{"url": "https://www.aksisanat.com/2016/12/21/2016-jan-michalski-edebiyat-odulu-gospodinovun", "text": "Jan Michalski Edebiyat Ödülü bu sene, Metis Yayınları'nın önümüzdeki bahar Hasine Sen Karadeniz'in çevirisiyle yayımlayacağı Hüznün Fiziği romanı ile Bulgaristanlı yazar GeorgiGospodinov'un oldu. Jan Michalski Edebiyat Ödülü, 2004 yılında İsviçre'de kurulan Jan Michalski Vakfı tarafından her yıl dünya edebiyatını desteklemek amacıyla veriliyor. Ödülün veriliş amacı çok kültürlülüğü desteklemek olduğu için ödül dünyanın her yerinden gelen başvurulara açık. 2010 yılından beri verilen ödül, İsviçre'nin en önemli edebiyat ödüllerinden biri. Hüznün Fiziği'nde, hayatı anlama çabamızda keşfettiğimiz bireysel ve toplumsal belleğimizin bir tezahürü olan; yaratıcı, derin, şiirsel ve fantastik bir hikaye anlatıyor yazar. GeorgiGospodinov, 1968 yılında Bulgaristan'ın Yanbolu şehrinde dünyaya geldi. Bulgaristan'ın en ünlü çağdaş yazarlarından biri olan Gospodinov'un eserleri birçok dile çevrildi. Romanlarının yanı sıra, öyküleri, şiirleri, denemeleri ve piyesleri var. İlk romanı Doğal Roman, Türkiye'de Apollon Yayınları tarafından 2010 yılında yayımlandı. Kitap yirmiden fazla dile çevrildi ve çeşitli ödüller kazandı. İkinci romanı olan Hüznün Fiziği'nin ilk baskısı Bulgaristan'da çıktığı gün tükendi. GeorgiGospodinov 2010 yılında İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali kapsamında ülkemizi ziyaret etmişti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2016/12/21/uluslararasi-beethoven-odulu-fazil-sayin", "text": "Piyanist ve Besteci Fazıl Say, Almanya'da Beethoven Akademisi'nin 2016 Uluslararası Beethoven İnsan Hakları, Barış, Özgürlük, Yoksullukla Mücadele ve İçselleme Ödülü'nü aldı. Bonn kentinde düzenlenen törenle ödülünü alan Fazıl Say'ı salondaki yüzlerce davetli dakikalarca ayakta alkışladı. Uluslararası Beethoven Ödülü'nü almaktan onur duyduğunu ifade eden Say, ödülün kendisi için önemini esprili şekilde anlattı. Fazıl Say, Yaşamım boyunca 50'den fazla ödül aldım ama hepsi kırıldı. Kedim hepsini aşağı atıyor. Bu güzel ödül içinse cam muhafazalı bir bölüm ayırdım. Beethoven ödülü sağlam kalacak dedi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2016/12/26/akademi-odulleri-icin-basvuru-sartlari-aciklandi", "text": "Kültürlerarası Şiir ve Çeviri Akademisince düzenlenen Akademi Ödülleri bu yıl Şiir, Çeviri Şiir ve Şiir İncelemesi olarak 3 dalda verilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/01/16/kemal-yavuzer-emel-kosarla-gecmise-acilan-kapi-uzerine-konustu", "text": "Tuğrul Tanyol Türk şiirinin geldiği noktayı göstermesi açısından önemli bir isim. Onun 1980'li yıllarda çıkardığı Üç Çiçek, Poetika dergilerini ve şiir üzerine yazılarını da göz ardı etmemek gerekiyor. Ancak birkaç yıl öncesine kadar Tanyol'un şiirinin derinliğini ve altyapısını gösteren çalışma yoktu. Tanyol'un şiirini temel alan kitaplar yazmak benim için büyük bir keyif. Tanyol'un sözcüklere yeni anlamlar kazandırdığını gösteren farklı bir çalışma yapmak istedim. Geçmişe Açılan Kapı Türkiye'de bir şair üzerine hazırlanmış sözlük türündeki ilk kitap. Bu kitaptan önceki tek örnek Ali Püsküllüoğlu'nun Yaşar Kemal Sözlüğü (1974-11 kitaptaki atasözü ve deyimlerle sınırlı). Daha önce Seyhan Erözçelik Şiir Atı'nda Asaf Halet Çelebi için Son Vezir Asaf'ın Şiir Dünyasında Nedircik Yavruları Bir İpuçlandırma Çalışması adında bir sözlük hazırlamıştı. Beşir Ayvazoğlu'nun He'nin İki Gözü İki Çeşme adlı kitabının sonunda da Asaf Halet'le ilgili bir sözlük yer almakta. Ender Erenel'in Ece Ayhan Sözlüğü ise makale boyutunda bir çalışma. Tuğrul Tanyol'un aşk, yalnızlık, ölüm, zaman, şiir, müzik, anne gibi temalar çerçevesinde geleneği yeniden üreterek çarpıcı imgelerle şiir yazdığını görüyoruz. Tanyol; Yunus Emre, Fuzuli, Yahya Kemal, Ahmed Haşim gibi şairlere çağrışım gücü yüksek sözcüklerle atıfta bulunarak şiir zincirine eklemlenir. Tanyol'un Sudaki Anka, Karanfil Bahçesi, Su Kasidesi gibi şiirleri atıfta bulunduğu şairlerin ustalığına eriştiği örnekler olarak kabul edilebilir. Tanyol söz konusu şiirlerinde, atıfta bulunduğu şairlerin kullandıkları sözcüklere de yer vererek o sözcüklere yeni anlamlar kazandırır. Tanyol'un şiir hakkındaki yazılarında ise şiir dili, gelenek, imge... ye yoğunlaştığını söyleyebilirim. Tanyol, modern Türkçeyle şiir yazmayı önemser. O, bugün konuştuğumuz Türkçeyi Yunus Emre'ye, Emrah'a, Karacaoğlan'a, Pir Sultan'a borçlu olduğumuzu söyler. Haşim'in gerilerde kalmasının ve Cenab'ın unutulmasının sebebinin dillerinin Yunus'tan kaynaklanmaması olduğunu savunur. Tanyol gelenekten yararlanmayan, ona eklemlenmeyen hiçbir şiirin yeni olamadığına inanır. Ona göre yenilik, geleneğe bağlanarak onu ileriye götürmektir. Geçmişe Açılan Kapı'daki Tuğrul Tanyol Sözlüğünü Sudaki Rengine Külünü Savuran Anka-Tuğrul Tanyol Şiiri'nden (Mühür Yayınları, İstanbul 2014) faydalanarak hazırladım. Maddelerdeki alıntılar Tanyol'un şiir anlayışını yansıtmakta. Bu sözlükte Tanyol'un şiirin temel meseleleri ve Yunus Emre, Yahya Kemal, Behçet Necatigil, Oktay Rifat gibi şairler hakkındaki görüşlerini öğreniyoruz. Tanyol'un şiirlerinde hangi şairlere, nasıl yer verdiğini görüyoruz. Kitaptaki diğer sözlükleri Tanyol'un üç şiirini tek tek TürkSözDiz adlı bilgisayar programına yükleyerek hazırlandım. Bu programı dil alanındaki akademisyenler kullanıyorlar. Sözlüklerde Tanyol'un Cem Gibi, Mermerin Doğusu, Tarık Nerede? şiirlerindeki sözcüklerin türü, kaç kere, hangi dizelerde ve nasıl kullanıldığı gösteriliyor. Hazırladığım sözlükler aracılığıyla Tanyol'un şiir dünyasını sözcükler üzerinden aydınlatmaya çalıştım. Kuşkusuz Tanyol'un şiiri hayatından izler taşımakta. Tanyol'un tek tek sözlüklerini hazırladığım şiirlerinde tarih bir dekor. Seçtiğim şiirlerin söz varlığı imgelerle bütünleşerek ateşin dilini ve şairin tarihe bakışını yansıtıyor. Tekrarlanan sözcükler sıfatların etkisini arttırarak tarihin insanı yalnızlığa iten kanlı yüzünü betimliyor. Tanyol'un çocukluğunda evindeki kitaplıktan Rimbaud, Verlaine, Baudelaire ve Hugo'yu okuduğunu biliyoruz. Babası Cahit Tanyol vasıtasıyla Yahya Kemal, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Oktay Rifat gibi şairlerin konuk edildiği evde büyüyen bir şair olarak Tuğrul Tanyol'un her zaman şiir dünyasının merkezinde yer aldığını söyleyebiliriz. Tanyol duyguyu okura samimi bir şekilde iletirken şiirinin bütünlüğünü ve müzikalitesini de ihmal etmez. Tanyol'u biçimle içeriğin örtüştüğü şiirler kaleme alan bir şair olarak tanımlayabiliriz. Modern şair ve yazarlar hakkında nicelik ve nitelik bakımından doyurucu kitaplar yazıldığını düşünmüyorum. Yayımlanan az sayıdaki kitap da görmezlikten geliniyor. Şair ve yazarların kendi alanlarındaki dergi ve kitapları bile takip etmediklerine şahit oluyoruz ne yazık ki. Dizinler Tanyol şiirinin altyapısının sağlamlığını gösteriyor. Sözcüklerin şiirsel boyuta geçişini ve Tanyol'un şiirde mimariyi önemsediğini sözlüklerde açıkça görüyoruz. Farklı bilgisayar programları geliştirilebilirse Tuğrul Tanyol gibi değerli şairlerin şiirlerinde kullandıkları toplam sözcük sayısı hesaplanabilir ve sözcüklerin dökümü yapılabilir. Böylece şairlerin sözcük kadrosu belirlenerek daha derinlikli kitaplar yazılabilir. Geçmişe Açılan Kapı özellikle dil alanında çalışan akademisyenlerin ilgisini çekti. Bu kitabın Tanyol şiiri üzerine çalışacaklara kaynak teşkil edeceğini düşünüyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/01/aykut-nasip-kelebek-huseyin-kalyanla-boslugun-kapilari-uzerine-konustu", "text": "Hüseyin Kalyan, şiirlerini ironi ve konuşma dilinden beslenen mizahla kuran bir şair. Gerek şiirleriyle gerek dik yazılarıyla 2000'ler şiirinin temsilcilerinden. Aykut Nasip Kelebek, şairle hem şiir hem de son şiir kitabı Boşluğun Kapıları üzerine konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/03/300", "text": "ZAYTUNG ZONE & MedaKitap işbirliği ile devam eden Ankara Edebiyat Buluşmaları, MedaKitap Yayınlarının kuruluş yıldönümü kokteyli ile devam ediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/06/isik-ogutcu-orhan-kemalin-unutulmus-oykulerini-kitaplastirdi", "text": "Işık Öğütçü, Orhan Kemal Külliyatını zenginleştiriyor. Son 16 yılda Orhan Kemal imzalı pek çok kitabı edebiyatımıza kazandıran Öğütçü bu kez de babasının dergi ve gazetelerde kalmış öykülerini kitaplaştırdı. Orhan Kemal... Edebiyatımızın yüz akı isimlerinden biri. Işık Öğütçü de edebiyatımıza kazandırdığı Orhan Kemal kitaplarıyla her türlü övgüyü hak ediyor. 16 yılda babası Orhan Kemal'in dosyalarda, dergi ve gazetelerde kalan pek çok yapıtını edebiyatımıza kazandırdı. Everest Yayınları'ndan çıkan 'Unutulmuş Öyküler' yazarın gazete ve dergilerde unutulan öykülerini içeriyor. Öncelikle Orhan Kemal Müzesi'ni açtık. Ayrıca babamın yazı dünyasındaki izlerini takip ederek arşivlerde kalmış metinlerini yayınlatmaya başladım. Bunun ilk çalışması 'Yazmak Doludizgin' adı altında derlediğim şiir ve günlükleriydi. Ardından diğerleri sırayla geldi. Abdülkadir Kemali Bey'in Anıları, 'Toksöz 1924', 'Önemli Not', 'Zamana Karşı Orhan Kemal', 'Sessizlerin Sesi', Ahmet Ümit ile Kültür Bakanlığı için beraber hazırladığımız 'Orhan Kemal', 'Bilinmeyen Senaryolar', 'Orhan Kemal Soruyor' ve 'Unutulmuş Öyküler'. Bunların dışında üç kayıp romanını yayınlattım: 'Yüz Karası', 'Uçurum' ve 'Kenarın Dilberi'. Ayrıca üç eserini tiyatroya uyarladım: Nazım Hikmet'le 3,5 Yıl, 'Arkadaş Islıkları' ve 'Tersine Dünya'. Bunların yanı sıra okullarda ve çeşitli belediyelerin etkinliklerinde üstadı anlatıyorum. Televizyon programlarında babamı konuşuyoruz. Elimden gelen çabayı gösteriyorum. Babamı 13 yaşımda kaybettim. Ona soracağım çok şey vardı ama soramadım. Ta ki 2000'de müzesini açıncaya kadar. Sadece müze açmadım, bu geçen sürede onun hayatının içinde yaşadım. Mücadelesine ve ailesine olan sevgisine tanıklık ettim. Edebiyat yolculuğundaki üretkenliğine hayran kaldım. En basit okunabilen metinlerinde bile insan sevgisinin daima en yüksek seviyede olduğunu gördüm. Bunların hepsi bende hem Orhan Kemal kavramını hem de insan sevgisini geliştirdi. Mücadele insanları yenilik ve bir idealin peşinde ömür tüketirler. Çalışmak, üretmek onların karakteridir. Yaptıkları insanlığa adanmışlıktır. Yazar, yazdığı eserlerindeki sosyal, çağdaş, toplumcu mesajlarla bunun en iyisini yapmak için uğraş verir. Bu çaba öyle bir noktaya gelir ki yazılanlar arşivlerde yer alır ama sanatçı üretmeye daha çok aydınlık saçmaya devam eder. Bu durumda daha önce yazdıklarına dönüp bakmaya vakti yoktur. Toplumu aydınlatmak, sosyal sorunlara çözüm üretmek onun en önemli meselesi olmuştur ve daima yazar. Yazdıklarına dönüp bakmaz. Her gün kendini aşmakta, yeni eserler yeni düşünceler üretmektedir. Üstadın durumu da böyle. Burada araştırmacı olarak bana görev düşüyor. Geçmişte edebiyat her zaman revaçta, yazarımız da geçinmek için bulabildiği her fırsatta yazmak zorundaydı. Yazarak verilen inanılması güç bir var olma savaşı. Gazeteler ve dergilerde sürekli yazdığına tanıklık ettim. 1941'den başlayan 1970'te sona eren bir serüven. Geçim derdi de var, sosyal, politik, toplumsal bir duruş ve kaygı da var. Bireysel zenginlikten çok toplumsal zenginliği, herkesin mutluluğunu isteyen düşünce ve eylem dünyası var. Hem ailenin geçiminin hem düşünsel eyleminin onun yolunu belirleyerek sürekli yazmasına yol açtığını gördüm. Bu mücadele insanının sessiz sedasız yaptığı eylem bunca eserin ortaya çıkmasına vesile olmuş, halkın bilinçlenmesini ve aydınlanmasını sağlamak için her türlü gerici çabaya ve engellemelere rağmen inatla sürdürmüştür. Ama bugün benim çabalarım bir yere kadar etkili olabiliyor. Ayrıca çeşitli belediyelerin vefasızlığı, günü kurtarmak için popülist yaklaşımlarını gördükçe de açıkçası tebessüm ediyorum. Orhan Kemal'in ilk öykülerini ve onların nasıl romanın bölümlerini oluşturduğunu görmek beni çok heyecanlandırdı. Tabii yine küçük insanların öykülerini üstadın o kıvrak kaleminden okumak çok büyük bir zevkti. Bu çalışmayla, Orhan Kemal'in yazın yaşamıyla ilgili bazı bilgileri de düzeltmemiz gerekecek. Reşit Kemal imzasıyla Yeni Edebiyat dergisinde yayımlanan 'Bir Genç Münevver' adlı öyküsünün yayın tarihi 15 Mayıs 1941 olarak gözüküyor. Bunun öncesinde yazmışsa bu kayıtlar elimde yok. Bu nedenle daha önce yazılan ve ispatı olmayan birtakım kayıtlar havada kalıyor. Şayet başka bir araştırmacı da bu tarihin öncesinde yazdığı öyküleri bana iletebilirse seve seve hem bu öyküyü kitaba alır hem de önsözü değiştiririm. Ama benim bulduğum öykü ilk yazılmış öykü özelliğini taşıyor inancındayım. Samimiyeti ve inandırıcı olması. Anlattıkları insanları ilgilendiren temel konular. İnsanların dertleri bitmeyecek. O da önce yazdığı eserler yerel olarak dikkat çekmiş, sonra hepsi evrensel boyuta taşınarak yabancı ülkelerin kitapseverleri de bunları beğenerek yazarımızı değerli kılmış. Yüreğinde merhamet taşıyan yazarın insanlığa miras bıraktığı bu eserler uzun yıllar okuyucuyla buluşacak, değerine daha fazla değer katacak ve sevilmeye devam edecektir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/08/sair-aziz-kemal-hiziroglu-ilhan-berk-siirini-yazdi", "text": "İlk şiirleri, 1935 yılında Manisa Halkevi'nin çıkardığı Uyanış dergisinde yayımlanan İlhan Berk 18 Kasım 1918 Manisa doğumludur... Nüfus kayıtlarındaki adı Emrullah İlhan Birsen olan şairin özgeçmişine kısaca şöyle değinebiliriz: Çocukken anne baba ayrılığı yaşayan küçük İlhan, annesi ve ağabeyleri tarafından büyütüldü. Orta öğrenim döneminde İstanbul Pertevniyal Lisesinde altı ay okuduktan sonra, İzmir Öğretmen Okuluna geçti. Daha sonra Balıkesir'e nakledilen bu okulu orada bitirdi. Giresun'un Espiye ilçesinde iki yıl öğretmenlikten sonra askere gitti. Askerliğini İstanbul'da yedek subay olarak yaptıktan sonra Edirne'ye atandı. Bir süre de burada öğretmenlik yaptı. Daha sonra Ankara'ya giderek Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümünü bitirdi (1945). Zonguldak, Samsun ve Kırşehir ortaokullarında Fransızca öğretmenliği yaptı (1945-1955). Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü yayın bürosunda çevirmen olarak çalıştıktan (1956-1969) sonra emekliye ayrılarak Bodrum'a yerleşti. İlk şiirleri 1935 yılında dergilerde görünen şair, 'Güneşi Yakanların Selamı' adlı ilk şiir kitabını yine aynı yıl yayımladı. 1955 yılına kadarki döneminde ürünleri Servetifünun-Uyanış, Ses, Yığın, Yeryüzü, Kaynak, Yeditepe dergilerinde göründü. Bu dönemde Walt Whitman ve Nazım Hikmet etkileri şiirinde belirgindir. Sözünü ettiğimiz dönemde yayımladığı kitaplar İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı ve Köroğlu'dur. Bu kitaplarda yer alan şiirler bugün İlhan Berk denilince akla gelen kişiliği temsil etmekten uzak olsa da, son yaratılarına kadar taşıdığı özgünlükten izler görmemiz olasıdır. Bunlar; görselliğin ön planda olması, konuşma edasının bütün şiiri kat etmesi ve şairin dünya görüşünün belirsizliğidir. İlhan Berk, kendisini Marksist saydığını pek çok defa belirtmiş olsa da, şiirlerine, hatta 1940 kuşağından etkilenerek kaleme aldığı ilk dönem şiirlerinin konularına bakarak bunu anlamak olası değildir. Kendisinin Marksist olup olmadığı tartışılabilir, ayrıca şiirinin de herhangi bir ideoloji ya da dünya görüşüne yaslandığını söylemek zordur. İlk dönem şiirlerindeki genel hava iyimserlik ve hümanizmadır. Adeta mutluluğun şiiri peşindedir. İlk dönemini şiir ortamında fazla ilgi uyandırmadan, fazla tanınmadan geride bırakan İlhan Berk, daha sonra İkinci Yeni akımına katıldı ve kırk yaşında çıkardığı Galile Denizi'yle, hem önceki şiiriyle bağlantısını sona erdirmiş hem de İkinci Yeni akımının en aşırı örneklerinden birini ortaya koymuş oldu. Şaşırtıcı olan şey, İkinci Yeni şairleri genellikle kendilerini bu akımdan saymazken, sonradan gelip bu akıma katılan İlhan Berk'in kendini bu akımdan saymanın da ötesinde, İkinci Yeni'nin öncülüğünü üstlenmiş olmasıdır. İlhan Berk, sadece şiirini değil, poetikasını da İkinci Yeni akımının ortaya çıkış şartlarına göre geliştirdi ve çok uzun süre anlamsızlığı, estetizmi ve deneyciliği savundu. İlhan Berk'in 'anlamsız şiir' yazıları ve bunlara karşı başkaları tarafından yazılan yazılar bir araya getirilse, kitap ebadında bir toplam elde edilebilir. İkinci Yeni şairleri çok fazla tartışma yapmamışlardır. Edip Cansever, Ülkü Tamer ve Ece Ayhan zaten pek fazla eleştiri, deneme ve tartışma yazısı da yazmamışlardır. Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Sezai Karakoç ise İkinci Yeni'yi üstlenmemişler, taraf ve tavır yazıları yazmayı kabul etmemişlerdir. Kısacası İlhan Berk, İkinci yeni ve anlamsızlık savunmasında yalnızdır. Bu yalnızlık, günümüze kadar devam etmiştir. İlhan Berk de böylece anlamsız şiiri savunan İkinci Yeni şairi olarak ün kazanmıştır. Bugüne kadar modern şiirin aşırı uçlarında gezinmekle tanınan İlhan Berk, İkinci Yeni akımına katılmadan hemen önce çıkardığı Günaydın Yeryüzü (1953) kitabıyla 142. maddeden kovuşturmaya uğramıştı. İlhan Berk'e göre, 'Erotizm, şiirin atardamarıdır.' Yahut da başka bir yerde söylediğine göre, 'Şiir, dilin belini getirmektir.' Kendi açıklamalarına göre ilk döneminde Yahya Kemal ve Nazım Hikmet'ten etkilenerek şiire giren İlhan Berk, destanlar yazmaya çalışırken neden anlamsız şiiri savunan, aşırı uçlarda gezinen, kelimelerle ve hatta harflerle şiir yazmaya çalışan, yer yer Dada ve Gerçeküstücülükle bağ kuran bir şaire dönüştü? Bu sorunun yanıtı henüz nesnel bir şekilde verilmiş değildir. Şimdiye kadar hakkında yazılan incelemeler genellikle şairin ilk dönemi ya da ilk dönemiyle sonraki dönemi arasındaki geçiş üzerinde değil, daha çok sonraki döneminde kazandığı kişilik ve sahip olduğu tavır ile ilgilidir. İlhan Berk şiiri için hepten 'anlamsız' denilmesi, doğru bir tespit olmayacaktır. Mutlak anlamda özgün, baştan sona modern bir şiiri olduğu da söylenemez. Çünkü onunla ilgili bazı incelemelerde de tespit edildiği gibi, gelenekle de ilişki kurmuş bir şairdir. Özellikle iki tür şiirinin anlamı çok da kapalı değildir. Bu iki türün birincisi lirik şiirlerdir. Onun lirik şiirleri üzerinde nedense çok fazla durulmamıştır. Oysa son dönemlerin en dikkate değer lirik şiirleri arasında İlhan Berk'in şiirleri de vardır. Bu şiirler genellikle soyut bir erotizmle yüklüdür ve sözcük seçimi itibariyle özgündür. Galile Denizi adlı kitabından Eleni'nin Elleri, Saint-Antoine'ın Sevişme Vakti ile Çivi Yazıları'ndan Siz Ne Güzeldiniz Benimle Bilemezsiniz bu tür şiirler arasında sayılabilir. İlhan Berk'in anlamca çok da kapalı olmayan diğer bir tür şiiri ise tarihsel ya da edebi kişilikler üzerine yazdığı şiirlerdir. Özellikle Galile Denizi'ndeki Sait Faik, İyi Stangaliile Deniz Eskisi'ndeki Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek, İbn-i Hacer Heytemi'ye Göre Bir Ulunun Hayatı Üstüne Konuşmalar bu tür şiirlerinin tipik örnekleridir. Ayrıca İlhan Berk'in şiirindeki coğrafya, tarih ve nesne ilgisi son derece dikkat çekici olup, özellikle 1980'lerde ortaya çıkan postmodern arayışlara ilham kaynağı olmuştur. ' Bilincin bir nesneye, bir konuya yönelmesini zorunlu sayan; bu nesneye, bu konuya yönelimin ortadan kalkması sonucunda, bilinç ediminin kendini ortadan kaldırması' anlamına geleceğini ileri süren fenomenolojiye göre, bilinç olayının özü yönelimdedir. İlhan Berk, fenomenolojinin yönteminden, birinci ilkesinden yola çıkarak her şiirde bir konu, bir nesne belirler ve o konuya, o nesneye yönelir. Bilincin nesneye yönelimi sonucu şiirini üretir. Fenomenolojideki 'ruhsal olayın her zaman bir şey üzerine bilinç' oluşu ilkesi, İlhan Berk'e öznellik kapısını açar. Fenomenle bilinç düzeyinde karşı karşıya gelen şair, şiirsel mantık düzeyine bir sıçrama ile, fenomenolojik şiir duyarlığı öznelliği kazanır. Ancak Berk'te fenomen, çoğu zaman durağan bir karakter gösteren resim, fotoğraf, vb. nesneler ya da konulardır. Bu ise Berk'i, fenomenin doğal oluşumundan ve zaman öğesinden soyutlanmış bir betimselliğe ve daha da öznelliğe götürür. İlhan Berk, Kül (1978) adlı kitabıyla 1979 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülünü, İstanbul Kitabı'yla 1980 Behçet Necatigil Şiir Ödülünü, 1982'de yayımlanan Deniz Eskisi'yle 1983 Yeditepe Şiir Armağanını aldı. Güzel Irmak (1988) kitabıyla Simavi Vakfı Edebiyat Ödülünü Ferit Edgü'yle paylaştı. Şiirin Özel Tarihi, Historie Secrete de la Poesia adıyla Fransızcaya (1991); şiirlerinden bazıları Poemas (1992) adıyla, Güzel Irmak, Rio Hermoso (1995) adıyla, İstanbul 1988'de Estambul adıyla İspanyolcaya çevrildi. ŞİİR: Güneşi Yakanların Selamı (1935), İstanbul 1939-47 (1949), Günaydın Yeryüzü (1952), Türkiye Şarkısı (1953), Köroğlu (1955), Galile Denizi (1958), Çivi Yazısı (1960), Otağ (1961), Mısırkalyoniğne (1962), Aşıkane (1968), Şenlikname (1972), Şiirler (1975), Taş Baskısı (1975), Atlas (1976), Kül (1978), İstanbul Kitabı 1947-80 (1980), Kitaplar Kitabı (1981), Deniz Eskisi (1982), Şiirin Gizli Tarihi (1983), Delta ve Çocuk (1984), Galata (1985), Güzel Irmak (1988), Pera (1990), Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum ((1993), Avluya Düşen Gölge (1996), Ev (1997), Şeyler Kitabı (1997), Çok Yaşasın Sayılar (1998), Eşik 1947-1975 (Toplu Şiirler I, 1999), Aşk Tahtı 1976-1982 (Toplu Şiirler II, 1999), Akşama Doğru 1984-1996 (Toplu Şiirler III, 1999), Şeyler Kitabı (2002), Toplu Şiirler (2003), Kuşların Doğum Gününde Olacağım (2005)."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/08/v-bahadir-bayril-agir-bir-curume-kokusu-yukseliyor", "text": "Romancıların, öykücülerin, deneme yazanların, eleştirmenlerin, akademisyenlerin birkariyeri olabileceğini belirten V. Bahadır Bayrıl, şairlerin kariyeri olamayacağını belirtti. Tek bir dizenin, tek bir şiirin bile kişiyi şair kılabileceğini, bunun da edebiyatın, düz yazının hiçbir alanında olmayan bir güç olduğunu belirtti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/18/alakargadan-dev-proje", "text": "Her biri büyük bir serüvenin taşıyıcıları olan bu büyük yazarların hayatlarını hep bir örnek, masa başında dirsek çürüterek geçmiş sanmak, her şeyden önce onların varoluşlarına haksızlık olur. Yayınevi olarak bu sürece herhangi bir müdahalede bulunmadık; tek arzumuz, metnin gerçeklere sadık kalması ama biyografinin sınırlı alanından da uzak durmasıydı. Sonuçta ortaya yarına kalacağını umut ettiğimiz muazzam bir toplam çıktı. Yazarlarımıza saygı duruşu, edebiyatımıza vefa borcu diyelim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/20/baki-ayhan-t-den-aksisanata-onemli-aciklamalar-2", "text": "Baki Ayhan önemli bir konuyu yeniden tartışmaya açıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/25/fatma-yesil-sairlere-sordu", "text": "Şiirin kalitesi hep netameli bir konu olagelmiştir. Dün de bugün de benzer tartışmalar süregeldi ve sürmekte. Her devirde şairler ve müteşairler olmuştur. Şairlerin eserleri kalıcı olmuş müteşairlerin yazdıklarıysa kalıcı olamamıştır. Bir bakıma, yaşadığımız çağın da karakteriyle paralel olarak, sandviç gibi tüketilen ürünler olduğu gibi bunların yanında çağlara dayanabilen ürünler de yok değil. Kaliteli olanın alıcısı her zaman azdır ve bir anlamda ekspertiz gerektirir. Bu şiirde de böyledir. İnsanların çoğunluğu dilden etkilenirler ama yine de dili yalnızca iletişim amacına dönük olarak araçsal biçimde kullanırlar. Oysa dil başlı başına önemi olan bir fenomendir. Şiir ise dilin kapsamını sürekli genişletmesi olgusudur. Bu bakımdan şiiri nazım formları ve manzume ile karıştırmamak gerekir. Dilin olduğu her yerde şiirin olması kaçınılmazdır. Zira şiir dilin iç işleyişlerinden biridir. Dünyada şiir okuru kalmasa da dilin bu iç işlevinin sürmesi gereği şair zorunlu olarak var olur ve bir biçimde ürünlerini verir. Günümüzde şiir alanında izlendiği düşünülen kaht-ı rical aslında bir yanılsamadan ibarettir. Zira bir dilin her devrinde kendine şair diyen yüzlerce kişi olsa da bunlardan o dilin edebiyat tarihine sadece bir kaçı kalır. Çoğunluğu yaşadıkları devirdeki sıradan okur tarafından beğenilen hatta el üstünde tutulan kimseler olsalar da, ürünleri zamana dayanıklı olmadığından, sönerler. Kaliteli şiirin yazıldığı devirde itibar görmesi çok seyrek görülen bir durumdur. Ancak yaşadıkları devirde kaliteli olanı bilinçli bir biçimde seçebilen okur için kaht-ı rical duygusu geçerli olmaz. Çünkü o zevk-i selim sahibidir, iyi şairi bulur ve izler. Sıradan insanın şiiri kafiye ve vezinden ibaret sayması önüne geçilebilir bir durum değildir aslında. Günümüzde durum biraz daha ağırlaşmıştır. Zira şiir eski dönemlerdeki PR işlevini yitirmiş ve giderek daha köşesine çekilmiştir. Şiir günlük konuşmalar ve idraklere uzaktan hükmettiği ve kalitesinden asla ödün vermediği sırça sarayına çekilmiştir. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında toplumsalcı ideoloji bile bu oluşuma engel olabilecek ivmeyi sağlamaktan uzak kalmıştır. Şiir her türlü sosyal kullanımdan sıyrıldığı için, bizden öncekilerin hayallerini süsleyen saf şiir durumuna en yakın hale gelmiştir. Artık şairler için bir vasalın sekreterliğini yaparak ya da bir paşanın yaptırmış olduğu bir inşaatı övgüyle anlatarak ününü dünyaya taşıma biçiminde bir gelir kapısı da, devrimlerde okunacak sloganlar üreterek insanları coşturma işlevi de sona ermiştir. Bundan böyle elde, dilin kodlarında oynayan ve hareket sınırlarını kendisi belirleyen saf şiirden başka bir şey kalmamıştır. Şair ya ciddi bir donanımla dilinin kodlarına egemen olacaktır ya da yok oluşa doğru yol alacaktır. Şiir, Paz'ın dediği gibi kıyısı bucağı olmayan bir azınlığa yazılır, topluma değil. Bizler toplumu sevmeyiz. Kalabalıkları da, kımıl kımıl beyaz kurtçuklara benzeyen yığınları da. Nedir öyle kedi-köpek sever gibi toplumu sevmek allasen? Sevgi pıtırcığı filan değiliz biz. Yayın endüstrisinin girdi sağlayıcıları da değiliz. Biz şairiz. İnsan dilinin ve insan uygarlığının kurucularıyız. Çok tanrılı dinlerde yerimiz tanrılar katı, tek tanrılı dinlerde ise peygamberden sonra geliyoruz hiyerarşide. Herkes yerini bilmeli. Elbette kimi şairler de. Maşallah romancılarımız, öykücülerimiz denemesel, eleştirmesel şeysiler yazıcıları, aforizmatik üfürmatisyon sallamacıları bu endüstriye her gün çer çöp yetiştirmek için uğraşıyorlar, hercümerç ve dahi kan ter içinde. Devam etsinler. Çöp dağları da bir uygarlık belirtisidir neticede. Hepsine keyif ve nefretle tükürürüm. Diğerlerine gelince... Türkçede şiir yazmak her şiirde dünya rekorunu en azından egale etmeyi şart koşar. Daha aşağısı yoktur. Çıta inmez. Sen istesen de inmez. Editörün takılmasa da inmez. Ödüller alsan da inmez. Onuncu kitabını yayınlıyor olsan da inmez. Çıta orada öyle duruyor. Ya atlarsın ya düşürürsün. Çıtayı bir üst santime çıkarıp çıkaramamak da senin meselen. Yaparsan olur. Yapamaz düşürürsen çemkirmenin, çirkefleşmenin alemi yok. Çıtayı geçenlerin eteklerine de yapışamazsın, kendi yeteneksizliğinin hıncını, utancını, acısını, kederini onlardan çıkaramazsın. Sadece yapamamışsındır. Belki de hiçbir zaman yapamayacaksındır. Şairlik işte bu gerilimden doğar, beslenir, bu yıldırım / şimşek hattı üzerinde kendini sürekli var kılar. Şiir kendi içindeki dayanıksızları, tıknefesleri, sahtelik, yetersizlik ve yeteneksizlikleri eler; hem de çok acımasız bir biçimde eler. Hep yapmıştır bunu. Yirmili yaşlarımdayken bir ara, o sıralarda yayın yapan genç şairler listesi yapmıştık arkadaşlarla birlikte... Listedeki isim sayısı sekiz yüzü aşınca yazmayı da liste yapmayı da bırakmıştık. Şimdi bakıyorum o günlerden bu yana on kişi kalmış mıdır şair olarak anılacak? Zor. Bugünkü kuşaklar için de aynısı olacak hiç merak etmeyin. İşte üç beş kişi kalır mı, göreceğiz. Eğer her şeyi dışarıda bırakıp şiir ile yeteri kadar bakışmayı becerebilirseniz, bir an, sadece tek bir an, o dünyanın bütün sabahları, akşamları, saatleri, halleri, varoluşun ve kainatın bütün hücrelerinizdeki yankıması gibi olan işte o anda şiirin size göz kırptığını görebileceksiniz. Gözünüzü ondan kaçırmayın yeter. Sizi temin ederim, o bir an, sonsuzluk gibi gelen o bir an, her şeye değer. Çocukluğumuzda yanlış müfredat, yetişkinliğimizde uğultulu şehir hayatı konuştuğumuz dilin inceliklerine dair sağırlaştırıyor bizi. Dilin sihri ile çocuklukta tanışmamış yetişkinler işini özenle yapan edebiyat dergileri yerine Türkçenin ahengiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan metinler peşinde. Bu gözlem toplumun yalnızca belli bir kısmına dair. Öte yandan ilginç olan şu, kimi okurlar 'alışılmış ifadelerden' sıkıldığını dile getirirken şairler geniş kitleler tarafından okunmamanın mutsuzluğunu yaşıyor. Öyleyse şair ve okuru niçin buluşamıyor? Bana kalırsa, medya yanlış kişileri parlatıp toplumu 'oyalamakla' okur ise yanlış medya organlarının izinden gitmekle ve şair küsüp köşesine çekilmekle hatalı. Okurken ne aradığımızı ve yazarken ne amaçladığımızı netleştirince büyük buluşma gerçekleşecek. Köklü bir geçmişe sahip olan şiir, yoğunlaştırma sanatı olduğu için düzyazıda yüzlerce sayfada anlatılan duyguyu iki kelimeyle daha etkileyici ve çarpıcı şekilde okura iletebilir. Osmanlı döneminde Balkanlarda doğan erkek çocuklarının şair olmaları istendiği için isimden önce mahlas verilirdi. Şairlik kutsaldı. Günümüzde ise parası olan herkes şiir kitabı yayımlatabiliyor ve kendisinin şair olarak kabul göreceğini zannediyor. Güçlü ve derin şiir damarına sahip bir toplum olduğumuz halde kapitalizmin etkisiyle şiirin tahtında bugün roman oturuyor. Romana dair kavramlar da şiirin sorunsalları olarak bizlere sunuluyor. Örneğin şiirde uzun süre tartışılan ve tartışılması gereken gelenek sorunsalı yerine metinlerarasılık terimi kullanılıyor. Şiirin köklü geçmişi bu geçmişin biriktirdiği nazire geleneği, göndermelerin bu kavramdan önce çıktığı unutuluyor. Edebiyata öyküyle adım atan yazarlar bile roman yazarak basamakları daha hızlı çıkacaklarına inanıyorlar. Günümüzde şiire ve şaire yeteri kadar değer verilmemesinin sebebi giderek yozlaşan eğitim sistemi ve sosyal medya. Gençlere kitap okumak yerine kitap özeti okumayı öneren test tekniğine dayalı eğitim sisteminin şiir gibi derin bir türe sahip çıkması beklenemez. Şiirin birikimi ile kişisel tarihini birleştirebilecek bireylerin yetişmesi sanırım kendi tarihimizi bireysel serüvenimizin de bir parçası olarak öğretmeye dayalı hamasetten uzak bir sistemin yerleştirilmesine bağlı. Sosyal medya her şeyi içini boşaltarak değersizleştiriyor. İmaj çağında olduğumuz için satın alınan bir kitabı okumak yerine onun kahve fincanıyla birlikte fotoğrafını paylaşmanın daha etkileyici olduğu kabul ediliyor. Şiir kitaplarının ve dergilerinin satış oranları şairlerin bile dergi ve kitap okumadığını kanıtlıyor. Birkaç yıl önce düzenlediğim bir sempozyumda konuşmacılardan Hami Çağdaş genç şairlerin Hürriyet Gösteri'ye gönderdikleri şiirlerin dergide yer alıp almadığını elektronik postayla sorduklarını ve yayımlandıysa o sayfanın fotokopisini istediklerini anlatmıştı. Şairi itibarsızlaştıran yine şairler ne yazık ki. Şiir elbette güncelin ezen ve tüketen geçici gücüne boyun eğmeyecektir. Üzücü olan şiir dünyasında yazan-okuyan-inceleyen bir birey olarak her geçen gün şiiri kutsallaştırmak zorunda kalışım. Değerli olan şiiri tek başına yazmak ve güzellik paydasında herkesle paylaşabilmek. Şiirin itibar ve okur kaybı birden fazla ve birbiriyle bağlantılı bir dizi gerekçeyle ilişkilendirilmelidir. Öncelikle, Cumhuriyet'in ilk yıllarına bakıldığında dahi şiir çok ciddi bir okur kitlesine sahip bir yazın türü olmamıştı, olamazdı da... Çünkü üretim dili okur nezdinde belli bir entelektüel düzey gerektirmiştir. Türün doğası gereği böyleydi bu. Bu dönemde kimi şairler, dönemin popüler kültürüne eklemlenebilmiş, böylelikle daha geniş kesimlere erişebilmişti, doğru. Ancak bu doğruluk ancak bugüne kıyasla geçerliydi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında öğrenim düzeyini geçtim, okur-yazarlık düzeyi bile yüzde 10'ların üstüne çıkamamışken, nüfusun büyük çoğunluğu henüz kırsaldayken zaten okur edinme olanağı sadece şiir değil, diğer edebiyat ve sanat dalları içinde de sınırlıydı. Ancak 1980'lere kadar şair, entelektüel kimliğiyle hiç olmazsa belirli bir saygınlık ve statüye sahipti ve orta ve yüksek öğrenime erişim şansı bulan nüfus, diğer edebiyat dallarıyla birlikte şiir konusunda da belli bir birikim edinme gereksinimi duyuyordu. 1980'lerde meydana gelen kültürel dönüşüm sonrası, popüler kültürün yeterli finansman desteğiyle hızla yükseldiğini, söylem olarak da yüksek kültürden koptuğunu gördük. Teknik olarak kapitalizmin kültürü olarak adlandırılan popüler kültür, kitlelere görsel, kolay ve çok amaçlı olarak değerlendirilebilecek keyif olanakları sundu. Bu noktada Cemal Süreya'nın saptaması önemlidir: Ona göre şiir, kullan at, ya da kullan-göster kültürünün bir bileşeni olamayacak kadar soyut, zorlayıcı ve işlevsizdi. Nitekim, Gezi eylemleri sırasında duvarlara yazılan dizelere kadar şiiri gündelik yaşamın dışında okuduk. Bu şaire ya da okura kesilebilecek bir fatura değildi, bence, tek başına... Çünkü önemli ölçüde itibar ve statü yitiren bir şair kimliğini de düşünmek gerekiyor. 1980'lerde, ayrıntıları Rifat Bali'nin incelemelerinde bulunabilecek bir bir entelektüel kimlik dönüşümü de meydana geldi. Şair, entelektüel kimliğinden uzaklaştırıldı, gündelik yaşam içinde entelektüel birikimi temsil eden bir kimlik algısından koparıldı. Yerine de yenisi inşa edilemedi. İlginç bir şekilde, şairlerin de çoğunluğu bu duruma razı oldu. Nazım Hikmet, Attila İlhan ve Cemal Süreya gibi, birden fazla alanda söz söyleyebilecek şair sayısı azaldı. Zaten mikrofon tutan da yoktu. Dolayısıyla şairin temsil ettiği kesim alanı daraldı. Edebiyat, kuşkusuz önceliği estetik olan bir sanat dalıdır. Ancak, okur, herhangi bir sanat dalını izlerken kendini ifade etme olanaklarını da arar. Çok naif hatta kitsch ve çok kabul edilebilir şekliyle pop kültürü de aslında buna yaslanır. Demek istediğim şu: kişiler bir pop şarkısı söylerken, onun gündemlerine uygun nakaratlarını yinelerler. Ya da bir televizyon dizisi tutuyorsa, onu takip eden bireylerin gündemleriyle uygun bir yanı olduğundandır. Arabesk, barındırdığı söylemler ne kadar sorunlu ve bireyi mutsuz eden bir yapıyı yeniden üretiyor olursa olsun, nakaratını yineleyenin dünyasına bir ortaklık sunmaktadır. Bir şairin, ya da romancının, ya da ressamın, müzisyenin veya sinemacının, yalnız kendisini temsil ettiği ürünler, ister istemez takipçi sayısını sınırlandıracaktır. Burada dikkat edilmesi gereken şu: biçimden söz etmiyorum. Aslında sanat eserinin sanatla ilgili olmayan bir yerinden, içeriğinden söz ediyorum. Bir yapıtı yapıt kılan, estetiğin yerleşim alanı biçimdir. Yazarın, ressamın vb. göründüğü yer ise daracık olan içerik bölgesidir. İşte bu gerçeklik, bir de okul eğitimi sırasında alanı iyice daraltılan estetik terbiyeye eklenince okur ve izler kitle sayısı kolayca düşmekte, kitleler kendilerini sıkıntıya girmeden eksik de olsa temsil eden popüler kültür ürünlerine yönelecektir. Bütün içtenliğimle böyle düşünüyorum. Bugünün bilim, felsefe, sosyoloji, antropoloji ve daha birçok disiplini, sıradan insanların anlayabileceği düzeyden daha karmaşık olmakla beraber entelektüel birikim ister. Bunun yanında edebiyatın, herkesin her yönüyle anlayabileceği eserlerle kolay bir disiplin olmasının istenmesi edebiyatın gücünün küçümsenmesi, sıradanlaştırılması anlamına gelir. Kuşkusuz gündelik dilin ötesinde, özerk bir dil oluşturma, verili dili aşma-değiştirme-geliştirme görevi modern şiirin dile bakış açısını ortaya koyar. Böylece gündelik dili konuşan insanlarla şiir arasına ister istemez bir mesafe girer. Dilin merkezini gündelik dilden alıp imgesel, metaforik kimi zamanda metonimik özellikler taşıyan yeni bir merkeze taşıyan şair ve yazarların tutumu; kapitalist düzen içinde farklılığını yitirmiş, evrensel tek tip bir birey olma yolunda ilerleyen günümüz insanının hem dile hem de şiire bakışına bir karşı koyuştur. Yani şair, okuru sanatın dışına kendi itmiştir. Okurun her türlü sanatsal görüşünü ve beğenisini bizzat kendisi karşısına almıştır. Bu durum çağın ruhunu yansıtır aslında. Böylece şair, entelektüel bir okur kitlesini ötekilerden ayırarak yanına, geriye kalanları ise karşısına almıştır. Dolayısıyla dışarıda kalan kitle kendi seviyesine uygun olanı yani popüler edebiyatı benimsemek zorunda kalmıştır. Bugün, iki okur grubu arasında ki mesafe giderek açılıyor. Modern şiir herkese değil, kendi dilini derinlemesine bilen, mitoloji, sosyoloji, felsefe kimi zamanda tarih gibi disiplinlerin bilgisine sahip olan bireye hitap eder. Geriye kalan insanlar popüler ve arabesk bir edebiyatın kucağında kapitalist düzene eklenir. Ece Ayhan'ın leş okur ya da akbaba gibi benzetmeleri söylediklerim çerçevesinde doğrulanıyor. Fakat her bireyin ne okuyacağını seçme özgürlüğü olduğundan bir noktada saygı duymak gerek. Doğal ve paylaşımcı toplum anlayışından maddesel ve mekanik bir topluma geçişte; bireyin ahlaki ve vicdani algılarında oluşan dengesizlik ve düzensizlik bireyi hayatın içinde kuklalaştırarak, paylaşımın ve toplumsallaşmanın yokluğunda kuralsızlık ve düzensizlikle baş başa bırakmıştır. Küreselleşmenin kuyusunda bıkkınlık ve çöküntü içindeki birey; cahilliğiyle mutlu ve yabancılaşmanın kucağında trans halinde yaşamaya devam ediyor. Şiirin okunmamasının bir nedeni de; bireylerin bu durumunu yani cahillik ve tembelliklerini hissettirip bilgisizliklerini yüzüne vurmasıdır. Popüler kültürün kuklası olmuş şair ve yazarlar eserleriyle, kendi okur kitlesinin duygu ve düşüncelerini onaylar. Aksine entelektüel seviyedeki okur ise kendi ruhunun derinliklerinde yol alıp hem kendini hem de ötekini anlamlandırmak için iyi edebiyata ihtiyaç duyar. Son kertede okur şiiri değil, şair belli bir entelektüel seviyenin altındaki okuru şiirden dışlar. Daha önce söylediğim gibi bu da birbirine karşıt iki okur kitlesi yaratmıştır. Bu karşıtlık giderek daha da keskinleşiyor. Günümüz şiirinin değer görmemesi ya da önceden de şiirin değer görmemesi gibi bir algıyı açıkçası yazanı olarak önemsemediğim, ama okuyanı olarak önemsediğim bir soru olarak algılayabilirim. Yazanı olduğum durum açısından baktığımda üretirken üzerinde neredeyse hiç durmadığım bir konu. Ancak okuyucusu olduğum noktada keşfettiğim iyi şiirlerin karşılık görmemiş, göremiyor olması beni ziyadesiyle üzüyor, germiyor da değil. Bu sorunsal okur ya da leş okurdan kaynaklı değil bana göre. Birçok bileşen bu duruma sebep oluyor bence ama ana iki başlık diğerlerini de kapsıyor: editörlük ve eleştirmenlik. Okur dediğimiz kendi izleğini de oluşturacak kişiyken, daha çok dergilerde yayınlanan eleştiri yazıları, derginin editörünün yönlendirmesi ya da nüfuzsal bağlamda seçimleriyle şekillendirdiği, sunduğu, belki de PR'ını yaptırdığı kitabı ya da şiirleri, şairleri seçmesi, seçtirilmesi ile de karşı karşıyayız, karşı karşıyaydık, Kalu Bela'dan beri. Bu soru'nun çözümü ise dediğim gibi yazanı olarak üstünde durmadığım için, okuyucusu olarak da kendi keşiflerimi bu yönlendirme ya da değerlemelere bakarak yapmayıp, araştıran, kendi şiirini, şairini bulabilen, en azından buna zaman ayırabilen biri olarak zamana bıraktığım, ille de çözüm dersen yaşamın her alanında ihtiyaç duyduğumuz gibi adaletli, eleştirecek eleştirmenlerin sayısının artması leş okuru, PR çalışmalarını, kitap tanıtım yazılarının eleştiri sayılmamasını sağlayacak bu da iyi şiiri, genç şiiri, diri şiiri, tüm bunlar da gerçek okuru ortaya çıkarabilecektir. Yine, bizim Cumhuriyet'le gelen bir anlayışımız var. Çok, oku, durmadan oku, ne bulursan oku. Doğrudur, bu bir zamanların Köy Enstitüsü çıkışlı yazarları, şairleri için geçerliydi. Ama, biraz gerçekçi olmak lazım... Koltuğu kaptık diye de, avuntularla dolu eleştirilere düşmemek gerek... Hız çağındayız. Hiçbir şey yetişmiyor. Zihin odaklanmakta zorlanıyor. Dünya parçalı bir süreçten geçiyor, arkada ve önde dönen dolaplar var. Ayakta kalmak zorundayız. Herkesten aynı düzeyde okuma yapmasını, birden bilinçlenmesini bekleyemeyiz. Bu da sınıfsaldır. Türkiye'de okumak, eğitim vb. gibi unsurlar lükstür ve orta-üst yahut üst sınıfa aittir. Herkesi kazanmak gibi bir çaba gereksizdir. Mesela, yurt dışında hep aşırı okuma hastalığından bahsediliyor ya da Eco'nun yazısına denk gelmişsinizdir, kütüphaneye durmadan kitap alma, ama çoğunu okumama hastalığı başladı diye tespit yapıyor. Mesela, orada bir robot şiir yazsaydı, nasıl bir şey olurdu çalışmaları yapılıyor. Yazarın ölümü gerçekleşti, dijital sanat diye bir şey var deniliyor. Yani, ben sanmıyorum ki, Batı bizim kadar diktatörce, yaaa azizim okumuyorlar, yaaa azizim edebiyat kutsal vb. gibi bir anlayışa girsin. Bu laik, gerontokrat bir diktanın ürünüdür. Batı cidden rahat... Adamlar yazarların komik ya da çıplak fotoğraflarını yayımlıyorlar, şiir-performanslar düzenliyorlar, klasikleri zombiler, diziler üstünden yeniden yorumluyorlar, görsel çağın nimetlerinden de yararlanıyorlar. E-kitap diye bir şey var. Siz de hala, evinde kaç kitap var diye soruyorsunuz. -1 -Aaaaa, ciddi misin? 1 tane de ben hediye edeyim, bari 2 olsun. Yani, işin niceliksel kısmını aşamamışız, bilinçdışımızla yaşıyoruz. Halbuki, önemli olan, doğru rol-modellerle ve eğitimle, o kişiye doğru zamanda ya da zamanında doğru kitabı önermektir. Bir şeyi hazmederek, onunla iyi vakit geçirerek okumasını kendisine önermeliyiz. Okudu bütün şiir kitaplarını da ne oldu? Anladı mı? Ben size hemen söyleyeyim. Türkiye gibi, mitolojisiyle, kültürüyle, diniyle, bilinçdışıyla, cinselliğiyle barışık olmayan bir toplumda, anlamaz, anlarmış gibi yapar, kaçar, dalga geçer, reddeder, taklit eder. O yüzden, etrafta yığınla Didem Madak, Turgut Uyar, Hilmi Yavuz, Cemal Süreya, Ahmed Arif, İlhan Berk, Lale Müldür, Birhan Keskin görürsünüz. Ama, birçok Ezra Pound, William Blake, T. S. Elliot, Langston Hughes görebilir misiniz? Böylesi çok parçalı, çok sesli, kanonik olan bir coğrafyanın o sesleri neredeler? Nerede feminist şiir, nerede Marksist şiir, nerede psikanalitik şiir? Nerede kadın cinselliği? Nerede süfrajetlerin temsili dili? Nerede büyülü-gerçekçilik? Nerede sokak şiiri? Nerede cidden kadın cinayetlerine, kumalığa, çocuk gelinlere değinen Kürt şiiri? Nerede erotik şiir? Nerede tekno-şiir? Nerede deneysel şiir? Nerede sürrealist şiir? Nerede avangart şiir? Nerede kirli-gerçekçi şiir? Cidden soruyorum. Cevabını da tüm ciddiyetimle kendim vermek istiyorum. Yok. Çünkü, yapı değişmeyecek. Dünya dediğimiz şey, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail gibi aktörlerden ibaretse ve Türkiye ne sömürgeci, ne de tam emperyalist bir ülke olamadıysa, şu an hadım edilmiş bu dili, söz sanatlarıyla sakızlaştırılmış bu sembolist ağırlıklı hüznü, bu erkek egemen merkeziyetçiliği, bu edebiyat komiserliğini sürdürecektir. Çok ilginçtir ki, sanat ve bilim de dünyadaki olayların olumsuzluğundan, kandan, saf acıdan beslenerek, bir alternatif oluşturmuştur. Baca temizleyicisi çocukların çok çalıştırılmaktan öldükleri bir İngiltere'nin William Blake'i, Hıristiyanlık'ın merkezde olduğu ve kapitalizmle harmanlandığı Amerika'nın bir T. S. Elliot'ı, devrim için çocuklar da dahil, yüzlerce insanın giyotinde kafalarının toplar gibi uçtuğu Fransa'nın flaneur Charles Baudelaire'i vardır. Velhasıl, edebiyatın ya da şiirin sosyolojisi mühimdir. Ekonomi, piyasa, sanayi, temsil, din, tarih, cinsellik, ego, tecrübe, savaş, güç dengeleri, kadın-erkek ilişkileri, siyasi kamplaşmalar, dünya tarihi, sömürgeler, soykırımlar, kürtaj, oy hakları, bilinçdışı, kalıtım, teknoloji, bilimsel gelişmeler, mezhepler, evren, Mars, uzaylılar, bekaret, bekarlık, orji vd. vd. vd. bunların her biri şiirin çerçevesi için de önemlidir. Şiirin sınırlarını zorlamak, çerçevesini bile kırmaya çalışmak şiiri aşkınlaştırmanın kendisidir. Ben dünya, ülke ve sanat algımda bu kökensel, dikotomik bağları ve ileriye dönüklüğü önemsiyorum. Ayrıca, bu dosyada bana yer verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Toparlayacak olursam, internetin dev bir sarmaşık gibi her tarafımızı sardığı ve tüm edimlerimize müdahil olduğu böyle bir çağda, şiirin eskiye nazaran çok daha göz önünde bulunduğunu ve fakat hızlı tüketim kültürünün bir parçası olma tehlikesiyle de karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Müthiş distopik özellikler barındıran bu çağın yaşayan bir tanığı olarak, ortaya çıkan durumları/sorunları henüz sadece algılayabilmek seviyesindeyim. Çocukluğu gazete kuponlarıyla alınan ansiklopedi sayfaları arasında ve sokak oyunlarıyla geçmiş biri olarak da uyum sağlarken hep geriden geldiğimi söylemeliyim. Kendisinin olmayan şiirlere mesafeli duran, şiire emek vermeyen, şiir okumayan bireylerin iyi şairler olabileceğine inanmıyorum. Şiir yazmak, büyük bir disiplin gerektirdiği için beraberinde bazı sorular da getiriyor: Ben bunu neden yazdım? Bu şiir daha önce yazıldı mı? Öyleyse ben neden yeniden yazıyorum? Bu şiiri yeni, farklı ve gerekli yapan ne? Bunlar gibi birbirine açılan sorulara tatmin edici yanıtlar veremediğimiz takdirde, yazdığımız şiirin kültürel bağlamda konumu da değişiyor. Bir eser ortaya koymaktansa ürün imal ediyor, bir yaratım değil seri üretim gerçekleştirmiş oluyoruz. Bu nedenle, bir sanat eserinin biricikliğini koruyabilmek ve sanatsal değerini inşa edebilmek için, öncelikle eserin ardındaki kültürel birikmeyi dikkatle incelememiz şart. Şairlik de tam da buradan besleniyor bence, şiir yazan biri olmakla şair olmak arasındaki fark burada belirginleşiyor: Şair, şiir disiplini olan kişiye deniyor. Hal böyle olunca, iyi eserler veren şairlerin şiir okumama gibi büyük bir hastalığa sahip olması pek mümkün olmuyor. Şair olmak, yani şiiri sıkı bir çalışmayla yazmak, kendi tanımı itibariyle, şairin iyi bir şiir okuru olmasını gerektiriyor. Açıkça söylemek gerekirse, şiir okumadan şiir yazan ve haliyle pek de nitelikli eserler veremeyen bireylerin okura ulaşmaması taraftarıyım. Zaten okuma sabrı son derece sınırlı olan bir topluluğa bir de kötü şiirler sunulduğunda, okuru şiirden iyice uzaklaştırmış oluyoruz. Bu anlamda, şiir okuma sorununda, şair ve okura düşen sorumluluk ne kadar büyükse yayıncılara düşen de en az o kadar büyük, diye düşünüyorum. Şaire sorduğumuz sorular yayıncılar için de geçerli: Ben bu kitabı neden bastım? Bu şiire dergimde neden yer verdim? Bu eseri yeni, farklı ve gerekli yapan ne? Bu sorulara verilen yanıtlar yayıncının motivasyonunu da sergiler nitelikte olacaktır. Şiir kitaplarının satışından ciddi bir gelir elde edilmediği ortada. Öyleyse, yayıncıyı şiire yönelten şey maddi bir kazanç olmaktan ziyade entelektüel -ve hatta etik- bir duruş olmalı, diye tahmin ediyorum. Bence, bu duruş çok önemli. Yayıncılar, şiirin ulaşılabilirliğini sağlayan birer araç ve okur-şair buluşmasında birer aracı; başka bir deyişle, neyin yayınlanacağına karar verirken aynı zamanda neyin yazılacağına ve neyin okunacağına da karar veren etkin birimler. Bu nedenle, yayıncıların, okura sundukları eserlerde mümkün olduğunca rafine biçimde iyi şiirlere yer vermeleri gerektiği kanaatindeyim. Şiire ilginin yeniden yoğunlaşmasını istiyorsak temelde ihtiyacımız olan şey, şiire büyük bir disiplinle yaklaşan şairler ve yayıncılar. Şairler iyi şiirler yazdıkça ve yayıncılar yayınladıkları şiirlerde nitelik odaklı, seçici ve hassas bir tutum sergiledikçe, raflardaki şiirler bir elekten geçmiş olacaktır. Bunun sonucunda okura büyük oranda- sadece nitelikli şiirler sunulacaktır. Şiir iyi ve ulaşılabilir olduktan sonra, okur hala şiirle ilgilenmiyorsa şiirin yavaş yavaş sadece şairler arasında okunan, kendine dönük bir türe dönüştüğünü kabullenmek ve leş kargası okuru şiire çekmek gibi çabalardan kaçınmak gerek. Aksi takdirde, edebiyat ve özellikle şiir özlerinden saparak çeşitli pazarlama yöntemlerine açık sahalar ve sektörler haline gelir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/02/25/nota-efsane-seyr-u-suluk-ya-da-ali-gunvar-siiri", "text": "Ali Günvar tam da Eroğlu'nun sözünü ettiği modern şiirin uç örneklerinden biri. Onun mısralarının yakaladığı ritm, senfonik müzikle iç içe. Şair, son şiir kitabı 'Ricatlar Kitabı' adlı eserinde bunu net bir şekilde ortaya koyar. Nitekim kitaptaki şiirler, bir opera sanatçısının repertuarı gibidir. cümbüşlü esatiri solar kuş gözü camın, seni aldıysa yakin içre ey aşık, ince bir güldür, dağılmış gönlünün sözcükleri. dar sokaktan kurtulup firar eder sim aynalar. bil ki enfüs içre afaktır senin zenginliğin. şimdi sessizliklerin deryasıdır, ıssız ve loş. kah çakar kah titreşir ruhunda aşkın neş'esi. Naat da yazmıştır Ali Günvar, Allah Resulü için. efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir/ miyan-ı aşıkanda iştiharım varsa sendendir dizeleriyle başladığı Naat'ında, tüm varlığını O'na adamıştır. bir rüzgar sedasıyla doldurdu küllenen duyularımı. mabetler yakarak temizledi iffetini kız kardeşinin. Ali Günvar, zihnindeki orkestranın etkisiyle şiirinin kıtaları arasına J. S. Bach'ın 3. orkestra süitinin notalarını serpiştirir. 'Noktürn' şiirinde Yunan mitolojisinin kahramanlarından Lidyalı Arakhne isimli yetenekli kız çıkar karşınıza. Mısralar aracılığıyla efsaneye yoğunlaştığınızda, 'sanat, zeka ve strateji tanrıçası' Athena ve Arakhne arasında geçen dokuma yarışmasına şahitlik edersiniz: Arakhne, tanrıça Athena'dan daha üstün bir dokuma yeteneğine sahip olduğunu iddia ederek Athena'yı kızdırır. İkili arasında yarışma yapılır. Atina kentine kendi adını veren zafer Tanrıçası Athena, 'denizler, depremler ve atlar tanrısı' Poseidon'u yendiği savaşın bir sahnesini dokur. Arakhne ise 'gökyüzü ve şimşek tanrısı' Zeus hakkında bir dokuma yapar. Athena, kızın dokumasının kusursuz olduğunu kabul eder ama konu seçimi onu çok kızdırır. Sinirden kendini kaybederek Arakhne'ye saldırır. Kız kaçar ve utancından kendini asar. Athena, acıdığı Arakhne'yi bir örümceğe çevirir. Bu arada Arakhne, Yunanca'da örümcek anlamına gelir. - Bahadır Bayrıl'ın ifadesiyle Ali Günvar, içinde bulunduğumuz yıkıcı modern zamanda şair öznenin, ilahi olana doğru yolculuğundaki 'vazgeçiş'lerini serer önümüze: Kitaptaki son şiir ise üç kere bir çığlık gibi tekrarlanan Necm Suresi'nden bir alıntıyla biter: 'Kabe kavseyn ev edna' . Bilindiği gibi 'vazgeçiş' yolunda apayrı bir merhaledir bu da. Şairin 'Kurgular ve Düşlerde Zaman' şiirinin sonunda yer alan 'kabe kavseyn ev edna' nidası, Necm Suresi'nin 9. ayetinde geçer. Surede Efendimiz'in mi'rac hadisesi anlatılır. Resulullah, bir gece Mekke'deki Mescid-i Haram'da yatarken, Cebrail gelip mübarek göğüslerini yarar, kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içini iman ve hikmetle doldurup eski yerine koyar. Sonra beyaz bir binek olan Burak ile Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya uçarlar. Orada bütün peygamberlerin ruhlarına imam olup namaz kıldırır. Ardından yüceliklere yükseltici bir mi'rac ile göklere çıkartılıp yedi kat semayı bir bir dolaştırılır. 1. kat semada: Hz. Adem'le, 2. katta Hz. İsa ve Hz. Yahya, 3. katta Hz. Yusuf, 4. katta Hz. İdris, 5. katta Hz. Harun, 6. katta Hz. Musa ve 7. katta Hz. İbrahim ile görüşür. Melekleri, Cennet ve Cehennem'e kadar tümüyle ahiret hayatını müşahede eder. Bütün mülk ve melekut alemlerini dolaşır. 'Fe kane kabe kavseyni ev edna.' (Böylece iki yay mesafesi kadar, daha yakın oldu) ayeti, tasavvuftaki 'seyr-ü süluk'a işaret eder. Süluk, bir yola, bir mesleğe girme, riyazet manasındadır. Bu yola girene 'salik' denir. Seyr-ü süluk, tasavvufta 'manevi yolculuk' demektir. Seyahati tamamlamayana 'sülük' denir. Bir tarikata girerek seyr-ü süluka başlayan mutasavvıf ise; 'salik', 'ehl-i süluk', 'seyyar' ve 'müsafır' gibi isimlerle anılır. Seyr-ü süluk, kişinin kendi başına yapabileceği bir iş değildir. Önce bir tarikata girilmesi, bir mürşide bağlanılması gerekir. Salik, süluku boyunca dünyevi ilgi ve ilişiklerden kesilerek nefsini arındırır, kötü huylardan kurtularak ahlakını güzelleştirir; böylece Allah'a ulaşma yeteneği kazanır. Salik, seyr-ü sülukta dört aşamadan geçer. Bunlar, velilik-mürşidlik makamlarıdır. Birinci mertebeye 'seyr-i ilallah' denir. Bu mertebenin özü, nefs menzilinden kalkıp gerçek varlığa doğru yürümektir. Bu yolculuk, çoklukta birlik kavrandığı zaman sona erer. Seyahatin ikinci mertebesine 'seyr-i fillah' denir. Bu seyr sırasında salik, Allah'ın nitelikleriyle donanır; Yaradan'ın isimleriyle gerçeklik kazanır. Buna karşılık bütün beşeri nitelikleri yok olur. Seyr-ü sülukun üçüncü mertebesi 'seyr-i ma-Allah' adını alır. Bu seyir sırasında ikilik ortadan kalkar; salik ilahi teklik makamı olan Ahadiyet'e ulaşır. Bu makam mutasavvıflar tarafından 'kabe kavseyn ev edna' (Necm, 53/9) makamı olarak da anılır. Manevi yolculuğun dördüncü mertebesini 'seyr-i anillah' oluşturur. Bir anlamda Cenab-ı Hakk'a yükselen salikin dönüş yolculuğunu dile getiren bu seyr, birlikten çokluğa geri geliştir. Diğer bir deyişle talipleri aydınlatmak, irşad etmek, onlara yol göstermek için Allah'tan halka dönüştür. ve birleşip uzlaşmaz dönencelerimde doğum ve batım,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/01/ferhunde-k-onerin-profil-ayarlari", "text": "Şiirin, müziğin, hatırlama mucizesinin, çocukluğun, insani değerlerin, portrelerin, gerçeklik arayışının ressamı Ferhunde K. Öner 'Profil Ayarları' sergisinde kendi gerçekliğinin sınırsız derinliklerini keşfettiğini zannederek sıradanlaşan insanı sorguluyor. Sanatın gerçeklikle 'biat, inkar, aşma, bozma, yorumlama' üzerinden kurduğu ilişkiyi sorgulayan sanatçı, bu ilişkinin insana dokunan yanlarını Arzum herkesin en azından bir sabah, uyandığında Gregor Samsa'ya dönüşmesidir. diyen sanatçı 'kafkaesketki'yle yerleştirdiği 'umut böcekleri'ni, resimlerinin metaforuna dönüştürüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/01/sair-aydin-simsekten-sert-aciklamalar", "text": "Aydın Şimşek'in bu çıkışına karşın edebiyat dünyasının tepkisi merak ediliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/04/bircan-celik-sair-kadinlar-eril-iktidarin-karsisinda-savasiyor", "text": "Eril bakış açısıyla: kadın çiçektir, kadın şiirdir, kadın aşktır gibi... literatüre geçen ifadeler, sistemin kurguladığı ve özünde kadını pasifize eden söylemlerdir. Derdi olan bir şeyler yazar; keza, şiirde buna çokça rastladığımız gibi, diğer edebiyat alanlarında da böyledir; eğer, kadın, yaşadığı coğrafyanın kültüründen mutlu olsaydı; belki de yazma gereği duyumsamayacaktı ve sesini kimse duymayacaktı. Etki-tepki doğuran unsurlardan eylemsel varlığa dönüşüyor kadın dili. Oldukça karışık olan eril iktidardan sıyrılmak için savaş veriyor kadın! 'Kadının üstünlüğü' gibi 'kurmaca' sözler bir yanılsamadır insan değeri yanında. Ataerkil yapının, halen yaslandığı tekli cinsiyet sistemiyle, kadının üretimdeki yerini, emeğini ve bedenini denetleyen otorite, eril iktidarın kadın üzerindeki ağır eli, kurumsallaşan ve bağımlı kalınan geleneğin sözcüsü olmaktan başka bir şey değildir. Kadının namuslu olması, toplum kurallarına uyan ve aile içinde kabul görmüş davranışları sergilemesiyle doğru orantılıdır. Ataerkil yapılanmanın yükselişi ise, daha çok cinsiyetler değişiminde ortaya çıktığı görülmektedir. Böyle bir ayrımın yapılması cinsiyetçiliği işaret edeceğinden, bu dil'i cinsiyetçi bakış açısıyla yorumlamak olur. Toplumda, önceki çağlardan gelen kalıntıların baskın olduğu düşünülürse; her çağın kendine öz bir biçim ve dil özgürlüğüne ihtiyacı olduğunu da sindirmek gerekir. Cinsiyetlerin dil benzeşmezliği olası durumdur. Dil'i, şiir düzlemine indirgediğimizde, dil farklılığını açıkça görmekteyiz gibi, psikozun içinden, bu saplantılı düşünceyi aldığımızda üretilen ve ayrışan şiir ve edebiyatın değeridir. Peki; dili değiştirmeden toplumu değiştireceğimize nasıl inanırız?! Demek oluyor ki, dil'i değişebilir kılarak 'öteki', 'sen', 'o', 'dişil', 'eril' söylemlerin, toplum kuralları karşısında, gereksinimler gereği, her iki cinsiyetin de bu baskıdan kurtularak edebi kültürün gerçekliğiyle, evrensel şiir dil'ine evrilme zorunluluğu çıkıyor karşımıza. Mallarme: Şair, ilkin bir yurtseverdir ama ulusal dilden çok verili bir evrensel bilinçaltı ritmik'e sadık kalır. Şiir praksisi erotik bir etkinliktir ve arzular ve itkiler, şairi 'tuhaf olana' yani 'öteki dile' iter demiştir. Bu durumda, dil'le şiiri ayrı tutamayacağımız gibi, aidiyetler kapsamında değerlendirmek, politik bir zemine taşıyarak kültür çatışmasına neden olacaktır; dolayısıyla, hiçbir şey kazandırmayacaktır edebiyatımıza. Çağlar öncesinde Kibele, İsis; sonraları İbni Arabi'nin Nizam Hatun'u; mitolojik öyküler, dinsel metinler, destanlar yazarak, türküler söyleyerek, keza, yontular ve tabletlerde kadın yaşamlarına tanıklık ediliyor. Mezopotamya'da yapılan kazılarda bulunan tabletlerde, ilk kadın şair olan Enheduanna'nın yaşadığının tespiti yapılır. Semavi dinlere kadar Enheduanna (M. Ö. 2300), Sapho (M. Ö.615-570), El-Hansa (ölm. 645) bu dönemlerde şair kadınlar görürsek de, kadının özgürlük alanını sınırlayan Tevrat'taki kurallar, daha sonra, bütün dünyayı etkilemiş ve tanrıçalar, birer birer yok oluyor; dolayısıyla, tanrı da erkekleşiyor. Tanrıçaların yerini tanrıların almasıyla, kadınların, doğaüstü güçler ve insanlar arasındaki bağı sürdürenler olarak kutsal ilişkinin de değişime uğradığı tespiti yapılır. Hitit uygarlığının başat kentlerinden biri olan Sam'al ya da Karatepe kentinin girişinde yıkık duvarların üzerinde bir levha göz çarpar, levhada şunlar yazmaktadır: Biz bu kenti barış ve mutluluk için kurduk, biz bu kentin tuğlalarını barış için tek tek yerleştirdik, BİZ İPLİK EĞİREN KADINIMIZI MUTLU ETTİK. demişlerdi. Bugün, bu ayrımı, aynı platformda ve aynı edebiyat kulvarı paylaşıldığı halde, ki çoğu zaman da bilinçli olarak, şiirde her iki cinsiyetin barışı sağlanamıyor. Kadın dil'i ile erkek dil'inin aynılığı değil anlatmak istenilen; sadece, anlaşılırlıktır amaç. İki karşı cinsiyet olan şairlerin yabancılaşması demek, ortada var olan şiir boşluğunu doğuruyor. Türkiye'de 1990'larda feminist hareket, geçmişte suskun kalan toplumsal izleri tekrar gündeme getirdi. Feminizm yönünde yapılan çalışmaların gelişmesiyle, kadın tarihi yazılmaya başlandı. Yapılan araştırmalarda, kadın öznenin, toplumsal düzeyde değerlendirilmesi önemli bir gelişmeydi; oysa, şöyle bir gerçek vardı: içinde bulunduğumuz toplum, kökleşmiş eril yapılanmanın deneyimlerine yenik düşen ve keza görmezden gelinen bir durumdu. Türkiye tarihi yazılırken eksik bırakılan zihniyeti göstermekti amaç. Geçmişe bakarsak, Sanayi Devrimi sonrası, kadının çalışma hayatına girmesiyle birlikte, kadın, erkek işçilerin rakibi haline gelmiştir. Kadın, doğurgan özelliğiyle anne ve eş olma dışında, toplumsal hareketin içinde gereksizliği düşünülmüştür. Aşksızlığa mahkum edilen resmi ideolojinin kadınları, evin içine hapsedilerek; evine, kocasına, çocuklarına hizmet eden bir 'nesne' olarak yüceltilmiştir. Şair kadınlar, 60'li ve 70'lı yıllarda şairlere ait bir arenada savaş veriyordu; erkeğin gözünden dünyayı algılıyor ve onların bakış açısıyla şiirlerini yazıyorlardı. 'Erkek dili' olan şiirde, 'şair kadınların' kendi dil'ni şiire dönüştürmeleri öyle kolay olmadı. Ilımlı cinsiyetçiler kadınlarla erkekler eşittir ama farklıdır ilkesini özlü söz olarak benimserler. Şükufe Nihal (1896-1973), Tanzimat sonrası edebiyat alanına giren kadınlar içinde şiire en çok yaklaşmış olandır; ayrıca, eşinden yasal yolla boşanan ilk şair kadındır; kadınla ilgili genel konulara değinmekten çok kendi iç dünyasına eğilmiş, duygularını aktarmayı temel edinmiştir; kadın olarak önemli bir özelliği, iki kez evlenmesine karşın, eşlerinin soyadını şiirlerinde kullanmayışıdır. Şükufe Nihal'in eril iktidarın pençesinde nasıl sanat yapabildiğini görmeyenlere karşıdır dizelerindeki muhalif tutumu. O dönem şiirin sesi erkektir, o sesi 'baykuşlar' eğretilemesiyle tanımlar. Baykuş'un kulakları perdelidir, istedikleri zaman açıp istedikleri zaman da kapatırlar o perdeyi. Bu yırtıcı kuş, özellikle gece sessizliğinde avlanır. Uçarken kanatlarının sesi duyulmaz, sinsice avına yaklaşır; o yüzden, halk arasında uğursuz olarak bilinir baykuş. Mavi rengi gören tek kuş cinsi olduğuna göre 'kadın'ın hem dil hem de özgürlüğüne gözünü diken' 'kuş' bay' olarak algılamak yanlış olmaz. Vahşi karanlık, zehir ve dikenler, para ve şehvet, derken şiir kişisi, tehlikenin ne kadar korkunç olduğunu anlıyoruz. Ailede ve toplum içinde, kadın özgürlüğünün ilk temsilcilerinden ve savunucularından olan Şükufe Nihal, kendinden önceki şair kadınlar gibi, erkek diliyle şiirini yazan değil, kadınca bakışı kendi duygusal döngüsü içinde konu edinir şiirlerine. Alıntılanan şiir örneklerini yerleşik bir düzen içinde incelemek olmayacağı gibi, şiirsel dil'in değerini, şairin özü açısından değerlendirmek bir tercihi ortaya koyar; bunu da, resmi kabule tepkidir, diye düşünmek gerekir. Kadınlar, zorunlu olarak edilgen durumda iken, başkaldıran, muhalif duruşlarını anlatacak kimse olmadığı için, karşılarında güzellik düşçüsü konumunda algılara göre yazmaları istenmiştir. Aile ve toplum baskısı yüzünden, ağır başlılığa sığınıp cinsiyetlerini saklamışlardır hep. Kadın masal kahramanı konumunda iken, dünyayı başka türlü yorumlaması da beklenmez şiirde. Yazdıklarının bedelini ödeyecek olan gene kadının kendisidir. Her insan dünyaya çırılçıplak gelir. Modern bilincin oluşmasında görünenle görünmeyenin bir takım fizik ötesi kurucularının 'tin' adını verdikleri ve her şeyin özü olarak benimsedikleri madde dışı yapısal varlığın, kadın üzerinde konumlanmasıyla birlikte zevk, mutluluk, tat alma gibi duyuları harekete geçiren 'kam' sözcüğüyle bağdaştırmalar yapar şiir kişisi. bir beden haritası çiziyor bize aldatıcı gökyüzü dizesinde, 'tekliğin' hakim olduğu dünya yasaları karşısında, bedenin ve düşüncenin özgürlüğü de olamayacağını işaret ediyor İnal'ın bu dizesi. Şairin algı boyutlarına göre, dil'i, ruh ve bilince dahil ederek bakmak gerek dizelere. güçlü yasalar bir yıldız kurdu ise, feminist kurama göre, 'kadın en doğal olan haklarını toplumdan geri almalıdır'; buradaki güç, erkek egemen taraftadır ve bu durum, kabullenilmiş görülmesiyle birlikte, şair kadınların geçmişin karanlığından geleceğe odaklanılan ve evrenin düzenine uyulmasıyla sabittir anlayışı doğuyor. Evlilik de, bu kuralların bir halkasıdır. Kadının kendisini yok etmesi, erkek gücüne inanarak onların yasa yapıcı gücünün altında ezilmesinden geçer ki, bu da, yüceltilmeleri anlamını taşır; ayrıca, erkek düşmanlığıyla feminizm koşut kavramlarmış gibi algılandı; kadın hakları savunuculuğu olduğu göz ardı edilerek; oysa her iki cinsiyetin birbirini tamamlayan ve özgürlüğüne sahip birey olarak düşünülmesi doğru olan bakış açısıdır. Edebiyatımızda, özellikle 1990'lı ve 2000'li yıllarda, dişil dil'in baskın olduğunu görmekteyiz. Evrensel görgüleriyle eril dil'den arınmış bir şiir yazıyor şair kadınlar. Kadının şiirdeki parlayan bu yıldızı, var olan egemen zihniyeti adeta şaşkına uğratmıştır; çünkü, kadın, 'birey' olabilecek donanıma ve görgüye sahip konuma gelmiştir. Arife Kalender, Şiirim, sokak çocuğu kadar kirli ve suça yakındır der. 1970'li yıllardan beri yazın dünyasında olan ve kadınlık sorunlarını dillendiren şiirleriyle biliriz Kalender'i, Kadınlar içeriye yazar demesiyle toplum sorunlarından yola çıkarak güncelin de nabzını tutar şiiri. Kalender etim murdar, ölüm helal dizesiyle öğretilmişe edilgen kılınarak ve bu değerlerle yetişen kadın'ı İslam dininde regl dönemi süresince 'pis', 'murdar' olarak tanımlayan yerleşik değeredir tepkisi. Kadın, birey değildir; çünkü, hayatından sorumlu olan aile ve aşirettir. 'Berdel' usulü evlendirilen çocuk gelinlerin sonu intiharla sonuçlanıyor. En çok doğu bölgelerinde özellikle de Batman'da bu trajediler yaşandı, yaşanmakta. 'Ölüm, kadınlara helal' diyen zihniyet bir türlü değişmiyor. ben kimlik hırkamı soyundum/ o eşkıya kuşağını takınmış bu dizelerde edilgenliği kabul etmiş bir kadının içine susan çığlığını duymaktayız. Fırat şiirinde ise: tanrıya kulluk borcumuz ama/ insana kulluk değildir hak/ böyle bilmiştik der. Başka bir şiiri olanTanrıyla Konuşmalarda tanrıyla konuşacaklarım var, diyerek kulluk ettiği Tanrı'yla hesaplaşma yoluna gider. Şairin, isyan ve kulluk açmazında, farklı şiirlerden alıntıladığım dizelerde kendisiyle çeliştiğini görüyoruz. Tanrı'ya sığınmak gerçek dünyadan bir kaçış veya dünyadaki eşitsizliğin sorgulanışı olarak algılamak mümkün. Evrensel bir çizgiden inceleyerek, dünyayı ve insanı içine alan kültürü tanımlayan tarafından bakmalıyız Kalender'in şiirindeki dinamik örgüye. Melek Özlem Sezer, Yusuf ile Zeliha kitabında, Zeliha ve Yusuf mesnevisi Şeyyad Hamza'nın Anadolu'da tasavvuf konusunda yazmış olduğu bir eseri, çağdaş bir dille şiirleştirerek feminizmi en uçlarda hissettirir okura. Melek Özlem Sezer, Yusuf ile Zeliha kitabın önsöz'üne Rivayet Edilen Odur Ki diye başlıyor. Felsefenin çözmeye çalıştığı, insan odağında da çözüm arayan küçük öykülerdir diye tanımlayabiliriz masalları. Binlerce yıl öncesinden süzülerek ve yerel ağızlarda değişime uğrayarak gelmişler günümüze. Yusuf ile Zeliha olayına masal-rivayet diye incelemeler yapıldığı gibi 'kıssa' açısından bakarak da değerlendirenler olmuştur. Zamanın algılarına sunulan Erkek-kadın ve aşk üçgeninde geçmiş irdelenerek yaşatılıyor. Masallar ise şiire girdiğinde ne anladığımızın önemi yok, anlatmak istenilen bilim ve insan açısından gerçekçi olan tutumdur. Masallar genelde kadının sadakatsizliğini ve onun direnme biçimini vermeye çalışır. Kadın, masallarda ifrit ve aldatan konumundadır. Masal yapıcılarının istediği de budur. Şairin Zeliha diyorlar bana, yedi soyunun laneti demesi bu bakış açısına dikkat çekmek ve bu algıyı çürütmek içindir. Kadının, erkeğe gelecek zamandan bakarken, erkek, içinde bulunduğu zamanı biçimlendirir. Aynı zamanda, insanın olgunlaşmasıyla paralellik gösterir bu durum. Her gerçek biraz hayal, her hayal de biraz 'gerçektir'den yola çıkar masallar. Toplumun değer yargılarında hep var olmuştur masallar. Dünyayı kurtaracak masallar mıdır? Doğru olduğunu düşünmediğim için, olsa olsa şiirdir dünyayı kurtaracak olan. Benim bir kocadaki hükmüm:/ Yanım sıra yürü/ Peşim sıra düşün; şiirin bütününden yola çıkarak seksüel dimorfi, kadın ve erkeğin görüşlerinin, niceliklerinin farklı olduğunu anlatır; aşkın da nedenidir dimorfi. Kur'anın Türkçe Meal Tefsir'inde; Zeliha'nın adı geçmez. Adı: Vezirin karısı diye anılır. Eril bir bakışla sureler Yusuf üzerine yazılmıştır hep. Evinde bulunduğu kadın ona karşı arzu duymaya başladı. Kapıları sıkıca kapatıp: Haydi gel, seninim. dedi. Yusuf: Allah'a sığınırım. Doğrusu Rabbim bana güzel bir mevki verdi, hem nankörler iflah olmaz! der. Bir başka surede Vezirin karısı: Artık olan oldu; onunla olmak isteyen bendim. O ise son derece dürüst ve namuslu birisiymiş. der. Bağışlanma dilemeyen Zeliha benim! diyen Sezer, şiir kişisi olan Zeliha'yı aşkına sahip çıkan ve tüm değer yargılarına başkaldıran tutumuyla, birey kadın ve kadın hakları savunucusu olarak da,' ilk feminist kadın' vurgusunu yaptığını hissettirir ve günümüz şirine taşır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/04/deniz-d-simsek-biyografik-romanlar-serisinde-rifat-ilgaz-soluk-soluga-romanini-aksisanat-icin-degerlendirdi", "text": "Alakarga Yayınları'nın Ses getiren projesi Biyografik Romanlar serisinde Rıfat Ilgaz / Soluk Soluğa çalışmasını hayata geçiren yazar Deniz D. Şimşek romanını ve proje süreçlerini Aksisanat için değerlendirdi. Rıfat Ilgaz'ın hayatını öğrenmenin sadece Hababam Sınıfı'nın meşhur yazarının nasıl bir hayat sürdüğünü öğrenmek anlamına gelmediğini belirten yazar Şimşek, Rıfat Ilgaz aracılığıyla, gencecik Türkiye Cumhuriyeti'nin sancılı demokrasi mücadelesi içerisinde yaşadığı aydın siyasi iktidar çatışkısında nasıl dimdik ayakta durulabileceğiniöğrenmenin mümkün olduğunu belirtti. Rıfat Ilgaz'ın çocukluğundan hayatının sonuna kadar verdiği onurlu mücadele, varoluş savaşı veren Türk Halkının yetiştirdiği aydınların kaderiyle koşut gidiyor. diyen Deniz D. Şimşek sözlerini şöyle sürdürdü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/04/kadin-siddet-siir", "text": "Bu başlıkta bulunmaması gereken sözcük 'kadın' ile 'şiir'in arasında. Bu tanımların hiçbiri toplumda kadına şiddet uygulanıyor cümlesindeki 'şiddet'in anlamını vermez. Genç bir kıza tecavüz edip kollarını kesmek, ardından cesedini yakmak 'şiddet'le anlatılacak bir durum olmasa gerek! 4. anlamda 'karşıt görüş'ten söz ediliyor ki kadına şiddet uygulandığında, 'kadın'ı karşıt görüşte olarak nitelemiş oluruz; burada karşı cins sözünü kullanmak daha doğru olsa gerek. Kaldı ki, Müslümanlar ile Museviler birbirlerine şiddet uyguladıklarında iki karşıt görüş değil, iki İbrahimi görüş çatışmaktadır. Bir de, meşrulaştırılmış şiddet vardır ki, bu da, Devlet aygıtının, toplumu bastırmak, çizgi dışına çıkanları sindirmek için uyguladığı şiddettir. nsanlara incitmek, acı ve ıstırap çektirmek niyetiyle yapılan her türlü fiziksel saldırı tanımında da 'cinsel saldırı', 'ruhsal saldırı', 'toplumsal saldırı', 'ekonomik saldırı', 'kültürel saldırı', 'gelenek saldırısı', es geçilmiştir. 34 yıllık evlilik hayatında eşinin aşırı hesaplı tutum içinde olduğunu önce maaşına sonra emekli maaşına el koyarak kendisine verdiğini belirten kadının açtığı boşanma davası kabul edildi. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da, yerel mahkemenin bu direnme kararını onayladı ve kadının ekonomik özgürlüğüne destek verdi. Eşlerinden gördükleri şiddet yüzünden yanlarına çocuklarını da alıp evlerini terk eden dört kadının yolları Adana Otogarı'nda kesişti. Polis noktasına giderek kadın sığınma evine yerleşmek istediklerini bildirilen kadınlara polis sahip çıktı. Kadınlar ve çocukları sığınma evine yerleştirildi. Kadına, ancak, 'gizli gizli mutlu ol'abilmeyi hak gören bir toplumda kamusal alanın 'yasaklanması', kadının evinin hanımı olma çemberinin içinden çıkmasının hor görülmesi olağandır. Başbakan yardımcısının, Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem- namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacak dediği bir ortamda, kadının birey olabilmesi için zorlu bir mücadele vermesi gerekmektedir. İleti, Tanrı'dan korkmak üzerine inşa edilmiş. Haya ile 'namus' bitişik kardeşlerdir. Tanımı ve sınırları, kullanıldığı ortama göre değişen 'namus' kavramı, kadın için, en büyük tehdit durumuna getirilmiştir yerleşik ideoloji tarafından. İrtem, yerleşik ideolojiye karşıysa da, başkaldırıya yatkın değil bu şiirinde; onu sadece eleştiriyor, kadınlara çizdiği sınırları ironik bir dille reddediyor. insan önce ağlamakla tanışıyor elbet dizesiyle mutsuz olmayı doğallaştırıyor ve hep bir ayar gerekiyor ama düğmesi yok dünyanın dizesiyle de, çözümsüzlüğe boyun eğiyor; bu nedenle, reddettiği toplumsal kuralların nasıl değiştirileceğine dair bir işaret vermiyor, İrtem. Kadın-erkek arasındaki ilişkiyi de, havuz-fıskiye simgeleriyle veriyor. Erkeklik organının simgesi olan fıskiye, hep bozuktur, derken burada da erkeklerin kadına yaklaşımının yanlışlığına dikkat çekiyor. Bütün bu baskılara rağmen, şair kadınların, sosyalist gerçekçilerin 70 Kuşak diye adlandırılan şairlere yapılan saldırılar yüzünden, bu toplumsal yaraya uzak kaldıkları bir gerçektir. 1980 sonrası İkinci Yeni'nin yeniden keşfi, imge/hayal'in gündemin baş sırasına oturtuluşu, şair kadınları toplumsal sorunlardan uzak tutmuştur. Toplumsal sorunlara yönelenlere Sen şiir yazmıyorsun, bildiri yazıyorsun diye hücum edenlerin çok olduğu bir toplumda hayat şiire sızmaya devam eder. Kadına yapılan baskılar, şiire yansıyacaktır; fakat, bu yansımanın şiirsel seviyesi doğal olarak tartışma konusudur. Bir kızgınlık anının düşüncelerini/duygularını yansıtmaktan öteye geçmiyor çoğu şiirler; hatta bunların önemli bir bölümü manzume düzeyinde kalıyor. Ey diye seslense de şair, sesini duyuramaz. Kadından 'sessiz çığlıklarını koyvermesini' bekliyor Turan, törelerden sızan kanın pıhtılaşmasını istemesi, törelerin acımasızlığına son vermek anlamını içeriyorsa da, mecaz tam istenileni vermiyor. Genelleştirilebilecek doğruları şiirleştirmek, aynı zamanda ayrıntıyı da kaçırmak anlamına gelebilir; çünkü, şiire ayrıntı özgünlük kattığı bilinen gerçek. Ayten Mutlu da Bir İsyan Türküsünde, bu kez sözü kendisi alır: ben kadınım! Mutlu, 'ben' zamiriyle bütün kadınların sözcülüğünü üstleniyor. Şiirin adından da anlaşıldığı gibi, bir başkaldırı dillendiriliyor. gönlünüzce ektiğiniz biçtiğiniz/tarla dizelerinde Kur'an'ın (Bakara/223): Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ayetine göndermede bulunur. Burada tarla eğretilemesi kadını pasif bir nesne konumuna düşürüyor. Mutlu, bu eril söylemi eleştiriyor; çünkü 'ektiğiniz biçtiğiniz sözcüklerindeki iyelik ekleri erkekleri işaret etmektedir. Ayten Mutlu, çok kullanılan 'eksik etek'i bir kez daha gündeme getiriyor. Bu kullanışın Zehra Bacı'nın Ya Muhammet bize nakıs diyorlar;/Nedendir erlerin bu hataları? yakınmasından farkı, Zehra Bacı mahlasıyla Edip Harabi Baba (1853-1915) tarafından yazılan nefeste, peygambere yaptığı şikayetin, Ayten Mutlu'da bir kadının dilinden topluma yönelik olmasıdır. Zehra Bacı'nın eril dünyaya tepkisi çağının çok çok ilerisindedir. Ayten Mutlu 'mülkünüz' derken burada Devlet'i işin dışında tutuyor; evlilik cüzdanını kastederek kadınların Benim tapum onda! dediklerini, bu mülk ettirmede Devletin rolünü hatırlamak bile istemiyor! Kadının durumuna 'kader' diye bakıyor, Sönmez: bin dilde bin kitap gelse de, kadının kaderinin değişmeyeceğini söyleyerek çaresizliği onaylamakta, eşitlik mücadelesi verenler bu durumda pasif kalmış oluyor! Yalçın, şiirini imgelerle, mecazlarla kuruyor. Emel İrtem, bir iki mecaza yaslanmış, şiirinin bütünüyle okurun hem aklına hem kalbine sesleniyordu. Yalçın, ise, şiirin olmazsa olmazı mecazlara başvuruyor. Her ne kadar 'eril yasa' sözleri bunun erkekler tarafından yazıldığını söylüyor, 'er yazması'nı gereksiz kılıyorsa da, evin nefesinin daralması eğretilemesi, özgün ve çarpıcı olması şiiri tamamlıyor. Burada 'ay' eğretilemesi sıradan da olsa, şairin fistan eğretilemesiyle parçayı söyleyip bütünü kastetmesi çok yerinde olmuştur. Burada 'el ele' ikilemesi Aydan Yalçın'ın Tek başına kurtuluş yok diyen kuşakla bağı olduğunun işaretidir. Bir sivil toplumcu olarak, engelleri, kadına örülen duvarları, kafesleri ancak örgütlü mücadeleyle yenebileceğinin bilincinde olduğunu hissettiriyor. Aydan Yalçın'ın başarısı, şiirde imgeleri rastlantıya bırakmaması ve imgelerinin dağınık olmamasından kaynaklanıyor; oysa, birçok şairde, imge yaratmak temel güdü olmakta; şair bu imgelerin o şiirdeki işlevini düşünmediğini görüyoruz. Nalan Çelik, Aydan Yalçın gibi uzaktan yakına geliyor. Yalçın, O Kadında Güney Afrika Cumhuriyeti'nde ırkçı bir babanın baskısına direnen, bu yüzden acılar içinde kıvranan ve 'kurtuluşu' denize yürüyerek intiharda bulan İngrid Jonker'in acısıyla özdeşleştikten sonra, Bu Kadında yakına gelmekteydi. Çelik ise, aynı şiirde Ruanda'dan ülkemize, Ayşe Paşalı'nın katline gelmektedir. 1994'te 800.000 Tutsi'nin katledilmesinin acısını kadın üzerinden işleyen Çelik, ülkemizde büyük yankı uyandıran, boşandığı kocası tarafından tecavüze uğrayan ve yasalarca suç sayılmayan 26 cm.'lik bıçakla Aralık 2010'da on bir yerinden bıçaklanarak öldürülen Ayşe Paşalı'ya gelmektedir. Çelik, toplumun tepkisizliğine bir kadın/bir anne olarak isyan ediyor. tanrı kaburga kemiği diyor/gerçekte erkeğin kanadı! Kadın, erkeği başarıya götüren kanat olunca, 'özne'liği, erkeğe bağlanmış oluyor. Güzelliği 'on par'etmez' dizesinde de, Veysel'e göndermede bulunurken, kadınlığın güzelliği erkek sayesindedir, demiş olmakta; ayrıca, Nuh peygambere gönderme yaparken de, kadını erkeğin ardına itmektedir. Nisa Leyla'nın kitabının bütününde kadının direnişine dair bir işaret görülmüyor. Avcı, kadını başkaldırıya çağırırken, eril ideolojinin yerleştirdiği değerleri reddetmekte ve erkeği bu yüzden 'zorba' ilan etmektedir. Şiir, toplumsal sorunlardan uzak kalsın, bir kavga aracı olarak kullanılmasın, diyerek topluma sırtını dönen, bireysel acılarını dillendirmekle yetinmek isteyenleri, hayat, ister istemez bir tepkiye, kimi zaman bir isyana itiyor. Hayat şiire dahildir; şair hayattan sorumludur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/06/ozgur-cirak-alakarganin-yeni-projesi-biyografik-romanlara-dahil-olma-surecini-anlatti", "text": "Genç yazar Özgür Çırak Alakarga'nın yeni projesi Biyografik romanlara dahil olma sürecini anlattı. Cem Kalender'in kendisine Kemal Tahir'i yazmayı teklif etme sürecini anlatırken heyecanını gizleyemeyen genç yazar Türk edebiyatına silinmez imzalarını atmış ustaların biyografik romanları yazılırken buna en yakından tanıklık etmek önemli bir ödül olduğunu belirtti. Türk edebiyatında 12-18 yaş grubunun okuyabileceği nitelikli bir külliyat için hep beraber kolları sıvadıklarını anlatan Özgür Çırak şöyle devam etti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/18/beliz-gucbilmezin-yurutuculugunde-yazmak-icin-okumak-tersine-muhendislik-atolyesi", "text": "Atölye bu anlamda bir bakıma, yazanlar nasıl yazıyor? sorusunu yanıtlamak için metinleri sökerek inceleme fikri üzerine kurulmuştur. Amaç daha gelişkin, eleştirel bir okurluğa ve yazmanın farkına varmadan öğrenilmesine ulaşmaktır. Atölye altı hafta olarak planlanmıştır. Her buluşmanın planlanmış kısmı üç saattir. Atölye kapsamında katılımcıların ilk üç hafta boyunca anlatma eyleminin temel teknikleriyle karşılaştırılması hedeflenmiştir. Üçüncü haftanın sonunda sonraki üç haftada atölye yürütücüsünün önerileriyle birlikte okunup, teknik olarak üzerinde durulacak metne/metinlere karar verilecektir. İlk oturumda mevcut atölye programının, grubun ihtiyaçlarına göre özelleştirilebilmesi için grubun atölyeden beklentileri ve genel olarak edebiyatla, özel olarak hikaye ve romanla ve en temelde hikaye kurmakla ilgili deneyimleri tespit edilir. Yazmak için Okumak/Tersine Mühendislik Atölyesi için 8-10 kişilik gruplar planlanmaktadır. Başvuruların toplanmasıyla birlikte atölyenin Mart sonunda başlayacağı düşünülmektedir. Haftada bir gerçekleşecek buluşmaların saatine ve gününe, grubun çoğunluk uyumu ile karar verilecektir. Her buluşmanın planlanmış bölümü üç saattir. Buluşma mekanı olarak Aşağı Ayrancı'da ve Cinnah caddesinde iki ayrı alternatif bulunmaktadır. Mekan için de grubun ulaşım kolaylığı açısından birlikte karar verilecektir. Atölye programına katılmak isteyenlerin bgucbilmez@gmail. com adresine kendilerine uygun gün, saat ve mekan seçimini içeren bir mail atması gerekmektedir. 6 haftalık atölyenin ücreti 400 TL olarak belirlenmiştir. - Hafta: Yazma- okuma ilişkisi/ okuma arzusu- yazma arzusu/ kapılarak okuma ile teknik okuma/ okuduğundan etkilenmek öğrenilebilir bir yetenektir/ - Hafta: Bir yazı fikri nedir? / Hikayenin meselesi, meselenin hikayesi / An'danAnı'ya, Anı'danAnlatı'ya./ Anlatmaya değer olan ne?/ Anlatı katmanları - Hafta: Konuşan kim? anlatıcı çeşitleri, anlatıcı seslerine kulak vermeyi öğrenmek/ Anlatıların şeması: Nasıl kuruluyor? /Her öykü ortasından başlar/ Vaatkar başlangıçlar, doyurucu finaller - Hafta: Katılımcı grupla birlikte seçilen metinlerin okunup tartışılması - Hafta: Katılımcı grupla birlikte seçilen metinlerin okunup tartışılması - Hafta: Katılımcı grupla birlikte seçilen metinlerin okunup tartışılması/Okuduklarımızdan nasıl esinleniriz?/ Yazsam ne yazardım? / Çağrınca gelen itaatkar bir ilham perisi. Atölye, okumayı seven, yazmayı düşünen/isteyen, edebiyat hakkında düşünmekten hoşlanan herkese açıktır. Prof. Dr. Beliz Güçbilmez: 2000 yılından itibaren Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nde ve 2010 yılından başlayarak da Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama yüksek lisans programında yazarlık dersleri vermiştir. Galata Perform programında da yazarlık atölyeleri yürütmüştür."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/18/ismail-cem-dogru-ve-mustafa-firatla-kirpinin-oklari-1-bolum", "text": "İsmail Cem Doğru: Altı çizilmiş şiirlerin dergileri güncel edebiyatın vazgeçilmesi haline getirdiğine kuşku yok. Ama imzasını atan şairden de bu aralar dergilerin şikayetleri var. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada çok tartışılan bir konuydu şairlerin dergi tercihleri. Göründükleri dergi sayısı... Bu anlamdaki tutum ve tercihler... Bir dönemin şairleri toplandıkları dergilerin adıyla anılmaktaydı. Şairin seçtiği derginin politik tutumuna eklendiği hatta kişiliğini bile gösterdiği düşüncesi yerleşmişti. Bugün farklı bir bakış açısı olsa da konu sık sık gündeme geliyor. Özellikle genç şairler kısıtlanmayı örgütlü bir tutuma dönüştürmesi endişesiyle bu tartışmaya mesafeliler. Şiirini bin bir güçlükle kabul ettirmeye çalışırken hareket yönergesi sunulmasından pek hazzetmediklerini düşünüyorum. Ama bir yandan da özgeçmişini yazarken elliden fazla dergiden söz eden şairlerin durumu oldukça garip duruyor. Mustafa Fırat: Çok tartışılan bir konudur. Şairler her dergide olmalı mıdır? Memet Fuat Yeni Dergi'de şiirleri yayımlanan şairlerin başka dergilerde olmasını istemezdi. Hatıralardan, dostlarından bunu okuduk. Bu şairin Yeni Dergi şairi olarak anılmasını beraberinde getiriyor. Bu gelenek Adam Sanat dergisinde de devam etti. Sonra Sözcükler'de... Bazı editörler de çeşitlilik ister. Doğan Hızlan ve Hami Çağdaş'ta böylesi bir durum vardır mesela. Çeşitliliği ve gençleri teşvik etmesi ile ünlü bir şair ve editörümüz Enver Ercan'ı da söylemeliyiz. Öyle ya da böyle bu bir tercih meselesidir. İyi midir kötü müdür bunu düşünmeli. Lakin şairlerin bir ya da iki bilemedin üç dergisi olmalıdır. Dilini temizlediği, üstünü başını silkelediği, kendini o bağlamda rahat hissettiği dergileri olmalı. İlk gençlik yıllarında bu biraz anlaşılır belki. Var olmak adına makuldür. Yüz küsur dergide yazmak bir kariyer marifeti olmamalı. Bilinen bir sözdür: 'Her yerde olan aslında hiç görülmüyordur!' Son olarak genç şair arkadaşlar ödüllere ve dergilere kızıp, küsmemeli! Onlar da bir araya gelsinler. Dergi çıkarsınlar, ödül koysunlar! Bu bir temennidir. Haydi, daha çok dergi daha çok nefes! Bu işler enfes!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/26/dolunay-aker-murad-demirkol-ile-buteyra-romani-uzerine-konustu", "text": "Murad Demirkol: Kaynağın debisi birey. Çünkü toplumla yığının karıştırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Toplum dediğimiz kitle, kendini ilgilendiren olaylarda etkisiz eleman durumuna savrulmuşsa, toplumdan çok kalabalıktan söz etmeliyiz bana kalırsa. Bireyin, toplumdan ayrılan masumiyeti ve sağlıklı bir toplum inşasındaki rolünü çok önemsiyorum. Marmid isimli ilk romanımda olduğu gibi, yüklenici karakterlerin yön verdiği bir kurguyu ele aldım. Bunlardan en önemlisi, hayatının tamamını Gözecik köyünde geçirmiş ve yaşadığı 1940'lı yıllardan yaklaşık bin sene öncesinde Halep Hamdani sarayında Şair Mutenebbi'yle aşk yaşadığını iddia eden Emmon karakteri... Toplumun dışladığı, kuralların dışında, hatta çok ilerisinde yaşayan bir kadın... İnişli çıkışlı dünyasıyla yarışan, debisiz bir tufan... Gerçekle düş döngüsünün içinde, bin sene öncesine seslenen karmaşık bir hikayeye duyarsız kalamadım desem yeridir. M. D: Her yanımız savaş ve ölüm haberleriyle kuşatılmış... Sınır bölgesinde yaşıyor olmak ve sınırın diğer tarafının yangın yeri olduğunu bilmek nasıl bir duygu karmaşasıysa o. İktidar ve birey çatışkısı en çok da bu coğrafyanın yazgısı iken, yığınlar halinde ölüme gitmek çok şaşırtıcı. Bezirganların yarattığı naylon bir dünyadan söz edebiliriz aslında. Daha fazla zenginin oluşabilmesi için, daha çok düşmanlık yaratan bezirganlar... Savaştıran, ayrıştıran, haritalar üzerinden yeni yoksulluklar devşiren bezirganlar... Bu coğrafyanın hemen her yerinde denediler ve ne yazık ki, hemen her yerinde insanları ayrıştırmayı başardılar. Zira tarihe avucunuzla yaklaşmak isterseniz, dokümanlarla haşır neşir olmak, kaynak karıştırmak yetmez. Tarihi roman, geniş bakmayı gerektirir çoğu kez. Böyle bir yola girdiğinizde, patikanın azizliğine uğramayı da göze almalısınız. Bin sene öncesi neyse bugünde aynısını yaşıyoruz, bir simge için savaşanların her inançtan yoksullar ve bir simge için savaştıranların aynı zenginler... Buteyra romanı, bu yazgıyı birçok yerde kıyasıya eleştiriyor. İsa'nın haykırışları, bilgenin sözleri, Emmon'un beklediği son... Hemen hepsi bu coğrafyanın, bu fütursuz yazgısına olan tepkiyi dile getiriyor. M. D: Murathan Mungan Bireyleşmiş kişilerle, bireyleşmesi tamamlanmamış kişilerin duygusal süreçleri arasında toplumsal kopmalar bağlamında önemli farklar vardır. der. İnançların iyiden yana olan insanları araması gereken bir dönem bana kalırsa. İster ideolojik inançlar, isterse toplumun doğasından gelenler, hemen hepsinin sorgulayan bireylere ihtiyacı var. İyiden emekten yana olan özgür insanlara ihtiyacımız var. M. D: İçimizde kımıldayan bir hareketliliğin farkındayız. Konuşmak bire yere kadar. Sonra yazmak, sonra çizmek, çalmak... İç dökme eylemi birazda. İsa dış dünya ile dökebildiği nesneler arasında kudretli bir bağ arayışında. Fakat bu yaşananların hiç olduğunu hatırlatarak... Herkesin içindekine benzeyen içindekini aksettiren bir ayna olmak ama onlarsız olduğunu da hissettirme çabası. İsa, toplumun tüm hassasiyetlerine rağmen, bireyin duygusal çatışkılarını ayıklayarak onları haklı çıkarmaya çalışmış adeta. İçimizdekilerin, toplumun çok ötesinde olduğunu inadına didiklemiş. Herkesle kavgalı gibi görünse de, şair Nalan Çelik'in tabiriyle bilinçli bir korkuyla kendini sağlama almış olabilir. Hiç kimse için savaşmamak, kimsenin askeri olmamak, bilinçli ve zeki bir zihnin korkularıyla ilişkili. M. D: Geçmişten beslenen ya da geleceğe sırnaşan bugünü konuşmak asıl mesele. Bugüne olumlu yönde neyi kazandırırsak, geçmişin kasvetinden arındırılmış bir gelecek inşa etmiş oluruz. Toplumu formatlayıp, özgür bireyler inşa edebilirsek örneğin, insanlığı kan davalı savaşlardan arınmış bir gelecekle ödüllendirilebiliriz. M. D: Amin Maalouf'da kişilerini simgesel kişiliklerden seçer, bu his Buteyra romanı için geçerli bir benzerlik. Marmid romanımda ki kurmaca bu özellikten uzaktır. Sonuçta her tarihi roman, kurgusu ve gerçekliği kovalaması açısından birbirine yaklaşır ki tarihi konuyu oluşturan ve olayların geliştiği çember birbirini destekleyen bir çekirdekten beslensin. M. D: Bu araştırmalar sayesinde, binli yıllardan az öncesiyle, 950'li yılların Halep Hamdani sarayıyla tanışmış oldum. En önemlisi Arap coğrafyasının en sıra dışı şairi Mutenebbi'yi ve o dönemde, Halep Hamdani sarayında serpilen ilk dönem Nusayri öğretisini tanımış olduk. Lakin yeniden bir tarihi kurguya bulaşmak istemiyorum açıkçası. Tarihi kurgularda, yazarın üzerinden atamadığı bir huzursuzluk var sanki. Peşini bırakmayan o gerçekliğe sırnaşma zorunluluğu. Buna rağmen bu araştırmalar sırasında şair Mutenebbi'yi keşfetmek inanılmaz bir duygu. Onun yarattığı şiirle ilgili yeni bir çalışma yapmak isterim. Yeni romanlardan çok, yeni okuyucu profili de sorgulanmalı bence. Nitelikli bir okuyucu, yazarın çizgisini doğru belirlemesi açısından önemli bir etken çünkü. Günümüz okuyucusu öyle bir yerde ki, ona seslenen yazar, neredeyse her yazdığının alkışlanacağından emin."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/28/mantikci-pozitivizm-ve-varolusculuk", "text": "2400. Yılında Aristoteles temasıyla başlayan ve aylık temalarla kronolojik şekilde ilerleyen TESAK Çarşamba Akşamüstü Söyleşileri, Batı felsefesi ve düşünce tarihi alanında, değerli konuşmacıların katılımıyla devam ediyor. Nisan ayı programında dünya savaşları ve felsefe ilişkisi üzerinden 20'nci yüzyıla uzanıyoruz. Işık Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Örsan K. Öymen konuğumuz. Felsefe Sanat Bilim Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Assos'ta Felsefe söyleşilerinin de kurucusu olan Öymen, mantıkçı pozitivizmle varoluşçuluğun savaş karşısında aldıkları tavrı karşılaştırıyor. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır. Ücretsiz giriş kartları, etkinlik tarihinden bir hafta öncesi itibariyle TESAK Danışma'dan temin edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/03/28/savas-ve-felsefe", "text": "2400. Yılında Aristoteles temasıyla başlayan ve aylık temalarla kronolojik şekilde ilerleyen TESAK Çarşamba Akşamüstü Söyleşileri, Batı felsefesi ve düşünce tarihi alanında, değerli konuşmacıların katılımıyla devam ediyor. Nisan ayı programında dünya savaşları ve felsefe ilişkisi üzerinden 20'nci yüzyıla uzanıyoruz. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Cengiz Çakmak, 20'nci yüzyılın iki önemli figürü, Ludwig Wittgenstein ile hocası aktivist Bertrand Russell'ın savaşa yaklaşımları üzerinden savaş ve felsefeyi anlatıyor. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır. Ücretsiz giriş kartları, etkinlik tarihinden bir hafta öncesi itibariyle TESAK Danışma'dan temin edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/04/10/ismail-cem-dogru-ve-mustafa-firatla-kirpinin-oklari-2-bolum", "text": "MF: Şimdi birileri kalkıp, bu konuşmamızı, bu sohbetimizi okuduktan sonra, bir aklı evvel gibi davranıp lafı bir ileri iki geri, ağzının içinde geveleyip, demek ki bir şey öğrenememiş... diyecektir. Böyleleri her zaman çıkar karşımıza. İCD: Bazı şeyleri öğrenmek de alışmak da büyük eziyet aslına bakarsan. Bir fuarda yaşadığımız olayı hatırlarsın. İmla bilmediğini ve kitaplarda imlanın, yazım kurallarının bir önemi olmadığını söyleyen yazar arkadaşımızdan söz ediyorum. Kitap imzalarken oluşan kuyruğa da bizzat tanıklık ettik. Bunun nesini öğrenip alışalım. Bir yayıncı olarak ne hissettiriyor bu durum sana. MF: Zaten beni rahatsız eden bir başka unsur da bu az önce söylediklerime ek olarak bu densiz kitapları yayınlayan yayınevlerinin edebiyata büyük katkılar sağlayan yayınevlerinin önüne geçmiş olmasıdır. Bir şey yapmalı. Çok şey yapmalı. Zira bu kitapları okuyan gençlerimiz yarının büyükleri olarak ellerinde bu tarz kitaplarla dolaşacaklar çünkü. Esas olan gölgede kalacak. Bunun ben bir özel hazır edilmiş program olduğunu ve bilinçli kültür yozlaşması oluşturmak için ortaya atıldığını düşünüyorum son günlerde. Biraz zaman ayırıp çevrenize bakmanız yeterli olacaktır. Ve bu yayınevleri ülkenin kelli felli fuarlarında bir değil birden fazla büyük ada şeklinde aldıkları yerlerle, diğer nitelikli eserleri ön plana çıkarmaya çalışan yayınevlerinin önüne geçiyor. Arz talep meselesi belki de bu durum. İçinde olduğumuz yayınevleri de küçük ya da orta ölçekli olanlar maalesef bu fuarlarda birer dolgu malzemesi gibi kullanılıyor hissine kapılıyor. Kiraların çok yüksek olması bir yana bu yayınevlerinin dönebilmeleri gerçekten çok zor. Doğru bildiklerimi düşman edineceğimi bile bile söylüyorum. İCD: Ses kirliliği başka kirliliklerin de önünü açma yetkinliği olan bir güce dönüşüyor sonra. Çünkü ses görüntüden daha hızlı... Sonra başka türlü yönlendirmeler çıkıyor insanın karşısına. Sarsıcı haberlerle hatırlatılan kitaplar, okuma listeleriyle öne çıkarılanlar. En çok okunan kitaplar listesi. En çok satın alınanlar. gölge yazar gibi bir kavramlar geliştirerek pespayeliğin meşrulaştırılması durumu ahlaksızlığın da övgüsü değil midir? Yıllardır farklı alanlarda ünlü olup kendi alanı tükenince yazarlığa geçiş yapmış pek çok isim için gölge yazar kullandığı yönünde bilgiler dolaşır. Biz bunun muhatabını utandıracağını düşünürken kişinin tanımına katkılar yapmak gibi işlevler üstlendiğini görüyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/04/13/cagla-goksel-cakir-haydar-ergulen-hakkinda-yazdi", "text": "Doğadan kopuş belki de en çok 'duyguların dili' mısralarla konuşan şairleri hüzünlendirir. Şiirlerinde dış dünya gözlemlerine ve tabiat temasına sıkça rastladığımız şairlerin üstadı Ahmet Haşim şüphesiz. Haşim'in geçmişte tabiat şiirinde durduğu yere bugün Haydar Ergülen'i yakıştırabiliriz. Ergülen'in mısralarında sadece doğayı değil onun ayrılmaz parçası 'çocuk' öznesini de okuruz. Usta şair, '31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nda (2012) 'Şiirde Çocuk İzleri' başlıklı bir söyleşi gerçekleştirmişti. Ergülen'in toplu şiirlerinin yer aldığı 'Nar' (Adam Yayınları, Ağustos 2002) adlı kitabını, çocuk ve doğanın izlerini sürerek okuduk. dörtlüğü, şimdiki çocukların hayallerindeki bahçeyi, çiçekleri, ağaçları ve daha nicesini anlatıyor. Gül, yakışmıyor beton yaşam tarzına. O nadide çiçek, bina önlerinde eğreti duruyor. Çok değil bir hafta içinde boynunu büküyor. Bundan olsa gerek Ergülen'in deyişiyle 'dünyamız hızla kırışıyor'. Ama siz bir de gülü, çiçeklerin böceklerle hemhal olduğu, arıların kelebeklerle sohbet ettiği bahçelerde görün. Gülnihaller coşkuyla tomurcuklanıyor, çiçekler haftalarca güzelliğini yitirmiyor orada. Çünkü gül, en çok gülistana yakışıyor. Bisiklet eşittir çocuk. Lakin neredeyse tek sıra halinde yürüdüğümüz dar sokaklarda, işlek caddelerde bisiklete binmek ne mümkün! Haliyle bisiklet, eski okuma parçalarında kalan bir çocukluk aşkı yalnızca. Haydar Ergülen'e göre kırlarda dolaşmak da bir rüya günümüzde, 'ateşli semtler' varken! Muhakkak daha çekici geliyor insana ışıltılı vitrinlerin boy gösterdiği semtler. Bu yüzden Kırları dolaşsaydın/ Ateşli semtler yerine: mısralarının devamında, Yoktur rüyadan başka randevu/ Uzakta uyuyabilirsen eğer/ Kalbinin gürültüsünden... diyor şair. herkese bir üşüme kalır kendine düştüğünde,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/04/15/meltem-dagci-ozgur-turanla-suyun-golgesi-uzerine-konustu", "text": "Yitik Ülke'den daha önceden Rehberine Kulak Ver adlı bir ebeveynlik kitabı yayımlanan Özgür Turan'ın ilk romanı Su'yun Gölgesi 2016 yılında okurlarına merhaba demişti. İlk romanında insan ilişkilerini, kişinin yalnızlığını, mutlu olduğunu sandığı evliliği içinde arzularına engel olamayan bir kadının başka sulara doğru aktığını, yolun sonuna doğru kendisiyle yüzleşmesini ustaca kaleme alan Turan, evlilik odağında bir kurguyla okuru selamlıyor. Su'yun Gölgesinde kendinizi Marmaris'in bir köyünde, Londra'da, İstanbul'da bulacaksınız. Su' yun gölgesinde kalan bir adamın, anne ve kızlarının hikayelerine tanık olacaksınız. Oldukça zor bir soruyla başladınız. Kim olduğumuzu ya da kim olmadığımızı anlamak ömür boyu süren bir yolculuktur. Ben de bu yola baş koyanlardanım. Çocukluğumdan bu yana kafa yorduğum kendimle daha çok işim var. Özgür Turan, öğrenmekten bıkan, değişimden, yeniliklerden korkan, her gün aynı şeyleri yapan, hayata öfkeli biri değildir diyelim o halde. Su, 2013 yılında karalamaya başladığım, içimde dönüp duran bir karakterdi. 2014 yılında Yeşim Cimcöz'ün Roman Ayı çalışmasında ilk taslağını yazdım. Bu bir yazı maratonuydu. Her gün 1667 kelime yazma sözü veriyorsunuz ve bir grup yazar birbirinizden bağımsız olduğunuz yerde her gün bu kadar kelime yazıyorsunuz bir ay boyunca. Ben bu maratonu bitirebilenlerdendim çünkü hikaye artık içimden çıkmak için bağırıyordu ve ne geldiyse akıttım yazıya o bir ay boyunca. Sonrasında taslağı nadasa bıraktığım bir süreç oldu. Bitirmeye yakın her şeyden kendimi soyutladığım tamamen karakterlerimle baş başa kaldığım dönem en zoruydu. Aşk ve affetmek kelimelerinin anlamı her ilişkinin dinamiğine göre değişebilir diye düşünüyorum. Kaldı ki kitabın sonu bize Emin'in durumuyla ilgili net bir bilgi de vermiyor. Yeni okuyacak olanlar için çok ayrıntı vermemeyi tercih ederim. Fakat her evliliğin kendi dinamiği içinde farklı döngüleri var ve bu döngülerde çiftler nereyi geçip nerede takıldıklarını sadece kendi yaşadıkları kadar biliyorlar. Bu döngülerden çıkarken kendilerine kalan kazanımlar da olabiliyor, kayıplar da. Bu da yine ilişkinin içinde analiz edildiğinde değerli oluyor. Ama bu analizi yapmak da bana düşmez karakterler kendilerini anlatıyor zaten. Can'ın ya da diğer karakterlerin yanlış yaptığını düşünmüyorum. Kime göre, neye göre yanlış? Ben sadece her karakteri kendi dünyasından konuşturmaya çalıştım. Can, gölgesine yenik düştü mü sorusunun yanıtını da ben değil okur versin isterim. Kapak fotoğrafı Hasan Yokeş'e ait. Kendisi profesyonel olarak su ve sualtı fotoğrafları çekiyor. Yitik Ülke Yayınları sayesinde kendisinin fotoğraflarına ulaştım ve birkaç fotoğraf arasından seçim yapmam gerekti. Son kararı yayınevimle birlikte verdik ama bu fotoğraf beni ilk gördüğümde etkilemişti. Kayığın üzerindekinin ne olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz, orası okurun dünyasında şekillenecek bir yer. Okurlardan çok derin analizler, ilginç yorumlar geliyor. Romanda kadına dair yaşanmışlıkların bir yana anne kız ilişkisinin de okur tarafından ilgiliyle incelendiğini görüyorum. Örneğin Eylül karakterini daha detaylı başka bir romanında okumak isteriz diyenler oldu. Genelde kadın okurlarım mutlaka içinde kendilerinden bir şeyler bulduklarını söylüyorlar. Yeni bir roman üzerinde çalışıyorum ama henüz taslak aşamasında. Yazmak dışında bana hayat veren diğer alanım ise yoga. Yoga eğitmenliği yapmaya devam ediyorum. Kitaplarım ve yoga derslerimle ilgili her şeyi www. ozgurturan. net adresimden takip edebilirsiniz. Bir süredir elimde Simon de Beauvoir Mandarinler kitabı var."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/04/28/gizem-cicek-seyit-goktepeyle-konustu", "text": "Acıyı kutsayan bir jenerasyondan geliyor Seyit Göktepe, ama acıyı kutsamıyor edebiyatı... Sevince, umuda hep söz veriyor, göz kırpıyor, acının başını okşuyor, ona sahip çıkıyor ama eninde sonunda sakinleştiriyor onu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/01/neslihan-yalman-kadinsanat-bir-de-sorunsallari", "text": "Bana göre, ağırlıkla başkaldırarak, eril dilin içinden geçip ona saldırarak, kendi argosuna, kendi küfürlerine, hatta kendine edilen küfürlere sahip çıkarak, mevcut düzeni anarşist bir tavırla yıkarak... Sana biri 'orospusun!..'' dediğinde, sen de evet öyleyim, seni ilgilendiriyor mu, ahlak zabıtası mısın dediğinde, işte tam da o şaşırtmacanın estetik kıvraklığı ve keskinliği içinde kadın dili de dönüşüyor ve oluşuyor diye düşünüyorum. Yoksa, kadını kadınlara anlatmaya çalışırsak, bir arpa boyu yol gidemeyiz. Yıkım şart!.. Türkiye gibi kadının bedenine, cinsel organına çelme takıldığı yerde, partiküler düzeyde buradan da o yönde sanat çıkacağına inandığım için, ''ben yazarsam sütle beslemem/ kanla boğarım'' demiştim bir şiirimde. Sonuçta, bir Amerika'da, bir İsveç'te yaşamıyorum. Saf Ortadoğu'da yaşasaydım da, tıpkı Suriyeli şair Adonis gibi, toprak sorunsalına ve yine vatan, kan gibi kutsallara ya da kavramlara istinaden yazacaktım. Kimliğinizden, tecrübelerinizden, söylenmek adına çırpınan sözlerinizden kaçamazsınız. Sizi siz yapan yine SİZ'sinizdir!.. Bu yüzden, sanatçı kadın, dil içinde de kendiliğini ve özerk dilini oluşturmalıdır. Ben bunu tüm çilelerine rağmen yaptığımı düşünüyorum. 'Aykırı Akademi' adlı sitede ''Açık Çek: Ben İyi Bir Sanatçıyım ve Kendimi İfşa Ediyorum'' adlı yazıda da yazdım. Dileyenler okuyabilirler. Bir alt yapı oluşturuyorum. Ayrıca, Woolf'un ''Kendine Ait Bir Oda'' eserinin de yanlış değerlendirildiğini düşünüyorum. Bu yönde, anakronizm yapmak her alanda yaygınlaştı. Olmuş bitmiş olayları, sanki geçmişte değil de, bugün yaşanılıyorlarmış gibi değerlendirmek doğru değil. Neden bunu söylüyorum. Çünkü, karşımızda 'YAPI' var. Yapı asla değişmez. 17. yüzyılda neyse, 21. yüzyılda da odur!.. Tabii, dönüşebilir. Lakin, kadın dünya üzerinde de ön plana çıkamamıştır. Çıkanlar da ya eş durumundan, ya iş durumundan, ya sınıfsal/ekonomik durumlardan ya da ilişkileri kapsamında çıkmışlardır. Orada Woolf, Shakespeare'in kız kardeşi tarihte özne olamamıştır demiyor ya da bunu dese de, kalkıp siz de özne olun demiyor. Bir kere, kendisinin kitaplarını bir erkek olan, eşi Leonard Bey basmıştır. Kendisi İngiliz orta sınıfı üstünden bu sınıfın kadınlarını değerlendirmiştir. Hatta, intiharından önce son mektubunu yine eşi Leonard Woolf'e yazmış, sen olmasan ben ne yapardım demiştir. Yani, son mektubunu bir kadına, kadınlara değil, bir erkeğe yazmıştır. Arada erkek sınıfı ya da ekonomik sınıf olmadan hiçbir şey yapılamaz, ki öyle olsaydı bugün Woolf de kitaplarıyla, düşünceleriyle aramızda olamazdı. Bizim kadın yazarları, kadın karakterleri algılama konusunda da sıkıntılarımız var. Mesela, özgürlük savaşçısı diye bilinen Jeanne D'arc, neden acaba din adamlarından şövalyelik unvanı alarak, yine din ve ulus-devlet/ulusal kimlik adına Fransa için savaşmıştır? Öyle biri gerçekten yaşamış mıdır ya da kadın mıdır? Hadi, mitolojinin peşine düşelim. Kendisi Katolik'tir. Bunu düşünelim. Yani, yapıdan bağımsız kadın hareketi ya da feminist bakış olamaz. Bu yönde, Shakespeare'in kız kardeşi, zaten yapının temsili olduğu için o şekilde kalmıştır. Haaaaa bugün birileri çıkar, onun üstüne araştırma yapar yahut bir yapıt üretir, onu dönüştürür, onu bir sembol haline getirir, orasını değerlendiririz. Woolf bu sistemi anlamış olmalı ki, kadınların kendi ekonomileri olması ve kendilerine ait bir odaları bulunması gerektiğini söylüyor. İyi de, Afrika'da kabile içinde yaşayan kadının, Türkiye'de aileyle yaşayan kadının/eşiyle yaşayan kadının, Ortadoğu'da ateş içinde yaşayan kadının odası neresi olacak? İşte, orada biraz geniş bakmalıyız. Kendine ait oda, kadının beynidir, bilincidir. Hiç olmadı, dört duvar odası yoksa, mutfaktaki masasıdır, kafeteryalardır, yazabileceği yer neresiyse, tam da orasıdır. Bu Jakoben-beyaz Türk bakışı kadın hareketlerine de sirayet etmiştir. Bir kere, İstanbul ya da İzmir gibi şehirlerdeki kadın müzelerini incelediğinizde bakınız, oralarda da sınıfsal ayrımlar vardır. Seçilen kadın sanatçıların pek çoğu ya din, ya sınıfsal kimlik, ya ailevi kimlik üstünden oraya konulmuşlardır. Türkiye'de sınıf da çok belirgin olduğu için, babadan, soyadından, kocadan, toplumdan, ekonomiden, diğer kadınlardan ayrı, özgün bir kadın bulabilmek zordur. Türkiye'de yalnızlığıyla üreten ya da lezbiyen, biseksüel olduğunu açıklayan kadın yazarlar/sanatçılar bile yoktur. Bu noktada özgürlükten ve feminizmden neyi anladığımızı bir daha sorgulayalım. İngiliz orta sınıf değerleriyle durumu değerlendirmek, çeviri kafasıyla düşünmek, kendimizi kandırmak, cesaretimizi sorgulamak bize ağır geliyor. Bir de, çok boyutlu ve hakikat düzeyinde değerlendirmeler yapabildiğimiz kanısında değilim. Erkek-egemen olanı, erkekleri hiçe saymak mümkün değildir. Eğer, bu yönde de bir yöneliş olursa, dediğim gibi tarihsel, evrimsel olarak boşa kürek sallanır. Sonra, önde neden başka, arkada neden başka kadınlar!.. Bundan... Bir kere, yapıyı çözelim ve onun içinden kendi dilimizi nasıl oluşturacağımızı düşünelim. Erkek bir yazar okuyorsanız, erkek karakterlerin merkezde olduklarını düşünüyorsanız, bunu nasıl tersine çevirebileceğinizi düşünmelisiniz. Çünkü, özellikle Türk Edebiyatı, kadını merkeze aldığında, yapı tersine dönüyor zaten. Kavga edileceğine, kavganın içinde kadınların kendi kavgalarını oluşturmaları daha doğru geliyor. Bir de, ne dersek diyelim, kadın bir şekilde penis merkezli yaşıyor, yaşamazsa deliriyor, ikiye bölünüyor, kendini gizli gizli gerçekleştiriyor yahut öfkeleniyor, erkeksileşiyor, kriz geçiriyor, histeriye tutuluyor vd... Hepimiz gerçekte neler döndüğünü biliyoruz. Bundan aylarca evvel, mektuptur, günlüktür, her kadının yazması gerektiğine inanıyor um. Sene 2017... Şimdi o kadar da inanmıyorum. Tekseslilikten ziyade, direnenler, özgün olanlar ve gerekenler yazsınlar. Kendince gizlice yazanlar da, tabii evlerinde metinler saklayabilirler. Problem yok. Ama, yazan kadın, yazar kadın, kadını yazan kadın varlığı başkadır, her kadında bu karizma yok. Diğerleri işin aktivistlik kısmında destekçi kalabilirler. Ek olarak, ajitasyon yapılmasıyla gerçek kadın yazını karıştırılmasın. Çoğu feminist yapılanmanın edebiyat diye isimlendirdiği çalışmalar siyasi metinlerdir. Edebiyatın iç estetiği feministler arasında zayıf kalmıştır, aralarında neredeyse doğru dürüst sanatçı kadın bile yer almamaktadır. Bunu düşünsünler. Yazmak okumakla birlikte öğrendiğimiz de bir yöntemdir. Lakin, her kadın yazar olamaz, her kadın ortalamanın üstünde olamaz, her kadın sanatçı olamaz. Sanatçılık bir emek, bir yaşam biçimi, bir tecrübeler toplamı, bir sınıfsallıktır. Hatta, kadın sanatçıların içinde bile daha iyi, daha özgün, daha iddialı sanatçılar vardır, bunun dereceleri ve bağlamları mümkündür. Türkiye'de sanat ortamında kadının bir özne olduğu kanısında değilim. Daha çok parça parça yarı-özneler bir araya gelerek, tekil bir özne oluşturmaya çalışıyorlar, orada da kadının kendi-öznelliği kayboluyor. Bu yüzden, feminist hareketlere, kadın hareketlerine, kadın sanatçılara dışarıdan ve kendi kriterlerime göre destek veriyorum. Bir şeyin sürekli içinde olmanız sizi de körleştiriyor. Ben gazeteci değilim, ben aktivist değilim, ben hukukçu değilim. Ben sanatçıyım. Benim biricikliğim var ve o da hayli hassas. Bunu yitirmemeliyim. Ama, birleriyle direneceğim zaman, birileri beni söyleşilere çağırdığı zaman, birileri benim fikirlerimi öğrenmek istedikleri zaman da o militan ruhumu çekinmeden ortaya koyarım. Fakat, dediğim gibi, bu dünyada herkesin kendi hikayesi, kendi gibilerle hikayeleri ve diğerleriyle hikayeleri vardır. İnsan da, kadın da asla tek boyutlu, tek kimlikli ve çelişkisiz olamaz!.. Amerika gibi bir devletin değil de, bir şirketin yine bir şirket lideri Trump tarafından yönetildiği, Fidel Castro'nun ve Hugo Chavez'in öldüğü bir dünyada Mars'a koloni kurmakla, baskıcı rejimlerin artması arasında bir paralellik var. Çünkü, dünya güç dengeleri üstüne inşa edilmiştir. Bugün yine muhafazakar partiler, sağ gruplar, radikal gruplar merkeze geçmeye başladılar. Din savaşları var, mülteci sorunları, organ mafyaları, çocuk tacizi/tecavüzü/fuhuşu gibi durumlar da artıyor. Uyuşturucu kullanma yaşı düştü. Dünya yetmiyor, artık dünya dışı bölgelerde kolonileşmeler, yerleşkeler tartışılıyor. Bilimkurgu filmleri, dizileri ve kitapları da buna hizmet ediyorlar. Yeni bir post-kolonyal yapılanmaya doğru gidiliyor. Post-darbeler, post-sömürgeler, siber savaşlar, biyolojik savaşlar vd... Bunlar sanata da yansıyor. Dünyada grafiti de sanat sayılıyor, sokak sanatı diye bir alt türden bahsediliyor. Dijital art var. Performans kavramı öne geçti. Mona Lisa denilen insan merkezli tablonun caps'leri yapılıyor ve bunlar internette dolaşıma sürülüyor. Ayrıca, ağırlıkla 19. yüzyılla başlayan siyasi feminist hareketlenmeler, 21. yüzyıla uzandığında kadının sanatın merkezine yerleşmesine de yol açıyor. Kadın sanatçılar, kadın karakterler, hatta alternatif/anti karakterler giderek artıyor. Türk Edebiyatı'nın bunlara yetişebileceğini düşünmüyorum. Türk Edebiyatı önce kendi evrimini tamamlamaya çalışmalı... Dinle, kültürle, siyasetle, etnik kimliklerle, alternatif kimliklerle, cinsellikle, şiddetle, vahşetle yüzleşmeli... Sanatçı da yaşadığı dönemden bağımsız olmamalı; o yüzden, ''durma göğe bakalım'' gibi bir argümanın betonların dikildiği bir çağda şiddetli bir etkisi yoktur. Bu ancak, kopyalanarak simülatif, sahte duygular yaratır, ki Türk Edebiyatı'nın hüzün, aşk, doğa, umut vb. gibi kavramlar üstünden artık sahte duygulara ihtiyacı da yoktur. Taşmıştır!.. Yabancılaşma ve ironi kavramlarını şiddetle öneriyorum. Distopya çağıdayız. Yayım aşamasında da zorluklar yaşıyorum. Kadın olarak erkeklerden uzak duruyorum yahut yayıncılarımla profesyonellik dışında iletişim kurmuyorum. Tersine, Türkiye'de de her şey kişisel ilişkiler üzerinden dönüyor. Yahut sevgiliniz olması, evli olmanız vb. gerekiyor. Bütün kitaplarımı bin bir zorlukla, var olma çabalarımla bastırmaya çalıştım. Türkiye'nin en önemli kadın şairlerinden biri olarak gösteriliyorum, 2000'lerin şiirine ivme kazandırdığım söyleniyor, ama gelin görün ki merkezde bildiğimiz şairlerin ya da kadın şairlerin çoğu artık 2000'lerin o yukarıda bahsettiğiniz çağını anlatamıyorlar. Kadınların da cesaretlerini ve estetik algılarını tartmaları gerekiyor. Bir de, tabii yaratım aşamasında bunları meydana getirmek beni tüketiyor, yalnızlaştırıyor, insanlar bana hayranlıkla yönelirlerken, bilmiyorlar ki, ben kanımla ve ölümüne yazıyorum. Ama, onları da anlamaya çalışıyorum. O temsile bir türlü yüzde yüz giremedim. Ama, fark ettim ki, hayat tam da temsil istiyor ve insanlar sınıflara, güç savaşlarına inanmıyoruz deseler de, evrimsel olarak gizemi, bilinmezi ve kendilerinden güçlü olanı temsil edeni seviyorlar. Tapınma istenci büyük... Feministlerde bile... İnsanlar hakikatlerden ziyade, yalanları duymayı istiyorlar. Mütevazılık falan da işin maval kısmıdır. Aslında, güç savaşları içinde kazanmaya programlanıyorlar. Bu yüzden, kendimi de nereye koyacağımı şaşırıyorum. Cahit Kaya adlı eleştirmen benim serüvenim hakkımda dergiye bir inceleme yazdığında şu tespiti yapmıştı: William Blake nasıl 'Kuzu' şiirini yazdıysa, daha sonra da 'Kaplan' şiirini yazmıştır. İşte, onun 'Masumiyet Şarkıları'ndan 'Deneyim Şarkıları'na değin uzayan yolu, Yalman'ın şiirlerinde de görülmektedir. Gerçekten yerinde bir tespit!.. Çünkü, 'İncinme Halleri' adlı kitabımda incinmiş, ayrılmış, yolunu bulmaya çalışan, sevdiğini özleyen, erkeklere yavaş yavaş meydan okuyan, insanlara üzülen çok parçalı bir kadın varken, 'Am'a'erkil'de artık kabuklaşan, argoyu kullanan, cinselliği lime lime ederek sorgulayan, erkeklere sataşan daha gergin, protest bir kadın var. Bunu bu toplum yarattı, ben değil!.. Blake'in de imlediği gibi, deneyimlerim yitirdiğim masumiyetlerime dönüştüler. Bugün çoğu insan masumiyetini yitirdi, hatta çoğunun içinde saf kötülük de var. Böylesi bir yerde, saf kötülüğe karşı saf hakiki bir sanat yapmak giderek zorlaşıyor. O yüzden, son şiir dosyamın adını da 'Ölümsüzdür' olarak belirledim, Lethe Kitap'ta, yayınevinde basıma hazır olarak bekliyor. Anladım ki, ben bu çalışmaları yaza yaza, hakikatle hesaplaşacağım. Nitekim, ne yaparsanız yapın ölümsüzlüğüme engel olamayacaksınız, ölsem de ölümsüz kalacağım dedim, ant içtim ve ürettim. Arı gibi üretmeye de devam ediyorum. Yerimi dolduracak tek bir isim, muadil bile bulamayacaklar!.. Kendi savunmamı da açık şekilde kendim yapıyorum. Aksini iddia eden varsa, buyursun, karşıma çıkabilir!.. Türkiye'de feminist sanat diye özel bir alt alan yok. Bu yüzden de, sorun var. Mesela, feministlerin sıkıca sahip çıktıkları ve kadın yazınını temsil ettiklerini söyledikleri kimi şairler kadın yazınını 'gerçekten' temsil ediyorlar mı? Feminizm konusunda da bir kafa karışıklığı var. Sempozyumlara, toplantılara, kadın derneklerine çağırılan isimleri takip etmeye çalışıyorum, Allah Allah, bu isimler mastürbasyon yapmak dışında, hakikatle seyircilere, izleyicilere, takipçilere ne söylüyorlar? Yapıtlarındaki etkilerin çapları nedir ki, mikrofona hakim olabiliyorlar diyorum. Sonra, inanılmaz bir ölüsevicilik var. Ölüyü severken de, hakkıyla sevemiyoruz. Türkiye'de tabii başkaldıran, inatçı, açıkça yazan, sözünü sakınmayan, militanca aralardan sızan, çatlakları genişleten, kadınlığı, erkekliği, anneliği, devleti, yatağı, çocuk yapmayı, bedeni sorgulayan kadın yazarlara, şairlere, sanatçılara ihtiyaç var. Yok mu?! Kadınların, örgütlenmeleri, cesur olmaları, özellikle alternatif yazarlarına/sanatçılarına sahip çıkmaları gerekiyor. Merkezdeki yazarlar artık sınıflarını koruyorlar, giderek de temsil balonuna dönüşüyorlar çünkü. Çoğunun ne yazdıkları, ne demeçleri, ne ciddimsi mi ciddimsi, kasıntı fotoğrafları, ne düşünceleri beni sarsmıyor. Samimiyet göremiyorum, tekrarlar var, çağı boyutlarıyla anlayamıyorlar, erkek-egemen yaşamın nimetlerini yitirmeyi de göze alamıyorlar. Deli, aşırı, marjinal vb. gibi imajlardan da korkuyorlar. Oysa, reform şart!.. Türkiye'de yıkıcı olandan süzme edebiyat çıkacaktır. Türkiye Edebiyatı şüphesiz ki dünya edebiyatının bir parçasıdır. Lakin, dünya dediğimizde de, hangi coğrafyayı kastettiğimizi düşünmemiz gerekiyor. Biz Güney Afrika Edebiyatı, Tayland Edebiyatı gibi alanlar konusunda da pek bir şey pek bilmiyoruz. Mesela, bende Tayvan şiirleri üstüne bir antoloji var. Okudum. Muazzam şiirler, muazzam çeviriler vardı. Sorsanız, Tayvan'ı haritada gösteremezler. Böylesi bir kopukluk mevcut, ki dünya deyince yine güç üzerinden kimi ülkelerin edebiyatları hüküm sürüyor. Bu da bir lobi... Amerikan Edebiyatı, İngiliz Edebiyatı, Fransız Edebiyatı, Alman Edebiyatı tamam; peki nerede Slovenya Edebiyatı, Japon Edebiyatı, Filistin Edebiyatı... Hepsine hakim olabiliyor muyuz? Dünyaya bakışımız da sınırlı ve tek boyutlu... Türk Edebiyatı silkinmeli, yaşlı/deneyimli yazarlar gençlere, onların üsluplarına 'müdahale etmeden' yön vermeliler... Böyle bir etkileşim yok. Herkes birbirine yaptırım uyguluyor. Ülkede hacı hoca, canım cicim etkisi her yerde var; akademide, sanatta, toplumda, dinde, sokakta, ikili ilişkilerde, arkadaşlık ilişkilerinde... Kadın yazarların yerleri konusunda bir netlik yok. Eşcinsel edebiyat, kanonik edebiyat gibi estetik süzgeçten geçirilen alt alanlar yok. Akımlar, akım çeşitliliği yok. Çok parçalı bir coğrafyada tek parçalı seslerin olabilmesi mümkün mü? Sonra, yeraltı edebiyatı, sokak edebiyatı dedikleri şey nedir? Fanzinlerin, dergilerin, hatta internetin etkileri ve estetik tartımları tüm ciddiyetiyle nasıl olacak? Düşünülmelidir. Feminizm bir pratiği öncellerken, teoride hapsolabiliyor. Teoriyle kontrol altına aldığı şeylerin de, bazen pratikte kontrolünü sağlayamıyor. O şekilde ikilikler var. Bu da devletin işine geliyor. Çünkü, bir yerde toplanıp yürüseniz, polislerin sizi götürmeleri kolaydır. Ama, birkaç koldan bir direniş sergilerseniz, devlet kafası parçalı çalışmadığı için, sizi durduramaz. Sanatçı da bu anlamda başlı başına bir devrimcidir. Kitleleri de etkileyebilir, hedef kitlesini de, hiç düşünmediği insanları da... Benim mesela, genç okuyucum çok, kadın okuyucum çok, eşcinsel okuyucum çok, LGBT gruplarından okuyucum çok, Kürt okuyucum çok, sol tandanslı, hatta eski solcu okuyucum çok, yurt dışından okuyucum çok, bilim insanı okuyucum çok... Bunlar alternatif ve susturulmuş kesimleri temsil ediyorlar. Sonuçta, ortak paydalar ekseninde bir dil kuruluyor. Türkiye'nin çoğunluğunu dikkate almayı doğru bulmuyorum. Çoğunluk zaten ne kitap okuyor ne de sanatı alımlayabiliyor. Sizi de anlayamıyor. Onlara artık laf anlatmayı lüzumsuz buluyorum. Deniz yıldızı misali, kimi yakın çevreden, bir-iki toplayabilirsek, etkileyebilirsek, kimlerle gruplar haline gelirsek iyi oluyor. Mesela ben, 'Art Academy İzmir' adlı sanat merkezinde yazarlıktan genel kültüre, kadın atölyelerinden oyunculuğa kadar pek çok alanda pek çok öğrenciyle bir araya geliyorum. Onlarla bile zorlanıyorum. Seviye ortalama nitekim... Eğitimsizi varın siz düşünün. Merak, heyecan, takip, beraberlik yok. Yazan kadınların temel sorunlarından biri, otosansür ve erkeksiz var olmayı başaramamak... Daha önceki bölümlerde de imledim, gizli ya da açık, bir erkeğin onayına bir kadından daha fazla ihtiyaç duyuyor çoğu kadın. Bu bir gerçek!.. Daha 'am, vajina, feminen, feminizm, hatun, kadın' gibi sözcüklerin etimolojik, tarihsel, evrimsel karşılıkları bile bilinmiyor. 'Woman' wife of man : Bu sözcüğü çeviri olarak rahatça kullanırlarken, bayan deme diye diretiyor kadınlar. Temelsiz ataklara acı acı gülüyorum. Film okuma, kadın kadına entelektüel sohbetler etme, ortak projeler üretme konusunda da hayli zayıflar... Bu sohbetler gerçekleşse de, arada hasetler var. Bir feminist tiyatro kurulsa, orada yazar ve dramaturg olarak yer alırdım diye düşünüyorum. Velhasıl, bu tiyatro nasıl kurulacak? Biletler nasıl satılacak, ücretler nasıl ödenecek, çalışanların ve gelenlerin çoğu kadınlardan mı oluşacak, şüphelerim var. Akademi hayata müdahale edip, sanatın yerine geçmeye ve sopa göstermeye çalışıyor. Bunun devletin gösterdiği coptan hiçbir farkı yok. Devlet en azından kendi işini açık açık yapıyor. Peki akademik egoları, orman kanunlarını, kadının kadının ayağını kaydırmasını, kadrolaşmayı nereye koyacağız? Sanatı özerk olan, 'vaaavvv arkadaş, ne kadınmış' dediğiniz kaç sanatçı tanıyorsunuz? Kaçı akademinin çalışma alanlarına sansürsüzce sızıyor? Bir kere akademi zaten devlet ve sansür demektir. Kimi kandırıyorlar?! 'Am'a'erkil' kitabıma değinecek olursam, aldığım tepkiler ağırlıkla şaşkınlık üzerineydi. 'Am'a'erkil' adıyla piyasaya çıktığında, bana erkekleri provoke etmek için mi böyle bir şey yazdığım soruldu. Neye sinirlendiğim sorgulandı. Bunu nasıl yazdın, sen ot mu içiyorsun, bu cesareti nereden ediniyorsun vd. gibi soruyla karışık tespitler geldi. Erkek yazarlar çok şaşırdılar. Bir kadın yazardan böylesi bir çıkış beklemiyorlardı. Küçük İskender vardı, ama o da erkek, hatta geydi. Ama, kadın şairler içinde böylesi bir model yoktu. Yani, cinselliği, argoyu kullanan vardı da, kendi poetikasını bu şekilde kuran, sözcüklerle ve anlamla oynayan, açıkça direnen bir şiir yoktu. Kimi orta yaşlı, hatta orta yaş üstü erkekler dediler ki, Neslihan Hanım'kızım, hanım'evladım, yavrum, kızım vd. olmamış. Pardon, sizden kendi sanatım için icazet alsaydım, zaten aynı masada rakı içiyor olurduk. Ağzımı açtırmasınlar. Muhafazakar sanatçıların, özellikle erkek sanatçıların, ortalama ve merkezi okumaya alışmış, uyuşturulmuş okuyucuların falan bana bulaşmamalarını salık veririm. Cidden, estetik düzeyde ölüm fermanlarını imzalarlar. Yazık olur. Didem Madak başta olmak üzere, bugün Türk şiirinde temsil edilen, tanıtılan hangi kadın şair varsa, ben onları okuduğum yerde, geçmişte bıraktım. Artık, 'sevgilim' diye başlayan bir dize beni kesmiyor. Aşk kesmiyor, anneye övgü kesmiyor, doğaya pastoral sesleniş, içsel yayılma kesmiyor. O tarz bir çağın içinden de geçmiyoruz. Robotlar sümbül koklamaz dedim, bu sebeple bir şiirimde. Goldman'ı, Meinhof'u, Solanas'ı, Kane'i, Plath'i, Sexton'u, Sappho'yu vd. daha önemli buluyorum. Bu kadınların yüzlerine bile baktığınızda engel olamadığınız bir karizmayla sizi kendilerine çektiklerini görüyorsunuz. Neden? Aslında, danstan bile bahsetseler, sizi hakikate, siyah tarafa, kara maddeye doğru çekiyorlar. Devrimciler, kahramanlar, delirmeyi, ölmeyi göze almışlar. Fotoğrafları cesur... Dillerini tutamıyorlar, yazıklarında bir dışavurumculuk var. Sanat Sosyolojisi'nde değinildiği üzere, başkaldıran sanatçı modelini seviyorum. Gerekirse, kendine bile... Sanat, '-e rağmen', her ş'eye rağmen yapılan bir şey... Neden ben denilse de, çok şeyi göze almalı!.. Kadına intihar, ölüm, delirme gibi durumlardan başka çare bırakmıyorlar. Böcekler gibi her yana yayılmış durumdalar... İyi sanatçılar ya küsüyorlar ya da öfkeyle bileniyorlar. Ortadakilerin 'hangi düzeyde' sanatçılar olduklarına, neyi söylediklerine, ne yaptıklarına ve etki oranlarına lütfen dikkat edin. Ben artık şu noktaya yükselelim istiyorum. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Yahya Kemal'i resmettiği bir resmin diğer figürlerini de göğüsleri açıkta kalan iki kadınla tamamlamış. Yani, mitolojide kadını ve çıplaklığı, bir erkek şair üstünden yan yana, erotik bir bağlantıyla kullanmış. Yahut, Türk resminin köşe taşlarının resimlerini görmeye gittiğimde içlerinde, kadın nü çalışan, hatta erkek nü çalışan fazla kadın ressam yoktu. Kıymetiniz de gerçekten bilinmiyor. Bir de, genç yaşta bunca şey, bunca kaliteli ve değişik şey üretmeniz, kadınca bir poetika kurmanız da görmezden gelinmenize yol açıyor. Görmezden gelinmek, aslında çok fazla görünmek demektir. Biz buna karizma diyoruz. Körler düşünsün!.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/06/kaldirimlardaki-yalniz-sair", "text": "Ben de bütün dünya benimdir derim. Ne kendisine yar, ne kimseye yar, Bir rüya uğrunda ben diyar diyar, 'Benim Nefsim'de Ruhuma bir kefen bezi yeter de/ Yetmez aç nefsime sırma ve ipek derken nefsin doyumsuzluğunu yansıtır. Nefsini öyle aşağılar ki, aynı şiirinde Kuyruk sallar, sonra hırlar ezaya/ Benim nefsim, benim nefsim ne köpek! mısraları çıkar kaleminden. Yalnızlık ve dahi ölüm şairidir Necip Fazıl. Ölümü genellikle ruh, oda, tabut, mezar öğeleriyle ele alır. Onu dipsiz bir kuyu, büyük randevu, çan sesi, ezan, geçer akça veya aralık kapıya benzetir. Mevt, Necip Fazıl için çoğunlukla yalnızlık, yokluk ve karanlıktır. Fakat 'Tebessüm', 'Zafer Arabası', 'Bayram' ve 'Güzel Şey' şiirlerinde mematı 'muştu'lar şair. Üstad, yalnızlığı en çok da ölüm anına yakıştırır. Hayattayken kendisini sık sık musalla taşında tahayyül etmesi bundandır. O, her ne kadar 'Kaldırımlar' şiirinde, Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/21/7den-70e-cocuk-festivalinde-usta-kalemler-yer-aliyor", "text": "4 Haziran 2017 pazar günü Sarıyer Life Park'ta düzenlenecek Çocuk Festivali Haydar Ergülen, Yalvaç Ural, Yekta Kopan gibi usta kalemlere ev sahipliği yapacak. Festival, Onur Behramoğlu'yla Edebiyat atölyesinden Bilim ve teknoloji atölyesine, Ercüment Balakoğlu'yla Masal Dünyasından Uzay çadırına kadar geniş bir içerikle meraklı çocuklara ve içindeki çocuğu koruyan büyüklere dopdolu bir pazar günü imkanı sunuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/21/aksisanatta-sair-icine-donuyor-sairin-zihin-haritas-ego", "text": "Aksisanat Edebiyat dergisi ilk sayısının dosya konusu olarak Ego konusunu işledi. Şairin Zihin Haritası: EGO başlığıyla sunulan çalışmada Ali Hikmet Eren, Cahit Kaya, Emel İrtem, Neslihan Yalman, Hilmi Haşal, Yılmaz Arslan, Dilek Değerli ve İhsan Metinnam yer aldı. Yazarların farklı açılardan işledikleri Ego kavramında bencillikten yalnızlığa, kimsesizlikten kısır üretim sürecine kadar neredeyse şairin dünyasına hükmeden tüm ayrıntılara girildiği görülüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/21/beyaz-marti-edebiyat-onur-odulu-sahibini-buldu", "text": "12-14 Mayıs 2017 tarihlerinde düzenlenen 6. Sarıyer Edebiyat Günleri kapsamında, geçtiğimiz yıllarda Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli ve Vedat Türkali'ye verilen Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü bu sene Murathan Mungan'a verildi. Mungan aldığı bu ödülle, haksız yere tutsak edilen gazeteciler, sanatçılar ve edebiyatçıları da hatırlatmak istediğini belirtti. Gazeteci yazar Tuncay Dağlı'ya da Beyaz Martı Sarıyer Onur Ödülü'nün verildiği 6. Sarıyer Edebiyat Günleri, duayen tiyatro oyuncusu Genco Erkal'ın can verdiği şiirlerle son buldu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/21/graham-houghmodernist-lirik-cevirenesmahan-muge-dulun", "text": "Daha önce görülmüş bütün kültürel değişim süreçlerinden daha büyük ve hızlı bir kültürel değişim sürecinde olabiliriz Antik Çağ ve Yakın Orta Çağ'da yaşananlardan daha büyük. Sözcüklerin egemen olduğu bir kültür sayıların egemen olduğu bir kültüre dönüşüyor ve hiç kimse şiir ve romanın filizlenmekte olan toplumda işgal edeceği yeri öngöremiyor. En erken medeniyetlerden beri şiir, insanlığın kolektif yaşamının bir parçası olageldi; ancak her zaman aynı işleve sahip değildi. Hukukun ve tarihin taşıyıcısı, toplumsal belleğin kaynağı, küçük bir azınlığın eğlencesi ve ezoterik faaliyet yöntemi oldu. Şiirin varlığını devam ettireceğini varsayabiliriz; ancak modern çağın başlangıcıyla birlikte konumundaki değişiklik giderek daha fazla fark edilir hale gelmektedir. Aristo için şiirin en üstün örnekleri tragedya ve epik şiirdi; ancak Batı Medeniyeti'nin önemli bir kısmında nazmıntipik örneği, dram ve kahramanlık anlatıları olarak ifade edilen başlıca halk şiiri formları olmuştur. Bu formlar şekil değiştirir, sayısız farklı biçimler, etki alanları ve daha dar kapsamlı özel alanlar geliştirir; ancak insanların şiir hakkındaki düşünceleri ve organize bilinçleri baskın olarak toplumsal deneyimin ya da kültürün, ulusun veya bir egemen sınıfın ifadesi şeklindedir. Romantik subjektivite bu beklentileri özünde değiştirmemiştir. Shelley'ye göre şairler, dünyanın açıkça onaylanmamış yasa koyucularıdır; ancak unutulmamalıdır ki, doğru olduğu herkesçe bilinseydi bunun dile getirilmesi gerekli olmazdı. Bu tür büyük iddialar genellikle şairlerin/şiirinayakta kalması zorlaştığında ortaya atılmaktadır ve şiirin toplumsal yaşamdaki rolünü kaybetmesinin kanıtları ilk olarak Romantiklerden sonraki nesillerde bariz hale gelir. Bu değişikliğin sosyal etiyolojisinin değerlendirilmesi için modern kültür tarihi üzerine geniş bir yazı yazmak gereklidir; burada ise yalnızca şiirde görüldükleri şekliyle semptomlar konumuz dahilinde. Nedenlerin başlıcaları şunlardır: drama genellikle nesir alanına girer, epik işlevi roman tarafından yerine getirilir ve sonuç olarak şiir arketipi artık drama ve kahramanlık anlatılarında değil lirik şiirde bulunabilir. Şiir en kapsamlı ifadesini gösterişli olanda değil daha zarif ve kısıtlı bir formda, halk söyleyişinde değil daha samimi bir sosyal iletişimde, hatta belki iletişimin dahi dışında bulur. Lirik şiirin çok sayıda tanımı arasında en iyi bilinenlerden biri T. S. Eliot'ınkidir; lirik şiir şairin kendisiyle veya hiçkimse ile konuşan sesidir. İçsel bir meditasyon veya konuşanı ya da duyanından bağımsız, havada asılı bir sestir. Son yüz yıldır, şiir ile ilgili duygularımızın temelini bu görüş oluşturmaktadır. La tout n'est qu'ordre et beaute, Ama oradaydı, hep birlikte başka bir yerde, muhtemel bir gerçeklikte ya da hayal edilebilir bir şimdide değil. anlamların ötesindeki huzur ; sosyal düzenin bütün müdahaleci zalimliklerinin örneği olarak dikilen gülünç kostümlü memurlar. Dil ve imgeler, kabul görmüş geleneksel kaynaklarla sınırlandırılmış değildir; ama aynı şairane argolukta; müstehcen, itinayla öğrenilmiş ve olağan şiirsellikte var olabilirler. İcranın eşsiz sembolü, umutsuzca aranılan ya da aniden yeniden belirebilen, anlık ve ilan edilmemiş, sefil ve yabancıl şartların ortasında kalmış çocuksu bir masumiyettir. Her şeyin ötesinde, şiirsel düz yazılarda ve şarkı gibi uhrevi kısımlarda, görsel sunumun alışıldık taslağı, anlatı ya da mantıksal düzen tamamen ortadan kalkar ve anlam, analiz edilemez bir iddia katmanı vasıtasıyla tahmin olunamaz bir şekilde vücuda gelir. Şiirin yerleşik işlevleri arasında bu şeytani çocuğun dikkate değer bir görsel sunumu, Fantin-Latour'un Le Coin du Table adlı tablosunda görülür. Tabloda bir grup çağdaş Fransız edebiyatçısı okuma-yazmayla ilgilenirken, hem resmi hem de rahat bir görünümde betimlenir; siyah ceketler, papyonlar, beyaz atletler, hayli göze çarpan gömlek manşetleri ve hepsinin ortasında Rimbaud; otuzunda kayıp bir melek gibi görünen, kendisine beş beden büyük, kalın bir paltoya sarınıp sarmalanmış, uzak ve olanaksız bir güzellik ifadesiyle yer alır. Modern şiirin ruhu kısa sürede uluslararası bir kimlik kazandığından ve büyük ölçüde Fransa'dan ilham aldığından Rimbaud'nun lirik şiirlerinin betimlemesi de Avrupa'nın her yerindeki Modernist lirik bölgelerinin tanımlanmasında eşit ölçüde etkili olmuştu. Ancak bir yönden deyetersiz kalmıştı; romanda etkili olamamıştı ve öngörülemez bir şekilde, geçmişten tevarüs eden kültürün geniş hacmini ve ağırlığını fark etmede başarılı olamamıştı. Yeni ortaya çıkan kodlar, paylaşılan bilgi koduna eklendi. Rimbaud'nun okul hayatı sırasında yazdığı erken dönem çalışmaları bile son derece başarılı Latin dizeleriydi ve erken dönem Fransızca şiirleri Coppee'ye, Banville'e ve çağının yerleşik şiirine hürmetihtiva ediyordu. Gelenek ve yenilik arasındaki diyalektik, diğer şairlerin -Yeats'in ve Eliot'ın, Mallarme'ın ve Valery'nin, Rilke'nin ve George'un, Montale'in ve Quasimodo'nun, Machado'nun ve Lorca'nın çalışmalarının en önemli kısımlarından birini oluşturuyordu. İdeolojik olarak geleceğe bağlı olan komünist şairler Brecht ve Neruda bile bunu kaçılamaz geçmişe ve tarihe yerleşmiş olarak görüyorlardı. Modern duyarlılık ve eski hissetme şekilleri arasındaki gerilimin bu çok önemli farkındalığı, son asrın şiirlerinde, kültürümüzün önceki safhasına ait şiirlerde olduğundan daha belirgindi. Doğrusu, farklı sosyal ve politik itikatlar tarafından empoze edilmiş çeşitli çözümlerin bu tek tema üzerinde çeşitlenmesi, modern şiirle ilgili olarak görmezden gelinemeyecek bir gerçekti. Çözümler kesinlikle çok çeşitliydi. Yeatsve George gibi şairlerde antik farkındalık modlarının cüretkarbir ifadesi, Eliot'ta kadim bir görkem ve modern sıradanlığın ironik bir birlikteliği söz konusudur. Rilke'de mitolojiden gündelik rutinlere kadar her türlü ifade biçimi, tasavvur yoluyla dönüştürülmeye eşit ölçüde uygun görülmüştür. Mallarme'da çözüm, sadece sanatsal sürecin kendisinde bulunmuştur; şiirin öznesi önemini ve varlığını yitirirken işin konusu da basitçe kendi kompozisyonudur. Eklektikliği nedeniyle modern şiir, daha önceki şiir ekollerinde olduğu gibi tek bir kültürel kaynaktan türetilemez. Malraux, 'Musee Imaginaire'in varlığının görsel sanatlarda yarattığı köklü değişikliklere dikkat çekmiştir. Modern reprodüksiyon yöntemleriyle bütün medeniyetlerin ve her dönemin sanat eserleri en yakın halk kütüphanesinde herkes için ulaşılabilir hale gelmiştir. Linguistik keşiflerden kaynaklanan bazı yeterlikler sayesinde şiir de kendisini aynı noktada bulmuştur. Klasik kültür özgün otoriter konumunu yitirmiştir; ekümenik bir din artık yoktur; psikologlar ve antropologlar kabul görmüş kültürel yapılara öncül sembolizm sistemlerini ortaya koymuşlardır. Şair dünyanın tüm efsanelerine sahiptir ki bu aslında hiçbirine sahip olmadığı anlamına gelmekte, miras hakkıyla şüphe götürmez bir şekilde kendisine ait bir efsaneden artık bahsedilememektedir. Modern dünyanın tek bir kaçınılmaz birleştirici entelektüel gücü ise doğa bilimlerinin gücüdür; şair doğa bilimlerinin temas etmediği deneyim alanlarıyla ilgilendiğinden kendi efsanesini yaratmak ya da geniş bir yazılı olmayan müzeden, geçmişin çöplüğünden varoluşçu bir tercih yapmak durumundadır. Şiir söz konusu olduğunda günümüze özgü büyük mitoloji sistemleri yalnızca diğer hepsi gibi birer efsaneden ibarettir. Marksizm şiire daha önce zaten sahip olmadığı bir tema veya materyal sağlamamaktadır; tek sunduğu, bu materyallerin belirli bir sosyal veya siyasi eylem yapısı içinde düzenlenmesi ihtimalidir ki bu ihtimal de şiirin genellikle ilgilenme eğiliminde olmadığı bir ihtimaldir. Modern şiirin büyüyüp geliştiğidünya tüm çağların varisi olan büyük burjuvazinin dünyasıydı ve sahip olduğu mirasın tam olarak farkına varmasını sağlayacak teknik kaynaklara sahipti. Yine de 1914 öncesinde dahi şiirdeki baskın tavır 'bir sona erme duygusuydu.' Asrın sonu düşüncesinin önemi kronolojik öneminin ötesindeydi ve bilinçli bir modernlikle bağlantılı olmakla birlikte şiir söz konusu olduğunda, geçmekte olana dair farkındalık gelmekte olana dair farkındalığa göre çok daha yerleşikti. Dolaylı bir şekilde ifade edecek olursak; günün sonunun ve yılın sonunun, akıllardan çıkmayan bir büyüleyicilik icra ettikleri açıktır. Alman şiirinde -özellikle Hofmannsthal'da, Rilke'de, Trakl'da ve George'da- sonbahar betimlemeleri neredeyse obsesyon halindedir ve bu betimlemeler kendilerini kolaylıkla doğadan kültüre doğru genişletirler. Rilke'nin Herbsttag şiiri, hasat zamanının son günleriyle insana ait bir dönemin sonu arasında gölgeli bir paralellik kuran dizelerle kapanır. Wer jetzt kein Haus hat, baut sich keines mehr. Wer jetzt allein ist, wird es lange bleiben, Rus Devrimi-onu umut olarak benimseyen ya da bir zorunluluk olarak kabul edenler arasında bile-şiirin mevcut pozisyonunu dönüştürecek çok az şey yapmıştır. Rus Bloğu ve sonrasında Pasternak, bir şeyleri kargaşa vasıtasıyla canlı tutmayı, yeni bir şey yaratmaya tercih etmişlerdir. 30'ların İngiliz şairleri, görünüşte terk etmeyi ya da değiştirmeyi istedikleri Eski Dünya tarafından duygusal anlamda alıkonmuşlardır. Auden yeni mimari biçimlerini coşkuyla karşılayan bir şiir yazdı, ama sonra, eski tarzı çok sevdiği için bunu kanonundan uzaklaştırdı. Toplumdaki teknik gelişme ve bilimsel organizasyon bağlantısını temin eden bağ gelişmeye devam ediyor; ama-politik ve sosyal arzularımız ne olursa olsun-şiir de onunla birlikte ilerliyormuş gibi davranamayız. Bilinçaltı psikolojisi-tam tersine-içsel deneyime yapılan yolculuğun rehberidir; ama bilinçaltı kavramını keşfeden kişi olmadığını kabul eden Freud'un kendisiydi; şairler ve sanatçılar Freud'dan önce oraya varmıştı. Freud'un hayal dünyasının doğal tarihine yaptığı büyük katkı Rüyaların Yorumlanması (bölüm 6) idi ve bu çok güçlü oldu çünkü şiirde bulunan çağrışımsal mantığın insan zihninde içkin bir şekilde var olduğunu gösterdi. Freud'un, başlıca objektif materyallerin ne olduğuna dair analizleri, sembolik hayal gücü süreçlerine yarı-bilimsel bir statü kazandırdı- dünya şiirinin kısmi bir yeniden tesisle içe kapanmışlıktan kurtarılmasıydı. Ama şairler kendi keşiflerini dikkatli bir şekilde korudular ve psikanalizle yapacak çok az şeyleri vardı. Rilke, Freud tarafından analiz edilmeyi reddetti; Joyce, Jung tarafından analiz edilmeyi reddetti ve Lawrence bütün psikanalitik kuramı çürüttüğünü düşündü. Bu durumda şairler zamanımızın büyük halk mitolojilerini reddettiler ve bu mitolojilere rakip olan kendi mitlerini geliştirdiler, bazıları görkemli ve kapsamlı, bazıları ezoterik ve özel, ama hiçbiri organize bilimsel ve tarihi bilgi dağarcığının dünyadaki herhangi bir statüsünde değildi-ki dünya kendi işini yürütür. (Yunanlılara göre Homeros, siyaset ve liderlik konularında bir rehberdi; biz bundan sadece şiirin dünyadaki tesirinin ne kadar gerilediğini görmek için bahsetmeliyiz. Yeats; tarihi, bireysel psikolojiyi ve ölümden sonraki ruhun kaderini içerdiğini iddia eden geniş bir mitolojik sistemi özenle hazırladı. Fakat onu sahipsiz ruhların faaliyetine dayandırdı; otomatik yazı ve trans yoluyla iletişim kuran, girişimlerinin sınırını daha en başında Biz sana şiir için metaforlar vermeye geldik diyerek ilan eden ruhların faaliyetine. Diğer uçta, seçicilik tarafında, Lorca kendi uzmanlık alanını mit haline getirdi; çingenelerin içgüdüsel yaşam güçlerini, Guardias Civiles'inise baskıcı medeniyetin gücünü temsil ettiği Endülüs'ü. Rilke; -belki de tarihin en güçlü mit yaratıcısı-her şeyi, nesnesi dünyevi ve geçici olanı erdeme dönüştürmek, ölümü hayatın içinde absorbe etmek olan kesintisiz bir rüyanın içinde çözümlemek amacıylaHıristiyansembolizmini, klasik efsaneleri, önceden beri var olan sanat çalışmalarını, farklı kültürlerin ve hatta alelade günlük hayatın biblolarını kullandı. Şairler, kendi çağlarının dogmatikfaaliyetlerinden kaçınmak adına sarf ettikleri bütün bu çabalardan dolayı; bilginin terk edilmiş bölgelerine, aydınlanmanın bilinmeyen kaynaklarına-kısacası bir çeşit gizemciliğe-doğru ilerlemeye meylettiler. 'Weit. Wir wohnen dort draussen...' dedi ruhun rehberi. Şiirin unutulmuş bilgeliklere veya gizli doktrinlere erişim sağladığı iddia edilir. Bu bazı durumlarda güncel bir arkaik bilgi sistemi, Doğu'nun bilgeliği ya da uzun süredir arzulanan tarihsel bir yol şeklinde görülebilir. Bazen psikolojiciliğe indirgenir ezoterik kaynaklar iç dünyadadır ve her zaman orada olmuştur. En güçlü ve ısrarlı iddialardan biri şiirin bir çeşit sihir olduğudur, şair yalnızca kahin değil aynı zamanda rüyaları gerçeğe dönüştüren bir mecusidir. Bu iddianın en geniş kapsamlı izahı ve kesin bir şekilde reddi Rimbaud'nun'Alchime du Verbe' adlı şiiridir veSaison en Enfer kitabındabulunabilir. Daha düşük seviyede bir kararlılık ve edebi dairede daha güvenli bir şekilde Yeats, bir noktada 'Kelimeler kendi başına da değerlidir' der ve 'daha önce hiç kimsenin hayal bile edemediği edebiyat dinini ilan ettiği' için Blake'i selamlar. Mallarme bütün diğer sanat dallarını ve faaliyetlerini edebiyata indirger 'Tout au monde existe pour aboutir a un livre' ve onun için edebiyat, şiirden ibarettir. Ardından, teorik mutlaklara daha az yatkın birçok başka şairin eserlerini korkakça vurgulayan ve destekleyen bağnaz kişiler tarafından açıkça ilan ve takip edilen bir şiir mistisizmi ortaya çıkmıştır. Bu inanç o kadar yaygınlaşmıştır ki diğer ortodoks ekollere bağlılığı bulunan şairlerin kendilerini özellikle bundan ayrı tutmaları gerekli olmuştur. Claudel inanılmaz bir elçabukluğuyla Rimbaud'yu bir Hristiyanlık savunucusuna dönüştürür; Eliot sert bir şekilde şiirin hedefinin edepli insanları eğlendirmek olduğunu hatırlatır ve Auden, eğer söylenenler doğru ise, ihtidasının ardından Kierkegaard'ın ahlakın estetiğe göre öncelikli olduğu görüşünü tekrar tekrar vurgular. Ancak modern şiirin geliştiği dünya ne Hristiyan ne de ahlaklıdır ve çağımızda şiirin, kendi dışındaki herhangi bir inanç sistemini temel alma imkanı son derece kısıtlı olmuştur. Liriğin hakimiyetiyle şiirin bu otonom dünyasına özel bir nitelik atfedilmiştir. Edgar Allan Poe'nun uzun şiir olmayacağı doktrini Baudelaire tarafından alınmıştır ve onun ardılları tarafından da üstü kapalı olarak alınmış gibi görünmektedir. Esasen uzun şiir hemen hemen ortadan kalkar; Rilke'nin Duino Ağıtları veya Eliot'ın Dört Kuartet gibi uzun şiirleri kısa şiirler halinde sekanslardan oluşmaktadır. Uzun anlatımlar ve felsefi şiirler pek görünmemekte, zamanın ruhuyla bağı kopmuş, zamanı geçmiş uğraşlar olarak görülmektedir. Devamlı yapılar ve uzun konsept düzenlemeleri şiirde gereksiz olarak görülmektedir. Epik şiir durağan bir ahlaki tercihi ifade etmektedir; lirik geçişken bir ruh halinin ya da anlık bir aydınlanmanın ifadesi olabilmektedir. Aynı şaire ait bir başka lirik ile uyum içinde olması beklenmemektedir. Bu bağlamda şiir, değişen ruh halleri ve stillere alışır. Verlaine rezillikten dindarlığa geçer, Rilke neredeyse eş eksenli bir bilinirlikten metafizik soyutluğa, Gottfried Benn ise pervasız bir isyankarlıktan çekici bir egzotikliğe. Eliot'ın Çorak Ülke'si olumlu anlamda bu ilkeyi temel alır; araya serpiştirilmiş dramatik bir gerçekçilik ve hiciv pasajlarıyla birlikte bazıları nostaljik klasik, bazıları ise sürrealist hayal şarkılar olmak üzere çeşitli lirik fragmanlar içerir. Bu tür şiirde daha geniş bütünlükler yüzeyde görünmekte ve kolayca analiz edilebilecek şekilde yer almamaktadır. Genellikle geriye bakıldığında fark edilebilen bu bütünlükler yavaş bir ruhsal gelişim süreci içinde alt planda verilmektedir. Bir seri lirik yazmak en fazla ruhani bir günlük tutmaya benzemektedir. Formal gereksinimlerin yazarın kişisel gelişiminin dışında olduğu bu eylem geniş ölçekli bir edebi metin düzenlemesini çok az andırmaktadır. Yirminci yüzyıldaki eleştirilerin büyük bir kısmında şair ile şiirleri arasındaki biyografik bağlantı önemsenmemiş, şiir yaratıcısından bağımsız bir şekilde serbestçe süzülen bir eser olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu, temel model olarak liriği alan şiirin her zaman bireysel deneyimin çevresini izlemeye eğilimli olacağı gerçeğinin üzerini örtmez. Modernist şiir bilinçli sanatkarlığa büyük önem atfetmiştir. Baudelaire bu vurguyu Poe'dan almış ve Mallarme ve Valery'ye aktarmıştır. Bu vurgu Fransa'dan Almanya'da Georg, İngiltere'de Pound ve Eliot'a ilerlemiş ve buradan yayılmıştır. Yine de günümüzde şiirin daha derinlikli ritmler başka bir şekilde oluşmuş gibidir. Bilinçsiz organizasyona dayanan Sürrealistitiraz güçlüdür; ancak otomatik yazımın yanıltıcı iddialarına yaslanmanın gereği yoktur. Belirli bir şiirin lirik üretimine yalnızca ruhani bir gelişimin kaydı olarak değil ruhani gelişimin gerçekleşme yolu olarak bakabiliriz. Ruhani gelişimin kendi kuralları vardır ve bunları genellemek zordur; her durumda ruhani gelişimne egonun bilinçli bir eylemi ne de bilinç dışının kontrolden çıkmasıdır; esasen bu ikisinin bütünleşmesidir. Ayrıca nadiren düz ve kesintisiz bir çizgide ilerler. Bir süre bu şekilde ilerleyebilir ancak belirli bir çizgide uzmanlaşma, sonuç olarak dışarıda tutulan ve ihmal edilen materyali bütünleştirme ihtiyacıyla ortaya çıkan bir krize yol açar. Bu tür krizler son yüz yılın şiirsel yaşam öykülerinde sık görülmekle birlikte bunlarla yüzleşilirken ortaya çıkan başarısızlık duygusu da oldukça yaygındır. Yine de bunlar olmasaydı şiir de var olmazdı. Bu ruhani durumun içinden çıkılmaz bir hal aldığı üç durum bulunmaktadır: klinik anlamda yabancılaşma çökme veya delirme; daha alt bir bilgi veya deneyim seviyesinde tekrar bütünleşme; ve tamamen farklı öğelerin başarıyla bireyleşmesi, ki bu da daha yüksek bir bilgi seviyesinde daha kapsamlı bir deneyime götürür. Bunların üçü de modern edebiyat tarihinde gerçekleşmiştir ve kesintiye uğrayan şiir kariyerlerinin sayısı, en seyrek olanının üçüncüsü olduğunu göstermektedir. Modern edebiyatın Goethe'si yoktur ve çok az şairin yaşamı uzun süreli bir gelişim göstermiş, benliğin olgunlukta veya ilerleyen yaşlarda kalıcı olarak tekrar oluşturulması mümkün olmuştur. Yeats sıradışı bir istisnadır. Şiir hayatının yavaş ve organik gelişimi kendi enerjisinin ve azminin karşılığı ve kısmen de talihinin sonucudur; öyle bir talih ki yazgısı daha geniş bir dünyanın düşmanca ortamında değil küçük bir ülkede şekillenmiş ve bireysel zeka ile kavranabilmiştir. Savaş, devrim ve sürgün birçok şairin kariyerinin sonunu getirmiştir ancak bunlar etkilerini göstermeye başlamadan önce de modern şiir geliştiği dünya ile aynı seviyededir. Şairlerin yine, hedefe ulaşma ihtimalinin daha en başta bulunmadığı sıradışı maceralara sürüklendiğini görüyoruz. En şaşırtıcı voyage au bout de la nuit örneklerinden biri daha yirmi yaşına gelmeden Fransız şiirini baştan yaratan ve ömrünün kalan kısmında şiiri aklına bile getirmeyen Rimbaud'nun en uç noktasında dramatik bir şekilde kesintiye uğrayan yolculuğudur. Şiire bağlılığı sonsuzdur ve beklentilerinin büyük bir hayal kırıklığına dönüştüğü noktada tamamen ret yoluna gitmiştir. Yaşamının ilerleyen zamanındaon sekiz yıl daha yaşamış ancak şiir yazmamıştır. Rimbaud'nun çapında çok fazla aşırı uç yoktur, ancak dürüstlükten ve dehadan yoksun çok sayıda taklitçi vardır. Bu çorak toprakların dışında onurlu olmakla birlikte şiirsel deneyimi entegre etme anlamında başarısız olanlar da çoktur ki bu kaçınılmaz olarak toplumun artık herhangi bir bağ sunmadığı yaşta gerçekleşir ve şair kendi yaratıcı güçleriyle başbaşa kalır. Böylece artık şair olamayan şair eleştirel bir emprezaryoya, 'yaratıcı yazarlık' eğitmenine veya kültür konferanslarının gediklisine dönüşür. Cyril Connoly'nin ifadesiyle inek, süt servis etmeye başlar. - G. Jung bir şiirsel yaratıcılık teorisi geliştirmiştir; şiir becerisi şairin ruhaniliği içinde, toplam kişiliğinden, sosyal ve tarihi varoluşundan bağımsız 'otonom birkomplekstir.' Bu, T. S. Eliot'ınşairi, varlığında şiirin hayata geldiği, yokluğunda ise zihninin etkilenmediği bir katalizör olarak resmetmesinde çarpıcı bir şekilde yankı bulur. Şiir söz konusu olduğunda bunun büyük ölçüde abartıldığı görülmektedir;ancak modern şiirin durumunun tek başına bunu akla getirmeye uygun olduğunu görebiliriz. Muhtemelen sanatın konumunun hayatlarımızın toplam ekonomisindeki yerinin hızlı bir değişime uğrayacağı bir dönemin başındayız. Bu dönem sanatçı için mutlu bir dönem olamaz. Avrupa'nın son altmış yıldaki ürkütücü tarihi dikkate alındığında şiirin konumuna dair bir rahatsızlık önemsiz görünmektedir. Kötü bir dönemde yaşadığımızı ve çok yaşlılar hariç hiç kimsenin iyi bir dönemi bilmediğini itiraf ettiğimizde yalıtılmışlığın şiirin tek kurtuluşu olduğunu da itiraf etmeliyiz. Şiirin en küçük bir siyasi ya da ekonomik öneminin bulunmadığı, modern dünyayı kontrol eden güçlere herhangi bir bağlılığının bulunmadığı gerçeği şiiri bu çağda yapılabilecek tek şeyi yapmak konusunda özgür kılabilir; mevsim değişene kadar insani deneyimin ihmal edilen bazı kısımlarını canlı tutmak ki henüz yakın görünmeyen bir zamanda değişebilir. Orada; düzen ve güzellik, gösteriş, dinginlik ve mutluluğun dışındaki her şey. Yeniden keşfedildi. Ne? Sonsuzluk. O, güneşle evlenen deniz. Nöbetçi ruh, bırak mırıldanalım. Gecenin ilanı öyle boş ki... Ve gün yanmakta. Şimdi onun inşa edecek hiç evi yok. Şimdi o yalnız ve uzun süre öyle kalacak; kalkacak, okuyacak, uzun mektuplar yazacak ve patikaları ara vermeksizin baştan aşağı yürüyecek, süregelen vedalarda. ... her deneme. Tamamen yeni bir başlangıç ve farklı bir hatadır. Çünkü sözcükleri kullanmayı yeni öğrendi insan. Artık söylemesi gerekmeyen için."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/21/lale-muldur-ile-soylesibir-kuheylan-cagir-hepimiz-binelim-o-zaman-daha-iyi-dusunuruz", "text": "Lale Müldür'leNisan 2016'da Almanya'da Elıf Verlag yayınevinde basılmış şiir seçkisi hakkında konuştuk. Kitap Alnımdan Fırlayan bir Kartal adıyla basılmış, Özlem Özgül Dündar tarafından Almancaya tercüme edilmiş. Seçkinin sonunda ise Nachwort başlığında Ali Al-Nasani bir sonsöz ile yer alıyor. Kitabın kapak illüstrasyon düzeni Ümit Kuzoluk'a ait. Şimdiye kadar hiçbir şiir kitabım tamamen benim seçtiğim şiirlerden oluşmadı. Hatta kitap yayımlandıktan sonra incelemem de. Ama bu kitaptaki şiirlerin tamamını ben seçtim, bu kitabın farkı bu. Bu kitap çok önemli olacak ve siz bunun üstünde olacaksınız. Takılın ona, takılın. Bunlar beni esas kurcalayan şeyler. Aptalların dahi bilemediği ve onları darmaduman etsin diye yazılmış şeyler bunlar. Aptallara doğru hareket etmem ben, aptallar hep geriden ayaklanır, ben aptal değilim. Valla acayip etkinlikler olmuş. Ama ben bilmiyorum, etkinliğin dışındayım. Ben kitap bittiğinde çağırıldım oraya. İyi geçti. O aşamalarda bulunan heriflerden biri Sizin gibi yazan kimse yok bütün Avrupa'da. dedi. Bir de bana Paris'te bir adam o şekilde asılmıştı. Fransa'da ve meşhur bir şairken, adam alıyor kartı doğru Manhattan'a yerleşiyor. O geldi bana bir gün. Ben şiirler okumuştum salda. Herkes salda geziyordu. Adam geldi bana Bayan Müldür, gerçekten, çok inanılmaz şeyler söylüyorsunuz ve doğru bunlar da. Türkçe güzel değildir olayı var ya, o konuda benim itirazlarım vardı, ama ilk defa şimdi sizin konuşmalarınızı duyunca gerçekten Türk olduğum için siz de Türk olduğunuz için çok mutlu oldum. Çünkü böyle şiir yok Avrupa'da dedi. Hepsi onu diyor... Başka birisi de ne dedi biliyor musun?! Kitabın içinde o adamın acayip yazıları var, süper. Kardeşim bir Avrupa genel ekonomisinden ve iş adamı. Bir araştırma yapmıştı, Ulan, şöyle bir tane bile olmadı benim için. dedim. Ondan sonra çok beğendim. Adam harika yazmış beni. İlk aşk. Ondan hiç bahsetmesem daha iyi. O kadar mazo olmağa gerek yok! Ama çirkin bir mazoşizm kaynağı vardı tabii. Benim tarafımdan değil, onun tarafından. Kim olduğunu desem anlıycan şimdi. Onun için bu kadar. İkisi de olabilir. İkisi de doğru. Doğru yani ne yalan söyleyeyim. Bu benim hayatımı sıfırladı. Ben yapmıştım bunu. Ben çünkü mazoşistim. Bunları böyle yazıyorum diye de sevinmesin hiç o tipler. Her yönden. Benim kendim, her yöne bakan birisiyim. Her yöne bakıp nerede açık görürsem oraya koşarım. Onun için ben; süssüz bayanların son çaresiyim. Sen benimle yaşlıyken bu konuşmayı yapıyorsun, fark oradan çıkıyor. Benim tanrıyla aram hep iyiydi. Hiçbir zaman probleme uğramadım onunla. İnsanlarla uğraşmaktan doğdu benim problemlerim. Tanrıyla olmaktan değil. Çok mutluyum tanrıyı tanıdığım için. Bayağ güzel sorular yani. Her yerinde duruyor. Kadın olmak çok zor. Hele şimdi, buralarda. Kadınlık kolay mı, hadi yapın bir kadınlık, bakalım. Ben tam zamanında çekiliyorum dedim. Çok mutluyum, tam anlamıyla çekildim yani. Benden izlemesi. Bilmem kaç türlü söylem var bu işlerde. Pes diyorum. Pes! O benim ilk olarak tuhaf bir yerde karşılaştığım bir çocuklayken ilgimi çekmişti. Çocuk yok gibiydi. Ben bir damla su gördüm. Su geldi gözlerinden. Ve üstelik benim sürgün ettiğim bir duyguydu. Aylarca üzerimden atamadığım hem de. Ve böyle bir şeydi evet, dedim. Ben uzun süredir kadın erkek gibi tiplemelere yakın duruyorum. Küçüklüğümden beri. Gene öyle bir andaydım. Bu sefer karşımdakini tanımıyordum. Derhal evlerine kadar takip ettim. Ama adam çok kaygandı, hemen yok oluyordu. İşte benim üst tip dediğim öyle bir şeydi. Ben şimdi bir cevap vereyim tam olsun o halde oldu mu? Ben ilk kitabımı yazdığımdan bu yana her tarafta şiirlerimi okuyorum. Ama bana hiç teşekkür yok. Şair olmak öyle bir şey tabii. Böyle durursun, içlenirsin, bir neskafe çekersin. Vav dersin, ben şairim. Beni kötü de deneyebilirler iyi de deneyebilirler. Her şey benim içindir dersin. Öyle pek bir şey olmaz. Kızlarımız ilgileri çekebilir belki, o kadar. Daha fazla değil. Zararı var. Karşıyım ulan, ne demek! Noli me tangere, olur. Bana yaklaşma demek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/21/mustafa-ergin-kilic-turk-siirinde-bir-ucurum-yardan-adam", "text": "Mustafa Ergin Kılıç'ın yedinci kitabı Yardan Adam, Yasakmeyve Yayınları arasında çıktı. Kılıç, şiir kitapları kadar çıkarttığı dergiler ve şiir yıllıkları ile edebiyata müdahale eden bir şair. Veysel Çolak, Aslıhan Tüylüoğlu ve Fatma Aras, Yardan Adam üzerinden, Mustafa Ergin Kılıç'la bir söyleşi yaparak, Kılıç'ın şiirleri üzerine okurları için yeni ipuçları yakalamak ve poetikasını açımlamak için sorular sordular. Sözcüklerle uzundur hemhal olduğum doğru. Yıllar önce Haydar Ergülen de sözcüklerle olan sıkı bağımı daha çok sözcük, şiir işçiliği ve anlam ekseninden ele alarak değerlendirmiş; bu yoldan da iyi bir şairin ayak seslerinin geldiğini vurgulamıştı. Hatta Desibel kitabımın arka kapak yazısı da kendisinindir. Bunu şunun için hatırlattım, benim yola çıkış serüvenim sözcükler ve sözcüklerde hem sessel hem çağrışımsal çok anlamlılığı yaratmaktı. Varolanı bozup yeniden yapmak. Yıpranmış, şiir dilinde eskimiş olanı yenileştirme çabası, yeniden yoğurma ve yapılandırma isteği. Elbette tüm bunları bir oyun bağlamında değil de anlamsal bir çerçevede yapmak ilk amacım. Belki sözcüklerdeki ses benzerlikleri bunu bir oyuna çevirebiliyor ya da öyle bir algı yaratabiliyor. Demek istediğim; ne Oğuzhan Akay gibi sese çok da takılarak anlamı uç noktada körleştirmek, ne de sözcüğü ve anlamı sıradanlaştırarak bir koro halinde okuyucuya seslenen herkes gibi söyleyen şairlerden olmak. Sözcükler benim anayurdum. Gerçi her şair için bu böyledir. Bendeki farklılığı, benim şiire element-atom ilişkisi gibi bakmamdan kaynaklıdır. Yapıtaşı sözcükse bir şiirin, bunu doğru ele almak gerekir. Kimi şiirini komple örer, kimi dize dize örer. Ben daha çok şiirini sözcük sözcük örmek isteyenlerdenim. Bende esas olan her dizenin her sözcüğün şiir içerisindeki etkisini çoğaltmak olduğu gibi, bunların kendi geçişleri içerisindeki etkisini çoğaltmaktır. En çok da anlam yansımalarını, sesle ve içerikle birarada yapma isteğidir. Her şairin ilk amacı kendine ait bir üslup ve biçem edinmektir. Yedinci kitabına gelmiş bir şair halen bu dilini kuramadıysa vay haline! Diğer bir taraftan da aramak ve hiç olmamak belki daha iyidir. Çıraklığın hiç bitmemesi değil midir zaten şairlik? Tüm bu toplamdan baktığımda, aslında kendimi kendi dilini oturtmuş ve kurmuş bir şair gibi görüyorum. Bunun da bir ukalalık olarak algılanmasını istemem. Yerine göre şair; biçim, şiir örgüsü, bütünlük- anlam katmanı ve dili ile diğer şairlerden ayrılıyorsa; ki ben Türk şiirinde bunu başardığımı düşünüyorum, hedefin büyük bir kısmını aşmış demektir. En azından yazdığım şiirin Mustafa Ergin Kılıç şiiri olduğunu ilk bakışta birçok kişi kavramaya başladı bile. Sanırım Türk şiiri ve kendi şiirim adına bu da az bir şey değil. Aramadan bulamıyor insan. Bulunca da yeniden arıyor. Belki bu sürekli arayıştır düzensizliği ve devinimi yaratan. İstediğim notayı buldum aslında. Aşk notası bu nota notlarımın arasında desem şimdi Veysel Hocam yeniden oyunlara başladın diyecek! Aslında ulaşmak istediğim tam da bu. Bu dizede ne notanın not sözcüğüne bir engeli var, ne de not sözcüğünün notaya. Birbirinin anlamlarını daraltmaktansa genişlettiğini ve bu iki sözcüğün bu dizede birbirine daha çok alan ve anlam katmanı açtığını düşünüyorum. İşte bu sesi bütün bir imge algısıyla yaratmak istiyorum. Şiirin bu şekilde daha çoşkulu aktığına inanıyorum. Ama kurduğum şiir sesten anlama, anlamdan sese gidiyor. Birbirini iyi besleyen bir mekanizma yaratıyorum. Yoksa yukarıda da söylediğim gibi yazdığınız şiir okuyucuya bir çağrışım alanı, bir imge belirtisi geçirmiyorsa boşa kürek çekiyorsunuz demektir. Belki bu biraz benim şiirimde muğlak. Ama bunu da önemsiyorum. Var olanı direk vermek bana has bir tutum değil. Bunu da özellikle yapmıyorum. Bu benim ruhum, ben bu çerçeveden bakıp da şiirimi kuruyorum. Benim pencerem bu. Duvarınıza! İlk gençlik yıllarımda yazdığım şiirlerin birçoğunun dört beş sayfa sürdüğünü hatırlıyorum. Günümüzde neo epik, epik şiir dedikleri türden. Hep benzer şeyleri söylediğiniz, bir süre sonra okumaktan sıkıldığınız düz yazı şiirler. Hani benim sözcük cimriliğim ne kadar fazlaysa, sözcüğü ve dizeyi ne kadar kısıyorsam, bu şiirlerde de sözcük ve dize bolluğu mevcut. Günlük kullanım dili sarmış şiirin dört bir yanını. Sonra birgün geriye dönüp baktım, üzerinden hayli zaman geçmiş bu şiirlerin hepsini yırttım attım. Şiiri bırakın içinde dize geçmeyen yazılardı bunlar. Bugün geldiğim noktada ise, şiiri bolca yontmaktayım. Hatta yonttukça, ya hiç kalmazsa diye korkmaktayım. Bilinç özgürlüğünü de her zaman önemsedim. Aslında her şiirin bir akışı, geçişi, kopuş ve köprü notları mevcut. Şiiri şiir yapan ise bunu ne kadar okuyucuya aktarabildiğiniz ile iniltili. Bunu beceremediğiniz zaman şiir havada kalıp, bir düzeleme oturamıyor. O zaman işte o sürrealist yaklaşımlar geliştirilmeye başlanıyor. Oysa ben yazdığım şiirde hem bir bütünlük kaygısı güttüm. Toplu bir fotoğraf da çıksın istedim. Her bakış açısına göre de farklı şekillenmesi beni hep heyecanlandırdı. Yani 3 boyutlu bir nesneye tepeden baktığınızda, yandan baktığınızda ve önden baktığınızda farklı şeyler görürsünüz. İşte tüm bu bakış açılarını genişleterek ve geliştirerek bir bütün elde etmeye gayret ediyorum. Benim şiirimi günümüz şiirinden ayırteden de belki bu! Şiirde biçim demek şiirin kalesi demektir. Benki sözcüklerden yola çıkan bir kişi olarak bazen tek sözcükle tek dize yarattığımdan fazla söz beni hep korkutmuştur. Hayat felsefem ve şiir biçimim de az sözle çok şey söylemek üzerine kuruludur. Bu, hiçbir zaman uzun soluklu şiirler yazmayacağım anlamına gelmez. Ancak kısa dizelerle ördüğüm şiirler bende bir ferahlık ve olmuşluk duygusu yaratıyor. Şiire öyle doyuyorum. Belki birçoğunun yazdığı beş dize, sözcük toplamı açısından bende bir şiir ediyor. Belki de mühendis kökenli olmamdan geliyor bu. Hayata, insana, doğaya, aşka hep ergonomik baktım; kıymetli buldum hepsini! Her şeyi optimum da tutmaya karar kıldım. Azı karar çoğu zarar. Belki benim azım fazla karar oldu! Dağınık biçimin sebebi de belki farklı dönemlerde farklı biçimlerde şiirler yazmamdan kaynaklandı. Bunları bir toplamda ele aldığımda, aynı dönemde peşpeşe yazılmış şiirler olmadıklarından biçimsel fark öğeleri ortaya çıktı. Bu belki de başlangıçtan beri şiiri dize eksenli ele almamdan kaynaklı. Her dize benim için çok önemli. Dizelerin bağımsız görüntüsü ve içeriği ile dizeler arası görüntü ve anlamsal geçişler çok kıymetli. Belki de şiiri fazla ayıkladığımdan ilk anda bir bütünlük sorunu varmış izlenimi yaratıyor. Geçiş noktalarındaki köprüleri zaman zaman atarken zaman zaman koparıyorum. Bunu çoğu bilinçli yapıyorum. Belki bu noktada anlaşamıyoruz okuyucuyla. Onlar her şeyi açık etmemi isterken ben biraz da içinde bırakıyorum. Birde bu neye, nasıl ve ne kadar bakılabildiği ile ilgili. Ben baktığım yerden çok ötedeki gölün lacivertleştiğini görürken hatta içindeki kayıklara ve karabataklara dikkat çekerken, bir diğeri onu bir su toplamı olarak algılayabilir. Buradaki temel unsur, eğer bir şiir yazıyorsak anlam görüntüsünü okuyucuya doğru vermemiz gerekliliğidir. Tam olmayabilir ancak duygu ve anlatılmak istenen doğru geçmelidir. Ben şiirimde bir şey anlatma çabasına girmiyorum. Aslında anlatıyorum. İyi de anlattığımı düşünüyorum. Bir tek bunun çabasını vermiyorum. O toplamı okuyan kendi ediniyor. Fire konusuna gelince, fire ingilizcede ateş demek biliyorsunuz. Bu yakıcı birşeydir şiirde. Şiir fire'yi kaldırmaz! Fire verdikçe tehlike çanları çalar ve şiir her daim zarar görür. İlginçtir ama çoğu zaman mutlu an şairiyimdir. Mutlu olunca, hayatımda çoğu şey yerindeyse daha üretken olduğumu hissediyorum. Kafamın rahat olması lazım. Yoksa toparlayamıyorum kendimi. Motivasyonu çok çabuk dağılan bir adamım. Kendime küserim de çok. Ancak hızlı toparlanırım da. Mesela beni en çok esinleyen kaynak çok iyi yazılmış bir şiir kitabı okumaktır O yazılan şiirlere gıpta ile baktığım o andan sonra şiire soyunurum. Onun dışında aklıma gelen bir dizenin üstüne gittikçe onu çoğalttıkça ufacık bir su parçasının bir süre sonra okyanusa gittiğini görür onda boğulurum! Yalnızlığı sevmem. Yalnızlık beni hiç beslemez. Azaltır, kendimi daha çaresiz hissederim. Yazmak için bana bir çoşku gerekir. Bir sinerji. Bir harekete geçirilme noktam vardır. Bu çoğu zaman değişkendir. O düğmeye birinin ya da bir şeyin basması gerekir. Bir kiraz çiçeği, bir kadın kokusu, çöp toplayan bir adam, iri bir gözyaşı tanesi, yerde kurumuş bir damla kan, yolda kalmış bir can, kar altında kalmış bir ırmak. Aşırı sıkıldığım anlarda yazarım. Artık o kadar sıkılırım ki, öyle bir an gelir, hayatta yapacağım başka hiçbir şey kalmamış gibi hissettiğim bir anda şiire koyulurum. Şiir kendini boşaltma isteğidir. İçini dışarıya çıkarma dürtüsüdür. Beyin öyle dolar ki, bunun boşaltılması gerekir. Bazen bir çöp kovasına benzetirim. Doldukça boşaltacaksın ki yer açabilesin. İşte o boşaltma anlarında şiir de çıkar gelir. Sanırım benim mihenk taşım sıkılmak. İlhan Berk gibi benim de sıkılmam hiç bitmez. Çünkü ruhum sıkılgandır. İçim daralmaya meyillidir. O çok sıkılma, çaresizlik ve kendinden bıkma anı şiirin tetiklenmesine zemin yaratır. Öncelikle sevincim kadın şairlerin sayısının son yıllarca artmış olması. Son dönemlerde genç yaştaki bayan şairlerin çoğalmaya başlaması. Sanatın her dalında kadınların çoğalıyor olması demek kültürlerarası etkileşimin büyümesi ve bir ülkenin kalkınmasının hızlanması demektir. Kadının elinin değdiği her yer canlanır. Kadının baktığı her yer harekete geçer. Dolayısıyla son yıllarda Türk şiirinde bir kadın ekolünün yeniden canlanması ve kadın şairlerin merkezde yer almaya başlaması beni heyecanlandırır. Hele ki günümüz koşullarında kadına daha çok iş düşüyor. Kendine, içine, evine çekilmektense; sokağa çıkması, varolması, sesini duyurması gücümüze güç katacaktır. Kadının toplumun her noktasında yer almasının toplumun da kendine çeki düzen vermesine katkı sağladığını düşünüyorum. Kadın şiiri, sanatı, doğayı, hayatı güzelleştiren bir unsur. Kadınlar hayata çok farklı açılardan baktıkları, algıları ve beyinlerinin çalışma şekilleri çok farklı olduğundan; bizlere hayat ve insan anlamında yeni perspektifler sunuyorlar. Dolayısıyla bu bakışın getirdiği şiirler de çok daha farklı bir çehreyle karşımıza çıkıyor. Buradan hareketle; kadın şairleri daha özgün ve kendine has buluyorum. Erkeklerden de daha cesaretli ve korkusuz. Söylemek istediğini dolaştırmadan söyleyen, daha dik ve omurgalı duruş sergileyen bir şiir anlayışları mevcut. Elbette bu tüm kadın şairler için geçerli değildir. Ufukta yeni şiiler olduğu kesin. Uzundur nasıl şiiri biçim olarak daraltıp, sözcük eksenine çekerek, kısa dizeler örgüsü kurduysam şimde de şiirimi biraz serbest bırakmak taraftarıyım. Daha net bir dille bir söylemin peşine düşme eğilimi de diyebilirsiniz buna. Anlaşılamamak olmadığı kesin! Ancak uzun dizelerin, yer yer tekrar vurguların ve imgeyi açık eden söylemlerin rahatlığını duyumsamaya başladım son dönemlerde. Hatta biraz ürküp kaçtım da kendimden ve şiirimden. Durdum da. Ancak aldığım eleştiriler onu gösteriyor ki bu şiiri biraz zorlamalıyım. Kısa ve öz şiirler zaten benim hep öz evladım oldular. Hep şunu düşündüm, bazen bir şeyi uzun uzun anlatmak kadar anlamsız bir şey yoktur hayatta. Bazen bir dize bir şiiri alt eder ve yeter hayata. Bazen sayfalarca yazdığınızın yerine boş bir sayfa bırakmanız çok daha anlamlı olabilir. Biraz son dönemlerde şiirde ve anlamda sadelik konusuna eğilmeye başladım. Belki yalınkat bir şiir daha yalın bir anlam. Elbette benim imge anlayışım ve çağrışım zenginliğimle. Haklılık payı çok. Zira ben doğa merkezli doğaya odaklanmış bir şiir yazıyorum çoğu. İmgelerimin alt yapısında bu hep var. Hatta yıllardır bir taraftan da sessiz sedasız uzun bir haiku dosyası da hazırladım. Bir kenarda öylece demini çekiyor. Başo Usta'dan tutun da Oruç Arıoba'ya, İsmail Uyaroğlu'na kadar her haiku yazarının yakın takipçisiyim. Doğayla içiçe olmak kalpkalbe olmak gibi gelir bana. Kimi insanı ve hayatı doğanın bir parçası görürüm. Kimi doğayı ve insanı hayatın bir parçası. Kimi de hayatı ve doğayı insanın bir parçası görürüm. Geniş bir kümedir bu bende. Tümleyendir, tümlenendir. Şiir bir nevi öz olma görevi gördüğünden diğer sanatların bünyesinde de içselleştirilir. İşin mayası şiirdir. Her hamurda benzerdir işlevi. Ve görevini yerine getirir. Evet, bu yaklaşımı çok benimsedim ve sevdim. Şok şiiri. Amacım hep bu oldu. Yazılan her dizeyle bir şok etkisi yaratmak. Şiirin bütün etkisinin dışında, şiirin içerisideki her dizeyle de ayrı ayrı şok etkisi de yaratmak. Bir buzu eritmek. Yani katı olanı dondurmak. Bir suyu buharlaştırmak. Sonra su olanı yeniden dondurmak. Geçtiğimiz yıllarda, bir söyleşimde de belirtmiştim; gerekirse süblimleşme etkisi yaratmak. Ben hep yeninin peşine ve yeniyi söylemenin peşine düştüm. Şiir dediğiniz insanda bir yutkunma etkisi yaratmalı. Kimi çökmeli insan kimi toparlanmalı. En önemlisi de aynı şiirler de farklı ruh hallerini defalarca yaşamalı. En dibi de görmeli en yükseği de. Kuyuya da inmeli, göğe de yükselmeli. Varolanı çok daha farklı bir dil ve biçimde söyleme sevdası benimki. Çarpıcılık. Okuyanını etkisi altına alma, vurgun yemiş etkisi yaratma çabası. Elbette bunu tüm şiire yayarak bir bütünsellik içerisinde yapmaya çabalıyorum. Belki de şiirimin en büyük handikapı imge şöleninin fazla olması. Vurucu etkinin fazlalığı zaman zaman şiirimi parlatmıyor olabilir. Benim bir şiirimde kullandığım çarpıcı imge ve dize yapısıyla, kimi şair belki beş şiir birden yazıyor. Ben bir öz'ün peşindeyim. Benim şiirim komple maya. Kimisi de bu mayayı parçalaya parçalaya ayrı hamurlar elde ediyor. Benim şiirim girişinden çıkışına büyük dizeler ve imge evrenleri kurma çabasına düştüğü için belki de parlayamıyor. Ya da şiirin tamamı parladığından mı acaba anlaşılamıyor? Biraz daha bu öz/ışık serpiştirilme durumunda olsa parça parça kullanılsa veya karanlığa atılsa dikkat çekebilir. Işık içinde ışık, evet şaka gibi! Evet evet bir oyun bu, Veysel Hoca'nın da dediği gibi bir oyun bu! Çok örtüşüyor diyebilirim. Tam olarak itirafçı sayılmam ben, sayılsam da şiirim buna müsaade etmez. Yerine göre kapalı bir şiirdir. Bunun avantajlarını da kendi içimde kullanmıyor değilim! Geçenlerde Turgut Uyar'ın oğluyla yaptıkları bir söyleşide şöyle diyordu: Babam bir şiirini bana yazdığını söylemişti. Yıllar geçti halen okurum ama anlamadım hala neresinde benden bahsetmişti Şiir belki de tam buydu işte. Size yazılan ama bir başkasını anlatan. Bir başkasına yazılmış ama sizin kendinizi bulduğunuz. Bir diğerinin cebinde kaybolan şiirde sizin yaşamaya başlamanız. Tuhaf bir döngü aslında. Kısaca şiirin bir aritmetiği yok. Bu söyleşi Mühür Dergisi'nin 2015 Mart-Nisan sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/05/28/bukreste-cagdas-turk-siiri-antolojisi-etkinligi", "text": "Bu yıl Bükreş'te 24-28 Mayıs 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilen 'Bookfest Uluslararası Kitap Fuarı'nda 'Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi' tanıtım etkinliğiyle okurlara sunuldu. Bükreş'te yayınlanan Arena literara-AnulII edebiyat dergisinin Nr.5/Mai-İunie 2017 tarihli sayısında antolojide yer alan verilen şairler ve şiirlerinin tanıtımı yapıldı. Antoloji, Romanyalı akademisyen-Türkolog Neuzat İusup ile Nermin İusup tarafından ve Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim Kurulu eski üyesi Şair Osman Bozkurt'un da desteği ile hazırlandı. Romanya'nın Bükreş şehrinde ikamet eden şair ve çevirmen, Neuzat İusup ile Nermin İusup tarafından çevirileri yapılarak yayıma hazırlanan Antologia Poeziei Turce Contemporane adlı eserde Yahya Kemal Beyatlı'dan Ahmet Haşim'e, Nazım Hikmet'den Necip Fazıl Kısakürek'e, Sezai Karakoç'tan Cahit Sıtkı Tarancı'ya Türk şiirinin önde gelen şairleri yer alıyor. Garip Akımı şairlerinden Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat'ın; 2. Yeni şairleri olarak anılan İlhan Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya'nın; toplumcu şairler Afşar Timuçin, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe, Turgay Gönenç, Ahmet Telli, Mehmet Başaran gibi dönem şairlerinin şiirlerine de yer verilen antolojide; 80'li yıllar ve sonrası şairlerden de var. Tanıtım etkinliğine Türkiye'den antolojide yer alan şairlerden Ahmet Özer, Osman Bozkurt, Hayrettin Geçkin, Osman Günay ve Şener Aksu katıldı. Etkinliği düzenleyen Betta Yayınevi editörü Nicolae Roşu, yaptığı konuşmada, antolojinin 4 yıllık bir sürede, büyük bir sorumluluk alarak düzenlendiğini belirtti. Antoloji'yle ilgili Romen eleştirmenlerden Aureliu Goci ve Ion Dodu Balan söz alarak çağdaşlaşan Türk şiirinin Romanya' da ve dünyadaki etkileri üzerine düşüncelerini açıkladılar. Dildeki yabancı sözcüklerden arındığına işaret ettiler. Etkinlikte Türkiye'den konuk olarak çağrılan şairlerden Osman Bozkurt, yayımlanan şiir antolojisinin kültürlerin evrensel boyutta buluşmasına ve ülkeler arasında bir köprü oluşturacağına vurgu yaptı. Ahmet Özer, Türk şiirinin tarihçesinden söz ederek, ülkesinde bir dönem yasaklı olan şair Nazım Hikmet'in yasak sonrası ilk yayımlanan Romanya'ya Dair Lirik Röportaj (Haziran 1962) şiirini okudu. Etkinlik Türkiye'den giden diğer şairlerin şiir okumalarıyla sona erdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/07/15/duvarda-3-hafta", "text": "Çocuk ve gençler için düzenlediği hikaye atölyelerinden tanıdığımız Füsun Çetinel'in kaleme aldığı, editörlüğünü Müren Beykan'ın üstlendiği Duvarda 3 Hafta (7. ve 8. sınıf) bu yaz okumaya hevesli çocuklar için macera dolu bir büyüme hikayesiyle karşımıza çıkıyor. Duvarda 3 Hafta'yı yaz tatilinde okuması için bir kız çocuğuna armağan ediyorum. Ardından da kitapların yazarı Füsun Çetinel ile yaptığımız söyleşiye geçmek istiyorum. - Öncelikle sizi tanımak isteriz. Füsun Çetinel, kim değildir? Boş oturmam, durmam, hep yeni projeler, planlar, fikirler peşindeyim. İnsanları yargılamam, aksine onların hikayelerini merak ederim. Önceden olacakları düşünüp kedere kapılmam. Felaket senaryolarıyla hayatımı cehenneme çevirmem. Düşünmeden hareket etmem. Şikayet etmem. Somurtmam. Çok şey istemem. Lükse, rahata önem vermem. Düğüne, sünnete, partiye, kutlamalara katılmayı sevmem. Sınırları, duvarları, genel geçer kuralları kafama takmam. Ortak düşüncelerle, ortak kararlarla hareket etmem. Dernekler, partiler, toplu hareketler, bana göre değildir. Çocuk çığlığından şikayet etmem. Böcekten, arıdan, örümcekten korkmam. Uyku sorunum yoktur, ayakta bile uyurum. Yemek seçmem. Yazmak için özel bir alana ihtiyaç duymam. Yürümeden duramam. Başkalarının çöpe attığı kaktüsü eve getirir, bakar ve çiçek açmasını sağlarım. - Ayasofya Konuştu ve Sırlar Yolu çocuk romanlarınızın ardına ilk gençlik romanınız Duvarda 3 Hafta Günışığı Kitaplığı'ndan yayımlandı. İlk kitabınızın 2015'de yayımlanmasının ardından bugüne kadar geçen süreçte neler yaşandı? İnsanoğlu çok bencildir, onun için de ben kendi hayatımda neler yaşandı diye cevaplıyorum sorunuzu. Yazmayı hep sevmiştim diyemeyeceğim ne yazık ki diğer yazar arkadaşlarım gibi... Ben ancak elli yaşımdan sonra sistemli yazmaya başladım. Onun öncesinde hep okuyor, düşünüyor, gözlemliyor ve çiziyordum. İlk romanımın ardından yaşamımda pek de bir şey değişmedi aslında. Öykü atölyelerim, özel derslerim devam etti. Daha çok öykü yazdım ama hala bir dosya haline getirmedim. Çocuk kitabı, roman, öykü, deneme elime ne geçtiyse okudum ama çok daha seçiciyim. İlk üç dört sayfada eğer midemde bir yanma başlıyorsa kitabı bir kenara bırakıyorum. Kaybedecek zamanım kalmadı. Türkiye'nin dört bir yanından çok değerli, yazma okuma tutkunu öğretmenlerle tanıştım. Ders notlarımı, atölye malzemelerimi, kitaplarımı onlarla paylaşıyorum. Diğer çocuk kitabı yazarlarıyla toplanıp birikimlerimizi paylaşıyoruz. Toplu çalışmalar beni çok besliyor. Daha çok okula; söyleşi ve atölye yapmaya gidiyorum. Kitaplarım çoğaldıkça okuyucu sayım da artıyor ve devamında onlarla daha fazla şey paylaşabiliyorum. Konu çocuklarsa bu benim için çok keyifli oluyor. Çocuk kitapları Türkiye'de hala çok yetersizdir. Almanca, İngilizce çocuk kitaplarını okudukça daha çok hırslanıyorum. Bizler de böyle samimi, çocuğun göz hizasında, dili uygun ama mutlaka bir tutam edebiyatla kitaplar yazabilmeliyiz diyorum kendi kendime. Çocuk kitapları; çiçek, böceğin şirin şeyler söylediği yapay dünyadan kurtulmalı artık. - Çocukluk ve gençlik döneminde Füsun Çetinel'in kitaplığında hangi yazarlar yer alıyordu? Ablamla aramızda yedi yaş fark olduğu için okuma yelpazem çok genişti. İlk başta Ayşegül ve Tina dergileri vardı. Sonra Teksas, Tommiks, Red Kit, Killing, Karaoğlan aklınıza ne gelirse. Genç Werther'in Acıları, Gizli Bahçe, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Arzın Merkezine Yolculuk, Barbara Cartland serisi, Yaramaz Beşler, Küçük Hafiyeler, Sinekli Bakkal, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü, Kemalettin Tuğcu... Bunlar şimdi aklıma gelenler. Babam Akba Yayınları'na dışarıdan çeviri yapardı. Polisiye romanlar hep elimizin altındaydı. - Gençler, kitabı okurken Türkiye'den Almanya'ya kadar uzanan bir tatil serüvenine kadar gidiyor. Yaz macerasının devamında nelerle karşılaşıyorlar? Melisa, kahramanımız, bir çalışma kampına gittiğini önceden biliyor ama orada ne tür şeylerle karşılaşacağını tahmin edemiyor. Bu söyleşiyi okuyan kişiler; ilgileniyorlarsa kitabı alıp devamında neler olduğunu okuyabilir. İçinde ne var derseniz... Dünyanın kendisi var, çalışma kamplarının nasıl bir yer olduğu var, farklılıklar var. Paylaşmak, sorumluluklarımız, isteklerimiz, hayallerimiz, yanlışlarımız, doğrularımız, kalıplarımız var. Aslında ne kadar da aynı olduğumuz var. - Birtakım aksiliklerle devam eden yaz tatili aslında bir nevi çalışma kampına dönüyor. Şöyle ki eski bir duvarın yenilenmesi için doğayla baş başa bir arada kalan gençler için öğretici olan şeyler neler oluyor? Yaşamanın kendisi bir öğretidir aslında. Melisa pek tabii birçok şey deneyimliyor, sorguluyor, fark ediyor... Neler derseniz; arkadaşlık, paylaşmak, saygı, aşk, farklılıklar, ortak bilinç, kaynaklarımız, büyümek ama okuyucular eminim kendilerine bambaşka şeyler de bulacaklardır. Gençtur çalışma kamplarının yapısı bir öğreti aslında. Her yaşa, her bünyeye, ilgiye, göre kamp var. Büyümek için emin suları terk edip okyanusa açılmak gerek. Yalnızca gençler için değil bizim de büyümeye ihtiyacımız var. İnternet sitelerine girip incelemenizi tavsiye ederim. - Çocuklar için yazdığınız romanlarda karakterlerin oluşumunda nelere dikkat ediyorsunuz? Karakterlerim gerçek olmalı, okuyucu inanmalı onlara. Konuşmaları doğal olmalı. Bizden biri olmalı karakterler. Sıradan, her gün rastlayabileceğimiz kişiler. Yaşamalı, ukala olmamalı, boyundan büyük konuşmamalı, ders vermemeli, parmağını gözümüze gözümüze sallamamalı. Okuyucu o karakterle özdeşleşmeli, inanmalı ona. Kendisine inandığı gibi. - Bu arada kitap kapağından sevimli ayracına kadar hepsini çok beğendim. Titizlikle yürütülen bir çalışma olduğu görülüyor. Kitaplardaki resimlerin önemini bir de sizden dinlesek? Hayat bana çok iyi davranıyor. Gerçekten çok şanslıyım. En büyük şansım Müren Beykan gibi çok titiz, yetkin, yapıcı bir editörümün olması. Gözümden kaçan her şeyi yakalıyor, birlikte düşünüyor yeniden çalışıyoruz. Günışığı markası altında olmaktan ayrıca gurur duyuyorum, çalışma arkadaşlarım, yazarlar, çizerler hepimiz bir aile gibiyiz. Değerli çizerim Huban Korban'la tanışıklığımız yıllar öncesine dayanıyor. Daha hiçbir şey yazmadığım yıllarda onun çizimlerine hayranlıkla bakar, Belki bir gün, derdim, eğer bir şeyler karalarsam bu tür çizimlerle tamamlanmasını isterim... Duvarda 3 Hafta'yı onun değerli çizimleri olmadan düşünemiyorum. - Son olarak, ileriki zamanlar için kitap çalışmanız var mıdır? Her günüm gerek kendim için yazarak, okuyarak, araştırarak gerekse öğrencilerim için düşünerek, düzelterek geçiyor. Yürürken, alışverişte, yemek yerken, kitap okurken hep bir elimde kalem ve defter notlar alıyorum. İşle yaşam iç içe benim için. Kafamda, bilgisayarımda ve defterlerimde bir sürü proje var."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/07/15/hatice-egilmez-kayayla-soylesi", "text": "Hatice Eğilmez Kaya:Biri bana kimsin ya da nesin diye sorsa genellikle en eski filozoflara denk nutkum tutulur. Yine deRoza Çocuk'ta editör. Şiir, deneme, öykü yazar. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni... demekten mutlu oluyorum. Aslında henüz yayımlanmamış, Roza Yayınevi'nde yayın sırasını bekleyen bir ilahi kitabım var: Sonsuzda Kanmak. Bu eserimden söz etmemin nedeni şu ki edebiyat dünyasına ucundan kıyısından dahil olmamın sebebi bu kitapta yer alan ilahilerimdir. Ortaokul sıralarımdan beri şiir yazıyorum. Şiir yazmak her ne kadar beni korkutsa ve çocukça heyecanlandırsa da -yoksa panikletmek mi deseydim- halim bu. Bir edebiyat öğretmeninin şiir hatta ilahi yazması olağan dışı değil. Edebiyata ve şiire bu kadar yaklaşıp da ona dokunma arzusu hissetmek oldukça doğal bir tepki. Fakat yazdığım ilahileri aynı zamanda bestelemiş olmam bir parça ilginç olabilir. Dini tasavvufi Türk halk şiirine örnek gösterilebilecek olan şiirlerimde sufi geleneğe dair detaylar hem belirgin hem de bir hayli derin. Sufilerin dünya üzerindeki duruşları, katıksız hümanizmleri, durulardan da duru Allah sevgileri beni her zaman etkilemiştir. Abartısız söylemeliyim ki bu konuda bade içmiş ozanların izini sürmüşlüğüm var. Besteli halde kalbimin bir köşesinde duran; yolda yürürken, uykuya geçerken bile terennüm ettiğim ilahilerimi değerlendirmek amacıyla çeşitli dergilerle iletişime geçtim. Böylelikle hayatımın seyri değişti. Sadece hayatımın seyri değil; düpedüz dünyayı algılamam, sanata ve şiire bakışım tamamen kabuk değiştirdi. Örneğin önceleri şiirin en çok esin işi olduğunu zannederken bugün şiirin en çok emekle yoğrulduğunu düşünüyorum. Yazdığım her dizeyi şeksiz şüphesiz şiir kabul ederken şimdilerde böylesine iddialı bir fikre kapılamıyorum. Yazarken herkesten önce ben kendimi sigaya çekiyorum vs. Sahi bir de şiirin dışındaki edebi türlerde yazmaya dergiler aracılığı ile başladım. Deneme, öykü, edebi eser incelemelerim oluştu zaman içinde. Bendeki adını andığım tüm değişiklikler dergilerden geçerken bir yandan da haddeden geçmiş olmamla doğrudan ilişkili. Kısacası bence dergiler hür düşüncede kale oldukları gibi okul görevi de üstleniyorlar. Bana soracak olursanız edebiyatta hızlı değil fakat sağlam ilerlemek isteyen her kalem dergi rahlelerinde az ya da çok dirsek çürütmeli. Ülkemizde her türlü zorluğa rağmen dergi yayımlayan ve bu konuda emek harcayan herkese sayısız selam olsun. H. E. K.:Gönül Çalabın tahtı der Yunus Emre. Vücudumuza kan pompalayan, o ölmeden bedenen ve ruhen ölmediğimiz kalbin şairlerin lisanındaki adıdır gönül. Kalpte çırpınan, benliğe ve bilince seslenen oldukça narin edalı, hoş sesli bir kuş olarak maddeselleştirebiliriz onu. Sözün kısası gönül soyuttur ve fakat mutlaka vardır. İşte ben evrene ve var oluşa gönlüyle dokunanlardanım. Burada mutlaka belirtmeliyim ki gönlümüz akılsız asla değil. Aklı reddetmeyen fakat onu aşan bir yerdedir o. Bazen tepeden bakar akla, bazen içinden geçer, kimi zaman onda eylenir, kimi zaman ondan göç eder. Kalp, çok değerli... Aksini iddia etmek aymazlık olur. Evrenin kusursuz ahengi kalbimizin atışlarında kendisini gösterirken Yaratıcımız da biz dediğinde kalplerimize bakar. Aynı dörtlüğün devamında Çalap gönüle baktı diyen Yunus Emre bu evrensel hakikati dile getirmiş. Kalp çok kolay incinir. Bir insanı hem madden hem de manada öldürmek isteyen doğrudan doğruya kalbe saldırır. Elbette kalp incinmekle ölmez, yalnızca incitene kapıları kapanır. Bu arada incinse bile kapıları kapanmayan kalpler de yok değil. Benim kalbime gelince, kolayca incinmez gibi gözükse de hemencecik inciniverir gerçekte. Kapılarımı hiç kimseye kolay kolay kapatmasam da bu böyle. İlk şiir kitabımın ismi geldi aklıma nedense: İnceciktir Kırılmak. H. E. K.: Adem'in Kuruntusu yazarken de yazdıktan sonra da beni çok etkiledi. Konunun ve anlatmaya niyet ettiği kişinin yazara ilham verdiğini biliyordum bilmesine de kendimde ilk defa bu öykümle deneyimledim. Sanki Adem'le aramızda sözcüklerle kurulan bir bağ yakalamış gibi hissettim kendimi. Hepimizin atası Adem'den yayılan yaratılış kokusunu aldım diyebilirim. Atamız Adem buram buram balçık kokuyordu adeta. Ondaki balçık kokusunda hem yaşama sevinci hem dünyayı anlamlandırma çabası hem pişmanlık hem aşk vardı. Daha dahabinlerce his. Kalbim sevmeye meyyal olduğundan mıdır bilmem; ben Adem'i de Havva'yı da öyle içten öyle derinden sevdim. H. E. K.: İtiraf etmem gerekir ki ben iyiliğin kaybedilebileceğine inanmam. İyi insanlar neredeyse doğuştan iyidir ve ölene dek daha doğrusu akılları erdiği müddetçe hatta rüyalarında bile iyidirler. Kötülerin de iyi olma ihtimalleri yok denecek kadar azdır. Suçlu ıslah edilebilir fakat kötünün ıslah olduğuna tanık olmadım. Gerçi biz ortalama ömür yaşayan insanlar salt iyiyle ya da salt kötüyle pek de karşılaşmayız. Tanıyabildiğimiz her insan, az iyi az kötüdür. Öykümüzdeki kahraman ise iyiliğimi kaybettim derken aslında küskünlüğünü ve kırgınlığını dile getiriyordu. Öyküde bir çocuğun öncelikle kendisi tarafından ve başkaca etrafındakiler tarafından yoğrulan iyi insan olma çabasının irdelenmesi var. H. E. K.: Doğru bir tespitte bulunmuşsunuz. Tema olarak da kullandığım imge ve sözcükler olarak da eserlerimde tasavvufi bir duruşu işaret ettiğim söylenebilir. Ney, saki, ateş, yanmak, özlemek, pervane gibi sembollerle yüzlerce yılda şekillendirdiğimiz sufi geleneğin izlerini sürmeye çalıştım. İnsan neslinin dünya üzerindeki varoluş sancısıve -bizim görüşümüzce- gurbette bulunma hissi kalplerimizdeki daimi ve satır altı hüzne neden olur. Evrenin olma süreci her ne kadar kozmik ölçütte anlık bir zamana denk gelse de yoğruluşunda bulunan neşe akabinde hüzne evrilmiştir. Bu, sınırı oldukça geniş hüznün kaynağı sonsuzluk kavramıyla açıklanabilecektir. Az önce sözünü ettiğiniz sakilerdeki neşe maskesi ise insanların ömürleri boyunca edindikleri masum maskeleri hatırlatma amacını gütmekte. Şöyle ki bizler bazen, derin kederlerimizi gizlemek için geçici nitelik gösteren neşe maskelerimizi taşırız. H. E. K.:Kaynak meselesi beni gerçekten zaman zaman endişelendirmiştir. Eski ozanlarımızca, yeni ve doğurgan şairlerimizce çağlayan bir esin gözem olsun çok istesem bilezaman zaman olmamasından çokça endişe ederim. Kalemi elime alınca da umutlandığım olur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/07/15/sair-emel-kosardan-aksisanat-icin-sorusturma", "text": "Ali Günvar: Les Fleurs du Mal, Yerma, Four Quartets, Jokond ile Siyau, Taranta Babu'ya Mektuplar, Tutunamayanlar, Murder in the Cathedral ve daha pek çok var. İsmail Cem Doğru: Kitabıma isim ararken de bilmediğim bir yazarın kitaplarına bakarken de tek sözcükten oluşan kitap isimleri bana her zaman çok cazip gelmiştir. Özellikle şiir kitaplarında iki sözcükten oluşan kitap isimleri genellikle zorlama imge arayışlarının yansıması oluyor. Son dönemlerde yayımlanmış kitaplar içinde adını kıskandığım kitaplar Şiirdir Geçer, Arzuda Tenha biraz geriye gidersek Hileli Anılar Terazisi, Arzuda Bir Sapma, Sürçüyor Zaman gibi isimler. Ama Garez gibi bir ismi kitabıma vermek isterdim. Üvercinka, Ben Ruhi Bey Nasılım ve Yort Savul gibi isimleri çok ilginç bulduğumu söylemeliyim. Şerif Fatih: Edip Cansever ve Tuğrul Tanyol'un kitap isimlerini hep beğenmişimdir. Cansever'in Yerçekimli Karanfil, Ben Ruhi Bey Nasılım ve Tanyol'un Ağustos Dehlizleri, İhanet Perisinin Soğuk Sarayı bence çok iyi isimler. Turgut Uyar'ın Dünyanın En Güzel Arabistanı ve W. Bahadır Bayrıl'ın Elmas Sıkıntı kitaplarını unutmayalım. Volkan Hacıoğlu: Kitap isimleri kitabın ruhunu yansıtır. Kitaplarla okur arasında kurulacak olan bağ ilk önce kitabın ismi ile başlar. Küçük yaşlarımdan itibaren kitap isimleri üzerinde uzun uzun düşünmüşümdür. Bazen bir kitabın isminden hareketle o kitabı okumadan o kitap hakkında hayaller kurduğum da olmuştur. Çocukluğun kitapları, yetişkinliğin kitapları, olgunluğun kitapları hep isimleri ile yerleşir düş ve düşünce dünyamıza. Çocukluğumun kitapları arasında her çocuk gibi benim de ilk tanıştıklarım Çocuk Kalbi ve Şeker Portakalı isimli kitaplar olmuştur. Daha sonra Jules Verne'in birbirinden etkileyici isimlere sahip kitapları sihirli bir dünyaya adım atmamı sağlamışlardır. Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Ömer Seyfettin'in Yüksek Ökçeler'i, Memduh Şevket Esendal'ın Ayaşlı ile Kiracılar'ı, Sait Fait'in Lüzumsuz Adam'ı çocukluğumda kafamın içinde dönen kitap isimlerinden sade birkaçıdır. Bunlar yetişkinlik ve olgunluk çağında yerlerini klasiklere ve modern edebiyatın temel kitaplarına bıraktılar. Şiirsel bir ses ve ahenk taşıdıklarını düşündüğüm kitap isimleri ise Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor, John Steinbeck'in Gazap Üzümleri ve Peyami Safa'nın Matmazel Noralia'nın Koltuğu adlı kitaplarıdır. B. Bayrıl: Tuhaf bir şekilde kitap isimlerini önemserim. Ki tüm kitap isimlerini yazarın/şairin/hazırlayanın koymadığını bilmeme rağmen. Zira kitap ismi de yazarın/şairin yaratıcılığına dahildir diye düşünmeye eğilimliyim. O kadar çoktur ki, etkilendiğim, beğendiğim kitap ismi birçoğuna haksızlık edeceğim az sonra... Fakat elden ne gelir, soruşturmalar böyledir. Belleğimi şöyle bir yokladığımda işte aklıma ilk gelenler; Arzın Merkezine Seyahat, 80 Günde Devrialem, Pal Sokağı Çocukları, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Fareler ve İnsanlar, Sardalya Sokağı, Sönmüş Hayaller, Üvercinka, Mısırkalyoniğne, Güzel Irmak, Memleketimden İnsan Manzaraları, Sönmüş Hayaller, Madam Bovary, Yeis ile Tabanca, Anthropomorphus, Alemdağ'da Var Bir Yılan, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Zebra, Albaya Kimseden Mektup Yok, Sineklerin Tanrısı, Dekameron, Hızırla Kırk Gün, Bakış Kuşu, Çocuktaki Bahçe, Gecegezen Kızlar, Berci Kristin Çöp Masalları, Tente Rosa, Kürk Mantolu Madonna... böyle sürüp gider bu. Yaprak Damla Yıldırım: Genellikle tek kelimeden oluşan kitap isimlerini etkileyici ve çarpıcı buluyorum. Kuşatma, Açlık, Mağara, Karşılaşmalar, Sıfır, Görünmeyen, Uğultu, Zeval... Liste uzayabilir. Alper Beşe: Yayımlanmış iki kitabım da edebiyat anlayışımı yansıtan isimler taşıyor. Fatma Yeşil: Sıra dışı kitap isimleri her zaman ilgimi çekmiştir. Henüz kitabımı yayımlamadım ve en zorlandığım konu da kitabıma, hatta şiirlerime isim koymak oldu. Bu gerçekten ustalık gerektiren bir iş olmalı. İyi bir kitap ismi onun kimliği/neliği hakkında ilk merhabadır bana göre. Edebi anlayışımı yansıtır mı, bu çok önemli olur mu benim için bilmiyorum. Belki de aslında çok alakasız, ama okurun ilişki kurabileceği bir isim olur. Hilmi Yavuz: En çok beğendiği ama edebi anlayışımı yansıttığına inan kitabımın adı: büyü'sün yaz. İsmail Cem Doğru: Ara benim şimdilik tek kitabım. Bu ismi bulmam yıllarımı aldı. Kitap yayımlandığından bu yana ne zaman kitaba baksam isim konusunda isabetli bir seçim yaptığımı düşünürüm. Tam olarak kitabın derdini anlatan bir isim oldu Ara. Lale Müldür: Kitap ismi, eserin tematiklerini ilginç, sentaktik bir şekilde özetleyen veya içinden herhangi önemli bir unsuru dile getiren ve bunları yaparken şiirselliği, iç melodileri ihmal etmeyecek bir şekilde seçilmelidir. Kitaplarım arasında Bizansiyya'yı daha çok seviyorum; çünkü son derece melodik ve farklı. Türk edebiyatı için düşündüğümde pek fazla iyi kitap ismi göremiyorum, ancak başarılı bulduğum isimler var. Avrupa'ya bakınca ise kendimi geride hissediyorum. Okan Yılmaz: Henüz bir kitabım yok, ancak ismi verilmiş iki dosyam var. Bunu yaparken iç sayfalarda anlattığım meseleleri daha konsantre bir hale getirerek anlamlı ve ahenkli bir tercihte bulunmaya çalıştım. Şerif Fatih: Bulutlar Gökyüzünde 2015'te yayımlandı. Kendi adıma hep geliştirilmesi gereken şiirler olarak gördüm o kitaptaki şiirleri. Geçen zaman içerisinde de şiire bakışımla beraber yazdıklarım da değişti. Yeni kitabım 2017'nin Ekim ayında yayımlanacak. Yayımlandığı zaman Evet benim şiirimi bu kitap yansıtır. diyebilirim. Elbette bu sözün ömrü bir sonraki kitap yayımlanana kadardır. Volkan Hacıoğlu: Şiir kitaplarımı tematik bütünlükle kurduğum için hepsinin ismi kendi yapılarını tamamlıyor. İlk kitabımın ismini Platon'un mağara eğretilemesinden esinlenerek bulmuştum: Duvarlarda Gözlerim Üşüyor. İkinci kitabım Dansa Kaldırılmayan Kadın, İngilizcede Wallflower olarak adlandırılan, topluma aykırı ve ayrıksı duran kişileri anlatan bir deyimin Türkçe karşılığıydı. Üçüncü kitabım olan Ahenk Kapısı ismini bir estetik teriminden alıyordu. Dördüncü kitabım Budapeşte Radyosu, demir perde döneminde Macaristan'ın Budapeşte şehrinde yayın yapan Budapeşte Radyosu'nun nostaljik hatırasına bir ithaftı. Beşinci şiir kitabım Şehri Terk Eden Hayalet ise farklı çağrışımların hayal gücümde birleşmesiyle oluşan bir isimdi. Nisan 2017'de yayımlanan altıncı kitabım Doğu Hindistan Kumpanyası ise tarihte aynı adla kurulan ilk çok uluslu şirketi anlatıyor. B. Bayrıl: Bana gelince; kitap ismi koymada yaratıcılığımı beğenirim. En iyi kitap ismi koyan şairler sıralaması yapılsa kesinlikle ilk üçte yer alırım diye düşünürüm. Kanıtlarım sağlam: İnsan ilk atışta bazen tesadüfen hedefi vurur. Fakat dört kitabına da benim kadar iyi, isabetli, yaratıcı isim koyabilen kaç şair var Türk edebiyatında? Bu konuda iddialıyım, hodri meydan: Melek Geçti, Şer Cisimler, Arzuda Tenha, Elmas Sıkıntı... Dört atışta dört tam isabet. Kitaplarım arasında seçim yapmak güç, fakat sizin hatırınız için bu soruyu Melek Geçti ve Arzuda Tenha diye yanıtlayayım. Yaprak Damla Yıldırım: Yakında kitaplaşacak olan bir dosyam var. Adı ezmira. Edebiyata genellikle kadın sorunu penceresinden bakıyorum. Bu yüzden dosyama bir kadın ismi vermiş olmanın edebi anlayışımı yansıttığına inanıyorum. Ali Günvar: Çok sevdiğim ve olmazsa olmaz saydığım kitaplar var, kuşkusuz. Ancak, Keşke ben yazsaydım. diyeceğim bir kitap olmadı. Zira her kitap, yazarının parmak izi gibidir. Aksi söylense de, söylenen her söz ve yazılan her kitap Tanrının insanlara bahşettiği bir ilham neticesinde ağızdan ya da kalemden çıkar. Eğer söz ya da kitap kalitesiz ya da bir biçimde sorunlu ise, neşet ettiği ağız ya da kalem Tanrı'dan alabileceklerinin sadece o kadarını alabiliyor demektir. Zira, kabul edilsin ya da edilmesin, Hz. Mevlana'nın semaında, bir elin yukarıya diğerinin de aşağıya dönük oluşuyla ifade olunan Hak'tan halka hareketi, inanç farkı gözetmeksizin, evrendeki bütün üretimler için genel geçer bir durumdur. Lale Müldür: İlk soruda saydığım kitaplardan çoğunu yazmak isterdim. Okan Yılmaz: Ölmeye Yatmak teknik açıdan ilginç bulduğum ve konusuyla beni her zaman okumaya çağıran bir kitap. Otuzların Kadını'nı Türkçe öykünün zirvesi olarak görüyorum. Şiir içinse her zaman Uzak Fırtına diyebilirim. Bu kitapların tüketicisi değil üreticisi olmak isterdim. Şerif Fatih: En sevdiğim, dönüp dönüp okuduğum şiirler için bile Keşke ben yazsaydım. demedim. Hep İyi ki bu şiirler yazılmış ve ben de bunları okuyabiliyorum. dedim. Volkan Hacıoğlu: Anatole France'ın Kırmızı Zambak adlı romanının üslubunu çok beğendim. Emile Zola ile karşılaştırdığımda çok akıcı ve etkileyici gelmişti. Kırmızı Zambak başlı başına bir şiir olarak da okunabilir. Bu romanın şiir versiyonunu yazmak isterdim. Kim bilir belki bir gün o da olur. Floransa'da geçen ümitsiz bir aşk hikayesi üzerine kurulu bir romanda kendi hayatımdan izler de bulmuştum. Şimdi bile düşündüğümde roman kahramanlarının psikolojik durumları hemen gözümün önüne geliyor. Şiirsel gerilime çok uygun sahneler var. Gerçekten kırmızı zambaklarıyla ünlü Floransa'da yaşamak ve böyle bir şiir yazmak isterdim. Ali Günvar: Esir Şehrin Mahpusu, 1984, Sizin Memlekette Eşek Yok mu, İl Nome della Rosa, Başkan Babamızın Sonbaharı, Yolları Çatallanan Bahçe... O kadar çok var ki... Bu arada, ilginç isimlerden biri de doğru yazılar adlı kitabım olsa gerektir. Zira, her ne kadar ikinci baskıda anlaşılması biraz zor ise de, buradaki doğru kelimesi sıfat olarak değil edat olarak kullanılmıştır. Bir başka deyişle, doğru yanlışın tersi olan bir niteleme değil, yönsemeyi ifade eden bir edattır. Kitabın adı doğru yazılar..., bölümleri ise... şiire ve... şaire şeklindedir. İsmail Cem Doğru: Mesela okumadığım ve bende okunmaması gereken bir kitap hissi uyandıran Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği var. Bende, içindeki hediyeden daha pahalı bir hediye paketi hissini uyandırıyor. Toprak Ana, Fareler ve İnsanlar, Korkuyu Beklerken ve Yaşadığımı İtiraf Ediyorum gibi kitapları isimlerine bakıp okumam gerektiğini düşünmüştüm. Okan Yılmaz: İlginç kitap isimlerini düşündüğümde aklıma ilk gelen Ayfer Tunç'un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi. Sevim Burak'ın Yanık Saraylar'ı da benim için önemli. Şerif Fatih: Son dönemde çıkan şiir kitaplarının hangisinin adını söylesem ilginç olduğunu göreceksiniz. Sanki bu konuda bir yarış var gibi. O nedenle isim saymak çok doğru gelmiyor bana. Volkan Hacıoğlu: Paul Celan'ın Bademlerden Say Beni adlı kitabı bana ilginç gelmiştir. Kemal Demirel'in, Tunç Başaran tarafından sinemaya uyarlanan Piano Piano Bacaksız adlı kitabını da ismen hayli ilginç bulmuşumdur. Pianonun İtalyanca çabuk demek olduğunu hatırlıyorum. B. Bayrıl: İlginç, dikkat çekici, absürd yahut düpedüz komik kitap isimlerini sıralamaya gelince, işte ilk hatırladıklarım; Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer, Klimanjaro'nun Karları, Yort Savul, Çanlar Kimin İçin Çalıyor?, Kızıl Ölümün Maskesi, Morg Sokağında Cinayet, Kahve mi, Çay mı, Yoksa Beni mi?, Kız Tavlama Sanatı, Fırıncının Kızı Sıcak Sıcak, Mor İnek, Hangi Seks, Benim Adım Kırmızı, Amerika Büyük Bir Şaka, Kim Korkar Hain Kurttan?, Erotomania, Sivaslı Karınca."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/07/15/sebnem-sonmez-ressam-adil-ocakla-soylesti", "text": "1 Öncelikle röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bize kendinizden bahseder misiniz lütfen. 1951 yılında Trabzon'da doğdum. Liseye kadar Trabzon'da yaşadım. Liseyi Ankara'da Kurtuluş Lisesi'nde okudum. 1977'de Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun olup 19 yıl Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı ortaöğretim kurumlarında çalıştım. Bu güne kadar 50'nin üzerinde kişisel sergi açtım. Pek çok karma sergiye katıldım. Önemli birçok projede sanatsal faaliyetleri katıldım. Son yıllarda çok önem verdiğim UKKSA sanat akademisinde görev almaktayım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/08/05/939", "text": "Yırlak Hüseyin Ferhad, yırlarıyla yalnız Kavafoğlu'nun yolunu açmaz, J. M. Coetzee'de Cazgır Times'a Hüseyin Ferhad'ın kitabı iyi ki elime geçti, yoksa Barbarları Beklerkenromanını yazamazdım. demiştir. Türk edebiyatı yırlak Hüseyin Ferhad'a bir binlik yeni rakı ve bir bidon boğma borçludur bu durumda; yırlakın alçakgönüllü oluşunu suiistimal etmemek gerekir. Bu alçak gönüllüğünden dolayıdır ki yırlağımız, Enka Holding'in bütün hisselerini değil, sadece mansiyonuna rıza göstermiştir. Buna rağmen kimi şairler hasetlerinden çatlamışlardır. Sözgelimi Akif Kurtuluş adlı şair yazmak istemezdim, Hüseyin Ferhad, 12 Eylül'ün holdingi Enka'nın şiir mansiyonunu alıyor. Belkemiğinin kırılmış olduğunu anlıyoruz Akif kurtuluş'un şom ağzı yüzünden, olur ya tefe koyar diye, Hüseyin Ferhad Doğan Holding ödülünden mahrum edilmiştir. Hüseyin Ferhad, Telli'nin boyuna bakıp onu hep çocuk görüyor Ahmet Telli güncel, gündelik sorunlarla, çocuksu denilecek sorularla oyalanmış bir şair düşünürdür Sayın yırlak, Telli'ninÇocuksun Sen kitabında hitap ettiği kişinin Ahmet Telli olduğunu şıp diye kavramış. Ferasetini kıskanmamak elde değil! Yaşa bakılmaz, tevellüdü senden önceyse de bu 'çocuk'a abilik yapabilirsin bu yazıdaki gibi. Güncel konu tehlikelidir, diye uyarıyorsun Telli'yi. 12 Eylül'de de bunu emniyet bodrumunda farklı şekilde uyardılar; ama çocuk olduğu için aklı başına bir türlü gelmiyor. Bu şair, sıkılmadan öldürülen arkadaşı için şiir yazıyor! Oysa Çerkes Türklerinin Mısırlılara piramit yapımını öğretmelerini destanlaştırsaydı piramitler gibi kalıcı olurdu. Ne demiş Telli? Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum. Çocuğun sesinde neden tipi var? Cevap basit: çünkü başkanlık sistemine geçemedik! Yelken açmadan durduk saf saf. Gövdemize sardık bayraklarımızı. Şarap ve kımız saçtık toprağa, ateşe. Mykene kirpiklerini kırptı; anamız Mykene. Yırlak Hüseyin Ferhad, yırını yırlarken, derin tarih bilgisini de okurun önüne seriyor. Afet İnan anamızdan el alıp Mykene uygarlığını yelken açmadan, yüzerek Girit'e gidip Minos uygarlığını iptal edişlerini anlatıyor. OysakinemTelli'nin bunlardan haberi bile yoh! Hüseyin Ferhad ona 'çocuksun' demekte haksız mı? Yırlak, bu dört dizemsideyerli ve milliolduğunu sergiliyor. Bu ordunun Orta Asya'dan geldiği nereden belli? Bir kere şarap ve kımız saçıyorlar toprağa, ateşe! Demek ki Aka Türkleri bolluk bereket içinde yaşıyorlarmış ki şarabı ve kımızı ortalığa serpiyorlar! Milli oluşunun bir göstergesi de Arapların insanlığın başına bela ettikleri arakı, Rusların votkası yerine yüzde yüz yerli ve milli olan şarabı ve kımızı saçıyorlar ki insanlık neler içeceğini öğrensin. Telli, tarih ilminin künhüne varaydı, göz kırpmaz, Mykene anamız, Dor babamız gibi kirpik kırparpardı! Bu demektir ki Türk Tarih Tezine iyi çalışması gerekir! 80 Kuşağı poetik serüvenimizin en romantik kuşağıdır, tekamül zincirinin en naif, diğerkam halkası. Aynı şey, 70 Kuşağı için geçerlidir. 80'lı yıllarda ürün veren, hizasını en gençlerle yoklayan evvelsi kuşaklar için de. 80'li yıllar deyince 1680/1780/1880 yılları gelmemeli aklınıza. Şarabı kımızı yere ve ateşe saçtı ama Türkçeyi tasarruflu kullanıyor. Çünkü bütün dünyaya Güneş-Dil Teorisi hükmünce dil öğretecekti, heybede biraz kelime kalmalıdır, yedek olarak. Sözgelimi Adana Türkleri Avusturalya'yı keşfettiklerinde karşılarına çıkan yerlileri görünce 'abovv cin' diyecekler böylece aleme 'Aborjin' adını hediye edecekler. 80 Kuşağı derken de karatede kuşak kavramını Japon Türklerinin icad eylediğine bir gönderme yapıyor. Ayrıca Kuşak doğurtmada Baki Efendiye posta koymaya çalışıyor! Ayrıca bu Kuşak 'halka'lı oluşu bakımından öbürlerinde ayrılıyor. 80 Kuşağı 'en romantik', 70 Kuşağı 'en en romantik' oluyor bu durumda. 90 Kuşağı da 'romantizmin karesi' olsa gerek. Yazılan her şiir bir 'değer'dir, poetik serüvenimize renk katar, yeni yivler, arklar açar. Dağarımız daha bir varsıllaşır. Bu filler mezarlığına gömülü ürünler için de geçerlidir. Yahya Kemal teşhisi iyi koymuş aslında: Bir Tel kopar ahenkebediyyen kesilir!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/08/05/ozkan-mertle-gunumuz-siiri-ve-siir-cevirisi-uzerine", "text": "Özkan Mert şiiri, 1968'in politik ortamında boy veren, aynı tazelik ve duruşla bugüne gelmeyi başaran bir şiir. 1969'da ANT dergisinde, kuşaktaşı bazı şairlerle birlikte gerçekleştirdikleri Devrimci Şairler Savaş Açıyor başlıklı oturumda, 'İkinci Yeni' düşüncesine karşıt, 'Yeni Toplumcu Şiir'i dile getirmiş; '60 Şiir Kuşağı Manifestosu'na imza atmıştır. Mert'in Diren! Ey Kalbim, Hayatımızdan, Asyalıyım Yarem Derindir, Kuracağız Her Şeyi Yeniden adlı yapıtları, devrimci kitlelerin ve şiir severlerin nezdinde, 'aşkın ve devrimin şairi' olarak adlandırılmasını sağlamıştır. Özkan Mert'le, bugün şiir dünyasında çok tartışma yaratan konuları ve yeni yapıtı üzerine konuştuk. Öncelikle 60'lı yıllarda yayınlanan dergilerin başında çok yetenekli, saygın ve bilgili editörler vardı. Tek sorunları iyi bir dergi çıkarmak, iyi şiirler yayımlamak ve genç yeteneklere ve okurlara iyi edebiyat konusunda öncülük yapmaktı. Vedat Günyol, Asım Bezirci, Hüseyin Contürk, Cemal Süreya gibi. İzmir'de bile Şadan Gökovalı, Gündüz Badak gibi dergiciliği tüm dürüstlüğü ile yapan, çevresindeki genç yetenekleri etrafına toplayan, onların şiirlerini yayımlayan editörler vardı. İzmir'de, Demokrat İzmir Gazetesi'nin kültür sayfasını yöneten Attila İlhan, lisede okuduğum yıllarda, yazdığım aşk şiirlerini sayfasında yayımlamak için peşimden adamlar göndermiş, beni şiir yazma konusunda yüreklendirmiştir. Bir Hüseyin Contürk, dergisinde ilk şiirlerini yayınladığı Özkan Mert'i tanımak ve yayınladığı şiirlerinin telif hakkını vermek için Ankara'dan İzmir'e gelmişti. O dönemde birlikte bir dergi çıkarmanın coşkusunu, mutluluğunu hala yaşarım. Ya şimdi?.. Şiirin ayaklar altında çiğnendiği, değersizleştirildiği, kötü şairlerin ve yandaş editörlerin kuşatması altında bir dönemden geçiyoruz. Ünlü ve kötü şairler, şiirlerini köşe yazılarına banarak, karpuz satar gibi satan ve devletin kucağında sahte solculuk yapan şairler. Emekli olunca ilk emekli maaşlarıyla kitap bastırıp, şair olacağını sanan memurlar, müdürler vb. İçlerinde şiir antolojileri hazırlayanlar bile var. Bir gün ünlü bir derginin ünlü bir redaktörünü ziyaret etmiştim. Dergisinde yayımlanacak şiirleri gösterdi bana. Hepsini okuduktan sonra: Bunlar çok kötü şiirler, neden yayımlıyorsun? diye sordum. Ağabey! Yayımlamazsam beni öldürürler. Dergide bir tane iyi şiir varsa, o bile büyük başarıdır. dedi. Sürüngenlerin sürüngenleri yönettiği bir ülkede yaşıyoruz. Bunlar saymakla bitmez. Elbet bugün de büyük bir içtenlik ve coşkuyla dergi çıkaran gençler var her yerde... Anadolu'nun en ücra köşelerinde cep harçlıklarıyla dergiciliğe baş koyanlar var. Bu gençler her zaman var olacaktır. 'İkinci Yeni', 'İkinci Yeni' şairleriyle bitmiştir. Bir geleceği de olamaz, sürdürülemez. Çünkü 'İkinci Yeni' bir 'havuz şiiri'dir. Yarına kapalı bir şiirdir. Ancak fotokopisi çekilebilir. Bir 'marka'dır artık. Ama '60 Şiir Hareketi' ile oluşan ve insanlığın ayak seslerini içinde taşıyarak büyüyen şiir hep okyanuslara açılmış, dünya şiir meralarında dünya şiiriyle döllenerek bugüne kadar gelmiştir. Başından beri yarına açık, diyalektik bir şiirdir. Genç şairler için büyük bir hazinedir. Kısaca; 'İkinci Yeni' bir 'havuz şiiri'; buna karşıt oluşan '60 Şiir Hareketi' içinde okyanuslara açılan şairler vardır. Bu nedenle 'İkinci Yeni' hayatı sözcüklerden, '60 Şiiri' de sözcükleri hayattan çıkaran bir şiirdir. Gençlerin izini sürecekleri şiir 'İkinci Yeni' şiiri değil; Nazım'ların, Neruda'ların, Brodsky'lerin temellerini attıkları şiirdir. Türkiye'de çok iyi şairler vardır. Ama bugün yazılan şiir nasıl bir şiirdir? Tek kelimeyle pısırık, korkak ve cahil bir şiirdir. Tarihimizin en karanlık döneminden geçiyoruz. Özellikle düşünce ve yazma özgürlüğüne bu kadar çok baskı ve zulüm uygulanan bir dönem bulmak zordur. Herkes bilir; 60'lı yıllar ve onu izleyen faşist askeri cuntalar dönemlerinde biz şiiri sokaklara, meydanlara, işgal ettiğimiz ağaların topraklarına ve üniversitelere taşıdık. Buralarda binlerce kişiye şiir okuduk; haykırdık! Peki, bu gün daha az mı zulüm var? Nerede bu günün şairleri? Seslerini duyuyor musunuz? Bugün Haykırması gereken bir şiir yerine pısırık, teslimiyetçi bir şiir var. Bu pısırık, yandaş ve ölü şiirin yarına katkısı, bir utanç belgesi olarak tarihe kazınması olacaktır. Hürriyet Sanat'ın yıllar önce yayımlanan bir sayısının kapağında, kocaman puntolarla yazılmış şu cümle vardı: 100 SANAT SİMSARI. Bunların içinde de belki 20 tanesi ŞİİR SİMSARIdır. Bunlar edebiyat dergilerinin, gazetelerin kültür redaktörleri, köşe yazarı şairler, yazar örgütlerinin başındakilerdir. Bunlarında içinde on isim Türkiye'deki tüm şiir jürilerinin üyesidirler. Kardeşlerine, yakın arkadaşlarına, akrabalarına ödül dağıtırlar. 'Sıfırlamacılardan' bir farkları yoktur. Gönderilen şiir kitaplarını okumazlar, incelemezler. Çok ender olarak iyi bir şaire ödül verirler. Bunlar tescilli şiir tüccarlarıdır. Türk şiirinin gelişmesini engelleyenler, yetenekli gençlerin önünü kesenlerdir. Simsarların ve simsarlığın fıtratında vardır bu. İyi şiir bunları korkutur. Çünkü iyi şiir kötü şiiri, kötü şairi açığa çıkarır. Kısaca; Türkiye'de tüm şiir jürilerinin dönemi bitmiştir. Ben ödüllere karşı değilim. Ödüllerin rüşvet olarak dağıtılmasına ve şiir tüccarlığına karşıyım. Son on yıldır, değişik sivil toplum örgütlerinden, üniversitelerden, özel kuruluşlardan adıma şiir ödülleri konması konusunda teklifler aldım. On yıldır da hayır dedim. Sonunda çok saygı duyduğum bazı isimler beni ikna ettiler. Kabul ettim. Dolayısıyla 2015 ÖZKAN MERT ŞİİR VE ONUR ÖDÜLLERİ 30 Nisan Perşembe, Gallerius Fermanı olarak bilinen inanç ve düşünceye özgürlük veren kararın 1704, benim de 70. yıl kutlamasında Nicomedia&Kocaeli Kültür Platformu tarafından düzenlenen bir törenle kazananlara verildi. Ben, 70. yılım nedeniyle bu ödüllerin bir kereye mahsus olmak üzere verilmesini düşünmüştüm. Fakat ilgi o kadar büyük oldu ki, törende bulunanlar bilirler, salonda bulunan yüzlerce insan ve başta da ben gözyaşlarımızı tutamadık. Çünkü insanlar dürüstlüğü, onurlu olmayı, tarafsızlığı, dik duruşu ve direnmeyi görmüş ve hasret kalmışlardı bu tavırlara. Ödül seçiminde de bunu yaşadılar. Bu ödüllerin devam etmesini isteyen çok güçlü bir kamuoyu oluştu. Üniversiteler, sivil toplum örgütleri, değişik kuruluşlar şimdiden gelecek yıl verilecek olan ÖZKAN MERT ŞİİR VE ONUR ÖDÜLLERİ için çalışmaya başladılar bile. Özkan Mert Şiir Büyük Ödülü: Ertan Mısırlı, Özkan Mert Şiir Onur Ödülü: Suat Özdemir, Özkan Mert Şiir Özel Onur Ödülü: Esat Bozbıyık, Özkan Mert Kitap Onur Ödülü: Hüseyin Avni Dede, Özkan Mert Sanat Onur Ödülü: Zafer Güzey, Özkan Mert Eğitim Onur Ödülü: Prof. Dr. Medine Sivri, Özkan Mert Demokrasi Onur Ödülü: Dubai Port Direniş Gurubu, Özkan Mert Hoşgörü ve Barış Onur Ödülü: Pierro Bordin-Numan Gülşah, Özkan Mert Çevre Onur Ödülü: Nardane Kuşcu, Özkan Mert Tarih Onur Ödülü: Ahmet Uslu, Özkan Mert Arkeoloji Onur Ödülü: Neşet Aydın. Ödüllere katılma yok. Üniversiteler, sivil toplum ve yazar örgütleri içinde yer alan kendi alanlarında uzman danışmanlar, araştırmacılar vb. ödül komitesine ödül adayları öneriyorlar. Ödül komitesi sanat, edebiyat, bilim ve çevre gibi pek çok alanda topluma büyük katkıda bulunan insanları arayıp buluyor. Sonunda her alanda hiç kimsenin hayır diyemeyeceği insanlara ödül veriliyor. 'Jüri' sözcüğü kirletildi. Nobel ödülü de 'jüri' tarafından değil, 'komite' tarafından dağıtılır. Türkiye'de verilen şiir ödüllerindeki şiir jürilerinde 'Tabii Senatör' gibi yer alan isimler komitede yer alamayacak. Özellikle, üniversitelerde şiir üzerine incelemeler yapmış, kitaplar yazmış, tezler hazırlamış değerli bilim ve sanat adamları komitede yer alacak. Çocuk şiirleri alanında ödül veremedik. Uluslararası bir şiir ödülü verilmesini isterdim. Sanırım bunları gelecek yıl gerçekleştireceğiz. Amacımız en iyiye, en güzele ve en doğruya doğru yürümek ve koşmak. Dünya şiirini yakından tanımamızı sağlayan çevirilere imza attınız, atmaya devam ediyorsunuz. Henüz yeni çıkan Gece Güneşi bunlardan biri... Sanırım İskandinav Şiir Antolojisi bizde bir ilk olsa gerek. Daha önce benzer bir çalışma yapılmış mıydı bilmiyorum. Papirüs Yayınları, İstanbul 2003, Artshop Yayınları, İstanbul 2008. 7 Dil'de, GUNNAR EKELÖF, İsveçceden Türkçeye Çeviri, 7 DİL'DEN, 7 İKLİMDEN ŞİİRLER, Yitik Ülke Yayınları, Aralık 2014, İstanbul. Bildiğim kadarıyla yıllar önce, Lütfi Özkök, bir İsveç Şiir Antolojisi hazırlamıştı. İsveç'in ünlü şairlerinden birer ikişer şiir çevirmişti İsveçli eşi ile. Benim antolojim ise günümüz modern İsveç şiirinin yaşayan ünlü şairlerini içeriyor. Antolojimin çok önemli özelliği de, şairlerin yarısının İsveç'te yaşayan ve İsveç şiirine ve dolayısıyla dünya şiirine kan taşıyan yabancı kökenli şairlerden oluşması. Antolojinin başında, benim şiir çevirisi üzerine yazım ile İsveç'in ünlü şair, eleştirmen ve çevirmenlerinden Magnus W. Olsson'un İskandinav Şiirine Giriş adlı uzun bir önsözü var. Tüm şiir severlere ve şiire girmeyi düşünen gençlere bu antolojiyi okumalarını öneririm. Kimin bir şiiri hangi dilden ve nasıl çevirdiği belli değil. Ben isterdim ki, çevrilen her yabancı şiirin yanında orijinali de olsun. Bu konuda nesnel bir eleştiri ya da ciddi bir araştırma yok. Modern İskandinav Şiir Antolojisinde yer alan tüm şiirler orijinalleriyle birlikte yayınlanacaktı. Fakat son anda ekonomik gerekçelerle gerçekleştirilemedi bu. Üzgünüm! Yazdığınız bütün şiirleri atın! Yabancı dil öğrenin, dünya şiirini okuyun, ciddi bir şekilde inceleyin, dünyayı gezin. Gezdiğiniz, gördüğünüz şiiri yakaladığınız her yerden, her şeyden küçük notlar alın. Gereksiz tek bir sözcük bile kullanmayın. Kendinizi aldatmayın, kendinize yalan söylemeyin. Yazdığınız şiir başkasının şiiri olmasın, kendi özgün şiiriniz olsun. İzleyeceğiniz ustayı iyi seçin. Aralık 2014'te Gece Güneşi adlı antolojim, Yitik Ülke Yayınları'ndan çıktı. 2016 için yeni bir şiir kitabı hazırlıyorum. Bir romana başladım. İsveçli drama ustası Lars Loren'in Anna Petrovskaya'nın Anıları adlı oyununu İsveççeden Türkçeye çeviriyorum. 3-9 yaşları arasındaki çocuklar için bir çocuk kitabı düşünüyorum. Bir Türk Şiiri Antolojisi hazırlıyoruz. Serap Tamay- İsmet Tezcan Müzik Grubu on kadar şiirimi besteledi. Bir şiir albümü çıkaracağız yakında. Bir de büyük bir rüyam var: Tüm şiirlerimden oluşan bir müzikal ve opera... Umarım bu rüyam ben hayatta iken gerçekleşir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/08/06/mualla-katip-sairlere-sordu", "text": "Veysel Çolak: Şiir de, elbette bir düşünme nesnesidir; ama bir iletişim kurmayı da içerir. Bireysel, toplumsal, ekonomik, politik bir derdi olan; bunu dile getirmek isteyen şair, oluşturduğu iletinin anlaşılmasını ister düşüncesindeyim. Elbette şiir sanatından ödün vermeden yapmalıdır bunu. Ben yazdığım bir şiire yüklediğim anlamların, içeriklerin kavranmasını, anlaşılmasını isterim. İkinciyeni şiirin çirkin olan ilk örneklerinden yola çıkarak, bir şiiri baştan sona, sondan başa okuduğunuzda değişen bir şey olmuyorsa o şiirin başarılı sayılabileceği görüşü ağırlık kazanmıştı. Uzunca bir süre benimsendi de bu yaklaşım. Modernizmin okuyucuyu hesaba katmayışıyla da örtüştürülerek şairin bir ileti oluşturması gerekmediği sonucuna varıldı. Şiirlerde anlamsal belirsizliği pekiştirmek için noktalama imleri kullanılmadı; gereksiz, şiire hiçbir katkısı olmayan dilsel sapmalar yapıldı. Bu yaklaşımla yazılan şiirler okuyucunun önüne konularak Al, istediğin gibi oku, istediğin gibi anlamlandır. demeye getirildi. Böyle bir okuma yapan okuyucular bir anlamlandırma çalışması yapmışlarsa kendileri için yararlı bir iş yaptıkları kabul edilebilir; ama bu, şiirle / şairle buluşmayı getirmemiştir hiçbir zaman. Bu aranışların öğreticiliği yabana atılmamalı elbette. Ben bu noktadan hareket ederek; tam anlamıyla mümkün olmasa da, şiirde oluşturduğum anlamsal, dilse, biçimsel, biçemsel, yapısal. imgesel... içeriğin anlaşılmasını isterim. Ancak o zaman benim söylediğim bir başkasıyla buluşmuş olur. Yoksa, benim söylediğimin okuyucuda hiçbir karşılığı olmaz. Yani, iletişim kurulmamış olur. Altay Öktem: Sorunuza cevap vermek için öncelikle şiir anlayışımdan ve ne tarz şiir yazdığımdan kısaca söz etmem gerekir. Nasıl bir şiir yazdığınız önemli; çünkü, şiirinizden hiç aklınızda olmayan bir anlamın çıkması bir zenginlik de olabilir, felaket de! Anlam katmanlıdır. Özellikle şiir söz konusu olduğunda, anlam sadece derinlemesine ve enlemesine yayılmaz; çok boyutlu olarak yayılır. Elbette bu anlam yoğunluğunun şiirin imgesel yapısıyla doğrudan ilişkisi vardır. İmgesel olmayan yalın şiirlerde anlam daha tek boyutlu ve daha göz önündedir. Bu yüzden de, diyelim Turgut Uyar'ın bir şiirini her okuyuşunuzdaanlamın daha önce keşfedemediğiniz başka bir boyutuyla karşılaşabilirsiniz. İki okuma arasında geçen sürede, sizde meydana gelen değişim, şiiri algılayışınıza da yansır. Ama diyelim Hasan Hüseyin'in bir şiirini okurken bu durumla kolay kolay karşılaşmazsınız. Anlam sizi yalın halde bulur ve kendiyle yüzleştirir. Çağrıştırmak yerine kendini açıkça ortaya koyar. Elbette bu durum bir şiirin ötekine üstünlüğünü göstermez. Farklı şiir anlayışları doğrultusunda, anlamın katmanlaşmasına yönelik farklı yaklaşımlar söz konusudur burada. Yalın bir şiir yazıyorsanız, sizin şiire yüklediğiniz anlamın dışında, aklınızdan hiç geçmeyen bir anlam çıkıyorsa şiirinizden, mahvoldunuz demektir. İstediğiniz anlamı şiire yükleyemediniz, okurda farklı bir algı yarattınız anlamına gelir bu. Anlam çökünce biçim de çöker. Şiir yıkılır. Altında kalırsınız. Ama çağrışıma dayalı bir şiirse yazdığınız, anlam başta da söylediğim gibi çok boyutludur ve çoğu zaman şairini de şaşırtacak yerlere varır. Şiiri her yorumlayan farklı bir anlam çıkartabilir. Çoğunlukla, şairi bile şaşırtan yorumlar yapılabilir, şaşırtıcı anlamlar çıkartılabilir. Ancak, anlamın çok çağrışımlı olması başıboş olduğunu göstermez. Elbette şiirin ipi şairin elindedir. Çağrışımın yönünü, dizelerin okurun duyarlığıyla yüzleştiğinde neye evrileceğini bilir şair. Açıkçası hümanist bir şiirsel yapıdan okur bir katliam mesajı çıkartamaz. Anlam çoğalır ama savrulmaz! Şimdi sorunuzun cevabını verebilirim: Bir şiirim yorumlanırken, aklımın ucundan geçmeyen bir anlam çıkartılır, okur hiç ummadığım çağrışımlara sürüklenirse bu beni mutlu eder. O şiirin gerçekten güçlü, gerçekten sıkı bir şiir olduğunu gösterir bu. Haydar Ergülen: Elbette aklımdan geçmeyenlerin şiirde bulunması. Taner Cindoruk: Anlam geniş bir sofra gibidir. Anlamı korurken, en saf, doğal haliyle ona biçim verebilmekten yanayım. Anlamı bir elmas gibi bulup çıkarırken; ima edilen şey, imge ile oluştuğu vakit, şiirin anlam çerçevesi daha farklı, geniş bir boyut kazanacaktır. Yani ki hayal gücünü tetikleyen imgeyi de, iyi anlamak, esas kılmak gerekli. Şiir neticede sözcüklerle yazılır. Anlam daima şiirin anahtarıdır. Emel İrtem: Şiir çok katmanlıdır diyoruz. Bütün anlam katmanlarının farkında olmayabilir şair. Yarattığı bu zenginlik onun farkına varan kimi okurlar tarafından vurgulanarak yorumlanabilir ve bu da şiiri yazıldığı yerden daha zengin üst okumalara taşıyabilir. Bazen çok kötü okumalar da olabilir. Mümkündür, içler acısıdır. Ama bunu kendimize ne zaman yapmıyoruz ki arada sırada da okur yapsın. Hem şiirin kaderinin şairin tekil sesiyle sınırlı kalması kadar korkunç olamaz hiçbiri. Yazdıktan sonra defalarca okurum. Günlerce okurum. Şurası bozuk kalsın dediğim yerler vardır orasını bozarım yahut şurası kusursuz olsun dediğim yerler varsa onunla yaşarım. Benden sonra o şiiri ilk okuyan ve son okuyan arasına dahil olacak bütün o sesler, zihinler arasında tekrar bir gün bana döneceğine inanmak isterim. Diğer taraftan da bütün bunların içerisindeki en kısır sesin benim olduğunu bilirim. Emel Koşar: Şiirlerim yayımlandıktan sonra benim şiirim olmaktan çıkar. Okuru yönlendirmek veya açık göndermelerle sınırlandırmak istemem, şiirlerimi herkes istediği gibi yorumlayabilir. Her okunduğunda okura farklı şeyler hissettirecek, sezdirecek şiirin peşinde olduğum için kendi içinde tutarlı olmak koşuluyla şiirlerim hakkında değişik yorumlar duymak, okumak beni mutlu eder. Resim, müzik, sinema, tasavvuf, mitoloji gibi beslenme kaynaklarımın şiirimi derinleştirdiğini düşünüyorum. Anlamsızlığa varmayan, sezgiye yönelik, anlatımcılıktan uzak, çok sesli bir şiir yazmaya çalışıyorum. Okur ne kadar donanımlıysa şiirimin derinliğine o kadar nüfuz edebilir. Şiirlerimden benim aklımdan bile geçmeyen çıkarımlarda bulunabilir. Ressam Oğulcan Yiğit Özdemir internet sitesinde Fırça Darbesi adlı kitabımdaki Seyahatname şiirimi İngilizceye çevirmiş ve incelemişti. Oğulcan Yiğit Özdemir'i yıllar sonra MSGSÜ'de öğrencim olduğunda tanıdım. Nezihe Altuğ, Cemil Okyay, Hilal Karahan, Hüseyin Peker, Hilmi Haşal, Ömer Turan, Şerif Fatih, Haluk Öner, Fatih Özdemir, Sevda Gülakan, Okan Yılmaz gibi isimlerin yanı sıra okurların şiirlerim hakkındaki yorumlarını okurken kendimi eserlerime yabancılaşmış hissettiğim de oluyor. Veysi Erdoğan: Bu iki soruya verilebilecek net bir yanıtım yok aslında. Çünkü ben şiirin anlamdan yoksunluğuna inanırım. Anlamdan yoksun olmakla asıl anlamına kavuşabileceğine. Bu nedenle ne hermeneutik bir çaba, ne de şairin yazarken ki ruh durumu, şairin kendisine ya da iç organizmasına dair bir bilgi sunabilir. Söylenilebilecek şey şudur belki; Şiir, nerede olmak istiyorsa orası doğru yerdir ya da değil."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/08/21/herkes-bir-sey-ama", "text": "İ. C. D: Yine bir tatil döneminin sonuna geliyoruz. İyice dinlenmiş olmanı diliyorum. Oldukça hareketli bir döneme gireceğimiz kanısındayım. M. F: Tatil mi dedin? O senin için geçerli. Ben tüm yaz dönemini çalışarak geçirmek durumunda kaldım. Tatil derken kendini kastediyorsun sanırım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/08/22/ilker-ibrahim-isgoren-aksisanat-icin-yazdi-mutlucan-guvendirin-seyi", "text": "Şey dendiğinde aklınıza neler gelir? Bence şey şiirin sözcük halidir. Çünkü şey hiçbir zaman benden bu kadar demez. Hepimiz konuşmaya başladığımız andan itibaren şey demişizdir. Ama bu sözcüğün binlerce anlama geldiğini bilmeden. İşte bu sözcüğün binlerce anlamına ulaşan bir şairden ve onun ilk kitabından söz edeceğim. Mutlucan Güvendir'in biyografisinde; Az yazdı; çok kağıt ve kitap taşıdı. Sustu ve şey dedi yazıyor. Sanırım bu biyografi onu tanımlamak için yeterli."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/08/28/usta-yazar-muzaffer-izgu-vefat-etti", "text": "Edebiyatımızın usta kalemlerinden olan Muzaffer İzgü, kanser sebebiyle 84 yaşında hayata gözlerini yumdu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/09/06/leyla-karacanin-yusuf-bal-ile-soylesisi-aksisanatta", "text": "Lise yıllarında ilgi alanım daha çok bilimsel içerikli ve tarih içerikli kitaplardı. Şiir sayıda şiir kitabı okumasam da, Necip Fazıl Kısakürek'in Çile isimli kitabını ve Mehmet Akif Ersoy'un Safahat isimli kitabını okumuştum. Sakarya Türküsünü kimya defterimin ilk sayfasına yazmış, onu ve Fuzulinin bir şiirini ezberlemiştim. Yazdığım ilk şiirler üniversite yıllarımın sonuna rastlar. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Biyoloji Öğretmenliği bölümünden mezun olduktan sonra 1999 da Sivas'ın Suşehri ilçesine İngilizce Öğretmeni olarak atandım. Hobi olarak edebiyat dergileri yerine düzenli olarak bilgisayar dergileri alıp okuduğum 2000'li yıllarda kendi halimde yazmaya devam ediyordum. Sonra Dergah, Patika ve Varlık gibi dergileri alıp okudum. İlerleyen zamanlarda bilgisayar dergileri yerine daha çok edebiyat dergileri alıp okumaya başladım. Kendi şiirlerimi de gönderdim ancak maalesef hiçbirinde yayınlanmadı. Antoloji. com'a üye oldum ve uzun süre orada şiirlerimi yayınladım. Bayide gördüğüm dergiler dışında Türkiye'de çıkan diğer dergiler konusunda bilgim yoktu. Sivas'ta çevremde dergi ve edebiyatla ilgili kimse yoktu. Mortaka dergisinin adını gördüm bir yerde. Web sitesini bulup inceledim, güzel bir dergiye benziyordu, abone oldum. Sonra Yolcu dergisine abone oldum. 2008 den sonra şiirim dergilerde yayınlanmaya başlamıştı. Sivas Basınında aktif olarak yazan dostum Osman Çelik ile tanıştım. Sivas Postası Gazetesinin sponsorluğunda iki haftada bir çıkan 24 sayfalık bir dergi olan Poyraz Edebiyat Dergisini çıkarmaya başladık. Editörü olduğum Poyraz Edebiyat için Aziz Şeker'i az görsem bile Orhan Karahan, Osman Çelik, İlkay Coşkun'la sık sık bir araya geliyorduk. İlk deneysel şiirim 2009 yılında yazdığım Müberra'dır. Aynı cümlelerden oluşan iki üçgen sütundan oluşan bu şiirde, birinci sütunun ilk cümlesi, ikinci sütunun son cümlesidir. Kelimeleri hem yatayda, hem de dikeyde anlamlı olacak şekilde yerleştirmek, satranç oynarken ikinci-üçüncü hamleleri düşünmeye benziyordu. Bu tarz kelime oyunlarını sevmemde sayısalcı olmamın etkisi olabilir. Belki de az kalsın üniversiteden atılmama neden olacak, 4'er kere alarak ancak geçebildiğim matematik derslerine olan özlemim! Rüyaya giren şey şiire de girebilir. Müberra'yı Mortaka Dergisine yolladım. Yaşar Bedri Özdemir, Kış 2009 sayısında yayınladı. Müberra tarzında çok sayıda şiir yazdım. Deneysel şiirlerimin ilk örnekleri Poyraz, Mortaka, Göç, Temrin, Varlık, Yolcu, Ihlamur, Hayal Bilgisi, Kuyu, Müsvedde, Habis, Hürriyet Gösteri Sanat dergilerinde yayınlandı. İlk çalışmalarımı yayınladıkları için isimlerini zikrettiğim dergilerin dışında deneysel çalışmalarım daha sonra başka dergilerde de yer aldı. Aslıda deneysel şiire girişimi sizin sorunuzda yer alan Bir nehrin denize doğru çekilişi gibi cümlesi güzel ifade ediyor. İlk deneysel şiirimden sonra aradan geçen 8 yılda çok sayıda deneysel-görsel şiire imza attım. Saymadım ama 200 civarı olduğunu düşünüyorum. Somut şiir örneği diye sunulan kimi çalışmalarda, cümleyi bırakın doğru dürüst kelime bile bulunmuyor. Batıda yapılan örneklerde, çağımızda tasarımcı gençlerin yapmaya çalıştığı örneklerde genel durum böyle. Bir sayfayı c harfi ile doldurmak, en son c yi ters yazmak, birşey anlatır, katılıyorum ama, bu çalışmayı ne kadar şiir yapar? Dünya Edebiyatını düşündüğümüzde dergilerde, kitaplarda, internet sitelerinde sergilenen çalışmaların ne kadarı şiir? Şiirin mutlak tanımının yapılamıyor olması, her şeye şiir deme yetkisini vermez kimseye. Sanatta iki kere iki dört etmiyor bunu kabul ediyorum ama iki kere iki en azından beş ya da altı yapsa. Bu güne kadar gördüğüm somut şiir denilen eserlerin yüzde 95'ı şiir değildi. Kalan yüzde 5 için sorunuzu cevaplayacak olursam, şiire görsellik eklemenin birçok nedeni olabilir. 1) Söze olan muhalefet 2) Sanatın sınırlarını aşma çabası. Az olanı ortaya çıkarmak için şiiriÜcra'Daaramak 3)Sözü saklamak 4) Edebiyat camiasında erk oluşturmaya çalışanlara, alın size şiir tepkisi vb. devam eder. EugenGomringer gibi yazarlara göre somut şiir ezberlenebilir, çünkü belleğe bir nesne gibi görüntüsü kazınacaktır. Biraz konu dışına çıkacağım ama hemen geri döneceğim konuya. Poyraz Edebiyat dergisini çıkardık, yıllardır sağa yakın, sola yakın, ikisine de uzak Allah'a! yakın dergileri takip ediyorum. Her camia kendi şairini üretme çabasında. Dernekler kendine yakın insanlara ödül veriyor, yani kendilerine. İncelediğim 30 dergi içerisinde en amatör dergi hangisi diye sorsalar adını vereceğim dergi, İLESAM'dan dergicilik ödülü almıştı da ortadan ikiye yarılmıştım. Adı Geçmeyen Dergi zaten sunuş yazsında kendilerine gönderilen eserlerin sırasıyla yayınlanacağını söylüyordu. Yani hiç eleme ve kaliteden bahsetmeden. Cumhurbaşkanlığı şiir ödülünü alan şairlerden birisinin bir şiirini ezbere okumayın ama bu şairlerin bir şiirinihatırlıyor musunuz? Hatırlamıyorsanız, sorun var ama üzülmeyin sorun sizde değil. Ödülde sorun var. Bence siyasi partiler haricinde tüm kurumların, derneklerin ödül vermesi yasaklanmalı bu ülkede. Osmanlı İmparatorluğu döneminde hat ve tezhip sanatında olduğu gibi, görsel deneysel şiir alanında da has örnekler var. Ağaç ağaçağaç... yazarak, ağaç şekilli ucubelerin aksine, ecdatgörsel şiirlere nice beyitleri sığdırmış. İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname kitabında metnigörselle birlikteifade eden örnekler var. 16. yüzyıl şairlerinden Fedai'ye ait olan 'Esar'ıGayb' başlıklı manzumeyi, 17. Yüzyılda Şahin Giray'ın dairesel görsel çevresinde yazdığı şiiri görsel-deneysel şiire örnek verilebiliriz. Özer Şenödeyici tarafından hazırlanan Osmanlının Görsel Şiirleri isimli kitabı öneririm. İlhan Berk, Behçet Necatigil, Metin Altıok, Cahit Koytakgibi şairlerin bir kaç örnek yapmış olması bu şairlerin deneysel-görsel şiirebüyük katkı sağladıkları anlamına gelmez. Deneysel-görsel şiir bizde niçinbir akım olarak belirmedi sorusuna ise şöyle cevap verebilirim. Deneysel şiirin akım olması zor çünkü deneysel. Deneyin amacı zaten var olan şeyi tekrar etmek değil, olmayanları ortaya çıkarmak için çaba sarf etmektir. Bir şair ortaya çıkardığı bir şiir yapısı üzerinde ısrarla durabilir. Bu tarz o şairinpoetikasıolabilir. Yaptığım üçgen ve ters simetrisinden oluşan şiirleri herkes yazarsa zaten klasik olarak algılanırdı. Da'nın kapağında yer alan kedi görselindeki şiir farklı çağrışımlar yapabilir. Mesela kitapçıda karşılaştığım birisi kapaktaki harita nerenin haritası diye sordu. Kitapçı beni kendisine takdim edince önce bana bu kitaptaki şiirleri siz mi yazdınız diye sordu. Evet dediğimde ise bu sefer hepsini mi siz yazdınız? diye ekledi. Kapakta görsel olarak bir kedi var, ancak bir de kedinin duruşu var. Oturmuş, kafasını yana çevirmişkedi. Benim için şiire olan ilgi kedinin duruşunda başlıyor. Bu şiiri 2013 yılında yazmıştım. Dergide yayınlanması ise 3 yıl sonraya nasip oldu. Daha önce çok beğendiğini ve yayınlayacağını söyleyen bir derginin yayın yönetmeni muhtemelen dergiye sığdıramamış olmalı ki o dergide yer almadı.3 Yıl sonra Amasya'da Külliye Dergisi çıkaran dostum Mustafa Ayvalı tarafından yayınlandı. Şunu savunuyorum. Deneysel Şiir, Somut Şiir, Görsel Şiir adı ne olursa olsun şiir olması için, 1) Metin içermeli 2) Metin şiir olmalı. Şiirinizi görme engelli birisi dinleyemeyecekse resim sergisine götürün. Kabul ederlerse. Daha olmadı, şehrin meydanına heykel diye dikin. Kendine şair yazar öneki koyarak sosyal medyada hesap açanları komik buluyorum. Dergide yazsa bileTürk şiirine mal olmuş bir tane eseri olmayan şair-yazarların olduğu ortamda, hangi metnin şiir olduğuna, kimin şair olduğuna okur karar versin. Görselliği olan şiirler yazarken sanatı bir bütün olarak düşünme arzum ön plana çıkıyor sanırım. Bir de biçimsel anlamda yeni şeyler ortaya çıkarabilmek. Eğer yeni eserler ortaya koyamayacaksak neden yazalım ki? Apartman dairelerinin içerisindeki eşyaların farklı olması yetmiyor, binaların da farklı olmasını istiyorum. Şiir okunacak bir şey olmaktan çıktığı zaman şiir olmaktan da çıkıyor. Şiire görsellik katılması okumayı bazen zorlaştırabilir. Kimi zaman bu yollaşiirlerimi saklıyorum. Kitabı ellerine alıp, biraz çevirip bırakan da olacak, okuyan da. Okur için ayna olmak isterim. Kendi şiirimi değil onların şiirini yazmayı. Yunus Emre'nin on yaşında ezberlediğim bir cümlesine kırk yaşına gelince hayret ediyorum. Yunus Emre 10 yaşındaki çocuğun ve 40 yaşındaki bir adamın farklı düzeyde anlayacağı iki şiiri aynı metinlere sığdırmış. Aşık Veysel de öyle. Kelimelerle tasarım yapmayı sevdiğim doğrudur. Özgürlük temalı Kül Kanat şiirimikelebek görseliyle yazmıştım. sUsTası isimli şiirimde Budistlerin Arakan'da işlediği cinayetleri, Türkiye'de yapılan darbeleri, Muhsin Yazıcıoğlu cinayetini, Mavi Marmara korsanlığını, Aşağılık devletlerin PKK aracılığıyla ülkemizde döktüğü kanıKurukafagörseliyle işlemiştim. Girelim cehenneme/ ne çıkar biraz yansak diye başlayan bu şiirin ağız bölgesinde hep birlikte susalım en çok çalışan yerimizle diyerek susarak konuşma vaktinin geldiğini imlemiştim. Bu şiirde zaten dudaklarımız değil, dişlerimiz görünüyor. Bu konuları gül sembolüyle anlatacak değildim. Görsel şiiri nasıl okumalıyız? Görsel şiiri en çok metinlerden okumalıyız. Kainatın yaratılışının Allah'ın olemriylegerçekleşmesi, sözün ne olduğu konusunda düşündürücü bir olaydır. Arapça'dakün, Hindu inanışlarında aum sesi. Kalabalık topluluklara hitap eden liderler, kelimelerini ve seslerini hangi tonda kullanıyorlar da kitleleri bir anda harekete geçirebiliyorlar. En çok sevdiğiniz şiirleri niçin seviyorsunuz? Mehmet Akif Ersoy'un Çanakkale şehitlerine yazdığı Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?/En kesif orduların yükleniyor dördü beşi derken kullandığı sert ünsüz ş nin etkisi. Yine bu şiirde geçen mahşer, beşer, şimşek, gerçek vb. Bu şiiri okurken sanki savaştaki sesleri duyar gibi oluyorum. Genel anlamda Türkçemize baktığımızda vahşet, dehşet, savaş, çığlık kelimelerindeki ses de dikkatimi çeker. Arapçada gök gürültüsü anlamına gelen Rad sesinde sanki göğün gürlemesini duyarım. İngilizcedesnake, chicken, cow, dog kelimeleri sanki bu hayvanların çıkardığı sesle ilgili. FuzuliBeni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı/Felekler yandı ahımdanmuradımşem'i yanmaz mıderken usandırdı yerine bıktırdı dese olur muydu? Usanmak daha aheste bir ses sanki. Acemi halk şairleribazen kafiye yaptığını sanarak dize sonlarında öyle kötü kelimeler kullanıyorlar ki, kelimeler şekil olarak benzese bile ses olarak da, ruh olarak da uyumsuz. Ruh demişken, şiirde kullandığınız kelimelere sızan ruh olabilir mi? Yaşamadığımız bir hayata ait kelimeleri kullanmamız itici oluyor bazen. Namazlı abdestli bazı şairlerşiirlerinde fahişe kelimesini kullandığında sırıtıyor işte. Camiye gidiyorsan sen camiyi kullan kardeşim. Yine kendisi refah içinde yaşarken şiirlerinde yoksulluktan, emekten dem vuran kardeşlerimizin şiirleri de öyle. Plajda bikiniyle gezerken böyle şiirler yazmasa iyi olur. Şiirin ruhu eksik oluyor sonra. Gerçekten hissedecek kadar büyük kalbiniz yoksa, bilin ki ruhu olmayan her şey ölüdür bu evrende. Sorunun diğer bölümüyle ilgili olarak, sayılarla harflerin buluşmasını sevmiyorum ama şiirle matematiğin buluşması güzel bir şey. Çoğu insan şiir ve matematik deyince yanlış anlıyor. Yılar önce Van'da çıkan Sınır dergisinde Kahraman Tazeoğlu ile yapılan söyleşi vardı. Şiir ve matematik arasındaki ilişkiyi soran soruya, benim heceleri saymakla işim olmaz anlamında bir şeyler söylüyordu. Matematiği direk heceleri saymak olarak algılamış. Oysa şiirdeki matematik rakamların sureti değil. Şair ben sıfırım, ama kainatta yerimi bulmalıyım diyorsa oradaki sıfır rakam değildir. Kainat o kadar büyük ki, sıfırız işte hepimiz. Bilgisayar mühendisibirisi filimin en heyecanlı yerinde ekranı kapatıp, durun her şey 1 ve 0 dan ibaretti dese kim itiraz edebilir. Mevlana Sen madem ki zahiri önü, sonu düşünmektesin, ancak ve ancak bu gam ve neşe alemindesin. Ey hakikatte yok olan! Yok olan; nerede ön, nerede son! demiş. Israrla görsel şiirin okunabilmesi gerektiğini savunmaktayımancak okunması en zor iki şiirimden birisinin Gözkuşağıolduğunu biliyorum. İlerde ben bile okuyamam diye ses kaydı yaptığımı espirili bir dille söyleyebilirim, fakat sesim çok mikrofonik olmadığından o sesi kendime saklayacağım. Üç ayda bitirdiğim çok şiir var ancak Gözkuşağı'nın ne kadar sürede tamamlandığını hatırlamıyorum. Muhtemelen bir iki ay sürmüş olmalı. Şiirin taslak halini hızlı yazsam bile ayrıntılar üzerinde çalışmam zaman alıyor. Gecenin bir vaktinde uyanarak uçar hızda şiir yazdığım oldu. Sabah devam edeyim diyeyarım bırakıp, sabah kalem oynatamadığım şiirler. Bu şekilde yazdığım şiirlerden Kimyaaradan 8 yıl geçmesine rağmen halen yarım kalmaya devam ediyor. Görsel imgeye nasıl karar verdiğim konusunda ise şiiriniçeriğinin etkili olduğunu söyleyebilirim. Örneğin satranç taşlarına benzeyenAt, Kale, Fil, Piyon, Vezir görselinde olan şiirlerin teması savaş ve mücadeledir. Siyah Atşiirimdetanrım / isyan et diyorsun / yudumlayıp baruttan kaseyi / kan çıkar yer yüzünde, habil kabil karışsın /isyan et diyorsun kutsal kitapta; kötü olan herşeyedizeleri konuya hızlı bir giriş yapıyor. Son olarak Da'da güçlü şiirler var. Bugün öykü çıkmaz, çekip beni alsan isyanın kucağından, yorulsam seni sevmekten, taze nehirle kalbimi dövsen. Da, sf, 22. Belki de şiir ilham kuyularının duvarında boynunu eğen yosundu Da, sf, 39. Kendi şiirlerimle ilgili olarak dikkatimi çeken bir şey var. Alıntı yapılınca cümleler eksik duruyor. Şiir için aradığım kelimeden ziyade aradığım ruh var. Kelime konusunda ise her şairin şiirine yakışan kelimeler var. Çeşmeler Sezai Karakoç şiirine yakışır. Ben matara kelimesini hiç kullanmadım, İsmet Özel kullandı. Benim şiirime yakışan kelime sanırım rüzgar. Rüzgar her yeri dolaşır, kışı görür, baharı görür, sesleri duyar, kuşları sever, çöle kum tanelerini serper ve bir gün her şey sustuğunda, o da susar. 1975 yılında Sivas'ta doğdu. 1999 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Biyoloji Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Poyraz Edebiyat Sanat Kültür Dergisinin editörlüğünü yürüttü (20 Sayı, 2009-2012). Şiirleri ve yazıları Poyraz, Ayvakti, Akpınar, Amanos, Ayna İnsan, Berceste, Edebiyat Ortamı, Erciyes, Eliz, Göç, Ihlamur, Hayal Bilgisi, Habis, Hürriyet Gösteri Sanat, Kurşun Kalem, Kuyu, Külliye, Mahur Beste, Mavi-Yeşil, Mortaka, Mühür, Müsvedde, Nif, Papirüs, Sınır, Sunak, Şiir Vakti, TabutMag, Temren, Temrin, Varlık, Yolcu dergilerinde yayınlandı. 2011 yılında Ücra İşlem isimli kitabı Ötüken Neşriyat tarafından, 2013 yılında Gözkuşağı isimli eseri Şiir Vakti Yayınları tarafından yayınlandı. Sivas Postası, Sivas Times ve Sivas İrade Gazetelerinde Edebiyat Sayfaları hazırladı. Deneysel ve görsel biçimleri dahil ettiği şiirleriyle özgün bir tarz oluşturan şairin şiirleri dergiler dışında çeşitli şiir yıllıklarında ve antolojilerde de yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/10/12/kulturlerarasi-siir-ve-ceviri-akademisi-tarafindan-ceviri-siir-atolyeleri-programi", "text": "Not: Bu atölye için iki kişilik kontenjan katılımcılara açıktır. Lütfen bilgi için akademiatolye@yahoo. com adresine yazınız. Program ve katılımcılarda aranan özellikler için lütfen tıklayınız. Not: Bu atölye için bir kişilik kontenjan katılımcılara açıktır. Lütfen detaylı bilgi için akademiatolye@yahoo. com adresine yazınız. Not: Bu atölye için iki kişilik kontenjan katılımcılara açıktır. Lütfen bilgi için akademiatolye@yahoo. com adresine yazınız."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/10/29/marmara-universitesi-fen-edebiyat-fakultesi-tarafindan-duzenlenen-kultur-gunleri", "text": "Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi tarafından geleneksel olarak düzenlenenKültür Günlerinde 25 Ekim Çarşamba günü, edebiyat oturumlarına ayrılmıştı. Bugünkü ilk oturumda Prof. Dr. Baki Asiltürk, Farklı Bir Portre: Ahmet Hamdi Tanpınar başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Bildirisinde öncelikle edebiyat çevrelerinde ve akademik çevrede yanlış algılarla şekillenen Tanpınar portresine dikkat çeken Asiltürk, daha sonra Tanpınar'ın günlük, mektup ve denemelerinden yola çıkarak farklı bir portre çizdi. İlginç noktalardan biri, şair Tanpınar'ın Yahya Kemal'le olan mesafesine vurgu yapmasıydı. Asiltürk'e göre Tanpınar şairlikte Yahya Kemal etkisinden ısrarla kaçmış, kendisini Ahmet Haşim'e yakın hissetmiş ve bunu da ölümünden kısa süre önce yazdığı Antalya Mektubunda açıkça dile getirmiştir. Asiltürk'ün itiraz ettiği bir başka nokta da Tanpınar'ın şiir için, Şiiri biliyordum ama yapamadım. demesidir. Oysa Asiltürk'ün iddiasına göre Tanpınar'ın Her Şey Yerli Yerinde, Deniz, Yağmur gibi şiirleri Yahya Kemal'i bile kıskandıracak güzelliktedir. Edebiyat kamuoyunun onu Bursa'da Zaman şiiriyle tanıması yanlıştır çünkü bu şiir, şair Tanpınarı temsil etmez."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/10/29/sair-ismail-cem-dogrunun-gazeteci-musa-ozugurluuyla-roportaji", "text": "Musa Özuğurlu: Sanatı bir açıdan içinde yaşadığımız evreni yorumlamak nitelendirebiliriz sanırım. Ya da sanat bilinçli yorumdur mu demek lazım? Eğer öyle ise bilinçli ya da bilinçsiz- her eylemimiz bir yoruma giriyor. Kuşkusuz bu habercilik ve haberin aktarılmasında da öyle. Bana göre zaten editoryal dediğimiz zaman aslında yorumu kastediyoruz. Editör haberi aktarırken kendi sanatını ortaya koyar. Basit bir trafik kazası haberinde bile böyle bu. Kaza haberini sadece kamyon ile otomobil çarpıştı 3 kişi öldü, 2 kişi yaralandı diye de verebilirsiniz. Yollar kan gölüne döndü ya da kör nokta yine can aldı diye de verebilirsiniz. Son iki örnekte yorum yapmış oluyorsunuz. Sansür ve sınırları her zaman tartışma konusu. Trafik kazası örneğinde sansür pek olmaz ama özellikle siyasi ve toplumsal konularda sansürün bütün dünyada sıkça uygulandığına tanık oluyoruz. Gelişmiş ülkeler ile bizimki gibi geri kalmış ülkeler arasındaki tek fark birinin yumuşak şekilde ve belli bir strateji çerçevesinde uygulanması diğerinin ise kaba şekilde uygulanması. Batı basını bugüne kadar Suriye'de 350 bin kişi hayatını kaybetti derken ölenlerin kimler olduğundan bahsetmez. Ama algı, bu 350 bin kişinin hepsinin hükümet tarafından öldürüldüğü üzerine kuruludur. Buradaki diğer algı ölenlerin barışçı gösteri yapanlar olduğu ve güvenlik güçlerinin bu kişilerin üzerine ateş açtığı için öldükleridir. Gerçeği gizlemek için 350 binin yarıdan fazlasının güvenlik mensubu ya da hükümet yandaşı olduğu belirtilmez. Böylece aslında muhaliflerin de silahlı olduğu ve çatışmalar yaşandığı da gizlenir haberde. Bu düpedüz sansürdür. Bu sansürü aşanlar yok mudur? Evet. Alternatif basın, örneğin asker öldüren bir muhalif ile röportaj yapar ve bunu yayınlar. Bu sansürün bir şekilde delinmesidir. Erdoğan ya da bir hükümet yetkilisinin sözlerinin verirken dedi, söyledi, vurguladı, belirtti, altını çizdi, vs gibi kelimeler doğrudan algı oluşturmaya yöneliktir. Aynı haber ile ilgili aynı sözler ise muhalif basın tarafından iddia etti, söyledi, savundu, dedi gibi ifadeler ile verilir. Aynı tavır hemen tüm haberlerde görülür. Örneğin hükümet yanlısı basın motorinin fiyatı arttırıldığı zaman motorin fiyatında düzenlemeye gidildi der. Amaç hükümetin motorine zam yaptığını gizlemektir. Motorin fiyatında indirime gidildiği zaman ise aynı yandaş basın düzenlemeye gidildi ifadesinin kullanmaz motorine indirim başlığını kullanır. Bu örneklerin hepsi editoryal sanatın konuşturulmasıdır. Ben kendi adıma muhalif sayılabilecek bir kanalda çalıştığım için zaten yukarıda örneğini verdiğim muhalif tavırla aktarmaya çalışıyorum haberlerimi. Haberin daha etkili olabilmesi editörün haberde öne çıkaracağı öge ile ilgili. Örneğin Nuriye Gülmen ve Semih Özakça'nın açlık grevi haberini akademisyenlerin açlık grevi sürüyor başlığı ile de verebilirsiniz. Ama bu etkili olmayabilir. Daha etkili başlık akademisyenlerin açlık grevi 92'nci gününde başlığıdır. Dozajı arttırmak isterseniz Nuriye ve Semih ölüyor Nuriye'de deri dökülmesi başladı başlıklarını kullanırsınız. Bu örnekler hemen her habere uygulanabilir. Sizin bakış açınız ve okuyucu / izleyicinin nereden bakması gerektiğini düşündüğünüze bağlı öne çıkartacağınız öge. Tabii özellikle internet medyasında ve sosyal medya haber reklamlarında yeni bir moda başladı. Ünlü manken ölü bulundu başlığı sizde bu manken kim acaba merakını uyandırır ve habere tıklarsınız. Ya da o ülkede darbe başlığı atılır, hangi ülke olduğunu merak edersiniz. Ama başlık doğrudan Myanmar'da darbe olarak atılsa çok da ilgilenmez ve habere tıklamazsınız. Bu taktiği abartanlar da var. Polisi yolun ortasında öldürdü başlığına tıklarsınız, bir bakarsınız ki olay bir Afrika ülkesinde olmuştur. Ayrıntısını okumadan kapatırsınız ama haberi veren site bir tık daha almış olur. Bu moda etik açıdan tasvip edilmez ama basın artık saniyeler ile yarışıyor ve herkes öne geçmeye çalışıyor. Sansürü aşmak için sanat kullanılıyor mu? Sanırım bu daha çok mizahçıların başarabildiği bir şey. Karikatür ya da yazı ile ironi yapılabilir. Bu bile zamanlarda tehlikeli olabiliyor ülkemizde. Musa Özuğurlu: Haberin tanımı değişmedi ama uygulama çoktan değişti. Artık köpeğin insanı ısırması da haber olabiliyor. Önceki soruya verdiğim yanıttaki merak uyandıran başlıklar buna örnektir. Köpeğin insanı ısırması örneği olağanlığa vurgu yapıyor. Olağanlık biraz da yaşadığınız ülke ve çevre ile ilgili sanırım. Şehir efsanesi midir bilmiyorum. 1950'lerde kuzey ülkelerinin birinin devlet kanalının ana haber bülteni bugün size sunacağımız olağanüstü bir gelişme yok denilerek sunulmamış. Örnek abartılı olabilir ama şu da var: bu gibi ülkelerde cumhurbaşkanı ya da başbakanın propaganda çabası yok. O nedenle cumhurbaşkanının manav açılışı yapması bırakın canlı yayında verilmesini haber bile olmaz. Daha da önemlisi gelişmiş ülkelerde cumhurbaşkanı, başbakan ya da bir bakan manav açılışı yapmaz. Bu sorunuz biraz da uygarlık seviyesi ile ilgili. Son zamanlarda İskoç yerel medyasını takip ediyorum. Hangi haberleri işlediklerini merak ediyorum. Yerel basında yol çalışması yapıldığı için 3 aracın arka arkaya görüntülendiği bir fotoğraf eşliğinde trafik tıkandı başlığını görebiliyoruz. Ama o kadar. Kendi dünyalarında bu önemli. Biz ise bir yandan reyting için etik değerlerin ayaklar altına alındığı, diğer yandan okumayan, sorgulamayan, kalitesi düşen yığınlar haline geldik. Bu nedenle sıradanlık bile ulaşmamız gereken bir nokta haline geldi. Bunun sonucu olarak da köpeğin insanı ısırması haberi bile insanları şaşırtabiliyor. Kalitemiz yüksek olsaydı ve sıradanlığı aşabilseydik bu tür haberler iş yapmayacağı için insanın köpeği ısırmasını şaşırtıcı olarak görebilirdik. Ama o aşamadan çok uzaktayız artık. Ben haberi, bilgilendiren ve böylece toplumu uyaran olarak tanımlarım. Elbette bu bilgilendirme de uyarma da özneldir. Çünkü haberde tarafsızlık yoktur. Objektif habercilik basının en büyük yalanlarından biri. Hele hele bizimki gibi toplumlarda genel tanıma uygun olarak objektif olmaya çalışmak görevden kaçmakla eş anlamlıdır bana göre. Örneğin objektif olmak adına yeni imam hatipler açılıyor cümlesi ile yetinmek bana göre tam tersi sübjektifliğin dibine vurmaktır. Benim bir birey ve gazeteci olarak hassasiyetlerim var ve bir kitleye hitap ediyorum. Eğer haberi bu kadar imam hatip gereksizdir, ülkeyi geri götürüyor vurgusu ile vermezsem görevimi yerine getirmemiş, yani halkı bilgilendirmemiş ve uyarmamış olurum. Uyarmak için köşe yazıları var denilebilir. Ama biz o aşamaya gelemedik daha. Zaten okumayan bir toplumuz. Köşe yazısının okunması ve üzerinde düşünülmesini beklemek son derece lüks ve boş bir beklenti. Türk basınında bir kural var: başlığı ve haberi ilk okul 3. sınıf düzeyine hitap eder gibi yazacaksınız. Neden? Halk anlamıyor da ondan. Bu kuralı en iyi uygulayan gazete Posta'dır. Birinci sayfasındaki haberlerde çok basit cümleler kullanır. Bu nedenle de en çok satan gazetelerden biridir. Geçmişte 1 milyona yaklaşan gerçek satış rakamlarına ulaşmıştır. Hal böyleyken verilecek mesajın köşe yazılarına bırakılması en azından pratik değil. Bu nedenle birinci sayfada ya da ekranda haberi hap bilgiler ile ve eleştiriyi de katarak vermek gerektiğine inanıyorum. Bir gün biz de Norveç olursak belki halkımız da basınımız da ideal olana ulaşır. Diğer yandan gazetecilik başkalarının yazılmasını istemediğini yazmaktır, gerisi halkla ilişkilerdir. Ben kendi adıma başkaları denince iktidarı anlıyorum. İktidara karşı yazmak, konuşmaktır gazetecilik. Sadece karşı çıkmak anlamında değil. Her şeyin çok iyi olduğu bir ülkede bile düşüncenin gelişmesi ve kalitenin artması için tartışma yaratılmalı. Bu, toplumun kendi kendisini gözden geçirmesini sağlar. Bir düşünürün dediği gibi: herkes benimle aynı görüşteyse yanılmaktan korkarım. Musa Özuğurlu: Çok çok zor bu coğrafyada gazeteci olmak. Bu coğrafyada gazeteci sadece gazeteci olamaz maalesef. Çünkü bu coğrafya tam da yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi duruş gerektiriyor. Bu duruşun neye göre olacağı elbette tartışılır. Toplumsal olanda objektif kriterler yok maalesef. Kendi adıma genel itibari ile toplumun refahının tam bağımsızlık ve bilim ile sağlanacağına inanan biriyim, dolayısıyla tavrımı ona göre belirlemiş durumdayım. Dolayısıyla gerici her söylem, eylem, savaş gazeteci olarak bana üzerine basa basa halka anlatılması ve savaşılması görevini yüklüyor. Aksi durumda bir magazin gazetecisinden farkım kalmaz. Bu coğrafyada gazeteci sadece anonim olanın değil şahısların da karşısında yer almak durumunda. Gelişmiş bir coğrafya olsaydı anonim olan yeterliydi belki, ancak bizim gibi ülkelerde şahıslar, tek adamlar, diktatörler ya da -hükümet olsa bile- lider yönetim i var. Bu durumda yazdığınız, konuştuğunuz her şey bu kişilere göre değerlendiriliyor. Hükümetler, kesimler, gruplar, örgütler ya da dinamikler için de geçerli bu dediğim. Örneğin Erdoğan'ın Suriye politikasını eleştirdiğinizde en başta Erdoğan'ı, sonrasında hükümeti, parti mensuplarını, taraftarlarını, dindaşlarını, mezheptaşlarını karşınıza almış oluyorsunuz. Sonunda iş dönüp dolaşıp devletin ali menfaatlerine dayanıyor ve siz kutsal olana dokunmuş oluyorsunuz. Bundan sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Balkan coğrafyasına hakim değilim ama Ortadoğu basınını ve gazetecilerini çok yakından biliyorum. Yapacağınız her haber, eleştiri devletin, partinin, örgütün menfaatlerine aykırı olarak görülebilir. Görülmekle kalmaz cezalandırılırsınız da. Cumhuriyet'in MİT tırları haberi bunun en bariz örneklerinden biridir. Suriye savaşı sürecinde uzun süre Suriye içinde görev yaptım. Çok kez sansür ile karşılaştım, görevden alındım, en sonunda işten çıkarıldım. Hükümetin Suriye politikalarına uygun haberler vermediğim için oldu bu. Ama daha kötüsü Alevi olduğum için hakkımda hükümet yandaşlarının başlattığı karalamalar ve bana yapılan muameleydi. Daha olayların başında ki o zaman politikalar ayyuka çıkmamıştı- gazeteci kimliğim ile değil Alevi kimliğim ile eleştirildim. Bu iki örnek bu coğrafyada gazeteciliğin ne kadar zor yapıldığını ya da gazeteciliğin kimliksiz yapılamayacağını gösteriyor. Zaman Suriye konusunda benim gibi gazetecileri haklı çıkardı. Ama bizim gibiler hükümet nezdinde hala kara listede. Hoş, bu bizim için olumlu bir durum ama genel olarak gazetecilik için son derece olumsuz. Diğer yandan sürekli yüksek perdeden mücadele ve askeri çatışmaların olduğu bir coğrafyadayız. Hemen her sabah kartlar yeniden karılıyor ve yeni oyun başlıyor. Gazeteci olarak da bizim bu süreçleri anlamamız gerekiyor. Dolayısıyla 7/24 mücadele / savaş psikolojisi ile yaşıyoruz. Suriye süreci gibi savaş ortamları ise travma yaşatıyor. Onlarca, yüzlerce ceset, patlama, dram, saldırı gördüm, yaşadım. Bugün hala bir ses duyduğumda ne olduğunu anlayana kadar refleks gösteriyorum. Belki ömür boyu kurtulamayacağım. Ama aynı zamanda kendimi alamıyorum savaş haberlerinden, hastalık gibi. Balkanlar'da da durumun aşağı yukarı aynı olduğunu sanıyorum. Beraber çalıştığım bir gazeteci arkadaşım vardı. Saraybosna sürecini yakından yaşamıştı. O da aynı dertlerden muzdarip. Bu coğrafyada çalışan bir gazeteci olarak ben de yukarıda örneğini verdiğim İskoçya yerel basını gibi haberler yapmak isterdim doğrusu. Ancak coğrafya durulmadığı sürece böyle bir şey mümkün görünmüyor. Deyim yerindeyse kıyamete kadar da böyle gidecek. Musa Özuğurlu: Sanırım yumuşak huylu olmam. Empati geliştirmeyi seviyorum, daha doğrusu bu doğal bir durum. Oysa acil servis doktoru gibi olmalı gazeteci. Kimseye bulaşmamalı. Ama bunu başaramıyorum. Yetiş me tarzı ile ilgili sanırım. Bu durum en büyük handikaplarımdan biri. Aleyhinde haber yaptığım düşmanım da olsa insanlarla ilişki kurabiliyorum bu da yanlış değerlendirmelere sebep olabilecek bir durum. Diğer yandan yazılarımda objektif olmadığım eleştirileri yapılıyor. Bu da üslup ile ilgili bir durum. Konunun net anlatılması taraftarıyım, imaların yeterli olduğunu düşünmüyorum genellikle. Bu nedenle örneğin Suriye ordusu Halep'i geri aldı demek yerine Suriye ordusu Halep'i özgürleştirdi demeyi tercih ediyorum. Bu gibi ifadeler de doğal olarak sübjektif olmakla suçlanmama sebep oluyor. Suriye savaşında verdiğim haberler de taraflı geliyordu insanlara. Evet taraflıydı. Çünkü olanları Suriye halkına karşı yapılan emperyalist bir savaş olarak görüyordum. Bu görüşte olan bazı gazeteci arkadaşlarım bile beni keskin yazmakla eleştriyorlar. Bu da sanırım benimle ilgili olarak çarpıtılabilecek özelliklerden biri ve gelecekte de öyle olacak. O zaten Baasçıydı, Aleviydi... Bunları çok duydum halen duyuyorum. Musa Özuğurlu: Hayır. Kendi alanım olduğu için üzerinde duruyorum: yabancı gazeteciler içerisinde Suriye'de savaşı başından sonuna kadar sadece iki gazeteci devamlı olarak takip etti. Bunlardan biri benim. Tarihin en önemli süreçlerinden birine tanık oldum. Normal şartlarda havada kapılmam lazımdı Ama bu yazının başından bu yana tarif etmeye çalıştığım anlayış nedeni ile Türk basını tarafından değerlendirilmedi. Diğer yandan yıllarca bu sektörde her alanda çalıştım. Ancak zamanın ruhu bizim gibi insanları değil kendilerine uygun insanları yaşatıyor. Bizim gibiler ancak kendi mahallelerinde iş yapabiliyor. Şikayetçi miyim? Hayır. Hitap ettiğim kitlenin buna değer olduğunu düşünüyorum. Padişah sofrasında olmadığım için çok mutluyum. Musa Özuğurlu: Hatırlamıyorum. Bulunmak istediğim yerler oldu. Galatasaray'ın UEFA kupasını aldığı zaman stadyumda olmak, ya da ordu girdiğinde Halep'te olmak isterdim. Sanırım gelecekte olmak istediğim şeylerden birisi Suriye'nin zaferinin ilan edilmesi anı olur. İsmail Cem Doğru: Yetiştiğiniz koşulları ve mesleği öğrendiğiniz büyüklerinizle aranızda kurduğunuz ilişkileri göz önüne aldığınızda bugün yetişen yeni nesil gazetecilerin durumu için neler söylemek istersiniz. Musa Özuğurlu: Maalesef hiç iyi durumda değil. Türkiye'de gazetecilik ve halkla ilişkiler diye ucube bir tanım var. Gazetecilik kısmı bırakıldı artık sadece halkla ilişkiler kısmı yapılıyor. Tabii bunun da yukarıda verdiğim cevapların hepsinde olduğu gibi istisnaları var. Şöyle bir örnek nereye geldiğimizi anlatmaya yeter sanırım: daha önce çalıştığım kanallardan birinin haber müdürü olan arkadaşım anlatmıştı. Ulusal gazetelerden birinin sonradan Türk basınında Beyaz Saray'da ilk muhabir diye lanse ettiği bir spiker arkadaşımız vardı. Bir gün haber müdürümüze gidip... bey bunu Kaferiler diye okuyoruz değil mi? diye sormuş. Bahsettiği Kaferiler bizim Caferiler! düşünün kendi toplumuna bu kadar yabancı ve cahil denmeyi bile hak etmeyecek düzeydeki bu arkadaşımız ekrana çıkıp milyonlara sesleniyordu o dönemde. Türk basınında usta çırak ilişkisi uzun zaman önce yok oldu. İletişim fakültesini bitiren herkes kendisini gazeteci sanıyor. Hele bir de torpili varsa ve yakışıklı ya da güzelse basamakları hızla çıkıyor. Oysa gazetecilik de diğer meslekler gibi yılları gerektiriyor ustalaşmak için. Burnu sürtülmeyen, büyükleri tarafından lanetlenmeyen, kırbaçlanmayan gazeteci pişmez. Her meslek mensubu kendi ihtisas alanında uzman olmalıdır. Ama gazeteci her alanda uzman olmalıdır. Ya da uzmanlık alanı dışında işler yapmamalıdır. Ama gelin görün ki Türkiye'de felsefe, sosyoloji, din, siyaset, coğrafya, tarih konularında okumuş gazeteci sayısı çok azdır. Bunun tersinin istisna olması gerekirdi. Batılı gazetecileri izleme şansım oldu. Hala bilimsel çalışıyorlar, mesleklerinin gereğini yerine getiriyorlar. Amerikan Foxtv gibi zır cahilleri çalıştıranlar da var elbette ama onun bile bir mantığı var Batı'da. Yani sonuç olarak gazeteciliğimiz yerlerde sürünüyor. Hele hele son yıllarda sadece hükümet yandaşı olduğu veya cemaate mensup olduğu için işe alınan ve yükselen gazeteciler var ki onları anlatmaya kitap yetmez. TRT için okul ifadesi kullanılırdı. Özellikle radyolarda çalışan spikerleri temel diksiyon kurallarını bile bilmiyor şimdi. Camide vaaz ses tonuyla haber okuyanlar var. Bu cemaat adı verilen yapının etkin olduğu zamanlarda zirveye ulaşmıştı. Samanyolu tv ile TRT arasında fark kalmamıştı. Aynıdurum TRT'nin bütün alanları için geçerli. TRT neden dış yapımlara milyarlarca para ödüyor? Kendi aldıkları adamların meslek ile alakasının olmadığını çok iyi biliyorlar çünkü. Ama maaşlarını aksamadan alıyorlar. Bu kalitesizlik hemen her alanda tabii. Bir zaman Reha Muhta ile Show TV ana haber vardı. TV haberciliğinin bozulmaya başladığı dönem o dönemdi. Ellerinde reyting cihazları ile anlık ölçüm yapıyorlardı. Yarım saat boyunca aynı mankeni göstermelerinin sırrı buradadır. Maymuna bile muhabirlik yaptırdılar. Bu süreç bugün de devam ediyor. Musa Özuğurlu: Sanırım ömür boyu mesleği sürdüreceğim. Bu bir hastalık. Olaylara, gelişmelere duyarlılık göstermek bizim mesleğin olmazsa olmaz koşulu. Bu koşulları hala yerine getirebildiğimi düşünüyorum. Sağlığım elverdiğince yazmaya, konuşmaya devam edeceğim. Köyde bir ağaç altında felsefe okumak isterdim. Ama memleket bu haldeyken bunu yapmayı doğru bulmuyorum. Bencillik yapıyor da olabilirim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/10/29/yazar-ozge-olgacin-tiyatro-oyuncusu-hakan-gercekle-roportaji", "text": "H. GERÇEK Var olmak, kendini kanıtlamak; çocukluktan süregelen bir mücadele benim hayatımda. Yapı olarak, her şeyi çok iyi gözlemleyen ve özümseyen bir çocuktum. O zamanlar farkında değildim; bunu çok yeni algılıyorum. Kenarda çok öne çıkamayan bir çocuk, hatta çok utangaç bir çocuk kendini ifade edebileceği bir yer, bir alan arar. O alan da her zaman sahne oldu benim için. Elbette çocukken sanatın tanımını bilmiyordum; ama zamanla hayat yolculuğuma tiyatro dahil oldu ki ben o yönden çok şanlıyım çünkü lise eğitimimin sonlarında bu yönümü keşfettim. Amatör olarak tiyatro kurslarına giderken, bir tek sahnede çok mutlu ve huzurlu olduğumu fark ettim ve asıl serüven orada başladı. Daha sonra bu yaşadığım süreç, kendi içimde anlayamadığım bazı farklılıkları ortaya çıkarttı. Bunu bir tedavi süreci olarak da tanımlayabilirim. Zaten ben sanatı, bir tedavi biçimi olarak görüyorum;üreten içinde, izleyen içinde. Çünkü en basit tanımıyla hayatınıza hoşgörü katıyor. Hiçbir şey yapmasa dahi başka olasılıklar getiriyor. Başka hayatların olasılıklarını getiriyor ki bu başka olasılıklar, tek bir noktadan bakmadığınız zaman hayatınızdaki bakış noktalarını çoğalttıkça; başka insanlara karşı daha hoşgörülü ve bağışlayıcı olabiliyorsunuz. Zaten bununda sanatın ana başlıklarından biri olduğunu düşünüyorum. Ben bunu keşfettikçe çok başka bir yere geldim, içsel yolculuğumda. Bununla birlikte fiziksel olarak da kendimi sahnede çok rahat hissediyorum. Yaşamımda insanların içindeyken o kadar da rahat olamayan bir adam olarak, sahnedeki o yükselti beni çok mutlu ediyor. Diyorum ya, bu bir didişme; kendini kanıtlama mücadelesi. Ben tek kişilik oyunlara başladığım zaman, çok doğru bir cümle yazılmıştı benimle ilgili. Hakan Gerçek meydan okuyor. diye. Gerçekten bir meydan okumaydı bu. Tamamlayamadıklarımı, çocukluğuma dair eksiklerimi, sahnede giderdim ama hiçbir zaman yırtık ve kendini bilmez bir tavırla değil. Kuralına uygun şekilde, o kadar çok çalıştım ki... Elimden geldiğince, sanatın disiplini içerisinde ilerlemeye çabaladım hep. Bence bu; bütünüyle kendini var etme çabasıydı. Başlarda böyle mi baktım? Hayır. Farkında olmadan hocalarımın, ustalarımın sayesinde yavaş yavaş bilinçlendim; ama bir süre sonra tamamen farkındaydım artık. Kuvvetli bir enerjiyle, içimde o bastırılmış olan duyguları bir şekilde açığa çıkarttım. Çünkü ben inanıyorum ki;her insanın içinde şiddet, nefret, sevgi, aşk her şey var. Ne kadarını çıkarabildiğinizle çok alakalı. Oyunculuk da böyle bir şey. Biz oyuncular alıyoruz; her şeyden bir parça biriktiriyoruz. Mesela ben 'Hamlet' oynuyorum; 'Hamlet'de değilim yada 'Van Gogh' oynuyorum; 'Van Gogh'da değilim elbette... 'Van Gogh'ta, bana çarpan duyguları ortaya çıkarıyorum. O hisleri, o aşkları, o çalışma azmini, ulaşılamayanları, melankolisi adı her ne ise... O yüzden bu meselenin ana özeti; o süreçte kendimi tedavi edebilmiş olabilmem ve hala da devam ediyorum. Bu bir takım başka hastalıklar getirmiyor mu? Elbette getiriyor. Bambaşka şeyler ekliyor insana; ama onlarla da başa çıkmaya çalışıyorsun ve önemli olan ise kısır döngüye dönüştürmeden çözümlemeyi başarabilmek. Peki, sizin tanımlamanızla çok içe kapanık bir çocukluktan;göz önünde, sözcüklere nefes veren bir adama dönüşme sürecinizdeki kırılma noktaları üzerine de konuşalım istiyorum. Otobüse binip, içinde dahi yürüyemeyen bir çocuktum. Utanırdım. Sokakta yürürken bir tanıdıkla karşılaşsam, yolumu değiştirirdim. Kaçardım, yüzüm kıpkırmızı olurdu. Şimdi hiçbir röportajda konuşmadığım, ilk defa sana anlatacağım bir yönümü paylaşmak istiyorum. Geçen gün okulda çocuklarla konuşurken keşfettim aslında. Bu soruya direkt karşılık mı bilmiyorum; ama benim sanat hayatımı ve oyuncu kişiliğimi tanımlamak anlamında, çok iyi anlaşılabileceğini düşünüyorum. Tabii ki bu durum hastalık olarak da algılanabilir. Çocukken hep sesler duyardım. Kafamın içinde dolaşan sesler... Belki ben o dönem bunu annem ve babamla paylaşmış olsaydım, büyük olasılıkla beni bir doktora götürebilirlerdi. Gerçekten hastalıklı bir durum fakat ben bununla kendi kendime baş etmeyi öğrendim. Sesler, o fısıltılar çok rahatsız edici derecedeydi; ama ben tiyatroyu keşfettikten sonra yavaş yavaş azalmaya başladılar. Sanat ve oyunculuk üzerine konuşurken, Hocam, ben bu işi bırakmak istiyorum. serzenişlerini dinlerken; planlamadan, hiçbir şey düşünmeden, otuz beş sene sonra ağzımdan dökülen bu cümleler; benim iç derinliğimin en büyük ipucuydu sanırım. Aslında onca seneden sonra, keşfettiğim şey şu idi: o bana gülen, fısır fısır arkamdan konuşan sesleri, o insanları aldım; seyirci koltuğuna oturttum ve dedim ki, Öylemi... ben sizinle baş ederim. Oturun oraya, ben artık sahnedeyim; şimdi bana gülün, şimdi benim arkamdan konuşun, şimdi aranızda fısıldaşın, beni izleyin; çünkü şimdi ben güçlüyüm. Bence bu hikayenin psikolojik anlamda en önemli saptamasıdır ki bunu otuz beş yıl sonra bu farkındalıkla anlatabiliyorum. Hepimiz mücadele ediyoruz. Hayatla, kendimizle... Alışkanlıklarımızla, zayıflıklarımızla mücadele ediyoruz. Birçok zaafımla sahnede başa çıkabildim. Kendi varlığımı orada kanıtlayabildim diyebilirim. İçinde yaşadığım toplum, zaten buna çok uygun bir toplum;ama ben diğer sanatlarla etkileşimlerinde etkili olduğuna inanıyorum. Edebiyat, resim sanatı, müzik, özellikle ritim denen şey, hayatın ritmi, etrafımızdaki insanlar... Ama en önemli dinamik ise kendi içimdeki dinamik... Ben kendimi çok gözlemlemeye çalışıyorum. Hatalarımı, doğrularımı... Çünkü sizin kendinizi tanımanız, sanatınızı daha iyi icra etmenizi sağlıyor. Başkalarını gözlemlemek, hayatı gözlemlemek de elbette ki çok önemli ancak tiyatroda, oyunculukta kendinizi, olaylar karşısında nasıl davrandığınızı, verdiğiniz tepkileri çok net çizebiliyorsanız yada söylenen sözcüklerle, söylenmeyen sözcükleri ayırt edebiliyorsanız; doğru bir yoldasınız demektir. Hayattaki bir diğer dinamiğimde budur: söylediklerimiz yada söylemediklerimiz. Ki söylemediklerimiz, benim hayatımın derinliğinde çok fazla yer alır. Söyleyemediklerimiz, belki yalan söylediklerimiz... Çünkü o zaman hayatın tanımı, daha doğru ve net ortaya çıkıyor. Mesela bir tekstte, bir oyunda birçok şey anlatılır; evet, biz o sözleri söyleriz. Bizim için önemli olan söylenmeyen, alttaki metinlerdir; yazarın yazmadıklarıdır. Sanatım için en önemli dinamiklerden birkaçı ise tabii ki teknik olarak kendimi geliştirmek, vücut disiplini sağlamak, nefes, ses çalışmak vs. ve diğer sanat dalları kuşkusuz. En fazla beslendiğim alan ise kendi içsel gözlemlerim ve içinde yaşadığım toplumun dinamikleri. Gelenek olarak da adlandırabilirim bu dinamiği. Geleneklerle çok fazla çatışıyorum çünkü anlamlı da gelmiyor birçok şey, hayattaki karşılıklarına baktığım zaman. Üstelik bu kadar kabalığa itilmiş, bu kadar ayrıştırılmış bir toplumda, hiç aklım almıyor yaşananları. Tabii ki bu durum beni başka türlü şeyler yapmaya, başka türlü sözler söylemeye de itiyor ama bunlar slogan atmak türünden söylemler değil. Söyleyecek bir sözünüz varsa slogan atmak sevdiğim bir ifade şekli değil. Her şey güzel söylenmeli. Zaten yaptığım işin kaynağı şiir. Ama kişisel olarak şiirle olan bağımı tanımlamam gerekirse; aslında orta okul, lise çağlarında çok fazla şiir okuyan bir çocuk değildim. Hatta anlamıyordum okuduğum şiirleri bazen. Yavaş yavaş gelişti içimde şiir merakı. Konservatuar yıllarında farklı bir boyut kazandı ve bu bağ kuvvetlendi. Şimdilerdeki serüven ise sevgili Atilla Birkiye'nin sayesinde oldu aslında. İş sanatta 13 senedir yaptığımız gösteriler var. Her ay bir şair okuması... Gerçekten hiç sesli şiir okumayı sevmezdim; çok anlamlı da bulmazdım birilerine şiir okumayı. Daha doğrusu biraz da sıkılırdım galiba. Başladıktan sonra sevmeye başladım ve devamı da çorap söküğü gibi geldi. Bu maceraların devamında, Cemal Süreya projesi gelişti. Sonunda da adım, şiir okuyan oyuncuya çıktı. Artık nereye gitsem Şiir okur musunuz? sorularıyla karşılaşıyorum. Bu durumdan hoşlanıyor muyum? Kesinlikle hayır. Bir oyuncu olarak zor bir performans gerçekleştiriyorum. Şiir, çetrefilli ve çok kuvvetli bir alan. Herkesin kafasında farklı bir karşılığı var şiirin. Eleştiri anlamında kötü cümleler kuranlar da oluyor. Hiç şiir okumasan çok daha iyi. diyor; onu da anlıyorum. Bizde bir hamaset var. Şiir okuma mevzusunda da o hamasete alışmış insanlar. Bu da ortaokuldaki edebiyat hocalarımızın kusurudur; şiir öyle okunur, böyle okunur kalıpları öğretildi bize. Oysa şiir bir anlatımdır. O şiirdeki dünyayı ben nasıl algılıyorsam, öyle aktarıyorum seyirciye. Postacı filmindeydi galiba Şiir artık okuyanındır. cümlesi, yazanın değil. O yüzden herkesin kendine göre bir şiir algısı var. Cemal Süreya'nın Üvercinka şiirinin herkeste başka bir karşılığı vardır elbette ama ben, o şiirleri kendimce yorumladım; teknik olarak da, duygu olarak da. Atilla Birkiye ve İş Sanat ekibiyle başlayan bu yolculuk, buraya kadar evrildi. Hatta benden başka bir performans bekleyişindeler; ama yapacağımı da çok düşünmüyorum şimdilik. Üstelik Cemal Süreya şiirleri... Nazım ya da Orhan Veli'nin şiirleri daha sahneye uygun şiirler; ama Cemal Süreya şiirleri sahneye pek de uygun değildi gerçekten. Ama beni şaşırtan bir şey oldu. Beş senedir birçok yere gittik. Sekiz kere, dokuz kere gelen seyircilerimiz oldu. Gerçekten de dolu dolu geçti bu süreç. Ve bu durum, benim bu topluma olan inancımı o kadar arttırdı ki... Bakın şöyle seyirciler vardı; ilk kez şiir dinleyen, daha sonra mesleğini bırakıp bu işlerle uğraşan insanlar... Kendini sanata, edebiyata adayıp; öyle yaşamaya çalışan insanlar tanıdım. Yine hayatında hiç şiir okumayıp; daha sonra, benden çok kitap deviren insanlar... En azından bir kişiye bile faydanız oluyorsa, bu büyük bir kazanç. Yüz binlere, milyonlara gerek yok belki. İşte bu sanatın gücü, işte bu bizim sahnedeki gücümüz. Bu durum, beni hem çok şaşırttı; hem de çok mutlu etti. Beklediğim bir şey değildi çünkü. Gerçekten ben, okumaktan yoruluyordum bazen. Seyirci, kırk küsur tane Cemal Süreya şiiri dinliyor;konsere gelir gibi geliyorlardı gösteriye. Bu, çok ayrıcalıklı bir durum benim içinde, gelen içinde. O zaman ben kendimi gerçekten özel hissediyorum. Çok iyi olması gerekli mesela ben öğrencilerime de söylüyorum; öykü okuyun diyorum. Kendinize mizansenler yaratın. Bu yaratının, oyuncuya katkısı yadsınamaz. Duygu ve düşüncelerin nasıl harekete geçeceği eylemlerle çok alakalı çünkü... Ben bir öykü okurken, dikkat ettiğim noktalardan biri de budur. Bu adam; burada nerede durur, nereye gider, nasıl bakar... Bir kere bu, sizi teknik olarak çok geliştirir. Başka hayatlar; dünyanızı, hayal gücünüzü de zenginleştirir bir oyuncu olarak. Türkçe çok güzel bir dil. Sahnedeki ezberinizi de kolaylaştıracak bir şey bu. Kitap okuduğunuz zaman, kelimeler arkasından nelerin geleceğini beyniniz o kadar iyi algılıyor ki zaten teknik olarak yapılması gereken işlerin başında geliyor, okuma eylemi. Hatta ben sesli okumayı sevenlerdenim, çalışmak için. Başka hayatlar, başka insanlar, başka aşklar tanıyorsunuz; bu müthiş bir deneyim. Ben kitap okumayan, öykü okumayan, şiir okumayan bir oyuncuyu kabul etmek istemiyorum. Aksi olduğunda, kötü oyuncu olur mu, olmaz mı?İnan onu bilmiyorum. Çıkar öyle insanlar;okumaktan beslenmese de çok iyi oyuncudur, başka türlü bir yetenektir belki. Ama bildiğim bir şey var ki kişisel olarak da, oyuncu olarak da kendini geliştirmek anlamında, edebiyatın kuşkusuz önemi çok büyüktür ve oyunculuğun can damarlarından biridir diyebilirim. Aslında biraz yazmaya çalışıyorum; ama yazdıklarımı ben bile adlandıramıyorum. Yazma eyleminin beni çok rahatlattığını da söyleyebilirim. Bu işi de ustalarına, yazarlara bırakmak lazım. Bir oyuncu olarak, yarattığınız ve hayat verdiğiniz karakterlerin tanrılarından biri olma halinin bir üst boyutunda, kendi tiyatronuzu kurarak; bir nevi kendi dünyanızın tek tanrısı olma haline dönüşme süreciniz üzerine neler söylemek istersiniz?Bunu, biraz daha somutlaştırarak söylemem gerekirse; içinde uzun yıllar yer aldığınız ve bir ekol olan Kenter Tiyatrosundan, Tiyatro Gerçek'in doğuş serüvenine geçme sürecinizden bahsedelim istiyorum. Tiyatro Gerçek, slogan atmadan söylüyor cümlelerini, yumuşak söylüyor; ama biliyorsunuz ki en sert sözcükler aslında o yumuşaklığın içinde vardır. Tiyatro Gerçek'in isteği; iyi oyuncularla, iyi metinler yaratarak seyircisine ulaşmak. Tiyatroda, oyuncunun çok önemli olduğuna inanıyorum. Tiyatroda oyunculuk, sinemada ise reji diyebilirsiniz. Tiyatroda iyi oyuncu olmadığı sürece istediğiniz kadar iyi reji yapın; başarısız bir son bekler sizi. Çünkü tiyatroda mesele, hikaye anlatmaktır. Çok da derin bir alandır. Tiyatro Gerçek, iyi oyuncular ve projelerle, hayatın bütün bu çekilmezliğini, yükünü, bununla birlikte tüm güzelliklerini, hayata ve insana dair ne varsa aktarabilmek seyircisine. Orada insanların kafasına, yüreğine biraz olsun girebilmek. Koskoca oyundan iki tane cümle alıp gitse; zaten yetiyor. Örnek işte 'Van Gogh'... 'Van Gogh'un hayatını izledikten sonra okulu bırakmak isteyen bir resim öğrencisinin, okulu bırakmadığına şahit oldum. Dediler ki Hocam biz oyunu seyrettik ve vazgeçtik; bırakmıyoruz. Çünkü bir mücadele var ve biz hiç mücadele etmediğimizi anladık. Bu da her şeyin özeti sanırım. Tiyatro Gerçek'in çok değerli ve özel bir seyircisi var. Derinliği farklı bir seyirci profili bu. Evet, genel anlamda insanların tercih edeceği bir tiyatro yapmıyorum; onu biliyorum. Oyunları seçerken, dikkat ettiğim bir nokta da; arka tarafta tarihsel bir durum olması. 'Savunma'daki hikayeyi anlatıyorsunuz ve'Savunma'da 1800 ve 1900 yılların Amerika profili var. 'Van Gogh'u anlatıyorsunuz ama derinliğinde bir Avrupa ve sanat tarihi var; tarihsel bir gerçeklik. Ben, buna çok özen gösteriyorum. Aslında bir şey öğretiyorsunuz insanlara. O insan geliyor; 'Van Gogh'un dünyasına giriyor ve o döneme de tanıklık etmiş oluyor. Dönemin toplumu ne ise, karakterlerde ona göre şekil alıyor; tıpkı bugün olduğu gibi... Merak eden, soran, sorgulayan Tiyatro Gerçek seyircisi içinse bu durum, gerçekliği olan bir serüven haline dönüşüyor. Teknoloji, birçok anlamda rahatlatıyor ve teknik anlamda artı bir değer kattığı muhakkak.'Savunma' oyunumuzda da teknolojiden faydalandık; ama sahnede, aslolanın oyuncu olduğuna inanıyorum. Bomboş bir sahnede, sadece bir oyuncu ile bile çok daha iyi anlatılabilir tüm hikaye. Çok fazla deneysel sahnelemelere ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum;ama yeni biçimler denemeye, yeni yönetmenlerle çalışmaya elbette ki karşı değilim. Çünkü o zaman ben, kendimi sorgulayacağım, zorlayacağım alanlar bulabilirim. Buna her zaman varım. Aslında yeni proje aslında hiç belli değil. Şimdilerde bir de dizi var. Bir taraftan tek kişilik bir oyun sahnelemek istiyorum. Diğer taraftan kalabalık bir kadroyla çalışmak istiyorum. Özel tiyatronun zorlukları var tabii, kalabalık bir kadro ile çalışmak anlamında. Arıyorum, okuyorum çok araştırıyorum...'İşte bu' diyebileceğim, gerçekten içime çok sinen bir hikaye ile karşılaşmadım. 'Van Gogh'a devam ediyoruz;9. Sezona başlayacağız."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/11/03/36-uluslararasi-istanbul-kitap-fuari-yarin-basliyor", "text": "Yurt içi ve yurt dışından 800'ün üzerinde yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı beklenen fuarda, dokuz gün boyunca panel, söyleşi, şiir dinletisi ve çocuk atölyelerinden oluşan kültür etkinliklerinde ve imza günlerinde yazarlar okurlarıyla buluşacaktır. TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu kararıyla yazar Sayın Ayla Kutlu 36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarıolarak belirlenmiştir. Fuar süresince Kutlu'nun yaşamı ve eserleri üzerine, kendisinin de katılımıyla çeşitli panel ve söyleşiler düzenlenecektir. Fuarın teması ise İyi ki Varsın Edebiyat olacaktır. İstanbul Kitap Fuarı tema kapsamında yurt içinden ve yurt dışından birbirinden değerli konukların ve Onur Yazarı Ayla Kutlu'nun katılımıyla düzenlenecek kültür etkinliklerine ev sahipliği yapacaktır. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı otuz altıncı yılında Kore'yi konuk etmeye hazırlanıyor. Uluslararası Salon kapsamında fuarın ilk 4 günü (4-7 Kasım) açık olacak Kore ülke standında Kore edebiyatı ve kültürüne yer verilecektir. Onur Konuğu ülke etkinlikleri kapsamında söyleşi, panel, yayıncılarla profesyonel buluşmalar ve çocuk etkinlikleri düzenlenecektir. Onur Konuğu Kore'nin önde gelen yazarları, İstanbul Kitap Fuarı'nda okurlarıyla buluşacaktır. Ayrıntılı etkinlik programı ve davetli yazar listesi Eylül ayı içerisinde İstanbul'da düzenlenecek basın toplantısında açıklanacaktır. 36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, ARTİST 2017 / 27. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı ile eş zamanlı gerçekleştirilecektir. Girişin öğrenci, öğretmen, emekli ve engellilere ücretsiz olduğu fuar, hafta içi 10.00-19.00, hafta sonu 10.00-20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek; fuarın son günü 12 Kasım Pazar akşamı ise 19.00'da sona erecektir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2017/12/19/zeki-z-kirmizi-kazuo-ishiguro-uzerine", "text": "Yapı Kredi Yayınları, YK'da Birinci Basım, Ağustos 2012, İstanbul, 161 s. Can Yayınları, Birinci Basım, 1993, İstanbul, 255 s. Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Şubat 2007, İstanbul, 271 s. Turkuvaz Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2011, İstanbul, 189 s. AÇIKLAMA: Bu yılın (2017) Nobel Yazın Ödülünü hak ederek alan KazuoIshiguro hakkında bu yazı 2 yıl önce (2015) yazılmıştır. Aradan çıkan bir yarım Ishiguro okuması. Aşağıdaki tabloda görüleceği üzere 7 romanının 7'si de Türkçe'ye çevrilmiş. 3 öykü kitabından sonuncusu Türkçe'de var yalnızca. Oyunları ve az şiirleri dışında demek ki Türkçeye kazandırılmış, hem de çok iyi çevirilerle kazandırılmış bir yazar Ishiguro. Dolayısıyla Türkçedeki 8 kitabından 4'ünü okumuş oldum bir küçük kaçamakla. Ama zaman sırası ters bir okuma oldu. Sondan başa doğru yürüdüm neredeyse. Kitap kitabı çağırdı ve ilk romana değin çıktım. 1954 yılında (61 yaşında) Nagazaki doğumlu Ishiguro sanırım 6 yaşında ailesiyle İngiltere'ye yerleşiyor. Ve bir İngiliz yurttaşı olarak yetişiyor. İngilizce yazıyor. Ona İngiliz yazar diyebiliriz, hatta dememiz özellikle gerekir. İngilizce yazın çevresi Ishiguro'yu ödülsüz bırakmadı ve KazuoIshiguro; Time (2005 yılında Beni Asla Bırakma'nın 1923'denberi İngiliz dilinde yazılmış 100 büyük romandan biri seçilmesi), The Times (2008 yılında KazuoIshiguro'nun 1945'den beri en büyük 50 İngiltere yazarından biri seçilmesi) listelerine girerken, ayrıca 1982'de Uzak Tepeler, 1986'da Değişen Dünyada Bir Sanatçı için WinifredHoltby (İngiliz yazarı WinifredHoltby'nin anısına 1967'de RoyalSociety of Literature'ce kurulan, yılın en iyi bölgesel, yerel yazarı ödülü); 1989'da Günden Kalanlar için Booker (1968'den beri yılda bir kez verilen İngiltere'de basılmış ve İngilizce yazılmış en iyi özgün roman ödülü) ödüllerini kazandı. Ayrıca nişanları vb. var anladığımca. Tabloyu aşağıya koyuyorum. Bu tür kaynakça çalışmalarının Türkçe okuruna yarar sağladığı kanısındayım. Genellikle yayınevleri yazarların Türkiye baskıları konusunda özenli değiller. Kendi yayınlarını, çevirilerini öne çıkarmalarını bir yere değin anlayabilirim ama doğru bulmuyorum. Yazarın Türkiye'de tüm yayınlarını kesinlikle bilmeleri, önceki baskılar konusunda okuru doğru dürüst bilgilendirmeleri yerinde olacaktır. Ishiguro örneğinde Ishiguro'nun yayın haklarını yakın yıllarda Yapı Kredi Yayınevi alınca eski Can ve Turkuvaz Yayınevi çevirilerini de bastı. İyi yaptı da bunun belirtilmesi gerekir. Kuşkusuz öyküleriyle yetinmeyip merakla önceki yapıtlarına dönmem nasıl bir yazarla karşı karşıya olduğum konusunda görüşümü derinleştirdi. Okuyuşuma karşıt bir yazı çizgisi izleyerek anavatana henüz daha sıcak, canlı imgelerle bağlı olunan (oysa ilk roman Uzak Tepeler İngilizce yayınlandığında İshiguro 28 yaşında İngiliz gibi yaşayan, duyumsayan, bakan biridir) ilk romana dönmem iyi olacak. Neden sorusuna yanıt verme yetkisini kendimde göremesem de çıkarımda bulunabilirim. Ishiguro yeni yurduna layık olduğunu böyle kanıtlıyor. Asıl yurdu ve dili artık İngilizcedir. Kimse zamanı geriye saramayacaktır. Kök, kaynak silinmiş, kendini kuşaklar boyu İngilizden daha İngiliz kılabilmiştir o. Yurtlanma öncelikle dilin yaşamı karşılama yetkinliği, ölçeğiyle ilgilidir. Töreleri, davranışları, doğal ya da yapay tepkeleri öğrenirsiniz ama dilin gözelerine sızıp tıp tıp damlamadan yurtlanamazsınız. Yani dil orada, öyle olma kanıtıdır, kimse artık bunu tartışamaz, kişiyi buradaki zamandan ve yerden edemez. Yani filiz kökünü derinlere salmış, İngiltere'nin kırı Günden Kalanlar'daimgelenmiştir, bir İngilizin yüzeyden kolayca gözardı edebileceği ayrıntı ve inceliklerde üstelik. O kır herhangi bir İngiliz'den çok KazuoIshiguro'ca hak edilmiş bir kırdır. Kuşkusuz bu açıklama yetersiz ve eleştiriye açıktır. Çünkü 6 yaşından başlayarak kendini bir toplumsal ekinin içinde bulan, orada sulanıp yetiştirilen biri, hangi kaynaktan geliyor olursa olsun yeni yurduna yurttaştır denebilir ve bir ölçüde doğrudur da. Ama ben daha çoğundan söz ediyorum. Bilmezsiniz ama soluyup durursunuz yurdunuzu. Her soluk alışverişinde yurdunuzun tüm yaratısı, bulunduğunuz yerde ne olursanız olun önemli ölçüde size de aittir. Oralısınız ya... Anadilinizdir ya İngilizce. Bir yabancının kıskançlıkla imreneceği bir durumdur bu, yetileri ne olursa olsun. Bu aradaki ters açının kapanmasıydı Ishiguro'nun derdi. Ve kusursuz denebilecek bir yetkinlikle kapadı üstelik. Kanımca hakkında yazdıklarından başka şey bilmeyen biri onu arkasındaki kuşaklar boyu has Anglo-sakson soyuna bağlamakta zerrece kuşkuya düşmez. Uzak Tepeler'de İngiltere'de yerleşik ailenin bunalımı göç ya da yurtsuzlukla ilgili değildir. Öykü zaten iki katmanlıdır. Anlatıcı ve çevresinin katmanıyla anlatıcının geçmişte tanıklık ettiği öykü katmanı... Bu alt öykü Amerikalı denizcinin ayarttığı kadının ABD'ye kızıyla birlikte çağrılacağı umudu, çırpınışı. Ama dipte bir öykü daha var. Küçük kızın başka bir dünyadan yönetiliyormuşçasına garip davranışları... Uyumsuz, ürkütücü, denetlenemeyen kızçocuğu romanın belirsiz, boşluklu, karanlık odağını oluşturuyor. Yıllar sonra eşini ve büyük kızını yitirmiş, küçük kızıyla sorunlu Etsuko neden geçmişe gidiyor, savaş ertesinde anneyle küçük kızını anımsıyor? Romanı yorumlama derdim yok, yalnızca romanın kara havasının ve anlatı zamanında yaşanan bunalımın geçmişin kalıntılarıyla, saçılmış insanlar ve öyküleriyle ilişkili olduğunu düşünebiliriz. Marika sorguç gibi resmin karanlık yerinde gözlerini dikmiş bakıyor ve tedirginliği çoğaltıyor. Aynı tedirginlik duygusunu klonlama öyküsü olan Beni Asla Bırakma'da da yaşıyoruz. (Dolly, ilk klonlanmış koyun İngiltere'de 5 Temmuz 1996'da doğdu.-Vikipedi) O romanda da okur genel sağlık çözümü olarak klonlanmış insanları ve insanca ilişkilerini gizemli bir örtü altında imalarıyla anlatarak okuru ikilemlere, yani karanlık tasalara salıyor. Son saptamam da bununla ilgili olabilir. Ishiguro'nun okuru etkileyen, içten içe sarsan özelliği; düzgün, açık, doğal tümcelerle neredeyse metafizik, sıradışı, dünya ötesi ya da vurgun yemiş bir ilişkiler ağına tanıklığa zorlaması. Ucu Kafka'ya değin gider bunun. Belki groteske. Ama dil bu grotesk içeriği dışlarcasına yalın, düzdür. Okur iki ucu düğümlemekte güçlük çeker. Dil içeriği karşılamasın diye gösterilen bu özen okuru tekinsiz bir yerde, zamanda bırakır. Bu özellik tüm yapıtlarında var. Örneğin Günden Kalanlar'dabaşuşağıniçdöküşü inanılmaz bir çatışmanın içine atar bizi. Bu arı uslamlama yeteneği gündelik seçimle bağdaşmaz. Görev, duyguyu her yerde ve her zaman önceler. İngiltere, Dünya kurtarılır, hem de bir başuşakça ama tortu kalır. Bir tortu kalır, us, görü, sağduyu tortuyu sınırlar, tanımlar, or ada bırakır. Yap acak bir şey yoktur. Yaşam bu tipik İngiliz'in kabuğunda mı, çekirdeğinde mi nabızlanır? Bu sorunun yanıtı olsa bile her zaman gecikmiş bir yanıttır. Bir şeyler arkada kalmış, yitirilmiştir ama 'adı dilimizin ucundadır' , anımsanmaya çalışılan ad güvenle, durup düşünerek anımsanıp kon maz değil mi Bay Ishiguro? Bütün bu olup bitene ad veremeyiz. Benzer şeyler Noktürnler'de de dile gelir. Bu öykülerde yüzeyde çok farklı belirtiler veren insanlar diplerinde, derinliklerinde yıkımlar yaşarlar ve Munro'yu anımsarız dil tutumu açısından değil, içerikler açısından. Ishiguro'yu özgünleştiren, sorununa dil tutumuyla yönelmesi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/12/kisisel-sergi-maryam-salahi-kimlikler-lutfen", "text": "Maryam Salahi'nin, Kimlikler Lütfen isimli kişisel sergisi, F Sanat Galeri'de 12 Ocak 5 Şubat 2018 tarihleri arasında izlenebilir. Sanatçı sergisinde, kendisini evinde hissettiği soyut resmin özgürleştirici alanında, toplumsal cinsiyet, din ve aidiyet konularını kendine has üslubuyla ele alıyor. Esin kaynakları arasında Jung'un rüyalar üzerine yaptığı çalışmalar, İran şiiri ve Francisco de Goya'nın resimleri bulunuyor. Salahi için resim, her fırça darbesinin bir sonrakini etkilediği performatif bir aktivite. Eskiz veya ön hazırlık yapmadan oluşturduğu kompozisyonlarda neyin öne çıkıp neyin geri planda kalacağına, neyin biraz daha beklemesi gerektiğine o anda karar veriyor. Gizlenenlerin de en az gösterinler kadar önemli olduğu kompozisyonlarını üç boyutlu ve daha etkili kılabilmek adına kumaş, tül, kağıt gibi malzemelerden de faydalanıyor. Elle bellek arasındaki kısa mesafede ortaya çıkan suretler, türlü kimliklere bürünüyor ve biz sırlarını çözemeden hızlı fırça darbeleriyle ya dönüşüyor ya da bahsedilen malzemelerden örülü bir perde arkasına saklanıyorlar. Salahi'nin çeşitli ilgi alanlarının yanısıra İran tarihine, kendisinin burada geçirdiği çocukluğuna ve kişisel yaşanmışlıklara da işaret eden resimleri, hem yapım süreçleri, hem de perde arkasına saklamayı seçtikleriyle kimlik kavramının akışkan, geçici ve kırılgan doğasına vurgu yapıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/15/1852", "text": "Şair biriktirendir; anları, görüntüleri, duyguları, bilgiyi, rüyaları, bakışları, sesleri, kokuları... Şairin kendine özgü ıssız ama bitimsiz çayırlarında biriktirdiklerini koyduğu bir de tahta kulübesi vardır. Yaş aldıkça şair, tıka basa dolan kulübesinden bazı şeyleri atar ki yenilerine yer açılsın diye. Antoine de Saint-Exupery'nin 'Küçük Prens' adlı kitabındaki çocuk, fil yutmuş boa yılanı çizer ama herkes onu şapkaya benzetir. Ancak başka bir gezegenden gelmiş Küçük Prens görür boa yılanının içindeki fili. Şiir de çizdiğimiz boa yılanına benzer biraz. Boşluklarını, derinliğini, içine aldıklarını ancak azınlıktaki gerçek okuyucu görür. Boa yılanının gezinirken çıkardığı sesi bile duyabilir o okuyucu. Bir ozan, yaşadıklarını olduğu gibi, yaşamadıklarını da birer gereç olarak kullanabilir ve diyelim ki bunların çoğunu da yaşamdan değil, şiirlerden öğrenir. Şiirin bu dönemi, biriktirme dönemi diye adlandırılabilir. der Melih Cevdet Anday (1). Okumaktan beslenmeyen bir şair olduğunu sanmıyorum. Okumayı öğrenmek sanatIarın en gücüdür, hayatımın seksen yıIını bu işe verdim, yine de kendimden memnun oIduğumu söyIeyemem. diye yazar WoIfgang Van Goethe. Okumak, kolay bir eylem gibi görünse de film, tiyatro izlemekten, resme, heykele bakmaktan, müzik dinlemekten çok daha zor bir eylem olduğu açıktır. Hele ki şiir okumak. Marguerite Duras'ın deyişiyle; Çünkü kitap, bilinmez olandır, gecedir, kapalıdır (2). Okumaya yeni başlayan birisinin hangi kitapları okuyacağına karar vermesi de zordur. Kişi genelde çocukluk yaşlarında ya da gençliğinde yönlendirilmemişse ne bulursa okur ve zamanla kendi rotasını çizmeye başlar. Küçük yaşlarda okuma alışkanlığı edinilmemişse orta yaşlarda en fazla çok satan popüler kitaplar okunabildiği ya da yalnızca uyumayı kolaylaştırması için kitap okunabildiği gözlemlenebilir. Genellikle okumak yazmaktan önce gelir. Nitekim yazma dürtüsü neredeyse her zaman okumakla alevlenir. Kişiye yazar olma hayali kurduran, okuma ve okuma tutkusudur. Üstelik yazar olduktan çok sonra bile başkalarının yazdığı kitapları okumak ve sevdiğiniz klasikleri yeniden okumak kaçınılmaz bir şekilde yazmaktan alıkoyar sizi. Avuntulu, sancılı ama yine de esin veren bir alıkonma. (3). Sözcükleri düşlemek, Bachelard'ın da yaptığı gibi okurken, film izlerken daha çok başımıza gelir. Sözcük durdurur bizi, başka anlamlara kapı açar, aynı şekilde bunu bir imge de yapabilir. Okumak, kullandığımız sözcüklere yenilerini katmamızı da sağlar. Sözcükler, gerçekler ve hayaller arasındaki dengeyi sağlamaya çalışan bir ip cambazıdır aslında şair. Kaçkın olan benim,/ Doğduktan sonra / Beni içime kilitlediler / Ama ben kaçtım./ Ruhum beni arıyor(4) diyen Pessoa, sanatı evde bırakılmış olan Külkedisi olarak görür. Külkediliğe en yakışanı da şiirdir bence. Evden çıkabilmek için yayıncıya, beğenilmek için okuyucuya gereksinir. Külkedisi kaybolsa da okuyucusu onu imgelerinin ayak sesinden bulur. Son yıllarda Külkedisi evinden pek çıkamıyor, çıksa da birkaç okuyucudan başka sesini duyan yok ne yazık ki. Az çoktur desek de şiirlerimizi ıssız bir adaya düşmüşçesine ağaçlara, hayvanlara, suya ve hayaletlere söylüyor gibi duyumsarız çoğu zaman. Dil bağlı ve yapayalnızdır kendi ağzında der 'Sözcükler' şiirinde John Berger (5). Şair dille kavga eder, sevişir, birlikte yürür, yıkanır ama gerçekte ikisi de ıssız çayırlarında yalnızdırlar. Şair ne bulursa okumalı, yalnızca şiir değil deneme, felsefe, mitoloji, roman, öykü, mektup, biyografi, psikoloji, masal, hayvanlar, bitkiler, astronomi, uzaylılar, mimari vb. hakkında yazılan kitapları da. Neden okumalı şair diye sorulabilir? Ralph Waldo Emerson, kitapları yalnızca esin verici olarak görür. Nermi Uygur ise Edilgin kafaların büyük yanılgısı, kitap okumanın satırlara aynalık ettiğini sanmak. Oysa etkin kafalar için kitap okumak: yazarın yarattığı dünyadan esinlenerek yeni dünyalar yaratmak. Ne mutlu böyle okurlara! (6) diye yazar. Kitap okumak, zihinsel ve duyusal bir doyum sağlayabildiği gibi yaratıcılığı bir süreliğine tıkanmış şairin yaratım kanallarının açılmasını da sağlayabilir. Başucu kitaplarım vardır, bazen birini alır herhangi bir sayfayı açar okurum, derken diğerini. Verdiği doyumdan başka yazmaya ittiği zamanlar da olmuştur bu okumaların. Şiir okuma eylemi son derece belirgin olarak şiir yaratma eylemine benzer, şair imgeleri yani şiiri yaratır ve şiir de okuyucuyu imgeselleştirir, şiirselleştirir. diyor Octavia Paz (7). Bazen bir konuşma, müzik, rüya, resim, sinema, doğa da şairin zihninde başka bir görüntü ya da duyumsamaya götürüp yeni bir metafor oluşturmasına kapı açabilir. Örümcekler, Aborjinler, ufolar, hipnoz teknikleri ya da karıncalar hakkında okumalarımdan öğrendiğim bilgiler gün gelir şiirime girebilirler. Karıncaların hiç uyumadıklarını okuduğumda oluşan bir metaforu şiirde kullandım. Yazarken düşlerine ve rüyalarına da sadık kalmalıdır şair. Gördüğüm rüyalarımdan bazılarını şiirlerimde kullandığım olmuştur Aborjinler gibi konuşmadan, beyin dalgalarıyla söylenmek isteneni anlamayı rüyamda uzaylı biriyle yaşamıştım. Bu deneyimin verdiği duygu şiirime sızdı elbette. Rüyamda denizin içinde su olmayı görmek müthiş bir deneyimdi ve su oldum adlı şiiri bu rüyadan etkilenerek yazdım. Gözlem yaparak elde edemeyeceğimiz durumlar, bilgiler için de okumak önemlidir. Virginia Woolf bazen bir süre Shakespeare okuyup sonra yazmaya başlarmış. Borges okuduklarının yazdıklarından daha önemli olduğunu söyler alçakgönüllülükle ve bunun nedenini şöyle açıklar; çünkü insan beğendiği şeyi okur ancak yazmak istediği şeyi değil, yazabildiği şeyi yazar. (8). Kitap okumanın yanı sıra bulutları okumak, ağaçları okumak, böcekleri okumak, suyu okumak gibi doğa okumaları yapmanın da şaire çok şey katacağını düşünüyorum. Marguerite Duras da çevremizdeki her şeyin bir şey yazdığını, sezinlenmesi gerekenin bu olduğunu işaret eder. Duras, duvara konmuş bir karasineğin sekiz dakika can çekişerek ölmesini izler yani sineğin ölürken duvara yazdıklarını okur. (9). Kristeva her edebiyat yapıtı için sonsuz sayıda okuma ve sonsuz sayıda anlamın varlığını varsayar. Yıllar önce okuduğum kitabı şimdi yeniden okuduğum zaman farklı bir kitap okuyor gibi oluyorum. Çünkü o zamanki benle şimdiki ben arasından çok rüzgarlar esmiş. Bir kitabı her okuyanın her okuyuşunda yeni baştan yazdığı sonucuna varabiliriz. Gerçekten her okur, kendi kişisel konumuna, duygusal yapısına, düşünsel yetisine göre yaşar bir metni. Bu açıdan bir bakıma, her okur, kendini okur metinde. (10). Özellikle şiirde her okuyan çok farklı görüntü, duygu, anlam yolculuğuna çıkabilir. Bir şiir kitabım üzerine yazan değerli bir şair, bir dizemde geçen metaforu benim düşündüğümden farklı algılamıştı. Şiirdeki metaforların her okuyanda farklı bir görüntü ve örüntü oluşturması, külkedisinin kırk kanatlı bir kuşa dönüşmesidir belki de. Octavia Paz Şiiri yaratan şairse eğer, onu yeniden yaratan da insanlardır. Şair ve okur tek bir gerçekliğin iki hareket noktasıdır. Bu gidiş gelişin orta yerinde bir kıvılcım parıldar: Şiir. diyor (11). Goethe hangi okuyucuyu istediğini sorar kendine ve en bağımsızını; beni, kendini ve dünyayı unutup yalnız kitapta yaşayanı! diye de yanıtlar. Kendini unutturacak bir kitap yazılmış mıdır sorusu geliveriyor insanın aklına. Bu soruya yanıtı Susan Sontag veriyor bir denemesinde; Bir kitapta kendini kaybetmek denen şey boş bir hayal değil, bağımlılık yapan bir gerçekliktir. Virginia Woolf, Cennet yorulmadan, kesintisiz yapılan bir okuma olsa gerek diye düşünürüm bazen der bir mektubunda. Kuşkusuz bu işin cennetle ilişkisi, Virginia Woolf'un dediği gibi, okuma halinin benliği tamamen ortadan kaldırmasındadır. Ne yazık ki benliğimizi hiçbir zaman bütünüyle kaybedemeyiz. Ama okuma, bu yere göğe sığmaz coşkunluk, bizi benliksiz hissettirecek denli büyüleyicidir. (12). Oktay Rifat, şiiri şairin yemişi gibi görür ve Güzel şiir nasıl yazılır demeden, ben nasılım demeli! Kafası gönlü cılız adamın şiiri de cılız olur. Kafası gönlü ileri adamın şiiri de ileri olur. der (13). Yaşamının son zamanlarında yeni bir şeyler yazıp yazmadığını soranlara okuyamıyorum ki yanıtını veren Melih Cevdet Anday, yazmakla okumak arasındaki yakın ilişkiyi çok iyi anlatır. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın başkalarından etkilenmemek için kitap okumadığını söylemesi şairlerin okumamalarını haklı çıkarmıyor. Bu sığ bir gerekçeden başka bir şey değil. Başka yazarların, şairlerin kitaplarını okumuyor, okumaya ilgi duymuyorsanız başkaları sizin kitaplarınızı niye okusun? Dolayısıyla niye kitap yayınlatıyorsunuz? Şiir yazmanın birincil nedeni elbette okunması değildir ama şiir kitabı bastırıldığında amaç kitabın okunmasıdır. Cocteau der ki; Bir ozan ilkin okunmaz. Sonra yanlış okunur. Daha sonra soy yapıtlar arasına girer, soy yapıtlarıysa okumamak bir alışkanlıktır. (14). Bachelard kitap düşkünlüğünü ütopik bir anlatımla betimler; Şiir için yaşayanın her şeyi okuması gerekir. Yeni kitaplar ne çok fayda sağlar bize! Hayallerin tazeliğini anlatan kitaplar, gökyüzünden çuvalla yağsa keşke. Doğal bir istektir bu. Basit bir mucizedir. Yukarılarda, gökkubbede cennet dedikleri şey, uçsuz bucaksız bir kitaplık değil midir zaten? (15). Şair, diğer şairlerin yazdıklarını okumuyorsa yazdığı dizeyi, imgeyi, metaforu kendinden önce başka bir şairin yazıp yazmadığını da bilemez. Yalnızca bu nedenle bile başkalarından çalan durumuna düşmemek için bile diğer şairlerin kitaplarını okumak zorundadır. Her basılan kitabı okumak olanaksız elbette. Şair kitap seçimleriyle de kendi çayırlarını yeşertmesini bilmelidir. Kitaplar üzerine yazılmış en ilginç kitaplardan biri Ray Bradbury'un Fahrenheit 451'idir. Filmi de çekilmiştir. Kitaptaki en etkili sahne, kitapların yakıldığı, yasaklandığı bir ülkede, ormana kaçan entelektüel insanların her birinin bir kitabı ezberleyip kitap olmaları, okunmak istenildikleri zaman seslendirmeleridir. Ben hangi kitap olmak isterdim diye düşündüm de ezberim kötü olduğu için ince bir şiir kitabı olabilirdim herhalde. Kitaplarla ilgili aklıma gelen bir kitap da Carlos Maria Dominguez'in Kağıt Evi. Romandaki kitap tutkunu der ki; Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. Sadece çok uzak bir gelecekte bana faydası olacak kitapları, genel okuma çizgimin dışında kalanları ve bir kez okuyup da bir daha yıllar boyu, belki de hiçbir zaman kapağını bile açmayacaklarımı neden evde tuttuğumu defalarca sordum kendime. (16). Okumaya düşkün birçoğumuzun sorduğu bir sorudur bu. Okuduğumuz kitaplar yanında okumadıklarımızla da birlikte yaşamayı seviyoruz. Ama bu kitap tutkunu sonunda kitaplarını tuğla gibi koydurup sıvatmış, kendine kağıt bir ev oluşturmuştur ve yazın sıcağından, kışın soğuğundan onu koruyarak hala kitapların arkadaşlık ettiğini düşünür. Hiç sevemediğim bazı şiir kitaplarını atamasam da kitaplığımdan uzaklaştırmaya çalışıyorum son yıllarda. Diğer şiir kitaplarının yanında dururlarsa onlara hakaret gibi olacağını düşünüyorum nedense. Kağıt Ev'deki kitap tutkunu da eski kitaplığına birbirleriyle kavgalı yazarların kitaplarını yan yana koymuyordu hatta 19. yy. yazarlarının kitaplarını mum ışığında okuyordu. Okuyan biri rastgele simgeleri, basılı harfleri içsel, mahrem bir gerçekliğe tercüme ederek kitabı yapar, onu anlamlandırır. Okumak bir edimdir, yaratıcı bir edim. Seyretmekse görece edilgendir. Film izleyen bir seyirci filmi yapmaz. Film izlemek onun içine çekilmek ona katılmak- onun bir parçası haline gelmek demektir. Filme gömülmek demektir. Okurlar kitapları yiyip yutar. Filmler de seyircileri yutar (17) diyen Ursula K. Le Guin'e kısmen katılsam da bazı filmlerin de insana yazma ivmesi verdiği yadsınamaz. Tarkovski, Michelangelo Antonioni, David Lynch, Reha Erdem'in bazı filmleriyle etkileşimlerim dizelerime sızmışlardır. Okumakla ilgili toplumumuzda görülen ilginç durumları sıralar Tomris Uyar, 1981 yılında; Okurluk bilincinden yoksun eğitimli bir okumasız-yazmasızlar kalabalığıyla kendi yapıtından başka her şeyi yadsıyan, yazma emeğine saygı göstermeyen bir okumasız-yazar tipi. (18) Otuz altı yıldır pek bir şey değişmediğini görüyoruz günümüz toplumuna baktığımızda. Ütopik olacak belki ama şairlerin okur-şair olmalarını ve okuyucunun da, şairin de külkedisi şiirin peşine düşüp bulmasının düşünü kuruyorum. (1) Melih Cevdet Anday, Şiirin Vazgeçilmez Üç Dönemi, Deneme. (3) Susan Sontag, Yaz, Oku, Yeniden Yaz, Deneme. (4) Azad Ziya Eren, Uykudan Uzak, Papirüs Yay. 2013, s.42, (12) Susan Sontag, Yaz, Oku, Yeniden, Deneme."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/15/cihan-oguz", "text": "İstanbul'da doğdu. Hatay'da Samandağ Devrim İlkokulu ve Samandağ Ortaokulu'nda ilköğrenimini gördükten sonra Edirne'de Uzunköprü Lisesi'ni bitirdi. 1987 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Türk Sosyo-Kültür Yapısı İçinde Arabesk adlı tez çalışmasıyla lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Antropoloji ana bilim dalında Değişme Sürecindeki Türk Toplumu ve İsmet Özel'de Kimlik Sorunu adlı tez çalışmasıyla yüksek lisansını tamamladı. Doktorasını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünde yaptı. Doktora tezi Türk Basını'nda Etik Sorunu ve Tetikçiliktir. 1988'den sonra Anadolu Ajansı'nda muhabir olarak çalıştı. 2000-2007 yıllları arasında CNN Türk'te editör olarak görev aldı. 2007-2014 yılları arasında ise Tv8'de haber merkezi editörlüğü yaptı. 2014 yılında ise aynı gün hem DHA'da gazetecilik hem de Esenyurt Üniversitesi'nde akademisyenlik yapmaya başladı. 2.5 yıl sonra gazeteciliği bıraktı. Akademisyenliğe halen devam ediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/15/dilek-ozkanaciyi-kaburgasinda-tasiyan-huznun-sairi-hidir-isik", "text": "Hıdır Işık, 2015 Attila İlhan şiir ödülünü aldığı dosyasıyla yeniden bir dilin bütün sözcüklerini yeryüzüyle buluşturdu. İlk kitabı 2009 'da Ve Sen, 2010'da Mülteci / Umuda Yolculuk, 2013'de Boşluğun Kalbindeki Aşk ve 2013'de Ali Rıza Ertan ödülünü alan Dilin Metruk Yarası kitapları yayımlanmıştır. Di Ve Diriliş Avlusu'na baktığımızda gördüğümüz şiirler bir iç ses oluşturuyor. Kendine özgü bir ses, bir dil, bir yapı oluşturmuştur şiirlerinde. Bağıramadığını, haykıramadığını, içindeki yangınların dışa vurumunu hiç de hafifsenmeyecek şekilde görüyoruz. Örneğin yaşadığımız bu çağı, ölümleri, zamanın susturamadıklarını, çatlayan bu dünyayı yani trajik olanı kendine özgü bir bakış açısıyla yansıtıyor. Kitap kırk üç şiir üç bölümden oluşuyor. Kitabın birinci bölümüAşkın Su Hallerinde ilk göze çarpan şairin sorunsalı, dili, biçimi, biçemi, imgeyi ve sesi yaratırken kendi ideolojisini de bir anlamda yansıtmasıdır. Hıdır Işık'ın şiirlerinde belirleyici özelliklerden biri olan hümanist ve duygusal öğelerin varlığı da us'ta tutulmalıdır. Şiirlerinde çokça kullandığı Arapça-Farsça sözcükler vardır. Hıdır Işık şiirlerine yaşamın ve gerçekliğin imgelerini düşürüyor. Varoluşun temeli olan, ölüm ve aşk temalarını çokça işliyor şiirlerinde. Kendi uzağında durarak sessiz bir kenti giyiniyorsanki. Görüleceği üzere Hıdır Işık, içinde yaşadığı dünyanın gerçeklerini şiirle güçlü bir biçimde dile getirebilmesi için, çağı değiştiren, dönüştüren dinamiklerinin farkında olmasının önemine vurgu yapıyor. Hıdır Işık şiirlerinde yaşanan sosyal ve toplumsal gerçeklik içinde yaşanılan zamanın ruhunu geniş boyutlarıyla ele alıyor. Daha çok alegori ve imge ağırlıklıdır şiirleri. Çatladı Dünya Kadının Çığlığında şiirinde sosyal ve toplumsal gerçekliği bir kez daha gözler önüne seriyor. Hıdır Işık şiirlerini yaşanmışlığından ya da içinde bulunduğu anın, nesnel gerçekliğin içinden birdenbire filizlenen bir algı, bir duygu, bir düşünceyi tetikleyerek bir çağrışıma dönüştürüyor. Sonra bu çağrışım şairin imgeleminden süzülerek, dış dünyada aslıyla aynı olmayan yepyeni bir imgesel gerçekliği yaratıyor. İkinci bölümde Varoluşun Nükteli Ağrısında ise karşıtlıklar görülüyor. Örneğin; çocuk, kalp, yaşamak, mutluluk, kuşlar, gökyüzü, gülüş, sevinç gibi hayatı çağrıştıran sözcüklerle, hayata özgü olmayan ölümü çağrıştıran musalla taşı, sala, mevta, kötürüm, keder, uçurum, sancı, çığlık, çürümek, gözyaşı, yara, ağıt gibi sözcükler şiirlerinde bir arada verilmiştir. Dünyada her şey kendi zıddını taşır, dolayısıyla kendi kendiyle çatışma halindedir. Bu sürekli çatışma dünyada ki iç dinamizmin kaynağıdır. Buradan da bakınca diyalektik bir bütünlük göze çarpıyor. Hıdır Işık toplumsal olanı yazarken aynı zamanda da lirik bir öz taşımaktadır. Ancak bu lirik öz, şiirlerinin yüzey yapısından derin yapısına doğru artan bir yoğunluk içindedir. Berkin Elvan'a yazdığı şiir aynı zamanda toplumsal bir tregedyanın yansımasıdır da. Üçüncü bölüm -Di Ve Diriliş Avlusu'nda şiirinde sorgulara alınıp işkencelerde kaybolan, yıllardır oğullarını, kızlarını arayan cumartesi annelerinin çığlığını ünlüyor. Ülkemizin faşist gerçeğini gözler önüne seriyor. kimse bilmiyor bir kayaya çivilenmiş kalbimin, Özetle şiirin matarasındaki son damla umuttur diyor Hıdır Işık şiirlerinde."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/15/italyada-modigliani-sergisindeki-21-tablodan-20si-sahte-cikti", "text": "Eserlerine milyonlarca euro değer biçilen İtalyan ressam Amedeo Clemente Modigliani'nin elinden çıkmış tabloları görmek için geçen yılın Mart-Temmuz ayları arasında on binlerce kişi Genova'daki Palazzo Ducale'de yapılan sergiyi ziyaret etmişti. Ancak sergi henüz devam ederken bazı sanat uzmanları, eserlerin orijinal olmadığını iddia etmişti. Bu iddialar üzerine başlatılan ve aylar süren incelemelerin sonucu dün mahkemeye sunuldu. Uzmanlar, sergideki tabloların 20'sinin sahte olduğunun çok açık olduğunu belirtti. Yalnızca bir tablonun orijinal bir Modigliani olduğu belirlendi. Uzmanlar, sahte tablolarda kullanılan boya pigmentlerinden fırça darbelerine ve çerçevelere kadar çok sayıda detayın orijinal Modigliani'lerden farklı olduğunu vurguladı. Sergideki tablolarla ilgili ilk şüpheleri dile getiren kişi olan sanat uzmanı Carlo Pepi, Modigliani'nin en çok sahte tablosu yapılan sanatçılardan biri olduğunu söyledi ve Modigliani öldükten sonra yaşarken yaptığından daha fazla resim yapmış gibi görünüyor dedi. Tabloların sahte olduğunun anlaşılmasıyla Genova'daki sergiyi ziyaret edenlere bilet ücretinin geri ödenmesi için tüketiciler derneği devreye girdi. Assoutenti derneği, dolandırılan ziyaretçileri müze biletlerini sunarak tazminat talep etmeye çağırdı. Genova Savcılığı, ağırlaştırılmış dolandırıcılık, sahte sanat eserlerini dolaşıma sokma ve kara para aklama suçlamalarıyla soruşturma açtı. Haklarında soruşturma yürütülen kişiler arasında serginin kuratörü Rudy Chiappini ve sahte olduğu belirlenen eserlerden bazılarının sahibi olan koleksiyoner Joseph Guttmann da yer alıyor. Modigliani'nin Nu couche isimli eseri 2015'te 170.4 milyon dolara satılarak dünyanın en pahalı tabloları arasına girmişti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/15/leyla-cagli-malina-uzerine", "text": "Henüz tıfıl olduğumuz vakitlerde, bir dostun, arkadaşın mesele edindiği bir kitabı alır okurduk. Gün içinde ayaküstü kitabın içeriği veya üslubuna dair mutlaka beş altı cümle konuşur bazen konuşma sonunda başka kitaplardan bir paragrafı konuya yakın veya uzak ilgisine göre alıntılayıp tartışırdık. Sonu ille uzlaşı ile bitmez, ilerde uyak olarak kullansın diye zihnin ilgili birimine kimliksiz pek çok ileti gönderilmişti. Hayat, rutinlerin ve mecburiyetlerin akışına bırakılmayacak kadar kıymetliyken, babamızı seçme şansımız olmadığına göre hiç değilse onu reddetme hakkımızın olduğuna canı gönülden inanıyorken bir kaç resmi karşılaşma sonrası devletin babamızın babası olduğuna iyice kanaat getirince dedemize mesafe koymaktan başka çaremizin kalmadığı yıllardı. Sonraları dedemiz bize maaş vererek kendisi için mesele olmaktan çıkardı. Kendi küçük hayatlarımız adına pek bir şey düşünmüyor oluşumuz sanırım bir gençlik karakteristiği idi. Çünkü hiç kendinden bahseden arkadaşım olmamıştı. Büyük insanlık idealine ulaşmak için farklı farklı ülke tahlillerinin tedavülde olduğu zamanlardı. Bazen bir kitaptan ötürü anlaşmazlık çıktığı da olur. Bu nedenle aynı içerikte eş zamanlı olarak bir kaç kitap arka arkaya okunur, paralel okuma dedikleri, bu okuma gündemimizden en çok büyüklerimiz memnun olur kendi küçük hayatlarının büyük amacı gerçekleşmiş gibi sevinirlerdi. O vakitler okunan her kitabın, yazının bir şekilde ilerde başka bir kitaba doğru yolumu açtığını bilmiyordum. Bugün dönüp geçmişe baktığımda ileriye doğru borçlandığım kitaplar varmış diyeceğim, neyse ki dönülebilen bir şey değil geçmiş. Bir kez okundu mu artık okunmamış gibi yapılmayacak kitaplar vardır çünkü. Bu, hayatın çok özel bir evresinde yol ayrımlarında, virajı lüzumsuz bir şekilde geniş aldığınız sırada, tam bir kapıyı kapatıp diğer kapıyı açacakken birden bire hayatınızın içine doluşan öyle bir şey okursunuz ki sonradan okuyacaklarınız için ona borçlanmış olursunuz. Şimdi Malina' yı bitiriyorum. Bir kitaba borçlanmak bir insana borçlanmaya benzemez. Çünkü bir insana borçlandığınızda ödeme zamanı ve şekline dair en azından fikriniz vardır. Ama bir kitaba borcunuzu nasıl ve ne zaman ödeyeceğinize dair pek de yerli yerinde bir tahminiz olamaz. Benim için Bachmann' ın Malina'sı borçlanacağım bir roman olacaktır. Kitaba dair yazan pek çok kimse mutlak aşkın romanı olarak tanımlansa bile mutlak olana her daim ön yargıyla yaklaşan benim için aşktan daha fazlasını anlatıyor. Hatta seven sevilen diyalektiği seveni kör, sevileni zorba yaptığında, kör olan taraf yaşamın diğer katmanında zorba olabiliyor. Üç kişi arasında yaşanan aşkta aynı kişi hiç koşulsuz tüm benliğiyle, varlığıyla, hoyrat birine bağlıyken, aynı koşulsuz sorgusuz duygularla kendisine bağlı diğerine karşı hoyratlaşabiliyor. Kitabın öznesi kadın : ''İvan ve ben : bir noktada birleşen dünya. Malina ve ben, ikimiz bir olduğumuz için: aykırılaşan dünya.''dediğinde anladım ki İvan'la ilişkisinde aşkın Malina tarafı olduğunu, Malina ile yaşadıklarında ise aşkın İvan tarafı olduğunu bilerek yaşamış. Bachmann kitap bitinceye kadar aşkın müstakil karanlığını hep bir teknik olarak sürdürür. Aşkın iki ters dürtüyü içermesi, kadın kahramanı olabildiğince çok şey anlatmaya, kendisini daha çok paylaşmaya iterken, erkek kahramanlardan Malina ise alabildiğine karanlık ve bu karanlığının seçilmiş kadarını kadına ve bize verir. Aynı kadın İvan'la ilişkisinde Malina'nın kendisine davrandığı şekilde davranır. Merak, öğrenme, paylaşma, kendi karanlığını verme geri, alma roman boyunca devam eder. Ama asla bir aşk romanı değildir, aşksızlığın romanı belki. Her birimizin faşizmin başlangıç noktasına ne kadar yakın olduğunun resmidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/15/mustafa-ozturanli", "text": "İzmir'de doğdu. Babası Mehmet İskender Özturanlı, annesi Tülin Özturanlı'dır. İlk öğrenimini Gazi İlkokulu ve Alsancak Ortaokulu'nda tamamladıktan sonra İzmir Atatürk Lisesi'nde okudu. Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni birinci sınıfta bıraktıktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde eğitim almaya başladı. Ancak bu bölümden de mezun olamadı, ikinci sınıfta bıraktı. Şair yılın altı ayını İzmir'in Bostanlı ilçesinde, altı ayını da Foça'da geçirmektedir. Şiir yazmaya 1976 yılında Bülent Ecevit'e, Süleyman Demirel'e ve Necmettin Erbakan'a yazdığı taşlamalarla başlamıştır. İlk şiiri Yarın Sanat Edebiyat Dergisi'nin 17. sayısında (1983, Ocak) yayımlanmıştır. Şiirleri, öyküleri, yazıları ve söyleşileri Yarın, Ankara Sanat, Çağdaş Türk Dili, Temmuz, Mavi Derinlik, Eylül, Ayrım, Cazkedisi, Yasakmeyve, Varlık, Deliler Teknesi gibi birçok dergide yayımlanmıştır. İlk şiir kitabı Yasavul 1986 yılının Haziran ayında İzmir'de Sanat-Koop Yayınları tarafından yayımlandı. Şiirlerinde esas olarak insanı, ülkeyi, hayatı, boyun eğmemeyi, ayrıntıyı işler. Deniz, iskeleler, martılar, balıklar ve en çok da doğduğu ve yaşadığı şehir olan İzmir kitaplarında yoğun bir şekilde tasvir edilmiştir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/15/neslihan-yalman", "text": "Ankara'da doğdu. Akdeniz Üniversitesi Sosyoloji bölümünde bir yıl eğitim aldı. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Dramatik Yazarlık bölümünü birincilikle bitirdi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Halkbilimi ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. Editör, redaktör, metin yazarı olarak serbest çalıştı. İzmir'de yaşamaya devam eden şair Alsancak Film Atölyesi'nde sanat eğitmenliği yapmaktadır. İlk şiiri 2000 yılında Varlık dergisinde yayımlandı. '10. Köy: Teyatora' adlı filmin senaryosunu yazdı. Yaşama Tutuna nlar Çadırı adlı kısa oyunu 2014 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi kapsamında düzenlenen Suat Taşer Kısa Oyun Yarışması'nda ödül almıştır. Türkiye'de ve dünyada yaşananlar, kadınların varoluş krizleri ve çabaları, sanatın isyancı ruhu, kırılganlıklar, yanlış anlaşılmalar, aşk, erotizm gibi bir çok faktör şiirini etkiledi. Kadınlık üzerine her türlü durumu şiirinde kullandı. Kadınlıkla ilgili tabu sayılan konular, cinsellik, regl sancısı, vajinal ve hormonal etkiler, aşk ve güç savaşları şiirini belirleyen ana çizgilerdir. Bunun ötesinde Dionysiak bir etkiyle melankoli ve isyan, yerini direnişe, coşkuya ve umuda bırakır. Şiiri Özlüyorum dergisinin 78. sayısında kadın pedine yazdığı şiiri ile farkındalık yaratmak istedi. Şiirleri Varlık, Yasakmeyve, Şiiri Özlüyorum, Berfin Bahar, Lacivert, Peyniraltı Edebiyat, Hayal gibi birçok dergide yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/15/tunca-caylant", "text": "Bandırma'da doğdu. Anne adı Kadriye, baba adı Ergun. Asıl adı Osman Tunca Çaylant olan şair ismini doğumundan üç ay önce vefat eden dedesinden aldı. Bandırma Evyapan İlkokulu'nda ilköğrenimini gördü. Bandırma Kız Meslek Lisesi'nde anaokulu bölümünde iki yıl eğitim aldıktan sonra Bandırma Anadolu Lisesi'nde ortaöğremini gördü. 2005 yılında Boğaziçi Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü'nden mezun oldu. 2005-2011 yılları arasında bilgi sistemleri denetçiliği yaptı. 2011 yılında istifa etti. İstifa ettikten sonra yazı yazmanın imkanları dahilinde geçimini farklı yollardan sağlamayı denedi. Serbest çevirmen ve editör olarak çalışıyor. İlk şiiri 2006 yılında, Altay Öktem'in yayına hazırladığı, Yüxexes dergisinin bünyesinde çıkan Karakalem ekinde yayımlandı. Daha sonra tek başına dergi olarak devam eden Karakalem'in 1. ve 2. sayısında da şiirlerine yer verildi. 2015 yılının Mart ayında Komşu Yayınevi-Yasakmeyve'den Araftar isimli ilk şiir kitabı yayımlandı. Diri Ozanlar Derneği ve Çevrimdışı İstanbul dergilerinde de şiirleri yayımlanan şaire ayrıca Kara Şiir Antolojisi'nde de yer verildi. 2017 yılının Mayıs ayında Çevrimdışı İstanbul Uluslararası Şiir Festivali için İstanbul'a gelen İsveçli şair Anna Axfors ile şiire ve yazıya bakışı hakkında söyleşi yaptı. Şiirlerinde ülkenin, dünyanın kalabalıklığına rağmen hissettiğimiz çaresiz yalnızlığımıza, herkesin taraftar olduğu bir coğrafyada yaşamanın imkanlarına, amaçsızlığımıza değinir. - Araftar, Yasakmeyve, İstanbul, 2015"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/16/ahmet-gunbas", "text": "1953 yılında İzmir'de doğdu. Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu'ndan mezun oldu. Yazmaya, Demokrat İzmir gazetesinin Edebiyat ve Sanat sayfasında şiirle başladı (Aralık 1973). Üniversite yıllarında bir şiirinden yargılanıp aklandı. 1976 Martında Ali Rıza Ertan, Hüseyin Yurttaş ve M. Kadri Sümer'le Dönemeç dergisini kurdu. Agora ve Ünlem dergilerinin de kurucuları arasındadır. Şiirin yanı sıra eleştiri, deneme, öykü, antoloji ve gençlik romanlarıyla göründü. Son yıllarda deneme ağırlıklı kitap tanıtım yazılarıyla dikkat çekti. Ender Sarıyatı'nın şiirlerini Ölüme Direnen Şiirler (2000), Ali Rıza Ertan'ın düzyazılarını ise Sevgi Notları (2006) adı altında bir araya getirdi. Ayrıca Cumhuriyet dönemiyle sınırlı Erken Ölümlü Şairler Antolojisi (2007) yanında M. Kadri Sümer'le birlikte Şiirin Adı İzmir (2008) Ege'de Mavi Düşler (2015) antolojileri yayımladı. Miço Diye Biri (2002), Yitik Göl (2008), Yayla Sineması (2013), Yaman Dostlar (2011), Kütüphaneden Kaçan Kitap 2016) ve Foça'da Aşkla (2017) adlarıyla gençlik ve çocuk romanlarına imza attı. Öyküleri Solgun Bellek (2011) yayımlandı. Sepetimde Şiir Var (2009) ve Sonsuzluk Dersi (2012) denemelerini kapsıyor. Hakkında bir tez çalışması var (Derya Biçen, Manisa, 2007). Dergilerde yazmayı sürdürüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/16/aslihan-tuyluoglu", "text": "2 Nisan 1972'de Aydın'da doğdu. İlköğrenimini Eskişehir, Aydın ve Trabzon'da, orta ve lise öğrenimini Trabzon ve Çorum'da tamamladı. Erciyes Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektronik bölümünde okudu. 1996'da mezun oldu. Bir süre Ordu-Giresun'da çalıştıktan sonra İzmir'e yerleşti. Daha sonra girdiği AÖF Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 2013'te mezun oldu. Şiir ve düzyazıları; Varlık, Türk Dili, Şiirden, Edebiyatist, Yasakmeyve, Hayal, Patika, Koridor, Şiiristan, Şiiri Özlüyorum, Dize, Lodos Denizsuyukasesi, Kıyıdili, Andız, Mühür, Yazılıkaya, Eliz, Alaz, Kurşunkalem, Temren, Zalifre Yazıları, Papirüs, Akköy, Deliler Teknesi, Silgi, Me'yus, Esinti, Edebiyat Nöbeti, Mavi Yeşil, Kuzgun, Aksisanat, Sözgelimi gibi dergilerde yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/16/ayten-mutlu", "text": "1975'te İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. Merkez Bankası'ndan emekliye ayrıldı. Siyasi faaliyette bulunarak kadın hakları hareketinde de yer aldı, edebi eleştiri üzerine şiir, nesir, kısa öyküler ve denemeler yayımladı ve birçok çağdaş şairin şiirlerini İngilizceden Türkçeye çevirdi. Eskiçağdan günümüze, yaşamış birçok kadın şair üzerine araştırmalar yaptı ve bir kısmını yayımladı. Bazı üniversitelerde bildiriler sundu. Şiirleri Fransa, İsveç, Almanya, İspanya, Senegal, Fas, İtalya, Sırbistan, Irak, Suriye, Ürdün, Makedonya, Romanya, İspanya, Arjantin, Güney Kore, Hindistan ve Rusya gibi ülkelerde yayımlandı; dergilerde, gazetelerde ve antolojilerde yer aldı.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/16/baki-ayhan-t", "text": "1969'da Adana'da doğdu. Ortaokul ve lise yıllarında Adana Sıtmagücü Kulübü Genç Takımında futbol oynadı, atletizmde dereceler yaptı. Marmara Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üniversite yıllarını ve 1990'ları hayata ve yazıya derin temaslarla geçirdi. Yeni bir kuşağın şekillendiği 1997-2004 yılları arasında şiir dergisi Budala'yı (27 sayı) çıkardı. Dönemin genç şiirinin nabzını tutan bu dergide 2003 yılı sonlarında Soylu Yenilikçi Şiir başlıklı manifestoyu yayımladı. Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri, Virgül, kitap-lık, Yasakmeyve, Mühür, Özgür Edebiyat gibi dergilerde sürekli olarak yazdı. 2006-2011 arasında Yapı Kredi Yayınları Şiir Yıllığı'nı hazırladı. Poetik meselelere yenilikçi çağrışımlarla bakmayı isteyen, popülerlikten şiddetle kaçan, sezginin gücüne inanan bir şair. Kendisini iflah olmaz bir modernist olarak tanımlıyor, yazı ve söyleşilerinde, postmodern yönelişlerin edebiyatta yarattığı derinlik kaybı ve buharlaşmaya eleştiriler yöneltiyor. Kent hayatının çeşitli görünümleri, bir flaneur izlenimciliği ve imgeler yoluyla onun şiirinde ana izlekleri oluşturuyor. Şiirleri Baudelaire'in, Shakespeare ve Coleridge'in, Ömer Hayyam'ın, Lorca'nın, Goethe ve Rilke'nin, Puşkin ve Mayakovski'nin diline çevrildi. MÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde Modern Türk Şiiri, Türk Romanında Anlatım Teknikleri, Biyografik Okumalar, Yazılı Anlatım Teknikleri, Metin İnceleme Yöntemleri, Batı Edebiyatında Akımlar gibi dersler veriyor. Yeditepe, Mimar Sinan ve 29 Mayıs Üniversitelerinde konuk öğretim üyesi olarak Modern Türk Şiiri anlatıyor. Akademik çalışmalarında Baki Asiltürk imzasını kullanıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/16/hilal-karahan", "text": "1977 Gaziantep doğumludur. 1995'te Balıkesir Sırrı Yırcalı Anadolu Lisesi'ni, 2001'de Ankara Hacettepe İngilizce Tıp Fakültesi'ni bitirdi. 2006'da Ankara Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'ndan uzmanlığını aldı. İlkokuldan bu yana yazdığı metinler yerel dergi-gazetelerde yayımlandı ve çeşitli ödüller kazandı. 1999 yılında Hacettepe Şiir Kulübü'nü yeniden aktif hale getirerek, şiir atölye çalışmaları yaptı. 2000 2002 yılları arasında kulüp bünyesinde çıkartılan Çamçak Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin, 2003 2004 yılları arasında Alanya'da yayımlanan Etken Şiir Dergisi'nin ve 2010-2013 yılları arasında Mühür Şiir ve Edebiyat Dergisi'nin yayın kurulunda çalışmalarını sürdürdü. 2017'den beri, uluslararası, iki dilli, Sahitya Anand, Absent ve Rosetta Word Literatura dergilerinin yayın kurulunda yer almaktadır. 2000 yılından beri şiir, öykü, deneme, söyleşi ve poetika üzerine inceleme yazıları Destine Literature, Sahitya Anand, Neuma, Setu, OPA, Rosetta Word Literatura, Absent, Galaktika Poetike Atunis, Litterature Online, Chinese Language Monthly, Kwee, Kıyı, Kurşun Kalem, Patika, Çağdaş Türk Dili, Hürriyet Gösteri, Yasak Meyve, Varlık, Cumhuriyet Kitap Eki, Aksisanat, Mühür, Mor Taka, Eliz, Çinikitap, Özgür Edebiyat, Kuşak Edebiyat, Papirus, Edebiyat Ortamı, Ayraç, Üçnokta, Akköy, Akbük, Har, Ayna, Aşkın e-Hali, Kül, Kül-Öykü, Etken, Şiir Saati, Dize, Le Poete Travaille, Kum, Islık, Bahçe, Ücra, Heves, Mavi Ada, Düşe-Yazma, Bilinçaltından Notlar Dergisi, ... vb. çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanmaktadır. Bunun yanı sıra birçok ortak kitapta, yıllık ve seçkide yer almıştır. Birçok ulusal ve uluslararası şiir festivaline katılmıştır. Halen Dünya Şiir Festivali organizasyonunda kıtalararası direktör, Kapital Yazarlar Vakfı'nda genel sekreter, Dünya Barış Enstitüsü'nde Türkiye elçisi ve Uluslararası Diplomasi ve Adalet Konsülü'nde Türkiye üyesidir. Her yıl Feminİstanbul ve Akdeniz Şiir Festivali'ni düzenlemektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/16/ramazan-teknikel", "text": "Türk Dili Dergisi, Yeditepe, Varlık, Çağdaş Türk Dili, Oluşum, Özgür Edebiyat, Sarnıç, Gösteri, Üvercinka, Roman Kahramanları dergilerinde yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/16/yusuf-alper", "text": "1956da (nüfusta 1958) Horasan/Erzurum'da doğdu. İlk şiiri 1975'te yayımlandı. Ilgaz, Türkdili, Oluşum, Sesimiz, Dönemeç, Türkiye Yazıları, Ankara Sanat, Yusufçuk, Somut, Varlık, Yazko-Edebiyat, Yeni Düşün, Broy, Karşı, Şairin Atölyesi, Yeni Biçem, Dize, Düşler, Poetik'us, Çağdaş Türkdili, E Dergisi, Akatalpa, Yasakmeyve, Ünlem, Şiiri Özlüyorum, Hayal, Kitaplık, Özgür Edebiyat, H. Gösteri, Sincan İstasyonu, Eliz, Şiirden, Kurşun Kalem, Caz Kedisi vb. dergilerde yayımlandı. Dergilerden bazılarında şiirlerini ve şiir üstüne yazılarını yayımlamaya devam etmektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/17/aziz-kemal-hiziroglu", "text": "1949 yılında Adapazarı'nda doğdu. 1967 yılında Kuleli Askeri Lisesinden, 1971'de İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 1980 yılına dek askeri kütüphane ve okullarda asker-öğretmen olarak görev yaptı. 1980'de yüzbaşı rütbesindeyken siyasal gerekçelerle tutuklandı ve 1984'te ordudan ihraç edildi. 1985-1996 yılları arasında felsefe ve ekonomi politik çevirileri yapan Hızıroğlu, 1985'ten itibaren çeşitli vakıf, dernek ve sendikalarda kurduğu İngilizce atölyelerini yöneterek, grup dersleri vererek ve yarı gün çeviriler yaparak yaşamını sürdürüyor. 2000'li yılların başında iki dönem TAV'ın Kartal Şubesi'nde eğitim ve kültürden sorumlu yönetici olarak görev yaptı. Şiir ve yazıları 70'li yılların sonundan itibaren edebiyat, sanat ve kültür dergilerinde görünen şairin ilk şiiri, 1962'de Adapazarı'nın günlük gazetelerinden Gürses'te yayımlandı. 1989'da Cahit Sıtkı Tarancı şiir yarışmasında ikincilik ödülü alan Aziz Kemal Hızıroğlu Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği ve PEN Yazarlar Derneği üyesi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/17/cevat-capandan-edebiyat-dersleri", "text": "Çeşitli başlıklarda verdiği yetişkin eğitimleriyle tarihteki farklı konulara odaklanan Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, ilk kez dünya edebiyatı üzerine eğitimler düzenlemeye hazırlanıyor. Edebiyatçı, yazar, şair ve çevirmen Cevat Çapan'ın anlatımıyla şubat ayında başlayıp mayısın son haftasında bitecek olan dersler, Antik Yunan edebiyatından başlayarak dört farklı bölümü kapsayacak. İlk üç bölümün dört haftada, son bölümün ise beş haftada tamamlanacağı derslerin ilk bölümü Antik Çağ edebiyatına ayrılırken, ikinci bölüm 'edebiyatta Ortaçağ' ve 'Rönesans'a geçiş', üçüncü bölüm 'edebiyatta Rönesans' ve 'Aydınlanma Çağı'na geçiş', dördüncü bölüm ise 'Aydınlanma ve Devrimler Çağı'nda edebiyat' konusuna ayrılacak. Derslerin ilk bölümü 1 Şubat'ta başlayıp dört hafta boyunca 11.00-13.00 saatleri arasında SSM'de gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/17/genc-yetenekler-mskm-halit-akcatepe-sahnesinde-isil-isil-parladi", "text": "Ataşehir Belediyesi 2. Uluslararası Klasik Müzik Festivali kapsamında genç piyanistler Nehir Özzengin ve Tarık Kaan Alkan, piyano resitalleri ile Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde sahne aldı. Yaklaşık 250 kişinin izlediği konser sonunda Ataşehir Belediyesi Genel Sanat Yönetmeni Oben Özkal, Nehir Özzengin ve Tarık Kaan Alkan'a Ataşehir Belediyesi tarafından özel olarak hazırlanmış 3 boyutlu Ataşehir kitabını armağan etti. Ataşehir Belediyesi Genel Sanat Yönetmeni Oben Özkal konser sonrası yaptığı kısa konuşmada, Bugüne kadar sahnemizde ulusal ve uluslararası pek çok sanatçıyı ağırladık. Bu akşam işe bambaşka duygular içerisinde bu konseri izledik. Çok genç olmalarına karşın kendilerini uluslararası alanda da kanıtlayan, ödüller alan iki kardeşimizi Ataşehir Belediyesi olarak ağırladığımız için çok mutluyuz. Bize inanılmaz güzellikte dakikalar yaşatan arkadaşlarımızı kutluyor, başarılar diliyorum. Bu gençleri Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkeleri ve ışığı doğrultusunda yetiştiren ailelerine ise ayrıca teşekkür etmek istiyorum, dedi. Genç yetenekler Nehir Özzengin ve Tarık Kaan Alkan da konser sonrası açıklamalarda bulundu. Nehir Özzengin başarılı olmak için çok çalıştığını belirterek, Gelecekte ülkemi en iyi şekilde uluslararası alanda iyi bir piyanist temsil etmeyi planlıyorum, çalışmalarımı da o yönde sürdürüyorum. Bugün Ataşehir Belediyesi Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde bir genç yetenek olarak piyano çalmak beni çok mutlu etti. İlerleyen yıllarda da bu sahnede kendimi daha çok geliştirerek yeniden piyano çalabilmek düşüncesi beni heyecanlandırıyor. Müziğe meraklı arkadaşlarıma önerim, müziği seviyorlarsa, asla vazgeçmesinler, çok çalışsınlar. Tüm piyanistler çok özel ve çok değerli. Hepsinin özelliklerinden almaya çalışıyorum şeklinde konuştu. Tarık Kaan Alkan, bütün piyanistlerin çok değerli olduğuna vurgu yaparak idolünün besteleri ve yorumlarıyla Fazıl Say olduğunu ifade etti. 30 Mart 2005 tarihinde İzmir'de doğan genç piyanist, piyano ve müzik eğitimine 4,5 yaşında İzmir Kültür Sanat Eğitim Vakfı'nda başladı. 6 yaşında, Yaşar Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi YÜSEM Müzik Bölümü'nün üstün yetenekli çocuklar eğitim programına kabul edilen Özzengin, müzik eğitimine halen bu kurumda devam ediyor. İlk yarışma derecesini 8 yaşında, Uluslararası Mozart Akademi Piyano Yarışması ikincilik ödülü ile kazandı. Nehir, senfoni orkestrasıyla ilk konçerto deneyimini 9 yaşında, Yaşar Üniversitesi Klasik Müzik Orkestrası ile Miller Concerto No: 1 A Minör adlı eserde piyanoda solistlik yaparak gerçekleştirdi. 10 yaşında ise Belçika'nın Brüksel şehrinde yapılan Uluslararası Cesar Frank Piyano Yarışmasında ikincilik ödülüne layık görüldü. Devlet Sanatçısı Piyanist Gülsin Onay'ın İzmir'de İKSEV bünyesindeki Piyano Ustalık Sınıfı Eğitimine 10 yaşında kabul edilen ve en küçük katılımcı olan Nehir; bu eğitimini de başarılı ile bitirerek sertifikasını aldı. 12 yaşında ise İtalya'nın Napoli şehrinde yapılan Uluslararası Ischia Piyano Yarışmasında ikincilik ödülünün sahibi oldu. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın 11 Ekim 2017 Dünya Kız Çocukları Günü kapsamında gerçekleştirdiği Kız Çocukları Erken Yaşta Evlendirilmesin ve Eğitim Hayatları Yarım Kalmasın temalı sosyal sorumluluk projesine; tüm Türkiye'den seçilen 6 kız çocuğundan biri oldu. Bu kapsamda çekilen kısa film halen Türkiye'deki tüm yayın organlarında gösterilmeye devam ediyor. Nehir, gelecekteki hedeflerini başarılı ve iyi bir müzisyen olmak ve uluslararası platformlarda da ülkemi en iyi şeklinde temsil etmek şeklinde özetliyor. - Chopin : Nocturne No. 20 in C SharpMinor - Khacaturian : Toccata in E FlatMinor - Chopin : RevolutionaryEtude Op. 10 No. 12 - Say : Karatoprak Tarık Kaan Alkan 30 Nisan 2006 tarihinde İstanbul'da doğdu. Piyano eğitimine 4 yaşında annesiyle başladı. Daha sonra eğitimine Aytaç Rzaguliyeva ile devam etti. 2014 yılında MSGSÜ Devlet Konservatuarı'nın yarı zamanlı sınavlarını kazanarak Doç. Burcu Aktaş Urgun'un öğrencisi olan Tarık Kaan; 2016 yılında da MSGSÜ'de tam zamanlı piyano eğitimine başladı. 2016 yılında katıldığı Uluslararası Pera Piyano Yarışmasında birinci oldu ve aynı yıl katıldığı 2. Uluslararası Genç Yetenekler Piyano Yarışmasında da Grand Prix/ Büyük Ödülü'nü kazandı. Yine 2016 yılının Haziran ayında İtalya'nın Milano şehrinde düzenlenen 6. International PianoCompetition PianoTalents yarışmasında birincilik ödülüne layık görüldü. Tarık Kaan, 2016 yılının Aralık ayında MSGSÜ Devlet Konservatuarı'nın solistlik sınavını da kazanarak, 20 Nisan 2017 tarihinde üniversitenin orkestrası ile Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda sahne aldı. 2017'nin Mart ayında Yamaha Music Foundation of Europe BranchTurkeyin düzenlediği piyano yarışmasında da birincilik ödülünü hak eden Kaan, 7 Ekim 2017 tarihinde İş Bankası'nın düzenlediği Parlayan Yıldızlar seçmelerini başarıyla geçerek Parlayan Yıldız seçildi. Tarık Kaan, çalışmalarına halen Doç. Burcu Aktaş Urgun ile devam ediyor. - S. Bach: French Suite No. 2 in C Minor - Allemande - Courante - Air - Menuet - Giuge - Haydn: Sonata No.34 in E Minor - Presto - Adagio - Liszt: Etut Op. 1 No. 1 - Chopin: NouvelleEtute No. 1 in F Minor - Mendelsshon: SpinningSong Op. 67 No. 4 - Debussy: DrGradus ad Parnassum"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/17/guven-pamukcu", "text": "1956 yılında Söke'de doğdu. Üniversite okumadı. 1999 yılında oğlu Olay Toprakcan Pamukçu 11 yaşındayken Akköy Kütüphanesi'ni kurdular. 2001'de Kapıkırı Köyü ; Muzaffer İzgü, aynı yıl Söke'nin Yuvaca Köyüne üçüncü kütüphaneyi açtı. Okul kitaplıklarına katkı sundu. Depremden önce Van'ın köylerine üç bin kitap gönderdi. Akköy ve Yuvaca Köyü sokaklarına şair, yazar, diğer sanat dallarıyla uğraşanların isimlerinin verilmesini sağladı. 2000 yılından bu yana: Akköy, Didim, Söke, İzmir, Adana ve pek çok köyde ulusal, uluslararası boyutu olan sanat- edebiyat buluşmaları, resim sergileri, sinema ve tiyatro günleri tasarlayıp uyguladı. Denenmediğine inandığımız; şiir, öykü, romanın bugünü, geleceği temalı Kapalı Oturumlar düzenledi. 2008 yılında kalabalık bir Şairkadın katılımıyla hala dünyada denenmediğini gördüğümüz Barışİçin ŞairkadınlarBuluşmasını dönemin TYS Başkanı EnverErcan'la Didim, Akbük, Akköy köy, kasabalarına yayarak gerçekleştirdi. DidimDe Bir İngiliz, Akbük Şiir GeziÇeviri, Söke Öykü Roman, Akköy dergilerini eşzamanlı çıkardı. Dergilerinde belki de dünyada ilk kez konuk editör ve dergi içinde kendi dergilerini çıkaran arkadaşlarıyla çalıştı. 2014 yılında Akköy Şiir Yazı Çeviri Evi'ni kurdu. Şubat 2017'de: Kuş Bir Cümledir Uçarken adlı anlatı /öykü kitabı (Nisan 2017'de 2. Baskı) Komşu Yayınları, Sıcak Nal serisinden çıktı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/17/ithaki-akademi-soylesileri-ocak-programi-belli-oldu", "text": "Bu ay ki Bir Yazar Kahvaltıda etkinliğimizde Hakan Bıçakcı okurlarıyla kahvaltıda buluşuyor. Not: Etkinliğik ücretsiz olup rezervasyon gerektirmektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/17/prof-dr-handan-inci-tanpinar-gibi-cok-yonlu-bir-merkez", "text": "Prof. Dr. Handan İnci, geçen yılın son günlerinde açılan Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi'ni Milliyet Sanat dergisinin bu ay çıkan sayısına anlattı. Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi, kısa adıyla Tanpınar Merkezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi bünyesinde, Gülhane Parkı'ndaki Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi'nde açıldı. Merkezin ilk faaliyeti Tanpınar'ın arşivini dijital ortama aktarmak oldu. Yazarın ailesi tarafından İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü'ne bağışlanan arşive artık www. tanpinarmerkezi. com adresi üzerinden ulaşılabilir. Merkezin ortaya çıkmasında büyük emekleri olan Prof. Dr. Handan İnci soruları yanıtladı. Biraz da benim Tanpınar çalışmalarımın yoğunluğuyla oluşmuş bir fikir bu. Oğuz Atay üzerine de çalışıyorum, Tomris Uyar üzerine de çalışıyorum, Orhan Pamuk üzerine de çalışıyorum, yer yer edebiyatımızın diğer yazarları üzerine de böyle yoğun bir şekilde olmasa da çalışmalar yapıyorum. Ama Tanpınar çalışması daha çok öne çıktı. Benim bir de lisans eğitimi aldığım ve çalıştığım üniversiteler dolayısıyla da Tanpınar ile bir tür maddi bağım da oluştu; çünkü benim öğrenci olduğum ve şimdi dersler verdiğim yerlerde hocalık yaptı. Benim hocalarım Tanpınar'ın öğrencisi olmuş, asistanı olmuş, onun hakkında değerli metinler yayımlamış kişiler. Açılış konuşmasında Orhan Pamuk çok anlamlı bir cümle kurmuştu, Tanpınar'ı kafamızı karıştırdığı için seviyoruz diyerek. Soru sorduğu için seviyoruz. Hakikaten, Tanpınar'ın ölümsüz olması da soru sormasında; cevabı yok, sorusu var. Merkezin amaçlarından biri şu: Bir platform olsun, buradan Tanpınar'ın gerçeğini arayalım. Tanpınar bizim modernleşme sürecimiz içinde kimlik üzerine, kendilik üzerine, kültür üzerine, nasıl yaşamalıyız sorusu üzerine çok düşünmüş ve bunları eserlerinde irdelemiş. Bu yeter mi? Bu bir deneme yazarı için yeterlidir belki. Ama Tanpınar bunu böyle yapmıyor, olağanüstü bir edebiyat içinde yoğurarak yapıyor. Dolayısıyla biz önce onun yarattığı bu edebiyatla buluşup oradan takip ederek bu soruların yanıtlarını kendi içimizde aramaya başlıyoruz. Benim görüşüme göre Tanpınar yerel bir yazar değil, dünya çapında bir yazar. Asıl kurcaladığı mesele varoluş, yeryüzünde yaşamanın anlamı. Tanpınar muhafazakar gibi görünüyor bir kesim için, ama o kadar açık ve modern ki... İnanıyorum ki Tanpınar yaşasaydı sosyal medyayı iyi kullanırdı, hem Facebook'u hem Twitter'ı çünkü '50'lerin başı gibi Paris'e gittiğinde sinemaya çok büyük bir ilgi duyuyor, fotoğraf makinesinin hayatı nasıl değiştirdiğini görüyor, sanat eserlerini nasıl çoğaltıp bunu yayabildiğini ve imkanlarını gözlemliyor. Eminim metinlerin çoğaltılıp yayılması açısından internetin nasıl bir imkan sunduğunu görseydi bundan büyülenecekti. Son döneminde sinemaya daha çok ilgi göstermiş. Başlangıçta Yahya Kemal'in etkisiyle 'Huzur'u yazdığı dönemde müzik ön planda, sonra 'Aydaki Kadın'ı yazdığında resim ön planda çünkü Avrupa seyahati yapıyor ve bütün büyük müzeleri geziyor. Etkinliklerimize gelecek olursak. Sinema üzerine çok önemli yorumları var. 20-25 film üzerine ciddi ciddi notlar almış, eleştirmiş. Hatta biz bunu bir etkinlik olarak yönetmenlerimize de, sinema eleştirmenlerimize de soracağız ve bu filmleri birlikte izleyeceğiz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/17/salih-mercanoglu", "text": "1959 yılında Ankara'da doğdu. Kırıkkale Lisesinden mezun oldu. 1979 yılında öğrenim gördüğü Kırşehir Eğitim Enstitüsünü terk edip Antalya'ya yerleşti. Çeşitli kitabevlerinde satış elemanı ve yöneticilik yaptı. Bir süre TRT Antalya Radyosu'nda kitap tanıtımları yaptı ve Cumhuriyet Akdeniz'de iki yıl köşe yazarlığı yaptı. Şiir ve düz yazıları Varlık, Biçem, Yeni Biçem, Eliz, Akatalpa, Yarın, Karşı, Mesele gibi dergilerde yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/17/saniye-suheyla-conkmanla-soylesi", "text": "Annem Rumelili. Göçmen gelmişler. Babam Karadeniz'den. Sabahattin Abim, Gümülcine'de doğdu. İlk çocuklarıydı. Öğretmen okulunu bitirdi, öğretmen oldu. Aydın'da çalıştı. Orada komünist, diye adı çıkmış. Hapis ettiler. Sonra bıraktılar. Babam ölünce Almanya'ya gitti. Ben dört yaşımdaydım. Hatırlamıyorum bile babamı. Abim, Almanya'dan anneme her ay para gönderirdi. Ölünceye kadar da bu böyle olacak. derdi. Anne, konuşma ne olursun! Babamı çok üzdün. Şimdi de beni üzüyorsun. derdi. Sonra ben Malatya'dan evlendim. Orada on beş sene kaldım. İki çocuk sahibi oldum. Bu taraflara geldim. Eşim banka müdürüydü. Sabahattin Abim'den sonra Fikret Abim var. Ben üçüncü çocuğum. Yattığımız zaman annem lambamızı söndürürdü. Anne söndürme şu lambayı. derdi abim. Kitap, göğsüme düşünce söndür anne. derdi. Abimin kitaplarını çok okurdum. Çok severdim. Ama bir yandan da bu kabahat sayılır mı, diye düşünürdüm. Abim bir gün Ankara'daki evimizde balkona çıkmıştı. Caddeye asfalt döküyorlardı. Ben o zaman ilkokul beşinci sınıftaydım. Yanına gittim. Abi, herkes sana komünist, diyor. Hakaret mi ediyorlar, iltifat mı ediyorlar, anlamadım. Ne demek komünistlik? dedim. İyi ki sordun. Bak şimdi aşağıya! Ne yapıyorlar orada? dedi. İştekomünistlik, demek, Ankara'da dökülen bu asfaltı, bilmem nerenin köyüne kadar götürmek, demek. Dökenler köylüler ama onlar köylerine gidemiyorlar. Bunu yapın, diyorum. Köylünün de ayakları kanamasın, diyorum. Bana komünist, diyorlar. Komünist, demek, bu demektir. dedi. Çok kitap okurdu. Bazen evde hiç muhabbeti, konuşması olmazdı. Karısı kızardı. Evimize hep uyanık, zeki insanlar gelirdi. Şairler, yazarlar, üniversite hocaları hep bizim evde toplanırlardı. Siyasi hicivlerle birbirlerine şaka yaparlardı. Abim çok şakacıydı, espriliydi. Misafirperverdi. Onu seven talebeleri geç vakit gelir, onunla sohbet ederlerdi. Bu saatte gelinir mi? demezdi abim. Onları çok severdi. Gece on bire kadar kalırlardı. Abim çok memnun olurdu, çok güzel karşılardı. Ömrünün çoğu Ankara'da geçti. Bana gönderdiği bir mektuptan aklımda kalmış, aynı zamanda dramaturgdu. Pertev Naili Boratav en iyi arkadaşıydı. Onunla gece yarılarına kadar konuşurlardı. Abim ona yazacağı hikayeleri anlatırdı. O zaman ben Malatya'daydım. Evliydim. Bir fabrikanın lojmanında oturuyorduk. Ankara'dan bir dostumuz vardı. Bize telgraf çekmiş: Başınız sağ olsun, diye. Öyle öğrendim. Sen kendi başını yakacaksın! Bunun yanında böyle konuşulur mu? derlerdi komünist olmayanlar. Abimin seviyesinde olanlar açıktan konuşmazlardı. Kendilerini gizlerlerdi. Ben kellemi taşın altına koydum. derdi abim. Hasköy'de bir polis emeklisi vardı. Küçük abimin de atölyesi vardı orada. Sabahattin Ali, gazetelerin yazdığı gibi öldürülmedi. demiş küçük abime. Karakolun bir yeri varmış. İsmi bir şey, hatırlamıyorum şimdi. Orada yok etmişler. Ondan sonra da atmışlar bir çukura. Mezarı bile belli değil. Ben Meryem Ana'dan ibret alıyorum. Öyle ayaktayım. derdi. Sonra üzüntüden kanser oldu. Fazla yaşayamadı. O da öldü. Kızı, Trakya'da bir anıt yaptırdı. Oraya bir şiirini yazmış abimin. Benim meskenim dağlardır, diye. Ne yaptın sen şimdi? derdi abim. Allah bilir ne yapacağını. Sen ona akıl mı öğretiyorsun? derdi. Çok nazik, kibar bir insandı. Kimseyle münakaşa etmeyi sevmezdi. Karısını çok severdi. Aliye, seni bana Allah verdi. derdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/20/volkan-hacioglu", "text": "Volkan Hacıoğlu, 26 Eylül 1977'de İstanbul'da doğdu. İ. Ü. İktisat Fakültesi, İngilizce İktisat Bölümü'nü bitirdi (2000). Aynı bölümde yüksek lisans yaptı. 2006'da New York Eyalet Üniversitesi, Sanatlar ve Bilimler Koleji, Ekonomi Bölümü'nde burslu olarak doktora programına başladı. 2010'da iktisat doktoru unvanını aldı. İ. Ü. İktisat Fakültesi, İngilizce İktisat Bölümü, İktisat Politikası Anabilim Dalı'nda Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır. Şiirleri, şiir ve şairler üzerine yazıları ve çevirileri 1997 yılından bu yana çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Nazım Hikmet Akademisi'nde estetik dersleri verdi. Ralph Waldo Emerson, Percy Bysshe Shelley, Leigh Hunt, Lord Byron, Lord Alfred Tennyson, Ben Jonson, Thomas Chatterton, Ralph Hodgson, Dante Gabriel Rossetti gibi dünya şairlerinin şiirlerini Türkçeye uyarladı. Birçok dergide editörlük yaptı. Rosetta World Literatura adlı uluslararası karşılaştırmalı edebiyat dergisinin ve kültür sanat dergisi Absent'in genel yayın yönetmenidir. Üvercinka dergisinde 'Genç Üvercinka' adlı şiir köşesinin editörlüğünü yaptı. 2015'de Fransa'nın Sete kasabasında düzenlenen Akdeniz'in Akdeniz'de Yaşayan Sesleri adlı uluslararası şiir festivaline konuk oldu. 2017'de İtalya'da, direktörlüğünü Regina Resta'nın yaptığı Verbumlandi Art festivali kapsamında beşincisi düzenlenen Galateo Kenti Ulusal ve Uluslararası Nesir ve Şiir Yarışması'nda 'Uluslararası' kategoride Time Does Elapse adlı İngilizce şiiri ile birincilik ödülüne değer görüldü. Şiirleri birçok yabancı dile çevrildi ve antolojilerde yayımlandı. 10. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali Şiiristanbul'un Festival Düzenleme Kurulu'nda ve festival kapsamında verilen Sevda Ergin Şiir Ödülü'nün Seçici Kurulu'nda yer aldı. Makedon şair Marta Markoska'nın Makedonya'nın başkenti Üsküp'de Galikul Yayınları tarafından İngilizce ve Makedonca yayımlanan, Todor Chalovski ödüllü İçimizdeki Kara Delikler adlı şiir kitabından bir seçkiyi 17-20 Kasım 2016 tarihlerinde İstanbul'da Artshop Yayıncılık'ın düzenlediği 1. Kıtalararası Genç Şiir Festivali etkinlikleri kapsamında Türkçeye çevirdi. Kitap, Artshop Yayıncılık'ın Artshop Dünya Edebiyatı Platformu Şiir Dizisi'nden #007 numaralı özel basımla Ekim 2016'da yayımlandı. 6-10 Ocak 2017 tarihlerinde Artshop Yayıncılık tarafından İstanbul'da düzenlenen 1. Uluslararası Cemal Süreya Buluşması'na panelist olarak katıldı. Musıki Eseri Sahipleri Meslek Birliği ve Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği üyesidir. Halen çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri, yazıları ve çevirileri yayımlanmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/21/leyla-karaca", "text": "1976 Nisan'ında İstanbul'da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe bölümünden 1999 yılında mezun oldu. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Deneme, şiir, makale ve öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/21/okan-yilmaz-genc-sairlere-sordu-1", "text": "şairleri veya soruda da belirtildiği üzere ustasını/ ustalarını açık etmekten, paylaşmaktan kaçınır. 'Nedendir bilinmez' dedim ama kanımca, usta bellediği, gölgesinde dinlendiği, şiirlerini keyifle ve biraz da kıskançlıkla okuduğu ustası/ ustaları ile kıyas meselesi, etkiden kurtulma/ kurtulamama durumu/ yaftası, hakarete varan ithamı korkutur büyük ölçüde şairi. Bu elbette gördüğüm, gözlemlediğim bir durum. Etkilenmemek için, yaşayan ya da ölü hiçbir şairi okumuyorum. En azından kafam rahat. Bu cümle ise, biraz önce sözünü ettiğim konunun başka bir boyutu ve birebir tanık olup, işittiğim bir cümle. Naçizane tavsiyem, fark ettirmeden uzaklaşın oradan. Kabul etmemek, görmezden gelmek faşizmin sularıdır çünkü. Çünkü şiir, şairine gökten zembille inen, yoktan var olan/ edilen bir durum/ oluş değildir ki, etkilenmek/ etki altında kalmak devre dışı olsun. Her şair şiirini yazarken, dilini ararken elbet bir veya birkaç ustada takılı kalmıştır belirli bir dönem. Bunun tersinin mümkün olduğunu asla düşünmedim. Tersi, anormali çağırdığı elbet. Şiirin anormalliği ile karıştırılmasın lütfen bu. İkisi başka, asla bağdaşmayacak anormallikler. Sorunuza dönecek olursak, etkilendiğim usta/ ustalar, şair/ şairler var. Peki beni etkileyen, peşinde emeklediğim usta/lar kim/ler? Dosdoğru söylemekte yarar var, Edip Cansever. Başka bir şiiri mümkün kılması o dönem kısıtlı şiir birikimim için oldukça önemli bir durumdu elbette benim için. Şiirlerindeki, konu ve dize geçişleri, atladığı duyguyu eksik bırakmayarak, söküğünü ustalıkla dikmesi ve en önemlisi kent merkezli, kenti odak noktasına alarak, eksik olan, eksik kalan ve daima eksik kalacak kent insanına doğru yol alması, Ben Ruhi Bey Nasılım ile kentli olanı sorguya çekmesi, Cansever'i benim penceremde izlenilesi bir manzara haline getirmişti. Bir diğer usta ise, hem kendi döneminde, hem de sonraki kuşakları etkilemiş, 80 döneminin önemli şairlerinden küçük İskender. Şiirlerindeki/ kitaplarındaki 'olayların en kötüsünü düşünmek/ düşlemek zihni açar' tavrı, üzerimde, yine Edip Cansever gibi bir manzara halini almıştı. Saydığım iki usta dışında, elbet Dünya ve Türk şiirinde, usta diye bildiğim/iz şiirlerini severek ve ilgi ile takip ettiğim/iz birçok ustadan bahsetmek mümkün. Nazım Hikmet'ten Turgut Uyar'a, Can Yücel'den Ataol Behramoğlu'na, Ahmed Arif'ten Attila İlhan'a, Birhan Keskin'den Gonca Özmen'e, Mayakovski'den İlhan Berk'e, Haydar Ergülen'den Arthur Rimbaud'a, Lorca'danNeruda'ya... Liste uzar gider. Ne diyeyim, iyi ki de uzar gider. Şiirde ustalık neye göre, kime göre belirleniyor gerçekten bilmiyorum. Nereden geliyor bu 'ustalık'? Kıstasları neler? Çoğunluğun okuduğu, beğendiği, yanında bulunmak için can attığı şairler mi?Türk şiirine ne katmıştır bu usta? Diğerlerinden ne farkı vardır? Bunların cevabını bulmak lazım. Usta diye nitelediğimiz şair hem yazdığı şiirle hem de okurluğuyla hakimiyetini kanıtlamış olmalıdır. Özgünlük günümüz şiirinde sorgulanacak bir kavram. Günümüz şairlerinin çok fazla şiir okuduklarını düşünmüyorum. Birbirlerinin şiirleri dışında şiir okumuyor, kendi yazdıkları dergiler dışında dergileri takip etmiyor, yeni çıkan kitapları umursamıyor ve hatta en kötüsü istediği kişileri yok sayabiliyorlar. Turgut UyarKorkulu Ustalık'taUstalaşmak bir kedinin kendi doğasına yabancılaşarak yavrularını yemesi gibidir. Oysa sanat aklı, olguları ve şeyleri yüklerinden kurtarmaktır. der. Bence 'usta şair' kendinin farkında olmayandır. Şiirini yazar ve başkalarının gözünde ustalaşır. Son şiirini yazana dek daha iyisini yazmaktan vazgeçmez. Ustalık kavramını tam olarak kafamda bir yerlere oturtamasam da benim eli öpülesi şairim Gülten Akın, kirpiği sakınılası şairim de Didem Madak'tır. Dönüp dönüp okuduklarım, her defasında kadın olmanın farklı boyutlarında sığındıklarımdır. Gülten Akın'ın şiirinde önkoşul olarak gördüğü duyarlık 'kadın' olmakla yakından ilişkilidir. Yazdıkça Yaşama Katılacağız başlıklı bir söyleşisinde kadınlığı dolayısıyla ezilenleri şiirine taşımaya çalıştığından bahseder. 'Kadın' olduğu için bastırdığı, yok saydığı, göstermekten çekindiği duygularını şiirinde söylemiştir. Didem Madak'ın şiirinin poetikasının oluşu veya olmayışı çünkü bunun hiç önemi yok onun şiirinde-, kendi içinde bir bütün olarak kabul edilişi onu gizemli kılmaktadır bana sorarsanız. Yaşamını olduğu gibi, yaşarken olduğu gibi kanlı canlı karşımda duruyor onu okurken Didem. O usta olmak için değil, ölümsüz olmak için değil, o an yaşamak için yazmıştır şiirini. Şiiri, kadının günlük eylemidir. Gülten Akın'da da Didem Madak'ta da kadının günlük rutini iç içe geçmiş izleklerle karşımızda duvar gibi durur. 'Kadın'ın hangi sınıftan olduğunun önemi yoktur, hangi düzenden bunaldığının önemi vardır. Kısacası benim için onları önemli kılanşiir yazma eyleminin 'erkek işi' olarak bilinmesine karşı dik duruşlarıdır. Gülten Akın kırk üç yıl boyunca şiir yazmayı sürdüren bir kadın olduğundan ve şiir yazmanın erkek tekelinde olmadığından/ olmayacağından bahseder. Genel kanıyı kırdığını açık yüreklilikle herkese kanıtlar. Ayrıca Virginia Woolf da Kendine Ait Bir Oda'da Kadınlar erkekler gibi yazıp erkeklere benzerlerse, çok yazık olur; çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında, iki cins bile yetersiz kalırken yalnızca bir tanesi ile nasıl idare ederiz? der. 'Usta' kelimesi yerine Gülten Akın'ı bir anne Didem Madak'ı bir abla olarak nitelerim ben. Hiç rast gelmeyecek değiliz. Belki şiiri şiirime değer, eli yanağıma değmiş gibi. Benim şiirimde problem olarak önüme koyduğum üç mesele var: tarih, aktüel ve ilerleyen hafıza. Bu meselelerin hem şiir özelinde problem edilişi hem de çözümüne dair ciddi adımlarla alakalı üç büyük şairden bahsetmeliyim. Ancien ve moderne, önceliğin ve sonralığın ifadesi olmak dışında bir sürekliliğin zeminini Turgut Uyar, şiirinde dikkatli bir tarih bilinci olarak ortaya koyar. Bu ilk olarak önemli. Büyük Saat çevresinde gelişen şiirlere ben bu kabulle bakmaya devam ediyorum. İsmet Özel en azından Of Not Being A Jew'deki değerli bir kaç şiir dışındaki tekerlemelere kadar, bu tarih bilinciyle aktüel olan arasındaki müthiş kavgayı tertipler, aktüel olanı soylu bir şekilde hem ancien'i hem de moderne'i kapsayan tarih bilinci ile muhatap eder. Bu daha önemli. Bizim ins ü cin'den birinin yaşamına dair takvim tarifine mensubiyetimiz nasıl daha önemli olmaz! Haydar Ergülen tarihe ve aktüele bir coğrafya olarak, yani tarihe ve aktüele lirik bir mekan sağlayarak ilerleyen hafızanın bence en önemli sahibi. Bu benim için çok daha önemli. Ali Dükkanı şiiri yeniden okunursa bir ipucu verebilir. Haydar Hoca'nın kendini vefa kuşağından sayması ilerleyen hafıza'ya ne güzel bir gönderme. Yani Turgut Uyar, İsmet Bey ve Haydar Hoca bağlamında ve bu haliyle kurduğum ilişkiden sağladığım verim, beni üç büyük şairin kurduğu ustalık süreğine talebe eder, diyebilirim. Diğer şairlere nispeten ezber ettiğim şiirlerini bile tekrar okuduğumda aynı lezzeti aldığım nadir şairlerden. İşbu vesileyle söylemeliyim ki, elbette esinlenme, etkilenme var. Elbette onun şiiriyle kurduğum yakın bilinç, kendi şiirime ve sesime şimdilik yön veriyor. Burada salt ideolojiden bahsetmiyorum. Bilincimizde yer edinmiş her öğe, akışkan ve öteki öğelerle organik bir bağlılık içinde sürmüyor mu? Tam da bu yüzden gayet doğal. Plastik değil, sahici ve saf bir hal bu. Çünkü benim nezdimde, 'duygu geçimi' kadar inandığım başka bir şey daha yok şiirde. Benim açımdan cevaplaması oldukça zor bir soru... Benim için şiir, çeşitli sıvılardan oluşan ve haliyle bulunduğu kabın şeklini alan bir karışım. Her durum, her konu, her zaman kendine has bir şiir yaratıyor. Bu nedenle ben de; sesten ritme, sözcük seçiminden görsel vurguya, başlıktan imgeye kadar şiire dair ne varsa hepsini anın gerektirdiği gibi eğip büküyorum. Bu açıdan baktığımızda şiirlerimde en çok önem verdiğim şeyin çoğulluk ve çeşitlilik olduğunu söylemek mümkün. Tek bir dönemin, şairin, ülkenin, dilin şiirinden etkilenmiş olmam bu bakımdan olanaksız. Geçmişin kanonikleşmiş şiirlerini okumanın yanında günümüzde yazılan şiirleri de takip ediyorum. Türkçe şiir kadar İngilizce şiire de odaklanıyorum. Mümkün olduğunca çok çeşitli kaynaktan beslenip gerektiğinde yukarıda söz ettiğim sıvı karışıma -şiire- katacak malzeme topluyorum. Çeşitlilikte ısrarcıyım. Ne kadar çok şiir tadarsam özgün şiire o kadar yaklaşırım düşüncesindeyim. Özgün olmadıktan, yeni bir şey sunmadıktan sonra şiir yazmanın bir anlamı da yok bana göre. Yeni bir şey yakalamanın yoluysa, dediğim gibi, anın şiire verdiği biricik şekli görebilmekten geçiyor. Bu yüzden belki de en büyük korkum şiirlerimin yapı ve dil bakımından bir standarda oturması. Buna sesini bulmak diyorlar sanırım. Ben sesimi bulmak istemiyorum. Sesim ana göre değişsin, konulduğu kabın şeklini alsın istiyorum. Ölçüt bu olduğunda 'usta' kelimesi de sorun teşkil etmeye başlıyor. Sanırım belli şairlerin değil, belli şiirlerin ustalığına inanıyorum. Okuduğum, hayranlık duyduğum ve yazdıklarımı beslediğini bildiğim sayısız şiir var. Bu yüzden, birkaç şairin adını vermeye kalksam beni derinden etkileyen birçok şiirin şairine haksızlık etmiş olacağım. Yine de, SylviaPlath'inGünlükler'inde kendisine rakip gördüğü tek şair olan AdrienneRich'in adını -kendimden ziyade, okurlar için- anmak gerektiğini düşünüyorum. Rich'in; hem kişisel yaşamı hem akademik kariyeri hem feminist eleştiri kuramı hem insan hakları aktivizmi hem de yazdıklarıyla birçok kişiye, özellikle kadınlara, ilham olabileceği kanaatindeyim. Bahsettiğim sıvı hal, birçok feminist şairde olduğu gibi, Rich'in şiirlerinde de mevcut. Bu noktada şunu belirtmekte fayda var: Bugüne dek okuduklarımda, şiirin sıvı halinin daha çok kadınlar tarafından yazılmış şiirlerde mevcut olduğunu gözlemledim. Bu yüzden, yine Rich'in edebiyatta anne-kız soy ilişkisi üzerinden geliştirdiği kuramına paralel olarak, benden önceki kadınların yazdıkları şiirleri erkeklerinkilere nazaran çok daha yakından takip ettiğimi, ama takip mesafemi korumaya muhakkak özen gösterdiğimi söyleyebilirim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/25/enver-ercan-hayatini-kaybetti", "text": "Varlık Dergisi genel yayın yönetmeni, Komşu Yayınları imtiyaz sahibi, kültürlerarası şiir ve çeviri akademisi kurucusu ve TYS eski genel başkanı Enver Ercan bir süredir kanser tedavisi gördüğü hastanede, 23 Ocak Salı günü sabah saat 07:00'da vefat etti. Ercan için önce Kadıköy'deki Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'nde tören düzenlendi. Ercan'ın kızı Özge Ercan, yazar, sanat eleştirmeni ve akademisyen Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman, yazar Adnan Özyalçıner, şair Ataol Behramoğlu birer konuşma yaptılar. Enver Ercan'ın şiirlerinin okunduğu törende, Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk, gazeteci Turhan Günay ve Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Mustafa Köz de konuşma yaptı. Şairler, yazarlar, yayıncılar, Ercan'ın çalışma arkadaşları, dostları ve sevenlerinin katıldığı törende, Enver Ercan'ın, ölümünden bir gün önce, doğum gününde sevenlerine yolladığı ses kaydı da dinletildi. Ercan'ın cenazesi, daha sonra götürüldüğü Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tatbikat Camisi'nde öğle vakti kılınan namazın ardından, Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/25/milanoda-masumiyet", "text": "Orhan Pamuk'un İstanbul'da 2012'de açtığı Masumiyet Müzesi'ndeki eşyalarının replikalarından oluşan bir seçki, Milano'daki Bagatti Valsecchi Müzesi'nde sergilenmeye başladı. 19 Ocak'ta açılan sergi için Milano'ya giden Orhan Pamuk, sanat tarihçisi Prof. Salvatore Settis ile Masumiyet Müzesi, müzeler ve şehirler üzerine bir konuşma yaptı. Bagatti Valsecchi Müzesi yöneticisi Lucia Pini ve Laura Lombardi'nin küratörlüğünde gerçekleşen 'Aşk, Müzeler, İlham' adlı bir sergide İstanbul'daki müzede yer alan 29 kutunun replikaları yer alıyor. Milano'nun merkezindeki sergi, 24 Haziran'a kadar ziyaret edilebilecek. Daha önce 2016'da Londra'da ve 2017'de Oslo'da bulunan Kültürler Müzesi'nde, Masumiyet Müzesi'nden seçilmiş kutuların tıpatıp taklitlerinin sergilendiği iki sergi açılmıştı. Milano'daki Bagatti Valsecchi Müzesi'ndeki serginin özel bir anlamı ise romanın başkahramanı Kemal Basmacı'nın bu müzeye özel bir ilgisi ve yakınlığı... Kemal Basmacı, romanda anlatıldığı gibi müzeye beş dakika mesafedeki Grand Hotel De La Milan'da vefat etmişti. İstanbul'daki Masumiyet Müzesi'ni kurmadan önce dünyada beş binin üzerinde müzeyi ziyaret eden Kemal Basmacı, en çok Bagatti Valsecchi Müzesi'nden etkilenmişti. Romanda Kemal Basmacı'nın bu müzeyi defalarca ziyaret ettiği anlatılıyor. Pamuk'un Masumiyet Müzesi adlı aşk romanı Türkiye'de olduğu gibi İtalya'da 2009 yılında yayımlandığında bestseller olmuştu. Aynı adlı müze İstanbul'da 2012'de açıldığından beri yerli ve yabancı ziyaretçilerden ilgi görmeye devam ediyor. Bir aşk hikayesini eşyalarla anlatan müze, aynı zamanda 1950'lerden 2000'lere İstanbul'daki gündelik hayat üzerine pek çok ayrıntı ve eşyayı da koleksiyonunda barındırıyor. Masumiyet Müzesi, 2014 yılında Avrupa Müze Forum'u tarafından verilen, Avrupa'da 'Yılın Müzesi Ödülü'nü kazanmıştı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/25/nazim-hikmetin-dogumunun-116-yilinda-odule-layik-eser-bulunamadi", "text": "Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, doğumunun 116. yılı kutlanan Nazım Hikmet adına düzenlediği yarışmada ödüle layık eser bulamadı. Çalışmaların dağınık ve incelenen konuya ilişkin eksiklikler içerdiğini belirten seçici kurul, bir araştırma için de Bir sahaf da aynı bilgileri toplayıp sunabilirdi dedi. Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı'nca, ünlü yazara ilişkin çalışmaların desteklenmesi, sanatı ve mücadelesinin daha yakından tanınması, yaratıcılığının anlaşılabilmesi için düzenlen inceleme-araştırma yarışması sonuçlandı. Ancak Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı'ndan Hıfzı Topuz, Prof. Dr. Cevat Çapan, Turgay Fişekçi, Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Murat Gülsoy, Doç. Dr. Zeynep Uysal; Kastamonu Üniversitesi Bilgi Belge Yönetimi Bölümü'nden Prof. Dr. Hasan Keseroğlu ve Nilüfer Belediyesi Kültür Müdürü Güney Özkılınç'tan oluşan seçici kurul, başvuran 4 çalışmayı da ödüle değer bulmadı. Gazete Habertürk'ten İrem Koca'nın haberine göre vakıftan yapılan açıklamada Seçici kurul, çalışmaları değerlendirmiş ve katılan araştırmaların hedeflenen ölçütleri karşılamadığı sonucuna varmıştır denildi. Çalışmaların dağınık, akademik disiplinden uzak olduğu ve incelenen konuya ilişkin eksiklikler içerdiği de belirtildi. Yarışmaya Nazım Hikmet'in çalışmalarının nesnel olarak incelendiği bitirme, yüksek lisans ve doktora tezleri dahil olmak üzere son 3 yılda hazırlanan ancak hiç basılmamış olan çalışmalarla başvurulması öngörülmüştü. Araştırma alanındaki ödül için kendilerine toplamda 4 çalışmanın yollanmasının normal olduğunu söyleyen vakıf temsilcisi Turgay Fişekçi, Sonuç olarak kitap hacminde araştırmaların katıldığı bir yarışma. Katılan çalışmalar bence değerliydi, emek verilmiş. Ama bir araştırmada bulunması gereken çok yönlülük, nesnel bakış gibi özellikleri karşılamıyorlardı dedi. En iyi çalışmanın Nazım Hikmet'in Bilinmeyen Güfte Kitapçığı-Karım Beni Aldatırsa başlıklı 40 sayfalık tez olduğunu belirten Turgay Fişekçi, Nazım'ın 1933 yılında Mümtaz Osman takma adıyla İpek Film'in çektiği 'Karım Beni Aldatırsa' filminde kullanılan şarkıların sözlerini yazdığını ortaya koyan bir çalışma geldi. Ancak araştırma niteliğinde değildi. Giriş bölümünden sonra sadece araştırmanın materyallerinin fotokopisi sunulmuştu. Değerli bir çalışmaydı ancak araştırma türünde olmadığı için beklentiyi karşılamadı. Bir sahaf da aynı bilgileri toplayıp sunabilirdi. Nazım eserlerinde sansürü anlatan 200 sayfalık bir başka çalışma ise nesnel bir anlatıma sahip olmadığı için seçilmedi. Diğer çalışmalar da vakfın beklentisinin altında kaldı dedi. Seçici kurulda yer alan Kastamonu Üniversitesi Bilgi Belge Yönetimi Bölümü'nden Prof. Dr. Hasan Keseroğlu da yarışmanın bir inceleme araştırma yarışması olduğunun altını çizerek, Hiçbir çalışma araştırma koşullarını karşılamıyordu. Dünyada araştırma denilince başlık, amaç, hipotez, kapsam, yöntem vb. özellikler gelir akla. Eğer bu metinlerde bu yaklaşım olsaydı elbette ödül söz konusu olabilirdi. Ama maalesef yoktu. Umarım katılanlar bir araştırma makalesi olması yönünde çalışmalarını sürdürürler. Bu yarışmalar sürecektir. Vakfın etkinlikleri içinde verdikleri emekleri değerlendirebilir diye konuştu. Nazım Hikmet adına bir de şiir yarışması bulunuyor. İlk olarak 1995 yılında Suriyeli şair Adonis'in layık görüldüğü Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü, 1997'de Fransız şair AimeCesaire'ye, 2003 yılında Filistinli şair Mahmud Derviş'e, 2009'da ise Danimarkalı şair Erik Stinus'a verildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/25/nazimin-cep-defterlerinde-kavga-ask-ve-siir-notlari", "text": "Yapı Kredi Yayınları'nın5000. kitabı olan Nazım'ın Cep Defterlerinde Kavga, Aşk ve Şiir Notları(1937 1942), Nazım Hikmet'in 1937-1942 yılları arasında İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa hapishanelerinde tuttuğu 6 cep defterinden yola çıkarak hazırlandı. Nazım'ın Cep Defterlerinde Kavga, Aşk ve Şiir Notlarıkitabı, bir grup araştırmacının ve editör olarak Yücel Demirel'in Memet Fuat Arşivi Piraye Koleksiyonu üzerinde birkaç yıllık çalışmasının sonucu oluşturuldu. Kitap, Nazım Hikmet'in 1937-1942 yılları arasında İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa hapishanelerinde tuttuğu 6 cep defterinden yola çıkarak hazırlandı. Farklı boyutlardaki 6 defter, tıpkıbasımların yanı sıra şairin notlarında yer alan bazen bir tek kelimenin, yarım kalmış bir cümlenin, bir mısranın, adresin ya da rakamların çağrıştırdıkları döneme ait açıklama metinleri de eklenerek 6 kitap haline getirildi. Nazım Hikmet'in şairliğini, aşık ve mahkum hallerini gösteren 6 cep defterine ek olarak belge ve fotoğraflarda 7. kitap Zeylde toplandı. Erden Akbulut, Yeşim Bilge, Handan Durgut, Mehmet Ulusel'den oluşan Piraye Koleksiyonu Çalışma Grubu tarafından hazırlanan kitap, şairin 116. doğum yılında okurlarıyla buluştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/25/nihat-ziyalan-hayata-dokunan-siirler-yazma-cabasi-icindeyim", "text": "Uzun yıllardır Avustralya'da yaşayan Nihat Ziyalan'ın yeni şiir kitabı 'Eve Götür Beni Nehir' Ve Yayınevi etiketiyle çıktı. Ziyalan'ın yeni şiir kitabıyla birlikte edinebildiğim Kısa Pantolonlu Sevda, Üstüme Gelme Ayçelen, Güneşle Damgalı, Menekşeli Konak, Severim Pazartesileri, Attım Kapağı Yurtdışında, Çapkın Çiçekli, Sevgili Şiir ve Asık Yüzlü Biri adlı kitaplarını da okudum. Ziyalan, Delik ceplerde tutamak arayan yoksulluk gibidir diye anlatır Adana'da geçen çocukluğu ve gençliğini. Bu yıllarda tanışır hayatına yön verecek arkadaşlarıyla. 80'li yıllarda zor bir kararın ardından yerleştiği Avustralya'da Melbourne göğünün altından eğilerek geçen bir dev o... Oynadığı filmleri, şiirleri, öyküleri, romanları geçmişten geleceğe ışık tutuyor. Amado'nun Çocukluğum anayurdumdur sözü sanki yol göstericisi gibidir. Yazdığı her sözcükte çocukluğunun da hakkı vardır. Ziyalan Olmadık yerde çiçek açıyorum dese de onu ayakta tutan, can veren renklendiren, güldüren, sıla hasretine dayanmasını sağlayan şiirleri, öyküleri, yazdıklarıdır. Ziyalan, Blacktown'da Anılarla ısınmaya çalışırken dostlarını, sevdiklerini, mahallesini düşünür. İlle de çocukluğunu... Doğru, geçmişi hatırlar hep, özler de. Ama bu durum üzüntü değil, umut saçar yüreğine... Yüzü gibidir yazdıkları da, ışıldar. Kim ayrı düşmüş de/durmuştur yaşamı diyen şairimiz yaşama gücünü yazıda bulmuştur. Kalemin ucunda bekleşen sözcükler hiç rahat bırakmamıştır Ziyalan'ı. Memleketinden uzaklarda yarım kalmış kahkahalar atmış olsa da, kahkahasını sevdikleriyle tamamlamıştır. Yalnızca Şiirimle/yaşlanmayı gençleştiriyorum dizeleri bile şiirin yaşamındaki önemini, yerini gösteriyor. Yapacak çok işim var, Şunun şurasında /Bahara ne kaldı diyen Nihat Ziyalan ile şiiri ve yaşamı üzerine söyleştik. Dumlupınar Denizaltısı battığında çok duygulanmış ve duygumu dillendiren bir şiir yazmıştım Atatürk Parkı'nda. Yerel gazete Bugün her hafta sanat sayfası hazırlıyordu. Editörü Çoban Yurtçu'ya götürüp verdim. Basıldı. Nasıl bir şiir olduğunu hatırlamıyorum. Belki arşivde bulunur. Onyedisindeydim galiba veya daha genç. Birkaç yıldır kitap okuyor, şiir karalamaları yapıyordum. Parkta bütün gün çalışarak Dumlupınar şiirimi bitirmiştim. Ondan sonra bırakmadım yazmayı. Dergilerin çoğunu izliyordum. Kısa bir süre sonra Yeni Ufuklar'a, Vedat Günyol'a yolladım. Orada da basılmaya başladı. Hiçbir şairin etkisi olmadı şiirlerimde. Anlamsız veya anlaşılmaz şiir olmasın diyemem. Şiir anlayışım, her okuyanın zihninde bir hikaye uyduracağı şiirdir. İkinci Yeni'nin içinden geçmiş, kapalı şiirler de yazmış bir şairim. Şalgam kültürüyle beslenmiş altyapım sonunda yalınlığı seçti. Kesinlikle basit değil. Kesinlikle anlatımcı değil. Anlamı deşen, duygu ürpermemi sözcüklerle bilinçlendirip, okuyanın zihnine çaktırmadan müdahale edebilen bir edebiyat. Diyalektiğe inanıyorum. Diyalektiğin kendi içinde devinmesi, devinirken çelişkilerle boğuşup, yenilenmesi. Ama durmadan yenilenmesi bana çok çekici geliyor. Bir şair okuyucusunu genişletmek zorunda, sırf seçkinler için yazmayı suç görüyorum. Şiirde İkinci Yeni akım başladığında Mersin'den Özdemir'in sesi yükselip bana ulaştı. Lisedeydi. Kendisini görmeye gittiğimde Halk Şiiri üstüne kitapları çıkan Cahit Öztelli'yle, Fransa'da uzun yıllar yaşamış ressam Haşmet Akal'la tanıştım. Özdemir'in öğretmenleriydi. Aralarında yaş farkı olduğu halde sıkı arkadaştılar. Bana da öyle davrandılar. Özdemir'in kolunun altında Rimbaud'nun, Sartre'ın Fransızca kitapları eksik olmazdı. O kitaplara yakışacak bir de piposu. O da, ben de kendi şiirimizi yazıyorduk. Diğer şairlerden değişik olduğumuz için bizi İkinci Yeni'ye almadılar. Bizim şiirimiz o zaman da özgündü. Kendimizindi. İkinci Yeni'nin ortak diliyle yazmıyorduk. İkinci Yeni'yi özümseyerek kendi şiirimizi sürdürmeye devam ettik. Özdemir İnce'nin Ve Yayınevi'nden çıkan Opera Kahkahası'nı bir kutsal kitap gibi her gün okuyorum. Özdemir sırf Türkiye'nin değil dünyanın sayılı şairlerinden biri. Kitaptaki şiirler Türkiyemiz için atılmış bir opera kahkahasıdır. Ağlamakla gülmek arası bir kahkaha. bir kısrağın doğurmasını gördüm, ayakta duruyordu, sıçraya sıçraya tay oldu ve anasının memesine koştu. Örnek aldığım bu parçada şairin dünya görüşü; duruşu, sosyal durumu ve acılı kahkahalarla yaşama umutla sarılması var. İnce'nin şiirini okuyarak sarhoş olurum. Şiirine minnettarım. Ortaokuldayken sık sık okuldan kaçar kanal köprüye giderdim. Böyle günlerin birinde suya bakıp suluboya resim yapmaya çalışırken, karşı taraftaki grupta ışıldayan birini gördüm. Hemen bakışarak selamlaştık. Yılmaz Güney'di. Yanıma geldi, hıyar yiyordum ona da verdim. Su sızan kara donuna silip hıyarı yiyişini unutamam. Kısa Pantolonlu Sevda'nın şiirini yazmak istedim fakat bir türlü gitmedi. Metin anlatısı biraz genişlik istiyordu. Öykülemeye başlayınca bu işi becereceğime inandım. Öykü dilimi bulmam kolay oldu. Yoksulluk içinde geçen çocukluğumu güler yüzlü, bol manzaralı bir dille kotardım. Böylece öykü de dahil oldu yazarlığıma. Roman dilim daha bir ayrıntı üstlendi. Şu an roman dilim de işler durumda. Bu arada bir oyun da yazdım: Nasreddin Hoca ile Azrail. Sydney'de sahnelendi. Umarım bir gün Türkiye'de de sahneye konulur. Yazdıklarım duygu ürpermemden çıkışını alır, sonra gazlayıp gider. Yazacağım temayı zihnimde yoğurur, hayalimde yaşarım. Böylece içimden geçirdiğim yaşama, sözcüklerle dokuna dokuna yol alırım. Şu an Türkiye'de neredeyse saçınızın teli kadar ödül var. Birkaçı saygın ama işin suyu çıktı. Bir de çoğu seçici kurulda dönen dolapları içinde bulunan arkadaşlardan duyunca hiçbir ödüle katılmama kararı aldım. Çok saygın bulduğum Çukurova Sanat Ödülü bana yetiyor. Şair Nihat Ziyalan ile yapılan ve tamamı Yaşam Sanat dergisinin Ocak-Şubat 2018 tarihli 33. sayısında yayınlanacak söyleşinin bir bölümünü yayınlıyoruz. Yaşam Sanat'ın Ocak-Şubat 2018 tarihli 33. sayısının dosya konusu uzun yıllardır Avustralya'da yaşayan şair Nihat Ziyalan. 40. sanat yılını kutlayan Duran Aydın üzerine Ali Ozanemre'nin '40. Sanat Yılında Duran Aydın Şiirine Kısa Bir Değini' adlı yazısı da bu sayıda. Pablo Neruda, Adil Bozkurt, Özge Sönmez, Selma Özeşer, Mehmet Yaşar Bilen, Asım Gönen, Şahit Taş, Büşra Biçer, Ali Ziya Çamur, Bülent Güldal, Demet Duyuler Doğan, Bilsen Başaran, Asım Öztürk, İhsan Topçu, Duran Aydın, Müslüm Kabadayı, Şerif Temurtaş, Funda Müftüoğlu, Halit Payza, Ferhat İşlek, Mehmet Binboğa, R. Semra Yücel, Kubilay Altuntaş, LeonardCohen /Baran Doğu, Ahmet Türkay, Selda Kaya, İbrahim Oluklu, Songül Eski, Gülçin Yağmur Akbulut, Ahmet Zeki Yeşil, Ergün Barış, Coşkun Karabulut, Hasan Akarsu, Bilal Kayabay, Hakan Unutmaz, Mehmet Ali Elçin, Önder Çolakoğlu, Ali Semerci ve Atila Er şiir, öykü ve yazılarıyla yine bu sayıda."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/25/ozgur-aydindan-piyano-resitali", "text": "Ataşehir Belediyesi 2. Uluslararası Klasik Müzik Festivali kapsamında Özgür Aydın 'Piyano Resitali' ile Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde sahne aldı. 250 kişinin izlediği konser sonunda Ataşehir Belediyesi Genel Sanat Yönetmeni Oben Özkal, Özgür Aydın'a Ataşehir Belediyesi tarafından özel olarak hazırlanmış 3 boyutlu Ataşehir kitabını armağan etti. Aydın, konser sonrası fuayede müzikseverler için CD'lerini imzaladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/25/ursula-k-le-guin-yasamini-yitirdi", "text": "ABD'li yazar Ursula K. Le Guin, 88 yaşında hayata gözlerini yumdu. Le Guin, Karanlığın Sol Eli, Mülksüzler, Sürgün Gezegeni, Yerdeniz serisi gibi roman ve öyküleriyle tanınıyordu. New York Times'ın haberine göre Le Guin'in ölümü oğlu Theo-Downes Le Guin tarafından doğrulandı. Ölüm nedeni açıklanmasa da sağlığının bir süredir kötü olduğu belirtildi. 1929 California doğumlu UrsulaKroeber Le Guin, antropolog çift Alfred L. Kroeber ve TheodoraQuinnKroeber'in kızıydı. Kitapları 40'tan fazla dile çevrilen ve milyonlarca satan Le Guin, yerleşik cinsiyetçi kalıplara meydan okuyan tarzıyla fantastik ve bilim kurgu yazınında kendine özgü bir üslup geliştirdi. Le Guin, Karanlığın Sol Eli, Yerdeniz üçlemesi ve Mülksüzler gibi eserleriyle biliniyordu. Hugo ve Nebula gibi birçok ödül sahibi Le Guin'in kitapları 40'tan fazla dile çevrildi ve milyonlarca okuyucuyla buluştu. 1969'da yayımlanan Karanlığın Sol Eli, insanların erkek ya da kadın olmadığı cinsiyetsiz Gethen dünyasında geçiyordu. Yazarın 20'den fazla romanının yanı sıra 100'den fazla kısa öyküsü de bulunuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/26/pen-yaratici-yazin-atolyesi-basliyor", "text": "PEN Yazarlar Derneği Yaratıcı Yazın Atölyesi 3 Şubatta başlıyor. Bu atölye yaratıcılığını daha üst noktaya taşımak ve edebiyatla dopdolu bir zaman geçirmek isteyenlere yönelik olacak. Önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da öykü yazarı Zeynep Aliye rehberliğinde yürütecek. Özellikle kendi yazdıkları metinler üzerinde etkileşimli bir eleştiri ortamı sağlamayı amaçlayan atölye, on hafta boyunca her cumartesi 14.30-17.30 saatleri arasında olmak üzere toplam 30 saatlik bir programla hayata geçirilecek. Atölye çalışmaları PEN Merkezi'nde (İstiklal Cad. Beyoğlu İş Merkezi D:B Blok, No: 143. Galatasaray) yer alacak. Öykü, şiir ve roman gibi en önemli yazınsal türlerin; fotoğraf, resim, müzik gibi sanatsal disiplinlerle bağının da ele alınıp inceleneceği PEN Yazarlar Derneği Yaratıcı Yazın Atölyesi'ne, Sevin Okyay, Tarık Günersel, Haydar Ergülen başta olmak üzere kültür ve sanat dünyamızın pek çok önemli ismi, deneyim ve görüşlerini paylaşmak üzere katılacak. Sözcükler ve imgelere can vermek, düşünceyi yazıya dökmek, farklı dünyalar, farklı karakter yaratmak, kurmaca teknikleri hakkında bilgilenme ya da bilgi düzeyini yükseltmek, ufuk çizgisini daha uzaklara taşımak için... Mekanın darlığı nedeniyle katılımcı sayısı sınırlı tutulacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/29/mahir-karayazi", "text": "2002 yılında Varlık Dergisi Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri'nde KADRAN isimli şiir dosyasıyla ön elemeyi geçenler arasında yer aldı. Şiiri ilk kez 2003 yılında Varlık Dergisi'nde yayınlandı. Şiirleri, öyküleri, makaleleri ve söyleşileri Agos, Akatalpa, BirGün, BirGün Kitap, Boo, Evrensel, Galapera Öykü, Gard, Karakalem, Muaf, Patika, Sol, Varlık, Yasakmeyve vb. gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Yasakmeyve ve Karakalem Dergileri'nde çalıştı. 2007 yılında Dağınık Harfler Sokağı adlı fanzini çıkardı. 2007 yılında Eksilme, 2009 yılında Merdiven, 2011 yılında Bardağın İçine Bakmak adlı kısa filmleri çekti. Aralarında Mercan Dede, Ercan Kesal, Erkan Sever, Kadir Aydemir, Nihat Behram, Haydar Ergülen, Feryal Öney gibi farklı sanat disiplinlerinden isimlerin de olduğu elli iki sanatçı ile 2013 yılında Rıhdan adlı anlatı belgeseli çekmeye başladı, halen devam ediyor. Rıhdan, Falan Feşmekan adı ile Hayat TV'de yayınlandı. Ayrıca bir çok şiir festivalinde ve çeşitli sinemalarda gösterimleri yapıldı, yapılmaya devam ediyor.2013 yılında Mercan Dede'nin Dünya albümünde şiirleri ile yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/29/mustafa-ergin-kilic", "text": "29 Ekim 1977 Ankara doğumludur. ODTÜ mezunu. 2005-2009 yılları arasında Patika Edebiyat Dergisi'nin editörlüğünü yaptı. Daha sonra Papirüs ve Kuşak Edebiyat Dergisi editörlüğünü yürüttü. 2006-2010 yılları arasında altı şiir ödülü aldı. 2009 yılında Modern Elit Dinamik Şiir Bildirgesi'ni Şiir Özlüyorum Dergisi'nin Ocak-Şubat 2009 sayısında yayımladı. 4. Uluslararası Çukurova Edebiyat Günleri kapsamında, şiir bildirgesini sundu. Modern Elit Dinamik Şiir Bildirgesi, Papirüs Dergisi'nin, Mayıs-Haziran 2011, 4. sayı'sında mercek altına alındı ve dosya konusu yapıldı. Şimşiir Ağacı 2011, Şiirsiz Hayat Eksiktir-Şimşiir Ağacı 2012, 2013. Şiir ve Şiir Kitapları Yıllıkları'nı hazırladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/30/huseyin-peker", "text": "1946 yılında İzmir'in İkiçeşmelik semtinde doğdu. İzmir Atatürk Lisesi'nden sonra Fen Fakültesi Kimya bölümünde iki yıl okudu. Sonra İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulundan mezun oldu. İlk olarak Varlıkdergisinde desen çizmeye başladı. Yaşar Nabi Nayırbu genç ressamı birkaç kez kapak yaptı. İlk şiirleri ise Soyut ve Yordam dergilerinde yayınlandı. Daha sonra dönemin önemli dergileri Papirüs, Şiir Sanatı, Dost, Somut, YeniEdebiyat, Sanat Olayı, Akatalpa, Şiiri Özlüyorum, E, Varlık, Yasakmeyve vb. dergilerinde şiir yayınladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/01/30/yonetmenlerle-bulusma-5-umit-unal", "text": "İstanbul Modern Sinema, bu yıl beşincisini gerçekleştirdiği Yönetmenlerle Buluşma programında Türkiye'nin güncel sinema kültüründe sanatsal kimliği ve özgün yaklaşımlarıyla öne çıkan yönetmenleri konuk etmeye devam ediyor. Buluşma dizisinin bu yılki konuğu, yönetmenliğinden önce sinemaya Yeşilçam döneminde giren, 1980'lere damgasını vurmuş önemli filmlerin senaryosunu yazan Ümit Ünal. Ünal'ın bu dönem öne çıkan senaryoları arasında; ilki 1986 Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması'nda Birincilik Ödülü alan ve Halit Refiğ tarafından filme çekilen Teyzem (1986) olmak üzere, Atıf Yılmaz'ın Hayallerim, Aşkım ve Sen (1987) ve Tunç Başaran'ın PianoPianoBacaksız'ı (1989) gibi filmleri sayabiliriz. Ümit Ünal yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği ilk film 9'u (2001) dijital çekti. 9, tıpkı sonrasında çekeceği Ara (2008) ve Nar (2011) gibi, tek mekanda geçen ve psikolojik gerilime varan karakter odaklı bir dramdı. Küçük bütçelerle, edebiyatı sinemadan ayırarak, yeni yollarla klasik dramatik anlatı unsurlarını kıran Ümit Ünal, hikayelerinde medyalararası ilişkiyle, metafiziksel gerilimle ilgileniyor. Kendi yaşamından öğelere yer verse de, nihayetinde toplumsal ve kültürel düzlemdeki yırtılmalara, boşluklara bakan bir sinemacı. Hasan Ali Toptaş'ın romanından uyarladığı Gölgesizler (2008), girdikleri labirentte kaybolan karakterleri anlatırken korku-gerilim Ses (2010), dokunaklı bir anne-kız ilişkisi üzerine bir tür filmi. Yönetmenin son filmi ise Demet Evgar'ın başrolünde oynadığı, mutfakta geçen kara komedi Sofra Sırları (2018). Yönetmenlerle Buluşma programı dahilinde Ümit Ünal'ın filmografisinden seçilmiş film gösterimleri, sinema yazarlarının sunumları ve oyuncu ve film ekiplerinin katılımıyla gerçekleşiyor. Program kapsamında Ümit Ünal'ın sineması, yönetmenliği ve senaryo yazarlığı üzerine, yönetmenin son filmi Sofra Sırları'nın da ele alındığı bir söyleşi düzenleniyor. Usta yönetmen Halit Refiğ'in Ümit Ünal'ın senaryosundan sinemaya uyarladığı Teyzem, Ünal'ın kendi teyzesinden esinlenerek kaleme aldığı bir hikaye. Üftade baskıcı üvey babasının evinde yaşarken tek umudu aşık olduğu genç adamla evlenip mutsuz hayatından kurtulmaktır. Ancak genç adam onu bir çırpıda terk edince zaman içinde Üftade'nin mutsuzluğu katlanarak artar ve çocukluğundan gelen travmaların da etkisiyle akli dengesini kaybetmeye başlar. Teyzem, toplumun kadına biçtiği roller, mahalle baskısı ve varoluşsal arayışlara dair zamansız bir film. Bir yetimhanede büyüyen ve çocukluğundan itibaren sinema tutkunu olan Coşkun, ünlü oyuncu Derya'ya aşıktır. Onun için yazmaya çalıştığı senaryoda özgün bir karakter yaratmaya çalışsa da, Derya'ya aşık olmasına sebep olan iki karakterin etkisinden bir türlü kurtulamaz; o kadar ki, hayalinde bu iki karakterle sürekli konuşur, hatta aynı evde yaşar. Bir zaman sonra gerçek hayatta Derya ile tanışınca, senaryosunda tam istediği gibi bir karakter yaratmayı başarır ve senaryo filme çekilir. Ancak film, sektörün şartlarından ötürü pek de hayal ettiği gibi olmayacaktır. Türkan Şoray'ın dört farklı tiplemeyi birden oynadığı Hayallerim, Aşkım ve Sen aynı zamanda Yeşilçam dönemine ve sinema sektörüne de eleştirel yaklaşımıyla öne çıkıyor. PianoPiano Bacaksız, Kemal Demirel'in aynı adlı romanından Ümit Ünal tarafından senaryolaştırılmış ve Tunç Başaran tarafından beyazperdeye uyarlanmış bir umut hikayesi. 1940'ların savaş yorgunu Türkiyesi'nde yıkık dökük bir konakta bir arada yaşayan ve tek dertleri karınlarını doyurmak olan, çok farklı geçmiş ve özelliklere sahip bir grup insanın yaşama tutunma mücadelesini, küçük Kemal'in naif bakış açından izliyoruz. Bir yandan dönemin karanlık ruh haline ve zorlu sosyo-ekonomik şartlarına tanık olurken diğer yandan o döneme şahitlik eden bir çocuğun hayalleri ve umutlarıyla baş başa kalıyoruz. Ümit Ünal'ın yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı film olan 9, aynı zamanda Türkiye'de tamamı dijital olarak çekilen ilk film. 9, İstanbul'un bir mahallesinde öldürülen kimsesiz bir kızın katilini bulmak için yapılan sorguyu konu alıyor. Ünal'ın tek mekanda çekmeyi tercih ettiği bu polisiyede mahallenin sıradan vatandaş gibi görünen sakinlerinden altısının polis kamerasına anlattıklarına tanıklık ediyoruz. Eski devrimci Salim, 13 yıl Amerika'da yaşayıp dönmüş Amerikalı, anaçlığıyla tanınan Saliha, mahallenin bıçkın delikanlısı Tunç ve fotoğrafçı Firuz gibi toplumun farklı kesimlerini temsil eden karakterler üzerinden toplumsal bir eleştiri de sunan film, 75. Akademi Ödülleri'nde Türkiye'nin Oscar adayı olarak da seçilmişti. Beş ayrı yönetmenin ortak çalıştığı, senaryosu Ümit Ünal'a ait film, çocukluğumuzdan bu yana dinlediğimiz Fareli Köyün Kavalcısı, Pamuk Prenses, Külkedisi, Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız gibi klasikleşmiş beş masalı günümüz İstanbulu'na uyarlıyor. Çekimleri Beyoğlu, Yeşilköy, Balat, Suriye Pasajı, Galata Köprüsü, Hasköy, Bayrampaşa ve Kadıköy'de gerçekleştirilen film, bir nevi İstanbul panoraması. Ümit Ünal ayrıca filmin Fareli Köyün Kavalcısı uyarlaması olan bölümünün de yönetmeni. Ümit Ünal'ın yazıp yönettiği ikinci uzun metrajı Ara, izleyenleri tek mekanda 1998 ile 2008 yılları arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Türkiye'nin değişen şartları ve yaşam kültürü içinde arada kalmış iki çiftin on yıllık bir dönemdeki iniş çıkışlarını izliyoruz. Ara ile kendi kuşağının dertleri üzerine yoğunlaştığını belirten Ünal, kronolojik bir anlatım yerine zamanı parçalayarak bir kurgu yapmayı seçmiş. Film, odağına aldığı iki çiftin yıllar içindeki ilişkilerini, bir yandan başarılı olmaya çalışırken aslında hiç bir şey üretmeyen yaşamlarını ve arada kalmışlıklarını gerçekçi diyaloglar ve başarılı oyunculuklarla perdeye aktarıyor. Ümit Ünal'ın 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'ne layık görülen aynı adlı Hasan Ali Toptaş romanından sinemaya uyarladığı Gölgesizler, zamanın sonsuz bir baharda donup kaldığı, nerede olduğu belli olmayan bir köyde geçiyor. Filmde alışageldiğimiz birkaç başrol yerine usta oyuncu kadrosu tarafından canlandırılan 22 ana karakter yer alıyor. Köyde açıklanamayan kayıplar ve çeşitli tuhaflıklar meydana gelmektedir. Yıllardır kayıp olan berber aniden çıkageldiğinde bu defa da yılmadan onun yolunu gözleyen eşi kaybolur. Köyün en güzel kızı Güvercin kaybolduğunda sorguya çekilen genç akli dengesini kaybeder. Kimsenin açıklayamadığı tüm bu tuhaflıklar köy halkını şaşkına çevirecektir. Bir bankanın çağrı merkezinde çalışan Derya, rutin ve sade bir hayatı olan genç bir kadındır. Her ne kadar yaşadığı hayattan pek memnun olmasa da alıştığı düzeni değiştirmek için de pek bir şey yapmaz. Bir gün nereden geldiğini bilmediği sesler duymaya başlar, ancak seslerin gerçek olduğunu kendine bile itiraf edemez. Bir süre sonra tüm hayatını ele geçirecek olan bu sesler Derya'nın patronu Onur'u takip etmesini isteyecek ve genç kadının hayatını kabusa çevirecektir. Haksızlığa uğradığını düşünen bir kadının hakkını aramaya kalkışıyla başlayan Nar, apayrı şeylere inanan dört kişiyi bir evin içinde, yarım gün gibi kısa bir sürede adalet ve kendi inançları konusunda ciddi bir sorguya tabi tutuyor. Yarı aksiyon yarı fantastik öğelerin katkısıyla, filmde herkes kendi geçmişiyle hesaplaşıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/02/12-ankara-kitap-fuari-basliyor", "text": "Eylül Fuarcılık tarafından 16-26 Şubat 2018 tarihleri arasında ATO Congresium'da düzenlenecek Ankara Kitap Fuarı, kapılarını on ikinci kez açmaya hazırlanıyor. 300'ü aşkın yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılacağı fuarda, on gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletileri ve çocuk aktiviteleriyle birlikte 1000'den fazla etkinlik gerçekleştirilecek. Festivalin onur yazarı da T24 yazarı, sinema eleştirmeni Atilla Dorsay. Ankara Sahaf Festivali ile birlikte düzenlenecek olan fuar, kitapların gücünü keşfetmek üzere özenli bir etkinlik programı ve on binlerce kitap çeşidi ile okurları için hazırlanıyor. 22 sahafın da hazır bulunacağı Kitap Fuarında okurlar birbirinden ilginç sahaf stantlarıyla karşılaşacak. Dorsay daha önce de, 33. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nda'Onur Yazarı' seçilmişti. Fuar da Dorsay için onur yemeği verilmişti. Milli Eğitim Bakanlığı, KOSGEB, İLESAM ve Avrasya Yazarlar Birliği işbirliğiyle gerçekleştirilecek olan 12. Ankara Kitap Fuarı'nın onur yazarı Atilla Dorsay. Yazarlığının 52. yılını 52. Kitabı O Güzel Atlara Binip Gidenler'le kutlayacak olan Dorsay, 16 Şubat günü fuarın açılış konuşmasınrı yapacak. Ertesi gün de fuarda sinemamız üzerine bir söyleşi yapacak ve kitaplarını imzalayacak. Açılışta Ankara'daki bazı sinema sanatçıları ve eğitmenlerine ise teşekkür plaketi takdim edilecek. Ankara Kitap Fuarı bu yıl yurt dışından oldukça önemli bir yazarı ağırlayacak. 1979 doğumlu Rus gazeteci ve bilim-kurgu roman yazarı Dmitry Glukhovsky'nin kitapları kamuoyunda 'çok satan değil, kapışılan' olarak tanımlanıyor. Yazarın en çok bilinen romanı ise Metro 2033. 25 farklı dile çevrilen ve 3 milyonun üzerinde bir satış rakamına ulaşan roman, yazarı tarafından 18 yaşında yazılmaya başlanmış. Türkiye'nin en ünlü yazarlarının imza ve söyleşi programları düzenleneceği fuarın bu sene 450 binin üzerine ziyaretçiye ev sahipliği yapması bekleniyor. Ayrıca yayın sponsorunun Radyo 7 olacağı fuarın girişi hafta içi öğrenci, öğretmen, engellilere ücretsiz olacak. Ankara Kitap Fuarı her gün 10.00 ile 20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/02/izmir-oyku-gunleri-16-17-subat-arasinda", "text": "Bu yıl on altıncısı düzenlenen İzmir Öykü Günleri'nin ana teması Dünyada ve Edebiyatta Yersizlik Yurtsuzluk olarak belirlendi. 16-17 Şubat günlerinde, Konak Belediyesi Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi Avni Anıl Sahnesi'nde çok sayıda etkinlikle gerçekleştirilecek öykü günlerinin onur konuğu Cemil Kavukçu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/02/tesak-persembe-edebiyat-konusmalari", "text": "TESAK Perşembe Edebiyat Konuşmaları bu sezonun yeni söyleşi dizisi. Her biri alanında uzman akademisyen, yazar, şair, tiyatrocu, felsefeci, editör, çevirmen ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek olan söyleşilerde her hafta telif veya yabancı bir edebiyat eseri metin çözümlemesi, açıklama ve yorumlamalarla ele alınacak. Konuşmacıların seçtiği eserler arasında Fatma Aliye Hanım'dan Rimbaud'ya, Behçet Necatigil'denLucretius'a, BertoltBrecht'ten Oktay Rifat'a, Leyla Erbil'den John Berger'a kadar Türk ve dünya edebiyatının usta yazar/şairlerinin eserleri yer alıyor. 2017-18 etkinlik sezonunda, Kasım-Mayıs ayları boyunca, her Perşembe saat 18.30'da TESAK'ta edebiyatla buluşacağız. Ücretsiz giriş kartlarını, etkinlik tarihinden bir hafta önce TESAK Danışma'dan alabilirsiniz. Jale Parla Akademisyen, edebiyat araştırmacısı, yazar. Ücretsiz giriş kartlarını, etkinlik tarihinden bir hafta önce TESAK Danışma'dan alabilirsiniz. Bu dizinin amacı, bir yandan felsefenin sinemaya -film yapanlara insan durumlarını çerçevelemede- neler kazandırabildiğini; diğer yandansa filmlerin bir felsefi düşünceyi nasıl görüntü haline getirdiğini, dolayısıyla o düşüncenin daha çok insana ulaşabilmesini nasıl sağladığını; yanından geçip göremediğimiz insansal ve insanca durumları görmemize, bunlar üzerinde kafa yormamıza ve ilişkilerimizi sorgulamamıza nasıl yol açabildiğini göstermektir. Bu konuşmada bazı felsefe kavramları ve bazı değerler Otel Ruanda, Ateşkes, Schindler'in Listesi, Nuremberg Mahkemesi, Başkalarının Hayatı gibi filmlerle görülür hale getirilmeye çalışılacaktır. - 14 Şubat 2018 Çarşamba 18:30 Sinema dünyasında sanat ve etik kavramları üzerinde en çok düşünen sinemacılardan biri ünlü Rus yönetmen AndreyTarkovski'dir. Sanatta belirleyici olanın dünya görüşü, etik ve düşünsel amaçlar olduğunu düşünen Tarkovski, sinemayı insanlığın ahlaki çöküşüne engel olabilecek bir araç olarak görür. İnsanlığın bir kriz durumunda olduğu çağımızda sinema aracılığıyla insanları kendileriyle yüz yüze getirmeyi amaçlar. Tarkovski'ye göre, sanatçı, insanları kendi insanlık durumuyla yüzleştirmekten sorumludur. Başyapıtlar, etik ideallerin ifade edilme çabasından doğarlar. - 21 Şubat 2018 Çarşamba 18:30 İnsanlar doğuştan mı kötü oluyorlar, yoksa toplumdan etkilenerek mi? Şiddet vahşi insan doğasından mı kaynaklanıyor, toplumun insanlık dışı oluşundan mı? Her şeyin yapaylaştığı, sahteleştiği bir toplumda seçme özgürlüğü olabilir mi? Nasıl olabilir? Sahte olmakla sahici olmak arasındaki fark görülebilir mi? Toplumdaki sahtelikler yüzünden doğan kötülüklerin, aynı toplum tarafından iyileştirilmesi olanaklı mıdır? İnsanları, bir şekilde beyinlerini yıkayarak kötü olmaktan kurtarıp iyi insan yapmak olanaklı mıdır? Bu sorular, bu gibi soruları zorunlu olarak düşündüren Otomatik Portakal filmine dayanarak tartışılacaktır. - 28 Şubat 2018 Çarşamba 18:30 Sanat eserlerine ilişkin değerlendirme çalışmaları, alıcı için çok defa eserin uyandırdığı duyguyu, eleştirmenlerin birçoğu için de esere ilişkin değer yargılarını dile getirmenin ötesine geçememektedir. Ancak bir sanat eserinin değerini kavramak ve göstermek ise insan ve değer bilgisine sahip olmakla mümkündür. Yönetmen Ömer Kavur, önemli edebiyatçılarımızdan Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli romanını sinemaya uyarlamıştır. Bu konuşmada Anayurt Oteli filmine felsefe açısından bakılacak ve felsefenin sanata, özellikle sinemaya sağladıklarına, sinemanın da felsefe problemlerine tuttuğu aynaya işaret etmeye çalışılacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/04/nilufer-kayaoscar-wilde-kimdir", "text": "1854 yılında İrlanda'da doğan Oscar Wilde'ın babası, Sir William Wilde, çalışmalarından dolayı şövalye ünvanı alan tanınmış bir göz cerrahıydı. Annesi JaneFrancescaElgee ise İrlanda'nın bağımsızlığı için şiirler yazan devrimci bir kadındı. Bu seçkin ailede büyüyen Oscar için kendisinden üç yaş küçük kız kardeşi Emily'nin on yaşındayken ölümü çok sarsıcı oldu. Kardeşinin bir tutam saçını ömür boyu yanında taşıdığı zarfta sakladığı söylenir. Tam adı Oscar FingalO'FlaherieWillsWilde olan Wilde, kendi deyişiyle yükselmek için ağırlık bırakan pilotlar gibi bu uzun ismin fazlalıklarını atıp sonunda Oscar Wilde olur. Başarılarla geçen öğrenim hayatı boyunca sıradışılığı ile dikkat çeker. Güce dayalı eril sporları küçümserken odasını çiçeklerle süslemeyi, saçlarını uzatmayı tercih ettiği Oxford'daki öğrenciliği sırasında, kimine göre dişil davranışları yüzünden, kimine göre doğu porselenleri koleksiyonunu kırmak için odasına saldıranları yumruklayarak kovar. Eğitimi sırasında sanatsal başarılar kazanmaya başlar ve estetik hakkındaki çalışmalarını şekillendirir. Daha o yıllarda onun aykırılığının toplum hayatını olumsuz etkileyeceğinden endişe eden bir eleştirmen, Wilde'ın giyim tarzı kadar, kişisel imajının da ahlaksızca olduğunu, şiirinin erkekler üzerinde 'dişil züppeliğe' yol açabileceğini ifade eder. Londra'da kraliçenin danışmanlarından olan Horace Lloyd'un kızı Constance Lloyd ile evlenene kadar Dublin, Paris ve Londra'da yaşar. Sonraki yıllar yazarlığının en verimli yılları olur. Çocuk öykülerini iki ayrı kitapta toplar ve Önemsiz Bir Kadın, İdeal Bir Koca ve Ciddi Olmanın Önemi adlı oyunlarını kaleme alır. Geç romantizmin psikoseksüel unsurlarıyla geleneksel ritüeli görsel soğukluk şölenine dönüştüren bu oyunları sosyete komedisi olarak değerlendirilir. CamillePaglia'nın'erdişi' cinsel kimliğe sahip olduğunu ifade ettiği Wilde'ın oyunlarındaki çift cinsiyetli mizahı erkek ve dişinin retorik bağı şeklinde değerlendirmesi de önemli bir saptamadır. Nihayet, 1891 yılında ise eşsiz romanı DorianGray'inPortresi'ni yayımlanır. 19. yy. İngilteresi'nintutucu çevreleri için oldukça şaşırtıcı olan bu romanda Wilde, eşcinsel erotizm barındıran güçlü betimlemeler kullanır. Toplumsal yaşamı farklı bir bakışla eleştirirken, insanın bilinçaltına ışık tutmayı, gerçeküstü unsurlarla iyinin ve kötünün savaşını, güzelliğin büyüleyen yansımalarını çarpıcı şekilde ele alır. Adını unutulmazlar arasına yazdıracağı bu romanda, konuşmayı kesen epigramlar vezenginaforizmalarla hem biçim hem de içerik olarak sınırsız söylemler üretir. Bir yandan oyunlarıyla beğeniler toplarken diğer yandan homoerotik öğeler içeren romanı nedeniyle ahlakçı ve gelenekçi çevrelerden gelen tepkiler rahatsız edici boyutlara ulaşır. Yaşadığı eşcinsel ilişkiler basında yer almaya başlar ve genç erkeklerle yaşadığı aşklar sansasyonlara sebep olur. Herkes benim düşünceme katılmışsa, yanılmış olmaktan korkarım. diyen Wilde'a göre cinsellik panterlerle ziyafet çekmek gibi olmalıdır çünkü tehlikenin yaşanan zevki arttırıcı etkisi vardır. Borges'e kulak verirsek bu seçkin helenist, hüzünlü yazgısı ve neşeli bir ruhu olan bu büyük İrlandalı çağdaşımız, sembolizme ve döneminin diğer ekollerine karşı dekadanlığı yönlendirirken çağdaşlarından farklı olarak bunu pek ciddiye almadan yapmıştır. Bir rivayete göre Amerika'ya yolculuğu sırasında gümrük memuruna deham dışında beyan edecek bir şeyim yok demesi onu ne güzel anlatır. Ben bahçenin karanlık tarafını tanımak istedim. şeklindeki sözleri renkli ve gülümseyen maskelerle dolaşan bu büyük sanatçınınhayatının özeti gibidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/04/yagmurdan-sonra-yuzlesme", "text": "bu romanın sonu nasıl bitiyor, merak ettim? diye sordu. Yağmurdan Sonra, bir tür taşıyıcı karakter olan Tahir'in şahsında bir dönemin sosyal, kültürel, ve siyasi iklimine mercek tutan bir roman. üniversitelerdeki öğrenci olayları, sol örgütlenmeler ve sonunda yakın tarihimizin siyasi belleğinde acı izler bırakan ölüm oruçları ve hayata dönüş operasyonu. Tüm bunları birbirine sıkı sıkıya bağlı hikayeler olarak okumamız mümkün. Ancak romanın dramatik yapısını oluşturan ve yazarın asıl yüzleşmesi şeklinde okuyabileceğimiz hikaye, yazarın çocukluğunda yaşadığı birtakım travmatik olaylardan oluşuyor. Roman boyunca bu ana hikayeye eşlik eden, hatta ana hikayeyi sayfalar boyunda geri plana iten, bir dip hikayeye dönüştüren toplumsal, kültürel ve siyasi alanla ilgili olup bitenlere yönelik anlatıcının muhalif ya da eleştirel / özeleştirel bir noktada konumlanışı onda büyük psikolojik yarılmalara neden olmaz. Orada, oldukça kendinden emin, hatta yukarıdan bakan bir kişilikle karşılaşırız. Kahramanı bir trajedi kahramanına benzeten / dönüştüren asıl şey, onun babasının intiharı ve kızkardeşinin ölümü karşısında anneyi bir başka uca yerleştiren gerilimli yapıdır. Aslında bu ikili yapı, yani kahramanı toplumsal, kültürel ve siyasi kişiliğiyle karşımıza çıkaran anlatısal yapıyla, kahramanın çocukluğundan devraldığı psikolojik durumunu yansıtan anlatısal yapı, romanın tekniğine, dolayısıyla niteliğine etki eden, deyim yerindeyse, yazınsal nitelikleri bakımından iki ayrı romanla karşı karşıya olduğumuz izlenimini veren bir özellik gösterir. Sözünü ettiğim ilk yapı içerisinde, yazar hem örgütlü sol gelenek içerisinde sıkça görülebilecek eril, feodal kahraman modelinin bir tekrarını gerçekleştirir hem de roman tekniği bakımından daha kusurlu denilebilecek bir anlatımı sürdürür. Bu kusurlardan, bence romanı en çok zatıflatanına değinmekle yetineceğim. Yukarıdaki alıntılar kitabın ilk elli sayfasından rastgele alınmış birkaç örnek. Yazar kimi zaman bu zaafının farkına da varıyor, buna yönelik şeyler de söylüyor; ama birkaç cümle ya da paragraf sonra içindeki bilgeyi, filozofu ya da yalvacı konuşturmaya devam ediyor. Öte taraftan örnekleriyle anlatmaya çalıştığım bu zayıflık ile başka kimi zayıflıklara rağmen romanı büsbütün başarısız saymak doğru olmaz. Tersine, yukarıda da değindiğim ve romanın dramatik yapısını oluşturan asıl hikayenin anlatımında yazar, daha etkileyici bir anlatım seviyesine ulaşıp bir ölçüde kusurlarının üstünü örtüyor. Yazar daha önce de değindiğim gibi, estetik tavrını gerçekçilikten yana belirlese de, romanı başarılı kılan özelliklerin oluşmasında kurguya yönelik gerçekleştirilen kimi teknik uygulamalar etkili oluyor. Yazının burasından itibaren, bu açıdan dikkat çekici gördüğüm birkaç değini ile yazıyı sonlandıracağım. Yazılacakları daha anlaşılır kılmak için kısa bir özet yerinde olacak. Tahir, İstanbul'da edebiyat okuyan Keskinli bir gençtir. Çocukluğunda yaşadığı kimi travmalar onu sert, tavizsiz, inatçı biri yapmıştır. Politik biridir. Örgütlü mücadeleye büsbütün inanan biri olmasa da, her türden olay ya da eylemin içinde olmaktan kaçınmaz. Bu sert ve uzlaşmaz tavrı duygusal ilişkilerini de doğrudan etkiler. Bir tür uyumsuzdur. İki yakın arkadaşından biri cezaevinde açlık grevindedir, diğeri kayıptır. Devlet mi, örgüt mü kaybetmiştir bilinmez. Sonra Tahir de kendini F tipi bir cezaevinde bulur. Aynı zamanda genç bir edebiyatçı olarak edebiyat dünyasında var olmaya çalışmaktadır. Daha önce çeşitli dergilerde şiirler, öyküler yayımlamıştır. Bir süredir çalıştığı ilk romanını da bu cezaevi günlerinde tamamlar. Anlaşılacağı üzere tüm suçu annesinde görmektedir Tahir. Roman boyunca bu duygusunu açıkça hissettirir okura. Kardeşinin ölümü ise aslında daha derin izler bırakmıştır Tahir'de. Onun düşerek can verdiği kuyu, roman boyunca neredeyse bir leitmotive dönüşmüştür; ne var ki kuyula ilgili vicdanını yoran asıl hikayeyi ısrarla anlatmaz Tahir. Hatta, okurun merak duygusunu köreltecek iki anlatımla sürekli dönenip durduğu kuyu metaforuna odaklanılmasını engeller. Biri, henüz Tahir doğmadan önce halasının o kuyuya atlayıp intihar etmesi, diğeri de kardeşi Yağmur'un kuyuya bakma isteğini istemeyerek de olsa geri çeviremediği anlatım. Bu iki anlatımla, okur Tahir'deki kuyuyla ilgili travmatik etkiyi bu hikayelere bağlar ve bildiğini düşündüğü sebeplerden dolayı da Tahir'in iki de bir döne dolaşa geldiği kuyu metaforunu merak etmez, sorgulamaz. Dolayısıyla da romanın finaline giden yolun nereye çıkacağını kestiremeden yol alır okur. Okurun, algısını şaşırtan bir şey daha yapar yazar-kahraman. Bir taraftan kuyuyla ilgili ikincil hikayeleri ifşa ederken, diğer taraftan da kardeşinin ölmüş olduğunu satır aralarında sıkça tekrarlar. Bu, okurun, kardeşinin ölümüyle kuyu metaforunu yan yana getirmesini daha da zorlaştırır. Yazının başında biraz da uzunca dile getirdiğim kimi kusurlar bir tarafa, romanın özellikle sonlarına doğru, tekniğin de daha çok devreye girmesiyle yakaladığı düzey kitabı başarılı kılmaya yeter. Belki ikinci baskıyla bu kusurlar da giderilerek çok daha etkileyici bir roman haline de gelebilir Yağmurdan Sonra. Bu yazını kısa versiyonu Lacivert dergisinin 78. sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/06/ara-gulerin-filmi-f-istanbulda", "text": "15 Şubat'ta başlayacak 17. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin programına iki film eklendi. Fotoğraf sanatçısı Ara Güler'in yönettiği tek film Kahramanın Sonu Güler'in ve Yeşim Ustaoğlu'nun sunumuyla gösterilecek. Diğer film ise gerçeküstücü yönetmen Jan Svankmajer'in 8 yıl aradan sonra çektiği Insect / Böcek, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da sinemaseverle buluşacak. Güler'in 1975'te çektiği Kahramanın Sonu, I. Dünya Savaşı'nda ölüme mahkum edilen Yavuz Zırhlısı'nın hikayesini anlatıyor. Sanatçının 16 mm çektiği film, İlhan Mimaroğlu'ndan Ruhi Su'ya, eklektik müzikle yaratılmış avangart kurgusu, arşiv fotoğrafları ve gerçeküstücü canlandırmalarıyla tek gösterimi yapılacak. Program Ustaoğlu ve Güler'in sohbetiyle devam edecek. 70 yılı aşkın zamandır belleğimiz olmuş Ara Güler, rol aldığı Otel (1992), İz (1994) ve Güneşe Yolculuk (1999) filmlerinin yönetmeni Ustaoğlu ile Kahramanın Sonunun hikayesini konuşacak. Svankmajer'in Insect / Böcek adlı filmi, dünya galasını yapacağı Roterdam Film Festivali'nden hemen sonra ilk kez! f İstanbul'da seyirciyle buluşacak. Svankmajer'in yazıp yönettiği film için Böceklerin insanlar gibi ve insanların böcekler gibi davranması hep hoşuma gitmiştir. Benim hikayem Kafka ve onun meşhur Değişim'ine referansta bulunurken bu içine kapanıklığı bir adım öteye götürüyor diyor yönetmen. Festival biletlerinin ön satışları dün başlamıştı. Ön satışları kaçıranlar 5 Şubat'tan itibaren biletix gişelerinden, 10 Şubat'tan itibaren ise festival gişelerinden bilet temin edebilir. İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde ve CGV Mars CinemaGroup ortaklığında yapılacak 17. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 15-25 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da, 1-4 Mart tarihleri arasında ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/06/bir-apartmanda-pijamali-opera", "text": "Paris'teki Bastille Operası'nın kokteyl alanındayız. Le Barbier de Seville operasının 2018 sezonunun ilk gösterimi için bekliyoruz. Herkes çok şık! Mavi taşlarıyla ışıldayan elbise gecenin yıldızı! Biz de süslenmişiz. Malum, operanın böyle bir havası vardır; şık olmanızı ister. Belki de opera sahnesindeki kıyafetlerin genellikle şaşaalı olması böyle bir refleks yaratıyordur, kim bilir... Ama o da ne! Sahnede o şaşaalı kıyafetler yok! Bir genç kız bildiğimiz pembe pijamayla opera söylüyor! Evet, bu Sevil Berberi kıyafetlerinden dekoruna bambaşka bir temsil olarak çıkıyor seyircisinin karşısına... İtalyan besteci GioachinoRossini tarafından bestelen ve 18. yüzyıl İspanyası'nda geçen iki perdelik operayı DamianoMichieletto modern bir bakış açısıyla yorumluyor. Dekor ve kıyafetler yüz yıllar öncesinin değil! Özellikle dekor bir süs gibi değil! Sahnede 4 katlı bir apartman var. Apartmanın alt katında bir bar, sokakta da eski bir Amerikan arabası var. Bu mahallede ve apartmanda Lindoro ile Rosalina'nın aşkına, yalnız yaşayan bir kadına, köşe başında uyuklayan amcaya, barda bardakları parlatan çalışana, mahalleliyi yersiz yere uyaran polislere ve diğer mahalleliye tanık oluyoruz. Tek mahalle tek apartman! Bu apartman bebek evi gibi ama neredeyse gerçek ebatlarda ve 360 derece dönüyor. Apartmanın bazen sadece dış cephesini bazen de odaların içini görüyoruz. Atmosfer yarı gerçekçi yarı fantezi... Bebek evi gibi ama gerçek!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/06/hababam-sinifi-perdeyi-acti", "text": "BKM Tiyatro bünyesinde, Murat Karasu yönetimindeki Hababam Sınıfı, yaklaşık 2.5 ay süren provalar sonunda perdeyi açtı. Ayakta alkışlanan Hababam Sınıfı oyuncuları, oyun sonunda sahnede kestikleri pasta ile kutlama yaptı. Oyunun yönetmeni Murat Karasu, Oyunu izlerken çok heyecanlandım ve duygulandım. 2.5 aylık emeğimizin karşılığını seyircinin alkışıyla alırken, kendisi başrol olan böyle büyük bir eserin parçası olmaktan tüm ekip büyük onur duyduk dedi. Müzikli komedi oyunun yönetmeni Karasu ve oyuncuları Celal Tak ve Caner Alkaya tarafından Rıfat Ilgaz'ın 4 kitabından orijinaline sadık kalınarak oyunlaştırılan ve tiyatro sahnesine taşınan Hababam Sınıfının sıralarını 12 yetenekli genç oyuncu doldururken, diğer başrolleri Sezai Altekin, Salih Kalyon, Nuri Gökaşan, Beyti Engin, Celal Tak, Caner Alkaya, Şebnem Ünaldı gibi oyuncular paylaşıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/06/hic-gorulmemis-resimler-sislide-sergilenecek", "text": "Türk resmine dair farklı ve güncel bir kesit sunmayı hedefleyen ve sanat tarihinin usta isimleri ile genç kuşak temsilcilerini bir araya getiren Yerel Kodlar Global Formlar sergisi, 9 Şubat 10 Mart tarihleri arasında, Şişli Belediyesi Sanat Galerisi'nde ziyaret edilebilecek. Türk resmine dair farklı ve güncel bir kesit sunmayı hedefleyen ve sanat tarihinin usta isimleri ile genç kuşak temsilcilerini bir araya getiren Yerel Kodlar Global Formlar sergisi, 9 Şubat 10 Mart tarihleri arasında, Şişli Belediyesi Sanat Galerisi'nde ziyaret edilebilecek. Şişli Belediyesi'nin Türkiye'de çağdaş sanatın gelişmesine önemli katkılar sağlayan Görsel Sanatlar Vakfı işbirliği ile gerçekleştireceği sergi, Türk resminde bugüne kadar üretilmiş ancak gün yüzüne çıkmamış pek çok eseri bir arada görme olanağı sunuyor. Sergide; Adnan Çoker, Ahmet Yeşil, Bahri Genç, Balkan Naci İslimyeli, Bedri Baykam, Berna Karaçalı, Beşir Bayar, Bubi, Cevat Demir, Devabil Kara, Devrim Erbil, Erdinç Bakla, Ergin İnan, Fevzi Karakoç, Figen Batı, Gazi Şensoy, Hüsamettin Koçan, Kadir, Akyol, Mahmut Karatoprak, Maide Bulak, Malik Bulut, Maryam Salahi, Mehmet Güreli, Meltem Karakuyu, Mustafa Özkan, Nejdet Vergili, Nermin Ülker, Nurdan Likos, Orhan Algök, Seyyit Mehmet Buçukoğlu, Serra Mübeccel Gültürk'ün eserleri yer alacak. Serginin açılışı, Şişli Belediye Başkanı H. Hayri İnönü'nün katılımıyla, 9 Şubat Cuma günü, saat 17.00'de gerçekleşecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/06/siirde-kusak-meraki-ve-auteur-sinemasi", "text": "2000'lerde farklı bir şiirin yazıldığı doğrudur. Şiir, sürekli değişerek kendine yeni yollar bulur. Demem o ki bu yeni bir şey değil, zaten zamanın değişmesiyle kendiliğinden gerçekleşen bir şey. Mecelle'de yazılı ve çok bilinen bir söz vardır:Ezmanın tagayyürüyle, ahkamın tebeddülü inkar olunamaz. Bu sözü rahatlıkla şu şekilde değiştirebiliriz: Zamanın değişmesiyle yazılan şiir de değişir. Bugünlerde 2000'ler kuşağı şairleri ve 2000'ler şiiri adlandırmalarını sık sık duyuyoruz. Bu konuya kısaca değinmek istiyorum. Kuşak denilince yaklaşık olarak aynı yıllarda doğmuş, aynı şartlarda yetişmiş insanlar anlaşılır. 2000'ler kuşağından kastedilen 2000'li yıllardan itibaren şiir yayımlayan şairler, sanırım. Bu şairler genellikle 1970 ve 1980 doğumludur, diyebiliriz. İlk olarak söylemem gerekiyor ki, şiirde kuşak kavramının kullanılmasını doğru bulmuyorum. 2000'lerde sadece 1970, 1980 doğumlu şairler mi şiir yazıyor? Örneğin 1953 doğumlu Şükrü Erbaş da 2000'lerde şiir yazıyor. Halbuki ona 1980 kuşağı şairi diyorlar. Erbaş, en güzel şiirlerini 2000'lerde yazdı. Yine 1940, 1950, 1960 doğumlu nice şair günümüzde de şiir yazıyor. Günümüz şiiri, demek ki sadece 2000'ler kuşağı tarafından yazılmıyor. Bir şair, bütün hayatı boyunca sadece bir kuşak, bir akım içinde değerlendirilmemeli. Çünkü bir şairin ana yolu belli olsa da tali yolları başka yerlere çıkabilir. Bu tür adlandırmalar daha çok kolaylık olsun diye kullanılıyor. Kimse tali yollarda yürümek istemiyor. Kaldı ki aynı kuşakta yer alanlar da aynı şiiri yazmıyor. 2000'ler şiiri adlandırmasını kullananlar, sanki bir akım başlatmış gibi kendilerinden emin bir haldeler. Anlaşılan o ki2000'ler şiiri dedikleri şiir, kendilerinin ve dostlarının şiiri. Bu dönemde yazan her şairi 2000'ler şiiri şemsiyesi altında değerlendirmediklerini; yayımladıkları yıllıklardan, antolojilerden ve çıkardıkları dergilerde yer verdikleri isimlerden anlıyoruz. Kısacası bunlara göre 2000'ler şiiri yeni bir şiirdir ve bu şiiri sadece kendileri ve kendileri gibi düşünenler ile tartışma yaşamadıkları, kendilerine rakip görmedikleri, kıskanmadıkları şairler yazmaktadır. Bunların dışındaki şairler ise ya şairden sayılmamakta ya da eski bir şiiri tekrar etmektedir, onlara göre. Kendilerine 2000 kuşağı şairleri diyenlerin İkinci Yeni şiirine sık sık sataştıklarına tanık oluyoruz. Elbette İkinci Yeni şiirinin eksikleri, yanlışları ve başaramadıkları noktalar vardır. Esas olan İkinci Yeni şiirini anlamak ve doğru değerlendirmek, onların düştüğü yanlışlara düşmemektir. İkinci Yeni şiirini beğenmeyerek, ona sataşarak, amiyane tabirle üstünde tepinerek bir yere varamayız. Kaldı ki kendilerine 2000'ler kuşağı şairleri diyen bu kişiler, bırakın İkinci Yeni'yi aşmayı İkinci Yeni kıratında bir şiir bile ortaya çıkaramamışlardır. İkinci Yeni şiirinin yanlışları üzerinde durmayacağım. Bu yeni bir yazı konusu olacak kadar uzun. Dileyen Orhan Koçak'ın Bahisleri Yükseltmek ve Kopuk Zincir kitapları ile Özdemir İnce'nin ilgili kitaplarını okuyabilir. Ben şahsen İkinci Yeni şairlerine çok şey borçluyum. Aşmak kelimesi bende fethetmek, talan etmek gibi olumsuz bir çağrışım uyandırıyor. Sanat ve edebiyatın özünde zaten ilerici olmak, devrimci olmak vardır. Ayrı bir çaba bir dizi yanlışlıkları getirir. Aşma hevesi, eskilerin üstünü çizme çabası bir dizi yanlışı beraberinde getirir. Yaratılanın yeni mi eski mi olduğuna da zaman karar verir. Ve eğer gerekli ise ileride bu dönem farklı bir adla adlandırılır. Tarkovski'yi aştım, Kant'ı aştım, Mozart'ı aştım, Kafka'yı aştım ifadeleri kulağa ne kadar anlamsız geliyor ise; Rilke'yi aştım, Cemal Süreya'yı aştım ifadeleri de o kadar anlamsızdır. Bana kalırsa şiirde bir kuşaktan ya da ortak bir şiirden bahsetmek mümkün değil. Bunun artık yeri de yok. Şairleri akımlar ya da kuşaklar üzerinden değerlendirmenin yanlış olduğu kanısındayım. Kuşak ya da akım kavramları belli bir ortak özelliğe işaret etse de genellemedir, kolaycılıktır. O yüzden her zaman eksik olmaya mahkumdur. Şiir yazmaya başladıkları yıllardan itibaren İkinci Yeni diye bir kümede toplanılan şairlerin herbirinin ne kadar kendine özgü, kişiselliklerini şiirlerine yedirmiş şairler oldukları ortadadır. Dil alışkanlığından ve yaygın kullanımından dolayı ben de kullansam da İkinci Yeni adlandırmasıbilesorunlu bence. 2000'ler şiiri adlandırması iseyanlış olmasının dışında ayrıca bir hile barındırıyor. Adlandırma son derece kapsayıcı iken, bu adlandırmayı kullananlar, adlandırmanın içeriğini keyfi bir şekilde dolduruyorlar. Bu adlandırmayı sıkça kullananların söz konusu yayınlarına baktığımız zaman bunu görmek mümkün. 1970, 1980, 2000 kuşağı gibi askere alma dönemlerini anımsatan toptancı adlandırmalar yerine sinemada kullanılan auteur kavramınışiir için de kullanabiliriz. Sinemada, kendine özgü bir sinema yaratmayı başaran yönetmenlerin sineması o yönetmenlerin adıyla anılır. Yeşilçam sineması dediğimiz zaman, en az 30 yönetmenden bahsetmiş oluruz. Çünkü bu yönetmenlerin neredeyse tamamı, birbirine benzeyen, sanat kaygısı taşımayan ticari filmler yapmışlardır. Ama Metin Erksan, Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney vb. kendilerine özgü, kişisel dili olan filmler yapmışlardır. O yüzden onları değerlendirirken Metin Erksan sineması, Yılmaz Güney sineması, Lütfi Akad sineması gibi adlandırmalar kullanılır. Tıpkı Tarkovski sineması, Bergman sineması, Kieslowski sineması, LarsVonTrier sineması denildiği gibi. Günümüzde de Nuri Bilge Ceylan sineması, Reha Erdem sineması, Zeki Demirkubuz sineması, Yeşim Ustaoğlu sineması gibi adlandırmalar kullanılıyor. Bence auteur teorisi, şiir alanında da kullanılmalıdır. Turgut Uyar şiiri, Cemal Süreya şiiri, Harun Atak şiiri, Abuzer Gülpınar şiiri vd. Bunun dışındaki tüm adlandırmalar yanlış ya da en azındaneksik olacaktır. Auteur şair olabilen özgündür, yenidir ve geleceğe kalandır. İlk şiirini 2009'da ilk kitabını da 2014'te yayımlayan bir şair olarak 2000'ler kuşağı şairleri, 2000'ler şiiri gibi adlandırmaları ciddiye almadığımı belirtmek istiyorum. Kendi şiirime varmak, kendi şiirimi bulmak ve dünya şiir ailesine kardeş bir şiir yaratmaktan başka amacım da yok."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/06/umit-unalin-cumhuriyet-gazetesindeki-roportaji-hakikat-rahatsiz-eder", "text": "Değildi, tamamen rastlantı, planlasam da başaramazdım herhalde. Sofra Sırları neredeyse on yıllık bir proje. Roman da üç yılın ürünü. İstanbul Modern Sinema'dakiretrospektif ise bir ay kadar önce belli oldu. Benim için de tamamen sürprizdi. 2011'den beri uzun metraj film çekmedim. Son roman da 2001'deydi. Arada tabii durmadım, hep yazdım çizdim, kimi fikirler yolunu buldu, kimi gerçekleşemedi, uzun bekleme süreçleri oldu. Elbette ciddi bir birikim de oluştu. Edebiyat tam bir yoğunlaşma, o işe kapanma gerektiriyor, yan bir uğraş ya da bir hobi olamıyor. Sinema, yönetmenlik hayatımdaki diğer işlerin önüne geçti. Her zaman okudum, notlar almaya, birtakım edebi fikirler geliştirmeye hep devam ettim ama geçen yıla kadar, yazıya yoğunlaşma fırsatını yaratamadım. İki yıldır Büyükada'da yaşıyorum, yarı münzevi bir hayatım var, yazıp çizmek hayatımın en önemli kısmı. Genelde romanlar sinemaya uyarlanır ama bu, senaryodan doğmuş bir roman: Bu hikayeyi 2013-14 arasında senaryo olarak yazdım. Ismarlama değildi, yapım koşullarını düşünmeden, içimden geldiği gibi yazınca, ortaya çıkan senaryo ticari sinema taleplerine aykırı ama büyük bütçeli bir iş oldu. Kısa sürede o günün koşullarında çekemeyeceğimi anladım. Ama hikaye beni çok etkiliyordu, bir şekilde insanlara ulaştırmak istiyordum. Romana dönüşebileceğini düşündüm ve biraz çalıştım üzerinde. Derken araya Sofra Sırları girdi, kitap uzun süre bekledi. Everest Yayınları'ndan Eyüp Tosun benimle bir röportaj yapmıştı, Yarım kalmış bir romanım var demişim bir yerinde. Kitabı bitirirsem basmayı teklif ettiler yayınevinden. Bunun üzerine bir anda heveslenip bir yıl gibi bir sürede bitirdim. Hakikat denen şey hep rahatsız edicidir, kolay kabul görmez. Tarihin bazı dönemlerinde, bazı toplumlarda, hakikat dışlanmış. Bilim, sanat, gazetecilik.. hakikate ulaşmaya çalışan alanların hepsi baskı altına alınmış, bazen yok edilmiş. Ama bu toplumlar fikir özgürlüğü yok edilirse bedeli ne olur, görmüşler. Çok büyük toplumsal acılardan geçip ders almışlar ve hakikati arayan sanatçılara, bilim insanlarına gerekli özgürlük alanını açmayı bilmişler. Biz henüz o dersi alamamış bir toplumuz. Gidecek çok yolumuz var. Romana eşlik eden çizimler de size ait. Resim çizmek ne anlam ifade ediyor sizin için? Bir kaçış mı, farklı bir ifade yolu mu?.. Her ikisi birden. Film yapmak büyük disiplin, bedensel ve zihinsel çaba gerektiren bir süreç. Yazmak da masa başında yapılıyor gibi görünse de çok ağır işçilik. Oysa çizerken düşünmeyi bırakıyorum neredeyse, boyanın akışına bırakıyorum kendimi, çoğu zaman ne çizeceğimi bile bilmeden başlıyorum bir resme, A3 boyunda beyaz bir yüzeyde kendimi kaybediyorum. Film çekerken, yazarken kaybolamıyorum, dilim aklımı, aklım dilimi hep dizginliyor bir şekilde. Resimlerde, filmle ya da yazıyla dile getiremediğim şeyler vücut buluyor. Çocukluktan beri bir şeyler çiziyorum ama kitap resimlemek çok yeni bir uğraş benim için. Şimdilik üç kitap resimledim: Kendi kitabıma desenler, en azından bir kapak çizme fikri en baştan beri vardı zaten. Mehmet Yaşin'in Abuk şiir kitabı birlikte geliştirdiğimiz bir çalışma oldu. Mehmet benim Mahlukat Bahçesi sergimin oluşumunu izlemiş ve beğenmişti. Birbirimize ilham verdik, şiirler resimlerden, resimler şiirlerden beslendi. Hasan Ali Toptaş'ın Gecenin Gecesi kitabını resimlememi ise yayınevi önerdi. Everest'ten arkadaşlar benim desenleri biliyorlardı, Hasan Ali'nin hikayeleriyle örtüşebileceğini söylediler. Kitaplar resimlemeye devam etmek istiyorum, heyecanlı bir iş. Bir de çocuk kitabı fikrim var. Senaryo ve roman bambaşka düşünce ve gözlem gerektiren, apayrı disiplinler. Hikayenin temelini oluşturma, olay örgüsü kurma, karakter geliştirme aşamaları benzeyebilir. Ama uygulamada sinemanın ve edebiyatın dili, anlatımı izleyici/ okuyucuyla kurduğu bağ ve yarattığı etki çok çok farklı. Sinemada tek bir bakışla, bir manzarayla anlattığınız bir duyguyu geçirebilmek için, romanda sayfalar yazmak gerekebilir. Tam tersi de mümkün: Üç paragraflık bir kısa hikayeyi anlatmak için de sinemada koca 90 dakikayı kullanırsınız bazen. Ben ikisi arasında gidip geldim hep. Filmlerim biraz edebi, tüm yazdıklarım da oldukça sinemasal sanırım. Film, sergi, kitap... Ne üzerinde çalışıyorsunuz? Yeni film fikirleri gelişiyor, yapımcılarla görüşüyorum. Son iki senedir biriken yeni desenleri sergilemek için Mahlukat Bahçesi' sergisini de düzenleyen İstanbul Concept ile görüştük. Her şey yolunda giderse baharda ufak bir kişisel sergi olacak umarım. Bir yandan, önceki kitaplarımın yeniden yayımlanması hayalim var. Bazen de buradaki her şeyi bırakıp biraz uzaklara gitme hayalleri kuruyorum. Hangisi öne geçecek bilemiyorum. Hayat boyu, iki-üç aydan fazlasını öngören planlar yapamadım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/06/uyap-yedinci-fuar-merkezi-ile-erzurumda", "text": "TÜYAP Fuarcılık grubu, 2018 yılında mevcut fuar merkezleri arasına Erzurum'u da katarak büyümeye devam ediyor. Erzurum Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı tarafından ülkemize kazandırılan Recep Tayyip Erdoğan Fuar Merkezi'nin işletmesi ve yönetimini devralan TÜYAP; İstanbul, Adana, Bursa, Konya, Diyarbakır ve Samsun kentlerindeki fuar merkezlerine 2018 yılından itibaren Erzurum'u ekleyerek yeni fuar projelerine hazırlanıyor. Doğu Anadolu bölgesinin ekonomik ve sosyal gelişimine katkı sağlayacağına inandığımız yeni fuar projeleriyle birlikte Erzurum bir çekim merkezi haline gelecek. TÜYAP fuar takvimi, Erzurum Büyükşehir Belediyesi'nin değerli katkıları ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle 8-13 Mayıs 2018 tarihleri arasında Doğu Anadolu Erzurum Kitap Fuarı ile başlayacak. Doğu Anadolu'da ilk kez düzenlenecek TÜYAP Kitap Fuarı'na ev sahipliği yapacak olan Erzurum, altı gün süresince Türkiye'nin önde gelen yayınevleri ve yazarlarını ağırlayacak. Kitap Fuarı kapsamında söyleşi, panel, şiir dinletisi, imza günleri, atölye çalışmaları ve çocuk etkinlikleriyle birlikte 50'nin üzerinde kültür etkinliğinde 200 yazarın konuk olacağı bir program hazırlanıyor. Doğu Anadolu Erzurum Kitap Fuarı'nın ayrıntılı programı, imza günleri ve konuk yazarlar Nisan ayında açıklanacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/07/yilmaz-arslan", "text": "Nüfus kayıtlarında, 1968 Tokat-Almus doğumlu görünse de, İstanbul Okmeydanı' nda doğdu. İstanbulda çeşitli okullarda ilk ve ortaöğrenim gördü. 1990 Da Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünü; 2014 te Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Eğitimi Bölümünü bitirdi. Osmanlıca eğitimi aldı. Hayatını öğretmenlik yaparak sürdürüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/09/herkese-acik-etkinlik-halic-okumalari", "text": "Edebiyat tutkunlarının yakından takip ettiği ve heyecanla yeni eserlerini beklediği yazarlar, Haliç Okumaları kapsamında Kadir Has Üniversitesi'nin konuğu olmaya devam ediyor. Üniversite'nin Cibali Kampüsü'nde her ay farklı bir yazarı okuyucuyla buluşturan ve geleneksel hale getirilmesi planlanan Haliç Okumalarının dördüncüsü 13 Şubat Salı günü düzenlenecek. Bu ayki Haliç Okumaları etkinliği Tuna Kiremitçi'nin katılımıyla gerçekleşecek. Kadir Has Üniversitesi, 13 Şubat Salı günü gerçekleşecek dördüncü Haliç Okumaları etkinliğinde ünlü yazar Tuna Kiremitçi'yi ağırlayacak. Git Kendini Çok Sevdirmeden, Bu İşte Bir Yalnızlık Var, Dualar Kalıcıdır, Selanik'te Sonbahar, Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları gibi eserleriyle adından söz ettiren ve müzik kariyerinde de edebiyatta olduğu gibi başarılı işlere imza atan Tuna Kiremitçi sanatseverlerle bir araya gelecek. Yazar, Uçan Halıların Ayrodinamilk Sorunları eserinden 10 sayfalık bir bölümü katılımcılara okuyacak ve Kalem Ajans kurucusu Nermin Mollaoğlu'nun moderatörlüğünü yapacağı söyleşide hakkında merak edilenleri yanıtlayacak. Yazarın aynı zamanda kitaplarını da imzalayacağı etkinlik herkesin katılımına açık olarak, Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü'nde 16.00 ila 18.00 saatleri arasında gerçekleşecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/09/kurklu-venus-arti-sahne-mecidiyekoyde-gala-yapiyor", "text": "Artı Sahne Mecidiyeköy'de 'Yolcu Tiyatro'nun yeni oyunu 'Kürklü Venüs'ün 12 Şubat 2018 Pazartesi günü saat 20.30'da galası gerçekleştirilecek. Eleştirmenler tarafından tiyatro sezonunun en iyi oyunlarından biri olarak değerlendirilen, kışkırtıcı, komik, yüksek gerilimli ve gizemli üslubuyla Kürklü Venüs, aşkın ve tutkunun bir tür modern köleliğe dönüşmesini anlatıyor. LeopoldvonSacher-Masoch'unmazohist edebiyatın kilometre taşı diye adlandıracağımız Kürklü Venüs romanını, tiyatro yazarı ve yönetmeni David Ives tiyatroya uyarladı ve Yolcu Tiyatro bu çarpıcı eseri sahnelere taşıdı. Şafak Özen'in çevirdiği ve dramaturjisini yaptığı Kürklü Venüs'ün yönetmenliğini Ersin Umut Güler yapıyor. Pervin Bağdat ve Ersin Umut Güler'in oynadığı oyunun dekor-Işık tasarımı Cem Yılmazer'e, kostüm tasarımı Özlem Kaya'ya, ses-efekt tasarımı ve oyunun müzikleri Tufan Dağtekin'e ait. SacherMasoch'un Kürklü Venüs adlı romanını sahneye uyarlayan yazar-yönetmen Thomas Novachek, oyundaki VandaDunayev rolü için aradığı kadın oyuncuyu bulamamıştır. Seçmeler bitip herkes gittikten sonra Vanda Jordan adında esrarengiz bir oyuncu tiyatro salonuna gelir. Binlerce yıllık kadın-erkek ilişkisi üzerinden toplumsal cinsiyet meselesine, bireyin arzularının karanlık taraflarına ve insan doğasının sınırlarına doğru bir yolculuk başlar. Büyülü bir atmosfer içinde, oyun içinde oyun kurgusu ile yazılmış ve sürpriz finali ile dikkat çeken Kürklü Venüs'te oyuncular farklı karakterleri oynayarak rolden role girerler. Bu karakter değişimleri onları yüzleşilmesi gereken pek çok soruyla karşı karşıya bırakacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/09/odullu-kemanci-widmann-geliyor", "text": "Diapasond'Or ödüllü Alman keman sanatçısı CarolinWidmann, İsviçre'nin önde gelen oda topluluğu Festival StringsLucerne eşliğinde 27 Şubat Salı akşamı saat 20.30'da İş Sanat sahnesine konuk olacak. CarolinWidmann, 2006 Alman Kayıt Eleştirmenleri Derneği Eleştirmenlerin Seçimi Ödülü ve 2013 Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri Yılın Müzisyeni Ödülü'nün de sahibi. Konserde CarolinWidmann'a eşlik edecek Festival StringsLucerne ise 60 yılı aşan tarihiyle Avrupa'nın en seçkin oda orkestralarından biri. 1956 yılında kurulan topluluk, tarihi boyunca Jean Françaix, Frank Martin, BohuslavMartinu, SandorVeress, IannisXenakis, KrzysztofPenderecki, KlausHuber, Peter Ruzicka, BeatFurrer gibi bestecilere ait 100'den fazla eserin galasını gerçekleştirdi. 2012 yılından bu yana Daniel Dodds'un sanat direktörlüğünde çalışmalarına devam eden Festival StringsLucerne, baroktan çağdaş eserlere uzanan geniş repertuvarıyla biliniyor. CarolinWidmann ve Festival StringsLucern'in Mozart, Salieri ve Mendelssohn'dan eserler çalacağı konserin biletleri İş Sanat Ana Gişe'den ya da Biletix'ten alınabilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/10/gulten-akin-85-yasinda", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ve Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi, Gülten Akın'ı doğumunun 85. yıldönümünde bir söyleşiyle anıyor. 5 Kasım 2015'te yitirdiğimiz şair Gülten Akın, edebiyatımıza ve yaşamımıza 1956'da Rüzgar Saati'yle güzel, güçlü ve doğru bir ses olarak girdi. Daima anlamın izini sürdü; Türk şiirinin içerik ve biçimini, etik ve estetik kaygılarını hep yukarıya taşıdı. Doğumunun 85. yıldönümünde Gülten Akın, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ve Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkeziişbirliğiyle hazırlanan bir söyleşiyle anılıyor. Özge Şahin'in moderatörlüğünde gerçekleşecek söyleşiye şair Mehmet C. Doğan, Olcay Akyıldız ve Ruken Alp konuşmacı olarak katılacaklar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/10/istanbul-dtde-avrupa-istifasi", "text": "İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Celal Kadri Kınoğlu'nun, 'Avrupa' adlı oyunun şubat ayı programından kaldırılması nedeniyle istifa ettiği öğrenildi. Daha önce programda yer aldığı duyurulan oyunun şubat ayı programından çıkarılmasının nedeninin de bir izleyicinin 'sinkaflı sözler olduğu' gerekçesiyle BİMER'e yaptığı şikayet olduğu iddia edildi. Edinilen bilgiye göre 'Avrupa', yeni atanan genel müdür Mustafa Kurt tarafından şubat ayı programından çıkarıldı. İstanbul DT Müdürü Kınoğlu ise 'oyunun programdan çıkarılmasına' itiraz etti. İtirazı genel müdürlük tarafından kabul görmeyen Kınoğlu, İstanbul DT Müdürlüğü görevinden istifa etti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/13/fergun-ozelli", "text": "1955'de Ilgaz'da doğdu. Çocukluk ve gençlik yılları İzmir'in Damlacık semtiyle Seferihisar ve Karşıyaka ilçelerinde geçti. İlköğrenimini Seferihisar'da tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi'nin ardından Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi Finansman Bölümü'nü bitirdi. Özel şirketlerde mali işler yöneticisi olarak çalıştı. İlk şiirleri, Dönemeç ve Yusufçuk dergilerinde yayımlandı. küçücük, Körfez ve Dilizi dergilerinin yayın kurullarında yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/13/hobide-40-yil-sergisi", "text": "Hobi Sanat Galerisi 40. yılını farklı kuşaklara ait 40 sanatçının yer aldığı özel bir karma sergiyle kutluyor. 40 Yıl 40 Sanatçı adlı sergi 40 sanatçının yapıtlarından oluşuyor. Galerinin sahibi ve yöneticisi Aslı Bengiserp'e serginin oluşum sürecini sorduk. Bengiserp, Serginin oluşum süreci 2017-2018 sezonunu planlarken kafamızda şekillendi. Hobi Sanat Galerisi'nin kuruluş tarihi Mart 1978'dir. 40. yıldönümü sergimizi bizi kırk yıldır yalnız bırakmayan sanatçımız Muhsin Kut'la yapmaya karar verdik diyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/13/yusuf-bal", "text": "1975 yılında Sivas'ta doğdu. 1999 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Biyoloji Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Poyraz Edebiyat Sanat Kültür Dergisinin editörlüğünü yürüttü (20 Sayı, 2009-2012). Şiirleri ve yazıları Poyraz, Ayvakti, Akpınar, Amanos, Ayna İnsan, Berceste, Edebiyat Ortamı, Erciyes, Eliz, Göç, Ihlamur, İzdiham, Hayal Bilgisi, Habis, Hürriyet Gösteri Sanat, Kara Tahta, Kurşun Kalem, Kuyu, Külliye, Mahur Beste, Mavi-Yeşil, Mortaka, Mühür, Müsvedde, Nif, Papirüs, Şehir, Sınır, Sunak, Şiir Vakti, TabutMag, Temren, Temrin, Varlık, Yolcu dergilerinde yayınlandı. 2011 yılında Ücra İşlem isimli kitabı Ötüken Neşriyat, 2013 yılında Gözkuşağı isimli eseri Şiir Vakti Yayınları ve 2017 yılında Da isimli kitabı Ferfir Yayınları tarafından yayınlandı. Sivas Postası, Sivas Times ve Sivas İrade Gazetelerinde Edebiyat Sayfaları hazırladı. Deneysel ve görsel biçimleri dahil ettiği şiirleriyle özgün bir tarz oluşturan şairin şiirleri dergiler dışında çeşitli şiir yıllıklarında ve antolojilerde de yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/16/dunya-oyku-gunu-bulusmasi-17-subatta", "text": "Nilüfer Kütüphane ve Bursa Yazın-Sanat Derneği iş birliğiyle düzenlenen Dünya Öykü Günü buluşmaları, bu yıl Hasan Özkılıç'ı ağırlıyor. 17 Şubat, Cumartesi 15.00'da çocuklara öykü atölyesi ile başlayacak olan program, 16.15'ta açılış konuşmaları, öykü okumaları ve Hasan Özkılıç söyleşisi ile devam ediyor. Hasan Özkılıç, 1951 yılında Iğdır'da doğdu. Ailesi, 1968 yılında Manisa'nın Turgutlu ilçesine işçi olarak göçtü. Eğitimine burada devam etti. 1974 yılında Ege Üniversitesi İşletme Fakültesine kaydoldu, bu okulu 1980 yılında bitirdi. 70'lerin başında yazmaya başladı. İlk öyküsü 1974 yılında Demokrat İzmirgazetesinde yayımlandı. Daha sonra öyküleri, Çıkış, Edebiyat Cephesi, Küçücük, Öykü, İnsancıl, Evrensel Kültür, Gerçek Sanat, Adam Öykü, Agora, Yelkovan, Notos Öykü gibi dergilerde yayımladı. Yazarın ilk kitabı Kuş Boranı 1998 yılında İnsancıl Yayınları'ndan çıktı. Şerul'da Beklemek adlı kitabı 2002, Orada Yollarda adlı kitabı 2005, Gönlümüm Şirazesi Bozuldu adlı kitabı da 2008 yılında Can Yayınları'ndan çıktı. Gönlümün Şirazesi Bozuldu adlı kitabıyla, 2008 yılında 22. verilen 2007 Milliyet Gazetesi Haldun Taner Öykü Ödülü'nü aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/16/kadir-aydemir", "text": "Kadir Aydemir, 1977'de İstanbul'da doğdu. Aslen Ardahanlı. Fener Bahçe Lisesi mezunu (1995). Üniversitede bir süre İşletme okudu, daha sonra Halkla İlişkiler eğitimi aldı. İlk şiirleri Şiir-Oku dergisinde yayımlandı. Şiirleri ve yazılarıyla daha sonraları pek çok dergi ve gazetede imzasına rastlandı. 1997'den 2003'e dek Başka Şiir Dergisi'ni 11 sayı çıkarttı. 2000 yılından beri, kurucusu olduğu Yitik Ülke edebiyat sitesinin editörlüğünü yapıyor. 2005'in sonlarında Gölü Emen Mektup adlı kitabı Azerbaycan'da Azerice dilinde; 2013'te Aşksız Gölgeler adlı öykü kitabı Almancaya çevrilerek Almanya'da BinookiVerlag tarafından yayımlandı. Yazdıkları İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Ermenice, Azerice, Bulgarca, Japonca, Rusça, Uygurca, Rumence gibi dillere çevrildi. Şiirin yanında öyküler ve düzyazılar da yazıyor. YannisRitsos ve Pablo Neruda hayranı. Türkçede bir ilk olan Haikum adlı haiku şiir dergisini 3 sayı çıkarttı. Cunda Öyküleri, Ekşi Öyküler, Bozcaada Öyküleri, Olimpos Öyküleri, 80'lerde Çocuk Olmak, 90'lar Kitabı, Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı, Mutsuz Aşk Vardır, Yitik Öykü adlı kitapları projelendirip yayına hazırladı. Uluslararası PEN Yazarlar Derneği ve Edebiyatçılar Derneği üyesi de olan Kadir Aydemir, Yitik Ülke Yayınları'nın kurucusu ve genel yayın yönetmenidir. Editörlük ve yayıncılık yapan yazar, İstanbul'da yaşıyor ve yazmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/16/neval-savak", "text": "1973 yılı İzmir doğumlu. Öğrenimini burada tamamladı. Üniversiteyi yarıda bırakmak zorunda kaldı. Yaşamının bir döneminde evlendi ayrıldı. Kızı NedaOlsoy ile İzmir Bornova'da yaşıyor. Edebiyat ve şiir dünyasına Silgi, Şiiristan, Sakız Fanzin, Meyus, Nif sanat, Eliz, Yaşam Sanat, Kıyı, Caz Kedisi, Tmolos Edebiyat, Sunak, Dikili Ekin, Şiiri Özlüyorum, Patika, Absent, Şehir, Lirik, Kurşun Kalem, Edebiyatist, gibi çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleriyle giren Neval Savak, önce Nisan 2016'da Etki Yayınevi'nden çıkan Siyah Avuntu adlı kitabı, ardından 2017'de Artshop Yayıncılık'tan ''Saklıçöl'' ile 2018'de ''Tenuçumu'' adlı şiir kitapları yayımlandı. Kirpi Edebiyat, Kaybolan Defterler, SonGemi, Komplike Dergi gibi internet sitelerinde şiirleri yayımlanan Neval Savak'ın isyan adlı şiiri Grup Yol Yorgunu tarafından, Kopan Halatlar, Ateşin Coğrafyası, Kırmızı adlı şiirleri İngilizce olarak Erkan Karakiraz tarafından bestelenmiştir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/16/sehirlere-alisamadi-sabahattin-alinin-sehirleri-sergisi-27-nisana-kadar", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, Sabahattin Ali'nin kendi kaleminden anlatımıyla kurgulanan bir Sabahattin Ali sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Sevengül Sönmez'in yaptığı Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali'nin Şehirleri sergisi, Sabahattin Ali'nin yaşamı boyunca bulunduğu Anadolu şehirlerine ve Berlin'e yazarın gözünden bakmayı amaçlıyor. Sabahattin Ali Arşivi'nden çıkan yeni belge ve fotoğrafların yanı sıra Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç Koleksiyonu'ndaki belgelerle zenginleşen sergi, 14 Şubat 27 Nisan 2018 tarihleri arasında ziyaret edilebilir. Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç'un ev sahipliğiyle açılan sergiye yayınevinin yazarları, çalışanları, yazar Orhan Pamuk, Füruzan ve Nedim Gürsel gibi isimler katıldı. Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali'nin Şehirleri sergisi, Sabahattin Ali'nin Cumhuriyet'in ilk yıllarında Anadolu şehirleri ve Berlin'deki yaşamına odaklanıyor. Eserler, filmler, çektiği fotoğraflar ve müzikler eşliğinde, yazarın kendi kaleminden anlatımıyla kurgulanan sergi, Ali'nin yakınlarının anılarına da yer veriyor. Sabahattin Ali'nin Sivas-Kayseri-Erzincan-Zonguldak gezi notları ve bu gezide çektiği fotoğraflar, Balıkesir Öğretmen Okulu'nda tuttuğu günlük, Kürk Mantolu Madonna'nın taslakları, Almanya'dan Mustafa Seyit Sutüven'eyazdığıMustafa'ya Mektup şiiri, Nahit Vedat Fıratlı ve Ayşe Sıtkı İlhan'a yazdığı mektuplar sergide ilk kez izleyenlerle buluşuyor. Sergide ayrıca Sabahattin Ali Arşivi'nden çıkan yeni belge ve fotoğrafların yanı sıra Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç koleksiyonundaki belgeler de bulunuyor. - Sergi: Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali'nin Şehirleri - Tarih: 14 Şubat 27 Nisan 2018 - Adres: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık İstiklal Cad. No:161 Beyoğlu İstanbul - Tel: 0 212 252 47 00"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/20/i-tonya-ben-tonya", "text": "1994 yılında sansasyonel bir haberle bütün dünyanın gündemine oturan buz pateni sporcusu Tonya Harding'in nefes kesen hikayesini beyaz perdeye yansıtan Altın Küre ödüllü Ben, TonyaBaşkaSinema'da gösterimde. En İyi Film dahil 3 dalda Altın Küre'ye aday gösterilen ve MargotRobbie'nin yıldızlaşan performansıyla yılın merakla beklenen filmlerinden BEN, TONYA / I, TONYA, tüm dünyayı şoke eden gerçek bir hikayeden uyarlama. Varoşlardan çıkıp gelen, pek çok önyargıya rağmen Amerika Şampiyonu olan Tonya Harding, kendi jenerasyonunun en yetenekli buz patencilerindendir. Üçlü Axel hareketini yapabilen tek Amerikalı kadın sporcu olmasına karşın, skandallar ve aykırı tavırları nedeniyle Amerikan halkı ve medyasıyla yıldızı bir türlü barışmaz. Tüm engellere karşın hırsla Olimpiyat Oyunları'na hazırlanan Tonya'nın hayatı, rakibi Nancy Kerrigan'a yapılan bir saldırıya adının karışmasıyla alt üst olur. FBI da soruşturmaya dahil olunca Tonya Harding, hayattaki en büyük tutkusundan ömür boyu men edilmekle karşı karşıya kalacaktır. TheFinestHours'un yönetmeni CraigGillespie'nin dur durak bilmeyen temposu ve kurgusuyla çok konuşulan son filmi BEN, TONYA, Whiplash'deki J. K. Simmons'ı anımsatan performansıyla AllissonJanney'i de Oscar ödülünün favorilerinden biri haline getirdi. - Yönetmen: CraigGillespie - Oyuncular: MargotRobbie, AllisonJanney, SebastianStan - Ülke: A. B. D. - Dağıtım: Bir Sinema - Yapım: MargotRobbie, Steven Rogers, TomAckerley - İthalat: FabulaFilms"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/20/karadeniz-4-kitap-fuari-2018-samsunda", "text": "Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği beraberinde hazırlanan Karadeniz 4. Kitap Fuarı, 20-25 Şubat tarihleri arasında TÜYAP Samsun Fuar ve Kongre Merkezi'nde gerçekleşiyor. Bölgenin kültürel yaşamına önemli katkıları olacağına inandığımız Samsun Kitap Fuarı'na yüzlerce yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılırken, fuar süresince panel, söyleşi, atölye çalışması ve çocuk etkinliklerinden oluşan kültür etkinliği düzenlenecek. Samsun Kitap Fuarı 2018 Karadeniz 4. Kitap Fuarı 20 25 Şubat tarihleri arasında saat 10.00 19.30 saatleri arasında TÜYAP Samsun Fuar ve Kongre Merkezi'nde ziyarete açık olacak. Konuşmacılar: Şakir Demirci, Semrin Şahin, Zübeyde Seven Turan, Sevim Korkmaz Dinç,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/20/oya-uysal", "text": "24 Mayıs 1952'de İstanbul da doğdu. İlk şiiri 1968 yılında on altı yaşındayken Genç İstidatlar dergisinde yayımlandı. Mecidiyeköy Lisesi mezunu. Gençlik yıllarında yayımlanan beş kitaptan sonra -1980 li yılların ikinci yarısında- uzunca bir süre şiire ara verdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/20/prof-dr-engin-gectan-hayatini-kaybetti", "text": "Uzmanlık alanı psikiyatri olan, romancı ve yazar Prof. Dr. Engin Geçtan 86 yaşında yaşamını yitirdi. Psikiyatri alanının en güçlü isimlerinden olarak tanınan Engin Geçtan, ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulundu. Engin Geçtan üniversitedeki part-time görevi dışında klinik çalışmalarını psikoterapist olarak da sürdürüyordu. Engin Geçtan19 Mart 2016'da Ayşe Arman'a verdiği söyleşide Ben kimim? sorusunun cevabına, Biz kimiz?in yanıtı verilmeden ulaşabileceğine inanmıyorum. Biz, tarih duygusundan yoksun, dünyayla ilişkimizde yüzeysel bir toplumuz. Nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzu umursamadan serseri mayın misali yaşamaya alışmışız. Bu toplumun belleği yok! diye kendimizi eleştiriyoruz, ama nedenini anlamaya çalışmıyoruz... Carl Gustav Jung'un çağdaş düşünceye yaptığı en önemli katkılardan biri 'kolektif bilinçdışı' ve 'arketip' kavramları. Jung'a göre, insan zihni, onun evrimi tarafından biçimlendirilmiştir. Yani insan, geçmişiyle bağlantılıdır. Ama bu bağlantı, yalnızca kişisel geçmişini değil, ait olduğu toplumun geçmişini ve hatta tüm insanlık evrimini içerir... demişti. Engin Geçtan 12 Ocak 1932'de İzmir'de dünyaya geldi. İlk, orta ve lise eğitimini İzmir'de tamamladı. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olan Geçtan, psikoloji ve nöroloji dallarında ABD'de New York ve Columbia üniversitelerinde beş yıl süreyle uzmanlık eğitimi gördü. 1974'te profesörlüğe yükselen Geçtan, ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulundu. Ayrıca, bir yandan psikiyatr olarak mesleğini icra ederken, bir yandan da sürekli yazıyordu. Geçtan'ın, 'Dersaadet'te Dans, Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?', 'Kırmızı Kitap' ve 'Kızarmış Palamutun Kokusu' ve 'Tren' adlı romanları bulunuyor. Ayrıca 'Kimbilir?' ve 'Hayat' adlı kitapları yayımlandı. Uzmanlık alanı psikiyatri olan Engin Geçtan 1975-1987 yılları arasında meslek dışı okuyucular tarafından da ilgiyle karşılanan dört kitap yazdı. Çok sayıda basım yapmış ve yapmakta olan ve kendi bilimsel disipliniyle ilgili bu dörtlünün ardından, psikiyatri alanının çerçevesinden çıkma isteği doğrultusunda roman-senaryo çalışmalarına başladı. Ankara ve İstanbul'daki dört üniversitede öğretim üyeliği yapmış olan Engin Geçtan üniversitedeki part-time görevi dışında klinik çalışmalarını psikoterapist olarak sürdürdü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/23/ayvalik-tiyatro-festivali-nisan-ayinda-yapilacak", "text": "Ayvalık Kültür Sanat Derneği ve Ayvalık Sanat Derneği 'nin, Ayvalık Belediyesi katkıları ve işbirliğinde gerçekleştirdiği festival bu yıl 9. kez yapılacak. Festivalin bu yıl da 25-29 Nisan 2018'de yapılması planlanmakta. Türkiye'nin birçok bölgesinden tiyatroları ve sahne çalışmalarını Ayvalık'ta buluşturan festivalin amacı; amatör, profesyonel, üniversite ve gençlik tiyatrolarının seçkin örneklerini Ayvalık seyircisi ile bir araya getirmek. - Ayvalık Tiyatro Festivali'nin sloganı Her şeye rağmen tiyatro!.. olarak seçilmiş. Doğayı, emeği ve insan olma onurunu yerle bir eden çelişkilere, anlayışlara ve uygulamalara boyun eğmemek, ötekileştirmeden, küçümsemeden, saldırmadan, şiddet uygulamadan, sömürmeden yaşamayı ilke edinmek ve bu çağrıyı her bireyde içselleştirmek sanatla mümkündür. - yılda festivalin yine önemli konukları olacak. Sanatçılar ve değerli tiyatro ustaları ile atölye çalışmaları ve söyleşiler yapılacak. Oynanan oyunlar üzerine söyleşilerin yanı sıra, oyunculuk, güncel tiyatro konuları ve üsluplarının da konu edileceği söyleşilere ilgi duyanların katılımı sağlanacak ve kültürel anlamda paylaşım sağlanacaktır. - Ayvalık Tiyatro Festivali Emek Ödülü Değerli Tiyatro Sanatçısı Ayla Algan'a verilecektir. - Ayvalık Tiyatro Festivali Tanıtım Filmi: https://www. youtube. com/watch?v=LisCnJwA0CM"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/23/call-me-byyour-name-beni-adinla-cagir", "text": "1983 yazında, İtalya'nın kuzeyinde 17 yaşındaki Elio Perlman günlerini, ailesinin 17 yüzyıldan kalma villasında geçirmektedir. Miskince notaların kopyasını çıkarıp, arkadaşı Marzia ile flörtleşmektedir. Bir gün, doktora tezi üzerinde çalışan 24 yaşındaki Oliver Greko-Roman kültür alanında çalışan Elio'nun babasına yardım etmek için yanlarına gelir. Elio ve Oliver kısa bir süre içinde bu yazın, hayatlarını sonsuza dek değiştireceğini fark ederler. BENİ ADINLA ÇAĞIR'ı Luca Guadagnino yönetti ve senaryosunu James Ivory, Andre Aciman'ın romanından esinlenerek yazdı. Beni Adınla Çağır, En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Şarkı olmak üzere 4 dalda Oscar adayı. - Yönetmen: Luca Guadagnino - Oyuncular: ArmieHammer, TimotheeChalamet - Ülke: İtalya, Fransa - Dağıtım: Bir Sinema - Yapım: Luca Guadagnino - İthalat: Bir Film"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/23/efelerde-tiyatro-gunleri-basliyor", "text": "Efeler Belediyesi, 27 Şubat-3 Mart tarihleri arasında 'Efeler'de Tiyatro Günleri' düzenleyecek. Her gün bir oyunun sahneleneceği program kapsamında ilçe halkı tiyatroya doyacak. Efeler Belediyesi, sanata ve sanatçıya verdiği önemi her fırsatta göstermeye devam ediyor. Geçtiğimiz yarıyıl tatilinde çocuk tiyatro şenliği ile hem çocukların hem de büyüklerin beğenisini kazanan sanat dostu belediye, 5 gün boyunca tiyatro aşığı Efeler halkını konuk edecek. Kıyı Ege ve Ege Tiyatrolar Birliği işbirliği ile düzenlenecek olan tiyatro günlerinde beş gün boyunca birbirinden güzel oyunlar sahnelenecek. 27 Şubat Salı akşamı saat: 20.00'da Efeler Belediye Tiyatrosu'nun 'İpler Kimin Elinde' isimli oyunla başlayacak olan tiyatro günlerinde sırasıyla; 28 Şubat Çarşamba 'Cimri', 1 Mart Perşembe 'Savaş İkinci Perdede Çıkacak', 2 Mart Cuma 'Dar Alanda Uzun Hikayeler' ve son olarak 3 Mart Cumartesi 'Salaklar Sofrası' ile son bulacak. Tiyatro oyunları izdihama yol açmamak için biletli olacak. Oyunları izlemek isteyen vatandaşlar hafta içi her gün saat: 09.00-20.00 arası, Cumartesi günleri de saat: 10.00-15.00 arası hizmet veren Milli Aydın Bankası Kültür Merkezi'nden kendileri için özel olarak hazırlanan biletleri ücretsiz olarak temin edilebilecek. Tiyatronun, güzel sanatların en ilgi çekici kollarından biri olduğunu belirten Efeler Belediye Başkanı M. Mesut Özakcan, tüm tiyatro severleri oyunlara davet etti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/23/yasar-kemal-vakfi-sariyerde-yasar-kemali-anacak", "text": "Yaşar Kemal Vakfı, usta yazarın aramızdan ayrılışının 3. yılında Sarıyer Belediyesi'nin desteğiyle, panel, sergi ve dinletiden oluşan bir anma programı gerçekleşecek. Edebiyat ve Yaşam isimli etkinlik, Sarıyer Yaşar Kemal Kültür Merkezi'nde, 24 Şubat 2018 Cumartesi günü saat 14.00'de başlayacak. -Edebiyat Eğitiminde Yaratıcı Yöntemler -Yaşar Kemal Işığında Poster Sergisi -Tek kanatlı Bir Kuş Yaşar Kemal Dinletisi"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/25/erkut-tokman", "text": "1971 yılında İstanbul'da doğdu. Istanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Mezuniyetini takiben Londra'ya giderek şiir ve oyunculuk başta olmak üzere iki yıl sanat üzerine eğitim aldı. Bükreş'te ve Milano'da çalışıp yaşadı. Şiir, çeviri, makale ve söyleşileri, Varlık, Kitap-lık, Yasakmeyve, HürriyetGösteri, ÖzgürEdebiyat, Ç. N, Şiir Oku vb. dergilerde yayımlandı. Orhan Pamuk, Adonis, Joyce Carol Oates, Knut Odegard, Milo De Angelis, Manrico Murzi, Slobodan Dan Paich, Aslı Erdogan, Zeynep Oral, Haydar Ergülen, Enver Ercan, Mustafa Köz vb. dünyadan ve Türkiye'den tanınan isimlerle söyleşiler yaptı. Yasakmeyve şiir dergisinde bir süre editör olarak çalıştı. G. Ungaretti, P. B. Shelley, Alen Ginsberg, Nichita Stanescu, Mihai Eminescu, Lucian Blaga, Langston Hughes vb. Romence, İtalyanca ve İngilizceden klasik ve çağdaş 60'ın üzerinde dünya şairinin şiirlerini çevirmiştir. Kültürlerarası Şiir ve Çeviri Akademisi'nin yönetim kurulunda görev alan şair; P. E. N Uluslararası Yazarlar Birliği-Türkiye ve İtalya üyesidir ve-Hapisteki yazarlar komitesinde- çalışmaktadır. Yurt içinde ve dışında bazı festivallere katılan şairin şiirleri, söyleşileri, yazıları çeşitli yabancı dillere çevrilmiş dergi ve antolojilerde yer almıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/25/memleketimden-insan-manzaralari-sergisi-basladi", "text": "Bir yıldır Nazım Hikmet Kültürevi'nde atölye çalışması yapan fotoğrafçıların İzmir'e dair şehir ve insan hikayelerinden oluşan çalışmaları Memleketimden İnsan Manzaraları sergisiyle İzmir kent belleğinde yerini aldı. Mahzen Photos fotoğraf kolektifi ve PostSeyyah fotoğrafçılarından Sinan Kılıç'ın atölye eğitmenliğini yaptığı Memleketimden İnsan Manzaraları Belgesel Fotoğraf Sergisi, Bornova Belediyesi Uğur Mumcu Kültür-Sanat Merkezi'nde ziyaretçileriyle buluştu. Sergide çalışmaları yer alan fotoğrafçılar; Aygül Durak, Nevruz Seyidoğlu, Serpil Gönüllü, Özgür Şenergin ve Yusra Seven Kıran. Bu çalışmanın estetik boyutun dışında içeriğinin önemini anlatmaya çalışan bir atölye çalışması olduğunu belirten atölye eğitmeni Sinan Kılıç İzmir'in kent kültürüne, kent hafızasına dair doküman çalışması yapmak, bu çalışmayı yarınlara bırakma amacımız vardı diyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/antik-roma-anitlarini-okumak", "text": "Roma İmparatorluğu, dünya tarihinin en büyük ve en uzun süre hüküm sürmüş imparatorluklarından oluşunu, özellikle devlet yönetimi ile askeri düzen ve disiplinine borçludur; bunun izlerini de sanat eserlerinde sürebiliriz. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/aramizdan-ayrilisinin-15-yilinda-tomris-uyar-edebiyat-konusmalari", "text": "Yazarlık serüveni boyunca öyküden ödün vermedi Uyar, çoğu öykücü gibi romana kaymadı. Ağdalı cümlelere prim vermedi, psikolojik çözümlemelerin basmakalıplığına kapılmadı, yenilik arayışında kendine ait sesin kaybolmasına izin vermedi. Öyküleri hem halis edebiyat ürünleriydi hem yalınlıklarıyla herkesi içine çekebilen metinlerdi. Yaşamın beklenmedik, bilinmedik, yontulmadık geçitlerinde dolaşır ve insanı en çıplak haliyle ortaya çıkarıverirdi. 4 Temmuz'da Tomris Uyar'ı yitireli on beş yıl olacak. Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi'nin Yapı Kredi Kültür Sanat'ın ev sahipliğinde düzenlediği bu toplantıda hem usta öykücümüzü anacağız hem onun yapıtlarını yeniden değerlendireceğiz. - Kategori: Edebiyat Konuşmaları - Tarih: 12.03.2018 Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/bbtden-yeni-oyun-oldum-ben-anne", "text": "Bakırköy Belediye Tiyatroları'nın yeni oyunu, Balca Yücesoy'un yazdığı, Doğacan Taşpınar'ın yönettiği ve Gözde Ayar'ın rol aldığı Oldum Ben Anne adlı oyun yarın saat 20.30'da Yunus Emre Kültür Merkezi'nde prömiyer yapacak. Oyun, doğum anından başlayarak yetişkin hayatına uzanan yolculuğunu anlatan bir gencin hikayesi. Modern çağın tüm çelişkileriyle, zorluklarıyla ve genç olmanın güzellikleriyle örülü hayatını, tüm gerçekliğiyle yaşıtlarıyla paylaşmaya hazır... BB T bir ilke imza atıyor ve +15/-25 yaş aralığındaki seyirci için sahneliyor oyunu. Tiyatro oyun için, Salonda koltuklarda oturmayın. Sahneye gelin, yanımıza oturun. Uzak kalmayalım birbirimize, bu çok yakın bir hikaye size. Ne de olsa: Genç seyirci için yapılacak tiyatro, seyircisi kadar genç olmalı açıklamasını yapıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/cevat-capandan-edebiyat-dersleri-2", "text": "Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin ilk kez dünya edebiyatı üzerine düzenlediği yetişkin eğitimlerinde 2. bölüm başlıyor. Şimdiye kadar Osmanlı Yaşamı, Sanatta Lale ve Lale Devri, Osmanlı Çiniciliğinin Öyküsü, Köhne Bizans ve Galatasaray'dan Ankara'ya: Türk Resminin 100 Yılı gibi başlıklarda verdiği yetişkin eğitimleriyle tarihteki farklı ve çok bilinmeyen konulara odaklanan Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin ilk kez dünya edebiyatı üzerine düzenlediği yetişkin eğitimlerinde 2. bölüm başlıyor. Edebiyatçı, yazar, şair ve çevirmen Prof. Dr. Cevat Çapan'ın anlatımıyla gerçekleştirilen eğitimlerin 2. bölümünde Edebiyatta Ortaçağ ve Rönesans'a Geçiş konusu işlenecek. Katılımcıların dünya edebiyatına dair akademik düzeyde bilgi sahibi olmalarını sağlayacak ve Dante, Chaucer, Montaigne, Cervantes'in eserlerinden okumalara da yer verilecek dersler 1 Mart'ta başlayıp 4 hafta boyunca her perşembe, 11.00-13.00 saatleri arasında SSM'de gerçekleştirilecek. Eğitimin daha sonraki bölümlerinde ise, Edebiyatta Rönesans ve Aydınlanma Çağı'na Geçiş ve Aydınlanma ve Devrimler Çağı'nda Edebiyat konularına yer verilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/cingeneler-odaginda-osman-cemal-kaygili", "text": "TESAK Perşembe Edebiyat Konuşmaları bu sezonun yeni söyleşi dizisi. Her biri alanında uzman akademisyen, yazar, şair, tiyatrocu, felsefeci, editör, çevirmen ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek olan söyleşilerde her hafta bir edebiyat eserinin metin çözümlemesi, açıklama ve yorumlamalarla ele alınacak. Konuşmacıların seçtiği eserler arasında Fatma Aliye Hanım'dan Rimbaud'ya, Behçet Necatigil'denLucretius'a, BertoltBrecht'ten Oktay Rıfat'a, Leyla Erbil'den John Berger'a kadar edebiyatın usta yazar ve şairlerinin eserleri yer alıyor. 2017-2018 etkinlik sezonunda, Kasım-Mayıs ayları boyunca, her Perşembe saat 18.30'da TESAK'ta edebiyatla buluşacağız. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/don-kisot", "text": "Miguel de Cervantes'in ölümsüz Don Kişot romanından uyarlanan, ünlü besteci ve keman virtüözü Ludwig Minkus ile klasik balenin mimarı olarak bilinen koreograf MariusPetipa'nın ortak şaheseri Don Quixote, hareketli, canlı, neşeli, iki perdelik bir eser. Orta Çağ şövalye hikayelerine saplantı derecesinde meraklı olan Don Kişot, gezgin bir şövalye olmaya karar verir ve yaveri SanchoPanza ile birlikte şehre doğru yola çıkar. Hayalinde aşkını kazanmak istediği Dulcinea vardır. - Perde Birinci Tablo: Sevilla'da bir pazar meydanı. Hancı Lorenzo, kızı Kitri'yi zengin Gamache ile evlendirmek istemektedir. Oysa Kitri, Basilio'yu sevmektedir. Bu sırada Don Kişot ve SanchoPanza şehre gelir. Don KişotKitri'yi görür görmez, en sonunda Dulcinea'yı bulduğunu düşünür. Meydandaki şenliğin ortasında Kitri ve Basilio, arkadaşları Espada ve Mercedes'in yardımıyla oradan kaçmayı başarır. Don Kişot ve SanchoPanza da onları takip eder. Gamache ve Lorenzo da vakit kaybetmeden çiftin peşine düşer. Don Kişot ve SanchoPanza kaçan çiftin bir çingene kampına sığındığını keşfeder. Herkes gecenin romantik atmosferinin etkisindedir. Don Kişot hayallere dalar ve Kitri'nin aslında Basilio'yu sevdiğini anlar. O sırada birden fırtına kopar. Don Kişot bir yel değirmenine saldırır; onu bir canavar olarak algılamıştır. Ancak bu çarpışmanın sonunda sefil bir halde yere yığılır ve kendinden geçer. Don Kişot büyülü bir rüyaya dalar ve gözünün önünden olağanüstü güzellikte görüntüler geçer. Kitri'yi gene Dulcinea olarak görür. Şafağın sökmesiyle Çingene Kampı'ndan kaçan Kitri ve Basilio'yuSanchoPanza fark eder ve hemen Don Kişot'u uyandırır. O sırada kampa varan Lorenzo ve Gamache onlara Kitri'yi sorar. Genç aşıklara sempatiyle bakan Don Kişot, Lorenzo ve Gamache'ı kasıtlı olarak yanlış yönlendirir. Ancak SanchoPanza ikiliye bilinçsizce doğru yolu gösterir. - Perde Kitri ve Basilio her ne kadar saklanmaya çalışsa da, sonunda yakalanır. Lorenzo, kızından Gamache'ın ilgisine karşılık vermesini ister. O sırada Basilio sahte bir 'intihar' sahnesi yaratır. Kitri bunun bir oyun olduğunu anlayınca, Don Kişot'aBasilio ile evlenmek istediğini söyler ve konuyla ilgili Lorenzo'yu ikna etmesini rica eder. Bir anda Basilio 'hayata' döner! Düğün hazırlıkları için herkes coşkuyla oradan ayrılır. Halk çiftin evliliğini kutlamaktadır. Don Kişot da çiftin evlenmesinden dolayı mutludur. Onlara samimi bir biçimde veda ederek, yeni maceralara doğru yola koyulur. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin biletleri, temsil tarihinden 1 ay önce satışa çıkar. Biletler, Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası gişesinden veya www. biletiva. com adresinden temin edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/ifte-mandico-zaferi", "text": "- İf İstanbul Bağımsız Filmler Festivali ödüllerin dağıtıldığı bir törenle sona erdi. Bu yılki Keşİf ödülü Fransız sinemacı Mandico'nun oldu. İş Bankası Maximum Kart'ın 6. kez ana partnerliğinde düzenlenen 17. İf İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, önceki gece Soho House İstanbul'da yapılan ödül töreniyle sona erdi. İlk ya da ikinci filmini çekmiş yönetmenlerin yarıştığı Uluslararası Keşİf Yarışması'nın jürisi, Vahşi Oğlanlar filmiyle Fransız yönetmen Bertrand Mandico'yu yılın keşfi seçti. Aşk ve Başka Bi' Dünya Yarışması'nın birincisi, Laura Bari'nin sarsıcı belgeseli Primas / Primalar olurken, bu yıl ilki verilen İf Yeni Seyirci Ödülü, Emre Erdoğdu'nun Kar adlı filmine, Türkiye'den Kısalar Seyirci Ödülü ise Volkan Güney Eker'in kısası Bıraktığın Yerdene gitti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/kuslar-yasina-gider-odaginda-hasan-ali-toptas", "text": "TESAK Perşembe Edebiyat Konuşmaları bu sezonun yeni söyleşi dizisi. Her biri alanında uzman akademisyen, yazar, şair, tiyatrocu, felsefeci, editör, çevirmen ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek olan söyleşilerde her hafta bir edebiyat eserinin metin çözümlemesi, açıklama ve yorumlamalarla ele alınacak. Konuşmacıların seçtiği eserler arasında Fatma Aliye Hanım'dan Rimbaud'ya, Behçet Necatigil'denLucretius'a, Bertolt Brecht'ten Oktay Rıfat'a, Leyla Erbil'den John Berger'a kadar edebiyatın usta yazar ve şairlerinin eserleri yer alıyor. 2017-2018 etkinlik sezonunda, Kasım-Mayıs ayları boyunca, her Perşembe saat 18.30'da TESAK'ta edebiyatla buluşacağız. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/mehmet-ertenin-cumhuriyet-kitaptaki-yazisi-dergilerle-kitaplarla-gecen-bir-omur-enver-ercan", "text": "Enver Ercan, Yaşar Nabi Nayır'ın mirasını belki de en doğru anlayan isimdi ve edebiyatı bir hareket olarak düşünüyordu; kültürel, siyasi, nasıl derseniz deyin bir hareket işte. Metni kağıda sabitlenmiş bir şey olarak düşünmekten hoşlanmazdı. Dergiler de ansiklopedi gibi rafta durmamalı, hayata karışmalıydı. Temmuz 2002. Varlık Yayınları'nın Çemberlitaş'taki ofisine ilk gelişim. Kafamda tek bir tane derli toplu cümle yok ama buraya niçin geldiğimi biliyorum: İş arıyorum. O güne dek ikisi Varlık'ta olmak üzere on iki-on üç şiirim yayınlanmıştı. Üniversitede fizik bölümünde beşinci yılımdı, bir yıl sonra mezun olacaktım ve öğretmenlik yapamayacağım kesindi, yayıncılık alanında çalışmak istiyordum. Enver Ercan cam masada, bilgisayar başında oturuyor, Bir sandalye çek diyor. Odada bir masa daha var, Yaşar Nabi Nayır'a aitmiş vaktiyle; kocaman, eski, üstü kitaplarla, dosyalarla, dergilerle dolu. Etrafta sandalye görmediğim için bu kalabalık masanın önündeki üç küçük koltuktan birini alıp Enver Ercan'ın karşısına kuruluyorum. Aramızda bir metre ya var ya yok, böyle yakın oturunca haliyle insan hemen konuya girmesi gerektiğini düşünüyor, sessizlikten rahatsız oluyor ama o bana sormuyor, ben de ağzımı açmıyorum. Aslında ziyaretçilerini hemen konuşturan, sorular soran, hikayeler anlatan hoş sohbet biri olduğunu ileriki günlerde, aylarda öğreneceğim. O gün karşılaştığım portresi kendisine bir hafta kadar önce telefon ettiğimde sesinin bende uyandırdığı fikirle tamamen uyum içinde: Ağır bir adam. Sonradan yıllarca tanık olacağım üzere o masada Enver Ercan dikkatle şair-yazarlardan, okurlardan gelen e-postaları okuyordu, bu onun en çok önem verdiği işlerden biriydi, arıyordu çünkü yeni şairi, yeni yazarı, dergide işlenecek yeni dosya konusunu, yeni ne varsa onu. Bir söyleşisinde dediği gibi rahat bir insan değildi, üstelik hep canı sıkılırdı, ille yeni bir şey bulmak, onun peşinden koşmak zorundaydı. Bir editörün asıl işinin yeniyi bulmak olduğunu düşünüyordu ama yeniyle her gün karşılaşılmayacağının da gayet farkındaydı, yine de bu hedeften vazgeçmemeliydi. Herkes tanınmış şairlerden, yazarlardan metinler alarak toplama bir dergi çıkarabilirdi. Özgün olma imkanına sahipken merkeze oynayan, sayfalarında ünlü isimlere yer veren taşra dergilerine, fanzinlere çok kızıyordu. Bu hikayeyi böyle anlatınca Selçuk Altun ve Taner Ay şaşırmıştı, Bu kadar mı? diye sordular; Enver Ercan'ın benim birikimimi, yeteneklerimi merak edip etmediğini öğrenmek istiyorlardı. Hayır, etmedi, daha doğrusu Enver Abi bu türden cevapların sorularla elde edilebileceğine inanmıyordu; o dener ve görürdü. Ayrıca onun hakkında yazarken şunu önemle belirtmek gerekiyor: Her ne kadar hep doğaçlama konuşuyor ve sezgisel kararlar veriyor gibi görünse de hayatın hiçbir sahnesine hazırlıksız girmezdi; görüşmemize aracı olan Süreyyya Evren'den muhakkak hakkımda bir iki şey öğrenmişti, gerisini zaman gösterecekti. Bir de bilgi ve deneyim kadar, hatta daha fazla tutkuya değer verirdi, çalışma arzusu olan bir insanın bilmediği her şeyi kısa sürede öğreneceğine inanırdı. O Temmuz gününü, on beş yıllık çalışma arkadaşlığımızın, abi-kardeş ilişkimizin başı sayıyorum. Enver Abi ilk olarak benden Varlık ve -o dönemde ilk sayısının yayın hazırlıklarını yaptığı- Yasakmeyve dergilerinde kısa kitap tanıtımları yazmamı istedi. Bir iş verdiğinde onun neden gerekli olduğunu anlatırdı, nasıl yapılacağını değil. İşin gerekliliğine inanmayan birinin yeterli olgunlukta bir ürün ortaya çıkaramayacağını söylerdi. Herkes kendi yöntemlerini bulmalı, kendi yolunu açmalıydı. Dergi hazırlamayı bir beste yapmak gibi düşünüyordu, şüphesiz o ayki dosya konusunun ne olduğu, nasıl işlendiği önemliydi ama bestenin diğer kısımları da iyi olmazsa gövdesi ayakta duramazdı... Bu sözlerden sonra nasıl bir ciddiyetle kısa kitap tanıtım yazıları kaleme aldığımı tahmin edersiniz sanırım. Enver Abi'yle sonraki günlerde Varlık Yayınları'nda, haftanın bazı günleri çalıştığı İnkılap'ta gene görüştük. Başta yardımcısı Tülin Er olmak üzere, İdil Önemli ve Ilgın Yıldız gibi Varlık'a gelip giden, derginin hazırlığına o veya bu şekilde katkıda bulunan kişilerle tanıştım, yayınlanacak yazıları okudum, düzelttim. 2002'nin sonu muydu, emin değilim, bir gün Yasakmeyve toplantısını The Marmara'da yapacağız dedi. Bir sürü şairin, yazarın katılacağını, çok önemli şeyler konuşacağımızı düşünmemiştim ama The... deyince ofisteki bir toplantıdan fazlasını beklemiştim haliyle. Bir baktım, Enver Abi, Tülin, ben... Başka kimse yok. O, giyim kuşam, kalem, defter vb. nesneler dışında lükse çok meraklı biri değildi, herhangi bir mahalle kahvesinde saatlerce zaman geçirebilirdi ama dostlarıyla buluştuğunda onlara en iyi şekilde ikramda bulunmak isterdi, burada buluşmamızın başka bir nedeni yoktu. Yasakmeyve'nin ilk sayısı planlandığı gibi Ocak'a yetişmedi, Şubat-Mart 2003'te yayımlandı. O yılın yazında olmalı; Tülin Er, Everest Yayınları'nda çalışmaya başlayınca iki dergide de onun yerine ben geçtim, sorumluluğum arttı. Yasakmeyve'nin dördüncü sayısını derginin kapak tasarımını da yapan grafiker Nazlı Ongan'la birlikte yayına hazırladım, sonraki sayıları Ebru Grafik'te Gökhan adlı bir arkadaşla. Enver Abi, elime dergide yazıların, şiirlerin akışını kabaca belirlediği bir çizelge tutuşturuyor, gerisine karışmıyordu. Çok kontrollü biri olduğu halde birlikte çalıştığı kişileri sıkı denetim altında tutmazdı-kim özgürlük tanımadığı gençlerden beslenebilir ki. Evet, o beslenmek istiyordu, kullanmak değil; işçi çalıştırmıyordu, arkadaş ediniyordu. Bu arada Ankara Han'ın 5. katında Yasakmeyve'ye bir ofis tuttuk. Enver Abi'yle beş kat yukarı dergi taşıdığımız da oldu, matbaadan kamyona dergi yüklediğimiz de. Birlikte dergi paketledik, etiket yapıştırdık, postaları adreslerine bıraktık, fatura kestik, tahsilata gittik... Bir işi diğerinden ayırmazdı, patron da işçi de oydu. Bir gün olsun yukarıdan konuştuğuna, iş buyurduğuna ben tanık olmadım. Bir yıldan uzun süre haftanın iki günü Ankara Han'daki Yasakmeyve'nin ofisinde, üç gün de Varlık'ta çalıştım, ardından tamamen Varlık'a geçtim. Varlık Yayınları'nın sahibi Filiz Nayır Deniztekin ve grafikeri Reyhan Koçyiğit'ten sonra Enver Ercan'la en uzun süre bire bir çalışan kişi benim; yakın dostluğumuza, sırdaşlığımıza da güvenerek şunu söyleyebilirim ki onun dergicilik dışında bir dünyası yoktu; tatil nedir bilmezdi. Ah, elbette sevgilileri olurdu, aşksız yaşayamazdı ama onun hayatını yazacak biri, çıkardığı dergileri daha çok göz önünde bulundurmak zorunda kalacaktır. Eminim onu sevenler de bu yönünü bilerek sevmişlerdir ve bana bu sözlerimden ötürü kızmazlar. Enver Ercan, Yaşar Nabi Nayır'ın mirasını belki de en doğru anlayan isimdi ve edebiyatı bir hareket olarak düşünüyordu; kültürel, siyasi, nasıl derseniz deyin bir hareket işte. Metni kağıda sabitlenmiş bir şey olarak düşünmekten hoşlanmazdı. Dergiler de ansiklopedi gibi rafta durmamalı, hayata karışmalıydı. Onun TYS başkanlığını, düzenlediği etkinlikleri, çeşitli kültürel oluşumlara verdiği desteği hep bu bağlamda değerlendirmek gerek. Edebiyatı güncel siyasi/toplumsal gelişmelerden ayrı düşünmez, Türkiye'de ve dünyada her ne oluyorsa Varlık dergisi herkesten önce edebiyatçıların sözünü halka duyursun isterdi. Örneğin Haziran 1996'da Habitat II Zirvesi mi gerçekleşmiş, arşivi açtığımızda Enver Ercan'ın hemen bir panelle bu etkinliklerin içinde yer aldığını ve orada tartışılanları Bir Kent Nasıl Bizim Olur? başlığıyla dosya olarak Varlık dergisinin Temmuz 1996 sayısına taşıdığını görüyoruz. 2007 Genel Seçimleri'nin ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nin ardından Cumhuriyetin Sonu mu, Yeni Bir Cumhuriyet mi? (Ekim 2007) diye soran; Edebiyat Cephesinden Ergenekon Davası ve Askeri Darbe Girişimlerini (Ağustos 2009), Anayasa Refarandumu Sonrasında Türkiyeyi (Ekim 2010) konu eden de oydu. İnanın bu başlıkları Varlık arşivini rasgele açarak seçtim, bunlar saymakla bitmez. Sivas Katliamı, Irak Savaşı'ndaki işkenceler, Hrant Dink sukiastı ve daha neler neler Varlık'ta tartışılmıştır. Söylemek bile fazla, bunları tabii ki kendisi tek başına yapmıyordu. Enver Ercan nasıl bir ekiple çalışacağını, bir meseleyi merak ettiğinde kimi araması gerektiğini bilen biriydi. Bir söyleşisinde dile getirdiği üzere, bazı dosyaları o konuda bilgi sahibi olmak için hazırlatmıştı. Tüm çalışmalarında Filiz Nayır Deniztekin ve (30 Kasım 2014 tarihinde aramızdan ayrılan) eşi Osman Deniztekin'in desteği ve güveni hep arkasındaydı. Enver Abi için dergiler toplama olmamalıydı ama bir hareket için toplanma mekanı olmalıydı, bu nedenle hep insanların çatkapı uğrayabileceği, istediği zaman arayabileceği bir insan oldu. Aksi durumda şahdamarı kesilmiş gibi kan kaybederdi, onun kaynağı insandı ve tabii özellikle gençler. Haziran 1990'da Varlık dergisi genel yayın yönetmeni olarak göreve başladığında ilk önemli işlerinden biri, (1984, 1986 ve 1987'de verilen ve sürekliliği sağlanamayan) Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri'ni canlandırmak olmuştu. Bu ödül -bilindiği gibi- 1991'den bu yana kesintisiz olarak veriliyor ve edebiyatımıza yeni değerler kazandırmayı sürdürüyor. Bu satırları yazarken sadece canım abimi kaybetmiş olmanın acısını değil, hep genç kalmış bir insanın ölümünü kabullenmenin zorluğunu da bir kez daha yaşadım. Devam etmekte zorlanmamı bağışlayın. Sözlerime Varlık'ın Enver Ercan'dan önceki genel yayın yönetmeni Kemal Özer'le ilgili bir anımı anlatarak son vermek istiyorum. Kemal Bey, bir gün Varlık'a uğramıştı. Hastanede kısa bir süre yattığını bildiğim için sağlık durumunu merak ediyor, bu konuda sorular soruyordum kendisine. Ama onun derdi başkaydı, taşınmış mıydı ne, dergileri evde nasıl saklayacağından, ne yapacağını bilmediğinden yakınıyordu. Bu konuda oldukça sıkıntılıydı. Dergiler mi? diye sordum hayretle. Meğer Kemal Bey, bir dergiyi okuyorsa eğer, edindiği ilk sayısından son sayısına kadar saklarmış kütüphanesinde. Sağlığı dururken dergileri böyle dert etmesi karşısında ne diyeceğimi bilememiştim. Mehmet'cim dedi, sana bir Hint atasözü söyleyeyim: Çılgın bir kaplana binen artık inemez. İşte Enver Ercan da o çılgın kaplana binenlerdendi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/mustafa-kozun-cumhuriyet-kitapta-enver-ercani-yazdi", "text": "Düşen yaprağın altında kalacak denli kırılgan bir şairin, hayatın acımasızlığına ve kitapların kuruluğuna karşı yaratacağı iç dünya ve düş gücü, hayattan da kitaptan da varsıl olacaktır kuşkusuz. Enver Ercan da ilk kitabı Eksik Yaşamdan son kitabı Türkçenin Dudaklarısın Sene bu varsıllıkla yaşadı. Dört kitabı da bu yalnızlık ve kırılganlıktan yapraklandı. Bir renk, bir ses, bir çağrışım, kırık dökük bir imge, bir görüntü kalır bazı tanışma anlarından geriye. Belki hayal meyal, sisler içinde bir iki yüz... Odaya yapışmış birkaç eşya, silinmiş zaman kırıntısı... Sonrası unutulur. Nerede, nasıl tanıştığınızdan çok, ne konuştuğunuz, ne konuşmadığınız anımsanır. Hele şiirse konuşulan, dünyanın sözünü kuyu ve mağaralara doldursanız da yine bir boşluk orada öylece bekler durur sözcüklerle, anılarla dolmak için. O gün ışıyıp duran o boşluğu dolduramamıştık Enver'le. Varlık dergisinin Cağaloğlu Yokuşu, Edes Han'daki yazıhanesine uğramıştım elimde Varlık'ta yayımlanacak ilk şiirimle. 1992'nin serince bir güzü. Demek ki yirmi altı yıl. Yine de dün gibi belleğimde o akşamüstü. Şiiri aldı, tarttı ve bana döndü: Şu dizedeki 'mülteci' sözcüğü, bu lirik şiir için biraz eski değil mi? diye sordu. Düşündü, sonra Peki, kalsın dedi. Mülteciden başka bir sözcük de karşılamıyor sözdeki çaresizliği. Mülteci bir ay yalnızlığı akşamın eşiğindeydi dize. Bir eke takıldı sonra Bu ek fazla değil mi? diye sordu yeniden. Ek fazlaydı ve dokundukça bembeyaz parmak uçların dizesindeki uçlarının sözcüğünden son ek uçtu ve dize, şiire dokundukça bembeyaz parmak uçları diye oturdu. Söz, daha çoğul bir çağrışım edindi. Şiir, bu değişikliklerle yine o güz sonunda 'Çünkü Aşk Vardır' adıyla yayımlandı Varlık'ta. Sonradan Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman kitabından öğrendim ki Enver de aşk şiirleri yazıyormuş o sıra. Biraz da aşktan konuştuk. Gençtik, aşktan ve şiirdendi yaralarımız. Enver'le kaşla göz arasında aşk matinesi ve şiir atölyesi yapıvermiştik. Şiirime sevgisi, yakınlığı ve önerileri göstermişti ki sözcük, Enver'in de atasıydı. Mallarme'nin şiir, sözcükler dinidir ve şiir, duygularla değil, sözcüklerle yazılır, Cemal Süreya'nın, şiir geldi, kelimeye dayandı sözleri, Enver Ercan'ın şiir bilgisinin ve görgüsünün de anahtarıydı. Önce şiirin değil, sözcüklerin koklanması gerektiğine inanmıştı hep. Şiir nasıl olsa gizlendiği yerden çıkar gelirdi. Bunun için de o, şiiri değil, şiir onu aradı. Esine inanmadı. Esin denen şeyin bir şiir birikimi olduğunu biliyordu. Bu birikimin de şiiri düşündüğü her an, kendisine şiirin kapılarını ardına kadar aralayacağını görmüştü. Bir kolaysama gibi görünmesine karşın onun şiiri daha ilk kitabıyla bir yol görgüsü edindiği için üslup dediğimiz şiirsel farklılığı da ilk kitabıyla kurmuştu. Son kitabı Türkçenin Dudaklarısın Sen'i hastalığın gemi azıya aldığı o yoğun, sıkıntılı günlerde iki ay gibi kısa bir sürede yazması, onun birikimi şiire nasıl dönüştürdüğünü de gösterir. Ercan'ın şiiri, Türkçenin gurbetinde olmadı hiç, dili onun anayurduydu ama şair, söze tutsak olduğunu kendisi de söylüyor. Aslolansözcüklerin tutsaklığıydı, gerisi gevezelik... Şu gevezelik meselesi, Enver Ercan şiirinin başka bir algısını da imliyor aslında. Enver, şiirde gevezeliği, kof, boş sözü, imge hamallığını hiç sevmedi. Şiir yalın ve ev içi olmalıydı. Bugünün şiirine mahalleleşme Türkçesi önerir gibiydi. Bu ev ve sokak diliyle özgün bir şiir yaratmak için çok sabırlı ve titiz davrandı. Çok şiir yazmamasını, şiir sabrını bu şiir özenine bağlayabiliriz. Enver'se az şiir yazmasını, şiirle zaman zaman arasını açmasını, hayatın günlük hayhuyuyu, geçim derdiyle beraber sokağa şair olarak çıkabilmek için diye özetliyor. Şiirine güveninin de altını çiziyor bu söz. Az, öz, yalın ve kimileyin felsefi, özdeyişsel, aforizmatik bir söylem... Özellikle son kitabı Türkçenin Dudaklarısın Sen'deki fıkra dili, durumdan şiir yaratma, çocuksu dervişlik... Eskilerin sehlimümteni dediği, kolay kurulabilirmiş gibi görünen ama yalın-derinlikli bir şiir örgüsü... Süssüz, cıvıl cıvıl, doğal bir Türkçe... Bu yüzden şiirini retoriğe, abartılı, yaldızlı, çın çınlı hayallere boğan şairler için o hınzır, bıyık altı gülümsemesiyle Hayatı yok ki şiiri olsun! derdi. Ona göre şiir, hayata fena halde benzemeliydi. İçtenliğin ve alçakgönüllüğün şiirin kurucu ögelerinden olduğunu biliyordu. Böyle davranmayan şairlere kızgınlığını göstermekten kaçınmıyordu. Bir söyleşisinde Bir şiiri yazarken beklendiği gibi değil, istediğim gibi davranıyorum. Verili edebiyat söyleminin dışına düştüğüm oluyorsa sevinirim buna. Okurun ve edebiyat ortamının duyarlığını okşamak gibi bir niyetim yok çünkü. Evet 'haddini bilmez' bir yanım var; farkındayım bunun ama laf aramızda en hoşuma giden tarafım da bu demişti. Kendi gelgitlerini, parçalanmalarını, savrulmalarını, çelişkilerini kabul etmesini de duyarlılığıyla ve içtenliğiyle açıklıyordu. Şair, parçalanabilir, dağılabilir ama hayata karşı yeter ki rol yapmasın diyordu. Şiirinin hüzünden sevince, sevinçten hırçınlığa gidip gelmesiniyse Acıtan bir şairim... çünkü canım acıyor... diye açıklıyordu. Şairin canını acıtan kişisel dertleri olmadı hiçbir zaman. Kendi hayatını ti'ye almayı, kendisiyle dalga geçmeyi karşılayacak kadar matrak ve dobraydı. Onun canını acıtan dünya ağrısıydı. Canını acıtan, başkalarının hayatının çöken çağ cehennemiydi. Bu sıkıntıyı, şiirinde politik çağrışımlarla çok fazla belirlemese de toplumsal ilişkilerinde fazlasıyla gösterdi. Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanlığını yürütmesi de bu sorumluluğun ve duyarlılığın önemli bir parçasıydı. Bu süreci üç dönem, altı yıl beraber yaşadık. Ülkenin ve dünyanın başına gelenlere karşı vicdanını sokağa çıkarmak için nasıl çırpındığının gece gündüz tanığıydım. Hiçbir şeyi önemsemiyormuş gibi görünmesinin arkasında, her şeyi gören bir tutum gizliydi. Bu edayı şiirinde de eksik etmedi. Dışa dönük gibi görünse de mahçup, hüzünlü, incelikli, lirik bir şiir kurdu. Şu lirik sözcüğü üzerinde durmak gerekir belki de. Varlık'a götürdüğüm şiirim üzerine konuşurken Enver'in sözlerinden altını çizdiğim sözcüklerden biri sözcükse diğeri lirik-lirizmdi. En fazla bu iki sözcüğü kullanmıştı sohbetimizde. Düşen yaprağın altında kalacak denli kırılgan bir şairin hayatın acımasızlığına ve kitapların kuruluğuna karşı yaratacağı iç dünya, düş gücü, hayattan da kitaptan da varsıl olacaktır kuşkusuz. Enver de ilk kitabı Eksik Yaşam'dan son kitabı Türkçenin Dudaklarısın Sen'e bu varsıllıkla yaşadı. Dört kitabı da bu yalnızlıktan, kırılganlıktan yapraklandı. Ben şiirimi yazarım, sonsuzluk varsa gider diyordun sevgili kardeşim. Sözcükler taşımaya başladı bile seni sonsuzluğa. Türkçenin Dudaklarısın Sen kitabını 'Mustafa Kardeş, Her şey Güzelecek!' diye imzalamıştın Varlık'taki tanışmamızdan yirmi dört yıl sonra. Dünyayı soruyorsan Cemal ağabeyinin deyişiyle kan var bütün kelimelerin altında hala ama bir gün her şey güzelecek Enver Kardeş. Sen sözcükler içinde uyu, bizi düşünme!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/oguz-atayin-sarkilari-harften-ve-notadan", "text": "Müziği ve edebiyatı bir araya getiren Harf'ten ve Nota'dan dizisi bu ay bizi Oğuz Atay'ın sevdiği, andığı besteler, güfteler ve makamlarla tanıştıracak. Atay, mandolin çalmayı kız kardeşinin mandoliniyle kendi kendine öğrenmişti. Arkadaşları lise yıllığında onun için şunları yazmışlardı: Müziğe merakı vardır. Sınıftaki bozuk piyanocuk ve arkadaşlarının biçare kafarlı onun elinden neler çekerler... Atay'ın müziğe ilgisi romanlarına da yansıdı. Bu dinletide, en çok onun kült romanı Tutunamayanlara kulak vereceğiz. Turgut Özben'in 'tutunamayanların prensi' Selim Işık'ı ararken zamanın içinde yaptığı yolculukta karşılaştığı-hatırladığı müzikleri dinleyeceğiz: Klasik tango parçalarından Hacı Arif Bey'in nihavend eserlerine uzanan renkli bir repertuar bekliyor dinleyicileri. Kapılar konserin başlamasından yarım saat önce açılır. 7 yaşından küçükler etkinliğe giremez. Konser başladıktan sonra içeriye kimse alınmayacaktır. - Kategori: Harf'ten ve Nota'dan - Tarih: 24.03.2018 Saat: 17:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/orhan-pamuk-ben-bir-agacim-egitimciler-ve-kutuphaneciler-icin-yaratici-okuma-atolyesi", "text": "Çiğdem Odabaşı yönetimindeki yaratıcı okuma atölyeleri, okumaya ilişkin farklı bakış açıları kazandırmayı amaçlıyor ve farklı disiplinlere de uyarlanabilecek yeni yöntemler öneriyor. Atölyemize tüm eğitimci ve kütüphaneciler davetlidir. Rezervasyonlar, etkinlik tarihinden önceki Pazartesi sabahı açılır. - Kategori: Eğitimciler ve Kütüphaneciler için Yaratıcı Okuma Atölyesi - Tarih: 31.03.2018 Saat: 13:30 15:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Oda - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/ozge-ercan-cumhuriyet-kitapta-yazdi-canta-pastanin-icindekiler", "text": "Babam Enver Ercan hep edebiyatın işçisiydi, edebiyata hizmet etmek ve yayın dünyasına yeni isimler kazandırarak edebiyatın gelişimine katkıda bulunmak istedi. Türk edebiyatına kazandırdığı ve hep sevgiyle bahsettiği yazarlar onun yayıncılıktaki öngörülerinin ne kadar kuvvetli olduğunun göstergesi. Babam Enver Ercan'ın yayıncılık serüveninin neredeyse tamamına tanık oldum. Yeni Düşün dergisi ve De Yayınları dönemi, zihnimde çok net olmasa da ne kadar iştahla yayıncılığa başladığı ve bu istekli, coşkulu halinin hiç bitmediğine yaşamının son anına kadar şahit oldum. Hürriyet gazetesi ve Simavi Yayınları dönemi yaklaşık dört sene süren yoğun bir dönemdi. Doğan Hızlan ile çalıştığı bu süreci kendisi için gerçek okul diye hatırlar ve hep keyifle anlatırdı. Cağaoğlu'nda Varlık binasına yakın dar bir yokuşta yer alan Simavi Yayınları'ndaki günler Ataol Behramoğlu, Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer gibi isimlerle tanışma dönemime de denk geliyor. Yayıncılık anlamında çok sabırlı, iddialı ve anlayışlı bir insan olduğuma dair kanım bu otuz senede hiç değişmedi. En iyiye odaklanma ve kusursuzluk arayışı, onun yazın dünyasıyla ilişkisinde belirleyiciydi. Editörlükte çok hassas davranıp yayına hazırladığı kitaplarla sonsuz bir hoşgörü ile ilgilenmesi ayırt edici diğer özelliklerindendi. Hatta yıllar önce Çetin Altan ile tanışmam, editörlükte nasıl bir insan olduğunu anlamamı sağlamıştı. Solmaz Kamuran'ın bir kitabının davetinde bir araya geldiğimizde Altan, babamı gösterip Baba Enver demiş; Enver öyle bir editör ki kendisi bizim kitaplarımızın da gizli babasıdır diye sözlerine devam etmişti. Enver Ercan'ın kızı olmak kalabalık bir yaşam sürmek ve yaşamı bu kalabalık ile paylaşmak demekti. Hasan Bülent Kahraman'ın da onunla ilgili veda yazısında belirttiği gibi Enver Ercan kalabalık birisiydi; kalabalıkları seviyordu. Bu kalabalık yaşam yazarlar, yazar adayları, şairler, şair adayları, editörler, dergi çıkarmak isteyen hevesli gençler ve eleştirmenlerden oluşan oldukça kalabalık bir dünyaydı. Simavi Yayınları'ndan sonra Varlık Yayınları dönemi başlar ki bu tam yirmi yedi yıl süren bir dönem anlamına da gelir. Dosya konularının belirlenmesi, nelerin basılacağı konusundaki hassasiyeti görevi aldığı ilk günden bu yana aynı heyecanla devam etti. Hatta Varlık'ta ilk göreve geldiği yıllarda bana da bir görev verip derginin görsel arşivini hazırlatmış, böylelikle hem onun yanında olmamı hem de çok daha sessiz olmamı sağlamıştı. Bu, onun yayıncılık konusundaki bakış açısını hakkında da tüyolar veriyordu. Yanındaki insanların söz konusu olan yayıncılık ise her şeyi baştan sona dek öğrenmesini isterdi. Beklerdi demiyorum, isterdi. Onun için bir şey hakkında fikir sahibi olmanın temelinde detayları öğrenmek yatardı. Bilgisini, öngörülerini ve heyecanını başkaları ile paylaşıp kendisi iyi hissederek tazelendiğini düşünen bir yayıncıydı. Korsan Yayınları'nı kurduğu günleri hayal mayal hatırlıyorum; hep en iyi gibi en yeni ne yapabilirime de bakardı. Yine aynı dönemde kurucuları arasında yer aldığı Sombahar dergisini de unutmamak gerekir. Varlık'ta otuz yıla yakın sürdürdüğü editörlüğü, kendisinin Türk edebiyatına ne kadar emek verdiğinin ve sahip çıktığının da bir özeti. Bundan tam on altı yıl önce hayalini gerçekleştirip kurduğu Yasakmeyve dergisi ve Komşu Yayınları gibi... Komşu Yayınları bünyesinde kurduğu Yasakmeyve, Siyahi, Eşik Cini ve Sıcak Nal ile dergi yayıncılığı alanında istediği her şeyi yaptı; dergiciliğe heveslenenlere destek oldu, onları yüreklendirdi. Türkiye'nin ilk anarşist dergisi olarak tarihe geçen Siyahi'nin çıkış dönemindeki heyecanı yüksekti, dergiyi emanet ettiği gençlere güveni hep tamdı. Doksan sayı çıkardığı Yasakmeyve dergisi ve yine onunla beraber yayımladığı yaklaşık dört yüz kitapla genç şairlere destek olan tutumu, onun kimi zaman şairliğinin bile önüne geçti. Çok sayıda kitabı olmamasının bir nedeni de edebiyat alanında olduğu çalışmalara çok zaman ayırmasıydı. O hep edebiyatın işçisiydi, edebiyata hizmet etmek ve yayın dünyasına yeni isimler kazandırarak edebiyatın gelişimine katkıda bulunmak istedi. Türk edebiyatına kazandırdığı ve hep sevgiyle bahsettiği Tuna Kiremitçi, Müge İplikçi, Karin Karakaşlı, Şebnem İşigüzel ve Sema Kaygusuz gibi isimler, onun yayıncılıktaki öngörülerinin ne kadar kuvvetli olduğunun göstergesiydi. Baba Enver Ercan'ı, Güneş gazetesinde çalışırken -sanıyorum 1987-1988 yılları arasında- işten dönerken aldığı çikolatalı çanta pastaları verdiği andaki hınzır gülümsemesi ile hatırlamak istiyorum. Pastaların da bir dünyası olduğunu söyler, şimdi bak bakalım, bu çanta pastada nasıl bir dünya var Özgecim, derdi. Çanta pastalar içinden insanların çıkacağını düşünmeye, türlü türlü hikayeler kurmaya o şekilde başladım. Şimdi dönüp baktığımda kurduğu o cümlelerin, kalabalık yaşayacağımız günlerin bir habercisi olduğunu görüyorum. Beni bugünlere o şekilde hazırlamayı seçmiş ve ne mutlu ki kalabalık ama aslında iki kişilik dünyamızı pek çok insanla paylaştık ve hep birlikte yaşadık. Binlerce yıl yaşasın!.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/sabahattin-ali-daglar-ve-ruzgar-el-yazisiyla-siirler-egitimciler-ve-kutuphaneciler-icin-yaratici-okuma-atolyesi", "text": "Dağlar ve Rüzgarın bu özel baskısında Sabahattin Ali'nin şiirlerinin farklı arşivlerde bulunan el yazmalarıyla, kitap olarak yayımlanan biçimleri karşılaştırılarak farklılıklar gösterildi. Ali'nin kendi yapıtlarında yaptığı değişikliklerin izini sürmek ve şiirlerini el yazısından okumak isteyenler için Dağlar ve Rüzgar hoş bir sürpriz. Çiğdem Odabaşı yönetimindeki yaratıcı okuma atölyeleri, okumaya ilişkin farklı bakış açıları kazandırmayı amaçlıyor ve farklı disiplinlere de uyarlanabilecek yeni yöntemler öneriyor. Atölyemize tüm eğitimci ve kütüphaneciler davetlidir. Rezervasyonlar, etkinlik tarihinden önceki Pazartesi sabahı açılır. - Kategori: Eğitimciler ve Kütüphaneciler için Yaratıcı Okuma Atölyesi - Tarih: 10.03.2018 Saat: 13:30 15:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Oda - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/sabahattin-ali-kamyon-secme-oykuler-egitimciler-ve-kutuphaneciler-icin-yaratici-okuma-atolyesi", "text": "Çiğdem Odabaşı yönetimindeki yaratıcı okuma atölyeleri, okumaya ilişkin farklı bakış açıları kazandırmayı amaçlıyor ve farklı disiplinlere de uyarlanabilecek yeni yöntemler öneriyor. Atölyemize tüm eğitimci ve kütüphaneciler davetlidir. Rezervasyonlar, etkinlik tarihinden önceki Pazartesi sabahı açılır. - Kategori: Eğitimciler ve Kütüphaneciler için Yaratıcı Okuma Atölyesi - Tarih: 17.03.2018 Saat: 13:30 15:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Oda - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/yalcin-tosun-odanin-konuklari", "text": "YKY Beyoğlu Kitabevi'ndeki Oda'nın bu ayki konuğu, gönül bağlarını, arzuları, gizli sevdaları ve saklı kırgınlıkları anlatma ustası Yalçın Tosun. YKY'den yayımlanan Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler, Peruk Gibi Hüzünlü ve Dokunma Dersleri kitaplarıyla yeni dönem öykücülüğümüzün parlayan imzaları arasına giren yazar, 2015'te yayımlanan Bir Nedene Sunuldumla öykü dalında 2016 Yunus Nadi Ödülü'nü kazanmıştı. Tosun'un okurlarıyla buluşacağı, onlara öykülerinden bölümler okuyacağı ve kitaplarını imzalayacağı bu söyleşide geçen zamanla birlikte yitip giden duygular, yalnızlığın saklı kederi ve yazarın yapıtlarında son derece yalın bir biçimde ifadesini bulan erotizm üzerine konuşulacak. - Kategori: Oda'nın Konukları - Tarih: 16.03.2018 Saat: 17:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Oda - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/yasar-kemal-ince-memed-egitimciler-ve-kutuphaneciler-icin-yaratici-okuma-atolyesi", "text": "Otuz iki yıllık bir zaman diliminde yazılan İnce Memed dörtlüsü, düzene başkaldıran Memed'in ve insan ilişkileri, doğası ve renkleriyle Çukurova'nın öyküsüdür. Yaşar Kemal'in söyleyişiyle içinde başkaldırma kurduyla doğmuş bir insanın, mecbur adamın romanı. Memed, sıradan bir köy çocuğuyken, zulmedenler için eşkıyaya, köylüler içinse bir kurtarıcıya dönüşmüştür. Çiğdem Odabaşı yönetimindeki yaratıcı okuma atölyeleri, okumaya ilişkin farklı bakış açıları kazandırmayı amaçlıyor ve farklı disiplinlere de uyarlanabilecek yeni yöntemler öneriyor. Atölyemize tüm eğitimci ve kütüphaneciler davetlidir. Rezervasyonlar, etkinlik tarihinden önceki Pazartesi sabahı açılır. - Kategori: Eğitimciler ve Kütüphaneciler için Yaratıcı Okuma Atölyesi - Tarih: 24.03.2018 Saat: 13:30 15:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/02/28/yeryuzune-dayanabilmek-icin-tezer-ozlu-kadinlar-icin-yaratici-okuma-atolyesi-yapi-kredi-kultur-sanat-loca", "text": "Tezer Özlü'nün yurtdışındayken Türkiye'deki dergilere yazdığı, dünya edebiyatıyla, sinema ve tiyatroyla kurduğu ilişkiyi kendi edebiyatı içinden yorumladığı yazılardan oluşan Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, yazarın iç dünyasını takip eden tutkun okurların dünyasına yeni bir ışık saçıyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla düzenlenen bu atölyeye 18 yaşından büyük tüm kadınlar davetlidir. Rezervasyon 2 Mart Cuma günü açılacaktır. - Kategori: Kadınlar İçin Yaratıcı Okuma Atölyesi - Tarih: 08.03.2018 Saat: 18:30 20:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/01/aysel-gurel-yeni-kitabi-ve-siirleriyle-aniliyor", "text": "Aysel Gürel aramızdan ayrılışının 10. yılında anılıyor. Tekin Yayınevi, 3 Mart Cumartesi akşamı, saat 20.00'de Sarıyer Yaşar Kemal Kültür Merkezi'nde Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam adlı yeni kitabından şiirlerinin de okunacağı bir gece düzenliyor. Gürel'in şiirlerini Ataol Behramoğlu, Ayşegül Aldinç, Levent Üzümcü ve Pelin Batu okuyacak. İlker Özdemir, Aysel Gürel şarkılarını seslendirecek. Aysel Gürel'in 60 yıl boyunca biriktirdiği ve ölümünün ardından kızları Müjde ve Mehtap Ar tarafından özenle, sandıklarda saklanan el yazması binlerce sayfa şiir, söz, mektup ve çalışma notlarının bir kısmı NE KAVGAM BİTTİ NE SEVDAM kitabında toplandı. 10 yıldır bir sandıkta saklanan, bugüne dek sanatçı Tarkan'a, o da kısmen açılmış bu arşiv, Aysel Gürel hakkında hazırlığına başlanan bir dizi kitap serisi için Tekin Yayınevi'ne açıldı. Çocukluğundan beri edebiyata meraklı olan Aysel Gürel; oyunculuğu sürdürürken, bir yandan da sarı yapraklı defterine şiirler karalar. Tiyatrodan arkadaşı Baha Boduroğlu tesadüfen gördüğü bir şiirini bestelemek ister. Güzin ile Baha'nın söylediği Deli Balım böyle ortaya çıkar. Yörük Yaylası popüler olunca devamı gelir. 1970'lerde ise Ateş Böceği Aysel'in başına konmuştur. Aysel Gürel zamanıdır artık. Arşiv taramasında, 60 yıl boyunca bulduğu her boş sayfayı, mendili, gazete ve dergilerin üzerini, kartonların resimli ön yüzleriyle arkasını içinden dökülen satırlarla doldurduğunu görüyoruz. Aysel Gürel'in el yazısı ile yazılmış binlerce sayfadan oluşan şiirleri, üç kişi tarafından çok kısa sürede gözden geçirildi. Hızlıca bir tarama yapıldı ve 290 şiir seçildi. İstemeyerek ikinci bir eleme daha yapmamız gerekti. Bu kitapta 144 Aysel Gürel şiiri ile bazı mektup ve yazılarına yer verebildik. El yazması şiirlerinin orijinal sayfalarından bir kısmını fotoğraf olarak kitaba koyduk. Bazı şiirleri dipnot ile açıkladık. İlk Ünzile'nin yazılmasının (1981) üzerinden on yıllar geçtikten sonra kaleme alındığı aşikar olan Ünzile II ise karşımıza iyi ki çıktı... Bu dizelerde, büyümüş bir Ünzile'yle birlikte sorunları da katlanarak artmış bir Türkiye bulacaksınız. Bir Ege kentinde, Denizli'de doğmuş, Karadeniz'in Trabzon'unda binbir çeşit fırtınalarda çelikleşmiş, Marmara Denizi kadar bir posterini isteyecek sevdalara düşmüş bir kadın şairdir Aysel Gürel. Doğu Anadolu turneleri Ünzile ve Firuze'sine ilham olmuş, o kadim toprakların kiremit rengini taşımış dizelerine... Ülkesinin mozaiğini ve renklerini içselleştirmiş, şiirinde bunları ilmik ilmik örmüş, kimseyi de unutmamış, kendi deyimiyle bir çocuk şairdir Aysel Gürel. Ah Karadeniz! şiirinin yanında, bir barış şiiri olan Akdenizde onun Türkiye'sini görüyoruz. İçimizdeki kemençeyi neşe ve hüzünle çaldıran Eli Tüfekli Ayşe şiiri ise yine kadın sorununa dair çok güçlü dizelere sahip. Ben şarkı yazar, şarkı satar, ekmeğimi, peynirimi, sütümü satın alırım. Yazarken güzelleşirim gencecik olurumdiyen şairin derdinin çok da para olmadığını sayfalar ilerledikçe anlayacaksınız... Genelevde çalışan kadınlarayazdığı şiir, mahallenin delisi Zehra'yı anlattığı şiir, Kiralık Odalar, Aşk uğruna şehit edilmiş bütün kızlara ithaf ettiği Ay Yüzlü Kızlar ve Tarlada, fabrikada, sahnede, masa başında, tezgahta, onurla çalışan bütün emekçi genç kız kardeşlerime diyerek ithaf ettiği Bir Genç Kız Yetişiyor, Her Kadın Bin Kadın şiirleri... Ve Herkesin bir şiiri, bir ritmi vardı. Bunu bulmalıydım. Kendimi değil toplumu yazmalıydım diyen Aysel'in dizeleri, bizleri kendi müziklerimizde bir kez daha buluşturuyor. Arşiv taraması sırasında Aysel Gürel'in kendisini, hayat hikayesinin bir kısmını anlattığı düzyazılara da rastladık. Şiir ve söz üzerine yazdığı notlarından bazılarını özellikle seçerek kitaba önsöz niteliğinde aldık. Hastalanmış ama pes etmemişti Aysel Gürel. O, hasta yatağında son nefesine kadar çalışacak, üretecek ve yazacaktı. Onu bir kez bile yalnız bırakmamış, ölümünün üzerinden on yıl geçmesine rağmen hala yasını tutan kızları Müjde ve Mehtap'a, biricik oğlu, torunu Söz'e bıraktığı son şiir, sizi de duygulandıracak biliyoruz. O Çocuk Şairin dizeleri, aramızdan ayrılışının onuncu yılında çok da ihtiyacımız olan bir dönemde, umarız hepimize iyi gelir... Hepimizin yaralarını sağaltır, kendi müziğimizi Aysel'in sözleriyle yeniden bulmamıza yardımcı olur. Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam, Pek Şiir Gibi Olmayacak Bu Yazdıklarım, İlk bölümde şair Ataol Behramoğlu Sappho'dan Aysel Gürel'e Kadın ve Şair değerlendirmesiyle kitaba katkı koydu ve Aysel Gürel şiirlerini değerlendirdi. Veysel Öztürk'ün ödül almış olan Ben Şair Aysel Gürel, Nasılım? makalesi de kitaba alındı. Aysel Gürel Şiirlerini Anlatıyor yazısı ise arşiv taramasında tesadüfen önümüze çıkan 8 sayfalık bir metindir. Pek Şiir Gibi Olmayacak Bu Yazdıklarım bölümündeki nesir-şiir karışımı notlarında, aşk, ayrılık ve toplumsal sorunlara vurgu yaptığı duygularının toplamına rastlıyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/01/kurk-mantolu-madonna-icin-koku-tasarlandi", "text": "Sabahattin Ali'nin, Türkiye edebiyat tarihinin en eskimeyen ve hala en çok satan romanlarından biri olan Kürk Mantolu Madonna tiyatro sahnesine taşındı. Başrollerinde Menderes Samancılar, Tuba Ünsal, Alper Saldıran, Sercan Badur'un olduğu oyun, koku entegrasyonu yapılan ilk tiyatro oldu. Eskimeyen taptaze bir roman olan Kürk Mantolu Madonna'nın tiyatro oyunundaki karakterler ve mekanlar için, MG International FragranceCompanyparfümörleri özel koku tasarladı. Kürk Mantolu Madonna koku entegrasyonu yapılan ilk tiyatro oyunu olma özelliği de taşıyor. Sabahattin Ali'nin unutulmaz eseri Kürk Mantolu Madonna, Engin Alkan tarafından tiyatroya uyarlanıp yönetilirken başrollerinde Menderes Samancılar, Tuba Ünsal, Alper Saldıran, Sercan Badur yer alıyor. Oyunun müzikleri ise Sezen Aksu imzasını taşıyor. Oyun, yaşamın uçuculuğu, aşkın olanaksızlığı gibi temaları anlatırken, koku enstalasyonları ile bu duyguları izleyiciye daha derinden iletiyor. Oyun aynı zamanda Kürk Mantolu Madonna koku entegrasyonu yapılan ilk tiyatro oyunu olma özelliği de taşıyor. Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca, kimi kokular da tutkumuz! Oyundaki karakterler ve mekanlar için, MG International FragranceCompanyparfümörleri tarafından tasarlanan kokular Maria Puder, Raif Efendi, Atlantis ve Botanik Bahçe isimlerini taşıyor. MG International FragranceCompany Kurumsal İletişim Müdürü Duygu Beşbıçak, Maria Puder için tasarlanan, safran ve amber gibi karakteristik içeriğe sahip tatlı baharatlı koku, nerede olursa olsun kokusu hissedilebilecek bir kadını temsil ediyor. Geleneksel, bizi biz yapan değerleri temsil eden Raif Efendi kokusu ise sabun. Duyguların en güçlüsü, aşkın kokusunu temsilen tasarlanan Botanik Bahçe kokusu bergamot, yasemin, gardenya ve gül içerikli. Atlantis kokusu ise, aromatik bileşenler ve amber içeriği ile bastırılmış sevme sevilme isteği ve cesaretin kokusunu temsil ediyor yorumunda bulundu. Oyundaki Maria Puderotoportresinde ise önemli çağdaş ressamlardan Ahmet Güneştekin imzası yer alıyor. Zorlu PSM'de tiyatro izleyicisi ile buluşan Kürk Mantolu Madonna İstanbul'dan sonra, diğer illeri gezmeye başlayacak. Oyun, hikayenin bir bölümünün geçtiği Almanya'da da sahnelenecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/01/notre-dame-de-paris-zorlu-performans-sanatlari-merkezinde", "text": "Victor Hugo'nun ölümsüz aşk hikayesi Notre Dame'ınKamburu'ndan uyarlanan Notre Dame De Paris müzikali orijinal dili Fransızca'da sahnelenmek üzere, 21 performans için 9-25 Mart tarihleri arasında Zorlu Performans Sanatları Merkezi Ana Tiyatro'da! Notre-Dame de Paris müzikali ilk olarak 1998 yılında Paris'te sahnelendi. Victor Hugo'nun klasik aşk hikayesi Notre Dame'ın Kamburu eserinden uyarlanan modern yapımın müzikleri RiccardoCocciante tarafından bestelenirken, sözleri LucPlamondon tarafından yazıldı. Yaklaşık 20 yıl sonra, bugün PalaisdesCongres Paris'te başlayan aşk hikayesi tıpkı ilk günkü gibi büyük bir heyecanla sahnelenmeye ve seyircileri kendine çekmeye devam ediyor. LucPlamondon ve Richard Cocciante, müzikal üzerine çalışmaya başladıklarında herhalde böyle bir başarıyı tahayyül edemezlerdi. Guinness Rekorlar kitabına ilk yılında en çok izleyiciye ulaşan müzikal olarak giren Notre Dame De Paris'de yer alan Vivre, Belle ve Le TempsDesCathedrales şarkıları da müzik listelerini uzun yıllar meşgul etti. Toplam 10 milyondan fazla DVD ve CD, 12 milyondan fazla bilet satan; yedi dilde, 20 ülkede 4500'den fazla sahnelenen ve çok sayıda ödül alan Notre dame de Paris'in başarısını tanımlamak için kullanılacak hiçbir sıfat abartılı değil. Zorlu Performans Sanatları Merkezi Ana Tiyatro'da 9-25 Mart tarihleri arasında orijinal dili Fransızca'da 21 kez sahnelencek olarak Notre Dame De Paris'i izleyip, müzikal tarihinin en önemli eserlerinden birine tanık olma fırsatını kaçırmayın!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/02/hakikat-sonrasi-cag-ve-siir-sempozyumu", "text": "- Gün"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/04/metin-avdac-boyle-bir-eseri-topluma-kazandirmak-dunyanin-en-buyuk-zenginligidir", "text": "Edebiyatımızın değerli ismi Sabahattin Ali'yi 111. doğum gününde, yönetmenliğini ve yapımcılığını Metin Avdaç'ın üstlendiği Sabah Yıldızı Sabahattin Ali belgeseli ile Ataşehir Belediyesi Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde andık. Belgesel gösterimi sonrası Metin Avdaç ile belgesel üzerine söyleştik. M. A.:Belgeseli çekme fikri, fotoğraf sanatçısı İsa Çelik'le İstanbul'a otobüs ile dönerken yaptığımız yolculuk sırasında oluştu. Yolculuk süresince hep edebiyat ve sinema üzerine sohbet ettik. O sohbet sırasında Sabahattin Ali aklıma geldi ve belgeseli o yolculuk sırasında çekme kararı aldım. İsa Çelik Metin, Sabahattin Ali zordur dersine iyi çalışmalısın, bir yıl çalış seni kızı ile tanıştırayım, dedi. Ali'ye samimiyetimi, güvenimi verdim; başaracağıma inandı ve izin verdi çekime. Yoksa güven vermemiş olsaydım bu belgesel olmazdı. İki yılda büyük uğraşlarla, tüm zorluklara rağmen belgeseli çektim. Çektim demeyeyim, ekip arkadaşlarımla yani gönül yoldaşlarımla belgeseli yaptık. Hepimiz için onurdur Sabahattin Ali belgeseline imza atmak. Zoru başardık ki altı yıldır ilgiyle izleniyor. Duyuldukça izleyici talepleri oluyor. Böyle bir eseri topluma kazandırmak, dünyanın en büyük zenginliğidir. Çok mutluyum. M. A.:Ekip arkadaşlarımla belgeselin adını ne koyalım düşüncesindeyken, bir yandan da araştırmalarımı yapıyordum. Bir gün Asım Bezirci'nin Sabahattin Ali üzerine yazmış olduğu eleştiri kitabında, çocukluğunu okuyordum. O bölümde dikkatimi çekti; Edremit'teki komşu kadınları Sabahattin Ali'yi Sabah Yıldızı diye çağırıyorlarmış. O an işte belgeselin adı bu dedim... Sonra ekip arkadaşlarıma söyledim, herkes çok beğendi. M. A.:Belgeselde Sabahattin Ali'ye ait ses ve video yok. Keşke Nazım Hikmet gibi onun da sesi ve video görüntüleri günümüze kalsaydı. Ne yazık ki yok. Üzülerek belirteyim araştırmalarım sırasında ses ve videosunu bulamadım. Dileğim bir gün gizli bir köşeden çıkar. Belgeselde merak edilen hemen hemen her şey var. Katledilmesine giden süreci yakın arkadaşları anlatıyor. Tüm tanıklar, olayları yaşayanlar artık yaşamıyorlar. Belgesel 116 dakika, neler var diye yazmaya kalksam çok şey yazarım. İlgili kişiler bir gün belgeseli izlediklerinde neler olduğunu görecekler. M. A.:İnanın hiç saymadım. Şöyle söyleyebilirim, kabaca yılda on defa gösterilmiş kabul edersek altı yılda altmış gösterimi olmuştur. Yurtdışı gösterimlerini rahatça söyleyebilirim 🙂 Almanya'da üç, Bulgaristan'da bir, Danimarka'da iki, İsveç'te bir gösterimi oldu. Kısmet olursa seneye Fransa'da Strasbourg Üniversitesinde göstereceğiz. Bir günlük Sabahattin Ali etkinlikleri yapılacak Üniversitede. M. A.: Belgesele şimdiye kadar çok az olumsuz tepkiler oldu. Oldukları kısma da hak veriyorum. Belgeselin başlarında Filiz Ali ve Ozan Sağdıç ile Edremit'te bir sokakta yaptığımız çekimde sokaktaki insanların ve araç seslerinin fazla olması izleyiciyi rahatsız ediyor. Ben de bu sahnedeki gürültüden rahatsız oluyorum. Ama genel anlamda izleyiciden olumlu tepkiler alıyorum. Süresi ve diğer konularda eleştirileri var mı diye sorduğumda süre konusunda da olumsuz tepkileri olmuyor. Belgeselin çok akıcı olduğunu, zamanın nasıl geçtiğini anlamadıklarını ifade ediyorlar. Bu anlamda şunu diyebilirim; bir belgeselin süresi değil, hikayenin ne kadar güçlü olduğu önemli... Belgeselin ne kadar sürede kendini anlattığı dikkate alınmalı. Ulaşabildiğim her yere -köy, kasaba, şehir ve ülke- oralara belgeseli götürüp Sabahattin Ali'yi anlatacağım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/07/bircan-celik-ece-ayhan-siiri-hakkinda-yazdi", "text": "Şair ve şiir'in iktidar'la hiç de örtüşmeyen tarafından bakarsak; gelenekte edebiyat otoriteleri arasında sivrilen bazı iktidar şairleriyle, kısır döngü içine sürüklenen şiir, şiire dayatılan bir zül olmaktan başka bir şey olmamıştır. Hiç de modernist olmayan bu anlayışın nihai eğilimi etik olamayan bir tercihi yansıtır. Şiir unutulup, bireysel hırsların anlamsız bir iktidara talip olması kadar, yöneten ve yönetilenlerin; yersiz, yararsız işlerle vakit öldürmek: Yazarlarımızın çoğu yalnızca kendi ürünlerinin ne amaçla üretildiğini sayıp dökerek bir anlamda abesle iştigal ediyorlar. demiştir, T. Uyar. Cemal Süreya ise, Şair ancak şairlerce şair sayıldığı, şairler loncasına kabul edildiği zaman şair olur. demesi, iyi şiiri bulan şairin, illa şairler loncasında yer alabilmesi için gerekli olan bedel, 'şiir'i midir, yoksa başka popülist faktörler mi ön plana çıkmalıdır? Bana göre kesinlikle şiiridir, iktidarın kabulü değildir. İyi olan ürün nesnel açıdan üretimini zamana bırakandır. Bu ince noktalarda dönüp duran şiirle, şair, birlikteliğinde birbirine benzemez gerçekler, sahih bir içeriğe dayanıp, aynı yönde birleşemez, keza; bu bağlamda çıkar üstünlüğü yanlışına ister istemez düşülüyor, düşülecektir de. İktidar; ne şiirin gömleğidir, ne de şairin!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/07/mekandan-tasan-edebiyat-turgay-anar-fatma-yesil", "text": "İstanbul Medeniyet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Turgay Anar'ın Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri başlıklı doktora çalışması, Kapı Yayınları tarafından Mekandan Taşan Edebiyat adıyla yayımlandı. Eserin önsözünde çalışmanın, ciddi bir literatür taraması sonucunda hazırlandığı anlatılıyor. Ayrıca yazarın hazırlık aşamasında önüne çıkmış olan zorluklar okuyucuya sunuluyor. Üç ana bölümden oluşan eserin ilk bölümü Yeni Türk Edebiyatındaki Edebiyat Mahfilleri İçin Bir Çerçeve Denemesidir. Burada yazar kanon ve edebiyat kanonu kavramlarına açıklık getiriyor öncelikle. Kanonun edebiyat mahfilleriyle olan ilişkisinden bahsediyor. Edebiyat mahfili kavramını da ciddi bir biçimde inceliyor, sanat/kar hamiliği ve salon edebiyatı kavramlarına da değiniyor. Avrupa'daki salon edebiyatından örnekler veren yazar, Türk salon edebiyatı üzerinde duruyor. Anar'a göre salonunu açan ilk isimler İhsan Raif Hanım ve Şair Nigar Hanım'dır. Bu salonlarda Yahya Kemal, Şahabettin Süleyman, Halit Fahri Ozansoy gibi isimler eserlerini sergilemiştir. İkinci bölüm Tanzimat'tan Günümüze Edebiyat Mahfilleridir. Yazar bu bölümde edebiyatçıların ve edebiyata gönül verenlerin; paşaların, beylerin evlerinin yanı sıra kahve, kıraathane, pastane, kitabevleri ve sanat galerilerini de incelemiştir. Bir edebiyat mahfilinin oluşması için öncelikle bir mekana ihtiyaç olduğunu belirtir. Bununla birlikte tabiki mahfilde yer alan edebiyatçıların yanında büyük, seçkin edebiyatçılar da olmalıdır mahfili düzenlemek ve devam ettirmek için. Recaizade Mahmut Ekrem'in yalısından; Halid Ziya'nın köşküne, Tevfik Fikret'in Aşiyan'ına, Abdülhak Hamid'in evine... Çiçekçi Kahvesinden; Sarafim Kıraathanesine, İkbal Kahvesine, Lebona, Markize, Baylana... Lambo'nun meyhanesinden; Kulis Bar'a, Hatay Restoran'a, Tokatlıyan'a, Pera Palas'a... Türk edebiyatının önemli mahfilleri ele alınmıştır bu bölümde. Kitabın üçüncü bölümü Haklarında Ayrıntılı Bilgiler Bulunmayan Diğer Edebiyat Ortamları. Bu bölümde mekanları sekiz alt başlıkta toplamış Anar. Dönemin önemli paşalarının, beylerinin, şair ve yazarlarının köşkleri konakları ilk olarak karşımıza çıkan mahfiller. Bunlardan bazıları; Ahmet Mithat'ın evi, Şemsettin Sami'nin köşkü, Ömer Seyfettin'in ve Haşim'in evidir. Yine bu bölümün devamı olarak karşımıza Mahmutpaşa Kahvesi, Çınaraltı Kahvesi, Haylayf ve Soley Pastaneleri, Koço gibi önemli mekanlar da çıkar. Anar'ın kitapta ele aldığı Divan Oteli ve Çiçek Pasajı bugünde varolan mekanlardır. Bir grup yazar ve sanatçı hala Çiçek Pasajı'nda toplanmaya devam eder. Kitabın sonunda bibliyografya, dizin ve albüm bulunuyor. Eserin bibliyografyası yaklaşık elli sayfa tutuyor. Bu da bize çalışmanın nasıl bir titizlikle hazırlandığının ispatı aslında. Albüm Osmanlı'da bir kahvehane fotoğrafı ile başlıyor, Yakup 2 Restaurant ile bitiyor. Bu albüm okura, 19. yüzyıldan itibaren İstanbul'u yakalama şansı veriyor adeta."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/07/reyhan-kocyigit-ile-it-yangini-uzerine", "text": "R. K.:Yayıncılık dünyasının içerisinde yer almamın yazınsal açıdan üstümde etkisi olmuştur olmasına fakat yine de bunun net hatlarla ayırt edilebileceğini sanmıyorum. Hayatın çok fazla değişkeni var. Her an sayısız duygu geçişleri yaşıyoruz, bir an öncesinde keyifliyken, bir an sonrasında bir travma yaşamamızmümkün. Yaşadığımız, karşı karşıya kaldığımız her bir olayın kendi içinde bir öyküsü var. Örneğin sıradan bir öğlen yemeğinden bile etkilenmiş olabilirim. Ya da sabah işe gelirken bindiğim tıkış tıkış otobüste biraz ilerler misiniz? diye seslenen bir yolcunun sesinin tınısından. Yani etki her yerde ve çok fazla. Özetle, ben yazıyorum çünkü özgür olduğum tek alan orası. Bütün kalıplardan, formüllerden, zorunluluklardanuzak, tüm sıkıştırılmışlığımdan sıyrılıp orada, sadece orada özgürce yaşabiliyorum. R. K.:Kapitalist sistem, bana kalırsa insani olan çok şeyi yok etti ve etmeye devam ediyor. Yaşadığımız çağda insanın ruhsal donanımının yerini para, güç, cinsellik, hırs vb. aldı. Üstün teknolojiyle üretilmiş telefonlarımız, tabletlerimiz, bilgisayarlarımız ve bağlantı kurabildiğimiz birçok sosyal ağımız mevcut, fakat bütün bunlar iletişimimizi zenginleştirip geliştirmek yerine gerçek, samimi iletişimin önünü kesti. Zaman kipimiz ise tamamen şimdiki zamana evirildi. Artık sadece anı yaşıyoruz, berisini ötesini hesaba katmaksızın. Her şeye sahip olmak istiyor, olabildiklerimizi bir çırpıda tüketiphemen bir sonrakine koşuyoruz. Ve evet bütün bu hengame içinde gittikçe daha fazla yalnızlaşan, mutsuz bireylere dönüşüyoruz. Üstelik bu döngünün getirdiği mutsuzluğun bir kast sistemi de yok; yol haritaları farklı olsa bile, örneğin plazada çalışan beyaz yakalının da, taşeron bir temizlik işçisinin de varış noktası aynı. Sözünü ettiğiniz her iki öyküde de mutsuzluğun bir tür tek tipleştirilmiş bu halini anlatmaya çalıştım. R. K.:Aslında en büyük çıkmazımız arzu ile isteği birbirine karıştırmak, aynı şey zannetmekten kaynaklanıyor. Oysa ikisi birbirinden çok farklı. Arzu, saf tutkunun ürünü ve ona ulaşıldığında günahıyla sevabıyla kabullenilir. İstek ise rasyonaliteye dayalı bir kavram, içselleştirmek istemediğinde kolayca reddedebilirsin. Dolayısıyla öncelikle bu iki unsurun analizini doğru yapıp, çıkış noktasını buna göre belirlemek gerekir, diye düşünüyorum. Öte yandan hayatın içinde tercihini risk almaktan yana kullanmak da var tabii. Bunun sonucunda muhteşem yanılgılar da yaşayabiliriz, sürpriz mutluluklar da. R. K.:Siz hiç ben bir köpeğim diye gezinen bir kediye rastladınız mıya da bir kuğuyum ben diyerek caka satanbir tavuğa?.. Oysa biz insanoğlu istesek de istemesek de maskelerle dolaşıyoruz. Olmadığımız biçimlere bürünüyoruz ya da buna mecbur bırakılıyoruz. Mevlana'nın olağanüstü külliyatından ne yazık ki aklımızda ve dilimizdeki tek yerleşik kalıp olarak kalan Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol ifadesini sıkça dile getiriyoruz ancak sözün içerdiği anlamın çok uzağındayız. Hayvanlar riyasız, naifve üstelik çoğunlukla hiç hak etmesek de birçok türü bize karşı çok sadık. Bu anlamda bence hayvanlar alemi çok onurlu bir duruşa sahip. Bizlerse beşeriz, şaşarız; eğrilerimiz doğrularımız hiç tükenmeyecek elbette. Ama insancık değil de insan olmayı denemek, bunun için çabalamak kurtuluş için yeterli bir ilk adım olsa gerek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/09/atasehir-belediyesi-tiyatro-toplulugu-naas-i-muhteremler-adli-oyun-ile-atasehir-belediyesi-mustafa-saffet-kultur-merkezinde-sahne-aldi", "text": "Çalışmalarını tiyatro eğitmeni A. Ercan Tulunay yönetiminde sürdüren Ataşehir Belediyesi Tiyatro Topluluğu Naaş-ı Muhteremler adlı oyun ile Ataşehir Belediyesi Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde sahne aldı. Saadettin Gürşün, Melihat Gürşün, Sevde Koyuncu, Serdar Ertürk, Burcu Karayazgan, Arife Çelik, Murat Sarıyıldız, Armağan Cengiz, Bora Çiçek, Müge Mor Hercihan, Baran Kuzucu, Sinan Arda, Murat Başaran, Berk Gündüz, İlknur Kalay ve Serap Yiğit'in rol aldığı oyunun yönetmenliğini A. Ercan Tulunay yaptı. 333 sanatseverin izlediği oyun sonrası Ataşehir Belediyesi Genel Sanat Yönetmeni Oben Özkal tarafından oyunun yönetmeni A. Ercan Tulunay ve yardımcı yönetmeni Yöntem Tican'a çiçek takdim edildi. Yaşlı çiftimiz bir cesetten kurtulmak isterken cesetler çoğalır ve başları iyice belaya girer. İşler iyice karmaşık bir hal almaya başlar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/09/enver-ercanin-ardindan", "text": "Ancak... İsrail'de Nasıra'da Nissan-Maghar Şiir festivali (2009), Almanya'da Frankfurt Kitap Fuarı (2008), Fransa, Paris'te Kitap Fuarı (2010) dolayısıyla çeşitli şiir sempozyumlarında birlikte bulunduk. Hatta İzmir Kitap Fuarı'na ilk, 4 metrekarelik daracık bir stant ile iki kardeş yayınevi olarak birlikte katılmıştık. Oldukça şaşırtıcı, ders alınacak deneyimler edindik bu ortak stant olayında. Yan yana iki sandalyede birlikte oturmuş, bir haftayı sohbet ederek geçirmiş, uzun saatler sohbet etmiştik. İzmir'e aynı otobüsle gitmiş, birlikte geri dönmüştük. İzmirli şair arkadaşlarımızın dayanışma diye bir düşüncelerinin olmadığını, çok az kitap okuduklarını o tarihte açık bir biçimde anlamıştık. Enver bunu şehrin iklimiyle, çok bol şiir etkinliğinin olmasına bağlıyordu. Bir de şehrin renkli eğlence hayatının insanı derinleşmekten alıkoyduğuna. Yani şairler sürekli etkinliklerde zaman geçirince kendilerini geliştirecek okuma yapamadıklarını, poetikaları üzerine düşünemediklerini belirtiyordu Enver. Bir de İzmir'de şiir okuyan herkesin aynı zamanda şiir yazdığına da tanık olmuştuk. Gerçekten de İzmir'de herkes şairdi, şiir atölyeleri müdavimlerini şiir okumaya değil yazmaya yönlendiriyordu. Bu konular en çok üstünde durduğumuz konular olacaktı. Ve TUYAP Kitap günleri dostça sohbet etmemiz, fikir alışverişinde bulunmamız, ortak yapacağımız işleri konuşacağımız elverişli bir mekandı. Hepsi de oldukça renkli ve farklı tatlarda geçmişti. Kültürlerarası Çeviri ve Şiir Akademisi için düşüncesini de bana ilk bu fuarların birinde açmıştı örneğin. Enver renkli kişiliği, canlı konuşmaları ve zeki nükteleriyle bulunduğumuz ortamı neşelendiriyor, etkinliğe bir türlü dinamizm katıyordu. Şiir konusunda yapılacak konuşmaların can sıkıntısına yol açacağı tecrübeyle öğrenilmişti. En doğrusu herkesin kendisini anlatmasına olanak sağlayan bir ortamı sağlamaktı ve Enver bunun olmasında ustalıkla elinden geleni yapıyordu. Nasıra şehrindeki festival için Golan Tepelerinin hemen dibindeki turistik Teberya Gölü kenarındaki Teberya Şehrinde butik bir otelde kalıyorduk. Otel sahibi festival görevlisiydi aynı zamanda. Golan Tepeleri'ni gezerken olsun, festival süresinde olsun, dengeli davranışlarıyla dikkati çekmişti ancak yabancı dil engeli vardı. Naim Enver kursa gitsin, parasını biz öderiz diye şaka bile yapmıştı. Golan Tepelerini gezerken dikkatimizi Arapların elindeki yerlerin çöl, Yahudilerin işgal toprakları da dahil ellerindeki yerlerin bayındır ve yemyeşil olması dikkatimizi çekmişti. Mümkün olsa da bütün çölleri bunlara verip sonra geri alsak demiştik ama elbette ki bu sadece bir kara mizah idi. Almanya'da birlikte olamadık pek, Enver birçok Türk şairiyle şehir dışındaki başka bir otelde kalıyordu, buradaki sıkıntılardan söz açmıştı bana hatırladığım kadarıyla. Bir de free beer yazısını görünce bazı şair arkadaşlarımızın sabahtan akşama bira içme olayını anlatmıştı ki hakikaten yaşanmış oldukça komik bir olaydı. Müdahale edilmeseydi dedi Enver, Almanya'da bira kalmazdı. Lale Müldür'ün herkesi çağırıp arkadaşlar free bira içiyorlar diye kahkaha atarak yaptığı nükte ise olayın doruk noktasıydı. Paris'te merkezden hayli uzak kitap fuarına birlikte gitmiş, birlikte fuarı gezmiş, can sıkıntısı galebe çalınca etrafta birlikte dolaşmaya çıkmıştık. Girdiğimiz bir kadın mağazasında fiyatların yüksekliğini görünce ben, çıkalım Enver, pezevengiler fahiş fiyatlarla bizi gagalayacaklar deyince sözcüğü bir kaç defa daha kullandık; bunun üstüne kasadaki genç kadın bana dönerek bu kelimeyi tanıyorum, anlamı çok kötü, kime dediniz? diye sormuştu. Konuşmayı anlamıştı Enver tek kelime Fransızca bilmemesine karşın. Ben bu sözcüğü fiyatlar için kullandığımı söyledim. Pek inandırıcı bulmasa da siz herhalde Yunansınız? diye sormuştu. Ben de Türk olduğumuzu söyledim. Kelimenin Türkçe değil Yunanca olduğu konusunda benimle tartışmaya başladı görevli kadın. Ben de Türkçe'den Yunancaya geçtiğini, sözcüğün aslında Farsça'dan ya da Ermenice'den geldiğini anlatınca tartışma büyümüş, benim neden kullandığım konusunda ısrarcı olmuştu. Enver, hadi uzatma Metin, etimologluk yapmanın sırası değil, kadın çetin ceviz çıktı. diyerek kapıya yöneldi. Fuara yöneldik, zira benim sempozyum saatim yaklaşmıştı. Bu olayı gün boyunca rastladığımız herkese biraz da renklendirerek anlatacak, zaman öldürecektik. Benim Paris'e gelmemle Fransız yazar ve şair arkadaşların katılımı da çoğaldı, Gerard Augustin, Michel Cassir, Francis Combes, Jean Pierre Crespel bizleri yalnız bırakmıyordu. Nefis bir restoranda bir gece boyunca süren yemekte Ataol Behramoğlu ile Dostoyevski mi, Tolstoy mu büyük diye tartışmıştık. Tartışma gerçekten ilginçti ve Enver Ercan, Lübnan kökenli şair Michel Cassir, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat, Kültür Bakanlığı görevlisi arkadaşlar, pürdikkat bizi dinliyor ve görüşleriyle tartışmaya müdahil oluyorlardı. Tartışma ancak Tolstoyevski diye iki yazarı bir kelimede birleştirince bitivermişti. Ataol Behramoğlu hoş sohbet biri, nüktedan, zamanı değerli geçirmesini bilen bir abimiz. Ancak yanındaki gençlerden hep üstün olduğuna kendisini inandırmış ve karşıdakinin de böyle olduğuna inanmasını bekleyen, tuhaftır, bunu da bir tür hak olarak gören Ataol Behramoğlu, bu buluş sonunda ikna olmuştu. Enver Ercan restorandan çıktıktan sonra benimle yürümüş, tartışmanın güzel ama gereksiz uzadığını söylemişti. Haklıydı, Ataol Behramoğlu Tolstoy'a toz kondurmuyordu, ben de haklıydım. Tolstoy büyüktü ama Dostoyevski daha derindi. Enver olaylarda hep ölçülü davranırdı, denge adamıydı, ataktı, sağlam adım atardı. Başarabileceği şey için hiçbir şeyden sakınmadan işe koyulurdu. Bazı arkadaşları onun vazgeçilmez birlikler kurduğu dostlarıydı, sanırım onlarla da hep istişare içinde bu işleri yapardı. Bir iş yaptığı zaman nasıl dikkatin üstüne çekileceği konusunda pratik çözümler bulurdu. Sendika'nın 1 Mayıs etkinliklerinde Türk Edebiyatı'nın ustalarının adlarının ve resimlerinin olduğu gömlekleri giyip Taksimde gezmemiz ve bildiri dağıtmamız Enver'in düşüncesiydi örneğin. Benim Osman Hakan A., Yavuz Özdem, Ali Günvar ve İrfan Çiftçi ile kurduğum Savaşa Karşı Şairler Komitesi de her zamanki desteği gördü Enver Ercan'dan, yalnızca bildiri ile yetinmememiz, farklı etkinlikler yapmamızı önermiş ve bunların gerçekleşmesinde oldukça yardımı dokunmuştu. Sivas Katliamı'nı protesto etmek için kurduğumuz komiteyi de desteklemiş, dergilerden para toplanıp bir kitap yayımlanması konusunda kendi üzerine düşeni yapmıştı. Komitede yoktu ama komite üyesi gibi sorumluluk yükleniyordu. Böyle bir insandı Enver."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/09/seran-demiral-ile-cocuk-kitabi-yazma-atolyesi-20-martta-basliyor", "text": "20 22 27 29 Mart tarihlerinde (19.00-22.00 saatleri arasında) gerçekleştirilecek atölye Kadıköy'de, Akademi Kitabevi Cafe'de yapılacak. Katılımın 10 kişiyle sınırlı olduğu atölyenin ücreti ise 400 TL."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/10/16-filmmor-kadin-filmleri-festivalinde-bugun-10-mart-2018", "text": "Kadınlarla kadınlar için sinema yapmak üzere kurulan Filmmor Kadın Kooperatifi, bu yıl Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali'nin 16.'sını düzenliyor. 10 Mart'ta İstanbul'da başlayacak festival, 10 Mayıs'a kadar Trabzon, İzmir, Antalya, Bodrum, Mersin, Adana, Diyarbakır dahil 8 şehirde kadınlarla buluşmaya hazırlanıyor. Festival Baharı, Filmmor'un ardından, Uçan Süpürge ile devam edecek. 16. Filmmor Kadın Filmleri Festivali'nde izleyiciler kadın yönetmenlerin kadın filmlerinden öte, sinemaya ve hayata farklı kadrajlar açan kadınların, 21. yüzyılın ustalarının sinemayla dansını izleme olanağı bulacak. Türkiye ve dünyadan 48 filmle birlikte söyleşiler, atölyeler, toplu gösterimlerle dolu dolu bir program sunacak festival bu yıl: Ne Söz Biter, Ne Yol, Ne de Düş diyor. Farklı bölümler altında 48 filmin gösterileceği festivalde yine yarışma bölümü yok, daima dayanışma var. Bununla birlikte sinemacılara biri umut olan diğeri korku salan iki ödül var; Mor Kamera Umut Veren Kadın Sinemacı Dayanışma Ödülü. Basın toplantısında bu yıl Mor Kamera Umut Veren Kadın Sinemacı Dayanışma Ödülü'nün ilk filmi Ölçek'le Emine Gezici Üstündağ'a verileceği açıklandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/10/5-uluslararasi-cnr-kitap-fuari-aciliyor", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, fuara bu yıl 450 binin üzerinde ziyaretçi bekleniyor. Pozitif Fuarcılık ile Basın Yayın Birliğinin iş birliğiyle düzenlenecek fuarda okumanın önemini ve kitapların gücünü anlatan etkinlikler gerçekleştirilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığının 48 metrekarelik bir stant ile temsil edileceği fuarın onur yazarı edebiyat alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Ödülü sahibi Alev Alatlı olacak. Türk kültür, sanat ve edebiyatının tanıtımına yönelik Bakanlık yayınlarının da sergileneceği büyük buluşma, bu yıl Oku temasıyla düzenlenecek. Açılışı 10 Mart Cumartesi olarak belirlenen ve 18 Mart Pazar günü sona erecek 5. CNR Uluslararası Kitap Fuarı'na 20 ülkeden 350 yayınevi katılacak. Çin, İran, İsveç, Kosova ve Romanya, Bakanlığın davetlisi olarak fuardaki yerlerini alacak. Bu yıl Necip Fazıl Kısakürek'in Çile şiirinden yola çıkarak hazırlanan 'Bir Şiir Bir Hayat Çile' isimli sergi de fuarda okuyucularla buluşacak. Necip Fazıl Kısakürek'in fotoğraflarının yanı sıra, özel eşyalarından bazıları da yine fuarda sergilenecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü'nün İbrahim Müteferrika sergisi de fuarın en önemli etkinlikleri arasında yer alacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/10/ece-aksoy-ve-asli-perker-ile-tabakta-edebiyat", "text": "Biri İstanbul'un efsanevi Ece Bar'ının, 9 Ece Aksoy'un kurucusu. Sadece o kadar mı? Aynı zamanda rengiyle, kokusuyla, en incelikli dokunuşlarıyla, az konuşan çok şey anlatan öykülerin de yazarı. Onun öyküleri Sait Faik'ten başlayıp Nezihe Meriç'e, Tomris Uyar'a uzanan pırlanta yontuculuğu geleneğinin bir devamı. Diğeri, yirmi dört dile çevrilmiş, Isabelle Allende'in Yeni Isabelle Allende ile tanışın diye tanıttığı bir yazar. Kurguda ayrım yapmıyor ama yemek, mutfak onun için önemli, yazdıklarına sızdı mı tadından yenmiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/10/intiharin-genel-provasi-10-mart-cumartesi-ckmde", "text": "Erdem Akakçe, Fatih Koyunoğlu, Kadir Çermik ve Selen Öztürk'ün oynadığı, seyirciyi gizemli bir komedi sarmalının içine çeken oyun İntiharın Genel Provası 10 Mart Cumartesi 20:30'da Caddebostan Kültür Merkezi'nde olacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/10/kizgin-damdaki-kedi-enka-sahnesine-konuk-oluyor", "text": "Kültür sanatın daimi destekçisi ENKA Kültür Sanat, 13 Mart Salı akşamı Mam'art Tiyatro'yu konuk ediyor. Kızgın Damdaki Kedi adlı kült oyun, aile bireyleri arasındaki ilişkilerin derinliklerini ele alıyor. ENKA Kültür Sanat İbrahim Betil Oditoryumu'nda 13 Mart Salı akşamı sahnelenecek Kızgın Damdaki Kedi, Mam'art Tiyatro'nun etkileyici oyunculuklarıyla seyirciyi selamlıyor. Tennessee Williams'ın Pulitzer ve Tiyatro Eleştirmenleri Birliği ödüllerine sahip kült eseri; Sezin Akbaşoğulları, Tuğrul Tülek, Ayten Uncuoğlu, Ünal Silver, Bennur Duyucu ve Ömür Kayakırılmaz'ın güçlü performanslarıyla ENKA sahnesine konuk oluyor. Maddi çıkarlar söz konusu olduğunda aile bireyleri arasındaki ilişkilerin bile ne kadar ikiyüzlü, riyakar ve yalanlarla dolu olabileceğini gözler önüne seren; baştan sona sürükleyici bir hikayeye odaklanan oyun, Serkan Salihoğlu'nun yönetmenliğinde sahneye taşınıyor. Oyun, saat 20.30'da başlıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/12/cem-sertesen-ve-ara-guler-cnr-5-uluslararasi-kitap-fuarinda", "text": "Yönetmen ve yazar Cem Sertesen ve fotoğraf sanatçısı Ara Güler, CNR 5. Uluslararası Kitap Fuarı'nda Nuh'un Gemisi adlı kitabı imzaladı. Yönetmen Cem Sertesen ve fotoğraf sanatçısı Ara Güler, Pozitif Fuarcılık ve Basın Yayın Birliği iş birliğiyle düzenlenen CNR 5. Uluslararası Kitap Fuarı'na konuk oldu. Cem Sertesen, Okur Kitaplığı standında 2 gün önce okuyucuyla buluşan Nuh'un Gemisi adlı kitabını Ara Güler ile birlikte imzaladı. Sertesen, tarih ve araştırma türündeki eseri, 22 yılda tamamladığı aynı adlı belgesel filmden yola çıkarak hazırladığını söyledi. Sertesen, kitabın harita mühendisi İlhan Durupınar'ın 1959 yılında Doğubayazıt'ta keşfettiği ve Nuh'un Gemisi olarak iddia edilen oluşumun hikayesini anlattığını belirtti. Türkiye prömiyerini 9. TRT Uluslararası Belgesel Ödüllerinde yapan belgeseli 22 yılda tamamladığını dile getiren Sertesen, Ben dünyayı dolaşan bir belgeselciyim. Dünya kendi değerlerini nasıl sunuyor ve tanıtıyor bizzat kendi yerlerinde gördüm. Ben de bir gün Nuh'un gemisinin izinin olduğu mekanı belgesel yaparak, tüm dünyaya anlatmak istedim diye konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/12/hasan-cuneyt-bozkurt-zehra-unuvara-sordu", "text": "Düşünmediğiniz zaman farkına varmıyorsunuz ama bunun eğitimini almasaydım, belki bu kadar dile dikkat edemezdim. Yazdığım kitaplarda dile çok önem veriyorum. İster yetişkin ister çocuk, şöyle su gibi aksın, sanki karşısında ben varmışım gibi hayal etsin, dili de güzel öğrensin. Dili okuyarak öğreniyoruz, konuşarak öğreniyoruz. Edebiyat öğretmeni olmak, bu konuda herhalde bana yardımcı oluyordur. İlk görev yaptığım okul, Kayseri Mimar Sinan İlköğretmen Okulu. Köy enstitüleri kapatılmış, onun yerine ilköğretmen okulları açılmış. Kayseri Mimar Sinan İlköğretmen Okulu o okullardan biri. İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü kapatıldığında ikiye ayrıldı. Erkekleri Ortaklar'a, kızları Bolu'ya yerleştirdiler. Ben oradan, Bolu Kız İlköğretmen Okulu'ndan mezunum. İlkokuldan sonra sınav kazanarak, 11 yaşımdayken gittim. Hazırlık sınıfı da dahil 7 yıl devlet okuttu. Eğer devlet okutmasaydı öğretmen olmam falan mümkün değildi. Tütüncü bir ailenin çocuğuyum. Başka bir meslek düşünmüyorlar. Öyle bir konumdaydım. Sonra öğretmen okulunu bitirtip öğretmen oldum. Ama ilkokul öğretmeni olarak hiç çalışmadım. Çünkü üniversite sınavına girip kazandım. İzmir Eğitim Enstitüsü'nde okudum. Oradan edebiyat öğretmeni olarak mezun olunca beni öğretmen okullarına verdiler. Sistemi de biliyorum. Öğretmen okuluna öğretmen olarak gittim: Kayseri Mimar Sinan İlköğretmen Okulu'na. 11 yaşındaki çocukları alıp öğretmen oluncaya kadar okutuyorduk. Öyle bir okulda 4 yıl çalıştım. Ondan sonra köy enstitülerinin devamı olan bir başka okula, Aksu İlköğretmen Okulu'na gittim. Yine ilkokuldan öğretmen oluncaya kadar çocukları okuttuk. O arada değişiklikler oldu. Öğretmen okullarını da istemediler, liseye çevirdiler. Bir süre lise olarak devam etti, öğretmen lisesi. Sonra eğitim enstitüsü yaptılar. Eğitim enstitüsü haliyle de çalıştım. En son Anadolu Teknik Lisesi'nde, burada, Aydın'da çalıştım. Oradan emekli oldum. 36 yıllık bir meslek hayatım var. Bir sınıf öğretmeni arkadaşım beni bu konuda teşvik etti, diyebilirim. Benim de o ara bunlarla ilgili çalışmalarım vardı parça parça. Bir araya getirdim. Acemi Korsan böyle bir kitap. Masal var, söylence var, anı var, öykü var. Roman dışında hepsi var. Böyle bir kitabı okuduğu zaman çocuk, önce hiçbir şey düşünmeden, yani ben bunu okuyorum, şunu okuyorum, demeden okuyacak. Kendiliğinden tür bilgisi kazanacak. Şimdi çok moda oldu yaratıcı yazarlık. Herkes bunu bir klişeye oturttu. İddialar çoğaldı. En iyisi elimizde bir kitap olup da bundan hareketle, gördüğümüzden hareketle çalışmaktır, diye düşünerek Acemi Korsan'ı yazdım. İlk uygulayanlarda güzel dönüşler oldu. Kitapta iki tane masal örneği var. Acemi Korsan bir insan üzerine. Kaf Dağı bir varlık üzerine. Sonra masala çok yakın bir söylence var. Örnek materyal olunca çocuklara anlatması kolay oluyor. Hadi bakalım. Sen de yaz. dediğinizde, Ben mi uydurayım öğretmenim? diyor. Yetişkinler için yazdığım öykülerle tanındım ve onlarla ödül aldım. İlk kitabım Bilgi Yayınevi'nden çıktı. Cilveli Kahve. Masal ihtiyacımız var. Masal yazar mısınız? dedi. Allah Allah! Yazar mıyım acaba? Yazarım herhalde. dedim. Derken Uysal Dev ve Duma Duma Dum art arda geldi ve sevildi. Hatta 2000 yılında Duma Duma Dum en çok satan masal kitabı oldu. Masalın farkına varan büyükler de okumaya başladılar. Baktım, o işi de beceriyorum. Çocuk kitapları böylece devam etti. Şunu söylemek gerekir: Çocuklar büyüklerden daha çok okuyor. Bir de satışı var bu işin. Yayınevi kendiliğinden çocuk kitaplarıma ağırlık verdi ve art arda çocuk kitapları geldi. Büyükler için de yazmayı sürdürüyorum. İkinci öykü kitabım Cumhuriyet Kitap'tan çıktı. Şahmaran'ı Yutmak. Üçüncü dosyanın hazırlığı içerisindeyim. Öykü dosyası. Küçükler için de iki tane romanım var hazırlık aşamasında. Bakalım ne zaman tamamlanacak. Çizmeli Kedi'ydi. Hiç unutmuyorum onu. Çok severek bağrıma bastım. Sen okumayı söktün Zehra. Git, bu kitabı al. dedi. Bir hafta sende kalabilir. diye izin verdiler. Çantama koymadan, göğsüme bastırarak eve götürdüm. Öyle bir mahalleydi ki bizim mahalle, okuma-yazma bilen yoktu. Annem de okuma yazma bilmezdi. Babam o mahallede okuma-yazma bilen hemen hemen tek kişiydi. Kitabı alışım hiç aklımdan çıkmaz. Okulda kitaplığımız yoktu. Müze, denilen bir oda vardı. Neden öyle deniyordu, ben de bilmiyorum. Şimdi akıl yoruyorum, müzeyle bir ilgisi yok ama öyle denmiş. Üzerinde 'Müze,' yazan odayı biliyor musun? dedi. Git, bu anahtarla kapıyı aç. Gir içeriye. Karşıda bir dolap var. Aç, içindeki kitaplardan beğendiğini al. dedi. İlk defa gidiyorum odaya. Kapıyı açtım. Çirkin bir koku, havalandırılmamış bir oda. Sağ tarafta boydan boya mermer bir yükselti, bir bango var. Onun üzerinde kavanozlar, tüpler. Meğer orası laboratuar malzemeleri konan yermiş. Aynı zamanda kitaplık görevi görüyor ama kitaplık, dediğimiz şu dolap gibi bir şey. İçine kaç kitap alabilirse! Kocaman okulun kitabı o kadar ve hiç unutmuyorum orada büyükçe bir kavanozun içerisinde bir cenin, göbek bağıyla beraber suyun içinde yüzüyor. Çok korktum. Hemen karşıdaki dolabı açtım. Oradan en büyük, mavi, karton kapaklı kitabı kaptığım gibi koşarak sınıfa gittim. Ama hala o Çizmeli Kedi kitabını böyle severek kucakladığımı, bağrıma bastığımı hatırlarım ve o Müze denen odadan çok korktuğumu hatırlarım. 1. sınıfım. Yeni öğrendim okumayı. Öğretmen bana böyle bir kitapla Aferin. demek istiyor. O kitabı bütün mahalle okuduk. 10 kere okuduk belki. Bugün dünya çapındaki çocuk edebiyatı eserlerinin hepsi büyükler için yazılmıştır. Anadolu'da biliyorsunuz bu öykülerin çoğu büyükler içindir ama sonradan çocuklara vermişiz. Bizim kafamız masalla mı uğraşacak! diyerek hala masal okumayız. Halbuki masallarda ne çok şey vardır! Ders vermek amacıyla yazılan hayvan öykülerini düşünelim. Büyükler cezadan korktuğu için, büyüklerin cezadan kaçması için bulunmuş bir yol bu. Bütün dünya bunu devam ettiriyor. Bugün de yazarlar söylemek istedikleri pek çok şeyi çocukların üzerinden söylediklerinde kendilerini korumaya almış oluyorlar. Bu ara epey çocuk kitabı okudum. Son zamanlarda bazı arkadaşların yazdıklarına üzülüyorum. İsim vermeden söyleyeyim. Sadece çocukları gıdıklamak, dikkat çeksin, bu kitap satılsın, diye yazmak hoş bir şey değil. Bu neye benziyor? İçi zararlı bir maddeyle doldurulmuş olan ama dışı, ambalajı çok güzel olan bir çikolata, mesela gofretler falan, sonra diyoruz ya Bu sakıncalı çocuklar için. Ama bol bol satılıyor boyalı şekerler, işte öyle oluyor. Bunlar benim karşı olduğum fikirler. Çünkü bizler bir şeyi çocuğa bir kere söyledik mi yıllarca unutulmaz o. Bir kere onu yanlış koyduk mu, düzeltmek kolay değildir artık. Orada bir insani sorumluluk var. Bu topraklar içerisinde hep beraber yaşıyoruz. Benim yanlış yönlendireceğim çocuk, benimle aynı sandıkta oy kullanacak, benimle aynı minibüse binecek, aynı yollarda yürüyecek. Öyleyse onun nasıl bir insan olmasını istiyorsam, işimi düzgünce yapmam gerekiyor. Para, satış veya ün düşünerek değil. Beni çok sevsinler, bir numara olayım, diye değil. Çocuk edebiyatındaki bu çarpıklıkları eleştiriyorum. Dili çok eleştiriyorum. Eğer çocuğun yaşına uygun dil kullanılmıyorsa bu beni üzüyor. Bahçeye girdim. Çok büyük bir ağaç gördüm. diyecek çocuk. Büyük demiyor da devasal diyor. Neden devasal diyorsun? Ulu de büyük demek istiyorsan. Görkemli de. Çok büyük gölgesi olabilecek bir ağaç gördüm, de. Öbür ağaçlardan çok daha büyüktü, de. Bir şey, de en büyük olduğunu anlatmak için. Onun bilmediği ve öğrenmesine de gerek olmayan devasal sözcüğünü oraya sıkıştırmanın bir anlamı yok. Çok moda oldu bir ara biliyorsunuz, Benim arkadaşım, diyor. Arkadaşının çok değerli olduğunu ve birkaç yıldır onunla arkadaş olduğunu anlatmak için Kadim dostum, diyor. Kadim sözcüğü eski, demek ama kadimi genelde bu anlamda kullanmayız. Kadim ayakkabımı giyeyim, bir dakika. demeyiz. İyi çocuk edebiyatı çocukların ruhunu bozmayan, yaşam zevkini bozmayan, yaşam heyecanını yok etmeyen, onları yanlış yönlere götürmeyen, vatan sevgisi, dil sevgisi, insan sevgisi aşılayan her şeydir. Bende yok öyle bir şey. Bunca yıldır not defteri taşımaya alışamadım. Yazarım tükenmez kalemle, sonra onu temize çekerim. derler. Ben ne yaparım peki? Gündelik yaşam içerisinde hep kafamda konuşan bir ses vardır. O sesi dinlemeye devam ederim. İş yapıyorum, yemek yapıyorum, bahçedeyim. Neredeysem, bir taraftan o ses konuşmaya devam eder. Gördüklerimle ilgili veya hayalimle ilgili, kurguladıklarımla ilgili. Onu unutmadan bir fırsat bulup bilgisayara geçersem yazmaya başlamışım demektir. Yiyip içip geziyorum. Fırsat bulursam yazıyorum. diyorum bu yüzden. Onu doğru bulmuyorum. O zaman ister istemez ona özenmek ve benzerini oluşturmak gibi bir şey çıkar, hoş değil. Ama şöyle: Okuyup da etkisi altında kaldığım pek çok yazar var. Örneğin Binbir Gece Masalları'nı çok severek okumuşumdur. Hala durur eski baskısı. Güzel bir tercümedir. Bunu çocuklara nasıl anlatacağım acaba? dediğimi hatırlıyorum. Büyükler için yazılmış, içinde anlatılanlar büyüklere göre. Acaba çocuklara bununla nasıl hitap edilir? dediğimi hatırlıyorum. Öğrenciliğimizde Dede Korkut Hikayeleri'ni ders olarak okuttular. Sonra öğretmen olarak biz okuttuk. Ona da kafa yormuşumdur. Çocuklar anlasın diye üzerinde çalışır, öyle sınıfa getirirdim. Bu düşünceler bana yol gösterdi ve Dede Korkut Hikayeleri'ni 7'den 77'ye herkesin okuyacağı şekilde düzenledim. Güzel basıldı. 7. baskısını yaptı. Demek ki amacıma ulaşmışım. Önce Shakespeare'i öğretme! Dede Korkut'u öğret! Bizim klasiğimiz bu. Dediğim gibi Dede Korkut benim öğretmenliğimde başlayan bir süreç. Çocuklara edebiyat kitabında veya Türkçe kitabında Dede Korkut'la ilgili bir parça okutacağım zaman bilinmeyen bir sürü kelime çalışması yapmak zorunda kalıyordum. Bu konuda daha çok konuşabilmek, konuşturabilmek için evde onu düzgünce günlük Türkçeye çevirip okula getiriyordum. O zaman böyle bilgisayar da yok. Elle yazıyorum. Hangi hikayeyi ele aldıysam onu veriyorum çocuklara. Hep aynı hikaye üzerinde durmayayım. Başka başka hikayeler yapayım. Böylece bu çalışma bana kalsın. diye düşünmeye başladım. Kendiliğinden 13 hikayeyi bugünkü dile çevirmiş oldum. İçinden bazı şeyleri attım. Mesela küfür ediyor karşı tarafa, onu kaldırdım. Onun yerine Kafasız adam! veya buna benzer şeyler, bugün söylesen de yadırganmayacak hakaretimsi deyişler koydum. Bazı yerlerde çok tekrar vardı. Çocuk okurken sıkılmasın diye o tekrarları azalttım. Biliyorsunuz hepsi manzumdu ama unutuldu. Şu anda hem manzum hem nesir bölümü var. Bugünkü kelimelerle onları düzelttim. İyi bir kitap çıktı. Öğretmenler de çocuklar da rahat etti. Yayınlanmış ne kadar Dede Korkut kitabı varsa hepsini elden geçirdim. Önsözde de belirttim. Özellikle Edebiyat Fakülteleri'nde yapılmış olan çalışmaları dikkate aldım. Onlar çok nitelikli. Fakat ilkokul, ortaokul çocuğuna o şekilde veremezdik. Aslını bozmamak niyetiyle onlardan yararlandım. Tabi biraz küçülterek. Dede Korkut Hikayeleri'nin kapladığı alan küçüldü. Dili herkesin anlayabileceği bir hale geldi. Öyle ki salon toplantılarında bir hikayeyi bir bütün olarak okuyabilirsiniz. Herkes dinleyebilir, konuşulabilir. Dede Korkut Hikayeleri'nin bazılarının içinden kopmuş parçaları çocukluğumda dinlediğimi biliyorum. Mesela Türklerin Müslümanlığı kabul etmeden önce yaşadıkları inançların bir bölümünü anlatan Deli Dumrul. Sadece Gök Tanrı'yı biliyor. Kendi inancı Şamanizmi biliyor. Obasının yanında çadır kuranlar var. Sesler geliyor oradan. Bir yaygara kopuyor. Rahatsız oluyor. Kim öldürdü? diyor Deli Dumrul kahraman ya. Vadesi geldi. Allah aldı onu bizden. diyorlar. Bilmiyor çünkü. Bu, Allah'ın gücüne gidiyor. Bana böyle bir ceza verildi. Canını ver de beni kurtar. diyor. Oğlum tarla takka, atım, devem, ne varsa vereyim ama can tatlı, veremem. diyor. Anneyle babanın canını alın. İkisine 140 yıl daha ömür verdim. diyor. Şimdi burada çok güzel bir toplumsal durum var, dayanışma var, sevgi bölüşümü var. Bunu, Selam da söyleyin Mahmut'uma. Topumu da tüfeğimi de vereyim aman. Ama can tatlıdır. Canımı da veremem aman. diye şarkılı-türkülü bir halk hikayesi olarak da dinledim. Bir Dede Korkut'ta var böyle bir şey; bir de halk, onu oradan koparmış böyle bir türkü yapmış. Akhisar'da dinledim ben bunu. Çocukluğumun geçtiği mahallede. Akhisar'ın Söke'ye çok benzeyen bir yapısı var. Kayıp Mahalle romanım Akhisar'da bir mahalleyi anlatıyor. Şu anda Söke'de o mahalleden bir sokak bulabilirsiniz. Akhisar'da da o sokak hala yaşıyor. Eski geleneklerini, komşuluklarını devam ettiren insanları anlatıyorum. Sokağın bugünkü çocukları ve sokağın yakınına gelmiş olan bir site, o sitenin çocukları. Onların okulları bunların okulları, onların davranışları bunların davranışları, onların komşuluğu bunların komşuluğu, kendiliğinden iç içe geçmeye daha vakit bulamadan çarpışma yaşanan bir durum anlatılıyor. Orası, benim çocukluğumda yaşadığım sokağın bugünkü halidir. Çocukluğumda nasıldı? Eve elektrik bağlandığında yanılmıyorsam ilkokul 3'teydim. Radyo yok, elektrik yok, şimdiki ısınma düzeni yok. İnsanlar sobayla ısınıyor veya mangal yakıyor. Akşamüzeri erkeler gelmeden önce dışarıda, kapıların önünde mangal yanardı. Baba geldiğinde oda sıcak olsun, diye küllendiğinde içeriye alınırdı. Maltız denilen küçük, ocağımsı şeyde yemekler pişmiş. Yer sofrası kuruluyor, yemek yeniyor. Sonra komşular geliyor. Hepimiz bir odaya doluşuyoruz. Çoluk çocuk, erkek, kadın hep beraber. Niye? Isınmadan tasarruf. Lambadan tasarruf. Bu kadar kalabalık bir arada ne konuşacak? İçimizde kim güzel söz biliyorsa o konuşuyor. Benim annem çok güzel masal anlatırdı, hikayeler anlatırdı. Hepimiz dinlerdik. Şimdiki gibi, Bunu çocuklar dinlemez! Bunu erkekler dinlemez! diye bir şey yok. Ağzına sahip olacaksın. Herkesin dinleyebileceği bir şey anlatacaksın. Bu, önemli bir marifet. Birlikte maniler söyleniyor. Oturuyorsunuz, dinliyorsunuz. Mısır patlatılıyor, yeniliyor, içiliyor. Bugün sizde, yarın yan komşuda. Böylece bir tasarruf. Soba yanıyor bir taraftan. Sobanın üzerinde yarım kiremitler var. Bir sürü. Soba aynı zamanda onları da ısıtıyor. Geç vakit bunlar eski havlulara sarılıyor. Eve giderken çocuklar koltuklarının altına alıyor ve koşturmaca o soğukta yatağın içine koyup uyuyorlar. Ayaklar sıcacık. Yazın tütüncüler sokak lambalarının altında tütün dizerdi. Çocuklar, yaşlılar, gebeler. Herkes birbirine sahip çıkardı. Ben komşunun çocuğuna bakmam. diye bir şey yok. Anası-babası yatıyor içerde. Tütüne gidecekler, gece 12'de kalkacaklar. Onlar erken yatıyor. Böyle bir sokakta yetiştim. Her yerden insan vardı. Balkan göçmenleri, Midilli göçmenleri, Girit göçmenleri, yerliler. Herkes bir aradaydı. Kayıp Mahalle romanım böyle doğdu. Bu lafı kendim yazdım oraya. Harfleri şablon olarak hazırladım. Yerleştirip boyadım. Hem düzgün yaparsın Zehra hem de biraz harçlık kazanırsın. dedi öğretmenim ve parayla yazdırdı. İşte yar olmak bu. O çocuğun ufkunu açıyorsunuz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/13/bursa-16-kitap-fuari-etkinlik-programi-17-25-mart-2018", "text": "Tüyap Bursa Fuarcılık Anonim Şirketi tarafından, Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen Bursa 16. Kitap Fuarı, 17-25 Mart 2018 tarihleri arasında Tüyap Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi'nde düzenlenecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/14/14-akbank-kisa-film-festivali", "text": "14. Akbank Kısa Film Festivali, 19-29 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek. 65 ülkeden toplam 1342 kısa filmin başvurduğu 14. Akbank Kısa Film Festivali, Festival Kısaları, Dünyadan Kısalar, Kısadan Uzuna, Deneyimler, Belgesel Sinema, Perspektif, Özel Gösterim ve Forum bölümlerinden oluşuyor. Festival'de 38 ülkeden 104 kısa ve 3 uzun film seyirci ile buluşacak. Festivalin ulusal ve uluslararası yarışma kategorilerinde ise 14 film, En İyi Kısa Film ödülü için jüri önüne çıkacak. Festival'in Deneyimler bölümünün konuğu bu yıl Arjantin'li sanatçı Ana Katz. Oyuncu, yönetmen, yapımcı ve senarist olan Katz'ın Cannes Film Festivali Belirli Bakış Bölümü'nde gösterilen, başrolünde oynayıp yönettiği uzun metraj filmi A Stray Girlfriend ve beş kısa filmi festivalde yer alıyor. Sanatçı, gerçekleştireceği masterclass ile deneyimlerini festival takipçileriyle paylaşacak. 14. Akbank Kısa Film Festivali'nin Kısadan Uzuna bölümüne, yönetmen ve oyuncu Onur Saylak konuk oluyor. Festival kapsamında, sanatçının Karlovy Vary Film Festivali'nde ilk gösterimini yapan ödüllü son filmi Daha ve Orman gösterilirken, yönetmenle bir de söyleşi gerçekleştirilecek. Belgesel Sinema bölümünün konuğu ise, yazar ve yönetmen Nebil Özgentürk. Ünlü yönetmenin İç inden Hüzün Geçen Sevdalar ve Türkiye prömiyerini yapacak olan Almanya'ya Göçün Hatıra Defteri filmlerinin gösterileceği bölümde Nebil Özgentürk bir söyleşi ile festival takipçileriyle birlikte olacak. Festival kapsamında; İsveç Drama Birliği ve Avrupa Film Akademi üyesi senarist Marietta von Hausswolff von Baumgarten, görüntü yönetmeni Feza Çaldıran, yapımcı Suzan Güverte, kurgucu Ali Aga, oyuncu koçu ve tiyatro yönetmeni Çağ Çalışkur gerçekleştirecekleri atölye çalışmaları ile deneyimlerini sinemaseverlerle paylaşacaklar. Söyleşiler Bölümü'nde ise; oyuncu Farah Zeynep Abdullah ile Oyunculuk Üzerine, genç yönetmenler Anna Katalin Lovrity ve Murat Uğurlu ile Bir Kısa Film Yapmak, Montpellier Film Festivali kısa film direktörü Michele Driguez ile Uluslararası Festivallerde Kısa Filmler, akademisyenler Nilay Ulusoy, Özge Erbek Kara, Selahattin Yıldız ile Üniversitelerde Sinema Eğitimi ve Kısa Film İlişkisi, sektörün deneyimli post prodüksiyon uzmanları Ahmet Hızarcı, Cenk Erol ve Tuğushan Özdener ile Post Prodüksiyon, müzisyen Murat Evgin ile Müzik ve Görsellik başlıklı söyleşiler gerçekleştirilecek. En İyi Senaryo ödülünün de sahibini bulacağı Forum bölümü bu yıl 632 senaryo başvuruda bulundu. Ulusal ve Uluslararası olmak üzere iki ayrı kategoride gerçekleştirilen 14. Akbank Kısa Film Festivali yarışma sonuçları 29 Mart'ta yapılacak ödül gecesinden açıklanacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/14/3958", "text": "Nihat Özdal, Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesinde yaşayan; müze danışmanlığı ve su sporları alanlarında hayatını şekillendiren bir şair. O coğrafyada yaşayan şairin şiire yakınlığına şaşmamak gerek. O, şiirini nehrin derinliklerinden çıkarıyor. Bu sebeple ona nehir şairi diyoruz. Bir düğmeye soyut, somut onca şeyi sığdırmış şair. Şiirlerinde, sözcükleri yerleştirirken gösterdiği özenin ve işçiliğin büyüsüne kapılırken, bir yandan da sözcükleri işaret edip imlediği durumları, 'şeyleri' bir düğmeye özene bezene, sanki ceketini ilikler gibi yerleştirişini hissediyoruz. Nihat Özdal, sözcükler ile şiirin cümlelerini çözüyor. Ve şiirin ikliminde sonsuz yolculuğu başlıyor. Düğmelere parmak uçları ile değdiğimiz gibi değiyor şair şiirine. Kitap elli düğmeden oluşuyor. Her düğme açıldığında karşımıza farklı bir serüven çıkıyor. Kimi zaman yağmur olup Fırat suyuna karışıyoruz, kimi zaman kuş olup okyanuslara uçuyoruz. Düğmeler; dile getirdiği, söylediği, anlattığı 'şey'lerin ötesinde imledikleriyle, 'kendi kendine bir şey' ve aynı zamanda da kendisi için bir şey olarak, şairin söylediklerinden farklı bir 'dünyaya' da götürüyor bizi. Bildiğimiz dünyadan olasılık dışı bir dünyaya geldiğimizi, çünkü orada, ceketimize iliklediğimiz düğmelerde duran onca 'şey' içerdiklerinden ve biçimlerinden farklı birer 'şey' olarak vardığımız, dahil olduğumuz 'dünyada' başka bir imaj olarak ortaya çıkıyor. Sınırlı ve seçenekleri az olan bir dünyanın yerine olasılık dışı görünse de sınırsız ve seçenekleri çok fazla olan bir dünyadır burası. Artık ceketimize iliklediğimiz o düğme, bildiğimiz dokunduğumuz bir düğme değildir. İçeriğinden, biçiminden kurtulmuştur ve kendini dile bağlayan özellikleri dile gelir gelmez ortadan çekilmiş ve başka bir im olmuştur. Hemen sezer ve biliriz ki o düğmeyi iliklediğimizde bir başka yere gireceğiz. Gireriz de. Artık o gündelik ve sıradan düğme bir an'da olağanüstü ve şaşırtıcı bir düğme oluyor bu kitapta. Şimdi o düğmeye, o gündelik ve sıradan, ama bir o kadar da olağanüstü ve şaşırtıcı düğmeye baktığımızda; Özdal'ın imgeleminden kotardığı 'düğme'de neler yok ki, öyle ya bu düğme bir şairin düğmesi. Parmak uçlarımızla hissettiğimiz düğme hayat ile karşılıklı olarak etkileşmekte, adeta bir nehrin içinde yer almaktadırlar. Özellikle vurgulamak gerekir ki bu kitaptaki bir şiiri anlamak için kitabın bütününü anlamak gerekir ya da tam tersi kitabın bütününü anlamak için o bir şiiri anlamak. Böylece her şeyin iç içe olduğunu görürüz. Ancak, Düğmelerin her biri farklı imgelerle, imajlarla iliklenmiş şiire. Adeta bir gömleğin düğmelerini açıyoruz elli şiirde. Bize ne olduğumuzu hatırlatıyor, kim olduğumuzu. Her insanın kumaşı farklıdır. Renk renk, desen desen... Hayatlara göre nakışlanır. Bu kumaşa düğmeler eklenir. Bazen açmaya korkarız o düğmeleri; bazense sıyırmak, koparmak isteriz. Düğmelerinden biliriz kumaşları. Kumaşlarından anlarız insanları. Bir yerde; belki bir istasyonda belki de bir iskelede bulduğumuz bir düğme üstüne düşündüğünüzde farklı farklı dünyalara götürebilir bizi. Önemli olan düğmenin neye veya kime ait olduğu değil aslında, hangi havada neden düştüğü; ipliğin onu yer çekime yasasına yenik bırakışı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/14/demiryolu-emekcilerinin-filmi-locman", "text": "Şükrü Alaçam'ın gerçek aile öyküsünden esinlenerek kamera arkasına geçtiği Locman 9 Mart'ta vizyona girdi. Başrollerini Alican Yücesoy, Yeliz Kuvancı, Nisa Sofia Aksongur ve İlber Kaboğlu'nun paylaştığı film, kardeşini raylar üzerinde kaybeden Alaçam'ın ilk uzun metrajlı filmi. İlk yönetmenlik deneyimimi içlerinde büyüdüğüm demir yolcuları ve demiryolcu ailemi anlatarak gerçekleştirmek istedim diyen Alaçam'ın Mine Ölçe Çakan ile senaryosunu da yazdığı, yapımcılığını Işıl Çuhadar'ın üstlendiği film, Alaçam ailesinin de dahil olduğu sevgiyle kenetlenmiş, zorluklara beraberce göğüs geren, her koşulda birlik olmayı başarabilen demiryolcu ailelerinin gerçek hikayesini bağımsız sinemanın kıt imkanları, samimi diliyle anlatıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/14/kadikoyde-haldun-taner-muze-evi-aciliyor", "text": "Kadıköy Belediyesi, tiyatro ve edebiyat dünyasının büyük ustası Haldun Taner'in 103. Yaş gününde Haldun Taner Müze Evi'ni açıyor. Kadıköy Belediyesi sanat ve edebiyat dünyasının önemli isimlerini yaşatıyor. Belediye tiyatro ve edebiyat dünyasının büyük ustası Haldun Taner ismiyle Müze Evi açıyor. Usta yazarın eserlerin sergileneceği Haldun Taner Müze Evi'nde tiyatro dünyasına yeni eserler katılmasını sağlayacak kurs ve seminerler gerçekleştirilecek. Kadıköy Belediyesi'ne ait Fenerbahçe Mahallesi'nde bulunan ikinci derece tarihi eser olan bina restorasyonu yapılarak Müze Evi haline getirildi. Haldun Taner Müze Evi, 16 Mart Cuma günü saat 15.00'de büyük yazarın eşi Demet Taner, dostları, Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu ve Kadıköylülerin katılımıyla açılacak. Tarihi binada büyük edebiyatçı ve tiyatro yazarı Haldun Taner'in anısını yaşatacak şahsi eşyaları ve yaratımlarına dair belgeler, afişler, fotoğraflar yer alacak. Başta Kadıköylüler olmak üzere sanat ve edebiyat dünyasına ilgi duyan herkesin ilgi göstereceği Haldun Taner Müze Evi'nde, usta yazarın kişisel eşyalarının sergilenmesi dışında edebiyat ve tiyatro sanatına dair etkinlikler gerçekleştirilecek. Tiyatro yazarlığı alanında Türk Tiyatrosu'nun ihtiyacı olan oyunların yazılması için özellikle genç yazarların teşvik edileceği Haldun Taner Müze Evi'nde dönemsel hikaye ve oyun yazarlığı kursları düzenlenecek. Edebiyat ve tiyatro ile ilgili sergiler düzenlenmesini; eksikliği duyulan yepyeni ve faydalı bir hizmet olarak genç yazarlarla, tiyatro icra topluluklarını; yani tiyatro sanatının iki temel ayağını buluşturmayı hedefleyen Haldun Taner Müze Evi'nin bir başka projesi de Haldun Taner Müze Evi Genç Yazarlar Arşiv/Kitaplığı. Müze Evi bünyesinde yeni ve yerli tiyatro oyunlarından oluşturulacak kitaplık kurulacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/14/orhan-pamuk-uzerine-6-yeni-kitap", "text": "Geçtiğimiz aylarda Orhan Pamuk'un romanları üzerine yurt dışında altı kitap birden yayımlandı. Bu kitapların üçü İngilizce, ikisi Fransızca, biri de İtalyanca."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/16/dilek-degerli", "text": "1961'de Konya'da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Aynı üniversitede yüksek lisans yaptı. Şiirleri, yazıları ve çevirileri Öteki-siz, Şiiri Özlüyorum, Eliz, Hayal, Şiir Saati, Kurşunkalem, ÇN. Mühür vb. dergilerde yayınlandı. The World Poets Quarterly dergisinde ve World Poetry Yearbook'da 2013-2014-2015 seçkilerinde İngilizceye çevrilen şiirleri yayınlandı. Ç. N. , Sahafın Keçisi ve Çerçevesiz Sanat dergilerinin yazı kurulunda yer aldı. Resim sergileri açtı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/19/beseriyetin-hafizasi-kutuphaneler", "text": "Türkiye'de 1964 yılından beri kutlanan, kütüphanecileri ve kütüphaneleri daha görünür kılıp, sürdürülebilir kazanımlar sağlamayı amaçlayan Kütüphane Haftasının (26 Mart 1 Nisan) bu yılki teması Kültürel Değişim ve Kütüphaneler. Bu bağlamda kütüphane müdavimlerinin ve kitapseverlerin önemli bir durağı YKKS Loca olacak. Hafta dolayısıyla Yapı Kredi Araştırma Kütüphanesi'nin düzenlediği etkinliklerin ilkinde Türkiye'nin en önemli tarihçilerinden, akademisyen ve yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı bir söyleşi geçekleştirecek. Kütüphaneleri beşeriyetin hafızası olarak tanımlayan Ortaylı, kendi kütüphane deneyimlerini dinleyicilerle paylaşacak, tarihten bugüne kütüphanelerin işlev ve işleyiş biçimi bakımından geçirdiği dönüşümleri anlatacak ve tarihi miras kapsamındaki kütüphanelerin nasıl korunması gerektiğini tartışacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/19/muge-iplikci-basar-basarir-ve-jale-sancakla-uydurmanin-sozculeri", "text": "hep kitap ve Pera Müzesi'nin hayata geçirdiği Uydurmanın İncelikleri söyleşi dizisinin ikinci etkinliği 21 Mart Çarşamba akşamı 19.00'da Pera Müzesi Oditoryumu'nda gerçekleşecek. hep kitap'ın yayınladığı Uydurmanın İncelikleri: Kurmaca Üzerine Kişisel Yaklaşımlar kitabında deneyimlerini paylaşan yazarlardan Müge İplikçi, Başar Başarır ve Jale Sancak, Hakan Bıçakcı moderatörlüğünde bir araya gelerek uydurmanın sözcülüğünü üstlenenlere, yani karakterin ta kendisine dair dolu dolu bir sohbet gerçekleştirecek. Bu kitaptan yola çıkarak düzenlenen Uydurmanın İncelikleri başlıklı yazarlarla söyleşi dizisi, toplam 4 etkinlikten oluşuyor. Söyleşiler; kitapta yer alan yazarların yaklaşım, yöntem ve önerilerine bir adım daha yakından bakma olanağı sunuyor. Yazarlar, söyleşi sonrasında okurlar için kitaplarını da imzalayacaklar. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlik için yerler sınırlı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/19/onur-unlu-gercek-kesiti-beyaz-perdeye-tasidi", "text": "Onur Ünlü'nün yeni filmi 'Gerçek Kesit: Manyak'ın ilk fragmanı yayınlandı. Film, 23 Mart'ta vizyonda olacak. Flash TV'nin bir döneme damgasını vuran, üçüncü sayfa haber hikayelerinden uyarlanan, amatör oyunculuklarıyla ünlü televizyon programı 'Gerçek Kesit', yönetmen Onur Ünlü tarafından beyaz perdeye taşınıyor. Ünlü'nün 'Gerçek Kesit: Manyak' adlı filminde annesine çok düşkün Rıza, belediyede temizlik görevlisi olarak çalışmaktadır. Annesine düşkünlüğü, kendi yuvasını kurmasına engel olur. Fakat karşı apartmana taşınan Serpil sayesinde Rıza, evlilik fikrine sıcak bakmaya başlar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/21/54-kutuphane-haftasinda-salt-galatada-soylesi-ve-gosterim", "text": "Dört edebiyatseverin dünyanın son kitabevini kurmak amacıyla birlikte çıktığı yolculuğun hikayesini anlatan belgesel, Türkiye'de ilk kez gösterilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/21/asik-veysel-ve-tayfun-talipoglu-kartalda-anilacak", "text": "Büyük halk ozanı Aşık Veysel ve geçtiğimiz yıl hayata gözlerini yuman usta gazeteci Tayfun Talipoğlu, ölüm yıl dönümleri olan, aynı zamanda Nevruz Bayramı ve Dünya Şiir Günü olan 21 Mart'ta Kartal Belediyesinin düzenleyeceği geceyle anılacak. Aşık Veysel'in ölüm yıl dönümü ve aynı zamanda Dünya Şiir Günü olan 21 Mart'ta gerçekleştirilecek anma gecesi, 21 Mart 2018 Çarşamba günü saat 20.00'de Hasan Ali Yücel Kültür Merkezinde gerçekleştirilecek. Gazeteci yazar Erol Mütercimler'in sunuşuyla başlayacak gecede sanatçılar tarafından seslendirilecek Aşık Veysel türküleri, Tayfun Talipoğlu'nun 'Yol Hikayeleri'yle birleşecek. 'Uzun İnce Bir Yol Hikayesi' başlıklı anma gecesinde İdris Akyüz, İbrahim Karaca Ve Zekeriya Çavuşoğlu, Dünya Şiir Günü dolayısıyla şiir seslendirecek. Kartallı sanatseverler, Kartal Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü'nün düzenleyeceği anma gecesine ücretsiz katılabilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/21/bursada-edebiyat-muzesi-acildi", "text": "Nilüfer Belediyesi, alanında Türkiye'de ilk ve tek olan Edebiyat Müzesi'ni Misi'de halka açtı. Nazım Hikmet'ten, Yaşar Kemal'e, Orhan Pamuk'tan Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya kadar çok sayıda değerli yazarın el yazmaları ve kişisel eşyalarının bulunduğu müze, Türk Edebiyatı'nın hafızası ve belgeliği niteliğinde. Müzeler kenti olma yolunda hızla ilerleyen Nilüfer Belediyesi, Mübadele Müzesi ve Fotoğraf Müzesi'nin ardından Edebiyat Müzesi'ni kente kazandırdı. Edebiyat dünyasının en önemli isimlerinin aralarında bulunduğu çok sayıda yazarın el yazması eserleri ve kişisel eşyalarının yer aldığı Nilüfer Belediyesi Edebiyat Müzesi, düzenlenen törenle Gümüştepe Mahallesi'nde açıldı. Açılış törenine, Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Türkiye Yayıncılar Birliği 2. Başkanı Fahri Aral, PEN 2. Başkanı Halil İbrahim Özcan, Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cegizhan, Nilüfer İlçe Milli Eğitim Müdürü Mustafa Muharrem Tüfekçi, Nilüfer Belediyesi Başkan Yardımcıları, Nilüfer Belediye Meclisi Üyelerinin yanı sıra Nebil Özgentürk, Metin Celal, Oya Uysal'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda yazar katıldı. Açılış töreninde konuşan Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, müzeler kenti olma yolculuğunda üçüncü durağı hayata geçirmekten dolayı mutlu olduklarını dile getirdi. 1999 yılında Nilüfer'i kültür-sanat kenti yapma hedefi koyduklarını ve bu hedef doğrultusunda hızla ilerlediklerini söyleyen Başkan Mustafa Bozbey, Bir hedef koymak ve bu yolda yılmadan ilerlemek herkesin harcı değildir. Bu inanmaktır. Nilüfer Belediyesi'nin üç temel hedefi, eğitim-bilim, kültür-sanat ve spor kenti olmaktır. Bu projeleri adım adım hayata geçiriyoruz. Türkiye'de tek bir yazara ya da isme adanan müzeler var. Ama Nilüfer Edebiyat Müzesi, özellikle Türk edebiyatına geniş bir çerçeveden bakan, kapsamıyla, anlayışıyla, koleksiyonundaki yüzlerce yazara ait parçayla Türkiye'de alanındaki ilk ve tek müzedir. Nilüfer Edebiyat Müzesi'nde, yazın tarihine belge olan ve zamana aktarılan edebiyat dünyasının tüm izlerini bulacaksınız. Sözcüklerin, art arda dizilirken yaşamı anlattıkları, yaşam buldukları ve yaşama rehberlik ettikleri dünyamızda, zihnimizde iz bırakan cümleler burada, müzeyi gezenleri karşılayacak dedi. Şair ve yazarların çok özel eser ve eşyalarının da müzede sergilendiğini söyleyen Bozbey, Burayı ziyaret edenler şair ve yazarların yaşamlarına tanıklık edecek. Yine şair ve yazarların fotoğraf ve biyografileri kitap tutkunlarının dokunurken heyecan duyacakları ilk baskı ve imzalı eserlerle buluşacaksınız. Edebiyat Müzesi, Türk Edebiyatı'nın hafızası ve belgeliği olmanın yanı sıra, düzenlenecek sergiler, şair ve yazarlar adına basılan pul ve ilk gün zarflarıyla Bursa'da yaşayan edebiyatçıların da kendilerine yer bulduğu dinamik ve yaşayan bir yer olacak diye konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/21/cukurova-sanat-gunleri-basladi", "text": "Bu yıl 19 25 Mart tarihleri arasında düzenlenecek 12. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri (12. UÇSG)'nin teması Getto/İçerdekiler Dışardakiler olarak açıklandı. Genel sloganı yine Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele olan UÇSG'nin bu yıl da özel teması her zamanki gibi Barış olarak belirlendi. Suriye'deki savaş nedeniyle bu yıl da Ortadoğu ülkelerine kapalı bir etkinlik biçiminde gerçekleştirilecek 12. UÇSG Çukurova'da 5 merkez ile Bodrum, Brighton ve Sydney'de eş zamanlı olarak düzenlenecek. 12. UÇSG'de bu yılki sanatsal etkinliklerde ağırlıklı olarak kültür, emek, şiir ağırlıklı bir program hazırlandı. 20 Martta, 18.30'da Adana'da yapılacak açılış töreninde Mustafa Özke (12. UÇSG Sözcüsü) ve ödül alan sanatçı İsa Çelik birer konuşma yapacak. Etkinliklere Elena Martynıuk, Marcona Sadriddinzoda, Stratis Tsoulellis, Gazi Yüksel, Nihat Ziyalan, Ümit Öztürk, Su Yücel, Sinan Meydan, Zafer Algöz, Can Yılmaz, Namık Kuyumcu, Serap Yenici, Hüseyin Cengiz, Zafer Özgentürk gibi çok sayıda değerli sanatçı katılacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/21/mehmet-gurelinin-yeni-filmi-dort-koseli-ucgen-izleyiciyle-bulusacak", "text": "Sinema, müzik, resim ve edebiyatın duayen isimlerinden Mehmet Güreli'nin yeni filmi 'Dört Köşeli Üçgen' prömiyerini 37. İstanbul Film Festivali'nde yapacak. İlk kez sinemaseverlerle buluşacak filmin gösterimi 15 Nisan 13.30'da Beyoğlu Sineması'nda gerçekleştirilecek. 'Gölge'den sonra ikinci uzun metraj sinema filmi olan 'Dört Köşeli Üçgen' Güreli'nin aynı zamanda dayısı olan ünlü yazar Salah Birsel'in aynı adlı romanından uyarlandı. İflah olmaz bir gözlemcinin hikayesinin anlatıldığı filmin başrolünde yer alan Mustafa Dinç'e; Ülkü Duru, İştar Gökseven, Kaan Çakır, Emre Altuğ, Mehmet Esen, Sezgi Mengi, Alper Saldıran, Şencan Güleryüz, Gökçer Genç, Pınar Tuncegil ve birçok önemli isim eşlik etti. Filme ayrıca Salah Birsel'in eşi, tiyatrocu Jale Türkan Birsel de konuk oyuncu olarak destek verdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/21/melike-belkis-aydin-ile-pembe-kizil-uzerine-fatma-yesil", "text": "Herkeste olanı, herkesin olanı açık seçik bize sunan öyküler Pembe Kızıl'dakiler. Her şey bir anda, gözümüzün önünde oluveriyor onları okurken. Melike Belkıs Aydın perdelerimizi kaldırıp tüm arzularımızı -olanı olduğu gibi- bütünleyerek görünür kılmış. Cinselliğe tek başına bir mesele olarak değil de, toplumsal algının tabularına bir karşı çıkış olarak rastlıyoruz kitapta. Kurgunun gerçekliğini bütünlemiş, incelikli bir şekilde ele alarak öyküleri kuvvetlendirmiş. Kadının kendini ifade etmeye bile cesaret edemediğini, toplumun mağdur birey üzerinde kurduğu baskıyı, yalnız bırakılmış bireyin yaralarını dönüp dönüp düşünür de bir türlü dert edinemeyiz. Belki de toplum hepimize içimizden konuşmamız gerektiğini öğrettiği için... İçimize dert olanlar, sustuklarımız, susmak zorunda bırakıldıklarımız, cesaretsizliğimiz, boş verdiklerimiz ve ötekileştirildiklerimiz bir uğultu olmaktan çıkıyor sanki, öyküler sesimiz oluyor bir anda. Pembe Kızıl üzerine Melike Belkıs Aydın ile söyleştik. Kitaptaki öyküler belki sizin de sesiniz olmak için bekliyor. Ben her şeyi en kısa ve güvenli yoldan değil de karmaşık tarafından yapanlardanım. Özellikle değil de hep böyle denk geldiği için, hep en kısa mesafede bile yolunu yitirenlerdenim. Menzile illa ki dolanarak giderim. Kapak tasarımı konusunda da böyle bir şey oldu. Sevgili editörüm Sibel Öz ile onun cezaevinden bir arkadaşının tasarımını kapak görseli olarak kullanmak istemiştik, çok güzel bir çalışmaydı. Ama sonra teknik nedenlerle değiştirmek zorunda kaldık tasarımı. İkisinin de habercisi oldukları mevzu kadınların anlatıcı olduklarıydı belki evet. Yani özne kadın. Burun kıvrılır çokça, çünkü ne ev içi emek heyecan verici gelir, ne de kadınların anlatıcısı olduğu sorunlar. Bu yüzden kapağın haber verdiği birtakım kadınlar tabii ki, ama bizim kabul etmeye gönül indirdiğimizden de fazlası. Biz kadınların sesini sadece bizim alıştığımız mağduriyet içindeyse duymaya tahammül edebiliyoruz, oysa Pembe Kızıl'ın kadınları dikbaşlı ve sanıyorum biraz gevezeler ya da anlatmayı seviyorlar diyelim. Yine de unutmadan söyleyeyim, kadın edebiyatı, göçmen edebiyatı, şu bu edebiyatı diyerek metinleri bir yerlere hapsetmek sinsice bir dışlama biçimidir. Ütü yapmak ya da çay demlemek öyle bir seçim biçiminde sunuluyor ki önümüze onları yapmayı seversek safımızı kendimizi reddeden bir yerde seçmiş olmak zorunda kalıyoruz. Oysa ben çay demleyip içmeye, teyzemlerle, halamlarla takılmaya bayılırım. Ama bu eylemler hiçbir zaman sadece kendileri değiller. Ne zaman ki kadınlar dışındaki herkes kadınları tanımlanmaktan vazgeçmeye tenezzül ederler o zaman seçtiğimiz şeyleri sadece kendimiz için seçmiş olabiliriz. Bu yüzden biz yaşamın gündelik ve çok sıradanmış gibi görünen gizli mayınlarla dolu arazisinde safını seç diye kulağımıza fısıldayıp duran bir sesi dinleyerek yaşamak zorundayız. Kişisel olan politiktir. O denli basit ve doğru bir laf ki, bizim meselemizi daha güzel hiçbir şey anlatamazdı. Bu yüzden çay demlemek, jilet gibi ütülemek, soğanları küp küp doğramak, kahvenin köpüğünü tutturmak, domatesi kabuğuyla pişirmek bizim hapsedildiğimiz yerler olduğu sürece, hesaplaşmamız da orada sürecektir. Bundan muaf değiliz ki, neden kadın olduğumuz halde bir yabancının dublajını kullanmak zorunda olalım? Evimizi kendi ellerimizle yapacaksak neden bir başkasının elini ödünç alalım? Yazı da bir ev inşası işte, ama tuğlalarımız eski evimizden bize yadigar kalanlar. Başımıza yıkılan ya da bizim yıktığımız eski evimizinkilerden başka kullanacak neyimiz var yeni bir ev için? Neden bir başkasının evinin tuğlalarını ödünç alıp eğreti bir ev kurmaya kalkalım? Daha doğrusu ev eğreti olabilir de harcı eğreti olmamalı. Başkasının sözcükleriyle konuşmamız neden gereksin? O yüzden öykü de, metnin her türlüsü de burada olan bitenden azade değil ama yazmasaydık çıldırırdık o ayrı mesele. Çünkü bize katıksız kendimiz olabileceğimiz bir başka alan bırakmıyorlar. Tek başına cinsellik değil mesele elbette, ama kıstırıldığımız ve indirgendiğimiz yer orası olduğu için oraya bir pençe atmadan bırakamayız işin peşini. Belki mesele bu kadınların anlatmayı çok istemeleri, anlatacak çok şeyleri olacağını düşünmeleri. Bütün gün sınıfta parmak kaldırmaya cesaret edemeyip eve gelene dek kendi kendine konuşan ve anlatmaya aç bir öğrenci gibi söylenip durmaları ya da bunu yapmak zorunda bırakılmaları. Aslında bu suskunluk salt kadınlara özgü bir şey değil, ezilen olmaya özgü bir şey. Çünkü genelde ezilirken, hakkınız yenirken bir de buna ek olarak sesinizi çıkarma, meramınızı anlatma meselesi çıkıyor ortaya. Ses çıkarmak da ayrı bir cesaret ve cüret meselesi. Mağdur, hakkının yenmesine tepki göstermek yanında bir de kendini anlatabilmek istiyor ama yapamıyor. Bu bağlamda da sadece yalnız kadınların değil yalnız bırakılan, uyumsuz ilan edilen herkesin yaraları bunlar. Sibel Öz'ün bir yazısı vardı, Öykü Hamurunda Kadın Eli diye. Orada değindiği bir şey vardı, anlatıcının 'ben dili'nde diretmesi meselesi. İşte mesele bu, ben dilinde olmayı yeğlerim ben. İç dünyaya girmekten anladığım bu. Ben dilini kullanmak içeriden konuşmayı yeğlemek demek. Ben dili, her karakterin kendisi oluvermek demek, o yüzden tam da iç dünyaya girmeyi yeğliyorum. Bambaşka yaşamları dışarıdan bir gözlemci gibi izlemek ve izletmek yerine onların dilini benimsemekten yanayım. Her anlattığınız öykünün dilini sevmek ve kabullenmek gerek, ben dilini kullanmak tam da bu kabullenmeye işaret ediyor. Evet bellek, anımsamak, geçmişle ilişki kurmak benim karakterlerim için önemli. Anlatıcıların dönüp dönüp takıntılı birinin anahtarını yanına alıp almadığını on dakikada bir bakmaları gibi belleklerini yoklamaları bundan. Geçmişim yerinde mi, ben kimdim, heh oydum değil mi, evet oydum. Anımsamak belki insanın durduğu yerinden kendisini emin kılmasının bir yolu olduğundan tedirgin bir durum galiba. Güzel anıları anımsamakta bile bir tedirginlik var sanırım, bulunduğunuz anı gerekçelendirmenin, kendi gözümüzde meşrulaştırmanın bir yolunu arıyorsunuz. Belleğin bir anlamı da geldiğiniz yolun bir haritasını elinize almanız demektir. Vardığınız yere nereden geldiniz bunu ancak belleğinize sahip çıkarsanız bilebilirsiniz. Belki tek tek yazarların isimlerini vermek yerine öyküyle ve anlatmayla nasıl bir serüvenim olduğundan söz edebilirim. Yani akrabalık ettiğim öykücülerden değil, çünkü çok uzun sürer bu liste, birini söyleyip birini unutmuş olmak istemem, o yüzden de öykücülüğü öğrendiğim akrabalarımdan söz edeyim. Ben geniş kocaman ailelerde, sesleri göğe yükselen kadın akrabalarla dolu öğleden sonralarda büyüdüm. Anlatmayı çok seven, dinlemeye bayılan kadınlardı bunlar. Öyle ki çay saatleri her gün de toplansalar bir türlü yetmezdi onlara, hep tadı damaklarında kalırdı, bir türlü sohbete doyamazlardı. Köy yerine yapılacak yeni evlerden, çarşıda yaptıkları çetin bir pazarlık macerasına, geçen akşamki dizide kimin kiminle evlendiğinden tutun da iki gece önce rüyalarında gördükleri gelincik tarlasına dek anlata anlata bitiremedikleri çok önemli mevzuları vardı hep. NATO zirvesinden daha önemli meselelerdi bunlar. Ben de dinlemeyi hep çok sevdim. Anlatmanın nasıl da ekmek ve su gibi bir gereksinim olduğunu onların sofralarından öğrendim sanıyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/21/sehir-tiyatrolarinda-bu-hafta-hangi-oyunlar-var-21-25-mart", "text": "Batılılaşma yolundaki Osmanlı'nın sancılarını, II. Abdülhamit Han'ın son dönemleri ile İttihat Terakki'yi, mesleğine aşık bir asker olan Binbaşı Fehmi Aksaray'ın gözünden anlatan oyun, aynı zamanda hüzünlü bir aşkın da hikayesini konu alıyor. Aynı adlı romandan sahneye uyarlanan Makedonya Gamzesi, dönemin siyasi ve sosyal şartlarını o zamanların İstanbul'unu, sokaklarıyla, insanları ve yaşam koşullarıyla gerçekçi bir biçimde gözler önüne seriyor. Üstün İnanç'ın yazdığı Tarık Şerbetçioğlu'nun yönettiği oyunda; Ada Alize Ertem, Aslı Menaz, Aybar Taştekin, Nafiz Can Tarakçı, Cem Uras, Cemal Ahhan Şener, Çağlar Polat, Deran Özgen, Emrah Can Yaylı, Fahri Kıncır, Göksel Arslan, Mert Aykul, Emrah Özertem, Murat Bavli, Naci Taşdöğen, Nazif Uğur Tan, Özgür Dağ, Selen Nur Sarıyar, Sinan Bengier, Şeyda Arslan, Uğur Dilbaz, Yağmur Damcıoğlu Namak, Yeşim Mazıcıoğlu, Z. Bahar Çebi rol alıyor. Oyun, 21-24 Mart 2018 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Yaşadığımız her günü güzel bir güne dönüştürmek varken, güzel bir günün bize çıkıp gelmesi için öylece oturup bekleriz. Çoğu zaman yaşamak yerine erteleriz. Tüketmenin bencilliğini, paylaşmanın samimiyetine yeğleriz. Oysa ihtiyacımız olan tek şey, biraz farkındalıktır. Geç Kalanlar, sordukları ve sordurduklarıyla seyircisine derinlikli bir yüzleşmenin resmini gösteriyor. Pervin Ünalp'ın yazıp Nihat Alpteki'nin yönettiği oyunda; Defne Gürmen, Elçin Atamgüç, Vildan Gürelman, Zafer Kırşanrol alıyor. Oyun, 21-24 Mart 2018 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde. Sahnelendiği birçok ülkede beğeniyle izlenerek, Tony, Outer Critics, Theater World ödüllerine layık görülen bu eğlenceli Broadway müzikali, oyunun şarkılarının bestecisi Marvin Hamlisch ile şarkı sözlerinin yazarı Carole Bayer Sager'in gerçek hayatta yaşadıkları aşk hikayesinden esinlenilerek yazılmış. Oyunda, şöhretli ancak takıntılı bir besteci olan Vernon ile ona hayran, çılgın ve yetenekli bir söz yazarı olan Sonia'nın yaratıcı iş birliği ve fırtınalı duygusal ilişkileri anlatılıyor. Bu renkli macerada kahramanlarımıza içlerindeki öteki benler de birbirinden keyifli şarkı ve danslarıyla eşlik ediyor. Neil Simon'un yazıp Ersin Umulu'nun yönettiği oyunda; Ali Mert Yavuzcan, Özge Özder, Köksal Ünal, Evrim Artut, Müge Gülgün ve Çağrı Büyüksayar rol alıyor. Oyun, 22-24 Mart 2018 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde. Sinema ve sahnede bir klasik olmayı başarmış On İki Öfkeli Adam, Şehir Tiyatroları'nda çağdaş bir rejiyle seyircinin beğenisine sunuluyor. Şüphelinin suçlu olduğunun genel kabul görüldüğü jüride, bir üye bu karara karşı çıkarsa ne olur? 12 jüri üyesi üzerinden adalet kavramını sorgulayan, Reginald Rose'un yazıp Arif Akkaya'nın yönettiği oyunda; Ali Gökmen Altuğ, Mehmet Avdan, Selçuk Yüksel, Metin Çoban, Rahmi Elhan, Kutay Kırşehirlioğlu, Gün Koper, Enes Mazak, Nihat Alpteki, Serdar Orçin, Ahmet Özarslan, Erkan Akkoyunlu ve Burteçin Zoga rol alıyor. Oyun, 21-24 Mart 2018 tarihleri arasında Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde. Dünya edebiyatının önemli isimlerinden Maksim Gorki'nin ilk öyküsü Makar Çudradan uyarlanan oyun, bir çingene obasındaki deli dolu, gururlu, genç sevdalıların asla vazgeçemeyecekleri iki şey aşk ve özgürlük- ile nasıl sınandıklarını anlatıyor. Askerlerin, derebeylerin, büyücülerin ve hiçbir kadının ele geçiremediği Zobar bu aşka esir düşmüştür. En az onun kadar bağımsızlığına tutkun ve en az onun kadar aşık olan Rada'nın tek şartı vardır: Zobar bütün obanın önünde Rada'nın ayaklarına kapanıp elini öpecektir. Uğruna yaşanacak en önemli şeyin özgürlük olduğuna işaret eden oyunda, bütün maddi değerlerin ötesinde insan onurunun yüceliğine vurgu yapılıyor. Ivana DIMIC'in yazdığı Gökçe Yurtsal'ın yönettiği oyunda; Ali Murat Altunmeşe, Aslı Şahin, Ayhan Anıl, Ayşe Günyüz, Berfu Aydoğan, Burhan Yeşilyurt, Cafer Alpsolay, Can Alibeyoğlu, Didem Poyraz, Dolunay Pircioğlu Kaya, Ebru Üstüntaş, Efe Ünal, Emrah Derviş Soylu, Emre Çağrı Akbaba, Emre Şen, Erhan Özçelik, Esen Koçer, Gökşen Ateş, Hüseyin Tuncel, Müslüm Tamer, Nazife Oğlakçıoğlu, Oğuzhan Oğuz, Orhan Erhan Yıkılmaz, Ömer Naci Boz, Özgür Atkın, Özgür Kaymak, Samet Silme, Seda Çavdar, Selim Can Yalçın, Sevilay Şimşek, Şirin Asutay, Volkan Öztürk, Yasemin Tunca, Yılmaz Aydın rol alıyor. Oyun, 22-24 Mart 2018 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde. Danis Tanovic'in Tarafsız Bölge adlı film senaryosundan oyunlaştırılan İki Arada Bir Yerde adlı oyun Yıldıray Şahinler'in rejisiyle sahneye taşınıyor. İki Arada Bir Yerde, savaşın tam orta yerinde iki taraf haline gelmiş ya da düşürülmüş asker-insan'ların durumunu anlatıyor. Adları yaşam biçimleri, uğruna savaştıkları değerler, hatta beklentileri, birbirinin benzeri olanları ateş altındaki korkuları, tedirginlikleri, öfkeleri oyunda konu ediliyor. Danis Tanovic'in yazıp Yıldıray Şahinler'in yönettiği oyunda; Alp Tuğhan Taş, Cengiz Tangör, Ertuğrul Postoğlu, Güzin Alkan, Mehmet Soner Dinç, Murat Coşkuner, Reyhan Karasu, Mehmet Sefa Öztürk ve Yıldıray Şahinler rol alıyor. Oyun, 22-24 Mart 2018 tarihleri arasında Gaziosmanpaşa Sahnesi'nde."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/21/shakespeare-perisi-bogazicinde", "text": "Dünyaca ünlü sanatçıların ağırlandığı, geleneksel Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall Klasik Müzik Konserleri, Bahar döneminde Shakespeare ve Müzik başlıklı etkinliğe ev sahipliği yapacak. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türk Hava Yolları'nın desteğiyle gerçekleşen Albert Long Hall konser serisinde, William Shakespeare'in farklı oyun ve sonelerinden metinler arası kolaj yöntemiyle hazırlanmış Shakespeare Perisi adlı program 21 Mart Çarşamba saat: 19:30'da dinleyicilerle buluşacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/23/aynadaki-curume", "text": "Arkadaş Z. Özger şiir ödülünü alan Aynadaki Çürüme Narin Yükler'in ilk şiir kitabı. İlk kitaplara karşı bir ön yargı ile yaklaşılır. Acemiciliğin kırpılmış yanlarını görürüz en çok. Onlar üzerinden tartışır, eleştirir, bir iki cümle atarız ortaya. Perdeyi tamamen çekip sahneyi dolduranları apaçık görmek gerekir. Ve perdeyi çektiğimde gördüklerim hem acıtıcı hem de ümit vericiydi. Zamana dayalı bir içe dönüş hali olan Aynadaki Çürüme, dönüş yolculuğunda yaşanılanları, çoğalan bir acının çemberin içinden yahut kuyunun dibinden kulağımıza çalınan fısıltılardır. Duyduğumuz bu fısıltılar, dünyanın geçiciliğinden çok çürümenin sürekliliğini hatırlatır. Narin Yükler, bir hatırlatma notu bırakmış okuruna. Bıraktığı notunda çürüme, ayna, perde ve hafızadan oluşan bölümlerin, çizdiği yolun durak adlarıdır. Bir sonrası durağa ulaşabilmek için bıraktığı notu okuyabilmek, metnin alt yapısından bize göz kırpan tarihin, geçmişin, dilin ve Narin Yükler'in dünyasını tanımak gerekir elbet. Bir tarihin, bir geçmişin, bir dilin, bir insanın, bir yeryüzünün çürümesidir Aynadaki Çürüme. Ait olduğu yerden alıkonulan şeylerin tanıklığıdır biraz da. Coğrafyanın geçmeyen sancısının şimdisizlik halidir Narin Yükler'in şiirleri. Sancının büyümesi, ötekileştirilmiş, dışlanılmış bir geçmiş ve üzeri örtülmeye çalışılmış kanlı olayların yaşandığı yolun bitmeyişidir. Çünkü istenilen uzak ve sonsuzdur. Bu istek, gitmeye mecbur bırakır. Mecbur kıldırılmış bir gitmenin de kitabıdır aynı zamanda Aynadaki Çürüme. geçeceğine inanalım çocuksu bir telaşla. biliyorum, dönüş yolum yok. camdaki buharda yaşlanacağım. yalnızlığından, uçakla harap edilen yanlarımdan hiç. Ağrısını hissettiğimiz Aynadaki Çürüme, sadeliğin, özgünlüğün, imgenin abartılı fırçası değmemiş bir ilk yapıt. Şiirlerindeki bilgi ve birikimin yoğunluğunu hissettiriyor Narin Yükler. Şiirin edebi yüzüne zarar vermeden, naif ve kırılganlıkla başarıyor. Şiirlerin alt metnini sökebilmek için, detaylardaki inceliği kavramak ve tekrar tekrar okumak gerekir. Adını hep duyacağımız şairin zamanı üzerinden sıyırdığı ilk yapıtı, akıllarda yer edecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/26/edebiyat-ve-psikoloji-atolyesi-nihan-kaya", "text": "Jung Psikolojisi'ne giriş niteliğinde olan bu atölye, sanatı ve edebiyatı Freudyen, Jungçu, Lacancı ve başka birçok teorinin perspektifinde ele alan farklı yaklaşımları tartışacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/26/halit-ziya-usakligilin-sarkilari-harften-ve-notadan", "text": "Hasta yatağındaki annenin, oğlundan sanki bir rüyanın arasından, örtülü, sisli bir sesle istediği bu son arzuya, Şevki Bey'in Hal-i nez'imde acırsın sevgilim dinle beni şarkısıyla cevap veren, Halit Ziya Uşaklıgil idi. Aşk-ı Memnunun, Mai ve Siyahın büyük yazarı tiyatro, opera- operet ve dansın yanı sıra klasik Türk müziğiyle de yakından ilgiliydi. Küçük yaşta eser meşk etmeye başlayan Uşaklıgil, İzmir ve İstanbul'da musıki meclislerinde bulundu. Yazarlığının yanı sıra bestekarlığıyla da bilinen Ahmet Rasim ve piyano çalmasıyla da ünlü yazar Recaizade Mahmud Ekrem yakın dostlarındandı. Harf'ten ve Nota'dan dizisinde bu kez Uşaklıgil'in şarkılarına kulak vereceğiz. Yazarın Kırk Yıl adlı hatıratının yanı sıra Aşk- Memnu başta olmak üzere roman ve hikayelerindeki harflerde ve notalarda gezineceğiz. - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Tarih: 28.04.2018 - Saat: 17:00"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/26/ilhan-berk-100-yasinda-edebiyat-konusmalari", "text": "Edebiyatımızın en genç şairi denirdi ona. Türk şiirinin en üretken isimlerinden biriydi. 1953 yılına kadar çıkardığı kitaplarla gerçekçi bir şair görüntüsü veriyordu. Giderek İkinci Yeni şiirinin öncüsü ve en güçlü savunucusu olarak anılmaya başladı. Şiirlerinde cinsellik ve tarih ana temalar olarak belirdi. Çeşitli nesneleri, kent, sokak gibi olguları ayrıntılı bir kimlik kartı somutluğu taşıyanbir biçimde şiirleştirdi. Düzyazı şiirlerden aforizmalara harfleri, nesneleri ve semtleri sevmeye dek genişleyen çok kollu bir şiir ırmağıdır İlhan Berk. Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi'nin Yapı Kredi Kültür Sanat'ın ev sahipliğinde düzenlediği bu toplantıda Berk'in her şeye hayret ve sevgi ile bakan dünyasında bir yolculuğa çıkacağız ve genç şairimizin 100. yaşını kutlayacağız. - Tarih: 16.04.2018 - Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/26/resim-sanatinda-ayna-sanat-tarihi-konusmalari", "text": "İnsanın aynadaki yansıması en başından beri sanatçıların aklını başından almış, çok çeşitli uygulamalara konu olmuştur. Leonardo da Vinci aynayı ayna ressamın ustasıdır olarak tanımlar, İtalyanca çevirmenleri bunu zaman zaman ayna ressamın hocasıdır olarak yorumlamışlardır. Ayna bir yandan ressamın zihninin metaforik bir uzantısı, diğer yandan resme mekansal olarak katkıda bulunan önemli bir öğedir. Resimdeki ayna, bilmediğimiz ve o ayna olmasa göremeyeceğimiz bir durumu, bir açıyı görebilmemizi sağlamakta, resimsel gerçeklik üzerinde ikinci bir yanılsama alanı daha yaratmaktadır. Örneğin Rene Magritte, Çoğaltılması Yasaktır tablosunda yansımanın kendisini yanılsamaya uğratır. - Tarih: 02.04.2018 - Saat: 18:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar: Kemal İskender"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/26/sazli-cazli-sohbet-60li-yillarda-turkiye-kultur-tarihi-konusmalari", "text": "Geçen Aralık ayında düzenlediğimiz Sazlı Cazlı Sohbet'te 50'li yılların Türkiye'sini konuşmuştuk. Bu akşamki sohbet de sazlı cazlı ama bu kez 60'lara uzanıyoruz: İki Yabancı, Anadolu Pop, Burçak Tarlası, Abidik Gubidik Twist, Ye-Ye, kırkbeşlikler, Deniz ve Mehtap, arabeskin ayak sesleri, hippiler, toplumcu halk ozanları, İspanyol Meyhanesi... Arka planda milli bakiye, çarpık sanayileşme ve gecekondulaşma, Almanya'ya işçi göçü, İnönü koalisyonları, Demirel-Ecevit-Erbakan'lı yılların başlangıcı, TİP'in yükselişi... Dünyanın batısından doğusuna kaynayan bir isyan kazanı haline geldiği 60'lar, Türkiye için iki askeri müdahale arasına sıkışmış bir rönesans denemesiydi. Derya Bengi, Naim Dilmener ve Murat Meriç, Bengi'nin YKY'den çıkan 60'lı Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük Dünya Durmadan Dönüyor kitabından hareketle, dönemin siyasal ve kültürel ruhunu şarkılar eşliğinde tartışacaklar. - Tarih: 03.04.2018 - Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar: Derya Bengi, Murat Meriç, Naim Dilmener"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/26/sehir-amber-kokacak-sait-faikten-hikayeler-2", "text": "Daha çok İstanbul'u ve şehrin küçük insanını acısıyla-sevinciyle etkileyici bir biçimde kaleme alan Sait Faik Abasıyanık (1906 -1954), beş hikayesiyle İş Sanat'ta bir kez daha seyirciyle buluşuyor. Şehir Amber Kokacak adlı dinletide yazarın bu kez Müthiş Bir Tren, Havuz Başı, Balıkçısını Bulan Olta, Yüksekkaldırım, Serseri Çocuk ve Köpek başlıklı hikayeleri yer alıyor. Daha önceki hikaye dinletilerinde olduğu gibi hikayeler, eski bir radyo kayıt stüdyosunun canlandırıldığı sahne düzeninde, iç içe geçmiş dramatik bir akışla okunuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/26/yasak-sanat-yasak-hayat-neslihan-yalman", "text": "kocu ağızların tahakkümüyle açılıyor ve yine onlar tarafından kısırlaştırılıyor. Birçoğu yaşlı, çağın gerisinde kalmış ve şiir dilleri artık günümüzü titretmeyen ya da akademilerde kendilerine yer kapmış şairler her şey üstüne fikir belirtiyorlar. Şüphesiz, sezgileri açıldıkça ve tecrübeleri genişledikçe sanatsal zihnin sürekli fikir belirtmesi doğal; ama yazık ki, bu fikirlerin çoğu aşırı yanlı, tek-boyutlu, yaşanılan ülkeyi ve dünyadaki sanatsal gelişmeleri görmeksizin yapılıyor. Tam da burada bunlara karşı kendi sanat algımla, dünyadaki sanatsal gelişmelerle, Türkiye'deki bağlamla yanıt vermek istiyorum. Lakin, ardından -kastettiğim nokta tam da bu- o insanlar da emekçi, bir kesimin şiirini temsil ediyorlar diyorum. Onlarla fikir tartışmasına girerken, konuların başka taraflara çekilmesini ya da başka insanların ortaya atlamalarını istemiyorum. Onlara saygı duyuyorum, fikirlerine kısmen katıldıklarım da oluyor hatta. O noktada, bir kafa karışıklığı yaşıyorum. Bu anlamda, Türkiye'de çeşitli sanat akımlarına dahil birçok sanatçının var olmasını ve ülkenin sanatsal açıdan zengin bir potansiyeli sahiplenmesini arzu ederken, halk çoğunluğunun sanatı içselleştirecek varoluşluğu da taşımadığını fark ediyorum. ''Yalnız'' sözcüğünü daha doğru dürüst yazamayan, ''-de, -da'' eklerini ayıramayan, her gördüğü dizemsiyi Cemal Süreya'ya ait sanan insanların fazlalığı teşkil ettikleri zeminde, sanatçılar da çıtayı yükseltmeye çalışırken hayli zorlanıyorlar. O minvalde bile, sanatla uğraşmak artı bir görev halini alıyor. Mevcut durum ayrı bir sınıfsallığa da tekabül ediyor. Ülkenin hali nasılsa, sanatçı ortalaması ya da temsilcileri de -maalesef bilinç düzeyinde yenilikçi, modern gibi görünseler de- gerek oluşturdukları yapıtlarında gerek bilinçdışı durumlarda halkın kendiliğine dönüşüveriyorlar. Velhasıl, bilinçdışı neyse, sanatın çerçevesi de onun etrafında şekilleniyor ve baskılanmalardan öz-varlığını oluşturuyor. İyi sanatçılar sanat çevresine bil'-e rağmen', yaptıkları işlerin farkında olarak, büyük bir birikimle ve cesaretle geleceğe yöneliyorlar, şimdiyi çok-parçalı yaşıyorlar. Ülkemizde erkek-egemen algı, erkek gözüyle konulara bakış hakim yahut kadınların yaşadıklarını/hatta, yaşayamadıklarını görmezden gelerek cinsiyetleri nötr hale getirmek isteyen insanlar, sanatçılar var. Bir şeyi nötr yapmak demek -Türkiye bazında ikinci bir parantez açarsak- sistemin dili neyi temsil ediyorsa, istenileni çaktırmadan ona dönüştürmek demektir. Örneğin, bir yerlerde ''kadın şair'' demeyelim, direk cinsiyet belirtiyor, ''şair kadın'' diyelim ya da niye kadın sözcüğünü kullanıyoruz, sadece ''şair'' başlığı yeterlidir diye bir ifade görürseniz, bilin ki orada kadınlığın, kadın dilinin, dişil oluşluğun ifade biçimlerine dair gelenekçi bir müdahale var demektir. Nitekim, dünyada sanatçılara yahut entelektüellere baktığımızda, kendilerini anarşist-Taoist, feminist, lezbiyen vd. diye tanımlayabildiklerini görürsünüz. Tanımlamak demek, sınırı koyabilmek, mücadeleni verebilmek, dilini kurabilmek ve onunla var olurken, özneye karşı yeni bir post-özne olabilmektir. Yoksa, herkes aynı dili konuşsun, herkes kendisini tektipleştirsin, şairse şairliğini bilsin, önüne arkasına ıvır zıvır takılar getirmesin demek, mono-faşizmdir. Kim hangi tecrübeyi yaşıyorsa, hangi problemlere sahipse, hangi çağın taşıyıcısıysa, kimin zihni nasıl tetikleniyorsa o anlamda sanat yapabilmesi yegane özgürlüktür. İnsanlık bir gün bir olacakmış, umut hep varmış, edebiyat edebiyatmış da önüne kadını, feminizmi gelmezmiş demek, hangi dünyada, hangi çağda, -hele hele- hangi ülkede yaşadığını bilmemezliktir ki, bu ifadeler çoksesliliğin, melezliğin olduğu bir yerde varlıklarını yitirir. Zaten, Türkiye'de çoğu sanatçının, sanat alımlayıcısının, eleştirmenimsinin de bunları görebilecek temsillerinin olmadığını, olanların da ya konuları görmezlikten geldiklerini ya da yerlerini korumaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Haliyle, ülkede ve kapitalizm düzeyinde sistemin nasıl çalıştığının görülmesi açısından, bazı hakikatlerin gün yüzüne çıktığı durumlara sıkça maruz kalabiliriz. Bahsi geçen durumlardan birini yaşamanın şaşkınlığını, yoksa farkındanlığını mı demeliyim, hakikatin ışıması anlamında aktarmak isterim. Visegrad topluluğu kapsamında, dört ülkenin kültürel etkinliklerinin özellikle sinema üstünden iletildiği ''Orta Avrupa Filmleri Festivali''ne gittim. İzmir Mimarlık Merkezi'nde gerçekleştirilen festivalde, fuayede, dört ülkenin sanat galerilerindeki ve güzel sanatlar akademilerindeki görsel çalışmalar yer alıyordu. Hepsini heyecanla inceledim. Nitekim, Türkiye'de olduğunu zannettiğimiz sanatla, dünyada gelişim gösteren sanat arasında farklar var ya da otantiklik düzeyinde başka coğrafyaların, kültürlerin sanatlarını görmek insana vizyon sağlıyor. Orada dikkatimi çeken yapıtlardan biri de, muşamba baskıya aktarılan bir fotoğraftı. Bratislava Güzel Sanatlar Akademisi kapsamında sergilenen ve Agnes Eva Molnar'ın ''Kendini Bilen Beden'' (2016) serisine ait olan bu fotoğrafta, şişman kadın nü poz vererek, önündeki küçük tuvale fırçasıyla dokunuşta bulunuyordu; bunu yaparken de eli tuvale doğruyken, yüzü bize doğru dönüyordu. Fotoğrafta yakaladığım en heyecan verici ayrıntı, küçücük tuvalde, netliği bozulmuş ve soyut fırça darbeleriyle aktarılmış görselin, Gustav Courbet adlı ressamın ''Dünyanın Kökeni'' (1866) çalışması olduğunu fark etmemdi. Üzerinde kılları olan bir vajinayı yakın planda resmeden -ki, vajina da bir figürdür- ressamın mevcut eseri, dünyanın kökenine, toprak anaya, Gaia'ya giden bir ilksellik barındırırken, yapıldığı dönemde de (19. yy) hayli ses getirmiş, tepki toplamıştı. İşin ilginç tarafı, bu tabloyu Halil Şerif Paşa adlı bir Osmanlı paşasının koleksiyonuna almasıydı. Tüm bu bağlantıların, 21. yüzyılda, İzmir'den Slovakya'ya uzanan bir süreçte, kadın bedeni ekseninde modernleştirilmiş olması ilgimi çektiği içindir ki, çalışmanın fotoğrafını, güzel sanatlara hazırlanan öğrencilerim için açtığım sayfaya koydum ve dünyadaki gelişmeleri -bilhassa sanat ekseninde- takip etmeleri gerektiğini önemle söyledim. Cinsellik, din, uyruk/etnik kimlik vb. konular üstüne de -bilhassa, ülkemizde- yeni eserler üretilmediğini eklemek istiyorum. Herkes Osmanlı paşalarını sadece sefere giden ''bre delüğganlularrrrr'' olarak biliyor. Ülkenin sanatçılarının bile tartışma başlıkları halkın ''kızzzzz, duydun mu; şair kadınmış, kadın şairmiş meğer'' dili düzeyinde gidiyor. Courbet adlı sanatçının tablosu göstergebilimsel ve sanatsal anlamda kimsenin dikkatini çekmiyor. Artık, neyi/nasıl algılayacağımızı da bilmiyorum ben. Hepimizi toptan yasaklayın gitsin."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/28/kerteriz-vbg-vbg-vbg-dortceker-kursunkalem-nusha-mustafa-ozturanli-fatma-yesil", "text": "Mustafa Özturanlı'nın son kitabı Dalgın Çocuklar Aranıyor Aşka 1994 yılının Nisan ayında çıkmıştı. Yirmi iki yıl sonra, 2016'nın Şubat ayında Yasakmeyve'den üç kitabı birden çıktı: Dörtçeker, Kerteriz Vbg. Vbg. Vbg. , Kurşunkalem Nüsha. nohut gibi şişerek geçiren o sait'e, Özturanlı dile getirdiği dizelerin ötesinde, imledikleriyle farklı bakış açıları sunuyor bize. Yapraklara, çiçeklere, martılara olağandışı bakarak benliğimizi kimi zaman doğaya kimi zamansa sadece kent hayatına, bir meyhaneye bırakıveriyoruz. Kitap dört ana bölümden oluşuyor: yasavul, gözetimevi, en iyisi güvercin, dalgın çocuklar aranıyor aşka. Bunların hepsi daha önce basılmış kitaplar. Dörtçeker bir açıdan bakıldığında toplu şiirler niteliğinde olmuş. Dalgın Çocuklar Aranıyor Aşka kitabın son bölümü. Aynı zamanda Özturanlı'nın 1994'ten bu yana basılan son kitabı. sana derya ortasında bir ev kuracağım. Deniz, iskeleler, balıklar, martılar ve en çok da İzmir tabii ki bu kitapta da yoğun bir şekilde kendini hissettiriyor. Kendi deyimiyle kendini değil kentini anlatan insanlardan Mustafa Özturanlı. Saatli Maarif Takviminin Pervazına adlı şiirde on iki ay nihavend şarkı, hicaz şarkı, hüzzam şarkı şeklinde çalınıyor kulağımıza şairin dilinde. Daha önce de belirttiğim gibi sürprizlerle dolu bir kitap bu. Her şiir teker teker çok fazla şey anlatıyor. Dinliyoruz, izliyoruz kekik kokuları eşliğinde. Sayfaların altında bulunan dipnotlar da ilgi çekici. Buralarda değişik, keyifli bilgiler veriyor şair bize. Şiirlerinde kullandığı bazı özel kelimeleri açıklamış. İzmir'e özgü kelimeler var bunların içinde."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/30/ayfer-tunc-ile-yeni-roman-yeni-kelimeler", "text": "Ayfer Tunç, büyük ses getiren romanı Dünya Ağrısı'ndan dört yıl sonra bu defa Aşıklar Delidir Ya Da Yazı Tura ile karşımızda. 1964'te Adapazarı'nda doğan Ayfer Tunç, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. 1989'da yayımlanan Saklı isimli ilk öykü kitabıyla Yunus Nadi Öykü Armağanı'nı kazanan Tunç, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı yapıtı ile de Balkanika Ödülü'nü kazandı ve bu kitabı 6 Balkan diline çevrildi. Diğer öykü kitapları Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kağıt-Makas'tır. Taş-Kağıt-Makas'ın içinde yer alan kısa romanı Suzan Defter'i 2013'te; Aziz Bey Hadisesi'ndeki kitaba adını veren eseri ise 2014'te bağımsız olarak yayımladı. Bu iki kitapta yer alan diğer kısa öyküleri, Kırmızı Azap ismiyle kitaplaştırdı. Sait Faik'in öykülerinden hareketle TRT için yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu 2002'de, Orhan Kemal'in aynı adlı romanından uyarladığı 72. Koğuş adlı senaryosu 2010'da çekildi. Yazarın Kapak Kızı (1992), Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (2009), Yeşil Peri Gecesi (2010) ve Dünya Ağrısı (2014) adlı romanlarının yanı sıra, Memleket Hikayeleri (2012) adlı anı-öykü kitabı, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek (2001), Ömür Diyorlar Buna (2007) adlı yaşantı kitapları, Oya Ayman'la birlikte yazdığı İkiyüzlü Cinsellik (1994) adlı bir inceleme kitabı ve Harflere Bölünmüş Zaman adlı bir e-kitabı vardır. Ayfer Tunç yeni romanında arkadaşlığı, aşkı, sadakati, aile bağlarını, sırları, yalanları, umudu, acıyı ve kaderi sorguluyor. Ayfer Tunç ve Handan İnci ile, Tunç'un yeni romanı Aşıklar Delidir Ya Da Yazı Tura üzerine konuşacağız."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/30/edebiyatta-devrim-50-kusagi-yazarlarindan-adnan-ozyalciner", "text": "Konuşmacılar: Eray Canberk, Jale Özata Dirlikyapan. Edebiyatımızda 50'li yıllarda serpilmeye başlayan ve öykücülüğümüzü dönüştürüp yeni ve verimli bir edebiyat iklimi yaratan kuşağa, 1950 Kuşağı adı verilir. 50 Kuşağı'nın biçimsel arayıştan vazgeçmeden toplumcu-gerçekçi bir duyuşla yazan temsilcilerinden ve edebiyatımızın yaşayan çınarlarından Adnan Özyalçıner'in dergiciliği, edebiyat emekçiliği ve öykücülüğü, Özyalçıner'in de katılımıyla 14 Nisan Cumartesi günü TESAK'ta konuşuluyor. Moderatörlük görevini de üstlenen Hakkı Zariç'in 12 dakikalık belgeseliyle başlayacak olan söyleşide, Eray Canberk, Özyalçıner'in dergiciliğini, Jale Özata ise öykücülüğünü ve edebiyatımızdaki yerini ele alıyorlar. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır. Davetiyeler, etkinlik tarihinden bir hafta önce TESAK Danışma'dan temin edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/30/kara-kitap-odaginda-orhan-pamuk", "text": "TESAK Perşembe Edebiyat Konuşmaları bu sezonun yeni söyleşi dizisi. Her biri alanında uzman akademisyen, yazar, şair, tiyatrocu, felsefeci, editör, çevirmen ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek olan söyleşilerde her hafta bir edebiyat eserinin metin çözümlemesi, açıklama ve yorumlamalarla ele alınacak. Konuşmacıların seçtiği eserler arasında Fatma Aliye Hanım'dan Rimbaud'ya, Behçet Necatigil'den Lucretius'a, Bertolt Brecht'ten Oktay Rıfat'a, Leyla Erbil'den John Berger'a kadar edebiyatın usta yazar ve şairlerinin eserleri yer alıyor. 2017-2018 etkinlik sezonunda, Kasım-Mayıs ayları boyunca, her Perşembe saat 18.30'da TESAK'ta edebiyatla buluşacağız. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır. Davetiyeler, etkinlik tarihinden bir hafta önce TESAK Danışma'dan temin edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/30/mai-ve-siyah-odaginda-halit-ziya-usakligil", "text": "TESAK Perşembe Edebiyat Konuşmaları bu sezonun yeni söyleşi dizisi. Her biri alanında uzman akademisyen, yazar, şair, tiyatrocu, felsefeci, editör, çevirmen ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek olan söyleşilerde her hafta bir edebiyat eserinin metin çözümlemesi, açıklama ve yorumlamalarla ele alınacak. Konuşmacıların seçtiği eserler arasında Fatma Aliye Hanım'dan Rimbaud'ya, Behçet Necatigil'den Lucretius'a, Bertolt Brecht'ten Oktay Rıfat'a, Leyla Erbil'den John Berger'a kadar edebiyatın usta yazar ve şairlerinin eserleri yer alıyor. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır. Davetiyeler, etkinlik tarihinden bir hafta önce TESAK Danışma'dan temin edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/30/sinema-felsefesinden-dervis-zaimin-insan-doga-uclemesine-bakmak", "text": "Felsefede bir akıl yürütme yöntemi olan tümevarım, sinemanın doğası olan tek kareden perdedeki bütüne ulaşan yapıyla benzer niteliktedir. Sinemanın varoluşunu tamamlayan unsur ise Platon'un mağara betimlemesinde karşılık bulan ışıktan yansıyan gölgelerdir. Zaman ve mekan ışığın izdüşümü olarak sinemada karşılık bulur. Felsefi düzlemde sinemanın gerçekle ilişkisi bu düzlemde sorgulanagelmiştir. Bu konuşmada, Derviş Zaim'in İnsan-Doğa Üçlemesi, felsefenin temel konularıyla olan ilişkileri bağlamında değerlendirilecektir. TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır. Davetiyeler, etkinlik tarihinden bir hafta önce TESAK Danışma'dan temin edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/03/30/yeldegirmeni-sanatta-film-gunleri-devam-ediyor", "text": "Film Günleri, Yeldeğirmeni Sanat'ta devam ediyor. Kadıköy Belediyesi, Kore Kültür Merkezi ortaklığı ile Kore sinemasından çeşitli örnekleri, Nisan ayı boyunca ücretsiz olarak Yeldeğirmeni Sanat'ta izleyicisiyle buluşturuyor. Oyuncular: Uhm Jung-hwa, Song Seung-heon, Ra Mi-ran. Yeon-woo bir otomobil kazasında ölen başarılı bir kadın avukattır. Öbür dünyada uyandığında, bir hata yapıldığını ve aynı adlı bir yaşlı kadın yerine kendinin öldüğünü anlar. Hatayı gizlemek amacıyla, sadece bir ay için, ondan yine hatayla öldürülmüş bir ev kadını olarak yaşaması istenir. Kendini zor bir ergen kıza ve çok bilmiş 6 yaşında başka bir çocuğa sahip, sıradan bir memur olan Sung-hwan'la evli bulan Yeon-woo, tahmin edilemez bir şekilde değişmeye başlar. Film orijinal dilinde ve Türkçe altyazılı olarak gösterilecektir. Senaryo: Duk-jae Jung-heo, Eun-kyeong Lee, Jang-ha Ryu, Jae-geun Yoon. Oyuncular: Minsik Choi, Kim Ho Jung, Jang Shin Young, Kim Kang Woo, Youn Yuh Jung, Lee Jae Eung. Film orijinal dilinde ve Türkçe altyazılı olarak gösterilecektir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/02/felsefi-siir-uzerine-bir-yorum-denemesi-felsefi-goz-kira-kuslari", "text": "Hiç bitiremediğiniz, okurken, bitmesini hiç istemediğiniz ve her okumanızda ilk kez okuyormuş gibi yüzlerce yeni anlam keşfettiğiniz bir şiir kitabınız oldu mu? Elinizden bıraktığınızda, okuduklarınızı düşünerek gezindiğiniz, sonra içindeki satırları ezberleme telaşına düştüğünüz, sayfalarca konuşulabilecek konuların bir satırda aktarıldığı bilge kitaplarınız olmuştur mutlaka. 2016 Atilla İlhan Şiir Ödülü'ne layık görülen Abuzer Gülpınar'ın Tekin Yayınlarından çıkan Kira Kuşları kitabıyla benim de oldu. Türk şiirinin 1940 sonrası teorik çerçevesinin çizilmesinde, şiirin temel sorunlarını Doğu-Batı içeriğinde şekillenmesinde, Atilla İlhan'ın kendince bir alanı temsil ettiğini söyleyerek başlamak istiyorum yazıma. İlk kitabı Başım Kirazlı ile Cemal Süreya Şiir Ödülü'ne de layık görülen Abuzer Gülpınar; Kira Kuşları'yla bireyselliğin, özgürlüğün ve yaratıcı düşüncenin ortadan kaldırılışını, geçmişin yok edilişini, dil ve düşünce üzerindeki yozlaşmayı, bilimsel etkinlikleri, toplumsal sınıflara yönelik algıları, siyasi yapıların çelişkilerini, insan psikolojisinin yapısını ve bunun siyaset, eğitim, ekonomi, aile gibi kurumlarla ilişkisini ele alıyor. Bir edebi tür olan şiir, hiçbir dönemde 21. yüzyılda olduğu kadar derin bir değişime uğramadı. Bugün şiirin biçim ve içeriği derin değişimlere uğradığı gibi, ona yüklenilen işlevler ve ondan beklentiler de değişti. Çünkü yeni biçim ve anlatım anlayışı, yalnızca teknik bir tercih olmayıp şiire yüklenilen farklı işlevler ve şiirden beklentilerle doğrudan ilişkili. Örneğin modern şiir kuramları, şiiri artık belirli ve herkes için geçerli bir çözümü ortaya koyan bir tür olarak görmemeye başladı. Değişen yeni teknikle ve felsefesiyle kaleme alınmış modern şiir, en çok şiir içinde bir alt tür olan politik güdümlü şiirlerin değişikliğine neden oldu. Çünkü modern şiir anlayışı, temelde politik güdümlü şiirlerin temel özelliği olan, tek doğruyu ve tek gerçeği anlatma iddiası ile çelişmekte. Dolayısıyla modern şiir içinde artık ideolojik güdümlü bir şiirden söz etmek olanaklı değil. Çünkü geleneksel politik şiirler, bilgilendirme, doğrudan 'değiştirme', çözümler sunma olguları üzerine kurulmuştur. Bu şiirlerin kendilerine özgü sınırları, belli gerçekleri ve çözümleri vardır, dolayısıyla şiirler de herkesin o gerçeği ve çözümü benimseyerek değişmesi üzerine kurulmuştur. Oysaki modern şiir, kesin ve tek boyutlu bir gerçekliği reddeder. Bugüne kadar ideolojik güdümlü şiirlerin ancak içerik ve geleneksel düzleminde belli bir iletiyi aktarabileceğine inanırken, şimdi biçim öğesi de ön plana geçmeye başladı. İşte bu yeni yorum sayesinde felsefi şiirler, modern şiir türü içinde hem tehlikeye giren varlığını korudu, hem de şiir türüne yeni bir soluk getirdi. Felsefenin, sanatın ve edebiyatın konusu olan her şey artık şiirlerde yer alıyor. Kira Kuşları'ndaki Yaza Geç Kalmış Bülbül ve Uygarlık Bıkkınlığı bölümleri altındaki kümelenen şiirler böyle okunmalıdır. Bu şiirler toplumsal duyarlılıkla ilgili olmalarına rağmen politik güdümlü değildir asla. Bu tavır tüm şiirlere hakim. Bir yanlışlığa işaret etmekle yetinir, çözümler felsefeye bırakılmıştır. Şu dizeler bunu dile getiriyor: Ayna götürmeye gerek yok / Tomurcuk kalacak yaraya / Anlamımız orada bizi bekliyor. Abuzer Gülpınar; Kierkegaard, George Orwell, Franz Kafka, Freud ve Andrei Tarkovski felsefelerini şiirlerine taşıyor. Nasıl ki Franz Kafka eserlerinde endüstri toplumunda bireyin içinde bulunduğu hayata yabancılaşması ve bireyin hayatta değer yüklediği her şeyin önemini kaybetmesi ve sadece sanal bir varoluştan ibaret olması üzerinde durdu. İnsanın içinde bulunduğu bu sanal varoluş ve mevcut düzenin bireysel yabancılaşmaya neden olmasını aynı zamanda bu durumun bireye yansımasının eleştirisi ön plana aldı. İnsan bu mekanik sistemin içinde kaybolmuş bir şekilde yaşamakta, bunun yanı sıra sosyal hayatının olmaması durumuyla, meta fetişizmi ve onunla beraber gelen ekonomik sömürüyle ve dahası aile içi metaforlarıyla hesaplaşmakta. İşte bu yüzden felsefi şiir insanı merkez edinir. Felsefi şiirin en önemli özelliklerinden biri, insanı merkez edinmesidir. İnsanı merkez edinmek derken kast etiğim; insanı, kişi bütünlüğü içinde ele almaktır. İnsanı kişi bütünlüğünde ele almak ise, onun canlı olmalığının temel nitelikleri olan bir itki ve isteme varlığı olarak ele almakla birlikte, bir kişiyi o kişi yapan mizaç ve karakter özelliklerinin içeriğini oluşturan, o kişinin değerlere ve insan başarılarına bağlılığı içinde nesne edinmek anlamına gelir. İnsan, arzu ve isteme halindedir. Kira Kuşları çağrışımıyla başlı başına felsefi şiirsel bir söylemdir. İnsanlar bu dünyada kiracıdırlar, doğarak var olurlar, yaşarken konarlar, ölürken de göçerler. Yabancılaşma, ekonomik sömürü, meta fetişizmi, insanın değersizleştirilmesini farklı şiirlerde yer alan şu iki dize imgeliyor: Çocuk patiklerini sökerek örüyoruz kazağımızı, Kaf dağında Coca Cola tenekeleri. Kira Kuşları'yla şiir; konuşmanın yaratmak olduğu o asıl zamana dönüşür. Nesne ile ismi arasına giren bilinçli anlamları çoğaltır. Kendi dilini üreten yaratıcı gerilimli alan olan imge, sözcükler, sesler, renkler ve diğer katkılar şiirsel döngünün içine girer girmez bir dönüşüm başlatır. Anlamın ve iletişimin aracı oldukları gerçeğini yitirmeksizin sözcükler bir başka şeye dönüşürler. Şair felsefi söylemine başlar. Bu dönüşüm teknolojide olduğunun tersine, özgün doğallığı terk ediş değil ona geri dönüştür. Bir başka şey olmaktır:Kafka durmadan duvarları tırmanıyor / Kira kuşları çoğaldı. dizeleriyle gerçekten ve asıl olarak, o şeyin ta kendisi olmaktadır. Şiirsel yaratı zaten dile saldırı olarak başlar, şiirin içinde karşıt düşünceler barınır, tartışma vardır. Şiirsel sözcüğün dışında bir şeydir şiirsel imge; sözcüğün içinde barındırdığı ve ancak yüzeyde ortaya çıkarmasına izin verdiği bir durumdur. Öyleyse şiirsel imgenin bir doğrudanlık erdemi vardır. Şiirsel imgeden bir anlam çıkarabiliyorsak, bunu nesneyi düşünceye bağlayan çizeme borçluyuz. Çizem sayesinde şiirsel imge temel işlevinin iki önemli kutbunu birbirine bağlamayı başarır: bir anlam yaratmak, var etmek ve bu anlamı göstermek, sunmak. Başka bir deyişle şiirsel imgenin gücü hissedilen ile anlam arasındaki içkin bir bağlantıya bağlıdır. Ve bu nokta birbirlerini bitirip tüketmez, aksine birbirlerinin peşini bırakmayarak devamlı birbirlerine destek verip canlandırır. İmge bize hissedilen bilgiyi akılla kavranan bilgiye bağlama gücünü hatırlatır. Bu, hayal kurmanın ve hayal kurma çizimlerinin bir işlevidir artık. Kira kuşları imgesinde belki de mecaz olan kuş değil, kiradır. Uygarlığın doğaya hakim olması ile kuşların eskiden sahip oldukları doğaya şimdi kiracı olmalarıdır. Ev sahibi değişmiştir artık. Kuşlara acımayan, kuşları kiracı yapan anlayış, insanları da değersizleştirmiştir. Kafka ile Gregor Samsa'nın dönüşümüne gönderme yaparak, uygarlığın hepimizi bir böceğe dönüştürdüğünü anlatıyor şair. Gülpınar'ın şiirlerinde son derece yoğun ve karmaşık bir bilgisel ve anlatısal arka plan vardır. Bu arka plan üzerine sanki yörüngesinden fırlamış bir zihin tarihsel zamanı kırarak dairesel bir felsefi kurgu kurmaktadır. Öne çıkan en fark edilebilir imge arayış imgesidir. Birbirinden farklı zamanlarda yaşasalar da tüm insanlığın arayışlarının içinde bir kimlik ve ne lik problemi görünmektedir. Okur da, şairler ve yazarlar da bu problemin içindedirler. Modern bilinç düzleminde takip edilebilir bir yol kalmamıştır. Her bilgi ya da görüntü, hem kendi içinde bir gerçekliği işaret edebilmekte hem de bu gerçeklikler birbirlerini sürekli parçalayarak kesinsizlikte eşitlenmektedirler. Bu açık bir şekilde modern gerçeklik algısının yitimidir. Kontrol altına alınamayan içgüdüler, tutkular ve yerleşik alışkanlıklar nedeniyle insanın kendisine, kendi gerçek özüne yabancı hale gelmesi sürecini tanımlayan yabancılaşma kavramı felsefe ve sosyoloji tarihinde çok farklı anlamlarda kullanılmış ve diğer disiplinlerin de ilgilendiği bir kavram haline gelmiştir. Nitekim Kafka'nın söz konusu eserlerinde endüstri toplumunda bireyin içinde bulunduğu hayata yabancılaşması ve bireyin hayatta değer yüklediği her şeyin önemini kaybetmesi ve sadece sanal bir varoluştan ibaret olması üzerinde durmuştur. Tüm eserlerinde bu sanal varoluş ve mevcut düzenin bireysel yabancılaşmaya neden olması aynı zamanda bu durumun bireye yansımasının eleştirisiyle ön plandadır. Birey artık bu mekanik sistemin içinde kaybolmuş bir şekilde yaşamakta bunun yanı sıra sosyal hayatının olmaması durumuyla, meta fetişizmi ve onunla beraber gelen ekonomik sömürüyle ve dahası aile içi metaforlar ile hesaplaşmaktadır. Şu dizeler bizi Kafka'nın dünyasına götürüyor: Gül, terazide şimdi / /Toprak tohumdan emin değil artık/ Son kuyuları kullanma zamanı geldi. Kira Kuşların'da ilk bölümde kümelenmiş olan erotik şiirler bize Freud'un haz ilkesini anımsatır. Elemden kaçıp haza ulaşmak ruhsal aygıta egemendir. Ancak dış dünyanın etkisi ile sonuç her zaman haz ile bitmez ya da haz törpülenir. Bu durumda gerçeklik ilkesi devreye girer. Haz ilkesinin bize dayattığı gerçekleşecek gibi değildir, ama yine de insan bir şekilde bunu gerçekleştirmeye yaklaştırma çabasından vazgeçmemelidir. İdden gelen ve Üstbenin isteği ile benin baskıladığı cinsel içgüdüler, libido ekonomik bir şekilde kullanılarak tatmin edilmelidir. Tenin iktidarı ile söylenilmek istenilen bu olsa gerek: Tenin iktidarı başladı / İğneden kaçar yama / Bir elmaya kırk taş. Freud, toplumların da bir üstbeni olduğunu söyler. Buna kısaca kültürel üstben der. Bu kültürel üstben de bireysel üstben gibi vicdani korku ve cezalandırma ile bastırılan taleplerin gerçekleşmesine izin vermez. Oysa id üzerinde sınırsız bir hakimiyet mümkün değildir. Daha fazlasını istemek, daha katı baskılamak ya nevroza ya da bireyin mutsuzluğuna yol açar. O yüzden üstbenin katılığının yumuşaltılması gerekir. Teklifsiz Dil şiiri kültürel üstbenin yumuşaltılması gerekliliğini anlatıyor: Soyun! Hangi ayna hatırlayacak bizi / Mührü kırılsın tüm hücrelerin. Abuzer Gülpınar, kentlerde yaşanan duvarların arkasında ne olduğunu bilmeyen, merak dahi etmeyen, bütün zamanları devler tarafından programlanmış bir toplum tablosu çizmiş. George Orwell'in 1984'ü, gibi bir ruh halinin dile getirilmesi ve bir uyarı niteliğiyle nasıl yazmışsa o da 1984 şiiriyle bize, bu umudun ancak, bugün tüm insanların karşı karşıya oldukları tehlikenin, bireyselliği, aşkı, eleştirel düşünceyi tümden yitireceği gibi, bunun ayırdına bile varamayacak bir otomatlar toplumu olup çıkma tehlikesinin farkına vararak kavranabileceğini:Yüzyılın tüm gürültüsü beynimde / güçlü ellerden düşen çekiç hala yerdedir diyen dizeleri ile dile getirir. İnsan, etik değerlere ve insan başarılarına itikat edebilen bir varlıktır, ama aynı zamanda göz ardı edebilen bir varlık da. Kişisel çıkar ve itkileri nedeniyle. Bu nedenle, etik değerlere göz yumabilen insan, sıradan insandır diyen. Onu ya kişisel çıkar yönlendirir ya da itkileri. Buradan hareketle, sadece insan itkilerini betimleyen şiire, sıradan insanın şiiri diyorum. Buradan bakıldığında, felsefi şiir için önemli olan, sıradan insan değil, etik değerlere ve insan başarılarına itikadı olan insandır. Bu görev de, tek tek insanları birbirleriyle libido aracılığı ile bağlı bir topluluk halinde birleştirmektir. Ama insanlığın uygarlaşma süreci ile bireyin gelişme ya da yetişme süreci arasındaki ilişkiyi ele alacak olursak, fazla bocalamadan bu ikisinin doğalarının birbirine benzediğine, hatta değişik nesnelerde izlenen aynı süreç olduğuna karar veririz. Eric Berne'ün dediği gibi Oyunlarla yaşarız. Eric Berne'ün klinik çalışmalara dayanarak yazdığı İnsanların Oynadığı Oyunlar'la ilişkilerin psikolojisi ve davranış kalıpları hakkında çığır açmış bu kitabında Bern, bireylerin içinde bulundukları ego durumlarının birbiriyle etkileşimini incelemiştir. Bu kişiler arası etkileşimlere transaksiyon; günlük yaşamda sürekli olarak ortaya çıkan ve yinelenen belirli transaksiyonlara da oyun adını vermiştir. Denediğimiz, oynadığımız ya da oynamaya zorlandığımız bu rolleri keşfettiğinizde insanlarla ilişkilerinizdeki bilinçdışı manevraları ve gizli taktikleri çözebilir, birlikte bir dakika ya da bir ömür geçirdiğiniz kişilerin gerçek benliklerini tanıyarak eylemlerinizi ve tepkilerinizi duruma göre ayarlamayı öğrenebilirsek kolektif bilinçle hareket edebiliriz mesajını vermiştir. Transaksiyonel analizde yer alan psikolojik bir kuram olan Dramatik üçgen'i ilk olarak Stephan Karpman tanımlamış. Dramatik üçgen, farkında olarak veya olmadan oynadığımız psikolojik bir oyun olarak açıklamış, insanın olduğu her yerde bu oyun oynandığını söyleyerek. İnsanın bu üçgende kurtarıcı, suçlayıcı, kurban rolünü üstlendiğini söylemiştir. Dramatik üçgeni biraz daha açarsak, bu oyunda işlevsel olmayan davranışlar var. Kişi, çocukluk yıllarında çevresindekileri izleyerek hayatta kalma amacıyla bir takım davranışlar ediniyor. Dramatik üçgendeki roller; burada ve şimdi yerine, geçmişteki durumlara tepki. Her psikolojik oyunda da oyuncular bu rollerden birisini alarak kendilerine değer verilmesini sağlamaya çalışıyor. Bu olumlu gibi görülen davranış şekli aslında kişiyi zayıf bırakıyor. Kurtarıcı rolü; fedakarlık düzeyi yüksek olan, etrafındakilere yardım etmek isteyen kişilerin üstlendiği bir rol. Farkında olarak ya da olmayarak takdir görmek, kendini sevdirerek değerli hissetmek amaçlanıyor olabilir. Ayrıca bir başkasının acıları ile ilgilenmek kendi acılarını hissetmekten daha kolay gelebilir. Kurban rolünü seçen kişi, kendini zayıf, güçsüz, aciz, başkalarına muhtaç hissedebilir veya öyle hissettirerek, Ben yapamıyorum, beceremiyorum diyerek sorumluluktan kurtuluyor. İşyerlerinde bunun karşılığını Bütün işler bana kaldı, Bu kadar işi ben nasıl yapacağım, Yeterli değilim, işimden olabilirim gibi cümleler kuran çalışanlarda görülebiliyor. Suçlayıcı rolünde ise suçu, hatayı başkasının üzerine atma durumu var. Çünkü Sen sorumlusun, sen suçlusun demek, Bende bir sorun var demekten çok daha kolay. Kimseye hayır diyemeyip her işi üzerinize aldıktan sonra kişi, kolayca kurban daha sonra da suçlayıcı rolüne geçebiliyor. Kurtarıcı, kurban ve suçlayıcı aynı kişi olabiliyor, o zaman bu oyunda üç rolün söz konusu olduğunu söylüyorsa bu dünyada yaşayan insanlarda: Kurtarıcı, suçlayıcı, kurban kim? Sorusunu her zaman sormalıydılar birbirlerine. Kira Kuşları'ndaki şiirler de kurtarıcı, suçlayıcı, kurban olarak düşünülebilir belki. Hangi şiirin hangi rolü üstlendiği bulmak ise okurun işi. Kira Kuşları'nda yer alan şiirler birbirlerinden bağımsız birer bütün olmalarına karşın, birbirleriyle ilişki içindedirler ve ortak bir simge evreni ve/veya ortak kişiler etrafında örgütlendiklerinden, birlikte bir bütüne varırlar. Şiirlerde işlenen olaylar, kronolojik bir çizgisellik arz etmezler. Yazar, bu şiirlerde kendisini gizler ve okuru anlatıcıyla baş başa bırakır. Bu şiirlerde felsefe, öykü, tiyatro, sinema gibi şiir dışı türlerin olanakları kullanılmış, anlam geriye itilmiş ve parçaları birleştirme işi genellikle okura bırakılmıştır. Kitapta benimsenen estetik anlayış, Apollonca, kusursuzluğa yönelen bir estetik değil, okurda tamamlanmamışlık, bitmemişlik hissini uyandıran bir estetik anlayıştır. Kitabın ilk bölümü olan Yaz Hançerlendi bölümüyle belki de bir yaz aşkının sonunda günümüz kadınının parçalanmışlığını vurguluyor: Artık cennetin gölgesi yok duvarımda / Bir gül masalı durmadan kanar gecelerime / Kalbimde Orta Çağ ısrarı / Mart hançerlendi içimde dizeleriyle Lilith efsanesinin yazıldığı yüzyıldan beri çok şeyin değişmesiyle birlikte kadına bakışta hiçbir şeyin değişmediğini söylüyor. Böylece geleneksel olanla güncel olan bütünleşerek hiçbir umudun kalmadığı bir dünyayı gösteriyor. Kadına atfedilen Şeytan Kadın-Lilithın imgesini bugünde hatırlatarak günümüz yaşamını belirleyen kesintisiz devinin, etkinlik, stres ve huzursuzluk, bu huzursuzluğun içinde yaşamımıza egemen olan iletişimsizlik ve yabancılaşma, medya ve teknolojik dünyasının giderek yaşamımızı yönlendirerek bizleri duyarsızlaştırma, yıkım ve savaş sahnelerini, ölüm ve cinayet haberlerini izleme tutkusu, duyuların dumura uğradığı bir dünyada erkek ve kadın ilişkisinin doğal bir biçimde yaşanmadığından, bir tür sapkınlığa dönüşmesi, şiddet dolu erkek egemen bir dünya ve bu şiddeti körükleyen kötülüklerin kaynağı olan Şeytan Kadın- Lilith'ı anarak:Ne mutlu ki Lilith hala yaşıyor, öldürülememiştir dizeleriyle hem medyanın hem de ilerleyen teknolojinin egemenliğinde giderek duyarsızlaşan bu dünyada kadın ve erkeğin birlikteliğinin yalnızca bir yıkıcılığa dönüştüğünü anlatarak kendi iç sesleriyle hesaplaşıyor. Her kelimeyi duymuştu, fakat ne tuhaf, hiç canı acımamıştı. diyen Zweig' gibi adeta içi bulanıyor. Şiir sadece estetik bir heyecan uyandırmakla kalmayıp, belli bir düşünceyi de iletebilmeli. Kurtarıcı rolünü üstelenen Abuzer Gülpınar gibi şairlere felsefi bir göz'ün ürünü olan Kira Kuşları gibi kitaplara dün olduğundan bugün daha fazla ihtiyaç var. Abuzer Gülpınar, Kira Kuşları, Tekin Yayınevi, Ağustos 2017, s:62."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/02/ulku-tamer-hayatini-kaybetti", "text": "Şair, gazeteci, oyuncu ve çevirmen Ülkü Tamer, 81 yaşında hayatını kaybetti. Bodrum'a bağlı Turgutreis Mahallesi'nde yaşamını sürdüren Tamer, geçirdiği rahatsızlık nedeniyle evinde yaşamını yitirdi. Güneş Topla Benim İçin isimli şarkının da söz yazarı Tamer'in cenazesinin, yarın Turgutreis Merkez Camisinde kılınacak cenaze namazı sonrası Gümüşlük Mahallesi'ndeki mezarlıkta toprağa verileceği öğrenildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/05/tuyap-23-izmir-kitap-fuari", "text": "Tüyap Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. tarafından, Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle hazırlanan 23. İzmir Kitap Fuarı, 14-22 Nisan 2018 tarihleri arasında her zamanki yerinde Uluslararası İzmir Fuar Alanı'nda düzenlenecek. Bu yıl 470 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleşecek 23. İzmir Kitap Fuarı, yaklaşık 120 kültür etkinliğine ev sahipliği yapacak. Aralarında Gülten Dayıoğlu, Doğan Hızlan, Canan Karatay, Ahmet Ümit, İlber Ortaylı, Müjde Ar, Deniz Kavukçuoğlu, Canan Tan, Altan Öymen, Doğan Cüceloğlu, Cemre Birand, Arif Keskiner, Ataol Behramoğlu, Yüksel Pazarkaya, Mavisel Yener, Sinan Canan, Doğu Yücel, Behiç Ak, Ercan Kesal, Cem Yılmaz, Teoman, İrfan Değirmenci, Aytül Akal, Hikmet Anıl Öztekin, Oya Baydar, Kahraman Tazeoğlu, Ahmet Telli, Mine Soysal, İhsan Eliaçık, Sinan Meydan, İbrahim Kaboğlu, Mine Söğüt, Kemal Hamamcıoğlu, Ahmet Şimşirgil, İsmail Saymaz ve Hicabi Demirci'nin de bulunduğu pek çok değerli yazar, şair, oyuncu ve bilim insanı okurlarıyla buluşacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/07/savas-dincel-mskmde-anildi", "text": "Oyuncu, yönetmen ve karikatürist Savaş Dinçel, 75. doğum günü nedeniyle Ataşehir Belediyesi Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde düzenlenen etkinliklerle anıldı. Ataşehir Belediyesi 9. Tiyatro Festivali kapsamında ilk olarak, Savaş Dinçel'in çizgileri ve Müjdat Gezen'in yazılarıyla hazırlanan Çizgilerle Nazım Hikmet sergisinin açılışı gerçekleştirildi. Açılışa, Savaş Dinçel'in yazıp yönettiği Uçurtmanın Kuyruğu adlı oyunun oyuncuları İlker Ayrık ve Aykut Taşkın da katıldı. Galeri MSKM'deki sergi 15 Nisan'a kadar gezilebilecek. Ayrık ve Taşkın, sergi açılışı sonrası gerçekleştirilen panelde ustaları Savaş Dinçel'i anlattılar. İkili son olarak da Uçurtmanın Kuyruğu ile MSKM'de sahne aldı. İlker Ayrık ve Aykut Taşkın, İnal Aydınoğlu Konferans Salonu'nda gerçekleştirilen Savaş Dinçel'i Anma Programı'nda Savaş Dinçel ile tanışmalarını ve kendilerine olan etkilerini anlattı. İlker Ayrık, Uçurtmanın Kuyruğunda birlikte oynadığı Aykut Taşkın ile birlikte Müjdat Gezen Sanat Merkezi mezunu olduklarını belirtti. Ayrık, MGSM'de 4 sene eğitim aldıktan sonra, Savaş Dinçel ile Uçurtmanın Kuyruğu gibi bir oyunda çalışmanın kendileri için doktora ve master yapmak gibi olduğunu belirterek, Sadece bir oyunla bile Savaş Dinçel'in sanata, hayata ve insanlığa bakış açısı konusunda çok şey öğrendiğimizi düşünüyorum. Bugün buradaki oyundan sonra Şevket Çoruh'un Kadıköy'de kurduğu Baba Sahne'ye gideceğiz. Savaş Dinçel'in adının verildiği sahnede hem doğum gününü kutlayacağız, hem de onun anısına düzenlenen ödül töreninde Savaş Dinçel Ödülleri'ni sahiplerine vereceğiz dedi. Ayrık, MGSM'de hayatta görmeyi hayal bile edemeyecekleri büyük ustaların hoca olarak derslerine girdiğine dikkat çekerek şöyle konuştu; Benim ikinci, Aykut'un da birinci yılında Savaş Hoca okulu bıraktı. Dışarıda görüşüyorduk. 2007 yılında MGSM'de Müjdat Gezen, 45 kişilik sahneye Savaş Dinçel adını verdi doğum günü hediyesi olarak... Savaş Hoca o gün hem emekli olmuş, hem de sağlık sorunlarını atlatmıştı. Açılış oyunu olarak da 'Uçurtmanın Kuyruğu'nu seçmişlerdi. Biz de davet edildik. Oyunu Şehir Tiyatroları'nda 4 kere izlemiştim ve keşke ben oynayabilseydim demiştim. 6 sene sonra Savaş Hoca oyunda benim oynamamı istedi. Gerçekten inanamadım, hayal gibiydi. Birkaç gün sonra oyuna Aykut da dahil oldu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/10/roman-kahramanlari-festivali-basliyor", "text": "Bu yıl üçüncü kez gerçekleştirilecek Roman Kahramanları İstanbul Edebiyat Festivali, 11.12 ve 13 Nisan tarihlerinde İstanbul ve Çanakkale'de düzenlenecek. Festivalin bu yılki konusu 2018 yılının Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Troia Yılı ilan edilmesi üzerine Homeros, Troia, Destanlar ve Kahramanları olacak. Roman Kahramanları Dergisi ve Maltepe Üniversitesi öncülüğünde gerçekleşen etkinliğin düzenleyicileri arasında bu yıl Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi ve Çanakkale-Tübingen Troia Vakfı da yer alıyor. Roman Kahramanları İstanbul Edebiyat Festivali kapsamında 11 ve 12 Nisan tarihlerinde İstanbul'da gerçekleşecek etkinliklere Maltepe Üniversitesi, 13 Nisan Çanakkale programına ise Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi ve Çanakkale-Tübingen Troia Vakfı ev sahipliği yapacak. 2018 yılı festival başkanı, yazar, şair ve çevirmen Prof. Dr. Cevat Çapan ile Maltepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şahin Karasar'ın açılış konuşmalarıyla başlayacak etkinliğin ilk oturumu Homeros ve Troia başlığıyla gerçekleşecek. Maltepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Betül Çotuksöken'in başkanlığındaki oturumda, Cevat Çapan, Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Hakkı Suçin ve gazeteci, yazar Prof. Dr. Haluk Şahin konuşmacı olarak yer alacak. İkinci oturum yazar ve şair Ercan Yılmaz'ın başkanlığında Homeros ve Destanlar başlıklı konuşmalar ile devam edecek. Oturumun konuşmacıları; yazar ve şair Dr. Aydın Afacan, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Sarı, Atatürk Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Utku ve edebiyat eleştirmeni, yazar Erika Athanasiadou olacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/12/bizi-muzikal-dovduler", "text": "Edebiyat tarihini dönemlere göre okumak her zaman en kolayıdır. Bu dönemler içinde bazı isimler kendilerini bilinçli olarak bir akıma/ gruba/ anlayışa dahil etmezler ve çizgilerinde ilerlemeyi seçerler. Çağdaş Türk şiirinin kendine özgü isimleri düşünüldüğünde akla ilk gelenlerden biri de şüphesiz Arkadaş Z. Özger."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/16/abuzer-gulpinar-ile-soylesi-bekir-dadir", "text": "Şair. 1984'te Adıyaman'da doğdu. Lisansını Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü'nde (2004), yüksek lisansını Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Anabilim Dalı'nda (2015) tamamladı. İlk şiiri 2009'da yayımlandı. Şiirleri; Varlık, Hürriyet Gösteri, Şiirden, Deliler Teknesi, Sincan İstasyonu, Mühür, Hayal gibi edebiyat dergilerinde ve bazı şiirleri İngilizce'ye çevrilerek Londra'da yayımlandı. Başım Kirazlı kitabım biraz aceleye geldi. Üzerinde bazı değişiklikler düşünürken ödül aldı, sonra hemen basıldı. Kültür Bakanlığı da alım yapınca apar topar ikinci baskıya gidildi. Düşündüğüm bazı değişiklikler 3. baskıya kaldı ancak. O yüzden Başım Kirazlı'da benim beğenmediğim bazı dizeler ve olmasa da olur iki-üç şiir var. İlk kitap olmanın eksikliklerini taşıyor. Zaten ilk kitaplar biraz böyle oluyor. Cemal Süreya Şiir Ödülü'nü aldıktan sonra yaklaşık altı ay şiir yazamadım. Daha doğrusu bir nevi şiir orucu tuttum. O zamana kadar çok rahat şiir yazıp her dergide yayımlıyordum. Ama büyük ödül size ağır bir yük getiriyor. Çünkü okur bundan sonra size daha farklı bakıyor. Bu ödülü almış birinden artık haklı olarak vasat şiir beklemiyor. Bu altı ay bunalımla da geçebilir kendini geliştirmekle de. Ben ikincisini seçtim. Özellikle felsefede bol bol okumalar yaptım, daha iyisini yazmak için. Bence her ödül yazdıklarından çok, yazacaklarına verilir. Bu özellikle genç şairler için geçerli. Bu yoğun okumalar ve çalışmalar sonucu Kira Kuşları ortaya çıktı. Kira Kuşları bu bakımdan istediğim bir kitap oldu. Her bölüm bir bütün oluşturuyor. Her bölümdeki şiirler birbirinin devamı gibi bile okunabilir. Sonra her şiirde de bunu yapmaya çalıştım. Dizeler ve bölümlerin her birinin bir anlam adası olması için çalıştım. Kira Kuşları'ndaki şiirler, birbirlerinden bağımsız birer bütün olmalarına karşın birbirleriyle ilişki içindedir. Ortak bir evren etrafında örgütlendiklerinden birlikte bir bütüne varırlar. Yeni yazılan şiirlerde dizeler, bölümler keyfi bir şekilde yapılıyor. Bir mantığı yok yani. Bu da bahsettiğiniz kusurun ortaya çıkmasına neden oluyor. Özdemir İnce, İmge ve Serüvenleri yazısında imgeleri yapılış ve oluşum açısından üçe ayırır: somuttan somuta, somuttan soyuta, soyuttan somuta. Burada soyuttan soyuta imge olmayacağını söylüyor. Gerçekten de böyle imgeler çok tatsız oluyor. Şiir her şeyden önce dilsel bir yapıdır. Dil ise mutlaka bir anlam içerir. Bazı İkinci Yeni şairleri bu yanlışlığa düştü. Günümüzde de bu yanlışı devam ettirenler var. Her şiirin bir bağlamı, bildirisi, bağlantısı, düzgüsü olmalıdır. İkincisi, günümüz şiirinde sıkça psikolojik laflara rastlıyoruz. Psikolojik tahliller yapmak, felsefi sözler söylemek şairin işi değil. Kanımca bu psikolojik lafları şiirin vasatlığını kapatmak için yapıyorlar. Bu psikolojik lafların altında düpedüz bir arabesklik var çünkü. İmge salatasının nedeni, soyuttan soyuta zorlama imgeler ve psikolojik laflardır. Ben bu ikisinden de uzak kaldım hep. Sadelik buradan geliyor. Tarkovski sadeliğin ihtişamından bahseder. Onun filmleri böyledir mesela. Sadelik basitlik olarak algılanmamalı. Sanatta en zor yapılan şeydir sadelik. Tarkovski'nin filmlerini bir defa izlemekle anlamak orada kalsın, özet bile yapmak çok zor. Sadedir, mütevazıdır; ama derin bir anlam denizinde kaybolur insan. Sade görülen şiirlerim de felsefe, sinema, mitoloji, psikanaliz ile yoğrulmuş şiirlerdir. Bu alanlarda az çok bilgi sahibi olmayan belki kendince bir anlam çıkarır, ancak tam olarak anlayamayacaktır. Benim için imge kısaca nesnel gerçekliğin zihinsel tasarımıdır. İmge modern şiirin ayrılmaz parçasıdır. İmge şiirin soluğudur. Ancak savruk ve yığma imgelerden uzak durmak gerekir. Yine imge şiirsel mesajı özgün biçimde vermeli, kalıp imgelerden kurtulmalıdır. Çünkü günümüz okuru ancak Garip şiirini anlayacak seviyede. Yine o dönemin öncesinden ve sonrasından kalma politik şiirlerin de Garip şiirinden bir farkı yok. Sadece biri günlük hayatta karşımıza çıkan her şeyi şiire taşımış, diğeri ise ideolojik şiirler yazmış. Ancak İkinci Yeni şairleri ile şiir doğru bir yola girmiş. Onların da bir takım yanlışlıklara düşmesi nedeniyle İkinci Yeni'den sonra şiir tekrar yolda kaldı. Şimdi günümüzde genç şairler tarafından yeni bir şiir yazılıyor. Bu şiirin okuru çok az. Ama bu bence çok önemli değil. Önemli olan geleceğe kalacak iyi bir şiirin yazılmasıdır. Kültür endüstrisi tercihini romandan yana yapsa da iyi öykü ve romanın da okuyucusu son derece az. İyi felsefe, sinema, psikoloji kitaplarının da okuyucusunun az olduğu gibi. İoanna Kuçuradi'nin Kant'ın, Freud'un kitapları her baskıda 1000 tane basılıyor ve ancak birkaç baskı yapabiliyor. Öte yandan ucuz popüler romanların ilk baskısı bile 200 bin basılıyor ve onlarca baskı yapabiliyor. Kısacası her alanda popüler ucuz eserler daha fazla okunuyor. Bu ucuz eserlere edebiyat demek bile hata. Çok bilinen yazarların bile okunmadığını görüyoruz. Shakespeare'nin tüm eserlerini okuyan birini görmek çok zor. Mevlana'nın bile tam metin Mesnevi'sini okuyan bulmak zor. Durum böyle olmasına rağmen bu iki isim herkesin diline dolanmıştır. Ben şiirden çok felsefe, sinema, mitoloji, psikanaliz kitaplarından besleniyorum. Kitaplığımdaki şiir kitaplarının sayısı bu dört alanın her birinden azdır. Şiirde çok seçiciyim. Kitaplığımda daha çok yabancı şairler var. Günümüzden 3-4, toplamda ise 25-30 Türk şairin kitapları var yalnızca. Oysa sadece günümüzde edebiyat dergilerinde, fuarlarda, çeşitli etkinliklerde boy gösteren 200'den fazla şair var. Hepsini takip etmek zaman kaybı ve gereksiz. Sadece iyi olanları izlemek gerekir. Bir yazar okunacaksa da bütün kitaplarının okunması gerektiğine inanıyorum. 15 kitabı olan bir yazarın, bir-iki kitabını okumak onun hakkında konuşmaya yetmez. Üç kitabını okumak bile ukalalık seviyesi olur ancak. O yüzden örneğin Nietzsche okuyacaksam Türkçeye çevrilmiş tüm kitaplarını alıp hepsini okurum. Ya da sevdiğim bir yönetmenin tüm filmlerini sırayla izlerim. Sadece iyi olanları okumalıyız. Zaten o kadar nitelikli kitaplar var ki, kötüye zaman bile kalmaz. Günümüz genç şairlerinden iyi bulduklarım, takip ettiklerim arasında; Harun Atak, Gonca Özmen, Azad Ziya Eren, Hıdır Işık isimlerini sayabilirim. Ve tabii bir de sizin gibi henüz kitabı olmayan, ama ileride iyi bir yere geleceğini düşündüğüm 2-3 kişi var. Dergilerde ve gazetelerin kitap eklerinde çıkan yazılara eleştiri demek yerine kitap tanıtım yazısı demek daha doğru. Çekememezlik, anlaşamamak, zıtlaşmak, kavga etmek nedense hep şairler arasında oluyor. Örneğin öykü yazarlarında böyle bir durum yok. Kimi şairlerin kavgalarına sosyal medyada hepimiz tanık oluyoruz. Tanıdığım her şairin kavgalı ya da küskün olduğu mutlaka birileri var. Hatta bazıları küskün olduğu şairlere yakın olanlara bile tavır alıyor. Ne yazık ki bu durum yazılan kitap tanıtım, eleştiri yazılarına da yansıyor. O yüzden şiir kitapları için yazılan yazılar en yanlış, nesnellikten uzak, en taraflı yazılardır. Yine bu durum edebiyat dergileri için de geçerli. O edebiyat dergisinin sahibi, editörü ya da çevresi ile iyi geçinmeyenlerin eserlerinin yayımlanması imkansızdır. Bu durum az çok tüm dönemlerde olmuş, ama hiçbir dönemde bu kadar olduğunu sanmıyorum. Tabii ki iyi dergiler de var iyi eleştiri yazıları da. Bunların çoğalacağına inanıyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/17/bir-oneri-veya-zorunluluk-olarak-dista-kalmak", "text": "Eray Canberk, edebiyatımızın çok yönlü bir kişiliği, şairliğinin yanında çevirmenliği, denemeleri, öyküleri, inceleme ve eleştirileri ile de tanınmakta. Afşar Timuçin ile Kavram Yayınlarını kurmuş yönetmiş, çeşitli çocuk dergilerinde çalışmış, ansiklopedi ve sözlüklerde konu yazarlığı yapmış, çeşitli antolojiler hazırlamış bir şair. Edebiyatımıza bir hayali emek vermiş. Bütün bu yoğun çalışma atmosferinde, şiirden kopmayarak, Kuytu Sulara, Yüreğin Burkulduğu Zamana, Eskimiş Yalnızlığa ait ne varsa Bindokuzyüzkırktan Kalma Bir Çocuk olarak, çağını, siyasal ve toplumsal açmazlar içindeki insanın günlük yaşantısını, ilişkilerini, bireysel durumlarını, küçük insanın yaşama kavgasını dile getirmiş. Şiirlerindeki yalınlık ve doğalık bazı şiirlerindeki sözcük seçimi ve ele aldığı insanın orta halli vatandaş oluşu Eray Canberk'i Behçet Necatigil ile buluşturmuş. Refik Durbaş, Canberk'in şiiri duru bir su misali. Uzaktan uzağa Behçet Necatigil şiiriyle akrabalığı da bundan olsa gerek.(2) sözleriyle dilin kullanımı açısından bir akrabalık buluyor iki şair arasında. Ama Canberk ile Necatigil arasındaki akrabalık daha yakındır. Canberk'in şiirlerine topluca bakıldığında kolayca görülüyor bu. Dışta Kalmak, Duygu-Yorum, Sorular, Çiçek, Erteleme, Örtük Yorum, Biriken, Sanı, Bilardo... gibi şiirleri hem tema, hem duyarlılık, hem yapı bakımından Necatigil şiiri tadı verir okura. Bu iki şairin ruh akrabalığı ile açıklanabileceği gibi geleneği bilen bir şairin, kendinden önceki bir şairin, şiir diline getirdiği olanağı kullanması olarak da nitelendirilebilir. Zaten Canberk bir söyleşisinde bu durumu daha da belirgin kılarak Ben Necatigil ve Cemal Süreya burcundanım(3) diyor. Bu şiirlerin arasındaki temel fark ise Necatigil'in şiirinde ket vurduğu lirizmin, Canberk'te işlerlik kazanmasıdır. Necatigil, katı bir kabukla, soğutulmuş bir külü yazarken Canberk'te köz hala diridir. Canberk'in Necatigil şiiri ile tanışmasını anlattığı şu cümleler ise daha açıklayıcıdır bu ilişkiyi: Necatigil'i şiirle ciddi ciddi uğraşmaya başladığım yıllarda keşfetmiştim. Bundan elli yıl kadar önce... Şiirlerine yansıttıkları benim oluşmakta olan dünyamı anlatır gibiydi. Şairimi bulmuştum. Söyleyişindeki tutumluluk, yalın gözükmesine karşılık barındırdığı derinlik beni etkiledi. 'İşte ben bunu anlatmak istiyorum' dediklerimin karşılığıydı şiirleri. Konu çeşitliliği, göndermelerdeki ustalık, çağrışım zinciri zenginliği Necatigil'in şiirlerinde beni etkileyen öğelerdir.(4) Canberk'in Cemal Süreya burcundan oluşunu ise iki şairin şiirlerinde ortak payda olarak İroni ve humor bulunması diye açıklık getirebiliriz. Şair-i Azam şiirini de bir örnek olarak verebiliriz burada. Dışta Kalmak şiiri Eray Canberk'in ilk kitabı Kuytu Sulardaki şiirlerinden biri. Üç birim ve on altı dizeden oluşuyor. İlk bakışta okuru yakalayan, kendini saklamayan, anlaşılması kolay bir şiirmiş gibi duruyor bu şiir. Okuyucu, şiirin öznesiyle şair arasında kolay bağlantı kurduğundan, samimiyeti, duygudaşlığı kolayca duyumsayabiliyor. Bu nedenle Doğan Hızlan, Eray Canberk için Duygusallık, şiirinin cibinliği olmuş. İnsana, okuruna karşı hep dürüst kalmış. Onu şaşırtarak, onu aştığı duygusunu yaratan okur avlaklarından hep kaçmış... Şiirde eşsiz düşünceleri arayanlar, anlaşılmayana anlamadıkları için saygı duyanlar, onun şiirlerinden uzak dursun(5) diyerek uyarma gereği duyuyor okuru. Bu şiirin yazıldığı yıllarda, Türk şiiri, İkinci Yeni'nin anlamı ve sentaksı allak bullak ettiği, soyutu- kapalıyı öne çıkardığı, şair ile şiiri arasındaki bağlantıyı zayıflattığı bir dönemi henüz geçirmiştir. Ama Canberk'in şiirini soyuta çok fazla yaslama gereği duymadığını, bütün şiirlerinde gözettiği yalın ve duru anlatımı koruduğu görülüyor. Bu onun şiirin merkezine insansılığı koymasından geliyor. Onu tanıyanlar şiirlerini kişiliği ile de ilişkilendirebiliyor. Mehmet Kemal, Edasında, biçeminde, davranışında nasıl yumuşak bir görüntüde ise yazılarında, şiirlerinde de öyledir. diyerek, bunu ilk keşfedenin yakın dostu Afşar Timuçin olduğunu söylüyor ve Afşar Timuçin'in şiirinde yumuşak anlatıma ve ılımlı yargılara öncelik verir.(6) sözlerini aktarıyor. Gerçekte de şiir, şair kişiliğin bir ürünüdür. Bu şair kişilik tutarlı bir şekilde kurulmuş ve tüm yönleriyle şiire yansımışsa, şiir de okuyucuyu etkileyen tutarlı bir üsluba ve yapıya bürünür. Şiiri yazdıran bir nevi, şairin düşünce duygularından çok öznel algısı ve duyarlılığıdır. Yine şiirin özgünlüğü ile bir yerde bu şair kişiliğin özgünlüğü arasında paralellik vardır. Aksi halde şiir, söz, imge, benzetmelerden oluşan bir yığına dönüşür. Bir şiir düşünün... Sözcükler yerli yerinde, imgeler özgün, çağrışımlar zengin, değiş kusursuz... Ama şiir değil... Nedir bu şiirde eksik olan? Şairin kişiliği...(7) dediğine göre Canberk'in kişiliğini şiirine bilinçli olarak koşut tuttuğunu söyleyebiliriz. Burada 'şairin kişiliği' ile 'şair kişilik' arasında bir ayrıma gitmek de gerekli gibi. Şair kişilik şairin şiirlerinden de çıkan duyarlılığın bir ürünüdür. Çünkü şair kendi yaşamının, ideoloji, gözlem, duygu, düşüncelerinin ve deneyimlerinin dışında, başka yaşantılara da kendi yaşamışçasına empati yapabilir. Başka yaşantıları kendinin kılabilir. Dahası şair kendini olduğu gibi şiirine yansıtmayabilir. Çünkü sanat bir seçme ve eleme ve yeniden kurma işidir. Ama sahici, tutarlı bir kurmadır bu da. Canberk'te ise şairin kişiliği ile şair kişilik örtüşür, tutarlı, uyumlu, samimi ve sahicidir. Öyleyse şiirlerine girmek için Canberk'in kişiliği hakkında biraz daha açıklama gerekmekte. Alova: Şairlerin, daha genişletirsek, edebiyat aleminin şairidir aynı zamanda Canberk. Bu bakımdan, eski şairleri hatırlatır. Birbirine nazireler, tazminler, taşlamalar yazan, benzekler yapan Osmanlı-Babıali-Edebiyatı Cedide çizgisinin belki de son İstanbullu şairidir o, Şiirimizin son çelebisi, son çilecisi, son Aksaraylısıdır. Hala ebrulardan, Zekai Dede'den, Necati Bey'den başı dönen bir metro 'katılgan'ı.(8) diyerek tarif ediyor Eray Canberk'i. Haydar Ergülen, Canberk'i şiirimizdeki İstanbul Beyefendilerinden sayıyor ve Şiir, incelik ve iyilikle beraber anılıyorsa, bu biraz da Saba ve Canberk gibi şairler nedeniyledir. Türk şiirinde 'iyiliğin dörtlüsü' değince aklıma Ziya Osman Saba ile başlayıp Behçet Necatigil ile süren onlardan da Cemal Süreya'ya ve Eray Canberk'e ulaşan bir gelenek gelir. İlk ikisini tanımak için son ikisi doğrusu çok yerinde isimlerdir.(9) sözleriyle Canberk'in ruh akrabası olduğu şairleri genişletiyor. Dışta Kalmak eylemi ya bir zorunluluk ya da bir seçim olabilir. Bu bağlamda insan için hep bir iç- dış çatışmasından söz edebiliriz. Bu söz, birey- toplum çelişkisini çok iyi anlattığı için şiirin ismi olarak bilinçli seçilmiş olmalı. Çünkü insan doğası gereği hem bir topluluğa ait olmak ister hem de o topluluktaki diğer bireyler içinde kendi farkını üretmek onlara benzememek ister. Bireyin kendini gerçekleştirmesi ise ancak toplumun bireye sağlayacağı özgürlükle gerçekleşebilir. Ama bu özgürlük, katı ve bozuk toplumlarda katı kurumlar, katı bir eğitim sistemi ve ahlaki değerler ile sınırlandıkça bireyin çatışması ve uyumsuzluğu artar. Bu noktada birey, ya uymak istediği halde dışta kalır ya da uyumu reddettiği için dışta kalmayı seçer. Dışta Kalmak şiirinde anlatıcı, kimseye benzemediği için, başkaları gibi davranmadığı için kendini bu kalabalıktan ayrı/aykırı hissediyor, ama yine de insan olmanın verdiği, yalnız olamama, birlikte yaşama zorunluluğu nedeniyle bir ikilemin acısını duyumsuyor. denkleştirmek mi ama neleri, yollara düşse mi düşmese mi, dön geri ve taşlara vur kendini dizelerinde görülüyor bu ikilem. Ayrıca şiirin yazıldığı döneme, toplumsal ve siyasal olayların çok yoğun yaşandığı bu çalkantılı döneme kısaca değinmeğe gerek var: 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti, son döneminde aydınlar ve halk üzerinde yoğun baskı ortamı kurar, buna bağlı olarak tırmanan siyasal ve sosyal gelişmeler, sağ-sol çatışması silahlı kuvvetler tarafından yapılan darbeyle sonuçlanır. Yeni ve görece olarak daha özgürlükçü bir anayasa kabul edilir. Bu dönemin yazılan şiiri etkilememesi olanaksızdır. Bir yanda tozu dumana katan siyasal kavga sürmektedir diğer yanda insanın iç dünyasına basınç uygulayan kentsel yaşam, aynı görüşü taşıyan insanlar arasında bile yozlaşan ilişkiler, yabancılaşma ağırlıkla hissedilmektedir. Bu noktada anlatıcı da yalnızdır. Verdiği kavga anlaşılmamıştır. Çünkü o kaba kavganın adamı değildir. Kavgasını kültürel boyutta vermeyi seçmiştir. Belli etmeden renk vermeden direnir, vuruldukça savrulup düşmediği için güç anlaşılır bu direnci. Bu anlaşılmadığı üzgündür. Yalnız bırakıp herkes bir yana kaçar, üstelik şüpheli iğrenç saygısızca davranırlar. Oysa anlatıcı belki de en samimi kavgayı vermektedir. Ve ağzında kan gibi bir karanfil/ belki de karanfil gibi bir kan dizelerinde görüldüğü gibi bu direnç ve verilen kavga karanfil ile benzeşmektedir. Anlatıcının kavgasını başkalarının gözüne sokmadan, gürültü patırtı etmeden sessizce ve incelikle sürdürdüğünü gösterir bu karanfil. Karanfilin kırmızısı, sessizce kavgaya girişenin, ağzındaki kanı incelikle gizlemesini sağlamıştır. Bu incelik bile anlaşılmamıştır. Son bölümde anlatıcı bu ortamdan çıkmak yollara düşmek ister. Ama yuh gibi bir kalabalığın nereye gitse arkasından geleceğini de bilmektedir. Bu nedenle geri dönmek ve savaşmaya devam etmek gereği duyar. Dön geri ve taşlara vur kendini sözlerinde pişmanlık bildiren başını taşlara vurmak değimine bir çağrışım da vardır. Dışta Kalmak, bir ayrışmanın/aykırı olmanın şiiri olarak, bireyin toplum tarafından eritilmesine bir başkaldırı şiiri olarak geliyor karşımıza. Aynı zamanda her eylemde bireyin kendi olması, kendi kalmasının gereğini öneriyor. Şiire hüzünlü bir söyleyiş ve sitem hakim. Dize yapıları, sözcük ekonomisi, çağrışımlarıyla Behçet Necatigil şiirine yakın durmasına rağmen, bir şairin bir başka şairin şiirini nasıl geliştirebileceğini göstermesi bakımından da önem kazanıyor. Ayrıca Canberk'in şiirlerine topluca bakıldığında görülen, kırılganlığın, inceliğin, içe kapanmanın yoğun olarak yansıtıldığı şiirlerden biri olması, açık, sade, yalın, dokunaklı bir anlatımının olması nedeniyle şairin poetik tutumunu en iyi şekilde yansıtması açısından önem kazanıyor bu şiir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/17/cumle-kapisi-murat-batmankaya", "text": "Müjdeli haber: Türkiye, yayıncılıkta dünya 12.'si! 2014 verilerine göre Meksika ve Brezilya'yla birlikte en hızlı büyüyen 3. ülke... Artık kişi başına 8 kitap düşüyor. Anglosakson dünyada gençlik ve genç kalma miti ehemmiyetini günden güne kaybederken, 90'lı yıllarla birlikte, hayli gecikmiş olarak, bu mit, kültürün metalaşmasında başat bir öğe olarak girdi hayatımıza. Vazifesi şuydu sanki: Geniş ve derin değişmelerde uzlaşı zemini hazırlamak! Doğrusunu söylemek gerekirse, pragmatik sağ, folk ve kitle kültürü dışında bir popüler kültür girdabı yaratarak, öncül bir deprem üretti: ayrıştırarak aynılaştırmak! Fuarlarda, sürekli sarı basın kartı sahibi, gazetecilikten emekli, hiçbir teşkilat, dernek yahut tarikata üye olmamış Ahmed Hulusi isimli bir muhteremin kitapları, logo baskılı bez çantalar içinde, bilabedel dağıtılırken, hemen bitişiğindeki yayınevinin, 9 gün için 12 bin lira ödediği standın kirasını çıkarma umuduyla 3 liradan, 5 liradan kitap satmaya çalışması hazin bir manzaradır bu sebeple. Ne ki bu manzaranın alıcısı yoktur! Aslında şurasında: Eğer siz kağıda herhangi bir bedel ödemez, matbaaya olan borcunuzu da kitabın baskısı bittiğinde ödeme lüksüne erişirseniz, bir anda rakiplerinizden ayrıcalıklı bir konuma yükselir, rahat ve hızlı üretir, tahsilatta da sıkıntı yaşamadığınız için sürekli tur bindirirsiniz. Peki, niye belli yayınevleri kağıda para ödememe yahut neredeyse maliyetine alma gibi ayrıcalıklı bir hakka sahipken, diğer yayınevleri sahip değil? Asıl sorulması gereken soru bu! Eskiden de kitap basarlardı bankalar; ama daha çok, küçük yayıncının bas mayacağı, belli bir kültürel/sanatsal değeri olan, üretimi maliyetli kitaplardı bunlar. Üstelik yılda 10 adeti geçmezdi çeşit olarak. Hatta bazıları sıradan kitabın dolaşım yollarını bile kullanmazdı. Kabul etmek gerekir ki, Marksizm, duvarın çöküşünden bu yana popüler kültürün eleştirel dayanaklarını tutarlı bir şekilde sağladı (Cunningham, 1992). Kültüre dair hayli teori üretti ve bunu belirginleştirdi (Bennett, 1986). Yine de bazı kapılar açık kaldı. Ve oradan, popüler kültürün çelişkili ve yıkıcı karanlığı içeri sızdı. Pragmatik sağ da bunu, iktisadi ve ideolojik boyutlarını ihmal etmeden pratiğe soktu. Yayın sektöründe, kurmaca yahut değil, gençlik kitaplarının akılalmaz bir hızla çoğalmasını ve aynı hızla kabulünü belki bu şekilde açıklamak fazlasıyla kolaya kaçmak olur; lakin çok da uzağına düşmüş sayılmayız, epeydir çiğnediğimiz sakızın: Pragmatik sağ, popüler kültürdeki benzerlik-farklılık diyalektiğini üretken bir tarzda analiz edip beklentilerin aksine, kesintisizce uygulamakta."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/17/oyku-atolyesi-icin-basvuru-suresi-uzatildi", "text": "ANTALYA, Muratpaşa Belediyesinin düzenlediği 3. Antalya Edebiyat Günleri kapsamında öykü ve roman yazarı Faruk Duman tarafından gerçekleştirilecek 'Öykü Atölyesi'ne başvuru süresi uzatıldı. Başvurular, 18 Nisan Çarşamba günü mesai bitimine kadar yapılabilecek. Muratpaşa Belediyesi'nin başlattığı Antalya Edebiyat Günleri, 3'üncü yılına girdi. Antalya'yı canlı bir edebiyat şehri yaparken onun edebiyatta daha çok yer almasını sağlamayı amaçlayan ve yazın dünyasının en canlı alanlarından öykü dalında verdiği ödüllerle saygın bir yere yükselen Antalya Edebiyat Günleri, bu yıl 26- 29 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek. Ahmet Telli, Adnan Özyalçıner ve İnci Aral'a 'onur ödülleri'nin verileceği Edebiyat Günleri kapsamında ilk kez 'Öykü Atölyesi' çalışması da yapılacak. Atölye, Haldun Taner Öykü Ödülü, Yunus Nadi Roman Ödülü, Necati Cumalı Edebiyat Ödülü gibi Türk edebiyatının en seçkin ödüllerinin sahibi roman ve öykü yazarı Faruk Duman tarafından düzenlenecek. Kontenjanla katılımcı kabul edilecek atölyede yer almak için daha önce açıklanan başvuru süresi 18 Nisan Çarşamba mesai bitimine kadar uzatıldı. Atölyeye katılmak isteyenlerin, seçtikleri bir öykülerini kişisel iletişim bilgileriyle birlikte kultur@muratpasa-bld. gov. tr e-posta adresine ulaştırmaları yeterli olacak. Antalya Edebiyat Günleri Öykü Atölyesi, Değirmenönü Kültür Merkezi'nde, 21-22 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek. Yaş ve eğitim sınırlaması bulunmayan atölye çalışması sonunda seçilen öyküler, Antalya Edebiyat Günleri kapsamında okunacak. Katılımcılara ayrıca sertifika da verilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/18/dolunay-aker-ile-soylesi-ferit-surmeli", "text": "Dolunay Aker: Çok teşekkürler abi. İlk kitabın ardından uzun bir süre şiirle aramdaki yazma ilişkisini azalttım. Daha doğrusu artık ilk kitaptaki format ya da poetik damar söylemek istediklerimi karşılamıyordu. Elbette bunda okumaların etkisi büyük... Zaman çok hızlı ilerliyor. Bu hız mesafesini ayarlamak hem yoruyor hem de ayrı bir yere gitme ihtiyacı sağlıyor yaşamda. İlk kitabın bütün arayışlarında sezgi ön plandaydı. Sezgisel okumalar ve onu belli bir düşünsel akışla yorumla durumu... Verili olana sezgisel anlamda müdahale, yazmak istediğim şiirin yükünü taşımıyor. Bu yükü nasıl taşıyabileceğimi bulma arayışı beni başka bir şiire götürdü. İmgenin bir tahribat unsuruna dönüştüğünü anladığım anda imgenin perspektifi değişti. Estetik akıl, eğer yaşamla doğru dengelenmezse yaratacağı yıkım, gerçeğinde müdahalelerini yanına çağırır. Orada dili değil, dilin bizden aldığı gerçekliği yeniden kurmayı deneriz. Dil bir savunma hattından çıkıp kendini açan bir şey oldu ben de böylelikle. Sanırım biçem bunun aracı. D. A: Akıl, çok tehlikeli bir iktidar biçimi. Şiir akılla yazılmaz ama şair akıllı olmak zorundadır. Burada da poetika devreye giriyor. Şair aklını, poetikasını doğru oluşturabildiğinde netleştirmiş olur. Aklını orada söylemeli. Şiir üzerine çalışmak önemlidir. Estetiği ve dile karşı tutumumuzu ancak böyle dengeleyebiliriz. Ama ben şuna da inanmışımdır, biz ne yaparsak yapalım, metin kendi aklını her zaman kullanacaktır. Biz sadece ona şekil veririz. Metnin özerk aklı, bütün iktidar biçimlerini yadsır. Şair ya da şiir tam da o akıldan yana olmalı. Aklı kırarak, 'başka aklın peşinde'. D. A: Şiir, şairini değiştiriyor bence. Şair, yazarken özne konumunda, fakat metin şekillenmeye başladığında öznelikten uzaklaşıp metnin nesnesi konumuna düşüyor. Şiir belli bir itirazı, rahatsızlığı, iktidarla uyuşamamayı, yani 'hayır' demeyi estetik anlamda dili getirdiği ölçüde var. O vakit neden şairine 'hayır' demesin. Son okumalarım da bana bunu en çok Denis Roche'un şiirleri düşündürdü. Metin kalıplaşmış biçimine, bizim akılımızla biçimlenmiş biçimine itiraz edebilir. Ettiği ölçüde vardır. D. A: İkisini birbirinden ayırt edemiyorum. Çok da ayrıksı olduğunu düşünmüyorum. Ahir zaman konusudur: bırakalım da metin ne zaman düşünüp ne zaman duygusal olacağına kendisi karar versin. D. A: Baştan sona bunun arayışındayım. Tahayyülden geçmeyen bir zamanı zaman adıyla anamıyorum. Gündelik yaşamda bu büyük bir sorun. Çünkü yerli yerinde, bazı gereklilikler net. Ama kafanızdaki şey net değil. Ta ki netleşene kadar evirip, çeviriyorsunuz. Sorun netleşmekle de bitmiyor. Aradığınız anlamın zamanla da örtüşmesi gerek. Bir bakmışsınız siz bunları düşünürken zaman da geçmiş. Aradaki koca uçurum, bizden kalan tek şey olacak gibi. D. A: Okumalar her zaman beni etkilemiştir. İlk okuduğum poetik metinle son okumalarımın hala söyleştiğini düşünüyorum. Kendi aralarında birbirlerine gönderme yaparak kendi hafızalarını oluşturuyorlar. Elbette dönem dönem yoğunlaştığım isimler oldu. Metin Altıok ve Turgut Uyar belki de ilk nirengi noktası. Türkiye şiir külliyatının ciddi birikimi başlı başına bir okuma düellosu. Enis Batur, perspektif konusunda netleşmemi sağlayan isimlerden. Onun yanına Nurdan Gürbilek'i de ekleyebiliriz. Samuel Beckett'e ayrı bir ilgi duyuyorum. Öykü de Bilge Karasu asla aşamayacağımı düşündüğüm bir çıta. O yüzden öykünün yanına en fazla okur olarak yaklaşabildim. Son dönem de bir izdüşüm arayacak olursam bu Walter Benjamin olur. Yalnız olmadığımı hissediyorum onlarla. Asıl iz böyle oluştu. D. A: İlgin için çok teşekkürler abi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/18/sabahattin-alinin-ankarasi-sergi-soylesileri", "text": "1930'ların Ankara'sı, Cumhuriyet'in modern yaşam ve modern insan tasarılarının gerçeğe dönüştüğü genç bir başkentti. Kentsel peyzajdan mimariye, eğitim kurumlarından sanat kurumlarına, eğlence hayatından fikri hayata her şey değişiyor, dönüşüyor, gelişiyordu. Devlet Konservatuarı'nın ve Tercüme Bürosu'nun kuruluşu; Jansen Planı'na göre yapılan 19 Mayıs Stadyumu, Hipodrom, Gençlik Parkı, Fakülteler ve III. TBMM; dans orkestralarının çaldığı Bomonti Bahçesi, gezintiye çıkılan Kızılay Parkı, mükellef sofralarda yemek yenilen Gazi Çiftliği, bu dönüştürücü rüzgarın dışavurumlarıydı. Sabahattin Ali, eşi Aliye Hanım ve Kızı Filiz'le birlikte Kızılay'daki Karanfil Sokağı'nda, Adalar Apartmanı'nda yaşıyordu. Art arda eserler verdiği, Ankara Devlet Konservatuarı'nın kuruluşuna katkıda bulunduğu en üretken yıllarıydı. O'nun Ankara'daki yaşamının izini sürmek, Cumhuriyet Türkiye'sinin kültür, sanat politikalarının izini sürmek anlamına gelir. Şehirlere Alışamadı Sabahattin Ali'nin Şehirleri sergisi kapsamında düzenlenen bu söyleşide, Filiz Ali'nin tanıklığıyla, Necati Tonga ve Sevengül Sönmez'in değerlendirmeleriyle bu iz sürmeye çalışılacak. - Tarih: 18.04.2018 Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/19/fosforlu-cevriye-uzerinden-suat-dervisi-anlamak", "text": "Döneminin önemli edebiyatçılarından ve değerli bir kadın yazar olarak Suat Derviş'in anısını canlı tutmak, eserlerinin bugün de hak ettikleri yeri bulmasını sağlamak adına İthaki Akademi ile birlikte Fosforlu Cevriye Üzerinden Suat Derviş'i Anlamak isimli etkinliği organize ettik. Hayatı unutulmuşluk hissi ve eserlerinin bir daha basılmayacağı düşüncesi ile sona eren Suat Derviş'in edebiyatımızda ve kültür hayatımıza bıraktığı izi biraz daha derinleştirebilmek amacıyla yola çıktık. Etkinlik iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Suat Derviş'in hayatı, eserlerinin Türk edebiyatındaki yeri, Fosforlu Cevriye'nin tüm eserleri arasındaki yerini aktarmaya çalışan bir söyleşi içeriyor. İkinci bölüm ise, Fosforlu Cevriye karakterinin analizi ile başlıyor ve Fosforlu Cevriye rolüne girmiş Şenay Gürler'in performansıyla hem kitabın baş karakteri hem de yazarla derin bir sohbete dönüşüyor. Şenay Gürler aracılığıyla Fosforlu Cevriye'yi ete kemiğe bürünüyor, kendi ağzından hayat hikayesini ve kim olduğunu anlatıyor. Etkinliğin organizasyonu ve moderatörlüğü Yazım Kılavuzu tarafından yapılıyor. 21 Nisan Cumartesi günü saat 13.00-15.00 arası İthaki Akademi'de Suat Derviş okurlarıyla buluşmak ümidiyle."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/19/gursel-korat-odanin-konuklari", "text": "Kapadokya benim için ana dilidir, ruhumun ışığıdır, yaratma tutkumun beşiğidir. Bir yazarın coğrafyası varsa yazar onunla daha dolaysız görünür. Ben Kapadokya'yı yalnızca bir coğrafyaya yaslanmak amacı için değil, merkezin dışında duran bir edebi dünya kurmak için de seçtim, diyor Gürsel Korat. Yazarın, Kapadokya'nın büyüleyici doğal manzaralarında, çokdilli ve çokkültürlü tarihinde geçen hikayeler anlattığı Zaman Yeli, Güvercine Ağıt ve Kalenderiye romanlarında bu dünya güçlü biçimde seriliyor önümüze. Korat, şu anda yazmakta olduğu romanla birlikte Kapadokya Dörtlüsü'nü tamamlamış olacak. Ve bu ay Beyoğlu YKY Kitabevi'ndeki Oda'ya konuk gelerek okurlarıyla Kapadokya Dörtlüsü ve Kapadokya'nın kendi edebiyatıyla ilişkisi üzerine sohbet edecek, kitaplarını imzalayacak. - Tarih: 20.04.2018 - Saat: 17:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Oda - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/24/cocuk-yazar-dergisi-yayin-hayatina-basladi", "text": "Hasan Cüneyt Bozkurt'un koordinatörlüğünde, Söke Sarıkemer İlkokulu 1-A sınıfı öğrencileri tarafından yazılan ve Beşparmak Dağları'ndaki ekolojik bozulmayı konu edinen Rehber adlı çocuk öyküsü, henüz bir projeye dönüşmeden önce Çocuk Yazarlar çalışmasının temelini oluşturdu. Halk Eğitim Merkezi bünyesinde, proje koordinatörü Hasan Cüneyt Bozkurt tarafından gerçekleştirilen yaratıcı yazarlık seminerlerinde toplam 100 gönüllü öğretmen görev aldı. 3 yılda 404 çocuk, kendi kitaplarını yazıp resimlediler. Özbey İlkokulu'nda gerçekleştirilen 23 Nisan gösterisiyle basına tanıtılan Çocuk Yazar dergisi, bu birikimle yayın hayatına başladı. İlk sayıda, Türk Dil Kurumu ve Yunus Nadi Öykü Ödülleri sahibi Necati Güngör'ün Beni Bu Sesler Oyalar adlı öyküsü yer alıyor. Proje koordinatörü Hasan Cüneyt Bozkurt'un yayın yönetmenliğini yaptığı mevsimlik çocuk edebiyatı dergisi, çocuk yazarların öykülerinden oluşuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/24/istanbul-ve-hat-sanati-tarih-sarmalinda-kent", "text": "Başta hat sanatı olmak üzere, geleneksel sanatların araştırılmasına ve yaşatılmasına yaptığı büyük katkılarla tanınan Prof. Uğur Derman, Tarih Sarmalı'nda Kent dizisine konuk oluyor. Derman, İstanbul ve Hat Sanatı başlıklı konuşmasında İstanbul'a ilişkin yüzlerce yıllık görsel belleğin en önemli unsurlarından biri olan hat sanatının yakın tarihimizdeki izlerini sürecek. Camilerin, mektep ve medreselerin, hanların, hamamların, çeşme ve sebillerin, mezar taşlarının, kısacası kamusal mimarinin bütünleyici ve ayrılmaz bir öğesi olmuş olan hat sanatının işlevlerini, geçmişten bugüne kültür politikaları doğrultusunda nasıl değerlendirildiğini tartışacak. Kültür politikaları bağlamındaki uygulamalar toplumsal hafızayı, estetik ve tarih algısını ve toplumsal yaşamı nasıl etkiledi? Bugün bu miras nasıl ele alnıyor ya da alınmalıdır? sorularına yanıtlar arayacak. Tarih Sarmalı'nda Kent dizisinin moderatörlüğünü Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu üstleniyor. - Kategori: Tarih Sarmalında Kent - Tarih: 24.04.2018 - Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar: Teyfur Erdoğdu, Uğur Derman"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/25/sehir-tiyatrolarinda-bu-hafta-hangi-oyunlar-var-25-28-nisan-2018", "text": "Modernizmin tiyatrodaki kurucusu Henrik Ibsen doğumunun 190. yılında çağdaş insanın dramını anlatmaya devam ediyor. Maddi baskı altında rekabete sürüklenen bireylerin yıkımını ve yok olan değerleri ele alırken, insan onuru ve kişiliğinin eşsiz yanına vurgu yapıyor. Konusunu gerçek yaşamdan alan başyapıtında gerçek sevgi üzerine kurulmayan birlikteliğin ve birey olarak kadının varolamadığı bir yuvanın nereye savrulacağını gösteriyor. Nora, yazımının üzerinden yüz kırk yıl geçmiş olmasına rağmen bugün de tartışılmaya ve güncelliğini korumaya devam ediyor. Henrik Ibsen'in yazıp Ali Gökmen Altuğ'un yönettiği oyunda, Berna Adıgüzel, Canan Kübra Birinci, Cengiz Tangör, Hakan Arlı, Mert Tanık, Nurdan Gür, Yeşim Koçak rol alıyor. Oyun, 25-28 Nisan 2018 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/27/istanbul-uluslararasi-edebiyat-festivali", "text": "İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali, 4-12 Mayıs 2018 tarihleri arasında Edebiyatı Takip Ediyoruz teması ile 10. yılını kutluyor. Bu yıl İTEF'te 22 ülkeden 71 yazar, 23 edebiyat profesyoneli, toplam 94 katılımcı ile birlikte söyleşiler, etkinlikler, atölyeler, konserler ve edebiyat partileri düzenlenecek. Festival, İstanbul'un her iki yakasında birçok mekanda gerçekleşecek. Yazdığı kitaplarla kısa zaman içerisinde Finlandiya ve pek çok ülkede en çok satanlar listesinde yer alan Sofi Oksanen, Doğan Kitap'tan yayınlanan Norma kitabıyla 5 Mayıs Cumartesi Bomontiada'nın büyülü atmosferinde okurlarıyla bir araya geliyor. 2008 yılında Sıfır Atık hayat tarzını benimsedikten sonra 2013 yılında yayımladığı Zero Waste Home kitabı ile büyük ses getiren Bea Johnson; öğüt vermeden, yargılamadan, kendi hayat tarzı hakkında bilgilerini anlaşılır bir biçimde paylaşıyor. Johnson, minimal bir hayatın faydaları ile 5R: Reddet, Eksilt, Yeniden Kullan, Geri Dönüştür, Çürü adını verdiği kendi metodu aracılığıyla önyargıları kırıyor. Almanya'nın ünlü çocuk kitabı yazarı Dagmar Geisler, çocuk hakları ve psikolojisi üzerine kaleme aldığı Bedenim Bana Ait!, Öfkemle Nasıl Başa Çıkarım?, Ben Kaybolmam ki! adlı hem çocukların hem de yetişkinlerin sosyal ve duygusal gelişimine yön veren kitaplarını okurlarına anlatıyor. Sis Hırsızı'nda büyülü Napoli sokaklarında kaybolan Lavinia Petti ile genç yaşında bir distopya sunan Eilis Barrett, Nail Kitabevi'nde kurguda yeni bir dünya yaratıyorlar. Hayal gücü noktasında birleşen ve yaratıcılığın sınırlarını zorladıkları bu çizgide nelerden ilham aldıklarını anlatan yazarlar, yarattıkları dünyalarda yolculuğa çıkarıyor. AB Edebiyat Ödüllü yazarlar Peder Frederik Jensen, Marente de Moor, Edina Szvoren ve Pierre J. Mejlak; kadın erkek ilişkileri, cinsellik, yalnızlık, ruhun karanlık tarafları ve sosyal medya ile kuşatılmış hayatlarımıza odaklanan kısa öykülerinden kurdukları uzun köprülerden geçerken edebiyatın özgürleştirici, yakınlaştırıcı ve birleştirici yönlerini tartışıyor ve dilin sınırlarını inceliyorlar. 10 Mayıs'ta OT Dergi etkinliğinde Sinem Sal, Dündar Hızal, Kutub Şimşek, dinleyicilere kuruluş hikayesini, dergiciliği, sayıların nasıl çıktığını ve nelere önem verildiğini aktarılırken, okurun soruları üzerinden öykü ve şiir yazımı gibi eksenlerde edebiyat üreticiliği tartışıyor. KargArt'ta 6 Mayıs Pazar günü Editörü Yazara Soruyor isimli etkinlikte Ayfer Tunç, son romanı Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura'nın hazırlanış serüveni hakkında editörü Mustafa Çevikdoğan'ın sorularını cevaplıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/27/kahve-sohbetleri", "text": "Pera Müzesi ile Türk Kahvesi Kültürü ve Araştırmaları Derneği iş birliğiyle düzenlenen Kahve Sohbetleri konuşma serisi, 28 Nisan Cumartesi günü gerçekleşecek etkinlikle devam ediyor. Pera Müzesi'nde Kahve Molası: Kütahya Çini ve Seramiklerinde Kahvenin Serüveni koleksiyon sergisi kapsamında sunulan Kahve Sohbetleri, bu ay Prof. Dr. Kemalettin Kuzucu'yu ağırlıyor. Kuzucu'nun Seyahatnamelerde, Anılarda Türk Kahvesi ve Kahvehanesi başlıklı konuşması, Doğulu, Batılı, yerli seyyah, politikacı, sanatçı, bilim adamı ve entelektüellerin hatıratlarına ve anılarına yansıyan Türk kahvesi kültürünü mercek altına alıyor. Kahve kültürünün dünya imgelemine yerleşmesinin tarihsel serüvenini gözler önüne seren konuşma, kahvenin halk kültürüne kattıkları, devlet ve toplum hayatındaki yeri gibi konularda hafızalarda yer edinen bilgileri güncellemeyi amaçlıyor. Seyahatnamelerde, Anılarda Türk Kahvesi ve Kahvehanesi başlıklı konuşma, 28 Nisan Cumartesi günü saat 14:30'da Pera Müzesi Oditoryumunda ücretsiz gerçekleşiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/28/hop-gum-yaratici-okuma-atolyesi", "text": "Sigmund ilk uçuş denemesinde kafa üstü küt diye düşer. Ailesi gece gündüz onun başından ayrılmaz, ellerinden geleni yapar, ona uçmayı öğretirler. Ancak Sigmund ne zaman konuşmak istese sadece HOP GÜM! diye gaklar hüzünle. Yaşlı beyaz bir tavşan, Sigmund'un bu halinin farkına varır ve eski neşesini bulması için ona yardımcı olmayı teklif eder. Çiğdem Odabaşı yönetimindeki yaratıcı okuma atölyesine 5-6 yaş aralığındaki tüm çocuklar davetlidir. Etkinlik 5-6 yaş aralığındaki 20 çocuk ile sınırlıdır. Rezervasyon, etkinlik tarihinden önceki Pazartesi sabahı açılır. - Kategori: Yaratıcı Okuma Atölyesi - Tarih: 28.04.2018 - Saat: 10:30 11:15 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Oda - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/04/30/surrealizm-sanat-tarihi-konusmalari", "text": "Sürrealizm, 1920'lerde Andre Breton tarafından Freud'un görüşlerine dayanılarak geliştirilen bir sanat akımıdır. Freud'a göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır; düş durumunda çözülerek ortaya çıkar. Sürrealistler, Freud'un bu görüşünü edebiyata ve resme uygulamışlar, bilinçaltının bilinç alanına egemenliğini savunmuşlardır. Breton, Sürrealizm, bugüne kadar ihmal edilmiş olan bazı çağrışım biçimlerinin yüksek gerçekliği, rüyanın büyük kudreti, düşüncenin karşılıksız oyunu hakkındaki inanışa dayanıyor. Sürrealizm, diğer bütün ruhsal mekanizmaları tamamen ortadan kaldırmayı ve hayatın başlıca sorunlarının çözümünde onların yerini almayı amaç edinir, denir. 20. yüzyılın en önemli düşünce hareketlerinden biri sayılır. Kendinden sonra gelen hemen bütün sanatsal ifadelerde bu akımın etkisi görülür. - Tarih: 30.04.2018 - Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/02/8inci-uluslararasi-eskisehir-siir-bulusmasi", "text": "Eskişehir Tepebaşı Belediyesi tarafından düzenlenen, 10 ülkeden 38 şairin katılacağı 8'inci Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşması, 3 Mayıs'ta başlıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/02/iki-dans-tiyatrosu", "text": "Semih Fırıncıoğlu'nun tasarladığı ve yönettiği dans tiyatrosu İKİ, Mayıs ayı boyunca Yapı Kredi Kültür Sanat'ın performans mekanı Loca'da sahnelenecek. Kurgusu görsel ve işitsel tasarımların alışılmadık bileşimleriyle biçimlenen İKİ, öykü, tema ve bütünlük kaygılarından özgürleştirilmiş, doğrudan kendi gerçekliğine odaklı bir deneme oluşturmayı hedefliyor. Fırıncıoğlu oyun metnini Eski Ahit, aforizmalar, şiirler ve Saatli Maarif Takvimi gibi oldukça farklı kaynaklardan esinlenmelerle ve kimi zaman doğrudan alıntılarla kurguluyor. İKİ, Ekim-Aralık 2017 tarihlerinde A Corner in the World X bomontiada ALT kapsamındaki Alt+ misafir sanatçı programı çerçevesinde geliştirilmiş ve sunulmuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/04/1-afyonkarahisar-film-festivalinde-yarisacak-filmler-belli-oldu", "text": "4-6 Mayıs tarihlerinde Afyonkarahisar'da düzenlenecek film festivaline sayılı günler kala finalist filmler açıklandı. Toplam 311 kısa filmin katıldığı yarışmada 20 film finale kaldı. Bu yıl ilki düzenlenen Afyonkarahisar Film Festivali'nde finalist filmler belli oldu. 04-06 Mayıs tarihlerinde Afyonkarahisar'da düzenlenecek film festivaline sayılı günler kala finalist filmler açıklandı. Toplam 311 kısa filmin katıldığı yarışmada 20 film finale kaldı. Musa Ak, Serdar Sabuncu ve Bedirhan Karakurluk'un ön jüri kurulunu oluşturduğu heyet, büyük bir titizlikle yaptıkları çalışmayı tamamladılar ve ana jürinin önüne gidecek 20 kısa filmi belirlediler. Finalist filmler başkanlığını yönetmen Derviş Zaim'i yaptığı ana jüri heyeti tarafından izlenerek ödül alacak olan ilk üç film belirlenecek. Festivalde ayrıca Yücel Çakmaklı özel ödülü ve bir adet mansiyon ödülü de verilecek. Ana jürinin diğer üyeleri ise Mesut Uçakan, Tarkan Karlıdağ, Kudret Sabancı ve Ensar Altay şeklinde sıralanıyor. Ödül alan filmler 06 Mayıs tarihinde yapılacak ödül töreninde açıklanacak. Festival, kısa film yarışmasının dışında film gösterimleri, söyleşiler, atölye çalışmaları ve Yerli Film Dili temalı bir çalıştayı da içeriyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/04/filiz-ali-odanin-konuklari", "text": "Piyanist, müzikblimci ve yazar Filiz Ali, YKY'den çıkan anı kitabı Yok Bi'şey Acımadı ki... üzerine yapacağı söyleşi, okuma ve imza günü için YKY Beyoğlu Kitbevi'ndeki Oda'ya konuk oluyor. Sabahattin Ali'nin kızı, Cumhuriyet Türkiyesi'nin müzik ve kültür atılımının önemli öğrencilerinden Filiz Ali'nin yaşamöyküsü, 1940'lardan günümüze Türkiye'nin öyküsü aslında. Konservatuvar yılları, Amerika'da Türk bir genç kız olarak yaşadıkları, sonrasında Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nun sanat yönetmenliği, Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi'ni kurma hayalinin gerçekleşmesi... Annesiyle ilişkilerini, anne olmaya dair duygularını ve hiç bitmeyen öğretmenliğinin iç içe geçtiği ruh hallerini büyük bir içtenlikle, zaman zaman da özeleştiriyle anlatan Filiz Ali'nin anıları Türkiye'nin bir dönemine tanıklık ederken kültür ve sanat dünyasının kazanımlarını ve kayıplarını anlamamızı da sağlıyor. Okuyanı zaman zaman hüzünlendirse de her şeye rağmen yılmadan çalışan ve ayakta kalan bir kadının hikayesi olarak yol gösterici bir metin. Söyleşinin ardından saat 19:00'da Nebil Özgentürk'ün yönettiği Kayıp Kemiklerin İzinde: Bir Sabahattin Ali Trajedisi belgeselinin gösterimi gerçekleşecek. - Kategori: Oda'nın Konukları - Tarih: 04.05.2018 - Saat: 17:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Oda - Katılımcılar: Filiz Ali"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/04/guncel-bir-kuram-olarak-marksizm", "text": "21'inci yüzyılda insanlık, teknolojik ve bilimsel açıdan büyük atılımlar gerçekleştirirken, ekonomik ve siyasal krizler, işsizlik, gelir adaletsizliği, ekolojik tahribat gibi devasa sorunlarla karşı karşıya. Karl Marx'ın kapitalizmin bilimsel çözümlemesi ve onun aşılması için gerekli temelleri ortaya koyduğu kuramsal yaklaşımı günümüz sorunlarını anlamak için bir anahtar sunuyor. Marx'ın doğumunun 200'üncü yılında yapılacak sempozyumda, 3 gün boyunca 20 oturumda, hem Marksizme dair tartışmalar yürütülecek, hem de çeşitli başlıklar Marksist yöntemle analiz edilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/04/kotulugun-dongusu", "text": "Genç bir mürebbiye, iki çocuğa bakması için işe alınır ve görev yapacağı malikaneye doğru yola çıkar. Eve geldikten kısa bir süre sonra, yakın zamanda ölmüş olan eski uşak ve eski mürebbiyenin hayaletlerini gördüğüne inanmaya başlar. Çocukları hayaletlerden korumaya kararlı olan mürebbiye için hayaletlerin zaman geçtikçe bir saplantı haline gelmesi trajik sonuçlara yol açar. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin biletleri, temsil tarihinden 1 ay önce satışa çıkar. Biletler, Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası gişesinden veya www. biletiva. com adresinden temin edilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/04/sari-sicak-uluslararasi-isci-filmleri-festivali", "text": "Türkiye ve dünyanın dört bir yanından, emekçilerin yaşamlarını ve mücadele deneyimlerini izleyicilerle buluşturmayı ve ülkemizde işçi filmi üretimini özendirmeyi amaçlayan Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, 1-7 Mayıs tarihleri arasında izleyicilerle buluşuyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır'da eş zamanlı olarak gerçekleşecek festivalde bu yıl, Sessizlik Sinemada Güzeldir teması ile 10 farklı ülkeden toplam 65 film gösterilecek. Ailenin içinde bulunduğu bu duruma rağmen küçük oğul İbrahim, kendisi için farklı bir geleceğin hayallerini kurmaktadır. Oysa bir hayali gerçeğe dönüştürmek ve kaderini kendi ellerine alabilmek o kadar da kolay olmayacaktır. Film orijinal dilinde ve İngilizce altyazılı olarak gösterilecektir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/04/sergi-devamlilik-hatasi", "text": "Türkiye'de 1990'larda gelişmeye başlayan güncel sanat ortamının etkin isimlerinden Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar'ın bugüne kadarki en kapsamlı sergisi SALT Beyoğlu'nda gerçekleştiriliyor. Adını, sinema ve edebiyatta kurgusal tutarsızlıklar için kullanılan terimden alan sergi, pratiklerini ayrı yürüten iki sanatçının birlikte çalışmaya geçişi ve zamanla sergilemede karşılaştıkları kesintiye gönderme yapıyor. Devamlılık Hatası, yapının giriş mekanı Forum'da, İşsiz İşçiler-sana yeni bir iş buldum!(2006-2018) ile başlar. Bu performans ve üçüncü kattaki bir diğer ortak üretim olan Laboratuvar İşi (2006-2018) serginin kavramsal sınırlarıdır. İşsiz İşçiler-sana yeni bir iş buldum!, önerme niteliğindeki temsili bir üretim bandı çevresinde, sergi süresince istihdam edilen beş kişi ve mekana gelenlerin diyaloglarıyla şekillenir. Yürütücüler ve katılımcıların hazır bir metne tabi olmadığı performans, hızlı tüketim ürünleri kadar kültür üretimlerinin oluşum süreç ve yöntemlerini sorunsallaştırır. Türkiye özelinde yıllara göre değişen su ve çevre politikaları ile hayati sonuçlarını irdeleyen Laboratuvar İşi, bir okuma performansının yapıldığı laboratuvar benzeri bir yerde, siyasi söylemlerin bilimsel rapor ve analizlerle nasıl çeliştiğine dikkati çeker. Her iki iş, sanatçıların yanı sıra performansların yürütücüleri ve onlara eşlik eden katılımcılarla var olur. Murtezaoğlu ve Şangar'ın hem ayrı hem bir arada sürdürdüğü pratikleri, bireyleri pasif birer izleyiciden ziyade kendileriyle beraber düşünen, yorumlayan ve harekete geçen birer muhatap olarak konumlar. Sanatçıların dahil olduğu iki yıllık yoğun bir çalışmayla hazırlanan Devamlılık Hatası, yapının katlarına yayılan bir seçkiyle kesiştikleri, ayrıştıkları yönleri ve bağımsız işlerinin ortak üretimleriyle etkileşimini görünür kılar. Gündelik deneyimleri ve aşina ruh hallerini yansıtan işler, gerçek ile kurguyu birbirine örerken öznel yerine toplumsal olana vurgu yapar. Şangar'ın mizansenlerinde yakın çevresinden simalar vardır; Murtezaoğlu, kişisel arşivinden aile fotoğrafları gibi görsel kayıtlar kullanır. Ayrı bir katman olarak üretime eklemlenen İstanbul, sanatçıların ait hissettiği, sahiplendiği, gözettiği ve birlikte var olduğu yerdir. Bu bakımdan, kentin türlü yönetimsel hamleyle başkalaştırılması, Murtezaoğlu'nda duraksama, ayrıksılık, yorumlama ve müdahillik; Şangar'da gerilim, tekinsizlik, kapanma ve ifşa senaryolarının belirgin bir parçasıdır. Murtezaoğlu, sosyo-politik dalgalanmaları ve günlük hayattaki izlerini takip eder. Dondurduğu anları serigrafi, fotoğraf ve enstalasyon gibi üretimlerle düşünmeyi sürdüren sanatçı için bu anlar karşılıklı iletişim kurmak üzere çıkış noktasıdır. İşlerine kendisi ve muhatabını bir iktidar ilişkisi kurmadan katarak mutlak kahramanın olmadığı müzakere alanları yaratır. Derinlemesine kurgulanan bu çok katmanlılık, muhatabın iş içinde özgürce dolaşarak farklı yorumlamalar yapmasına imkan tanır. Şangar, toplumsal kırılmalarla sıradanlaşan ve üçüncü sayfaya haber olan ev içi ve dışı devinimlerini kurgular. Özel alan ve kamusal alanın yan yanalığında oluşan kriz, çözülme ve olağanlaştırmalarla ilgilenir. Bir filmin kareleri gibi art arda dizdiği kurban, kaza, sıkışma ve şiddet sahneleriyle gerilimi gitgide artırır; muhatabı adım adım anlatının içine çekip hikayenin çözümlendiği bir sona ya da sonun olmadığı bir döngüye bağlar. İşi oluşturan durumun gerekçeleri, bir çıkışsızlık hissiyle karşı karşıya kalan muhatabın anlamlandırmasına bırakılır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/04/son-de-kuba-orkestrasi-ile-latin-caz", "text": "Latin Amerika ve Karayipler'e has ateşli müziği yaşatmak ve yaymak amacıyla ortaya çıkan Son De Küba Orkestrası, Türkiye'de ikamet eden profesyonel Küba müzisyenlerinden oluşan bir gruptur. Repertuvarı, Küba'nın otantik ezgilerinin izlerini taşıyan Son Montuno, Salsa, Bolero, Cumbia, Bachata, Merengue, Reggaeton ve Latin Caz içermektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/07/10-kocaeli-kitap-fuari", "text": "İlki 2009 yılında gerçekleştirilen Kocaeli Kitap Fuarı, Türkiye'de pek çok ilde gerçekleştirilen kitap fuarları için model olmuş, her geçen yıl artan marka değeriyle, ülkemizin sayılı fuarları arasında gösterilmeye başlanmıştır. Türkiye'de yerel yönetimler arasında bir ilke imza atan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, büyük bir özveri ortaya koyarak Kocaeli'ne kalıcı bir değer kazandırdı. Toplumun her kesiminden büyük ilgi gören kitap fuarı, ziyaretçi sayısı, reklam değeri ve etki gücü bakımından her yıl gelişerek geleneksel bir form kazandı. Kocaeli Kitap Fuarı, 2016 yılında 705 bin ziyaretçiye ulaşarak Türkiye'nin en büyük kitap fuarı ünvanını aldı. 2017 yılında ise bu sayı 727 bin oldu. Kocaeli Kitap Fuarı öncesinde, ağaçlara asılan 20 bin kitap vatandaşlar tarafından toplandı. Büyükşehir Belediyesi ekipleri, Kocaeli Uluslararası Fuar Merkezi'nde yarın kapılarını ziyaretçilerine açacak fuar öncesinde vatandaşların dikkatini çekmek için İzmit ilçesi Hürriyet ve Cumhuriyet caddeleri arasında bulunan yürüyüş yolundaki asırlık çınar ağaçları ile diğer ilçe merkezleri ve üniversite kampüslerindeki ağaçlara Türk ve dünya klasiklerinden oluşan kitaplar astı. Ağaçların çevresinde bekleyen öğrenciler ve işe giden vatandaşlar, buradaki ağaçlardan 20 bin kitabı kısa sürede topladı. Etkinliğe katılan Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, gazetecilere yaptığı açıklamada, geçen hafta Kitaba Koş etkinliği düzenlendiğini, gerçekleştirilen organizasyona vatandaşların yoğun ilgisinin olduğunu söyledi. Baharda kentteki ağaçların düzenledikleri etkinlikle kitap açtığını ifade eden Karaosmanoğlu, yaptıkları kitap etkinlikleriyle vatandaşların ilgisini çekmek istediklerini kaydetti. Karaosmanoğlu, kitaba olan ilginin artması için çalışmalar yaptıklarını belirterek, Kitaba olan bu ilginin kentimizde çok güzel olduğunu, yoğun olduğunu görmekten mutluluk duyuyorum. Gençler, anneler, dedeler hep beraber buradayız. Herkes ağaçlardan kitap toplamak için geldi. Bu çok güzel bir hatıra olarak kalacak ve kitaba olan ilgi her geçen gün artacak. diye konuştu. Kitabın medeniyet demek olduğuna işaret eden Karaosmanoğlu, Kitap demek, insanın aydınlanması, insanın geçmişini, bugününü ve yarını değerlendirmesidir. ifadelerini kullandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/07/gun-olur-alir-basimi-giderim-orhan-veli-siir-dinletisi", "text": "Garip akımının öncülerinden olan Orhan Veli (1914-1950), ölçüsüz ve uyaksız, söz sanatlarının yer almadığı, önceki şiir anlayışına ilişkin şiirsel ögelerin kullanılmadığı, yalın bir yapı içinde akla yönelen şaşırtıcı ve yergisel şiirler yazdı. Konu bakımından daha çok sıradan insanın gündelik sorunlarını işledi. Sonraki şiirlerinde halk şiiri ve halk türküsünün etkisinde kaldı; folklorik özellikleri kullanarak daha çok doğa sevgisini yazdı. Tematik bir bütünlük içinde hazırlanan ve müzikle şiirin iç içe geçtiği Gün Olur, Alır Başımı Giderim adlı dinletide, Orhan Veli'nin şiirlerini Metin Belgin okuyacak ve Serdar Yalçın'ın, şairin şiirlerinden bestelediği yedi eseri de Deniz Erdoğan Likos ve Zafer Erdaş seslendirecek. İstanbul şairi Orhan Veli'nin dizelerinin izleyicilerle buluşacağı Gün Olur, Alır Başımı Giderim başlıklı dinleti için, saat 17.00'de, öğrencilere özel bir matine düzenlenecektir. Öğrenci kimliğini gösterenlere öncelik tanınacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/07/izmirin-kopekleri", "text": "Kedilerini yazmıştım İzmir'in... Köpeklerini de biliyordum, tanışmıştım da, yazmamıştım. O yazının konusu değildi o zamanlar köpekler, Hayati Baki'nin kedisi kafa roldü o zamanlar! Sanırım, kedilerini anlatırken İzmir'in, bütün sokak hayvanlarıyla, kedi, köpek, kuzu, martı, kumru ve devasa kargalarıyla bir bağ kurmuştum aramda, o zamanlar; Sinop'la bile. 1 Mayıs 2018 akşamında İzmir'deydim. Yeni çıkan kitaplarımızı yanımda taşıdığım iki çantaya zulalamış, gün kararırken yetiştirmiştim meydana; romanların klarnet, keman, darbuka sesleri arasında, akşama da uzayan 1 Mayıs kutlamalarının tam da ortasına. İzmir farklı, içinde olmaktan huzur duyduğum bir kent benim için; denizi, insanı, kadınları ve erkekleri, romanları, polisleri, umumi tuvaletleri, kedileri ve köpekleri... Benzemiyor Ankara'ya. 1 Mayıs'tan aklımda kalan, alanda, Alsancak'ta, o kalabalık içinde kendine yer edinen kurt köpeği oldu biraz da kediler yoktu meydanda, onlarda da kaldı aklım; keşke onlar da olsaydı. Bütün miting alanını, alana birasını, sazını, sözünü ve dansını alıp gelen herkesi korumaya çalışıyordu o kurt köpeği. Tam bir uyum içinde olmalıydı her şey; önceki tecrübelerine uymayan, meydanın uyumuna aykırı her şeyi dikkatle izliyordu. Tanımadığı, başka insanlar gelip çimenlere oturuyor, onları koruyup kolluyor, kim çağırırsa yanına, yardımına, tanışmaya gidiyor, vakur bir edayla, kendisini sevmek isteyenlere izin veriyor, çok da zaman kaybetmeden alanını korumak için yeniden dikiyordu kulaklarını. Büyük bir meydan, büyük bir alandı korumaya çalıştığı; tedirgindi bu yüzden. Ertesi günlerde, İnciraltı'nda, Konak'ta, Buca'da, Karşıyaka ve Hatay'da gördüm aynı köpeği. Alanını korumaya devam ediyordu; selamlaştık. Bir tanesini evlat edinmiştim, yıllar önce bahçeme, yavrularını da sonradan. Kış kıyamet, onca yol gidip, soba yakıp, ısıtmış, tavuk suyu çorba ikram etmiştim onlara günaşırı, bahçede. bir kış boyu bakındım onlarla, bahçede. Eskişehir'deki o üniversiteli kızın kısıtlı parasıyla aldığı ve parkta onlara ikram ettiği gözlemeyi, benim evlat edindiğim, önce bir, sonra yedi olan köpeklerim, -burada anlam açısından bir sıçrama var- Ankara için hiçbir değeri olmayan tavuk suyu çorba ve tavuk kemiklerinde, Ankara'yı da kendi alanları kadar savunacaklardı elbette. Bir şehrin mutluluk katsayısı, o şehirde yaşayan sokak hayvanlarının mutlu olma oranıyla aynıdır, demiş bir düşünür. Adının ne önemi var, hatırlamıyorum da şimdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/07/persembe-sinemasi-yenilenme-olgusunu-ele-aliyor", "text": "SALT tarafından sürdürülen Perşembe Sineması'nın bu yılki programı, şehir hayatının zemin hazırladığı, dayattığı, aşina bir geçmiş ya da daha iyi bir gelecek için özlem uyandıran, zaman zaman da dirence yol açan yenilenme olgusunu işliyor. Bugünün kentsel yapıları ağırlıklı olarak 20. yüzyılda iki büyük savaş, ardından kurulan çift kutuplu dünya ve bu sistemin nihai feshiyle şekillendi. Profesyonelleşme eğiliminin katkısıyla artan, dönemsel ihtiyaç ve tahayyüllere dayalı düzenlemeler yenilenme refleksinin belirgin ifadeleriydi. Yakın çevresiyle alışverişte olan merkezlerden uzak mesafedekiyle etkileşime geçen yaşama alanlarına dönüşen şehirler, planlamanın önünü alamadığı nüfus akımlarıyla büyümeye devam etti. Kültürel eğilimler, yerel yönetim stratejileri ve ekonomik imkanların biçimlediği; coğrafyaya göre değişen dönemlerde gündeme gelen yenilenme atılımları 1980'lerden itibaren küreselleşmeden etkilendi. Dünyanın dört bir yanında şehirler yeni yüzyıla benzeşerek girdi. Yeniden yapılanma süreci kent mekanında gitgide görünür olmaya başlıyor; kapasitesi artırılan havaalanları, işlek meydanlarda açılan müzeler, şehir merkezlerine dizi dizi yerleşen otellerle uluslararası deneyim tüketimi yaygınlaştırılıyordu. Şehirlilerin gönüllü veya zorunlu yer değiştirmeleriyle pekişen bu pratikler, toplumsal bağlamda zamanla ortaya çıkan açmazlar ile bunlara dair talepleri beraberinde getirdi. Tüm bunların yanı sıra şehir, bireylerin yerleşik düzen sorgulamaları ve değişim arayışlarına da sahne teşkil etti. Perşembe Sineması'nın 2018 seçkisi, bu koşulları oluşturan yenilenme arzusunun geçmişteki tezahürlerine bakarken bugünden geleceğe dair öneri ve olasılıklar üzerine düşünme amacını taşıyor. Çeşitli ülkelerden kurmaca ve belgesel filmler, etki alanının genişlemesiyle sınırları bulanıklaşan şehirlerin anlatılarını birey hikayeleriyle bir araya getiriyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/07/sesler-arasinda-yol-hikayeleri", "text": "2008 yılından bu yana dünya çapındaki büyük solistlerle aynı sahneyi paylaşan ve yıllardır geniş bir dinleyici kitlesi edinen Orchestra'Sion, yedi solist sanatçısı ile geçtiğimiz sezon büyük ilgi gören Sesler Arasında Yol Hikayeleri projesini Süreyya Operası sahnesine taşıyor. Program, bestecilerin turne yolculuklarında yazdıkları ve oda müziği repertuvarının en beğenilen örnekleri arasında yer alan eserlerden oluşmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/07/solferino-meydan-muharebesi", "text": "Film Günleri, Yeldeğirmeni Sanat'ta devam ediyor. Kadıköy Belediyesi, Fransa sinemasından çeşitli örnekleri, Fransız Kültür Merkezi ortaklığı ile Mayıs ayı boyunca ücretsiz olarak Yeldeğirmeni Sanat'ta izleyicisiyle buluşturuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/07/velazquez-sanat-tarihi-konusmalari", "text": "Prof. Dr. Kemal İskender bu sunumunda, tüm zamanlarda İspanyol resminin en büyüğü ve İspanyol Altın Çağı'nın öncü ressamı olarak görülen Diego Velazquez'i konu ediniyor. 1599'da Sevilla'da doğan Velazquez, kariyerine bodegon ressamlığıyla başlayıp, sonrasında, ahlaksal ve dinsel alt anlamlar taşıyan simgeci eserler üretti. Döneminin en gözde saray ressamıydı. Son dönemlerindeki rahat ve akıcı biçimleri ve usta fırça işçiliği, İzlenimci resmi müjdeliyordu. Dünya tarihinde yapılmış ilk üç boyutlu derinliğe sahip olan Nedimeler eseri, sanatçının başyapıtı olarak kabul edilir. - Kategori: Sanat Tarihi Konuşmaları - Tarih: 07.05.2018 - Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/09/leyla-genceri-anma-konseri", "text": "Opera sanatının yıldız isimlerinden olan Leyla Gencer, sanatında öncü olmuş, son divalardan biri olarak tarihe geçmiş, ömrünün sonuna kadar, solist, eğitimci ve araştırmacı olarak ülkemizi yurtdışında en iyi şekilde temsil etmiştir. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Ana Sanat Dalı, Leyla Gencer'i kaybettiğimiz 2008 yılından beri Mayıs ayında yıldız öğrencileri ile bir anma konseri düzenlemektedir. Bu yıl da lisansüstü öğrencileri ve değerli piyanistleri piyano eşliğinde opera ve lied repertuvarının en seçkin örneklerini seslendireceklerdir. Ücretsiz olan etkinliğe katılım davetiyelidir. Davetiyeler, etkinlik tarihinden bir hafta önce Yeldeğirmeni Sanat gişesinden temin edilebilir. Yerler numarasız ve sınırlıdır. Kişi başına en fazla 2 adet davetiye verilebilmektedir. Yeldeğirmeni Sanat gişesi, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri 13.00-21.00, Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri ise 10.00-21.00 saatleri arasında hizmet vermektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/11/levent-karatas-sairlere-sordu", "text": "çün sözcüklerin yokluğunda da yazılabilir şiir. Kuşkusuz, ödül mekanizmasının dile, dilin geşmişten günümüze gelen kalıntılarını bilen; dilin geleceğini harf harf izlek edinmiş güçlü şairler kazandıracağını umut etmek gerekir. Bunu beynimizin ödül mekanizmasının nasıl çalıştığıyla da ilişkilendirirsem pek de yersiz bir benzetme yapmış sayılmam. Örneğin, beynimizin ödül olarak kabul ettiği etkili hazları beynimize ilettiğimizde, bu ödül yolu aracılığıyla beynimiz o davranışı yineleyeceğimizi kabul eder. Ne yazık ki haz veren bir davranışı tekrarlamak her defasında aynı hazzı yaşatmayacağından dolayı; her zaman için faydalı bir şey olmayabilir, dahası beynin sorgulama yetisi ve hafızasında değişikliklere yol açar; uyuşmuşluk hissinin giderek yerleşmesini sağlar. Bu benzetmemden yola çıkarak şairin, şiirin, ödülün ve dolayısıyla da dilinuyuşmuşluk hissini doğuracak her türlü etkenden uzak durması dilde yarınlar doğurabilir. Bu yüzden ödül mekanizmasının, kendini tekrar eden şairlerle dilin geleceğini kompanse etmemesi gerektiğine, şairin ise dilin dehlizlerinde gezinen bir kaşif olması gerektiğine inananlardanım. 1983 yılında Ahmet Erhan, Hep kendini deşen bir hançer olmasın şiir, dediğinde belki de bunları vurgulamak istemişti. Veya en iyisi, dil-ödül arasındaki ilintinin anlamsızlığını tartışalım. Her şairin dille bir sorunu, uğraşı ve dili değiştirme çabası olduğu su götürmez. Bu anlamda, şairin, verili dilin yeni sözcük veya anlam katmanlarıyla, hatta dilin yapıbozumu ile gizli ya da açık bir mücadelesi vardır. İtirazım, bu soylu mücadeleye ödül gibi pespaye ve geri kalmış bir kurumun nasıl eklemlendiği sorusunda düğümleniyor. Ödülü, bir teşvik aracı olarak değil edebi rüşvet olarak görüyorum. Edebiyat sosyetesine kabulün bir ritüeli. Çerçeve bu olunca, dil gibi önemli ve dönüştürücü bir kavramı, ödül gibi duraklatıcı ve teslimiyetçi bir kurum ile aynı satırda ve aynı düzlemde görmek yadırgatıcı oluyor. Ödül kurumu, kendini tekrar eden şairler ile dilin geleceğini harf harf izlek edinmiş güçlü şairler paradoksunun test edileceği bir yer değildir. Çok basit ve fakat edebiyat dünyamızın asla anlayamayacağı bir ifadeyle söylemek gerekirse, ödül, rekabet ve yarış duygusunun körüklediği tuhaf, insafsız ve çelişkili bir kurumdur. Kapitalizmin ruhunu, yani rekabeti esas alır. Güzellik yarışmasında boy gösteren genç kızlar ile şiirlerini jüri üyelerinin insafına bırakan şairler arasındaki tek fark, şairlerin podyuma çıkmamasıdır! Perde arkasındaki al gülüm-ver gülüm türü ilişkilere girmek bile istemiyorum! Ödül mekanizması, bazen, çok iyi niyetli ve edebiyat dünyasının sosyetik tarzından bihaber, fakat gerçekten dili ve üslubu özgün şairlere kucak açabilir. Açmaktadır da. Ancak tam tersine, bu noktada, ödüller şairlere değil, dil ve üslup açısından benzersiz olan şairler ödüllere değer katmaktadır. Özetle: Ödül mekanizması, varlığını sürdürmek için yetenekli şairlere muhtaçtır. Ve saftirik şairler de bu tuzağa düşüp ödüllerin değirmenine su taşımaktadır! Son söz: Elbette her şairin ideolojik ve poetik açıdan donanımlı, tavizsiz ve ilkeli bir peygamber olmasını bekleyemeyiz. Burada temel sorun, her üç kişiden dördünün şair olduğu Türkiye'de, ödül mekanizmasının sadece yeteneksizleri kucaklaması değil, kalıcı şairleri de sazan gibi ağına düşürmesidir. Aynı fotoğrafta hem yeteneksizlere hem de kalıcı şairlere yer vermesidir. Edebiyatın sosyetik dünyasının varlığını sürdürebilmesi adına şiirin asli ruhuna ihanet edilmesidir. Bu karmaşada yapılacak tek şey ise ödüle boyun eğen şairlere dil çıkarmaktır! Ödül mekanizması sadece şairin adını kısa süreliğine öne çıkarır ve daha geniş bir kitle tarafından tanınmasını sağlar. Şiire bir şey katmaz. Son yıllarda şiir ödüllerinin sayısı giderek arttı ve bazı ödüllerin eşe dosta, paraya ihtiyacı olanlara verildiği görüldü. Bu durum ödüllerin saygınlığının azalmasına sebep oldu. Oysa ödülün usta bir şaire verilmesi o ödülün değerini arttırıyor. Aldığı ödülün sorumluluğunu taşıyamayan şairler ise o ödülün değerini düşürüyor. Özellikle bazı genç şairler kitaplarını para vermeden yayımlatmak ve yaşıtları arasında sivrilmek için bütün şiir ödüllerine başvuruyorlar. Ödülü alamayınca da kıyameti koparıyorlar. Günümüzde önemli olan yurt dışında ödül alabilmek ve böylece Türk şiirini dünyada tanıtmak. Türk edebiyatında çok tartışılan bir konu ödüller, bu genel olarak kimin kazandığı ve jüri üyesinden birinin kaç defa başka bir ödül jürisinde bulunduğuna dair matematiksel oran olarak tartışılıyor. Olgunun kendisi tartışmanın dışına çıkarılıyor bir bakıma. Haliyle bu noktada ödül de tartışması da işlevsiz bir kıyıya sürüklenip yeni bir ödüle kadar o işlevsizlik yığıntısı içinde bekliyor. Yani bu tartışmalar bizi bir yere götürmüyor. Ödülün kendisi değil ama mekanizması söz konusuysa Türkiye'deki uygulamasına bakmak gerekir diye düşünüyorum. O nedenle söyleyeceklerim sadece bu mekanizmayı kapsayabilir. Bu tartışmaların önünü açmak, ödülü kazanan, ödüle katılandan çok jürinin bir görevi olduğunu düşünüyorum. Biz de genelde seçici kurullar birer isimden ibaret olur, o seçici kurulun değerlendirme kıstası en baştan verilmez, sonra da verilmez. Kurul isim olarak kalır, ödül sonucu iki satırla açıklanır bu bence tartışmaların önünü kesen bir yaklaşım, oysa seçici kurul ödül öncesinden değerlendirme kıstasları konusunda kendi arasında uzlaşmalı, tartışmalı ve bunu kamuoyu ile paylaşmalı diye düşünüyorum yani ödüle katılacak kişi kendinden ne istendiğini, bu kendi şiirine uygun mu bunu, bilmeli. Ödül sonucu da iki satırla değil, daha geniş ve doyurucu bir nitelikle açıklanmalı mümkünse bu yayımlatılmalı. Yani edebiyat kamuoyu seçilen dosya- kitap ve şairin hangi kıstaslarla seçildiğini, jürinin değerlendirmesini okuyabilmeli işte o zaman daha sağlıklı bir tartışmanın önü açılabilir, bu yapılmadığı için bizde ödül tartışmaları ölü doğuyor. Bunu sorunun paralelinde düşünürsek ödüllerin böyle bir işlevi olduğunu düşünmüyorum, yani ödüller doğrudan şairi yetiştirecek, onu dilin dünü, bugünü, yarını üzerinde düşünüp eyleme geçirecek özelliklerden oldukça yoksun. Bunun yanında ödülün böyle bir işlev üstlenmesi gerekli mi, emin değilim. Netice de bütün ödüller seçici kurulun inisiyatifine kalmış bir durum, o da yukarıda bahsettiğim gibi ciddi bir çalışma, açıklama, beklentiden uzak. O nedenle ödül şairin biyografisinde iki satırlık bir kelimeden ibaret kalmaya şu aşamada mahkum. Konunun bir diğer ayağı da şair ödül alsın ya da almasın zaten dilin dününü, bugününü ve yarınının düşünmek zorunda olan kişi değil mi? Ödül bu noktada etkin olarak kullanılabilir elbette, buna bir itirazım yok. Dil gibi ödüllerin dünü, bugünü, yarını da tartışılabilir, şu aşamada ben ödüllerin genç şair için bir farkındalık yaratma, adını duyurma aracı olduğunu düşünüyorum, besleyici yönü ise ihmal ediliyor. Bu kadar ödül bolluğu da niteliğin önüne geçiyor diye düşünüyorum, yarın beş kişi bir araya gelip şartnamelerini bildik kalıp cümlelerle hazırlayıp bir ödül koyabilir, alıcı da bulur, bu kadar kolay. Bu kadar kolay olmamalı. Ödül özellikle genç şairin üzerinde hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara yol açabilir. Burada da ödül değil şairin kendi uğraşı, şiire bakışı, dil ile olan ilişkisi devreye girer. Kısacası mevcut ödül mekanizması şair yetiştirmez, şairi yok da etmez. Kendini var eden de yok eden de şairin kendisidir. Ben ödül almak, vermek fiilini onore etmek, onore olmak duygusuyla yer değiştirerek yazıma başlamak isterim. Yazar ya da şair kişi yazdığı bir metnin hem kendi bünyesinde hem de dışında ne tür bir etki yarattığını merak eder. Şüphesiz bir değerlendirilmeye hatta eleştiriye ihtiyacı olduğunun farkında olmakla birlikte kişisel eğilimi çalışmasının ve bu çalışma sonrası elde ettiği ürününün sevilmesi ve övülmesidir. Okşayıcı bir tarafı vardır övülmenin. Ben eleştiriye açık bir sanatçıyım dese bile kendi duygusal gerçekliği övülmeyi pek benimser. İşte tam da bu noktada ödül mekanizması diye dillendirdiğimiz şey devreye girer. Bu mekanizma her durumda muhatabı olan yazar ve şairini pekala büyüleyip kandırabilir. Dilin sorunlarına eğilmek esastır ancak şiir sadece bir edebiyat içi sorun değildir. Bilim, kültür, siyaset, sosyoloji, psikoloji alanları edebiyat uğraşıcısını salt kendi edebi dünyası içinde davranma lüksünden uzaklaştırabilir. Edebiyat ödülleri bu ödüllere aday kimi şair yazarı, adına edebiyat piyasası dediğimiz çevrelerde adeta görücüye çıkarır. İşte edebiyat geleneği dediğimiz şey bu görücüye çıkma halidir. Bu konuyla ilgili söylemek istediğimi bire bir benzemese de şair Nihat Ziyalan'ın ben Mehmet Fuat'a beğendirmek için çok şiir yazdım demesiyle örneklendirebilirim. Ödül mekanizması o ödüle talip yazar ve şairi bir yanıyla piyasaya sunarken bir yanıyla da piyasadan çeker. Bu durum bazen tarafların karşılıklı rızasıyla vücut bulur ama çoklukla nasıl oluştuğuna dair nedenleri tartışmaya açık bir jüri hiyerarşisinin emriyle gerçekleşir. Ödül iyi ve kötü sonuçları olan deneyimlenmesinde yarar olan ve aynı zamanda da uzak durulması gereken bir şeydir. Şair kişi kimin tarafından övülmek istediğine karar vermelidir. Sevdiğim başka sevenim başka hali oldukça yıpratıcıdır. Bazı dergi ve fanzinlerdeki ürünlerinin hatta kitaplarının ne kadar ilgi görüp okunduğu anlayacak bir zekaya sahip olması şair ve yazarlar için elzemdir. Müstesna şuaranın dilin geleceğini düşünüp düşünmediğini bilmiyorum. Bildiğim bu müstesna şuaranın bu geleceğin lafını ettiğidir. Neredeyse şiiri teknik bir mesele gibi gören, şiirin dolayısıyla da şairin toplumsal alandaki sorumluluklarını görmek istemeyen kimi şahıslar sözü çok edilen bu şuaranın içinde yer almaktadırlar. Sorduğunuz soruya gelince cevabım her iki seçeneği de işaret eder. Kendinin tekrarı düşüncede, eylemde, üslupta sonsuz bir şekilde hareket eder. Dilin geleceği meselesiyle ilgilenmek dilin dününe ve bugününe dair bir bilgilenmeyi ve özgünlüğü esas kılar. Arkaik kazı sözcükleri yaralamamalıdır. Yaklaşık yirmi yıl önce çıkan şiir oku yaprağında bu konuda bir kelam etmiş, dilin sorunlarıyla ilgilenen şairler geleceğe kalır demiştim ama geleceğe kalmak arzusu da bir hayli sorunludur. Şair kişi yazdıklarının geleceğe ulaşmasını şüphesiz hayal edebilir ancak genel hatlarıyla yaşadığı çağın anını, tasarısını, sorunlarını ele almaktan vazgeçemez. Şiir dünyası kendi şiir serüvenini içtenlikle icra eden şairlerin yüzüsuyu hürmetine dönmeye devam etmektedir. Kendimizi dilin fedaileri sanmaktan vazgeçmek zorundayız. Ne yazık ki ben dil için arkaik kazılar yapmam. Dilin geleceğini de planlamak gibi bir işlevimin olması mümkün görünmüyor. Benim birim malzemem sözcük. Bu sözcükleri dolaşıma bir amaç için sokuyorum. Meselem dil değil. Meselem şiir sadece... İkisi aynı şey değil. Dil de sözcük dediğimiz birim malzemenin kaynağı. Yani benim hayatta kalmamın da başka yolu yok. Bizimkisi çıkar ilişkisi tamamen. Dille ilişkimiz bu şekilde. Kaynak kuruyunca da ölürüm kaynak beni dışarıda bırakınca da. O kaynak müsamere kaldırır elbette. Sonuçta hava kirlenmesin diye ağaç dikmek, havanın ritmini bozmayıp yağmur yağmasına engel olmamak gerekir. Piknik yapıp mangal yapmakla yetinirsen, sonunda da mangalı söndürürsün kimseye zararı olmaz. O zaman mesele kalmıyor. Ama müteahhit piknik sevmiyor. Bildiği tek iş de bina yapıp satmak işte. Ödül mekanizması bir müsameredir. Okur için bir şeyleri işaret eder, şair için bir nefeslenme alanı yaratır. Hiyerarşi oluşturur. Rütbe kavramını hayatın bir parçasına dönüştürür. Bunlar doğru yönetilirse okurda 'şiir de okumalıyım, şairleri de öğrenmeliyim, şiirden anlamam diyerek kestirip atmamalıyım' gibi bir hissiyatı uyandırabilir. Dağıtımcı şiir kitabı alması gerektiğini düşünür. Raflarda şiir kitabı görürüz. Ödül bunların tümünü tek başına çözemez elbet. Ama doğru çalışan bir ödül mekanizması bunların çözümüne küçük bir katkı verebilir. Dil meselesini dert edinmiş bir ödül komitesi doğru bir planlamayla bu konuya da katkı verebilir. Ama ödülün en doğru uygulamalarda bile katkısı sınırlı olur ancak. Dolayısıyla kötü uygulamaların da zararı düşündüğümüz kadar büyük olamaz. Kendini tekrar eden şairler, metodik şiirin hapsettiği iradeler, ödüller olmasa da olur. Buna gereksiz anlamlar yüklemek başka bir ayrıntıya işaret etmeli. Hayatın başka hiçbir alanında başarılı olamayıp, şiiri köprüden önce son çıkış olarak görüp, hayata oradan tutunan şair için ödül tek çaredir ve bu kesişmenin çıkardığı gürültü oldukça enerji tüketicidir. Bunu kıs kıs izleyip gülen ve bu durumun iktidarını koruduğunu bilen bir zümre var. Tüm bu kötü müsamereler silsilesi kimin işine yarıyorsa sorgulamaya ondan başlamak gerekir. Kültürü, daraltarak söylersem, şiiri poplaştıranlara laf anlatmak kimin haddine! Gizli bir pelerin örtülüdür, incecik tülden, bir altın elmanın üstünde. Şair olan bu pelerini kaldırıp, altın elmayı aklıyla görür, sezgisiyle anlar, tutkusuyla çabalayarak ortaya çıkarır. Yani hakikatten, ateşten bir parçayı göğüsleyerek dünya manavına koyar. Onu allar, pullar, süsler ve biçimini anlamını bekletir, orada o dünya manavında. Ve bir gün biri alır o altın elmayı dişler. Çünkü artık o hakikatten devşirilmiş, kopartılmış, ateşi sönmüş kızıl sulu diri bir elma olmuştur. Göklerden çoktan kopartılmıştır. okuyucusu onu dişlemiş ve anlamından bir lezzet almıştır. o altın elma şiir olmuştur dünya manavında. yendikçe lezzetlenmiş ve kendini var edip yeniden bilgisini vermiştir, arayan aç okuyucuya. Pelerini artık şair kuşanmıştır. Pelerinin altında şair kalmıştır. Puslu, tedirgin ve örtülü. Hayalet gibi dünya evinde gezmektedir bundan böyle. Yük ona geçmiştir, altın elmanın ağırlığı. Ondandır şair halleri, bu ateşten yükten kurtulmak içindir, serseri avareliği, suskun avazı ve derin sükuneti gevezeliğinin altındaki. Bu haller yumuşatır şairin yükünü. Böylece katlanabilir ezilse de altın elmayı gördüğü için. Tül pelerin kalkmış, şair altın elmayı yuvarlamıştır dünyaya. Bunu nasıl yapmıştır peki ne vasıtasıyla? Tabiki dil ile yapmıştır bunu. İlkel bir mağaradan çıkan insanın vahşi dürtüsüyle. Çünkü dil dizginlenmez ve önlenemezdir. Kemiği olmayan bir gerçektir. Değişir gitmek ister dil. İlkelden medeniyete bir akışı vardır sözün. Dil söylemek ister tek derdi budur. Bu yüzden de dil doğruyu söylene kadar cezalıdır ve kemiksiz bırakılmıştır. Uysun diye her hale, şekle, duruma böyledir. Dil oynaktır. sadece doğruyu söylerken ağırlaşır. Hakikat dili ağırlaştırır. Taş kesilir dil susar gerçeğin karşısında. az ve öz söylemek iyidir. şair gevezedir. Sabah ötecek bir dal arayan kuş gibi. Bir çok ağaçtan kovulur. Gürültücü olduğu için. Ah! Göğsünde ateşten yükü savruk şair. Dil şiiri inşaa eder. Örtünün altından görünmeyen olanı bulup çıkarır. Görünür bir şeydir şiir. Gizemli değil. Bunu yaparken akıl, sezgi ve tutkuyla yapar. Avını arayan bir av köpeği gibi izini sürer şiirin. Dil bir imkan meselesidir. Dil öncüdür. Önceden var olandır. Şiirden önce dil vardır. Oysa şiir dilden eskidir, hep vardır. Dil bulunan, şiir olandır. Şair ise bilici bir aygıttır. Hisseder, yaşar ve bakar. Görmesi gerekeni görür. gördüğü gerçek olabilir. Tüm bunlardan sonra şaire verilen en büyük ödül şair olamaktır. Verilmiştir zaten şair olana. Diğer türlü bir ödül, güzel bir takdir, onay ve tebriktir. ödül bir attır kimi iner kimi biner dül dül. Bir tebessümden öpücüğe, güzel bir söz övgüye kadar insana söylenen, verilen her şey ödüldür. Bunun yanında sanatçının ürettiği, emek harcadığı sanatına verilen takdir de, ödül kılıfıyla ona ulaşabilir. Ama ulaşamayabilir de. Sanatçıya en büyük ödül, zaman kavramının, onun eserlerini koruyarak geleceğe götürmesidir. Şiirin ve şairin asli görevi özgür olmaktır. Cioran özgür olmak, bir insanın ödül düşüncesini başından savmasıdır; insanlardan ve Tanrılardan bir şey ummamaktır; bu dünyayı ve ne kadar dünya varsa yalnızca hepsini reddetmekle kalmayıp, kurtuluşun kendisini de reddetmektir der. Sadece kendini kurmak düşüncesiyle hareket eden ve var olan tüm düzenleri reddeden, dolayısıyla kendi varoluşunda yani kendini dışarı şiirle yansıtan, devrim yaratan biri, ödüllendirilebilir mi? Ödüller sadece kalabalık sanal sistemin arasından şiir derdi olanların, belki topluma daha kolay ulaşmaları ya da ekonomik tasarruf elde etmeleri olabilir. Zira sadece saf ve gerçek şiire ulaşmaya çalışan şairler sadece, dilin arkaik kazısını yapabilir ve dilin sınırlarını zorlarlar. Ödülün güçlü şair oluşturmak gibi bir misyonu var mıdır? Bir ödül ortaya güçlü şair çıkarabilir mi? Öyleyse, ödülün rastlaşmadığı güçlü şairler ne olacak? Ödül aldıktan sonra, daha fazla çalışmak ya da en üst dereceye nasıl ulaşırım kaygısı mı duyacaktır şair? Esrikliğini, şiirini ödüller mi zorlayacak ya da geliştirecektir? Ve bir şair, ödüle göre hareket edip, ödüllere kazanmak için girerse; şiirin, şiirinin anlamı mı kalacaktır? Hayır! Şairlerin kalabalık olduğu yüzyılımızda, ödüller de kalabalıklaştı. Düzenli, derli toplu memur şairlerin çoğalması demektir bu. İlk kitap ödülünden tutun da, emek ödülüne kadar ki ödüller ödül enflasyonunu da getirdi. Kazara belki bazıları halka ulaşabiliyor, bazılarıysa ödüllü olmasına rağmen ulaşmıyor. Az sayıda ve seçici davranılarak ödül verilse, belki insanların o eseri alıp okumalarına sebep olabilir fakat bugün ödüllü kitapların dahi takibi tam yapılamıyor artık. Şairler; halka daha kolay ulaşmak, basım-dağıtım zorluklarını aşmak, hayattayken değer görmek isteyebilirler. Bu yüzden saygımızı koruyalım. Fakat amaç asla ödül olmamalıdır. Bu hem kendi şiirine, hem de şiire zarar vermek demektir. Ödüller var olduğu sürece, katılımlar da olacaktır. İyi şairler de ödül almaktadır, vasat şairler de. Çünkü ödül kalabalığı vardır. En iyiye ulaşmakta bir kriter olmadığı gibi, dili geliştirmeye yönelik sanatsal bir hareket değildir, ödüller. Ödüller bir rekabet piyasasıdır. İçinde şiir taşıyan ve şiiri yaşam biçimi edinmiş hiçbir şair ödüle göre hareket etmez, ödül de bu şairleri çoğaltıp eksiltmez. Ben de ödül aldım. Ve yine bazı özel ödüllere, sevdiğim şairlerin ödüllerine katılabilirim. Bu sadece yaşadığım zamana özgü bir davranış, bir olgu olabilir. Asıl önemli olan, zamanın kucağına verdiğimiz şiirimizdir. Şair; kendi içsesinden beslenen, boyut ötesi gerçeğe ulaşmak için genel gerçeklikleri reddeden, dış dünyayı ruhunda öğüterek dışarı çıkaran, varoluş kaygısı taşıyan kişidir ki; dili de bu zorlar. İnsan kendini zorladığı, ruhunu arındırmak için çabaladığı, kurulu tüm düzene başkaldırısını sözcüklerle işlediği zaman, yeni bir dil yeni bir şiir oluşturur. Geleceğe de ancak bu şairler kalır. Ödüller köpüktür. Köpüklü sabun sevenimiz vardır, köpüksüz de. Günümüzü köpük olarak algılarsak ve hem bugünü yaşamak istiyorum, hem de geleceği diyorsak hiçbir sakıncası yok. Ama ödüllerin şiir geliştiren değil, modernizme ve popüler kültüre eğildiği bir çağda çok dikkatli davranmalı, şiirimizi, şiiri ve özümüzü korumalıyız. Marksizm dilin üretim ilişkilerinden doğduğunu, ilkel ses birikimlerinin, sesle ortaya konan insanı duyumların sonunda belirli anlamlar ve bu anlamları sürekli kılacak kalıplara dönüştüğünü söyler. Sorduğunuz sorunun cevabına ulaşmak için de bize yol gösterebilecek bir kavrayış bu. Genel edebi üretimler açısından ya da şiir özelinde, yaratıcı özenin ne gibi bir toplumsal üretim ilişkisi içinde olduğunu görmek, anlamak, bilmek gerekiyor. Bu güne değin hep neyin şiiri yazılıyor, nasıl yazılıyor, neden yazılıyor gibi üst soruların etrafında dönüp durdu şiir meselesi. Oysa gittikçe daha karmaşık bir hal alan üretim ilişkileri yönlendiriyor yaşamı. Öyleyse belki önce buraya bakmak gerekiyor. Çünkü şiirin yaratıcısı kadar, ortaya çıkan 'işleri' değerlendiren 'jüri'ninde aslında bağımlı olduğu nokta burası; yani jüriyi de burada tanımlamak lazım. Onların, sizin deyiminizle 'müstesna şuaranın' hangi dili öne çıkardığı ve dolayısıyla dil adına bir şeyleri var mı, yok mu ettiği ancak böyle anlaşılabilir. Aslında dil yukarıdaki tanıma dayanarak düşündüğümüzde elbette gericileşmenin ve / veya ilerici toplumsal bir tavrın doğduğu bir eşik. İnsan ilişkilerini de belirleyen yaratım süreçleri ve bu süreçlere etki eden nice başka nedenin tarih olarak adlandırıldığı anda, bu belirlenmiş tarihin kendi dili de oluşuyor. Olayların, kavramların, olguların ve dahasının sürekli işleyen bir sonsuz olasılıklar zinciri var. İnsan öznenin içine kapanması, azalması ve kendini var ettiğini sanarak yokluğa, hiçliğe yönelmesi onaylandığında, 'yeni' olanı ortaya çıkarmanın imkanları da yok oluyor. Bunun kısa tanımı piyasa; fakat işin çelişki gibi görünen ama aksine üzerinde durulması gereken noktası da burası. İnsanı toplumsal olandan koparmak ve ne idüğü belirsiz bir acının içine gömmek elbette yalnızca budalalık. Dünyada gerçekten ne işi olduğunu kavrayamayan herkese bir an önce intihar etmelerini tavsiye ediyorum; dili rahatlatacak olan, dolayısıyla tüm yaşamsal sapmaları ortadan kaldıracak bir durum bu. İlginç mi? Aslında değil. Üretmeyenin sıkılmasından ve sıkıldıkça saçmalamasından daha doğal bir şey yok ve olamaz. Ama işte bu malum 'müstesan şuarının' hayata ve sanat asıl saldırdıkları nokta burası; bunu da ödül mekanizması içinde doğal olarak dil üzerinden gerçekleştiriyorlar. İyi değiller, iyi niyetli değiller, başarısızlar. Bunu, bu durumu kapatmak için dönüp dolaşıp Cemal Süreya'ya sığınıyorlar. Cemal Süreya muhtemelen bu 'Celali' olmayan, otel lobisi ve takım elbise seçkini tiplere yerinde bir şiirle seslenirdi, görseydi şimdinin olup bitenini. Anlayacağınız ortada derinlemesine düşünülmüş bir edebi arayıştan çok, solun değerlerini edebiyat alanından temizlemeye yönelik bir çaba var. Yıllardır da var bu; entelektüel olmanın ya da öyle görünmenin gericileştirdiği, modern sonrasının kimliksiz ve kişiliksiz yığınlarının 'özlemlerini' ortaya çıkaran çarpık ve saçan dilin sanatla buluşmasını, daha doğrusunu sanata bulaşmasını bu yüzden engellemek oldukça zor. Açıkçası bu anlamda birinci madde, şiirin kişisel, bireysel; nasıl tanımlarsanız tanımlayın bir şey olduğunun anlaşılması. Herkes uydurduğu şeyin / şeylerin şiir olduğuna emin. Neden? Küçük İskender biliyorlar ama Gabriel Celaya okumamışlar da ondan. Örneğin Enver Gökçe Şiir Ödülleri'ne bakalım. Bakalım ve kendimizi tutmadan kocaman bir 'Ayıptr!' diyelim. Enver Gökçe şiir ödülünün Hüseyin Haydar'a verildiğini gördü bu ülke. Kahredici... Diyeceksiniz ki, size ne sorduk, siz ne anlatıyorsunuz, oysa dediğim gibi meselenin özü buralarda. Çünkü güçlü ve yıkıcı bir şiir dilini onaylamak yürek ister, bilgi değil. Bilgiyle bir şey değişmez hayatta, eyleme geçmemiş, dökülmemiş her bilgi yalnızca yüktür. Lenin'in bu konuda söylediklerini anımsayın. Hele ki genç arkadaşlar; aşka ve ölüme sıkışmış bir hiçliğin içinde dönenip duruyorlar. Sahte aydın, sol soslu tipler de 'ağabeylik' müessesi içinde onaylıyorlar bu şiirleri. Dolayısıyla onaylanan bir dil var ortada, bir söylem var. Kapitalizmin yok eden dili ve söylemi onaylanıyor. Ödül de, ödülün kendisi de bunun maddeleşmiş hali / totemi / putu / ikonu. Bu puta, ikona, toteme sahip olmak için genç nesil iyice zırvalıyor; 'Benim onaya ihtiyacım yok, ha!' zekası tolu fotoğraflarda boy gösteriyor. İşte sizin bir soru olarak aslında bir tespit olan söylemenizin açıklaması da tam burada. Kısacası kazanan 'tekrar' ve bunu bize güçlü ve yeni bir dil gibi sunmaya devam edecekler, başka çareleri yok. Boyun eğdikleri çirkinleşmenin, yozluğun, gericiliğin beklentisi olan dil bu çünkü. Böylelikle kontrol edebildikleri anarşistler, solcular yaratıyorlar. Bu anlamda 'insanın' kendini sakınması oldukça zor. Bu yüzden işte, soru formundaki söyleminize katılıyorum. Gelecek için ya da daha etkili ve topluma temas eden bir dil için olması gereken sınıf perspektifinin merkeze alınması. Hayatın her alanında üretim olmalı ki, dil gelişsin ve yenilensin. Bundan ötesi manita koynu, viski bardağı, ödül töreni ve şiir festivali... Bizim aradığımızsa yeni insan, yeni kültür, yeni dünya. Değer verip bana da sorduğunuz için teşekkür ederim. Sevgili Levent, sorunu bir neden sonuç ilişkisi içerisinde değil de, iki parçalı olarak almak isterim. Çünkü, ödül mekanizmasının şairin şair olma sürecine öyle düşünüldüğü kadar etki ettiğini düşünmüyorum. Ödüllü iyi şairler var elbet, hatta bir ödülle varlığını güçlü biçimde görünür kılan şairler de var. Ancak, doğrudan doğruya bu mekanizmanın şairin daha iyi bir şiire evrilme süreci adına bir etkisinin olduğunu düşünmüyorum. Öte yandan, şiir dünyasının çok içinde biri olarak sen de biliyorsun ki, birtakım güncel kodları izleyen şairlerin ödüllerle daha rahat buluştuğu, onların şiirlerin daha çok ödülle taltif edildiği bir gerçek. O bakımdan, hiçbir kitaba, hiçbir şaire ödül aldığı için bakmış değilim. Ödül aldığı için gözümde daha da kıymetlenmedi hiçbir şair; tersine, son cümlelerimde söylediklerimden dolayı, ödüllü şairi daha dikkatli okumak, ödülden dolayı oluşan yapay duruma karşı daha dikkatli olmak gibi bir alışkanlık bile edindim. Ödüle de, ödül alana da karşı değilim; katılan katılsın, alan alsın; ama ben ödül mekanizmasının yaratacağı o yapay algıyla şiirime bakılmasını hiç istemem; o yüzden hiçbir ödüle katılmadım, hiçbir şiirimi yarıştırmadım. Ödülün benim için daha anlaşılır olanı, şiire daha yakışır olanı yarışma mekanizmasından bağımsız, bir şiirle ya da bir kitapla birlikte, özellikle kurumsal olarak kendini de onurlandıran bir anlayışla verilenidir. Yani denmeli ki, bu şiire, bu kitaba şu ödülü, başka şiirlerle yarıştırmaksızın, kıyaslamaksızın, doğrudan bu şiirin, bu kitabın şiirimiz için yarattığı değer adına; şiir dünyamızdan edindiği özgül yer adına veriyoruz. Salt o şiirin ya da kitabın öneminin vurgulanması adına verilmeli ödül. Aslında burada da bir kıyaslamadan, başka eserlere tercihten kaçıldığı söylenemez; ama bu şekliyle daha doğal, daha derinlikli, daha şaibeden uzak ve en önemlisi şiirin ve şairin onurunu zedelemeyen bir ödül mekanizmasından söz edilebilir. Benim kabul edeceğim tek ödül de bu tür bir yaklaşımla verileni olabilir. Diğer türlüsünün sidik yarıştırmaktan öte bir anlamı yok benim için. Sanırım, çünkü... diye başlayarak ikinci kısmı kendimizce yanıtlamış olduk. Sorunun dille ilgili kısmı aslında beni çok daha fazla ilgilendiriyor. Şairin dile bakışı elbette bir dilcinin bakışından farklıdır. Dilci, dile bakarken deyim yerindeyse onu narkozla uyutur; keser, biçer, ultrasona sokar, filmini çeker filan. Yaşayan değil, bir süreliğine öldürülmüş bir dildir dilcinin çalıştığı. Bu durumda var olan bünyeyi tanımaktan ve iyileştirmekten öte değildir yaptığı. Şairin dille ilişkisi farklıdır. Dilin ham bir malzeme olarak varlığı şair için yeterli değildir. O yüzden sesten sözcüğe, sözcükten sözdizimine kadar dili, kendi dilbilimsel varlığına yabancılaştıracak, onu başka bir şey kılacak bir biçime sokar şair. Bu her has şiirle tekrarlanan, durmadan tekrarlanan bir işlemdir bu. Şiirin dil içerisinde kat ettiği bu dolambaçlı, karmaşık yollar kalınlaştıkça, koyulaştıkça, şiir yoluyla fethedilen bu imkanlar şiir için alışıldık bir hal aldıkça şiir bunları verili dile devreder; şair başka imkanlar aramak üzerine devam eder yoluna. Şiir, dili, şiir dili dışında da böyle besler. Bunu gerçekleştirmek için şair, bir ölçüde etimolog gibi çalışır diyebiliriz. Çünkü, etimolog, verili dilin tarihsel nedenlerle gölgede kalmış, belirsizleşmiş, kaybolmuş parçalarını arar bulur ve görece daha bütünsel bir yapıya ulaşmaya çalışır. Dilin, yüzeyden oluşturduğu görüntüyü değil, en derinden başlayan bütün gövdesini görmeye çalışır. Ne ki, etimoloğun çalışmasının, kimi dönemlerdeki politik müdahaleli canlandırma çalışmalarını saymazsak, güncel dile pek bir katkısı yoktur. Şair de görünenle ilgilenmez. O da kazı yapar. Tıpkı etimolog gibi. Ama şairin aradığı ne eski, unutulmuş bir sözcük, ne unutulmuş bir ek, ne de varolanların daha eski formlarıdır. Şair, seslerden başlayarak, sözcüklerdeki hiç bilinmeyen, hiç fark edilmemiş, başlangıçtan beri hiç olmamış olan edayı, tavrı, tınıyı arar. Sözcüklerin yan yana geldiklerinde ilk kez ortaya çıkan gerilimdir; ya da o iki sözcüğün ilk kez yan yana gelmişçesine iki barbarın konuşmalarına benzeyen, homurtuya benzeyen seslenişlerdir şairin ortaya çıkardığı. Şair dilde varolanı değil o halde, dilin kuvvesinde olanı ortaya çıkarandır. Demek ki, öldüren değil; canlandırandır şair. Dilin içinde yeni kıpırdanışlar, tomurcuklanışlar, çiçeklenişler yaratandır. Bunu her şairin yapabildiğini düşünmüyorum. Yukarıda belirttiğim bir nokta vardı: Has şiirin fethedişleri vardır. yeni imkanları fetheder has şiir. Ama bir süre sonra terk eder o fethedilmiş bölgeleri dedim. İşte, şairlerin çoğu, o fethedilmiş, ehlileştirilmiş, çevre düzenlemesi yapılmış, tehlikelerden arındırılmış yollarda gider gelir. Onlar şiire bir şey kazandıramaz. O bilindik yolların usta şairleri olarak anılırlar en çok. Ne dile ne de şiire zerre katkıları olmaz. Bir coğrafyanın şiiri onlarla temsil edilemez; edilmemelidir. Nazım'ın büyük yeniliği öncelikle dildedir, Dağlarca, Necatigil, İkinci Yeni'nin majörleri ve başka büyükler... Bunlar, dilin köstebekleridir, Açtıkları yüzlerce galeriyle dilin toprağını yumuşatmışlar, esnetmişler, nefeslendirmişleridir. Ece Ayhan'a bir şiirin bittiğini nasıl anladığı yönünde bir soru sorarlar. Yanıtı, birebir hatırlamamakla birlikte, yaklaşık olarak şöyle der: Sözcüklerin kıpırdamaya başladıklarını görürüm. Durum, yaklaşık olarak böyledir. Böyle bir soru her ne kadar seçici kuruluğun dile bakışıyla ilintili olsa da, şairin yeni bir dil oluşturma çabası çoğu kez seçici kurulun dikkatinden kaçmayacak böyle bir şiiri ön plana çıkarmak isteyecektir. Bu kıyaslama, bana bir an folklor ile edebiyatın kıyaslanması gibi geldi; yapıtlarında öz Türkçe sözcük kullanmayı ilke edinen Tahsin Yücel'in... yoksul için yoksulun varsılı, soğan için soğanın cücüğü ne ise edebiyat için folklorun yeri de odur sözünü anımsattı. Tersinden başlayalım. Ödül, ödüllendirme mekanizması doğası gereği ideolojiktir. Konulan ödüllere bakıldığında, adına ödül konmuş kişi yada kurumların resmi yada gayri resmi bir ideolojiye dolayısıyla o ideolojinin sanatsal uzantısına ilişkilendirilmiş bir bildiriyle desteklendiğini görürüz. Dolayısıyla farklı uçlardaki şairlere değil, kendilerine yakın duranlara davetiye çıkartırlar. Bütünü kapsayacı olan ödül değil yarışmalardır. Öncelikle bu iki mekanizmayı, yani ödül ve yarışmayı birbirinden ayırmak lazım. Yayınevi, vakıf, yada derneklerin ön ayak oldukları isime veya kuruma ithaf edilen ödüller ithaf edildikleri kişi itibarıyla ve kurumun genel düsturuyla ölçütlendirilir. Seçilen jüride bu bağlamda belirlenir. Genelde bir kitabıyla değerlendirmeye alınan şair, jüriyi oluşturan kişilerin o şairin hakkında edindikleri genel kanıyla değerlendirmeye alınır ki bu işleyiş farklılıklar gösterse de genelde aynıdır. Yarışma ise henüz kitaplaşmamış kitap bütünlüğündeki dosya, bir kaç şiir yada bazen bir tek şiirle yapılan katılımlar da, konu bütünlüğü veya serbest konuyla olur. Amacı gençleri özendirmek, kalıcı olabilecek isimleri öne çıkartmak, yeni isimler kazanmaktır. İlkinde ödül sadece plaketle sınırlandırılmaz ve maddi bir boyutu da vardır. İkincisinde ise genelde onore edecek şıklıktaki bir plaketle beraber, şiir dünyasına sunum, ve kitaplaştırmadır ödül. Yukarıda ki paragraf olanı değil, olması gerekeni anlatır. Olması gereken budur evet, peki olan nedir? Ödül, yarışma ve festivallerde havada uçuşan plaketler, taltif edilen isimler, jürinin önüne konulan dosya ve kitapların oluşturduğu selüloz ve mürekkep kirliliği neyi temsil etmektedir? Adına ödül konulan şairlere ve kurumlara bakalım. Aralarında saygın üç beş isimden geriye ne kalır silkelesek? Yada adına ödül konulan isimlerin bazılarının şiire, dolayısıyla dile ne katkısı olmuştur? Belli bir zümrenin ideolojik kaygılarından, bazı gurupların duygusal yaklaşımlarından öteye geçmeyen bir çok ödül var. Bu ödüllerin basiretsiz kişilerin ellerinde ne hale geldiği hepimizin malumudur. Onlarca yıldır süregelen tartışmalardan sonuç çıkmamasını, ödüllerin vereni de verileni de cilalama tezgahına dönüşmesine bağlıyorum. Yukarıda belirttiğim gibi, bir kaç saygın ödül mekanizmasının, bir kaç saygın kurumun açtığı yarışmaların dışında şiirin ve dilin dert edinildiğini düşünmüyorum. Soruşturma sorusu iletildiğinde, sorunun ilk cümlesindeki iki kelime dikkatimi çekti. 'Müstesna' ve 'şuara'. Her dönem kelime anlamı; benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin anlamına gelen müstesna kelimesine yakışan isimlerini yaratmış, o isimler; içinde devindikleri uzam zamanda karşı karşıya kaldıkları sosyoekonomik, sosyokültürel, sosyopolitik atmosferin etkisiyle oluşturdukları şiirlerini gerek geleneksele yaslanarak, gerekse de red edişlerle yeni bir gelenek yaratarak miras olmuşlardır. Şuara ise her ne kadar şairler anlamına gelse de Kuran-ı Kerim'de yer alan bir suredir. Ve gündelik hayatta bizim anladığımız anlam da kullanımı yoktur. Cümlenin başına eklemlenen bu iki kelimenin yarattığı ironi cümlenin devamında saklıdır. ... işlerinden sadece biri dilin geleceğini düşünme ve arkaik kazısını yapmaktır. Son kertede geçmişten miras olan şairlere baktığımız zaman dilin olanaklarını kullanarak geleneksele baş kaldırıyla beraber oluşturulmaya çalışılan yeni bir gelenek kaygısı görürüz. Batı ikameci şiirle, geleneksel şiirin iç içe geçtiği örneklerin karşısında, gelecekçi kaygıyla yazılmış, farklı deneysel biçimlerle de karşılaşırız. Biçim-içerik tartışmasının orta yerinde, ideolojik tartışmaların, sanatın geneline yayılan, sanat-toplum ilişkilendirmesiyle oluşan açmazlar bulunur. Şaire atfedilen dil bilimci görevi, toplum bilimci ve tarihçi rolü, romancılarla karşılaştırma çapsızlığı, imge ve metaforun arasındaki ayırımın belirsizliği, aforizmalarla beslenen dert anlatma telaşı şiiri farklı bir zemine çekmektedir. Her kuşağın kendisinden öncekilerden devr aldığı bu tartışmalara vermeye çalıştığı cevapların aynılığı, yirminci yüzyıl şairlerinin felsefi yada ideolojik baş kaldırıyla sanata atfettiği gelecekçiliği put kırma ritüeline dönüştürmesinden ibaret gibi gözükür. İşin ilginç yanı, günümüzde bu şairlerin kendilerinin de puta dönüştürülmüş olmalarıdır. Dolayısıyla, mevcut ödüller, sorunun başındaki cümleyle ilişkilendirilemez. Adına ödül konulan şair dile eklemlediği yenilikçi söylem biçimi, yarattığı geniş zamanlı imgeler, şiirin sorunsallarına dair kafa yorma edimi, dert edinmeleriyle ölçüt olarak değerlendirilir. Salt şiir yazarak verilen katkı da göz ardı edilmemelidir elbette. Ama daha önce de söylediğim gibi, sanat dolayısıyla şair, yakın çağlardan bu yana ideolojiktir. Elitisizmin, yani müstesna olmanın zorunluluğu olarak, retorik, eski adıyla belagat sanatı, ajitatif söylem biçimine dönüştüğünde şiir başka bir duruma evrilmiştir. Evet, şiir aynı zamanda bir söz söyleme sanatıdır. Ama hayır. Şair dil bilimci, yada tarihçi değildir. Evet. Kendi disipliniyle ilgili çok şey bilmek zorundadır. Şiir dışında okumalar da yapmak zorundadır. Ama şaire toplum sürükleyici rolü biçmek, onu miting alanlarında elinde mikrofon ajitasyon çeken çığırtkana dönüştürmek ideolojik sapmadır. Keza, günümüz ödüllerine baktığımızda gördüğümüz içler acısı manzara, şair, şüreka ilişkisinden öteye geçmemektedir. Bir kaç iyi niyetli kalkışmanın, dili ve şiiri dert edinen bir kaç iyi niyetli yapılanmanın dışında kalan bu tip bütün oluşumların temelinde tecimsel kaygılar görüyorum. Zaten dili, dolayısıyla şiiri dert edinenler tarihsel olarak ödüllendirilir. Ödüllerin bu konuda bir etkisinin olduğunu düşünmekle beraber şüphelerim olduğunu da belirtmek isterim. Şöyle ki. Ödül veren yada ödül alanlara bakıldığında yaptıkları katkı ve çabalarının, politik ve poetik duruşlarının örnek teşkil etmesi nedeniyle ardıllarına yol ve yöntem işaret edebileceklerine inanmak istiyorum. Ustanın çırağını değil, çırağın ustasını seçtiğine inanırım. Bu anlamda ödül ve yarışma yüzdesindeki çapsızlıktan çok, nitelikli olanın olumlu etkileri olabileceğini işaret etmek isterim. Son olarak; her ne kadar tekrara düşen şairler olma riskini barındırsa da bu durum, tarihsel olarak kendi özgün dilini yaratmayı başarmış 'müstesna' şairlerin az da olsa çıkma olasılığı çok yüksektir. Tarih bu örneklerle doludur ve işte o örnekler eklemlenir şiir tarihine. İsimlendirip, örneklendirmek, oylumlu bir araştırma gerektirdiğinden bundan özellikle kaçındım. Bu soruşturmadan hareketle oluşabilecek tartışmaların öncüllerinden farklı olmayacağı kaygısını gütmekle beraber, on yıllık zaman dilimlerine bölünen kuşak oluşturma hastalığından, hempa yaratıp çeteleşerek şirketleşme çirkefliğinden şiiri kurtaracak bir mekanizmanın, en azından şimdilik mümkün olmadığına inanıyorum. Günümüzde sosyal medyanın da etkisiyle, zaten doğası gereği sabırsız olan gençlerin, tevhidi tedrisatı red ederek, dergi, fanzin ve ödül yoluyla isimlerini cilalayarak öne çıkma çabaları anlaşılır bir şeydir. Burada oluşan, plaket, selüloz ve mürekkep kirliliğinin içinden kendi geleceklerini yaratacak olanların kalıcılığının istikrar, sabır ve çalışmayla olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla örnek oluşturması açısından ödüller doğrudur. Genç şairi tekrara düşürme riskini içinde barındırsa da, özgün ve öznel olarak yaptırımcıdır. Son cümleden hareketle, dilin geleceğinden çok kendi dilinin geleceğini dert edinmesi gerektiğine inanırım şairin. İçinde bulunduğu sözsel eylemin, yaptığı buluşlarla dile eklemleneceği, yarattığı etkiyle, çeviri yoluyla başka dillere sıçrayacağı mutlak bir gerçektir ve onlarca örneği vardır. Şairin görevi dili rehabilite etmek değildir. Som okumalar yapar şair. Şairin görevi yoktur. Şiiri dert edinirken zaten kendi dilsel coğrafyasında devinir. Dolayımlı olarakta şiire eklemlediği her şey o coğrafyada büyür ve gelişir. İçselleştirdiği şeylerin dışa vurumu da aynı şekilde gelişir. Burada ödül mekanizması, işaret ettiği kişi ve açtığı yolla sınırlıdır. Kıymeti vardır ya da yoktur. Ödül almadan ölen, sonrasında adına ödül konulan bir çok şair vardır. O ödüle erişemese de, adına ödül konan şairden feyz alarak şiir yazan pek çok insan vardır. Öncül olan bunu bilmese de başarmıştır. Aslolan budur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/14/camille-geri-sayiyor", "text": "Film Günleri, Yeldeğirmeni Sanat'ta devam ediyor. Kadıköy Belediyesi, Fransa sinemasından çeşitli örnekleri, Fransız Kültür Merkezi ortaklığı ile Mayıs ayı boyunca ücretsiz olarak Yeldeğirmeni Sanat'ta izleyicisiyle buluşturuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/14/edip-cansever-90-yasinda-edebiyat-konusmalari", "text": "Modern şiirimizin en özgün ve üretken şairlerinden biri olan Edip Cansever'in 90. yaşını, onun poetikasını, yaşama ve şiire bakış açısını konuşarak kutlayacağız. Turgut Uyar ve Cemal Süreya ile birlikte İkinci Yeninin öncü şairleri arasında anılan Cansever'in toplam on yedi şiir kitabı yayımlandı. Şair 1958'den itibaren yazdığı şiirlerde varoluşsal sorunsallar üzerinde durdu, birçok özgün karakter yaratarak dramanın olanaklarından yararlanan bir anlatımı benimsedi. Cansever'e göre, direnmekle çevreye uymak arasında şaşkına dönen ve çeşitli rollere bölünen bireyin şiirde hakkıyla temsili, şiirin de anlatıcılara bölünmesiyle, yani dramatik bir şiirle mümkündü. Söyleşi; Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi veYapı Kredi Kültür Sanat işbirliğiyle düzenleniyor. - Kategori: Edebiyat Konuşmaları - Tarih: 14.05.2018 - Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/18/3-uluslararasi-izmir-edebiyat-festivali-basladi", "text": "Bu yıl üçüncüsü düzenlenecek olan Uluslararası İzmir Edebiyat Festivali, 18-27 Mayıs tarihleri arasında İzmirlileri 9 ülkeden önemli şair ve yazarlarla bir araya getiriyor. İlki 2015 yılında Edebiyat Özgürleştirir, ikincisi ise geçtiğimiz yıl Eylül ve Ekim aylarında Edebiyat Barıştırır sloganlarıyla düzenlenen Festival'in üçüncüsü, 18-27 Mayıs tarihleri arasında İzmir'de gerçekleştirilecek. Kültürpark'taki etkinlik alanlarında düzenlenecek olan Festival'in bu yılki teması ise güzellik... İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen, direktörlüğünü Haydar Ergülen'in üstlendiği festivalde Türkiye'nin önde gelen edebiyatçıları, sinema ve tiyatro oyuncuları, müzisyenleri ve yurt dışından gelecek olan katılımcılar; İzmirli edebiyatseverlerle panellerde, söyleşilerde ve okumalarda bir araya gelecek. Festival kapsamında tiyatro ve dinleti gibi etkinliklerin yanı sıra Hüsnü Arkan da bir konser verecek. Festival'in bu yılki Onur Konuğu Türkçe'nin en önemli yazarlarından Hasan Ali Toptaş olacak. Toptaş, 18 Mayıs'taki açılışta, 19 Mayıs'taki söyleşide İzmirli okurlarla buluşacak. Uluslararası İzmir Edebiyat Festivali'nde bu yıl ABD'den, Çin'den, Tunus'tan, Romanya'dan, İtalya'dan, Finlandiya'dan, Almanya'dan ve Belçika'dan konuklar yer alacak. Altay Ömer Erdoğan, Hidayet Karakuş, Gülce Başer, Ali Lidar, Engin Turgut, Mahmut Temizyürek,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/18/bana-bir-masal-anlat", "text": "Rüyalarımıza gitmeden önceki saatlerde, tiyatrocular olarak, sizlerle ve çocuklarınızla düşlerimizi paylaşmak istedik. Düşlerimizi çoğaltalım ve ilham dolarak uyanalım yeni sabahlara... Güzel oyunlar izleyip, güzel gerçekler hayal edelim çocuklar ve anne babalar olarak, tiyatrolarla birlikte!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/21/enver-ercana-ozlemle-nisa-leyla", "text": "Enver Bey, II. Yeni'den kalan son anı, son edebiyat insanıydı. Son üç yıldır Tüyap'larda beraberdik. Onun sohbetlerini, geçmişte Türk Edebiyatı'na imzasını atan şair ve yazarlarla anılarını dinlerdik. Onun yanında kim sıkılırdı ki? İronisi bol, edebiyat anlatıları bizleri hem güldürür, hem düşündürürdü. Anlattığı her anıdan sonra hafif ciddileşir ve konuşmasının sonunu bir öğütle bağlardı. Çok güzel ellerin arasında yetişmiş, onlarla değerli anılar yaşamıştı. Bize de çoğu zaman nefesimizi tutarak, bu anıları dinlemek kalırdı. Onunla birlikte zaman geçirmenin bizim için bir ders, bir şans olduğunu zamanla öğrendim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/22/semrin-sahin-ile-soylesi-meltem-dagci", "text": "Yaşadığımız toplumda kadına verilen değerde nasıl bir zihniyetle karşı karşıya kaldığımızı bu zamanlarda gördük. Kadının ruhunda açılan yalnızlık, kapanması zor görünen yaralar, kendi öykülerinde adları geçen kadın karakterleri okuduk. Bu öykülerin bütünlüğünde ise cinsel tacize, saldırılara, şiddete, tecavüze maruz kalan kadınlara değiniyor Semrin Şahin. Alakarga etiketiyle yayımlanan ve üçüncü öykü kitabının ana izleği kadınlar olan Gece, Kediler ve Sessizlik e dair Semrin Şahin'le söyleştik. S. Ş.: Hayat boyunca en zorlandığımız anlarda bizi en yalansız ve çıkarsız seven insanlara koşarız. Anne diye ağlamadık mı hepimiz. Kırmızı Şekerler öykümde de çocuk sahibi olamayan bir kadının, avuntuyu annesinde bulması kadar doğal bir şey yok. Çocukluğunu arıyor orada. Hepimiz ara sıra da olsa o çocukluğun izlerinde dolaşmadık mı? Hayat bu kadar basit değildir ama. Bize oynadığı nice oyun vardır ve bizlerin güçlü olması gerekir. Her insan bu gücü içinde keşfettiği müddetçe bir sığınak aramasına gerek kalmayacaktır. S. Ş.: Biz kadınlara toplum olarak hep zavallı yaratıklar olarak baktık. Kadının duygusallığını hep psikolojik nedenlere dayandırdık. Neden mutsuzsun? diye sormadık. Şeker gibi antidepresan kullanan kadınlar var günümüzde. Sorunu temelden çözmeye değil bizi uyuşturup unutturacak şeylere yöneliyoruz kadınlar olarak. Güçlü kadınlar yetiştirmek boynumuzun borcu. S. Ş: Elbette bir kadının kendi yaşadığı taciz olayını kızına anlatması kadar zor bir şey yoktur. Belki büyüyünce kızına bunu hiç anlatmayacak, belki de ona anlatıp onun bu tehlikelerden uzak durması için ders almasını sağlayacak kadın. Şurası var ki kızından güç alıyor. Biz toplum olarak hep oğlumuzdan güç alırız. Bir şeyler kırılmalı artık toplumda. S. Ş.: Mutsuzluğun rengidir kahverengi. Bu öyküde de Betül kahverengiyle bağdaştırıyor hayatını. Geçmişin yükü omuzlarında ağırlık yaparken yeniden canlanıp hayata karışmak istiyor. Yeni başlangıçların arifesinde, geçmişin kıyısında gezinen bir kadının delilik halleridir aslında. Günlerimiz hep umuda çevrilsin ve hepimizin rengi beyaz olsun. Başka ne denir ki. S. Ş.: Hayat birçok şey için bekletiyor zaten bizleri. Kıvama gelmesini, olgunlaşmasını bekliyoruz. Hayat karşısında kitle psikolojisi için de aynı şey geçerlidir. İnsanın canına tak ettiği anlar vardır. İşte o andan sonra ne olacaksa olsun deriz ve şartlarımızı değiştirmek için elimizden geleni yaparız. Mücadele o an başlar içimizde. Herkes bir şeyleri beklemiyor mu zaten? Önemli olan hayatın ibresi hep güzelden ve iyiden yana olsun, gerisi boş. Ne olursa olsun ilk önce kadınların bilinçlenmesi gerektiği inancındayım. Kızların eğitimi bu yönde yapılmalı. İşte annelerin hayata bakış açısı değiştirilmelidir. Eşitlik bilincini aşılamak gerekiyor ilk önce. Sonra iki tarafın birbirine saygılı olması gerektiği öğretilmeli. Bu farkındalık oluşturularak olabilir şu anda fakat daha fazlası gerekli. Sivil Toplum Örgütleri ellerinden geleni yapıyorlar, bizler de yazılarımızda dile getiriyoruz. Eninde sonunda bu şiddet son bulacak ve kadınlar daha da özgür ve eşit olacaklar. Buna inancım sonsuz. S. Ş.: Her kadın her şeyden önce bir annedir. Toplumu değiştirecek olan kadınlardır. Bilinçlenmeye bu noktadan başlamak gerektiği inancındayım. Erk sistemi içerisinde işimiz çok zor kabul ediyorum. Özellikle erkek ne derse doğrudur diyen, oğlunu kızından ayırıp baş tacı yapan kadınlar olduğu müddetçe bu değişim daha da zor gerçekleşecektir. Ne olursa olsun mücadeleye devam etmek, düşünce yapımızı değiştirmek zorundayız. En büyük dileğim kadınların ve çocukların şiddete uğramadığı, daha güzel bir dünya."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/23/aydinda-ilk-kez-kitap-fuari-duzenlenecek", "text": "Aydın'da ilk kez düzenlenecek kitap fuarı ile yazarlar ve yayınevleri kitapseverlerle bir araya gelecek. Aydın Valiliği İl Kültür Turizm Müdürlüğü tarafından ilk defa Aydın'da düzenlenecek olan Aydın Kitap Fuarına ilginin yoğun olması bekleniyor. Aydın Atatürk Kent meydanında 25 Mayıs 2018 Cuma günü saat 14.00'da açılışı gerçekleştirilecek olan kitap fuarı ile yazarlar ve yayınevleri Aydınlı kitapseverler ile bir araya gelecek. Fuara yaklaşık 100'e yakın yayınevinin stant açması beklenirken, bir çok yazar ve şairin okurları ile buluşması bekleniyor. Aydın Kitap Fuarı 03 Haziran 2018 tarihine kadar, sabah 10.00 ve akşam 22.00 saatleri arasında gezilebilecek. Aydın'da ilk kez düzenlenecek kitap fuarı ile yazarlar ve yayınevleri kitapseverlerle bir araya gelecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/23/jokonun-dogum-gunu", "text": "Oynayanlar: Tolga İskit, Ayşe Tunaboylu, Cenk Dost Verdi, Efe Ünal, Merve Dağlı, Yasemin Ertorun, Burak Üzen, Sercan Dede. Yolcu Tiyatro, Paris doğumlu oyun yazarı, ressam, şair, yönetmen ve film yapımcısı Roland Topor'un Joko'nun Doğum Günü adlı sürreal eserini sahneye taşıyor. Sistemin insan bedenini ve aklını kontrol altına alma hırsını, ezen-ezilen ilişkisi üzerinden, kara mizah yoluyla, su deposunda çalışan Joko adlı bir işçinin başından geçenler çevresinde anlatan oyunda grotesk öğeler kullanılarak gerçeküstü bir rüya tasarlanmıştır. Yüksek performans gerektiren hareket tasarımı ile projection mapping birleştirilerek sahnelenen, gerçeküstü bir absürt komedi. İnsanın başkalarını sırtında taşımayı kabul etmesiyle başlayan benliğini kaybetme hikayesini, acı çekme ve çektirme ekseninde ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/23/kendi-yapiti-karsisinda-fazil-husnu-daglarca-yapitlarimla-konusmalar", "text": "TESAK Perşembe Edebiyat Konuşmaları bu sezonun yeni söyleşi dizisi. Her biri alanında uzman akademisyen, yazar, şair, tiyatrocu, felsefeci, editör, çevirmen ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek olan söyleşilerde her hafta bir edebiyat eserinin metin çözümlemesi, açıklama ve yorumlamalarla ele alınacak. Konuşmacıların seçtiği eserler arasında Fatma Aliye Hanım'dan Rimbaud'ya, Behçet Necatigil'den Lucretius'a, Bertolt Brecht'ten Oktay Rıfat'a, Leyla Erbil'den John Berger'a kadar edebiyatın usta yazar ve şairlerinin eserleri yer alıyor. 2017-2018 etkinlik sezonunda, Kasım-Mayıs ayları boyunca, her Perşembe saat 18.30'da TESAK'ta edebiyatla buluşacağız. Not: TESAK Konferans Salonu, 120 kişilik yer sayısıyla sınırlıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/23/pamuk-prenses-ve-yedi-cuceler", "text": "Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi'nde Uykudan Önce Sinema geceleri devam ediyor. Küçük dostlarımızı Perşembe akşamları, sinema tarihinin önemli çocuk filmlerini izlemek üzere merkezimize davet ediyoruz. Aynanın cevabı elbette, kısa bir süre sonra kraliçenin kibrinin kurbanı olacak rakibi Pamuk Prenses'tir. Filmin temel aldığı Grimm Kardeşler'in klasik masalındaki gibi, bu sihirli ve bazen korkutucu dünya sizi bir anda içine alır. Yine de o tarihte Hollywood'da, Walt Disney'nin bu ilk uzun metraj çizgi film girişimi çılgınlık sayılmıştı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/25/su-idil-trio-caz", "text": "Caz ile ortaokul yıllarında ilgilenmeye başlayan Su İdil, Durul Gence ile birlikte çalıştı. Sibel Köse'nin vokal sınıfında yer aldı ve Dante Luciani, Bogdan Holownia gibi isimlerle çalıştı. 2010 yılında 6. Nardis Genç Caz Vokal Yarışması'nda Polonya Pulawy eğitim bursunu kazandı. Mart 2015'te yeniden katıldığı Nardis Genç Caz Vokal Yarışması'nda 4 özel ödüle layık görüldü. Çok değerli müzisyenlerle caz ağırlıklı olmak üzere R&B, funk, soul tarzlarda şarkı söylemeye devam Su İdil, caz standartlarından oluşan bir repertuvarla sahnede olacak. Temsil tarihinden bir ay önce satışa sunulan biletler, Yeldeğirmeni Sanat gişesinden temin edilebilir. Yeldeğirmeni Sanat gişesi, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri 13.00-21.00, Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri ise 10.00-21.00 saatleri arasında hizmet vermektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/25/tebesir-dairesi", "text": "Rüyalarımıza gitmeden önceki saatlerde, tiyatrocular olarak, sizlerle ve çocuklarınızla düşlerimizi paylaşmak istedik. Düşlerimizi çoğaltalım ve ilham dolarak uyanalım yeni sabahlara... Güzel oyunlar izleyip, güzel gerçekler hayal edelim çocuklar ve anne babalar olarak, tiyatrolarla birlikte! Oynayanlar: Selver Çavuş, Sena Yapar, Beyza Candemir, Büşra Korkmaz, Öykü Orhan, Diren Durgun, Gizem Özgün, Vedat Sezer, Nevzat Süs. Çocuk ve anne ilişkisi yeryüzündeki ilişkilerin en değerlisidir. Fakat çocuğu büyütmek, başka bir özveri serüvenidir. Çocuğa verilen emek, bir anlamda annelikten daha yüce bir duruma gelebiliyor. Bertolt Brecht'in Kafkas Tebeşir Dairesi'den düzenlediğimiz bu oyun, aynı zamanda klasik bir eserin çocuklara gösterilmesi niteliğini taşıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/28/gunumuz-siir-dunyasinin-curumuslugune-karsi-bir-sairin-gorunme-istegi-ihsan-baran-meymum-ritueli-bekir-dadir", "text": "Şiirin ilk çıkışından günümüze kadar her ne kadar zaman zaman kabul edilmese de bütün şairler elbette bireysel şiir yazmışlardır. Çünkü şiir zaten bireysellik gerektirir. Şiir yazılırken şairin ne demek istediğini çoğu kez okur yakalayamaz. Ama bu şiirin iyi olmadığını mı gösterir? Hayır. Şiiri kim okursa herkes haliyle farklı anlamlar çıkaracaktır. İşte imgenin gücü de buradadır. Şairin kurmuş olduğu imge dünyası okura her zaman aynı şekilde geçmez. Şair aşktan bahseder ama okur bunu bir çocuk ölümüne yorabilir. İşte tüm bunlar şiirin bireysel bir düzlemde olduğunu gösterir. 2010 şiirine baktığımızda ise bu neredeyse böyledir. Bireysel bir kaçışa saplanan şiir etrafında olan bitenden habersizdir. Haberi yok mudur? Vardır elbette. Ama kendi varoluşunun kuyusuna düşen şair/şairler toplumu arka plana atmakta, toplumdan uzaklaşmaktadır. Bunun elbette birçok sebebi vardır. En önemlisi de küreselleşen dünyadır. Küreselleşen dünya ve ona destek olan devlet politikaları kişiyi toplumdan uzaklaştırmış, sadece kendi üzerinden bir şiir dili kurmasına sebep olmuştur. Bütün bu sebepler işte şairi toplumdan sıyırmış; kendi benliğine, varoluşuna hapsetmiştir. Günümüz şiirinin bir diğer sorunu da kendisine bir lobi kurmaya çalışan şairlerdir. Sanki kendisine şairlerin masasında sandalye bulamayan günümüz şairleri, şairliğinin sorgulanacağı düşüncesine kapılmıştır ki bu çok gariptir. Kendisine bir lobi içinde yer bulan şair, son zamanlarda epeyce tartışılan şiir ve edebiyat festivallerine de göz kırpmış, konuşma yapmış, hayran kazanmış ve kitaplarını satması için fırsat bulmuştur. Yeri gelince ödüllerin de sonuçlar açıklanmadan sahibi olmuş, kitabı henüz çıkalı bir hafta olmasına rağmen kitabı üzerine akıl almaz sayıda 'pohpohlama' yazısı yazılmış. Birkaç ay içinde de ikinci baskıyı görmüştür. Peki, lobi içine girmeyen sadece iyi şiirin ve saf şiirin peşinden koşan şairler yok mudur? Vardır elbette. Genelde böyle yazılarda isim vermekten kaçınırdım ancak bu kez kaçınmayacağım. Yazımın öznesi şair İhsan Baran örneğin ya da Fatih Akça, Fatih Kök, Hanifi Yiğittekin, Naile Dire, Oğulcan Kütük, Örsan Gürkan, Ziya Boz. İsmini saydığım şairlerin bazılarının kitabı var. Bazıları ise kendilerini, iyi şiirlerini dergilerde yayımlayarak görünür kılmaya çalışıyorlar. Peki, bu görünürlük yeterli mi? Değil. Ama yetmesini ne kadar çok isterdik öyle değil mi? Aslında olması gereken de yetmesi değil midir? Öyledir. Şairin işi iyi şiir yazmak, şiir üzerine düşünmek ve şiire yön vermektir. Lobiye ait olmak, bir kümeleşmenin içinde kendisine yer bulmak değildir. İşte görünmemenin sancısını yaşayan şairler bu kez görünür olma isteklerini şiirlerinde söylüyorlar. Söylemelerine rağmen edebiyatın ve şiirin mafyası amcaların umurunda mı peki? Bu sorunun cevabını benim gibi herkes iyi biliyor. Şimdi gelelim İhsan Baran'ın şiirlerindeki görünme isteğine. Baran, dünyaya geldiğinden bu yana burada olduğunu ve varlığının silik bir fotoğrafa benzemediğini bize söylemeye çalışıyor. Bunu her seferinde farklı yollarla söylüyor, gösteriyor. Şiirlerindeki dize sonlarının keskin bir şekilde bir yerde bitmesi, okurun bunu tamamlamasını istemesi bana kalırsa Ben buradayım, siz devam ettirin bu dizeyi. deme şekli."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/29/can-aytekinin-sanat-pratigi-ve-bos-ev-cagdas-sanat-konusmalari", "text": "Emre Zeytinoğlu, Can Aytekin'in 16 Mart-15 Temmuz 2018 tarihleri arasında Arter'de yer alan Boş Ev başlıklı sergisi kapsamında, sanatçının pratiği ve bu sergide yer alan Boş Ev serisine odaklanan bir konuşma yapacak. Emre Zeytinoğlu 1980 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Seramik Bölümü'nden mezun oldu. 1986 yılından itibaren sergi açıyor. 1988'den bu yana da farklı dergilerde ve çok yazarlı kitaplarda sanat konusunda makaleler yayımlıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Sanat, Kuram ve Eleştiri, Sanat ve Tasarım Kültürü ve İdeolojik Metinler ve Sanat, Marmara Üniversitesi'nde de Sanat Kuramları Üzerine adlı dersleri veriyor. Çeşitli televizyon kanalları için belgeseller yapıyor. Kitaplarından bazıları şunlardır: Sanat, Bazı Şeyler ve Eleştiri (Corpus Yay. 2017), İktidarsızlığın İktidarı ve Sanat (Ayrıntı Yay. 2014), Bir Boşluğa İşaret Bırakmak / Mesafe ve Temas (Baksı Vakfı Yay. 2013), Sanat Üzerine Yersiz Yorumlar (Bağlam Yay. 2008), Uyku Tulumunda Spor (Telos Yay. 2004), Sanatın Suç Ortaklıkları (Bağlam Yay. 2003), Kavramın Sınırlarında (Ali Akay ile. Bağlam Yay. 1998) ve Pisuarın Bir Dekonstrüksiyonu (Ali Akay ile. Bağlam Yay. 1994 / Minör Yay. 2013)."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/29/hic-aklimda-yokken-ayca-erkol", "text": "Her gün gördüğüm, konuştuğum, sinirlendiğim, sevdiğim insanlar var öykülerde. Üzerinde hiç oynanmamış, en saf halleriyle duruyorlar karşımda. Üstelik okurken ben birden öykünün başkişisi oluverip 'o salıncak'ta sallanırken birden enseme 'Orhan Abi' şaplak atıveriyormuş gibi hissediyorum. Biz neden böyleyiz diye bunalıma girdiğimde yaz aylarında bir balkonda şeftali yerken kollarımdan suları akıveriyor. Kitaba ismini veren Hiç Aklımda Yokken adlı öyküde günümüz insan tipi çok başarılı ele alınmış. Sıradan hayatlarımızı farklı göstermeye çalışmamız, şunu yaparsam çok havalı olacağım düşüncelerimiz, karşımızdakini etkilemek için umursamaz tavırlar takınmamız... Oysa her birimiz hayatımızın bir alanında kaybedip, yalnız kaldığımız o ilk anda ne kadar sıkıcı olduğumuzun farkına varıyoruzdur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/29/kadikoyde-sahaf-gunleri-basliyor", "text": "Beyoğlu Sahaflar Derneği ile Kadıköy Belediyesi'nin iş birliğiyle bu yıl ilk kez düzenlenecek ve dokuz gün sürecek olan Kadıköy Sahaf Günleri, 9 Haziran'da başlıyor. 9-17 Haziran tarihleri arasında Kadıköy başta olmak üzere İstanbul'un farklı semtlerinden 42 sahaf, Ali Suavi Sokak'ta bir araya gelecekler. Nadir bulunan kitap ve dergiler, imzalı kitaplar, birinci baskılar, ikinci el kitaplar, eski belge, evrak ve haritalar, Osmanlıca kitap ve mecmualar kitapseverlerle buluşacak. Ayrıca dokuz gün boyunca üç sürekli sergi olacak ve her gün edebiyat, tarih, kültür söyleşileri yapılacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/29/yuksel-aydin-ile-soylesi-levent-karatas", "text": "Yüksel Aydın: Yakın Çevrem Biliyor Aslında Ben Çok Küçük Yaşlardan Beri Yazıyorum. Bunun içinde şiir, kısa öyküler, denemeler de var. Ama hayatımın bir döneminde resim öne geçtiği için ve bunlar da çok ses getirdiği için kendimi resimle ifade ettim ve etmeye devam ediyorum. Sanatın tüm kollarının aynı ana gövdeden beslendiğine inanıyorum. Bu kişinin bulunduğu şartlara göre kollardan herhangi birine dönüşebilir. Sanatın, içinde var olduğumuz evrenin gizli yazılımı olduğuna inanıyorum. Onun için bunlar arasında herhangi bir ayrım görmüyorum. Şiirlerim çok uzun süreden beri devam ediyor, ama kitap haline getirmeyi hiç düşünmemiştim. Daha sonra, çevremin baskısıyla böyle bir kitap çıkarmaya karar verdim. Şiirlerim ile resimlerim arasında okunabilirlik açısından çok fark olduğunu düşünmüyorum. Lale Müldür ile tanışmamız uzun yıllar önceye dayanıyor. Aramızda hayata ve evrene dair, çok söyleşiler geçti. İronik bir söylemle benimle ilgili böyle bir cümle kurdu. Y. A.: Ben yaşadığımız hayatın, kozmik deneysel denemeler olduğuna inanıyorum. Varlığımızı sorgulamak evrenin içinde nerede ve nasıl oluştuğumuzu anlamak, var oluş nedenlerinden bir tanesidir. İnsan sorgulamaya başlayınca hayatı kendisine verilmiş bir ödül gibi algılamaya başlıyor ve nefes almanın, düşünmenin, var olmanın değerini biliyor. Y. A: Sıfır tarihi insanın bilinç okyanusundaki arayışı sırasında kendisi ile karılaştığı tarihtir. O zaman boyutlar arasındaki farkı görmeye başlarız. Yükselmeye, çevremize sevgi ve anlayışla bakma ihtiyacı hissederiz. O zaman her şeyin birbiriyle bütün olduğunu kavrarız. Doğa ile insanın, insan ile insanın hiç bir farkının olmadığını, büyük kozmosta hologramik bir evren içinde yer aldığımızı anlarız. Y. A: Resim hayatımda ekollerden ve sunulmuş bilgilerden hep uzak kaçtım. İçinde bulunduğumuz dünya zaman ve bilince göre beğenileri değişen dünyadır. Kurulmuş olan sistemler kendi beğenilerine göre algılar oluştururlar, bu yanıltıcı bir bakış açısıdır. Gerçek estetik, insanın saf algısıyla hissettiklerinde yatar. Evrensel çizgide, marketing ve satış yoktur. Sistemin yarattığı algı biçimini kirli buluyorum. Gerçek sanatın da tüm bu sunulmuş olan beğenilerin dışında olduğuna inanıyorum. Y. A: Bireyin sadeleşmesi ve sistemden kopması tabii ki acılı bir yoldur, onu yalnızlaştırır. Ürettiklerinin belli bir kitlesi olmaz. Bu toplum tarafından yöneltilen bir şiddettir. Olgunlaşmak için bütün bu sıkıntıları göze almak gerekiyor. Y. A: Bu da bir algılama biçimi, daha çok ressam olarak tanıdığınız ve şiirin ustalarını da bildiğiniz için kitabın naif kalacağını düşünmüş olabilirsin. Bu beni koruma duygundan oluşmuş bir algı olabilir. Y. A: Zaman acımasız bir değişimdir. Zamanın üzerimizden akarken bize bıraktığı izler ve imgeler çok önemlidir. Bunları betimleyerek kuşaktan kuşağa kod sistemlerini oluşturabiliriz. Aktarmak sanatçının asli görevidir, biz hem geçmişi hem de geleceği betimleyebiliriz. Dolayısıyla hayatı horoz şekeri yapmak, her dönemde yaşatmak, geleceğe aktarmak bize düşüyor. L. K: Teması parçalanmış uzay duyguları olan bir kitap Okunmamış Kitabın Çözülmemiş Diliyle kitabı. Yeryüzünü de unutmamış ama kalbiniz. Devrimin, devrimcilerin ardından yazılmış şiirler de var. Y. A: Ben zaten hayatı ve resimlerimde de bu var, kural dışı bir insanım. İçimde geldiği gibi doğal, bir saflıkla yazıyorum ve çiziyorum. Şekil üzerine ve betimlenmiş ekoller üzerine kaybedecek vaktim yoktur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/05/30/gunumuzde-kirim-ve-kirim-tatarlari-soylesi", "text": "YKY'den yayımlanan Şu Mübarek Topraklar Kırım ve Kırım Tatarları kitabının yazarı tarih ve siyaset bilimi profesörü Paul Robert Magocsi, Loca'nın konuğu oluyor. Magocsi, bölgeyle ilgili şimdiye kadar yazılmış en temel ve güncel metin olan kitapta, üç bin yılı aşkın zamandır Kırım'ın bozkırlarına, dağlarına ve deniz kıyılarına akın ederek bu topraklarda yaşamış halkları ve yarattıkları medeniyetlerin hikayesini görseller eşliğinde anlatıyordu. Yazar bu söyleşisinde, Kırım Tatarlarının, Kırım'ın Ukrayna'ya bağlı özerk bölge olduğu dönemdeki durumuyla 2014'te Rusya tarafından ilhak edildikten sonraki durumu arasında bir karşılaştırma yapacak. - Kategori: Söyleşi - Tarih: 30.05.2018 Saat: 18:30 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/06/01/persembe-sinemasi-haziranda-da-devam-edecek", "text": "SALT tarafından Garanti Mortgage desteğiyle sürdürülen Perşembe Sineması'nın bu yılki programı, şehir hayatının zemin hazırladığı, dayattığı, aşina bir geçmiş ya da daha iyi bir gelecek için özlem uyandıran, zaman zaman da dirence yol açan yenilenme olgusunu işliyor. Bugünün kentsel yapıları ağırlıklı olarak 20. yüzyılda iki büyük savaş, ardından kurulan çift kutuplu dünya ve bu sistemin nihai feshiyle şekillendi. Profesyonelleşme eğiliminin katkısıyla artan, dönemsel ihtiyaç ve tahayyüllere dayalı düzenlemeler yenilenme refleksinin belirgin ifadeleriydi. Yakın çevresiyle alışverişte olan merkezlerden uzak mesafedekiyle etkileşime geçen yaşama alanlarına dönüşen şehirler, planlamanın önünü alamadığı nüfus akımlarıyla büyümeye devam etti. Kültürel eğilimler, yerel yönetim stratejileri ve ekonomik imkanların biçimlediği; coğrafyaya göre değişen dönemlerde gündeme gelen yenilenme atılımları 1980'lerden itibaren küreselleşmeden etkilendi. Dünyanın dört bir yanında şehirler yeni yüzyıla benzeşerek girdi. Yeniden yapılanma süreci kent mekanında gitgide görünür olmaya başlıyor; kapasitesi artırılan havaalanları, işlek meydanlarda açılan müzeler, şehir merkezlerine dizi dizi yerleşen otellerle uluslararası deneyim tüketimi yaygınlaştırılıyordu. Şehirlilerin gönüllü veya zorunlu yer değiştirmeleriyle pekişen bu pratikler, toplumsal bağlamda zamanla ortaya çıkan açmazlar ile bunlara dair talepleri beraberinde getirdi. Tüm bunların yanı sıra şehir, bireylerin yerleşik düzen sorgulamaları ve değişim arayışlarına da sahne teşkil etti. Perşembe Sineması'nın 2018 seçkisi, bu koşulları oluşturan yenilenme arzusunun geçmişteki tezahürlerine bakarken bugünden geleceğe dair öneri ve olasılıklar üzerine düşünme amacını taşıyor. Çeşitli ülkelerden kurmaca ve belgesel filmler, etki alanının genişlemesiyle sınırları bulanıklaşan şehirlerin anlatılarını birey hikayeleriyle bir araya getiriyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/06/02/japon-sanat-festivali", "text": "Japonya sanatı ile kültürünün çeşitli yönlerini tanıtan çok sayıda seminer, konuşma, gösteri ve atölyeler düzenlenecek, Japonya temalı ürünlerin sunulduğu standlar açılacaktır. Ayrıca sumi-e, shodo ve MANGA ACADEMY ve Project 7 sergilerini içeren Nittoten Sergisi de yapılacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/06/06/ahlat-agaci-filminde-tartisilan-tasra-mektubu-polat-onat", "text": "Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil doğrusu. Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum. Birincisi: Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım. Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep. İkincisi: Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım. Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum. Üçüncüsü: Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım. Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. Teknolojinin önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak hayatımızda başat öge haline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik taşıyacağını savını dillendireceğim. İstanbul doğumlu ve ömrünün bir kısmını İstanbul'da geçirmiş, ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu'da yaşamış, bundan sonraki ömrünü de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekanda geçirmeyi planlayan biri olarak, taşralı olmamı yaşadığım mekana veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık, kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi. Kusura bakmayın laf lafı açtı, vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkar bir şekilde davet ederek beni onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle açıklayarak gerekçelendirmek istedim. Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam! Satırlarıma burada son verirken çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça kalınız. Edebiyatın Taşradan Manifestosu Sempozyum Kitabı,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/06/06/evimize-bos-geldiniz-cagdas-sanat-konusmalari", "text": "- Kategori: Çağdaş Sanat Konuşmaları - Tarih: 06.06.2018 Saat: 19:00 - Yer: Yapı Kredi Kültür Sanat Loca - Katılımcılar:"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/06/06/furug-ferruhzad-oyun-sandali", "text": "İranlı şair Furuğ Ferruhzad'ın hayatından ve eserlerinden yola çıkarak oyunlaştırılan Furuğ Ferruhzad NHKM Konak Halk Sahnesinde. 0 232 464 4446 numaraları telefonları arayarak rezervasyon yaptırabilirsiniz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/06/06/otel-kirilir-bellek-coker-neslihan-yalman", "text": "- Direklerarası Seyirci Ödülleri'' (2018) kapsamında, ''Tek Kişilik Prodüksiyon'' dalında ödül alan ''Otel- Kırık Bellek'', Gizem Tataroğlu'nun yönettiği ve Ömer Polat'ın oynadığı bir oyun olarak karşımıza çıktı. Daha önce ''Medea Belleği'' adlı prodüksiyonda oyunculuk vasfıyla izlediğim Tataroğlu'nu, çok-yönlülük anlamında bu kez yönetmen kimliğiyle değerlendirme fırsatım oldu. Kendisinin de içinde yer aldığı ''Vol 5'' tiyatro ekibinin fiziksel tiyatro ekseninde denediği yeni çalışmalar Türk Tiyatrosu'nda kalıpları kırmak adına ihtiyaç duyulan nefesi bir nebze de olsa sağlıyor. Nitekim, soyutlama yeteneğinin gelişmediği, ironinin ya da eleştirinin derinleşmediği bireysiz ve akımsız bir ülkenin tiyatrosu, hatta sanatı da kendi sınırları içinde debelenirken ve sürekli Shakespeare, Moliere, Brecht gibi isimlere mutlaka can simidiyle tutunurken, kuyruğunu yiyen ''ouroboros'' misali bazı uyanış hallerinde ''alternatif tiyatroların'' !!! varlığı ortama renk kazandırıyor. Ülkemizdeki tiyatro anlayışı, kendi yazarlarını da çerçeve sahnenin dramatik kalıplarının dışına pek cüretle çıkaramazken, Türk kültürünün diplerinden de nitelikle beslenemiyor. Oysa, Edip Cansever'in ''Bir Otel Katibi'' şiirini tiyatroya çevirmek, tiyatroyla şiiri birleştirmek açısından ilginç bir deneme halini alarak; tıpkı, ''Anayurt Oteli''nin Zebercet'ine benzer şekilde, taşranın kasvetini üstünde taşıyor. Oyun, Cansever gibi orta sınıf/burjuva bir aydının elinden çıkan otel katibi modeliyle, bu kez de şehrin merkez noktalarına sızıyor. Bu oyunu ilk izlediğimde, disiplinlerarası çeşitlilik bağlamında, hemen bir edebiyat festivalinde yer almasını arzu ettim. Nitekim, geçen sene benim de konuk sanatçı olarak projenin Selçuk ayağına katıldığım ''2. İzmir Uluslararası Edebiyat Festivali''nin Aliağa ayağına ''Otel- Kırık Bellek'' oyunuyla ''Vol 5'' tiyatro ekibini davet ettirdim. Oyunun başka edebiyat, hatta özelde şiir festivallerine davet edilmesi arzumu da hala saklı tutuyorum. Nitekim, artık festivallerde de tür çeşitliliğine gidilmesini rica ediyorum. Müsamere tarzında gerçekleşen, statik masa konuşmalarının ucu artık bir yere varmıyor. 21. yüzyılın estetik duyumsamalarıyla ve teknolojik imkanlarıyla, farklılıkların çatallandığı hareketlere ivedilikle geçilmesi gerekiyor. ''Otel- Kırık Bellek'' kendi içine gömülmüş, betonlar arasında çocukluğunun sesini duyan, kırmızı-lastik bir top aracılığıyla o çocuklulukla yüzleşen bir otel katibinin ekseninde, ekonomik replik kullanımlarıyla ortalama bir saatlik bir anlatım gerçekleştiriyor. Kendi mezar taşını da sırtında taşıyan sıradan bir katibin kasveti, odalarımızdaki, telefonlarımızın mesaj kutularındaki, yataklarımızdaki, dokunuşlarımızdaki ve vicdanlarımızın ortasındaki o karanlık yalnızlığı gözler önüne seriyor. Sanki, toplu mezarları andıran beyaz taşlar sahnede birden, bir işçinin sırtındaki emek taşına dönüşüveriyor. Katip elleri aracılığıyla betona dokunurken, görüntüler klasik bir televizyon ekranından yüzümüze çarpıyor. Bu da, dokunmayı, dokunmayla beraber anımsamayı bize hatırlatıyor. Oyuncu Ömer Polat'ın elleri ürkekçe taşların üstünde dolanırken, bu hisler/hissettirmeler yine bize dijital bir ekrandan filtre edilerek yansıyor. Taşa ellerimizle değil, dijital ortam aracılığıyla gözlerimiz vasıtasıyla dokunmamız, görsel çağın şimdisi içinde, birçok açıdan zaman kırılması yaşatıyor. Oyun, ''Ölüler dirilirdi. Çıkamazdım ki otelden/ Ben otelden hiç çıkamazdım ki'' dizelerinin sürekliliği ekseninde, dışsal anlamda otelde sıkışan bir adamın iç odasını da açmak uğruna ilginç bilinçdışı göndermelere kapı aralıyor. Eski, renksiz ve kimsesiz olduğunu hisseden karakter, günlerden pazartesiyi iyi bilirken, gün kavramı nedir onu tam bilmiyor. Bu hızlı akış, pazartesi sendromu yaşayan insanların/çalışanların günleri nasıl aynıymış gibi algıladıklarını, rollerini nasıl abartmak zorunda kaldıklarını da, sıradan bir otel katibi üstünden anlatıyor. Gurur/heybet/öfke maskelerini kuşanmış günümüz insanları, kendi basitliklerine ve içgüdülerine döndüklerinde, belleklerine doğru gri bir yolculuğa çıkıyorlar. ''Otel'' sözcüğünün etimolojisine indiğimizde, Latince'de ''yolcular ve kimsesizler için barınak mekanı'' anlamına da geldiğini eklersek, bugün İzmir Basmane'deki ucuz otellerden tutun, İstanbul'daki beş yıldızlı otellere kadar her benzeri yerin çağımız insanlarını anonim bir edimliğe sürüklediğini belirtebiliriz. Butik yapılanmalarla da çoğalan bu yerlerin, hem gelenleri steril hale getirip yalnızlaştırdığı, hem de onları türlü haller içine çekerek değişkenleştirdiği maddesel bir akıştan söz edebiliriz. Bugün bu akış, herkesin dışarıdan normal göründüğü, lakin içten, kurdun sarıldığı bir ceviz ağacı gibi çürüdüğü, yankısızlığa hitap etmektedir. Otel sakindir, ama mekanik-betondur. Otel tektiptir ve roller zincirinin sınırlandıRILdığı noktadır. Orada, bir katibin, bir temizlikçinin, bir emekçinin, bir iş adamının ya da eskortluk yapan bir kadının yeri ne olacaktır? Aynı dışsallık duyumsaması... Hız... Dokunmadan değip geçmek... İçe doğru ak ak bedel ödemek... Bir anlamda da, tersine özgürleşmek... ''Otel- Kırık Bellek'' mevcut maneviyatı bizi ıssız koridorlara sokarak, terk edilmiş bahçelerde gezdirerek, mezarlıklara götürerek yaparken, metrukluğun sadece yapıya değil, insana da sıçradığını işaret ediyor. Otel gibi bir dışsallık, yalnızlık/sıkıntı gibi içselliklerle birlikte fiziksel tiyatronun harekete dayalı unsurlarını, bir Cansever eserinin kesikli dizeleriyle harmanlıyor. Dizelerden başka hiçbir şeyin artık ''anlatılamayanı bire bir anlatamayacağını'' !!! belirterek şiir dilli tiyatroyla izleyicileri selamlıyor. Şiirin tiyatroyla -hatta, fiziksel tiyatroyla- buluşması ve psikolojinin yoğunlaşması anlamında, oyun, dizelerin hüzünlü atmosferleriyle hareketlerin keskinliklerini paralel hale getiriyor. Sam Alty'nın yaptığı müzikler de atonal düzlemde izleyiciyi giderek tedirgin ediyor. Katibin pantolonunu sürekli düzeltmesi, fermuarını çekmesi, gömleğine düşen terin izi, kendi ellerinin üstüne vurması, bazen de o elleri özgürce yana açarak hareket etmesi şiirsel atmosferin korunmasını sağlarken, çelişkileri de uçan kuşlarla, martılarla ve yeşil, tatlı bir bahar'la -nihavende çalarak- yüzümüze üflüyor. Katibin bir şeylerle yüzleştiğine, artık yaşayamadığına, ölüme gitmek istediğine, belki de öldüğüne inanıyorsunuz. ''Anayurt Oteli'nde ''düşlerde bile çıkılmıyor dışarı'' denildiği üzere, Zebercet'le Ömer Polat'ın canlandırdığı katibin kesişmesini de buraya eklersek... İnsan, bedenini yırtık bir otel perdesine benzetiyor. Orada, ruh beyaz çarşaflarda kirle boğuluyor. Polat'ın tok sesi ve profesyonel oyunculuğuyla taçlanan ''Otel- Kırık Bellek'', ''video-art'' çalışmalarından dekorlara, müziklerden ışık tasarımına kadar sıkı bir ekip çalışmasının emeğini bizlere sezdiriyor. Üzerine iyice düşülmüş olan bu oyun, çıtayı yükseltmek amacıyla da, seyirciyi düşünmeye zorluyor. Bahsi edilen zorlama, , İzmir'e deneysel anlamda kan gelmesi adına da önemli bir çalışma şeklinde önümüzde duruyor. Sürahi, top, terlik gibi gündelik nesneleri ve katip gibi orta/orta-alt sınıf insanları sahneye taşıyan ''Vol 5'' tiyatro ekibi, bahsi geçen çalışmayla üslubunu da net çizgilerle ortaya koyuyor. Geleceğin kendi kurallarıyla geleceği noktada, insanın yalıtılmışlığının kasveti, tıpkı ıssız ve sürekli kullanılan otel odası ya da kat kat çıkılan apartman gözleri gibi artarken, ''Otel- Kırık Bellek'' tiyatro alımlayıcısından kodların çözülmesi, yüzleşme sağlanması ve soyutlama yapması anlamında entelektüel bir karşı-destek istiyor. Oyun, seyircilerle-tiyatrocular arasında bir ilişki kurarak, çevredekilere fazla alışık olmadıkları, tek kişilik bir gösterim sunuyor. Bu durumda, klasik kalıplarla zihinleri biçimlenen seyirciler daha da bilinmez bir uzama çekilerek, olaylara dahil kılınıyorlar. Böylelikle, Grotowski'nin de imlediği üzere, kabul edilmiş görme, algılama ve yargı stereotiplerini ortadan kaldıran tiyatro, kendisine ve karşısındakilere de meydan okumuş oluyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/06/08/opera-bale-cagdas-dans-gosterisi", "text": "8 Mayıs'ta satışa çıkacak olan biletler, Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası gişesinden veya https://kkm. kadikoy. bel. tr/anasayfa. aspx adresinden temin edilebilir. Süreyya Operası'nda gişe her gün saat 10.00-18.00 arası, temsil günleri ise temsil başlama saatine kadar açıktır. 7 yaşından küçük izleyicilerimiz çocuk temsilleri dışındaki temsillere alınmamaktadır. Temsilden en az 15 dakika önce gelmenizi, temsil başladıktan sonra ve temsil sırasında salona giriş çıkış yapmamanızı, salona girmeden önce cep telefonu ve saat alarmlarınızı kapatmanızı, temsil sırasında fotoğraf ve film çekimi yapmamanızı önemle rica ederiz. Zorunlu sebeplerle gerçekleşemeyen etkinliklerin, bilet tutarları iade edilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/07/13/baki-asilturk-ahmet-yildizin-alcaklik-oykuleri-kitabi-hakkinda-yazdi", "text": "Ahmet Yıldız 1980'lerin ortalarından beri, insana dair ne varsa öykülerinde işlemeyi ilke edinmiş yazarlarımızdan. Dergicilik serüveni yüzünden zaman zaman öyküyü ihmal etse de gerek ilk kitabı Üçlü Kavşak'la (1988) gerekse de Kadın ve Boğa (1999), Genç Kyros'un Yazgısı (2002), Nizamülmülk'ün Öldürülüşü (2014) adlı yapıtları ile türün dikkate değer örneklerini ortaya koymuştur. Şimdi, Alçaklık Öyküleri(Boyalıkuş Yay., Ankara 2018) ile öykücülüğünün yeni verimlerini biz okurların dikkatine sunuyor. Kuşağı içinde farklı bir yazarlık serüveni gösteren Ahmet Yıldız, 2000'lerde yazarlığında yeni bir yola girmiş görünüyor. 2000'ler eşiğinde kaleme aldığı öykülerde tarihsel-mitolojik kaynaklara yakından bakmaya başladı, modern bir öykücü gözüyle kaynakları değerlendirmeyi ilke edindi. Hemen hatırlatmalı ki Alçaklık Öyküleri'ndenönceki iki kitabı da dışarıdan ve içeriden malzemeye bakışla benzeri bir yapılanmanın ürünüydü. On öyküden oluşan Alçaklık Öyküleri yazarın bu yaklaşımının yeni ve gerçekten ilginç örnekleriyle şekilleniyor. Kitabın ilk öyküsü olan General ve Karısında çok eski, yüzyıllar önceye dayanan bir aldatma-aldatılma olayını işliyor yazar. Konstantinopolis'in ünlü generali Belisarios'un, karısı Antonina tarafından aldatılma hikayesinde odak noktayı Antonina'nın genç Theosodios'aolan tutkulu bağlılığı ve bunun yol açtığı felaketler oluşturuyor: Olaylara karışmakla suçlanarak sürgün ya da ölümle cezalandırılmış politikacıların ve soyluların af dilemeye gelen karılarının karşısına, yarı çıplak çıktığı söylentileri dolaştı Konstantinopolis evlerinde. Theosodios'a tutkusunu, hizmetçiler dahil çevrede bilmeyen kalmamıştı. Herkes ne olup bittiğini görüyor ancak ağzını açamıyordu. Kadın, şehvetin tutsağı olmuştu. (s. 19) Antonina, tutkularına esir olmuş, kocasını ve hatta bütün toplumu karşısına almış aykırı bir kadın portresi çizer tarihin karanlıklarında. Ahmet Yıldız, bu gerçek kimliği alıp yeni bir gözle öyküleştiriyor ve bunu yaparken de kendi bakış açısını satırlar arasına sıkıştırıyor. Kitabın ilginç öykülerinden biri olan Çocuk Haçlılarda tarihsel gerçeklere dayalı bir başka anlatı karşımıza çıkıyor. XIII. yy. başlarındaki Ortaçağ Avrupasında kilise tarafından estirilen Kudüs'ün yeniden ele geçirilmesi rüzgarı sadece yetişkinleri değil çocukları da etkilemiş ve iki değişik zamanda çocuk haçlı seferi düzenlenmiştir. İkisi de başarısızlıkla sonuçlanan bu seferlerde on binlerce çocuk açlık, sefalet, hastalık nedeniyle yollarda telef olmuştur. Ahmet Yıldız, tarihin karanlıklarında kalmış bu olayı zaman zaman bilgiye, zaman zaman da kurguya dayalı şekilde anlatıyor. Diyaloglarla beslenen anlatıda özellikle çocukların bu yola nasıl sevk edildiklerini gösteren alçaklık saptamaları ilgiyle okunuyor. Çocuk dünyasının saflığı ve bu saflığın yetişkinler tarafından kötüye kullanılışı maalesef günümüz dünyasının da kanayan yaralarından. Gün geçmiyor ki bir çocukların kaçırılışına, öldürülüşüne dair haberler almayalım. Öyküyü, bu noktayı göz ardı etmeden okumak gerektiği düşüncesindeyim. Çocuklar hep masum ve onların bu masumiyeti hep suistimal ediliyor. Ahmet Yıldız, ilginç kurgular da deniyor anlatılarda. Sözgelimi İmparatoriçesiz İmparator başlıklı öyküyü üst kurmaca tekniği üzerine bina ettiği görülüyor. Öykünün aktüel zamanında tarih konulu bir çalıştaya katılan anlatıcı, bir dostuyla uzun sohbetler yapıyor ve alt metni meydana getiren olaylar zinciri bu sohbetlere yedirilmiş olarak sunuluyor. Öyküde asıl ele alınan, son Bizans imparatoru Konstantinos Palaiologos'un müzmin bekarlığı konusudur ama yazar bu konuyu aktüel zamanda iki akademisyenin evlilik-bekarlık tartışmaları içerisinden görünür kılıyor. Bir yandan iki dostun sohbetleri devam ediyor bir yandan da bu sohbet içinde Konstantinos'un hazin macerası dile getiriliyor. Benzeri bir kurguyu Viyana'daİhanette de görüyoruz. Bu öykünün aktüel zamanında da üç arkadaş bir bekar evinde toplanıp bira içerek maç izlemeye başlarlar. Arada da sohbet ederler. Sohbette söz, dönüp dolaşıp Viyana Muhasarasına gelir ve o muhasarada Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın uğradığı ihanet anlatılır. Yazar, öykü sonunda tekrar aktüel zamana döner ve üç arkadaş arasındaki tarihsel tartışmanın gündelik hayattaki izlerine değinir. Öykülerin içeriklerinden daha fazla söz etmeyeyim ve diğer öyküleri okurun merakına bırakayım. Onlar da en az bu sözünü ettiklerim kadar ilginç, okumaya değer içeriklere sahip. Genel olarak insanın ne kadar alçaklaşabileceği sorusunun tarihsel yanıtlarını arar görünse de aslında insanoğlunun bazı temel dürtülerini gözler önüne seriyor yazar. Aşk, ihanet, iktidar çerçevesinde alçaklığın öyküsel tarihi gibi duruyor kitap. Elbette işlenen konuların ilginçliği de önemli ama bana kalırsa kitabın en önemli özelliği, bakış açısında ve yazarın zekasında, zihniyetinde yatıyor. Malum; postmodern roman kaleme alan pek çok yazarımız romanın orasına burasına birkaç hanım sultan, eski bir cinayet, sarayda yaşanmış bir aşk-cinsellik epizodu koymayı marifet sanıyor. Mazlemenin insani tarafını ya dikkate almıyor ya da bu yeteneğe sahip değil. Ahmet Yıldız ise Alçaklık Öyküleri ile modern bir yazarın tarihsel kaynaklardan nasıl yararlanabileceğinin, neleri dikkate alması gerektiğininyanıtını da veriyor. Zevkle okunacak, üzerinde düşünülecek, yalın anlatımıyla çarpıcılığı yakalayan öyküler bunlar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/07/13/yazar-sair-izzet-yasar-hayatini-kaybetti", "text": "Yazar ve şair İzzet Yasar 67 yaşında hayatını kaybetti. Yaşar'ın cenazesi bugün ikindi namazında Zincirlikuyu Camii'nde kaldırılacak. Yazar ve şair İzzet Yasar, 67 yaşında hayatını kaybetti. Yaşar, bür süredir kanser tedavisi görüyordu. Yasar'ın cenazesi bugün ikindi namazında Zincirlikuyu Camii'nde kaldırılacak. 4 Mayıs 1951'de İstanbul'da doğan İzzet Yasar, Galatasaray Lisesi'nden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdi, ancak öğrenimini tamamlamadı. 1976'dan sonra çeşitli kurumlarad metin yazarlığı yaptı. Dönüşü Olmayan Hikayeler'le 1981 Sabahattin Ali Öykü Ödülü'nü kazandı. Reşit İmrahor adını da kullanan Yasar, 1970 yılından itibaren Birikim ve Yeni Dergi'de yayımlanan şiirleriyle tanındı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/07/21/ismail-cem-dogru-ve-mustafa-firatla-kirpinin-oklari-3-bolum", "text": "İCD: Bak bunu sevmediğimi itiraf etmeliyim. Enver Ercan'ı kaybettiğimizde onunla birlikte pek çok ayrıntının geride kaldığını belirtmiştik. Enver Ercan kişiliği ve yetişme koşulları gereği bugüne ait olmayan değerleri temsil ediyor. İşin kötüsü dün öğrendiğimiz edebiyat da bugüne ait değil. Aslında edebiyatın bugünkü formunu bulma görevimiz yok. Ama değişen insan figürüyle uyum yakalamak durumundayız. Bak seni bu kadar hüzünlendiren, Enver Ercan'ın görgüsünü mumla aratan şey gördüğün değişim. Emek vermeden elde etmeye odaklanmış bir nesille karşı karşıyayız. Bu edebiyat ortamından bağımsız bir durum... Sana bir sır vereyim. Bunun geriye sarması da mümkün değil. Yeni yayıncılık koşulları, yeni yazın biçimleri ve yeni metotlar hep bu girizgah üzerinden ilerleyecek ve oluşturulacak. Belki de gördüğümüz en büyük kuşaklar arası çatışmaya hazırlanmak durumundayız. İCD:İnsanı, hayatı ve dünyayı açıklamak için yazılmış milyonlarca kitabı, düşünceyi, binlerce teoriyi, bilimsel araştırmayı özetleyen ve içine tam olarak alabilen iki sözcüğü aklıma düşürüyorsun. Biri 'süreç' diğeri de 'sonuç'. Bu iki sözcüğün içine giremeyecek hiçbir bütünsel ayrıntı yok. Şimdi süreç dediğin de bütünün neredeyse yüzde doksanı. Geri kalan yüzde onluk bölüm sadece sonuç... İnsanlar önce süreç odaklı çalışmalarla başlayıp sonuç alıyorlardı. Sonra bu ikiye ayrıldı. Süreç odaklı çalışmalar yapan insanlarla sonuç odaklı çalışmalar yapan insanlar oluştu. Sonuç odaklı insanlar birer yıldıza dönüştüyse de içi boş olmakla suçlandı. Süreç odaklı insanlar çalışmalarını kazanca dönüştüremedi ve bir kesim tarafından aptallıkla suçlandı. Ama uzun süredir böyle bir kısır döngü etrafında dünya biçimlenirken yeni bir döneme girdik. Süreç odaklı düşünen insan sayısı bir hayli azalırken sonuç odaklı düşünce her yanı sardı. Şu an şiirden çok şair var dedirten durumun gerekçesi bu ne yazık ki. Herkes hızlıca sonuç istiyor. Ödev yapmadan öğrenmek, çalışmadan yüksek not almak, cin olmadan adam çarpmak, sevişmeden çocuk sahibi olmak, cinsiyetini boyunu kilosunu ve maddi durumunu tayin edebilmek istiyor. Hızlıca ödül almak, kitap sahibi olmak, antolojilere girmek, saygı görmek, yarışmalarda jüri olmak, dergilere dosya konusu olmak, panellerin aranan ismi olmak istiyor. Yirmili yaşlarda bir şair mesajlara dönmüyor. Yazı istiyorsun, berbat bir metin çıkarıyor ortaya. Şiir istiyorsun, yayımlamak şartıyla gönderen var ya da her yere vermek istemiyorum gibi aklın sınırlarını aşan cümleler eden arkadaşlar var. Birinin onlara bu cümleleri içlerinde saklamaları gerektiğini öğretmesi lazım, ama bunu öğretecekler ya artık aramızda değil ya da çok yorgunlar. İCD:Şiiri diri tutmak her şeyden önce kendi beğeni sınırlarını ehlileştirmekle başlıyor sanırım. Nurullah Ataç, Yaşar Nabi, Cöntürk, Memet Fuat gibi isimler ki bunların bazıları şair de değil- şiirdeki devinimi doğru gözlemleyip dönüşümlere olanak tanıyarak senin diri tutmak dediğin eylemi hayata geçirmişler. Sonralarda ekol saplantısıyla bir ayrışma yaşanmaya başladığını gözlemliyoruz. Senin Mühür'ün başlangıç serüvenin de böyle bir dönemi içeriyor. 2003 yılında birlikte düzenlediğimiz Oktay Rıfat etkinliğinde saf şiirin hamiliğini yapmayı tercih etmişken bugün bambaşka bir Mustafa Fırat portresiyle karşı karşıyayız. O süreci geride bırakıp bir akımın değil şiirin hamiliğini yapmaya başlamanla birlikte Mühür hem yayıncılık anlamında hem de dergicilik açısından Türk edebiyatı tarihine mührünü vuran büyük bir yapıya dönüştü. Sorduğun soruyu buradan düşünmek lazım. Bu anlamda Kaos Çocuk Parkı Kollektifini merakla izliyorum. Çevrimdışı İstanbul önemli bir boşluğu kapatmaya aday. Kurşun Kalem ve Caz Kedisiyle birlikte İzmir'in daha etkin bir çalışma alanı yaratacağı düşüncesindeyim. Ve Yayınlar, Meda Kitap gibi projeler de oldukça başarılı ilerliyor. Sayabileceğim başka dergiler ve yayınevleri de var. Taşrada da kentlerde de başarılı organizasyonlar bulunuyor. Bunları büyütmek gerekli... Devamlılık ve bütünleştirici tutuma ihtiyaç var. Şu an senin uyguladığın gibi... Sanırım Enver Ercan bunun en önemli uygulayıcısıydı. MF:Aklıma daha önce de yazmış olduğum ya da ne bileyim söyleşilerde paylaştığım bir film vardı. Değinmek isterim yeniden. Belki sen de hatırlarsın. 1994 yapımı olağanüstü bir film. İl Postino Şili'li büyük şair Pablo Neruda, ülkesinden sınır dışı edilince bir süre İtalya'nın bir adacığında yetkililerce gözetim altında sakin bir hayat geçirir. Balıkçılıkla geçinen adanın bir yamacında ona her gün, büyük çoğunluğu şiirlerine hayran kadınların gönderdiği mektupları, filme adını veren Postacı'dan alır. Bisikletiyle yamacı tırmanan Postacı, balıkçılığı bünyesine bir türlü kabul ettiremeyen naif, hassas biridir. Şairin şiirleriyle kadınları nasıl etkilediğiyle ilgilidir daha çok. Şairden bu konuda yardım ister. Çok geçmeden Beatrice'e aşık olur ve şairden gördüğü destekle, ilişkilerine son derece çarpıcı bir reddiye düzen teyzeye rağmen kızın gönlünü şiirle çalar. Postacımız Beatrice'e, Neruda'dan aşk şiirleri söyler: Gülüşün yüzümde bir kelebek gibi dolaşıyor Teyzeye göreyse Bir sarhoşun barda kıçını ellemesi, birinin gülüşün bir kelebek gibi yüzümde uçuşuyor demesinden daha fecidir. Kıza göre sözlerin bir sakıncası yoktur; ama Teyze tam tersin düşünür. Sözler en kötü şeylerdir Teyze, meseleyi tam kökünden kavramıştır. Soluğu derhal Neruda'nın yanında almıştır. Postacı'nın yazdığı bir notu gösterir ve olacaklara engel olmasını ister. Düşünsene sahip olduğu tek şey ayaklarında mantar olan bir adam yeğeninin gönlünü bir fırın gibi yakmıştır. Ayaklarında mikrop varsa da ağzından sihirli sözcükler dökülmektedir. Önce, gülüşü bir kelebeğe benzeterek masumca başlayan sözleri şimdi göğüslerinin bir alev gibi olduğuna ilişenleri takip etmektedir. Neruda, Teyze'yi yatıştırmak için bunların gerçekliğinin olmadığını sadece hayal olduğunu söylese de Teyze, yeğeninin ellendiğini düşünmektedir. Kağıtla ulaştırılan son şiir bu yüzden gerçeği söylemektedir. Çünkü yeğeni çıplakken aynı şiirde anlatıldığı gibidir. Çıplakken, güzelliğin çıplakken bir adadaki bir adadaki gece kadar narinsin. Ve saçlarındaki yıldız. Senin de tahmin edeceğin gibi sonrasında bir tehdit savurur Teyzemiz. Ama olanları engelleyemez. Neruda'nın şahitliğinde nikah kıyılır. Çok geçmeden de Neruda'ya af çıkar ve ülkesine döner. Postacı ve ailesi, bu komünist şairi gazetelere yansıyan haberlerden el verdiğince takip ederler. Zaten Postacımız da onun zarif etkisiyle komünizme ilgi duymuştur. Kendince şiirler yazmaktadır. Ne var ki ona Beatrice'iaşık eden şiir yazma tutkusu canına mal olmuştur. Bir işçi kutlamasında şiiri okuması için kürsüye davet edildiği sırada polis güçleri hareket geçmiştir. Postacımız ölmüştür. Neruda yıllar sonra onu görmeye adaya karısıyla döndüğünde bu acı haberi alır. Geride, adı Pablito olan bir erkek çocuk kalmıştır ondan. Son zamanlarda çok düşünüyorum. Kulaklarda çınlayan bir kristal ses gibi. İnsanlar şiiri gereksinir mi? Ben bu sorunun cevabını bilmiyorum. Zor görünüyor ya da bana. Ama bilinmez. Tek tek bazı insanlar şiiri gereksiniyor. Fakat toplum şiiri gereksinmiyor! Ne yapmak lazım? Kim bilir belki de bugünün yenilikçiliği belki de şiirde klasik tavrın aristokratlıktan arınmış seçkinciliğinde yatmaktadır. İCD:Postacı ne diyordu Neruda'ya: şiir yazanın değil, ihtiyacı olanındır. Ama postacının şiire ihtiyaç duyduğunu anladığı sürece de bakmak lazım. Şiirin ve şairin toplumda nasıl algılandığına bakmak... Bu algı karşısında şairin nasıl tavır aldığına da... Bak sana birbirine karıştırılan bir şeyden bahsedeyim. Platon'un genlerinden kalan seçkinci tavrın esir aldığı şairin kafası karışık. Hem elit olmak istiyor hem Marx'ın ilkelerini görmezden göremiyor. Hem sınıfsal ayrıma savaş açıyor hem de kendi içinde belirgin bir sınıf ayrımının en büyük örgütleyicisi konumunda. Üstelik deneysel metotları yaşamın bir parçası olmaktan çıkardığının da farkında değil. Bir grup halinde birlikte hareket eden şairler ne demek istemektedir. Bir aşiret gibi mi davranmaktadır bir sınıf gibi mi? Bana kalırsa bir hiyerarşik örgütlenmeyi dayatan bu davranışların altında şiir gereksinilen bir şey değildir düşüncesini besleyen unsurlar var. 2018 yılında toplumun şiirden daha çok neye ihtiyacı olabilir ki? Umutların bu kadar sömürüldüğü bir ortam da bile toplum şiire sarılmayı aklına getiremiyorsa bunun sorgulanması gerekir kuşkusuz. Ortada şiire irtifa kaybettiren yönelimler var. Nasıl baş edilebilir dersen. Bunu daha çok konuşmalıyız belki de. MF:İnsana yönelmeli; ama şiiri gereksinecek denli gereksinimlerinin farkında olan insana... Diğerlerini değersiz olan ne varsa şiirden dışlamalı. İCD:İnsan insana ağır geliyor belki de senin daha önce de belirttiğin gibi. MF:Postacı filmi daha önce de söyledim. Bana Haşim'e sinemayla alakalı yazdıklarından yola çıkarak söylersem tattırdığını tattırdı. Ne diyordu: Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir sığınağıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesi görür. Ben en güzel ve dinlendirici uykularımı sinemanın, ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlığına borçluyum. Diyordu. İCD:Oradan uzaklaştık sanırım. Gözüne sokulanı gören, en yakın sesleri duyan, duyduklarına koşulsuz inanan ve en önemlisi muhakeme gücünü tamamen kaybetmiş insanlardan gidip sanatı bulmalarını beklemek ne denli gerçekçi olabilir bilmiyorum. Bugünün metotları ortada aslında benzer yöntemleri kullanmak gerekiyor. Dergileri her yere ulaştırmak, kitapları herkese okutmak, okutmayana dinletmek, dinlemeyenin gözüne sokmak gerekiyor. Sosyal medyayı elektronik alanları, teknolojiyi ve daha aklıma gelmeyen tüm imkanları kullanmak gerekiyor. Ama şairin bireysel kurtuluşu hedeflediği bir yerde de bunlar gülünç geliyor doğrusu. İCD:Bana pek bulaşmıyorlar. Sebebini ben de bilmiyorum, ama benden uzak duruyorlar. Biraz dışlandığımı da hissetmiyor değilim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/08/17/kozadan-karadelige-dilek-degerli-2", "text": "Chagall Uçuşunda ressamın birçok tablosuna gönderme yapılmıştır. Sözcükleri ve tabloları harmanlayarak aslında biyografik bir şiir sunmuş şair bize. Şiirin ilk iki dizesi yine bir tablo ile karşımıza çıkıyor. Gözümüzün önünde aniden canlanan bir gökyüzünün denize karışma hali. Hemen ardından denizin üzerinde bir albatros çığlık atıyor ve şair bunu bir şarkı olarak nitelendiriyor. Sözcükleri okurken gözümüzün önüne gelen tabloya bir de ses ekleyerek müziği de şiire yakıştırıyor Değerli. Şiirin tamamı aslında bir tablo diyebiliriz. Dilek Değerli bu dizenin, senaryosunu Serge Frydman'a ait olan Köprüdeki Kız adlı bir Fransız filminden esinlenme olduğunu belirtmiş. Başta da söylediğim gibi, şiir ve resmin yanına müzik ve sinema da eklenmiş. Dinmeyen Şimşek Fırtınası adlı şiirde şair yine sözcükleri ve renkleri iç içe kullanmış. Aslına bakacak olursak bu şiirleri otobiyografik açıdan da ele almak mümkün. Bu şiirde, 'şiir' ışıktan bir gök salıncağında bir yere bir göğe havalanan 'şey' olarak nitelendirilmiş. Dinmeyen Şimşek Fırtınası ile şair kendi açısından şiirin ne olduğunu açıklamış aslında. Şiirin altında böyle bir açıklama da yer almakta. Yani Dilek Değerli'ye göre şiirin tanımı aslında bu dinmeyen şimşek fırtınası. Şair İz Defteri adlı yazısından söz ediyor. Aksisanat dergisinin de ikinci sayısında bu yazılardan biri yayımlandı. İz Defteri yazılarında okuduğu kitaplardan, yaşadığı 'an'lardan söz ediyor. Patrick Süskind'in 'Koku' adlı romanındaki karakterden bahsediyor. Şiirinde devamında ise müzik tekrardan bize göz kırpıyor Chopen ile. Chopen'i 'gökkuşağı' ile aynı dizede kullanırken gözümüzde de renkler dağılıyor dört bir yana. Hemen ardından bu renkleri 'tavus kuşu' ile sürdürmekte. odalar dolusu topal anının kaçışı ve uçuşan anıları rüya sanıyor dizeleri dikkat çekici nitelikte. Son iki alıntıyı ele almaktaki amacım Kozadan Karadeliğe kitabının aslında şairin yaşamından birçok kesit sunduğunu ve biyografik bir okumayla daha anlaşılır olduğunu kanıtlamaktı. Diğer bir açıdan bakacak olursak tabii okurun sunulan imgeler ile çok daha farklı şeyler hissetmesi, anımsaması mümkün."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/08/25/cenk-kolcak-sairlere-sordu-gunumuz-siiri-nasil-ozgur-kalabilir-kalmalidir", "text": "Özgürlük tuhaf bir kavram. Şiirin özgürlüğü şairle başlıyor, onu yazanıyla. Şair kendini özgür hissediyor mu, şair kendi özgürlüğünü nasıl tanımlıyor, bu sorulara eğilmeden şiirin özgürlüğünü sorgulamak hatalı olabilir. Çünkü belirttiğiniz anlayış türlerinden biri ile yönetiliyoruz diyebilirim. Ülkemizin yönetim şekli örneği mesela, dini anlayış biçimine göre şekil alıyor. Bu da muhafazakar bir şair için çok özgür bir saha oluşturuyor diyebiliriz. Sol veya muhalif bir taraftaysanız ya da dini ritüellere karşı ses çıkartmak isteyen bir kaleminiz varsa, oldukça sınırlı bir şiir diliniz olacaktır ki baskıcı rejim sizi gözaltına almakla, cezaevlerine atmakla tehdit etmesin. Bu basit bir örnek, elbette böyle bir rejimdeyiz diye susmayan, yazdıklarına sınır koymayan vardır, var olacaktır, tarih boyunca böyle olmuştur. Şiir nasıl özgür kalır, şiir olarak kabul görürse özgür kalır bence. Şiir olmayan ama şiirmiş gibi karşılanan metinler bizzat bazı şairler tarafından pohpohlanarak, baş tacı yapılarak, kötücül bir hal almaktadır zaten. Herhangi bir siyasi rejimin, herhangi bir tarihi olayın, teknolojinin, bilimin, etkisinde kalmadan da şiire kötü davranılıyor yani. Bir kere şairliğiniz kabul görecek, o kabul görünce her söylediğiniz şiir oluyor nasılsa. İşte bu sınanmadan görülen kabul, şiiri kısıtlıyor. Çünkü sizin yazdıklarınız siyasi rejimin istediği gibi, teknolojinin geldiği nokta gibi vesaire bir yana Onun şiiri gibi değil. Şiir yazıcıları şiiri kurtarabilirler, şiir sevicileri de şairleri. Özgür basımevleri, özgür dergiler, özgür platformlar sağlanırsa özgür ürünler çıkacaktır. Bu saydıklarımdan ilk ikisi gerçekten maddi yükümlülükleri ağır olan işler. Fakat internetin varlığı ile özgür ve özgün platformlar var olmaya, çoğalmaya başladı. Bundan dolayı birçok sosyal medyada şiirler görüyoruz, şiirler, yazılar paylaşıyoruz, okuyoruz. Çünkü orada size kimse ben bunu yayınlamam demiyor, bu para etmez demiyor, bu benim görüşüme yanlış demiyor. Bu platformda yayınlamak da yayınlamamakta sizin kendi ellerinizde. Bu belki de sonraki zamanlarda doğru kullanıldığında başka bir silaha dönüşüp şiiri en özgür hale getirecek bir sahayı oluşturacaktır. Şiir hiç bitmeyecek. Onu durdurmak isteyenler ve benden sonra şiir bitti diyenler de bitmeyecektir. Şiir harflerden oluşan bir özgürlük hareketidir. Olduğu her zamanı güzelleştirir, şiir bir bakış açısıdır. Onu karanlık çağlarda ışık, dört duvar arasında bir pencere, taş betonlar arasında çiçek, çiçekte arı, arı da bal olarak gördük. Sonrasını kendisi belirleyen harfler bütünüdür şiir. Öncelikle özgürlük kavramı hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Böylece sorunun bir kısmına yanıt vermiş olurum. Özgürlük kavramı hayal ürünüdür ve hayal ürünü olmaktan da kurtulamayacaktır. Tabii burada 'hiç mi özgür değiliz?' sorusu zihnimde yeşeriyor. Yeşerir yeşermez şunu ekliyorum; belki, bazen, bir yerlerde, bazı anlar... Bilinen en eski çağdan bugüne bir çizgi çizelim ve yürüyelim o çizgi üzerinde. Duyacağız her adımda 'Özgürlük istiyorum' diyen nefesleri. Günümüzün değişen/değişmekte olan toplumsal, siyasal, dinsel değerlerine bakacak olursak, özgürlük aslında bireyin diğer bireylerden gizlenerek/gizleyerek ortaya koyduğu davranışlar bütünü olduğunu görebiliriz. Ve öyledir de. Özgürlük, perdelerimizi çekip, kapılarımızı kapatarak ortaya koyduğumuz davranışlar bütünüdür. Şairinin özgür olmadığı bir şiirin özgür olmasını düşünmek, varsaymak, dilemek ve bu yönde söylemlerde bulunmak ne denli mantıklı olur, tartışılır. Sözlü edebiyat dönemine uzanalım. O günün söylenenlerine bakacak olursak isteyen herkes hoşuna gitmeyen bir olayı dile getirebiliyordu. Çünkü Anonim bir şiirden dolayı o dönem iktidarı tutup da bütün toplumu sürmez, hapse atmaz, ağır cezalara tabi tutmazdı. Dilinin keskinliğinden ötürü öldürülen/sürülen kişiler yok değil. Elbette her dönem birileri dilinden dolayı cezalandırılmıştır. Fakat özgürlük ve şiirin özgürlüğü iki farklı kavram olduğu için bunları ayırmak gerekiyor. Özgür olmak/oldurmak için şiirler yazıldı, yazılıyor, yazılacak ve hiçbir egemen güç bunun önüne geçemeyecektir. Anlaşıldığı üzere şiir özgür olmak için yazılıyor. Bu durumda şiir özgürlüğe giden yolda bir araçtır. Şiirin özgürlüğüne dair ise şunlar söylenebilir; şiir, şairin zihninde/dilinde kaldığı müddetçe özgür kalabilir, belki. Daha da farklılaştırırsak, şiirin özgürlüğünü/özgür olunabilirliğini ancak başka bir şiirle kıyaslama yoluyla ortaya koyabiliriz. Bu da diğer şiirlerden özgün olma özgürlüğü olur. Şiir, diğer şiirlerden özgür olabilir. Ne günümüzde ne yakın geçmişte ne de daha eski dönemlerde şiirin özgürlüğünden bahsedemeyiz. Son olarak belirtmek isterim ki; biz bağlıyız; ağaca/ağacın meyvesine, gökyüzüne/ gökyüzünün yaşına, toprağa/toprağın üretmesine, havaya/havanın serinliğine-sıcaklığına, suya/suyun akışına, dünyaya/dünyanın dönmesine, fakat biz bağlı değiliz iktidara/iktidarın eteğine. Sanat tarihine eğildiğimiz zaman bu bahsettiğiniz değerlerin tehdit altında olma durumu ve sanatçının ortaya koyduğu eserin ya da bizzat kendisinin özgürlüğüne dair geniş bir perde açılacaktır diye düşünüyorum. Avrupa'nın ve bizim memleketin veya benzer coğrafyaların baskı dönemlerinde verimini arttırmıştır sanatçı. Bu artan verim bereketli olmasının yanında devrimci bir muhteva da taşır aynı zamanda. Dünya tarihi, katliamların, faşist diktatörlerin, dinsel baskıların ve önüne geçilmesi mümkün olmayan toplumsal yozlaşmaların örnekleri ile dolu. Bu kötü dönemlerde ve hali hazırda bizim de içinde olduğumuz çürüme sürecinde, sanat bir gedik açmayı başaran nadir alanlardan biri oldu. Hapishane şartlarında yazılan şiirler, ölüm listelerine giren şairler, idam ile karşı karşıya kalanlar sanatlarını öteye itmemiş ve daha büyük atılımlarla devam etmiş. Bu ülkede Sait Faik Abasıyanık'ın, karakterine eski bir asker paltosu giydirdi diye kitapları toplatıldı. Nazım Hikmet memleketin hapishanelerinde yaşlandı. Sabahattin Ali cinayete kurban gitti. Tüm bunlara rağmen üretmeye devam edip doğru bilgilerinden şaşmayan sanatçılar yetişti memlekette. Bu elbette günümüz şartlarında pek rastlanır bir hadise değil ne yazık ki. Sanat ve sanatçı kavramı artık ele ayağa düştü diyebiliriz. Benim bildiğim sanatçı siyaset kurumunun üstündedir. Siyasi partilerin, dini gurupların, etnik yapıların, burjuva ahlakının ve çağın ötesindedir. Ancak bugün sanatçı, özelde de şair; siyaseti aşmayı becerebilir donanıma sahip değil. Büyük çürümenin, yozlaşmanın içinde kendi öz benliğini yitirmiş, haliyle sanatçı olmanın en önemli unsuru olan aydın olma vasfını kaybetmiş. Örgütlenme kültürünü yanlış anlayıp parti sanatçısı olmuş, ezilenden yana tavır göstermeyi mezhepçilik ya da etnik milliyetçilikle karıştırmış bir yığın sanatçı gölgesi. En temel sorunlarda bile ortaklık kuramayan insanlarız biz. Bu gündem dışı meselelerde de böyle. Şimdi şurada çağdaş şairlerimiz diye alt alta isim yazsak buradan köye yol olur. Öte yandan ne kimse kimseyi okuyor ne de tanıyor. Günümüz şairini özgürlüğünden alıkoyan kendisinden başkası değil. Bugünün sorununu şiirine taşımaktan korkan, zulmedene çakıl taşı atmaktan bile çekinen bu şair profili kendi kendine türedi demek doğru olmaz. Bunun mutlaka sosyolojik, psikolojik ve tarihsel birçok sebebi var. Söz gelimi örnek aldığı şair 12 Eylül darbesinde başı dik durmak yerine kabuğuna çekilen tiplerden oluşan birinden ne beklenebilir? Abisi ya da ablası Kenan Evren'i taşlayan şiir yazmış mı da kendisi şimdiki başkana yazsın. Buyursunlar kalem de orada kağıt da. Özgürlük şimdilik onların elinde. Yazsınlar. Elbette bu biri üzerine şiir yazma meselesini bir örnek teşkil etmesi için söylüyorum. Mesele sadece güncel siyaset de değil. Kadın haklarından hayvan haklarına, çocuk cinayetlerinden homofobiye çok geniş bir yelpaze var sanatın, özelde de şiirin içene girebilecek. Yasal izin alınmış eylemlerde pankart tutmayı muhalif sanatçı olmak sanan, şiirinde tek bir mazlum için dize göremediğiniz şairlerin ama biz özgür değiliz! deme lüksü yok diye düşünüyorum. Eğer birbirlerinin dedikodusunu yapmaktan, o erkek şair o kadın şairin üzerine yürüdü diye iftira atmaktan zaman bulurlarsa gerçek sanatın ve özgürlüğün peşine düşebilirler belki. Bu bağlamda bakıldığında özgürlük biraz insanın içinde olan bir kavram. Kimse bir sanatçıyı düşünmekten, hissetmekten ve bunları sanatıyla ifade etmesinden alıkoyamaz. Şikayet edip dövünmek bizde çocukluk hastalığı gibidir maalesef. Bu dövünen insanlara hadi gel, elini taşın altına koy dediğinde ortalıktan toz olurlar. Bunu bizzat tecrübe etmiş bir şair olarak söylüyorum. Korku, gelecek kaygısı, menfaat gibi etkenler bu insanların özgürlüklerini kendi kendilerine teslim etmelerini sağlıyor. Sorunuzda sanatın ve sanatçının varlığına dair önem arz eden değerlerin tehdit altında olduğunu dile getirmişsiniz. Bana kalırsa asıl tehlike sanatçının yokluğu. Toplumun önünde siyasetçiler yürüyor. Tüm baskıları göze alarak hepsinin önünde yürüyen birileri olmalıydı ancak bunu göremiyoruz. Günümüz şairi, istisnalar hariç özgür kalmak için çaba sarf etmek zorunda. Kendi etlerinden ördükleri prangadan şimdilik memnun olabilirler ancak günü gelir o etten pranga da sıkar. Günümüz şiirine gelince; onu özgürlüğünden edebilecek tek bir güç yok. Yirmili yaşlarının başında olan şair gidip Kenan Evren'in yaptıklarına dair şiir yazar da bugünün diktatörüne dair tek bir dize yazmazsa şiir özgürlüğünden bir şey kaybetmez. Şair kaybeder. Birileri çıkıp bu sefil iktidara ve yaptıkları rezilliklere dair şiirler yazıyor. Çocuk ve kadın cinayetleri ile ilgili yazıyor. Şiir o anlamda özgürdür. Sanırım şiir yazanların kendileri iyi birer şiir okuru olmadıklarından bu yönde yazılan şiirleri görmüyorlar. Teşekkür ederim bu güzel soru için. Şiir zaten özgürdür. Belki şair özgür değildir, zihinler özgür değildir. Hangi kelimeleri kullanacağını biliyorsan ve söylemekten çekinmiyorsan şiirin mutlaka özgürdür. Şairler nasıl özgür kalmalıdır diye sormalıyız belki de soruyu. Çünkü şiirde özgürlük mevzusunu tartışacaksak, acınası bir durumdayız demektir. 'Özgürleşmek için şiir' diye düşünmemiz gerekir ki, özgürlüğün gerçekten de şiire çok ihtiyacı vardır. Şair, söylemek istedikleri için çoğu zaman anlaşılması güç imgelere başvurursa, bana kalırsa özgürlüğünü yitirmiş olur. İmge önemli bir husus, buranın konusu değil. Söylemek istediğim, bazı mevzular cesurca ve doğrudan söylenmek zorundadır, bazı mevzular için otosansür mekanizmasından yararlanmak, artık zoraki bir çaba olur. Çünkü evet, bir devir gelmiştir, toplumsal yaşam her yönüyle kısıtlanmıştır, sanatçı bastırılmaya çalışılıyordur vs. Bu ülke hep bu durumların içindeydi zaten. Can Yücel, Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve daha birçok isim, söylemek istediklerini cesurca söylediler. Zihinleri özgürdü, korkmuyorlardı. Günümüz şiiri değil, günümüz şairi nasıl özgür kalmalıdır? Zira şairin zihni özgürleşirse o zaman şiiri özgürce yazmayı başarabilir. Lacan'ın dinleyin, size bir sır vereceğim. Ben hakikat, konuşurum yorumunu buraya alalım ve diyelim ki aslında konuşan öznenin söylediği şeyler hakikat değil, hakikatin kendisi konuşuyor. Zizek'in yorumuyla burada hakikat bir bedensiz organa dönüşür. Tüm bunları şair-şiir-cesaret-özgürlük mefhumlarını düşünerek yorumlarsak -şiir bir bedensiz organa dönüşürse- Şair özne olarak aradan çekilir de şiirin konuşmasına izin verirse, zaten özgür olan şiir, zihinleri de özgürleştirebilir. Şiir ancak şairi kadar, sanat ancak sanatçısı kadar özgür kalabilir. Öyleyse önemli olan şairin/sanatçının özgürlükten ne beklediği... Çünkü bu da toplumsal 'kod'lardan. İnsan ne kadar özgür olduğunu ya da olmadığını ancak bir başkasının yaşamını gördüğünde idrak edebilir. Dolayısıyla önce fark etmek bunun için de başka yaşamları, başka toplumları, başka coğrafyaları tanımak gerekiyor. Norm ve 'normal' ancak böyle dönüşüm geçirebilir ve bu ilerleme için gereklidir. Sorunuz kendi içinde hem zehiri hem panzehiri barındırıyor. Örneğin teknolojik devrim öyle bir noktaya ilerliyor ki yakın gelecekte neredeyse hiçbir konuda 'kendi kararlarımızı' alamayacağımızdan bahseden haberler ortaya çıktı. Çünkü kendi kararımız sandıklarımız da akıllı telefonlarımıza düşen seçmece derlemeler üzerinden olacak. Öte yandan söz konusu teknolojik devrim sayesinde mesafeler ortadan kalktı. Bugün oturduğumuz yerden dünyanın herhangi bir yerindeki müzeyi gezebiliyor, söyleşi kayıtlarını dinleyebiliyor hatta kıtalar ötesindeki bir üniversiteden kurs alabiliyoruz. Günümüz insanının kendine, topluma ve gezegene yapabileceği en büyük iyilik, farklı kültürlerden mümkün olduğunca çok haberdar olmak. Sanatçıya düşen ise toplumsal ve küresel sorunların farkında olarak sınırları zorlamak. Yaşadığımız coğrafyayı da kendimizi de şiiri de ancak böyle dönüştürebiliriz. Ne mutlu ki bu yol aynı zamanda yaşamı anlamlı ve keyifli kılan yolun ta kendisi... En azından benim için öyle. Şiir her zaman özgürdür. Şiirin en büyük olanaklarından birisi de özgür olmasıdır. Özgür olmayan ise şairdir, sanatçıdır, yazardır. Bahsettiğiniz siyasi yapının değişmesi, teknolojinin hızlanması gibi durumlar elbette şiiri çok derinden etkilemektedir. Ancak şiirin etkilenmesinin sebebi de şairdir. Şairin bu gibi durumlara bakış açısıdır. Örneğin 15 Temmuz sonrası şiir yazan şairler de var, Suruç katliamı sonrası şiir yazan da var. Bazen bu ikisi için şiir yazan şair/şahıs aynı da olabiliyor. Bunun sebebi de elbette şahısın toplumu etkileyen büyük olaylar karşısında şiir yazma isteğidir. Size soruyorum: bu iki durum için de şiir yazılması sizce de büyük bir çelişki değil midir? Şair bu çelişkinin farkında mıdır? Öncelikle bunları düşünmek gerek. Toplumu ilgilendiren tüm olaylar elbette şairin kalemini yontacaktır. Şair, toplumun sözcüsü olmak zorundadır. Hiçbir zaman topluma sırtını dönemez. Fildişi kulelerinde saklanamaz, saklanana da sanatçı denilemez zaten. Şair topluma sırtını dönmediği takdirde, yoksul sokakları şiirine kattığı sürece, bireysel acılarının, sevinçlerinin yönünü topluma doğru çevirdiği sürece şiir özgür kalabilir. Şiirin özgür kalabilmesi şairin elindedir. - yüzyıl diğer yüzyıllara göre değişimin daha hızlı yaşandığı bir yüzyıl. Elbette ki bunda teknolojik gelişmelerin büyük etkisi söz konusu. Bununla birlikte; siyasi yapılarda, din anlayışında, bilimde ve sanatta yaşanan gelişmeler de göz ardı edilemez. Bu değişikliklerin birçoğu bizlere- olumlu olarak yansıtılsa da, kanımca, durumun tam olarak böyle olmadığını düşünüyorum. Bu upuzun bir tartışma konusu. Şahsen, bu hususta birçok olumsuzluğun da bulunduğu düşüncesindeyim. Bulunduğumuz coğrafyada, sanatın ve sanatçının varlığına dair önem arz eden değerler tehdit altında bu doğru. Hatta sanatın ve sanatçının varlığının bile tehdit altında olduğu söylenebilir. Bunun en temel nedeni coğrafyamızın içinden çıkamadığı kaotik durumdur. Emperyalist güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda, yaşadığımız coğrafyada istedikleri gibi top koşturma çabaları yönetim biçimlerini de olumsuz anlamda etkilemiş, radikalleştirmiştir. Neredeyse hiçbir şeyi savunmanın mümkün olmadığı, hiçbir şeyin üretilmesine izin verilmediği bir sistem türüyle karşı karşıyayız. Dinin ve paranın insanları kontrol altında tutmak için kullanıldığı, insanların vicdansızlaştırıldığı gaddar bir sistem bu. Açıkçası ülkemizde şimdilik! üstü örtülü- faşizm. Günümüz şiiri bundan ciddi anlamda etkilenmektedir. Geçmişte toplumsal duyarlılığı arttıran, insanları aydınlatan şiirler yazılır ve yayımlanırken, günümüz şiirinde bu şiirler yerlerini bireysel şiirlere bırakmıştır. Bu durum şairleri bir nevi- şiirlerinin daha özgür olduğuna inandırmıştır. Bugün için gözlemlediğimiz, şiirlerinin özgür olduğuna inanan özellikle genç şairlerin- şan, şöhret peşinde koşmayı marifet sanmalarıdır. Bu durum şiirimize zarar vermektedir. Bundan bir an önce vazgeçilmelidir. Günümüz şiirinin özgür kalması özellikle genç- şairlerimizin bilgi birikimlerini günden güne geliştirmesine, kaygılarını ve korkularını yenmelerine bağlıdır. Aksi takdirde -bu gidişle- Türk Şiiri de 'bir köşeye sinmek' durumunda kalacaktır. Zaten şiire eskisi gibi yoğun bir ilgi olmadığı sürekli konuşulmaktadır. Kültürel emperyalizmin dayatmaları sonucu, günümüzde şair olduğunu iddia edenlerin çoğu, yazdıklarını ekonomik çıkarlarına göre, bunları gerçekleştirmek amacıyla yazmaktadır/lar. Yazdıkları şeyler edebi değer taşımasa da, yapılan reklamlara, piyasaya sürülüş biçimlerine baktığımızda, -yazdıkları şeylerin-! neredeyse yok sattığını görmekteyiz. En büyük görevlerimizden birisinin de edebiyatın piyasalaştırılmasına karşı çıkmak olduğunu unutmamalıyız. Piyasadan kastım nedir bunu hepimizin bildiği kanaatindeyim. Edebiyat! -cevabımızın konusu olduğu için şiir!- başlı başına bir üretim biçimidir. Özgür olduğumuzun, özgür kalacağımızın en büyük ispatı ürettiklerimiz ve -bundan sonra- üreteceklerimizdir. Her zaman bunun bilincinde olmalıyız olacağız! Şahsıma yönelttikleri soru için Cenk Kolçak'a / Aksi Sanat Portalı'na çok teşekkür ederim. Bahsettiğiniz değişimi çağımızın dışına çıkıp kuş bakışı olarak değerlendirdiğimizde her çağın bir modernleşme sorunu olduğunu görürüz yani modernizm çağa göre şekil değiştirerek var oluyor. Şairlerse çağa göre değişimi ve değişmeyeni tespit noktasına hareket ediyor. Modernizmi gelişen teknoloji, sanat akımları, bilim için kullanıyorum çünkü öyle ya da böyle bir ilerleme söz konusu. Ancak özellikle belli toplumlarda sosyal-siyasal değişmeler, gelişmeler kavramından çok, temel hak ve özgürlükler açısından kayıplar kavramıyla ifade edilebilir. Modernleşen toplumda bunun aksi olması gerekir öyle değil mi, hormonlu, zahiri bir durum var öyleyse. Modernleşmenin içindeki unsurlar bize başka kılıflarla sunuluyor. Teknoloji takip etmek telefon markasına indirgeniyor, devletler interneti baskı-propaganda aracı olarak kullanıyor, tek düze medya kanallarının sayısı artıyor ancak haber alma özgürlüğü kısıtlanıyor. Bin yıllık yazıtlarda okuduğumuz şekliyle: yönetenler yöneten, zenginler zengin, fakirler fakir. Bu yazıta bakarsak insanlık olarak şekil değiştirmiş ancak ilerleyememişiz. Modernizme uyum sağlamak çağın dilini ve ruhunu yakalamak kolay, kaldı ki bizler o çağın modernizminin içinden geliyoruz. Teknolojinin belli başlı bozulmalara sebebiyet vermesi konusunu ayırarak bunu bir tehdidin aksine bir gelişim olarak algılıyorum. Bir şair teknolojiden de mimariden de bilimden de eğitimden de birazcık anlamalı, geliştirebiliyorsa geliştirmeli diye düşünüyorum. Başka bir değişimden daha bahsettiniz elbette siyasi koşullara uyum sağlamak baskı içinde sanata ses olmak kolay değil. Sözü olmak yetmiyor o sözü etkili kullanmak ve söyleyecek cesareti bulmak gerekiyor. Tehlikeli sularda yüzmeyi bilmek gerekiyor kısaca. Öncelikle her toplumun aydın tanımı farklıdır, doğru bir kişilik yapısıyla, gerçeklerden kendini koparmayarak ilerlemek zorundayız. Şair kişiliğini de öylesine örgütlemeli ki onun bireyliği karşında başka olasılıklar güçsüz kalsın. Bu sadece şiirsel yaşantımızda değil toplumsal yaşamımızda da gerçek bir sanatçı duyarlılığı gerektiriyor. Birey kurtarılmış alan olarak önce kendini oluşturmalı sonra da çevresi için -okuyan dahil- koşturmalı. Şair farklı mecralar, özgün düşünceler yaratabilir. Sanatçı ilkin kendi yaptığı işe ciddiyetle yaklaşmalı ki karşısında bir ciddiyet görebilsin. Şair, şiiri yazıp geçilen bir şey olarak değil, şiiri dünyadaki var oluş amacı olarak görmeli. Şair sanatına saldırıya maruz kaldığında es vermeden kendini savunabilsin isterdim. Biz önemli bir iş yapıyoruz, yüzyıllardır yazılan şiiri günümüzde yazıyoruz, bunun yükünü hissedebiliyor musunuz? İsyan damarımızı çatlayıp şiire ancak öyle soyunabiliriz. Maddiyat dışında hiçbir şeyin önemli olmadığı günlerde şiirin esamisi okunmaz elbette. Biz insanın içindeki o ruhsal, duygusal, insani alanı yakalayıp geliştirmeliyiz. Poetik alanda bunun telaşesi var bende. İnsan bu. İnsanı gerçekleriyle, kendine has doğasıyla tanıma fırsatını kaçırmadan insana güven duymalı iletişimin yolunu aramaktan geri durmamalıyız. Onların silahları varsa bizim dizelerimiz de aynı oranda güçlü olmalı. İnsanla iletişimi şiddet değil, derinden dizeler kurmalı. Asla az değiliz, güçsüz değiliz. Birey olanlar sürüden daha fazladırlar. Korkmayın, sadece bizim ülkemizde bizim başımıza gelmiyor ve sadece bu dönemde insanlar baskıyla uğraşmıyor. Durumu bireyselleştirmeye, acıte etmeye gerek yok, durumu analiz etmeye ve çeşitli yollar bulmaya ihtiyacımız var. Mücadele bir süreçtir. Biz buradayız ve yaşam alanımızdan taviz vermemeye çalışacağız. Sanatı ve sanatçıyı nerede konumlandırmamız gerekiyor, poetik anlayışımızı mücadele edecek şekilde nasıl konumlandırabiliriz bunun tartışması bendeki. Bunlar dışında sanat için en kötü şey önemsenmemesi ve takip edilmemesi olur. Asıl mesele bence burada başlıyor. İnsanları okumaya ikna edebilir miyiz bunu tam olarak bilmiyorum ancak öyle şiirler yazmalıyız ki okuyucu ile karşılaştığında tek şansı olan şiirimiz kendini okutsun ve okuyanı sarsın. Her şiirimizi bu bilinçle inşa edip önemsersek karşılığını alacağız. Bugün de bu durum geçerlidir. Etliye sütlüye karışmayan şairlerimiz meyhane köşelerinde toplumsal adalet uğruna nutuk atarken bazı şairlerimiz de haksızlığa dur dediği için bugün evinden işinden uzaklaştırılmaktadır. Dergi editörü şiirini yayınlayan genç şaireböyle yazmasan senin için daha iyi olur diyerek korkusunu belli ederken diğer yanda bazı dergiler ulus devlet şovenizmi duygularıyla şiiri sansürleme ihtiyacı duymaktadır. Elbette şiir sansüre baskıya boyun eğmeyecektir, nasıl ki Pir Sultan darağacında son nefesinde bu dizeleri bize söylediyse Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan diye, yine bazı şairlerimiz bu dizeleri her türlü iktidara karşı söyleyecektir. Diğer soruya gelecek olursam ölümün hüküm sürdüğü bir dünyada salt genel bir özgürlükten bahsetmemiz olanaksız. En büyük değerimiz yaşam ölümle kendi kendine son verirken özgürlük bize hep kapı ardından bakmaktadır, sanat nasıl bir ihtiyaçtan baskıdan doğduysa onu yaratan sanatçı, şair de şiirini baskıdan doğurmuştur, belki de şairin en özgür kalabildiği yer yarattığı şiirin içersinde ki dünyadır. Bu şiiri yaratacak olanlar da elbette iktidarın karşısında duran şairler olacaktır. Edip Cansever'in dizesiyle hoşçakalın,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/08/25/ismail-cem-dogru-ve-mustafa-firatla-kirpinin-oklari-5-bolum", "text": "İ. C. D.: Bu mükemmel ruh hali ütopyasını nereden edindin, merak ediyorum. Şiir bizi neden bir yerlere götürsün. Şiir insanı iyi bir yere götürür mü?Yalnız insan merdivendir / Hiçbir yere ulaşmayan diyen Aragon aslında şiirin güzergahını anlatmıyor mu? Şiiri kutsayıp büyük anlamlar yüklemenin şairi büyük bir iş yaptığını sanmak gibi bir yere götürdüğünü düşündüğün oluyor. Hatta bundan en çok şikayet edenlerden birisin. Şiir, uykuya kalmış bizlerin uyandırılma işlevine sahiptir. Düşünsene üzerine hızla gelen bir arabanın sende yaratacağı şok etkisini! Bir de çarpma anı kendini kaybettiğin o an! Böyle bir tablo bırakıyor bende okuduğum şiirler. Bizim görmek isteyip de göremediğimiz nice güzellikleri gösterir. Bizim elimizden tutup gezdirir çocukluğumuzun bahçesinde. O zamanlarda aklımızın alamadığı binlerce görüntü ağını yeniden örer. WangBi böyle demişti milattan önce değil mi? Bize kattıklarının yanında, anlamlandıramadığımız çokça şey de var. Şiir bir şey anlatmak zorunda değil diyen dostlarımıza selam çakarak söylüyorum bunu da. Sorumluluğumuz var İsmail. Şiir yazarken, ruhları etrafımızda bir güzel temaşa eden şairlere borcumuz var. Bak orada Cemal Süreya, hemen başının arkasında Şeyh Galip, şu köşede elinde çayıyla bizi baygın gözleriyle seyreden Haşim'i unutma! Kapının eşiğinden o güzel kahkahasıyla giren W. B. Bayrıl'ı, munis tavrıyla Ali Günvar'ı, yazdığı harika şiirlerle Tuğrul Tanyol'u, İzmir'in imbatında bakışlarıyla Veysel Çolak'ı unutmayalım! Bu konuda seninle anlaşabilmemiz çok da kolay değil. Bu konuda neler söylenmedi ki? Şiirde bir şey anlatmak zorunda olmayabilir şair? Ama bunu beceriksizliğin kılıfı olarak kullanmak da hayli eğlenceli? Madem burası kirpinin okları ve edebiyatın dışından da bir kitleye sesleniyoruz daha bazit bir dille anlatalım. Aşçı sizsiniz. Kabul. Ama eti sofraya çiğ getirip çiğ köfte yerken sesiniz çıkmıyor ama derseniz bu sadece içinde bulunduğunuz durumun bir parçası olmadığınızı gösterir. Müthiş bir aidiyet sorunu yani... Adam pişirmediği eti öyle baharatlarla yoğurup sana öyle bir sunuyor ki sen onu yerken önünü de ilikliyorsun. Zaten adam bunu beceremeyince soluğu hastanede alırsın. Yani şakası yok. Şiir, canı ne istiyorsa yapar. Bunun tartışması olmaz. Ama senin dediğin etkiyi yapması da bu işlevi nasıl yerine getirdiğiyle ilgilidir. Çünkü ne yazık ki şiir bir şey anlatmak zorunda değil cümlesi koca koca şairlerin onca önemli şiirden sonra saçma sapan işlere imza atmalarının da savunması olabiliyor. Keşke belirli bir yaştan sonra şiir yazmak ehliyete tabi olsa... bak bu da saçma oldu mesela, bunu geri alıyorum. Vallahi boğazıma kadar dayandı. Boynumu kımıldatamıyorum. İkibinli yılların başında şiir geldi harflere ve sese dayandı diyecek bir ortam oluşmuştu. Kimse pek bunun üstünde düşünmek istemedi. Deneysel süreçler yaşandı ve oldukça zorlu süreçlerdi. Kendi adıma çok faydalandığımı söylemeliyim. Ama bugün şiir kalabalıktan ve gürültüden dolayı kendini tekrar ediyor yalnızca. Ama bunun farkında olan gençler de var ve ben kendi adıma onlardan çok umutluyum... Belki de genç şairlerle en yakın diyaloğu olan editörlerden biri olarak sen bu konuyu daha doğru analiz edebilirsin. - kitaplarını sayarsın - temalarını yazarsın - temalarını bazı kavramlarla eşleştirip o kavramlar üzerinden yürürsün bir miktar. - kullandığı sözcüklere bakarsın. - imgeleri ayıklar alıntı yaparsın. - çeşitli benzetmeler yaparsın onunla ilgili, tabi cümlenin başına adeta sözcüğünü getirmeyi unutmamak koşuluyla. Tabi dönemin koşulları, güncel izlekleri, içinden çıktığı toplumun sosyal yaşantısından süzdüklerini ve bunları nasıl işlediğini... Kitapları arasındaki derin farklılıkları, benzerlikleri, etkilendiği isimleri, edebiyat bilgisini... Bunları önemsemezsin. Örneğin imge ile mecaz arasındaki farkları. Bunun tarihini, Türk şiirindeki karşılıklarını, hiç olmazsa Şeyh Galip'ten alıp bir Türk şiirinin bir Fransız çevrisi şiirle arasındaki farklar üzerinden incelemek gerektiğini düşünmeyen bir ortamda buldular kendilerini. Ama böyle süreceğini söylemek de herkese haksızlık. Ben bunun farkına varmış gençlerle tanıştıkça geleceğe güvenle bakıyorum. Genç bir şaire Mektuplar'dan söz ediyorsun... Kuram meselesinin ölçeklendirilmesi meselesi de benim açımdan dönüm noktasıdır. EvetRilke'nin uzun süre şiir yazamadığı bir dönemde, umutsuz olduğu bir anda bir eseflenme ile Rodin Azizim Rilke, Neden gidip nesnelere bakmıyorsunuz? Şiir de resim gibi yapılır çünkü! demiş. Hatta bir ara şiir üzerinde, 'sentetik', 'organik' tartışmalarının yapıldığı dönemde bunu bir kez daha dile getirdiğini anımsıyorum. Şimdi asılolan şiir. Babamız dahi gelse mevzu bahis şiir olunca bildiğimizden, şiir bilgimizden ödün vermeyiz. Ve elbette vermemeliyiz. Bazen görüyoruz. Bir şair poetik çizgisini de değiştirebilir. Hatta çelişen, 'Hadi canım nasıl yani?' diye sorduğumuz anlar olabilir. Bu değişkenliğin göstergesidir. Şaşırmamak lazım. Biz okur olarak örnek veriyorum Tuğrul Tanyol'un şiirlerini okurken aldığımız o bireysel haz alanından ki muhteşem kitaplara imza atmış usta bir şairdir; bir dairenin içinde kesişen bir küme gibi yeri geldiğinde toplumsal olana seyir ettirebilir şiiri. Bu bireyin sınırsız özgürlüğüdür. Şairin özgürlüğü. Çünkü şiir özgürlük ile kardeştir. Öyle olmalıdır. Dönem dönem buna ihtiyaç duyar şairler. Nefes almak da diyebiliriz. Nüanslar var. Artık üstünde durulmayan nüanslar... Sabahattin Eyüpoğlu şiir-anlam ilişkisi ile ilgili herhangi bir şiirde, hatta bir mısrada açık veya kapalı, basit veya değişken bir anlam vardır. Dedikten sonra şöyle bir ifade kullanıyor: şiirin şiir oluşu bu anlam ile değildir. Sanırım kafalar en çok burada karışıyor ya da kırılmaların, dönüşümlerin kesişim kümesi burası. MaxJacob'un ilham dizginlenmelidir ifadesindeki muğlaklık burada da var. Kontrol mekanizması şiirsel yaratımın düşmanıdır aynı zamanda. Bu değişkenler arasındaki ilişkinin çözümlemesi Modern Türk şiirinin Ahmet Haşim Yahya Kemal tartışmaları üzerinden yönetmeye çalıştığı algının da dümenini elinde tutuyor. Ama Türk şiirini bundan ibaret zanneden bir anlayış da başka bir kontrol mekanizmasını yürürlükte tutuyor. Dolayısıyla malzemenin ne olduğundan çok nasıl kullanıldığıdır burada belirleyici olan. Bak Yahya Kemal, Ahmet Haşim çok önemli iki şairdir. Şiir yolculuğunda. Modern şiirin mihenk taşları. Yedi Meşale'nin en büyük kazanımı olan 'beyaz'ın şairi Ziya Osman Saba arada kalsa da çok önemlidir. Ama üç büyük şair vardır, Cumhuriyet dönemi şiirine yön veren. Bunu ben söylemiyorum. Edebiyat tarihçileri ve estik kuramcıları da söylüyor. Kimlerdir onlar? Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek ve Cahit Sıtkı Tarancı. Şimdi genç arkadaşlarımız İkinci Yeni ile başlayıp bugüne dize düşüyorlar. Ama bu şairler var. Bunlar şiire yön vermişler. Onları takip eden kaç şair var. Okumak lazım. Yine okumak lazım. Yoksa yazdıkları şiirkondu olur! Böyle diyorum ben. Sen de biliyorsun Cumhuriyet Dönemi şiirin en büyük devrimlerinden biri de sen de o üçlüden biri üzerine biyografik roman yazdın. Garipçiler olmasaydı bugün şiirimizin halini düşünemiyorum. Onlara da bakmak lazım. Sadece şiirlerine değil; şiir üzerine yazdıklarına da. Diyeceksin ki gerçi o grubun içinde sonradan şairlerin başkaca durakları oldu! Evet oldu o başka bir konu. Ama şiirimiz İkinci Yeni'den ibaret değil İsmail. Düşünsene 70 toplumcuları gelmiş geçmiş ki içlerinde yaşayanlar şairlerimiz var; 80'li yılların şairleri hala yazıyorlar sağ olsunlar. Bizler yazıyoruz. Şiire adım atmış, kapısından içeri girmiş olan arkadaşlarımız kendi yaşıtlarını okuyarak ses veriyorlar. Ve inanılmaz biçimde bir kapalı devre iletişimleri var. Korkuyorlar sanırım. Birbirlerini okuyorlar. Çok yakında tartışacaklar. Hiç bilmedikleri bir kuyuya düşecekler. Ve bundan bizlerin bile haberi olmayacak! ErcümendBehzadLav'ı bilmiyorlar sevgili İsmail. Belki bu konuşmalarımızı okuduktan sonra merak edip hiç çıkmadıkları sosyal medyalarına bakıp araştırma yapacaklar. O bilir diyecekler. Kendi aralarında söyleştikleri şekliyle söylersem 'Google Amcaları'na soracaklar tabi ne kadar düzgün yanıt alacakları tartışılır? ! Bizde ilk gerçeküstücülerden. İlk temsilci. 1940'ta yayınlanan 'Açıl Kilidim Açıl' kitabı vardır. 'Prologia' girizgahı vardır. Kitabın girizgahı, ve bir çeşit mukaddimesi. Önemli bir şairdir. Aslında ErcümendBehzad'ıöğretecek deneysel metotlara ihtiyacımız var. Belki bir şairi, yazarı yaşadığı dönemin dışında tutarak o dönemi inceleyecek bir metot üstünde çalışmalıyız. Ercüment Behzat olmadan modern şiiri, tiyatroyu, sinemayı incelemeyi öğretecek bir metot. Bak sana bir sır vereyim. Şu an benzer bir konuyu çalışıyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/09/09/muhammed-abdullahla-soylesi", "text": "Muhammed Abdullah: Rica ederim, asıl ben teşekkür ederim. Durup durup birden sormanı beğeniyorum, biliyorsun. Bu soru, haydi düşündürsün biraz, ama baştan söyleyeyim, Size Bir Ali Getirebilirim koşulsuz bir davet, her halükarda edilecek bir davet. Şiir yazmıyor olsaydım da bir şekilde benim de ilişkili olduğum böyle tepeden bir davetten bahsedilecekti. Nitekim bu vakte kadar da, şiir formunun dışında yani, böyle oldu. Ödül bahsinde ise; elbette bir zorunluluk değildi, ama çok önemliydi. Şiir ile şairi ayrı ayrı konuşmayı genelde tercih etmesem de şöyle bir kabulü benimserim: Şiir sınanmak zorundadır, şair meydan okumak. Meydan okumak kısmını geçelim, ama şiir nerede sınanır? Birkaç eli yüzü düzgün dergi dışında, nerede? Hele ki biz şiir kitabından veya o hacimde bir dosyadan bahsediyorsak. Ya piyasayı şiirini sınatacak kadar ciddiye alacaksın ya da poetikasını ve şiirini önemsediğin şairden, beğenisini ve görüşlerini önemsediğin yayıncılardan, eleştirmenlerden mürekkep bir jürinin değerlendirmesini. En nihayetinde egemen ideolojinin yarattığı, kitapçı raflarından okur alışkanlıklarına kadar şekillendirici ve dönüştürücü olan, hatta okumak eylemine temelden yabancılaşmış bir müşteri-okur sistemi yaratan bütün bir piyasa, elbette benim şiirimi sınayacak değil. Bu noktada büyülenmiş ergenlerin vay haline. M. A.: Eğer ki sebepten sayacaksak cevabım sadece 'zorunluluk' olacaktır. Yani şiirde modernin ilk dönemlerindeki uzunluk-kısalık mevzuundaki dize sayısına indirgenmiş tartışmaları veya modernin şiir üzerinde bir yük olarak gördüğü hikayeyi, tarihi, dinsel anlatıyı, lügati şiirden uzaklaştırdığı için oluşan nispi kısalmayı bir kenara koyarsak benim için şiirin uzunluğu şiirin kapasitesiyle derinden alakalı bir zorunluluk. İmge'yi şiirde kelime tasarrufu bazında elbette kısaltıcı bir kabiliyet olarak görürüm, ama sadece kabiliyet olarak, şiirin kapasitesi ile ilişkili değil ve imge gibi birçok modern unsuru da... Bana kalırsa şiirin kapasitesi ne kadar geniş ise o denli uzar, her ne kadar modern olan modern kabiliyetleriyle nispeten şiiri kısaltsa da. E o zaman şiirin kapasitesini ne belirliyor diyecek olursan da cevabım gayet açık: Yaşamı hangi çelişkiler üzerinden okuyorsun? Çünkü var saydığın çelişki ne kadar temelde ise şiirinin kapasitesi o denli genişler. Dedik ya modern olan şiirin sırtından tarihi, dinsel anlatıyı attı diye, işte şimdi sırtına daha da ağırlarını aldı: İktisadı aldı, sosyolojiyi aldı, siyasalın tam da göbeğinde olan gündelik hayatın eleştirisini aldı... Şiir nasıl uzamasın, şiir uzamasın da ne yapsın? Bu sözlerim Borges'in şairlere epiği ısrarla tavsiyesinin de uzağında. Tabii okurla şiir arasına sadece konforu koyanlar da 'sek sek sekerek, bıdı bıdı diyerek' bir şeyler yazsın, ona diyeceğim yok. Ama bizim şiirimiz yaşamla yüz yüze olmak durumunda ve yaşamı en temelden, asıl çelişkisiyle okumak zorunda. Bu zorundalık da şiirimizi değil uzun bitmez kılacaktır. M. A.: 280 karakteri aşan kısmıyla birlikte tespitini kabul ediyorum. Fakat sözünü ettiğin Doğu söylencelerinin bana kattığı şeylerden ziyade beni nasıl tanımlıyor, bence asıl olarak ondan bahsedilebilir. Çünkü benim için ilk olan bu unsurlardır, hem kültürel bir kimliğin hem de toplumsalda yeniden tanımlanan kişiselin kaynağı ve ifadesi olarak. Zaten belirttiğin kendiliğinden'in sebebi de bu. Az önce söylediğim yaşamla yüz yüze olmak zorunluluğu burada da karşımıza çıkıyor. Seni aslında tanımlamayan, senin hayatına endüstrinin yarattığı popüler kültür dışında dahil olmamış veya sadece entelektüel bir süreçte dahi olsa problem edip didişmediğin hiçbir şeyle yaşamın karşısında duramazsın. Bana sağladığı katkı da işte tam buradan. Yaşamla her yüz yüze gelişimde sağladığı gerilim, o uzlaşmaz kahkaha, hadi duruşumu artistik bir hizaya çekmesi belki... La Fontaine ile Ezop arasında bilinçsizce de olsa tercih yapmak durumunda kaldığım çocuk denecek yaşlardan solun bir yorumunu ideolojik olarak sahiplendiğim yakın geçmişe kadar nasıl ki bu unsurlar çok hayati bir öneme sahipti; şiirim için de benzer bir durum, şiir özelindeki tercihlerde sağladığı benzer bir katkı söz konusu. Yani günümüz şiirinde sıklıkla karşılaşıyoruz, evet, senin deyiminle sahiden yapay gösterilerle. Bu elbette mümkündür, kimsenin müşterisiyle kurduğu 'aldım verdim' ilişkisine karışacak değiliz. Ama bizim şiirle ve okurla kurduğumuz ilişki tüccarlığın epey dışında, yani Doğu'ya ait unsurların değişim değeriyle değil, yaratan ve tanımlayan kabiliyetiyle ilgilenmek hattında. Ne diyeyim, ben oradayım, en fazla gülü gülle tartar, kavga vaktine bilenirim. M. A.: Yani bazen alır gibi oluyorum, ama bir diyalog halinde gelişiyorsa o eleştiri açıkçası kötüye varmadan tatlıya bağlanıyor. Bununla birlikte zaten manası anlaşılmasa bile şiirimin içinde o manayı hissettirecek bir yerde, bir tonda, bir ritimde olduklarını zannediyorum. Yani şiirimin varsa söyleyeceği, varsa sağlamak istediği bir moral, bir duygu durumu kullandığım eskil kelimeler anlamının bilinmeyişinden dolayı bir problem yaratmıyor. Aksine okur ile şiir arasında daha dikkatli bir kanal açıyor. Bunda o eskil kelimelerin rastlantıyla sözlükten bulunmayışları, zaten hayatımın bir yerinde tanımlanışları veya hayatımın bir yerinde bir şeyleri tanımlayışları, yani yaşıyor oluşları önemli bir etken tabii."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/10/05/5430", "text": "Şair Atila Er'in Şair gibi yürüdün üstüne tüm acıların dizesiyle anlattığı Akgün için hazırladığı 1940 Kuşağının Son Romantik Şairi Nahit Ulvi Akgün adlı kitap 1998 yılında Buğra Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Kitapta Nahit Ulvi Akgün'ün ayrıntılı bir yaşam öyküsünün yanı sıra kitapları hakkında yazılan yazılar ve şiirlerinden örnekler de yer alıyor. İstanbulÜniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitiren Akgün çeşitli okullarda felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. İlk şiiri 1936 yılında İzmir'de Akın gazetesinde yayımlanan Akgün'ün, Sebep, Birisi, Karanlıkta Bir Ağaç, Gerçek Düş, Evren Türküsü, Ağaçlar Uyanınca, Eksilen Gökyüzü, Güneş Açınca, Yolunuzun Üstünde Bir Adam adlı 9 şiir kitabı bulunuyor. Şairin toplu şiirleri 2000 yılında Adam Yayınları tarafından Birisi adıyla yayımlandı. Atila Er, Akgün'ün toplumcu şiir içinde dahi romantizmi yakaladığını, romantizmin hemen hemen her şiirinde hızla çarpan bir yürek gibi durduğuna dikkat çekerek, Nahit Ulvi mutluluklarını da bireysellikten çıkartıp, toplumsallaştırabilmiş bir ozandır. Elma yiyip elma gibi, yıldızlara bakıp yıldız gibi, kuzularla birlikte olup kuzu gibi, pazarlardan geçip insan gibi çoğalmanın mutluluklarını yaşamaktadır. Yani çoğul mutluluğu yaşamıştır, yaşamının her evresinde... tespitinde bulunuyor. Kitabın son bölümünde Akgün için yazılan yazılar da yer alıyor. Behçet Necatigil İlk şiirlerinde tatlı bir romantizm içinde aşk temasını işlemekten hoşlanıyordu. Son şiirlerinde ilerleyen yaşına paralel hayatın anlamını ve geçiciliğini, yaşamanın türlü duraklarını araştırmaya koyuldu, derken; Melih Cevdet Anday ise, Şiirden hiçbir şey beklenemeyeceğini ta başından bilen katıksız bir şairdir, değerlendirmesini yapıyor. Nahit Ulvi Akgün yaşamını şiire adamış çok özel bir şairdir. Edebiyatın diğer türlerine meyletmemiştir. Sağlığında yayımladığı dokuz şiir kitabı da bunun bir kanıtıdır. İzmir'in yetiştirdiği simge şairlerden biridir. Başında fötr şapkasıyla, her daim traşlı yüzüyle, kravatı boynundan eksik olmayan, lacivert takım elbisesiyle onu ya Kıbrıs Şehitleri caddesinde ya da Kordon'da volta atarken görürlerdi onu İzmirli şiir severler. Hani güzel bir gençkız yolunu kesip ondan çakmak istese; o, içindeki bitmeyen coşkuyla gençkıza çakmak yerine cebinden bir çırpıda çıkardığı son şiirlerinden birini bu güzel genç hanıma okusa... Dünyalar onun olurdu. Romantik bir şairdir Nahit Ulvi. O nedenle, ölümünden sonra kaleme aldığım onun özyaşam öyküsüyle ilgili kitaba, 1940 Kuşağının Son Romantik Şairi Nahit Ulvi Akgün adını verdim. Romantizm onun şiirlerinde başat rol oynar. Bu nedenle şiirlerinde aşk izleği başı çekmiştir çoğu zaman. O, her zaman dizelerini yaşam sevgisiyle süslemiş, doğa sevgisiyle de perçinlemiştir. Şiirlerindeki bütün kurguları sevgi üzerine yapmıştır. Bir ozanın dediği gibi: Sevgisiz Çıkılmaz Yola Evet, o, hiçbir zaman sevgisiz çıkmamıştır şiir yolculuğuna. Onun için de hep Nahit Ulvi olarak kalmıştır. Yoğun imge yüklü şiirlerden kaçınmıştır. Halkın anlayacağı bir üslup kullanmayı kendine amaç edinmiştir. Toplumun anlamayacağı üslupta yazılan şiirlerin yeterince etkili olamayacağı düşüncesini taşımaktadır. O nedenle hep yalın bir dil kullanmaya özen göstermiştir. Bunda da başarılı olmuştur. Şiirlerinin odağına insanı alan Nahit Ulvi, yaşamın her hücresine dokunmayı başarmıştır. Toplumu iyi ve doğru analiz ettiğinden, toplum ruhunu şiirlerine çok rahat nakşetmiştir. Bu da şair olmaktan çok insan olmanın getirdiği bir bilinçtir. Görüldüğü gibi yaşadığı kentin yalnızca aşklarıyla ilgilenmiyor şair, aynı zamanda toplumun açmazlarıyla/toplumsal farklılıklarıyla da ilgileniyor. Bu durum, Nahit Ulvi'nin yalnızca bir romantik şair olmasının ötesinde, aynı zamanda toplumcu bir şair olmasının da bir göstergesidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/10/05/cagla-goksel-cakirin-birhan-keskin-yazisi", "text": "Vahiy gibi, en çok ona benziyor. Ve ben ne desem şimdi, benden değiller. O en bir ve tam olana yürümek. 'Kerem' yahut 'Mecnun', bu kasırgaya hiç beklemediği bir anda yakalanıyor. Beklemeyen konumundaki 'Aslı' ya da 'Leyla'nın da benzer şekilde nutku tutuluyor. O andan itibaren konuşan; karşılıklı atan iki kalp arasındaki 'tılsım' oluyor. Bir nevi 'vahiy' olarak algılıyor aşkı Birhan Keskin: Vahiy gibi, en çok ona benziyor. Kim bilir; maneviyat yüklü bir metin ya da esrarlı bir kapıdır o, şair için. Aralandıkça kendine çeken, merak uyandıran, ama çoklarımızın 'asıl manası'nı keşfedemeyeceği bir kapı. Belki de bu yüzden Baharın karnını öptüğüm rüya tarifini veriyor Keskin. Bu mısra, aşkın gerçeküstü olduğuna da atıfta bulunuyor sanki. Her ne kadar hülya olsa da aşkı somut öğelerde yaşıyor, somut dünyayla özdeşleştiriyor insanoğlu. Kalbe 'ilk düştüğü anda' çetin kış mevsimini yaşatmıyor kişiye aşk. Yürek bahçesinde tomurcuk tomurcuk filizleniyor... Rengarenk çiçekler açıyor... Ve olgunlaştığında meyveye duruyor... Usta şairin tanımladığı gibi 'baharın muştusu' o muhakkak. Aşk, kalbe ilk düştüğü anda ilkbaharı hissettiriyor. Fakat kavurucu yaz mevsiminin ardından birçoklarında hazana dönüyor aşk. Pembe benizleri sarartıyor... Sıcak elleri titretiyor... Katre katre dökülüyor simalardan... Sonrası akşam, sonrası karanlık, sonrası ayaz, sonrası kalpleri üşüten kış, sonrası acı bir dram: Ayrılık! Özünde beşeri bir ayrılık var aşkın. Hele vuslatın kilidi açılamıyorsa, daha da harlanıyor ateş. Buluşmanın imkansızlığına rağmen 'maşuk'un adı anıldığında dış dünyadaki akış donuyor. 'Aşık'ın içinde ise sular kaynıyor. Şair bu hali, Adını andığımda sıcak akıyor bütün nehirlermısrası ile yansıtıyor. Kavuşma gerçekleşmediğinde aşk alevinin iyice harlandığından bahsettim. Ancak kor, her daim ateş halinde kalamıyor. Bir müddet yandıktan sonra istemsiz de olsa sönüyor. Yaratıcı'ya inanan kimilerinde duman, Aslolan'a yükseliyor. Küller ise yürekteki 'süveyda'yı kaplıyor. İşte 'hakiki aşık', gökten kalbine yağan ilahi küllerin sarhoşluğuyla bu kez Tanrı'ya divane oluyor. O'nu özümseyebilmek için Mecnun misali çöllerde dolanıp duruyor. Şair de,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/10/09/kanizininpesinde", "text": "Bir renk, bir koku, bir fotoğraf, bir nesne... Gösterge bombardımanı altında, devamlı kırılan/dönüşen anların içindeyiz. Hal böyle olunca da bir günün içinde bir hayatı yaşıyoruz. Seviyoruz, öfkeleniyoruz, zarar veriyoruz, ödeşiyoruz... En önemlisi, bitmeyen bir savrulmanın içindeyiz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/10/12/yaprak-damla-yildirimla-soylesi", "text": "Şimdilerde Boğaziçi Üniversitesi Eleştiri ve Kültür Araştırmaları yüksek lisans programında; çağdaş şiirde deneysel, yenilikçi, feminist estetik anlayışlarına dair tez araştırmalarımı sürdürüyorum. Bir yandan da çeviri üzerinde çalışıyorum. Pratikte yaptığım bu işe teorik anlamda daha sağlam bir altyapı arayışı içindeyim ve bu yüzden şiir çevirisi üzerine bir ders alıyorum. Belki de en önemlisi, ikinci kitabımı hazırlıyorum. Güzel bir iş çıkacak ortaya. Y. D. Y.: Evet, çok tuhaftı o. Erkek düşmanıymışım. Şiirlerim de öyleymiş... Şiirlerim adına konuşmayayım, onlar bir şekilde kendini ifade ediyor zaten; ancak ben kendi adıma erkek düşmanı olmadığımı belirteyim. Bunu belirtmek dahi absürt geliyor gerçi. Dediğim gibi, Ezmira yegane amacı patriarkal dünyaya sıkıntı çıkartmak olan bir kitap. Böyle bir kitap, var olma kodları cinsiyetçi düzenin erkeklik kodlarıyla şekillenmiş insanların canını sıkacaktır elbette. Y. D. Y.: Ben bu soruya cevap veremem. Söyleyebileceklerimin hepsi, kadın dayanışmasına çokça inanan biri olarak söylemekten utanç duyacağım şeyler. Beni hem kişisel hem de politik yönden yaralayan ve açmazda bırakan bir konu bu. Manos'un eski editörlerinden birinin tam da bu konuda bana söylediği şeyi yinelemekle yetineyim: Keşke Sennur Abla hayatta olsaydı... Bu bağlamda hepimizin ondan öğreneceği çok şey var çünkü. Y. D. Y.: Bununla alakalı bir anım var aslında, onu paylaşayım: zan esasen 2016 yılında bir yarışma için yazıldı ve orada birinci oldu. Ödül törenine gittim. Töreninin gerçekleşeceği alana kocaman panolar yerleştirmişler. Dereceye giren şiirler özene bezene basılmış bu panolara. Gururla sergileniyor hepsi. Kendi şiirimin olduğu panoya bir baktım ki zanın sonunda patlayan bomba yok! Şaşırdım tabii, hemen konuklara verilen dosyalara baktım. Orada da şiirimin sonu eksik... O son olmadan şiir yarım benim için. Onlarca dize var belki ama o tek dize olmadan hiçbir dize tamamlanmıyor, öyle hissediyorum. Öyle değilmiş galiba. Çünkü şiir o haliyle de epey beğeni aldı; hatta birincilik ödülünü aldı, dediğim gibi. Daha sonra çeşitli yerlerde okumam icap etti zanı. Okurken de harflerin dağılması verilemiyor haliyle ama şiiri dinleyenler yanıma gelip zandan ne kadar etkilendiğini ifade etti hep. Sanırım yanılmışım: Harflerin bomba sonrası ölüleri gibi serilmesinden çok daha fazlasıymış zanı iyi bir şiir yapan. Bir bombanın patlayamamasının gerilimi de patlamasının tahribatı kadar etkili olabiliyormuş bazen. Y. D. Y.: Bedeni anlamak çok ama çok önemli benim için. Çünkü dünya bedenin bittiği yerden başlıyor, dünyayla iletişimimiz beden denen sınırda gerçekleşiyor. Bedenimizle ilişkilenme biçimimizin değiştiği zamansa hastalık zamanları... Buraları kurcalamak gerekiyor gibi geliyor bana, özellikle felsefi anlamda. İnsanın dünyayla derdine dair birçok kilidin anahtarı bu ilişkilenme biçiminde görünür hale geliyor. Bu yüzden beden hakkında çok yönlü araştırmalar yapıyorum. Bedene dair okudukça, bedene dair yazma ihtiyacım da artıyor. Hastalık şiirleri de bunun en heyecan verici uzantısı benim için. Bana özgü bir düşünce, bir ses, bir estetik yakaladığıma inanıyorum bu şiirlerle. İlk kitaba sadece birini aldım, okurun da yayıncıların da edebiyatçıların da tepkisini ölçmek için. Dergilere de bir iki tanesini yolladım aynı sebepten. Geri dönüşler ya çok olumlu ya çok olumsuz oldu. Benim için ideal tepki... Olması gereken tam da bu... İleride bu şiirleri topluca göreceğiz muhakkak. Y. D. Y.: Yazmayı epey ciddiye alıyorum. Yazma hallerim diye bir şey yok o yüzden, yazma mesailerim var. Bana şiir fikirleri gelir, ben bunları not ederim, sonra günü gelir kağıdımın başına geçerim ve bu fikirlerle, dize parçalarıyla, şiir taslaklarıyla çalışırım. Ne kadar çalışmam gerekiyorsa o kadar çalışırım. Bazen ortaya şiir çıkar, bazen çıkmaz. Ben romantikler gibi esin bekleyen biri değilim. Birçok kişi, şiirin içeriden bir yerden dalga dalga geldiğini söylüyor veya hiç beklenmedik bir anda sanki bir transa girmişçesine şiir yazdıklarını... Bana böyle olmaz, bence böyle şiir yazılmaz. Böyle yazılan şey olsa olsa bir şiir taslağı olur. Bunun üstüne ilmek ilmek çalışmak gerekir. Y. D. Y.: Öldürmedim. Belki de öldüremedim. Ben kin tutan ve intikam alan bir insan değilim, şiiri bir cinayet silahı olarak kullanmadım o yüzden. Sizleri biliyor, görüyor ve öldürmüyorum. dedim şiirlerimle. dosdoğruda söylediğim gibi: Kapısız kalsınlar, ağrısız kalsınlar, ölümsüz kalsınlar. Bundan daha ağırını bilmiyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/05/emre-gurkan-kanmaz-varolussal-krizlerin-odaginda-bir-dus-roman-olan-dus-yiyiciler-sirki", "text": "Kısa bir süre önce Ve Yayınevi tarafından yayınlanan Düş Yiyiciler Sirki modern çağın tüm açmazlarına bir karşı duruş niteliğinde yazıldığını düşündüğüm bir novella. Oylum hacmi bakımından bir kitap kurdu için bir-iki saatte rahatlıkla bitirilebilecek bir yapıt. Yazarı Memed Osman. Kendisinin sinema geçmişi olması sanırım ilk edebi yapıtına görsel bir zemin oluşturmuş, çünkü metnin birçok bölümünde yazar tarafından görsel hilelere başvurulmuş, bu da tabi okur açısından sıkıntılı bir durum arz etmiyor, aksine okurun düş gücünün aktif ve dengeli çalışmasına yardımcı oluyor. Bu görsel tutum dolayısıyla yazar kısmen de olsa iyi bir iş çıkarmış oluyor. Çünkü metnin bütününe baktığımızda maalesef okur doygunluğu açısından kusursuz bir yapıttan söz edemeyeceğim. Böyle söylememde öznel olarak birkaç husus hasıl oldu. İsmini mitik bir karakter olan Narkissos'tan alan Na! isminde orta yaşa mensup bir panik atak hastasının hikayesini anlatıyor Osman. Gerçek dünyaya alternatif olarak yaratmış olduğu paralel dünyasında Na! nın esrarengiz bir sirke yine sirk kadar esrarengiz bir çocuğun yardımıyla dahil olmasını ve bir zaman sonra dahil olduğu sirkin kendi ruhsal dünyasında olumsuzluklara yol açışını okuyoruz metin boyunca. Metin tanrı-anlatıcı üslupla karakterin dünyasını neredeyse gotik bir anlatıya, bir karabasana dönüşüyor. Türün sadık okurlarına iyi gelecek bir özellik. Ama bazı bölümlerde temponun, hatta kurgunun tavsadığı kısımlar göze çarpıyor. Metnin girizgahında herhangi bir sıkıntı yok. Okuru içine alan yapısı merak unsurlarını harekete geçiriyor. Çocuk karakterin gerçekçiliği metin ilerledikçe ayakları daha bir yere basar konuma geliyor. Ancak Na! karakteri kanımca iyi resmedilememiş. Çünkü yazarın seçtiği konu ilginç ve özgün bir konu, dolayısıyla okur daha fazlasını istiyor. Na! nın işini, dış görünümünü, hastalığını ve kısmen de olsa çevresiyle olan ilişkilerini öğrenebiliyoruz metinden. Ama sadece o kadar. Bir yerden sonra okur için başkarakterin bağlayıcılığı ortadan kalkmış oluyor. Çünkü biz okurlar çoğunlukla karakterlerin geçmişlerini de merak ederiz. Bir diğer husus ise metnin göndermeleri ile ilgili. Aslında yazarın dilinde, hayata ve modern çağa olan yaklaşışında herhangi bir sıkıntı yok, sıkıntı aktarmada. Yazarın aktarımındaki yoğunluk sıradan çoksatar okuru için değil. Belki yazarın bilinçli bir tutumudur. Yazımın başında yazarın görsel hilelerinden bahsetmiştim. Başta da dediğim gibi okur için sıkıntı verecek türde bir görsellik değil bu. Aksine az bulduğum bölümler bile oldu. Metnin oylum hacmi de göz önünde olduğundan yazarın ekonomik bir yol izleyişi hiç kuşkusuz bilinçli bir tercih. Karakterlerin birbirleriyle olan etkileşimleri konusuna da değinmek istiyorum. Bu konuda yazar iyi bir iş çıkarmış. Sahte duran hiçbir karakter yok metinde, sadece başkarakterin kanımca iyi yoğrulamaması durumu var. Misal, yazar diğer tarafta, esrarengiz çocuk ile Na! nın kimyasını iyi tutturmuş ve çok yerinde ve zeki diyaloglarla kotarmış. Sırf bunun için bile metnin uzun olmasını dileyecek okurlar çıkacaktır gün yüzüne. Ancak Na! tek başına ele alındığında deminki kimyadan eser kalmıyor. Metinde göze çarpan bir diğer özellik ise yazarın kelime dağarcığı. Memed Osman çağdaşları gibi yavan bir dil kullanmamış. Dilimizin modern olanaklarını olabildiğince kullanma yolunu seçen yazarımızı kutlamak gerek. Metnin bazı bölümlerinde şiirselliğe de yakın durduğu rahatlıkla anlaşılabiliyor. Bu yönden metnin kalitesine yönelik olumlu bir puan kazanmış oluyor Osman. Son olarak metne adını veren sirk unsuruyla ilgili birkaç cümle söyleyeceğim. Edebiyatımızda ve dünya edebiyatında değil de daha çok sinema sanatında gördüğümüz bu unsur kanımca daha fazla işlenmelidir. Çünkü alegorik yapısı bakımından fantazya yazınına yakın duran/yakışan sirk unsuru birçok fantastik yazar için önemli bir malzeme olabilir. Günümüzde çıkan onca çöp kitaba göre daha iyi durumda olan bu yapıt yazarı için önemli bir referans olacak gibi duruyor ancak bunun için yazar sonraki yapıtlarında ilk yapıtının üzerine koyacak şekilde ilerlemelidir. Böyle olursa Memed Osman gelecekte kendine iyi bir yer edinebilir düşüncesindeyim. Bu haliyle de bir ilk yapıt olarak okur beklentilerinin birçoğunu karşılayacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Umarım Düş Yiyiciler Sirki birçok lezzet sahibi okur tarafından keşfedilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/06/hidir-eliguzel-beden-tip-ve-felsefe-diyalogtan-fazlasi", "text": "Bedene dair her düşünce esasında canlının dünyadaki var oluşuna dönük tartışmayı da beraberinde getiriyor. Beden, en nihayetinde canlının varlığını tarif eden ilk alan olması bakımından bir yanıyla 'yaşamı' imlerken diğer taraftan canlının genel kabul gören formunu işaret ederek 'sağlığını' tanımlamaktadır. Vücut bütünlüğü bu bağlamda sadece modern estetiğin değil modern yurttaşlığın da temelinde bulunmaktadır. Modern devletlerin, teorik olarak, yurttaşın temsiliyetinin yansıması olduğunu ve bu bağlamda yurttaşın kimi özgürlüklerini kendisinde toplayarak zor gücünü elinde topladığını anımsadığımızda, yurttaşın hayatta kalmasını sağlamak hatta vücut bütünlüğünü korumak modern devletlerin birincil sorumluluklarındandır. Bedenin sınıfsal, dinsel, ırksal ve cins bakımından estetik tarifleri ise 'vücut bütünlüğünü' korumanın hemen ardından gelmektedir. Bir form olarak bedenin, beden sahibi olmayan aktörler tarafından tarif edilmesi esasında iktidarın gündelik müdahalelerine örnek oluşturmaktadır. Bu bakımdan devlet ile yurttaş arasındaki 'yaşam hakkı' temelindeki antlaşma modern ve postmodern devletin kendisini nedeniyle geçersizdir. Modern Devlet ve onun güncel formu olan postmodern devlet esasında tebaasının hatta tebaası olmayan halkların 'bedensel' güçlerinin sömürüsü üzerine kurulmuştur. Modern Batılı toplumlarda bu sömürüde yurttaşlar yaşamlarını asgari ve azami seviyede konforlu hale getirecek kazançlara sahipken, ne yazık ki Batılı olmayan devletlerde yurttaşların yaşamları birer 'lütuf olarak' sunulmaktadır. Beden politikası nüfus planlamasından iskan politikasına, gıda üretiminden boş zaman olanaklığına geniş ve bütünlüklü politikaların çıktısı olarak ele alınmalıdır. Beden ve beden sağlığı bu bağlamdan sadece bulaşıcı, kronik ve yaralayıcı hastalıkların veya müdahalelerin dar kapsamıyla anlatılamaz. Esasında her canlının bedeni ve beden sağlığı bir halk sağlığı sorunu olarak tarif edilmek zorundadır. Burada netleştirmek adına vurgulamak gerekir ki, halk sağlığı sadece insanların bedenlerinin toplam sağlığı değildir. Hayvanların, toprağın, suyun, havanın ve bitkilerin sağlığını da kapsamak durumundadır. Artık sıradanlaşan bir örnek olduğu için Chernobyl Nükleer Santrali'nin yarattığı sızıntı sadece mühendislik içeren teknik bir hatadan ibaret değil, ekonomik, siyasal ve bozduğu ekosistemler bağlamında ekolojik bir halk sağlığı felaketidir. Chernobyl Felaketi'nin istisnai bir halk sağlığı sorunu olduğunu ve dünya olarak halk sağlığını bozacak büyük ve küçük ölçekli sanayi ölümlerini önlemek için her türlü adımın alındığını düşünüyorsak, Onur Hamzaoğlu'nun ve Bülent Şık'ın Dilovası Davalarını anımsamak gerekir. üçüncü tür, birinci ve ikinci türler gibi keşfetmenin, malumu yeniden ilamın, tefsirin sahası değildir. Oraya dahil olmak, her koşulda adımlanan yolun üzerinde yürüyen tarafından değiştirilmesini gerektirir. Tao gibi, yolun tecrübesinin, yürüme fiilinden ayrı bir hakikati yoktur. Tao, fail ve fiilin birbirini karşılıklı biçimlendirdiği bir sonsuzluk kesitidir (Taburoğlu, 2018,17-18). zetle beden ile siyasal beden arasındaki sembolik değiş-tokuş ilişkisini önemsememiz gerektiğini söyler. Söyler ama dert edindiğim şey başka; biraz kışkırtmak istiyorum doğrusu. Demin sözünü ettiğim bu analojik alışkanlığım halen sürmesinde ise biyopolitika literatürünün katkısı elbette su götürmez: Mark Neocleous'un Devleti Tahayyül Etmek'inin ilk bölümü geliyor aklıma. Yazar orada Rousseau, Hobbes, Adam Smith, Salisburyli John vd. figürler üzerinden bir devlet bedeni muhayyile dağarını derliyordu (Demir-Yıldırım, 2018, 25). Bu alıntı kitaba ve yazarlarına dair geniş alan görüşünü ortaya koyması bakımından tipik bir örnek olarak değerlendirilmelidir. Yazarların hem tek tek hem de kolektif olarak geniş bilgi alanlarını içeren literatürlerine ve terminolojilerine tartışmanın içinde tanıklık etmek heyecan verici ve okuru da tartışmada aktif hale getirmesi bakımından kanımca işlevlerinden birini yerine getirmiş oluyor. İçerdiği bilgilere karşın, okuyucunun kendi birikiminden getirdiği 'doğruları', çıkarımları ve soruları ortaya sermesi bakımından çokça yıpranacak bir kitap. Çünkü tartışma esasında kitabın ikili düzleminde Demir ile Yıldırım arasında geçiyor gibi görünse de aslında tüm okurların katılımcısı olduğu ve son sözlerin genel olarak söylenmediği bir kitap karşımızdaki. Demir ile Yıldırım'ı sözlü bir buluşmada bir araya getirip konuşturma çabası da açık kalan noktaları kapatmaya yetmeyecektir, çünkü amaç biraz da kafadaki soruların kamuya açılmasıdır. Fakat esas muradım, medikal ve biyolojik, yani gerçekçi etüdlerin daha çok öne çıkarılması gerektiğini vurgulamaktır. Son olarak, provokatif bir tartışma zemini kurmak ve gündelik olanı tartışılabilir kılmak için Henri Lefebvre'nin ritmoanaliz tartışmasını önermek istiyorum. Bu da coğrafya-felsefe ilişkisini anlamak adına önem taşıyan kökensel bir göstergedir (Demir-Yıldırım, 2018, 100). Yıldırım'ın Lefebvre adını vererek ana konuşmanın içine farklı bir bakış açısını katma çabası ve bunu bir muktedir olarak değil, bir öneri olarak yapması kitabın Umberto Eco'nun kült eserlerinden biri olan 'Açık Yapıt'ta sıraladığı niteliklere ne kadar yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Elbette, kitap Demir ve Yıldırım'ın kaleme aldığı tartışmanın sonucu onların düşünsel birikimlerinin bir yansıması ve bu bakımdan tıp felsefesi literatürüne eleştirel katkılar sunmaktadır. Tıp felsefesinin, yoğun olarak hasta-hekim, etik tartışmaların giderek müşteri bağlamında değerlendirildiği performans kriterleriyle sınırlandırıldığı bir sosyoekonomik düzende, anti-psikiyatri, bilim, edebiyat, feminizm ve queer, biyoetik ve biyoteknoloji sorunsallarını derli toplu şekilde ele alması bakımından önemli bir kaynak olacaktır. Bu kitapta olan tartışmaların devam ettirilmesinin gerekliliği, bedenin ve tıp alanının günlük ve kapitalist düzen tarafından giderek artan saldırıları nedeniyle acil durumdadır. Bedeni sağlatacak şey ne tek başına tıp bilimi ne de kişinin kendisidir. Sağaltma tıpkı hastalık gibi toplumsal bir patolojidir. Bu gidişata karşın, özellikle beden ile tıbbın iyileştirici, hatta belki de kurtarıcı bir rolünün olup ol mayacağını sorgulamamız gerekir mi? Yoksa acaba, Lar von Trier'in Melancholia (2001) adlı muhteşem filminden çağrışımla, uygarlığın çöküşüne karşı insanlığı kurtarabilecek şeffaf ve ulaşılabilir bir mağara olarak felsefeyi yeniden ve yeniden düşünmek ve orada senin de kışkırtmak niyetiyle bir örneğini icra etmeye çalıştığın metafelsefi tartışmalara tutuşmak mı gereki? (Demir-Yıldırım, 2018, 252)."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/06/meltem-kofoglu-sarip-sarmalayan-bir-histir-korku", "text": "Varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olan Stefan Zweig'ın kalem tuttuğundan beri hep yazarlıktır hayali... 23'ünde felsefe doktorasını tamamlayıp, birçok edebiyat ödülünü de 20'li yaşlarında kazanmıştır. Hikayelerini, toplumu gözlemleyerek ve düşünceleriyle sentezleyerek ortaya çıkarmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/07/istanbulda-kadin-siirleri-esti-iii-feministanbul-kadin-siiri-festivali", "text": "III. FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali 1-3 Kasım 2018 tarihlerinde UNESCO'ya bağlı Dünya Şiir Festivali, Kapital Yazarlar Vakfı ve Kartal Belediyesi'nin katkılarıyla gerçekleşti. Her yaştan dinleyicinin katıldığı festival, büyük ilgi gördü. FeminİSTANBUL'un açılış seremonisi Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezinde gerçekleşti. UNESCO'ya bağlı WFP ve WCF'nin gözetiminde yapılan III. Uluslararası Kadın Şiiri Festivali FeminİSTANBULunbu yıl açılış seremonisi1. Kasım 2018'de Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi'nde gerçekleşti. Bu yılki manifestosu Birlikte Çeşitlilik olan FeminİSTANBUL'un açılış seremonisine yabancı şairlerden HajerSmadah, DoritWeisman, Malak SahioniSoufi, DimanaIvanova, ValentinBusuioc, SafetaOsmicic, ValentinIacob ve yazar-çevirmen İbrahim Azemi ; Türk şairlerden Ali Günvar, Nevin Koçoğlu, Sema Güler, Ertuğrul Özüaydın, Niyazi Yaşar, Okan Yılmaz, Ali Rıza Gelirli veorganizasyon komitesindenOp. Dr. Hilal Karahan, Dilruba Nuray Erenler, Dr. Emel Koşar katıldı. Büyük ilgi toplayan festivalin açılış seremonisi kokteyl ve TRİO konseri ile başladı. HASAT Sanat Atölyesi'nin hazırladığı kadın temalı karikatür-fotoğraf sergisigezilirken sıcak sohbetlere de olanak sundu. Kartal Belediyesi Başkanı Op. Dr. Altınok Öz, Başkan Yardımcısı Mustafa Fehmi Okay, Kültür İşleri Müdürü Adem Uçar da Kartal halkıyla birlikte festivalin açılışına katıldılar. Programın moderatörleriFeminİSTANBUL Kadın Festivali Direktörü, WFP Kıtalararası Direktörü ve WCF Genel Sekreteri Op. Dr. Hilal Karahan ile diyetisyenBerna Çil'di. Op. Dr. Hilal Karahan açılış ve selamlama konuşmasında Bizim için çok önemli bir yıl oldu. Bu sene üçüncü kez festivalimiz gerçekleşiyor. Pek çok kez bize sorulan şey niye kadın şiiri, niçin kadın teması, niçin kadın şairler, niçin kadın dili? Çünkü biz şairlerin kadınlara el uzatması, kadın sorunlarına dikkat koyması ve bir kadın olarak kadın dili üzerine duyarlılık geliştirmesi gerekiyor. Ben hem şair hem kadın doğum uzmanı hem de iki çocuk annesi olarak bunu bizim vazifemiz olarak görüyorum. Dünyada pek çok örneği var bu festivalin. Bizim Türkiye'de FeminİSTANBUL ismi altında üçüncü kez gerçekleşiyor. Bu yılki manifestomuz 'Birlikte çeşitlilik'. Dünyanın farklı ülkelerinde farklı kadınlık sorunlarıyla karşılaşıyoruz. Biz kadınlar değişiğiz, farklıyız, çeşitliyiz. Ama temelde hepimiz dünyanın ve insanlığın üretenleriyiz. İnsanlık varsa bizim sayemizde var. Biz kadınların ortak mirası ve ortak özelliği bu çeşitliliktir. Çeşitliliklerimizi kucaklıyoruz. Kadın olmayı kutluyor ve bir armağan olarak kabul ediyoruz dedi. FeminİSTANBUL organizasyon komitesinden şair-yazar, eğitimciDilruba Nuray Erenler, yaptığı konuşmasında, Değerli FeminİSTANBUL konukları, hoş geldiniz. Şiddetin, tacizin, tecavüzün kol gezdiği, emeğin beden sömürüsünün arşa çıktığı bir hayatın içinden sizlere üçüncü kez şiirin evrensel diliyle sesleniyoruz. Aynı zamanda bir annenin, bir kız kardeşin, bir gül yetiştiricisinin diliyle... Bireysel çeşitliliğin herkesle kesişen yolunda, insani sorunların çözümünde barış dallarını yeşertir umuduyla... Kadın ve erkeğin farklı, yaratıcı ve yararlı yönlerini hayatımıza yansıtır düşüncesiyle... İşte o zaman hoşgörü ve sivil diyalog, din, dil, ırk, cinsiyet, farklılıklarını ve ülkelerin sınırlarını ortadan kaldıracak, olması gerekeni yani çağcıl insanı yapılandıracaktır. Bu güç şiirde vardır, yeryüzünde yaşam var oldukça da hep var olacaktır dedi ve dinleyicileri Nazım Hikmet'in şiiri ile selamladı. FeminİSTANBUL organizasyon komitesinden şair-yazar, akademisyenDr. Emel KoşarYüzyıllardır kadınların aşağılandığı bu coğrafyada ataerkil düzenin değişmesi ve kadınların her alanda daha çok söz sahibi olması gerekiyor. FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali'nde erkekleri dışlamadan kadının toplumdaki ve şiir dünyasındaki yerini tartışacağız. Festivalimize katılan yerli ve yabancı şairlerin şiirleri üzerinden kadın sorunlarına çözümler üretmeye çalışacağız. Şiir, müzik, dans ve tiyatronun birlikteliğiyle kadınların sesini dünyaya bir kez daha duyuracağız dedi ve okuduğu şiiri Sezgi Kırıt'a ithaf etti. Yakacık Fen Bilimleri Koleji'nin öğrencileriÖzer Acar, Sümer Ege Tunca, Hazar Mustafa Öncül, Emre Arda Tapçı, Ekin Türkmen, Ayşe Naz Duman, Ecem Uslu, Sıla Yedikardeş, Dila Akgün ve Zeynep Yiğen; öğretmenleri Gülay Bakırtaş'ın yönetiminde, festivale katılan şairlerin şiirlerini okudular. Bunun yanısıra Kartal Sanat İşliği tiyatro oyuncularından Derya Kaydar, Fulya Özmen ve Pelin Kayafestivale katılan şairlerin şiirlerini okudular. Şiirler büyük bir başarıyla okundu, ilgiyle dinlendi. Öğretmen Elmas Kaya, Öğretmenlik Anı Yarışması'nda derece aldığı bir öyküsünü dinleyicilerle paylaştı. 19 yaşında, yeni mezun bir öğretmen kızın güçlükler karşısında nasıl direndiğini anlatan öykü, izleyiciler tarafından beğeniyle dinlendi. Bu yıl, Uluslararası Feminİstanbul Şiir Festivali Onur Ödülü, CHP eski milletvekili, yazarZeynep Akatlı Altıok'a verildi. AGON, kendi katkılarıyla, ilgiyle izlenen iki dans gösterisi sundu. Danslar izleyicilerden büyük beğeni topladı. Op. Dr. TezernurGücükoğlu'nun mini akordeon konseri ile program sona erdi. Türkçe ve İspanyolca söylenen tangolar, izleyicilerden tam not aldı. Program sonunda tüm katılımcılara sertifikaları dağıtıldı. Uluslararası FeminİSTANBUL Şiir Festivali Onur Ödülü, Zeynep Akatlı Altıok'a verildi. Bu yıl, Uluslararası Feminİstanbul Şiir Festivali Onur Ödülü, CHP eski milletvekili, yazar Zeynep Akatlı Altıok'a verildi. Plaketini, festival açılış seremonisinde, Kartal Belediye Başkanı Op. Dr. Altınok Öz sundu. Zeynep Akatlı Altıok teşekkürlerini belirttikten sonra konuşmasında Tüm insanların eşitliği ve emeğin bölüşüldüğü, hakla, huzurla ve barış içerisinde yaşanması için verilen mücadeleden, yeniden kadın haklarının inşa edilmesi gereken bir mücadeleye döndük. Bu Cumhuriyet mücadelesidir. Cumhuriyet, kadın demektir. Cumhuriyet, en çok kadın devrimidir. Kadının eşit olduğu bir toplumda eğitimin de önü açılır. Evlatlarımızın geleceği adına anaç duyguların ve bilginin ışığında aydınlık nesillerin geleceği sağlanmış olur. Beniduygulandıran bir ödül. Bir şiiri ödülü değil ama bir yaşam ödülü, bir duruş ödülü, hakikaten benim için çok anlamlı ve kıymetli. Bir şiir festivalinde bu yaşam ödülünün veriliyor olmasının ayrı bir anlamı da olmalı. Çünkü şiir aslında yaşamın ta kendisini anlamak için bizlere sunulan kıymetli bir araç. Hem yaşamın inceliklerini hem acıları hem sevinçleri bize sunan hem başkalarının yaşamlarına iyi gözlerle bakabilmemizi; birbirimiz anlayabilecek bir köprüyle bakabilmemizi sağlayan bir amaç ve araç. Aynı zamanda da yaşamın ta kendisi olan şiir, yaşamı hissedebilmek için bizlere bir bilgi sağlayıcı dedi. Katılımcılar tarafından ilgiyle dinlenen bir konuşma yaptı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/07/meltem-dagci-yitik-bir-bellegin-hatirlaticisi-olan-kadinlar-cumartesi-anneleri-aynadaki-curume", "text": "İlk şiiri Akatalpa dergisinde yayımlanan, Aynadaki Çürüme kitabıyla Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'ne (2017) değer görülen şair Narin Yükler 1988'de Viranşehir'de doğar. 2014 yılında ise politik sebeplerden ötürü Türkiye'den ayrılır. Göç, yitik bir bellek, kadının adı ve cumartesi anneleri izlekleri kitapta bir bütünlük oluşturur. Kadınların bu coğrafya üzerinde yaşadıkları zulmü, acıyı, erkeklerin kadınlara dayattıkları meseleleri ve dönüp dolaşıp kısır döngü haline gelmiş sorunları, döngüden çıkan kadınları okuyacağınız kitap Yükler'in ilk şiir kitabıdır. İlk göz ağrısıdır başka bir deyimle. Nasıl bir ağrıdır. Kadının olduğu yerde dinmeyen bin bir çeşit sancının tam da ortasına kalbine, kimi zaman tenine, bazen de acısına/evlat acısına dokunur. Bir bam teli olur ya hikayelerin Narin Yükler de şiirin o büyüsüne, bakmak ile görmek arasındaki farkı anlamaya götürüyor bizleri. Zemin ıslak, kadınlar biçare. Yolun sonunda umudu elden bırakmayan işte kadınlar/ımız diyebilmektir aslolan. Kitabın girişinde toprağın kokusu gelir burnumuza Çukurova'dan. Yaşar Kemal'in ' demir olsaydım çürürdüm/ toprak oldum da dayandım' dizeleriyle başlayan kitap çürüme, ayna, perde ve hafıza olmak üzere dört bölüme ayrılır. Çürüme bölümünün ilk şiirinde şair, insanın ölüsünü ve dirisini göstermek için topraktan başlıyor. Çünkü toprak bu coğrafyada aslında ne çok şeyi içine çekiyor. Çürümüş bedenleri/ruhları, mezarlığı ziyaret eden ölü ruhlu insanları, ölüp ölüp tekrar dirilenleri, faili meçhul cinayetleri, kemiklerini arayan anneleri, evlatlarının mezarlarına ve topraklarına hasret kalan cumartesi annelerine kadar uzanıyor bizim toprakla olan meselemiz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/07/meltem-kofoglu-gercek-bir-yasam-oykusu-hippi", "text": "Özgürlük rüzgarının bütün dünyayı sardığı 1970 yılında, değişik maceralara çıkıp, dünyayı keşfetmek isteği ile farklı ülkelerden bir araya gelen çoğu genç olan bir topluluk... Onlar için en önemli mekanlar, Londra'daki Piccadilly Circus ve Amsterdam'daki Dam Meydanı... Kimileri vaktini kendilerini özel hissettikleri bu mekanlarda geçirirken, kimileri de bu meydanları durak olarak kullanıp, başka yerleri keşfetmenin peşine düşüyor. Bu duraklardan birinde, Amsterdam'daki Dam Meydanı'nda yazarlık hayalleri kuran Paulo ile genç yaşında bir çok tecrübe yaşayıp, yaşamından sıkılmış; tek amacı Nepal'e gitmek olan Karla ile karşılaşıyor. Özgür seks, uyuşturucu ve özgürlükçü yaşam tarzları o dönemin bir yönünü; seyahatlerinde yaşadıkları zorluklar, insanların kendilerine karşı önyargılı tavırları ile güvenlik güçlerinin baskı ve şiddeti dönemin diğer yönünü teşkil ediyor. Ama asıl roman, bir arayış içinde olan genç ve güzel Karla ile özgürlük peşinde koşan Paulo'nun karşılaşmasıyla başlıyor. İlerleyen zamanlarda yol arkadaşlıkları aşka dönüşecek olan bu çift, Magic Bus isimli otobüse 70 dolara biletlerini alıp, farklı ülkelerden 20 kişilik hippi grubuyla 1970 Eylül'ünde yola çıkıyorlar. Amsterdam'dan başlayıp, Nepal'i hedefleyen yolculukta Almanya, Avusturya, Yugoslavya ve Bulgaristan'dan geçilerek, İstanbul'a ulaşılıyor. Romanın büyük bir bölümünde İstanbul'dan büyük övgülerle bahsediliyor. Söz edilen mekanlar arasında Sultanahmet Camii, Ayasofya, Arkeoloji müzesi, Topkapı Sarayı ve Yerebatan Sarnıcı bulunuyor. Türk kahvesini, mezelerini ve Türk yemeklerini de anlata anlata bitiremiyor Coelho. Bundan sonra, yolun sonu değil, kendisi önemli oluyor Coelho için. İstanbul onu o kadar değiştiriyor ki... İndikten sonra kendine hemen bir Mevlevi dergahı aramaya başlıyor. Amacı mevleviler gibi dönerek dans etmeyi öğrenmektir önce. Onun ne aradığını anlayan birisi, onu kolundan tuttuğu gibi bir dergaha götürüyor. Coelho bu dergahta tanıştığı Fransız yaşlı bir adamın anlattıklarından o kadar çok etkileniyor ki, buradan bir türlü kopmak istemiyor. Bundan sonra Coelho, İstanbul'da kalıp önündeki açılan yolu izliyor. Daha sonra sufilikten de vazgeçer, ama öğrendiklerini kitaplarında yazmak için yanında götürür. Paulo'nun, İstanbul'da bir dergahta yaşadığı sufilik deneyimleri onun edebiyatını derinden etkiler ve tasavvuf öğretileri çok okunan bir yazar olarak tüm dünyada tanınmasında önemli bir rol oynar. Sonuç olarak Hippi, barışçıl bir neslin arayış ve dönüşümünü anlatan, yoldan çok ol diyenlerin büyülü bir gerçeklik öyküsü olarak karşımıza çıkıveriyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/14/rusen-esref-yilmazin-istanbulda-saat-kac-konseptli-resim-sergisi-sanatseverlerle-bulusuyor", "text": "Ruşen Eşref Yılmaz'ın İstanbul'da Saat Kaç? Konseptli Resim Sergisi Eva Sanat Galerisinde Sanatseverlerle buluşuyor! Ruşen Eşref Yılmaz'ın İstanbul'da Saat Kaç? konseptli resim sergisi 10 Kasım Cumartesi günü saat 18.00'de Eva Sanat Galerisinde açılıyor. Sergi, 23 Kasım'a kadar açık kalacak. Şimdiye kadar 11 kişisel sergi açan ve önemli grup sergilerinde yer alan sanatçı; İstanbul temasını işlediği bu sergisinde yağlı boya, akrilik ve karışık tekniklerle oluşturduğu 20'ye yakın yapıtını sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Sanatçı; yıpranmış, yer yer yıkıma uğramış, kalabalıklar içerisinde yalnızlaşan ve yabancılaşan İstanbul'un hiçbir zaman yitip gitmeyen ışığını ve gizemini bir sanatçı duyarlılığıyla vurguluyor. Figüratif bir resim anlayışının izini süren sanatçı, kendine özgü üslubuyla kentin doğasını ve mimarisini, içselleştirdiği yaşantı içerikleriyle resminin odağına alarak İstanbul duygusunu renk ve formlarla ekspressiv bir ifadeye dönüştürüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/22/esra-saglik-yalnizlik-ulkesinin-siiri-gelmek-gazeli", "text": "Dil demek, sözlerin; aklın ve mantığın ilkeleriyle dizilmesi demektir. Dilde yaratıcılığa ve özgürlüğe giden yol, bu ilkelerin ötesine geçmekle mümkündür. Bu da şiirle gerçekleşebilir. Şair sözcükleri iletişim aracı olarak kullanmak zorunda değildir. Nasıl bir heykeltraştan sanatının gereci olan taşı ya da mermeri gündelik hayatta merdiven olarak kullanması beklenemezse, şairden de sözcükleri gündelik hayatta işe yarayacak şekilde kullanması beklenmez. Buna rağmen şair; dili, iletişim aracı olarak kullanmasa da dilin olanaklarını geliştirir, zenginleştirir ve güçlendirir. Tam da burdan yola çıkarak İsmail Biçer'in Gelmek Gazeli adlı son şiir kitabında dilin olanaklarının nasıl ustaca kullanıldığının göze çarptığını belirtmek isterim. Kitapta karşımıza çıkan ilk şiir, Yaşam: Kanatları Kırık Kuş adlı şiirdir. Şair bu şiirinde fiilimsilerle başarılı tamlamalar kurarak oluşturmuştur dizelerini."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/26/bir-oyun-iki-hayat", "text": "1969 senesinin yılbaşı akşamında geçen oyun evli bir çiftin yaşadıkları üzerinden bir döneme mercek tutuyor. Toplumsal ve siyasal düzenin bireyin yaşamına olan etkilerini tartışan bu iki kişilik oyunda Sarp Aydınoğlu ve Sezin Bozacı aynı sahneyi paylaşacak. İki insan arasında geçen diyaloglarda seyirci kesinlikle sıkılmıyor ve bir sonraki sahneyi hayal edemiyor. Sahnenin ortasında duran dev kutudan sanki mağrur bir fil ölüsü çıkacak! Oyun sahne tasarımı ve müzikleri ile de izleyicinin tüm duyu ve duygularına hitap ediyor. Neredeyse tüm oyun boyunca yapılan ve yenilen tost oyundan çıktığınızda midenizin bir sahneye dönüşmesine sebep oluyor. Hümeyra'nın Gidemediklerimiz şarkısı ile gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız. Mutlaka izlenmesi gereken bir ve yaşatan bir oyun: Mağrur Fil Ölüleri."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/11/26/meltem-dagciolum-ve-dogum-arasinda-gecen-zamana-dokunan-dizeler-hicolum", "text": "Editörlüğünü Kenan Yücel'in yaptığı Hiçölüm, Eylül 2018'de Ve Yayınevi tarafından yayımlandı. Çevrimdışı İstanbul, Lirik, Dünyadan Çıkış Yolları gibi dergilerde şiirleri görülen Merve Çanak'ın ilk şiir kitabıdır Hiçölüm. Kitabın giriş sayfasında Mutfak tezgahının altındaki boşlukta eski bir ağıtı mırıldanan bütün kadınlara. kadınlara merhaba diyen dizesi karşılıyor bizi. Hacmi bakımından ince olan kitabı elime aldığımda bir çırpıda bitirilecek gibi durmuyor hemen. Kitabın kapağını kapatınca soyut kavramlar üzerine düşünürken buldum kendimi. Bu kavramlar; hissizlik, yalnızlık, ölüm, takıntı ruh hali, buruk, sızı, düş, sanrı, kuytu, göç, yazgı. . . Kitapta dikkatimi ilk çeken durum mensur şiirlerden oluşmasıydı. Mensur şiir, şiirin cümle yapısı ve ahengini koruyan ancak ölçü ve kafiyeye bağlanamayan; şairane bir konuyu, his, hayal ve düşünceyi kısa şekilde ve yoğun bir üslupla anlatan düzyazı türüdür. Mensur şiirde olay örgüsü de vardır. Bu özelliğiyle, öykü ile şiir arasında bir tür sayılır. Kitabı okurken öykü ile şiir arasında kaldığımız o anda sanırım mensur şiirinin ne anlama geldiği bilgisi biraz daha aydınlatıcı olacaktır bizler için. Şiirlerinde bu yüzden ölçü, kafiye yoktur. Uzunluğunu ya da kısalığını şairin belirdiği şiirler, temalar üzerinden işlenen yoğun bir anlatımla kimi zaman bir isyankar kimi zaman da sorgulayan bir birey olarak karşımıza çıkıyor. insan ruhu aşağılıktır leviathan./ sen benim karanlık yüzümde dur öylece./ bir gün buradan ayrıldığında seni öpmek isteyeceğim./ inan luka ne de yuhanna yazacak beni. Luka Latince'de aydınlık anlamına gelmektedir. Aynı zamanda Hz. İsa'dan sonra mühim Hristiyan doktorlardan birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Yani, dört İncil'den üçüncüsünün yazarıdır. Yuhanna ise Hristiyanlık inancına göre İsa'nın on iki havarisinden birisidir. Dördüncü İncil olarak bilinen kitabın yazarıdır. Şiir dizelerinde geçen kavramlara anlamsal açıdan bu şekilde bakmayı yeğledim. Yedinci Günün Ardından bölümünde yer alan bahçede şiirinde şair anneannesi Kiraz'ı anımsıyor. Bir kadın olarak kaybettiklerine de göz kırpan Çanak, kadınlar arasındaki dayanışmaya, mücadeleye de önem verdiğini sezinler gibiyim. Şiiri sözlük tanımından ziyade geniş çerçevede düşüneyim, kalbime de dokunsun okuduklarım derseniz eğer son dönem Çağdaş Türk şairlerinden Merve Çanak' ın ilk şiir kitabının baskısından edinin derim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/5832", "text": "1952 yılında İzmir- Bornova'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bornova Hilal İlkokulu, Urla Ortaokulu, Bornova Suphi Koyuncuoğlu Lisesi'nde tamamladı. Bursa Eğitim Enstitüsü'nde iki yıl öğrenim gördükten sonra Trabzon Fatih Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü'nden 1978 yılında mezun oldu. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde lisans tamamladı. Çeşitli illerde ve okullarda Türkçe, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak 28 yıl görev yaptı. En son görev yaptığı Bornova Mustafa Kemal Lisesi'nden 2006 yılında emekli olduktan sonra Veysel Çolak yönetiminde Karşıyaka Belediyesi Şiir Atölyesi'ndeki çalışmalara katıldı. Halen atölyedeki çalışmalara devam etmektedir. Şiir ve yazıları Hayal, Mühür, Kıyı, Deliler Teknesi, Şiiri Özlüyorum, Berfin Bahar, Yeni Dönem, Kasaba Sanat, Nif Sanat, Yaşam Sanat, Aksi Sanat, Kurşun Kalem, Temren, Kasabadan Esinti, Edebiyat Nöbeti, Çini Kitap, Referans, Sunak, Beşparmak, Karakedi, Silgi, Şiiristan, Dikili Ekin, Me'yus dergilerinde yayımlandı. Evli ve iki çocuk babası olan Dizdar Karaduman, şiirin insanı onarıcı ve iyileştirici gücüne sarılarak yaşamını İzmir'de sürdürüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/abdulkadir-budak", "text": "Abdülkadir Budak 23 Nisan 1952 yılında Sivas'ta dünyaya geldi. Liseyi Ankara'da, Sincan lisesinde tamamladı. Yüksek öğrenim yapamadan Kayseri'deki hava kuvvetlerinde astsubay uçak teknisyeni olarak çalıştı ve buradan emekli oldu. Daha sonra Türk Hava Kurumu'nda sözleşmeli olarak görev yaptı. Yayımlanan ilk şiiri mayıs 1970 tarihli Defne dergisinde çıkan Kırık Dallar oldu. Kayseri'de şair ve yazar arkadaşlarıyla birlikte Ozanca ve Hakimiyet Sanat dergilerini çıkardı. Şiirlerini ve şiire ilişkin yazılarını bu dergilerin yanı sıra, Varlık, Yazko Edebiyat, Adam Sanat, Yeni Biçem vb. dergilerde yayımladı. Şiir Odası dergisini yönetti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/acelya-busra-ozdirek-refik-durbas-anisina", "text": "Annemin eli havada asılı kalıyor, avuç içinden tutup indiriyorum. Aradan az zaman geçiyor, edebiyat bölümüne başlayıp İzmir'e yerleşiyorum. Belli aralıklarla içimden Refik ağabeyimi geçiriyorum. Kendimce ona şair gömleği dikiyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/ali-hikmet-eren", "text": "Ali Hikmet Eren, 1972 yılında Çankırı'da dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden mezun oldu ve bir süre Tarım Bakanlığı'nda Gıda Kontrolörü olarak görev yaptı. Daha sonra bu görevinden istifa etti. Edebiyat hayatı arkadaşları ile birlikte izlek dergisini çıkarmasıyla başladı. Daha sonra 1988 senesinde Kül dergisini çıkardı. Aksi Sanat, Şiiri Özlüyorum, Caz Kedisi gibi çeşitli dergilerde deneme, inceleme, şiir ve eleştirileri yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/asuman-susam", "text": "Asuman Susam İzmir'de doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü, sonrasında aynı üniversitenin İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Anabilim Dalı'nda yüksek lisansını tamamladı. İlk şiiri 1989 yılında Milliyet Sanat Dergisi'nde ve o yılın Genç Şairler Antolojisi'nde yayımlandı. Şiirleri, edebiyata dair eleştiri ve denemeleri, sinema yazıları çeşitli dergilerde yer almaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/berna-olgac", "text": "Berna Olgaç 1975 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da, yüksek öğrenimini Edirne Trakya Üniversitesi Dekoratif Sanatlar bölümünde tamamladı. Çalışma hayatına özel bir şirkette devam eden Olgaç, evli ve İstanbul'da yaşıyor. Mühür Kitaplığı Yayınları'nın ve Mühür Dergisi'nin sahibi olan Olgaç'ın Şiirleri ve şiir üzerine yazıları Ada, Andız, Akatalpa, Bahçe, Budala, Mor Taka, Mühür, Şiirli Çıkın, Şiiri Özlüyorum, Şiir Ülkesi ve Öteki-siz gibi dergilerde yayımlandı. Birçok çocuk kitabı da kaleme almıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/cezmi-ersoz", "text": "Cezmi Ersöz, 3 Eylül 1959 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra eğitimine İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'nde Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümünde devam etti. Edebiyat yaşamının başlangıcını edebiyat dergilerinde yayımladığı şiir ve eleştiriler oluşturdu. Daha sonra Cumhuriyet, Güneş, Özgür Gündem, Aydınlık gibi günlük gazetelerde yazıları ve röportajları yayımlandı. Ardından haftalık Deli dergisinde ve Leman dergisinde yazdı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/deniz-moraligil", "text": "Deniz Moralıgil Manisa'da doğdu. Finans sektöründe uzun yıllar çalıştı. İzmir'de yaşıyor. Şiir, öykü, sinema üzerine yazıları; şiir ve düzyazı çevirileri çeşitli dergilerde yer aldı. Kolektif çalışmalara şiir, senaryo, mektup ve öyküleri ile katkıda bulundu. 2013 2017 yılları arasında Büyülü Fener başlığı altında sinema üzerine söyleşiler yaptı. Gösterildikleri dönemde adları gözden kaçmış filmlerin ve yönetmenlerinin kulaklarını çınlatma hevesi ile yola koyulmuş Büyülü Fener sunumlarına 2016'dan itibaren çeşitli isimler katkıda bulundular."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/emel-irtem", "text": ". İlköğrenimini Seyitgazi'de tamamladı. Eskişehir Sağlık Meslek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Latin Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Uzun yıllar 112 de çalışmış, Türk Hemşireler Derneği Eskişehir Şube Başkanlığı da yapmış olan İrtem sağlık sektöründen 2015'te emekliye ayrıldı. İlk şiiri 1990 yılındaİblis dergisinde yayımlandı. Şiirleri, yazıları ve söyleşileri pek çok dergi, gazete ve eklerinde yayımlandı. Halen SES Dergisinin danışmanlığını yapmakta ve Esgazete'de köşe yazılarına devam etmektedir. Şiirleri İngilizce, Arapça, Fransızca Arnavutça Romence Sırpça ve Bulgarcaya çevrildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/enver-ercan", "text": "21 Ocak 1958 tarihinde İstanbul'da doğdu. Haydarpaşa Lisesi'nde okudu. Güneş, Sabah, Yeni Düşün, Varlık gibi gazete ve dergilerde edebiyat sayfaları hazırladı, yayın yönetmenliği yaptı. Broy, Gösteri, Milliyet Sanat, Yeni Düşün, Yeni Olgu, Varlık gibi dergilerde şiirleri yayımlandı. TYS başkanlığı yaptı. Varlık Dergisi genel yayın yönetmenliği yaptı. Yasak Meyve ve Komşu Yayınları'nı kurdu ve yönetti. 22 Ocak 2018'de yaşamını yitirdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/erkan-karakiraz", "text": "İngiliz Dili ve Eğitimi bölümü mezunu olan Erkan Karakiraz İzmir'de yaşıyor. Erkan Karakiraz'ın şiirleri, denemeleri, inceleme yazıları ve söyleşileri Akatalpa, Aksisanat, Bireylikler, CazKedisi, Gard, Koza Düşünce, Roman Kahramanları, Sahne, Şiirden, Şiiri Özlüyorum, Ücra, Varlık, Yasakmeyve, Yıldız Tozu vb. dergilerde ve çeşitli fanzinlerde yayımlandı. Yerüstü, Şatokilitli ve Yer Üssü Alfa isimli fanzinleri hazırladı ve çıkardı. Yerüstünü kitap dizisi olarak çıkarmaya devam ediyor; Yer Üssü Alfa fanzin macerası da sürüyor. Kurşun Kalem dergisinin ve Yerüstü kitap dizisinin yayın kurulunda yer aldı; halen CazKedisi şiir ve şiir kültürü dergisi yayın kurulunda yer alıyor. 'Yerüstü Şiir Okumaları' adı altında bir atölye çalışmasını yürüttü. Nazım Hikmet Kültür Merkezi İzmir şubesinde, Şiir Ağacı atölyesi kapsamında, Şiirli Zaman Makinesi oturumlarını hazırlayıp yönetti. İlk şiir kitabı İçgeçit, Nisan 2016'da Noktürn Yayınları tarafından yayımlandı. Yazmayı, şiir, inceleme, deneme, söyleşi, çeviri, oyun ve öykü ekseninde sürdürüyor. Erkan Karakiraz, elektronik, noise, deneysel ve akustik-folk türlerinde şarkıyazarı ve yorumcu olarak bağımsız müzik alanında varlık gösterdi. Bantt, Samsa, TheSellotapes TR, , Karakiraz, Bore-dom, Per Cachou, Picnic. k. er, Eski Kasetler, Ta Ke disi ve POETİKELEKTRONİK adları altında müzik yaptı, kaydettiği görsel/işitsel kolajları içeren video-art işleriyle desteklediği konserler verdi ve Marmaris Kısa Film Festivali komitesi içerisinde yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/ertan-misirli", "text": "Ertan Mısırlı, 17 Eylül 1958 yılında Zonguldak'ta doğdu. Karaelmas İlkokulu'nda ilköğrenimini, Üsküdar Lisesi'nde orta öğrenimini tamamladı. İltisat Fakültesi son sınıftan ayrıldı. 1984 yılında ilk şiir dosyası Bir Yağmur Zamanı Kırık Dökük Şiirler adlı dosyası ile Akademi Kitabevi Ödülleri'ne katıldı. İlk şiiri Argos dergisinde 1991 yılında yayımlandı. Şiirleri ve yazıları Varlık, Uç, Esmer, Şiirden, Hayal, Edebiyatist gibi dergilerde yayımlandı. Şiirleri Farsça ve İngilizce'ye çevrildi ve Tahran'da yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/feyza-hepcilingirler", "text": "Ayvalık'ta doğdu. İlkokulu ve ortaokulu Ayvalık'ta, liseyi İzmir Kız Lisesinde okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. İzmir Kemalpaşa ve İzmir Karataş liselerinde edebiyat öğretmeni ve Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1983'te 1402 Sayılı Sıkıyönetim Yasası uyarınca YÖK tarafından Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fatih Eğitim Fakültesinde görevlendirildi. 1984'te bu görevinden istifa edip İzmir'e döndü. İzmir'de Yeni Bilgi ve Batı dersanelerinde öğretmenlik ve bölüm başkanlığı yaptı. 1992'de İstanbul'a yerleşti. Burada, DilkoDersanesi, İnanç Lisesi, Galatasaray Üniversitesi gibi çeşitli eğitim kurumlarında görev yaptı. Son olarak 11 yıl öğretim görevlisi olarak çalıştığı Yıldız Teknik Üniversitesinden emekli oldu. Bir oğlu, bir kızı; iki de torunu var. Yazmaya, okul yıllarında Feyza Baran adıyla ve kimi dergilerde yayımlanan şiirlerle başladı. -Kültür Bakanlığı Yarışmasında 'Yanlışlıklar' adlı oyunuyla ve Akademi Kitabevi Yarışmasında 'Sabah Yolcuları' adlı dosyasıyla kazandığı ödüllerle yazmayı sürdürdü. Öyküleri Fransızca, Almanca, İngilizce, Sırp Hırvatça ve Slovenceye çevrildi. Çeşitli antolojilerde yer aldı. Öykülerinden bir seçki Almanya'da DieHochzeitsnacht (2005) adıyla kitaplaştı. Türkçenin yanlış ve kötü kullanımını eleştirdiği Türkçe Off adlı kitabıyla büyük ilgi uyandırdı. Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar? adlı romanı Milet Publishing tarafından As TheRedCarnationFades (2015) adıyla yayımlandı. Kimi gazete ve dergilerin yanı sıra Cumhuriyet gazetesi Kitap ekinde 9 yıl süreyle Türkçe Günlükleri adlı köşede yazdı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/gonca-ozmen", "text": "Gonca Özmen 1982 yılında Burdur'da doğdu. İlkokulu Tefenni'de, ortaokul ve lise öğrenimini Burdur Anadolu Lisesi'nde bitirdi. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde lisans ve yüksek lisan eğitimini tamamladı. Hala aynı bölümde doktora öğrencisidir. İlk şiiri Haziran 1997'de Varlık dergisinde yayımlandı. 1997'den beri şiirleri ve yazıları Kitap-lık, Adam Sanat, Varlık, Yasak Meyve, Dize, Akatalpa, E, Kül, Yom Sanat, Uç gibi dergilerde yayımlanıyor. Ocak 2009'da yayımlanmaya başlayan Palto dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Ç. N. adlı çeviri edebiyatı dergisinin söyleşi editörlüğünü sürdürdü. Şiirleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Slovence, Romence ve Farsçaya çevrilmiştir. Heidelberg, Hamburg, Berlin, Paris ve Slovenia'da düzenlenen uluslararası şiir festivallerine katılmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/gulcin-sahilli", "text": "Gülçin Sahilli 1980 yılında İstanbul'da doğdu. Celal Bayar Üniversitesinde Eski Türk Edebiyatı üzerine tezli yüksek lisans yaptı. Edebiyat öğretmeni ve İzmir'de yaşıyor. Türkiye'nin ilk, Çocuk Şiir Atölyesi'ni açan Gülçin Sahilli çocuklara Yaratıcı Yazarlık dersleri vermeye devam ediyor. Kaleme aldığı ''Çamur Kraliçe'' adlı çocuk oyunu sahnelendi. İlk şiiri Varlık dergisinde yayınlandı. Yazı ve şiirleri Yasak Meyve, Roman Kahramanları, Türk Dili, Lacivert, Kurşun Kalem, Özgür Edebiyat, Akatalpa, Kıyı, Çağdaş Türk Dili, Mavi Yeşil, Poyraz, Ihlamur, Çini Edebiyat, Mavi Ada, Patika, Ekin Sanat, Caz Kedisi, Hayal ve Aydınlık Kitap gibi dergilerde yer aldı. Ayrıca Roman Kahramanları dergisinde yazarlık ve dosya editörlüğü yaptı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/hidayet-karakus", "text": "Hidayet Karakuş, 6 Eylül 1946'da Yalvaç'ın Kurusarı köyünde doğdu. İlkokuldan sonra girdiği Isparta Gönen İlköğretmen Okulu'nu 1964'te, Selçuk Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü 1966'da bitirdi. Adana'da, Manisa'da, İzmir'de Türkçe öğretmenliği yaptı. Öğretmen örgütlerinde çalıştı. İzmir'de yaşıyor, 2000 yılından bu yana Konak Belediyesi Kültür Müdürlüğü'nde Yazarlık İşliği'ni sürdürüyor. İlk şiirleri okul ve Isparta gazetelerinde yayımlandı. Daha sonra şiirleri Çağrı, Şölen, Forum, Ilgaz, Varlık, Dönemeç, Yarın, Karşı Edebiyat, Yazko Edebiyat, Hürriyet Gösteri, Sanat Olayı, Somut, Adam Sanat, Düşlem, Ünlem, Kum, Pencere gibi pek çok edebiyat dergisinde çıktı. Cumhuriyet gazetesinde öyküsü, röportajı, yazıları yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/ilker-ibrahim-isgoren", "text": "İlker İbrahim İşgören 26.10.1982 İzmir'de doğdu. 2012 2014 yılları arasında Mühür Şiir ve Edebiyat Dergisi Editörlüğünü yaptı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/mehmet-erte", "text": "Mehmet Erte, 1978 yılında İzmir'de dünyaya geldi. Sakarya Üniversitesi Fizik Bölümü'nden mezun olduktan sonra yayımcılık dünyasında çalışmaya başladı. İki yıl süreyle Yasakmeyve dergisinin yayın müdürlüğünü yaptı. Hala Varlık Yayınları'nda editörlük görevini sürdürüyor. İlk şiiri Yıldırımları Beklemek Aralık 1999'da Varlık dergisinde yayımlandı. Şiir, öykü, deneme, söyleşi ve çevirileri Kitap-lık, Varlık, Özgür Edebiyat, Milliyet Sanat, E, Yasakmeyve, Akşam-lık, Kül Öykü gibi dergilerde yayımladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/meltem-kofoglukaranligi-aydinlatir-ates-sozcukleri", "text": "İlk baskısı Eylül 2018'de Ve yayınevi tarafından yayımlanan Ateş Sözcükleri, Sonsuzluğa Kiracı ve Geceyle Bir kitaplarının şairi Süreyya Aylin Antmen'in üçüncü şiir kitabıdır. Editörü Kenan Yücel'dir. 2008 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri'nde dikkate değer bulunan şair bizleri Ateş Sözcükleri ile dinmez yaşam şarkısını yüceltmeye davet ediyor. Eserde şaşırtıcı bir tema zenginliği gözümüze çarpmaktadır. Başkalarının acıları, direnci, yaşama kaygısı hissedilir. Aşk, acı, ezgiler, direniş, mücadele, ortak acılar, yas, yıkım ve yeniden inşa daima şiirin merkezindedir. Böyle olunca da tema kaygısından uzaklaşılır. Şiirlerde herhangi bir şey ne eksiklik ne de fazlalık yaratmaktadır. Çizilecek kesin sınırlar da bulunmaz. Sık sık gizem, karanlık, siyah, gece gibi sözcükler kullanılır. Gizem sessiz bir çığlığa benzer. İnsan ruhunun karanlığında son nefesini vererek tekrardan doğuş ve yaratılış imgelenir. İnsan ruhunun karanlığından yeniden doğduğu bir yaratımdan söz edilir. Buna sözcükler fısıltılar, haykırışlar, düşler ve uğultular eşlik eder. Şiirler bize düşünür ve yaşarken sancıyan yanımızın soluk alıp verdiğini anlatır. İmgeler zenginliğe ve derinliğe iyi bir şekilde hizmet etmektedir. Doğa olayları kullanılarak yıkım, direnç, sürükleniş ve yükselme anlatılır. Şair biçim ve tema olarak bir kaygı gütmez. Ancak şiirin doğasına ters bir çabaya da girmez. Şiir sözcüklere dökülürken bazen bir yaşam ezgisi bazen de yakıcı bir acı kullanılır. Kitap Erken Fırtına ve Güller Yaralı isimli iki bölümden oluşmaktadır. İki bölümde de yabancılaşmak istemeyen insan arayışları gözükür. Şair aşkla yaşama tutunma çabalarının ve sevinçlerin zamanla geçeceğini söylerken ortak acılardan sonra çok büyük sevinçlerin geleceğini müjdeler. Geleceğe ilişkin umutlarımızı yitirmememiz gerektiğini de vurgular. İlk bölüm Erken fırtınadır. Bu bölümde doğa olaylarının ve duyguların sentezi bulunur. Bu sözcüklerin her biri yıkımı, direnci, teslimiyeti, sığınmayı, sürüklenişi ve yükselmeyi ifade eder. Burada kendilerinden önce ve sonra gelen sözcükler ve dizeler arasında da bağ kurulmaktadır. İkinci bölüm olan Güllerle yaralıda aşkla hayata tutunma isteği yoğun bir şekilde karşımıza çıkar. Hüzün de kaçınılmaz bir tetikleyici olur. Sözcüklerin arasına arzuların, arayışların tohumlarını bırakılır. Bu tohumlar filizlenir ve bizim için mücadele eder. Ariel, şaire göre bu şiirleri söyleten bir güçtür. Onu görmek olanaksızdır. Dolayısıyla nasıldır, neye benzer bilinmez. Belki melektir. Belki her insanın içinde yaşayan ve kimi zaman onu işitmemizi isteyen görünmez bir surettir. İşlevi, acı ve ıstırap verici deneyimleri şiire dönüştürmesidir. Kitap Gel bulalım sözcükleri şiiriyle biter. Şiirde kimse sevmedi mi yeryüzünü dizesiyle bir yakınmadan bahsedilir. Yeryüzünü sevebilseydik eğer doğayı sadece bir manzara olarak değil, var olmak için kendinden başka hiç bir şeye ihtiyaç duymayan bir canlı olarak görüp saygı duymamız gerektiğini belirtir. Diğer canlılara karşı uygulanan işkencelere seyirci kaldığımız için de bu dünyada gerçek sevgi anlayışının olmadığını ima eder. Hüzünle umudun iç içe geçmiş haliyle Ateş Sözcükleri aşkla hayata tutunma isteğini yoğun bir şekilde karşımıza çıkarıyor. Yeryüzüne olan sevgisizliğin tüm sorunların kaynağı olduğunu söyleyen Antmen, öyle ya da böyle sevgisizliğin içindeyiz, diyor. Sözcüklerle hep birlikte direnmemiz gerektiğini ve hayatın sevgisizliğe karşı bir direniş olduğunu eseriyle okuyucularına aktarıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/mustafa-firat", "text": "Mustafa Fırat 1978 yılında İzmir'de doğdu. Ortaöğrenimi, Özel Antalya Lisesi'nde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yüksek öğrenimini tamamladı. İstanbul'da M. E. B kadrosunda bir lisede edebiyat öğretmeni olarak çalışıyor. Şiir, düzyazı ve söyleşileri Agora, Akatalpa, Bahçe, B a, Budala, Cumhuriyet Kitap Eki, Dize, Eski, Hürriyet Gösteri, Öteki-siz, Şiir Ülkesi, Şiirli Çıkın, Şiiri Özlüyorum, Yaratım, Uç, Le PoeteTravaille, Mor Taka, Ada, Yom Sanat, E, Varlık ve Mühür gibi dergilerde yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/nihat-ziyalan", "text": "1936'da Adana'da doğan Nihat Ziyalan, yaşını büyüterek gittiği askerlikten hemen sonra Adana Belediye Tiyatrosu'na oyuncu olarak girdi. Orası kapanınca önce Ankara Sanat Tiyatrosu'na sonra da Yeşilçam'a geçti. İrili ufaklı birçok filmde, daha çok kötü adam rollerinde dayak yiyerek ekmeğini kazandı. 1980'de, Türk sinemasının içine düştüğü kriz nedeniyle Avustralya Sidney'e göçtü. İkinci Yeni şiirinden geçerek, anlatımcı şiirin karnını deşen ve taze anlamlarla yüklü bir şiire ulaşmaya çalışan Ziyalan çeşitli edebiyat dergilerinde yazmayı sürdürüyor. Tüm zamanını edebiyatla geçiren Ziyalan, Kendimi delikanlı gibi hissediyorum diyerek, sekseninden sonra sevgi şiirleri yazmaya devam ediyor. Sydney'de yaşamını sürdürüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/nilay-ozer", "text": "Nilay Özer 6 Mart 1976 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Üsküdar Kandilli Kız Lisesini bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesini tamamladı. İki yıl öğretmenliğin ardından istifa ederek Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı bölümünde yüksek lisansa başladı. Akademik kariyerine aynı bölümde doktora yaparak devam etti. Çeşitli dergilerde şiir, deneme, makale ve nadiren öykü yayımladı. Şiirleri Almanca, İngilizce, Farsça, Kürtçe, Zazaca gibi dillere çevrildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/onur-behramoglu", "text": "Onur Behramoğlu 1975 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olduktan sonra Yeditepe Üniversitesi'nde işletme üzerine yüksek lisans yaptı. . İlk şiirleri Yasakmeyve dergisinde yayımlandıktan sonra 2006 yılında ilk kitabını çıkardı. 2. Kitabını 2013 yılında çıkaran şairin şiirleri İbranice, Bulgarca, Rusça, Azerice, Hollandaca, İngilizceye çevrildi. Şiiri edebiyat değil başkaldırı olarak gördüğü için hiçbir ödüle katılmamayı tercih ediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/ozge-sonmez", "text": "esi'nden mezun oldu. Daha sonra, 2004 yılında Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili Eğitimi Bölümü'nden birincilikle mezun oldu. 2005 yılında, Fransız hükümeti bursu ile gittiği Fransa, Nantes Üniversitesi'nde yüksek lisansını çok iyi dereceyle tamamladı. Türkiye'ye döndükten beş ay sonra, 2005 yılının Aralık ayında, Dokuz Eylül Üniversitesi Fransız Dili Eğitimi Anabilim Dalı'ında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2008 yılında aynı üniversitede doktora programına başvurdu ve 2012 yılında doktor unvanını aldı. 2015 yılında aynı üniversitede yardımcı doçent oldu. Çeşitli akademik dergilerde makaleleri ve bildirileri yayınlandı. Alanıyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir. Küçük yaşlardan itibaren edebiyatla, özellikle şiirle tutkulu bir biçimde ilgilendi. Şiirleri, öykü ve yazıları; Cumhuriyet Kitap Eki, Mühür, Şiiri Özlüyorum, Patika, Kıyı, Lacivert, Eliz, Çağdaş Türk Dili, Ege Sanat, Yaba, Edebiyat Nöbeti, Afrodisyas Sanat, Kıyıdili, Kurşun Kalem, Berfin Bahar, Ekin Sanat, Yaşam Sanat, Beşparmak, Kasaba Sanat, Yazar1, Tmolos Edebiyat ve Şiir Vakti dergilerinde yayınladı. Aynı tutkuyla çalışmalarına devam etmektedir. 2015, Özgürlüğün Mavi Bahçesi isimli şiiriyle Bin Çiçekli Bahçe Yaşar Kemal şiir yarışması Üçüncülük Ödülü, 2016, Derine Gömdüler Sabahı şiir dosyasıyla 20. Ali Rıza Ertan Birincilik Ödülü, 2016, Sol Mememi Kestim şiiriyle, Yaşam Sanat Dergisi şiir yarışması Jüri Özel Ödülü, 2016, Bir Zeytin Hikayesi şiiriyle, Kar Dergisi Raşit Kara Şiir yarışması Üçüncülük Ödülü, 2017, Derine Gömdüler Sabahı şiir kitabıyla Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü. 2018, Güle Batır Öfkeni şiir dosyasıyla Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir Ödülü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/rahmi-emec", "text": "Rahmi Emeç 6 Kasım 1959 yılında Eskişehir'de dünyaya geldi. Geçimini gazetecilikle sağladı. Hürriyet Haber Ajansı, Milliyet Haber Ajansı, Evrensel ve yerel gazetelerde çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği Eskişehir Şubesi'nin kuruluşunda yer aldı, 2002-2006 yıllarında şube başkanlığı görevini yürüttü. Türkiye Yazarlar Sendikası ve PEN üyesi olan Emeç edebiyata öykü ile başladı. Sonraki yıllarda şiire yöneldi. İlk öyküsü, Eskişehir'de çıkan Anadolu'da Sanat Dergisinde yer aldı. Şiir ve düzyazıları pek çok kültür sanat dergisinde yer aldı. Eskişehir'de arkadaşları ile birlikte Yazılıkaya Şiir Yaprağı'nı 7 yıl süreyle yayınladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/sezai-sarioglu", "text": "Sezai Sarıoğlu 1950 Ordu Ünye'de doğdu. 1967-68 Akpınar Öğretmen Okulu'ndan mezun oldu. 1989'a kadar öğretmenlik yaptı ve sonra istifa etti. 12 Eylül sonrası 1983-88 yıllarında Selimiye, Metris, Sağmalcılar, Sinop, Erzincan ve Samsun Askeri Cezaevleri'nde kaldı. Tahliye sonrasında Yeni Öncü, Özgür Gündem, Söz, V Özgürlük isimli dergi ve gazetelerde çalıştı. Çeşitli sanat dergilerinde yazıları yayımlandı. Sosyalist harekete ilişkin tarih, sözlü tarih çalışmaları yapıyor. Edebiyat şiir çalışmaları, yazıları dışında Nar Sesleri grubuyla merkezinde şiir olan dinletiler gerçekleştiriyor. Beş yıldır, Kadıköy'de Nehirmuhabbetler başlıklı bir etkinlik gerçekleştiriyor. Helen Özgür Gündem gazetesinde haftalık edebiyat yazıları yazıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/tekgul-ari", "text": "Tekgül Arı, Ankara doğumlu olup Anadolu Üniversitesi İşletme mezunudur. Deneme, şiir ve kısa öykü gibi türlerde yazmış ve bunların bir çoğu Koridor, Kum, Lacivert, Damar, Patika, Ardıç Kuşu gibi edebiyat dergilerinde yayımlanmıştır. Balkan Writers in Action (2005) adlı kitapta Hiç Kimseler Yok adlı eseri İngilizce çeviri olarak yer almıştır. Yazar ayrıca yaratıcı yazarlık seminerleri vermektedir. Arı, Maden Mühendisleri Odası'nın düzenlediği Madenci Öyküleri-Madenci Edebiyatı yarışmasını düzenlemekte yayına değer görülen öyküleri yayına hazırlamaktadır ve Edebiyatçılar Derneği'nin düzenlediği yaratıcı yazarlık seminerlerinde Metin Yorgunluğu konusundaki çalışmalarını katılımcılara aktarmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/03/tugrul-keskin", "text": "15 Mayıs l961 Iğdır'da doğdu. Asıl adı Ertuğrul Keskin'dir. Azer Tuğrul Keskin, A. Tuğrul Keskin imzalarını da kullandı. Muhterem ile Kahraman'ın çocuğudur. 1979 İzmir Atatürk Ticaret Lisesi mezunudur. 1978'de siyasi görüşlerinden ötürü tutuklandı, bir süre hapis yattı ve TCK'nın 146/1. maddesinden yargılandı. Yüksek Öğrenimini yarıda bırakarak çeşitli işlerde yöneticilik yaptı. Nehir Aras'ın (l9 Ağustos l993) ve Asya Şiir'in (28 Ekim 2016) babasıdır. İlk şiirleri l980'den itibaren Yaba ve Yeni Olgu dergilerinde yayınlandı. 1982'de Türkiye Yazıları'nda yayınlanmaya başlayan şiirleri, daha sonra; Dönemeç, Ortaklaşa, Yamaç, Yarın, E, Yeni Biçem, Edebiyat ve Eleştiri, Papirüs, Ötekisiz, Kum, Düşe-Yazma, Kunduz Düşleri, Ütopiya, Agora, Ünlem, Gediz, Dize, Üç Nokta, Yasak meyve, Deniz suyu kasesi, Deliler Teknesi, Mühür, Sincan İstasyonu, Varlık, Kasabadan Esinti, Üvercinka Vd. Dergilerde yazı ve şiir olarak sürdü. 1982'de İzmir'de Körfez Dergisi ve l989'a kadar Broy Dergisi içinde yer aldı. 1990'da Piya Yayınları'nın kurucularından oldu. 1990'dan 2004'e kadar Ütopiya ve Kunduz Düşleri adlı dergileri çıkartan ekibin içinde yer aldı. Günlük olarak yayınlanan Sol Gazete ve Yurt gazetelerinde bir yılı aşkın süre kültür/politika ilişkileri üstünden yazılar yazdı. Manifestosu Ocak l988'de Broy Dergisinde yayınlanan ve Yeni insanı, bireyi merkez alan, insanı önceleyen bir şiirden, ulusal, yerli bir şiirden, kapitalizme karşı bir şiirden, barışı önceleyen, dilin yeniden yorumlanmasından, şiirin evrenselliğinden, şiirin bir yapı, biçim ve biçem sorunu olduğundan söz eden ve l980 sonrası Türk şiirine yeni olanaklar sunmayı amaçlayan, Yeni Bütüncü Şiirin Manifestosunu 'la birlikte imzaladı. 1991'de Farklı pratiklerin bileşenlerinin sisteme karşı bir duruş olması umudunu taşıyan, her gün her yerde örgütlenen egemenlikçi kavrama biçimlerinin bütününe bir karşı duruş olması savı ile Sanat Hareketi Düşüncesi metnini sanatın farklı disiplinlerinden yirmi bir arkadaşı ile birlikte yayınladı. 2004 yazında Dikili Emek Şenliklerinin organizasyonunu üstlendi ve gerçekleştirdi. Salihli'de yaklaşık 30 yıldır yapılan ünlü Salihli Şiir İkindilerinin editörlüğünü 2006'dan beri üstlenmiş olan şair, İzmir Balçova Belediyesi Sanat ve Kültür koordinasyonunu da yürütmektedir. Kasım 2011'de Dr. Hatice Şimşek'le hayatını birleştirdi. Türkiye Yazarlar Sendikası, Dil Derneği ve Uluslararası Yazarlar Birliği PEN Türkiye üyesidir. Zito i Epanastasis adlı kitabında şiirleştirdiği ve 1920'de Anadolu'nun işgali İngiliz Emperyalizminin bir oyunudur dedikleri için, İzmir'de Yunan Krallığınca kurşuna dizilen, 200 Yunan Komünist Partisi üyesi askerin kurşuna dizildikleri yer olan İnciraltı Sahili'nde 4 Ocak 2014'de görkemli bir anma törenine öncülük ederek, 200 barış severini 94. ölüm yıl dönümlerinde ilk kez anılmalarını sağladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/04/betuldunderlesoylesi", "text": "Betül Dünder: Biliyorum adımdan başlayarak söyleyeceğim şey, mutlaka beklenen olmayacaktır. Ancak ben'in inşasında beklenene, arzulanana, bilindik olanın huzuruna bir itiraz var her zaman bende. Ama dersek ki insan adından başlar, bunun da bir karşılığı vardır illa ki. Yıllar önce Filiz Özdem masalların yeniden yazımı ile ilgili bir çalışma yapıyordu, onun için konuşmuş sonra adımın hikayesine/anlamına dair başka bir çalışmaya bağlamıştık konuşmayı. Ne yazacağım bana da sürprizdi her iki başlıkta da. Rapunzel'i toplumsal cinsiyet algısıyla ele alıp yazmaya çalışmıştım. Aynı tarihlerde yazıp yollamam gereken metinlerin ilki böylece elimden çıkmıştı. Ama adım... yok. Yitip giden bir kardeşin adıyla yazdım sonra. İlk defa içimden değil yüksek sesle bağırdım adını. Ben'e gelince... Biz bu dünyaya hapsolmuşuz. Tam olarak hissettiğim bu. Buradayız. Neden? Ben'in kendini inşa edişine dair başka zamanlardan, başka öznelerden devraldığımız bir şeyler var. Neyin mirası bu? Başka bir tarihin. Bunu farkına varmakla ikileşen, birbiri içine varmadan aynı çizgi içinde akan, bir nevi dualist bir hal... Kadınların tarihinde neredeyiz bunu önemsiyorum. Kendi dramatik kurgumuz içinde, zamanın içinde neyiz biz, kimin için neyiz? Büyükbabam tiyatro yapıyordu, Vatan yahut Silistre'yi oynarken turnede babaannemi görüp aşık oluyor örneğin; son gününe kadar oyunların içinde yaşadı. Bağlamasını duvarda miras bıraktı ve bende dolanan nice şeyi de... Yitmedi o ses. Ben türkü dinlediğimde duyuyorum, sahneye her çıkışımda da. İlk önce kendi hanenizin içindeki aynalarla yüzleşmek gerekiyor bence. Bunun içindir ki ilk kitabım Ayna Yorgunluğu o içeriye bakışın, içerideki hesaplaşmanın, varoluşsal olandan arzulanana hayal edilene yapılacak yolculuğun işaretlerini taşır. Öncemizi biliriz ve nasıl bir yola çıktığımızı da tahmin etmek güç değildir bu sebeple. Sonuçta özgeçmişinizdeki taşları da yerinden oynatacaksınız ki taşıdığınız iddia sahici olsun. Şiir burada varsa vardır işte. Şiirin de bir kronolojisi, dizilimi var. Ve biz ona göre bugün hizaya çekiliyoruz. Mesela İkinci Yeniden sonra Garip akımını saysak neler neler değişir. Ama tek bir şey değişmez. Kadının adı yoktur orada. Okan sen benim tarihime dair soruyorsun, ancak ben'in inşası bu eksik tarihten bağımsız değil; başka tarihin yeniden ele alınması ve şiir geleneğinde yeniden bir tarihyazım belki de. Ezcümle; beni boş verelim bir tarih oluşuyor, varsak ne ala yoksak faniliktendir. B. D.: Ben ölümü teknik bir hadise olarak algılıyorum. Bu cümleye varana kadar başka cümleler de kurdum elbet. Ölümü ilkin bir ceviz ağacının vedasında gördüm. İnsanın hayatından avlular çekiliyor, genişlik ve sizin geleceğe dair cümleleriniz kısalıyor uzuyor. Perim öldü. Ben ölüm sözcüğünü kullanamadım. Yıldız tozu oldu dedim. Dilin büyüsüne sığındım. O var mı? Yok. Ama petrol oldu demek başka yıldız oldu demek başka. Babaannemdi. Benim için Balkan Radyosunun ilk şarkısıydı. Hikaye anlatıcısıydı. Kumruları da ondan dinledim. Neden bir evi, pervazı seçerler, neden tek ya da çift olarak gelirler... Oğlanlar hayatıma eklendiğinde ben flamingoları düşünürüm onların sevinciyle suya varırım, diye düşlemiştim belki de, ama yıllardır pervaza gelen kumruları sever besleriz. Sevgiliyi kumrulaştıran dediğinizi bir bağlılık ilkesi olarak söyleyebilirim. İçeriden gelen ses ise bir göbekbağı. Sürekli konuşan bir bağ. Burdayım, diyen. Yazdığında, söylediğinde, yaşadığında beni unutma, diyen bir ses. En içerden geliyor. Duysan dert duymasan dert. Ölsen dert ölmesen dert. Aşk da böyle bir şey olabilir. Sorunun diğer yakasından konuşalım biz; erkek egemene karşı çıkmak bir kalıp gibi algılansa da değildir. Önce onu söyleyeyim. Düşünce tarihi başta, sanat, edebiyat, bilim hangi alana girseniz erkeğin dışında kalan cins olarak öncelikle bireysel bir mücadele tarihi bulursunuz. Bu varoluşsal mücadele kimi zaman toplumsal olanla birleşir ve esas orada yazılır tarih. Biz bugün kendi coğrafyamızdan da sınır ötemizden de çok acı devraldık. Patlayan bombaların kenarında, ekmeğinden olanların ardında kaldık. Çok yakınımızda ya da uzağımızda kurulan kızlar pazarında eti satılan, insanlığı iğdiş edilenlerden haberdarken, saçlarım okşanıyor diye mutlu olamam! Ezidi kadınların, Kürt kadınların, İstanbul'da şeriattan, töreden kaçıp yaşamaya çalışan kadınların, seks işçisi olmaya zorlanan ve Sur diplerinde parçalanan kadınların, mülteci kadınların, erkek kıyımı ile katledilen kadınların hayatlarına dair söyleyecek bir cümlesi dahi yoksa, bilemem ötesini. Dişli dişi gövdem sana da günaydın derim, ona demem! B. D.: Ben kütüphanede büyüdüm. Selimiye Halk Kütüphanesi'nde. Selimiye Kışlası'nın komşusu idi. 80 İhtilali zamanları. Kitapların çeşitliliği beni erken dönem farklı şeylerle karşılaştırdı. Kurgusal olanı, lirik olanı, didaktik olanı küçüktüm ayrıştırmaya çabalıyordum. Çocuk oyun kurucudur; yetişkinler yaşarken çocuk oyunun öznelerini yaratır, kurgular, görür ve gözlemler. Hem işçi/memur ailesinin kent içinde kentli olarak mücadelesinden geliyorum hem o tek başınalığı gözlemek hali içinde safi monologtan. O sebeple benim kaynaklarım, önce ve hep kendimi yetiştiren ve yatıştıran sesim olmuştur. İçeriden ve dışarıdan duyarım kendimi. Sonra o perdeyi yırtan ne varsa okudum erken zamanlarda. Dogmalardan çok önce uzaklaştım. İlkokulda çocuk klasiklerini, ortaokulda klasikleri ve lisede siyasal metinleri okumuştum. Hep söylerim ilkokul öğretmenimden çekinmezdim; kütüphane müdiresinin yoklaması esastı. Lisede kuramsal kitaplara yöneldim. Sol literatürü o zamanlarda okudum. Ancak oradan da bir muhalif olarak çıkmayı başardım. Edebiyat ve Devrim'i hala gözümün önünde tutarım mesela. Sonra üniversite yılları. Toplumsal cinsiyet araştırmaları/çalışmaları. Sosyoloji formasyonu, tiyatro pratiği... Buradan çıkan bir sahne sanatları kitaplığı, oyunlar... tekrar şiir. Bütün bu dolaşımdan sonra şiir neydi? Sadece durup durup şiir yazmak demek hem zor hem haksızlık olur zamana. Şiir içinde binbir dünya. Sonunda da ben sana ne yaptım? diye soru sorma hakkı doğuyor işte. B. D.: Bütün gerçek şairler emin ol kendi dünyası ile karşılaşmak istediler, ama henüz o dünyaya kavuşmadı yaşayan... Neden Başka bir dünya mümkün diyor bu insanlar? Arzuluyoruz. İdealize olanı. Orada ne var: eşitlik, adalet... siyaset felsefesine dair kavramlar. Şiir doğası gereği buraya dair zaten. Şiirde etiği aramayız; ancak idealize olanı, estetik olanı talep ederiz. Şair de bunun bilincinde hareket eder. Poetika. Ancak yetmez, yetmiyor, pratikte güncel olanda görüyoruz açmazı. Dünya yeni yüzyıla başlamanın hakkını vermeye de başladı. Bu başkalaşan dünya karşısında ne yapacak şair... adalet, eşitlik, hak için Heyy ne oluyor orada diye sormayacak mı? Ben hayatta bağırdığımı şiirde mırıldanıyor isem bu benim kendime eleştirim olsun. Henüz söylediğimi yazacak konuştuğumu şiire taşıyacak bir dil kuramamışım demek ki. Ancak bu benim kendimi bilirliğim de az şey değil! Benim de sonsözüm bu olsun madem. Pencereyi açtığımda az insan çok dağ görüyordum. Bir orman köyünde kendimin dışındaydım. Göğsüm sıkışmıştı. Derin bir nefes çekip pencereyi kapattım. Önce şehre sonra unuttuğum ben'e döndüm. Kendime geldim, diyelim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/05/aylin-ozer-kirmizi-hap", "text": "Yıkık bir sabaha uyanıyorum. Aynı kabusları defalarca görmemim sancısı tüm boynumu ve sağ elime giden sinirlerimi kaplamış durumda. Ne yazı yazmak istiyorum, ne de düşünmek! Telefonu elime almak zaten işkence. Önce bir kas gevşetici ardında da D ve B vitamini alıyorum güçsüzleşmiş sinirlerim ve kemiklerim için. Tekrar yatağa yöneldiğimde koridordaki kitaplığa gözüm takılıyor. Orta raflarda bana bakan bir kitap var. Diğerlerinden hafif dışarda duruyor. Rotadan çıkmış çıkmak zorunda kalmış- bir gemi gibi. Onun dalgası olup kitabı elime alarak sıcak adaçayımla yatağa giriyorum. Hava çok sıkıntılı. Hem rüzgar var hem yağmur. Çatı katındaki evimde sıcaklık deniz seviyesinden epey düşük. Göğe doğru açılan pencereme düşen yağmuru izliyorum. Kiremitlerin ve çatıdaki çinko kaplamanın gürültüsü iç sesimi bastırıyor. Yattığım yerden martıları görüyorum. Bu havada bile evlerini terk etmeyen okorkunç martıları! Evet korkuyorum onlardan. Bazen çatıya yemek artıklarını bırakırken sanki gözlerimi oyacaklarmış gibi hissediyorum. Zülfü'nün Son Ada kitabından beri böyle hisseder oldum martılara karşı. İktidar olmanın ve iktidarı bırakamamanın sıkıntısı ile bir adayı ve canlılarını kaosa sürükleyen bir erkin distopyası. Neyse ki böyle anlarda ada'çayı insanın sinirlerine iyi geliyor. Böyle kasvetli havalarda yapılacak en iyi şey kitap okumak. Paris Sıkıntısı'nınsokaklarını gezmeye başlıyorum. Her sokak ayrı bir acı taşıyor, ayrı bir yalnızlık, ayrı bir keder... Kötülük Çiçekleri kadar iç karartıcı. Karardıkça aydınlanıyor gibi oluyorum. Ruhum bu kitabı istiyor ya da kitap ruhumu. Kitaplıktan boşuna düşmeye kalkmadı herhalde Paris'in ve tüm şehirlerin sıkıntısı? Kim demiş Paris aşkın başkentidir, diye. Pek tabi sıkıntının ülkesi de oluverirmiş bir şehir içinde yaşayabileceğin varlık sebebin. olmayınca. Karalayıveriyorum kitabın boş kısmına: Yaşlandı şehirler içinde sen olmayınca. Kefenimden ölgün gökyüzüne bakarken hissettiğim şey tam da bu. Varoluşun muazzam sıkıntı sınırı. Kuşlar, rüzgar, yağmur, dalgaların uğultusu ve çırpınan balıkların yüzgeç sesi... Her şeyi duyup görebiliyor gibiyim yattığım yerden. Ve tanrıya sormak istiyorum. Her şey neden var, biz neden varız, bu gökyüzü, su, ateş, peygamber devesi, serçe neden var? Sen neden varsın tanrım ya da neden yok`sun? Tüm bu hiçlik duygusunun altında koca bir varlık mı var? Şimdi altıncı kattan kendimi yağmura ve rüzgara bıraksam nereye kadar uçabilirim? Çalan telefonla Tanrı ile sohbetimize ara vermek zorunda kalıyorum. Nasıl olsa bir yere gidemez çünkü yarattığı evren ve içindeki aklım sınırlı! Tekrar telefon çalıyor. Matrix'in öbür ucundan kızım arıyor. Anne ekmek alayım mı gelirken? diye soruyor. Bugün ve bundan sonraki her gün kaplumbağayı O, düz çeviriyor. Benim küçük kahinim geleceğimizi görüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/19/derya-derya-yilmaz-siyasal-oykuculugumuzde-farkli-bir-durus-ozcan-karabulut", "text": "Özcan Karabulut, bir yandan öykü eylemcisi olarak öne çıkarken, öykücülüğünü de alabildiğine sürdüren yazar kimliğiyle bu tutumu bütünlüyor. Hem öykü yazarı hem öykü eylemcisi, ama bir yanı daha var onun, öykülerindenyansıyan siyasal tutum. Evet, Özcan Karabulut, siyasal öykücülüğümüzde farklı bir damar olarak ortaya çıkıp kendini gösterirken, belirgin çizgisiyle dikkat çekiyor kuşkusuz. İşte tam da bundan dolayı birkaç soruyla onun öykücülüğümüzdeki bu yanını açığa çıkarıp ortaya dökelim istedik. O halde gelin sorularla yanıtlara geçelim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/21/genc-sairlerden-ahmet-telliye-destek", "text": "Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ndeki 'Cumhuriyet Döneminde Edebiyat' konulu söyleşisinde bir grup öğrenci tarafından saldırıya uğrayan ve tehdit edilen şair Ahmet Telli'ye genç şairlerden destek mesajı geldi. Şairler ortak bir bildiriyle olayı kınadı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/23/ahmet-telliye-yapilan-saldiri-hakkinda-ne-soylediler", "text": "Mesut Kara: Ahmet Telli'ye yapılan faşist saldırıyı kınıyorum. Ahmet Telli ve sanatçılarımız yalnız değildir. Cehaletin ve kötülüğün kutsandığı bu karanlığın da üstesinden geleceğiz. Kadına, çocuğa, hayvana, sanata ve sanatçıya insanlık dışı saldırıların yaşandığı bu karanlık dönemde bir ve birlik olursak korktukları aydınlığa ulaşmamız daha kolay ve çabuk olacaktır. Bu duyduğumuz çakalların ulumasıdır. Umudumuzu kaybetmeden sanata, güzelliklere sarılarak güzel günler görene kadar mücadeleye devam diyorum. Bugün bir aksilik çıkmazsa, yine bomba gibi bir BADpoetry çalışması için müzisyen Mert Kamiller'le birkaç şiirimi değerlendirmek üzere stüdyoya giriyoruz. Türkçe-Felemenkçe olarak Akrostiş dergisinde de yayımlanan Bu Şiir Çarşaf Giymeden Okunamaz şiirimi de seslendireceğim. Bunu niye yazıyorum; çünkü zaten ülkenizde ortalama algınız papağan öldüren adam düzeyinde, dünyasal ölçekte sanata, yeniliğe geç kalmışsınız; bir de, şairlerinizi açıkça tehdit ediyorsunuz. Şairi bir yerin değeridir. Sanat büyük bir gerekliliktir. Ayrıca, siz Madımak'ta da birçok şair, düşünür, müzisyen yaktınız; biz yıldık mı; HAYIR! Birilerinden korkan gerçekten sanat yapamaz. Hele bu coğrafyada... O yüzden, şair Ahmet Telli'ye girişilen linç olayını protesto etmek adına, bir şair olarak her türlü direnç hareketine destek veriyorum. Ömer Turan:Şiir, şairiyle birlikte dünya kurulalı omuz omuza. Hiçbir güç bu ikiliyi susturamadı ve ayıramadı. Aksine şiirin gazabına uğrayıp yok oldular. Ahmet Telli ve şiiri hep var olacak ama ya onlar? Lekeli ağızlarını toprak bile kabul etmeyecek. Mine Engin Tekay: O giderse kim sular fesleğenleri? Ahmet Telli ve şiirleri yüreğimizin en derin yerindedir. Elbette hep var olacaktır. Kalemin kılıçtan keskin olduğunun en büyük tanığıdır zaman. Zübeyde Seven Turan: Saldırı Ahmet Telli'nin kişiliğinde aslında şiire yapılmıştır. İyiye, güzele, doğruya, sevince, kaleme, insana ve topluma yapılmıştır. Umarım insanı insana kırdırmanın ayak sesleri değildir. Kınıyorum! Dayan ha yıkılma, onurla şiirle korkusuzca. Hülya Karakaş: Toplumların vicdanı yoktur, linç kültürü vardır. derken sözünün gerçeğiyle karşılaşan şaire önce geçmiş olsun diyorum. 3 kendini bilmezin, yanaşma anlayışıyla beslenmişin, Ahmet Telli'nin tırnağı olmayacak insansıların linçini kınıyorum. Bir kez daha yaşanmamasını diliyorum. Faşizm halka halka büyüdükçe sanatçıya baskı artar. Birliktelikle bu oyun bozulur. Nalan Çelik: Hemingway'in 'Çanlar Kimin İçin Çalıyor' adlı romanının adı şair John Donne'nun şiirinden alıntıdır. Çanların hepimiz için çaldığını söylemek için mücadele eden şair Ahmet Telli'ye yapılan saldırıyı kınıyor ve 'zira ben insanlığın içindeyim' diyorum. Deniz Faruk Zeren: Ahmet Telli estetiğimizdir, vicdanımızdır, imgemiz, simgemizdir. Ahmet Telli tarihsel belleğimizdir, ustamızdır. Her zaman dik durmuş, kendinden sonraki kuşaklara örnek olmuştur. Linç girişimi utanç vericidir. İnsanlık karşısında yüz kızartıcıdır. Geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Devrim Horlu:Ahmet Telli'ye yapılan saldırı meselesi bana kalırsa bireysel bir saldırı olarak algılanırsa hata edilmiş olur. Güç, başka bir güç ile karşılaşma ihtimalini düşük görürse arsızlaşıyor. Otobüste tacize maruz kalan, sokakta şiddete uğrayan insanları seyretmekle yetinen bir toplumdan söz ediyoruz. Sokakta, evde, okulda, yaşamın her alanında; Ahmet Telli'nin yaşadığı bu ve benzeri meselelere cevap vermiyoruz. İki çocuk kavga etse ayırmaya korkuyoruz. Zayıf ve ucuz politik göndermelerle yazılan şiirler, sözde ideolojik yaklaşımlı eleştiri yazıları, tartışmalar kof. Mesele, benim de kıymet verdiğim bir şair olan Ahmet Telli meselesi değil. Neticede bu, Ahmet Telli'ye saldırı olayından çok daha ciddi. Hıdır Işık: Sevgisizlikten gözlerine karanlık inmiş adamların boğazladığı bir ülkenin göğüne, insan kalabilmenin şiirini bırakmıştır Ahmet Telli. İnsana dair tüm boşlukların kederini gördük biz kalbimizde, itaatsizliğin sonsuz küstahlığına selam olsun! Leyla Çağlı:Şair Ahmet Telli' ye yapılan gerici, faşist saldırı ne yazık ki vicdansızlığı bir kez daha doğrulamış sadece şair Ahmet Telli' ye değil vicdanlı, aydın, entellektüel her kesimden insana karşı işlenmiş bir suçtur. Suç mahalinin bir üniversite olması ayrıca kaygı ve üzüntümüzü arttırmıştır. Şiddetin ve linç kültürünün Türkiye'nin bilim ve aydınlık ocakları olması gereken üniversite isimleriyle birlikte anılması durumun ciddiyetini göstermektedir. Ahmet Telli yalnız değildir. Arzu Demir: Şiiri ve şairi, düşünürü ve sözü korkuyla dize getirebileceğini sananlar var; çalışanı, üreteni, kadını, muhalifi, kendilerinden farklı olanı tehdit ve baskıyla sindirerek bütün topluma hakim olabileceklerini sandıkları gibi. Çünkü onlar yalnızca güç karşısında diz çöktüklerinde var olabiliyor, gücün karşısında duydukları korkuyu ancak gücün birer hizmetkarı olduklarında yenebiliyorlar. Oysa gerçek gücün kendi olmaktan doğduğunu, kendi kalmak için mücadele etmek olduğunu bilmiyorlar; şairin şiirle kendini aradığını, kendi olmak için mücadele ettiğini bilmedikleri gibi. Bir de şiirin verdiği cesaretin ve gücün hiç farkında değiller ki söyleşisi sırasında Ahmet Telli'nin sözünü kesmeye ve hatta sonrasında onu tehdit etmeye yeltenebiliyorlar. O halde hatırlatmak gerekir ki şair ve şiir, geçmişte de pek çok kez benzer zihniyetlerin saldırılarına uğramış ama susturulamamıştır. Çünkü şiir bireyin vicdanının tezahürüdür ve ömrü, linçe girişebilecek denli ilkel kalabalıkların hizmet ettiği gücün ömründen çok daha uzundur. Murat Batmankaya: Tüm silahı sözcükler olan ve aşk adına, özgürlük adına, barış adına bunu kuşanan bir şaire konuşma yaptığı üniversiteyi mezara dönüştürmek isteyen zihniyeti hiçbir sıfat, hiçbir cümle eksiksiz tanımlayamaz. Çocukları tarikat yurtlarına, din baronlarının dağıttıkları harçlıklara muhtaç eden devletten adalet beklemek mümkün mü? Çocuk tecavüzlerine, kadın cinayetlerine göz yuman bir toplumda huzurdan söz edilebilir mi? Keşke insanlığımızı kaybettiğimiz o ilk ana dönebilsek... Ve muallimler, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirebilseler. Ama masallar bile mutlu sonla bitmiyor artık. Yazık, çok yazık! Nevruz Uğur:Ahmet Telli'yi herkes bilir. İdeoljisini şiirlerini ve diğer siyasal, kültürel sanatsal etkinliklerle muhalif olma bilincini kavramış ve kavratabilme kavgasını vermiş yaşayan, çalışkan devrimci bir şairdir. Sanal platformlardan edindiğimiz bilgilere göre 020Aralık 2018. H. Ü. Kitap Kulübü'nün çağrısıyla yaptığı Cumhuriyet Döneminde Edebiyat konulu bir sunumda Toplumsal vicdan nedir sorusuna toplumların vicdanı yoktur linç kültürleri vardır. Vicdan bireyseldir sözleri bahane edilerek, Size bu ülkeyi mezar edeceğiz. Devlet biziz sloganlarıyla Ahmet Telli ve söyleşi için gelen elli kişiyi aşkın insanı tehdit ve taciz ederek engellemişlerdir. Bu durumda özgür, demokrat, çağdaş bir ülke düşü olanların alışılagelen kınama iletilerinden başka ne yapabileceği tartışılmalı. Seçim öncesi, olası kargaşaya, dolayısıyla önlem adı altında sıkıyönetime meşruiyet yaratmak için basit gösterilen kötü amaçlı bir plan olabilir. Bu olası teorileri güçlendirecek korkunç, bilinçli, politik konuşmaların da dalaşmaya dönüştüğünü üzülerek izliyoruz. Zirvedeki muktedirler sık sık sokağı işaret ederken, sokaktaki faşist güruh da boş durmuyor. H. Ü Kitap Kulübünde Ahmet Telli ve dinleyici kitlesine yönelik faşist tehdit ve taciz olayı seçim öncesinde düşüncesi bile korkunç, hiç istemediğimiz, oyunun bir lokal uygulaması gibiydi. Sevgili şaire, dinleyici kitlesine ve tüm sevenlerine geçmiş olsun diyorum. Şiir ve insan yükselerek direnecek. Nisa Leyla: İnsanın her alanda olduğu gibi, şiir ve söyleşilere tepki gösterilmesini kınıyor şiirin, vicdanın ve insanın yanında olduğumuzu belirtiyoruz. Sanat, insanın var oluş şeklidir. İnsan her alanda olduğu gibi sanatta da kendini var etmiştir ve var edecektir. Ahmet Telli de şiiriyle; insanlığın gelişimine, düşüncelerine, bütünleşmesine katkı sağlayan ve çağını yansıtan bir şairdir. Şiir dolayısıyla şairler her çağda karanlık güçlerin korktuğu büyük bir silah olmuştur ve olmaya devam ediyordur. Bir şiir uçağın düşmesini engelleyemez ama pilotun düşüncesini değiştirebilir der Filistinli Şair Mahmut Derviş. Ahmet Telli'nin barış, mücadele, kardeşlik ve sevginin özlemiyle yazdığı şiirler güzelliğin diğer adı ve dünyanın kaosuna, çelikten kalbine dur diyenlerdir. Şairin sesi şiiridir. Şairler susturulamaz. Ahmet Telli'nin yanındayız! Ve bu umuda, dirence, dik duruşa tahammül edemeyen, işine gelince şiiri kendisine kalkan yapan ama sanata ve sanatçıya asla saygı göstermeyen faşist güruhun temsilcileri olan bir kitle -Türkiye'nin Ahmet Abisi- Ahmet Telli'nin Hacettepe Üniversitesi'ndeki şiir etkinliğine saldırdılar. Bu saldırıyı gerçekleştiren vandalların bu saldırıyı gerçekleştirme cesaretini nereden aldıkları açıkça ortadadır. Ne olursa olsun bu dirençli dik duruş asla baş eğmeyecektir. Umudum buna karşı verilecek tepkinin asla kınama sınırlarında kalmamasıdır. Oya Uslu: Tarihte pek çok kez, sırtını egemenlere dayamış, gücün etkisiyle pervasızlaşmış, kin ve nefret kusan şımarık ve kibirli güruhun sanatçılara saldırdığı görülmüştür. Şiirden nasibini alamamış bu insanlar, ne yazık ki insanlık onurundan; sanatın umudun, sevginin dili olduğundan; vicdanın sesini haykırdığından habersizler. Öyle ki, Derim ki ey kavmim, zulmünüz Payidar, yurdunuz çığlığımdı Ki hükmünü kendim veriyorum Yakın beni sesim sorulara dönmeden Küllerimin altında kalacak Mutluluk sandığınız ne varsa diyen Ahmet Telli'yi ve yoldaşlarını dize getiremeyeceklerinin, şiire kurşun işlemeyeceğinin farkında bile değiller. Tarihimize yeni bir utanç lekesi olarak geçen bu saldırıyı kınıyor, ülkem adına üzüntü duyuyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2018/12/23/sair-mustafa-firatin-behcet-necatigil-hakkindaki-aciklamalari", "text": "Aksisanat Portal'ın sorularını yanıtladı. Her şairin üzerine düşen görevin, Necatigil'in yaptığı gibi dili en iyi şekilde kullanmak olduğunu söyledi. yazılarının da bugünün okuyucusuna keyif verdiğini belirtti. Aksisanat Portal'ın sorularını yanıtladı. Her şairin üzerine düşen görevin, Necatigil'in yaptığı gibi dili en iyi şekilde kullanmak olduğunu söyledi. yazılarının da bugünün okuyucusuna keyif verdiğini belirtti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/09/nazli-yildirim-mahir-ergun-athanatos", "text": "Üç öyküden oluşan Athanatos, Mahir Ergun'un ilk kitabı Belge Yayınları'ndan çıktı. İlk başta kısa bir novela olduğu kanısına kapılsak da, birbirini kucaklayan üç öykü yer alır kitapta."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/09/sanat-basmakalip-olgu-mudur", "text": "Daha bugün okuma şansı bulduğum, edebiyat dünyamızın en köklü dergilerinden biri olan Varlık'ın yeni sayısında her fırsatta göklere çıkarılan bir şairin iki vasat şiirine denk geldim. Akabinde sosyal medyada tartışıldı gün boyu. Vasat dememin sebebi var elbet. Ortada bir çıkmaz var çünkü. Zira yazdıklarımla çelişme durumum da yok, dikkatinizi çekmek isterim. Yukarıda bahsettiğim durumların dışında olan bir durum söz konusu. İyi şiirin ne olduğu ve ne olmadığı kendini iyi bir okur bilen herkes tarafından rahatlıkla gözlemlenebilir. Bu bakımdan rahatlıkla söyleyebilirim ki, Varlık adına üzüldüm. Ama sonra da gülümsedim. Hiç şaşırmadım. Bu tarz gök güzelleri/şiirimsiler yayımlanıyor maalesef!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/10/ahmet-zeki-yesil-aksisanatin-sorularini-yanitladi", "text": "Öncelikle 'Nasrettin Hoca Aramızda' başlıklı kitap fikrinin nasıl doğduğuna değinmek istiyorum. Yaklaşık üç yıl önce, konuları günümüzde geçen birkaç Nasrettin Hoca fıkrası yazdım. Fıkralar dergilerde yayımlandıktan sonra olumlu tepkiler aldı. Doğal olarak kitap düşüncesi doğdu. Yazmaya devam ettim. Yazdığım fıkraların, Nasrettin Hoca fıkraları tadında ve renginde olması gerekiyordu. Bu nedenle, Nasrettin Hoca fıkralarını inceledim. Kitabı tamamlama süreci ise, bir yılı aştı. Bu süre içerisinde, mizah öyküleri ve diğer mizah yazılarımı yazmayı ihmal etmedim. Bilindiği gibi bu kitaptan önce, iki mizah öyküleri ve bir mizah denemeleri olmak üzere üç mizah kitabım bulunmaktadır. Sorunuza gelince... Bu kitabın benim için özel bir tarafı yok. Sadece mizah kitaplarımdan biri... Türü fıkra olduğu için dikkat çekmiş olabilir. Bir mizah yazarı, değişik türlerde yazabilmeli. Yazarlık serüveni açısından hayatımda bir şeyin değişeceğini düşünmüyorum. Diğer kitaplarımdaki mizah anlayışım neyse, bu kitapta da o var. Tabii burada, mizah anlayışıma da açıklık getirmem gerekiyor. Mizah deyince ne anlıyorum?Komik olan her şey mizah değildir. Mizah güldürürken düşündürme sanatıdır. Güldürecek ve düşündürecek. Ancak bu yetmez, mizah aynı zamanda düşünme biçimi sağlamalı. Yani, yaşadığımız hayatı sorgulatmalıdır. Çok kimse bunu bilmediği için mizah kelimesini her yerde kullanıyor. Bu arada 'Nasrettin Hoca Aramızda' başlıklı kitabıma haksızlık da yapmak istemiyorum. Çünkü yaptığım araştırmalara göre kitabımın bir benzeri yok. Kitabımdaki fıkralar, konularını günlük yaşantımızdan almaktadır. Piyasada yer alan Nasrettin Hoca fıkraları kitapları ise derlemedir. Yani bilinen ve bilinmeyen fıkralardan oluşmaktadır. Kitabımın bir diğer özelliği ise hem büyüklere hem de küçüklere hitap etmesidir. Bu durumu kitap fuarlarında açıkça görmekteyiz. Eğer 'Nasrettin Hoca Aramızda' ya özelbir şey söylemem gerekirse... Kendisini çevresine dinletmek ve dikkatlerini çekmek isteyenlerin bu kitabı okumalarını öneriyorum. Ben çocukluğumda Aziz Nesin; gençliğimde Muzaffer İzgü'nün öykülerini okudum. Yani onlarla büyüdüm. İlk mizah yazım, lise son sınıfta, dönemin efsane dergisi Gırgır'da yayımlandı. Üniversite yıllarına geldiğimde, öykülerim edebiyat dergilerinde yer almaya başladı. Bu dönemde edebiyat dergileri birer okul gibiydi. Bu dergilerden ve edebiyat çevresinden çok şey öğrendim. Destek olan da oldu, yol kesen de. Bunlar her zaman olan şeyler... Ancak önemli olan yoldan geri dönmekti... Ben mizahtan dönmedim! Bu arada, bir anımı anlatmak isterim. Kasım-1979'da İzmirli şairlerden Hüseyin Yurttaş, Dönemeç edebiyat dergisinde yayımlanmak üzere benden bir mizah öyküsü istedi. Çok heyecanlandım. İsteğini hemen yerine getirdim. Hüseyin Yurttaş, öykümün birinci sayfasına kendi el yazısıyla 'ocak' yazıp parafını attı. Yani öyküm, 1980 yılının ocak ayında Dönemeç Edebiyat Dergisi'nde yayımlanacaktı. Yayımlanmadı... Çünkü o dergide, o tarihlerde yeni yeni ünlenen Muzaffer İzgü de yazıyordu. Bence başka bir açıklaması yok. Aylar sonra öykümü geri aldım. A-4 kağıdına daktilo ile yazılmış üç sayfalık öyküyü 38 yıldır saklıyorum. Mizahta hangi yoldan gittiğiniz önemli. Ben adını belirttiğim ustaların açtığı yoldan gidiyorum. Beş yıl kadar önce, bir mizah festivalinde, çok bilinen bir mizah dergisinin yetkilisi bir mizah öykümü okuduktan sonra, Öykü çok güzel ama biz, böyle bir öykü yayımlamayız. Çünkü, bizim hedef kitlemiz 18-25 yaş. Onlar, argo ve küfür istiyor demişti. Bu sözler, mizahın bugün içinde bulunduğu durum hakkında yeterince fikir veriyor. Mizah açısından bir başka sorun, mizahın edebiyat içerisinde yeterince yer bulmamasıdır. Mizah, 'üvey evlat' muamelesi görüyor. Ancak bu durum, bugünün sorunu değil. Bunu, edebiyat dergilerinin mizaha ayırdığı yere baktığımızda açıkça görebiliriz. Oysa edebiyat, mizahtan yararlanmalıdır. Mizahı edebiyatın bir dalı saymayan ve beni görmezden gelenlere gülüyorum. Sonuç olarak, günümüzde Aziz Nesin ya da Muzaffer İzgü ekolünün durumu iç açıcı değil. Yazılı ve görsel medyanın gerçek mizaha yer vermemesi de bu konuda olumsuz bir etken. Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü'nünaçtığı yolda yürüyen mizahçıların sayısı, parmakla gösterilecek kadar az. Mizah adı altında okuduğum öykü ve yazıların çoğunu beğenmediğim bir gerçek. Gereken özen gösterilmiyor. Çünkü mizah yaparken kolaya kaçıyorlar, günlük esprilerden yararlanıyorlar. Ayrıca mizahçının bir dünya görüşü olmalı, çoğunda o da yok. Oysa Muzaffer İzgü, öykülerinde belden aşağı espri ve kelimeler kullanmamıştır. Uzun lafın kısası, Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü'yü okumadan mizah yazarı olunmaz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/13/arife-kalender", "text": "öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. 1997 Yılında emekli oldu. TYS, Pen, Edebiyatçılar ve Cemal Süreya Derneği, Nazım Hikmet Vakfı üyesi olan Kalender, yılında uluslar arası Struga sanat festivali'ne katıldı. Şiirleri ve Alman edebiyatından yaptığı şiir çevirileri ve Türk şiirinin üzerine yazıları; Karşı, Kıyı, Damar, Gösteri, Evrensel kültür, Varlık, Yaşasın Edebiyat gibi dergilerde yayımlandı. Özellikle 1990'dan sonra toplumsal duyarlığı yerel öğelerle zenginleştiren bütüncül şiirlerle ilgi çekti. Şiirlerinin yanı sıra, ErichFried, GerhardHauptmann, GeorgTrakl, UllaHahn, Albert Ehrenstein, ErichKastner, RoseAuslander, MaschaKaleko'dan şiirler çevirdi. E. Cansever, M. Eloğlu, Ş. Kurdakul, A. Damar, B. Necatigil, T. Uyar, Ö. Asaf, M. Gürpınar, A. Behramoğlu, O. Rifat, G. Akın, C. Süreya, İ. Berk, A. Muhip Dranas, C. S. Tarancı, F. H. Dağlarca incelemeleri yaptı. Bu incelemelerini Şiir Irmakları adlı kitapta topladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/13/feridun-andac", "text": "Feridun Andaç, 1954 yılında Erzurum'da doğdu. Yükseköğrenimini MÜ Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. İÜ Edebiyat Fakültesi'nde yüksek lisans yaptı. Edebiyat ve karşılaştırmalı edebiyat dersleri verdi. İnceleme, araştırma ve deneme çalışmalarının yanı sıra yazdığı öyküleri ve gezi yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Bu alanlarda yayımlanan birçok kitabı olan Andaç, üniversitelerde görev yaptı, özel kurumlarda alanı ile ilgili yöneticilik görevlerinde bulundu. 2002 yılından itibaren Dünya Kitapları'nın yayın yönetmenliğini üstlendi; edebiyat/kültür/sanat/tarih alanında ikiyüzün üzerinde özgün kitabın yayımını yaptı. Cumhuriyet, Dünya ve Birgün gazetelerinde sürekli yazılar yazan Andaç, Marmara Üniversitesi İletişim ve Güzel Sanatlar fakültelerinde Günümüz Türk Edebiyatı, Kültür Tarihi, Eleştiri Kuramları; Doğuş Üniversitesi'nde Sanat Tarihi ve Yaratıcı Yazarlık dersleri verdi, veriyor. Attila İlhan Kültür Merkezi, Yazıhane&Atölye ve Ceres Atölye'de verdiği yaratıcı yazarlık derslerinin yanı sıra Aydınlık Gazetesi'ndeki yazılarını Bakışım köşesinde sürdürmektedir. Online dergi Edebiyat Haber'de her hafta edebiyatın gündemine dair yazmakta, yayın danışmanlığı yapmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/13/haydar-ergulen", "text": "Haydar Ergülen, 1956 yılında Eskişehir'de doğdu. Ankara Aydınlıkevler Lisesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Çeşitli dergi ve ansiklopedilerde çeviriler ve metin yazarlığı yaptı. Daha sonra reklam şirketlerinde çalıştı. Üç Çiçek ve Şiir Atı dergileriinin yönetimine katıldı. Radikal gazetesinde haftalık köşe yazıları yazdı. İlk şiiri Gelişme dergisinde (Umur Erkan adıyla 1973 yılında çıktı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/13/pelin-buzluk", "text": "Pelin Buzluk, 1984'te Ankara'da doğdu. Ankara Atatürk Lisesi'nden mezun olduktan sonra ODTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü'ne girdi. 2008'de lisans eğitimini tamamladı. Öykü ve yazıları 2002'den bu yana Varlık, Kitap-lık, Notos, Sıcak Nal, Dünyanın Öyküsü, Özgür Edebiyat, Akköy, Nikbinlik ve Kül Öykü dergilerinde yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/13/sukru-erbas", "text": "Şükrü Erbaş, 7 Eylül 1953 tarihinde Yozgat'ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler Bölümü'nden mezun oldu. Toprak Mahsulleri Ofisi'nde memurluk, yöneticilik yaptı ve bu kurumdan emekli oldu.1984 yılında Yarın dergisi yazı kurulunda görev yaptı. Edebiyatçılar Derneği'nde yöneticilik yaptı. İlk şiirini Varlık dergisinde, 1978 yılında yayınlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/13/v-bahadir-bayril", "text": "Manisa'da doğdu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde okudu. Arkadaşlarıyla birlikte ŞiirAtı Yayıncılık'ı kurdu. ŞiirAtı dergisini ve kimi 80 kuşağı şairlerinin ilk şiir kitaplarını yayımladı. Mengü ile Ogan'ın babası. Pazarlama İletişimi sektöründe çalışıyor. Yarın Dergisi Genç Eleştirmenler Yarışmasında Mansiyon (1982), Enka Sanat Vakfı Şiir Yarışmasında Mansiyon (1986), Melek Geçti ile Behçet Necatigil Şiir Ödülü (1992), Şer Cisimler ile Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şiir Kitabı Ödülü'nü (2000) kazandı. Şiirleri; İngilizce, İspanyolca, İtalyanca, Arapça, Hintçe ve Rusça'ya çevrildi. Uluslararası birçok antolojide yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/14/ihsan-baran-dunyayi-budayan-zihinler", "text": "Şiirde bir boşluk var ve ben bu boşluğu doldurmak istiyorum, doldurmaya geldim vb. düşüncelerle bu soruları hazırlamadım. Çünkü boşluk somuttur, görebiliriz onu. Sözgelimi, bir kuyuyu taşlarla veya toprakla doldurabiliriz. Okuyucuyu ve yeri geldiğinde şairi, şiirde bir boşluk olduğuna inandıran söylemler, şiirin sonsuz oluşundan kaynaklıdır. Böyle olduğunu düşünüyorum. Sonsuzluk boşlukla ilintilidir, evet, ama bunu dile getirirken, şiirdeki boşluğu doldurmaya geldi k, söylemi yanlış bir ifade seçimidir. Sonsuz olanı doldurmaya çalışmak değil, sonsuz olanın içinde sonsuza dek kaybolmak olmalı işimiz. Çünkü ancak böyle anlamaya başlarız ''boşluğu''. Türk Şiiri'ne bir katkı yapmaktan başka amacımız olmadığında, şiir hak ettiği noktaya gelecektir. Okudukça ve yazdıkça zihnimin içindeki boş kabuklara dolan bazı düşünceleri, dokuz sorudan oluşan bir çalışmayla gün yüzüne çıkarmak istedim. Zaman ayırıp cevap verdikleri/verecekleri için çalışmaya katılanlara teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/23/seceneklerimiz-seckin-mi", "text": "Hepimiz, haberin ve bilginin bombardımanı altındayız. Bize sunulan seçenekler genellikle taraflıdır. Küçük ve önemsiz gibi görünen ayrıntılar, karar verme sürecimizi etkilemekte ve bizi yönlendirmektedir. Günümüzde, bilerek ya da bilmeyerek bu konuları organize edenler var. Zaten, bunun adını bile koymuşlar. Advertorial... Gazetecilik ve televizyonculukta yer alan bir kavram. Bir çeşit gizli reklam. Bir ürün veya hizmeti tanıtmak amacıyla yapılıyor. Dolayısıyla, hepimiz yanılsamalara açık durumdayız. Bu konuya değinmek nereden aklıma geldi? Eleştirmen, Gazeteci-Yazar Doğan Hızlan, 15 Ocak 2019 tarihli köşesinde, eleştiriyormuş gibi yapıp OT ve KAFA dergilerinin Ocak sayılarını tanıtmış. İki gün önce de (13 Ocak), Uğur Dündar'ın köşesindeki yazı dikkatimi çekmişti. Şöyle ki... Müjdat Gezen'e kendisini eleştiren bir mektup gelmiş. Gezen, mektubu Dündar'a göndermiş. Dündar da mektubu yayımlamış. Mektup imla hatalarıyla dolu. Ancak bir zorlama hissediliyor. Mektubun, eğitim seviyesi düşük bir kişi tarafından yazıldığı algısı yaratılmak istenmiş gibi. Mektuptaki mizahi üslup ise, gözden kaçmıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, mektubun Müjdat Gezen'in kaleminden çıktığını düşünmemek elde değil. Sevdiğimiz insanların bunu yapması okuru yaralıyor. Başkasını bilemem, ben böyle düşünüyorum. Anılan kişilerin reklama ihtiyaçları var mı? diye sorabilirsiniz. Kitaplarınız ve sanatsal faaliyetleriniz varsa, reklama da her zaman ihtiyacınız vardır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/28/feminizme-giris-101-tavan-arasindaki-deli-kadin", "text": "SandraGilbert ve Susan Gubar'ın Tavan Arasındaki Deli Kadın adlı ortak çalışmalarının yalnızca 160 sayfalık kısmı incelenmiştir bu yazıda. Yüksek lisans derslerimden birinde ödev olarak vermiştim. Cidden feminizme giriş 101 dersi niteliğinde, biliyorum. Ancak bu seviyeye bile gelememiş bir sürü zihniyetle karşılaşıyorum. Artık bazı şeyleri anlatmaktan gerçekten yorulduğum için bunu buraya bırakayım ve 2019 yılında yaşamamıza rağmen bana hala o anlamsız sorularını soranlara bak şuraya gir ve oku diyebileyim. Çünkü asla bu kitabı alıp okumayacaklar biliyorum. Üniversitede bile bir hocadan şu cümleyi işittim: Bayandan şair olmaz. Arkadaşlarımla aramızda Evet, bayandan olmaz. Kadından olur. diye dalgaya alıp her yerde bundan bahsetmeye başlamıştık. Hala bunu sorgulayan o kadar fazla insanla karşılaşıyorum ki. Kadınlar yüzyıllar boyunca neden yazmadılar, geçmişe dönüp baktığımızda bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar kadın yazar var... gibi zırvalıklar. Buyurun bakın bu kitapta bunu uzun uzun açıklamışlar. İlk bölümünü sunuyorum. Keyifli okumalar. Kalem metaforik bir penis midir? sorusu ile başlıyor Tavan Arasındaki Deli Kadın. Ustalıklı icra erkeklerde doğal bir yetenek olarak bulunmaktadır. Evet, şairin kalemi metaforik olmanın da ötesinde bir penistir. Hopkins bu görüşü ile Viktoryen dönemde kabul gören bakışı dile getirmektedir. Tanrı nasıl dünyayababalık ediyorsa yazar da metnine babalık etmelidir. Bu düşüncenin, Batı kültüründe sadece Viktoryen dönemde değil, her zaman güçlü bir yeri olmuştur. Yazarların çoğu babalık metaforunu farklı amaçlarla kullansalar da bunun bir güç olduğu konusunda hemfikirdirler. Bu yüzden, ataerkil Batı kültüründe kalem penis gibi üretken bir güçtür. Susan Gubar ve Sandra M. Gilbert şunu sorgular: Ataerkil bir edebiyat kuramı, edebiyatçı kadınları nerede konumlandırmaktadır? Eğer kalem metaforik bir penis ise kadınlar hangi organlarını kullanarak bir metin oluşturabilirler? Aristoteles'ten beri süregelen bu görüşe inanmış kadınlar kaleme el sürmemiş, büyük kaygı duymuşlardır. Çünkü kalem tesadüfen değil, direkt eril bir araç olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle kadınlara yabancı bir araç olarak kalmıştır. Edebi babalık metaforu kadının kalem ile olacak olan münasebetini fizyolojik ve sosyolojik açıdan imkansızlaştırır. William Gass, kadınlarda kan toplamış üreme dürtüsünün eksik olmasından bahsederken edebiyatçı kadınları hadım olarak nitelemiştir. Ayrıca böyle bir güce sahipken bunu değerlendiremeyen ya da kötüye kullanan erkek de hadım olarak suçlanmış, eksik görülmüştür. Karmaşık metaforlar ataerkil yapıyı yansıtmakla kalmaz aynı zamanda kadın düşmanlığını da destekler. Otoritenin kökeni kadının erkeğin mülkü olduğunu savunur. Bu açıdan bakıldığında erkeğin yarattığı kadın bile hapsedilmiş, kapatılmıştır. Erkek, kadının kaderini belirlemiştir. Kalem kılıçtan daha üstündür görüşüne başka bir açıdan yaklaşılırsa, kalem kılıca benzemektedir. Simon de Beuvoir da erkeğin bu kılıç ile öldürme ve avlanma süreçlerinden bahsederken kadının doğum ve yaşam veren süreçlerine değinir. Ama her zaman ölüm üstün gelmiştir. Kadının tutarsızlığından tedirgin oldukları için erkek yazarlar edebi tiplemelerle kadını maskelemiş, hapsetmişlerdir. Kadını iki uç imge olan melek ve canavar ile sınırlandırmışlardır. Virginia Woolf da buna karşın Biz kadınlar yazmadan önce, evdeki meleği öldürmeliyiz. der. On sekizinci yüzyıldan itibaren, genç kızlara itaatkar, alçakgönüllü ve benliksiz olmaları gerektiğini empoze eden kitapların sayıları artmıştır. Meleksi masumiyette olmayı az konuşma, iffet, incelik gibi dar kalıpların içine sokmuşlardır. Kadının görevi kocasına iyi davranmaktır çünkü varlığını ona borçludur. Kadının aklı ne savaşa ne de buluşa yeter; kadın tatlı bir düzen kurucu olarak vardır. Her şeyin ötesinde yaratılan canavar kadın sadece meleğin karşısında da olmayabilir. Melek görünümlü canavar kadın bahtsız erkekleri kandırabilmektedir. Böylece evdeki her meleğin aslında şeytani derecede çirkin bir canavar olabileceğini de savunmuşlardır. Canavar kadınlar üzerinden kurulan cinsel iğrenme gerçek kadının dişi bedeni hakkındaki sarf ettikleri nefret söylemlerine de neden olmuştur. Kıllardan arınma, ayna çılgınlığı, bedenin inceliğine ve kalınlığına çok fazla kafa yorma... Bunların hepsi melek olmanın ötesinde canavar kadına dönüşmeme çabasıdır aslında. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'demelek kadın ve canavar kadın bir çatışma halinde karşımıza çıkmaktadır. Genç, tatlı, cahil, edilgen melek Pamuk'un karşısında yaşlı, acımasız, becerikli ve etken canavar anne vardır. Her iki kadın da saydam bir çevrede hapsedilmiştir: Camdan bir tabut ve ayna."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/01/28/ihsan-baran-dunyayi-budayan-zihinler-2", "text": "- Hemen her dönemde şiirde sıkça kullanılan sözcükler vardır. Bu günden örnek verecek olursak, 'park' sözcüğü sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Çağrıştırdığı anlamın değişimi de etkili olmuştur hiç şüphesiz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz? Kendi şiirinizde 'ortak çağrışım gücüne ' sahip, asıl anlamının birtakım olaylar sonucu değişip farklı bir çağrışıma evrilen, sözcükleri kullanıyor musunuz? Günümüzde yazılan şiirin ortak imgeleri/mazmunları var mıdır? Etkinin, etkileyicinin şiire boca edilmesindeki kabalığı, beşinci, altıncı kitaba gelince ''ben yazdım oldu''yu, benzerliği, tekrarı her şiir yazan kendi yazdığı üzerinden sorgulamalı. Siyasal, toplumsal, kültürel değişimler, nedenler elbette dili, sesi, imgeyi etkiler. Amaç onları kullanmak, göstermek değil, şiir yazmak olunca bunda bir beis yok. kadın cinayetleri, savaşlar, göçmenlerin yaşadıkları ve daha bin türlü hayatı cehenneme çeviren olayı, olguyu, geziyi dile pelesenk etmekle şiir yazmak arasında bir mesafe var. Eğer konu şiirse o mesafe önemlidir. - Türk Şiiri genel anlamda bir 'tepki' yoluyla gelişen/genişleyen/öncekinden ayrılan/bağını koparan/koparmaya çalışan bir şiir olmuştur. İki binlerde yazan insan sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Altmış/yetmiş doğumlu olanlar da yazıyor; seksen/doksan doğumlu olanlar da. Hatta iki bin doğumlu kişilerin de yazdıklarını görüyoruz. Bu çeşitlilik içinde belli bir yönelimden söz etmek mümkün müdür? ''Soylu Yenilikçi Şiir'', ''İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu'', ''Madde Akımı Manifestosu'', ''Dördüncü Yeni Şiir Bildirisi'', ''Yenibinyıl Şiir Bildirisi'' gibi çıkışlar oldu. Bunların şiir üzerinde etkili olduklarını söyleyebilir miyiz? İki binli yılların şiiri kendinden önceki dönem şiirinden kopabildi mi? Bir kopma olduysa bu kopmanın çıkardığı 'ses'i nasıl, hangi kavramlarla tanımlayabiliriz? Gençler, yazdıkları üzerine odaklanarak düşünmeyi, kılı kırk yapmayı, kaosa rağmen itinayla sevebilirlerse değerlendirmeyi en doğru yapanlar onlar olur, diye düşünüyorum. - Şiirin, tel örgüyle, duvarla, sopayla vb. şeylerle bir geometrik şeklin içine hapsedilemeyeceğini biliyor herkes. Aksi olsaydı, bu gün şiir tek bir yataktan akan bir nehir görüntüsünde olurdu. Şiir estetiği, şiirin yazıldığı dönemle mi ilişkili? İlişkiliyse şiiri bir kalıba sokma uğraşı doğru olur mu? Genel geçer bir estetik anlayışını ortaya koyacak etmenler nelerdir? Şiir estetiği yazıldığı dönemli ilgili değil, hele sınırlı hiç değil. Dönemin estetiği şiirler ilgili... bak bu olabilir... genel geçerlilikten söz etmiyorum. Farklılığın, riskin utangaçlığından, tereddütünden; inceliğin girişkenliği ve şaşkınlığından söz açmaya çalışıyorum. - Şiir dili günlük dilden farklı olmalıdır, anlayışı büyük oranda kabul görülen bir düşüncedir. Fakat bu konuda göz ardı edilmemesi gereken bir durum var; sözcüklerin çağrışım gücü şiirin temel yapı taşları arasındadır, belki de en önemlisidir. Tam burada 'Şiir Dili'' ve ''Günlük Konuşma Dili'' ayrımı ortaya çıkar. Sözcükleri yontmak, yeni anlamlar yüklemek, Türkçenin sağladığı olanaklardan faydalanmak, yapım eklerinin sözcüklere kattığı/katacağı anlamı fark etmek varken, işlevini/işlerliğini/kullanım değerini yitiren bazı sözcükleri alıp şiirde kullanmak 'iyi şiirin' yapı taşları arasında sayılıyor bu gün. Halk arasında konuşulan dilden kopup eskimiş sözcükleri kullanmak mı yoksa var olan dili alıp işlemek mi, hem yeni bir şiir dili hem de şiir dili/konuşma dili ayrımını ortaya koyar? Bana gelince... üç yüz sözcük dışında kaldı diye ''meleke'' sözcüğünden, eğer şiirle birbirlerini karşılıklı sevdilerse vazgeçmem. Son kertede var olan dili alıp işlemenin cazibesi, doyuruculuğu mevcut; fakat onu yapabileceğimize biz kim inandıracak. - Czeslaw Miloz diyor ki, 'Şiir nedir ki, insanları ve ulusları kurtarmıyorsa eğer?''. Şiirin kaynaklarına bakacak olursak, her şair kendi coğrafyasını bir şekilde şiirinde anlatır/anlatmıştır. Coğrafyayı/kıtayı/ülkeyi/bölgeyi/şehri ve insanı göz önünde bulundurursak 'şiir'in sesi' kavramına da varır mıyız? Varıyorsak/varabiliyorsak aynı ülke içerisinde yazılan şiirlerin ses açısından farklılık gösterdiğini, gösterebileceğini ve yine şiirin dilsel bir sınırı olmadığını da kabul etmiş olur muyuz? Türkçe yazılan ve Türkçeye çevrilen şiirleri okuduğunuzda şiirdeki sesin giderek bir görev edinmiş/edinmeye çalışan bireyin sesi olduğunu ileri sürmek mümkün müdür? Bunu kanıtlar nitelikte şiirler var mıdır? Yazılıyor mu hala? Olanı biteni esenliğe dönüştürmek... şiir, Miloz'un dediğini yapmasa da şiir olmaya devam eder. - Biliyorsunuz, şiir gündeminden eksik olmayan bir konudur, gelenek konusu. Gündemde olması şiirin kanallar yoluyla akan, aktarılan olmasıyla ilintilidir diyebiliriz. Geleneğe bir de şu açıdan bakalım; Şairlerin, gerek şiir içine gerekse şiir başına/sonuna yaptıkları alıntıları düşünecek olursak, metinlerarasılık hakkında ne söylemek istersiniz? Yapılan ''alıntılar'' 'o şiire' nasıl/ne tür bir katkı sağlar? Özellikle 'şiirin içine yapılan alıntılar'dan, bir alıntı sonucu yazılan şiir/ler savını öne sürebilir miyiz? Fatma N. Gelenek önemlidir deniyorsa eminim öyledir ve benim sınavı geçemeyeceğim yerden sormuştur kendisini. Buna karşın diyebilirim ki nehir bir yerlerde menderesler oluşturarak, diğer arazide kanyondan geçerek, az aşağıda yeraltı suyu olarak ve alabildiğine umulmadık bir yerdeki gözelerden çıkarak sürecekse, sürdürülebilirlik, devamlılık değildir. Metinlerarasılığa, şiirlerarasılığa meylettiğim olmadı ama bir dizeyi, iki cimleyi geçmeyen alıntılar yaptım. Dolgu malzemesi tehlikesine karşı azami çırpınarak... demek ki şiirin anlam ve ses bütünlüğünü tamamladığını düşündüm, düşünüyorum. - Yaşça büyük şairlerin çoğunun gençleri izlemediğini ya da yeterince izlemediğini biliyoruz. Bu her zaman böyle olmuştur. Bunu, Cemal Süreya bir söyleşisinde dile getiriyor. Burada yaş sınırı olarak 30 Yaşı almak isterdim ama Cahit Sıtkı' yı kırmamak adına 35 diyelim. Şairlerin birbirlerini yeterince takip etmemesi gerçekliği olan bir konu mu? Bazen geleneği aşmak, ondan farklı bir şiir ortaya koymak, kendisine alan oluşturmaya çalışırken kendinden önceki şiirin gücüyle karşılaşan ve bu durumdan yaşlı şairin sorumlu olduğunu düşünen, bu nedenle o şairin şiirlerini okumadığını hatta kötü bulduğunu dile getiren birtakım konuşmaları duyabilmek mümkündür. Sosyal medya bu durum için biçilmiş kaftandır. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Şairlerin birbirini yeteri kadar okuduğunu düşünüyor musunuz? Okumanın ve okumamanın şiire katkıları nasıldır? Nasıl olur? Fatma N. Okuma bariyerlerim arasında ''yaş'' yok... sadece, gençleri daha merakla okuyorum. Şiir okumanın yazmakla ilişkisini o bilinen hikayeye bağlı olarak kurabilirim; ''bin şiir ezberle, tümünü unut, sonra yaz...'' Unutup yazacaksak okuduklarımızdan daha fazla ne şiire katkıda bulunabilir! Sosyal medya bir debelenme alanı yaratmak için oluşturulmuş olabilir belki. Şiir tepelenmediği sürece debelenebiliriz de... Ben o sahada zaten şiir veya başka bir estetik boyut ummadım. - Şu açıktır ki, sanatın her dalı birbirinden etkilenmiştir. Fotoğrafı, hem bir ölü hem bir canlı olarak ele alırsak, şiir ve fotoğraf arasında bir bağdan/etkilenmeden söz edebilir miyiz? Nasıl bir etkileşim olmuştur? Ya da şöyle düşünelim; insan hayatında önemli bir yere sahip olan fotoğrafa 'şiir' diyebilir miyiz? Fatma N. Bir resim, bir film karesi şiire çıkış noktam olmadı, ama dize oldu. Bir şiirle yoğrulurken, haşır neşirken bir fotoğraf da gözlerimin arkasından, dibinden bakmaya; gözlerimin ardında kalmaya denk gelmişse neden olmasın. Fotoğrafa şiir demeyi hiç düşünmemiştim. Bir de öyle bakmayı deneyebilirim. - Bakın şimdi şu sayacağım şeylerin/ Okulu yok : ''Hadeez'' sanırım farsça bir sözcük. İçe doğan ışık demek. İçe doğan bilgi anlamına da gelebilir: sezgi... bunun da okulu yok. - Hemen her dönemde şiirde sıkça kullanılan sözcükler vardır. Bu günden örnek verecek olursak, 'park' sözcüğü sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Çağrıştırdığı anlamın değişimi de etkili olmuştur hiç şüphesiz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz? Kendi şiirinizde 'ortak çağrışım gücüne ' sahip, asıl anlamının birtakım olaylar sonucu değişip farklı bir çağrışıma evrilen, sözcükleri kullanıyor musunuz? Günümüzde yazılan şiirin ortak imgeleri/mazmunları var mıdır? Çiğdem Sezer: İmgenin olmazsa olmazı, sözcüklerin gündelik anlamlarının dışındakini de kapsama-çağrıştırma gücü... Sanırım sormak istediğiniz bu değil; sözcüğün, dönemsel bazı durumlara, olaylara gönderme yapıyor olması. Olabilir elbette. Yapılıyor da! Ama evrilme nin tam gerçekleşebildiğini söylemek zor. İşaret etmek diyebiliriz belki. Benim şiirden anladığımsa böyle bir şey değil. Genel hakkında konuşmak çok iddialı olur. Kendi adıma yanıtlamam gerekirse, sanırım böyle bir durum yok. Ortak çağrışım gücü ne yaslanmak, şiirin dışına düşmek değil mi, peşinen! - Türk Şiiri genel anlamda bir 'tepki' yoluyla gelişen/genişleyen/öncekinden ayrılan/bağını koparan/koparmaya çalışan bir şiir olmuştur. İki binlerde yazan insan sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Altmış/yetmiş doğumlu olanlar da yazıyor; seksen/doksan doğumlu olanlar da. Hatta iki bin doğumlu kişilerin de yazdıklarını görüyoruz. Bu çeşitlilik içinde belli bir yönelimden söz etmek mümkün müdür? ''Soylu Yenilikçi Şiir'', ''İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu'', ''Madde Akımı Manifestosu'', ''Dördüncü Yeni Şiir Bildirisi'', ''Yenibinyıl Şiir Bildirisi'' gibi çıkışlar oldu. Bunların şiir üzerinde etkili olduklarını söyleyebilir miyiz? İki binli yılların şiiri kendinden önceki dönem şiirinden kopabildi mi? Bir kopma olduysa bu kopmanın çıkardığı 'ses'i nasıl, hangi kavramlarla tanımlayabiliriz? Çiğdem Sezer: Daha önce benzer bir yanıt vermiştim de eleştirenler olmuştu; olsun, umurumda değil. Gerçek şu ki ben şiirin kendisiyle ilgileniyorum. Kuramlar, dönemler, adlandırmalar bağlamıyor beni. Yazabileceğimin en iyisini yazarım. Ötesini zamana bırakırım. Kim, hangi başlık altına almış, almamış... Bunu yapması gerekenler şairler olmamalı. Akademisyenler, eleştirmenler... Tam anlamıyla bir kopma dan söz edilemez elbette ama günümüzde farklı, güncel, yenilikçi adına ne derseniz deyin, böyle bir gayretkeşlik görüyorum. İroni deseniz, değil. Akla hayale gelen gelmeyen ne kadar enteresan sözcük varsa alıyor içine. Ama bir bağlamı yok! Kopma mı bu? Yenilik mi? Sorunuzun giriş cümlesine kendi adıma, katılmadığımı söylemeliyim. Evet, bir tepkidir şiir, bir reddediştir ama kendinden önceki şiiri değil; dayatılan yaşama biçimini, yaşamı algılamaya yönelik dayatmayı reddediştir. - Şiirin, tel örgüyle, duvarla, sopayla vb. şeylerle bir geometrik şeklin içine hapsedilemeyeceğini biliyor herkes. Aksi olsaydı, bu gün şiir tek bir yataktan akan bir nehir görüntüsünde olurdu. Şiir estetiği, şiirin yazıldığı dönemle mi ilişkili? İlişkiliyse şiiri bir kalıba sokma uğraşı doğru olur mu? Genel geçer bir estetik anlayışını ortaya koyacak etmenler nelerdir? Çiğdem Sezer: Klasik bilgidir içeriğin biçimi belirlediği. Ve meşhur el-eldiven örneği... Daha gençken epey kafa yormuştum buna, sonra vaz geçtim. Şiir kendi yolunu, biçimini buluyordu çünkü. Değişen algılar, farklılaşan yaşam biçimleri, teknolojik gelişmeler... Bizi biz yapan her ne varsa, zamanla değişiyor ve bu da doğrudan değilse de dolaylı olarak yansıyor şiire. Biçimsel olarak da içerik anlamında da... Estetik anlayış da yaşamı algılama biçimiyle ilişkili. Gecekondulardan, mahalle kültüründen sonra geldiğimiz yer; akıllı binalar. Ekonomik sosyal durum değişmekle birlikte, algı değişmiyor. Kimi erişiyor, kimi erişmek istiyor. Ev anlayışımızdaki bu somut farklılık, soyut düzlemde de etkin oluyor kuşkusuz. Lirizmi tü kaka olarak gören, geleneğe burun kıvıran bir anlama-anlatma çabası... İlginç olansa, lirizme ve geleneğe karşı koyduklarını düşünürken de bunlardan yararlanıyorlar, çoğunluk! - Şiir dili günlük dilden farklı olmalıdır, anlayışı büyük oranda kabul görülen bir düşüncedir. Fakat bu konuda göz ardı edilmemesi gereken bir durum var; sözcüklerin çağrışım gücü şiirin temel yapı taşları arasındadır, belki de en önemlisidir. Tam burada 'Şiir Dili'' ve ''Günlük Konuşma Dili'' ayrımı ortaya çıkar. Sözcükleri yontmak, yeni anlamlar yüklemek, Türkçenin sağladığı olanaklardan faydalanmak, yapım eklerinin sözcüklere kattığı/katacağı anlamı fark etmek varken, işlevini/işlerliğini/kullanım değerini yitiren bazı sözcükleri alıp şiirde kullanmak 'iyi şiirin' yapı taşları arasında sayılıyor bu gün. Halk arasında konuşulan dilden kopup eskimiş sözcükleri kullanmak mı yoksa var olan dili alıp işlemek mi, hem yeni bir şiir dili hem de şiir dili/konuşma dili ayrımını ortaya koyar? Çiğdem Sezer: Şiir söz konusuysa, kesinlemelerden kaçınmalı derim. Her ikisi de olabilir, yerinde ve gerektiğince elbette. Kullanımdaki dile yeni anlamlar, çağrışımlar yüklemek, olması gereken. Ama halk arasında kullanılan eskimiş sözcükleri kullanmak neden yanlış olsun? O eskimiş sözcük e eskimemiş, yepyeni anlamlar katabiliyorsanız... Hatta bazen sadece şiirin ritmini oluşturmaları açısından bile kabul edilebilir. Kaldı ki aynı şey yabancı dilden gelip şiire giren sözcükler için de geçerli; yersiz-gereksiz kullanıldığında özenti olarak kalır ama bazen de cuk oturur. - Czeslaw Miloz diyor ki, 'Şiir nedir ki, insanları ve ulusları kurtarmıyorsa eğer?''. Şiirin kaynaklarına bakacak olursak, her şair kendi coğrafyasını bir şekilde şiirinde anlatır/anlatmıştır. Coğrafyayı/kıtayı/ülkeyi/bölgeyi/şehri ve insanı göz önünde bulundurursak 'şiir'in sesi' kavramına da varır mıyız? Varıyorsak/varabiliyorsak aynı ülke içerisinde yazılan şiirlerin ses açısından farklılık gösterdiğini, gösterebileceğini ve yine şiirin dilsel bir sınırı olmadığını da kabul etmiş olur muyuz? Türkçe yazılan ve Türkçeye çevrilen şiirleri okuduğunuzda şiirdeki sesin giderek bir görev edinmiş/edinmeye çalışan bireyin sesi olduğunu ileri sürmek mümkün müdür? Bunu kanıtlar nitelikte şiirler var mıdır? Yazılıyor mu hala? Çiğdem Sezer: Başkaları da şiir insanı-ülkeyi kurtarmaz der. Her ikisi için de haklı-haksız yanlar ileri sürülebilir. Yalnızca bunlardan yola çıkarak şiirin sesi'ne varmak, eksik olur. Görev edinen ses le yazılan şiirler de var, öyle olmayanları da. Ama bu görev edinmek kavramı, benim şiir anlayışıma ters düşüyor. Ben, şiirin sınırsızlık anlayışı ile yazılacağını düşünenlerdenim. Dilsel anlamda da içerik anlamında da. Görev ya da o göreve denk ses kendiliğinden oluşuyorsa ne ala! Değilse, gereksizdir bana göre. Buna da itiraz edenler oluyor, olsun. Sahici bir şiirse yazdığınız zaten sizin her tür duygu ve anlayışınızdan izler taşır. Zorlama bir kabullenişle olmaz bu. Coğrafyanın şiirin sesine yansıması olağan değil mi? Bu, kuşkusuz bir sınır değil içerme olarak anlaşılmalı. - Biliyorsunuz, şiir gündeminden eksik olmayan bir konudur, gelenek konusu. Gündemde olması şiirin kanallar yoluyla akan, aktarılan olmasıyla ilintilidir diyebiliriz. Geleneğe bir de şu açıdan bakalım; Şairlerin, gerek şiir içine gerekse şiir başına/sonuna yaptıkları alıntıları düşünecek olursak, metinlerarasılık hakkında ne söylemek istersiniz? Yapılan ''alıntılar'' 'o şiire' nasıl/ne tür bir katkı sağlar? Özellikle 'şiirin içine yapılan alıntılar'dan, bir alıntı sonucu yazılan şiir/ler savını öne sürebilir miyiz? Çiğdem Sezer: Gelenek, doğası gereği biz kabul etsek de etmesek de var olmaya devam eder, edecek. Ama o da -çok yavaş olmakla birlikte- değişen dünya-yaşam algısından payını alır. Bu notu düştükten sonra yanıtlayacak olursam; alıntılar şiiri tamamlamaz ama derinleştirebilir, ufkunu genişletebilir. Ya da öyle olmalıdır. Her ikisinin de örnekleri vardır; bazı alıntılar şiiri farklı bakış açılarıyla da okumaya olanak sağlarken, bazıları yalnızca kenar süsü olarak kalır. Olması gereken, ilkidir elbette. Böyleyse, hiçbir itirazım olmaz. Alıntıların-metinlerarasılığın şiire ne kattığını genelleştirerek açıklamak zor. Tek tek örneklerden yola çıkıp somutlaştırılmalı. Bunu burada yapmak olanaksız ama diyebilirim ki genel anlamda yine yerinde-gereğince olursa, metinlerarasılık şiiri zenginleştirir. - Yaşça büyük şairlerin çoğunun gençleri izlemediğini ya da yeterince izlemediğini biliyoruz. Bu her zaman böyle olmuştur. Bunu, Cemal Süreya bir söyleşisinde dile getiriyor. Burada yaş sınırı olarak 30 Yaşı almak isterdim ama Cahit Sıtkı' yı kırmamak adına 35 diyelim. Şairlerin birbirlerini yeterince takip etmemesi gerçekliği olan bir konu mu? Bazen geleneği aşmak, ondan farklı bir şiir ortaya koymak, kendisine alan oluşturmaya çalışırken kendinden önceki şiirin gücüyle karşılaşan ve bu durumdan yaşlı şairin sorumlu olduğunu düşünen, bu nedenle o şairin şiirlerini okumadığını hatta kötü bulduğunu dile getiren birtakım konuşmaları duyabilmek mümkündür. Sosyal medya bu durum için biçilmiş kaftandır. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Şairlerin birbirini yeteri kadar okuduğunu düşünüyor musunuz? Okumanın ve okumamanın şiire katkıları nasıldır? Nasıl olur? Çiğdem Sezer: Durumu sosyal medyanın yarattığı kaos ortamından ayrı değerlendirmek gerek. Ve her iki tarafın bakış açısını ihmal etmeden düşünce üretmek. Yalnızca yaşlı şair gençleri okumuyor değil ki; gençler de yeterince okumuyor! Şu var ama bir kesim, günümüz şiirine taa gerilerden bakıyor hala; kendi başladığı yerden. Bu da ister istemez görüş bulanıklığına neden oluyor. Anlamadığını reddetme kolaycılığına düşüyor. Bu, her dönem var olan sorunlardandır. İki kuşak önce de benzer yakınmalar vardı kuşkusuz. Bunları ifade ettikten sonra şunu söylemek isterim ki şiirde kimse kimseye alan oluşturmak zorunda değil! Haksızlık yaptığımı düşünüyor olabilirsiniz ama ben öyle olmadığını iddia ediyorum. Eğer şiir ve iktidar ya da bazı güç odakları vb. gibi şeyleri işaret ediyorsanız, kabul. Bunların olmadığını kimse söyleyemez ama bunu oluşturan koşullar da önemli. Üstelik bu yapıların içinde yalnızca yaşlı şair ler yok. Kaldı ki yaşlı dediğiniz şair de benzer yollardan geçmiştir muhtemelen. Ben yeterince okuyor muyum? Gençleri yani. Seçici kurul üyelikleri nedeniyle genç arkadaşların bazılarının dosyalarını-kitaplarını okumak zorundayım. Bazı isimleri de özellikle merak edip okuyorum. Ama hepsine ulaşmam olanaksız. Okumak ve okumamak'ın şiire katkıları nasıl olur'u düşünmek bile gereksiz. Okumadan nasıl olur? Elbette okumalı ama öyle olmamış şeyler yazılıyor ki! Şaşırmamak olanaksız! Hiç mi kitap okumamış, hiç mi şiir okumamış bu? diyorsunuz. Yalnızca gençler değil söz ettiklerim ki onların yapıyor olması deneyimsizlikleri ile açıklanabilir belki- birkaç kitabı olan, şiiri enikonu bilen isimlerde de bu şaşkınlığa düştüğüm oluyor. Dahası, bir süre sonra dergilerde vb. mecralarda o şiirlerle ilgili övgü metinleri yayımlanıyor art arda. Şiir yazmak bir zorunluluk değil ki! Kısacası, konu genç-yaşlı konusu değil sadece. Çok daha derinde bir yara ama biz kendi yaramıza bakalım, derim. Şiir orada çünkü! - Şu açıktır ki, sanatın her dalı birbirinden etkilenmiştir. Fotoğrafı, hem bir ölü hem bir canlı olarak ele alırsak, şiir ve fotoğraf arasında bir bağdan/etkilenmeden söz edebilir miyiz? Nasıl bir etkileşim olmuştur? Ya da şöyle düşünelim; insan hayatında önemli bir yere sahip olan fotoğrafa 'şiir' diyebilir miyiz? Çiğdem Sezer: Fotoğraf da diğer tüm sanat dalları gibi şiiri etkileyebilir. Ama nasıl şiirsel bir film şiir değilse, fotoğraf da değildir. Sanatlar birbirini etkiler, ikame etmez! Etkileşim o dur ki, fotoğrafa bakan şair göz, ondaki şiiri görür, duyumsar. Hepsi bu! Kaldı ki doğanın köşe bucağı nice şiirsel fotoğraflarla bezeli! - Hemen her dönemde şiirde sıkça kullanılan sözcükler vardır. Bu günden örnek verecek olursak, 'park' sözcüğü sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Çağrıştırdığı anlamın değişimi de etkili olmuştur hiç şüphesiz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz? Kendi şiirinizde 'ortak çağrışım gücüne ' sahip, asıl anlamının birtakım olaylar sonucu değişip farklı bir çağrışıma evrilen, sözcükleri kullanıyor musunuz? Günümüzde yazılan şiirin ortak imgeleri/mazmunları var mıdır? Hüseyin Peker: Hemen her dönemde bazı kelimelerin sıklıkla kullanıldığı, bazı kelimelerin şairler arasında tutkuya dönüştüğü görülmüştür. Bu dönemle de ilgilidir bir bakıma. Osmanlı döneminde elbet bilgisayar deyimleri şiire sokulmamıştır. Kısacak diyeceğim uygarlık değişimlerinin şiir sokulan kelimelerle de ilgisi var. Benim her dönem tutkun olduğum, daha doğrusu çok çeşitli çağrışımlarla bana yardımı ve katkısı olan tutkulu olduğum sözcükler var. Örneğin 'mermer' kelimesini şiirde kullanmayı çok seviyorum. Belki yontuya eşlik ettiği için, şiirin bir yanının yontu sanatıyla ilgisi bulunduğundan. Ama daha çok, mermerin tarihi kapsayıcı anlamı doğrultusunda. Belki mermerle ifade ettiğim şey, tarihi de kolayca içine alıyor, ya da bana öyle görünüyor. Rüzgar kelimesini her şair çok sever ve sık kullanır, o şairlerle ortak paydamız. Bizi bir yerlere çekip götürmesi anlamında aşkımızdır. Hep yel değirmeni gibi rüzgarla yol alan varlıklarız. Belki bilmeden tutkunu olduğumuz bir sözcük bu. - Türk Şiiri genel anlamda bir 'tepki' yoluyla gelişen/genişleyen/öncekinden ayrılan/bağını koparan/koparmaya çalışan bir şiir olmuştur. İki binlerde yazan insan sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Altmış/yetmiş doğumlu olanlar da yazıyor; seksen/doksan doğumlu olanlar da. Hatta iki bin doğumlu kişilerin de yazdıklarını görüyoruz. Bu çeşitlilik içinde belli bir yönelimden söz etmek mümkün müdür? ''Soylu Yenilikçi Şiir'', ''İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu'', ''Madde Akımı Manifestosu'', ''Dördüncü Yeni Şiir Bildirisi'', ''Yenibinyıl Şiir Bildirisi'' gibi çıkışlar oldu. Bunların şiir üzerinde etkili olduklarını söyleyebilir miyiz? İki binli yılların şiiri kendinden önceki dönem şiirinden kopabildi mi? Bir kopma olduysa bu kopmanın çıkardığı 'ses'i nasıl, hangi kavramlarla tanımlayabiliriz? Hüseyin Peker: Şimdi burada dediğiniz birçok ölçüde doğruya yakın yerlerde. Türk şiirinde çok sıklıkla çoğalan topluluklar, varlıklarını kanıtlamak adına birtakım yeni söylemler altında birleşiyorlar. Bunun adı da olabiliyor tabi, ama yenilik dediğimiz şeyin içerikte ve biçimde yolunu çizdiği ve kendini belli ettiği gerçeği de unutulmamalı. Yani demek yetmiyor. Birleşen ve çoğalan grupların yöntemlerinde de araştırılması gereken bir şey var. Ben bu kabarmaların biraz da toplumsal yansımalar olarak çoğaldığını ve yön değiştirdiğini düşünürüm. Başarılı olma şansları az demem, işin doğasına aykırı. 'Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' dendiği gibi. Ben iyi ve sağlam yönsemelerden, yol bulmalardan yanayım. Edebiyatın kuru gürültü olarak geliştirilmesine de karşıyım genelde. Genç çoğalmaların 2005'lerde 'Heves' dergisi çevresinde toplanan bir grup genç tarafından başarılı bir şekilde karşı çıkış olarak uygulandığını söyleyebilirim. Ahmet Güntan'ın varlığı da etken tabi bu dediğime. Ama şimdilerde Natama, Duvar vb. dergilerde parçalanmışlık arz etseler de, çıkışları gayet ilginç olarak yazın tarihinde yerini aldı. - Şiirin, tel örgüyle, duvarla, sopayla vb. şeylerle bir geometrik şeklin içine hapsedilemeyeceğini biliyor herkes. Aksi olsaydı, bu gün şiir tek bir yataktan akan bir nehir görüntüsünde olurdu. Şiir estetiği, şiirin yazıldığı dönemle mi ilişkili? İlişkiliyse şiiri bir kalıba sokma uğraşı doğru olur mu? Genel geçer bir estetik anlayışını ortaya koyacak etmenler nelerdir? Hüseyin Peker: Şiirin özgür olduğunu biliyorsunuz. Dönemsel bir hapsolma ne şaire yakışır ne şiirin yürüyen sürecine. Zaten şiirin birlikte yürütülen bir hareket olarak tasarlanmasının ucunda da bir yanlış var: Az önce ki soruda da söz ettiğimiz 'Heves' hareketindeki Mehmet Öztek'in de Ali Özgür Özkarcı'nın da şair olarak; Utku Özmakas, Erhan Altan'ın da denemeci olarak aynı yolda savaş verdikleri halde, sonuçta ürünlerinin aynı yerlere dağıldığını ve gelişme gösterdiği ortadadır. Hatta toplumsal hareketlere de bakacak olursak, gezi hareketine her şairin bakışı, tepkisi ve savunması farklıdır. Kısaca, şairi hiçbir zincir aynı yolda eğitemez. Sopa ve makası aynı tutan şaire rastlamadım, karşılaşmak da istemem böyle birbirinin kopyası kimliklerle. - Şiir dili günlük dilden farklı olmalıdır, anlayışı büyük oranda kabul görülen bir düşüncedir. Fakat bu konuda göz ardı edilmemesi gereken bir durum var; sözcüklerin çağrışım gücü şiirin temel yapı taşları arasındadır, belki de en önemlisidir. Tam burada 'Şiir Dili'' ve ''Günlük Konuşma Dili'' ayrımı ortaya çıkar. Sözcükleri yontmak, yeni anlamlar yüklemek, Türkçenin sağladığı olanaklardan faydalanmak, yapım eklerinin sözcüklere kattığı/katacağı anlamı fark etmek varken, işlevini/işlerliğini/kullanım değerini yitiren bazı sözcükleri alıp şiirde kullanmak 'iyi şiirin' yapı taşları arasında sayılıyor bu gün. Halk arasında konuşulan dilden kopup eskimiş sözcükleri kullanmak mı yoksa var olan dili alıp işlemek mi, hem yeni bir şiir dili hem de şiir dili/konuşma dili ayrımını ortaya koyar? Hüseyin Peker: Elbette şiir dilini konuşma dilinden, gazete aksanından kurtarmak gerekir. Bakın öykü dilinde, bugün şiir diline yakın bir yürüyüş var. Roman öyle değil, ama öykü şiirle atbaşı ilerliyor, dil bağlamında. Bunu dışında, şiir dili şairden büyük katkı bekliyor. Bu soruyu sormanızda sanki şiir diline bazı kısıtlama ve sınırlamalar istediğiniz, beklediğiniz kanısına kapıldım. Ben de aksini düşünüyorum. Şiirde dilimiz alabora edelim. Tam çalkalanmış bir zorlama gidelim. Yoksa eski biçemlerle uğraşmaktan yoruldu zihinler. Yeni anlatım olanakları bekliyor. Farklı çağrışım kanalları, ürpertici bir değişimi özledik. Ben çok batıcı sonuçlara varmamak kaydıyla şiirde her türlü olanağın denenmesinin farklı sonuçlar yaratacağını düşünüyorum. Ece Ayhan'ın bir dizesinden yola çıkalım: 'nice istanbulinler rehnedildim ben burada'. Şimdi bu dizede dikkat edilmesi gereken birkaç değiştirim söz konusu; Şair, İstanbul'u tarihte Levantenlerin andığı bir isimle zikrederek ona farklı anlamlar katıyor. 'İstanbulin' ayrıca 'rehnedildim' derken o denli farklı sonuçlar düşünülüyor ki... şiir de böyle biçimlere dönüştürülmeli. Ayrıksı benzetmeler, kopuk anlamlar üzerinden.. - Czeslaw Miloz diyor ki, 'Şiir nedir ki, insanları ve ulusları kurtarmıyorsa eğer?''. Şiirin kaynaklarına bakacak olursak, her şair kendi coğrafyasını bir şekilde şiirinde anlatır/anlatmıştır. Coğrafyayı/kıtayı/ülkeyi/bölgeyi/şehri ve insanı göz önünde bulundurursak 'şiir'in sesi' kavramına da varır mıyız? Varıyorsak/varabiliyorsak aynı ülke içerisinde yazılan şiirlerin ses açısından farklılık gösterdiğini, gösterebileceğini ve yine şiirin dilsel bir sınırı olmadığını da kabul etmiş olur muyuz? Türkçe yazılan ve Türkçeye çevrilen şiirleri okuduğunuzda şiirdeki sesin giderek bir görev edinmiş/edinmeye çalışan bireyin sesi olduğunu ileri sürmek mümkün müdür? Bunu kanıtlar nitelikte şiirler var mıdır? Yazılıyor mu hala? - Biliyorsunuz, şiir gündeminden eksik olmayan bir konudur, gelenek konusu. Gündemde olması şiirin kanallar yoluyla akan, aktarılan olmasıyla ilintilidir diyebiliriz. Geleneğe bir de şu açıdan bakalım; Şairlerin, gerek şiir içine gerekse şiir başına/sonuna yaptıkları alıntıları düşünecek olursak, metinlerarasılık hakkında ne söylemek istersiniz? Yapılan ''alıntılar'' 'o şiire' nasıl/ne tür bir katkı sağlar? Özellikle 'şiirin içine yapılan alıntılar'dan, bir alıntı sonucu yazılan şiir/ler savını öne sürebilir miyiz? Hüseyin Peker: Şiirde olsun, yazıda olsun; alıntıya oldukça karşıyım. 'Alıntı'ların yazı ve şiirin aktığı yolu, başka yöne sürüklediği gibi bir kanı yaşar durur içimde. Hem alıntı yapmaktan kaçınırım hem de alıntı ile işe başlayan ürüne ihtiyatla yanaşırım. Yani ürün arasına yerleştirilen, bu başka ünlüye ait düşünceler, şaire niçin yarar sağlasın? Yaratıcı farklı bir ünlüden niye medet beklesin? Kendi yaratısını yetersiz mi buluyor ya da bir yakası eksik de o 'alıntı' ile mi tamamladığını düşünüyor? Bir çeşit destek hareketinden öte değildir, alıntıların yazgısı. Ben yaratıcının alıntılarla yapıtını 'topal' bıraktığı kanısındayım. Yani o alıntıyla ürün büyümez, destek de almaz, aksine küçülür. Beceri sığlığına bir örnek olur gider. Bence alıntıları düşünmekten, ürün yerleştirmekten kaçalım. Kendi sezgimizin ürettikleri yeter de artar bile. Güvenimiz olsun kendi düşüncelerimize. Başkasına sığınmayalım. - Yaşça büyük şairlerin çoğunun gençleri izlemediğini ya da yeterince izlemediğini biliyoruz. Bu her zaman böyle olmuştur. Bunu, Cemal Süreya bir söyleşisinde dile getiriyor. Burada yaş sınırı olarak 30 Yaşı almak isterdim ama Cahit Sıtkı' yı kırmamak adına 35 diyelim. Şairlerin birbirlerini yeterince takip etmemesi gerçekliği olan bir konu mu? Bazen geleneği aşmak, ondan farklı bir şiir ortaya koymak, kendisine alan oluşturmaya çalışırken kendinden önceki şiirin gücüyle karşılaşan ve bu durumdan yaşlı şairin sorumlu olduğunu düşünen, bu nedenle o şairin şiirlerini okumadığını hatta kötü bulduğunu dile getiren birtakım konuşmaları duyabilmek mümkündür. Sosyal medya bu durum için biçilmiş kaftandır. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Şairlerin birbirini yeteri kadar okuduğunu düşünüyor musunuz? Okumanın ve okumamanın şiire katkıları nasıldır? Nasıl olur? Hüseyin Peker: Önce yaşça büyük ağbi şairlerin kendileriyle hesaplaşma durumu var. ben nerdeyim, ne kadar oldum, yerim neresi, ya da başka deyişle 'yerimin ne kadarını buldum'. Bu soruların şair içinde kendi hesaplaşmasına verilmesi gerekir diye düşünüyorum. Kısaca, şair kendini kuramamışsa ya da özgün bir yapıt yarattığına emin olmamış, sallantıda bir gidişat içinde hissediyorsa kendini, o şairin kendinden küçük genç şaire vereceği ne olabilir ki! Yani küçüğünü yargılamak, önce kendi potasını kurmaktan başlamalı. Kendi varlığından eminse, otursun küçük kardeşlerine yol açsın, destek sağlasın, yönlendirme çizgisinde yer göstericilik görevi üstlensin. Ben kendini bulma konusunda son dönemde şairin eksik kaldığını, erken büyüme hesaplarına girdiğini düşünürüm. Yani süreç tamamlanmadan, şair kendini bir yerde hissediyor. Sonrası malum.. Her dönemde birkaç şairin üst sınıfa atlaması kabul görür. Bu bazen öldükten sonra da olur. bir yerlere oturtulur şair. Bazen de yaşarken, yaratı süzgecinde parlak işaretler, onu üst kademelere sürükler. Gençlere destek olmanın başka şekillerine eğileyim: Şair ağbi, küçük ve yeni yetişenlerin hangi yolda ilerleyeceği, hangi dergileri okuyup, nerelerde yayın hayatında yükselme potasına gireceği, hangi görüşlere daha yakın durması gerekeceğinin hesabı içerisinde daha tetikte bir varlık göstermelidir. Gençlerle ilgilenmeyen, kendini beğenip, kabarıp duran şair makbul değildir. Biz Cemal Süreya'nın okulundan yetiştik. Onun gençler üzerine attığı zarlar unutulmamalıdır. Her birimize türlü yollar açtı kendisi. Ama unutmayalım Süreya önce kendini kurdu, sonra gençler üzerinde söz hakkı elde etti. Bu işin sırası var. - Şu açıktır ki, sanatın her dalı birbirinden etkilenmiştir. Fotoğrafı, hem bir ölü hem bir canlı olarak ele alırsak, şiir ve fotoğraf arasında bir bağdan/etkilenmeden söz edebilir miyiz? Nasıl bir etkileşim olmuştur? Ya da şöyle düşünelim; insan hayatında önemli bir yere sahip olan fotoğrafa 'şiir' diyebilir miyiz? Hüseyin Peker: Fotoğrafın şiirle elbet ilgisi vardır. Fotoğrafı da ikiye üçe ayırırsak, önce fotoğrafa benzer bir ürün olan resim de elle yapılan, imgelem gücünden destek alan bir yaratı. Resmin de şiirle yakın bağı olmalı. Fırça darbeleriyle şiir kurgusu arasında gizli bir bağ söz konusu. İkisinde de aynı beyinden düşünerek üretilmiş, yaratı süzgecinden birlikte kopmuş taraflar söz konusu. Resim yaparken faydalandığımız türlü teknikler, bir başka biçimde şiirde de mevcut. Fotoğraf da resmin daha uygarlık eli değerek şekil değiştirmiş bir dalı kanımca. Fotoğrafın da hareketli olanları sinema, video oylumunda anılıyor. Elbet sinema başlı başına, yaratıcılıkta bir ayrı basamak, çok katmanlı sonuçları var elimizde. Bugüne kadar da vazgeçilmedi sinemadan. Hareketli fotoğraf vs. yaratı alanlarına büyük bir katkı sağlıyor diye düşünüyorum. Birleşen bir dal var aralarında. Müzik dinlerken yazanlar kadar; sinema izleyip esin kaynağını geliştirenler çok aramızda. Sanatın gelişme sürecinde artık fotoğrafın da adı var, müziğin olduğu gibi. - Bakın şimdi şu sayacağım şeylerin/ Okulu yok : Hüseyin Peker: Bunun birazına içgüdü aracılığıyla yol alıyoruz. Örneğin sevmenin okulu yok, bir içgüdüden kaynak alıyor. Ağlamanın, yazmada parlayan esin hareketinin... İnanmanın, peşinde gitmenin, esiri olmanın, karşı taraflara duyduğumuz bağların, onunla yürüme konusunda inandırıcılığımızın, belki de birbirimize yarattığımız şiddetin okulu yok hep. Her şey okulda olup bitmiyor, bazı şeylerimize içgüdülerimizle karar veriyoruz. Bunu sınıfı da yok, hatta karnesi de.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/02/01/derya-derya-yilmaz-faruk-duman-anlatilarinin-buyulu-dunyasina-acilan-dehlizlerde-yere-saglam-basan-ayaklarla-yurumek", "text": "Yazdıkları pek çok ödülle taçlandırılmış Faruk Duman'ın uzun yıllar devam eden editörlüğü yanında, öyküyle başlayan, deneme ve çocuk kitaplarıyla süren yazma serüveni, yakın zamanda çıkan Sus Barbatus! (Hep Kitap, Kasım 2018) adlı altıncı romanıyla perçinlenirken çok yönlü, üretken yazar kimliğiyse palazlanıyor. Duman, yarattığı biçim, biçem, izlek, kurgu ile kanatlandırıp ince işçilikle dokuduğu diliyle metinlerinde ayrıksılığı pekişen bir yazar. Onun bu meşakkatli yolculuğunu, Aksisanat okurları için anlamaya, anlatmaya çalıştık."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/02/16/ali-ozgur-istemi-hepimiz-jean-val-jean", "text": "Victor Hugo' nun ölümsüz eseri Sefiller'in önemli karakteri Jean Val Jean. Sarı kimlik nedeniyle bir köpeğin samanlık barınağında bile kendisine yer bulamıyor. Hugo, içerisinde yaşadığımız çağda bile görülebilen deforme toplum ve devletin rehabilite ve yeniden kazanabilme konusundaki eksik ve yanlış yönetimlerini o zamanlardan bildiriyor bize. Günümüzde bir cezaevini müdürü, o bölgenin belediye başkanı ile mahkum başına 1000 tl üzerinden çevre mezarlıklardaki otları yolmak için anlaşır. Fakat mahkumlara bu ücretin yalnızca beşte birini ödemektedirler. Ve yine bir cezaevinde, üstelik Avrupa Birliği uyum sürecinde geliştirilen model cezaevinde devlet, mahkumlara katıldığı her kurs için para ödemektedir. Fakat tahliye sırasında atılan imzalar arasında söz konusu parayı aldıklarına dair makbuzlar da vardır. Mahkumlar bunu asla fark etmezler. Burada Hugo'nun dolaylı olarak sorduğu soruyu yineliyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/02/16/emre-gurkan-kanmaz-volkan-yalcin-hissiz-kumpanya", "text": "Kısa bir süre önce İthaki Yayınlarından çıkan Hissiz Kumpanya Volkan Yalçın'ın ilk yapıtı. Yalçın'ı uzun bir süredir yayınlamaya devam ettiği fanzini Void Zine'dan tanıyoruz. 1990 doğumlu olan yazar, üretken, üretme disiplinine son derece sadık kalan ayrıksı kalemlerden biri. Uzun öykülerinden oluşan ilk kitabını yayınlaması sevindirdi beni. Öncelikle kitabın teknik yönüne değinmek istiyorum. Ayla Duru Karadağ ve Burak Albayrak özenli çalışmalarıyla iyi iş çıkarmış. Kitabın kapak tasarımında ise Hamdi Akçay minimalist bir tutumla yeteneğini özgürce konuşturmuş."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/02/16/meltem-kofoglu-postmodernizm-ve-buyuk-usta-bilge-karasu", "text": "İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitiren Bilge Karasu Edebiyat ile felsefeyi ustalıkla harmanlayarak başarılı bir denge içinde kaynaştırmıştır. Bilge Postmodernist anlayışı en iyi işleyen yazarlarımızdandır. Kendine özgü bir dil anlayışı geliştirerek bir çok Türk edebiyatçısını derinden etkilemiştir. Türk öykü ve romancılığına yeni bir soluk getirmiştir. Yazınsal tür ve biçimleri reddeden bir anlayışı benimsemiştir. Öyle ki, son dönemlerinde yazdıklarına metin diyerek, türlerden uzak durduğunu belirten yazarın öyküleri kapalı ve zor metinler olarak nitelenir. Kendini kolaylıkla ele vermeyen derinlikli bir biçimi tercih eden ustanın edebi kişiliğine geçmeden önce postmodern akımın genel olarak ne olduğuna bir bakalım. Türk edebiyatında postmodern öykü ya da roman denince akla ilk gelen isimlerdendir. Postmodern akımı felsefe ile birleştirmiş ve Nietzsche tadında eserler ortaya çıkarmıştır. Bağlı olduğu akım dolayısıyla bilinç akışı, üst kurmaca ve metinler arasılık gibi teknikler kullanmıştır. En önemli eseri Gece adlı öykü kitabı gösterilir. Eserlerinde bireyi işlemiştir. Bireyin bilinçaltını, bireyin sorumluluklarını ele almıştır. Günlük hayatın rutinlerine ve rutinlerin açmazlarına yer vermiştir. İşlediği konular inanç ya da inançsızlık, sevgi, dostluk, tutku, yalnızlık, korku ve ölümdür. Bu kavramları işlerken başarılı bir birey toplum ilişkisi kurmuştur. Bireyin iç dünyasının irdelendiği, bunalımlarının, toplumla çatışmasının işlendiği öykülerinde özgün anlatımıyla bir biçim ustasıdır. Tam bir dil ustasıdır. Öz Türkçe kelimeleri özenle kullanır, gerekirse kendi kelimelerini oluşturur. Düşüncelerini yazıya olduğu gibi aktarmada ustadır. Türkçe felsefe yapabilen ve okuru zorlayan bir yanı vardır. Varoluşçu felsefede Türk edebiyatının en önemli temsicilerindendir. Yaptığı tasvirler herkes için değil, kendisi ve öykü roman kahramanları içindir. Bu bakımdan da aslında hiçliği tasvir edebilen bilge bir yazardır. Türkçe'yi esnetebildiği kadar esnetmiştir. Okuru da zorlayabildiği kadar zorlamıştır. Her öyküsüne kendisinden bir şey katan bu sebeple de gerçek özgünlüğü gerçek taklit edilemezliğe ulaşan bir yazardır. Onun eserlerini anlamak için net bir felsefe ve edebiyat bilgisi gerekir. Bilge Karasu yazdıkları üzerine kafa yorulması gereken ve ciddi anlamda anlaşılması zor olan bir yazardır. Sevilen birkaç yapıtına bir göz atalım. Ölüm Vardı (1963) adlı kitabında bir araya gelir. Bu kitabı kuran öyküler, zaman-mekansal ya da atmosferik bir bütünlüğün parçaları olarak da okunabilir. betimlenmesine yönelik bir edebi deneme niteliğindedir. Karasu, bu ilk yapıtında bundan sonraki diğer yapıtları boyunca izleyeceği yolun taşlarını döşer. Merkezde Karasu edebiyatının sorunsalları durur bu ilk kitapta: İnsanlar arasındaki sevgi, yalnızlık, kıskançlık duyguları. döneminde yaşayan iki keşişin, Andronikos ve İoakim'in, inanç- inançsızlık, oluşur Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı. Akşamını, Karasu'nun masallar dönemi olarak adlandırabileceğimiz dönemi izler. Göçmüş Kediler Bahçesinde toplanan modern masalların her biri, insan ilişkilerinin bir biçimi üzerine odaklanır. Sözgelimi, yiyenin hiç yalan söyleyemediği çiçekleri arayan bir bilgini anlatan Alsemender masalı. Bu masal hakikat-yalan ikiliği karşında kişinin edinebileceği tutumları ve bu tutumların sonuçlarını öyküler. Yine bir başka masal, Usta Beni Öldürsene! de Karasu usta-çırak ilişkisini ve bu ilişkiden doğan sevgi, gelenek, gelecek ve yaşam kurma hallerini anlatır. Bu masal, Barış Pirhasan'ın aynı adlı filminin de çekirdeğini oluşturmuştur. Karasu Gecede metne yepyeni bir ses ve ritim kazandırır. Karasu'nun Türkçe tutkusu; yapıtlarının diline sanki bir tat, koku, bir ses ve doku aşılar. Karasu'nunki akıl yürütmeye ya da felsefe yapmaya çabalamayan, duyulara da seslenen yoğun bir dildir. Okur sürekli kendini bir şiir diliyle karşı karşıyaymış gibi hisseder. Bu dil, sözcükleri ve cümleleri işler sanki. Gereksiz bir cümle ya da bir sözcük hiç yoktur. Tek bir sözcük bile fazla değildir. Duyumsaldır. Yalnızca akıl yürütmeye ya da felsefe yapmaya çabalamayan, duyulara da seslenen bir dil... Gecede sözgelimi, Hangi ayna kendimizi gösterecek bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları gibi, der. Burada belittiği gibi eserleri, kendimizi 'doğru düzgün' görebilmek ve inceleyebilmek için bakılması gereken ayna niteliğindedir. Bilge Karasu için söyleyeceklerimizi temelde toparlarsak; yazılarında en çok 'felsefe' taşıdığı halde felsefeyi edebiyatına taşıtmayan, yazılarında dengeye büyük önem veren Türk edebiyatının büyük ustasıdır. Onun edebiyat dünyasına girmek, derinlikler ve zenginlikler ülkesinde heyecanlı bir yolculuğa çıkmak demektir. Yolculuğun sonunda bir ruh eğitiminden geçmiş gibi birçok yaşam sırrının anahtarını da elimize alırız."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/02/22/abuzer-gulpinar-kitle-sairleri-felsefi-siir-ve-toplumsal-siir-uzerine", "text": "Şiir öznellik içinde yaratılır. Bu öznellik başka özneler için de anlam ifade ederse ürettikleriniz başka öznelere dokunursa kendiliğinden toplumsallaşır. Ama toplumsal olma kaygısı ile yola çıkılıp öznellik daha baştan öldürülürse ortaya politik bir şiir çıkar. Politik şiirlerin ne kadar sanat olduğu çok tartışmalıdır. Çünkü o şiirlerde sanatsal kaygılardan çok konu ve konuya bakış açısı öne çıkar. Sanatın toplumu değiştirmek, toplumun acılarına çare bulmak amacı taşıyan bir etkinlik olduğunu düşünmüyorum. Sanat sadece sorunlara işaret edebilir. Öğüt vermez ve çözüm sunmaz. Çözümlemek felsefenin, çözüm bulmak bilimin, onu uygulamak ise siyasetin işidir. Öğüt veren, reçete sunan sanat eserlerinden her zaman uzak durdum. Sanatın yaratacağı aydınlanma siyaset üstüdür. Sanat kalıcı olmasını da buna borçludur. Bugün toplumsal olduğu söylenen şiirlerin genellikle politik şiirler olduğu söylenebilir. Bu şiirlerde bir dünya görüşünün önerildiği ve hayata ideolojik gözlüklerle bakıldığı kolayca görülebilir. Politik şairlere göre, ortada bir acı varsa bunun nedeni kesinlikle karşı tarafın ideolojisidir ve ancak kendi ideolojisi iktidar olduğunda bu acı bitecektir. Çünkü kendi ideolojisine sonsuzca güvenir, ideolojisinin tartışılmasına bile izin vermez. Ona göre ideolojisi iktidar olduğunda bir yeryüzü cenneti ortaya çıkacaktır. Oysa hangi türden olursa olsun ideolojik göz her zaman kördür. Acı sadece acıdır ve bu bireysel yaşanır, bireysel ifade edilir. Acı karşısında siyasi-ideolojik bir bakış açısına değil insani bir bakış açısına ihtiyacımız vardır. Toplumsal olayım derken politikleşen şairler kadar, şiir ile felsefe yaptığını iddia eden şairlerin durumunu da sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Bugünlerde sık sık duyduğumuz felsefi şiir adlandırılması da sorunludur bence. Şiirin felsefeye yakınlığı vardır elbet, ama şiir ile felsefe yapılamaz. Felsefe okumak istediğimde Platon, Descartes, Spinoza, Kant, Nietzsche, Kuçuradi gibi filozofların kitaplarını okurum, şiir okumak aklıma gelmez. Şiire toplumsal, politik, felsefi bir misyon yüklemek şiiri şiir olmaktan uzaklaştırır. Zaten şiirin felsefi bir yönü vardır, doğru; fakat bu anlamda özel olarak benimsenmiş felsefi bir çaba şiiri öldürür. Felsefe yapmak isteyen felsefe kitabı yazabilir, ama şiirle felsefe yapılamayacağını bilmelidir. Felsefi şiir yazmakla övünen şairlerin şiirle felsefe yapmanın bir artı değil, bir kusur olduğunu gözden kaçırdıklarını düşünüyorum. Varsayalım ki bu şairler gerçekten felsefi bir şiir yazıyor. Peki, bunlar felsefenin çözümleyemediği hangi sorunu şiirleriyle çözümlemişlerdir? Felsefeyi yıllardır açmaza sürükleyen felsefi konuların şairlerimiz tarafından bir şiirle çözülüyor olması hız ideolojisine uygun bir örnektir. Felsefi şiir ya da toplumsal şiir yazmanın değil, sadece şiiryazmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Şiir yazmak dışında hiçbir iddiam da yok. Şiirin evinden ayrılmamakta da ısrarlıyım. Şiirin evinden bir kez olsun ayrılanın da dönüş yolunu bulabileceğinden emin değilim. Bazı şairlerin yaratıcı yazarlık ya da okuma atölyeleri gibi çeşitli adlar altında para karşılığında ders verdiğine tanık oluyoruz. Bu adlar altında yapılan çalışmaların şiir yazmaya ne ölçüde katkısı olabilir acaba? Bu nokta da hayli tartışmalıdır. Üstelik bunu yapanlar kendilerini toplumcu olarak gören şairler. Atölyelerde meta üretilir, para kazanılır. O yüzden şiiri meta olarak görenler atölyelerde şiir öğretir ya da şiir öğretisi satar. Para karşılığında şairlik ya da yazarlık öğretmek toplumculuk mudur? Yazarlık ya da şairlik para ile ders alınarak öğrenilebilecek bir şey midir? Bu atölyelerin edebiyat dünyamıza kazandırdığı bir tane yazar-şair gösterebilir misiniz? Bu noktayı daha fazla irdelemek bizi konudan uzaklaştıracağı için bu sorular üzerine düşünmeyi okuyucuya bırakıyorum. Birey, birey olmaktan çıkıp kitle bireyi olursa kendi kişiliğini kaybeder. Kitle bireyi duygu ve düşüncelerini bağlı olduğu kitleden telkin ve bulaşım sonucu alır. Artık kendisi olmaktan çıkar, telkinle aldığı direktifleri gerçekleştirir. Bağımsızlığını kaybedip bir otomata dönüşür. Freud, kitle bireylerinde vicdani ve insani sorumluğun giderek azaldığını söyler(2017, s. 30). Bu yüzden kitle bireyi olmuş bir sanatçınınvicdanlı olabileceğine inanmıyorum. Kitle bireyi olmuş bir sanatçının büyük eserler üretebileceğine de inanmıyorum. Çünkü bağımsızlığını kaybettiği için düşünsel başarısı da azalacaktır. Kitle örgütleri, sanatçının ruhunu öldürüp onu bir otomata dönüştürerek ondan kendi ideolojileri yararına eserler üretmesini beklemektedir. Kitlenin gönlüne göre şiir yazmaya hiç niyetim yok. Öznellik özellikle sol kesimde küçük görülmüş, suçlanmıştır. İkinci Yeni şairlerine öznel oldukları ve toplumsal konulara uzak durdukları eleştirisi yöneltilmiştir. Hatta dönemin baskıcı şartlarından korktukları için toplumsal konulara uzak durdukları iddia edilmiştir. Oysa İkinci Yeni şairlerinin bize en büyük mirası politik konuların şiirde nasıl işleneceğidir. Onlar gerek kendilerinden önceki gerekse dönemlerindeki şairler gibi kuru politik şiirler yazmamışlardır. Bu tutum korktuklarından dolayı değil, sanatsal kaygıları şiirin temel meselesi saymalarından kaynaklanmıştır. O dönemde hem sağ hem de sol kesimin ilah olmuş şairleri vardı. Bunlar -iki kesimde de- büyüklüklerini siyasi fikirlerine uygun olarak yazdıkları şiirlerine borçluydular. Okuyucular bu şairleri edebi yollarla değil;oy verdiği partiden, okuduğu siyasi gazete ve dergiden, mahalledeki siyasi abilerden ya da miting alanlarından tanıyordu. Yani genellikle bu şairlerle tanışmak edebi bir zeminde değil, siyasi kanallardan oluyordu. O yüzden bu şairler hem sağda hem solda baştacı edilmiş, yüceltilmiştir. Acaba bu şairlerin şiirleri gerçekten şiir olma niteliğine ne kadar sahiptirler? Onların basit diye küçümsedikleri Garip şiirinden tek farkları politik soslu olmalarıydı. Hiçbir derinlikleri yoktu. Hem sağda hem solda abartılan bu şairlerin isimlerini ısrarla vermemem okuyucunun gözünden kaçmamıştır. Vermiyorum; çünkü benim buradaki amacım isimler değil, şiir olanla şiir olmayanı birbirinden ayırt etmenin önemini belirtmek, kitle şairi olmak ile şair olmak arasındaki farkı vurgulamaktır. Hem sağın hem de solun ilahlaştırdığı kitle şairleri o dönemde politik fikirlerinden ve politik şiirlerinden dolayı ilahlaştılar, ama günümüze politik olmayan şiirleriyle kaldılar. Ve geleceğe kalacaksalar da bunu politik olmayan şiirlerine borçlu olduklarını düşünüyorum. İkinci Yeni şairleri şiiri politikadan uzaklaştırmıştır. Evet, toplumsal konuları da işlemişler; ama öznel bir açıdan. Yani olması gerektiği gibi. Korkmamışlardır, hatta o dönemin toplumsal kabul edilen şairlerinin bile kullanmaya cesaret etmediği kelimeleri üstelik politika yapmadan kullanmışlardır. Dileyen Turgut Uyar'ın Yokuş Yola şiirine bakabilir. Artık yazılacak toplumsal şiir İkinci Yeni'nin aşağısında olmamak zorundadır. Seviye çizilmiştir. Ama bu miras kendisinden sonraki kuşakların çoğu şairi tarafından (1970 2000 arası)heba edilmiştir. İkinci Yeni'nin çıkmazlarını, yanlışlarını görmüşler; ama ne olumlu taraflarını fark edebilmişler ne de o seviyeyi aşmışlardır. İkinci Yeni'den sonra gelen şairlerin büyük kısmı bu seviyenin altında ve bağlı oldukları kitlenin gönlüne göre şiirler yazmışlardır. İkinci Yeni'den sonra Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi ancak 2000'li yıllardan sonra olmuştur. Oysa bu değişimin doğal olarak İkinci Yeni'den sonra gelen kuşaklar tarafından gerçekleştirilmesi beklenirdi. Ama bu değişimi 2000'den sonra yazan genç şairlere borçluyuz. İkinci Yeni'nin eleştirisi çok yapılmıştır. Bu eleştiriler sayesinde İkinci Yeni'nin yanlışları ve çıkmazları ortaya çıkmıştır. Bu da onları takip eden şairlerin işini kolaylaştırdı. Ancak toplumcu gerçekçi şairlerin eleştirisi günümüzde dahi neredeyse hiç yapılmamıştır. Çünkü hiç kimse bu şairlerin geniş siyasi takipçilerini karşısına almak istemiyor. Toplumcu gerçekçi şiirin ilahlarına bugün bile kimse bir şey söyleme cesareti bulamamaktadır. Bu da toplumcu gerçekçi şairlerin şiirlerinin gelişmemesine, basit düzeyde kalmasına neden olmuştur. 1940'lı yıllarda yazılan toplumcu gerçekçi şiirlerin aynısı 1980'de, 1990'da tekrar edilmiştir. Politik okur istiyor diye tekrar 1940'lı yılların şiirine dönemeyiz. Toplumcu gerçekçi şiir temelde ideolojik bir şiirdir. Dünyaya politik gözle baktığı için kendini eleştirmesi, yanlışlarını görmesi de pek mümkün değil. Ben toplumcu gerçekçi şairleri ortaokul ve lise yıllarımda okudum, ondan sonra bir daha da elime almadım. Çocukluk yıllarımda şiiri sevmemi sağladılar, ama şiirimin gelişmesine katkıları olmamıştır. Beni etkileyen Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Edip Cansever gibi İkinci Yeni şairleridir. İkinci Yeni ile şiirlerimde bir akrabalık vardır. Attila İlhan'ı diğer toplumcu gerçekçi şairlerden ayırmak gerekir. O farklı bir şiir yazmıştır ve toplumcu gerçekçi şiire yeni bir soluk getirmiştir. Bizim eleştirdiğimizi o da eleştirmiş, bu konuda çok yazı yazmıştır. Toplumculukta Siyasal Esnaflık yazısını örnek olarak verebiliriz. Toplumsal ile siyasalı karıştıranları, partisinin ortaya attığı sloganlardan siyasal metinler çıkaranları, ağalık edebiyatı moda diye ağaya veryansın edip köylüyü melekleştirenleri, toplumcu olmanın şartının proletaryanın gönlünü okşayacak slogan gibi dizeler yazmak oluğunu sananları eleştirir (2002, s. 216-218)."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/03/05/derya-derya-yilmaz", "text": "Derya Derya Yılmaz, Ankara'da doğdu, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Öykü yayımlamayı sürdürürken Semih Gümüş'ün Notos bünyesinde Adatepe Taşmektep'te gerçekleştirdiği Yaratıcı Yazarlık Atölyesine katıldı. Daha çok öykü türü üzerinde yoğunlaşan, öykülerini ve yazılarını Cumhuriyet Kitap, Notos, Kitap-lık, Öykü Gazetesi, Gösteri, Yeni e, Lacivert dergileriyle, oggito. com, aksisanat. com sitelerinde yayımlayan, kişisel atölyesinde resim çalışmalarını aralıksız sürdüren yazar-ressam, öte yandan öğretmenlik de yapıyor. Antalya'da yaşayan, kentin mevsimlik Adalya Kültür Edebiyat Seçkisinin genel sanat yönetmenliğini ve aksisant. com sitesindeki köşeyi yürüten sanatçının bazı özel koleksiyonlarda resimleri de bulunuyor. Yılmaz, aynı zamanda yayımladığı hiçbiryerde (2015) adlı romanıyla tanınıyor. Derya Derya Yılmaz wasborn in Ankara, graduatedfromtheDepartment of PaintingTeaching, theFaculty of Education Gazi University. Whileshewaspublishing her stories, shealsoparticipated in thecoursecalled Creative Writer Workshop which Semih Gümüş carriedout in Adatepe Taşmektepwithinthescope of Notos. Thewriter-artist whomostlyfocuses on story, publishes her storiesandproses in Notos, Kitap-lık, Öykü Gazetesi, Gösteri, Yeni e, Lacivert magazinesand oggito. com and aksisanat. com web-sitesandruns her paintingstudiescontinuously in her private workshop alsoworks as an art teacher at a school."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/04/esra-saglik-yazdi-kirilgan-siir-golgesi-yarali", "text": "Türk Edebiyatı'nda hafızalarda yer eden şairlerin ortak özelliklerinin en başında söyleyişteki güzelliğe önem vermeleri gelir. Usta şairler insanlığın ortak sorunlarını, kendi iç dünyalarını, ideolojilerini, duygularını dile getirirken, dilin inceliklerini kullanırlar. Ahmet Günbaş da Gölgesi Yaralı' da kendine özgü bir söyleyişle oluşturmuş şiirlerini. Şiirlerinde adeta tablo çizmiş sözcüklerle. Derin çağrışımlı imgeleriyle dilin olanaklarını genişleten yeni söylemler oluşturmuştur. Son derece duru bir Türkçeyle derin anlamlar yaratmayı kısa şiirleriyle başarmıştır. Gölgesi Yaralı , Ahmet Günbaş'ın Hayal Yayınları'ndan çıkardığı son kitabı. Şairin; Ömürlük, Aşktan-Şiirden ve Külbilgisi şeklinde adlandırdığı üçbölümden oluşan kitabı toplam 152 üçlükten oluşuyor. Kitabın genelinde yoğun bir lirizm hakim. Geçmişi ve geleceği arasında kalan, ölüm duygusunun kıskacında sıkışan bir özneye rastlanır. Bu durum kendini Ömürlük bölümünün ilk üçlüğünde ele verecektir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/05/bozkir-siir-aksamlari-ix", "text": "A Şiir Evi'nde düzenlenen 'Bozkır Şiir Akşamları' etkinliğinde bu ay anılacak şair, Arkadaş Zekai Özger. 6 Nisan Cumartesi günü dokuzuncusu yapılacak etkinlikte, Arkadaş Z. Özger'den şiirleri, Ahmet Turan, Burak Sarı ve Murat Koçak okuyacak. Bestelenmiş şiirleri ile Grup Devinim de programda yer alacak. Türkiye'nin ilk şiir evi olan A Şiir Evi, Hatay Sokak 5/7 Kızılay, Ankara'da. Ücretsiz yapılan program, tüm edebiyat severlere açık. Etkinliğin saati: 18.18. 8 Ocak 1948 tarihinde Bursa'da doğdu, 5 Mayıs 1973 tarihinde Ankara'da hayatını kaybetti. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulunu bitirdi. Türkiye Radyo Televizyon Kurumunda kurgucu olarak çalıştı. 12 Mart döneminde ağır baskı ve işkenceler gördü, beyin kanamasından yaşamını yitirdi. Şiirleri Forum, Soyut, Yansıma, Yeni Eylem ve Yordam gibi dergilerde yayımlandı. Arkadaş Z. Özger'in lirik bir dille yazılan şiirlerinde, ikinci yeni akımından esintiler vardır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/05/izmir-kitap-fuari-24-kez-kapilarini-aciyor", "text": "TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile bu yıl 24.'sü düzenlenen İzmir Kitap Fuarı, 6 Nisan Cumartesi günü, her zaman olduğu gibi yine Kültürpark'ta kapılarını açıyor. 24. TÜYAP İzmir Kitap Fuarı'nın bu yılki onur konuğu değerli şair ve yazarımız Hidayet Karakuş. TÜYAP tarafından kendisi için hazırlanmış olan Türkçem Adresimdir adlı bir kitap Karakuş'a armağan olarak sunulacak. Fuar süresince düzenlenecek olan panel ve söyleşilerde Hidayet Karakuş'un hayatı, edebi yönü, eserleri ele alınacak ve kendi sesinden şiir dinletisi gerçekleştirilecek. 6-14 Nisan tarihleri arasında ziyaret edilebilecek olan Kitap Fuarı'na bu yıl 450 yayınevinin katılması bekleniyor. Pek çok kültür ve imza etkinliğinin de düzenleneceği fuarda;okurlar, hem yeni çıkan kitapları bir arada bulabilecek hem de sevdikleri şair ve yazarlarla tanışma olanağı elde edebilecekler. Bu etkinliklerden bazılarını sıralayacak olursak: PEN Türkiye tarafından görevlendirilerek bu yılın Dünya Şiir Günü Bildirisi'ni yazan Süreyya Berfe için bir ödül töreni gerçekleştirilecek. TÜYAP tarafından düzenlenen Nazım Hikmet ve Kadınlar konulu bir söyleşide Zeynep Oral konuşmacı. İnkılap Yayınları tarafından hazırlanan bir başka söyleşideyse Sinan Meydan Atatürk Etkisi hakkında konuşacak. Bilgi Yayınevi'nin düzenleyeceği Yunus Bekir Yurdakul'un yönetip sunumunu Hidayet Karakuş, Mavisel Yener, Şahin İzgüve Biray Üstüner'in yapacağı bir törendeyse, edebiyatımızın önemli isimlerinden Muzaffer İzgü anısına ikincisi düzenlenen II. Muzaffer İzgü Gülmece Öykü Ödül Törenigerçekleştirilecek. Ceyhun Atuf Kansu 100. Yaşında 7 şiiriyle İzmir Edebiyat Platformu tarafından düzenlenen bir şiir dinletisiyle anılacak. Etkinlik takvimi her zaman olduğu gibi, fuara girişte danışma masalarından elde edilebilir. Daha aydınlık güzel günlere umudu çoğaltan bol okurlu kitap günleri olsun."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/05/veysel-colak-ile-siir-atolyesi", "text": "İzmir Karşıyaka'da her hafta düzenlenen 'Veysel Çolak ile Şiir Atölyesi'nin bu haftaki konusu, 'sözcük'. 27. haftasına ulaşan programda, 6 Nisan Cumartesi günü sözcük, sözcük dağarcığı, sözcüğün işlevi ve sözcük sıklığı üzerinde durulacak. Haftanın kitabı ise George Thompson'dan 'Marksizm ve Şiir'. Karşıyaka Çarşı Kültür Merkezi'nde her hafta yapılan etkinlik, tüm edebiyat severlere açık ve ücretsiz. Bu haftaki program, 6 Nisan Cumartesi saat 14.00'te gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/07/aslindan-ote-gozlem-hikayeleri-beterotu", "text": "1997'den bu yana çeşitli dergi ve gazetelerde muhabir, editör, köşe yazarı olarak çalışan Pınar Öğünç'ün Aksi Gibi adlı ilk öykü kitabından sonra Beterotu adlı kitabı Nisan ayı içinde raflarda yerini alacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/07/izmir-kitap-fuarinin-ilk-gunu", "text": "İzmir Kitap Fuarı; bu yılki onur konuğu Hidayet KARAKUŞ'un açılış konuşmasıyla başladı. Etkinlik ilk günden itibaren yüzlerce yayınevi şair, yazar ve okurun buluşmasına sahne oluyor. Fuarın gerçekleştirildiği Kültür park'ın kapısından girer girmez, danışma görevlilerinden edindiğim etkinlik takvimini şöyle bir inceledikten sonra daha önce planladığım gibi, değerli şair ve yayıncı Halim Yazıcı ve ekibi tarafından yayımlanan, severek takip ettiğim edebiyat dergisiCaz Kedisi standına yöneldim. Yolumun üzerinde Ankara'dan gelen Kurgu Yayınları sahibi ve yayıncısı, şair ve yazar Alaattin Topçu ve oğlu ile, Cemal Süreya Derneği standında Konya'dan gelen şair arkadaşım Ahmet Üresin ile ve Yazarlar Sendikası standında birbirinden değerli şair ve yazarlarımız Zübeyde Seven Turan, Dizdar Karaduman, Bülent Güldal, M. Mazhar Alphan ve Emine Çakır ile selamlaşıp tekrar görüşmek üzere onlardan ayrıldım. Sonunda Caz Kedisi'ne gelebildim. Derginin 17. sayısı daha ilk sayfasından yüzüme gülümserken, sevgili Hülya Deniz Ünal'ın 2013 yılında çıkarmış olduğu halde elimde olmayan Ağaçlar Kitabını görünce sevinçle sarıldım. Yazarlar Sendikası Başkanı sevgili arkadaşım Mehmet Mahzun Doğan ileŞiir Kalbimizde etkinliklerinin mimarı olan ve geçtiğimiz günlerde Kanguru Yayınlarından Ateşin Eli adlı yeni bir kitap çıkaran Metin Soydeveli şairimiz de oradaydı. Biz ayaküstü sohbet ederken değerli yazın dostumuz, usta gazeteci şair Oğuz Tümbaş da bize katıldı. Dil Derneğinin standında karşılaştığım sevgili Düriye Ayyıldız ve yazın ustası Bahri Karaduman ile selamlaşıp, İzmir Büyükşehir yeni Belediye Başkanımız sayın Tunç Soyer' in söyleşisine katılmak için birlikte konferans salonuna yöneldik. Salon hınca hınç dolmuştu. Bu durumda içeri giremeyen pek çok yazar ve sanatçı dostlarımızla konferansın daha büyük bir salonda yapılması gerektiğinde hemfikir olmuştuk. O sırada merdivenlerde, PEN Türkiye Yazarlar Kurulu tarafından bu yılın şairi olarak belirlenen ve 2019 yılı Dünya Şiir Günü Bildirisi'ni yayımlanan usta şair Süreyya Berfe göründü. Onun ödül töreninin yapılacağı salonda Tunç Soyer'in söyleşisi devam ettiğinden bir süre bekletildi. Ayakta durmakta oldukça zorlandığı gözlenen büyük şairimizin, kısa süren bir çözüm arayışı sonunda bir sandalye getirtilerek oturup dinlenmesi sağlandı. Değerli şair dostlarımız Oğuz Tümbaş, Selami Şimşek, Osman Akbaşak, Hülya Deniz Ünal ve M. Mahzun Doğan ile hemen oracıkta birkaç fotoğraf karesi aldık. Tunç Soyer'in konferansı devam ederken, sevgili Ahmet Günbaş'ın Hayal Yayınları'ndan yeni çıkan deneme kitabı ŞİİR ZAMAN İÇİNDEnin imza etkinliğini kaçırmak istemedik. Hayal Dergisi ile Ahmet Günbaş imzalı kitaplarımızı edinmiş, sevgili İlhan Soytürk şairimizle hep birlikte bir anı fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmemiştik. Bu koşuşturma içinde, fuar onur konuğu, çok değerli eğitmen şair ve yazarımız Hidayet Karakuş'un Kendi Sesinden Şiirlerini dinleyememenin burukluğunu yaşadım. Ama onun onuruna hazırlanan Türkçem Adresimdir kitabını edinebilmiştim. Ahmet Günbaş'ın imza etkinliğinden hemen sonra Süreyya Berfe için düzenlenen ödül törenine de yetiştik. PEN Türkiye Başkanı Zeynep Oral'ın yönettiği etkinlikte Haydar Ergülen, İsmail Mert Başat ve Asuman Susam'ın etkileyici konuşmaları, Süreyya Berfe'nin zaman zaman tatlı çıkışmalarıyla güzel bir etkinlik oldu. Hemen sonrasında yine Zeynep Oral'ın konuşmacı olduğu, TÜYAP tarafından düzenlenen Nazım Hikmet Kadınları konulu konferans vardı. Bu arada fuarın geçen yılki onur konuğu Sina Akyol da etkinliğe geldi ve çıkışta hep birlikte çay içip dinlenebileceğimiz bir yer bulamamanın şaşkınlığıyla fuar alanından ayrıldık. Basmane Garı'ndaki kıraathanede ancak içebildiğimiz çaylardan sonra yine görüşmek üzere vedalaştık. Fuarın serin ve yağışlı geçen bu ilk gününü,14 Nisan'a kadar daha ziyaret edilmesi gereken birçok yazarımız olduğunu bilerek noktaladık."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/09/2018in-edebiyata-kattiklari", "text": "Hürriyet Kitap Sanat yazarları Doğan Hızlan, Selim İleri, A. Ömer Türkeş, Ömer Erdem, Yücel Kayıran, Haydar Ergülen, İhsan Yılmaz, Metin Celal ve Erkan Aktuğ'dan oluşan jüri, 2018'in en iyi 50 kitabını yılın son haftasında seçerek duyurdu. Listede ilk sırayı Latife Tekin'in 'Sürüklenme'si aldı. Sürüklenme, Haydar Ergülen'in yorumuyla, Latife Tekin'in ''yoksulların yeni bir biçim alan yoksulluğu gibi yeniden biçimlenmiş''diliyle kaleme alınmış bir yapıt. Can Yayınları tarafından yayımlanan kitap,192 sayfa ve Mart 2019'da 3. Baskısını yaptı. İkinci sırada Notos Kitapça yayımlanan ''Bedenlerin Göçü ''var. Yurri Herrera, çağdaş Meksika edebiyatına, daha önceki üç romanıyla derin bir soluk getirirken, Şubat 2018'de Bedenlerin Göçü ile okuyucuyla buluştu. Üçüncü sırada Ayfer Tunç, ''Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura ''romanıyla yer almış. Seçkideki kitapları incelediğimizde, listede yalnız beş adet şiir kitabı olduğunu görüyoruz. 4 ciltten oluşan eserde öyküler ve şiirler yer alıyor. 2018 yılında çıkan şiir kitaplarına göz attığımızda, birbirinden iyi yapıtlara rastlıyoruz. Refik Durbaş'ın ''Şayeste''si, Zafer Şenocak'ın ''Kıyı ve Kabuklar''ı, Mehmet Can Doğan'ın Attila İlhan ödüllü ''Camekan''ı, Ruhi Su Şiir Ödüllü Betül Dünder imzalı ''Unutmanın Kısa Tarihi'', Arife Kalender'in ''Yağmur Sandım Kendimi''kitabı, Asuman Susam'ın ''Plasenta''sı, Gökçenur Ç.'nin ''Giderken Öpmeseydin Keşke''si, Duygu Kankaystın'ın ''Rağmen''i, ve daha nice güzel yapıtlar var okunulası. Şiirin okuyucusuna ihtiyacı olduğu kadar, şiire ihtiyaç duyan bir okuyucu kitlesi de olsaydı belki, şiir günümüzde toplumun'' ilk önce kurtarılacak'' listesinde yer alırdı. Ne yazık ki, çağımız şiirsellikten uzak artık. Dar ve gittikçe muhafazakarlaşan insanların cehalet ve saldırganlıklarından bunalan bir gökyüzü altında, kendimize ve bizim gibi ''öteki'' lere yaslanarak yaşıyoruz. Şiir gibi yaşamak sevdalısı olanların sayısı azaldıkça, şiirsellikle örülü bir dünya düşü, şimdilik ancak düşlerde kalmıştır. Yine de umutsuzluğa düşmeden, dizelere gömülü düşlere sahip çıkan şiir severlerin varlığına güvenerek, insana dair umudu yitirmeyerek okumaya ve yazmaya devam ediyoruz. Bir gün diliyorum ki, seçilecek ilk elli kitap arasında en az yirmi beş tanesi şiir kitabı olsun. Kadınların gülüşü ve duruşu şiir gibi olsun mesela. Çocuklar, bir şiirin doğuşu gibi doğsun. Sevgililer, şiir versin birbirine. En çok da babalar şiir yazsın kızlarına. Şairler, şiirin koridorlarında gezinirken, başlarından gökyüzü eksik olmasın. Yirmi dört yıldır içerde, dışarısını düşleyerek yazan şair İlhan Sami Çomak özgür bırakılsın artık. İnsanın gücünü ve aczini hafızasından ve geleceği yaratma azminden şekillendiren şiir emekçileri özgürce yazsın dizelerini."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/09/hikmet-temel-akarsu-ile-sairlerin-barbar-sofralari-uzerine-2", "text": "H. T. A.: Şiir her ne kadar tek başınalık faaliyetlerinin zirvesi olsa da bir tayfa ile birlikte ifa edildiğinde yankısı, yansıması, etkisi ve enerjisi çarpan etkisi yaparak yükselir. Tek başınalık halinde vücuda getirilen şiir, okuyanı, etkileneni, tartışanı ve karşı çıkanı olmadıkça pek bir işe yaramaz. O yüzden edebiyat mahfillerinin ev civcivlileri şairlerin oluşturduklarıdır. Oradaki heyecan, coşku, adanmışlık ve çılgınlık, ticarette, siyasette, sporda, sanatta, savaşta, dövüşte; hiçbir yerde olamaz. O tutku ve ihtirasın ateşlediği dimağlar ortamları kırar geçirir ve şairlerin şiirleriyle birlikte anekdotları da oradan yayılır topluma. İşte o anekdotlar şiirin şehir efsanelerini oluşturur. Bakınız bütün önemli şairlerin böyle dilden dile dolaşan öyküleri, hadiseleri, anekdotları, efsaneleri vardır. Şairleri şair yapan; şiiri de şiir yapan biraz da budur ve bu söylencelerin çıkış yerleri şairlerin hiçbir kural ve kaide tanımadan kendi poetikalarını yaşamın yasaları gibi sundukları o barbar sofralarıdır. Yani kendileri gibi yaşayan diğer ediplerle bir araya geldikleri işret meclisleri... Bu meclislerin iç yapısını ve ruhunu anlamak şiiri anlamak kadar hatta bazen ondan da önemlidir. Kısacası bir şairin öyküsünü biraz da bu meclisler belirler. Kuşkusuz bu ilginç sosyal oluşumları anı türünde kaleme alan yazarlar da vardır ama ben narrativ bir formda ele aldım. Edebi alegoriler, mecazlar ve dolaylı anlatımlarla öyküleştirdim. Böylece hem bu mahfillerin iç yüzünü verdim hem de olayı biraz abartıp anlatımcı birer edebi ürün; yani öykü haline taşıdım. Sanırım böylece çekiciliği ve anlamı daha da kuvvetli oldu. Bunların hangisi bana daha yakındır?... Bir bakıma hepsi; Kadıköylü şairlerin barbar sofralarında ziyadesiyle bulunduğum ve ait olduğum için, Beyoğlu'nın hikayesi hep marjinal ve avangard olduğu için, taşradakiler en içli ve en samimi olanları oldukları için, gurbettekileri bambaşka türden bir yoksunluğu yansıttıkları için beni cezp eder. H. T. A.: Hazin ama bu gerçeği artık herkes biliyor ve kanıksandı. Şiir marketten kovuldu. Kitabevleri şiir bulundurmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama kitabımı dikkatli okuduğunuzda göreceksiniz ki akabinde öykü ve daha sonra roman da kovuldu. İronik ama kitabevleri edebi olan ürünleri değil bulundurmak, görmek bile istemiyorlar. Bunların yerine best-seller'lar, endüstriyel edebiyat ürünleri, kampanya romanları, siyasal maksatlı hormonlu yapıtlar, propaganda kitapları ve edebiyat dışındaki her şeyi tercih ediyorlar. Yemek kitapları, seyahat kitapları, yoga kitapları, kişisel gelişim kitapları, gazeteci kitapları, tür edebiyatı ve daha akla hayale gelmeyen her şey. Bundan incinmek yerine edebiyatın yatak değiştirdiğini kabullenmek gerekiyor. Gerçek edebiyat artık kitabevlerinde bulunamıyor. Bundan yüksünmemek lazım; kültürümüzün fetret devrinde belki bu şekil daha anlamlı ve onurlandırıcı... Sadece edebiyatın aktığı yeni yatakları daha iyi anlamaya çabalamak gerekiyor. H. T. A.: Şairlerin Barbar Sofraları zaten büyük oranda bu işlevsellik için yazıldı. Bizde edebiyat sosyolojisine dair yapıt çok fazla yazılmaz. Hele narrativ olanı hiç. Bu kitabı gelecekte okuyacaklar bir devrin edebi mahfillerini tüm naiflik ve samimiyetleri ile göreceklerdir. Buradan çıkarsamalarda bulunabileceklerdir. Tıpkı şimdi bizlerin Fikret Adil'lerden filan çıkarsamalarda bulunduğumuz gibi. H. T. A.: Kadıköy ve yakın çevresi ile birlikte Beyoğlu benim temel yaşam alanlarım. En iyi bildiğim yerleri bu ülkenin... Orada hangi taşın neden nerede olduğunu bile bilirim. İyi bir edebi performans için bu düzeyde bildiğiniz bir parkurda koşmalısınız. Yoksa eseriniz başarısız olur. H. T. A.: İltifatınız için teşekkür ederim. Ama iyi bir yazarın yazdıklarında görünenlerden daha önemli olan görünmeyenlerdir. İyi bir et yemeğinin et kokmaması gerektiği gibi iyi bir edebiyat yapıtının da edebiyat kokmaması gerekir. Buna yazınsal ustalık denir. Ben bu alanda yetkinleşmeye çok önem veririm. Mesela kırk yaşıma kadar Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal gibi basit yazan yazarların neden bu kadar önemsendiğini anlayamazdım. Şimdi o sadeliğin ve akıcılığın ve okuru sörf yapar gibi hissettirmeden temalar üzerinde gezdirmenin ne kadar önemli ve zor bir şey olduğunu biliyor ve bunun nedenlerini anlayabiliyorum. O yüzden de yazarken en çok bu görünmeyenlere önem veriyorum. Örneğin tema geçişleri, tümceler arası liyezonlar, ses uyumları, söyleyiş rengi, bölgesel üslupları esere yedirirken anlaşılır olmaktan kopmamak, klişelerden kaçmak, sofistike gözükme sevdasından uzak durmak, okura bilgiçlik yapmamak vesaire vesaire vesaire... Tarzıma yakın yazar şudur diyemem size; çünkü ben edebiyatın pek çok alanında farklı üslupçuluklarla at koştururum; ama bu yazınsal ustalıkları benden çok daha iyi beceren pek çok yazar var. Kuşkusuz bunlar yerli. Çünkü ben edebiyatın anadilde yapılabilen bir şey olduğuna inanırım. Çeviri edebiyata fazla hürmet etmem. Daha doğrusu çeviri edebiyat, edebiyat değildir; başka bir şeydir. Yararlıdır ama edebiyat değildir. Şimdi ben ana dilimde sözünü ettiğiniz tarzda edebiyat yapan büyük ustaları saymaya kalkacak olursam size kısa bir edebiyat tarihi kitabı sunmam gerekir. Ben onların yanında bir hiçim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/09/huseyin-ferhad-kitabi", "text": "2018 Altın Defne Edebiyat Ödülü'nün sahibi Hüseyin Ferhad oldu. Bu ödül çerçevesinde düzenlenen sempozyumda sunulan bildirilerin Faris Kuseyri tarafından bir araya getirilmesiyle oluşturulan 410 sayfalık Hüseyin Ferhad Kitabı da Hatay Büyükşehir Belediyesi tarafından edebiyatseverlere ücretsiz olarak dağıtıldı. Kitap; Ahmet Telli, Gülseli İnal, Haydar Ergülen, Salih Bolat, Hasan Ali Toptaş gibi değerli yazarların bildirilerinden oluşuyor. Hüseyin Ferhad hakkında yazılmış çeşitli yazılar, şairin kendi seçtiği şiirler, tam bir bibliyografya ve şairle yapılmış güncel bir söyleşi ile de zenginleşiyor. Kişisel albümünden seçilen fotoğraflar da okura bir sürpriz niteliğinde. Şair Faris Kuseyri, kitabın sunuş bölümünde böyle bir bütünü ortaya koymanın hem derviş, seyyah ve kalb ülkesini arayan Hüseyin Ferhad'a, hem de kadim şehir Antakya'ya bir hak teslimi olduğunu, şairle ilgili böyle bir kitaba imza atmanın da kendisinin ödülü olduğunu ifade ediyor. l954'de Hassa'da doğdu. Gazi Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümü'nü bitirdi. Film-Radyo-Televizyon ile Eğitim Merkezi'nde radyo program yazarı ve yönetici olarak çalıştı. Ticaretle uğraştı, matematik öğretmenliği yaptı. İzmir'de yaşıyor. Şiirleri İngilizce, Fransızca, Almanca başta olmak üzere pek çok dile çevrildi. Ve Yürüdük Ateşlerin İçinden'le1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü'ne, Söyle Gölgen de Gitsin'le 1994 Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne, Hazer İçin Birkaç Sarı Gül'le de 2001 Altın Portakal Şiir Ödülü'ne layık görüldü. Hüseyin Ferhad Kitabı onun dünyasını keşfetmek isteyenlere eksiksize yakın bir yol haritası sunuyor. Hüseyin Ferhad, kitaptaki söyleşisinde Her şair bir geleneğe doğar, bir töreler ve törenler silsilesine. Kendinin kılar onları. Sonra döker eteğindeki taşları. Merak böceğim, harf cinlerim uzaklara, eski zamanlara sürüklediler beni. Steplere, tundralara, s/imge bahçelerine. diyor. Farklı coğrafyalara, şamanlığa dair sezgisel bilince, tarihle ele ele vermiş mitler atlasına yaslanan özgün bir şiir dünyası Ferhad'ınki. Ne kadar kulaç atılsa tamamlanmayan bir umman seyahati gibi onu okumak. Hüseyin Ferhad Kitabı'nın en çarpıcı başlıklarından biri Kendi Seçtikleriyle Hüseyin Ferhad Şiirleri bölümü. Seçilenler arasında şairin çok bilinen Metafizik, Uçurumlar Dolambacı I-II, Zala, Hayal Ülkesinin Keşfi IX, Kufe'de Bir Hüseyni Akşam, Ama Gel de Anlat gibi şiirler var. Seçkinin sonuna bir de şairin kendi el yazısıyla Ben, Geronimo şiiri eklenmiş. Hüseyin Ferhad şüphesiz ki yaşayan en kıymetli şairlerimizden. Şairle tanışmayı geciktirmemek, daha önce tanışma şansını yakaladıysak daha derinine inmek, onu bir de diğer ustaların kaleminden okumak için Hüseyin Ferhad Kitabı temel bir başvuru kaynağı. Özenli baskısıyla da dikkat çeken eser, Hatay Büyükşehir Belediyesi'nin kültür hizmeti olarak okura sunuluyor. başka bir deltanın içinde, yanında, çevresinde addetmek nafiledir. Bu bakımdan Kılıç İpekte Sınanır Türk şiirine bir armağandır. Taklit edilemeyecek kadar nevi şahsına münhasır, okurunu cezbeden Şaman sözüdür de denebilir. Hüseyin Ferhad Şiiri şimdiye kadar yazılmış şiirden farklıdır. Ne Garip Akımı ne İkinci yeni ne de Toplumcu Gerçekçi ekollere aittir. Ne de Batı şiirinin bir replikasıdır. Hiç bir şiirsel söylemin, hiçbir şair-i Azam'ın tilmizi olmayan Ferhat: Yeni'yi denemektedir. Yeni; önce imajinasyon olarak oluşur ve o ana dek düşünülmüş olandan çok farklıdır. Yeni bir estetik üslup kurumlaşmış iletişimle ters orantılıdır. Şairdeki üst- şifreleme onun idrak zamanını kavramamıza yol açar. Efsanelerden, tanrıçalardan, masallardan, mitolojiden, söylencelerden inen heroik tat, masalsı güç ve cesur kalem kullanışın beyaz kağıtta ölümsüzleşmesi, duyumların evrenselleşerek ortak belleğe yeni katkılarda bulunması ve sonsuz düş gücü dönemeçleri hepsi birden Hüseyin Ferhad'ın şiirsel dilidir. Hüseyin Ferhad: Şövalye. Gelenekte olmayana gelenek eklemek şuaranın işi olmak gerekirse, zannımca ilk iş Hüseyin Ferhad'a 'şövalye' nişanı vermek olmalı. Öneri benden. Gerçekleştirmesi kimden derseniz, herhalde devletten değil, çölden, çadırdan, Yörükten, Abdaldan, kabileden, boydan, soydan ve yoldaşlardan derim. Tengriye yakın, çoğun bir yaya, bazen atlı, şövalye dediğimize göre süvari demek yakışır, bir Hüseyin, ki adını taşıdığı şehidin gözyaşlarını izler gibi adım adım değil, damla damla, sergüzeşt desem maceraya sayılır, yolculuk desem seferi olduğu sanılır, belki seyr-i süluk kavramıyla bir nebze olsun anlaşılır onun menzil-i maksudu. O bir 'hakikat yolcusu' bence ve elbette 'batıni' olanın içsel arayışıyla sürüyor yolu. Hüseyin Ferhad'la arkadaşlığımız, diyebilirim ki en az Hititlere kadar uzanır. Dikkatle bakıldığında avucundaki yara izi görülebilir. Onu şiirleriyle tanımayanlar ta Cengiz Han'ın yanında genç bir savaşçıyken salladığı kılıç sapından kaldığını sanır. Oysa o bir şaman şairdir, kayalardan mavi yağmurlar sağmaktan avuçları yara olmuştur. Hataylıdır ama kendini Adanalı olarak görür. Olsun, görsün. Değil mi ki Zala şiirini yazmıştır bir ceylan derisine ve yavuklusuna okumuştur. Şimdi kendimce Ferhad'ın şiirinin dokusuna, gözeneklerine girmeye, onu anlamaya çalışacağım. Bunu yaparken de, elbette duygusallığın tehditlerini nesnelliğin kalkanıyla def etmeye çalışacağım. Çünkü bilinir ki ak koyun ile kara koyunun hemen belli olduğu şey şiirdir. Derken, Hüseyin Ferhad'ı, açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet ettiler. Sözlerine, Şu an rüyada gibiyim, diye başladı Hüseyin Ferhad. Ardından da, kendi adının John Cornford'la, Zin'le, Sultan Galiyev'le, Lebid'le, Ehmede Xani'yle, Yulug Tigin'le, Puşkin'le ve İmrü'l Kays'la anılacaksa bir anlam ifade edeceğini belirterek, cahiliye dönemi Arap edebiyatının önde gelen yedi şairinden biri olan ve Arap edebiyatına doğa temasıyla birlikte kafiye yeniliklerini de getiren İmrü'l Kays hakkında bazı bilgiler verdi. Sonra, alkışlar eşliğinde, uzun boylu biri çıktı kürsüye. O da, asıl adı Adi ya da Muleyka ya da Hunduç olan İmrü'l Kays'ın çocukluğunu Kinde kabilesine reislik yapan babası Hucr'un sarayında geçirdiğini, bir kız için yazdığı aşk şiiri yüzünden babasının onu kabileden kovduğunu, sonra bin pişman olup geri çağırdığını, ama çok geçmeden Kays'ın yeniden çöllere kaçtığını, sonra orada serseri bir grubun başına geçip kendini sadece müziğe, içkiye ve şiire verdiğini, babası öldürülünce öç almak için kabile savaşlarına katıldığını, bir süre sonra yapayalnız kalıp Teyma emirine sığındığını, emirin onu Bizans imparatoruna gönderdiğini, sonra İmrü'l Kays'ın bir rivayete göre hanedandan bir kadına aşık olduğunu, bu yüzden Ankara civarına sürgün edildiğini, sonra armağan olarak peşinden kendisine zehirli bir gömlek gönderildiğini ve bu gömleği giyince de bir çeşit deri hastalığına yakalanıp acılar içinde öldüğünü anlattı. Vasiyeti üzerine İmrü'l Kays, Ankara yakınlarındaki Asip dağına gömülmüştür, dedi ardından da. Güney Rüzgarı Yayınları, Antakya, Şubat 2019, 410 s."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/09/libroda-nietzsche-atolyesi", "text": "12-19-26 Nisan'da Kaan H. Ökten'le Nietzsche Atölyesi Atölye Libro'da."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/09/meltem-dagci-mustafa-ozel-ile-sansur-ve-resim-uzerine-konustu", "text": "Mustafa Özel: Sansür bilimsel, felsefi ve sanatsal alanlarda yüzyıllar boyu olmuştur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/09/otizmli-cocuklardan-masumiyetin-umudu-sergisi", "text": "Trump AVM, Nisan ayında otizmli çocukların eserlerinden oluşan 'Masumiyetin Umudu Resim Sergisi'ne ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Kenan Bahadır Derre'nin üstlendiği sergi, 1-30 Nisan 2019 tarihleri arasında gezilebilecek. Otizmli ve olağan gelişim gösteren çocuklar, sergi için Mart ayında ressamlar Genco Gülen ve Levent Morgök eşliğinde resim atölyelerine katıldılar. Sanatın iyileştirici gücünü arkasına alan 'Masumiyetin Umudu Sergisi Resim Atölyesi'çalışmaları sonucunda ortaya çıkan resimler, 'Masumiyetin Umudu' adlı sergide görücüye çıkıyor. Otizm Güçlü Aile Derneği ve Trump AVM iş birliği ile organize edilen sergi, İstanbul Mecidiyeköy'deki Trump Alışveriş Merkezi B3 katında bulunan Trump Art Gallery'de ziyaret edilebilecek. Sergide satışa sunulacak eserlerden elde edilen gelirin tamamı, kısa vadede açılması planlanan Aile Danışma ve Eğitim Merkezine kaynak sağlamak amacıyla Otizm Güçlü Aile Derneğine bağışlanacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/09/tarihin-sifir-noktasi-gobeklitepe-dunyaya-tanitiliyor", "text": "Dünyanın ilk üniversitesi ve tapınağı kabul edilen Şanlıurfa Harran'daki Göbeklitepe'nin dünyaya tanıtımı için harekete geçildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2019'u Göbeklitepe Yılı ilan etti. Türkiye'nin yurt dışında kapsamlı bir şekilde tanıtılmasına yönelik çalışmalar yürüten Yunus Emre Enstitüsü, Göbeklitepe yılı kapsamında Göbeklitepe: İnsan ve Hayat ana temasıyla tüm dünyada Türkiye Haftaları düzenliyor. Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki dostluk ve kültürel bağların pekişmesi amacıyla 2009 yılından bu yana dünyanın dört bir yanında etkinlikler gerçekleştiriyor. Ankara merkezli Yunus Emre Enstitüsü tarafından dünyanın farklı noktalarında yıl boyunca düzenlenecek Türkiye Haftaları'nın ilki Romanya'da 3-7 Nisan 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Ülkemizin farklı özelliklerinin tanıtılmasının amaçlandığı Türkiye Haftası ile farklı mekan, ses ve renkler ile dünyada bir Türkiye etkisi oluşturulması hedefleniyor. Türkiye Haftası, Romanya'da Göbeklitepe Konferansı ile başladı. Şanlıurfa Müze Müdürü ve Göbeklitepe Kazı Heyeti Başkanı Celal Uludağ'ın Romanya Milli Kütüphanesinde gerçekleştirdiği açılış konferansında; Göbeklitepe'nin tarihsel süreci, dünya tarihi açısından önemi ve bölgede yürütülen çalışmalar ile ilgili bilgiler aktarıldı. Konferansa Türkiye Cumhuriyeti Bükreş Büyükelçisi Füsun Aramaz başta olmak üzere akademisyen, arkeoloji bölümü öğrencileri, müzeciler ve seçkin davetlilerden oluşan çok sayıda seçkin misafir katıldı. Göbeklitepe'nin anlatıldığı konferansın ardından kazı alanı ve anıtların detaylı resimlerinden oluşan bir fotoğraf sergisi açıldı. Etkinlikler, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, T. C. Bükreş Büyükelçiliği, Türk İş Adamları Derneği, Romanya Kültür Bakanlığı, GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı gibi kurum ve kuruluşların destekleriyle yapılıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/10/esra-saglik-yazdi-deli-kiza-mektup", "text": "Biliyor musun seni en çok kaleydeskopa benzetiyorum. Her bakışta hüznün çeşitlendiği bir hüzün kaleydeskopu. Bunu nerden mi çıkarıyorum? Tabi ki şiirlerinden. Bir şairi okumak onun şiirlerini okumaktır diyor Raşit Çavaş senin için."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/10/esra-saglik-yazdi-poenun-kuzgunu-bir-cinayetin-anatomisi", "text": "Kapsamlı eleştirileri ile tanıdığım Taylan Kara'nın Poe'nun Kuzgunu adlı romanını büyük bir merakla okumaya başladım. Edgar Allen Poe'nin iki şiirinden yola çıkılarak yazılan bu kurguda bir cinayat üzerinden insan ve toplum ilişkisinin sosyal ve psikolojik boyutlarına vurgu yapılmış."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/10/neslihan-onderoglu-kitaplari", "text": "İstanbul doğumlu Neslihan Önderoğlu, kırklı yaşlarından sonra yazdığı öykü, roman ve çocuk kitaplarıyla üretkenliği ve çalışkanlığıyla dikkatleri üzerine çekmiştir. Edebiyata verdiği eserlerin niteliğiyle adından da sık sık söz ettirmiştir. Yazarın Notos Kitap tarafından Mevsim Normalleri, Filler ve Balıklar, Geri Dön Hayat ve Burada Öyle Biri Yok yayımlandı. Can Yayınları tarafından Yeryüzü Yorgunları ve İçeri Girmez miydiniz? roman ve öykü kitabı; Günışığı Kitaplığı tarafından Bana Sesini Bırak, Mutsuz Palyaçolar Örgütü, ON8 Kitap tarafından da Ay Dolandı ve Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino kitapları yayımlandı. 2013 Haldun Taner Öykü ödülüne değer görülen kitabı İçeri Girmez miydiniz? yazarın aynı zamanda Tarık Dursun K. Öykü yarışmasında ödül aldığı bir öyküdür. Öykülerinde farklı hayatları, farklı insanları bir araya getiriyor. Yalın ve çarpıcı anlatımına insanların günlük yaşamlarını, onların yükünü, aldıkları yaraları ve kabuklarını dahil ediyor. İnsanların sıkıntılarını dert edinen, sorgulayan yazar, İçeri Girmez miydiniz?'de insanı kapının eşiğinde yani gitmek ve kalmak arasında bırakıyor. Gitmelerin hüzün, ayrılık yaratacağı belki de mutluluğa yol açacağı ikileminde bıraktıran öykülerin yolu o ince çizgide birleşiyor. Yani hayatın kendisinde. İçeri Girmez Miydiniz? kitabından sonra yazdığı ikinci öykü kitabı olan Mevsim Normalleri birbirinden farklı 21 öyküden oluşuyor. Mekan detaylarına fazla yer verilmeyen kitapta kısa öykü teknikleri kullanılıyor. Düşünme imkanı veren boşluklarla devam eden öyküler, gündelik hayat ve sıradan insanlara dair yapılan metaforlarla derinleşen katmanlı dil sayesinde okuruna ulaşıyor. Öykülerinde cinsellik, kadın ve beden konularına değinmekten çekinmeyen yazar, toplumsal birikimleri olan bedeni, cinsiyetin karşısında ele alıyor. Öyküdeki verimliğinden sonra romana Yeryüzü Yorgunları kitabıyla adım atıyor. Dildeki hassasiyeti, fazla kelime kullanmama titizliğini gösteren yazar az kelimeyle meselesini anlatabilmeyi, üsluptaki derinliği dildeki disiplinle sağlıyor. Aşkı, sevgiyi, evliliği, bir çatı altına sığınan insanların evlilik döngülerini, şiddeti, doğadan kopuşu ve sonunda bitap düşen insan ruhunun manevi anlamdaki yorgunluklarını anlatıyor. Uzun yıllar süren ve artık birbirinden kopan insanların evliliklerine olan bakış açısı hem geçmiş hem de geleceğin aile yapısına ayna tutuyor. Tek bir taraftan bakmadan bireyi ilgilendiren sorunların aslında toplumu da kapsadığını gösteriyor bize. Sadece bu an ya da günlük bir mevzu gibi algılanmaması gereken olayları öteye taşıyor. Karakterler, mekanlar, aile içi ilişkiler, birçok şeyin merkezidir aslında. Mutlu evlilik yoktur mutlu birey vardır. demek gibi bir şey sanırım. Aile üzerinden masaya yatırılan sıkıntıları dert edinen yazar geçmişi gelecekten ayrı tutmuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/10/sukru-erbas-ile-imza-ve-dinleti", "text": "İzmir Kitap Fuarı, kitapseverlere 24. kez kapılarını araladı. TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği iş birliği ile Kültürpark'ta düzenlenen fuar boyunca pek çok şair ve yazar imza günleri yapıyor. Ünlü şair Şükrü Erbaş, 13-14 Nisan 13.00-17.00 saatleri arasında Kırmızı Kedi Yayınevi standında kitaplarını imzalayacak. Şair, 22 Nisan Cuma 16.00-19.00 arasında fuarda yine okurlarıyla buluşacak. 23 Nisan Cumartesi15.30-16.30 arasında sanatçı Metin Karausta ile birlikte şiir ve türkü dinletisi düzenleyecek. Erbaş, Kültürpark Konferans Salonu-1'de yapılacak Aşığız Can Bulur Söz Ağzımızdabaşlıklı dinleti öncesi ve sonrasında da Kırmızı Kedi standında kitaplarını imzalayacak. Usta şair, 13 Nisan Cumartesi saat 20.30'da da İnsanın Acısını İnsan Alır başlığıyla şiir dinletisi düzenleyecek. Şarkılarıyla Mertcan Titiz'in eşlik edeceği dinleti, İzmir Konak-Kemeraltı'ndaki Bonema Cafe&Bar'da yapılacak. 14 Nisan'a kadar ziyaret edilebilecek olan fuar, bu yıl yaklaşık 450 yayınevini ağırlıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/11/genco-erkalin-hem-uyarladigi-hem-yonettigi-hem-de-rol-aldigi-merhaba-15-nisan-20-30da-enka-oditoryumunda", "text": "Kuruluşunun 50. yılında Dostlar Tiyatrosu; tek kişilik oyunların ustası 60. Sanat yılını kutlayan Genco Erkal'ın hem uyarladığı hem yönettiği hem de rol aldığı yeni oyunu Merhabayı ENKA Oditoryum sahnesine taşıyor. İlk kez geçtiğimiz eylül ayında New York'ta sergilenen müzikli oyun Merhaba, Genco Erkal'ın Benim yazarlarım dediği Aziz Nesin, Bertolt Brecht, Can Yücel, Nazım Hikmet ve William Shakespeare'in yapıtlarından oluşuyor. Müzikli bir gösteri olan Merhabada Fazıl Say, Kurt Weill, Yiğit Özatalay, Arif Erkin ve Selim Atakan'ın besteleri, piyano ve basklarnet eşliğinde seslendiriliyor. Sahne tasarımını Cihan Aşar'ın, giysi tasarımını Özlem Kaya'nın, ışık tasarımını Hakan Özipek'in yaptığı oyunun müzik yönetimini ve düzenlemesini ise Yiğit Özatalay üstleniyor. Yıllar öncesinden seyirciye seslenen yazarlar; dünyanın ve ülkemizin halleri üzerine kimi zaman güldürücü, hüzünlü ve öfkeli gözlemleriyle yaşadığımız karanlık günlere ve geleceğimize ışık tutuyorlar. Genco Erkal oyununu, üzerimizdeki karamsarlığı atmamız için bir ümit aşısı olarak sahneye taşıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/11/meltem-dagci-yazdi-ters-kule-dipsiz-bir-kuyu-ya-da-sarmal-dongu", "text": "Ters Kule, Portekiz'in Sintra bölgesinde yer alan 27 metre derinliğinde bir kuyudur. Aslında bir nevi ters kuledir. Ters Kule'de bulunan sarmal merdiven hermetik geleneğe özgü olan ölüm/ yeniden doğuşu temel alarak yapılmış. Kulede yukarıdan aşağıya doğru iniliyor. 139 basamak bulunmakla birlikte sarmal merdivende 9 adet platform varlığını korurken çeşitli kaynaklara göre cennetin ve cehennemin dokuz katı böylece temsil edildiği rivayet edilir. Ters Kule, 21 yaşındayken müebbet hapis alan ve geçtiğimiz sene yaşamını yitiren yazar Murat Saat'in yayımlanan ikinci öykü kitabının adıdır aynı zamanda. Dedalus'tan çıkan kitap Kırmızı ve Mavi Defter olarak ikiye bölüme ayrılır. Sanki, Daha, Demincek, Yoktum başlıklarının altında öyküler toplanmıştır. Ana başlıklar kitabın son cümlesi olarak da çıkar karşımıza. Bir sarmal döngü gibi içsel bir yolculuğa ilerleyen öyküleriyle toprağın derinliklerini veya ışığın büyüsünü keşfetmek için derini daha da en derini işaret ediyor Murat Saat. Bu gösterme biçimini mantıksal olarak değil tam tersi zihinsel/ sezgisel şekilde yapıyor. İnsanın içine, ruhunun benliklerine dönüyor. Kuleyi, kuyuyu, hatta kuyunun dibini gösteriyor. Kimi zaman derinliklere inen kimi zaman da ışığı görmek isteyen insan zihni, yukarı baktığında ışıklar içinde aşağı baktığında ise diptedir. Öykülerinde zaman, kule ve kuyu imgeleri ömrünün yarısını geçirdiği hücre gerçekliğinden dolayı oldukça hissedilmektedir. Hapishane hücresinde geçirdiği yılların etkisiyle dönüp dönüp yine kendisine bakar ve yüzünü/bireyselliğini zaman ile sorgular. Bitmek bilmeyen zamana ettiği tanıklık azalan/çoğalan biçimde hücrelerine kadar dağılır. Geçirdiği zamanı yok sayar ve boşluğun içerisindeki sonsuzluğa inanır. Ütopik anlamda zaman kavramı ona göre hiçlik duygusunu oluşturur. Bu duyguyla renkleri, yüzünü ve nesneleri zamanın içerisine dağıtır, eritir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/11/muntehir-sairler-tuneli", "text": "Şair trajiktir. Uzun süredir bu cümle meşgul ediyor zihnimi. Yaşamdan yana biri olarak bu trajediden beslenip, sanatsal yaratılarını ortaya koysalar bile kırılganlıklarına yenik düşen müntehir şairler canlanıyor gözümde. İntihar her zaman psikiyatri biliminin ilgi alanlarından biri olmuştur. Depresyonlar, kayıplar, ümitsizlik duygusuyla yaşanılan birçok his intiharın dinamikleri arasında sayılabilir. Oysa sanatçıların intiharlarının -psikolojik rahatsızlıkları da yadsımadan- sıradan kişilerin intiharlarından daha farklı, daha karmaşık nedenlere bağlı olduğu düşünülebilir. Yaşadığı çağın bütün sancısını içinde hisseden sanatçı toplumdaki kırılmaya da en fazla maruz kalan olacaktır. İkinci Dünya Savaşı sonrası girdikleri bunalımla yaşamlarının ucundan kendini boşluğa bırakanlar geliyor kalemimin ucuna."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/13/gospodinov-istanbul-edebiyat-festivalinde", "text": "Çağdaş Bulgar edebiyatının usta kalemlerinden GeorgiGospodinov, 2019 İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali'nde yer alacak. Minotor ve Hüzün: Doğal Roman ve Hüznün Fiziği Romanlarının Yazarıyla Buluşma adı altında okurları ile buluşacak olan Gospodinov, romanlarındaki ögeleri ayrıntılı bir şekilde anlatacak. Moderatörlüğünü Ertuğ Uçar'ın yapacağı etkinlik, 19 Nisan Cuma günü Yapı Kredi Bomontiada'da gerçekleştirilecek. Yazarın Türkiye'de Metis tarafından yayımlanan kitaplarından pasajların da okunacağı etkinlikte mitoloji, mimari, nostalji ve doğalcılık akımı sınırlarında dolaşılacak. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali'nin 18 22 Nisan tarihleri arasında Dalgakıran Edebiyat teması ile gerçekleşecek programı belli oldu. Bu yıl on birincisi düzenlenen İTEF'te bu yıl, 20 yazar, 15 edebiyat profesyoneli, moderatörler, çizer ve çevirmenler ile birlikte söyleşiler, etkinlikler, atölyeler, konserler ve edebiyat partileri düzenlenecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/13/izmirde-epicfair-muzik-festivali", "text": "EpicFair Müzik Festivali, 20 Nisan'da 4. kez, İzmir Kültürpark'ta düzenlenecek. 2016 yılında ilki gerçekleşen EpicFair, 4. senesinde, iki ayrı mekandaki 3 ayrı sahnesi ile daha kapsamlı bir festivale dönüşüyor. Yurt dışı ve yurt içinden önemli isimlerin gün boyu sürecek canlı performansları ve aktivitelerinin yer alacağı organizasyonun bu yıl, 3 bin 500 müzik severi ağırlaması bekleniyor. Etkinliği, ajans Publikogerçekleştiriyor. Kendine Has ana sponsorluğundayapılan festivalde RedBull Music, kendi sahnesi ile yer alıyor. Festivalin diğer destekçileri Art Israel ve InstitutFrançaisTurquie. Festivalin yurt dışından konukları; Afro-funk'ın yükselen ismi Togo kökenli Fransız grup Vaudou Game, Londra'nın dünya müzik sahnesine son armağanı, elektronik post-punk grubu HMLTD, İsrailli psych-rock grubu OuzoBazooka, yine İsrail'den elektronik üçlüsü Shame On Us, Disco HalalLabel çatısı altında çalışan elektronik müzik prodüktörü Naduve ve Birleşik Devletler doğumlu, müzisyen, prodüktörAlek Lee. Festivale katılan yerli isimler ise şöyle: Kült progressiverock grubu Nekropsi, Şamanistik bir ayini andıran performanslarında tekno ve folk'u bir araya getiren İnsanlar, geçtiğimiz sene Montreux Jazz festivalinden en iyi çıkış yapan grup ödülü ile dönen elektronik üçlüsü Islandman, 2018'in en dikkat çekici albümlerinden birine imza atan Gözyaşı Çetesi, ülkenin yükselen synth pop akımında kendine has bir yer edinen Brek, yerli sahnenin özgün stile sahip ikilisi Hedonutopia, 2005'ten bu yana dijital müzik blog'u ile farklı projelerde yer alan Undomundo. Bu arada festivalin a ş tasarımı, önde gelen illüstratörler arasında yer alan Kaan Bağcı'ya ait."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/13/mercan-dede-ve-jehan-barbur-borusan-muzik-evinde", "text": "Mercan Dede Secret Tribe Feat. Jehan Barbur etkinliği Borusan Müzik Evi'nde gerçekleşecek. Secret Tribe projesinde bu defa Jehan Barbur'u konuk ediyor. Yayımladığı albüm çalışmaları, gerçekleştirdiği işbirlikleri ve çok yönlü sanatçı kimliğiyle dinleyicilerin kalbinde taht kuran Jehan Barbur ve Mercan Dede bu konserde dinleyicilerine çok özel bir gece yaşatacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/15/24-tuyap-izmir-kitap-fuari-izlenimleri", "text": "İzmir'de Nisan demek; baharın tüm coşkusuyla, Kültürpark'ın yemyeşil dokusu arasında cıvıl cıvıl insan seslerinin kuş sesleriyle karışması, çiçek çiçek dolaşan çocuklarla kitap kokulu aydınlık günler demek. Bu yıl bir türlü göz açtırmayan yağmurla neredeyse soğuk bir havada gerçekleşen kitap fuarı, her şeye rağmen gökkuşağı gibi sarıp sarmaladı herkesi. İzmir ve çevre illerden gelen ziyaretçiler -alım gücünü zorlasa da- yeme içmeden önce gelen kültür açlığıyla, mümkün olduğunca kitap baharı coşkusuna katılmaya çalışıyorlardı. 6 Nisan'da başlayan kitap fuarı 14 Nisan'a kadar bu coşkuyla sürdü. 24. TÜYAP Kitap Fuarı tarafından bu yılın yazarı olarak seçilen onur konuğu Hidayet Karakuş'un açılış konuşmasıyla başlayan fuar; söyleşiler, paneller, imza günleri ile şair-yazar ve okur buluşmalarına sahne oldu. Ekonomik sıkıntının etkilerinin fiyatlara büyük ölçüde yansımasına karşın, kitap fuarına gösterilen ilgi, ülkemizin aydınlanmaya gereksinime bir yanıt gibiydi. Fuara katılımın yüksek olduğu halde, çoğu ziyaretçinin kitap indiriminden yararlanabilmek için son iki günü beklediği gözlendi. Bu yıl önceki yıllardan farklı olarak, fuar girişinde eylem yapan yok denecek kadar azdı. Her görüşten insanın birbirini ötekileştirmeden, daha iyimser ve barışcıl bir yaklaşım sergilemesi, seçim sonuçlarının etkisiyle de olacak ki huzurlu bir hava estirmişti. Bu yıl 24'üncüsü düzenlenen kitap fuarına katılan yayınevlerinden Bilgi Yayınevi standı önünde, fuarın onur yazarı Hidayet Karakuş'un imza günlerinde yine uzun kuyruklar oluştu. Tekin Yayınevi'nde İzmirli yazar dostlarımız Hüseyin Yurttaş ile Eşiktekiler adlı çok başarılı romanından hemen sonra Hamdüsena Sokağı Kadınları adlı bir kitap daha çıkaran sevgili Gönül Çatalcalı, Hayal Yayınları'nda, Karşıyaka Belediyesi Şiir Atölyesi'nde eğitmenliğini sürdüren eleştirmen şair ve yazarımız Veysel Çolak'ın Kalbim Taraf Tutuyor adlı yeni şiir kitabının, Ahmet Günbaş'ın Şiirzaman İçinde adlı deneme kitabının imza etkinlikleri vardı. Top Yayıncılık'ta Yunus Bekir Yurdakul, Ahmet Günbaş ve Eşref Karadağ çocuk öykü ve şiir kitaplarını okurlarıyla buluşturdu. Yapı Kredi ve İş Bankası Yayınları, Türk Dil Kurumu, Dil Derneği, Ozan Yayıncılık, Metis Yayınları, Etki Dize, Cemal Süreya Derneği Yayını Üvercinka, Caz Kedisi, Yazarlar Sendikası, ÇYDD gibi dernek ve kuruluşlarla Kırmızı Kedi, Kanguru Yayınları, Temren, Şiirden her yıl olduğu gibi yine fuar alanımızdaydı. Mühür Yayınları Mustafa Fırat ve seçkin yazar kadrosuyla en çok ziyaret ettiğimiz stantların başında geliyordu. Yeni kitabı Söze derince Dokunuş ile şair ve yazarımız Seval Arslan, Nasrettin Hoca Aramızda adlı yeni bir mizah kitabıyla Ahmet Zeki Yeşil de Mühür Yayınları'nda imzası olan yazarlarımızdandı. Cem Seyhun Ünbay, İlker İşgören ve daha birçok şair ve yazarımızla Mühür, yine gözde yayınevlerimizdendi. Öteki Yayınevi'nde; Hayal Divan kitabıyla Nisa Leyla, Bütün Zenciler Beyaz Güler adlı ilk kitabıyla Sedat Gülmez ve Koray Feyiz yazarlarımız imzalarda bulundu. Adana'dan Yaşam Sanat Dergisi sahibi ve sanat yönetmeni dostlarımız Duran Aydın Sonra Sesin Reyhan ile Fethiye' den Emine Çakır Parantez Yollar ile Dizdar Karaduman da Şiirlerin Söylediği adlı Günce Yayınları'ndan çıkan yeni kitaplarıyla Yazarlar Sendikası'nda okurlarıyla buluştu. Dil Derneği'nde Günışığı Düşünceler ile Selçuk Oğuz da yeni kitabıyla biz sevenlerini mutlandırdı. Fuarın son günü olan 14 Nisan'da en son, Yüksel Pazarkaya yönetiminde değerli yazarlarımız Bahri Karaduman, Eftal Sevinçli, Hülya Deniz Ünal ve Oğuz Tümbaş, bu yılki onur yazarı Hidayet Karakuş şiirleri üzerine bir söyleşide bulundular. Uğur Dündar, Mine Söğüt, İlber Ortaylı, Tunç Soyer gibi değerli isimlerin sevenleriyle buluştuğu 24. TÜYAP İzmir Kitap Fuarı bu kez, ara sıra yüzünü gösteren güneşle, çiseleyen yağmurlu bir günde, seneye daha çok kitapla aydınlanma sevincini yaşayarak, güzel bir baharı daha karşılamak umuduyla sonlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/15/emel-kosarla-soylesi", "text": "Emel Koşar: Sesin yüksekliği, şiddeti ve tınısı onu diğer seslerden ayırır. Seslerin birlikteliğinin ve sürekliliğinin meydana getirdiği ritim şiirin temelinde yer alır. Her şeyin, dünyanın dönüşünün, yıldızların hareketlerinin, kalp atışının ritmi -kendine özgü musikisi- var. Divan şiiri de ses ve musiki üzerine kurulu. Işığın Nefesi'nde sadece Fuzuli ve Şeyh Galib'in değil Yahya Kemal, Ahmed Haşim, Baudelaire'in de yakaladıkları sesi kendi süzgecimden geçirerek okura yeniden duyurmayı hedefledim. Sesin Limanları'ndaki dört unsurun kuşatıcılığı ve kainatı simgeleyen gücü Işığın Nefesi'nde yine dört bölümle devam ediyor. Çünkü ses ve ışık, kainatı aydınlatmakta ve nefesiyle hepimizi sarmakta. E. K.: Işığın Nefesi'ni bir kadının çığlığı olarak tanımlayabilirim. Geçmişten bugüne kadınlık hallerinin sesi. Efsanevi kadınların mitsel, tarihsel ve güncel yansımaları. Portreler'de Hera, Kybele, Apollon, Metis, Simurg, Şaman gibi Yunan ve Türk mitolojisinin, Anadolu kültürünün beni etkileyen şahıslarının ve sembollerinin sesini bugüne taşırken kendi süzgecimden geçirdim. İskenderiyeli Hypatia'nın trajedisi günümüzde de devam ediyor. Hypatia'nın sadece ismi, yaşı, mesleği, yaşadığı coğrafya değişiyor. Sessiz ve uysal olması beklenen kadının hayatı sorgulamasının ve erkeklere karşı çıkmasının sonuçları olumsuz oluyor. Saçlarından sürüklenerek, işkence yapılarak acımasız bir şekilde öldürülen Hypatia hala bilimin ve sanatın ışığını yansıtan bir kaynak, mücevher. Kız Kulesi'nin hüzünlü hikayesi ve Fikriye'nin trajedisi de şiirlerimi zenginleştirirken başkalaşarak farklı bir şekle büründü. Balkonda ise ölümün soluğunu enselerinde hisseden çocuk-annelerin acısını balkona gömmeye çalıştım. Yazarak eksiltmeye çalıştığım acıları belki de çoğalttım. Üstü örtünenlerin ve görmezden gelinenlerin nefesini şiirime taşıdım. Okur da bu kederli nefesin ritmine ortak olacak. Şiddete ve kadın cinayetlerine toplumun tepkisiz kalması hepimizi yaralıyor. Şiirlerim bu yaraların yansıması diyebilirim. Sezgi Kırıt işkence gören, tecavüze uğrayan ve cesedi kenara atılan kadınlardan biri. Bu coğrafyada erkek şiddetinin, zorbalığın, zalimliğin sınırı yok maalesef. Suçlular hafif cezalara çarptırılırken veya serbest dolaşırken sessiz kalarak bu tür suçlara hepimiz ortak oluyoruz. E. K.: Ahmet Haşim'in dediği gibi Sessiz bir şarkıdır şiirim. Rüya dokuyan bir nehir gibi akar şiirim. Hades'i hatırlatıyor şiirlerim. Hades insanlara rüyalar gönderir. Rüyalar yer altı dünyasından çıkarken iki kapıdan geçer. Boynuz kapıdan çıkanlar iyi rüyalar, fildişi kapıdan çıkanlar ise kötü rüyalardır. Şiirlerimi birer rüya metni gibi okuyabilirsiniz. E. K.: Makamlar'da hüzzam, rast, hicaz, kürdilihicazkar gibi Türk sanat müziği makamlarını o makama ait şarkılardan alıntı yaparak şiirleştirdim. Beni çocukluğuma götüren şarkıların ritmini lirik şiirlerimde yakaladığımı ve o melodileri okura ilettiğimi düşünüyorum. Daha önce Attila İlhan da makam şiirleri yazmıştı. Türk sanat müziğinin geçmişi yansıtan ince duyarlığının şiirdeki yansımalarına Attila İlhan gibi ortak oldum. Şiirlerimi bir tür lirik beste olarak gördüğümü daha önce yazmıştım. Müzik, şiiri düzyazıdan ayıran en önemli özellik. Şarkısız Zamanlar'da çöl rüzgarının bestesini yaparken ve yalnızlık kokan kelimelerin melodisini şiirleştirirken görüntüyle sesin örtüşmesine özen gösterdim. Sessiz Ağıtlar'da tarihin ve günümüzün karanlık sayfalarından süzülen hüzünlü hikayelerin bendeki intibaları şiirlerimi besledi. Yaşadıkları dönemde fark yaratan şahısların pencerelerinden hayata baktım. Onların ruhu ruhuma, sesi sesime eklendi, şiirimin ritmine karıştı. MSGSÜ'deki şiir odaklı derslerimde öğrencilerime şairlerin kendi seslerinden şiirler dinletiyorum. Şiirin nasıl okunması veya okunmaması gerektiğini öğrencilerimle tartışıyoruz. Yahya Kemal'in bu konuda yazdıklarını irdeliyoruz. Nazım Hikmet ve Attila İlhan'ın şiirlerini kendi seslerinden dinlemek büyük bir zevk. Behçet Necatigil, Orhan Veli Kanık ve Bedri Rahmi Eyüboğlu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Benim şiirlerimi nasıl okuduğuma okur/dinleyici karar verecek. Bu konuda iddialı değilim. Yine de şiir kitabımı kendi sesimden şiirlerimin yer aldığı bir CD'yle birlikte yayımlayan Vedat Akdamar'a ve Sestanbul'un stüdyolarını bana açan Cemal Erdoğan'a teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/17/15-nisan-dunya-sanat-gunu-cesitli-etkinliklerle-kutlandi", "text": "International Assosication of Art 2011 yılında Meksika'da yapılan genel kuruluna Türkiye temsilcisi olarak katılan Türk sanatçı ve Ulusal Plastik Sanatlar Derneği Başkanı Bedri Baykam, toplantıda Leonardo Da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın Dünya Sanat Günü olarak kutlanmasını önermiştir. Bu öneriyle Leonardo Da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan, tüm dünyada 2012'den beri Dünya Sanat Günü olarak kutlanıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/17/itefin-bu-yilki-temasi-dalgakiran-edebiyat", "text": "Önceki yıllardan farklı olarak bu yıl Dijital Dalgakıranlar adı altında, Keçi Edebiyat, İyi Kitap ve k24 gibi dijital mecraların da etkinliklerde yer alacağı festival, 20 Nisan Cumartesi saat 21:00'da Yapı Kredi bomontiada'da, Aslı Perker, Hakan Akdoğan, Tuna Kiremitçi gibi yazarların DJ kabininden okurlarına bu sefer müzik şöleni yaşatacağı bir konser de sunacak. Georgi Gospodinov, Ruth Ware, Paolo Peretti, Peter Stamm, Gabor T. Szanto, Luke Frostick gibi farklı ülkelerden yazarların yanı sıra Türkiye'den: Azra Kohen, Buket Uzuner, Burhan Sönmez, Defne Suman, Ertuğ Uçar, Fuat Sevimay, Mahir Ünsal, Murat Menteş, Sevinç Erbulak, Şebnem İşigüzel ve Yekta Kopan gibi pek çok yazar okurla buluşacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/17/nazan-kesaldan-tek-kisilik-furug-sahnesi", "text": "Nazan Kesal Yaralarım Aşktandır adlı tek kişilik oyunuyla, İran'ın güçlü kadın şairi Furuğ Ferruhzad'ı tiyatro sahnesine taşıyor. Yazar Şebnem İşigüzel'in kaleme aldığı ve Berfin Zenderlioğlu'nun yönettiği oyun, İran şiirinin isyankar sesi Ferruhzad'ın nefesini, tiyatro seyircisiyle buluşturuyor. Prodüksiyonunu Poyraz Yapım'ın üstlendiği oyunda anlatılan, aynı iklimde açıp solan hepimizin hikayesi; baskı altında yaşayanların, hep eksik bulunanların ve her şeye rağmen yaşamaya devam edip sözünü esirgemeyenlerin. Toprağa emanet edilmeyi bekleyen, ölüsüne bile tahammül edilemeyen, Furuğ Ferruhzad kendi arafında ömrünün şiirini yazacak ve aklınızdan çıkmayacak sözler fısıldamak üzere sahnede olacak. Furuğ hepimize cesaret vermeye, Kuş ölür, sen uçuşu hatırla demeye geliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/17/powerturk-muzik-odullerinin-yildizi-mabel-matiz", "text": "Bu yıl ilk kez ekranda açıklanan PowerTürk Müzik Ödülleri, 14 Nisan Pazar akşamı sahiplerini buldu. Mabel Matiz, 'En Güçlü Erkek Şarkıcı' , 'En Güçlü Klip' , 'En Güçlü Şarkı' ve 'En Güçlü Albüm' dallarında ödül alarak geceye damga vurdu. Törende ilk önce 'Sarmaşık' klibiyle En Güçlü Klip ödülünü alan Matiz, klibin yönetmeni Sinan Tuncay'a Beni ve şarkımı bu kadar iyi anladığın ve yansıttığın için çok teşekkür ederim. Diye hitap etti. Daha sonra klibi çektikleri Antalya'nın Döşemealtı ilçesindekilere teşekkürlerini iletti. Gecenin yıldızı olan Matiz, annesinden esinlenerek adını verdiği 'Maya' albümüyle En Güçlü Albüm Ödülünü aldıktan sonra, Bu albümün coğrafyasını Anadolu oluşturuyor. Bu yüzden köklerime ve Anadolu'ya sevgilerimi yolluyorum. dedi. En Güçlü Erkek Şarkıcı ve En Güçlü Şarkı Ödüllerini de alan başarılı sanatçı, Hissettiğim müziği yapmaktan çok mutluyum ve bunun bu şekilde karşılık bulup beğenilmesi beni çok mutlu ediyor. Herkese çok teşekkür ederim. ifadelerini kullandı. Yılın en dikkat çeken projeleri ve isimlerinin yarıştığı PowerTürk Müzik Ödülleri, Türkiye'de ilk defa özel bir programla sadece PowerTürk ekranlarında gerçekleştirildi. Gecede Türk Pop Müziği'nin en güçlü isimlerine toplam 9 kategoride ödül verildi. Sürprizlerle dolu PowerTürk Müzik Ödülleri'ne Ajda Pekkan, Nilüfer, Gülşen, Hadise, Mabel Matiz, Manga, Ufuk Beydemir, Yıldız Tilbe katılarak ödüllerini aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/17/sabahattin-kudret-aksal-yazin-odulu-bu-yil-sair-gokcenur-cye-verildi", "text": "Yazar, şair, senarist ve öğretmen Sabahattin Kudret Aksal adına düzenlenen 'Sabahattin Kudret Aksal Yazın Ödülü'nü kazananlar belli oldu. Selçuk Bütün, Eray Canberk, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Uğurtan Atakan ve Adil İzci'den oluşan kurul, 2019 yılında şiir dalında ödülü, kurduğu şiir yapısı, dil ve söyleyiş yalınlığı, poetik duruşu, düşünsel derinliği, doğaya ve doğal olana özel dikkati; bu değerlerin yanı sıra kuşağı içindeki konumu ve şiirimizi uluslararası düzeyde temsil becerisiyle, 'Giderken Öpmeseydin Keşke' yapıtıyla Gökçenur Ç.'ye, Seçiciler Kurulu Özel Ödülü'nün ise Sabahattin Kudret Aksal'ın yapıtlarını, yanı sıra dergi ve gazetelerde kalan yazı ve söyleşilerini, soruşturma yanıtlarını bilimsel yol ve yöntemlerle, özveri ve titizlikle yayına hazırlayan Dr. Arif Yılmaz'a verildi. Ödül töreni, Sabahattin Kudret Aksal'ın doğum günü olan 25 Nisan'da düzenlenecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/17/siir-gercekten-sokakta-mi", "text": "Aykırı şiir kitapları ve müzik albümleriyle tanınan Lokman Kurucu, Sokak yok dolayısıyla şiir sokakta diyemeyiz. dedi. Kurucu, 13 Nisan Cumartesi günü Ankara'daki Kurgu Kültür Merkezi'nde 'Şiir Gerçekten Sokakta mı' başlığıyla bir söyleşi gerçekleştirdi. Şairlerin, şiiri sokaktaki sıradan insana okumanın yolunu bulması gerektiğini söyleyen Kurucu, Şiir sokakta mı tartışmasından ziyade sokak var mı yok mu tartışması yapmalıyız. Sokak diye bir şey kalmadı bence. Sokağı sakıncalı olarak tanıtıyorlar. İnsanlar 2+1 mağaralarından çıkmadan yaşıyor. Buna alıştırıldılar. Herkes aynı şeyi yapıyor ve istenilen şeyleri düşünüyorlar. Şiiri sokaktaki insanla buluşturmak için neler yapabiliriz? Bunun üzerine düşünmemiz gerekir. diye konuştu. Lokman Kurucu söyleşinin ardından kitaplarını imzaladı. Şair-yazar Lokman Kurucu, 'Ölünüz Lütfen' (2008), 'Sürekli Portakal Kabukları' (2015), 'Ne Güzel Suçtur Öfke' (2017 Enver Gökçe Şiir Ödülü), 'Kara Gökkuşağı' (2017) ve '665 Çocuk ve Şeytan' (2018 Muammer Hacıoğlu Şiir Ödülü) şiir kitapları edebiyat dünyasında ses getiren bir şair. Edebiyatın yanında müzikle de uğraşan Kurucu, 'Leş' ve 'Nu' adlı iki albümle hem bestelerini hem de sesini dinleyicilerine duyuruyor. Leş albümü digital ortamda Beyoğlu Metropol Müzik etiketiyle yayımlanırken şair, bu albümü tüm sokaklara bir saygı duruşu olarak niteliyor. Lokman Kurucu kolektif bir çalışmanın ürünü olan ilk single çalışması LEŞ'in ardından yeni albümü Nu'yü çıkararak 2017'ye iki albüm sığdırdı. Nu, şiirin hareket eden, ses çıkaran dinamizmine ifade olma itkisinin bir ürünü. 10 şiirin 10 şarkı halini aldığı albümdeki tüm besteler Lokman Kurucu'ya, düzenlemeler ise Mehmet Yöntem ve Cem Arslantunalı'ya ait. Aynı zamanda kişisel bir şiir derlemesi niteliği taşıyan çalışmada bulunan bestelerin şairleri ise ülke şiirinin farklı köşelerini oluşturan Metin Cengiz, Altay Öktem, Enver Ercan, Çayan Okuduci, Ömer Faruk Hatipoğlu, Şeref Bilsel ve Sunay Akın. Lokman Kurucu son albümü için Önce bir ses, sonra kendimi çağırmak için kullandığım bir isim; Nu! Çıktığım yollardan kendime dönme, kendimde kalma pişmanlığı. Ve bir gün bu pişmanlıkta toplanan şiirler notalara bölünüp Nu'yu benden kurtardılar. Nu, bu şiirlerden yaptığım şarkıların toplamı. ifadelerini kullanıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/19/a-galip-dehlizle-har-kitap-kafede", "text": "Şair A. Galip Kabasakaloğlu, toplu şiir kitabı 'Dehliz'le Har Kitap Kafe'de İstanbullu şiir severleri bekliyor. Şair, 20 Nisan Cumartesi günü 'Müntehir Aşklar', 'Müteakip Aşklar', 'Dipsiz Girdap' ve 'Elimde Çürüyor Elma' şiir kitaplarının toplamı olan 'Dehliz' ve şiir serüveni üzerine bir söyleşi gerçekleştirecek. Şairin kitaplarını imzalayacağı etkinlik, saat 18.00'de Kadıköy'deki Har Kitap Kafe'de yapılacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/19/besikcioglundan-etkileyici-bir-delinin-hatira-defteri-performansi", "text": "Usta tiyatrocu Erdal Beşikçioğlu, Gogol'un kaleme aldığı tek kişilik Bir Delinin Hatıra Defteri oyununu sahneliyor. Beşikçioğlu'nun kurduğu ve prömiyerini 27 Mart 2014 Dünya Tiyatro Günü'nde yapan Tatbikat Sahne, bünyesinde önemli tiyatro oyunlarına ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Tatbikat Sahnesi'nde Nikolay Vasiliyeviç Gogol'un unutulmaz eseri Bir Delinin Hatıra Defteri, Beşikçioğlu'nun tek kişilik muhteşem performansıyla büyük ilgi görüyor. Oyunun uyarlamasını ve yönetmenliğini M. Cem Emüler üstleniyor. Ünlü oyunun konusu; bir delinin değil, adım adım deliliğe giden, yaşadığı gerçeklerle baş edemeyen bir adamın hatıra defteri...2008-2009 Baykal Saran Tiyatro Ödülüne layık görülen Erdal Beşikçioğlu'nuntiyatro sahnesine taşıdığı oyunda, Çar 1. Nikolay'ın baskıcı devrinde yaşayan sıradan ve küçük bir devlet memurunun deliliğe doğru gidiş öyküsü anlatılıyor. Başkahraman İvanoviç Poprişçin'in hayatı üzerine merkezlenen Bir Delinin Hatıra Defteri, yaşadıklarıyla baş etmeye çalışan Poprişçin'in hatıra defterinde yazanları konu ediniyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/21/ayten-ve-mevlut-kaplan-kutuphanesinin-ilk-etkinligi-dumansizlardan", "text": "Ayten ve Mevlüt Kaplan Kütüphanesi, İzmir'in Konak ilçesinde 23 Mart'ta yapılan törenle açıldı. Karataş semtindeki kütüphane, 20 Nisan'da ilk konukları İzmir'de yaşayan şair ve yazarlardan oluşan 'Dumansızlar'ı ağırladı. Şair-Yazar Mevlüt Kaplan, bir süre önce vefat eden kızları Özlem Kaplan anısına geçtiğimiz günlerde İzmir'in Karabağlar semtindeki kütüphanelerinin açılışının üzerinden çok geçmeden, yakın zaman önce kaybettikleri eşi Ayten Kaplan ve kendisi adına da bir kütüphane açmaya karar verdi. Kaplan, Özgür Yayıncılık sahibi oğlu Özgür Kaplan ile birlikte omuz omuza vererek, uzun yıllardır birikimi olan kitaplar, plaket ve ödülleriyle, aileden kalma pikap, radyo, mandolin, gaz lambaları, koltuk, sehpa ve örtüler vb. antika eşyalarla anılarını bir araya toplayacağı kültür evi için kolları sıvadı. Baba-oğul kısa bir zamanda bu güzel kütüphaneyi kurdular. Karataş Hastanesi Sokağı'nda, mülkiyeti de kendilerine ait olan, yan yana birkaç tarihi yapıyı restore ettirerek bugünkü modern görünümüne kavuşturdular. Kaplan ailesinin kütüphanesinin ilk konukları Dumansızlar, Yunus Bekir Yurdakul başkanlığında, yaklaşık 18-20 yıldır her on beş günde bir değişik mekanlarda toplanıp edebiyat söyleşileri yapıyor. Bu defa, 20 Nisan Cumartesi günü, bir süre önce açılışında da bulundukları Kaplan ailesinin kültür evinde toplanmayı tercih ettiler. Yunus Bekir Yurdakul, Bahri Karaduman, Oğuz Tümbaş, Ayhan Altay, Hasan Efe, Nevin Konuk, Gülşen Ersan, Eşref Karadağ, İlhan Soytürk, Mehmet Genç gibi şair ve yazarlarla çeşitli konularda sohbet edip edebiyat üzerine söyleşi yapan, şiirler okuyan Dumansızlar, anı defterinde de tarihe bir not düşürdüler. Etkinlikte, Bahri Karaduman' ın Suriyeli şair ve yazar Adonis hakkındaki sözleri dikkat çekiciydi. Adonis'in şiirinden örnek bir çeviriyi seslendirerek, şairin neden ve hangi gerekçeyle bu ismi aldığına dair araştırma ve incelemelerini anlatan Karaduman, günün güzelliğine ayrı bir renk kattı. Aynı zamanda İngilizce öğretmeni olan şair Mehmet Genç de 'çeviri şiirlerin, yazıldığı ana dilin yapısı bilinse bile tam olarak aynı duyguyu yansıtmadığını' örneklerle ifade etti. Ayhan Altay ve Yunus Bekir Yurdakul da bir iki iyi örnek dışında şiir çevirilerinin çok iyi olamayacağını görüşünü desteklediler. Çok güzel bir ortamda, samimi bir havada gerçekleşen sohbetin ardından Mevlüt ve Özgür Kaplan birer teşekkür konuşması yaptı. Toplantının sonunda Dumansızlar, bu güzel kültür evini hemen sahiplenerek burada toplanarak neler yapılabileceği, buranın nasıl daha iyi değerlendirilip İzmir halkına, hatta çevre il ve ilçelere hizmet verebileceği konusunda fikir alışverişinde bulundular. Ayten ve Mevlüt Kaplan Kütüphanesi'nin ilk etkinliğini gerçekleştirmenin ayrıcalığını duyumsayan Dumansızlar, kitap büyülü bu güzel yerde tekrar buluşmak üzere mekandan ayrıldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/21/datcada-can-yucel-kultur-sanat-festivali", "text": "Datça Kültür Sanat Dayanışması'nın organize ettiği Can Yücel Kültür Sanat Festivali, 26, 27 ve 28 Nisan'da gerçekleştirilecek. Muğla Büyükşehir Belediyesi, Datça Belediyesi ve Datça halkının katkılarıyla yapılan festivalde ticari amaç güdülmüyor; tüm giderler imece usulü karşılanıyor. Bu nedenle konserler dahil tüm etkinlikler ücretsiz izlenebilecek. Üç gün sürecek etkinliklerde Nida Ateş, Lüksüz, Komik Günler, Eskişehir Tepebaşı Belediyesi Temizlik İşçilerinin orkestrası imeceye destek vermek için karşılıksız sahne alacak. Müfide İnselel gibi Datça'nın tüm müzisyenleri ve gruplarının konser vereceği festivalde Türkiye'nin tanınmış şairleri, edebiyatçıları, ressamları, tiyatrocuları, fotoğraf sanatçıları, söyleşi, dinleti ve sergilerle konukları kültür ve sanata doyuracak. Festivalin son günü Hızırşah'ta piknik düzenlenecek. Tüm Datçalılar festivale katılan konuklarla birlikte yeryüzü sofrası kuracak. Piknik alanında yöresel müzikler ve oyunlar eşliğinde kardeşlik, dostluk mesajları verilecek. Datça Kültür Sanat Dayanışması adına konuşan ressam İbrahim Çiftçioğlu, Datça antik çağdan bu yana kültür sanatın merkezi oldu. Bu özelliğini bugün de sürdürüyor. Can Yücel Kültür Sanat Festivali bir festivalden öte bir etkinlik. Çünkü, tüm giderler imece usulüyle karşılanıyor. Datça halkı el ele vererek Can Yücel ismini yaşatıyor. Farklı görüşlerden, farklı kesimlerden, herkes 'Kültür ve Sanat' çatısı altında birleşiyor. Bu yüzden yaşasın hayat, yaşasın sanat diyoruz. dedi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/23/cazin-yildizlari-psm-caz-festivalinde-parlayacak", "text": "Caz severlerin heyecanla beklediği PSM Caz Festivali, efsane isimleri ağırlıyor. John McLaughlin, Bobby McFerrin, Enrico Macias, Terry Riley ve Alan Parsons Live Project, bu yıl 3. kez düzenlenecek uluslararası etkinlikte sahne alacak yıldızlardan sadece birkaçı. Caz çatısı altında; blues, elektronik, world, funk, indie, klasik, pop ve rock müziğin ustalarını buluşturan PSM Caz Festivali, Her müziğin caz festivali sloganıyla 25 Nisan 1 Haziran 2019 tarihlerinde Zorlu PSM'de gerçekleştirilecek. Beş hafta sürecek festivalin 25 Nisan'daki açılış performansını gelmiş geçmiş en iyi gitaristlerden kabul edilen John McLaughlin, The 4th Dimension ile gerçekleştirecek. Besteleri tüm dünyada bilinen efsane müzisyen Enrico Macias, 27 Nisan'da Turkcell Sahnesi'ne çıkacak. Büyülü sesiyle tanınan Madeleine Peyroux, 2 Mayıs'ta sevenleriyle buluşacak. Kendini modern halk ozanı olarak tanımlayan, gitarıyla gypsy tınılarını yaratan Estas Tonne, 3 Mayıs'ta sahne alacak. Yine 3 Mayıs'ta 20. yüzyılın yaşayan en önemli bestecilerinden biri kabul edilen Terry Riley oğlu Gyan Riley Touche ile birlikte güçlü performansını sergileyecek. En özgün vokal virtüözlerinden Bobby McFerrin, eski vokal orkestrası Voicestra üyelerinden bir araya gelen yeni grubu Gimme5 ile 6 Mayıs'ta farklı bir konser deneyimi yaşatacak. Caz müziğin Türkiye'deki öncü isimlerinden gitarist Önder Focan, triosuna eklenen Şenova Ülker'in de katılımıyla 8 Mayıs akşamı festivalde yer alacak. Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say'ın Serenad Bağcan'ın güçlü sesiyle buluştuğu 'Fazıl Say Şarkıları ve İzmir Suiti' Konseri 12 Mayıs'ta dinleyenleri şiirin müziğe dönüşümüne tanık edecek. Ülkemizin önde gelen caz piyanistlerinden Kerem Görsev, triosu ve Gramsmy ödüllü usta saksafoncu Ernie Watts ile 14 Mayıs'ta caz tutkunlarıyla buluşacak. Evrim Demirel, Andreas Metzler ve Riccardo Marenghi'nin müziğin usta isimlerini ağırlayacakları yapıları Stanpolites Project, Okay Temiz'le 16 Mayıs akşamında Touche'de olacak. Gitarın ustası John Scofield, 66. yaşını kutlayan son albümünün turnesi kapsamında 18 Mayıs'ta Turkcell Platinum Sahnesi'nde İstanbullu sanatseverlerle buluşacak. Bugüne kadar çok sayıda prestijli ödüle ve 13 Grammy adaylığına adını yazdıran dünyaca ünlü 'ses sihirbazı' Alan Parsons, 'Alan Parsons Live Project' ile 31 Mayıs'ta Turkcell Sahnesi'ne konuk olacak. Zorlu PSM'nin tüm alanlarına yayılacak festivalin beş haftalık programında; unutulmayacak konserlerin yanı sıra konsept partiler, değerli konukların katılımıyla gerçekleştirilecek paneller, farklı konseptlerin işleneceği atölyeler, geniş yelpazesiyle plak pazarı, ücretsiz açık hava etkinlikleri, belgesel ve film gösterimleri de yer alacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/25/ahmet-gunestekinin-viyanadaki-ilk-sergisi-yoktunuz", "text": "Sanatçı Ahmet Güneştekin'in Avusturya'nın başkenti Viyana'daki ilk sergisi 3 Ağustos 2019 tarihinde Bank Austria Kunstforum'da açılıyor. Güneştekin'in kişisel sergisi, Kunstforum Viyana'da sanatseverlerle buluşacak. Serginin merkezinde Güneştekin'in yaşadığı coğrafyanın belleğine yerleşmiş yıkımları ve yüzleşmesini yaşamamış bir yakın geçmişi ortaya koyduğu Yoktunuz adlı enstalasyonu yer alacak. Ayrıca sanatçının, renklerin yerleşimi, üç boyutlu iz düşümler, optik bileşenlerin kullanımı, görüntünün çakıştırılması ve katmanlı kurgunun ortaya çıkışına dayanan bir anlayışla mitosları subjektif biçimler olarak çalıştığı işleri de sergilenecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/25/nostalji-ya-da-sokak-festivali", "text": "İlki geçen sene gerçekleştirilen Sokak Festivali, nostalji ve teknoloji içerikli temasıyla bu yıl da meraklılarını bekliyor. Nostalji ve geleceği bir arada yaşatacak olan festival, 27 28 Nisan'da İstanbul KüçükÇiftlik Park'ta düzenlenecek. Sokak Festivali, yine sokak lezzetleri, canlı sahne ve dans performansları, deneyim alanları ve atölyelerle misafirlerini buluşturmaya hazır. Nostalji ve geleceği bir arada yaşatacak olan festivalin sahne programında ünlü DJ'lerin hazırladığı remixlerle birlikte Türkiye'de ilk defa yapılacak özel bir konserle; ilk yarı akustik, ikinci yarı elektronik performansıyla Selda Bağcan, nostaljik sesiyle Göksel, Anadolu müziğini saykodelik ve folk acid tarzıyla birleştiren multi-enstrümantalist Cem Yıldız ve 'Hayvanlar' albümüyle tanınan, alternatif şarkılarıyla Yasemin Mori de canlı performanslarıyla festivale renk katacak. Festivalde akıp giden şarkılarıyla yükselen Ekin Beril, elektronik müziğin rüzgarıyla gerçekleştirecekleri Pazar Öğle Sonrası Ruhu Partisi ile Monality gibi isimlerin yanında 1920 ve 1930'ların Caz ve Blues esintilerini günümüze taşıyan Uninvited Jazz Band da sahne alacak. 27-28 Nisan'da KüçükÇiftlik Park'ta düzenlenecek olan Sokak Festivali'nin biletleri Biletix'te yer alıyor. İki güne ayrı ayrı ya da kombine bilet alınabiliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/26/11-kocaeli-kitap-fuarinin-temasi-roman-ve-hikaye", "text": "Bu yıl 11.'si düzenlenecek olan Kocaeli Kitap Fuarı, 27 Nisan-5 Mayıs tarihleri arasında kapılarını kitapseverlere açıyor. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi bünyesinde gerçekleştirilen fuarın teması, Roman ve Hikaye olarak belirlendi. Yaklaşık 490 yayınevi, sahaf ve STK'nın katıldığı organizasyonda, 800'den fazla etkinlik gerçekleştirilecek. Onlarca söyleşi, panel ve imza gününe ev sahipliği yapılarak, kitapseverlere unutulmaz anlar yaşatılacak. Fuarda Roman ve Hikaye teması kapsamında birçok etkinlik gerçekleştirilecek. Romandan sinemaya, romandan tiyatroya uyarlamalar gibi çeşitli konular organizasyon boyunca enine boyuna konuşulacak. Ziyaretçi sayısı bakımından Türkiye'nin en büyüğü olan fuarda minik ziyaretçiler de unutulmadı. Çocuk kitapları ve çocuk yazarları da okurlarla buluşacak. Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği 10. Kocaeli Kitap Fuarı, Türkiye'nin çeşitli illerinden yoğun ilgi görmüştü. 9 gün boyunca açık kalan fuarı 792 bin 310 kişi gezmişti. Ayrıca fuar boyunca tam 1 milyon 350 bin kitap satılmıştı. Son fuara 470 yayın evi katılmış ve 650'den fazla söyleşi, panel ve imza etkinliği gibi programlar gerçekleştirilmişti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/26/amed-tiyatro-festivali-hakikat-ozgur-kilar", "text": "Bu yıl 7'ncisi yapılacak olan Amed Tiyatro Festivali'nin programı belli oldu. Amed Şehir Tiyatrosu'nun organize ettiği festival, 26 Nisan Cuma günü TeatraJiyanaNu grubunun Tene Ez adlı oyunu ile başlayacak. Festival'de Diyarbakır, Van ve İstanbul'dan tiyatro gruplarının yanı sıra İran Kürt Bölgesi'nde yer alan Mahabad şehrinden de bir grup oyununu sergileyecek. Hakikat özgür kılar başlığı altında yapılacak olan Amed Tiyatro Festivali kapsamında ayrıca Ezgi Keskin'in yöneteceği Özgür Palyaço Güçleri adlı bir workshop düzenlenecek. 5 Mayıs 2019 tarihinde sona erecek olan festival kapsamında oyunlar, ÇandAmed Tiyatro Salonu'nda sergilenecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/26/bahara-siir-geldi", "text": "Bu bahar şiir, 27 Nisan 2019 Cumartesi Günü saat 15.00 ve 19.00 arası Aydan AY'ın sunumuyla dinleyicilerle buluşuyor. Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği 'nin katkılarıyla Sabahattin Ali Kültür Merkezi şiir bahara, bahar da şiire doyacak gibi görünüyor. BAHAR ŞİİRLERİ'ne çok sayıda şiirseverin katılması bekleniyor. Bu şiir şölenine: Seyyit NEZİR, Zühal TEKKANAT, Sencer KARACALIOĞLU, Melahat BABALIK, Sevim YAZAR, İkbal KAYNAR, Nurcan ÇELİK, Ümit ÖZTÜRK, Fatma BAŞTURAL, İnci PONAT, Dilruba NURAY ERENLER, İbrahim HACIBEKTAŞOĞLU, Fügen KIVILCIMER, Gufran TAŞ, Nihal TEKKANAT ile Tamer TEZİN sesleri ve şiirleriyle renk vererek baharı bu kez imgelem dünyalarıyla yansıtacaklar. Bize de bu şiir yağmurunda ıslanmak düşer."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/04/29/troya-efsanesi-istanbulda-hayat-buluyor", "text": "Birçok etkinliğe ve sergiye konu olan Troya Antik Kenti, İstanbul'da yeniden hayat buluyor. Dünyanın en bilinen ve üzerinde en çok konuşulan antik kentlerinden Troya'nın yeniden yorumlandığı Troya'nın Ardından Sergisi, Darphane-i Amire'de kapılarını açtı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesindeki Darphane-i Amire binasında sergilenen özel seçki, 6 Mayıs tarihine kadar ziyarete açık olacak. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü tarafından hazırlanan sergi, EPOS 7 Derneği ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri iş birliğiyle sanatseverleri bir araya getirdi. UNESCO'nun incisi olan Troya'nın modern sanat yorumuyla yeniden hayat bulduğu sergi, ünlü opera sanatçısı kontrtenor Nuri Harun Ateş'in arya seslendirmesiyle sanat ve tarih tutkunlarına Merhaba dedi. 21 sanatçının, Troya'yı yeniden yorumladığı eserlerin yer aldığı sergide, Troya ruhu yeniden yaşatılıyor. Prof. Dr. Süleyman A. Belen danışmanlığında, Serkan Gedük ve Ayşe Balyemez'in küratörlüğünde sanat tutkunlarını bir araya getiren sergide; Ayça Uğur, Ayşe Balyemez, Ayşe Kurşuncu, Burcu Keskin, Burçin Öztunç Yıldırım, Birnur Derya Geylani, Gülfidan Özmen, Gizem Yükseler, Hasan Başkırkan, İrfan Aydın, N. Lerzan Özer, Mustafa Ağatekin, Metin Ertürk, Müjde Yücel Coşar, Önder Terzi, Pınar GüzelgünHangün, İnayet Sevim Çizer, Sadettin Aygün, Yeşim Zümrüt, Zehra Çobanlı, Yasemin Yarol gibi isimlerin yapıtları yer alıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/02/japon-cocuk-bayrami-istanbulda-da-kutlanacak", "text": "Japon Sanat Festivali ile Japon Çocuk Bayramı İstanbul'da da kutlanacak. AISIN Group'un sponsorluğunda, Japonya İstanbul Başkonsolosluğu, Japon Müziği ve Sanatları Derneği, EPOS 7 Derneği, Sushico ve UNIQ Istanbul'un destekleriyle yapılan etkinliklerin bu yıl üçüncüsü düzenlenecek. Çocuk Bayramının sembolü olan renkli koi balıkları ile süslenecek festival mekanında; Japon Sanat Merkezi'ne bağlı Türk ve Japon sanatçıların Sumi-e, Shodo, İkebana eserleri ve kimonolardan oluşan yüzden fazla eserle 9. NİTTOTEN SERGİSİ de yapılacak. Sergi 12 Mayıs'a kadar ziyaret edilebilecek. Ziyaretçiler dileklerini yazıp kağıttan turna yaparak, Hiroşima Barış Müzesi'ne yollanacak Bin Turna Kampanyasına katılabilecekler. Festivalde ayrıca Koto, Suşi, Sumi-e, Shodo, İkebana, Chirimen, Manga, Origami gibi çeşitli Japon sanatlarını tanıtan workshoplar, uzmanların Japon kültürünün çeşitli yönlerini anlatacakları konuşmalar ve ünlü sanatçı Atsuko Suetomi'nin çocuklarla birlikte vereceği Anime Şarkıları Konseri gibi çok sayıda etkinlik sizleri bekliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/06/dusene-kadar-dans", "text": "Moda Sahnesi bünyesinde dans-tiyatrosu projesi kapsamında ikinci oyun seyirciyle buluşuyor: Maraton. Projenin tasarım, yönetim ve koreografisini üstlenen Bedirhan Dehmen, Dans Maratonu! 1930'lar Amerika'sında, Büyük Buhran zamanında popülerleşmiş bir yarışma ve eğlence türü. diyor. Dehmen'in anlattığına göre Dans Maratonu, bir yanıyla Roma gladyatör dövüşleri geleneğiyle süreklilik içinde, diğer yanıyla survivor gibi kitle tüketimine dönük günümüz tv programlarının öncüsü sayılıyor. Hepsinde ortak olan, hayatta kalma çabasının sadistik hazza hizmet edecek şekilde paketlenmesi ve eğlence olarak sunulması. Dans maratonlarında yarışmacılar (bir veya iki saatte bir 10 dk. ara vererek) günler, haftalar, çoğu durumda bir aydan daha uzun bir süre boyunca durmadan dans ediyorlar. Düşenler eleniyor, ayakta kalan son çift kazanıyor! Dehmen, Moda Sahnesi bünyesinde geçen yıl yaptıkları dans-tiyatrosu projesi Balerinin enerjisi ve heyecanının, kendilerini ikinci bir proje için motive ettiğini söylüyor. Sözlerini şöyle sürdürüyor: Kendiliğinden ve hızlı gerçekleşti her şey. Haziran gibi Kemal Aydoğan'la Sydney Pollack'ın Atları da Vururlar filmi ve Horace McCoy'un romanı üzerinden konuşmaya başladık. İçinden geçtiğimiz çalkantılı ve tekinsiz döneme sanatın içinden güçlü bir karşılık olabileceğini düşündük. Oyunu 3 kişiye indirgemek fikri baştan beri mevcuttu. Aynı şekilde, romanı yalnızca bir yola çıkış ve ilham kaynağı olarak alıp, bugünün Türkiye'sine dair sözü olan buralı bir iş yapma fikri de sabitler arasındaydı. Balerinin balerini İlke, en son Joko'nun Doğumgününde Joko'yu oynayan Tolga ve Hedwig ve Angry Inch müzikalinin Hedwig'i Yılmaz'dan oluşan bir kast kurduk. Dansçı olup oyunculuk da yapabilen, oyuncu olup dansa açılabilen ve oyuncu-şarkıcı olup gerektiğinde dans da edebilen bir ekip karması oluştu. Temmuz'da provalara başladık. Maraton, yazımızı kurtardı!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/06/madde-22-oyunu-cevre-tiyatrosunda", "text": "Semaver Kumpanya'nın 17. sezonunun yeni oyunu 'Madde 22', Çevre Tiyatrosu'nda perde açıyor. Joseph Heller'in 2. Dünya Savaşı'nda yaşadığı deneyimlerinden yola çıkarak yazıp oyunlaştırdığı 'Madde 22', kara komedi klasikleri arasına girerek izleyicilerde büyük ilgi uyandırmış bir eser. 'Madde 22' oyunu 2. Dünya Savaşı'nda, İtalya'da konuşlanmış bir Amerikan üssünde geçer. Bombardıman subayı olan Yossaryan, uçuş görevinden kaçmak için her türlü yolu deneyerek sık sık komik duruma düşerken arkadaşları ve komutanlarının eğlence kaynağına dönüşür. Oyun, savaşın ortasında savaşın parçası olmayarak aklını korumaya çalışan Yossaryan'ın eğlenceli öyküsüyle, izleyicilere uzun süre belleklerden silinmeyecek bir deneyim vadediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/06/psm-caz-festivalinde-kerem-gorsev-trio-ernie-watts", "text": "Ülkemizin önde gelen caz piyanistlerinden Kerem Görsev, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ferit Odman'dan oluşan triosuyla sahnede! Türkiye caz sahnesinin önde gelen piyanistlerinden Kerem Görsev, müzik hayatına 6 yaşındayken İstanbul Devlet Konservatuvarı'nda aldığı eğitim ile adım attı. 1994 yılında ilk albümü Hands and Lipsi yayınlayan sanatçı, 30 yılı aşkın müzik kariyerinde 18 albüm yayınlayarak büyük başarılara imza attı. 2010 yılında yayınladığı 'Therapy' albümü, 2011 yılında Büyük Caz Orkestraları kategorisinde Grammy aday adayı oldu. Dünden bugüne albüm kayıtlarını, London Abbey Road, L. A United Records gibi büyük müzik stüdyolarında, Londra Filarmoni, Los Angeles Strings, Prag Filarmoni, St. Petersburg Filarmoni orkestraları gibi dünyaca ünlü orkestralarla birlikte tamamlayan Görsev; Alan Broadbent, Ernie Watts, Joe LaBarbera gibi Grammy ödüllü Caz müzisyenleri ile hem albüm kayıtlarında birlikte çalıştı, hem de Türkiye'de bir çok konser verdi. Marciac, Umbria, Pescara, Bologna, Vilnius, Liviv gibi uluslararası Caz Festivalleri ile New York, Londra, Kopenhag, Hamburg, ve daha bir çok şehir ve ülkede performans sergileyen sanatçı ülkemizde de yoğun bir konser programı dahilinde çalışmalarını sürdürmekte. Görsev'e trio performanslarında kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Ferit Odman eşlik ediyor. 1994 yılında ilk albümü Hands and Lipsi yayınlayan sanatçı, 30 yılı aşkın müzik kariyerinde 18 albüm yayınlayarak büyük başarılara imza attı. 2010 yılında yayınladığı 'Therapy' albümü, 2011 yılında Büyük Caz Orkestraları kategorisinde Grammy aday adayı oldu. Sanatçı dünden bugüne albüm kayıtlarını, London Abbey Road, L. A United Records gibi büyük müzik stüdyolarında, Londra Filarmoni, Los Angeles Strings, Prag Filarmoni, St. Petersburg Filarmoni orkestraları gibi dünyaca ünlü orkestralarla birlikte tamamladı. Alan Broadbent, Ernie Watts, Joe LaBarbera gibi Grammy ödüllü Caz müzisyenleri ile hem albüm kayıtlarında birlikte çalıştı, hem de Türkiye'de bir çok konser ve jazz festivalinde aynı sahneyi paylaştı. 1998 ve 2003 yıllarında New York'da kaydettiği Warm Autumn ve Meeting Point albümlerinde Russell Gunn, Steve Kirby, Alvester Garnett, Marcus Strickland, Eric Revis ve JD Allen ile birlikte çalıştı ve aynı isimlerle Türkiye'de konserler gerçekleştirdi. Marciac, Umbria, Pescara, Bologna, Vilnius, Liviv, Makedonya, İslamabad, Bakü gibi Uluslararası tanınan Caz Festivalleri ile New York, Londra, Kopenhag, Muenster, Coesfeld, Hamburg, Köln, Stuttgart, İslamabad ve daha bir çok ülkede konser ve organizasyonlarda sahne alarak dünya çapında müzik severlerle buluştu. Tüm bunlarla beraber, Görsev'in araştırmacı ve yayıncı kişiliği sayesinde 1997 yılından bu yana yaptığı 'Kerem Görsev'le Caz' isimli televizyon programı, ve uzun yıllar devam eden radyo programları ile Caz müziğinin Türkiye'de yaygınlaşması ve tanınmasında büyük katkısı oldu. Görsev'e trio performanslarında kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Ferit Odman eşlik ederken, quartet projesinde saksafonuyla Engin Recepoğulları dahil oluyor. Trio, quartet ve senfonik olarak 3 farklı projesiyle sahne alan Kerem Görsev, ilk albümünden bu yana, trio için düzenlediği bestelerinden, filarmoni orkestrası aranjmanlarına akustik caz müziğinin farklı formatlarını dinleyicileri ile buluştururken, ağırlıklı olarak kendi bestelerinden oluşan repertuvarıyla sahne alarak, dinamik performansı ve yüksek enerjisi ile müzik severlere caz dolu bir deneyim yaşatmaya devam ediyor. After The Hurricane Mart 2018 sonunda yayınlanan sanatçı, ağırlıklı olarak kendi bestelerinden oluşan bir repertuvarla sahne almaktadır. İki grammy ödüllü Ernie Watts müzik sahnesindeki en değişken ve üretken saksafonculardan biridir. Otuzyıldan daha uzun süreli müzik yaşamında Cannonball Adderley'den Frank Zappa'ya kadar beşyüzden fazla albümde unutulmaz ve belirgin soundunu sergilemiştir. Ernie Watts Pat Metheny, Charlie Haden, Theolonious Monk, Blues Brothers Band ve daha birçoklarıyla sahne almıştır. Jazz eğitimi almamasına rağmen annesinin yılbaşı hediyesi olarak ona aldığı pikap ve plak klübü üyeliği ilk kıvılcımı çakar. Plak klübünden edindiği ilk promosyon seçki Miles Dawis'in Kind of Blue albümüdür. Gene Quill, Buddy Rich's Big Band'ı bırakınca Berkley'de hocalık yapan Tromboncu Phil Wilson'ın önerisiyle Ernie Watts onun yerine geçer. 1966-68 yılları arasında Rich ile birlikte çalışarak dünyayı gezer. Ayrıca bu sürede okulu bırakır. Ardından Los Angeles'a taşınan müzisyen Gerald Wilson ve Oliver Nelson ile çalışmaya başlar. 1969 yılında katıldığı ve Çad, Nijerya, Mali, Senegal, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ni kapsayan Afrika turnesinde yerel Afrikalı müzisyenler ile çalma fırsatı bulur. 70'lerde ve 80'lerde Los Angeles'ın yoğun prodüksiyon sahnesine daldı. Kendine has tekniği ile Watts birçok tv şovunda, film müziklerinde, neredeyse tüm erken dönem West Coast Motown sessionlarında ve Aretha Franklin ve Steely Dan gibi pop yıldızları ile sesini duyurdu. 1983 yılında bir film bestecisi olan Michel Colombier Watts için Nightbird adında bir orkestral parça yazdı. Bu çalışmanın ilk kez çalındığı Los Angeles'daki Dorothy Chandler Pavilion daki galada Charlie Haden Watts ile tanışmak için sahne arkasına geldi. Haden ile tanışması Watts'ın Haden's Liberation Orchestra ve Haden'ın da içinde bulunduğu Pat Metheney's Special Quartet ile sahne almasını sağladı. 80'lerin sonunda Metheney'in grubu ile çıktığı turneler, Sun Ra ve Miles Davis Band artist için dönüm noktasıdır. JVC için yaptığı 4 albüm büyük kariyerindeki en iyi çalışmalar arasındadır. Watts bu projelerinde en sevdiği müzisyenden olan Jack DeJohnette, Arturo Sandoval, Kenny Barron, Mulgrew Miller, Eddie Gomez, Jimmy Cobb, ve Marc Whitfield ile çalıştı. Albümler klasik jazz parçalarını ve Watts'ın özgün çalışmalarını kapsar. JVC ile çalıştığı süreç ve kendi şirketi olan Flying Dolphini kurduğu süreç arasında müzisyen arkadaşı Ron Feuer ile bir yan proje olarak Reflections adlı albümü yaptı. Saksafon ve piyano için sakin baladlar barındıran bu 2003 düeti, Watts'ın akıcı tonunu da örneklemektedir. Watts'ın kariyerinin eklektik karışımı, Jazz at the Kennedy Center for Billy Taylor'ı ve Gene Harris ile çıktığı turneleri ve onun son albümünü olan Alley Cats da yer almasını da kapsar. 2004 yılında eski arkadaşı Lee Ritenour ile Overtime isimli DVD için büyük yıldızlardan oluşan grubunun bir üyesi olarak yeniden bir araya geldi. Hemen hemen her yıl Watts kendi quarteti ile Avrupa'yı turlar, Asya'da misafir sanatçı olarak sahne alır ve Güney Amerika ve Avrupa'daki yaz festivallerine katılır. Yetenekli bir eğitmen olarak öğrenci çalışmalarını yöneterek ve senfonideki konuk solistler için orkestral düzenlemeler derleyerek müzik eğitimine kendini adamaya devam etmektedir. Ve hali hazırda yaşadığı Los Angeles'da Ernie Watts Quartet ile arasıra hometown gigler düzenlemektedir. Kerem Görsev ile Ernie Watts'ın Londra Filarmoni Orkestrası ile yaptığı 'Therapy' albümünün kayıtlarında başlayan dostluğu günümüze kadar sürmüştür."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/09/aspendosta-dunyanin-seckin-oyunlari-sahnelenecek", "text": "Geçmişin sahnesinde günümüz tiyatrosunu sergilemek üzere 9 yıl evvel hayata geçirilen 'Antalya Uluslararası Tiyatro Festivali' bu sene Aspendos'un tarihi esintisinde başlıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünce 10'uncusu gerçekleştirilecek festival ile Türkiye dünyanın seçkin tiyatrolarını Antalya'da ağırlamaya hazırlanıyor. Antalya Devlet Tiyatrosunun ev sahipliği ile bugüne kadar 48 yabancı 35 yerli tiyatro grubunu 100 binin üzerinde seyirciyle bir araya getiren buluşmaya Brezilya, Fransa, İngiltere, İspanya ve Gürcistan'dan çok sayıda sanatçı katılacak. İzmir, İstanbul, Bursa, Ankara ve Diyarbakır Devlet Tiyatrolarının kapalı gişe oyunlarını sahneleyeceği festivalde, meraklıları oyunculuktan sahneye tiyatro süreçlerini de öğrenme fırsatı bulacak. Türkiye'nin sanatsal dokusunu uluslararası platformda dünyaya tanıtmaya hazırlanan festival 17 Mayıs'ta sahnelenecek İzmir Devlet Tiyatrosunun 'Kantocu' adlı eseriyle başlayacak. Antalya Valiliğince ilan edilen '2019 Aspendos Yılı' etkinlikleri kapsamında antik tiyatronun yaklaşık 2 bin yıllık tarihi atmosferinde tiyatroseverlere merhaba diyecek '10. Antalya Uluslararası Tiyatro Festivali' açılışın ardından Haşim İşcan Kültür Merkezinde sahnelenecek seçkin eserler ve atölye çalışmalarıyla devam edecek. Festival 27 Mayıs'ta sona erecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/09/dokul-ey-yurek-zamanin-agacindan", "text": "'Dünya Şiiri Okumaları'nda bu ay ünlü Avusturyalı kadın şair-yazar Ingeborg Bachmann konuşulacak. Ankara'daki A Şiir Evi'nde 11 Mayıs Saat 18.18'de gerçekleştirilecek etkinlikte Bachmann'ı, şairler E. Sema Sezen ve Nevin Koçoğlu anlatacak. Bahcmann'ın şiirlerinden örneklerin okunacağı programda şairlere Burak Sarı piyanoyla eşlik edecek. Dünyaca ünlü şairlerin anıldığı Dünya Şiiri Okumaları etkinliği, A Şiir Evi'nde genellikle ayda bir gerçekleştiriliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/09/kucuk-general-turan-dagli", "text": "Turan Dağlı'nın son kitabı Küçük GeneralMayıs ayında Dedalus Yayınları tarafından yayımlandı. İronik bir karakter üzerine kurulmuş bir kitap. Yazarın deyimiyle antifaşit bir roman. Küçük General adlı karakterimize mizah ile yaklaşıp onunla rahatça dalga geçebiliyoruz. Ancak aynı zamanda onun ırkçılığı okuru sinirlendiriyor. Bir eleştiri olduğu ortada ama ana karakterin böylesi birinin olması gerginlik yaratıyor. Her şeyin yanında Küçük General ilkokul çağında bir çocuk aslında. Ama çocuk olarak da oldukça farklı. Çocuk masumiyetini bulamıyoruz onda. Köpeklere olan yaklaşımı, insanlar hakkındaki düşünceleri, yaşlı albayı ağlattıktan sonra hiçbir şey hissetmemesi... Sadece kendi düşüncelerini önemsiyor, kendisinden olmayanlara tahammülü yok. Sadece kendilerini düşünen, yaşadıklarını farklı gösterip 'havalı' olmaktan başka bir şeyi önemsemeyen gösteriş meraklısı insanlardan da başka bir şekilde çocuk yetiştirmesi beklenemezdi zaten. Küçük General roman boyunca hayal kırıklığına uğrayan bir karakter. Çok sevdiği Nergis ile konuşurken, köpekleri şikayet etmek için başkanın arabasına bindiğinde, Gazi Dede'nin verdiği tepkide... Çok okuyan bir karakter olmasına rağmen düşüncelerinin gerçek hayattan kopuk oluşu onu tek başına bırakan. Hitler gibi o da yağlı boya ile ilgilenen, okuyan, çok düşünen biri aslında. Ama aşırı faşist ve dünyaya hükmetmek istiyor. Bu da onu diğerlerinden soyutluyor, gerçekçi olmaktan çok uzaklaşıyor. Yazar bilinçli mi yaptı bilmiyorum ama okuyan herkesin aklına ilk gelecek isim Hitler olurdu. Her gün duvardaki portre ile konuşup ona marş okuyor. Kendisini bu marştaki 'yiğit oğlu' sanması da romanın başında bize ipucu veriyor. Ayrıca romanda sivrisinek, güvercin ve Nergis var. Bunlar da birer karakter olarak konuşturulmuş. Örneğin sivrisinek başlarda Küçük General'esaygı duyan ve onun sevmediği kedisi Matilda'nın kanı ile beslenen bir karakter. Ama romanın sonunda o da Küçük General'i küçümsüyor ve onu terk ediyor. Güvercin ise onu hiçbir zaman sevmiyor. Küçük General Nergis'ini pisliyorlar diye güvercinleri kapana sıkıştırmak istiyor ve düşmanlıkları başlıyor. İlgimi çeken diğer kısım ise Babaanne ile ilgili olan bölümlerdi. Babaanne Küçük General'i yetimhaneden almış, büyütmüş. Ama o Babaanne'den nefret ediyor. Nefret etme sebebi de onun Ermeni olduğunu düşünmesi. Kendisini seçip büyüttüğü için bile öfkeli ona. Ermeni olduğunu da bir komşudan duymuş. Öyle ki kadının öldüğüne bile üzülmüyor, ortaya çıkmayışını fırsata çeviriyor. Kedisine de Asena değil Matilda ismini benimsediği için öfkeli. Balıklarına da cinsel temasta bulunduklarını düşündüğü için... Balıkların arasına cam yaptıracak kadar bağnaz. Böyle tek tek bahsettikçe daha da iğreti oluyor insan ama maalesef böyle insanların olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve bu ironik roman daha da öfkelenip düşüncelerimize sıkı sıkı bağlanmamız gerektiğini gösteriyor bize. Küçük General'in dili oldukça sade ve akıcı. Bir nefeste okuyor insan. Ne zaman bitti anlamıyorsunuz. Merakla sürükleniyorsunuz. Ayrıca kurguda biraz metinlerarasılık da var diyebiliriz. Okurken bunu düşünmek ve başka eserlerle bağlantı kurmak güzel hissettiriyor. Metni daha anlamlı kılıyor, onu zenginleştiriyor. Kitabın da arkasında yazdığı gibi Fahrenheit 451'e, Otomatik Portakal'a, Ceza Sömürgesi'ne, Böyle Buyurdu Zerdüşt'e ve Kırmızı Defter'e... Farklı okumalara ön ayak olacak bu romanı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Ve de herkesin keyif alacağını umuyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/14/loreena-mckennitt-konseri-icin-geri-sayim-basladi", "text": "Eklektik Kelt müziğiyle dünya çapında 15 milyona yakın albüm satan Kanadalı şarkıcı ve besteci Loreena McKennitt Türkiye'de 3 konser verecek. Müzikli seyahat yazarı olarak anılan sanatçı, geçen yıl çıkardığı Lost Souls albümünün dünya turnesi kapsamında İstanbul, İzmir ve Ankara'da sahne alacak. 30 yılı aşan kariyerinde Eklektik Kelt müziğiyle dünya çapında 15 milyona yakın albüm satan ve müzikli seyahat yazarı olarak anılan Kanadalı şarkıcı ve besteci Loreena McKennitt, uzun bir aranın ardından tekrar Türkiye'de! Sadece Kuzey ve Güney Amerika'da değil, Avrupa'da ve Avustralya'da da en çok satanlar arasına girmeyi başardığı albümleri ve mistik şarkılarıyla dünya çapında geniş bir kitleye seslenen sanatçı, 2018 yılında yayınladığı Lost Souls albümünün dünya turnesi kapsamında İstanbul, Ankara ve İzmir'de hayranlarıyla buluşacak. Sanatçının Lost Souls albümü Hint-Avrupa kökenli kavimlerden Bedeviler'e uzanan çağdaş fikirlerin zengin ve eklektik bir sunumunu göstermektedir. Nyckelharpa, ud, kanun, Flamenko gitar, vurmalılar gibi çeşitli enstrümanlarla bezeli albümde Loreena McKennitt vokallerin dışında piyano, klavye, akordeon ve arp çalar. Dört kıtada altın, platin ve multi-platin satış rakamlarına ulaşan Loreena McKennit, büyüleyici kariyeri boyunca aralarında Kanada'nın en önemli müzik ödülü Juno'nun ve Billboard Uluslararası Başarı Ödülü'nün de yer aldığı sayısız ödüle layık görülmüştür. Grammy ödüllerine ise iki kez aday gösterilmiştir. McKennitt müzikal çalışmalarının yanı sıra 1985'te kurduğu bağımsız plak şirketi Quinlan Road'da pazarlamadan promosyona tüm çalışmaları yürüttüğü şirketiyle müzik endüstrisinde başarılı iş kadını unvanını da kazanarak bu endüstrideki kariyerini de sağlamlaştırmıştır. Loreena McKennit bugüne kadar yayınladığı 20'nin üzerinde albümle 20 milyona yakın albüm sattı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/14/lp-istanbul-izmir-ve-ankara-seyircisini-buyuleyecek", "text": "Karizmayı büyüleyici bir ses ile harmanlayın. Aklınıza ilk gelen isimlerden biri, hiç şüphesiz, sahne adı LP olan Laura Pergolizzi olacaktır. İtalyan asıllı Amerikalı sanatçı Pergolizzi, 15-18 Haziran'da İstanbul, İzmir ve Ankara'da sahne alacak. LP, profesyonel müzik hayatına Rihanna, Christina Aguilera, Backstreet Boys gibi isimlere söz yazarak başladı. İlk albümü olan Heart-Shaped Scar'ı 2001 yılında çıkaran LP, geçtiğimiz yıllarda özellikle Avrupa'da büyük ses getiren ve 2016 yılının en popüler şarkılarından biri olan Lost on You ile milyonların gönlünde taht kurdu. Şahsına münhasır kişiliği ve ses rengi ile dikkatleri üzerine toplayan LP, bu sefer İstanbul, İzmir, Ankara seyircisini büyülemeye/etkisi altına almaya geliyor!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/17/olum-vardiyasi-somanin-oykusu", "text": "Kurgu Kültür Merkezinde Soma'da yitirdiğimiz madencilerin hikayesi konuşulacak. 'Edebiyatımızda SOMA' başlıklı panelde öykücü İlkay Tuna, öykücü Hatice Günday Şahman ve kendisi de bir madenci olan Alaaddin Kara söz alacak. Etkinliği, yazar Hüsniye Şimşekyönetecek. Ankara ve diğer illerden gelen 'Ölüm Vardiyası 1 ve 2'nin yazarları kitaplarını imzalayacak. Madenci Alaaddin Kara'nın fotoğraf sergisinin de yer alacağı program, 18 Mayıs Cumartesi Saat 14:00'te gerçekleştirilecek. Soma da 13 Mayıs 2014'te 301 madencinin hayatını kaybettiği maden ocağı felaketi, göçükler tarihinin en ağır yaşanan can kayıplarından biri olarak yer almaktadır. Bu acıya duyarsız kalmayan Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, 'Ölüm Vardiyası 1-2' kitaplarını yayınladı. Yazar Hande Baba nın derlediği ilk kitapta, 37 yazarın kaleme aldığı, Soma göçüğü içerik ağırlıklı 37 öykü yer alıyor. Hande Baba nın önsözde belirttiğine göre, maden ocağı göçüğünde yitirdiğimiz 301 yurttaşımıza ithaf edilen kitabın geliri Soma da mağdur olmuş çocukların yararına kullanılacak. Ölüm Vardiyası 1'de yer alan yazarlar: Adil Okay, Ahmet Önel, Ayşegül Kocabıçak, Berna Özpınar, Buket Başaran Akkaya, Deniz Dengiz Şimşek, Deniz Moralıgil, Engin Çetinbağ, Ersin Köseoğlu, Ertan Mısırlı, Eşref Karadağ, Göksu N. Çakır, Gönül Çatalcalı, Güner Arslan, Halit Payza, Hande Baba, Hüsamettin Köseoğlu, Kezban Şahin Taysun, Merih Doğan, Murat Tuncel, Münevver İzgi, Nalan Yılmaz, Nazmi Bayrı, Nevzat Süer Sezgin, Nilgün Erdem, Nuran Türemen, Nursel Çetin, Onur Çalı, Osman Günay, Semra Şahin, Şaban Akbaba, Tamer Gökçel, Tayfun Ak, Yelda Karataş, Zeynep Yenen ve Zürbiye İvdik. Yine Hande Baba'nın derlediği 'Ölüm Vardiyası 2'de öyküleri yer alan 36 yazar şöyle sıralanıyor: Ahmet Taşçıoğlu, Alaaddin Kara, Atiye Güner Tümüklü, Ayten Özkan, Bihter Bilir, Bilge Öngöre, Çiğdem Özelsancak Ataş, Deniz Susan, Emine Azboz, Erkan Şemin, Esme Aras, Ferhan Topçu, Hasibe Ayten, Hatice Günday Şahman, Hürriyet Demirhan, Hüsniye Şimşek, İlkay Noylan, İlkay Tuna, İnci Gürbüzatik, Mine Hoşcan Bilge, Nalan Arman, Nermin Sarıkaya, Nezihe Altuğ, Oya Uslu, Önce Lale Sönmez, Ruhi Türkyılmaz, Salih Korkmaz, Salih Öztürk, Selma Özhan, Serap Gökalp, Sevgi Ünal, Vicdan Efe, Yayla Boztaş, Zekeriya Yavuz, Zeynep Çiftçi Kanburoğlu veZeynep Ezmen."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/17/perada-zaman-yolculugu", "text": "Sosyal, ekonomik ve fiziksel anlamda 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çok boyutlu bir dönüşüm geçiren Pera'ya kapsamlı bir bakış niteliğindeki Aralıktan Bakmak: Meşrutiyet Caddesi'nden Bir Kesit sergisi, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde ziyaretçilerini ağırlıyor. Bugün Pera Müzesi olarak kullanılan Bristol Oteli'nin sanal gerçeklik teknolojisiyle deneyimlenmesini sağlayan VR projesi ise bu tarih yolculuğunun heyecan verici durakları arasında yer alıyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün Aralıktan Bakmak sergisi, kentin geçirdiği değişim ve dönüşümün en belirgin yaşandığı bölgelerden biri olan Pera'yı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi binaları arasındaki kesitin ürettiği referanslar üzerinden okumaya imkan tanıyor. Küratörlüğünü ve sergi tasarımını Atölye Mil'in, VR tasarım ve geliştirmesini APOLLO'nun üstlendiği sergi, başta İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arşivi olmak üzere, İBB Atatürk Kitaplığı, Salt Araştırma, Pera Palas, Büyük Londra Oteli, Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kitaplığı, Harvard Üniversitesi Kütüphanesi, Yapı Kredi Bankası ve özel arşivlerden derlenen fotoğraf, belge, harita ve obje gibi malzemeleri bir araya getiriyor. Sergide Tepebaşı'nın henüz bir mezarlık olduğu zamanları belgeleyen erken 19. yüzyıl gravürlerine, şehrin gece hayatının merkezi olduğu 1960'lı yıllarda açılan PlayboyClub'ın eğlenceli fotoğrafları eşlik ediyor. Sergi aynı zamanda, bugün Pera Müzesi olarak kullanılan eski Bristol Oteli'ni sanal gerçeklik teknolojileri aracılığıyla içindeymişçesine deneyimleme imkanı sunuyor. Ziyaretçileri, Pera Müzesi binasının çok katmanlı geçmişinde yüz yıllık bir yolculuğa çıkartan bu benzersiz mekan deneyimi, Bristol Oteli'ne ait teknik çizimler ve aynı dönem otellerinde kullanılmış mimari üslupları, mobilyaları ve objeleri referans alıyor. Sanal ortamda tüm form, malzeme, renk ve doku ögeleriyle yeniden yaratılan oteldeki tur, lobide başlıyor. Tur kapsamında, içerisinde tarihi piyanoya ev sahipliği yapan dinlenme odasını, dönemin birçok detayını barındıran yemek salonu ve 19. yüzyıl sonundaki konfor beklentilerine göre tasarlanmış otel odasını gezebilen ziyaretçiler, otel duvarlarında da Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu'ndan seçilen eserleri izleme fırsatı buluyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi'nin bulunduğu tarihi yapılar arasındaki bölgeyi odağına koyan sergi, Rossolimo Apartmanı'ndan Büyük Londra Oteli'ne, Pera Palas'tan Odakule'ye, Bristol Oteli'nden Tepebaşı Tiyatrosu'na kadar pek çok tarihi yapıyı mercek altına alırken, 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl sonuna doğru uzanan bir döneme ait fotoğraf ve belgelerle bölgenin çok katmanlı kimliğini gözler önüne seriyor. Aralıktan Bakmak sergisi, 21 Eylül 2019 tarihine kadar İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde ziyaretçileri bekliyor. Beyoğlu Tepebaşı'ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Galerisi, Pazar günleri hariç haftanın her günü 10:00 19:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/17/saltin-kis-bahcesi-programlari", "text": "SALT'ın Kış Bahçesi programları, Mayıs ayında iki konuşmayla başlıyor. SALT Beyoğlu'nun dördüncü katında yer alan Kış Bahçesi, çeşitli saksı bitkileriyle çevreli, 80 metrekarelik sıkıştırılmış toprak zeminden meydana gelen bir alan. Bahçede gerçekleştirilecek konuşma ve atölyeler, mekanı tasarlayan mimar Aslıhan Demirtaş'ın katkısıyla hazırlanıyor. Kış Bahçesi, yapıdaki mekansal düzenleme çalışmalarının tamamlanmasıyla Nisan 2018'de kullanıma açıldı. Bahçede killi toprak, kum, mıcır ve kireçten oluşturulan; 30 ton ağırlığında ve 15 santimetre derinliğindeki platform ile bunu çevreleyen alçak duvarlar, katmanlı ve yekpare bir kütle olarak gayretli ve azimli tokmaklama işlemiyle yerinde şekillendirildi. Bir dayanak ve mahsul kaynağı olan toprağın, kentin en yoğun mahallelerinden birindeki bir yapıya aktarımıyla ortaya çıkan bu ortak zemin kamunun kullanımına açık bulunuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/25/mancali-adam-muzikalinden-promiyer", "text": "Mançalı Adam Müzikali, 24 Mayıs 2019 tarihinden itibaren seyirci ile buluşuyor. Mançalı Adam, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin bu sezon için belirlenen idealizm teması kapsamında sahnelenecek son eseri. Mitch Leigh'in bestelediği, metin-şarkı sözü Dale Wasserman ve Joe Darion tarafından yazılan, Güngör Dilmen tarafından Türkçeleştirilen müzikalin yönetmeni Murat Göksu. Eserin müzik sorumluluğunu, orkestrayı da yönetecek olan Hüseyin Kaya yaparken, dekor tasarımı Ferhat Karakaya'ya, kostüm tasarımı Gizem Betil'e, Işık tasarımı ise Taner Aydın'a ait. Dünya prömiyeri 1965 yılında Connecticut'ta, Broadway prömiyeri ise yine aynı sene gerçekleşen eserin konusu kısaca şöyle: Hikaye 16. yüzyılın sonlarında geçer. Vergi toplayıcısı, asker ve yazar Miguel de Cervantes ve yardımcısı Sancho, manastıra karşı geldikleri gerekçesiyle İspanyol Engizisyonu tarafından hapse atılırlar. Buradaki mahkumlar Cervantes'in tüm eşyalarına el koyar. Ancak Cervantes, el yazısı metinlerinin kendisine geri verilmesi konusunda onları ikna eder ve Mançalı Don Kişot hikayesini yeniden canlandırarak dramatik bir savunma gerçekleştirir. Böylece şövalyeliğin öldüğüne inanmak istemeyen ve kendi çılgın dünyasında yaşayan onurlu şövalye Don Kişot'un dokunaklı ve tutku dolu hikayesi başlar. Don Kişot rolünde Suat Arıkan, Hakan Aysev, Murat Göksu; Sancho rolünde Çağrı Köktekin, Yücel Özeke, Onur Turan; Aldonza rolünde Şebnem Ağrıdağ Kışlalı, Hande S. Ürben; Hancı rolünde Gökçe Şenyüz, Barbaros Taştan; Rahip rolünde Serkan Bodur, Ufuk Toker; Dr. Carrasco rolünde Can Reha Gün; Antonia rolünde Begüm Karacasu, Ayşegül Karkıner dönüşümlü olarak rol alıyorlar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/25/salt-galatada-ressam-mihri-sergisi", "text": "Belgesel film 'Kim Mihri'nin özelinde 'Mihri: Modern Zamanların Göçebe Ressamı' sergisi, SALT Galata'da sanatseverlerin ziyaretine açıldı. Hayatının büyük bir kısmını yurt dışında geçirmesinden ötürü Türkiye sanat tarihi yazımında arka planda kalan Ressam Mihri Hanım'a dair araştırmaların kısıtlılığı,'Kim Mihri' belgeseli ve sergisinin doğuşuna zemin hazırlamış. Belgesel film ve sergi sayesinde ilk kadın ressamlarından Mihri Hanım'ın geniş kitlelere tanıtılması amaçlanıyor. Program herkesin katılımına açık. 'Mihri: Modern Zamanların Göçebe Ressamı', 9 Haziran'a kadar SALT Galata'da görülebilir. Kim Mihri', bu yıl içerisinde tamamlanması planlanan uzun metrajlı belgesel film."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/31/atasehir-belediyesi-hayalleri-gercege-donusturuyor", "text": "Kurulduğu 2018 yılından itibaren Tayfun Dikilli'nin kaleme aldığı Naaş-ı Muhteremler ve Aziz Nesin Vapuru adlı oyunlarla tiyatroseverlerin karşısına çıkan topluluk son olarak da Robert Thomas'ın 8 Kadın adlı oyununu oynadı. Ataşehir Belediyesi Tiyatro Topluluğu, Ataşehir Belediyesi'nin iki senelik tiyatro eğitimini tamamlayan istekli ve yetenekli öğrencilerinin katılımıyla kuruldu. Ataşehir Belediyesi Tiyatro Topluluğu; Gamze Aşık, Helin Dinler, İlkay Tokaç Akbaş, Melike Çelik Koç, Melek Ertem, Melihat Gürsün, Nazlı Çelik ve Nurgul Karabay'dan oluşan kadrosuyla Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde sahnelediği 8 Kadın adlı oyun ile büyük beğeni topladı. Yönetmenliğini A. Ercan Tulunay'ın yaptığı oyun sonrası heyecan ve mutluluklarını aileleriyle paylaşan oyuncularla konuştuk. nihayet Ercan Hoca'mdan gelen telefonla gecikmeli de olsa başlayabilecektim. keyifliydi ki her gelişimde çok heyecanlanıyordum. 1950'LERİN Fransa'sında karlı bir yılbaşı sabahı... Evde bir ceset ve içlerindeki katili bulma yolunda psikolojik savaş veren 8 kadın. Robert Thomas'ın yazdığı kara komedi türündeki oyunda, kadınların her biri kendilerini temize çıkarmak uğruna birbirlerinin sırlarını açık ediyorlar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/31/ay-isiginda-samata-ile-mutlulugu-yakaladilar", "text": "Çalışmalarını tiyatro eğitmeni Muharrem Uğurlu yönetiminde Zübeyde Hanım Eğitim ve Kültür Evi'nde sürdüren tiyatro öğrencileri Ay Işığında Şamata adlı oyunu MSKM'de sahneledi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/05/31/berlinin-90-yillik-tarihine-sinematografik-bir-yolculuk", "text": "Pera Müzesi, sinemaseverleri Berlin'in 90 yıllık tarihine seyahate çıkarıyor. Pera Müzesi Film Programları, 29 Mayıs-3 Temmuz tarihleri arasında, Almanya'nın en önemli film müzelerinden biri olan Berlin Film ve Televizyon Müzesi iş birliğiyle 'Berlin Yuva Denilen Şehir' başlıklı bir program sunuyor. DeutscheKinemathekküratörlüğündeki program, 20. yüzyılı çalkantılar içinde geçirmiş çok yönlü kentin 90 yıllık tarihini gözler önüne seriyor. Pera Film'in, 29 Mayıs 03 Temmuz tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşturduğu 'Berlin Yuva Denilen Şehir' başlıklı film programı, sinema tarihinde büyük önem taşıyan dokuz yapıma yer veriyor. DeutscheKinemathekküratörlüğünde hazırlanan program kapsamında Berlin'in Varoşları, M, Berlin'de Bir Yerde, Milyonda İki, Kaygı, 45 Doğumlu, Gece Kesişen Yollar ve Ostkreuz perdeye yansıyor. Filmler, kent manzarasındaki değişime panoramik bir bakış sunarken, sakinlerinin yaşamlarını ve mücadelelerini de mercek altına alıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/06/13/orhan-kemalin-unkapaninda-oturdugu-eve-engellemelere-ragmen-tabelasi-konuldu", "text": "Orhan Kemal'in Unkapanı'nda 1954-1966 yılları arasında oturduğu evin üzerindeki anı tabelası şubat ayında bilinmeyen bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Fatih Belediyesi'ne tabelanın yerine konulması için yapılan pek çok kez hatırlatmalar da sonuç vermeyince, Orhan Kemal'in okurları ve semt sakinleri bir tabela hazırlayarak ölüm yıldönümü olan 2 Haziran'da oturduğu eve tabelanın konulması için saat 17.00 de evin önünde buluşmuşlardır. Fakat kim veya kimler tarafından organize edildiği bilinmeyen provakosyon amaçlı bir araç, engelleme amacıyla tabela asılacak olan evin önüne park ettirilmiş, tüm ricalara cevap vermeyerek arabayı oradan kaldırmayı red etmiştir. Daha sonra bu şahış tabela konulması sırasında sesli bir şekilde söylenmeye başlayarak orada bulunan kitleyi kışkırtmayı denemiştir. Ama sonunda tabela yerine konulmuştur. Orhan Kemal, o semtin insanlarını kitaplarında ölümsüzleştirdiği halde yüzünde sevgi pırıltısı olmayan birilerinin bu türlü kışkırtmalarına en iyi cevabı yine kitaplarındaki insan sevgisiyle verecektir. Sanattan ve kültürden anlamayan insanların yetişmesini amaçlayan kendini vaz geçilmez sayan düşüncenin bir gün büyük insanlık sevgisinin çağlayanında yok olup gidecekleri kesindir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/06/13/yazgilarindan-siyrilmis-kadinlar", "text": "Verdikleri mücadelelerle adlarını tarihe yazdıran kadınların hayatlarına dair lirik bir bakış: Yazgılarından Sıyrılmış Kadınlar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/06/13/yeni-dunyalara-acilan-kapi-atasehir", "text": "katılan öğrenciler, bir yıllık emeklerini yıl sonu gösterileriyle sergilediler. Ataşehir Belediyesi Çocuk ve Gençlik Halk Dansları Topluluğu büyük beğeni toplayan bir gösteriye, Gençlik Senfoni Orkestrası ise muhteşem bir konsere imza attı. Ataşehir Belediyesi Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen etkinliklere Ataşehirliler de yoğun ilgi gösterdi. 9-14 yaş aralığındaki 90 dansçıdan oluşan kadrosuyla 2017 yılında kurulan topluluğun üyeleri, alanlarında başarılı eğitmenler gözetiminde çalışmalarını sürdürüyor. Topluluğun üyelerinden ortaokul öğrencisi Tuğçe Poyraz gösteri sonrası duygularını paylaştı. Tuğçe, halk oyunlarına annesinin halk oyunları çalışmalarını izleye izleye başlamış. Ataşehir Belediyesi Gençlik Senfoni Orkestrası üyeleri de Ataşehir Belediyesi'nin hayata geçirdiği Sanat Eğitimini Mahallenize Getiriyoruz projesi kapsamında müzik eğitimlerine katılan çocuklar ve gençler arasından seçildi. Böylece aldıkları eğitimi performansa dönüştürmeleri, müzikal olarak kendilerini ifade edebilmeleri amaçlandı. Ataşehir Belediyesi Gençlik Senfoni Orkestrası Şef Baran Aytaç yönetiminde MSKM'de çıktığı konserinde J. Strauss, Beethoven, Brahms, Mozart ve Offenbach'tan eserler yorumladı. Orkestra Şefi Baran Aytaç konser sonrası yaptığı kısa açıklamada, 5 yıldır çalıştıklarını, her geçen gün daha iyiye gittiklerini belirterek, Burayı müzikal anlamda bir okul gibi görüyoruz, ifadelerini kullandı. Ataşehir Belediyesi Gençlik Senfoni Orkestrası'nda birinci keman olan Kaan Hopanoğlu da diğer arkadaşları gibi müziği çok seviyor. 8 yaşından beri keman çalan Kaan geleceğini de müzik üzerine kurmayı planlıyor. Kaan, hayallerini gerçekleştirmek için çok çalışıyor. Bu çalışmalarda en büyük destekçisi ailesi... Kaan, ailesinin yanı sıra hocaları ve Ataşehir Belediyesi'ne de teşekkür ediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/06/15/gokdelenler-arasinda-yeni-sergi-dunyada-hayat-var-mi", "text": "Heykel sanatçılarını desteklemeyi ve çağdaş heykel sanatının sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlayan Teras Sergileri, her yıl gökdelenlerin ortasında yerlerini alan eserleri sanatseverlerle buluşturuyor. Elgiz Müzesi, bu sene 11. sini düzenlediği teras sergisinde çağdaş sanat heykellerini, kirlilik ve Dünya'nın kaynaklarının tüketilmesini sorgulayan çevreci eleştiri ekseninde buluşturuyor. Heykel sanatçılarını desteklemeyi ve çağdaş heykel sanatının sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlayan Teras Sergileri, her sene gökdelenlerin ortasında yerlerini alan eserleri sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Müzenin açık hava terasında konumlanmış olan büyük ölçekli heykeller yaz boyunca ziyaret edilebilir. Sanatçılar: Arif Çekderi, Aslı İrhan, Berkay Buğdan, Büşra Kölmük, Can Alpan, Caner Şengünalp, Cemre Demirgiller, Ceylan Dökmen Sakin, Çağdaş Erçelik, Duygu Deniz Bilgin, Esra Ekşi, Furkan Depeli, Gönül Nuhoğlu, Gözde Can Köroğlu, Gülnur Kılıç, Gözde Çalışal, Halil Daşkesen, İmdat Avcı, Işıl KapuÖzsakabaşı, Lale Altunel, Levent Ayata, Lidya Wassmuth, Muhammet Hanifi Zengin, Muzaffer Tuncer, Neslihan Pala, Özgür Mehmet Sakallı, Kemal Özkan Arslan, Tuncay Koçay, Win. Ju, Yıldız Güner."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/06/15/salt-beyoglunda-aslina-sadik-kalinmistir-sergisi", "text": "İstanbul'un ünlü sanat mekanlarından SALT Beyoğlu, 'Aslına Sadık Kalınmıştır' sergisini sanatseverlerle buluşturuyor. Sergi paralelindeki programlar, SALT'tan Amira Akbıyıkoğlu'nun serginin sanatçılarından Handan Börüteçene ile 13 Haziran'da yaptığı söyleşiyle başladı. Börüteçene'nin sergideki işlerinin ele alındığı söyleşide, 1985'te 5. Yeni Eğilimler sergisinde başarı ödülüne layık görülen Kır/Gör enstalasyonundan bugüne pratiği incelendi. Mekana özgü üretimlerle ilgilenen sanatçının sıklıkla başvurduğu yeryüzü belleği kavramı ayrıntılandırıldı. SALT'tan Amira Akbıyıkoğlu tarafından hazırlanan 'Aslına Sadık Kalınmıştır' sergisinde sunulan eserler, Tansa Mermerci Ekşioğlu Koleksiyonu ve Ayşe Umur Koleksiyonu'ndan seçildi.'Aslına Sadık Kalınmıştır' sergisi, 18 Ağustos'a kadar SALT Beyoğlu'nun ikinci katında ücretsiz olarak görülebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/06/15/savasta-cocuk-olmak", "text": "Fransız düşünür ve yazar Jean Paul Sartre der ki; Hayat alev almış bir tiyatro sahnesidir. İşte bu tiyatroda başrol oyuncusu yoktur, çünkü herkes başrol oynar. Çoğumuz gerçek bir savaşın içine doğmadık ve gerçek bir savaşta yaşamak zorunda kalmadık. Ama ben hayatı hep bir savaş olarak algıladım. Hayatın içindeki irili ufaklı savaşlara büyüdükçe, zor da olsa alışıyor da insan çocukları aynı savaşın içinde görmeyi yüreği bir türlü kabullenemiyor. Çocuk hangi dil, din, ırk ve renkte olursa olsun aşktır. Savaşlarda aç, susuz, anne-babası olmadan, evsiz, yataksız, oyuncaksız, çikolatasız ve hatta büyümek zorunda kalandır. Hayatla savaşan çocuklarla dolu etrafımız. Trafik ışıklarında durduğumuzda arabanın camını kapatıp mendil satarken gözlerimizi kaçırdığımız sonra İstiklal'de bir güle ederinden daha fazla ödeyerek vicdanımızı rahatlatmaya çalıştığımız çocuklarla. Acaba kaçımız sıradan bir günde Çocuk Esirgeme Kurumu'nu ziyaret ederek bir çocuğu birkaç saatliğine de olsa o sürüncemenin, o savaşın ortasından çekip aldık? Uzakta ya da yakındaki aç, hasta veya engelli çocukları televizyonda izleyip 5 Tl'lik mesajlar göndermek bizlerin vicdanını rahatlatır belki ama o çocuklara iç dünyalarında yaşadıkları travmaları unutturmaya yetmez. O çocuklar şanssızlar, savaşa doğmuşlar, sizden bizden farklılar çünkü savaştalar, acıyorlar. Acıyorlar çünkü minik dünyalarına biz var ettik savaşları. Acıyorlar biz üstümüze düşeni yapmadığımız için. Yıkmadığımız için düzensizliğin düzenini. Fransız İhtilalı ve beraberinde gerçekleşen Sanayi Devrimi, arkasından kapitalizmin kemirici yapısıyla beraber İngiltere'de başlayıp sonra tüm dünyaya yayılan çocuk işçilerin dramı ve günümüz. Kapitalist düzende hala çalışan, aç kalan, acıyan ve ölen çocuklar. 1789'dan bu yana çok şey değişmiş olmalıydı oysa. Eğitilen çocuklar olmalıydı, çöplerde yemek toplayan değil. Özgür çocuklar olmalıydı, ıslahevlerinde yetişen değil. Gülen çocuklar olmalıydı, açlıktan ağlayan çocuklar değil. Kardeş isteyen çocuklar olmalıydı, kardeşini elleriyle toprağa veren değil. Ve barışa inanan çocuklar olmalıydı hayatla savaşan değil. Srebrenitsa Katliamı'nda bir çocuk ölmeden önce soruyor annesine Çocukları küçük kurşunlarla mı öldürürler anne? Anne ne dese boş. Evet dese de Hayır dese de yavrusu ellerinde ölecek. Bu çocuk daha somut yaşamı bile kavrayamamışken soyut olan ölümü nasıl anlayabilir ki? Belki biraz daha dayansaydı bedeni sorardı annesine Çocuklara cennette çikolatalı süt verirler mi anne?. Kim bilir şimdi cennette sütünü içip bize bakıyordur belki. Java Denizi'nde inci aramak için denize dalıyorlar. Kongo madenlerinde elmas peşindeler. Peru'daki maden ocaklarında köstebeklik yapıyorlar. Tünellerin alçaklığı yüzünden vazgeçilmezler ve akciğerleri daha fazla dayanamayınca kimsesizler mezarlığına koyuluyorlar. Çocukların savaştaki hali gerçek yaşamdan alınarak o kadar çok filme konu edilmiştir ki. Steven Spielberg'in 7 Oscar Ödüllü 1993 yapımı Schindler'in Listesi filmi çarpıcı bir detay ile başlar; film özellikle siyah-beyaz çekilmiştir ve filmin başlarında beş-altı yaşlarındaki bir kız çocuğu kırmızı paltosuyla Nazi subaylarının arasından geçmektedir. Filmin sonlarına doğru bu kız çocuğunu kırmızı paltosu ile yeniden görürüz, üst üste dizilmiş cesetlerin arasında. Artık yüzünde endişe, acı ve korku yoktur. Çikolatalı sütünü içmeye gitmiştir. Her savaşta ölür çocuklar; Auschwitz'de de, Filistin'de de, Rojovada' da. Ve bir Tunç Başaran filmi; Uçurtmayı Vurmasınlar. Hapishanede annesiyle kalmak zorunda olan ve özgürlüğe ulaşmak için bir uçurtma kanadına hasret bir çocuğun savaşı. Bugün de hapishanelerde anneleriyle yaşamak durumunda kalan çocukların savaşı gibi. Çocuklar için savaş her yerde. Boşanmanın eşiğine gelmiş bir aile, havada uçuşan küfürler, birbirine tahammül edemeyen iki insan ve çoğu zaman izlediğini bile fark etmedikleri çocukları. Yaşadıklarından dolayı çizgi film seyrederken bile tüm algılarıyla şiddete odaklanmış bir çocuk. Ve gelecekteki yaşamına aktarılan travmalar, hayatının en sorunsuz geçmesi gereken zamanında küçücük aklıyla taraf bile tutmaya zorlandığı ve sorumsuz bir şekilde ortasında bırakıldığı savaş."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/06/20/harbiye-acikhava-tiyatrosu-yaz-konserleri", "text": "Harbiye Açıkhava Tiyatrosu yaz konserleri, bu yaz kapılarını 'Bellona Açıkhava Konserleri'adıyla açtı. Türkiye'nin en ünlü sesleri bu yaz da Atlantis Yapım ve SM Production işbirliğiyle, birbirinden özel repertuvarları ile 'Bellona Açıkhava Konserleri'nde sahnede olacak. Bellona Harbiye Açıkhava Konserleri, bu yıl yaz gecelerinin en eğlenceli konserlerine ev sahipliği yapıyor. Unutulmaz şarkılar ve şovlar eşliğinde İstanbullular yine Harbiye'de anılarla dolu geceler yaşayacak. Yaz gecelerinin ilk konseri, 20 Haziran'da MFÖ ile başladı. Konserler, 28 Haziran'a kadar Teoman, Yıldız Tilbe, Edis, Kenan Doğulu ve Nilüfer ile devam edecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/06/27/meltem-kofoglu-jazz-ve-cemre-necefbas-ve-bir-basari-hikayesi", "text": "1994'te İstanbul'da doğan Cemre Necefbaş'ın müziğe ilgisi erken yaşlarda başlamıştır. İlkokul yıllarında çeşitli müzik etkinlikleri için koroya katılarak ilk performansını sergiler. Okuduğu Özel Bilfen İlkokulu'nda 4 sene okul korosunda, sonrasında 4 sene keman çalarak ve vokal olarak orkestrada bulunur. 2007'de NTV'nin UNICEF için gerçekleştirmiş olduğu Çocuklar İçin Şarkı Söylemek Lazım adlı programda sahne alır. İstanbul'da sahne almaya Robert Kolej'deki lise yıllarında RC Orchestra'yla beraber başlayan Cemre, aynı dönemde 2011'de Akbank Jamzz yarışmasında bireysel olarak, 2012'de IKSV Genç Caz'da grubu Off Keys'le beraber finalist olur. 2012 Nardis Genç Vokal Yarışması'nda NTV Özel Ödülünü ve Sibel Köse'nin atölyesine katılma hakkını kazanmıştır. İtalya'da Veneto Jazz Workshop ve Boston'da Berklee Five-Week Summer Performance Program'a burslu olarak katılan Cemre, John Ellis, Amy London, Lin Biviano gibi isimlerle Ensemble ortamında ve özel derslerde çalışmıştır. 2013'te Nilüfer Verdi'nin çalıştırdığı MMA Band'e katıldı ve İstanbul'da çeşitli kulüplerde konserler vermiştir. Cemre 2013'ten bu yana New York'ta yaşamaktadır ve The New School for Jazz and Contemporary Music'te tam burslu olarak performans dalında eğitimini tamamlamıştır. Beraber çalıştığı isimler arasında Reggie Workman, Vic Juris ve Jay Clayton yer almaktadır. Kendi performanslarının da okulun son yılından itibaren yoğunlaşmaya başlar. 2017 baharı gibi gitmeye başladığı çok keyif aldığı bir jam session ortamı bulur. Manhattan'da Mona's diye bir barda her salı gecesi traditional, New Orleans stili (10 senedir de devam eden) bir jam session yapılmaktadır. İlk gittiği günden sevdiği ve her fırsatta gidip şarkı söylediği bir yer olmuştur Mona's. Orada geçirdiği vakit sayesinde de başka jam session'lara gitmek için cesaret toplamıştır. Daha straight ahead, New York'un ünlü jazz kulüpleri Dizzy's, Smalls ve Mezzrow'da da sessionlara katılır. Hem kadın bir müzisyen hem de bir jazz vokalisti olarak bu gibi mekanlarda ve jam sessionlarda ara sıra önyargıyla karşılaşıldığında bu durumları ve 'kendini kanıtlamak ihtiyacını' bir nevi motivasyon olarak görmeye başlar. Jazz standardları repertuarımı geliştirmeye, doğaçlamalarımı zenginleştirmek için çalışmaya ve söylediği standartları daha düşünceli bir şekilde yorumlar. Aktif bir şekilde jam session'lara katıldığı ortamlarda beraber çaldığı ve anlaştığı bir çok müzisyenle şimdi sık sık New York'ta çeşitli mekanlarda çalmaktadır. Mesela komik bir tesadüfle geçtiğimiz özel bir günde gig'imde sahneyi Grammy ödüllü saksofoncu Linus Wyrsch ve Cyrille Aimee'nin grup arkadaşı davulcu Dani Danor'la paylaşmıştır. Kendisine ait iki trio projesi vardır. Gruplardan biriyle daha çok traditional, New Orleans, gypsy jazz repertuarından her ay Manhattan'da Bar Belly diye bir mekanda çalmaktadırlar. Diğer trio ile ise yaklaşık bir senedir beraberdirler. Gitarda Nick Semenykhin ve basta Josh Marcum bulunmakta. Bu trio başka performansların yanında her ay Manhattan'da Red Room'da sahne alırlar. Yaz sonu, sonbahar gibi bu trioyla beraber bir Live albüm kaydetmeye hazırlanmaktadırlar. Bir de New School'da tanışıp müzik ruh ikizi diyebileceğim piyanist Clifford Cameron'la bir duo projeleri vardır. Hem kendi yazdıkları özgün müziklerin, hem de çok sevdikleri parçalardan oluşan bir repertuarları bulunmaktadır. Cemre, New York'taki müzik hayatının iyice hız aldığını hissetmektedir. Kendisini en çok heyecanlandıran şeylerden bir tanesi de kendi müziklerini yazıp aranje ederek bu parçaları sevdiği müzisyenlerle beraber çalmaktır. En son bu fırsat eline geçtiğinde ise New School resitalini sahneye koymuşlardır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/08/16/aynur-uluc-icimizdeki-yukleri-atmak", "text": "illa ki not alırım bu sözü kim söylemiş diye.. altına not almışım: murathanmungan, kibrit çöpleri kitabında fısıldamış kulağımıza. kum saatini şöyle bir kulağından tutup terse çeviren bu cümle karşısında bir iki saniye kaldım önce. bilmediğimiz bir şey söylemiyordu aslında ama allah için güzel söylüyordu; gayet de derli toplu... ancak beni vuran yanı o değildi... tam da kendisi gibi ; görmezden geldiğimiz bir şeyi söylüyordu cesaretle. gerçeklerle yüzleşemediğimiz için bazı şeylerin üstünü örttüğümüz yetmiyormuş gibi bunu böyle yaptığımızın da üstünü örtüyorduk genelde. hatta bazen öyle tersinden bir hal alabiliyordu ki durum, evlere şenlik. içimizdeki o su geçirmez örtüler yavaş yavaş buzlaşırken; gün gelip sırlara güzelleme düzecek kadar bile geçebiliyorduk kendimizden. bu kendimizden geçme sözü iki anlamı da barındırıyor. kendinden geçip bundan zevk almaya başlama hali işin ikinci aşaması. ilki, kendinden bu denli vazgeçmek safhası; hiç duramamak kendi varlığının arkasında... bu da toplumla bir nevi uzlaşmak sayılabilir aslında... kötü addedilmiş her şeyimizi apar topar saklamak ve bir riyanın içine yerleşivermek çaktırmadan... sonra kalakalmak yaralarla... bedenimizden ve ruhumuzdan uzaklaştığımız her şey günün birinde yara olarak dönmek zorunda. bu eskileri karıştırmak çok faydalı bir şeymiş, yeniden gözden geçirmek, zamanında kıymetli diye saklamışım tabi ki hepsini... ve tabii ki kıymetliydi de. o anda öyle olması gerekiyordu ki öyle de oldu. ama insan hep aynı kalmamalı. ve bunu fark eden içim şimdi nasıl bir ermişliğe büründüyse direk salıyorum hayata. ama süreci dolmuş mu dolmamış mı diye bir inceden bakıyorum elbet ayrılık öncesinde. bunu yaparken de şu anki ben, hangilerini seçerdim oluyor nirengi noktam. hangisini yaşamıma yeniden alırdım ben bunların, hiç girmemiş olsalardı mesela... şu anda katar mıydım hayatıma... bu geçmişe saygısızlık değil, değişime ve ana saygı. tek tek kendinde kendinin kıymetli izlerini aramak, kıymetlilerine yeniden bakıp kıymet katmak, süreci dolanla usulca vedalaşmak. eski evrakları, defterleri seçerken ilgimi çeken bir defter çıktı karşıma az önce... canım oğlumla bir sohbetimizden inciler dökmüşüm oraya ; aramızda geçen bir konuşmayı tek tek yazmışım üşenmeyip... ne diyebilirim; seviyorum oğlumun incilerini toplamayı hayattan. sırlar dedik, yaralar dedik ya yazımızın başında; konuyla tam da ilgili çıkmasın mı bu sohbette. şimdi gözünüzde canlandırın bir yara dağlama sahnesindeyiz. devreye hangi mekanizmalar giriyor açmışız tek tek sohbette. biz erkek adamız ağlamayız mı denir er kişiysek... ya da dişiysek kızılcık şerbeti içmeye övgüler mi düzülür döne dönüle... biçimi ne olursa olsun içimize gömmeye mi gider işin özü. öyleayyyy ne arabesk yaklaşımlar bunlar, yapmayın hemen... pratik hayatınızda, bal gibi de yaptığınız şey bu. içine sıklıkla düştüğümüz haller. söylemler arabeskin dibine vurunca sanki sizde hiç yokmuş gibi sıkılmasın canınız hemen. tamam beni kandırın ama kendinizi kandırmayın. dikkat dikkat! burası son kaçma kavşağıdır. hala bir şansınız var yazıdan kaçmak için. önce kadın yanınla yaranı fark edeceksin, demiş ilk cümlede... hımm, bakalım konu nasıl devam edecek... ister kadın olalım, ister erkek, dişi yanınla fark ettin ya yaranı... acısını yaşayacaksın, bütünleşeceksin onunla. sonra zamanı gelince eril yanınla orayı dağlayacaksın ve aşacaksın. oo ne var bunda ben bunu hep yapıyorum zaten diyenleriniz çıkacaktır illa sözün burasında; yok yok acele etmeyin şapkadaki tavşan şimdi çıkacak. fark etme aşamasında kalındığında o hala sizi acıtan, sakatlayan ve açık bir şey. ve dağlanmayı yaşamadan aşamaz. dağlanacak ve bu dağlanma sizde iz bırakacak. ve o yara işte o zaman savaşa katıldığının ve hayatta kaldığının sembolü olacak... cesaretinin sembolü senin... o savaşa girmiş olduğunun işareti ki işin savaş kısmı erkektir. dağlamak örtmek gibidir bir yanıyla. şöyle düşünmek lazım; örtmekte sakınca yok. örtülecek elbette zaman içinde. kurşunu çıkarmadan örttüğünde sorun var. önce birinci aşamayı yaşayıp, sonra ikinci aşamaya vardığında yara hala açık. işte ondan sonra dağlıyorsun orayı. izi artık senin cesaretinin sembolü o zaman oluyor. bir çok insan kurşunu çıkarmadan dağlamayı seçiyor. işte bu sıkıntılı. dağlamak için hazırlık irini boşaltmakla oluyor önce. duyguları bilmek yetmez, boşaltmak gerekir derler. o yüzden ağlatırlar sizi ve o yüzden yastıkları yumruklatırlar. o yüzden bilmediğiniz bir dilde bağır çağır, boşalt, dök içini derler. hırla çığlık at hatta tepin. bedeninizin buna ihtiyacı var. sonra tamam deme vakti geldiğinde net hallere geçebilmek zamanı için önce bir çırpınılacak, bu kaçınılmaz... doğrulup hayata devam edebilmek için önce bir durulacak o çukurda. kötü diye mimlediğimiz ezberlerimiz var ama nasıl olacak bu iş... mesela depresyon... depresyon sizi iyileştirmek içindir aslında. tüm dış verileri azaltıp sadece içinizdeki o görmediğiniz alana bakabilmeniz ve kendinize bir koruma kalkanı yaratmak için. gelen verileri azaltır ki kafanız karışmasın ve odak olan ana sorunu görün. o yüzden hayattan koparır sizi. bilinçaltınız bakar ki siz bunu yapamıyorsunuz bağlantınız kesilmiş içinizle. beden yapmak zorunda kalır o odaklanmayı... ve azaltır verileri. bunu nereden mi anladım; işaretlerden tabii... geçenlerde kolumda bir sinyal olunca anlamıştım... sol elim zonkluyordu ve parmaklarım tek tek... önce ne oluyor bana diye öğrenmek için doktora koştum. beyinmr görüntüleri, ekg, kan, idrar sonuçları derken her şey çok düzgün çıktı. sonuçların tamamlanması bir süre aldı. haber verdim tabii ki aileme... ben bu testlere giriyorum şu şu sebepten diye... sonuçlar düzgün çıktığında kardeşimden gelen yanıt müthiş bir çözümleme içeriyordu: ne harika bir haber ablacım, demek ki hayatı akışına uygun yaşamışsın ki bedeninin içinde her şey yolunda demiş mesajında. tüm bu testlere sebep olan kolumun uyuştuğu güne gitti aklım mesajı okuyunca, söylediği şeyin sağlamasını yapmak istedim. testler çıkana kadar çözmüştüm çünkü ben sorunumu ve kolumun zonklamasını ve uyuşmasını. o gün geçirmiştim bile kendi kendime... nöroloji doktorunda sıra beklerken hastaneden dışarı çıkmak istemiştim, çıktım. kadıköy'dehalitağacaddesi'ni bilenler bilir trafiğe kapalı, çok kalabalık bir caddedir. yanda kafeler, dükkanlar, büfeler, sokak satıcıları... yaşayan bir yerdir, şehrin kalplerindendir resmen soluk alıp verir. işte o caddede kaldırımda bir bankta oturmuştum. tanımadığım bir kadın yanaştı yanıma. elinde parti kağıtları vardı; tarih seçim öncesi. ne düşünüyorsunuz, diye sordu. ilginç bir yanaşma biçimi, dedim içimden yalan yok. direk yüzüne baktım. elindeki seçim kağıtlarını hızla arkasına sakladı. hayır hayır, dedi. sorumun bununla ilgisi yok, gerçekten sizi merak ettim. ne derdiniz var, size nasıl yardım edebilirim. belki bir fincan kahve ısmarlasam size şuradaki kafede... hemen kaldırımın yanındaki kafeyi işaret etti bir yandan da eliyle. size yardım etmek istiyorum. o anda yüzüne baktım. gözlerinde hakiki bir ilgi vardı. o kadar mı belli oluyor, dedim. evet, deyince içi dışardan görülen olmanın dayanılmaz iç titremesiyle olacak, ağlamaya başladım birden. ve şu anda yardımcı oldunuz işte, dedim. o kadar zarifti ki gözleriyle beni anladığını belli etti ve direk uzaklaştı yanımdan. beni yalnız bıraktı. hiç yormadan, ikinci bir cümle kurmadan. bilip bilmeden akıl vermelere ya da gereksiz meraklara girmeden hiç... bu kadar nezih bir sorma ve yalnız bırakma biçimi... hayranlık duydum resmen kadına. buacaip olgun tavrına. bilginin bilgesi olan haline. şöyle bir durdum. göğsüme götürdüm elimi. bakışlarında kendimi görmüştüm. gözümde içimi görmem için sinyal olan yaşlarla burnumdaki sızıya baktım. ahh dedim aynur, demek bu kadar çoktu içindeki arbede... nasıl da saklamışsın vallahi bravo sana, dedim. bir saniye önce farkında bile değilmişim içimde dönen fırtınaların. kolum sinyal göndermiş ama ben hala değilmişim işte... daha ne yapsın beden. siz ne yaptınız bir sorun bakalım içinize. ya da yapmanız gereken yerde ne yapmadınız? nasılsın diye bir sorun bakalım içinize... şefkatle ve ilgiyle sorun her zaman birisi gelip oturduğunuz banka yanaşmayabilir yardım için. sorunun hakkını vererek sorun ama... bu soru pek bir ayağa düşmüştür çünkü... yalandan yere kullanmaya alışkındır toplumun dili... eh kendimizi toplumdan ayrı düşünülebilir miyiz bize de bulaşmıştır illa ki... aman diyeyim aman; sizin sorunuz arada kaybolmasın sakın... kendinizle usulen konuşmayın. size bir şeyler diyebileceği kadar bir bağlantı bıraktınız mı, içinize önce onu bir sorun. belki zamana yayılacak yol alması; size nasıl güvensin yıllarca duymadınız. ama bir şey söyleyeyim mi, sorarsanız mutlaka dinlemelisiniz. böyle bir aralık kapı bırakmadıysanız bile şimdiye dek, samimi bir soru kapıyı aralayacaktır emin olun. bıraktınızsa zaten; ah ne güzel... nasıl rahatlar ve anlatır kendi lisanı meşrebince... dinlendikçe içi nasıl da coşar. ve bu nasıl güzel bir duygu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/08/16/mehmet-erte-manifestosu-yazilan-siir-olu-siirdir", "text": "Varlık Dergisi'nde ilk defa 1999'da Yıldırımları Beklemek isimli şiiri yayınlanan, sonraki yıllarda Suyu Bulandıran Şey isimli dosyasıyla Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü'ne layık görülen Mehmet Erte, Manifestosu Yazılan Şiir Ölü Şiirdir isimli söyleşisinde şiir anlayışı, popüler ve edebi kültür karmaşası ve dergicilik üzerine görüşlerini bildiriyor. Günümüzde sosyal medya etkisi altında kalan yazar ve şairlerin neye maruz kaldıkları ve nasıl kimliksizleşebildikleri hakkındaki düşüncelerini anlatıyor. Sanatı sevmek veya sevmemek gibi bir lükse sahip olmadığını belirten Erte, Ben sanata mecburum. Çünkü sanat benim içimdeki bir bileşiktir. Benim ayrılmaz bir parçamdır., demektedir. Söyleşi sırasında, edebiyatta kendine özgü poetika anlayışı için; bu yüzyılda birçok etkenle beraber inandığımız bütünlük olgusunun sarsıldığını ve yeni bir döneme girdiğimizi söylüyor. İnsanın benliği her çağda değişmektedir. Önemli olan bu değişimi yakalayabilmektir. Erte'ye göre, Edebiyat ve yazı insan varlığının ayrılmaz bir yapıtaşıdır. Kültürün içine adım atıp ilerlemek de ancak edebiyat ile mümkündür. Edebiyatta şiir, öykü ve roman gibi bütün sanat dalları bir bütün olmak zorundadır. Hiçbiri diğerlerine öncü olmamalıdır. Aksi takdirde bu sağlıklı bir durum olmaz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/08/28/15-bodrum-muzik-festivali", "text": "Geçtiğimiz hafta gerçekleşen 15. Bodrum Müzik Festivali kapsamında yapılan etkinlikler müzikseverler tarafından coşkuyla karşılandı. 22-25 Ağustos'ta gündoğumundan gece yarısına dek süren festivalde, Şevket Sabancı Parkı'nda gerçekleşen sabah Konserleri, D-Marin Turgutreis Amfi Tiyatro ve Zai Bodrum'da günbatımı konserleri, D-Marin Turgutreis'teki Akşam Konserleri ve The Marmara Bodrum'daki Gece Konserleri büyük ilgi gördü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/09/19/sairlerden-acik-siir-manifestosu", "text": "Erkut Tokman, Neslihan Yalman, Altay Ömer Erdoğan ve Erkan Karakiraz 'Açık Şiir'i konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/09/20/bogazda-edebiyat-cok-guzel-olacak", "text": "Sarıyer Belediyesi'nin düzenlediği 8. Edebiyat Günleri, 25-29 Eylül'de Kireçburnu Haydar Aliyev Parkı'nda gerçekleşecek. Boğazın eşsiz güzelliğine kitap kokusunun eşlik edeceği Sarıyer'de 5 gün boyunca edebiyat rüzgarı esecek. Sadece Sarıyerlilerin değil, tüm İstanbulluların da yakından takip ettiği 8. Sarıyer Edebiyat Günleri başlıyor. 5 gün sürecek etkinlikler boyunca binlerce edebiyatsever Kireçburnu Haydar Aliyev Parkı'nda buluşacak. 40 yayınevi ve 210 yazarın katılımıyla gerçekleşecek etkinlik her yıl olduğu gibi birçok şair, yazar, gazeteci, akademisyen ve edebiyatçıya ev sahipliği yapacak. Usta yazar Hıfzı Topuz'un onur konuğu olarak katılacağı Sarıyer Edebiyat Günleri Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü'nün Ahmet Ümit'e verilmesinin ardından Selda Bağcan konseriyle sona erecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/09/21/soylesi-berna-olgac-ben-yazdim-oldu-anlayisi-kabul-edilemez", "text": "Medyanın gelişim süreci ile birlikte okuma kültürü göstergelerine baktığımızda okuyan bir toplum idealimiz yok maalesef. Gerek eğitsel, toplumsal, kültürel gerekse tarihsel faktörlerin sebep olduğu okumayan Türkiye gerçeğinde ise okumama alışkanlığı benimsenmiş durumda. Görsel kültürün ve bilişim teknolojilerinin yaygınlaşması ile birlikte okumanın bir ihtiyaç olarak görülmediği zamanlardan geçiyoruz. Bireyler toplumları oluştururken toplumlar özünde büyük hareketleriyle maddi ve manevi olanı kastediyorum- değişerek bugüne geliyor. Dünya yeni bir hal alıyor. Büyük değil kocaman bir köye bürünüyor. Değişen kültürleriyle... Kültürler içinde edebiyat, kitap, çocuk kültürü zincirine baktığımızda bu üç kültür üçlüsünün önemini duyumsayamadığımızı düşünüyorum. Çünkü okullarda, okur yetiştirilmiyor maalesef. Hal böyle olunca da kitap okuma ve kitaplara bakış da çok geride kalıyor! Öğrenci verilen kitap ödevini ki bu kitaplar da 100 temel eser içinden oluyor- okumadan, internet üzerinden bulduğu kimi özetlerden hareketle yapıyor ya da yaptığını sanıyor. Çocuklar için verilen her kitap ödevi onlara bir angarya iş olarak geliyor. Yakınınızda, komşularınızın çocukları arasında, akrabalarınızın çocukları arasında onlara verilen kitap ödevlerine dair sorun, üfleyerek oflayarak yapılan bir iş olarak karşınıza çıktığını göreceksiniz. Ama haksızlık da yapmamak lazım... Çünkü içlerinde verilen görevi, ödevi tam anlamıyla yapanlar da var. Bunun bir zorunluluk değil bir sorumluluk olduğunu biliyorlar çünkü. İşte okullardaki gerçek okur onlar, ilerleyen zamanlarda da sağlam bir okur olarak göreceğimiz. Bir ülkenin eğitim düzeylerini, kültürel hayatı, okuryazarlık, kitaba bakış ve şüphesiz var olan canlı edebiyat bağlamı en çok da belirleyen unsurlar arasında yer alıyor. Nitelikli edebiyatın en güzel ürünlerini ortaya koyan Türk edebiyatı artık dünyaya açılan bir edebiyat. Türkiye'de kitap yayımlatmak zor değil; ama olması gereken kitabın yazarı, kendinden emin olmak durumundadır. Ben yazdım oldu anlayışı kabul edilemez. Çünkü çocuk kitapları açısından baktığımızda çocuklarımızın boyuna göre diz çökebilmek maharet ister. Yazarın kendinden eminlik sürecinden sonra istediği ve güvendiği yayınevine ve doğal olarak da editörüne inanmak zorundadır. Editör o kitaplaşacak dosyayı okuyup yayın ilkesine uygun gördüğü takdirde yayın akışına dahil eder. Bu bazen bir yılı bile bulabilir. Yazmak benim için engel olunamaz bir gerçeklik, içsel bir yolculuk, algıladığım hayatın özgürce dışavurumu, kendimi açığa çıkarma hali belki de. Bir anlatım biçimi, yaşam şekli. Bazı insanlar vardır. Kendini spor yaparak ifade eder, bazıları resim yaparak, bazıları müzikle ilgilenerek. Tüm bunlar yaşadığımız dünyanın tanıkları gibidir. Bu yüzden bende yazarak paylaşmayı seçtiğim ve paylaştıkça çoğalma isteği duyduğum şiirle ve çocukların kendini, insanı ve yaşamı tanımasına imkan sağlayan, yeni hayat olanakları sunan bir edebiyatın içinde var olarak yoluma devam ederken bir görevi yerine getirmenin ve yetişkinlerin çekişmeli dünyasından sıyrılmanın huzuru ve mutluluğu içinde olma hissini yaşıyorum. Çocuğun içinde bulunduğu hayalci çevreden, gerçeklere yönlendirilme noktasında önem kazanan çocukluk çağı edebiyatının; ancak ciddi bir edebiyatla oluşabileceğinin altını çizmek gerekir. Çünkü yıllardır oluşmuş bir kanı var ki o da çocuk edebiyatının uzun uzadıya bir araştırmaya ve çalışmaya gerek olmayan bir yazma eylemi algısı olduğudur. Oysaki olgun bir yaşta, bir eseri çocuğun ruhuna göre ayarlayabilme sanıldığı kadar kolay ve basit bir iş değil, çocuk işi hiç değildir! Burada pedagojik formasyon bilgisi devreye girer. Gerek çocuk şiirleri gerekse de çocuk hikaye ve romanları çok büyük bir maharet ister. Düşüncesi, dünyası gerçek ile hayal arasında olan hissi varlıklarımız için yazıyorsak yaşından çok öte düş gücüne sahip çocuklarla karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. İşte tam da bu noktada düş kavramını işleyerek, onların varlık evreninden bakarak ve yine onların gerçekliğiyle hareket ederek çocuk ruhuna şekil verebilmeliyiz. O nedenle edebi bir eser ortaya koyabilme ile çocuk edebiyatı yazarı olabilme arasında büyük fark vardır. Bir şeyi çok iyi anlatabildiğinizi düşünürsünüz; ama çocuk sizin vermek istediğinizi anlamayabilir. Bu yüzden içindeki çocuğu yaşatarak çocuk bakışını geliştiren yazara bu özel ve hassas alan büyük sorumluluk yükler. Çünkü çocuklarımızın kendine has bir edebiyata ihtiyacı var. Bu edebiyat da onların dünyasına yakın olmak, ömrü boyunca duymadığı bir takım varlıklardan söz etmek yerine yapılacak örneklemelerin çocuğun dünyasının parçaları olmasına ve birçok konunun arasında sıkışmamasına dikkat etmek gerekir. Dile özen gösterip, sıcak esprili bir üslup seçilmelidir. Çocuğun yetişkinlerden ayrılan tarafı, büyükleri akıl ve zeka idare ederken, çocukları duyguların ve mantığın iç içe geçtiği bir dış dünya idare eder. Tüm bunlar dikkate alındığında çocuk gerçekliğiyle bir çocuk bakışı içinde yaratılan eserler en değerli varlıklarımız olan çocuklarımızın gönlüne hitap ederek kitaplara güler yüzle bakmalarını sağlayacaktır. Kitaplar benim en büyük krallığımdır. diyor ya ünlü şair Shakespeare, ben de öyle bakıyorum. Dört duvarı kitaplarla çevrili odama girdiğimde kendime ait bir dünyam bu dünyada okuduğum her kitabın arasından çıkıp gelmiş her biri birbirinden güzel, meziyetli kahramanlarla edindiğim dostlukları nasıl anlatabilirim. Onlarla birlikte kol kola girip el ele tutuşup olayın içinde kendime bir yer edinirim. Çocuklarında böylesi dostluklara, sırdaşlıklara ihtiyacı vardır. Benim baktığım yerden görmek istediğim belki de budur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/09/26/1984-buyuk-gozalti-oyunu-tiyatroseverlerle-bulusmaya-devam-ediyor", "text": "Perdeci Oyuncuları ve AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu tarafından geçtiğimiz Aralık ayından 1984 oyununda, Rutkay Aziz ve Taner Barlas'a Ekin Aksu, Özcan Alpar, Levent Yılmaz, Aytaç Öztuna, Hüseyin Uçurtma ve Hüseyin Demir eşlik ediyor. Ülkemizde Robert Owens, Wilton E. Hall ve William A. Miles'ın tiyatro sahnesine uyarladığı bu roman, Artun Özsemerciyan, Celal Üster ve Nuran Akgören'in roman ve oyun çevirilerinden yararlanarak Taner Barlas'ın kurguladığı oyun, Rutkay Aziz'in yönetmenliğinde sahneleniyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/09/28/veysel-colak-mustafa-ergin-kilic-siiri-hakkinda-yazdi", "text": "Mustafa Ergin Kılıç (1977), yayımladığı her şiiri ile beni sevindiren şairlerden biri. Bildiğim, okuduğum şiir kitapları şunlar: Beş Duyum (2006), Lalfabe (2006), Desibel (2007), Gam Kuşağı (2008), Yer Yara Kabuğu (2009), Sardunya (2012), Yardan Adam (2014), Kaybettiğim ve Kaybettiğim Şeyler (2017), Avuç İçi Kalbin Kalbime (2017). Her şiirinde birey ve bireyin yaşamak durumunda kaldığı fırtınaları var. Şiirlerinde olan biteni yaşayan öznelerden biri kendisi belki, ama böyle bir indirgemenin yanılgı olacağını belirlemek gerekiyor. Çünkü işe giden, yorulan, umutsuzluğa düşen, aşk acıları çeken, uzaklara düşen, yolculuklara çıkan, başkalarını anlamak için çaba harcayan, hüzünlenen, yanlış yapan, nesnelere dokunan, evrenin büyüsünü çözmeye çalışan... insanların şiirini yazıyor. Yazdığı şiirlerin içeriği alabildiğine geniş olunca bu, şiir dilini de belirliyor. İçeriklerin genişliği, sözcük dağarcığının da genişlemesine neden oluyor. Şiirlerinde bir sözcük yağmuru var. Sanki sözlüklerdeki bütün sözcüklerle yazıyor şiirlerini. Böyle olmasına karşın, bu yetmiyor ona. Bu nedenle dil sapmalarına başvuruyor. Bazı sözcükleri değiştiriyor, yapaylığa düşmeden sözcüklerin yapısal olanaklarından da sonuna kadar yararlanıyor. Buna görsel olanaklar da ekliyor zaman zaman; ama görselliğin teknik kuruluğuna uzak duruyor, lirizmi hiç yitirmiyor. Mustafa Ergin Kılıç'ın şiirlerinde bazı izlekler öne çıkar, ama bu şiirlerin tek izlekli olduğunu düşünmek, öyle değerlendirmek doğru olmaz. Doğa ve toplamlardaki diyalektik ilişkilenme şiirlerin içeriğinde bütünüyle yansıtılıyor; şiirlerin yapısında da belirleyici oluyor bu. Doğa'nın, toplumsal ve bireysel yaşantının, ekonominin, politikanın, üretim ilişkilerinin işleyişi ve nesnelerin, duyguların insana yüklediği bilinç her şiirin iletisi olarak algılandığında şiirlerin dünyasına girilebiliyor. Yoksa bu şiirlerden yola çıkıp bireyin kendisiyle ve başkalarıyla yüzleşmesi olanaksızlaşır. Onun şiirlerinin daha çok vurguladığı bu. İnsanı kırmadan, üzmeden, aşağılamadan, sarsarak ama sevgiyle uyarmayı amaçlayan şiirler. İçtenlik yüklü, özetle, insan kokuşlu şiirler. Mustafa Ergin Kılıç bireysel ve toplumsal yaşantıda ayrıntıların atlanmasının getirdiği yıkımları fark ederek şiirlerinin ufkuna koyduğu insana bu ayrıntıları gösterip uyarıcı oluyor. Yanlış bir okuma, onun başkalarına bir şeyler söyleyen bir şair olduğunu düşündürtebilir. Elbette şiirlerinin böyle bir içeriği de var, ama söylediği her şeyi öncelikle kendine söylediği, içedönük olduğu da görülmelidir. Günlük yaşantısında gezgin bir şair olmasına karşın şiirlerinde pek yansıtmaz bunu. Mustafa Ergin Kılıç bireyin içerisinde dolaşmayı, oradaki fırtınaları, açmazları, gelgitleri anlatır daha çok. İnsanın diyalektiği, şiirlerinin de diyalektiği olsun ister. Bunu gözetiyor yazarken. Ölümsüz güzelliklerin insanın teni olmasını için uğraşıyor. Mustafa Ergin Kılıç kendi rengini bulmuş bir şair. O renkle yazıyor şiirlerini."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/09/30/4-genc-altin-defne-siir-odulu-sahibini-buldu", "text": "Edebiyat dünyamıza yeni isimler kazandırma amacıyla Aalen-Antakya Kültür Derneği tarafından düzenlenen Genç Altın Defne Şiir Ödülü'nün bu yılki (2019) sahibi Ara kat sesleri adlı dosyasıyla Petek Sinem Dulun oldu. Dördüncü Altın Defne Şiir Ödülü'nün Hüseyin Ferhad, İsmail Mert Başat, Gülce Başer, Gonca Özmen ve Faris Kuseyri'den oluşan seçici kurulu, bu yılki ödülün, oy birliğiyle Ara kat sesleri dosyasıyla Petek Sinem Dulun'a verilmesine karar verdi. Seçici kurul başkanı Hüseyin Ferhad yaptığı açıklamada Petek Sinem Dulun'un Ara kat sesleri adlı dosyasının Gündelik hayatı, öfke ve tutkuyla şiire dönüştürürken yarattığı sahicilik aurası ve imge zenginliği nedeniyle seçildiğini bildirdi. Ara kat sesleri ödül yönetmeliği çerçevesinde kitaplaştırılacak. Genç Altın Defne Şiir Ödülü 2018'de Aynanya dosyasıyla Hakan Unutmaz'ın, 2016'da İzdiyar dosyasıyla Dolunay Aker'in olmuş, 2017'deyse ödüle değer dosya bulunamadığı açıklanmıştı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/09/30/erdal-oz-edebiyat-odulu-latife-tekine-verildi", "text": "Başkanlığını Asuman Kafaoğlu Büke'nin üstlendiği, Oğuz Demiralp, Sibel Irzık, Cemil Kavukçu, Ömer Türkeş, Metin Celal ve Faruk Duman'dan oluşan Seçici Kurul, Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün on ikincisinin Latife Tekin'e verilmesini kararlaştırdı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/09/30/tiyatro-kara-kutudan-bir-aziz-nesin-uyarlamasi", "text": "aramaktadır. Biri için hayatın anlamı sevmek ve tutkuyla bir amaç edinmektir, olarak bir görünüp bir kaybolurken, aralarında kurulan ilişki sonucu her iki adam da birbirlerini dönüştürürler. Sirki andıran şehir meydanı ise yeryüzünün bir minyatürü gibidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/02/akbank-caz-festivali", "text": "Bu sene 29'uncusu gerçekleştirilecek Akbank Caz Festivali, 50. yılını kutlayan ve 1969 yılından bugüne iki bine yakın albümü cazseverlerin beğenisine sunan ECM Records sanatçılarına özel bir seçki İstanbul'da müzikseverlerle buluşacak. 22 Ekim'de Danimarkalı müzisyen Jakob Bro ve grubu Jakob Bro Trio, Zorlu PSM Drama Sahnesi'nde yer alacak. Mats Eilertsen, Harmen Fraanje ve Thomas Stronen'den oluşan Kuzey Avrupa cazının önde gelen topluluklarından biri olan Mats Eilertsen Trio festivalde yer alacak. Pozitif iş birliğiyle gerçekleştirilen 29. Akbank Caz Festivali'niin programı kapsamında Fransızca Kültür İş Birlirliği'yle 24 Ekim'de Babylon'da efsanevi sanatçılardan besteci, klarnetçi, saksafoncu ve emprovizatör Louis Sclavis sahne alacak. Akbank Caz Festivali 1991 yılında İstanbul'da düzenlenen konserler ile başladı. Dünyanın en önemli caz müzisyenlerinin yanı sıra gelecek vadeden genç kuşaktan yeni isimlerin de yıldızlarının parlamasına neden oldu. Akbank Sanat, Aya İrini Müzesi, Babylon, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Zorlu Center PSM gibi çok sayıda farklı mekanda gerçekleştirilen Festivalde, şimdiye kadar Cecil Taylor, Archie Shepp, Roberto Fonseca, Terje Rypdal, Miroslav Vitous, Nils Peter Molvear, Anouar Brahem Trio, Abdullah Ibrahim, Aydın Esen, Betty Carter Trio, Dave Holland, John Zorn, Cassandra Wilson, Joachim Kühn, Joe Zawinul, Anthony Braxton, McCoy Tyner, Joe Lovano, Egberto Gismonti Trio, Courtney Pine, Pharoah Sanders, Muhal Richard Abrams, Roscoe Mitchell, Arto Lindsay, Richard Bona, Max Roach, Nguyen Le, Dino Saluzzi, Jimmy Smith, Ayşe Tütüncü, Art Ensemble of Chicago, Trio 3, Aki Takase, Sam Rivers, Don Cherry, Richard Galliano, Bireli Lagrene, Stephan Micus, Steve Turre, Charles Lloyd New Quartet, Avishai Cohen Seven Seas, Arild Andersen Trio, Maffy Falay Sextet, Dusko Goykovich Quartet, Paul Motian, The Ray Gelato Giants, Azam Ali & Niyaz, Robert Glasper Experiment, Vijay Iyer Trio, ZAZ, Christian McBride Trio, Jamie Cullum, Kenny Barron & Dave Holland, Leszek Mozdzer, China Moses, Ambrose Akinmusire, Chet Faker, Enrico Rava, Nicholas Payton gibi farklı kuşaklardan, caz ve farklı müzik türlerinden birçok önemli isim yer aldı. Her yıl birçok farklı yenilik ile izleyicilerinin huzurlarına gelen Akbank Caz Festivali 2006 yılından itibaren gerçekleştirdiği Kampüste Caz konserleri ile İstanbul'un dışında Türkiye'nin birçok kentine ulaştı. Kampüste Caz konserleri Ankara, Eskişehir, Gaziantep, İzmir, Eskişehir, Trabzon, Adana, Erzurum, Kayseri, Kars ve daha birçok şehirde düzenlendi. Akbank Caz Festivali, 2010 yılında geçmiş yıllarını özetleyen özel bir derleme albüm, retrospektif bir belgesel ve kitap çalışması ile yirminci yılını taçlandırdı. 2015 yılında 25. yılını kutlayan festival günümüz Türkiye caz sahnesinden geniş bir seçki sunduğu 2 CD'lik bir albüm hazırladı. Çeyrek asrı anısına sınırlı sayıda basılan bir plak çalışması da gerçekleştiren festival, bu albümde 1960'lı ve 70'li yılların Türkiye caz panoraması için önemli bir tanıtım olmuştur. Takipçileriyle olan iletişimini sosyal medya kanalları üzerinden de farklı bir boyuta taşıyan Akbank Caz Festivali aynı zamanda digital medyada ses getiren çeşitli projelere de imza attı. Festival, Akbank Caz Festivali Tişört Tasarım Yarışması ve Akbank Caz Radyosu isimli sosyal medya projeleriyle Stevie Awards ve Creativity International Awards'da çeşitli ödüller aldı. Akbank Caz Festivali, Avrupa Caz Festivalleri Derneği olan European Jazz Network üyesidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/02/devlet-tiyatrolarindan-36-yeni-oyun", "text": "Devlet Tiyatroları, yeni tiyatro sezonunun ilk turunda 12 bölgede 36 yeni oyun ile seyircilerini selamlayacak. Oyunlar, 1 Ekim Salı gününden itibaren sanatseverlerin karşısına çıkmaya başladı. Türk Edebiyatının usta kalemi Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 'Gulyabani'sinden tüm zamanların yazarı William Shakespeare'in 'Yanlışlıklar Komedyası'na, İskender Pala'nın 'Leyla ile Mecnun'undan Türk öykü ve tiyatro yazarı Haldun Taner'in 'Keşanlı Ali Destanı'na, Türk oyun yazarı Ekrem Reşit Rey'in 'Lüküs Hayat'ından ünlü Alman tiyatro yazarı ve yönetmeni Bertolt Brecht'in 'Küçük Burjuva Düğünü'ne, Adalet Ağaoğlu'nun 'Kozalar'ından Yılmaz Gruda'nın 'Kasetçiler'ine birçok oyun Devlet Tiyatrolarının bu sezon ilk turdaki yeni oyunlarından. Yeni oyunların yanı sıra geçtiğimiz sezonlarda kapalı gişe oynayan Necip Fazıl Kısakürek'in 'Reis Bey'i, Orhan Kemal'in 'Üç Kağıtçı'sı, Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sı ve Moliere'in 'Cimri'si de bu sezon seyircilerin beğenisine sunulmaya devam edilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/02/van-gogh-sezonu-aciyor", "text": "Geçtiğimiz sezonda büyük ilgi ve beğeniyle izlenen Hakan Gerçek'in oynadığı tek kişilik oyun, Van Gogh bu sezon da yoğun ilgi ve istek üzerine seyirciyle buluşacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/02/yeniay-mahvi-uzerine-birkac-soz", "text": "Şiirlerini, yazılarını ve söyleşilerini Varlık, kitap-lık, yasakmeyve, Mühür, yeni e. gibi dergilerde yayımlayan Okan Yılmaz'ın ilk şiir kitabı yeniay mahvı, geçtiğimiz Kasım'da Artshop Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı. Şiirlere başlamadan evvel görülen tuhfe isimli metin, kitabın adıyla ilgili okura ipucu veriyor. tuhfe okura verdiğim bir hediye aslında. Şiirlere başlarken bu mısraları neden yazdığıma dair, yeniay mahvı'nın neye karşılık geldiğine dair bir not olduğunu da söyleyebilirim. Elbette yönlendirmek için değil, sadece bir ışık yakmak, karda iz açmak istedim. İzi takip edenler yeniay mahvı'nın bir imge olarak neyi karşıladığını fark ettiler. Üniversitenin ilk yılında yaşadığım bir ilişki, bu ilişkinin bende yarattığı yıkım ve bu yıkımla ettiğim mücadelenin imgesi yeniay mahvı. İfşa söylemine katılıyorum. Ancak burada ifşa iki taraflı. Ben sadece karşı tarafı değil, kendimi de ifşa ettim. Yıllar boyunca yüzleşemediğim ama bir o kadar da yanımda yöremde hissettiğim bu belirsizliği yenmek, ona bir isim vermek istedim. Maruz kaldığım psikolojik şiddet de cabasıydı. yeniay mahvı benim için kurtulmanın, otoriteyi yenmenin, kendimle yüzleşmenin, birey olmanın yoludur. tuhfede de bu sürece yer vermek istedim, (1) diyen Yılmaz tuhfede narrative bir üslupla şiirlerin yazılma sebebinden bahsediyor. Sözünün artık kesilemeyeceğini söylerken hiçbir noktalama işareti kullanmaması biçim ve içeriğin tutarlılığı açısından daha ilk metinde dikkati çekiyor. yeniay mahvı, alte liebe isimli bir nehir şiir, ışık ve ayna isimli iki bölümden meydana gelmekte. Aşk şiiri olarak nitelendirilebilecek alte liebe aynı isimli Tomris Uyar ve Tezer Özlü öykülerine de selam veriyor. Bu durumu Okan Yılmaz Alte Liebe, Almanya'da demir atmış bir gemi-restoran. Sevdiğim iki yazarın, Tomris Uyar'ın ve Tezer Özlü'nün bu mekanda geçen, aşkı merkeze alan öykülerini tekrar tekrar okuduğum bir dönemde şahit olduğum o cinayet bana bu şiiri yazdırdı, (2) cümleleriyle özetliyor. alte liebede kaybettiği aşkı bir ağıt olmaktan kurtaran şair/özne, acıyı idrak ettikten sonra modern şiirin diliyle dönüştürerek ondan kurtuluyor. alte liebenin ardından gelen ışık bölümünde konuşan şair/özne'nin toplumsal olayları merkeze aldığını söylemek mümkün. İmgelerin peşine düştüğümüzde şair/özne'nin Madımak Katliamı, Hande Kader cinayeti gibi Türkiye'nin yakın tarihinde yaşanmış olayları örtülü bir şekilde işlediğini anlıyoruz. Bölümün sonunda yer alan evvel şiiriyle kanımızı havaya karıştırmak isteyen vahşi kalabalıka seslenen Yılmaz'ın ötekileştirilenlerin şiirini yazdığını söylemek yanlış olmaz. Şiirin sonunda yer alan ağlıyorum ağlıyorum ağlıyorum dizesi, bölümün başında verilen Füruzan alıntısıyla örtüştüğünden, ışıkta şair/özne'ye yansıyanların toplumsal yıkımlarla ilgili olduğunu belirtebiliriz. aynada ise madalyonun ters yüzü görülüyor. ışıkta son derece dingin bir şekilde duyulan ses aynada çığlığa dönüşüyor ve şair/özne yansıyan değil yansıtan oluyor. İçerik ve biçimin uyumu burada da dikkati çekiyor. Yılmaz, gittikçe sertleşen söyleme karşılık büyüyen ve patlayan harfleriyle, günlük hayatta rastlanan diyalogları kolajlamasıyla normatif değerleri son derece keskin ama bir o kadar da modern bir şekilde eleştiriyor. Okan Yılmaz, ilk kitabı yeniay mahvı'nda ölüm, kader, ayrılık, aşk gibi kadim temaları, bireysel olanın biricikliğinden sıyırıp çoğunluğun sesine dönüştürüyor. Bunu yaparken sakin değil ürkütücü bir üslubu tercih eden Yılmaz'ın şiirinde geleneksel Türk şiirinin izlerinin yanı sıra Alevi anlatılarının, 50 Kuşağı öyküsünün ve gerçeküstücülüğün de etkilerini görmek hem şaşırtıcı hem de etkileyici. Çağdaş Türk edebiyatı üzerine çalışmalarını çeşitli platformlarda yayımlamaya devam eden Yılmaz'ın ikinci şiir kitabı şimdiden merak uyandırıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/05/tiyatro-kumpanyasi-yoluna-berlinde-devam-ediyor", "text": "Tiyatro Kumpanyası, memleket hallerinin estetik yoluyla tartışılabilmesi adına Yalansız, yalın ve harbiden tiyatro söylemiyle 2011 yılında Kemal Kocatürk tarafından kuruldu. Türk tiyatrosuna yeni bir soluk getiren Tiyatro Kumpanyası, 2011'de Can Yücel'den Genco Erkal'ın uyarladığı ve Kemal Kocatürk'ün yönetip oynadığı Can adlı tek kişilik oyunla tiyatro dünyasına merhaba dedi. Yayınladığı tek kitapla 50'nin üzerinde baskıya ulaşan ve Türkiye'nin en çok okunan şairlerinden biri olmasıyla ünlenen Ahmed Arif'in yaşam öyküsünü Hasretinden Prangalar Eskittim adlı oyunuyla 2012'de şiir severlere aktaran Tiyatro Kumpanyası, 2013 başında çocuklara yönelik şiddet karşıtı, müzikli ve danslı Oturan Boğa adlı çocuk oyununu sahneye koydu. Aynı yıl mutsuz bir ailenin mutluluğu arayan küçük kızının öyküsünün anlatıldığı Küçürekkız ise önce Makedonya'daki Mot Festivali'nde, daha sonra da İstanbul'da izleyiciler ile buluştu. 2014 yılında ise masal tadında politik güldürü oyunu 7000 Yıllık Uçan Halıya Ters Binen Hırcar adlı oyunu sahneleyen Tiyatro Kumpanyası, 2014'ün sonunda ise Ben Orhan Veli oyunuyla Orhan Veli'nin 100. Doğum yılını kutlamıştı. Geçtiğimiz yıl ise yine Edebiyatımızın unutulmaz gülmece ustası Aziz Nesin'in 100. Yaşına ithafen hazırladığı Azizim oyunuyla da Aziz Nesin ustaya vefa borcunu ödemeye çalışıyor. 2017 yılının Eylül ayında Tiyatro Kumpanyası Almanya'nın Berlin kentine taşındı ve faaliyetlerine Berlin başta olmak üzere Almanya'nın değişik kentlerinde devam etmekte."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/07/edebiyat-bir-damitma-sanatidir", "text": "Yıllık yayıncılık konferansı Zeynep Cemali Edebiyat Günü, kitaplara ve edebiyata emek verenleri Kadir Has Üniversitesi'nde dokuzuncu kez bir araya getirdi. Günışığı Kitaplığı'nın 2011'den beri düzenlediği konferans, yayıncılığın güncel başlıklarına ilişkin özgün içeriğiyle önemli isimlere ev sahipliği yaptı. 5 Ekim'de düzenlenen konferansa çok sayıda edebiyatçı, yayıncı, editör, çevirmen, tasarımcı, illüstratör, telif ajansı, kitapçı, dağıtımcı, kütüphaneci ve akademisyenin yanı sıra, basından, kamu ve sivil toplum kuruluşlarından yetkililer katıldı. Edebiyat günü, 6, 7, 8. sınıf öğrencileri için yurt çapında düzenlenen Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2019 Ödül Töreni'ne de ev sahipliği yaptı. Konferansın kapanış konuşmasını yapan edebiyatçı Murathan Mungan, Dostoyevski ya da Tolstoy mezardan kalkıp tekrar yazsalar basında aynı değere ulaşamayacaklar. Bunun için zaman gerekir, zaman bu işte en önemli belirleyicidir, dedi. Edebiyat bir damıtma sanatıdır, film bandı gibi hemen sonuna saramazsınız, diyen Mungan, Hızın kutsallaştırıldığı, her gün teknolojinin ne kadar geliştiğini ve yapay zekayı konuştuğumuz bir dünyada, insanlığın gelişimini ve doğal zekasını hiç konuşmuyoruz, sözleriyle güne damgasını vurdu. Günün açılış konuşmasını Leyla Ruhan Okyay, İyi edebiyat ürünleri hem çocukları hem yetişkinleri yeni dünyalara yolculuğa çıkarır. Okumayı tutkuya dönüştürür. Farklı insanlar arasında köprüler kurar ve önyargılara karşı birleşmemizi sağlar, dedi. Okyay konuşmasında, yazarlık serüveninin başlarında Nezihe Meriç, Onat Kutlar ve Semih Gümüş gibi edebiyatımızın usta isimleriyle yaşadığı anıları paylaştı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/07/goksu-n-cakirdan-inan-cetin-soylesisi", "text": "İnan Çetin Çocukluğumdan beri okuyup yazmaya hevesliydim ama sevdiğim kitaplar, yazarlar çoğaldıkça bu hevesim dönüşüp büyüdü. Kurmacanın kuralları, kuralsızlığı, yöntemleri, sanatla, felsefeyle ilintisi derken çok yoğun bir okuma dönemi yaşadığım yıllarda hem çalışıyor hem de sanat tarihi, felsefe, resim gibi çeşitli dallarda özel dersler alıyordum. Dünyada gerçeği saklamanın pek çok incelmiş araçları bulunur ki dayanılmaz gerçekliğe çekilen perdeleri aralayan edebiyatı sevdiğimi bu yoğun çabalarım sayesinde anladım. Benim için edebiyat, fiziki gerçekliğin yanı başında duran bir başka gerçekliktir. Bu konuda çok kafa yordum, okuyup yazdım. Yazarın amacı ne olursa olsun, has edebiyatın perdeyle gizlenmiş olanı ortaya çıkarma gibi bir huyu vardır, bu cazip, güzel, heyecan verici bir serüvendir. Yazma sürecim bu temeller üstüne inşa edildi. Daha öncesinde yazıp yayınlamadıklarımı saymazsak, ilk öyküm 1995'te Adam Öykü'de yayınlanmıştı. Özellikle de Adam Öykü dergisi benim yazarlık mutfağımda önemli bir yere sahiptir. Semih Gümüş'ün kapısı genç yazarlara hep açıktı, ondan çok şey öğrendim, yazarlık sürecimde hem dergici kimliği hem de eleştirmen kimliğiyle önemli katkıları vardır. Böylece, 1995'ten 2003'e kadar dergilerde öykülerim, yazılarım yayımlandı, sonra ilk kitap doğdu ve yazmaya devam ettim. İ. Ç.- En sevdiğim kitabım henüz yayımlanmamış olandır. Yazıp yayımladığım kitaplar benim olmaktan çıkıyor gibi, sık sık bu duyguya kapılıyorum. Ama henüz yayımlanmamış olan bana ait. Örneğin, ileriki günlerde yeni romanım yayımlanacak: Vadi. Bu ara onu çok seviyorum. İ. Ç Yazarken yalnız değilim, benimle aynı dünyada yaşayan karakterlerim var ki onların bazı şeylere müdahale ettiğini düşündüğüm oldu. Bu çok tuhaf görünebilir belki, ama karakterlerim bana şu soruyu sordurabiliyor: mide bulandırıcı bu olayın veya bu hareketin ya da bu davranışın burada ne işi var, bunların metne ne gibi bir katkısı var? Böyle düşünüyorsam, yazdıklarımı metne bir katkısı yoksa, o anki öfkeden, aykırılıktan ya da her neyse ondan kaynaklanıyorsa siliyorum. İ. Ç. Bir efsaneye göre, biri ölür de onu toprağa gömüp mezarının üstüne bir meyve ağacı dikerseniz, o meyve ağacının kökleri kişinin bedenini yer ve ağaç ölünün şeklini alır. İblisname'yi bir bakıma buna benzetebiliriz, ölü bedenin şeklini alan bir ağaç. Yaratıcılığını kaybetmiş, başkalaşamayan gelenekler, inançlar... Boş, yenilenemeyen, köhnemiş zihinler... Bu bakımdan Merhamet Evi başkalaşımı sağlayan yerdir bana göre. Biçimleri yinelemeyen, kendisine sığınan kişileri eğiten, geliştiren, yaratıcılığı teşvik eden bir mekandır. Neyi temsil ettiği her okura göre değişir mi? Değişir. Edebiyatın güzelliği de bu. İ. Ç. Hayat dişlileri olan bir makine gibidir, bu makinenin dişlilerinden biri edebiyat ise ondan kurtuluş yoktur, onsuz çalışmaz. Edebiyat sadece manevi değil, maddi dünyama da nüfuz ediyor, hayatımın pek çok yerinde var diyebilirim, fikirlerime hükmeden dünyam. İ. Ç. Sanırım yazarlığım sayesinde dünyaya daha büyük bir pencereden bakmayı öğrendim. Rengarenk bir dünya var, her parçası, her anı bize bir başka fırsat sunabiliyor. Bunu değerlendirmenin yolu ise empati kurmak, başkasının yerine geçip onun gözleriyle dünyaya bakabilmektir. Bu deneyim paha biçilmezdir bence. Bu güzel röportaj için ve edebiyata katkılarınızdan dolayı teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/07/is-sanat-sezonu-aciyor", "text": "Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın açılış konseriyle 14 Kasım'da başlayacak olan yeni sezonunun biletleri 8 Ekim'de satışa çıkıyor. İş Sanat'ın yeni konser sezonu İş Kuleleri Salonu'nda 14 Kasım Perşembe akşamı başlayacak. Klasik müzikten caza, dünya müziğinden dans gösterilerine, yerli projelerden şiir dinletilerine ve çocuk oyunlarına uzanan pek çok etkinliğin yer aldığı program yedi ay boyunca devam edecek. İş Sanat'ın yeni konser sezonu, 14 Kasım Perşembe akşamı, Thomas Rösner yönetimindeki, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası konseri ile açacak. Ünlü yönetmen Michael Haneke'nin sahneye koyduğu Mozart'ın Cosi Fan Tutte Operası'nın orkestra şefliğini üstlenen Rösner, aynı zamanda Beethoven Filarmoni Orkestrası'nın kurucusu ve sanat yönetmeni. Piyanist Muhiddin Dürrüoğlu ve Fransız müzik festivallerinin bilinen ismi klasik trompetçi Romain Leleu, oda topluluğu Orchestra Royal de Chambre de Wallonie ile birlikte 3 Aralık Salı akşamı dinleyicilerin karşısında olacak. Orkestranın şefliğini Frank Braley üstleniyor. 1993 yılında Gürcistanlı şef Djansug Kakhidze tarafından kurulan Tiflis Senfoni Orkestrası, 7 Nisan Salı akşamı Sihirli Flüt lakabıyla tanınan flüt virtüözü Şefika Kutluer'e eşlik ediyor. Konseri, Gürcistan Cumhuriyeti Yüksek Şeref ödüllü orkestra şefi Vakhtang Kakhidze yönetecek. Kamerun'da müzisyen bir ailede dünyaya gelen bas gitarist Richard Bona'yı, birlikte birçok projede çalıştığı Kübalı besteci/caz piyanisti Alfredo Rodriguez ve cep kraliçesi lakaplı davulcu Taylor Gordon ile 11 Mart Çarşamba akşamı, İş Kuleleri Konser Salonu'nda dinleyebilirsiniz. Türkiye'de arabesk fantezi müziğinin öncülerinden Ümit Besen, 26 Aralık Perşembe akşamı kendi eserlerini, yeni nesil seslerden Kalben, Selin Sümbültepe ve Melike Şahin ile birlikte seslendirecek. Rock müziğin duayenlerinden ve Anadolu müziğinin önemli temsilcilerinden Cahit Berkay, 22 Ocak Çarşamba akşamı, Cahit Berkay Antolojisi projesi ile 55. sanat yılının ilk konserinde İş Kuleleri Salonu'nda olacak. Edebiyatımızın usta isimlerinin şiir ve hikayeleri Serdar Yalçın'ın besteleriyle İş Kuleleri Salonu'nda bir araya geliyor. Mehmet Birkiye ve Atilla Birkiye'nin sahneye hazırladığı ve izleyicileri ile ücretsiz olarak buluşan bu seride Nazım Hikmet, Aşık Veysel, Cemal Süreya şiirleri ile Sait Faik Abasıyanık ve Yaşar Kemal hikayeleri yer alacak. İzleyicilerin gösterdiği yoğun ilgiden dolayı, şiir ve hikaye dinletilerinin bazıları için pazar günleri saat 17:00'da gündüz gösterimleri gerçekleştirilecek. Beethoven'ın 250. doğum yılı vesilesiyle Geveze Piyanist ve arkadaşları da bestecinin 250'inci yaşını onun en sevdiği yazar Şekspir ile kutlayacak. Müzik nedir, neyi anlatır? Bir öyküyü müzikle anlatabilir miyiz? Beethoven Şekspir'in Fırtına oyunundan nasıl etkilenmiş? Tüm bu soruların yanıtları klasik müzikle tiyatronun iç içe geçtiği çocuklara özel bu gösteride!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/10/peter-hanke-kimdir", "text": "6 Aralık 1942'de Avusturya'da dünyaya geldi. Babası ve annesi henüz o doğmadan ayrıldı ve annesi daha sonra Peter Handke'ye adını veren Bruno Handke ile evlendi. Peter Handke 1944 yılında ailesiyle birlikte Doğu Berlin'e geçti. Ancak Berlin'in Ruslar tarafından abluka altına alınmasından hemen önce oradan ayrılmak zorunda kaldılar. On iki yaşına kadar, din ağırlıklı eğitim veren bir okulda okudu, sonra normal liseye geçti. Anne tarafından büyükbabası Slovak olduğu için küçük yaşlardan başlayarak bu kültüre ilgi gösterdi. 1961 yılında hukuk fakültesine girdi ve öğrencilik yıllarında yazmaya başladı. İlk roman denemesi olan Die Hornissen'in Suhrkamp Yayınevi tarafından kabul edilmesiyle birlikte eğitimini yarıda bıraktı. Bu romanın yayımlandığı 1966 yılından sonra Peter Handke yazarlık dışında bir iş yapmadı. 1971 yılında annesi intihar etti. Kendisini çok etkileyen bu olayı, Wunschloses Unglück adlı romanına konu edindi. 1972 yılında eşinden ayrılan Handke bu evlilikten olan kızını tek başına büyüttü. Yetmişli yıllarda Peter Handke hem kişisel görüşleri ve yaşam tarzı, hem de başkaldıran kişiliği nedeniyle fazlaca eleştiri aldı. 1973-78 yılları arasında Paris'te, 1978-79'da Amerika'da yaşadı. 1979'da Salzburg'a döndü. II. Dünya savaşı sonrasında deneysel edebiyatın önemli isimlerinden olan Peter Handke'in hem oyun hem de roman eserlerinde dil olgusu büyük önem taşır. Peter Handke kitapları tüm dünyada çok satanlar listelerine girmektedir. Yazar kitaplarında ifade yeteneği ve kelimelerle oynama becerisi postdramatik kurgunun mimarları arasına girmesini sağlamıştır. Peter Handke Mutsuzluğa Doyum kitabını annesinin intiharından sonra kaleme almış çaresizliğin en dip halini aslında hayatını bizlere sunmuştur. Yazar Peter Handke'nin Solak Kadın ve Kaspar isimli kitapları da dünya çok satanlar listelerinde yer alan kitaplarıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/12/mamut-art-project-basvurulari-basladi", "text": "2015'ten bu yana genç umut vadeden sanatçıları sektöre kazandırmak için çalışan Mamut Art Project için başvurular başladı. Bu yıl sekizinci kez düzenlenecek etkinlik, 30 Kasım'a kadar bağımsız sanatçıların başvurularını bekliyor. 1-5 Nisan 2020 tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park'ta gerçekleştirilecek olan Mamut Art Project, kariyerlerinin başında olan genç bağımsız sanatçıların çalışmalarını destekliyor. Onları profesyonellerle aynı platformda bir araya getiriyor ve sanatçıların kendi iradeleriyle yürütebilecekleri disiplinlerarası bir paylaşım ve sergileme imkanı sağlıyor. Geçen yıl ilk kez gerçekleştirilen Mamut Portfolyo Günleri bu yıl da genç sanatçılara Mamut ekibiyle buluşma, portfolyolarını tartışma ve fikir alma imkanı sunuyor. İstanbul dışındaki şehirlerde düzenlenecek portfolyo günleri ile ilgili detaylar ise çok yakında açıklanacak. Mamut Art Project'in jüri üyeleri arasında Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarım Programı Koordinatörü, sanatçı ve müzisyen Selçuk Artut; küratör, yazar ve SAHA Derneği Direktörü Çelenk Bafra; sanatçı Aslı Çavuşoğlu; artSümer Galeri Kurucusu Aslı Sümer; OMM Odunpazarı Modern Müze'nin kurucusu ve koleksiyoner Erol Tabanca bulunuyor. Mamut'a başvurular 30 Kasım 2019'a kadar Mamut Art Project adresinden yapılabilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/15/sabanci-uluslararasi-adana-tiyatro-festivali-31-oyunu-agirliyor", "text": "Devlet Tiyatroları, Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali'nin 21.'sini sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Festivalde bu yıl yerli ve yabancı 31 oyun sahnelenecek. Sabancı Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları iş birliğiyle düzenlenen Devlet Tiyatroları-Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, 21'inci yılında seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Türkiye'nin en uzun soluklu tiyatro festivali olan festival, her yıl olduğu gibi bu yıl da 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde başlayacak ve 30 Nisan'da sona erecek. Dolu dolu bir programa sahip festivalin biletleri, 17 Mart Pazar gününden itibaren satın alınabilecek. Festival programı, Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan ve Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt'un katılımıyla Adana'da düzenlenen basın toplantısında açıklandı. Festival programının duyurulmasının ardından Sabancı Vakfı tarafından kültür merkezine kazandırılan Sabancı Oda Tiyatrosu'nun da açılışı gerçekleştirildi. Adana Tiyatro Festivali, bu yıl yurtdışından 8 tiyatro, yurtiçinden ise 7 devlet tiyatrosu, 2 şehir tiyatrosu ve 14 özel tiyatronun katılımı ile toplam 31 farklı oyununa ev sahipliği yapacak. Festivalin açılışında Shaman Dans Tiyatrosu'nun Anadolu Aşk Efsaneleri adlı gösterisi sahnelenecek. Resital, dans gösterisi, tiyatro ve müzikal türlerini harmanlayan gösteri, Anadolu'nun yüzlerce yıllık zenginliğini aynı sahnede buluşturacak. Bu yıl Polonya'dan Romeo ve Juliet, Gürcistan'dan Julius Ceaser, İspanya'dan Şefler, Arjantin'den Mandragora Sirki, Özbekistan'dan Sultan Celaleddin, Kosova'dan Maskeliler, Azerbaycan'dan Hellados ve KKTC'den Kanatsız Güvercinler oyunları festivalde sahnelenecek. Duru Tiyatro Yüzleşme, İstanbul Temaşa Tiyatrosu İkinci Bahar, Tiyatro Adam Teftişör, Yolcu Tiyatro Kürklü Venüs, Semaver Kumpanya Madde 22, Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu Esaretin Bedeli, Antalya Devlet Tiyatrosu Godot'yu Beklerken'i Beklerken, İstanbul Devlet Tiyatrosu Elektra, Eskişehir Şehir Tiyatroları Scapin'in Dolapları, İstanbul Şehir Tiyatroları Karıncalar Bir Savaş Vardı ve Ankara Devlet Tiyatrosu Cimri, adlı oyunları ile tiyatroseverlerle buluşacak. Ayrıca Ankara Devlet Tiyatrosu Rumuz Goncagül ve İzmir Devlet Tiyatrosu Kantocu adlı oyunlarıyla Merkez Park'ta sahnede olacak. Toplumsal gelişme için sanatın olmazsa olmaz olduğuna inandıklarını belirten Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, Kalıcı eserlerimiz arasındaki kültür merkezleri ve tiyatrolara ek olarak, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası ile gençleri müziğe yönlendiriyor; Metropolis Antik Kenti Kazıları ile kültür tarihimizi gün ışığına çıkarıyor; Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması ile her yıl farklı bir toplumsal sorunu sinemacıların gözünden gündeme taşıyoruz. Sanat alanındaki en uzun soluklu projemiz ise, bildiğiniz gibi Adana Tiyatro Festivali. Bizlere merhum Sakıp Sabancı'nın mirası olan, Vakfımızın doğduğu topraklarda başlattığımız bu festivali, bugün 21'inci yılına ulaştı. Sanatsal faaliyetlerin etkisi ancak uzun dönemde fark ediliyor ve bizler bugün Adana Tiyatro Festivali'nin ülkemiz tiyatro tarihinin önemli bir parçası haline gelmesinden çok mutluyuz. 20 yılda yüzlerce oyuna ev sahipliği yapan festivalin sahnesinde yer almak tüm grupların heyecanla beklediği bir deneyim haline geldi. Her yıl 1 ay boyunca sanatçısından seyircisine Adana'da herkesin kalbi tiyatroyla attı. dedi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/16/kerime-nadirin-hayal-odasindaki-gercekler", "text": "Yanılmıyorsam Sedat Simavi; Hürriyet'i kuracağı zaman şöyle demiş: Öyle bir gazete olmalı ki Hürriyet; kadınların ev işleriyle uğraşırken bir yandan, diğer yandan da okuyabileceği... Yani fazla bir ağırlığı olmayan, okuyanı fazla düşündürmeyen bir gazete. Ya da fazla düşünmeyenlerin okuduğu bir gazete! Tüm bunların, yani Sedat Simavi ve Hürriyet ile ilgili yazdıklarımın Kerime Nadir ile ilgisi; başlangıç itibarı ile Göksu Nurten'in anlattıklarında ama sonrasında yine onun Kerime Nadir'i anlattığı Hayal Odası'nda. Yazar, yani Göksu Nurten; her ne kadar kitabının ismini 'Hayal Odası' koymuş da olsa, hayal değil tamamı gerçek roman kahramanlarının. Nazım'dan Türkan Şoray'a ve Selim İleri'ye kadar kimler yok ki kitapta? Hepsi tüm canlılığı ile karşımızda ve böyle canlı kanlı gerçek kimlikleri de karşısında görünce insan, kurguya pek takılmak istemiyor. Kerime Nadir'in adını ilk duyduğumda, yıl 1980 yahut 81'di. 1982 olamaz zira annemle Ankara'ya bu iki yılda gittik. İlk kez Ankara'da ve bu yıllardan birinde kulağıma çalındı Kerime Nadir'in adı. Gazetelerde fotoromanların sayfa sayfa tefrika edildiği yıllardı. Kerime Nadir'in de adı, bu fotoroman isimlerinden birinin yazarı olarak geçmekteydi. Yine de hepsi o kadar! Ne okudum kendisini ondan sonra ne de adını doğrudan karşımda buldum. Ta ki Göksu Nurten'in bu tam bir İstanbul hanımefendisi kadın hakkında hazırladığı dosyaya kadar ve bu dosyayla; Kerime Nadir'i ne kadar ihmal ettiğimi, ne çok şey kaybettiğimi anladım. Türk sanat ve edebiyat dünyasının hatırı sayılır isimlerinin böyle bir isimle teşriki mesaide bulunmaması, elbette mümkün değildi bu arada. Her ne kadar Kerime Nadir hayatı boyunca sosyal / toplumsal olay ve düşüncelerden mümkün mertebe uzak kalmaya çalışıp, bunu da büyük ölçüde başarsa da; onu Barbara Cartland'tan ayırıp üstün tutan bazı özellikleri olduğuna inanıyorum? Neydi bu özellikler? Hiç kuşku yok ki bunların en can alıcısı; Kerime Nadir'in çevresinde güçlü ama çok güçlü bir edebiyatçı kadrosu vardı. Bunların da başını Nazım çekiyordu ve aynı zaman da sinemacı da olan Nazım; yazarın olası hatalarının önleyicisi gibiydi. Yerine göre inisiyatifi birlikte çalıştığı bu insanların tecrübesine teslim eden Nadir; böylece her ne kadar aşk romanı ağırlıklı bir edebiyatçı kimliğine sahip olsa da kendisini herkese okutmayı başarmış. Göksu Nurten Çakır; bu kitap için fazlasıyla performans ortaya koymuş. Selim İleri ve Kerime Nadir'in yeğeni Nejat Güney ile Kadın Eserleri Müzesi, Atatürk Kitaplığı arasında mekik dokuyan yazar, kitabın sonuna eklediği fotoğraflarla da; Kerime Nadir'e hak ettiği saygıyı göstermiş. Yazarın, yani Göksu Nurten'in kendi titizliği ise 'Hayal Odası'nı hayal olmaktan çıkarıp; itiraz edilemez bir gerçeğe dönüştürüyor. Göksu Nurten'in de Kerime Nadir gibi mücadeleci ve edebiyat / sanat adına bir şeyler ortaya koyma arzusu; yazarı tüm bu çalışmalar süresince kamçılayıp, keyiflendirmiş olmalı. Tekrar Kerime Nadir'e, onun eserlerine ve edebiyat dünyasındaki bir takım sorunlara dönecek olursak; böyle anlarda Kenan Işık geliyor aklıma. Kendisine bir daha acil şifalar dileyip ve bir an önce bir şekilde aramıza dönmesini umarak; onun sunduğu Kim Milyoner Olmak İster yarışmasındaki bir bölümü sizinle paylaşmak isterim. Belki de denk geldiniz; kim bilir: Kenan Işık bir gün, genç bir erkek yarışmacıyla ve yarışma sırasında sohbet ediyor. Konu edebiyata geliyor ve genç adam, yerli / Türk edebiyatçıları okumadığını söylüyor. Kenan Işık haliyle kızgın ama bunu belli etmemeye çalışarak soruyor: Neden? Genç erkek yarışmacı kem küm ediyor, doğru dürüst cevap veremiyor. Kimsenin böyle aptalca bir duruma düşmemesini dilerim, hiç olmazsa bundan sonra. Dünya edebiyatı bir okyanussa; Türk edebiyatı da bu okyanusun olmazsa olmaz denizidir. Kerime Nadir, bu denizde bir dalgadır. Dalgalı denizleri sevmeyiz pek ama deniz de dalgasız olmaz. O; bir dönem edebiyatımıza sağlam bir şekilde damgasını vurdu. Kendisini kabul ettirdi. Filmlerde rol aldı. Belki bizim gibilerin hele ki günümüz şartlarında yüzüne hiç bakmayacağı konularla yaptı bunu ama gırtlağına kadar siyaset / politikaya gömülmüş bir Kerime Nadir de nasıl olurdu; onu da düşünmek istemiyorum. En devrimci / toplumcu bilinen isimlerin bile aslında ağırlıklı olarak sıradan yaşamları vardır. Alışveriş yapılır, pazara gidilir, dişler fırçalanır, banyo yapılır, geçim sıkıntısı çekilir, tatile gidilir, aşk acısı çekilir, ihanete uğranılır, haramla helal birbirinden ayrılır ve bir gün göçüp gidilir bu dünyadan, tıpkı Kerime Nadir'in çokça kaleme aldığı gibi. O halde; niye karşı çıkıyor ve okumamak için direniyoruz ki onu? En devrimci / toplumcu bilinen isimlerin hayatında bile bunlar hakimdir ve bu sebeple Kerime Nadir'e daha çok zaman ayırmalıyız artık! Göksu Nurten Çakır, yıllar sonra belki yine bunu sağlıyor bize? Selim İleri kadar gerçekçi olalım ama onun gibi geç kalmayalım biz de; artık! Devrim bir masal gibi bu ülkede bugün ama Kerime Nadir, gerçek / gerçekçi bir romandır!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/17/38-uluslararasi-istanbul-kitap-fuari-hazirliklari-suruyor", "text": "TÜYAP tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğinde hazırlanan 38. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, 2-10 Kasım 2019 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi-Büyükçekmece'de düzenlenecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/17/dunyanin-ilk-romaninin-kayip-bolumune-ulasildi", "text": "Dünyanın ilk romanı olarak kabul edilen kitabın kayıp bir bölümü bulundu. El yazması kitap, eski bir derebeyin soyundan gelen bir kişinin Tokyo'daki evinde bulundu. Independent Türkçe'de yayımlanan habere göre; Genji'nin Hikayesi'ni 11. yüzyılda kaleme alan yazar Murasaki Shikibu, romanı yazdığı dönemde Japon sarayında nedimeydi. Kitap, Genji adında bir prensin hikayesini anlatıyor. Genji, yazarla aynı isme sahip Murasaki adlı bir kadınla tanışıyor ve sonunda evleniyor. Japon medyasına göre uzmanlar yeni bulunan el yazmasının gerçekliğini onayladı. El yazmasının 21,9 cm uzunluğunda ve 14,3 cm genişliğinde olduğu belirtiliyor. Genji'nin Hikayesi'nin orijinal versiyonunun yok olduğu düşünülüyor ama başka yazarlar hikayenin kopyasını çıkarmış. Uzmanlara göre ortaya çıkan yeni el yazmasının kopyasını Japon şair Fujiwara no Teika çıkarmış. Teika'nın kopyalarının, romanın mevcut en eski versiyonları olduğuna inanılıyor. Bundan önce yine Teika tarafından kopyalanmış 4 bölüm daha bulunmuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/17/turgay-kanturk-hakkinda", "text": "TURGAY KANTÜRK: 1961'de İstanbul'da doğdu. 1980'den itibaren şiirleri ve yazılarıyla önemli dergilerde yer aldı. 1991'de ilk kitabı İlk Gibi Son yayımlandı. Aynı yıl ilk kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü'ne değer görüldü. 1994'te ikinci kitabı Siyah Eşya yayımlandı. 1996'da iki kitap birden yayımladı; Şenol Yorozlu'nun desenleriyle Ay için Küçük Şeyler ve Öteki Sahne. 1997'de İlk Gibi Son'un ikinci baskısı ve Göl Felaketleri adlı şiir kitapları yayımlandı. Aynı yıl ressam İbrahim Çiftçioğlu ve tasarımcı Savaş Çekiç'le ortak Alfabe Meleği adlı çalışmayı gerçekleştirdi. 1999'da Seçme Şiirler'i yayımlandı. 2000'de Tuzak Kitap adlı şiirsel metinleri kitaplaştı. 1999-2004 yılları arasına TRT 2'de Okudukça adlı programı sundu. 2004'te kısa öyküleri Hayat Siyah Ölüm Beyaz yayımlandı. 2004'te Varlık'ta Selim İleri'yle birlikte Yaşar Nabi'nin Varlığı adlı seçkiyi hazırladı. Eski'z, Hamlet, No dergilerinin yayın yönetmenliğini üstlendi. 2005'te DNM başlığı altında toplamayı düşündüğü yazılarının ilk kitabı olan Yanlış At yayımlandı. 2011'de bütün şiirlerini içeren Peri Çıkmazı Bütün Sihirler 1991-2010 yayınlandı. 2017'de Ve Şah adlı 100 dizelik seçmesi ve Juliette Bastard'tan çevirdiği Saklanmak adlı çalışmaları NoKitap tarafından yayınlandı. 2019'da Övgüler Kitabı adlı yeni şiirleri yayımlandı. Şiirleri başta İngilizce, Fransızca, Sırpça ve İspanyolca olmak üzere birçok dile çevrildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/21/tum-zamanlarin-en-iyi-sanatcisi-da-vinci", "text": "planlanan MSKM Çağdaş Sanat Buluşmalarının ilki gerçekleştirildi. İstanbul Art Show Sanat Direktörü Yalın Alpay ve İstanbul Art Show Seçici Kurul Üyesi Dr. Fırat Arapoğlu, Ataşehir Belediyesi Mustafa saffet Kültür Merkezi'ndeki etkinlikte Leonardo Da Vinci'nin 500. ölüm yıl dönümünde sanatçının yapıtlarını, dönemindeki farklılıklarını ve bugüne bıraktığı etkilerini tartıştılar. Sanatseverlerin de yoğun ilgi gösterdiği etkinlikte Da Vinci'nin eserleri üzerinden bölüm bölüm değerlendirmeler yapıldı. İlk etkinliğimizde Leonarda Da Vinci'nin eserleriyle hem Rönesans, hem de günümüz çağdaş sanat ve resmi arasındaki bağlantıları konuştuk. Da Vinci çağdaş sanatta en çok alıntılanan isimlerden birisidir. Hem etkinliğimize gelen sanatseverlere hem de Ataşehir Belediyesi yetkililerine teşekkür ederim dedi. MSKM Çağdaş Sanat Buluşmalarının ilk konuğu olan Dr. İstanbul Art Show Seçici Kurul Üyeliği yapıyor. Da Vinci, çok iyi bir tasarımcı ve yenilikçi... Birçok alanda araştırma, deney yapıyor. Zaten çok deney yaptığı için elimizde bu kadar az sanat eseri var. Ressam, heykeltıraş, mimar, endüstri tasarımcısı, botanikçi... Da Vinci aynı zamanda çok yenilikçi birisi... Ağırlıklı olarak Da Vinci'nin hayatının dönüm noktalarını ele aldık, şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/22/tarihten-bir-yaprak-arthur-rimbaud-dogdu", "text": "Sembolizmin en önemli temsilcilerinden biri olan aykırı şair Arthur Rimbaud Fransa'nın kuzeydoğusundaki Ardennes'de doğdu. Babası bir subay, annesi bir çiftçinin kızıydı. Babasıyla annesi 1860'ta ayrılınca, Rimbaud annesi tarafından büyütüldü. College de Charleville'in en parlak öğrencilerinden biri oldu. Yazmaya da çok genç yaşta başladı; özellikle Latin şiiri alanında yetenekliydi. 1870'te Latince bir şiiriyle okuldaki yarışmada birincilik ödülünü aldı ve ilk şiiri aynı yıl La Revue pour Tous dergisinde yayımlandı. Fransız-Alman Savaşı'nın patlak vermesi (Temmuz 1870) üzerine, öğrenimi yanda kaldı. Devrimci sosyalizme ilgi duyan Rimbaud. ağustosta Paris'e gitti. Kısa bir süre hapiste kaldıktan sonra birkaç ay boyunca Fransa'nın kuzeyini ve Belçika'yı dolaştı. Annesi onu polisin yardımıyla Charleville'e getirdiyse de, Şubat 1871'de yeniden kaçarak Paris'e gitti ve Paris Komünü'ne katıldı; üç hafta sonra da Charleville'e döndü. Evine döndüğünde kişiliği tümüyle değişmişti. İlk şiirlerini reddederek, yaşama karşı hoşnutsuzluğunu, masumiyet dünyasına sığınma isteğini ve iyi ile kötü arasındaki çatışmayı dile getirdiği şiddet dolu ve tanrıtanımaz şiirler yazdı. Yaşam tarzı da, şiirlerindeki havayla uyum içindeydi. Bir işte çalışmayı reddetti ve dine, ahlaka ve her türlü disipline başkaldırdı. Sonradan Lettres du voyant olarak adlandırılan iki mektubunda (13 ve 15 Mayıs 1871) dile getirdiği yeni bir estetik görüş geliştirdi. Mektuplarının başlığı, şairin geleneksel birey kavramının sınırların] aşarak sonsuzluğa nüfuz edebilen, sonsuzluğun sesini dile getirebilen, büyük bir görü gücüne sahip bir kahin olması gerektiği görüşünden kaynaklanıyordu. Rimbaud Charleville'deki edebiyatçı arkadaşlarından birinin önerisi üzerine Ağustos 1871'de şair Paul Verlaine'e, aralarında her sesli harfe değişik bir renk yakıştırdığı Voyelles sonesinin de bulunduğu yeni şiirlerini gönderdi. Bu şiirlerden çok etkilenen Verlaine, Rimbaud'yu yol parasını göndererek Paris'e çağırdı. Kendine güveni artan Rimbaud, bu arada Le Bateau ivre adlı şiirini yazdı. Şiir, tekniği açısından geleneksel olmakla birlikte kusursuz bir söz ustalığının, cesur bir imge ve eğretileme seçiminin, ayrıca derin bir duygusal ve ruhsal deneyimin ürünüydü. Bu yapıtıyla Rimbaud, sanatının en yüksek doruklarına ulaşmıştı. Eylül 1871'de Paris'e giderek üç ay Verlaine ve karısının yanında kaldı ve dönemin tanınmış şairleriyle tanıştı, ama küstahlığı, kaba davranışları ve açık saçık konuşmalarıyla Verlaine dışında hepsinin tepkisini topladı. Bu arada Verlaine'le aralarındaki eşcinsel ilişki de skandala yol açtı. Rimbaud, önceki şiirlerinden çok daha özgün ve serbest bir tekniğin ürünü olan son manzum şiirlerini bu dönemde (Eylül 1871 Temmuz 1872) yazmıştı. Verlaine'in başyapıtı olarak nitelendirdiği ve elyazması Verlaine ile Rimbaud İngiltere'deyken kaybolan La Chasse Spirituelle de gene bu dönemin ürünüydü. Verlaine Temmuz 1872'de karısını terk ederek Rimbaud'yla Londra'ya gitti ve birlikte Soho'ya yerleştiler. Rimbaud 40 düzyazı şiirden oluşan Illuminations'ı (1886; Illuminations, 1971) orada yazdı. Nisan 1873'te annesi ile kız kardeşlerinin kaldığı, Charleville yakınlarındaki Roche'da bulunan çiftliğe giderek, sonradan Une Saison en enfer (1873; Cehennemde Bir Mevsim, 1962) adıyla yayımlanan Livre paien ou Livre negrei yazmaya başladı. Bir ay sonra, Verlaine ve Rimbaud Brüksel'de buluştular. Ne var ki, artık acılı ve huzursuz bir beraberliğe dönüşen ilişkileri, Verlaine'in Rimbaud'yu yaralayıp hapse girmesiyle sonuçlandı. Rimbaud Roche'a dönerek, ruhunun cehenneme inişini, sanat ve aşktaki başarısızlığını dile getirdiği Cehennemde Bir Mevsimdi bitirdi. Rimbaud Şubat 1874'te bohem şair Germain Nouveau üe birlikte Londra'ya gitti; orada ufak-tefek işlerde çalışarak geçinmeye çalıştılar. Rimbaud'nun Verlaine'le son karşılaşması da (1875 başları) şiddetli bir tartışmayla sonuçlandı. Rimbaud Illuminations'un elyazmalarını Verlaine'e büyük olasılıkla bu sırada vermiştir. Rimbaud 1875'te dünyayı dolaşmaya karar verdi. Alpler'i yürüyerek geçti. Doğu Hint Adalanndaki Hollanda sömürge ordusuna katıldı, Mısır'a gitti, Kıbrıs'ta işçi olarak çalıştı. 1880'de Adenli bir kahve tüccarının yarımda Etiyopya'nın Ogaden bölgesine giden ilk beyaz oldu. Bu yolculukla ilgili raporu Fransa'daki Ulusal Coğrafya Demeği tarafından yayımlandı (1884). Kendini Etiyopya'da keşif ve ticaret işlerine veren Rimbaud, daha sonra ülkenin imparatoru olan (1889) Şeva kralı II. Menelik'e silah satma işine girişti. Amacı, elverdiğince büyük bir servet sahibi olduktan sonra Fransa'ya dönmek ve çalışmak zorunda olmadan yaşamaktı. Rimbaud ülkesinden uzak kaldığı bu dönemde, Fransa'da şair olarak tanınmaya başlamıştı. Verlaine Les Poetes maudits'de (1884; Lanetli Şairler) ondan söz etmiş ve şiirlerinden örnekler vermişti. Bu şiirler heyecanla karşılanınca, Rimbaud'dan hiçbir haber alamayan Verlaine 1886'da onun düzyazı şiirlerini Illuminations adıyla, manzum şiirlerini de La Vogue adlı simgeci dergide merhum Arthur Rimbaud'nun yapıtları olarak yayımladı. Etiypya'da önemli bir servet edinen Rimbaud'nun sağ dizinde bir tümör çıktı (Şubat 1891). Fransa'ya döndükten sonra sağ bacağı kesildi. Temmuzda Roche'a giden Rimbaud'nun sağlığı gittikçe kötüleşti. Ağustosta gittiği Marsilya'da hastalığına kanser teşhisi kondu. Hastanede çok acı verici bir tedaviden ve kız kardeşi Isabelle'e göre, bir papaza günah çıkardıktan sonra öldü. Modem şiiri Rimbaud kadar derinden etkilemiş ve tutkulu araştırmalara konu olmuş çok az şair vardır. Rimbaud özgünlüğünün doruğuna düzyazı şiirleri Illuminations'la ulaşmış, özlü ve anlaşılması güç üslubuna en uygun biçimi de bu şiir türünde bulmuştur. Düzyazı şiiri olay, öykü ve tasvirlerden, sözcükleri de mantıksal içerikleri ve sözlük anlamlarından arındırmış, böylece şiiri, simgecilerin etat d'ame adım verdikleri etkiyi uyandıracak büyülü bir içerikle donatmış, ayrıca bilinçaltının ve çocukluğun belli belirsiz anılarının şiir için zengin bir kaynak oluşturduğunu ortaya koymuştur. Yapıdan, günümüzde de çağdaş insanın başkaldırısını ve yaşamın özünden duyduğu ürküntüyü yoğun olarak yansıtmaktadır. Rimbaud'nun Türkçede yayımlanan öbür yapıtları arasında Tufandan Sonra (1962, 1996), Arthur Rimbaud'dan Şiirler (1981) ve Rimbaud'nun Mektupları (1985) yer alır. İki ünlü yapıtı 1991'de Cehennemde Bir Mevsim ve Illuminations adıyla, 1997'de de Cehennemde Bir Mevsim/Aydınlanışlar adıyla tek bir kitapta yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/23/necati-tosuner-ahmet-telli-cocuk-ve-halk-kutuphanesine-konuk-oldu", "text": "Çağdaş edebiyatımızı zenginleştiren, eserleriyle sevilen, kısa öykünün büyük ustası Necati Tosuner, Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan Yaz Sevenler Kış Sevenler adlı kitabıyla Ataşehir Belediyesi Ahmet Telli Çocuk ve Halk Kütüphanesi'ne konuk oldu. Tosuner yeni kitabının yanı sıra diğer kitaplarını da okuyan çocukların yazın yaşamı üzerine sorduğu soruları yanıtladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/24/asli-erdogan-kimdir", "text": "Amerikan Robert Lisesi, ardından Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını CERN 'de hazırladı. Rio de Janeiro'da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçti. 1994 'te ilk kitabı yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/24/dergiler-arasinda-gezinirken-mustafa-sezer", "text": "Ben, Mustafa Sezer! Yani neredeyse 57 yıllık yaşamının özellikle son 42 yılını kitaplar arasında geçirmiş, edebiyata dair ne varsa ona bir biçimde ilgi duymuş, 18 yaşından beri şiire ve son 12 yıldır da öyküye kafa yormuş, müzik sayesinde edebiyatı ama özellikle şiiri sevmiş ve yine edebiyatla ilgili aslında daha söyleyecek çok şeyi olan Mustafa Sezer! Son beş yıldır şair ve yazar olarak bilfiil edebiyatın içindeyim. Şiir, öykü ve redaktörlük derken; tarafıma bir de edebiyat-sanat dergilerinin son halini araştırıp sizinle paylaşma görevi bahşedilince; doğrusu hem çok sevindim ama aynı zamanda neye, nereden ve nasıl başlayacağımı şaşırdım. İnsanların edebiyat ve sanat ama bilhassa edebiyat dergilerini doğru dürüst okumadan şair ve yazar olmaya yeltendiği ülkemizde; aslında edebiyat ve sanat ama bilhassa edebiyat dergilerinin saygınlığıyla önemi her an daha da artıyor bence. Şiir, öykü yahut hem şiir hem de öykü üzerine kafa yoran ve bilinen ya da pek bilinmeyen, sanıyorum onlarca dergi mevcut Türkiye'de. Bunları yani tüm edebiyat-sanat dergilerini teker teker ve sistemli bir biçimde ele almaya; Edebiyat Nöbeti ile başlamak isterim. Derginin vazgeçilmez ismi ve gerçekten de cefakarı Celal Karaca'nın geçenlerde ciddi sayılacak bir sağlık operasyonu geçirdiği Edebiyat Nöbeti. Celal Karaca'nın önemi ve Edebiyat Nöbeti için yaptıkları; en az Edebiyat Nöbeti kadar önemlidir. Kendisine bir kez daha 'geçmiş olsun' diyor ve en kısa sürede dergisiyle aramıza dönmesini diliyoruz en sağlıklı haliyle. Cumhuriyet sonrasında Samsun / Bafra'nın çıkardığı ikinci edebiyat dergisi kimliğine sahip Edebiyat Nöbeti; Celal Karaca tarafından 2015 Temmuz'unda yayın hayatına başlamış. Karaca'nın aynı zamanda genel yayın yönetmenliğini yaptığı dergi; birbirinden önemli dokuz isim tarafından ayakta tutulmakta. Sonraki yıllarda çeşitli sebeplerden ötürü yayın kurulunda değişiklikler gerçekleşse de; Edebiyat Nöbeti'nde şimdiki kadroda Celal Karaca, Semrin Şahin, Süleyman Felamur, Fatma Hatun Esen, Dursun Bayar, Onur Kırkaç, Erdoğan Kurt ile Meltem Dağcı var. İki ayda bir okurla buluşan ve ülkenin saygın/ünlü kitapçılarıyla kültür-sanat materyallerini bunlara sürekli ihtiyaç duyan insanlarla buluşturan mağazaların raflarında yerini alan Edebiyat Nöbeti; her sayıda özel bir dosya sunmakta bize. Son beş sayısında Nevruz Uğur, Ahmet Özer, Nazlı Eray, Kurtuluş Savaşı'nın 100. Yılında roman ve şiirlerde Samsun ile son sayısında Öner Yağcı; derginin konuğu olmuş isimler ya da konu. 23 sayıdır bizimle Edebiyat Nöbeti ve son sayıda yani Öner Yağcı'nın dosya halinde ele alındığı Temmuz Ağustos 2019 sayısında; Ahmet Özer, Selami Şimşek, H. Hüseyin Yalvaç, Semrin Şahin, Turgay Nar, Atilla Yaşrin, Zübeyde Seven Turan'la Meltem Dağcı; 1951 Tokat / Zile doğumlu öğretmen ve romancı Öner Yağcı için ya yazmış yahut bir röportaj gerçekleştirmiş kendisiyle. Röportaj, Meltem Dağcı'ya ait. Bunun dışında Edebiyat Nöbeti'nin bu sayısında; yine bol bol şiir var. Paul Valery Ahmet Uysal ikilisi ile başlayan şiirler; Hüseyin Peker, İlyas Tunç ve Volkan Konya'yı da kapsıyor. Şairler, sadece bu isimlerle sınırlı değil elbette ama düz yazıda da kimler var diye bakacak olursak; Dizdar Karaduman'la Hasan Akarsu'yu görüyoruz örneğin. Dizdar Karaduman Dilek Özkan'ın Birkaç Porsiyon Hayatı; Hasan Akarsu da Ahmet Özer'in Suları Çekilen Nehir i üzerine yazmış. Ahmet Özer'in ise; Trabzon Cumhuriyet Ortaokulu yıllarımda Türkçe öğretmenim olduğunu; bu vesileyle belirtmek isterim size ( 1977 başından 78 ortasına kadar ). Cezanne'ın bir hikayesi ile son vermekte. Şiirleriyle değil sadece; Orhan Veli'yi ortaya koyduğu tüm eserleriyle okuyup anlamalı. Cevat Çapan'ın Hemşerimiz Shakespearesi ise; 1960'ların başında Varşova Üniversitesi profesörlerinden Jan Kott'un Çağdaşımız Shakespearein yayımlandığı zaman, Batı Avrupa'daki bazı tiyatro yönetmenlerinin üstünde yarattığı etkiyi bizimle paylaşmasıyla başlıyor ve akabinde İstanbul'da buluyoruz kendimizi. Güzel, okunulası bir yazı daha kaleme almış Çapan ustamız. Gösteri'nin Mart 1981'de çıkan dördüncü sayısının 18 ile 20. sayfalarından gelmiş, getirilmiş günümüze. Parantez içinde bile olsa Turgut Çeviker'e teşekkür etmeyi unutmamış kendisi. Yine Sözcükler'in bu son yani 81. sayısında; Woody Allen ile gerçekleştirdiği 1995 ürünü bir söyleşisi var Michiko Kakutani'nin ve onun yani Woody Allen'ın zehir zemberek bir sözünü, sekiz sütuna manşet kullanarak başlamış işe: Sanat Dine Dönüştüğünde Ondan Nefret Ediyorum. Yine Burcu ve Serpil Yılmaz tarafından İngilizceden dilimize çevrilen; The Paris Review den. Şimdilik bu kadar; umuyoruz ki bu aslında son derece kısıtlı yazı bile, okumak ve nelerin okunacağına dair size bir nebze olsun yol gösterebilmiştir? Hiç şüphe yok ki elimize diğer dergiler de geçtikçe ve bunların sayısı arttıkça bunları sizinle paylaşmak; bizim için ayrı bir zevk olacaktır. Okuyarak hoşça kalın!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/24/turkiyeden-uzakta-yasayan-yazar-ve-gazeteciler-frankfurt-kitap-fuarinda-bir-araya-geldi", "text": "Türkiye'yi terk ederek Almanya'da yaşamaya başlayan gazeteci ve yazarlar, Frankfurt Kitap Fuarı'nda ülkeden uzakta yazmanın, çalışmanın anlamını anlattı. Dünyanın en büyük kitap fuarı olan, 104 ülkeden 7450 katılımcının yer aldığı Frankfurt Kitap Fuarı, Almanya'da yaşayan Türk yazar ve gazetecileri okurlarla buluşturdu. 16-20 Ekim tarihleri arasında düzenlenen fuarda, kültürlerarası diyaloğu destekleyen Türkiye Almanya Kültür Forumu'nun standı da yerini aldı. Standda birçok gazeteci ve yazar, Kültür Forumu tarafından desteklenen #FreeWordsTurkey inisiyatifi öncülüğünde Türkiye'de ifade özgürlüğü ve sansür gibi konuları ele alarak kendi deneyimlerini paylaştı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/25/attila-ilhan-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "Attila İlhan anısına verilen roman ve şiir ödülü seçiciler kurulunun toplantısından sonra açıklandı. Mehmet Eroğlu, Asuman Kafaoğlu Büke, Seval Şahin ve Cem İlhan'dan oluşan Roman kurulu ödülü iki eser arasında paylaştırdı. Ödüle, Everest Yayınları tarafından yayımlanan Yara Bende adlı romanıyla Abdullah Ataşçı ve Cinius Yayınları tarafından yayımlanan romanın Umudun Rengi romanıyla Murat Özsan layık görüldü. Ödül töreni 7 Kasım saat 15.00'te Tüyap Kitap Fuarı Marmara Salonu'nda yapılacak. - Anıl Can Uğuz 'Kalbimde Çivilerle Uyumuş Gibiyim' Doğan Egmont Yayıncılık. - Tuğrul Keskin 'Kavil' Everest Yayınları. - Talha Kuru 'Vera' Heyamola Yayınları"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/25/cagin-kaybolmus-insani", "text": "Mehmet Güreli 2018'de vizyona giren son filmi Dört Köşeli Üçgen ile Ataşehir Belediyesi Mustafa Saffet Kültür Merkezi'nde sinemaseverlerle bir araya geldi. Salah Birsel'in Dört Köşeli Üçgen adlı romanından uyarlanan filmde Mustafa Dinç, Kaan Çakır ve İlyas Özçakır rol aldı. Sinemamızın değerli isimlerinden Halit Akçatepe'nin adını taşıyan sahnedeki gösterim sonrası filmin yönetmeni Mehmet Güreli sinemaseverlerle film üzerine sohbet edip, sorularını yanıtladı. 90 dakika süren film sonrası, sinemaseveler neredeyse sahne sahne filmle ilgili düşüncelerini paylaştılar. Güreli, romanını filmleştirdiği Salah Birsel'in çok yakını olduğunu bellirterek, Hem hocam hem dayım, hem yol göstericim.... Bu roman yazıldığında aynı evde yaşıyorduk, 7 yaşımdaydım. Sonra editörü oldum, 9 kitabını yayımladım. Bir entelektüel arkadaşlığımız vardı. Bana karşı çok hoşgörülüydü... Bazı şiirlerini değiştirerek de bestelemiştim. Bu romanı bir gün film yapacağım aklıma gelmezdi, dedi. Güreli bir soru üzerine filmde zamanları bilerek karıştırdığını ifade etti. Belirsizlikler üzerine film çeken birisiyim, belirsizlikleri seviyorum. Ben kibiri öldürmeye çalıştım. Bu film belki de kibirin ilk öldürülmüş halidir. Bizi öldüren kibir... diye konuştu. Dört Köşeli Üçgen ile 6. Kayseri Uluslararası Film Festivali'nde Mehmet Güreli jüri özel ödülü, Ahmet Sesigürgil en iyi görüntü ödülü ve Mustafa Dinç en iyi erkek oyuncu ödülüne değer görüldü. Sesigürgil ayrıca Avrupa Görüntü Yönetmenleri Derneği tarafından Dört Köşeli Üçgen filmiyle en iyi görüntü yönetmeni seçilerek, filmin Viyana'da da gösterimi yapıldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/25/nazli-yildirim-ozlem-tezcan-dertsiz-ile-sus-sarkilari-hakkinda-konustu", "text": "Herkesin bildiği sırlar bunlar aslında. Bir kadın daha öldürüldü, bir çocuk katledildi, savaşlar çıktı, masum insanlar öldü, doğanın kalbine bir kurşun daha sıkıldı, hırsın kölesi insanlar çoğaldı, sohbetler azaldı... Biz de seyirci kalmayı sürdürdük. Şiir? Edebiyatın dışına atılmak üzere. Kime yazıyorum, niçin yazıyorum? soruları kafamda dans etti durdu. Uzunca bir süre yazmadım, yazamadım. Sonra, yazmasam deli olacaktım dediğim bir çocuk ölümünü okudum gazetede. Tek silahım şiirimdi. Kimse okumasa da yazmalıydım. Kendimce sığındığım adadan döndüm bu yüzden. 2) Ev İçleri, insanın kuyusunu eşeliyor. Evin hallerinde yansıyan bir gizem var. Kurduğunuz ilişkide hem rahatlatıcı yönüne hem de görülmesini istediğiniz sıkıntıya vurgu yapıyorsunuz. Bir nevi mutfak kutsal sığınak, oturma odası, bahara bir otobüs..., salon, şarap açtım sen de bir kadeh içsene..., yatak odası; kilitli günce anahtarı herkeste-, banyo, büyük sırların eşiği..., balkon, kısa film mutluluk üzerine derken yüzleştiriyorsunuz. Ev İçleri'nde sancılarımız var. Geçende bir yazı okumuştum. Kadınların ve çocukların en tehlikede olduğu yer kendi evleriymiş. Kol kırılır yen içinde kalır algısı da var toplumumuzda. Evin içinde olan evde kalır deniyor. Ev cehenneme dönmüşse, neden kutsal olsun, neden yaşananlar konuşulmasın? Evlerimiz mutluluğumuz olduğunda kutsal bence. Bu zıtlığı dile getirmeye çalıştım Ev İçleri'nde. 3) Sus Şarkıları'nda endişe yoğun hissediliyor. Ancak şairin yaşadığı endişelerin ne olduğuna dair bir söz fısıldamayan şiirler ise ketum. Bu ketum hallerden yola çıkarak günümüzdeki şiir yaşantısını, genç şairleri, geleceğe uzanan şiirin durumu hakkında söyleyecekleriniz bir ipucu verecektir. Şiirleriniz neden ketum diye. Şiirini yitirmiş bir toplum en büyük endişemdir. Şiiri yitiren aşkı, özgürlüğü, hoşgörüyü, sevgiyi, dostluğu da yitirir. Sığ sohbetler, mekanik ilişkiler, şiddeti kabullenmiş bir toplum, şiddetine bahane arayan ve bunu genellikle kadınlar üzerinden yapan bir toplum, çocuğuna, kentine, köyüne, kuşlarına sahip çıkmayan insanlar benim distopyam. Sanatı hayata katamazsak bu distopyaya doğru da ilerliyoruz ne yazık ki. Genç şairlere kapkara bir tablo çizmek istemiyorum. Onlar yazdıkça şansımız var. Şiirleri hayata yenilmesin yeter ki. İçimdeki rüzgarları, dışımdakilerle birleştirdim sanırım. Öyle acı, öyle insanlık dışı olaylar yaşıyoruz ki... Dışımızda olanlardan, kendimize bakmaya, benimizi anlamaya fırsat kalmıyor. Kendimizi çözdüğümüzde hayatın olmayacak bir yerinde özne olduğumuzu fark ediyoruz. Kendini deşmek zordur ama en büyük gerekliliktir. Kalbinizin örtülerini elbet bir rüzgar savurur. Tematik çalışma yapmak, beni bir disipline sokuyor aynı zamanda. Belli konularda yoğunlaşmamı sağlıyor. İyi kitap her zaman besler şairi, içindeki külleri savurur kıvılcımı ortaya çıkarır. Okumayı hiç bırakmadım. Şiir, roman, öykü, deneme, mitoloji, masal... Yaş ilerledikçe seçimlerimde biraz daha ince eleyip sık dokuyarak okumayı sürdürüyorum. Her genç şair birbirinden farklı. Onlara öğüt vermek istemem. Vaz geçmeyenlerin hepsi kendi yolunu bulacaktır. Ama şunu söyleyebilirim. Kendinden öncesini ve bugünü bilmeden ilerlemek mümkün değil. Benden önce nasıl yazmışlar, benim kuşağım nasıl yazıyor sorularına yanıtları olmalı. Şiir dergilerini takip etmek, önce onlarda görünmek çok önemli. Şiirin küpü ancak okumakla doluyor. Yazmak bundan sonra başlıyor. İzlediğim dergilerde genç kuşağı mutlaka okuyorum. İsim vermek, unuttuklarım olacağı için çok kolay değil. Çünkü ben de o yaşlarda beni de söylemişler mi? diye bakardım. Onun için aklıma gelen ilk iki ismi söyleyeyim. Çağın Özbilgi ve Petek Sinem Dulun."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/25/objektiften-tarihi-yarimada-yansimalari", "text": "Birçok medeniyetin, farklı kültür ve inancın izlerini taşıyan İstanbul'un binlerce yıllık tarihinin başladığı Tarihi Yarımada konulu sergi, 26 Ekim'de sanatseverlerle buluşuyor. 'Tarihi Yarımada'dan Yansımalar' adlı sergi, yarımadanın günlük yaşamını, dokusunu ve dinamiğini doğru değerlendirmeye çalışan Timurtaş Onan rehberliğinde yaklaşık bir yıl süren uzun soluklu projenin sonucu. 26 Ekim Cumartesi saat 16:00'te İFSAK Sergi Salonunda sanatseverlerin beğenisine sunulacak sergi, 14 Kasım 2019 tarihine kadar görülebilecek. Organizasyonda yer alan fotoğrafçılar şöyle: Münevver Antczak, Reyhan Aygör İncekara, Nergis Bilgiç, Mehmet Bor, Tanar Çakmakcı, Mustafa Demirtaş, Hilal Duruk, Pelin Genç, Şafak Hacaloğlu, Tanin Helvacı, Serra Kemmer, Ceylan Koçak, Hilal Onaç, Zerrin Tuncer, Özlem Uçarkuş ve Semra Yazkan."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/27/asik-veyselin-dogum-gunu", "text": "Veysel Şatıroğlu veya lakabı ile Aşık Veysel, Türk halk ozanı. Avşar boyunun Şatırlı obasına mensuptur. Aşık Veysel Şatıroğlu, 25 Ekim 1894 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Annesi Gülizar, babası Karaca lakaplı Ahmet adında bir çiftçiydi. Veysel'in iki kız kardeşi, yörede yaygınlaşan çiçek hastalığına yakalanarak yaşamlarını yitirdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/27/ozgur-ciraktan-okuma-onerileri", "text": "Birçok sıkı okurdan farklı olarak, kitapla sıkı fıkılığım üniversite yıllarına dayanır. Bu sebepten okumadan geçen zamanları telafi etmek için fena sayılmayacak bir okuma ritmi tutturmaya çalışırım her sene. İşin gücün arasında okumaya o kadar düşerim ki yazmayı unuturum. Hem okumak her zaman yazmaktan daha konforlu bir alan... Neyse lafı çok dolandırıp dallandırmadan benim gözümden birkaç kitap önerisi sunmaya geldim. İlk önerim Polat Özlüoğlu'nun Peri Kızı Af buyrun isimli öykü kitabı. Can Yayınları'ndan çıkıyor. Yazarın üçüncü kitabı... Kitap derdi muradı olan bir kitap. Yalapşap aşklar, beyaz yaka buhranları, olgunlaşmamış isyanlar, sağa sola hesapsız saldırmalar yok. Ne istediğini bilen bir yazar merkeze kadını ve ötekini alıp öyküler kurmuş. Güçlü bir dille, hikaye anlatmayı seven bir yazarı okuyoruz bu kitapta. Güncel, acı, mutlu sonsuz, gerçek masallar okumak için son zamanlarda raflarda yerini alan güzel bir öykü kitabı. İkinci önerim Kay Redfield Jamison'un yazdığı Erken Çöken Karanlık isimli kitabı. Ayrıntı Yayınlarından çıkan bu kitap, tartışmasız bir şekilde intihar üzerine yazılmış en iyi kitaplardan biri. Yaklaşık dört yüz sayfa. Kitabı okuyanlar intiharın karmaşık, konuşmaktan imtina eden ve zaman zaman hakir görülen dünyasına eğilip yansımalarını seyredecekler. Üçüncü önerim Peter Weiss'ın yazdığı Soruşturma isimli tiyatro oyunu. Yar Yayınlarından çıkıyor. Bendeki baskısı eski olabilir. Yaklaşık üç yüz sayfalık bir tiyatro metni. Diğer oyunlar bir farkı var. Metindeki tüm diyaloglar, gerçek bir mahkemenin tutanaklarına dayanıyor. Oyunun konusu kabaca 1941-1945 yılları arasında Auschwitz Toplama Kampı'nda işlenen cinayetler ilgili 1964-1965 yıllarında Frankfurt'ta yapılan duruşmalara dayanıyor. Bir sanık şöyle söylüyor: Bize çocukluğumuzdan beri Almanya'yı kurtarmak için köklerini kazımamız gerektiği öğretildi. Doğru düşünmemi engelliyorlardı. Kampta hayatta kalmış tanıkların hayatta kalmak için nasıl canavarlaştıklarını ve bu durumun nasıl normalleştiğini anlatan diyaloglar çok etkileyici. Dördüncü önerim de Akın Çokuğurluel'in yazdığı Çobanaladatan romanı. NotaBene Yayınlarından çıkıyor bu güzel roman. Kitap Çokuğurluel'in üçüncü kitabı. Kış sever personel arayan bir ilana istinaden iş başvurusu yapmaya giden anti-kahraman Kahramanın romanı. Akın Çokuğurluel iki işi çok iyi yapıyor, öncelikle sade dilin güzelliğine yaslanıp metnin gerilimini her sayfada canlı tutuyor. İyi kurulmuş, günlük yaşamın anlatılmaya değmez dediğimiz ayrıntılarından insanın içine işleyen, alışkanlıklara uyandıran bir roman çıkarmış. Bu dört öneriden en az birini okuduktan sonra beğenirseniz bence hayli şanslı sayılırsınız. Sanırım Şevket Rado şöyle söylüyor Okuduğum her on kitaptan biri iyi çıkarsa şanslı sayılırım. Eğer Şevket Rado'dan daha şanslıysanız başka bir hafta dört kitap daha öneririm."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/30/9994", "text": "UNESCO'ya bağlı Uluslararası Şiir Organizasyonları içinde yer alan, FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali bu yıl dördüncü kez, 7-9 Kasım 2019'da, Kartal Belediyesi'nin desteğiyle düzenlenecek. Şiir Şiddeti Yener manifestosuyla yola çıkan FeminİSTANBUL, kadınlığın sorunlarına dair evrensel bir fikir, sanat ve diyalog platformu olmayı hedefliyor. Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali,7-9 Kasım tarihleri arasında dördüncü kez düzenlenecek. Ana temasını kadın, kadın sorunları, kadının her türlü halini içeren durumlar olarak tanımlayan düzenleyiciler, festivali cinsiyetçi ya da salt feminist bir festival olmamakla birlikte Türkiye'de bir ilk olarak tanımlıyorlar. Kadın temalı şiirleriyle, kadın, erkek, LGBT, her dilden, cinsten, dinden, ırktan ve milletten şair bu etkinliğe katılıyor. Bu yıl festivalin organizasyon komitesinde Hilal Karahan ve Dilruba Nuray Erenler var. Festival, dünyanın her yerinden gelen şairleri ağırlamaya devam ediyor. Hindistan, Peru, Bolivya, İran, Arap ülkelerinin her biri, İtalya, İspanya, Romanya, Bulgaristan, İngiltere, Sırbistan, Bosna Hersek, Arnavutluk, Almanya, Fransa, Macaristan...'dan gelen şairler kendi ülkelerindeki kadınların sorunlarını şiirle dile getiriyor; birlikte çözüm üretmeye çalışıyor ve ulusal kıyafetleriyle şiir okuyorlar. Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali, UNESCO'ya bağlı WFP, WCF ve WPM tarafından resmi olarak destekleniyor. Etkinlikleri tüm dünyaya duyuruluyor. FeminİSTANBUL Onur Ödülü Canan Kaftancıoğlu'na verilecek! Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali'nin açılış seremonisi 8 Kasım 2019 Cuma günü, Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi'nde yapılacak. Bu yıl festivalin onur ödülü Canan Kaftancıoğlu'na verilecek. Festivalin yabancı şair konukları Androulla Shati, Adel Bouagga, Asma Al Haj, Darya Heidari, Domenico Pisana, Gino Leineweber, Malak Sahioni Soufi, Nancy Paul, Sanaz Davoodzadeh Far, Saviana Stanescu, Vadim Terekhin, Valentin Iacob. Festivalin ev sahibi şairleri Ali Günvar, Ali Rıza Gelirli, Ayça Erdura, Aydan Yalçın, Aydın Şimşek, Ayten Mutlu, Bedros Dağlıyan, Bircan Çelik, Çağın Özbilgi, Deniz A. Tüzün, Dilek Değerli, Dilruba Nuray Erenler, Elçin Sevgi Suçin, Emel Koşar, Ertuğrul Özüaydın, Gönül Dilek, Gülce Başer, Halil İbrahim Özcan, Hasan Erkek, Hilal Karahan, İsmail Biçer, Kemal Aslan, Levent Karataş, Malik Enes Gümüşlü, Mehmet Hakkı Suçin, Mesut Şenol, Muhsine Arda, Muzaffer Özdemir, Nevin Koçoğlu, Niyazi Yaşar, Okan Yılmaz, Osman Öztürk, Ömer Turan, Pınar Doğu, Serap Aslı Araklı, Tarık Günersel, Veysi Toktaş, Volkan Hacıoğlu, W. B. Bayrıl. Tüm şiir dostları davetlidir. Kartal Belediyesi'nin desteğiyle hazırlanan ve editörlüğünü Op. Dr. Hilal Karahan'ınyaptığı 2019 Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Antolojisi, konusu kadın olan, kadın sorunlarına şiirle dikkat çekmeyi hedefleyen bir şiir antolojisi serisidir. kitabı var. Şiirleri pek çok dile çevrildi; İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Şiir kitapları Yaşar Nabi Nayır, Cemal Süreya, M. Sunullah Arısoy, İsmet Kemal Karadayı jürileri tarafından ödüllendirildi. Bunun yanı sıra uluslararası şiir ödülleri şunlardır: UNESCO'ya bağlı Dünya Barış Enstitüsü'nden World Icon of Peaceödülü, Çin Uluslararası Şiir Çevirisi ve Araştırma Enstitüsü Ödülü, Kazakistan'da World Nations Writers' Union, Pride of the Globe Uluslararası Kültür Ödülü, Özbekistan'da Özbekistan Yazarlar Birliği Semerkant Edebiyat Ödülü, İtalya'da düzenlenen XXIV. Paestum Poseidonia Uluslararası Şiir Ödülü, VI. Verbumlandi-art Citta del Galateo Uluslararası Şiir Ödülü, V. Nuovi Occhi sul Mugello Uluslararası Şiir Ödülü, IV. Roma Verbumlandi-art La Voce dei Poeti Çeviri Ödülü. Türkiye PEN, Edebiyatçılar Derneği ve Türk Dil Derneği üyesidir. UNESCO'ya bağlı Dünya Şiir Festivali organizasyonunda Kıtalararası Direktör, Kapital Yazarlar Vakfı'nda Genel Sekreter, Dünya Barış Enstitüsü'nde Türkiye elçisi, Dünya Şiir Hareketi'nde Türkiye üyesi ve Uluslararası Diplomasi ve Adalet Konsülü'nde Türkiye üyesidir. 2006'dan beri Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali'nin direktörü ve antoloji editörüdür."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/30/furuzanin-dogum-gunu", "text": "Türk öykü ve roman yazarı. Anlatımının özgünlüğü, kişileri işleyişindeki derinlik ve sevgi yüküyle çağdaş Türk öyküsüne yeni açılımlar kazandırmıştır. 29 Ekim 1932'de İstanbul'da doğdu. Asıl adı Feruze Çerçi'dir. İlköğrenimden sonra kısa bir süre tiyatro oyunculuğu yaptı. Edebiyat yaşamına başladıktan sonra yazarlığı tek uğraş edindi. 1975'te çağrılı olarak gittiği Batı. Berlin' de bir yıl kaldı. İlk öyküsünü, F. Yerdelen imzasıyla 1956'da Seçilmiş Hikayeler Dergisi'nde yayımladı. Bunu Türk Dili, Yenilik ve Pazar Postası dergilerinde yayımladığı öyküleri izledi. 1968 sonrası Yeni Dergi'de yayımlanan öyküleriyle dikkati çekti ve çağdaş Türk öykücülüğünün önemli adlarından biri olarak nitelendirildi. Parasız Yatılı kitabı ile 1972 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı, 47'liler ile de 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü kazandı. 1979'da Doğu Berlin'de Kinderbuch Yayınevi için Die Kinder der Tiirkei adlı bir çocuk kitabı yazdı. 1982'deyse Volk und Welt Yayınevi için 9 çağdaş Türk öykücüsünün yapıtlarının yer aldığı bir kitap hazırladı. Yapıtları çeşitli yabancı dillere de çevrildi. Öykülerinde, toplumun değişik kesitlerinden insanların sorunlarını, gerçekçi, ayrıntılara inen bir anlatımla yansıtmıştır. Anlatımındaki yoğun duygusallık, öykü anlayışının temel özelliğini oluşturur. Toplumsal dengesizlikler içinde bireysel çıkış yolu arayan insanlar, düşmüş kadınlar, çocuk denecek yaşta kötü yola sürüklenen kızların acılı gerçeği, büyük kent yaşamına savrulmuş göçmen ailelerinin yaşantıları, yurt özlemleri ve umarsızlıkları öykülerinin başlıca temaları arasında yer alır. YAPITLAR: Öykü: Parasız Yatılı, 1971; Kuşatma, 1972; Benim Sinemalarım, 1973; Gecenin Öteki Yüzü, 1982. Roman: 47'liler, 1974. Röportaj Gezi: Yeni Konuklar, 1977; Ev Sahipleri, 1981. Oyun: Redifeye Güzelleme, 1980. Çocuk Kitabı: Die Kinder der Türkei, 1979, ."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/30/murat-batmankayadan-okuma-onerileri", "text": "İtiraf etmeliyim ki, çok korktuğum, fazlasıyla çekindiğim bir husustur birine, birilerine kitap tavsiye etmek. Kendime bile telkinde bulunmak istemem... Dolayısıyla bir tür derkenar olarak kabul edilirse söylediklerim, sevinirim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/30/selami-karabulut-yol-yakinken-donun", "text": "Ucunda para olunca herkesin dikkatini çekti bu mesele. Ben kurs alanlara üzülüyorum. Es kaza şiir yazmayı öğrenirlerse asıl ondan sonra yandılar. Her ay dergi takip edecekler, şiir kitaplarını edinmek zorundalar artık, yazacakları dosya boyutuna gelince yayınevi yayınevi dolaşıp hayallerini gerçekleştirmek için uykuları kaçacak. Sonra mı? Sonrası belli... Pamuk eller cebe, Kitap satmıyor diye üzülmek de işin cabası eş, dost, ahbap ilgilenmiyor diye sitem edip duracaklar. Vs vs vs. Buradan sesleniyorum yol yakınken dönün, şiir yazmakla ünlü falan olunmuyor. İlla yazacağım yazmasam çıldırırım diyen varsa bol bol kitap okusun. Usta şairler kendi tekniğini nasıl oluşturuyor onu merak edip incelesinler. Boş verin kursu falan yahu. Her şairin kendine ait bir tekniği vardır. Haydar Ergülen gibi yazsanız ilk başta sizi o ciddiye almaz. Kendiniz gibi yazmanız gerekiyor, onun yolu da emek, emek, emek. Kursla şiir okuma öğretiliyor lafı da anlamsız be kardeşim. Göz var izan var, okuduğunu ilk başta anlatamazsan zamanla zihnin imgeleri kavrar, metaforlar kafanda uçuşur, kuşdilini çözen derviş gibi olursun. Bu memlekette dini tek başına çözemezsin diye sahtekar şeyhler türeyip insanları da onlara mürit olmak zorunda bıraktılar. Oku kardeşim bütün şairleri takip et, altı ay içinde dergilerde şiirin yayınlanacak seviyeye gelir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/31/8-kadin-atasehir-belediyesi-tiyatro-toplulugu", "text": "Ataşehir Belediyesi Tiyatro Topluluğu 8 Kadın adlı oyun ile MSKM'de tiyatroseverlerle buluştu. Robert Tomas'ın yazdığı, Coşkun Tunçta'nın çevirdiği 2 perdelik oyunu 330 tiyatrosever seyretti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/31/selcuk-yondem-benim-adim-feuerbach-ile-ikude", "text": "İstanbul Kültür Üniversitesi Akıngüç Oditoryumu ve Sanat Merkezi, Benim Adım Feuerbach adlı oyunuyla usta sanatçı Selçuk Yöntem'i ağırlıyor. İstanbul Kültür Üniversitesi, Benim Adım Feuerbach adlı oyunuyla usta oyuncu Selçuk Yöntem'i konuk ediyor. Yöntem'in başrolde yer aldığı oyun, 7 Kasım Perşembe akşamı saat 19.00'da Akıngüç Oditoryumu ve Sanat Merkezi'nde izleyicisiyle buluşacak. Uzun süre akıl hastanesinde yattıktan sonra oyunculuk mesleğine geri dönmek isteyen bir adamın hikayesini konu alan Benim Adım Feuerbach, Alman oyun yazarı Tankred Dorst tarafından kaleme alındı. Türkiye'de ilk olarak 1995 yılında oynanan oyun, 23 yıl aradan sonra geçtiğimiz yıl tekrar sahnelenmeye başladı. Türkçeye çevirisi Sema Engin Edinsel tarafından yapılan ve tek perdeden oluşan oyunun yönetmen koltuğunda ise Ayşenil Şamlıoğlu oturuyor. Dekor tasarımı Gül Emre'ye, ışık tasarımı Yakup Çartık'a ait olan oyunda Selçuk Yöntem'e, oyuncu Toprak Can Adıgüzel ve Aslı Samat eşlik ediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/10/31/tabiatin-cigligi-karma-fotograf-sergisi", "text": "İstanbul'da iki gün sürecek olan TABİATIN ÇIĞLIĞI KARMA FOTOĞRAF SERGİSİ Uluslararası Ekoloji Politik Konferansında açılacak. 16 fotoğrafçı bir araya gelerek hazırlanan Tabiata saygı temalı sergi Ekosistemin dünyada ve ülkemizde insan eliyle bozulması kusunda insanları düşünmeye ve harekete geçmeye davet ediyor.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/01/yahya-kemal-beyatlinin-olum-yildonumu", "text": "Yahya Kemal Beyatlı 2 Aralık 1884'te Makedonya'nın Üsküp şehrinde bulunan Rakofça Çiftliği'nde dünyaya geldi. Asıl adı Ahmed Agah'tır. Babası, dönemin Üsküp Belediye Başkanı, eski icra memuru Nişli Naci Bey, annesi Nakiye Hanım'dır. 1889 yılında henüz beş yaşındayken ilk öğrenimi için bir mahalle okulu olan Yeni Mektep'e, sonrasında özel bir okul olan Mekteb-i Edep'e gönderildi. Sonrasınra Üsküp İdadisi'ne başladı. Burada okurken bir yandan da İshak Bey Camisinin medresesine devam etti, Arapça ve Farsça öğrendi. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Beyatlı, Tevfik Fikret önderliğindeki Servet-i Fünun akımını ortaya çıkaran diğer şairlerin de etkisinde kalarak, aruz vezniyle dörtlükler yazmaya başladı. 1897 senesinde ailesiyle birlikte Selanik'e yerleşen Beyatlı, annesinin vereme yakalanarak hayatını kaybetmesi üzerine, ikinci defa evlenen babasına tepki göstererek Üsküp'e döndü. Sonrasında burada fazla kalamayarak yeniden Selanik'e gitti. Bu dönemde yazdığı şiirlerde Esrar mahlasını kullandı. Beyatlı sürekli olarak İstanbul'un edebi ve düşünsel hayatına girebilmeyi hayal ediyordu. 1902 senesinde, lise eğitimine devam edebilmek için İstanbul'a taşındı. Burada bulunan Vefa Lisesi'ne başlayan Beyatlı, İrtika ve Malumat adlı dergilerde, Agah Kemal takma adıyla şiirler yazdı. Sonrasında monarşi karşıtı görüşleri savunmaya başladı. Osmanlı Devleti'nin kurtuluşunu demokratik rejimlerde gören diğer muhalif arkadaşlarıyla birlikte, II. Abdülhamit'e yönelik eleştirel söylemlerde bulundu. Dönemin gözde siyasi, düşünsel ve edebi topluluğu olan Jön Türkler'e özenen Beyatlı, sarayın baskısından kurtulmak ve Fransa'da konuşlanan bu cephenin içinde yer alabilmek için Paris'e gitti. Burada Meaux Koleji'nde Fransızca eğitimine başladı. Bir sene süren bu eğitimden sonra 1904 senesinde yüksek öğrenimini yapmak için, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Üniversite yıllarında, ünlü tarihçilerden Albert Sorrel'in derslerinden oldukça etkilenen Yahya Kemal Beyatlı kendine özgü, zengin bir tarihsel bakış açısı yakaladı. Türklüğün özdeğerleri, kimlik arayışı, Türk şiir ve sanatının tarihi gibi konularda derinlemesine incelemeler yaparak dinamik bir sanat anlayışı geliştirdi. Fransa'da kaldığı süre içerisinde, Jean Moreas, Baudelaire, Verlaine gibi ünlü Fransız şairlerin eserlerini inceleyerek, şiirde şekil ve ölçü çeşitliliğinin en güzel örnekleriyle karşılaştığını düşündü. Fransız edebiyatından ve şairlerinden ilham alan Beyatlı, pek çok edebi kimlikle bir araya gelme fırsatı buldu. Gidiş amacı siyasi olmasına rağmen, sanatsal faaliyetlere yöneldi. Şiirlerini biçimsel bütünle, divan şiiri geleneğinin kalıplaşmış kurallarından ayırdı. Servet-i Fünuncularla yolunu ayıran Beyatlı, Fransız tarzı şiir unsurlarını, Türk şiir anlayışına adapte etmeye çalıştı. Osmanlı geleneğinde şekillenmiş aruz kalıplarını, neoklasik stilde yeniden forma soktu. Arapça ve Farsça kelimelerden vazgeçmedi fakat musiki bir havası olan, akıcı eserler ortaya koydu. İmparatorluğun yüzyıllara hükmetmiş kültüründen taviz vermeksizin, köklerine bağlı, gözü Batı'da, klasik, fakat klişe olmayan şiirler yazdı. 1912 senesinde, İstanbul'a dönen Yahya Kemal Beyatlı, eğitim camiasında hizmet vermeye başladı. 1913 yılında Darüşşafaka'da edebiyat ve tarih derslerine girdi. Sonrasında Medresetü'l-Vaizin'de uygarlık tarihi eğitimi verdi. 1915 senesinde İstanbul Darülfünun'una Uygarlık Tarihi, Batı Edebiyatı, Türk Edebiyatı dersleri için öğretim görevlisi olarak atandı. Bu vazifesini 1923 senesine kadar sürdüren Beyatlı aynı zamanda Türk dili, gelişimi ve Türk tarihi gibi konularda çeşitli dergilerde makaleler yayımladı. Peyam gazetesinde, Süleyman Nadi takma adıyla, Çamlar Altında Muhasebe başlığı altında yazılar yazdı. Beyatlı, Servet-i Fünuncuların şiir anlayışının, Türkçe'nin altyapısını, Arapça ve Farsça düzleminde işlediğini, dile kendine özgü özelliklerini kaybettirdiğini, sözcüklerin yapısının ve dizilişinin deforme edildiğini savundu. Bunun yanında, konuşma dilinde yazılan, şekilden gittikçe uzaklaşan ve şiiri basitleştiren hece ölçüsü yazarlarını eleştirdi. Beyatlı'nın eserlerinde ortaya koymaya çalıştığı form, benzerliklerin yinelenmesine son verecek, Batı modernitesiyle uyum gösterecek, Türkçe'nin, halkın konuşma tarzından çok, elit konuşma tarzını mısralarda işleyecek yeni bir şiir anlayışını kapsıyordu. 1918 senesindeki Mondros Mütarekesi'nin ardından, Ati, Tevhid-i Efkar gibi dergiler için yazılar kaleme alan Beyatlı, aynı görüşleri paylaştığı şair ve yazar arkadaşlarıyla birlikte, Dergah adlı bir dergi kurdu. Milli Mücadele dönemine giren sosyal gelişmeleri yakından takip ederek ulusun bağımsızlığından yana oldu. O zamana kadar hep perde arkasında kalan, şiirlerini herhangi bir mecrada yayımlamayan ve dolayısıyla yerel edebiyat çevrelerinde adı çok da telaffuz edilmeyen Yahya Kemal Beyatlı, şiirlerini ilk defa, 1918 senesinde, Yeni Mecmua isimli dergide, Bulunmuş Sayfalar başlığı altında yayımlamaya başladı. Genellikle gazel ve musiki türünü andıran bu şiirler, edebi çevrelerde geniş yankı buldu. Sonrasında Edebi Mecmua, Şair, İnci, Dergah, Şair Nedim, Büyük Mecmua ve Yarın isimli dergilerde çeşitli eserler kaleme aldı. Söz söyleme sanatındaki ustalığı ve ince üslubuyla, siyasi çevrelerin dikkatini çeken Beyatlı 1922 senesinde başlayan Lozan Antlaşması görüşmelerine gönderilen kurulda danışman olarak yer aldı. 1923 senesinde Ankara'ya taşındı. Burada Hakimiyet-i Milliye gazetesinde başyazarlık yapmaya başladı. Aynı sene, cumhuriyet rejiminin ve yeni Türkiye devletinin kurulmasının ardından oluşturulan mecliste, 1926 senesine kadar Urfa milletvekili olarak görev yaptı. Milletvekilliğinin sona ermesinin ardından Varşova'ya, ortaelçi olarak tayin edildi. 1929 yılında yine aynı statüyle Madrid'e gönderildi. Bürokratik görevlerinin ardından, yeniden siyaset hayatına dönen Beyatlı, 1934 senesinde Yozgat, 1935 senesinde Tekirdağ ve 1943-1946 seneleri arasında İstanbul milletvekili olarak mecliste bulundu. Bu dönemde uzun bir süre Halkevleri Sanat Danışmanlığı görevini yürüttü. 1948 senesinde büyükelçi sıfatıyla Pakistan'a gitti. Bir sene sonra yaş haddinden dolayı emekliye ayrılarak İstanbul'a geri döndü. Burada Park Otel'de ikamet etmeye ve Milli Reasürans Şirketi'nde yönetim kurulu üyeliği yapmaya başladı. Sonrasında bir çeşit bağırsak hastalığına yakalanan Beyatlı, 1957 senesinde tedavi için Paris'e gitti. Hastalığının ilerlemesi üzerine 1 Kasım 1958'de, kaldırıldığı İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi'nde hayatını kaybetti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/04/meltem-kofoglu-bulent-ortacgille-konustu", "text": "Meltem Kofoğlu: Bestelerinizin içinde doğa ve deniz var. Uzun süredir de Bozburun'da yaşadığınızı biliyoruz. Bozburun deyince akla ilk siz geliyorsunuz. Bülent Ortaçgil: Evet, altı ay Bozburun'da, diğer altı ay İstanbul'dayım. Konserleriniz sırasında bazı şarkılarınızın başında sevgilinizden bahsediyorsunuz. Evet eşim esin kaynağım oldu benim. Onun etkisi ile yaptığım birçok bestem var. Şimdi birçok şarkıda ya hazır olandan faydalanılıyor, ya da geride üretilen şeylerin tekrarı yapılıyor. Tabii ki eskiden Türkiye de başkaydı, o atmosferin içinde üretilen her şey de farklıydı. Evet hepsi de çok kıymetli benim için. Şu anda Erkan'la beraber çalmıyoruz ama Erkan çok değerli bir kardeşim benim. Gitar, caz, bağlama... Kırk tarakta bezi vardır Erkan'ın. Neye dayandığını söyleyeyim size. Edebiyata. Her zaman çok kitap okurdum. Bütün klasikleri okudum, bütün varoluşçuları da... Sene 68'e doğru zamanın bütün edebiyat ürünlerini okumuştum. Bu benim için çok önemli bir özellik. Yazdığım sözlerde de mutlaka çok etkisi vardır. Bir de yaşadığımız dönem çok farklıydı. Müzik bakımından çok şanslıydık bir kere. Çünkü müziğin çıkışını o dönemde yaşadık biz. O havada yaşamak çok önemli bence. Siz de onun içinde yer alıyorsunuz ve o hava ile gerçekleştiriyorsunuz her şeyi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/07/10093", "text": "TÜYAP Tüm Fuarcılık tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğinde hazırlanan 38. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ve TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. tarafından düzenlenen ARTİST 2019 / 29. İstanbul Sanat Fuarı Onur Ödülleri 4 Kasım Pazartesi akşamı TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nde gerçekleşen törenle sahiplerini buldu. Otuz sekizinci yaşını Edebiyatımızda 50 Kuşağı teması ile selamlayan Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı Ödülü Adnan Özyalçıner'e TÜYAP Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Ünal tarafından verildi. Bu yıl Faust temasıyla sanatseverleri karşılayan ARTİST 2019 / 29. İstanbul Sanat Fuarı Sanatçı Onur Ödülü Mevlut Akyıldız'a TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu Başkanı Doğan Hızlan tarafından, İstanbul Kültür Üniversitesi'ne değer görülen Sanatsever Kurum Onur Ödülü Fahamettin Akıngüç'e Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci tarafından takdim edildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/08/10109", "text": "Baki Ayhan T. Şiire ciddi anlamda okur olarak ortaokul yıllarımda, yazan biri olarak ise lise yıllarımda başladım. O yıllardan bu yana okurken de yazarken de şiir ile hayat arasında geçişken bir ilişki olmasını önemsedim. Daha doğrusu hayatın içindeki şiir beni bu yolda terbiye etti. Masa başı şiiri, kültür şiiri, gelenekten beslenen şiir vs. gibi yaklaşımlara mümkün olduğunca uzak durdum. Geleneği, benden önceki Türk ve Avrupa şiirini elbette severek okudum, keşke ben yazmış olsaydım dediğim şiirler oldu ama şiir yazarken daima imgeler kaçacakmış gibi yazdım, bir şeylere yetişmem gerekiyormuş gibi hayatla birlikte soluk alıp veren dizeler olsun istedim şiirlerimde. Okurun düş dünyasını genişletme becerisine ulaşabilmişsem bundan övünç duyarım. Elbette yazmanın kendine göre bir ritmi, disiplini, şekli şemali vardır ama bütün bunlar şiirin içindeki hayatı canlı kılmaya yaramıyorsa beyhude çabalardır. B. A. T. Modern hayat benim her zaman ilgimi çekti. Hızı her zaman sevdim. Şair arkadaşlar genelde zamanın hızlı akışından, hayatın hızlı geçişinden şikayet eder. Ben hiç öyle değilim. Hatta tam tersi... Zaman dediğin elbette hızlı akacak çünkü kan damarda hızlı akıyor, akmalı. Küçük yaşlarımdan beri şehir hayatını sevdim, hızı sevdim. Zaten büyük şehirde doğup büyüdüğüm için doğal olarak hayata, şehre, eşyaya, insana ilişkin algılarım öyle gelişti. Dünyaya, insana bakışta köylülük bana hayat boyu itici geldi. Doğayı ayrıca sever miyim? Elbette... Şehirde olsun, kırda veya ormanda olsun karlı buzlu, rüzgarlı fırtınalı havalar bana her zaman ilham vermiştir. İnsansız bir doğada ağaçların, taşların, kuşların sisler içinde kaybolup gitmesi şairin imgelemi için az hazine değildir. Çocukluk yıllarımda, Adana'da uzun zaman Tekir yaylasına çıkar ve aylar boyu orada ay kalırdık. Oradaki yaşantılarım bana doğayı yakından tanıma fırsatı verdi. Dolayısıyla o yaşlarda hem şehri hem doğayı tanımak benim imgelemimin zenginleşmesinde önemlidir sanıyorum. Yine de büyük şehirden uzak yaşamaya uzun zaman dayanamazdım herhalde. B. A. T. Soylu Yenilikçi Şiir iddiası, adını, benim 2003'te yayımladığım ve o yıllardan bugüne tartışılagelen bir manifestodan alıyor. 2003'te, bir zamanlar tek başıma çıkardığım şiir ağırlıklı edebiyat dergisi Budala'da yayımladım o manifestoyu. Sonra da kitabın başına aldım. Bir nevi, Ahmet Haşim'in yaptığına benzer o tercihim. O manifestoda, şiirin sağlam bir zemine oturmasının gerekliliğinden, yetenekle beraber poetik birikimin öneminden, dize kurma becerisinin değerinden, şiirde yeni biçimler geliştirmenin özgünlüğünden söz etmiştim. Bununla da yetinmeyip kısa aralıklarla yayımladığım Uzak Zamana Övgü (2003) ve Fırtınaya Hazırlık (2006) kitaplarımdaki şiirleri 1+2+3+4+3+2+1 dize kümelenişiyle, yani simetrik yapı ile kaleme almıştım. Bir başka ifadeyle Türk ve Avrupa şiirinde tarih boyunca kullanılan biçimlerin bir bireşimi ile yeni bir biçim icat etmiştim. Yanı sıra postmodern yaklaşımın ürünü olan somut şiire, imgeden uzak duran anlatımlara da epeyce itirazlarım vardı orada. Soylu Yenilikçi Şiir adlı manifestomun tamamı internette güvenilir sitelerde var, meraklısı oraya bakabilir. Burada, bu kadarını söylemekle yetineyim. B. A. T. İlk kitaplar biraz öyledir... Şairin çocukluk ve ilk gençlik yıllarında yaşadıkları imge ve izlekler üzerinden şiirlere nüfuz eder. Benimki de biraz öyleydi. B. A. T. Az önce de dediğim gibi ilk kitaplarda otobiyografik ögeler daha bir görünür şekilde yansıyor şiirlere. Sonraki süreçte şair çevreye, ötekilere, eşyaya daha farklı bakmaya başlayabiliyor. Yine de ben her kitabımın otobiyografik olduğunu düşünüyorum. Kopuk, evet, dünyada olan bitene daha duyarlı bir kitaptır; Bilet Geçmez Gemisi de, haklısınız, insana, çevreye, dünyaya daha yakından ve ironik mercekle bakan şiirlerden oluşuyordu. Yine de şiirde hiçbir zaman toplumculuk gibi bir iddiam olmadı. Önemli olan toplumcu veya bireyci olmak değildir; önemli olan, sıkı şiir yazmaktır. İyi yazılmış bir aşk şiiri, bana göre, ortalama bir işçi-köylü temalı şiirden daha toplumcudur. Kopuk'un kırklı yaşlarımın şiirlerinden oluştuğu düşünülürse özelde çevresel, genelde evrensel insanı daha derinden kavramaya çalışan bir şairlik olduğu söylenebilir orada. Evet, yine benden, benliğimden yola çıkan ama başkalarının dünyasına evrilebilen, içinde yaşadığımız coğrafyanın açmazlarına imgesel bir ayna tutan şiirler ağırlıktaydı. Bilet Geçmez Gemisi'ndeki ironiye gelince... Son yıllarda toplumsal hayatımızda görülen sapmalara, insanımızdaki düzey düşüşlerine Kopuk'tan daha sert bir eleştirellik var orada. Şimdilerde modern fabllar yazıyorum, sanırım bunlar çizginin başka bir yöne doğru çekilmesi olacak. B. A. T. Şiiri tanımlamak istemem, zaten istesem de tanımlayamam. Neden şiir yazdığını dahi tam olarak bilmeyen biri şiiri nasıl tanımlasın? Öte yandan, edebiyat çevrelerinde ve bu çevrelerin dışında her dönemde şiirden çok şair oldu. Bu, önceki dönemlerde ve yüzyıllarda da böyleydi aslında. Sel gidip kum kaldığı için biz kum dışındakileri, sele kapılıp gidenleri bugün bilmiyoruz. Bugünden yarına da sel gidecek, kum kalacak. 4-5 şair kalacak kala kala. İşin doğası bu. Fakat şu kadarını söyleyeyim; ne kadar çok şair olursa olsun şiiri şairlerden değil, güzellik ve şiir düşmanı çevrelerden, okuduğu her şeyde güzellik bulanlardan, yüzeysel metin üreten yahut da felsefe yapmak için kasılan müteşairlerden kurtarmak gerekir! Şiir onun bunun oyuncağı olacak, herkesin yazabileceği kadar basit bir şey değildir. Herkesin karaladığı ancak manzume olabilir ve bunları Baudelaire'in, Lorca'nın, Dıranas'ın, Nazım Hikmet'in, Tanpınar, Mayakovsky, cummings veya Haşim'in büyük şiiriyle bir tutmak estetik terbiyeye uzak düşmektir. Daha da açığı, estetik terbiyesizliktir. Maalesef postmodern sululuk ve yüzeysellik çevremizi bu türden şeyleri rahatça söyleyen tuhaf insanlarla doldurdu. Binlerce yılın gerisinden sesleniyorum: Şiir Türkçedir, Türkçe de şiirdir. Lütfen, biraz ciddiyet! B. A. T. Ben biraz Ahmet Haşim gibi düşünüyorum; şiir dili nesir dilinden ayrı bir dildir. Yine de, başta Şavkar Altınel'inkiler olmak üzere, düzyazıya yaklaşan dille kaleme alınmış iyi şiirleri okudukça bu konuda eskisi kadar katı olmamak gerektiğini düşünmeye başladım. Bilet Geçmez Gemisi'inde düzyazı diline yaklaşan birkaç şiirim var. Bununla birlikte, evet, şiirin bir dize sanatı olduğuna inanıyorum. Düzyazıya da göz kırpsa, ustalıklı dizelere de yaslansa şiirde imgesel derinlik şart çünkü imge kişilik demektir. B. A. T. Bunun özel bir nedeni yok ama bütüncül baktığımda imgeselliği, sembolleri önemseyen şairlere daha bir yakın olduğumu hep söyledim. Benim klasiklerim sembolistler, modernlerim ise imgeyi şiirin başat kurucu ögesi olarak görenlerdir. Baudelaire, Edip Cansever, Ece Ayhan vd. gibi şairlere de göndermeler var şiirlerimde. Hatta Nietzsche, Heidegger, Adalet Ağaoğlu, Murat Gülsoy, Murat Yalçın gibi farklı alanlardan imzalara da... Bu çeşitlilik biraz da okuma kültürüyle ilgili. Bizde şair dediğin, şiirden başka bir şey okumaz. Ben ise halt edip sürekli roman, öykü, deneme okuyor, film izliyor, film okumaları kaleme alıyor, sürekli müzik dinliyorum! B. A. T. Evet, hakikaten uzun ve meşakkatli bir süreçti. Yine de Reşat Nuri'ye olan özel sevgim nedeniyle o süreçte her romanı tekrar ve ayrı bir dikkatle okumak keyifliydi benim için. Damga, Dudaktan Kalbe, Ateş Gecesi, Çalıkuşu, Acımak, Bir Kadın Düşmanı... hepsi ayrı değerlerdir. Bu kitabı yazışımın iki nedeni var: İlki, Reşat Nuri'nin çok sevdiğim bir romancı olması. İkincisi ise doçentlik jürisine bir ders vermek! Evet, doçentlik aşamasında, başvuru kitabı olarak önce Türk Şiirinde 1980 Kuşağı adlı kitabımı yayımlamıştım. Ne yazık ki beş profesörden oluşan jüri bu eseri yeterli bulmadı. Nedeni neymiş biliyor musunuz? 80 Kuşağı şairlerinin hala hayatta olmaları! Yani, illa bunların ölmesini bekleyeceğiz, üzerlerine toprak atacağız, ondan sonra haklarında çalışma yapacağız. Bunun asıl adı ölüseviciliktir! Akademi, bu tavrıyla yarım yüzyıl boyunca, yaşayan şair ve yazarları yok saymış, ölülerin kemiklerini bir mezardan diğer mezara taşıyıp durmuştur. Ben, işte o jüridekilere, İstersem, klasik bir araştırma da yapar ve size parmak ısırtırım! iddiasıyla Reşat Nuri Güntekin'in Romanlarında Hastalık adlı araştırmamı yapıp yayımladım. Jüri bu defa hiç engel çıkarmadan bana olur verdi. Ha, pardon, içlerinde bayağı eski kafalı biri vardı, ismi lazım değil, bana karşı nasıl bir kişisel kıskançlığı, özel bir kini varsa yine muhalefet etti ama diğerleri onu dinlemeyip çalışmamı onayladı. Şimdi, ilk etapta, devri geçmiş profesörlerce onaylanmayan Türk Şiirinde 1980 Kuşağı adlı kitabım bütün Türkiye'de akademilerde lisans ve lisansüstü derslerde okutuluyor! Hatta, o hocalar arasında da bunu ders kitabı olarak okutanlar var!! B. A. T. Öncelikle kitap hakkındaki incelikli sözleriniz için teşekkür ederim. Benim de ayrı bir sevgim vardır o kitabıma. Ayrıca, kısa zamanda ikinci baskıyı yapan bir kitap olmasıyla da övünürüm. Edebiyatın ayrıksı taraflarına, edebiyat dışı dünyanın ilginçliklerine olan ilgimin ürünüdür oradaki notlar. Müzik, resim, sinema, futbol, magazin, botanik... Sorunuza gelince; şiir neden yaşlanır? Bir kuşak giderken şiir yaşlanır, yeni kuşak şiiri tekrar tazeler. Ben, kendimi 2000 Kuşağının öncülerinden saydığım için 80'lerin yaşlanan şiirine karşı şiiri tazeleyenlerden biriydim o notları yazdığımda. Onu hatırlatmak istedim orada. B. A. T. Daha gencecik bir şairken şiirimin Enver Ercan tarafından Varlık'ın başlangıç sayfalarında ilk şiir olarak yayımlanması, yine Enver Ercan tarafından Yasakmeyve'de Kopuk üzerinden sağlam bir dosya yapılması, Şiiri Özlüyorum dergisinde Fuat Çiftçi tarafından Uzak Zamana Övgü dosyası yapılması, Doğan Hızlan ve Hami Çağdaş dostlarımızın çok genç yaşlarımdan itibaren bana güvenip Gösteri'nin sayfalarında sürekli sayfa vermeleri, genç araştırmacılardan Fevzi Yetkin'in benim hakkımda bir tez kaleme alması unutamayacağım deneyimlerdir. Önceki kuşaktan Lale Müldür, Tuğrul Tanyol, Haydar Ergülen gibi şairlerle arkadaş-dost olmak da bana çok şey katmıştır şiire ısındığım yıllardan bu yana. B. A. T. Sanat-edebiyat tarihinde iyi ile kötü aslında hep yan yana oldu. Karacaoğlan'ın yanıbaşında onlarca vasat saz şairi, Baki ve Fuzuli'yle aynı semtte pek çok sıradan divan şairi, Ahmet Haşim'le aynı zaman diliminde ciddi sayıda ortalama şair vardı. İyi olan kaldı, diğerleri unutuldu. Sanatın doğasıdır bu; uzun vadede daima iyi olan kazanmış, vasat veya kötü olan unutulmuştur. Bana kalırsa iyi okur olmanın temelinde öncelikle duyarlık, sonra da sağlam bir donanım gerekiyor. Siz de son dönemde Kerime Nadir hakkında bir araştırma yayımladınız, donanımın ne olduğunu orada ortaya koydunuz. Derin bir ilgi ve içtenlik olmayınca bunlar olmuyor. Türkçe bilgisi, iyi yapıtları okumada kural bilgisinin, dilbilgisinin ötesine geçmeli, sıkı ve derin bir mecaz bilgisine ulaşmalıdır söz konusun şiir okurluğu olduğunda. Bunun yolu da hiç kuşkusuz nitelikli yapıtları okumaktan geçer. Yolun başındaki arkadaşlara önerim; 70-80 kitaplık bir liste oluşturup sırayla okumaya koyulsunlar. En başa da Kötülük Çiçekleri'ni koysunlar. B. A. T. Benim şiirim daima yeniye bakan birinin şiiridir. Modernist estetik, benim anahtar kavramımdır. Modern hayatın gizleri, cazibesi, çatışkıları bu şiirde imgelerle yaşama alanı bulur. Gençlik yıllarımda gelenekle biraz ilgilendimse de gelenek benim için zaman zaman bakılacak bir antolojinin ötesine geçmedi. Geleneğe, postmoderne ve Ot, Kafa, Tava vs. gibi yüzeysel yayınlara ciddi anlamda mesafeliyim. Şiire bakışımda değişti biraz. Gençken bir şiirde güzel birkaç dize bana yeterli gelirdi ama şimdilerde daha zor beğenir oldum. Bütünlüklü bir güzelliğin önemini zaman içinde deneye yanıla kavrıyor insan. B. A. T. Pek çok dergi okuyorum. Gençlerin çıkardığı dergileri, fanzinleri de mümkün olduğunca izliyorum diyebilirim. Ali Özgür Özkarcı, Ece Apaydın, Dolunay Aker, Naile Dire, Muharrem Sönmez, İlkay Aşık, Yiğit Kerim Aslan, Yiğit Ergün, İsmail Cem Doğru, İhsan Baran, Onur Sakarya, Devrim Horlu, Kaan Emiroğlu, Hıdır Işık, Hüseyin Sönmez şiirlerini severek okuduğum arkadaşlardan bazıları... Elbette, bu söyleşi sırasında aklıma gelmeyen imzalar da vardır, beni bağışlasınlar. Kendi kuşağımdan ve yakın arkadaşlarımdan isim saymayayım izin verirseniz, dedikodu malzemesi yapılıyor, gönül yorgunluğu oluyor. En gencimiz mi? Bir zamanlar İlhan Berk ve Dağlarca için söylerdik bunu: Galiba en gencimiz bugünlerde Tuğrul Tanyol. Eskiden de güçlü, enerjik, coşkulu bir şiiri vardı ama son yıllarda birbiri üstüne çok değerli, heyecan ürünü kitaplar çıkardı. Nice genç; gelenek, deney, somutluk falan diye şiirde ölü yatırım yaparken Tanyol, hepimize ders veriyor. B. A. T. İmgesel dilden sapmamak esastır. Gerisi yeteneğe kalmış. Fakat yetenek de öyle bir şey ki yeteneği olan bunun farkında da yeteneği olmayan onlarca isim 70'lerden ve 80'lerden bu yana şiire 30-40 yıl verdikleri halde bu yeteneksizliğin hala farkında değiller. B. A. T. Şiirlerimle modern ama masalsı bir hava yaratmak istediğim olmuştur zaman zaman. Bunu başarıp başaramadığımı bilmediğim için Andersen'i kıskanıyorum. Öyle bir zamanda yazmıştım o cümleyi. Yine de Bir Aşkın Başlaması, Çiçek Sapını Kalbine Soktu, Kalbim Şiirle Mühürlendi, Bir Periyle Öpüşmenin Hazzı, Sevgilim Çocukluğum, Derinliğine Büyür Bahçeler gibi şiirlerimde bunu yakalayabildiğimi sanıyorum. Türk edebiyatına, şiirine katkılarınızdan ve bu güzel röportajdan dolayı size çok teşekkür ederim. Rica ederim. Ben de ilginizden dolayı size teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/08/nevzat-ustunun-dogum-gunu", "text": "1924'te İstanbul'da doğdu. 8 Kasım 1979'da Bolu yakınlarında geçirdiği bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. 1945'te Özel Boğaziçi Lisesi'ni bitirdi. Öğrenim için gittiği Paris'te iki yıl kaldı. Eğitimini tamamlamadan yurtdışından dönüşte ticaretle uğraştı. 1951'de Nokta Dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı, yazıişleri sorumluluğunu üstlendi. 1961-1964 arasında Tanin, Ekspres, Vatan, İkdam, Yeni Tanin gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. İlk şiiri 1935'te bir çocuk dergisinde yayınlandı. Daha sonra çeşitli dergilerde çıkan şiirleriyle tanındı. Öyküleri Çekçe, Rusça ve Bulgarca'ya çevrildi. Verlaine, Valery gibi Fransız şairlerle, Garip Akımı'nın etkisindeki ilk şiirlerini Oluş kitabında topladı. Bu kitaptan sonra, çağın sorunları ve özgürlük savaşımını konu alan toplumsal gerçekçi şiirler yazdı. Geleneksel Türk ve çağdaş Batı şiirlerinin özelliklerinden yararlanarak özgün bir anlatım geliştirdi. Öykülerinde gözleme, yalın bir anlatıma önem verdi, çoğunlukla Kayseri yöresi ve Güneydoğu Anadolu insanının kaygılar ve yoksulluklar içindeki yaşamını anlattı. Ölümünden sonra ailesi onun adına bir şiir ve öykü ödülü koydu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/08/yazar-tulga-tolon-satir-ile-yeni-kitabi-likyada-cinayet-hakkinda-konustuk", "text": "Likya Yolu binlerce yıl öncesinden kalma, yöre insanının kullandığı keçiyollarından ibaret. Devamlı doğanın içindesiniz ve çoğu zaman nefis manzaralarla, bazen antik kent ve yaşam kalıntılarıyla karşılaşıyorsunuz. Yaşanan tek güvenlik sorunu adımlarınızı atarken dikkat etmemenizden doğuyor. Yani o kadar huzurlu bir 560 kilometre. Yalnız yürümeye karar verip hazırlık yapmaya başladığımda yolda bir sürü şey düşüneceğimi, o güne kadar aklıma gelmeyen çözümler bulacağımı zannediyordum. Öyle olmadı. Likya yolunda yalnız yürümek ne kadar isabetli bir fikirse, yürürken düşüneceğinizi zannetmek o kadar aptalcaymış. Mecburen hep o anda kalıyorsunuz, hep önünüzdeki birkaç metredesiniz çünkü çok zor şartları olabilen bu antik yolda ayağınızı burkmayasınız ya da bir uçuruma yuvarlanmayasınız diye bastığınız yere dikkat etmek zorundasınız. Yolun kolaylaştığı alanlarda da manzarayı ağzı açık seyretmekten kendinizi alamıyorsunuz. Sırtınızda koskocaman ağır bir çanta da varken o yük sizi bir türlü bırakmıyor ki kafanızın içinde saçmalayıp kendinizi aklen yorasınız. Sadece durakladığınız, konakladığınız dakikalarda andan uzaklaşma imkanınız var belki ama o zaman da ya yolun büyüsünden kurtulamıyorsunuz, ya nefes nefese birazdan yorgunluktan ölmeyeceğinize kendinizi ikna etmeye çalışıyorsunuz, ya da kamp kurmakla meşgulsünüz. Böyle yürüyüşler, sizi meşgul eden geleceğe ait endişeler, geçmişten koşturup sizi kovalayanlar ve burnunuzun dibinde olmasa da dünyanın bir ucunda vuku bulanlardan uzak tutuyor. Dolayısıyla Likya'da Cinayet yolda yürürken akıldan geçenler sonucunda ortaya çıkmadı. Aslında cinayet de zaten Likya'da işlendi sayılmaz. Yıllar önce işlenmiş cinayetlerin, mahvedilen yaşamların, öldürülen hayallerin, yaşarken yok edilen insanların gökten Likya'ya düşmesinden ibaret olan bir kurguydu. Tabii bir önemli ayrıntı daha var. Romanda her ne kadar bir şiddet öğesi varsa da orası çok barışçıl bir ortam ve çok güzel insanlarla da tanışıyorsunuz. Bazen doğal olarak yollarınız birleşiyor ve birlikte yürüyorsunuz. Bazen de kamp sırasında komşu bir çadır ve hoş bir sohbet ediniyorsunuz. İşte orada tanıştığım insanlardan biri Raskolnikov'u kuran Barış Kapukıran'la sohbetimiz sonraları da sürdü ve Likya'da bir roman fikri pekişti. Kapağında cinayet olsa bile kitap genelde tipik cinayet romanlarının sıralamasında değil. Bir ceset olup da katil kimin peşinde koşturmuyorsunuz. Cinayet var anlaşıldı ama kim kimi öldürecek, neredeyse sonuna kadar belli değil. Aslına bakarsanız başladığımda bu sonu ben de bilmiyordum. İstemezdim ama öyle sonuçlandı işte. Soru eğer Aklımda yola ait başka kurgular ve başka romanlar var mı? şeklindeyse. Evet, olabilir. Yürüdüğüm yollarda karşılaştığım ve o an dikkatimi çekip de sonra işlediğim şeylerden bahsediyorum ama bunu ilerideki yürüyüşler şekillendirecek. Adamın biri sadece hayatını değiştirmek çabasındaydı; içine kapalı, her şeyden habersiz. Bunun için Likya Yolu'na çıkmak sanki pek iyi bir fikirdi. Onun peşinde olan bir kesimse, aslında saçmalığın daniskası olduğunu bildikleri bir görevi yerine getirmeye çalışırken, bir diğer kesim, gözleri adamın yaptıklarının üzerinde sinsice zengin olmak peşindeydi. Öte yanda da bazıları psikopatça casusculuk oynuyor, bazıları sonunda layık olduğu yere gitmek için adım sayıyordu. Sonunda olan oldu: Likya Yolu'nun güzelliği orada dururken Amerika kıtasından başlayıp çöldeki deliğe uzanan diğer yolda biri yitip gitti, bir başkasının tüm ümitleri söndü. Yetmezmiş gibi onlarca başka insanı öldürecek bir de canavar türedi. Sonrasında neler olacağını hep beraber göreceğiz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/11/homer-bulusmalari", "text": "BU+ oluşumunun başlattığı ve Homer Kitabevi'nde gerçekleşen Kitaplar Arasında söyleşilerinin programı belli oldu. Bu yılın ilk konuğu 14 Kasım'da Son Buzul Erimeden ile Levent Kurnaz. Boğaziçi Üniversitesi'nin entelektüel canlılığından ilham alarak ortaya çıkan BU+ oluşumunun üniversite ile toplumu buluşturma yönünde başlattığı projeler arasında yer alan Kitaplar Arasında söyleşi dizisi Homer Kitabevi'nde düzenlenmeye bu sene de devam edecek. 14 Kasım 2019 Cumartesi günü saat 15.00'da başlayacak ilk etkinliğin konuğu iklim bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz. klim değişikliği üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Levent Kurnaz, yıllardır konuşulan iklim sorununu, bireysel, ulusal ve uluslararası düzeyde tüm boyutlarıyla ele aldı. Son Buzul Erimeden ile insanoğlunun yarattığı sorun hakkında bildiğimizi sandığımız gerçekleri ele alacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/11/sevdican-34-yil-sonra", "text": "Nezihe Meriç'in Sevdican adlı eseri, Türkiye'de ilk kez Rint Tiyatro prodüksiyonuyla 25 Kasım'da Entropi Sahne'de tiyatroseverlerin karşısına çıkacak. Nezihe Meriç'in eserleri, vefatı'nın 10. yıldönümünde Rint Tiyatro ile tekrar hayat buluyor. Geçtiğimiz yıl yine Meriç'in ödüllü eseri Korsan Çıkmazı ile tiyatro yaşamına başlayan Rint Tiyatro, Sevdican adlı eserin prömiyerini 25 Kasım'da Kadıköy Entropi Sahne'de gerçekleştirecek. 1984 yılında Vestfalya Eyalet Tiyatrosu tarafından Rudiger Kuhlbrodt rejisiyle sahnelediği Dilek Türker'in tek kişilik oyunu, 1985 yılında 13. Uluslararası İstanbul Festivali'ne katılarak 7 oyun sergilemiş, 1988 yılına kadar ise Almanya'nın çeşitli kentlerinde sergilenmeye devam etmiştir. Dilek Türker, altı ayrı karakteri canlandırdığı Sevdicanı hem almanca hem türkçe olarak 7 yıl boyunca çeşitli avrupa ülkelerine turneler yaparak sahneye taşıdı. Polat Yıldız'ın metni tekrar düzenleyerek hayata geçmesini sağladığı Sevdican birçok ilki barındırıyor. İlk kez türk bir yönetmen tarafından, Türkiye'de ilk kez özel bir tiyatroda sahnelecek oyunda, üç kadın oyuncu tarafından yazgıları Federal Almanya'nın Türkiye'den işçi getirmeye başlamasıyla değişen altı ayrı kadın canlandırılmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/12/siir-barisa-giden-yoldur-kadin-da", "text": "Dünya Şiir Hareketi'nin dünya çapında neredeyse tüm ülkelerdeki şiir insanlarına Kasım-Aralık ayları içinde yapılmasını önerdiği Şiir Barışa Giden Yoldur şiir etkinlikleri zincirine İstanbul'dan eklenecek halka Şiir barışa giden yoldur, kadın da olacak. Dünya Şiir Hareketi yönetim kurulunda bulunan Ataol Behramoğlu ile İstanbul'dan Turgay Fişekçi'nin destek verdiği, Nurduran Duman'ın yürüttüğü etkinlik 18 Kasım akşamı saat 19.00'da Nazım Hikmet Vakfı'nda. İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı Gerçek Alnıaçık'ın sunacağı, şairlerin barışa giden yola şiirden seslerini harf harf döşeyeceği akşama herkes davetli. Etkinliğe PEN Türkiye de temsilcisiyle şiir okuyarak katkı koyacak. Açılış konuşmasını Ataol Behramoğlu'nun yapacağı etkinlikte seslerine ortak olacağımız şairler: Pelin Batu, Gülsüm Cengiz, Nurduran Duman, Aslı Durak, Tülin Dursun, Gülseli İnal, Arife Kalender, Hilal Karahan, Çağla Meknuze, Nilay Özer, Pelin Özer, Leyla Şahin."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/13/dumbullu-unutulmadi", "text": "Ali Erdoğan 2005 yılından bu yana sahnelediği Külahıma Anlat adlı tek kişilik oyunu ile Ataşehir Belediyesi Mustafa Saffet Kültür Merkezi'ndeydi. 18. yaşını kutlayan Kabare Dev Aynası Tiyatrosunun oynadığı, Erdoğan'ın yazıp yönettiği tek perdelik güldürü olan Külahıma Anlat kadın-erkek ilişkilerinden toplumsal hayatımızın aksayan yanlarına kadar uzanan hikayelerden oluşuyor. Külahıma Anlat ile Geleneksel Türk Tiyatrosu'nun kollarından meddahı güncelleyerek günümüze taşıyan Ali Erdoğan, oyunda hikayelerin temelinde yatan aksaklıkları komik bir dille anlatarak mizahçılığını konuşturuyor. Ali Erdoğan'ın tek kişilik oyunu, 5 Kasım 1973'te aramızdan ayrılan İsmail Dümbüllü'nün görüntüleriyle başladı. Erdoğan, Geleneksel Türk Tiyatrosu'nun kolları olan ortaoyunu ve tuluatta gösterdiği büyük başarılarla halkın gönlünde taht kuran güldürü ustası İsmail Dümbüllü hakkında kısa bir açıklamada bulundu. Erdoğan, oynadığı oyunlarla halkın dili, sesi, sözü olmayı başarmış Dümbüllü gibi değerli bir ustayı ölüm yıldönümünde anmanın Geleneksel Türk Tiyatrosu'nun meddah, ortaoyunu, tuluat gibi unutulmaya yüz tutmuş halk sanatlarının yeniden hatırlanması, yeni kuşaklara tanıtılması, Çağdaş Türk Tiyatrosu'nun gelişimine katkıda bulunması açından önemli olduğunu söyledi. Erdoğan, konuşmasını, Daha adını duyduğumuzda yüzümüzde koca bir gülümseme yayılmasını sağlayan İsmail Dümbüllü daha uzun yıllar, tıpkı perdede canlandırdığı Nasreddin Hoca, Keloğlan gibi aramızda yaşamaya devam edecek diyerek bitirdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/18/asli-e-perker-hayattaki-butunselligi-seviyorum", "text": "MSKM'de Edebiyat Akşamları'nın bu haftaki konuğu Aslı E. Peker oldu. Bugüne kadar Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Bana Yardım Et, Flamingolar Pembedir ve Vakit Hazan adlı romanları yayımlanan Aslı E. Perker, Özgür Okuryazar'ın yazın yaşamı üzerine sorduğu soruları yanıtladı. Perker, okumaya başladığı ilk günden itibaren tutkulu bir okur olduğunu söyledi. Perker, anne ve babasının okumayı bir yaşam biçimi haline getirdiklerini belirterek, Çocukluğumda, bizim çocuklarımıza yaptığımız gibi bir mesai harcamıyorlardı. Harcamaları da gerekmiyordu. Çocuğa bir şey yaptırmak yerine örnek olmak çok önemlidir. Babam ve annem çok kitap okurdu. Bu özelliğiyle bizim örneğimizdi. Büyük bir kütüphanesi olan bir evde büyüdüm. Okumayı bir gecede öğrendim, okuldan geldiğim ilk gün sabaha kadar kendi kendime çalıştım, yorgunluktan okula gidemedim. Ancak okumayı da öğrendim. Sonrasında da ne bulduysam okudum, dedi. Aynı yemek kitabından aynı tarifi yapıyorlar; Sufle... Tarifi ne kadar iyi uygularsanız uygulayın genelde suflenin ortası çöker. Nadiren yüksek kalır. Ben bunu insan hayatına benzettim. Bizler de hayata doğduğumuz coğrafyaya elimizde birer mükemmel insan olma tarifiyle geliyoruz. Şöyle davranırsan, şunları yaparsan şöyle olur gibi... Fakat biz bu mükemmel tarife uysak bile, bir an geliyor, hayat yolumuzun ortasına bir dokunuyor ruhumuz, hayatımızın ortası çöküveriyor. Ben de bu metafordan yola çıkarak bu kitabı yazdım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/19/siir-barisa-giden-yoldur-kadin-da-2", "text": "Dünya Şiir Hareketi'nin dünya çapında neredeyse tüm ülkelerdeki şiir insanlarına Kasım-Aralık ayları içinde yapılmasını önerdiği Şiir Barışa Giden Yoldur şiir etkinlikleri zincirine İstanbul'dan eklenen halka Şiir barışa giden yoldur, kadın da oldu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/20/sair-notlarinda-esra-saglik-dilek-degerliye-soruyor", "text": "Dilek Değerli: Neruda'nın dediği gibi şiiri öldürmek o kadar kolay değil hatta olanaksızdır. Hız çağında, kapitalizmin dayattığı koşullarla, insanın bile sanallaştığı, okumanın en aza indirgendiği bir toplumda şiir ne yazık ki diğer edebiyat türlerine göre en çok göz ardı edilen, unutulan olmuştur. Sosyal medyada çoğunluk, kopyala yapıştır sistemiyle iki, üç dize paylaşıyor. Şiir kitabı okumadıkları için bazen paylaştıkları dizelerin altında yazan o şairin dizeleri olmadığını bile fark edemiyorlar. Sosyal medyada birçok kişi mani ya da ilkokul düzeyindeki satırlarını yazıp paylaş düğmesine basınca kendilerini şair sanıyorlar. İşin tuhafı bazı dergi editörlerinin de bu kişileri şair sanmaları. Şiir bireysel bir yaratımdır. Şiir atölyesinden şair olarak mezun olunmaz elbette. Ama şiir atölyesinde ders veren şairin deneyimine, bilgisine dayalı olarak bazı yol göstermeler, şiir çalışma yöntemlerinin aktarımı faydalı olabilir. Şiir yazma isteği, çabası olan şair adayı ister atölyelere gitsin ister gitmesin önünde sonunda zaten kendi rotasını çizip şiirini oluşturacaktır. Atölyede ders veren şairin poetikası doğrultusunda şiir yazmaya çalışmanın şair adayı için aslında tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Ne kadar çok şiir kitabı okusa şair adayı, o kadar çok şey öğrenir. Her şey devinim halinde ve değişime uğramaktayken şiir anlayışı da zamanla değişecektir. Postmodern eğilimleri, şiirin ölümüne neden olacak etkenlerden görmüyorum. Aksine çeşitlilik, deneysellik olmadan bir adım öteye gidemez hiçbir sanat dalı. Son yıllarda toplumcu-gerçekçi şiir hortlatılmaya çalışılıyor. Belli bir kesimin dayatmasıyla şiirlerinde toplum sorunlarını irdelemeye kendini zorlayan gençler görüyorum. Bu sorunlar bire bir kendi hayatında varsa zaten gerçekliğin doğal dışavurumuyla şiirinde belirir. Duyarlıymış gibi yapmak şiirde en sırıtan, şiiri öldüren etkenlerdendir. Az okunsa da şiirin Gezi olaylarında nasıl da bir ifade biçimi, başkaldırı aracı oluverdiğini gördük. Medyanın ve eğitim sisteminin şiirin unutturulmasında payları çok. Ama şiir, derin sularda bekleyen ahtapot gibi çok kollu ve kötü koşullarda bile hayatta kalmasını sağlayan mavi bir kana sahiptir. Dilek Değerli: Günümüzde yazılan şiir genelde ikinci yeninin uzantısı durumunda. Hatta adı şiirinden önde giden bazı şairlerin şiirleri ikinci yeniden çok daha eski bir zamana ait gibiler. Yeni bir anlayışla, biçimle yazılanlar önceleri başarısız olarak damgalanırlar. Eskiyi değiştirmek hele ki şiirde çok kolay bir edim değildir. Deneye yanıla, başarısız ola ola yeniye ulaşılabilir ancak. Deneysel şiirler az da olsa yazılıyor. Daha çok görsel, sese dayalı, postmodern, itirafçı şiirlerle karşılaşıyoruz. Son yıllarda genelde diğer edebiyat yapıtlarında olduğu gibi şiirde de dil bilinci kayboldu. Birçok şairin yazdıkları dizeleri anlamak için sözlüğe bakmak zorunda kalıyorum. Türkçe karşılığı olduğu halde hiç kullanılmayan Arapça, Farsça sözcüklerle şiir yazmanın altında bilerek ya da bilmeden medyanın, iktidarın dilinden etkilenme ve dil bilincinin olmaması yatıyor. Şiirlerinde İngilizce sözcükler kullananlar da yok değil. Şairin diline sahip çıkması, yeni sözcükler türetmek ve dili geliştirmek için çabalaması gerekir. Genç bir şaire sormuştum Türkçesi olduğu halde hiç kullanılmayan o Arapça sözcüğü neden tercih ettiğini, o da o sözcüğü daha şiirsel bulduğunu söylemişti. Anlaşılmayan bir sözcük şiirsel olsa ne olacak? Fransızca bana çok şiirsel geliyor ama anlamıyorum. Bu yıl okuduğum bazı şiir kitaplarında kullanılan sözcüklerden örnek vereyim: Cenup, tevatür, mutat, dürr-ü Güher, heva, tehcir, fecr, heccav, mahza, firkat, mufassal vb. İçerik olarak irdeleyecek olursak, çoğunlukla toplumda gitgide yalnızlaşan bireyin psikolojisinin şiire yansıdığı görülüyor. İçeriklerde itirafçı söylemler, sanal medya bilgisayar terimleri, kısaltmalar, cinselliğin nesnelliği, arabesk söylemler, nesneler, şiire yamanan toplumsal olaylar, serpiştirilmiş imge soteler ve bolca Edip Cansever şiirinin kötü taklitleriyle karşılaşıyoruz. Kendine özgü dili ve şiiri olan şairlerimiz az sayıda olsalar da varlar iyi ki. Özellikle şair kadınlar son yıllarda şiirde olumlu ataklar yaptılar ve şiirde eril dilin azalmasına da önayak oldular. Elbette deneysellik, sanatın her dalında olmalıdır. Tüm bu arayışlara rağmen şiirimizde henüz ikinci yeniden bu yana köklü bir değişim olmadığını düşünüyorum. D. Değerli, Benler / Rüzgar Kuyusu, 2015, Hayal Yay."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/22/burhan-gunel-sonsuz-askim-hatay", "text": "2006 yılında Heyyamola yayınlarından çıkan SONSUZ AŞKIM HATAY, doğup büyüdüğü topraklara aşık, Akdeniz sevdalısı Burhan GÜNEL'in yaşam öyküsünün tarihle harmanlandığı 301 sayfalık bir eser. Akdeniz, Sonsuz Aşkım Hatay, Göbek Bağıyla Bağlandığım Topraklar, Kürkçü Dükanı, Doğa Harikası Tarih Zengini Bir Ülke, Barbarları Beklerken başlıklarında yazılan kitap, Doç. Dr. İsmail Güzelmansur'un Hatay Resimleri arşivini oluşturan fotoğrafları eşliğinde sizi Hatay özelinde Akdeniz'de bir kültür gezisine çıkarıyor. Günel'e göre;Benden önce yaşayanlar ve etimle, kemiğimle, düşüncemle, duyarlılığımla beni var edenler tarafından bana aktarılmış, giderek bağışlanmış bir zenginliktir; kısacası uygar olma, insan olma, kendini, insanını ve yurdunu sevme bilincidir, Akdenizlilik. Öğrenim ve işi sebebiyle uzun yıllar boyunca çocukluğunun anavatanı Akdeniz'den ayrı kalan Burhan GÜNEL dağ, ova ve masmavi denizine yayılan anılarını ziyaret ederken aile bireyleri ile yüzleşiyor, ilk gençlik aşkını arıyor bıraktığı yerde. Çocukluğunun sokaklarından, yüzlerce yıl önce yaşamış medeniyetler, efsaneler, tarihi bilgilerle birlikte geçiyor. Yazma sürecinde iki kez ziyaret ettiği Hatay'daki durakları bir gezi kitabını aratmayacak özenle kaleme almış, kendisini karşılayan değerli yazı dostlarının adını anmayı ihmal etmemiş. Şiirlerle zenginleştirdiği kitabında, Akdeniz ve Hatay'ı konu eden kaynak kitaplardan alıntılara da yer veriyor, ardından gelecek araştırmacı, yazarlara ışık tutuyor Burhan GÜNEL. Kitabın sayfaları arasında dolaşırken, yöreye yazılan şiir, öyküleri okuyor, müzesinde dolaşıyorsunuz. Güneyden kuzeye ters akan Asi Nehri ile Akdeniz'in sularına dökülüp, torbasında tuzlu balıklarla Hızır'ın ülkesini arayan Musa'nın peşinden gidiyorsunuz. Hatay sınırında gezerken bölgenin son dönemlerde karşı karşıya puslu ortamını Kontstantinos Kavafis'in Barbarları Beklerken isimli şiiri ile ürpererek yaşıyor, yazar. Aydın olmanın sorumluluğu ve ait olduğu topraklara beslediği derin aşkı ile sızlayan kalbindeki telaşı derinden hissettiriyor. Ortadoğu yangının yalımlarıyla ısınan sınır bölgesinde, Yayladağı'nda dolaşırken külleri üzerinde hissedercesine içi daralır. Asfaltın sağına çeker arabayı. İçinde büyüyen öfkeyi, cebinden çıkardığı dizelerle yatıştırmayı dener. Burhan Günel, 2012 yılında gözlerini yumduğu dünyadan, yüreğinde Asi'nin akışı, temiz ve aydınlık sularını götürecektir, ardında şiir, roman, öykü, deneme ve çocuk kitaplarına özenle yerleştirdiği sözcüklerini bırakarak. Eğer kendinizi Akdeniz'li olarak tanıtanlardansanız ya da yolunuz, fikriniz bir yerlerde Akdeniz'le kesişirse yolculuğunuza Burhan GÜNEL'in penceresinden bakmadan geçmeyin. Uygar ve adil bir dünya özlemi ile Akdeniz'in dağlarından, ovalarından ve sonsuz mavisinden yakalayacağınız manzaralar, hayatın ta kendisi olabilir! 1947'de Antakya'da doğdu. Konya Erkek Lisesini ve Hava Harp Okulunu bitirdi (1967). 1989'da binbaşı rütbesindeyken kendi isteğiyle emekli oldu. 1980'de Kerem Yayınları'nı kurdu. 1986-1997 arasında Karşı Edebiyat dergisini çıkardı (113 sayı). İlk hikayesi Cumhuriyet gazetesinin sanat ekinde çıktı (1971). Yazı ve hikayeleriyle Güney, Yansıma, Türk Dili, Varlık, Oluşum gibi dergilerde yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/22/selma-sayarin-kaleminden-dusuyorum-tut-elimden", "text": "Eğitimci, yazar Selma SAYAR'ın imzasını taşıyan DÜŞÜYORUM TUT ELİMDEN, 2018 yılında Mühür Kitaplığı'ndan yayımlandı. Editörlüğünü sair Mustafa Fırat'ın yaptığı kitap on öyküden oluşuyor. Selma Sayar, maden emekçilerinden, töre kültürünün esaretindeki kadınlara, Asi Nehri kıyısında lastik ayakkabısını arayan çocuktan, aşkını hırsa, hayallerini rüyalara kaptıran insana, insan hallerine mercek tutuyor öykülerinde. Sözcükler yüreğin dile gelişidir. İçeride kıvranadursun o ruh, söz onun tesellisi, sırdaşı, sözcüsüdür. cümlesiyle yeşerttiği aşk kadar tarih boyunca insana eşlik eden ayrılık ve ihaneti de duyumsatiyor okuruna. Köprü altında uyandırdığı ve onurlu, eşit yaşama dair özlemini dile getirdiği Garib'in düşü gibi, zifiri karanlıkta ölüm acısıyla yüzlestirdiği öykü kahramanlarına ilişkin kimi anlatılarda, okuru beklemediği sonlar ile şaşırtmayı da ihmal etmiyor, yazar. Düz yazıdan şiire, kitap, film tanıtılarından mektuba, edebiyatın zengin anlatım türlerini içeren SIRÇA SARAYIN SERÇELERİ ise; yazarın aynı yayınevinden okurla buluşan ilk kitabı. İkinci basımı 2018 yılında gerçekleşen SIRÇA SARAYIN SERÇELERİ de, kimi zaman çocukluk anısıyla, kimi zaman bir edebiyat çınarının yaşam öyküsüyle, kimi zaman da bir gazete haberiyle dokunmayı başarıyor duygu dünyamıza. Her iki kitabında da doğup büyüdüğü kadim toprakların izini süren yazılarına bazen bir masal bazen tarihsel bilgi eşlik ediyor. İşlenen duygu ve olaylar; içinde barındırdıkları onca acı, haksızlık ve zulme rağmen deneyimli eğitmen ve edebiyatçı SAYAR'ın kaleminde, zorlanan insanlığa alternatif bir dünyanın kapısını aralama cesareti veriyor. Geç kalmak istemeyen ve nasıl başlayacağını bilmeyenlerdenseniz, işe Selma SAYAR'ın kitaplarını okuyarak koyulabilirsiniz. Akıcı, duru ve dostane bir dille yazılan sözcükler yüreğinize dokundukça, umuda daha bir inançla asılacaksınız. 1974 yılında Antakya/Nahırlıda doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Antakya'da tamamladı.1995 yılında Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Lacivert ve Amanos dergilerinde öykü ve kitap tanıtım yazılarını yayınladı. Sevdalım Hayat, kitapeki. com, yazıatölyesi. com ve mektupedebiyat. com sitelerine de kitap tanıtım yazıları yazmaktadır. Halen Türkçe öğretmeni olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/23/melankolik-kahkahanin-nesesi-daim-olsun", "text": "Kitap üç kısımdan oluşuyor... İlk kısım Fragmanlar... İsmine aldanmamak lazım çünkü nice filmle aşık atabilecek bir fragmana imza atmış! Hem de yerini ve kendini bilerek... Öyle olmasa, Etindeki yıkıntıyım ben diyordum, Allah'ın avlusunda... diyerek kitabına başlar mıydı hiç? Ya da kitabı ona edebiyat aleminin altın kapılarını aralayan Nilgün Emreye kitabını ithaf eder miydi? Daha ilk kısımda onun mükemmeliyetçi hususiyeti öne çıkmakta çünkü şiirler kusursuz olması adına yer yer tadında; yer yer de kısa bırakılmış... Emre'nin daha evvel emsaline edebiyatımızda rastlamadığımız imgeleri bu kısımda bize göz kırpmaya başlıyor... Ta ki tarzını kendine misal olarak gördüğü Lale Müldür'e ithaf ettiği ve kitaba da ismini veren Melankolik Kahkaha şiirine kadar... Bu şiirde Lale Müldür'ü dans eden bir kuğu ve fırtınalar kraliçesi diyerek överken, ona meşhur kahkahalarından birini attırmayı da unutmuyor. Bu şiirden sonra göz kırpmalar yerini rüyalara, şarkılara, sükutlu seslere ve ahenkli danslara bırakıyor... İkinci kısım Melankolya Nilgün Emre'nin hayali coğrafyasında bir masalistan... Bu masalistan, ismiyle müsemma olarak Black isimli şiirle hoş geldiniz diyor okurlarına; Kanlı Tangoyla allahaısmarladık... Her ne kadar siyahla da başlasa Melankolya; yeşil yüzlü aylardan, sarı ırmaklara; kırmızı yıldızlardan, siklamen rengi bulutlara kadar rengarenk bir alem olduğunu haykırıyor Saydam göğün aklığında... Üçüncü kısım Emre'nin renk aleminin tesirinden kurtulamadığını tasdik eden bir ismi taşıyor: Oranj... Bu kısım, kısma da ismini veren Oranj şiiriyle başlayıp Yükümüzü Boşalttık, Kan Nehirlerinden Geçtik isimli benim destan-şiir-hikaye üçgeni çerçevesinde değerlendirdiğim bir şiirle hitama eriyor. Diğer kısımlara nazaran hem kısa olmasına rağmen hem de şairaneliği düşük olmasına rağmen; bu kısım, anlatımındaki destani kuvvetle diğer kısımlarla arasındaki farkı kapatıyor. Nilgün Emre'nin imgelerinin en mühim hususiyeti okuyucuya rahatsızlık vermeyişidir. Kanaatimce edebiyatın edep hususiyetini iyi anlamış ve içine sindirmiştir. Mesela Esmer Meryem Baladı isimli şiirinde, ... kuyularda iskelet dölleri eşliğinde... diye başlayan rahatsızlık veren bir imgeyi, esmer Meryem bir geyiği öpüyor... terkibiyle tatlandıracak şiir ustalığını gösteriyor. Öte taraftan mitolojiden, dine; coğrafyadan, sinemaya kadar birçok san'at sahasında top koşturuyor. Ayrıca kitabın Notlar kısmında da ifade ettiği üzere kendisine kitap kısımlarının isimlerini koyma noktasında ilham veren filmleri de okurlarıyla paylaşma cesaretini gösteriyor. Cesaret diyorum çünkü bir çok edipte, başka bir san'at eserinden aşırdığı ismin kaynağını göstermeyip, bu ismin özgün olduğunu söylemek bir alışkanlık haline gelmiştir. Hülasa Nilgün Emre, bu küçük hacimli büyük kitabıyla şiir edebiyatımızda gönül rahatlığıyla, Ben de varım! diyecektir. Aynı zamanda o sadece Melankolik Kahkaha atacak minvalde bir şair değil; Neş'eli Somurtacak çapta da bir şairdir. Zamanla Nilgün Emre'nin titizliği, yaşın kemale ermesinin getirdiği sabırla birleşince inanıyorum ki Türk Şiirinin güzide misallerini vücuda getirecektir. Buna Melankolik Kahkaha isimli kitabındaki şiirler en büyük delildir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/25/cok-katmanli-bir-roman-yeryuzu-yorgunlari", "text": "Bu yıl Melih Cevdet Anday Edebiyat ödülü alan Yeryüzü Yorgunları'nın insanı içine çeken bir hikayesi var. Roman, Cihan ve Sedat'ın kendileriyle, birbirleriyle ve oğullarına karşı anne baba rolleriyle hesaplaşmasını konu edinir. Bu konu ekseninde dönen olaylarla fiziksel ve ruhsal çöküşlerinin serüvenidir. Neslihan Önderoğlu öykü ve romanın tüm olanaklarını kullanarak yazar Yeryüzü Yorgunları'nı. Romanın okuru kendine çeken akıcı bir dili var. Daha romanın başında Cihan ve Sedat'ın sonunu merak ediyorsunuz. Okur, metafizik öğelerden dokunmuş yaşamın kurmaca evreninde bulur kendini. Bu romanda ayrıca aile içi ilişkiler dikkat çekmekte. Evliliklerin birçoğunda olduğu gibi, Sedat ve Cihan'ın aşk yaşayarak evlenmelerine rağmen yıllar ilerledikçe aralarındaki sevgi bağı zayıflar ve evlilikleri giderek içinden çıkamaz bir hal alır. Romanın ilk sayfalarında evli çiftin arasındaki soğukluk okurun dikkatini çeker. Yeryüzü Yorgunları, Sedat ve Cihan üzerinden, aşkı, şiddeti, evlilik kurumunu sorgularken doğadan kopup betonların içinde sıkıştırılmış ruhların dinginliğe ulaşması için yine doğanın sıcak koynuna koştuğunu vurgular. Bununla birlikte Yeryüzü Yorgunları'nda günümüz toplumunun yaşayış biçimini, eski ile yeni, madde ile metafizik, gerçek ile kurmaca iç içe geçmiştir. Yazarımız, en kadim zamanlardan beri kadına bakış dün neyse bugün de aynıdır, der. Kuran, İncil, Tevrat, Budist Metinler'den aldığı pasajları düşüncelerine kanıt olarak sunar Neslihan Önderoğlu. Teknolojinin ve emperyalist dayatmaların beraberinde getirdiği huzursuzluğu giderek arttı insanoğlunun. Moderniteyle birlikte kendisine ve çevresine karşı yabancılaşan insan; edilgen bir varlığa dönüşmüş, kimlikten kimliğe girerek bireyselliğini kaybeden roman kişisi olan Cihan'ın huzursuzluğunu artık doğa bile dindiremez. Pek çok kimsenin yaşayıp da adlandıramadığı, yanıtlarını bilip de dillendiremediği huzursuzluk romanın sayfaları arasından adeta fışkırıyor okuyucunun yüzüne. Neslihan Önderoğlu, Cihan'ın ruhsal yapısından yola çıkarak insanın psikolojik dengesini yaşadığı çevrenin açmazlarını göz önüne serer. Dolaysıyla nesnelere ve değerlere yönelik bakış açısını değiştirip ontolojik kuşkuyla Cihan'ın özvarlığını sorgulama noktasına getirerek daha özgürlükçü bakış açısına ulaştırır okuyucusunu. Çok katmanlı bir roman olan Yeryüzü Yorgunları'nda dekorun önemi yoktur. Okur görmekten çok doğanın sesini kuş seslerini, derenin şırıltısını, ormanın sessizliğini duyarken dinlerden, mitolojilerden yararlanarak birçok malzemeyi bir arada kullanır. Neslihan Önderoğlu mekan ruh ilişkisini öne çıkarıp insanın kalabalık içindeki yalnızlığını ormanın yalnızlığına benzetir. Ama şu da bir gerçektir ki insan nereye giderse gitsin yalnızlığını yanında taşır. Yani insanların insanlardan hatta kendisinden kaçtığı bir çağda yaşadığımızın en bariz örneğidir Yeryüzü Yorgunları. Ayrıca madde-anlam, iç dünya-dış dünya, ruh-beden, fizik-metafizik, soyut-somut, hayat-ölüm, geçmiş-şimdi gibi karşıtların sergilendiği yeni bir dünya yaratır. Cihan'ın iç dünyasındaki bellek yolculukları, çağrışımlar, simgeler gerçek ile kurmaca sık sık yer değiştirir. Teknolojik gelişmeler insanların yaşam ve dünyayı algılama şeklini değiştirmiştir. İnsan, doğa, hayat üçlemesini ele alarak hayata, insana ve doğaya çoklu bir bakış açısı sunar Neslihan Önderoğlu. Romanın anlatıcısı Cihan, Balıklar. Onların yeryüzünde etrafın sakinliğine uymayan bir telaş var. Kendilerini bir oraya bir buraya atarak saydam hapishanelerinden kurtulmaya çalıştıkça ağızları cama yaklaşıyor, ağızlarının açılıp kapanışını izlerken bana doğru yüzdüklerini hissediyorum, diyerek, akvaryumdaki balıklar arasında duygusal bir bağ kurar. Böylece akvaryum ile evliliğini şeffaf bir hapishaneye benzetir. Yazar, insan ve zaman arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan bunalım halini geriye dönüş, zaman sıçrama tekniklerini sıklıkla kullanır. Ayrıca sürekliliğin dışına çıktığı için romanda kopuklukları ve boşlukları doldurmak okuyucuya düşer. Romanda yazarın sesini duymuyoruz. Yazılan her şey Cihan'ın olaylara ve kişilere olan yargılarıdır. Ona çok öfkeliyim, diyorum. İçime tohumu düştüğü günden itibaren bütün hayatımı ona göre değiştirdim. Onun için sevmediğim bir adamla yaşadım. En önemlisi hayatta kaldım. Bana bunu nasıl yapar?(s.161) Yeryüzü Yorgunları romanı ile anlatımda büyük bir sıçrayış yapan Neslihan Önderoğlu daha pek çok güzel roman yazacağa benziyor. Bekliyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/26/annemin-kalbi-gibi", "text": "Şair yazar W. B. Bayrıl Anlat Kalbim isimli Bypass günlerini içeren pembe renkli anlatı kitabını o nazik duyarlığı ile tarafıma imzalamasının üzerinden bir ay geçmiş. Kitabı elime aldığımda ruhuma kalbime bedenime şifa veren kadına Hilal'e diye atıfla başlayan satırdan itibaren sayfalarından kopamadım ve hiç bırakmadan bitirdim. Okuma süresinde rahmetli anneciğimin bypass sürecini yeniden anımsayıp yaşadım. Anjiyolar, stentler, baloncuklar derken onun da dört damarı ciddi oranlarda tıkalı bulunmuş birisi aorta çok yakın diye riskli bulunup ameliyat edilmezken diğer üçü bacaklarından alınan damarlarla değiştirilmiş vefatına dek yaşamını damar sorunu olmadan ama şekerli sürdürmüştü. O zamanda yazılmış böyle bir kitapla karşılaşıp okumuş olsaydım annemin refakatinde, kendi içimde en sevdiğim insana karşı yaşadığım kaybetme korkularını daha az geliştirir, süreci biraz daha güvenli hissederdim. Bu kitap bir deneyimin bir tanıklığın eseri... Yaşamı varoluşa bakışı felsefi ve edebi metinlere yaklaşımı şairsel duyargayla irdeleyip sorgulanması bize Bayrıl'ın şiirlerini ve -Her Zaman Şair- kitabındaki anlam salkımlarını getirip avucumuza bırakıyor. Yeni düşünce kulvarlarında dört damar değişiminin tanı ameliyat ve iyileşme sürecini buluyorsunuz. Çocukluğundan başlayıp, sizi o geri dönüşümlü labirentte, var olduğu zihinsel ruhsal düşsel olgularla içindeki bir ailenin kocaman çocuğuna götürüyor, ruhun derinliklerinde gezinip psikolojik tahliller yapıyor. Soyut kavramlarla hisleri duyguları somutlaştırıyor. Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez diyor ya Sokrates öyle işte. Nihayetinde acı, hüzün, yas, endişe, korku, öfkeyle ve hatta sevinçle baş etme yollarını yaşayıp öğrenen insan, vücut ikliminin sultanına zihnin pırıltısını bırakır. Şair bazen de geri dönüşü olmayan yolda akıl ve mantık verilerine pamuk ipliğine tutunup, güzel biten yolculuğun sonunda, yeni doğmuş bir bebek kadar güçlü kalbiyle, bu konuda deneyim yaşayacaklara ve herkese kalemiyle bir yol haritası çiziyor. Türkiye İstatistik Kurumu 2014 yılındaki verilerine göre dolaşım sistemi hastalıklarından ölüm, tüm ölüm nedenleri arasında yüzde 40,5 ile ilk sırada anımsatayım. Tıpkı annemin kalbi gibi ritimli, bu kalpsizler dünyasında sevdiklerinle yürü hür maviliğin bittiği son hadde kadar kalbinle kaleminle var ol Şair."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/26/nisan-serap-sairlerle-cok-satan-kitaplar-hakkinda-konustu", "text": "Fergun Özelli: Bizim toplumumuzda edebiyat pek de önemsenmez. Edebiyat yapma lan!, Hikaye anlatma bana şimdi! gibi özdeyişlerimiz de oldukça yaygındır günlük konuşma pratiğinde. Ayrıca, ilk emri Oku! olan bir dinsel inanışa mensup olsalar da okumaktan çok, görüp duyma, gezip yaşama, dinleyip ezberleme, inanıp biçimlenme ile hayatlarına nasıl yön vereceklerine karar verirler. Toplumsal hayatımıza da nitelikli ve popüler olmayan sanattan çok, eğitilip inandırılıp ezberletilmiş bir siyaset yön verir. Üstelik bu siyaset, sanatla iç içe olan, ondan beslenip gelişen bir siyaset değil, sanatı yok saymak için olağanüstü çaba sarf eden bir siyasettir. Toplumsal reform ve rönesans aşamalarını gerçekleştirememiş geçmişimiz, herkesin de bildiği üzere, edebiyatçıların ve bütün dallardan sanatçıların çektikleri çilelerle, kitap toplatıp yasaklamalar, hatta yakmalarla doludur. Eğitim sistemimizden de felsefe, mantık, sosyoloji ve psikoloji dersleri usul, usul kayıp gittikleri için okuduğunu anlama ve yorum yapıp eleştirebilme yeteneklerimiz de oldukça büyük bir yüzdeyle azalmış bulunmaktadır. Üstelik okur, yukarıda da belirttiğim gibi toplumsal reform ve rönesans dönemlerini atlatıp gerçek anlamda demokratikleşmeye de ulaşamadığı için, okuyan marjinal kesim de kendi içinde iki, hatta, üç parçaya bölünmüş bulunmaktadır. Bu konuda biraz daha ileriye gidecek olursam, sanatın diğer alanlarında emek verenlerin de edebiyatla çok yakın bir ilişkisi bulunmadığını rahatlıkla iddia edebilirim. Ayrıca, günümüzde devreye giren televizyon, cep telefonu ve sosyal medyanın alışkanlık ve bağımlılığı da, gerçek edebiyat okurunu giderek daha da marjinal bir pozisyona sokmuş bulunmaktadır. Ve ne yazık ki böyle bir toplumsal yapıda şiir, şarkı sözlerine, öykü ve roman da dizi filmlere bırakmışlardır yerlerini. İşte tüm bu anlattıklarımın ışığında, Siyaset hayatın her alanında varlığını sürdürürken, gazetecilerin bu anlamda yayımladıkları kitapların, edebiyatın önüne geçip çok satıyor olmaları oldukça doğal bence. Çünkü: toplumumuz insanları, gerçek gazeteciliğin de iyice marjinalleştiği bir ortamda, öğrenmek istediği gerçeklere tüm açıklığıyla ulaşabilmek ya da kendi inandıkları doğrularının kendilerince daha uzman ve bilgili gördükleri insanlarca kanıtlanıp doğrulanmasına bir kez daha tanık olup rahatlamak adına popüler gazetecilerin kitaplarına yöneldiklerini düşünüyorum. Serkan Işın: Gündelik yaşantının kurgusallığı edebiyatı daha sahici ve can alıcı yapıyor. Ama tabi bu ilk anda aklıma gelen şey. Gazetecinin ürettiği 'güya' dünyanın, izlenimleri, ilişkileri, gizemleri, entrikaları vb. okur için daha kolay, hazmedilebilir. Zaten bedava olan gündemi yaratan adamlar bu şahıslar. Edebiyat reklamı yapılamayan, ederi olmayan, fakat maliyeti ancak insanlıkla ölçülecek işler peşinde hep. Ama aklıma başka ne gelir bilmiyorum; çünkü reklam, tanıtım görülmek, bilinmek, tanınmak, vb kavramlar şiirle aynı cümle içinde olduğunda bile bundan nefret ediyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/26/sair-notlarinda-esra-saglik-tahir-abaciya-soruyor", "text": "Neruda'nın sözleri, bence çift başlılık içeriyor. Özünde redler içeren şiire yönelik hegemonik baskının sadece sınırlandırma, engelleme ile sınırlı kalmayıp, aynı zamanda ayağa düşürme ve itibarsızlaştırma yöntemlerini de kullandığını ima ediyor. Şiir günümüzde eskisi kadar yasal kovuşutramalara uğramıyor, buna karşılık / ve çünkü ikinci yöntem artık ağır basmakta ve şiir bu yolla etkisizleştirilmek istenmekte. Bu konuları, Şiir: Üretici Etkinlik kitabımda topladığım yazıların çoğunda, uzun boylu tartışmışımdır. Kendi bakış açımdan, bağlamın çerçevesini edebiyatta modernlik ile, modernizm ve postmodernizmin farklı olgular olduğunu anımsatarak çizmiştim. Kaldı ki modernlik kavramının da tek başına açıklayıcı olamadığını eklemiştim. Modernizm, biçimi, dili ve yenilikleri öne sürerek, özne olarak onları sunarak, gerçek öznesini gizleyen bir tutumdur. Edebiyatın araçlaştırılmasına karşı çıkmak gerekçesine sığınarak yapar bunu. Aslında edebiyat insan odaklıdır ve tüm edebiyat eserleri, insanlık hallerinin şu ya da bu konumuna gönderme yapar, yani her edebiyat anlayışı aynı zamanda edebiyatı araçlaştırır. Modernist edebiyatın saklı tutulan gerçek öznesi de, üretim biçiminin yaşantı üzerindeki etkilerini tam çözememiş, çözebilse de aşamayan, tekilleşmiş, duruma göre eziklik ile üstünlük duyguları arasında savrulan bir toplumsal kesim. Aradıkları da, tekilliklerine, yalnızlıklarına, yönsüz duygularına tercüman olabilen, uçu açık, belirsizliği yöntem seçmiş, dünyaya atılmışlık inancına terapi etkisi yaptığı sanılan metinler. Modernizmin yenilik fetişizmi de üretim biçiminden arınık değil. Kapitalizmin, rekabet ortamında yeniliklerden rant elde ettiği ve ayrıca tüketimi pompalamak adına moda olgusuna büyük önem verdiği, herkesin bildiği basit gerçekler. Bütün bunları tümel bir çerçevede düşünürsek, modernist edebiyatın öznesini saklaması ve özne olarak tekniği, yenilikleri, dili öne sürmesi anlaşılır olmaktadır. Modernist edebiyat, hiç bir zaman orta sınıfın ölçüleriyle hayata baktığını, bu sınıf adına edebiyatı araçlaştırdığını söyleyemez. Çünkü toplumun ezilen-sömürülen kesimlerinden yana olmanın itibari değeri vardır ama orta sınıftan yana olmanın hiç bir itibari değeri yoktur. Modernizm, orta sınıfların sınıfsal olarak bulamadığı itibarı, edebi üstünlük ile sağlama çabasıdır, o yüzden gerçek öznesini gizleyerek, biçimi ve dilsel olguları özne kılması bundandır. Yapısalcılık ve onun sözde lojileşmiş biçimi semiyoloji, bizdeki tuhaf adıyla göstergebilim, orta sınıfın ağırlığını oluşturan akademisyenler eliyle yaygınlık kazanmıştır. Kendi özgül kimliği olan edebiyatı gerilere iterek ve herşeyi dile indirgeyerek, asıl postmodernizme lojistik destek sağlamıştır. Yapısalcı / göstergeci yaklaşımın dilsel her olguyu eşit görerek, ideolojinin ve tarihselliğin değerler sistemini metin dışı ilan ederek yaptıkları ile, postmodernizmin düzeyleri eşitleyen, başka deyişle düzeysizliğe eşitlik tanıyan yaklaşımı birbirinden farklı değildir, birbirinin uzantısıdır. Her çeşit keyfiliği ve kuralsızlığı kutsamak gibi felsefi ve siyasal çıkmaları da var. Sosyal medya da, konumu itibarıyla, bir açıdan bu anlayışa kolaylıkla zemin olmuş, başka bir açıdan da işin varacağı yeri göstermiştir. Dün keyfiliği, kuralsızlığı, belirsizliği savunanlar, bugün bu kaosa bakarak, ilmeği nereden nasıl yakalayabilecekleri derdine düşmüş görünüyorlar. Neruda'nın andığınız sözleri, aslında şiirin değerler sisteminin kalıcılığına, gerçek şiirin insan merkezli ve modalar üstü niteliğine vurgudur. Hamacher'in başarısızlığı kutsayan ve modernliğin temeli sayan sözleri, postmodern döneme özgü ve sonsuz çeşitlemeleri olan, olguları olumsuz kavramlarla niteleyerek, açık uçlu kılarak, bu konuda bulunan her boşluğu doldurmaya çalışarak ve buna hem orijinallik, hem muhaliflik vehmederek, aslında gramerden medet umup daha önce yanyana düşmemiş kelimeleri yanyana düşürmeye çalışarak, bir çeşit meşruiyet sağlamak yönteminin bir başka örneği olmuş. Bu tür moda ifade biçimleri, aslında önceki soruya cevap verirken anımsattığım yaklaşımın, biraz da yenilik fetişizmini anımsatan örnekleri. İki temel toplumsal sınıf arasında sıkışıp kalan orta sınıfların genel ruh halidir çözümsüz kalmak, bir yandan da buna kılıf arayıp durmak, bunu arayış olarak kutsamak, yenilik olarak sunmak. Özellikle Avrupalı tuzu kuru akademisyenlere binlerce labirent sayfa yazdırmıştır bu tutum, bizde de örnekleri var. Deneysel metotlar da aynı durumun teknik görünüm almış hali değil midir? Yeni bir şiir arayışı kuşkusuz vardır, o yüzden şiirler yazılmaktadır. Ancak bu arayış, ortak anlayışlarda değil, tekil şiirlerde içkindir. On yılda bir akım icat etme dönemi bitmiş olabilir ya da her gün yeni bir akım icat etme dönemi yürürlükte olabilir, ancak şiirin ezelden ebede geçerli anlamları tüketmesi mümkün değildir. Edip Cansever, bence yanlış tanımlamış kendisini. O, kendi kuşağının belki de biricik maraton koşucusudur, yüz metrecileri de bu nedenle kıskandırmıştır. Bu uzun soluklu koşuyu da, şiirin bir inşa, bir praksis oluşunu kavramış olmasına borçludur. Kısa erimde değeri yeterince anlaşılamamıştır. Kendisi de, aslında ömrü boyunca anlaşılamamaktan yakınmıştır. Şair, yapmak istediklerinin anlaşılamaması karşısında bazen dağılabilir. Sözlerini öyle algılıyorum. Dağılmamış, aşamalarla şiirini geliştirmiş, bütünlemiştir. Bana gelince, edebiyatın diğer alanlarındaki çalışmalarımın yanı sıra, bugüne kadar yedi tane de şiir kitabım yayımlandı. Başarıp başaramadığıma karar vermek bana düşmez, soluğumu bir maratona göre ayarlamak, benim de en azından ereğim olmuştur demekle yetiniyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/26/siirin-vazgecilmez-imgesi-ask", "text": "Her çağın kendine özgü sorunları olduğu gibi yaşamı kuşatıp biçimlendiren yükselen değerleri de vardır. Ancak aşk, mutlak iktidarını ilan etmiş kral gibi yerini her geçen gün daha da pekiştirerek geldiği görünüyor. Sanatın tarihi kadar eskidir aşk izleği. Örneğin, tarihin ilk savaş destanlarından biri olan Troya'da hazin bir aşk öyküsü vardır. Cervantes'in şövalye romanlarıyla dalga geçmek için yazdığı Don Kişot'unun da müzmin bir sevgili için girişilen tuhaf kahramanlıklarla dolu olduğu bilinen bir gerçek. İlk kadın şairlerden biri olan Sappho'nun şiirlerinin, hala aşk şiirleri antolojisi hazırlayanların gözdesi olması boşuna olmasa gerek. Düşüncemi daha da ileri götürüp mitolojilerin de başat malzemesinin aşk olduğunu söylersem abartmış olmayacağımı sanıyorum. İlahi kitaplarda da yer yer aşkın inceliklerinin pırıltılarını görebiliriz. Kutsal Kitap'ta, Neşideler Neşidesi adıyla anılan bölümde öyle şiirler var ki, acılardan ve felaketlerden bahseden metinler arasında göğün en parlak yıldızı gibi ışıl ışıl parlar. Fransa'da Lascaux Mağarası'nda ilk sanat eseri olarak kabul edilen bir yontuda, erkeğin cinsel organı kalkık olarak çizilmiştir. On beş bin yıl öncesine ait bu figür, sanatın doğuşunun, insanın fiziksel tamamlanışıyla başladığı iddiasının da kanıtı olsa gerek. Kuş kafalı olarak çizilen erkek, öldürdüğü bizonun önünde yatarken, bizonun da bağırsakları yere akmış, boynuzlarıyla parçaladığı avcısının az ötesinde can çekişmekte. Bir kuş kafasına sahip olduğundan dolayı tuhaf, aynı zamanda da çocuksu olan bu resim için Georges Bataille, Dünyada bu resim kadar gülünç, korkunçlukla ağırlaştırılmış başka resim yoktur. der. Aşk, sadece aşıklar arasındaki ilişkinin karşılığı değil, bedensel olduğu kadar, bütün yoğunluğuyla insanı sarsan bir duygudur da. Tarihin sayfaları arasında dolanırken insanın en çok savaşlar ve dinle meşgul olduğunu görürüz. Din sorgulamaya pek izin vermediğinden mutlak itaatle koşullandırır imanlısını; öldürmek ve zulüm ise savaşın doğasında olan sıradan eylemdir. Bu gerçeklikler her ikisini de aklın sınırları içinde algılamamıza pek olanak vermemekte. Aşkı da aklın muhasebesiyle anlamamız zor, zihnimizi hep meşgul ettiği kesin. Ancak aşkın, savaş ve din gibi akla karşı olmadığı kanısındayım, hatta aklın izindedir bile denebilir. Neden mi? Eğer aşk, akla karşı olsaydı, insansoyu tarihin karanlıklarında çoktan kaybolurdu. Aşk, birçok yönünün yanı sıra yeni kuşakların dünyaya gelmesi için zihnimizin bize sunduğu tatlı bir oyuna benzer. Bu oyunu öyle bir ciddiyetle oynarız ki varoluşumuzu bile onun üstüne temellendirmeye kalkışırız. Aşıkların, evlilik gibi büyük bir sorumluluğun altına girmeye can atmaları başka nasıl açıklanır ki? Sosyal bir varlık olmamızın nedeni bu olsa gerek. Aile ve diğer sosyal bağların, hatta uygarlık ilerledikçe feodal bağlarımızı yadsısak da vazgeçemediğimiz akrabalıkların hayati derecede önemli olmasının da. Birey kimliğini kazananların aşık olmadan cinselliğini tam anlamıyla yaşayıp doyuma ulaşacağını sanmıyorum. Mutlu bir birliktelik ve koşulsuz bir sevgiyle çoğaltılan aşkın yüceliği hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar kıymetli olmalı. Aşkla doğan çocukların, dünyayı daha bir güzelleştirip yaşanılır kılacağına inananlardanım. Bir insanın geleceğinin anne karnındaki yumurtanın spermle buluştuğu andan itibaren belirlendiğini söyleyen bilim adamları haklıysa, benim de aşkla başlayan bir yolculuğun ufkunun berrak olacağına inanmamdan daha doğal ne olabilir ki? Aşkın hasadı ne kadar çok olursa, Adnan Yücel'in özlemi de o kadar hızlı gerçekleşerek; yeryüzü aşkın yüzü olur belki. Ne yazık ki bütün güzellikler nasıl az ve erişilmezse, aşk da kalplere pek nadir uğrayan büyülü bir rivayet gibidir; kulaktan kulağa fısıltılarla dolanan. Belki de bu deneyimden yoksun kaldığımız için, bir türlü tamamlanamayan bir eksikliğin içinde dönüp dururken, Sisyphos'un sonu gelmeyen cezası gibi geçirmekteyiz ömrümüzü. Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar, Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda, -Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da- Bir an uyanırlarsa leziz uykularından, Baştanbaşa, her yer kesilir kapkara zindan. Bir faciadır böyle bir alemde uyanmak, Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak. Aşk şiirleri daha çok vuslata erememeyi anlatır. İki karanlık arasında kendi vücudumuz bile her geçen gün aynaların içinde yitip giderken, başka birinin sadece kendimize ait olmasını dilemek en büyük trajedi olsa gerek. Bu nedenle hiçbir tutkunun aşk kadar yakıcı olmadığını düşünüyorum. Çünkü o, gücünü yaşamın kaynağından, yani şehvetten alır. Şehvetin önünde toplumsal statü, yaş, saygınlık, korku, yıkım gibi engellerin hükmü pek yoktur. Hatta bu tür engeller kışkırtıcı bir mekanizmaya dönüşerek arzunun ateşten daha bir kırbaçlar. Aşkta yeni kuşakların ete ve kemiğe bürünmesi için doğanın kanunları geçerlidir. Bu engel tanımayan kanununda iki karşı cins, tıpkı oksijenle hidrojenin bir araya gelince suyu oluşturmaları gibi kendi varlıklarından vazgeçerek başka bir kimliğe dönüşürler. Arzu ve acı kıskacında sınırsız tatminin peşinde olan aşıklar, kuşakların devamı için sadece bir aracı konumundadırlar aslında. Bernard Shaw, Bir kadının başka kadınlardan farkının abartılması, olarak görür aşkı. Ortaçağ'da, acı çekmeyen aşık olmaz düşüncesi o kadar pekişmişti ki, aşk ıstırabı ilahi bir duygu olarak görülüyordu. Russell'ın aktardığına göre bir Fransız papazı, Aşk, yaratılıştan gelen bir tutkudur; yani içimizdeki acıdır, başka bir cinse baktığımızda ya da hayal ettiğimizdeki acıdır der. Bu söz sadece Ortaçağ'ın ruhunu yansıtan bir ayna değil, neredeyse bütün zamanların gerçeğidir aslında. serüvenine bakarken evliliklere ve kadına bakışını da incelemek gerek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/11/28/zamanin-efsane-siiri-anayasso", "text": "Gul, gurban olduğum Hökümet Baba! / Baa bir alfabe veremez miydin? Şemsi Belli'nin bir döneme damgasını vuran 'Anayasso' şiirini, bu iki dizesini görünce bile hemen anımsarız değil mi? 70'li yılların ilk yarısında, benim gibi bir kitapçısı dahi olmayan kasabalarda yaşayan ve o yıllarda ortaokul- lise öğrencisi olanlar daha iyi bilirler; o günlerde Anayasso şiirini ezberden okuyamamak büyük bir eksiklik sayılırdı. Ancak, Anayasso şiirinin yer aldığı kitap kimde vardı, işte onu bildiğimiz yoktu. Arkadaşlarla toplandığımızda bazıları bu şiiri bilir ve ezberden okurdu. Oysa çoğumuz şiiri yazılı olarak bir türlü ele geçirememiştik. Dinlediklerimizden ise belleğimize sadece birkaç dizesini yazabilmiştik, daha ötesini bilemiyorduk. Gara dağlar gar altında galanda / Ben gülmezem / Dil bilmezem / Şavata`dan Hakkari`ye yol bilmezem / Gurbanolam, çaresi ne, hooybabooov. Şiiri ezbere okuyan şanslı kişilerinokuyuşlarına dikkat kesilerek belki bu kadar bir bölümünü ezberleyebilmiştik ama daha ötesi yoktu. Ortada kitap yok, yazılı bir gereç yok, soracağımız kimse yok... Biz birçok öğrenci şiiri yazılı olarak nereden bulacağımızı araştırıp duruyorduk. Bilenlere sormaya da utanıyorduk, zira kesinlikle bilmemiz gerektiğini sanıp, bilemediğimizin bilinmesini de istemiyor, bunu bir onur meselesi sayıyorduk. Sınıfımızda ilçenin bir köyünden gelen Abuzer adında bir arkadaşımız vardı. Yoksul mu yoksuldu. Onun okuma isteğini kıramayan ailesi, eline bir kat çamaşır torbası verip hadi git oku diyerek kasabaya yollamıştı. Kasabanın dışında, neredeyse terk edilmiş bir mahallede, sadece bir odası sağlam kalmış, elektriği- suyu olmayan yıkık bir evin ayakta kalmış bir odasında oturuyordu. Oralardaki bir pınardan her gün bir kova su getirir, geceleri gaz lambasını yakar ders çalışırdı. Bir kez odasını görmüştük: Yere serili bir yatak, küçük bir gazyağı tenekesi, duvarda asılı gaz lambası, su kovası, bir iki kap kacak; tüm eşyası bunlardı. Sabahları okula giderken yolunun üzerindeki fırından sıcak bir ekmek alır, öğlene ise bir dürümcüde ucuzundan bir dürüm yerdi. Akşama ise eve dönerken bakkaldan yarım francala alırmış, bakkal da yavan yemesin diye francalanın arasına katık olarak birazcık acı kırmızı pul biber ekermiş. Abuzer daha sonraları ortaokulun çevresinde de gezinerek oradaki öğrencilere de satmış. Hatta ileriki günlerde terzi, berber, kalaycı, tenekeci, demirci gibi bu şiirin peşinde olan kasaba esnafına da satmış. Böylece, hem herkes Anayasso şiirine sahip olarak ezberlemiş, hem de Abuzer her öğlen kasabanın o küçük lokantasında kuru fasulye- pilav yemişti. Edebiyatımızda sanırım hiçbir şiir, yazıldığı dönemde bu kadar yaygınlaşmamış, Anadolu insanı bir şiiri bu kadar benimsememiştir. Herkes işinin başındayken bile Anayasso şiirini okur olmuştu. Berberde, terzide, demircide hep bu şiir; kalaycı kap kalaylarken, tenekeci lehim yaparken, demirci demir döverken... O dönemleri yaşamayanlar için belki fazlaca bir abartı gelecektir ama o dönemde bizim kasaba için durum abartısız aynen böyleydi. Gençler, kasabanın caddesinde gezinirken aralarında ne yapar eder Anayasso şiirini okurdu. Derslerden başarısız not almak değil, Anayasso'yu ezbere okuyamamak eksiklik sayılırdı. Başka kasabalarda öyle miydi bilemem ama bizim kasabada böyleydi. Şemsi Belli bu şiiri yazarken yüzlerce üniversite öğrencisinin yollara düşüp, geçit vermeyen Zap Suyu'na köprü yapmaya gideceğini elbette düşünmemiştir. Zap Suyu'ndan gelen haberler, fotoğraflar, yöre köylülerinin hastalarını geçit vermeyen Zap Suyu'ndan karşıya geçirip doktora yetiştirememeleri, Zap Suyu üzerinde gerili bir tele asılı vargelle karşıya geçmeleri, bu arada suya düşerek sele kapılanlar, boğulup ölenler... Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler / Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler / Hökümata arz eylesem azarlar / Ben ketimo / Ben hetimo / Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov. O sıralar İstanbul Boğaz Köprüsü'nün yapılması gündemdeyken Anayasso şiirinin dilden dile dolaştığı 1969'da, Milliyet Gazetesi tarafındanasma köprü İstanbul'dan önce Zap Suyu üzerine yapılmalıdır diye bir kampanya başlatılır. Kampanyanın alanı giderek genişler ve köprü yapma işini üniversite gençliği üstlenir. O dönemin yüzlerce üniversite öğrencisi, bin kilometreyi aşkın yolu katederek, yirmi iki gün süren, özverili, olağanüstü bir çalışmanın sonunda Zap Suyu'nun üzerine yedi metre yüksekliğinde, yirmi metre uzunluğunda bir köprü yaparlar. Bu köprü, yöre insanına tam otuz yıl hizmet verir. Yapımından otuz yıl sonra 1999 yılında bilinmeyen kişiler tarafından havaya uçurulan köprünün yerine yine aynı ruhla 2010 yılında yenisi yapılır. O yıllardaki gençliğin, hatta tüm Anadolu insanının, yüreğine- belleğine işlenmiş olan Anayasso şiiri, yine o dönemde Moğollar Grubu eşliğinde Selda Bağcan tarafından yorumlanmış, yine birçok sanatçı tarafından da şiir olarak seslendirilmişti. Abuzer mi? Birkaç yıl önce yazın memlekete gittiğimde rastlaştık. Zaten bu yazıyı yazmama da onunla yıllar sonra rastlaşmam vesile oldu. Öğrencilik yıllarından sonra hiç görüşememiştik. Yıllardır ben de başka illerde yaşıyordum, o da. Yine de birbirimizi tanıdık, bir yerlerde oturup uzunca söyleştik, öğrencilik günlerimizden konuştuk, o yıllardaki arkadaşlarımızı, öğretmenlerimizi andık. Kaldığı o yıkık- dökük evden, mahalledeki pınardan, bir kış boyu kuru fasulye- pilav yediği o dört masalı küçük lokantadan, Anayasso şiirinden söz ettik... Öğrenciliğindeki o yokluk günlerinden dem vurdu, gözleri doldu. Doğuda beş bin kişilik büyük bir kuruluşta yöneticiymiş. Anayasso şiirinin yaygınlaşmasında, sevilmesinde kuşkusuz Abuzer'in de payı vardır, en azından bizim ilçede yaygınlaşmasında, belki de Zap Suyu'nun üzerine köprü kurulmasında bile. Tabi Anayasso'nun da Abuzer'in üzerinde hakkı vardı, sayesinde bir kış boyu kuru fasulye- pilav yemişti, ödeşmişlerdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/01/jale-sancak-ile-soylesi-goksu-nurten-cakir", "text": "Jale SANCAK: -Uyanan Güzel her zamanki gibi kafamı kurcalayan, öfke duyuran, bardağı taşıran oluşlar, kimi şiddet, baskı, siyasi olaylar, kentsel dönüşüm, betonlaşma, ekolojik denge gibi- meselelerve gene epeydir yazmak istediğim bir değişim hikayesi nedeniyle yazıldı. Bu iki nedeni tek yolculukta bir araya geldi. Kitabın tanıtımlarında umut ve sevgiden çokça söz edildi, elbette kitapta bunlar var lakin uslu duran bir roman değil aslında. J. S: -Ben en başından beri hep tiyatroyla ilgili bir şey düşündüm, ilgilendim, bir biçimde ilişkim oldu, radyo oyunları, tiyatro oyunları yazdım, yıllar sonra tek kişilik bir gösteride oynayınca da sahne deneyimim oldu. Ayrıca iyi metin hangi türde olursa olsun yazarı geliştirir. Bununla birlikte yazarlığıma tiyatro metinlerinin değil, roman ve öykülerin etkisi oldu. Öte yandan tiyatro metni diyalog yazmayı, sahneleyerek anlatmayı öğretiyor. Bunun iyi bir şey olduğu kanısındayım. Böyle bir katkı sağladı bana sanırım. J. S: Öykülerimin durgun olduğunu yıllar önce Muzaffer Buyrukçu yazmıştı. Artık ne demek istediyse, bu tanımlama yapışıp kaldı yazdıklarımın üstüne. Bu değerlendirmeden çok hoşnut olduğumu söyleyemeyeceğim. Şiir meselesine gelince, evet şiirle başladım lakin şiiryazmaktan, şairlikten ziyade bir okur olarak iyi şiirin yoğunluğu, sık dokusu, çok çağrışımlı, imgesel, zengin söyleyişi etkiledi beni, gene okur olarak okumayı en çok sevdiğim tür şiirdir. Asıl nedeni bu olmalı. J. S: Tam olarak neyi kastettiğinizi anlayamadım, yazma, anlatma biçimimse söz konusu, kendim için bir takım değerlendirmeler yapmayı doğru bulmuyorum, bu değerlendirmeleri başkaları yapmalı. Sözgelimi eleştirmenler. Konularımda çeşitlenme oldu tabi. Bir de çok uzun yıllar boyunca sadece öykü yazdım, bildiğiniz gibi roman da yazıyorum artık. Değişen şey bu. J. S: Var olan her şeyin bir öyküsü vardır. O öykü ya da öyküler zaman zaman edebi yapıtların içinde, yeniden yaratılarak, dönüştürülerek yer alırlar, yapıta dahil olurlar, anlatıcı olarak anlatma olanağı sağlarlar. J. S: 50 kuşağını, altmışların, seksenli yılların öykücülerini, doksanları günümüz öykücülüğünün dışında tutmuyorum ben. İki bin ve sonrasında birçok yeni yazar yetişti tabi, birçok genç öykücü var. Onların içinde de ilgiyle okuduğum, beğendiklerim, yazdıklarını merak ettiklerim var. Kimleri gördüğümden ziyade, tüm zorluklarına rağmen öykünün hala çokça yazılıyor, geçmişe oranla daha çok okunuyor olması, bunu görmek sevindiriyor beni. J. S: Eleştirel okuma bir yapıtı doğru ve derinlemesine yorumlama, çözümlemeyöntemidir. Kapalı metinleri anlamak, yazarın bıraktığı boşlukları doldurmak için okur, metin ve yazar merkezli okuma biçimlerinden yararlanılabilir. Buna yaratıcı okuma da deniyor. Bu tür yöntemler okuru edilgen okurluktan katılımcı okurluğa taşır. J. S: Hayır, böyle bir şey olmadı bu güne dek. Eğer zihnimde dolaşan, anlatmak istediğim bir karakter var ise onu yazarım zaten. J. S: Şöyle anlıyorum sorunuzu, teknik olarak, yazarın metnin içinde anlatıcı olarak görünmesi... Son zamanların sıkça kullanılan tanımıyla, yazar sızması... Tamamen. Yazar tamamen anlatıcı olarak geriye çekilmeli. Çünkü karakterler var. J. S: Tecrübe yerine şöyle özetleyeyim :Kırk yıla yakın zamandır yazıyorum. Hayatım neredeyse yazarak geçti. Türlü metinle uğraştım, boğuştum, oldurmaya, kotarmaya çalıştım çabaladım. Doğal olarak kimi oldu, kimi olmadı. Olmayan için epeyce didindim uğraştım. Bu yolculuğu da hep sevdim. Türk edebiyatına, şiirine katkılarınızdan ve bu güzel röportajdan dolayı size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/01/sair-notlarinda-esra-saglik-mazlum-cetinkayaya-soruyor", "text": "Şiiri bunca şeyden sonra hiçbir şeyin öldürebileceğine inanmıyorum. Öldürmeye teşebbüsler var sadece, bu dediğiniz soru da bu teşebbüsün bir parçası. Bir şeyi öldürmeye kalkmakla öldürmek başka başka şeylerdir. Bir kere öldürmek için, öldüreceğin şeyden yani şiirden daha güçlü bir şey olmalı, daha güçlü bir şey şiiri öldürebilir. Bu da henüz bulunamadı. Tabi ki etrafı kuşatıldı şiirin, ama şiirin teslim olabilecek kadar güçsüz olduğuna inanmıyorum, şiiri teslim alacak şeylerin de o kadar güçlü olduğuna da inanmıyorum. Şiir insan var oldukça da olacaktır. Postmodern eğilimler ancak şiirin üstüne pas gibi düşerler, sosyal medya da, o torna atölyeleri de şirin üstüne düşen paslanmalardır sadece. Söz ve hayat zımparadır. Şiire ve zamana dokundukça sizin de dediğiniz gibi şiir yeniden gülümseyerek ortaya çıkar. Günümüzde buna ihtiyaç var. Yaşadığımız çağda birçok şeyin, insana dair birçok şeyin etrafı kuşatılmış durumda. Bunun çok kalıcı olduğuna inanmıyorum. Bütün bu yalnızlıklara şiir ve içinden çıktığı hayat son verecektir. Şiir sosyolojik bir taraftan da beslenir, bir tarafı sosyolojiktir yani. Yenilgiden beslenmekten çok patolojik travmaların reel yanını dize getirir Turgut Uyar. Ben en çok Yokuş Yola şiirini okuyunca kendi travmalarımı hatırladım ve Turgut Uyar'ın şiirini üstüme örtmüştüm o gece tüm üşümem geçmişti. Sıcak bir durak gibidir Turgut Uyar. Orhan Koçak ile aynı düşünmüyorum bu konuda. Werner Hamacher'i Almanya ve dönemi içinde yorumlarsak bu karşı koyuşu elbette ki kenara koymayız. Ama modernlik, modern kalabilmek hele mesele şiirse şunu demek çok zorlamadır bence, başarısızlık modern edebiyatın temel figürüdür demek. Tek başına bu açıklayıcı olamaz. Dersek ki Nazım'ın şiirini nereye koyacağız, Nazım şiirinin içindeki nal seslerini dışında tutarsak, zafer müjdelerini, devrim ve aşk seslerini nereye koyacağız. Modern şiir sadece, yenilgiler üzerinden tanımlanamaz ama yenilgiyi dile getirmek şiirin inkar edilmez bir realitesidir de. Deneysellik sadece şiirin karmaşası değil, müziğin de, resmin de diğer birçok alanın da denemesidir diyebiliriz. Şiir için bunun yeni bir arayış olduğuna inanmıyorum ben. Eleştiri denilen süzgeçin iyi işlediğine inanmıyorum. Böyle bir filtre lazım şiire. Böyle bir filtre bizim yorgunluğumuzu alabilir ve çöpleri temizleyebilir diye düşünüyorum. Yontmak içsel bir şeydir, matkabın dokunuşudur, ağrısı da başkadır, acısı da. Ancak kendini yonttuğunda bir derinlik oluşur, ama bir de kendini vura vura kırılan bir mermeri düşünün, dağılmış hallerini, derinliğinin saçılmasını etrafa saçılmasını, ben biraz da böyle bakıyorum. Yontarak dağılan değil de kırılarak dağılan bir mermeri kendime benzetiyorum daha çok. Kırılan bir şeyin parçası uzağa düşer, çok aramak gerekebilir. Yontulan şeyin parçaları kenarına, yakınına dağılır. Kendim kendimin çok yakınına düşmedim. Edip Cansever kadar şanslı değilim, yaşadığım çağ da öyle değil. Kendimi aramaya çok vaktim kalmadı. Bu zor sorulara cevap olabildim ise ne mutlu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/01/turk-siirinde-genc-sorunu", "text": "Birçok dergide rastladığımız yazılarda, yapılan etkinliklerde, verilen yazma önerilerinde genç edebiyatçı-şair ifadesine genellikle denk geliyoruz. Bu kavramları ağzına alanlar ne var ki kendilerini genç görmüyorlar. Genç şair ya da genç şiir derken bir kast mı vurgulanıyor? Böyle bir kümelenme ya da tabaka yok elbette. Şiir üzerine yazılarda sıkça dillendirilen 'genç' sözcüğü çaylak bir bireyi mi yoksa şiiri gelecekte olgunlaşacak olan gelişime açık bireyi mi ifade ediyor? Belki de sadece yaşından dolayı genç diyoruz. Bu tartışmanın doğal olarak yapılması gerekir. Ancak genellemelerde konu geçiştirilince yazıların muhatabı oluşmuyor. Genç şiirin ve genç şairin yaşla ilgili bir anlamını olduğunu kabul etsek bile bunun Türk Şiiri'nde oluştuğunu söyleyemeyiz. Genç şairlerin toplanıp beraber iş yapmalarına; dergi çıkarmalarına, yayınevi kurmalarına nadiren rastlanıyor; gençlerin, genç şiire ve genç şaire yönelik yazılar yazıp, böyle bir sorunsal oluşturup başlık açtığını pek görmüyoruz. Demek ki kuşaklar arası bir çatışmadan söz edilmiyor; ezilen, emeği çalınan, hakkı verilmeyen, kitabı basılmayan, ödülü gasp edilmiş gençler yok! Varsa da sosyal etki oluşturamadıklarını rahatça söyleyebiliriz. Gençleri savunmak adına söz söylemek; sesleri olmadığı, yardıma muhtaç oldukları, yazacak yazıları olmadığı, kırıp döken şiiri bir türlü oluşturamadıkları için maalesef anlamsız kalmaktadır. Gençler birbirlerini takip bile etmemekte, birbirlerini ötekileştirmekte, gençlerin çıkardığı Afro gibi kaliteli bir şiir dergisi de altıncı sayısını görmeden kapanmaktadır. Günümüz tavrının aksine bana kalırsa genç derken kastedeceğimiz tek şeyin genç ruh olması gerekiyor. Farkında ve öfkeli olan, şiirin nabzını tutan, farklı sesleri arayan onlardır. Yirmili yaşlardaki biri fosil, ortalama şiirler yazabilirken yaşlı başlı şairler yeni ifade yöntemleri deneyebilirler şiirde. efendimiz acemilik diyen ve genç ruhu savunan ozanların yaşı birdir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/03/mahzen-sairin-topragi-ve-ilhan-berk", "text": "Hızlı bir yaşama itirazsa yazı, dönüp duran dünyayı bir kalem ucunda duraklatıp binlerce yıl eklene eklene sözü saklayansa; bir mahzeni olsa gerekti. Yıllandıkça anlamında eksilme olmayan, çoğaltılsa bile yazıldığı andan kopmayan belki de tek üretim alanı; edebiyat. Zamanın eleğinden geçip yılar sonrasına gelebilen yazılar, aynı bir şarap gibi her daim eşsiz bir tat bırakır ulaştığı her dimağda. Ama biliyoruz ki günümüzde herkesin acelesi var. Yaşamımız sözcüklerimiz gibi.. Birbirinden kopuk, sığ ve çabuk. Kendi sesinden başka sesi duymayan, bir telaş içinde. Şu veya bu şekilde hıza esir olan bizler, her ne ise yaptığımız bitsin diye yapıyoruz sanki. Doymak için yiyoruz ne yediğimizin önemi olmadan sözgelimi. Okuyor sanıyoruz ekranlardan gözümüze değen yazıları. Saatler harcıyoruz, aklımızda bir iz bırakmadan. Öyle sözcükler vardı ki asırlar sonra bile özünden ödün vermedi. Yazarlarıyla birlikte nehrin yatağını değiştirdi. İnsanlar okumaktan hiç vazgeçmedi. Öyle sözlerdi ki, kimi zaman girdiği öykülerle benliğimizi işledi, kimi zaman bir şiir dizesiyle başka dünyaları farkettirdi. Kalplerin odacıklarını açtı, haritaları değiştirdi. Cevapları derinlerde saklı sorular vardı her zaman. O sözlerdi ki; daha güzele, daha iyiye dairdi tüm direnişleri. Sözcükler diyarında duruluktan, özden, emekten yana saf tutanlar, suları kirletmeden, seyredenlere rahatsızlık vermeden kendi arkını yapmaya çalışanlar... Bizler mahzenin peşine düştük. Soruların ve iyi ki yaşamışların izinde demlenmek, bir yudum daha almak için şarabından. Gözü bu satırlarda gezen herkesedir davetimiz. Mahzenin ilk seçkisi, çağdaş Türk şiirinin ustalarından İlhan Berk'in Şairin Toprağı isimli kitabı. Kitap, 1992 yılında Simavi Yayınları'ndan çıkmış. İlhan Berk'in şiir görüşlerini içeren denemeleri okurken, bir ozanın şiir mutfağında buluyorsunuz kendinizi. Samimiyetle ardına kadar aralanmış bir ozanın dünyasında; şiirin adeta bir tohum gibi toprağa serpilişinden yeşermesine kadarki mucizevi sürecine tanık oluyorsunuz. Ancak tanıklıktan öte ellerini toprağın içinde bulmak isteyenler... İlhan Berk'e göre sizi bir cehennem bekliyor. İlhan Berk'in bu enfes kitabında sözünü ettiği ilk yazıdan alıntıyı meraklıları için derledik. İyi okumalar. Dünyaya yazmak, dünyaya bir onun için bakmak. Yani dünyada olmayı, bu dünyada yaşamayı bir yana atıp, salt onu yazmak için yaşamak! Yazmakla yaşamayı birleştirmek, birbirine karıştırmak; bu iki ayrı eylemi, tek bir eylemmiş gibi görmek. Cehennem bu. Kişi yeryüzünde böylesine somut, acımasız bir durumu yüklenmeyegörsün, mutsuzluğun dikalasını taşıyor demektir. Bu yerküreyi, bu yerküredeki anakaraları, denizleri, insanları, bitkileri, hayvanları görmemek; nehirlere nehir, gökyüzüne gökyüzü, ormanlara orman, kuşlara kuş, bir sokağa sokak, bir eve ev, bir ağaca ağaç, çocuklara çocuk, sevilere sevi olarak bakmamak; salt yazmak için bakmak! Yaşamaksa yazmak adına yaşamak; hep bir ak kağıdı görmek, oraya bütün bunları dökmek ve kurtulmak... Ne zamana değin kurtulmak? Arpa boyu, yalnız arpa boyu bir süre için. Yerküre durmuyordur çünkü: Güneşler yanılmamışlar, gök, boşanır dediğimiz gök boşanmamış, suyun, toprağın ısısal ölümü ters dönmüştür. Öte yandan yazmak, yazmayı seçmek özgürlük gibi görünebilir: Var olmak bir seçme olduğu için, seçen insan varolduğu için. Ama sevinçsiz varolma ne denli sağlıklı bir şeydir? Yazmak hiç mi sevinç vermiyor? Dedim ya çok kısa süreli bir sevinç bu. Bir şiiri bitirmek, yani yaşamayı bir kağıda gömmek, onu oraya geçirmiş olmayı bilmek, kıvancın ta kendisi elbet. Ama ya sonra? Zindan yine başlıyor. Kağıtların, ille de kendisi için yaşamayı istediği, başka bir yaşama tanımadığı karanlık. Böylece insanlar, sokaklar, kentler, bin göz bin kulak kesilmiş doğa kağıdın baskı alanına giriyor, kalemlerin uçları açılıp onun adına sıralanıyor, el onun adına kalkıyor. Bütün kapılar, bütün kurtuluş yolları kapanıyor. O amansız kargışlı, ölümcül kağıtla yüzyüze geliyorsun. Her şey sese, renge, kokuya devinime dönüşüp duruyor: Kurtuluş yok! diyor. Bütün zehrini akıtıyor, ellenip ayaklanıyor. O zaman kollarını sıvayıp onun buyruğuna girmekten başka çıkar yol olmadığını anlıyorsun."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/05/hizin-tukettigi-bedenin-trajedisi-ve-onun-panzehiri-lirik-siir", "text": "Bütün alışkanlıkların ve yaşam biçiminin altüst olduğu bir süreçten geçiyoruz. Tarihte bu kadar hızlı bir değişim olduğunu sanmıyorum. Ortaçağ'da derebeyleri, büyük şatolarında lüks içinde yaşıyorlardı, ama karanlık gecelerini aydınlatacak küçük bir ampulün ışığından yoksunlardı. Saraylarda her türlü olanağa sahip olan padişahların, ısınmak için bir mangalın önünde avuçlarını ovuşturduğunu düşünürsek odalarına hapsolduğumuz evlerimizin ne kadar da değerli olduğunu fark ederiz. Gündelik yaşamımızda sıradan ve basit gördüğümüz bu nesnelerin bize sağladıkları olanak, geçmişte ütopya denecek kadar uzaktı. Baş döndürücü hızla gerçekleşen bunca değişim, bir insanın ömründen bile kısa denecek zaman içinde oldu. Özellikle son elli yıla damgasını vuran bilişim sektöründeki gelişmeler, dünyadaki serüvenimizin akışını değiştiren en büyük kırılma gibi görünüyor. Ancak bilim adamları, insanın evrimleşmesinin on bin yıl önce büyük ölçüde durduğunu söylüyorlar. On bin yıl önceki insanın beyni nasılsa şimdi de aynı; kol kasları, kalbi, ciğeri kısacası bütün uzuvları... Ancak evrimsel psikolojiye göre beynimiz hala atalarımızın ortamındaymış gibi işliyor. Bu durumda çağdaş dünya diye adlandırılan çağımıza uyum sağladığımız söylenemez. Sınıra geldik dayandık sanki. İnsan eliyle biyolojik yaşam yeniden programlanacak gibi görülüyor. çevirerek hatta geçersiz kılarak yeni bir gerçeklik yaratır bir anlamda. Bu öyle bir gerçekliktir ki fizik kurallarını, insan anatomisini, doğa kanunlarını bile altüst edecek ikirciklikle başbaşa bırakır izleyicisini. Nasıl mı? Bunu açıklayabilmek için verebileceğim en güzel örnek sanatçıların sık sık başvurduğu çember çevirme şovu olmalı: Hızla çevrilen bir çember, ilk anda sanki dönmüyormuş gibi bir izlenim bırakır, hatta onu ters yönde dönüyormuş gibi algılarız. Bu durum çemberin hızını takip etmekte zorlanan gözümüzün bizi yanıltmasından başka şey değildir aslında. Dolayısıyla bir gerçeğe nesnel bakmak istiyorsak onunla olan mesafemizi iyi belirlememiz lazım. Aksi takdirde bu çember örneğinde olduğu gibi kontrol altında tutamadığımız hız, bildiğimiz bütün gerçekleri hükümsüz kılar. Bunu bilen illüzyon sanatçıları şovlarını gerçekleştirirken izleyiciyle aralarındaki uzaklığı hep korurlar. İzleyici, illüzyonun bir gösteri sanatı olduğunu bilse de şovun sergilendiği yerin atmosferi, düzeni ve ışık sisteminin etkisiyle sadece hayranlıkla değil inanarak alkışlar sanatçıyı. Loş salonda şaşkınlıkla izlerken, birbirine geçmiş halkaları ayırıp tekrar birleştiren illüzyonistin o an bunu el çabukluğuyla yaptığını ve aslında halkaların arasında bir açıklık olduğunu bilmesinin bir anlamı yoktur. Çünkü orada, kontrol edemediği bir hızın etkisi altına girerek, sergilenen şovun izleyicisi değil, bir parçası olmuştur. Çağımızın en büyük hastalığı kabul edilen hız da, böylesine bir yanılsama yaratıyor. Yüz yıl önce internetten bahsetmek ütopya kabul edilecek kadar sınırı zorlayan bir düşünceydi. Doğru kullanmayı bilenler için sınırsız olanaklar alanı olan internetin sadece bilgiye ulaşımı kolaylaştırmadığı, sağladığı iletişim olanaklarıyla dünyayı küçük bir köye dönüştürdüğü bile iddia ediliyor. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanların, aynı dili konuşmadıkları halde birbiriyle asgari düzeyde de olsa iletişim kurabildiğini göz önüne alırsak bu söz bence hiç de abartılı değil. Evet, teknolojinin sağladığı iletişim olanakları günümüzde her yeri parmağımızın ucuyla dokunacak kadar yakın kıldı. Bırakın dağların yüceliğini, kıtalar arası engeller bile aşılmaz değil artık. Gazetelerde okuduğumuz haberlere bakılırsa internette tanışıp evlenen çok sayıda çift var. Öğrencilik yıllarımda bir delikanlıyla genç kızın, bırakın kamuya açık alanlarda rahat ve özgür davranmasını, konuşurken göz göze gelmesi bile cesaret isterdi. Yıllarca titreyen bir gölge gibi evinin önünden geçtiğim kızın, sol yanağında bıçak yarasını andıran gamzesi olduğunu çok sonraları fark etmiştim. Otuz yıllık bir zaman diliminden ibaret olan bu değişim, elbette ki sevindirici. Bu değişim kültürlerin birbiriyle kaynaşmasından da öte, zenginlik getirdi yeryüzüne. Nasıl bir zenginlik mi? Gelecekte farklı genlerin buluşmasından dolayı daha sağlıklı kuşaklar yaşayacak ve aynı coğrafyalarda yapılan evliliklerin sebep olduğu genetik hastalıklar belki de bitecek. Ne var ki kolay ulaşılan ve bedel ödemeden elde edilen bu olanaklar; aşkı zenginleştirir mi, sıradanlaştırarak kıymetini mi azaltır bilemiyorum. Ancak bildiğimden emin olduğum şu gerçekliği özellikle vurgulamak isterim: Sanayileşmesini ve demokratikleşmesini tamamlayamamış, bir yanıyla feodal, bir yanıyla da 'kentli' olan ülkemizde toplumun bütün katmanları, henüz farkına varamadıkları bu hızlı değişime ayak uyduramamanın da ötesinde, teslim olmuş görünüyor. Belleksiz ve geleceksiz bir şimdiyi öne çıkaran bu felaketin, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de özellikle gençliğin üzerinde çok etkili olduğu gerçeği ayan beyan ortada. Doğu'da efsanelere dönüşen aşk, bugün anlamını ve büyüsünü yitirerek yerini günübirlik yaşanılan ilişkilere bırakıyor yavaş yavaş. Oysa doğu toplumlarında özel yaşam hiç tartışmasız bir mahremiyet içinde yaşanır, aksi bir durumda şiddetle ayıplanırdı. Bu mahremiyet, kamusal alanda da büyük bir meziyet olarak öne çıkarılıyordu. Belki de bu nedenle Doğu; gizemlerle dolu, keşfedilmemiş bir dünya olarak bilinirdi. Şimdi televizyonlarda aile sırlarını ve özel ilişkileri açıktan sergilemek bir marifet gibi sunuluyor. Bir kurnazlık başarısı olan bu yöntemle, değerler küçümsenerek bireyler git gide daha bir yalnızlaştırılıyor. Çağımızın bütün sorunlarının en çetrefillisi de bu olsa gerek. İç sesimize kulak verecek zamanımız bir yerlere yetişme telaşı içinde akıp giderken, onu algılayacak sezgilerimiz de yoksullaşıyor hızla. Günümüz edebiyatının da bu karmaşadan etkilenmemesi beklenemez kuşkusuz. İhanetin, aldatmanın, kan dökmenin, cinnetin konu edildiği kitaplar çok satanlar listesi adı altında raflarda yerini alırken, her alanda kuşatılmışlık duygusuyla yalnızlaşıp kendine yabancılaşan okur, mekanik ve sahicilikten uzak kurgularla dolu sayfalar arasında zaman öldürüyor. Hiçbir etik ve ideolojik kaygı gözetmeksizin anı yaşa düşüncesinin öne çıkarıldığı günümüz dünyasında, yaşam sanki kontrolsüz anlar zincirinden ibaretmiş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Oysaki çağlar boyunca bu coğrafyada zaman, durmuş bir saat gibi dingin yaşanagelmişti. Bu geleneksel yaşam biçimini özleyenlerle, seküler yaşamı önceleyenler arasındaki kamplaşma bilerek kışkırtılırken, kapitalizm, teknolojinin de rüzgarını arkasına alarak kendini tükettikleriyle özdeşleştiren yeni bir birey oluşturmayı hedefliyor. İnsanlar, hafta boyunca zor koşullar altında elde ettiği gelirlerle alışveriş yapmak için büyük alışveriş merkezlerinin albenili dünyasının içinde şaşkın şaşkın dolaşarak geçiriyorlar hafta sonlarını. Bu anlamsız, bir o kadar da tuzaklarla dolu ve illüzyonla açıklayabileceğim karmaşayla ancak sanatın desteğiyle mücadele edileceği kanısındayım. Çünkü sanat, bize insan olduğumuzu unutturmayan, aynı zamanda da doğanın içinde başkalarından farklı olmadığımızı duyumsatan en önemli aygıttır. İnsanı bir makine gibi ruhsuz, hissiz, tepkisiz, kişiliksiz kılmaya çalışan bu canavarla baş etmek için sanata her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bizi insan yapan en temel özelliğimiz olan aşkı kendime güzergah yaparken; sanata, özelde de lirik şiire gelecekte ne kadar ihtiyacımız olduğunu daha çok fark ettim. Bugün kimi çevreler tarafından ota, çiçeğe, böceğe şiir mi yazılır denilerek lirik şiir küçümsenip yok sayılmaya çalışılıyor. Oysaki bizi gelecekte bekleyen sıkıntıların asıl nedeninin, doğadan gitgide koparak diğer canlılardan farklıymışız gibi izole bir yaşamı tercih etmemizden kaynaklanıyor. Bunun panzehiri de doğayla bütünleşen, sıcacık, çağlayanlar gibi gürül gürül akan lirik şiirdir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/05/sair-notlarinda-esra-saglik-levent-karatasa-soruyor", "text": "Neruda Evrensel Şarkı ile Şili'nin coğrafi varlığını ölümsüzleştirmiştir. Sadece coğrafi varlığını mı? Hayır! Şili'yi ölümsüzleştirmiştir! Bu çingene selamı ve gelgelelim esas hadiseye: Evet şiir ölüyor. Çünkü korkak! Korkak olmayan şairse yalnız. Sistem onu yaşayamayacağı yere fırlatmış. Etkinliklerin şiiri öldürdüğünü de söylemeliyim. Şiiri-şairi temsil edip, rezil etmenin daha kolay yolları var şu ara. Kuran'da Şuara Suresi'nde yine dediği gibi. Bazıları müstesna. Temaslar şiiri öldürüyor. Elbet bazıları müstesna müstesna müstesna! Levent Karataş: Modern zamanlar, çağdaş insanın canını sıktıkça lirik şiir can çekişiyor. Şimdiler çekmecesine hakiki şair tarafından düşüncenin katmanlarının şiiri yazılıyor. Kalbi atmasına rağmen modern hayatla sorunu olanların yazdığı şiiri geçemedi bu şiir. Bir nümayişten bir devrimi bekliyor hakiki şiir. İmge patlamasını o kuşak devriminden sonra yapacak. Örneğin Adnan Özer'in, İhsan Deniz'in Cevdet Karal'ın, İzzet Yasar'ın ya da Çelebi Sami Baydar'ın şiirleri aşılamadı. Tuğrul Tanyol eleştirisi yapacaksan Mermerin Doğusu şiirini bilmelisiniz. Yada Haydar Ergülen'in: Elması elmastan başkası kesemez. dizesini. Ama benim iki modern şairim var: Seyhan Erözçelik Ahmet Güntan! Deneysel şiir, sır kapısını kırdı kıracak. Özellilkle Natama, Karangu, Kök Şiir dergi ve fanzinlerinin işlevselliği giderek şablonlardan ve kuyumcu kurgularından sıkılmış okurun ilgisini daha fazla çekiyor. Deneysel şiir, şiir dünyasının soyut iktidarıdır!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/11/nisan-serap-sairlerle-cok-satan-kitaplar-hakkinda-konusmaya-devam-ediyor", "text": "İlk dedikodudan hatta ilk tellaldan başlayarak günümüze dek haber verme ve haber alma insani bir dürtü olagelmiştir. Merakın yanı sıra buna farkındalık edinme, korunma, önlem alma, güvenliğini sağlama gibi ihtiyaçlar da eşlik etmiş olmalı. Şimdilerde teknolojinin baş döndürücü gelişimi, dünyaya paralel olarak bizde de basılı gazetelere ücretsiz bile olsa talebi azaltmış, çevrimiçi internet gazeteciliğini bile sadece yandaşlıkla varlığını sürdürmeye çalışırken yok olma tehlikesi ile yüz yüze getirmiştir. Bunda basın etiği denen kavramla hiç tanışmamış veya siyasi iktidarlar için kullanışlılıkları ölçüsünde sistemdeki pozisyonlarını korumuş gazetecilerin rolü büyüktür. Haber alma dürtüsü, haber verme dürtüsü ile buluşmuş, internetin olanakları sayesinde gerçek haberciler birer fenomen olma noktasına gelmişlerdir. Bir dedikoduda bile az da olsa gerçeğin kırıntısına rastlamak mümkünken kurgunun olanaklarını sonuna dek zorlayan edebiyat ülkede yaşananların gerçekliği yanında yetersiz kalmıştır. Yaşanan o ki, yalanın ve hamasetin denizinde amirallerin gemileri batmış, Mariana Çukuru'ndaki karanlıktan ve basınçtan dolayı körleşmiş ve şekilsizleşmiş bir takım omurgasız varlıkları andıran gazetecimsiler, onların yalpalayan salını kıyıya çaresizce ulaştırmaya çalışmaktalar. O gemiye hiç binmemiş ya da vakit varken atlamış bazı gazetecilerin gerçeğe sadakatle yazdıkları kitaplar çok satıyormuş; satacak şimdilik. Ancak edebiyatın anemon gibi kötüyü zehirleyip, biz renkli palyaço balıklarını koruyan ve iyi eden bir yanı var. Her gün olanlar karşısında giderek birer şakayığa dönüşüyor bilincimiz. Ertesi gün daha büyük bir şaşkınlıkla ve acıyla hayretin solgun yapraklarının arasında gerçeği avlamaya çalışıyoruz. Aklımızın anemonunda yalandan ve riyadan, ahlaksızlıktan ve şekilsizlikten bağımsız işçileri var gerçeğin neyse ki. Ünsal Ünlü oluyorlar, Ruşen Çakır oluyorlar bazen. Soluk tazeliyoruz zehirden kaçarken. Yalanın besili bir yılan olduğu zamanlarda gerçeğe susuzluk bir vakit dinmeyecek. ''Şair sözü yalan olur''daki masumiyete varana dek. Son derece doğal buluyorum. Yaklaşık on beş yıl önce ilk kez Frankfurt Kitap Fuarı'nı ziyaret ettiğimde şöyle bir gerçek suratıma çarpmıştı. Dünyada yayınlanan kitapların sadece %5'i edebiyat kitabı. Yayıncılık dünyada kapitalizmin egemen olduğu ülkelerde bizdeki gibi romantik, idealist bir girişim değil büyük ve önemli ölçüde sermayeye dayanan bir sektör. Elbette tüm piyasa kuralları işliyor. Satışı arttırmak için başlık sayısının, arzı, üretimi arttırmak gerekiyor oysa edebiyatın üretimi de kısıtlı alıcısı da toplumun küçük bir kesimi. Bu yüzden farklı kanallardan kendi okurunu/alıcısını yaratabilen kitaplar yayıncıların ilgisini çekiyor. Gazeteciler ise yazdıkları yazılar her gün binlerce kişi tarafından okunan yazarlar. Yazdıkları yazılar da gazete ile birlikte bir kaç dakika içinde okunabilecek, toplum ortalamasına hatta biraz ortalamanın alt sınırına hitap eden yazılar. Bu nedenle de çok okunuyorlar. Dolayısı ile gazetecilerin yazdıkları kitaplar sadece siyasetle ilgili oldukları için değil insanlar tarafından tanındıkları için çok satılıyor. Gönül Abla'nın ya da Haydar Dümen'in köşesinde yanıtladığı mektuplar kitap olsa onlar da çok satar. Toplumun edebiyatla ilgisi ile açıklanabilir bir durum. Çok da yeni sayılmaz. Edebi olan, emek ister; yazarken de okurken de. Popüler olandan uzak durur. Oysa günümüz insanı aksini istiyor; popüler olsun, fazla emek gerektirmesin, kolay tüketilsin, prim sağlasın. Bu yüzden de edebi olana değil, güncel-popüler olana yöneliyor. Bu durum, hemen her dönemde böyle olmuş ama giderek artıyor. Bunun dışında, siyasi anlamda her şeyin iç içe geçtiği, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı dönemlerden geçiyoruz. Hal böyle olunca, insanlar merak ediyor, okuyor. Bence bunda bir sorun yok. Kaynakları, referansları güvenilir olursa, tarihe not düşmek açısından yararlı bile sayılırlar. Edebiyat eserlerinin az okunur olmasını bu yolla açıklamak doğru olmaz. Nitelikli okur yetiştirilen dir çünkü bulunan değil. Konuyla ilintili diğer tüm alanları dışarda bırakıp, edebiyat eserlerinin az okunurluğunu, gazetecilerin yazdığı siyasi kitapların çok satışı üzerinden açıklamak, bana zoraki bir kıyaslama gibi geliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/12/tarihten-beslenen-fantastik-roman-duvar-ve-adam", "text": "Norveç'te yaşayan İzmirli yazar Sercan Leylek, Cydonia ile Piri Reis ve Nostradamus adlı kitaplarından sonra bu kez Duvar ve Adam adlı romanıyla okurlarla buluştu. Sercan Leylek'in ilk olarak Sirkel Forlag Yayınevi tarafından Norveççe yayınlanan fantastik, ödüllü romanı Duvar ve Adam, Bilgi Yayınevi tarafından da Türkçe yayınlandı. Romanın baş karakterleri göçmen bir Türk genci ile Norveçli Yahudi bir kız. Romanı fantastik kılan en önemli unsursa; Yahudi kızının Nazi kuşatmasından kaçarken bir duvara hapsolup susması ve 75 yıl sonra da bu suskunluğunu bozmasıdır. Suskunluğunu bozduğu kişi, göçmen Türk gencidir. Masalsı bir yönelime de giden Duvar ve Adam'daki karakterlerin çoğu; Yakamoz, Anna Sophie, Teğmen Heinz, Jeanette, Oystein, diyalektik bakış açısıyla yaratılmıştır. Camille Hansen, Tobias ise öyle değildir. Yazar Sonsöz'de bir insanın hürriyetine kavuşmasının önemine dikkat çeker. İşte roman da bu önemle, adalet teması çerçevesinde işlenmiştir. Bu romanı farklı kılan yönlerden biri de ilk olarak uzun metraj bir senaryo olarak yazılmasıdır. İki farklı tarihsel döneme bu romanında da biçim veren yazar Sercan Leylek ile Duvar ve Adam üzerine bir röportaj yaptım. Duvar ve Adam'ın ana çatışmasını ortaya çıkaran kıvılcım bir gece vakti aklıma düştü. Oslo'da yaşadığım muhitteki eski bir duvarın önünden geçerken bir ırmak sesi duyduğumu zannettim ve bu yanılsama beni çok etkiledi. Daha duvarın tamamını yürümeden de hikayenin büyük bir bölümü kafamda canlandı. Duvara hapsolmuş bir kişi olsa ve bu kişinin sesini yıllar sonra bir başka insan duyabilse, acaba nasıl olur diyerek hayal kurdum ve duvardaki kişinin 1942 Yılında Nazi askerlerinden kaçan Norveçli Yahudi bir kız olması gerektiğini düşündüm. Ayrıca, bu çatışma basit ve verimli bir olay olduğu için öykünün devamı çorap söküğü gibi geldi. Kitaplarımı 2012 yılından bu yana takip edenler bilirler. Ben tanıtım filmi çekmeden kitap yayımlamıyorum. Başta bu işi gerçekten de tanıtım için yapıyordum, ama sonradan tanıtım filmi hazırlama işini kitap çıkarmak kadar heyecan verici buldum ve şimdiden bir sonraki romanın tanıtım filmini nasıl çeksek diye ara ara düşünüyorum. Duvar ve Adam'ın tanıtım filmini çekmek ise pek zor olmadı. Hikayenin girişindeki olaylar silsilesi yeterince gizemli olduğu için, kitabın ruhunu yansıtan bir kısa film çekmeyi başardık. Norveç'teki yayıncım Sirkel Forlag, her yıl düzenlenen Oslo Kitap Festivali'nin bir tanıtım filmi yarışması organize ettiğini söyledi ve Norveçli yayınevinin desteğiyle filmi yarışmaya soktuk. Duvar ve Adam'ın tanıtım filmi bu yarışmada ikincilik ödülü kazandı. Her yazar gibi ben de kitaplarımın aldığı eleştiri yazılarını takip etmeyi çok seviyorum, fakat 1000Kitap. com web sitesindeki okuyucu incelemelerinin yeri benim için bir başka. Okuduğum yorumlar arasında bu ayrıntıyı fark edebilmiş olan sadece bir okuyucuyla karşılaştım. Bu noktayı kitabın sonuna doğru tek bir cümle ile açık bir hale getirebilirdim, ama gizli kalmasını istedim. Çünkü bu şekilde daha kıymetli bir hal alıyor. Romanlarınızda ele adlığınız konulara ve kitaplarınızın okuyucuyla buluşma sürecine değinelim. Ben elinden geldiğince farklı konulara ve geniş bir yelpazeye yayılmaya çalışan biriyim. Birçok yakınım İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili bir roman yazdığımı duyunca çok şaşırdığını dile getirdi. 'Sen Piri Reis ile ilgili roman yazmıştın. O konu üzerine gideceğini sanıyordum.' diyenler oldu. Halbuki, benim için yayımlanmış bir kitap, bitmiş bir mesele demektir. Kitap okuyucuyla buluştuğunda ben çoktan bir başka maceraya ve haliyle bir başka mesaja yönelmiş oluyorum. Tarih temalı kitaplar okuyucuya mutlaka o dönemle ilgili bir şeyler öğretiyor. İnsanların o günleri daha iyi algılamasına yardımcı oluyor, ama bence en önemlisi okuyucuya merak duygusu aşılıyor. Bilhassa gençlerin bu tür kitaplar ile bilgiye yöneldiğini düşünüyorum ve internet çoğumuzun tahmin ettiğinden de büyük bir etki ile genç kuşakları şekillendiriyor. Biz ilkokuldayken 'Şehir kütüphanesine gitmek' diye bir deyim vardı. Dönem ödevini yapan bazı öğrenciler Şehir kütüphanesine gittim diyerek daha ayrıntılı bilgiye ulaştıklarının altını çizerdi. Artık o şehir kütüphanesinin milyon katı büyüklüğünde bilgi çocukların ellerindeki minik cihazlarda saklı tutuluyor. Diğer yandan, ülkemizde Wikipedia gibi önemli bir sitenin yıllardır yasaklı olması büyük bir utanç ama gençler yine de farklı bilgi kanallarına entegre olabiliyorlar. İnternetin olumlu etkisini ne zaman övmeye kalksam birileri mutlaka 'Ama bir o kadar da yalan yanlış şey yayınlanıyor o sitelerde!' diyerek çıkışır. Bu düşünceye karşıt olarak, safsata her zaman vardı ve var olmaya devam edecek diyorum. Önemli olan edindiği bilgiyi sorgulayabilen bireyleri yetiştirebilmekte saklı duruyor. İşte bu neferleri yetiştirebilmemiz için daha kaliteli romanlara ve daha güçlü bir okuyucu kitlesine ihtiyacımız var. Sanırım bu durum bir süre daha hayal olarak kalmaya devam edecek. Duvar ve Adam'ın Türkiye'deki fiyatı 20 TL, ama Norveççesi ise yaklaşık 200 TL. Diğer yandan, Türkiye'de kütüphanelere ayrılan bütçe ile Norveç'te ayrılan bütçe arasındaki kıyaslama kaç kattır onu bilemiyorum. Kesinlikle. Hatta bu konu hakkında İngilizce bir makale de yayımladım. Bu yazımda her programcının bir yazar olduğunu iddia ettim ve bu düşünce tahminimden de geniş çaplı bir karşılık buldu. Dünyanın birçok yerindeki programcılar Her programcı bir yazardır. sözünü yazılımlarına not ediyorlar veya sosyal medya üzerinden paylaşmaya devam ediyorlar. Yazılım mühendisliği ile nesir yazarlığı arasında ciddi benzerlikler görüyorum. Aslında her iki iş de aynı prensipler üzerine oturtuluyor. Gereksiz ifadelerden kaçınmak, düşünceyi estetik bir biçimde sunmak, imla hatalarına dikkat etmek... Bu prensip listesi uzar gider. Yeni romanınıza başladınız mı? Bir sonraki romanımı çoktan bitirdim ve yayımlanacağı günü ipne çekiyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/14/feryal-tilmac-kimdir", "text": "Adana'da doğdu. Adana Anadolu Lisesi'ni ve Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitirdi. Öyküleri, denemeleri, çevirileri çeşitli dergi, gazete ve dijital platformlarda yayınlandı. Trilobis adlı öyküsü 2006 Altkitap Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Mevt Tek Hecelik Uyku yazarın 2007'de Okuyan Us Yayınevi tarafından yayınlanan ilk öykü kitabıdır. Öyküleri yurtiçi ve yurtdışında çeşitli antolojilerde yer aldı. İkinci öykü kitabı Aradım Yaz Dediniz 2009 Sait Faik Hikaye Armağanı'na değer görüldü. Esneyen Adam adlı öykü kitabı 2013 yılında YKY tarafından yayınlandı. Sen Yabancı Değilsin yazarın dördüncü öykü kitabıdır. 2008 yılından bu yana çeşitli kurum ve kuruluşlarda yazı ve okuma atölyeleri yürüten yazarın tüm kitapları İthaki Yayınları tarafından yayınlanmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/14/mizahin-icinde-buldugu-durum-ic-acici-degil", "text": "Yeşil, yine de mizahtan umudunu kesmiş değil. Yeşil bunu, Okur, düzgün ve kaliteli ürünler sunduğunuzda ilgi gösteriyor. Bunu, katıldığım kitap fuarlarından biliyorum. Gerçek mizahçıların işi zor olabilir. Ancak mizahı tüketim malzemesi olarak gören anlayışa karşı direnmek gerekiyor şeklindeki sözleriyle ifade etti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/14/zerrin-saral-ile-oyku-zamanligina-feryal-tilmac-konuk-oluyor", "text": "Feryal Tilmaç: Bizler yaşadığımız yıllarda dünya üzerinde gerçekleşmiş önemli değişikliklere tanık olmuş bir nesildeniz. Keşifler, icatlar, teknolojinin ilerlemesi, dünya dışıyla temas edilmesi, savaşlar, değişen sınırlar, parçalanan ve yeni kurulan devletler, değişen, yok olan ya da yeniden yorumlanan ideolojiler, yükselen ya da gücünü kaybeden olgular, değişen bir değerler hiyerarşisi tanık olduklarımızdan ilk sıralayacaklarım olur sadece. Ayrıntılarıyla kategorize etmeye çalışırsak yaşadığımız değişiklikler derli toplu aktarılamayacak denli fazladır belki de. Sözkonusu gelişmelerin dünyayı kendi özgün bakışıyla yorumlayan tüm sanatçıları, özelde edebiyatçıları derinden etkilememesi olanaksız bakınca. Üzerimize sürekli yeni hikayelerin, trajedilerin, heyecanların boca edildiği bir çağdayız. Öykücüler özelinde bakarsak, aslında doğrusu ben bunu tüm kurmaca yazarları ve şairleri içine alacak şekilde edebiyatçılar diye genellemeyi daha doğru buluyorum, tarihin akışını yansıttıkları, bir anlamda kaydını tuttukları için, yazarların ve şairlerin olan biteni kendi sanatına en fazla yansıtan grup olduğunu düşünüyorum. Hızlı değişimin olumlu ve olumsuz yanları var elbette. Gümbür gümbür akan zaman bunca ilginç olguyu önümüze sererken, hikayelerimiz, söylediklerimiz ne ölçüde ilgi çekmeye devam eder, kim durur da dikkatini verir anlattıklarımıza bilemiyorum. Çağın karmaşıklığı bir yalnızlık sanatı olan okumaya ne kadar fırsat tanıyor, alan açıyor bunu da bilemiyorum. Bana kalırsa zamanın ruhu gereği kurmaca yazarının ilgiyi anlattıklarında toplayabilmesi git git daha güç olacaktır. Olumlu yanına gelirsek -bunda hepimiz hemfikirizdir sanırım- bilgiye çok kolay ulaşılabilmesi, dünyanın geri kalanıyla sürekli iletişimin mümkün olması, beraberinde olağanüstü bir malzeme bolluğunu da getiriyor. Bu çağda ne anlatsam, neden söz etsem diye konu sıkıntısı çeken kurmaca yazarları pek olmuyordur sanırım. Hatta bu çeşitliliğin, dolu dolu akışın içinden ciddi ve kararlı bir ayıklama işlemiyle çıkılabilir ancak gibi geliyor bana. Tüm bu öne sürdüklerimin ışığında elbette özgün yazarlar daima cazip olma durumlarını koruyorlar. Çünkü edebiyatta anlatılan hikaye kadar onun nasıl anlatıldığı da önemlidir. Yazmak zihinsel iradenin önemli olduğu bir edimdir, fakat ruhsal yanı da en az o kadar, belki daha da fazla önemlidir. İnsanı insan yapan en önce duygu ve düşünceyse, çağ ne kadar değişirse değişsin anlattıkları içimizde karşılığını bulan tüm yazarları vazgeçilmez buluruz. Yapıtlarını yüzlerce yıl önce kaleme getirmiş olmaları dahi bu gerçeği değiştirmez. Geniş yelpazede okuma yapan bir okurum. Ülke edebiyatları, türler, içerikler açısından oldukça çeşitli, sistematik olmaktan çok zevkim doğrultusunda izlediğim bir okuma rotam vardır. Soruşturmanızın Türkçe edebiyatta öykü konusuna yakından bakmak istediğini düşündüğümden, özellikle o konudaki değişmeyen tercihlerimden söz etmeliyim diye düşündüm. Benim de zaman, çağ, dünya yani dışsal etmenler ne kadar değişirse değişsin, zevklerim, düşüncelerim, duygularım, yaşım yani ben, yani içsel etmenler ne kadar değişirse değişsin vazgeçemeyeceğim yazarlarım var herkes gibi. İsimler vermekten imtina ederim çünkü dediğim gibi bu yazarlarım da her anlamda çok çeşitlidir. Birini söylesem diğerinin hatırı kalacakmış gibi hissederim. Yine de söylemek gerekirse her okuduğumda aynı tazeliği hissettiğim, tüm değişkenlerden bağımsız sevdiğim, seçtiğim yazarlarım Sait Faik, Leyla Erbil, Yaşar Kemal ve Selim İleri'dir. Adana'da doğdu. Adana Anadolu Lisesi'ni ve Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitirdi. Öyküleri, denemeleri, çevirileri çeşitli dergi, gazete ve dijital platformlarda yayınlandı. Trilobis adlı öyküsü 2006 Altkitap Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Mevt Tek Hecelik Uyku yazarın 2007'de Okuyan Us Yayınevi tarafından yayınlanan ilk öykü kitabıdır. Öyküleri yurtiçi ve yurtdışında çeşitli antolojilerde yer aldı. İkinci öykü kitabı Aradım Yaz Dediniz 2009 Sait Faik Hikaye Armağanı'na değer görüldü. Esneyen Adam adlı öykü kitabı 2013 yılında YKY tarafından yayınlandı. Sen Yabancı Değilsin yazarın dördüncü öykü kitabıdır. 2008 yılından bu yana çeşitli kurum ve kuruluşlarda yazı ve okuma atölyeleri yürüten yazarın tüm kitapları İthaki Yayınları tarafından yayınlanmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/15/bulent-tusen-ve-ali-gunvardan-kisaca", "text": "Ali Günvar: Şair şiiri dilden derleyecek duyarlıkta olan kişidir. Ali Günvar: Şiir kültürel bir iştir. Ama sanata duyarlılığın fıtri bir yanı vardır. Şiir ya ses olarak müziğe ya da imge olarak resme yakın durur. Bence insanın söyleyebileceği kamil bir sestir şiir. Ali Günvar: Lisan zevki ile lisan arasındaki sürecin birlikteliğini yaşar. Ali Günvar: Etki okurun niteliğine göre değişir. Nitelikli okur şiirin göndermelerini olabildiğince geniş biçimde algılar ve bu göndermeler arasındaki örüntüyü yakalamaya çalışır. Bu örüntünün okurun zihninde kurgulanması gerçek sanat zevkinin kaçınılmaz bir parçasıdır. Bu olmadığı takdirde sıradan beğeniler bir anlam ifade etmez."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/15/onder-colakoglu-sairlerle-metinlerarasilik-konusunu-konusuyor-ilk-konuk-enver-topaloglu", "text": "Önder Çolakoğlu: Metinlerarasılık... Çok sık duyduğumuz bir kavram. Julia Kristeva Metinlerarasılık sonsuz bir süreçtir ve her metin bir alıntılar mozaiği gibi oluşur der. Modern ve hatta postmodern şiirin poetikasında metinlerarasılık; önceden yazılan şiirlerle, yeniden kurulacak olan ilişkiyi, geleneği dönüştürmeyi ve geleneğin yeniden üretilmesini öngörüyor. Tam da burada Harold Bloom ise Gelenek sadece nesilden nesle bir geçiş ya da yumuşak bir aktarım süreci değildir; aynı zamanda geçmişteki deha ile şimdiki yönelimler arasında bir çatışmadır diyor. Yeni yazılan şiirin ses, müzik, yapı ve biçimsel açıdan daha önceki herhangi bir şiiri anımsatma hissettirmesinin son zamanlarda arttığını görüyoruz. Aynı biçim, aynı yapı, aynı ritim hep. Esinlenme, çalıntı vs. kavramsallarla bunu açıklamak kolaycılık belki; ama böyle olduğu gösterildiğinde de şairin, durumu metinlerarasılık kavramına bağlayıp işin içinden sıyrıldığını görüyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/16/ismail-cem-dogru", "text": "1975 yılında Hatay'ın Samandağ ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve orta dereceli öğrenimini Hatay'da tamamladı. 1998 yılında Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesinden, 2012 yılında Sofia Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümünden mezun oldu. Şiirleri ve yazıları 1999 yılından bu yana çeşitli dergilerde ve gazetelerin kitap eklerinde yayımlanmakta... Radyolarda edebiyat içerikli programlar yaptı. 2002-2008 yılları arasında edebiyat atölyesi çalışmaları da dahil olmak üzere birçok etkinlik organize etti. 2007 yılında Kuşak Edebiyat, 2013yılındaAmanos Edebiyat dergilerini arkadaşlarıyla beraber yayına hazırladı. 2014 yılında Aksisanat Edebiyat Dergisi ve aynı isimi taşıyan edebiyat portalını yayına hazırladı. Şiirin yanı sıra kitap incelemesi, eleştiri yazıları ve poetik metinler üzerine çalışmaya devam ediyor. 1998 yılından itibaren, zamanla değişen isimlerle sergilediği ve son zamanlarda Bay Aksi adıyla sürdürdüğü edebi-mizah gösterisinin yanı sıra mizah içerikli metinler kaleme aldı. 2005 yılında Rıfat Ilgaz Şiir yarışmasında başarı ödülünü aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/16/kivanc-baskandan-haber-var", "text": "Merhaba. Ben Kıvanç Başkan. Öncelikle Aksi Sanat Dergisine kütüphane çalışmalarıma yer ayırdığı için şükranlarımı sunuyorum. Yaklaşık 4 yıldır köy çocuklarına bireysel çabalarımla kütüphaneler oluşturuyorum. Türkiye genelinde 30 kütüphanem bulunmakta ve bunların biri Siirt'te, üçü Ağrı'da, biri Batman'da, geriye kalanları ise Muğla köylerinde bulunmaktadır. Her bir kütüphanemde 1000 civarında kitap bulunmaktadır. Örneğin sadece Ağrı bölgesine 3500 kitap gönderdim. Aynı zamanda son günlerde köy çocuklarını müzik enstrümanlarıyla ve bilimle de tanıştırıyorum ve köy çocuklarına mikroskoplar götürüyorum. Onlara bilimi sevdirmeye çalışıyorum. Kendimi 4 yıldır köy çocuklarına adamış birisiyim. Bu projemde bazen yeri geldi ulaşım, kitap, kitaplık, zaman unsuru gibi bir çok masrafım oldu, lakin hepsi gözlerinde ışıltılar gördüğüm geleceğimiz olan çocuklara feda olsun, zerre gözüm yok, daima onlar için daha iyisini nasıl yapabilirim diye mücadele içerisindeyim. Lakin kitap veya müzik enstrümanı / aletleri olmadan kütüphanelerimi daha fazla ilerletebilmemin olanağı kalmadı. Birçok alanda kütüphanelerimden bahsetmeme rağmen genellikle toplumumuzda duyarsızlık hakim oldu. Kütüphane projemi saygı duyduğum gerekçesiyle noter tasdikli bir proje haline getirdim. Bu Türkiye'de bir ilkdir; örneği ve benzeri yoktur. Çünkü bugün bir köy çocuğunun köy marketinden ücretsiz kitaplar alıp okuyabileceği başka böyle bir proje yoktur. Ben bu projede sadece köy okullarına değil, okulun olmadığı köylerde marketlere kitaplıklar oluşturarak çocukları kitaplarla buluşturdum. Türkiyede ilk defa bir köy kahvehanesine çocuk kitaplığı köşesini ben kurdum ve ebeveynleri çocuklarına buradan kitaplar götürüyorum. Şimdi ise projemin müzik enstrümanları evresinde ilerlemeye çalışmaktayım. İstiyorum ki Anadolu köylerimizden değerli sanatçılar çıksın Amerikalı Itzhak Perlman, Beethoven veya Farid Farjad gibi sanatçılar çıksın istiyorum. Niye Anadolu köylerimizden ülkemizi uluslararası arenada gururla temsil eden Fazıl Say gibi sanatçılar yetişmesin? Müzikle uğraşan çocuklar sorgulayan, düşünen, doğayı, hayvanları ve insanları seven bireyler olur. Ancak Immanuel Kant'ın bir cümlesi vardır: Aydınlanma kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir. Biz geleceğimiz olan çocukların kendi aklını kullanabilmeleri için önce ihtiyaçları olan gerekli materyalleri sağlamayız. Ben projeme Holocaust filmindeki Stern ve Oscar gibi bakıyorum. Film repliğinde şöyle diyordu: Arabamı satıp bir insan, bir insan daha kurtarabilirdim. Stern ise teselli edip şöyle diyordu; Bir insanın hayatını kurtaran tüm dünyayı kurtarmış olur. Evet, oscar gibi tüm insanları/ çocukları kurtaramayız belki ama karanlıklardan bir çocuğun hayatını kurtaran tüm dünyayı kurtarmış sayıldığına inanıyorum. Anadolu köylerimizde kanayan bu yarayı görmezden geldiğimiz sürece akıl ve bilim yolunda ilerlememiz mümkün değildir. Bu kütüphane projeme destek vermek, eğitimli, kültürlü ve herşeyden önce bilinçli her bireyin vazifesi olduğuna inanıyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/20/1001-gece-masallari-ve-nesimi-bale-eserine-yogun-ilgi", "text": "Fikret Amirov'un zengin motiflerle bezediği, doğunun oryantal ve mistik dünyasının akla gelen ilk örneği 1001 Gece Masalları bale eseri ve Azerbaycan edebiyatının en değerli şairlerinden İmameddin Nesimi'nin sevgi ve bilgelik dolu yolunun anlatıldığı Nesimi bale eseri, Samsun Devlet Opera ve Balesi prodüksiyonuyla hazırlandı. Türkiye ve kardeş ülke Azerbaycan arasında köprü kuran eserin prömiyerine, Azerbaycan Cumhuriyeti Büyükelçisi Hazar İbrahim katıldı. 2019 yılının son prömiyeri 1001 Gece Masalları ve Nesimi bale eserleri, 14 Aralık 2019 Cumartesi günü sanatseverlerle buluştu. Eser ikinci kez 16 Aralık 2019 Pazartesi günü saat 20.00'da sahnelendi. Dünyaca ünlü edebi eserde 1001 Gece Masallarının nasıl ortaya çıktığının anlatıldığı ilk perde, Fars Kralı Şahriyar'ın aldatıldığını öğrenmesiyle başlar. Tüm kadınların sadakatsiz ve güvenilmez olduğuna inanan Şahriyar, intikam duygusuyla her gece bir başka kadınla evlenip gün doğumunda evlendiği kadını idam ettirir. Yaşanan bu acımasızlığa dur demek için vezirin kızı Şehrazad bir plan yaparak 1001 gece sürecek masallar dizisi bu şekilde ortaya çıkar. Eserin koreografisi, uzun seneler Devlet Opera ve Balesi Müdürlükleri'nde Başkoreograflık görevini üstlenen ve iki sene önce aramızdan ayrılan değerli sanatçı Nugzar Magalashvili'ye ait. Eserin koro şefliğini Raushan Baigulakova, dekor ve kostüm tasarımını Alev Tol, ışık tasarımını Oğuz Murat Yılmaz üstlendi. 1001 Gece Masaları bale eserinde, Şahriyar, Y. Emre Örgüt; Nurida, Anna Gorgiashvili; Şehrazad, Ilgaz Arslan; Başköle, Orkun Baydoğan tarafından sahnelendi; Soprano Solo partisi, Sezen Alanbay ve Elif Demir tarafından dönüşümlü olarak seslendirildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2019/12/20/empatiye-donus-birden-fazlasi-icin-tasarim", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 5. İstanbul Tasarım Bienali, 26 Eylül 8 Kasım 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Bienalin başlığı Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım. Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım, tasarımın bizi nasıl bir araya getirdiğiyle ilgileniyor. Bienal, ziyaretçilerini, empatinin tanımı üzerine yeniden düşünmeye davet edecek. Küratör Mariana Pestana, 10 Aralık'ta Salon İKSV'de gerçekleştirilen basın toplantısında bienalin başlığını Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım olarak açıkladı. Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım, tasarımın birbirimizle ilişki kurmamızı sağlayan araçlara, platformlara ve arayüzlere sahip olduğu fikrinden yola çıkarak tasarımı bağlantılı olma haline aracılık eden bir unsur olarak görmeyi deniyor. Empati sözcüğünün geçmişten günümüze seyrine bakarak tasarım için hislerle, tesirlerle ve ilişkilerle ilgilenen yeni bir rol hayal etmeyi hedefliyor. Teknolojik hız ve çevre krizinin damgasını vurduğu bir dönemde 5. İstanbul Tasarım Bienali'nin ilgi alanında, özen göstermeyi öne çıkaran uygulamalar, bağlantı kurmaya dair ritüeller ve duygularımıza aracı olan nesneler yer alıyor. Yeni animizm ve yerel bakış açısına dair bir merak içeren bienal, şeyler, insanlar ve her ikisi arasındaki ilişkileri düşünürken güneyin ve doğunun esin kaynaklarından yararlanıyor. 2020 bienali, gün geçtikçe yekpareleşen küresel dünyada yerel bilgiye ve bölgesel uygulamalara öncelik veriyor; her yaştan ve alandan profesyonel ve amatör katılımcıya çağrı yapıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/03/ozlem-soydandan-ses-atolyesi", "text": "Ses titreşimdir, Ses enerjidir, Ses formdur, Ses form değiştirir, Ses iyileştirir. Sesimiz, bedenimiz ve zihnimizde oluşan negatif titreşimleri dönüştürebilecek en etkili enerji kaynağıdır çünkü özümüzden gelir. Kendi çıkardığımız ses, bize en etkili ve hızlı şifa veren enstrümandır. İnsan sesi, doğal tonları ve harmonikleri ile vücudun doğal dengesini yenilememiz için bize en etkili titreşimsel iyileştirme olanağını sağlar. Sesimizi, fiziksel ve eterik vücudumuzun zayıflamış ve akordu bozulmuş bölümlerinin titreşimini değiştirmek ve sağlıklı duruma dönüştürebilmek için kullanabiliriz. Kendi sesimiz bunu başarabilmek için her an ulaşılabilir sonsuz enstrümanımızdır çünkü parmak izimiz gibi tek ve özeldir. Sesimizi en doğal haliyle keşfetmek, yaşamı yeniden keşfetmektir. Ses çalışmamız enerjik alanlarda ve fiziksel bedende insan sesi, müzik ve titreşim enstrümanlarının uygulanmasından oluşuyor. Çalışma sırasında beden ve yer hareketleri olacağından rahat kıyafetler ile gelinmesi önemlidir. Bu eğitime katılmak için profesyonel bir müzik veya şan bilgisine ihtiyacınız yoktur. Sesinizin kötü olduğunu düşünüyor, sesinizi kullanmaktan utanıyor veya sesinizin gerçek potansiyelini kullanamadığınızı fark ediyorsanız yapacağımız ses egzersizleri bu sıkışıklıklardan kurtulmanız için sizlere rehber olacaktır. Grup çalışmalarımızın bitiminde sizlerle ses meditasyonunda kullanılan enstrümanlarla bir ses yolculuğuna çıkacağız ve hep birlikte çember şarkıları söyleyeceğiz. Müzik eğitimine Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı flüt bölümünde başladı ve Opera Sahne Sanatları bölümünden mezun oldu. İstanbul Devlet Opera ve Balesi' nin Solist sanatçılarından biridir, şimdiye dek pek çok opera, operet ve müzikallerde başrol oynayarak yurt içi turnelerde ve yurt dışı konserlerinde yer almıştır. Müzik ve ses şifası, ses terapistliğini öğrenmeye ilk kez Londra'da Jill Purce ile başlamış Overtone Singing ve Voice and Healing workshoplarına katılmıştır. Güney Asya' ya doğru müzik ile ruhani bir yolculuğa çıkmış, Hindistan, Auroville'de Swaram müzik atölyesinde, ses terapilerinde kullanılan müzik aletlerinin yapıldığı enstrüman atölyelerine katılarak, ses banyosu ve ses meditasyonu eğitimleri almıştır. İspanya'da Nestor Kornblum ve Michele Averard'ın Sound Healer Teacher Training eğitimine katılarak uluslararası eğitmenlik diplomasını aldı. Barcelona, Manresa'da Sound Trance Instutide de ses terapisti ve müzisyen Joel Olive ile Arkaik Enstrümanlar ve Ses Terapisi eğitimi almıştır. Güney Amerika bölgesinde şaman şifa şarkıları ve ritüellerini öğrenmek için Peru, Kolombiya, Meksika ve Brezilya' daki yerli toplulukların arasında kalmış ve müzik festivallerine performans sanatçısı olarak katılmıştır. California'da Monterey Art Councill' in davetlisi olarak Çocuklarla Alternatif Müzik Eğitimi çalışmalarına eğitmen olarak katıldı. Rusya, Tuva'da düzenlenen VII. Uluslararası Gırtlak Şarkıcılığı Sempozyumu ve Yarışmasına katılmış ve Tuva National Theatre 'da yapılan final konserinde yer almıştır. Türkiye' de ilk kez gırtlak ve armonik şarkıcılığı yapan kadın sanatçıdır. Dünya Şifa ve Doğa şarkılarını sahne performansına dönüştürdüğü konserlere yurt dışı ve içinde devam etmektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/04/goksu-n-cakirdan-turgay-fisekci-soylesisi", "text": "Turgay Fişekçi Dip Sevgi, dördüncü şiir kitabım. Bu kitaptaki şiirler bir çağ sorgulamasıdır. Yaşadığımız çağın korkunç yanlarını ve aynı zamanda güzelliklerini arayan, sorgulayan bir kitap. Dünyanın güzellikleri denildiğinde doğanın yanı sıra insanlığın bütün kültürel güzelliklerini de anlıyorum. Şiir de yeryüzü güzelliklerinin önde gelenlerinden biri. Bu yüzden şiirlerimde açık ya da örtülü sık sık başka şairlere ve şiirlere göndermelere rastlanır. Şiir sanatı bütün boyutlarıyla benim için yeryüzünde yaratılmış güzelliklerin önde gelenlerinden biri. T. F: O döneme özgü özel nedenler diyebilirim. T. F: Nazım Hikmet'in yalnız benim üzerimde değil, bütün çağdaş şiirimiz üzerinde büyük etkisi var. Bu etki yalnızca şiirleriyle de sınırlı değil. Siyasal tutumundan insani değerlere, özür kişiliğinden yaşama sevincine dek pek çok yönüyle insanlarımız üzerinde etkili oldu, olmayı da sürdürüyor. Nazım, tek başına büyük bir kültürel mirastır. Araştırmakla, incelemekle tüketilemeyecek kadar büyük bir miras. Ona giderek böyle bir gözle bakmamız gerektiğine inanıyorum. T. F: Günümüz şiiri üstüne sık olmasa da tartışma gereği duyuyorum. Bunun başta gelen nedeni günümüz şiirinin, şiir sanatının beş bin yıllık geçmişinden uzak bir noktaya evrilmesi. Şiir yazanlar, şiirin bir insanlık hali açıklaması olduğunu unutmuşçasına insana uzak şeylere yönlendiriyorlar kalemlerini. Fantezi de şiir olabilir ama yalnızca fantezi yapmak için şiir yazılması anlamlı gelmiyor bana. Yine anlatılamayanı anlatmayı umarak imge kuyularına düşmesi de kurtarmaz şiiri. İmge karanlık bir anlamı aydınlatabiliyorsa anlamlıdır. Bu konuların eleştirmenler ve şairler arasında tartışılması gerekiyor ama böyle bir tartışma ortamı da yok. Ne berrak bakışlı bir eleştirmen ne de tartışmak isteyen şair var. Herkesin kendiyle mutlu olduğu ve bununla yetindiği bir dünyada yaşıyoruz. Oysa en başta şairlerdir dünyanın her köşesinin sorumluluğunu duyması gerekenler. T. F: Evet, dergicilikte kırk birinci yıldayım. 80 öncesi dergileri fazla politikti, şiir de öyle. 80'le birlikte politika neredeyse yasaklanınca, çok çeşitli yazarların aynı çatı altında toplandığı Yazko Edebiyat deneyimi yaşandı. Aynı yıllarda magazin eğilimler de öne çıktı. Hürriyet Gösteri, Sanat Olayı gibi dergiler edebiyatı böyle bir çizgiye çekmek istediler. 90'lardan bugüne daha da dağıldı dergicilik ortamı. Adam Sanat, 1986'dan 2005'e dek yirmi yılda önemli tartışmaların odağı oldu. Ancak bu tartışmalar verimli sonuçlara yol açmadı. Koyver gitsin anlayışı genele egemen olmuştu. Kimse tartışmak istemiyor, işlerinin sürmesini istiyordu. T. F: Evet, mutlu bir çocukluk geçirdim. Bugünlerde yayımlanan Unutulmaz adlı kitabımın ilk sayfalarında da bu çocukluğu anlattım. Hayatımın sonraki dönemlerine ve şiirime de güçlü biçimde yansıdı bu mutlu çocukluk dönemi. T. F: Aşk duygusu elbette. Hayatım boyunca aşk duygusu içinde yaşamak hep mutlu etti beni. Bu duygunun sarhoşluğu içinde oldum hep. T. F: Açıklaması zor bir soru. Siz soruda çok güzel söylemişsiniz şiirde yapmaya çalıştığım şeyi. Sanırım şiir yazarken akıl, bilgi, duyarlık vb. unsurların yanı sıra içgüdü de devreye giriyor. Şiirde kimi biçimlendirmeler güdülerle yolunu buluyor. T. F: Elbette her şiir yazan insanın bir şiir kültürü olması gerektiğidir. Şiir kültürü geçmişin bütün şiirinin yanı sıra şairlerin hayatlarından şiirlerin yazılış serüvenine ve daha başka alanlara uzanan geniş bir bütündür. Şiir kültürü insana şiirden anlamayı sağlar. Bu yalın cümlenin altı çok geniş bir boşluk barındırır. Bir insanın şiirden ne kadar anladığını da en kolay şiirlerinde görebiliriz sanırım. Bu sorunun yanıtı sanırım böyle bir şey. T. F: Doğa sevgisinin kaynağı çocukluk yıllarım. Ancak şiirlerimde doğa, insan ve üzerinde yaşadığı yeryüzünün bir toplamı olarak ortaya çıkıyor. İnsan doğanın küçük bir parçası ve insan hayatı da doğa içinde düşünüldüğünde anlam kazanıyor. Şiirlerde anlatmaya çalıştığım sanırım bu birlik duygusu. T. F: Yazarlık hayatım tümüyle edebiyat dünyası içinde geçti. Dışarda bir hayatım olmadı. Bu da bana çok renkli kişiliklerle tanışmamı, arkadaş olmamı sağladı. İsmet Özel'den Ataol Behramoğlu'na, Ülkü Tamer'den Gülten Akın'a, Yaşar Kemal'den Cevat Çapan'a, Memet Fuat'tan Vedat Günyol'a, Fethi Naci'den İlhan Berk'e o denli çok insanla yakın arkadaş oldum ki, böyle bir zenginliği dünyada hiçbir şeye değişmem. Bu zenginlik bana aynı zamanda bütün bu kuşakların hayat deneyimlerinden de yararlanmamı sağladı. Hayat bana böyle büyük bir zenginlik bağışladı. Ben de bu zenginliğin içinde yaşama mutluluğunu her anımda hissettim. Türk edebiyatına katkılarınızdan dolayı ve bu güzel röportaj için size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/04/trafika-europe-16-sayisini-turk-edebiyatina-ayirdi", "text": "New York'ta üç ayda bir çıkan ve Pensilvanya Devlet Üniversitesi Kütüphanesi'nin katkılarıyla yayınlanan Avrupa Edebiyatı'nı Amerika'da tanıtmaya adanmış dünyaca bilinen edebiyat dergisi Trafika Europe 16. Sayısını Türk Edebiyatı'na ayırdı. TurkishDelightadıyla yayınlanan sayının baş editörlüğünü Andrew Singer ve yardımcı editorlüğünü Clayton McKee üstlendier. Türkiye'den Kalem Ajans ve Amerika'dan Dalkey Archive Press gibi kurumların ve pek çok değerli çevirmenin teknik destek verdiği, son zamanlarda yurtdışında Türk Edebiyatı üzerine hazırlanmış en kapsamlı dosyada Burhan Sönmez, Mario Levi, Birhan Keskin, Altay Öktem, Nalan Barbarosoğlu, Erkut Tokman, Buket Uzuner, Selim İleri, Karin Karakaşlı, İlhan Sami Çomak, Hakan Günday, Zeynep Çolakoğlu, Haydar Ergülen, Aslı Erdoğan, Nazlı Karabıyıkoğlu gibi birbirinden değerli öykücü, romancı ve şairler bulunuyor. Derginin websitesinde ayrıca European Literature Networkköşesinde bu sayıyla ilintili olarak Deniz Durukan'ın şiirlerine de yer veriliyor. Sayıda fotoğraf sanatçısı Hakan Bıyıklıoğlu'nun çalışmaları da görülebilir. Sayıya online ulaşmak için https://www. trafikaeurope. org/ linkine tıklayabilirsiniz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/05/kendi-cizimleriyle-cemal-sureya-ilk-kez-aksmde", "text": "Küçükçekmece Belediyesi, Cemal Süreya'nın aramızdan ayrılışının 30'uncu yılında, kendi çizimlerinin ve çağdaş sanatçıların yorumlarının bulunduğu özel bir sergi ile anacak. Cemal Süreya' nın kız kardeşi ve yeğenleri de ilk kez bir anma etkinliğine katılacak. Küçükçekmece Belediyesi, Türk şiirinin önemli isimlerinden Cemal Süreya'yı aramızdan ayrılışının otuzuncu yılında özel bir etkinlikle anacak. Cemal Süreya' nın, ilk kez sanatseverlerle buluşacak el çizimlerinin yer aldığı sergi, Atakent Kültür ve Sanat Merkezi'nde, Küçükçekmeceliler ile buluşacak. Günümüz sanatçılarından 40 önemli ismin, Cemal Süreya'yı, yaşamı ve eserleri üzerinden ele aldığı sergi, 8 Ocak'ta kapılarını açacak. Ayrıca, açılış akşamı Babazula'nın kurucusu Murat Ertel, Esma Ertel ve şair, yazar, oyuncu Orhan Alkaya da ortak performansları ile Süreya'nın şiirlerini müzikle buluşturacak. 40 sanatçının, fotoğraf, resim, video, enstalasyon ve seramik çalışmaları ile Cemal Süreya'nın el çizimlerinin yer aldığı 'Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor, Cemal Süreya'yı Anlamak' isimli sergi, Atakent Kültür ve Sanat Merkezi'nde 9 Şubat tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Bilgi almak isteyenler; 444 4 360 /8070 nolu telefonu arayabilir. Sergide, alanlarında uzman 40 sanatçı, Ara Güler, Bahar Oganer, Cemil Ergün, Çağdaş Erçelik, Deniz Gökduman, Devabil Kara, Devrim Erbil, Fırat Bingöl, Fırat Neziroğlu, Görkem Dikel, Güneş Acur, Halime Türkyılmaz, Hülya Sözer, Hüseyin Işık, Hüseyin Rüstemoğlu, İpek Şenel, Mehmet Kavukçu, Nazan Azeri, Nezihe Bilen Ateş, Reşat Başar, Selahattin Yıldırım, Zafer Erkan, Ragıp Basmazölmez, Balkan Naci İslimyeli, Turgay Kantürk, Serdal Kesgin, Raziye Kubat, Şevket Sönmez, Nevhiz Tanyeli, İpek Tekil, Metin Üstündağ, eserleriyle yer alacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/05/mutluluk-resimlerimiz-sergisi-ankarada", "text": "Fotogerçekçilik akımının Türkiye'deki ilk temsilcilerinden Nur Koçak'ın en kapsamlı sergisi Mutluluk Resimlerimiz, İstanbul'dan sonra Ankara'da. 8 Ocak 16 Şubat 2020 tarihleri arasında gezilebilecek sergi, SALT Beyoğlu ve SALT Galata'nın ardından Ankara'da, Çankaya Belediyesi iş birliğiyle Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştiriliyor. Sanatçının 1981 tarihli bir işinden esinle adlandırılan serginin ÇSM sunumu, 1970'ler ile 2010'lar arasındaki resim serileriyle heykellerini bir araya getiriyor. Kadın dergilerinden Hollywood sinemasına popüler kültürün yaygınlaşması ve Türkiye'deki yansımalarını eleştirel bir gözlemci anlatıcı olarak irdeleyen Koçak'ın sanat pratiğine ayrıntılı bir bakış sağlıyor. Mutluluk Resimlerimiz, 1960 öncesi kentli orta sınıfın beğenileri kadar, Türkiye sinemasının ilk yıldız oyuncusu, yapımcı ve yönetmen Cahide Sonku'nun üretimlerinin göz ardı edilerek itibarsızlaşmasına gönderme yapan bir dizi resmin ilki Cahide-Önce (1996-1999) ile başlar. Sanatçı, 1945 yapımı Yayla Kartalı filminde inci kolyesi, sigarası ve melankolik bakışlarıyla arzu nesnesi bir kadını canlandıran Sonku'nun portresini, sinema perdesindeki görkeminden esinle devasa bir tuvale aktarır. Koçak, bu işi takip eden Fetiş Nesneler (1974-1988) ve Nesne Kadınlar (1975-1979) serilerinde, Paris'te devlet bursuyla resim eğitimi alırken topladığı kadın dergilerinden görsel unsurları kullanır. Başlangıcı, sanat pratiğinin miladı olarak nitelediği, 1974 tarihli Vivre resmi olan Fetiş Nesneler'de, popüler tırnak cilası, ruj ve parfüm markalarının albenili fotoğraflarını işlev ve bağlamından kopararak anıtsal boyutlara taşır. Nesne Kadınlar'daki Kırmızı ve Siyah (1976) ve Siyah File (1974) gibi işlerdeyse, iç çamaşırı, mayo ve bikini reklamlarının yüzü olmayan kadınlarını anonimleştirerek yan yana sıralar. Küreselleşen tüketim kültürünün İstanbul'un merkezindeki mağaza vitrinlerine etkisine bakan Vitrinler'de (1989-2019), boncuk işlemeler ve parlak taşlarla süslü file çoraplar, dantelli iç çamaşırları ve türlü aksesuar sokak imgeleriyle iç içe geçer. Bu serideki fotoğraf ve resimler, o zamana dek mahrem sayılan ürünlerin teşhir edilmesiyle kadın bedeninin seyirlik bir nesne olarak kimliksizleştirilmesini sorgular. Bir subay kızı olan ve çocukluk ile ilk gençlik yıllarını başkentte geçiren Koçak'ın Aile Albümü (1979-2012) serisi, anne babasının evlendiği 1930'dan 1950'lere özel günlerde, çoğu stüdyoda çekilmiş hatıra fotoğraflarını temel alır. Toplumun her üyesine belirli bir rol atadığı, ideal cumhuriyet ailesini temsil eden portrelerde, üniformalı baba figürü ailenin kurumsallığını, özverili anne figürü destek ve devamlılığı, özenle giydirilmiş çocuklarsa umutla bakılan geleceği yansıtır. ÇSM sunumundaki son seri, toplumsal belleğe kazınmış mutluluk mizansenlerini buluşturur. Sanatçının, bir dönem bağımsız bir kadın gazetesi olarak yayımlanan Kelebek'teki Mutluluk Resimleriniz köşesinden yola çıkarak yaptığı siyah beyaz çizimlere Cağaloğlu'ndan toplama, romantizm temalı asker kartpostallarına müdahalelerle ürettiği bir dizi iş eşlik eder. Deneyimler ve temsilleri arasındaki uyumsuzluğu öne çıkaran Mutluluk Resimleriniz (1981) serisi, aynı zamanda, Koçak'ın 1970'lerin sonunda katıldığı posta sanatı sergileriyle gitgide artan kartpostal kullanımını görünür kılar. 1941 doğumlu Koçak, ilk resim çalışmalarını, ilk ve orta öğrenime devam ettiği TED Ankara Koleji'nde Turgut Zaim'le yaptı. Liseyi bitirdiği Washington'da, soyut dışavurumcu Leon Berkowitz'in öğrencisi oldu ve okulun en iyi resim öğrencisi seçildi. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi yıllarında öncelikle Adnan Çoker galerisinde; ardından Cemal Tollu ve Neşet Günal atölyelerinde çalıştı. Akademide egemen resim anlayışına karşın 1973'te fotogerçekçi resimler üretmeye başladı. Sanatçının mecra ve teknik seçimindeki kararlı yaklaşımını vurgulayan Mutluluk Resimlerimiz, feminist bakış açısına sahip işleriyle kadın kimliğinin yok sayıldığı ya da arka planda bırakıldığı sanat tarihsel anlatının dönüşümüne sağladığı katkılara dikkati çeker. Sanat tarihçisi Ahu Antmen ile SALT'tan Amira Akbıyıkoğlu tarafından programlanan sergi, ÇSM sunumuna özel olarak yeniden kurgulandı. Antmen ile Akbıyıkoğlu'nun açılış kapsamında sanatçıyla ÇSM'deki Yaşar Kemal Konferans Salonu'nda 8 Ocak 2020'de saat 18.30'da yapacağı söyleşi, herkesin katılımına açık ve ücretsizdir. Gelecek programlar, saltonline. org ve SALT Online sosyal medya hesaplarında ayrıntılı olarak duyurulacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/06/mustafa-cavusogludan-baki-ayhan-t-soylesisi", "text": "- Mustafa Çavuşoğlu: Kimi şairler, çeşitli sebeplerle ilk şiirlerini yok sayar veya unutulmasını ister. Mesela Edip Cansever, ilk iki kitabını beğenmediği için reddetmiştir; Hüseyin Ferhad, toplu şiirlerin içine ilk kitabını alırken kimilerini yeniden yazmış ve çoğunluğunu dışarıda bırakmıştır. Baki Ayhan T.'nin de toplu şiirlere almadığı bir ilk kitap olduğunu okumuştum, bu şiirlerin dışarıda bırakılmasının sebeplerinden bahsedebilir misiniz? - Baki Ayhan T: Aslında, doğrusu ben o kitabı tamamen yok sayma isteğinde değildim. Hatta bazı röportajlarda o kitaptan zaman zaman bahsettim de. Ne var ki izlerçevrede Hileli Anılar Terazisi o kadar ilk kitap olarak anıldı ki ben de lise sonda öğrenciyken yayımladığım ilk kitabımı usul usul unutmaya başladım. Belki de böylesi daha isabetli oldu çünkü o kitaptaki şiirlerle Hileli Anılar Terazisi'ndeki şiirlerim arasında dağlar kadar fark var. O ilk denemede, sürrealist imgelerle kaleme aldığım birkaç parça dışındakileri bugün neredeyse tamamen unuttum diyebilirim. Biraz Turgut Uyarvari bir değişim yaşadım o süreçte. Adana'da Yeni Adana gazetesinde birkaç şiir yayımladıktan ve lise sonda bir kitap çıkardıktan sonra İstanbul'a geldim. Dünyam değişti... Eşyaya bakışımda, insanlarla ilişkilerimin seyrinde ciddi değişiklikler oldu. Doğal olarak, yazdığım şiir de farklılaşıp olgunlaştı. Adana da büyük bir kent ama İstanbul bir başka. Yaşananda artan gerilim şiirlere de doğrudan yansıdı. Metropolün sunduğu yaşam olanakları elbette son derecede geniş, ayrıca metropolde aykırı yaşamalara yelken açmak, saklanmak, kalabalıklara karışmak kolay. İlk kitaptaki şiirlerde de büyükşehirde yaşamanın gerilimin içeren yönler vardı; Bir Geceden Dört Kare Film, Bir Geceden İki Kare Film, Serüven, Yaşam Bulaşığı başlıklı şiirler hiç de fena değildi 15-16 yaş için. Belki toplu şiirlerin yeni baskılarına oradan 4-5 şiir koymalıyım... - Uzak Zaman Övgü ve Fırtınaya Hazırlık kitabınızda, Soylu Yenilikçi Şiir manifestosunda önerdiğiniz simetrik yapılı biçime (1+2+3+4+3+2+1) bağlılık var. Daha sonra Kopuk ve Beş Diyalog kitabınızla bu biçimsel önerinizden vazgeçip serbest biçime ve farklı konulara yöneliyorsunuz. Baki Ayhan T.'yi, simetrik yapıdan vazgeçirip yeni arayışlara yönelten sebepler nelerdir? - Tek değil çeşitli nedenlerden söz edilebilir. İlk neden, şairin dediği gibi, bir manifestoyu önce, yazan terk eder. Evet, Hileli Anılar Terazisi'nden sonraki iki kitabı dolduran şiirlerin tamamını simetrik yapıyla kaleme almıştım. Kopuk'taki şiirlerse artık bu yapıdan kopmak ve daha serbest davranmak gerektiğini düşündüğüm, duyumsadığım dönemde biçimlendi. Daha özgür davranmak istedim dize kümelenişlerinde. İkinci bir neden olarak da yaş ilerledikçe dünyayı görüşümün, algımın değişmesini söyleyebilirim. Gündelik hayatta, Hileli Anılar Terazisi'ndeki şiirleri yazdığım dönemdeki gibi sert diyebileceğim değişimler yaşadım. Biçimden, eski şeylerden kopmak lazımdı! Öyle de oldu! Hayat nereye giderse şiir oraya gidiyor bende. Akademide olduğumu öğrendiklerinde bende klasik bir akademisyen portresi görmeyi bekleyenlerin beni tanıdıktan sonra çok ama çok şaşırdıklarına defalarca şahit oldum. Klasik şiire mesafeli, hayatta ve edebiyatta modernist, usta-çırak ilişkisine inanmayan biriyim. En büyük övünçlerimden biri, yeniliğe inanmaktır. Gerçi edebiyatta epeydir, modernlerin artıklarıyla beslenen postmodernlerin sözü geçiyor, benim gibi modernistleri konvansiyonel buluyorlar. Fakat onlara kötü bir haberim var; modernler geri döndü, dönüyor, dönecek. Herkes kendisini Yeni Modernizm'e hazırlasın, fırtınaya hazırlık yapsın... - Baskı dönemlerinde, şairlerin umutsuz olmasıyla ölüm ve intihar konularına yakın durduklarını görmüştüm. Sizin şiirinizde durum biraz farklı, Hileli Anılar Terazisi'yle başlayıp Bilet Geçmez Gemisi'yle de devam eden bir yakınlık var ve sadece şiir başlıklarına bakılsa bile bu konu dikkat çekiyor. Bu yakınlığı, kapitalizmin ve kent yaşamının şiirinizdeki bireyi çıkmaza sürüklemesi olarak yorumladım. Elbette doğrusunu sizden öğreneceğiz, bu bağlılığın sebeplerinden bahsedebilir misiniz? - Kent yaşamından yakınan biri değilim. Tam tersine İstanbul'dan biraz uzak kalınca egzoz kokusunu, kalabalıkları, caddeleri, trafiği özleyen biriyim. Kırda bayırda, deniz kenarında bir-iki haftadan fazla duramam. İnsan doğasının ağaç, kuş, böcek kapsamlı dış doğa içinde yaşamaya uygun olup olmadığından emin değilim. Hiç değilse modern insan için bundan emin değilim. Birey her zaman çıkmazdadır, bunun kırdan kente geçişle ilgisi yok. Bir an için ilgisi olduğunu düşünsek bile ne yapacağız? Televizyonu, bilgisayarı, telefonu, uçağı falan bir kenara atıp çobanlığa mı başlayacağız? Siz bakmayın o kır-köy güzellemesi yapanlara; birini bir köye koysanız ordaki dedikodudan, çekememezlikten, yabansılıktan kaçacak delik arar! Kır benim için insanın ilksel zamanlarına, özelde de kendi çocukluğuma duyulan bir nostaljiden başka bir şey değildi. Dünya ilksel zamanlarda olduğu gibi kalsaydı fena mı olurdu? Elbette fena olmazdı. Hatta belki daha iyi olurdu... Uzak Zamana Övgü'de bunu işleyen pek çok şiir var. Fakat artık o günlere dönmek mümkün değil, dönmek de gerekmiyor zaten. Yerimiz, bugünkü dünyadır; büyük şehirlerdir. Köyü özleyen köyüne dönsün, dağlarda türkü söylesin ama unutulmasın ki şehirden sıkılan adamdan şair olmaz! Ölüm-intihar izleklerine gelince... Galiba ergenlik zamanlarımdaki gerilimi biraz geç atlattım; Hileli Anılar Terazisi'ndeki görüntü onun sonucu olabilir. O gerilimden şikayetçi değilim esasında; pek çok şairden farklı olarak, çocukluğun saflığına ergenliğin gerilimini de eklerim şairliğin esinsel şartlarından olarak. Esin? Elbette esine inanırım ve hep inanacağım. - Sele Kapılan Küre, Melal, Metrobüs ve daha birçok şiirinizde, kapitalizme ve onun yarattığı kent yaşamına tepki gösteriyorsunuz. Kent yaşamına alternatif olarak çocukluğunuzu ve çocukluğunuzun geçtiği bahçeli evleri olumluyorsunuz. Sezai Karakoç da Balkon ve Bahçe Görmüş Çocukların Şiiriyle kente olumsuz bakar. Mutluluğun yakalandığı yer ve kent eleştirisi bakımdan bahçenin, doğanın öne çıkarılışı dikkate alındığında bu örtüşmeyi nasıl yorumlarsınız? - Yukarıda da değinmeye çalıştım, kent yaşamı benim olmazsa olmazımdır. Bir tepkisellik varsa bunu kır-kent ikileminde değil de masumiyetin yitirilişi bağlamında ele almak lazım. Doğanın saflığı tamam, iyi, güzel ama ben bunu çocukluk yıllarımda doya doya yaşadım zaten. Yani bendeki bağlılık esasında ağaca-kuşa-böceğe değil, doğa içinde geçen zamanlara, o an ların masumiyetine, yaşantıya dayalı o imgeyedir. Adana'ya yakın bir yaylaya çıkardık yazları. Babam hem acayip şekilde çalışkan hem de ehlikeyf bir adamdı. Biriket imalatıyla uğraşırdı, büyük bir imalathanemiz vardı, döneme göre işler yoğunsa 2-3 makinede 4-6 işçi çalışırdı. Yoğunluğa rağmen yaz yaklaşınca imalathaneyi kapatır veya tek makineye indirirdi, birkaç ay kalmak üzere kendi elleriyle düzenlediği koca bir bahçe içindeki yazlığımıza giderdik. Orada haftalar aylar boyunca hemen her gün sabahtan akşama kadar bahçede, eve yakın koruluklarda veya uzak ormanlarda dolaşırdım. Bazen yalnız başıma, bazen arkadaşlarla veya ağabeylerimle... Sayısız defa bir tepeye çıkıp güneşin doğuşunu, batışını izledim. Sayısız defa yağmurlardan sonra çıkan pırıl pırıl gökkuşağını seyrettim. Bir tırtılın bir çiçek üzerindeki yürüyüşüne yakından baktım. Gölcüklerde, derelerde tayyare böceklerinin parıltılı kanat titretişlerini yakından izledim. Ağaçların altında saatlerce kitap okudum, hayal kurdum, uzanıp dinlendim, uyudum. Adeta Werther gibi zamanlar geçirdim orada. Sonra, 1985'te üniversite okumak için İstanbul'a geldim ve tek başıma yaşamaya başladım. Neredeyse, o anlamda, doğa bitmişti benim için. Elbette zaman zaman büyük parklarda zaman geçirip o günleri andığım oluyor ama büyük kent, mağazalar, kalabalıklar, benim için daha yaşamsal öneme sahip. Mutluluğun yakalandığı yer olarak doğa, çocukluk ve bunların masum buluşması çocukluk anılarımla ilgilidir. Yoksa, bugünkü ben büyük kentten yanayım, kentle iç içeyim. Evlerin balkonlusunu, caddelerin insanlısını, vitrinlerin ışıklısını, restoran ve kafelerin kalabalık olanını severim. Metrobüsü ve metroyu severim. İlksel insanın mutlu, huzurlu, barışsever falan olduğunu iddia edenler, filozofun sözünü unutmasın: Birey her zaman çıkmazdadır ve insanoğlu işe hırsızlık ve cinayetle başlamıştır. - Günümüzü ve günümüz ruhunu eleştiren bir şiiriniz var, dikkat çekiyor. Gürültülü Gemi şiiriyle Yahya Kemal'in ruh göçünü anlattığı Sessiz Gemisini dönüştürüp çağı eleştiriyorsunuz. Yine benzer bir şekilde Melal şiiriyle de Ahmet Haşim'in O Beldesine göndermede bulunarak günümüzü eleştiriyorsunuz. Önceki yüzyıl şairlerinin bir kısmı, istediği bir yaşam bulamadığı için O Belde gibi ütopyalar yaratır. Diğer kısmı da hayalindeki ülkenin başka memlekette olmasından dolayı oraya gitmeyi veya kendi ülkesinin de benzer şekilde yönetilmesini ister. Bu doğrultuda da Sait Faik'in Arkadaş, Melih Cevdet'in Yağmurun Altında şiiri örnek verilebilir. Sizdeki durumu, Ahmet Haşim'e yakın buldum. Kapitalizmin her yeri kuşattığı bu çağda gitmek istediğiniz bir ülke yok. Bilet Geçmez Gemisi şiirinizin farklı okumaları yapılabilir ama bu şiirinizle yeni bir yaşamdan yana olduğunuzu düşünüyorum, yanılıyor muyum? - Ahmet Haşim'e, evet, yakınım, her bağlamda değil elbette ama çok yakın hissederim kendimi ona. Hatta bir ara biyografimin sonuna Haşim'e özel bir sevgisi var yazdırırdım. Diğer taraftan; günümüze yönelttiğim eleştirilerimin çoğu postmodern eğilimleredir esasında. Bir anlamda, moderni değil, bir sirk olarak gördüğüm postmodernliği eleştiren biriyim. Bunun doğru koyulmasını isterim. Bilet Geçmez Gemisi'nde de talancı zihniyeti eleştirdim, insan olarak kalabilme erdemiyle yaşayanların yanında yalancı ve talancıların, iftiracıların yeri olmadığını vurgulamaya çalıştım. Şairin çağa, zamana itirazı iki şekilde gelişiyor; ilki insana ilişkin olan taraftır ve orada insani tepkimizi koyarız. Diğeri, şiirde yer bulma biçimi olarak itiraz ve tepkilerdir ki bu noktada şiirin doğası da işin içine girer. Kesişim alanına iyi bakmak lazım. Eski, köhne zamanlarda yaşamıyoruz. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu kavramış biri olarak her zaman yeniden yanayım. Şiirde de hayatta da... - Kopuk ve Beş Diyalog'la başlayıp Bilet Geçmez Gemisi'yle devam eden yeni bir döneminiz var. Bu toplumsal döneminizde, sayı olarak az olmakla birlikte güncel kimi olayları da şiirinizde işlediğiniz görülüyor. Örneklemek gerekirse Kopuk'ta yer alan Sigara 69, Barbarların Saldırısı, Virüs ve Çöplük şiirinizi güncelin farklı yorumları olarak okudum. Bu şiirlerinizde eleştiri biçiminde ironi dilinin öne çıktığı görülüyor. İroninin yasak yıkıcı özelliği düşünüldüğünde, politik olanın eleştirisini de yaptığınız söylenebilir mi? - Ben, hemen her konuya belli bir estetik, belli bir perspektif arkasından bakan biriyim. Şiirin derinden ilerlediğini düşünürüm, kendi şiirimin de bu derin ilerleme içinde olduğunun farkındayım. Bu bağlamda olmak üzere; güncel politika, ilgilenmekten hazzettiğim bir alan değil. Hatta genellikle bunu zaman kaybı olarak da düşünürüm. Fakat bazen öyle olay ve durumlarla karşılaşırız ki insanilik bağlamında şiirlik bir malzeme yükselir oradan. Şaire dokunan her şeyin şiire dahil olduğunu fark ettiğimiz zamanlardır böyle zamanlar. Sadece sözünü ettiğiniz şiirlerde değil, örneğin, Uçan Ayakkabılarda, Fırtınaya Hazırlıkta, Sığır Çobanında ve daha pek çok şiirde de böyle bir katman vardır. Sigara 69u, evet, tam da sigara yasağının uygulanmaya başlandığı günlerde bizzat yaşadığım bir durum üzerine kaleme aldım. Hem onda hem ötekilerde yine de güncelde kalmayıp temayı derinleştirmeye çalışmışımdır son tahlilde. Hatta Uçan Ayakkabılarda masalsı bir hava katmaya çalışmadım da değil. - Bilet Geçmez Gemisi'nde, önceki kitaplarınızdan farklı olarak yaşamınızın daha merkezde olduğu ve şiirlerinizin çoğunluğunun otobiyografik nitelik taşıdığı görülüyor. Bu şiirlerin bir kısmı Kendini Simurg Sanan Karga, Karton Şaire ve Mezarlarınıza Tüküreceğim gibi hem ironi hem de sertlik düzeyi olan başlıkları içeriyor. Önceki dönem şairlerinde olduğu gibi kuramsal hesaplaşmaların şiirde de sürmesi olarak yorumlayabilir miyiz bu şiirlerinizi? - Aslında Hileli Anılar Terazisi'nde, Uzak Zamana Övgü'de, Kopuk'ta da öyledir. Bilet Geçmez Gemisi'ndeki farklılık, yaşananın sosyal boyutunun ağırlıkta olmazı ve ironize edilmesidir. Ayrıca, evet, haklısınız, benim daha çok edebiyat dünyasındaki yaşantılarıma dayalı şiirlerdir o söyledikleriniz. 2011 eşiğindeki muhatapları da bellidir ama yine sadece orada kalmadım, şiirlerin daha kapsamlı, daha çağrışımlı olması için çaba harcadım. Edebiyat içi değer arayışlarının yansımaları da az değildir. - Yakın zamanda yeniden tartışma yaratan genç şair/yaşlı şair konusuyla devam edelim istiyorum. Sosyal medyada başlayıp kimi gazete ve dergilere de taşınan bir konu oldu. Bunlardan biri de Gazete Duvar'da, Enver Topaloğlu'nun vasat sorularla görüş istediği Genç şairler rahatsız, eski kuşaklar endişeli mi? soruşturmasıydı. Soruşturmadaki sorular, gençlerle ilgiliydi ama yeni yazmaya başlayan herhangi bir gencin fikrine yer verilmemişti ve konu yaş, kuşak çatışması olarak ele alınmıştı. Sözü şuraya getirmek istiyorum: Dağlarca'dan İlhan Berk'e, Cemal Süreya'dan Turgut Uyar'a birçok şair, şiir yaşamı boyunca aranışlarda bulunmuş ve farklı aşamalara geçmiştir. Bu bağlamda eskimiş bir şiiri sürdüren şaire genç şair, şiiriyle sürekli yeni aranışlarda bulunan şaire yaşlı şair denebilir mi? - Söz konusu soruşturmaya şöyle bir baktım; evet, derinliksiz ve dardı. Sanırım kendi aramızda konuyu bir görüşelim şeklinde bir düşüncenin ürünüydü. En azından bende o izlenimi uyandırdı. Pek de yansıma bulmadı zaten izlerçevrede. Biraz şeye benzemiş; hani bir televizyon kanalını açarsınız kadın ve aile konusu tartışılmaktadır ama stüdyoda hiç kadın yoktur! Neyse, geçelim... Meselenin özüne gelirsek: Şairin genci her zaman daha heyecanlı, tutkulu, coşkulu olur. Gençken, imgeler kaçacakmış gibi yazarsınız. Benin en sevmediğim şair tipi genç olduğu halde molla gibi davrananlardır; ağır olayım da molla desinler! Yeni kuşakların ortaya çıkış ve gelişme dönemlerinde iki şey çok tartışılır: 1. Genç şair, 2. Şiir ölüyor mu? Yaşlı şairler şiirin giderek zayıfladığını hatta kendileriyle birlikte öldüğünü zanneder, gençler ise şiirin asıl kendileriyle başladığını düşünür. Burada yaşlı şairlerin bir kompleksle davrandığını söyleyebiliriz. Benden sonra şiir yazılmaz! Bu, yeni edebiyatımıza Yahya Kemal'in armağanı olan bir sinsiliktir. Genç şairin durumu, duruşu daha önemlidir. Genç şair bir yandan şiirin kendisiyle başlamakta olduğuna inanabilir ama bir süre sonra ayakları suya erdiğinde geçmiş değerlere bakma ihtiyacı duymaktan da kendisini alamaz. Bu böyledir ama burada şairin geçmişe yenik düşmemesi gerektiğini de vurgulamalıyım. Bizde geçmişe bakan şairler genellikle Yahya Kemal, Necatigil, Şeyh Galip güzellemesi yapmanın, yazmanın ötesine geçemiyorlar! Geçmişe, yalınkat bir geleneğe yaltaklanmaya çalışmak değil, ona asimetrik bakmaktır şaire yakışan. Yahya Kemal'in Sessiz Gemisine binip dar ufuklara yol almaktansa ona karşı Gürültülü Gemiyi yazabilmektir. - Sosyal medya, yaşamın birçok alanında olduğu gibi edebiyatta da gündem belirler hale geldi. Şiir üzerine tartışmalar, sataşmalar, dergilerden sosyal medyaya kaymış durumda. Artık dergiler de sosyal medyadaki kimi başlıkları dergi sayfalarına taşıyor. İyi şairlerle iletişim olanağı sağlaması, kimi tartışmalarla öğretici ve düşündürücü olması, sosyal medyanın olumlu yanı olduğu gibi hayatında ilk defa duyduğu konu hakkında düşünmeden söz almaya çalışanları, saygısızları, muhbirleri barındırmasıyla da olumsuz yanı var. Sözü şuraya getirmek istiyorum: Dergilerde yer alamayacak kişilerin kendi dergisini çıkarması ve sosyal medyada usta şairlerle arkadaş olması, gelenekte yer etmiş şairlerle eşitlendim hissini uyandırıyor olmalı ki bunu dile getirenler de oluyor. Vasat şairlerle yeni yazmaya başlayanların, sanat ortamında demokratik taleplerde bulunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? - Evet, maalesef böyle bir durum var; yani artık edebiyata, kültüre ilişkin pek çok şey sosyal medyada tartışılıyor, sorunlara sosyal medyada çözüm aranıyor. Maalesef diyorum çünkü biz toplum olarak yazılı kültürü içselleştirmeden tekrar sözlü kültüre döndük. Sosyal medyanın kullanılış biçimine bakıldığında sözlü kültürün yaygın olduğu dönemlerden farklı bir görünüm belirmiyor: dedikoducular, iftiracılar, sahte hesaplarla her lafa yetişmeye çalışanlar, internette birkaç şiir yayımlayınca kendisini Baudelaire sananlar vs. vs. vs. Ama galiba haklısınız en dayanılmaz olanı eşitlenme tavrı. İyi şair-kötü şair tartışmasını geçtim, yaştan dolayı duyulması gereken saygı da yok onlarca genç arkadaşta! Yani, face'te iki çift laf edince, birkaç samimi paylaşım gerçekleştirince kimse kimsenin kırk yıllık dostu falan olmuyor arkadaşlar. Biraz sınır koymak iyidir. Yıllar önceki bir röportajımda Edebiyat dünyası çok karışık, kimin eli kimin cebinde belli değil, biraz mesafe, biraz aristokrasi lazım. dedim diye köylü şairler tayfasının hücumuna uğramıştım. Seçkincilik, jakobenlik, asalet ayrımcılığı! falan diye veryansına girişmişlerdir. Elbette seçici ve seçkinci olmak zorundayız. Yahu insan berberini bile belli ölçütlere göre seçiyor. Arkadaş olacağım şaire karar verirken mi seçici, seçkinci olmayacağım?! Biz yine de sosyal medya hadisesine iyi tarafından bakalım çünkü bizler yazılı kültürü içselleştirmiş kesimdeyiz. Kendi bulunduğumuz yerden baktığımızda kazanımların kayıplardan fazla olduğunu görebiliyoruz. Yeni yayınların takibi, hızlı iletişim, dergi duyuruları, etkinlik haberleri... sosyal medyadan takip edilebiliyor. Ben 1969 doğumluyum ve bizim kuşak çok ilginç bir yerde duruyor. Bir yandan aile çevresinde sözlü kültüre tanıklık ettik, yirmili yaşlarımıza erişmeden yazılı kültürün yoğun etkisiyle yaşadık, arada çok küçük yaşta radyoyla hemen ardından da televizyonla tanıştık, yani sözlü kültürden görsel kültüre geçilen yıllarda da gözlerimiz dünyaya, olan bitene açıktı. Şanslıyız çünkü sözünü ettiğim dönemlerin hemen hepsini de sindire sindire yaşadık. Şimdi de internet ağının tam ortasındayız ve geçmişteki deneyimlerimizin bizde bıraktığı derin izler sayesinde internette olan biteni hayatın merkezine koymuyoruz. Hele bir bakalım... deme erdemine sahibiz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/08/cemal-sureya-aniliyor", "text": "Türk şiirinde modernist bir hareket olan İkinci Yeni şiirinin öncü şairlerinden birisi olan Cemal Süreya, vefatının 30. yıldönümünde 4. kez düzenlenen Uluslararası Şiir Buluşmasında 9 Ocak 2020'de Saat 18.00'de Maltepe Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde anılıyor. Vedat Akdamar, Mesut Şenol ve Emel Koşar moderatörlüğünde Maltepe Belediyesi Türkan Saylan Kültür Merkezi'ndeki gerçekleştirilecek etkinlikte İran, KKTC, Yunanistan, Rusya, Cezayir, Romanya ve Türkiye'den konuşmacı ve sanatçılar yer alırken Muzaffer Özdemir' de türküler söyleyecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/09/izmir-kanguru-kultur-merkezi-yenilendi", "text": "İzmir Kanguru Kültür Merkezi, 6 yıldır hizmet verdiği mekanını yeniden düzenledi. Anılan merkez butik kitabevi, cafe, bireysel ya da grup faaliyet ve çalışmalarının sürdürülebileceği bir sanat ortamına dönüştürüldü. Burada günlük gazeteler, edebiyat dergileri, fanzinler, baskısı olmayan kitaplar, yeni yayınlanan kitaplar ve İzmirli yazarların kitapları bulunacak. Hafta sonu sanat söyleşileri ise, aralıksız devam edecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/14/nezihe-altug-mustafa-firatla-derin-uykuyu-konustu", "text": "Edebiyat eseri bir yandan içinden çıktığı dönemin toplumsal koşullarına ve sosyal gerçekliğine ışık tutarak, bir yandan da eserin yazarı bir yaratma edimi içersindeyken bile belli bir sosyo-kültürel ortama arkasını yasladığı için, sosyolojik incelemeye konu olabilecek önemli bir araştırma nesnesidir. Edebiyat, ayrıca yazarlar, kitaplar, basın-yayın-dağıtım kurum ve örgütleriyle okuyucu gruplarından oluşan dört boyutlu ilişkiler ağına dayanarak var olduğu için de toplumsal bir olgudur. Mühür Yayınlarının amacı; imkansız bir kitabın mümkün olan her formülasyonunu sonuna kadar tüketmektir; tamamen yaşamın yerine geçecek, hatta yaşamımızı metnin bütün kombinasyonlarını içeren engin bir okumaya dönüştürecek kitaplar ve dergiler yayımlamak. Bundan böyle polisiye, fantastik ve psikolojik gerilim eserlerini de yayınlanacağını Fobos Yayınları adıyla hayata geçirdi. Mustafa Fırat'ın Fobos Yayınlarından' Derin Uyku adıyla çıkardığı psikolojik gerilim romanı raflarda yerini aldı. Dersaadette Sabah Cesetleri adıyla yayınladığı ilk romanının kahramanı Ali Canib'le Mustafa Fırat, okura roman dalında ilk gözünü kırparken, onunla yaptığım bir söyleşide bir sonraki kitapta bambaşka bir düzen, bambaşka kahramanlar göreceksiniz. Geçmişten yararlanan bir kurgu daha geliyor diyebiliriz. Bu arada bütün bunları ne zaman yazdığımı soran arkadaşlarıma hep söylüyorum bu koşuşturma içinde. Diyorum ki uykumdan çalıyorum. İnanın buna. Uykudan çalınmamış zaman ne kadar değerlidir ki? demişti. Mustafa Fırat Derin Uyku romanının atmosferini en ince ayrıntılarına kadar, bir matematikçi ve şair titizliğiyle kurarak, okuyucuyu adeta bu atmosferin en kuytu köşelerine çeker. Derin Uyku gerçekte de uykudan çalınmış zamanların kitabı mı? Ya da edebiyatla psikanalizin buluştuğu yerin kitabı mı? Diye sordum. Mustafa Fırat- Esrime demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Esrimenin de içinde olduğu bir ruh hali demek daha doğru olur kanaatindeyim. Kapsayıcı kelime travma diye düşünüyorum. Hepimiz gündelik hayatımız içinde irili ufaklı travmalardan geçiyoruz çoğunu fark etmiyoruz bile ya da fark etmediğimizi sanıyoruz oysaki beynimiz her şeyi kaydediyor. Bilinçaltımız dehlizlerle dolu. Romanı çok da fazla ifşa etmeden şunu belirtebilirim, ben Derin Uyku' da bu dehlizlere düşüp kaybolan birinin hikayesini anlatmaya çalıştım. Mustafa Fırat- Kişilerin iç dünyasını teknik verilerin ötesine taşımak ve bunu sembollerle, meteforlarla estetize ederek bir sanat haline getirmek kuşkusuz edebiyatın işi. Bu bağlamda, yazmak zihinsel karmaşayı ya da duygusal çatışmayı düzenlemek olarak da nitelendirilebilir. Ve buna eşlik eden okur da kendi zihinsel ve duygusal süreçlerini kurduğu özdeşimler yoluyla, yazardan devraldığı düzenleme ve anlamlandırma eylemine devam edebilir. Buradan hareketle, okur üzerinde bu denli iyileştirirci etkisi bulunan edebiyatın yazar üzerindeki etkinsi nasıl değerlendirmeliyiz sorusuna da kendi kendine cevap vermelidir. Mustafa Fırat- Sondan başlamak en iyisi; evet bedenimiz savaş alanımız. Yaşadığımız dünyada hepimiz bedenimizle varız ve mücadele ediyoruz. Bu mücadele öleceğimiz ana kadar da devam ediyor. Bu bağlamda baktığımız da bedenimiz ve ruhumuz savaş ve savunma alanımız. Bir de tabii ki bedenimizin ve ruhumuzun içinde olan savaşımlar var. Bazılarının farkında olduğumuz bazılarının farkında olmadığımız. Bu savaşlar daha doğrusu yaşamak bedenimizde ve ruhumuzda tahribatlar açıyor, açabiliyor. Bazılarıyla baş edebildiğimiz bazılarıyla baş edebildiğimiz tahribatlar. Gündelik yaşamın gelgitleri arasında alışkanlıklarımızın bizi getirip bıraktığı tahribatlar belki de. Anlatmaya çalıştığım şu; hayatta kalmak için savaşmak zorundayız. Güne somurtarak da gülerek de başlayabilirsiniz. İkisi de sizin kararınızdır. Ama sizi götürdükleri yerler farklıdır. Dünyayı değiştirme sorusuna gelince bütün fantastik yazarlar dünyayı değiştirmek isterler mi bundan o kadar emin değilim. Onların bence yapmak istedikleri, dünyayı değiştirmekten ziyade başka bambaşka bir dünya yaratmak. Fantastik romanlar yazan bir yazar olmadığım için en azından şu ana kadar- dünyayı değiştirmek ya da yeni bir dünya yaratmak en azından bu kitabımla ilgilendiğim konular değil. Sadece yaşadığı ağır travmadan ötürü kafası oldukça karışmış bir insanın hikayesini anlatmak istedim. Mustafa Fırat- Şunu söylemek isterim, çok da akıllı insanlarla dolu bir dünyada yaşadığımızı söyleyemeyiz. Biraz tarih bilgisi biraz da ülke ve dünya gündemini takip etmek yeterli bunu görmek için. Teşhis edilmiş delilik zararsızdır bence asıl korkulması gereken teşhis edilmemiş aramızda normal insanlar gibi dolaşan deliler. Bu taksisine bindiğimiz şoför, her gün ekmek alırken selamlaştığımız fırıncı, üst kattaki komşumuz olabilir. Daha geçen bir kızcağız evinin önünde bir psikopat tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Beni asıl korkutan neydi biliyor musunuz o psikopat değildi, nihayetinde yakalandı cezasını çekecek, beni asıl korkutan sosyal medyada o psikopata hak veren yazılar yazan ''aklı başında'' insanlardı. Beni asıl korkutan işte bu hastalıklı durum. Bu durumdan nasıl kurtuluruz, kurtulabilir miyiz onu da bilmiyorum açıkçası. Romana dönersek kahramanımız da ne yazık ki birilerine zarar veriyor, burada toplumsal bir mesaj verme kaygısından ziyade gerilimi artırmak amacıyla yararlandım. Mustafa Fırat- Kafkaesk bir ülkede yaşadığımız rahatlıkla söylenebilir. En basit adalet kuramıdır; sizi suçlayanlar buldukları delillerle sizi suçlamak zorundadırlar ve her zanlı aksi ispat edilinceye kadar suçsuzdur, bizde artık olaylar tam tersi şekilde cereyan ediyor siz suçsuzluğunuzu ispat etmek zorundasınız, aksi ispat edilene kadar da suçlusunuz. Bu duruma bir gecede gelmedik tabi ki nedenlerini tartışmak bu söyleşinin sınırlarını oldukça aşacağı için oralara girmek istemiyorum. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim adalet kafamıza göre çekiştirip bükebileceğimiz bir olgu değildir ta yüzyıllardan bu yana damıtıla damıtıla gelmiş yazılı olan ve olmayan evrensel normları vardır bunlara uymak değil uymamak bir toplumu felakete götürür. Suç ve ceza romanı bu açıdan tam bir sosyolojik laboratuar işlevi görür işlediği suçun ağırlığında ezilen insan. Ama Suç ve Cezanın çok öncesinde Shekaspeare Lady Macbeth'le ruhlarımıza kazımıştır suçlunun vicdan azabını. Sorunuza dönersek suç işleme eğilimi canilik ya da adına her ne derseniz deyin her insanda bulunduğu kanaatindeyim. Çok duymuşuzdur karıncayı bile incitmezdi nasıl böyle bir şey yaptı anlayamadık. Sam Peckinbach usta Dogs isimli muhteşem filmiyle bu sorunuzun cevabını çok da güzel vermiştir aslında. İzleyenlere bir kez daha izlemelerini izlemeyenlerin ise mutlaka izlemelerini tavsiye derim. Romanımda ne yapmak istediğime gelirsek; Benim yapmak istediğim iyi bir gerilim romanı yazabilmekti açık konuşmak gerekirse. Finali çok önceden belliydi, romanın finalden geriye giderek kurguladım diyebilirim. Ama yazarken çok tuhaf bir şey oldu final bölümünü yazarken belli olan finalin yerine çok başka bir finale götürdü roman beni. Mustafa Fırat- Benim özüm korkudan başka bir şey değildir diyen Kafka gibi düşünürsek, bir yandan dünya ile örneğin korkunun belirlediği böylesine büyük bir gerilim ilişkisi içerisinde bulunmak, öte yandan da özellikle bu gerilimi asıl benliği diye olumlamak belki de sanatçılığın bir koşuludur. Çünkü koşulun yalnızca birinci bölümümü yerine getiren, kendi adımlarını her şeyin ölçütü kılma ve kendi yolunu yenidünya niteliğiyle savunma gücünü bulamayan, adımlarını dünyaya uyduramaz. Böylesinin sonu ancak delilikle noktalanır. Koşulun ikinci bölümümü yerine getiren ise kendisiyle ve dünyayla bütünleşecek, böylece de, kendine özgü bir dünya yaratmak bir yana, dünya üzerine söyleyecek hiçbir şeyi olmayacaktır. Kafka bu iki koşuluda yerine getirerek bu karşıtlığı bir bütüne dönüştürebilmiştir. Belagat yapıp, insan özünde iyidir, bütün çocuklar melektir demeyi çok isterdim. Ama ne yazık ki öyle değil. İnsan kötüdür. Ama insanı bu kötülüklerden koruyan bir kalkanı da vardır; vicdanı. Diğer canlılarda olmayan bir şey. İyi kötüden ziyade insanları vicdanlı ve vicdansız olarak ayırmalıyız bence. Vicdanı olan bir insan istese de kötülük yapamaz. Mustafa Fırat-. Bir metnin yorumu, öyleyse, edilgen bir açıklık değil, metinle karşılıklı bir söyleşmedir; kuru kuruya bir gözünde canlandırma değil, yeni bir yaratıdır, anlamada yeni bir olaydır. Metnin okura ilk yabancılığının giderilmesi, metindeki değişik görüşlerin kaynaştırılması ile olur böylece. Bilmediğine bu yapı aracılığıyla açılır okur. Zaten insan, yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmıştır. Burada yargıyı okura bırakalım. Suçlu ya da suçsuz olduklarına onlar karar versinler. SONUÇ-Mustafa Fırat'ın okuyucuda bıraktığı bu canlı etkinin en büyük nedeni, tarifi imkansız bir hayal gücüne ve son derece keskin bir analiz yeteneğine sahip olmasıdır. Sadece kendine has olan ve onu bütün diğer yazarlardan ayırt eden şair özelliği ve hayal gücünün olağanüstü genişliğidir. Gözlem yeteneği, analiz gücü ile birleşince en gerçekdışı olaylar dahi bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Freud bilinçdışı kavramını antik tragedyalarla, Shakspeare'in ve Dostoyevski'nin kahramanlarıyla da desteklemişti. Psikolojik iyileşme için yazı yazmanın keşfedilmemiş potansiyeline kalıcı olarak bu yüzden dikkat çekmişti. Sonuçta her yazar, şöyle ya da böyle, insan psikolojisinden beslenerek kurar metnini. Edebiyat psikolojiden, psikolojide edebiyattan beslenir. Hal böyle iken derdi de, dermanı da içindedir bir bakıma. Edebi karakterler ruhsallığımıza neyi katıp, neyi katmayacağımızı belirlememize yardım ederler. Benliğimizi yeniden inşa ederken, bir psikoterapist hassaslığıyla herhangi bir şeyi dayatmadan, serbest çağrışımlarımıza kulak vermemizi sağlar. Dostoyevski, kişiliğindeki saldırgan tarafları ya da kumar alışkanlığını, yarattığı karakterler sayesinde sağaltmış olabilir mi? Yusuf Atılgan'ın babasıyla yaşadığı problemler, Aylak Adam'daki C. ve Anayurt otelindeki Zebercet karakterleriyle nereye evrilmiştir acaba? Aşklar, ayrılıklar, yalnızlıklar, haksızlıklar, zalimlikler... Edebiyat bunları dert edinir; tıpkı insanın da dert edindiği gibi... Derin Uyku, küçük bir romanın yalın bir dille nasıl devleşebileceğine ve ileride sinema filimi bile yapılabileceğine iyi bir önek. Bir ailenin basit hayatını ve nesiller arasında akıp giden duygusal gelgitlerini sakin ama güçlü bir şekilde aktaran, işaret etmeyen ama orada olduğunu hissettiren, sade ama zengin bir psikolojik gerilim romanı. Bol okurlu, hayırlı olsun!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/16/sanat-soylesilerinde-perde-arkasi", "text": "Kozyatağı Muhtarlığının bünyesinde oluşturulan ve tamamen kadınlardan oluşan Kültür Komitesinin hazırlamış olduğu Sanat Söyleşileri, Muhtarlıklar bünyesinde gerçekleştirilen ve devamlılık arz eden bir kültür sanat projesi. Muhtarlıklarda mahalle halkının istifadesine sunulabilecek farklı sahalarda çalışmaların da yapılabileceği fikriyle yola çıkılmış olan projede başta Mahalle muhtarı Pelin Şen ve komite başkanı Gönül Ak olmak üzere değişik meslek gruplarına mensup altı kadın birlikte görev alıyor. Sanatın Renkleri Yaşamınızdan Eksik Olmasın sloganıyla Sanat Söyleşileri ismini verdikleri müzikli söyleşileri Kadıköy Belediyesi ile işbirliği içinde hayata geçiriyorlar. Her ayın 3. cumartesi günü yapılan, toplam yedi ay devam edecek bu uzun soluklu söyleşiler zincirine şu ana kadar şair İsmail Biçer ve yazar Feyza Hepçilingirler konuk oldu. Gönül AK'ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen Sanat Söyleşilerinin bu ayki konuğu ise tiyatro sanatçıları Hayat ve Emin Olcay. Atölye Sanat'ın kurucuları ile yapılacak Perde Arkası daki bu söyleşi, 18 Ocak cumartesi saat 15.00 de Kozyatağı Kültür Merkezi Konferans Salonunda. Etkinlikte sanatseverleri bir de müzik ziyafeti bekliyor. Hayat ve Emin Olcay'ın oğulları ney sanatçısı Emrah Olcay da sahne alacak. Tiyatroseverlere duyrulur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/24/bilimi-suren-guc-star-trek", "text": "Star Trek bir Amerikan TV dizisi olarak yayın hayatına başladı. Yayın hayatına başladığı 1966 senesinde dünya daha yeni yeni uzay kavramını öğreniyordu. Sadece daha beş yıl önce (1961) Yuri Gagarin ilk defa uzaya çıkmayı başarabilmişti. Aynı yıl içerinde Alan Shepard da uzaya çıkmayı başarabilmişti. İlk yapay uydu olan Sputnik yalnızca dört sene öncesinde uzaya yollanabilmişti. Bir başka değişle Star Trek döneminin çok daha ilerisinde olan bir diziydi. Star Trek'in konusu yazının başında da anlatıldığı gibi insanoğlunun uzayda yaşadığı maceralar ve keşiflerdi. Star Trek her ne kadar da onun yaratıcısı olan Gene Roddenberry'nin hayal gücü ile doğru orantılı olsa da geçekte insanoğlunun ne çeşit teknolojik yenilikler ile tanışacağını bizlere yıllar öncesinden göstermişti. Star Trek dizisi dünya genelinde geleceği tahmin etmede ne kadar başarılı olduğunu şöyle görebiliriz: Dünya ilk bluetooth kulaklık kavramını ve taklidini Star Trek dizisinin ilk bölümünde teğmen Uhura'nın kulağında tanıdı. O zaman için böylesine bir teknolojinin hayal edilmesi bile imkansızdı. Sadece bluetooht kulaklıkla da kalmadı Star Trek. O zamanda tabletler, yiyecek yapma makineleri, eşzamanlı dil çeviriciler, düz ekran tv'ler, Siri veya Cortana gibi sesli asistanlar ve yapay zeka ile donatılmış hayal aleminde fakat gerçekçi bir hayal aleminde olan bir diziydi Star Trek. Peki, bir dizi geleceği bu denli isabetli nasıl öngörebildi? Belki de teknoloji tahmini o zamanlarda daha keskin bir şekilde yapılabiliyordu veya biz bu teknolojilerin çıkması için böyle sanatsal akımlara bağlamak istiyoruz. Her iki seçenekte eşit derecede doğru olabileceğinden dolayı sadece teknoloji tahmininden başka bir yere dikkatinizi çekmek isterim. - Spock, eğer sen gelmeseydin tarihte ilk defa ben bu duvara serbest olarak tırmanabilmiş olacaktım ve adım tarihin sayfalarına altın harfler ile yazılacaktı. Tabi ki Spock güldü ve uzay gemilerine dönmek için yola çıktılar. O filmdeki tarihin sene 2200'ler küsur olduğunu düşünürsek demek ki ElCap'a serbest tırmanmak çok büyük bir olay. Şimdi gelelim yaşadığımız zamana. Bundan çok değil üç sene önce, yani 2017 senesine, Alex Honnold 6 Haziran tarihinde ElCap'e gerçekte serbest olarak tırmanabilen ilk kişi olarak tarihe geçti. Bunu yaparken hiçbir güvenlik ekipmanı kullanmadı. Sadece yanında 1 litre su ve yarım kiloya yakın pudra vardı. Alex bunu nasıl yaptı? Alex bunu sadece ve sadece ellerini kullanarak yaptı, çünkü tırmanmayı kafasına koymuştu. Alex'in bunu neden yaptığını bilmenin pek mümkün olmadığını düşünüyorum açıkçısı ve bunu neden yaptığını da pek merak etmiyorum. Benim merak ettiğim şey ise bence sizlerin merak etmesi gereken yerdir. Star Trek'in böyle şeyleri nasıl bu kadar net, açık ve keskin tahmin edebildiğini merak ediyorum. Bu merakım da beni bu seriyi ortaya çıkartan adamın hikayesine götürüyor. Gene Roddenberry'nin renkli ve heyecanlı hayatı, 19 ağustos 1921 de texas-el paso' da başladı. Çocukluğu Los Angeles'ta geçti. Liseyi burada okudu. Ardından ilgisi havacılık mühendisliğine yöneldi ve pilot lisansı aldı. 1941 sonbaharında, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri'ne katılmak için başvurdu ve savaş başladığı sırada, bir harp okulu eğitimine başlamış oldu. Texas'taki Kelly Field askeri üssünden teğmen rütbesiyle mezun olduktan sonra, güney pasifik'e gönderildi. Burada toplam 89 görev ve sortiye katıldı. Başarıları sayesinde distinguished flying cross ve havacılık madalyası sahibi oldu. Güney Pasifik'teyken yazmaya da başlamıştı. Uçak dergileri için yazılar yazmaktaydı, daha sonra da aralarında The New York Times'in da bulunduğu çeşitli yayınlara şiirler yolladı. Savaştaki görevi sona erince, Washington'daki Hava Kuvvetleri'nde sorun giderici olarak çalışmaya başladı: Uçak kazalarının sebeplerini araştırıyordu. Savaşın sonunda, Pan American Hava Yollari'na girdi. Bu sırada bir yandan da Columbia Üniversitesi'nde edebiyat dersleri alıyordu. Kalküta'dan yola çıktığı bir uçuşunda, uçağı iki motorunu kaybetti ve alev alarak Suriye çöllerine çakıldı. Uçaktan mucize eseri sağ olarak kurtulan Roddenberry, kurtulan tek kıdemli memur olduğundan kurtarma çalışmaları için büyük çaba sarf etti. Daha sonra kendisine bu gayretlerinden dolayı bir ödül de verildi. Ekşi sözlük yazarı olan Locutus'dan alıntıdır. Belli ki kendisi de bir Star Trek hayranı, çünkü takma ismi Kaptan Pickard'in Borg ismi Locutus. Fakat bu hikayede bazı yerler eksik. Umarım ben eksik noktaları doldurabilirim, sizler de hazırsanız başlayalım. 1948 yılında ABD yönetimine bağlı olan silahlı kuvvetlerinin bir kolu olan US Army Chemical Ops yani kimyasal operasyonlar bölümü Maryland eyaletinde bir takım deneyler yapmaya başlarlar. Deneylerin amacı insanlara birtakım kimyasallar vermek sureti ile onlara istedikleri eylemleri yaptırabilmek idi. Bu çalışmalara bir doktor olan Andrija Puharic önderlik etmekteydi. Dr Puharic sadece zihin kontrol deneyleri yapmakla kalmıyor ayrıca duruma göre uzaktan zihin birleştirme gibi iki beynin mekan gözetmeksizin birbirleriyle iletişim kurup kuramayacağını araştırıyordu. 1952 yılında birtakım deneylerin ardından psişik yeteneklere sahip olan bir denek çok farklı bir şeyle ortaya çekti. Denek, kendilerine kainatın 9 gücü olan fiziki olağan bir varlıkla iletişime geçtiğini bildirdi. Dr Puharic derhal bir Hindu mistik ve Doktor olan bir arkadaşını bu deneylere gözleyici olması için çağırdı Dr Vinod. Deneyler yapılırken önce gözlemci olan Dr Vinod Denek olmak istedi ve kendisi de deneylere dahil oldu. Sonrasında ise psişik yeteneklere sahip olan o denek gibi ayni transa kendi de girdi ve ayni 9 güç ile iletişime geçmeyi başarabildiğini bildirdi. Üst yönetim bu konuda Dr Puharic ile aynı görüşlere katılmasa da Dr Puharic başarabildiklerini düşünmekteydi ve aynı sene The Realm derneğini kurdu. Bütün finansmanını kendisi yaptı. Dr Puharic bu dernekte sadece ve sadece bu alanda çalışmalar yapmaya başladı, kontrollü ortamları sağladı ve aynı tip denekler buldu. Silahlı kuvvetlerin aksine burada yapılacak olan seanslara/deneylere gözetmen olarak derneğe üye olan insanların girebilmesini de sağladı. Her ne hikmetse bu gözetmenlerin biriside Gene Roddenberry idi. Gene gözetmen olarak oradaki seansların neredeyse hepsine giriyor fakat kendi konusunun dışında ise bir diğer seansa geçiyordu. Gene bir gün bir kadın deneğin transına denk geldi ve Star Trek için ilk senaryoyu yazmaya başladı. Gene'in hayatındaki bu detayı öğrenince Start Trek'te anlatılan farklı teknolojilerin kaynağının neresi olabileceği biraz daha su üzerine çıkıyor gibi. Gene'in hayatındaki dönüm noktalarından birisinin bu olabileceği herhalde kimsenin aklına gelmezdi. Belki de Gene bir akıl hastasının fantezilerini kendisi yorumlayarak Start Trek'i yarattı. Belki de hakikatten uzaylı güçlerle telepatik iletişim kurabilen başka zeki medeniyetlerin yaşamış olduğu maceraları derleyip Star Trek'i yarattığı her iki seçenek de bizlere ilhamın bir yerlerden geldiğini anlatmaya çalışıyor. Apollo uzay görevleri belki de insanoğlunun mühendislikteki sınırları zorlama süreci olabilir. Uzatmadan söyleyeyim; hepsi daha küçük bir insan iken Jules Verne kitapları ile büyümüş olmaları. Bilimi Süren Güç: İşte bir milyar dolarlık soru ve sıfır cevap. Bilimi ne sürer, bilimi ne iter? Hangi güç? Yüzyıllardan beri bu sorunun cevabi aranıyor ve ortaya çıkan cevap ise bir sürü safsata ve laf salatası. Uzun uzun anlatmanın bence gereği yoktur, kısa ve kestirme olması her kesim tarafında anlaşılabilir olmasını sağlamaktadır. Bilimi süren güç sanattır, sanatı süren güç ise hayal gücüdür. Yani bilimi hayal gücü sürer. Unutulmamalıdır ki elektrik öncesi zamanda aksamları aydınlanmak için ilk olarak balina yağı kullanılıyordu. Sonrasında gazyağı ve türevleri kullanıldı. Fakat elektriği yağcılar icat etmedi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/25/dag-yolunda-karanlik-birikiyorda-halk-efendi-iliskisi", "text": "Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor romanı anlatım, kurgu ve üslup açısından Kıran'ın en sevdiğim romanıdır. Kıran, bu romanda Yakup'u merkeze alarak halk-efendi arasındaki ilişkiyi yansıtır. Kendine özgü bir dil ve roman kurgusuyla kahramanın duygularını diğer romanlarından daha açık bir biçimde anlatır. Roman boyunca sıralı bağlı, iç içe cümleler kullansa da anlatımı boğmaz Hüseyin Kıran. Mekanda tasvir yoluna gerek duymadan, kahramanın ortamdaki ruh çözümlemelerini dallandırıp budaklandırmadan kafasında yarattığı dünya ile günümüz dünyasına iner. Okurun zihninde bildik imgeler çizerken soru işaretleri bırakır; ardından da hangi zamanda olursa olsun, bir efendi ve ona sorgusuz sualsiz itaat eden emir erlerinin her zaman olacağının cevabını verir. Bununla birlikte kahramanın kafasında tasarladıklarını okuyucuya ifşa ederken, zayıf karakterli bir insandan ne kadar zalim bir efendi çıkabileceğine değinir. Buna karşın zayıf toplumun bile istemediği efendisine karşı birlik ve beraberlik içinde neler yapabileceğini okuyucuya hatırlatır. Nihayetinde Kıran, realist bir yaklaşımla, emperyalizmin etkisiyle kapitalist yöneticilerin halka karşı kayıtsızlığını saptıyor. Toplumsal ve bireysel açıdan çok katmanlı olduğunu düşündüğüm Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor, deyim yerindeyse, roman kişisi iktidar ve kitle arasında önemli bir semboldür. Kişisel hırsların gözünü kararttığı Yakup iktidardır. Yakup'un, gücü elde ettikçe içinde uyuyan kötücül kişiliğin uyanması sonucunda nasıl tehlikeli bir hal aldığının son halidir. Romanın asıl konusu da budur zaten. Sıradan bir ceza memuru olan Yakup, görevinden alınıp elçi tayin edilir. Kendisine verilen mektubu dağdaki krala götürmek üzere yollara düşer. Ancak işler düşündüğü gibi gitmez, kötü bir düşüşün ardından atını kaybeden Yakup, yabani bir halktan oluşan bir kavimle karşılaşır. Geceyi bu kavmin verdiği çadırda geçirir. Romanın bu kısmında yazar, kahramanın çadırı nasıl temin ettiğine ve halkla ilk iletişimine değinme gereği duymaz. Yakup sabah erkenden kalkar, çadırın yakınındaki bir akarsuda yıkanırken bir tilki gelir ve elbiselerini alıp gider. Çıplak bir vaziyette çadırına dönmek zorunda kalır. Elçi Yakup, efendisine; kendinin güvensiz biri olmadığını kanıtlamak için uzun bir mektup yazma gereği duyar ve ona uzun bir mektup yazar. Ne var ki efendisinin ona verdiği elçilik görevini dağlarda unutup kendine yeni bir dünya yaratmaya koyulur Yakup. Yeni dünyanın efendisi, yeni Yakup'u olacaktır. Kendini iktidar sanmaya başlar. Çok geçmeden davranışları beklenmedik bir gaddarlık patlaması gösterir. Ateş yakılan meydanda bir bina diker, amacı halka oradan hükmetmektir. Zamanında kendisine yapılanları halka yapma niyetindedir. Ama Yakup, köylü tarafından ilgi görmez. Roman kişisi, sakin bir hayat süren halkın yaşantısını inceler ancak tekdüze yaşamlarını sıkıcı ve ilkel bulur. Zaman ilerledikçe içinde gizli kalan gerçek kişiliği devreye girer. Halkın fakir yaşantısına tepeden bakar. Onlara istediği gibi hükmedeceğini sanır. Tek hedefi itaatkar bir sürü yaratmaktır. Her şey kendinden çok daha zayıf bir ihtiyar adamla başlar. Bununla da kalmaz, halkın fakir yaşantısı karşısında kibirlenir ve kendini yavaş yavaş dağların efendisi görür. Kendini 'Kral Yakup' ilan eder. Kurduğu devletin adını da Yakubistan koyar. Pes dedirtecek kadar ileri gider Elçi Yakup, heykelini diker köy meydanına. Öyle ki, Yürüdüğüm yolları indime aldım. Uzaktaki dağları, indime aldım. Ovayı, o bitek sulak kötü efendilerinin elinde kalmış arazileri ve halkıyla bütün ovayı indime aldım, diyerek bastığı her toprağı, dokunduğu her şeyi kutsadığını düşünerek kendini ilahlaştırır. Böylece ukalalık başka bir boyuta bürünmüş olur, tanrı boyutuna. Yakup'un gözünü öylesine iktidar hırsı bürümüştü ki yazar adeta kendi yarattığı karakterden rahatsız olur ve kahramanın kurduğu hayal dünyasını sık sık anlatma gereğini hisseder. Siz de kitabı okurken kahramanın yersiz bu kibirlerine karşı sakin duramaz, önüne dikilip Hey, dur, ne oluyorsun! diye onu azarlamak istersiniz. Romanda kahramanın gelecek nesillere yönelik duyguları ürperticidir. Yaşlı insan nüfusunun fazlalığı iş görme yeteneklerini köreltiyor, beslenme zorluklarını ortaya çıkarıyor. Tıpkı ağacın budanması gibi ölü ya da cılız kuvvetsiz yanlış yerden sürerek bedeni emen sürgünleri bu çocuklardan pek çoğu oluyor, toplumun geleceğinden bu nüfusun budanarak temizlenmesi bir gereklilik sayılsa olsa yeridir, kudretim; gerekli, gerekçe görünüyor. Çadır çadır gezerek gövermeyeceklerini bildiklerimin boğazlarını hançerlemek akla yakın ve yatkın, diyerek istediği halkı yaratmak için her yolu mubah kılar. Sözde onların iyiliğini ister, onlar için daha iyi, daha adil bir yaşamı arzular ve bu düşünceyi kutsal bir çaba olarak değerlendirir. Ne var ki halk onun hükmüne girmeye rıza göstermez ve bir gece sessiz sedasız derme çatma kulübelerini terk eder. Küçük köylünün beklenmedik bir biçimde yok olduğunu görünce, artık hayal ettiği Yakubistan'ı kurmanın bir mucize gerektirdiğini kabul eder. Terk edilmişlik duygusu, kurmak istediği dünyasını başına yıkar. Böylece efendisi tarafından küçümsenen köylü, kendini gerçekleştirip varoluşunu sürdürmeye devam eder. Bu da Yakup'un acı çekme sürecinin ve sonunun geldiği dönemin başlama çizgisini gösterir. Yaratmak istediği dünyası, kendisine mezar olacaktır. Yenilgiyi kabul eder ama onu terk eden halkın başının felaketlerden kurtulmayacağını düşünür ve sürgüne mecbur edildiğine inanır. Yakup dağ halkının peşine düşer ve kısa sürede izlerini bulur, onlara ulaşmanın yolu dere yatağını geçmektir. Suya girer ancak sele kapılır, çamura batarken küçümsediği çadır halkının erkeklerinden biri tarafından okla vurulur. Bu kez iktidar olan halktır, kendisi efendilikten kulluğa iner. Avcı yürüyerek yanına gelir ve acımasızca oku göğsünden çıkarıp Yakup'un çamura batışını zevkle seyreder. Sonuç olarak, Dağ Yolunu Karanlık Kaplıyor, insanoğlunun fırsat karşısında nasıl değiştiğinin, kendisinden daha zayıf, daha fakir ve cahil topluluğa nasıl hükmetme cesaretinde bulunduğunun ve elde edilen gücün verdiği cesaretle nasıl acımasız bir otoriteye dönüştüğünün bariz bir göstergesidir. Bana göre Kıran'ın eserlerinde görülen felsefi düşünce, daha çok inceleme kitapları okuma alışkanlığına ve eserleri üzerinde çok çalışmasına bağlıdır. Kıran, bu tutumuyla az okuyup çok yazan yazarlara güzel bir örnektir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/01/31/ataol-behramoglu-siirlerini-okurken", "text": "T. uyar, M. Altıok şiiri üzerine yaşantılı dizeler yazıyor diyor... Ben bu duyguyu A. Behramoğlu şiiri içinde de hissettim. A. Behramoğlu şiirini okurken, ahlaki olgunluğa ermiş bir devrimcinin iç uygarlığını keşfediyorsunuz. Sözcüklerin kimi zaman acemileştiğini, kifayetsizleştiğini fakat şiirin ışık gibi dizelerde yaşadığını görüyorsunuz. anladım bir daha ve sevinçle dolu gelecekler. Maltepe Askeri Cezaevi'nde yazılmış alıntıladığım şiir. Joan Baez için."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/01/ozgur-cirakin-sicacik-bir-evi-uzerine-dusunceler", "text": "Yaşadığımız bu dünyanın cehennem olmadığını kanıtla? diye soruyor Ölü öyküsünde Berber Halil. Özgür Çırak'ın Sıcacık Bir Evinin arka kapağında; kitabın tanıtımına dair kısa yazı, bu yukarıdaki cümleyle başlıyor. Kitabın ve Özgür Çırak'ın yaşam öyküsü dışında tanıtımına... Haliyle de düşünüyor insan: Evet, aslında burası cehennem. Burası cehennem de; cehennemin neresindeyim şu an?. İnsanız! İnsanız ve bir biçimde hareket halindeyiz. Oturduğumuz yerde bile bir hareket halindeyiz ki; elimizdeki cep telefonu dahi, gözümüze gözümüze sokuyor dünyayı. İster oturduğumuz yerden olsun, ister bir biçimde dolaşarak; evler, sokaklar, kentler, ülkeler ve kıtalarla dünyayı görüyoruz. Sürekli kadın ya da erkek olmayıp da kendisini başkaca tarif eden birilerini, aileleri, toplumları ve sokaktaki insanla yöneticileri görüyoruz bir de? Bunlar ister içinde bulunduğumuz cehennemi bize yaşatan olsun, isterse bizimle bu cehennemi yaşayan; Yaşar Kemal'in dediğince, tek tek roman olmayı çoktan hak etmiş kimlikler! İnsan suretinde ve mutlaka bir şeyleri cehenneme çeviren kimlikleri öykülerinde ele alıyor Özgür Çırak. Bu cehennem kavramı yerine göre devamlılık gösterebiliyor; kah bir hamburgercide kah bir inşaatta. Bazen bir rafineri ya da Tarlabaşı'nda dört katlı, kagir ama kapısıyla penceresi dökülen bir apartman bu cehennem. Aslına bakarsanız Günter Wallraff'ın En Alttakilerini okuduktan hatta ondan da birkaç yıl öncesinden beri hamburgercilere soğuk bakarım ama Özgür Çırak; sorunun sadece hamburgercilerden ibaret olmadığını ispatladı yüreklere su serpmek istercesine. Halim Bey gibileri iyi bilirim ve durduğum yer hep Rana ile Cahit'lerin yanıdır. Sonra, nedense birden, Bekir Yıldız geliveriyor aklıma? Onun öykülerinden birinde; tavuklara daha fazla yumurtlamaları için, nasıl ışık işkencesi yapıldığını anımsıyorum aniden. Hamburgerci çalışanları bu cehennemin neresinde diye sormak istiyorum; tam kalbinde demek geliyor içimden. Özgür Çırak da fark etsin istiyorum. 2019 yılında Notabene Yayıncılık tarafından baskısı gerçekleştirilen seksen yedi sayfalık bu on iki öyküde, zaman zaman insanı incitebilecek gerçeklikten taviz vermemiş hiç. Buna alışkın bir nesli geride bıraktık. Bugünün buna yabancı insanları durumu garip karşılayabilir. Her Allah'ın günü basının ve bilhassa televizyondaki magazin kanallarının üçüncü sayfasından takip etmek zorunda kaldığımız ve ne gariptir ki artık iyiden iyiye de kanıksayıp tepki göstermediğimiz olayların, insanların ve cümle cehennemin; öyküyle de kitaplaşıp yüzümüze vurulması gerekiyordu artık!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/10/enchanting-versesden-turk-siiri-sayisi", "text": "Uluslarası destekçileri ve partnerleri arasında Stremez edebiyat dergisi (1952), Makedonya Kültür Bakanlığı; Marko Cepenkov Prilep Kültür Enstitüsü, Lyricline, Nedherlands Lettrenfonds ducth foundation for literature'in de bulunduğu ve 12 yıldır yayın hayatını sürdüren Hindistan'da ingilizce olarak yayınlanan Sonnet Mondal'ın çıkardığı Enchanting Verses adlı edebiyat dergisi, şubat sayısını Türk Şiirine ayırdı. Yurtdışında şu ana kadar bir dergide yayınlanan en kapsamlı Türk Şiiri seçkisi olma özelliği taşıyan bu çalışmada 30'un üzerinde Türk Şair yer alıyor. Genç kuşaktan şairlerin ağırlıkta olduğu değişik kuşaklardan şairleri bir araya getiren seçkide bir düzineye yakın Türk şairin de şiirleri ilk kez yurtdışında yayınlanıyor. Metin Celal, Eray Canberk, Adil İzci, Turgay Kantürk, Gülseli İnal, Salih Bolat vb gibi şiirimizin yerleşik şairlerinin yanısıra ara kuşaklardan da pek çok değerli şairi bir araya getiren seçkinin editörlüğünü Erkut Tokman üstlendi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/11/kozyataginda-bir-kadin-hareketi-kozyatagi-muhtarligi-kultur-komitesi", "text": "- Nasıl ortaya çıktı sanat söyleşileri fikri? 1 Mahallemizin muhtarı Pelin Şen ile birlikte, muhtarlıklarda mahalle halkının istifadesine sunulabilecek ne tür çalışmalar yapabiliriz düşüncesinden hareketle yola çıktık. Mahallemizde oturan tanıdığımız, disiplinine güvendiğimiz ve birlikte yol alabileceğimize inandığımız değişik meslek gruplarından dört kadın arkadaşımızla birlikte toplam altı kişilik bir kültür komitesi kurduk. Komitemizi oluşturan isimler şöyle: Pelin Şen, Gönül Ak, Eren Yıldız, Yasemin Baki, Sabriye Balta, Nuray Akan. İlk olarak kültür- sanat alanında Sanatın Renkleri Yaşamınızdan Eksik Olmasın sloganıyla Sanat Söyleşileri ismini verdiğimiz müzikli söyleşiler yapmaya karar verdik. Projemizi Kadıköy Belediyesi'ne sunduk ve yer talebinde bulunduk. Belediyemiz bize Kozyatağı Kültür Merkezinde her ayın bir günü etkinliklerimiz gerçekleştirebilmek için salon tahsis etti. Afiş desteğinde bulundu. Bu aslında Kadıköy Belediyesi ile ortaklaşa gerçekleştirdiğimiz bir çalışma. Çünkü işin bir tarafında biz varız, diğer tarafında da Kadıköy Belediyesi var. Her ayın 3. cumartesi günü olmak üzere, toplam yedi ay devam edecek bir söyleşiler zinciri hazırladık. Tabii ki komitemizin çalışmaları sadece bu söyleşilerle sınırlı kalmayacak. Bu sadece ilk adımımız oldu. Bunu takiben farklı çalışmalar da hayata geçirmeyi diliyoruz. Tamamen kadınlardan oluşan bir komitenin hazırlamış olduğu, sadece kültür sanat içerikli programlardan ibaret olan bu uzun soluklu proje, aynı zamanda da gönüllü bir çalışma. Ve bizlerin yapmış olduğumuz bu çalışmanın güzel bir örnek teşkil edeceği kanısındayız. 2 Farklı disiplinlerden alanının profesyonel ve başarılı isimleriyle mahalle sakinlerini buluşturmak istedik. Bir disiplin hakkında bilgilenirken aynı zamanda hoş vakit geçirmelerini de istedik ve söyleşilerimize müziği de dahil ettik. Mesela ilk konuğumuz şair İsmail Biçer'di ve Sabahattin Ali şarkıları programa eşlik etti. Konuğumuz bir edebiyatçı ise, şarkılarımız da önemli bir edebiyatçının şiirlerinden bestelenmiş şarkılar oluyor. İkinci konuğumuz yazar Feyza Hepçilingirler oldu. Orada da Ömer Hayyam'ın şiirlerinden bestelenmiş şarkılara yer verdik. Şarkı seçimlerimiz konsepte uygun oluyor yani. Üçüncü programda tiyatro alanından iki değerli isim Hayat ve Emin Olcay konuk oldular bize ve oğulları Emrah Olcay'da ney üfleyerek renk kattı programımıza. 22 Şubat'ta sıra dışı bir öğretmen olan Sezer Ortadağ konuğumuz olacak ve eğitime sanatsal bir bakışı konuşacağız. Kendisi bağlamasıyla katılacak programa. 3 Evet, öyle. Ancak ben profesyonel bir sunucu ve yapımcıyım. Yani yapılan iş gönüllü olmasına rağmen, bir profesyonel tarafından yapılıyor. Tıpkı bir televizyon programı mantığıyla hazırlanıyor ve sunuluyor. Tüm ekibimiz bu söyleşi için özveriyle hazırlık yapıyor. Fotoğraf çekimlerimizi ve programların tanıtımı ile ilgili fragmanlarımızı, jenerik müziklerimizi ve afiş tasarımlarımızı Ersin Ak gerçekleştiriyor. Ayrıca Aksi Sanat portalı platformlar dahaberlerimizin basında yer alması konusunda bize katkı veriyor. Kozyatağı Paluze Pastanesi de ikramlarıyla bizi destekliyor. Yani son derece profesyonel bir çalışmanın ürünü Sanat Söyleşileri. Bu konuda tüm arkadaşlarımızın emeği büyük. Kısaca biz büyük bir ekip olarak profesyonelce çalışıyor ve bu işi gönüllü olarak yapıyoruz. Ve etkinliklerimiz de ücretsiz. 4 Edebiyat başta olmak üzere mümkün olduğunca farklı sanat dallarından konuklar ağırlamaya gayret ediyoruz. Alternatif sanat dallarına da yer veriyoruz, mesela kukla tasarımı gibi. Ayrıca, eğitim de çok önem verdiğimiz bir konu. Eğitimi bir sanat haline dönüştürmüş ve çocuklar için keyifli hale getirmiş, çok başarılı ve aynı zamanda iyi bir müzisyen olan öğretmen Sezer Ortadağ da konuklarımız arasında yer alıyor. Ayın önemli günlerine göre de seçim yapıyoruz( mesela, şair İsmail Cem Doğru 21 Mart Dünya Şiir Günü'nde konuğumuz olacak). Programlarımızda şiirin ilginç bir halini de izleyecek seyircilerimiz, güldürüye dönüşmüş halini. 21 Mart saat 17.00'de Dünya Şiir Gününde Bay Aksi şiirli güldürüsü seyircimizle buluşacak. Bunlar herkesin yapmış olduğu şeyler değil mesela. Farklı sanat dallarını ve çalışmaları tanıtmak istiyoruz seyircilerimize. Çünkü sanatın hep aynı dalları üzerinde duruluyor, resim var, heykel var fakat kukla tasarımını işleyen yok. Oysaki o da çok güzel ve alternatif bir sanat dalı. Nadir olanı güncelleştirmek, öne çıkarmak istiyoruz biz. Bir amacımız da bu, yani sanat konusunda yelpazeyi genişletmeyi arzuluyoruz. Ulaşma konusuna gelince, ben zaten uzun yıllardır yayın hayatının içinde olan bir yapımcı ve sunucuyum. 1993 yılından beri bu işle uğraşıyorum ve doğal olarak çok geniş bir portföye sahibim. Birçoğu da arkadaşım zaten. Seve seve geliyorlar hiçbir ücret talep etmeden. Siz de biliyorsunuz ki bu da bir sektör ve konuk olmak için de ücret talep edilebiliyor. Ama biz böyle bir durumla karşı karşıya kalmıyoruz hiç. 5 Mayıs ayının Ramazan'a denk gelmesi ve sonrasında araya bayram tatilinin girmesi nedeniyle, nisan ayında bu senenin son etkinliğini yapmayı planlıyoruz. Ama bir sürpriz yapıp çok sevilen bir konuk davet edebilirsek eğer, toplum tarafından çok sevilen değerli hocalarımıza ulaşabilirsek, Ramazan ayında yapabiliriz finali. 6 Öncelikle mahalle halkımız tabii ki. Zaten amacımız da buydu. Ancak programımızın ismi duyuldukça, Avrupa yakasından dahi izleyicilerimiz gelmeye başladı. Ya da konuğumuza ve konumuza özellikle ilgisi olanlar tercih ediyor programı izlemeyi. Her ne nedenle olursa olsun seyircimizin giderek artıyor olması, emeğimizin boşa gitmediğinin göstergesi. Bu da bizim için çok anlamlı ve mutluluk verici doğrusu. Ayrıca bizimle yapılan söyleşiler de çok kıymetli. Çünkü bu sayede Sanat Söyleşileri ve Kozyatağı Muhtarlığı Kültür Komitesi çok daha bilinir hale gelecek. Komitemiz ve şahsım adına Aksi Sanat Haber Portalına çok teşekkür ederim. 22 Şubat : Sezer Ortadağ, Türkiye'nin en başarılı ve ödüllü öğretmenlerinden biri. Minik Notalar'ın kurucusu. Eğitime farklı bir bakış açısı getirmiş olan bir isim. 21 Mart : Ödüllü bir şair olan İsmail Cem Doğru, Bay Aksi adında şiirli bir güldürü sahneleyecek seyircilerimiz için. 18 Nisan : Asuman Sübay, kukla ve maske tasarımcısı, Su Sanat'ın kurucusu. Aynı zamanda kukla tasarımı ile ilgili dersler de veriyor atölyesinde."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/13/baki-asilturk-koylu-ve-kasabali-ahlaki-elestiriye-tahammulden-uzaktir", "text": "Geçtiğimiz günlerde, Hayatta ve edebiyatta modernist, usta-çırak ilişkisine inanmayan biriyim. başlığıyla yayımlanan söyleşide Baki Ayhan T.'nin şiirleri dışına pek çıkmamış, soruları onun şiirlerini merkeze alarak yöneltmiştim. Bu sebeple eleştirmen ve akademisyen yönüne değinememiş, ikinci bir söyleşinin kaçınılmaz olduğunu belirtmiştim. Bu söyleşinin sorularını oluştururken de akademisyen, eleştirmen yönünü merkeze alıp önceki söyleşiyi tamamlamaya çalıştım. Baki Asiltürk'ün soruları cesur bir şekilde yanıtlaması, bir sonraki soruyu yöneltirken benim de daha cesur olmamı sağladı. Birçok kişinin ters soru olarak görüp cevaplamak istemeyeceği bu soruları, cesur ve samimi bir şekilde yanıtladığı için Baki Asiltürk'e teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/13/onder-colakoglu-aydin-simsekle-konustu", "text": "Önder Çolakoğlu Metinlerarasılık... Çok sık duyduğumuz bir kavram. Julia Kristeva Metinlerarasılık sonsuz bir süreçtir ve her metin bir alıntılar mozaiği gibi oluşur der. Modern ve hatta postmodern şiirin poetikasında metinlerarasılık; önceden yazılan şiirlerle, yeniden kurulacak olan ilişkiyi, geleneği dönüştürmeyi ve geleneğin yeniden üretilmesini öngörüyor. Tam da burada Harold Bloom ise Gelenek sadece nesilden nesle bir geçiş ya da yumuşak bir aktarım süreci değildir; aynı zamanda geçmişteki deha ile şimdiki yönelimler arasında bir çatışmadır diyor. Yeni yazılan şiirin ses, müzik, yapı ve biçimsel açıdan daha önceki herhangi bir şiiri anımsatma hissettirmesinin son zamanlarda arttığını görüyoruz. Aynı biçim, aynı yapı, aynı ritim hep. Esinlenme, çalıntı vs. kavramsallarla bunu açıklamak kolaycılık belki; ama böyle olduğu gösterildiğinde de şairin, durumu metinlerarasılık kavramına bağlayıp işin içinden sıyrıldığını görüyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/14/ursula-k-le-guinin-son-siirleri-turkce-yayinlandi", "text": "Bilimkurgu ve fantazyanın usta ismi Ursula K. Le Guin'in yazdığı son şiirler, Metis Kitap tarafından Türkçeye kazandırıldı. Ursula K. Le Guin, kalemi geniş bir yelpazeden oluşan yazarlardan biri. 1929 doğumlu Amerikalı yazar, bilimkurgu ve fantezi edebiyatındaki yazarlık başarısının yanı sıra diğer yazınsal türler olan şiir ve tiyatroda da kendini gösterdi. 2018 yılında hayatını kaybeden yazar, 2014'ten 2018'e kadar yazdığı şiirleri ölmeden önce yayıncısına göndermişti. Le Guin'in son şiirleri 'Şimdilik Her Şey Yolunda' kitabıyla, Metis Yayınları etiketiyle Türkçeye kazandırıldı. Yazarlık hayatına 1950'lerde başladığı bilinen Le Guin ilk kitabını 1965 yılında yayımlandı. Kısa zamanda, art arda bilimkurgu kitapları yazan Le Guin'in, 1974 yılında Mülksüzler kitabı çıkana kadar 6 kitabı yayımlanmıştı. Fantastik ve bilimkurgu öğelerinin ağırlıklı olduğu eserler veren Le Guin bilimkurgu kraliçesi olarak anıldı ve yeni dalga bilimkurgu akımının temsilcisi olarak görüldü. Yazarlık ve yazdığı edebiyat alanlarındaki başarılarıyla fantastik edebiyat alanında çok kıymetli görülen Gandalf Ödülü'nü aldıktan sonra Nebula, Hugo, Locus ve Dünya Fantezi Ödüllerini ikişer defa olmak üzere kazandı. Eserleri filmlere ve animelere uyarlanan yazar, 2002 yılında PEN, Amerikan Ulusal Kitap Ödülleri'ne layık görüldü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/15/emrullah-alp-cagin-ozbilgi-ile-kitaplari-uzerine-konustu", "text": "Emrullah Alp: Eğitim hayatının, şiirlerinin böyle uzun soluklu olması, birçok şiir ödülünde adını ve dosyalarını duyurman -ki hala katılıyorsun ve hala basılmamış dosyaların var- dikkat çekici. Bu yolculuktan bahsedebilir misin biraz. Aklından neler geçiyor; çok mu hızlısın, çok mu acelecisin, tamam mısın yoksa? Gördüğüm kadarıyla çokluk var sende. Çağın Özbilgi: Evet, eğitim hayatım oldukça uzun solukluydu. Şiirlerim için de aynısı geçerlidir aslında. Uzun bir süredir şiirle ilgileniyorum. Sadece yayımlamaya geç başladım. Bir birikim vardı; kıyıda-köşede kalmış, düzeltilmeyi bekleyen birçok şiir. Yola onlarla koyuldum. Denedim-yanıldım, denedim-yanıldım ama vazgeçmedim. Böylesi bir çaba nihayetinde insanın kendi sesini bulmasına yardımcı oluyor. Atılan her adımda emekle harmanlanan, yaşamın içinden izler var. Hızlı olduğum söylenebilir ama aceleci ve tamam olduğumu söyleyemem. Çünkü insan öğrenmek için yaşıyor son anına kadar. Ölüm bile öğrenilen bir süreç ve bu çokluk yokluktan iyidir. Bir varoluş meseli, bir var olma savaşıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/15/gonul-ak-sair-ismail-bicerle-ser-zaman-mezmurlari-hakkinda-konustu", "text": "Tüm dilsel ürünler şiirin toprağında boy atıp gelişmiştir. Yazınsal ürünlerin anasıdır şiir. İlkel insanların çıkardıkları seslerdir. Ki bu şiirler büyüseldir. Sözle hareketin uyumlu bir düzen içinde olduğu bir danstır şiir. Bu yolla egemen olacaktır insan doğaya, Şiirini dansıyla birleştirerek, buna inanır. İB Buna tamamen katılıyorum. Türk şiirinin büyük şairlerinden olan İlhan Berk aklıma geldi. '' Büyülü olan kelimelerdir'' der. Evet, kelimelerin bilinçli ve ustalıklı kullanımıyla bir büyü oluşturulabilir diye düşünüyorum ben de. İB Bu sanatçılar için çok değişen bir görüş. Bir ressam için önce çizgi vardı, bir tiyatrocu için önce beden dili vardı, şairler için de evet söz vardı. Gerçekten bu bir şaire sorulduğunda şiir diyecektir, ama bir ressama sorulduğunda itiraz edecektir çizgi vardı diyecektir. Çünkü mağara duvarlarına çizgiler karalayıp öyle anlaşıyorlardı. Bir tiyatrocu için de ses vardı. Bu, sanatçıdan sanatçıya, sanat türünden sanat türüne değişen bir düşünce biçimi. Bana kalırsa hepsi vardı, hepsi bir aradaydı. Çünkü insanın olduğu yerde hepsinin bir arada olması çok normal. GA Bu yüzden, ağızdan çıkan söz, atılan bir taş ya da ok gibi iş görür. Bıçak sözcüğü, bıçağın kendisi gibi yaralayabilir insanı. Sözü işlemeyi bilmek gerekir. Şiirde bıçak gibi güçlü metaforlar kullanmak ve bunun yaralanma hissini vermesini sağlamak kolay iş olmasa gerek. İB Kelimeler yaralar, şair de yaralı bir insandır. Acıdan geçmeyen bütün şiirler eksiktir ve acının olduğu yerde yara vardır, o yüzden şair yaralıdır. Benim şiirim yaralı bir şiir, yalnızlık şiiri, hüzün, keder, acı ve ayrılık şiiri. Şu ana kadar yazılmış bütün inceleme yazılarında, benden şiirimizin kederli çocuğu olarak bahsediliyor. Sanıyorum bu yarayı, şiir dünyasında en çok ben biliyorum. Ama şunu da unutmayalım: Şiir sadece kederleri, yaraları, acıları, ayrılıkları mı anlatır? Hayır, anlatmaz. Aslında onlar bir anlamda şiirde fon, imge olarak dururlar. Temel olan dilin kendisidir. Yani siz kederli bir şiir de yazsanız, sevinçli bir şiir de yazsanız, aşk tutku şiiri de yazsanız bunların hepsi birer imgedir ve dile destek verirler, hizmet ederler. İB Açıkça söyleyeyim, benim şiirimin hiçbir işlevi yok, gerçeklerle de ilgisi yok, dünya gerçeklerinden tamamen kopuk bir şiir. Okuyucu açısından çok şey anlatıyor olabilir, kendisinden çok şey buluyor olabilir ama bu okuyucunun sorunu. Benim temel sorunum, imgeler ve metaforlar üzerinden bir dil yaratmak. Benim amacım bu, kendi dilimi yaratmaya çalışıyorum. Peki bu dil benim mi? Hayır. İçinde bulunduğum coğrafyaya ve bu ülkenin geleceğine hizmet edecek o özgün, baskın dili oluşturmak. Ama o dizeler benden çıkıp okura gittikten sonra, okur bunu istediği gibi algılayıp yorumlayabilir, hiçbir sakıncası yok. Temelde ben acıları da, hüzünleri de, kederleri de, aşkları da tamamen bir fon olarak kullanıyorum. Amacım kelimelerden bir dil yaratıp ortaya koymak. İB Şiir gibi kadın, şiir gibi adam, şiir gibi yazı, şiir gibi öykü ama şiir gibi şiir diye bir şey yok mesela. Şiirin kendisi var. İlhan Berk, şiiri felsefe olarak tanımlamak gerektiğini söyler. Ama bu da çok tartışma içeren bir ifade biçimidir. Ben bir yolculuğa çıkıyorum, okuru da bir yolculuğa çıkarıyorum. Bir rehber gibi anlatmıyorum, sadece kelimelerle gösteriyorum ve aslında okur o dizeleri okuduğunda kendi dünyasını kendiliğinden yaratıyor. Asla müdahale etmiyorum, müdahaleci bir şair değilim. O yolculuktan nasıl dönerler ben de bilmiyorum. GA Didaktik bir üslup yok yani. İB Hiçbir şekilde yok. Ben toplumcu gerçekçi bir şair değilim, bir kent şairiyim. Benim şiirlerim dünyayı değiştirmeyi amaçlayan şiirler değil. Amacım imgeler üzerinden özgün bir dil yaratmak. Şiirlerimde anlatmıyorum. Öykü, roman, deneme, mektup anlatabilir ama şiir anlatmaz, sadece dokunur. İB Evet düş olmadan hiçbir şey olmuyor. Normal hayatta da düşsüz bir insan tasavvur edemiyorum, hastalıklı bir durum diyebilirim. İB Kitap isimlerinin çarpıcı olması gerektiğine inanırım ve böyle isimler kullanırım. Daha önceki kitaplarım Gelmek Gazeli, Sus Alfabesi, Yere Dökülen Ağaç, Şiir Dediğin. Gezi direnişi üzerine şiir anlamında yapılmış ilk ve tek çalışma olan 'Söyle İsyan İçinde Türkümüzü' kitabım var. Hepsinin isimleri çarpıcı. İB Hz. Davud'a indirilen Tevrat'taki her bir ayete verilen isim. Benim tarafımdan kurgulanmış, dikkat çekeceğine inanılarak yapılmış bir buluş diyebilirim. Kulağa hoş gelen, insanları da bir anlamda düşünceye sevk eden bir kitap adı. İB Şiir elbette bir mühendislik çalışmasıdır, ancak bu asla okuru ilgilendiren bir durum değildir. İşin mutfağıdır, bizi ilgilendiren bir durumdur. İB İlk kitabımı çıkardığım zaman rahmetli annem beni çok garipsemişti, kitaba bakıp ismi anlamaya çalışmıştı. Sonra da babama Bir psikiyatriste mi götürsek acaba? demişti. Rahmetli babam Cumhuriyet'in donanımlarıyla yetişmiş bir öğretmendi, beni çok iyi anladı ve bana destek oldu. Ama ben bir matematik öğretmeniyle evliyim ve şiirle hiçbir ilgisi yok. Kızım keman çaldığı, müzikle ilgili olduğu için şiir, edebiyat, sanat konusunda biraz anlaşabiliyoruz. Ama ben şiir yazma konusunda da yalnız birisiyim. Şiirin içerisinde yalnız bir tema olarak durmanın ötesinde, şiir yazma konusunda da yalnız birisiyim ve şiir politikası anlamında da, şiir dünyası içinde de yalnız birisiyim. İB Bu yalnızlık yalnızca şairlere özgü bir durum değildir. Romancılar, öykücüler, ressamlar, müzisyenler için de böyledir. GA Sonuçta yazın dünyasındaki insanların çok ortak noktaları var. Bunu, ama bilinçli ama bilinçsizce oluşturuyorlar. Yaşamsal anlamda ortak noktaları çok, bu yüzden de ortaya çok güzel şeyler çıkıyor. Zaten dört dörtlük bir hayat içerisinde eser veren kaç isim tanıyoruz ki? Açıkçası tanımıyoruz. İ. B Her kitabım çıktıktan sonra, kitap okura, dergilere, gazetelere, eleştirmenlere, o dergilerin ve gazetelerin kültür sanat editörlerine ulaşırken çok sıkıntılı bir süreç yaşıyorum. Başka şairlerin olmayabilir ama benim, yazdıklarım anlamında beğenilmek gibi bir kaygım var. Sonuç olarak burada bir emek var, bu emeğin karşılığına da bakmak lazım. İB Evet. Genelde şairlerin şiirleri bir dergide yayımlanır, Tozlu Konsol, altı dergide birden yayımlandı. GA Şairin aktardığı şey bilgi değildir, bir yaşantıdır. İB Çok rahat içine girebildiklerini sanmıyorum. Bu çok normal bir durum, hele de soyut ifadelerden, imgelerden oluşan bir şiire girmek kolay değildir. Sonuç olarak okurun benim bir şiir kitabımı eline alıp onu kendisiyle tartışıyor olması da benim için çok anlamlı ve kıymetli. Doksan kuşağı şairlerindenim, çok açık söylemek gerekirse, bu şairler arasında en yalın ve anlaşılır şiir benim şiirim. İ. B Çok sıkıntılı bir aşamadan geçtikten sonra bir şiiri ortaya koyabiliyorum. Şiir yazarken asla mutlu olmuyorum. Şiirde mutlu olduğum taraflar; birincisi şiirimle ilgili güzel bir şey söylenmesi ve yazılması, ikincisi ise bir şiiri yazıp bitirdikten sonra 'Oh be! Kurtuldum.' dediğim an. Beni bu iki unsur kadar sevindiren hiçbir şey yok. İ. B Çok doğru söylemiş. Şiir edebiyatın dışında bir türdür. Yine şiirin tanımını yapmaktan kaçınırım, şiirin ne olduğunu bilmiyorum. Zorlama bir tanım yapmaya çalışırsam, benim tanımım Mevlana'nın ve Şems'in tanımıyla ne kadar örtüşür bilemiyorum ama şiir az sözle çok şey anlatma sanatı değildir. Olsa olsa şiir, az sözle çok şey çağrıştırma sanatıdır. Şiir anlatmaz, şiir yalnızca çağrıştırır. Usta şairlerden hangisine sorarsınız sorun, şiirin tanımını yapamaz. Ben şiirin ne olduğunu bilmiyorum, neyin şiir olmadığını biliyorum. İ. B İkinci Yeni dediğimiz havzadan beslenerek bu noktaya geldim. İlhan Berk, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever ile başlayan ikinci yeni anlayışı vardı bizim şiirimizde. İ. B Çok zor. Yılmaz Odabaşı'nın bir sözü aklıma geldi. 'Şiir gündelik hayattan kovulmuştur.' Gündelik hayattan kovulmuş biri olarak toplumda tutunmaya çalışmak çok zor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/16/cemal-sureyya-kultur-sanat-dernegi-14-subat-dunya-oyku-gunu-nu-beyoglunda-kutladi", "text": "Cemal Süreyya Kültür Sanat Derneği, Beyoğlu'nda, Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı salonunda düzenlediği bir etkinlikte 14 Şubat Dünya Öykü Günü nü kutladı. Öykülerde Buluşmak başlıklı etkinliğin moderatörlüğünü Nesrin Karyaldız yaparken, günün anlam ve önemini vurgulayan bildiriyi Aydan Ay okudu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/22/cocuklugun-sogukguk-gecelerinde-kadin-cinayetlerinin-karanligina", "text": "Yaşam-ölüm, varlık-yokluk, hiçlik-benlik, anlam-anlamsızlık, gitmek-kalmak kavramları zihnimde birbiriyle cebelleşiyor. Ben kimim? Yaşamın anlamı nedir? Neden birilerinin dayattığı kurallar hayatımızı belirliyor? Kendi kaidelerimiz bu hayatı kucaklamaya ve yaşamaya neden yeterli olmuyor? Böyle varoluşsal soruların altında ezildikçe imdadıma Tezer Özlü yetişiyor. Yapıtlarını okudukça; isyanımı, öfkelerimi, kırgınlıklarımı, sevinçlerimi, gitmelerimi ve içimdeki korkunun esiri olarak hızlıca dönüşümü gördükçe zayıflığımı tanıdım. Büyük bir fırsat kabul edilebilecek hayatı ne kadar hafife aldığımı ve basitçe yaşadığımı fark ettim. Tezer Özlü aracılığıyla kendi içime yöneldikçe, konu kişisel olmaktan uzaklaştı ve yazma isteği yarattı. Kalıplara sığmayan, kısıtlı koşullarda sınırsız bir dünya kurmayı başarmış; düzene, toplumun dayatmalarına karşı gelmiş, edebiyatın hüzünlü, gamlı, nostaljik prensesi lakaplı Tezer Özlü, en sevdiği yazar olan Cesare Pavese'den otuz yıl sonra aynı gün (1943'te) Kütahya'da hayata gözlerini açar. Otoriter bir öğretmen olan babanın evdeki katı kuralları, onun hayata karşı ilk direnişini ateşler. Bir göçebedir o. Her zaman gitmek isteyen göçebe bir ruh! İlk kitabı Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde, hayranı olduğu Franz Kafka'nın babasıyla yaşadığı sıkıntılı ilişkinin benzerini yaşadığını ima eder. İleriki yaşamında otoriteye karşı gelişinin, kurallara isyan edişinin, kendi içinde kurduğu dünyada yaşama özleminin temelinde, çocukluğunda yaşadığı bu duygunun payı olsa gerek. Tam da bu nokta bizlerin, birçok okurun Tezer Özlü'ye hafiften öfke duyduğu bir konu! Ölüme nasıl bu kadar kolay koşabildi! Bizler hayata sımsıkı sarılmaya çalışırken, yeri geldiğinde Deli Dumrul hikayesinde olduğu gibi kendimize emanet bir can bulmaya çalışırken... Bazen çok sevdiğimiz insanların ağır hastalıklarında bile, sırf birazcık daha bizimle beraber olsunlar, bizi terk etmesinler diye, acılarıyla yaşamalarını isteme bencilliğine kapılmamız, sonra da kayıpları karşısında derin bir acı ve hüzün yaşamamız bize bu kadar anlaşılır gelirken onun bu rahat tavrına nasıl kızmayız! En basit bir kararda bile birilerinin iznine ihtiyaç duyan ben, Tezer Özlü'nün haymatlosluğunu sevdim. Şairin deyişiyle yaşama bu kadar sevdalıyken bir anda vazgeçme arzusunu kıskandım. Tezer Özlü'nün bu özellikleri yeni tanışanlarda elbette şaşkınlık yaratır. Hayata tutunma çabamız sadece günü kurtarma amacı güderken, böyle bir yazarla ilgilenmek başka nasıl bir etki yapar ki! Hiçbir eşyayı, işi, makamı ciddiye almaması, aksine bunlardan kurtulma isteği şaşkınlık kadar hayranlık da uyandırır. Kendi içimizde ördüğümüz duvarların kalınlığında kaybolurken, o duvarın dışına çıkmış bir yazarla karşı karşıya kalırız. Cinsellik, kadın erkek ilişkisinin rahat yaşanması gibi konular toplumun birçok kesiminde tabu niteliğini sürdürüyor. Yazarın sözleri güncelliğini sürdürüyor. Hele ki kadın cinayetlerinin önüne geçilemediği, hemen her gün bir cinnet haberiyle uyandığımız bu bugünlerde alınacak tavırların Tezer Özlü'den izler taşımasına ihtiyaç var. Aksi takdirde bu yara kangrenleşecek ve çok daha ciddi boyutlara ulaşacaktır. Bu tatsız konu, başka birçok duygunun yanında, Tezer Özlü boşuna mücadele etmiş olmasın diye de harekete geçme isteği yaratıyor bende."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/23/is-sanat-bahari-sanatla-karsiliyor", "text": "İş Sanat Mart ayında sanatseverlere adeta bir ziyafet verecek. İş Sanat, baharı Türk hikayeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık'ı anarak karşılayacak. Klasik müzik sahnesinde başarılı piyanist Behzod Abduraimov'un solistliği ve şefliğinde Camerata Royal Concertgebouw Orkestrası, caz sahnesinde Fatih Erkoç ile İstanbul Super Band, Afro-Küba müziğinin ilham veren yorumcuları Richard Bona ve Alfred Rodriguez İş Kuleleri Salonu'nda olacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/23/mine-omer-yazdi-eyvah-yine-mi-terlik", "text": "Berna Olgaç'ın Eyvah! Yine Mi Terlik? isimli çocuk romanı, 2019'da Mühür Kitaplığı'ndan yayımlandı. Sıra dışı, şaşırtıcı kurgusuyla soluk soluğa okunan romanın kahramanı Şerafettin'e ailesi ve arkadaşları kısaca Şero diye seslenirler. Şero, arkadaşları ile oynamayı çok seven bir çocuktur. Annesi ise onun, aynı sevgiyi derslerine de göstermesini istemektedir. Şero, annesinin bu yakınmalarından hiç hoşlanmaz. Yakın arkadaşı Mıstık'la aynı mahallede oturur, aynı okula giderler. Hatta aynı sınıftadırlar. Bununla da kalmıyor aynı notları alıyorlar. Aynı ödevi yapıyorlar, aynı dersleri seviyorlar. Aynı takımı tutuyorlar. Okulların açılmasına az bir zaman kala Şero, sınıf arkadaşlarını özlediğini yatağında düşünürken, Şero, buradayım diye ona seslenen farklı bir ses duyar. Hiç tanıdık bir ses değildi bu. Şero, şaşırır. Çünkü etrafta kimsecikler yoktur. Başını yataktan yere uzatınca annesinin sağ terliğini görür. Terliği yatağın altına kendisi saklamıştı. Terlikten başka bir şey de yoktu yatağın altında. Birden terlik konuşmaya başlar ve Şero'ya Annesini neden üzdüğünü sorar. Şero, şaşkına dönse de terlik konuşmaya devam eder. Anlat bakalım Şero. Anneni neden üzüyorsun? Beni bir oraya bir buraya uçurtturuyorsun evin odalarında. Bunu yapmaya hakkın var mı? diye sorduğunda küçük çocuk oldukça şaşırır. Annesinin her gün sürekli kendisine fırlattığı bu terlik, nasıl olur da şimdi konuşuyordu? Ne zaman yaramazlık yapsa annesi terliğini çıkarıp Şero'ya fırlatırdı. Annesinin terliğinin fırlatılmaktan canı o kadar yanmıştı ki konuşmaya başlamıştı. Üstelik fırlatılmaktan canı yanan terlik, Şero'ya dert yanıyordu. Küçük çocuk şaşkındır. Terlik konuşmayı sürdürür ve annelerin affedici olduğunu da anlatır. Aslında Şero da annesini yaramazlıklarıyla üzdüğü için pişmandır. Ama annesi ona ikide birde neden terlik fırlatıyor onu anlamıyordu... İşte terliği de bu yüzden yatağın altına saklamıştı. Terliğe nasıl konuşabildiğini kuşkuyla, merakla sorar. Terlik anlatır: Annelerini üzen çocuklara bazen ses verdiklerini, çocuklara yardım ettiklerini söyler. Tüm bu duydukları karşısında Şero şaşkındır ama terliğin konuştuğunu, yakın arkadaşı Mıstık'a söylemek için de sabırsızdır. Mıstık'la da konuşmasını ister terlikten. Terlik yalnızca Şero'ya konuştuğunu, başkalarının yanında konuşmadığını, onların gözünde sıradan bir terlik olduğunu söyler. Terliğin sihirli gücünün derslerine yardımcı olup olamayacağını öğrenmek istese de terlik amacının O'nu, iyi bir çocuk haline getirmek olduğunu, bunun dışında kendisine yardım edemeyeceğini, zaten perilerin de izin vermediğini anlatır. O günden sonra Şero'nun hayatı değişmeye başlar. Berna Olgaç, günlük, sıradan yaşamlar üzerine kurduğu romanında, çocuk okuru kuşkulandırarak acaba sihirli güçler bizim terliğimizi de sihirler mi? Sorusunu sordurtarak merak uyandırır. Olgaç'ın vermek istediği mesaja araç olarak hepimizin evinde onlarcası bulunan terliği seçmesi, sıradan bir tercih değildir. Amacı; küçük okurların romanı okurken, daha çok empati yapmalarına olanak sağlamaktır. Romanda terlik; gerçeküstü, büyülü düşselliğe dönüşüyor. Öte yandan, büyülü, doğa ötesi terlik, roman boyunca gerçek yaşamın içinde çelişki de yaratmıyor, hatta uyum içerisinde devam eden bir beraberlik söz konusudur. İç içe geçmiş bu beraberlik artık bir bütünü temsil eder. Sihirli bir terliğin kattıklarıyla, roman büyülü bir gerçekçiliğe dönüşüyor. Çocukların sıkılmadan okuyabilecekleri, hatta kendi yaşamlarından tatlar da bulabilecekleri Eyvah Yine Mi Terlik? dokuz bölümden oluşuyor. Merhaba Ben Şero, Yakın Arkadaşım Mıstık, Annemin İkazları, Şaşkın Mıyız Neyiz?, Şerafettin Beni Mahvettin!, Anneler Bağışlayıcıdır, Mıstık'la Başım Belada, Terlik Konuşuyor, Okulun Yolları Taştan Geliyor Şero Başkan! . Berna Olgaç'ın yazdığı Eyvah Yine Mi Terlik?'in kapağını Oğuz Gürel resimledi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/24/neslihan-persembeden-murathan-carboga-soylesisi", "text": "'Kadem', gerilim türünde bir roman. Temren Yayınları tarafından yayınlanan şair, yazar Murathan Çarboğa'nın yazdığı Kadem, sanal dünyaya dikkat çekiyor. Ölümcül bir oyuna dahil olan, günce tutan, sayrılı, yalnız bir genci anlatıyor. Kademi kaleme alan Murathan Çarboğa, neredeyse her yazdığıyla ödül alan bir yazar, şair. 2001 yılında Hasan Bayrı Şiir Ödülü, 2003 yılında Uğur Mumcu Şiir Ödülü, 2004 yılında Behzat Ay Deneme Ödülü, 2005 yılında Cemal Süreya Şiir Ödülü, 2007 yılında Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü, 2014 yılında Mahmut Tunaboylu Öykü Ödülü, 2014 yılında Madenci Edebiyatı Öykü Ödülü, 2015 yılında Nihat Akkaraca Öykü Ödülü, 2017 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Şiir Ödülü, 2018 yılında Mustafa Miyasoğlu Hikaye Ödülü, 2018 yılında Dede Korkut Hikaye Ödülü'ne layık görüldü. 1974 Dörtyol doğumlu olan Murathan Çarboğa, Mustafa Kemal Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Şiir ve yazıları birçok dergide yayınlanan Murathan Çarboğa'nın 2018 yılında İncir Yayıncılık tarafından 'İshak Kuşunun Çağırdığı Çocuk' adlı öykü kitabı yayınlandı. Kahraman, romandaki günce bölümlerinde kendini temize çeken sayrılı bir karakter. Hayatla uzlaşamayan, sevmeyi, yaşamayı beceremeyen bir adam. Yalnızlığı tercih ediyor. Onun bataklığı; kimsesiz ve sevgisiz dünya. Kendisi gibi sayrılı karakterleri sanal dünyada buluyor ve ölümcül bir oyuna dahil oluyor. Betondan bir hayatın, sanal duyarlıkların, hayat kaygılarının biçimlendirdiği, yaşanılan gerçekliğin içinde de her an insanın karşısına çıkabilecek bir tip. Kadem'i okurken aklıma Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitabı geldi. İki roman farklı ama bilinçaltını anlatması, toplumu yaşamı sorgulaması yönünden benziyor. Dostoyevski ile anılmak benim için onurdur. Her iki romandaki karakterler yalnızlığın girdabında kaybolmuş kişiler. Hayatın rutin akışına dahil olamıyorlar. Farklı duyarlıkları ve sayrıları var. İnsanlığın her döneminde karşılaşabileceğiniz tipler. Kadem'deki kahraman günce bölümlerinde hayatı, insanı, geçmişi ve kendini sorguluyor. Sayrılı ve yalnız varlığıyla gözlemlediği insanı anlatıyor. Bu yönüyle belki de Dostoyevski'nin kahramanını anımsatıyor. Kahraman, hayatımdan, çocukluğumdan izler taşıyor. Çocukluğum da kuşların ve ağaçların anlamlı kıldığı sonsuz bahçelerde geçti. Hatay'ın Dörtyol ilçesinde yaşadım çocukluğumu. 80'li yılların bakir manzarasında bir cennetten farksız bir kasabaydı. Akdeniz'in ve Amanos Dağlarının arasında uzanan uçsuz portakal bahçeleri çocuk muhayyilemde derin izler bıraktı. Ben 10 yaşımdayken memlekete, Adana'ya yerleştik. Adana benim için yoksulluğun ve hayal kırıklığının anlamlandırdığı bir şehirdi. Kuşsuz, ağaçsız, denizsiz ve huzursuz bir şehir. Çocuk, mutluluğu yitirdiği anda cennetini de kaybeder. Yazarak öldürme fikri, kinin, öfkenin ifadesi. Çoğu insan hayatının bir döneminde birilerinin ölmesini dilemiştir diye düşünüyorum. Bu gaddar adamın hayatımı tamamen değiştireceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi dediği Hasan Usta, genç adam için Deccal. Deccal'i sizden dinleyelim. Çocukluk yaralandığımız bir dönemdir. Çocukta iz bırakan iki olay, benim çocukluğumun yaralarıdır. Babanın sapan hazırlaması ve her şeyi oyun zanneden çocuğun ölümle, vahşetle tanışması. Babamın ilk sapanımla fırlattığı taş, birkaç serçenin ölümüne neden olmuştu. Bu manzara benim unutamadığım bir travmadır. Yine sapanla, bir sokak kedisini öldüren pijamalı adam, yani Hasan Usta da şahit olduğum vahşetlerin diğer failidir. Bu iki travmayı, sayrılı ve yalnız bir karakter olan kahramanın yaraları olarak aktardım romanda. Kahraman sevmeyi ve yaşamayı beceremeyen biri. Aşktan ve mutluluktan ya da başka bir deyişle rutinden kaçmasının sebebi içine çöreklenen karanlık. Kendine yönelen sevgiyi duyumsadığı anda dehşete kapılıyor. Sevmenin ve sevilmenin ilmi yok onda. Sevgiyi karşılamak kolay değildir. Her şeyden önce o sevgiye layık olmak ve bu auraya karşılık vermek gerekir. Maharet işidir bu. Sevmeyi, sevilmeyi ve yaşamayı beceremeyen insanlar toplumun yaralarıdır. Her şeyden önce kendimi şair olarak nitelendiririm. Uzun yıllar şiire emek verdim. Edebiyatın diğer türlerine de hiçbir zaman sırt çevirmedim. Şiire yoğunlaştığım dönemde ara ara öykü de kaleme aldım, mektup da deneme de anı da tiyatro eseri de yazdım. Bir de romanım olsun istiyordum. Kadem bu motivasyonla ortaya çıktı. Kadem'i 2005 yılında yazmıştım. Benim yazma serüvenim uzun bir olgunlaşma süreciyle başlar. Zihnimde bir iklim oluşur Aylarca bir yanıp bir sönen görüntüler, sahneler, karakterlerle dolaşırım. Sonra gün gelir yazıya evrilir bu süreç. Yazma devresi daha kısadır. Kadem de daha uzun bir olgunlaşma sürecinden sonra bir iki ay içinde yazıldı. Hangi türde yazarsam yazayım hep aynı türküyü söylüyorum. Yalnızca hayata baktığım pencereler değişiyor. Bir söyleşide Kaybedişin Türküsü olarak adlandırmıştım yazdıklarımı. İnsan hüzünlü bir mahluk. Hüzünlü ve zor bir hayatı var. Kısacık ömre sığdırmaya çalıştığı acılar var. Kaybetmeye mahkumuz. O nedenle şiirlerim de öykülerim de yazdığım roman da hep aynı türkünün bir parçası. Hayatla ve zamanla uzlaşmak için kurduğum bir dil var. Hangi edebi türde olursa olsun ben hep Kaybedişin Türküsü'nü söylüyorum. Kadem / Murathan Çarboğa / Temren Yayınları / 132 s."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/24/onder-colakoglu-yusuf-alperle-konustu", "text": "Yusuf Alper- Daha önce bazı konuşmalarımda, yazılarımda belirtmiştim: Genel olarak metinlerarasıcılığa karşıyım. Genelde yaratıcılığa ters bir durum, başkasının emeğinden haksızca yararlanma olarak görüyorum. Ama az miktarda alıntılarla geçmişin önemli metinlerini çağrıştırma, anımsatma iyidir. Ancak tırnak içine almak, gerekirse dipnotta belirtmek şartıyla... Ben şiirde geçmişin önemli şairlerine çengel atan, o dizeyi şiirim içinde sindiren, kendi şiirimin bir parçası kılmaya çalışan bir şairim. Bunu özellikle önemli bulduğum, sevdiğim şairlere bir saygı, şükran ifadesi, jest olarak yaparım. Böylece o şair yeniden benim şiirimle anımsanacak, okuyucu belki o şairin şiirlerini de yeniden okuma gereksinimi duyacak, kitabına yönelecek vb. düşüncelerim olur. Alıntılarım genelde sevdiğim şairlerin beni etkileyen dizeleridir. Bazen düzyazı metinlerden alıntıladığım da olur. Ama bu bir-iki dizeyi geçmez ve mutlaka tırnak içindedir. Benim olmadığı bellidir. Merak eden araştırıp o şaire gidebilir. Bazen, seyrek de olsa dipnotla ad belirttiğim olur. Bu çerçevenin dışında, fazla alıntı yapan, tırnak içine almayan yazar-şairleri yanlış buluyorum, kınıyorum. Olmamalı. Öte yandan, Kristeva deneme-incelemecidir ve bilimsel olanla da ilgili olarak öyle düşünmüş, söylemiş olmalı. Bilimsel olan metinler zaten literatür bilgilerinin üst üste konmasından oluşur genellikle. Alıntı çoktur ve doğaldır. İncelemede de olabilir ancak başta şiir gibi yaratıcılığın en önde olduğu alanlarda; öyküde, romanda da, öyle olması kabul edilemez. Moda olarak, değişiklik olsun diye yapılabilir ama abartmamak gerekir ve başkasına ait olduğu mutlaka belirtilmelidir. H. Bloom'a da genel olarak katılıyorum. Gelenekte hem yumuşak biçimde kabullenme, yararlanma olabilir hem de red, çatışma olabilir. Çatışmaktan da yeni sanat yapıtları çıkar ve onlar gelenek zincirine eklenirler. Çoğu zaman genç kuşak şair-yaratıcılar eskilere karşı çıkar, onları reddeder, putları kırıyoruz vb. eylemler yapar, sonra belirli yaşlara geldiklerinde yumuşar, kısmen de olsa haksızlık ettiklerini anlar, önceki ustalara daha ılımlı, hoşgörülü bakarlar. Tıpkı delikanlılık çağındaki ergenlerin babaya karşı çıkışlarında, çatışmalarında olduğu gibi... Yaş biraz büyüyüp kişi olgunlaştığında babanın, ebeveylerin haklı da olabileceğini ya da tamamen haklı olduklarını kabul edebilirler. Bu insani açıdan böyledir. Yaratıcı-sanatçı da bir insandır ve sanatta da böyle olması beklenebilir, doğal karşılanmalıdır. Ama nasıl ki bütün çocuklar sonraki kuşakla çatışmıyorsa bütün yaratıcılar da çatışmayabilir ama çatışırlarsa hoşgörüyle bakılmalıdır. Söylediğiniz durum son zamanlarda arttı mı bilmiyorum. Çok yeni bir şairin böylesi bazı şeyler yapması az da olsa yumuşak karşılanabilir ancak dediğiniz gibi Aynı biçim, aynı yapı, aynı ritm hep. Kabul edilemez. Hele yaşlı bir şairin genç bir şairden böyle yararlanması o yaşlı şairi rezil eder ki bizde bazı şairler, maalesef hiç ihtiyaçları yokken bu yüzden rezil olmuşlardır. Bu esinlenme den öte çalıntıdır ve kabul edilemez. Düpedüz hırsızlıktır ve bu durumun etik ve yasal karşılığı vardır. Ama temelde acınası bir durumdur. Hele ki hiç gereksinimi yokken kavramsallarla bunu açıklamak kolaycılık belki, bu açıklandığında bu durumu metinlerarasılık kavramına bağlayıp, işin içinden sıyrıldığını görüyoruz şairin. Metinlerarası yararlanma bir yanıyla yaratıcılığı kışkırtıyor gibi görünse de özgün yaratım için yaratıcı şair-yazarın ayaklarına vurulmuş bir prangadır. Aslında iyi, dikkatli kullanılırsa; abartmadan, okuma desteği olarak bakılırsa tetikleyici olabilir ancak etki çalıntı düzeyinde olmamak şartıyla. Sonsuza kadar sürer mi? Sürebilir. Sürmesi doğaldır, beklenebilir ancak andığım çerçeveyi aşmamak kaydıyla. Yoksa etik açıdan sorunlu bir hırsızlık sürecinin sonsuza kadar sürmesi kabul edilemez. Yusuf Alper-Türk ve dünya şiirinde şiir-öykü-düzyazının birbirlerine yaklaşması yaklaşık 100 yıldır var. Yirminci yüzyılın başlarından beri Fransız şiirinde olanlar daha sonra bize de yansımıştır. Ayrıca N. Hikmet'in bazı şiir kitapları ırmak şiir mi, öyküler mi, ırmak roman mı gibi sorular oluşturmuştur. II. Yeni'nin bazı önemli şairleri, özellikle Turgut Uyar, E. Cansever öyküleme, anlatma biçemini çok kullanmışlardır. İ. Berk düzyazısal olanı, antilirik olanı o dönemi ve sonrasında çok öne çıkarmıştır. Ece Ayhan da yine öyledir. Lirizme hep bağlı olan II. Yeni'nin çekirdek kurucu ikilisi olan Cemal Süreya ve Sezai Karakoç'tur. Her şair kendi mizacına, poetikasına göre düzyazıdan, öyküden, tiyatrodan yararlanmıştır ama hepsi de önemli şairlerdir. Hiçbirine şair ya da önemli şair değildir demiyoruz. Demem o ki; aslolan şiirdir. Şiir olmuşsa nereden nasıl yararlanırsa yararlansın tamamdır ve diyecek bir şeyimiz olamaz. Modern şiirde bu dedikleriniz doğal karşılanır, karşılanmalıdır. Öte yandan ben, bir şair olarak hep lirizmi önde tutan bir poetikanın sahibi oldum. İlk şiirimden son şiirime... Düzyazısal şiirler de yazdığım oldu ancak onlarda da lirizmi korudum. Bazı şiirlerimde öyküsellik değilse de olay anlatma, anlatımcılık gibi şeyler olmuştur. Ancak hiçbir zaman anlatımcı bir şair olmadım. Derdimi anlattım ancak şiir diliyle anlattım. Yani daha çok duyumsattım, sezdirdim vb. Doğrudan bir gazete yazısı, makale gibi şiir yazmadım. O tip şiirleri genelde kötü bulurum ve çoğunu şiirden saymam. Tüm şiirimizin en büyük sorunu lirizmmiş gibi davrananlar varsa yanlış bulurum. Nilay Özer çok doğru bir tespitte bulunmuş. En belirgin iki kanal bunlar. Lirizmden yana olanları biraz eski ya da eski kafalı bulanlar olabilir ki yanlış bulurum, diğer tutumu da şiir dışı sayanlar olabilir ki onların da tutumu yanlıştır. Kantarın topuzunu kaçırmıyorlarsa, çağrışımlar şizofreniform sözcük uçuşması, logore, enkoherans düzeyinde olmuyorsa, okuyucunun az da olsa elinden tutuyor, ona dokunabiliyorlarsa, yani şiir olmuş ise yazdıkları onlara da saygı, sevgi duyarım. Şiirimizi zenginleştirdikleri için."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/02/26/dunden-bugune-muhalefetin-dili-mizah", "text": "Toplumsal Araştırmalar ve Kültür Sanat için Vakıf, 25 Şubat günü, Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi'nde Dünden bugüne muhalefetin dili mizah başlıklı bir panel düzenledi. BirGün gazetesi editörü Can Uğur'un moderasyonda yer aldığı etkinliğe Tuncay Akgün, Aslı Alpar ve Bahadır Boysal konuşmacı olarak katıldı. Konuşmacılar, Türkiye'de mizahın tarihi, muhalefetle kurduğu ilişki ve toplumsal muhalefetin mizahla arasındaki bağ hakkında görüşlerini belirtti. İlk konuşmacı Aslı Alpar, 2006 yılında çizmeye başladığını belirtti ve mizahın tarihsel gelişimine değindi. Toplumsal cinsiyet bakımından mizahın tanımını yapan Alpar özetle, Türkiye'nin mizah anlayışında 'cinsiyetçi bir çarpıklık' olduğunu, karikatür dergilerinin hedef kitlesini heteroseksüel erkek olarak belirlediğini, dergilerin kapsayıcı olmasını önemsediğini, karikatürün iktidar olgusuyla derdi olması gerektiğini ve ülkemizde siyaset yapma biçiminin değiştiğini söyledi. Kırk yıldır mizahın içinde olduğunu ifade eden Tuncay Akgün, Gırgır'a girdiğinde derginin kapandığını, günümüzdeki baskıların türünün değiştiğini ancak mizahçının daima söylemek için bir yol bulduğunu, mizah dilinin fazla değişmediğini, 'Turgut Özal'ın hoşgörüsü vardı' şeklindeki görüşlerin doğru olmadığını, Gırgır'ın yazılamayanları çizdiğini ve direnç sağladığını, her türlü baskıya rağmen köklü bir mizah geleneği bulunduğunu; mizahın, neşeyi ve direnci ayakta tutmak gibi bir işlevi bulunduğunu ifade etti. Mizah dergilerinin kapakları üzerinden mizahın tarihini anlatan Bahadır Boysal ise, Leman dergisinin dergisinin belgeseli yapılması gerektiğini, mizahçıların kendilerine oto sansür uygulamasının hazin bir durum olduğunu vurguladı. İlgiyle izlenen panel, soru cevap bölümüyle son buldu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/03/goksu-n-cakir-murat-batmankaya-ile-konustu", "text": "Murat BATMANKAYA: Ahmet Haşimi benim sanal medyada kullandığım bir müstear... Hemen anlaşılacağı gibi Ahmet Haşim'in mütevazı bir saygı duruşu denemesi... Ve biraz da onun arkasına sığınma, saklanma çabası! Bir yayınevinin sahibi yahut yönetmeni olunca kapınızı çalan çok oluyor. Bazen de bu kapınızı çalanlar tanıdığınız çıkıyor ve onların eserlerini ret ettiğinizde çok çabuk kırılabiliyorlar. Ama öte yandan da sanal medyadan uzak duramıyorsunuz. Sanal medya bir tür iletişim aracı... Hem yapıp ettiklerinizi sergileme hem de başkalarının ne yaptıklarını takip etme aracı. Bu nedenle Ahmet Haşimi'yi kullanıyorum. Ahmet Haşimi, Murat Batmankaya'dan neredeyse bağımsız bir kimlik artık. Huysuzluğuyla nam saldı. Dilimizi hatalı kullananlara ilişkin eleştirileriyle sevilen, bir yandan da korkulan bir karaktere dönüştü. Bu ne kadar benim, inanın bilemiyorum. M. B: Kişinin kendinden, yapıp ettiklerinden bahsetmesi fevkalade zor... Ve bu ne kadar doğru, tartışılır. Hani derler ya, terzi kendi söküğünü dikemez diye. Sanki buna benzer bir durum... Yine de kaba ve çocukça bir resim çizeyim: Yazmaya çalıştığım şiir, geleneğimize eklenmek isteyen bir şiir. Var olan bir zincirin ara halkalarından biri belki de... Ne kadar başarılı, eksikleri ne, on yıl sonra ondan geriye bir şey kalır mı? Hiç bilmiyorum. Çok çağrışımlı, çok katlı, resme ve müziğe yakın bir şey arıyorum. Bu şeyi ne kadar az sözcükle yazabilirsem, o kadar hoşnut kalacağım... Bazen aradığım şeye yaklaştığımı hissediyorum. Gel gör ki, çoğu kere uzağına düştüğümü de biliyorum. Şiir isimlerinin genelde tek sözcükten oluşması, bilinçli bir tercih değil, daha çok tesadüf... O sözcük bir anahtar... Oyuna davet! Okur, isterse ezip büker o anahtarı, isterse uygun bulduğu bir kapıda, bir kilitte dener... Belki de elindeki anahtara yeni dişler, yivler ekler; belli mi olur... Şairin okura müdahalesini doğru bulmuyorum. Bir kez gün yüzüne çıkmış, okurla buluşmuş şiir, artık kendi ayakları üzerinde durmalıdır. Okur, varsaydığım bir iskeleti de etlendirebilir, ona yeni kıyafetler de dikebilir. Değersiz bulup çöpe de atabilir. Yeter ki zahmete değer bulsun. M. B: Geçenlerde Thomas Bernhard'ın bir söyleşisini izledim. Diyor ki Bernhard: Ben yazar değilim, yazan biriyim. Eh, üç aşağı beş yukarı ben de böyle biriyim. İçimde sanki birden fazla kişi var ve bu kişilerin her biri bir şekilde söz almak istiyor. Ben de onların isyanlarına, itirazlarına saygı duyuyorum ve uygun bir zemin bulduğumda da filizlenmelerine müsaade ediyorum. Kimileri uzun soluklu oluyor, kimleri ise doğar doğmaz ölüyor. Mesela, tiyatro eleştirmeni olduğu ideasıyla Gazete Pazar'da yazılar yazan Mehmet Batman, kısa sürede bir yıl, bir buçuk yıl gibi- camiadan çekildi. Bir başkası, Mehmet Dürser mesela, Türkiye'nin en hacimli bulmaca sözlüğünü hazırladı. Gel gör ki tek kitapla kaldı. Daha sonra haklarını bir televizyon kanalında yayımlanan yarışma programının yapımcılarına sattı. O satışla birlikte kayıplara karıştı. Oyunları seviyorum, demiştim; bir tanesini açıklayayım hemencecik: Yaklaşık yüz esere imza atan Murat Aksoy'un eşi de yazar: Sevinç Aksoy. Üstelik o, edebiyatın hayli dışında bir alana ilgi duyuyor. Ezoterizme meraklı... Muhtemelen en hacimli, en ayrıntılı Rüya Yorumları Ansiklopedisi onun... Burçlar Kitabı da keza öyle... İkisini de vaktiyle Omega Yayınları bastı. O kadar çok iltifat gördü ki... Sabah gazetesi iki gün üst üste tam sayfa röportaj yayımladı onunla yapılmış... Sonra Milliyet gazetesi onun eserlerini promosyon olarak dağıttı. Demem o ki, kimin ne zaman öne geçeceğini bilemiyorum, ama şunu biliyorum: İçlerinde en mahcubu, söz almaya en gönülsüzü, hatta en tembeli Murat Batmankaya. M. B: Şenayi nedir? Eğer kitap bir kavram, bir imge, bir ses vs. olarak okura ulaşıyor ve onda herhangi bir his uyandırıyorsa ne ala... Biraz da aranan bu sanki... Ben size şimdi, Arapçada şu anlama geliyor, desem, olasılık ki hayal kırıklığına uğrayacaksınız. O sözcüğe yüklediğiniz kişisel anlam uçup gidecek... Büyü bozulacak... Oyun bitecek! Bu sebeple bilginin eserden kalmasını tercih ediyorum. Size bir paradoks söyleyeyim müsaadenizle: Attila İlhan'ın şiir kitaplarının arkasına eklediği Meraklısı İçin Notlar'a bayılır, keyif arak okurdum. Ama benzeri bir şeyi Şenayi için yapmayı ayıp sayarım. Okura, onun yaratıcı imgelemine hakaret sayarım. Öte yandan... Eskiden şair de, yazar da, rüştünü dergilerde ispatlardı. Varlık bir kıbleydi. Yeditepe, Adam Sanat vs. Hatta bazı şiir akımları böyle dergiler aracılığıyla çıkardı; Servet-i Fünuncular, Hisarcılar gibi... Şimdi görüyoruz ki dergiler böylesi bir ortam vadetmiyor. Kitabınızın yayımlanması için dergi süzgecine artık ihtiyaç duyulmuyor. Hele hele internetten sonra iş cılkından çıktı, bütün vidalar gevşedi. Teknolojiyle arası iyi olan herkes şair, herkes yazar... Ve bugünün çocukları neredeyse Macbook ile geliyorlar dünyaya... Halbuki eskiden şöyleydi: Kişi kendine şair demeye utanırdı. Ancak muteber biri size bu sıfatı layık görür ise siz şair olurdunuz. M. B: Üniversitedeyken Ahmet Telli'nin Gima'nın arkasında, pasaj merdivenin altında bir dükkanı vardı. Sık giderdim. Ayaküstü konuşurduk. Metin Altıok, Ahmet Erhan da gelirdi oraya. Hiç unutmam, birgün Ahmet Telli demişti ki bana: Murat, biliyor musun, dergileri elime aldığımda önce yazıları okuyorum artık, en son şiirleri... O zamanlar, şiir yazma hevesinde biri olarak, bunu işittiğimde çok şaşırmıştım. Bir şair nasıl olur da şiirleri en son okur, diye düşünmüştüm. Aradan yıllar geçti ve şimdi bakıyorum da onun gibiyim ben de: Hangi dergi olursa olsun, en son şiirleri okuyorum! Hani AVM'ye gittiğinizde, çocukların biraz oyalansın diye bırakıldığı top havuzları vardır ya; işte o top havuzuna atılmış bir çeyrek altın gibidir iyi şiir... Ona ulaşmak için pek çok topu kenara yahut havuz dışına atmanız gerekir. Bu sebeple bildiğim şairlere öncelik veriyorum. Yenilere de kapılarımı nadiren açıyorum. Bunu övünçle değil, üzülerek söylüyorum. Ve bu kusuru içtenlikle kabul ediyorum. Ama güfte yazar gibi şiir yazanları, bir gecede oturup beş şiir bitirenleri anlamakta güçlük çekiyor, onları sevmemekte kendimi haklı buluyorum. Şiirin mimarisini, musikisini tasa etmeyenlerle nasıl uzlaşılır, henüz bilmiyorum. Aruz ve hece bilmeyen, şiirde neyi bildiğini iddia edebilir, onu da bilmiyorum. Yıllar önceydi; bir hanım kızımıza ödül verilmişti. Kendisiyle ayaküstü konuşma fırsatım olmuştu. Kimleri okuyorsunuz, diye sorduğumda bana yanıtı şu olmuştu: Etkilenmemek için kimseyi okumuyorum. Miladı kendilerinden başlatanlarla anlaşamıyorum. Yıllarca şiir olduğu vehmiyle yazdım, hala da yazmaktayım, ama kendime şair demeye utanırım. İtiraf etmek gerekirse de yazdıklarımın yarına kalacağı kanaatinde değilim. Ama yine de insan susturamıyor kendini... Mademki dedim, bir ada, bir kale olamayacağım, hiç değilse o adaya çıkmak, o kaleye girmek isteyenlere pusula olayım, köprü olayım, avunayım... Bu düşünceyle denemeler yazdım. Yazarken de fark ettim ki, genellikle bize işaret edilenleri okuyoruz. Oysa niceleri var unutulup giden... Acaba hatırlanmalarını sağlayabilir miyim, diye düşündüm. İşte Geçmiş Zaman Tesellileri böyle çıktı ortaya... Varlık dergisi sayfalarını açtı. Geçmiş Zaman Tesellileri'nin ilkleri orada yayımlandı. Sonrasında da Radikal Kitap'ta... Ama az, ama çok, belli bir kitleye ulaştı. M. B: Bazen öyledir, bazen değildir. Olması gerekmez. Olursa da kimseye zarar vermez. Şiir açıklanabilen bir şey değildir zira... Bilimsel bir yanı da yoktur. Bilimde iki kere iki genellikle dört eder. Ancak şiirde böylesine kesin, mutlak bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Bu sebeple 'hayatı ne kadar tercüme ediyor ya da etmiyor'dan ziyade, bende hangi duygulara denk geliyor, hangi yıkımlara yol açıyor, neyi yeniden inşa ediyor, ona bakmayı daha doğru buluyorum. Türk edebiyatına katkılarınızdan dolayı ve bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/05/seyirlik-radyo-galatasaray-lisesinde", "text": "Seyirlik Radyo Galatasaray Lisesinde 12 Mart 2020'de, devrimci şair Tevfik Fikret'in yaşamını konu edecek. Radyo formatında hazırlanan program, Şair Tevfik Fikret'in evi Aşiyan'dan sonra, bu kez öğrencisi olduğu ve müdürlüğünü üstlendiği ve kendisi için çok kıymetli bir mekan olan Galatasaray Lisesinde yayında.. Usta edebiyatçının edebi yönlerinden daha çok onun hayata bakışını, edebiyatın dışındaki yaşantısını ve bunun eserlerine olan yansımasını araştırıp edebiyatseverlerle paylaşmayı hedefleyen programda, Tevfik Fikret'i biraz daha yakından tanıma fırsatı bulacağız. Sanatçının hayata dair duruşundan, ruh hallerine, alışkanlıklarına, korkularına, takıntılarına, meraklarına ve daha pek çok insani durumuna kadar bilinmeyen yönlerivehayatından ilginç anekdotların aktarılacağı program içerisinde anlatılara, şairin sevdiği şarkılar ve döneminin sevilen bestekarlarının eserleri de eşlik edecek. Solist Özgül Turgay ve piyanist Yeşim Altınay'ın yorumuyla. Galatasaray Lisesi tiyatro kulübü öğrencilerinin, ünlü şairin şiirlerini seslendireceği, yazının ardındaki hayata ışık tutan program, tecrübeli radyocu ve eğitmen Gönül AK'ın sunumuyla, 12 Mart 'ta saat 18.00'de Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret Salonunda gerçekleştirilecektir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/05/sozun-ritmi-8-martta-kkmde", "text": "Toplumda kadının yerine, önemine, yaşadığı zorluklara, uğradığı haksızlıklara, maruz kaldığı şiddete ve kadın cinayetlerine, çocuk gelinlere, hapishanelerde anneleriyle birlikte yatmak zorunda kalan çocukların eğitimine ilişkin farkındalığı arttırmak temel amacıyla yola çıktık. Ve bu amacımıza, hemcinslerimize fayda sağlamayı da ekledik. Bunu, kadına dair yazılmış metinlerden oluşturduğumuz bir seçkiyle, ritmi harmanlayarak yapıyoruz. Kadınlardan ve çocuklarından oluşan bir ritim grubuyuz dersek, eksik bir tanımlama olur. Çünkü biz, çocukların ve annelerin, sözün ve ritmin el ele verdiği, profesyonel müzisyenlerin desteklediği, cesur ve gönüllü bir sivil inisiyatifiz. Ve bir sosyal sorumluluk projesiyiz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/08/ismail-cem-dogru-hayal-odasini-yazdi", "text": "Türk edebiyat tarihinin en tartışmalı romancılarından biri olan Kerime Nadir'in yaşamını konu alan Hayal Odası, bünyesinde ayrıntılı içerikler barındıran bir biyografik roman çalışması... Son yıllarda önemli yazarların yaşamını biyografik romanlar aracılığıyla genç kuşaklara ulaştırma tercihinin yaygınlık kazanmış olması bu alanda yapılan çalışmaların derinlik kazanmasını sağlamış görünüyor. Bu anlamda biyografik romanlar güncel olanla geride kalanın bir arada sunulması gibi önemli bir işlevi yerine getiriyor. Edebiyat ortamının öyküleriyle tanıdığı Göksu Nurten Çakır oldukça çalışkan bir yazar. Romanları ve öyküleri dışında yazdığı inceleme metinlerinin yazı sıra değerli yazarlarla gerçekleştirmiş olduğu söyleşiler ve dergiler için hazırladığı dosyalarla önemli çalışmalar ortaya koyuyor. Göksu Nurten Çakır'ın ilk biyografik romanı olan Hayal Odası, romanın yazılış gerekçeleri ve içerik tercihleri göz önünde bulundurulduğunda, eserin kadın duyarlılığıyla yapılmış bir çalışma olduğunu söylemek söz konusu olabilir. Dönemin koşulları ve bu koşullar içinde bir kadın olarak kendini kabul ettirmenin zorlukları yazarın seçimini etkileyen parametreler olarak öne çıkıyor. Hayal Odası, Kerime Nadir'in yaşamını kronolojik sıraya da sadık kalarak tüm ayrıntılarıyla anlatmaya çalışıyor. Doğumundan itibaren annesinin anlatıcılığında ailesi, çocukluğu, yazarlık serüveni, yayıncılarla yaşadığı sıkıntılar, kişisel sıkıntıları, aşka bakışı, toplumsal meseleleri yorumlama şekline dek tüm ayrıntılara girildiği söylenebilir. Kerime Nadir'in edebiyat içinde sürekli sorgulanan yeri, tercih ettiği melankolik konularla toplumun gerçeklerinden uzak bulunan içerik tercihleriyle ve sürekli acıdan beslendiği duygusundan kaynaklanıyor. Ağır romantik havası ve sonu gelmeyen sıkıntıların romanları gerçeklikten kopardığı düşüncesi onu Türk edebiyatında belli isimlerle birlikte anılmasına engel oluyor. Oysa yaşantısına baktığımızda çocuk hasretini yeğenleriyle bastıran, tüm zamanını ailesiyle geçiren bir yazar portresiyle karşılaşıyoruz. Dönemin edebiyatçılarıyla iyi ilişkiler kurmaya çalışsa da zaman zaman onun da sıkıntılar yaşadığını görüyoruz. Özellikle Yusuf Ziya Ortaç'la yaşadığı sıkıntılar bugünün yayıncılığında ve yayınevi yazar ilişkilerinin yozluğunda karşılık bulabilecek oylumda sıkıntılar olarak değerlendirilebilir. Kitabın bize anlattığı en önemli ayrıntı Kerime Nadir'in Türk edebiyatının kendisini koyduğu yerden duyduğu memnuniyetsizliği okurun sevgisiyle bastırdığı... Yazar Göksu Nurten Çakır'ın Kerime Nadir'in ailesiyle diyalog halinde olduğunu gösteren pek çok ayrıntı, onun dilinden anlatılan konuların da gerçekliği konusunda bizleri ikna eder niteliktedir. Bu anlamda her yazarın yaşadıklarından bağımsız bir kaygısı ve içinde biriktirdiği üzüntüleri olabileceğine tanık oluyoruz. Duru bir anlatım ve akıcı bir dille Kerime Nadir'in yaşamın ilişkin tüm ayrıntıları aktarmaya çalışan Hayal Odası, biyografik romanların iz bırakmış insanları sonraki nesillere tanıtmak konusunda oldukça etkili eserlere dönüşebileceğini gösteriyor. Biyografik romanların biyografik incelemeler gibi belgesel tadı olması beklenmez ama Göksu Nurten Çakır eserini Kerime Nadir'in ailesinin de desteğiyle belgelerle donatmış ve kitabı bu anlamda daha oylumlu bir çalışma haline getirmiş. Yazar kimliğinin insanı etrafından soyutlayan ve yalnızlaştıran yanını aktarırken yazarın kaygılarını öne çıkaran Göksu Nurten Çakır, kitabında Kerime Nadir hakkında yazılan yazılara da yer veriyor. Kronolojik sıraya göre Turhan Tan, Behçet Kemal Çağlar, Refik Sönmezsoy, Selim İleri, Doğan Hızlan, Hulki Aktunç ve Fatih Özgüven imzalı yazılarla Kerime Nadir ve eserleri hakkında yapılan incelemeler ve yorumlar Hayal Odası'nı eksiksiz bir esere dönüştürüyor. Özellikle 1964 yılından önceki metinler genç kuşaklara dönemin inceleme ve tanıtım dili hakkında da önemli fikirler verecek nitelikte."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/08/onder-colakoglu-soner-demirbasla-konustu", "text": "Önder Çolakoğlu: Metinlerarasılık... Çok sık duyduğumuz bir kavram. Julia Kristeva Metinlerarasılık sonsuz bir süreçtir ve her metin bir alıntılar mozaiği gibi oluşur der. Modern ve hatta postmodern şiirin poetikasında metinlerarasılık; önceden yazılan şiirlerle, yeniden kurulacak olan ilişkiyi, geleneği dönüştürmeyi ve geleneğin yeniden üretilmesini öngörüyor. Tam da burada Harold Bloom ise Gelenek sadece nesilden nesle bir geçiş ya da yumuşak bir aktarım süreci değildir; aynı zamanda geçmişteki deha ile şimdiki yönelimler arasında bir çatışmadır diyor. Yeni yazılan şiirin ses, müzik, yapı ve biçimsel açıdan daha önceki herhangi bir şiiri anımsatma hissettirmesinin son zamanlarda arttığını görüyoruz. Aynı biçim, aynı yapı, aynı ritim hep. Esinlenme, çalıntı vs. kavramsallarla bunu açıklamak kolaycılık belki; ama böyle olduğu gösterildiğinde de şairin, durumu metinlerarasılık kavramına bağlayıp işin içinden sıyrıldığını görüyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/08/sair-ve-yazarlara-son-kitaplarini-sorduk", "text": "Yaşar Kemal'in, O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler, dediği hep aklımdadır. Bu, bir roman akışında söylenmiştir, bilirim. Yaşar Kemal de bilir ki, en başta yazmak bir iyimserliktir. Yani güzel insanların izi tozu bitmez. Parmak hesabına da vursam, dünyayı o kadar ıssız tanımlayamam. Aslına bakarsanız, giderayak bir son kitap düşünsem, Güzel İnsanlar Ansiklopedisi olurdu adı. Tümüyle bireysele tarihimde yer alan güzel insan çekirdeklerini konu edinirdim bu çalışmamda. Belki de Galeano gibi, öykü ile anlatı arası bir türde karar kılardım. Ancak o güzel insanların içindeki şiiri de yansıtırdım kuşkusuz. Belleğimde saklı tuttuğum ince gözlemlerden yansıyacak insani değerleri öne çıkarırdım. Tüm bunları Nazım'ın inadına bir gün fazla yaşamak ilkesiyle yapardım. Gülçin Sahilli: ... Söyleyin ona, hayat kısa, aşk uzun. Birleşik krallığın romantik şairi Alfred Tennyson böyle demiş sarayın bir akşam sohbetinde. O zaman madem hayat kısa ve çabucak yanıp tükeniyor. Biz de son kitaba ermişiz. Öyleyse konu aşk, tür de son bir gayret şiir olurdu. İroniyle aşkı iyice çırpıp kadın ve erkeğin varlık savaşlarını altmış sayfa sürecek tek bir şiirle karakomik dilde dizerdim. Kitabın adı da Biri Beni Severken Durdursun konurdu. Çocukluktan başlayıp olgunlukta biten uzun aşkın, uzun şiirinde kurgu aşkla okuyanları mutlu edip gülümsetirdim. Mutluluk temel ihtiyaçlardandır. Şiir bile eser miktarda güldürebilmelidir. Özlem Tezcan Dertsiz: Son kitabım bir şiir kitabı olurdu. Adını da ''Çağım Çölüm Sobe'' koyardım. Yaşadığım günlere ayna tutardım. Acıya, haksızlığa, kadınlığa, sevince, aşka, kedere dair söyleyeceklerim olurdu. Niçin yazıyorum diyerek yazardım. Yanıtlaması en zor soru da bu. Niçin yazıyorum? Başım göğe mi eriyor? Çok okunuyor, bekleniyor muyum? Kendime kendimi mi kanıtlıyorum? Yeryüzünde söylenmemiş hiçbir söz yokken hem de... Hem de Sait Faik Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi, demişken. Ama işte aynı Sait Faik Yazmasam deli olacaktım, da demişti. O yüzden yazıyorum ve yazardım. Melike Belkız Aydın: Şimdi ne yazıyorsam onu yazmayı sürdürürdüm herhalde. Neyin değişmesi gerektiğini bilemiyorum. Ama belki neleri okumak isterdim hala okumamışsam ya da neleri yeniden okumak isterdim diye yanıtlayabilirim. Sait Faik ve Selçuk Baran'ı yeniden yeniden okurdum. Hala okumamışsam Norbert Elias'ın Uygarlık Sürecini okumak isterdim. İsmail Cem Doğru: En büyük hayalim yarım bırakılmış bir son kitap. Dolayısıyla böyle bir bilgi bana ulaştığında başladığım bir kitap varsa onu yarım bırakarak en önemli hayalimi gerçekleştirirdim. Ama en kötüsü başladığım bir kitap olmaması. Çünkü bu durumda yazmakla zaman kaybedeceğimi hiç sanmıyorum. Zaten ölümümü anlatan ve son şiirim olduğunu söyleyeceğimiz şiiri daha önceden yazmıştım. Hatta yanlışlıkla yayımlattım galiba. Bu yüzden okumam gereken kitaplara odaklanırdım hızlıca. bazı kitapların özetlerini falan okurdum. okumam gereken yüzlerce kitap var. Öbür tarafta özellikle varoluşçularla karşılaştığım zaman ben de kitaplarınızı okudum, ben de Nişantaşı çocuğuyum deme olanaklarından yoksun kalmak istemiyorum. Tabi, canımı sıkan konular hakkında da sorularım olacak elbet... Ama adamın kitabını okumadan da ahkam kesmek biraz garip geliyor. Bu sebepledir ki umarım böyle bir durum önceden haber verilmiş olsun. Hazırlıksız gitmek gibi bir sıkıntıyı hak etmiyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/15/korona-morana", "text": "Deprem var eve girme, virüs var evden çıkma. Ne yapacağımızı şaşırdık. Dansöz gibi oynatıyorlar bizi. Bu şerefsiz virüs, havada üç saat asılı kalıyormuş. Günde üç saat havaya bakıyoruz, Ağzınızı kapatın, sinek kaçar! diyen yok. Nerede bu devlet! Korona yüzünden tokalaşmayı da askıya alınca, memleket kayı obasına döndü. İşin kötüsü, yeni selamlaşma şeklinde elimiz hep vicdanımıza gidiyor. Kim demişse demiş... Vicdan Abla, arap sabunu ile yoğurdu karıştırıp yemiş. Çok şükür ölmemiş, sadece motoru bozmuş. Vicdan Abla, temizlik imandan değil, korona dan gelir. Lama gibi sokağa tükürenlere koronayı anlatmak mümkün değil. Olan Rafet Abi'ye oldu. Rafet Abi, maske bulamayınca kafasına market poşeti geçirmiş. Rafet Abi, bir poşet fiyatına gitti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/17/sair-notlarinda-esra-saglik-hilmi-hasala-soruyor", "text": "Oysa şairlerin, öylesi bir yıkıcı kara dalgaya kapılmaları olanaksızdı. Şiir yazmak icazete bağlı olamazdı! Kamuoyunun istediği biçimde, ya da tribünlerin izniyle yaratılamazdı şiir. Arz-talep, dayatma, kışkırtma, reklam, teşvik, emir, ödül ve cezalandırma varsayımlarına yenilmek şiirin doğasına aykırıdır. Sanatçıya, yaratıcı bireye hükmetmek zaten eşyanın tabiatına aykırı! Şiir öldü virüsünün salgın saldırganlığı dönemlerinde bile yazmayı sürdürüyordu şairlerin çoğu... Yaşadık da biliyoruz. Genel durum, manzara ya da moda deyişle panorama hala öyle; şairler yazıyor, hem de çoğala çoğala yazıyor şiirlerini! Hem de bütün dünyada... Ne güzel! Şiirsiz coğrafya ne mümkün, diyesi var sağduyunun! Demek ki endişeye mahal yok! Endişe, dirime dair, diriye dair telaş, yaratımı tetikler çünkü. Tarihin tanıklığından süzülüp gelmiştir deneyim; yaratıcı aklın, sezgi ve sevgi ile beslenen dilin işlerliği ve işlevi bitmez asla... Abartılı bulunabilir işbu yargı ama şiiri düşünmek, şiir sanatına adanmak, Pablo Neruda'nın hakkını teslim ettiği gibi daima yaşamın nabzını duyurur. Düşlerin ve umutların tükenmez varlığını gösterir. Zaman en acımasız müfettiştir! diyen kimdi, anımsayamadım ama var ona benzer bir çağrışım, bellek dehlizlerimde... Şiir ölmez, yazılı yaratım, üretim etkinliği son bulmaz. Yaşayan her kalemşor bu inancı ve ilkesiyle varlığını sürdürür. Gençler, yeni başlayanlar teknoloji olanaklarından, internetten daha gayretli ve becerikli biçimde yararlanıyor. Yabancı dil donanımları ve başarı hırsları da dikkate alınırsa şiire odaklananların arayış çabaları ve verimlilikleri kayda değer düzeydedir. Postmodern atılım örnekleri az da olsa dolaşımını sürdürüyor: fanzinler, avangard çıkışlar şiiri öldürmez elbette... Gençlerin deneysel hamleleri, görsel şiir, somut şiir, görsel imge, biçimsel denemeler, grafik tasarım, sesli sunumlar, şiir dünyasının canlılığına işarettir. Tamam, sorunlar ve sarsıntılar güncel koşullara bağlı olarak çoğalmıştır ama şiirin süreğen gücü yaşamın içinde hala... İnsanın yaşadığı sürece şiir de yaşar. Sanatın ölümü, zamanla ve zeminle hesaplaşması sürüp gittiği için, estetik arayışlar, buluşlar, izlek ve imge zenginliğini artırarak varoluş kavramına anlam yüklemektedir. Yeni şiirin temsilcileri gençlerden çıkmıştır çoğunlukla... Tarihin desteklediği veriler, çıkan yapıtlar aracılığıyla yaşamın onaya sunduğu gerçek söylüyor bunu. Dün olduğu gibi bugün de, yenilik çabası, simya girişimi, arayış adımları gençlerde görülmektedir. İzlek mucizesi, sözcük ve imge yankısı, gençlerin şiirinden okunabilir. Lirizmin dozu, anlamı ve gerçekliği yansıtma kıvamı, sinematografik anlatı deneyleri, günümüz şiirinin göze batan nitelikleridir. O nedenle denebilir ki her dönemde değişen bir şeyler vardır. Söylem cesareti, uçuk imge buluşlarını ve internet cambazlıklarını da yaygınlaştırırken, sözcük çeşitlemesine zemin sağlamaktadır. Turgut Uyar'ın, Edip Cansever'in ruhu öyküleme eğilimini deneyenlerin üzerinde dolaşıyor sanki... Eskinin unutulmamasını sağlayan yeni öze ve biçeme bürünmüş şiirse, halkaların birbirine eklemlendiği zincirleme bir etkiden, süreklilikten bahsedilebilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/21/ismail-cem-dogru-ve-mustafa-firatla-kirpinin-oklari-6-bolum", "text": "İCD Galiba evimize giren ilk kitapları ben aldım. Ama hatırlıyorum; komşularımızın kitapları vardı. Ciltsiz, yıpranmış koca kitaplar. O kadar korkardım ki kitaptan. Üstünde uzun saçlı, kaslı vücutlu eli kılıçlı adamların olduğu kitaplar da vardı. Sevimli gelirdi bakınca. Çizimler güzeldi. Ama kitaplardan okula gidene kadar korktum Mustafa. Sonra ne oldu bilmiyorum, bizim evde kitap okumanın erdeminden bahsedilmeye başlandı birden. Biz geniş aileydik. Kalabalıktık. Ama tüm aile dünyada kitap okumanın bana farz kılındığına inanıyordu. Bir gün öğretmenim de evinizde kaç kitap var diye sordu. İlkokul ikinci sınıftaydık. Bu soruyu sorduktan iki hafta sonra seksen darbesi kapsamında görevden uzaklaştırıldı. Sınıfta bu soruya cevap vermeyen çocuklar da vardı. Ama elli kitap, otuz kitap, yirmi kitap diyen o kadar çok öğrenci olmuştu. O gün dikkatimi çeken evinde kitap olduğunu iddia edenler teneffüse çıkarken yürüyerek çıkıyordu. Bizim ise sopalarımız ve çetelerimiz vardı. Hepimiz aynı siyah önlüğü giyiyorduk. Sabah okula gelirken hepimizin görüntüsü aynıydı. Okuldan çıkarken biz evinde kitap olmayanların görüntüsü değişiyordu. Hayatıma kitapları almaya karar verdim bu yüzden. Büyük bir cesaretle sınıf kitaplığından bir kitap çıkarıp açtım. Bana zarar vermedi. Kimindi hatırlamıyorum. Rüya diye bir şiirdi. MF Yusuf Ziya Ortaç, Serdar Ortaç ile alakası yoktur, Vefa Lisesi'nde o zamanlar İdadi kelimesi kullanılıyordu, öğrencidir. 13 yaşında komşularının kızı Zekiye'ye gönül düşürmüş biridir. İCD Çıraklığını yapmadığın işin ustası olamıyorsun. Galiba bugün elimizden kayıp giden ayrıntı bu... İnsanların ne yapmak istediklerine ya da yönlendirilmelerine on yaşında başlanan dönemden yirmi beş yaşında henüz bir karar verilmediği döneme evirildik. Çocukların ve belki de tüm yaşamları birlikte geçmiş Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet gibi şairlerin öyküleri ortaokul yıllarında başlıyor. İCD Artık ne yazıldığıyla kimsenin ilgilenmediği bir ortamda farklı bir mücadele şablonunun gelişmesi kaçınılmaz. Bugün garip bir nefret iklimiyle karşı karşıyayız. Birbirini tanımayan, birbiri hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar birbirinden nefret ediyor. Bunu herhangi bir şekilde açıklayamıyor. Külhanvari bir sosyal medya söylem dili gelişti ve oldukça garip ilerliyor. Gülümseyen, poz veren, alkış tutan, ne olup bittiğinden habersiz yaşamaktan rahatsızlık duymayan bir edebiyat ortamı var. MF- Bu hep vardı. Eskiden daha azdı. Şimdi bir film çıkar. Neyse ki düelloya çağırmıyorlar. 'Lan bak git! söylemi hiç de güzel durmaz sanki... Ben şahsen vaktiyle tartıştığım kişilere bir ortamda isek el uzatmayı bir erdemlilik sayarım. MF-Rousseau'daki gibi aklımıza düşünceler, arı kuşları gibi gelmeye görsün. Bazen bazı arkadaşları tanıyamamak diye bir şey beliriyor işte bu noktada... Yalnızlık duygusu da eklenince doğal bir profil çiziliyor. Şimdilerde profiline aşık arkadaşlar yok mu? Daha önce vardı. Şimdi daha fazla. Sosyal medyalarındaki profillerinden yani penceresinden gül atacakmışlar gibi eğilmişler, etrafı seyre dalıp, bir laf da ben söyleyeyim hemen de söyleyeyim, ortalık az şenlensin düşüncesindeler. Alanında tanınmış şairlerin sayfalarında ahkam kesmek, adalet dağıtmak güzel değil. Malum geçenlerde 'ihbar' meselesi vardı. Biz unutuyoruz her şeyi. Dost bildiklerimiz, bizlere alt perdeden, mesajlarla fısıldayarak 'sen bir şey söylemeyecek misin?' diye sordular. Zaten ortada garabet bir durum var. Sen sorana kadar bana, sözünü söyle! Söylüyormuş gibi yapma, gerçekten söyle. Doğru bulmadığımı ben zaten ilk başlarda dile getirmiştim. Ama sözüm dinlenmedi o ayrı! O da üzülmüştür bütün bu olanlardan belki de... İster jurnalcilik deyin ister ispiyonculuk deyin ister de şikayet deyin ortada vahim bir durum var. Adama sormazlar mı, inşaatçı adamın biri çıkıp bu millete sövmedi mi? O zaman neden sustun? Ama son noktada ne oldu biliyor musun? Bu ülkede bir şey olmamış gibi her şey devam etti, devam ediyor. Ben bir şairin, şair olanın, zarar görmesini istemem. Gündemler değişiyor. Yaşlılar ölüyor. İnternet bozgun savaş meydanı gibi. Her önüne gelenin uzaman olduğu ve ses verdiği noktada bizim konuşmalarımız olsa olsa bir iç boşaltma, bir nefes alış verişi! Zor günler geliyor. Düzen değişiyor sevgili İsmail. Ne diyordu Orhan Veli, İCD Komplo teorilerine itibar edip etmemek arasında bir yerde değiliz. Belki de dünyada doldurduğumuz hacmin farkına varmamız gerekiyor. Bunun için birinin ölmesini beklememek önemli. Yoksa aklına ilk geleni söyleyip, birinin duvarında bilgi sahibi olmadığı konularda ahkam kesip kasvetli bir havada zeytin dalı arama klişeleri çok can sıkıyor artık. Çok anlamsızlaşıyor. Nereye gidiyoruz? Dünyayı değiştirebilecek gücümüzün olmadığı ortada. Şiir olmadan yaptıklarımızın bir kıymetinin olmayacağını fark edemiyoruz. ben ne yazıyorsam şiir odur anlayışının verdiği zarar tarif edilemez. Kişi bir an için ölümü düşünmeli. Kendisinin olmadığı bir edebiyat ortamı düşünmeli. Bunu yapmak zor gelirse kahve içtiği ve kaybettiği bir şairi düşünmeli insan. Artık aramızda olmayan bir şairin bugün adının neyle anıldığını düşünmeli. Enver Ağabey'den ve İskender'den söz ettiğin için oradan ilerleyebiliriz. İskender'i konuşmak isteyen biri konuşacak çok şey bulabilir. Çok şiir üretmesinden, iyi şiirlerinden, kötü şiirlerinden, edebiyata adanmış bir ömürden, ödediği bedellerden söz edebilir. Yazdıklarından ve cesaretinden her kuşağın öğrenebileceği şeyler var. Enver Ağabey çok iyi bir şairdi. Ama başka şeylere adanmış ömrü kendi şiirlerinin önüne geçti. Ama Enver Ercan adını andığı noktada insanın konuşabileceği onlarca konu başlığı kendiliğinden beliriyor. Varlık süreci, dergiye kattıkları, değişimler, editörlük kavramı, kişinin kendini geliştirme süreçleri yani tam olarak varoluş meselesini Enver Ercan üzerinden konuşmak mümkün. Umarım her şair öldüğünde Türk edebiyatına böyle bir külliyat bırakabilir. Ama senin de belirttiğin gibi farklı bir şair profiliyle karşı karşıyayız. Akıl sağlığı konusunda ciddi endişeler taşıyorum. Neyi ihbar etmesi gerektiğini karıştıran, nerede duracağını şaşırmış, neye taraf olduğunu da tam olarak fark edememiş bir şair portresi. Ait olduğu toplumun verdiği kararlara üzüntüsünü ifade etme şekline gösterdiği tepkiyi ülkesini mahvedenlere gösteremeyen şairle aynı tarafta yer almanın ağırlığını düşünsene. İCD Sanırım her geçen gün özlem büyüteceksin. İCD Şiir insan yaşamını tehdit eden ne varsa orada. 2020 bize şiire dönmek için yeterince hırpaladı. Yoksulluğun nasıl bir şey olduğunu unutmuşuz. Ölümün özendirildiği evler gördük Mustafa. Çocuğunu kaybeden aileleri küçümseyen insanlar gördük. Deprem korkusunu gördük, Tanrı'dan korkmayıp depremden korkan birinin sermayeyle ilişkisini gördük ve bunun ne denli tehlikeli olduğunu. Şiir orada duruyor dostum. Nerde yatar geceleri, ne yer, ne içer, Ya bu tramvay yolu, direkler teller,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/21/yazarlardan-ruhu-salgindan-koruyacak-kitap-ve-film-onerileri", "text": "Tüm insanlık adına kabuklarımızın içinde soluduğumuz şu günlerde, yazarlardan bizi en azından kitap ve filmlerle seyahat ettirmelerini istedik. İşte sizin için hazırlanan farklı rüyalara küçük bir seyahat listesi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/23/ayse-ozgur-aydogan", "text": "02.05.1973 yılında Ankara' da doğdu. 1974 yılında İzmir'e taşındı ve halen İzmir'de yaşıyor. 9 Eylül Üniversitesi satış yönetimi yüksekokulunu bitirdikten sonra işletme fakültesine devam etti. 2000 ve 2007 tılları arasında bankada daha sonra medya şirketlerinde çalıştı. 2001 senesinde kızı Derin dünyaya geldi. Çeşitli dergilerde film eleştrileri yazmaya başladı. Şu anda CazKedisi dergisinde Özgür sinema köşesiyle yazılarına devam etmektedir. 02.05.1973 yılında Ankara' da doğdu. 1974 yılında İzmir'e taşındı ve halen İzmir'de yaşıyor. 9 Eylül Üniversitesi satış yönetimi yüksekokulunu bitirdikten sonra işletme fakültesine devam etti. 2000 ve 2007 tılları arasında bankada daha sonra medya şirketlerinde çalıştı. 2001 senesinde kızı Derin dünyaya geldi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/23/ersin-kurt", "text": "26 Ağustos 1983'te Eskişehir'de doğdu. Anadolu Üniversitesi Radyo Tv Tekniği Bölümü'nü ikinci sınıfta terk etti ve akabinde askerlik hizmetini tamamladı. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra 2011 yılında Türk Hava Kuvvetleri bünyesinde sivil statüde çalışmaya başladı ve halen de çalışmaktadır. Birisi öykü beşi şiir olmak üzere yayımlanan altı kitabı mevcuttur. Ayrıca günümüz yerli filmleri üzerine araştırma, inceleme ve eleştiri yazıları kaleme almaktadır. Şiirleri ve öyküleri; başta, Sadece Şiir, Caz Kedisi, Eliz Edebiyat, Kirpi, Kibrit Kutusu ve Münşeat dergisi olmak üzere birçok dergide yayımlanmıştır.2019 yılında düzenlenen 9. Uluslararası Eskişehir Şiir Festivali'ne katılımcı şair olarak katılmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/23/mazlum-cetinkaya-yigit-ergunun-gece-geleni-hakkinda-yazdi", "text": "Ne sokaktan geçiyor ne geceye giriyor şiir. Kaldığın apartmanın yüzde otuzu şair olunca merdivende dizeler toplanıyor bazen, geceye sepet bırakıyorsun beşinci kattan zemine doğru, Allahtan asansör var! Ve haftanın ilk günü, yani pazartesi başlıyor bazı şairler şiire. Yiğit Ergün de kitabına böyle başlamış, sen gittiğinde de aynıydı pazartesi, şimdi de öyle. Bazı şairler eski sevgili derler, salıya uğrayanlar işi uzatır, haftasını tamamlayanlar da artık yaşlanmış olanlardır ki eski sevgili yerine, günleri çok eski sevgili diye anımsarlar. Şimdi çilekeş diye bir sözcük var, bana esrarkeş gibi yakın gelen bir sözcük, beni alıp Müslüm Gürses'li yıllarıma götürür, bir hayal dünyasında gibi mutlu eder işte kimi sözcükler insanı böyle. Ellerimin titremesi normal, jilet tutmayı bilenler bilir iki çenenin arasında bir kan damlasının saklanış biçimini. İşte gölgeden önceki hali şairin. Çok bekletmemeli gölgeyi, çok da beklememeli. Şiir bu iki bekleme çukurundan çıkar, yani bize ait olmayan bu gölgeden çıkar. gaipten gelen bir sesi giyindim üstüme sonra, ... derken eski müfredatlardaki acıların açısını yasaların üstüne çizen bir şair gibi elinde pergel. Kadife Sokak neresidir bilmiyorum, sokak gezgini de değilim, dostlara hayat veriyorsa şiir ve sokak, seyyar satıcılık da mutlu eder insanı. Bak işte yük bu, annesine katil olmayı öğreten bir yük bu, O'nu öldür anne, der gibi bir yük, Kitap bir yolculuk gibi, biraz da eski serüvenlerini yansıtan bir yolculuk gibi. Kanıyla kendisini yıkayan şair sonra bir nehre düşüyor, Melis Nehrine. Bu nehirde boğulurken, Haydarpaşa'dan başlıyor ölçmeye bir kadını, oradan Yeldeğirmeni'ne çıkıyor, tam o esnada dizenin birinde bir rüzgar hürriyetini de alıyor ellerinden. Kardeşine sesleniyor çaresiz, ve gerekçesi hazırdır bir acil çıkış kapısı olan gerekçesi, oraya sesleniyor, Napolyon ve Sezar'ı geçiyoruz Gezi'ye gelirken şiirimize ve duvarımıza kendimizi asalım derim yine de. Ehh Gezi'SİZ şiir yazılır mı? Gezi'SİZ park olur mu? Olmaz. Gezi'siz bir yazgıda olmaz Yiğit Ergün. Öğrendim ki şimdiki gençlerin sadece yumrukları devrimci değil, yattıkları parklar da, bağırdıkları balkonlar da, düştükleri çukurlar da, sevdikleri kadınlar da, kırdıkları dizelerdeki merhametleri de devrimciymiş. Ehh işte başka bir şey denmez ki bu geceye, bu gece Gelen Gece!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/23/salgin-caginda-nasil-sanat-yapabiliriz", "text": "Türkiye bir salgına kapıldı. Belki uzun yıllar etkisini hissedeceğimiz bir şekilde bu salgın, CoV-19 Çin, İtalya ve İran'dan sonra bizim de gündemimize oturdu. Apaçık olan, belki kendi içimizde gizlediğimiz pek çok şeyi de dışa vurdu bu salgın, açığa çıkardı. Koşullar, insana kendinin de farklı yönlerini gösteriyormuş neredeyse, bir filizin büyüyüp yeşermesi, bir kabuğun çatlaması gibi, farklı şekillere bürünür ama eskisi gibi değildir artık filiz, kabuk da kalmayacaktır eskisi gibi. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır artık. Devinim hep sürecektir. Birkaç gündür, tüm bunlar olurken, okullar kapalıyken, öğretmenler ve öğrenciler evlerindeyken tiyatro dersinde birlikte olduğum öğrencilerimi düşünüyorum. Gösteri hazırlıklarını şevkle sürdürürken, tarihleri belirlemişken üstelik hayat hepimize bir sürpriz hazırladı. Umarım dönebiliriz ama aksi olur ve yakın zamanda dönemesek bile boşa gitmeyecektir hiçbir şey. Buna olan inancımla, son kez bir öğrencimin evinde tiyatro konuşurken buldum kendimi. Bir kez daha rollerini çalıştık orada. Çok güzel bir canlandırma izledim onlardan. Şöyle düşündüm: Dokuduğumuz hiçbir ilmek boşuna değil, hiçbir sözcük boşuna söylenmiş değil. Mekanlara ve zamana başka açılardan bakıyorum ne zamandır. Mekan aklımızın, kalbimizin ulaştığı her yer, zaman büyüleyici ve döngüsel. Ama bulunduğumuz andan kopmadan anda acıyı, sevinci hissedebilmek daha önemli. Travmadan kaçanı travma buluyor ne de olsa. Er ya da geç bulup karşına getiriyor, kendinle buluşup konuşuyorsun. Şimdi kendine bir çiçek verme zamanı. İçinin çiçeklenme vakti gelmiş çoktan. Geçmesin. İnsan evlere kapanırken, işten çıkarılanlar, bu koşullarda çalışmak zorunda olanlar için makasın daha çok açıldığı bir dünyanın, kapısı aralanıyor. Altmış beş yaşının üstündekilerin sokağa çıkması sınırlandırıldığı için polis 67 yaşındaki bir amcayı uyardı bugün. Amca, kaldığı otelin sadece geceleri orda olmasına izin verdiğini söyledi. Şöyle dedi: Gidecek yerim yok. Gidecek yeri yoktu. Bu trajedidir. Kendimi bazen bir masalın içinde gibi hissediyorum. Yalancı Çoban masalı. Çoban eğlenmek için yalanlar söylüyor. İnsanlar ona bir inanıyor, iki inanıyor, sonra inanmaz oluyorlar. Bazı yalanların telafisi yok. Geç kalmışlığın telafisinin olmadığı gibi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/24/ausgang-uzagin-ezgisi", "text": "Ausgang, fırtınadan sonra tutunulan bir sığınağın limanı, gündelik hayatın koşuşturmacası içinde fark edemediğin, hatırlayamadığın, unuttuğun ötekinin yolculuğuna açılan bir pencere, mevsimlerin hızla akıp geçtiği hayatta bir ağaca yaslanıp soluklanmanın zamanı, var olmak için vazgeçtiklerini dönüp dönüp aradığın o güneş yanığı, kayıpların bıraktığı tortularla anlam kazanmanın yazgısı, sen bir başkasına dönüşürken edebiyatı anıların gölgesinde parlatan eski defterler. Hiç tanımadığın Onnik Efendi'nin ölümüyle kesişen yol arkadaşlığını okuduktan sonra hayatında kaçırdığın çıkış yollarını düşünmeye ve o yolların tarihini, coğrafyasını, dağlarını, denizlerini saklandıkları yerden kazımaya başlıyorsun. Kazdıkça kendini bulacağını ümit ediyorsun. Uçurtmasını göğe sığdıramayan çocuğu, radyonun evi ısıtan sıcaklığını, ağustos böceğinin sabreden sesini, günebakanların seni ele veren gülüşünü, unutmanın imkansızlığını hatırlatıyor sana belleğin defalarca. Yazar hayatın döngüsüne bilenen insanın önsezilerini ve bilinçdışının gömüsünde uyuya kalan acıların en zayıf anında nasıl ortaya çıktığını gözler önüne seriyor. Seyrine doyamadığın dünya avuçlarının arasında bir kitapla yakınlaşıyor sana. Annesiz babasız kalmanın karanlığında yarım kalmış sevginle bir adada çocukluğunu büyütüyorsun. Senin olan bir hayatı sıradanlaştıran kabuslarına çarpmıştın bir kere. Yolda olmakla yoldan geçmenin ayrımındaydın ve özgürdün artık. Hayatın seni hiç bırakmayan nefesini iliklerine kadar hissettiğin yalnızlık şiirinde tek başına değildin. Çünkü hayat senin sandığından daha çok kuşatıyor insanı. Bu yüzden korkuyorsun ondan ve sımsıkı bağlanıyorsun kelimelere. İnsanın kendine yabancılaştığı odalardan usulca doğaya sokulmak kendisiyle kucaklaşmasının sırrıdır oysa. Terk edilmişliğin karanlığında ışığın habercisi kendine ayna tutmaktır bazen. Birbirimizin gölgesinden kaçtıkça onarılmaz hayatlarımız."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/27/onder-colakoglu-erkan-karakiraza-sordu", "text": "Metinlerarasılık uygulama çerçevesinde ele aldığımızda ilk örneklerden itibaren edebiyatın içinde; yeni bir unsur değil; sadece kuramlaşması -göreceli olarak- yeni. Şiir yapma/yazma edimi üzerinden konuşacaksak; metinlerarasılık, şiiri oluşturan unsurlardan, yoklanan olanaklardan yalnızca birisidir, diyebilirim. Yazılmakta/yapılmakta olan şiir, günümüzde, geçmişe oranla daha donanımlı okurları ve elbette şiir yazanları gereksiniyor ve bu da şiir yazanla okur ilişkisinde güçlü bir seçenek olarak vücut buluyor. Adı geçen unsurdan, şiirin hacmi, içeriği, izleği ölçüsünde, tamamen olanağın kendisine yaslanarak ya da ondan çok daha küçük oranlarda, sadece şiire sağlayacağı katkı ve yeni bir soluk/ses getirmesi bağlamında yararlanmak mümkün. İlk seçenek, yani şiiri tamamen metinlerarasılığın olanaklarına yaslanarak çatmak, içerisindeki gönderme yapılan her bir metni bilen, tanıyan, üstüne üstlük göndermenin/anımsatmanın hangi amaçla yapıldığını anlayıp şiire katkısını çözümleyebilecek muhatap bulunabilmesi açısından zorlayıcı ve çoğu örnekte kuramın kullanım amacının belirsizliğinin getirdiği zaaflar düşünüldüğünde, belki de kolaycı bir seçenek olarak görünüyor. Gelenekle ve şiir yazanla aynı dönemde yazılan her türden metinle kurulan bağın bir sorunsala dönüşmesinin önünü açan, kuramın sözünü ettiğim nedenlerle zorlayıcı ve kolaycı hale gelmesi. Sözünü ettiğin çatışma ya da tuzak halini alma, bu ilk seçenekte çok daha belirgin ve görünür. İkinci seçenek, yani şiirde kuramdan sadece sağlayacağı katkı ve yeni bir soluk/ses getirmesi bağlamında yararlanmak ise yazarın kendi metnini ilk yaklaşımdan çok daha fazla önemseyip kolladığı bir alana işaret ediyor ki metinlerarasılıktan yararlanmak istediğimde kendi adıma bu ikincisini benimsediğimi söylemeliyim. Bunun nedeninin, ilk seçenekteki yoğunluğun, tek başına canlı/etkin/devingen bir yapı sürdürmesi gerektiğini düşündüğüm şiirin, dikkat kesilinen metin içre metinlerle, belli belirsizce arzuladığım yapıdan ve sonuçtan uzağa düşebileceği endişesi olduğunu tahmin ediyorum. Diğer yandan şiiri yazan tarafından herhangi başka bir metinle ilişkilendirilmemiş olsa bile yakın okumalara girişen tetikteki yaratıcı okurun şiirdeki herhangi bir unsuru metinlerarasılık bağlamında ele aldığını, kimi zaman da karşılaştırmalı okumalara giriştiğini gözlemleyebiliyoruz. Bu patolojik sonuç, yazanı, onun endişelerini, özeleştiri mekanizmalarını, ve tabii okurun metinle kurduğu ilişkiyi de aşarak edebiyat eleştirisi alanına da sirayet edebiliyor. Belki de kurama, yazanın geçmişten bugüne yazılagelen her türden metinden -günümüzde buna sosyal medya diliyle yapılandırılan metinler de eklenmiştir- kendini soyutlamasının imkansızlığının, sınır olgularla yüz yüze gelmenin sonuçlarına bakarak şiir yazmanın önüne geçtiğini görmeye çalışarak yaklaşmakta fayda var. Ne ki ister kuramla ilişkilendirilmiş ister ilişkilendirilmemiş olsun şiirde yeni ve bakir alanlar hep vardır ve hep olacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/29/kotulugun-batakliginda-yapayalniz", "text": "Toprak, Alman Yazar Robert Seethaler'in son romanı. Pek çok anlatıcının birbirine selam duran hikayesi, bir mekanda neticeleniyor bu romanda. Yeryüzünün en eski mekanı bura: Toprak! Paulstadt kasabasının mezarlığında adımlıyoruz ilk sayfaları. Yani, ölümlerin içinde. Her ölünün kendi hikayesiyle gömüldüğü bir hayatın içinde, bir yanıyla nahif ama öte yandan acımasız gerçekçi bir anlatının içine bırakıyoruz kendimizi. Görme yetisi her yıl daha da azaldığı halde gözlük takmamakta direnen, etrafının gitgide bulanıklaşmasının ona iyi geldiğini düşünen bir ihtiyar, ölüler ülkesinin çitlerle çevrili toprağından bakıyor yaşama. Pişmanlıkların, özlemlerin, söylenemeyen sözlerin, itiraf edilemeyen suçların içinde, mezarlıktaki bir banka oturup, ölülerin konuştuğunu duyuyoruz. Söylediklerini işitiyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor başta. Ama parçalar bütüne varınca, ölümü geride bırakanların, yaşam hakkında ne tür yargılara varabileceğini öğreniyoruz. Toprak'ın düşündürdükleri epey fazla... Her hayattan her sınıftan karakterin öz yaşam öyküsü, Batı medeniyetinin devasa tarihine çarpıyor kimi zaman. Kendi sokağında bile tekinsiz ve yabancı hissediyor insan. Yaşamın değerli bir mesele olduğuna inanmak, kimi zaman güç geliyor. Kasabanın pazarına giden yol üzerindeki dükkanların vitrinleri ve önünde uzanan kaldırımlar, birbirine bağlı yüzlerce adımı aynı anda taşıyor. Hala yolculuk yaptığına kendini inandırmak isteyenler, evrenin sonsuz boşluğunda bir arpa boyu mesafe alamıyor. Adeta bir kürkçü dükkanı Paulstadt; ayrılanlar, yıllar sonra buraya bir şekilde geri dönüyorlar. Öyle ya, öz yurdunda ölmek gibisi yok; fakat birçok hesaplaşma, kaçınılan pek çok karşılaşma tüm sıcaklığıyla gideni bekliyor. Kimi zaman bir baba, kimi zaman Tanrı, bazen de elleri her şeyden pürüzsüz ve yumuşak eski bir sevgili... Velhasıl, dünya batsa da yağmurlar dinmiyor; koca bir kadın, düşünde hala annesiyle babasının ortasında yatıyor... Ama çocukluğun o küçük krallığına öyle kolay geri dönülmüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/03/30/genclik-tiyatrosu-67-yasinda", "text": "Belgeselin yönetmeni Nurgül Bayram dünün gençleri bugünün ustalarını 67 yıl sonra belgeselin galasında yeniden bir araya getirecek olmanın heyecanını yaşıyor. 67 yıl öncesinde başlayıp 15 yıl süren, Türkiye'nin ve dünyanın farklı şehirlerine dağılmış bir tiyatronun ekibine ulaşmak zor bir serüven olsa da sona gelindi. Belgesel, Avrupa'da ülkemizi ilk kez temsil eden Türkiye'nin ilk üniversite tiyatrosu ve özel tiyatroların açılmasında ilk ateşi yakan, sanatla dünyayı değiştirebileceklerine inanan gençlerin hikayesini 67 yıl sonrasından bakarak anlatıyor. Yalnızca bir dokümantasyon çalışması değil, bir düşünce akımının Türkiye tarihine kattıklarını, tiyatro tarihinin de belgesiz kalan çok önemli bir dönemini aydınlatıyor. Hayatta olanların neredeyse tamamına yakınını arayıp buldum, 40'ın üzerinde değerli isimle ve aileleriyle görüştüm. İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Eskişehir, Bodrum, Almanya, İsviçre, Amerika... Harika insanlar tanıdım bu süreçte... Siyah-beyaz albümlerinden hiç yayınlanmamış o gençlik fotoğraflarını ve belgeleri tarihe tanıklık etmeleri için toparladık. Ne yazık ki yapılmakta geç kalınmış bir proje. Bir belgesel yönetmeni olarak tiyatromuz adına atılmış bu önemli adımı araştırıp yazmayı, gelecek kuşakların tiyatro belleğine katkı sağlamayı ve tarihe not düşmeyi görev bildim. Çünkü, dünün GENÇLİK TİYATROSU, sanatsal ve düşünsel duruşuyla bugünün gençlerine örnek oluşturacak bir yapı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden öğrenciler ve ekip arkadaşlarımla birlikte özveriyle, deyim yerindeyse iğneyle kuyu kazar gibi arşiv çalışması yaptık. Buradan elde edeceğimiz destekle belgeselin post-prodüksiyon giderlerini karşılayacağız ve festival başvurularını yapacağız. Tiyatronun kuruluşundan 67 yıl sonra 2020 Mayıs ayında Gençlik Bayramı haftasında İstanbul prömiyerinde Gençlik Tiyatrosu'nun hayatta olan ve yıllardır birbirini görmeyen tüm ekibini buluşturmayı, günümüzde faaliyetlerini sürdüren Türk Tiyatrosunun tüm ustalarını ve üniversite gençliğini de davet ederek, ustalarla gençler arasında bir sinerji yaratmayı ve belgeselin final sahnesini burada çekmeyi istiyoruz. İstanbul gösteriminden sonra, yurt dışında belgesel içerikli tüm festivallere başvurusu yapılacak filmimizi ayrıca Almanya Erlangen'de yani Türk Tiyatrosunun Avrupa'da ilk defa temsil edildiği şehirde de göstermeyi planlıyoruz. ATİLA ALPÖGE: Gençlik Tiyatrosu hakkında bu zamana kadar bir çalışma yapılmamış olmasını affetmiyorum! Bir öğrenci tiyatrosu olarak açılmıştır, profesyonel tiyatronun yapmadığını yapmıştır. Türk Tiyatrosu'nu önemli bir değişimin ilk alevi olarak tanımlamak isterim. Bir olayı patlattı. Yani patlamaya hazır bir kazan vardı altına bir alev yaktılar, birdenbire bir sürü topluluk kuruldu. 1960'dan sonra Türkiye'de bir tiyatro patlaması oldu. Her bir köşede tiyatro çıkmaya başladı. İşte bu patlamanın ilk ateşini Gençlik Tiyatrosu yaktı. Gençler tiyatroyu biz kendimiz yaparız oyunları biz seçeriz biz sahneye koyarız oyunları oyuncuları biz seçeriz, dekorları biz yaparız, biz adamız yahu artık tepemizde insan olmasın demeye başladığı noktayı başlattı. Avni Dilligil MEB'in klasikler dizisinden yeni yayınlanmış Terentius'un yazmış olduğu ve Nurullah Ataç'ın çevirdiği eski Roma piyesi Kaynanayı sahneye koydu. Mayıs ayındaydı, iki arkadaşımla; Ergun Köknar ve Yılmaz Gürsoy'la seyretmeye gittik. Seyrettikçe tüylerimiz diken diken oldu. Tıfıl öğrenci, bunlar üniversite öğrencisi, bizler gibi... Öbür tarafta Şehir tiyatrolarının durumunu görüyoruz. Bu oyundan çıktıktan sonra bir araya geldik. Dedik ki Demek ki bu gençler böyle başarılı tiyatro yapabiliyorlar, biz niye yapmayalım? İşte bu duygu bizde bir kıvılcım çaktı. 1954'te Gençlik Tiyatrosu Almanya'ya Erlangen'e gitti. Avni Dilligil'in sahneye koyduğu Brezilyalı yazar Pascoal Carlos Magno'nun Yarın Başka Olacaktır adlı oyununu Erlangen Uluslararası Üniversitelerarası Tiyatro Festivaline katıldılar. Bana öyle geliyor ki bu oyun Türk tiyatrosunun Avrupa'ya ilk açılışıdır. HALDUN DORMEN: Gençlik Tiyatrosu, Türk tiyatrosunun önemli kökenlerinden biridir. AYDIN ENGİN: Bertolt Brecht diye bir tiyatro adamının var olduğunu ben Gençlik Tiyatrosu'nda öğrendim. Aynı şekilde Nietzsche gibi bir düşünür olduğunu bilmiyordum. Epik tiyatro-dramatik tiyatro gibi ayrımlar olduğunu daha önce duymamıştım. Gençlik Tiyatrosu üstüne yapılan bir belgeselde o dönemin fotoğrafı açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Televizyonun olmadığı hatta TRT'nin olmadığı, sadece Ankara-İstanbul radyolarının olduğu ve radyolarda radyo tiyatrosu adı altında bir şeylerin oynandığında, insanların radyo başına kilitlendiği yani eğlence hayatının son derece kısıtlı olduğu bir dönemdi bu aynı zamanda tiyatroların altın çağıydı. GENCO ERKAL: Türk tiyatrosunun devlet ve şehir tiyatrolarının yani ödenekli tiyatroların hegemonyasından kurtuluşudur Gençlik Tiyatrosu ve Dostlar Tiyatrosu. Yepyeni bir gençlik hareketi çıkmıştır ortaya ve damgasını vurmuştur. Sonraki yıllarda zaten buradan yetişen oyuncular özel tiyatroların baş oyuncuları olmuşlardır. Gençlik tiyatrosunun kuruluşundaki ana amacı İstanbul Üniversitesi'nde eğitime gelen gençlerin, kendi seçtikleri disiplinler dışında, sanata olan ilgilerini artırmak; tiyatro, müzik, bale, folklor gibi, hatta korolarda yer alarak aydın gençler olarak mesleklerini yapmak için dağıldıklarında bunu da etraflarına yansıtmalarıydı. Biz başladığımız zaman Türkiye'de 2 tane hukuk fakültesi, 2 tane tıp fakültesi, 2 tane dişçilik fakültesi vardı. Yani biri Ankara'da biri de İstanbul'da idi. Onun için gelen öğrencilerin yüzde 50'sinden fazlası Anadolu'dan geliyordu. Adana'dan gelmiş Antalya'dan gelmiş Antakya'dan gelmiş, her yöreden arkadaşlarımız vardı. Sonra bunlar yörelerine gittiklerinde en azından Gençlik Tiyatrosu'nda edindikleri bilgileri, kazandıkları bilgileri ve de kültürleri etraflarına gayet tabi yansıttılar. OKAY SAĞTÜRK: Gençlik Tiyatrosu, elindeki fakir fukara imkanlarla sanatın bütün tiplerinden faydalanmaya çalışarak, insanların hayatlarını değiştirmek için oyun koyan bir tiyatroydu! Max Meinecke'nin sahneye koyduğu Kapıların Dışında oyununda Beckman'ı oynamıştım. İki yıl geçmişti üzerinden yurda gittim, öğrenciler benimle konuşmaya geldiler, tanımışlar. Dediler ki: Siz orada ilk defa bizim içimize bir tohum ektiniz, çaresizliğe karşı koymanın tohumunu ektiniz dediler. Gençlik Tiyatrosu budur. Çaresizliğe karşı koymanın tohumunu ekmektir. OSMAN AROLAT: Biz dünyayı da değiştirebiliriz, Türkiye'yi de değiştirebiliriz diye düşünüyorduk ve o yüzden de oyun seçimlerimizi hep toplumsal içerikli oyunlar olarak yapıyorduk. Bizim o dönemki gençliğin bir ütopyası vardı. Türkiye'yi ve dünyayı değiştireceğine inanıyordu. O ütopya bizim tiyatromuza da yansıyordu. Yani biz dünyayı da değiştirebiliriz, Türkiye'yi de değiştirebiliriz diye düşünüyorduk ve o yüzden de oyun seçimlerinizi hep toplumsal içerikli oyunlar olarak yapıyorduk. Uluslararası Kültür Şenliği'ni düzenlerken de davet ettiğimiz bütün grupların kendi ülkelerinin dertlerini anlatan oyunları getirmesini istiyorduk. Biz AYAK BACAK FABRİKASI'nı 20-25 yerde Türkiye'de gezdirerek, gezerek, oynadık. Nice yetenekli gençlere kapı açtı... Benim de yaratıcılığıma, kotarıcılığıma büyük yardımı oldu. Oyunlar denedim yönetmenlik bağlamında. SEÇKİN SELVİ: Ayak Bacak Fabrikası'nın bir kısmı araba vapurunda yazıldı. 1962 yılıydı, bir gazete haberi çıktı. Mersin'in bir köyünde insanlar kötürüm kalıyorlar. Neden? Buğday pahalı olduğu için hayvan yemi olan kara tohumu alıyorlar. Kara tohum yiyorlar ve kara tohum sinir sisteminde bir bozukluk yapıyor ve insanlar felç oluyor. Sermet, buradan hareketle Ayak Bacak Fabrikası'nı yazmaya başladı. 1962 yazı. Sonra biz İstanbul'a gelmek durumunda kaldık. Ama paramız yok. Ayak Bacak Fabrikası'nın bir kısmı araba vapurunda yazıldı. Neden? Çünkü araba vapuru o zaman tabii köprü olmadığı için araba vapuru Kabataş Üsküdar sabaha kadar çalışıyor. Araba vapurunda da çok ucuz bir ücret ne bileyim iki buçuk lira mı yirmi beş kuruş mu tam hatırlayamıyorum. Bir bilet alıyorsunuz sabaha kadar gidip geliyorsunuz. Evet Ayak Bacak Fabrikası'nın bir kısmı araba vapurunda yazıldı. Tam o sırada Gençlik Tiyatrosu çok önemli bir sanat odağıydı. TMTF, Gençlik Tiyatrosu uluslararası ağırlığı olan bir tiyatroydu. Ayak Bacak Fabrikası Erlangen Festivali'nde de derece aldı. Arkadaşlarla toplandık özel bir tiyatro kurabilmek için, sermaye nasıl buluruz diye düşünmeye başladık... Arkadaşlardan, her kafadan bir ses çıkıyordu tabii, genç adamlarız. Ben önde hep gelip de fikri ortaya atan olduğum için dediler ki sermayeyi bulmak sana düşüyor. Nasıl bulacağız sermayeyi? Git kapı kapı dolaş bul ikna et. Eskişehirlisin, doğma büyümesin, gazeteciliğin var tanıyorlar seni falan dediler. Benim aklıma o sırada tanıştığım, gazetede röportaj yapmak için gittiğim devlet hastanesi geldi. Şimdi devlet hastanesinin tiyatroyla nasıl bir ilişkisi var diyeceksiniz. O günlerde Türkiye'de Kan Bankaları kurulmuş ve bütün hastanelerde para verilerek vatandaşa kan biriktirme diye bir faaliyete girişilmişti. Bunun röportajını yapacaktım. Baktım 350 liraya herkesten kan alınıyor. Biz baktık tiyatro kurmak isteyen 300-400 kişi kadar varız öğrenciler olarak. Geldim arkadaşlara dedim ki hepiniz hazırlanın iki gün üç gün arka arkaya gideceğiz, kuyruğa gireceğiz, devlet hastanesinde kan vereceğiz. Kan satacağız. Sermaye bulacağız. 350 kişiyiz, 350'şer liradan baya bir para ve hakikatten kuyruklar halinde 3-4 gün boyunca bizden kan aldılar ve kanı aldıkları arkadaşımıza da 350 lira verdiler. Kanımızı sattık paraları topladık, Eskişehir'de kendi tiyatromuzu kurduk. SUNA KESKİN: Türk Tiyatrosuna damgasını vurmuş bir gruptu. Öğrenciyken hayran olduğum için provalarını seyretmeye giderdim. Hatta çok iyi hatırlıyorum orada Erol bir oyun sahneye koyuyordu, baktım genç oyuncunun birini azarlıyor, dedim ki eyvahlar olsun burası çok tehlikeli ben kaçayım. Gençlik Tiyatrosu'ndan Türk tiyatrosuna damga vurmuş çok nitelikli oyuncu, yönetmen, yazar, dekoratör, afişçi insan yetişti. NEVRA SEREZLİ: Metin'i tanıdığımdan beri bana Gençlik Tiyatrosu anlatırdı. O günlerin keyfini, nasıl Almanya'lara gittiler, turnede neler yaptılar, nasıl heyecanlandılar, çok başarılı olduklarını anlattı. Ağzından hiçbir zaman Gençlik Tiyatrosu lafı düşmezdi. TMTF'nin hazırladığı tiyatro festivalleri çok etkiliydi o dönemde. Türkiye'ye; Yugoslav Tiyatrosu, Balkanlar, Fransız toplulukları, her ülkeden tiyatro topluluğu gelirdi. Birbirimizi şaşkınlıkla izlerdik. Bazılarını çok beğenirdik, bazılarını beğenmez kendimizi daha üstün bulurduk. Müthiş bir kaynaşma olurdu aramızda. Bu devirde yapılmıyor, ben çocuklarımı büyütürken çocukların da katıldığı tiyatro festivalleri, yarışmaları olurdu, tiyatrocu yetiştirmek için üniversiteler arası festivallerin yapılması lazım, çok faydalı bir şeydi, şimdi çoğu yok! ZİHNİ GÖKTAY: Ben özgür tiyatro yapmayı orada gördüm! Ben özgür tiyatro yapmayı orada gördüm, öyle başladım. Yani Ayak Bacak Fabrikasında, Yılanların Öcünde söylemek istediklerimizi hiçbir sansüre uğramadan, hiçbir slogan atmadan edep dairesinde tiyatro yapmanın seyirciyi ajite etmeden bilinçlendirmenin güzelliğini gördüm ve onun tepkisini aldım, onu doya doya içime sindirdim. Gençlik Tiyatrosu, sosyal demokrat tiyatronun en başta gelen mihenk taşıdır. Rahmetli abim Erhan Dilligil, Gençlik Tiyatrosu'na hayran, destek veren bir insandı, o zamanlar şehir tiyatrolarındaydı ve bana şunu anlatmıştı: Babam varını yoğunu yollara harcayıp bütün üniversiteli gençlere ve dışarıdan gelen amatör gençlere tiyatroyu öğretmeye çalışıyordu! Türkiye'de tiyatroyu hem halka götürmek hem tiyatronun yeni unsurlarla, taze kanlarla beslenmesini sağlamak, hem de hayata iktisatçı, mühendis, doktor olabilecek insanların tiyatronun da birazcık kanlarına girmesine imkan sağlayarak onları daha sosyal bir varlık haline getirmek için ortaya çıkan bir yapılanmaydı! Gençlik Tiyatrosu hayatımda o kadar etkilidir ki ben iki üniversite bitirmiş oldum. Rahmetli Gündüz Aykut, bizim babalarımız arkadaştı Burdur'dan. Bizim bir tiyatromuz var, Gençlik Tiyatrosu. Anadolu'ya turneye çıkacağız, yaz boyunca temsiller vereceğiz, sahnede perdeyi, ışığı, efekti, müziği falan yönetecek birine ihtiyacımız var dedi. Benim tiyatro ile hiç alakam yok, ama hoşuma gitti teklif, babadan kalma bir akordiyon vardı, onu da alırsan çalarız diye babadan kalma bir akordeon vardı onu da aldım yanıma. Anadolu'ya turneye gittik. Benim ilk katıldığım oyun Boş Beşik'ti. Anadolu turnesinden döndükten sonra ben bu yeni ortama ısındım ve çok yeni fikirlerle, bakış açılarıyla karşılaştım. Gençlik Tiyatrosu hayatımda o kadar etkilidir ki ben iki üniversite bitirmiş oldum. Gençlik Tiyatrosu, Eminönü Sahnesi'nde, Boş Beşik oyuncuları, yazar Necati Cumalı ve diğer çalışanlarla birlikte. - AVNİ DİLLİGİL - ABDULLAH ÖNER MİSKİ - ALTAN İLKİN - ALTIN TERİM SOYLU - ALİ KESKİNER - ASAF ÇİYİLTEPE - ATİLLA SAV - ATİLLA TOKATLI - ATİLLA ELDEM - AYBERK ÇÖLOK - AYDIN ENGİN - AYKUT ORAY - AYŞEGÜL DEVRİM - AYTEN UĞURALP - ARAS ÖREN - ALTAN AKIŞIK - ADEN TOLAY - BEKLAN ALGAN - BELKIS FIRAT DİLLİGİL - BİRSEN İNKAYA - BÜLENT ERBAŞAR - CAN KOLUKISA - CÜNEYT TÜREL - CENGİZ TÜNAY - ÇETİN ALTAN - CEM BAŞAĞAN - DENİZ ORCAN - ERHAN DİLLİGİL - EROL KESKİN - EROL AKSOY - ERSUN KAZANÇEL - ERGUN ÖZCAN - ERTUĞRUL ÜÇEL - ERDOĞAN TUNCER - ENVER AYDIN - ERDOĞAN KARAMUK - FİLİZ ÜÇEL - FİLİZ ERCAN UYGUR - GÜNEŞ UĞURLU - GÜNDÜZ AYKUT - GÜNGÖR DİLMEN - GÜRDAL ONUR - GÜNER NAMLI - HALİT AKÇATEPE - HAMİT BELLİ - HAMİT AKINLI - HAYRİ EROĞLU - HÜSNÜ ÇINAR - HİTAY DAYCAN - HEKTOR İSMET ÖKTEM - İNCİ AYKUT - İLGİ ADALAN - İLHAN ÇEVİK - İLHAN İSKENDER - İLHAN DAMACI - KEMAL OKVURAN - MELİH VASSAF - MENGÜ ERTEL - M. NECATİ SEPETÇİOĞLU - METİN SEREZLİ - METİN ERCAN - NEDİM OTYAM - NEJAT KURANEL - NECATİ CUMALI - NEJAT ÖĞÜNÇ - NECDET AYBEK - NİSA ERSAN SEREZLİ - NUR NURSAL - NURAN OKTAR ÖNGÖREN - NURETTİN SÖZEN - OKAY SAĞTÜRK - OKTAY ARAYICI - OSMAN AROLAT - ONUR UYSAL - OĞUZ ARAL - OĞUZ KOLÇAK - ÖZDEMİR NUTKU - RANA CABBAR - RAİF ERTEM - SABAHATTİN DEMİRAĞ - SABAHATTİN KUDRET AKSAL - SAİT YERSU - SAMİ ŞEKEROĞLU - SEMİHA BAYBÖRÜ - SEMİNE CELASUN GÜNAY - SENİH ORKAN - SERMET ÇAĞAN - SEVDA SARICA - SÜMERAY GÜRÜN - SİNA AKŞİN - ŞEMSİ İNKAYA - TANJU TUNCEL - TARIK BUĞRA - TOLGA TİĞİN - TONGUÇ YAŞAR - TOKTAMIŞ ATEŞ - TUNCA YÖNDER - TUNCEL KURTİZ - TURGUT ÖZAKMAN - TÜLİN ALPMAN - UFUK ESİN - UĞUR ÇATBAŞ - ÜLKÜ TAMER - ÜSTÜN KORUGAN - VASIF ÖNGÖREN - YAMAN BAŞKUT - YALÇIN GÜRSEL - YILMAZ ONAY - YURDAER ALTINTAŞ - YURDAER ERŞAN - ZEKİ DİNÇSOY - ZİHNİ GÖKTAY"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/03/erinc-buyukasiktan-film-ve-kitap-onerileri", "text": "Lübnan doğumlu yönetmen Nadine Labaki'nin Ortadoğu ve Lübnan gerçekliğinde savaş, kadınlık halleri ve barış yanlısı bir dilde ısrar çerçevesinde şekillendirdiği filmi Peki Şimdi Nereye, Lübnan'ın küçük bir köyünde, Müslüman ve Hristiyan nüfusun beraber yaşama mücadelesini teatral bir üslupla anlattığı özgün bir film. Köydeki kadınların, erkeklerin savaş beklentisiyle yoğrulmuş öfkeli diline karşı set olup ortak bir dayanışma ve birliktelik ortaya koymaya çalıştıkları filmde Lübnan'daki acımasız savaş tablosunun arkasındaki dinsel çatışma olgusuna da önemli eleştiriler yapılıyor film boyunca. Aristophanes'in savaş karşıtı tek perdelik oyununa gönderme yaparcasına savaş bitene kadar kadınların erkekleriyle cinsel bir ilişkiye girmemeleri, köye getirilen Rus kadınlarla erkeklerin çatışmaya açık hallerinin dizginlenmeye çalışılması aslında ataerkil toplumda kadına yüklenen vicdanla da ifade edilmiş film boyunca. Kendi dinlerinden vazgeçmeyi göze alacak kadar savaşın karşısından konumlanan kadınların kimi zaman komedi unsurlarıyla bezenmiş, müzikal havası hissettiren bu halleri temelde bize trajedinin içinden kopup gelen bir kara komedi atmosferini de hissettirmekte. Belki de izleme olacağınız olmadı Lübnan sinemasının bu yüz akı filmini, Korona günlerinde savaş, ölüm, barış, dayanışma kavramlarını daha sahici düşünmek adına izlemeye değer o halde. Kurmaca, yazar, metin, öykü kavramaları ışığında yazmanın atmosferi, doğuş kaynağı, ardılları, öncüllerinin sorgulandığı bu derleme soruşturma kitabı Fuat Sevimay, Mario Levi, Mine Söğüt, Jale Sancak gibi birçok yazarın teknik bir süreç olarak yazma aşamasından, uydurma sürecine, anlatıcı kavramına kadar birçok soruyu yazarların ele almasını sağlayan bir başvuru kaynağı. Yazarın yazma disiplinini şekillendiren bütün süreçleri birebir tanıklarıyla aktaran kitapta soruşturmaya katılan yazarların daha başından metne ve kurmacaya hangi bağlamlarla yaklaştıklarını görmek de mümkün bu sayede. İlham, yolculuk, planlama, esinlenme, yazmaya ikna olma gibi birçok ortak yazma paydasının yazarların yazma yolculuklarında yol gösterici olduğunu Hakan Günday'dan Mahir Ünsal Eriş'e kadar birçok yazarın yol haritalarını okurken fark edebiliyoruz kitap boyunca. Hatta kağıda dökülmeden zihinde belirlenen bir kurgulama sürecinin birçok yazarın ortak paydası olduğu da görülüyor soruşturma soruları boyunca. Anlatıcının kim olduğu, hakim anlatıcı tartışmaları, yazarın okurla kurduğu karşılıklı bağın metinde nasıl şekillendiği soruları da kitap boyunca ele alınan önemli tartışma başlıkları içinde yer alıyor. Belki teori okumaya, yazma sürecini yazarların gözüyle irdelemeye bir alan yaratacak önemli bir başvuru kaynağı söz konusu kitap."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/03/siir-icin-elli-satirbasi", "text": "1 Şiir, düşüncemizin yapıtaşı sözcüklerin tozunu silip parlattığı için zekamızın da tozunu alır. Ona işleklik kazandırır. 2- Şiir bir çocuk gülüşü, yeni açmış bir çiçek, yüksekten dökülen bir su gibi saf, doğal ve çoşkuludur. 3-Şiir toplumların tarih burcudur. diyor Octavio Paz. Tarihin yazmadığı yerde insanı yazan, anlayan, deşen, onaran şiirdir. 4- Şiir hayatın diyalektik toplamıdır der Veysel Çolak. Şiirin kurgusu hayatın kurgusunu yakalamışsa kusursuzdur. 5- Şiir sanatı sözcüklerle yola çıkar, onlara yeni ülkeler bulur. Şiirlerdeki sözcüklerin anlamı sözlükteki karşılıklarından fazladır. 6- Şiirin olsun daima yanında, umutta ve umutsuzlukta, yalnızlıkta ve kalabalıklar için. Şiir yürüdüğün ışıklı yolda gölgen kadar senindir. 7- Herkesin sevebileceği bir şiir vardır; yeter ki onu aramaktan vazgeçmesin. 8- Şiir kata kata değil, ata ata yazılır. diyor Behçet Necatigil. Bu nedenle şiirde fazla söze ihtiyaç yoktur. Bir dize roman kadar uzundur çoğunlukla. 9- Şiirin güzelliği, biçim içerik yapı ses ve ahenk gibi unsurların uyumundan gelir. Uyum estetik bir ölçüdür. 11-Şiirde sözcüklerin sesi, ahengi, ritmi de anlama dahildir. Şiir ele gelmez olanın somutlaştırılmasıdır. 12- Şiirde sözcükler gün ve gece gibi bir biri ardı sıra gelir. Birbirini takip eder birbirini tamamlar. Günde, umut, güzellik, iyilik; gecede, gizem, hüzün, ayrılık vardır. 13-Çatışan, çelişen durumların şiiri; birbirine uzak, karşıt gibi görünen sözcüklerden kurulur. Bu buluşma şimşek gibi bir aydınlanma anı oluşturur içimizde. 14- Şiir gerçeği aramanın, bulmanın ve kurmanın gizemli yoludur. Yaratılmış bu gerçek beş duyu ile algıladığımız gerçek dünyadan daha şaşırtıcıdır onda. 15 Şiir üzgün kalplerin neşeli şarkıları, yalnızların kalabalığı, kaybolmuşların bulunma isteğidir. 16 İnsan kalbinin en gizli fısıltılarını sadece şiirde duyabilirsiniz. 17- Karnın tok, sırtın pek, işlerin yolunda; yine de bir eksiklik hissediyorsun... İşte o şiirdir. 18- Şiir çekilen acıları, acımasız savaşları, kıyımları durduramaz; ama başımıza gelenlere direnmeyi ve hayatı savunmayı öğretir bize. 19- Her şey incelikten, insanoğlu kalınlıktan kırılır der bir atasözü. İşte kaba yanlarımız şiirle yontulur, şiirle incelikleri anlarız. 20 Şiir hayatı dizelere bölebilme sanatıdır. 21Şiir imkansızların imkanıdır. diyor Veysel Çolak. Şair gördüğü, yaşadığı haksızlıklara karşı hiç değilse kalemiyle mücadele etmenin yolunu şiirde bulur. 22-Şiirin yalnızlığı insanın yalnızlığıdır. Meta olarak alınıp satılamayan şiir kapitalizmin hizmetine bir türlü girmez. O yüzden sistemin dışında ve ona karşıdır. 23-Bir şiiri anlamıyorsanız; bunun suçu şiirde değil muhtemelen sizdedir. 24- Şiir ile büyü arasında ilk çağlara kadar giden bir ilişki vardır. Bugün bile şiir dilin büyüsüdür. 25- Her gün gittiğin yolda yeni bir şey göremiyorsan, ölümleri ekran karşısında yemek yiyerek izliyorsan, evsiz insanların ve sokak hayvanlarının yanından onları görmezden gelerek geçiyorsan, kuşlara ve gökyüzüne bakmayı unuttuysan dikkat: insanlıktan çıkmak üzeresin. Acilen şiir okumaya başla! 26 Şiir, duyarlılıklarını harekete geçiren insanın kendini ve çevresini tanımasıdır. Farkında olmak ve fark yaratmak için şiir oku! 29 Bir şiiri okuyup anlamak, bir bebek için ilk defa ayakta durmak ve yürümek gibi bir başarıdır. Şiir aklın ve duyguların dengesidir. Dengede durmak için şiir oku! 30- Şiir aynı duyarlılıktaki insanların buluşup örgütlendiği haksızlığa ve yalnızlığa birlikte direndiği bir eylem alanıdır. 31-Her şiir yaşamın içinde yokmuş gibi davranılan bir soru ve o sorunun cevabıdır. 32-Şiir öyle etkili şekilde duyularımızı harekete geçirir ki yağmuru anlatsa toprak kokusunu da duyarsınız. 33 Şiirde acı da gerçek gibi öylece pırıl pırıl durur. 34-Şair binlerce yıldır dilde üretilen sözcükler, mecazlar ve değimlerden öğrenir ama onlara daha önce hiç kullanılmamış olan yenilerini ekler. 36-Şair keskin ve açık algısı ile dünyaya bakarken bile oradaki sözcükleri gören kişidir. 37-Şiirin konusu her şey olabilir. Yeter ki bu her şeyi anlatabilecek şiir dili kurulsun. 38-Şiir aklın ve yüreğin arasındaki köprüdür. Ne birine ne ötekine aittir ama her ikisini de karıştırır. 39-Şair herkestir, herkesin ağzıyla konuşur, sizin bile. 40-Şiir uyumsuzluğun eylemidir, düzenle uyuşanların şiiri yoktur. 41-Şiir verili olanı reddeder, olması gerekeni dayatır. Her türlü kalıplaşmış düşünce ve davranıştan hızla arınır. Ele aldığı şeye önyargısız yaklaşır. 42-Şiir taraf tutar. Şiirin tarafı, insan, doğa, emek, eşitlik... ve özgürlüktür. Şiir az olanın azınlık olanın yanında, çoğunluğun her türlü dayatmasının ve gücünün karşısındadır. 43-Şairin özgürlüğü, dilin sonsuz yaratıcı gücü ile koşuttur. Şairin ipi yalnızca Dil'in elindedir. 44-Şiir, dilin anlama duyduğu gizli ve yasadışı aşktan doğar. 45-Şiirin poetikasını belirleyen kuramsal bilgiden çok pratik bilgidir. Her şiir kendi bilgisini üretir. 46-Şiiri etkili kılan şairinin Büyük Yaşantılar içinde olması değil Derin Yaşantılar içinde olmasıdır. Çünkü şiirin görünmeyen yüzü görünenden her daim fazladır. Okuru çeken bu suyun altındaki kısımdır. 47-Şair gelenekseli iyi bilir ve özümser. Ancak bundan sonradır ki onu reddetsin. Bu reddediş aslında geleneğe yeni bir şey daha eklemenin başlangıcıdır. 48-Şiir düşünce aktarmaz, bilgi vermez, betimleme yapmaz. Yine de özel bir biçimde bunları kuracak, oluşturacak, açığa çıkaracak güce sahiptir. 49-İyi bir şiir kolay kolay okunup tüketilemez. Her okuyuşta ve her yaşananla yepyeni anlamlar kazanır. Bunu da sözcüklerle kurduğu akıl dışı, hatta dil dışı ilişkiye borçludur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/04/11155", "text": "Mehmet ERTE: Mahrem alana girmediğimiz sürece hakiki bir şey dile getiremeyiz. Benim meselem hep hakikatle oldu ama yakalanıp sunulabilir bir şey olarak bakmadım hakikate, ona dair varsayımları sorunsallaştırdım. G. N. Ç: Öyküleriniz bitse de çoğunlukla hafızamızda devam ediyor. Kadınlar rahat, özgüveni güçlü karakterler olarak çıkıyor karşımıza, erkekler ise huzursuz ve ergenliğine sıkışmış halde. M:E: Kitapta bir sürü erkek yok, tek bir anlatıcı-karakter var. Kronolojik sıralamadan ziyade hepsinin merkezinde aynı ben-anlatıcı-karakterin bulunması ve bu anlatıcının birbirini izleyen meselelerin peşinden gitmesi öyküleri bütünlüyor bence, ancak ben hiçbir zaman tek bir kişiyi işaret etmez, bu nedenle kendi içlerinde bile parçalanabilir öyküler ve erkek kadar kadını da içerebilir anlatıcı. M:E: Ressam veya çizer değilim. Bir yüzü, bedeni, nesneyi, bazen de bir sokağı görmeye çalışan biriyim sadece. M:E: Kendimizi ancak bir idrak nesnesine dönüştürerek anlayabiliriz, bunun da tek yolu hayatımızı zihnimizde hikayeleştirmektir. Kurmaca, bir gerçekliğe varmanın yegane aracıdır. Bilinçli veya değil, hayatımızdaki bazı noktaları birbirine ekler, bazılarını dışarıda bırakır, kendimize dair hikayeler kurar bozarız durmaksızın. Şüphesiz son yaşadıklarımızın, okuduklarımızın, gördüklerimizin, işittiklerimizin etkisiyle bakış açımız, dolayısıyla geçmişimizi kavrayışımız değişir, bir zamanlar olduğumuz kişiye ihanet ederiz kaçınılmaz ve gereklidir bu. G. N. Ç: Sahte'deki bölüm başlıklarından biri, İnsanın bir roman kahramanı olarak huzursuzluğu. M:E: Az önce bahsettiğim yap-boz'un içinde huzur yok tabii ki. M:E: Sahte bir üst-kurmaca, tamam, ama yalnızca bu tespitin penceresinden bakıldığında eksik değerlendirilmiş olur. Bütünlüklü bir anlatı kurmak mümkün mü? Ötekinin adına söz alabilir miyiz? İnsanın bir özü var mı? Lafı uzatmayayım; bir anlatı kurmak ile kişinin kendini gerçekleştirmesi arasında bir bağ var, kitap oradan yola çıkıyor. M:E: Sanat tarihi öznenin sorunlarına göre değil, öznenin nasıl sorunsallaştırıldığına göre yazılır. Özneyi nasıl sorunsallaştırdığına bakarak yazarlar, sanatçılar arasında ilişkiler kurar veya onlara ayırırsınız. Geniş bir kesim bundan habersiz. Kitapların belli sorunlara eğilmesini küçümseyecek değilim, ama ele aldıkları sorunların dar bağlamı içinde değerlendirilip sunulmalarına bir anlam veremiyorum. Türk edebiyatına katkılarınızdan ve bu güzel söyleşiden dolayı size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/04/bayram-sari-salih-coskunla-kayip-romani-konustu", "text": "Beşiktaş'tan Avcılar'a, Rami'den Kınalıada'ya, Vefa'ya, 1990'lı yıllardan hem 1950'li, hem de 2000'li yıllara sıçrama yapan bir İstanbul öyküsü, Kayıp Roman. Büyümenin epizodik bir durum olduğunu ısrarla söyleyen Barış'ın gözünden kıstıran ve kıstırılanların maskelerinin altındaki gerçeği anlatan Salih Coşkun ile Kayıp Roman'ı ve İstanbul'u konuştuk. Salih Coşkun: Romanın ana çatışmasının merkezinde şoklanarak büyümek var. Şoklanmayı ise dış dünyanın aktörleri yaşatıyorlar kahramanlarımıza. Bu da kaçınılmaz olarak bir şeylerden kaçma pratiği getiriyor zaman içerisinde. Bir nevi gecikmiş beat kuşağı gibi kahramanlar. 90'ların dönem felsefesi kaçmak üzerine değil diye düşünüyorum. Kaçmak 2010'lara kadar çok da akla gelen bir şey değil. Son on yılda kaçanlarla, kaçma fikrini geliştirenlere karşılaşıyoruz. Ama 90'lar dönem olarak tüm dünyada, bugün kaçmayı düşündüğümüz şeylerin doğum süreci idi. Salih Coşkun: Karakterlere böyle bir misyon yüklemedim açıkçası. Okurda bu şekilde bir beklenti oluşuyorsa ciddi sorun var. Ana karakterler geleceklerini seviyorlar, zira sahip oldukları tek şey o. Geçmişleri ve ellerinde bulunan şeyleri, sahiplenebilecekleri şeyleri sevemiyorlar. Kaçıyorlar. Nereye kaçtıklarını çok da bilmiyorlar. Bir nevi zaman mültecileri. Salih Coşkun: Romandaki taraflara herhangi bir eleştiride bulunmak niyetim olmadı. Sadece her iki tarafı da yeteri kadar bildiğimi iddia ederek, bazı gözlemlerim oldu sadece. Rami tarafı, o yönde bir alternatif oluşturmadı. Ama temsil ettiği siyasi yapı güçlü bir alternatif oluşturdu ve iktidara geldi. Romanın son döneminden bugüne kadar da iktidar oldu. Rami tarafı o gündür arkasına aldığı iktidar rüzgarı ile de zenginleşti, sekülerleşti. Tabi bu kısımlar romanda yok. Zaten romanda Rami tarafının bu manada en görünen yüzü Cihan da bugünkü iktidarın o günlerdeki temsilcisi. Hırslı ve kararlı. O kadar. Salih Coşkun: Aslında muhafazakarlığı mekanlara yaftalamak ciddi sıkıntı. Muhafazakarlık, kendi kabuğunda kalakalmak. Kabuktan çıkmayı geçin, bir kabuğu olduğunun bile farkına varamamak. Romandaki kimse muhafazakar değil. Veli dede, kabuğunu en iyi tanımlayan ve en şiddetli kıran kişi. Üvey baba Koray, gerçek baba İsmet, Yasemin, Barış, anne vb herkes bir değişimin kucağında. Dönem ve şartlar bunu gerektiriyor. Herkes devinim halinde. Biraz 19. Yüzyıl İngiliz/Amerikan edebiyatı halleri var. Robinson Cruose, Moby Dick, Martin Eden... Herkes değişim halinde. Ama bizim romandaki sorun şu ki hemen herkes bir diğerini muhafazakarlıkla suçluyor ve kendisinin aslında hiç de muhafazakar olmadığını iddia ediyor. Beşiktaş ya da Rami fark etmiyor. Toplumun, hatta dünyanın tamamında bu yaklaşım geçerli. Bir insanın hayatında zar zor görülebilecek travmalar. Hepsi 10-12 seneye sığıveriyor Barış'ın hayatında. Bunlar da Barış'ı epizodik bir hızda büyütüyor. Diğer karakterlerin yıkımı, Barış'ın büyümesinin görünen anahtarı. Sebep sonuç ilişkisi var. Barış'ın büyümesi bir sonuç. Karakterlerin yıkımı ise sebep. Tragedyadaki peri petinin dışında bir durum. Barış tragedyasını kendi yıkımından değil, başkalarının yıkımından ediniyor. Salih Coşkun: Pop-art olarak değerlendirilmesi hoşuma gider sadece. Zira popüler kültürün her zaman iyi bir zemin, iyi bir fon olduğuna inanmışımdır. Dönemin dokusunu okura/izleyene en iyi verecek araç popüler kültürdür. Ben de onu kullanmayı sevdim. Hakim olduğum bir dönem olduğu için de can sıkıcı bir açık vermedim diye umuyorum. Salih Coşkun: Ben aslında bir tiyatro yazarı ve yönetmeniyim. Tiyatro metinleri, dış sesi okura çok pratik aktaran metinler. Romanda da bir radyo tiyatrosu gibi dışarıdan gelen seslerin, dinleyende nasıl yankılandığını bu teknikle vermenin, etkiyi artıracağına inandım. Estetik anlamda da hoşuma gitti. Salih Coşkun: Bir kişiselleştirmenin ve/veya bir maskenin peşinde koşmadığımı açıklıkla söyleyebilirim. Okurun kolay şekilde benimsemesinin yollarını aradım elbet ama bu yol geleneksel metotlar olmadı. Yukarıda da belirttiğim gibi, dönem romanı yazmaya çalıştım ve dönemi anlatmanın, o atmosferi vermenin yolunun popüler kültür araçlarından geçtiğine inandım. Televizyon, dergiler, şarkı yarışmaları, reklamlar, futbol vs. ile zaten elimde çok güçlü ve A'dan Z'ye hakim olduğuma inandığım bir alan vardı. Benimsenme için başka bir yola sapmama gerek kalmadı. Ahlaki bir tutum, sanat eseri sıkıcılaşma riski barındırıyor. Karamazov kardeşleri yazıyor olsam belki bu iddiada bulunabilirdim. Ama daha ilk romanda ahlaki bir tutuma girmek beni mutsuz edecekti. Çünkü eser içime sinmeyecekti. Biliyorum. Salih Coşkun: Ben şahsen sanat eserinin, kendisi ile yazarı/yapıcısı arasında belli ve görünen bir mesafe koyması gerektiğine hep inandım. Bu bir sanat eseri. Bu bir roman. Gerçekliğin belgesi değil. Zaman gerçek gibi akmayacak. İnsanlar gerçek gibi davranmayacak. Karakterlerin ve olayların bir misyonu var. Gerçek hayatta karakterlerin, olayların ve durumların bir misyonu yok. Aceleleri de yok. ... Beşiktaş tarafının tarihi, turistik, eğlenceli mekanlarını öğretmekle kalmadım, buraların laik, seküler, zaman zaman nihilist, çoğu zaman liberal ruhunu da anlattım durdum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/04/koronadan-sonra", "text": "Ulan, onbeşten yirmiye atladım galiba... deyip, yeni baştan sayanlar çıkacak. Doğal olarak, su sarfiyatı artacak. Barajlarda su kalmayacak. Kimse sevgilisine, Senden önce, senden sonra demeyecek. Ben, kime ne diyeceğim? diye düşünmeyecek. Çünkü korona, sevgilisi olanla olmayanı eşitleyecek. Sağlık Bakanlığı'nın talimatlarını hatırlayın... Sarılmayacaksın, öpüşmeyeceksin, araya bir metre mesafe koyacaksın! Bu resmen, sevişme demektir. Emir, demiri keser. Sevgilisi olanlar, mağdurları oynasa da durum değişmeyecek. Sevgilisi olmayanlar ise, haline şükredecek. Şimdi anladınız mı, Korona'nın adaletini? Koronanın adaleti, dijital dünyanın kapısını aralayacak. Önümüzdeki 20 yıllık süreçte, usulca dijital dünyaya geçiş yapılacak. Dijital dünyada, dijital ilişkiler ve dijital sevgililer olacak. Sevgilinizi kendiniz yaratacak, canınız sıkılınca bozacaksınız. Sevgililer gününde sevgilinize, pırlanta tektaş yüzük almak gibi bir stres yaşamayacaksınız. Dünyanın düzeni değişecek, düzülen aynı kalacak. Bu yeni dünyada bilgisayarınız hacklenmeyecek, beyniniz hacklenecek. Ayrıca, herkesin bir 4x4 çipi olacak. Asla çip taktırmam diyenleri kimse takmayacak. Gözle görülmeyen ancak hissedilen bu çipler, istesek de istemesek de münasip bi yerimize yerleştirilecek. Bu çiplerle kontrol altında olacağız. Diyelim ki, gaz kaçırdın! Görünmeyen güçler, bir mesajla seni anında uyaracak. Uyarmakla kalmayacak, aynı zamanda yönlendirecekler. Ozon tabakasına zarar veriyorsun, bi daha pilav üstü kuru yeme! diyecekler. Ne yazık ki, özgürlükler az biraz kısıtlanacak. Şöyle ki... İnsan sağlığını tehdit eden virüslerin bulaşmasını önlemek amacıyla, burun karıştırma yasaklanacak. Topluma açık yerlerde, kendi burnu yerine başkasının burnunu karıştıranlar hapse atılacak. Bitmedi! İnsanlar, istediği zaman istediği yere tüküremeyecek. Tükürenlere, Lama mısın lan sen! şeklinde tepki gösterilecek. Korona mutasyona uğramadan, selamlaşmamız mutasyona uğrayacak. Uzaktan selamlaşmada, el mecburen vicdanımıza gidecek. Vicdanı olmayanlar, korona selamı verecek. Nasıl mı? Sırt sırta verip, kıçlarını çalkalayıp tokuşturacaklar. Selamlaşma değişir de, gelenek ve göreneklerimiz değişmez mi? Hapşıran birine, Çok yaşa diyorduk ya... Artık denmeyecek! Hapşıran kişi, ışık hızıyla terk edilecek. Bu şerefsiz virüs ellerimizden bulaştığına göre, el de öpülmeyecek. Dolayısıyla, saygı ve sevgi diye bişey kalmayacak. İnsanlar yalnızlaşacak. Özdemir Asaf'ın 'Yalnızlık Paylaşılmaz' şiiri çok fazla okunacak. Küçükler büyüklerin elini öpmeyince, El öpenin çok olsun sözü tarihe karışacak. El etek öpme deyimi ise, Etek öpme şeklinde değişirken; yalakalık aynen kalacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/05/unzile", "text": "İnsan olmak zor şey! Ama insan-kadın olmak! İşte bu çok daha zor. Nereden mi biliyorum? Çünkü bu coğrafyada yaşayan, hem kadın hem de insan olma ayrıcalığına sahip bir varlığım. Maalesef çoğu kadın benim gibi bir şansa sahip olamadı ya da oldurmadılar. Kadın olmaktan utandırıldılar, anne olamadıklarında ayıplandılar, tecavüze uğradıklarında suçlandılar. İnsan olduklarında ise ölüydüler. Bazılarının cenazesine gitmek bile suç sayıldı. Çünkü Allah onları lanetlemişti bir kere Bu nasıl bir inanç! Tüylerim ürpermenin ötesinde, binlerce kez tek tek işkenceye maruz kaldı Bin Muhteşem Güneş'i okurken. Afganistan'ı hiç görmedim. Taliban'ı haber programlarında defalarca izleyip uzun uzun nefret etmişliğim vardı ama bu kitabı okuyunca nefret duygusunun ne kadar az bir duygu olduğunu bir kez daha anladım. Son otuz sayfada Meryem, Meryem! diye hıçkırıklara boğuldum. Kızım Anne ne oldu, birisine araba mı çarpmış yine? deyince ona sarılıp, daha çok ağladım. Meryem beni hiç tanımadı, onun için ağladığımı hiç görmedi ama beni şu an hissettiğini biliyorum. Bu kitabı okuyan her insan eminim ki Meryem'e kendini hissettirirdi. Çünkü; Nana ve Meryem ve Leyla ve Azize ve Fatima ve tüm kadın olmanın dayanılmaz ağırlığı omuzlarına yüklenmiş kadınlar hafiflediler. Kimi sahibinin ettiği tecavüz sonucu olan gayri meşru çocuğu için intihar ederek, kimi Taliban'ın kurşunuyla Allahuekber sesleri arasında ölerek, kimi Kabil'e geri dönüp savaştan sonra kırık dişi, uğradığı tecavüzler ve onca aşağılanma sonunda yetimhanede öğretmen olarak çalışarak, kimi tüm çocukluğunu öteki çocuk ve açlık içinde geçip kekelerken okuma-yazma öğrenerek, kimi de ölen oğullarının ruhunu beklerken evinde kafasına bomba düşerek hafifledi. Ama onlar hafiflerken benim omuzlarım bugün bir kez daha çöktü! Yine haberlerde bir kadın cinayeti! Boşanmak isteyen bir kadın kocası tarafından çocuklarının önünde öldürüldü. diyen spikerin sesi buz gibiydi. Çünkü alışmıştık, alıştırılmıştık. Talibanlar içimizdeydi, her yerdeydi. Sanki BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR gibiydi onlar! Kadınlar başlarını burkalarından çıkarmasınlar, çarşaflarının ardına gizlensinler ya da devekuşu numarası yapsınlar. Yoksa kırbaç gelir, diş dökülür, tekme havada. Ne boşanması? Evlenirken haberleri mi olmuştu ki? Meryem 15 'nde Raşit'e verilmedi mi, bunun adının evlilik olduğunu sonradan öğrenmedi mi? 30'una varmadan yedi kez ölümden döndü Meryem düşük yapınca; tabi kürtaj gibi bir hakkı olduğunu öğrenemeden de göçüp gitti bu dünyadan. Leyla, evlendirildiği 60'lık Raşit'in tecavüzüne uğramanın adının evlilik olduğunu anladığında 14 yaşındaydı. Okuyan da bunları Raşit'i matah bir şey sanmasın! Tecavüzcü sapığın teki işte. Ah Meryem ah! Eli öpülesi bir insan-kadınsın. Kaç Avrupalı okumuş kadın senin kadar cesaretli ve onurlu olabilir Kim anasız babasız kalmış, üstelik kuman olan Leyla'yı kızı gibi sever, soranlara anasıyım der ve Raşit'in elinden Raşit'i öldürerek onu kurtarırdı? Sen: Meryem! Beni ağlatan kadınsın, hiçbir erkeğin başaramadığı gibi hemde! Tabi bazı erkekler olmasaydı ne Meryem ne de diğerleri olmayacaktı! Khaled bu gerçeği yazmayacak ben de Meryem'in hikayesine ağlamayacaktım. Keşke şu bazı erkekler ve bazı toplum biçimleri hiç olmasaydı. Ben elbet ağlayacak başka hikayelere karışırdım yine de. Burka, her taraftan kapalı, giyenin önünü görmesi için yüz kısmı kafesli çarşaf. Taliban yönetimi zamanında Afganistan'da giyilmesi zorunlu hale getirilmişti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/08/baki-ayhandan-kitap-ve-film-onerileri", "text": "BİR ZAMANLAR AMERİKA: Hayata, aşka, dostluğa, ihanete dair epik bir film. KAYIP OTOBAN: İnsan zihnindeki karmaşaya, yanılgıya, yanlış hatırlamaya, korkuya ve tedirginliğe ayna tutuyor. AŞK HİKAYESİ: Çatışmalı durumların aşkı besleyip sonra da yıkıma yol açmasını konu ediyor. ARANMAYAN ÖZELLİKLER : Gündelik hayatın ayrıksı hayata yol alan, basit olanla tuhaf olanı çarpışma gücü olan bir roman. SURET : İmgenin görselliğini resim, fotoğraf, sinematograf üzerinden görselliğin imgesine dönüştüren, destansı bir roman."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/08/inceligini-surduren-siirdir-sair-degil", "text": "en çok kimi görmeye alışık insan?.. kendi hayatını, hayatları, hayatsızlığını mı?.. kimde görülmek istiyor insan?.. ben'de, başka'da, öteki'de mi?.. sözcüklerin dişlerini beynine geçirmeye çalışan ve yakıcı gözleriyle gövdelerine tutunan şairlerden başka kim var ki?.. bir şair en çok neyi görmek ister; şiiri mi, şiirini mi?.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/11/bir-film-bir-kitap", "text": "Serebral Palsi hastası olan Melody Brooks, on yaşında zeki bir çocuktur. Melody'nin vücudu gelişmezken aklı hızlı bir şekilde gelişir. Kitapları kasetten dinlemeyi ve ailesini çok sever. Konuşmayı çok ister ancak hastalığından ötürü konuşamaz. Melody, hayatını tekerlekli sandalyede geçirmek zorunda. İnsanlarla iletişimini tahta üzerinde yazılı kelimelere başparmağını vurarak kurabilir. Bayan V'nin ona bakmaya başlamasıyla hayatı değişir. Bayan V'nin yardımlarıyla kişisel konuşma bilgisayarıyla insanlarla iletişim kurmaya başarır; bununla da kalmaz, yarışmalara katılır ve çok büyük başarı elde eder. Bu kitaptan öğretmenlerin, öğrencilerin hatta herkesin çıkaracağı çok ders var. İyi okumalar. Dawsey, Edebiyat ve Patates Turtası Derneği üyesidir. Küçük bir adada dostlarıyla yaşar. Yazar Juliet'le mektuplaşır. Juliet, Dawsey'un arayıp bulamadığı kitabı göndermesiyle dostlukları pekişir. Juliet, Dawsey'in överek yazdığı bu derneği ve üyelerini merak eder. Zaten yazacak bir şeyler aramaktadır. Karar verir, o küçük adaya gidecektir. Gemiye binmeden önce sevdiği erkeğin ona yüzük vermesiyle nişanlı bir kadındır artık. Ne var ki adaya gidince hayatını değiştirecek sürprizlerle karşılaşacaktır. Edebiyatın, dostluğun, savaşın ve aşkın iç içe olduğu 2018 yapımı bu filmi çok seveceksiniz. İyi seyirler."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/11/koronavirus-gunlerinde-sanat-ve-sinif-hali", "text": "Ülkemizin de içinde yer aldığı kapitalist dünyadan gelen felaket haberleri moral bozsa da gelecek güzel günlere dair umudu bilemeli. Dünyevi işleri, eş dost akraba ilişkilerini, demokratik kitle örgütlerinde aldığımız görevleri, karma sergi gibi kolektif sanat çalışmalarını asgari düzeye indirsek bile mutlaka yapmamız gereken işler var. Ayrıca sadece yazmak için okunmaz ki. Elbette bu karanlık günlerde yoğunlaşmak kolay değil. Bir kitaba başlayabilmek, bir filmi sonuna kadar izleyebilmek zor gelebiliyor kimi zaman. Hemen hepimiz yoğunlaşma sorunu yaşıyoruz. Ama düşük tempo ile de olsa yazmaya, çizmeye, okumaya, izlemeye devam ediyoruz. Ben mi? Benzer sorunlar yaşıyorum elbette. Bu nedenle sadece siyasi makalelere, araştırma yazılarına değil, edebiyata da zaman ayırıyorum. Bu da bana iyi geliyor. Şiirle, romanla, öyküyle dinleniyorum. Beslenirken dinlenmek diyorum buna. Edebiyat- şiir aynı zamanda düşündürür, sorgulatır diyeceksiniz. Doğru da o sözcükler / mısralar sizi sarıp sarmalamazsa, yani şiir ve/veya metin kötü yazılmışsa, betimlemeler acemiyse, imgeler tamamıyla soyutsa ya da çok basmakalıpsa, o eser ne keyif verir ne düşündürür ne de ufkunuzu açar. Ortaya çıkan ürün sanat sayılmaz. Kiç arabesk bir karalama olur. Ya da duyguların dışa vurumu. Çok yazın. Yazın, yırtın yeniden yazın. Sanatta özgünlük. Özgürlük. Yaratım. Bunlar önemli. Sloganla sanatı ya da kiç'le sanatı ayırmak gerekiyor. Amacım ders vermek değil. Ben bir otorite veya sanat kuramcısı değilim. Yaşadıklarımı ve bu koronavirüs günlerinde düşündüklerimi paylaşmaya çalışıyorum. Yazmak, okumak deyince aklımıza hemen şiir, öykü, roman geliyor. Ancak sanat sadece edebiyattan ibaret değil. Farklı sanat disiplinleri de okumaya açıktır. Örneğin Howard Becker'e göre doğumu 1839 sayılan, ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sanat ailesine katıldığı söylenen, Fotoğraf ile heykel, resim, karikatür, oyun, sinema, müzik, dans ve diğer sanat disiplinlerini unutmamalı. Konserlerini internet üzerinden canlı yayın veren müzisyenler, deklanşöre basan, anı durduran ve bizimle paylaşan fotoğrafçılar, resim ve karikatürlerini sergi salonunda olmasa bile sosyal medyada hayranlıkla izlediğimiz sanatçılar ufkumuzu açıyor. İşte bu sanatçılardan biri olan Ali Osman Abalı, objektifini sık sık sınıfa, sınıf çelişkisine doğrultuyor. Sık sık diyorum zira sınıf yanı sıra kimlik gibi diğer toplumsal meselelere dair de çalışmaları devam ediyor. Aşkı da ihmal etmiyor. Ne de iyi yapıyor. Zira bu koronavirüs günlerinde uzun süredir egemenlerin unutturmaya, gizlemeye, görünmez kılmaya çalıştığı sınıf çelişkisi iyice gün yüzüne çıktı. Evde kal çağrılarına rağmen işe gitmek zorunda olan milyonlar, bir kez daha sınıf çelişkisini gözümüze soktu. Tedavi imkanları da öyle. Kimileri özel doktoruyla, özel aracıyla, jetiyle, yatıyla, korumalarıyla özel mekanlarda lüks içinde yaşarken, hastalandıklarında 5 yıldızlı özel hastanelerde, özel tedavi görürken, kimileri de çocuğunu dolmuşla doktora götürmeye çalışıyor. Peki, 20 yaş altı ya da 65 yaş üstü olup çalışmak zorundan kalan emekçiler için ne demeli? Akranlarının büyük çoğunluğu evde kalırken onlar işe gitmek zorunda. Bizi sarsan bu gerçekleri edebiyatçılar ak kağıda dökerken, Ali Osman Abalı gibi fotoğrafçılar da deklanşöre basıp anda durduruyor. Ali Osman Abalı bir alaylı. Sanata dair ilk derslerini erken kaybettiğimiz Erhan Sönmez'den almış. Merhaba Sanat Tiyatro grubunda oyuncu olarak başladığı sanat serüvenine, fotoğraf ve belgeseller hazırlayarak devam etmiş. Mersin Sokak Müzisyenleri Belgeseli 2018, Belgesel, Erhan Sönmez Belgeseli 2013, Belgesel, Mevsimsiz Göçler Huzurkent Mersin 2009, Belgesel. 2001 yılından beri sanatın çeşitli disiplinlerini deneyen Ali Osman Abalı, ilk karma fotoğraf sergisi Yansımaları 2011 senesinde açtı. Aradan geçen bu süreçte karma sergilerde yer almanın yanı sıra kişisel sergiler açmaya, belgeseller hazırlamaya devam etti. Sanatsal çalışmalarının yanı sıra atölyeler workshoplar yapıyor. Abalı ile son 10 yılda birlikte birçok iş ürettik. Ortak sergiler açtık. Gerek ülkede, gerekse Avrupa'da açtığımız karma fotoğraf sergilerine destek sundu. Dünyanın birçok ülkesinde beğeni toplayan Kadın tutsaklar konuşuyor video sunumunu birlikte yapmıştık. Heykeltraş, şair ve fotoğrafçı gözüyle Kadın ve Çocuk adlı sergimizi, Hasan Canel, Ali Osman Abalı ve ben birlikte hazırlamıştık. Yine 2018'de Göç ya da Araf adını verdiğimiz karma fotoğraf ve heykel sergisini o, ben, Arif Kılıç ve Tülin Şahin Okay birlikte organize ettik. Yazar ve fotoğrafçı Özcan Yaman'ın dediği gibi Sanat sokaktı ve sokak öğretiyordu... Ali Osman Abalı da hep sokakta, gerçeğin peşindeydi. Görmek ve bakmak fiilleri arasındaki önemli farkı da kavramıştı. Kendi ifadesiyle söyleyecek olursam Sınıf halini çekiyor. O şimdi hem öğrenci, hem öğretmen. Özgürlük eşitlik ütopyasıyla çıktığı engebeli yolda yürümeye devam ediyor. Görüyor, gösteriyor. O halde koronavirüs günlerinde Ali Osman Abalı'yı da takip edilecekler listesine ekleyelim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/12/ayse-fatma-hayriye", "text": "Kadını kadının içinde özgürlüğe kavuşturmak gerekir derken Nietszche'in kastettiği herhalde Harem-i Hümayun değildir. İlk toplumların anaerkil olduğu düşünülürse uygarlaştıkça medeniyetin tek dişi ile karşılaşma sanrısıyla yüz yüzeyiz. Klanlarda aynı klan içinden evlenmek yasaktı. Çünkü klan üyeleri aynı toteme inandıkları için kendilerini akraba sayarlardı. İlkel toplumların ilkleri ne kadar medeniymiş aslında! Sonrasında kent devletleri, imparatorluklar, feodalite ve krallıklar... Yönetim şekilleri güya uygarlaştıkça kadının toplumdaki yeri daha sıfırlandırılmıştır oysa. Cumhuriyet dönemine kadar kendi yaşadığımız coğrafyaya baktığımda bir kaç kadın divan şairi görüyorum o kadar. Mihri, Fitnat, Adile ve Hubbi Hatun gibi. Atatürk'ün kadınlara 1926'da medeni kanunla toplumsal alandaki; 1930,1933 ve 1934'te de siyasal alandaki haklarını hatırlatması bile ne yazık ki bazı kadınların özgür olmalarına hala olanak vermemektedir. Kadını, kadının içinde özgürlüğe kavuşturmak gerekir. Yasalar neden kadınları korumaya yönelik? Çünkü korunacak duruma sokulmuşuz. Yasaların cinsiyeti olmamalı. İstediğimiz tüm yasalar çıkartılsa da kadın hakları adına, kadın önce zihnini özgür bırakmayı bilmeli. Bedeni özgürleştirmek zihinle başlar çünkü. Ayşe, Fatma, Hayriye haydi bırak çiftetelliyi de gel bilime!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/14/bulent-tusenden-ismet-yazici-soylesisi", "text": "İSMET YAZICI: Aslında tabi ki hayat duraklı bir şey değil; bir hal, sizi bir başka hale teslim eder ve öyle yol alırsınız; ama yine de illa bir durak koymak gerekirse, 1999 yılı diyebilirim. Yayıncılık talimlerimizi, kültür-sanat programları alanında yapsak da meslek hayatımın en başında ve bütününün en önemli bölümünde, belgesel var; 1999 yılından buyana da bu başlıkta pek çok seri belgesel ürettim. İSMET YAZICI: Belgesel, bütün söylenmişlerin size yetmediği, bu meydana sığmadığınız yerde başlar; bu bir başkaldırıştır aslında... Hem benim kişisel tarihim için, hem de dünya tarihi için, zamansal bir dönüm olan 1999 yılında -malum milenyum heyecanı yaşanırken- kendimi, yaşadığımız dünyayı, anlamlarımızı yoğun olarak sorgulamaya başladım. Kendi gözümüz, kendi aklımızla hayatı yaşamaya fırsat vermeyen bu imajlar bombardımanı, gerçek olamaz, insanın gerçeği olamaz dedim... Ve bütün yolculuğun zemininin temeli, biraz o zamanlarda, o sorgulama döneminde atıldı diyebilirim. Ve aslında aykırı bir şey başlatmıştım; soyutun belgeselini yapmaya başlamıştım. Çünkü belgesel dediğimiz alanda, genellikle görünenin izi sürülürken, ben görünmezin peşine düştüm; semboller kavramlar mana üzerine dizi belgeseller yapmaya başladım. Bir derdim vardı tabi ki onca acının, ayrı düşmüşlüğümüzün olduğu bu dünyada, bir umut arar iken, bunun yolunun, anlamlarımızı yeniden hatırlamaktan geçtiğini düşünerek bu yola girdim. Çünkü eğer biz anlamlarımızı tekrar hatırlarsak, insan olduğumuzu tekrar hatırlayacağız ve birbirimize daha güçlü sarılacağız ve belki de bu kötü gidişe bir dur diyebileceğiz diye düşünerek başlamıştım. Her kod, kültürün insana bıraktığı her miras, bana aitti ve benim kim olduğum, bin yılların birikimiyle anlam kazanıyordu. Her bilginin, hafızamda örtülü kalmış bir kapıyı açtığını, o kapının bana yeni kapılar araladığını düşünürüm. Belgesel, bu hatırlamaları çoğaltmaya yarayan en önemli araçlardan biri. Bilincin haritasını sunuyor önümüze. İnsanın binlerce yıllık kültür bilincinin haritasını. Bu haritayı çıkarmak için, belgesel sinemacıların bugüne kadar genellikle izledikleri yol, 'görünen dünyanın', somut maddi dünyanın içinde gizli kalmış, ya da unutulmuş gerçeklerin izini sunmak oldu. Ama bir yanı daha vardı bize bırakılan kültür mirasının. O da çoğu kez göremediğimiz ya da bildik duyularımızla algılayamadığımız, o görünmez anlam alemi. Yaşamı var eden görünmez yüz... Görüneni biçimleyen, 'görünmez'. Semboller, sembollerle yaratılan o kültürel miras, belgesel sinemanın zaman zaman bir metafor unsuru olarak kullandığı, ama salt gerçekliğin aktarılmasını savunanlar için temelli uzak kaldıkları o belgeler yığını, derlenmeyi ve aktarılmayı bekliyordu. Ve ben de bu alanı açmayı kendime yol edindim. Çünkü semboller, insanoğlunun var olduğundan bu yana hayatın, aramızdaki ilişkinin ve bu ilişkideki sürekliliğin bir parçası. Ve en az somut diye tanımladığımız yüzü kadar anlatılacak çok şeyi vardır. Hepimiz hayatın içinde bir benzeri olmayan, biriciğiz. Donanımımız hem ortak ama hepimiz kendimizi ifade edişimiz ve o donanımı çıkarışımız ile biriciğiz. Bunun tek bir yolu var o olmak. Özgürlük benim için hassas bir kural haddini aşmak, size tanımlanmış sınırların dışına çıkıp, kendi öz potansiyelinizi çıkarmak; aslında özgürlük kavramından benim anladığım, kendi biricikliğimi ortaya çıkarmak... Bize verili bir hayat var ve biz öyle bir geleceğe taşınıyoruz ki artık kendi aklımız, kendi gözümüzle kavrayamıyoruz dünyayı. Her şey bize tanımlanmış, hazır paketler olarak sunuluyor ve onun dışına çıktığımız zaman tu kaka ilan ediliyoruz. Bu nedenle düşler özgürlük alanları; hayaller özgürlük alanları. Sorgulamaya başladığınız zaman özgürleşmeye başlıyorsunuz. Verili olanı kabullenmek; insana, kendi doğamıza haksızlık etmek gibi geliyor. Bence bir belgeselcinin birinci kuralı olmalı bu ve samimiyetle, sahici bir şekilde kendi iç kazısını yapmalı. Hasret duygusu, hepimize çok tanıdık. Belgesellerimin neredeyse tamamının dip metni bu büyük hasret üzerine örülü. Kavuşulmak istediğim aslında kendim, kendi hakikatim, varlık nedenim... Kimim sorusunun peşinden koşarken yaşadığım hasret duygusu, yalnızca bugüne ve buradaya ilişkin değil kuşkusuz. Çünkü kendimle buluşmanın bir yolunu arıyorum; bunun için de belgeseli araç kıldım. Hayal ve hakikat arasında yol bulmaya çalıştığım bütün o üretilmişler, farklı başlıklar gibi görünse de birbirini tamamlıyor... Bütün seriler, nihayetinde kurulacak büyük paragrafın cümleleri. Aslında hep noktalı virgül tabi; hep birbirine bağlı; nokta koyamıyorsun; bütün hepsi tekrar başa döndürüyor sizi. Biliyorsunuz Adem-Havva kıssası bir hasretin başlangıç kıssasıdır. Ben bu kıssayı kullanmayı sevenlerdenim. Dünyaya, sonsuz mutluluk diyarını terk edip en aşağıya düşüşümüzü, biraz iradi tercih gibi yorumlamayı tercih ederim; benim zevkim bu. Adeta olacak olanın düşü bize gösterilmiş ve olma ihtimalimiz olan bir hal için Yusuf gibi kuyuya bırakılmışız ve o kuyudan çıkış aslında İnsan olarak kendimizi inşa etme sürecimiz gibi gelir. Yaratanın kendi suretinden yarattığı, en kıymetlisi olarak yarattığı ve bütün donanımı yüklediği ve İnsan olmaya aday o tohum; yükü alıp gelmiş, hani göklere, dağlara teklif edilmiş de onlara ağır gelmiş de bir tek insan kabul etmiş ve olacağı yaratmak için dünyaya gelmeyi kabul etmiş... O nedenle daha özel bir hikaye var Dünya'da; belki itişe döğüşe yaşayıp duruyoruz ve bunu kavramakta zorlanıyoruz; kirlendikçe kirleniyoruz, ama mutlaka kavranılacak, temas edilecek daha özel bir şey var diyorum. Tüm süreç, bir hasretin peşinde olsa da hatırlama ve uyanmak için, belki de kendi biricikliğimizi fark edişimiz için, dünya bir talim alanı. Bu fark edişi ancak kendi aklı, kendi gözüyle yol alanlar, kendini hatırlayıp, kendini özgürleştirmiş olanlar yaşayabilir diye düşünüyorum. Ancak özgürleşmiş zihinler olursak, o bütünün parçası olarak halkadaki yerimizin hakkını verebiliriz; kıymetimizi, kudretimizi fark edebilir. Semboller ve onun üzerine kurduğum belgeselleri hazırlarken yapmaya çalıştığım da bu kazı... Bu nedenle de zaten kendi kazısını yapmaya çalışan insanların işlerini seviyorum. İSMET YAZICI: Benim için belgesel, kendinizi doğurduğum bir süreç; zamansız bir yolculuk; dolayısıyla da zamansız bir yolculuk yapmak istediğimde ve o hale geldiğimde başlıyor benim için. Bütün üretilenlerin zemininde çok sıkı bir matematik var hem söz olarak, hem de görsel olarak- ama aynı zamanda doğaçlama var. Doğaçlama yapabilmek için de bütün anlatılacakları özümseyip sonra öğrenilmişleri unutup, boşluğa bırakmam gerekiyor. Çünkü o yolculuk, kişisel olarak çok kıymetli benim için. Her ürettiğimiz, aslında kendi hikayemizdir, kendi sıratımızdır. Hiçbir projenin sonunda insan başladığı yerde olmaz. Tıpkı suya yolculuk gibi; belki yolu biz seçeriz ama tercih suyundur; nereye akacağımız, hangi kıyılara demir atacağımızı aslında proje belirler, eğer teslim olursak; teslim olmadığmızda suyun bereketiyle yıkanamayız. Bu nedenle teslim olduğum an, proje başlıyor ve hızla tamamlanıyor. Eğer bir şeyi hayatınıza dahil etmiyorsanız, o olamıyorsanız; o şeyi zaten yapmıyorsunuzdur. Benim yol alış yöntemim bu. O kadar doğal akıyor ki her şey. İş bittiğinde tüm bilgileri siliyorsunuz. Örneğin harfleri aklınızdan siliyorsunuz ama manasını gıda olarak ruhunuzda bırakıyorsunuz. Her seferinde her şeyi unutarak başlamayı sevenlerdenim. Her projenin sonunda hiçbir şey bilmediğini anlıyor ve tadını hüznünü ve duygusunu hayranlıkla izliyorsun. Samsun'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Samsun'da tamamladı. 1985 yılında Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon Bölümü'nden mezun oldu. Aynı bölümden 1996 yılında master derecesini aldı. Kitle İletişiminde İmaj başlıklı tezi, 1997 yılında Bilim Yayınları tarafından yayımlandı. İkinci basımı 2003 yılında İm Yayınları tarafından gerçekleştirildi. İkinci kitabı olan Bilincin Haritası yine 2003 yılında İM Yayınları tarafından yayımlandı. İsmet Yazıcı, 1999 yılından buyana, TRT Kurumu'nda, 'semboller-kavramlar-mana' üzerine dizi belgesellerin yapımcılığını, yönetmenliğini ve metin yazarlığını yapmakta. Yaptığı belgesel seriler arasında SURETTEKİ SIR, YEDİ-VEREN DÜŞLERİ, KÜLTÜRLERDE ORUÇ, BİLİNCİN HARİTASI, YOLCU, KÜLTÜRLERDE KURBAN, SAKLI KENTİN SIRDAŞI, İKİ DENİZİN BİRLEŞTİĞİ YERDE, SIR, ZAMANIN ŞAHİDİ yeralmaktadır. 2010 2011 yılları arasında TRT Haber Kanalı'nda kültür-sanat kuşağı Hayat +nın Genel Yönetmenliğini yaptı. 2012 yılanda, TRT EBU ortak yaqpımı olan City Folk adlı projenin, Türkiye ayağının yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptı. verilen belgesel dalında 1999 TV Oscar'ı ödülünü aldı. Yedi-Veren Düşleri adlı belgesel programıyla, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nce 2000 yılında, Televizyon Dalında, Yılın Gazetecisi seçildi. Bilincin Haritası adlı belgesel programına, 2002 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Ödülleri'nde Televizyon Dalında Jüri Özel Ödülü verildi. Kültürlerde Kurban adlı belgesel programına, Safranbolu Uluslararası 9. Altın Safran Belgesel Film Festivalinde (2008) profesyonel dalda En İyi Üçüncü Film Ödülü verildi. Genel Yönetmenliğini yaptığı Hayat + adlı kültür-sanat programı VI. Anafen Sanat Günleri'nde (2010) yılın en iyi kültür-sanat programı seçildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/14/engin-turgut-bana-hikaye-anlatma-hakkinda-yazdi", "text": "Her hikayede yangın çıkartıyor adeta. Küresel olmasa da yüreksel hikayeler bunlar. Çağdaş bir eğitimcinin hayattan damıttığı capcanlı cam gibi öyküler. Gözlemleme yeteneğini, hayal gücüyle birleştirmiş. Adeta çığlık öyküleri bunlar, yaşayan, yaşanan, belki de daha da yaşanacak olan hüzünle acının harmanlandığı, daha önce yazılsa da 'bakın bunları bir de ben yazdım' dediği hikaye resitalleri, nakış nakış işlenmiş. Yüreğimizin bam teline dokunmakla kalmıyor. İçimizi titretiyor. 'İnsanlık hallerini' yalın, sade, kendi sesinin diline dönüştürmek çabasını da göz önünde tutarak ne eksik, ne bir fazla, bir ayna gibi her gün değişik maskelerle dolaşan zavallı insan yavrusuna anlatmak istemiş. Alkışlamak gerekiyor. Meral Kurulay, Bana Hikaye Anlatma adlı hikaye kitabında yazdığı her hikaye insan olanın kalbiyle yazılmış. Okur, kendisiyle yüzleşmek istiyorsa bu hikayelere gönlünü uzatsın. Hayata, dünyaya kalıcı bir eser bırakmanın o muhteşem sevinci dünyanın göğüne sığmaz. Dünya ağır yaralı, insanlık sınıfta kalmış diye düşünmeyiniz. Yazın, çizin, şarkılar söyleyin, üretin. Sizi bir kişi bile okusa okurunuz vardır. Ama lütfen burada içi boş bir hikaye yok, her hikaye yürekle yazılmış. İnsanın insana olan yolcuğu biterse, hayat biter. Bitmesin! İnsanlık derdi olanın yazacağı çok şey vardır, müzikle, resimle, kısacası sanatla. Derdi insanlık olmayanın içindeki saray bile nafiledir. Dünyayı sanat ve bilim kurtaracak, bilin istedim! Bu kitap boşuna yazılmadı, okuyunuz isterim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/15/ayse-ozgur-aydogan-sairlerle-sinema-hakkinda-konustu", "text": "Önce söz vardı. Edebiyat ve şiir dünyanın en eski sanat dallarından, sinema ise daha pek yeni. Bütün sanat disiplinleri birbirini etkiler, besler. Sinema sesini şiirden, edebiyattan alır. Şiirsel sinema dediğimizde akla ilk gelen Tarkovski'dir. Tarkovski, bir söyleşisinde şiirsel sinemayı; az ve öz olmayı, daha yoğun bir ifade biçimi kullanmayı tercih ediyorum sözleriyle açıklar. Sinema ve şiiri birbirine çok yakın iki dil olarak görüyorum. İki dilde de gösteren ile gösterilen çakışır, aynı şeydir. Yani şiirde sözcükler nasıl ki kendi dışlarında anlam oluşturan bağlamlar için bir araya gelmezlerse, sinemada da görüntüler öyledir. Şiirde sözcüklerin amacı kendileridir. Düzyazıda olduğu gibi kendi dışlarında bir anlama hizmet etmezler. Sinema da öyledir. Ne görüyorsak, odur. Bunu resim sanatı için de söyleyebiliriz. Ben film izlemeyi çok severim. Bende imgesel düşünme, resimsel tasarım daha gelişmiştir. Elbette kavramsal da düşünürüm, soyutlama da yaparım. Ama herhangi bir anlamın görsel tasarımı, yani imgesi beni daha çok kendine çeker. Tarkovski, şiirsel sinema tartışmalarıyla ilgili olarak, şiirsel sinema diye bir şey yoktur, sinema zaten şiirdir derken son derece haklıdır. Sinema tarihinin en iyi yönetmenlerine bakın, çoğunun şiirle ilişkisi vardır. Hatta şiirsel sinemanın babalarından Teo Angelopuolos şairdir. Tartkovski'nin babası Rus şiirinin önde gelen şairlerindendir. Kurasawa, resim eğitimi almıştır. Filmlerinde müthiş renk uyumu ve arayışı vardır. Hatta filmlerinin storyboardlarını kendisi yaparmış. Dediğim gibi, sinema benim şiirsel ufkumu açan, çoğaltan, kışkırtan bir etkinliktir. Şiir ve sinemanın ortak yanı dil; şiir dilinin anlamı birimi dize; sinema dilinin anlam birimi ise çekim. Şiirde bütünü oluşturmak dizeler sarmalı, bunun sinemadaki karşılığı ise görüntüler toplamı. Sinema ile şiir arasındaki ortak paydanın da imge olduğunu var saydığımda da şiir-sinema ilişkisini anladığımı, ikisinin akrabalığına inandığımı anlıyorum. Bu anlam ve anlamlandırma hem kağıt üzerinde hem de pelikülde şiir ve sinema tadında bende kalan. Sinemaya dair ne söylenmez ki! Hele Koronanın dünyayı alt üst ettiği, koca bir cezaevine çevirdiği bu günlerde, sinema daha çok anlam kazanıyor. Aslında sinema denilen şey, romanın, öykünün, şiirin somut halidir. Tüm sanat eserleri bir bütünlüğü barındırır ve bu ilişki sayesinde gerçekleşir. Bilimsel deneylere ulaşmadan önce hayal edilir, hayallerimiz olmadan hiçbir şeyin gerçeğe dönüşmeyeceği koca bir realiteyse, harika eserler yazma, özgün ve iyi filmler yapma tutkusunun yanıtı da çok boyutludur. Bu nedenle roman ve sinema kafa tutar, kışkırtır ve yeniden yapılandırır. Gerçek pata küte söylemden kaçınıldığı ölçüde de kalıcı olmayı başarırız. Düşünce nasıl iyi, doğru ve güzel üzerinden kendini var ediyorsa, sinema da bu bütünlüğün görselliğidir. Kutsal olan her şey yara aldıkça, gökyüzünden yeryüzüne inen Tanrı'yı sorgulama arttıkça, sinema ve sanat daha çok anlam kazanıyor. Zaten sanat bilincini kavrayıştan uzak bir bilincin, varoluşu ve özgürlüğü algılayışı da oldukça eksiktir. Nasıl ki, ilkin söz ün olduğu bir gerçekse, sinemadan önce de roman, öykü ve şiir vardı; sinemanın tarihi yenidir. Edebiyat mirası, dünya var oldukça sinemayı besleyecektir, teknik olarak muhteşem boyutlara ulaşılsa da, edebiyat öykü ve roman sinemanın ana damarı olmayı sürdürecektir. Klavyeye basıp dururken, zihnim bir algıdan başka bir algıya geçiş yapıyor, zihnime art arda saldırıyor sahneler. Yeşilçam filmleri, kadın matineleri, çakıl taşlı yazlık sinemalar, sade gazozlar. Sinemayla ilk tanışıklığım 1967 yılında beş yaşındayken, Diyarbakır'ın Perası olarak bilinen Dilan sinemasında yabancı bir film izleyişimle oldu. Sonra, at arabalarında sinema afişiyle birlikte, megafonla Dikkat dikkat bu gece sinemamızda, sinemanın kral ve kraliçesi... diye başlayan anonsla birlikte mahallede bir hareketlilik başlardı. Çocuk olarak bu hareketliliği izlemek büyük bir keyifti. Gitmek isteyenler, akşam ne giyeceğini konuşur, saçlara bigudiler takılır, elbisenin rengine göre ruj seçilirdi. Kefernahum filmi de iz bırakan filmlerden. Son dönem yönetmenlerden Nuri Bilge Ceylan, Türkiye için bir şans desem de, onun filmleri yeterince anlaşılıyor ya da haz alınıyor mu? Donald Kuspit'in dediği gibi, Yüksek sanat mutlu azınlığa hitap ediyor olabilir, ama mutsuz çoğunluğa seslenmez. Söylemiyle açıklayabiliriz. Geçen gün, Ingmar Bergman'ın 1967 yapımı Utanç adlı filmini yeniden izledim. Bergman'ın tüm filmleri muhteşemdir, bir filmini izledikten sonra on roman okumuş gibi oluyorsunuz, çok bütünlüklü, insana ve yaşama dair her şeyi barındırıyor. Anın sanat eserlerini yutmasına izin verilmediği ve ısmarlama şeyler yapılmadığı sürece, hep yaşayacak kült eserlerin çıkması kaçınılmazdır. Sinemayı görsel bir sanat gibi düşünmek olanaklı daha çok. Romanlara kimi kez zarar veriyor bence. Çünkü duygu ve betimlemeleri yansıtmasının sınırı var. Örneğin Hugo'nun Sefiller' inin kimi sahnelerini sinemada değil metinde okumak daha etkili olabiliyor. Salt sinema değil de yazınsal metinlerin çevirilerinde de sıkıntı oluyor haliyle. Kimi çeviriler, tersine, özgün metinden daha etkili olabiliyor çevrildiği dilde. Sinemayı İzmir Gültepe'de Gördüren Sineması'nın duvarlarında tanıdım. Bilinen filmler. Büyük Sinema' da, lise öğrencisiyken dersi ekip bir filme gitmiştik arkadaşlarla. Felsefe hocam, müdür yardımcısı, o yüzden aldığım, haberim olmayan disiplin cezamın silindiğini bildiren bir kağıdı imzalatmıştı bana. Sonradan ben de felsefe hocası oldum, ama ilgilenmedim böyle şeylerle. Bir Zamanlar Amerika, Muhteşem Gatsby, ilk usuma gelenler; Türk filmleri ise saymakla bitmez.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/15/seref-bilselin-bes-kitap-ve-bes-film-onerisi", "text": "Adını andığım kitaplar ve filmler, rasat ettikleri alanlarla ilgili temel problemleri ilk bakışta 'sarsarak' ifade ediyor. Yeniden dönüp bakınca, bir daha okuyup izleyince her birinin içinde kararlı bir sükuneti duymakta gecikmiyoruz. Tarihsel, Fiziksel, psikolojik şiddetin düğümü; bunca sesin, konuşmanın arasında, tam zamanında bekletilmiş bir tuhaf 'sessizlikle' çözülüyor. Yahut ben öyle anlamak istiyorum: çok güzel bir konuşmanın içinde 'söylenmemiş olanın serinliğine' katılıp kendimle konuşmayı... Gürültünün anlaşılmayacak hale geldiği bir eşik var, orada da sessizlik kendini mayalamaya başlıyor. Yani sessizlik yoksa yazı da yok, film de yok."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/16/deha-ve-delilik-arasinda-pembe-sevgilinin-trajik-yazgisi", "text": "Aslında zamanımızdan üç yüz yıl önce John Dryden'in sorduğu Dahilik ve delilik benzeşiyor mu? sorusu hala net bir şekilde yanıtlanamamıştır. Günümüzde gerçekleştirilen sistemli yaşamöyküsel araştırmalar yaratıcı kimselerde psikolojik rahatsızlıkların görülme sıklığının daha fazla olduğunu göstermektedir. Duygudurum bozukluğu yaşayan hastaların yaratıcılıkları hakkında yapılan çalışmalar sonucu yeni bulgular elde edilmiştir. Örneğin Arnold Ludwig'in New York Times Kitap Değerlendirmeleri'nde 30 yılı aşkın bir süre (1960-1990) eleştirilen yazarların biyografileri hakkındaki yakın tarihli çalışmasına göre mani, psikoz ve yatarak psikiyatrik tedavi uygulamalarının en çok şairlerde görülmiş ve onların %18'i de intihar etmiştir. Storr ise çok önemli bir noktaya dikkat çeker: Yaratıcılık psikopatolojiyi çözmenin bir yolu olsa dahi hiçbir zaman bir nevroz ya da psikoz değildir, üstelik bnların tam tersidir. Psikolojik rahatsızlıkların da yaratıcılığa ket vurduğunu düşünmek için yeterli neden vardır. Freud ve Sontag'ın belirttiği gibi bir sanatçı rahatsızlığını yaratıcılığa dönüştürebilir ya da Anthony Store'un öne sürdüğü gibi sağaltıcı bir yönü olan sanat aracılığıyla onun psikolojik sorununa çözüm bulunabilir. Şiirin ilk ünitesinde gülme, ikinci ünitesinde ise ağlama eyleminin vurgulanması bipolarlı kadın hastalarda yıllar geçtikçe depresif epizotların baskınlaşması ile ilişkilendirilebilir. Şiirdeki öznenin dünyasında kahkahaların yerini zamanla gözyaşı alacaktır. Şiirin ilk ünitesinde özne köşeye sıkışmış bir tutsağa, onun yaşadığı yer ise bir kafese benzetilmiştir. Özne, içinde yaşadığı kafeste her şeye rağmen gülebilmektedir. Onun yüz yüze geldiği her şey kötülük denli gerçektir ve bunlardan kaçış yoktur; Kendisi için tek çare ise hayatı kucaklamaktır; ne var ki onun içinde olduğu depresyon hali buna engel olur. Şiirin ikinci ünitesinde ise öznenin sahip olduğu bir oyuncak odadan söz edilmektedir. Bu oda, edebiyatın, sanatın ya da şizofren bir insanın hayal dünyası olabilir. Şiirdeki özne çok yorulmuş, acı gerçeklere karşı gülebilme gücünü tüketme noktasına gelmiştir. O da yaşanamaz bir durumda yaşamak için iki özel savunma stratejisi geliştirmiştir: sanat ve delilik. Kendisine oyuncak bir oda kurmuştur. Çevresinden gelen paradoksik baskılara, isteklere, itmelere, çekmelere ; tüm kötü gerçeklere karşı korunmak için bu odaya sığınmıştır. Burası iki şekilde düşünülebilir, ya bir sanatçının şiir yazma gibi sanatsal etkinlikte bulunduğu potansiyel oyun mekanıdır ya da psikolojik rahatsızlığı olan bir kimsenin fantezi kurma yeridir. Muhtemelen Pembe Sevgili, hem bir sanatçı hem de psikolojik rahatsızlığı olan bir kimsedir. Sınırda bulunmaktadır. Şöyle ki sanat bir tür yaratıcı oyun etkinliğidir. Yaşam ile bağlantılıdır; yaşamı geliştirir, zenginleştirir. Fantezi kurmaksa kendi başına bir olgudur, enerjiyi içine çeker, ancak onun yaşama katkısı yoktur. Çözülmüş zihinsel faaliyetleri yüzünden dış dünyadan koparak fanteziler içinde yaşayan kimseler vardır. Kişi, dünyayı farklı bir şekilde yeniden yaratmak, onun yerine en katlanılmaz yanların ayıklandığı ve kendi arzularının bunların yerine geçtiği bir başka dünya inşa etmek isteyebilir; ama çaresizlik içinde içinde hiddetlenip mutluluk yoluna yönelen kişiler genelde hiçbir sonuca ulaşamaz; çünkü gerçeklik fazlayısıyla kuvvetli ve zorlayıcıdır; sonunda kişi çıldırabilir. Pembe Sevgili de evet ile hayır arasındaki çizgidedir. Çözülmeleri katı bir şekilde örgütlenip fantezileri onun ruhunu ele geçirebilir, yaratıcı kavrayışını tahrip edebilir. Bunun sonu intihara kadar gidebilir; çünkü kişinin hayatın yaşanmaya değer olduğunu hissetmesini sağlayan şey yaratıcı kavrayıştır. Ya da buna direnip oyun oynamanın özel biçimlerinden biri olan sanat aracılığıyla fantezilerini rüya ve gerçeklikle ilişkili hayal gücüne dönüştürebilir, böylece kendisini iyileştirebilir. Acaba iç mücadelesinden hangisi galip çıkacaktır? Psikoz mu yoksa deha mı?.. Afşar Timuçin, Estetik, Bulut Yayınları, İstanbul, 2008. D. W. Winnicott, Oyun ve Gerçeklik, trc. Saffet Murat Tura, Metis Yayınları, İstanbul 2010. Nilgün Marmara, Pembe Sevgili, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Everest Yayınları, İstanbul, 2010, s. 122. Akiskal HS, Lopez JJ, Sartorius N., İki Uçlu Bozukluk, s.174-175, John Wiley&Sons Ltd, s:360-65, 2002'den naklen: Ömer Akay, Bipolar Bozuklukta Kişilik Özelliklerinin Hastalık Seyrine Etkisi, s. 7. Gökçen Şahmaran, Postmodern Dönem Sanatında Şiddet ve İroni Kavramlarının Yarattığı Şizofrenik Açılım, s. 200. Çocuk da sanatçı da düşlemlerle zenginleştirilen bir oyunun içindedir. Düşlem de oyun da gerçekliğin şemalarına ulaşmaya çalışır. Deha çocuksu bir güçtür, oyunda var olmuştur ve hep oyun oynar, alışılmamışa yönelir, kendinde alışkanlıklarla çekişir. Deha, çocuk gibi varlığını oyunda kazanır. Dehanın oyunu bir tür çocuk oyunudur, çocuklukla oynayıştır. Buna göre gerçekliği açınlayan en güçlü simgeler çocukluğun gereçleriyle kurulur. Hiçbir deney, çocukluk deneyleri kadar canlı, kavrayıcı ve açıklayıcı değildir. Sanatın çocuğa, çocuğun sanata benzemesi bundandır. Bkz. Afşar Timuçin, Estetik, Bulut Yayınları, İstanbul 2008, s. 124. D. W. Winnicott, Oyun ve Gerçeklik, trc. Saffet Murat Tura, Metis Yayınları, İstanbul,2010, ss. 46- 47, 49. D. W. Winnicott, Oyun ve Gerçeklik, s. 88. D. W. Winnicott, Oyun ve Gerçeklik, s. 61. D. W. Winnicott, Oyun ve Gerçeklik, s. 47."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/19/bulent-tusenden-beste-naz-karaca-soylesisi", "text": "Gönderdiğim dosya üzerinde bir yılı aşkın süredir çalışıyordum. Başvuruların kapanmasından bir hafta önce, sevdiğim ve saygı duyduğum bir şair ağabeyim yarışmaya katılmak konusunda beni cesaretlendirdi. Ani bir kararla dosyayı kargoladım. İlk okuduğum şiir Nazım Hikmet'in bir şiiriydi. Sonrasında çok fazla şairi misafir ettim zihnimde ve her birine özendim. Bu özenmeden sonra yazdıklarımda ben yoktum, onlar vardı. Ardından dedem bana Osmanlıca-Türkçe bir sözlük verdi ve içimi titreten kelimeler kattım heybeme. İşte o kelimelerden sonra Naz olarak yazmaya başladığımı görüyorum. İlk şiirimi İstanbul'da, ailemle birlikte yaşadığım evde yazdım. Dilin ne denli mucizevi bir yaratım olduğunu fark ederek yazdım, hala da aynı hayret makamında yazıyorum. Şayet bir ödül daha fazla insana dokunmamızı sağlıyorsa, duyulması gerekenleri kulaklara taşımaya ve zihinlere perçinlemeye katkı sağlıyorsa ne mutlu, iyi ki var. Takdir etmek de edilmek de çok güzel. Bu noktada Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'nü farklı bir koltuğa oturtan, daha önce kitabı basılmamış şairlere el uzatması. Mihenk taşı kelimeler olan bir kuyumcudayız o halde. Öncelikle okur olarak cevap vereyim. Ergin Günçe bir şiirinde Türkçeyi içimi çekerek konuşuyorum diyor. Ben de içimi çekerek okumak istiyorum yazılanları. Türkçe şahane kelimeleri kucağında tutan bir dil fakat çoğumuz onlarla tokalaşmıyoruz, onları anlamadan hoyratça kullanıyoruz. Bir yazını oluşturan kelimeler bu nedenle mühim. Bunun yanı sıra dilin kemiklerini, eklemlerini ve kıkırdaklarını bilen şair dili dansa kaldırabilir. Kağıtta bunu gören okur ise dansa eşlik etmeye başlar. Şükür ki birçok şairin dille dansına eşlik edebildim. Yazan taraf olarak da bir okura bu eşliği bahşetmek için sözlükler okuyup denizimi genişletmeye çalışıyorum zira damlaları iyice anlamadan bu denizi anlatabileceğime inanmıyorum. Dosyada 2014 ve 2018 seneleri arasında yazılmış şiirler var, bir başka deyişle on beş yaştan on dokuz yaşa kadar yazılmış şiirler. Zaman ödülden bağımsız olarak da birçok şey ifade ediyor. İlk soruda bahsettiğim gibi başvurum çok ani oldu fakat dosyanın üstünde bir seneyi aşkın süredir çalışıyordum. Dört senenin kumu geldi ve Arkadaş'ın sahiline vurdu diyebilirim, iyi ki de bu sahile vurdu. Olmak çok büyük bir fiil, hakkında konuşmak güç. Mücadele ettiğimiz müddetçe olmaya devam ediyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/19/onder-colakoglu-hakan-unutmaza-sordu", "text": "Önder Çolakoğlu: Metinlerarasılık... Çok sık duyduğumuz bir kavram. Julia Kristeva Metinlerarasılık sonsuz bir süreçtir ve her metin bir alıntılar mozaiği gibi oluşur der. Modern ve hatta postmodern şiirin poetikasında metinlerarasılık; önceden yazılan şiirlerle, yeniden kurulacak olan ilişkiyi, geleneği dönüştürmeyi ve geleneğin yeniden üretilmesini öngörüyor. Tam da burada Harold Bloom ise Gelenek sadece nesilden nesle bir geçiş ya da yumuşak bir aktarım süreci değildir; aynı zamanda geçmişteki deha ile şimdiki yönelimler arasında bir çatışmadır diyor. Yeni yazılan şiirin ses, müzik, yapı ve biçimsel açıdan daha önceki herhangi bir şiiri anımsatma hissettirmesinin son zamanlarda arttığını görüyoruz. Aynı biçim, aynı yapı, aynı ritim hep. Esinlenme, çalıntı vs. kavramsallarla bunu açıklamak kolaycılık belki; ama böyle olduğu gösterildiğinde de şairin, durumu metinlerarasılık kavramına bağlayıp işin içinden sıyrıldığını görüyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/19/turkhan-bozkurt-soylesisi-bayram-sari", "text": "Yörünge 3185i, roman yapan niteliklere, mesela romana özgü anlatının basit ve tek konulu yorumunu önleyen içkin bir kendiyle çelişme haline, soyut düşüncelere ve ikiliklere indirgenmeye direnen romana özgü yoğun betimleme kullanımına, alegorik yorumlamayı savuşturan karakterlerin dramındaki ahlaki ikiliğin cisimleşmesine, rasyonel düşünceyle tümüyle erişilebilir olmayan sembolik unsurların varlığına diğer edebi türlerden ayrı olarak nasıl bir yaklaşım göstereceğini, yazarı Türkan Bozkurt ile konuştuk. Türkan Bozkurt: Bilim kurguda tasvirler ve karakterlerden ziyade olay örgüsüne daha çok önem verilir. Hiç de azımsanamayacak bir okur kitlesi vardır. Ben bu kitabı yazarken içindeki bilgilerin doğru olması konusunda çok titizlendim, çok araştırma yaptım. Sade bir dil kullanmaya çalıştım. Asıl çarpıcı olan olayın kendisi olmalıydı. Edebi metin okuru yeniliğe açıktır, okuduğu metin hakkında düşünmeyi, yorum yapmayı sever. Bunu başkaları ile paylaşır. Beğenmezse açıkça söyler. Türkan Bozkurt: Bilim kurgunun sınırı yoktur. Olmazı bile oldurmaktır diyebiliriz. Kaldı ki Dünya'mız zaten her türlü statükonun yıkıldığı yepyeni bir devrimin eşiğinde farkında değil misiniz? Dünya'da yaşanan olaylara bakış açımızı değiştirmeliyiz. Büyük bir değişimin tam ortasındayız. Aile yapılarımız, para kullanımımız, olaylara verdiğimiz tepkiler, eğitime bakışımız, alış veriş alışkanlıklarımız, toplumsal hassasiyetlerimiz değişiyor. Biz değişiyoruz. Türkan Bozkurt: Bu çok çarpıcı bir tespit olmuş. Hiç bu şekilde düşünmemiştim. Yaratılış ve Nuh'un Gemisinden bir yönüyle ayrılıyor. Bahsettiğimiz durumlarda sıfırdan yaratılış ya da çöküşte olan topluma bir şans daha verilmesi konuları var. Yörünge 3185'te ise bilimin ışığında sürekli bir iyiye gidişten bahsediliyor. Türkan Bozkurt: Bu konuda çok soru alıyorum. İsimlerin neden Türkçe olmadığı ya da nereden aklıma geldiği ile ilgili. Gök bilimle uğraşan insanlar bu isimlere çok aşina aslında. Kitabın ruhuna uyacağını düşündüğüm için sanırım gök cisimlerine verilen isimler yoğunlukla kullanıldı. Bunu bazı insanların yabancı hayranlığı şeklinde yorumladıklarını direkt böyle söylemeseler de tavırlarından anlayabiliyorum. Fakat bu yabancı hayranlığından değil gökyüzüne olan hayranlığımdandır. Türkan Bozkurt: Dünya'nın on bir bölgeye ayrılmasının esprisi ülke kavramının ortadan kalkmasıyla ilgili aslında. Uzun vadede ülkelerin sınırlarında değişiklik olacağını öngörüyorum. Bazı büyük ülkelerin parçalanacağını, bazı küçük ülkelerin güçlerini birleştirerek daha büyük bir ülke kuracaklarını. Sonuçta hikaye 3185'te geçiyor ve ne olacağına ben karar veriyorum. İleride neden böyle olmasın. Bütün bölgelerde ayrı dil kullanılsaydı hikayenin bütünlüğü bozulurdu. İnsanlık olarak büyük bir değişim geçiriyoruz. Aynı dili kullanmaya başlamak bir metafor olarak kullanılmadı. Şu anda yapmaya başladığımız şey tam da bu aslında. İnsanlar olaylar karşısında ortak tepki vermeye, ortak ses yükseltmeye başladı. Sebebinin ne olduğunun önemi yok. Kimi zaman adalet arayışı, bazen benzin fiyatları ya da iklim krizi. Hemen on binlerce kişi bir araya geliyor ve sonuca ulaşıyor. İleride aynı dili kullanmak mümkün olacak. Belki bunun için teknolojik araçlar kullanacağız ama bunun bir önemi yok. Türkan Bozkurt: Her ihtiyacı karşılanan kişiler stok yapmazlar. Bu para için de geçerlidir. Bu konu önemli ve birinci kitapta üstünkörü ele alınmıştır. İkinci kitapta daha derinlemesine ele alınacaktır. Para kullanımımız da değişiyor. Farkında olmadan yavaş yavaş sanal para kullanımına geçiyoruz. Ben Dünya ekonomisinin çökeceğini ve yeni arayışlara gireceğimizi öngörüyordum. Fakat bu kadar hızlı ve sert bir şekilde olacağını tahmin etmemiştim. Önümüzdeki otuz yıl içinde para karşılığı insan çalıştırmanın yeniden düzenleneceğini düşünüyordum fakat gelişmeler gösteriyor ki bu çok daha erken bir zamanda olabilir. 3185 yılında sistem değişikliği konusuna girmeyeceğim çünkü bu tam da ikinci kitabın ana temasını oluşturuyor. Türkan Bozkurt: Kötülük nedir? Kötülük, çok eski çağlardan beri ilkel kodlarımıza kazınmış olan hayatta kalma dürtüsüdür. Bunun işe yaradığını gören insanoğlu kendini doğanın dahası diğer insanların efendisi sayma eğilimine girmiştir. İşler bundan sonra sarpa sarmıştır. Doğa bizi çok sert bir şekilde terbiye ediyor. Kendimizi onun efendisi değil de bir parçası saymaya başladığımızda aradaki sorun ortadan kalkacaktır. Dünya'da yaşanan tuhaflıklara gelince. Bence resme biraz uzaktan bakmakta fayda var. Bize ne gösterirlerse onu görüyoruz. Ben yaşadığımız tarihsel aralık açısından şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Endüstri Devrimi'nin bitişine tanık oluyoruz. Henüz adı konulmamış, yepyeni ve dijital bir çağa giriyoruz. Yaşadıklarımızın bunun sancısı olduğu düşünüyorum. Yaşadığımız bu zorlu ve heyecan verici süreçte ortak akıl üretmeli ve yüzümüzü bilime dönmeliyiz. Ben bir fütüristim ve gelecekteki Dünya'nın şimdikinden çok daha iyi bir yer olacağını düşünüyorum. Bu teknolojinin gelişmesi ile mümkün olacaktır. Türkan Bozkurt: Yörünge 3185 bir distopya değil çünkü distopyada olumsuz gelecek vurgusu vardır. Ütopya da diyemeyiz, çünkü onda da imkansız bir iyimserlik vardır. Bu kitapta yazılan her şey yapılması mümkün olan şeylerdir. Zorlu bir süreçten geçiyoruz fakat ben geleceğin daha güzel olacağına yürekten inanıyorum. Bu kitabın yazılmasının amacı distopya şeklinde yazılmış kitaplara, çekilen filmlere; tarihin bu kadar ileride seçilmesinin sebebi de kıyamet senaryolarına kafa tutmak olarak açıklanabilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/26/antakya-film-festivali-duyurusu", "text": "Antakya Film Festivali yönetimi olarak yaşamakta olduğumuz bu Corona virüsü günleri içinde, yarışmaya katılan filmlerin içimizdeki heyecanını bir kez daha yaşatmak ve eserlerimizin bir çok kişiye ulaşmasını sağlamak için, Festivalimizde başarılı olup Ödül alan filmleri belli süre sizin de katkılarınızla online erişime açıyoruz. Bu nedenle, Coronavirus sürecindeki sanat etkilerini, COVID-19 gibi sistematik düzeyde, küresel tehditlerle karşı karşıya kaldığında sanatın rolünü ve değerini keşfetmek için etkili sanat dünyası aktörleri seslerini bir araya getiriyor. Bu dayanışma ile, Coronavirüs ile ekolojik durumumuzu vurgulamak için yapılacak etkinliklerden, Uzmanlar, virüsü doğanın ateşle oynayan medeniyetlere ilk uyarı atışı olarak nitelendirdi. Biz sanatçılar ve sanat organizasyonları bu benzeri görülmemiş salgının sağlık, ekonomik ve ruhsal etkilerini hafifletmek için var gücümüzle mücadele etmekteyiz. Kriz sonrasında daha iyi bir dünya inşa etmek için sanatın nasıl bir rol oynayabileceğini birlikte keşfetmiş olacağız. 27 Nisan da başlayacak Antakya Film Festivali Online film şenliğine siz de evinizden ilan edeceğimiz programdan dilediğiniz film linklerini seçerek izleyebileceksiniz. Etkinliğimiz 1 Haziran'a kadar, her hafta farklı filmler gösterilerek devam edecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/26/yaba-daba-du", "text": "Evet, hepiniz hatırladınız bu repliği. Taş Devri karakteri Fred Çakmaktaş'ın sevinç nidasıydı bu başlık. Çünkü eskiden çizgi filmlerde sevinilirdi. Çocuklar heyecanla çizgi film kuşağı saatini bekler, sokaklar boşalır, TV açılırdı. Ve gülerdi çocuklar bu çizgi filmleri izlerken. Dostluğu, sevgiyi, paylaşmayı, barışı, komşuluk ilişkilerini yani aslında kısaca vicdanı öğrenirlerdi. Vicdan insanlarda doğuştan bulunmayan ve yaşadığı çevreden öğrenilen ve öğretilebilen bir duygudur. Mesela Fred ve Barnie sıkı dosttular ve iyi komşu, çocukları-eşleri iyi arkadaştı, sevimliydi Dino, Çakıltaş şeker kızdı. Kötü hiç bir şey yoktu Taş Devri'nde. Aslında gerçek anlamda da kötü hiç bir şey yoktu İlkçağda ya! Belki çocukların türlü türlü oyuncakları, oyun hamurları, çizgi filmleri yoktu ama kimsenin elinde ki kemikle birbirini kovaladığını da sanmıyorum. Şimdi ise çeşit çeşit üstelik paralı olan TV kanallarından anne-babalar farkına varmadan şiddet satın alıyorlar. Üstelik bazı ünlü masalların bile yasaklandığı şu günlerde hala SPİDERMAN, BEN10, TRANSFORMERS gibi adını bile telaffuz etmekte zorlandığım çizgi filmlerle dolu kanallar var. Hatta bu yaz Ben10 isimli bir çizgi filmin yarışmasına bile şahit oldum bir kanalda Çocuklar çizgi filmi dikkatle izleyip, içinde ki soruları yanıtlayıp puan alıyorlardı. Sorulardan biri: Ben10 şimdi hangi kötü savaşçıyla savaşsak? Pes doğrusu! Çocuklarımıza barış öğreteceğimize savaş öğretmeye çalışıyor, üstelik bunu çizgi filmler aracılığıyla gerçekleştiriyoruz. Sonra da etrafımızda örümcek ağı fırlatan çocuklar, Pikaçular, BEN10'ler kol geziyor diye hayıflanıyoruz. Ben Taş Devri'ni izlerken içimde hiç yarışma duygusu olmamıştı, ama bu çocuklar sanki çizgi filmleri bilgisayar oyunlarında ellerinde bir koz olsun ya da televizyona çıkıp yarışalım diye izliyorlar. Yani niyet masumca bir çizgi film izlemek ya da vicdan öğrenmenin ötesinde maalesef. Amerika'da Ulusal Kablo Televizyon Derneği tarafından desteklenen 3 yıllık bir araştırma, TV şiddetiyle ilgili kaygıları doğrulamıştır. 3,5 milyon dolarlık araştırma, TV programlarının %61'inin değişik türlerde şiddet içerdiğini ortaya çıkarmıştır. Hatta bu oran gittikçe artmakta. ABD Sağlık Bakanlığı, şiddet içerikli TV programlarının çocuklarda saldırgan davranışın önemli bir nedeni olduğunu açıklayan bir rapor yayımlamıştır. Yapılan bir deneyde bir grup çocuğa şiddet içeren çizgi filmler izlettirilip, sonrasında çocukların odanın içinde ki davranışları gözlemlenmiştir. Çocukların aralarında ki problemleri aynı izledikleri çizgi filmde ki gibi şiddetle çözmeye çalıştığı görülmüştür. Diğer grup çocuğa şiddet içermeyen çizgi film izlettirilip davranışları gözlemlendiğinde onların davranışlarında bir anormalliğe rastlanmamıştır. Tabi ki şiddet içerikli yayınlar sadece çocukları olumsuz anlamda etkilememektedir. Ama onların elinden bizler gereksiz çizgi filmleri alabiliriz. Ne yazık ki koca koca adamların elinden Kurtlar Vadisi'ni alamıyoruz Etrafta Polat, Memati kol gezse de en azından Örümcek Adam'ların sayısını azaltabiliriz. Emin olun Örümcek Adam'lar bugün azalırsa ilerde hiç Polat Alemdar da kalmayacaktır. YABA YABA DU! İyi ki varsın Taş Devri bu çocukça neşeyi bana yaşattığın için."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/28/arzu-demir-karantina-gunlerini-anlatiyor", "text": "Yıllardır sınırlarımız boyunca süren savaşlar, ülkemizdeki çatışmalar, darbe girişimleri, bombalamalar, doğal afetler yaşamımızdan hiç eksilmediği; bu felaketlerden birebir etkilenenler, mülteciler, depremzedeler aramızda yaşadığı halde, hep yanı başımızda olduğunu bildiğimiz benzer olasılıklara hazırlanabilmiş, gerçekleri olduğu gibi görmeye ve sahiden kalıcı ve ciddi çözümler üretmeye kalkışmış mıydık? Hayır, büyük çoğunluğumuz bunları yapmak yerine korkmuş, yorulmuş, ümidimizi tüketmiş dolayısıyla izin verildiği ölçüde bize kalana sarılmış; dayatılana, istenene uyum göstermeye çalışmakla yetinmiştik. Elbette yaşanan onca şey kolayca geçiştirilecek etkiler bırakmadı üzerimizde, bu yüzden de kolayca çıkamadık içlerinden. Ağladık, sızladık, acı çektik ama yaralarımızı derinlerine inip temizlemeye cesaret edemeden sardık. Ne yazık ki hayatta kalmak, artık epeyce daralmış olsa da güvenli alanlarımızı korumak, ekonomik ve sosyal koşullarımızı en az kayıpla sürdürebilmek için bunu sık sık yapar hale geldik. Bir durumu derinlemesine inceleyip sorunları açıkça ortaya koymanın, onları gerçekçi bir yaklaşımla çözmenin ciddi bedeller ödemeyi gerektirdiğini iyi biliyoruz çünkü. Salgının iyice açığa çıkardığı durumlardan biri de doğa ve beklenmedik olgular karşısında hala oldukça savunmasız olduğumuz ve devletlerin sürekli insanı kontrol ve tehdit etmek üzerinden kurduğu güvenlik mekanizmalarının bizi korumakta oldukça yetersiz kaldığı gerçeği. İyimser yanım, bu süreçte insanların tam da bir sorgulama döneminden geçerken yönetim sistemlerini ve pek çok alandaki yetersizliklerini de ciddiyetle sorgulamaya başlayabileceklerine, bu sorgulamaların salgınla birlikte ortaya çıkan karmaşanın, yaşanacak çatışmaların, kırılmaların var olanı değiştirip güvelik meselesinin kapsamlı olarak yeniden tanımlanacağı, daha adil ve eşitlikçi bir yapılanmaya dönüşebileceğine inanmak istiyor tabii. Kısa sürede kontrol edilemezse eninde sonunda içine düşeceğimiz kaosun, bizi nerelere sürükleyeceğini düşünmek bile istemiyorum zira. Fakat ezile ezile içimize iyice yerleşen güvensizlik, korkuyla umutsuzlukla yitirdiğimiz harekete geçme, değiştirme, adaleti sağlama isteğimiz bir de virüsün yaydığı can korkusuyla birleşmişken pek de iyimser olamıyorum ne yazık ki. Distopyaya açılacak bir kapının önündeyiz ve her şey insanların seçimlerine, eylemlerine bağlı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/28/cengis-t-asilturkten-kitap-ve-film-onerisi", "text": "2) Yüzyıllık Yalnızlık. 3) Benim Adım Kırmızı. BeforeTheRain filmi döngüsel kurgudaki eşsizliği, Gizli Yüz filmi Türk Sinemasında şiirselliğin çok önemli örneklerinden biri olması; TheWeepingMeadow, TheBeekeeper, Le RegardeD'Ulysse filmleri ise kamera rejisinin olağanüstü örneklerini ortaya koyması yanında adeta insanlık destanı olması, atmossferi ve müzikleriyle, bütün bir dünya sinema tarihindeki yönetmenler göz önüne alındığında Angelopoulos ve öteki yönetmenler dedirten bir yönetmenin filmleri olması sebebiyle bu listeye alınmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/28/gonul-ak-ile-sozcuklerin-dunyasi-nefes", "text": "Sözcüklerin dünyasına yapmakta olduğumuz yolculuk Nefes kelimesi ile devam ediyor. Kelimeleri sesimiz vasıtasıyla duyulur hale getiririz. Sesimizi çıkarabilmek için ise nefese ihtiyaç duyarız. Nefes: Arapça nfs kökünden gelen nafas yani soluk sözcüğünden alıntıdır. Bir not düşelim: Arapça sözcük Aramice/Süryanice aynı anlama gelen nap hşa veya np heşa sözcüğü ile ve Akatçada da napa şu soluk alma sözcüğü ile eş kökenlidir. - Soluk. - Şifa amacıyla hastaya okunan dua. - Sigara, pipo içilirken içe çekilen duman. - Canlıvarlık, canlılık, hayat belirtisi: - Bektaşi ve Alevilerin görüş ve düşüncelerini belirtmek için yazılmış şiirdir. Nefes, hayatla bağımızdır aslında, yani hayattır, bizi canlı tutandır. Aldığımız her nefese iki defa teşekkür etmeliyiz. Birini alabildiğimiz, diğerini de o nefesi tekrar verebildiğimiz için. Ancak nefese dair söylenmiş şu güzel sözü de unutmamak gerekir. Yaşamak; Sevilmeyi hak eden birine yaşamını harcamaktır. Belki bir an, belki bir isim, belki bir insan ya da bir yerdir kimimiz için."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/04/28/serap-erdogan-karantina-gunlerini-anlatiyor", "text": "En çok iki hafta süreceği öngörülen ara tatilin öne alınması ile kendimizi kalabalıktan ayırmak için bir köydeki yaz evimize geldik. Karantinadan beri aynı yıkık giyitlerimizleyiz. Kiminin yenleri püsküllendi, seyreldi. Birbirimize soluk görünüyoruzdur. Tüm bunlar olmadan önce de alışveriş tutkunu insanlar değildik, ancak sadece birer yedek giysi ile yola çıktığımızdan dönüşümlü olarak giyiyoruz. İnanmayacaksın belki ama üzerimde bir giysinin eskimesi, sarkması ve ipliklenmesi tuhaf bir haz veriyor. Yoksulluğun kutsanması gibi bir anlam çıkmasın sakın buradan. Eşyaya boğduğumuz evlerin ve dolapların nefessiz, vakitsiz bıraktığını daha iyi anlıyorum artık. Makyaj yapmamak da bir özgürlük tanımı artık bana. Şayet bizi can yitimleri ile, onlara varamamakla, belki bir daha görememekle sınamasaydı olup bitenler bu hale sevinebilirdim bile. Dünya kısa süre önce ancak geleceğin kurgulandığı eserlerde rastlanacak bir hayretin içerisine hapsoldu. Tüm boş inançları sorgulamak için sakinlik ve mekan öneriyor sanki sebep. Yanı sıra adımlayan korku '' durup ince şeyleri'' anlamaya olanak verdi mi bilmiyorum fakat zamanı inceltip şeffaflaştırarak geride kalanın anısını sık dokumuş olabilir. Doğadaki birbirine muhtaçlığın bilgisini unutmuş insana yaşayabilmek için mesafeyi şart koşan ironi tüm bunlar bittiğinde yine de unutulur mu? Unutulmasın. Çünkü doğanın kitabı, ardıç ağacı ile ardıç kuşunun var olabilmek için birbirlerine muhtaçlığının tekrarından ibaret. Ardıç kuşunun ağacın tohumu ile beslenmesi, ağacın da ancak kuşun sindirim siteminde kabuğu çatlayan tohumdan kendini sürdürebilmesine benzer bir bağlılıkla tanıştıracak dünya kalan insanlığı. Öyle hissediyorum. Toprağa ittiğim kuru bir asma çubuğundaki hevese tapıyor, biz kururken şarkısı daha gürleşmiş kuşların şenliklerini, kuzuların daha bağırgan be'lerini me'lerini tekrarlıyorum. Oluşla değil ruhumla katılıyorum ki böylece insan olmaktan da sanki biraz kurtuluyorum. Edebiyat bu süreçte duvarların gerisinden de teknolojik olanaklarla seslenmenin olanaklarını buldu. Ezelden beri zaten acıyla beslendiğinden bu alt üst oluşun dönüşerek başka bir kanaldan fışkırması şaşılacak bir şey olmayacaktır. Bir ay içinde hayatımıza giren birçok kavram, sözcük şimdiden metinlerde dolaşmaya başladı ve hemen de eskidi. Bizler de eski dünyaya dönemeyeceğiz artık, yeter ki ardıç olalım birbirimize."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/01/11446", "text": "İki Çarpık Bacak, Banu İmer'in denemelerden oluşan ilk kitabı. Yazar, bilinçaltı uzmanı ve bir edebiyatçı. Kişinin kendini keşif yolculuğunda karşılaşabileceği zorlukları ve çözüm yollarını samimi, kısa ve net cümlelerle ifade ediyor. Değişimin, kalıpların dışına çıkmanın, bir şeylerden vazgeçmenin sanıldığı kadar zor olmadığını anlatırken sizi cesaretli olmaya, meydan okumaya, özgürleşmeye davet ediyor. Yaşamınızı zehir eden korkularınızı, düşüncelerinizin karmaşasından yarattığınız çaresizliğinizi, geçmişin kötü hatıralarını nasıl alt edeceğinizi okurken kitapla bütünleşiveriyorsunuz. Anlatılanlar size tanıdık geliyor. Hayatı kendine söz verdiğin gibi yaşa. cümlesi yaşamınızın tüm olumsuzluklarından sıyrılıp hayatın sunduklarını gülümseyerek karşılayabilmeniz ve değişimin ilk adımlarını atabilmeniz için cesaret veriyor. Kitaba adını veren İki Çarpık Bacak adlı deneme daha çok göz yaşartan bir çocukluk anısı. Bunu okurken yazardan kendinize ya da sizden yazara bir yol uzandığını fark ediyorsunuz. Bu, kitapla bağ kurmanızı kolaylaştırıyor. Güzel tarafı pek çoğunda olduğu gibi bunda da yaşanılan bir travmanın üstesinden nasıl gelineceği çok net şekilde okuyucuya sunuluyor, üstelik edebi bir tatta. Satır aralarındaki mizah duygusu ise, gözyaşlarınızın yerine tatlı bir gülümseme bırakıyor. Kendini çok sevmeyen, çok sevilemez. cümlesinin verdiği mesaj tüm satır aralarında... Sevmekten çok sevilme arzumuzun can yakıcı sonuçları gözler önüne serilirken gerçek sevginin ancak özümüzle olan bağımızı güçlendirdiğimizde yaşanabileceği vurgulanıyor. Böylece kendinizi sevmeye, kendinizle barışık olmaya derin bir arzu duyuyorsunuz. Zaten öyleyseniz yazarla aynı düşüncede olmak hoşunuza gidiyor. Yazarla sohbet etmek istiyorsanız samimi, etkileyici bir üslupla yazdığı bu kitabı elinize almalısınız. Ne zaman başlayıp bittiğini anlamayacaksınız."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/01/goksu-n-cakir-murat-yalcinla-konustu", "text": "Murat YALÇIN: Dostluk, arkadaşlık, hısım akraba ilişkileri geleneksel biçimlerini yitirdi. Çağdaş olanaklar insanları yalnızlığa itiyor. Kimse kimseye muhtaç değil, kim kimseye mecbur değil. Zor günlerde yanında olmak vardı. Dayanışma ruhu vardı... Yalnızlık, kişisellik, her işi tek başına yapabilme olanağı hiçbir dönemde bu denli yüceltilmemiştir. Akrabalık da yakınlık demek değil. Bunlar uzunca bir süredir yaşadığımız, yakındığımız konular. Bu bir sorunsa aşmanın yolunu gerçekten bilmiyorum. Kişiden kişiye değişen gereksinmelerdir. M. Y: Dayı Parçası burun buruna yaşadığım acılı günleri geride bırakırken gerçekleştirdiğim zihinsel, yazınsal bir tören. Bu kitabın her yerindeyim esasında. Yaşanan gerçekleri yansıtmadan, ama o duyguyu, bakış açısını koruyarak yazdığım bir kitap. Yazınsal gerçekliği oluşturmaya çalışmanın peşinde oldum. Yoksa başımdan geçen bir dizi olayı anlatmak değildi tasam. M. Y: Hayal kurmaya başladığımız anda, mutlu, umutlu anlarımızda uğradığımız her türlü olumsuzluk... Bizi yolumuzdan çeviren, caydıran şeyler. Bu bazen hastalık biçiminde olur, bazen bir kaza. İnsani olguları, olağan gelişmeleri kendimize karşı algılamamız hayatın blöf çekmesidir. Hastalık sürecinde, zavallı anlarımızda bütün dünya karşımıza dikilir. Dayı Parçası bu duyguyu epeyi işliyor sanırım. M. Y: Cemil ölüme yaklaştıkça anlam arayışı artar. Çocuksu bir duygu durumudur bu. Çaresizlik, tutamak arayışı... Hasta mücadele içindedir, küçük umutları beslemek için savaşır. Ama hasta yakını akıbeti, kaçınılmaz sonu bütün açıklığıyla görür. Hastanın çocuksu tepinmesi karşısında hiçbir şey diyemez ya da dememeyi tercih eder. Hastanın yüzüne bakamamaktır belki de orada gökyüzünü seyretmek. M. Y: Evet, refakatçinin, hasta nöbetçisinin zamanı geçirme biçimlerinden biri de okumak. Kitaptaki yeğen de bir akademisyen, bir şair olarak elinde kitapla dolaşır. Ama okuduklarıyla yaşadıkları yer değiştirir. Yeğen bir hikayenin parçası olduğu bilinciyle davranır. Bu bilinç bazen yazarın bilinci gibi görünse de aldanmamalı. M. Y: Böyle düşünen anlatı kişisi de bir yazar olduğundan kendi düşüncelerimi ona yüklemiş görünüyorum. Bu alıntı onun kendini ifade ediş biçimi, benzeri düşünceleri taşısam da bu şekilde söylemezdim. Ama o yaşadıklarının etkisiyle, bir ölüm kalım savaşının ortasında olmasından ötürü bir asker ağzıyla ifade etmiş. Okumak, gerçeklerle hayaller arasında köprüler kurmaktır. Hayaller olmadan gerçekleri kavrayamayız. M. Y: Hayır. Birdenbire harfler, sözcükler sökün etti, gökyüzünde beliren güvercin sürüsü gibi kitap sayfalara konup yerleşti. Ne yazdığımı bilmeden yazdım, bittikten sonra yayımlamamak dahil her seçenek masadaydı. Böyle bir kitapta, roman sayılabilecek bir uzun hikayede, karar kıldım. M. Y: İyi geçinmeleri gerek. Bazen çok uzun süre günleri geceleri birlikte geçtiğine göre anlayışlı, sevgili, saygılı olmalılar birbirlerine karşı. Fedakarlık, feragat, vefa, minnet üstüne kurulu gerçek bir ilişkidir yazarla anlatı kişilerinin ilişkisi. M. Y: Her anlatı, her metin kendi kıvamını, ölçüsünü getirir. Kitaplarımda mizah, kara mizah, ironi olduğundan sıkça söz ediliyor ama benim ilgimi sevgili Behçet Çelik'in dil neşesi diye adlandırdığı şey çekti. Anlatıdaki durumun mizahı değil, anlatı dilinin içinden türeyen coşkunun gülmece etkisi bırakması. Sokağın dilini olduğu gibi kullanmanın, ağız/şive taklidi yapmaktan öte bir değeri yoktur. Yazınsal dil, alabildiğine kişiselleşmiş dildir. M. Y: Yazı özünde bir ele verme sanatıdır. Özellikle anlatılarda yazarın gölgesi koyulaşır. Yazar kendini çoğaltan, paylaştıran, dağıtan kişidir. Yayımlandığında sırları ortalığa saçılmıştır. Başkalarında kendisini bulan, kendisinde başkalarını gösteren kişiye yazar diyoruz. Karakterlerini biçemlerinde bulursunuz iyi yazarların. M. Y: Yazmanın yazabilen için ne denli kolay olduğunu biliyorum, ama kolay yazılmış görünen kitapların ne denli zor yazıldığını da. Türk edebiyatına katkılarınızdan ve bu güzel söyleşiden dolayı size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/02/genis-bir-cografyanin-sairi-mehmet-karabulut", "text": "Sanat ve edebiyatımızın gelişmesine hizmette bulunmak, yerli yazarların tanınmasına ve geniş çapta okunmalarına yardımcı olmak amacı ile kurduğumuz May Edebiyat Ödülü sanılanın üzerinde ilgi gördü. Yarışmaya katılan sanatçıların çokluğu, büyük bir dikkat ve titizlikle çalışan jüri üyeleri Hasan Ali Ediz, Tahir Alangu, Behçet Necatigil, Rauf Mutluay, Selahattin Hilav, ve Aykut Oray'a May Yayınları adına teşekkür etmeyi bir görev saymaktayız. Sanatçı ile halk arasındaki ilişkiyi pekiştirmek, özellikle genç ve yeni sanatçıları tanıtmak, okutmak düşüncesiyle yapılan bu yarışma; umudun üstünde yararlı sonuçlar sağladı. Son yıllarda yüzlerce, binlerce yabancı eser dilimiz çevrildi. Edebiyat ve sanat meraklısı Türk okuru, susamışlığını gidermek için dünyanın tanınmış yazarlarını sindire sindire okudu. İşte bu arada Türk yazarları ile yabancı yazarları kıyaslama olanakları da kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Ve böylece Türkiye'de de çağdaş sanat gücüne ulaşmış yazarların varlığı anlaşıldı. Dünyanın dev yazarlarının hiç de altında olmayan pek çok sanatçımız dikkati çakmaya başladı. Çevirilerin getirdiği bu kıyaslama soncudur ki, Türk yazarı kendi itibarını birdenbire kazanıverdi., gerçek değerlerini ispatlama olanağına kavuştu. Bu, elbette ki mutlu bir olaydı, sanat hayatımız için bir dönüm noktası sayılabilirdi. İşte bu girift dramın etkisi ile olacak amatörlere açık olan kırk bin liralık ödülü koymaya karar verdik. Uzun süreli bir yatırımdı bu... Türk okurundan aldığımızı, genç sanatçılara vermeyi uygun bulduk. Tanınmış yazarların yanı sıra genç yazarların ortaya çıkması çok daha ilginç olacaktı. Yarışmanın sonucu umudumuzu kırmadı, artırdı. Hikaye dalında bir halk çocuğu Bekir Yıldız'ın birinci oluşu, şiir dalında Özdemir İnce ile Mehmet Karabulut'un birinciliği paylaşmaları, tiyatro eseri yarışmasında Gündoğdu Gencer'in ödülü alması gerçekten sevindirici olaylardır. Roman dalında Kemal Bilbaşar ile Mehmet Seyda'nın sanatlarını ortaya koymaları bu alanda gençlere pek fırsat vermedi. Ama yine de bu dalda umut verici yazarların varlığı dikkatleri çekti. Mehmet Seyda'nın İhtiyar Gençlik romanı Cumhuriyet gazetesinde, Kemal Bilbaşar'ın Yeşil Gölge-Şu 1945 Yılı adlı romanı Milliyet gazetesinde tefrika edildi. May Edebiyat Ödülü ile çağdaş sanat gücüne sahip profesyonel ve amatör yazarların kendilerini daha kuvvetli olarak göstermeleri Türk okurunun gözünden kaçmayacaktır. Ödülü kazanmış yazarların eserleri, edebiyatımızda sözü edilecek niteliktedir. Böyle bir yarışma sonucunda okurlarımıza bu eserleri sunmakla kendi payımıza mutluluk duymaktayız. Güney Çocuk Değil adlı kitaplarından sonra yayımladığı şairin 3. şiir kitabı. Kitabın ilk şiiri Haber spikerinin dedikleri bir ırmak şiir. Hani keskin bir inişten koşarak inerken kendimizi tutamaz hızımızı kesemeyiz ya, tıpkı öyle. Amerikan Vietnam savaşını anlatan bu şiir de öyle. Şiirin sonunda düzlüğe iniyor ve şu iki dizeyle nefes alıyoruz. Yüklenip acıyı, hüznü, yorgunluğu / Yürüyüp gittiler dağlara doğru. Vietnam'la ilgili diğer şiirde de aynı şekilde bir koşu var. Kitabın ilk şiirleri; Haber Spikerinin Dedikleri, Vietnam'da Aynalı Savaş, Guevera'ya Şiir ve Doritt adlı dört şiir acılı bir dünya coğrafyası. belde, dağ, kır, bayır, ova, nehir, coğrafi yerleri yer alıyor şiirlerde. içinde acı gerçekleri barındıran bir yurt güzellemesi. Gecenin birinde Sivas düzü / Gökte Sarıyıldız, toprakta kar / Yüzyıllar ötesinden Pir Sultan Abdal, Bir ozan daha vardı Adı Külebi / Sivas yollarında yürüdü bir gece vakti. Kavel grevinde son ekmek son su / Tanıdım tanıdım Hasan Hüseyin'di bu. Mehmet Karabulut'un başka bir şiir kitabını okumadım, diğer kitaplarındaki şiirlerinde de böyle bir geniş coğrafya var mıdır bilmiyorum. Ancak Şimdi Haberleri Veriyoruz'daki şiirlerinde coğrafya bu denli hakimken, diğer kitaplarında bundan çok uzakta olacağını sanmıyorum. Bazı şiir kitaplarının isimlerinde bunun ipuçları var: Marçal Akşamları, Güney Çocuk Değil, Sivas Üstünde Bir İnce Bulut, Su, Türküler, Vietnamlı Adam vs, Yerküre ve Kovboy. Ancak ne yazık ki Mehmet Karabulut edebiyat dünyasında fazlaca tanınan bir şair değil. 60 Kuşağı şairleri arasında da, 70 kuşağı şairleri arasında da adı pek geçmez. Şiir kitaplarının yeni baskıları yapılmayınca, kitaplarına ulaşmak da pek olası değil."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/02/sakip-sabanci-muzesi-cocuk-kitaplari-ucretsiz-okunabilir", "text": "Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, Koronavirüs (COVID-19) salgını dolayısıyla evde kalan çocuklar için çocuk kitaplarını, internetten ücretsiz kullanıma açtı. www. sakipsabancimuzesi. org adresi üzerinden okunabilecek ve indirilebilecek kitapların ses dosyaları da bulunuyor. Çocukların hem okuyup hem de dinleyebileceği kitaplar arasında 'Ben Venedik Taciri', ünlü ressam Pablo Picasso'nun hayatını anlatan 'Ben Picasso', ünlü heykeltıraş Auguste Rodin'le ilgili 'Ben Rodin', Moğol İmparatoru Cengiz Han'dan bahseden 'Ben Cengiz Han' gibi eserler yer alıyor. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, çocuklara yönelik eğitim etkinliklerinin bir uzantısı olarak, ev sahipliği yaptığı sergi, koleksiyon ve konservasyon gibi faaliyetlerin işlendiği çocuk kitapları hazırlıyor. Farklı yazar ve illüstratörler tarafından gerçekleştirilen bu kitaplar, sanatçıların hayat hikayeleri ve sanatsal üretimlerini, koleksiyonların oluşturulduğu tarihsel bağlamı ve bir müzenin işleyişine dair konuları anlaşılır bir dille çocuklara açıklıyor. Sitede ayrıca müzede sergilenen koleksiyonlar ve çalışmalarla ilgili görsel ve bilgilere de ulaşılabiliyor. Öte yandan sitenin ana sayfasında, Koronavirüs (COVID-19) salgınına karşı alınan önlemler doğrultusunda, çalışanlarımız, sanatçılarımız ve ziyaretçilerimizin korunması amacıyla Sakıp Sabancı Müzesi 30 Nisan 2020 tarihine kadar ziyarete kapanmıştır. açıklamasına yer veriliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/03/mehmet-firat-purselimden-kitap-ve-film-onerisi", "text": "Sessizin Payı Nurdan Gürbilek: Yasayla adalet aynı şey değildir. Yasa galibin adaletidir. Kitaplar, yazarlar ve hayat hakkında sadece okumayacağınız aynı zamanda da kendinizi sorgulayacağınız denemeler. Kapalıçarşı Fuat Sevimay: Fuat Sevimay'ın o keyifli dilinden bambaşka bir Kapalıçarşı hikayesi dinlemek için. Hapishanenin Doğuşu Michel Foucault: Toplumu oluşturan kurumlardan hapishanenin daha doğrusu ceza infaz sisteminin zaman içinde geçirdiği değişimleri okumak ilginç olabilir. Belleğin Girdapları Behçet Çelik: Kahramanla özdeşleşip kendi belleğinizin girdaplarında gezintiye çıkacağınız çok kuvvetli bir roman."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/12/ozgur-cirakdan-kitap-ve-film-onerisi", "text": "Kitap kurtları, vakit buldukça okuyanlar ya da şöyle güzel bir kitap olsa da okusak diyen insanların ortak bir özelliği vardır, ellerine aldıkları kitapla ilgili yanılgıya düşmek istemezler. Kitabı ellerinde evirip çevirir, son sayfayı okuyup kapattıklarında geçen zamana, harcanan paraya yazık olacak mı diye kitabın gözünden anlamaya çalışırlar. Tüm bunlara sebep yer yer zaman darlığı kimindeyse kıt kaynaklardır, kuşkusuz. İş gelir gider iktisadi ilişkileri, kahrolasıca kapitalizme kadar varır. En bu kadar kelam ettikten sonra okuyucuya iyi ki bu kitabı okumuşum dedirtecek birkaç kitap önerisinde bulunayım. 1. Berna Durmaz Metal Hayatlar: Betona, metale ve kaporta sellerine boğulan şehirlerde korkularıyla, sömürülüşleriyle, insanları, emekçi sınıfları anlatıyor Berna Durmaz. Yazarın sözcük seçimleri, seçtiği sözcükleri birbirine yakıştırışı usta işi. Bu kitapta karakterler bir koronun farklı sesleriyle aynı acıyı, aynı yoksulluğu, aynı kaybedişi anlatıyorlar. Berna Durmaz, Türkiye edebiyatı öykücülüğünde özgün ve güzel bir ses. 2. Fuat Sevimay Kapalıçarşı: Ahmet Hamdi Tanpınar ödülünü de alan Kapalıçarşı severek okuduğum bir diğer kitap. Kapalıçarşı, tarihi bir zemin üzerinde, masalla gerçeğin iç içe geçtiği, anlatıcının zaman zaman romandan başını uzatıp biz okurlara nanik yaptığı güzel bir roman. Fuat Sevimay karakterleri nasıl konuşturacağını iyi biliyor. Romanda sürpriz sevenler için İhsan Oktay Anar'a da bir selam esirgenmemiş. 3. Arzu Eylem Çok Çağı: Bu romanın yazarı Arzu Eylem, yurtdışında sıkça başvurulan bir yöntemi, rewriting / yeniden yazma yöntemini kullanarak Ursula K. Le Guin'ün Mülksüzler romanını tekrar yazmış. Mülksüzler romanını birçoğumuzun malumu olduğu üzre konuya dair ipucu vermeyeceğim; zaten romanı özgün kılan da Arzu Eylem'in çağrışımlara açık, yer yer şiirsel dili. Bilim-kurgu ile şaman bilgeliğini harmanlıyor. Farklı bir isim, farklı bir üslup arayışı içinde olanlar için Arzu Eylem'in Çok Çağı ilgi görmeyi hak ediyor. 4. Umay Umay- Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli: Umay Umay'ın okuduğum ilk şiir kitabı. Şairimiz, çoklarının, kültür endüstirisi kızar diye ağzına almaya bile korktuğu meseleleri şiirine taşımış. Nedir bu konular: Ölüm oruçları, Bayrampaşa Cezaevi'ne yapılan hayata dönüş operasyonu... Hem toplumsal duyarlığı yüksek hem de şairliği güzel. 5. Deniz Dengiz Şimşek-Boş Parantez: Bu roman İndie Yayınları'ndan çıkıyor. Deniz Dengiz Şimşek'i hem Nota Bene hem de Alakarga Yayınları'ndan çıkan öykü kitaplarıyla biliyoruz. Bu kitap yazarımızın ilk roman denemesi. Boş Parantez'in kahramanı bir anti-kahraman. İçi boşaltılmış gibi zaman zaman duygusuz ve aptal; fakat ondan beklenmeyecek kadar hazırcevap. İsmi İhsa. İşi gücü kitaplar arasında dolaşıp İnci'ye mektuplar yazmak. Bir başa ve sona ihtiyaç duymayan, büyükçe bir Boş Parantezin içini dolduran, hem de gayet güzel dolduran bir ilk roman. Bugün ne izlesek? Bana güzel bir film söyleyin de izleyeyim. Pişman olmayız değil mi? Bunları zaman zaman siz başkasına sormuşsunuzdur veya birileri size sormuştur. Bugün ne izlesek? Malum sinema kocaman bir fabrikadır bugün. Her gün önümüze yeni birçok film koyuluyor. Ben de karınca kararınca son zamanlarda izleyip sevdiğim beş filmi not ettim. 1. The Lobster: Sıra dışı filmleriyle bildiğimiz Yorgos Lanthimos'un yönettiği bir film. Bir distopya. İlişkilerinde başarısız olanları bekleyen ilginç bir dönüşüm hikayesi. 2. The Endless Trench: İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçileri destekleyen bir adam faşist cuntacılardan saklanma hikayesi. Hem de otuz yıllık bir hikaye. Çok başarılı bulduğum bir filmdi. 3. Sorry WeMissedYou: İşçi sınıfının yönetmeni olarak bilinen KenLoach'ın filmi. Kargo işinde çıkan gelişmelere ayak uydurmaya çalışan bir aileyi anlatıyor Loach. Loach çok büyük bir yönetmen. 4. Boze Cialo: Polonya yapımı bu filme hapishaneden çıkan bir gencin rahip olma deneyimi anlatılıyor. Sıkı bir kara mizah."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/17/ayse-ozgur-aydogan-sair-ve-yazarlarla-sinema-hakkinda-konusmaya-devam-ediyor", "text": "Edebiyat ve şiir dünyanın en eski sanat dallarından, sinema daha yeni ama 7. sanat olarak hak ettiği yeri çoktan almış durumda. Bütün sanat disiplinleri birbirini etkiler, besler. Sinema sesini şiirden, edebiyattan alır. Daha önce Salih Bolat, Suzan Samancı, Hüseyin Alemdar ve Mehmet Sarsmaz'a sormuştum. Aynı soruları değerli edebiyatçılarımıza sormaya devam ediyorum. Yanıtladıkları için her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Şiirlerime, özellikle ilk kitaptaki (iki dilde kederlenmek, öteki yayınları, 1998) sinemanın yansımasını ilerde ayrıntılı bir şekilde ele alırım eğer istenirse. Ondan önce biyografik özellikler de taşıyan, yakın zamanda çıkan Ben u Sen( iletişim yayınları, 2019) kitabında çocukluğumla beraber sinemaya olan tutkumu anlattığım bölümü, Serçeyi, düzenleyerek, ekleme çıkarma yaparak bu soruya yanıt vermeyi doğru buluyorum. Nazik daveti için ayrıca teşekkür ederim Ayşe Özgür Aydoğan hanımefendiye. Suriçi'nde Yenikapı tarafında, hemen üst sokağımızda, tek göz odalar ve içlerinde ufacık kilerlerden oluşan çekirdek ailelerin zar zor sığabildiği maxzanhane denilen evlerin sıralandığı odaların birinde başlamıştı televizyon bağımlılığı Edip'te. Mahallenin neredeyse televizyonu olan tek eviydi. Televizyon dışında evde, kahve fincanlarının, yanakları işlemeli şerbet bardakların konulduğu komodin ve zahirenin konulduğu kiler vardı. Oda kapısının eşiği alçaktı. Çocuklar taş gibi yeşil sabunlarla leğende burada yıkanıyordu, anneleri yoksa ablaları tarafından. Büyükler banyo ihtiyacını çocuklar hararetle dışarıda koşturdukları zamana denk getirirdi. Maxzanhane tuvaleti ortaktı. Ev sakinleri kapı ve pencere aralarında tuvaletten çıkanı izler; ihtiyacı olan tuvalet boşalır boşalmaz hızla tuvalete doğru yollanırdı. Ev sahibinin sabrı oldukça zorlanarak başlayan film merakı, Edip ve arkadaşlarını sinema önlerinde buluşturmuştu gün be gün. Mahallenin bir hayli uzağına düşen şehrin en büyük ve en görkemli sinemasının isim sahibi Bitlis kökenli kardeşlerin soyadından alıyordu. Edip ve mahalle arkadaşlarının paraları hep eksik olduğundan, çoğu kez filmin ancak yarısında salona girebiliyorlardı. En çok da o dönem müptelası oldukları, Kara Murat'ın, Kara Oğlan'ın, uzun saçlı, at nalı bıyıklı, göğsünün yarısını kaplayan madalyonu, çıplak baldırının yanında kurdu, her daim kılıcı havada, Tarkan'ın atının peşinde koşturduğu atlı kurtlu filmlerinde. Devletin resmi ağzında dil olarak kabul edilmese de, resmi dilde konuşmasalar da kimse mahallede resmi dili yeterince bilmese de, o filmleri izleme şansı her yakaladıklarında, kendilerini öz be öz Türk hissederlerdi. Edip ve akranları, daha okula gitmeden, gazete bayilerine dağıtılan, onlarda bir şekilde ulaşan Suat Yalaz'ın çizgi romanlarına bakmakla başlamıştı, önüne geleni döven Karaoğlan merakı. Sonra sinemayla tanıştılar bir vesileyle. Her ne kadar, herhangi bir filmin tamamını, özellikle de revaçta olan bir filmi, baştan sona izleyemeden. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun o kadar bir ehemmiyeti yoktu. Filmin sahnesinde olursa olsun, kısa bir an bile olsa sinema salonunun karanlığında, bir süreliğine hareketli perdeye dalmak yetip artıyordu onlara. Gerisini nasıl olsa kendileri tamamlıyorlardı hayal dünyalarında. Akranı çocukların sürekli anlattığı, kendisinin de çok sevdiği vurdulu kırdılı bir filmin haftalarca ısrarla oynatıldığı, herkesin akın akın gittiği filmi görme isteğini artırmıştı Edip'in. Filmin gişe üstüne gişe yaptığı günlerin birinde, o tür rağbet gören gösterimlerde, Edip ve arkadaşları katiyen içeriye alınmazdı, bir adım atsalar içeri girip görebilecekleri film, kıymetlendikçe kıymetleniyordu gözlerinde. Çok merak ettikleri filmi izleyemeden, kafaları sağ omuzlarında, trahomlu gözleri yırtık lastiklerinde kalarak, bön bön önlerine bakıp eve dönmek çok koyuyor, bir tarafları hep eksik kalıyordu. Beş paraları yoktu. Hiç olacağa da benzemiyordu. Ya orada rastlaşacakları paralı bir arkadaşını ikna ederek, iki kişi bir bilete, ecnebi filmler için bilet satan gişeden değil, yerli film bileti satan gişeden biletlerini alacak, film başladıktan sonra içeriye girecek ya da biletçinin dalgınlığından faydalanıp yakalanırlarsa oldukça fazla dayağı göze alarak, içeriye o görmeden vınlayacak, ya da şansları varsa, gazoz satacak tıfıl kontenjanından, gazoz satma şartıyla içeri girip gazoz satıp yarım yamalak da olsa filmi izleme şansı yakalayacaklardı. Bir gün film izleme tutkusu ağır bastığından, ne de gişe üstüne gişe Yılmaz Güney'in, SÜRÜ filmi akşamları hem yazlık, hem kışlık, bir de yandaki Site Sineması'nda gazoz satma görevini öne atılaraktan kabul ettiydi filmin en azından kalan kısmını yarım yamalak da olsa seyretmek için Edip. Öyle de oldu. Bir gözüyle filme bakarak diğeriyle de gazoz satışını o seansta çok iyi yapmış olacak ki oranın patronu:Yarın da gel, biraz da para veririz dedi Edip'e. Böylece başladı bol bol film izleme adına gazoz satma işi. Oldukça zayıf ve çelimsiz vücudundan dolayı, büyük kafası unutularak kısa sürede adı Serçe'ye çıktı. Serçe aşağı, Serçe yukarı. Mahallede her yaşta herkes saçından, başından burnundan kullandığı yanlış bir kelimeden bir lakap takılıyordu, vücuduna oranla bir hayli büyük olan kafasından dolayı, Türkçe çütkafa/çiftkafa, Kürtçe, sermezin ya da dü seri diye çağrılıyordu. Sinemada ise Serçe. Patron, onun bir hayli fazla gazoz satmasından, o hem film seyretmek, hem de harçlık çıkarmaktan memnundu. Kazandığı üç beş kuruşla da gazoz satmadığı pazar günleri, kendisinden yaşça büyük cin çocukların meydandaki heykelin sotesine andavalları söğüşlemek amacıyla kurduğu yedi hariç tezgahına, diğer avellerle beraber tüm parasını bırakırdı. Midesi açlıktan guruldaya guruldaya, geldiği yoldan kös kös, babasının akşam paranı ne yaptın? sorusuna cevap veremeyeceğini bunun için de dayak yiyeceğini bilerek dönerdi eve. Her gün öğlene doğru Suriçi'ndeki evlerinden, okumayı söktüğü 1980 öncesinde yazılmış duvarlardaki yazıların kireçlenmiş hallerine bir anlam veremeden, yolunun üstündeki, sağlık ocağının bitiminde, Kurşunlu Cami avlusuna kurulan tarihi Pazar'ın alt sokağından, Kot Minareli Cami'nin önünden Arbedaş'a, oradan Saraykapı'dan caddeye çıkardı. Parası varsa sabah kahvaltısı niyetine, çift kuyruk yağlı, bol soğanlı tek şiş ciğer kebabını yarım ekmeğe sardırıp dişliye dişliye, Peygamber Camisi'nin yanından, Şeyhmus Pastanesi'ni sağına alarak heykelin bulunduğu meydana çıkar, Dörtyol'un tam ortasında büyük bir varil içinde kasketiyle gelen gidene arabalara yol gösteren trafik polisini izler, sol gözü her seferinde bir başına duran meydandaki burca kilitlenerek, heykelin alt kısmında bulunan Emirgan Çay Bahçesi'nin duvarından, bir bahçedeki havuza, bir sağ tarafında yükselen Gökdelen'e mal mal bakarak Pavyonlar Sokağı'na sırtını vermiş Dilan Sineması'na varırdı kahramanımız. Ama ne kahraman. güzeldi. her adımda çoğaltarak kurtuluş parkı'nı / göğün bulanık bakışlarına aldırmadan, sen ki kendi vaktinle / yürürdün, bozkır evlerinin yılmaz güney posterlerinden kızılay'a. Gençliğimin kenar süsü yazlık sinemalar / Çınaraltı, Ülkü... Beyazperdeden arkadaşım Melike Demirağ. Sinema, şiir denizime dökülen ırmakların en büyüklerinden birisi. Bir dönem suyu daha da coşkundu, kabına sığmıyordu. -Bir Kırık Bebek'ti Sinema ve şiir durdukları yer bakımından farklı birer disiplin gibi algılanırlar. Gerçekte, iki sanatsal olgu olarak birbirlerini beslerler. Bu bütün sanat disiplinleri arasında var olan bir durumdur. Ancak bu birlikte var olmak üzerinde söylenmesi gereken var ki o da; bu etkileşimler içerisinde etkin maddenin şiir olduğudur. Medeniyetin oluşmaya başladığı dönemde, insanı-toplumu etkileyebilmek için edebi bir tarzda konuşulması gerektiği anlaşıldığında, arkaik şiir de oluşmaya başlıyordu. Bu aynı zamanda, insanın duygu dünyasını anlama ve anlamlandırma anının başlangıcıdır da. Resim, müzik ve heykel gibi sanatsal yaratılarda şiirsellik olmadığı söylenebilir mi? Şiir insan dilini ve tözünü, sürekli ve emekle yeniden oluşturmaya çalışırken, yüzleştiği hayatın içinde gördüklerini anlaşılır kılmak için oluşturulan estetik bir durumdur. Dili yeniden kurmaktan anladığımız, öğretilenin taşıyıcısı olan konuşma dilini terk ederek, yeni kavramlar ile yaratıcılıktan ivme alan özgün niteliğini oluşturmaktır. Bu da şiirin en küçük yapı taşları olan sözcük dizelerinin bir araya gelmesi ile gerçekleşir. Bu bütünselliğin sinemada var olması, farklı teknik donanımlar ve kolektif bir sistematiğe sahip olan sinemanın şiirde imgelem, metafor ve eğriltileme gibi derinliğe sahip çok çağrışımlı parametrelerin oluşturduğu zihinsel ve duygusal anlağı, sekanslar ile somut bir görselliğe dönüştürmesidir. Sinema ortaya çıktığı ve sanatsal kimliğini oluşturduğu yüz yıllık süreç içerisinde, şiirin görsel dili olmayı başarabilmiştir. Bundan dolayı şiirsel sinema vardır diyebilir miyiz? François Truffaut'nın 400 darbe sinde ki çocuğun denizle karşılaştığı anı, Vittorio De Sica'nın Bisiklet hırsızları filminde Antonio'nun çaresizliğini ve baştan sona bir şiir olan Cyrano de Bergerac klasiğini izledikten sonra. Evet."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/17/ozgun-ergenden-ece-apaydin-soylesisi", "text": "Ö. E Gümüş Kaşıkların Ucunda, Kemik Ağacını Kar Sesiyle Süsleme Sanatı ve Ben Salome'nin ardından Asıllar ve Replikalar dördüncü şiir kitabınız olarak yayımlandı. Şiirinizi yayımladığınız ilk günden bu yana belirli bir poetikası olan bir şiir yazıyorsunuz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/20/akli-kildan-inceler", "text": "Esnemek bulaşıcı zorunlulardandır. Esneyene karşı esnersin. Şimdilerde öksürene karşı öksürüp, hapşırana karşı hapşırıyoruz. Düşümüzde yüksek ateşli sıcak sıcak insanlar sarmış her yeri. Buzdolabına girsek ki çocukken yapmışlığım vardır kurtulamıyoruz. Hava sıcak, hayat sıcak, kaygı sıcak, sıcakkkkkkkk..... Gelme üstüme üstüme diye sözleri olan bir şarkı vardı. Ruhumuzda hep bir üst basması... Al karısı, kırk yarası, gelir bunun arkası... Yok, bey biraderim bitmez. Bitmeyeninden yapmışlar. Bu kadar antiakıllı varken bize bu virüs miktarı yetmez. Neymiş efendim çok sıkılmış alışveriş merkezinde bir gezsinmiş, gözünü hastanede açarsan kalmaz sıkıntın. Yav bir durun! Şu alışveriş merkezi turları, sokakta yeme, kahve diyarında yüzünü yıkama kültürü dediğiniz şeyler kaç yıldır ömrünüzde... Yeni tüylenmiş bebeleri saymıyorum tabi. Onları anaları Zatarboks'a doğurdu zati. Yok yemek pişirmekten bıkmışlar, yok onların hayatında bir tek ev mi varmış... Bir varmış bin yokmuş... Evet efendim evet! Sonunda boyunuzdan az uzunca bir toprak parçasında bitecek bir macera için Güliver'i devler ülkesinde uyandırmayın. Azıcık akıllı olun diyeceğim. Olmayan şeyler oldurulamaz. Fizik kuralı... Sizin bildiğiniz fizikten değil, yani manikür salonları olmadan da yaşayabilenler için. Bakınız hayat baktığınız yer kadardır. Şimdi ben İzmir'deyim ve olduğum yerden bakınca saat kulesi görünmüyor demek ki benim varlığımda bakılacak alana o sığmıyor. Ne mi sığıyor. Birkaç bilemedin onkaç metre uzaklık. Ama illa uzaklık ve illa kaçmalı. Yani kendinizi çok önemsediğiniz bu bağrıyanık coğrafyada binlerce yıldan sadece biz çizgi... A yok o da değil! Bir nokta kadarsınız. Hikayenizi oturup evde baştan yazın. Hani çok önemlisiniz. Çok değerlisiniz. Çok büyüksünüz. Çok matah. Tah tah sınız ya... Geçiniz efendim geçiniz. Bunların hepsi tahtaya çentik atma yarışından. Yoksa cacıkta yok yeriniz. Sıradanız, ön sıra ya da arka sıradan fark etmez sonuçta sıradanız. Ve ölümlü olmak korkunç! Ama kabul edin yazdıklarınızı da çizdiklerinizi de oyduklarınız da kaktıklarınızı da daha önce başkaları yaptı. Ve hepsi farklı tarihlerde Nuh'un gemisinde yerini aldı. Bırakın artık kalanını yaşayın. Gülüp geçin. Çünkü geçen kısmı geçerken fark etmediniz artık gelene gülün. İyisi mi yüzünüze iki yandan iki mandal gerin de gülgeçlik kalsın."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/20/menekse-topraktan-kitap-ve-film-onerisi", "text": "Son Adım'da Alisan'ın hikayesi eşliğinde, yabancılaşmayı ama bir yandan da Türkiye gibi bir toplumda yabancılaşmanın imkansızlığını okudum ben. Yaşadığı yerde tam yerli olamamış; ailesinin kökenine ve terk ettiği coğrafyaya bağlanamamış, uyumsuz erkeği anlatır Son Adım. Romanın en önemli özelliği ise dili ve anlatının sahiciliği elbette. Siegfried Lenz bana göre tadına vara vara yazan ve bunu okuruna da hissettiren bir yazar ki ben de onun sakin ama derinlikli metinlerini seviyorum. Bu metinlerden biri de Saygı Duruşu adlı novellası. Bir öğrenciyle öğretmeninin arasındaki yasak aşk ilişkisinin anlatıldığı bu kısacık romanda, sevdiği kadının ölümüne tanık olan lise öğrencisi bir gencin yasak aşkını sessizce hatırlayışına, ağırlayışına ve uğurlayışına odaklanır. Sakin bir anlatıma sahip olup derinlerde kaynayan diğer bir roman ise John Banville'in Deniz adlı romanı. Eşinin ölümünün ardından, çocukken ailesiyle birlikte gelmiş olduğu bir koyda deniz kenarına çekilen Max Morden çocukluğun travmalı anılarıyla baş başa kalır. Romanda dil aracılığıyla yaratılan dünya, hele deniz atmosferi eşsizdir. Behçet Çelik sadece iyi bir öykücü değil, yıllar önce okumuş olduğum Dünyanın Uğultusu romanından da yola çıkarak diyebilirim ki, iyi de bir romancıdır. İlk olarak Can yayınları tarafından piyasaya çıkarılan romanı İletişim yayınevi yeniden bastı. Dünyanın Uğultusu, işsizliği, aşkı, aşkta bir başkasına sığınma çabasını anlatır ki, bu romanda da benim için en önemli kıstas eserin dili. Toplumun, dönemin ve dertlerinin edebiyattaki yansısını önemsiyor ve çağdaşım yazarların toplumsal meseleleri roman kahramanları aracılığıyla kişiselleştirme yöntemlerini izlemeye çalışıyorum. Seray Şahiner'in Antabus adlı romanı, kadına yönelik şiddet bağlamında hem özgün dili hem de şiddete şiddet görenin gözüyle itiraz etmiş olması sebebiyle önemli bir eser. Romanı değerli kılan en önemli kıstas benim için yazarın dili, yarattığı atmosfer ve hikayenin özgünlüğüdür elbette. Kentli bir kadın bir dağ evinde, görülmeyen bir duvar tarafından dünyanın geri kalanından koparılır. Kadın bir kedi, bir köpek ve bir inekle birlikte baş başa kalır. Kadın doğanın kanunlarına baş eğerek, bazen de onunla mücadele ederek yaşamayı öğrenir ta ki, eli silahlı bir adam ortaya çıkana kadar. Avusturyalı yazar Marlene Haushofer'in aynı adlı romanından uyarlanan filmde doğadaki zamanın geçişi, ışık sesler birer sinematografik şölen niteliğindedir. Pelin Esmer'in senaryosunu yazar Barış Bıçakçı ile birlikte kaldığı ve aynı zamanda yönettiği İşe Yarar Bir Şey, şair bir kadın, ölmek isteyen yatalak bir adam ve adama ölümcül iğneyi yapmayı üstlenmiş olan genç bir hemşire kadının etrafında örülü, bir çeşit yol hikayesi. Filmde tren, edebiyat, hayat, şiir, ölüm, sinema iç içe, yan yanadır. İsveçli yönetmen Ingmar Bergman'ın 1957 yapımı Yaban Çilekleri filmi, yetmiş sekiz yaşındaki bir adamın gözünden yalnızlığı, özlemi, gençliğe bakışı anlatır. Işığıyla, diliyle, her baktığımda bende yazma isteğini çoğaltan ender yapıtlardandır Yaban Çileği. Nuri Bilge Ceylan'ın en sevdiğim filmidir Ahlat Ağacı. Yazdığı kitabı bastırmak için para biriktirmeye çalışırken, babasının borçları, sorunları ve utançlarıyla karşılaşan Sinan'ın hikayesi eşliğinde taşra kültürünün özüne iner Ceylan. Film baba-oğul ilişkisine dair çarpıcı bir hikayedir de aynı zamanda. 1980'lerin Doğu Almanya'sında, gizli servis örgütü Stasi'nin muhalif sanatçılar üzerinde kurduğu baskıyı anlatan Başkalarının Hayatı, türünün en iyi yapıtı bana göre. İstihbarat elemanı Yüzbaşı Wiesler gizlice dinlemeye aldığı sanatçıların hayatlarına dokundukça, müziklerini dinleyip şiir ve romanlarını okudukça saf değiştirir, onların koruyucusu haline gelir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/25/edebi-ceviri-dedikodu-mu-elestiri-mi", "text": "Edebi çeviri söz konusu olduğunda genellikle tartışmanın merkezinde çevirmenin kendisi, çeviriye yaklaşımı, çeviri süreci ve ortaya çıkan yeni eserin niteliği olur. İletişimsel çeviri kuramına göre çeviri iki farklı kültür arasında bir köprü görevi görürken, Skopos kuramına göre bütün kaynak metinlerin bir amacı vardır, çeviri de o amacı farklı bir alıcıya aktarmaya yönelik olmalıdır. Hem içeriğe hem biçime dikkat edilmesi, kaynak metne bağlılık gösterilmesi gerektiğini söyleyenler de vardır. Genel kabul gören çeviri yaklaşımı çağdan çağa, kültürden kültüre değişiklik gösterir, mesela 2000'lere kadar olumsuz bir tepkiyle karşılanmayan yerelleştirme, artık hoş karşılanmaz. Günümüzde genel kabul gören yaklaşım, çeviri kuramlarına sadık kalma kaygısı duymadan, yerelleştirmeye, basitleştirmeye ve metni kırpmaya kalkışmadan, her bir kitaba hak ettiği öznelliği vermek, karşılaşılan sorunlara yazara, metne, çağa, en önemlisi bağlama göre değişen çözümler üretmektir. Dolayısıyla çeviri nasıl yapılır sorusunun tek bir cevabı olmadığı gibi, çevirmenin metni doğru alımlaması ve doğru aktarması koşuluyla iyi veya kötü çeviri diye bir şey de yoktur. Bu iki koşul yerine getirilmediğinde ancak çevirinin var olmadığı söylenebilir. Marquez ilk önemli eseri Yaprak Fırtınasının (Can Yayınları, Çev. İnci Kut, 1983) arka planına 1928'de Kolombiya'da yaşanan Muz İşçileri Katliamını yerleştirir. Bu bilgiyi açıkça vermez, bu noktada öyküyle katliamı ilişkilendirebilmek için okuyucuya biraz iş düşer. Neyse ki kolayca ulaşılabilecek bir bilgidir fakat kitabı Türkçe okuyan okur bu bilgiyle ne yapar? Okur, kendi ülkesindeki işçi katliamlarından, işçi sınıfının durumundan bihaberse, buna karşı ilgisizse ya da yüzleşmeye yanaşmıyorsa öldürülen Kolombiyalılar için üzülür, öldüren Kolombiyalılara kızar. Kitabı hafif bir rahatsızlık duygusuyla kapatır, hatta belki haline şükreder. Türkiye'de oldukça fazla okuru olan Thomas Bernhard, Odun Kesmek (YKY, Çev. Sezer Duru, 2000) romanında Avusturya'ya ve Avusturya kültürüne çok ağır eleştiriler yöneltir. Avusturya toplumunun kültür ve sanat anlayışına, devlete ve onunla ilişki kuran sanatçılara sert ithamlarda bulunur, onları yozlukla suçlar. Okur, Batı medeniyetinin övülmesinden rahatsızlık duyan, Batılı değerler yerine milli değerler üretmeye çalışan bir milliyetçi veya ulusalcıysa bu kitabı okumaktan ancak haz duyacaktır. Bu da Bernhard'ın kitabı yazma amacına tamamen terstir. Bu noktada El Salvadorlu yazar Horacio Castellanos Moya'nın kullandığı yöntemden bahsetmekte fayda var: Moya, Tiksinti (Notos Kitap, Çev. Süleyman Doğru, 2019) romanıyla Bernhard'ın üslubunu taklit ederek onun sert eleştiri biçimini El Salvador'a uygular. Bernhard'ın Avusturya kültüründe bulduğu gediklerin El Salvador kültüründeki karşılıklarını bulur. Ortaya çok sert, çok etkileyici bir roman çıkar. Moya, Bernhard okuduktan sonra farklı bir kültüre dair edindiği bilgileri zihin kilerine atmamış, dahası metni bir Avusturya dedikosu olarak okumamış, çeviri edebiyatla yapılabilecek en iyi şeyi yapıp yazarın kaynak metinde ortaya koyduğu sorunların kendi kültüründeki muadillerini aramaya koyulmuş ve doğal olarak bulmuştur. Kaldı ki Marquez, Kolombiya'nın travmalarını yalnızca romanlarının arka planı yapmakla kalmadı, Kolombiya hükümeti ve gerilla örgütleri arasındaki barış görüşmelerinde arabuluculuk yaptı. Bernhard, Avusturya'yı yerden yere vurduğu romanları ve anlatılarıyla çağdaş Avusturya edebiyatının en önemli isimlerinden oldu, onlarca ödül aldı. Tabii El Salvador bu bakımdan bize daha yakın. Zira Moya'nın Tiksintiyi yayımlaması ölüm tehditleri almasına ve akabinde ülkeden kaçmak zorunda kalmasına yol açtı. Ben Moya'nın yaklaşımını yalnızca yazarlara değil, daha ziyade okurlara öneriyorum. Çeviri bir metinde devlete yönelik bir eleştiriyle karşılaşıldığında bunun yalnızca Avusturya ya da Kolombiya devletine yönelik olmadığının, aynı şekilde Katoliklik tenkit edildiğinde aslında baskıcı bütün dinlerin ve mezheplerin tenkit edildiğinin okur tarafından anlaşılması, çeviri metnin zihinsel bir uyarlamayla alımlanması gerekir, bunu yayıncılar ya da çevirmenler yapamaz, bu yalnızca okurun elindedir. Bir toplumun üyeleri, yabancı bir kaynakta yer alan eleştirilerin hiçbirini kendi üzerine alınmaz, çeviri metinlerde karşılaştığı sorunların her birini uzak diyarlarda yaşanan zorbalıklar, acılar ya da adaletsizlikler olarak okur ve acaba benzer sorunlar burada da var mıdır diye etrafına bakınmak yerine kendi kültürüyle övünürse edebi çevirinin besin değerinden söz etmek mümkün olmaz. Çeviri eserler, taşıdıkları pozitif bir değeri kaybetmekle kalmazlar, negatif bir değer kazanırlar. Kaldı ki savaş, ırkçılık, cinsiyetçilik, sosyal eşitsizlik karşıtı bunca yabancı yazarın milyonlarca insan tarafından zevkle okunduğu bir ülkede, hiçbir toplumsal gelişimin gözlemlenmemesi, Türkçe edebiyatın zararsız nostaljiden çok da öteye gidememesi ve ülkedeki yayıncıların birçoğunun ayakta kalmasının kolayca sindirilen, çünkü bizi ilgilendirmeyen, ucu bize dokunmayan çeviri kitaplara bağlı olması, yazıya konu olan kaygının yerinde bir kaygı olduğunun sağlamasıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/25/erinc-buyukasikin-oykulerine-gizli-sorusturma", "text": "Erinç Büyükaşık, on iki öyküden oluşup ikiye ayırdığı Hep Uzak'ın birinci bölümünde yolcu; ikinci bölümünde de kent, yoksulluk, özlem ve aile içi ilişkileri içeren konuları kaleme alır. Öykülerinde sadece insan yoktur Büyükaşık'ın, duyguların dışa vurumu da vardır. Hayatın sıradanlığında olan gereksiz konuları, cümleleri, olayları ayıklar ve konunun bağ örgüsüne sadık kalarak öyküsünü idealleştirir. Böylece kıyıda köşede yaşayan insanların merkezdeki insanlar gibi aynı şeyleri hissettiklerini, acı çektiklerini ve sevdiklerini okuyucularına sezdirir. Öte yandan Erinç Büyükaşık, öykülerini yazarken masalsı olmayan bir gerçekçilikle hayatın içine sokulur, gerçekleri bütün çıplaklığı ile tarafsız bir gözlemci kimliğine bürünerek gerçek yaşamda fark ettiğimiz konular öyküde dönüşüme uğrar ve öykünün bedeninde yeniden biçimlenerek okuyucusuyla buluşur. İşte bu, yazarın toplumcu gerçekçiliğinin kahramanların iç dünyasını başarıyla yansıttığına güzel bir örnektir. Kitabın ilk öyküsü olan'Mola'da yazar, şehirlerarası otobüs yolculuğuna çıkan öykü kişisinin bilincinden diğer yolcuların bilincine sokulur; onların yüzündeki gizemi çözer ve arkadaşlıklarının, günü bitmiş evliliklerinin, sevgililerinin gizli soruşturmasını yapar. Kitaba ismini veren 'Hep Uzak' İstanbul'da çalışmak zorunda kalan gariban Ali'nin öyküsüdür. Bilinç akışı tekniğiyle yazılan bu öyküde, yazar efsanelerden yararlanırken anlatıcı ile kahramanın sesini birbirine karıştırır. Bu bağlamda tanrısal yazı anlatıcı içinde bilinç akışını kullanarak günümüz dünyasındaki insanların maskesini indirip kahramanların gerçek yüzünü okuyucuya gösterir. Öykü kahramanı Ali'nin ağzından kızının erkeksi hareketlerini okurken kızı Zehra'nın ikinci anlatıcı olarak devreye girmesiyle olayları bir de onun ağzından dinleriz. Kadınlığı ile gelenekleri arasında debelenen bu genç kızın, kendi olamamış benliğinde anne ve babasının yanlış tutumunu görürüz. Yağma'daysa üçüncü mevkide tren yolculuğu yapan insanların doğal hallerini işler Büyükaşık. Yazar bu öyküsünde konuyu olduğu kadar kurguyu da önemseyerek bin dokuz yüz elli beşte, Beyoğlu'nda, Rum-Ermeni dükkanlarının yağmalanmasının ardından varını yoğunu cüzi paraya satan Nikos'un öyküsünü akıcı bir dille anlatır. Bununla da kalmayıp sevdiklerini, evlerini, çocuklarını, dostlarını, geride bırakan insanların iç ağlayışlarını da dillendirir. Yarı belinden kesilmiş bir ağacı, başka bir toprağa dikerek 'yeni yurdun burası, burada kök sal' demeye getirmesi, Nikos'un camdan bakarken geride bıraktığı anılarını, evini, dostlarını, en çok da sevdiği kadın olan Martha'yı düşünmesini doğrular niteliktedir. Yolcu öykülerinden sonra daha çok gözleme dayanan varoş insanın serzenişini izlerken kitabın başındaki öykülerle diğer öykülerin konu bütünlüğü arasında bir denge olduğu görülür. Yazarın ezilen halk ya da varoş sınıfını ele alması önemlidir, onların yaşadıkları çevreyi de merkeze alarak kahramanların duygularına değinir. 'Bataklık Şehrinden Serzenişler'de ressamın renklerle yaptığını Büyükaşık, sözcüklerle yaparak anlatımı gerçekçi kılar; asıl gerçeği, hakikatten uzaklaştırarak öyküsünü bir ölünün gözüyle yazarak yapar. Dolayısıyla fabrika sahibinin acımasızlığı, düzen bozukluğu, çıkarına dolanan kişilerin halk sağlığını önemsememesi ve halkın olaylara kör bakışını farklı bir açıdan, haksızlığa ve sömürüye başkaldıran maktul muhabirin gözüyle olaya bakarız. Burada kahraman, yaşadığı toplumu temsil ederken açıkça görüldüğü gibi Büyükaşık, ezen-ezilen arasındaki dengesizliği önümüze taşır. Nihayet sonuncu öykü olan Kasaba Uykusu'nda, babasının cenazesine giden Murat'ın, kardeşi Faruk'la olan ilişkisini ve aile içindeki çatışmalarını okuruz. Özetle Erinç Büyükaşık, öykülerinde bozuk düzen karşısında varoşların psikolojik ve ekonomik olarak nasıl etkilendiğini, öykü kişilerinin iç dünyasına kadar inerek ruhsal bunalımlarını okura anlatabilmek için hayal gücünü başarıyla kullanmıştır, diyebiliriz. İyi okumalar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/28/anlatma-bicimleri", "text": "Müziğin, edebiyatın, resmin, sinemanın ve fotoğrafın olmadığı bir dünyayı hayal bile edemiyoruz bugün. Teknolojinin çok hızlı gelişmesi ile camera obscura dan başlayan fotoğrafın yolculuğu her birimizin elindeki telefon kameralarına kadar geldi. Zaten üzerine sürekli tartışılan sanatın bu genç ve yaramaz çocuğu fotoğraf, iyice nasibini almaya başladı bu tartışmalardan. Daha da üzerine gelinir bir hal aldı. İyi bir fotoğraf makinesine ya da kamerası ve teknik özellikleri son derece yeterli bir akıllı telefona sahip olan hemen herkesin teknik olarak etkileyici fotoğraflar üretmesi bu tartışmaları daha da güçlendirdi. Kullanılan kamera her ne olursa olsun Fotoğrafçılık; ışığı kullanarak, gözle görebildiğimiz cisim ve şekilleri, film ya da dijital ortam üzerine kaydederek görüntü oluşturma işidir. İşlevsel uygulamaları nedeniyle bir zanaat olduğu gibi ancak estetik ve içerik yönüyle beslenirse sanat olacaktır. Özellikle son yıllarda, sanat alanında disiplinler arası çalışmanın çok fazla örneğini görüyoruz. Müziğin edebiyatla, sinemanın müzikle, resmin fotoğrafla, fotoğrafın edebiyatla birlikte kullanılarak üretilen eserler hem birbirini destekliyor hem de ufkumuzu açan ilgi çekici işler çıkıyor ortaya. Her bir dalın teknik özelliklerini öğrenmenin yanında felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi kavramlar konusunda bilgili olmayı gerektirdiğinden bu işlerle ilgili sanatçıyı çok daha geniş yelpazede; içeriği de estetiği de güçlü eserler üretmeye çağırıyor. Kendi adıma beni en çok heyecanlandıran kısmı bu. Alaylı bir fotoğrafçı olarak ; on yılı aşkın süredir ticari işler yaptıktan sonra işin sanat kısmı ile daha yakından ilgilenmeye başladığım ve diğer bir sevdam olan edebiyatla da daha çok haşır neşir olduğum bu yıllarda fotoğraf ve yazının birlikteliği kendime seçtiğim geliştirici yollardan biri. Bu yolda fark ettiğim şeylerden biri de şu oldu; fotoğraf çekerken bulunduğum yerin neyi çektiğimin bir önemi olmadığını bana neyi hissettirdiğini ya da düşündürdüğü kısmının asıl konum olduğunu anladım. Sanırım yalnızca görmeye hazır olduğumuz şeyleri ya da şöyle diyelim; bakmak ve görmek arasındaki ilişkinin salt teknik ve estetik bir gözle değil hayata karşı duruşumuz, dünya görüşümüz ve birikimlerimizle ilgili olduğunu fark ettim. Kadrajın içine almadıklarımız da fotoğrafa dahil aynı yazarken olduğu gibi. Öncelikle doğru zamanda doğru yerde mi duruyoruz ona bakmak, sonrasında da görüş alanımız içinden seçtiğimiz bir kısmını çerçeveye alma meselesidir fotoğraf. Yazıda da böyle; fotoğrafta olduğu gibi sayısız ihtimaller arasından seçim yapmaktır bir bakıma metnin çerçevesi. Başka bir deyişle; fotoğraf çekerken kadraja dahil etmediklerimiz ya da yazarken metnin çerçevesine dahil etmediklerimiz de kendimize sorduğumuz soruların cevaplarında gizli. Ortaya çıkan eser, ne kadar sade ve yalınsa o kadar dolu ve tatmin edici oluyor gibi geliyor bana bugün olduğum yerden baktığımda. Tek bir karenin sayfalarca metne bedel bir gücü olduğu tartışılmaz ancak sayfalarca yazılmış bir metnin tek bir kareyi nasıl anlattığı ve gözümüzde canlandırdığı bir örnek de Jonathan Coe'nin Yağmurdan Önce kitabı. İçinde tek bir görsel olmadan fotoğraflar üzerine kurulan bir roman Yağmurdan Önce. Rosamond, ölümünden az önce yıllardır görmediği akrabası kör Imogen'e verilmek üzere kendi ses kayıtlarından oluşan kasetler bırakıyor. Imogen'in gerçek hayat hikayesini, on dokuz fotoğraf karesi ve bir yağlıboya portrenin tüm nostaljisi ve hissettirdiklerini bu kasetlere kaydediyor Rosamond. Her bölümde gözleri görmeyen birine en ince ayrıntısına kadar anlattığı fotoğraflar, yaptığı betimlemelerle bizim de zihnimizde canlanıyor. Hemen gidip eski aile albümlerini karıştırmak, Rosamond'un yaptığı gibi betimlemelerle anlatmaya çalışmak ya da daha sonra başkaları tarafından anlatılacak aile fotoğrafları çekme ihtiyacı uyandırıyor kitap. Aksi Sanat için kağıda döktüğüm bu yazımda fotoğraf ve edebiyatla siz değerli okurlara merhaba derken belki sizde de fotoğraf çekme ya da bir fotoğrafı yazıyla anlatma isteği uyandırmışımdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/30/korona-gunlerinde-salgin-filmlerine-bir-bakis", "text": "Bu yazı 20 Mart 2020 günlü İzgazete'de yayımlanmıştır. Kolektif korkularımız gerçek oldu. Bütün dünyayı etkisi altına alan bir virüs dalgası ile sar ıldık. Bir süredir özellikle de Avrupa ülkelerinde yaşanan gelişmeleri endişeyle takip ediyorduk ama bizde de ilk vakanın duyurulmasıyla birlikte toplumsal bir panik başladı. İşin ciddiyeti anlaşıldıkça insanlar evlere kapandı. Salgının ülkemizde daha fazla yayılabileceğine dair tedirginlik içinde herkes. Ama süreç nasıl işleyecek, hayat ne zaman normale dönecek, yanıt vermek zor. Tıp otoritelerine bakılırsa bizi çok zorlu günler bekliyor. Bu arada Korona virüsünün yarattığı farkındalıkla insanlar kapitalist-modern toplumun açmazları üzerine düşünmeye yeniden başladı. Doğayla giriştiğimiz mücadelede, ekonomik büyüme hırsımızla ve ürettiğimiz teknolojiyle kazanıyor gibi görünmüş olabiliriz ama uzun vadede aslında kendi kuyumuzu kazdığımızı sanırım hepimiz daha iyi anlayacağız. Bütün bu karmaşanın arasında sanat ve düşün yapıtlarının, özellikle de sinemanın zaman zaman bizi uyarmaya çalıştığını belirtmek gerek. Son günlerde yeniden anımsanan ve muhtemelen birkaç haftadır sanalağ üzerinden en çok izlenen filme dönüşen Contagion ın 9 yıl önce yaptığı uyarıyı bütün bir insanlık olarak ciddiye almamanın ceremesini çekiyoruz sanki. İşin ilginç yani Korona virüsüne benzer bir grip salgınını konu alan film, bugün yaşananlara çok yakın bir gerçekliği getiriyor perdeye. Bir yarasadan gelen hastalık Çin üzerinden ABD'ye ulaşıyor ve oradan tüm dünyaya yayılan öldürücü bir grip salgını başlatıyor. Steven Soderbergh'in yönettiği Contagion, otoritelerce en gerçekçi ve dürüst salgın filmi olarak tanıtılıyor. Sinemada virüslerin yol açtığı felaketlere değinen pek çok öykü izledik ama doğrusunu söylemek gerekirse Contagion bugün yaşananları sanki önceden haber veren öncü bir çalışma. Gösterimdeyken pek ses getirmedi ama şimdi insanlar yeni bir bilinçlenme dalgasına kapılmışken gizli bir hazine gibi keşfedildi ve bazı şeyleri değiştirmezsek dünyada yaşanabileceklerin bir çeşit ön izlemesi gibi. Bu arada kimilerine göre felaket filmleri, insanlığın günün birinde uğrayacağı belalara bir hazırlık niteliğinde. Eleştirmenlere göre bu filmler, kolektif bilinçte yatan korkuları yöneten sistemin ürettiği rahatlama a ları. Filmlerin sunduğu toplu katharsis hissinin bir yanıyla toplumsal gazı aldığını söylemek mümkün ama öte yandan bu tip filmlerin ortaya çıkışını doğa-çevre uyumuna değer vermeyen politikaların doğurduğu çıkmazlara ve bu çıkmazların beslediği kolektif korkulara bağlamak da mantıklı. Sinemasal ürünler içinde virüs ya da salgın filmleri diye ayrı bir kategori oluşturmak zor. Salgın öyküleri, genellikle dünyanın başına gelen küresel felaketlerin çeşitlemeleri içinde sunuluyor. Felaket filmlerini bu tip büyük ölçekte filmleri rahatlıkla üretebilen Amerikan sinemasında daha çok görmemiz ise tesadüf değil. Bir yandan dönem bağlamında incelenirse Amerikan toplumunun yaşadığı güvenlik gerilimini ve öteki korkusunu besleyen ve 1970'li yıllarda deprem, sel, büyük çaplı yangın gibi insanların baş edemeyeceği doğa olaylarını konu alan bu tip filmler üst üste çekilmişti. Felaket filmleri alt türü olarak kabul edilen bu öbekteki yapımlar, 60'ların özgürlük hareketlerine darbe vurmak isteyen muhafazakar rejimin geniş kitleler üzerinde 'güvenlik' ve 'huzur' kavramlarının tehdit edildiği algısı yaratma çabasının ürünleriydi. Yükselen toplumsal panik, Amerikan halkının iç ve dış düşman yanılsamasını beslemeyi sürdürdü. Son yıllarda oluşan yeni dalgalar ise bu korkunun uluslararası bir zemin bulmasına yardımcı oldu. 2000'li yılların üst üste yarattığı modern vebalar -Ebola, Sars, tavuk gribi gibi salgınlar- tüm insanlığın ortak bir kaderi yaşayacağı büyük bir dönüşümün fragmanları gibi algılanabilir. Bu düşüncenin sinemadaki karşılığı daha çok kıyametvari nitelik taşıyan distopik filmlerde kendine yer buldu diyebiliriz. Dünya nüfusunun tamamının ya da çok büyük kısmının çeşitli salgınlarla yok olduğu, kalanların yaşam mücadelesi verdiği bir gelecek çizen 12 Maymun (Twelve Monkeys, 1995), Ben Efsaneyim (I'm Legend, 2008), The Road (Yol, 2010), Children of Men (Son Umut, 2006) gibi filmler yeryüzünden silinme korkusunun kolektif bilincimizdeki temsilleri olarak ortaya çıktı. Bir zamanlar kıta Avrupasına müthiş darbe vuran veba salgınını akla getiren bu filmler, tarihsel bellekte yer alan ve modern zihne taşıdığımız olumsuz anıların yansımaları olabilir. Bir yandan geleceğin dünyasına taşınan korkular, korku sinemasının alt türü olarak karşımıza çıkan zombi filmlerinde de kullanıldı. Genetik araştırmalar ya da virüsler yüzünden yaşayanölüye dönüşen kitlelerin istila ettiği bir dünyada hayatta kalmaya çalışanları anlatan bu tip filmler, virüs tehlikesinin adeta cisimleşerek, kanlı canlı bir korku nesnesine dönüşmesine neden oldu: George A. Romero'nun Yaşayan Ölülerin Gecesi (The Night of Living Dead, 1968) efsanesinden sonra konuyu bu noktada ele alan Dawn of the Dead (Ölülerin Şafağı, 1978), 28 Days Later (28 Gün Sonra, 2002), Rec (Karantina, 2007), World War Z (Dünya Savaşı Z, 2013) gibi filmler farklı dönemlerde seyircinin toplu yok oluş korkularına yaslanan yapımlardan birkaçı. Felaket kültürünü devam ettiren Hollywood'un kitleleri hop oturup hop kaldıran böylesine etkili filmlerle boşaltım sağlama çabası yanında, salgın fikrinin bir medeniyet eleştirisine dönüşmesi de kaçınılmazdı elbette. Modern edebiyatın en güçlü isimlerinden biri olan Jose Saramago'nun Körlük romanını unutmak mümkün mü? Nasıl bulaştığı bilinmese de çabucak yayılan bir körlük salgınını konu edinen bu derinlikli roman, mecazi bir yerden toplumsal yaşamın da aslında körlük üzerine kurulu olduğunu ve uygarlığa ait değerlerin nasıl da anlamsızlaştığını betimliyordu. 2008'de Brezilyalı ünlü yönetmen Fernando Meirelles tarafından sinemaya uyarlanan yapıt, hastalığın bulaştığı ilk insanların karantinaya alındığı bölümlerde ürkütücü bir atmosfer kurmayı başarmıştı. Korona virüsünün yayılmaya başladığı günlerde ülkemizde kimi temizlik ürünlerin fahiş fiyatlara satılması, marketlerdeki stokların neredeyse yağmalanması gibi durumları düşününce, daha salgının kendisiyle karşılaşmadan yaşanan bu egoist paniğin salgın ülkede kol geziyor olsa nasıl sonuçlar yaratabileceğini göstermesi, anlatı sanatıyla hayatın paralelliğine de güçlü bir işaret bana kalırsa. M. Night Shayamalan'ın çok eleştirilen The Happening(Mistik Olay, 2008) filminde de insanlıktan intikam almak isteyen bir doğa tasvir edilmesi boşuna değildi. Bu filmdeki intikam fantezisini komik bulanları şaşırtacak olaylarla karşılaşmamız aslında işten bile değil. Bununla birlikte kimi kaynaklar genetik bilimindeki gelişmeleri yönlendiren üst-akıl'ın dünyayı kontrol altına almak ve nüfusu azaltmak isterken büyük küresel felaketlere davetiye çıkaracağını da iddia ediyor. Ben Efsaneyim'de kanseri çözmek için üretilen virüsün kontrolden çıkıp herkesi öldürmesi ya da Matrix'te sistemin güvenliği için kullanılan Ajan Smith karakterinin çoğalıp her şeyi tehdit eden bir virüse dönüşmesi gibi örnekleri anımsayabiliriz. Ne olursa olsun, karşı karşıya kalınan sorunu üreten, insan toplumundan başkası değil. Çözümse yine bizde. Bunu anlamak için bu dünyanın kocaman bir karantina alanına dönüştüğünü mü görmeliyiz? İnsandan insana yayılacak tek virüs; sevgi, sanat ve bilim aşkı olmalı. Ve sinema bu uğurda bize daima yol göstermeli."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/30/tulga-tolun-satir-fatma-aliyenin-biyografik-romanini-yazilma-surecini-anlatti-yoklugunu-seyretmek", "text": "Fatma Aliye Hanım ile ilgili ilk bilgiye, ancak bugünkü elli TL'ler kullanıma sürüldüğü zaman sahip olmuştum. O dönemde sadece bir merak giderme seviyesinde kalan okumalar daha sonrasında bu biyografik romanın yazılma teklifiyle derinleşti ve tabii ki ilginçleşti. Bu süreç benim duygularımı da etkilemeye başladı. Yaşam hikayesinde yer yer öfkelendiğim, yer yer şaşırdığım, bazen de çok üzüldüğüm zamanlar oldu. Hayatını yazmaya kalkıştığımda epey endişelendiğimi de söylemeliyim çünkü ben kendimi epey amatör bir yazan kişi hissederken önemli yazarlarla da eş zamanlı bir şey yapmaya çalışıyordum. Yayınevi geçmişteki Türk yazar ve şairlerinin biyografik romanlarının yazıldığı bir seri çıkarmak istiyordu. Benimle birlikte yayıneviyle önceden çalışmış olan yazarlara da bir şair ya da yazar seçip biyografik bir roman çalışması yapmalarını teklif etmişti. Bu projeye katılmak isteyen yazar arkadaşlarım çeşitli seçimler yaptılar. Seçimim bana sorulduğunda Fatma Aliye. dedim. Aldığım cevap O kim? sorusuydu. O zaman doğru yolda olduğumu anladım ve Fatma Aliye Hanım'ı kesinlikle yazmaya karar verdim. İlk Türk kadın romancısıydı ve bunu çok az kişi biliyordu. Elli TL'lerin arkasında yer aldığında ve kim olduğunu yeni öğrendiğimde, ben de utanmayla karışık şaşırmıştım. Çünkü aldığımız o kadar, bana göre iyi edebiyat eğitimine rağmen bu ismi hiç hatırlamıyordum. Fatma Aliye Hanım Türk edebiyatındaki bu denli önemli yerine rağmen edebiyat tarihinde bir şekilde yok olmuş ya da yok edilmişti. Bu yüzden diğerlerinin ve yayınevinin de onu bilmemesini içim biraz daha rahat karşıladım ve işime koyuldum. Fakat yarı yolda yayınevi projesini rafa kaldırdı ve bu seriden ancak birkaç kitap çıkardı. Sonrasında İndie Yayınevi projeye sahip çıktı ve seçilmiş tüm yazarların biyografik romanları yayınlandı. Yazarken Fatma Aliye Hanım'la ilgili ulaşılabilecek kaynak sınırlılığı benim için önemli bir sorundu. Yazdığı bazı romanların Osmanlıcadan Yeni Türk alfabesine çevrilmiş haline ulaşmak mümkündü ama yine de hayatının ayrıntılarını anlatabilecek ne çok fazla yazıya ne de kişiye ulaşmam mümkün oldu. Bunun nedeni de açıkçası sahip olduğu hüzünlü hayat hikayesinde gizliydi. Roman, biyografik özelliğinden de kopmadan Fatma Aliye Hanım'ın kızıyla yaptığı bir dertleşmede birkaç saat içinde kendi hayatını anlatması şeklinde oluştu. Okuyanların onun varlığını yeni de olsa öğrenmesi, neredeyse her gün resmine baktıkları bir insan hakkında şaşırtıcı fikirler edinmeleri benim için memnunluk verici, amacıma ulaştığımı hissettiren bir durumdu. Görünen oydu ki Fatma Aliye Hanım'ın edebiyat tarihindeki yok oluşunun da temel sebebi ne yazık ki milletimizin her alanda bitmez tükenmez bir şekilde yaşadığı bölünme eğilimiydi. Hemen her konuda birbirine çok zıt ve uzak tarafların oluşması, kişilerin, kavramların hızlıca fanatik denecek düzeyde yandaşlarının ortaya çıkması ve bir tarafın savunucu, diğer tarafın acımasızca yok edecek derecedeki tavrıydı. Geçmişimizden ancak birilerinin yönlendirdiği alanda haberdar oluyor, geçmişteki olay ve kimliklere onların istediği şekilde değer veriyoruz. Bize ilham verebilecek, örnek olabilecek birçok yaşamdan haberdar olmuyoruz. Bu, bırakalım önemli şeyler yapmış olmayı, sıradan hayatımızda çoğumuza ölümümüz sonrası kolaylıkla yok olacağımız hissini verdiğinden, günlük yaşam enerjimizi de kısıtlıyor. Anın tadını hakkıyla vermek konusunda zaten yeterince farkındalık edinemiyoruz. Bu dünyadan bu göç ettikten kısa süre sonra esamesi okunmayacağı fikrini edindiğinde insanın yaşama karşı hevesi erozyona uğrayabiliyor. Cenazeler aslında ölenler değil geride kalanlar için yapılır. Cenazeye katılanların bir gün öldüklerinde kendilerinin de arkasından, benzer bir törenin yapılacağını, öylesine bir köşeye atılıp unutulmayacaklarını görmeleri gerekir. Belki de farkında olmadan, hayatlarını candan, sahte olmayan insanların var olduğu bir cenaze töreni için kurgularlar. Onlar tarafından hep hatırlanacak bir yaşam sürdürmüş olmayı dilerler. Doya doya yaşamak belki de aslında budur. Gel gelelim başlangıç itibarıyla, o günlerde yaşamış çoğu insanın imreneceği bir yaşamı olmuş, edebiyat tarihimizin ilk kadın romancısının cenazesinde topu topu yirmi-otuz kişi vardı. Ölümü gazetelerde zor yer buldu. Ölmeden çok öncesinde zaten yok olmuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/31/hulyali-kirlangic-usaklari-sokagi", "text": "-Son anda, ölürken, bana şartsız, biçimsiz ve zamansız bakışını gördüm ve aklımı kaçırdım, varoluş güzeli Asmin için- Buyurun bir de buradan göğe bakalım flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden hepimiz birden mutlu olabiliriz. Asmin, bir süre birlikte yaşadığımız bir köpek. 'Köpek' diyorum ama kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir şey bu. Kendini, dünyayı bilmezlik... Eşik cini olduğundan emin olduğum Rilke, I'm so afraid of peoples's words. / They say everything so clearly: / And this is called dog, and that is called house, / And here is the beginning and the end is there, diye sitem eder. Ah, adamım benim, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama: İnsanların sözleri beni çok korkutuyor / Her şey o kadar açık ve net ki onlar için: / Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar, /İşte burası başlangıç, şurası da son. Dil, iletişimden daha çok kendi kendimize 'insanbiçimsel' gerçekliğimizi dayatmak, bu şudur, şu budur diye buyurmaktır. Monologdan söz ediyorum. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarının olmadığı kapalı bir kaptan. Bir gerçekliğin, sanki dışarlıklı bir efendi, bir otorite gibi hem kendi kendine hem de diğer gerçekliklere zulmü, zorbalığı değildir de nedir bu! Oysa bütün gerçekliklerle birlikte aynı dünyanın mahsulü ve tohumlarıyız aynı evrenin mahsulü ve tohumu. Yegane ortak paydamız bu. Bunun dışındaki her şeyin bölüp ayırdığını söylüyorum. Gerard de Nerval, yatırıldığı hastaneden Alexandre Dumas'ın karısına yazdığı mektupların birinde Hastayım dedirtinceye kadar insan içine salmadılar beni, gururumla oynadılar, yalan söylettiler. Bir zamanlar büyücüler ve münkirlere yapıldığı gibi, kabul et, kabul et diye haykırıyorlardı başımda. Doktorlar teslim aldı beni sonunda, tıp sözlüğünde sözü geçen Theomanie ya da Demonomanie gibi hastalıklar yüklediler üstüme, diye onları şikayet eder. Doktoru Blanche tarafından ruhunun çalındığını düşünür çünkü. Hele hele, Jules Janin, bilen, hatırlayan var mı, iyice çıldırtmış olmalı Nerval'i, Gerard'ın Ruhuna Yazıt diye bir makale yazarak hayattayken diri diri gömer. Bütün bunlardan dolayı mıdır, bilmiyorum ama Nerval'in, Paris sokaklarında bir ıstakozu tasmayla dolaştırdığı söylenir. Nerval, bana göre, kendini harıl harıl kaynayan kazana / dünyaya diri diri atılmış bir ıstakoz gibi hissediyordu. O ıstakozun çığlıklarıdır şiirleri. Ölümün Sütü adlı makalesinde, Sarkis'in, 2005 yılında Villejuif'teki atölyesinde çektiği 3 dakika 26 saniye süren video film, au commencement, l'apparition 'dan söz eden Georges Dıdı-Huberman, Önce sadece bir küvetin dibini görüyoruz, der: Görüntü yok henüz: bekleyiş. Haznenin dibine hafif eğik, kalın, kocaman, kırmızı bir K çizilmiş -kalın fırçayla, lak pigmentle. Sonra, sağdan, ekranın üst köşesinden süt dökülmeye başlar ve ince ince, durmadan akar. Aktıkça... bir derinlik yaratıyor. Bu derinlikte dibinde süte gömülüp yitmiş kırmızı harfi bir kez daha ortaya çıkaran küçük bir girdap oluşuyor. Ve Birkaç kabarcık beliriyor, sonrasında beyazlığın içinde kayboluyorlar. Her şey sakinleşiyor. O kabarcıklara ne kadar benziyor bütün hayatlar, öyle değil mi! Vitae nomen quidem est vita, opus autem mors. Hayat, hayat ismiyle anılır, ama gerçekte ölümdür. Ya da işlevi ölüm olan bir süreçtir. Aha işte, dağlar aşınıyor. Öyledir, katı, sert, hareketsiz gibi görünen şeyler de akıştır. Akış, bu görece daha düzenli ve dengede öbekleşmelerin, imparatorlukların, inanç ya da dogmaların, düşünce sistemlerinin etrafından dolaşır, ama için için, dışın dışın, alttan alta, üstten üste bunları oyar, parçalar, ufalar. Aslına, akışa döndürülmek aha işte budur. Akıştan başka bir varlığım, varlığımdan başka bir akış yok. Sağlam kazık diye bağlandığımız anlam, değer ve kuralların, ideallerin, hayallerin, inançların, mitlerin kendi kendimize attığımız sağlam kazıklar olduğunu mu söylüyorum, evet. Dahası, yapılıp edildiğimiz gerçekliği, neyse o, sefaleti, zulmü, adaletsizliği, zorbalığı, buyurganlığı, kibri, cehaleti uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp eden biziz. Yani yargıladığımız, kıyaslamalar yaptığımız, kendimize yontup kendimize göre düzenlemeye, bahaneler üretip haklı çıkmaya çalıştığımız gerçekliğe dahiliz. Sen adil olasın ki adalet kanlanıp canlansın, dolaşmaya başlasın aramızda. Dünyayı gözlemliyorum. Bir gözlemci olarak gözlemlediğim dünyayı gözlemleyen bir gerçekliğim var. Oysa ayrılmaz bir bütündür gözlemci ile gözlemlediği şey. Örneğin, dünyadan ayrı, farklı bir varlığım, varlığımdan ayrı, farklı bir dünya yok. Dünya hakkında bir dünyayım. Dünya hakkında birer dünya olan şeyler, nesneler, bedenlerle birlikte. Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi, işte, bu tek parça bütüne, tek parça çoğulluğa ne kadar dahil olduğumu ölçen bir ilke. Hepimiz, diriyken de ölüyken de dünyaya gömülüyüz. Dünyaya katıldım bir kere. Dünya bana katıldı. Birdenbire, ince bir gölge, ardından da bir insan parmağı beliriyor. Demek ki sanatçı oradaydı, işin içinde. İşte bedeni. Parmak, usulca kararlı olduğu kadar hassas bir istençle, sütün üstüne değil de daha çok sütün içine konuyor. Bir içkinlik kuvveti? Kendi kendine, kendini var edip var ettikçe kendi kendine var olan bir şey, bir nesne, bir beden... Asla dışarıda değildir sanatçı. Daha doğrusu dışarı ya da dışarısı yoktur zaten. Bu işte bir şairanelik, bu şairanelikte bir iş yok mu, var! Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor: Optima sors homini natum non esse, nec unquam / Adispexisse diem, flammiferumque jubar./ Altera jam genitum demitti protinus Orco, / Et pressum mutla mergere, corpus humo : İnsan için hiç doğmamış olmak, güneşin kavurucu ışığını hiç görmemiş olmak en iyisi olurdu, ama eğer doğmuşsa olabildiğince çabuk Hades'in kapılarına koşturmalı ve orada yerin altında huzur bulmalı. Molloy' un dediği gibi bütün diye bir şey yok, ya da ancak her şey sona erdikten sonra var. Belki de bütün diye bir şey var, ya da ancak her şey başlamadan önce yok. Mühendis, makine, mekanik... Bu üç sözcüğün benzer anlamlarının olduğunu söyleyen Prigogine ve Stengers'e bir selam çakıp biraz eşelenelim burada: Bu sözcükler bir rasyonel bilgiyi değil, bir tür kurnazlığı ve çıkarcılığı ima ederler. Doğal süreçleri öğrenmekteki amaç, onları daha verimli kullanmak değil, doğayı aldatmak, onu kendine karşı mekanize etmekti, yani eşyaya doğal düzeninin dışında birtakım işler yaptırmak ve ürünler verdirmektir. Buradayım. Aha işte Johnny Rotten, No future, no future, Gelecek yok, gelecek yok diye çığlık atıyor. Çığlık deyince aklıma hemen Edward Munch ve Çığlık adlı resmi nasıl yaptığını anlatan şiiri geliyor: Bir akşam / Kristiania yakınlarında / tepelik bir patikada yürüyordum / iki dostumla birlikte. Hayatın ruhumu / yarıp içine aktığı bir vakitti. / Güneş batmaktaydı ufukta / alevlere gömülmüştü. / Cehennemin yüzeyini kesip geçen / kanlı bir ateş kılıcı gibiydi. / Gökyüzü sanki kana bulanmıştı / alev dilimleriyle kat kat kesilmişti tepeler laciverde bürünmüş / fiyort soğuk mavi, sarı ve kırmızı renklerle / lime lime olmuştu / Patikada ve ahşap çitin üzerinde patlayan / kan kırmızısı / dostlarım gözlerimi kamaştıran sarı beyaz / lekelere dönüştüler / çok şiddetli bir çığlık / hissettim ve duydum, / evet, çok şiddetli / bir çığlık doğanın çizgilerini doğadaki renkleri kırıverdi / çizgiler ve renkler devinim içinde titreştiler / hayatın bu dalgalanmaları yalnızca gözlerimi değil / kulaklarımı da dalgalandırdı / demem o ki, gerçek bir çığlık duydum / sonrasında da Çığlık resmini yaptım. Ortalığa dökülüyor sonra kaybolup gidiyoruz. Yaşama Uğraşımız, Tabutta Röveşata değil de ne! Derviş Zaim, mavi ışık göndermiş. Aldım kalbimin üzerine iliştirdim. Aldı Schopenhauer: Hayat, maliyetini karşılamayan bir iş. Hele hele varoluştan kaçarken yakalandığın bir girdapta / ağda / tuzakta dönüp, çırpınıp, debelenip duruyorsan. https://vimeo. com/70322987 Sarkis, Au commencent, l'apparition, 2005. Samuel Beckett üçleme kitaplarından ilki. İkincisi, Malone Ölüyor, üçüncüsü ise Adlandırılamayan'dır. Kaostan Düzene / İnsanın tabiatla yeni diyaloğu, Ilya Prigogine / Isabelle Stengers, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/05/31/oruc-aruoba-hayatini-kaybetti", "text": "Yazar, şair ve felsefeci Oruç Aruoba, 72 yaşında yaşamını yitirdi. Hume, Nietzsche, Kant, Wittgenstein, Rainer Maria Rilke, Von Hentig, Paul Celan ve Matsuo Basho gibi düşünür, yazar ve şairlerin eserlerini Türkçeye çeviren Oruç Aruoba yazar, şair ve felsefeci olarak düşünce dünyasına sayısız eser kazandırdı. Aforizmalara dayalı felsefi metinleri başarılı bir şekilde kaleme almasının yanı sıra haiku şiirinin Tükiye'deki en başarılı temsilcilerinden biri olarak öne çıktı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/04/gizdokumcu-siir-ve-halka-acik-alanda-diskilama", "text": "Türkiye'nin kültür ve sanat alanı, coğrafyası gibi dağlık ve paramparçadır. Belirli bir sanat akımı yahut kültürel atılımdan haliyle söz edilemez. Türkiye'ye ulaşmayı başaran çeşitli sanat akımları ve fikirleri bu ülkenin iktidar, hatta iktidarsızlık mekanizmaları içinde dönüşüme uğradı uğrayacaktır; bu ülkeye has otantik diyebileceğimiz bir yaratım, yaratıcılıktan ziyade bu ülkeye has bir imitasyondan yahut öykünmeden öteye geçmez, bayağı bir çirkinlik, şekilsiz bir şey olurlar. 1990'lardan ve belki de 1980 darbesinden bu yana Türk şiirinde bunun etkileri açık saçıktır. Şiirlere bulaşmış Ben dili hastalığı şairlerin iktidarsızlıklarının dışa vurumu olarak okunabilir. Ben diye bağıran bu personalar aslında bir benlikten yoksundurlar. Kendileri diyebilecekleri bir biri ortada yoktur. Ben ifadeleri kendilerini sürekli başkalarının gözüne sokma isteklerinden, bir çeşit narsistik-nihilizmden kaynaklanmaktadır. Aşırıya kaçan bir beyhudelik sergileyerek gene aşırıya kaçan bir manasızlık üretirler. Benliklerini üzerine inşa ettikleri etiketler ve kimlikler vs. onlara ait değildir. Öykünerek ortaya çıkan kopya bir benliktir bu. Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkan Confessional Poetry, Türkçesi Gizdökümcü Şiir yukarda bahsi geçen duruma iyi bir örnektir. Bireyin başta aile olmak üzere çeşitli iktidar türevleriyle ve kendi olmakla ilgili sancılarını, yasak ve günah görülen temaları, isyanlarını protest bir dille ifade etmekte olan bu şiir tarzı, bizim şairlerin elinde, tabiri uygunsa, bir mastürbasyon aracına dönüştürülmüştür. Bu şiir stilinde sık görülen başkaldırı, özellikle 1990 sonrası şairlerin pek çoğunda arabesk, ezik, ağlak ve sünepe bir hal almıştır. Gizdökümcü şiir, onların küçük hayatlarının, yine bu tarz şairlerin deyimiyle gün sonunda çıkardıkları Z raporlarıdır. Onların anne ve babayla ya da erkin baskı araçlarıyla dertleri yoktur; tuhaf bir alternatif gerçeklikte yaşadıkları için rakı içerek, meze tüketerek günün sonunda Z raporu şiirlerini yazarak yaşayıp giderler. bir şeyi, tek odaklı olarak göstermeye bağlıdır. Gizdökümcü Şiir, Türkçeye deneyimler neticesinde gelmemiştir, daha çok Türk şairlerin büyük bir kısmının dünyadaki Gizdökümcü şairlerin deneyimlerini kendilerinde tekrarlama isteklerinden türemiş gibidir. Ora şairlerinin yaşadığı tecrübelere öykünülmüştür, onlar gibi hissedilmeye ya da onlar olmaya çalışılmaktadır. Sonuçta da son derece yapay, kısıtlı, samimiyetsiz, tek yönlü ve fakir bir çeşit edebiyat ortaya çıkmıştır. Şairler kendi deneyimlerinin otantikliğinde bir şey bulma ve o deneyimlerden üretim çıkarma kapasitesinde değildirler ya da bunun için aşırı derecede bilgisizdirler. Çoğu genç olan bu şairlerin sözüm ona edebiyat dergileriyle veya aynı iktidarsızlığın küçük çapta yeniden kullanıma sokulmasının ufak örnekleri fanzinlerle haşır neşir olmaları ve bu platformların birkaçı dışında çoğunun da Kahraman'ın ifade ettiği pornografinin tanımı çerçevesinde bir porno dergisi yahut fanzini olması işi daha da vahim kılmaktadır. Kahraman, Hasan Bülent. İtiraf Mı, Pornografi Mi? Sanat Haberleri. Radikal, Radikal, 5 Mar. 2003, www. radikal. com. tr/kultur/itiraf-mi-pornografi-mi-662787/."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/04/otaci-kardelenlerin-izinde", "text": "Gılgamış'ın bir yılana kaptırdığı otu arıyorum. Her yolculuk, bir düşle gerçekliğin kavşağında başlar. Düşü sürdüren kazanır. Ahmet Haşim'in şiirsel anlatımlarının esrikliğini henüz üzerimden atamamıştım sabah uyandığımda. Kimsesiz yolların güzelliğini menekşe dolu bir vadiye bakan bir evin perdesini aralar gibi betimliyordu kitabında. Bense bugün sessiz bir coşkuyla kendim olmaya yazgılıyım. Baharın ilk günlerindeyiz. Aylı ve güneşli Ayaz Han'ımız, ormanlı, taşlı Al tayımız! diye başlayan bir şaman duası dilimde, Yol Arkadaşım Doğa Yürüyüşü Grubu'yla Otacı köyü ve yaylalarına doğru yol alıyorum. Otacı, Ankara-Kızılcahamam'ın en büyük köylerinden biri. Eskiden cuma günleri Çorba Pazarı kurulan Pazar köyünü ve İğmir köyünü geçtikten sonra araçtan inip yürümeye başlıyoruz. Düş yolunda kayboluyorum... Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıd Han'ın Timurlenk'le yaptığı Ankara Savaşı sırasında ordusunun sıhhıye birliklerini bu köyde kurduğuna tanık oluyorum. Ordusunda yaralanan askerlerin köyün bulunduğu mevkideki sahra hastanesinde tedavilerinin yapılmasını sağlıyor. Şifalı otların biri gidiyor bini geliyor. Yaralı bir kalbi de ben sarıyorum. Yöre halkı köye gecikmeden Otacı adını uygun görüyor. Ben durmadan köyün adını heceliyorum: O ta cı... Ot acı... Otacı. Kırsalın kokusu ve içinde barındırdığı hüzünlü sessizlik her zaman heyecanlandırır beni. Bütün duyularım tetikte yürüyorum. Yeşilin keyfini çıkaran vahşi bir yaratık gibi. Bozkırdan esen yel ile ovanın göğsünde yükseliyoruz. Gökyüzüne bakıyorum, herkesin gökyüzü farklı şekillenir zihninde. Elimi uzatıyorum, ilkbahara dokunuyorum. Dokunduğum her taş bir kıvılcım saçıyor. Rüzgar ağzımdan çıkan sözleri oraya buraya dağılan taşlara ulaştırıyor. Çiçekler ve kırlar akıp gidiyor önüm sıra. Bölge Karadeniz iklimi ile Orta Anadolu'nun karasal ikliminden etkilenmiş. O yüzden zengin bir floraya sahip. Bugün doğa cömert davranıp hazinesini sermiş önümüze. Çiğdemler, öksüz ali çiçekleri, yırtık çiğdemler, orman sümbülleri... Endemik bir çiçek olan Ankara çiğdeminin sarısı gözümü kamaştırıyor. Van Gogh sarısına benzer iç acıtan bir sarı. Mor, eflatun ve beyaz renkli olanları da var. Bu toprakların kadim tarihinde ilk merkezi devlet olan Hitit uygarlığında Ankara çiğdemi, An. Tah. Sum. olarak adlandırılmış. Çiğdem çiçeğinin baharın müjdecisi ve kışın bittiğinin habercisi olması nedeniyle Hititlerde bereket tanrısı Telepinu'nun geri dönüşü AN. TAH. SUM bayramı olarak kutlanırmış. Hititologlar, II. Mursili dönemi belgelerinden bu sonuca varmışlar. Vaki oldu ki, babam Hatti ülkesi tanrıları ve Arinna'nın güneş tanrıçası için AN. TAH. SUM bitkisi ihdas etti. Adı geçen bu konu çok önemlidir... İlkbahar olduğunda Hattuşa'dan giderim ve orada tanrılar için AN. TAH. SUM bitkisi bulunur. Halkımızın da bu kutlamanın içine dayanışmayı katıp 'çiğdeme gitmek, çiğdem karşılamak' olarak adlandırdıkları adetleri var. Çocuklar topladıkları çiğdemleri bir çalıya asarlar ve ellerindeki kaplarla tekerlemeler söyleyerek kapı kapı dolaşırlar. Evlerden yağ, bulgur, kıyma ve salça toplarlar. Büyükler köyün fakir evlerinden birinde bu malzemelerle yemek yapar, şenlik içinde yerler; kalanını da ev sahibine destek amaçlı olarak bırakırlar. Büyülü bir ormanın derinliklerinde ilerliyoruz. Patikada hışırdayan yaprakların, çıtırdayan dalların üzerinde yürürken birbirimizin yanından sessizce geçip gidiyoruz. Tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi. Yürürken hissedilenler bazen yaşanmışlığın yanında yoksul kalıyor. Kadın şifacılardan birinin eski deva ve tedavilerinde uyguladığı bir yöntem ilgimi çekmişti. Günde bir çay kaşığı toprak yermiş. Bunun üzüntüleri uzak tuttuğunu söylüyordu. Bir tutam toprak mı atsam ağzıma? Yaklaşık olarak 1600 metre rakıma geldiğimizde soluklanıp şöyle bir manzaraya baktım. Bulutları dağıtan bir rüzgar esiyor. Muhteşem bir göl manzarasına kuş bakışı bakıyorum. Göle doğru inişe geçtiğimizde kardelenleri göremedik diye hayıflanırken kayaların dibinden göz kırptılar bize. Tüm zarafetleriyle salınan kardelenler öylesine çoktu ki... Önden yürüyüp göle inenler bu görsel şölenden mahrum kaldılar tabii ki. Masalcıların masalları bir yanda bekleyedursun şimdilik. Yaşlı dünyamız, mitosun dünyası ile rasyonalizm arasında duruyor. Otacı, Çakmacık ve Beşler göletlerinden sonra parkurun sonuna yaklaştık. Yanlarından geçip gittiğimiz göletler, kayalıklar, dereler, koca söğütler yaşlı dünyamızın bilgeliklerini sundu ruhumuza. Dere kenarındaki ağaçlar toprağa yapışmış kökleriyle, bulutlara uzanmış dallarıyla sırlarını fırtınalı vadilere açan, Van Gogh'un Ağaç tablosundaki ağaca benziyorlardı. 15 kilometrelik parkur biterken semaverdeki çayın davetkar kokusunu takip ederek köye girdik. Köye girmeden önce dere kıyısına bıraktım hüzünlerimi. Yanındaki söğütün dalına da bir gülücük astım, yarenlik etsinler diye."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/05/hifzi-topuz-nazim-hikmet-dostluk-odulunu-alacak", "text": "İstanbul- Nazım Hikmet, ölümünün 57. yıldönümünde Moskova'da mezarı başında 3 Haziran 2020 Çarşamba günü anılacak. Moskova'da her yıl geniş katılımla mezarı başında yapılan anma töreni ve konser programı, bu yıl korona virüs önlemleri nedeniyle iptal edildi. Moskova Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı da, karantina yüzünden sanatçıların ve aydınların katılımı ile internetten canlı bir program gerçekleştirecek. 2020 yılı Nazım Hikmet Dostluk Ödülleri bu yıl Hava Kurşun Gibi Ağır: Nazım Hikmet'in Romanının da yazarı olan ünlü aydın Hıfzı Topuz ve Kazan Tatar Devlet Genç İzleyiciler Tiyatrosuna verilecek. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin Onur Kurulu Başkanlığını da bir dönem üstlenen Hıfzı Topuz, Cemiyetin en kıdemli üyesi. TGC'nin Basın Özgürlüğü Ödülü'nü de alan Hıfzı Topuz'un inceleme-araştırma, anı, roman ve öykü olarak yayınlanmış çok sayıda kitabı bulunuyor. Hıfzı Topuz ile birlikte ödülü alacak olan Gabdulla Kariyev'in ismini taşıyan Kazan Tatar Devlet Genç İzleyiciler Tiyatrosu'nda geçen yıl yönetmen Soyjin Janbolova, Nazım Hikmet'in Kör Padişah ve Sevdalı Bulut adlı iki eserini uyarlayarak sahneye koymuştu. 3 Haziran Çarşamba akşamı saat 20.30'da www. nazimhikmet. com sayfasından ve vakfın Youtube kanalından yapılacak canlı yayında sanat ve edebiyat dünyasından sanatçıların katılımıyla Nazım Hikmet şarkılarla, şiirlerle, söyleşilerle anılacak ve ödüller sahiplerine verilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/06/bahri-vardarlidan-kitap-ve-film-onerileri", "text": "Kesinlikle çocuk kitabı değil ama bir çocuğum olsaydı okumasını zorunlu tutacağım tek kitap herhalde bu olurdu. Laputa'nın titreyen, sanrılı ölümsüzlerini ne kadar tanıyorsunuz. Hiç mi? O zaman bu kitabı bilmiyorsunuz: Bildiğini sanan birçokları gibi. Kendinize bir iyilik yapıp bu kitabı okuyabilirsiniz. Bu iki kitap arasında bir seçim yapamadım. Arjantinli bu kör adamın günümüz edebiyatına etkisi herkesin bildiği bir şey. Bu iki kitabın toplam sayfa sayısı iki yüzün altında, oysa bunlar bugünün kurgu anlayışının oluşmasında en fazla payı olan metinler. Benim için artık eski ve biraz yavan dostlar olduklarını da söyleyebilirim. Poe, Lovecraft, Kafka, Gaiman gibi sevdiğim yazarların ve daha birçoklarının tıpkı bilye boyundaki Alef'e bütün bir dünyanın görüntüsünün sığması gibi bu iki incecik kitapta yıllardır çoğalıp durduklarını biliyorum. Bu kitap, Congo adlı o inanılmaz nehirde haftalarca yol almayı konu ediyor: Bir ülkenin başka bir ülkede işleyebileceği en ağır ve en sistemli kıyımlardan birine tanık olmayı ve doğanın bunun suç ortağı, hatta neredeyse azmettiricisi olduğunu hissetmeyi. Herkesin merak, hayranlık ve korkuyla andığı tüccar Kurtz'ü bulmayı, Kurtz'ün kim olduğunu öğrenmeye çalışmayı. Ve bunları insanın içindeki karanlığı bütün dünya edebiyatında en iyi anlatan yazarlardan birinin rehberliğinde yapmayı. Bu kitap, upuzun bir nehirde karanlığın kalbine doğru yol almayı konu ediyor. Ortaçağın ilk başlarındaki o kargaşalı, yabanıl dönemde talihsiz, yaşlı bir çift, uzak köylerden birinde yaşayan oğullarını bulmak için uzun bir yolculuğa çıkarlar. Ya da belki, fantastik ve gerçeğin birbirine karıştığı bir kıyım zamanında unutuş ve fedakarlık üzerine acı ve nihai bir deneyim yaşarlar. Hikayeyi anlatan Kazuo İshiguro'dur. Ve onun ejderhaları bir akarsu kıyısında kendilerine masum ve ölü bir yılan süsü verip hikayedeki sıralarını beklerler. Kendini sepya tonlarıyla tanıtan yoksul ve depresif bir dünyada, bir yazar ve bir bilim adamını uzaylı yaratıklardan kalma bir bölgeye götüren bir rehber. Onun mutsuz karısı ve suskun, sarışın ve sakat kızı. Tuhaf bir göğe karşı dua edercesine okunan şiirler. Issızlığın ortasında ansızın çalıveren bir telefon. Ve rehberin şu acı sözleri: Onlara cenneti gösterdim, ama anlamadılar. Kendi evinin karanlıkları içinde, hayatını paylaştığı kadını ararken karşısına çıkan aynaya ürpererek, yadırgayarak bakan bir adam. Gece içinde sonsuza doğru uzanıp giden yol çizgileri. Deliliğin sinemadaki en keskin ve ürpertici tasvirlerinden biri."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/17/rezan-has-muzesi-yeniden", "text": "Rezan Has Müzesi yeniden kapılarını açıyor. Pandemi günlerinden sonra Rezan Has Müzesi'nin kapıları ziyaretçiler için yeniden açılıyor. Müze, 15 Haziran'dan itibaren ziyaretçilerini karşılayacak. Rezan Has Müzesi, etkinlik ve sergi programıyla önümüzdeki dönemde sanatseverlere kültür ve sanat deneyimini yaşatmayı sürdürecek. Gişe önünde oluşabilecek fiziksel temasın önlenebilmesi amacıyla ziyaretler 15 Ağustos tarihine kadar ücretsiz olarak yapılacak. Rezan Has Müzesi'nden yapılan açıklamaya göre fiziksel olarak kapalı kalınsa da dijital ortamdan hem yetişkinler hem de çocuklara yönelik renkli ve zengin içeriklerli sanat buluşmaları yapıldı. Müze, Cibali Tütün ve Sigara Fabrikası'nın mirasçısı olarak fabrikadan eserleri dijital ortamda paylaşırken, küçük ziyaretçilerine de Antik Yunan mitolojisinden tanrı tanrıça serisini sundu. Büyük ilgi toplayan bu seride her bir tanrı-tanrıçanın niteliği ve öyküsü paylaşılırken, basit ve sevimli aktivitelerle çocukların mitolojiyi kavraması ve sevmesi kolaylaştırıldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/17/senay-eroglu-aksoydan-bes-film-bes-roman-onerisi", "text": "Yaşamın tüm anlamını kitaplarda arayan ProfKein'in dış dünyadan kopuşunu muhteşem bir dille anlatır. Kurnaz hizmetçi Therese ile evlenen Kein sahip olduğu birçok şeyi yitirecektir. CanettiKörleşme'de gündelik pratikten uzak, dönüşemeyen kuru bilginin insanı nasıl da ahmaklaştırıp yabancılaştırdığını ustalıkla anlatır. Çoğul anlatımın ustalıkla kullanıldığı roman bir ailenin yaşamına odaklanır. Kahramanları, kahramanlar arasındaki bağı, hangi olayın kiminle ilişkili olduğunu anlayabilmek için yazarın benzersiz üslubunu çözerek yol almak gerekir. Romanda engelli çocuk Benjy'nin gözünden aktarılan bölüm oldukça etkileyicidir. Roman kahramanı Malina'nınIvan'la aşkına tanıklık ederiz. Sancılı bir iç dünyanın, ilişkisinin odağına varolşun ve aşkın sırrına erilemez karanlığını ekleyerek dünyaya, dile, insanlık hallerine yaktığı bir ağıttır sanki. Farklı yazın türlerini de kullanarak romanı zenginleştirirBachmann. Mektup, şiir, tiyatro metinlerinden oluşan bölümler yaratıcılığı zirveye taşır. Her bir sayfa altı çizilesi aforizmalarla doludur. Roman, İsabelle ve Philippe'in gözünden iki ayrı bölümde aktarılan bir aşk hikayesidir. Aşkı kadın ve erkeğin gözünden iki ayrı bölümde çok çarpıcı bir bakışlaanlatan, benzersiz bir romandır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/20/ertan-misirlidan-bir-baba-ani", "text": "Kim söyleyebilir ki çocukluğun son gününü ya da ne zaman başladığını. Yazılmayan her şeydir aslında çocukluk, bir öğle vaktidir bir saatin her çeyreğinde. Düşsel bir dünyayı simgeler, çökekalır yüzümüzdeki kırışıklıklarımıza, iyice yerleşir, yaşlı çocuklar yapar bizden ve genç aşıklar oluveririz bir kez daha çocukluğumuzu hatırladığımızda. Bir özlemi çoğaltır, bir özlemi anlatır bende çocukluk; saldırır gibiyimdir sanki yel değirmenlerine, kendi yeldeğirmenlerime, düşlerini gerçekleştirememenin burukluğu içinde... Uzun bir şiire yolculuğa çıkmak gibidir. Ve aynı anda uzun bir yolculuğun şiiridir çocukluk... Bir eksikliği gidermek için yola çıkmak, tedirgin bir yaz gününde yağmur sonrası ortaya çıkan görüntüler, ıslak sokaklar, tren düdükleri, yılların birikmiş özlemlerinin ardından koşmak gibi bir şey çocukluk. Geri dönme isteği; denemek bir kez daha denemek, yepyeni bir güne, yepyeni bir yaşama doğmak yeni sevinçlerin, yeni umutların çoğalmasını sağlamaktır. O çocukluk günlerinden biriydi. Geceler serin, geceler dingin ve yapayalnızdı sanki kasaba. Bir gece rüzgarı çıkardı kavaklığımızdan. Pencereden bakar, uzaklara takılırdı bakışlarım, ta ötelerdeki çocukluğumun soğuk ırmağına doğru. Sonbahar geceleriydi. Eve tutsak, yerleşikliğe tutsak ilişkilerdi hatırladıklarım. Yıldızlara bakmayı istediğim geceler. Bir kaçıştı o gecelerde yıldızlara bakmak çocuk kalbim için."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/22/edip-yesilden-yaser-bereketoglu-ile-ugaritte-son-bahar-uzerine-soylesi", "text": "E. Y: Sizi şiirlerinizden, öykülerinizden, yazınsal çalışmalarınızdan tanıyoruz. Söyleşimizin okurlarına, sizi biraz daha yakından tanımaları için kendinizden kısaca söz eder misiniz sevgili Yaser Bereketoğlu. Y. B: Merhaba sevgili Edip. Öncelikle bu söyleşi gerekçesiyle bir araya gelip keyifli anlar geçireceğimiz için kendimi iyi hissettiğimi belirtmek isterim. Kadim kentimiz Antakya/Defne'nin Dursunlu Mahallesindenim. İskenderun doğumluyum. Çocukluğum İskenderun'da geçti. Antakya Lisesi'nde okudum ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünden mezun oldum. Bir esnaf çocuğu olarak hayatın birçok alanıyla haşır neşir oldum. Daha sonra bitirdiğim okulun gereği olarak Türkçe Öğretmenliği yaptım. Yakın bir zamanda emekli oldum. Arapça biliyorum. Evli ve iki çocuk babasıyım. Şiir ve öykülerim Türk Dili Dergisi, Eski, Agora, İle, Amik, Karalama, Çağla, Mavi Yaren, Dar sokak, Taflan, Amanos Yazıları Dergisi ve Kurgu Düşün-Sanat dergilerinde yayımlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/22/reyhan-yildirimdan-kitap-ve-film-onerileri", "text": "- Önereceğim ilk kitap, Knulp. Yazarı, Hermann Hesse. Hesse bu kitabı 1908-1915 yılları arasında yazmış. Yaşadığı çağa ayak uyduramayan modern insanın bunalımlarını yersiz yurtsuz ve huzursuz bir gezgin olan Knulpun arayışları üzerinden anlatmış. Kitabın sonunda Knulp hiçbir yere, biz de Knulp'a varıyoruz. Dili eşsiz ve kahramanı Knulp olan üç öykü de insani ve edebi inceliklerle bezeli. - İkinci önerim, Amerikana. Roman, görece genç bir yazar olan Chimamanda Ngozi Adichie tarafından yazılmış. Üniversiteye gitmek için Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eden Nijeryalı genç bir kadının, Ifemelu'nun 'büyüme' hikayesi anlatılıyor. Yazarın ırkçılık üzerine kafa yorduğu romanın kurgusu Afrika, Avrupa ve Amerika'ya yayılıyor. Ifemelu'nun blog yazıları ırkçılık konusuna içerden bir bakış açısı sağlıyor. Bu kitap güncel edebiyatın bir örneği olarak okunabilir. Bazı açılardan yeni tartışmaları da tetikleyebilir; karşılıklı ötekileştirme gibi. - Üçüncü olarak en sevdiğim yazarlardan biri olan Iris Murdoch'un bir kitabını önereceğim: Rüya Sakinleri. Yazar, ölmekte olan yaşlı bir adamın, Bruno'nun hikayesini, etrafındaki karakterlerin birbirleriyle çapraşık ilişkilerinden doğan öyküleri anlatıyor. Farklı perspektifleri içeren bir anlatı biçimi benimsiyor. Simone Weil 'in ahlaki bir iyileştirme aracı olarak başkalarına dikkat etme ve bir arıtma aracı olarak değil de bir teselli biçimi olarak acı çekme fikrini paylaşan yazar, metne konu seçtiği insanlık hallerini, felsefesinin merkezinde olan ahlak, değer, iyilik gibi terimleri izlek edinerek derinleştiriyor. Çok güzel bir kurgu, çok güzel bir dil. Ayrıntı Yayınları'ndan olan kitapların çevirmeni genelde Nihal Yeğinobalı. Bence o güzel dili çevirmen de parlatıyor. Ben okurlara Murdoch'un Deniz Deniz, Ağ, Melekler Zamanı gibi diğer romanlarını da önermeden geçemeyeceğim. - Dördüncüsü Kaputt olacak. Curzio Malaparte bu kitabı 1941-43 yılları arasında, farklı ülkelerde yazarak tamamlamış. Kitap yazarın İkinci Dünya Savaşı'na tanıklığının verimi. Yukarıdaki satırların üzerine yorum eklemeyeceğim. O zalimliğin işareti olarak kitaptan bir alıntıyı bırakıyorum buraya. O noktada, ormanın iyice sıklaşıp derinleştiği noktada bir patika yolumuzu kesiyordu, apansızın sisin içinde, biraz önümüzde, iki yolun kesiştiği kavşakta, baktım, beline kadar kara gömülmüş bir asker: kıpırtısız, ayakta duruyordu, sağ kolunu uzatmış bize yönümüzü gösteriyordu. Önünden geçerken Schultz selam ve teşekkür bağlamında elini kasketinin siperine götürdü. Sonra dedi ki: İşte, gönlüne bıraksalar Kafkasya'ya gitmek isteyecek biri daha. Ve otomobilin arkalığına kaykılarak kahkahayı bastı. Otomobilden indik, askere yaklaştık: ayakta dikiliyordu, kıpırtısız, sağ kolu uzanmış bize yolu gösteriyor. Ölüydü. Gözleri fal taşı gibi açıktı, ağzı yarı aralıktı. Ölü bir Rus askeriydi. - Beşinci sırada tek değil iki kitap birden önermek istiyorum. Ben onları artarda okumuş, çok etkilenmiştim. Bunlardan ilki, Şikago Mezbahaları. Upton Sinclair'in,19. Yüzyıl sonlarında ABD'deki işçi sınıfının durumunu ve kapitalizmin doğasını gözler önüne seren oldukça eski bir romanı. Kitapta kendini 'Amerikan Rüyası'na kaptırarak Amerika'ya göç eden Litvanyalı bir ailenin, Şikago'nun et piyasasının acımasız çarkları arasında hunharca ezilişi, insanlık dışı çalışma şartları yüzünden bir bir eksilişi anlatılır. Sonunda romanın kahramanı Jurgis bir bilinç sıçraması yaşar, yerini kavrar ve sınıf mücadelesi için kollarını sıvar. İkinci kitap ise Yüksek Fırınlar. Yazarı, Fakir Baykurt. Bu kez Türkiye'den Almanya'nın kömür ve demir çelik merkezi olan Duisburg'a uzanan bir göç hikayesi anlatılır. Kapitalist dünyanın çarkları arasındaki kahraman Koca İbrahim, düzenin yanı sıra kültürel açmazlarla ve ırkçılıkla da uğraşmaktadır. O da tıpkı Jurgis gibi romanın sonunda bir sıçrama yaşar ve tüm yanılsamalarından sıyrılarak yaşadıklarını anlamlandırır. Bu bilinçle o da işçi sınıfının mücadele saflarına katılır. Her iki kitapta anlatılanlar da gerçeklere dayanır. Çünkü yazarları, anlattıkları hikayeleri bizzat yaşadıklarına dayanarak kurgulamıştır. Her ikisinin de anlatım dili çok çarpıcıdır. Her iki romanın sorunsalları da güncelliğini korumaktadır. - Kötü eğitim - Kapı - Iris - Kış Uykusu - Kefernahum"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/22/siir-tasi-topragin-bagrindaki-nisan", "text": "0- Şairin geçmişi vardır, şiirin geleceği... Başı-ortası-sonu, o kadar! 1- Harfler, heceler madeninde, düşler ve düşüşler işçisidir yaratıcı birey! Şair, öykücü, yazar... Öncülerinin / öncüllerinin izini sürer. Sürmelidir, zira gelenek ağının bir parçası olacağına inandığı yeni ve büyük yapıtını arayış yolu, ömrün son noktasına kadar gider. Eserinin söyledikleri / çizdikleri, yansıttıkları özgün olmalıdır! Alıntılar hariç, noktalama işaretlerini kullanmak da, kullanmamak da, bir tür tavırdır; biçim kurmak, yani ilke edinmek bağlamında... Kişisel tutumdur. Yaratıcı bireyin hakkı da denebilir buna! 2- Anlatıcı bir başkişi sezilmiyor olsa da, anlattığı dert, her kişiye uyarlanabilir. Eski deyişle her kişiye teşbih edilebilir. Her bireyde görülebilir türdendir: İnsan evladı, baştan sona kendine yakıştırır o derdi... Hiç kimse için eksik değildir, herkese göre fazlalık içerir sanki aynı dertler yumağı... Ama herkes kendine yontar yaranın kabuğunu... Olay-izlek-karakter düğümlü akıp giden konular, ruhun / gönlün zulasından fışkırır... Sözün zulasından! Ona, dilin zulasından da denebilir. Zira insanın içsel çalkantı atlasını dolaşıyordur, okuyanın algısını dolaşıyordur, görünmez kalem erbabı sıfatıyla! En azından üç noktada, yani üç sacayağı üzerinde özgün ve anıtsaldır şiir; kurulmalar, kırılmalar, karılmalar serüveni içinde! İncinme bunaltısına denktir tümü! Yaşam-zaman ırmağından ulaşıyordur anılar deltasına. Yitirmeler, bitirmeler kasırgasından sonraya... Geçmişe kalan, yazılmışlar serpintisidir ya da ölümcül badireler tortusu... Tümü, bireyin anılar harmanındandır çünkü... Sonrası okuyanın / dinleyenin / izleyenin algılama / alma-anlama hanesine eklemlenir. 4- Yaratım süreci, başta şiir, esin ile mi, emek ile mi yoksa sözcük sihirbazlığı / büyücülüğü ile mi yaşama katılır. Somut sonuca, metne ulaşır! Bazıları, söz konusu sürece şiirin kurgulanışı demektedir. Kişiye göre değişebilir bir yargı belki ama eserin / yapıtın yaratım / yazım / doğum süreci yalın değil sisli ama yoğun bir evredir. Yaratım gerilimine ve sonucuna dair iyi örneklerle dolu, edebiyat, şiir, öykü tarihi... Genel panorama büyük oranda öyle algılanıp kabullenilmektedir... Yazıya geçirilmiş yaşam ve estetik anlayış, kuşku yok ki sanatın cevher odağıdır. Vurgulamakta beis olmaz; varlık madenidir! Her şiirin izleği, konusu, insana dair sızı barındırır genel kabule göre... İtiraz anlamsız: Sözcükler ve çağrıştırdıkları, yansıttıkları, temelli boş değildir, kof dememeli... Her kişi yüreğine sorar / sormalı karşılıkları ya da karşıtlıkları... O minvalde öncelikli ve de başat kaynaktır hüznün filizi... Hüsran Filizleri; Sözcüklerin şiir / imge zenginliği, dizelerin giysisidir ki tamamlayıcı bezemeler sayesinde, gündemin nabzına dokunur, dinler, görür, okur... Okşar ve sevecenlikle benimser. Yapıtı ilgilisine, yani algı yatağına, odağına taşır. Bir nevi kutsar, yaratılmış nesneyi, yepyeni metni! O kadar! 5- Şiirin geçmişi, şairin geçmişinden büyüktür. Evet, büyüktür çünkü zaman, yani tarih, şiirin geleceğidir. Yol, meram, söz-imge-işaret ekseninde kat edilir. Kağıdın yüzeyindeki boşluktan doluluğa değin... Orada, öylelikle amaca ulaşılmayı sağlar. 6- İnsanın trajik hallerinin başında vahşiliği vardır. Diğer bir trajik hal de oburluğudur. Doymazlığı!.. Yani, açgözlülüğü... Tümü de yazıya geçirilmiştir. Edebiyatın, şiirin, öykünün, romanın da sorunları arasındadır kesinlikle... Hatta başındadır. Zira insan odaklı her konu ve konum, öncelikle ve özellikle yaratı/m kaynağıdır. Membaı... Giderken, yani dünya varlığını tüketirken ölüm de olgunlaşır. Olgunlaştıkça, bazı şiirler yorucu gelebilir okura... Okuyanı imge, simge ve izlek örtüsü altında tutabilir. Soyut, kapalılık, belirsizlik havası fazlasıyla etkindir. İskeletine ve binasına, yani kuruluş düşüncesine, estetik tavır egemendir. Şiir, Bu iş zordur mirim! dercesine yokuş gösterir, sadık ve de itinalı, meraklı okur gözlerine. Yaratım sürecinin ne denli sarp ve çileli olabileceğini koyar ortaya... Meraklı, ilgili, ısrarcı kişinin önüne... Öyle ya bu dünya kolaylıklar dünyası değildir; her daim zarafet ve nezaket barındırmayabilir içinde. 7- Şiir, nasihatlerden değil musibetlerden yararlanır. Hayatın gerçeklerinden beslenir; acı, hüzün, hüsran da vardır haznesinde... Akıl vermek, öneride bulunmak, yol göstermek şiirin işi değildir. İnsanoğlu acıyı tanır, bilineni tanır, kuşkuyu, korkuyu, ölümü ve tüm bunların kaçınılmazlığını kanıksar. Kabullenir! Ne demeli ki? İnsan kendi bilinmezlik kuyusundan gayrı her şeyi, herkesi tanır! Kusur ve kasvet zengini bireyi hayatın kahramanı yapar. Döngü, aynı gayyanın atlasıdır. 10- Şiire, öyküye, herhangi bir yaratı nesnesine giden yolda, bir simyacı gayreti ve titizliği gerekir. En önemlisi de o yolda çalışmak! Çalışmak, çok çalışmak, ayrıntılar kazısını, o ören ya da cevher alanını didik didik eşmek zorunludur. Zaman, sıkan bir mengeneye dönüşür üretilen minvale adanmış yaratıcıya; kahredici bir susma, ortama, nesnelere kilitlenme krizine tutulur kişi. Münzevidir artık! Düş ile var olur ancak! 11- Hep konuşulur, hatta herkes konuşur! Ne kolaydır, dinleyecek birilerini bulmuşsa, akıp giden konuşmalar bitmeyecekmiş gibi gelir anlatana... Tersi de varsayım dahilindedir; dinleyecek kimse yoksa insan kendi kendine konuşamaz ya... Ya da konuşur diyelim, konuşur da sonrası önemli; soru işaretleri çoğalır!.. Hem, kendi kendine konuşana ne denir? Bilinir ki insanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır! Doğanın kucağındaki ömrünü üremeyle anlamlandırır, öyle sürdürür! Tüm canlılar gibi insan türü de karşılaşır, tanışır, kaynaşır... Bunun şiiri, öyküsü, oylumun her katında / her karışında sezilir. Bilindiği kadarıyla iyidir, güzeldir de bu... Karşı cinsten olup da birbirini arzu edenlerse rastlantının bağışıyla buluşur bir biçimde. Devamı dramatik sahnelere gebedir çoğunlukla; evlenirler, çiftleşirler, çoğalırlar... Ancak anlaştıkları kuşkuludur. Nedense bu durum da sayfalar dolusu malzemedir, edebiyat, sanat, şiir için... İki kişilik yalnızlıkta ya da cehennemde, bulurlarsa eksiklerini; egolarını, kendilerini bulurlar. Sonuç: Elden hiçbir şey gelmez. Söz biter! 13- Hep konuşulur! Herkes konuşur! Durumu anlayan anlar, anlaman için ise vay haline! denir... Edebiyat, sanat ortamının panoraması da keza çok konuşmaktan mustariptir. İşin aslı, herkes kendi aklının, kendi duygusunun kölesi ve efendilerine göre konuşur... Karşısındakini anlama çabası, eş-duyu çabası yetersiz kalır her seferinde... Öylelikle, kendi istenci doğrultusunda dünyayı / koşulları yönettiği inancına da kurban olur, modern birey... Bencillik zehriyle beslenmiş davranışlara mahkumdur yani... Biten ömürden ders almaz insanoğlu. Sonuçta söz de biter, ömür de bitmiş olur: Olma masalının kitabı kapanır öylece... Olan olmuştur! Şiir taşı dikilmiştir zamanın ve toprağın böğrüne! Şiir taşı toprağın kalbindeki nişan değilse nedir? Masala kaynaklık etmiş kişisel serüvenin yani tüm o badirenin şiiri, öyküsü, günlüğü yazılmışsa ne ala... Yaşama dair paha biçilmez derkenar! diye öpülüp başa konur her şey! Yazılmışsa, okuyan okur, okumayana can sağlığı! denir. O kadar!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/24/amidanin-sofrasi", "text": "Diyarbakır; Mezopotamya'nın en eski şehirlerinden biridir. Bir zamanlar Ermenilerin, Süryanilerin, Yahudilerin, Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Rumların, Ezidilerin hep birlikte yaşadığı Diyarbakır'dan söz ediyorum. Şehir M. Ö.3000'lü yıllarda Asurlularca kurulmuş, o günden beri Mezopotamya'nın bütün kültürlerini içinde barındırmış önemli bir yerleşimdir. Diyarbakır tarih boyunca; İskitler, Medler, Persler, Romalılar, Sasaniler, Emeviler, Artuklular, Mervani Kürtleri, Abbasiler, İlhanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Selçuklular ve Osmanlı egemenliği altına girmiştir. Şehirde her uygarlıktan birçok kültürel izler bulunur. Şehir tarih boyunca Amida, Amid, Amed, Kara-Amid, Diyar-Bekr, Diyarbekir ve en son Diyarbakır adları ile anılmıştır. İpek yolunun yolgeçen hanına dönmüş bu şehir; birçok mimari ve sanatsal zenginliğin yanı sıra mutfakta kültüründe de zengin çeşitliliğe sahiptir. Diyarbakır'da doğan ve büyüyen Silva Özyerli; çocukluğunda belleğine yerleşmiş tatların, kokuların, anıların, törenlerin, geleneklerin belgelenmesi adına oldukça emek isteyen bir işe soyunmuş. Diyarbakır'ın kaybolmaya yüz tutan zengin mutfak kültürünü ve Diyarbakır Ermenilerinin yaşantılarını, anılarını, gelenek ve göreneklerini derlediği bir kitap hazırlamış. Kitap Amida'nın Sofrası adıyla ve Yemekli Diyarbakır Tarihi üst başlığı ile çıktı. Kitap büyük ilgi gördü. Dünya Gazetesi Kitap Dergisince yılın en iyi kitaplarına verilen ödüllerden gastronomi dalında Jüri Özel Ödülünü aldı. Silva Özyerli'yi kısaca tanıyalım:1964'te Diyarbakır'da, kalabalık bir ailede doğdu. Küçük yaşta, okumak üzere İstanbul'a gönderildi. İncirdibi Protestan İlkokulu'nda, Bezciyan Ortaokulu'nda ve ardından döndüğü Diyarbakır'da Kız Meslek Lisesi'nde okudu. 1982'de Diyarbakır'dan temelli ayrılıp İstanbul'a yerleşti. Son yıllarda yemek ve likör üzerine araştırmalar yapıyor. Memleketi Diyarbakır'ın sofra kültürüne ait kaybolmuş veya kaybolmakta olan öğeleri keşfedip nisyana karşı koymaya çalışıyor. Halihazırda bir likör kitabı hazırlıyor. Kitap mayriglere, hayriglere ve leyleklere adanmış. Anne ve babaları anladık da leylekler nereden çıktı diyebilirsiniz. Kitabı okuyunca anlıyorsunuz. Anadolu'da mutfak yalnızca yemek pişirilip yenen yer değildir. Kadınların buluşma, dertleşme yeridir aynı zamanda. Komşunun komşuyla iletişime geçtiği, içini döktüğü yerdir. Kitapta anlatılan Tel şehriye imecesinde bunu görürüz. Kendilerine kapalı ve küçük bir dünya kurmuştur bu kadınlar. Günlük yaşamlarının büyük bölümü mutfakta geçer. Zorunlu olmadıkça avludan dışarı çıkmazlar. Çünkü dışarı çıkınca Fıllaya da Khaço diye küçümsenirler. Yaşadıkları Kilise avlusu onların her şeyidir. Hatta pikniklerini bile Kilise damında yaparlar. Leyleklerin çan kulesine göç ettiği 14 Şubat'ta Kilise damında piknik yapmak gibi bir gelenekleri vardır. O gün aynı zamanda Melet Bayramı'dır ve pikniksiz olmaz. Cumartesi günleri Silva ve komşularının evlerini ve kendilerini Ak pak yapma günü olduğundan kolay yemeklerle geçiştirilir. Ancak hamam sefası için yapılan uzun ve ayrıntılı hazırlıklar imrendiricidir. Hamam dönüşü içilen tarçınlı çay yok mu? Değmeyin keyiflerine. Ama kış yaklaşırken keyif yapacak zamanları azalır. İşler çoğalır. Kış hazırlıkları bütün Anadolu kadınının en büyük uğraşıdır. Hem zordur, ayrıntılıdır. Hem de tinsel bir yanı vardır. Artık gıda saklama olanakları çeşitlendi. Kışlar da eskisi gibi soğuk ve zorlu değil. Ama kadınlarımız kış hazırlığı yapmaktan vazgeçmedi. Bu işin tadı başka. Ben de dahilim buna. Kitapta henüz evlere buzdolabının girmediği yıllarda kış hazırlıklarına dair bilgiler ediniyoruz. Çoğunu bildiğim ancak bazılarını da yeni duyduğum hazırlıklar bunlar. Turşu ve tarhana dışında her şey var bu hazırlıklarda: Pastırma, sucuk, sebze kuruları, salça, reçel, peynirler, şerbetler, şaraplar, likörler... Niçin turşu ve tarhana yapılmıyor? Yazarın ninesi 1915 yılındaki Kefle'yi tarhana ve turşu zamanında yaşamış. O günden sonra tarhana ve turşu uğursuzluk sayılmış. Evde yapılmazmış. Ancak canları çektiğinde komşulardan turşu istenirmiş. Yaşamda hep acılar mı var. Hayır. Yılbaşı yaklaşırken başlanan Lole Gecesi hazırlıkları bir şölen niteliğindedir. Saç üzerinde leblebi kavurma, şekerlemeler, helvalar, içli köfteler, yılbaşı hindisi... Yılbaşı gecesi yenilen kavun ve karpuzun ertesi yaz akrep sokmalarından koruyacağına inanılırmış. Bu nedenle güz kavun ve karpuzları toprağın altına kökünden koparılmadan gömülür, Lole Gece'si kesilip taze taze yenirmiş. Doğal ve bilgece bir saklama yöntemi. Gerçek organik gıdalar. Hepsi sevgiyle, inançla üretilen ve kardeş sofralarında tüketilen yemekler. Keşke yaşamı bir filmi gibi geriye sarabilsek ve ben de Lole Gecesi'de olabilsem. Bir de düğün ve düğün yemekleri bölümü var ki; imrendim doğrusu. Düğün değil yemek şöleni. Arap bacıların ve hanımların pişirdiği zerde, su böreği, kalbur hurması, kuzu dolması Damak çatlatır cinsten yemekler. Şimdi ne yemekli düğünler kaldı, ne o günlerdeki gibi dostluk, dayanışma var. Melet Bayramı, Vicag Bayramı, kilisede evlilik törenleri gibi birçok geleneği, özel yemekler eşliğinde hem ağzınız sulanarak hem de zaman zaman hüzünlenerek okuyabilirsiniz. Ama en önemli dini günler Büyük Oruç. Bütün semavi dinlerde oruç ve buna bağlı değişen mutfak kültürü vardır, bilirsiniz. Diyarbakır Ermenileri de 7 hafta sürecek oruç dönemi için ayrıntılı alışveriş ve hazırlıklar yapıyorlarmış. Paskalya Yortusu öncesi tutulan Büyük Oruç; mutfakta bir süreliğine hayvani gıdaya ara verildiği dönemdir. Bu nedenle zeytinyağlı, bakliyat ve sebze ağırlıklı bir oruç dönemi yaşanıyormuş. Bu nedenle Amida'nın mutfak kültüründe bir yemeğin hem etli hem de zeytinyağlı sürümleri görülüyor. Ayrıca Paskalya Yortusunda mutlaka mercimek pişiriliyor. Her bir mercimek tanesinin Hz. Meryem'in gözyaşı olduğuna inanılıyor. Badem ezmeleri, çörekler, ayran aşı ve kaburga dolması ile 7 haftalık perhiz sonlandırılıyor. Bağların Bereketi, Kır At, Anamla Babam, Çemçe Gelin, Avluda Akşam, Sürgünün Dili, Deli Farho, Fasulye Falı, Ya Kıbrıs'ın Yarısı..., Ben Namaz Kılmam başlıkları ile günlük yaşama dair anılar yarenlik ediyor okuyucuya. Üzen, sorgulatan keşke hiç olmasaydı, hiç yaşanmasaydı denen yaşanmışlıklar da var elbet. Bütün bu anlattıklarım bende bir film izliyormuşum izlenimi yarattı. Ama bu film ne yazık ki mutlu sonla bitmiyor. Yazarın babasının ölümüne 12 Eylül'ün getirdiği sıkıntılar da ekleniyor. Özyerli ailesine İstanbul yolu gözüküyor. Silva Özyerli'nin annesi son kez ekşi mayalı ekmeğini pişiriyor. Erkeksiz kalan ana, İstanbul'da daha güvende yaşayacağı umuduyla çocukları ile birlikte göç yoluna düşüyor. Böylece yaşamın, sevinçlerin, kutlamaların, bayramların başat yeri mutfak ve o mutfağın kokuları uçup gidiyor. Ama Amida'nın Sofrasıbu kitapta yaşamayı sürdürüyor. Dişil bir kitap Amida'nın Sofrası. Amida'nın kadınlarının her şeye karşın yaşama tutunduğu, ocağını tüttürdüğü, sofrasını yoktan var edip kurduğu Bir zamanlar Amida'da Ermeniler de yaşamış ve ne kadar zengin mutfak kültürü varmış dedirten bir kitap. Neleri kaybettiğimizi bir kez daha önümüze koyan ve hayıflandıran bir kitap. Bize Amida'nın Sofrası'nı açtıkları için Silva Özyerli ve yayın ekibinin ellerine, yüreklerine sağlık."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/25/bulent-tusenden-erkut-tokman-soylesisi", "text": "Bülent Tüsen, Erkut Tokman'la Lupoc'u konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/29/erinc-buyukasik-goksu-n-cakirla-konustu", "text": "Romanın bir kurmaca metin olarak sadece uzun anlatı bağlamında ele alınmaması gerektiği ortada. Özellikle yazarın okurla metin aracılığıyla kurduğu bağ göz önünde tutulduğunda yazarın düşünsel evreni, derinliği, kurmacadaki anlatıcı ve kahramanın izinde ilerlediği yolculuk bir o kadar önemli ve değerli olabiliyor kuşkusuz. Bu noktada Göksu N. Çakır'ın metinleri öyküyle başlanmış bir yolculuğun roman kanalıyla hakkını vererek ilerleyen değerli metinler kuşkusuz. Kahramanın kadın olmanın zorluklarıyla baş ettiği, arkasına mitolojiyi, kültürel derinliği ve otobiyografik sayılabilecek bağlam ışığında tarihi aldığı iki romanı Hayal Odası ve Dağın Ardı Akşehir bir yandan okura Umay Ana mitosunu sezdirecek kadar mistik bir arka planla yürürken, Hayal Odasında Kerime Nadir romanlarına bir yolculuğa çıkıyor sanki. Kadın yazarın aşkı irdelemesi kadar onun aşk halini yaşatan bu romanı da edebiyatımızda kadın yazarların varlığından kıvanç duymamızın gerektiğini de ortaya koyuyor. Bu bağlamda Göksu N. Çakır'la söz konusu romanlarını ve yazma öyküsü konuştuk."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/06/29/gezi-demet-kurt-gungor-kurdun-kirpikleri", "text": "Düşlerim ve dinlediğim öyküler ardımdan gelen bir gölge. Bir anlığına dönüp baktığımda gölgemin beni bazen bir insan şeklinde, bazen de vahşi bir hayvan görünümünde takip ettiğini görürüm. Kurtlar gibi... Onlar her zaman sessizce takip ederler. Önce geri çekilir sonra birdenbire ortaya çıkarlar. Ormanda sizi gizlice izleyen bir çift gözdür. Yolculuk öncesi gördüğüm rüyada bir cam kürem vardı. Üzerindeki yüzyılların tozunu silip parlatıyordum. Buna rağmen üzerine zamanın tozu bulaşan öyküleri gösteriyordu. Gözkapağımı hafifçe aralıyorum, sızan ışık cam küremdeki öyküleri çiçeklendiriyor. Rotamız yüzyıllardır birçok medeniyete sahne olmuş Anadolu bozkırı. Yol Arkadaşım Trekking Grubu ile Ankara'nın ilçesi Çamlıdere'nin Akkaya köyünün Kurt yaylasına doğru yola çıkıyoruz. Yol arkadaşlığının önemi en çok yola çıkınca anlaşılır. Can Yücel ne der: Kiminin suyu az, kiminin çok / Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca / Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya... Biz boydan boya yıkanmaya gidiyoruz. Belki bahar yağmurları da eşlik eder bize. Bozkır ve güneş, şarkısını söyler cesurca. Bulutlar üzerimizden geçip giderken Kurumcu göletinin kıyısında kurbağaların eşsiz vıraklamaları eşliğinde kahvaltı yaptık. Nilüferler açmış suyun üstünde. Kurbağaların çiftleşme mevsiminde olduğumuzdan koro şeklinde sesleniyor erkek kurbağalar dişilerine. Dişiler, koroda daha yoğun ve nitelikli sese sahip olan erkek kurbağayı tercih edermiş. Yani her kurbağanın çağrısı kendine özgü oluyormuş. Bazı kültürlerde kurbağalar yağmur ritüelinde kullanılıyor. Hava basıncı düştüğünde ağaç kurbağaları ağlarmış. Kurbağa ilkbaharda erken vıraklamaya başlarsa ağaçlar hızla yeşillenir, kurbağayı ilk karada gördüysen o yıl mutlu geçermiş. Her ne şekilde olursa olsun göl kıyısındaki vıraklamalar bir senfoni orkestrası dinlemenin zevkini veriyor. Rakım 1400'ler... Kurt yaylasına doğru yürüyüşe başladık. Çıplak kayalıkları, kuru çalılıkları geçiyoruz sessizce. Yumuşacık bir rüzgar bulutları sürüklüyor. İrili ufaklı göllerde kısa molalar veriyoruz. Gökyüzü bulutlarla birlikte göl sularında yıkanıyor. Yoğun bir yeşil örtü var yeryüzünü kaplayan, üzerinde neşeli kır çiçekleri dans ediyor. Çamlıdere ormanlarına girdiğimizde atmosfer değişiyor. Kırda bizi kavuran güneşin okları, ormanda ağaçların dallarında asılı kalıyor. Şehirlerin sarı derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe, güneşin ve toprağın kardeşi olmak kabil mi? diyen Ahmet Haşim'e hak vermemek mümkün değil. O zamandan beridir buraya Kurt yaylası derlermiş. Yediören köyünün dağılması üzerine Gümele köyü kurulmuş. Bugün yayla kültürünü devam ettiren Gümeleliler Kurt yaylasını kullanıyor. Oldukça büyük ve bakımlı bir yayla. Yayladan geçerken puslu bir hava çöküp kara bulutlar indi yere. Hafiften bir yağmur eşliğinde geçtik yayladan. Loş havadaki ışıma kurtların zamanını çağrıştırıyordu. Gözüm ormana takılı kaldı. Kurdun izlerini ya da bir çift gözü görürüm diye. Kim bilir, belki diğer gözünden de bir kirpik koparıp bana verirdi. Tek sıra sessizce yürüyoruz, sadece ayaklarımızın altında kırılan dalların çıtırtıları duyuluyor. Önde grup lideri, zaman zaman sıkıntı çeken katılımcıları yanına alıyor ve grup hızını ona göre belirliyor. Bense en arkadayım, artçıyım. Geride kimsenin kalmadığına emin olmak için. Kurtların yürüyüş stilini uyguluyoruz aslında. Sessizce aynı taşın yanından, aynı dalın altından geçiyoruz. Türk folklorunda kurt motifi koruma, uğur, bereket ve tedaviyi işaret eder. Halk rivayetlerinde Yabanabad'ın, Kese ile Sipahi köyleri arasındaki kaplıcanın bir kurt tarafından keşfedildiği söylenir. Ormanda iyice yükseldikten sonra Sorgun göleti tüm görkemi ile karşımıza çıktı. Burası da adını bir çeşit ince sazdan almış. Sepetçi söğüdü denilen sazlardan hasır ya da sepet örerlermiş. Mitolojik ve masalsı bir rotanın sonunda, yol yorgunluğumu yalnız bir ağacın altında çayımı yudumlayarak çıkardım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/02/pandemi-surecinde-festivalleri-neler-bekliyor", "text": "Yaşanan pandemi sürecinin ardından başlayan yeni normal hayatla birlikte bütün sektörler, yeni düzenlemelere hazırlanıyor. Bunlardan biri de etkinlik ve eğlence sektörü. Dream Sales Machine Başkanı Alper Sesli, yeni normaller kapsamında düzenleyecekleri festivaller hakkında bilgiler verdi. Sesli, Yeni normallerimizle birlikte biz de gerçekleştireceğimiz festivallerde birtakım düzenlemeler yaptık. Gerek kendi tarafımızda gerek dünyadaki örneklerle gerek ESA Event Safety Association yeni regülasyonları ile Sağlık Bakanlığı ve Kültür Bakanlığının yönetmelikleri üzerinde itinayla çalıştık. dedi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/02/sair-ve-yazarlardan-sivas-katliami-paylasimlari", "text": "Tulga Tolun Şatır: Şiddet, hunharca saldırı hiçbir düşünceyi, hiçbir milleti, mezhep ya da dini yok edememiştir. Her zaman daha güçlenerek doğar. Yanan insanları içine almış alevlere Cehennem ateşi, diye bağıranlar aslı bu dünyada, hatta içlerinde olan cehennemden kurtulamadan öleceklerdir. Sonrasında nereye gittiklerine dairse hiçbir fikrim yok. Düşünceleri için Sivas'ta canını verenleri hüzünle anıyorum. Mustafa Ergin Kılıç: Ne kadar da sessizsiniz. Halen sessizsiniz. Bugün de çok sessiz kalacaksınız. Çıtınız çıkmayacak. Umursamayacaksınız. Kılınız kıpırdamayacak. Demek insan insanı yakınca kendi sessizliğinde böyle boğuluyor! Onca cana kıydınız, onca aileyi yıktınız, onca insanı çaresiz ve yalnız bıraktınız. Ne kadar da sessizsiniz. Çaylar dere olmuş, dereler nehir. Delirmiş gibi akmıyorlar, delirmişler. Dağlar ayaklanmış; insanların arasına sokaklara, caddelere karışmış. Ben bir kaç dağ gördüm hiç kalmamış! O günden bu güne insanların elleri, yüzleri, gözleri kırışmış. O günden bu güne bebekler genç kız, genç delikanlı olmuş. Siz sessizsiniz. Hala sessizliğinizi koruyorsunuz. Yıllarca yanlışı, yalanı, talanı, kanı, kini koruduğunuz gibi. Bunların çevresine barikatlar ördüğünüz gibi. Kimselere dokundurtmadığınız gibi! Yahu, ya huuuuu, bütün ormanlar yanmış diyorum. Bütün ağaçlar yaralı. Hani helikopterleriniz, uçaklarınız vardı. Bu uçsuz bucaksız yangın için. Bir söndürme helikopteriniz, bir söndürme uçağınız kalkamadı mı ey devlet! Yanan mı? İnsandı, evet insanlardı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/13/bakis-acisi-baris-erdogan", "text": "Herkes kendi yarasından söz eder, başkasının acısını çeker. Herkes yarasını saklar, ama yara izinden kurtulan tek kişi yoktur. Ovulmayan bedenin ağrısından insan nasıl kurtulamazsa merhem görmeyen yaradan da kurtulamaz. Merhem sözdür, dertleşmedir. Bilinmesi gereken şu: İnsan taşıyacağı kadar ağrı taşır. Bir bedene misafir yaranın neştere boyun eğdiği çok görülmüştür de ruhun yarasına cümle tabiplerin merhem olamadığı, yaranın daha büyük uçlar verdiği çok görülmüştür. Sanat mükemmel bir neşterdir. Bir dize içacılarımızı damıtır, bir nota kuruyan bir dalı yeşertir, bir renk bütün kederleri örter. Bir eski şarkının ipinde hüzün kurutur, bir siyahta keder boğarız. Kazancakis'in 'Ağlamayın, bağırmayın, acı hafiflemesin.' cümleleri ruhumun zehri iken Fuzuli'nin, 'Aşk derdiyle hoşem el çek ilacumdan tabib / Kılma derman kim helaküm zehri dermanundadur' dizeleri panzehri oluverir. Barış Erdoğan'ın Bakış Acısı adlı denemeler kitabını yeni bitirdim. Sıcağı sıcağına da aktarmak istedim düşüncelerimi. Nelerden söz etmiş usta bu yapıtında? sorunuza Nelerden söz etmemiş ki! olurdu yanıtım. Türk ve dünya yazarlarından tutun da edebi türler ve sanatlara, sözcük incelemelerine... her şeyi bulabiliyorsunuz Bakış Acısında. Okurken kendi bilgilerinizi yokluyor, bilmediklerinizi ustanın yol göstericiliğinde araştırıp öğreniyorsunuz. Bunca bilgiyi, cümleyi, şiiri, özlü sözü bir araya getirip bunları şiirsel bir dille sunumunun hayranlığı içerisinde her cümlede konaklayıp tadını çıkarıyorsunuz Bakış Acısının. Kitaptan çok daha fazla şey sunmak isterdim ama Bakış Acısı anlatılmaz okunur ve tıpkı Montaigne'nin Denemeleri gibi başucunuzdaki yerini alır. Emeklerinize sağlık Barış Öğretmenim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/14/adalet-agaoglu-yasamini-yitirdi", "text": "Türk edebiyatının önemli ismi, yazar Adalet Ağaoğlu yaşamını yitirdi. Boğaziçi Üniversitesi'nden yapılan açıklamada, Edebiyatımızın büyük ismi, Boğaziçi Üniversitesi Fahri Doktora sahibi değerli yazar Adalet Ağaoğlu'nu kaybettik. Eserleriyle her zaman yaşayacak açıklaması yapıldı. Adalet Ağaoğlu, 13 Ekim 1929 tarihinde Ankara'da doğdu. Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu ve tek kızıdır. İlkokulu Nallıhan'da okuduktan sonra 1938 yılında Ankara'ya yerleştiler. Ortaokul ve liseyi Ankara Kız Lisesi'nde tamamladıktan sonra 1950 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Edebiyata ilgisi lise yaşamında şiirlerle başladı, kısa bir süre sonra oyun yazarlığına yöneldi. İlk defa 1946'da Ulus gazetesinde tiyatro eleştirileri yayımlayarak yazarlığa başladı. 1948-50 arasında Kaynak Dergisi'nde şiirleri yayımlandı. TRT'de çeşitli görevlerde bulundu. Tiyatro oyunları, roman ve öykü de dahil olmak üzere farklı türlerde çok değerli eserler verdi. TDK Tiyatro Ödülü, Sait Faik Hikaye Armağanı, Sedat Simavi Edebiyat Ödülü, Orhan Kemal Roman Armağanı, Madaralı Roman Ödülü, Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Lebon Kültür Merkezi Edebiyat Ödülü, Aydın Doğan Roman Ödülü, Erdal Öz Edebiyat Ödülü gibi çok değerli ödüllerin sahibi oldu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/14/ayse-ozgur-aydogan-sair-ve-yazarlara-sinemayi-sormaya-devam-ediyor", "text": "Sinema, kendisinden önce var olan; edebiyat, resim, müzik, heykel, gibi sanat dallarının hepsiyle iletişim içindedir. Ancak sinemanın diğer sanat dalları içerisindeki en güçlü bağı edebiyat iledir. Bugüne kadar pek çok klasik roman ve öykü sinema filmi haline getirilmiştir ki ben en çok onları severim. Elbette sinema diğer sanat dallarından biraz farklıdır. Sinemadaki en önemli fark harekettir. Ayrıca sinemada her şey şimdiki zamanda, filmin izlendiği sırada olur ve nesnelerle insanlar somut görünümleriyle perdede belirir. Bu nitelikleriyle sinema, tüm dikkatini perde üzerinde yoğunlaştırmış olan izleyiciyi kendi içine alan bir gerçekliğe sahiptir. Sinemanın şiirle de sanıldığından daha yakın bir ilişkisi vardır aslında. Bazı filmlerde şiir kullanımına şahit oluruz ki; nedense yabancı filmlerde daha çok karşıma çıkıyor. Bununla birlikte şiirsel sinema dediğimiz bir kavram var. Ingmar Bergman'ın Yaban Çilekleri'nde ihtiyar adamın kelimeler kullanmadan konuşan bakışları gibi, Yılmaz Güney'in Umutsuzlar filmindeki bütün konuşmasız sahneleri gibi pek çok örnek verebilirim. Bazı sahneler vardır ki insana bir şiiri anımsatır, ya da o şiirin sizde bıraktığı duyguyu o an size yaşatır. Edebiyat ve sinema arasındaki bu yakın bağdan yola çıkarak şair ve yazarlarımıza bir soru sordum. Sinema, yer gösterir; nereden bakacağımızı ilk planda verir, fakat görüntüler durup demlendikçe yeni bakma biçimleri olgunlaşır algılayan tarafta. Sinema akar, boşluklar üzerinden; bu bakımdan romana benzer. Şiir ise teknik olarak bittiği an, en azından şair cephesinden bakınca 'donmuştur'. Böyle bakınca şiir ile fotoğraf arasında bir yakınlık öne çıkar. Söyleyeceğini söylemiş ve susmuştur her ikisi de. Ben mümkün mertebe film izleyen biriyim, buna rağmen üzerine basılıp geçilmiş, tenhada açmış bir çiçek kadar etkilememiştir yazdıklarımı sinema. Oturup şu filmden birkaç dize çıkartabilir miyim diye izlediğim film olmamıştır, fakat bunu hakkıyla yapan kimi arkadaşlarımız da var. Çığlık atmadan, bağırmadan, jest ve mimiklerin arkasına düşüp doğallığı zehirlemeden ortaya çıkan oyunculukla saf şiir arasında elbet bağlantı kurulabilir. Nasıl ki iyi bir şiirde, o şiirin yazıldığı dilin serüvenini, boy attığı toprağın bir biçimde atmosferini yani 'gelenek' dediğimiz o büyük suyu görebiliyoruz, sinemada bu olmuyor, gelişen teknik koşullar, yığılarak gelmiş, sinema geleneğinin izlerini taşıyan nostaljiyi yok etmiş durumda. Nostaljinin yok edilişi bir zafer mi, tartışılır. Benim için sinema görsel bir öykü şölenidir. Bir sinema filminde ne kadar iyi kurgulanmış ve sağlam betimlemelerle desteklenmiş öykü konu edilirse filmde o kadar kalıcı ve eğitici olur. Bütün bunların yanında eğlendirici niteliğini de unutmamak gerek. Ben öykü ve romanlarımda özellikle betimlemeler yaparken sinemayı da düşünürüm. Sinematografi denen o görselliğin okuyucularımın zihinlerinde de gerçekleşmesini çok isteyerek yazarım betimlemelerimi. Çünkü benim için bir insan yüzü, ya da çiçekli bir tarla betimlemesinin okuyucudaki kalıcılığıyla yapıtımın edebi kalıcılığı eş değerlidir. Temelde, insanlık halleri, sosyal yapı ya da yapıt, yaratım, sanat, çağdaş sanat üzerine düşünen, bunu yaparken de estetiği ve onun sınırlarını yoklayan ya da onu yıpratan bir anlatımı, incelikli bir sinematografiyi ıskalamayan filmler izlemenin peşindeyim. Bu türden filmleri bulmakla, onların arasından incelemeye, yakından bakmaya, seyretmeye, üzerine düşünmeye değer bulduklarımı bir kenara ayırmakla geçirdiğim zaman, yorucu gibi görünse de, çok kıymetli ve keyifli benim için. Yazdıklarıma sirayet etmediklerini söylemek sinemaya harcadığım mesaiye haksızlık olur; en başta da kendime haksızlık etmiş olurum. Sinema sanatının hikayeyle, ışıkla, kurguyla, sesle, kolektif çalışmayla yapıp başardıklarını çok önemsiyorum. Şiir yazmak da bir nevi zihnimde gezdirdiklerimin, biriken her türden yönetimi belki de. Beğendiğim filmleri defalarca izlemeyi, incelemeyi, beğendiklerimin peşinden gitmeyi sevdiğimi söylemeliyim. Ortaya çıkardıkları yapıtlarla beni etkileyen yönetmenlerden, senaristlerden, görüntü yönetmenlerinden, ses tasarımcılarından dersler çıkarıyorum galiba farkında olarak ya da olmadan. Sürekli aynı hapları alıp uyuşmak değil tabii kastettiğim; daha çok yüzümde dolaşmasını sevdiğim rüzgarı çoğaltmak. Bu yüzden yazdıklarım -diğer disiplinlerin yanı sıra- sinemanın da etkisiyle suyun yüzünde akışkan imajlar, sesler, deneyimler, kurgular peşinde."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/15/nazli-yildirim-yazar-ozge-dogarla-konustu", "text": "Nazlı Yıldırım, Yazar Özge Doğar'la 'Aynadaki Sır' ve yaşama dair diğer konular hakkında konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/16/tezer-ozlunun-yasamin-ucuna-yolculuku-ustune", "text": "Edebiyatımızın çok erken kaybettiği yazarlarından biri olan Tezer Özlü, dünyaya bakış açısını, Cesare Pavese'nin metinlerinden alıntı yaparak ilişkilendirip açıklamaya çalıştığı bir eser; Yaşamın Ucuna Yolculuk. Okurken derinlerinize doğru bir yolculuğa çıkacağınız için kendinizi hazır tutun. Özlü, 1983'te Bir İntiharın İzinde adıyla eseri Almanca yazmış 1984'te Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla Türkçeye çevirmiştir. Eser 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü kazanmış. Özlü, insanın kendisiyle olan mücadelesinde bazen soluk aldırıyor bazen soluk tıkıyor. Bazen yaşamın ağırlığına taşlar yüklüyor, olmuyor yaşamı ve ölümü aynı anda denemeye kalkışıyor. Kitabı okudukça kitabın başlığı gibi uçlarda gezindiğinizi hissediyorsunuz. Var oluşsal sancıyı iç dünyasına yaptığı yolculukta sözcüklere dönüştürmüş. insan hiç geçmesin istiyor varoluşu. Özlü'nün içinde var olan bu duyguyu kabuk bağlayan yaranın kaşınmasına benzetiyorum. Bu tatlı ve acı kaşınma hissinin sonlanacağını, yaranın iyileşeceğini biliyor. Belki de ölüm onun için bir iyileşme halidir. Kafka'nın mezarı başında böyle düşünürken bile Özlü aslında yaşamak zorunda kaldığı dünyayı unutamadığını vurguluyor. Özlü yaşama zorunluluğunu duvarlarda, yeşilde, şehirlerde, yüzlerde, sessizliklerde, sınırlarda, sınırsızlıkta, baktığı her yerde gören birisi. Spinoza, duyguyu; var oluş gücünün artış ve azalışına bağlar. Özlü tüm duyguların kaynağının var oluş gücüne bağlı olduğunun farkındadır ve bu güce bir beden aramaktadır; dışarıda ve içerde, ölü ve canlı bir beden. Özlü dünyayı tanımaya çalışırken tanımların yetersiz kalacağını düşünür, çünkü tanımın sözcükten öteye geçemeyeceğini bilir. oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. derken belirttiği gibi o zaten tanımın içinde olduğumuzu bilir ve tanımın dışını kurcalar bu nedenle cümlelerini kurarken anlamlarını taşırır. Bazen anlamsızlık içinde bulunan dünyaya bir anlamsızlık daha yükleyerek aktarır gördüklerini. Özlü yalnızlığın ağırlığını yine kendisiyle paylaşan yazardır. Her sonun yalnızlıkla biteceğini, ölümün ancak yalnız yaşanabileceğini, yaşamın ancak yalnız ölünebileceğini sezen ve kitabın her cümlesinde sezdirendir. Özlü kitabında çocukluğuna duyduğu özlemi de aktarmaktadır. Yaşamını gitmekle anlatırken aslında çocukluğundan da gitmiş ve ayrılmıştır. Hep çocukluğunun geçtiği Ege kıyılarına, yüzmek istediği buğday tarlalarına dönmek istemektedir. Kentin bunaltıcı havası, kentin duvarları, betonları ona çocukluğunun korkularını anımsatır. Özlü duvarlarla savaş içindedir. Hem zihinlerdeki duvarlarla hem gönüllerdeki duvarlarla hem de kentin duvarlarıyla savaş içindedir. Öncelikle kendinin duvarlarını yıkmaya çalışır. Duvarların ardındaki Özlü'nün peşindedir. Özlü hiçbir engeli veya sınırı veya duvarı kabul etmez. Onun tek bir sınırı vardır; kendi sınırları içindeki sınırsızlığı. Sınırları aşıp gider, durmadan gitmektedir Özlü veya durmadan gitmektir Özlü. Özlü hiçliğe doğru gitmektedir, o hiçlikten gelip hiçliğe doğru giden yolu cümlelere dönüştürür. Kendi içine doğru giden hiçlik yolunu takip eder, bu yol düz değildir tepeleri olan bir yoldur, çıktığı tepelerden hızla kendinin bilinmeyenine doğru inmektedir. Hiçlik bilinir mi? Hiçlik bilinirse hiçlik olur mu? Gibi sorular aklıma takılırken Özlü hiçliği bilmeyi dener. Özlü kendine inişte toplumun dayattığı yaşam biçiminden, toplumun sahip olmak istediği emellerden, toplumun nihai amaç diye benimsediği şeylerden, toplumun başarı anlayışından, toplumun namus anlayışından, toplumun akıl anlayışından uzaklaşmıştır böylelikle kendini var edecektir. Toplumun dayattığı yaşam biçimine mecburen uysa da bu yaşam biçiminin ancak içindeyken reddedilebileceğini düşünür. Özlü evliliği toplumsal düzenin yanlış kurumları olarak nitelendirse de üç kez evlenmiştir. Yanlış kurumların, yanlış düzenin içindedir ama direnmeye, var olmaya çalışır. Ne evliliğin, ne iyi bir konutun, ne düzenli bir işin, ne başarının peşindedir o ancak kendi peşine düşmüş kendini var etmeye çalışan birisidir. Kitap içsel konuşmalarla yazılmıştır. İmgelem gücü yüksek, şiir diline yakın bir anlatım tarzı benimsemiştir Özlü. Kitabın bazı yerlerinde konu geçişlerini çağrışımlarla sağlar. Kurgu yoktur, kendi iç dünyasını dışarı ile ilişki kurup anlatır. Cümleleri yavaş hazmedilebilecek derinliktedir. 1994'te Van'ın Erciş ilçesinde doğdu. Okul Öncesi Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Daha önce şiirleri Akatalpa, Babylon, Çağdaş Türk Dili, Ekin Sanat, Eliz Edebiyat, İnsancıl, Lacivert, Lirik, Son Gemi, Şehir, Şiiri Özlüyorum, Yelkensiz dergilerinde yayımlandı. Metinde yer alan tüm tırnak işareti içindeki alıntılar Yapı Kredi yayınları tarafından basılan Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı kitabına aittir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/18/goksu-n-cakirdan-baris-inceyle-soylesi", "text": "Barış İNCE: Samimi bulunduğunu düşünüyorum. Aslında bir ilk romanda olabilecek eksikler mutlaka vardır fakat okur bu kitabın arkasında durdu. Okur bir şekilde kendinden bir şeyler buldu isimsiz kahramanımızda... 10 baskı yapan bir ilk roman başka türlü açıklanamaz sanırım. Üstelik popüler kültür ürünü bir kitap değil, ben de bir popüler kültür ikonu değilim. Yani beklediğim bir şey değildi. Kitapseverler birbirine önerdi, bu şekilde yayıldı. B. İ: Sarsıntı romanımı Çelişki'den farklı değerlendiririm. Çelişki'de tüm biriktirdiklerimi, anlatmam gerekenleri anlattım ve kurtuldum diyebilirim. Sarsıntı'da ise çok çalıştım. Dil, üslup, tema, izlek, mekan hepsi bir bütünlük içerisinde olmalıydı. Özgün bir hikaye de vardı gerçek hayata dayanan. Bu kısmı çok araştırdım. Ayrıca iki ayrı masal yazdım. Kurgudaki sarmalı mekanlara, eşyalara yedirdim. Kendi adıma çok emek verdim. Bunun görülmesini beni mutlu etti. Tabii ödül aldıktan sonra daha bir dikkatle inceleniyor roman, bu da olağan. Ancak kimlerin eleştirdiği de önemli. Yani siyasi rekabet nedeniyle ya da kişisel nedenlerle bir gıcığı olup da alayım şunun romanını bir güzel benzeteyim diyenler de oldu. Olacaktır. Benim baktıklarım ise edebiyata gerçekten yıllarını vermiş ustalardır. Onları da yazdıkları dergilerden, kitap eklerinden takip ediyorum. Kendini pazarlama blogları ya da twitter trolleri çok ilgi alanıma girmiyor. B. İ: O alıntıyı Sarsıntı kitabındaki Levent karakteri günlüğüne not düşüyor. Levent sosyoloji mezunu, okumayı yazmayı seven biri ama ideolojik bir ekseni yok. O yüzden farklı farklı kesimlerden o an kendisine hitap eden sözleri alıyor. Bu sözü de not aldığında yeni kararlar vermenin arifesinde olduğunu görüyoruz. Ben bu sözü sevdim. Bir arayış ifadesidir. Edebiyat bir arayış benim için. B. İ: İkisinde de kırılgan özellikler var. Çelişki'deki kahramanımızda bu kırılganlık çocuksu ve kimi zaman komik bir asabiyetle kendini gösteriyor. Levent ise içine kapanıyor, siniyor ama aynı zamanda içinde intikam biriktiriyor. Çelişki'deki kahraman kimseye zarar veremez ama Levent daha farklı. Sükuneti korkutucu... Bir diğer ortak özellikleri ise kişiliklerinin bölünmüş olması. B. İ: Bir çocuk kitabında mutlaka dil ve teknik farklı olmalı. Bu konuda çocuk edebiyatı ile ilgili iyi bir araştırma yapmak gerekiyor. Çocuğun kendi düşünsel ve duygu dünyası içerisinde didaktik olmadan, mümkün olduğunca anlatmayıp göstererek yazmanız gerekir. Çocuğun sözcük bilgisini hesaba katan ama dağarcığını geliştirmesine katkı sunan bir yöntem izlemelisiniz. Eğer bu anlamda ciddi çalışma ve araştırma yapmazsanız, çocuk kitabı da olan bir yazar olarak kalırsınız. B. İ: Üç roman da kıyı romanıdır. Hem kıyıda geçer hem de kıyıda kalmış kahramanları anlatır. Ama coğrafya olarak birebir aynı değil. Çelişki İzmir'in Ürkmez bölgesinde geçerken Sarsıntı ise hayali bir adada geçiyor. Adayı yaratırken tabii ki Bozcaada'dan ilham aldım çünkü gerçeklikten yola çıktığım istismar vakası orada geçmişti. Çelişki'nin mekanları ise hafızamın taze olduğu dönemlerde yaşadığım yerlerden seçildi. B. İ: Kimi zaman kafanızda bir karakter belirir ve onun üzerine hikayeyi kurarsınız. Kimi zaman da hikaye önce gelir ve o hikayeye uygun karakterler yaratırsınız. Çoğu zaman bu süreçler birbirini doğurur, yaratır. Yazarın daha iyi tanıdığı karakterler yaratmaya meyilli olması anlaşılır bir durum. Ancak yazar olmadığı kişileri de yazabilmek zorunda... Bu da gözlem ve empatiyle mümkün. B. İ: Evet edebiyatı diğer sanatlar arasında öne çıkaran en önemli nokta empati yeteneğini geliştirebilmesidir. Bu sadece yazar için değil okur için de benzer. Farklı hayatları, farklı kültürleri, gelenekleri, hisleri edebiyatla tanıyoruz. Bu da başkasının gözünden hayata bakma yeteneğimizi geliştiriyor. O yüzden yazar adayları etrafı iyi gözlediği kadar iyi bir okur da olmak durumunda. Hem cümle yapılarını kavramak, sözcük bilgisini geliştirmek hem de empati yeteneklerini artırmak adına... Gözlem gücümüzü artırmak için hayata hep sıfır noktasından bakmalıyız. Yani ilk kez bakıyor gibi, bir çocuğun gözünden, tanımaya çalışarak... Bu bizi geliştirecektir. B. İ: Yazmak sancılı bir süreç ama metin okura ulaştığında sözcüklerin başkalarına dokunduğunu görmek müthiş... Yazıyı üzerinde bir ahşap oyma ustası gibi titizlendiğinizde sonuçta ortaya çıkan üretim büyük bir tatmin duygusu veriyor. Bu hisler hayatımı zenginleştirdi. Tabii gazetelerde, dergilerde, kitaplarda yazdıklarım bana insanları daha iyi tanıma fırsatı da verdi. Hem okurları tanıdım hem de yeni karakterler yarattıkça insanı daha iyi anlamaya çalıştım. Hem birbirimizden çok farklı olduğumuzu hem de çok ortak yönümüz olduğunu gördüm. Türk edebiyatına katkılarınızdan ve bu güzel söyleşiden dolayı size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/27/semrin-sahinden-kitap-ve-film-onerisi", "text": "- Mülksüzler Ursula K. Le Guin Ursula K. Le Guin'in 1974'te yazdığı Mülksüzler'in ülkemizde yayınlanması 1990'ları bulur. Bu bilim kurgu romanda Le Guin bambaşka bir evrende iki farklı gezegende geçen ütopik bir dünya yaratır. Kitabın en önemli özelliği anarşizmden beslenmesidir. Kapitalizm, bireycilik, devlet, aile, feminizm gibi birçok konuyu temel alır roman. Okumayanların okuma listelerinde öne çekmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. 1949 yılında yazılan absürt tiyatro eseridir. Sürekli gelmesi beklenen Godot bir imgedir oyunda. Çoğunluğun kanısına göre de tanrı imgesidir. İngilizce God ve İdiot sözcüklerinin birbirine ulanmasıyla Beckett'ın karakter yaratımıdır Godot. Anlatım incelikleri üzerine ve imgelerin altında yatan manalar açısından da durup düşünülmesi gereken bir oyun. Thomas Bernhard'ın 1963 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Don. Aynı yıl Bremen Özgür Şehir Edebiyat ödülünü kazandı. Bu ilk romanı diğer kitaplarından çok daha sonra Türkçeye çevrilmiştir. Roman, Schwarzach'ta tıp eğitimi alan bir öğrencinin, yanında staj yaptığı asistan tarafından Weng köyüne gönderilmesiyle başlar. Burada gözlemeye geldiği ressam Strauch, Bernhard'ın düşünce ve dil oyunlarının somutlaştığı bir kahraman olur. Aile hukuku ve çocuk hakları üzerine yazılmış harika bir kitap. Ünlü hakim Fiona Maye evliliğinde büyük bir kriz yaşamaktadır ve nöbetçi olduğu bir gece acil bir dava için evinden çağrılır. Adam Henry on yedi yaşında bir lösemi hastasıdır ve aldığı ağır kemoterapiler nedeniyle kan nakline ihtiyacı vardır. Ama Adam ve ailesi Yehova'nın Şahitleri'ne mensuptur, kan nakli onlar için günahtır. Hastane yönetimi ve ailesi arasında yaşanan anlaşmazlıkta Fiona Maye son kararı verecektir. Dini dayatmaları, yasaları, evlilik hayatını sorgulayıcı müthiş bir roman. 1951 Kore Savaşı'nın ikinci yılı, ailesinin tek oğlu olan Marcus Messner çalışkan, itaatkar ve geleceği parlak bir Yahudi gencidir. Babasının üzerinde kurduğu baskı nedeniyle ailesinden uzakta üniversite eğitimi almak için Ohio'daki Winesburg Üniversitesini tercih eder. Ailesiyle başladığı öfkeli hali bütün çevresini sarar. Kitabı okurken öfke kavramı üzerine de derin düşüncelere dalmamak elde değil. - Çavdar Tarlasındaki Asi 2017 - Paris'te Gece Yarısı 2011 - Çalıntı Hayat 2012 - Saatler 2002 - Kuzgun 212"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/07/29/hindistandan-yukselen-ses-glass-house-festivali", "text": "Hindistan, Türkiye, ABD, BAE, İngiltere, Galler, Avustralya, Bangladeş, Pakistan dahil 17 ülkeden şair, akademisyen, müzisyen ve sanatçıdan oluşan yaklaşık 100 konuk, bu yıl ilki düzenlenen Glass House Festivali'nde (23-26 Temmuz) buluştu. Bangalore merkezli olan uluslararası çevrimiçi festival, 1999'dan beri sanat ve sanatçılar için çalışan ArtMuseum Trust tarafından düzenleniyor. Yumna Hari Singh Jawa'nın festival direktörü olduğu buluşma, bu yıl Rochelle Potkar, Somrita Urni Ganguly, Prateeti Punja Ballal, Aditi Angiras, Chandramohan S. gibi alanında uzman küratörlerle desteklendi. Man Booker, Padmashree, Sahitya Akademi ödülü gibi birçok uluslararası ödüle sahip isimlerin bir araya geldiği buluşmada açık oturumlar, şiir filmi gösterimleri, şiir okumaları, müzik başarımları, yüksek ses gelişine şiir gösterileri yer aldı. ArtMantram Trust'ın kurucusu Jija Harisingh festivale ilişkin şunları söyledi. Şiir, edebiyat, müzik dünyasındaki en etkili seslerden bazılarını bir araya getirmeye karar verdik. Bu mücadeleci sanatçıların mücadelelerine ilişkin için farkındalık yaratmak ve destek toplamak için. Görünen o ki, çağrımız yüreklerine çarptı ve katılan şairlerden aldığımız yanıtlar çok etkileyici oldu. Festivale Türkiye'den katılan şair Nurduran Duman ise İngiliz Tiffany Atkinson, Galli Natalie Ann Holborow ve Amerikan Eleni Sikelianos yer aldığı İtaatsiz Kadınlar: Bugün Feminist Şiir açık oturumunda, hem günümüz şiir dünyasındaki kadının yeri hakkında görüşlerini dile getirdi hem de sorunlara ilişkin aydınlanmanın malzemeleriyle önerilerde bulunduğu şiirlerinden örnekler sundu. Etkinliğin küratörü Somrita Urni Ganguly ise Kadınların okumaya cesaret ettikleri için hala başlarından vurulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kadınlar bedenleri, arzuları ve yaşamları hakkında yazmayı seçtikleri için hala zulüm görüyorlar. Bu açık oturumda bu dört özel şairle özünde hala ataerkil olan bir endüstride ve toplumda kadın olmak hakkında ve itaatsizlikleri adına kadınların ne kadar bedel ödemesi gerektiğini konuştuk diyerek oturumun amacına ulaştığını, ulaşmasını dilediğini belirtti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/06/dasdas-acik-hava-ve-avludaki-etkinliklerine-agustos-ayinda-devam-ediyor", "text": "DasDas, geçtiğimiz ay başladığı Açık Hava ve Avlu'daki etkinliklerine Ağustos ayında hız kesmeden devam ediyor. Tiyatro oyunlarından, DJ performanslarına birbirinden farklı etkinliklerle DasDas bu ay da çok renkli bir programla hem çocuk hem de yetişkin ziyaretçileriyle buluşacak. DasDas sosyal mesafe kuralları ve önlemler çerçevesinde hazırlanan oturma düzeni ile kapılarını geçtiğimiz ay açtı. DasDas, Ağustos ayında da Açık Hava ve Avlu'da gerçekleştirilecek olan çeşitli etkinliklerle ve DasDas Mutfak'ta sunulan lezzetli menülerle ziyaretçilerine keyifli günler yaşatmaya devam edecek. Tiyatroya aylarca hasret kalan sanatseverler bu ay da DasDas'ın sevilen, kapalı gişe oyunlarından 'Güle Güle Diva', 'Timsah', 'Çok Satanlar' ve 'Joseph K.'yı izleme fırsatı yakalayacaklar. Sosyal mesafe kurallarına dikkat edilerek hazırlanan oturma düzeninde açık hava alanında gerçekleştirilecek olan performanslar izleyicilere aylardır özlenen tiyatro atmosferini tekrar sunacak. Bunun yanında, 2017 yılında prömiyer yapan ve izleyicinin beğenisini kazanan 'İstila!' oyunu da bu ay DasDas Açık Hava'ya konuk oluyor. DasDas, Ağustos'ta da minik sanatseverleri unutmayarak onlara yaz günlerini keyifle geçirmelerini sağlayacak birçok etkinlik hazırlıyor. 'Uyku Nereye Kaçar', 'Göçebe', 'Pi Hanım'ın Tarifsiz Kurabiyeleri', Astro Ay'a Tırmanıyor', 'Beceriksiz Kralın Öyküleri', 'Bir Zaman Üç Zaman' gibi birbirinden eğlenceli çocuk oyunu bu ay DasDas'ta minik misafirlerini bekliyor. DasDas, İstanbul'da bir sahne, konser salonu ya da restoran değil; sahne ve mutfak sanatlarını aynı çatıda harmanlayan fonksiyonel bir sosyal yaşam alanı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/07/behcet-necatigil-siirinin-felsefesi-yapilabilir-mi", "text": "Garip ve İkinci Yeni dönemlerinden sonra Behçet Necatigil'in geliştirdiği iki ilke, günümüz Türkiye şiiri eleştirisinde sürekli gündemde tutuldu ve neredeyse birer ölçüt haline geldi. Bunlardan ilki politik strüktürün, dil kavramının ve dilin tininin esas alınması; diğeri ise şiir tarihinin bir felsefe malzemesi olarak kullanılmasıdır. Bu ilkeler Behçet Necatigil için ne ölçüde geçerli? Dil kavramı, şairler ve edebiyat kuramcıları için daima felsefenin temel çıkış noktası olmuştur. Behçet Necatigil içinse dille kurulacak ilişki çok bireysel bir boyut taşıyor. O, antropoloji kavramını işleyerek 'dil'i bilimsel bir yaklaşımla kategorize etmeye çalışmıştır. Behçet Necatigil ile tanıştığımız dönemde sözünü ettiğim ilkeleri ondan öğrendim. Ancak Behçet Necatigil'in beni en çok etkileyen özelliği, adeta çevresine enerji yayan karizmatik kişiliği oldu. Bu, dil kavramı konusundaki düşüncelerimin gelişmesini sağlayan ve şiir anlayışımı bileyen bir etki oldu benim için. Dil kavramı konusundaki düşüncelerimde Behçet Necatigil'den etkilendiğimi söylerken sadece biçimsel özelliklerle ilgilenmediğimi de kastediyorum. O, dili olabildiğince geniş bir kapsamda ele alıyor, bu açıdan dil kavramının sınırlarını genişlettiğini söyleyebilirim. Dilin görülebileceği, hissedilebileceği ve algılanabileceği farklı biçimleri bir araya getirmeye çalıştı. Ayrıca Behçet Necatigil ile karşılaştırıldığında, benim deneyimlerimin tamamen farklı bir arkaplanı var. O; Jacques Prevert, Wallace Stevens, T. S. Eliot, Ezra Pound, Baudelaire'den etkilenmiştir. Bense bambaşka imgelerle yüklü olan Arthur Rimbaud'dan, özellikle de Nazım Hikmet'den etkilendim. Başlangıçta imge, Behçet Necatigil için birdenbire ve nasıl olduğunu bilmeden ortaya çıkıp sonra kişisel deneyimleriyle birleştirerek bir kolaj yapar gibi şiirine katmaya çalıştığı bir motifti. Daha ilk şiirleri üzerinde çalışırken mitolojiden ve mitolojideki imgelerden söz etmeye başlamıştı. Hem bireysel deneyimlerinin hem de kültürel geleneğinin büyük bir bölümünün izlediği Batılı şairlerden, onların politika ve dil deneyimlerinden oluştuğunu kabullenmek gerekiyor. Bence bu dizeleri birbirinden ayırmak olanaksız. Dizelerin bütünle kuracakları ilişkilere çok daha geniş açıdan bakabilmek, benim çalışmalarımın merkezini oluşturuyor. Behçet Necatigil, şiirini çözümlemeyi tasarlarken elimin altında bulunabilecek tüm ögeleri kavramak, felsefenin içine çekmek ve bir tür araştırmacı, deneysel yaratı süreci içine katmak gerekiyor. Örneğin kör bir gül imgesini ele aldığımda, bu imgeyi kör bir gülün üretim yöntemi ile ilişkilendirmeye çalışıyorum. Böylece gerçek bir gülü oluşturan parçaları incelemeye koyuluyor ve bunu bozmaya çalışıyorum. Çünkü niyetim başlangıçtaki kör bir gül imgesine geri dönmek değil, o gülün farklı ögelerine geçebilmektir. Farklı dillerde, farklı felsefe koşulları etkin oluyor ve her şiire kendi özel niteliklerini veriyor. Benim için önemli olan, her şiir için en uygun dili bulabilmektir. Eğer mümkünse felsefi süreçler, benim yarattığım durumları tamamlayacaktır. Yepyeni görüşler oluşturmak gibi bir niyetim yok; mevcut başlangıçları sürdürmeyi ve böylece ifade yerindeyse felsefi süreci tamamlamayı istiyorum. Bu şiirdeki topografik koşulları değerlendirince biçim önceden belirlenmiş bir kipin değil, bir arayışın ürünü olarak çıktı ortaya. Dışarıdan değil, içeriden yaratılmış bir figürü temsil eden, doğaya uzanan büyük imgeli bir biçim oluşturuldu. Aslında bu şiir, kendi koşulları içinde değerlendirilince T. S. Eliot gibi bir şairin tasarladığı dev felsefi formların anlayışına benzetilebilir. Anıtsallığı ve yazınsal referansları ile ilk okuyuşta modern, öncü bir dönemin ilericiliği ile özdeştiriliyor olsa da şiir, dilin kendi öznelliğinden gelişen yapısıyla sorgulayıcı bir nitelik taşıyor. Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında günümüz Türkiye şiirinde bir çelişki olduğu kesindir. Biz, Behçet Necatigil'in bir şair olarak felsefeyle ilişkisine değinelim. Hepimiz biliyoruz ki felsefeyle şiir arasındaki temel fark, şiirin belli bir işlev taşımamasıdır. Şairin felsefeye olan ilgisinin kaynağı, şiirin dolaysız ve beklenmedik deneyimsel değerler yaratabilme özelliği olabilir mi? Behçet Necatigil'in şiiriyle felsefe arasında birçok bağlantı olduğu kesindir. Başlangıçta bu bağlantıları yadsıyordum. Sonra fark ettim ki felsefeyle şiir arasındaki kategorik ayrımlar, aslında temsil eyleminin kendisine dayanmıyor. Günümüz Türkiye şiirinde kendimizi içinde bulduğumuz değişimlerin bir sonucu da zanaat geleneğinin yitirilmesi oldu. Artık yazdığımız her yeni şiirde, her şeyi baştan yaratmak zorundayız. Günümüz Türkiye şiirinde hiç görülmediği kadar fazla sayıda kötü şiir olmasının nedeni de budur. Peki, Behçet Necatigil şiirinin felsefesi yapılabilir mi? Bu soruya anında olumlu ya da olumsuz yanıt getirilebileceğini sanmıyorum. Bunun nedeni de her iki terimden ne anlaşıldığıyla yakından ilgilidir. Bu yazıdaki temel savı, baştan belirteyim önce: şiir nasıl tanımlanırsa tanımlansın, belirli bir tarih konjonktüründeki diğer toplumsal belirlenimler göz önünde tutulmadan bağımsız bir değişkenmiş gibi görülerek onun zorunlu olarak doğuracağı bir felsefeden söz etmek olanak dışıdır. Bununla birlikte insanlığın düşünsel faaliyet türlerinden biri olan felsefe, her çağda her şey ve hiçliği kucaklamaya sürekli yöneldiği için şiirin insan yaşamındaki yeri hakkında yargılarda, teorik müdahalelerde bulunabilir. Nitekim belli başlı felsefeciler ya da felsefeci olmadıkları halde felsefe yapmaya oturan düşün insanlarının bu tür müdahalelerde bulunduklarını hep izlemekteyim. Bu yazıda, bu tür girişimin insan varlığı için önemini ve sınırlarını belirli örnekler yardımıyla açıklamaya çalıştım. Yazıda genel okur yanında özelde şiir pratiği içinde olanlar hedeflenmiş, bu yüzden de şiir üzerine ya da çevresinde bir şeyler yazmış olan şair, eleştirmen, düşünür, felsefecilerin şiiri ilgilendiren konulardan aldıkları örnek ve analojilere öncelik verilmiştir. Burada sürdürülen tartışmanın da bir tür felsefe müdahalesi olduğunu, dolayısıyla şiirin yazınsal uzmanlık alanı ötesinde şiire ilişkin olarak insan varlığına, daha doğru bir ifadeyle toplumsal varlığa yöneleceğini eklemek isterim. Bunun başlıca nedeni de konunun salt bir bilgi sorunu olarak görülmeyip insanın varoluşuyla, toplumsal eylemle iç içe düşünülmesidir. Bu da tartışmayı bilgi kuramından varlık öğretisi düzeyine kaydıracaktır. Zaten ele alacağım felsefecilerin, şiir konusunda söylediklerinin ontolojik nitelikte oluşu da bunu zorunlu kılmaktadır. En azından gündelik düşüncede şiir denilince bu sözcüğün imlediği şeyin açık olduğu sanılır. Çağımız üzerine söylenen beylik düşünce ve yargılara bakılırsa görülmemiş bir şiir egemenliği altında yaşadığımız, insanoğlunun kendi ürünlerinin boyunduruğu altına girdiği, bilgisayarlar çağı tutsaklığının başladığı söylenmektedir. Burada şiir, tümüyle bağımsız bir güç olarak algılanmakta ve dahası dar anlamda araç ve gereçler olarak tanımlanmaktadır. Çoğu bilim insanının kafasında şiir, belirli toplumsal amaçlara ulaşmak için üretilmiş maddi araçlar olarak şekillenmekle birlikte, insanın bilgi ve becerilerini, hatta kullanılan enerji kaynaklarını aynı sözcüğün kapsamı içine alanlar da bulunmaktadır. Bunun da ötesinde örneğin 'erk şiiri'nden söz açan bazı felsefeciler, bu sözcükle her türlü direnmeye karşın 'erk'in etkinliğini sürdürmede gerekli maddi ve manevi kaynakların belirli bir rasyonaliteye göre seferber edilmesi yöntemini kastediyorlar. Kısacası konumuz olan kavram, bağlama göre içerik genişlemesi ya da daralmasına uğramaktadır. Yazımın başında felsefe hakkında örtük bazı yargılarda bulundum, şimdi bunları daha açık ifade edelim. Bu tür bir söylemin, iki anlamda düşünülebileceği öne sürülmüştür. Birincisi insana ve doğaya ilişkin her konuda hemen herkes 'feylesofca' bir tutum takınabilir. Gündelik yaşam ve düşüncenin amorfluğu ve bulanıklığı içinde bireyin kendisi başta olmak üzere insanlık için sorun oluşturan her şey üzerine evrensel ve genelgeçer olduğunu varsaydığımız önermeler öne sürebilir. Bunun yanında acun, insan varlığı ahlak ve estetik hakkında yargılarda bulunabiliriz. Gündelik düşüncenin bereketli topraklarında kökleri bulunmasına ve oradan sürekli beslenmesine karşılık kendisi sanat ve bilim türünden özgül söylemler gibi gündelik düşünceden uzaklaşmış, kendi özgül dil ve önermeler alanını oluşturmuş teorik bir uğraşı, yani felsefe pratiği vardır. Bu ikinci anlamıyla ele alındığında ekonomi, siyaset, kültür/ideoloji gibi toplum pratikleriyle yakından ilişkili ama öte yandan din, büyü, sanat ya da bilim gibi gündelik düşünceden değişen ölçülerde uzaklaşmış düşün faaliyetleriyle de iç içe geçebilen teorik bir disiplinden söz edilmektedir: acunda insanı ilgilendiren her şey üzerine konuşma hakkını sürekli kendinde gören ve kullanan, her tür bilgiyi bünyesine alma eğilimini hep sergileyen ama aslında pratiğin hizmetinde olan bir teorik müdahale biçimi. Aristoteles'e göre felsefecinin görevi, şeyleri bütüncü bir tarzda görmektir. Bunun içindir ki kimilerinin gözünde felsefe, bir boyutuyla bilgi üreten bilimler karşısında her şeyi kucaklamak hevesine düştüğünden hiçliği kucaklar. Kendi tarihi boyunca hep aynı kısır döngü içinde kalmaktan dolayı da tarihsizdir. Bu yalınkat girişten amacım, ister dar ister geniş anlamıyla ele alınsın, felsefenin şiir üzerine konuşma hakkını zaten kendinde gördüğünü, pratik yaşam ve ideolojilerden etkilenerek bu alanda da teorik müdahalelerde bulunduğunu, şiirin kolaylıkla felsefenin söylem alanı içine çekilerek sorunlaştırılabileceğini vurgulamaktı. Böylece diğer alanlarda yapılan işlerin geçerliliği de şairin kendi pratiğinde sınanabilecektir. İsmet Özel'in sözcükleriyle Bu bilgi pratik ile teorinin, akıl yürütmenin çocuğudur. Pratik, yani uygulama ise belirli bir çizim ve tasarıma göre seçilmiş malzemelerle sürekli ve düzenli olarak kol emeği harcanmasını zorunlu kılar. Teori ise ortaya çıkan ürünün oran ilkeleriyle sergilenmesi ve açıklanmasıdır. İsmet Özel, buradan şöyle bir sonuç çıkarmaktadır: teori ve pratik iç içe olmadan şiir icra edilemez. Belirli bir teorik bilgi düzeyine erişmeden, el işçiliğinin ustalıklarıyla yetinmek şairi yetkin kılamayacağı gibi yalnızca teori ve alimlik düzeyinde kalmak da işin özünden çok gölgesinin peşinden gitmektir. Bizim için önemli olan nokta, İsmet Özel'in kişinin doğal yetenekleriyle yetinmeyip eğitime ve belirli öğretilerdeki kuralların kişiye kazandırılmasına eşit ağırlık tanıması değil, onun bu eğitimi nasıl kavramlaştırdığıdır. Doğal yetenekleri olan şair adayı, onun gözünde iyi kalem kullanmayı ve dili bilmek yanında iyi tarih bilgisine de sahip olmalı, gelmiş geçmiş felsefecileri dikkatle izlemeli, müzikten anlamalı, hukukçuların görüşlerini bir ölçüde tanımalı, astronomi ve gökler kuramıyla tanışık olmalıdır. Kendisi bütün bu saydıklarının niçin gerekli olduğunu da nedenleriyle açıklamaya girişiyor. Dil bilgisi için zorunlu olan ve kelime sanatı gibi alana özgü becerileri bir yanda tutacak olursak Aristoteles çapında bir filozofun bile hemen bütün bu alanlarda yıllarca inceleme ve uygulama içinde bulunduğunu söyleyebiliriz. Organizmalar üzerinde deneyler yapıp bitkilerin incelemesinden sınıflandırılmasına, tarihten matematik ve mantığa dek birçok alanda uzmanlaştığını bu vesileyle hatırlatmadan geçmeyelim. Bu ikinci örneği gündeme getirmekten amacım, özgül şiirler gerektiren herhangi bir bilgi-kılgı alanıyla felsefe arasında o zamanlarda henüz kesin sınır çizilmediğinin yeniden vurgulanmasıdır. Kaldı ki felsefe, akademik bir disiplin olmayıp 'erdemli olmak' uğraşısı olarak görüldüğünden kafa ve kol emeği gerektiren her faaliyette yükselmeyi arzulayan her yetenekli kişinin ulaşmaya çabalaması gereken bir idealdir. Nitekim İsmet Özel, felsefenin şiir için gereğine değinirken felsefenin şairi yüksek düşünceli kılacağını, toplumun diğer üyelerine karşı dürüst, kötülüklerden arınmış, nazik ve adaletli yapacağını savunuyor. Bu çok önemlidir. diyor İsmet Özel ve ekliyor: çünkü dürüstlük ve ruh temizliği olmadan hiçbir iş hakkınca yapılamaz. Felsefenin şiir için yararı bununla da kalmaz ustanın gözünde. Eskiden Yunanlıların 'phisiologia' diye adlandırdıkları fizik bilgisinin, dil bilgisi için vazgeçilmezliğine değinen İsmet Özel, bu dalın salt fizik bilginlerinin yapıtları okunarak anlaşılamayacağını, doğanın temel ilkelerinin felsefe yoluyla öğrenilmesinin sonradan ortaya çıkabilecek birçok zararın da önüne geçeceğini savunmaktadır. Ustanın müzik, tıp ve gökler kuramının şairlerce öğrenilmesi gereği üzerine sıraladığı nedenlerin tartışmasına geçmiyorum. Yalnız belirtilmesi gereken nokta, şairin sözü geçen bütün alanlarda iyice derinleşmesinin beklenilmediğidir. Her zanaatin kendi uzmanlaşmış işleyişi ve teorisi olmak üzere iki öğeden oluştuğuna dikkat çekilmektedir. Birincisi o alanda yetişene özgüdür ve İsmet Özel zamanının felsefe anlayışına uygun olarak teorinin bütün bilginlerin ortak malı olduğunu vurgulamaktadır. Metinde açıkca söylenmemekle birlikte İsmet Özel'in teoriyi Yunan felsefesinde episteme olarak adlandırılan sistemli ve doğru bilginin, yani sanı karşıtı bilgi anlamında kullandığı kanısındayım. Bu kanımı güçlendiren bir başka nokta da örneğin Aristoteles'in epistemeyi praktike ve poietike karşısında, varlığın nedenlerinin doğru ve teorik bilgisi olarak nitelemesidir. Felsefenin şiirle ilgisine daha erken bir örnek de Aristoteles'in metafiziğinden getirilebilir. Yapıtının Epsilon, özellikle de kavramlar sözlüğü diye bilinen Zeta kitaplarında sonul neden kategorisini açıklarken sık sık dize yapım sürecini örnek olarak kullanmaktadır. Burada epistemeyi doğru, dolayısıyla bilimsel bilgi olarak betimlemekle kalmayıp onun doğru bilgi olması koşulunu belirli varlıkların ötesinde genel varlık hakkında bilgi, bunun için de varlığın nedenlerinin bilgisi olmasında bulmaktadır. Bunun günümüz felsefesinde epistemolojiden çok ontolojiye yakın bir anlayış olduğunu düşünmek mümkün olmakla birlikte, 18. yüzyıldan beri yapılan bu ayrımın Antik Çağ Yunan felsefesinde pek de kesin çizilmediğini hatırlatalım. Aristoteles'e göre episteme de kendi içinde kademelenmiş gibidir. En yüksek noktası da sonul nedenlerin bilinmesidir. Bu da aslında bugün erek dediğimiz şeyle hemen hemen aynıdır. Kendisi bu noktayı erdem olarak adlandırmakta ve bu teorik düzeyi pratik erdem sayılan phronesisden titizlikle ayırmaktadır. Bu durum aynı zamanda epistemenin felsefe ile özdeşleştiği noktadır ve 'philosophia' sözcüğünü ilk kullanan Pythagoras'ın ona yüklediği dinsel ve ahlaki ağırlık artık geride bırakılmıştır. Unutmayalım ki Aristoteles'in uğraşı, Posterior Analytics'inde yazıldığı gibi kıyas ve ispata dayanmaktadır. Türkçede 'Aristo mantığı' denilen yol, aynı zamanda varlığın varlık olarak teorisidir. Dolayısıyla hep değişen özgül maddi görünüşlerin üstünde 'varlık'ın ölümsüz, kalıcı niteliklerini araştırmaya yöneliktir. Aristoteles, üst düzeye yerleştirdiği bu düşünce düzeyini birincil felsefe olarak adlandırır ki sonraları aynı şeye kimi zaman teoloji, kimi zaman da metafizik denilmiştir. Aristoteles, bu birincil felsefeyi değişen, yani kalıcı olmayan niteliklerin bilgisi saydığı ve ikincil felsefe olarak adlandırdığı 'fizik'den titizlikle ayırmaktadır. Dinin söyleminden bağımsızlaşarak kendi söylemini kurmaya yönelmesine karşın felsefe de bu kez metafizik olarak kendini dinsel ve ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmektedir. Bununla birlikte Aristoteles'in Metafizik'inde şiirin kavramlaştırılması yönünde oldukça önemli ipuçları verilmektedir. Eğer nedenleri açıklayan birden fazla bilim varsa ve her farklı ilkenin bilimi ayrıysa okurun aradığı hangisidir ya da bu bilimlerde usta olanlar arasından incelediğimiz konuda en yetkili olarak kimi kabul edeceğiz? Bir şeyin çok çeşitli nedeni olabilir çünkü. Bir imgeyi örnek alalım. İmgenin ortaya çıkmasına neden olan şeyler sözcük sanatı ile sözcük ustasıdır. Yapılmasındaki nihai neden de onun işlevi, yani ne amaçla kullanılacağıdır. Maddesi hayaldir, biçimi ise tasarlanış ve tanımlanışıdır. Şimdi bu bilimlerden hangisine 'dil' diyeceğimize gelince hepsini bu adla nitelemek akla uygundur. Dil, diğer bilim dallarının köleler gibi karşı çıkamayacağı ölçüde egemen ve yetkili bilgi olduğuna göre erek ve iyinin bilgisi bir tür 'dil'dir. Çünkü diğer şeyler hep ereğin hizmetindedirler. Öte yandan ilk nedenleri ve esas bilinmesi gerekeni ele alan töz bilimin, böyle tanımlandığı sürece 'dil' sayılması uygundur. Burada nedenlerin dört grupta düşünüldüğünü görüyoruz. Nitekim aşağıda ele alacağım Heidegger'in şiir üzerine yazısında da bu nokta üzerinde ayrıntılı olarak durulmaktadır. Yukarıda söylediklerine bakarak Aristoteles'in özgül bilgi edinme yollarını, dil bilgisi karşısında önemsiz gördüğü anlaşılmamalıdır. Çünkü nedenleri açıklama yollarından her biri, 'şeyler' hakkında farklı bilgiler ürettikleri halde bizi 'dil'e götürebilir. Aristoteles'in görüşünce önemli olan, bir şeyin gerçekte 'ne' olduğunu belirleyebilmektir; yoksa yalnızca ona özgü niteliklerin başka şeylerden farklılığını göstermek değildir. Onca töz olarak ifadelendirilen, açığa çıkarılması gerekli tek bir ana varlık vardır ki duyularımızla algılanan, çeşitli bilgi dallarının açıklamaya çalıştığı tekil ana varlıklardan farklı ve daha derin bir kavrayış gerektirir. Nitekim yapıtının bir başka yerinde somut bireylerden başka bir şey olmadığı görüşü benimsenirse hiçbir şeyin bellekte kavramlaştırılamayacağını, her şeyin duyularla algılanabileceğini ama hiçbir şeyin bilimi olamayacağını belirtir. Duyularla algılamanın kendisinin bilimsel bilgi olduğu iddia edilmezse algılanan her şey yok olduğu, değiştiği için sonsuz ve devinmeyen hiçbir şey yok demektir. Sonsuz hiçbir şey yoksa oluş diye bir şeyden söz edemeyiz. Çünkü oluş sürecini geçiren bir şeyin var olması gerekir ki süreçte ortaya çıkan bir dizi şey olabilsin. Dizinin de bir şeyden başlaması gerekir, yoksa hiçlikten hiçbir şey olmaz. Burada karşılaşılan sorunun çağımızda fenomenolojik ontolojinin önde gelen temsilcisi Heidegger'de de süregittiği kanısındayım. Onun felsefe pratiğinde de varlık üzerine sürdürülen bütün tartışma, bu metafizik değişmezliği sürekli değişim ve ölümlülüğün ötesinde yakalama çabası olarak yeniden boy göstermektedir. Şimdi Heidegger'in hemen bütün yapıtlarında tartışmaya yöneldiği varlığın ne olduğu sorusu, 1954'de yayımladığı şiir üzerine yazısı çevresinde ele almaya çalışalım. İlgili yazı, basit anlamda şiirin niteliği üzerine bir tartışma açmaktan çok Heidegger'in bir fenomenolojik ontoloji geliştirme uğraşının uzantısıdır. Yazının esas odağı 'insan'dır; kendini yalnızca olan şeyler düzeyinden çıkararak zaman içi varlık olma niteliğine kavuşturan anlamsız nesnelerin her bir yana dağıldığı, bir boşluk yerine bir simgeler acunu kurarak varlık düzeyinde anlamlandırma yeteneğine sahip olabilen 'insan'. Şairin daha önce dile getirdiği görüşler, postmodern bir tutumla ilgilenmediğini açıkça ortaya koyuyor ama 1950'lerin İkinci Yeni geleneğinden büyük ölçüde yararlandığı söylenebilir. Türkiye şiirinde 1950'ler ve 1960'lar tarih oldu. Bu da onları sadece birer imge olarak kullanabileceğimiz anlamına geliyor. O günlerden beri her alanın dili öyle gelişti ki dolaysız ilişkiler kurmak yetersiz sonuçlar doğuruyor. İmgeler ancak şiirlerde doğrudan kullanılabilir ve hataları, göze batan ayrıntıları kağıt üzerinde yok etmek kolaydır. Oysa bu hayatın içinde olanaksız. Çünkü hayatın içinde imgelerin inşa edilebilmesi gerekiyor. Heidegger'in sorunu varlığın metafiziğini kurmak ve bu amaçla da klasik felsefenin ögeleriyle öznel bir çözümleme getirmektir. Metafizik, felsefe pratiğinin merkezinde olmakla birlikte mantık ve etik gibi felsefe içinde kendine ayrılmış özel bir alana sahip değildir. Heidegger, felsefe içinde özel alanlar kuran bir iş bölümünün anlamsız olduğunu ileri sürmüştür. Onun gözünde skolastik felsefe öğrenimi, hiçbir zaman felsefenin özünü oluşturmaz. Bu nedenle de metafiziği, tarihin felsefe öğretisine getirdiği değişikliklerden uzak tutmak gereklidir. Kendisi felsefe tarihinin her anında ortaya çıktığı için bir anlamda tarihsiz bir soruna yeni bir ontolojik bakış getirmek istemektedir. Hem de 'varoluş'tan yola çıkarak ama ne Husserl gibi 'Kartezyen Ego'ya ne de Sartre gibi 'insan-özne'ye yaslanmaksızın. Varlık denen şeyin zaman dışı olması, varoluşun indeksi olarak 'zaman' içinde bütün varlıklarda var olmasındadır. Bununla birlikte öyle bir varlık vardır ki hem varlık hem kendisi de dahil olmak üzere bütün sınırlı varlıklar hakkında sorular tasarlayabilmektedir. O varlık da insandır. Bu son nokta, kartezyen egonun yadsınması ile çelişiyor gibi görünür. Oysa Heidegger'in Sartre patentli 'varoluşçuluk / hümanizm' denklemini eleştirdiği insan tasarımlarının ufkunu oluşturan acunda, kendinin ve her şeyin özü sayılabilecek varlığı sorgulama yeteneğiyle donanmış olarak geçmişten şimdinin içine fırlatılmıştır. Şimdinin içinden geleceğe yönelirken de bir oluşun, bir sürecin içine girer. İşte bu devingen, akla sahip varlık haline Heidegger burada olmak demektedir. İnsana özgü bu durum, 'acun ve zamanda olmak' yani 'insan gerçekliği'dir. Bu anlamıyla acun, varlıklar 'yalnızca-olmak' karanlığından varlığın ışığında çıkarak anlamlandırdıkları simgesel bir mekandır. 'Burada olmak'ın akıl sahibi, varlık olarak görülmesi hemen basit anlamda akıl yürütme ve dil yetisi ile özdeşleştirilip bırakılamaz. Yoksa kartezyen egonun kafesinde tutsak kalırdı 'burada olmak'. Oysa Heidegger'in sözcüğe yüklediği anlam, gündelik olanın ötesinde ve her varlığın özündeki kalıcı niteliği, yani varlık özelliğini yakalayabilme gücüne etmektedir. Tarihsel olan 'burada olmak', her an kendini aşma tasarımları ve geleceğe yönelen planlar yapmak, aynı anda içinden şimdinin acununa fırlatılmış olduğu geçmişin yükünü de taşımaktır. Bu anlamıyla insan, kendini ancak tarihsel olarak bilebilir. Kendi varoluşunu ölümlülüğün, kalıcı olmayışın endişesini sürekli içinde taşıyarak kurar. Burada da 'hiçlik'in bilincine varılması ve bunun yarattığı şiddetli tedirginlik, Heidegger'e göre şeylerin özündeki tek kalıcı olanın, yani varlığın gün ışığına çıkarılabilmesinin ön koşuludur. Heidegger, sürekli olarak gizlilikten çıkarılmasına çalışılan varlığın ışığında yüzme durumuna 'varoluş!' da demekte ve bu durumu klasik felsefenin görünürde var olma halinden dikkatle ayırmaktadır. Onca böylesine 'varoluş', yalnızca herhangi bir şey gibi var olmak değil, insanın simgesel acununun sınır çizgileri içinde varlık ile buluşabilme çabasıdır. Şöyle der Heidegger: insanın ne olduğu -ya da metafiziğin geleneksel diliyle insanın 'özü' insanın Var-oluşu içinde gömülüdür. Dikkat edilecek olursa yukarıda insanın evrenin merkezinde yer almadığına işaret etmiştim. Gerçekten de Heidegger, insana bir tür değişmez us yetisi bahşeden, her insanda Tanrı vergisi gibi bir çekirdeğin bulunduğunu varsayan kartezyen rasyonalizm ile felsefi antropolojizmin ona evrende ayrıcalıklı bir konum tanıyan ve giderek her şeyi 'Tanrı insana' göre açıklayan felsefi konumuna karşı çıkıyor görünmektedir. Bir başka ifadeyle 'burada olmak' niteliği, insanı diğer varlıkların efendisi yapmaz. Kanımca çağdaş doğa bilimlerinin de giderek güçlendirdiği bu görüş Althusser, Lukacs, Foucault ve Derrida gibi değişik teorik formasyonlara sahip felsefecilerde de göze çarpan bir eğilimdir. Aynı eğilim Heidegger'de, hemen şu bulanık metafizik kategorisinde varlığın buyruğu altına sokulmaktadır. İnsan varlığının çobanıdır der Heidegger. İnsan, çobanın yoksulluğuna kavuşunca yani evrende kendisinin hiç de öyle ayrıcalıklı bir yeri olmadığının bilincine varınca, görevinin ne denli saygın olduğunu da anlayacaktır. Çünkü insan varlık tarafından varlığın hakikatını açığa çıkarmaya ve korumaya çağrılmıştır. Dinsel-mistik nitelikteki bu çağrışımın tartışmasına, burada girişmek gereksiz. Bu gerekli girişten sonra biz, asıl Heidegger felsefesinin şiir sorununa nasıl yaklaştığına bakalım. Poetik Felsefe: Georg Trakl Üzerine (1953) gibi görece geç dönem yazısında Heidegger, başyapıtı olan Varlık ve Zaman'daki (1927) temel sorunlarını yeniden öne sürer. O zamanlarda kendine özgü felsefe diliyle modern sanayi toplumunun enstrümantal akılcılığına karşı tutum alan Heidegger, bu yazısında da aynı eğilimi sürdürmektedir. Nasıl ünlü Alman şairi Hölderlin'den esinlenmişse bu yazısında da modern teknoloji uygarlığının tehdidine karşı 'şiir'i yardıma çağırırken başvurduğu kaynak gene Hölderlin'dir. Doğaldır ki kendisinden sonraki çoğu düşünür gibi Heidegger de 'şiir' denilince çağdaş iş bölümünün kurumsallaştırarak ehlileştirdiği, uzmanlaşmış bir insan faaliyetini düşünmemektedir. Tersine eski Yunan'da anlaşıldığı biçimde onu bir yaşama tekniği ve estetiği, insanın evrenle bir tür bağ kurması olarak anlamaktadır. Açık olan şu ki Heidegger'in gözünde şiiri sorgulamak, 'burada olmak'ı sorgulamaktır. Birbirine bağlı şu iki önerme: a- şiir ereğe yönelen bir araçtır ve b- şiir bir insan faaliyetidir yanlış olmamakla birlikte, hakikatle buluşmak anlamında doğru da sayılmaz. Bu tanımlar yararcı, antropolojik olduklarından 'şeyler'in ve insanın gerçekte ne olduğunu anlatmada yetersiz kalır. Şiirin özünü, yani hakikatini özgürce araştırabilmek için en baştan erek-araç ilişkisinin ne tür bir süreç içinde kurulduğunu görmek gerekir. Heidegger, bu süreci adlandırırken eski Yunanca bir sözcüğü kullanmaktadır: Poiesis. Doğurmak, üretmek, yaratmak, saklı kalmış bir gücü ve hakikati ortaya getrimek anlamına gelen bir sözcüktür bu. Neden-sonuç ilişkileri ile konuşan antropolojik şiir anlayışının ötesine geçildiğinde, şiiri varlığın hakikatinin ortaya çıkarılma yolu olarak görmek gerekecektir. Burada Heidegger'in 'hakikat' karşılığı olarak 'aletheia' sözcüğünü kullandığını görmekteyiz. Bu da saklı kalan bir şeyin kendisi olmayıp açığa çıkarma süreci içinde oluşur. Bizzat sorgularken oluşan bir şeydir hakikat. Heidegger, bir şey üretmek, yaratmak için birleştiren bu poiesis süreci içindeki değişik insan, yetkinlik ve becerilerine de 'techne' demektedir. Techne yalnızca zanaatkarın değil, düşünce sanatı ve günümüzde 'güzel sanatlar' olarak ayırmaya dilimizin alıştığı faaliyetlerle uğraşanların da yeti ve becerileri yaparak bilme ve bilerek yapma eylemidir. Poiesis yoluyla hakikati meydana koymak ile modern şiir çağında ortaya çıkan süreç arasında büyük ve ürkütücü bir fark vardır. Bugün hakikat buyurgan bir 'meydan okuma' yoluyla açığa çıkarılmaya çalışılmaktadır. Kendinizi doğanın bir parçası gibi görmek yerine, doğayı yabancı bir nesne durumuna indirgiyor ve kaynaklarına işe vuruk, rasyonelliğe uygun matematik planlar çerçevesinde var gücümüzle yükleniyoruz. Bir başka ifadeyle doğa ve toplum güçleri, Galile sonrası bilim anlayışının ilkelerinden yola çıkan sayısal şablonlara göre seferber edilmiştir. Çağın toplumsal erekleri doğrultusunda meydan okunan doğa; kapasitesi, enerji deposu olması, sonu gelmez istemlerimize uzun süre yanıt verme gücü ile durmadan yinelenen bir faaliyetin parçası haline getirilmiştir. Toprağın bir dahaki yıla ne kadar ürün vermesi gerektiğinin hesaplanması, bir coğrafi yörenin maden yatağı olarak görülüp daha ne kadar süre işletilebileceğinin yordanması... Hakikatın artık eskiye göre çok farklı bir yöntemle açığa çıkarıldığının örnekleridir. Bu niteliğiyle 'meydan okuma', poiesisin tam karşıtıdır. Daha önemlisi her kaynağın bir 'hazırda rezerv' olarak harekete geçirildiği bu sürecin esas yaratıcısı olan insanın kendisi de bir 'hazırda rezerv' olarak düşünülmektedir. Özerkliği yoktur artık insanın. Kendi gözünde de doğanın hazırda güç olarak algılanması gibi yeniden sürece katılmak için sırada bekletilen hazır bir kaynaktır. Kısacası tarih içinde insanlığın saptadığı çok çeşitli ereklere ulaşmak yolunda geliştirilen süreçler de ortaya çıkan sonuçlar da insanı aşmıştır. Burada Althusser'in sözünü ettiği öznesiz ve ereksiz tarihi süreci ile belirli bir yakınlık kurmak mümkündür. İnsan, modern şiirsel sürecin en önemli hazır gücü olmakla birlikte hakikatin kuruluşu, insanın istenci dışında ortaya çıkmış sınıflandırıcı ve sıraya sokucu bir düzene göre kendiliğinden oluşmaktadır. Bir başka boyut da Heidegger'in gözde ifadesiyle bütün bu faaliyetin bir çerçeveleme oluşudur. Bu, bir bakıma Platon'un ideası gibi duyularımızla deneyimleyebileceğimiz şeylerin ya da 'görünüşler'in gerisinde olduğu varsayılan 'öz'e benzer. 'Çerçeveleme' yalnızca bir zorlama ve meydan okuma değil, poiesis sürecinde olduğu gibi bir şeyleri, dolayısıyla hakikati üretmek ve kendimize sunmaktır da. Örneğin modern doğa bilimlerinin doğayı sorgulama yolları eskisinden çok farklıdır, demiştik. Daha baştan sorularımızı hazırlarken doğayı sayıya vurabileceğimiz güçlerin oluşturduğu uyumlu bir bütün olarak kabul etmekteyiz. Modern bilimin gücü, doğaya meydan okumasında ve doğayı anlamak için gerekli bulduğu araç-gereçleri harekete geçirmesinde değil, en baştan teorik planda soruları soruş tarzında yatmaktadır. Bu da hem soruyu hem de yanıt vermesi beklenen şeyi işin başından çerçevelemektir. Böylece hem doğa hem de giderek insan 'hazırda-rezerv' haline değişik biçimlerde düzene sokulabilir birer enformasyon sistemine dönüştürülmüş olurlar. Böylece yalnızca modern şiire ulaşacak yol açılmakla kalmaz, artık modern şiirin özünü açığa çıkarma yolunun da eskisinden farklı olması gerekir. Heidegger'e göre modern şiirin özü, kendisi hiç de şiirsel olmayan bu çerçeveye sokmak ediminde yatmaktadır. Bu yolla hakikat, kendini 'hazırda rezerv' olarak gösterir, der Heidegger. Öylesine bir bağlam ortaya çıkmaktadır ki kendi işleyiş mantığına sahip modern şiir düzeni içinde artık 'hazırda rezerv' olan insanın omuzlarına bir kez daha hakikati aydınlığa çıkarmak yazgısı yüklenmektedir. İnsan eğer böyle bir yazgı altında ise bunun ciddi sakıncaları da vardır. Modern şiirin özündeki hakikati açığa çıkarmak göreviyle yüklenmişsek bu hakikati pekala yanlış kurabilir, yanlış yorumlayabiliriz de. Bu yolda attığımız adımlar yanlış olmadığı halde hakikat yeniden kalın bir sis örtüsü gerisine gizlenir. Şiirin antropolojist yorumundan da görülebileceği gibi buradan da insanı evrenin egemeni olarak görme yanılsamasına düşülür. Özetlemek gerekirse modern bilim ve şiire özgü 'çerçeveleme' süreci, hakikatin poiesis yoluyla açığa çıkarılışından tümüyle uzaklaşmıştır. Heidegger, bir şeyin aslında ne olduğu demek olan 'öz'e ulaşamayışımızı ve insanoğlunun evren içindeki gerçek ve mütevazı yerine oturtan bu açılma sürecine artık giremeyişimizi, insanlık için önemli bir tehlike sayıyor. Şiiri insan için yalnızca bir araçmış gibi görme yanılsamasına düşünce sürekli olarak ona egemen olma uğraşı içine giriyor, bir türlü de beceremiyoruz. Şiirin antropolojist tarzda tanımlanışı da bu genel tutumun bir örneğidir. Bütün bu anlatılanlara ek olarak bir uyarıda da bulunmak gerektiği kanısındayım. Heidegger'in değindiğimiz yazısı ve diğer yapıtlarında varlık ve zaman içi varlık olma niteliğine, mistik bir anlayışla yaklaştığı gözden kaçmamaktadır. Sistemleştirici akılcılığa karşı çıkış geleneğinin Alman düşün tarihinde uzun bir geçmişi vardır. Şiirde en güçlü ifadesini bulan romantizm ve irrasyonalizm bu karşı koyuşun tipik örnekleridir. Heidegger'den önce sistemleşmemiş biçimde öne sürülen 'varoluşçu' düşünce hakkında Behçet Necatigil de şu önemli tespiti yapmıştır: Bu felsefeler, daha ilk adımlarını atarken, tutarlılığı, sistemliliği yapmalık diye yadsımakla büyük bir öznellik ögesini: Romantik ögeyi işin içine katmışlardır. Fakat daha önemlisi: Bunlar insanın ne olduğunu mantıklı bir zincirleme içinde anlatmak değil, telkin etmek isterler; onun için de rasyonel öğretiden uzak, şiire yakın düşerler. Bu açıdan bakılacak olursa Behçet Necatigil'e katılırım. 1950'ler bizim kendimizi çok daha yakın hissettiğimiz bir dönem ve bu nedenle o yılların imgelerini doğru bir biçimde kavrayabiliyoruz. Ne de olsa o yılların izleriyle hala iç içe yaşıyoruz ve imgeler hala her gün bizi kuşatıyor. 1950'lerin İkinci Yeni şiiri, saf denilebilecek bir inançla ilerleme düşüncesine tutunuyor. 1950'lerin İkinci Yeni şiirinde tuhaf bir kararsızlık var sanki. Söz ettiğimiz ilerleme inancı ile bir tür tıkanmışlık veya muhafazakarlık arasında salınıyor. Sanırım bu ara konum, Türkiye şiiri için bir başlama noktası oluşturuyor. Bu kararsızlık uzun süredir ilgimizi çekiyor. 1950'lerin İkinci Yeni şiirinde şaşırtıcı bir özellik vardır; ki bunu 1980'lerde ve 1990'ların başında ortaya çıkan tepkisel tutuma daima yeğlerim. Bu dönemin şiirine hayran olduğumuz kesinlikle doğru ama buna rağmen her şeyi yeniden yaratmamız gerekli, sadece 1950'lere veya 1960'lara atıflar yapmak yeterli değildir. Zamanla epey güçlenen bu eğilimin, Heidegger'in varlık öğretisi yoluyla görece sistemli bir biçimde felsefe alanına taşındığı söylenebilir. 'Tasa', 'hiçlik' ve daha önemlisi 'ölüm' kategorileri Heidegger'in söyleminde önemli yer tutar. Peter Gay'in görüşünce Heidegger'in çoğu kez Alman dilinden türetip uydurduğu soyut nosyonlar ve kategoriler, Birinci Dünya Savaşı sonrasının o zor günlerinde çoğu Alman'ın belleğini saran akıl dışılık ve ölümle yaşanan aşk ilişkisinin profesörce ifadeleridir. Bugünkü felsefede, şiirde popüler olan postmodernlik üzerine tartışmalarda da benzeşen bir eğilim sezilmektedir. Çoğu kişinin Foucault gibi düşünürlerin söylemini tükettikten sonra biraz da okunan düşünürlerin açık göndermeleri ya da üzerlerindeki etkisini belirtmeleri sonucunda, birden Heidegger'e ilgi duymaları da belli ölçüler içinde değindiğim ruh halinin günümüzdeki benzeridir sanıyorum. Nedir Heidegger'i bugünün şairi için yeniden ilginç kılan şey? İnsanın acun içine daha baştan yitik ve tasayla dolu olarak atılmışlığı, şu sıralardaki genel dünya konjonktürüne de bağlı olarak birçok okurun içine düştüğü hiçlik duygusu, ölümle yüzleşmeyi öğrenmenin yarattığı yüksek gerilim ve buralardan da çoğu zaman sezgiyle ulaşılan şu sonuç: varoluşumuzun gizine akıl yoluyla varılamayacağı, hatta bazı durumlarda varoluşu anlamanın ancak aklın dışındaki yollar izlenerek gerçekleşebileceği. Modern uygarlığın artık 'akıl dışı' akılcılığına düşman olanların hoşgörüsüne sığınarak konuyu yeniden şiir dışı alana kaydırıp son bir yorumu gündeme getireceğim. Şiir konusunu, Heidegger'e özgü soyutlamaların cazibesine fazla kapılmaksızın ya da abartılmış bir kartezyen aklın gerisine sığınmadan da felsefe planında ele almak mümkündür. Sanırım alternatif bazı yorumlar yoluyla da yaşam estetiğini şairce ya da başka pratikler içinde kurmak, geçmişi diriltmek yerine çağı yaşayan ve aşmaya yönelen yeni bir poiesis başlatmak olanaklıdır. Bu vesileyle Lukacs'ın son döneminde geliştirmeye çabaladığı Heidegger'inkinden oldukça farklı ontoloji ve estetik anlayışına değinmek, felsefenin modern şiir gerçeğine başka yollardan da yaklaşabileceğini göstermek yönünde yararlı olacaktır. Lukacs'ın, şiiri ontolojik düzeyde değerlendirişini ele alırken onun bu olguyu neo-pozitivistlerin yaptığı tersine bağımsız bir etken olarak görmediğini, öte yandan gerisinde insan özünün gözlendiği bir işleyiş olarak da kavramlaştırmadığını hemen belirtelim. Lukacs, şiir sorununun bu yanını en geniş anlamıyla tartıştığı 'emek' süreciyle iç içe görmekte ve esas felsefe ama tarih üzerine kurulu bir felsefe olarak tanımladığı bir varlık öğretisi içinde ele almaktadır. Ölümünden sonra basılan dev yapıtı Toplumsal Varlığın Ontolojisi'nde de ana ekseni oluşturan bu süreci, insan toplumunun kurucu atomu olarak görür ama emek ya da iş olarak adlandırılan bu süreci basitleştirilmiş bir kol emeği / kafa emeği bileşimi olarak görmediği, var olan tarihsel-toplumsal koşullar ve değerlerce koşullanan insan düşüncesinin kendine saptadığı erekler doğrultusunda emek sürecini yönlendirişine çözümlemesinde büyük önem verdiği de unutulmamalıdır. Lukacs'ın gözünde tarihin içeriği böylesine bir temel üzerinde yükselen 'toplumsal varlık', yani insan toplumunun kendi içinde farklılaşmasının evrelerinden başka bir şey değildir. 'Hakikat' denen şey de ekonomi, siyaset ve şiir alanlarındaki çelişmeli işleyişin her tarihsel dönem açısından bir bütünlük içinde kavranmasıdır. Yoksa kalın sis perdeleri arkasından gün ışığına çıkarılmayı bekleyen tarih ötesi bir değişmez ya da bu anlamda bir gün ışığına çıkarma süreci değildir. Toplumsal varlık denilen bu kompleksin tarihsel olarak kendinden önce gelen inorganik ve organik varlık biçimleri içinden evrilmesine, dahası bu iki varlık biçiminin onun ön koşulunu oluşturmasına karşın insan türüne özgü bu varlık biçiminin göreli özerkliği ve kendine özgü devinimi olduğu da unutulmamalıdır. Eğer bu tarihsel varoluşun devinimindeki temel öğe, zaman içinde değişen çok farklı teleolojiler doğrultusunda ve koşulan insan emeği ise bu nesnel sürecin genel yapısına da çözümleyici bir gözle bakmak gerekir. Burada Lukacs'ın, Aristoteles'den yararlandığı görülmektedir. Gerçekten de Aristoteles'in 'sonul neden' dediği şey var olan toplumsal-kültürel kurallar ve değerler ışığında insanların önlerine koyduğu, ulaşmaya ve gerçekleştirmeye çalıştıkları ereklerin kendisidir. Doğa üzerine çağdaş öncelemelerin gösterdiği gibi doğanın işleyişinde ereksellik aramak boşunadır. Ereksellik insan türüne ama toplumsallık içindeki insana özgüdür. Tekil insanlar, toplumsal grup ve sınıflar ya da siyasi partilerin kendi ereklerini saptamalarına ve bunları gerçekleştirmeye çalışmalarına karşın tarihsel işleyişin bütünlüğü ereksizdir. Bir başka ifadeyle tarih süreci önceden hedeflenmiş bir noktaya doğru otomatik olarak ve zorunlu olarak yol almaz. Lukacs'ın bu noktada genellikle sanılanın tersine, Hegel sisteminin temel savlarından birini yadsıdığını, Althusser'in bağımsız ve daha açık olarak ifade ettiği teorik önemi büyük bir soruna işaret ettiğini görüyoruz. Heidegger'in kendi terimleriyle ele aldığı modern teknoloji olgusu da bu bağlamda düşünüldüğünde insanlığın önüne koyduğu ereklere gitmek için belirlediği kanallarda tutulmayan, beklenmemiş ve öngörülmemiş kendi işleyişiyle karşımıza dikilen tarih sürecinin ereksiz bir ögesidir. Üzerinde durulması gereken bir başka nokta da şudur: toplumsal varlık içinde 'düşünce', artık organik varlık düzeyinde görüldüğü gibi organizmaya ikincil bir gölge-fenomen olmaktan kurtulmuş ve toplum yaşamının örgütlenişinde etkin bir rol oynamaya başlamıştır. Organizmayla ilişkisinde belirli bir özerkliğe kavuşan 'düşünce' yoluyla erekler saptanmakta, aynı zamanda da doğa ile toplum içinde bu ereklere ulaşılmasına yarayacak güçlerin neler olduğu, bu yolda ne tür nedensellik zincirlerinin harekete geçirilmesi gerektiği tasarlanmaktadır. İnsana özgü bu süreçlerin özellikle makro ölçeklerde onları güden, tasarımları sürekli aşan, beklenmeyen sonuç ve doğurguları vardır. Kısacası burada söz konusu olan süreç, insan-özne ya da grup-öznelerin tasarlayıp başlattıkları, etkin olarak katılıp yükünü taşıdıkları ama sonunda onların istenç ve beklentilerinin ötesine geçen bir oluşumdur. Aristoteles, başkalarınca 'emek' olarak nitelendirilen bu süreci 'düşünce' ve 'üretim' olmak üzere oluşturucu iki öğesine ayırmaktaydı. Birincisi ereğin belirlenmesi ve gerçekleştirilmesi için gerekenlerin araştırılmasına, ikincisi ise tasarımın kuvveden fiile çıkarılmasına işaret etmektedir. Bu noktayı Lukacs, şöyle açmaya çalışmaktadır: düşüncede kavranan bir tasarım maddi gerçekliğe, ona nitelikçe ve kökten bir şey katarak ulaşır. Bunu Aristoteles'in 'imge' örneğiyle somut olarak sergilemek mümkündür. İmge, hayal kadar maddi bir nesnedir. Gene de, ereksel tasarım bütün bu ögelerden tümüyle farklı bir nesnelliğin doğmasını sağlar. Bu tek tek ögelerin özelliklerini, onlarda etkin olan doğa yasalarını ve güçlerini genişleterek, yani salt hayal olma özellikleriyle imge denen şeyi türetemeyiz. Burada gerekli olan, bütün bu nitelikleri tümüyle yeni bir çerçevede maddi ve gerçek olarak örgütleyecek insan istenci ile düşünce gücüdür. Aristoteles bu ontolojik nesnelliğin yalnızca doğanın 'mantığı'yla kavranamayacağının bilincine varan ilk kişiydi. Lukacs'ın son cümlesi, tam doğru mudur bilemem. 'Batı' olarak dile yerleşen, tarihi oldukça yeni bu düşünsel 'kurgu'nun dışına çıkıp örneğin Çin gibi uygarlık ve kültür dairelerinde de Aristoteles benzeri 'ilk kişiler'in bulunabileceğini akılda tutarak tartışmanın akışını izleyelim. Çok değinilen bir örnek vardır: arılar insanı kıskandıracak ölçüde yüksek bir beceriyle kovanlarını kurar ama en kötü şairi en becerikli arıdan daha üstün kılan şey düşüncenin onda artık biyolojik yapının içgüdüsel bir uzantısı, dolayısıyla bir gölge-fenomen olmaktan çıkmış bulunmasıdır. Bu nedenle şair olan kişi, yazma faaliyetine geçmeden önce yazacağı şiiri iyi-kötü kendi imgelemi içinde yazar. Dikkat edilecek olursa insan bilincinin ereksellik tarafından güdülenmesi, biyolojik düzey için söz konusu olmayan bir özellikle, yani 'şeylere değer biçmekle' mümkündür. Kullanılacak bir aracın belirlenen ereğe ulaşmak yolunda işe yarayıp yaramayacağı da o aracı kullanıcının gözünde değerli ya da değersiz kılar. Aynı şey erek için de söz konusudur. Aynı örnekten gidersek şuraya yazacağımız şiirin bizler ya da okurlar için işlevi yönünden, estetik açıdan değeri ne? Yalnızca toplumsal varlık düzeyine özgü olan 'değerler' işin içine girince bilincin ereksellikle yüklü işleyişi, gerçekliğin fotoğrafını çekmekten çok resmini çizmeye benzer. Ereğin gerçekleştirilmesine gelince bunun için çizilecek resmin belirli ölçüler içinde 'realist' olması, yani doğadaki ve toplumdaki gerekli nedenselliklerin bilgisini göz ardı etmemesi zorunludur. Şiir olayını da insana özgü bu iki ögenin oluşturduğu birlik bağlamında tartışmaya başlamak, ister felsefi ister tarihsel boyutlarıyla ele alınsın daha anlamlı görünüyor. Çağımıza egemen olan 'neo-pozitivist' tutum ile bu tutumu pek güzel sergileyen Türkiye şiiri bütün bunları basit ve basmakalıp bir nedensellik çizgisine indirgemekle, tartıştığımız bu oldukça karmaşık olayın tarihsel toplumsal doğurguları üzerine bir sünger çekmektedir. Behçet Necatigil'in şiirinde dizelerin toplamına eş değer olmayan, hatta felsefe sürecinin başında yakalanan imgeyle ters düşebilecek yeni ilişkiler yaratılıyor. Şairin imgeye yaklaşımı da bu durumun bir göstergesi gibi geliyor bana. Çünkü imge de bu ilişkiler düzeninin kurulmasını destekliyor. Şairin bu yolla elde ettiği imgeler, ait oldukları veya içinden çıkıp geldikleri imgeler dünyasını çağrıştırıyor. Yani Behçet Necatigil'in yarattığı felsefi imgeler, hayatın içinden kopup gelen imgelerin içine yerleşmiş oluyor ve böylece imgeyi gören okuyuculara bir imgeler akışı da sunabiliyor. Bu imgeler, imge olarak araçsallaştırılmak yerine gerçeğin yerini tutabiliyor. Ayrıca bu yöntemle Behçet Necatigil'in şiiri, bir olaylar dizisi içerisinde algılanabiliyor; statik değil, dinamik bir sürecin parçası haline geliyor. İmgenin nesneselliğini aşmak, okura giderek daha cazip geliyor. Böylece imge, felsefenin bir ögesi olarak ele alınıyor. Okuyucu için önemli olan, şairin tasarladığı her nesnenin salt bir illüstrasyon olmaktan öteye gidip kendi imgesi veya maddesel yapısı ile sonuçta ortaya çıkacak şiirin kavramsal kurgusunu duyumsal bir deneyime dönüştürebilmesidir. Şair, bu yolla kelimeler veya kelimelerin deneysel gerçeklikleri ile onları algılayan okuyucular arasındaki yabancılaşmayı yok etmeye çalışıyor. Bu yabancılaşma, günümüz şiirinin en belirgin özelliklerinden biridir. Şair, imgeleri birer anekdot olarak kullanmaktansa onları bir strüktürü temsil eden felsefi imgeler olarak ele almakla dikkati imgesel dizelerden felsefi bütüne doğru kaydırıyor. Bir kelimenin göndermede bulunmak üzere ön plana çıkması yerine, artık dizeler arasındaki ilişki önem kazanıyor ve felsefi imge bu ilişkilerle yaratılıyor. Dolayısıyla Behçet Necatigil, şiirinde imgeye yeni ve şaşırtıcı bir yorum getirilmiş olsa bile dille kurulan ilişki açıkça ortadadır. Temsili kelimelerle temsil eden kelimelerin çakıştırılması, 1960'larda İlhan Berk'in şiirlerinde ortaya çıkan ve zamanla Türkiye şiirinde görülen bir nitelikti. Ne var ki günümüz şiiri, bu kimliği yitirdi ve biz ısrarla onu arıyoruz. Sonuç olarak Türkiye şiirinde göndermeler yapmaya, bir ilişkiler kümesi oluşturmaya yönelik felsefeci bir güç var. İmgelerimizde kullandığımız sözcüklerin kendini sürekli yenileyebilen bakış açıları yaratabilecek ve şiiri yeni biçimlerde anlamamızı sağlayacak olasılıktan söz ediyorum. Çünkü felsefeci bir şiir, ortaya koyduğu sorularla okuyuculara kendisini açabilen, kimliğini ortaya çıkarabilen bir süreç gerektirir. Bu arayış, bu deneyselcilik, felsefecidir ve en sonunda ortaya çıkan şiirler de bunu ifade eder. Belki de bunun içinde bir ütopya barınıyor. Sözcüklerinin yeri değiştirilebilecek ve böylece anlaşılır hale gelebilecek bir parça 'gerçeklik' yaratmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Türkiye şiirinde çözemediğimiz, ulaşamadığımız öyle çok şey var ki... Bu nedenle kendi özel dili olan nesneler üretiyoruz. Böyle bir çaba, bir umudun ifadesidir. Tabii ki ütopik bir tavırdır bu. Sonuçta felsefeci bir şiir de ütopik bir tavırdır, asla teslimiyetçi olamaz ve olumlayıcı da değildir. Başaran, Melih. Necatigil'in Şiirlerinde İçeri / Dışarı Sorunsalı. Felsefelogos 4 (1998): 90- 103., Çetin, Nurullah. Behçet Necatigil: Hayatı, Sanatı ve Eserleri. Ankara: T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1997., Doğan, Mehmet H. Necatigil Şiirine Giriş. Türk Dili 342 (Mart 1980): 172-80., Tarım, Rahim. Kültür, Kimlik, Dil: Behçet Necatigil'in Şiir Dünyası. İstanbul: Özgür Yayınları, 2002., Yavuz, Hilmi. Behçet Hoca. Everest Y. 1. Basım: Kasım 2019. İstanbul."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/07/ethem-baran-soylesisi", "text": "İlk okuduğum kitaplar, -tamamen tesadüf- Heidi ve Oğuz Özdeş'in Liseli Bir Kız Sevdim'i idi. Ardından diğer popüler romanlar. Adlarını bugün kimsenin bilmediği yazarlar. Ama klasikleri ve Türk edebiyatının büyüklerini, örneğin Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi yazarları da okudum. Öykü denilince sadece Ömer Seyfettin'in yazdıklarını biliyordum. Sonra Türkçe kitabındaki, Sait Faik'in Karanfiller ve Domates Suyu ve Son Kuşlar öyküleri. Dergilerde de öyküleri görüp ben de öykü yazarsam yayımlatma şansım olabilir diye düşününce öykü yazmaya yöneldim. Yazarların çoğu en iyi bildikleri yerden başlar yazmaya. İlk eserlerin çoğunun otobiyografik olmasının nedeni budur. Yazdığım ilk öykülerde Ankara yani büyük şehir, geniş ve kalabalık bulvarlar, sinemalar, üniversite gençliği, aşk, yalnızlık gibi konular ağırlıklı olarak yer alır. Sonra kasabalar, kuytu köşelere saklanmış köyler, küçük şehirler girdi öykülerime. İnsanları, kıyıda köşede kalmış ve hikayelerinin anlatılmasını bekleyen bozkır insanlarını anlatmak istiyordum. Bana, taşrayı anlatıyorsun sen dediler. Taşrayı anlattığımı öyle bildim. Bozkır, görünmeyen, hissedilmeyen, kendini hemen ele vermeyen bir derinlik taşır. Sararıp solmuş hayalleri, yaşanamamış, hayal kırıklığıyla darmadağın olmuş aşkları, filizlenememiş duyguları, çorak topraklara, kendi açtığı boşlukta kaybolmuş kasabalara sığmayan umutları taşır. Büyümenin sancılarını çeken yeniyetmeleri, kendilerinden önce hayallerini büyüten çocukları avutur bozkır. O çocukların oyuna geç kalmış, okuldan kaçmış ya da işten yeni dönmüş olanlarıyla, ağabeyleri ve babaları, amcaları, dedeleri, nineleri gelip sığındılar kitaplarıma. Onların söyleyecek türküleri, okuyacak şiirleri ve anlatacak dertleri, gizli kalmış aşkları vardı. Hep vardır zaten. Taşra insanının anlatacağı çok şey vardır. Onlar son yıllarda suskun kaldılar, görmezden gelindiler, anlattıkları dinlenmedi pek. Bir dönem, köy edebiyatının gündemde olduğu zamanlarda edebiyatın ilgi alanına giren bozkır ve bozkır insanı, son dönemlerde, edebiyatımızın büyük kent insanına eğilmesiyle gözden uzak düştü. Oysa taşra herkesin çocukluğudur. Bizi bir türlü bırakmayan, üstümüze başımıza sinmiş, hatta bir parçamız olmuş çocukluğumuz... Dönüşsüz Yolculuklar Kitabından sonra bir süre, bitmemişlik duygusu yaşadım. O insanları oralarda bırakıp kaçmışım gibi bir duyguydu bu. Bir terk etmişlik, terk edilmişlik ve yalnızlık duygusu. Onlar çağırdı beni, oralar çağırdı. Hala oralardayım, dönmüş sayılmam... Herkesin, uzaklaştığı için güzel kaldığını düşündüğü topraklarda. Orada kalanlarsa bir an önce kaçıp kurtulmanın telaşında. Oysa bilinmiyor ki, artık her yer taşra. Birileri oralardan kurtulmak derdinde ama gelecekleri yer bir başka taşra. Bu kavram, tutunduğumuz, elimizde kalan son birkaç şeyden biri bana kalırsa. Yine de bu kavramın üzerindeki her türlü doğru ve yanlış anlamaları sıyırıp attığımızda elimizde kalacak olan, bildiğimiz insandır. On yedi yaşında, üniversiteyi kazanınca Ankara'ya geldim. Büyük kent benim için çok uzun bir süre kesintisiz bir uğultu ve baş dönmesi olmuştur. Yıllarca alışamadım, hep kıyısında kaldım, hep yabancısı oldum. O da bana yabancı oldu. Nice sonra o uğultu dindi, baş dönmesi geçti; aramızda bir sıcaklık oluşmaya başladı. Taşra benim için üstü örtülü bir sessizliği ifade ediyor; o sessizliğin altında bekleyen yoksul ama sakin, sakin ama çağlamaya hazır insanları, durgun ama içlerindeki enerjiyi gözlerinden taşıran çocukları, çekingen ama ellerinden ırmaklar akıtan kızları, çok uzun bir ömür yaşadıklarını zanneden titrek ihtiyarları, hayata henüz başlamadıklarını düşünen ama her gece düşlerinde masalsı bir hayatı büyüten gençleri, tepelerin arasında, uçurumların kıyısında bekleyen ama hep bekleyen karanlık kasabaları, köyleri, küçük şehirleri ifade ediyor. Ben sürekli yazının içinde dolaşırım, öyle nefes alırım. Yanımda her zaman bir defter ve kalem vardır; notlar alırım. Bu notlar kimi zaman bir öyküye dönüşür ya da bir öyküde kendine yer bulur, kimi zaman da hiçbir işe yaramaz veya zamanını bekler. Hemen yazacağım zannedip on yıldır yazamadığım öyküler vardır söz gelimi. Bir yanda yarım kalmış öyküler, bir yanda yazılacağı günü bekleyenler. Bir öykü ya da roman fikrinin nasıl doğduğunu bilmiyorum. Neyin bir öyküye dönüşeceğini o şeyin kendisi belirliyor bir anlamda. Edebiyat dediğimiz şeyin sırrı da burada herhalde. Tabii aslolan dil. Sizin kurmak ve içinde yaşamak istediğiniz dil, hayallerinizin perdesini aralayarak oradan bir büyüyü, hayatın uğultusundan bir zaman parçasını, zihnin dolambaçlarından bir sesi alıp, okuduklarınız, yaşadıklarınız, işittikleriniz ve aklınıza bile getirmedikleriniz arasında dolaştırdıktan sonra öyküye dönüştürüyor. Yazarken beni etkileyen şey, harflerin yan yana gelirken bana gösterdikleri yeni hayat ve çıt çıkarmadıkları halde benim içimde yankılanıp duran seslerdir. Bu benim işim değil. Yazdıklarımı değerlendirecek olanlara bırakmak isterim bunu. Yalnız şunu söyleyebilirim: Geleneği de modern ve postmoderni de sürekli araştıran, öğrenmeye çalışan biriyim. Yazdıklarımda gelenekten izler, sesler vardır ama yeni bir dille, yeni bir bakış açısıyla ve postmoderne göz kırpan bir edayla söylenmiş sesler, bırakılmış izlerdir bunlar. Kurmacayı, üstkurmacayı öne çıkaran öykülerimin yanında divan edebiyatına, halk hikayelerine, meddahlara, cenknamelere el uzatıp selam veren öykülerim de vardır. Kısacası, her zaman yeni ve kendime özgü bir söyleyişin, anlatımın, dilin peşinde ve derdinde oldum. Konular zorladı diyebilirim. Yazmak istediğim konu zihnime roman ya da öykü olarak düşüyor. Öyle gelişip büyüyor. Şimdi de bir roman üzerinde çalışıyorum. Doğarken roman olarak doğdu çünkü. Yazmak istediğim şimdilik iki roman ve pek çok öykü var örneğin. Notlarını öyle alıyor, zihnimde öyle gezdiriyorum. Yazdıklarımızın hepsi birer tespit aslında. Ya da öyle olmalı. Döngel dünya derken iki ayrı anlam yüklüyoruz cümleye. Cümlelerin arkalarına sakladıkları anlamların peşinde oldum her zaman. Edebiyatın orada olduğuna, dilin orada genişleyip derinleştiğine inandım. Döngel Dünya kitabında bu sorunun cevabını her okur kendince bulacaktır. Bana söz düşmez."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/07/yeterince-yakin-hafif-flu", "text": "Fotoğrafçılık ile az da olsa ilgilenmiş olan herkesin çok iyi bildiği Capa'nın bu ünlü sözünü, teknik olarak konuya yakınlığın, seçilen lensin ya da durduğumuz mesafenin çok daha ötesinde bir anlam ifade ettiğini, kendisini aynı zamanda bir yazar olarak da kitabı Hafif Flu vesilesiyle yakından tanıyınca daha iyi anlamış oldum. Robert Capa'nın ilk olarak 1947'de Slightly Out Of Focus adıyla yayımlanan kitabının ilk Türkçe basımı Haziran 2020'de Arda Altuntaş'ın çevirisiyle Espas Sanat Kuram Yayınları tarafından yayımlandı. Robert Capa ismini birlikte icat ettikleri Gerda Taro, İspanyolların Küçük Sarışın diye isim taktıkları ufak tefek ama son derece cesur bir kadındı, Capa ile birlikte İspanya iç savaşını fotoğrafladıkları sırada öldürüldüğünde henüz 26 yaşında idi. Bazı kaynaklara göre Gerda, Capa'nın hayatının aşkıydı. İyi ki girmişsin Capa'nın hayatına sevgili Gerda! demeden edemiyor insan. Dünyanın en iyi savaş fotoğrafçısı olarak ilan edilen, 1954'te ölümü de yine savaş fotoğrafları çekerken mayına basmakla gelen Robert Capa'yı ve Capa'nın dünyasını daha iyi tanımak isteyenler için kitabın çevirmeni Arda Altuntaş'ın Ifsak Blog'ta yayımlanan şu yazısını öneririm. Ben Hafif Flu ile devam edeyim. Capa Hafif Flu kitabında 1942 ve 1945 yılları arasında İkinci Dünya Savaşının Kuzey Afrika, İtalya, Belçika, Fransa ve Almanya gibi önemli cephelerinde fotoğraflar çekerek, hikayeler üreterek ve atlatma haberler çıkararak geçirdiği dönemi anlatıyor kitapta. Daha ilk cümleden Capa'nın o dönemdeki hayatının içine giriveriyorsunuz. Sabahları, yataktan kalkmak için artık kesinlikle bir neden yoktu. Sonuna kadar okuyanlar için özel bir sürprizi de var bu cümlenin. Günlük yazar gibi kaleme aldığı sayfalarda, birlikte seyahat ediyor, en az onun kadar içiniz titriyor deklanşöre basma anında! .. Kameralarım boynuma asılı vaziyette, terk edilmiş sokaklar boyunca yürüdüm. Mutsuz ve yine de memnundum ki, daha fazla fotoğraf çekmemek için iyi bir mazeret buldum. Kaldığım Hotel Parco'ya döndüğümde, temiz bir vicdanım ve doğal bir susamışlığım olacaktı. Otelime çıkan dar sokak, bir okul binasının önünde sessiz insanların oluşturduğu bir kuyrukla kapanmıştı. ....... Okula girdim, hoş ve bayıltan kokusuyla karşılaştım, çiçeklerin ve ölümün. ............... Çocuklar, Almanlarla savaşmak ve öldürülmek için yeterince büyük fakat çocuk tabutuna sığmak için sadece biraz büyüklerdi. Savaşın, hangi tarihte nerede ne şekilde olursa olsun; savunmasız sivillere, kadınlara ve çocuklara, tecrübesiz gencecik askerlere ve de analarına, tüm insanlığa ettiğini bir fotoğrafçının kaleminden okurken çok etkilendim ben. Yıkımı bu kadar net anlatan fotoğrafların kitaba adını veren hafif flu olma hikayesini okudum kendisinden. Fotoğraf ve edebiyatı kendime odak olarak seçtiğim son yıllarda; Hafif Flu'da Ernest Hemingway ve John Steinbeck ile karşılaşmak da bir hediye oldu bana. Kitabın sonundaki Steinbeck'in yazısından bir alıntı ile bir kez daha teşekkür edeyim ben de; Yaşadığımız dünyaya, kalemin vizörün ve yüreğinle yeterince yakın bakmamı sağladığın için teşekkür ederim Robert Capa!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/07/yonca-yasar-mustafa-firatla-derin-uykuyu-konustu", "text": "Derin Uyku, 2020 yılı Ocak ayında Fobos yayınlarından çıktı. Psikolojik gerilim tarzında yazılan Derin Uyku şiirleriyle bilinen Mustafa Fırat'ın imzasını taşıyor. Salgın sürecinde tanıtım çalışmaları kesintiye uğramış olsa da, Derin Uyku Mustafa Fırat okuyucularının raflarında çoktan yerini aldı bile. Kitabıyla yeni tanışanlar ile yazma sürecini takip edenler için Mustafa Fırat ile söyleşisi gerçekleştirdik. İyi okumalar.. - Yazma uğraşıyla tanışmanız nasıl oldu? Başta şair kimliğiyle tanıdığımız Mustafa Fırat'ın romancı yanından bahseder misiniz? Sevgili Yonca, daha önceden anlatmıştım. Ama bir kere daha anlatmak isterim tabii. İlkokul 5. Sınıftaydım. O zamanlar ilkokul beş yıldı. Bir yarıyıl tatiliydi. Babamın harika bir kütüphanesi vardı. Sağ olsun. Galatasaray Üniversitesi mezunu, okumaya önem veren bir baba figürü. Böyle bir ev hali bendeki. Şanslı bir çocukluk... Ziya Paşa'nın meşin ciltli antolojisi elimdeydi. O dönem çocukluk işte açtım içine baktım Divan şairleri ile dolu. Doğum yılları ölüm yılları. Aldım elime kurşunkalemi sonuna kendi adımı yazdım, doğum tarihini de ekleyerek güldüm. Ama ne gülüş. Dalga geçiyorum kendimle. Belki de babamın eline geçtiğinde görmesini istiyorum. İlkokul yıllarımda sınıf öğretmenimizin şairlerin kitaplarından alıp şiirlerine bakmamıza dair ödev vermesiyle babama söylemem bir oldu. Akşam eve dönerken babam bana özel hediye paketiyle kaplanmış üç şairin kitabını hediye etmişti. Biri Mehmet Akif'in Safahat'ı, diğeri Ahmet Haşim'in Bütün Şiirleri- hala durur bu kitaplar- diğeri de Cahit Külebi'nin şiir kitabı. Sen de hak verirsin ki ilk iki kitabı anlayabilmem beklenemez."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/09/erkut-tokmandan-istanbul-plaklari", "text": "Taş Plaklar ilk kez 2008 yılında fotoğraf sanatçısı Sabriye Çelik'in hazırladığı Life and Art: Sanat Hayatın Neresinde+Sanat Biterse Hayat Biter mi?konulu Uluslarası Posta Sanatı Projesi'inde 2008 yılında yer aldı. . Taş Plaklar aynı yıl ( 2008 yılınının temmuz sayısında ) Altay Öktem'in hazırladığı Karakalem Yüxexes dergisinide de yayınlanarak okuyucuyla bir kez daha buluştu. Son olarak bu taş plaklardan iki tanesi İtalya'da, 21 Haziran 2012 de İtalyan Şaire Piera Mattei'nin Lucreziana adlı edebiyat sitesinde yer almıştır. Yıllar sonra Aksi Sanat'da tekrar okuyucu ile buluşuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/09/nazli-yildirim-mustafa-ergin-kilicla-ayzayi-siiri-ve-edebiyat-ortamini-konustu", "text": "Mustafa Ergin Kılıç: Kızım, 21 MART 2012 doğumlu. Dünya Şiir Günü'nde doğdu. AYZA ŞİİR KILIÇ. Kısaca AŞK diyoruz. Bu şiirleri 2011-2014 yılları arasında yazdım. Onun dünyaya geliş serüvenini, dünya ile yüzleşmesini ve hesaplaşmasını anlatan ve biraz da bebeklik yıllarını kapsayan şiirler. Genel toplama bakınca; aslında her yaşını içeren, hayata ve insana karşı sitemlerini anlatan; daha büyümeden onları da hikayeleştiren ve Şiir'in ağzıyla söyleyen bir baba var karşınızda. Çoğu karşılıklı konuşma, diyaloglar şeklinde gelişen; bazen sanki Şiir akıl vermişçesine, yönlendirmiş ve görüşleriyle şekillendirmişçesine yazılan şiirler. Işık saçan, çarpıcı ve etkili konuşan bir kızın söylemleri. Derviş dedim ben ona kısaca. Derviş dememim sebebi de; 3-4 yaşında üst düzey cümleler kurup, birçok konuda yaşından daha büyük harflerle konuşmasından ve laflar etmesinden ve konulara bir bilgin edasıyla yaklaşmasından kaynaklı. Çarpıcı ve seri konuşan bir çocuk... Düşündüren. Onun bu tarafı beni hep ilgilendirdi. Dolayısıyla; zamanla baba-kız sohbetlerine dönen, karşılıklı dertleşmeler şeklinde geçen şiirler oluştu. Onun Derviş tavırlarıyla da daha çok motiflenerek büyüdü şiirler. Sonra, uzun yıllar ben bu dosyayı unuttum. Rafa kaldırdım. 2019 yılı başlarında yeniden okumalar, düzeltmeler yaparken Ayza Şiir'in de artık okumayı sökmeye başladığını fark ettim. Ve dedim ki kendime, bu kitap kızıma okuma bayramı hediyesi olsun. Okumayı tamamen öğrendiği gün, kendi adıyla kendi adına yazılan şiirleri okuyarak başlasın hayata, kendi ile yüzleşerek! Elbette içli, katmanlı, imgeleri yoğun şiirler bunlar. Belki üniversite yıllarında çözümleyecek her şeyi. Büyüdükçe anlam kazanacak birçok dize. Zaman gösterecek onu da. Onun dünyaya gelişine, var oluşuna ve bizi de kendiyle birlikte yeniden var edişine bir hediye bu kitap. M. E. K.: Şiir insan hayatında her zaman güçlü bir figürdü. Şairlik de öyle. Becerebiliyorsanız ve dik durup dik kalabiliyorsanız şiirlerinizle ve şair duruşunuzla; bu bir güç aslında. Devletlere karşı, yalnızlaşan toplumlara karşı, kirlenen ve metalaşan insana karşı bir güç... Bu şairi diri tutan, yazma serüvenine cesaret katan, yol haritasını belirleyen önemli bir olgu. Ben 21. yüzyılda her ne kadar teknoloji çağı, y-z kuşağı (ki kızım büyüdüğünde artık alfabenin yeniden belirlenecek 30. harfinin kuşağı olacak muhtemelen, q jenerasyonu!) denilse de, aslında insanların birbirinden giderek uzaklaştığı bir yalnızlar çağı, içe kapanma çağı olacağını düşünüyorum. Dijitalleştikçe, herkes elindeki teknolojik enstrümanlarla kimseye ihtiyaç duymadan kendine yettikçe, paylaşım ve iletişim sıfıra indikçe, insanlar bir tek kendileri olarak kalacaklar. Bu da zamanla bir tükeniş sendromu yaratacak. İşte sanat yine burada devreye girecek. Yalnızlaşan, toplumdan kopan insanın bir yere lehimlenmesine, tutunmasına yardım edecek. Sanatın her disiplini gibi şiirde, 21. yüzyılda şekil değiştirecek ama etkisini her zamankinden daha fazla devam ettirecek. N. Y.: Ayza'yı okurken bir baba-kız yolculuğuna tanık oluyoruz. Sayfa aralarında şiirlere eşlik eden çizimler de müthiş tamamlayıcı bir unsura dönüşüyor. Yeni bir zemin yaratıyorsunuz şiirde. Esin gücünün kaynağınızı merak ediyorum. M. E. K.: İnsan yola hesap kitap yaparak çıkmıyor. Kızıma şiirler yazayım diye. Doğal gelişen bir süreçle şiirler çoğalmaya başlayınca; içimden, ben bu dosyayı kızım okuma yazma öğrenene kadar kitaplaştırmalıyım dedim. Hedefim buydu. Bunun dışındaki her şey kendi akışında gelişti. Resme hep ilgisi vardı. 2 yaşından itibaren karalamalar şeklinde, daha sonra Mustafa Ayaz Resim Kursu'nda ilerlettiği çalışmalarının bir gün babasının şiirlerine arkadaşlık edeceğini hesaba katmamıştır sanırım. Ne zaman ki dosyayı yayınevine teslim ettim, kitabın adını da AYZA koydum, o gün bana resimleriyle şiirlerimin kitap da buluşmasının mümkün olup olmadığını sordu. Bu beni çok heyecanlandırdı. Sonra şiirlerin içerikleriyle de eşleşecek resimlerini beraber seçmeye başladık. Aslında büyük bir sorumluluk 7 yaşındaki bir çocuk için. Böylece resim ile şiiri öpüştürdük. Sevgili kıldık onları. Tıpkı ben ve kızım gibi. Bitiştirdik. Kavuşturduk. Bütünleştirdik. Bu da şiirlere haliyle daha fazla anlam yükledi. Şiirlere yeni kapılar açtı. Yeni ve çok sesli çağrışımlar yarattı. Zaten imgesi geniş, bol, çok renkli imgelerle yazan bir şairin şiirlerine; böyle katmanlı resimler katılınca ortaya çok farklı bir tablo çıktı. O fırçasını vurdu ben de kalemimi. Bir fırça bir kalem, umarım susturabilmişizdir şu geveze hayatı! Esin gücüme gelince, elbette kızım. Bu dünyayı değiştirmeye yalnızca kirpiklerinin bile yeteceğini düşünüyorum. Ellerinin hiç geçmeyen masumiyeti. Her yarayı iyileştirecek bakışları. Kalbinin yeryüzünün tüm cevherlerinden daha saf oluşu. Karşı konulmaz iyimserliği ve sempatikliği insanı arındırıyor. Duru bir su. Yatağının başında gece boyu duran bir ırmak hissi verir insana. O akınca tüm sular akıyor. O durunca dünya duruyor. M. E. K.: O kısmı biraz acılı. İlk aklıma gelenler Zeynep Altıok, Eren Aysan. Metin Abi, Behçet Abi'nin güzelleri. Biraz daha günümüzden Hüseyin Alemdar-Serap Aslı Araklı, Abdülkadir Budak-Emel Güz. Kız babası şairlerin hemen hemen hepsi kızlarına şiirler yazmışlardır Veysel Çolak, Tuğrul Keskin, Hayri K. Yitik, Yücel Kayıran, Ali Hikmet Eren, Selami Karabulut, Hüseyin Peker, İlyas Tunç, Mustafa Fırat, İsmail Cem Doğru. Haydar Ergülen, Onur Caymaz, Sezai Sarıoğlu üçünün de Nar'ı var. Gerçi Sezai Abi'nin ki torun. Ama Nar. Bir bakış da her yer kar! Kız çocukları biriciktir. Babayı bu yeryüzünde kendisinden daha çok sahiplenendir kız çocukları. Babaları yola ve hizaya getiren, sonradan bir kez daha büyüten, değiştiren, olgunlaştıran, iyileştirendir kız çocukları. Şifadır. Biraz daha iddialı konuşursam; insan tam olarak yaşadığını sanırım kızı olduğunda anlıyor. Anlamlı hale geliyor kendi, kendine! Hep iyiyi ve güzeli çağıran iç sesidir. Kız çocukları sabundur, köpüktür, lütuftur, liftir. Kız çocukları hayatın parmaklarına kırmızı ojedir. Hiç çıkmaz. İnsanın içinden. Parlar durur. N. Y.: İç yaşamınızdan izler taşıyor Ayza. Çağrışımlarla birlikte farklı yolculuklara sürüklüyorsunuz. Dil ve anlatım olarak da çağın yankısını ve yeniliğini hissediyoruz. Modern çağın yarattığı süreç içinden çıkan şiirin imgelem ve yenilik arayışını nasıl buluyorsunuz? Genç şairler için özellikle. M. E. K.: Ben Ayza'nın her yaşının şiirini yazmışım aslında. Bir rehber niteliğinde. Çocukluğu da var, gençliği de, orta yaşı da. Yıllar sonra eline aldığında otuzlu, kırklı yaşlarını da görecek ve okuyacak. Öngörülerde bulundum onun adına, hayat a, haddim olmayarak. Zira ben bu kötü dünyadan-tecrübelerden kaynaklı olaylara biraz negatif yaklaşıp; gelecek de onu bekleyen konularla ilgili de akıl yürüttüm. Oysa bu bir ön yargı. Herkes kendi kaderini kendi şekillendirir. Kendi kararlarıyla karar ve yönlendirir kaderini. Yoğurur. Ben ne kadar şiirlerde pesimistik yaklaşsam da, Ayza'nın adının anlamını taşıyarak, mutluluk ve huzur içerisinde yaşayan, bahtı açık bir insan olacağından hiç şüphe duymadım. Şiiri yaşatan yeniliktir. Ben aynı izi süren değil de her seferinde farklı sürprizlerle ortaya çıkmayı severim. Her koşuda farklı bir at kazansın isterim. Çeşitlilik esastır. Farklılık ve renklilik. Şiir de bunu gerektirir. Her yarışı Negro kazansa hayat sıkıcı olurdu. Ara sıra da arkalardan gelen Balık Kraker, Elmas Vuruş, Arap Poem, Rüzgar Külü, Zürafa Hamdi, Çetrefilli Rose kazansa fena mı olur? İsimlerin patentleri bana ait bu arada! Genç şairlerde de arayışlar sürüyor. Umarım aradıklarını bulurlar! Biraz dağınıklık, savrukluk, imgede-şiir inşasında-biçimde birbirlerine benzerlik var. Birbirlerini biraz tekrara da düşüyorlar. Şiirin bir disiplin işi olduğunu fark edemeyip; şiirde sabır ve sebatın anlamını tam sindirememişler. Şiirin yazılan bir şeyden ziyade çalışılan bir şey olduğunu idrak ettiklerinde ve şiire günübirlik değil de ömürlük baktıklarında kazanacaklardır. Bir de bu nefret söylemi, bu birbirini hiç sevmezlik nedir? Kaba dil. Anında eyleme geçip öldürme isteği. Bu kin. İnsan insanı sever benim bildiğim!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/12/cahit-tanyol-aramizdan-ayrildi", "text": "Şair, yazar, sosyolog Prof. Dr. Cahit Tanyol 11 Ağustos 2020 günü sabahı Kadıköy'ün Moda semtindeki evinde, 106 yaşında vefat etti. 80 kuşağının önemli şairlerinden Tuğrul Tanyol'un babası olan Cahit Tanyol, Türkiye Sosyolojisi anlayışının öncüsü olarak kabul ediliyordu. Cahit Tanyol bir dönem İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı olarak görev yapmıştı. Tanyol'un cenazesi 14 Ağustos Cuma günü ikindi namazını müteakip Kadıköy Moda Camii'nde kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığına defnedilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/12/ilhan-berk-siirinin-ideolojisi-var-mi", "text": "Ezra Pound'un daha 1912'de fark ettiği, ondan sonra da Hilda Doolittle'in kapsamlı biçimde kuramlaştırdığı gibi 'imgecilik', Ezra Pound'un sözleriyle metronomun ardışımında değil, müziksel deyişin ardışımında bir oluşum için geleneksel uyak ve ölçüden kaçınma ile kendisini gösteren bir akımın üretimidir. İdeolojiyi yansıtmakla, ifade etmekle kalmaz, aslında onu yeniden üretir. Giderek ta kendisi olur ideolojinin. Türk şiirinde artık imge düzenini var edici pratiklerinden biri haline getirilen metaforik anlatım etkinliği, böyle bir ideoloji ve siyasal-toplumsal düzen üretecidir. Tırmanarak da bu niteliğini arttıracaktır. İki taraflı çalışan bir rüşvet mekanizması gibi bir düzendir bu. Oy alanlar çeşitli araçlarla kendilerine oy verenlere kimi çıkarlar sağlar, yeniden oy almayı garantilemeye uğraşırlar. Oy verenler de bu rüşvetlerden yararlanıp bir kez daha oy vererek borçlarını geri öderler. Ancak siyasal iktidara verdikleri tek şey oy değildir. Aslında kendi siyasal varoluş imkanlarını, konuşma ve görüş üretme haklarını da teslim ederler böyle bir rüşvet sistemi içinde. Kurumlaşmış bir suskunluk rejimi inşa ederler ama yakınma hakları ellerinden alınmış olmaz. Örneğin kendilerine verilen 'sus' rüşvetinin yetersizliğinden daima şikayet ederler. Daha iyisini bekledikleri halde alamadıklarına inanırlar ancak bu kadarıyla bırakırlar yakınmayı. Patronaj sistemine ve onun bu alan razı veren razı tekniğiyle çalışan siyasal rüşvet mekanizmalarına karşı çıkmazlar. Çıkarlarını tehlikeye atacak kadar radikalleşmezler. Buna siyaset literatüründe 'kayırmacılık-himayecilik' deniyor. Özellikle 1980'li yılların kayırmacılık-himayecilik ve ideoloji literatürünü üstünkörü tararsanız bugün bir kez daha yinelediğimiz tartışmanın salt Türk şiirinde değil, Avrupa ve anglo-sakson kayırmacılık-himayecilik ortamlarında çok yaygın bir şekilde yapıldığını keşfedersiniz. Sözünü ettiğim tartışmalara ayrıntıda girebilmek, hiç şüphesiz ki olası değil. Buna karşın en bildik örnekleri kısaca yinelemek, hepimizin belleğini canlandırmak adına yardımcı olacaktır. Örneğin özellikle Londra merkezli -en kaba yanıyla- kışkırtıcı yayın organı The Paris Review dergisinin 80'li yıllardaki sayılarına bakarsanız neo-klasizm/ neo-vernakülerizm benzeri tarihselci ve tarihsel referansları ustalıkla ön plana taşıyan bir tür kayırmacılık-himayecilik kültürünü, bu kültürün peşi sıra giden kayırmacılarını-himayecilerini burada görürsünüz. Bu ve benzeri yayın ortamlarında, hem İlhan Berk'teki tanımlara uyan kayırmacılığı-himayeciliği hem de bu kayırmacılığın-himayeciliğin usta isimleri, adeta pazar edebiyatının metaları gibi kayırmacılık-himayecilik kültürüne egemen yayın ortamlarında ısrarla desteklendiler. Hiç şüphesiz ki bütün bu yenilikler, kayırmacılık-himayecilik, salt estetik bir sorunun çok ötesindeydi ve arkasında postmodern söyleminin karmaşıklığının itici gücünü bulmuştu. Ben, konuyu ikiye ayırarak bakmamız gerektiğini düşünüyorum: ideolojinin şiiri, şiirin ideolojisi... Benim de eleştirdiğim şey, daha çok ideolojinin şiiri ve ideolojik temsillerin öne çıkartmış olduğu şiirdir. Aslında bunun dünya ve Türkiye çapında çok belirgin büyük örneklerini biliyoruz. Tam tarihini bilmediğim şeyler ama Alman şiiri, şiirin bir parçası olarak Nazi heykelciliği, İtalya'daki şiir açısından faşist uygulamalar ya da sermayenin yaşamasına dönük ideolojik temsiller. Şiirin ideolojisi var mı? Bunu es geçiyoruz gibi geliyor bana. Benim itiraz ettiğim şey, daha çok genel bir ideolojik buyruğa boyun eğmekle ilgili ama şiir tarihi açısından baktığımız zaman zaten tarihin bir bakıma bu tür buyruklardan oluştuğunu görebiliriz. İster şiirin ideolojisi olsun -onu biraz açacağım- ister ideolojinin şiiri olsun, siyasal ideoloji tanımıyla değil, İlhan Berk tanımıyla ele alınması gerekir. İdeoloji bir tanıma ilişkisidir; yani bireylerin kendi varoluşları ile yazınsal çevre olarak varoluşları arasında bir hayali ilişkidir. Bu hayali ilişki, şiir aracılığıyla estetize edilir. Bu açıdan bakıldığında bir şiir ideolojisi var mı, şiirin ideolojiye indirgenmiş şekli var mı? sorusunu sormamız gerekiyor. Bir şair, her halükarda politikacı gibi düşünmek durumunda kalıyor. Ben, politikacı olmadığım için şiirden yola çıkarak bir şeyler söyleyebilirim. Şair, politikacı gibi düşünüyor ve bir şeyi yeniden yaratmak istiyor. Şimdiye kadar yaratılandan farklı olabilecek şey nedir, ne yapmalıyım ki ben yeni olmalıyım? Herkesten farklı bir söz söylemek gibi bir şey bu. Çünkü şiir de ifadedir, bir dildir sonuçta. Bunun aslında bireylerin, toplumların, siyasal, dinsel, bireysel hayatı algılayış biçimlerinin karşılığı olduğunu ve buna uygun bir şiir biçimi geliştirdiklerini düşünüyorum. O zaman birinci kısmı, şöyle toparlamam gerekiyor: şiirin bir ideolojisi var ve bu ideoloji, tam da İlhan Berk'in söylediği gibi bizim gerçekliğimiz ile dış gerçeklik arasında kurduğumuz hayali ilişkiye benziyor. Ama unuttuğumuz bir şey daha var: bu, şiirin tarihine damgasını vuran patronaj ilişkisidir. Şiir üzerindeki siyasi ve iktisadi egemenlik, günümüzde bazı sanat dallarında ağırlığını gittikçe daha çok duyurarak hüküm sürüyor. Bugün şiiri sanatın dışına doğru sürükleyen gelişmeler var, bunun teknolojiden ve endüstriden kaynaklandığını düşünüyorum. Patronun, şöyle bir kitap istiyorum demesinin karşılığı olan bir şeyi yapmak gerekecek. Eskiden şöyle bir şiir istiyorum, diyorlardı, ona göre oluşuyordu. Bu, ideoloji değil mi? Marks; piyasanın, şairin ve yazarın özgünlüğünü elinden aldığını, yani bütün giysilerinden soyup onu çıplak proletere dönüştürdüğünü söylüyor ve patronaj ilişkisinin ideoloji olarak nasıl belirdiğine ışık tutuyordu. Bugün biz, şöyle bir şey yapacaksın, şuna zorunlusun, böyle bir kitap yazarsan olmaz, editör senin kelleni vurdurur, denen bir dünyada yaşamıyoruz. O yüzden 'büyük' editörlerin çıkardığı 'küçük' dergileri, 'küçük' editörlerin çıkardığı 'büyük' dergiler gölgede bırakabiliyor. Anlaşılıyor ki ister ideolojinin şiiri olsun ister şiirin ideolojisi olsun ideoloji, bir şekilde algımızı belirleyen bir şeye dönüşüp nasıl bir biçim üreteceğimizi belirliyor. Konumuz imgecilik, kayırmacılık-himayecilik, metaforik anlatım, 'şiir-kutuplaşma' ilişkisinin ideolojik açıdan incelenmesi ve İlhan Berk şiiri olduğuna göre yanıt vermek yerine bunun ideolojisi ne? diye sorayım. Bu, hangi ideolojiden besleniyor da herkes tek tip hale geliyor, her şey tek tip oluyor? Yazdığınız şiirin ayırıcı niteliği yok. Oysa İkinci Yeni şiirinde hangi şairin şiirine baksanız tanırsınız, bu İlhan Berk, diyebilirsiniz. Bugün bile demek mümkün ama İlhan Berk'in herhangi bir şiirine değil, tarihi siluetine bakıp söyleyebilirsiniz bunu. İlhan Berk'in herhangi bir şiirinin yine 1980 ve 1990 kuşağı şairlerinden bir farkı yok. Neden böyle, yani günümüz 2000'ler Türk şiiri neden kişiliksiz? Bu sorunun bir yanıtı olmalı. Bu sorunun yanıtı, bana kalırsa tamamen benim 'şiir-kutuplaşma' adını verdiğim ilişki ile ilgili. Bu ülkede 'şiir-kutuplaşma' ilişkisinin ideolojisi var. Hangi parti gelirse gelsin, hangi yönetim olursa olsun, 'şiir-kutuplaşma' ilişkisi içinde olanlar gerekli çıkar odaklarını temsil edenlerle daha önceden buluşup onlara ilişkin yatırımlarını yapar. 'Şiir-kutuplaşma' ilişkisini şuradan anlayabilirsiniz: eğer bu ülkede, 'şiir-kutuplaşma' ilişkisi olmasaydı her Allah'ın günü yeni bir dergi çıkmazdı. Yani şiir hukukuna ilişkin tanımlamalar yok. Şiir kimin? sorusunu tartışabiliyor muyuz, tartışamıyoruz. İşte bu da ideolojidir. Bu patronaj ilişkisinin bize dayattığı şeyleri aşarak dergilerin yayın düzenine ilişkin her şeyi eleştirmeliyiz. Şair olarak hukukumuzun ne olduğunu sorgulamalıyız. Bu, yeni bir ideolojidir aslında. 'Şiir-kutuplaşma' ilişkisi ideolojisine karşı yeni bir ideolojidir. Türk şiirini, üzerine mürekkep dökülmüş bir dergi çöplüğüne çevirmek hiç kimsenin haddi olmamalıydı. Hangi şiirin yaşadığını söyleyebilirsiniz? Dışarıdan baktığınız zaman sanıyorsunuz ki bu ülkede bir şiir geleneği yok. O zaman siz, bu dergilerin birileri tarafından işgal edildiğini düşüneceksiniz. Açıkçası ben, çıkarları ortaklaşmış bir 'şiir-kutuplaşma' ilişkisi içinde olanların, değişik kanallardan da gelseler, değişik fraksiyonlardan oluşmuş da olsalar bu kültürün zenginliğimizi yağmalayıp tarihimizi ve şiirimizi yoksullaştırdığını düşünüyorum. Tabii aslında kolay bir kavram değil bu ideoloji meselesi. Farklı noktalardan farklı biçimlerde algılanmaya açık ama öncelikle iki şeyi birbirinden ayırt etmemizin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü şiir ve ideoloji dediğimiz zaman çok genel bir şeyden bahsediyoruz; yani her yere çekilebilecek bir ilişkiden bahsediyoruz. Bir ideoloji olarak şiir farklı bir kavram, ideolojiye geçirgen bir durum olarak şiir başka bir kavram. Her şeyde olduğu gibi şiir ile ideoloji arasında da karşılıklı bir ilişki olması kaçınılmaz. Ama şiir ideolojik midir veya ideolojik olabilir mi? gibi bir sorunun yanıtı tabii çok kolay verilebilecek bir yanıt değil. Şunu biliyorum: şiir ile yaşam biçimleri ve kültür arasında bir süreklilik ilişkisi var. Yani şiir, yaşam biçimlerini ve kültürü temsil ediyor. Aynı zamanda yaşam biçimleri ve kültürün de temsili unsuru olarak bazı nesneler, objeler, simgeler, diller türetiyor. Biz, bunlar aracılığıyla da onları okuyoruz, onların yansımalarını da şiir üzerinde okuyoruz. Böyle bir karşılıklı ilişki var ama bu ilişki, yani kimlik ve temsiliyet ilişkisi, doğrudan ideoloji olarak algılanmalı mı ya da şiir tarafından denetlenmiş ideolojik bir durum olarak algılanmalı mı, algılanmamalı mı? Bu, uzun dönemlerden bu yana tartışılan bir şeydir. Bu, bir anlamda böyle ilk söylendiğinde umutsuz bir durum gibi görünen bir şeydir. Yani şairler veya şairlik, aslında kendi dışında olan ve gelişen bir dünyanın somutlaşma biçimine hizmet etmenin dışında var olamıyor gibi düşünülebilir. Ama o söylediğiniz ortamın, modernizmde olduğu gibi çok net tanımlanmamış, kendi içinde gitmelere gelmelere açık, dönüşümlere değişimlere açık bir ortam olduğunu düşündüğümüz zamanda, yani bir 20-30 yıl sonrasına baktığımız zamanda bunun bu kadar dikte edici bir durum olmadığını söyleyebilir, hissedebilirim. Şiirsel metaforik anlatımında 'kayırmacı-himayeci' rant üretim mekanizması genellikle şöyle çalışır: dize üzerindeki yoğunlaşma, nitelik ve nicelik olarak aynı anlatımda üretilebilecek ranta oranla küçükse her dize parçası metaforik anlatıma adaydır. Artık yasal zemini bulunan bir uygulamayla, metaforik anlatım ilan edilir. Metaforik anlatım, böyle bir sistemin kendi tekilci yapısını sürekli yeniden üretmesinden kaynaklanıyor. Bu sistem, siyasal öznelerin birbirinden farklı talepler, amaçlar, kaygılar, yaşam biçimleri üretme iktidarını bir potansiyel olarak bile ortadan kaldırır. Metaforik anlatımı biraz tırmandırayım: bir suç ortaklığı sistemi kurar. Herkesi benzer çıkarlarda bütünleştirerek itirazsız çalışan bir rıza ve ikna mekanizması üretir. Ancak mutabakatsız ve çatışmasız, otomatik çalışan bir ikna ve rıza üretim mekanizmasıdır bu. Tüm suç ortaklarını, monolitik bütünün birer parçacığı kılar. Bu durumda sadece imgeci bir estetikten değil, en genelde toplumun estetize edilmesinden konuşmak mümkün olur. Buysa -'estetik' teriminin şıklığına aldanmayalım- toplumsal ve imgeci kabuslara giden yolu açar. Onun şiirinde, yukarıda betimlemeye çalıştığım açılımlara benzer bir iz yakalamak olası ise de İlhan Berk, bir 'nesne şairi' olarak imgeler nasıl oluşuyor, nasıl dolaşıyor, farklı ortamlarda yeniden nasıl kullanılıyor, biçim olarak kullanılmaya devam ederken anlamın içi nasıl boşaltılıyor, bunlarla uğraşıyor. Dolayısıyla İlhan Berk'in dize örnekleri de birer imge olarak ele alındığı zaman dizelerin oluşum nedenleri, oluştukları dönem ve ortam, dize biçimlerinin dağılımı, yoğunluğu veya eksikliği, bir nesneden bir nesneye aktarılması, araştırmalarımın ana konularından birini oluşturuyor. Tabii her ideolojinin şiiri var. İlhan Berk şiirinin de bir ideolojisi vardır. Bunlar normal. Tehlikeli olmaya ne zaman başlıyor? Totaliter ideolojinin totaliter şiiri toplumda ağırlık kazanmaya başladığı zaman. İşte o zaman olay şekil değiştirmeye başlıyor. Şaire göre bir kadına hayran kalınan şey onun yedi ya da yetmiş harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır. Bu soruya alınan yanıt ise bazen bize bir aşk hikayesini anımsatır. Burada kapı hep üç defa çalınır: bir şeyin önemini sonradan kavrayan fakat üzerinde topluca söz birliğine varılmış olan mükemmel, aslında aşk olmayan, bir aşığın kollarındaymışçasına güzele ve mükemmele doğru ama çok geçmeden o hisleri kaybettirip derin denizlere doğru yüzen... Bireysel ilişki, doyurucu olmakla birlikte özel yaşamı kesintiye uğratan ve şaire ters düşen yasalara tabi olan bir dünyada yetersiz kalmaktadır. İlhan Berk şiiri, suskunluğun sınırını daha çok zorlar, tekinsizdir çünkü sözcükler. Hazıra konduculuk olanaksızdır, sözcüklerin her birinin tek tek aranması ve bulunması gerekmektedir. I. Eleni'nin Elleri -Bir gün Eleni'nin elleri geliyor/ Her şey değişiyor./ İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor/ Bir çocuk ilk gülüyor/ Bir ağaç çiçek açıyor./ Eleni'den önce/ Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım/ Sabahları, akşamları bilmiyordum daha/ Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde/ Bir gün sabah her yanım./ Eleni geliyor/ Dünyaya bakıyorum/ Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum/ Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada/ O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum/ Brise Marine'i yeniden/ Yeniden Annabel Lee'yi./ Eleni ile anlıyoruz/ Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş/ Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz./ Bir gün Eleni'nin elleri geliyor/ Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor./ II. Gençlik -Ruhum,/ İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?/ Bir serçe yavaş yavaş uçuyor/ Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor/ Düştü düşecek dalından bir yaprak./ Lambodis raftan bir şişe aldı açtı./ Bir bulut durdu pencerede/ Lambodis işine devam etti/ Ellerini sildi, hıyar, domates doğradı/ Sonra oturup gençliğini düşündü./ Bir evdeydi/ Eleni on sekizinde, İlyadis yirmi üç/ Eleni'nin şarkıları vardı/ İnsan akıl erdiremezdi/ İstanbul'un her tarafı kahve/ Kapalı kahve açık kahve/ Şarkılar ne kadar güzel olursa olsun/ Eleni'yi anlamazdı./ O günler Lambodis'in ağzında bir cigara bir aşağı bir yukarı İstanbul'da/ Eleni'nin en güzel yerleri elleri sarımsak kokan ağzı/ Daha Lambodis meyhaneci değil/ Daha Lambodis hiçbir şey değil/ O günler her Pazar Saint-Antoine'a gidiyorlar/ Eleni'nin göğsü soyulmuş badem/ Güvercin gibi elleri/ Daha o zamandan Lambodis'in düşmanı çok/ Bütün İstanbul Eleni'nin/ arkasında./ Evet/ Lambodis'in gençliği bir yaprak düştü düşecek/ Pencereye oturmuş gelip geçenlere bakıyor/ Sen de bak diyor bana/ Bak insanlar geçiyor/ Ben sıkıldım mı insanlara bakarım/ Hiçbir şeyim kalmaz/ Hiçbir şeyimiz kalmıyor./ Her iş bunun gibi ruhum/ Bir kadın bir adam aynı şeyi yapıyor/ Ben birazdan kalkıp Sirkeci'ye gideceğim/ Sevgilim trene binip gidecek/ Bir zaman hiç güneş doğmayacak sabah olmayacak, bir zaman/ dünyada değilmişiz gibi korkacağız./ Bunlar hep olacak ruhum/ Bir gün bakacağız İstanbul güzel/ Ondan sonra her gün İstanbul güzel./ Eskiden çok eskiden bu dünya daha bir güzelmiş mesela/ Bu bulutlar bu gökyüzü uzanınca dokunacağımız bir yerdeymiş/ Şimdi şiirdeymiş bunlar/ Her şey bu hesap ruhum./ Bu dünya güzel/ Gülhane ağaçlık. Pipo üstüne kimler kitaplar yazmıştır, bilmiyorum. Daha çok ak soylu, şato adamı, ihtiyar bir İngilizden beklenmelidir bu. Şatosuna çekilmiş, pipolarını dizmiş, koltuğuna gömülmüş, tütününü yavaş yavaş hazırlayan, dalıp gitmiş, ocak başı adamı bir İngilizden. Ya da inekler gibi rahat, uzun boylu bir Hollandalı'da olabilir bu. Ama neden az buçuk bir pipo adamı olan ben olmayayım? Öyleyse? Ben en çok uzun saplı, geniş karınlı pipoları severim. Avuç içini dolduran, ilkel, yabansı, ağır pipoları. Şiirin elini sımsıkı tutan, kendi halinde, sessiz, emektar, çileli pipoları. Benim gibi yaşını başını almış bir adamdan da bu beklenir elbet. Hem pipo dalıp gitmesini bilen, düş adamlarına vergidir: İhtiyar, evcil, masa başı adamlarına. En çok da ozanlara. Pencere, masa başıdır piponun yeri. Ordan oraya taşınmayan nesneler gibi belli bir yeri, belli bir yurdu olan. Bir kötürüm, bir yatalak hayatı. Dünyayı bir pencere gören, dünyayı bir pencere bilen. Tekdüzeli bir yaşam adamlığı: Sinirli, mızmız, kargılı. Benim gibi. Yine benim gibi ilençli, sıkıntılı, çılgın. Bir ortaçağ adamı: Suyu üfleyerek içen. Altı büyük küçük pipom içinde ben en çok sessiz, gösterişsiz VEDO'yu, VEDO POPULAR'ı Severim. Büyük, uzun boylu, uzun yüzlüdür. Ne Pompei'nin o ünlü fresklerine geçmiş, ne de Saint Claude'ın yüzünü görmüştür. 'Kağıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam. Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı. 'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu, Erdost, Muzaffer Bir Şey Söylemeyen Şiir, Pazar Postası, s.6, 23 Aralık 1956., Kahyaoğlu, Orhan, Ölümsüz Şiirin Ölümlü Şairine, Radikal Kitap, Yıl:7, No:390, s.6, 5 Eylül 2008., Akbal, Oktay, İlhan Berk İçin!, Cumhuriyet, s.2, 2 Eylül 2008., Berk, İlhan, Toplu Şiirler, YKY, İstanbul 2003., Berk, İlhan, Uzun Bir Adam, YKY, İstanbul 1993., Berk, İlhan, El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, İstanbul 1992., Berk, İlhan, Şairin Toprağı, Simavi Yayınları, İstanbul 1992., Berk, İlhan, Poetika, YKY, İstanbul 1997., Berk, İlhan, Kült Kitap, YKY, İstanbul 2001., Berk, İlhan, Ben İlhan Berk'in Defteriyim, Alkım Yayınları, İstanbul 2004., Andaç, Feridun, İlhan Berk'le Şiirin Anayurdunda, Dünya Yayınları, İstanbul 2004., Süreya, Cemal, 99 Yüz, İzdüşümler, Söz Senaryosu, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/17/12447", "text": "Meral Kurulay, Kerime Ural Cengiz ve Zeynep Kasap; 23 Ağustos Pazar günü, Cumba'dan Kadınlar Kalemleriyle Doğuyor başlıklı etkinlikte kitaplarını imzalayacak. Cumba Kültür Sanat Platformu tarafından düzenlenen etkinlik, Hanımeli Kafe- İcadiye Mah. Müeccimbaşı Sk. 11/1 Kuruçeşme-Üsküdar adresinde, 14.00-18.00 saatlerinde gerçekleştirilecek. Anılan buluşmanın ruhuna uygun olarak düzenlen kolektif imza gününde Meral Kurulay, Bana Hikaye Anlatma; Kerime Ural Cengiz, Toprağın Elleri ve Zeynep Kasap, Mut başlıklı kitabıyla okurlarının karşısında olacak. Yazarlar, okurlarıyla sohbet edip, soruları yanıtlayacak. Ayrıca, müzik eşliğinde şiirler okunacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/20/siirli-kapidan-alip-sihirli-pencereden-cikaran-kitap-redde-curet", "text": "Redde Cüret, Karun hazinelerinin sanki yüz yıllardır peşinden koşulan anahtarı kadar ilgili çekici. Hatice Kübra Öktem'in kitabı Redde Cüret son zamanlarda etkilenerek okuduğum kitaplardan biri oldu. İlk defa da bir kitap incelemesi yazmaya cüret ettirdi. Bazı etkenler var elbette: Şairin bir kadın olması örneğin. Kadın şairlerin şiirleri okunup geçen şiirlerin ötesinde bir özellik taşıyor. Bir nedeni de benim de edebiyat dünyasında kadın bir yazar olarak var olmaya çalışmam. Şiirler okuru sığ sularda yüzdürmüyor, hemen derinliğine alıp şaşırtıyor, düşündürüyor. Ruhun gizli odalarına girenlere onlarca labirentin kapısını açıyor. Bunun cinsiyetçilik olarak değerlendirmesinden de imtina ederim ama şiirlerde işlenen sevgi, aşk, hayata dair deneyimler bir çıkmazda bırakmıyor, seçenekler sunuyor. Kitap Klaros Yayınları'nca Ocak 2020 yılında yayınlanmış olup şairin aynı yayınevinden çıkmış üçüncü kitabıdır. Kitabın oldukça yalın tasarlanmış kapağında yüzünün yarısı görünen yorgun bir kadının saçına konmuş leylek resmi bize şairin ruhunun derinliklerinden pek çok duygu getireceğine işaret ediyor. Kitap nazım biçimi serbest olan 64 şiirden oluşmaktadır ve 120 sayfadır. Bir şiir kitabına göre sayfa sayısı fazla gelebilir yalnız hamilelik ve doğum süreci şiirlerinden oluştuğunu bilirsek bu durumu yadırgamayız. Bilirsiniz ki kadınların doğuma dair anlatacakları bir ömür sürer. Redde Cüret genel olarak hamilelik ve doğum sürecini anlatan şiirlerden oluşuyor. İlk kitabı Ali ve ikinci kitabı Ali Öldü'de yer alan şiirler de düşünüldüğünde şairimizin bireysel poetikasını oluşturduğuna şahit oluyoruz. Şair, eş, aile ve yakın çevre üçgeninde yaşadığı kaygıları, incinen yanlarını, pişmanlıkları, itirazlarını, bireysel duyarlılıklarını, kalbinde açılan boşlukları ve yerine koyduklarını tutarlı bir dil yapısı ve estetik anlayışıyla okuyucuya sunuyor. Şiirini genel olarak lirik imgelerle kuran şairimiz genel olarak anlatımcı bir dille kendini ifade ediyor. Kitaba dikkatimi çeken bu dizelerle başlıyorum. Birçok şiirinde kadın olarak büyümenin şair ruhuna düşen yansımaları görülüyor. Pek çok dizede, ataerkil yapının içinde toplumdan aileye, aileden kadına inen egemenlik hiyerarşisinde kadının iç dünyasında yaşadığı psikolojik baskılara ve bu baskılar eşliğinde kendi varoluş yolculuğunda konumunu nasıl belirlediğine, kendini yeni baştan nasıl yorumladığına şahit oluyoruz. A. Dumas İnsan bilmediği bir acıyı teselli edemez. der. Sevgili Öktem kendisini neyin acıttığını biliyor. İstersem bu kayığın içinde kalırım, akmam diyerek omuzlarına binen ağırlıkları içindeki dirençle itiyor. Kadını ev içine iten bütün baskılara karşı duruyor. Çocukluk yazarın mahzenidir. Öyle geniştir ki buna yazar bile hayret eder. Büyümüşüzdür ve o masumiyeti kaybetmişizdir. Şimdinin naftalin kokusu bile çocukluğumuzun naftalin kokusuna benzemez. Anlarız ki yaşadığımız cafcaflı dünyanın astarı yüzünden pahalıya geliyordur bize. Sevgili Öktem başta çocukluk olmak üzere bir şeyleri kaybederek büyümemize yine içindeki çocuğa sarılarak itiraz ediyor. Ve anlıyoruz ki biz masumiyetini yitirmemiş bir şairden şiirler okuyoruz. Aslında ona göre herkes sekiz yaşında. Dışı kocaman olmuşken içinde bir çocuk gezdiriyordur ya da içi çocukken koca bir beden taşıyordur. Çoğu şiirinde hümanist bakış açısına sahip ama bir yandan da insan doğasının nasıl işlediğini iyi biliyor. Vefasızlığı, kötülüğün ağına takılanların bataklığa çekildikçe insandan geriye ne kalabileceğini sorguluyor. Oysaki insan insanda bilenir. Her ne kadar bilensek de birbirimize insanı insana köle olmaya zorlayan duygular vardır. Aşk vardır mesela. Kitapta aşka dair öyle mısralar vardır ki erkeklerin hoyrat yanlarının yanında kadın aşkının inceliklerini yalın bir dille anlatır. Pek çok şair gibi Öktem'in de sıkça etrafında döndüğü konulardan birisidir aşk. Dizelerinde dişiliğin ve şehvetin keşfinden kadın olmanın anlamına doğru giden süreci keyifle izlersiniz. Aşka kayıtsız kalamaz insan. Büyük bir değişimin içinden geçer, geçerken de hırpalanır. Ama dünyayı karşısına alacak gücü vardır bir yandan. Aşk pek çok zorluğa dayanabilme olanağı verir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/23/imgenin-surdurulebilirliginin-yeni-siirsel-gercekcilik-boyutu-ve-cemal-sureya-siiri", "text": "'Sürdürülebilirlik' kavramı, edebiyat alanında dille ilgili sorgulama süreciyle birlikte teoride ve uygulamada ağırlıklı bir tartışma başlığına dönüştü. Sürdürülebilirlik, dilimizde bir durumun sürmesinin sağlanması anlamında kullanılıyor. Yeni şiirsel gerçekçilik alanında son yıllarda giderek önem kazanan şiirsel eylem ve şiirsel kuram sorunları bağlamında farklı perspektiflerden ele alınıyor. Sürdürülebilirlik, edebiyat ortamına sunduğu kapsamlı araştırma başlıklarıyla çözümlemeci bir potansiyele sahiptir. Gerek Türk şiirinde ve gerekse dünya şiirinde konuyla ilgili çok sayıda bilimsel, akademik, sivil topluma ilişkin ve kültürel yeni araştırma alanları gelişmektedir. Bu bağlamda sürdürülebilirlik sorunsalı edebiyat kuram pratiğinde, buna bağlı olarak da eğitiminde yeni kavramları tartışmaya açması ve böylelikle entelektüel açınımları geliştirmesi açılarından gündemdedir. Dinamik içeriği gereği gündemde kalmalıdır. Söz konusu içerik diğer bilim dallarından, çağdaş sanat alanlarından beslenerek yeni şiirsel gerçekçilik alanında yaklaşım ve stratejileri tartışmaya, kaynakların değerlendirilme biçimlerinden kullanım biçimlerine, sürecin sosyal boyutuna, dil psikolojisine ve edebiyat etiğine kadar yayılan bir çerçevede ele alınmaktadır. Bu açınım 'sürdürülebilirlik' tartışması farklı yaklaşımlarda zıtlıklar, çelişkiler içeren boyutlarıyla da tartışılmaktadır. Diğer bir ifadeyle 'sürdürülebilirlik' amacına yönelen birçok örnekte, tersine bir sürecin tetiklendiği de gözlemlenebilmektedir. Bu nedenle 'sürdürülebilirlik' konusundaki ilkesel tartışmaların daha uzun bir süre gündemde kalacağı söylenebilir. Bu yazıda 'imge'nin sürdürülebilirliğinin yeni şiirsel gerçekçilik boyutu ve Cemal Süreya şiirinin temel oluşturucu niteliği üzerinde durulmaktadır. Günümüzün popüler 'sürdürülebilirlik' kavramı, yeni şiirsel gerçekçilikte imgeden kopuk kaldığında özüne ters düşmektedir. Başka türlü söylersek sürdürülebilirliği imgeden ve yeni şiirsel gerçekçiliğin sürekli değişim ilkesi çerçevesinde tartışmak yararlı olacaktır. Bu bağlamda tekil ölçekteki sürdürülebilir yeni şiirsel gerçekçilik örneklerinin varlığından çok sürdürülebilirliğin 'imge' olarak yorumlanabilmesi, şiir içinde tanımlanabilmesi ve çok yönlü bir dil düşüncesiyle ilişkilendirilmesi önem taşır. Bir şairin ve şiirinin gelişimini tanımlamak, nitelendirmek için şunları sormak gerekir: devam eden ve dönüşen nedir? Dışarıyı ve içeriyi şekillendirmeye, yeni şiirsel gerçekçiliğin aykırı yanlarını seçip yansıtmaya devam eden şey nedir? Benim şiirsel bir yeniden biçimlendirme dediğim duruma işaret eden, yeni eş zamanlı bir durum olarak şiirsel eylem ve şiirsel kuram tanımlanabilir. Bu çalışmanın önemli bir yönünü, dışarıdan bir gözlemci olarak sunulan bakış açısı oluşturmaktadır. Şiirsel eylem ve şiirsel kuram gibi terimleri kullanırken imgesel şiirlerdeki yeni şiirsel gerçekçiliği kurgusal olana kıyasla değerlendirmek ile ilgili fenomen ve konuları hem birbirinden ayırmayı hem de birbirine bağlamayı kastediyorum. İmgesel bağlam, süreçlerin dize yapımının farklı biçimlerde yapılabilmesine imkan sağlar. Bu yazıda üzerine kafa yorduğum ve önerdiğim şey 'eylem' ve 'kuram'ın birbirlerinden ayrılabildiği halde her ikisinin de katalizör ya da sonuç olabileceğidir. O halde değişmez olan ikisinin bir arada dokunmuş, birbirlerine mecbur ve bağlı olduğudur. Bu yazıda şiirsel eylemi, şiirsel kuramın önüne koyuyorum. Şiirsel eylem, şiirin bileşenlerini bir araya getirir; yani içerinin somut, fiziksel, biçimsel koşulları ile ilgili emek ve ekonomi konularını. Burada ele alınan temalar; modernleştirme, göç, teknoloji ve küresel farkındalıktır. Şiirsel kuram ise durumsal inanışlar için bir çeşit yeni bağlam oluşturarak değişimin süre giden yankılarını sunar. Şiirsel kuram, içeriyle ilişkili daha soyut, ele gelmeyen koşulları ve daha küresel davranış, duyguları içinde barındırır. Burada ele alınan temalar ise içkin esneklik, kimlik ve değer kayması, nostalji ile bellektir. Her iki tema grubunun içinde de kalıcılık, geçicilik, kuram ve eylem ile ilişkilenme kavramları varsayılmıştır. Yeni şiirsel gerçekçilik üzerine söylenmiş bu klasik sözleri, araştırma hakkında bilgi vermek adına çok bilgece buluyorum. Yeni şiirsel gerçekçilik, kuramsal bir kurgudur. Hiç kimse yeni şiirsel gerçekçiliği görebilmiş, görebilecek ya da gözlemleyebilecek değildir. Sadece onun etkilerini ve ürünlerini görebilir, gözlemleyebilir. Yeni şiirsel gerçekçilik, geniş bir içeriğe sahiptir. Tek bir olayı değil, geniş bir yelpazeye yayılan bir faaliyetler sistemi içindeki çeşitliliği bir araya getiren ve kapsayan bir dizi uygulamayı, koşulu ifade eder. Yeni şiirsel gerçekçilik, oldukça karmaşık bir kavramın belirleyenidir. Bir uygarlıkta ortaya konulan düşünsel etkinliklerin tümünü anlatır. 19. yüzyılda bu terim genellikle görsel sanatları, edebiyatı, felsefeyi ve müziği anlatmak için kullanılırdı ama sanatların ve bilimlerin toplumsal ortamları tarafından biçimlendirildikleri yolunda gitgide artan bir farkına varış da dile getirilirdi. Gelişen bu bilinç, bir yeni şiirsel gerçekçilik sosyolojisinin ya da sosyal tarihinin ortaya çıkmasına yol açtı. Tarihçiler, sosyologlar, edebiyat eleştirmenleri ve diğer bilim insanları ilgi alanlarını genişlettikçe yeni şiirsel gerçekçilik teriminin de anlamı genişledi. Kavramın anlamı genişledikçe yeni şiirsel gerçekçiliği edilgen bir şey olarak düşünmekten çok etkin bir şey olarak düşünme yönünde giderek güçlenen bir eğilim oluşmuştur. Yeni şiirsel gerçekçilik kuramcıları, düşüncenin ve toplumun değişimindeki önemini vurgulamaktadırlar. Bu, bir bakıma şiir içindeki dönüşüme işaret etmektedir. Eğer her kuşağın yeniden aktarma sürecinde kavramları yeniden yorumladığı varsayılırsa bunların uzun dönemde kayda değer toplumsal değişmelerin nedeni olacağını söylemek yanlış olmaz. Bu açıdan bakarak sürdürülebilirlik tartışması, yeni şiirsel gerçekçi dönüşümün bir aracı olarak ele alınabilir. Vurgulanması gereken bir nokta da sürdürülebilirliğin aynı yeni şiirsel gerçekçi süreçlerinde olduğu gibi dinamik niteliğidir. Sürdürülebilirlik kavramı, şiirin toplumla ve yaşamla kurduğu ilişki perspektifinde irdelendiğinde, kuşkusuz dize ölçeğinden şiir ölçeğine taşınmaktadır. Önemli bir parametreyi ise şairinin altyapısal niteliği ve desteği oluşturmaktadır. Bu boyutuyla ele alındığında sürdürülebilirlik düşüncesi; tasarımın çok boyutlu, fikir geliştirici, yeni şiirsel gerçekçiliği dönüştürücü etkisini artırma yönünde geniş açılı bir perspektife kavuşmaktadır. Yeni şiirsel gerçekçiliğin düşünceyi dönüştürücü potansiyelini sürdürülebilirlik kavramı üzerinden tartışmak, 'imge' için yeni bir sorgulama fırsatı ve platformu yaratmaktadır. Yazınsal ortamda farklı başlıklar altında var olan birçok kavram, sürdürülebilirlik çerçevesinden bakarak yeniden tartışılabilir. Kağıdın demokratik kullanımında ve yeni düzeninde şairin dil ve imge oluşum sürecine katılımında, bu bağlamdaki yaratıcı potansiyelinde, kolektif düşünce üretiminde sürdürülebilirlik, bütünleştirici bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle kavramın yeni şiirsel gerçekçilik politikalarıyla ilişkilendirilmesi, bir dil kavrayışıyla ele alınabilmesi önem taşımaktadır. Sadece teoride değil, uygulama alanında da konunun politik bir kararlılıkla değerlendirilmesi, eğitimsel alt yapıyla beslenmesi ve disiplinlerarası bilgi üretimiyle desteklenmesi gerekleri ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle tartışmaların şiirsel eylem, şiirsel kuram odağında ele alınıp sivil inisiyatiflerle, örgütlenmelerle desteklenmesi gereğinden ve böylelikle şiirin toplumla kuracağı ilişkide bir köprü oluşturabileceğinden söz edilebilir. Bu yazıyla vurgulanmak istenen yaklaşımın ön plana çıktığı bir uygulama, aşağıda konuya uygun bir örnek olarak sunulmaktadır. Bu, örneğin Cemal Süreya'nın şiirindeki 'imge'nin sürdürülebilirliği konusundaki başarısı sadece bir şiirsel eylem ve şiirsel kuramla sınırlı değildir. Bunun ötesinde uygulamanın ağırlıklı olarak bir yeni şiirsel gerçekçilik nesnesi olarak taşıdığı değere dikkat çekilmektedir. Yukarıdaki bu şiirin karakteristik özelliği, yine sürdürülebilirlik anlayışının önemli bir parçası olan imgenin bünyesinde doğaldan toplumsala geniş bir nesneler çeşitliliği olarak görülebilir. Sesinde ne var biliyor musun/ Ev dağınıklığı var dizesi çok yalın, çok düz olmasına karşın alttan alta büyük bir gizemlilik ve anlamına kolay ulaşılmayan hermetik bir içerik taşımaktadır. Şair, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahiptir. Düşsel planda 'kadın', son derece önemlidir. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar: Sesinde ne var biliyor musun / Uykusuz Türkçe var. Görüldüğü üzere bu kurmaca dizede en esin dolu sözler, en derin düşünceler şairin dudaklarından dökülür. Şairin kadını yaşama kavuşturması için yapması gereken, aynı anda şiirsel ve düzyazısal düşünürken olguları da hiç gözden kaçırmamaktır. Şair, 'kadın'la ilgili ayrıntılı, tümüyle doğru ve elle tutulur pek çok şey biliyor. Cemal Süreya, feminizmin ve modernizmin dayattığı öznellik kalıbının dışında başka öznellikleri, kadının evle olan bağlarını dışlamayacak birey olabilme biçimlerini de imgelemesi gerektiğini savunur. Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı, Aşkın ölçeği, fiziksel ölçümlere indirgenemez ancak insan faaliyetlerinin oluşturduğu çok ölçekli, katmanlı bir ilişki olarak algılanabilir. Aşk, bünyesinde eş zamanlı olarak bedenselden küresele, öznelden evrensele pek çok anlam ve katman içerir. Aşk, sadece fiziksel değildir; toplumsal, siyasal, iktisadi ve kültürel bir üretim alanıdır. Seni bir kere öpsem ikinin hatrı kalıyordu/ İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük dizesi ne yüce ne de bedensiz, bir müddet için belki meleksidir. Burada öfkenin ve arzunun sertliğinin erkeksi tarzda dile gelişini ve arzunun erkeksi boyunun imgeyi yönlendirişini anlıyorum. Şair, gerek eril ve dişil duyarlık gerekse has şiir sanatı açısından nasıl bir netliğe ulaşılması gerektiğine ilişkin ipuçlarını ortaya koymaktadır. Entelektüel bir şairdir Cemal Süreya, lirik şiire çağırırken şunları söylüyor: Şiir, insanlık durumunun açımlanışı ve bir somut tarihi deneyin kutsanışıdır. Modern roman ve tiyatro, onu reddettikleri zaman bile, kendi dönemlerine tutunmaktadırlar. Onu reddederken, onu kutsallaştırırlar. Lirik şiirin kaderi daha başkadır. Eski tanrılar ve bilinç tarafından yadsınmış nesnel gerçeklik bir kez öldüklerinde, şiirin terennüm edeceği hiçbir şey kalmamıştır, kendi oluşu sayılmazsa. Ozan şarkıyı terennüm eder. Ama şarkı iletişimdir. Monologun peşinden ancak sessizlik gelebilir, ya da hepsinin arasından umutsuz ve aşırı bir serüven: şiir artık, sözün değil, ama hayatın içinde ete kemiğe bürünecek bundan böyle. Şiirsel kelam, artık tarihi kutsallaştırmayacak, ama kendi başına tarih ve hayat olacak. Yukarıda lirik şiirin bir yandan döngüsel bir devinim içinde sürekli yeniden üretildiğini, bir yandan da bu devinimin her zaman biriken ve katmanlanan bir üretim olduğundan bahsettim. Bunu anlamak için iki ana kavrama bakmak faydalı olacaktır. Bunlar şiirsel eylem ve şiirsel kuramdır. Günümüzde şiirden bahsettiğimizde sıfırdan başlamak söz konusu değildir. Çok belirgin bir fiziksel büyüme hedeflenmediği sürece yeni şiirsel gerçekçilik, mevcut çevre ve şairlerin yeniden düşünülüp yeniden anlamlandırılmasıyla katman katman birikir. Çok radikal değişim kararları olmadığı sürece hiçbir şey silinmez ama hiçbir şey de olduğu gibi kalmaz, kalamaz. Şiirde ister eylem ister kuramsal olsun, yeni anlatılar eskilerinin tekrardan kurgulanmasıyla oluşturulur. Kalıcı ve güvencesizin, değerli ve atılabilirin eş zamanlı var olabileceği, hatta birbirleriyle yer değiştirebileceği bir ortamdır yeni şiirsel gerçekçilik. Bunu kavramak özgürleştirici olacaktır ama sürdürülebilirlik ve özellikle yeni şiirsel gerçekçilik disiplininin adeta laneti haline gelmiş olan imge takıntısına mağlup hissetmektense tam anlamıyla kontrol edemeyeceği bir çevreyi şekillendirmede aktif olabilmenin yollarını aramak yeni kapılar açacaktır. Bu doğrultuda şiirsel eylem ve şiirsel kuram, hem önlenilemez birer olgu olarak hem de yaşamı şekillendirmeye gönüllü aktör-şairler için birer araç olarak karşımıza çıkmaktadır. İmgenin sürdürülebilirliği diye bir başlık altında toplumsal ve kültürel sürdürülebilirlik gibi kavramlardan bahsedilecekse sadece nesnel şiirde değil, öznel şiirde de şiirsel eylem ve şiirsel kuram kavramları göz önüne alınmalıdır. İmgesel sürdürülebilirliğin hedefi, korumacı bir tavırdan çok şiirsel dinamizm ve etkileşimlerin şair yaşamındaki vazgeçilmezliğini sürdürecek bir tavır olmalıdır. Hem koruma hem de dinamizm ve etkileşimlerin niyetiyle gerçekleştirilecek radikal kırılmalar, imgesel sürdürülebilirliğe aykırı edimlerdir. Cemal Süreya okumaya devam edelim. Cemal Süreya'nın bu dizeleri odağında imgeyi kullanışına bakalım şimdi. Şairin bu dizelerini, 'imge'nin sürdürülebilirliği sorununun görünür hale gelmesi ve bununla paralel olarak uluslararası metinlerde konuyla ilgili yeni şiirsel gerçekçi kavramına yer verilmeye başlanması açısından milat kabul etmek çok da yanlış olmayacaktır. Bir yandan insan ve toplum hızla erozyona uğratıladursun, bir yandan sürdürülebilirlik tartışmaları devam ededursun, şiir üretiminin hızı ve hacmi giderek artmaktadır. Cemal Süreya, Bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz/ Öbür elinde yetişkin bir günışığı/ Daha öbür elinde kilometrelerce hürlük diyor. O, bir şair olduğu için kasti 'özgürlük' eyleminin yaşadığımız dünyanın değiştirilmesinden ibaret olduğunu eklemek istiyor. Bir şey olacak yaşamımızla hasıl ettiğimiz devingen kainatın akışı içinde ve böylece arzu edilen bir ayrım yapabileceğiz. İşte bu benim yapmak istediğim şeydi, diyebileceğiz. Hamza adlı bu şiirdeki perinin sihirli değneği de bu dizeler olmuştur artık. Değdiği yerde yarattığı ışıltı, gözleri kamaştırmaya başlamıştır. Parıltının altını görmemizi sağlayan ise ancak yaşanan gerçekliklerin büyüteci olacaktır. Zaten daha önce şair, Şiir, duygu ve hayale dayanılarak mı, yoksa gerçek ve hakikat göz önünde tutularak mı yazılmalıdır? derken Hükümet adlı şiiri ile 'özgürlük' hareketine ilişkin kimi olguları ve temleri dile getirmiş, kullandığı metaforlarda egemen şiir ideolojisinden kopuşun geleceğini de sezdirmiştir. Cemal Süreya'daki bu tutum değişikliğinin bir tek nedeni olduğunu düşünüyorum. Şairin şiiriyle sürekli göz göze gelebilmesi, yaşanan gün ve zamanın içeriğini daha iyi kavramasını sağlıyor ve şiirlerinin imgesel düzeyi 'güncel' olanla sarmalanıyor. Belirtilmesi gerekir ki Cemal Süreya, yeni şiirsel gerçekçi şiirlerini yazmaya başladığında şiirsel eylem ve şiirsel kuram sorunları bağlamında yaşamaktadır. Giderek kimliksizleştiğini, yabancılaştığını düşündüğü, gördüğü Türkçe şiir için şairin bu eğilimi, yaşamı kendiliğindenliği içinde yaşayan bir bireyin bilinç düzeyindeki dönüşümü, imlemeye başlar ve şair yeni şiirsel gerçekçi kavramına iki temel özellik atfeder. Birincisi yeni şiirsel gerçekçiliğin imgeyi sürdürülebilirlik değil, şiiri imgeyle sürdürülebilirlik olduğu savıdır. Burada şiiri imgeyle sürdürülebilirlik derken yaşamakta olan 'şiir' kastedilmektedir. Yani halihazırda var olan, biriken, katmanlanan ve aynı şekilde tüketen, tükenen şiir. Bu anlamda şiiri imgeyle sürdürülebilirlik, şiirsel eylem ve şiirsel kurama ilişkin bir edimdir. Şairin atfettiği ikinci özellik ise imgenin yüksek sanat, gelenek, kimlik, aidiyet gibi özelliklerinden öte bulunulan 'zaman'a ilişkin heterojen bir olgu olmasıdır. Bu haliyle 'imge', Cemal Süreya'ya göre şiir siyasasına entegre edilmesi gereken temel bir unsurdur. 1950'li yıllarda İkinci Yeni hareketi içinde birlikte yer aldığı arkadaşı şair Turgut Uyar ise 'imge' anlayışını şöyle açıklıyor: Şiirin kelimelerle değil, imgelerle yazıldığını bilen şairler için, kelime, diyalektik bir ilişkiler yumağıdır; bir kere, anlatacağı imgeyle ikincisi aynı imgeyi anlatmakla görevli öteki kelimelerle, üçüncüsü mısra içindeki özel şiir içindeki genel ses uyumuyla, dördüncüsü imgelerarası birlik ve karışıklıkların gelişme süreciyle bağlantılıdır. Çünkü Kelimenin önemi, imgenin somutlaşmasında oynayacağı role göre değişir, bu rolü belirleyen ise kelimenin çağrışım yükü anlam boyutları ve imgeyle olan diyalektik bağlantısıdır. Özellikle Cemal Süreya tarafından benimsenen 'imgesel icraat' olarak adlandırılabilecek yukarıdaki bu dizeler, şiirde yerleşik paylaşım ve demokrasi bilincini önermektedir. Kendisi de aslında açıkça dile getirmese de imgeyi sürdürülebilirlik önerisini dile getirirken imgesel icraattan oldukça etkilenmiş gözükmektedir. Söz konusu dizelerde görüldüğü üzere imgesel icraatın taşıdığı risk ise bahsi geçen şiirsel eylem ve şiirsel kuramın 'sürdürülebilirlik' bağlamında yapılmasıyla doğabilecek teşhir faktörünün, etkileşimleri biçim, temsil düzlemine indirgeyerek yüzeyselleştirebilecek olmasıdır. Bu noktada tekrar edilmesi gereken imgesel sürdürülebilirliğin korumacılıktan farklı olduğu, hem fiziki hem toplumsal çevre açısından etkileşimlere olanak sağlamasının önemli yeniden anlamlandırmalara sebep olabileceği, bu yüzden de Cemal Süreya şiirinin temel oluşturucu niteliği üzerinde imgesel icraat olarak tanımlanan pratiklere yakından bakılmasının gerekliliğidir. İmgesel icraat, hem gündelik hayata hem de Cemal Süreya şiirinin inşasına yönelik eylemleri içeren bir tanımdır. Cemal Süreya'nın çalışmalarında bu terimi, 'imgenin icrası' olarak Türkçeleştirerek 'imgesel icraat' ile arasında bir ayrım önerilmektedir. İmgenin icrası, bireylerin ve toplumun gündelik hayatlarının bir parçası olarak imgeyi anlamlandırma süreçleridir. Şair imge icra eder, özünde edilgen bir eylemdir bu. İmgesel icraat ise imgenin üretimine de fiziksel şekillenmesine de müdahil olacak biçimde katılır. Bir şairin imgesel icraatı bütüncüldür ve imgeleri üzerinden okunabilir. Öte yandan imgesel icraat yapan şair ve gruplar, şiirin varoluş biçimlerinde dönüşüm yaratabilirler. Eminim ki Cemal Süreya bize şöyle derdi: kırk yıldır şiir yazıyorum ve daktilonun, kaset şeritli bir daktilonun, silicili bir daktilonun, çubuklu daktilonun, küreli daktilonun... Bazı değişkenlik çeşitleri olduğunu öğrendim. Bu kadar basit görünen bir şey için bildiği tüm değişkenlikleri anlatırdı. Onun bu değişkenlik alanı ile çalışarak kendi simgeler dizisini yarattığını düşünüyorum. Şairin dönüştürücü gücü, sıradanlığı, yıpranmayı ve ölümü geriye iterek yeni ve güzel bir dünya kurar. Siz hiç hamama gittiniz mi?/ Ben gittim lambanın biri söndü/ Gözümün biri söndü kör oldum soruları şairin baktığı trajik pencereden betimlenen dünya, mutluluk ve coşkuya çok ender sahne olur. Yan yana yan yana düşünün ama. Özetlemek gerekirse yeni şiirsel gerçekçilik, mevcut şiirin yeni biçimlerini üretirken çok yönlü sürdürülebilirlik tartışması yazınsal ortamda çağdaş, bilimsel, yaratıcı yöntemlerle ve araştırmalarla desteklenmelidir. Bu çok yönlü yaklaşımda ve disiplinlerarası kavrayışta yeni şiirsel gerçekçilik, yeni düşünceleri ve dönüşümü öneren konumdadır. Bu nedenle farklı yöntemleri; okuma, görme biçimleri, sunum yöntemleri, analiz, sentez, güncel sanat, metin, sinema ve grafik tasarımı gereksinecektir. Yeni şiirsel gerçekçilik, ürettiği şiire ait olan şairin ve toplumun fiziksel, sosyal, kültürel, ekonomik ve benzeri şartlarını irdelerken 'sürdürülebilirlik' kavramını farklı boyutların diyalektik ilişkisi içerisinde değerlendirmelidir. Bu bağlamda yeni şiirsel gerçekçiliğin kültürel yaratıcılık potansiyeli, günümüzde önemli bir araca dönüşmelidir. Kültürün toplumla, çevreyle, siyasetle ve emperyal kanon ile ilişkisi yeni şiirsel gerçekçilik alanında da çok yönlü olarak değerlendirilebilir ve bu bakış sürdürülebilirliğin de ana kaynağıdır. 'İmge'nin sürdürülebilirliği açısından bakıldığında bu yaklaşıma destek olmak, geleceğin düşünsel bir sorumluluğudur. Erdost, Muzaffer Bir Şey Söylemeyen Şiir, Pazar Postası, s.6, 23 Aralık 1956., Kahyaoğlu, Orhan, Ölümsüz Şiirin Ölümlü Şairine, Radikal Kitap, Yıl:7, No:390, s.6, 5 Eylül 2008.,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/24/acik-siir-ilhan-sami-comak-videolariyla-venedikde-borders-sanat-festivalinde", "text": "Erkan Karakiraz'ın kurgulayıp yönettiği İlhan Sami Çomak ve Erkut Tokman'ın performanslarıyla katkıda bulunduğu İlhan Sami Çomak üzerine yapılan iki adet kısa video The Anatomy of Freedom ve Not Home Yet bu yıl Venedik'te düzenlenen Luca Curci'nin üstlendiği ve üç ayrı bölümde üç ay boyunca devam eden Borders Sanat Festivali'nin Fragmented İdentities bölümünde Video Art/Installation başlığı altında temsil ediliyor. Venedik'teki Palazzo Albrizzzi-Capello'daki THE ROOM Contemporary Art Space 'de 3 eylül-2 Ekim tarihleri arasında bir ay boyunca sergilenip ziyaretcilere sunulacak videolarda sanatçı olarak Erkan Karakiraz, İlhan Sami Çomak ve Erkut Tokman yer alıyor. Açık Şiir adına, açılış programında, şair ve performans sanatcısı İlhan Sami Çomak'ın sembolik olarak temsil edileceği festivalde şairin vasiyi İpek Özel orada bulunacak ve 3 Eylül'de basına bir röportaj vererek konuşma yapacaktır; ayrıca Erkan Karakiraz ve Erkut Tokman'da online olarak açılışa katılacaklardır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/28/ferit-surmeli-yaser-bereketoglu-ile-konustu", "text": "Y. B. : Hoş buldum sevgili Ferit. Uzunca bir aradan sonra seninle görüşmek çok güzel. Umarım sonraki günlerde de seninle ve diğer edebiyat sevdalısı arkadaşlarla sıkça görüşme olanağımız olur. Y. B. : Bu klasik soruya klasik yanıtlar verilir hep. Hani; küçük yaşta okudum, yazdım gibi. Çocukluğumun uzun bir kısmı İskenderun'da geçti. Bir kısmı da Antakya'da. Çocukluğumun İskenderun'unda sahil civarına, Antakya'da ise Köprübaşı'na kavruk yüzlü, sarkık bıyıklı kitap çerçileri gelirdi. Bu insanlar gezgin olduklarından ne zaman gelip ne zaman gidecekleri belli değildi. Ben de yaşadığım kentte çok gezen biriydim. Bu gezintilerimde sürekli denk gelmişimdir bu kitap çerçilerine. Babam Arap Edebiyatına vakıf biriydi. Arapça şiir yazardı genellikle. Yazdıklarını da paylaşırdı bizimle. Bununla birlikte, Ortadoğu'nun kadim geçmişinde yaşanan gizemli, egzotik ve kahramanlık dolu hikayeler de paylaşımının artısıydı biz sekiz kardeş için. Anter bin Şeddat, çocukluğumun kahramanıdır. Hz. Hamza, Hz Ali'nin cenkleri... İşte bu çerçiler, benim bildiğim bu kahramanların kitaplarını satarlardı. Kaldırım üstünde, kitaplarını satış için sergiler sonra habire tütün içerlerdi. Çerçileri görür görmez bir heyecan basardı beni. Geçerdim sergilerinin karşısına, çömelir, pırlanta gibi seçer alırdım kitapları. Hayber Kalesi, Zaloğlu Rüstem, Anter bin Şeddat, Yunus Emre, Karacaoğlan, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Ferhat ile Şirin, Bin bir Gece Masalları... Kuruşluk okul harçlıklarımı, gözümü kırpmadan sayardım ellerine. Orta okulda Türkçe ders kitaplarındaki metinleri ilk günde okur, sonra tekrar okur, tekrar okurdum. Okumaktaki kıtlık dönemlerimden çıkış yolum buydu. Lise yıllarında, Divan Edebiyatı şairlerinin güçlü ritimli şiirleri, Yunus Emre'nin yalın ve derin imgelerinden çok etkilenirdim. İlk yazdıklarım, etkilendiğim yazar ve şairlerin kötü bir kopyasıydı. En önemlisi benim bunun ayırdında olmamdı. Yazma sanatında, insanın kendi sesini bulması uzun bir süreç içinde, bilinçli bir okuma yöntemiyle; okuyarak, okuyarak ve okuyarak gerçekleşebilir. Yazdığım şiirler ve öyküler, insan eksenli, insan psikolojisini önceleyen, insanın durumunu belirten türdendir. Öykülerimde yaşanmışlık, kurguyla paralel gider. Her iki türde de dili önemseyerek insanı kucaklamak arzusundayım. İlk şiir kitabımı arşivimdeki şiirlerden derlediğim SIĞINAK adıyla yayınladım. Doğrusunu istersen, sesimin tam oturmadığı, etki altında kalınan şiirlerdi. İkinci kitabım, SİZ GÜZELDİNİZ SONRASIZ ZAMANLARDA adıyla Kurgu Kültür Merkezi Yayınları'ndan basıldı. Ortadoğu'daki Türk işçilerini konu edinen KIRBAÇ adlı öykü dosyamı tamamladım. Sanırım öykücülüğümüzde, bölgeyle ilgili işlenmemiş bir coğrafya Ortadoğu. Romanla ilgili serüvenimi söyleşimizin ilerleyen bölümlerinde özel olarak değinmek istiyorum. Çünkü esas olarak romanımın konusunu uzun bir öykü olarak düşünmüştüm. Fakat ana konunun yan öykülerle besleneceğini fark ettiğim için 'tür'ün roman olması kaçınılmaz oldu. Y. B. : İlk şiirlerimden, coşkuyla söylenmiş bir dize. Kendimce az da olsa bir gerçeklik payı var diye düşünüyorum. Her türün kendine özgü güzelliği vardır. Estetik ve biçem şiir ve öyküde farklılık gösterir. Şiirde yetenek, biçim ve dil kullanımı; ardından gelen zeka ile birleşince çok farklı tatlara ulaştırır sizi. Bu nedenledir ki şiir, öykü ve romana göre defalarca okunabilir. Her okuyuşta farklı derinliklere iner, farklı bir estetik duyguyu algılarsınız. Öyküde ise durum farklıdır. Kendini defalarca okutmaz. Bu nedenle öyküye özgü bir yazım işçiliğini kullanmak zorundasınız. Dil yine ön plandadır. Betimlemeleri ve ayrıntıları akıcı bir şekilde vermelisiniz. Yoksa öykü, kuru bir ağaç gibi kalakalır ortada. Y. B. : 'Siz Güzeldiniz / Sonrasız Zamanlarda' insanlığın evrensel bahçesine katkı sunan insanların ölümsüzlüğünü çağrıştırmak için yazılmış bir şiirdir. Y. B. : Ortadoğu'daki Türk işçilerini konu edinen KIRBAÇ adlı öykü dosyam on iki öyküden oluşuyor. Öykülerimde, daha önce söylediğim gibi insanı kucaklayan kardeşlik ruhu ve sevgi var. Bir öykü yazarıysanız roman yazmayı deneyebilirsiniz. Fakat bu, her halükarda roman yazabileceğiniz anlamına gelmiyor. Hiç öykü yazmadan roman yazan yazarlarımızın sayısı az değildir. Roman ve öykü farklı edebi türlerdir. Bunlar birbirinin yazma aşaması değildir. Asıl olan yazma becerisi ve dilin kullanımıdır. Roman yazıyorsanız romanı besleyen kısa yan öykülerden yararlanabilirsiniz. '2006 yılında benim de davetli olduğum Suriye'de düzenlenen edebiyat ve kültür etkinliklerine katılarak Halep, Şam ve Lazkiye kentlerini gezme ve yakından tanıma olanağı buldum. Lazkiye kentindeki etkinlik sonrası grupça yaptığımız turistik kültürel gezide; sessizliğe bürünmüş; yıkık, dökük; fakat oldukça düzenli bir kentin antik çağ kalıntılarından oldukça etkilendim. Rehberimiz harabelerin Ugarit kent devletine ait olduğunu söyleyerek kentin tarihçesini anlattı. Ugarit kent devletinin Anadolu'yu da kapsayan Orta Doğu'nun en önemli ticaret merkezi oluşu, Ugaritlilerin kendi alfabeleri dışında tüm bölge krallıklarına kabul ettirdikleri bir ticaret alfabesini oluşturdukları ve dünyanın ilk müzik notalarının burada yazıldığı, yapılan kazı ve araştırmalar sonunda bilinen en eski şarkının notalarının burada bulunduğu gerçeğiyle yüzleştiğimde, buralara dair bir şeyler yazmam gerektiğini şiddetle hissettim. Y. B. : Yaptığım araştırmalarda Ugarit'in tarihi geçmişi dışında kaleme alınmış bir yapıt bulamadım. Sanırım ilk kez ben yazdım. Y. B. : Romanı yazarken kısa cümleler kurmaya özen gösterdim. Bir de şimdiki zaman ekini kullandım. Cümlelerde zaman kaymasını önlemek için titizlikle çalıştım. Yan öykülerle omurgayı beslemeye gayret ettim. Sanırım tüm bunlar bir araya gelince okura okuma kolaylığı sağlamış oldum. Ugarit Kent Devleti MÖ 1200 yılında talihsiz, trajik bir sonla tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş. Oldukça zeki ve çalışkan bir kavmin varlığını gözlemliyoruz Ugarit'te. Bir yanda devasa Hitit imparatorluğu diğer yanda Mısır firavun devleti ve bu iki krallığı deyim yerindeyse parmaklarında oynatan yedi bin nüfuslu Ugarit kent devleti. Bulundukları coğrafyada; kan gövdeyi götürürken görünmez bir dokunulmazlık zırhıyla örülmüş bu kent devletinde yaşayan insanlar, kendi oluşturdukları ticaret dilini tüm coğrafyaya kabul ettirmiş ve kültürleriyle tüm bölgeyi etkileri altına almıştır. Haliyle yüksek düzeyde eğitimli bu kavme zarar gelmesin diye hiçbir krallık bunlara zarar vermemiş hatta her devirde koruma altına almışlardır. Ekonomik, sosyal ve kültürel alanda eğitim veren akademileri vardır. Dünyanın ilk müzik notaları bu kent devletinde yazılmıştır. Tapınaklardaki kutsal ayinler ve törenler Ugaritlilerin geliştirdikleri müzik aletleri eşliğinde gerçekleşmiştir. Kilden yapılan ev ve süs aletlerine cam geçiren ilk medeniyettir. Oyma sanatının sanatsal boyut kazanmasına katkı sunmuşlardır. Zevklerine düşkün, yaşam standartları oldukça yüksektir. Sömürge görünümlü olmalarına rağmen kent demokratik ve laik yönetiminden hiçbir taviz vermemiştir. Dolayısıyla yönetimde geçerli olan çok tanrılı dinlerin yanı sıra tek tanrılı dinlere mensup olanlar da burada oldukça rahat bir yaşama ortamı bulmuştur. Türlü kökene ve dinlere bağlı insanların birlikte yaşama ve içselleştirdikleri birbirlerine katlanma kültürünün ilk izlerine bu kette rastlıyoruz. Şimdiki Antakya'nın sosyal dokusuna benziyor türlü yönleriyle. Y. B. : Teknolojinin gelişmesi insan yaşamına kolaylıklar sunarken bazı alanlarda olumsuz etkilerini ağır hissettiriyor. Okur kitlesinin oldukça az olduğu ülkemizde görsel medyanın katkısı! daha da az okur olmuştur. İnsanlar 'zaman yetersizliğini' geçerli bir mazeret olarak göstermekteler. Bunu göz önünde bulundurarak romanı presledim. En azından; okur, kitabı eline aldığında gözü korkmuyor; 'ha ben bunu kısa sürede okurum' diyor. Bahsettiğim ortalama bir okur profilidir. Bence yazarlarımız, küçük hacimli romanlar yazarak ortalama okur kitlesinin sayısının artmasına katkıda bulunabilirler. Sorunun son bölümüne gelince; ben romanı yazarken bu kent devletinde yaşayan insanların, günümüz insanlarına benzer bir ortamı paylaştıklarını düşünmüşümdür hep. Aradaki tek fark ulaşım ve iletişimdeki hızdır. Romanın derinliğinde sakladığım, okurun bilmesi gereken özel bir mesajım yok. Kişisel bir öngörüm var. Ugaritliler Sami ırkından, Lazkiye'den Antakya'ya kadar olan deniz şeridinde yaşıyorlar. Kent devleti, tarihten silinirken halkından sağ kalanlar önce Asur krallığına sonra da Fenikelilere sığınmışlar. Kanımca bunlar yaşadıkları bu bölgede, günümüzde de yaşayan Nusayriler dediğimiz Arap Alevilerinin atalarıdırlar. Arap Alevilerinin, konuştukları dil dışında Araplarla hiçbir ortak paydası yoktur. Yaşama biçimleri, kültürleri, dünyaya bakış açıları Araplara benzemez. Y. B. : Bölgede yaşayan Nusayri din adamları, atalarının Fenikelilere kadar dayandığını söylerler. Bana göre de önce Asur krallığına sığınan daha sonra da Fenikeliler içinde yaşayan Ugaritliler Nusayrilerin atasıdır. Bu konuda öngörülerimi destekleyecek yazılı bir belgeye ulaşamadım. Ferit Sürmeli : Hocam benim için oldukça keyifli ve verimli bir sohbet oldu. Çok teşekkür eder, yazın alanında başarılarının sürekliliğini dilerim. Y. B. : Benim için de zevkli bir söyleşi oldu. Aynı duygularla ben de teşekkür eder, yazma serüveninde sana başarılar dilerim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/28/goksu-n-cakirdan-altay-oktem-soylesisi", "text": "Altay ÖKTEM: Olmadı. Ama hastalarım da, ben de, bir şekilde tanıştığım, birlikte bir şeyler yaşadığım insanlar da, hiç tanımadığım, kafamda kurguladığım, hayalini kurduğum kişiler de, hepsi bir şekilde, bir yerinden sızmıştır yazdıklarıma. Sadece romanlarıma değil, hikayelerime, şiirlerime de sızmışlardır muhtemelen. Çünkü edebiyat, yazarın hayattan damıttıklarının toplamıdır. A. Ö: Hatırlamıyorum. Muhtemelen çok kötü bir şiirdir ve yırtıp atmışımdır. Zaten yazmanın kesin bir başlangıç noktası da kesin bir sonu da yoktur. Eğer bir kişi yazar veya şairse, kendini hayatının herhangi bir anında yazarken bulmuştur, ölmeden önce yazdığı son cümlenin ne olduğunu da eğer çok büyük bir tesadüf olmazsa, muhtemelen hiç kimse bilmeyecektir. Yazmak, başı sonu belli olmayan bir yolculuk gibi. A. Ö: Thomas Dumas, 2000'li yılların ortalarında Penguen dergisinde yazdığım yazılarda zaman zaman sözünü ettiğim bir karakterdi. Hayali bir arkadaş da diyebiliriz. Ben de farkında değildim ama onun hikayesini on yıldan fazla kafamda gezdirmişim. Hikaye o arada kendi kendine olgunlaşmış. Sonra birden kendimi yazarken buldum. Thomas'ı ben yazmadım da o kendini yazdırdı sanki. A. Ö: Öncelikle teşekkür ederim. 80'lerden günümüze kadar uzanan bir dönemi anlatıyor 'Yalan Yanlış Hayatlar'. Aslında bir mahalle hikayesi gibi ama o mahalleye neredeyse bütün dünya sığıyor. Hem uzun bir zaman diliminde geçiyor, hem de söylediğiniz gibi çok fazla karakter var. Bu yüzden, kurguda boşluklar ve hatalar olmaması için ciddi biçimde teknik bir çalışma yaptım. Kişiler, mekanlar, olaylar, yıllar, yaşlar, yıllara göre toplumsal ilişki biçimlerindeki değişimler derken bir mühendis gibi çalıştım. Diğer yandan, yaşanan olayların şaşırtıcılığı, karakterlerin her birinin kendine özgü olması da yazım sürecinin çok zevkli, eğlenceli geçmesini sağladı. A. Ö: Kesinlikle aynı. Her şeyi yalan yanlış yaşıyoruz ama maalesef bunun farkında değiliz. Farkına vardığımızda iş işten geçmiş oluyor ve bu sefer doğrusunu yapalım derken, kendimizi bambaşka bir yalan yanlış hayat biçiminin içinde buluyoruz. Ağlanacak halimize gülerek, gülünecek halimize ağlayarak ama bir türlü dengeyi bulamayarak yaşayıp gidiyoruz işte. Anlatılan bizim hayatımız aslında; hepimizin hayatı. A. Ö: Yalan Yanlış Hayatlar'da olmadı. Hepsi çok farklı karakterler, hatta bir kısmı katil, yolsuz, hırsız falan ama fark ettiyseniz kalplerinde pek kötülük yok. Hayat onları o noktaya sürüklemiş sanki. Kızdığım, kabul edemediğim davranışları olsa da, anlayışla yaklaştım, zıtlaşmadım. Ama 'O Adam Babamdı' adlı romanımı yazarken bu söylediğiniz duyguyu çok yaşamıştım. O kibar, beyefendi adamın, Haydar Bey'in işlediği cinayetlerin bir kısmı, özellikle de cinayet yöntemleri gerçekten kabul edilebilir şeyler değildi. Zıtlaşmak bir yana, roman kahramanıyla ciddi sorunlar yaşayıp uzunca süre yazmaya ara verdiğim dönemler oldu. Ama sonunda o kazandı. Eğer o kazanmasaydı Haydar Bey diye bir karakter çıkmazdı ortaya. A. Ö: Yazmanın kendisi çok büyük bir tecrübe zaten. Kendini anlama, kendini oluşturma ve kendini tamamlama süreçleri, yazma serüveni sayesinde hiç durmadan, bir sarmal şeklinde devam ediyor. Bu süreç bir türlü bitmiyor, ufukta bitme ihtimali de görünmüyor. Ne güzel. Türk edebiyatına katkılarınızdan ve bu güzel söyleşiden dolayı size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/08/28/turk-siirinde-postmodernist-elestiri-ve-kultur-endustrisi", "text": "Türk şiirinde postmodernist eleştiri yalnızca 'anlamsız şiir' ve 'anlamı olan şiir' karşıtlığı üzerinde odaklanmış görünüyor. Bu kavramların karşılık geldiği pratikleri belirleyen kültürel temeller, bu yüzyılın başından beri Batı'da yoğun olarak sorgulanmaktadır. Modernist bağlamda kültür endüstrisi, 19. yüzyılın burjuva kültürüyle diyalektik bir karşıtlığı ifade eder. Buna göre 19. yüzyılın burjuva kültürü hakim sosyo-ekonomik yapının değerlerine başkaldıran bir kültürdür. Şiir de bu bağlamda burjuva liberalizminin öngördüğü ideolojik bir belirlenim içindedir. Başkaldırı, 19. yüzyıl boyunca şiirin asli işlevi görünümündedir ve bu durum bireyin, kültürün etkin bir tüketicisi olduğu kadar etkin bir üreticisi de olabildiği koşulların varlığına sıkı sıkıya bağlıdır. 20. yüzyıla gelindiğinde durum farklılaşır. Bu yüzyılda burjuva kültürü devrimci niteliğini yitirerek seçkinci bir kimliğe bürünmüştür. Teknolojik bağlamda üretilen kültür hızla yaygınlaşarak başat bir nitelik kazanmıştır. Sanayinin bir kolu olan kültür sanayisinin ürettiği bu kültür endüstrisi, aynı zamanda kapitalist üretim biçiminin ideolojik belirlenimidir çünkü bireyin kültürel etkinliklerini statükoya eklemleyerek daha başından bertaraf etmektedir. Kültür endüstrisinin kültürel yaşam pratiklerini statükoya eklemleyerek güdüm altına alan yaygınlığı karşısında şiirsel üretimin nasıl konumlanacağı modernist aktiviteyi derinden ilgilendiren bir sorundur. Max Horkheimer ve Theodor Adorno'nun yetkinlikle belirledikleri gibi modernist çözümler, kültür sanayisinin salt tüketime dönük anonim teknikleri karşısında seçkinci dogmaya neredeyse yazgılı olmuşlardır çünkü tarihsel planda söz alan şair, kültür sanayisinin tarihselliğinden arındırarak içselleştirdiği anlatım tekniklerini zorunlu olarak terk etmek durumundadır. Ancak tarihsel şiirle kitlesel şiirin bu biçimde konumlanışı kesin bir ayrışmayı değil, diyalektik bir kutuplaşmayı ifade eder. Kültür sanayisi de varlığını sürekli yenilik ilkesine dayamış durumdadır çünkü kitlelerin talebini doyuramadığı yerde tarihsel şiirin anlatım tekniklerini yaygın amaçları doğrultusunda yeniden kodlayarak kullanıma sürmekten başka seçeneği yoktur. Aristoteles şöyle der: canlandırılan şeye zevkle bakılır, çünkü buna göz ayrılmadan bakıldığında, belirlemeye ve üstünde düşünmeye varılır. Nedir bu, denir? Bakan kişi, canlandırılmış nesneyi daha önce hiç görmemişse o zaman canlandırma ona nesnenin yeniden oluşturulmasıyla değil ama renk ya da benzeri başka bir nedene dayalı olarak düzenlenmesiyle zevk verecektir. Bir başka ifadeyle Aristoteles, daha o dönemde doğanın algılanmasını belirten resim sanatının yanında, doğrudan doğruya renksel ve uzamsal algılamamızı belirten bir resim sanatının var olduğunu anlamıştı çünkü gerçekte nesnenin tanınmaması ya da yalnızca tablodan ayrılmış olması önemsizdir. Benzer tablolar gören eleştirmen şaşırıp kalır: ama ne demek istiyor, anlamıyorum, gerçekten neyi anlamak istiyor ki? diyen eleştirmen, fabldaki metafizikçiye benzer. Çukurdan çıkarılmak istendiğinde ip nedir? diye sorar. Kısacası özerk değerli algılamayı bilmemektedir. Daha yazınsal, daha usa yatkın yapıtları yeğlediği gibi kağıt paraları da altına yeğlemektedir. Şiirin şiirden doğması gibi eleştiri de eleştiriden doğar ama ortada sırtını yaslayacağı bir birikim yoksa her şeye sıfırdan başlamak zorundadır. Yalnızca ülkemiz gerçeğini göz önüne alıyor bu saptayım ve Türk şiirinde söz almaya soyunan eleştirinin böyle bir zorunlulukla karşı karşıya olduğunu vurgulamak amacındadır. Çağdaş gelişmenin ortaya koyduğu ölçütler ışığında uzun bir zaman dilimine yayılan bir geçmişe düzen vermek, bu geçmişi Türk şiirinin organik bir parçası olarak yeniden üretmek, bağlı olarak da şimdinin içinden tarihsel değere sahip olanı çekip çıkarmak zorunluluğuyla. Çağımızda hiç kimse, özellikle Türk şiirinin gelişmek için pazar dinamiğine de gereksinim duyduğunu yadsıyamaz. Nitekim Türk şiirinin, İkinci Yeni anlayışından bu yana bir getto düzeni içinde oldukça cılız kalan bir gelişme göstermesinin altında böyle bir dinamikten yoksunluk yatar. Olanakları son derece sınırlı olan bir derginin çevresinde yer alan şair, bir yandan şiirinin yükünü omuzlarken diğer yandan da paylaştığı serüvenin eleştiricisi, düşünürü, felsefecisi, tarihçisi olmak durumunda kalmış ve çoğunlukla da hiçbirini olamamıştır. Şair, kendisini şiddetli bir baskı altına alan kimlik bunalımını aşacak düşünsel ve kuramsal destekten yoksun olduğundan, kaçınılmaz olarak bu sorun çevresinde sürüp giden yapay bir kutuplaşmanın kurbanı olmuştur. Nurullah Ataç'tan Hüseyin Cöntürk'e, Doğan Hızlan'dan Orhan Koçak'a kadar uzanan ve yanlış anlaşılmış bir modernizme arka çıkan bu eleştirmenlerin neye karşı oldukları pek anlaşılmasa da nasıl bir niyet taşıdıkları yeterince açıklık kazanmıştır bugün. Gerçekte bu kutuplaşmalardaki tartışma odağında şiirin sözü değil, şairin sözü vardır. Büyük sıkıntılar içinde eleştiriyi bir meslek olarak benimsemiş olmalarının dışında bir saygınlık nedeni oluşturamayan az sayıdaki profesyonelin temsil ettiği kadim eleştiri için de geçerlidir bu saptama. Sözü geçen çekişmenin ancak çeşnisi olabilmiştir eleştirmen, şairin 'ben' demeye utandığı yerde şairin yerine geçmeye gönüllü olmuştur. Sesine ciddi bir ton vermeye çalıştığı yerde ise ya betimleyici olmuştur ya da indirgemeci. Ya sözcükler şöyle, izlek böyle diye uzayıp giden ve şiirin değeri konusunda bir yargıya varmaktan özenle kaçınan bir görünüşü kuşatma çabası olarak sınırlamıştır kendini. Neyin şiir değeri taşıdığına neyin taşımadığına ben karar veririm, diye böbürlenen boş bir gururun rotasında savrulup durmuştur. Uç örneklerini Memet Fuat ve Mehmet H. Doğan'ın oluşturduğu, bugün yaşadığımız karmaşanın da karakteristiğini veren bu iki tutumun sergilediği farklılık gerçek bir kutuplaşmanın değil, bir mizaç zıtlığının göstergesidir aslında. Yoksa her ikisi de tarihsel perspektiften yoksundur. Her ikisi de güncel gelişmenin perspektifine sıkışmış kalmış, yapılan her şeyin şiir olduğu onayında birleşmişlerdir. Biri şiirin niteliği konusunda hiçbir yargıda bulunmamakla... Diğeri bugün göklere çıkardığını yarın yerin dibine batırma keyfiyetinin hesabını kendinden başkasına vermeye yanaşmamakla... Her ikisi de tarih önünde sorumluluk yüklenmekten kaçınmakla zorunlu olarak şiire göre metin üretmek yerine ahde göre metin üretmek sonucuna çıkmışlardır. Eleştiri bir yönteme dayanmak ve düzlemini tarihsel gelişmenin gereğinden çıkardığı ortak paydalar üzerinde kurmak zorundadır. Değilse her şeyin şiir olduğu sonucuna çıkar ki bu durumda yapabileceği tek şey susmaktır. Bugün Türk şiirinde yapılan tartışmaların odağında yer alan postmodernizm deyimi, sınırları belirlenebilen bir özgünlüğü ifade etmiyor/edemiyor. Açıkça belli olan postmodernizmin, modernizme karşı olduğu ve kendisini öncelikle modernizmin köktenci bir biçimde tasfiyesine adamış bulunduğudur. Niyette beliren bu açıklığın kuramda ve uygulamada aynı biçimde denetlenemez oluşu postmodernizmin modernizme karşı oluşunu kuşkulu bir kimliğe büründürmektedir. Postmodern savununun alternatif görüşler karşısında en zayıf kaldığı noktadır bu. Söz konusu görüşler, değişik estetik ve ideolojik temellerden yola çıkmalarına karşın postmodernizmin, modernizmin bir türevi olduğunda genel olarak birleşmektedirler. Bu ısrarlı birliğe postmodern uygulamaların büyük oranda modernist çözümlerin yinelenmesinden ibaret kaldığını teslim etmek zorunda kalan kimi postmodernist eleştirmenlerin hak birliğini de eklemeyi unutmayalım. Unutmamamız gereken bir başka noktaysa postmodernizme karşı duran görüşlerin savundukları gibi hayatla şiir arasındaki bütünlüğü kuracak çözümler önermekte suskun kaldıkları, bütün belirsizliğine karşın postmodernizmin, modern temelli tüm estetik ve ideolojik açıklamaları büyük ölçüde krize sokmuş olduğudur. 1990'lı yıllardan bugüne Türk şiirindeki gelişmeye yön veren dinamiklerin tarihsel değil, kurumsal olduğu tartışılmaz bir kesinlik kazanmıştır. Postmodern savunu, bu gelişmede sağlıklı bir atılım potansiyeli olduğunu ileri sürüp estetik üretimin genel meta üretimiyle bütünleşmesinden yeni bir kolektivist ruhun doğmakta olduğunu müjdeliyor. Sanayi sonrası ya da enformasyon toplumu biçiminde bilginin aldığı yeni konuma dikkat çekiyor. Tarihsel öznenin ortadan kalktığını, hayatı dönüştürücü gücün artık teknolojinin elinde olduğunu söylüyor. Gerçek tarihin yerine metinlerarasılık, dilsel bildirişimin yerine dil oyunları. Dilsel ifadenin merkezsizliği, her türlü dilsel bildirişimi yanılsamalı kılan bir noktada kesinleniyor. Giderek aydınlanma projesinin ve bu projenin bir ürünü olarak modernizmin, her türlü dayanaktan yoksun kaldığı, bu yüzden de tasfiyesinin zorunlu olduğu sonucuna varılıyor. Bu köktenci stratejinin karşısındaysa postmodern kanıtların hiç de tartışılmaz kesinlikte olmadığını savunanlar var öncelikle. Uyumsuz bireyin ve tarihsel öznenin sonunun geldiğine ilişkin görüşlerin sonul bir duruma değil, bir tür ertelenmişlik durumuna karşılık geldiğini ve modernist çözümlerin başarısızlığının aydınlanmanın nihai başarısızlığı olarak alınmasının altında tutucu niyetlerin kıpırdanışına dikkat çekenler var. Böylece her türlü ussal ve mantıksal dayanağın yadsınmasıyla tek söylem biçimi olarak retoriğin olanaklı kılınmasının yıkıcı sonuçlarına rağmen dize bozucu okuma biçiminin tek geçerli okuma biçimi olarak alınmasının öncelikle söz konusu okuma biçiminin varlık nedenini yok sayacağını ve aslında bu tür bir okuma biçiminin bir metni açıklamak için yeterli bir okuma biçimi sayılamayacağını, bu nedenle bu tür bir okuma biçiminin felsefi işlevleri olan bir tür bahane okuma olduğunu söyleyen kuramcılar ve eleştirmenler vardır. Yoksa herhangi bir okuyucu neden şiire ilgi duysun, şiir niçin önemlidir, şiir tam nedir?.. Elbette bu son derece karmaşık bir konudur. Bazı önemli öğelere değinmeye çalışayım. Her şeyden önce uzun süreli tarihsel bir gelişme var. İlhan Berk, şiir için temel nitelikte olan bir soru sordu: Şiir nedir? Şiir nasıl olanaklıdır?. Bu soruyu ciddiye alacak olursanız sizi sonunda kaçınmasız bir biçimde daha temel olan şu soruya götürecektir: Nasıl oluyor da aklımız dünyayı tasarımlıyor?. Anlam nedir? sorusu, şiir nedir? sorusundan daha önce geliyor. İkinci olarak şiirsel dilin, genel olarak şiirin merkezinde yer aldığı konusundaki bugünkü düşüncenin doğmasına neden olan daha yakın tarihteki bazı gelişmeler vardır. Türk şiirinde modern şiirsel dilin gerçek anlamda doğuşu, İlhan Berk'in Çivi Yazısı (1960) kitabıyla başlar. Şair, şiirsel dilin temelleri ve şiirsel dil bilgisinin doğası üzerinde çalışmıştır. Şiirsel dil bilgisini açıklayabilmek için duygunun ve şiirsel dil tasarımının doğası üzerinde temel araştırmaya yönelmiştir. Gerçi günümüz Türk şiiri için geçerli değil ama başlangıcında modern şiirsel dil, şiirsel dilin bir ürünü idi. Çoğucası son derece soyut olan simgelerle yazılan şiirsel dil ile eleştirmenlerin şimdilerde çözümlediği günlük konuşma dili arasındaki ilişki nedir? Birçok ilişki var fakat temel ilişkilerden birisi, şiirsel dilin doğası nedir? sorusuna bağlıdır. Şiirin gündelik yaşamdaki yerine, okurun dil ile ilişkisine, dildeki poetik düzenlemelerin sırlarına, şiir gibi şairler tarafından üretilen bir endüstrinin bir dalı olan dil üretiminin ardında yatan temel oluşumlara ve dilin ilettiği temsiller aracılığıyla nasıl birer ideolojik düzenleme olabildiklerine ilişkin çeşitli kuramsal yaklaşımların bir araya getirildiği bu yazıda şiir, okur, bakış, kültür endüstrisi, temsil ve dil kavramları bağlamında irdelenmektedir. Başka bir ifadeyle yazı, şiir ile ilgili okur, dil ile başbaşa kalınca neler yaşar? Okumak, masum bir eylem olabilir mi? Şiir, öteki ile ilişkimizi nasıl düzenler? Doğu ve Batı birbirine nasıl bakar? Kültür Endüstrisi üretimleri karşısında okur aktif midir, pasif midir? gibi sorularının yanıtlarını Theodor Adorno ve Max Horkheimer gibi kuramcıların çalışmaları eşliğinde aramaktadır. Theodor Adorno, Max Horkheimer ve takipçileri, kültür endüstrisini kitlelerin aldatılışı olarak aydınlanma ana başlığı altında değerlendirirler. Onlara göre kültür endüstrisi, kültürün metalaştırılarak ve tek türleştirilerek yönetilmesiyle ortaya çıkan dilin temel sorumlusudur. Bu süreçte kültür endüstrisinin yaşam iksiri olan reklam ve eğlence de sahteliği açık olan kültür metalarının bastırılması zor bir istekle satın alınmasını, kullanılmasını sağlar. Kültürün kendine özgülüğü uçlarda soyut bir şekilde varlığını sürdürürken kültürel ürünlerin kullanımdan çok değişim değeri öne çıkarılır. Kültür endüstrisi kapsamında şiir paketlenip indirimli fiyatlarla isteksiz izleyici kitlesine yutturulur ve böylelikle şiir keyfi sıradanlaştırılır. Şiir bir metaya dönüştürülür, tüketime uygun biçimde hazırlanmış, kayda alınmış, endüstri üretimine uyarlanmış, pazarlanabilir ve değiştirilebilir bir ürün haline getirilir. Theodor Adorno'nun asıl ilgisi kendi içinde dil ya da dildeki şeyler değil, gerçek dilin üretimidir. Dilin üretimi, dili kendi içinde bir şey olarak alıp incelemekten öte toplumsal bağlamına ve üretim süreçlerine yerleştirmeyi işaret eder. Dil, toplumsal olarak üretilir. Yaşanan dil, algılanan, yazılan dil ve tasarlanan dil, dilin üretiminin birbirinden ayrılmaz dört kurucu anıdır ancak kültür endüstrisi pratiği içinde dilin algılanan, tasarlanan, yaşanan ve yazılan boyutları birbirlerinden ayrılmıştır. Bunlar sırasıyla fiziksel, zihinsel ve toplumsal dillere tekabül eder. Dil, farklı boyutlarının soyutlanması ve kültür endüstrisinin sadece bunların temsiline indirgenmesiyle kavranamaz, birbirinden farklı ancak ayrılmaz bu dört boyutunu kucaklayacak bütünlüklü bir dil teorisi gereklidir. Hemen belirtmeliyim, Theodor Adorno'nun dil teorisi, sadece kavramsal ve soyutlama düzeyinde kalmaz. Marksist bir dilpolitik projedir aynı zamanda. Dünyayı değiştirmek için dili değiştirmek gerekir. Theodor Adorno, dilin üretimini farklı ama ayrılmaz dört kurucu boyutuyla, bir dörtlü diyalektik süreç olarak tanımlar. Dörtlü diyalektik, aynı zamanda dil üretiminin dört anının bütün karmaşıklığı ile toplumsal alana bütün düzeylerinden nasıl nüfuz ettiğini de gösterir. Bu yüzden Theodor Adorno; algılanan, tasarlanan, yaşanan ve yazılan dil dörtlüsünü, dilin üretiminin dört anını içerecek şekilde yeniden kavramlaştırır: dilsel pratik, pratik dil, dil temsilleri ve temsil dilleri. Dil, diyalektik olarak bağlı bu dört boyutuyla bir toplumsal üretimdir. Max Horkheimer'den bu yana dile ilişkin belirli bir bakış hakimdir. Max Horkheimer'in dil ile dilin ayrımından giderek ya sadece maddi, ya Hegel'deki gibi mantıksal-epistemolojik soyutluk, ya Öklidci geometrideki gibi koordinatlar, çizgiler ve düzlemlerle tanımlanan boş bir yüzey, ya Kant'taki gibi ampirik alandan koparılıp, bütün deneyimlerin ön koşulu a priori mutlak kategoriler olarak tanımlanmıştır. Theodor Adorno, dille ilişkilenme ve dile tepki tarzlarının değil ancak dili soyutlama tarzının geometrik olabileceğini vurgular. Soyut, zihinsel ve geometrik dil kavramlaştırmalarımız ile somut, maddi ve fiziksel dil algımız arasında karşıtlık vardır. İster Einstein sonrası matematik ve fiziğin zaman dili olsun ister sosyal bilimlerin mevcut iş bölümüne göre tanımlanmış coğrafi, ekonomik, politik, global diller, ister edebi dil, metinsel dil, ya da resim dil gibi ayrımlar olsun dilin çok farklı kullanımları ve kavramlaştırmaları en fazlasından ideolojik amaçlara hizmet eder. Bu, sadece dilin farklı boyutlarının ayrı ayrı ele alınmalarından kaynaklanmaz. Parçalanma ve kavramsal yer değiştirmelerin ayırt edici özelliği, ideolojik olmalarıdır. İdeolojik etki rızayı güvence altına alır, yanlış anlamaları sürekli kılar ve daha da kötüsü statükoyu yeniden üretir. Bütünlüklü bir dil teorisi; felsefe, doğa, toplum bilimleri ve kültür endüstrisinde birbirinden ayrılmış fiziksel dil doğa, zihinsel dil ve toplumsal dili yeniden ilişkilendirecektir. Böylesi bir teori, dilin kendisine, kendi içindeki mantığa ve kodlara değil dilin farklı boyutlarına ve çelişkilerine bakarak diyalektik olarak kurulabilir. Bu, aynı zamanda dilin üretiminin epistemolojik direğidir. Dil, ne salt bir soyutlama ve nesne ne de sadece somut, fiziksel bir şeydir. Bütün boyutları ve biçimleriyle hem kavram hem de gerçekliktir; toplumsaldır. Bu yüzden ilişkiler ve biçimler bütünüdür. Yine cansız, sabit, durağan değil; canlı, değişken ve akışkandır. Sürekli diğer dillere uzanır ve geri döner, onlarla birleşir ya da çatışır. Bu akışlar, birleşmeler ve çatışmalar ki farklı zamanlarla olur, bir diğerinin ya da öncekinin üzerine yerleşir ve mevcut dili üretir. Bir başka ifadeyle toplumsal dil, birçok boyutuyla ona katılan, anlamlandırılan ve anlamlandırılmayan, algılanan ve doğrudan deneyimlenen, pratik ve teorik akışlarla üretilir. Dil, aynı zamanda bir toplumsal üretim sürecidir ve toplumun üretiminin hem sonucu hem de ön koşuludur. Bu süreci açığa çıkarmak, teoride yeniden kurmak için nesneden onu üreten, yaratan eyleme geri gitmek, üretim ve anlamlandırma sürecini yeniden kurmak gerekir. Marx, üretilen objelerin, metaların ötesine giderek içinde üretildikleri toplumsal ilişkilerin hakikatine ulaşılabileceğini göstermişti. Theodor Adorno da benzer şekilde dildeki şeyler yerine, dilin üretimine bakar. Kapital'in sunduğu üretim, toplumsal emek ve belirleyicileri, diyalektik, somut-soyutlama, hem metaların hem de işaretlerin değişimi, kullanım ve değişim değerleri gibi teorik, analitik ve kavramsal araçlarla dilin de meta biçiminin politik ekonomisi geliştirilebilecektir. Metalar, bir kez pazarda değişime başladıklarında tuhaf bir şeylik niteliği kazanırlar. Esasında insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler, şeyler arasındaki fantastik ilişkiler haline gelir ve öyle algılanır. Değişim, emek süreçlerinde ortaya çıkan toplumsal ilişkileri, eylemleri ve sömürüyü bütünüyle kavramayı neredeyse imkansız kılar. Elbette burada Theodor Adorno'nun tarihsel materyalizmi ve diyalektik materyalizmi derinleştirme, genişletme amacı da vurgulanmalıdır: tarihsel materyalizm, sadece şeylerin ve emeğin üretimine, bu üretimin ikili tarihine dayandırılamaz. Üretim kavramı; zamanın, dilin, doğanın üretimini içerecek şekilde genişletilmelidir. Daha da ötesinde hem dilin üretimini hem de bu üretimin ürününü, metaları, nesneleri ve emeği içeren bir süreç olarak kavramlaştırmak gerekir. Her bir üretim tarzı, kendine özgü diller üretir. Dahası üretim ilişkilerine toplumsal varlık kazandıran dilsel varlıklarıdır. Ancak üretim tarzı ile üretilen dil arasında tam bir karşılıklılık olmayabilir. Feodalizmin çözülmesi ve edebi ticaret, kapitalizminin yükseldiği dönemdeki Nazım Hikmet'in Saman Sarısı adlı şiir örneğindeki gibi dili üreten, üretim tarzları arasındaki çelişkilerdir de. Diğer yandan üretim ilişkileri, dilin üretimi sürecine kendi çelişkilerini de aktaracaktır. Bu yüzden dilin, dile kazınmış bir tarihi vardır. Ancak bu tarih; soyutlamalar, semboller, duyumsal deneyimler, anlamlar, bunların aralarındaki ilişkiler ve daha da ötesinde bütün bunların toplumsal pratikleriyle bağlantılıdır. Ne dil bilgisi ne de doğanın zamansal, dilsel ritimlerinin toplumsal pratiklerle dönüştürülmesinden başlayan tarihi, geleneksel ikilik diyalektiği ile kavranamaz. Mutlaka toplumsal üretim ve yeniden üretim süreçleriyle dolayımlanmalıdır. Bu materyalist müdahale aynı zamanda dille ilgili ideolojik örtünün kaldırılması için ilk adımdır. Toplum, ürettiği dillerde maddileşirken aynı zamanda kendini de üretir. Elbette yeniden üretim, sonraki üretimin koşuludur ancak dilin yeniden üretiminden önce üretilmesi gerekir. Dilin bir üretim olarak kavramlaştırılması, her şeyden önce dilin bütün boyutlarıyla üretim ilişkilerine katıldığı ve içerildiği vurgusunu taşır. Böylece Theodor Adorno, dili metalar fetişizminin kalıntısı olacak şekilde düşünmek, kendi içinde dil olarak ele almak yerine sınıf ilişkileri de dahil dilde gizli toplumsal ilişkileri açığa çıkarmaya, dilin üretimine ve dile aktarılan çelişkili toplumsal ilişkilere dikkat çekmeye yönelir. Kapitalist toplumda dilin üretimi, herhangi bir başka meta üretimine benzer; her şey gibi dil de bir metadır. Dil, kapitalist birikim stratejilerinin bir parçası olarak üretilmektedir. Her bir toplumsal formasyon, üretim biçimi, kendine uygun diller üretiyor ise kapitalizmin dili soyut dildir. Yaşanan dilin devlet ve sermaye için araçsallaştırılması, metalaşmasının yolunu döşeyen soyutlama işlemleriyle kodlar, temsillerle kurulmuştur. Ancak tıpkı meta gibi dil de somut soyutlamadır. Soyutlamadır ancak şeylik niteliği nedeniyle değil; toplumsal maddiliğinden, kullanımından, ihtiyaçlardan, üretildiği eylemden koparılmış bir toplumsal 'şey' olması nedeniyle somuttur ve pratik bir gücü vardır aynı zamanda. Bütün parçalama, birleştirme ve aynılaştırma işlemlerine rağmen çelişkili dildir çünkü kapitalist üretim ilişkileri, dilin üretimine kendi çelişkilerini de aktaracaktır. Bu yüzden dilin karmaşık etkileşimleri ve gerçek dinamikleri, üretimine dahil olan bütün karmaşık, algılanamaz süreçlerin kodlarının çözülmesini ve açığa çıkarılmasını gerektirir. Ancak Theodor Adorno'nun dilin kodlarının çözülmesi ile kastettiği semiyolojinin varsaydığı gibi toplumsal dili, doğal dil üzerine toplumsal pratiklerin bıraktığı izlerden, işaretlerden ibaret görmek, bu izleri imgesel semboller gibi okumak ve yorumlamak değildir. Elbette dilin parçaları, söylemin parçaları gibi karşılıklı içerme ve dışlama ilişkileriyle eklemlenmiştir. Dil, aynı zamanda bir şeyleri gösterir, anlamlandırır ve konuşur da ancak yerleştiği daha geniş şiirsel bağlamın toplumsal, dilsel pratiklerine ve kültür endüstrisine ilişkin bir şey söylemez. Eşitsiz gelişim ve iktidar, dilin gösterdiklerinin arkasında gizlenmiştir. Ayrıca dil, okunmadan önce üretilmiştir ve dahası okunmak için üretilmemiştir. Dili söylemsel bir şey olarak alıp imge ile ilişkisinden giderek kodlarını çözmek, somut dili imge yoluyla soyutlamaktır. Toplumsal dili okuma-yazma pratiğine dayanarak imge ya da söylem olarak almak, en fazlasından aşırı bir biçimciliğe, bilgide ve pratikte tutarlılık kararlılığın fetişleştirilmesine götürecektir; dilin hakikatine değil. Dil teorisi, elbette çoğu zaman yanlış kurulmuş ya da ihmal edilen dildeki söyleme, söylemdeki dile ve dilin söylemine ilişkin ayrımlar yapacaktır ancak peşinde olduğu doğru dil değil, dilin hakikatidir. Felsefenin geleneksel ikili diyalektiği, yaşama eylemini oluşturan her şeyi yaşam, düşünce ve toplumdan uzaklaştıran hiçbir maddiliği ve açıklığı olmayan, sadece zihinsel ve rasyonalitesi kendinden menkul ikili karşıtlıklar üzerinde işler. Karşıt bileşenler mutlak, felsefi kategorilerdir. Theodor Adorno'nun diyalektiği, Marx'ın toplumsal pratik ve Nietzsche'nin sanat kavramlaştırmalarından giderek Hegel'in radikal eleştirisidir. Theodor Adorno'nun Marx ve Hegel'den farklı olarak yorumladığı çizgisel olmayan diyalektiği, Hegel ve Marx'taki diyalektiği geri çağırsa da çelişkili ve aykırı olanı, teoriyi ve pratiği bir araya getiren, her zaman toplumsal pratikler ve üretimle bağlı açık uçlu bir harekettir. Böylece Max Horkheimer'in işaret ettiği gibi Theodor Adorno'nun Marksist müdahalesiyle Hegel'deki tekil, evrensel, düşünce, gerçeklik gibi soyut ve mutlak kategoriler, somut tarihsel içerikler kazanmışlardır. İkili değil, daha başında dört yanlı bir diyalektik önerir Theodor Adorno. Dil de dört kurucu ya da biçimlendirici anı algılanan, tasarlanan, yaşanan ve yazılan aracılığıyla diyalektik olarak üretilir. Ne sadece biri ne de diğeri ile sadece algılanan ve tasarlanan, somut ve soyut ikiliğinin çelişkileriyle. Onlardan ayrılamaz bir üçüncü, bir pratik dolayım vardır: yaşanan, toplumsal pratiklerle üretilen dil. Toplumsal üretimin dolayımı olmaksızın dil, geleneksel diyalektiğin ikili mantığı içinde hapsolacaktır. Başka bir ifadeyle dilsel diyalektikteki üçüncü, birbiriyle çelişen, soyut ve salt çelişki ve aşılma için felsefi mutlak kategoriler olarak alınan iki bileşenin basitçe çözülmesiyle ortaya çıkmış değildir. Burada Theodor Adorno'nun amacı bir diğerini yadsıyacak ya da aşacak bileşenleri basitçe dil bağlamına taşımak değil, kendi içlerindeki çelişkileri ve çatışmaları, toplumsal üretim ve kültürel endüstri pratikleriyle bağlantıları içinde açığa çıkarmaktır. Böylece dilin üretiminde birbirine diyalektik olarak bağlı ama iki yanlı dört kurucu, biçimlendirici an çıkar ortaya. Bir yanda dilsel pratikler, dil temsilleri ve temsil dilleri, diğer yanda algılanan, tasarlanan, yaşanan ve yazılan dil. Theodor Adorno bu iki dörtlüyü, bir yandan insan bedenini ve somut pratiklerini, bir yandan da toplumsal pratiğin bütününü kucaklayacak şekilde bağlantılandırmıştır. İlk dörtlü, Theodor Adorno'nun dört boyutlu dil teorisine dayanır. Theodor Adorno'nun dil teorisinden giderek dilsel pratik, dilin dizimsel boyutuyla benzeşiktir. Toplumsal eylem ve etkileşimin maddi boyutunu gösterir; bileşenlerin ya da eylemlerin eklemlenmesi ve bağlantılanmasıyla kurulmuş bir sistem olarak alınabilir. Günlük yaşamdaki üretim sürecinde, üretim ve değişimin birbirlerine bağlandığı dilsel etkileşim ağları örnektir. Dil temsilleri, dilin paradigmatik boyutuyla benzerdir. Söylem; kavramlaştırma, tanımlama ve teori düzeyinde ortaya çıkar. Bir dil, temsili diğerine ikame edilebilir. Temsil dilleri ise dilin sembolik boyutuyla benzerdir. Dillerin kendileri değil, yüklendikleri ilahi güç, logos, devlet, erillik ya da dişillik gibi sembolik üretim ve anlamlandırma ile ilgilidir. Theodor Adorno'nun dilin üretimi teorisinin ikinci esas kaynağı, Fransız fenomenolojisidir; algılanan, tasarlanan, yaşanan ve yazılanı, Bachelard ve Merleau Ponty'den alır. Burada Gaston Bachelard'ın yaşanan dilin fenomenolojik analizi, dilin poetikası önemlidir ancak Merleau Ponty'yi eleştirir: fenomenolojisi halen Kartezyen özne merkezlidir ve 'ben'in öznelliğinden kopmadığı için de idealisttir. Bu yüzden yaşama ve yazma vurgusu daha çok Heidegger ve Bachelard'a yakındır. Merleau Ponty'nin gerçekleştiremediği materyalist bir fenomenoloji peşinde, diyalektik materyalist duruşunu kaybetmeme ısrarıyla dilin üretiminde epistemolojik vurguyu düşünen, eyleyen ve deneyimleyen özneden düşünce, eylem ve deneyimin toplumsal üretim sürecine kaydırır. Belirtmeliyim ki hem Max Horkheimer hem Theodor Adorno'nun kendisi, dilin teorisi ile Bachelard bağlantısını dilin poetikası aracılığıyla kursalar da Max Horkheimer'in sözünü ettiği özneden, toplumsal üretim sürecine epistemolojik dönüş Bachelard'ın epistemolojik tarih, bilim ve kültür endüstrisi çalışmalarında çok daha açık ve güçlüdür. Theodor Adorno'nun materyalist müdahalesinin bir boyutu Kapital'in temel kavramlarını dilleştirerek dilin politik ekonomisini ve kültürel endüstrisini geliştirmek ise diğer boyutu, dili bir üretim ve diyalektik bir süreç olarak tanımlamaktır. Bir yanda Theodor Adorno'nun dili diyalektik bir toplumsal üretim süreci olarak kavramlaştırması, diğer yanda ise Bachelard'ın hakikati açık bir diyalektik rasyonel hale geliş olarak tanımlayıp aklı, bilimi ve hakikati ortak bir bilimsel emek bağlamına yerleştirmesi, bu iki düşünür arasında çok daha esas bir benzerlik olduğunu gösterir. Theodor Adorno algılanan, tasarlanan, yaşanan ve yazılanı toplumsallığın dört boyutuna; maddi, kavramsal ve sembolik üretime; dilsel pratik, pratik dil, dil temsilleri ve temsil dilleri aracılığıyla bağlar. Dili, hem somut bir maddilik hem de bir kavram ve deneyim içerecek şekilde kavramlaştırır. Böylece dil, aynı anda hem bireysel hem de toplumsal; hem insanın hem de toplumun kendisini üretiminde bireysel, toplumsal süreçlerde eyleyici ve kurucudur. Dilsel pratikler, belirli bir toplumun dilini örten, kaplayan pratiklerdir; algılanan dil ile doğrudan ilişkilidir. Diyalektik bir etkileşim içinde bir yandan toplumun dilinin üretimi, bir yandan da baskılanması ve kullanılmasıdır. Belirli bir toplumun dilsel pratiği, dilinin deşifre edilmesiyle açıklanabilir. Böylesi pratikler üretim ve yeniden üretimi, kavramlaştırma ve eylemeyi, bilineni ve yaşananı kucaklayıp toplumsal tutumunun, sürekliliğin ve dilsel kararlılığın güvencesidirler. Diğer yandan günlük yaşam pratikleri içinde ifade bulurlar. Gündelik gerçeklik, daha geniş şiirsel gerçeklik, bireyin gündelik yaşamı ile iş, özel hayat ve boş zaman için ayrılmış diller, birbirlerine algılanan dil içinde bağlanır. Algı fenomenolojinin anahtar kavramıdır ve her zaman bir öznenin algısıdır. Ancak Theodor Adorno, algının sadece özneye atfedilmesi ve düşüncede gerçekleştiği varsayımına son derece mesafelidir. Algıyı, dilsel pratikler ve yaşanan ile ilişkilendirmesi düşüncede değil, maddi olarak üretildiğini ve somut olanda temellendiğini vurgulaması bu yüzdendir. Dil temsilleri soyut, tasarlanan dillerdir. Daima ideoloji, iktidar ve bilgi ile eklemlenmiştir ve dilleri soyut dillerdir. Bir diğer ifadeyle bu, algılanan ve yaşananı tasarlanan ile tanımlayanların dilidir. Herkesçe bilinmeyen ve şairler tarafından kullanılıp üretilen işaretler, jargonlar, kodlamalar ve nesneleşmiş temsilleri içerir. Bilim, bir tür bilgi ve anlama ve ideoloji ile kurulmuşlardır. Toplumcu şiirden İkinci Yeni şiirine şairlerin, eleştirmenlerin ve teorisyenlerin dil temsilleri, temsil dillerini baskılama ve tabii kılmaya yönelmiştir. Dil temsillerinde bir tür görselleştirme mantığına göre düşünsel, görsel olana göre kurulmuş perspektif kuralları belirleyicidir ve yüzyıllardır edebiyat disiplinlerinde uygulanmaktadır. Soyut dil, kapitalist toplumun baskın dilidir çünkü içsel olarak üretim ilişkilerine ve bu ilişkilerin zorunlu kıldığı düzene ve bağlı olarak da bilgiye, işaretlere, kodlara, karşıt ilişkilere bağlıdır. Dilin sayısallaştırılması ile metalaşması yan yanadır. Kapitalizmin ilerlemesi soyut dili, dilin sayısallaştırılmasını zorlar. Bu yüzden kapitalizme özgü dil diye bir şey de vardır. Kapitalizm ile soyut dil arasındaki ilişki, Nazım Hikmet'in özellikle homojen ve tekdüze Saman Sarısı adlı şiirinde somutlaşmıştır. Yine Nazım Hikmet'de keşfedilen yeni eleştiri ve dil temsilleri, kapitalizm ve soyut dil arasındaki ilişkiye temel oluşturur. Aynı zamanda bu, zamana ve dile ilişkin düşüncenin endüstriyel üretim, araştırmalar gibi toplumsal pratiklere bağlanması demektir. Kapitalizmde dil üretimi, başka metalarda olduğu gibi parçalanma ve aynılaştırma, yeniden üretilebilir ve tekrarlanabilir olma yasası ile tanımlanır. Diğer yandan dilin aynılaştırılması, farklılıkların silinmesi ancak zorla yapılabilir. Soyut dili üreten disiplinler, kapitalist devletin rasyonel temellerini oluşturur. Bu yüzden Theodor Adorno, dil temsillerinin sermayenin dili olduğunu vurgular. Dilin üretiminde esas rolü üstlenir ve özel bir etkisi vardır. Elbette baskıcı diller de içsel bürokratik ve politik otoriteryanizmde nesnel ifadelerini bulacaktır. Somut ve maddi toplumsal dil, soyut dil ile yer değiştirir. Toplumsal/somut dil, bilimsel ve teknik işlemlerle soyut dile dönüştürülürken en önemli araç indirgemedir. Böylesi bilimsel işlemlerin geçerliliği, gerçekte sadece ideolojik örtüdür. Şairin, dil üreticisinin hiçbir zaman yalnız başına değildir hareket alanı, tasarım araçları ve tekniklerinin dilidir. Bu dildeki becerikli ve incelikli teknik eskizler, düzeltmeler, dokunuşlarla nesneleri ve dokunulabilir dünyayı yeniden üretir. Oysa bu dil, gerçeğin kod çözümünü ve yeniden kodlanmasını zorlar. Çok güçlü, nüfuz edici bir şekilde kavramış bile olsa imge yoluyla kodlama ve kod çözümü işlemleri içinde gerçek elinden kaçar ve şair, gerçek olduğuna inandığı bir yanlış ideallik içinde yansıtma ve şiiri birbiriyle karıştırır. Gündelik olanın tamamen indirgenmesinden sonradır ki ancak o zaman yaşanan deneyime geri dönebilir. Sanki soyutlama düzeyinde gerçekleştirdiği şiirler ile yaşananı ele geçirdiğini düşünür. Somut dil, okurlarının dilidir; içerik, jest, anı, semboller, anlamlar, arzular, ihtiyaçlar arasındaki çelişkiler ve çatışmalardır. Bu, bilinçsiz kendi koşullarını kavrayamayan kendiliğinden bir üretim-yaratım sürecidir ancak bu somut, maddi üretimi, bakışın ve geometrinin soyut diline kopyalama peşindeki düşünce de yanlış anlar. Nesnesine yukarıdan, uzaktan bakan şair, objektif dil denilen şeyin ideolojik ve baskıcı olduğunun farkında değildir. İşte bu yüzden Theodor Adorno, imgenin sadece birer gelişmiş kodlama becerisi ya da teknikten daha fazlası olduğunda ısrar eder. Tam da birer temsil, soyutlama tarzı olmaları nedeniyledir ki 'gerçek'in asıl içeriğine karşı seçicidir. Temsil ya da soyutlama, şiir toplumsal koşullar bağlamına taşındığında her zaman uzmanlaşmanın ötesine geçer; hatta ideolojik etkisi, toplumsal talepleri gizler. Diğer yandan şiire başlarken şair, dışarıdaki şeyleri nokta ve çizgilerle önündeki boş yazım diline aktarırken sanki bu dil bütün bunları edilgen bir şekilde alıyordur. Şiir tamamlandığında sanki kağıt üzerinde masumca duruyordur. Oysa şiiri gerçekleştiren bilgisayardır. Toplumun farklı kesimleri, dil modellerinden paylarını almışlardır. Soyutlama ve indirgemedeki yadsımanın ideolojik etkisi, mesleki becerilerle haklılaştırılan teknik argümanlar altına gizlenir ve ancak gündeliğin, yaşanan deneyimin, praxisin başkaldırısıyla alt edilebilir. Temsil dilleri, doğrudan yaşanan gündelik yaşam içinde karmaşık kodlamalar ve yeniden kodlamalarla baskın soyutlamalara direnen, onların örtük eleştirisini de içeren dillerdir. Hakim üretim ilişkilerinin zorunlu kıldıklarından başka şekilde üretilmişlerdir. Kullanıcıların, orada yaşayanların karmaşık sembolleri, imajlarıyla deneyimlenir ve nesnelerin sembolik kullanımlarıyla fiziksel dilin üzerinde uzanır. Hayal gücü, anılar, rüyalar, sembollerle kurulmuştur; eylem ve tutkunun, yaşanan durumların yuvasıdır. Bu yüzden doğrudan zamanla da ilişkilenir. Akışkan, niteliksel ve değişkendir. Çok farklı, yönelimsel, durumsal ve ilişkisel biçimlerde tanımlanabilirler ancak herhangi bir tutarlılık ve süreklilik dayanım kuralına uymaz. Temsil dili, toplumsal yaşamın yeraltı ve gizli yanlarına bağlanır. Düşünülmez ancak hissedilir, sadece yaşar. Yaşanan dilde zaten var olandan daha fazlası vardır, oradakinden daha fazlası konuşur. Dil temsilleri onu asla tamamıyla kucaklayamaz, bu yüzden bütünüyle ifade edilemeyecek, soyutlanamayacaktır. Bulanık dildir bu; öyle bulanıktır ki düşünce ve kavramsallaştırma onu kullanıp baskılamaya çalışır. Başka bir ifadeyle yaşanan dil, tasarlanan ve düzenlenen dilin müdahale etmeye, rasyonelleştirmeye ve sonunda da ele geçirmeye çalışacağı deneyim alanıdır. Şairler, eleştirmenler ve diğerleri tam da bunun için uğraşır. Ancak temsil dilleri soyutlamaya, metalaşmaya direnen dilsel pratiklerdir. Bazen tanımlamaktan daha fazlasını tanımlayan ve yapmayı arzulayan sanatçıların, filozof, yazar ve şairlerin dilidir. Örneğin dadaist ve gerçeküstücülerin şiiri, başka türlü dillerin de mümkün olacağını gösterir. Diğer yandan dışlanan farklılıkların dilleri, yeraltı ve gizli illegal dilsel pratikler de temsil dilleridir. Yerleşik dil temsillerine karşı sermaye ve iktidar tarafından baskılanan dillerin, onlardan geri alınıp tekrar kullanılmasına dönük pratiklerdir bunlar. Burada dilin değişim değeri değil, kullanım değeri önceliklidir. Çeşitli spekülasyonlar için bekletilen şiirin işgal edilmesi, kapitalizmin ve kültür endüstrisinin hakim dil üretimi pratiklerini ihlal eden örneklerdir. Toplumsal dil, toplumsal bir üründür. Theodor Adorno'nun dilin fiziksel, zihinsel, toplumsal boyutlarını birbirine bağlayan, aynı anda hem betimleyici hem de analitik dil teorisi bu tezden hareket eder. Soyut dil, sermayenin hakimiyeti altında dilin aynılaşması ve birleşmesine rağmen nitelik ile nicelik, küresel/bütünsel ile parçalanmış, kullanım değeri ile değişim değeri dilin üretimi ile tüketimi arasında yadsımalar ve çelişkilerle tanımlanmıştır. Bu çelişkiler günlük yaşam pratiklerinden, politik, estetik ve teorik alanlara kadar bütün düzeyleri kat eder ancak dilsel pratikler yaşamı düzenlese bile dilin kendisine bir iktidar ve özerklik atfedilemez. Dilsel çelişkiler; dilde, dilsel düzeyde ortaya çıkan ve böylece dilin çelişkilerini biçimlendiren toplumun çelişkileridir. Kapitalizmin dilleri, soyutlama ve temsillerle devletin rasyonel temellerini sağlamlaştırıp iktidar, ideoloji ve baskıya dönük araçsallaştırılır. Sermaye birikim süreçlerine katılırken diğer yandan da çelişkileriyle farklı ve farklılaştırıcı pratiklerin de yuvasıdır. Tasarlanan, algılanan, yaşanan, yazılan arasındaki ilişkiler sabit, durağan değildir; tarihsel olarak tanımlanmış özellikler ve içerikler sergiler. Dile ilişkin bilgi, dil üretimi süreçlerini kavramak zorundadır. Teori, dilin algılanabilir ve algılanamaz niteliklerini bilinebilir kılmalıdır. Hem ampirik hem de teorik araştırma gerektirecek böylesi bir çalışma, bir anlamda dilin üretiminin incelikli bir yeniden inşası olacaktır. Şüphesiz ki somut ile soyut, mümkün olan ve olmayan arasında tekil ile tümel, yerel ile küresel, birey ve toplum arasında hareket etmeyi gerektirir. Diğer yandan Theodor Adorno'nun dörtlü diyalektiği, sadece soyut olarak ele alınırsa politik ve analitik boyutlarını kaybeder. Dilin üretimine ilişkin bilgi temelinde bir dil bilimi kurulabilir ve bu bilim kaçınılmaz olarak iktidar, temsil ve ideoloji ile bağlantılı olacaktır. Üretim de dahil kavramlar zorunludur ama kendilerine değil; gösterdikleri gerçekliğe, yaşanan deneyime, pratiğe götürmeli, radikal eleştiri ile ilişkilendirilmelidir. Başka bir ifadeyle özellikle politik bir mesele var ise hem kendisinin hem de mevcut olanın eleştirisini aynı anda içeren bütünlüklü bilgi çok daha kıvrak ve keskindir. Bu, bilginin zorunlu olarak felsefede temellenmesi, aynı anda felsefenin de hem gerçekliğe hem de mümkün olana açılması demektir. Böylece dilin bilimi, belirli bir teorik konumun, değişim ve baskılamaya karşı kullanımına dönük de olacaktır. Bir yandan dilin kendisine ilişkin soyutlama tekniklerine dayalı kurulu bilgi haline gelmeye direnen eleştirel bir bilgi anının gerçekleşmesini sağlarken diğer yandan mevcut soyut dilin çelişkilerinin, baskılanan ve yaşanan dili sermaye ve devletten geri almaya, kullanmaya dönük pratiklerden yana çözülmesini destekleyecek ve ilerletecektir. Bu tür pratiklerle üretilen temsil dilleri, mümkün ve gerçekleştirilebilir olanı gösterir. Bu yüzden de devrimci dilsel üretimin mücadele alanlarıdır. Kapitalizmin dilsel pratikleri ve soyut dilleri karşısında temsil dilleri, doğrudan yaşanan ve yazılan diller yaratılmalıdır. Postmodern kuram ve uygulamaların varlık durumunu büyük oranda modern şiirsel dilin temellerine dayandırmasının, köktenci bir anti-modernlik savında olmasının yarattığı çelişik duruma ve bunun aslında kurumsallaşmış avangardizmin meşruluk arayışı, kurumsallaşmanın bedeli olarak kendi geçmişini kurban etme girişimi olduğunda diretenler var. Bugün için avangardizmin ya da İkinci Yeni anlayışındaki biçimiyle, sınırlı modernizmin sonunun geldiğine ama henüz sonrasının gelmediğine dikkat çekerek şiirsel ve estetik modernliğin yeniden yapılandırılması ya da gerçekten 'post' olan çözümlerin talep edilebilmesi için öncelikle bu deyimin, sözde postmodern uygulamaların maskelenmiş baskısından kurtarılması gerektiğini öne sürenler var. Şunu demeye geliyorum: zaman hiç de gevşemeye uygun değil. Şair, bir çatışmanın tam ortasındadır. Kimin, neyin, nerede durduğunu ayırmak için daha çok soru gerekiyor şaire. Özellikle postmodern söylemin her türlü geçmiş ve gelecek yükümlülüğünden sıyrılmış bir rehavet içinde şiirsel pratiği kuşattığı bir sırada. Ne olup bittiğini anlamaya çalışırken benim de kafamda sorular var açıkçası. Bunların hepsini sıralamam olanaksız burada. Türk şiirinde dizeleştirilmiş dilin özgül niteliği konusunu örnek tutarak dikkatinizi bir noktaya, postmodernizmin eleştirel düzeyde kendini ortaya koyuş biçimine çekmeyi deneyeceğim yalnızca. Söyleyeceklerim postmodernizmin bütün yeniliğini, retoriğin gücüne dayandırmış olduğuna ilişkindir temelde. Bana öyle geliyor ki postmodern eleştirinin karşısına aldığı modernite gerçeği, büyük oranda kendisi tarafından yine kendisini meşrulaştırmaya uygun olarak ürettiği yanılsamalı bir gerçektir. Bu yöndeki kimi belirtileri hızlı biçimde anımsayalım dilerseniz: öncelikle eklektizm, parodi ve pastişin, postmodern eleştirinin dört elle sarıldığı bu tekniklerin, alternatif bir durumun değil sonul bir durumun ifadesi olduklarını, bağlı olarak da modernizmin meşruluk gerekçesini tarihsel zorunlulukta, postmodernizmin ise ekonomik zorunlulukta aradığını anımsayalım. Sonra da postmodernizmin; modernizmde yok sayarak kendine sorun ettiği dil, gerçeklik, sanat, zanaat, seçkin, sıradan ilişkisini modernizmin hangi sınırlara getirip bıraktığını ve postmodernizmin yine aynı biçimde sahiplendiği merkezsiz öznelliğin, olumsuzlamanın dönüştürücü gücünün modernizmin sonuçlarından olduğunu anımsayalım. Modernizmin bir yüce estetiği olarak mahkum edilmesinin nasıl aşırı bir genelleme olduğunu kavramak için de modernizmin ideolojik açılımlarını ve bu yöndeki yüklü pratiğini anımsayalım. Şiirle hayat arasındaki bütünlüğün sağlanmasının tarihsel avangardizmin temel amaçlarından birini oluşturduğunu ve postmodern çözümlerin de daha şimdiden bütün o yüzeysellik, popülizm savlarına karşın kavranmaları dünyanın kuramını gerektiren güç anlaşılır açıklıklar haline gelerek yığınların tercihi önünde modernizm ile aynı ironik sonu paylaşmak durumunda kaldıklarını göz önüne alalım. Türk şiirinde dizeleştirilmiş dilin özgül niteliğini, hiç kuşkusuz prozodik taslağı, dize biçimindeki yapısı oluşturur. Dize dizedir, demek şaire gereksiz bir yineleme gibi gelebilir. Bununla birlikte şu gerçeği sürekli olarak aklımızda tutmak gerekir: özgül bir dilsel öğe, şiirin bütününe egemendir; buyurucudur, tartışılmaz, etkisini doğrudan doğruya öbür öğeler üstünde gösterir ama dizede yalın bir kavram, bölünmez bir birim değildir. Dizenin kendisi bir değerler dizgesidir ve her değerler dizgesi gibi dizenin de kendine özgü üst ve alt değerler aşaması vardır. Bunlar arasında da ana bir değer, egemen öğe yer alır. Egemen öğe olmadan belli bir şiirsel eğilim çerçevesinde dize, dize olarak ne tasarlanabilir ne de değerlendirilebilir. Türk şiirinde dizenin vazgeçilemeyen belirtisi, hece taslağı değil ama uyaktır; öyle ki satırları değişik hece sayısından oluşan şiirler, bu satırlar ölçüsüz dizeler olarak adlandırılıyorsa da yine de dize olarak kabul ediliyor, uyaksız dizelerse bugün hoş görülmüyor. Buna karşılık uyak, isteğe bağlı bir yöntemdir. Hece taslağı ise buyurucu, tartışılmaz bir öğedir. Hece taslaksız dize, dize sayılmıyor. Uyak, hece taslağı, bir titremleme birimi ama değerlerin değişik bir aşaması, buyurucu, zorunlu öğelerin değişik bir özgüllüğü vardır. Öbür oluşturucuların işlevini ve yapısını belirleyen de kesinlikle işte bu özgül öğelerdir. Türk şiirinde dizeleştirilmiş dilin özgül niteliği konusunda da çarpıtılmış bir modernite gerçeğiyle karşı karşıyayız bence. Deniyor ki modernist evrensel stil bellek örtücüdür. Farklılıkları yok sayar, Türk şiirinde dizeleştirilmiş dilin özgül niteliğinin kaynağını örter ve bu durum son çözümde Avrupa merkeziyetçiliğinin, sömürgeciliğinin meşrulaştırılmasına hizmet etmiştir. Buna karşın postmodern şiir, geçmişi tüm çeşitliliğiyle ve tam bir tarafsızlıkla geri çağırır. Türk şiirinde dizeleştirilmiş dilin özgül niteliğinin kaynağını örtmek bir yana daha da abartarak vurgular. Bence durum, çok basitleştirerek betimlediğim bu biçimin tam tersidir. Modernist evrensel stil farklılıkları, varolan tüm geleneksel sınırların ötesinde bölümlenmemiş bir evrensel bütünlük içinde yeniden kazanmakla yüklemlendirilmiş bir homojenitedir. Bu homojenite geçmişin olumsuzlanmasına dönük olduğu kadar yeniden kazanılmasına da dönük olan bütüncül bir istencin ifadesidir. Bu istenç doğal değil ama tarihseldir. Postmodern eklektizmin farklılıkları indirgediği tarafsızlıksa farklılıkları mutlaklaştıran doğallaştırıcı bir üst dilin ifadesidir. 'Anlamsız şiir' ve 'anlamı olan şiir' karşıtlığı, modernist bağlamda ideolojik bir belirlenimdir öncelikle. Böyle olduğu içindir ki tarihsel avangardizm, kültürdeki parçalanmışlığın aşılmasını gündelik hayatın dönüştürülmesiyle sıkı sıkıya ilişkilendirmiştir. Modernist anlatım tekniklerinin başat niteliğinin şok edici olmaklığı nedensiz değildir. İçeriksizlikten güç anlaşılırlığa, ironiden karşı bir şiir tasarımına kadar aynı dönüştürücü stratejinin ürünü olan söz konusu tekniklerin varlık durumunu belirleyen temsili şiir değil, temsili şiirin de içinde yer aldığı kültür endüstrisinin yaygın anlatım teknikleridir. Postmodernizmin anlamsız şiir ve anlamı olan şiir karşıtlığı ise ideolojik değil, estetik bir belirlenimdir. Postmodernizm bu kavramların karşıladığı pratiklerin arasındaki çatışkılı durumun ortadan kalktığını ileri sürmektedir. Hayatı dönüştüren güç, teknolojinin elindedir artık ve şiirsel üretim sisteme tam olarak entegre olmuş durumdadır. Teknolojik gelişme artan bir hızla iş gücünü değerden düşürürken tarihsel öznenin üretimden daha büyük pay almasını ve dolayısıyla daha fazla tüketmesini sağlayan maddi koşulları da kendi içinde olgunlaştırmaktadır. Ya da seçkin kavramıyla karşıladığımız hangi kültürel üretim pratiğidir? Lahmacun ve viskiyle sembolize edilen burjuvamızın her bakımdan ödünç alınmış kültürel pratiği mi, yoksa bireysel kazanımların dışında toplumsal yaşama dönüştürücü bir güç olarak katılamamış kısır şiirsel kutuplaşmaların pratiği mi? Bu ve benzeri soruların karşılığını somut olarak üretmedikçe yapılanlar, pratik çıkarlar düzeyinde bir savaşım olmaktan öteye geçemeyecektir. Şu da var, Türk şiiri tarihi konumu itibarıyla 19. yüzyılın Batı şiirinde görülen bir süreci yaşamadığı gibi ileri endüstri toplumları ölçeğinde belirleyici olan teknolojik düzeyin de henüz çok altındadır. Postmodern argümanların, kültürel hayatımıza gerçekten dönüştürücü olarak katılabilmesi için Türk şiirinin özgül koşullarında yeniden üretilmesi gerekir. Son olarak da şu, postmodernizm henüz teşekkül etmemiş bir geleceğin adı da olabilir. Olabilir çünkü bu aktivite çok güçlü boyutta alternatif görüşler tarafından sorgulandığı gibi konumunu postmodernist şiir içinde belirleyen eleştirmenler tarafından da sorgulanmaktadır. Postmodernizmin tarihsel planda belirlediği son saptayımları her şeyin sonu geldi, öyleyse her şey yapılabilir gibi son derece kaba bir pratiğe meşruluk gerekçesi oluşturamaz. Bir şiir, önce modernse postmodern olabilir. Kısacası kendi mantığı içinde sorgulandığında görülecektir ki modernizm de gelecek ufku yitik değil ama söz konusu argümanlar Türk şiirinin özgül koşullarında yeniden üretilmelidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/09/01/hakan-basarla-azdan-cok-coktan-az", "text": "2004 doğumlu olup 8 yaşında piyanoya başlayan Hakan Başar, 9 yaşından itibaren dinlediği caz CD'leri ve caz piyano müfredatı ile çalışmalarını sürdürür. Yani bir anlamda hem enstrümanı hem caz müziğini birlikte öğrenmek gibi iki çok zor işi birlikte gerçekleştirmeye başlar. Bu zorlu süreçte babası müzikal ve manevi desteğiyle Hakan'ın en büyük yardımcısı ve taraftarıdır. Devlet okulu ile birlikte sürdürülen bu çalışmalar çok büyük özveri gerektirir. Okul çıkışı esnaf lokantasında yenen yemekler, Hakan için en önemli primlerindendir. Böylece okul saatinden önce sabah erken yapılan çalışmalar ve okul sonrası gerekli motivasyon sağlanır ve Hakan çalışmaların öğlenden sonraki kısmına hazırdır. Bu arada piyanoya başladıktan bir sene sonra, halen evde kullandığı dijital piyano alınır. Sürecin ikinci aşamasında Hakan'ın yaşı ve dolayısıyla sıkılma ihtimalinin çok yüksek oluşuyla yavaş yavaş repertuvar yapmaya karar verilir. Burada eğlenceli ve nispeten daha kolay melodileri ile Michel Petrucciani kilit rol oynar. Bir yandan da notalar ve CD'ler temin edilerek bir arşiv oluşturulmaya başlanmıştır. Keith Jarrett, Oscar Peterson ve Bill Evans araştırmaları ve düzenlemeleri Hakan'ın neleri gerçekleştirebileceği, daha basit anlatımla bu işi yapıp yapamayacağı konusunda bir fikir verecektir. Tüm bu gelişmeler yaşanırken 2015'deki hazırlık konserlerinin ardından İKSV Genç Caz Yarışması'nda ilk kez ciddi olarak kendini fark ettirir. Bu sıralarda sadece 11 yaşındadır. Babası F. Hakan Başar, Türkiye şartlarında bu çok zor müziğe 8-9 yaşlarında bir çocuğun ilgi göstermesinin ve tüm konserlere sağlıklı bir şekilde çıkmasının bile çok zor olduğundan bahsedip Hakan için Eğlenceli bir konsantrasyon sağlayarak müzikten kopmadan bu çalışmaları sürdürebilmesinin ne kadar önemli olduğunu dile getirmiştir. Hakan, 2017'de Türkiye'deki tüm önemli festivallerde çalarak bir başka tecrübe edinir. 2018 ise Hakan için belki de karar yılıdır. Çünkü bu kez çıta daha da yükselmiştir; Ferit Odman, İmer Demirer, Engin Recepoğulları, Kağan Yıldız ve Halil Çağlar Serin gibi değerli müzisyenlerle stüdyo kayıtlarında çalacaktır. Hakan geniş zaman aralıklarıyla yapılan kayıtlara her seferinde müziğini geliştirerek gelmiş ve 2018 Kasım ayında kayıtlar tamamlanmıştır. Bu kayıtların Ubuntu Music başkanı Martin Hummel tarafından albüme dönüştürülmesi ise babasının deyimiyle gayretli çalışmalarını teşvik etmek üzere verilmiş bir ödül. Tüm bu süreçte Alman futbol ve Yugoslav basketbol ekolleri gibi disiplinli fundamental çalışmalarıyla ve olağanüstü hızıyla Hakan yavaş yavaş kimliğini bulmaya başlar. 18 Ekim 2019'da On Top Of The Roof isimli albüm tüm dünyada çıkar. Hemen akabinde 15 Kasım'da London Jazz Festival ile Hakan ilk yurt dışı deneyimini çok başarılı bir şekilde ve tamamen dolu Pizza Express Jazz Club'da yaşar. Böylece büyük bir adım daha atılmış, kendisine güvenen herkes mutlu olmuştur. London Jazz News röportajı sonrasında albüm parçaları Jazz FM'de defalarca yer alır. Konserlerle başlayan 2020 ise maalesef pandemi süreci ile hız kesmiş ve yurt dışı konserleri iptal olmuştur. Bu durgun süreçte ise Hakan önce Radyo Boğaziçi Yılın Caz Müzisyenleri arasında gösterilmiş sonra da Ankara Caz Festivali'ne online olarak katılmıştır. Bu boş sürede Hakan'la ilgili pek çok yazı, röportaj, yurt içi ve yurt dışında pek çok caz radyo programları yapılmıştır. Bu boş zamanı çok iyi değerlendiren Hakan, önceki çalışmaları ile gerekli alt yapıyı sağladığını ve kreatif gelişimi için Miles Davis, John Coltrane, Kenny Dorham, Lee Morgan, Wayne Shorter, Freddie Hubbard, Ornette Coleman vb. besteleri üzerinde analizlerini yaparak farklı düşünüşler kazandığını söylüyor. Bir yandan da Debussy, Chopin, Bach dinleyip özellikle Debussy çalışarak müziğini zenginleştirmeye çalıştığını belirtiyor. Bir başka gelişme de booking konusunda gerçekleşiyor. 2019'da Ellora Management ve Ubuntu Music'in sanatçıları arasında yer alan Hakan Başar, bu kez Hank Jones, Cedar Walton, Mark Murphy, Steve Kuhn, George Mraz, Alvin Queen gibi çok önemli isimlerle çalışan Jean-Pierre Leduc'un teklifiyle Lunched Management & Booking'in sanatçı kadrosuna girer. 16 Ekim 2020'de ise Hakan'ın bir başka çalışması dijital platformlarda dünyaya sunulacak. Yellow Jackets'dan Jimmy Haslip ve Will Kennedy'nin çaldığı ve albümde de yer alan Hub Art adlı parçanın bu ikinci kaydı, Hub Art Special Edition, single olarak yine Ubuntu Music'ten çıkacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/09/01/parklarda-caz", "text": "İKSV-İstanbul Kültür Sanat Vakfı, 'Parklarda Caz' etkinliğiyle caz müziğini İstanbul'un her yerine götürüyor. Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nın Nişantaşı girişinde yer alan yemyeşil Habitat Parkı, 'Parklarda Caz' serisinin ev sahiplerinden biri. Parkın şenliğine 5 Eylül'de müziğiyle Saynur Eren Quartet, An Quartet, Güneş Özgeç ve Kam eşlik edecek. Deneysel folk rock ve caz ekseninde gezinen Kam, grubun yıllardır devam eden birliktelikleriyle demlenen doğaçlamalarıyla tanınıyor. Parktaki müzik yolculuğunuz uzun sürecek. Yeni nesil caz sahnesinin gelecek vadeden ekiplerinden Saynur Eren Quartet, caz standartlarından funk'a uzanan dörtlü An Quartet ve uyarlamalarıyla tanınıp kendine yeni bir yol çizen Güneş Özgeç de sahnede olacak. Bir diğer etkinlik, Beylikdüzü Yaşam Vadisi'nde. 13 Eylül'de sahnede Barbaros Erköse, Su İdil, Afroloji ve Udgang Trio olacak. Selanik'ten Bursa'ya göçmüş bir aileye 1936'da katıldı Erköse. Enstrümanıyla macerası küçük yaşlarda, oyun havaları çalarak başladı. Babası ve kardeşleri müzisyen olan Erköse'ye klarnet ise dedesinin yadigarı. Ortaokuldayken kararını verdi, okulu bırakıp müziğe odaklandı. 15 yaşında aldığı derslerle batı müziğiyle tanıştı. Ortaya çıkardığı Türkiye'ye has caz tınıları büyük beğeni topladı, müziği İstanbul ve Bursa gazinolarından dünyaya uzandı. Zeki Müren, Craig Harris, Peter Pannke gibi isimlerle çalıştı, ECM'den albümleri yayımlandı. Parklarda Caz'ın Beylikdüzü sahnesinden yeşilliklere seslenecek diğer isimlerse caz standartlarını funk ve rock süzgecinden geçirip afrobeat'le buluşturan Afroloji ve müzisyen Atahan Çiftçi'nin udun aşina sesini caz sahnesine taşıdığı projesi Udgang. Sosyal mesafeli ancak doğayla kucak kucağa olan park buluşmalarını kaçırmayın."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/09/10/bellegimi-katleden-eylul", "text": "Kasaba, aç bir hayvan gibi görünüyordu uzaktan. Aniden bir manda silueti belirdi yıkıntılar arasında. Ağzından salyalar akıtarak geviş getiriyordu. Eski cezaevi binası değil miydi burası? O mandanın hatırasıyla ağız dolusu bir duman daha çekiyorum ciğerlerime, pilli radyonun düğmesini çeviriyorum: '' Sigaradan çekilen her duman corona virüse yakalanma ihtimalini 14 kez daha arttırıyor'' diyor bir ses... Sessizce çürümekte olan birbirinin eşi bir avuç eski ev, hızla okunan beyaz harfli altyazılar gibi geçip zihnimin karanlık odalarına yerleşiyorlar bir bir. Hayvan sakin görünüyor ama yan gözle zihnimden geçenleri okuyormuş gibi bakıyor sanki. Burun deliklerinden çıkan dumanlar öfkeyle savruluyor havaya, çocukluğumun soğuk ırmaklarının hemen yanından geçen kara trenlerin isli kara dumanlarıyla yarışır gibi sık sık soluyor hayvan. Demirci Faruk'un körüğünden dar sokağa yayılan yağlı kara duman tabakası ince kömür tozlarıyla karışık yapışıyor üstüme başıma. Irmak kenarında rüzgara boyun eğen söğüt dalından bir kırbaç oluyor zamanın ellerinde bu incecik kömür tozları, bazen yakıcı dokunuşu bir yaraya dönüşüyor dizlerimde. Tavana, duvarlara sıçramış, yapışmış kara bir bulut gibi uzun süre asılı kalıyor gözlerimin önünde çocukluğum. Küçük bir bulut süzülerek geliyor bu arada ırmağın sularına düşüyor yıldırım tam köprünün istasyon tarafındaki ayaklarının dibine doğru. Havada dalgalanan kara bir çarşafın kıvrımları arasından ırmağın bulanık sularına atlıyorum babamı kurtarmak için. Dalıp çıktığını hatırlıyorum, kirli bir ırmakta kaybediyorum yolumu. Yolculuğumun bir parçasıydı kaybolmak belki de... Toprağa gömülmüş bir kafatası takılıyor ayaklarıma, uykudaki bir algıyı eşeler gibi kazıyorum toprağı. Derinlerden çekip çıkarıyorum mandanın kafatasını, kim bilir ne zaman ölüp sessizce çürüyüp toprağa karıştı, birbiri üstüne binen tabakalarla kaplandı. Geviş getirirken eve dönmeyi unuttu mutlaka. Zamanı ve güneş saatini gizleyip saklayan yığıntı düzlemlerine dönüşmüş olmalı hayvan. İşte tam da bu noktada tarihin belleğini katleden bir arkeoloğa dönüşüyorum ben de. Her kazı öncesi neden hüzünlendiğini anlatmaktan yorgun düşen bir arkeolog gibi konuşmaya başlıyorum manda sürüsüne doğru. Irmağa kaçtığımda görürdüm onları, yakından izleme fırsatım olurdu. Güneşin en dik geldiği saatlerde serilirlerdi kurumuş çatlamış toprağa, ağızlarında ve çöktükleri yerdeki kuru otları çiğnemeye başlarlardı öğle vardiyasında işe. Düğmesine basılmış bir makine ihtişamıyla geviş getirmeye başlarlardı hep birlikte. Bense aralarından, biraz da korkuyla, çekinerek geçip ırmağa kavuşurdum. Irmağa girmek yasaktı bana. Babamın son anda hayata döndüğü o boğulma sahnesi sık sık tekrarlanarak akşam yemeklerinde servis edilirdi aile fertlerince. 'Kehanet' dediğimde hayvanlardan biri başını kaldırdı, ağzını sıkı sıkıya kapamış gözlerini biraz daha büyükçe bir şekilde açmıştı sanki. Ot çiğnemeye de ara vermişti. Kayıptan haber verme, falcılık olarak bilinen bu kelimeyi dedem hep 'kihanet' olarak telaffuz ederdi nedense, öyle söylediğinde de bana hep 'ihanet' miş gibi gelirdi; bir haksızlık, bir hainlik vardı söyleyişten söyleyişe farklılık arzeden birbiriyle yakın anlamlı kelimelerde."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/09/12/ahmet-hasimde-duygusal-ve-dusuncesel-bir-asalet-bulabilir-miyiz", "text": "Ahmet Haşim'i ve dolayısıyla onun bağlı olduğu sembolizmi inceleyebilmek için özellikle 19. yüzyıldan itibaren edebiyatımıza büyük etkiler yapmış olan Fransız edebiyatını gözden geçirmek gerektir. Uzun zaman Arap ve Fars kültürüne bağlanmış, kendi kişisel olduğu kadar da ulusal duygu ve düşüncelerini, hatta dilini ihmal etmiş olan Osmanlı Türkleri, Batı uygarlığının çeşitli baskısı altında geleneksel kurumlarından birçoğunu yıkarken bunların yerine yenilerini ve başkalarını almaya zorunluydu. Tanzimat hareketi, kendi varlık ve uygarlığını inkar eden bir devletin, yani yaşayabilmek için Fransız devriminin getirdiği demokratik kavram ve ilkeleri benimsemeye çalıştı. İmparatorluğa mensup olan diğer İslam ve Hıristiyan kavimlere, ulusal bir bilinç verirken kendi milletimizden bu hak ve bilgiyi kaldırdı. Bu siyaset, zaruri olarak edebiyatta da belki Fransız dehasından ilham alma alışkanlığını yarattı. Bu bakımdan divan edebiyatının yıkılışı, Osmanlı saltanat ve uygarlığının da çökmesini gösteren önemli bir işarettir. Tanzimattan itibaren başlayan edebiyatımız, gerek şekil gerek dil ve gerek ideal itibarıyla yepyeni bir anlayışı ifade eder. Bu anlayışın kaynağı, çeşitli sistemler ile Fransız edebiyatıdır. Bu edebiyatın kendine özgü bir felsefesi, bir yöntemi, bir evrim ve ideali vardır. Denebilir ki bu edebiyat, Avrupa'da egemen olan bilimsel ve felsefi akımlara bağlı, onlarla paralel olarak çeşitli sistem ve anlayışlar oluşturmuştur. Bu anlayışlardan sembolizm ile parnascı şiirlerin madeni, hareketsiz, sert şekillerine, doğal ve toplumsal sahnelerin duygusuz fotoğraflarına bir tepki olarak yeni bir hassasiyet devri başladı; yeniden tutku ve düşünceden keyif alanlar doğdu. Bu fikirlerin içinden dünyanın ve hayatın yasaları, bireyselliğin samimi tözü ifade edildi. Hemen birbirine rakip olarak Lamartin ve Vigny tekrar ortaya çıktı. Bir iki dergi etrafında ve anlayışlarda toplanmış olan bazı gençler, Fransız şiirinin geleneğine uyarak savaş ilan ettiler. Böylece yeni bir şiirin doğuşunu haber verdiler. Halk bu hareketleri Decadante, Symboliste veya Romane etiketiyle tanıdılar; artık başı boş, özgür ve çok şekilli şiirlerden söz edildiği duyulmaya başlandı. Bu arada en çok adı işitilen şairler, Mallarme ile Verlaine'dir. Mallarme'nin bilmece şeklindeki şiirleri, diğerinin skandalla dolu hayatı dilden dile dolaşıyor; yapıtların garabet ve belirsizliği, doktrinlerinin dumanlı gürültüleri, bu Fransız şiirini kurmaya çalışanlar arasında işitilen yabancı isimlerin çokluğu gazetelerin alaylı haberleri, halkı aydınlatmaktan çok eğlendiriyor. Hemen bütün bir devir içinde bu adamların şiirlerinde görülen geniş bir esrarengizlikten veya geniş bir iddiacılıktan, kudurmuş bir reklamdan ve şahane bir çocuk düşürmeden başka bir şey olmadığı görüldü. Gerçekte ise hareket, ciddi ve bereketliydi. Bu gürültülü devrim, akla uygun bir evrimi içeriyordu. İlan edilen bir iki şair, pek ustaydı. Mallarme, daha çok iki kişi arasında karşılıklı olarak yapılan konuşmalarla etki yapan bir şairdir ki hem eksik hem de süflidir. Verlaine ise gerçek bir şairdi ve hatta büyük şairdi. O; saf ve karışık, çok bilen ve spontane olarak ruhla uzviyetin savaşını, Tanrı'sına doğru şahlanmış olan ruhun azap veren sıkıntılarını, bedenin çürürken hissettiği vahşi sevinci, ince ve gerçek bir şairlikle ifade etmiştir. Bu şair, yazgısına karşı eylem yapan ruhun feryadından şiirler yaratarak adeta bir tür romantizme dönmüş oluyor. Fakat asıl dekadanlar ve sembolistler, parnaslılarla ilgilerini keserek romantizme dönmek istemezler. Bununla beraber bunlarda da tarih, töre ve geleneklerin tabloları açık, metin peyzajlar felsefi, bilimsel söylevler nesnel ve kişilik dışı şiirin her türü vardır. Yalnız onlar, kendi hayatlarının itiraflarını ve kendi biyografilerini yazmak istemezler. Peyzajlarında maddi şeylerin değişmez şekillerini değil, belki saat ve mevsimlerin, geçmekte olan zamanın kaçıcı yankılarını ve işleyen hayatın durup dinlenmeyen ahengini yazdılar; zaman ve hareket içinde sonsuz olan şeyleri, varlık ve doğanın gizli yasalarını betimlediler. Görünüşlerin akıcılığı ve nedenlerin sonsuzluğu arasında cisimlerin özel gerçeği buharlanır. Onların gözünde bütün doğa kımıldanan bir hayalden, kendilerini tayin eden koşulların tüllediği bir sembolden başka bir şey değildir. Diğer yönden bunlara göre eşya, eşya değildir. Belki sadece duyumlarımız vasıtasıyla anladığımız şeydir. Onlar bizdedir, bizdirler. Doğa hakkındaki görüşlerimiz, doğrudan ruhumuzun hayatıdır. Hisseden kendimiziz, eşyada bulduğumuz şey kendimizdir. Gördüğüm peyzajların farkedebildiğim inceliklerle çizimi, şiirlerimde toplanan düşünme yetisinin çektiği veya düşünme yetimle zamandaş olarak beraber bulunan şeylerin parçaları, ruhumun gizlerini anlatmak demektir. Sonuç olarak bütün doğa, varlığımın ve hayatımın sembolüdür. Sembollerle ruha ait şeylerin ve ruha ait olmayan şeylerin şair açıklamaları yenileşmiş olur. İlhamlarla şekilleri uygun bir hale getirmek için dil ile manzum altüst olmuştur. Şiir diline daha bireysellik vermek, ifadelere aynı şekli vermeye eğilimi olan bütün genel yasaları aşmak ve düşünce yetisine yalnız her şeyin sözünü yükletmek için uğraşıldı. Bu anlayışa göre bireysel izlenimlerin sınırı, anlaşılamayan ve akla sığmayandadır. Başta Mallarme olduğu halde birtakım dekadan veya sembolistler, bu sonuçlara kaş çatmışlardı. Onlar, öyle ifadeler kullanmışlardır ki bunları ancak kendileri anlıyor ve kendileri açıklayabiliyor. Hatta Andre Gide'in Paludes adındaki yapıtının başlangıcında yapıtımı başkalarına açıklamadan önce, onların bunu bana açıklamalarını beklerim! dediğine bakılırsa kendileri de yapıtlarını her zaman açıklamaktan aciz görünmektedirler. Bizde Tahir Olgun, bu gerçeği Sembol, ben söyleyeyim sen bul! şakasıyla ifade etmişti. Aynı zamanda sembolistler, bütün gramer kurallarını da değiştirmeye yönelirler. Kelimelerin ilişkilerinde egemen olan esaslar, sembolistlere kadar akla uygun, yani anlaşılabilir şeylerdi. Sembolistler için ise bunlar, duyulabilir ve akılla sezilebilir şeylerdir. Her şeyi anlaşılabilir bir hale getirmek için kelimeleri mantığa göre değil, duyumlara göre ve yalnız şairin idrak edebildiği bir izlenimi belirtmek için gruplandırmak gerektir. Bunlar, vezinlerde de bazı değişiklikler yaptılar. Durakları ve kafiyeleri değiştirdiler. Bu suretle sembolistler arasında iki eğilim baş gösterdi. Biri Verlaine ve Laforgue'un eğilimi ki dilin akademik asaletiyle, parnascıların ifade tarzıyla alay ederek halk dilinin kabalık ve düzensizliğini şairce taklit etmekten ibarettir. Diğeri ise Mallarme ve Rene Ghil'in eğilimi ki günlük dille şiir dilini birbirinden ayırarak estetik değeri olan heyecanların ifade ve aktarılması için ayrı bir dil yaratmaktır. Bunların bir kısmı, şiiri bir birlik olarak göz önüne aldılar. Yani bunlardan şiiri öz ve bir tek kelime gibi kabul edenler, sayının doğal ilişkilerini silmek suretiyle yeknesaklığı kırıp Laforgue ile Gustave Kahn'ın serbest manzumunu tercih ettiler. Birtakım ayrı hecelerden oluşan dizeler, şairin kulaklarında esrarlı ahenk yasalarına bağlanarak miktar ve çeşitleri farklı hazlar verir sandılar. Bunlar, kullanılmamış uzunlukta dizeler yaratmış, kesin ve sağlam kıtaları bozmuş, hareketli ve kararsız ahenkler yaratmışlardır. Çınlayan kafiyeler bulmuşlar, daha anlamlı ve etkili bir ahenk bulabilmek için bütün eski şekilleri yıkmaya çalışmışlardır. Burada da amaç, bireysel kafiyeler yakalamak, her şair için değil ama her şiir için müziğin eşlik etmesini istemek ve varlığın her cinsine özgü olan seslerin özel bir müzik gibi şiirlerden yankılanmasını sağlamaktır. Bu şekle ait olan değiştirmelerin yanı başında asıl ruh ve manada da değişiklik istediler. Bütün bunları şöyle özetleyebilirim: 1- İnsana yeis, azap, şüphe ve korku veren doğa, hal ve manzaraların matemli ve elem veren havasını ifade etmek. Zira dünyada okura sevinç verecek hiçbir neşe kaynağı ve mutluluk yoktur. 2- Duyularımıza değil duygularımıza seslenen, yani aklımıza değil sezgilerimize seslenen şekil, sembol, ahenk ve konulara önem vermek. 3- Doğa, eşya, olayları fikir ve duygularımızla bir bütün olarak düşünmek ve bunların sakladıkları gizleri açığa vurmak için bir aracı ve öge gibi kullanmak. 4- Her yapıt, okuyanın düzeyine göre başka şekilde anlaşılır. Bu sebepten her kişinin kendi yaratılış, ruhsal düzey ve haline göre başka başka şekillerde duyabileceği kadar plastik anlamlı şiirler yazmak. 5- Nesnel gerçekten mümkün olduğu kadar uzaklaşıp özel gerçeği ifadeye çalışmak. 6- İnsan ve doğanın yazgısını yöneten birtakım görünmez, uğursuz kuvvetlerin takibinde karşı karşıya olduğumuzu hissederek bunların korkunç, ölüm getiren havasını bir tür rüya ve büyü içinde ifade etmek. 7- Üstün ruh hallerini, içimize doğan vakitsiz bilgileri, manyetik ve telepatik hal ve gizleri şiirde yaşamak, yaratmak. 8- Belli duygu ve düşünce kollarını yaratarak ruhu, özgürlüğün bütün genişliği içinde yaratıcı bir müzik ve imgelemin ahenk, renk ve hareketleriyle ifade etmek. Özetle sembolizm; romantizm ve gerçeklikte egemen olan lirik duygulara karşı bir tepkidir ki esasını metafizikte dış dünya meselesini açıklamaya çalışan idealizmden ve Schopenhauer'in kötümser felsefesinden alıp ruh bilimin yeni keşiflerinden faydalanır. İlhamdan, ölümden, karanlıktan, efsane, esrar, rüya, hülya, renk, hareket, müzik ve bunları okura yarı hissettiren sembollerden hoşlanan bu anlayış, gerçekte taşkın bir öznelcilikten ibarettir. Sembolizm, oldukça önemli yapıtlar vermiştir. Buna mensup olanlardan Henri de Regnier usta olarak tanındı. Fanide sonsuzluğun kudretli idrakı ve eşyadaki hareketli hayatın idrakı bakımından, sonunda alanı geniş ve esnek ahenkler bakımından bu kişi kadar başarılı bir şair gelmemiştir. Sembolizm yorumunu koyan ve bu sistemin avukatlığını da üzerine almış bulunan Moreas, çok ince ve egzotik şiirleri ve özellikle eski Yunan'a ait duygu ve hayalleriyle sivrilir. Georges Rodenbach, melankolik bir aşık tavrıyla sivrilir. Verhaeren, duyumsal dünya hakkındaki aydın görüşleri, trajik bir acılıkla kapatması bakımından ustadır. Samain de hazin yeislerini gizli sembollerle ifade etmiştir. Viele-Griffin, asıl tutkuları ve hayat gizlerini ortaya çıkarmak için semboller yaratmakla şöhret bulmuştur. Bugün sembolizm, bir anlayış ve bir evrim buhranı olarak sona ermiş bulunmaktadır. Bugün sona ermiş bulunan bu anlayış, yepyeni bir dünya ve şiir görüşünün avangardı olmak bakımından tarihsel ödevini yapmıştır. Bu tarihsel ve genel bilgilerden sonra, Ahmet Haşim'in sembolizmini anlamak kolaylaşır. Onda fikir itibarıyla özgün bir şeyin bulunmadığını, sadece kapıldığı şiir anlayışının ilkelerine bağlanarak onları okura çok güzel ve başarıyla aktarmıştır. Zarif örnekler vermiş olduğunu anlamak için de bu Doğu edebiyatının geçirdiği evrimi, özellikle Doğu sembolizmini bilmek gerekti. Genel olarak şiir eleştirmenleri, konularını nesnel olarak incelemek yeteneğinde değildirler. Bu sebepten bir eleştirmenin beğendiği herhangi bir şairi, bir diğeri beğenmez. Edebiyat tarihlerinde bile bu çelişikliğe düşüldüğü olmuştur. Bütün değer yargılarına dayanan çalışma ve yapıtların doğal karakterinden çıkan bu öznel görüşler, bazen pek fazla dostluk, arkadaşlık, sempati veya tarafsızlıktan çıkar ki bu suretle incelenen şair ortadan silinir ve yerine eleştirmenin kişisel duygu, düşünceleri var olur. Ahmet Haşim hakkındaki yorumlar ve açıklamalarda bu durum, daha abartmalı görünür. Onun, bizde sembolizmi temsil ettiğinde ve şiirlerinin tamamının sembolik olduğu noktasında söz birliği edilmiş gibidir. Hemen bütün klasik kitaplarda, Ahmet Haşim'in en önemli karakterini bu oluşturur. Öncelikle hiçbir şiiri, özellikle bir sisteme veya anlayışa bağlamaya olanak yoktur. Homeros'dan beri bütün şairlerin yapıtlarında klasik, romantik, natüralist, hatta en yeni şiir anlayışlarının düşünme biçimine uygun bir ifade ve beyan tarzına, imge ve tasarılarına rastlamak mümkündür. Asıl mesele, bir şairde en çok rastlanan eğilimler ve ilkelerin yarattığı sistemdedir. Bu sebepten olacaktır ki sembolik parçalardan ve düşünce tarzından hiç de mahrum olmayan Victor Hugo, romantik sayılır ve romantik görüşleri de olan Emile Zola, natüralist bir anlayışa mal edilir. Ahmet Haşim'de de böyle çeşitli anlayışların etkisi vardır. Ama Piyale adlı kitabına yazdığı mensur başlangıçtaki şiir hakkında ileri sürdüğü bazı görüşler, onun sembolik bir düşünme biçimine ve şiire bağlı olduğunu göstermektedir. Onun sembolik tarafı nerededir? Baudelaire gibi kötümser ve uğursuz bir ıstırap dünyasına bağlanmış olması, bazen de Mallarme tarzında kelimeler seçmesinde, özel bir titizlikle ahenk ve bilinmezliğe kapılmasındadır. Özellikle divan edebiyatı kavramlarından şekil ve mana şiirinden kaçınmasındadır. Şüphesiz ki doğayı, eşyayı ve olayları kendine özgü bir görüşle ifade etmiş olmasını inkar edemeyiz. Onun için dünya, efsanevi ve esatiri bir serüvenler sahnesidir. Şair, bütün duyularına ayrı ayrı görünen esrarlı sanrı-halüsinasyonlar içinde ve bu sanrılar güzel renklerine rağmen bir objede olduğu gibi hep elem ve ölüm ilhamlarını verecek kadar korkunçtur. Kullandığı sembollere gelirsek bunları renk ve ızdırabı ifade eden çeşitli kelimeler ve divan edebiyatında fazlasıyla kullanılmış olan 'gül', 'bülbül', 'aşk' kavramları içine gömülmüş olan 'ay', 'yıldız', 'karanlık', 'esrarlı sesler' ve 'ölüm' kadrosunda sıralanmış buluruz. Şairin ne konularında ne de sembollerinde, hatta duygu ve düşüncelerinde geniş bir yelpaze, anlayışlı ve coşkun bir felsefe, bütün zeka ve hayalleri sarıp sarsan insani gönüllü ve karşılıksız yapılan bir feryat, ideal yoktur. O, dar bir saha içinde ruhunun cezaevine girmiş, sadece kişisel yoksunluk ve kimsesizliğinin bataklığına gömülmüş olduğu halde kurtuluşunu ölümde arayan, ıstırap ve acı çeken, sağlıksız ve hasta bir insandır. Ahmet Haşim, dünya cennetini Dante'nin cehennemi haline getiren ve içinde tek başına yanan bir bahtsızdır. Hiç şüphesiz şairliği de buradan gelmektedir. Ahmet Haşim'in şiirlerini, iki gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan bir kısmı, fazla Arap ve Fars, kelime ve tamlamalar ile yazılmış olanlardır ki Edebiyat-ı Cedide şairlerinin üslubunu andırırlar. Bunlar içinde Tevfik Fikret'i ve Cenap Şahabettin'i, açık ve anlaşılır şekilde hatırlatanları vardır. Onda Fransızların 'enjambement' dedikleri nesre benzeyen kıtalara ve manzumelere de rastlanır. Bu şiirlerde kullandığı kelimeler arasında, divan edebiyatında bile nadir kullanılanları vardır. Bu kelimelere verilmiş olan manalarda, çok defa Fecr-i Ati eğilimlerini görmek mümkündür. Şiirlerinin diğer bir kısmı da aruzla yazılmış olmalarına rağmen tamlamasız ve mümkün olduğu kadar sade yazılmış olanlardır. Bunlar, daha çok son zamanlarının yapıtlarıdır. Olası ulusal edebiyat ve sade dil davaları, Ahmet Haşim'in ifade tarzına bu kadar olsun bir etki yapabilmiştir. Ateş, bade, akşam, gam, yeşil, sarı mercan, sönük, gölge, ışık, kamer, yakut, dal, yaprak, miyah, zirve, su, yıldız, mesa, şule, güneş, kızıl, alev, fecir, altun, zulmet, mehtap, hayal, çöl, ahu, bülbül, zer, hülya, siyah, hun ve bunların sözlüğü olan arapça veya farsca diğer bazı kelimeler ve bütün bu kelimelerin, bu dillerdeki çeşitli çoğullarıdır. Örneğin: Ay, mah, kamer; miyah, emyah, zulmet, zalam, zulumat, ezlam; zıl, ezlal; leyl, leyal, şeb; necim, encüm, nücum, kevkeb, kevakıb, mükevkeb... ve saire gibi. Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki, şiirde manadan ne kasdedildiğini bilmiyoruz. Fikir dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı, hikaye mi, mazmun mu, ve vuzuh bunların adi idrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addedenler, şiiri, tarih, felsefe, nutuk ve belagat gibi bir sürü sanatları ile karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alaiminde seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mahiyette telakki olunuşu, resim, müzik ve heykeltraşı gibi sanatların, kendilerine has ve münhasır fırça, boya, nota, kalem gibi, istimali güç bir hünere mütevakkıf vasıtalara malik bulunmalarına mukabil, şiirin bu gibi hususi vesaitten mahrum ve ifadesini, konuşulan lisandan istiareye mecbur olmasındandır. Bu bir lisan-ı hafidir ki, ruha dolmakta, Kuşlar mıdır onlar ki, her akşam, -Dönmek mi? ne mümkün geri dönmek -Bir eldir ufuklardan uzanmış- Bülbül ve Karanlık başlıklı iki şiiri de birbirinin devamı gibi bir vefasızlık ve ihanetle ayrılığı sembolize ederler. Ahmet Haşim'in şiirlerinde görülen belirsizlik, çok defa kullandığı kelimelerin eskiliğinden, şive bozukluğundan, kelimelere verdiği özel anlamlardan gelmektedir. O, adeta Hint tapınaklarının esrarlı süsler ile gotik yapıtların karanlığını birbirine karıştırarak büyülü bir şiir mimarisi yaratmıştır. Bunun içindir ki onu, pek güzel incelemiş olan İsmail Habip, Yakup Kadri, Mustafa Nihat, Yusuf Ziya, ancak klasik özellikleri üzerine uzlaşarak, biraz da Ahmet Haşim'le olan arkadaşlıklarının sempatisine dayanamayarak, şairi olduğundan daha başka ve yüce gösterirlerse de şiirlerinin yorumunda ve çözümünde birbirlerinden ayrılırlar. Esasen bu sembolizmin hem şansı hem de gereksinimidir. Yoksa sembolizm, gerçekte ne bir bilmece sanatı ne de anlamsız duygulardan ibarettir. Sadece Ahmet Haşim'in maksadını, dolambaçlı bir yoldan ve mısralar arasına girmesi gerekli olan açıklayıcı, bağlılık rolünü oynayan mantık ve düşünce kırıntılarını eklememesi yüzünden yapıtları, okuyucunun düzey gereksinimine ve okuduğu andaki ruh haline göre değişen tablolar ve bilmeceler manzarasını göstermektedir. Her ne kadar Yakup Kadri, onun için O, ilim ve sistem halini alan her şeyden müteneffidir. diyerek özel görüşlerindeki düşünce yetisini açıklıyorsa da Ahmet Haşim'in şiirleri büsbütün sistemsiz değildir. Onun kendine göre bir dünya ve doğa görüşü, bu görüşün başka şairlere benzemeyen bir dili ve üslubu vardır. Yine Yakup Kadri, bu değerli dostuna özgülediği yapıtında onun için Ahmet Haşim'i geride kalan insanlar, bir yıldan beri, bir takım düsturlar içine almaya, birtakım edebi ve ilmi ölçülerle tarif ve tayine çalışıyorlar. Ne beyhude emek! diyerek hiç kimsenin, hiçbir ölçüyle tayine değer olmadığını ve Ahmet Haşim'in tepeden tırnağa bir 'şair' olduğunu söylese bile bu ifadeleri, çok derin bir sevginin ve takdirin hayranlığına bağışlamak gerektir. Ahmet Haşim'i bir anlayışa mensup görmek, geride kalmanın işareti olmadığı gibi Ahmet Haşim de bir anlayışa girmeyecek kadar geniş veya sistemsiz değildir. Örneğin Şeyh Galip'in imgelemi karşısında pek dar kalan Ahmet Haşim, onun sembolleri karşısında da fazla aciz, hatta marazidir. Ahmet Haşim, yalnız kendi ıstırapları, mahrumiyetleri, yeis ve ümitsizlikler ile uğraşmış, buna karşılık derin veya benzersiz özellikler taşıyan bir feryatla haykırmaya da olanak ve kudret bulamayarak sadece sızlanmıştır. Bir doğru varsa, yerde, o sensing, yegane sen. Her gayen olsun ufk-u gururunda müntehi. Vadeyleyor gururuna bir tac-ı nur o ses, Benimle böyle koşan kimdi? bir gurura rakip, Ahmet Haşim'de bütün duygulu insanların, kötümser ve tatmin edilmemiş ruhların ıstırap ve arzularından bir şeyler vardır. Fakat bu şeyler, imgeleminin yarattığı bin bir çeşit renge boyanmış bir sihir ve efsun dünyasında, öz ve cinsini kaybeder. Bir ufk-u tehi, bir gece, binlerce sitare, Bir kafile üç beş deve aheste ilerler, Ta önde gider gölgeli bir şekli mükedder. Sakit, mütereddit ve bütün his ile mali, Boşlukta gezen saf, ebedi, gölge dudaklar, Asar ile memlu yine bir sihr-i tehassüs, Eyler o karanlıkta, o çöllerde teneffüs. Ettikçe o bad, arzı saran otları tehziz, Leylin gezer esrarını bir şiir-i havariz, Pür hande peri gözleri şeklindeki encüm. Yollar o seferberlere bir gaşy-i tevehhüm. Ses yok o derin çölde, ne bir hadşe-i bisud, Bir kalb-i umumi gibi hep zulmet-i mes'ud. Gurub-u hun ile perverde ruh olan kuşlar, Ufukta bir ser-i maktuu andıran güneşi, Kenar-ı aba dizilmiş, sükun ile bekler, Bu gazel tarzındaki ve biraz da yapmacık şiirin birinci kıtası, zorla yazılmışa benziyor. Mehtapta yuvalarında olması gereken leyleklerin, bir su kenarında tek ayakla duruşuna bakılırsa şairin, nadir bir manzaraya dikkat ettiği ve gerçeği görmekten daha fazla kendi hayalindeki leylekleri seyrettiği anlaşılıyor. Bu, adeta şiirle bir tür minyatür yaratmaktır. Göl kuşları, konusuna giren her parçada şairin aynı saplantıdan kurtulamadığı gece, kamer ve yıldızlara saplanıp kaldığı görülür. Denebilir ki Ahmet Haşim, gençliğinde yazmış olduğu Şiir-i Kamerin dilini, pek muğlak bulduğu için ömrünün sonuna kadar başka şekillerle, daha açık cümlelerle hep aynı şiiri çözümleme ve açıklayacak nitelikte yapıtlar yazmıştır. Bu düşünme yetisi ve konu darlığı içinde oldukça geniş olan imgelemi, hayatının yeknasaklığından kurtulup kendisine daha hareketli, ilham verici bir okur kitlesi yaratabilseydi şüphesiz onu daha çok zengin ve derin bir şahsiyet olarak kazanabilirdik. Bunun için olacaktır ki beğenenlerinin bütün iddialarına rağmen onda yüksek bir hassasiyet, derin ve çeşitli bir düşünme gücü bulmak olanaksızdır. Bir hasta kadın, Diclenin üstünde her akşam, O dem ki kollar açar cism-i naümide adem, Bir derin sesle Haydi! der uçurum, Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin. Bu gözlerinle, bu hüzünle sen ne dilersin! Ne de hüsnünde toplanan bu mesa, Sana yalnız bir ince, taze kadın, Ve bu akşam ki lerzesiz, sessiz, Bununla beraber yeni kuşakların gerek kültür gerek zevkleri itibarıyla anlaşılması güç olan bu yapıtlar, bizim çocukluğumuzda hafızalarımızı süsleyen en derin yapıtlardan sayılırdı. Ahmet Haşim'de, her çeşit taklitten kaçınmasına rağmen Mallarme, Baudelaire veya Verlaine gibi yazmak konusunda ayrı bir gayret sarfeden bir zeka parıltısı görülür. Denebilir ki hiçbir şiiri, duygusal bir bunalımın bir hamlede yarattığı yapıtlar değildir. Sanatı sanat için kabul eden Ahmet Haşim, dizeleri üzerinde pek titiz çalışmalarla yeni tamlamalar, yeni kelimeler, yeni imgeler aramış, vezin ve kafiye ile bunları okurken çıkardığı sese ve bu seslerin ilham ettiğini zannettiği çeşit çeşit duygu ve düşüncelere bağlanmıştır. İsyan-ı mevc-i zahire ettinse vakf-ı guş, Bi kaydi-i leyale eder nakl-i ızdırap. Bi had iken sema gibi, firuze-fam iken, Esasen onun için şiir, yapıtın konusu ve anlamında değil, yapıtı oluşturan kelimelerden çıkan seslerin büyülü kaynaşmasından, düşünülerek değil sezilerek heyecan veren bir bilmeceden başka bir şey değildir. Ne yazık ki Ahmet Haşim, bu ilkesinde fazla bencil ve tektir. Üslubu aynı olan Emin Bülend ile kamere aşık olan Tahsin Nahid türünden bazı çağdaşlarını, hiçbir zaman Ahmet Haşim'le karıştırmamak gerektir. Bununla beraber Ahmet Haşim'in şiirlerinde, kendi gerçeğine aykırı olarak hem birtakım görünen anlamlar vardır hem de bir çok ahenksizlikler mevcuttur. Her şiir gibi onun yapıtları da ancak estetik eğitimi derinleşmiş olan sayılı bir okura seslenir. Irak semalarını görmeyen, çöllerdeki gecelere ve bu gecelerin yıldızlarını seyretmemiş olan veya bunların örneğini hayal edemeyen bir insan için Ahmet Haşim'in şiirlerindeki dünya, bu dünyada bulunamayan egzotik bir dünyadır. Onun isyanları da tatmin edilmemiş bir şehzadenin kendi dadılarına, lalalarına karşı yaptığı saldırı, çılgınlıklar gibi çocukçadır ve hep aynı şeylerin tekrarı amacındadır. Felsefeden, imandan ve ideallerden mahrum bir ruhtan fazlası da beklenemez. Ahmet Haşim'in yapıtlarında bazen bir sayıklama, bazen bir sanrı-halüsinasyon manzarası görülür. O, adeta rüyada gördüklerini gerçek zanneden ütopyalar içindedir. O; gerçeği kendi karakterinin merceğinden geçirirken öfkelenen, bir kutsal şeyinden mahrum edilmiş insanlarda olduğu gibi için için isyan eden, bu isyanın da amaç ve etkenini bilmeyen çelişmeler ve karşıtlıklarla dolu bir düşünme, imgelem mekanizmasıdır. O, herhalde mutlu değildir. Yaşamaktan olduğu kadar da varlıktan şikayetçidir. Kendisine göre bu dünyanın kadınları, istediği kadar leyli değildir. Bir taraftan da onun hayal ettiği kadınlar, Puşide, soluk, ince, zıya-kalb kadınlardır. Bütün diğer şeyler de böyledir. O olan doğaya değil, olması gereken doğaya aşıktır. Onda adeta Walt Disney'in resim ve sinemada yaptığını şiirde tekrarlayan bir zeka vardır. Ahmet Haşim aleyhinde yapılacak eleştiriler, ne kadar kuvvetli olursa olsun o, eş dost gayretiyle elde edilen şöhretler gibi sahte ve geçici bir kıymet sahibi değildir. Hayatında hemen hiç kimse ile candan dost olmamış, hatta birçok hürmetkarlarını bile zaman zaman kırmış olan şair, bıraktığı güzel ve hiç olmazsa merak verici yapıtlarla hepimizin dostu olmuştur. Ahmet Haşim'in nesirlerine gelirsek bunlarda kullandığı dil, daha çok doğal ve düzgündür. Bu yazılarında da gururu, bazen ukalalık halini alan düşünceleriyle alaycı ve şikayetci bir muhalefet ruhu taşır. Fakat bütün bunlar, birer fıkra mahiyetinden ileri gidemezler. Yani bunların ne ifade tarzlarında ne de savunduğu fikirlerde önemli bir özgünlük yoktur. Denebilir ki bunlar, bir gazeteci diliyle yazılmış günlük duygulardır ve daima eşya ve olayların her tarafını, içini değil ancak dış tarafını, hem de bir çoğunluğun görebileceği tarafını hikaye ederler. Şairliğinin sembolik ışıklarını taşıyanları azdır. Yani Ahmet Haşim şiiri gibi bir de Ahmet Haşim nesri yoktur. Değerli şairimiz, kendi kullandığı kelimelerin sonunu da pek iyi sezmiş olacaktır. Ne yazık ki onun yapıtları, modası geçmiş bir devrin bugün eskimiş bir yeniliğinden ve ruhlarda devrim yapmayan hafızalarda devam etmeyen silik bir hatıradan ibaret kalmaya mahkumdurlar. Çünkü şair, okuru daima kendi kaprislerine esir etmek istiyor ve okura kendisini, okurda ve insanda olanı düşündürmek istemiyor. Bu hasis ruh için dünya, kendi rüyalarında yaşayan dünyadır. Bu sebepten de Ahmet Haşim'de duygusal ve düşüncesel bir 'asalet' bulamayız. O, sadece şairdir. Kendi yaralarını anlatan bir şairdir. Bu da onu, benzerlerinden ayırmaya yeterdir ve edebiyat tarihimizde yeni bir sistemin temsilcisi olması bakımından takdir ve saygımızı eksiltmez. İnci Enginün-Zeynep Kerman, Ahmet Haşim Bütün Şiirleri, Dergah Yayınları, İst., s. 22, 2001., Orhan Okay, Ahmet Haşim'in Şiirlerinin Sembolizm Açısından Yorumu, Sanat ve Edebiyat Yazıları, İst., s. 200, 1998., Asım Bezirci, Ahmet Haşim Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Seçme Şiirleri. İnkılap Kitapevi, İst., s.194, 1986., Atilla Özkırımlı, Ahmet Haşim, Toker Yayınları, İst., s.124. 1975., Ahmet Çoban, Göller ve Çöller Şairi Ahmet Haşim, Akçağ Yayınları, Ankara, 2004., Sedat Umran, Ahmet Haşim'in Merdiveni, Şiirde Metafizik Gerçek, İst. Timaş Yayınları, s. 93-95., 1997."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/09/17/eylul-bir-hatira-kusudur", "text": "Eylül, titrek ve solgun tüyleriyle hüzne kanat çırpar. Bir eliyle ağustos sıcağına, bir eliyle ekimin üşüyen tenine dokunur. Eylül ayı belki de sanatçılar için var olmuş, onlara ay'rılmıştır kim bilir? Yazarlar, ressamlar, şairler, müzisyenler, lirik eserler versin diye Eylül diye bir ay olmuştur. Alpay'ın Eylül de Gel şarkısı, çocukluğumun, ilk gençliğimin masumiyetini anımsatıyor. Kalp çarpıntılarımı, utangaç, ürkek hallerimi, hayallerimi... Bu şarkı haziranda gel, ekimde gel, şubatta gel olmazdı, olamazdı. Şayet olsaydı da benim şarkım olmazdı. Bülent Ortaçgil ile Teoman'ın söylediği Eylül Akşamı şarkısı ise daha yakın tarihten sesleniyor. Vincent van Gogh, ünlü sarısının ruhumuza işlediği Ayçiçekleri tablosunu da muhtemelen eylülde yapmıştır, en azından bana öyle geliyor. Kardeşi Theo'ya yazdığı mektupta, Her sabah şafakla birlikte bunun üstünde çalışmaya başlıyorum, çünkü çiçekler çok çabuk soluyor ve her tabloyu bir oturuşta bitirmek gerek. diyor. (Theo'ya Mektuplar, Çev. Pınar Kür, Dördüncü Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006). Sara hastası olan Vivaldi, yaz aylarında hastalığı nedeniyle çok zorlanmaktadır. Rahat ettiği için sonbahar ve kış aylarını sever, hiç bitsin istemez. Benim de Dört Mevsim Konçertosunda en çok sonbaharı seviyor olmam bir tesadüf olamaz, belki de avcıların kovaladığı ceylan bölümü yüzündendir. Bilindiği üzere sonbahar her zaman eylül ile başlar. Beni daha çok edebiyattaki yeri ilgilendiriyor. İlk psikolojik roman kabul edilen Eylül'de imkansız bir aşk hikayesine sıkışıp kalmış olan çaresiz aşıklar; Süreyya ile Suat, başka bir ad ve yangında buluşamazlardı. İlhan Berk, Otağ şiirinde, Sevgilim, işte eylül / Ve işte senin usul usul seğiren yüzün/ Zamanki sonsuzdur/ Bitmemiş şiirler gibidir. der. Ömür sona yaklaştıkça eylül, soluklanmak için bir ara, dingin bir durak olarak yaşamın içinde kalma halini temsil eder. Kışa daha çok zaman vardır. Ya Turgut Uyar'a ne demeli: Eylül toparlandı gitti işte / Ekim filan da gider bu gidişle Hayatın avucumuzdan akıp gittiği gerçeği, böylesine olağan bir durum ancak şiirle bu kadar yalın, bu kadar güzel anlatılır, anlatılabilir. Eylül'e girdim, Eylül'e girdim / Her ömrün bir Eylül'ü vardır / Onca yaşadım / Şimdi bildim Sanırım şimdiki yaşım ve ruh halimle en iyi örtüşen Murathan Mungan'ın yukardaki dizeleri olacak. İlkbahar, yaz, sonbahar; kışa gelmeden eylülde birazcık duraklamak hatta uzunca bir süre kalmak istiyorum. Etimolojik olarak Eylül, Süryanicede Aylul, yani Üzüm ayı anlamına gelir ve yeşermeyi temsil eder. Mezopotamya dillerinde hep ortak isim olarak kullanılır. Coğrafi açıdan ise, ekinoksun gövdesidir. Gece-gündüz eylülde eşitlenir, mevsimler onda değişir. Kuzey Yarımküre' de 21 Mart ilkbahar, 23 Eylül sonbaharın başlangıcıdır. Güneş, Ekvator'a dik gelir ve Aydınlanma Çemberi kutup noktalarından geçer. Güney Yarımküre' de ise, 21 Mart'ta sonbahar 23 Eylül'de ilkbahar başlar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/09/22/tanrinin-roman-kahramanlari", "text": "Halil İbrahim Polat, Arafta Zaman'ı, sıkı bir olay örgüsü ve yoğun bir duygu seliyle yazar. Başarılı da olur, 2017 Tudem Roman Ödülünü alır. Yazar önce, Hepimiz Tanrı'nın roman kahramanlarıydık diye güzel bir cümleyle başlar romana. Hemen ardından roman kahramanı yani Sinan, İtalya'nın Bari kentine gitmek için bir trene binmesiyle hayatını sorgulamaya başlar. Bu yolculuğu daha önceki yolculuklarından farklı kılan şeyin içindeki yalnızlık duygusu olduğunu söyleyen kahraman, şu soru işaretini bırakır zihnimize: Kaçımız gereğinden önce hayatımızı sorguluyoruz? Daha bu soruya cevap bulamadan roman kahramanını böylesi yalnızlık duygusuna iten şeyi merak etmeye başlarız. Bununla birlikteara sıra bulunduğu zamandan geçmişe geri giderek anlatımı derinleştirir. H. İbrahim Polat, Sinan'ı bu yolculuğa çıkaran kadınla yani Nilnur'la tanıştığı bölüme kadar geri döner. Sinan, Nilnur'la tanıştığında, ressam olan zengin sevgilisi Alev'le yedi yıldır beraberdir. Kısa sürede Nilnur'a aşık olan Sinan, iki kadın arasında kalır ve ikisini de kaybetmek istemez. Sinan, Alev'in ailesinin gücü altında kalmış bir erkektir ve bu yüzden kısa sürede Nilnur'la yaşadığı yasak aşkla enerjisi çabuk tükenir. Öyle ki hayatının her anını sorgulamaktan bedenen ve ruhen bitap düşmüştür. Yolunda gidiyormuş gibi görünen ancak gitmeyen bir hayatı vardır Sinan'ın ve bunu ailesinden, herkesten saklar bir süre. Doktorun tavsiyesine uymaya karar veren Sinan, iki kadınla bir süre güzel günler geçirir ama içindeki çıkmazdan kurtulamaz yine de. Alev'le Nilnur'u karşılaştırır. Alev'in zengin ve çevresi olması ağır basar. Oysa Nilnur, Sinan'a sıkı bir gönül bağıyla bağlıdır. Bu arada Nilnur'a aşık olan Uğur adında genç bir yazarın gözüyse ikisinin de üzerindedir; sık sık onların girip çıktığı mekanlara uğrar. Sinan dertlerini lise arkadaşı Selçuk'la ve bir çay bahçesini işleten Nesim'le paylaşır. Selçuk, Sinan'ın aksine kadınların sadece bedeniyle ilgilenen zengin bir aile çocuğudur. Sinan, Nedim'le dertleşmek için gittiği çay bahçesinde bir gün öykücü Uğur'la tanışır. Uğur'un okuduğu öyküsündeki kahramanı Nilnur'a benzetir çünkü Nilnur da kütüphanede çalışıyordur. Nilnur'la Alev arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Sinan, diğerini çok sevmesine rağmen duygularının geçici bir heyecan olması korkusuyla Alev'de karar kılar. Nilnur'un salt kendisinin gölgesi olduğunu düşünür ve ondan ayrılma planları yapar. Bir gün Üsküdar'da kendisine bütün gerçekleri itiraf eder ancak kısa bir süre sonra aldığı bu karardan pişman olur. Nilnur, hamile olduğunu ona söylemez. Sinan, ayrıldıktan sonra Nilnur'u görmek için kütüphaneye gittiğinde Uğur'la karşılaşır ve Uğur'un öyküyü romana çevirdiğini öğrenmesiyle, Nilnur'la kendisinin romanını yazdığı izlemine kapılır. Birkaç gün sonra Sinan, Nilnur'un amcası Rüstem'in ayakkabıcı dükkanına gider ve orada baba olacağını öğrenir. Normal seyrinde devam eden roman, ikinci kitapta daha bir heyecanlı olur. Artık roman içinde roman vardır ve bu romanı roman kahramanı Nilnur, mektuplarla tamamlar. Sinan, beş yıl boyunca sevdiği kadından haber alamaz. Bu zaman zarfında Alev'le evlenir ancak evliliği kağıt üzerinde bir evliliktir, üç yılı aşkın bir süredir görüşmüyordur onunla. Sinan, sevdiği kadını Edirnekapı Mezarlığı'nda bırakır. Ailesi Sinan'ın acısıyla torununa sahip çıkıp, onu yalnız bırakmazken, Nilnur'un ailesi kızlarının cenazesine bile gelmez. Bu arada Sinan'ın hayatına başka bir kadın girer: Sara Bir müzisyen olan Sara'yla tanışması da bir hayli ilginçtir Sinan'ın. Nilnur'un romanın sonundaki gibi intihar edip etmeyeceğini öğrenmek için oğlu Ali'yi ona bırakmak zorunda kaldığı gündür bu. Romanın sonunda Sinan, Nilnur'un beş yıl boyunca kaldığı yeri görmeye karar verir. Özetle; büyük şehrin telaşlı hayatına bir şekilde girmiş büyük aşkları, onun mağdurlarını, laçkalaşmış ilişkiler içinde kaybolmuş gerçek duyguları ve o duyguları kaybettiğimizde baş başa kaldığımız yalnızlığımızın acı dolu kimsesizliğini okuduk. Bütün bunlar bize çok tanıdık gelse de her defasında bunu bir türlü bitmeyen acemiliğimize yorarken bu kez kendi hayatımıza bakıyoruz. Kaybettiklerimizle, bir daha geri dönme ihtimali olmayanlarla şu sonuca varıyoruz: Herkes kendi romanının içinde bir kahramandır, yazarı da tek okuru da kendisi olan. Her şey bizim elimizde. Sevdiklerimizin ve sevenlerimizin kıymetini bilelim. İyi okumalar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/02/antakya-8-uluslararasi-film-festivalinin-finalistleri-aciklandi", "text": "Ansam Kültür Derneği ve Fotofilm tarafından 16 22 Ekim 2020 tarihleri arasında düzenlenecek olan Antakya 8. Uluslararası Film Festivali finalistleri açıklandı. Uzun Metraj Film Yarışması'nda Ön Jüri Üyeleri; Kurgu Yönetmeni Ahmet Kömeçoğlu, Yönetmen Güçlü Yaman, Yönetmen, Sinema Eleştirmeni Korkut Akın, Yönetmen Av. Özlem Özel, Yönetmen, Ankara Sinematek Başkanı Yücel Ünlü finalistleri belirledi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/02/siir-oyku-ayna-ve-gonk", "text": "0 Olağan zaman akışında, gündelik hengame ortamı veya verili koşullarda şiir, öykü benzeri okumalara, diyaloglara nedensiz de merhaba denemez mi? Durup dururken, öylesine bir Merhaba! ile muhabbete başlanabilir herhalde. Dünyamız, çevremiz, ilgi ve iştigal alanı bu olduğuna göre, haydi; Merhaba! 1 Bu satırları okumakta olduğunu varsaydığım yazı-çizi dertlerine odaklı vefalı gözlerin sahibisin mademki selamım, sohbetim elbette sana... Benzerlerine, benzerlerime! Yazanın derdine teşne türdeşimsin, ücra yalnızlığında... Seziyorum ve merhaba deyip sesleniyorum işte! İç dökme ya da 'dışa açılma' sayılabilecek bu satırlar, sana da bana da iyi gelir umuduyla! İyi gelir mi? İyi gelir umarım! 3 Aynaların sonsuz şiiri vardır! Başını kaldırıp baktığında, yüzleşeceği gökyüzü aynası haricinde, bütün aynalar hüzün, hüsran dersleriyle doludur. Yaşananlar göstermiştir ki gökyüzü camı en şeffaf ve şefkatli aynadır, insan evladı için! O başka diye itiraz edenler çıkabilir. Tüm insanlık için geçerli gerçeklik söylüyor ya aynı şeyi: Metropolün bireyi uyuşturup yuttuğu çağda ayna kağıda / kağıt aynaya düşen suretin lafı mı olur! Cam ayna kırılırsa onun yerine diğeriyle konuşur gözleri! Çünkü kentin duvarları var; bitmez tükenmez aynalar dizgesi, imge şöleni... Bir de AVM duvarları, Plaza cepheleri... İnsan, portre denen çehresine, kendine, oradan bakabilir. Cam ayna, üzerine düşmesin dileğiyle! Her kentli için geçerli bir yargıdır; bakan kendini görür! Kendi gerginliğini! Belli miktarda yol kat etmiş hayatını ve ganimet gibi tükettiğini şahsiyet bahtını, şansını... Tükettikçe, vücudu! nu da zamanla değersiz bir nesneye çevirdiğini unutmuştur, zira tüketmek büyük ölçüde unutmaktır da... Hesapsızca unutmak! Evet, muhtemelen unutmanın gizli hazzı vardır içinde. En çok da başkasını, uzak-yakın çevresindeki insanları unutur. 5 Bitip tükenmiş, buharlaşıp gitmiş insan, yitik 'zaman'ın keşfine çıkan her zavallı birey, kendi aynasında, mazideki kendini bulur öncelikle ve yoğunlukla... Yenilmek nedir yaşlanıp eskimek nedir ve de beyaz bayrak! hali nedir öylelikle öğrenir. Yarına ilişkin sorular çoğaldıkça şimdi! nin ne denli paha biçilmez olduğunu keşfeder! Acıdır ama görür vahameti ne ki özün e sindiremez; güya, yitirilmiş olan kendinden değildir! Herkes gibi zavallı, kentli bireydir! sonuçta. Metropoldeki yaşantı labirentinin, özüne, yani maddi-manevi varlığına ne tür anlam yüklediğini, aynalardaki kırık portresinden okur. Bir tür avuntu kapısı mı, zihin bariyerlerinde aralanan? Yanılsama oyunu mu, şiire teşne sözcükler kümesi? Kentin ve korkunun eşzamanlı saldırısı sürmektedir çünkü... Ve arayış, çıkış eylemine hazırlık sayılan tedirginlik tökezlemeleri de tabi! 10 Ne var bunda, tanıdık nöbette ya da sıkıntı esmesinde, diyeniniz çıkacaktır! Dünyayı bütün metropollerinde, bütün trenlerinde, bütün otobüslerinde, bulunur metro-tramvay, troleybüs veya trenlerinde, bütün alt geçit / üst geçit koridorlarında aynı simalar yolculuk ediyormuş sezgisi kabarıyorsa insanın içinde, kurbandır o... Diyerek altını çizelim öyleyse: Her dilde, kendince tanımı vardır; kimi stres der, kimi travma, kimi şok, kimi grogi yani hüsran nakaratları, yenilgi işaretleri bitmez! Olağan bir taşkından, selden geriye kalanlar ille de şiir, öykü, resim, beste ürününe dönüşmez. Dönüşmeyebilir! 12 Günü, saatleri heba etme pahasına bekleyeceksin; oyalanacak, dikkati, başka başka olay / konu tarlalarına, kırlara dağıtacaksın! Bir an gelecek gonk! çalacak ve değişim gerekçesi devreye girecek sanısına kapılır gidersin: Ölüm korkusu yaşama kaygısına yenilir! Ancak direnç gücü, şiir, öykü, roman ile tutunmayı sağlar insan. Sağlayabilir! Direniş, kitap sayesinde hastalığı, ruhsal kaosu galebe çalar, çalabiliyorsa! Ucunda yaratma gerilimi, şiir, öykü 'çıkarma' endişesi etkindir. Birçok yapıt, eser öyle öyle dünyaya gelmiştir belki. İyimser bir varsayım diyeceksiniz: Olsun! 13 Geçerli neden, gerekçe derdi olanın peşini bırakmaz; yazısının, yazgısının serüven deryasına bulaşır önünde sonunda: Şiir, öykü, resim olmuş, olmamış, dünyaya / kendi dünyasına kapanmış kişiler şaşırtmayacak denli birbirine benzer, savını dile getirmekte beis yok! Tam da o gerekçe yürürlüktedir hep; bugünlerde ve gelecekte daima kitaba sarılmalıyım diyenler, ufka daha rahat bakabilenlerdir! Dün olduğu gibi; yalnızlığına karşı sinir ve sınır zorlaması yerine, yaratıyla / eserle sağaltımı benimseyenlere ne mutlu! Aslında yol, bilinen yol! Bazılarınca fazlasıyla sevilen bir yol!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/02/tevfik-fikret-muzikal-bir-olgu-olarak-dili-nasil-kullanmistir", "text": "Ciddi bir şiirin belli birtakım tarihsel ve toplumsal durumlardan ötürü kimi zaman gecikerek bir düşünce modası haline geldiği görülür. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında Marksçılık için durum böyleydi ve bu durumun başlıca nedeni de Rus devrimiydi. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra aynı şey varoluşculuk için söz konusu oldu; varoluşculuk modası Avrupa'daki genellikle Nazi işgali yaşantısına bir tepki olarak başladı. Bir şiirin moda olmasından, bu şiirin yalnız üniversite çevrelerini değil, her türlü insanı etkisi altına almasını anlıyorum. Böyle durumda bu şiir, belli bir yer ve zaman içindeki kültürel atmosferin tümüne yayılmaya başlayacaktır. Örneğin savaş sonrası Paris'inde her yanda sürekli olarak varoluşçulukla bir bağlantı kuruluyor gibiydi. Yalnız konuşmalarda ve ciddi şairlikte değil, yaygın şairlikte yapılıyordu bu. Özellikle de şiir okunan kahvehane ve barlarda karşılaşılıyordu bu durumla. Bu arada Servet-i Fünun dergisini çıkarmakta olan Ahmet İhsan, Recaizade Ekrem'den yardım dileyip de eski öğrencisi Tevfik Fikret'i bu derginin başına getirince bu ilişkiler ağı birdenbire sıkıştı. O zamana kadar dağınık bir güç halinde dolaşan yetenekler, Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanarak yeni bir hassasiyet ve üslup oluşturdular. Servet-i Fünun şiiri, Abdülhamid yönetimi altında doğmuş, büyümüş ve ölmüş bir şiirdir. Bu itibarla bu devrin kuvvetle etkisi altında kalmıştır. Her şeyden önce toplumda Tanzimat'ın başından beri mevcut olan genel atmosfere işaret etmek gerektir. Batı şiirinde, 19. asırda yaygın bir durumda olduğu söylenen yüzyılın kötülüğüne karşılık, Osmanlı toplumunda da bu asra özgü bir hastalık vardır. Avrupalı siyasilerin koymuş olduğu Hasta Adam sözcüğü, bu hastalığın bütün imparatorluğu kapsamak suretiyle durumu gayet iyi özetler. Padişahından en küçük memuruna kadar Osmanlı bu devrede bir yıkılma, bir çökme bilincinin dehşeti altındaydı. Tarihi bir zafer silsilesinden oluşan Türklük, artık durduğunu, gerilediğini ve kendisine karşı ortak hareket eden çok yüksek bir uygarlık düzeyine gelmiş Avrupa tehdidine karşı korunmasız kaldığını iyice hissetmişti. Orduların ve kuruluşların bozulmalarıyla birlikte imparatorluğun geleneksel onuru ve iradesi de çökmüştü. Gerek ülkenin içinden gerek dışından imparatorluğun artık dağılmak, parçalanmak, ölmek üzere olduğu bağırılıyordu. İnsanın kendi bedenine alışması gibi asırlardan beri varlığına alışılan büyük vatanın bir tarafı koparıldıkça toplum kişiliğinin parçalandığını hissedercesine üzülüyordu. Bu asrı baştanbaşa dolduran her bireyi gerek maddeten gerek manen sarsan hastalık düşüncesi, yapıtlara daha abartılı bir şekilde yansıyordu. Abdülhamid yönetimi, bu toplumla ilgili hastalığı bir kabus derecesine yükseltmiş gibiydi. Tanzimat'ın başından beri siyaset ve toplumsal sorun esasları üzerinde gelişen şiir, bu yolun dışına çıkarak bireyci ve şair olur. Şairlerin dikkati, kendi ruhlarına ve şiire dönünce bu sahada çok ince bir yapmacıklığa doğru gitme eğilimi alıp yürür. Toplumun ve bireylerin içinde bulunduğu bu durum dolayısıyla Batı şiirine karşı alınan tavır da değişir. Tanzimat kuşağı, Batı'dan kendi davalarına yardım eden 18. asır Fransız şairlerini ve romantiklerin toplumsal sorunlarla ilgili olanlarını okuyup, düşüncelerini alıp taklit ediyordu. Servet-i Fünun kuşağı ve onu hemen benimseyen kuşak, bu kişilikleri taşımayan şairlere ve yapıtlara önem verir. Genellikle bireysel romantizm, toplumsal davalar peşinde koşmayan gerçekçilik, parnasizm, özellikle sembolizm ve gezi şiiri bu kuşağın yeğlediği akımlardır. Bütün bu düşünsel ve toplumsal gelişmeyle ilgili olarak o zamanlarda ve günümüzde Türk şiirinde akla gelen en ünlü isim Tevfik Fikret'tir. Türk şiirinde Servet-i Fünun hareketi, gerçekte Fransa'da 1789'da devrim ile birlikte başlamıştır. Düşünsel terimlerle dile getirildikçe Türk şiirinde bu akımın en önemli şairi Tevfik Fikret'tir. Modern Servet-i Fünun şiirinin ciddi öğrencileri, Ahmet Haşim'den zamanca da önce gelen Tevfik Fikret'in daha büyük ve daha özgün bir şair olduğuna neredeyse karar kılmıştır. Bu yüzden ben de bu yazı da Servet-i Fünun dönemine başlıca Tevfik Fikret'in yapıtları aracılığıyla yaklaşacağım tabii. Cenap Şahabettin üzerine, Cenap Şahabettin'in bu çerçeve içinde aldığı yer üzerinde de söyleyecek bir iki sözüm var. Servet-i Fünun şiirine özgün imge, alegori ve sembol sokan Cenap Şahabettin'dir. Cenap Şahabettin yalnız üslup bakımından değil, şiir penceresinden dünyayı seyrediş konusunda da bütün Servet-i Fünun şairlerine etkili olmuştur. Eşyada ilk defa yeni renkler gören ve ruhsal durumları, renkli manzaralar halinde ortaya sermesini öğreten Cenap Şahabettin'dir. Sembolistlerin bakış açısı olan gerçeği ve evreni açıklamak için her şeyin özü, temeli veya yapıcısı olarak benimsedikleri madde dışı varlığı, yani eşyadan esrarlı bir ruh aramak düşüncesi dahi Cenap Şahabettin'in şiirleri ile başkalarına yayılmıştır. Tevfik Fikret 1867'de İstanbul'da doğmuş, ölünceye kadar da hep İstanbul'da yaşamıştır. Servet-i Fünun hareketinin lideri olan Tevfik Fikret, devrimci ve idealist düşünceleriyle Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin pek çok entelektüelini etkiledi. Türk şiirinin Batılılaşmasında büyük pay sahibi oldu. 1900'de 33 yaşındayken en önemli kitabı olan Rübab-ı Şikeste'yi yayımladı. Bundan sonra Tevfik Fikret, on beş yıl daha yaşayıp daha birçok kitaplar yazmıştır. Yazdıklarının kimileri, çok ilginçtir ama hiçbir yapıtı Rübab-ı Şikeste kadar büyük, iyi ya da etkili olmamıştır. Tevfik Fikret, genel okur için Servet-i Fünun dönemine giriş kitaplarının en iyisini yazmıştır. Rübab-ı Şikeste'nin Eski Şeyler kısmında, bireysel ıstırabın başladığını gösteren birçok şiirler vardır. Fakat bunların kronolojisi tespit edilemediği için şairin ruhsal olgunlaşma aşamalarını izlemek pek zordur. Şu noktayı da hemen işaret etmek gerektir ki Eski Şeyler, Tevfik Fikret'in 1900'den önceki duygulanım tarzını anlamak için asla iyi bir örnek değildir. Çünkü şair, bu kısma Mirsad ve Malumat dergilerinde yayımladığı pek çok manzumelerini almamıştır. Rübab-ı Şikeste'yi hazırlarken içinde bulunduğu ruhsal durum, bu kısmın düzeninde kuvvetle etkilenmiş görünüyor. Nitekim kitabın Eski Şeyler kısmına önceden dağılmış nikbin şiirler yerine, pek nadir olarak yazdığı bedbin şiirler alınmıştır. Tevfik Fikret'in şiiri üzerine hiçbir şey bilmeyen biri olduğumu varsayalım beni. Siz de bana bu konuda temel bir fikir vermek istiyorsunuz, diyelim. Bu işe nasıl başlardınız? Tevfik Fikret'i tarihsel bağlamı içine oturtmayı denemekle işe başlardım ama bu sizin ortaya koyduğunuzdan daha geniş bir bağlam olurdu. On yıllar değil, yüzyıllar sözcüğüyle ölçülecek bir bağlam. Seçeceğim bağlam, gerçekten de Abdülhamid döneminde Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Hüseyin Suat Yalçın, Hüseyin Siret Özsever, Süleyman Nazif ile başlayan bütün bir modern şiir çağıdır. Tevfik Fikret, yeni şiirin kurucularından biriydi. Bu şiiri başlatmak için geliştirdiği şema da bilinçlilikle dış dünya arasındaki özel türden bir ayrılığa dayanıyordu. Bellek niceliksel amaçlarla doğayı şemalaştırır ve aynı zamanda bütün bunları yapan bilinçlilik, yani insan öznesi doğanın karşısına konmuş olur. Bunun sonucu olarak bellekle dış dünya arasında çok çarpıcı bir ikilik çıkar. Tevfik Fikret'i izleyen yüzyıl boyunca hemen hemen her türlü Türk şiiri kendini bu Fikretçi çerçeveye uydurmaya çalışmıştır ama daha sonra Fikretçiliğe başkaldırıldığını görürüz. Bu başkaldırı Türk şiirinde değişik biçimlerde, değişik şiir akımlarında yavaş yavaş kendini ortaya koyuyor. Ahmet Haşim, Tevfik Fikret'e başkaldıranlardan biridir. Bu başkaldırı da onun düşüncesi için iyi bir anahtar niteliğindedir. Birine Tevfik Fikret şiirini öğretmek isteseydim işe buradan başlardım. Servet-i Fünun şairlerinin manzumelerinde en çok kullandıkları vezinler şunlardır: 1. Mefailün feilatün mefailün feilün / 2. Mef'ulü failatü mefailü failün / 3. Mef'ulü mefailü mefailü faulün / 4. Feilatün mefailün feilün / 5. Feilatün feilatün feilün... Tevfik Fikret'in, Ali Ekrem'in ve bütün Servet-i Fünuncuların bu vezin anlayışı, tamamıyla herkesçe kabul edilebilecek bir temele bağlanamayıp yalnız Servet-i Fünuncuların kendi inançlarına dayanmaktadır. Vezinlerin ruh durumlarını çeviri yapmakta özel bir yetenekleri yoktur: aynı vezinle, hem gamlı hem şen manzumeler yazılabilir. Şahsen Servet-i Fünuncuların yapıtları arasında buna ait pek çok örnek mevcuttur. Bir taraftan böyle bir teori kurmaya çalışan Ali Ekrem, diğer taraftan Hakikati halde bir nazmın intihab-ı vezni de mevzuu gibi şairin hüsn-i tabiatına muhavveldir. diyerek yaptığı binayı yıkıyor... Vezinlerin ruh durumlarına örtüşmesi ancak dizenin içinde muhtelif duraklama ve kesintiler yapmakla mümkündür. Yoksa müstakil olarak her vezin bir ruh durumuna karşılık gelmez. Dize yapısı ile ruh durumları arasında yakınlığı, Servet-i Fünuncular içinde bir şair değil, bir düzyazı ustası olan Halit Ziya iyi kavramış ve bir makalesinde Tevfik Fikret'in şiirlerine uygulamıştır. Bu çözümlemenin dikkate değer yerlerini alıyorum: Halit Ziya, önce Tevfik Fikret'in nazma egemenliğini övüyor. Onu, edebiyat tarihimizde altı asırdır yapılmamış bir devrimi başaran bir şair olarak selamlıyor. Öyleyse çıkış noktamız şu: altın çağını Abdülhamid döneminde yaşamış olan Servet-i Fünun şiirinin doğuşuyla, tüm gerçekliğin algılayanlarla algılananlar olarak iki bölüme ayrıldığı varsayımı şiirimize yerleşmiştir. Bir yanda dünyaya bakan insanlar vardır, öbür yanda ise onların baktığı dünya. Bu ikicilik, gerçekliğin tümünü böyle ikiye bölen bu varsayım şiirimizi ve dilimizi içine almak üzere bütün düşüncemize egemen olmuştur. Ne var ki Batılıların pek çoğunun büyük olasılıkla sandığının tersine bu gerçeklik anlayışı, Osmanlı'ya özgüdür ve dahası Osmanlı'ya özgü oluşu yalnızca son üç ya da dört yüzyıl içindedir. Bu hiç de rahat bir görüş değil çünkü bir anlamda, bu görüşle yaşamıyoruz gerçekte. Okuru, bir bedene iliştirilmiş bir ruh olarak görmüyorum. Şimdi okurla konuşurken varlıklarının herhangi bir biçimde kuşkulu bir şey olduğunu da görmüyorum. Bellekle dış dünyanın bu biçimde birbirleriyle karşı karşıya bulunduklarını tasarlamak, şeylerle ilgili alışılmış duygularımıza karşıttır. Bu yüzden Servet-i Fünun şiirinin özelliklerinden biri olan ikiciliğe başkaldırı, kolaylıkla anlaşılabilir bir şeydir. Şiirde hem içerik hem biçimde atılım yapmayı ilke edinen, ağdalı dili ve karamsarlığı ile tanınan topluluğun lideri Tevfik Fikret'in kendine özgü bir başkaldırı yolu var. Kendimizi gerçekten içinde bulduğumuz durumdan işe başlar Tevfik Fikret. Siz de ben de aynı dünya içinde bir aradayız. Tevfik Fikret şiirine, işte bu dünyada var olma temel kavramından başlayarak yaklaşmalı kanımca. Bu var olma sözcüğü okuru ürkütebilir; yapay, tumturaklı bir şey gibi gelebilir okura. Halbuki sözcüğü en dünyasal, en sıradan, en gündelik anlamında almamız gerekir. Ortalama ve sıradan okuyucuların somut olarak dünyada varoluş biçimleri, çıkış noktamız olacaktır. Burası şiir yapmaya başladığımız yerdir. Bu çıkış noktasını çok uygun bulduğumu itiraf etmeliyim. Gerçekliğin kategori olarak iki ayrı türden varlığa ayrılmış olması düşüncesi, bana oldum olası doğal bir şey gibi gelmemiştir: bu benim dergilerden, kitaplardan öğrenmek zorunda kaldığım bir şeydi. Garip, yadırgatıcı bir düşünce gibi gelmişti bana ilkin. Şairler olarak yaşantılarımız, şimdi Servet-i Fünuncuların dile getirdiği düşünceyle çok daha fazla uyuşmaktadır. İlk gençlik dönemimizin bilinçsizliğinden çıktığımızda kendimizi burada buluveririz ve başlangıç noktamız da işte burasıdır. Tevfik Fikret hakkında çokça yayılmış ve yerleşmiş şöyle bir düşünce vardır: O şair değil, nazımdır. Şairlikle içerik zenginliğine, nazımla şekil kastedildiğine göre Tevfik Fikret'in yapıtı iç bakımından yoksul, dış bakımından işlenmiş sayılıyor. Şairin dize yapısı ile ruh durumları arasındaki yakınlığı, Servet-i Fünuncular içinde bir şair değil de bir romancı ve yazar olan Halit Ziya kavramış ve 1902'de Muallim dergisinde şöyle bir görüş ileri sürmüştür: Rübab-ı Şikeşte'nin her parçası inceden inceye incelensin; şeklen emsalsiz denecek bir güzelliğe sahip oluşlarına rağmen, esasen yaratıcı hayallerden, aşırı hassasiyetlerden yoksundur. Zamanımızda çok olan ampirik estetik bilimcilerin dışında hiçbir psikolog Tevfik Fikret'in şiirlerinde ihtiras bulamaz; evet tarih de dahil olduğu halde onun hiçbir şiirinde övgü yoktur; bence Tevfik Fikret'in yüzünü gösteren özellik, pek yüksek bir şair oluşu değil, bugüne kadar hiçbir edebiyatçıda görülemeyen gerçek anlamda bir zevke sahip bulunuşudur. Tevfik Fikret canlı bir estetiktir... Rübab-ı Şikeşte şairi nasıl yüksek bir şiir oluşturamamışsa, derin bir felsefe de yaratamamıştır. Tamatı baştanbaşa kaplayan, hayat ve ruha karşı dinamik ve keskin anlayışlar, anlayış fırtınaları, dalgaları Tevfik Fikret'te yoktur. Cenap Şahabettin'in şiirini ölçü alan bu görüş, okura pek isabetli görünmemektedir. Evet, Tevfik Fikret'in manzumelerinde aşırı bir hassasiyet, övgü ve anlayış fırtınaları yoktur fakat şiirin mutlaka bunların ifadesi olması da gerekmez. Sakin, ince ve belirsiz duyguların da şiiri yapılabilir. Yüksek ve felsefi şiir ise bir çığırdır ve bütün şiir alanını kaplamaz. Hatta duygularla tamamıyla ilgisini kesmiş, çok objektif ve pitoresk şiirler de yazmak mümkündür. Yarın şiirinde, şairin içinden geçen ölmek ve yaşamak trajedisi daha belli olarak ortaya konuluyor. Hayat acıdır; ölümü kutsayacak kadar acı fakat yaşamak gerektir. Niçin? Oğlu için. Şair, en bedbin kararlarından birini vereceği anda oğlunun çığlığını duyar ve bu çığlık bütün düşüncelerini değiştirir: Hayır, melek çocuğum, hep yalandı söylediğim,/ Benim olanca huzurum, sürurum işte feda,/ Çocukça, nazlı, küçük bir dakika şevkin için;. Perde-i Teselli şiirinde ise Tevfik Fikret, bedbinliğinin en yüksek doruklarından birine eriyor. Seksen yaşında kör bir dilenciye rastlayan şair, ona acımayıp aksine onun körlüğüne gıpta ediyor: Göz açıldıkça ruh perdelenir/ Görmemek en büyük tesellidir./ Ah, ey pir-i sersefid-i hazin,/ Seni görmekle işte amacım/ Yine birçok teessürata... Sevin. Denilebilir ki Tevfik Fikret'in bedbinliği, en olgun aşamaya varmıştır. Artık melankoli, şairin ruhuna karanlık dağıtan bir projektör gibi yerleşmiş ve oradan bütün dünyaya yansımıştır. Gayya-ı Vücud şiiri Tevfik Fikret'in hassasiyetini en güzel billurlaştırdığı şiirlerden birisidir. Burada şair, kendi hassasiyetini bütün insanlığın serüveni haline koyar. Şair, görünen hayatı solucanlarla, sülüklerle, yılanlarla dolu bir bataklığa benzetiyor: İşte gayyay-ı vücud, işte o zulmet, o batak;/ Beşerin işte, pür-ümmid-ü heves, kıvranarak/ Ka'r-ı tarında şinah etdiği girdab-ı üful!. Cenap Şahabettin ile Tevfik Fikret arasındaki fark, hassasiyet tarzı ve başkalığından ileri gelir. Her şair, aynı tarz ve kuvvetle hissetmez. Bütün sorun ayrı bir hassasiyet tarzı yaratabilmiş olmaktadır. Cenap Şahabettin'inkinden ayrı özel bir kişiliğe sahip olan ve hemen bütün yapıtlarında bu kişiliği şiir düzeyine yükselten Tevfik Fikret'e hassas değildir demek, dünyada bir tek hassasiyet tarzı olduğunu sanmakla birdir. İşitmek her zaman fırtınalı, şimşekli, yıldırımlı olmaz. Onun entelektüel, berrak ya da yağmurdan önce olduğu gibi sakin ve melankolik anları da vardır. Tevfik Fikret, hassas işitmelerimizin başka bir anıdır. Tevfik Fikret, kendi duygularına çok bağlı ve dünyayı bu duyguların penceresinden gören bir adamdır. Hatta iddia olunabilir ki edebiyat tarihimizde ilk defa tutarlı, devamlı bir duygu dünyası, kendisine özgü bir hassasiyet tarzı yaratan yegane şairimizdir. Tevfik Fikret'e şair sıfatının esirgenip 'nazım' denilmesinin bir sebebi de üslup hakkındaki yanlış düşüncedir. Gerçekten bizde üslupla içerik, parçalayıcı bir görüşle iki ayrı dünya gibi anlaşılmıştır. Bu anlayışı düzeltmek zamanının geldiğine inanıyorum. Üslup, ruhun bedenidir. Dil, düşüncenin şekil olmasından ibarettir. Dizeler ve cümleler, içine bakılınca şairin ruhunu gösteren birer küçük pencerelerdir. Tevfik Fikret'in Han-ı Yağma şiirine dayanan modern anlatım bilimi, bir şairin üslubu, ruhu, kişiliği arasında çok sıkı ilişkiler olduğunu meydana koymuş ve üslubun şairin el yazısından fizyonomisine kadar geçici bir Allah'a ulaşma ilkesi niteliğini taşıdığını göstermiştir. Özel bir üsluba sahip olmak demek, özel bir kişiliğe sahip olmak demektir. Hatta kişiliği belirten işaret duygu ve düşünce değil, üsluptur. Konu, bir şiirde işlenmemiş malzemedirler. Tevfik Fikret; temalarını, konularını, hatta imgelerinin bir kısmını başkalarından almıştır. Bu, onun büyük bir şair olmasına asla engel değildir. Paul Verlaine'in dediği gibi şiirde konu taklit ve eğretileme olabilir. Konunun taklidi yalnız sakıncalı değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydir de. Büyük şairler, konularının çoğunu başkalarından almıştır. Bütün sorun bir konuyu anlatışta, yani üsluptadır. Her şey taklit olunabilir ama üslup taklit edilemez. Bu düşünce Tevfik Fikret'e uygulanınca hakkında verilen hükmün tamamıyla tersinin olabileceği akla gelmelidir. Tevfik Fikret, mademki özgün bir üslup yaratmış ve üslubunu bir devre, hatta birkaç kuşağa empoze edebilmiş bir kişiliktir, o halde şair mutlak surette güçlü bir şairdir. Tevfik Fikret'in yeni bir üslup yarattığı sorunu üzerinde bütün düşünceler birleşiyor. Şairin üslubu üzerinde daha geniş düşünülebilir. Bütün edebiyat tarihimizde onun yerini, bu bakımdan belirlemek ve saptamak iyi bir şey olur. Ortak bir özenti olan, İran edebiyatından dize tekniğini ve şiir dokusunu kopya eden, divan üslubu içinde kendisine özgü geniş ve tutarlı bir yazış tarzına sahip şairimiz pek az gösterilebilir. En belirgin üslup sahibi görünen Fuzuli, Baki, Nef'i, Nedim ve Galip'in üslupları arasında bile ortak kişilik, ayırıcı farklardan çok daha kuvvetlidir. Tanzimattan sonra ise Tevfik Fikret'e gelinceye kadar yalnız Abdülhak Hamit'in dizeleri kendisine özgü bir tavır taşır. Fakat durağan bir kişilik bulamadan yıllarca deneme niteliğinde kalan Abdülhak Hamit'in yapıtına, ne dereceye kadar tutarlı bir üslup birliği taşır denilebilir? Gerçekten de Abdülhak Hamit, parça parçadır ve o hiçbir zaman bir sistem yapmamıştır. Tevfik Fikret ise edebiyat tarihimizde ilk defa özel bir yaradılış şiiri ve bireysel bir üslup yaratmıştır. İşte bu öneminden dolayı Tevfik Fikret'in üslubu bize dikkatle incelenmeye değer bir konu olarak görünmektedir. Tevfik Fikret şiirinde ahengi, birinci dereceye yükseltmek istemesek bile ona hiç olmazsa anlam kadar yer vermek zorundayız. Tevfik Fikret için dize müziği önemli bir şeydi. Monoton olmasına rağmen kuvvetli bir müzikaliteye sahip olan divan şiirine erken yaşından itibaren tanıdık olan şair, Şi'r-i Garrada ruhunun nöbet nöbet ortaya çıkan heyecanına, dinginliğine göre vezni ve kafiyeyi değiştirmek istediğinden söz eder. Kulağı, sesin hareketlerine karşı hassastır ve hayal gücü ondan bin bir anlam çıkarmasını bilir. Ey yar-ı Nağmekar şiirinde, onun hem müziğe karşı ne kadar hassas hem de dizelerinde sözcükleri bir ahenk unsuru olarak kullanmakta ne kadar usta olduğu açıkça görülür. Kendi ifadesine göre şairde, şiirimizin müziğinde bir devrim yapmak düşüncesi 1896'da başlar. Şair, o zaman vezinler aramaya başlar. Her iki veya üç dizede bir kere vezinden hariç, bir iki sözcük koymayı düşünür. İşte o zaman ertelenmiş birçok manzumelerinin prototipi olan Ey Kız manzumesi meydana gelir. Arkadaşları onun bu buluşunu kabullenirler; aynı yolda daha başka mekanizmalar aranılır. Recaizade Ekrem'in Servet-i Fünun'dan önce kafiye kulak içindir kuralını uygulamaya koyulurlar. Bu sıralarda Cenap Şahabettin'in sembolistlerden, özellikle de Stephane Mallarme ve Charles Baudelaire'dan alıp getirdiği düşünceler de işe yarar. Tevfik Fikret şiirinde armoni, bir veya birkaç dizedeki seslerin birbirine uyması, birbirleriyle bir anlama göre armonize edilmesidir. Tevfik Fikret şiirinde armoni, iki izleç ile sağlanır: aliterasyon ve assonans. Alliterasyon konsonların, assonans vuayyellerin bir veya birkaç dizede yinelenmesinden oluşmaktadır. Tevfik Fikret, şiirlerinde bu iki müzik izlecine de başvurmuş, onları dizenin aracılık ettiği anlam ile uzlaşma sağlamak için bir araya getirmeye çalışmıştır. Bununla birlikte şair bütün konson ve vuayyellerden yararlanmamış ancak bazı sesleri fazlasıyla sevmiş ve kullanmıştır. Bu seslerin başında sırasıyla: R, S, Ş, N gelir. Bunlardan başka Z, L, F, P, B, V, T, M, H, Ç, C, K seslerinden de müzikalite çıkardığı olmuştur. Tevfik Fikret, bu konsonları birbirine katıştırmak suretiyle daha zengin bir müzik oluşturmaya çalışır. R konsonu, Tevfik Fikret'in şiirlerinde kah yumuşayarak kah sertleşerek akan fakat hiç dinmeyen bir nehir gibidir. Onu hemen her konsonla birleşmiş buluruz. Tevfik Fikret'te R konsonunun fazla olmasının bir sebebi müzik kaygısı olmakla birlikte, şairin fiillerini genellikle geniş zaman ve şimdiki durum şeklinde kullanmasının da rolü olduğu kesindir. Ler-lar, R'leri çoğaltan bir etkendir. Tevfik Fikret, R konsonunu çeşitli anlamlarla kaynaştırmıştır. Örneklemek gerekirse R bazen devamlı bir gürültü izlenimi uyandırır; Balıkçılar şiirindeki şu dizelerde olduğu gibi: Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi/ Döğerdi sahili binlerce dalgalar asabi. Ya da Nef'i manzumesindeki şu beyitte olduğu gibi: Atılır her yana bin rahş-ı sevaik-peyrev/ Gerd-i haşyetle dolar günbed-i varune-i cev veya Haluk'un Defterindeki şu dizede olduğu gibi: Bir ebr-i baharide çakan berk-ı şerer-hız. R bazen yumuşak, kadifemsi ve kaypak hareketleri anlatır: La Dans Serpantinde olduğu gibi. Şair, bu manzumede R ile biten sözcükleri dikkatle seçmiştir: Mahmur ü müzehher, mütelevvin, mütenevvir/ Bir fecr-i bahari gibi zulmetler içinden/ Reyyan-ı tebessüm doğuyor şimdi muayyen/ Bir şekl-i sehabide melekler gibi tai / Derken mütegayyir. R bazen de çok yavaş, tembel ve hoşa giden hareketlere eşlik eder: Rahikler sunulur cevherin kadehlerle. S -konsonu, Tevfik Fikret'in şiirlerinde serinlik, sessizlik, sabah tazeliği, parlaklık anlamlarıyla armonize edilmiştir. Şu dizelerde olduğu gibi: Seherde seyre koyuldum semayı, sahrayı, Karşında bir semay-ı seher, saf u bisehab, Serteser secdegir-i istiğfar, Siyah saçların altında bir likay-ı seher, Bir seyf-i amirane parıldar selam dur! . Ş konsonu ise şiddet, gürültü, parlaklık, neşe izlenimlerini verir ve genellikle R ve S ile birlikte gelir: Deniz aynı şiddetile şırak-/ Şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin/ Siyah kaburgasını, Bir köşk idi aşiyan-ı aşkım. Diğer sesler olan; N, Z, L, F, P, B, V, T, M, H, Ç, C, K için de bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Tevfik Fikret'in dili, ortalık konuşmasına karşılık gelmez. Bu dil, okumuş tabakanın dilidir. Servet-i Fünun topluluğu toplumla ilişkisi kesilmiş bir topluluktu. Namık Kemal kuşağını o kadar uğraştıran topluma inme düşünce ve arzusu onlarda yoktu. Tevfik Fikret, halkın ıstırabını anlatan bazı manzumeler yazmışsa da Servet-i Fünun topluluğunda kullanılan dil de halkın dili değildir. Düşmüş bir kadın olan Nesrin, bir salon hanımefendisi gibi konuşur: Gönlümü israf ü tebah ettiğimi bin meraretle bugün anlıyorum. Kapısına gelen kızcağız dahi: Beni tahlis ediniz zilletden... diye yalvarır. Şairin ruhları devrime hazırlamak için yazdığı Sis manzumesi, değme entelektüelin sözlüğe bakmadan anlamını çıkaramayacağı sözcüklerle doludur. Bu görüşlerden sonra hemen hüküm verilebilir ki Tevfik Fikret'in dili, bütün Servet-i Fünuncularınınki gibi ne halk ne entelektüeller arasında konuşulan mekansız ve zamansız bir dildir. Bu dil nasıl oluşmuştur? Servet-i Fünun şiir dilinin oluşumunda çevirilerin ve düzyazı dilinin büyük etkisi olduğu kesindir. Telif yapıt yaratılmadığı zaman çeviri, bir devrin dilini oluşturan önemli etkenlerden biri durumuna geçer. Servet-i Fünuncular, romantik ve gerçekçi yapıtlardan yapılan bir yığın çevirinin atmosferi içinde yaşadı. O zaman çeviri çalışmaları yanlış bir yolda yürüyordu. Yalnız içeriğe önem veriliyor, üslup düşünülmüyordu. Çevirmen, elinde bulunan sözlüğe göre çeviri yapıyordu ve o devrin sözlükleri zaman farkı gözetmeden, bütün eski sözcükleri içeriyordu. İşte bu anlayış ve bu kaynaklarla beslenen çeviriler, okur-yazarlara tutarsız, kötü bir dil empoze etti. Telif yapıtlara gelirsek Halit Ziya'nın yapıtları, Servet-i Fünun şiir dilini çok etkilemiştir. 1898'de Tevfik Fikret'le Ahmet İhsan'ın arası açılır. Tevfik Fikret, Servet-i Fünun'u bırakır ve dergiyi Hüseyin Cahit yönetmeye başlar. Hüseyin Cahit'in Fransızcadan çevirisini yaptığı bir makale yüzünden 1899'da dergi de kapatılır. Daha sonra tekrar açılsa da eski kimliğini kaybeder. Dergiye yazanların her biri bir tarafa Tevfik Fikret, Aşiyan'a çekilir. Bu tarihten İkinci Meşrutiyet'in ilan edildiği 1908 yılına kadar hiçbir yapıt yayımlamaz. Bununla birlikte şiir yazmaya devam eder. Bu yıllarda Tevfik Fikret'in çok keskin olarak Abdülhamid'e ve despotizme karşı cephe aldığı, isyankar ve sosyal kılavuz tavrı takındığı devir, işte bu zorunlu çekilme yıllarıdır. Bu devreden önce Tevfik Fikret'in toplumsal yönü çok sakindir. Çoğunlukla denilmiştir ki Tevfik Fikret, Abdülhamid'in despotizmi yüzünden şiirlerinde fazla sosyal olmamıştır. Ben buna pek ihtimal vermiyorum. Tevfik Fikret, 1899'dan sonra yaptığı gibi önceki devrede dahi elden ele dolaşan devrimci şiirler yazabilirdi. 1899'dan öncesine ait böyle manzumeler olmadığını, bu tür manzumelerin ancak 1899 yılından sonra doğduğunu ve çoğaldığını gördüğümüze göre Tevfik Fikret'in bu cephesinin Servet-i Fünun dergisi kapatıldıktan ve zorunlu inziva dönemi başladıktan sonra oluştuğunu zannetmekte haklı olduğumu sanıyorum. Tevfik Fikret, son asır Türk şiirinde bir şairin işgal edebilmesi pek nadir olan üç plan dahilinde yer almış kuvvetli ve zengin kimlikli bir kişiliktir. Yapıtları dikkate değer olan bir şairin, yaşayış tarzının da aynı kuvvette olması gerekmediği gibi birçok koşullar dolayısıyla çevresindekilere ve kendinden sonra gelenlere etken olması da gerekmez. Ancak kendi örgütlenmesi içinde geliştirdiği özgül nitelikler, bütününe sahip insanlardır ki bu üç sahada güçlerini gösterebilir. Türk şiiri, Namık Kemal'den sonra Tevfik Fikret'le böyle bir ikinci büyük yaratıcıya kavuşur. Gerçekten de Tevfik Fikret, önce özgün ve örnek bir yaşayış tarzının ifadesidir. Küçük ve boş lekelemelere rağmen kamuoyu onu daima böyle bir insan olarak yüceltmiştir. Sis şairi, bu ülkenin bir zamanlar ideal bildiği bazı değerleri öz varlığında özümlemiş bir kahramandır. Benim şimdi bu söylediklerim, yazımın başında Tevfik Fikret şiirinin sadece maddi bir değişim olarak değil, farklı nitelikte bir yeni yaşam biçimi olarak anlaşılması gerektiği konusundaki ısrarım ile bağıntılı görünüyor. Şiire de yeni değerlerin yaşayabildiği bir alan gözüyle bakıyorsanız şiirin birçok eleştirmenin yaptığının tersine, sadece var olan toplumun bir eleştirisi ya da sadece devrim için bir araç olduğunu düşünmüyor olmanız gerekir. Daha önce söylemiştim. Özgün şiiri her iki yönde de işlevli sayarım. Gerçek şiir, hem var olan topluma yönelmiş bir suçlamadır hem de içsel yönden birinci işlevi ile bağıntılı olarak özgürleşmeye bir söz verme olmak durumundadır. Sadece sınıf savaşımından ya da üretim ilişkilerinden yola çıkarak genel anlamda şiire ve dolayısıyla özelde Tevfik Fikret şiirine ilişkin yeterli bir açıklama geliştirilebileceğine inanmıyorum. Pamukçu Ebubekir; 1980 Aşiyan Tevfik Fikret'in Evi, Piya yayınevi., Parlatır İsmail; 1993 Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları TDK yayınları., Sağlam Nuri; 2003 Servet-i Fünun'a kadar Tevfik Fikret ve Bilinmeyen Şiirleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. XXX, İstanbul., Kale Bülent; İlk Entellektüel ve Aşiyan, Gate Dergisi, Mayıs 2008 sayısı., Arıkan Zeki; Aşiyan'da, Cumhuriyet Gazetesi, 07.10.2009., Yağcı Öner; Tevfik Fikret: Aydınlanmamızın Öncüsü, İleri Dergisi, Sayı 2, Ocak-Şubat 2001."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/03/okan-alay-yanilgilar-evi-kitabinin-isim-oykusunu-paylasti", "text": "Yanılgılar Evi : 1. basım 2010, Yasakmeyve Yay; 2. basım 2020 Klaros Yay."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/05/bin-ekim-attila-ilhan-ah-o-bela-cicegi", "text": "Derken Lise-3'te, birlikte duvar gazetesi çıkardığım arkadaşım Muzaffer Özaydemir'in abisine ait kütüphanede Attila İlhan'ın kitaplarıyla tanışıyorum. Belki adının ilginçliğinden olacak, Bela Çiçeği'ni çekip alıyorum rafların birinden. Şiir, şiir değil, kor gibi bir şey! Yakıp kavuruyor okudukça. Dayanılmaz bir ayrılık şarkısı gibi içime işliyor, kuyulara düşürüyor anında. Üstelik İzmir'de, Alsancak Garı'nda geçiyor olay. Yani benim gençliğimin ülkesinde. Alsancak'ın arka bahçesi sayılan isli paslı Darağacı da doğum yerim. Enikonu kömür tozlarına bulanmış bir çocuğum ben. Gel de çık işin içinden! Şair su gibi anlatıyor olup biteni. Anlatmakla kalsa iyi, insanın içini bıçak gibi oyuyor, sarsıyor, sersemletiyor, savurup atıyor. Kökleriyle birlikte devrilen bir ağaca benziyor ayrılanların gizli çığlığı. Evet, çok şey gizli, Alsancak garı'na devrildiler / Gece garın saati bela çiçeği dizeleriyle başlayan bu şiirde, büyük olasılıkla Buca Cezaevi'ne doğru, tutuklu bir adamı götürüyorlar. Alsancak-Buca banliyö treniyle mevcutlu olarak. Karısı da yanı başında. Gecenin karanlığı dilsizliğiyle birleşiyor. İşte, romantik çağımda bu duygularla vurmuş, dağıtmıştı Bela Çiçeği şiiri beni. Derken yıllar sonra aynı şiir hakkında bir inceleme yazısı yazdım İzmirli bir dergiye. Yazım yayımlanır yayımlanmaz dergiden bir adet satın alıp Attila İlhan'a gönderdim. Bizzat aradı ve incelememi çok başarılı bulduğunu söyledi. Başka keşifler vardı çünkü yaklaşımımda. O romantik kahraman silinmiş, siyasal bir tutuklu geçmişti yerine. Zaten Attila İlhan'ın aşk şiirlerinde, konduğu göçtüğü belli olmayan, sisler içinde, başı dumanlı siyasal bir tutuklu dolaşırdı, iyi bilirdim. Sevmeye mecbur da olsa, ölümüne de kıskansa, ürkeklik, kaçaklık, ikirciklik, yabancılık gibi duygular peşini bırakmazdı asla. Hayallerini Pia gibi yabancı bir kadın süslerdi bazen. Bazen de Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular diyerek bir düşten uyandığını itiraf ederdi içtenlikle. Ne var ki gece yarısı depremi gibi gelen bu şiirin çağrışımı burada bitmiyor benim açımdan. Lise yıllarımdaki platonik bir aşkı da içine alıyor. Seydiköylü istasyon şefinin kızına fena halde aşığım o sıralar. Aynı lisede, aynı sınıfta okuyoruz. Çekim alanındayım sürekli. Üç günde bir şiir defteri doldurmuşum adına. Onunla birlikte trene bindiğim oluyor okul dönüşlerinde. Önemli olan yakınında dolanmak. Soluklandığı havayı solumak... Hiçbir türlü türlü yüz yüze gelemiyoruz. Mahcubiyet boyu aşıyor çünkü. Bir sözcük çıkmıyor ağzımdan. Alsancak-Seydiköy treni kalkmadan birkaç saniye önce iniyor, garın önünden hareket eden otobüsümle evime gidiyorum. Şimdinin aynasına baktığımda, her iki tren hattının da iptal edildiğini görüyorum. Alsancak-Buca hattı tümüyle iptal, Buca'daki istasyonu otlar kaplamış. İptal edilen öteki hatta sadece Gaziemir noktası metroya açık. Gaziemir-Seydiköy arasındaki raylar -sevgisiz Sevgi Yolu'na teslim edilerek- sökülüp atılmış çoktan. Dahası, sevdiğim kızın oturduğu istasyon şefliği binası anı evine dönüştürülmüş. Tüm bunları Alsancak garında o Bela Çiçeği de biliyor. Bir geminin seyir defteri gibi çok şey kayıtlı onda. Biliyor ve susuyor sonsuza değin. Bense yüzümü uzun bir şiirime dönüyorum ara sıra, Kampanalar çaldı kaldım / Kaldım çağla bakışlarında diyerek!.. Ardından hüzzam bir şarkıyla uzlaşıyoruz hemen."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/07/dorduncu-sahsin-oykusu", "text": "Kadıköy tapınağımdır benim. Karşıya geçmek gelmez aklıma kolay kolay. Ama bugün sahaftan aldığım kitabımı çantama koyar koymaz Maçka'ya attım kendimi. Eski bir acıyla artık yüzleşebilirim. Çünkü ayrılığın vahşi tadına alıştım artık. Dört masa dolu parkta. Yan masamda gencecik bir oğlan, bizden biraz uzakta incecik bir kız, ben ve parkın en ucundaki masada oturan orta yaşlarda bir adam. Gözünü kızdan ayırmıyor oğlan, kızın sırtı dönük ona. Tanıyorlar mı birbirlerini? Kim bilir? Çayım geliyor, kitabıma gömülüyorum. Şiir... Nasıl da koparıyor beni bulunduğum yerden. Yan masamdaki gencin huzursuz kıpırdanışlarıyla yeniden dönüyorum parka. Gencin gözleri yine o incecik kızda. Kızın yanına genç bir adam geliyor, sarılıyorlar. Gelen adam uzun boylu, irice, esmer... Kaşının üstündeki çizik sert gösteriyor onu. Oturuyorlar. Yanımdaki genç çayını hızlı hızlı karıştırıyor. Gözlerinin karası yüzüne vurmuş. Yaş akıtmadan ağlıyor gibi. Bir an gözlerimiz karşılaşıyor. Orada, senin oturduğun yerde ben de oturdum demek istiyorum ona. Ama hemen çeviriyor başını. Gün batımı enfes bir resim çiziyor gökyüzüne. Bir gemi düdüğü alkış tutar gibi yayılıyor. Bakmadan görüyorum yan masamdaki gencin hüznünü. Hüzün ışık hızıyla bulaşıyor çünkü. Ne kadar gizlemek istersen o kadar açığa çıkıyor. İnce kızla yanındaki oğlan el ele kalkıyor masadan. Kızın ela gözleri nasıl da yakışıyor akşamüzerine. Yan masamdaki gence gülümsüyor mu kız geçerken, bana mı öyle geliyor? Genç de gülümsüyor ona ama cam kırıkları gibi. Onlar gidince de bir anda kalkıp gidiyor masadan. Peşinden gitmek için hızla ben de kalkıyorum. Israrcı bir ses duyuyorum. Bana sesleniyor. Parktaki son dolu masada oturan kasketli, orta yaşları geçmiş, yüzünde koca bir çınar saklayan adam. Akşamın ilk saatlerinin koluna girip limana yürüyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/08/bin-ekim-attila-ilhan-sisler-bulvari", "text": "Attila İlhan'ın ilk kitabı Duvar'dan uzun bir süre sonra yayınladığı ikinci şiir kitabıdır Sisler Bulvarı. İki şiir kitabı arasına bir roman; Sokaktaki Adam girmiştir. Yazarın kitabın sonuna eklediği Meraklısına Notlar bölümünden öğrendiğimize göre onun Fransa'da geçen günleri gerek dünya görüşü gerekse şiir anlayışında etkilerini göstermektedir. Bir dönüşümün habercisidir aslında Sisler Bulvarı ve Yağmur Kaçağı. Asım Bezirci'ye göre ise: Türk şiirine kendine özgü bir çizgi çizen ve pek çok şairi etki alanına çeken şiirler bu kitapta okurla buluşmuştur. Sisler Bulvarı aklında sevdiği ve içinde yer eden tedirginliklerle yürüyüp geçilen yollarda yazılan bir şiir. Şiirde arka fonda Paris esintileri karşımıza çıksa da yürünen bulvarlar İstanbul'undur. Yenikapı'daki tren, sabah ezanları, uğranılan silahlı saldırı... Hayaller ise Kazablanka yolculuğu ve Paris'ten bir ezgi kırmızı melek şarkısı... Okuru için görselliği olan bir şiir. Şairin sinema tutkusu dizelerinde boy gösteriyor sanki. Kendimi bir sinema salonunda Sisler Bulvarı'nın filmini izlerken buluyorum birden. Jenerik bitiyor. Kasketiyle Attila İlhan beyaz perdede. Sisler arasında yürüyor. Ben bu filme mi gelmiştim diyorum. Nasılsın çocuğum diyen sesi yanı başımdaki boş koltukta duyup irkilerek başımı çeviriyorum. Korkma diyor. Nasılsın? İyiyim Attila Abi. Bulvara çıkıyoruz. Ankara 70'lerin sonundaki Ankara. Kış. Atatürk Bulvarında yürüyoruz. Tek kanallı yıllar. TRT de Kartallar Yüksek Uçar oynuyor. Hava sisli ve kirli. Biz o sisli bir bulvarda yürüyoruz. Karşıdan, Aysel geliyor ardından Suna Su. Şiirler yazıyor yürürken. Sivil polisler Set Kafetarya' dan bu yana bizi izliyor. Şair bunun farkında. O limanları olan bir kenti düşlüyor. Ankara'da sisler kara dumanlı. Buradan hiçbir gemi kalkmaz. Ama sonbaharları çok ağlar. İstanbul'a yakışır o zaman Sisler Bulvarı. Ben kentleri karıştırmış olmalıyım. Ekranda İstanbul'da aklında Paris günleri. Şair Nigar sokakta sisin arasında bir görünüp bir kaybolan başı kasketli bir şair görünür. Başımı yana çeviriyorum koltuk boş. Sarayburnu'nda uzaklaşan bir vapur düdüğü kırmızı melek şarkısını çalıyor. Yolcuların ellerinde şarap kadehleri. Bir şair yaktığı şiirlerin küllerini savuruyor gökyüzüne. Kelimeler el ele tutuşuyor. Kırmızı alevler gökyüzünde bulutlara sarılmış. Sinema salonu boşaldı. Dışarıda bir ağaç devrilmiş. Ne zaman Yenişehir'de bir öğle vakti oldu. O ağaçları deviren sonbahar değil miydi? Vapur düdükleri, tren düdükleri, Teşvikiye Cami'nden bir sonbahar gününde yayılan alkış sesleri hepsi birleşip boğazın sisleriyle sarıyor Aşiyan'ı. Sisler dağılır. Bulvarda kimliği meçhul bir kişi vurulmuş yatıyordur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/08/sennur-sezeri-aniyoruz", "text": "07 Ekim 2015 tarihinde kaybettiğimiz değerli şair Sennur Sezer'i saygıyla anıyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/09/cizirdayan-bir-plaktan-hayat-dersi-ben-sana-mecburum", "text": "Yıl 1972. Babamın memurluk görevi nedeniyle Hatay-Samandağ'dayız ve ben henüz 9 yaşındayım. İlkokul 3. sınıfta okuyorum. Kardeşim Ayhan da 3 yaşında ve tam bir plak delisi. Babam, askerliğini tek kurşun atmadan Kore'de yaptığı için Türkiye'ye dönüşte Japonya'dan şahane bir pikap getirmiş. O yıllarda Aşık Mahzuni ve Neşet Ertaş'ın 45'lik plakları bütün Anadolu'yu salladığı gibi Samandağ'da da revaçta. Aşık Mahzuni'nin Elim Kolum Kelepçeli, Niye Küstün Antep Maraş İlleri gibi türküleri dillerde. Neşet Ertaş'ın Seher Vakti Çaldım Yarin Kapısını türküsünü ilk kez dinliyorum ve o yaşta erken kedere kapılıyorum. Daha aşkın ne olduğundan haberim bile yok. Aynı yıl evimize ilk kez türkü dışında bir plak giriyor: Hümeyra'nın, bir yüzünde Ben Sana Mecburum diğer yüzünde de Adım Kadın şarkısının olduğu 45'liği. Şaşıp kalıyoruz tabii. Babam Hümeyra'yı nereden keşfetti? İşin sırrını kısa süre sonra öğreniyoruz: Meğer babam radyoda Hümeyra'yı hiç kaçırmaz dinlermiş ama o buğulu sesten çıkan şarkının sözlerini -muhtemelen radyo istasyonundaki uğultu, cızırtı vs. yüzünden- bir türlü dört dörtlük anlayamazmış. En sonunda kafası atmış, Ben bu kadının söylediği şarkılardan bir şey anlamıyorum, plağını alıp evde dinleyeyim bari! diyerek Antakya'nın yolunu tutmuş ve o yıllarda kentin tek plakçısı Mazmanlar'ın kapısını çalmış. Plak evimize bu macera sonunda geldi. Tabii o dönem dijital teknoloji, plaktaki ufak tefek cızırtıları bilgisayar programıyla yok etme gibi kolaylıklar yok. Ama iyi ki yokmuş. O cızırtılar, o şiiri ve şarkıyı ölümsüzleştiren bir hususiyet katmış meğer hayatımıza. Sonra büyüdüm. Tonla karşılıksız aşk, ayrılık, acı. Hepsi geldi geçti. Ama taa o yıllarda hayatımın şahdamarına Attila İlhan'ın Sana kullanılmamış bir gök getirsem dizesi mıhlanıp kaldı. Anladım ki, aşkları aşıyorsunuz, ama şarkılardaki hüzne sözünüz geçmiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/10/bin-ekim-attila-ilhan-bir-emperyal-huzun", "text": "Şiirde otel kavramını imgesel olarak düşündüğümüzde farklı algılar ortaya çıkar. Ev kalıcı bir ilk evren iken otel geçicilik barındırır. Kişiyi duraklatır, bekletir. Bu sadece benim duyumsadığım bir şey değil sanırım. Geçici olarak kalınan yer, yabancılık, uzaklık, soğukluk ve yalnızlık. Daha az renk, daha az ses ve az sevgi. Bu çelişki yumağında kendini sağlam bir zemine getirerek ruhunu sağaltmak istenci. Aslında otel odasındaki kimliksizlik, bam bam eden hücrelerde. Orası kimseye ait değil ve kimseye ait de olmayacak iklimi. Bu aidiyetsizlik hissi otel odalarındaki yalnızlığın en önemli fotoğraflarından biri. Ben bu hissi ilk Anayurt Oteli'nde hissetmiştim. Devamlılığı yok. Bu geçicilik, bazen gurbetin, bazen sürgünün, bazen özlemin-hasretin çığlığıyla yanyana düşer. İnsanın yurtsuzluğunun, barınaksızlığının karşılığıdır bu durak. Belki de çaresizlik ve zavallılığın başka şekilde dile gelişi. İnsanın arayış ve yönelimlere giderken vicdani hesaplaşma ve çozümlemeleri yapmasının adresi bazen. Bu hesaplaşmayı yaparken bulunduğu yerdeki nesneleri kendi içinde içselleştirmeye çalışması. Çok kez, kilometrelerce uzakta oldukları, bazen dokunmak istedikleri, bazen bakmaya bile cesaret edemediği eşyalar etkiler insanı. Evde olmaya, ait olmaya yönelik bir özlem. Belki de hiçbir şey. Gelelim şiire. Emperyal Oteli şehrin tahammül edilmez yorgunluğundan ve ağırlığından, kalabalığından kaçarak otel odasında sevdiği kadının gelmesini bekleyen şairin gelgiti. Fakat sevdiği gelmiyor. Aslında bir Türk filminin girizgahından tanıdığımız sahne bu. Yeni dünya düzeninin insanları daha çok yalnızlaşmaya ittiği ve yalnızlaşmanın kendine yabancılaşmaya dönüştüğünü anlatıyor. İlk dizelerden itibaren içinde bulunduğu sıkıntıları, sorunları ve beklentilerini ortaya koyan İlhan, mevsimin sonbahar olmasının eklenmesi ile olumsuz atmosferi daha da netleştiriyor. Bu olumsuzlukların başında da sevgiliye özlem, sevgiliyle mutlu olma dileği ve hayalleri hüzün öğesi olarak kullandığı görülüyor. Yağmurun sönmesi, samelandın dönüşü, duvardaki saatin durması ve kendiliğinden kalp durması gibi hüzün öğeleri farklı şekilerde karşımıza çıkıyor. Zaman olarak sonbaharı seçmesi tesadüf değil. Devamında İntihar eden yapraklar ve Camların nokta nokta hüznü bu duyguyu pekiştiren imgeler. Şiirdeki berhava, intihar, rezil, kötümser ve öksürük sözcükleri ile mekan poetiği düzleminde yalnızlık duyumsayışını göstermektedir. Tüm şiir boyunca ilk dizelerden itibaren hem sevgilisinin varlığına hem de kalbine girmesine isyan ediyor ve onu yalnız bırakmasını, terk edildiği acılar olsa da onunla kurduğu hayallerle gelse kabul edeceğini anlatıyor. Şiirde sadece manevi değil maddi açıdan da sorunsalı olduğunu, Sirkeci garında sabahlamak zorunda kaldığını, buna rağmen içindeki karanlığın bitmediğini ve şehrin tüm gürültü ve kalabalığına insanların tüm kayıtsızlığına rağmen yalnız hissetmesine vurgu yapar. Asmalımescit'teki rum kemancı ve tebebaşında Yahudiler, İstanbul' da yaşayan insanların farklılığını ve güzelliklerini, renklerini gösteriyor. Ve belki memleketin en acı ve en kötü günleri olan 6-7 Eylül olaylarını işaret koyuyor Haliç' e bir avuç kan dökülmüştü derken. Belki de o gün İstanbul'un tüm güzel renkleri toprağa gömüldüğünü. Bu emperyal zihniyetin insanlığımızı tehdit edecek sınırları aştığını göstermesi açısından önemli bu dize."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/10/dunyanin-yarisindan-alacagimiz-var-hayatta-sokakta-siirde", "text": "Louise Glück benim 1960'ların ortalarından beri izlediğim bir şair. Bende eleştiri kitapları da dahil, bütün kitapları var... Glück benim ilk şiirini okuduğum günkü heyecanı en son şiirinde verebiliyor. Şiirini bunca sevmemin nedeni, dünyayı, insan ilişkilerinin karmaşıklığını lirik bir imge düzeniyle ve kristal kesinlikte ve berraklıkta bir dille verebilmesi. Şiirlerini çevirmemin nedeni de buydu: Bu yalın görünümlü derinlikli şiiri Türkçede yeniden var edebilmek... 1994'de çıkan Seçme Şiirler'den sonra da çevirdiklerim var... Umarım, genişletme olanağı bulabilirim Seçme Şiirler'i. Öncelikle belirtmeliyim ki, Nobel Ödülü'nün benim nezdimde yazarı/şairi onurlandıran, taltif eden özel bir anlamı yok. Bunu Sartre'ın 64'te ödülü reddederken söylemiş olduğu şu cümle ile birleştiriyorum: Bu ödül yazarın okura karşı sorumluluğu ile bağdaşmaz. Ancak bu soruşturmanın maiyeti bu tartışmayı kapsamıyor. O nedenle ödülün verilişi, kabulü ya da reddi bağlamında düşündüklerimin yeri de burası değil. Nihayetinde bütün şerhlerimi saklı tutarak, 2020 Nobel Edebiyat Ödülü'nün; evrensel yazının büyük yazar kabul ettiği Milan Kundera, Haruki Murakami ve -ödülün en öne çıkan adayı- Maryse Conde'nın olduğu listeden bir şaire/bir kadına/bir şair kadına verilmiş olmasına dair birkaç 'iyi niyetli/iyi bakışlı' cümle kurabilirim sanırım. Ödülün bu yılki sahibi Louise Glück ile tanışmam birkaç sene önce ülke dışındaki şair kadınlarla ilgili bir çalışma vesilesiyle olduydu. Kıt'a şiirinin öne çıkan bir ismiydi. Şiirlerinden oluşan bir seçki 1994 yılında Yapı Kredi Yayınları'ndan Güven Turan çevirisi ile yayımlanmıştı. Ben kitabı sahaf bir arkadaşımın çabası ile edinmiş ve nedense erken kaybetmiştim. Kitaplığımın kayıp kitaplarından biridir. Bu ortadan kayboluşu kitabın mor renginin cazibesine veriyorum! Yoksa Güven Turan'ın 60'lı yılların ortalarında 'Amerikalı Genç Şairler Antolojisi'nde görüp, şiirlerini çevirecek kadar etkilendiği ve ancak bu çevirilerin bir seçki halinde 30 yıl sonra basıldığı ve yeni baskısının yapılacak kadar ilgi ve değer görmediği bir ülkede Glück'un kitabını kim ne yapsındı. Mesele benim kitabın kayboluşu değil zaten bizde Louise Glück'un kayıp oluşu. Ya da olmayışı... Gerçi Avrupa dillerinde de çevirilerinin pek nadir bulunduğu konuşuluyor. Bunun nedenlerinden biri öyle sanıyorum ki Nobel jurisinin de derdi olmuş. Dünya edebiyatında şiir bir şekilde itibarını korumaya devam etse de; yayımlanması, okura ulaşması ve uluslararası dolaşıma girebilmesi gün geçtikçe zorlaşıyor. Burdan hareketle ödülün bir şaire verilmiş olması bir hezeyan halinde şiir okuma hevesini çoğaltır ve dünya bir şair kadının hüneri sayesinde şiirle tekrar buluşur mu, bilemem. Ama kendi ülkemin okur refleksinin -şairler de dahil- kim bu kadın! diyerek yayınevlerini harekete geçireceğini öngörmemek ayıp olur. Böylelikle Nobel jurisinin şiir yayıncılığını tetikleme ve buradan tecimsel bir döngü yaratma derdi vardıysa da, bu örtük bir biçimde görevlerini yerine getirdiklerini gösterir. Türkçe'de bu arenada hangi yayınevleri hangi güçle buna dahil olacak göreceğiz. Hiç değilse bir 30 yıl sonra seçkinin yeni basımını raflarda bulma olasılığımız yüksek. Sevinelim. Ödülün gündem oluşturması bağlamında bir şeye daha sevinelim. Ama eksik sevinelim. Yine şerhli sevinelim. 90'lardan itibaren öne çıkan kimlik politikaları, öteki oluşun isyanı, mücadelesi; onun görünürlüğü, erk ile çatışması, kültürel çalışmalar içindeki varlığı çoğalırken toplumsal cinsiyet bağlamında biriken literatür hem eylemde hem teoride kendini iyiden iyiye belirgin kılıyor. İkibinli yıllara girerken 'edebiyatın en eril alanı olan şiirde kadınların nicel olarak artışı birçok şeyi değiştirecek' tespitimiz görünen o ki bugün kendini gerçekleştiriyor. Türkçe şiirde şair kadınların varlığı şiirimizin akışını değiştiriyor. Bu mutlak ki dünya şiiri için de geçerli. Louise Glück 77 yıllık ömrünü şiire vakfetmiş ve kökünden dalına yaprağına şiirle yaşamış bir kadın. Bir lirik. Sevgili Nuray Önoğlu'nun çevirdiği Yuvaya Dönüş şiirinde kendisinin söylediği gibi: ... Tarlalar. Uzun çimenlerin kokusu, taze biçilmiş./ Lirik bir şairden bekleneceği gibi./ Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır. Mekanikleşen bu çağın içinde sözcüklerin kudretine inanmış ve kadınoluşun dilini kurmuş bir şair her şeyden önce. Haber bültenleri gibi yazılmış şiirler okuduğumuz şu virüslü zamanlarda onunla yeniden karşılaşmak bana iyi geldi. Olancası bu. Yoksa sevincimizi eksik bırakan nice şey içinde henüz hesaplaşmadık. Dünyanın yarısından alacağımız var. Hayatta, sokakta, şiirde. Ve bir biçimde tamamen doğruydu her şey, Lefkoşa'nın güney tarafında küçük bir kitapçım var; Muflon kitabevi. Oraya uğrayıp İngilizce şiir kitapları bakardım hep. Kitabevinin sahibi Ruth tavsiye etmişti Louise Glück'ü almamı. Daha önce bir antolojide rastlamıştım Glück'ün şiirlerine. Fleur Adcok'un derlediği ve önsözünü yazdığı 20. Yüzyıl Kadın Şairler Antolojisi'nde. İngiliz dilinde yazan kadınları kapsayan bir antoloji. Nobel açıklandıktan sonra baktım Guardian'da Fleur Adcock yazmış Glück hakkında. Dün sabah Nobel için adının geçtiğini görünce umarım ona verilir diye geçirdim içimden ve oturup bir şiirini çevirdim. Bu sabah bir başka sürpriz çıktı karşıma. Kitaplığımda Güven Turan çevirisi Louise Glück Seçme Şiirler kitabını buldum ve kapağı açınca Lefkoşa'nın kuzey tarafındaki bir diğer kitapçı kadının, Işık kitabevi sahibi Nahide'nin bana doğum günü armağanı olduğunu fark ettim. Ne güzel! Bölünmüş şehrin iki yarısından iki kitapçı kadın beni Glück ile buluşturmuş. Sabah içimden Nobel'i keşke o alsa diye geçirirken şair olsun, kadın olsun diye düşünmüştüm bir yandan da. Glück'ün şiirinde beni en çok etkileyen bizi içine çektiği o özel dünyasında bir yabancının hayatını izler gibiyken kendimizle buluşmamız. Şair kadınlara getirilen özel olanda dolanıp dünya meselelerini dert etmemeleri gibi bir eleştiriyi yerle bir eden özel olanın aslında ne kadar da politik olduğunu gösteren bir şiir Glück'ün şiiri. Çok uzun yıllardır Nobel Edebiyat Ödülü, yazının niteliğinden ziyade isimler üzerinden yapılan tartışmalarla hatta deyim yerindeyse sansasyonlarla anılıyor. Ödül açıklanmadan hemen önce bahislerde belli bir edebiyat niteliğine sahip kimi şair ve yazarların adı öne çıksa da, plaket genellikle sürpriz biriyle buluşuyor. Nitekim Louise Glück ödül aldıktan hemen sonra Amerikan medyasında da kazan kaynamaya başladı. 2018 yılında akademi üyelerinden şair Katarina Frostenson'un eşi Fransız fotoğrafçı Jean-Claude Arnault'a, tamı tamına on sekiz kadın tarafından cinsel taciz suçlaması yapılmıştı. Arnault'un altı ödülün kazananını resmi açıklamadan önce sızdırdığı da ileri sürülmüştü. Bütün bu gelişmeler ilgili yıl için ödülün verilmemesiyle sonuçlandı. Şimdi ise akademinin kadınlar ve lirizm üzerinden kendi kirliliğini, Lady Macbeth'in, çık ellerimden o mel'un leke diyerek temizlemeye çalıştığı iddia ediliyor. Bütün bunlarla birlikte her yıl olduğu gibi ödül ve sanat eseri tartışması yeniden açılıyor, Hiçbir yarışmanın kabul edilebilir olmadığı, ödüllerin sanatçı megalomanisi ve hiyerarşisi yarattığı görüşü dillendiriliyor, seçici kurula kaliteli ürün eksperti, okur izler çevreye de tüketim pazarı muamelesi yapılıyor oluşunun derin ıstırabı defaten hatırlatılıyor. Alfred Nobel gibi edebiyat dışı bir kişinin adına edebiyat ödülü verilmesinin saygısızlığı üstünde duruluyor; Hatta Nobel kim oluyor da onun adına Sartre'a ödül verilebiliyor? sorusuyla hafızalar tazeleniyor. Muhtemelen Sartre da böyle düşündüğü için ödülü reddetti, deniliyor. Kim ne derse desin, şiirin ötelendiği, hatta bazı edebiyat eleştirmenlerince arkaik görülerek tedavülden kalkma noktasına geldiğinin açıkça söylendiği, şiir kitaplarının tüm dünyada olduğu gibi son derece az sattığı, şairin sözünün değersizleştirilmeye çalışıldığı günümüzde bir şair kadına dünya kamuoyunun gözü önünde ödül verilmesinin anlamı büyük. 45'de Gabriela Mistral'e, 96'da Wislawa Szymborska'ya ya verilen ödül şimdi Louise Glück'le buluşuyor. Hele bizim gibi egemen erkek söylemin hala, kadından şair olur mu? tartışmasını gizliden gizliye biralarını tokuştururken yürüttüğü, şiirin zaten kadın olduğu, kadın tarafından yazılmasına gerek olmadığı gibi çöpten argümanlarla vasatlık arenasına sürüldüğü dönemde verilmesi hayli eğlenceli! Ne demişti Wirginia Woolf; Kadınları farklı işler ve uğraşlarla baş başa bırakın! Biz yüzyıl kadar sonra onun dediğini yaptık, pek çok işe el altık da, bir de öldürülmesek! Elisabeth Glück, yaşayan en etkili Amerikalı şairlerden biri kuşkusuz. şiirsel sesi' gerekçesiyle Nobel Edebiyat Ödülü'yle onurlandırıldı. Ödülün şiire ve bir şair kadına verilmesi çok sevindirici. Uzun bir aradan sonra bir şair kadına nobel veriliyor. Ödülün öncelikle şiire gitmesi mutluluk verici... Şiir hayattan çekiliyor, önemini kaybediyor gibi yorumları da bir kez daha geçersiz kıldı. Şiire ihtiyacımız artıyor. Haksız biçimde akıl, rasyonalite, sistematik gibi kavramların karşısına konulan ama haklı biçimde bu kavramların eksiğini gediğini ortaya koyan şiirle siyasetin, ekonominin baskı altında tuttuğu duyguları sorgulayıp özgür bırakma çabamız yükseliyor. İkincisi ödülü Glück'ün alması, bir kadının dünyayı ve şiiri deneyimlemesinin Nobel'le ödüllendirmesi başlı başına bir önem taşıyor. Bir yandan bunca erkek bir dünyada, Glück'ün Nobel alması kadın yazını için müthiş, diğer yandan küresel siyasetin erilliğini, yükselen faşizmden kadınların ne denli kötü etkilendiğini düşünürsek kadınların hiçbir ödüle ihtiyaçları olmadığını, bu mücadelenin Nobelle dahi uzlaşamayacağını biliyoruz. Türkiye'de çok fazla tanınmıyor belki ama Glück'ün okurları onu derin bir bağlılıkla sever. Ödülün ardından Türkçe'ye daha çok kitabının çevrilmesini umuyorum. Bu gerçekten günün güzel haberi oldu. Şiir kazanmış. Bunun için mutluyum. Hemcinsimin alması kadar başka nasıl güzel haber olur. Bizde Louise Glück'ün değerli Güven Turan çevirisi var. Çok beğenerek okumuştum. Bir de yanılmıyorsam Neşe Yaşın çevirisi okumuştum. İnsancıl bir şiir yazıyor. İçimize eğilen bir şiir. Lirik bir şiir. Ve bu da bir yerlerde hala güzel şiirlerin yazıldığının da göstergesi olsa gerek. Bu dünyayı, emin olun kadınlar güzelleştiriyor. Kadının elinin değdiği her şey gibi şiir de bambaşka oluyor. Bunu kim yadsıyabilir ki? İyi bir şairin almasına gerçekten çok sevindim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/12/oguz-atayi-86-dogum-gununde-aniyoruz", "text": "Oğuz Atay 12 Ekim 1934'te Kastamonu'nun İnebolu ilçesinde dünyaya geldi. Ağır ceza yargıcı ve Cumhuriyet Halk Partisi VI. ve VII. dönem Sinop, VIII. dönem Kastamonu vekili Cemil Atay'ın oğludur. İlk ve ortaokulu Ankara'da okuyan Atay, 1951'de bugünkü adı Ankara Koleji olan Ankara Maarif Koleji'ni, 1957'de İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Askerliğini 1957-59 yılları arasında yaptıktan sonra tamir ve kontrol elemanı olarak Kadıköy vapur iskelesinin yapımında çalıştı. Görevinden istifa ettikten sonra İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü'nde öğretim üyesi oldu. 1975'te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayımlandı. Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ın 1971-72'de yayımlanmasından sonra, önemli bir tartışmanın odak noktası oldu. Bu romanıyla 1970 TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Oğuz Atay'ın büyük etki yaratan eseri Tutunamayanlar'ı 1973'te yayımladığı Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiştir. Öykülerini Korkuyu Beklerken başlığı altında toplayan Atay, 1911-1967 yılları arasında yaşamış Prof. Mustafa İnan'ın hayatı konu eden Bir Bilim Adamının Romanı'nı 1975 yılında yayımlamıştır. 1973 yılında yayımlanan Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunu Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Atay, beyninde çıkan bir tümör nedeniyle büyük projesi Türkiye'nin Ruhunu yazamadan 13 Aralık 1977'de, İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Sakızağacı Mezarlığı'na defnedildi. Öldükten sonra 1987'de Günlük, 1998'de ise Eylembilim adlı kitapları yayımlanmıştır. Sağlığında hiçbir kitabı ikinci baskı bile yapamayan Atay'ın kitapları ölümünden sonra büyük ilgi gördü ve defalarca basıldı. Yıldız Ecevit'in hazırladığı Oğuz Atay biyografisi Ben Buradayım... Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası 2005 yılında yayınlandı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/14/ibrahim-sinasinin-edebiyatimizdaki-yeri", "text": "Türk ve dünya edebiyatındaki ilkleri sıralamıştım. Bu ilkleri tek tek inceleyip ayrıntılarını sizlerle paylaşacağım. Bugünkü konum Şinasi ve onun edebiyatımıza katkıları. Şinasi, Batı'ya yönelen edebiyatımızın öncülerinden ve on dokuzuncu yüzyılda görülen yenileşme hareketlerinin önemli temsilcilerindendir. Avrupa'ya gönderilen ilk öğrencilerden olduğu için Avrupa edebiyatını yakından tanıma olanağını bulmuştur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/16/antakya-8-uluslararasi-film-festivali-basliyor", "text": "Ansam Kültür Derneği ve Fotofilm tarafından düzenlenen Antakya 8. Uluslararası Film Festivali başlıyor. 16 22 Ekim 2020 tarihleri arasında düzenlenecek festival kapsamında 62 film çevrimiçi Online olarak gösterilecek. Festival jurisini açıkladı. Buna göre Uluslararası Uzunmetraj da, Ajola Daja Yönetmen / Balkan's Gate film festivali kurucusu, Cem Saçar Hollywood Türk Filmleri Festivali Yöneticisi, Talip Karamahmutoğlu Yönetmen, Dr. Erkan Turan Yönetmen / Fenerbahçe Üniversitesi Sinema Bölüm Başkanı, Akademisyen, Steve Johnson Yönetmen, Cem Bender Oyıncu, David Li Yönetmen, Uluslararası Belgesel de, Kürşat Kızbaz Yönetmen, Kevin Schmutzler Yönetmen, Reza Siami Yönetmen, Uluslararası Kısafilm de Dr. Hakan Alp Akademisyen / Cerrahpaşa Üniversitesi iletişim Direktörü, Dr. Özlem Tuğçe Keleş Akademisyen, Hakan Dikmen Akademisyen / Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği yönetim Kurulu üyesi Yapımcı. Uluslararası düzenlenen yarışmaya 54 ülkeden 430 filmin geldiği belirtildi. Altındefne için yarışacak finalistler, Uzunmetraj, Belgesel ve Kısafilm kategorilerde, 62 film çevrimiçi Online olarak halka açık ve ücretsiz gösterilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/18/berna-olgac-safak-guclu-ile-cocuk-edebiyatinda-korkuyu-konustu", "text": "Berna Olgaç: İstersen söyleşimize, çocuk edebiyatında korku, heyecan türünde yazılmış eserlerin bende uyandırdığı izlenimlerimden yola çıkarak başlayalım. Hem böylelikle klasik bir sohbetin dışına çıkıp her kitabın insana kattığı derin yolculukların izini süreriz hem de -umarım- okurlarını daha akıcı ve samimi bir ortamda buluşturabiliriz. Bundan hareketle hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken insan ve doğa ilişkisi içinde özgüven duygusunun ve hep baş etmeye çalışılan korkuların üstesinden gelebilme yetisine bir çocuğun nasıl sahip olabileceğine dair yazılmış Mark Sperring'in Korkma, korkma düşmekten, Bak, yanındayım ben! adlı kitabının içinden seçtiğim ışık tutarım onlara gecenin karanlığında cümlesiyle başlayalım o halde. Bir duyguyu öğrenme biçimimiz, farkındalığımızı arttırarak yani o duyguya kendimizi hazırlayarak gelişiyor. Karanlığın içinden yolumuza ışık tutabilecek bir arayışla yüzleşme meselesi bu belki de."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/19/edebiyat-teorisi-modern-siir-ve-postmodernist-yanit-ucuncu-dunya", "text": "1. Edebiyatın önemli yönleri spekülatif model oluşturma eğilimi tarafından ortadan kaldırılmıştır. 2. Eleştirmenler, aldıkları disiplinlerde doğru eğitime sahip değildirler: kanıt bağlamdan çıkarılmış ve/veya yanlış anlaşılmıştır. 3. Çoğunlukla mantıksal değildir, edebi teori kanıtlamak için neyi kanıt olarak kullanır? 4. Edebi teorinin pek çok unsuru, ana disiplinleri tarafından artık kabul görmemektedir. 5. Edebi teori, soyutlamanın en uzak kenarına doğru itilmiştir ve anlam, referans ve örnekten kurtulmuştur. 6. Bölünebilir ve kıvrılmış bir nesir, değerlendirmeyi zorlaştırır; belki de bilerek edebi teori bunu yapar. 7. Edebi teori, yeni açılmış üniversitelerde sağlam bir şekilde yerleşiyor olmasına rağmen eleştirmenler, yazarlar, şairler tarafından ciddi dergilerde aktarılan ve yaygın bir şekilde alıntılanan bu düşüncelerin ışığında, aslında incelenmemiş siyasal düşünce standartlarına yerel bir para birimi de getiriyor. Özellikle konu ile ilgili çeşitli yaklaşımlar var. 8. Psikiyatrik yöntemler, mevcut olmayan bilinçsizliği ve işe yaramayan bir tedaviyi destekleyen kanıt olarak çağırır. 9. Yapısalcılık, basit indirgeyicidir ve tamamen antropolojiktir. Daha büyük bulgularla çelişmektedir, yorumsamacıdır ve biyolojiktir. 10. Siyasal renkler, dilin her yönüne girer ancak sanatta toptan siyasal baskının var olduğuna ilişkin pek az kanıt vardır ve bunun özellikle heteroglossia, metafor teorisi ve teorisyenlerin kariyerlerinin olmadığını iddia etmenin birçok nedeni bulunmaktadır. 11. Post-yapısalcılık, kendi kendini çürütüyor. Dil, aslında nasıl işlediği konusunda hiçbir açıklamada bulunmaz ve kasıtlı olarak cahil görünmek ister. Günümüzdeki edebi teori, yüzyıllar boyunca Avrupa düşüncesinin altında yatan konuların mantıksal devamı olmuştur. En temel olan insan doğasındaki duygusal ve rasyonel boşalmadır. Galileo ve Descartes, belirleyici olarak Batı'ya yönelmeyi işaret ediyor ancak bölünme eski bir tartışmadır. Akademiye karşı sofistanlar, hukukçuluk, taoizm, tasavvuf-şeriat ve benzeri. Şiir doğal olarak içgüdüsel, yaratıcı ve duygusal tarafı savunuyor. Müzikle paylaşımda bulunuyor ve bazılarına ise olağanüstü yaratıcı sanat olmanın ayrıcalığını çiziyor. Augustus şiirinin ardında bile daha iyi yazarların temaları ve yaşamlarında yaşın nezaketiyle ilgili hoşnutsuzluk güçlü bir akım olarak mevcuttu; bu bastırılmış enerji, romantizm ve daha sonra çeşitli anlayışlar da sustu: modernizm de suslarına çekildi ve postmodernizm... Hepsi aşırı rasyonelleşmeye karşı protesto gösterileri düzenliyor şimdi. Romantikler, geçmişten yalıtılmış bir şekilde vahşi manzara, uyuşturucuların halüsinasyonları gibi yeni alanlar aramaya başladı. Sembolistler, alışılmadık zihin durumlarını akıcı ve çoğunlukla müzikal bir zahmet içinde dile getirdi. Şiirleri birkaç çarpıcı resimle birleştiren imgeler oluşturan fütüristler, çarpıcı biçimde ikonoklastikti. Dadaistler ve sürrealistler, mantıksızları zenginleştirdi. Modernistler, kendilerini geleneksel çoğunluk üzerinde üstünlüğünü entelektüelleştiren özel bir kasta çevirdi. Yeni eleştirmenler, bir şiirin ne kadar karmaşık bir biçimde çalıştığına odaklandı ve daha geniş bağlam hakkında söylenen şey konusunda büyük oranda ilgisizdi. Postmodernistler daha da geri çekildi ve şiirlerin yalnızca sözcüklerin kendisinde olduğunu iddia ettiler. Bu aşırı görüşlere inanmak zordur ancak popülerlik avantgardların arzusu değildir. Belki de dilbilim, antropoloji, Marksist iktisat, psikoanaliz ve kıtasal felsefe alıntılanırsa herhangi bir resmi ya da pratik yolla daha az uygulanır olabilmiştir ancak anlaşılamamıştır. Asıl amaç matematik, bilim ve ticari dünyayı uzak tutmak olmuştur. Edebiyat teorisi doğru değilse o zaman gerçek olmalı ve dilin modasını değiştirerek çalışmaların daha sistematik, kural tabanlı olarak ortaya çıkmasını sağlamalıdır. Coleridge'in Alman metafiziği üzerine kafası kararsa ve sembolistler çok bulutsuz bazı teorileri benimsemiş olsaydı hiç kimse bu fikirlerin zengin bir şiirde oynadığı rolü şüpheye düşüremezdi. Dil yapısı, dünyaya bakış açımızı herhangi bir basit ikili biçimde kısıtlamaz. Bir bilgisayarın donanımı metin, grafik veya sesin tam olarak ne olacağını önceden belirler. Aslında dünya, dört bin dili çeşitli gramerler ve kelime dağarcığı ile ifade etmekle birlikte kendisini öyle farklı bir şekilde parçalamıyor ki çeviri de imkansız sonra. Edebiyat çalışmalarını daha sistematik ve kural tabanlı hale getirmenin ikinci eğilimi, doğal olarak bilimin örnek ve saygınlığını izledi. Edebiyat, akademik bir konu haline geldiğinde bilgi vermek için bir bilgi birimi ve bu bilgiyi dağıtmak için pratik becerilere duyulan ihtiyaç ortaya çıktı. Uzmanlaşmış tıp ve tanımlayıcı bilimlerde çok yoğun terminoloji geldi ve sırasıyla edebi çalışma, Rönesans söylemiyle uyuşan bir kelime geliştirdi fakat bir fark vardı. Bilimlerde terminoloji yakından izlenirken yazarlarına rahatsız olan kağıtlar dönerse de edebi araştırmalarda çok daha yaratıcı bir tutum hakimdir. Terimler suretiyle sanki bir makale içinde değişen ve bazen de tamamen keyfi bir şekilde tanımlanmamış olan terimler kullanılmak için anormal değildir. Kelimeler gerçek şeyleri ifade ediyor mu? Nihayetinde bu tür sorular ontolojiktir ve felsefeyi talepkar düşüncelerini bulmaya çağırır ancak konu toplumsal davranış kurallarına uyabilir. Dilbilimde çok şey betimleyici ancak Chomskians özellikle çocukların dili nasıl edindiklerini açıklayan kurallar oluşturmaya çalıştı ve yetişkinler içgüdüsel olarak alternatif cümleleri modelledi. Derin zihinsel süreçlerin yüzey tesisimizin altında olduğu düşünülmektedir. Ne yazık ki muazzam miktarda çalışma olmasına rağmen derin dilbilgisi, rakip okullara ve yaklaşımlara bölünmüştür. Bu nedenle bir anlam teorisi, şu an böyle araçlarla oluşturulamaz. Ancak ortaya çıkan sorular önemlidir: bu kurallar nelerdir ve bunlar ne anlamda mevcuttur? Beyne, doğuştan ön hazırlıklara ya da kullanıma göre değişen kültürel alışkanlıklara bağlı mısınız? Tarihçiler, eğilimler ve hareketler hakkında sakin ya da yatıştırıcı tutum içinde konuşur. Edebiyat, derin sosyal yapıların yüzey ifadesi olarak görülmeye başlanmıştır. Jung, etrafında insanın içgüdüsel ve entelektüel doğasının bir arketip oluşturduğunu öngörüyordu. Northrop Frye, edebi türleri insanoğlunun ilkel olarak efsanevi doğasının ürünü olarak sınıflandırdı ve Levi-Strauss ilkel toplumlarda, belki de tüm toplumlarda akrabalık ve evlilik altındaki ikili kodları keşfetti. Çok fazlasıyla abartılı ve bazıları açıkça yanlış ama post-yapısalcı karşı reaksiyon, sadece kendileri anılan zayıf sistemlere dili indirgedi. Sözcükler daha çok sözcük üretti ve sonuç yorumu yoktu. Dilin kendisi dış referansla herhangi bir değerlendirmeyi reddettiğinden, insanın irrasyonel ve eğlenceli doğasının böylesine çarpıcı bir şekilde eski haline döndürülmesine ilişkin hiçbir kanıt sağlanamamıştır. Şartlı konulara izin verilirse o zaman psikoanaliz standa çağrılabilir veya varoluşçu düşüncenin zengin bir gövdesi olabilir. Her ikisinin de nedeni duyguların ardında bulunduğunu, tüm nitelikleri bizden gizlenmiş olan varlık olarak dürtü üzerinde hareket ettiğimizi göstermekle birlikte daha sonra eylemlerimizi yüksek sesli gerekçelerle mantıklı hale getirebilmemizdir. Esasen içgüdüsel hareket etmek, otantik davranmaktır; cesurca ahlaki reçetelerin veya kılavuz ilkelerinin bulunmadığını kabul etmektir. Şüphesiz kanla lekelenmiş yüzyıl bize insanın gerçek doğasını gösterdi ve edebiyatın daha yetenekli olmak için ya da daha yüce amaçları denemekle değil, kelimeleri büyüleyerek ve hakikatle yüz yüze görüşmek zorunda kaldığımız için değer taşımadığı anlaşıldı. Ancak birçok şey saptırılabilir. Dil öz referansın hermetik bir sistemi değil, gerçeklik tarafından kısıtlanan ve insan ihtiyaçlarına hizmet eden bir şeydir. Genelde düşüncesiz ve şaşkın yollarla hareket ederiz ancak Freud'un şuursuzluğu yoktur. Lacan'ın bilinçaltının bir dil gibi yapılandırıldığı ya da doğal halinin sadece kısmen üst bilgi tarafından egemen olduğu libidal bir fantezi olduğu görüşünde daha az kanıt bulunmaktadır. Psikologlar ve dilbilimciler, bu görüşlerden çok hoşnut değildirler ve onlara katılan popülerlikten hoşlanmazlar. Tabii ki bilinçsiz bir günah keçisi ve muazzam bir terapi, endüstrisinin Tanrı'sıdır ancak bu düşünce indirgeyici ve önemsiz bir mittir. Freudcu analiz, ciddi zihinsel hastalıklarla mücadele etmez ve küçük zihinsel disfonksiyonun hafifletilmesinde farklı anlayışa sahip sayısız insandan daha iyidir. Psikanaliz gibi Freud'un kendi paranoyak doğasını yansıtır. Bu arada Foucault'un burjuvaziye daha sonra yaptığı saldırılar, aslında kendini savunma amaçlıdır. Dil, makam taşır ancak devlet baskısı ile uğraşmaz. Gerçekten filozoflar post-structuralists olmayacaklar ya da hiçbiri mesleklerine ihanet etmeyecek kıtasal filozofların bile bağlam içinde görülmesi gerekir. Hegel, Kant'a ve 'aydınlanma'ya karşı kapsamlı bir tepki koymuştur. Kierkegaarde ve Nietzsche, kendi toplumlarının barındırabileceği tutkulu tabiatlara sahiptir. Husserl, çarpıcı derecede özgün bir düşünür ama öğrencisi Heidegger'in aksine çok daha öngörülebilir bir yönde ilerledi. Ancak Heidegger, tüm zamanlarda post-yapısalcı felsefenin en önde gelen düşünürlerinden biri olarak gösterilmiştir. Bu, onların önemini azaltıyor mu? Örneğin dilbilim, anlam teorileri ya da edebi estetik ile çok az yardımcı olsalar da disiplini ihmal etmemeli ve filozof taşı için başka yerlere bakmamalı mıyız? Dilin nasıl geliştirildiğini, hangi mekanizmaların, fizyoloji ve beyin felcinin bu hizmet için kullanıldığını, bu mekanizmaların yeni dillerin oluşturulmasında ve öğrenilmesinde nasıl yardımcı olabileceğini merak etmek doğaldır. Dilbilim, anlayış yapıları sağlar ve biçembilim yoluyla disiplin, bireysel şiirlerin detaylarını taşımak için güçlü bir mercek getirir. Dilbilim, yapamadığı ve yapmaya kalkışmadığı şiir yazıları için tarifler sunar. Hem değerlendirme hem de her şeyden önce son derece gelişmiş bir edebi duyarlılık gerektirir. Sanat, yapı elemanları dışında daha büyük bir şeydir. Ritim, ton, görüntü ve benzeri geniş genellemelerde toprağa dökülmemize yardımcı olur. Çünkü estetik bir başarıya imza atan akıllı inceliktir. Kapsamlı analiz, son bir cevap vermiyor. Şiir, çeşitli prosedürlerin ortaya çıkmış bir özelliği olabilir. Belli temalar, stiller ve çalışma yöntemleri istenilen sonuca ulaşma ihtimalinin daha yüksek olduğu halde şiirleri çok yönlü nesirlerden ayıran madde hiç kesin değildir. Öğrenmenin zor olması gerekiyor ve akademisyenler konularını popüler hale getirmekten hoşlanmıyor. Belli ki yazılı, açıklayıcı, ilgi çekici bir şekilde küçük bir avantaj var ve risk altına alınması gereken iyi bir anlaşma, rakiplerin saldırıları, diğer disiplinlerden hazır değerlendirme yapılması, bunlar arasında önemli olan tedaviye ihtiyaç duyan şaşkınlık! Günümüzdeki bilginin kapsamı ve görev süresi üzerindeki baskılar göz önüne alındığında her çalışma, ortak okuyucuya duyarsız olarak kuşkusuz mayın tarlaları üzerinde ilerlemektedir. Fakat her zamanki gri dile, saçları ayıran ve sonsuz niteliğe, mevcut teori ile tamamen yeni bir güçlük kat kat edilmiştir. Özet, analiz veya anlaşmayı yenmek için gerçekten yazılmış mıdır? Evet, insanın kendi tasarlama kuralları içinde mevcut anlayışı sürdürmek için yazılmıştır. Tüm meslekler, çeşitli soruları dışarıda tutmak için kendi jargonlarını ve kendi savunma terminolojilerini oluşturmuşlardır. Edebi teori amaçlamaktadır ki bir üst dil, pratik örneklere veya diğer yetkililere imkansız gelebilecek herhangi zahmetli bir başvuru verecek değildir ve eğer öyleyse sanatları korumaktan çok teorinin konumunu koruyamamasına yardımcı oluyor. Beşeri bilimin Orta Çağ köprüsü, yeni felsefeyle parçalandı ve edebiyat ticari çıkarlar tarafından ortadan kaldırıldığından beridir de hayatın en büyük görüntüsünde duvar çiçekleri gibi oynamaya başladı. Yavaş yavaş 18. yüzyılda edebiyatı felsefeye teslim eden hakikat, bu iddiasından vazgeçti. Daha sonra da insan, sevgisinin yaratıcı rekreasyonlarını yapmak için mütevazı iddialarını bir yana bıraktı. Modern şiir, insan kalbinin gündelik zaferleri ve sıkıntılarıyla ilgilenmez. Çağdaş şiirin ruh hali sessizdir, gizemli ve kendi kendine poz verir. Genellikle performans şiirini bir kenara bırakan mevcut edebi teori, düz halkın büyük çoğunluğunu hayat boyunca taşıyan ezici duygulara, ortak alanlara yalnızca ironik ve taklit ederek yaklaşmalarına izin verdi. Ayrıca gerçek şiirler için ritimlere ve zorlayıcı imgelemlere, popüler meselelere ciddi bir şekilde muamele edilmesi de pek mümkün olmuyor. Kuramın eksikliklerinin yalnızca postmodernistler çok fazla farkındadır. Bu nedenle strateji oluşturmak önemlidir çünkü strateji gizlenemeyen şeyleri vurgulamaktır. Bilim, politika ve ticari düzenlilik, delil ve uygulanabilirliği arıyor mu? Bu soruyu yanıtlamak güç değildir. Postmodernizm karşıtlığı savunacak ve kendi çelişkilerini ortaya koyacak, ilgili meslek alanlarından hiç kimsenin ciddiye almadığı bu görüşlere kararlılıkla bakacak. Şiir, bir zamanlar tek bir ifade içine çok sayıda düşünce, duygu ve gözlem getiren konuların çözümünü vurgulamış mıydı? O zaman şiir hile yaparak, yeni analizlerimizin ortaya çıkardığı alternatif anlamları aşarak ve bastırarak bir çözüm arayışı içine giriyor. Teorilerinin bazıları desteklenmiyor gibi görünüyor mu? Eh, bilim bir mit için bazı pratik yararlar sağlayan ve kendi kendini kapatan prosedürler dizisidir. Yoksullar, elli yıl öncesinden daha iyi durumda mı? Zenginler ve yoksullar arasındaki uçurum arttı ve hala 'üçüncü bir dünya' var ve oldukça dar, endişeli, negatif görünüyorsa bu dünyayı politik retoriğin ve kaygan reklam görüntülerinin ötesinde düşünmek gerekecektir. Çağdaş şiirin daha tinsel örneklerinden bazıları halkla ne yapacak ya da eski araştırmacılar, jargon sahibi eleştirmenler, sıralı olmayan makalelerle mi karşılaştı? Belki de postmodernizmin kaçınılmaz olduğunu artık kabul etmek gerekiyor. Modernistler bireyi, zorluklarını, ikonoklastı savunuyor ve modern şiir hala lise ve üniversitede öğretiliyor. Postmodernizm nedir; doğal bir ilerleme, saçma sapan bir argüman mıdır? Modern edebiyat, kendisine ciddi bir üniversite disiplini gibi bir çalışma ortamı sağlamak için zor bir zaman geçirdi ve bu yüzden çok iyi savunulan, az korumalı bir kanon inşa etti. Hiçbir faydacı amacı yoktur ve kaçınılmaz olan 1960'lı yıllardan itibaren dikkati çeken her şeyin söyleniyor olmasıdır. Çünkü yeni bir kitap yelpazesi veya onlar hakkında konuşmanın yeni yollarının bulunması gerekiyordu. Postmodernizm, çağdaş dünyayla çok daha fazla aralıksız mı? Televizyona, reklamlara, hatta internete bakın... Gösterilen reklam panoları, derinlik ve maddenin görüntüleri değil; canlı, güncel ve çekici görüntüler. Postmodernizm, zaten verilen bir şeyi dağıtmaktır. Eleştirmenleri düşünün. Bilgi, zevk ve otoriteyle konuşuyorlar mı? Konuşmuyorlar ama biz öyle umuyoruz. Üniversitede konuya uygun bir ders alıyorlar ve kendilerini bir kurula bağlayıp bir ya da iki kitap yazıyorlar; anlık görüşlerin yorumunu ve değerlendirilmesini yapmak için bir galeri direktörlüğü ya da gazete sütunuyla olaya giriyorlar. Bu bağlamda en azından gözden geçirilmekte olanı öğrenene kadar görüşlerini kabul ederiz veya özellikle dehşet verici bazı yazıların onaylanmasını bekleriz. Ardından para düşer. Ancak gerçek başka bir şeydir... Postmodernistler, genellikle kıtasal bir anlamda bir entelijansiya oluşturmazlar. Fakat diğer bir şekilde kendileri gibi doğru düşünen ve etkili partilerle ilişkili olarak dağılımlı bir grup oluşturmuşlardır. Protestolar ve entelektüel gerçeğe olan iddiaları ne olursa olsun postmodernistler, önceden paketlenmiş bir tüketici topluluğunun parçasıdırlar ve onayladıkları, yazdıkları, tanıttıkları şiir genellikle standartlaştırılır. Bireysellik kesinlikle değerlidir ancak yalnızca dar ve büyük ölçüde incelenmemiş uygulama kodunu kullandığı için önemlidir. Bedava şiir, hakim Ortodoksluktur ve sonuçları ne özgür ne de şiir olabilir. Modernistler, özgürce alıntı yaparlar ancak genellikle daha erken yaştaki şiirler değildir bunlar. Çok amatör bir şiir periyodunun sayfalarının dışında, şiir özünde kendini ifade eder. İyi yazının işareti devlete bu işareti göstermek için değil, yalnızca yetenektir gibi sözleri bulmayı beklemiyoruz. Estetik bir başlangıç hikayesi ile harcanan bir akşam, bu sözlerin bizi şiirden uzak tutmadığını gösterecektir. Ancak önde gelen süreli yayınlarda görünenlerin çoğunun daha keskin ifadelerle ifade edildiği halde uygun edebiyatın benzer bir cehaletini ortaya koymaktadır. Belki de dil felsefesi çok kuru ve tekniktir. Evde tartışılan birkaç teori profesyonellerin ilgisini çekmeyecektir. Ancak estetiğin toptan ihmal edilmesi, eğitim sisteminde bir şeylerin çok yanlış olduğunu ya da daha sağlam görüşlerin bastırıldığını göstermektedir. Kuşkusuz yanıt ilkelerdir: bir şiiri daha geniş konulara yönlendirmeden önce teşekkür etmeliyiz. Yargı ve deneyim de şiirde yer almaktadır. Hiçbir şiirin kendinden bağımsız olarak tamamen özerk olması, iç dinamizmi, duygusal ifadesi ve estetik önemi yoktur. Ancak estetik, yanıtlarımızın temelini çiziyor ve belirli bir şiiri neden sevdiğimizi veya beğenmediğimizi gösteriyor. Bizi yalnızca şıklık veya sahtekarlardan koruyup diğer dönem ve kültürlerin çalışma kapılarını açar genel sorular sorarak: sanat veya güzellik nedir, estetik mesafe ne demektir, duygusal içerik ne anlamda müzik veya resme giriyor, estetik de neden çeşitli sanatları birbirine daha yakın çekiyor? Eğitimciler, edebiyatın üstünlüğünü kaybettiğini belirtiyorlar ve onların bugün yazdıklarının çok çekici ya da cesaret verici olmamaları bu yüzdendir. Ancak müzik ve görsel sanatlar yazılı kelimeleri, gerçekleri birbirine bağlayan ticari bir tutumla, yani gerçekte para kazanmakla günümüzün daha önemli görevlerinden biri olarak sayılmalarına karşın her ne kadar da eğlencenin sanata dönüştürülmesiyle birlikte acayip gölgelenmektedirler. Edebiyat nedir? Mevcut teori, kredisine göre gerçekten bu soruyu cevaplamaya çalışıyor. Benzersiz içeriği, netleştirici tanımı, şeylerin özünü bulmaya benzer bir girişim, 20. yüzyılın hakikat, anlam, matematik ve bilim analizinde çokça görülür. Bu nedenle aramalar çok uzun sürdü ve çalışmalar çok başarısız oldu. Bütün bu disiplinlerin kalbinde muazzam bir gizem var. Her yaklaşım, çoğunlukla inanılmaz derecede görevini başarıyla yerine getirirken aynı zamanda daha temel bir formülasyona karşı da direnmektedir. Daha sonra yeni başlayan hiçbir sistem bu direnişi gösterememiştir. Hermeneutik, mevcut ihtiyaçlar ve geçmiş bağlamlar arasındaki diyalogu araştırır: biz, tutum, beklenti, kelimelerin anlamları ve sosyal davranışları nasıl miras alırız? Türk felsefesi, bütünü anlamak için fakültelerimizin küçük bir bölümünü kullanmaya çalıştı ve kapsamlı bir şekilde başarısız oldu. Edebi teori, kaos ve karmaşıklığın birbirlerine bağlı olduklarını ve en küçük değişimin beklenmedik sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Bizim beyinlerimiz, karmaşık bağlantılar yoluyla çalışır. Her yerde sinir sistemleri ve bedensel dokularla yakından ilintili olan çeşitli sonuçlar ve çok karmaşıklık içeren geri bildirim sistemleri vardır. İnsanlar, egonun soğuk baskısı altında şiddetli bir şekilde psişik enerjinin rezervuarları değildir. Bu arada beynin faaliyetleri sayesinde kuklaların hayatlarında hiçbir zaman sarsılmadıkları da unutulmamalıdır. Vücut, beyin ve bilinç, davranışları kısmen doğuştan ve kısmen de sosyal olarak koşullanmış bir varlıkta ortaktırlar. Bu göze çarpan gözlem, akademik çalışma üzerinde çok önemli bir role sahiptir. Düşüncemizin çoğu bilinci yerinde olmayan bedensel davranışa dönüşüyor ve bazıları bize dönmeden önce toplumda uzun bir yolculuğa çıkıyor; akılcı fakültelerimiz tarafından zor ya da imkansız bir anlayışa varıyoruz. Değer biçmenin öğrenilmiş bir beceri olduğunu çok iyi biliyoruz. Yazdıklarımıza karşı kendi yanıtımız, taslaklar üzerinde çalışırken bazı şiirlerin sayfada iyi durdukları ancak halka açık performansa çıkamadıkları düşünüldüğünde acaba bu durum yanıtlarımızdan etkilenmediğimiz anlamına mı geliyor? Kişisel durumlar, en ilgisiz ayrıntılar ve yine de tüm bu durumun basit kelimelerle gösterilebileceğine inanıyoruz. Deneyimin çok farklı bağlamları ya da yapıları, bütüncül bir dille hazırlanmış bir dilin inşasına inanmamamız gerektiğine dikkat çekiyor. Ancak daha önemli olan budur: bedensel ve toplumsal bağlamları göz ardı eden insan beyni bile mantıksal, dil felsefesi, yapısalcılık, göstergebilim ve bir dizi akademik disiplin varsayılarak değişmez, sıralı usullerde çalışmaz. Bilgisayarlar insan düşüncesini taklit etmek için yapılabilir ancak beyin bir bilgisayar değildir. Beynin biçimi oluşturabileceğimiz herhangi bir kavrayıştan daha büyük, daha zorlayıcıdır ve dünyayla olan etkileşimi soyut kavramlara dahil edilmemelidir. Modeller kullanışlıdır ancak tüm düşünce dallarında boşluklar ve çelişkiler öyle açıkça görünüyor ki tam resim başka bir şeydir. Edebi teori, yetkilerinin hatırı sayılır derecede pratik olmasına rağmen sınırlarının sınırlı olduğunu ve kötüye kullanılmamasını tavsiye etmektedir. Dil, örneğin aksine taklit edersek de tabanda metaforiktir. Tamamen mantıkla değil aynı zamanda benzetmeler, bilinçsiz tepkilerle belirsiz ilişkiler, öğrenilmiş veya doğuştan olarak duygularımızı, düşüncelerimizi bildirmek için sözcükler ya da işaretler aracılığıyla yaptığımız bir anlaşmadır. Wittgenstein, felsefe görevinin kelimelerin büyüsüyle görüleceğini düşünürse de çağdaş dünyanın heybetli uzmanlıklarını görmek çok şey gerektirir. Bilim beklenmedik şekilde iyi çalışıyor ancak uygulaması popüler olan hayal gücünün mantıksal ve nesnel etkinliğinden çok uzaktır. Kavramlarının derin garipliği artık çok geniş ya da çok küçük olmakla sınırlı değildir. Karmaşıklık teorileri tüm yaşamlarımız için geçerlidir ve determinizmi sona erdirir. Bilgisayarlar ve kodları giderek daha fazla rol oynayacak, kimse kendi gücünü hafife almayacaktır. Ancak böyle temel doğalarımızı tüm yansımaları, tepkileri ve tuhaflıkları ile en yakından tanımlayan dil, dünyayı mantıklı kılacaktır. Akademik görev süresinin kısaltılması, yayıncılık sektörünün devralınması, kültür endüstrisinin ön ambalajlaması, toplumsal eşitsizliklerin yaygınlaştırılması, büyük işletmelerin, siyasetin ve kamunun yaşama olan güvensizliğinin derinleştirilmesi, entelektüel standartların genel olarak azaltılması ile çoğu şair ve yazar, şu anda mütevazı bir yaşam sürmek konusunda deneyimlidir. Ama çok daha iyi bir teori ve estetik, elli yıldır mevcut olmuştur. Anlayışımızdaki bu gelişmeler metafor, yorum-bilim, beynin fonksiyonları, karmaşık sistemler ve daha önceki bilgiler yeni bilimlere entegre edilmektedir. Bilimsel teoriler için iyi modeller oluşturmak gerekiyor. Sosyal bilimler için kötü bir şekilde çalışmak ve sanat için temel olanı tamamen göz ardı etmek, özel olarak kalınlaşmış ve zenginleştirilmiş bir dil, insanoğlunun işleyişi üzerinde tüm yönleriyle kendisini modeller: fiziksel, sosyal ve tarihi argümanlar, edebiyat teorisyenlerinin kendi teorilerini, bilimsel yaklaşımların bazılarını mantık ve matematik üzerinde modellenen ince, derin bir dil geliştirerek yeni bir edebi teorisi üretmeye çalıştı. Girişim sadece iyimser değil, aynı zamanda tamamen yanlıştır. Matematik, Türk felsefesi ve bilim, mantık ve tartışılmaz prosedürlerin ana kaygısını bulma umutları çok hayal kırıklığına uğramış olsa da soyut ve genel keşfetmeye devam edilecektir. Sanat zekanın bütün resmi vermediğini anlamaya dönmelidir. Esas olanı da en yakın dile, tüm bedensel yanıtlarımıza, kızgınlıklara, korkulara ve düşüncelerimize göre şiir eski fermanda değil, çağdaş bilim bulguları ile diğer diller daha az otantik, daha az hassas, daha az kapsayıcı ve zihinsel hesaplamanın soyutlaması için bir kısaltmadır. Uzun zaman önce Aristo, şiirin esaslı büyüklüğünü kavramış ve bu anlayış yeni bilimlerce zenginleştirilmiştir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/21/ilk-yerli-romanimiz-taassuk-i-talat-ve-fitnat-semsettin-sami", "text": "Roman türü ülkemize Tanzimat edebiyatı ile girer. Önce çeviri romanlarla başlayan bu süreç, taklitlerle devam edilerek ve kimliğini kazanarak günümüze gelinmiştir. Türk edebiyatında roman, başlı başına bir tür olarak 1860'tan sonra başlar ve 1895'e kadar sürer. Türk okurunun romanla tanışması, Sultan Abdülaziz döneminde sadrazamlık yapmış olan Yusuf Kamil Paşa'nın Fransız sanatçı Fenelon'un Telemak adlı eserinin çevirisi Tercüme-i Telemakı yayımlamasıyla olmuştur. Daha sonra bu çeviriyi Victor Hugo'nun ünlü romanı Sefiller izler. Gazete sayesinde halka ulaştırılan bu çeviri romanlar daha sonra yazılacak olan Türk romanlarına da taban hazırlar. Fransız romanlarından çevrilen örneklerin ardından Ahmet Mithat, Namık Kemal, Şemsettin Sami gibi yazarlar roman yazmaya başlar. Türkçede roman niteliğini taşıyan yerli ilk roman Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-u Talat ve Fitnat adlı yapıtıdır. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, Şemsettin-Sami'nin 'nin ilk kez 1872'de yazmaya başladığı ve 1873 yılı ortalarına kadar bölüm bölüm Hadika Gazetesinde yayımladığı romanıdır. Romanın bölümler halinde yayımlanmasından sonra 1875'de kitap halinde Osmanlıca olarak basılır, ilk telif Türk romanı olarak da edebiyat tarihine geçer. Kitabın Latin harfleriyle yapılan ilk baskısı ise 1964'te gerçekleşmiştir. Talat ve Fitnat'ın aşkları anlamına gelen Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat kendi dönemini göre oldukça sade bir dille yazılmıştır. Bu nedenle Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat hem Tanzimat Dönemi hem de Türk edebiyatının ilk yerli modern romanı olarak kabul edilir. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, Şemsettin Sami'nin ilk ve tek romanı olmasının yanı sıra Ahmet Mithat Efendi ve Namık Kemal'e öncülük etmesi, Türk edebiyatın ilk telif romanı olması, Türk Edebiyatında ilk roman olması, yazarı Şemsettin Sami'ye ilk Türk romancısı sıfatını kazandırması nedenleriyle önem kazanmıştır. Romantizm akımına dahil olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, roman tekniği açısından zayıf ama dili zamanına göre sadedir. Talat, küçük yaşta babasız kalır ve annesi tarafından büyütülür. İşyerine gidip gelirken Hacı Mustafa'nın dükkanına uğrar. Hacı Mustafa, Fitnat'ın üvey babasıdır. Fitnat'ın annesi, Fitnat'a hamileyken kocasından ayrılmış, Hacı Mustafa ile evlenmiştir. Bu evlilikten birkaç yıl sonra Fitnat'ın annesi ölmüş, Fitnat öksüz kalmıştır. Talat, Hacı Mustafa'nın üvey kızı Fitnat'ı tesadüfen görür ve ona aşık olur. Sevgisi karşılıksız kalmaz; Fitnat da Talat'a tutulur. Hacı Mustafa, kızı Fitnat'ı hiç dışarı çıkarmamakta, adeta evde hapis tutmaktadır. Talat, bir gün çarşaf giyip kadın kılığına girer ve Fitnat'ın yanına çıkar. İki sevgili birbiriyle konuşurlar. Hacı Mustafa, Fitnat'ı Ali Bey adında zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmeyi düşünmektedir. Fitnat ise buna yanaşmaz; çünkü Talat'ı sevmektedir. Sonunda Hacı Mustafa'nın dediği olur; fakat Fitnat buna dayanamaz ve intihar eder. Fitnat'la evlenen Ali Bey, Fitnat'ın boynuna takılı muskayı açıp okur ve deliye döner. Çünkü öz kızıyla evlenmiştir. Ali Bey bir süre sonra delirir ve ölür. Ardından bütün bu olanlara dayanamayan Talat da yatağa düşer; çok geçmeden o da ölür. Roman, bu acıklı sonla biter. Yazarlık ve sözlük alanlarındaki çalışmalarıyla öne çıkan Arnavut asıllı Şemsettin Sami, 1 Haziran 1850'de Arnavutluk'ta dünyaya gelir. Öğrenimini Yunanistan'da bulunan Zosimea Lisesinde tamamlar. Bu esnada Arnavutça, Yunanca, İtalyanca, Fransızca, Arapça, Farsça ve Türkçeyi öğrenir. Şemsettin Sami, 1871'de İstanbul'da memuriyet hayatına başlar. Ona büyük ün kazandıran eseri olan Taaşuk-ı Talat ve Fitnat romanını bu esnada parça parça yayımlar. 1876'da da Sabah gazetesini yayımlar ve bu gazetenin tiraji konusunda oldukça başarılı olur. Ömrünün sonuna kadar kalacağı Teftiş-i Askeri Komisyonu'nun katipliğine II. Abdülhamit tarafından getirilen Şemsettin Sami, Sefiller ve Robinson Crusoe romanlarını da bu esnada Türkçeye çevirir. Şemsettin Sami, kendisine büyük ün kazandıran eserlerinden olan Kamus-ı Fransevi'yi 1882-1883 yıllarında ilkin Fransızca-Türkçe sonrasında da Türkçe-Fransızca şeklinde yayımlar. Büyük eserlerinden olan Kamus-ül A'lam ansiklopedisini yine bu yıllarda yayımlar. Akabinde ise Kamus-ı Arabi sözlüğünü yayımlar. Sonrasında çağdaş anlamda ilk Türkçe-Türkçe sözlük olan Kamus-ı Türki'yi yazar. Bu eserin neşriyle birlikte tamamen Türk dili ile ilgili çalışmalara kendini verir. Şemsettin Sami, 1 Temmuz 1904'te Erenköy'de bulunan evinde hayata veda eder."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/26/her-sey-duzelebilirdi-ama-araya-olum-girdi", "text": "Timaş Yayınları, dünya edebiyatının ve 20. Yüzyıl'ın sayılı ustaları arasında gösterilen, Açlık adlı kült romanın yazarı Knut Hamsun'un külliyatını yayımlamaya devam ediyor. Yazarın Son Bölüm adlı romanı da geçtiğimiz ay Behçet Necatigil çevirisiyle Türkiyeli okurlarla buluştu. Hamsun, dağ başındaki bir sanatoryum atmosferinde yaşanan olayların etrafında ördüğü kurgu ve yarattığı benzersiz karakterlerle insanlığın ölüm, hiçlik, öze dönüş gibi temel meselelerini ele alıyor. Romanın başkarakterlerinden Daniel, yapıların aksayan taraflarını tamir eden, ark yapan, taş duvarlar ören çalışkan ve iyi kalpli bir adamdır. Bütün varı yoğu Torahus'taki minicik çiftliği ve mandırasıdır. Fakat gün gelir, çiftliğine talipler çıkar. Yemyeşil kırsal alandaki bu panoramik dağ manzaralı arazilerin ortasına bir sanatoryum inşa edilecektir. Daniel çiftliğini satmak istemez. Daniel'in tüm yaşamı, bu aile yadigarı eski yapıdan ibarettir. Hatta çiftlikte yaşamak uğruna, dağ başında ömür çürütmek istemeyen sevdiceğinden bile vazgeçmiştir. Fakat komşu mandıralar bir bir satılır. Dağa yollar yapılır, inşaat malzemeleri taşınır. Kaşla göz arası dönüşür Daniel'in özgür mekanı. Dev sanatoryumun temelleri çoktan atılmıştır bile. Her şey olup bittiğinde Daniel koca bir bina ile baş başa kalır. Sanatoryumun odaları bambaşka hayatların içinden savrulup gelen hastalarla bir bir dolarken, Yazar Hamsun, usta işi çizgilerle renk verir konuklara. Selmer Eyde, genç ve kibar bir delikanlıdır. Piyanisttir. Öteki konukların ricasına göre bazen Çaykovski bazen Sibelius ezgileri yükselir sanatoryumdan. Matmazel d'Espard hoş bir kadındır. Romanın ana aksamına yerleşir ve sayfalar boyu görünüp kaybolur. Kahverengi gözlü, Fransızcasıyla meşhur bu hoş kadının yaşamı pek çok adamın kaderini kökten değiştirecektir. Binanın başka kibar konukları da vardır. Bir İngiliz bakanının eşi, Norveçli hizmetçisiyle teşrif edince sanatoryumun popülaritesi yükselir. Hem doktorlar hem de avukat, birçok konuğu sanatoryuma çekecek olan bu mıknatısın varlığına pek sevinirler. Dağ havasında şifa aramaya gelenler içinde kendi yaşamlarının karaltısından kaçmaya çalışanlar da vardır. Konukların kısaca İntiharcı diye andıkları bay tam da böyle biridir. Kendisi hazırcevaplığıyla ve uzun suskunluklarıyla bilinir. Kitaptaki en enteresan diyalogların sahibi de yine bu beydir. Diğer diyaloglar da öyle ustaca yazılmıştır ki pek çok karakter aynı anda konuşsa bile okur cümlelerin kime ait olduğunu bilir. Burada Necatigil çevirisindeki ustalığın da payı var elbet. Tüm konuklar hayat denen bilmece üzerine çoğu kere saf ve kaygısızca birbirlerine yarenlik ederlerken, Hamsun'un sade anlatımındaki büyünün tesiri okuru kuşatmaktadır. Yüzlerce sayfa boyunca kurguda dişe dokunur aksiyonlara şahit olmasak bile, yazarın çağını, yaşamı ve modern insanın doğasını okuyuşuna hayranlık duymadan edemeyiz. Hikayenin on on beş bölümlük uzunca gövdesini geride bıraktıktan sonra bizi bekleyen çarpıcı final de ancak bu uzun ve sarp patikanın yıldıramadığı okura teslim eder kendisini."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/10/27/ravel-bolero-partitur-ve-canseverin-siirbolerosu", "text": "Sözcükler şehvetinden uzak duran, arınma eylemiyle bir yapı kurma sanatı olan şiire ters müzikal yapı, Bolero. Porte çizgilerinden baktığımızda, edebiyata konu olan fazla sözcüklerin atılması, hele hele tekrara düşülmemesi, şiirin olmazsa olmazlarına ters bir müzik yapıtı. Kulak verdiğimiz müzik tarihinin dostlar divanında, müzikal cümlelerin sıkça tekrarının eserin temposunu düşüreceği, ezgisel kuruluğa neden olacağı tartışmalarının yapıldığı sohbette Ravel, eseri Bolero'yla adeta bu iddialara karış çıkar gibidir. Bolero, aynı temanın, eserin sürgit ritminde, 18 çalgı tarafından ayrı ayrı 18 kez tekrarıdır! En küçük ses dokusuyla başlayan yapıt, yapıdaki tekdüzeliği parçalayarak, yaklaşık on altı dakikalık süresi sonunda çok güçlü bir ses dokusuna tırmanışıyla son bulur. Bu süreçte sürgit ritmin tekrarı esastır. Tema, farklı çalgılar aracılığıyla farklı tonlarda ama tekrardır. Bir anlatıya göre İspanyol tarzı bale bestesi olan Bolero, İspanyol içki evinde ortada duran masaya çıkmış kızın çevresindekileri dansa çağırmasıyla başlar. Eserde farklı çalgıların aynı temayı sürekli tekrarı, hayata farklı açılardan bakmanızın önemini de işaret etmektedir. Cansever'in Ravel'i sıkça dinlediğini öğrendiğimiz noktada, bestecinin, sürgit ritmin eşlik ettiği Bolero'su, Cansever'in, Masada Masaymış Ha şiiriyle sanki ezgilenir. Şiirin adı olan Masada Masaymış Ha sözcüklerinin ritmik ruhuna kendimizi bıraktığımızda da bizi saran tipik bir 'Bolero' ritmidir. Şiirin öznesi 'Adam' sözcüğü, 25 dizelik şiirin 5 dizesinde yinelenen majör tonun kendisidir. Başlangıç dizeleri olan ilk iki dizeyle adam yaşama sevinci içinde/masaya anahtarlarını koydu Bolero teması duyulur. Bu bir tematik açılıştır. Cansever, 'koydu' sözcüğüyle şiir boyunca, Ravel Bolero'daki 'crescendo' etkisi elde ederken, tekrara düşme kaygısından uzakla, 25 dizelik şiirin 14 dizesinde kullanılan 'koydu' sözcüğüyle, Bolero'da kendi solo temalarını kendi tonaliteleri içinde tekrarlayan 'çalgılar çeşitliliği', Cansever'in şiirBolero'sunda, sonu 'koydu' sözcüğüyle peş peşe ilerleyen dizeler olarak karşımıza çıkar. Cansever'in şiirBolero'sunda devam eden dizelerde, Ravel Bolero'nun tematik doruğunu yaşarız. 'Koydu' sözcüğüyle şiirBolero'da, tekrardan çok müzikal anlama dönüşen dizeler, Bolero'da, farklı çalgılar tonalitesiyle elde edilen çeşitliliğe koşuttur. Bu koşutluk, peşi sıra gelecek dizelerde de Ravel Bolero'nun ritmik müzikalitesini yakalar. Şiirbolero'nun devam eden: Adam masaya / Aklında olup bitenleri koydu dizeleri, bir yandan şiirin, -yukarıdaki satırlarda ifade edildiği gibi- Ravel Bolero'nun ana temasının yinelenişi, bir yandan da 'Müzik' sanatında armonik disiplinle bir sonraki nehir ezgiye, ana temanın akışkanlığını sağlayacak köprü görevini üstlenir. Ravel Bolero'nun son ölçülerinde partitüre mührünü vuran modülasyon, Cansever'in şiirBolero'su: Masada Masaymış Ha... şiirinin sonunda, bana mısın demedi bu kadar yüke / bir iki sallandı durdu, dizelerinde duyulur. Başından beri Bolero ve şiirBolero'nun eser sonuna kadar tekrarlanan ritmin, tonaltenin ani değişikliğiyle oluşan modülasyon, ritmik farklılık, renklilik ve parlaklığın birdenbireliği, anılan dizelerin sıradanlığı yok edişiyle kendini gösterirken, sürgit devinime, yani çok sesli müziğin valsler olgunluğu Johann Strauss valsi Perpeetum Mobile'ye tınısal benzerlikler bırakır. Şiir, Cansever'in tamamladığı gibi bitince, şiirBolero'nun majör ton öznesi 'adam'/ın masaya, yirmi beş dizede on dört kez 'koydu' sözcüğüyle yarattığı ritmik ana tema parçalanarak, şiirBolero, yirmi beş dizenin son dizesinde, 'koyuyordu' sözcüğüyle Adam ha babam / koyuyordu bitişin önüne geçer ve şiiri bir sürgit devinime taşır. Böylelikle şiirBolero'nun masası, yaşam pratiğimize soluğumuzu, nabzımızı dahil eder: Adam ve Masa nın sonsuzluğu, insana değer. Bu yazı, Yeni-e Dergisinin 23. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/02/sanatcilardan-azerbaycana-destek-bildirisi", "text": "Türkiye'den sanatçılar bağımsız olarak Azerbeycan'da ateşkes sırasında öldürülen sivil halka ve Karabağ'daki duruma yönelik destek amaçlı bir bildiri yayınladılar. Biz, aşağıda imzası bulunan sanatçılar, son günlerde Azerbaycan'a şiddeti artarak devam eden saldırıları kınıyoruz. Gence, Barda ve diğer kentlere ateşkeş sırasında yapılan bu vahşi saldırılar, bire bir anlamda, masum ve sivil halkı hedef almaktadır. Fabrikalara, alışveriş merkezlerine, okullara, evlere atılan bombalar ve açılan ateşler, onlarca sivilin, kadının, çocuğun ve bebeğin canını almıştır. İnsanları uykularındayken bile rahat bırakmayan bu saldırıların sürekliliği insanlık dışı boyutlara ulaşmıştır. Bu saldırılar acilen durdurulmalıdır. Askerlerin büyüttükleri çatışmanın acısı, başka milletlerin sivil halklarından kasti hareketlerle çıkarılamaz. Dünya üstünde sınırları Azerbaycan'a ait olan Karabağ'ın varlığı yasal olarak tanınmıştır. Lakin, buna rağmen uluslararası hukuk ve kamuoyu hiçe sayılarak, buraya 30 yıldır sürekli suretle art niyetli saldırılar düzenlenmektedir. Üstelik, olanlara sessiz kalan devletler, sivil toplum örgütleri, sanatçılar, düşünürler de bulunmaktadır. Bu insanlık ayıbı ve körlük karşısında harekete geçen kimi duyarlı sanatçılar, ellerini vicdanlarına koyarak, Filistin'de, Kırım'da, Uygur Özerk bölgesinde, Arakan'da, olanlara da tepki göstermektedirler. Savaşın güçlü devleti, güçlü kültürü, baskın görüşü, yanlılığı olamaz; çıkartılırsa da sadece bir kıyıma dönüşür. Bu anlamda, herkesi tüm işgallere ve saldırılara karşı ses çıkarmaya yüreklendirmek istiyoruz. Bunun için, ulusal, uluslararası tüm güçlerin dürüstlükle ve hakkaniyetle, bir araya gelmeleri çağrısında bulunuyoruz. Uluslararası hukuk kurallarının ve yapılan anlaşmaların hiçe sayılmamasını talep ediyoruz. Okuduğunuz metin, üstlerine düşen sorumluluk bilinciyle kimi sanatçıların tepkilerini göstermelerine olanak sağlamak adına yazılmıştır. Susmadan tavır almak, cesurca hareket edebilmek, göle maya çalmak misali bile olsa, önemli bir ilk adım, değerli bir fırsattır. Herkesin barış istediği, ama isteyenlerin bile kendilerine tam dürüst olamadıkları yerde, dünyanın kontrol mekanizmaları son hızla çalışmakta, büyük silah tüccarlarını besleyen ülkeler de avuçlarını hırsla ovuşturmaktadır. Mutlak barışın imkansız bir umut olduğunu bilsek de, gelişmelere sessiz kalmamak vicdani yükümlülüğümüzdür; Azerbaycan'da kundağında öldürülen bebeğe karşı içimizi karartan acının dışavurumudur. Sessiz kalamayız! Siz de sessiz kalmayınız! Bütün işgaller, Ortadoğu'ya dair devreye sokulan planlar, bölgesel çatışmalar, terör karmaşası, etnik ayrışmalar altında, bu kirli güce boyun eğmeyeceğimizi bildiriyoruz. Toplumların toprak bütünlükleri, hukukun da üstünlüğü bağlamında önemlidir. Temenni edelim ki, barış içinde şarkılar söyleyip, şiirler okuyacağımız günler de gelsin. Bugün yaşananlar bağlamında, bunun arkasında haksızca duran devletler ve Birleşmiş Milletler'i işlerini yapmaya, kararlarını huzurdan yana koymaya davet ediyoruz. Azerbaycan'da sivil halkı hedef alan ve ortalığı kan deryasına çeviren saldırılarını da kınayarak, bunların bir an evvel durmasını istiyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/05/batili-teknige-uygun-ilk-romanimiz-ask-i-memnu", "text": "Türk edebiyatında önemli bir anlatı birikimi ve geleneği olmakla birlikte, modern Batı romanının ilk örnekleri Tanzimat döneminde ortaya çıktı. Türk edebiyatına roman Fransızca'dan yapılan çevrilerle girdi. Batılı anlamda modern Türk romanının kurucusu ise Halit Ziya Uşaklıgil sayılır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/11/gunumuz-turk-siirinin-romantizminde-benligin-soylemsel-yapilari-ve-gulseli-inal-siiri", "text": "Bu makale, Günümüz Türk Şiirinin Romantizminde BenliğinSöylemsel Yapıları odağında, öznel kimliklerin nasıl oluşturulduğu ile ilgilidir. En iyi örneğim Gülseli İnal olacak ve sonra, 21. yüzyıla kadar söylemsel olarak öz düzenin belirli ve çok temel olan problemlerinin nasıl çözüleceğini göstereceğim ve örnek yine Gülseli İnal olacak! Sonunda benlik modellemede bu belirgin devamlılıktan yola çıkarak, neler yapabileceğimizi kısaca tartışacağım. Devam etmekte olan şey, şimdi Günümüz Türk Şiirinin Romantizmindeki öznel kimliklerin söylemsel yapıları, tamamlanmaya yaklaşan daha büyük bir projenin bir parçasını oluşturduğundan, başta ben-modelleme meselemize nasıl yaklaştığımın taslağını çizmek gerekiyor. Bu büyük projede, üç temel öncül üzerinde çalışıyorum: Benim ilk öncülüm, 2010'lu yıllarda, Gülseli İnal'ın farklı sosyal alt sistemler ile tam teşekküllü, işlevsel olarak farklılaşmış modern bir toplum olarak adlandırdıklarının oluşumuna tanık oluyoruz. Bu, dinamik, esnek ve açık uçlu kimlik inşaatı için yeni, söylemsel uygulamaların ortaya çıkışı ile çakışmaktadır. Bu yeni söyleşi uygulamaları, farklı sosyal alt sistemlerin değişken ve akışkan kimlik tasarımlarıyla çalışmasına ve dolayısıyla özlü parametreler veya içerik tanımlı varlıklar tarafından erken belirlenen kimlik kavramlarının verimsiz ve işlevsiz katılığından kaçınmasına da izin veriyor. İkinci öncülüm, böyle söylemsel kimlik yapılarının her zaman çelişkiye ve kendi çelişkisine eğilimli olması. Örneğin, söylemsel olarak kendi kendine bir yapımın her zaman bir başlangıcı vardır ve bir kusurlu dize ya da bir pozisyondan başlamak zorundadır : Başlangıç, kendisinden başka bir şeyden sonra zorunlu değildir ve sonra doğal olarak başka bir şey olacaktır. ) ve bundan sonra özellikle bu ilk konumlandırmadan sonra gelenlerin, konu ile söylem konusunun kimliğini veya o söylemin nesnesini tamamlayacak bir mantığa sahip olduğu yanılsamasını üretmek zorundayız. İdeal olarak, Üç Kral başlıklı şiirde Gülseli İnal'ın söylediği gibi şiirin konusu onu ortaya çıkaran konuyla çakışmaktadır. Şiiri okuyalım: Bölünmedi hiçbir şey / kum yürümedi ırmakta / bir deniz Himalaya'sı / bir deniz çukuru / ya da bir toprak galaksisi / gözükmedi yine de / Tufan'dan arta kalan / canlıların en güçlüsü / insan ötesi bir varlık / bir tür su mastodon'u / uğursuz bir seferden sonra denizlerde / vahşi bir kuşun pençelerini andırıyor / şimdi / yüzü tunçlaşmış / üç müneccim kral / tek gemiyi kullanıyor (Çocukluğun Son Günü, ). Bu ilişki kolayca tersine çevrilebilir: Söylemin söylemsel yapıları, her zaman önceden varsayıldığı şeyi üretir; asla... Asla verilmeyen ve asla elde edilemeyen tüm amaç ve amaçlara, kendisini tam olarak kavradığı bir konuyu üretir. Kimliğin söylemsel kaynağı, kaçınılmaz olarak şarta bağlı ve kendi kendine çelişkilidir. Fakat bu gerçek, sıradan bir iletişimde maskelenmiş veya örtülü olmalıdır; çünkü bu paradoksların sistematik olarak maskelenmiş veya gösterişli sergilenmesi hemen hemen tüm sosyal alt sistemlerde ters etki yaratacaktır. Bununla birlikte, bu benim üçüncü öncülüm, bir ihtimal ve imkansız ve kendi kendine toprağa varmanın imkansızlığının gözle görülür biçimde ve yaptırımsız olarak gösterilebileceği ve tam olarak kendinden kurtulmuş olunan metinlerin belirlenmiş alanı olan bir alan... Herhangi bir özel işlevi yerine getiren bir alan... Buna 'edebiyat' diyoruz. Kimliklerin söylemsel olarak oluşturulduğu son derece çeşitli ve paradoksal yolların göze çarpan bir şekilde ön plana çıkarılması ve tematik bir duruma getirilmesi, gerçek edebi bir bölge durumuna gelmesi, başka yerlerde yapılan herhangi bir iletişimin parçalanmasına yol açabilecektir ancak bu alanda kendine özgü otomatik referans gücünü seven bu özel iletişim türünün tanımlayıcı özelliği farklılaşma spesifikasyonudur. Bu nedenle, modern edebiyatın belirleyici özelliği, yani kendisinden bahsettiği metne 'metin' olarak ve kendisinin anlam üretme süreçlerine dikkat çektiği metne 'yapısal' olarak, tanımı gereği başka bir konunun kendisi olmadığını ve kendisinin olmadığını vurgulamasıdır. Kendi hedefleri ve olma nedeni olarak, kendi anlamlı tutarlılığının kanıtı ve kendi ihtiyacı olan kimliğin söylemsel üretimidir. Oysa modern sanat ve edebiyat gibi en karakteristik türlerin tezahürlerinde ise, söylemsel yapının oluşturulması sadece kendine 'referans' olabilir. Bu bağlam içinde yaptığım çalışmalar sonucunda gördüğüm o ki, söylemsel öz düzenin bu çelişkili durumunun kendisini romantik şiir, poetikoloji ve felsefede ortaya koyma biçimini izlemiş olduğudur. Kısaca özetlemek için: Gülseli İnal'ın Çocukluğun Son Günü adlı kitabıyla, bizleri, sonsuza dek bitmek bilmeyen imkansızlıklar ve sürekli olarak kendi hayatımızı yeniden yazmak zorunda kaldığımız tamamlayıcı zorunluluklarla karşıladığını kapsanan süre sabit kalsa bile belirtmek isterim. Böyle bir süreç içinde şair, 'çocukluğunun son günü'nün ontolojik olgusundaki tek mantık içeren sonuca da ulaşmış oluyor ve bu durumun şairde, zamansal sürekliliğin metni güvence altına aldığını iddia eden özlü bir dizi seriye dönüştüğünü de anlıyoruz. Burada işte düşüncenin 'güzellik' olarak kavrandığı şey budur, fakat tutarlılığı sürekli sorgulanmaya başlar ve bunun sonucu olarak kimlik oluşumunun tüm projesi çöker -ki şairin açıkça mutsuz olmadığı bir sonuç bu aslında-, çünkü şairin bir kimliği yoktur! Buna göre, şair için kendi kendine oluşum, kurgusal egoların ve kamusal bir kişiliğin ortaya çıkışı ile başlar ve bu gelişme sonucunda; kamusal karşılığın sürekli olarak doğrulanması nedeniyle, bu kimliğin üretilmesi de metni kasten ihlal eder ve metin olarak, bu imalat yöntemiyle, edebiyatın yeni bir alt-sisteminin ayrılması ve özerkliğini inkar eden ve aynı zamanda da meta- bollaşmasını kesin olarak onaylayan ve vazgeçilmez bir biçimde diyalojik ve performatif bir oynamaya dayanan bir süreç ile karşı karşıya geliriz ve bu süreç ile birlikte yapımda rol oynamanın potansiyeli; idealde, şairin rolü ve kimliğinin 'bir' olması demektir. Çocukluğun Son Gününde şair, istikrarlı bir bakış açısı gözetmeyen, yalnızca dinamik olarak kendini konumlandırma yörüngesinde izlenebilen, gözle görülür derecede akışkan bir kimlik yapısı gösteriyor ve bence Gülseli İnal, metni; önemlilik içinde örtük olarak ve sadece konuşsal olarak konuşulabilen ancak her zaman zaten başka bir yerde bulunan ve asla mevcut olmadığı bir konunun fosili olarak görüyor. Paralel başlıklı şiirden birkaç dizeyi örnek olarak alalım: Hülyalı ne varsa / yok etmek üzere / tüm parlak nesneleri / ezip geçti de / tunçtan araba / geride / göğsü yanık bir dişi bıraktı / aç otlarca parçalansın diye / (Çocukluğun Son Günü, ). Söz konusu bu şiirin bir öznellik projeksiyonu var, ama aynı zamanda da onun vizyonu ve şairin daha sonraki diğer şiirlerinin de sadece bu şiirden türetilebilen şiirler ya da bir tanrısallığın varsayılanı olan şiirler olduklarını görüyoruz, çünkü bu inanç, varlığın elbette sadece bir sıçrama tarafından varsayılabileceği aşkın bir manevi varlığı, zeminden çıkarmak yerine, konunun kimliğini söylemsel olarak kurma girişimlerinin kaçınılmaz olarak paradoksallığını da bir bakıma kabul etmek demek oluyor. Yukarıdaki bu önergeler çerçevesinde, bu yazının geri kalan kısmı, özellikle kimlik oluşumunun belirli bir yönüne odaklanmaktadır; başka bir deyişle, nesnenin, nesnel dünyaya, doğaya ve gerçekliğe nasıl bağlı olmadığı durumda her şeye nasıl konumlandırılacak olduğudur; daha özenle de bakıldığında, özne-gerçekliği oluşturan ya da nesnel bir realitenin bir parçası olan şeylerin sadece bir şekilde dışarıda olan kalıpları ve anlamları kaydettiği şeklinde düşünülüp yorumlanmadığında nasıl olacağıdır? Diğer bir deyişle: Esas soru için demek istiyorum ki, nesnenin modellendiği bu durumun, yalnızca keşfedilen şekilde mi, yoksa model ve gerçeklik ve de anlam üreten bir şekilde mi modellendiğidir? Bu sorunun yanıtını bekliyordum, hem romantik hem de modernistlerin bu konuda derinden ikircikli ve çelişkili olduklarını biliyorum ve onların her iki yönde de bunun olmasını istediklerine inanmak için iyi bir neden olduğunu düşünüyorum ve bence neden bu olmalıdır? Gerçekten merak uyandırıcı soru budur işte... Gülseli İnal'ın en ironik ve çelişkili çalışmalarından biri, kitapta yer alan İkizim başlıklı şiirdir. Bu şiiri okuyalım şimdi: Güz denizlerinin getgitlerini andırır / ikizim / sarı köpüklerini / güz çiçeklerinin yanına / bırakıp / uzanan / bedenlere inat ağıt gibidir sesi / sonra maskını takarak karşılar / sıcak rüzgarları / hep / rüzgarın böyle olmadığını söyler / dayanıksızdır hep yüreği / verimsizlik al al olmuştur yanaklarında / yarışır durur bir çöl gülü gibi / hummalı gölgelerle / ikizim / kaderim (Çocukluğun Son Günü, ). Bütün şairler mi böyle olduğuna inanıyor ve hayal gücünün yaşandığı bu fırsat, dağları kaldırıyor; ancak, pek çoğu, hiçbir şeye Gülseli İnal gibi sert bir biçimde çığlık atma yeteneğine sahip değildir, neden? Öyle görünüyor ki, Gülseli İnal diğer şairlerin en öznelci olanından bile daha çok Gülseli İnal'dır ve eserlerinde gerçeklerin öznel olarak okuru inandırdığı iddiasını destekleyen çok sayıda pasaj vardır ve başka türlü de olamazdı zaten: Ben hasadı bedenimde tamamladım / sürüldü sarı ne varsa / bir kelam / semadan bir görüntü / serildi birden gözler önüne / sonsuzun bir parçası / ışıklı girişi kutsayan / kendini bırakışın tonu / ağaçlardaki değişim / eski bir tutsak / gözlerin zamanın tümü (Çocukluğun Son Günü, ). Yukarıda şairin aynı kitabından Tinsel Ana başlıklı şiirini okuduk. Elbette, Gülseli İnal'ın şiirlerinde çılgınlık ve bilgelik kutupları arasında bir geçiş var: Çünkü bilgeliğe karşı dünyevi bir eğilim var ve hayal gücü: sonsuz ve sonsuz olandır ve Gülseli İnal'ı tanıyanlar, yalnızca bu dili kullanımı konusunda ağır bir 'ironi' tespit edeceklerdir. Vizyoner şair Gülseli İnal'ın sanatını bu eğilime bırakması şairin bu eğilime karşı çalışmalarının doğasının, hayali ve /ya da yaratıcı olmasındandır; sanki Antik Çağ'ın Altın Çağ'ı onardığı şeyi geri yüklemek gibi bir çabası vardır ve bu vizyon ve /ya da hayal, ebediyen var olanın ve gerçekten de değerli olanın bir temsilidir. Bu hayal dünyası, ebedi dünyadır çünkü bu hayal dünyası sonsuz ve sonsuzdur. Yani, Gülseli İnal'da hayal gücü, sonsuz ve sonsuz olan ve değişmeyen bir gerçekliği ortaya koyar: Bir Ölü'den başlıklı şiirinden birkaç dize okursak eğer, ne demek istediğim kuşkusuz daha iyi anlaşılacaktır: Asma yaratığı ağaç perisi / kanın isteği / koyulaşmakta her gölge / artırmakta kıvamı / en derindeki kuyu / Gözüktü antik mermer çeşmede / döndü tüm beyaz mermer / kızıl şarap rengine / sızmıştı her yere bu renk / / Bu bahçe bir yetimi taşır / ruh bastırırken kendini / yeşil bahçede / anlam boyutlarından sarkan / işaret koyu üzüm rengine dönüşür / Yetimlerin arzusu taşınır / üzüm gölgeliğine / kuytulara (Çocukluğun Son Günü, ). Görüleceği üzere bu üstün gerçek, kuşkusuz hayal ve/ ya da algılanan şeylere bağlı değildir. Örneğin, bize bildirilen ziyaretlere de...? Öte yandan, farklı insanların sahip oldukları farklı vizyonlar o kadar karakteristik ki bu yüzden var oldukları için bunları savunmak zor olacaktır ancak vizyonlarının doğruluğunu sıkıca okura ikna ettiklerini de belirtmek gerekir çünkü bunların doğruluğu tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Vizyonlara ilişkin bir rekabet var ve her vizyonerin dünyanın her yerinde var olma özelliğinin son derece de net göstergesidir bu. Bir bakıma 'aşk', kendini mutlu etmek istemiyor anlaşılan... Elbette ki sorun, vizyonerin konuşma eyleminin meşrulaştırılması ve aynı zamanda da vizyonerin bu eylem için kendinden yetki vermesidir: Bana ve /ya da herhangi birisine sonsuz bir gerçeği ortaya çıkarmak için onu güçleştiren ve güçlendiren şey nedir? Diye sorabilirsiniz. O zaman elbette, Hegel'in Estetik adlı eserinde Şiir sanatı, kendinde, özgür hale gelmiş olan ve kendi gerçekleşimi adına dışsal duyusal maddeye bağlanmayan tinin tümel sanatıdır; dışsal duyusal maddeye bağlanmak yerine, o, kendine özgü bir biçimde tasarımların ve duyguların iç uzayında ve iç zamanında gezinir belirtmiş olduğu gibi, kendini meşrulaştıran ve kendinden yetki veren temel bir söylemin genel sorununun bu olduğu anlaşılacaktır. Öyleyse, birisi yalnızca bunun öznel bir projeksiyon olduğu iddiasını nasıl karşılayabilir? Elbette kimse bunu yapamaz. Tek yapabileceğimiz şey, şartsız olarak bir maddenin bir çeşit çözümleme sürecinde yorumlanmasının kendi yetersizliğine işaret edebileceğini göstermektir. Genelde romantik ironi olarak bilinen bir jest... Bunu şairin Kerubiler başlıklı şiirinde buluyoruz. Okuyalım: Üç baş melek / birer gölge birer düş / siyah daireler halinde / dönen / üç disk bir de / gelip buldu beni / ansızın ölü bir akşamüstünde / ne denli tuhaf / aykırı bir çekim oldu / merkeze / ateş toplarının sıcaklığıyla / rüzgarın yorduğu / bu / yüzey paramparça (Çocukluğun Son Günü, ). Yukarıdaki dizeler, lafı uzatmak için gerekli kayba eşdeğerdir; bu nedenle, vizyona dayalı sanat asla vizyonun kendisiyle ancak öznel deneyimlerin ya da nesne-nesne ikilemine meydan okuyan bir deneyim arasındaki öznel paylaşımın temsilciliğini taşıyamaz. Tanım olarak, mutlak temsil edilemez ve Gülseli İnal, bunu biliyor. Gülseli İnal'ın şiiri kendine özgü sınırlamaları ve yetersizlik duygusunu sistematik olarak işaret ettiği için, bu yetersizlik genel bir şart olmakla birlikte, kişisel bir başarısızlıktan kaynaklanmadığı için, edebiyat ortamı tarafından da 'bilinçli' olarak yapıldığı konusunda şaire güven duyulmaktadır. Gülseli İnal'ın Çocukluğun Son Günü adlı kitabı Dünya'da ve Türkiye'de her şeyin başlangıcı gibi rivayet edilemeyen şeyleri anlatmaktadır ve şairin epik çabaları hakkında da aynı şey söylenebilir: Bu anlatım, sürekli olarak kendi imkanının zeminini çiğnemektedir ve tabii ki bunun sadece bir kurgu, gerekli bir kurgu olduğu gerçeğini de onaylamaktadır. Ancak Gülseli İnal'daki kurmaca ve çelişki... Şairde, hayal gücü radikal olarak öznel ve üretkendir ancak onun temsilcisi ve/ ya da taşıyıcısı için tipiktir ve aynı zamanda sonsuz değiştirilemez, anlayışa ve/ya da mantığa tabi olmayandır çünkü ve temel sebeplerden ötürü herhangi bir ortamda temsil edilemeyecek bir gerçektir o. Çocukluğun Son Günü adlı kitabının Tinsel Ana başlıklı şiirinde Gülseli İnal, 'neden'e ve 'neden'in analiz ilkesine karşı hayal gücünü sentez ilkesiyle çarpıştırmakta ve sonra şiirin hayal gücünün ifadesi olan sonsuzun bir parçası / ışıklı girişi kutsayan / kendini bırakışın tonu / ağaçlardaki değişim / eski bir tutsak olduğunu iddia etmektedir: İnsanın kökenidir bu ve çok ilginçtir ki, Gülseli İnal; toplumda 'şair' rolüne, Hegel'in biçimsel estetiğine sanatsal açıdan formüle etmiş olduğu kendi tekniğini de ekleyerek bir tanım aramaktadır. Gülseli İnal'ın dili, vitrifiye edilmiştir yani metaforiktir ve bu dili önceden temsil eden kelimeler tamamen düşüncelerin resimleri yerine düşüncelerin bazı bölümleri ve/ya da sınıflamaları için zaman işaretleri durumuna gelinceye kadar, önceden anlaşılmayan şeyler, şairin dil ve insan arasındaki ilişkisine işaret eder ve endişelerini devam ettirir ve böylece dağınık olan argümanları yeniden yaratmak için eğer, 'yeni bir dil' ortaya çıkmazsa, dil ve insan arasındaki ilişki, bu gayretli amaç için öldürülmüş olur. Gülseli İnal'ın dili, binlerce fark edilmemiş düşünce kombinasyonunun hazinesini yaratarak, zihnin kendisini uyandırır ve büyütür ve örtüyü dünyanın gizli güzelliğinden kaldırır ve tanıdık nesneleri tanıdıkları gibi yapar ve temsil ettiği her şeyi yeniden üretir ve Megaron Aynasında taklit edilen kimliğe bürünme, bir zamanlar onları düşünmüş olanların zihninde, birlikte yaşadığı tüm düşünceler ve eylemlere kendini yansıtan nazik ve yüce içeriğin anıtları olarak durur. Çünkü Gülseli İnal'ın dili, Dünya'daki tecrübelerimizi köreltmek ve/ya da keskinleştirmek için bu özel güce sahiptir, çünkü diğer sanatın materyallerinden farklı olarak, düşünceyle iç varlıklarımızın eylemleri ve tutkuları ile yakından ilintilidir ve bu, iç varlıklarımızın eylemlerini ve tutkularını daha doğrudan temsil eden ve renk, şekil ve/ ya da hareketten ziyade daha çeşitli ve narin kombinasyonlara duyarlı dilden doğanın kendisine yayılıyor ve daha plastik ve itaatkar bir anlayışın kontrolü olan bir yaratılış oluyor. Çünkü dil, keyfi olarak hayal tarafından üretilir ve sadece düşüncelerle ilişkilidir. Dil, keyfi olarak hayal ürünüdür ve düşüncelerle tek başına ilişkilidir fikri oldukça ilginçtir, ancak Gülseli İnal'ın şiirinin aşinalık görüntüsünü temizlediği iddiasını da karmaşıklaştırmaktadır bir bakıma. Ben bu durumu yeniden entegrasyon olarak adlandırıyorum ve bu durum şairin şiirindeki 'uykulu' güzelliği 'ruh' olarak çıplak bırakıyor ve içimizdeki görüşten varlığımızın harikasını gizleyen bu aşinalık görüntüsünü temizliyor, ancak yeniden entegrasyon algıladığımız duyguyu hissetmek ve bildiğimizi hayal etmektir aynı zamanda ve tekrar tekrarlama ile köreltilen gösterimlerin tekrarlanması ile de aşinalık görüntüsü zihnimizde yok edildiğinden, yeniden entegrasyonun evreni de yeniden yaratmış olduğunu görüyoruz. Bu tasfiye, şairin algı kapılarını temizlemesini anımsatır bana ve bundan sonra her şey sonsuza kadar görünür olacaktır. Ancak burada dil, düşünce ve dünya arasındaki ilişki önemlidir. Dilin düşüncelerle olan ilişkisi yalnızdır ve bununla birlikte, dünyayı görme şeklimiz üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olduğu söylenebilir. Bu, yalnızca dil ve şiirlerin paylaşılan evreni, homolog bir şekilde bölümlerimiz ve algılayıcılarımız olarak yeniden üretebilmesi durumunda ancak gerçekleşebilir. Ben bu bağlamda; Gülseli İnal'ın algı dilini bir fonksiyonu olan idealist bir dil ve/ ya da algının dilsel dönüşümü sonucu ortaya çıkan bir dil olarak adlandırabilirim. Bu bir bakıma mantıken zorlayıcıdır, fakat anlaşılmayan o ilişkiler bakımından da açıklanması kolay olmayacaktır. Nasıl yapılacaktır o zaman? Ne olacaktır? Tutsak olmadan önce gerçekten var mıdır? Yoksa dünyanın yeniden keşfedilmesinden nasıl söz edebiliriz? Eğer öyleyse, her şeyin algılandığı durumuyla var olduğunu ve bu dilin düşüncelerle bir ilgisinin bulunduğunu nasıl söyleyebiliriz? Ben, Gülseli İnal'ın, genel olarak şiirin sıra dışı bir yoğunluğa sahip olduğu anları kaydettiğine inanıyorum. Şiir en mutlu ve en iyi zihinlerin en iyi ve en mutlu anlarının bir kaydıdır ve böylece şairin Omega'ya olan ziyaretinde 'kalıcılık' sağlıyor. Ancak Gülseli İnal, öyle görünüyor ki, dış dünyaya, şöyle ki; dil öncesindeki dünyaya, dünya böyledir demek istiyor. Belli ki Gülseli İnal'ın en çok düşündürücü şiirlerinden biri olan İhtiyarlar bu dilsel dönüşten en radikal çıkarımları çiziyor. Birlikte okuyalım: Boynum saçlarım ve başım / gömülmüş ışıkla otla yaprakla / yol alıyor / oksu yaban bir düşünceyle / titriyor tüm doğa / bu yaban algının altında / Omega'ya varıyor düşüncelerim / soğukluğu dış uzayı yokluyor / ne çare ki / dökülmekte pul pul / karanlıktan ölüm harcı / bilmiyorum nedir tanrının bildiğinden çok uzakta / bildiklerimiz / (Çocukluğun Son Günü, ). Yukarıdaki dizelerde, hiçbir şey var ama algılandığı gibi var. Aradaki fark, fikirlerin ve dış nesnelerin isimleri tarafından kaba bir şekilde ayrılan bu iki düşünce sınıfı arasında sadece sembolik olarak var ve aynı akıl yürütme dizgisini takip edersek, şimdi, kendi doğasını sorgulamak için kullanılana benzer daha çok var, ayrı zihinlerin varlığı da bir aldatmacadır çünkü. Ben, sen... Kelimeler ve bu şekilde belirtilen düşüncelerin bir araya getirilmesi ile aralarında var olan herhangi bir gerçeğin tanımını yapmak için kullanılan farklı işaretler değildir, sadece bir zihnin değişik tadilatlarını belirtmek için kullanılan işaretlerdir. Ben, sizin ve onlar... Kelimeleri sadece düzenleme için icat edilmiştir ve genellikle bu kelimelere bağlı yoğun ve seçkin anlamdan tamamen yoksun olan dilbilgisel araçlardır. Felsefenin bizi yönettiği kadar anlayışlı bir kavramı ifade etmek için şartları yeterince bulmak zordur. Kelimelerin bizi terk ettiği bir dünyanın eşiğine geldik ve bildiğimiz kadarıyla karanlık uçurumlara bakmak için başımız döndüğünde acaba ne yapacağız, bunu çok merak ediyorum? Şairin felsefesinde ve şiirinde bir 'çelişki' vardır; bir yandan dünyayı yalnızca dil ve düşünce ızgaraları aracılığıyla deneyimleyebiliyoruz, bu sadece onlarla sınırlı değildir ve bizim tarafımızdan erişilebilirdir, aynı zamanda var olduğu tek yoldur dil ve düşünce... Öte yandan, hareketlerimizden etkilenmeyen bir 'öte'si vardır. Düşüncenin dünyayı kendi imajıyla oluşturduğu görüşüne ve bu dünyada bir başka dünya olduğuna ilişkin karşıt görüşe karşı gelen bu çelişki, örtünün kaldırılıp kaldırılmadığına bağlı olarak yakalanan ya da tutsak görülen kalıplar, yapılar ve ilişkiler tek başlarına vardır; bu çelişki, Gülseli İnal şiirlerinin sayısız bölümünde en ilginç yollarla kendini gösterir. Şairin lirik sesi ve Agualites başlıklı şiir örnek olarak yeterlidir: Eflatunlar beldesi gülüşünüz / zemin atlasta /ancak yüreğin / zincirli bir siyahi / zifirle aykırı karanlığa / Agualites / yaslanmış saf güle / Kutsal adına / çivilenmiş kuma / kızıl kum saflık serenadı / efsanevi şatolar / yeşil yollar / ejderin nefesiyle dolu / Sis çiçekleri fısıldıyor / istekten harap gökyüzü / saçılmış duyu taneleri / her biri atom gücünde / birer / gül / sanki (Çocukluğun Son Günü, ). Sis çiçekleri fısıldıyor / istekten harap gökyüzü nün son gerçeği, özüne ulaşılamazsa eğer, bu öz yerine, tanım olarak, söylemin alanına bir başka deyişle 'insan'a, asla getirilemeyecek olan bir şey için bir dizi benzetme elde etmek demektir. Romantik öldürmenin birincil örneği olan Agualitesde, mesajlardan biri, herhangi bir metnin anlamının, onun bağlamına bağlı olduğunu ve yeterli zamana sahip olan bu değişen bağlamların radikal olarak değişebileceğini ve böylece mesajın da değiştirilebileceğidir. Bu içgörünün dizelerle sunulması, böylece yukarıdaki dizeleri okumanın her hareketi, tanımladığımız metnin mesajı olarak metnin belirsizliğine de dikkat çekecektir. Şairin eflatunlar beldesi ni düşündüren ve bir rüyayı anımsatan dizelerine bu açıdan bakıldığında, Gülseli İnal'ın hayal zaferinde, birinci şahıs anlatıcı için, gördüğü şeyin tutarlı ve objektif duygusu yaratma konusundaki anlatı imkansızlığıyla karşılaşırız. Anlatıda meşale, Agualites'in yaslandığı saf güle geçtiğinde, artık tanımlananların benzerliği nedeniyle, nitel ve hiyerarşik olarak farklı anlatı düzeylerini birbirinden ayırmanın mümkün olmadığını fark ettik. Her şeyin anlamı sorusu, dördüncü ve son kez sorulunca, sonra yaşam nedir? sorusu da cevapsız kalıyor ve sonunda bunun bir vizyon olmadığını anlamış bulunmaktayız. Özü bildirmek zor olsa da, anlamı kendinden belli olan ve kendimiz olarak yaptığımız şeyleri ancak anlayabileceğimiz doğruysa, hayatın genel anlamı kesinlikle anlamadığımız ve açıklayamayacağımız bu nedenle de konuşmamamız gereken bir 'şey' olacaktır. Daha da önemlisi: Gülseli İnal'ın gelişmiş poetikası, onun dilin ötesinde şeyler hakkında konuşmasına izin veriyor. Bu makul bir kısıtlama gibi görünmüyor. Maalesef, çoğu zaman çoğunun yapmak istediği şey de budur. Bu yüzden söylenebilir ve düşünülmüş olanın alanını genişletmeye gayret eder, örtülü perdeyi kaldırır ve sonsuza kadar aşinalık görüntüsünü içimizden çekmez ve asla öğrenemeyeceğimizi tahmin etmez çünkü. Bu sefer 'doğru' anladım, evet dilin bu tarafı 'doğru' değil... Sonuç olarak, bu romantik şairi özetlemek gerekirse: Gülseli İnal, romantik cisimlerin kendisini çevrelediğini gördüğünde biçem ve anlamın şiirindeki kurucu unsurlar olup olmadığı konusunda derin ve çözülemez bir şekilde çelişkiye düşüyor, evet onun şiiri çelişkilidir ve çelişkili olmaya da devam edecektir. OKUMA NOTLARI: Aristo, Poetika, Can Y., Çev: Samih Rifat, 1. Baskı, Ağustos 2007, 15. Baskı, Nisan 2017, İst., Hegel, Estetik, Kırmızıkedi Y., Çev. ve Der.: Taylan Altuğ / Hakkı Ünler, 1. Baskı, Şubat 2019, İst., Gülseli İnal, Çocukluğun Son Günü, Telos Y., 1. Baskı, Mayıs 2007, İst."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/11/ilk-ceviri-romanimiz-telemak-ve-yusuf-kamil-pasa", "text": "Edebiyatımızda roman türünün ilk örnekleri, Tanzimat döneminden önce görülür. Bunlar hem çeviri, hem uyarlama hem de özgün özellikler taşımaktadır. Osmanlıca harflerle Türkçeye yapılan ilk çeviri yapıt Tercüme-i Telemak'tır. Edebiyatımızda ilk çeviri roman özelliği taşıdığı için önemli olan bu yapıt, Yusuf Kamil Paşa tarafından Fenelon'un yazdığı Les Aventures de Telemaque adlı kitaptan çevrilmiştir. Fenelon'un Fransa'nın gelecekteki kralının eğitimi için yazdığı ve 1699'da yayınlandıktan sonra ünü bütün Avrupa'yı saran yapıtı Telemakhos'un Serüvenleri, Yunan mitolojisinden alınma bir öyküye dayanarak ideal devletin ve devlet adamının nasıl olacağını anlatır. Tanzimat'la Batıya yönelen Osmanlı İmparatorluğu'nda siyasal olarak yenileşmeyle bilimsel ve edebi yenileşme birlikte ilerler. Bunun bir sonucu olarak Telemakhos'un Serüvenleri, Yusuf Kamil Paşa tarafından 1859 yılında çevrilir ve Tercüme-i Telemak adıyla 1862 yılında yayımlanır. Yapıt, Batı edebiyatından Türkçeye ilk roman çevirisidir. Yusuf Kamil Paşa'nın Telemak çevirisi özet niteliğindedir. İlk kez Mecmua-i Fünun'da yayımlanmıştır. Çeviri dili oldukça ağırdır. Türk edebiyatındaki ilk roman çevirisini yapan Yusuf Kamil Paşa, Osmanlı döneminde sadrazamlık yapmış önemli bir devlet adamıdır. Küçük yaşlarda babasını yitirince amcası Gümrükçü Osman Paşa'nın yanında büyüyen Yusuf Kamil, İstanbul'da iyi bir eğitim almıştır. 1883 yılında Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın güvenini kazanmış ve Mısır Hazine Katipliğine daha sonra ise Mehmet Ali Paşa'nın maiyet katipliğine getirilmiştir. Yusuf Kamil Paşa, kısa süre sonra kaymakam rütbesi ile askerliğe yükselmiş ve mirliva olmuştur. Mehmet Ali Paşa'nın kızı Zeynep Hanım ile akrabalarının istememesine rağmen evlenmiştir. Kamil Paşa, Mustafa Reşid Paşa'nın da desteğiyle önemli görevlere getirilmiştir. 1862'de Sadrazamlığa getirilse de altı ay sonra azledilerek Adliye Nazırlığı ve Şurayı Devlet Başkanlığı görevine alınmıştır. En son Divanı Ahkam-ı Adliye Nazırlığı görevi yaparken hastalanmış ve 1875 senesinde görevini bırakmıştır. Edebiyatımızda ilk çeviri roman olarak bilinen Tercüme-i Telemak'ın sahibi Yusuf Kamil Paşa, her zaman edebiyatla iç içe olmuş, şiirler ve nesirler kaleme almıştır. Ancak siyasi ve özel yazıları ile şiirleri 1864 yılında çıkan bir yangın sırasında yanmıştır. Yetmiş yaşındayken hayatını kaybeden yazar, Zeynep Kamil Hastanesi'nin bahçesinde yer alan türbede toprağa verilmiştir. Yapıt Ahmet Vefik Paşa tarafından da çevrilmiştir. İlk çeviri roman olma özelliğini taşıyan Telemak ya da özgün adıyla Les aventures de Telemaque, Homeros'un Odysseia Destanı yapıtındaki boşlukları doldurur özellikte bir yapıttır. Odysseus'un oğlu Telemachus'un öğretmeni ile yaptığı yolculuğu anlatan yapıtta sonradan öğretmenin aslında Bilgelik Tanrıçası Minerva olduğu ortaya çıkmaktadır. Telemakhos, henüz yetişkin bir adam olmamasına karşın Truva Savaşı'ndan dönmeyen babası Odysseus'u aramak için yollara düşer. Telemakhos'un çıktığı bu serüvende ona ilham ve barış tanrıçası Athena eşlik eder. Ancak Athena kimliğini gizler ve Mentor adlı filozofun kılığına girerek yol boyunca öğütler vererek Telemakhos'a yol gösterir. Fakat Telemakhos, uzun yıllar yaptığı yolculuklar sonucunda babasının izini bulamaz ve umudunu yitirmiş bir halde İthaka'ya döner. Odysseus ise oğlundan önce İthaka'ya dönüp dilenci kılığında kimliğini gizleyerek yaşamını sürdürür. Telemakhos'un şehre geri dönmesinden sonra çok geçmeden baba oğul kavuşur ve Telemakhos babasına yönetimi yeniden ele alabilmesi adına yardım eder."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/16/13121", "text": "Ahmet İLHAN: Bir önceki sorunun cevabında, kaybın diğer ucunda diğerleri vardır demiştim, hatırlarsanız. Bu durumda hem kaybeden hem kaybedileniz. Fakat kaybetme fiili sadece fiziksel boyutuyla yalnızlaşma, ötekileşme, yabancılaşma olarak yaşanmaz. İçsel düzenimizi, duygusal ve düşünsel harmonimizi, yitirdiğimizde veya bu artık düzenli işlemediğinde de kendimizi, varoluşsal yörüngemizi kaybederiz. Bir diğer boyutuyla da gittikçe mekanikleşen, yüzeyselleşen, yabancılaşan ve değer üretme krizinde bocalayan hayatın tüm taraflarının kaybeden olduğunu düşünebiliriz. Aslında romanın izleklerinden biri de bu kolektif yitimin, kaybedişin izlerini sürmek ve bunun bizde neye yol açtığını belgelemekti. Göksu N. ÇAKIR: Kahramanımız Mahir'in hayalleri öyle herkesin kuracağı hayallerden değil: İyi bir ev, bol para ve güzel bir eş yerine; barış dolu bir dünya, eşitlik ve adalet üstüne. Keşke herkesin hayali Mahir'inki gibi olsa. Ahmet İlhan: Haklısınız tabii ama aslında Mahir'in bir değer bunalımı yaşadığını okumuştunuz, bu yönüyle ne yaşasa, ne hayal etse ondan emin olamayan, tatmin duygusunu yitirmiş olma durumu mevcuttu. Fakat yine de tüm çabası yeniden bir moral dengesi kurmak, değer zemini bulmaya çalışmaktı. Sonuç itibariyle Mahir naif, içli, hassas ve barışçı biri olarak sizin dediğiniz gibi güzel bir dünya hayal ediyor tabii. Ahmet İLHAN: Bu tekniği, ilk romanım olan Renkli Gölgelerde de kullanmıştım. Sizin de yukarıda değindiğiniz gibi, olayların, duyguların, durumların ve yer yer kişiliklerin birbirine dolandığı, sınırlarını kaybettiği, üst üste bindiği özellikle Mahir'de ortaya çıktığı türde, güncel dünyamızdaki bireyin kendi içinde kendine karşı da olmak üzere paralize olduğu, kendi içinde bölünerek birçok farklı kişilik tipi sergilediği bir durumu tek bir kiple ve kişiyle anlatamazdım. Anlatıcı persona'nın sesindeki geçişkenlik, aktarım, taşım ve bir başka bedende belirmesi özünde yaşadığımız dünya gerçekliği ve tabii romanımın iç gerçekliği ile ilgiliydi. Yani zaten bu durum romanın temel izleğiyle-içeriğiyle-özüyle ilgiliydi, sadece bir anlatım veya ifade ediş tercihi değildi. Ahmet İLHAN: Genelde insanın bir ruha sahip olduğu ve dolayısıyla doğasında bilme ihtiyacı olduğu kabul edilir. Bu ihtiyaç hem manevi hem de maddi olana ilişkin olabilir. Hegel, mealen şöyle der: Doğal şeyler, ancak anında ve tek nüsha halinde ortaya çıkar ama insan bir ruha sahip olmakla kendini daima katlayarak var olur. Ve elbette bilmek kendini tanıma arzusuyla bağlantılıdır; kendini bilmek ve tanımak da dış dünyanın arabuluculuğunu varsayar ve hepimiz için bağlayıcıdır. Sadece romanlarımda değil, genel olarak hayattaki her şeye bir felsefi altyapı üzerinden değinmek, dokunmak isterim. Felsefi bilginin, hayatı, dünyayı, varoluşu daha bütüncül bir kavrayışa imkan tanıdığını düşünüyorum. Bu, bir yönüyle varoluşu doğru anlamak ve tanımlamak çabamla ilgili. Diğer şekilde çok sığ baktığım, telaş ve kaygısı yaşarım. Ayrıca, roman konularımın bir yönüyle felsefi alana dahil olmaları da bir başka sebeptir. Ahmet İLHAN: Okuma arzusunun üniversite mezunu olmayla pek ilgisi olmadığını deneyimlerimden biliyorum. Ayrıca Mazlum, zorlu yaşamının ve bir anlamda yazgısının kurbanı olarak okuyamamış durumdaydı ama dünyaya, yaşama, insanlara, olup bitene ve dolayısıyla zorunlu olarak kitap okumaya ilişkin sonu gelmez bir arzu taşıyordu. Günümüz gençliğinin az okuduğu görüşünü paylaşmıyorum, bence eskiye nazaran daha çok okuyorlar. Ahmet İLHAN: Aşırı bağlantılı bir toplumda yalnızlık paradoksal görünebilir. Aslında en önce, yalnız olan için bir grubun konfigürasyonunun, bu yalnızlığı kendi içinde teşvik edip etmediğini bilmek de önemlidir. Deneyimlerimiz bize, dar ve samimi topluluk yapılarının boşluklara, yalnızlaşmaya izin vermediğini gösterir ve yarı feodal bir toplum olarak da bu çeşit sosyal ilişki biçimi çok yaygındır, bizde. Ancak roman kahramanlarımın yalnızlığı seçili bir yalnızlıktır. Yani, herhangi bir sosyal ilişkiye dahil olmama seçeneği bilinçlidir. Kötü ilişkilerden ve arkadaşlardansa yalnızlık tercih edilebilir ve ayrıca kendisiyle nasıl rahat edileceğini bilmek, yalnızlığa karşı önemli bir değerdir. Sanıldığının aksine, yalnızlık mutsuzluk ile eşanlamlı değildir. Mahir gibiler için yalnız olmak kaliteli bir anı ifade eder. Nitelikli yalnızlık ancak bilinçli ve seçili bir yalnızlık haliyle mümkündür. Ahmet İLHAN: Önce kendinin bilincinde olarak ve kendini sergileyişteki bütün halleri, imkanları, sınırlarını, yeterliliğini ve yetersizliğini bilerek kendine dair bir bilinç geliştirir insan. Kendi dışındaki tüm ötekilerle karşılaşmasına benzer bir durum yaratır bu bilinç. Kendinizin ötekisi olursunuz ve verili kimliğinizin sadece sizdeki olası belirtilerden, varlık hallerinden biri olduğunu kavrarsınız. İşte o zaman kendinizde çoğullanabileceğinizi ve yaşamda kendinizi tek bir hal, beliriş üzerinden üretmeyeceğinizi, var edemeyeceğinizi de anlarsınız. Bu karşılaşmalar her zaman böyle olumlu ve yaratıcı olmaz tabii, travmatik ve hastalıklı belirtiler içinde de yaşayabilirsiniz, kendinizle karşılaşmayı. Ahmet İLHAN: Uzun ve oldukça yorucu bir kitabı yazıp bitirmenin sevincinin, yayınevleriyle ilişkide ve basım aşamasında nasıl da uçup gittiğini görmek ve bu sürecin iç törpüleyici doğasıyla baş etmek diyebilirim. Türk edebiyatına, şiirine katkılarınızdan ve bu güzel röportajdan dolayı size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/16/romen-kultur-merkezinden-cevrimici-istanbul-edebiyatin-kaymagindan-projesi", "text": "İstanbul Dimitrie Cantemir Romen Kültür Merkezi, 1 Eylül 4 Kasım 2020 tarihleri arasında, Romen yazarlara ve Türkçeye çevrilmiş çağdaş Romen edebiyatını tanıtmaya adanmış büyük bir çevrimiçi proje başlatmıştı. Proje, çağdaş Romen edebiyatını tanıtmak ve Romenceden Türkçeye yapılan çevirilerin tanıtımına katkıda bulunmak amacıyla hazırlandı. Bu çalışmaya katılmak üzere Doina Ruşti, Andreea Rasuceanu, Bogdan Munteanu, Dan Lungu, Vasile Ernu, Filip Florian, Iulian Tanase, Lucian Dan Teodorovici, Matei Vişniec, Adina Rosetti, Victoria Patraşcu, Sinziana Popescu, Florin Bican, Petre Craciun, Adi Secara, Ana Maria Sandu, Sorin Ghergut ve Marin Malaicu-Hondrari İstanbul Romen Kültür Merkezi'nin girişimine olumlu yanıt veren Romen yazarlar oldu. İstanbul Romen Kültür Merkezi'ne ait Facebook sayfası ile Youtube hesabında, Romen yazarlar edebiyattan, kendi yazılarından, ilgi alanlarından ve İstanbul'da yaşadıkları deneyimlerden bahsedecekleri görsel-işitsel kayıtlar yayınlandı. Ayrıca yazarlar, Türkçeye çevrilmiş kitaplarının ilk bölümünden ve Çağdaş Romen Yazarlar Çeviri Atölyesi antolojisinde yayımlanan bölümden birkaç alıntıyı Romence dilinde okudular. Antoloji, İstanbul Dimitrie Cantemir Romen Kültür Merkezi'nin, İstanbul'da düzenlediği Edebi Çeviri Atölyesi kapsamında yayımlanmıştır. Program, İstanbul Romen Kültür Merkezi tarafından her yıl düzenlenen Romence dil kurslarında eğitim alan kursiyerlerin, Romen yazarların Türkçeye çevrilmiş eserlerinden Romence alıntılar okuyacakları video materyaller ile tamamlandı. Yerel halk, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Romen topluluğu ve çağdaş Romen edebiyatı sevenler, ünlü Romen yazarları sanal ortamda takip etme ve eserlerinden alıntıları Romence dilinde dinleme fırsatı buldu. Etkinlik, İstanbul Romen Kültür Merkezi'nin, çağdaş Romen edebiyatının Türkçeye çevirilerini desteklemeyi ve teşvik etmeyi amaçlayan, çevrimiçi kampanyalar başlatma stratejisinin bir parçasıydı. Romen çağdaş yazarları tanıtmaya adanmış kapsamlı Romen yazarlarla Çevrimiçi İstanbul Edebiyatın Kaymağından projesinin ardından, Türkiye Cumhuriyeti'nin kültür dünyasından çok sayıda takdir ve teşekkür mesajı aldık, bu önemi şahsiyetlerin bazıları bize kaydedilmiş videolar gönderdiler. Böylece 7 Kasım 2020'de İstanbul'daki Dimitrie Cantemir Romen Kültür Merkezi'nin Facebook sayfasında yazarlar, şairler, çevirmenler, yayıncılar, edebiyat web sayfası yöneticileri tarafından çekilmiş, bazı mesajların yer aldığı ve İstanbul Romen Kültür Merkezi'nin başlattığı projenin devamı niteliğinde bir video yayınlandı. Projede yer alan isimlerin arasında çevirmen İoana Tezçakın Tiron, tiyatro oyuncusu Aslı Nişancı, Kalem Ajansı edebiyat ajanı Nazlıcan Kabataş, yazar Gülşah Elikbank, şair, çevirmen Erkut Tokman, şair, yazar ve AksiSanat edebiyat dergisinin koordinatörü İsmail Cem Doğru ve şair ve Edebiyat Daima sitesi yöneticisi Muhammed Erdemir yer aldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/20/ilk-koy-romanimiz-karabibik-nabizade-nazim", "text": "Sanatta ilkleri gerçekleştirmek hep güç iştir. Yazınımız için de böyle olmuştur. Roman türü düşünüldüğünde doğallıkla bir roman geleneğimizin olmadığı görülür. Çünkü roman fertlerin özgürlüğünü, insanlık durumlarını, toplumsal-ekonomik üretim ilişkilerini oluşturma çabasıyla doğrudan ilişkili bir tür olarak çok yenidir. Yazınımızda roman yeni olmasına karşın öykü türü çok köklü ve güçlü bir birikime, geleneğe sahiptir. Öykünün, romanımızın doğuşunda etkili olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İlk köy romanı ya da öyküsü olduğunda karar verilemeyen bir yapıtımız var ki yazınımızda etkili olmuş, bir sürecin başlamasına neden olmuştur. Bu yapıt aynı zamanda gerçekçi-doğalcı akımın da Türk yazınındaki ilk örneği olarak bilinen, Nabizade Nazım'ın Karabibik (1890) adlı kitabıdır. Karabibik'in türünün ne olduğu sorusu bir yana bırakılırsa köy yazınının ilk örneği olduğu kesindir. Karabibik'teki olaylar Antalya'nın Demre ilçesinin Beymelek köyünde geçer. Roman kahramanı Karabibik, borçlu ve yoksulluk içindedir. Elinde kalan sekiz dönümlük toprağı işleyebilmek, Yosturoğlu'nun toprağı olmasını önlemek çabasındadır. Karabibik, tarlasını sürmek için öküzler kiralamaktadır. Kızı Huri'yi her yıl öküzlerini kiraladığı Koca İmam'ın akrabasına vererek öküzleri bedel ödemeden kullanmayı tasarlasa da o akraba başka bir kızla evlenince amacına ulaşamaz. Bir çift öküzü ancak Temre köyündeki Rum Bakkal Yani'den yüksek faizle aldığı borçla edinir. Tarlası ve öküzleri olduğu için nasıl olsa kızına bir kısmet çıkacaktır. Kavgalı olduğu toprak ağası Yosturoğlu'nun yeğeni Hüsey Huri ile evlenince Karabibik çok mutlu olur. Nabizade Naazım, Karabibik'i yazmadan önce Antalya'nın köylerine gidip araştırmalar yapmıştır. Anadolu'yu ve Anadolu'da yaşayan kişileri yakından bilen yazar, doğallığı bozmamak için köylülerin konuşmasını romanında da olduğu gibi vermiştir. Andalya'dan çağırmışla, muavna olacamış. cümlesi bunlardan biridir. Köy yaşamı doğal bir şekilde yapıta aktarıldığından yapıtın olay örgüsü okura köy yaşamının bütün doğallığını, köy yaşamında insanlar için nelerin önemli olduğunu ve köy yaşamının nelere göre biçimlendiğini duyumsatır. Karabibik, yazınımızda realizmin başarılı bir örneğidir. Yapıtta yer yer natüralist etkilenmeler de görülür. 1862 yılında İstanbul'da doğan sanatçının, otobiyografik yapıtı Yadigarlarım'da anlattığı kadarıyla çocukluğu ve ilk gençliği sıkıntılarla geçmiştir. Kara Askeri Mühendis Okulu'nu bitirmiş ve 1884'te topçu üsteğmen olarak mezun olmuştur. Başarılı bir öğrenci olduğu için bitirdiği okulda öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamış, keşif ve araştırma yapmak üzere Suriye'de görevlendirilmiştir. 1890'da İstanbul'a dönmüş, kısa bir süre sonra kemik veremi hastalığına yakalanmıştır. Haydarpaşa Hastanesi'nde iki yıl kadar tedavi gördüyse de iyileşememiştir; 6 Ağustos 1893'te vefat etmiştir. Nabizade Nazım'ın ilk yazısı 1880'de Vakit gazetesinde A. Nazım imzasıyla yayımlanan Esaret başlıklı denemesidir. Nabizade, 1880-1890 yılları arsında çok verimli bir yazın adamı konumundadır. Daha çok romantik etkiler taşıyan şiirlerini, bilimsel konuları işleyen makalelerini, öykülerini Hazine-i Evrak, Mir'at-i Alem, Rehber-i Fünun, Afak, Berk, Manzara gibi dergilerle Tercüman-ı Hakikat, Servet, Mürüvvet gibi gazetelerde yayımlamıştır. Şiirlerinde ölüm, doğa, tanrı gibi temaları işlemiştir. Şiirde çok başarılı olduğu söylenemez. Zaten kendisi de bunlara Heves Ettim adını vermiştir. Karabibik adlı uzun öykü de denilebilecek romanı, edebiyatımızda ilk köy romanı olma özelliğini taşır, kendisinin hakikiyyun dediği realist bir eserdir. Zehra romanı da ilk psikolojik roman denemesidir.1891'de çıkmaya başlayan ve o sırada bir bilim dergisi niteliğinde olan Servet-i Fünun dergisinin de ilk yazarlarındandır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/21/berna-olgac-ahmet-zeki-yesille-konustu-cocuk-edebiyatinda-mizah", "text": "Bana, 'mizahı ve mizah anlayışımı' anlatma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Umarım, güzel bir söyleşi olur. Bilenler biliyor, bilmeyen okurlarımız için öncelikle şu hususu vurgulamak istiyorum... Ben, çocuk kitapları yazarı değilim. Mizah yolculuğuma çıkarken, Kitaplarımı, çocuklar da okusun gibi bir düşüncem ve çabam olmadı. Çocukların, ilk kitabım Memleket-i Harikaya olan ilgisi beni şaşırtmıştı. Doğal olarak, Çocuklar, yazdıklarımı neden okuyor? sorusuna yanıt aradım. Yaşadığımız hayatı, komik ve anlaşılır bir dille anlatıyor olmamın etkili olduğunu düşünüyorum. Çocukların ilgisini görünce, daha dikkatli yazmaya başladım. Öykülerimde, argo ve küfüre yer vermiyorum. Öyküdeki karakter argolu konuşacaksa; bunu kabalaşmadan, edebi ve estetik ölçüler içerisinde yapıyorum. Bu da, kitap seçiminde kararsız kalan veliler için tercih nedeni oluyor. Evet, sizin de belirttiğiniz gibi mizah, bir anlatım tarzı, bir üsluptur. Karikatür, fotoğraf, heykel, tiyatro ve sinema ile de yapılabilir. Çeşitli sanat dallarında kendine yer bulduğu gibi, edebiyatta da kullanılmaktadır. Mizahın, edebiyat içerisinde yeterince yer bulmaması, Mizah ürünü, edebiyat kapsamı alanına girmez şeklinde bir algının oluşmasına neden olmuştur. Ancak bu, yeni bir durum olmayıp, geçmişte Aziz Nesin tarafından eleştirilmiştir. Görüldüğü gibi mizah, sadece güldürmeyi amaçlamıyor. Öyle olsaydı, insanları güldüren her şeyi mizah kapsamında değerlendirmemiz gerekirdi. Mizah, gülümsetirken düşündürür. Düşünme biçimi sağlarken, bize yaşadığımız hayatı sorgulatır. Muhaliftir. Daima, haklının ve güçsüzün yanındadır. Bu kapsamda, bir mizahçı olarak amacım; hayatı güzelleştirmek, birilerine ilaç olmak ve ben buradayım demek isteyenlerin sesini duyurmaktır. Mizahçının görevi, okura bir şey öğretmek değildir. Mizah deyince, aklıma gelen şey eleştiridir. Eleştirmiyorsa, o mizah olmaz; eğlencelik bir şey olur. Mizahın eleştirel yanında, günlük yaşantımızda bizi rahatsız eden her şey vardır. İçinde bulunduğu toplumdan beslendiği için, konusu itibariyle doğrudan insanı ilgilendirir. Aile kavramından kadın erkek ilişkilerine, siyaset, gelenekler, töreler, toplumsal sistem ve iktidarları ele alır. Sosyal, ekonomik ve politik problemlere dikkat çeker. Bahsetmekten çekindiğimiz ölüm, hastalık, cinayet, doğal afetler, savaş ve akıl sağlığı gibi konuları ele alan mizaha da kara mizah diyoruz. Özetlemek gerekirse eleştirel mizah, suya sabuna dokunur; etliye sütlüye karışır. Mizah anlayışımın, adını andığım mizah ustalarının mizahıyla örtüştüğünü söylemiş ve bu mizahın özelliklerinden söz etmiştim. Tabii, zamanla mizah da değişti. Geçmişte halk yararına mizah yapılırken; bugün, mizahı tüketim malzemesi yapan anlayışın ağırlığını hissediyoruz. Bu ustaların çizgisinde mizah yapanların sayısı, yok denecek kadar az. Bunlardan biri de benim. Mizah değişti ama benim gittiğim yol değişmedi. Çünkü, okura doğru ve yararlı mizah sunduğunuzda karşılık buluyor. Bunu, katıldığım kitap fuarlarından biliyorum. Öyleyse, dünden bugüne mizahta ne değişti? Bildiğiniz gibi, 90'lı yıllarda, özel televizyon kanalları ve internet devreye girdi. Bu durum, mizahı olumsuz anlamda etkiledi. 2000'li yıllarda ise hayat, internet hızında akmaya başladı. İnternetin ve sosyal medyanın yaygın olarak kullanılmasıyla, etik değerler dönüşüme uğradı. Mizah kültürümüz, neşeli dünyasından alaycı bir tarza kaydı. Böylece, çabuk tüketilen bir mizah anlayışı ortaya çıktı. Kitap okuma alışkanlığının olmadığı ülkemizde insanlar, uzun metinlerden kaçmaya başladı. Bu dönemde Cem Yılmaz, cinsellik üstüne diyaloglarıyla dikkat çekti. 2020'li yıllara gelindiğinde, dünya görüşü ve sınıf bilinci olmayan bir mizahın öne çıktığını görüyoruz. Tek cümlelik espriler gündemde. Adına Caps denilen resimli mizah icad oldu. Artık, insanların düşünecek zamanı yok; bakıp geçiyorlar, gülüp geçiyorlar. İşin kolayına kaçan mizahçılar, daha çok bel altı şakalardan besleniyor. Argo ve küfür de olmazsa olmazı. Bir televizyon programında Cem Yılmaz, küfürle güldürdüğüne yönelik eleştirilere, Bu, ilkel bir tespit şeklinde karşılık verdi. Bu beni şaşırtmadı. Çünkü, kendi kültüründen kopmuş bir mizahçının, düzeyli mizah yapması beklenemez. Dünün mizahı, yani benim benimsediğim mizah ile bugünkü mizah arasındaki fark sanırım anlaşılmıştır. Ben yine de, kendi mizahıma ilişkin bazı hususları eklemek istiyorum. Öykülerimi daha çok kişilerden değil, olaylardan hareketle yazıyorum. Yapmaya çalıştığım, hayatın yükünü taşıyan insanların sorunlarını mizah diliyle anlatmaktır. Amacım onları eleştirmek değildir. Şahıslar üzerinden günümüze göndermeler yapmıyorum. Çünkü bugün eleştirdiğiniz insanlar, 20 yıl sonra olmayabilir. Mizahımda acı ile gülümsemenin yan yana olması için çaba gösteriyorum. Komik olan her şey mizah değildir. Ben, beni güldüren şeyleri yazmıyorum. Ben, beni düşündüren şeylere komik bir dille dikkat çekmeye çalışıyorum. Buradaki amaç, öncelikle düşündürmektir. Güldürmek ise, araçtır. Bu kapsamda, Güldürmenin formülü nedir? sorusunu yanıtlamak zordur. Mizahın bir formülü olsaydı eğer, isteyen herkes mizahçı olurdu. Mizah içten gelen bir duygu, doğuştan gelen bir özelliktir. İnsanın yaradılışında bu özellik varsa zamanla geliştirilebilir. İyi bir mizahçı olmanın yolu, öncelikle mizah ustalarını okumaktan geçer. Çok çaba göstermek gerekir. Mizahçı için edebiyat eğitimi önemli olmakla birlikte, tek başına yeterli değildir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/25/sozcuklerle-simurglasan-bir-soz-demircisi-baris-erdogan", "text": "Ben bu kadar geç kalmak istemiyorum; her sözüne hayran kaldığım, alıntılarıyla kitaplığımı donattığım, şiirlerinde ahengi anladığım, denemelerinde ufkumu aydınlattığım bir şaire seslenmek için. Çünkü Tehlikeli Oyunlar oynayan Hikmet de öyle istemişti: Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum, ben Van Gogh'un resmi değilim, öldükten sonra beni müzeye koyamazsın, beni tanımalısınız ki benden bahsedin... Niyetim baki; hem hasret gidereceğim gençliğimle hem de Akdenizli bir şairi ve bir yazarı hatta ressamı şehir şehir gezerek anlatma, anlama ve belki çözümleme cüretini göstereceğim. Yıl 2006. Güzelim İstanbul'dan çıkıp gelmişim bozkırın orta yerine, doğduğum fakat ruhumu doyuramadığım şehre. Oysa şair kent sözünü sever, bilirim. Ürkek, korkak bir üveyik kuşu olduğumu anımsarım karşısında. Akdeniz sıcağını almış gelmiş 1987'de Konya'ya. Türk edebiyatının dönemlerini başlar anlatmaya: İslamiyet etkisindeki Türk edebiyatını, Divan ve Halk diye ayırır tahtada. Ama o ne ayırmak; eliyle bileğiyle değil de tüm bedeniyle varlığıyla yazar, tahtanın solunu değil tamamını kaplar, tahta kalemi değildir sanki tuttuğu, kedi dili fırçasıdır parmaklarından kayan... İki çay söyledik sanki karşılıklı... Çayın üzerindeki köpükleri kaşıkla topladı, fazlalıklardan arındırdı. Çünkü şair heykeltıraşın yaptığı işi yapar; yontar, azaltır, sadeleştirir ürününü. Kaşığı çay tabağının kenarına kapattı, mor kazağının yakasını düzeltti, beyaz ellerini birbirine bağladı, kadife sesiyle bilmediklerimi anlattı. Anamur'un bir köyünde yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelir Barış. Nüfustaki doğum tarihinden hala emin değildir; biz yine de 15 Şubat 1956 diyelim. Karadenizli babası; yaşadıkları köyde gazete okuyan tek adam, askerliğini yaptığı Anamur'da kalıp aynı yöreden iki kadınla evlenir. İlkinden hiç çocuğu olmaz, ikinci evliliğinde yedi kez tadar babalığı. Çocuklarına, insanlara kötülük yapmayın değil, kötülük düşünmeyin diye vasiyet edecek bir babanın oğluna Barış adını vermesi tesadüf değildir. Anamurlu annesi mesafeli çoğunlukla çocuklarına... Hatice, İbrahim, Hüseyin, Barış, Halil, Hayri, Metin... Kolay mı dünyaya getirdiği yedi çocuğun bakımını, sorumluluğunu üstlenirken aynı zamanda her birine sonsuz sevgi, anlayış, şefkat, sabır gösterebilmek... Kolay değil elbet fakat elzem. Alice Miller şöyle der: Hissetmeleri gerekeni hissettiğine inanan ve hissetmeyi kendilerine yasakladıkları duyguları hissetmemek için ellerinden geleni yapan bireyler, sonunda hastalanırlar, yani, kabullenemedikleri duyguları çocuklarına yansıtarak faturayı onlara ödetirler. Zeki, otoriter, genellikle gergin, hatta çoğu zaman gaddar, düşüncelerine karşı çıkılmasından hoşlanmayan; kendisine hep karşı çıkan, boyun eğmeyen Barış ile yıldızları hiç barışmamış olmasına rağmen imdat çanları çalınca Barış'ına koşan, kardeşlerini koruyup kolladığına şahit olunca da Barış'ına kucak açan, fakat faturayı da çoğunlukla Barış'a ödeten bir anne. Haydi Miller'ı layıkıyla destekleyelim ki içimiz rahat etsin: Annesinden ne göremediyse kendi anneliğinde de gösteremediği duygularla çocuklarını erken yaşta baş göz etmeyi isteyen anne; en büyük oğlu İbrahim'i 13 yaşındayken nişanlar. Henüz 7 yaşındaki Barış bu duruma tepki gösterir ve nişana katılmak yerine köyden şehre sinemaya gitmenin daha mantıklı olduğunu düşünür! Annenin otoritesini sarsan bu tepki ilktir ve son olmayacaktır. İkinci oğlu Hüseyin, köyün en güzel kızını sever henüz lise çağında. Anne bu duruma göz yumar ve kız istenir. Ancak kızın yakınları Karadenizli bir aileye kız verilmez düşüncesiyle kızın babasını kışkırtır. Baba; kızının istendiği akşam, kendisine söylenen sözlerin ve alkolün etkisiyle öldüresiye döver kızını ve kız ölür. Barış bu kavgaya henüz 13 yaşındayken şahit olur. İki ay boyunca Barış'ın evi taşlanır, bu olaydan sorumlu oldukları düşüncesiyle. Köyün en zengin iki ailesi düşman olur ve köyden ayrılmak Erdoğan ailesine düşer. Göçmen kuşlar misali, tüm malı mülkü yok pahasına satıp,1969'da köyden kente göç eder ve tutunamayanlar sınıfına böylelikle merhaba der aile. Barış'ın kentler arası yolculuğu, ne annesi ne de insanlar tarafından kucaklanmayışının öyküsü işte burada başlar. Barış üniversite öğrenimine; sonraları adını, denizini şiirlerinde sıkça anacağı, ona hayata başka pencerelerden bakmayı öğretip unutamayacağı anılara ev sahipliği yapacak şehirde, İstanbul'da devam eder. Şiirlerini Beyazıt diye inletmesinin nedenidir, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu. Aile bu sırada Hüseyin'i nişanlar ve Barış yine annesine karşı gelir, aralarındaki görünmez duvara bir tuğla daha ekleyerek. Öyle dolar ki Barış, ilk şiirlerini, öykülerini, aforizmalarını 1978 yılında, arkadaşlarıyla çıkardığı Sanatta Kalem dergisinde yayımlar. Barış artık doldukça taşar. Milliyet Sanat ın genç şairlere çağrısına Anladım çok yorgunum n'eylersin /Hamal yükünü ölünce indirir dediği Özgeçmiş şiiriyle karşılık verir. 1980'li yıllarda Oluşum dergisinde denemeler, eleştiriler yazar. Barış'a göre dergiler; sanatçıların ürünlerini toplayıp geldiği buğday harmanı. dır. İstanbul'u çok sever; o kozmopolitliğin kendisini kucakladığını düşünür, burada Barış'ı kimse taşlayamazdır! Oysa Barış; çocukluğundan beri çok sevdiği Fransızcaya ilgi duyar, rehber olmak ister. Henüz ilkokul sıralarındayken çok az bildiği Fransızcası ile hayran olduğu Fransız kadın turistleri yine çok sevdiği cennet memleketinin kalesinde gezdirmiştir. Fakat yine çocuk yaşlarında okumaya kalkıştığı Sefiller serüveni belli ki Barış'a daha cazip gelmiştir. Ailede Fransızcaya hatta edebiyata ilgi duyan yalnızca Barış değildir. Nedeni bilinmez ama anne tarafının Fransızlar diye anıldığı bir aileden, biri Fransız dili ve edebiyatı mezunu diğeri de Fransızca öğretmeni olan iki kardeş çıkar. Barış'ın en küçük; ailesinde, bahçesine iyi bakan bahçıvan olarak gördüğü kardeşine Metin Oktay'ın adını vermesi günlük gazeteleri spor sayfasından başlayarak okuması ve Galatasaray'a olan sevgisindendir. Sanatın her dalını içine sindirmeye gayret etmiş ve bunu başarmıştır da. Resim gibi bir coğrafyada resim yapmaya çalışan Barış, öğretmenlik yaptığı sıralarda memleketinde fotoğraf ve resim sergisi açar. İstanbul'u heybesine alıp anıları gönlünde yaşatıp Anamur'a dönen Barış 4 Mayıs 1980'de evlenir. İki oğlu olur. Barış bir şairdir ve kendi adıyla kafiyeli isimler koyar oğullarına; onlardan bir şiir yapar: Doğuş (1984) ve Alkış (1989). Çeşitli dershanelerde öğretmenlik yapar ve artık yolu iklimini de insanını da hiç sevemediği, şiirlerinde bozkır diye bahsettiği Konya'ya düşer. Akdeniz'in güneşiyle büyüyen, İstanbul'un suyundan içen Barış Konya ile ne bedeni ne de ruhuyla özdeşleşebilir. En büyük mutluluklarından biri Konya'da yol soranlara yardımcı olmaktır. Bir yaşlı yüzün o kadar temiz ki başkasına soramazdım der. Yaşlı adam haklıdır; Barış, Karamazov Kardeşler'deki Alyoşa'dır adeta, hayırlı evlat ve fedakar kardeş... Yüzü aydınlık Barış; ruhunu ışıklandıramaz Konya'da. Yoğun bir mesai harcadığı dershane öğretmenliğini; edebiyata sevgisi, ilgisi olan, bozkırın kendine has ikliminde yıkanmakla yetinmeyip farklı iklimlerin yağmuruyla, güneşiyle kendini arındıran öğrenciler tanıdıkça sevecektir. Çoktan seçmeli sınav sorularından çok çeşitli konular hakkında yazdığı hatta aktığı denemeler çıkacaktır. Şiirlerinde karamsarlığa, umutsuzluğa yer vermez, kapısından bakıp çıkar. Anne sözü geçen her şiirinde; annesiyle olan kırılgan ilişkisinin mirasını her kadında yaşadığını anlamak gelir içimden. Onun işi sözcüklerledir. Aldığı edebiyat eğitiminin etkisiyle bazen klasik, bazen halk şiiri; ama en çok da İkinci Yeni akımının devamı olan Serbest Nazım tarzında şiirler yazar. Özşiir akımına bağlılığı şiirlerini geç yayımlamasına neden olur ve bir arkadaşının ısrarıyla kitap yayımlamaya karar verir. İlk kitabı Kuş Kıyamet 2011'de yayımlanır. Kitapla aynı adı taşıyan şiiri; Barış'ın kendini anlattığı, şiirdeki seslere, uyaklara, sözcükleri bozup yeniden kurmasına şahit olduğumuz, özetlenmiş sözleri gibidir adeta. Okura kendini tanıtır fakat edebiyat çevrelerince dikkati çekmiştir zaten. Hemen ertesi yıl Şiir Cin/ayetleri isimli şiir kitabı yayımlanır. Kitap yalnızca ismiyle bile gönülleri fethetmiştir. Sözcükleri ustaca bölüp ayırarak yeni kalıpları gözümüzde ve zihnimizde canlandırır. Bu kitabı Simurgname (2013) ve Zeymuran (2014) isimli şiir kitapları takip eder. Bu şiirlerinde de sözcük hazinesini, edebi sanatları ve deyimleri ustaca kullanırken toplumsal olaylardan da kendini soyutlamaz, toplum vicdanında derin yaralar açan olaylar karşısında duyarlı yüreğinin sesini dinletir okura. Zeymuran ile 2014 yılı Cemal Süreya şiir ödülünü paylaşır. Bir şiirinde; mısraların ilk dizesini güzel İzmir'in semtlerine ayıran şair aynı şehirde verdiği bir röportajında Bir şair şiirin sularında yüzüyorsa er geç boğulur. Şiir bütün sanatların daimi mayasıdır. Roman, öykü, deneme, resim, fotoğraf, sinema, mimari, tiyatro akla ne geliyorsa mayasını şiirden alır. Şiir bir birikimin damıtılmasıdır. derken denemelerinin kaynağına ışık tutar. dizeleriyle başlayan Şair Senin Öykün Nerde Başladı Anlatsanaisimli şiiri başta olmak üzere, öykü tadındaki şiirlerini topladığı Simurgname'nin yayımlandığı yıl hiç sevemediği Konya'dan yalnız bir adam olarak ayrılır ve İstanbul'da yaşamaya başlar. 2016'ta Nuşirevan ile edebiyatseverlerin karşısına çıkar. 2017'de Teşbih Taneleri adını verdiği ilk deneme kitabı yayımlanır. Dershane öğretmenliği bitmiştir fakat sınav sorularından ilham aldığı denemeler doğmuştur. Şiir gibi bir isim verir bu deneme kitabına. Kendisiyle ilgili en belirgin ipuçlarını bu denemelerde yakalarız. Bir şairin şiir dünyasını mayalayan birçok kişi vardır. Benim şiir dünyamda bir çınardır. der Attila İlhan için. Aysel Git Başımdan şiirine nasıl da sarıldığını, içinde isabel geçen, belki de hayali bir kadına seslendiği şiirlerinin kaynağına buralarda erişiriz. Sanatçılar düş kırıklığı yaşayan ya da yaşamaya eğilimli insanlardır. düşüncesini de bir başka denemesinden çıkarıp asarız gönlümüzün başköşesine. Her bir sözcüğünü ilmek ilmek işlediği denemeleri, tarihin tozlu sıkıcı değil hoş ve akıcı kokularıyla yakalar bizi. Bir bakarsınız Anadolu'nun bir köyünden seslenir bir bakarsınız Avrupa'nın kapısını çalar. Doğuyu bilip Batıyı anlayan eşsiz bir harmonidir denemeleri. 2020'de yayımladığı Bakış Acısı, Türk Edebiyatında deneme türünün alışılagelmiş tanımının dışında; yazım aşamasındaki ayrıntı ve titizliğiyle beraber dili ve alıntıları kullanım biçimiyle fark yaratıp, edebiyat sevdalısı her okurun ilgisini çekecek başucu kitabı olma niteliğindedir. Kitaplarının yayımlandığı yıllar İstanbul, İzmir, Mersin ve Adana'daki kitap fuarlarında okurlarıyla buluşur. Her şehrin, kendisinde zaten var olan rengi, bu buluşmalarda başka renklere evrilir. Yazar ve şair dostlarıyla fırsat buldukça buluşup hayat ve edebiyat hakkında derin sohbetler eder. Bir gün Bütün önyargılarından kurtul ve beni çöz. İşte oradayım dediği Kimim Ben? isimli bir deneme kaleme alır ve altına da; yazının yayımlandığı dergide neden artık yazmak istemediğini kısaca anlatır. Dostlarına bağlılığı, insan a verdiği değerin; nerede olursa olsun kavgadan uzak duruşu, adına gösterdiği kıymetin bir sonucudur. Deneme ve şiirleri Adalya, Akatalpa, Cazkedisi, Çay yolu, Edebiyat Nöbeti, Gösteri, Kasabandan Esinti, KurşunKalem, Karahindiba, Mahur Beste, Mühür, Sarmal Çevrim, Şehir, Tmolos, Üvercinka, Varlık, Yaşam Sanat dergileri ile okurla buluşur. Farklı şehirlerdeki dergiler sayesinde daha çok yazara ve okura hitap ettiğini düşünen, sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanan Barış, gördüğü fotoğrafın, resmin, tablonun şiirini yazar paylaşımlarında. Her yaşta filizlenen adamım ben diyen Barış; İnsan hayalinin ceplerini geniş tutarsa doya doya yaşar. diye düşünür. Bu düşüncesinde de haksız sayılmaz. Doya doya yaşıyor mu hayallerini, kim bilir... İçindeki kalabalıklara karışarak yaşadığı aşikar. Senin derinliğini ancak ben adımlarım. derkenki cesaretini,... Kuşlar kanat olsa da, gökyüzü çadır kursa da, dağlar sırt verse de beni insanlar yordu. sözünde tükettiğini duyarız. burnumun dibinden gelip geçti de yaz, Louise Glück her insanın içinden geçirdiğini dizelere sığdırmış: Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır. Okyanusun rengini, derinliğini belirleyen çocukluğumuz. İki çocuk babası, üç torun dedesi olsan da anne ve babanın çocuğusun. Seni nasıl sevdikleri, sarıp sarmaladıkları, sana ilgileri, anlayışları, öfkeleri, hayat yolundaki rehberlikleri seni sen yapan biricik tuğlalar. O tuğlalardan örüyorsun kendi binanı. Barış'ın şiirlerindeki mihenk taşı olan kuş imgesini hemen hemen her kitabında uçururuz kendi binalarımızdan göğe. Şehir şehir uçan, her duygusunu da özgür kanatlarında dalgalandıran Barış şu sıralar Akdeniz mevsiminde denizin, kitapların, yazıların ve yalnızlığın tadını çıkarır. Yıl 2020... Güzelim İstanbul gönlümde eşsiz bir anı. Bozkırın başını beklerim yıllardır. Türk Edebiyatının İkinci Yenicilerine bolca rahmet okurum. Günümüz şiirinde geniş bir kitlenin, adı etrafında heyecanla birleştiği bir şair adı zikredilmeye dursun, Barış Erdoğan o tek sözün arayışında, kendi lügatını yazmakta ve şiirlerini ben kimim/siz kim değilsiniz diyerek Simurglaştırmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/11/26/onur-koybasi-yeni-kitabi-punk-dna-hakkinda-konustu", "text": "- Her kitabının kendini fark edilir kılan bir yanı oluyor. Yeni kitabın da adıyla ve tasarımıyla hem dikkat çekiyor hem de okura bir şeyler vaat ediyor. Bu tılsımın yörüngesini bulabildin mi?"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/04/2021-rifat-ilgaz-roman-odulu-yarismasi-duzenlendi", "text": "Cide Belediyesi tarafından, günümüzde toplumcu gerçekçi edebiyatı yaşatmak ve yazınımıza yeni yazarlar/yapıtlar kazandırmak amacıyla, Türk edebiyatının çınarı Rıfat Ilgaz adına bir roman ödülü yarışması düzenlendi. Yarışmanın son başvuru tarihi 20 Nisan 2021 olup, kazanan yapıt 25 Haziran 2021 tarihinde açıklanacaktır. 2021 Rıfat Ilgaz Roman Ödülü Yarışması nın ödül seçici kurulu; Feyza Hepçilingirler, Hidayet Karakuş, Öner Yağcı, Mehmet Saydur ve Eren Aysan'dan oluşmaktadır. Birincilik ödülü ise, Beşbin TL (5.000) olarak belirlenmiştir. Başvurular, Cide Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Rıfat Ilgaz Ödülü, Cide/Kastamonu adresine yapılacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/10/yeni-gelenekcilik-sufizm-baglaminda-vural-bahadir-bayril-siiri-ve-arzuda-tenha", "text": "Bir şekilde eline alıp okumayana anlatması zor bir kitaptır Arzuda Tenha. Uzaktan bir bakış, imge yapısı gelişmiş/gelişmekte olan herhangi bir Türk şairi, önyargısıyla birbirine benzer şairlerden birisi ile karşı karşıya olduğunu düşünür. Oysa iç dinamikleri, tadı, ölçüsü, fon müziği, ana duygusu, birim değeri ile ilgi çekici sürprizlerle dolu bir kitaptır Arzuda Tenha. Kitabın yapısı dikkatli irdelendiğinde, son zamanlarda Türk şiirinde yaşanan değişimin, şairin şiirlerindeki gelişmelere etkisinin sınırlı olduğu izlenebilir. Arzuda Tenha, kendini var eden farklı şiir kültürü ile özel olarak değerlendirilmesi gereken bir yapıya sahiptir. Arzuda Tenha'ya kadar hemen hemen tüm şiirlerimi onlarca kez yazmışımdır. Yazarım, bozarım, eklerim, çıkarırım. Bir kelime değişmelidir, bir mısranın ritmi başka türlü olmalıdır, bir şiirin bağlamından memnun değilimdir... Doğrusu kendime epey eziyet ederim şiir konusunda ama Arzuda Tenha tuhaf bir biçimde böyle olmadı. Hep bir ritim içinde yazdım Arzuda Tenha'yı, hem de çok kısa bir sürede. Belki bir ay veya bir buçuk ay içinde... Bana göre şaşırtıcı bir hızı vardı. Yine bu süreçte anladım ki yayımlamak değil, yazmak mutlu ediyor beni. Öte yandan şairler, yayın endüstrisinin mütemmim cüzü değildirler derken uzaktan bir bakışın, Arzuda Tenha'nın yapısını ve değerlerini okumada / tahmin etmede yetersiz kalmasının sebebi tam da budur. Öte yandan benzer bir durum, içeriden kitabı tanımlamaya ya da anlatmaya çalışanlarda da bulunmaktadır. Aslında bu içsel etiketlemelerin çoğu, kitaba ilişkin dışarıdakilerin oluşturduğu ve içeridekiler tarafından çoğu zaman beğenilmeyen, yeterli görülemeyen 'şair kimliği'ne bir yanıt arayışına girdiği için yanılgılar üretir durur. Vural Bahadır Bayrıl şiirinde yeni-gelenekçilik/sufizm kavramının içerdiği zenginlik ve karmaşıklık, bu kavramın bütüncül ve derli toplu bir tanım altında ele alınmasını güçleştirmektedir. Yeni-gelenekçilik/sufizm; araçsal, metalaşmış, tahrip edilmiş veya üretken olmayan bir olgu olarak ele alınsa dahi gündelik kullanımda pozitif ve kimi zaman bağlam-bağımsız bir çağrışıma sahiptir. Yeni-gelenekçilik/sufizm, sözü edilen pozitif çağrışımı ise onun doğal, aynı zamanda soyut olanla anlamsal açıdan ilintilendiriliş biçiminden kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısından yeni-gelenekçilik/sufizm, doğal ya da insan yapımı ayırmaksızın bir bütünlük, yüce, arınmış izlek kavramlarına ait imgeler ile kendi içinde evrilen bir kültürü gösterir. Öte yandan bu soyut ve çıplak yeni-gelenekçilik/sufizm algısı, yeni-gelenekçilik/sufizmin farklı anlam bilimsel ve faydacı yorumlanışlarını örtmekte; onun homojen, nötr ve pasif bir bütün olarak ele alınmasına sebep olmaktadır. Tam da bu bağlamda Vural Bahadır Bayrıl şiiri, 'yaşayan bir şiir' olmanın yanında, zaman içinde yeni deneyimler ve müdahalelerle anlamı ve çağrışımları farklılaşan aktif, kültürel, estetik ve iletişimsel bir olgudur. Şair, Ayin başlıklı şiirinde dünyevi benliğimizi eritmek suretiyle zaten kayıp olan bu hayatı anlamlandırmak zahmetinden de anlamsızlık illetinden de kurtarıyor bizleri. Yeni-gelenekçilik ve sufizm psikoterapisinin güzergahını, geçtiği aşamaları ve gözetilen amaçları, tümüyle Vural Bahadır Bayrıl'ın sözcüklerini kullanarak aktarmaya çalışıyorum: Ay uzaktır, kelimeler yakın./ Sızar gölgeler... Seyrelir/ akşama sürünüp geçen ıtır./ Bekle beni, şeffaf fesleğen./ Meleği de kağıt evinden geri/ çağır (s:58-59). Peki, şairin iç dünyacı bir sükunetle yerleşeceği estetik bir uzaklıkta kalamaması nedendir? Şairin varlığı, bir yalnızlık örtüsüyle örtülü de olsa kayası evdir; baba ve eş olarak taşıdığı sorumluluklardır; bir de dev imgelemidir. Arzuda Tenha'da, Vural Bahadır Bayrıl'ın sözlüğünün önemli sözcüklerinden biri de 'tay'dır. Sırasıyla; ten, Buda, esatir, kadim, akis, lisan, zulmet, hipnoz, girdap, şerha, at, havai, mürur, mahşer, şark, vesvese, serencam, ücra, tenha, fıskiye, duyarga, kainat, iris, ikon, ışmar, kristal, müphem, saydam, kozmik, kavis, parabol, Vertigo, gaip, fasit, kütle, tereke, temaşa, satıh, beyzi, hale, vaşak, cinnet, firkete, vezin, cebir, yadigar, sarısabır, eza, menzil, muamma, asri, şer, lain, fanfar, selüloz, peri, Karia, erguvani, hilebaz, heves, cisim, şerh, şerare, muhkem, zelzele, sırça, ecnebi, topyekün, marazi, müttefik, münkir, etobur, cinai, değirmi, kadran, lotüs, tahripkar, meşum, nedamet, seğirme, habis, masif, haris, eşkal, vehm, mayi, Leyl, örüntü, içre, muhayyile, mülk, ırsi, mütevekkil, berhava, ebabil, cevher, rahle, sümbülteber, üzengi, nebbaş, ibare, merasim, fer, intizam, berzah, şuara, mesel, hüsnüyusuf, hokka, tasvir, kaside, Midas, istiare, kargış, temrin, mucize, medet, ruz-u mahşer ve benzeri sözcükler, hayattan şaire doğar ve hayata şairden doğar. Yaşama ve ölüme dönük içgüdüsel enerjileri ile doğar ve sözcüklerde seslenilenlerle okuyucular yalnızca rastlantısal olarak kulak misafirliği için vardır. Dizeleri, Türk şiirinin tarihsel döngüsünde bir sonraki aşamadır. Şairin de Kaf'ı buldum, Nun nerde ? dediği gibi gelenekçilik tedirginliği olacaktır elbette. Yani yeni-gelenekçilik ve sufizmin, nasıl tekrar gelenekçiliğin içine gömüleceği endişesi... Dolayısıyla gelenekçilik, bir anlamda yeni-gelenekçilik ve sufizm pahasına önem kazanmıştır. Ama yeni-gelenekçilik ve sufizm, gelenekçiliğe rağmen güçlüdür ya da gelenekçiliğin zayıflığı pahasına güçlüdür Vural Bahadır Bayrıl'ın şiirinde. Peki, sufizm ne ölçüde yukarıdaki dizelerin, özellikle de Vural Bahadır Bayrıl'ın şiirlerinin dile getirdiği şiirin alanıdır? Sufizm, kavramına ilişkin argüman... Sufizm, bence bir esrar perdesine bürünme meselesi değil, genellikle böyle görülüyor. Sufizmde daima çok heyecan verici fakat çok yanlış bir şey vardır. Eleştirinin Vural Bahadır Bayrıl'ın şiirinde esrar perdesini kaldırma anlamını taşıması gerektiği düşünülüyor. Dolayısıyla yeni-gelenekçilik ve sufizmin yanlışlarını ortaya çıkaracaktır diye düşünülüyor. Sufizm konusundaki genel yaklaşım budur. Eğer yeni-gelenekçilik ve sufizmi, öz örgütlenen bir açık kavram olarak ele alırsak bu kavramın içinde etkin olan meşrepliler nelerdir? Vural Bahadır Bayrıl'ın şiirine etki eden ve bu şiirde oluşan her türlü olgu, bu listenin içinde bulunmaktadır; tabular, efsaneler, rekabet, politik gruplar, korku, kıskançlık, aşk, nefret, hayal, suret vd. Böylesine muğlak ve uzun bir liste, yeni-gelenekçilik ve sufizm kavramını mistikleştirme çabası olarak algılanabilir. Aksine böyle bir liste, yeni-gelenekçilik ve sufizm kavramının doğası içinde gelişen bir dizi olgunun sistemli bir biçimde anlaşılabilmesini hedefler. Meşrepliler, yeni-gelenekçilik ve sufizm süreci incelendiğinde kavramın genel davranışında belirleyici rol oynayan ya da geri bildirimde bulunup kavramın toplam davranışını şekillendiren fenomenlerdir. Meşreplilerin sıklıkla kullanılan dört ana türü vardır: noktasal meşrepliler, periyodik meşrepliler, tuhaf meşrepliler ve desensel meşrepliler. Bunların ilk türü olan noktasal meşrepliler, yeni-gelenekçilik ve sufizm içerisindeki tek yönlü hareketlere işaret eder. Bir noktasal meşreplinin, yeni-gelenekçilik ve sufizmin temel belirleyici elemanı haline gelmesi, yani yeni-gelenekçilik ve sufizmin uzun vadede tek yönlü bir alçalma ya da yükselme hareketi göstermesi sonunda yeni-gelenekçilik ve sufizmin işlevsiz hale gelmesi anlamına gelir. Bir yeni-gelenekçilik ve sufizmde temel belirleyicinin sürekli ve tek yönlü bir düşüş olması durumunun, bir süre sonra yeni-gelenekçilik ve sufizmin sonunu getirmesi gibi. Periyodik meşrepliler, yeni-gelenekçilik ve sufizm içerisinde tekrar eden değişimlere işaret eder; etimolojik olayların döngüselliği gibi. Üçüncü meşrepli türü olan tuhaf meşreplilerdir. Yeni-gelenekçilik ve sufizm içinde diğer değişimlerden ayrışan yeni-gelenekçilik ve sufizmin genelini etkileyen ama davranışı tam olarak öngörülemeyen meşreplilerdir. Tuhaf meşreplilerin sıklıkla kullanılan bir örneği işitsel girdaplardır. Son tür olan desensel meşrepliler ise tuhaf meşrepliler ve periyodik meşreplilerin bir arada olduğu bir tür olarak tanımlanır ve yeni-gelenekçilik/sufizmin kaos halinde olduğuna işaret eder. Birçok tuhaf meşreplinin yeni-gelenekçilik ve sufizm içinde ortaya çıktığı, yeni-gelenekçilik ve sufizmin tamamen belirsiz bir hale geldiği durumdur. Eksik Tay adlı şiire bakalım şimdi... Şair, bir çılgınlık anına değil, muhakeme yeteneğini askıya alan bir hayrete, büyülenme anına ve etkilenmeye işaret etmektedir. Bunlara ek olarak yeni-gelenekçilik ve sufizmin akla dayanan mantığının ve onların çizdiği kabul edilebilirlik sınırlarının ihlal edilişini, rasyonalitenin bir anda yırtıldığı o tutulma sürecini, aklın kısa devre yaptığı şaşkınlık anını ve bunlara eşlik eden duygulanımın özgürleşmesini de içinde barındırır. Bu nedenle 'çılgın' olma iddiasında bulunan dizeleri akılsal bir çözümlemeye tabii tutmak, onları ciddiye alıp anlamaya ve açıklamaya çalışmak, kuyuya atılmış taşı çıkarmaya çalışmakla eş değer bir çaba içine girmek demektir. Burada 'çılgın' olma hali ile kast edilen, beklenilmeyeni gerçekleştirebilmenin, yani hayret yaratmanın sonucu olarak bir coşku ve etkilenme oluşturmaktır. Akılsal olarak öngörülememiş olanın, yani hayret yaratmanın ötesinde, bu çaba daha derinlerde saklanan ve patlamaya hazır gizli bir itkiyi de örtmektedir: böbürlenme! Bir başka ifadeyle başkasının cüret edemediğini gerçekleştirme, düşünmüş olma cesaretini göstermiş olmakla böbürlenmeyi de içinde barındırmaktadır. Bu nedenle de bu 'çılgın' olma hali gururlanmamız gereken bir toplumsallığa dönüşmekte, yapılan her türlü eleştiriyi de bir haysiyet meselesine çevirmektedir. Bu gurur kaynağını kendisini mirasçısı olarak kabul ettiği cedlerinden almakta, bir yandan onlarınki gibi bir büyüklük ve ihtişam pırıltısına bulanmış olma, diğer yandan da onların soylu geleneğinin devamı ve mirasçısı olma iddiasını bünyesinde taşımaktadır. Bu icat edilmiş yeni-gelenekçilik, geçmişle olan ilişkisini doğası gereği nostaljik bakış üzerinden üretmektedir. Bu bakış, günümüzde eksikliği hissedilen şeylerin geçmişte mükemmelen var olduklarını iddia etmekte, geçmişin sorunlu ve problemli yanlarını görmezden gelerek bugünün beklentileri doğrultusunda idealize edilmiş bir geçmiş yanılsaması inşa etmektedir. Bu kurgusal geçmiş şair tarafından da talep edilmekte, benimsenmekte ve üretilmektedir. Sezai Karakoç'a göre gelenekçilik, kapitalist modernleşme süreci karşısında, bu sürecin çözdüğü siyasal, toplumsal ve kültürel şiirin ve o şiire yüklenen anlam ve değerlerin sürekliliği adına gösterilen tepkiye dayanır. Bu tepki 'yeni' olanın mutlak reddi anlamına gelmez; eski ve yerleşik olanın, geleneksel ve kutsalın sürekliliğini modern koşullarda sağlamaya çalışmaktır. Aslında sufizm, bir umutsuzluk bile değildir. Şairin şiirinin konuştuğu ama aynı zamanda da sustuğu çok sesli dilinin titiz ahengi, şiirinin alanı olan yeni-gelenekçiliğe karşılık gelmektedir. Şiir; çok sesli, çok sesliliğin dilini konuşmaktadır ama şiirsel deyişin bu çok sesliliği, belirsiz ses çoklukları içinde kaybolup giden türden değildir. Dizelerinde ise Vural Bahadır Bayrıl, yeni-gelenekçilik /sufizm anlayışının ve izleklerinin gerilimli ilişkisini ve kesişim yerlerini tartışmaya açıyor. İdeolojik konuları öncelikle ele almıyor ama şairde insanlığın belirli tarihlerle ilgili 'yara'larına karşı direnişi hissediyoruz. OKUMA NOTLARI: Akalın, Sami L.: (1984), Edebiyat Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Varlık Yayınları, 6. Baskı., Moran, B. :(1991), Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul: Cem Yayınevi, 8. Baskı., Armağan, M. :(1995), Gelenek ve Modernlik Arasında, İstanbul: İz Yayıncılık., Bayrıl, V. B.: (2013), Arzuda Tenha, İstanbul: Mühür Kitaplığı, Nisan, 2. Baskı., Karakoç, Sezai: (1997), Edebiyat Yazıları, İstanbul: Diriliş Y., s:290."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/12/rimbaudya-akil-notlari", "text": "Şiiri ve şairi merkeze alıp didik didik ederek irdeleyen ve bunlardan yatağıyla yetinmeyen nehirlerin harita ipuçlarını çıkaran tatlı sert bir rehberin notları bu kitap. Rimbaud'ya yazdığı notlar... Peki neden Rimbaud? Neyi kastediyor bu ad aktarımıyla? Sanırım buradan başlamak gerekiyor. Bilindiği gibi Arthur Rimbaud, dünya şiirinin aykırı ve devrimci şairi. Çağının önünde, ezberleri alt üst etmiş ve köhneleşmişliğe başkaldırının simgesi olmuş bir şair. Daha çocuk yaşta yazdığı güçlü şiirlerle dikkat çekmeyi başarmış, on dokuz yaşında ilk şiir kitabı basılmış ve yirmi bir yaşında da şiiri bırakmış. Yani dünyanın hala üzerinde konuştuğu, adını tarihe yazdıran o güçlü şiirler bu genç adamın sadece birkaç yıl içinde yazdıklarından ibaret. Hayatı da şiirleri kadar sansasyon yaratan bu genç şair, cesaretle bildiğini okumanın timsali adeta. İşte bu sebeplerden küçük İskender, şiir yolculuğunun başındaki genç şairlere Rimbaud diye hitap ediyor. Yeni imzaların da tıpkı onun gibi dilde güçlü ve cesur, özgün, sürüden ayrılıp kendi çizgisini yaratan birer şair olmalarını istediği için... İskender bu ad aktarımını tam kendine has bir üslup ve yeterlilikle bulmuş diye düşünürüm hep. O da bu deyişinin yerinde olduğundan emin olmalı ki bu şekilde hitap etmeyi sürdürdü genç şairlere. Hatta Varlık dergisinde uzun zaman yazdığı, yeni imzaları değerlendirdiği köşesinin adı da Rimbaud Akademisi idi. Elli beş bölümden oluşuyor kitap. Konular değişse de değinmeler ve süreğen ilgilerle bağlı esasında birbirine tüm bölümler. Okur, bir yandan Türk Edebiyatının -küçük İskender'in kendine has iğneli diliyle -eleştirisine tanık oluyor öte yandan ise şiir nedir, şair duruşu nasıl olmalıdır, hangi tip şairler vardır, şiir nasıl bir yol izliyor gibi soruların peşinden giderek saptamalardan uyarılara uzanan bir şiir serüvenine katılmış oluyor. Ek olarak küçük İskender gibi edebiyatımızın özgün, yaratıcı ve aykırı bir şairinin kendi şiir macerasını ve şiire bakış açısını da tanıma fırsatı buluyor. İskender, eski kuşağın kirli çamaşırlarını da yeni kuşağın önüne sermeye çekinmiyor. Kitabın en renkli yanlarından biri şairin yaratıcılığının, keskin zekasının ve cesur üslubunun eseri olan kategorize edilmiş yakıştırma yollu isimler. Dedikodu ve magazin kokan orta halli şairler, kentin sunduğu imkanları elde ettiklerinin illüzyonuyla hayatta kalan kenar mahalle şairleri, hayalciliği 'image maker' lıkla karıştırmayı huy edinmiş sözlük şairleri, şiirde ortaçağı başlatan engizisyon mahkemesi şairleri ve çok daha fazlası... Şiir evreninde bunların her biri ayrı gezegenmiş de dost ya da düşman ayırt etmeksizin, teferruatlı bir tanıtım gezisinde gönüllü rehber gibi, hepsiyle yüzleştiriyor bizi küçük İskender. Şairin kurduğu bir evren olunca mevzubahis, hem çetrefil, yokuşlu hem de dinamik ve mizahi bir yolculuk olduğunu kestirmek güç olmasa gerek. Küçük İskender, bu notlarda zaman zaman hakikati yüze sakınımsızca vurup insanı kendine getiren bir ebeveyn; zaman zaman sır veren muzip bir arkadaş; zaman zaman da müşfikçe cesaretlendiren, kapıyı açıp eline fener tutuşturan bir öğretmen gibi. Şiir iyidir. Ama şiirsiz de yaşanabilir. diyerek gerçekliğin yalın halini okuyucuya anımsatırken Şiir boş bir kovadır, içini doldur Rimbaud! gibi sözleriyle yürekli olmanın fitilini ateşliyor hatta yer yer kışkırtıyor. Dahası Şiir, kavrama gücünün eğitiminde bir duraktır., Şiirini bir limana yetiştirmek çabası, şairi bir hayat kalpazanı yapmaktan öteye taşıyamaz. türünde uyarılarıyla hem şiir okurunun hem genç şairlerin gözünü açıyor. Bir tür derin edebiyat sınıflandırması da sayılabilecek olan Rimbaud'ya Akıl Notları, edebiyatla ilgilenen herkesin kendince doyum alabileceği bir kitap. Özelinde şiirle ister okur ister yazar olarak ilgilenen herkes için heyecanlı bir keşif macerası olmasının yanında sıkı bir poetik düşünüş imkanı sunuyor. Öte yandan pek de bilinmeyen kayıp kıta türevinde bir merak unsuru olarak da karşınızda duruyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/12/sarhos-geminin-kahin-kaptani-rimbaud", "text": "Ben sizinle sarmaş dolaş olmuşum, dalgalar, Geçtiğimiz Eylül ayında, 19. yüzyıl Fransız ve Dünya Edebiyatına damga vurmuş iki şairin, Paris teki, Fransız Devrimi öncesi bir kilise olan, sonrasında da Fransız entelektüellerinin gömüldüğü bir anıt mezar olan Pantheon a birlikte gömülmesi için bir grup aydın, tartışmalı bir imza kampanyası başlatmıştı. Bu tartışma neticesinde entelektüeller ikiye bölünmüştü: Birinci grup, Pantheon a ünlü bir eşcinsel çiftin getirilmesinin, anıt mezarın ihtiyacı olan sosyal ve politik çeşitliliği karşılayacağını savunuyordu ve sevgilileri, ünlü eşcinsel yazar ve şair Oscar Wilde ile kıyaslıyordu. Oscar Wild eşcinsel olduğu için hapsedilmiş, yoksullaştırılmış ve zamansız ölmüştü. 2012'de Kadın Hakları Bakanı Najat Vallaud-Belkacem, Arthur Rimbaud gibi ünlü sanatçıların eşcinselliğinin ders kitaplarında yer alması gerektigini savunuyordu. Ayrıca Verlaine ve Rimbaud, Fransız şiirinin en büyüklerindendi bu gruba göre. Verlaine, 1944 Normandiya Çıkarması'nın Kemanlar hıçkırır durur/Güz geldi diye/Bitkin bir yara açar yüreğimde dizeleriyle ilan edilmesi bakımından, Rimbaud ise Mayıs 68 olaylarında üniversite öğrencilerince model alınması bakımından siyasi anlamda da önemlidirler. Yine Pantheon a gömülmesi taraftarı olanların başka bir argümanı da, Rimbaud nun doğduğu kasaba olan Charleville-Mezieres'den nefret ettiği ve oraya gömülmekten hoşlanmayacağı yönünde bir iddiaya dayanıyordu. Şairlerin Pantheon a gömülmesine karşı çıkanların ilk argümanı şuydu: Gerçekten ilişkileri kötü sonlanan bu iki eski aşık birlikte gömülmek ister miydi? 10 Temmuz 1873 te Rimbaud, Paul Verlaine'e ondan ayrılmak istediğini söylediğinde, onu kolundan tabanca ile vurmuştu. Yalnızca dört yıl birlikte yaşadılar ve aynı evde yaşamaya başladıklarında Rimbaud 17, Verlaine ise 27 yaşındaydı. İkinci karşı argüman ise, Rimbaud ve Verlaine gibi iki asi şairin, Cumhuriyetin değerlerini temsil eden bir yapı için uygun olmadığıydı. Bunu savunan aydınlar, bu iki şairin sonsuza kadar siyasetçilerin ve askerlerin olduğu bir yerde dinlenmekten zevk almayacaklarını iddia ediyorlardı. Rimbaud, hayatının sonlarına doğru Afrika da silah satıyordu. Verlaine ise absent içip içip sarhoş oluyordu ve karısını dövüyordu. 1873 te Rimbaud'yu Brüksel'de vurduktan sonra hapse girdi. Rimbaud nun erkek kardeşinin torununun kızı, şairin aile mezarlığında kalması gerektiğini savundu. Aynı şekilde, Les Amis de Rimbaud Derneği de bu öneriye şiddetle karşı çıktı. Rimbaud'nun yaşadığı çiftlik evini satın alan ve 16 yaşından beri fanatik hayranı olduğu şairin doğum gününü kutlayan, gitarının mızrabını şairin mezarına gömen Amerikalı şarkıcı Patti Smith de bu transfere karşı çıkanlardan biridir. Eğer kendisinin ve dostu Verlaine'in Pantheon'a gömüleceğini duysaydı Rimbaud, eminim ki bu sözlerle nokta koyardı tartışmalara. Tıpkı zamanında kendini edebiyata döndürmek için çeşitli çekingen girişimlerde bulunan arkadaşlarına, bu sözcüklerle karşı çıktığı gibi. Sıra dışı bir şair olduğu kadar, okul yıllarında da sıra dışı bir öğrencidir; parlak, erken olgunlaşmış, kabına sığmayan, acımasız, uzun boylu, işçi elli ve kaslı, geniş alnıyla her an öfkelenmeye hazır. Retorikte çok başarılıdır ve birçok ödül almıştır. 13 yaşındayken, İmparatorluk prensine saygılarını sunduğu bir mektubu gizlice yollamıştır. İlk şiirleri Latincedir; Ver erat, Jamque novus ve Jugurtha ile 1869'da Akademi ödüllerine layık görülmüştür. Ortaokul öğretmeni Mösyö Perette'nin onunla ilgili şu sözleri dikkat çekicidir ve lanetli şairi ilk o görmüştür sanki: Dileyeceğiniz kadar zeki biri, fakat gözleri ve gülümsemesi hoşuma gitmiyor. Kötü bitirecek: Herhalde bu kafada basit, sıradan hiçbir tohum yeşermeyecek, ya iyiliğin ya da kötülüğün dehası olacak!. Onu en iyi anlayan ve şefkat duyan öğretmeni, aynı zamanda da bir şair olan George Izambard olacaktır ve Rimbaud ya özel kütüphanesini açacaktır. Bu durum, oğlunun okuduğu kitaplardan ahlakının bozulacağından endişe duyan otoriter annesinin pek hoşuna gitmeyecektir. Fransa ve Prusya arasında savaş çıkınca Izambard Douai'ye giderken kütüphanesini Rimbaud'ya teslim eder. Yaşadığı ve nefret ettiği Charleville'i, küçük taşra illeri arasında son derece aptal bir yer olarak betimler mektubunda. Sarhoş Gemi şiirinin, Ölü sularından iniyordum nehirlerin ilk dizesinde bahsi geçen ve bir ucunda değirmen olan, kıyısında bir evde oturduğu Meuse Nehri, onun düş gücünü beslemiştir; nehir kıyısında ve Semay Vadisi'nde, bol bol aylaklık edip gezen bu rüzgar tabanlı adam, Aydınlanışlar'da bir yankısını gördüğümüz içsel özgürlük sarhoşluğunu ve doğa ile kendinden geçmenin sarhoşluğunu sentezler. 1870'de ilk siirlerini yazmasıyla, ilk evden kaçışının aynı zaman diliminde gerçekleşmesi tesadüf olmasa gerek. Bağ Kentlerini boylarım? ... Tatsız düşlerden usandım. 17 yaşındayken ciddi olamayız, der, 15 yaşında okuldan ayrılır ve şair olur; doğduğu ve nefret ettiği taşranın dar burjuvazisine rağmen. Nefret ettiği küçük burjuva ve ailesel evreninin vahşi hicivleri ile her zaman kaçmaya, gitmeye hazır olduğu başka bir yer arzusu arasında salınır durur. Başkaldırı ve ergenliğin keşfi arasında kalmış dahi bir paryadır. 1870 de Sedan Savaşı patlak verip, top sesleri her yandan duyulurken, 29 Ağustos'ta ilk kaçışını deneyen Rimbaud, bundan sonra en ünlü şiirlerinden birini yazar: Vadideki Uyuyan. Açık bir alanda ölmüş bir askeri betimler: askerin ağzı açıktır, boynu kan içinde, kokular burun deliklerini ürpertmiyordur; göğsünde eli, güneş altında uyuyordur, sakince. Sağ böğründe iki kırmızı delik. Bu manzara ve savaş, ona siyasi bir duruş kazandırır, onun bundan sonraki eserlerindeki şiddeti besler, vatanseverligi aptalca bulmasına yol açar. Rimbaud, çalışmayı sevmez. Tüm uğraşılardan iğreniyorum, tüm cahil köylü işçilerden de, der. Sanata gelince, o da bütün öteki işler gibi bir iştir; kalem tutan el ile saban tutan el eşdeğerdir. A kara, E ak, İ al, U yeşil, O mavi: sesliler, Diyeceğim bir gün gizli doğumlarınızı da: Karanlık koylara, kara sineklere benzer A, O amansız pis kokular üstünde fır dönerler. Her sesli harfi bir renk, bir duyum, bir imge olarak görür ve gösterir. Sonenin son dizesinin mor renkle ve Yunan alfabesinin son harfi olan omega ile bitmesi, tanrıya mı, bir kadına mı ya da kutsal saydığı başka bir şeye mi işaret ettiği bilinmeyen Ses Yeux ifadesinin, cümle ortasında büyük harfle yazılmış olması gibi sözcük oyunları, dönemin ünlü şairi ve aynı zamanda İzambard aracılığıyla tanıdığı dostu Paul Demeny'e şiir anlayışını açıkladığı ruha ruh olacak, her şeyi, renkleri, kokuları, düşünceyi bulup çıkaran, düşünceyi özetleyecek bir dili bulduğunu müjdeleyen bir dilsel bayram havası taşır. Küçük esriklik uyanışı, kutsal! Bize ödül verdiğin maske karşılığında ancak. Onaylıyoruz seni, yöntem! Dün, biz yaştan her birine ün ve şan verdin, unutmuyoruz. Inancımız var ağuya. Ömrümüzü tümüyle verebiliriz her gün. Verlaine ile ortaklaşa yazdıkları Le Sonnet du trou du cul, geleneksel kadın-erkek ilişki biçimini taklit eden erkekler arası çiftleşmenin kutlandığı pornografik bir şiirdir. Kendisini şair olarak görür, bunun onu suçu olmadığı kanaatindedir. İlk şiirlerinde Banville, Musset, Hugo, Baudelaire gibi önceki şairlerden etkilenir. İçinde kaynayan özgürlük ateşi, önce dizelerindeki hece sayısını, sonra uyakları yakar, şiirin tüm alışılmış geleneklerini yıkar, ve tamamen estetik kaygılardan arınmış bir özgünlüğe ve nesnelliğe sahip kendi şiir evrenini yaratır. Şiir eylem yaratmalı ve eylemin öncülü olmalıdır. Denizi görmeden yazdığı 25 kıtalık Sarhoş Gemisi, düş bahçesinde yaşayan Rimbaud'nun gerçekleşen en ölümsüz, en büyük düşüdür. Görünmeyeni gören, arzu ettiği yalvaç lığa yükselmiştir. Avrupa'dayken Özledim eski hisarlarını Avrupa nin diyecek kadar ileridedir düşleri. Gelecekteki yaşamı, uzak denizlere yapılan yolculuklar, bir daha Avrupa'ya dönmeyiş, bütün bunlar gerçekleşmezden yirmi yıl önce hem bu şiirde, hem de öteki şiirlerinde mat renkli camların ardından parlarcasına yer almıştır, Zweig'e göre. Fransız edebiyatında bir dönüm noktasıdır, birçoğuna göre bu şiir. Yine Zweig'a göre Fransız şiirinin üzerinde anarşinin kırmızı bayrağı gibi sallanır. Şiirleri öncelikle kendi özel yaşamında devinime, eyleme yol açar. Onu nasıl baştan çıkardı, bakın! dediği kendisidir... Bu şiirler en gerçekçi gerçeklikten ve dizgin tanımayan imgelemden oluşma, dahiyane bir yumaktır. Rimbaud sanki dünyanın ilk şairiymiş, sanki kendisinden önce gelmiş binlercenin oluşturdukları estetik, iskambil kağıtlarından yapılma bir bina örneği çökmüş gibi şiir yazmaya başlar. Şiiri, bu gözü kara içgüdüsel özgürlük ortamında, kendine özgü bir gelişme çizgisini izler. Bilim, temposu cok ağır olan bir alandır; oysa onun enerjisi ancak bir şimşek çakması gibi boşalabilir, bütün bu enerjisine rağmen tembeldir de.. Aile bağlarını küçümsese de en sevdiği kız kardeşi hastalıktan vefat ettiğinde, yas simgesi olarak saçlarını kazıtır. Ailesel, dini, ahlaki, milli tüm bağları reddeden Rimbaud, 1883'de ailesine yazdığı bir mektupta, evlenmemiş olmaktan ve bir aile kurmamaktan duydugu üzüntüyü, pişmanlığı dile getirir. Uzak bir şirkete tabi olarak, aylak aylak dünyayı gezmeye mahkumum. Avrupa yaşam tarzını, hatta dilini ve mevsimlerin tadını giderek unutuyorum. Neye yarıyor ki bu gelmeler-gitmeler, bu yorgunluklar ve bu yabancı ırkların arasında yaşadığım maceralar, hafızamı dolduran diller, isimsiz acılar? Eğer bir gün mümkün olursa, birkaç sene sonra, yakınlarımda dinlenebileceğim hoşuma giden bir yer bulursam, bir ailem, en azından bir oğlum olursa, hayatımın geri kalanını, onu bu çağa en uygun sekilde, eksiksiz bilgi ve eğitimle donatarak geçireceğim. Şimdiden onu ünlü bir mühendis, güçlü ve zengin bir bilim insanı olarak görüyorum. Ama kim bilir günlerim ne kadar sürecek bu dağlarda? Ve hiçbir haber çıkmadan, bu kabilelerin ortasında öylece kaybolabilirim...(1883 Mayıs, Ailesine yazdığı mektup). mesut, sanki yanımda bir kadın varmış gibi dizelerinde olduğu gibi, hiçbir yere ait olmamayı tercih eder. Doguya ve ilk ve sonsuz bilgelige yeniden dönüyorum, der. Ne diyor cehennemlik koca: Kadınları sevmem ben, aşkın yeniden icadı gerek, belli. Kadınların istedikleri tek şey kendilerini sağlama almak, tek istedikleri güvenli bir ortam kazanmak, yüreği ve güzelliği hesaba kattıkları yok; soğuk bir hoşgörü geriye kalan, günümüzde evliliğin besini. Ya da ben kadınları mutluluğun işaretleriyle görüyorum, iyi arkadaşlar haline getirebilirdim onları, her şeyden önce parlamaya hazır odun yığını gibi duyarlı hayvanlarca parçalanmış arkadaşlar!. Rimbaud'ya göre, kadının sonsuz esareti kırılınca, kendisi için ve kendisi vasıtasıyla yaşamaya başlayacağı zaman, o da bir şair olacaktır. 20 yaşında şiiri bırakıp Afrika'ya giden Rimbaud, onlarca teknik eser ve fotoğraf makinesi sipariş eder. Rusça ve Arapça öğrenir, öyle ki Kuran'ı öğretecek seviyeye ulaşır Arapçası. Müslüman olarak öldüğü iddia edilse de, bunun kesin bir ispatı yoktur. 1880'de Aden'de, fotoğrafçılıkla hayatını kazanmaya niyetlenir. Gazetelere ve Coğrafya Derneğine, keşfedilmemiş, adı henüz duyulmamış ülkelerde çektiği fotoğrafları gönderir. Günümüzde onun çekmiş olduğu ispatlanmış yedi fotoğrafı mevcuttur. Mısırlı subaylar, Yemenli tüccarlar, Hintli tüccarlar...1887'de ortağı olduğu fotoğraf stüdyosu işletmecisi Borelli ile yaptığı, silah satışından döndüğü bir seyahat sırasında çektiği üç fotoğraftan biri ilgi çekicidir: Etiyopyalı cılız bir çocuk eğilerek, soylu başka bir genç çocuğun ayaklarını yıkamaktadır. Zayıf ve güçsüz çocuklara büyük bir acıma duymuştur öteden beri. Rimbaud'ya, 1870 yılında Paris'e kaçışlarından birinde, sokaklarda şahit olduğu kırıcı, ezici sefaleti; Les Effares şiirinde betimlediği; bir fırıncı önünde kaldırıma diz çökerek, sessizce birbirine kenetlenerek ekmek çıkmasını bekleyen beş küçük çocuğun çaresizliğini, korkularını hatırlatmıştır belki de bu fotoğraf karesi. Birkaç sene içinde tıpkı edebiyatı terk ettiği gibi; teknik imkansızlıklar, düşük kazanç ve yorgunluk sebebiyle fotoğrafçılığı da bırakır. Her şeyi şimşek hızıyla yaşayan Rimbaud, daima öndedir, hep kaçıştadır. Her zaman başka işler yapar. Harar ve Aden arasında yeniden tüccarlık yapar. 1891 yılında bacağındaki tümör nedeniyle hastalanır, kendi yaptığı sedye ile gemiye kadar taşınarak Marsilya'ya gider, bir bacağı kesilir ve kısa zaman içinde vefat eder. Tamamen Doğu ile kuşatılmış muhteşem bir evde, sonsuz eserimi tamamladım, der Aydınlanışlar'da. Rimbaud, şiirini; kıtalar arası bu yolculuklarla, yıllar önce yine sihirli sözcükleriyle yarattığı çağın hep bir adım önünde yol alan şiirini, sezgisel dehasının öngördüğü gibi tamamlamıştır. Rimbaud, arzu ettiği sonsuzluğu çoktan buldu. Yani, güneşle karışık denizi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/17/edebiyatcilardan-taciz-olayiyla-ilgili-gorusler", "text": "Özge Doğar: Korkak sistem kendini devam ettirmek için bastırır, aşağılar hor görür... Bastıramadığına sinirlenir, yandaş arar. Kadınlar susmuyorlar artık, güçlerini yine kendilerinden alıp yurt biliyorlar birbirlerini."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/17/fergun-ozelli-yazdi-amazonlar-bu-topraklarda-bosuna-yasamamis", "text": "Türkiye'de, hem edebiyat ve sanatta, hem de toplumsal yaşamın her alanında var bu sorun; üstelik oldukça da derin ve yaralayıcı. Yaşadığı tacizi, yıllarca içinde bir ur gibi saklayıp zamanla yaşadığı duygusal çöküntüler psikolojik açıdan en uç noktaya geldiğinde bir cinnet nöbetiyle itiraf eden kadınlarla dolu bir yer burası. Çünkü onlar böyle durumları daha çok, kendi derin mi derin kuyularına gizliyorlar. Çünkü: Taşlanarak öldürülmek ; aile kararıyla infaz edilmek; kadın pazarlarında satılmak; örtünmeye ikna edilmek; dövülmek, bıçaklanmak, idam edilmek, kurşunlamak, taciz ve tecavüz edilmek, boğulmak, işkence edilmek, balkondan atılmak, vb. gibi yöntemler oldukça doğal ve toplumsal yapıya uygun. Ve tüm bu erkeğin elinin kiri doğallığı, baskı, şiddet yöntemleri, feodalliğini üzerinden atamamış erkek egemen zihniyetli ve kapitalist artı değer sarhoşluğundan ayılamamış erkeklerde ve ezilmişliğinin hıncını, başkalarından çıkarmak isteyen kadınlarda ortaya çıkan lanet olası güç ve iktidar kavramlarıyla çok da çabuk birleşiveriyor. O yüzden öncelik, bu güç ve iktidar kavramlarıyla yüzleşmeye, onları yırtıp atmaya verilmeli gibi geliyor bana. Ardından da, olanları, olmuşları, olacakları sorgulayacak, hesap soracak, sürekli olarak gündemde tutacak, unutturmayacak, özerk ve yığınsal kadın örgütlenmelerinin asla kendi içinde iktidar hedeflemeyen örgütlenmelerine büyük bir gereksinim var. Bunun da mutlaka gerçekleşeceğine eminim; amazonlar bu topraklarda boşuna yaşamamış çünkü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/17/taciz-uzerine", "text": "Bu ülkede çok uzun yıllardır kamplaşma yaşamın bütün alanlarına bulaştı. Sağcı-solcu, milliyetçi-evrenselci, dinci-dinsiz vb. Kimse bir tarafta dururken karşı tarafın da insan olduğunu, evrensel vb. insani değerlerin onun için de olması gerektiğini söyleyemedi, söylemesine izin verilmedi, söylediyse sen bizden değilsin denerek dışlandı, aşağılandı, susturuldu. Yirmi birinci yüzyıl da böyle olmamalı, bu durum değişmeli. Ama gelin görün ki en somut cümlelerle tacizi lanetleyen bir metin yazıyorsunuz; tacizle suçlanan kişi aşiret mantığıyla değil hukuk devleti kuralları içinde yargılansın, suçu netleşsin, öyle kişisel olarak suçlayalım, diyorsunuz, birileri rahatsız oluyor. Şair-yazar geçinenler bile bırakın bu mahkeme-bilirkişi vb. i diyerek sözünüzü ağzınıza tıkamaya çalışıyorlar. Ben şair ve psikiyatrist olduğum için konuşması gerekenler susuyordiye uyarıldım ya da üstüme aldım ve Taciz lanetlemesi başlığıyla kısa bir metin yazdım. Ama suçlanan kişinin de hakkı-hukuku vardır, durum anlaşılsın sonra aşağılayalım dedim diye karşı çıkıldı. Oysa baştan tacizin lanetlenmesi gereken bir eylem olduğunu yazmıştım. Yine söylüyorum taciz lanetlenmesi gereken aşağılık bir eylemdir. Hukuk çerçevesinde gereken ceza verilmelidir. Yaratıcılık ve Kadın Şairler başlıklı ve TÜRK ŞİİRİNİN PSİKANALİZİ kitabımda da yer alan yazımda bu konuyu dile getirmiş ve 21. Yüzyıl saydam olacaktır. Tacizciler ayaklarını denk alsınlar demiştim. Sosyal medyada da paylaşmıştım. Özellikle dergi yöneticileri, editörler ya da kendini mikro iktidar sanan, narsisistik veya antisosyal kişilikli şair-yazar vb. in dikkatini çekmiştim. Meslek odamda dinlediklerimden insanlık adına hep utanç duydum ve duymaya devam edeceğim. Kadınlara ek olarak çocuk hatta bebeklere yapılanlar 3. sayfalarda ve zihinlerde kayıtlıdır. Ama ne olursa olsun şapka düşmüş kel görünmüştür. Taciz lanetlenmeli ve hukuk çerçevesinde cezalandırılmalıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/20/ahmet-zeki-yesilin-yeni-kitabi-cikti", "text": "Mizah yazarı Ahmet Zeki Yeşil'in yeni kitabı 'Korona Müfettişi', kitap satış sitelerinde ve raflarda. Mustafa Fırat'ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı Mühür Kitaplığı Yayınları tarafından basıma hazırlanan 'Korona Müfettişi', ağırlıklı olarak kara mizah öykülerinden oluşuyor. Öyküler sadece gülümsetmiyor, hem düşündürüyor hem de yaşadığımız hayatı sorguluyor. Özetle, günlük yaşantımızda ters giden; bizi kızdıran ve üzen her şey bu kitapta yer alıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/20/kadinlardan-yanayim", "text": "Çok asap bozucu, diyorum kendime, yine de olay kişisel duyarlılığımı aşacak ölçüde önemli, serin durmalıyım. Olup bitenlerin birkaç dikkat çeken boyutu var. Öncelikle tabii taciz meselesi... Bazı ülkelerde olduğu gibi bizde de yargının böyle durumlarda kendiliğinden harekete geçmesini isterdim. Bir kez daha olmadı, dava farklı biçimde açıldı / açılıyor... Kadın beyanını ihbar kabul edip inceleme başlatan bir yargı daha doğru olurdu. Bunun için bir kez daha İstanbul Sözleşmesi'nin ne kadar gerekli olduğunu hatırlatmış olayım. Taciz söz konusu olduğunda tartışacak bir şey yok. Yargı öyle böyle devreye giriyor ve olay araştırılacak. O sırada mağdur olan kadın tarafını utandırmaya, suçlamaya çalışanlar olabilir. Elbette, kadınların yanında olacağım. Sanıyorum kadınlar arasında bu konuda da bir anlaşmazlık yok. Kimlerin ne kadar ileri gidebileceğini ve toplum olarak dekadansımızın sınırlarını göreceğiz. Tarihten de bilirsiniz, böyle davalarda toplum, kadın tarafı sindirmek için elinden geleni yapar. Bakalım bir gelişmemiz olmuş mu? Göreceğiz. Bu olayda görünür olan ikinci konu linç. Linç faşizan bir gösteridir. Kadınlara sık uygulana gelmiştir, çünkü kadınlar ve koyunlar iyi kurbanlardır, sonradan hesabını soranları olmaz. Silahın dönüp faillere uygulandığını görmek bende adalet duygusu uyandırmadı. Çünkü prensip olarak linçe karşıyım. Buna döneceğim. Üçüncü boyut olarak aile söylemi var. Bir söyleşide erkeklerin başları sıkıştığında dönüverdikleri mukaddes aile söylemi yinelendi. Buna eril faillikten erkekliğe dönüş diyebilir miyiz, deriz herhalde... Gerçi evlenip aklanmak genelde popüler kültürün kadın figürleri arasında çok yaygındır ama bir erkeğin evliliğini koruması fikrinin de itibarı vardır, kamuoyunda... Kamuoyu nedir, burada halk arasında demek gerekiyor. Kamu vicdanı bile fazla... Bir kereliğine affeder toplum erkeği... Tevessül edilen sözlü mevzuat maddesi bu işte... Adını koyalım. Böylesi bir demagoji iyice yakışıksız oldu. Linçle ilgili son olarak: Biz idam cezasına hak ihlali gerekçesiyle karşı çıkıyorsak, bize işlenen suçun linçle bedellendirilmesini tercih etmemeliyiz. Linçi bir yüzleşme biçimi olarak da görmüyorum. Tavrımı yumuşatmayacaksa, linç girişiminin, böyle ifşaatlarda toplumun genelde kadını sindirmeye çalıştığı yönündeki deneyimle de tetiklendiğini düşündüğümü itiraf ediyorum. Tacizin terbiye mekanizması olarak kullanılmasından ziyade terbiye zemininde meşrulaştırılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Çünkü tacizi genel olarak bir gövde gösterisi, kudret pratiği olarak görüyorum. Gücün kabul ettirilme girişimi olarak görüyorum. Kadını erkeği yok. Genel olarak yetersizlik hissinin kudretle giderilme / telafi edilme girişimi... Taciz poşetine kadının toplumdaki statüsünü, konumunu koyup diğer şiddet meseleleriyle birleştirmeyeceğim. Taciz yasalara göre olmasa da vicdanlar nezdinde yüz kızartıcı bir suçtur. Sorun belli, çözüm belli... Acilen İstanbul Sözleşmesi'nin hayata geçirilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/24/koray-feyiz", "text": "ŞAİR, YAZAR, ELEŞTİRMEN ve ÇEVİRMEN, (doğ. İstanbul Üsküdar, 09 Mayıs 1961-). İlk şiiri Varlık dergisinde 1987 yılında yayımlandı. Daha sonra aralarında Dergah, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri, Kitaplık, Mühür, Şiiri Özlüyorum, Yasakmeyve, Özgür Edebiyat, Sözcükler, Evrensel Kültür, Cumhuriyet Kitap, Edebiyat ve Eleştiri, Dize, Kıyı, Yazko Edebiyat, Sincan İstasyonu, Deliler Teknesi, Yedi İklim, Rind Edebiyat, Temrin, Karabatak, Kurgan Edebiyat, Yeni Papirüs, Caz Kedisi, Üvercinka, Absent, Edebiyat Ortamı, Kurşun Kalem, Vurgu, selamlar Litras Falsas, Four Branches, The Tower Journal, New Mirage Journal / Poets & Writers, Best Poems, Blue Skies Poetry, Occupy Poetry Writing Revolution, Poem Hunter gibi çeşitli edebiyat dergilerinde şiirleri, çevirileri, inceleme, deneme ve araştırma yazıları yayımlandı / yayımlanıyor. Şiirleri, yazıları, yapıtları İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça, Romence ve İzlandacaya çevrildi. PEN Yazarlar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Edebiyatçılar Derneği üyesi. ŞİİR: Mezarlar Eskimedi (1987), Bir Mektupta İki Yalnızlık (1988), Ben O Issız O Yorgun Şehir (1995), Uhrevi Zorba (1995), Düşle Gelen (1995), Seni Bağışladım Çünkü Beni Çok Üzdün (1999), Su Yarası (2010), Büyülü Bir Yay Çalışması (2015), Yok (2016), Karganın Mürekkebi (2019), Fora (2020), Mağlup (2020), Mis (2020). ÇEVİRİ: Krystalli Glyniadakis, Small Sketches for the Island Heat, Artshop Y., 1. Baskı, İstanbul, 2016. İNCELEME: Şiirden Sesler Korosu, Kaos Çocuk Parkı Y., 1. Baskı, Ankara, 2018."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/25/ustalar-resmi-gecidi-celal-tan-ve-ailesinin-asiri-acikli-hikayesi", "text": "Nedense ülkemizdeki çoğu yapımcı absürt film olayına gereğinden fazla mesafeli. Hal böyle olunca da sinemamız adına çekilen absürt film sayısı çok ama çok kısıtlı. Neyse ki son yıllarda yerli sinemamızın bu kategorideki bayrak taşıyanı Onur Ünlü var da seyirci bir nebze olsun ruhunu doyurabiliyor. Tabii bu açığı tek başına kapatabilmesi asla söz konusu değil ama en azından Ünlü'nün safının belli olduğunu bilmek güzel. Henüz film başlamadan önce ekranda Shakespeare'in en kısa, en uzun, en anlamlı, en sade, en felsefi, en basit cümlesini görünce yüzümde ister istemez tatlı bir tebessüm oldu doğrusu. Film başladığında Kamuran'ı masaj koltuğunda yüksek perdeden konuşurken gördüğümde, kısıtlama günlerinden geçtiğimiz bu zamanlarda tam benlik bir film dedim kendi kedime. Salonun tam da orta yerinde babası Celal'in akademik kariyerini kullanmaya çalışarak üniversiteye masaj koltuğu kakalamaya çalışan bir acemi esnafın yeğenine türlü vaatlerle koltuğu tanıtması tam da bizlere yakışan bir tarz olmuş doğrusu. O arada özenle hazırladıklarını sofraya dizme gayretinde olan Özge ise genç anneliğin tüm eziciliğini ev halkına karşı kullanmakla meşgul. Celal'in kızı Jülide ise babasının genç bir kadınla evli olduğu gerçeğini çoktan hazmetmiş bir kadın olarak belleklerimizde yer ediniyor kendisine. Tabii babaanneleri Kamuran Hanım da öyle. Hatta oğlunun çapkınlıklarına göz yumup torunu, adaşı Kamuran'a laf sokacak kadar seviyor Celal Tan'ı. Özge'nin heyecanının sebebinin Celal Tan'ın doğum günü olmasından kaynaklandığını anlıyorken Kamuran'ın ise Koca adama Celal diyor ya, serzenişiyle epey bir gülümsüyoruz doğrusu. Bu sırada da Jülide'nin Abi mi diyecek kocasına? Ne demesini bekliyorsun? tarzı konuşması ile de silkelenip kendimize geliveriyoruz. Fakat maalesef hiçbir şey ev halkının beklediği gibi olmuyor. Celal Tan eve gireceği esnada salonun ışıklarını kapatıp Celal'e doğum günü sürprizi hazırlamaya yeltenen aileye Celal Tan yapıyor asıl sürprizi. Kapıdan içeri girdikten sonra salona girmeyen Celal'e bakmaya giden Özge'nin başını Kiminle öpüşüyordun? diyerek duvardaki aynaya vuruyor ve kanlar içindeki Özge'nin üzerinde otururken görünüyor aralanan salon kapısından. Olayın şokunu atlattıktan sonra hızla müdavimi olduğu dernek binasına giren Celal kalabalığın içindeki arkadaşı Turan'ı bulup dışarıya çıkarıyor ve Özge'yi öldürdüğünden bahsediyor. Lakin olaya son derece soğukkanlı bir yaklaşım gösteren Turan ise Çırpındı mı çok? gibisinden bir soruyla Özge'nin ölmesinden çok ne şekilde can verdiğinin peşinde olduğunu gösteriyor. Sormuş olduğu soruya aldığı yanıta mahsuben pis pis sırıtarak Çırpınmamıştır o zaman, demesi de cabası tabii. Hatta ve hatta Tam canı çıkacakken yüzünün ifadesi nasıldı? demesi bir sinemasever olarak benim bile asabımı bozuyor. Gerçekten tek kelimeyle müthişsin Köksal Engür! Filmin bir sonraki sahnesinde üç ay önce iki aylık ömrü kaldığını öğrenen bir adam için Turan'ın aslında çok da meraklı olmadığına hak vermem kaçınılmaz oluyor. Zaten bir aylık ömrü kaldığı için Celal'de Turan'ın suçu üstlenmesi konusunda ricada bulunmak maksatlı anlatmış olayı. Bunu da bankta yapmış oldukları konuşmanın akabinde öğreniyoruz. Ve Turan'ın ölümden ne denli korktuğunu da... Bu arada konuşmanın devamını da dikkatli dinlemeniz yararınıza. Bank sahnesi inanılmaz muzip replikler barındırıyor içerisinde. Bir şekilde Turan'ın suçu üstlenmesini sağladığını düşündüğüm Celal eve girince yerde kanlar içinde yatan karısının başında üzülme provaları yaparken ev ahalisi de topyekun dışarıya çıktıkları için Celal'in eve girdiğini görünce olaydan hiç haberleri yokmuş gibi zili çalıyor. Ve doğal olarak o esnada da yapay üzülme sahnesi tavan yapıyor. Ardından zilin tekrar çalmasıyla gizemli görme engelli Ergün davet edildiği ve dayanamadığı için Celal'in doğum gününe geldiğini söyleyerek eve ve filme giriş yapıyor. Ve kardeşi Özge'nin ölüm haberiyle de ciddi anlamda sarsılıyor. Cinayet masası komiseri Hakkı rolüyle Cengiz Bozkurt'un konuştuğu sahnelerde Özge'ye otopsi yapılacağını memleketim Eskişehir'in birkaç güzel görselinin eşliği ile öğreniyoruz. O esnada yine maaile salonda ve harikulade yemeklerle donanmış yemek masasının etrafındalar. Bu arada kadraja Hakkı'nın tam arkasında vakur bir duruş sergileyen Engin Hepileri'de takılıyor. Ölümden korkan Turan'a Celal'in İslam'ın Şartları'nı rakı masasında öğretmesi ise tam bir trajikomik durum. Bu arada barda sahne alan ve dingin şarkılar mırıldanan grubun solisti Okan da Ushan Çakır. Görüldüğü üzere her taşın altından birileri çıkıyor. Film her sahnesiyle sürprizlere gebe. Tıpkı Jülide'nin hamile olduğunu opera sanatçısı sevgilisi Okan'a söyleyip sevgilisinin Jülide'yi evinden kovması gibi... Ama bu Okan bardaki grubun solisti olan Okan değil. Okan Tanülkü... Yani fazlasıyla antipatik olmasının yanı sıra apayrı birisi. Bence filmin en önemli anekdotu: Her an her şey olabilir! Filmin olağan akışı içerisinde kitaplığın başında dedesini yakalamışken intihar eden, babasının günaha girip girmediğini soran Ege'ye Celal Tan'ın cevabı tam bir paradoks niteliğinde: Bazı insanlar canları sıkılınca dünyayı değiştirmek isterler. Dünyayı değiştirmeye gücü olmayanlarsa dünyalarını değiştirirler. Kısacası film bu açıdan da çok başarılı. Buna paralel olarak Ergün'ün bilgiçlik kokan cümleleri ve birbirinden doğru tahminleri de olağanüstü. Şahsi fikrim o ki ailenin birçok üyesinin halüsilasyonlar görmesi şüphesiz filme değişik bir ivme kazandırmış. Ayrıca filmin içinde yıllar önce kaçırılmış bir mutluluk hikayesi, özlem dolu bir aşk sarmalı da yatıyor. Bunu nereden mi anlıyoruz? Elbette Kamuran Hanım'ın Nida Bey'e Kaçalım, yakarışlarından. Olay içinde olaylar! Ablasıyla Okan'ın sır dolu ilişkisini çözen Kamuran'ın Eti Parkı'nda tüm gördüklerini ve bildiklerini Jülide'ye anlatmasıyla olaylar daha da içinden çıkılmaz bir hal alırken Tansu'nun Özge ile olan replikleri gidişatın seyrini tamamıyla değiştiriyor. Daha doğrusu Özge Tansu'yu doğru Okan'a, doğru adrese yönlendiriyor. Aile üyeleri arasında bunlar yaşana dursun kapıcı İbrahim'in desteğini de arkasına alan Celal Tan karakola gidip katilin Turan Altaylı olduğu yönünde ifade verirken çıkıyor karşımıza. Fakat Celal Tan'ın itirafından hemen sonra komiser Hakkı'nın eline almış olduğu dilekçeyi okumasıyla film yine biz sinemaseverlere ters köşe yapıyor. Filmin bu kısmını anlatmaktan ziyade izleyerek öğrenmeniz taraftarıyım. Karakoldan çıkıp Anayasa Hukukçuları Derneği'nin ödül töreninde kendisine takdim edilecek olan ödülü almazdan önce ödül konuşması yaptığı sırada salona Turan'ın girdiğini gören Celal Tan kelimenin tam anlamıyla çılgına dönerken kürsüden ardı ardına küfürleri sıralıyor. Öfkesini alamayıp Turan'ın yakasına yapıştığı anda da Turan son nefesini veriyor. Olayın kötü yanı ise bu defa yaşananların herkesin gözü önünde olması. Diğer bir taraftan Okan'ı bulma telaşına düşen Ergün'ün görme engeline rağmen Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda çalışan Okan'ı eliyle koymuş gibi bulması üstün yetenekleri dolayısı ile beni hiç şaşırtmazken Okan'ın Jülide ile olan konuşmalarına rast gelmesi ve duydukları kuşkusuz Ergün'de derin izler bırakıyor. Jülide'nin o anki öfkeyle Okan'ı bıçaklamasını ise yine her zamanki gibi adeta kulakları ile görüyor. Kesinlikle Ergün paranormal bir karakter ve filme de son derece yakışan bir karakter olmuş. Yönetmen Onur Ünlü'nün özellikle kadro konusundaki tercihleri ve doğru kişileri o rollere göre dizayn ve entegre etmesi gerçekten alkışa değer bir başarı. Okan'ı bıçaklar bıçaklamaz ayaklarının çizdiği rotaya uyarak karakola giden Jülide'nin doğruca Hakkı'nın odasına girip ardından Engin İleri'nin odadan çıkmasıyla aniden Hakkı'nın kucağına atlaması ve Hakkı'yı öpücüklere boğarken yapmış oldukları konuşmalardan dolayı ikisinin çok eski tanış oldukları gerçeğini öğrenince en az Ergün'ün bir önceki sahnedeki bocalaması kadar bocalıyorum. Ayrıca son günlerde Masumlar Apartmanı dizisinde inanılmaz bir performans sergileyen Ezgi Mola'nın şapur şupur Komiser Hakkı'yı öpmesini de inanılmaz kıskanıyorum. Ve yineliyorum film, akışı içerisinde her an her şeye gebe. Jülide'nin ateşli öpücüklerinin arasına serpiştirdiği Okan'ı öldürdüm, itirafına binaen Celal Tan'ın evine gelen Hakkı ve Ergün'ün; Celal denilen bu ihtiyar iblis kardeşimi öldürdü, cümlesiyle bir anda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalsalar da Ergün'ün anlattıklarına pek kulak asmazlar. Fakat kendine inanmayan herkese ve her şeye inat Celal Tan Yalan söylüyor, diyerek kendisine çıkışsa da Ergün sert tavrı ile Celal Tan'ın cılız sesini alt etmesini biliyor. Baskın karakterine ve söylediği cümlelerin doğruluğunun gücüne inanarak tüm aileye ve Komiser Hakkı'ya esaslı bir ders verdiği esnada Es Tv'deki haber bülteninden Nida'nın öldüğü haberi duyulunca salona buz gibi bir sessizlik hakim oluyor. Bu arada haberin detayları ve anlatımı mükemmel biçimde detaylı ve müthiş absürt. Dikkatle dinlemenizi tavsiye ederim. Ölüm haberinin hemen akabinde salonda, herkesin gözleri önünde gelişen olay ise bambaşka bir aksiyon. İlginç aksiyon sahnesinin devamında Kamuran Hanım'ı götürdükleri hastane aynı zamanda Özge'nin otopsisinin de yapıldığı hastane olduğundan Komiser Hakkı otopsisi biten Özge'nin hamile olduğunu tüm aileye açıkladığında herkesin yüzünde şaşkın bir ifade beliriyor. Jülide ise oportünist bir yaklaşımla çoktan Okan olayının ne aşamada olduğunun peşine düşüyor. Böylece Okan'ın ölmediğini ve katil olmadığını oracıkta Hakkı'dan öğreniveriyor. Fakat gerçekten katil olmaya karar verdiği anda da Komiser Hakkı'yı kıskanmakta hiç de haksız olmadığımı ispat etmek istercesine ateşli öpüşmelerin eşlik ettiği bir sahnede suç ortağı Hakkı ile Okan'a acı bir son hazırlıyor. Bu arada Ege de Hakkı'dan hiç hazzetmiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/29/ilknur-atalkin-yazdi-the-queens-gambit", "text": "Öfkesini tutkusuna tutturmasına, yeteneğini çalışkanlıkla şahlandırmasına hayran olduğum Beth! diye not aldım son sahne karardığında. Zihnime kazınan bakışlarını da aktarabileceğim bir cümle bulamadım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2020/12/29/saltin-2021-programi-ardisik", "text": "SALT Galata'nın 2021 yılı sanat programı belli oldu. Barış Doğrusöz, Deniz Gül, Volkan Aslan, Aykan Safoğlu, Fatma Belkıs-Onur Gökmen sunumları, 'Ardışık' adıyla Ocak 2021'den Ocak 2022'ye SALT Galata'da. SALT'ın davetiyle 2019'da başlatılan stüdyo ziyaretleri ve sanatçı sohbetleriyle geliştirilen Ardışık, 2021'de SALT Galata'da art arda yer alacak beş bağımsız sunumdan meydana geliyor. SALT Araştırma ve Programlar'dan Amira Akbıyıkoğlu ve Farah Aksoy'un, uluslararası kariyerinin gelişme ve olgunlaşma dönemindeki altı sanatçıyla hazırladığı program, çocukluklarını 80'lerde, ilk gençlik yıllarını 90'larda yaşamış bu sanatçılar arasındaki kuşak bağını temel alıyor. Barış Doğrusöz, Deniz Gül, Volkan Aslan, Aykan Safoğlu ile Fatma Belkıs ve Onur Gökmen ikilisinin pratiğinde öne çıkan taze görsel ve kavramsal dağarcık, yaklaşık 25 yıla dayanan tanıklıkları ve ortak hassasiyetleri etrafında şekilleniyor. Sanatçıların Ardışık programındaki işleri, sırasıyla tarih yazımı, dil, kamusallık, simgesel sermaye ve modernleşme başlıkları altında sembolik iktidar meselesini yorumluyor. Toplu bir teşhir ve mukayese ortamı yerine, sanatçıların her birine daha geniş bir alan açmayı amaçlayan program, 2011'den bu yana SALT ile sınırlı iş birlikleri olan isimlerle kurumu, onuncu yılında bir araya getiriyor. Ardışık'ın ön hazırlık döneminde, bütün dünyayı etkisi altına alan olağandışı koşullar henüz ortaya çıkmamıştı. Proje süreci, bir biçim olarak sergilemenin sürdürülebilirliğini sağlamak için gerekli, birtakım geç kalmış soruların önünü açtı. Sanatçılarla yapılan kapsamlı sohbetler, eşitlikçi müzakerelerin kritik önemine işaret etti. Bu bağlamda Ardışık, birlikte düşünmeye dayalı bir yaklaşıma duyulan inancın yanı sıra, bir kültür kurumunun süregelen krizde yeni üretimleri destekleme adımlarına örnek teşkil ediyor. Ardışık programı 19 Ocak'ta, Barış Doğrusöz'ün 2017'den bu yana üzerinde çalıştığı Güç Odağı video üçlemesinin ilk mekansal sunumuyla başlayacak. 28 Mart'a kadar devam edecek sunum ve paralelinde gerçekleştirilecek çevrimiçi atölye ve gösterimlerin ayrıntıları saltonline. org'da duyurulacak. SAHA tarafından desteklenen Ardışık, SALT Galata'nın ardından, L'Internationale üyesi kurumlardan Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia, Muzeum Sztuki Nowoczesnej w Warszawie ve M HKA, The Museum of Contemporary Art'ın 2021-2022 programları kapsamında sunulacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/01/01/cevat-capan-okyanusunda-kuzeye-giden-ince-yol", "text": "Doğmakla ölmeye başlarız! Yaşamın sabahı, olgun öğle vakti, hatta gün batımı... Bu derin demde elde ettiğimiz bilgi ve birikimlerin, kendimize saklamadan yaratttığımız güzelliklerin insanlığa bir yararı olursa, sadece günümüzde değil, bizden sonra gelecek olanların da kıymetle, saygıyla anacağı güzellikler olacaktır. Güzellikler! Tiyatro yazarlığı, çeviri, akademisyenlik, oyunculuk ve elbette şairlik. Dahası? Vardır! Sözü edilen bu güzellikleri kuşanmış, kendinden sonrakilere de ışığını sunan, 'Dağın eteğinde/onlardan habersiz/eskimeyen ay ışığı' bir isim Cevat Çapan. Çapan'ın, Sevda Yaratan kitabında yer alan ve 14 dizeden oluşan İzinliler şiirinin, penceremden, 11. dizede, bir başka sanat disiplini, çok sesli müzik yapıtının armonik yapı çerçevesiyle, ait olduğu tonalitede son bulması gibi bittiğini görüyorum. Şiirin devam eden son 3 dizesi, Barok dönem ruhlarının kut sesi Johann Sebastian Bach'ın eserlerinde de olduğu gibi eserin varlığına iliştirilmiş bir sonlanış, bir armonik fiyonk gibidir; uçurtmanın allı pullu kuyruğu... Şiire devam edecek olursak, İzinliler, adeta Başo'nun yürüdüğü Kuzeye Giden İnce Yol'da pastoral bir tablo gibidir. Çapan'ın, Sevda Yaratan kitabında yer alan ve 14 dizeden oluşan İzinliler şiirinin, penceremden, 11. dizede, bir başka sanat disiplini, çok sesli müzik yapıtının armonik yapı çerçevesiyle, ait olduğu tonalitede son bulması gibi bittiğini görüyorum. Şiirin devam eden son 3 dizesi, Barok dönem ruhlarının kut sesi Johann Sebastian Bach'ın eserlerinde de olduğu gibi eserin varlığına iliştirilmiş bir sonlanış, bir armonik fiyonk gibidir; uçurtmanın allı pullu kuyruğu... Şiire devam edecek olursak, İzinliler, adeta Başo'nun yürüdüğü Kuzeye Giden İnce Yol'da pastoral bir tablo gibidir. Evrenimizde bilgi ve toplumsal yaşamın fotoğraflarıyla varız. diyerek, anın belirlenmesi, şimdinin not edilmesi, denklanşöre basılan o kısacık anda Haiku'nun, fotoğraftaki kadrajını duyurur. Barthes'ın dediği gibi, şiirin sonlanışıyla kadrajlanan, ruhumuzun derinlerine yansıyan, uçsuz bucaksız doğada zıtlıklarıyla ışıldayan ay ışığıdır... İzinliler şiiri, diğer şiirlerde de olduğu gibi 'Doğa ve Doğallık' ruhunun esintilerini taşır. Yine aynı şiir, Başo'nun, Kuzeye Giden İnce Yol'daki şiirlerinde olduğu gibi bizi, doğa ve doğallıkla saran, küçük şeylerde saklı umutları açığa vuran bir ruhla selamlar. İzinliler, Japon yazar Daisetsu T. Suziki'nin: ... küçük olaylarla birdenbire içimizde uyanan, parlayıp sönen, geçici olan, kişiye özgün, öznel ve farklı bir duyguyu, bir gözlemi bir sezgiyi ruhsal bir algı ya da durumu dile getirir, söyleyişini de selamlamaktadır. Cevat Çapan, İzinliler şiirinde sessiz sedasız gelip şiire yerleşen o müthiş Haiku'yu, 'Sevda Yaratan' kitabının ilerleyen sayfalarında çoğaltarak, 'Haiku Gibi' başlığı altında filizlendirdiği pek çok şiirle de okuruna gülümser. Yasakmeyve edebiyat dergisinin 62. sayısında yer alan dosya konusu 'Şair ve Okuru'na, dergi editörü Gülce Başer'in Cevat Çapan'la yaptığı söyleşiye, kalemin okur kimliğiyle katılıyorum! Başer'in: Sizde şair özne çoklukla konuşan değil, 'bu şunu söylüyor' diyendir, İkinci Yeni şiiri, 'ben'i hissettiren bir akımdır, ilk kitabınızın çıktığı dönemse, 'ben' şiiri dönemine gelinmiş, ve siz sanki o 'ben'i ben söylemeyeceğim, der gibisiniz! yorumuna Cevat Çapan: Birlikte yaşamak benim için heyecan verici. Eğer insanlar birlikte yaşamayı başarabiliyorsa, aile, arkadaş grubu, topluluk olarak birlikte yaşamayı, belli bir uyum ve anlayış içinde yaşayabiliyorlarsa, bu bana güzel ve heyecan verici bir şey gibi geliyor. diyor. Çapan, 'uyum' un önemine ilişkin de: İnsanların birbirlerini incitmemeleri, kırmamaları, birbirleriyle sevgi ilişkileri içinde yaşamaları çok önemli benim için. Sevgi konusunda da herhangi bir sınırlama olmamalı. İnsan olabildiğince cömert olabiliyorsa, kendini esirgememeli. diyor. Şairin dünyasına, yine Kuzeye Giden İnce Yol'dan baktığımda: Doğa ve doğallığa önem veren anlayışını, insan sevgisi ve uyumun ruhunu sardığı gibi şiirini de saran sevecenlik ve birliktelik olduğunu izliyorum. Kuzeye Giden İnce Yol'da, Matsuo Başo'nun varlığına sinen Sabide kişi, düşünsel dinginliğe, huzura; kendiliksiz, kocaman evrenin kişiye aldırmayan kayıtsız bütünlüğüne girmekle, onun içinde erimekle ulaşır. Yine, Başo'nun varlığına sinen Şiori de Çapan'ın yapısında yer alan ve okuruna yansıyan olarak görülür. Çapan, küçük şeylerin güzelliğine ulaşarak sesleniyor okurlarına! Bu da Kuzeye giden İnce Yol'da Wabi ilkesine denk düşüyor. Aynı yolda, 'Şaire' yansıyan Fuga ruhu da Çapan'ın yaşamı ve doğayı duru bir duyarlılıkla kucaklaması olarak görülebilir. Yasakmeyve edebiyat dergisinin dosya konusu 'Şair ve Okuru'na dönersek, editör Gülce Başer'in: Kendinizi en çok ne zaman şair hissettiniz? şeklindeki içtenlikli sorusuna, Cevat Çapan aynı içtenlikle: Bu sanki birtakım insanlarla aynı şeyleri düşündüğümüz hissettiğimiz anlar vardır ya hayatta. En çok o zaman şiirsel bir durum içinde hisseder insan kendini diye düşünüyorum. Yaşanan herhangi bir olay karşısında olayın yarattığı ortak bir duygu ortaya çıkabilir. Çocuklarınızla, başka yakınlarınızla yaşadığınız böyle anlar vardır. İnsan bu anları paylaşmanın heyecanıyla kendini şair gibi hissedebilir belki. Ama yalnızlığın yaratttığı şiirsel durumlar da olabilir. diyerek cevaplıyor. Çapan, söyleşideki: Ben şairim ve böyle yaşıyorum, dediğiniz de böyle bir an mı? sorusu için de şunları ekler: Böyle bir şey düşünmedim hiç. Daha doğrusu insanın en beklenmedik bir anda kendisini şaşırtan bir görüntü, bir ses sanki onun nicedir aradığı bir gerçeğin şimşek gibi çakarak karşısına çıkmasıyla da şiirsel bir yoğunluğa ulaşırsınız, onu dile getirecek sözcükleri bulabilirsiniz. Başo'nun sessize yürüdüğü Kuzeye Giden İnce Yol'a dönüyorum, şairin bu düşünceleri bana, Virginia Woolf'un Haiku için: Gündelik küçük mucizeler... ya da Roland Barthes'ın: Karanlıkta apansız çakan kibritler. deyişlerini anımsatır. Başo'nun yalın, dingin Zen bahçesinde toprakta gezinen tırmığın, apansız küçücük bir taşa çarpmasıyla ortaya çıkan o sese gizlenmiş şiirdeki Satori hali ya da şiirin, şairi, Kuzeye Giden İnce Yol'da, bilinci içeriksiz bir esrimeye neden şimşeğe savurması, bilincin kabuğunun kırılarak zamansız zaman da olması gibi Cevat Çapan'da okura, yalnızlığın yarattığı şiirsel durumları işaret eder. İlginçtir, sevgili Başer'in 'Şair ve Okuru' söyleşisi odağında okumalar yaptıkça, Cevat Çapan'la Matsuo Başo, Kuzeye Giden İnce Yol'da, kendiliğindenlik ve konulara yaklaşım adımlarıyla, sanki birliktelik yürüyüşünü sohbet etmekteler. Editör Gülce Başer'se söyleşisini, Kuzeye Giden İnce Yol'da bir yanında Matsuo Başo, bir yanında Cevat Çapan'la dinginliğin huzuruyla yapmaktadır. Ustaların arasında bir ara söze giren Başer, Çapan'ın hareketli yaşamına da işaret ederek, şairin sosyalliğinden, Karagöz oynatmalardan atölyelere uzanan hobilerinden söz eder. Çapan'ın, tatlı bir tebessümün ardından: İnsanın ilgilendiği şeyler çok olursa, o ilgilendiği şeylerle verimli bir şekilde ilgilenmek istiyor. Diyelim sinemayla ilgileniyorsan, onun bir çeşit tiryakisi oluyorum. Yahut tiyatro gibi hele de dersini vereceksem, onu iyi öğrenmeye çalışıyorum. Daha doğrusu iyi bir öğrencisi olmaya çalışıyorum ilgilendiğim alanların. Bu da beni daha etkin bir hale getiriyor, o konularda bir şey yapmamı kolaylaştırıyor. İlgilendiğim şeye ilişkin bir heyecan, bir canlılık duyuyorsam, onun hakkını vermeye çalışıyorum. Bunun ortaya çıkmasının nedeni, bu işi tek başına değil, öğrencilerle yapıyor olmak. Bu da insanın gücünü ve görünürlülüğünü artırıyor. dediğini duyuyorum. Çapan, Haijin Başo'yla adımladığı sohbete göndermeler yapmaktadır. Peşleri sıra gittiğim 'İnceYol'da, Başo'nun, kulağıma fısıldayan sesi, bilinçdışının içini görebilme anıyla Cevat Çapan'ın söyleyişlerini kucaklar gibidir: Çam ağacını öğrenmek istiyorsanız çam ağacına, bambuyu öğrenmek istiyorsanız bambuya gidin. ... konunuz ve siz bir olduğunuz zaman, zihniniz de kendiliğinden oluşacaktır, yani; konunuzda gizli gizli parıltılar ararken derin biçimde yoğunlaştığınız bir zaman. Çapan adeta, Daisetsu T. Suziki'nin de söylediği gibi bizi, buradan alıp kentlerden çok uzakta olan dağ manastırına, orada meditasyona dalmış rahiplere, yaşlı ağaçlara, yabanıl dağçiçeklerine, ve hatta belki de bir dereciğin mırıltılarına götürüyor; açgözlülük, çekişme gibi insan durumlarından uzak, sessiz, dingin bir atmosfere taşıyor, okurunu. Server Tanilli'ye selamla: İyi ki varsınız, Sayın Çapan!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/01/11/siirler-yoldassiz-oykuler-dengbejsiz-kaldi", "text": "Murathan Çarboğa... Fantastik öykülerinde Anadolu'yu, çocukluğunun bahçelerinde annesini ve babasının şiir dizelerine sinmiş varlığını hissettiğimiz, dizelerinde duygu çoğaltan edebiyatçımızı kaybetmenin buruk bir şaşkınlığı var üstümde. Şiirleri yoldaşsız ; öyküler dengbejsiz kaldı. İshak Kuşu'nun Çağırdığı Çocuk adlı öykü kitabında yer alan öykülerini yarışmalara göndermeden benimle paylaşırdın. Bazen haddimi fazlasıyla aşar, fena eleştirirdim seni. Sense her defasında, Güler beni eleştir, sen sıkı eleştiriyorsun. derdin. Tanpınar Şiir Ödülü'nü aldığında Güler seni iyi ki dinledim, son dizeleri değiştirdim, ödül almam da senin de emeğin var. diye çorbada tuzu bile onore edecek alçakgönüllü bir adamdın. Ben ki edebiyatın basamaklarına yeni adım atan, emekleyen bir çaylaktım. Öykü yolculuğuma adım atmamdaki en büyük yardımcım, öğretmenimdin. Sadece benim değil çevremdeki herkese yardım eder, adeta herkese yetişirdin. Bunu da hiç gocunmadan severek yapardın. Öykü ve şiir yolculuğumda deli saçması abuk subuk yazdığım onca metnin içinde gözünün nuru var. Hatay'da tanıdık tanımadık kim varsa edebiyat noktasında bir el vermişliğin vardı senin. Bunun aksini kimse inkar edemez. Seni kaybetmeden önce blogunu açıp Dilemma şiirini okumuştum birkaç gün öncesinden. Yanımdaki arkadaşa, Ne zaman Murathan Çarboğa'nın şiirlerini okusam aynı yoğun duygular içinde oluyorum, o yoğunluk, o derinlik nasıl oluyor da her defasında aynı kalabiliyor? demiştim. Sanırım bir daha böyle derinden sarsıcı yeni şiirlerinin olamayacağı duygusuyla baş etmem gerekecek. Benim gibi düşünen okurlarının, bu vakitsiz gidişi hazmetmesi çok zor olacak Murathan abi, çok zor olacak. Ve öyle içim rahat ki seni uğurlarken, ne güzel edebiyat dolu anılar biriktirmişim ki... Yokluğuna alışmak kolay olmayacak ama anılarda güzel kalmanın o kalp ağrıtan hüznüyle karışığım abim. Karmaşık ruh halim, bir yandan iyi ki tanımış seni der; bir yandan çok erkendi be abi, acelen neydi der. Sen her ne kadar çevrene kırgın gitsen de abi, senin kıymetini bilen bir avuç insan olarak eserlerini yaşatmak boynumuzun borcu. Yok öyle ben gittim demek, eserlerinde kadim kalan o esrik duyguların başka dillerde yoldaşlık edecek. Başka yaralara merhem olacak. Şiirlerini içen şifa bulacak; öykünü okuyan yılkı atlarının üstünde içine attığı baskıladığı tüm duygulara özgürlüğün kılıcını çekecek. Yok öyle aramızdan ayrılmak, dilimizin varamadığı yok oluşu bizlere kabullendiremezsin. Şiirinde de dediğin gibi unutuş aldanmaktır; biz seni unutursak kendimizi aldatmış oluruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/01/13/baki-ayhanda-kursun-kalem-dergisinde-yer-alan-kusak-dosyasina-elestiri", "text": "1. Türk Şiirinde 1980 Kuşağı adlı çalışmamdan duyulan memnuniyetsizlik üzerinden psikoloji geliştirip vizyonsuz genelleme yaparak edebiyatta ve sanatta kuşak yoktur demek sığlıktır. Bu sadece Türk edebiyatının değil, başka edebiyatların da gündeminde olmuş bir kavramdır: Beat Generation kavramını ben uydurmadım! 70 Kuşağı kavramı kullanılmaya başlandığında da ben henüz ilkokula bile başlamamıştım! 2. Kuşak kaç yılda oluşur, gerekçeleri nelerdir, bunlar ortaya koyulmadan kuşak kavramını kullanmak yanlıştır. deyip durmuş dosyaya katılan arkadaşların bir kısmı. Katılıyorum! Ne var ki ben zaten söz konusu kitabımın ilk bölümünde bunu otuz sayfa boyunca tartıştım, notlandırdım. Burada tekrar anlatmayayım, bir zahmet o kısma bakınız! 3. Kuşak çatışması diye bir şey olmadığını, bunun uydurulduğunu söylemek cahilliktir. Milli edebiyat kuşağı Servet-i Fünun ve Fecri Ati kuşaklarına; 1950 Kuşağı, 1940 ve Garip Kuşağına; 1960 Kuşağı şairleri de 1950 Kuşağına ve İkinci Yeniye ciddi ve iddialı itirazlarla şekillenmiştir. Bu iş, reklamcılığa benzemez! Boş atıp dolu tutmak, edebiyat tarihçiliğinde mümkün değildir. Ben reklamcılık mesleği hakkında atıp tutmuyorsam, reklamcının da Türk edebiyatı tarihi hakkında gereksiz yere konuşmaması, illa da söz almak istiyorsa öncelikle 4-5 edebiyat tarihi ve 40-50 makale okuması lazımdır. Hilesiz Terazi ve Şiir Yüklü Gemi orada duruyor! 5. Bir zamanlar şeyh-mürit edebiyatı zirvelerinde dolaşıp sonra bundan vazgeçmiş görünerek gelenek goygoyculuğu yapmak kişiyi bir yere taşımaz. Olsa olsa akan bir nehrin kenarında oturup gelen geçene bakarsın, laf söyleyecek adam ararsın, polemikten beslenmeye çalışırsın. Böyle böyle yıllar geçer gider, sonra bir bakarsın ki arpa boyu yol gidememişsin. Irmak akar, mürit bakar! 6. Kuşak şairlerinin gelenekselci, imgeci, anlatımcı, folklorik... vs. şeklinde tasnifine karşı çıkmak mütenekkitliktir. Nedeni açık! Bağlam yoksa anlam da yoktur ve güzelleme veya küfür edebiyatı yapmıyorsanız her şairin hem tarih içine hem de kendi dönemi içinde bağlama oturtulması şarttır. Bağımsızlık bile bir bağlamdır. Bağlamı belirleyen de araştırmacı değil, tam tersine, şairin yazıp söyledikleridir! Bir başka ifadeyle 30 yıl gelenek, şeyh-mürit dairesine övgüler yağdırıp şimdi bunların modası geçtiği için kendini farklı bir yere konumlandırmaya çalışmak, bunu yaparken de araştırmacıya desteksiz tenkit yöneltmek, 30 yıldır reklamcılık gibi kapitalist bir meslek icra edip devran dönünce antikapitalist resim vermeye çalışmak köylü kurnazlığıdır. Siz, unutulup gitti zannedersiniz ama edebiyat tarihi ve arşiv unutmaz, 40 yıl önce söylediğiniz bir söz bile inkardan beridir. 7. Okumadan bilgi sahibi olmaya çalışan genç arkadaşım. Seni kullanmaya çalışanların amacı kendilerine yem etmektir. Kuşak kavramının yanlış olduğunu göstermek için, 1980 Kuşağı içinde gösterilen şairler 90'larda ve 2000'lerde yazmaya devam etmediler mi? diye sormuşsun. Elbette devam ettiler! 500 sayfalık kitabı boşuna yazmadık. Oku, kitabın yeni baskılarda güncellendiğini, şairlerin en yeni eserleriyle ilgili değerlendirmelerin de kitaba eklendiğini, yeni kitaplarındaki yönelişlerinin de gösterildiğini göreceksin. Varlık'ta da birkaç yıl önce 80-90 karşılaştırması amaçlı bir dosya yaptık, oraya da bak! Bu satırların yazarının, 80 Kuşağı şairlerinin en önemli yapıtlarının çoğu 90'larda yayımlanmıştır. dediğini ve bunu madde madde gerekçelendirdiğini göreceksin, sakın şaşırma! Unutmayın ki benimle uğraşmak, dünyayla uğraşmaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/01/15/askin-umudun-baris-ve-kardesligin-sesi-nebih-nafile-ile-soylesi", "text": "Hatay'da yerel bir gazetede Güneş Hepimiz İçin adıyla yürüttüğü kültür-sanat-edebiyat söyleşi sayfasının yanı sıra, yine aynı gazetede Antakya'dan Dünyaya Açılan Pencere adıyla şiir köşesi ve radyoda Umudun Sesi adlı bir programını hazırlayıp sunan Nebih Nafile, 2018'den beri Kültür Kentleri Birliği Hatay İl Temsilciliğini de yapmaktadır. Pandemi koşullarında da hız kesmeden sürdürdüğü yoğun çalışma temposu içerisinde bizi kırmayıp sorularımızı cevapladığı için okurları adına teşekkürlerimizi sunuyoruz. - Şair ve yazar kimliğinizin yanı sıra müzik çalışmalarınızla da tanınıyorsunuz. Bize kendinizden bahseder misiniz? Çalışmalarınız ne zaman ve nasıl başladı? İncelikli yüreğiniz için teşekkür ediyorum. İnsanın kendisinden söz etmesi ne kadar zor olsa da kaçışım yok galiba. Müzikle tanışıklığım, henüz kasetlerin yer aldığı ve basit bir kaset çaların bulunduğu bir dünyada babamın, özellikle Aşık Mahzuni Şerif türkülerini dinlemesiyle başladı. Sonra lise zamanlarımda, şimdilerin öğrenci bağlaması dediği bir düzeyde bir bağlama hediye etmişti bana. Ancak etrafımda enstrüman çalan yok, bu işi öğretecek yaygın pek kimseler yok. Öylece duvarda asılı kaldı o bağlamam uzun bir süre. Zaman zaman elime alıp hal hatır sorduğum olmuştur elbet. Ancak akort yaparken ya teller kırılırsa diye bozuk akortla çok çaldığım olmuştur. Tel kırılırsa yenisini alamayacaktım ya da çok zor alacaktım. Üniversite eğitimim için Ankara'ya gittiğimde etrafımda eli bağlama tutan türkülü yürekler çoktu artık. Kulaklarımda nüvesi kalan türküleri yavaş yavaş akortlu ve üstelik kaliteli bağlamalarda çalmayı deneyebiliyordum. Ödünç bağlamadan sonra harçlığımla aldığım ilk bağlamam Ankara'dan. Farklı bağlamalar satın almama rağmen ilk bağlamamı halen gözüm gibi koruyorum. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Antakya doğumluyum. 1992 de başladığım öğretmenlik görevimi devam ettiriyorum. Öğrencilerimle sınıfta bulunmak, atölyede üretmek en güzel keyiflerden birisi. Mektuplarımda, günlüklerimde, askerde küçük küçük kağıtlara yazdığım şiir dörtlükleri ve okuduğum kitaplar belleğimi besledi. Daha sonraları yazmaya başladım. - Covid 19 salgın hastalık, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gündelik yaşamda kısıtlamaları, uzaktan uzağa maskeli yaşanan bir dönemi beraberinde getirdi. Uzun süreceği tahmin edilen bu süreç hakkında neler söylemek istersiniz? Pek çok sanatsal etkinliğin iptali sebebiyle olumsuz yansımalarını hissediyor olsak da uzun vadedeki etkisi nasıl olacak sizce? Sanırım en çok sanat etkilendi. Bununla birlikte özellikle küçük ölçekteki işyerlerin mecburen kepenk kapatmasıyla ekonomi büyük bir çöküş yaşadı. Dolayısı ile hepimizi çok ciddi bir şekilde olumsuz etkiledi. Dünyanın tüm insanlarını etkisi altına alan Covid 19 salgını biteceğe pek benzemiyor. Sanırım onunla birlikte yaşamayı öğrenip, ona yakalanmamak için mücadele edeceğiz. Bu arada bizleri de uzaktan alışverişe alıştırdılar. Bir nevi yeni dünya düzeni diyorlar. Bu süreç bana çok yaradı diyebilirim. İkinci çocuk hikayeleri dosyamı bitirdim. Her hafta, Özyurt Gazetesi'nde tam sayfa olarak yayınlanan, sanat, edebiyat ve bilim alanında kendi dallarında uzman dostlarımla uzaktan uzağa söyleşilerim devam ediyor. - 2005 yılında yayın hayatına giren ilk şiir kitabınız olan Umut, Yaşam, İnsan 'dan sonra yayınladığınız beşinci şiir kitabınız olan Gecenin Resmi 2020 yılının Mart ayında okurlarıyla buluştu. Aynı değil/su, aynı değil/ekmek, aynı değil/insan, aynı değil... dizeleriyle başlayan şiirinizde vurguladığınız değişim hakkında ne demek istersiniz? Sizde en çok iz bırakan değişim ne oldu bu süreçte? Belirli bir yaştan sonra eskiye özlem olduğu söylenir. Ancak ben eskiyi daha samimi, daha gerçekçi, paylaşımcı ve doğal olduğu için seviyorum. Köyde yaşamadım ancak akrabalarımın büyük çoğunluğu Aknehir köyünde yaşıyorlar. Bulgur kaynatma, buğday hasadı, tarla sürme hep birlikte yapılırdı. İnsanlar birbirlerine daha çok yardımcı olurlardı. Ektiğiniz tohumun buğdayı, unu ve dolayısı ile ekmeğin tadı da daha iyi olurdu. Bu süreçte ben kendi şiir dosyamı ertelemiştim. Gecenin Resmi şiir kitabım sizin de ifade ettiğiniz gibi okurlarıyla buluşması 2020 Mart ayını buldu. En büyük değişim teknolojiye çok hızlı bir giriş oldu ve hızı kesilmeden hepimizi tutsak etti. - Güneş Hepimiz İçin başlığındaki gazete sayfalarındaki köşenizde ve Umudun Sesi isimli radyo programınızda sanata gönül vermiş kıymetli isimleri taşıyorsunuz. Yakın zamanda da yine gazetede Antakya'dan Dünyaya Açılan Pencere olarak imgelediğiniz Şiir Köşesi oluşturdunuz. Coğrafi sınır gözetmeden size ulaşan şiirleri yayınlıyorsunuz. Paylaşmayı seviyorum. Ekmeği, tuzu, yaşadığım zamanı ailem ve dostlarımla paylaşırken, üretilen güzellikleri daha farklı kitlelere ulaşması konusunda yardımcı olmaktan dolayı çok keyif alıyorum. Paylaşırsanız yaşam anlamlaşır. Neyi, nereye götüreceğiz? Edebiyat ve sanat dünyasında çok anlamsız kıskançlıkların olduğunu görüyorum. Bazıları yıkıcı ve kırıcı oluyor. Güzel gördüğüm bir şeyi kıskanmaktan ziyade daha iyisini ve farklısını nasıl yapabilirim düşüncesi hakimdir bende. Yıllar önce 3-4 kişi ile başladığımız içtenlikli Antakya'da Edebiyat ve Sanat toplantılarımızı gün geldi salonlar sığmaz oldu. Buna en yakın şahidim başından bu yana bir an olsun beni yalnız bırakmayan Duran Yaşar ağabeyimdir. Bana ulaşan her kitabı mutlaka okurum, radyo programlarımda dinleyicilerime tanıtırım. - Ahmet Yesevi Üniversitesi Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde yer alan ve şiirleri tez çalışma konusu olmuş bir şairsiniz. Yaşarken her şaire nasip olmayan bu gelişmeler sizi nasıl etkiledi? Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü başlangıçtan günümüze kadar Türk edebiyatına ait şair ve yazarların biyografilerini modern biyografi anlayışına göre ele alan bir çalışmadır. Prof. Dr. Fatih Sakallı'nın tez danışmanlığını yaptığı Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi İbrahim Gündoğdu Eylül 2020 itibariyle Hataylı şair-yazar, müzisyen Nebih Nafile'nin Şiirleri Üzerine Bir İnceleme adlı yüksek lisans tezi akademik dünyadan güzel bir onur. Öncelikle çok heyecanlandığımı belirtmek isterim. Bulunduğum yerden daha ötesine sağlam adımlarla yürümek için daha dikkatli olmak zorundasınız. Bu anlamlı çalışmalarda bana yer veren kıymetli dostum Prof. Dr. Fatih Sakallı'ya teşekkür ediyorum. - Son kitabınızdaki.... yazdıkça, okudukça, yaşadıkça /yürek bahçem hep bahar /bazen diyorum kendi kendime/ koşmayayım bu kadar hızlı/okumayayım bu kadar türkü/sus, diyor yüreğim/yorgunluklar olmasa/ ne olurdu dinlenmenin dizlerinde pek çok cevap saklı olsa da; yine de sormak istiyorum. Özellikle bu zorlu zamanlarda üretim heyecanınızı besleyen unsurlar hakkında ne söylemek istersiniz? Şiirinizde dile geldiği gibi gerçekten de kendinize bazen bu kadar hızlı koşmasam dediğiniz oluyor mu? Yolda ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Uzun bir süre Türkiye Edebiyatçılar Derneği Hatay Temsilciliği görevimi, gerçekleştirdiğimiz sayısız etkinliklerde sürdürdüm. Haziran 2018 tarihinden bu yana Kültür Kentleri Birliği Hatay il temsilcisi olarak sanat ve kültürel etkinliklere devam etmekteyim. Yardım isteyen her yazar arkadaşımızın kitap tanıtımını başarıyla el birliği ile gerçekleştirdik. Yazmaya gönül vermiş genç arkadaşlarımıza elimden geldiğince yol gösterdim. Özellikle Hatay'da gerçekleşen kitap fuarlarında yazar arkadaşlarımızın stantlarda istedikleri gün ve saatlerde bulunmaları konusunda çok yoğun çalışma gerektiren programları üşenmeden yaptım. Kendi etkinliğine bile geç gelen yazar arkadaşlar tanıdım. Bu gibi durumlarda insan bir durup yaptıklarını gözden geçiriyor. Yine de her arkadaşımın işine koşmaktan kendimi geri alamıyorum. - Şairlerin, yazarların genellikle tek başınalığı tercih etmeğe eğilimli olduğu gerçeği ile ters düşen bir durumunuz var. Yaşamını sanat üzerine kurmuş, yazdığı gibi yaşayan bir öğretmen ve aynı zamanda müzisyen evlatlara sahip babasınız. Öğrencileriniz ve aileniz için ayrıcalıklı bir özellik taşıyan bu durum sizin açınızdan nasıl görünüyor? Zamanınızı nasıl planlıyorsunuz? Nasıl yetişiyorsunuz onca işe? Sadece sevmek diyorum. Daha önce görev yaptığım okulda şiir ve türkü kulübünü Canan Başkaya öğretmen arkadaşımla gönüllü olarak kurulmasına vesile olmuştum. Daha sonraları şiire, müziğe gönül vermiş arkadaşlarımız da destek verdiler. Sıra dışı şiir ve türkü etkinliklerimizde öğrenci, öğretmen, veli, hepimiz omuz omuza, yürek yüreğe emek verdik. Gerçekleştirdiğimiz etkinliklerimizin neredeyse tamamı YouTube sosyal paylaşım sitesinde mevcut. Bu etkinliklerin hazırlık aşamasından sunumuna kadar tamamında sevgili eşim, çocuklarım genelde yanımdaydılar. Dolayısı ile hepimiz farklı keyifler alıyoruz. Ankara'da yaşayan müzik öğretmeni kızım var, oğlum Merih, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı bölümünde eğitim görmektedir. Küçük oğlumuz Ekin bilişime meraklı ortaokul öğrencisi. Zamanımı özellikle planlamam. Önceden yapılacaklar vardır ve zihinde yer almaktadır. Zamanı geldiğinde yapılıyor. İstemek, sevmek, inanmak gerekir. Onca işe nasıl yetiştiğimi inanın ben de bilemiyorum. - Bir şiiri tamamlamak mı, bir türküyü bağlamanın telinde coşturmak mı veya türküyü kalabalıkla birlikte söylemek mi? Seçim yapmanız gerekirse hangisini seçerdiniz? Türküleri her zaman için kalabalıkta, dost meclisinde birlikte söylemek çok keyif verir. Bir şiirin tamamlanması yeni türkülerin dostlarla söylenmesi demektir. Bağlama çalıp, türkü söylemek birçok güzel duygunun yüreğinizin döşünü kabartmaya yeterli olacaktır. - 2020 yılı zor bir yıldı ve dünya neredeyse ilk defa yeni yılı karşılamanın sevincinden çok her anlamda zorlu geçen bir yıldan bir an önce kurtulmanın telaşındaydı. Yine de yeni başlangıçlar, insanda kaçınılmaz olarak olmasını istediklerine dair umutlu bir heyecan demek. Gelecek günler için planlarınız, projeleriniz nedir? Yaşama sevincimi hiç yitirmedim desem yeridir. Ancak korona virüs salgını nedeniyle kaybettiğimiz dostlarımız, yakınlarımız beni ciddi bir şekilde üzdü. En yakınlarına sarılamadan, vedalaşmadan toprağa verilen insanlar için ailecek için çok üzüldük. Bu yaşadığımız salgın süreci plan yapmanın anlamsızlığını gösterdi. Sürekli bir değişim ve gelişim içindeyiz. Zamana ayak uydurmak ve yaşama anlam yüklemek için mümkün olduğunca okumak gerekir. Sevdiklerime her zamankinden daha çok zaman ayıracağım. İmkanlarım el verdikçe seyahat etmek istiyorum. - Sizinle söyleşi yapmak üzere hazırlık yaparken başta da söylediğim gibi karşılaştığım zorluklardan biri de yöneltilecek soruların hangi konu özelinde olmasına karar vermek oldu. Üretimde bulunduğunuz her alan; müzik, şiir, radyo programı, söyleşiler, öğretmenlik hayatınız kendi özelinde ayrı bir söyleşi konusu olmayı hak ediyor. Soramadığımız pek çok konu hakkındaki eksikliğimizin farkında olarak ve bu çerçevede hoş görünüze sığınarak sonuna geldiğimiz söyleşimize eklemek istedikleriniz var mı? Öncelikle size teşekkür ediyorum. Yaşamın akışı içinde anne, iş kadını ve yazar yönünüzle yaşam da ben de varım dediğiniz için sizi kutluyorum. Sanatın yaşam sevincini çoğaltacağına olan inancımızla aşkın, umudun, barışın ve kardeşliğin sesi olmaya devam edeceğiz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/01/16/ayse-yazar-dilge-guney-ile-nobetci-oyun-arkadasi-uzerine-konustu", "text": "Mavi Yıldızadlı kitabıyla 2018 Gülten Dayıoğlu Vakfı İlk Gençlik Romanı Ödülünü alan, çocuk edebiyatının sevilen yazarı Dilge Güney bu kez akran zorbalığını ele aldığı bir kitapla okurlarıyla buluştu. Dilge Güney ile Nöbetçi Oyun Arkadaşı ve çocukların dünyası üzerine konuştuk."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/01/16/hakan-unutmaz-koray-feyizle-siirden-sesler-korosu-hakkinda-konustu", "text": "Daha önce yapmış olduğu çalışmalarla modern Türk şiirinde kendi eleştirisini oluşturmayı başarmış; Mezarlar Eskimedi, Bir Mektupta İki Yalnızlık, Uhrevi Zorba, Düşle Gelen, Su Yarası, Büyülü Bir Yay Çalışması, Yok, Karganın Mürekkebi, Fora, Mis, Mağlup gibi şiir kitaplarıyla tanıdığımız şair-eleştirmenlerimizden Koray Feyiz'in bir inceleme kitabı, Şiirden Sesler Korosu; Kaos Çocuk Parkı Yayınları tarafından yayımlandı. Kendisiyle yeni çıkan bu son kitabı ve genelden özele Türkiye'deki şiir, eleştiri üzerine hoş bir sohbet gerçekleştirdik."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/01/25/ece-apaydinin-ben-salomesi-uzerine", "text": "Ece Apaydın postmodern bir şair. Sözcüğü gerçeği anlatmak için kullanmıyor, bir gerçek yaratmak için kullanıyor. Dilin olanaklarını sınırsızlaştırıp bu sınırsızlıkta şiirini büyütmüştür. Bir şiirin inine hemen ulaşmak şiiri cazibeli kılmıyor. Şiir kendisini hemen okura teslim etmemesi gerekir. Şair okura zorluk çıkarmalı, kuru ve açık bir anlatımdan her zaman kaçınmalıdır. Okurken Apaydın'nın şiiri de emek, dinginlik, çaba gerektiren bir şiir. Okurken çaba gerektiren bir şiirin şairinin yazarken çok sancılar çektiğini düşünüyorum. Ben Salome bir çırpıda okunup bitecek bir kitap değil. Bu nedenle ben de sindirmeye çalışarak okudum. Apaydın'nın şiiri kapalı bir şiir olmasına karşın okura açık kapılar bırakıyor. Şiirde otorite yok bu nedenle okur şiiri beninde yeniden yaratma imkanı bulabiliyor. Okur yönlendirmeye ve açık bir anlatıma maruz kalmadığından şiire yeni bir soluk getirebiliyor. Apaydın'nın şiirinde özgürlük var, dizelerde okur özgürlüğe bürünebilir. Bununla birlikte şiirlerini okuyan eğer bir şair ise ilham alıp şiir yazma gücü bulabilir. Bazı şairler vardır şiirleri şiir yazdırır örneğin Ece Ayhan gibi. Apaydın'nın şiiri de şiir yazdırır. Sıra dışı, az kullanılan sözcükleri şiire kazandırmış. Bu sözcükleri şiirde sırıtmadan kullanabilmiş ve ses özellikleri şiire iyi bir ahenk katmış; ispanyolet, kukuleta gibi. Bununla birlikte mikroskobik canlılardan tutun uzay geometrisine dair sözcükler var. Apaydın'nın dizeleri aracılığıyla mikroskobik bir yolculuktan uzay yolculuğuna katılabilirsiniz. Bu durum aynı zamanda şiirini evrensel kılıyor. Dizelerinde tiyatro, heykel, müzik, biyoloji, geometri gibi alanlardan terimler, bilgiler var. Bu da Apaydın'nın donanımlı olduğunu gösteriyor. Apaydın'nın dizlerinde gerçeğin peşinden gidiyor ve sanki bir gerçeği şiirle gerçekleştirecek. Bazen şiiri ölümle, sonla var etmeye çalışıyor veya ölümü şiirle yaşanabilir kılıyor. Şiir yazarken çektiği sancıları şiire bulaştırıyor. Şiiri hiçlikle savaşının kesikleri ile doludur. Apaydın'nın insanın hatırlayabildikleri kadar var olduğunu sezdiriyor şiirlerinde çünkü hiçlikle baş edebilmek zihinsel bir direnç gerektirir. Noktalama işaretleriyle ve dize bitirişiyle kesik kesik akar Apaydın'nın şiiri. Çünkü yaşamın atardamarından yazmaktadır ve bilinçaltı ormanı sızmaktadır dizelerine. İnsanın bilinçaltıda kesik kesiktir. Yeni sözcükler türetiyor. Örneğin Ömürge; bu sözcük sanki insan ömrünü omurgasında bir saat gibi taşıyan bir varlık hissi bırakıyor bende. Her dizeyi bir imge kurmak uğruna harcamıyor Apaydın. İmgenin zamanını bekliyor böylelikle zamanında oluşan imge tamamen organik oluyor. Uzak kavramları bir imgede buluşturabiliyor ve zıtlıklar arasında solucan delikleri buluyor. Bu da imgeyi daha güçlü ve çarpıcı kılıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/02/yeniden-hayal-kurmak-uzerine-onasya-oykuleri", "text": "Eğitimci, araştırmacı, yazar Müslüm Kabadayı'nın imzasını taşıyan Yeniden Hayal Kurmak, 2021 yılı Ocak ayında Klaros Yayıncılık'tan yayımlandı. Editörlüğünü şair ve müzisyen Lokman Kurucu'nun yaptığı kitap, on iki öyküden oluşuyor. Yeniden Hayal Kurmak ; yazarın öykü dalında raflarda yerini alan altıncı kitabı. Müslüm Kabadayı'nın gezi, inceleme, bibliyografya, sözlük, antoloji, günlük ve öykü türünde yayımlanmış on sekiz kitabı bulunuyor. Müslüm Kabadayı, kitabına verdiği isimden de anlaşılacağı üzere yüzümüzü yeniden alevlerin yükseldiği coğrafyaya çeviriyor. Son bir yıldır hayatımızın her alanına sirayet eden salgın hastalık, komşu ülkemizde yaşanan savaştan yükselen dumanları haber başlıklarından dağıtmayı başarmış gibi görünse de, Kabadayı, yanı başımızda devam eden yangından çekip aldığı insanları öykülerinde yaşatmaya çalışıyor adeta. Yazar, ustalıkla kaleme aldığı öykülerinde, dünyanın gözü önünde yaşanan ve yaşatılan insanlık dramlarını, görünenin arkasındaki gerçekleri duyumsatıyor okuruna. Kimi zaman bir dağın zirvesinden, kimi zaman antik bir şehirden izletiyor yaşamı. Bomba sesleri arasında duyurmaya çalıştığı barış çığlığını, bazen bir hazin aşk hikayesinden bazen bir köy kahvesinden yükseltiyor. Kabadayı'nın araştırmacı yönü, öykülerinin geçtiği kadim toprakların hikayelerinde, belgesel tadındaki kimi anlatımlarında çıkıyor karşımıza. Defne kokusundan, sedir ağacı serinliğine, gerebiç tatlısından, antika çarşılarının uğultusuna kadar her duyuya uzanan yollar açıyor öykülerinde. Edip Cansever'in şiirindeki Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün dizesini gerçekleyen yaşamımıza Cansever'in mendilindeki kan sesleriyle dokunuyor. Yine bir aydın refleksiyle, saman alevi misali öfkeyle karşıladığımız haberlere konu kimi olayları zihnimizin unutkan ellerine bırakmayıp öykülere emanet ediyor. Sorular soruyor! Akdeniz ve Ege balıklarını yiyen insanların aslında mavi sularda boğulan göçmenlerin etini yiyor olmaları değil miydi sorgulanması gereken? Kitabın adını taşıyan ilk öyküsünün kahramanı Mezgin annenin içini kemiren onlarca sorudan sadece birisiydi bu soru. Dalgaların kıyıya vurduğu Aylan bebek için dökülen birkaç damla yaşımız çoktan kurudu belki de. Ama çocuklarını ölüm bataklığından kaçırmaya çalışan, yaşamak için bilinmezliğe gitmekten başka çaresi olmayan Mezgin annelerin yanağı hep ıslaktı. Neredeyse altmış yılını insanlık tarihini bağrında taşıyan Palmira topraklarındaki gizli eserleri gün ışığına çıkarmaya ve dünyaya duyurmaya adamış bilge kazı bilimci Halid'in hikayesi, göğsünde kalbi olan herkese dokunacak türden. Kazıda bulduğu ve çözmeye çalıştığı sembol adı Zenobya'nın halkına yazdığı veda mektubundan okuyabildiği son cümle; Çöl gelininin aydınlığını hiçbir karanlık kapatamaz olmuştu Halid'in. Binlerce yıl öncesinden yazılmış bir veda mektubu gibi ürpererek okunacak bir öykü Çöl Gelini. Kitabın dokunaklı bir diğer öyküsü ise, İbn-i Garip'in Gözleri. Fırında, lokantada, bakkalda görmeğe alıştığımız, hep bir aceleyle poşet, para üstü uzatan ve yabancılığını eğik başıyla gizlemeye çalışan onlarca gençten biri İbn-i Garip. Çakır bakışlı, ürkek tavırlı bir gencin nasıl olur da bu kadar yaşlı görünebildiğini düşünürken her seferinde ezberden kendini okutacak İbn-i Garip öyküsü. Min Nar Beyrut ve Petra'ya Giderken öykülerini okurken Ortadoğu'da bir günün öncekine veya sonrakine benzemediğini, benzemeyeceğini sezdiren yazar, bir gün ister gezmek, ister iş amacıyla yapılacak seyahat için ayrıntılı bir plana ihtiyaç olmayacağına ikna ediyor okurunu. Haritadaki gibi keskin çizgilerle ayrılmazdı topraklar. Sınırın öteki yanına sürüyen kökleri vardı ağaçların. Ve o ağaçların meyvesini yiyen çocuklar aynı düşlere uyanır, korkularını sevinçlerini değiş tokuş ederlerdi kimi zaman. Kabadayı'nın öykülerindeki Halalı Barış'ın, Mücahit'in izleri işte buralarda gizliydi. Çünkü, bir sınır kasabası olan Hatay'ın Yayladağı ilçesine bağlı Kışlak bucağında doğmuştur Kabadayı. Yaşamının büyük bir kısmını doğduğu toprakların uzağında geçirse de, gözünü hiç ayırmamıştır üstünden. Kirli güçler tarafından kadim topraklarda oynanan oyunların farkındadır. Kopmayan Bağ öyküsünde örtük gerçekleri gözler önüne serer. Dil, mezhep farklılıklarının bu coğrafyada ayrılık ve kavga sebebi değil tersine insanları birbirine kenetleyen gücün ta kendisi olduğunu duyumsatır. Kadim topraklarda konuşulan dile, aşka, hüzne sahip çıkar. Öykülerinde karşılaşılan yabancı sözcüklerin kullanımı boşuna değildir. Menetli Ebu Abdullah'ın utancını; Ebuzer'in, Türkmen Ahmet Sait, Hikko İlyas'ın coşkusunu; Cemal ile Sena'nin aşkını, öfkesini, acısını başka sözcükler taşıyamazdı çünkü. Müslüm Kabadayı, Yemen'den, Lübnan'dan sınırımıza ulaşan yollar boyunca topladığı öyküleri sözcükleriyle kor parçasına dönüştürüyor. Yıkıntılara rağmen yeniden hayal kurmaya zorluyor. Değen her dimağda yanık izi bırakacak olması bundan."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/07/bir-kitabi-okuma-seruveni-ve-iki-parantez", "text": "(Aylar önce okumuştum, Lokman Kurucu'nun Ne Güzel Suçtur Öfke kitabını... Beğenmiş ve sıcağı sıcağına yazmaya başlamıştım. Ramazan Bayramı tatilinde, Bulgaristan'a giderken, okunacak diğer kitaplarla birlikte çantama koydum Ne Güzel Suçtur Öfke'yi. Okuyup incelemeyi sürdürecek, yazıyı toparlayıp yayıma hazırlayacaktım. On günlük yolculukta, üzerinde çalıştığım diğer iki kitapla ilgili yazılarla birlikte, toparlayıp temize çektim metinleri. İskeletlerini, deneme, inceleme biçimde oluşturdum. Gönderilmeye hazırdı... Bursa'da yayınını sürdüren çinikitap dergisinde süren Teras Okumaları dizisine dahil edilecekti. Tatil, kotarılan yazılarla, notlarla ve az sayıda da olsa temize çekilen şiirlerle birlikte, verimli geçmekteydi. Tatil dönüşü, hazırdaki Teneke Yazı dosyasını gönderip Kaos Çocuk Parkı Klaros'ta şansını denemek istedim. Değerlendirmeye alınır, yayınlanırsa sevinecektim. Sonuçta Klarosun yeni dizisinden çıkması iyi olurdu! Fazla oyalanmadan, e-posta ile gönderdim Teneke Yazıyı... Birkaç hafta sonra yanıt geldi: Kitap yayınlanacakmış. Sevindim elbette! Sonraki süreçte üç kez telefon görüşmemiz oldu Lokman Kurucu ile... Yayın ilkeleri ve basım, dağıtım, 'telif' ve karşılıklı haklar konularında yazıştık, anlaştık. Sonrasında, Teneke Yazı kitabımın yayına hazırlık aşaması, düzelti, kapak seçimi, sözleşme ve bürokratik işlemler tamamlandı. Ardından bekleme dönemi başladı. (Lokman Kurucu'nın Ne Güzel Suçtur Öfke'sini okuyup yazdıydım ama metni gözden geçirip yayımlamamıştım. Biraz daha çalışıp düzeltmeler yapacaktım. Yaptım da! Okurken çıkarılmış notları da alarak ikinci kez yolculuğa çıktım. Kurban bayramı tatilinde, Ağustos 2019'da Bulgaristan'a gittik. Bir haftalık gezide, yazıyı gözden geçirip yayımlanacak duruma getirecektim. Tekrar okuma, metnin şiir alıntılarını karşılaştırma derken, Sofya'ya ulaştık... Daha doğrusu Sofya'nın kış tatili ve kayak tesisleriyle ünlü Bansko şehrine vardık. Konakladığımız Skabrin Hotel'de toparladım metinleri... Çarşıya yakın, şirin bir hotel; Skabrin. Sımsıcak bir aile hoteli... Önünde ve arka tarafında bahçesi olan, yeşillikler arasında, restore edilmiş bir eski ev / bina, konaklama adresi, ev otel; Aile Hoteli diyorlar... Hotel yöneticisi, Katerina Skabrin hoşsohbet, güler yüzlü bir hanımefendi... Akşam yemeğimizi, ön bahçede, o küçük ama yeşillik harikası ortamda yedik. Sofra kurmamıza yardımcı oldu ev sahibesi Katerina Hanım... Neşeli ilgisiyle takdirimizi, güvenimizi kazandı. Sonra, davetimizi kabul etti, soframıza dahil oldu. Akşam sohbetimize eşlik etti sağ olsun. Ağustos'un 15. günü, eşyamızı topladık, arka bahçeye bakan 203B nolu odayı boşalttık ve Hotel Skabrin, Bayan Katerina Skarbin ile vedalaştık: İşletmeci ziyaretçi taraflar olarak gayet memnun ve mutlu ayrıldık birbirimizden. Lokman Kurucu ile yüz yüze görüşmedik. Adı, Kaos Çocuk Parkı girişimiyle birlikte duyuldu, tanındı. Dijital medyada ve şiir, edebiyat çevrelerinde, şair, müzisyen, sanat aktivisti kimliğiyle öne çıktı. Farklı, özgüveni yüksek sesiyle dikkat çekti. Haklı olarak sosyal medya ezberletmesine maruz kaldı, uzun süre... Paylaşımları, yorumları ve diğer yapıp ettikleri adını çok yönlü sanatçıya çıkardı denebilir. Şarkı-şiir ve yayıncılıkla sürdürüyor yolculuğunu... Edebiyat, beste, düzyazı, söyleşi, şiir ve kitap kavramları dile geldiğinde Kaos Çocuk Parkının da telaffuz edildiği anlaşılmaktadır artık. O denli özdeşleşmiştir Lokman Kuru adıyla KÇP ve Dip üretim etkinlikleri... Asi çıkış ve gerektiğinde entelektüel karşı duruş, sözünü sakınmayış, övünülecek suç türlerini, övünecek suç eylemleriyle koşut gündeme taşımıştır. Tümü, söylemine çeşni katmakla işlevli ve de ilginçtir! Anlaşılmamayı ya da yanlış anlaşılmayı göze almıştır... Zaten, Ne Güzel Suçtur Öfke (KÇP Yayını, Mart 2019) ile Cinnetçekim hallerini merceğe tutmaktadır Lokman Kurucu; derimi sıkıyor hayat derken. Lokman Kurucu'nun Ne Güzel Suçtur Öfke içindeki şiirleri, dayatılanı reddediş manifestosu, bir bakıma kaderi yargılama beyanıdır. Altı çizilecek öğeler; varoş, sokak, çarşı, kaos sahnelerini barındırır. Sonuçta, kötülük uzayına düşmüşlerin derdini anlayacak okura seslenmektir amaç. Dertli bireye, en... güzel suçtur öfke yargısını benimsetmek üzerine, özellikle yazılmış sanki... Yazılmışsa, hayat gözlemlerden, notalardan ibaret; bilmez miyim / yıldızlara bakmalı / yıldızları sevmeli / yıldızları tanrı'nın / çörekleri bilmeli (s. 27) diyen betonda eylül ölüsüdür! Çekincesiz itirazla, net yaklaşımla, berrak ifadeyle verili olana 'isyan' izleği, şiirin omurgasını oluşturmalı Lokman Kurucu'ya göre. Onun şiir kişisi bunu bilir, delik deşik olur patiklerinden taştığımız ülkede kurak dünlerde gezeriz çırılçıplak dizelerinin sırtındadır umutsuzluğun yükü... Çelişkilerin, haksızlıkların, hilekarlıkların her odağından kaynaklı acı... Ezilmişliğin hissedildiği, sokakları yokluk / yokluğu kıyamet dolduran / memur bir iblistir (s.13) gerçeklik. İtiraz imgesi iblis kavramıyla egemen kılınmış ve karşı ses bilinci ile başta Tanrı ve türevi Erk simgelerine, mitlere, dogmaya saldırmaktadır. Sorgulamaktadır, sözün keskin yüzüyle hem de... Yıkıcı yokluğa! işaret parmağını yönelterek. Toplumsal yapının alt katmanından ayrıntılar resmetmiş, Ne Güzel Suçtur Öfke ile Lokman Kurucu. Onun şiirinde, güçsüzlüğe yanıt arayışı kılavuzluk eder okura; yoksulluk bir tür seçim mi ki insan evladı yoksullukta öğrenilecek / övünülecek bir anlam bulsun? Bulamaz! Sahteliğinden vicdansız ve güçsüz kalmış Tanrı kavramı, iyiliğin hamisi olabilir mi? Hayır! Şiirdeki kavram dünyanın aynasıdır. O nedenle: 'Tiran, Zalim, Despot, Faşist' kavramları ile eşanlamlıdır masaya yatırılırken. Sokaklarda da anlaşılacak bir kıyamet şarkısı nasıl söylenirse öyle? Varoluş kaygısını, insani uğraş notasını, nakaratını özgürlük kılmış şair, çağının farkındadır. Gerçek: Yoksulluk, maddi felaket, çaresizlik, tüm sefalet izleri insafsızlıkla büyütülmüştür daima. Yaşam alanını doldurmak da gerçekliğin borcu değil mi? Lokman Kurucu'nun söylemini kuşatan sisli imge tam da o manzarayı, kaos ve kahır sahnelerini gösterir. Sokak, sahnenin ortasındadır orada... Sokak ses ve söz için buluşma, vuruşma ve haykırma alanıdır: ruhum, şarkı ol günler cinler saçan! / coşkusunda demir rüzgar / kezzap denizleri, şimşekli kapkaççılar (s. 14) dizeleri sefalete gönderme değil mi? Meydan okumanın şiiridir jilet ya da kokuşmuş kapitala, anamal düzenine karşı isyan göndermesi... Bilinir ki şehir çöplüklerinde martı leşlerini siyaha boyamak düşüncesi ürperticidir. Sokaktakinin sokağa bakışı kendine özgü; sevdin / sonra dönüp aynaya mı baktın / tanrı'yı mı gördün, tanrı'yı mı gördün / ben de Sezar dedin ve gittin (s. 33) dizelerinin bitişinde sokaklara / yani şu yalnızlığıma / gökyüzü emdireceğim demesi örnektir. Özetle; Cinnetçekim koşullarını anlatır Ne Güzel Suçtur Öfke sayfaları. Lokman Kurucu'nın bulduğu varoluş gerekçesi; İmge ile sulanan karanlığım dediği (s. 74) tarihe not düşmektir. Çağının düşünsel çıkmazlarını kurcalamak bakımından önemli bir izlek, cennete misilleme tanımıdır cinnet ve çekim! Somut veriler, yıkım, yok ediş gibi öğeler, gerçeği şiire taşımak adına kullanılır... Kentle özdeşleşmiş, karabasana kilitlenmiş coğrafya; Gitmesek de görmesek de / bizim olan köyde / tarih gömüldü, yalanlar elde (s. 80) dizelerinin işaret ettiği Araftır aslında. İşlev amaca yönelik, anlaşılmalı, Orada bir köy yok uzakta şiirinin göndermesinden... Kentle, köyle ne çok şey anlatmış şair! O minvalde gerçekliğe vurgudur söylemin özü! Köylerin acı çekme sınırı ya da tarihe iz bırakma biçimi ve sonucu üzerine düşündürür okuyanı. Lokman Kurucu şiiri kentlidir zira... Hatta yeraltını imler, kent kirini ve şiddetini... Çünkü herkesin kentli olduğu çağın kesitidir karelerde akan; insanlığın geçmişinde bir köy vardır, bir yaralı köy, bir yıkılmış köy, bir boşalmış köy, bir göç vermiş ve kin yüzünün bulutları altında yok olmuş köy... Her bireyin anısı bir köy... Her bireyin acılı bir köy resmi vardır geçmişinde. Sonuçta kent ve sokakları bağlamında Ne Güzel Suçtur Öfke ile hayata dair gerçekler söylenmiştir. Zamana perçinlenmiştir söylenenlerle ve iş okunmaya kalmıştır!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/07/tas-binanin-bize-soyledikleri", "text": "Taş bina, metin boyunca bundan başka şekilde adlandırılmamış olsa da, bir cezaevi ya da karakol belli ki. Zaten yazar bu kitapla ilgili bir röportajında da şöyle teyit ediyor bunu: O an aklımdaki bina esasında Beyoğlu Polis Karakolu idi fakat yazdıkça yazdıkça, taş bina başka formlara da büründü. Yine aynı röportajda, bu öyküde incelikten uzak doğrudan kaba şiddetle yüzleşmek istediğini de belirtiyor. Nitekim olan da bu metinde... Dolaylı yollarla işkence, çığlıklar, tecrit ve en çok ele verme/verilme izleklerimiz oluyor okurken. Öyküdeki şu yineleme ise, ara ara karşımıza çıkan bir gerilim unsuru: Gün doğmadan üç kez ele vereceksin beni. Öyküde A.'yı gözlemleyen bir yazar kadın var. Hatta bir de hücrede bekleyen yazar kadın. Bu iki kadın sık sık iç içe geçmiş görünüyor ve aynı kişi diye düşünmek istiyor okur. Ancak bu ikisinin ayrımı net olarak verilmemiş öyküde. Çünkü hikaye boyunca sık sık anlatıcı değişiyor, benzer cümleler yineleniyor ve adeta bu karmaşa taş binanın kaotik yapısını önemle pekiştiriyor. Taş bina mağdurlarının ruh halinin travmatik boyutunu yansıtan bir üslup seçimi de olabilir bu. Avludaki çocukların şarkısı gibi, A.'ın geceleyin vitrinlerde kendine yer açması gibi, yazar kadının hücrede sığınabileceği en ufak bir benliği kalmayınca saçlarını örmeye başlaması gibi incelikle yerleştirilen anlar ise derin dehlizler açıyor metnin içine girebilmek için. Öykü gerek genel atmosferi gerekse karakterleri açısından oldukça metaforik. Bitmeyen gecesi içinde akıyor. Taş bina başta şiddeti olmak üzere çürümenin pek çok boyutunu da simgeliyor. En yüce olan ile en alçak olan yan yana getirilerek sağlam bir iç çatışma üzerine kurulmuş çatısı. Her şey bu en kabasından şiddet, işkence bile basitleştirilmeden, gözümüze sokulmadan aktarılmış. Özenle bırakılmış boşluklar, belirsizlikler okurun birikimini de kendine dahil ederek zenginleşiyor. Nerdeyse hiçbir şey öykü boyunca net ve kesin olarak aktarılmıyor. Adeta olan biteni kara bir tül ardından izliyoruz ve hüzün ile huşu karışımı bir ruh hali ile bazı cümleleri tekrar tekrar tatma gereği duyuyoruz. Çünkü okur olarak hem içimizdeki hem dışımızdaki taş bina ile ayrı ayrı yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Onca işkencenin dolaylı aktarımıyla göz göze iken okur, ne işkence edeni anlatıyor yazar ne de işkenceyi. Hiçbir zaman ajite olmuyor bu hassas tema. Sık sık silkeliyor bizi ele veren ve verilen üzerinden. Çünkü ikisi de biziz; ele verenin biricik, korkunç zaferini kazanmış, sonuna dek yenilmiş yanı da, ele verilenin direncin son mumunu yakıp şafağa doğru uzatışı da bize ait. Bireyden yola çıkıp topluma, oradan da evrensel anlamda insan a; onun diline, sesine ulaşmayı başarıyor Aslı Erdoğan bu öyküde. İnsanlık acılarını trajik tonlara taşımadan ancak içe işleyen incelikli yanını da elden bırakmadan anlatıyor. Dediği gibi Biz hepimiz, bütün insanlar aynı uçurumdan çıkıp gelmedik mi? Yoksa, insan dediğin nedir ki! Yersiz bir kahkaha işte. - İtalik yazılan cümleler söz konusu öyküden alınmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/10/9-kanguru-kultur-merkezi-14-subat-2021-yili-dunya-oyku-gunu-etkinligi-dunya-oyku-bildirisi", "text": "Öykünün kaynağı hayattır. Öyküyle hayat birbirine dokunarak, birbirini izleyerek ilerler; bazen biri, bazen öbürü önden gider. Hayatın kapsadığı alan da öykünün çatısı altındadır: Giriş, gelişme, sonuç. Doğarız, yaşarız ve ölürüz. Hayatlarımızda sayısız öyküler yaşıyoruz, öyküler uyduruyoruz; öykümüzün biri bitiyor biri başlıyor, kimisi hala sürüyor. Kendi öykülerimiz var, başkalarının öyküleri var, başkalarının bizim için uydurduğu öyküler var; yaşayamadıklarımız, düşlerini kurduğumuz, tasarladıklarımız, kaçırdıklarımız, ıskaladıklarımız var; bazen birbirleriyle kesişen öykülerimiz oluyor. Öykü anlatıcısı, hayatındaki olay yığını arasından zihnine yerleşen, gönlünde yer eden, unutamadığı, deneyimlediği, sonuçlarından ders çıkardığı olayları, anları, durumları, görüntüleri seçiyor, dil süzgecinden geçiriyor, üslubu ve anlatım biçimiyle hayata ayna tutacak bir kıvama getiriyor. Hayatımızı yaşarken içinden çıkamadığımız, baş edemediğimiz, aklımızın almadığı, vicdanlarımıza sığmayan, adalet duygumuzu zedeleyen şeyler oluyor, bunların üzerine kafa yoruyor, sorular soruyoruz, yanıtlar arıyoruz; isteklerimiz, itirazlarımız oluyor, öykü dünyasındaki çatışmalarda bunları görüyor, bazen hissediyoruz. Aslında dünden bugüne anlatılan öyküler birbirine eklemlenerek büyük bir öyküyü oluşturuyor: dünyanın, insanlığın öyküsünü. Öyküler de fotoğraflar gibi modern çağın hızına karşın zamanın dışına çıkarak bize başka bir hayatın da olabileceğini gösteriyor. İnsanda hikayeler uydurma, hikayeler anlatma isteği ilkçağlardan beri var: insana ilişkin içgüdüsel, doğal bir özellik. Dünyayı anlama, varoluşuna bir anlam arama çabası. Merak, hayaller, düşler, sanrılar. Mitlerin, destanların, efsanelerin, masalların temelinde bu anlatma isteği yatıyor. İnsanın dünyadaki yalnızlığına bulduğu iyi çarelerden biri. Modern çağın hayat tarzıyla birlikte öykü anlatma biçimleri, zaman, mekan algısı da değişti. Öykü, günümüzde büyük kentlerin dar koridorlarında, sıkışmış, itilmiş hayatların kümelendiği varoşlarda zamanın hızına karşı kendine verimli ve geniş bir alan buldu. Öykü yazma isteği azalmadığı gibi günümüzde daha canlı görünüyor; çeşitliliğiyle, verimliliğiyle, geniş anlatım olanaklarıyla diğer yazınsal türlerin gerisinde kalmıyor, önemini koruyor. Gelenek tümüyle göz ardı edilmese de olay ağırlığı öykünün sırtından büyük ölçüde atıldı, yaşanıp bitmiş bir olayın kişinin iç dünyasını nasıl etkilediğine, geride bıraktığı ayrıntılara, iç çatışmalara, iç eylemlere odaklanıldı. Öykünün varlık nedeni insandır, doğasında insan vardır, insanlığın doğal ve ortak özelliklerini yansıtan evrensel temalar içerir: İnsana ayrımcı, cinsiyetçi, ırkçı, tutucu bir anlayışla yaklaşmaz, önyargıyla bakmaz; inançlara, toplumsal kimliklere, bireysel tercihlere saygı duyar; insanın insanı, insanın doğayı sömürmesine karşı durur; yaşadığımız dünyayı anlamamız, ters giden bir şeylerin farkına varmamız konusunda bize destek olur. Yazarı hangi inançtan, ideolojiden yana olursa olsun, iyi bir öykü yazmışsa -öyküde hiç sözü edilmemiş de olsa- öyküyü okuyup bitirdikten sonra içimizde sevgiden, barıştan yana yeni bir umut yeşerir. Hayatınızın öyküsü uzun ömürlü olsun. Öykü gününüz kutlu olsun."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/14/bagimsiz-olmak", "text": "Reddedilmek de kabul görmek kadar normal ve sıradan bir durum. Ama fakat ve lakin hiç okunmamış bir dosyanın akıbet olarak aldığı yanıtlar gerçekten edebiyat açısından çok büyük kayıp. Kabul görme durumunun dışında bir red durumu da yok ortada. Ve özellikle genç şair intiharlarının arkasında sadece buna benzer şeyler vardır. Böyle olduğunu biliyoruz çoğu müntehir şairin. Demek ki her türde metin gibi en çok şiir gittiği yayınevlerinde okunmuyor, bir değerlendirme aşamasından geçmiyor. Bir kadrolaşma da söz konusu değil aslında. Çünkü sözüm ona yazar kadrosunu oluştururken de bu tür yayınevleri bunu yazarın tirajına bakarak yapıyor, bir işletme psikoloji olarak bu da gayet normal tabii. Yani ne türde yazarsa yazsın yazan kişi işletmenin beklentilerini ne kadar iyi bir yazar olursa olsun karşılayamamışsa, basılmamış bir kitabın yazarıyla benzer bir son yaşıyor zaten. Ve daha kötüsü şu, zirveyi bir kez görüp aşağıya inen bir daha asla zirveyi göremiyor. Çünkü yayınevleri ticari işletmeler. Ve her işletme gibi kaderini belirlemede satış odaklı kararlar almak zorundalar. Bu konuda çok disiplinli değiller üstelik. Hiçbir yayınevi gözettiği konular da dahil üretim ya da üretimi geliştirecek kapasitede mühendislik beceri ve bakış açısına sahip ne bir editöre ne de bir yöneticiye sahip değiller. Ne de olsa her şey bir görüntüden ibaret. Ticari manüpülasyonlarla yürüyen bu işletmelerden elbette ki kimse sloganlar dışında insani bir eylem ya da yaklaşım beklemesin. Yazamaya bağladıkları hayat motivasyonlarını kaybetmek istemiyorlarsa eğer. Ben iyi şiirler yazan, sıkı yazılar yazan biri değilim. Dibi iyi görebilen, ama bence yeterince iyi ifade edemeyen biri olarak, diplerden yüzeye ne söylesem akıntıya kapılıp gidecek kadar hafif sözler etmeme rağmen ağırlığı ve kalıcılığı olan metinleri keşfetmekte iddiasına sırtını şüphesiz dayayabilen bir okur olarak müthiş şiirlerin-şairlerin yok olduğuna şahitlik ettim, ediyorum. Mühendislik bir üretim ve satış politikası derken kast ettiğim şey üretim planlama ile ilgili olan her şey. Yani kimleri basıp kimleri basmayacaklarına çoğu yayınevi söz konusu kişilerin sosyal medya takip oranlarına bakarak yapıyor. Geri kalan bir kısmını ise farklı bağlar üzerinden yapıyor. Sözünü ettiğim bu sistem için kesinlikle bir eleştiri metni değildir bu. Söylemek istediğim şey aslında tam olarak şu: burada kalıcılık diye bir şey yok ve hiçbir yazan taşlar yerine oturdu sananlar da öyle, bağımsız var olma durumunu bu geçicilik için feda etmemeli. Yazan biri için bağımsız olmak or not to be onun metinlerinin istikbalini belirleyecek olandır. Kimsenin müridi ya da paralı askeri olmak gerekmiyor, bugün artık ne şiir ne de başka bir türde yazmak için. Eğer mürit ya da yazan biri olarak bağımsızlığını gözden çıkarmayı göze almışsa biri, şunu da iyi bilmeli mürit olan şeyhini gösterir ve bir orduya dahil olan asker de her zaman diğer askerlere benzer. Kendi olmayanın kendisine ait hiçbir şeyi olmaz. Buna metinleri de dahil, kendisinin sandığı hayatı da. Elbette insanın bir değeri var alemde. Ve her insan duyumsamak ister değerli olduğunu. Ama insanın değeri ettiği sözün değeri yanında belli olur. Bağımsızlığını ve kendi iradesini intiharıyla ilan edenlerin yazma olayını bırakırken aslında yaşama olayını da sonlandırdıkları gerçeğini yazının bittiği yerde eylemi başlatan Cesare Pavese ile örneklendirmem biraz ağır gelebilir, ama zaten ölümün yazmayı da eylemi de bitiremeyeceğini bu yolu erken seçenler bilemezler. Bağımsız olmak yalnız kalmaktır, bu da doğru, bu da ağır. Ama kendin olmak, kendin olarak kalmak her konuda şaire de /yazara da doğruyu söylemesi gerektiğinde ve adaletli olması gerektiğinin farkında olduğunda korkusuzluğu, kaybedebileceği her şeyin zaten hiçbir zaman gerçekte ona ait olmayacağını ve dünyadan ağır sözler etme özgürlüğüne sahip olmak demek olduğunun özgürlüğünü tattıracağının garantisini veriyorum. Genç şairlerin bağımsızlık manifestolarını okuyorum son zamanlarda. Bazılarının yaşıtım olması bile düşünsel olarak onlarla akran değilim hissine mani olmuyor. Eğilmeler, bükülmeler, ısrarlar derken, reddedildikçe saldırganlaşanlar, bir karşı eylem yaratma çabaları. Zavallıca. Oysa kendi olanın karşısında bu zavallılık elbette kemikleşmiş olanın yaratacağı intiba olarak kalacaktır. Çünkü kemikleşmiş hiçbir şey yeni bir hareketin devinimine ilk anda tepki verecek esnekliğe sahip değildir. Yazı boyunca bir anda pek çok şeyden söz ettim zannedilebilir, ama ben burada bağımsız olmaktan söz ettim. Bu kadar çok şeyden söz ederken de bağımsız olduğumun altını çizdim. Yukarıda adını andığım başlıca yayınevlerinin şiire yönelirken risk almış olmaları da bir bağımsızlık ilanıdır. Yayıncısında şairine, yazarına ne yayımlarsa yayımlasın, ne yazarsa yazsın kişi ya da kurumlar bütün benlik ve prensiplerini menfaatlere bağladıkları sürece yenidünyada hiçbir şey elde edemeyecekler hüsrandan başka. Çünkü ben ve benim gibiler bunun için çalışıyoruz. Bağımsızlığını ilan edemeyenler için bugünden itibaren kırmızı oklar aşağıya!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/16/cellat-nazikti-remzi-karabulut", "text": "Kitabın adı Tarık Günersel'in Resmi Rapor adlı minimal öyküsüdür. Kitabı okumaya başlamadan önce ismine uzun uzun bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Zihnimizde sessini yitirmiş bir imgelem savaşımı yaşanması kaçınılmaz. İkiye mi bölünüyoruz? Önce bir cellat geçiyor gözümüzden, sonra nezaket. Cellat Nazikti, bir öykünün tümü olmayı içselleştirdiği gibi bir kitabın adı olmayı da önceden tasarlamış gibi görünüyor. Garip bir rüya gördüm, dedi ertesi gün. Sıklıkla nasıl susulduğuna dair farklı yöntemler denediğini görüyoruz yazarın. Ölünecek yerlerle ilgili serzenişi kapımızı çalıyor. Yazarın sayfalara yerleştirdiği soyut resimler de okura kitabı sayfalarda konaklayarak okunmasını salık veriyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/18/kedizade-muzikleri", "text": "Pist, diye kovaladığımız; şair Hüseyin Peker'in deyişiyle: Üstü başı pislenmiş, yalamaya gerek duymadan siyah beyaz her türlü rengi alacaya çevirmiş o doğal yaşamın kedileri... Kapağını açtığımız sokak çöpünde dünyalar kuran, çöpten fırlayan... Sokağın Kedi! Arabaların altları, o sıcak yuva motor boşluğu; güvende olduklarını hissettikleri yer olsa da en çok karşıdan karşıya geçerken... Dikkat! Arabada 'Kedi' var. Doğal yaşamın kedileri. Çevresindekiler ilgi alanıdır. Sadece kedinin değil! Sanatçı, 'insana değsin'i çalışırken, varlıkların ve şeylerin benzersizliğini kavrar, onlardaki gizli yanı hisseder. Sanat aracılığı ile bize çevremizi anlama, anlamlandırma sürecini yaşatır, onun bir parçası haline getirir. Her sanat disiplini gibi 'Müzik' de var olduğu toplumun kültürüne aittir. Kökleri, halk müziklerinin mırıldanıldığı toplumdadır. Toplumu inceler, kültürü kodlar, söylem oluşturur, toplumu estetize ederek değişime uğratır. Soyut yapısıyla müzikte anlam, dinleyicisinde yarattığı ruhsal etkileşimlerken, anlama yönelik 'Senfonik Şiir'ler, 'öykülü müzikler' aracılığıyla anlamı merkeze alan müzik formları da vardır. Fransız Barok besteci François Couperin (1668-1733) yaşadığı 17. yy ikinci yarısıyla 18. yy. ilk yarısında genel müzik tarihinde önemli bir yere sahip. Aynı zamanda kuramcı ve eğitimci olan Couperin, anlatımcı, tasvirsel müziğin ortaya çıkmasında, eserlerinde yer verdiği pastoral anlatılarıyla öncülük etmiştir. Yanı sıra kızıl papaz lakaplı İtalyan Barok dönem bestecisi Antonio Vivaldi, Mevsimler eseriyle tasvirsel müziğin yapı taşlarını kurar. Barok dönemin sona ermesiyle kapıları aralanan Klasik dönem ve hemen ardından gelen Erken Romantizm'in ölümsüz bestecisi Beethoven'ın Pastoral Senfonisi de tasvirsel müziğin doruklarıdır. Tüm bu ürünler, yaklaşık 100-200 yıl sonra, resim sanatının disiplinler arası ön planda olacağı ve ressam Monet'nin 'İzlenim' adını vereceği tablosu ile resimde ilk adımlarının atıldığı İzlenimci yürüyüşe katılan Debussy, Ravel gibi Fransız İzlenimci bestecilere de ışık tutacak, öncülük etmiş olacaktır. Barok besteci Domenico Scarletti'nin 'The Cat's Fugue' adlı eseri için söylenegelen, Scarlatti'nin Pulcinella adlı kedisinin, bestecinin çalıştığı klavsenin tuşları arasında gezinmesinden esinlenerek bestelediği Sol minör Füg'dür. İki ya da daha fazla sesin kontrpuantal besteleme tekniği olan Füg'de müzikal tema, farklı arkalıklarla tekrarlanır. Geç Romantizmin doruk Rus bestecilerinden P. İ. Tchaikovsky'nin Sleeping Beauty adlı bale eserinin 24 numarası Pas de Caractere Puss~in~Boots and The White Cat başlığını taşır ve 'Pas de deux' formundadır. Kedizade'nin müzikli patisine bir başka ezgi, 20. yy müziğinin Amerikalı temsilcilerinden besteci Samuel Barber'ın Keşiş ve Kedisi'dir Eser, 8~13. yy arası yaşamış İrlandalı bir keşişin kedisi Pangur ile yaptığı günlük konuşmaları anlatan bir şiirin, Prokofiev'le 20 yy da (1954) müziklenmesi ve halklarla kucaklaşmasıdır. Bir başka Amerikalı besteci Aaron Copland'da La Fontaine'nin Yaşlı Kedi ve Genç Fare masalından esinlenerek The Cat and The Mouse yazmıştır. 19. yy sonlarında doğan Latin Amerikan Brezilyalı besteci Heitor Villa Lobos'un O Gato e O Rato çok sevilen piyano eserleri arasında sıkça seslendirilmektedir. Sanatın tüm disiplinlerinde sanat üreticileri, kedizadeye ilgi duymuş, alanlarında ürünler vermiştir. Müzik sanatındaki bu tasvirsel ezgilerin ritmik dokusunda vücut bulan armonik anlatım, sanat alıcısında, aslına uygun görsel, işitsel etkiler yaratarak tema figürünü kanlı canlı kılar. Buna en güzel örneklerden bir diğeri de 'Fransa'nın Mozart'ı' yakıştırması yapılan Fransız besteci Camille Saint-Saens'ın Hayvanlar Karnavalı adlı eseridir. Bu eserde: Aslan, Tavuklar ve Horozlar, Yabani Eşekler, Kaplumbağalar, Fil, Kangurular, Akvaryum, Eşek, Guguk Kuşu, Kuşhane, Fosiller, Kuğu, ve son olarak tüm hayvanların final resmi geçidiyle doğamızı paylaştığımız hayvanlar dünyasında müzikal bir geziye çıkarız. Besteci, bir de sürpriz yaparak, 'Piyanistler' başlığıyla, eserin bölümlerinden birini, eserin solistleri olan iki piyaniste ayırır. Sanatın ulaşamadığı, estetize edemediği, değişim dönüşüme uğratamadığı bireylerin acımasızlığının, doğamızı saran sarsıcı ezgileri... Hayat müziktir! Oturduğum apartman dairesi, yüksek zemin giriş katı. Balkonumun hemen altında, sırtını adeta güvenle bana dayamış bir Kedi yuvası. Günlerden bir gün, yuvanın temeli olan taşlardan kaydığını ve ters döndüğünü ama bizim kedizadenin keyfini bozmadan içinde yattığını fark edince, yuvayı düzeltme girişiminde bulunmak istedimse de bizimki bana bir sert çıktı ki mesajı aldım; Doğum! Ellemedim. Sonraki günlerde ortadan kaybolan kedizade, bir süre sonra yine yuvaya dönmüş ama yanında beş yavrusunu da görücüye çıkarmıştı. İşte ne olduysa ondan sonra oldu! Yavrular daha yeni tüylenmiş, elimin karışından az büyüklerdi ve haliyle çocukluğun o güzel oyunculuğu ve yaramazlığını yaşıyorlardı. Arabaların altında, teker kenarlarında, motor boşluğunda... Apartmanda birkaç kişi alarma geçtik ve araba sileceklerine uyarı notları bıraktık; elden gelen yapıldıysa da iki kayıp verildi. Kedizade, üç yavrusuyla mutluluğunu sürdürmeye devam etti. O gün ve devam eden bir hafta boyunca, kedizade, geriye kalan üç yavrusunu, arabaların altlarını koklaya koklaya, sabahlara kadar müziğin doruklarında yaktığı ağıtlarla ısrarla aradıysa da apartmandan birileri, sütteki yavruları çoktan ortadan kaybetmişti! Sanat ürünleri, haz alma aracı olmanın yanı sıra bilgilenme, dönüşüme uğrama aracıdır da! Sanat ürünleri bizi estetize ederken duyarlılığımızı da güzele, iyiye, 'İnsan' olmaya doğru filizlendirir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/19/burasi-henuz-hicbir-yer-ferit-surmeli", "text": "Aydın Zeyfeoğlu editörlüğünde iddialı bir giriş yapan Poesis Yayınevi'nin yayımladığı ilk kitaplardan biriydi Burası Henüz Hiçbir Yer. Uzun yıllardır edebiyat ortamının adına aşina olduğu yazar Ferit Sürmeli pek çok dergide öyküleriyle yer alırken kolektif çalışmalarda da imzasıyla yer alıyordu. Ferit Sürmeli, ilk kitabında minimal öykülerine yer veriyor. İki başlık altında topladığı öykülerini alt başlıklar halinde sıralıyor. Edebiyat ortamının giderek üstüne daha çok eğildiği ve yayınevlerinin son zamanlarda daha fazla yer verdiği minimal öykülerin biçim özellikleri bakımından bir tutarlılık arayışı var mıdır? Ferit Sürmeli metinlerinde böyle bir kısıtlamanın izine rastlamıyoruz. Yine de Burası Henüz Hiçbir Yer'de bu türün biçim özellikleri dışına çıkılmadığını söylemek mümkün. Ama yazarın her çalışması farklı bir arayışa yelken açabilecek özellikler gösteriyor. Dolaştığı bir sınır var ve henüz aşmasa da farklılıklar vaat ediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/19/engin-turgutun-yeni-kitabi-ardindan-okuruyla-bulustu", "text": "Yeni kitabım Ardından Edebiyatist yayınevinin özenli ve özverili çalışmasıyla görücüye çıktı. Sizi görünce pek sevinecek bunu biliyorum. Bir önceki kitabım Tayf göz kamaştıran soylu bir ruh için, kanat çırpan küçük kuşlarla bulutlara karışmış bir gökkuşağıydı, esmer bir kuğuydu, buğuydu, derin soldu. Bu kitaptaysa sitem, sevgi, aşk ve ayrılık var. Bu kitapta sevginin, inceliğin, küsmenin ve incinmenin bütün asil tonları var. Bu şiirler ardına bakmayanların ardında sahici ne kalmışsa kelimelerin üstünü örtmeden mavi yağan yağmur aşkına hüznün dumanıyla yazıldı. Ince sözlerden fışkıran sevecen bir bakışla, her zaman olduğu gibi yine aşkla yazıldı bu kırılgan şiirler. Bana da yer açar, beni de şairden sayar mısınız? Yeni bir kitabım çıktı. Ardından adlı kitabımı okuyup, 'ardımdan' şifalı sözler söylemeseniz de olur. Her zaman söylerim, öyleyse yeniden, yine söylemeli. Şiirin kardeşliğini hiçbir şeye değişmem. Oyun havaları, şair havaları benden uzak dursun. Şair şairin yurdu olmalıdır diye düşünmüşümdür hep. İyi şiir, az şair. Herkes 'şiir' yazabilir, yazsın. Şiirden anlayanlar azdır, olsun. Okumadan yazanlar var, bak işte bu çok fena. 'Şiirin tanrısı' ya da 'tanrıçası benim' diye ortalıkta dolaşıp, sağa sola üstten bakan, ahkam kesenlerden hayat çıkmıyor. Şiir ne güzel bir ikram, ne güzel bir iyiliktir. Ne mutlu kendi sesini bulup, sessiz ve derinden gelen ışığın o çalışkan güzelliğine. Ardından adlı kitabım söyledim ve ruhumu kurtardım esenliğiyle kalben yazıldı. Tayfın ardından hiçliğin çiçeğine 'hoşça kal' demek istedim. Hasret caddesinden veda sokağına taşındım. Hepsi bu! Not: Kitabımla ilgili şair dostum Haydar Ergülen o enfes kalemiyle evladiyelik bir önsöz yazarak gönlümü mest etti, yeşillendim. Emeğini ve sabrını esirgemeyen Edebiyatist yayınevinin genel yayın yönetmeni kardeşim Fatih Ayan'a, kitap kapağının tasarımını üstlenip, çalışmasına zarafetini de katan Gülşah ve sayfa tasarımında kahrımı çeken Ceyda hanım'a teşekkür ederim. Bu kitap bana tam doğum günüme yakın 64 yaş armağanı oldu ve 10 gün sonrası ciddi bir kulak ameliyatı öncesi de moral terapisi gibi geldi, muhteşem bir sevinç sıcaklığı yaşattı. Emeği geçen, kitabımı okuyan herkese minnettarım. Arkadaşım diye söylüyorum, arkadaşım diye övünüyorum. Çok arkadaşım var mı, yok. Yakın şair arkadaşlarım var mı, var. Bazıları uçtu gitti. Bir de nerde, ne zaman arkadaş olduk ve o aslında nereden gelmişti, görünüşte bazı yerler, tarihler, semtler bunun yanıtı olsa da... Değil! Niye değil, çünkü diyelim ki Engin Turgut, Yeldeğirmeni'nde oturdu uzun zaman, ama Kadıköylü değil! Şiir yazdı, yazıyor ama şair değil! Resim yaptı, yapıyor ama ressam değil! Rakı içti, içiyor ama sarhoş değil! Vallahi ister klişe sayın, ister arkadaşını nasıl öveceğini bilemiyor deyin, ikisi de kabulüm, ikincisi daha çok kabulüm tabii, Engin Turgut bu dünyada yaşıyor ama bu dünyadan değil! Ezcümle Engin Turgut içimizden biri değil, ikimizden biri değil, bu dünyadan hiç değil! İki olasılık var, sizinkiyle üç olacak. İlki hepimizin aklına gelen şey, başka bir dünyadan, başka bir gezegenden, öyleyse uzaylı. İkincisi de en az ilki kadar kıymetli, başka bir zamandan, başka bir çağdan, Dıranas'ın demesiyle Rüzgar gibi ta eski Anadolu'dan, Cemal abinin sevmesiyle Tanrım siz şu uzun Anadolu'yu/çocukluk günlerinizde mi yarattınız? dizesinden günümüze kalmış olmalı. Dervişin de mezhebi olmaz, kendisi zaten bir meşreptir diyerek, Engin Turgut'un uzaylı bir derviş olduğunu söylemekten nasıl sevinç duyduğumu da imkanı yok anlatamam! Çünkü dünya mı yenilendikçe eskiyor, eskidikçe mi açgözlü, obur, bencil oluyor ve bizi de kendine benzetiyor, belki de biz onu kendimize benzetiyoruz, o yüzden 'dünya malı dünyada kalsın', dervişimiz de uzaydan olsun artık diyoruz! Engin Turgut, uzay dervişi, uzaylı derviş, dünyaya düşen adam, öyle olunca da bildiğimiz renklerle översek, mavi derviş bir abdal. Yeryüzünde bulunma sebebi de resim yapmak, rakı içmek, şiir yazmak filan değil! Şu kimsenin kimseye gönül indirmediği dünyada, bir nefes olmak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/20/malcolm-marie", "text": "Tesadüfen önüme düşen yazılardan biriydi geçtiğimiz aylarda. İnsanın teşekkür alma isteğinin sevilme onaylanma isteği gibi yanlış bir bilinçten kaynaklandığından, çocukken biri bize bir şey ikram ettiğinde ya da herhangi bir iyilik yaptığında diyelim, karşımızdakine teşekkür etmemizin öğretilmesinin yanlışlığını vurgulayan, çocukların sezgilerinin gücüyle kime ne zaman teşekkür edip etmeyeceğini büyüklerden daha iyi bildiğinden, sahte bir teşekkür sözcüğündense sevgi dolu bir bakışın ya da şefkatle dokunuşun yeterli olabileceğinden, her önüne gelene her şey için teşekkür eden kişinin kendisinin de sürekli teşekkür beklediği için bunu yaptığından bahsediyordu özetle. Güzel bir anlatımdı, dikkatimi çekmişti; bir yanım onaylasa da bir yanım itiraz ediyordu bu görüşe. Teşekkür etmek de almak da kıymetliydi, çocuklara da pekala öğretilmeliydi bana göre. Yazıyı nerede okuduğumu yazanın kim olduğunu hatırlamıyorum. Ne kadar kendi kanallarımızı yaratmaya, seçici olmaya çalışsak da rüzgarının hangi yönden eseceğini bilemediğimiz internet çağı önümüze okumadan geçemediğimiz yazılar sürükleyiveriyor. Bazen gereksiz vakit kaybı olsa da bazen de tam yerine denk geliyor. Tesadüfen karşılaştıklarımız dikkatimizi çektiyse eğer, düşünülmesi gereken bir fikir atmış oluyor tam yerine o rüzgar. Ya da o an geçip gittiysek bile başka bir karşılaşmada tekrar aklımıza düşüveriyor. Malcolm&Marie filmini bitirdiğimde aklıma tekrar düşmemesi mümkün değildi o gün düşündüklerimin. Filme teşekkür ettim. Tek mekanda, tek gecede iki ana karakterin tartışmaları, diyalogları üzerinden ilerliyor. Siyahi bir yönetmen olan Malcolm'un sevgilisi Marie'nin hayatından esinlenerek yaptığı filmin ilk gösteriminden eve döndükleri sahne ile açılıyor ve sabaha kadar aynı evin içinde çoğu sahnede durdurup uzun uzun bakmak istediğiniz siyah beyaz fotoğraf kareleri gibi sahneler içinde kuruluyor hikaye. Filmin siyah beyaz olmasının, siyahi yönetmen Malcolm'un politik bir film çekmediği halde yaptığı sanatın sürekli diğer siyahi yönetmenlerle karşılaştırılmasına sinirlenmesiyle ve önemli bir gazetenin beyaz kadın yazarının yapacağı ilk eleştiriyi heyecanla beklemesiyle bir ilgisi de olsa gerek. Aynı şekilde siyah ve beyazın hem uyumu hem zıtlığı iki ana karakterin uyumu ve zıtlığına da vurgu yapıyor sanki. Bir kadın bir erkek. Filmin afişinde değil de isminde erkek karakterin adının öne yazılmasının da en baştan bir işaret ettiği bir mesele var. Malcolm, üst sınıf denebilecek ayrıcalıklı, eğitimli ve varlıklı bir aileden gelen bir yönetmen, kadın karakter Marie ise genç yaşta uyuşturucu batağına saplanmış çok kez intihar girişiminde bulunmuş ve hayata tutunmakta son derece zorlanan bir oyuncu. Bağımlılığı geride kalmış ama oyunculuğu da geride kalmış Marie'nin. Malcolm'un yanında onun da desteğiyle hayatına tutunmayı başarsa da partnerinin başarısında en büyük payı olmasından başka bir rolü yok gibi görünüyor. Erkek ne kadar başarılıysa kadın yeteneğini saklamakta en az onun kadar başarılı. Erkek heyecanlı ve aktif, kadın huzurlu, sakin ve pasif. İlk gösterim gecesinde kendisinden başka herkese teşekkür eden Malcolm ile girdiği tartışmada filmine konu ettiği kendi hayatını yeniden geri alıyor sevdiği adamın elinden Marie. Başlarda tipik bir 'vır vır eden kıskançlık gösteren' kadın imajıymış gibi görünen Marie'nin, film yönetmeni Malcolm'dan çok daha derin düşünce şekliyle, tartışma diyaloglarından çok bazı sahnelerdeki monologları ile ve nasıl bir oyuncu olduğunu Malcolm'a kanıtlarken izleyiciyi de sarsan performansına tanık oluyoruz. Teşekkür almanın teşekkür etmenin önemine dair, kadınlığa, insan olmaya dair can alıcı olduğunu düşündüğüm, beni en çok etkileyen filmin sonuna doğru Marie'nin monoloğundan bir bölüm bırakıyorum aşağıya. Marie'ye bir kadın olarak teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/20/opera-ya-da-bale-resim-yarismasi", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı etkinliği kapsamında, bu yıl 8. sini düzenlediği ulusal resim yarışmasına başvurular başladı. 7-11 yaş arası çocuklara yönelik olan yarışmanın konusu: Opera ya da Bale denince aklına ne geliyor. Geçtiğimiz sene, pandemi nedeni ile ertelenen etkinlik, bu yıl ilk kez online olarak gerçekleşecek ve yarışmaya katılım, resimlerin dijital ortamda gönderilmesi ile sağlanabilecek. Çocukların opera ve bale sanatlarına olan ilgilerini arttırmak amacı ile düzenlenen yarışmaya, her sene Türkiye'nin dört bir yanından katılım sağlanıyor. Hayatında hiç opera ya da bale temsili izlememiş öğrencilerin de hayal dünyalarında yaşattıklarını resimlerine yansıtmaları sonucu ortaya çıkan birbirinden ilginç çalışmalarla yarışmaya katılabiliyorlar. Yarışmanın değerlendirmesi ise İDOB ressamları ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneğinden ressamlar tarafından yapılıyor. 23 Nisan 2021 tarihinde, Kadıköy Süreyya Operası'nda sergi açılışı ve ödül töreni gerçekleşecek. Dereceye giren ve sergilenmeye hak kazanan resimler ise 23 Nisan 23 Mayıs 2021 tarihleri arasında, Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Fuayesi'nde sergilenecek. Denizbank yarışmada dereceye giren ilk üç öğrenciye tablet hediye ederken; ayrıca resim malzemeleri, kitaplar ve İDOB çocuk oyununa iki kişilik davetiye de verilecek. Her yıl olduğu gibi, birinci olan resim görseli, gelecek yıl, afiş görseli olarak kullanılacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/21/siir-ve-sezgi", "text": "Başka bir deyişle, böyle bir şey fiilen bilgidir, ancak kavramsal olmayan bilgidir. Öyleyse tartışmak istediğim sorun, şimdi şiirsel etkinlikte yer alan bu tür bilgilerle ilgileniyor. Açıkçası, bu noktada düşündüğümüz şey, insan deneyimi ve kültürü ne olursa olsun, sanat ve şiir tarafından önceden varsayılan ve onlara entegre edilecek ve dönüştürülecek harici malzemeler sağlayan önceki yaratıcı erdemlerin ateşiyle bilgi değildir. Düşündüğümüz şey, şiirin özü olan içkin bilgi türüdür. Burada ilk işaret tabelamız, sanırım daha önce işaret ettiğim, ruhun özgür yaratıcılığı kavramı-. Zanaatkarda, tinin yaratıcılığı, olduğu gibi, belirli bir ihtiyacı karşılayan belirli bir amaca bağlıdır veya bağlı değildir. Şairde bu özgür yaratıcılıktır, çünkü yalnızca aşkın bir güzellik olan ve sonsuz sayıda olası gerçekleştirmeler ve olası seçimler içeren güzellikle uğraşma eğilimindedir. Şair bu bakımdan bir tanrı gibidir ve şiirin ilk temellerini keşfetmek için ilk şaire bakmaktan daha iyi yapmamız gereken bir şey yoktur. Tanrı'nın yaratıcı fikri, yaratıcı olduğu gerçeğinden hareketle, henüz var olmadıkları için şeylerden hiçbir şey almaz. Hiçbir şekilde yaratılabilir nesnesi tarafından oluşturulmaz, yalnızca ve saf biçimde biçimlendiricidir ve yapılan şeylerde ifade edilecek veya oluşturulacak olan, aşkın özü, ona eksik benzerlikler ve yaratılmış katılımlar olan eserler tarafından dağınık veya parçalanmış bir şekilde esrarengiz olarak ifade edilen yaratıcının kendisinden başka bir şey değildir. Tanrı'nın aklı, kendi özünden başka hiçbir şey tarafından belirlenir veya belirlenmez. Zamanla var olan ve zamanla başlamış olan ama sonsuza kadar özgür yaratma eyleminde olduğu eserlerini, o'nun özü ve varlığı olan bir akıl eyleminde kendini bilerek oluşur. Şiirin yüce benzetmesi budur. Şiir, ruhun özgür yaratıcılığıyla ilgilidir ve böylece, nesneler tarafından oluşturulmayan, kendi özü ile biçimlendirici olan bir entelektüel eylemi ima eder. Şairin zavallı bir tanrı olduğu çok açık. Kendini bilmiyor ve yaratıcı kavrayışı sefil bir şekilde dış dünyaya, zaten insanlar tarafından yapılmış sonsuz biçim ve güzellik yığınına ve nesillerin öğrendiği şey yığınlarına ve hemcinsleri tarafından kullanılan işaretlerin koduna bağlıdır. Yine de, her şeye rağmen, hem tüm bu yabancı unsurları kendi amacına boyun eğmeye hem de yaratılışında kendi özünü ortaya çıkarmaya mahkumdur. Bu noktada, yukarıdaki örnekte; şairin öznelliğinin şiir için ne kadar gerekli olduğunu görüyoruz. Duygusal okuyucunun kendi ucuz özlemlerini fark ettiği ve nesiller boyu pek çok şarkının bizi çaresizce beslediği yüzeysel duyguların tükenmez akışını kastetmiyorum. En derin ontolojik anlamıyla öznelliği kastediyorum, yani insan kişiliğinin esaslı bütünlüğü, kendi başına bir evren, ruhun maneviyatının kendi içkin eylemleri aracılığıyla kendisini kapsayabilecek hale getirdiği ve her şeyin merkezinde nesne olarak bildiği özneler, yalnızca kendisini özne olarak kavrar. Tanrısal yaratılışın Tanrı'nın kendi özü hakkında sahip olduğu bilgiyi önceden varsaydığı şeye benzer bir şekilde, şairin yaratma amacıyla kendi öznelliğinin şair tarafından kavranması, birincil gereklilik olarak şiirsel yaratılışı varsayar. Şairin amacı kendini tanımamaktır. O bir öğretmen değildir. Çünkü boşluk yoluyla, benliğin varlığının sezgisel deneyimini saf ve tam gerçekliğiyle elde etmek, doğal mistisizmin özel amacıdır. Şiirin amacı değildir. Şairin temel ihtiyacı yaratmaktır; ama bunu, kendi öznelliğinin ne kadar muğlak olursa olsun bilme kapısından geçmeden yapamaz. Zira şiir, her şeyden önce, özü itibarıyla yaratıcı olan ve nesneler tarafından biçimlendirilmek yerine, bir şeyi var eden bir entelektüel edim anlamına gelir: Ve böylesi bir düşünsel eylem, eserin kendisi değilse bile, eserin üretilmesinde muhtemelen ifade edilebilir. Demek ki resim, heykel, müzik veya şiir eserleri, şiir kaynaklarına yaklaştıkça daha çok ortaya çıkıyorlar. Ama insanın özü kendisine belirsizdir. Kendisinden ortaya çıkan ve aşağı yukarı yansıtıcı bilinçle elde edilen, sadece muammayı artıran ve onu benliğinin özünden daha cahil bırakan geçici fenomenlerin akışkan çokluğu dışında, ruhunu bilmez. Şair, kendi özünün ışığında kendisini tanımaz. İnsan, kendisini yalnızca, şeyler dünyasına dair bilgisinin bir yansıması ile algıladığından ve kendisini evrenle doldurmazsa kendi içinde boş kaldığından, şair kendisini yalnızca şeylerin kendisinde ve onda yankılanması koşuluyla bilir ve tek bir uyanışta, onlar, kısası şeyler, o uykudan bir araya gelirler. Başka bir deyişle, şairin kendi öznelliğini belirsiz bir şekilde bilmesi olan şiirin birincil gerekliliği, başka bir gereksinimle, şair tarafından dışsallığın nesnel gerçekliğinin kavranmasıdır ve iç dünya: Kavramlar ve kavramsal bilgi aracılığıyla değil, bir anda duygulanımsal birlik yoluyla bilgi olarak tanımlanabilir. Şairin durumunun şaşkınlıkları bu yüzdendir. Şeylerde kekeleyen şifreleri ve sırları duyarsa, gerçek varoluşun özünde yer alan gerçekleri, yazışmaları, şifreli yazıları algılarsa, gökte ve yeryüzünde olan şeyleri bizim hayal ettiğimizden daha fazla yakalarsa tüm bunları bilme sözcüğünün sıradan anlamıyla bilerek değil, tutkusunun belirsiz girintilerine alarak yapar. Onun sezgisi, yaratıcı sezgisi, kendi benliğinin ve bir bilgideki şeylerin birlik yoluyla ya da ruhsal bilinçdışında doğan ve yalnızca eserde güçlenen doğuştanlık yoluyla belirsiz bir şekilde kavranmasıdır. Şiir, örneğin; sürrealistlerin inandığı gibi, insanın her şeye gücünün yetmesi, ancak hem şairin benliği hem de evrendeki kaçınılmaz sezginin küçük ve berrak bir bulutunda bulunan ve şairin unutulmaz bireyselliğinde patlayan, ancak anlamları ve yankılanma kapasitesi sonsuz olan belirli bir gerçeklik parıltısıdır. Şimdi, modern sanatta ve şiirde dönüşümün ilerlemesi yoluyla geliştirilen ve şairlerin bir eserin değerinin, şairin kendisinin dokunaklı temasıyla orantılıdır şeklindeki ifadelerine neden olan öz farkındalığın farkında olmanın ise, kader olduğu anlaşılacaktır. Söz konusu sürecin nasıl ve neden gerçekleştiğini felsefi açıdan algılamaya başladık! Böylece, zihnin kavram öncesi yaşamındaki iç işleyişine yönelik doğrudan yaptığım bu araştırmanın, şiirsel sezginin ve şiirsel bilginin hem insanın ruhsal doğasının temel oluşumlarından biri, hem de hayal gücü ve duygularla dolu ruhun yaratıcılığının birincil gerekliliği olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Michel Onfray, Bir Putun Alacakaranlığı, Sel Y., çev: Menekşe Tokyay, 1. Baskı, Ocak 2011, s: 427, İstanbul. Hilmi Yavuz, Yaz Şiirleri, Cem Y., 2. Baskı, Ocak 1984, s: 70, İstanbul."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/23/ucumuzun-de-acisi-ayni-renk", "text": "bir el, sol elimden tutuyor usulca; gidiyoruz.. pencereden bakıyorum; yüzü silik, sesine aşina olduğum bir kız çocuğu.. pencereden elimi uzatıyorum, rüzgara karşı şiir okuyan kız çocuğunu alıyorum, sol göğsüme bastırıyorum. göğüs kafesimden yüreğime akıyor. adonis sayıklıyoruz ikimiz de aynı anda.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/24/gorunmeyenin-gorunur-kildigi-ritimler-onun-muzigi", "text": "Görsel şiir birçok farklı disiplinin müzik, fotoğraf, film, resim gibi birbiri ile olan ilişkisi ve etkileşimi sonucu çoksesli çok boyutlu bir anlayışı oluşturur ve disiplinlerarası iletişim, etkileşimi ile birleşerek yeni, derinlikli bir evren yaratır. Görsel imgeler okuyucunun zihninde güçlü bir biçimde dönüşür. Dilin sadece anlamsal boyutlarını değil görsel boyutlarını araştırır. Duygu düşünce ve anlam görselliğin somutlaştırdığı sınırlarını zorlar yeni farklı bir yapı içerisinde karşımıza çıkarır. Bu aynı zamanda şu anlama gelir, sözcüklerin kendi gerçeklerinden soyutlanarak yeniden yapılanması. Görüntü imgeselliğin ötesinde iç ve dış boyutlarını genişleterek zaman zaman algıları duyumları şaşırtarak ve karmaşık duruma getirerek algılama imkanlarını çoğaltır. İlk bakışta anlaşılmayan yabancı öteki tuhaf gördüğümüz görsel şiir, evreni yeni bir yaratı oluşturarak algılatmaya çalışır. Bu eksende Erkut Tokman'ın O'nun Müziği isimli görsel şiiri yabancı öteki tuhaf anlaşılmaz karışık bir algı yaratsa da, şiirin görsel dilinde yaşamdaki düz anlama veya dinleme düşüncesini reddettiğini, yeni evreninde müzik dili kodlarının ve türlerinin ritimlerinin birleştiğini görürüz. Dokuz bölümden oluşan O'nun Müziği aslında bizim müziğimizdir. Ses, sözcük, nota değerleri, dans, ritimlerin beklenmedik akışı gerçeklerimizi dönüştürür. Adante ile başlayan şiir ilerleyen bölümlerinde Liberta kavramı ile devam eder. Doğu Batı müzik ritimlerinin sunduğu anlamların entegrasyonu ile devamının bizi nereye götüreceği merakını uyandırır. O'nun Müziği öteki, yabancı, tuhaf diye nitelendirilen kavramların, kendi ses ve sözcük aralıklarımıza dünyamıza sızabilen bizi bu kavramlar ile yüzleştiren ve birleştiren bir yapıya sahiptir. O'nun görünmeyenini bilinmeyenini, görsel sentezi ile kışkırtarak görünür kılar. O'nun müziğinde makamlar ve enstrümanlar ilk bölümlerde kanun, ud diğer bölümlerinde yer alan keman, kontrbas özgürlüğün ötesine ulaşmaya çalışan bir sentez oluşturur. Kendi notanı gör bu şiirde! noktaların ve notaların en küçük harf biriminin matematiğin birleştirdiği bütünü yani büyük fotoğrafı gör der şiir. Bilinmeyen nota ile çalınmak istenen Adante kökeninde duyuşsal olanın görsel olarak kabul edilebileceği geçişlerin/mizin ritimlerine dönüşerek evrenimizi temsil eder. O'nun Müziği inceden bir silkeleme ile gördüklerimizin dinlediklerimizin kesişebildiği zıtlıkların yeni suretidir. Bu suret düz algılama ihtiyacını reddederken görsel şiir anlamında aktif bir inşa oluşturur. Şairin zihni burada Gatson Bachelard'ın dediği gibi bir fakültedir. Bu fakültede şair yeniden üretir. Neye karşı yeniden üretim? Yaşamın kaçınılmaz deneyimlerine bize getirdiklerine ve bizden götürdüklerine karşı yeniden üretim. Yeterince sıra dışı! O halde nasıl olur da evreni sıradan algılayabilir veya anlayabiliriz? Erkut Tokman'nın görsel şiiri biraz da bunu sorgulamaktadır. Şiirin ilerleyen bölümlerinde o aşıklar/ o musiki /o mahur/veyseller dökülen notaları ile yeni transpozisyon oluşturur. Farklı bir enstrümanla çalınabilir dinlenebilir okunabilir. Bir sonraki bölümünde Take Five Blues ile başlayan şiir, jazz egzotik ve sıra dışı olarak devam eder. Burada Paul Desmond'un alto saksafonun sesi duyulur. O'nun Müziği aynı zamanda metinlerararsı ve göstergelerarası geçişleri bünyesinde tutan bir görsel şiirdir. Hemen ardındaki bölümde O ses/ O bas / O tiz /O pera zihinlerde şimdimizi de düşündüren yeni bir sahne oluşturur. Tasavvuf musikisinin üflemeli çalgısı ney'in de yer aldığı şiir kültürel öğelerin karşılaştırılabilir olduğunu bu karşılaştırma sonucunda benzerliklerimiz ve farklılıklarımızın da bütünsel ve değişik perspektifler ile okunabilir olabileceğini hatırlatır. Erkut Tokman şiirinde sembolik ve görsel imgeleriyle sözcüklerin anlam boyutunu derinleştirerek dilin köklerini taşıyan insanın ve içinde bulunduğumuz bu evrenin temeliniduygu, düşünce, yaşam bilgilerini yansıtır. Farklı kültürlerin müzik türleri şiirin bütün bölümlerinde yer almaktadır. Bu farklılık yan yana gelmemiştir görselliği ritmi, notası ve enstrümanları ile iç içe geçebilmiş çok sesli ve çok boyutlu bütün oluşturmuştur. Zihin odalarımızda gezinen, arp, kontrbas, keman, ud, kanun, saksafon, ney notaların ve türlerin matematik dil kodlarının şiirdeki görsel sembol ve imgeleriyle evrene farklılıkların özgürce yakınlaşabileceği mesajını vermektedir. İçinde bulunduğumuz çağın bize dinlettiklerini kabul etmez O'nun Müziği derin yaşamsal bütünlüğü ile genişleyerek evrene ulaşma çabasındadır. Her görsel ayrı bir yıkım ile yeni bir mesaj yüklüdür. Yeni bir ritim ile insanı düşünceyi, duyguyu, bilgiyi ve ruh çatışmalarını dönüştürebilmiştir. Görsel dilin odaklandığı ritimler, notalar, batı doğu, müzikleri ve enstrümanları bizi klasik portenin dışına çıkarır. Klasik portenin dışındaki müzik bizim müziğimizdir. Dokuz bölümden oluşan O'nun Müziği temel anlam gönderiminin dışına çıktığı, kendi yapısını kurduğu, bu yapının alışılmadık bir devingenlik içerdiğini söylemek mümkündür."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/02/27/kader-bolat-baris-inceyle-konustu", "text": "Barış İnce: Biz Edebiyat Atölyesi olarak bayi dağıtımını en aza indirerek aboneliğe yöneldik. Abonelikte çeşitli ek avantajlar sunduk okurlarımıza, bu sayede ayakta kalmayı başardık. Büyük dağıtım firmalarıyla, zincir mağazalarına girmedik. Kendi kanallarımızı kullandık. Barış İnce: Fanzin kültürünü her zaman desteklememiz gerekir. Bunun için fırsat sunması güzel oldu. Ancak bu dergilerin kendini ne kadar devam ettirebileceği, ne kadar sürdürülebilir olduğu konusu tartışmalı. Bir hevesle açılan siteler, gelir getirici bir durum da olmayınca kapanabiliyor. Barış İnce: Ülkede okurdan çok yazmak isteyen var maalesef. Kısa yoldan ünlenme/başarma güdüsü burada da karşımıza çıkıyor. İyi okur olmadan iyi yazar olmak mümkün değil. Dergilerin önce sıkı birer takipçisi olup sonra yazmaya çalışmak daha anlamlı. Hem derginin tarzını hem de yazım tarzını böylece daha iyi keşfedebilirsiniz. Soruşturma dosyasına katkı sunduğunuz için teşekkürler. 17 Ağustos 1982'de İzmir'de doğdu. İlköğrenimini İzmir Mustafa Reşit Paşa İlköğretim Okulu'nda, ortaöğrenimini İzmir Karşıyaka Anadolu Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi'nde İngilizce İktisat bölümünden mezun oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi bölümünde yüksek lisans yaptı. 2005 yılında uluslararası ekonomi dergisi BusinessWeek dergisinde muhabirliğe başladı. 2007 yılında BirGün gazetesinde editör olarak işe girdi. Bu gazetede haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. 2013 yılında Çağdaş Gazeteciler Derneği, 2014 yılında ise Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Yılın Başarılı Gazetecisi Ödülü'ne layık görüldü. Yedi Yetmiş çocuk edebiyat dergisinde yayın yönetmenliği yaptı. Bavul Dergi'de yayın kurulu üyeliği ve köşe yazarlığı yaptı. Hamburg'da yaratıcı yazı üzerine çalışmalar yaptı. Çelişki adlı ilk romanı 6 Haziran 2017'de, Sarsıntı adlı ikinci romanı 6 Kasım 2018'de Can Yayınları'ndan çıkmıştır. Kıyıdaki Çocuklar adlı çocuk-gençlik romanı 2019'da Can Çocuk tarafından basıldı. Bu kitap Almancaya çevrildi. Sarsıntı romanı ile en iyi roman dalında 2019 Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Neye Göre adlı bir tiyatro oyunu bulunmaktadır. Edebiyat Atölyesi Dergisi'nin yayın yönetmenliğini yapmaktadır. BirGün gazetesinde makaleleri, Ot dergide öykü ve denemeleri yayımlanmaktadır. Soruşturma dosyasına katkı sunduğunuz için teşekkürler."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/03/01/eser-ceran-erdiden-lauren-marino-cevirisi", "text": "'Bir kadın her ne kadar idealist olsa da birçoğu için rahatsız edilmeden çalışabileceği sessiz bir yer bulmak zordur.' Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda adlı eserinde bu konudaki düşüncelerini açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu kitaptaki denemeler 1928 de iki ayrı üniversitede Kadınlar ve Kurgu üzerine yazılmış derslerini içeriyordu. Woolf ' un görüşüne göre, bir kadın kurgu üzerine yazmak istiyorsa kendine ait parası ve bir odası olmalıydı. Virgina Woolf ve diğer kadın yazarlar yazı yazabilecekleri kendi ortamlarını nasıl yaratmışlardı? Gelin hep birlikte göz atalım. Virginia ve Leonard Woolf, Sussex te bir çiftlik evi satın aldıklarında Virgina Woolf evin bahçesindeki ahşap depoyu kendi yazı yazma ortamına çevirdi. Yaz aylarında geniş pencerelerden süzülen aydınlık yaz güneşi göz kamaştırıcı manzara ile birleşirdi. Ne yazık ki kış aylarında burası o kadar soğuk olurdu ki bir kalem bile zor tutulurdu bu yüzden soğuk kış aylarında ana eve geçmek zorunda kalırdı. Virginia Woolf Bayan Dalloway dahil tüm deneme, görüş ve yazışmalarını burada yazmıştı buna kendi intihar notu da dahil. Çok çalışkan bir kitap editörü ve iki çocuklu dul bir anne olarak Morrison her sabah erkenden kalkar ve işine gitmeden önce yazılarını yazardı. Bu resimde Morrison'un 1970' li yıllarda sabahın erken saatlerinde yazılarını yazdığı oturma odası ve kanepesi yer almaktadır. Angelou yaşadığı her şehirde bir otel odası tutardı. Bu odalarda asla uyumaz, bir şişe şarap, incil, kül tablası ve sözlük eşliğinde yatağa uzanır ve yazılarını yazardı. Otel odasında olmadığı zamanlar normal insanlar gibi yaşar ve her akşam yeniden otel odasına döner, yatağına uzanır ve o sabah yazdıklarını okurdu.. Kırımızı döşemeli mobilyalar, kitaplar, yanan şömine Haworth Parsonage evinde yer alan bu odaya sıcak bir hava verirdi ama aynı zamanda bu yer yaratıcılığın, tutkunun, melankoli ve kaybetmenin de olduğu bir yerdi. Carlotte'un portresi onun başarılarından sonra yayıncısı tarafından kendisine bu salonda armağan edilmişti. Burada üç kız kardeş büyük yemek masasında yazılarını yazar ve odayı turlayarak yazdıklarını tartışırlardı. Söylentilere göre Emily Bronte bu odadaki kanepede yürüyemeyecek kadar bitap düşerek ölmüştü. Diğer kız kardeşi Anne de bu odada ölmüştü ve oda tamamen Charlotte'un kullanımına kalmıştı. Burada kız kardeşlerinin yazdıklarını düzenlem, i ve Bayan Gaskell ile tanışıp kendi biografisi hakkında yine bu salonda konuşmuştu. J. K Rowling'in Cafe'si J. K Rowling refah içerisinde yaşayan yeni bir anneyken Edinbugh'da ki Elephant Cafe'de Harry Potter kitaplarını bebeği uykuda olduğu zamanlarda yazmaya başladı. Seride yer alan son kitabını ise sürekli dikkatinin dağılmasına neden olan bir ortam yüzünden yarım bıraktı. Edingbugh da yer alan Balmoral Oteline yerleşti ve verimli geçen bir günün ardından bir ay boyunca buraya yerleşerek son kitabı bitirebildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/03/09/sair-notlarinda-esra-saglik-ismail-cem-dogruyla-konusuyor", "text": "İsmail Cem Doğru: Beklemek dediğimiz eylemin öncesine gitmek, onu önce kavram olarak ele almayı sağlayıp sonra da seçkin bir yargıya dönüşmesine yardımcı olabilir. Bu yolculuğun başlaması gereken yer beklemeyi öğrenme aşaması. Zihnini bekleme eyleminin gergin süreçlerinden soyutlamanın bir yolunu araması gerektiğinin farkına varmadan, ömrünü tüketen bir yeryüzü vaadine boyun eğdiğimizi fark eden Beckett'ın yaşamındaki huzur gereksinimi karşılığını bulmuş mudur bilemiyorum. Ama beklemeyi öğrenmek vazgeçmek mümkün olmasın diyen Orhan Veli'yle kimse ölmedi diyen Özdemir Asaf arasında bir yerde kendine yüceltebilecek bir yalan bulmayı gerektiriyor olabilir. Belki de şairin bu yelpazede kendine nasıl bir yer açmayı tasarladığını bulursak tünelin ucunda ışık belirebilir. Esra Sağlık : Aynı kökten türeyen iki farklı sözcük; hayata iki farklı göz, iki farklı bakış, iki farklı yaşayış sunuyor. Beklentiler mi daha çabuk yayılır insan coğrafyasında beklemek mi? Yusuf Atılgan'ın yarattığı Zebercet karakteri geldi aklıma. Beklemeyi öğrenemediği ya da beklentilerinin esiri olduğu için mi trajik bir son yaşadı diye düşünüyorum. Tam burada Kafka'ya değinmek gerekir. Kafka'nın yalnızlığından ve bekleyişinden beklentiyi çıkarıp yaratıcılığa ulaşması, beklemeyi öğrenmesinden ileri geliyor belki. Kendimi, beklemeyi öğrenme sürecinde iyi bir öğrenci olarak görüyorum. Yaşamdan yana bir tavrın altını çizmeyi önemsiyorum. Sanırım bu da beklemeyi öğrenmekten geçiyor. Bütün bunları yazarken beklemeyi bir otopsi masasına yatırdığımız hissine kapılıyorum. Yaşamımızdaki detaylara dokunmanın, zihinlerde yeni koridorlar açmanın da beklemeyi öğrenmede bir basamak olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/03/15/seyirlik-radyoda-gonul-ak-arastirmaci-yazar-dursun-gumusoglunu-konuk-etti", "text": "UNESCO 40. Genel Konferansı'nda 2021 yılı Anadolu coğrafyasında yaşamış olan üç önemli şahsiyeti Anma ve Kutlama Yıl Dönümü olarak kabul edildi. Bu kapsamda, Hacı Bektaş Veli'nin Vefatının 750. Yıl Dönümü, Yunus Emre'nin Vefatının 700. Yıl Dönümü, Ahi Evran'ın Doğumunun 850. Yıl Dönümü UNESCO Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri Programına alındı. Bu üç Anadolu Bilgesinin felsefeleri, yaşadıkları dönemden günümüze kadar olan etkileri üzerine Seyirlik Radyo'da Gönül Ak'ın araştırmacı yazar Dursun Gümüşoğlu ile gerçekleştirdiği söyleşi youtube'da yayında."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/03/17/kader-bolat-bahar-yakayla-konustu", "text": "Bahar Yaka: Dediğiniz gibi etkilenmemek mümkün olmadı tabii. Ancak Edebiyatist olarak biz bu sürece olumlu bakmaya, hızla adapte olmaya çalıştık. Okura ulaşma yollarının zorlaşması, eğilimin internet alışverişine yönlenmesini sağladı ve bu kalıcı bir alışkanlık olacak diye düşünüyoruz. Her türlü altyapımızı zamana ayak uyduracak şekilde güncellerken, içeriğimizi geliştirmek için çok çalışıyoruz. Kıymetli okuyucularımızın karşısına her sayı bir öncekinden daha dolu, daha nitelikli çıkmak tek hedefimiz. Bahar Yaka: Hangi platformdan olursa olsun, yapılan her işin kıymetli ve biricik olduğunu, temsil ettiği alana renk ve değer katacağını düşünüyoruz. Bu sebeple basılı ya da elektronik çeşitliliğin yaratacağı rekabet, mecburi bir iyileşme getirecektir. Herkes daha iyisini yapmak için çalışırsa, sürecin hepimize iyi gelmemesi mümkün değil. Bahar Yaka: Edebiyat dergileri, edebiyatın hem mutfağı hem de ilk basamağıdır aslında. Yazın hayatına yeni başlamış yazar adaylarının okurla buluşabildikleri en etkili platformdur dergiler. Yazara en büyük motivasyon kaynağı, okura nitelikli edebiyatı ulaştıran ve büyük fedakarlıklarla yayınlanan edebiyat dergileri, hak ettikleri okur sayılarına ulaşamıyorlar maalesef. Bu konuda bizim yayıncı olarak yapabileceğimiz, yılmadan dergiciliğe devam etmek, okura düşen ise edebiyat dergilerine kıymet ve destek vermektir. 1974'te İzmir'de doğdu. Deneme-Anlatı türündeki kitabı Montaigne Mutfakta Denemeler Tabakta 2015 yılında yayınlandı. Çeşitli öyküleri NOTOS, PAPİRÜS, ABSENT, DELİLER TEKNESİ'nde yayınlandı ve SON GEMİ, KURALDIŞI e-dergilerde yer aldı. Cumba Kültür Sanat Platformu'nun düzenlediği 2017 Öykü Yarışmasında, Bir Bayram Sabahı adlı öyküyle 3. lük ödülüne layık görüldü. 2017 yılında yayınlanan Gamlı Baykuş Edebiyat ve Sanat dergisinin kurucu yazar&çizerlerinden biri. Yayın süresince dergide illüstrasyon çalışmalarıyla yer aldı ve Gamlı Sözlük köşesini yazdı. Ağustos 2018 de Edebiyatist Yayınevi tarafından yayınlanan öykü kitabı Diablo'nun Günlüğü 2019 Fakir Baykurt Öykü Kitabı 1. lik Ödülüne layık görüldü. Tanrıgöz adlı ikinci öykü kitabı yine Edebiyatist Yayınevi tarafından Kasım 2020'de yayınlandı. Bir süredir, Edebiyatist Dergisinde Yazı İşleri Müdürü olarak görev almaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/03/19/bulent-tusen-ressam-cansu-devrim-alparslanla-konustu", "text": "Cansu Devrim Alparslan: Üniversiteye hazırlanırken, resim kursuna gitmeye başladım. Kursta resim sanatınla ilgili birçok konuyu öğrenme fırsatım oldu ve kendimi bu alanda birçok çizimler yaparak geliştirdim. Trakya Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği bölümünde de eğitim sürecimi tamamladım. Cansu Devrim Alparslan: Resim yapmaya küçük yaşlarda başladım, lise yıllarında resim sanatına ilgimin olduğunu fark ettim. Bu dönemde gördüğüm her şeyin resmini çizmeye başladım. En çokta portre sanatına ilgim vardı ve bu alanda resimler yapmaya başladım. Anlık figüratif resimlerde çizerdim. Ailemdeki bireylerin resimlerini çizerdim. Böylelikle resme olan ilgim onlarında dikkatini çekmeye başladı ve beni bu alana yönlendirdiler. Cansu Devrim Alparslan: Fırça, palet, tuval ve boyalar benim için, Alice harikalar diyarına girişin araçlarıdırlar. Orada ben özgür ve mutluyum. Cansu Devrim Alparslan: Eserlerimi yaşamıma dahil olan, bana bir şeyler katan varlıkları resmederek oluştururum. Resmime içime doğan yoğun bir istek doğrultusunda başlarım. Cansu Devrim Alparslan: Genel ifadeyle sanat; duygu, düşünce, hayal gücü ve yaratıcılığın farklı tekniklerle dışavurumudur. Resim sanatının, diğer sanat dallarıyla arasındaki bağ, insanda hayranlık ve coşku uyandırmasıdır. Tüm sanat dalları birbirinden etkilenirler. Örneğin; bir edebiyatçı, bir romanında, bir ressamın hayatını konu edebilir yada bir şair bir ressamın resmini şiirine konu edebilir. Yine bir sanat dalı olarak müzik; insana huzur verir, huzur insana ilham verir. Resim yapmak içinde ilham gerekir. Resim yaparken de müzik dinlemek gerekir. Cansu Devrim Alparslan: Türk ressamları deyince, çizdiği figüratif resimlerle, beni en çok etkileyen ilk Türk ressamı Osman Hamdi Bey diyebilirim. Benim eserlerimde de Figür ön plandadır. Osman Hamdi Bey, dönemini çok iyi yansıtan resimlere imza atmıştır. Eserlerinde, gündelik yaşam, detaycı bir tarzda ön plandadır. Resim sanatında detay benim için önemlidir. Yine Türk ressamlarından İbrahim Çallı, çizdiği Atatürk portreleriyle, beni etkileyen bir diğer Türk ressamıdır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/03/20/21-mart-dunya-siir-gunu-etkinlikleri-bu-yil-online", "text": "Pandemiden dolayı bu yıl 21 Mart Dünya Şiir Günü, çeşitli sosyal paylaşım platformlarında online olarak kutlanacak. Hilmi Yavuz'un onur konuğu olduğu Web Divan programını Hilal Karahan yönetecek. Programa katılan şairler Ali Günvar, Arife Kalender, Aslıhan Tüylüoğlu, Ayça Erdura, Bedros Dağlıyan, Berna Olgaç, Canan Çelik, Darya Heidari, Dilruba Nuray Erenler, Emel Koşar, Emre Polat, enderemiroğlu, Enver Topaloğlu, Ertuğrul Özüaydın, Eser Ceran Erdi, Gökçenur Ç., Gülce Başer, Gülümser Çankaya, Hasan Erkek, Haydar Ergülen, İsmail Cem Doğru, Levent Karataş, Liliya Gazizova, Lorena Guarascio, Muhsine Arda, Mustafa Fırat, Okan Yılmaz, Onur Şahin, Özlem Tezcan Dertsiz, Serap Aslı Araklı, Seval Candar Karadeniz, Sezen Çiğdem, Şerif Fatih, Turgay Kantürk, W. B. Bayrıl, Zeynep Ezmen. Programa akordeonda Tezernur Gücükoğlu, gitarda Cevat Hikmet Erdem eşlik edecek. Programı 21 Mart 2021 tarihinde, saat 21.00-23.00 arasında, @hilal. karahan.1 instagram adresinden canlı olarak izlenebilecek. Program kaydının tamamına hilal karahan (hilalkarahan108@gmail. com) youtube adresinden erişebilirsiniz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/03/21/sair-notlarinda-esra-saglik-orsan-gurkanla-konusuyor", "text": "Şair Notları'nda bu kez Örsan Gürkan'la biraz derinlere daldık. Yel değirmenlerine karşı Don Kişot muyuz, yoksa hala yapacak bir şeyler var mı? dedik. İyi okumalar diliyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/03/27/atolye-grubundan-engin-turgut-dosyasi-dostlari-engin-turgutu-anlatiyor", "text": "1. Engin Turgut, bir ad olarak sadece dilbilgisinde değil, şiirde de ö z e l i s i m'dir. 2. Engin Turgut, şiiri kadar zarif, zarafeti kadar şiirdir. 3. Engin Turgut, şiir değil müzik yazar. Onun şiirini okurken dans edilir. 4. Engin Turgut'un kalbi, altın bir zarf içindedir. Herkese açılmaz. 5. Engin Turgut'un dostluğuı mücevherdir. Erbabı anlar. Hassas terazi gerekir. 6. Engin Turgut, şiirini, beyaz ipek kanatlı bir kelebeğin kanatlarına yazar. 7. Engin Turgut Moda'da, Belle Epoque'dadır; Koço'da, Toulouse-Lautrec'le bira içer. 8. Engin Turgut'un göğsündeki toprakta gömülüdür Tütü. Taşının üzerinde 'Gülün tam ortasında ağlıyordum' yazar. 9. Engin Turgut'un resimlerine dikkatle bakmayınız;-bakarsınız, kırılıverirler! Boyalarını, O, Dünya Dükkanı'ndan alır. Tanışlıktan arkadaşlığa, oradan da dostluğa varan 30 küsur yılı geride bıraktık Engin. Çok şey kaldı ardımızda; yüzlerce şiir, binlerce dize, güzellikler... güzellikler. Sukunetin ve saygının usulden değil, içten içe tüten bir duygu olduğu günleri de gördük, kibrin ve küstahlığın krallğını sürdürdüğü günleri de. O zamanlar önümüzden giden şeyler, şimdi ardımızda kalanlar oldu. Zamanın tortusu bulaştı her yanımıza; yaş aldık, düş aldık, düşe daldık, düşüp kalktık. Çok yakışıklı zamanları da gördük, yoksunluğun dibini de; duvar ördük, bahçe kazdık, çiçek ektik bulutlara, isim şiir oynadık. Duymadığımız ne kaldı ki; övgüye de, sövgüye de kulak tıkadık. Çınlayan bir kadeh sesi kalsın bu kubbede ve az anason. Sen duymadıklarını yaz. Yazdıklarını biz duyalım. Bu harika söz çoğu insan için ağır ağır batma ve ölme olasılığını da çağrıştırır aslında. Hayat boyu Mantık Hapisanesi'nin avlusunda bir aşağı bir yukarı, bata çıka volta atan gönüllü kölelerizdir. Hep daha organize, düzenli, müreffeh bir hayat için Aklın güvenli odalarına sığınırız. Köleliği ve sessiz bir ölümü de kabullenerek. Engin Turgut'un haklı isyanı ve renkli duruşu tam bu noktada kendini belli eder. İşte günlük yapıp etmelerimizin içinde 'ölmemenin sırrı ve heyecanı' Engin'in şiirlerindeki renkli muhayyilenin davetinde gizlidir. O, öğrenilmiş, bize yüklenilmiş şeylerin güvenli ama ayrıştırıcı soğukluğunu, sadece kendi kalbimize yaslanarak ve içimizdeki duyarlılık ve merhamet nehrinin sularını çoğaltarak aşabileceğimizin sıcak çağrısını bizlere her daim ikram eder. Ayrıştırıcı ve uyuşturucu olan kabullenişler, onun şiirlerinde kışkırtıcı ve ritmik bir direnişe dönüşür adeta. Zerafet kapısının anahtarları; Engin Turgut gibi değerli, duyarlı şairlerin her zaman kullanımımıza sundukları sade, gösterişsiz miraslarıdır. Bu aykırı, uyumsuz gönül şovalyelerini sağlıklarında yad etmek de bize düşen bir gönül borcudur. Engin Turgut'la tanışıklığımız yaklaşık yirmi yıllık bir geçmişe dayanıyor. Bir aradayken en çok eğlendiğim şair Engin Turgut oldu. Onun her an, her durumda insanları kuşatan ve sahiplenen bir sevgi çemberi oluşturma yeteneği vardır. Şiirde usta çırak ilişkisine kendini adamış bir şair olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bu yüzden ağabeylerini ve ustalarını her ortamda hatırlar, saygıyla anar ve övmeden geçmez. Onlardan öğrendiklerini harmanlayıp bugüne getirdiği şiir dağarcığından bir an bile şüphe duymadığını onu dinlerken kolaylıkla anlarsınız. Ne Cemal Abisine toz kondurur ne Haydar'a ne Orhan'a. İnsanların onda bıraktığı izleri taşıyarak yaşamını sürdürmeyi yorucu bulduğunu söylemek de imkansız. Ona yapılan bir iyiliği unutmaz, ama onu üzen bir detayı da sık sık hatırlamaktan geri durmadığını bilmek gerekir. Bay Aksi kitabında onunla yaşadığımız bir olayı kaleme alıp yazıyı ona gönderdiğimde verdiği tepkiyi ömrümce unutamam. Çünkü olayı tamamen unutmuş. O kadar eğlenceli bir olayın karanlıkta silinip gitmesine gönlüm razı olmadığı için yazmak istemiştim. Yazıyı okuduktan sonra beni arayıp abartmadan söylüyorum- saatlerce gülüp anlatmıştı yeniden yaşadığı o anı. Ayça Erdura Eser Ceran Erdi'den Engin Turgut Söyleşisi: Engin bir dünyadır Engin Turgut. Adı gibidir ruhu, sevgisi, dostluğu hayata bakışı, kullandığı dili kelimeleri, zarafeti. Adı gibidir işte Engin Turgut, engindir. İçinde yaramaz bir çocuk taşır sanki, muzip gülümsemesiyle ısıtır insanın içini, gönüllere su vermektir işi, gözlere huzur. Nicedir küstür, küsmüştür belki birilerine, alıngandır, biraz tedirgindir kalabalıklarda ama sevgi nehri akıtır gözleri, yemyeşil ağaçlarla dolsun taşsın ister her yer. Gözlerinin içini gören yüreğinin ince, naif ve iyilik dolu halini hissedebilir hemen. Ego nedir, kibir nedir bilmez, kötülük geçemez yanından Engin Turgut'un. Belki de bunun içindir, onu yürekten sevenler bir daha ayrılamazlar yanından. Yaşanmışlık kitabıdır Engin Turgut, okuyabilene. Şiir hayatı olmuş, hayatı şiirlerinde. Kitaplarını okurken nehir gibi ardı ardına akan kelimelerinin hızına yetişmek güçtür, zeka fışkırır her dizesinde, imgeler diyarında başını döndürür okuyucunun. Sadece ve sadece içinde saklı bir bahçe gibi duran şiirini yazmak ister, şair Rilke'ye hayran, şiirin bir bakış, davranış, eda, hal, çalışılan bir an duygusunun kalpten çıktığına, kalben yazıldığına ve kalbe seslendiğini iyi bilir. diyerek de tanımlamıştır kendisini Tayf adlı kitabında. Kadıköy gelir aklınıza Engin Turgut denilince, anason kokulu rüzgar eser ansızın, güneşli karanfiller tüter burnunuzda, mavilikte seyrederken martılar, biraz sohbet edin onunla, sanki saatler engin deniz bir İstanbul beyazlığında... Engin Hocamızı böyle tanıyoruz biz. Sizlerin de tanıması için daha önce sorulmamış sorularla çalmak istedik kapısını. Öğrencilerin muzip tavrıyla sevecenlikle sorduk. İlk şiirimi 17 yaşlarımda yazdığımı hatırlıyorum. Sık aşık olurum ben. Bir kızın ardından yazmıştım. Ama ne yazdığımı şu anda hatırlamasam da 18 yaşlarımda yazdığım şiir ve küçük yazılar o dönemin Hürriyet gazetesine bağlı ama bağımsız çıkan Kelebek gazetesinde yayınlanmaya başladı. O yaşlarda Duygu Asena'ya sırılsıklam bir duygu seli içindeydim. Yazmaya, şiire bağlandım. Hürriyet ve Kelebek gazetesi o yıllarda aynı binada Cağaloğlu'ndaydı. Sirkeci'nin yukarısı. O yokuşu çok tırmandım. Varlık dergisi o yokuşun başındaydı o zamanlar ama ben daha çömez bir yazma delisi olarak soluğu, gazetede, Duygu Asena'nın yanında alırdım. Öyle bir şey oldu ki bir ara, artık benim adeta gazetede bir masam vardı. Şiirlerimi orada yazar ve yayınlatırdım. Duygu bilirdi de sezdirmezdi, pek severdi beni. Abla derdim o zamanlar ona. Orada gazeteci arkadaşlar da bana incelik gösterip, koruma altına almışlardı adeta. O dönem yazdıklarım şiir olmasa da ben habire yazıp duruyordum, durmak ne kelime, koşarak yazıyordum. Deniz Gezmiş'in de okuduğu Haydarpaşa lisesindeyim. Derste bile şiir yazıyorum. Fırça yiyorum tabii. Aklım fikrim hep şiirdeydi. Biyoloji dersinde hoca 'iki çenekli yaprak' diyor mesela ben şiir yazıyorum. Coğrafya dersinde göller anlatılıyor ben 'ontario gölü şaşkın' diyerek şiirler yazıyorum. Fakat usta şairlerle henüz buluşmamış, önemli kitaplarını okumamış birisi olarak yazıyordum. Şiirden başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorum o zamanlar. Derken daha ilginç bir şey oldu. Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Hürriyet gazetesinde bir köşe hazırladığını fark ettim. Genç şairler köşesiydi bu. O dönemlerde elimden tutan kimse yok ve ben kendi kendime durmadan şiirler yazıyordum kendi elimi tutarak. Belki de şiir olmayan şiirler yazıyordum. Bu sefer Ümit Yaşar'a şiirlerimi göndermeye başladım ve bir gün evet, ilk kez ciddi anlamda işte bu şiir olabilir dediğim bir şiirim yayınlandı ve Ümit Yaşar Oğuzcan'la tanışmıyordum. Ben o yıllarda hiçbir şair tanımamıştım ki? O yayınlanan şiirimi hatırlıyorum. Adı sımsıkı adlı bir şiirimdi ve ne yazık ki o şiir bende yok. Aradan yıllar geçti, Ümit Yaşar Oğuzcan'la aynı gemide İtalya'ya yolculuk ettik. Yaşım büyüdü, Duygu Asena daha büyüdü, artık ona abla diyemezdim. Kısacası benim şiir hayatım böyle başladı. Saflıkla yürüyen bir ergenlik, sonunda beni güzel yerlere getiriyordu. O zamanlar yazdığım şiirimsi şiirler ve küçük yazılarım defterlerimde durur ama hiçbirisini hiçbir kitabımda yayınlamadım. 1975 yıllarından falan söz ediyorum. Daha sonra neler mi oldu, yeri gelince anlatmaya çalışırım. Ama özetlemek gerekirse başıma ne geldiyse aşk yüzünden geldi. Unutmadan söylemeliyim ve bu sorunun cevabını sona saklamış olayım. O yıllarda Haydarpaşa lisesinde bir gün sınıftayım. Kapı açıldı, Engin burada mı dediler, bir an korktum, Okul müdürü ve edebiyat öğretmeni ve bir kişi daha. Eyvah dedim ama unutamayacağım bir güzellikle karşılaştım. Şiir ödülü almışım liselerarası yarışmada ve bana Orhan Veli kitapları armağan edip kutladılar. O gün bugün asla iflah olmadım. Ne ilginçtir ki ben Haydarpaşa Lisesi birinci sınıf öğrencisiyim. 2 yıl boyunca 1. sınıftan ikinci sınıfa bir türlü geçemedim. Okulu değil, ders yapmayı sevmiyordum. Okumayı seviyor, okulları sevmiyordum. Başıma ne geldiyse şiir yüzünden gelmiştir. Çok mu uzun anlattım bilmiyorum? Şiirden başka dostum yoktu benim. Ve şiir beni bugünlere, iyi kötü sevilesi bir yere getirdiyse şiire olan aşkımdandır. Ohh be, ilk sorunun cevabını sanırım halletmişimdir. Aslında söyleşileri severim de soruları soracak olan bensem? Offf ne kadar zor şeymiş insanın kendisini kendisine hatırlatması. İlkokul öğretmeni olmak isterdim. Yıllar önce dünyanın en zor meslekleri hangileridir diye bir istatistik yapılmıştı Amerika'da. İlk sırayı ilkokul öğretmenliği, ikinci sırada doktorlar, üçüncü sırada tiyatro oyunculuğu yer almıştı. Gençliğimde bunu arzu ederdim ama yazar olmayı da hep istemişimdir. 18 yaşlarımda bir teste tabi tutulduğumda 'sizden bir halt çıkmaz ama siz büyük bir ihtimalle yazar olacaksınız' belgesini bile vermişlerdi bana. Öğretmen olamadım. Annem babam memur insanlardı, gelecek öngörüsü pek taşımadıklarından ya da şöyle söylemeliyim: Beni aslında biraz da 'özgür' bıraktılardı. Benim hayatımda yapmadığım iş kalmadı. Sıkmadılar beni. Yönlendirme falan hiç olmadı. Hatta bir ara beni Nazım Hikmet şiirleriyle 20'li yaşlarımda tanıştıran babam bir süre sonra edebiyatla, şiirle ilgilenmeme bile bozuk atıyordu. Aslında bugün o günlere baktığımda biraz babama da hak veriyordum. Şöyle ki; O yıllarda sol bir çizgide yol alıyordum. Yani Üsküdar Halk Evi'ne, Töbder'e takılıyordum. Bütün arkadaşlarım devrimciydi ve o dönemde 'yasak' olan dergileri takip ediyor ve doludizgin bir okuma halindeydim. Yani, resmen tam olarak içine girmesem de, mitinglere katılıyorum ama aktif olmasam da bilerek isteyerek sol cenahın içindeydim. Üsküdar Akşam Lisesinde okuyor ve Gümrük Komisyonculuğu işinde çalışırken bir gece okuldan eve dönerken tanımadığım kişiler bana dur biz polisiz diye durdurmak istediler ama üzerlerinde polis kıyafetleri olmadığı için ben durur muyum? Kaçmaya başladım. O da ne? Arkamdan silah sesleri ve korkunç bir kovalamaca oldu. Üstümdeki krem rengi ceketimi fırlatıp atmış, ben habire koşuyordum, nereye koşuyorum bilmiyordum ama silah seslerini duydum. Bakın söz sözü nasıl da açıyor ve diyalektik olarak her şey nasıl da birbirine bağlı olarak birbirinin sözünü keserek araya giriyor. Devam ediyorum, derken Kadıköy rıhtımında kendimi bir otele zor attım. Nefes nefeseyim. Üstüme başıma baktım. Yaşıyorum. Hayattayım yani. Ama o yaşadığım anı, korkuyu nasıl anlatsam bilemiyorum? İki kulağımda duyuyor o zamanlar. Üsküdar Akşam Lisesinde okuyorum. Gece okulu. Bir gece inanılmaz silah sesleri duyduk sınıfta. Sınıf dediğim ücreti artması için polis öğrenci arkadaşlarımdan tutun, her yaştan öğrencileriz çoğunlukla gündüzleri çalışan. Bazı polis arkadaşlarımı hatırlıyorum. Nazım Hikmet okuyan devrimci adamlardı. Sınıfımda çok sevilen biriydim. Fazla okuyan ve sosyal bir tip olduğumdan olsa gerek, öğretmenlerimin de dikkatini çekmişti bu durum. O lisede gayet hoş bir hanım öğretmenimle duygusal ilişkim olduğunu söylemekten çekinmeme gerek yoktur. O okulda yaşadığım en güzel anılarımdan birisi bu güzellikse, diğeri de bir akşam, sosyoloji ya da psikoloji olabilir, hoca Engin keyfim yok, bu akşam bu dersi sen anlatır mısın demesidir? Belki beni deniyor, belki beni dinlemek istiyordu tam bilemesem de ben o akşam, ilkel komünal üretim ilişkilerinden başladım, kapitalizme kadar getirdim ama 'dur dedim Engin, nereye kadar?' O dönemlerde Denizcilik Bankası Liman İşletmeleri'nde çalışıyorum. İş yerimiz 5'te paydos olurdu. Okul daha geç başlardı. Gece 8 falan gibi. Ben iş çıkışı Üsküdar'a inmek mümkün mü? Ülkücüler var orada, soluğu Salacak'ta alırdım. İşte orada tanımıştım canım kardeşim, aile dostum Aziz Uzun'u. Yine unutmadan söylemeliyim, Akşam lisesinde yanıma bir adam oturdu ve biz 1 yıl boyunca yan yana aynı sırayı paylaşmıştık. Çok eğlenceli, hepimizi güldüren, hafiften kısa boylu, şen şakrak ama ciddi, sevimli bir o kadar da eğlenceli bir sınıf arkadaşımdı. Yıllar sonra tek kişilik oyununa gittiğim, evinde tablolarım asılı duran, şimdi hayranlıkla izlediğim Uğur Yücel'di. Ama hemen Salacak taraflarına inmeliyim. Bir ara İtalya günlerim olduydu, hani bahsetmiştim ya; o polisler sivil polislermiş meğer. O döneme dikkatle eğilelim şimdi, bana karakolda biz sana dur dedik niye durmadın, şayet isteseydik seni o an vururduk demeleri önemlidir. Şimdi daha ilginç olan bir yere gelelim. Sorunun en şakrak ama kulağıma yapıştırılan tokat cevabı bu olsa gerektir diye düşünmeden edemedim. Bir gün Salacakta merhaba adlı kahvede Aziz Uzun kardeşimle sohbet ediyoruz. Derken bana durup dururken bir soru sordu, işte sizin sorduğunuz soruya benzer bir soruydu bu: Engin ya, hayatta aslında sen ne olmak isterdin? Muzip ve fazla zeki, nüktedan bir dostumdur. O an şu cümleler çıktı ağzımdan. Ve ben bunu kalabalık bir seyirci önünde, oyununda Uğur Yücel'le de paylaştım. Bütün seyirci güldü. Bakın olay aynen şöyle oldu: Sevgili Aziz ben aslında karikatürist olmak isterdim bir de matador dedim. Şöyle bir yüzüme baktı, baktı ve ne dedi biliyor musunuz? Sen ancak bir matadorun karikatürü olabilirsin dedi gülümseyerek. Bozuldum tabii biraz. Adam hınzır ve hazırcevap ne yapayım? Hemen diğer cevabını yapıştırdı, sırtımı sıvazlayarak: Üzülme bak, aynı anda ikisi birden oldun... Kısa lafın uzun halleri bunlar. Resimler yapmama gelince, genlerde var demek ki? Mine Arasan dayımın kızıdır. Ünlü ve önemli bir ressamdır. Bazı renklerini bana emanet bırakmış. Biraz renklerin yüzünü güldürebiliyorsam ondandır. Bu yüzdendir. Resim sanatına aşığım. Ressam değilim ama kelimelerin de rengi vardır. Bana hayat hep girişti. Her yanım 'mor art' olsa da, siyah üzerinde beyaz bir güvercin olmak isterim. Özgürlüğü seviyorum. Ölü Ozanlar Derneği filmindeki öğretmen, tiyatroda Genco Erkal, resimde Picasso olmak isterdim. Ama ne anlatırsam anlatayım, her şey bir tarafa Engin Turgut olmaktan müthiş bir onur duymaktayım. Şükürler olsun ki içimdeki vicdan efendiliği beni hayatın katlarına efendi çıkarıyor. Sahi, soru neydi? Neyzen Tevfik'le tanışsaydım. Onunla baş başa rakı içmek isterdim. Gönüllere şiir üfleyen ney olmak, Neyzen olmak isterdim. Yunus kıvamında. Kısacası ve net söylüyorum. Ben aslında şair olmak isterdim. Ama siz şairsiniz dediğinizi duyar gibiyim. Değilim aslında! O başka bir makamdır. Olmaz mı? Çoktur! Mesela isim vermek istesem burası dağ olur. Çok var. Geçmişten bugüne kadar kalbime akan o kadar çok imza var ki? Gelenek var mesela? Siz onları yiyip, yalayıp yutacaksınız. Görgü var mesela? Her şairden ve yazardan balınızı alacaksınız. Gelecek var mesela? Sezgi ve bilgi arasında, hevesin bittiği yerden yeniden başladığımız 'dua' var mesela, onlarca sevdiğim yazar ve şairler yanında etkilendiğim o büyük avluda kıymetli bildiklerim var ve toplumsal yaralarımız hala diri ve canlı duruyor. Kimsenin diline ve kardeşliğine ses etmeden, kendi kuytumda, deltamda, inceliği bir tavır bilerek hep kendimde yürümek istedim. Hatalarımla, zaaflarımla kendi şiirimi söylemek istedim ve bunu yaptım da! Herkese mesafeli davrandığımı biliyorum. Kendimden daha çok etkilendim. Bu bir tuhaflık, kendini beğenmişlik sayılmasın asla! Ben şairden, yazardan, denemeciden daha çok orada ettiği kelimeden esinlenirim mesela. Fıstık gibi mi? Yoksa mistik yanı var mı? Her yönüne bakarım. Bir ormancının baktığı ağaçla, sıradan bir insanın baktığı ağaç aynı mıdır? Şiirden gerçekten anladığım söylenemez. Anlamayı da beklemiyorum. Belgeseller, ya da bir filmde geçen bir cümle beni ayağa kaldırır. Her şeyden esinlenebiliyorum. O yüzden esinlenmekten, etkilenmekten asla korkmam ki? Nasılsa kendime ait bir dilim var benim. İyi ya da kötü, mesela toprak desek? Bin tane şair yazar var bunu kendi avlusunda dile getirebilen? Ben söz gelimi sadece yazarlardan, şairlerden etkilenmem? Bu konuda bir örnek verebilirim. Kimse bilmez aslında? Enver Ercan'ın ilk tanıdığı şair benimdir mesela. Yani bizim dostluğumuz fazla eskilere dayanır. Bir gün Enver bana küçük yeğeninden söz etti. Demiş ki: Dayı be, şu dünyada kıyamet kopsa da hepimiz evimize gitsek? Ne diyorsun Enver dedim bu bir şiir! Nasıl yani dedi? Anlattım. Eve gittim. Yahu ben bu sözü nasıl şiire dönüştürebilirim diye anam ağladı ve sonunda bana ait anlamıyla yazdım. Dünya evde misin sana uğramak istiyorum... Şunu anlatmak istiyorum. Her şeyden etkilenebiliriz. Mesela, bana şiir yazdırmayacak şiir kitaplarını okumam. Daha isim vermedim değil mi? Evet, en çok kendimden etkileniyorum dersem bu da tuhaf olur. Söylüyorum, çok yazar vardır ve sizin şiirlerinize girer, sızar! Bu sorudan, buradan da yırttım! Hepsi benim için özeldir. Hiçbirini diğerinden ayıramam. Ama bir kitabımı çok fazla özel bulurum. Tayf mesela. Bu kitabımın bende yeri, yurdu, anlamı, derinliği bir başkadır. Renkler benim için kelimeler gibidir. Her rengi severim. Gülleri seviyorsam kır çiçeklerinin günahı ne? Resim renklerle yapılır, şiir kelimelerle yazılır. Renksizlik tuhaf. Renk körü olmak hüzün vericidir. Her rengin bir sesi olduğuna inanırım. Hatta renklerden renkler çıkaranlara hayranım. Ressamlara hayranım. Sadece bir renge bağlanmak diğer renkleri üzebilir, incitir. Her rengin şiirini yazmak isterdim. Dünya bir renk bahçesi ama sadece bakıyoruz, görmüyoruz. Renkli düşlerim var. Her rengin bir derdi, anlatmak istedikleri var. Renkler konuşkandır, her rengin kendine özgü bir ışığı, gölgesi var. Her rengin bir kokusu var. Bu soruyu ressamlara sormak lazımdır. Şair olmasaydım ressam olmak isterdim. Çok renkli bir soruyla karşı karşıya kaldım. Işık oyunları renklerin rengini değiştirebilir, renkleri ışığa sormak gerekiyor. Istırap ne renktir bilmiyorum? Ayrılık ne renktir mesela bilmiyorum? Ben bilmediğim için şiir yazıyorum. Bir Fransız filozof: Manzara bir ruh halidir demiş. Ruh ne renktir bilmiyorum? Ama arkadaşlığın, dostluğun, kardeşliğin, inceliğin, iyiliğin rengi bütün renklerin üzerindedir ve işte ben bu rengin şiirini yazmak isterdim. 'Rengin' dedim de bakın içinden 'engin' geçiyor. Uçsuz bucaksız, sonsuz olanın rengi dünyanın göğüne sığmıyor. Bütün renklerin acemisi olsam da herkes kendi rengini alsın gelsin isterim, resim yapacağım. Renkler Sözlüğü kullanmıyorum. Görmek istediğim renkleri gözlerim bana gösterir nasılsa? İnsanlar sevmeyi, vefa duygusunu, içinde yaşayan vicdan denilen tanrıyı unuttukları an işte o an rengin kıyameti kopacaktır, kopabilir, kopmasın! Sorularınıza verdiğim cevaplar hoşunuza gittiyse elbette hünkarbeğendi. Duygulu, hassas, kırılgan bir şair olduğumu söylerler, öyleyse içliköfte. Kulağımdan çok çektim, bu yüzden kuzukulağı. Aperatif bir yanım vardır, dolayısıyla iştah açıcı olan şeyleri severim. Filem hiç dolmamıştır, derhal bonfile diyebilirim. Küçükken ağzıma acı biber sürdülerdi, biber severim, turşuda daha çok severim. Hele yazın üzerine domates sosu dökülmüşse damağım bayram eder, hoşuma gider. Marine edilmiş olan kimi balıklardan keyif alırım. Alık bir yanım olduğu söylenir. Kuşları sevdiğim için 'kumru' olana çok sıcak bakamadım. Sandal gezintisi ne hoştur, 'sandal sefası' esenlik getirir mideme. Hayat beni delik deşik ediyor ve kötücül sistem beni yarıp yaralıyor, inadına ve tadına doyamam bu yemeğin, karnıyarık! Köpeklere düşkünüm, 'köpoğlu' yiyemem. Çocuk yanımdan kurtulamadım, muhallebi çocuğu olsam da olmasam da sütlü tatlılara bağımlılığım vardır. Bütün halkları kardeşim bildiğimden dolayı, Laz, Kürt ve Tatar böreğine yüz çevirmem. Özbek pilavına, Arnavut ciğerine hayır diyemem. Yemek bir kültür değil de nedir? Kür mantarı severim. Nar hiç ağlamasın, ayva hep gülsün isterim içeceğim birkaç duble rakımın yanında. Yazları, karpuzun çekirdeksiz, zeytinyağlı dolmanın fıstıklı ve üzümlü kısmını her zaman sevdiklerime ayırırım. Elmasız olur mu hiç? Elma dilimlenecek ve yanına azıcık kahve serpilecek. Elmanın üzerine biraz limon sıkılırsa tastamam Engin Turgut sofrasıdır bu! Soframa herkes buyursun gelsin isterim. Bu konuda bir iddiam vardır. İyi şairlerin, daha doğrusu sanatçıların iyi birer de aşçı olduklarını söylemeden geçemeyeceğim. Dünyaya baktığımda ne çok ülke var ve bu harika bir şey. Hiçbir ülke birbirine benzemesin. Kızılderililer gibi düşünüyorum. Kültür zenginliği olmalı. Onlar Farklı milletler, farklı fikirler, farklı inançlar, hayatımızı sıkıntıdan kurtarıp daha çekici hale getirmez mi? diye bakarlar hayata, yeryüzüne. Barbar değil, uygar ülkelerden yanayım. Özgürce, insanlar birbirlerinin fikirlerine saygı duysunlar isterim. Kirlenmemiş, ahlakı, insanlığı, kardeşliği ön plana çıkaran politikacılar olursa o ülkede herkes birbirine saygılı, sevgili olur. Tüm ülkeler barış içinde yaşasınlar ve laik bir düzenin egemen olduğu her ülkede huzur şarkıları söylenir. İşte böyle bir yer benim kalbimdir, şehrimdir, yaşama sevincimdir. Kimsenin kimseyi sömürmediği sosyalist bir dünyanın bireyi olmak isterdim. Dünyadaki her şehrin sesine, soluğuna, ruhuna karışmak isterdim. Ülkemi çok seviyorum, yöneticiler hariç! Atatürk'ü çok seviyorum. Ama bazen İtalya'yı, orada Martini içmeyi özlüyorum. İspanya'da gezmek istediğim müzeler var. Paris'te bir hafta kalmak ve görmek istediğim yerler var. Avustralya mesela, sırf Aborjin'lerin yaşadıkları yerleri koklamak isterdim. Küba, Hollanda, Kanada, Tibet merak ettiğim ülkelerdir. Rahmetli eşim Tülay yapardı ve inanılmaz sevdiğim bir tatlıdır. Revani. Ayrıca içinden süt geçen bütün tatlılarla uzlaşırım. Şu tatlı konusunda gerçekten bir süt çocuğu sayılırım. Sütlü bir tatlının şahane huyları vardır, bak şimdi damağım kamaştı. Cem hırkası giyinmiş, mertebeleri bilen bir dervişin elindeki şekere bansam kalbimi, bu da bana tatlı gelir, böyle bir kalbin tatlısına talibimdir. Kalbiyle, kirlenmemiş gönlüyle yaşayan herkes bana tatlı sözler getirir. Ne kadar tatlı sorular bunlar, tatlandım, şerbetlendim şiir kardeşlerim. Hayvan denilen 'insanı' severdim eskiden, yine seviyorum ama seçerek, ayıklayarak. Yılan, Timsah ve akreplerden tırsarım. Onun dışında her hayvanda bir güzellik bulmaya, anlamaya çalışırım. Muhabbet kuşumuz vardı. 99 İstanbul depreminde o da köpeğimiz 'Zeytin'de bize depremi söylediydi, belli ettiydi ama anlamadık ki? Daha sonra adı 'Cankuş' olan muhabbet kuşumuz ölünce karım ve oğlum çok ağladı. Oğlum onu bahçeye gömdü ve mezar taşı bile yaptı. Cankuş biraz megalomandı. Neler neler, ne kelimeler öğrettikse de sadece hep adını söylerdi. Köpek besledik biz evimizde tam 12 yıl falan. Veteriner bile şaştıydı bu işe? Sevgiyle büyüdüydü çünkü! Şimdi fazla akıllı, fazla temiz, fazla sevilesi bir kedimiz var. Biraz haylaz yanı olsa da aşk kadar güzeldir. Kaybolup kaybolup geri gelen anlayışlı bir kedidir Karamel. Adı Karamel. En tepelere sakladığımız büyük kavanozdaki balıkları bile 'ham' yaptı. Dinlemesini de resmen biliyor. Çok sırrıma şahit olmuştur. Bazen acaba diyorum, rahmetli eşim, 'Karamel' olarak evde bana ve oğluma mı bakıyor diye şüphelenmiyor da değilim ama karım kıskanç biri değildi. Biz eve, Karamel'e kedi arkadaşı olsun diye getirsek te hepsini püskürterek geri gönderdi. Şairleri seviyor evimizin kedisi. O şiir ırkından bir kedi olmalı. Yok yok, karımla asla ilgisi yok. Hem evi, hem de sokaklara karışmayı seviyor. Ona şiir bile yazdım. Şiir karın doyurmaz bana mama ve kum getir diyor. Sahi 'güzel Muhammedin' kedisinin adının 'Müezza' olduğunu bilir miydiniz? Bir de hangi hayvanı seviyorum, bakın şimdi aklıma geldi. Tavşan! Neden tavşan bilmiyorum? Fazla beyaz olduğundan, belki çok hassas olduğundan, hayat onu korkuttuğundan, kirlenmek istemediğimden belki de. Ben de sokaklar kadar ev sıcaklığını, havuç yemeği, sevgiyi, sevecenliği çok severim ondan mıdır? Bir de çok korkarım avcılardan! Bu bana ait bir soru mu tam anlayamadım ama bu soruyu bana sorduysanız tek bir cevabım olabilir ancak! Sevdiğim o kadar çok iyi yanlarım, efendi taraflarım var ki ve o kadar çok saf ve temiz bir kalbim olduğuna inanıyorum ki o yüzden ben bu ikiyüzlü, durmadan yalan söyleyen, dedikodu üreten, kıskançlığı ve kibir tozlarını üzerinden atamamış insanlar arasında 'karaktersiz' sayılırım. Çok üstüme geldiniz. Sizi blok blok seviyorum. Elem Erk: Sevgili Engin Turgut Hocam ile 'İncinmeler Divanı' şiir kitabımı birlikte hazırlama fırsatım oldu. Hocamın şiir üzerine ne çok bilgi birikimi olduğunu önceden biliyordum. Bu nedenle hazırlamış olduğum şiir dosyasını kendisine gönderdim ve bu konuda birlikte çalışıp çalışamayacağımızı sordum. Beni içten, samimi ve sıcak bir şekilde karşıladı. Önce dosyayı incelemesi gerektiğini söyledi. Ben sabırsızlık içinde ondan gelecek haberi bekledim ve nihayet gelen haber olumluydu. Bunun üzerine uzun soluklu karşılıklı görüşmelerimiz başladı. Bu görüşmeleri yüz yüze gerçekleştirdik. İlk önce her bir şiiri ayrıntılı olarak ele aldık ve tüm imla kurallarını düzenledik. Ardından şiirlerin tutarlılığı üzerine yoğun bir çalışmamız oldu. Engin Turgut Hocam hiç bir ayrıntıyı kaçırmıyor, her bir sözcük üzerinde derinlemesine duruyor, takıldığı yerlerde bana sorular soruyor ve beni zorlayarak düşünmeye sevk ediyordu. Öyle ki bazı günler bir sözcük üzerine günlerce düşündüğümüz bile oldu. Onunla her buluştuğumuzda yepyeni fikirler kafamda uçuşuyor ve şiir hakkında birçok yeni şey öğreniyordum. Özellikle şiire yaratıcı isim bulma özelliği karşısında hayranlık duymamak elde değil. Şiirlerimin üzerinde çalışırken sanki kendi yazmış gibi onları sahiplenmesi beni derinden etkiledi. Bu karşılıklı güven ve samimi ortamın sonucunda İncinmeler Divanı kitabım ortaya çıktı. İyi ki Engin Turgut Hoca gibi değerli bir şairle karşılaştım ve kitabımı onunla hazırlama şansı elde ettim. Kendisi hem iyi bir şair hem iyi bir editör hem de çok değerli bir insandır. Engin hocanın ne şairliği ne de ressamlığı hakkında konuşmak için yetkin değilim, buna gerek de yok zaten. Ama editörlüğünü anlatatabilirim. Onunla çalışanlar bilir ki Engin Turgut eleştirilerinde tam anlamıyla samimidir. Hatır için olmuş demez, üstünkörü değerlendirmede bulunmaz. Görüşlerini son derece açık bir dille anlatır. Bazen özgüven kanatları takıp uçarsınız, bazen de o mısraı hiç yazmamış olmayı dilerseniz. Çünkü bilirsiniz ki övgüsünde de, yergisinde de gerçek düşüncesini söyler. Yergi dediğime bakmayın, Engin Turgut beğenmediğini söylerken bile incitmez sizi. Ve öyle çok emek verir ki, sanırsınız kendi kitabı için çalışıyor. Aslı Akın: Sevgili Engin hocam ile tanışmam 2 sene evveline dayansa da dostluğumuzun çok daha derinlere indiğini düşünüyorum, umarım kendisi için de öyledir. Bir şair, bir ressam ve bir hoca olarak hayranlıkla izlediğim, atölyeme büyük renk ve fayda katan Engin hocamın aynı zamanda sofralardaki muhabbetine de doyum olmaz. Şiiri onun ses tonundan dinlemek ayrı bir keyiftir. Şiiri sevdirir, hissettirir. Sıcacıktır, insandır, doğrudur, dürüsttür, kadına değer verir, bunu hissettirir, Gerçek bir sanatçıdır, sanatçı naifliğini taşır, derin düşünür, derin hisseder, bazen çiçek gibi açar bazen içine döner, Nice şiirler yetiştirmiştir, yol göstermiştir, inşallah daha nicelerini yetiştirecektir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/04/izlerin-pesinden-siir-kosmak", "text": "İnsan beynini hayvan beyinlerinden ayıran birinci özellik, yavaş ama daha çok sayıda nöron üreterek büyümek ve dil-düşünce bağlantısını sürekli geliştirmek denilebilir. Şiir, insanın bu niteliğinin bir iz-lek ve imgelem oluşturmasının dil inceliğidir. Her insan bu inceliği yaşamının akışında bir biçimiyle dışa vurur. Ancak şair, bu inceliğin atardamarıdır. Her yerde ve ortamda atan bu şiir damarı, şairi yenilediği gibi toplumsal ilişkileri de gergefinde dokur. Bunu başaran şair, kendi izini de yaratır. Yonca Yaşar, kendi izini oluşturmanın ilk adımını İzlerin Peşinden kitabıyla atan şairlerimizden. Yaklaşık on sekiz yıldır dergilerde şiirleri yayımlanıyordu zaten. Şiirde iz oluşturmanın kolay olmadığını, uzun ve zorlu bir emek gerektirdiğini, şiirle yürekten hemhal olanlar bilir. Bu adımı atmanın şiir birikimini kitaplaştırmakla başladığını da iyi şiir okurları görür. Klaros Yayınları'ndan Şubat 2021'de 83 sayfalık bir kitap olarak iyi şiir okuruyla buluşan İzlerin Peşindene Hoş geldin, demek düşüyor bize. Birinci bölümü şöyle bitiriyor Yonca Yaşar: Bir nefes olsa tüm şiirler/ taşsa deniz arınsa yer/ yeniden yeşerse tarih/ ve yeniden yazılsa öyküler Şiir bir bakıma, eskiyen ve kirlenen insanın kendini zihinsel ve duyusal olarak temize çekmesi değil midir? Çizgili Şalımın son bölümünde şöyle dillendirir şair bunu: çizgisiz düz bir bulutta/ temize çekilecek elbet/ bir gün ve bir gün hükmü kalmayacak düğümünün Bu bölümde, yenilenme sürecinin dinamiklerini de okura hissettirir. Bu anlamda yeniden yeşer mek ve yeniden yazmak için bir çağrıdır okura Yonca Yaşar'ın şiiri. Onun şiirinde kök toprakta nefeslenir, şiir kayada anıtlaşır, giz dengenin içinde saklanır, korku iki büklümdür su döküldükçe cevapsızlığın üstüne, zaman çocuğun kirpiğinde ve sevdiğinin teninde durur, kalbin atışı her yerden duyulur, gençlik aşka dökülmek için şafağı bekler ve gençlik her yarıktan yeşerir. Şiirin koyu çizgisinde birleştirdiğim bu noktalar, Yonca Yaşar'ın şiirinin hem imgesel zenginliğini hem de felsefi şiirdeki çekirdekleri bir kuşa, doğrusu özgürlüğe çitletmesini düş gücümüze sürer. Tırnak içinde aldığım sözcükler, izlerin peşindeki ayaklardır. Çoğu kere kapalı, taşa değdiğindeyse çıplaklığını olanca öfkesiyle dışa vuran ayaklardır. Kentteşim ve Aşkdeniz sıcaklığını imgelerinde derinden duyumsatan Yonca Yaşar'ın mitolojiyi güncelle harmanlama biçiminin dikkatimi çektiğini bir örnekle dile getirmek isterim. Ve Sen Şimdi şiirinde her nefesle büyüdü/ mavi mor arsız bir alaz/ çizikler boyunca/ başladı bir orman yangını/ -ki kayıtlara sabotaj diye geçti- / Musa Ağacı tutuştu ilkin/ sonra/ topladı suyunu nehir/ asiydi ve aç bir ejderha gibi/ bildiğim tüm dua ve masallar/ suya kapılıp tersinden yazıldılar dizelerinde Amanos eteklerini maden aramasına açmak ve cama betona boğmak isteyenlerin çıkardıkları yangınlar karşısında Samandağ'ın Hıdırbey köyündeki Musa Ağacı'nın mitolojik hikayesine gönderme yapılır. Asi Nehri'nin suyunu toplamasıyla doğanın alacağı öçle insanlığa mesaj ver ğini gösterir şair. Şiir dilini, doğal ve toplumsal gözlemleriyle imgelerle ören Yonca Yaşar'ın, İzlerin Peşinden kitabı, iyi şiir okuruna sunulmuş karıncanın emanetidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/04/zahide-kocyigitten-secil-avci-soylesisi", "text": "Seçil Avcı, 1984/İzmir doğumlu şairimiz. Şiirleriyle pek çok dergide karşımıza çıkmasının yanı sıra iki de şiir kitabı var. Gürültüde Uyuyan Çocuklar ismini taşıyan ilk şiir kitabı 2014 yılında Yasakmeyve yayınlarından çıktı. 2015 yılında Talat Sait Halman Şiir Ödülü'ne layık görüldü. İkinci şiir kitabı Müşterek Rüya ismiyle 2017 yılında yine Yasakmeyve yayınlarından çıktı. Müşterek Rüya, 2018 yılında Necati Cumalı Edebiyat Ödülüne layık görüldü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/06/nilufer-altunkayadan-ozgur-cirak-soylesisi", "text": "Özgür Çırak: Merhaba Nilüfer, mutlu olurum. N. A.:Tarık Buğra ve Kemal Tahir gibi yazarların hayatını romanlaştırdığın biyografik roman, Notabene yayınlarından çıkan kısa öykü ve son kitabında gördüğümüz gibi uzun öykü türünde eserlerin var. Bu kitapların fikir halinden gün yüzüne çıkma sürecini yani senin yazma yolculuğuna nasıl başladığını sormak istiyorum, ilk olarak. Ö. Ç.: 2004 yılından beri bir şekilde elim kağıda kaleme değiyor. 2004 ile 2008 arasında çok yoğun bir yazı mesaisi yaptım. Bugün dönüp baktığımda tebessümle karşıladığım iki roman, bir tiyatro oyunu çok sayıda öykü yazdım o dönemde, hatta 2006 yılında Yozgat'ta asker öğretmenken yazdığım bir öyküyü 2008 yılında bir yayınevi çocuk kitabı olarak basmayı kabul etmişti ama bir, bir buçuk yıl sonra bir takım ticari kaygılarla vazgeçtiklerini söyledikleri bir mail almıştım. Tabii o yaşlarda -26 yaşındaydım- biraz fazla önemsiyorsun kırgınlıkları, red yanıtlarını. 2008'den 2013 yılına kadar, İstanbul yıllarımın bir kısmını kapsar, neredeyse hiç yazmadım. Sanırım 2008'de Gel bu öykünü çocuk kitabı yapalım. deyip bir süre sonra vazgeçen yayınevinin de bu yazmama halinde karınca kararınca payı var. Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış misali. Gezi Parkı direnişiyle kendime geldim, diyebilirim. Alicenap devletimizin vatandaşından esirgemediği biber gazının olumlu etkileri... 2013'ten sonra tekrar yazmaya, özellikle öyküye kafa yordum. 2013 yılının Eylül ayında sanırım Sözcükler Dergisi'nin 45. sayısı idi, basılı ilk öyküm yayımlandı: Deniz. Ne kadar sevindiğimi anlatamam. Sözcükler Dergisi'nde öykülerim yayımlandıkça, bir gün yazdıklarımın iki kapağın arasına konup, raflarda arz-ı endam edebileceğine dair bir fikir oluştu bende. Ama tabii öyle çok hızlı ilerlemiyor bu süreç, yani en azından bende çok hızlı ilerlemedi. 2017 yılında bir kitap fuarında Cem Kalender, biyografik roman projesinden bahsetti. Katılmak ister misin, dedi. Biyografik roman nedir, roman nasıl yazılır, o zamana kadar çok çok çok acemi denemelerim olmuştu ama, bilmiyordum. Yaparsın, dedi Cem Kalender. Sağ olsun. Teşvik edecek insanlarla karşılaşmak ne kadar önemliymiş. Anlayamıyorsun elbette hemen. On beş gün sürdü Kemal Tahir- Bir Fırtına Dindi'yi yazmam. Yazı kurulundan geçtiğini söylediler. Mesajla yani. Sekizinci sınıflara ders anlatıyordum. Başım döndü yayın kurulundan gelen cevaba. Sandalyeye oturdum düşmemek için. Bakarsan nedir ki, bir kitap, çoğu okur dönüp bakmayacak bile, ama senin canın ciğerin o kitap. Biyografik romanlardan sonra 2019 Mayıs'ında Sıcacık Bir Ev çıktı NotaBene'den. Sıcacık Bir Ev, uzun yıllarda yazdığım öykülerin toplamıydı. Büyük mutluluklar getirdi. Gerçek anlamda okurlarla yazdıklarımın buluştuğu kitaptır Sıcacık Bir Ev. Ve işte 2021 Şubat ayında da Ormandan Gece Gelen yine NotaBene Yayınları'ndan çıktı. Dilerim Ormandan Gece Gelen de kendine uygun yolu açacak, dilinden anlayan, muradına ortak olan okurun kalbine, aklına dokunacaktır. Çenem düşüktür Nilüfer. Soru da bir miktar kapsamlı olunca, böyle bir cevap doğdu, umarım sonuna kadar okuma sabrını gösterirler. Butik yayınevlerinden de çok güzel kitaplar çıkıyor ama biz sevdiğimiz o birkaç yayınevinin logosunu üstlerinde görmediğimiz için uzak duruyoruz, okumuyoruz. Sıcacık Bir Evin şansı neydi, diye soracaksınız. Süreç içerisinde okurda ufak tefek de olsa bir karşılığı oldu. İsmini hiç bilmedikleri birini okumayı kabul etti okurlar. Ha elbette bunda ödül, ödülle anılma gibi yine fenomenler dünyasında karşılığı olan bir sürecin içinden geçti Sıcacık Bir Ev. Özellikle 2020'nin Nisan'ından sonra, yani raflarda yerini aldıktan bir yıl sonra okunmaya başlandı. Daha çok okura ulaşacağını biliyorum, yalnızca biraz daha zamana ihtiyaç var, okurla arasındaki mesafeler her kitapla daha çok kısalacak. İlk kitap hazırlığıyla ilgili sorduğun soruya ne yanıt vereceğimi tam olarak bilmiyorum. Aspirin niteliğinde bilgilerim yok ama söyleyebileceğim, vazgeçmek sözcüğünü ilk kitap çıkana kadar lugatlarından çıkarsınlar. Bir de kitap dosyasındaki her metne sonuna kadar güvenmeleri lehlerine olacaktır. Yazdıklarımız bizi çoğu zaman büyüler. Çok yanılırız, ne güzel yazmışım dediğimiz zamanlar olur. Yazdıklarımızla büyülenme tuzağına düşmeden, dosyaya koyduğumuz her öykünün en iyi olması gerekiyor. Çünkü bugün artık nicelik açısından ve belki bir miktar da nitelik açısında dosya sayıları artıyor, bu çemberi kırıp çıkacak güçte bir dosyaya sahip olmalılar. N. A.: Ormandan Gece Gelen'de çok tanıdık karakterlerle karşılaşıyoruz. Bize özgü durumlara gerçeküstü bir pencereden bakmayı hem gülümsetip hem de kabuk tutmuş yaralara dokunmayı başarmak kolay bir mesele değil. Konuyu belirledikten sonra mı uzun öyküye dönüştü yoksa önce türe mi karar verdin? Elbette yazılma sürecini de merak ediyorum. Ö. Ç.: Ormandan Gece Gelenin teşekkür bölümünde de adını zikrettiğim bir can dostumun askerlik anısından hareketle yazdım. Karakolda aşçıydı arkadaşım, erzak noktasında sıkıntı yaşıyorlarmış, bir gün karakol komutanı bir karaca vurup gelmiş. Karakolda bir bayram havası tabiri caizse. Et yiyecekler, ama karaca karakola geldikten sonra bir teftiş geçirmişler ve karacayı atmak zorunda kalmışlar, yönetmelik gereği karakol mutfağında av hayvanı etinin bulunması yasakmış. Arkadaşım bu hikayeyi o kadar güzel anlatmıştı ki bundan öykü olur, demiştim. Yazabilir miyim, dedim. İzin verdi o da. Aslında hikaye elbette az önce anıştırdığım meseleden çok başka bir yere gidiyor, ama bana tutunacak bir dal uzattı, az şey mi? Türün tespitine gelecek olursak öyküdeki şiirselliği sevdiğim için bir öykü olsun istedim ama mümkünse çok katmanlı, alegorik, insanın karanlık taraflarına inebileceğimiz, ormanın derinlikleri, bodrum katları, ev içlerinin karanlık yansımalarını ele alabileceğim bir uzun öykü olsun diye düşündüm. Daha doğru bir deyişle hikaye ve kurmaca biçimi de biçemi de dayattı. Yaklaşık iki yıl çalıştım, çok uzun demlenme araları bıraktım. Ö. Ç.: Sürecin yönetilemediğini görüyoruz, yurttaşlar kaderine terk edildi. Eğitimci gözüyle bakarsam neredeyse her on öğrenciden altısı uzaktan eğitime dahil olamadı. Yüz yüze eğitime bazı sınıflarda geçildi ama öğretmenlerin henüz yüzde onu bile aşılanmadı. Yüz yüze eğitimin başladı bu ilk ayda altı öğretmen yaşamını yitirdi. Öte yandan çok uzun süre iş yerleri kapanan insanlar, iş yerleri kapatıldığı için işsiz kalan insanlar; açlık, salgın ve ölüm üçlüsünden hangisini seçmek istersen seç denkleminde sıkıştı, sıkıştırıldı. Her sabah tıklım tıkış araçlarla fabrikalara, işliklere, hastanelere, okullara giden insanlar hafta sonları eve kapatılarak salgın yönetiliyor, bu yolla salgınla mücadele ettiğimize inanmamızı bekliyorlar. İnsan tarihin öznesidir, eninde sonunda değiştirir. İnsan olarak buna inancım tamdır. Ö. Ç.: Zorba Kitabevi, bir önceki soruda bahsettiğim salgın koşullarının ortasında doğan bir heves bizim için. Ege'ye yerleşip bir kitabevi-kafe açalım demeyen mi var? Biz sanal ortamda birkaç yıldır sahafiye kitap toplayıp satıyorduk, İzmir'e geldiğimizde bunun somut bir kitabevine, bir kültür sanat ortamına dönüşmesini istedik. Sevda çok gayret etti, ben hep yandan destek oldum, diyelim. Zorba Kitabevi-Kafe'de çok keyifli zaman geçiriyoruz. Tabii açık kalabildiği sürelerde. Bir yıldır kira ödüyoruz ama hepi topu 4-5 ay açık kalabildi Zorbamız. Ama güzel, sağlıklı, umutlu günlerin geleceğini biliyoruz. Okurlarla yazarları bir şekilde Zorba Kitabevi-Kafe'de buluşturmak yegane gayemiz. N. A.: Yazarın samimiyetinin yazdıklarına geçtiğini düşünenlerdenim. Bu samimiyetine ve yazdıklarına ihtiyacımız var. Kalemin hiç susmasın. Çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/11/nevruz-ugur-ve-siiri-uzerine-degini", "text": "Yaşama tanıklığını, bilincini, itirazını şiirle duyuran, yaşam boyu şiiri sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmedim diyen bir şair o. Dünya ile kurduğu ilişkide taşıdığı duyarlılık, onu şiirden hiç uzaklaştırmamış olmalı ki, yaşamı boyunca şiir yazmıştır. Kızılırmak'ın kurak çocuklarından biri, Asi'nin misafiri, İstanbul gibi o muhteşem mahşerin bir bireyi olarak akmıştır dizeleri, yaşamı ile birlikte. Kendini şiir arayıcısı olarak görevlendirmiş gibi. Nevruz Uğur tüm şiirlerini Daha Gazel adlı toplu şiirler, Antakya Prelüdleri, Hiçbir Şey ve Bir Şey, Hata Günlüğü, Daha Gazel, Su Dağları, Yamalı Bulut, Uzağın Tozları, Linç Lirikleri, Ulu Destanlar, Caz Bahçeleri, Renkler Söküğü, toplu şiirler içindeki, zaman akışında basılmış ve yeni basılan kitaplarıdır. Nevruz Uğur direnen, devinen, itiraz eden, kuşku duyan, huzursuz ve ayrıksı bir şair... Kendi ile kavga eder, kendi uzlaştırır kendini. Şiirle yapar bunu. Çünkü onun savunusu, kalesi, sığınağı ve biriciği olmuştur şiir. İlk şiirlerinin içsel ve çevresel farkındalık, duyarlılık, huzursuzluk ve sorgu üzerinden kurulmuş olduklarını görüyorum. Bazı şiirlerinden alıntıladığım dizelerde görüleceği üzere. Sürgün zamanların kamburu tutturulmuş genç bedenime, Büyük Kuşku en kalın çizgileriyle alnımızın/ ışıyacağı/ dünya var mı? Korku Dini bir korku dini gelişiyor kötü koşulların cenderesinde Gecenin Göklerinde Yanarken Sesim iliklerim sağılıyor/ damarlarıma doluyor arılar/ sesim boğuluyor içimde/ göçüyor kalbime evren Pencere Önü Çiçekleri hücrelerime dünyaların taşındığını duyuyorum yorgun argın dizelerinde örneklediğim gibi, yukarıda sözünü ettiğim kavramlar besliyor şiirini. Hissettiği acının karşısında duran, diri bir umut barınıyor şiirinde. Gövdemdeki Sancıyla Gitmeyen Işık şiirindeki şu dizelerle bakarken çimler üzerinde minik adımlarla koşarak giden oğlumun ardından/ utkuyla seslendim sol üreterimdeki sancıya/ Yaşasın Hayat her şeye rağmen, yaşamdaki bitimsiz akışı ve dirimi aktarışında gördüğümüz gibi. Suların şairidir benim belleğimde Nevruz Uğur. Kızılırmak gelir Asi gelir aklıma, bir akıştır kendisi de, şiirleriyle koşut. Gölgesiyle kavga eden huysuz ve kibirli bir şair, içten bir insandır, aşıktır, sevgilidir, komşudur, babadır, dededir, kardeştir, ağabeydir, Nevruz ağabey. Derinlikli bir bakışla, kalemini bir ok gibi kendine döndürerek yazdığı, biyografik şiiri Antiparantez'de, isminin şiire uyumundan da yararlanarak; melankolik göçmenliğini, dinsel ve tinsel duruşunu, ürkekliğini, şiirinin sonuna doğru da, öylesine bir nota/ ilelebet hata olarak tanımlar Nevruz Uğur, Nevruz Uğur'u. Onun şiirine; kederli kadınlar, çocuklar, yoksullar, dağlar, sular, destanlar, türküler, ozanlar, aşıklar, zalimler, zulümler girmiştir. Şiirini ağırlıklı olarak, birinci tekil kişiye, çoğul acıyı duyumsatarak ve duyurarak yazar. Toplumcu gerçekçiliğin, birey aracılığı ile aktarımı olarak görüyorum yazdıklarını. İnsan, toplum, üretim ilişkisini, kendi yaşamından örnekleyerek gösteriyor bazı şiirlerinde. Bir Şeyler Olsun şiirindeki şu dizelerinde; bomba çukurlarındaki çocukla/Asya Afrika Uzak Doğu... Hep Doğular/onların korkunç yazgısı kadar/ sevebiliyorsan beni/ aşk var deyişinde gördüğümüz gibi. Su Dağları, sevdiğim kitaplarından biri. Şiirde su tininin bana yakınlığının bunda etkisi olabilir. Dokuz bölümden oluşan, kitaplarından birine adını veren Su Dağları şiiri, arı bir dille yazılmış, dizelerce akıyor berraklığıyla. Bir bölümüyle örneklemek isterim bu şiiri. Su Dağları IX kalbine sahifeler indirdim su dağlarından/ yağmurlara sustum yontular gibi/ yokluğuma yanaşıp yittiğini gördüm/ boşluğuma alevini üflediğini duydum/ eylüle akan akşamlar kirpiklerimden geçiyordu/ gözlerimin buz mavisine/gözlerinin kahvesini koydum Doğada var olan hemen her şey, farkı duygulanımlarla giriyor yazdıklarına. Şiirlerinde bazı söyleyişler vardır. Örneğin, bir demez de genel de bi der, bu ona özgü bir söyleyiştir. bi duygu, bi rüzgar, bi öbek menekşe gibi. Yöresel ağız söyleyişleri de buluruz dizelerinde. Şiirlerinin bazılarında da, Arapça, Osmanlıca sözler kullanmıştır. yan ey aşk-ı malum/şirk et ey mum gibi. Bu kullanım, okumada bir zorlanma yaratıyor ancak, o şiire gereklilikle girdiği de düşünülebilir. Muhtemel ki, o söyleyişle yakalamıştır vermek istediği anlamı. Şiirleri ile yaşama tanıklık ettiğini düşünüyorum Nevruz Uğur'un. Yazmaya başladığı andan itibaren; yatağını arayan, bulan, genişleyen bir su gibi akan şiirlerine söyletmiştir yaşama dair bildiği, duyduğu, gördüğü her ne varsa. Ömrünce sürsün bu büyülü ve şiirli tanıklık."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/20/kitaplari-reytinglere-kurban-mi-veriyoruz", "text": "Pandemi, hayatlarımızdan ne çok şeyi sildi, birbirimizin gülüşlerini görmekten mahrum kaldık, sevdiklerimizin sırtlarını sıvazlayamaz olduk! Dezenfektan şişeleri ve maskeler olmazsa olmazlarımız ve hatta hayatta kalmak için tutunacak dallarımız haline geldi! Bu cümlede mübalağa bile yapmadım. Sadece var olan durumu özetledim ama kulağa çok abartılı geliyor. Kısa bir süre önceydi; biz, canımız ne zaman nereye isterse oraya gidiyorduk, giderdik, gidiyormuşuz! Her şey çok çabuk değişti. Mart 2019'da maskesiz, Eskişehir'de kitapçıların sıra sıra olduğu caddeye gitmiş ve o herkesin bildiği, iğne atsan yere düşmeyecek kitapçıdan, mürekkebi üstünde Camdaki Kız adlı kitabı almış, bir solukta okumuş, kitapların tanıtıldığı bir dergi için aşağıdaki tanıtım yazısını yazmıştım. 2019 Mart böyleydi. Normaldi. 2020 Mart'ta ise... Ne çok şey değişti! Hayatımızdan çıkanlar oldu ve de hayatımıza girenler; Camdaki Kız dizisinin tanıtımlarını ekranlarda görünce; Kitabın tanıtımı için yazdığım aşağıdaki yazıyı okudum; yazarın kader sarmalı nı aşırı kederli, pesimist bulmuşum. Tabi o zamanlar, 2021 yılında, aynı anda birkaç kanalda birden, aynı yazarın farklı kitaplarının prime timde diziye dönüştürülebileceğini, kitaplarda karamsar bulduğum bakış açısını, mumla arayacağımızı, öngörememişim! Üstelik bu kitapların, diziye dönüştürülürken senaristlerin uyarlama sözcüğünün sınırlarını daha ne kadar zorlayabileceklerini hiç hesap edememişim. Gerçek bir hayat hikayesi yazıyorken, uyarlama sözcüğünün ne anlam ifade ettiğinin sınırlarını çizemiyor insan! Kitapların sizi etkileyen nahif makyajı; dizilerde, adeta korku filmleri için makyaj tasarımı yapan bir el tarafından, baştan aşağı yeniden tasarlanmış. Kitapları okurken hissettikleriniz apayrı; dizileri izlerken düştüğünüz dehşet ise akıl sır erdirilir gibi değil! Doğal olarak kendimle ilgili şunu sorguladım: 'Demek ki Gönül, kitapları hiç anlayamamışsın! Sen iyi bir okur değilsin! Bak neler yazıyormuş!'. Ben, ekranda gördüklerimin çoğunu okumadım o kitaplarda. Neredeler? Dizilerdeki acının ve şiddetinin sırf izleniyor, isteniyor diye devamlı dozunu artırmak, izleyiciyi acıya ve mutsuzluğa bağımlı hale getirmek, doğru mudur? Bir dur demeli! Kitapları özünden bu denli uzaklaşarak dramı yarıştırmak uğruna, kitapların üstüne anlamsızca ekleme yapmaktan vazgeçilmeli! Dozunda, ayarında, hayat kadar gerçek olamaz mı dizi? Ya da kitap kadar gerçek olsa da olur! Hem bir psikiyatrist hem de bir yazar olan Gülseren Budayıcıoğlu; Hayata Dön adlı kitabının dizi uyarlaması İstanbullu Gelin'le hayatımıza hızlı ve bir o kadar da etkileyici bir giriş yaptı. Yazarın kendi ifadesiyle, özellikle Adem karakterinin terapi sahnelerine gösterilen ilgi ve tabi anlaşılmak duygusu ona daha da çok yazması gerektiğini düşündürtmüş ve ortaya son eseri Camdaki Kız çıkmış. Madalyonun İçi, Günahın Üç Rengi ve Kral Kaybederse yazarın diğer kitaplarıdır. Hastalarını beklerken ya da dinlerken, oturduğu koltuğa sıkışıp kalmak istemeyen yazar; bazen odasındaki detayları, bazen klinik koridorlarını, bazen evinin bir köşesini anlatarak okuyucusunu düşünsel anlamda gezintiye çıkarır ve yalnız hastalarının değil kendi iç dünyasının da kapılarını okuyucusuna açar. Kitapta bu bölümler ve hastaları dinlerken yazarın söyleyemedikleri, içinden geçirdikleri daha küçük puntoyla aktarılmış. Bu üslup, kitabın anlaşılırlığını artırdığı gibi gelen hastaların anlattıklarıyla oluşan hikaye akışının bozulmasını da engelliyor. Okuyucuya karmaşık gelebilecek tıbbı terimlerin ya da ağır tanımlamaların olmaması anlatılan hikayeyle de kahramanların özellikleriyle de bir uyum sağlamış. Bu açıklık ve anlaşılırlığın okuyucuyu hiç yormadığı söylenebilir. Yazar, bu kitabında kendi inandığı kader motifini anlatıyor. Biraz pesimist bulduğum bu yaklaşıma göre insan kendisine acı çektirecek insanları gözünden tanıyıp hayatına çekiyor. Camdaki Kız'da Nalan ve onun hayatına dokunanların hikayesini okurken motiften çok bir hüzün çıkmazı gibi işlenen kader sarmalından çokça söz edildiğini görüyoruz. Hikaye; Nalan'ın hikayesi gibi görünse de aslında Nalan'dan çok Hayri'nin hikayesi gibidir. Olay örgüsü neredeyse Hayri'nin Kadınları başlığı altında özetlenebilir. Hayri; aynı anda birbirinden aşırı derecede farklı, bambaşka dünyaların insanları denilebilecek üç ayrı kadın tarafından delice sevilen bir erkektir. Hikaye bu üç ayrı kadın tarafından tutkuya sevilen Hayri'yle başlar Hayri'yle biter. Kitapta anlatılan hikayeye bir kadın okur olarak tarafsız kalmanın biraz zor olduğunu söyleyebilirim. Evli bir kadın olarak Hayri'nin içindeki durumdan nasıl çıkacağını doktorun/yazarın Hayri'yi nasıl yönlendireceğini çok merak ettim. Ondan bir doktor olarak mükemmel çözümler bulmasını bekledim. Hayri'nin evine, karısına, çocuklarına dönmesi için yönlendirilmesini beklerken, içten içe hikayedeki en ezik kadının nikahlı eş olmasına çok üzüldüm. Bir diğer yandan Nalan/Camdaki Kız, Hayri'ye tutunmuş Hayrı için servetini, saygınlığını, yaşadığı lüks hayatı geride bırakmış bir kadın ki, Nalan'ın da bu çok fedakar tavrı birçok okuyucunun kendini bulabileceği başka bir karakter. Yazar/doktor acaba Hayri'yi Nalan'a dönmesi için yönlendirecek mi derken, bir de Laz kızı var! İçimdeki Karadenizli ruhla bu karaktere de kayıtsız kalamadım. Özetle, kitapta gerçekten de Hayri'nin Kadınları, Hayri'nin hepsini sevmesini haklı gösterecek makul gerekçelerle anlatılıyor. Hepsine hem acıyor hem kızıyor hem de sevebiliyorsunuz. Bu duygu karmaşasını çözmesi için yazar/doktor nasıl bir çözümleme bulacak diye beklerken beklenmedik bir sonla sarsılıyorsunuz. Mantıklı bir çözüm görmekten mahrum kalmak biraz hayal kırıklığı yaratsa da anlatılan hikayenin gerçek bir hikaye olduğunu ve sonların her zaman istediğiniz gibi olmadığını hatırlıyorsunuz. Sanırım bir kadın olarak Hayri'nin bir seçim yapmasını istedim. Edebiyatçı tarafım daha etkileyici bir son beklerken Karadenizli tarafım bu sonu çok gerçekçi buldu. Ama evli ve çocuklu bir anne alarak aşırı derecede üzüldüm."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/20/unesco-2021-anma-ve-kutlama-yili-etkinligi", "text": "UNESCO 40. Genel Konferansı'nda 2021 yılı Anadolu coğrafyasında yaşamış olan üç önemli şahsiyeti Anma ve Kutlama Yıl Dönümü olarak kabul edilmiş, bu kapsamda Hacı Bektaş Veli'nin Vefatının 750., Yunus Emre'nin Vefatının 700., Ahi Evran'ın Doğumunun 850. Yıl Dönümü UNESCO Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri Programına alınmıştı. Toplumlar arasında barışı, anlayışı ve yakınlaşmayı geliştirmek açısından evrensel öneme sahip bu üç Anadolu bilgesi, onların felsefeleri, yaşadıkları dönemden günümüze kadar olan etkileri üzerine Doğuş Üniversitesi'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek, araştırmacı yazar Dursun Gümüşoğlu'nun konuk olacağı, moderatörlüğünü Gönül Ak'ın üstlendiği ve UNESCO Türkiye Milli Komitesinin de destek verdiği söyleşi 21 Nisan 2021 saat 14.00'de Doğuş Üniversitesi youtube kanalında canlı olarak yayınlanacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/21/kader-bolat-altiyedi-dergisinden-yunus-aykut-kirbiyikla-konustu", "text": "Yunus Aykut Kırbıyık: Vurguladığınız gibi, tüm sorunları ailecek göğüsledik. Dergimizi çıkarırken Kuzey'den Bir Soluk inancıyla ve Karanlığın Boğulduğu mottosu ile yayın yaşamına adım attık. Dergimizin en önemli soluğu öncelikle Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı'nın ekonomik desteği ve sanat/edebiyat alanındaki bilgi birikim ve deneyimiydi. Bu birikimin bir diğer yüzü ise insana dönük oluşuydu. Gerek kent bağlamında gerekse ulusal bağlamda yazın dünyası ile çok saygın ve keyifli ilişkiler içindeydik. Esasen dergiyi üretirken de bu dost yüzün varlığı ve motivasyonu bizi cesaretlendirmişti. Dergimizin bu ve benzeri süreçlere hazırlıklı oluşunun bir diğer etkeni ise, sahipliğinden yayın kuruluna, desenlerinden tasarımına kadar sürekli bir dinamizm içinde oluşudur. Bizlere katkı sunan yayıncısından yazarlarımıza, okurundan yıllık katkı sunan takipçilerimize ve hatta baskımızı gerçekleştiren basımevine, tüm paylaşımlara geri dönüşler yapmayı ihmal etmemeye çalıştık. İktisadi işletme olmayışımız dağıtım ağına girişimizin önündeki en önemli engel olmasına rağmen kentin dışına çıkmak konusundaki kararlılığımız sonuç verdi. Bunda sosyal medyanın da çok ciddi katkısı vardı. Açıkçası pandemi süreci bu katkıyı sürekli besledi, tabii biz de sosyal medyayı. Ve en önemlisi yazarlarımız ve okurlarımızdan gelen eleştirileri, beğenileri aynı güler yüzle karşıladık. Hata ve eksiklerimizi asla görmezden gelmedik. Sürekli gelişim ve değişim içinde olurken kullanılan dil ve Türkçenin yazım kuralları konusunda ilkeselliği benimsedik. Edebiyat sevdamız, yazarlarımıza ve okurlarımıza olan sevgimiz ve işimize olan saygımız sadece pandemi değil tüm sorunların üstesinden gelmemizin itici gücü olmuştur. Pandemi sürecinin önemli yararlarından biri de insanların kendine biraz daha fazla zaman ayırmasını sağlamıştır. Yazarımızın da belirttiği gibi, kapanıp, yazabildim. söyleminin ardında esasen dış dünyadan meşguliyet anlamında soyutlanış ama dokümanlara ulaşma açısından da somut bir gerçeklik söz konusu oldu bu dönemde. Düşünün ki tüm ciddi kurumlar arşivlerini açmış, bazı bilgi ve belgeleri dijital ortama servis etmiştir. Haliyle bu süreç kendi kendini beslemiş ve birçok yayın sürece müdahil olmuştur. Burada esas olan ise kalıcı olabilmek mücadelesidir. Bizler her ortamda edebiyatın ve sanatın güzelliklerinin, insana kattığı değerlerin, düşünüp sorgulamanın bir gelişim ve değişim süreci olduğuna inanıyoruz. Ancak pandemi süreci öncesi fırından çıkmışçasına sıcak bir ürünün okurla buluşması şansına erişmiştik ki süreçte bunu dijitalleştirmeyi açıkçası düşünmedik bile. Basımevi emekçilerinden tutun da PTT emekçilerine kadar süreci takip etmek suretiyle ama ne pahasına olursa olsun dergimizi çıkararak okurla buluşturmaya karar verdik. Hatta pandemi sonuçlarından etkilendiğimiz süreçte Altıyedi Sanat Edebiyat Dergisi sayfa sayısını artırmak %50 artırmak suretiyle daha çok yazara sayfalarında yer verdi. Güç ve geç oldu, lakin okurlarımız ve yazarlarımız karşılığını fazlasıyla verdi bize. Birçok dergi de bu çizgisinden ödün vermedi aslında. Belki tirajlarda ya da sayfalarda azalmalar olsa da dergicilik deneyimi ağır basan ürünler, yine de ayakta kalmayı başardılar. Ülkemiz maalesef okur açısından sorunları olan bir coğrafyada. Bunu eğitim sisteminden tutun da siyasal coğrafyanın altyapısına da bağlayabilirsiniz. Ülkemizde gazetelerin bile okunmak için değil bakılmak için alındığı gerçeği bu yayınların görsellikleri ile sabittir. Ancak dergi farklı bir argümandır dediğimiz noktada da renk, sayfa boyutu ve sayısı, kağıt kalitesi, sermaye gücü, İstanbul dışındaki ürünlerin neredeyse tamamen taşra sayılması ve hatta dağıtım ağı gibi etkenler okur ile ne kadar ilgilidir? Bunların her biri ayrı tartışma konusudur. Siyasal sağdan sola yelpazelenen dergilerin okurları hemen hemen aynı kitlelerdir. Hatta daha da ileri giderek söyleyebiliriz ki, bu dergiler besleyen yazar kadroları bile neredeyse birbirleri ile örtüşmektedir. Bir dergi boyutları itibariyle hem büyük hem de renkli olabilir ve hamuru da birinci kalite. Lakin içindeki ürünlerin niteliği ve yoğunluğu okur açısından bu görsellikle bağdaşmayabilir de. İşte bu noktada niteliklerini koruyan, ilkelerini piyasalaştırmayan, derginin kendi görselliği yanında içeriksel görselliği ürünlerle bağlaşık eserler, okurun gözleminden kaçmayacaktır. Okur sayısı elbette yeterli değildir derken de okura hitap edecek nitelikte dergi var mıdır sorusunu da sorgulamak gerek. Bizce de sanat ve edebiyatın geleceği okurlar, yazarlar ve yazar olmaya aday okurlar açısından tamamen niteliktedir. Bu durum dergiler açısından kendilerine ürün veren yazarlara karşıda sorumluluktur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/24/2021-rifat-ilgaz-roman-odulune-yogun-katilim", "text": "Cide Belediyesi tarafından, günümüzde toplumcu gerçekci edebiyatı yaşatmak ve yazınımıza yeni yazarlar/yapıtlar kazandırmak amacıyla, Türk edebiyatının çınarı Rıfat ILGAZ adına düzenlenen Edebiyat Ödülü Yarışması büyük ilgi gördü. Yarışmanın son başvuru tarihi olan 20 Nisan 2021e kadar Anadolu'nun değişik şehirlerinden yetmiş yazar, yetmiş yapıtla yarışmaya katıldı. Yarışmanın sonuçları 25 Haziran 2021 günü açıklanacak. Seçici kurulu; Feyza Hepçilingirler, Hidayet Karakuş, Öner Yağcı, Mehmet Saydur ve Eren Aysan'dan oluşan yarışmanın birincilik ödülü ise, beş bin (5.000) TL'den oluşuyor. Ayrıca ödülü kazanan eser Cide Belediyesi tarafından bastırılarak okuyucularla buluşturulacak. 2021 Rıfat Ilgaz Roman Yarışması'nın ödül töreni, yaşanmakta olan salgın koşullarına bağlı olarak 7 Temmuz 2021 günü gercekleştirilecek. Ödül töreniyle ilgili açıklama, 25 Haziran'dan sonra yapılacak. Önümüzdeki yıllarda da düzenlenmeye devam edilecek Rıfat Ilgaz Roman Ödülü'yle ilgili ayrıntılı bilgiye www. cide. bel. tr adresinden ulaşabilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/24/edebiyat-nobetinin-dosya-konusu-mario-levi", "text": "Semrin Şahin yaptığı söyleşide Mario Levi'nin İstanbul tutkusuna dikkat çekerken, 'yazma rutini, İstanbul'la ilgili yeni roman projesi, esin kaynakları ve yaratıcı yazarlık' hakkında sorular yöneltti. Söyleşide, Mario Levi'nin, Edebiyat bir mirastır sözü öne çıktı. Meltem Dağcı, Mario Levi'nin 'Madam Floridis Dönmeyebilir' adlı öykü kitabını ele aldı. Kitaptaki öykülerin, eski zamanları canlandırdığına ve öykülere sızan tınılara vurgu yaptı. Yazısını, İstanbul'daki azınlık halka, topluma ve insanlara uyum sağlamaya çalışan insanların hikayelerine bir de böyle kuş bakışıyla bakabilirsiniz şeklinde tamamladı. Meriç Gök, Mario Levi'nin ilk hikaye kitabı 'Bir Şehre Gidememek'le ilgili yazısında, ana izleği aşk olan üç hikayenin, yazarın yaşantı deneyimlerinden yoğun izler taşıdığını ifade etti. Gamze Haklı Geray, Mario Levi'nin İstanbul serüvenine yer verdi. Mario Levi'nin, İstanbul'un geçmişten bugüne taşınan insan dokusunu, çok kültürlü, çok renkli kimliğini öykü ve romanlarının odağına taşıdığını belirtti. Göksu N. Çakır, 'En Güzel Aşk Hikayemiz' romanında Mario Levi'nin, olaydan çok anlatıma önem verdiğini ve anlatıcının hem kahraman hem de dinleyici olduğunu ve mekanlarını genelde İstanbul'dan seçtiğini vurguladı. Didem Görkay ise yazısında, Mario Levi'nin Bu Oyunda Gitmek Vardı romanında merkez mekanın İstanbul olduğuna, kentin yok olup giden eski varlığının özlem içinde anıldığına dikkat çekti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/24/gazi-efeden-w-b-bayril-soylesisi", "text": "- İsminizde neden W harfini kullanıyorsunuz? - İnternet üzerindeki forumlarda, şiirlerinizde ses ve ahenk bulunmadığı, uyumsuz satırları alt alta dizerek onlara mısra demenin şairlik olmadığı şeklinde, hakkınızda yapılmış bazı eleştiriler var. Böyle bir tarzı benimsemenizin sebebi nedir? - Okuyucu olarak katıldığınız ilk fuar ile yazar olarak katıldığınız ilk fuar arasındaki farklar nelerdir? Çok geriye gideceğim. Belleğim beni yanıltmıyorsa, ilk katıldığım kitap fuarı sanırım Tüyap'ındı, şimdi adı The Marmara olan otelin otopark katlarından birinde yapılmıştı. Yıl 1982... Birkaç yıl sonra Tepebaşı'na taşındı fuar... Birkaç yıl da orada sürdü. En sonunda şimdiki Beylikdüzü'ne gitti. İlk fuarlar daha küçük ve samimiydi. Kitapseverleri, okurları, birbirini tanıyan ya da orada tanışan kişileri buluştururdu. Daha az yayınevi ve çeşit vardı. Şimdi Türkiye'de onlarca fuar var. Büyükşehirlerin neredeyse hepsinde kitap fuarı yapılıyor. O fuarlara gidip baktığınızda, artık yayıncılığın kocaman bir endüstri olduğunu gayet net görebiliyorsun... Son katıldığım fuardan aklımda kalan en komik şey, wattpad yazarlarının imza günüydü. Biliyorsun, wattpad dijital bir ortam. Çok okunsa da yazarlarının basılı kitabı pek olmuyor. Ne imzalayacaklar, ne imzalıyorlar acaba diye merak ettim, gidip baktım... Yüzlerce genç kuyrukta... Meğer ünlü wattpad yazarımız, kendi posterini imzalıyormuş. İmza kuyruğunun nedeni buymuş. - Hayata bakışınızı değiştiren bir kitap var mı? Eğer var ise bu kitap yaşamınızda nasıl bir değişikliğe yol açtı? Elbette var hem de çok. Ama birini, senin yaşına uygun olan birini hatırlatayım. Ferenc Molnar'ın Pal Sokağı Çocukları kitabı. Kitabın kahramanı Nemecsek'in ölümünde ağlamıştım. Arkadaşlarına ve ideallerine bağlılığı, karakterinin özellikleri beni çok etkilemişti. Hayatım boyunca onun gibi biri olmaya çalıştım sonra. Uzun zaman arkadaşlık yaptığım, yapabildiğim herkese ki birkaç tanesiyle elli insan yılını bulur arkadaşlığım- aklıma geldikçe sordum, meğer onlar da Pal Sokağı Çocukları'nı okumuşlar. - Toz Olduğunu Unutma adlı şiirinizde, ufka bak, uçuruma bakma. Karşılık verir zira uçurum kendini kainat sanan bakışa şeklinde bir mısra yer alıyor. Bu mısrayı kaleme alırken Nietzsche'den mi esinlendiniz? Memento quia pulvis est i diyorsun değil mi? Uçurum deyince elbette akla ilk Nietzsche gelir, normaldir. Çok severim. Gençliğimde hararetle okudum yazdıklarını. Ara ara döner yine okurum. İyinin ve Kötünün Ötesinde neler olur, onu merak ettirir çünkü. İnsana kanat takar. Ona atıf vardır şiirde, fakat başka bir şey, çok kişisel bir şey daha var... Birkaç yıl önce çok büyük bir ameliyat geçirdim. Kalbimdeki dört damar değiştirildi. Yaklaşık 8 saat bir masada, bu dünyanın dışında zaman geçirdim. Kişisel hayatımda da uçuruma baktım yani. Modern şiirimizin kurucu şairi Yahya Kemal'in geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan/ ve arkasında güneş doğmayan dediği o büyük kapının eşiğinden sükunlu gece ile göz göze geldim. Sonra o tecrübeden yola çıkarak Anlat Kalbim adlı bir kitap yazdım. Dilerim, ilerde okursun. - Şiirlerinize Latince başlıklar koymanızın ve yabancı kelimeleri sıkça kullanmanızın sebebi nedir? Bu durumun eserlerinizin ulaştığı kitleyi daraltma olasılığı sizi endişelendirmiyor mu? Sondan başa doğru yanıtlayayım. Ben bir kitleye şiir yazmıyorum. Yazmadım hiç. Benim şiirimin, eğer varsa bir hedefi, yalnız, varoluşa atılmış ve onunla ne yapması gerektiğini anlamaya çalışan tek insandır. Benzerim, ikizim olan bir okur'dur benim şiirlerimde karşıma alıp konuştuğum. O nedenle, hiç okur kaybı endişesi taşımadım bugüne kadar. Latince'ye gelince. Şair, Dil'e çalışan bir insandır. Bir süredir, Latince öğrenmek ile boğuşuyorum, ve Latince atasözleri, inan çok güzeldir. Rosa Das Rosas, benim batı şiir geleneği içindeki yolculuğumdan yansımalar taşıyan bir kitaptır. Şimdi bilgiye ulaşmak için elimizde çok güçlü, hızlı, pratik alet ve imkanlar var. Gerçekten merak eden biriyse okur, birkaç dakika içinde, kitaptaki Latince başlıkların ve sözcüklerin ne anlama geldiğini öğrenebilir. Okurları hazıra alıştırmamak gerekir. Hele de şiir okurlarını. Son olarak şöyle bağlayayım sözümü, ben romancılar gibi yayın endüstrisine girdi sağlayan biri değilim ki, satış, pazarlama ki mesleğim gereği bu konuları çok iyi bilirim- gibi çabalar içinde olayım. - Rosa Das Rosas kitabınız ismini nereden alıyor? - Rosa Das Rosas adlı kitabınızda Goethe, Baudelaire ve Leopardi'den alıntılar yapmışsınız. Bu şairlerin sizi etkileyen yönleri nelerdir? Etkilendiğiniz başka şairler var mı? Hiçbir şairden etkilenmedim, etkilenmiyorum şiir yazarken diyen biri varsa ya yalancı ya da aptaldır. Her ressam, diğer ressamlara bakar, her müzisyen başka müzisyenleri dinler, zira sanat böyle öğrenilir. Etkiler alarak ve etkiler dağıtarak. Kendini etkilenmeye kaparsan, kurursun. Ben bu konuda şanslıyımdır. O kadar çok şairden etkilendim ve etkilenmeye devam ediyorum ki, bunun bana kazandırdığı zenginliği ne kadar anlatsam, az gelir. Valery'nin bu konuda çok hoş bir sözü vardır, aktarayım ki, sen de öğren: Başkaların-dan beslenmek kadar orijinal bir şey bilmiyorum. Dilerim, hayatım boyunca, etkilenmekten kurtulmam. Asıl endişe, etkilenmeme endişesidir. Hiçbir şairden etkilenmemeye başladıysan, bunun tıpta bir adı vardır, afazi derler, zaten o noktadan sonra da şiir yazamazsın. Goethe, Baudelaire evrensel şiir geleneğinde çok büyük dönüşümlere yol açmış şairlerdir. Onların ne yaptığını, nasıl yaptığını incelersen, epey şey öğrenirsin. Başka bir boyuta taşırsın şiirini. Leopardi'ye gelince, onun bir yıkılış dönemi şairi olduğunu söylemekle yetineyim şimdilik. - Dignus Ornatus adlı şiirinizin başında Bonnefoy için yazıyor. Bu şiiri ona atfetmenizin sebebi nedir? Benim başıma sık sık tuhaf şeyler gelir. Bu şiirin hikayesi de öyle. Sıcak bir yaz günüydü. Sıkıntıyla, kitaplığımı karıştırıyordum. Bonnefoy'un Olasılık Dışındaki adıyla çevrilen kitabını gördüm. Alıp, okurum diye kenara koymuş ve bir türlü sıra gelmediği için okuyamamıştım. Neyse, bütün gün kitabı okudum. Kimi yerlerin altını çizdim. Bonnefoy şair olarak da çok sevdiğim biriydi. O gün düzyazısına bir kez daha hayran kalmıştım. Altını çizdiğim yerleri, alıntı defterime yazdım. Belki bir şiirde kullanırım veya bir yazıda diye aklımdan geçirmiştim. Neyse, kitap bittikten ve notlarımı aldıktan sonra twitter'e girdim... Birkaç dakika sonra, Bonnefoy'un öldüğünü haber veren bir twitt düştü ortama. Nasıl bir tesadüf, Baudelaire'in kelimesiyle söylersem, nasıl bir eşduyum? Öyle kala kaldım... Sonra o notlardan da yararlanarak şiiri yazdım. Orada çok tuhaf ve eğlenceli şeyler yaptım. Belki meraklı, araştırmacı bir denemeci o kitap ile şiiri karşılaştırır ve buldukları onu da heyecanlandırır diyeyim. Daha fazla spoiler vermeyelim, değil mi? Şiirin Bonnefoy' ya adanmasının hikayesi kısaca böyledir. - Geçmişte yaşamış ünlü bir şair ile tanışma fırsatınız olsaydı, kiminle tanışmak isterdiniz, neden?"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/29/nilufer-altunkaya-onur-caliyla-konustu", "text": "Merhaba Nilüfer. Bu zor günlerde çalışmaya devam ediyorum. Pandemi süresince hep gittim işe. Özel aracım yok, toplu taşıma kullanıyorum mecburen. Mesai arkadaşlarımın çoğu hastalığı geçirdi, geçiriyor, ikinci kez pozitif olanlar var. Kaygı verici günlerden geçiyoruz, ben de payıma düşeni alıyorum. Pandemi süreci kötü yönetiliyor, çok kötü yönetiliyor, berbat biçimde yönetiliyor. Aşı tüccarlarının para kazanma hırsı yüzünden tüm dünyada binlerce insan ölüyor. Kızgın, öfkeli ve kıstırılmış hissediyorum. Bütün bunlara rağmen, evde olduğum zamanlarda olabildiğince okumaya yazmaya çabalıyorum. Kafayı serin tutmaya çalışıyorum. Okumayı öğrendiğimden beri kitap okumayı hep sevdim. İlkokuldan itibaren bir şeyler karalıyordum. Lisede okul dergisinde yayımlanan şiirler yazdım. Meslek seçimimde de edebiyat sevgim etkili oldu. Okumayı seviyordum ve yazarlara çok özeniyordum. İki seçenek belirdi önümde: Can Yücel ve Necati Cumalı. Annemlerin doğum günümde hediye ettiği Viran Dağlar'ı, Susuz Yaz'ı ve Makedonya 1900'ü okuyup çok etkilenmiştim o yıllarda. Necati Cumalı'nın Urla'da avukatlık yaptığını öğrenmiştim. Dolayısıyla avukat olmam şarttı! Şiire merakım arttıkça edebiyat çevirileri de yapan şairler öne çıktı. Böylece Can Yücel ağır bastı ve tercümanlık okudum. Çocukluk işte. Üniversitede bir çeşit nadasa bıraktım kalemimi. Dinlendim, şiir yazmayı bıraktım, okudum... 2008'den itibaren edebiyat dergilerinde yazılarım, çevirilerim, öykülerim yayımlanmaya başladı. Parşömen'i de 2007'den beri yayımlıyorum. Durum vaziyet kısaca budur. Seçimden ziyade yönelim. Kalemimden böyle öyküler çıkıyor. Deneysel denebilir mi? Bilmiyorum, denebilir herhalde. Büyük konuşmayayım ama çok klasik, öğretilen birtakım kurallarla öykü yazacağıma hiç yazmam daha iyi. Ortaokulda Orhan Veli'nin Yaprak'ını duyduğumdan beri aklımda dergi çıkarma fikri hep oldu. 70'li yıllarda yaşasaydım basılı bir edebiyat dergisi çıkarırdım fakat günün teknolojisinin verdiği imkanla bir e-dergi çıkarma fikri daha yakın geldi sonradan. On yılı aşkın süredir bir edebiyat, kültür-sanat dergisi formatında yayımlamaya çabalıyorum Parşömen'i. Bugün yazdıklarını okura ulaştırmak isteyen yazar kimseye ağız eğmesin. Buna Parşömen de dahil. Diyelim Parşömen yazdıklarını basmıyor, hatta onları kasıtlı olarak görmüyor... O zaman kendileri bir blog açsın, yazdıklarını kendileri yayımlasın. Öte yandan, basılı edebiyat dergileri hala çok önemli. Dergi okuru olmak çok önemli. Okul gibidir edebiyat dergileri. En az bir okula devam etsinler, iyi edebiyat dergilerinde sınasınlar kendilerini. İnternet yayıncılığı birçok kolaylık sağlıyor ama sadece yayımlamış olmak için öykü yayımlayan siteler de var. Hem basılı hem de e-dergilerin çok kötü olanları var. İyi olanları da var. Teşekkür ederim. Yazarın en özgür olduğu ama kendisi olmak zorunluluğunu iliklerine kadar da hissettiği bir tür deneme. Deneme okumaktan çok keyif alıyorum. Parşömen'de sürdürdüğüm Dünlükler, kalemimi denemeye yakınlaştırdı sanırım. Bir tür eğitim, kalemimi denemeye alıştırma pratiği oldu galiba benim için. Sonra Hayat'ta yer alan denemeler ise son dört beş yılda yazdığım, yayımladığım metinler. 2019'da Vedat Günyol Deneme Ödülü'ne göndermek için dosya haline getirmiştim, bir süre önce de kitap olarak yayımlandı. Denemenin birçok farklı damarı var. Ben kendimi Salah Birsel'e ve Tomris Uyar'a daha yakın hissediyorum. Yeni şeyler öğrendim, haz aldım okurken diyorsun ya, demek ki amacıma ulaşmışım. Parşömen'e devam, Dünlük yazmaya devam. Çok yakın zaman için bir kitap haberim yok. Dergilerde öykü yayımlamaya, okumaya devam. 2015'ten beri yazdığım Dünlükler basılmaya hazır. Belki o basılır ama ufukta görünen bir şey yok henüz. Ben teşekkür ederim. Sağlıklı günlerde görüşmek üzere."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/04/29/yazma-aliskanligi-ve-benim-guzel-mutfagim", "text": "En iyi sabah erken mi yoksa gece geç saatte mi yazılır, hangi yazara sorsak bu soruya değişik cevaplar alabiliriz. Yazarken kahve mi içer, bir iki kadeh içkisi mi vardır yanında, müzik dinler mi? Güneşli günler daha mı iyi gelir, yağmurlu havalar onu daha çok mu kışkırtır, çalışma masasında mı yazar, mutfakta mı? Bir başına kalmak mı ister yoksa doğanın içinde mi? Her yazar ve şairin kendine ait düş pınarları vardır çünkü! Sabahları yazanlar vardır, güneşi görmeden kalemi oynamaz. Gece kuşları gibi gecenin yıldızlarıyla konuşarak yazanlar vardır, gece perileri, gecenin sonsuzluğa açılan penceresini görmeden kaleminin mürekkebi akmaz. Yazmanın yeri, yurdu, zamanı var mıdır? Kimi şair ve yazarlar için bunun önemi olmayabilir. Aklıma Gabriel Marguez geldi mesela? Karısı Mercedes her sabah çalışma masasındaki sarıçiçekleri yeniler. Suyunu değiştirir. Bu alışkanlık büyük romancımıza yazmak için müthiş bir yaşama sevinci verir. Octavia Paz nasıl yazardı acaba şiirlerini? Ya Rilke mesela? Bazı şairlerin derdi zaman, mekan değil de içiyledir. Dönüp dolaşıp şuraya gelip duruyorum. Dil denilen o büyük tanrının aciz çocukları olduğumuz gerçeğiyle karşı karşıya olmadığımızı kim söyleyebilir ki? Bildiğim bir şey varsa şairlerin o kelam dolu dizelerinin eksik hayatların elinden tuttuğudur. Bir çalışma odasına çekilip kapıyı kapatabilirseniz bu daha kolaydır. İşte şimdi burada Behçet Necatigil'i anımsatmak tam yeridir diye düşünüyorum. İki kızı da ustanın çalışma odasına bırakın kapı çalınmadan içeri girmeyi, annenin, çocuklar biraz yavaş olun, babanız odasında çalışıyor uyarısıyla karşı karşıya kalırlarmış; bunu duydum, biliyorum. Bana gelince ancak 'mutfak masasında' yazıyor, zamanı ele geçirmek istiyorum. Yazmak sadece kelimeleri kağıda dökme süreci değil; aynı zamanda bu kelimeleri bir araya getirme, bağlantılar kurma ve yeni anlayışlara ulaşma süreci değil de nedir? Kalbim ve aklım düşünecek yer arıyor. Her yerde, her koşulda yazmak, yazarken yeni bir dünya yaratmak çabası içindeyim. Başkalarını izlemek, yazının izini sürmek, kendimi yeni deneyimlere açık tutarak, gözlem ve merak gücümü geliştirerek keşifler halindeyim. Bol bol okumak ve ruhumu canlı tutmak ve beynimin antenlerini açık tutarak yazma yolculuğumu sürdürmeye çalışıyorum. Yaratıcı yazma atölyeleri veya bir yazar grubuna katılmak, kuşkusuz ki teknik öğrenme ve kendinizi daha çok geliştirmek ve yazmak için motivasyon fırsatı sunuyor. Ancak öğrenmenin ve yazmayı geliştirmenin en iyi yolunun yine geniş çapta okumak ve yine okumak olduğunun bilincindeyim. Okumak, neyin işe yaradığını, neyin işe yaramadığını anlamamı sağlıyor bana. 'Mutfak' benim atölyem. Mutfakta çalışıyorum şiirimi ve başarısız olmaktan da asla korkmuyorum. Farklı yemekler yapmak gibi yazıda farklı deneylere kalkışmak hoşuma gidiyor. Şiir yazmak bir anlamda şiiri pişirmek değil midir? Yemek yapmayı, şiir yapmayı birbirinden ayıramıyorum. Şiirin mutfağında olmak hoşuma gidiyor. Mutfaktan balkona çıkınca güneş hep gülümser bana. Güneş batarken, hüzünlenirim. Balkon benim için nefes aldığım bahçemdir. O bahçede kahvemi, içkimi yudumlarken bir sigara da bana eşlik edebilir. Sonra gece olur, ay ve ışığı pencereme kadar sokulur. Mutfakta çalışıyorum ve mutfak bana huzur veriyor. Hem dedim ya; her şey, bütün malzemelerim, duygu ve düşüncelerim harflerim ve kelimelerim şiirin baharatlarıyla harmanlanır. Baharatlara sözlük gibi dikkat etmek lazımdır, öyle değil midir? Yemeğin lezzeti yerindeyse önce onu koklarsınız. Şiir de öyle gelir bana. Kelimeler baharatlarımdır. Mutfaktan balkona, balkondan göğe taşınırım yazarken. Bu arada Mr. Moe adında bir kedimiz vardır, o bana asistanlık yapar, kelimeleri getir götür işlerinde biricik yardımcımdır. Burada önemli bir şey daha var. Siz eğer bir anne iseniz işiniz biraz daha zorlaşıyor, kolay değil ince bir dengeyi tutturabilmek? Fakat bu asla bir bahane olmamıştır benim için. Sevgili Gülten Akın'a bakalım. O da bir anneydi ve kalıcı müthiş şiirler yazmıştır. Sadece o mu? Başka şairlerimiz de! Türkçe'ye önem veririm. Dil sorunsalını göz ardı etmeden şiir konusunda hızlı koşmadan, tökezlemeden yürümek isterim. Doğanın bana sunduğu armağanlar şiirime girsin isterim. Her türlü çileyi göze aldığım için inadına şiire çalışıyorum, mutfakta, balkonda, sokakta. Sokakta yürürken bile şiiri düşünürüm. Beyaz bir kağıttan kalbim var, bütün şiirlerimi oraya yazıyorum. Yeni fikirler ediniyorum. Aklımda beliren o çılgın yeni bir fikre şans vermek istiyorum. Mesela yazdığım bir bölüm istediğim ölçüde, kıvamda değilse bile o yazdıklarımı defterlerimde saklamaya çalışıyorum. Yazdığınız her şey yayımlanabilir bir dize, şiir olmayabilir, ancak yayımlanamayan tüm bu ada parçacıklarını parçalamıyor, aksine benim için pratik bir deneyimi temsil ettiğinden çöpe yollamayıp, onları koruma altına alıyorum. İşe yaramayan bir fikir ya da reddedilen bir şiir, başarısız olduğunuz anlamına da gelmiyor. 'Fikrimin mutfak gülüyüm'. Yemekle şiiri birbirinden ayıramıyorum. Yazılanın tadı, tuzu, baharatı yerinde değilse 'şiir kazası' olabilir. Fikrimin daha fazla kuluçka süresine veya farklı bir yaklaşıma ihtiyacı olduğu, şiirimin doğru editörü bulamadığı, bu nedenle daha uygun olabilecek bir dergi bulunacağı anlamına de gelebilir diye düşünce egzersizleri yapıyorum. Şiirlerimin mutfağı herkese açıktır. Şiir yazma formülleri bana göre değildir. Şiir bana gelirse gelir. Şiirde taş sektirmek ve imalarda bulunmak mutfak masamın örtüsünü kirletebilir, kaçınırım bundan. Kendi mutfağımda iyi bir aşçı olmaya çalışıyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/03/ahmet-zeki-yesil-mizah-kulturumuz-alayci-bir-tarza-kaydi", "text": "Varlık Dergisi'nin Mayıs 2021 sayısında yayımlanan bir söyleşide Emre Polat'ın sorularını yanıtlayan mizah yazarı Ahmet Zeki Yeşil, Mizah kültürümüz alaycı bir tarza kaydı dedi. Yeşil, internetin yaygın olarak kullanımıyla estetik anlayıştan uzak, çabuk tüketilen bir mizahın ortaya çıktığını belirterek, Hız çağında olduğumuzu ve her şeyi hızlıca tüketirken mizahın bundan olumsuz etkilendiğini unutmayalım. Cem Yılmaz'la birlikte içinde argo ve küfür bulunan, politik konulardan uzak bir anlayış oluştu. Televiyon dizilerinde ve eğlence programlarında artık komutla gülünüyor. Peki, bu beyinsel bir faaliyet mi? Maymunlar da insanlar gibi gülmektedir. Oysa, olması gereken sağlıklı bir gülmedir şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/11/kader-bolat-sahsiyet-dergisinden-bade-osmayla-konustu", "text": "Bade Osma: Pandemi sürecinde birçok dergi gibi biz de en büyük sorunu dergiyi dağıtırken yaşadık diyebiliriz. Zaten dergiciliğin en güncel sorunu da dağıtım. Dağıtım tekelleri, kargo gönderim ücretleri arkasında maddi bir güç, destek, odak olmayan dergiciliğin belini bükmeye devam ediyor. Fakat diğer yandan iki ay içinde arka arkaya iki sayı da çıkarabildik. Özellikle Şahsiyet Kadın Özel Sayısı içinde bulunduğumuz sosyal-siyasal gündem nedeniyle bizim için önemliydi. Bu nedenle 7. sayımızın dağıtılmasından hemen sonra alanında değerli birçok hukukçu, akademisyen, yazar, sanatçı, şair kadınların da desteği ile Kadın sayısını bastık ve dağıttık. Pandemi döneminde daha önce olmadığı kadar ürün aldık, diyebiliriz. Bazen 150-200 civarında öyküyü, denemeyi teker teker okuduğumuz oldu. Sanırız pandemi süreci yazarlarda bir üretim patlaması yarattı. Gönül isterdi ki hepsine yer verebilelim. Malumunuz dergileri sınırlayan tek şey sayfa sayısıdır. Bu yoğun yazı trafiğinden memnunuz elbette. Şahsiyet dergisi, inatla, istekle ve şevkle pandemiye rağmen yayın hayatını sürdürmeye devam edecek. Bade Osma: Matbu, barkodlu dergilerden çok fanzinlerin artışına seviniyoruz. Çünkü ana damar ya da akım dergicilikte herkes bir grubun etrafında kümeleşir ve poetikasını diretir. Belirli yayınevlerinin ya da küçük edebiyat klikleşmelerinin dergilere aksi çok seslilikten uzak. Hatta bazı dergiler sadece kendi yakınlarının, ahbaplarının ürünlerini basıyor, dışarıya kapalı, ısmarlama bir yayıncılık yapıyorlar da diyebiliriz. Fanzinler ise edebiyatı saran kılcal damarlardır. Güncelin ruhunu en iyi onlar tutar. Muhaliftirler ve ana akım edebiyata, kanona kafa tutarlar. Sanal platformların artışı da sevindirici. Yine de nitelik açısından sakıncaları da yok değil. Bilindiği üzere bizde pek edebiyat eleştirisi gelişmiş değil. Popüler, çabuk tüketilen metinlerin artışı söz konusu ve yayımlanmış çoğu ürün editöryal süreçten yeterince geçmemiş izlenimi veriyor. Bu da dijital platformlarda bir Klon öykücülük handikabı yaratıyor. Konular, yazım tarzları, teknik, bakış açıları gitgide birbirlerine benziyor sanki. Biz de bunu zaman zaman deneyimliyoruz. Şahsiyet ailesi olarak prensip gereği öncelikle havuz okumalarına önem veriyoruz. Genelde isteme usülü çok az ürün basıyoruz. Gönderilen ürünler üzerinden sayılarımızı oluşturmaya çalışıyoruz. Elbette özellikle o sayının belirlenen dosya konularına göre devamlı düşün yazısı, makale, deneme gönderen yazarlarımız da var. Bazen de yönetim kurulumuz içinden yeni sayıyı destekleyenlerimiz oluyor. Sesli yayınların artması da elbette umut verici, radyo tiyatrolarının pandemi sürecinde geri gelmesi gibi... Edebiyat, dijital ya da matbu, bu dönemde en çok ihtiyacımız olan açıklığı, ferahlığı bize sağlıyor ne mutlu ki! Bade Osma: Elbette yok. Varsa da yok, demek daha doğru olacak. Bunun nedenlerinden biri de dediğimiz gibi dağıtım sorunu. Birçok dergi yaygın dağıtım ağlarını kullanamıyor ya da kitapevlerinde raf bulamıyor. Bir kitap ya da dergi okura ulaşmıyorsa ve kendi çabalarıyla dağıtılamıyorsa depolarda çürümeye mahkum edilmiş demektir. Bu hem emeğe hem de okura büyük haksızlık. Bazı odak dergiler ise arkalarındaki sermaye gücü sayesinde süper marketlerde ya da bakkallarda dahi satılabiliyor. Burada da ana akım edebiyat anlayışı dolaşıma giriyor ve yine alternatif sesler duyulmaz oluyor. Abonelik sistemini oturtmaya çalışan dergiler ise her gün değişen kargo şirketi ücretlerinden bunalmış durumda."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/13/prens-ask-ve-kovid", "text": "Aşağıda anlatılanlar mazlum prensesler ve kovidli zalim gerçeklerdir. Uzun sarı saçlı, enfes güzellikte bir hatun olduğu yetmiyormuş gibi bir de masal kahramanıdır. Bu kadar eşsiz özelliğe felek bir çüş! der tabi. Dedi de kral babası ona kovid bulaşmasın diye kapısız kuleye kapattı. O da işte erkek mi görmüş ahir ömründe, ilk gelen atlıya saçları sarkıttı. Ah be kızım! Saçını yola yola yanına gelecek adamdan ne hayır gelir? Hiç mi düşünemedin zorbanın tekidir. Saldı saçları prense, o vahşi eril de canım sarı saçlara asıla kopara tırmandı kuleye. Kızcağıza öpe döve kovid bulaştırdı. Oysa ne hayalleri vardı Rapunzel'in taş duvar odasında, 37 ekran TV'sinden izleyip özendiği. Boşuna mı zeytin yağladı o saçları yıllarca. Artık ne şampuan reklamı ne sağlıklı kadının simgesi... Gördüğü tedaviler neticesinde saçları dökülüp seyreldi. Ari ırkı temsil eden güzelliğin simgesi Rapunzelimiz artık bir postişli. Yedi cücelerin fiyonklu meleği, camdan tabutun masallar bayisi. Nam-ı değer Kar beyazı kovidi maskesiz prensle mesafesiz öpüşerek kaptı. Oysa ne romantik sahneydi. Prens onunla da yetinmedi arkasından huysuz dahil tüm cüceleri omucuk gömücük öperek sincaptan ceylana tüm ormanı kovid etti. En son cadıyı da öptü de böylece az da olsa içimiz ferahladı. İyileştikten sonra pammukçuğumuz elma yetiştiriciliğine başladı. Hem de kimle dersiniz, elbette cam tabuttayken dudaklarına yumulan prensle değil, akıllı kız Sevginin emek olduğunu bilenlerden hiç covid testi olmaya gerek duymayan gerçek bir erkekle, ona vakti zamanında kıyamayan biricik avcısıyla. Tabi tüm konuşan aynaları da maaşa bağlamayı ihmal etmediler. Ah o cam pabuç... O şapşik prens, prensesini ayağından bulmaya çalışırken karantina köylerinde kapı kapı gezdiğinden önce kendi hastalanıp sonra Sindirella'yı hasta etti. İşte bu da başka bir yanlış erkek örneği. Ayak fetişi prensimiz, 37 numara pabucun topuğuyla tepesi delinse belki akıllanırdı. Hadi prens sapkınlığının kurbanı, bu salgında herkesin ayağına giren giyilir mi Külümünkedisi. Aldın tabi kovidi tabandan. Üvey anne ve kızlar zati balo kalabalığında çoktan kapmıştı melun virüsü; melun, melunu götürdü. Artık masallarda yoklar. Sonraki günlerde el yapımı ayakkabı da iyi para olduğunu fark eden külkedisi, erkek de nedir ki -elimin külü- diyerek soylulara cam pabuçtan sonra mika pabuç, polikarbon pabuç imalatına girişti. Kadın girişimcinin prenses eli. Bebeğimsin Jasmin, ama bu yapılır mı? Her uçan halıyla gelen adamın peşinden gidilir mi? O halıya kimleri kimleri bindirdi bir düşünsene. Tabi onu da Alaattin öpüp kovid etti değil mi diyeceksiniz. Değil. Halıdaki 3. Yani sevgili cin. Sen prenses ellerinle elin çaydanlığını ovalar durursan, ne olacak tabi cinin içi gıdıklandı, o da erkek neticede. Jasmin halının üzerinde iki metre kuralına uyamayarak cin kovidi kaptı. Yok onlar halı ticareti yapmıyor. Alaattin'i terk etti. Daha doğrusu halıdan itti. Uçan halıda kaslı ciniyle dünyayı geziyor artık.. E! Alaattin'e niyet cine kısmet. Ya, işte böyle Aksi okur. Kovid sadece gerçek dünyayı değil masalları da fena sarstı. Aslına bakarsanız prensesler pek de sarsılmış sayılmazlar. Prenslerle gelen melun virüsü de -prensim olmadan asla! tabusunu da yıktılar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/25/gonul-turutten-hasan-ozturk-ile-uc-durakli-yolculuk-sohbeti", "text": "HASAN ÖZTÜRK: Cevabı hayli zor olan bu soruyu, tek sözcük evet ya da bir cümlelik Okumak dolmaksa yazmak boşalmaktır. karşılığıyla cevaplayarak geçebilseydim keşke. Sartre'ın, yüz elli sayfalık Sözcükler adlı kitabının okumak ve yazmak başlıklı iki bölümden oluştuğunu söylersem meramımı anlatmış olurum herhalde. Roman Gibi kitabının yazarı Daniel Pennac, insanı anlatırken Sürü halinde yaşadığı için topluluk içinde oturur ama yalnız olduğunu bildiği için okur. Bu okuma ona, başka bir arkadaşlığın yerini alamayan ama bir başka arkadaşlık tarafından da yeri doldurulamayacak bir yoldaşlık sağlar. diyor. Benim okumalarım da benim için başka bir arkadaşlığın yerini alamayan ama bir başka arkadaşlık tarafından da yeri doldurulamayacak içsel yolculuk olan okumalarımdır. Beni var eden okuduklarımdır, yazdıklarım değil. Okumaktan kesilmenin biraz da ölmek olduğunu söyleyen kişi, ayırımsız her birimizi uyarmıştır bu yargısıyla. Flaubert, kişi yalnız yarım düzine kitabı iyi bilse alim olurdu derken okumanın önemi kadar biçimini de önemser. Evet, yazan kişiler de okur elbette, üstelik Giorgio Manganelli'nin uyarısıyla 'yeni okumalar' yerine daha çok, 'yine okumalar' yanlısıdır yazanlar. Kendileri için okur, başkaları için yazar onlar. Dönüp dönüp okuduğumuz kitapları yazanların biyografi bilgilerini sıralamanın anlamı yok ancak onların iyi birer okur olduklarını bilmeliyiz. Yazma eylemini, hayatı yeni bir gözle okumak olarak gördüğümden benden önce yazılanlar önceliklidir benim için. Hemen belirteyim, Oğuz Atay'ın, kitaplar yüzünden acı çekiyorum, sanki hepsi benim için yazılmış diyen roman kişisi olarak bakmıyorum yazılanlara, istesem de bakamam çünkü seçme yapmam gerekir. Başka kişilerin/yazanların da benim durumumda olduğunu bilelim. Her tür seçiş eylemi, bir biçimde bir vazgeçmeyi gerektirdiğinden kendimce Bacon'ın, kitap vardır ancak tadına bakılmak içindir; kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek, özümlemek içindir ilkesine uyarak okuyorum. Okuma serüvenimde 'seçme' ile 'vazgeçme' kararlarımın eksiklikler barındıran yönleri olduğunu da belirtmeliyim. Yanılmayan kim var ki yaşamda, ben olmayayım yanılan. Kişinin kendisinden, özellikle de okuduklarından söz etmesinin zorlukları ve sakıncaları var. Zorluğu kendini bilememesinden, sakıncası ile durumunu ifşa etmesinden kaynaklıdır. Yazdıklarımı okuyanlar, benim neler okuduğumu az çok kestirebilirler. Kurmaca metin okumak önceliğimdir, deneme ve eleştiri yazıları da onlardan pek geri kalmaz. Edebiyat metinleriyle ilgili yazı yazmak, bir yandan edebiyatın kuramsal metinlerini diğer yandan da metni anlamayı kolaylaştıracak başka disiplinleri okumamı gerektiriyor, ben de okuyorum. Okuma ve yazma alanımız ne olursa olsun, geçmişe dönerek Eflatun ile başlamamız gerekiyor, ben de öyle yapıyorum. İsim listesi veremem elbette lakin 'kılavuzu karga olanın...' türündeki yergileri göze alarak -yabancıları, kurmaca yazarlarını ve başka disiplinler yazarlarını anmadan- yazdıklarından yararlandığım, bazı kitapları başucu kaynağım olmuş akademisyenlerden emeğini görmezden gelmeyi saygısızlık sayacağım birkaç ismi yazayım: Berna Moran, Nermi Uygur, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk, Ahmet Cemal, Gürsel Aytaç, Murat Belge, Jale Parla, Sevim Kantarcıoğlu... Bu isimlere akademi dışından da birkaç ekleme: Sabahattin Eyuboğlu, Fethi Naci, Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz, Oğuz Demiralp, Nurdan Gürbilek, Semih Gümüş... Tanpınar okumasaydım 'ben' olamazdım herhalde. HASAN ÖZTÜRK: Yazı, yaşamın kendisiyle ilgilidir bu nedenle değişiklikler gösterir zaman içerisinde. Günlük gazete ya da sanal ortam gibi periyodik yayın organının belirli bir 'konu' yazarı iseniz yazacağınız alanın çerçevesi az çok belirlenmiş olur. Benim gibi olanlar için böyle bir durum söz konusu değil ancak bu, benim her konuda yazı yazacağım anlamına gelmez elbette. Yazılarım edebiyat odaklı ancak zaman zaman edebiyat dışı konularda yazıyorum. Edebiyat dediğimizde bu kavram, kendi iç alanı ve diğer sosyal bilimlerle ilgisi göz önüne alınırsa çok geniş bir dünyayı kapsıyor. Çoklukla roman ve öyküler hakkında yazmayı öne çıkarıyorum, şiir ve tiyatro hakkında pek yazı yazamadım ne yazık ki... Yazılarımda, kurmaca metinler üzerinden edebiyat-özgürlük-otorite ilişkisini sorgulamak ve bir de doğrudan 'yazı' ediminin kendisini yazmak da ilgimi çekiyor. Belirleyici toplumsal sorunları, dönemleri (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül vb.) konu edinen romanlar hakkında yazmayı önceden planlayıp sırası gelince de yazıyorum. Bazı isimlerin doğum-ölüm yıllarını bahane ederek haklarında yazı yazdığım da oluyor. Böyle olmayıp da serbest bir yazı yazdığım çok olmuştur. Yeni yayımlanmış bir kitap bende iz bıraktığında onun başka okurların gündeminde yer alması için yazmak istiyorum kimi durumlarda. Kurmaca metinler, yeni kitaplar ya da edebiyat dışı konular, hangisi hakkında yazarsam yazayım son sözü söyleyen kişi değilim ben. Benim kaleme getirdiklerimi benden öncekiler yazdığı gibi benimle olanlar ve benden sonrakiler de yazacaklardır. Yazdıklarımın ne'liğine gelince... Adlandırmak, buna isterseniz kategorize etmek deyin, sorunlu ve biraz da ayrıntıyı yok edici, törpüleyici bir durum. Öykü, roman, tiyatro türünde kurmaca metin ya da şiir yaz madığım belli, burada sorun yok. Ben, edebiyatın iyi okuruyla bir şeyleri yazı yoluyla paylaşıyorum; yazdıklarımın adının deneme, eleştiri, inceleme gibi türlerden biri olup olmaması önemli değil benim için. Ben, yaptıklarımı biliyorum, ne olduğuma benden başkaları karar verir. HASAN ÖZTÜRK: Görüşmemizi yalnızca bu uzun soru üzerinden yapsaydık yeterli olurdu gibi geliyor bana. Cevaba nereden başlayacağımı kestiremedim doğrusu. Yapıp ettiklerim hakkında söylemem gerekenin ilki, yaşam dediğimiz o büyük görüntüye bakış tarzımın etkili olduğudur. Bunda, Tanpınar'dan mülhem 'hayata estetik gözle bakma' tarzımın önemli payı vardır. Kadim zamanlardan bize gelen kendini bil sözünü gerçekten önemsiyorum. Kendini bilmek, haddini bilmektir, haddini bilmek ise ne yaptığını ve yapabileceğini bilmektir; 'yapar gibi görünmek' yanıltıcıdır. Ben, olduğum yeri bilmeyi öncelikli iş bilirim, sonrasında gidebileceğim yerin neresi olduğunu belirleyebilmek adına. Sorunuzda, gücünü nereden bulduğumu sorduğunuz yaptıklarım, yapılması gerekenlerin ne kadarıdır bilemem ancak zamanı ölçülü ve verimli kullanmak, her birimizin önemseyeceği bir ilke olmalıdır. Adını verdiğiniz çalışmalara gelince... Öncekileri bir yana bırakırsak 1985'te başlayan yazı yaşamım, yolun yarısını bulmuş demektir. Bu sürede sayıları otuzu bulan ulusal nitelikli farklı yayın organı ile birkaç sanal ortamda yazdım ve yazıyorum. Sözünü ettiğim bu yazı alanlarının bazıları, yayınlarını sonlandırdı, bazılarında ise yazmayı ben sonlandırdım. Söylediklerim arasında periyodik yazdıklarım da oldu ancak yazı görevimi aksatmadım. Şimdilerde; Roman Kahramanları, Kitap-lık, Mavi Yeşil ve Edebiyat Nöbeti adlı dergiler ile Aksi Sanat, k24 ve Litera Edebiyat başlıklı sanal ortamlarda aralıklarla yazıyorum. Yaşama ve yazma enerjimi; hücrelerini yenilemeyi başarabilen organizmamdan, eklediklerimle zenginleştirdiğim yaşam dan ve çevremdeki güzel insanlardan alıyorum. Mavi Yeşil, asıl sorumluluğu bende olmakla beraber bir dergi olmanın ötesinde bizim için el birliğiyle büyüttüğümüz çocuğumuzdur. 2000 yılının başında, A4 ebadında on altı sayfalık bir dergi olarak başladık. Bu görüşmeyi yaptığımız günlerde Mayıs-Haziran 2021 tarihli 129. sayımızı okurlarla buluşturduk. Yirmi ikinci yılın ortasındayız ve bugüne dek hiçbir sayımızı aksatmadık. Adlarını ilk kez Mavi Yeşil sayfalarında duyuranların şimdilerde kitapları yayımladı ve o kişiler başka dergilerin de yazarları, onları seviyorum. Yedi kitabım, yolun yarısı sayılacak zaman içerisindeki yazılardan seçilenlerle oluşturuldu, onlar da dergimiz gibi paylaşımcı çalışmalarla okura ulaşmaktadır. Kitaplarımın biçimlenişi, hatta bazılarının adlarının bulunuşu bile ortak çabalarla gerçekleşmiştir. Edebiyatın büyük sorunlarını çözmek gibi bir kaygımın olmayışına benzer biçimde popüler kültüre eklemlenmeyi de düşünmüyorum, çevremdekilerin de yapıp ettiklerime yakınlık duymalarının nedeni budur. Şarkının sözlerinden esinle söylersem her yaparsak yapalım 'aşk ile' yapıyoruz, o kadar. HASAN ÖZTÜRK: Kitabımın hemen başlangıcında Augustinus'tan, ardından her üç bölümün başında ise değişik kişilerden birer alıntı var. Bölümlere ayırdığım son üç kitabımda bu tür alıntılara yer verdim. Önceki kitaplarımın yalnızca başlangıçlarıyla bazı yazımlarımda alıntılara yer verdim. Baudelaire'in Modern Hayatın Ressamı kitabında 'fragmanlar' hakkında söyledikleri kadar olmasa da alıntılarımın işlevsel olduğunu düşünüyorum. Bu yaptığım, okuruma okuyacakları için bir uyarı olduğu kadar yolculukta yalnız yürümediğimin kanıtıdır. Kimin için ve ne için yazdığımız sorusunun cevabı müşküldür, yani yazan herkese göredir ya da cevapsızdır. Rousseau haklıysa eğer Yazmak, varlığımızdaki hayaletleri atmaktır. Kültür zihniyeti iğdiş edilmiş dünyanın ve Türkiye'nin güdükleşen edebiyat ortamında, yazmanın ne manaya geldiği çok bilinmeyenli bir denklemdir. Ne ki bu dünyanın edebiyatı tam da bizlerin yazı yazacağı günlerde böyle çoraklaşmadı. Bütün zamanlarda hayat yaşanırken 'sıradanlık' geçerli olduğundan, Nabizade Nazım'ın Vahit Efendi'sinin deyişiyle Zevk-naşinaslara havadis-i edebiye keçiye kavaldan beter sayıldığındandır ki 'iyi edebiyat', yaratıcıları öldükten sonra itibar gördü. Dünya için Montaigne ile Cervantes'i dinlemek yeterliyken bizde Tanpınar ve Oğuz Atay'ın yaşadığı, bu duruma tanıktır. Şimdi, ne için ve kim için yazdığımız sorusuna, ayrıntılarından temizlenmiş 'yazmaktan başka seçeneğim olmadığı için yazıyorum' cevabını verebilir miyiz, sanmıyorum. Sartre, Edebiyat Nedir? kitabının girişindeki başlıksız açıklamayı, Yazmak nedir? Kimin için yazıyoruz? Gerçekte, kimse bu sorular üzerinde durmamış galiba. cümleleriyle bitiriyor. Yazıyı seçenlere Sartre'ın o günkü, başkalarına aktaracak kadar değerli bir şeyiniz var mı ve bir de dünyanın hangi görünüşünü örten perdeleri kaldırmak istiyorsun, bu ortaya çıkarışla hangi değişikliği getirmek istiyorsun sorularını bugün de sorsak, belirsizlik aydınlanmaz. Yazı yoluna çıkacakların, kitabımdaki Kadim Soru 'Kimin İçin Yazıyoruz?' ve Calvino'nun Cevabı yazımı okumalarını özellikle isterdim. HASAN ÖZTÜRK: Bugünkü kullanımıyla 'yazar' sözcüğü de 'edebiyat' gibi, kendisine taşıyabileceğinden çok anlam/lar yüklenmiş görünüyor. Georges Jean, okuru 'yazı' adına uzun bir yolculuğa çıkardığı Yazı İnsanın Belleği kitabıyla 'yazar' sözcüğünü kullanmamıza olanak sağlar. Bugün için 'yazar' dediğimizde o kişinin kağıdıyla kalemini kullanarak bir şeyler yazmasıyla başlayabiliriz ve öylece de oluşan bir 'edebiyat' kavramı belirir. Olmayan öykü ya da roman metnini kurgulayan yazar ile önündeki o metni inceleyen kişi de yazıyor, Montaigne'in seyahat katibi benzeri, bir yetkilinin söylediklerini herhangi bir ekleme yapmadan yazan bir kişi de yazıyor. Şairler, kendilerini ayrıca konumlandırdı diyelim, ilginç değil mi sizce de öykü, roman, tiyatro, deneme, eleştiri vb. türlerde yazısı olanların her biri 'edebiyatçı' ve aynı zamanda 'yazar' olarak adlandırılıyor. Oysa öykücü ile eleştirmen, aynı 'yazar' olmamaları gerekiyor. İşin garip yanı, kurmaca ile didaktik yazarlık türlerini kendisinde toplayanlar var: Tanpınar gibi, Tahsin Yücel gibi ve Oğuz Atay kitabını roman okur gibi okumuşken şimdilerde kendisi de roman yazan Yıldız Ecevit gibi isimler... Bizde 'edebiyatçı' sözcüğüyle genel anlamda edebiyat işi ile uğraşanlar anlaşılırken kendilerine 'yazar' denilenler daha çok roman ya da öykü gibi kurmaca metinleri yazan kişilerdir ki işte onlar 'yaratıcı yazar' olanlardır. Burada belirleyici olan, dili kullanış biçimidir. Bir kişiye edebiyatçı dediğimizde onun sanatçı olan edebiyatçı mı yoksa araştırmacı olan edebiyatçı mı olduğu nasıl karışabiliyorsa bir kişiye yazar dediğimizde benzer karışıklık söz konusudur. Örneğin ben edebiyatçıyım ve başkaları onaylar ise yazar kişiyim ancak 'yaratıcı yazar' değilim. Edebiyattaki yaratıcılık için 'ibda' önemli bir ayrıntıdır ki bu anlatım, dilin büyülü/mecazi yönünü gerektirir. Araştırmalarıyla hayretler uyandıran Jack Goody, eski Yunan toplumunda aoidoi ile rhapsodoi adlı iki grubun varlığından söz ederek festivallerde 'anlatıcılar' denilenlerin denetime tabi tutulduklarını buna karşılık 'yaratıcı' olarak bilinen 'ozanlar' takımına, söylediklerinin bir metin aracılığıyla değil, Mousalar yoluyla geldiği için özgür kaldıklarından söz ediyor. Barry Sanders, İngilizce grammar ve glamour sözcüklerinin Latincedeki kökü aynıdır ve 'büyü' anlamına gelir, fakat bu sözcükler birbirinden ayrılarak farklı yönlerde yol almıştır. Grammar, doğru cümle yapılarını kurarak, glamour ise oynak bir bakış alarak büyü yapmaktır. açıklamasıyla dilin bu iki ayrı kullanımına dikkat çekiyor. Buradan anlaşılıyor ki 'glamour' deyişi, sözünü ettiğim yaratıcı yazarların dilidir 'grammar' ise benim gibi didaktiklere kalmıştır. M. Kayahan Özgül, araştırmanın sabır ve titizlik yönünü de örnekleyerek konuyu aydınlattığı Sanat'tan Bilim'e Edebiyat yazısında diyor ki İngilizlerde genel anlamdaki writer sözcüğü varken creative writer diyorlarmış ayırımı belirlemek için. Aynı şekilde Arapçada, 'yazmak' karşılığı olarak ketebe yanında bir de harere sözcüğü var, ikincisinden türeyen muharrir' de sözü edilen yaratıcı yazar içindir. Konu uzun, sorun büyüktür, toparlayalım: Yaratıcı yazarın yazdığı, bizi doğruluğuna inandırmaya çalıştığı yalandır ki okurunda hayranlık, heyecan, şaşkınlık yaratır, estetik bir zevk uyandırandır. Diğeri ise öğreten, yol gösterendir. Her ikisinin de ustalığı, dil işçiliğindedir bence. HASAN ÖZTÜRK: Öyküleri için yazı yazdığım iki öykücünün metinlerinin niteliğini tartışmak ya da karşılaştırmak beni aşar ancak nicelik olarak ayrı yerde duruyorlar: Biri, edebiyatımızın çok kitaplı öykücüsü, diğeri tek kitaplı yazar. Biri, öykücü ama roman da yazmış diğeri romancı ve bir de öykü kitabı var. Seçtiğim iki öykücüden önce söylemem gerekenin, bizde öykü türünün son çeyrek yüzyıldır nicelik ve nitelik yönüyle gözle görülür bir gelişme gösterdiğidir. Edebiyatımızın kurmaca metinlerini -burada öykü elbette- okumamış, okuyamamış iken 'batı edebiyatı ayarında yazarımızın yokluğundan' yakınanların kendi tembelliklerini örtmeye çalıştıklarını bilelim öncelikle. Bir de edebiyatımızın öykü alanında kadın öykücüler adlarını ancak 70'li yıllardan sonra duyurabilmişken bugünlerde durum büsbütün değişmiştir. Öykü, yazar kadar okurun da önemsediği bir türdür artık. Oğuz Atay'a bir öyküsü üzerinden mektup yazmamın gerekçesi, bir akademisyenin ortak bir kitap için benden yazı istemesidir. Ben yazımı yazdım ancak kitabın akıbetini bilemiyorum. Yazarlık yaşamı hepi topu sekiz yıl sürmüş Oğuz Atay, edebiyatımızın tartışmasız seçkin bir romancısıdır buna karşılık o, tek kitaplık öyküleriyle aynı ölçüde öne çıkmamıştır. Andığım her iki yazarın da yazdıkları, kendilerinden bağımsız okunamayacak metinlerdir. Oğuz Atay, ilk romanıyla ödül almasına karşın sağlığında romanlarıyla da önemsenmiyordu, bunu bilmekte yarar var. Atay ile ilgili ilk yazım, Çeyrek Yüzyıllık Roman: Tutunamayanlar başlığıyla yayımlanmıştı. (Dergah, Haziran 1995). Bugüne daha yakın bir yazım ise Kendine Ait Hikayesi Olanların Öyküsü: Korkuyu Beklerken başlığıyla yayımlandı. (Arka Kapak, Nisan 2016). Oğuz Atay metinleri, farklı disiplinler aracılığıyla çok yönlü okumaları gerektiren çok katmanlı metinlerdir bu doğru ancak okunamaz metinler değildir. Bir yazarı önemsemek başka bir şey, onu ulaşılmaz ölçüsüyle söz yerindeyse 'putlaştırmak' başka bir durumdur ve bu ikincisi doğru değildir. Bu, yazarın okunmasını engellediği gibi yenilerin onun ustalığından yararlanmasını da zorlaştırır. Yazarın metinlerindeki ustalıkları göstermek -zahmete katlanmak koşuluyla- asıl yapılması gerekendir. Yayımlanışını sağlığında göremediği Demiryolu Hikayecileri öyküsü için Oğuz Atay'a mektup yazarken heyecanlandım ve aynı zamanda telaşlandım açıkçası. Mektubu yazarken bir dünyayı bir öyküye sığdırmanın ustalığını gördüm ve mektubumu bitirince de üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi ferahladığımı söylemeliyim. Görünmeyen çok kişinin emeğiyle var olan kitabın yazar ile okur dışındaki sahipleri için Manguel'in kitabına ek olarak kitabımda değerlendirme yazısı olan Edebiyatın Kısa Tarihi adlı kitaptan bir bölüm eklemek istiyorum: Kitapseverlerin buluştuğu bir parti düşünün. Partinin ev sahibi, zengin kitaplığını göstererek gururlu bir ifadeyle 'Bunlar benim kitaplarım!' der. Kitaplığı gözden getiren bir yazar neşeyle 'Görüyorum ki benim kitaplarımdan birine sahipsiniz hoşunuza gitti mi?' diye sorar. Kitapları inceleyen bir yayıncıysa 'Bizim kitaplarımızdan birçoğuna sahip olduğunuzu görmek mutluluk verici'der. Bir anlamda hepsi haklıdır: John Sutherland'ın haklı dediği kişilere; editörü, grafikeri, kapak tasarımcısını, dağıtımcıyı eklemezsek liste eksik kalır. Sonrasında eleştirmen eklenir bu listeye. Kendi adıma söylersem her bir kitabım, iki kızımın yeni kardeşlerinden biridir. HASAN ÖZTÜRK: Özgürlük üstüne söylenmiş onca söz arasından Namık Kemal'in iki dizesi, bugün için de kavramın büyüsünü göstermeye yeter sanırım: Ne efsunkar imişsin ah ey didar-ı hürriyet/ Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten. Birey olarak özgürlük alanlarımızı birbirinden büsbütün ayırarak her birinin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini kestirmek, mümkünün sınırını zorlamak olur. Sorduğunuz, yazı konusundaki özgürlüklerimiz ise doğrudan düşünce özgürlüğü sorununa çıkarıyor yolumuzu. İfade edilmeyen, edilmeyecek düşüncenin özgürlüğü kimseyi rahatsız etmez bu nedenle kendi zihninizde hapsettiğiniz düşünce kimsenin umurunda değildir. Düşündüklerinizi sözlü ya da yazılı biçimde ifade ettiğinizde karşınızda mutlaka bir güç vardır ve bu güç, bir biçimde size sınır çizer. Hemen belirteyim ki sözünü ettiğim bu özgürlük sınırlayıcı güç, sanıldığı gibi yalnızca siyasal iktidar gücü değildir. Zaman, mekan, editör, eleştirmen, okur, yayıncı, akademi, anlatımın kuralları, yaşadığınız sosyal çevre, aile yakınlarınız vb. Sözünü ettiklerimin her biri, belki daha fazlası, 'ifade-i meram' konusunda bir biçimde etkilidir. Garip gelebilir ama iktidar gücü tarafından ifadesi kısıtlanan her kişi, üretkenliğini artırarak yeni çıkış kapıları arar, böylece yaratıcılığını geliştirir. Buna karşılık, saydığım ilkin dikkate alınmayan diğer engeller ise kuralcı, bıktırıcı ve enerji düşürücüdür, çok zaman zararlıdır da. Jules Renard, Yazan el her zaman okuyan gözü bilmezden gelse keşke. diyor ya ben de şairin belirlemesiyle 'yolun yarısı' sayılacak bir zamandır yazan birisi olarak bu keşke sözcüğünden büsbütün uzak değilim elbette. Özgünlük, doğrudan doğruya özgürlükle ilgilidir bence. Özgürlüğünüz için bir bedel ödememiş iseniz özgünlüğünüz yok demektir çünkü bir şey olmak, bir başka şeye dokunmadan olmaz. Şunu açıkça söylemeliyim ki ben; istenildiği için değil, istediğim için yazıyorum. Bu durum, her istediğimi söyleyeceğim anlamına gelmez elbette ben, söyleyeceğimi ve söyleyeceğim biçimi seçiyorum. Kitabım için söylediğiniz, Antik Yunan Edebiyatı'ndan divan edebiyatına, oradan bugünün edebiyatına bir tür açık mutfak benzetmesi, öncelikle benim okumalarımla ilgilidir. Bu okumaları, kendi iç yolculuğum için yapıyorum, ben yazmasam da değişen pek bir şey olmaz, onlar oradadır. Yazım, bir tür paylaşımdır. İçsel yolculuğumda beni zenginleştirirken yolumu da uzatan bu okumalarımla görüyorum ki yeni bir şey söylemiyoruz, belki her birimiz yeni bir dille söylüyor o kadar. Bilindik söyleyişle 'gök kubbenin altında söylenmedik bir şey yok' yani. İşin özü, yukarıda gök kubbeyi görmekte ve onun altındakileri bilebilmekte. Bugün yazı/şiir, dolayısıyla da onların çevresindeki kavramlar için Tanpınar okuyorsanız yolunuz Aristo'ya, Eflatun'a da çıkıyor demektir; soluğunuz yetmez de kadim zamanlara yürüyemezseniz yazdığınız kendi bilebildiğinizdir, o kadar. İsa'dan handiyse bin yıl önceki yazarın Odysseia kitabında konuşmalar kanatlı söz ile başlıyor, bugünkü şiir de o işte: kanatlı söz. Ben, dünyanın edebiyatındaki iyi metinlerin birbirlerine eklenerek var olduklarını düşünüyorum. Akademik camia, netameli bir konu, pek söz söylemeye gelmez ya ben özgürlük haklarımı kullanayım yine de. Öncelikle şunu söylemem gerekir herhalde: Belirttiğiniz 'alan daralması' sorunu, modern dünyanın 'iş bölümü' dayatmasıyla ilgilidir. Geçmişe doğru gidildiğinde bir kişide toplanan zenginlikler farklı alanlarda iken bugünkü çalışmalarda yalnızca 'belirlenmiş' bir alan öngörülüyor. Düşünün ki bir köyde ya da kasabada hemen herkes birbirinden haberdar iken şimdi apartmanda daire komşunuzu tanımıyorsunuz; bunun gibi bir şey. Herhangi bir alanda genelleme yapmayı doğru bulmuyorum çünkü yazdıklarından benim de yararlandığım akademisyenler var. Medyaya yansıyan alıntı/çalıntı sorunları bir yana, yazdıklarını ilgili akademinin komisyonu ve editörün dışında okumamış ne çok akademisyen bulabilirsiniz. Kaldı ki onlara yazdıkları da denemez, toplayıp bir araya getirdikleri diyelim. YÖK'ün istediği bir tür 'belge' nitelikli, kuralına uygun yazıları hakemli dergilerde yayımlatmak ya da adı ne olursa olsun bir kitap çıkarmak, 'akademik terfi' işine yarayabilir ancak onların edebiyat okuru nezdinde bir karşılığı olamaz. Sözünü ettiğim türdekiler, iş yoğunluğu, bürokratik meşguliyetler ya da başka gerekçelerle 'memurin' kalmaya devam edebilirler, bu bir seçim meselesidir. O tür dostların gündeminde edebiyat ortamı ya da okur kaygısı yerine 'ikbal' düşüncesi olabilir, bu da yadırganacak bir durum değildir. Benim o türde bir ikbal kaygım yok. Edebiyat ortamı, yol gösteren akademisyenler ile adının önüne bir şey yazılmayan buna karşılık yazdıklarından çok şey öğrendiklerim/iz ile var oluyor. Kitabımı, Pessoa'ya karşısında alçalacağım bir şey varsa o da kendi açtığım bayraktır sözü için ithafım, okuma ve yazma eylemimi özetler. HASAN ÖZTÜRK: Edebiyat, emekliliği olmayan bir yaşam tarzıdır bu nedenle yolculuğu da bir ömürlük yolculuktur. Kaygısı olanların her biri kendi yolculuğunu tamamlamış olsa bile yola çıkanlar devam ederler, etmeliler. Bu yeni kitabım, üç ayrı duraktan eklenenlerle çıkılmış bir yolculuktu. Önümüzde zamanlarda okurlarımı yanıma alarak daha uzun ve biraz daha külfetli yolculuğa çıkmayı düşünüyorum. Şimdiden kesin söz söylemek doğru olmaz ancak yeni yolcuğun yükü belki bir tek durakta tutulması gereken yolculuk olacaktır. Edebiyatın 'sevgili' okurları ile 'roman' durağında buluşmayı, yeni bir yolcuğa çıkmayı düşünüyorum. GÖNÜL TÜRÜT: Sayın Hasan Öztürk, siz dört yüz elli yıl sonra Montaigne ile görüştünüz, biz de yeni kitabınızın ardından sizinle görüştük. Açıklamalarınız için teşekkür ederiz. HASAN ÖZTÜRK: Ben de teşekkür ederim. Bu görüşmenin yardımıyla yeni kitabım edebiyatın 'sevgili' okurlarına ulaşırsa ben de sevinirim. Bilge Karasu'nun, Okur kitap arar ama kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. sözü, benim kitabımım da kaderi olsun."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/25/ucan-supurgenin-temasi-araftan-cikmak", "text": "24. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali için geri sayım başladı. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü'nün katkılarıyla Uçan Süpürge Vakfı tarafından düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin bu yılki teması 'Araftan Çıkmak'. Festivalde dünyanın dört bir yanından direnen, ilham veren ve dayanışan kadınların hikayelerini anlatan yapımlar yer alıyor. Festival bu yıl iki aşamalı olarak gerçekleştirilecek. 27 Mayıs'ta düzenlenecek basın toplantısıyla başlayacak çevrimiçi gösterimler, Festivalscope platformu üzerinden izlenebilecek. 3 Haziran'da sona erecek çevrimiçi gösterimlerin ardından 4 Haziran'da yapılacak törende Uçan Süpürge Ödülleri sahiplerine verilecek. Festival filmleri 4-11 Haziran arasında Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde ve CerModern'deki açık hava sinemasında izleyicilerle buluşacak. Festival, başta Ankara Büyükşehir Belediyesi olmak üzere Çankaya Belediyesi, Yenimahalle Belediyesi, Ankara Kent Konseyi, Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı, UN Women, Ankara Ticaret Odası, Ankara Sanayi Odası 2. Organize Sanayi Bölgesi, Kadın İşveren ve Sanayiciler Derneği KAİSDER başta olmak üzere 20'ye yakın kurumun değerli destekleriyle gerçekleşecek. Ayrıca, Kendine Has, CerModern, Penti ve festival tanıtım kampanyasını üstlenen MG Ajans da festivale katkıda bulunan kuruluşlar arasında. Programda ülkelerinin filmleri gösterilen Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Kanada, Norveç elçilikleri de festivale her yıl olduğu gibi destek verdiler."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/27/kader-bolat-yeni-e-dergisinden-c-hakki-zaricle-konustu", "text": "C. Hakkı Zariç: Öncesinde kısa bir zaman evlere çekilip geri geleceğimizi düşünmüş olmalıyız ki, kapanmaya pek hazırlıklı değildik. Kovit 19 pandemisinin küresel etkileri hepimizi eve mecbur kıldı ve 2020 Nisan, Mayıs ve Haziran sayılarını matbaaya göndermemeyi tercih ettik. Hem basım ve dağıtım olanaklarını/ çalışanlarını zor durumda bırakanlardan biri olmak istemedik hem de okuyucuya dijital yollardan ulaşmanın, pandemi ve eve kapanma koşullarında, daha anlaşılır olduğunu düşündük. Dergimizi üç sayı dijital yayımladık ve hemen ayın başında okura açtık. Ulaşımı, okunması ve paylaşılması için olanaklar yarattık. Ne kadar çözüm oldu ne kadar başardık bu da okurun taktiridir. C. Hakkı Zariç: Pandeminin bahsettiğiniz çığır açılmasında ne kadar etkili olduğunu ölçmek bira zor olsa gerek. Bir yanıyla söyleşilerin ev içlerine çekildiği mutlak. İmza günlerinin yerini Zoom toplantıları aldı. Bunun iyi ve kötü yönleri var elbette. Gelecek zamana nasıl bir algı bırakacağını ve edebiyatı, yazarı ve okuru nasıl etkileyeceğini hep birlikte göreceğiz. Öte yandan dergilerin, fanzinlerin, sesli dergilerin vs. arttığını görmek elbette mutluluk verici. Niteliğinden bağımsız olarak yazar ve şairlerin kendi platformlarını oluşturması, söz söyleme ve var olma ısrarını dile getirmeleri edebiyatımız için her zaman geniş olanaklar sunmuştur. Nedret Gürcan, Şairler Yaprağı dergisini 1954-57 yılları arasında 36 sayıyı Dinar'da çıkardı ve o dergi edebiyatımızın vazgeçilmezleri arasında değil midir? Ya da Küllük dergisi sadece ve sadece bir sayı çıktı ve Orhan Veli'nin Tahattur şiiri orada muzip muzip gülümsüyor. Şair ve yazar arkadaşlarımızın her birinin kendi çabalarıyla çıkardıkları dergiler de gelecek zamana olan güvenimizi diri tutmamıza için ciddi bir neden. Dergicilik edebiyatımızın gür sesi olageldi her zaman ve bunun devam ettiğine tanık olmak mutluluk verebilir ancak. C. Hakkı Zariç: Memleketimizin çeşitli illerinde dergiler yayımlanıyor. Bursa'da Eliz Edebiyat ve Akatalpa geliyor aklıma, ne kadar çok zamandır yayında oldukları malum. Sincan İstasyonu uzakta değil Ankara'da yayımlanıyor. Bireylikler'i Kayseri'den takip ediyoruz ama 98. sayısından itibaren artık çıkmayacağını ilan etti. Edebiyat Nöbeti, taa Samsun'dan ses veriyor. Yukarıda da bu sorunun yanıtını vermeye çalıştım. Her dergi, kendi okuruna sesleniyor ama hem okur dergiden öğreniyor hem de dergi okurdan öğreniyor. Bu karşılıklı bir öğretme ve öğrenme süreci. Biz de dergilerden ve okurdan öğreniyoruz elbette. Ama bir zamandır çoğalmakta olan ve nitelik olarak da çıtayı yukarılara taşıyan elektronik dergilerin olduğunu bilmek yeni bir okur-yazarlık edimi sunuyor bize. Tüketmek ve hız üzerine kurulu değil bu dergilerin çoğu, var olmak ve yeni bir söz söylemek üzerine kurulu. Okurun anlık tepkisi de bu biçimin kendini bulması ve organize etmesi için elverişli bana kalırsa. Soruşturma dosyasına katkı sunduğunuz için teşekkürler. 5 Ocak 1972'de Susuz'da doğdu. Düşünceleri nedeniyle yaklaşık on yıl tutuklu kaldı. Arkadaşlarıyla birlikte Ağır Ol Bay Düzyazı dergisini çıkardı. KHK ile kapatılan Evrensel Kültür dergisi ve Evrensel Basım Yayın'da editördü. İzlek, Öteki-siz, Varlık, Yasakmeyve, Rüzgar, Bireylikler, Yeni e, Eliz Edebiyat gibi dergilerde yazı ve şiirleri yayımlandı, yayımlanıyor. Yazdıkları çeşitli dillere çevrildi, uluslararası festivallerde konuk oldu. Hayat TV'de yayınlanan Zaman Işık Kelimeler adlı edebiyat belgeselinin yönetmenliğini yaptı. Bir vakıfta çalışmakta, Yeni e dergisinde ve Manos Kitap'ta editörlük yapmakta, Evrensel gazetesinde pazar yazıları yamaktadır. Ağzımızın Yanmışlığıyla-1999, Keşke Hiç...-2001, Şairlere Mektuplar- 2006, Senli- 2006, Keşke Hiç... şiiriyle Mısralık 2000 Gençlik Şiir Ödülü'nü aldı. 2008 Behzat Ay Yazın Ödülü'nde 2. lik ve BUYAZ 2017 Şiir Onur Ödülü'ne değer görüldü. Üyesi olduğu Türkiye Yazarlar Sendikası'nın 19, 20 ve 21. dönem genel sekreterliğini yürüttü. PEN Yazarlar Derneği üyesidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/28/sair-notlarinda-esra-saglik-ersun-ciplakla-konusuyor", "text": "Ersun Çıplak: Sanırım daha öncesinde Yoko Ono benzer bir performans sergilemişti. Tabii Yoko Ono deneyi ile Marina Abramoviç'in performansı arasında kayda değer bir fark var. Yoko Ono izleyicileri elbisesinden bir parça kesmeye davet etmiş, kısa süre içinde de çırılçıplak kalmıştır. Marina Abramoviç'in bunu istemesi bile gerekmemiştir. Her şeyden önce Marina Abramoviç'in deneyine ilişkin şunu söyleyebilirim ki Adolf Eichmann davasına ilişkin raporunda Hannah Arendt'in ifade ettiği bir fikirdir bu, kurban mazlumlaştıkça öfkenin paratoneri olur. İnsan sosyal bir varlıktır, benliği toplumsal inşa ürünüdür. Dolayısıyla insan tepki ortaya koymadığı sürece sınırları belirsizleşiyor. Ayrıca karşısındakinin de sınırları belirsizleşiyor. Bu da gerileme sonucunda barbarlaşma için bereketli bir zemin. Sonuçta bir yanağa tokat yiyince diğerini dönmek Hz. İsa örneğinde de görüldüğü gibi etkili bir strateji değil. Çarmıha gerilebiliyorsun bir adım sonrasında. İnsanın özü var mı, yoksa insana dair bir oluştan mı bahsetmek gerekiyor. Öz denildiği anda metafizik bir durum çıkıyor ortaya. Ben ikincisinden yanayım. İnsan eşrefi mahlukat değildir. Ancak bu noktada Marina Abramoviç'in durumunu, devlet otoritesinin ortadan kalkması durumunda insanın barbarlaşacağına yoranlara karşı da dikkatli olmak lazım. Neticesinde devletin ta kendisi 'insandışılaştırma' silahını kullanarak bir kişiyi ya da grubu kitlenin önüne koyup kurbanlaştırabilir. İdam törenleri gibi mesela; karşıtlarını bireysel ya da grup olarak ötekileştirerek linç mekanizmasını harekete geçirmesi de buna örnektir. Linç dediysem buna suikast, katliam seçeneklerini de eklemek lazım. Esra Sağlık: İnsanın ne olmadığını bilmiyorum ama ne olduğunu daha rahat söyleyebilirim. İnsan sorumluluktur. Önce kendine sonra da diğer insanlara karşı sorumlu olan insan, özgür iradesinin baskı altına alınmadığı bir ortama ihtiyaç duyar. Bu anlamda içinde bulunduğumuz durum malum. Yaraya çok da tuz basmadan bu bireysel rotanın sonunu topluma kavuşturmanın yolları üzerine düşünüyorum. Sosyal varlık olmak tam da burada devreye giriyor. Değişen dünya düzenine uyum sağlamak için yeni değerler üretmek ve bu değerleri savunabilmek gerekiyor. Veysel Çolak'ın Milhan'a Mektuplar'da dediği gibi İnsanın kendine bağlı olması yetmiyor. Belirleyici olan birlikte yaşamanın ürettiği değerler. Bir insanın anlamı diğerine bağlı. Bütün olmanın biricik yolu bu. Sizin sosyal medya hesabınızda yaptığınız bir paylaşım bu anlamda etkileyici gelmişti bana. Zorbalığın arttığı bu çağda edebi yapıtları araç olarak kullanıp iyileştirici yeni bir yaklaşım önerisi sunmuştunuz. Bu öneri yanılmıyorsam akran zorbalığını önlemeye yönelik psikolojik danışmada Dede Korkut kitabındaki Deli Dumrul hikayesinin kullanılması ile ilgiliydi. Sorumlu olma, yeni değerler üretme, bu değerlerle direnme arayışı içinde olmanız insana dair bir oluştan yana konumlandığınızı teyit eder gibi. Bütün bunlardan sonra Zorba'dan aldığım Hepsi yavaş yavaş ozanın ruhunu alarak tutsaklığı özgürlüğe çeviriyorlardı cümlesini de eklersem çok abartmış olur muyum bilemedim. Ersun Çıplak: Hayır, hayır. Özgür iradeyi bu kadar büyütmemek lazım... Ya da şöyle söyleyeyim; özgürlük zorunlulukların kavranmasıdır. Duyu organların kadar hürsün veya sen nefes aldığını sanırsın ama aslında ciğerlerin atmosfer basıncına verdiği bir tepkidir nefes almak. Bu nedenle insan zorluklarla mücadele ettikçe güçlenir. Elbette bunu sosyal Darwinist anlamda söylemiyorum. İnsanın zekası ve diğer tüm becerileri zorluklarla karşılaştıkça gelişir. Ayrıca insanın kendine karşı sorumlu olması, benliğin toplumsal bir inşa sürecinin ürünü olduğu göz önünde bulundurulursa, doğal olarak topluma karşı sorumluluğu da getirir. Doğrusu praksis felsefesi ya da bilinçli eylem felsefenin merkezine tasşınmadan önce de stratejik ve taktik olarak kelimenin tam anlamıyla sorumlu, etik ve uygun davrananlar vardı. Bunları unutmamak kaydıyla elbette çok abartmış olmazsın. Laf biraz uzadı, konu farklı bir yöne kaydı. Doğrusu Marina Abramowiç'in performansını senin nasıl yorumladığını gerçekten merak ediyorum. Esra Sağlık: Her şey İnsan sosyal bir varlıktır, benliği toplumsal inşa ürünüdür. demenizle başladı ve buraya kadar geldi. Özgürlük, insan ve sorumluluk üçgeninde ortak bir noktada buluşmamız güzel oldu. Marina Abramowiç'e gelecek olursam basit bir düşünce ile başlayan sıradan bir performans sanatının, insanların kötülük konusunda birbirlerinden cesaret aldıklarında ne kadar vahşileşebileceğini gösteren bir sosyal deneye dönüşmesi bendeki insan güzellemesi anlayışını altüst etmişti ilk duyduğumda. İnsanların herhangi bir dirençle karşılaşmadıkları zaman ne denli acımasız olabileceklerini ve şiddetin toplumsal bir boyut kazandıkça meşrulaşacağını okudum. Dolayısıyla psikolojik ve fiziksel şiddetin meşrulaşmaya uğramaması için gereken tepkilerin ortaya konması gerektiği kanısına vardım. Bir sosyolog, bir tarihçi veya bir felsefecinin bu olayı yorumlaması eminim daha ayrıntılı ve kapsamlı olacaktır. Ben bu kovanı, elimde sanattan bir çomakla kurcalamaktan alamıyorum kendimi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/29/ozge-dogar", "text": "1978 yılında Adana'da dünyaya geldi. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimini Mersin'de, üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde tamamladı. 2000 yılından bu yana öğretmenlik mesleğini sürdüren yazar, gelecek kuşakların sorumluluk duygularını güçlendirirken yazı yazma heveslerini de artırdı. 'Emekçi Kadın ve Çocuk Sorunları' üzerine eğitimler verdi. 'Minik Parmaklarda Bol Yüzükler' adındaki eğitim seminerlerinde çocuk ve gelin kavramını irdeledi. 2013 yılında çıkardığı 'Meraklı Pandora' kitabı köşe yazılarının derlemesidir. Aynı yılın aralık ayında çıkardığı Aşkzede romanı ise kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilmesinin, onların okutulmamasının doğuracağı sonuçları, töre adı altında sıkışmış hayatları konu alan ilk romanıdır. Yazarın 2014 yılında yazdığı 'Kağıttan Mutluluklar' romanı, yaşadığımız toplumun bir bütün olduğunu, iki farklı kadın ve iki farklı aileyi işleyerek anlatan, toplumsal ayrışmaların bizleri ilerletmediğini gösteren ikinci romanı ve üçüncü kitabıdır. 2015 yılında yazdığı 'Evlilik Anonim Şirketi'nde ise evliliklerdeki sahteliği eleştirdi.2016 yılında yazdığı 'Sevimli Köpek Maya & Tohumlu Kitap' adlı çocuk kitabı da Türkiye'de kitapla birlikte tohum veren ilk 7 yaş üzeri çocuk kitabı olma özelliği taşıyor. 2017 yılında 'Aynadaki Sır' romanını okuyucularıyla buluşturan yazar, medyanın insanlar üzerindeki etkisini ve kitleleri nasıl yönlendirdiğine odaklandı. Özge Doğar, anne ve babalara yönelik 'Eyvah Çocuğum Kitap Okumuyor, Kitaptan Çocuğa Empati' Çocuklara yönelik 'Çocuk Kitap Kulübü' adlı eğitim çalışmaları yurtiçi ve yurtdışında devam ediyor. 2020 Korona günlerinde umut, adlı öykü yarışmasında 2. Olarak derece girdi. 2021 sonbahar döneminde Ayrıntı Yayınları etiketi ile raflarda olacak yeni romanı Minnina Işıkları Kapama enseste uğramış bir kadının ileriki yaşlarda karşılaştığı psikolojik sıkıntıları anlatmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/05/30/nilufer-altunkayadan-mehmet-firat-purselim-soylesisi", "text": "Yakın arkadaşlarımla söyleşileri sizli bizli yapmak bana da garip geliyor, böylesi daha samimi Nilüfer. Çok acayip günlerden geçiyoruz ve sanırım bunlara bile alıştık. İki yıl önce sokağa çıkma yasaklarından, maske zorunluluğundan, seyahat kısıtlamasından, kadınlara menstrüasyon döngüsünün ikinci bir emre kadar ertelenmesinden bahsedilse hiçbirimiz inanmazdık. Bu kadar da absürt şeyler olmaz derdik. Ama içinde yaşayınca normalleşmeye başlıyor her şey. Hatta kapanan işyerleri, aç kalan esnaf, enstrümanını satan müzisyenler, evine ekmek götüremediği için intihar edenler de normalleşemeye başlıyor maalesef. Bu dönem bittiğinde pek çok kalıcı etkisi olacak, onları da yaşayacak göreceğiz. Muhakkak ki teknolojik gelişmeler ve adaptasyonu daha da hızlanacak. İş, öğrenim, sosyal hayatımızın her alanın daha az fiziksel daha çok sanal temasta bulunacağız. Bunun da insana ihtiyaç duyulmayan bir geleceğe götüreceğinden kaygılıyım. Kendi adıma söyleyecek olursam, arkadaşlarımı daha az görebildiğim, ailemle ve toprakla daha fazla zaman geçirebildiğim bir süreç oldu. Belli önlemleri almak kaydıyla kendimi fazla kısıtlamadım, zaten işin gücün, hayatın dayatmaları gereği böyle bir seçeneğim de yoktu. Özgür Çırak'la söyleşip de güzel geri dönüşler almamak mümkün mü? Bu arada yeni kitabı Ormandan Gece Gelen'i çok beğendiğimi ekleyerek cevabıma geçeyim. Benim yazar olma yolculuğum oldukça uzun bir bildungsroman. Ha ha ha... Hatta bir ara öyküsünü bile yazmıştım. 10 yıl boyunca kitabım yayımlanmadığı gibi o öyküm de bir yerde yayımlanmadı. İstanbul Hukuk'u dört yılda takıntısız bitirdiğim için okulun başında samimi olduğum arkadaş grubumun çoğundan ayrı düşmüştüm. Adaletin kanun kitaplarıyla tesis edilemediğini o yaşlarda dahi anladığımdan edebiyata sığınmıştım. Derslerde, okula gider gelirken vapurda kitap okuyordum. Henüz şiirden vaz geçmemiştim ama kafamda ve defterlerde öyküler biriktirmeye de başlamıştım. Kant'ın o saçma görev bilincinden fazlasıyla nasibini almış bir insanım sanırım. Okul, staj, avukatlık ruhsatı, askerlik, çalışma hayatı. Hepsi tik atılarak ilerlenmesi gereken şeylermiş gibi yaşadım. 98 yılında 23 yaşında maaşımı takside bağlayıp kendime bilgisayar aldım. Nilüfer, sen bilirsin o zamanlar bilgisayar atmak basit bir olay değildi. Gündüzleri işe gidip gece yarılarına dek defterlerimdekileri sanal belleğe kaydettim. Defterler bittikten sonra sıra kafamdaki öyküleri yazmaya geldi. Hayat bir Benjamin Button hikayesi değilse ölüme en uzak olduğumuz o yaşlar, benim en çok ölümü düşündüğüm zamanlardı. Hayatın ne kadar önemli olduğunu yaş aldıkça anladım. Neyse hepsi de ölüm üzerine on öykü yazdım ve milenyumda dosyamı toparlayıp yayınevlerinin kapısına dayandım. En büyüklerini gözüme kestirmiştim. İlginç biçimde ikincisi tarafından kabul edildim. Bunca ölüm kokan bir dosyanın kabul edilmesinin sebebi editörün Metin Kaçan olmasıydı muhtemelen. Fakat ekonomik krizle birlikte dosya rafa kalktı. Üçüncü yayınevi, yazmayı bırakmam yönünde tavsiyelerde bulundu. Dördüncüsü içlerinden birini roman yaparsam basacaklarını söyledi. Beşincisi basmak için para istedi. Altıncısı kabul etti, gittim geldim gittim geldim, aylar sonra yayın politikası, irtibatta kalalım, falan filan dedi. Birincisi hala yanıt vermedi. Yedincisi ilk üç sayfasını kırmızı kurşun kalemle düzeltip iade etti. Sekizinci... Böyle bir yere varamayacağımı, vaz geçmezsem ilerleyemeyeceğimi anlayana kadar iki yıl geçti. Tüm dosyayı çöpe attım. Yeni öyküler yazmaya başladım. Ustaların sözünü dinleyerek dergilere ve yarışmalara gönderdim. Ki o zamana kadar öykülerimin çalınacağı yönünde kuşkucu felsefenin güdüsüyle yazdıklarımı pek bir yerle paylaşmamıştım. Bir iki derken dergilerde ardı ardına öykülerim görünmeye başladı. Yarışmaların çoğundan da elimde ödül plaketiyle ayrılıyordum. Birkaç yayınevinden aldığım maddi katkı sunduğum takdirde kitabımı basmak istediklerine yönelik teklifi reddettim ama yeni bir dosya hazırlama düşüncesi de kafamda şekillendi. Çok uzatmayacağım bunda da ilkine benzer bir süreç yaşayacağımı bir süre sonra anladım. Oysa kapak fotoğrafı çektirdiğim yayınevleri dahi olmuştu. Neyse bir macera daha hüsranla bittikten sonra 'Hala kitabın çıkmadı mı, nasıl olur?' sorularına kulağımı tıkayıp, kitap düşüncesini kafamdan atıp sadece nitelikli okumaya ve yazmaya odaklandım. Bu arada dergilerde yayımlanan öykülerin ve raflarımdaki ödüllerin sayısı artmaya devam etti. Eşik Cini'nin editörü sevgili Nalan Barbarosoğlu'nun sabaha kadar zor bekledim diyen heyecanlı sesi, yeniden denemem için bana güç verdi. Dosyam kısa sürede kabul edildi, altı ay sonrasına takvim belirlendi, bu arada editörlük çalışmaları tamamlandı. Heyecanla basılmasını beklerken, yayınevi büyüdüğü için gelen büyük yazarlara öncelik verebilir misin? sorusu. Bu bir soru değildi elbette. Bir altı ay sonrası bir altı ay daha... Bu arada yazıya en uzun küsüş ve üç yıllık bekletme süresince bir şey yaz-a-mama. Dağa küssen ne olacak ki, senin farkında olmadıktan sonra. Bilgisayarda strateji oyunları oynuyordum. Yazmaktan daha keyifliydi hem, eninde sonunda çözüp oyunu tamamlıyordum. Alaaddin diye bir oyun vardı, onun bir yerinde aylarca takıldım ve ne yaparsam yapayım ilerleyemedim. Oyunu sildim ve yazıda şansımı son bir kez daha denemeye karar verdim. Olmazsa daha fazla zorlamayacaktım. 10 yıllık kabuller redler, basılmayı beklemeler, sonra bir özrü bile çok görüp yayın politikası bla bla diyerek basmamalar; beni çok yormuştu. Edebiyat sayesinde çok güzel dostluklar kazanmıştım, farklı şehirler dolaşmıştım, mutlu da olmuştum ama geçmişti, mutsuzluk kalmıştı elimde. Dosyayı gönderdikten sonra birkaç gün içinde Aya Kitap dönüş yaptı. Sevgili Derya Ayyıldız, yayınevine çağırdı. Oturduk konuştuk. Dosyayı basacağını söyledi, tek isteğim bir an evvel basılması oldu. Editöryal çalışmalar, kapak falan ilerliyordu ama ben gene de kendimi fazla kaptırmıyordum, çünkü bunları defalarca yaşamıştım. Son okuma için kitap formatında pdf gelince sanırım bu kez oluyor diye düşündüm ama hep bir şüpheyi de yanı başımda saklıyordum. 2011 yılının Kasım ayında Kitap Fuarı'na Hayat Apartımanı yetişti. İmza günümü karıştırıp, Fuarın ilk günü standa giden bir arkadaşım, kitabın fotoğrafını atınca basıldığına emin oldum. Rahatladım ve artık ölsem de gam yemem dedim. Ancak bir hafta sonra imza gününde kitabımı elimde tuttum. Eş dost tanıdığa imza verdim. Eve çok yorgun ama çok mutlu döndüm. İlk kitabımla Naim Tirali Öykü Ödülü'ne layık bulundum. Bir daha bilgisayar oyunu oynamadım. Hayatın yazarlıkla ilişkisi olduğu için hayatımızın en kocaman yanını kaplayan işimizin yazdıklarımızı etkilememesi düşünülemez elbette. Adalet meselesi, hukuk felsefesi, sosyolojisi kafamı en fazla kurcalayanların başında gelir. Ekmek çalan birini kanunen cezalandırmanız gerekebilir ama bu adil midir? Ya da Kant'ın ahlak anlayışına göre karnını doyurmak için ekmek çalanla silahla evinize giren hırsız arasında fark bulunmamaktadır. Cinayet işlediği için katili asan devletin işlediği cinayeti aklayan nedir? Savaşta düşmanı öldürmek ve dahi ölmek kutsanır ama karşı taraf da sizin ölünüze leş kendi ölüsüne şehit muamelesi yapar. Adalet terazisinde kimin ölüsü ağır basar??? Kafamdaki tartışmalar doğrudan olmasa da dolaylı olarak yazdıklarıma giriyor elbette. Avukatlığın hukukun diğer alanlarında çalışanlarına göre sağladığı en büyük kazanç, empati yeteneği. Hakim ve savcıdan farklı olarak mahkeme salonunda hem sanığı hem mağduru, hem davacı hem davalıyı temsil eden avukat, müvekkilini önce anlamalı ve ona göre savunmalıdır. Bu yüzden onunla ve hatta karşı tarafla empati kurmak zorundadır. Kabul edelim ki, hepimiz kendimize yakın insanlarla görüşüyoruz ve sosyal çevremizi bu kişilerden oluşturuyoruz ama avukatlıkta çok farklı yaşanan hayatlara dokunuyorsunuz. İstemeseniz de en mahrem sırlarına ortak oluyorsunuz. Bu da yazarın farklı hayatları tanımasına, anlamasına ve anlatmasına yardımcı oluyor. Avukat kahramanları arasında ayrım yapmaz; yargıç gibi kahramanlarını yargılamaz, savcı gibi onları suçlamaz, sadece hikayelerini anlatır ve kararı okura bırakır. Başta da söylediğim gibi avukatlığın etkisi yazdıklarıma doğrudan değil de genellikle dolaylı olarak yansıyor. Fakat bunun bir istisnası olarak; zamansal, kişisel ve mekansal gerçeklikten kopartarak kurmaca içinde eriterek yazdığım bir seri olan Avukat Hikayeleri'nde şahit olduğum olayları anlatıyorum. Yirmi beş yılı bulan meslek hayatımın bir nevi sicil kaydı olacak ama yeterince vakit bulup yoğunlaşamıyorum. Okuyanlar, beğenenler, tavsiye edenler sağ olsun; Akılsız Sokrates de Sakarmeke de okur nezdinde kıymetli bulundu, ilgi gösterildi. Bu da beni çok mutlu etti. Yıllarınızı verip ortaya bir eser koyuyorsunuz, adeta okyanusa potkal bırakıyorsunuz. Adanızda tek başınıza oturup potkalın birilerine ulaşmasını heyecanla bekliyorsunuz. Adamı kalabalık kılan herkese bu vesileyle tekrardan teşekkür ediyorum. Bunda ilk yazımın üzerinden 20, ilk kitabımın üzerinden 10 yıl geçmesiyle benim biraz tanınmam, yazı üzerine çok düşünmem ve bu vesileyle de biraz daha iyi yazmayı öğrenmem, yayınevimin desteği olduğu kadar öykünün eskiye göre daha görünür olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Öyküye ilginin en büyük sebebi ise öykünün daha çok okunması değil, yazarlık atölyeleri, bloglar, e-dergiler hatta instagram hikayeleriyle daha çok yazılması bence. Öykü kitapları daha fazla basılıyor ama henüz kendi okurunu oluşturamadı. Yazarın başka bir mecradaki popülerliğinden dolayı çok satan kitapları saymazsak öykü yazanlar ve okuyanlar aynı havuzun içindeki beş on bin kişi. Nitelikli öykü kitapları roman okurunun ilgisini çekerek, alanını genişletmezse kapalı ekonomilerdeki arz talep dengesine döneriz. Havuzun içinde çok fazla kitap girer ama okur aynı kalırsa, okur aldığı kitap sayısını arttırsa bile öyküler depoları beklemeye mahkum kalacaktır. Öykücüler rakip değil dosttur, elbirliğiyle öykünün toprağına su taşımaya devam etmeliyiz. De te fabula narratur Anlatılan senin hikayendir Ben sokağın hikayesini anlatıyorum. Öyle büyük anlatılar, büyük kahramanlıklar peşine düşmüyorum. Bu hayatta yaşıyor olmak büyük bir kahramanlık aslında, bunu anlatıyorum. Çöplerinizi karıştıran kağıt toplayıcılarının, parası olmadığı için kör katır alan çiftçilerin, sıkıldığı ofislerin penceresinden turna olup uçan muhasebeci kızların, köşeyi dönme hayalleri kuran U-19 takımı oyuncularının, sarı sayfalara bakıp iş ilanlarını yuvarlak içine alanların hikayelerini anlatıyorum. Dolayısıyla sokağı yazıyorum. Ama sokak benim beslenme alanım değil doğal yaşam alanım. Disiplinli biri olsam da, hayatın mecburiyetleri karşısında düzenli yazamıyorum ama hep okuyorum ve yazacaklarım hakkında düşünüyorum. Belki de böylesi daha verimli oluyor, zira yazmak için oturduğumda kafamda metin birkaç kez yazılmış oluyor. Bol bol okumalarını, özgür ve özgün düşünmelerini öneririm. Atölyeler, seminerler onlara teknik olarak çok fazla şey öğretse bile pratiklerini kendilerinin bulmaları gerektiğini, öğretilenlerin kutsal öğretiler olmadığını, onları kendilerine adapte etmezlerse ilerleyemeyeceklerini söyleyebilirim. Yazdıkların aşırı kıymet yüklememelerini, onlarla vedalaşmayı, yırtıp atmayı, yeniden ve yeniden yazmayı başaramazlar hep aynı kötü metnin etrafında dönüp dolaşacaklarını ekleyebilirim. Son olarak, gerçekten yazar olmak istiyorlarsa hemen ilk olumsuzlukta vazgeçmemelerini, yazarlığın iyi yazmak kadar yazıda direnmekten de geçtiğini söylemeliyim. Biraz iç içe ve kapsamlı sorular oldu. Eklemek istediğin bir şey yoksa değerli zamanından bize ayırdığın için teşekkür ederek bitirmek istiyorum. Nilüfer, bu güzel söyleşi için ben teşekkür ederim. Son olarak, tam kapanma sırasında yeni çıkan kitabın Katı Olmayan Şeyleri okuduğumu ve çok sevdiğimi eklemek istiyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/06/03/siirlerimiz-kolombiya-ve-filistin-halklari-icin", "text": "Dünya Şiir Hareketi etkinlikleri kapsamında, Dünya Şiir Hareketi Türkiye Haziran ayında ŞİİRLERİMİZ KOLOMBİYA VE FİLİSTİN HALKLARI İÇİN adıyla şiir etkinliği düzenliyor. Açılış konuşmasını Dünya Şiir Hareketi kurucularından Ataol Behramoğlu'nun yapacağı, Nurduran Duman'ın yönlendirdiği etkinlikte Ahmet Telli, Arife Kalender, Fatoş Asya Akbay, Hidayet Karakuş, İsmail Cem Doğru, Nevzat Çelik, Zeynep Kurada şiirleriyle yer alırken, Haluk Çetin de Venceremos yorumu ve gitarıyla konuk olacak. Bağımsız Editörler Platformu ve Tekin Yayınevi'nin destek verdiği etkinlik 7 Haziran 2021, Saat 20:30'da zoom üzerinden yapılacak. Herkese açık."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/06/14/bir-siir-bizi-nereye-goturur", "text": "Yazın alanında kendinden en çok söz ettiren, tartışılan tür şiir olmuştur. Edebiyat- sanat dergileri on yılda bir, şiiri sorgular. Şiirin dünü, bugünü ve işlevi üzerine onlarca yazı yayımlarlar. Sonuç olarak ortaya, şiirin sayısız tanımı ve şiirin işlevine dair birçok görüş çıkar. Şiire dair üzerinde en çok durulan sorular; şiir nedir, niçin yazılır, şair kimdir. Bu soruları ve yanıtlarını şimdilik bir kenara bırakarak Bir şiir bizi nereye götürür? sorusuna karşılık görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Ülkemizde her zaman, çokça şiir yazılmış ve hala yazılmaktadır. Ne yazık ki bu şiirler yeterince okunmamaktadır. Şu an konumuzun dışında olan türlü nedenlerle de ortalama şiir okuru tükenme noktasına gelmiştir. Şiir yazanların çoğu; içinde yaşadığımız toplumu, doğayı, insanları, hayatın burgaçlarını; özgün ve estetik bakış açısıyla, bir ileti bütünlüğü içindeki söylemi, yani şiiri ne yazık ki süreç içinde yavanlaştırmıştır. Bu anlamda şiir tercihsiz bir yalnızlığa itilmiştir. Şiirin hammaddesi dildir. Bizi bir yerlere götürecek olan şiirin dili, şair tarafından tekrar kurulmuş, üretilmiş ve kendine göre bir tını tat bularak da özgünleşmiş olmalıdır. Söz her zaman vardır ve söz, değişen dünyada kendini yinelemek yerine yenilemelidir. Şair, sürekli olarak hayatla sürtüşme halindedir. Bu sürtüşme, şiir dediğimiz estetik ve özgün bir ileti bütünlüğünü doğurur. Hamuru maya tutmayan şiir bizi bir yerlere götürmez. Götüremez. Oysa; doğa, toplum ve insan üçgeninin diyalektiğinde, estetiği göz ardı etmeden, şiirin işlevi olan topluma ortak bir duyarlılık ve vicdan oluşturan bir şiir bizi çok yere götürür. Özdemir Asaf'ın; Sen ey deniz / Yeşil deniz, mor deniz / Kırmızıyla yazılırsın / Sevgilere ve ölüme /.../ Göklerden bakıyorsun / Mavi-mavi ölüme dizeleri gibi. Nazım Hikmet'in; Paran varsa eğer / bana bir fanila don al / tuttu yine bacağımın siyatik ağrısı. gibi. Bir şiir bizi, insanların kişisel acılarına götürür. Fuzuli'nin; Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı / Felekler yandı ahımdan muradım şem'i yanmaz mı dizeleri gibi. Ece Ayhan'ın; Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır. dizesi gibi. F. Hüsnü Dağlarca'nın; Bu eller miydi masallar arasından / Rüyalara uzattığım bu eller miydi / Arzu dolu, yaşamak dolu / Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan / Topraktan evler yapan bu eller miydi / Ki şimdi değmekte toprak olan evlere / El işi vazifelerinin önünde / tırnaklarını düşünmek ne iyiydi. dizeleri gibi. Edip Cansever'in; Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar / Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar. Mendilimde kan sesleri. dizeleri gibi. Turgut Uyar'ın; Güvercin toplayarak geldim öteden beriden / Ellerin bir demet güvercin olarak / Uçursun uzaklara yukarılara sevdamızı. dizelerindeki gibi. Mevlana'nın; Ben bir denizim demedim mi sana / Sen bir balıksın demedim mi / Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın / Senin duru denizin ben'im demedim mi? dizeleri gibi. Hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra dizeleri gibi. Enver Gökçe'nin, Uğruna çekilen / Derttir, mihnettir / Senden yana olduğumuz sebeptir / Kardeşçe hayat. dizeleri gibi. Andre Breton'un; Derede akan bir şarkı var / Beyaz bir masa örtüsü gibi katlanıyor gün / Bir çantaya giriyor dünya. dizeleri gibi. Attila İlhan'ın; Sen bana kaptan diyorsun herkes bana kaptan diyor / Sahici bir kaptanmışım gibi tükürüyorum dizelerinde olduğu gibi. Şiir bizi hayatın burgaçlarında ve hayalin bitimsiz derinlikteki yolculuğumuzda saadete, acılara, yalnızlığa, güzelliğe, umuda ve insanlığın evrensel bahçesine katkı sunan bir çiçeğe götürür. Aşağıdaki şiirimin sizleri nereye götüreceğini ben de bilemiyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/06/17/prof-dr-enver-tore-ile-soylesi", "text": " Oyun olarak tiyatroya merakım çocukluk zamanlarıma kadar iner. Hayal meyal hatırladığıma göre; bayram günlerinde yaşadığım beldenin bayram yerine lunaparklar kurulur ve çeşitli eğlencelerin yanında Meddah, Orta Oyunu ve çadır tiyatroları faaliyet gösterirdi. 4-5 yaşındaki bir çocuğun doğal olarak bu komik oyunlar dikkatini çekecektir. İlk oyunlarımı, gördüklerimi taklitle işe başladım. Oyunlara olan ilgim ilkokula başladıktan sonra da devam etti. Biraz daha atak, biraz daha cesur, daha özgüvenli hale gelmiş olacağım ki ilkokul mezuniyet törenimizde hem Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistre piyesinde rol aldım, hem de tek başıma Hiç/Tuz monoloğunu canlandırarak mezuniyet gösterilerine renk kattım. İlkokuldayken bu ilgimi ateşleyen biri daha vardı. Bu kişi, askerlik görevini bizim okulda öğretmen olarak tamamlayan rahmetli Ejder Akışık'tı. Babamın da arkadaşı olan bu isim, oyuncu olarak hep beğendiğim kişi olmuştur. Altındağ Devlet Tiyatrosu, Ankara Yıldırım Beyazıt Lisesi'nin hemen yanı başındaydı. Profesyonel tiyatroyla burada tanıştım. Orada oynanan hemen her piyesi seyrettim. Bu piyeslerden Hüseyin Rahmi'nin Kaynanam Nasıl Kudurdu isimli komedisinin bende ayrı bir yeri ve derin izi vardır. Öğrencilere bizde tiyatronun neden yeterli ilgiyi göremediğinin sebeplerini anlatırken hep bu oyunda başıma gelen ironik olaydan bahsederim. Hazırlamakta olduğum Şu Tiyatro Dedikleri isimli kitabımda bu hadiseden genişçe bahsedeceğim. Öğretmen olan babamın tayini Kırıkkale lisesine çıkınca mezuniyetim de Kırıkkale lisesinden oldu. Kırıkkale'de tiyatro hayatı yoktu ve ben daha çok orada sporla uğraştım. İstanbul Edebiyat fakültesine başladığım günlerde tiyatroya olan ilgimi fark eden hocam Profesör Dr. İnci Enginün, bana Darülbedayi mecmuasının eski harfli nüshalarının (30 sayıdır.) taranmasını ödev olarak verdi. Harbiye Şehir Tiyatroları kütüphanesinde çalışmaya başladım. Bu kütüphane benim için mektep gibiydi. Birçok oyuncu ve yönetmenle tanıştım, tiyatro hayatı ile ilgili pek çok kitap okudum. Bu arada hocam beni bu defa da Kenterler Tiyatrosu'yla buluşturdu. Tiyatronun müdürü Nur Eranıl Bey benimle çok ilgilendi ve bana Kenterler tiyatrosunun çıkardığı dergi ve diğer yayınları okumam için temin etti. Kısa bir süre sonra da Yıldız Kenter ile tanışmama vesile oldu. Artık o tiyatronun bir elemanı gibi oyunlara ve provalara istediğim gibi katılabiliyordum. Edebiyat fakültesinde okurken, Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda da yatılıydım. Tiyatrosu Aksaray'da olan rahmetli Nejat Uygur ile burada tanıştım. Çapa'da sahneye koyduğum oyunlarda bana sahne dekorunda çok yardımcı olurdu. Çapa'da pek çok piyesin yanında ayrıca hocamız olan rahmetli Necmettin Hacıeminoğlu'nun Yeni Bir Dünya isimli hikaye kitabındaki Sefir Bey isimli hikayeyi piyes haline getirerek sahneye koydum. Hoca o sırada yurt dışındaydı, oyunu seyredemedi. Başarısını duymuş olacak ki yurt dışından dönünce beni hemen tebrik etti ve ilgisini bir daha benden esirgemedi. Edebiyat fakültesinden Cenap Şehabettin'in Tiyatroları isimli tezle mezun oldum. Tez hocam Prof. Dr. İnci Enginün'dü. Öğretmen olarak Ankara'ya tayinim çıkınca Gazi Üniversitesinde Yüksek lisans programına katıldım ve tezimi yine tiyatro edebiyatından yaptım. 1986 yılında tamamladığım Türk Edebiyatında Tiyatro Tenkidi (1908-1914) isimli çalışmamın Dramatik Edebiyatımızda Eleştiri (1908-1914) adıyla yayınlanması teknik sebeplerden dolayı ancak bu sene gerçekleşti. 1987 yılında Marmara Türkiyat enstitüsünde hocam İnci Enginün ile Doktora için yeniden buluştum. Aynı yıl Fen-Edebiyat fakültesine öğretim görevlisi olarak atandım. Çeviri Piyeslerde Kadın ve Aile isimli tezle 1991 yılında doktoramı verdim. Marmara Üniversite'sinin hemen hemen bütün bölümlerine seçmeli kültür dersi olarak konulan Tiyatro dersini fakülte fakülte gezerek verdim. Amacım kültürlü tiyatrosever yetiştirmekti. Nitekim bunun sonuçlarını da kısa zamanda aldım. Mezun olan öğrencilerimizin işe alınma mülakatlarında çok işe yaradığı haberlerini alınca mutlu oluyordum. Marmara Üniversitesi Tiyatro topluluğu MARTİY'i 1988 yılında kurdum. Kuyubaşı'ndaki kampüse konferans ve tiyatro gösterileri için rahmetli İbrahim Üzümcü Bey bağış olarak bina yapınca, bunu fırsata çevirdik. Kurucu rektörümüz Orhan Oğuz, daire başkanımız Coşkun Yücedağ ve hocam İnci Enginün'ün de tam desteğiyle güçlü bir tiyatro topluluğu oluşturdum. 2004 yılına kadar faaliyette olan bu topluluk tiyatro, televizyon ve sinema dünyasına da bazı isimleri kazandırmıştır. Hemen her sene oluşturduğum oyun gurupları ile Mart ve Nisan aylarından sonra en az 3-4 piyesi sahneye taşımışımdır. Bu piyeslerin içinde devlet tiyatrolarının bile çoğu zaman sahneye getirmeye cesaret edemediği oyunlar vardı. Birkaç tane örnek verecek olursam; yerli yazarlarımızdan Ahmet Midhat'ın Eyvah'ı, Cenap Şehabettin'in Körebe'si, Turan Oflazoğlu'nun Keziban, Allah'ın Dediği Olur ve Dört Başı Mamur Şahin Çakırpençe'si; Ergun Sav'dan Beş Kız Arkadaş, Oktay Arayıcı'dan Rumuz Goncagül; yabancı yazarlardan ise İbsen, Strindberg, Ionecu, Çehov, Oscar Wilde piyesleri sahnemizi zenginleştirmiştir. 2004 yılında Girne Amerikan Üniversitesine misafir öğretim üyesi olarak gidince MARTİY'in faaliyetleri de bitti. Onun yerini Sağlık Spor ve Kültür dairesine bağlı öğrenci faaliyetleri aldı. Bir defa Tanpınar gerçek bir hazineydi. Her sene okudukça yeni şeyler keşfederdim ve bu zevkle de dersi daha anlaşılır kılarak anlatırdım. Doğru dediniz, öğrenci için ağır bir kitaptı o. Zaten edebiyat tarihleri biraz da ezber gerektirdiğinden çalışıp öğrenilmesi zordur. Tiyatro tarihine gelince, o da edebiyat tarihinin içinde hatırı sayılır bir hacim tutar. Bizim yazarlarımız, bir tür üzerinde ihtisaslaşmak yerine, her türden eser vermeyi kendilerine vazife edinmişlerdir. Bu bakımdan isimler, dönemi içinde ele alınırken eserleri de tek tek incelemek gerekiyor. Yani saha çok zengin. Bizden önce bu sahada epeyce çalışmalar yapılmıştı. Mesela malzeme takdimi olarak rahmetli Metin And'ı ilk kalemde saymak gerek. Yine işin edebiyatına ışık tutacak hocalarım Prof. Dr. Alemdar Yalçın, Prof. Dr. İnci Enginün, Prof. Dr. Niyazi Akı ve burada adını sayamadığım pek çok araştırmacıdan beslenerek derli toplu bir tiyatro tarihi üzerine ders notlarımı düzenlemiştim. İlk hareket noktam da hocam Prof. Dr. İnci Enginün'ün ders notları olmuştur. Aksiyon tarafı da olan bu ders, öğrenciden her zaman yoğun ilgi görmüştür. Hatta bölümdeki bazı meslektaşlarım bu dersleri elimden alabilmek için hasetlerinden çok kıvrandılar. Ben bölümden ayrılınca da dersi kaldırdıklarını duydum. Kitaplarım, çeşitli dergilerde yayımlanmış makalelerimin bir araya getirilmesi yanında orijinal çalışmalara da kadar uzanır. İki cilt halinde hazırlanan Dramatik Edebiyat Üzerine Makaleler I ve II, tiyatro edebiyatı üzerine yayımladığım araştırma makalelerimi içerir. Yine Türk Tiyatrosunda Oyunlar ve Tenkitler, oynanmış oyunlar üzerine bir araya getirilmiş ve daha önce gazete ve dergilerde yayınlanmış yazılardan ibarettir. Aynı şekilde Yeni Türk Edebiyatı hakkındaki yayınlanmış diğer yazılarımı da Edebiyat Üzerine Yazılar adıyla kitap haline getirdim. Tiyatroya emek veren şahısların bu sanatla bağlarını incelediğim kitaplar ise şunlardır. Cenap Şehabettin ve Tiyatroları, Şemsettin Sami ve Tiyatroları ile Fecr-i Ati'nin Kurucularından Müfit Ratib-Makaleler. Bir de tematik çalışmalarım var. Hayattan Sahneye Kadınlar. Esasen doktora tezim olan bir çalışmadır. 20. Yüzyıl Çeviri Piyeslerinde Kadın ve Aile adını taşıyan bu tezi, yayınevi yetkilisi, daha magazinsel olsun ve çok satsın diye adını Hayattan Sahneye Kadınlar olarak değiştirdi. Kitabın birinci bölümünde Antik dönemden 20. asra kadar Batı'daki tiyatro eserlerine yansıyan kadın ve aile konusu incelendi. Eserin ikinci bölümünde 20. asrın başında modern tiyatronun kurucusu kabul edilen İbsen'den başlayarak Batılı bütün ülkelerin Rusya dahil öne çıkan yazarlarının tamamı incelendi. Üçüncü bölümde ise Türk tiyatro hayatının ilk kaynaklarına kadar uzanarak kadın ve aile hayatının telif piyeslerimizde nasıl yansıtıldığı incelenir. Sonuç olarak da Şarkın ve Garbın kadın ve aile anlayışı mukayese edilir. Bu çalışma, dört yılı aşan kıymetli bir araştırmadır. Kitap haline gelen diğer çalışmalarım ise şunlardır. II. Meşrutiyet dönemini iki ayrı kitapla edebiyat dünyasına takdim ettim. İlk kitabı ansiklopedik bir şekilde II. Meşrutiyet Tiyatrosu Yazar-Eser bağlamında kurguladım. İkinci kitap ise II. Meşrutiyet Tiyatrosu- Temalar adıyla yayımlandı. Bu iki kitap birbirini tamamlayan derli toplu önemli bir çalışma oldu. Temalar konusunu ayrıca Türk Tiyatrosu'nda Tanzimat'tan Günümüze Temalar adıyla kitap şeklinde genel hatlarıyla tamamlayıp sundum. Enteresan çalışmalardan biri de editörlüğünü yaparak yeni harflere aktardığım Hava Edebiyatı isimli kitaptır. Yayımlanması macera haline gelen bu kitabın enteresan hikayesini ön sözünde anlatmıştım. Havacıların dünyasına uzanan muhtelif türdeki yazılardan oluşan bu kitap, Türk Tayyare Cemiyeti tarafından 1927 yılında eski harfli Türkçe olarak bir araya toplanmıştır. Yeni harflerle yayınlanmasını Hava Kuvvetlerimizin 100. yılına denk getirdiğimiz kitap, edebiyatımızda isim yapmış bir kısım yazarlarımızın şiir, piyes ve hikayelerinden oluşmuş ilgi çekici bir çalışmadır. 2016 yılında Artvin'de göreve başladıktan sonra, yıllardır hazırlığını yaptığım Tiyatro tarihlerini burada yayınladım. Geleneksel Türk Tiyatrosu ve Modern Türk Tiyatrosu-Temalar, adlarıyla piyasaya çıkan kitaplarımın, bu alandaki boşluğu önemli ölçüde doldurduğuna inanıyorum. Şimdi Modern Türk Tiyatrosu, Yazarlar-Eserler ve Şu Tiyatro Dedikleri... isimli çalışmalarım tezgahımdadır. Bu yeni kitapları tamamladığımda, sahamdaki görevimi yapmış olmanın iç huzurunu daha derin yaşayacağım. Allah ömür verirse geriye bir tek yeni bir Sahne Sanatları Sözlüğü hazırlamam kalıyor. Son kitabım, akademik hayata atıldığımda yaptığım yüksek lisans tezimin yeniden hazırlanmasıdır. Dramatik Edebiyatımızda Eleştiri (1908-1914) adıyla yayın hayatına giren bu çalışma; gerek tahlil bölümleri, gerekse tahlile vesile olan süreli yayınlardaki makaleleri ile edebi tenkit konusuna destek verecek kayda değer bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Güzel bir soru sordunuz. Bizde tenkit yahut eleştiri, Batı'da olduğu gibi erken zamanda değil, bir edebi tür olarak, Tanzimatla beraber görülmeye başlanır. Ondan önce de vardır ama klasik edebiyatımızın metodlu bir sistemi olarak görülmez. İslam toplumu olarak eleştiri, bedeli cehennem olan ve halk arasında Govu sözcüğüyle tanımlanan; ayıp, yasak ve günah kavramlarıyla karşılanır. Halbuki Batıda bu tür çok erken zamanda edebiyatın metotlu bir tamamlayıcı unsuru olarak görülmüştür. Tenkit ya da eleştiri, edebi bir tür olarak bizde Tanzimat'tan sonra görülmeye ve gelişmeye başlar. Namık Kemal, Ziya Paşa, Recaizade M. Ekrem, Muallim Naci ve Abdülhak Hamid bu konuda dikkatleri üzerlerine çeken ilk ediblerdir. Servet-i Fünun döneminde ise ilk defa Batıdaki gibi bir sistemleşme görülür. Bu konuda değerli hocamız Prof. Dr. Bilge Ercilasun, Servet-i Fünun'da Edebi Tenkid adıyla kıymetli bir çalışmayla döneme açıklık getirir. Biz, işte bu yayından sonra devamı niteliğinde tezimizi yaptık. Bu çalışmada gördük ki eleştiri bir metod üzerine değil daha çok bir beğeni yahut nefret üzerine gelişmiştir. Devam eden seneleri içine alan başkaca çalışmaların olduğunu biliyoruz. Cumhuriyet'ten sonra edebiyatımızda eleştiri konusunda birkaç isim öne çıkar. Nurullah Ataç, Eser Gürson, Fethi Naci, Berna Moran, Memet Fuat, Baki Asiltürk aklıma ilk gelenler. Özellikle günümüzde Baki Ayhan T.'nin bilhassa şiir ve şairler üzerinden yaptığı cesur bakış tarzlarını ve eleştirilerini çok dikkat çekici değerlendirmeler olarak görmekteyim. Bizde tiyatro sahasında yazılmış epeyi eleştirel yazı mevcuttur. İlk olarak Namık Kemal'in bir iki makalesi yanında Celaleddin Harzemşah piyesinin ön sözü muhteşem bir çalışmadır. Hamid'in tiyatro görüşlerini aksettirdiği Duhter-i Hindu'nun hatimesi de dikkat çekicidir. 1908-1914 arasında öne çıkan tiyatro eleştirmenleri ise şunlardır. Cenap Şehabettin, Mehmet Rauf, Safvet Nezihi, İzzet Melih, Müfit Ratip, Celal Sahir, Tahsin Nahit, Şahabettin Süleyman, Hüseyin Kazım ve M. Fuat Ziyaettin'in isimlerini sayabiliriz. Bu isimler içinde en tutarlı eleştirileri yapan kişi bana göre Celal Sahir'dir. Cumhuriyet döneminde ise daha önce belirttiğim gibi Nurullah Ataç, tek başına tiyatro alanındaki eleştirileri ile öne çıkar. Tabii bu sorunun cevabı sübjektif bir yaklaşıma da açıktır. Herkesin zevki farklı olabiliyor. Nasıl romanda yahut sinemada tercih sebepleri olabiliyorsa tiyatroda da bu geçerlidir. Lakin modern dünya tiyatrosunu dikkate aldığımızda, gerek kurgusu, gerek konusu gerekse sahneleme başarısı açısından yerli oyunlarımız hiç de az değildir. Namık Kemal, Celal Mukaddimesi'nde piyes yazımında ve sahnelenmesinde o gün için başarı beklemenin erken olacağını çünkü Avrupa'da da başarılı yazar ve eserlerin çok olmadığını söyler. Bugün her ne kadar tiyatro türünün yeterli ilgiyi göremediği şeklinde düşünenler varsa da aslında tiyatronun artık ekabirlerin eğlence sitili haline gelmekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ben burada tekniği, kurgusu, konusu bakımından Dünya tiyatroları ile yarışacağını iddia edebileceklerime örnekler vermek isterim. Tanzimat döneminden itibaren dikkatimi çeken oyunlar şunlardır. Abdülhak Hamid Tarhan'ın Shakespeare'in tragedyalarına denk gördüğüm oyunu Finten'dir. Bu oyundan muhteşem bir opera da olur. Yine, dizi film ve opera olmaya uygun gördüğüm Namık Kemal'in Celalettin Harzemşah'ı, Nazım Hikmet'in Kurtuluş Savaşı Destanı, Haldun Taner'in Keşanlı Ali Destanı; Nahit Sırrı Örik, Abdülhamid Düşerken; Turan Oflaoğlu'nun tarihi oyunları; Adalet Ağaoğlu, Çatıdaki Çatlak; Halide Edip Adıvar'ın Maske ve Ruh; Aziz Nesin, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz; Necip Fazıl Kısakürek, Tohum; Güngör Dilmen, Kurban gibi daha pek çok ülkemizi ve insanlığı ilgilendiren önemli oyunlarımız vardır. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. 15.10.1955 günü, Elazığ'ın merkez ilçesi Hankendi'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara'da; liseyi Kırıkkale'de bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Cenap Şehabettin ve Tiyatroları isimli lisans teziyle 1978 yılında mezun oldu. Bir süre Ankara'da çeşitli okullarda öğretmenliK ve idarecilik yaptı. Ankara Gazi Üniversitesi'nde 1908-1914 Arası Türk Edebiyatı'nda Tiyatro Tenkidi isimli tezle, yüksek lisansını tamamladıktan sonra; 1991 yılında Marmara Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü'nde, Çeviri Piyeslerde Kadın ve Tiyatromuza Aksi isimli çalışmayla doktora programını bitirdi. Kasım 2000'de Doçentliğe, Kasım 2011'de Profesörlüğe yükseltildi. Marmara Üniversitesi'nde 1987-2015 arasında Öğretim elemanı olarak görev yaptı. Bu arada Kıbrıs'ta; Girne Amerikan Üniversitesi (2004-2006) ile Yakın Doğu üniversitesinde(2009-2011); daha sonra, Ardahan üniversitesinde (2012-2013) misafir hoca olarak dersler verdi. Uzmanlık alanı; Yeni Türk Edebiyatı, Türk ve Dünya Tiyatro Edebiyatı, Edebi Tenkit, Sinema ve Edebiyat konuları olan Prof. Dr. Enver TÖRE, 2015 Eylül ayından itibaren Artvin Çoruh Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde bölüm başkanı olarak hizmetine devam etmektedir. Enver Töre, 70'in üzerinde piyes sahneye koyarak; ciddi bir tiyatro yönetmenliği deneyimine de sahiptir. TÖRE'nin, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış çok sayıda yazı ve makalelerinin yanı sıra; Cenap Şehabeddin'in Tiyatroları (2005), Fecr-i Ati'nin Kurucularından Müfit Ratib:Makaleleri (2005), Hayattan Sahneye Kadınlar (2006), II. Meşrutiyet Tiyatrosu (Yazarlar Piyesler, 2006), II. Meşrutiyet Tiyatrosu (Temalar, 2010), Şemseddin Sami'nin Tiyatroları (2008), Türk Tiyatrosunda Oyunlar ve Tenkitler (2009), Dramatik Edebiyat Üzerine Araştırmalar Ive II (2009), Edebiyat Üzerine Yazılar (2009), Türk Tiyatrosu'nda Tanzimat'tan Günümüze Temalar (2010), Hava Edebiyatı (2011), Geleneksel Türk Tiyatrosu (2017), Modern Türk Tiyatrosu (2017) ve son olarak Dramatik Edebiyatımızda Eleştiri (2021) isimli kitapları bulunmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/06/17/tanil-boranin-hasan-ali-yucel-biyografisi", "text": "Tanıl Bora'nın kaleminden Hasan Ali Yücel biyografisi yayımlandı. Yücel'in kendi ifade ettiği şekliyle biyografi türünün, gençliğin eğitimi için çok etkili olabileceği düşüncesi önemli olmakla birlikte biyografi yazımında zengin olmadığımız bir gerçek. Ülkemizdeki biyografi yazımı genel anlamda biyografisi yazılacak kişiyi övmek üzerine kurulu, bazen tamamen ilgili kişinin olumsuzluklarını ön plana çıkarma amacıyla hazırlanan biyografilere de rastlıyoruz. Yücel biyografisinin Tanıl Bora'nın kaleminden çıkmış olması iki kat heyecan verici bir gelişme. Hem cumhuriyet tarihinin en uzun süreli eğitim-kültür bakanı, kültürel kalkınmanın tartışmalı kişisi Hasan Ali Yücel biyografisi olması hem de bu biyografinin ülkemizin önemli çevirmen, yazar, düşünce insanlarından Tanıl Bora'nın kaleminden çıkmış olmasının heyecanı. Kitabı, Bora'nın eserin yazımında gerçekten nesnel bir yaklaşım sergilemiş olacağına inanarak okumaya başlayıp bitirdiğimizde beklediğimiz gibi genel biyografi anlayışını, övgü-sövgü kıran, olabildiğince nesnel bir bakış açısıyla yazıldığını rahatlıkla görebiliyoruz. Bora'nın, Hasan Ali Yücel biyografisi için Yücel' in kendi yazdıkları, hakkında yazılanlar, yakın çevresindekilerin mektup ve ifadeleri, ailesinin şahitlikleri, dönemin kültür ortamında kendisine yönelik ifade edilenler, ölümünden günümüze kadar yapılan çalışmalar -TV de bir bilgi yarışmasında kendisi ile ilgili sorulan soruya verilen cevaplar- da dahil olmak üzere ne kadar geniş yelpazede bir araştırma yaptığını gözlemliyor ve böylesi titiz çalışmaya şapka çıkarıyoruz. Döneminde kutuplaştırıcı bir şahsiyet olarak anılan Yücel, sağ cenahta genellikle aşırı batıcı yozlaşmanın mimarı olarak görülür. Solda ise daha çok cumhuriyet aydınlanmasının baş aktörüdür. Cumhuriyet tarihinde Kemalizm, milliyetçilik, din-sekülerlik, anti-komünizm, hümanizma, eğitim konularına bakmak için Yücel'den daha iyi bir 'kaynak' bulmak zor. Bora da eserinde bütün bu cephelerden irdeliyor Yücel'i. Bora, çalışmasını entelektüel biyografi olarak tanımlıyor. Eserini okuduğumuzda bu ifadesinin yerine oturduğunu görmek zor değil. Siyasi hayatından daha çok düşüncelerine ve yazılarına odaklanan bir çalışma onun yatığı. Yücel' in hayat hikayesinde, çocukluğundan başlayarak yetiştiği aile ortamı, okuduğu okullar hocaları, arkadaşları, düşünce dünyasının oluşturan bütün saikler toparlanmaya çalışılmış ancak odakta 'bakan'dan önce 'kültür adamı' olan Yücel'in yazıları ve düşünceleri var. Yazımda belirttiğim gibi Hasan Ali Yücel, bugünkü bildiğimiz anlamıyla Milli Eğitim Bakanı değil, eğitim-kültür bakanıdır. Hasan Ali Yücel deyince aklımıza ilk olarak Köy Enstitüleri gelir ama o aynı zamanda kendi adıyla anılan dünya klasiklerinin yayınını sağlayan bakandır. Bu iki büyük iş, onun eğitimci ve kültür insanı olma yanlarını ifade etmesi açısından önemli hatta bazı yazarlara göre kültür tarafı daha önemsenmesi gereken ancak ıskalanmış tarafıdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun süreli eğitim bakanı olmanın nasıl bir önemi olduğunu ise milli eğitim bakanlarının listesindeki görev sürelerine bakınca anlıyoruz. Eğitim, Cumhuriyet kurulduğundan beri hep çözülemeyen temel bir sorun olmuş, bir türlü kalıcı bir eğitim politikası belirlenememiş. Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet'in 22. 'eğitim bakanı'. İlk maarif bakanının atandığı 4 Mayıs 1920'den Yücel'in göreve geldiği 28 Aralık 1938'e dek, 18 yılda 21 bakan görev yapmış. Yani bakanların ortalama görev süresi bir yıl bile değil. Hasan Ali Yücel, 5 Ağustos 1946'ya kadar, yedi buçuk yıla yakın görevde kalmış. Hasan Ali Yücel bir istisna, ondan sonra da durum değişmemiş; 1920'den günümüze, 100 yılda 75 bakan göreve gelmiş. Böylece eğitim politikamızda neden istikrar sağlanamadığı da anlaşılabilir. Yücel, Cumhuriyet ideolojisinin gönülden savunucusu, herkesin gönlünü etmeye çalışan bir kişilik yapısında, orta yolcu anlayışta bir yönetici ama sonunda partisine ve liderlerine sadık. Ama siyasetin acımasız yüzüyle o da karşılaşıyor. Koşulsuz bağlandığı, savunduğu liderinin ve partisinin onu iftiralara uğrarken yalnız bırakması, dost bildiklerinden gördüğü kadir bilmezlik, vefasızlıkları da başta politikacılar ve yöneticiler olmak üzere hepimiz için bir hayat dersi. Gerçek yaşamdaki kişilerle kurmaca kişilerin aynılığından söz edilemez elbette. Tanıl Bora'nın Hasan Ali Yücel biyografisini bitirdiğimde Bora'nın, Yücel hakkındaki bütün bilgi ve belgelerle ortaya koyduğu Yücel profili bana Hasan Ali Yücel'in yakın dostlarından Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının kahramanı Hayri İrdal' ı hatırlattı. Peki, kimdir bu Hayri İrdal? Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, 1961 yılında kitap olarak yayınlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının anlatıcısı ve başkahramanıdır. Çocukluğu II. Abdülhamit döneminde geçen İrdal'ın hayatta en çok sevdiği şey saatlerdir. Diğer bir deyişle, İrdal'ın varlığı, saatlerle özdeşleştirilir ve karakterin değişimi hayatına giren farklı saatlerle paralellik gösterir. Hayatını Halit Ayarcı' dan önce ve sonra olarak ikiye ayıran İrdal, Halit Ayarcı ile tanışmadan önce ustası Muvakkit Nuri Efendi'nin yanında çalışan, kendi halinde biridir. O dönemlerde yine kendi halinde, uysal, anlayışlı bir kadın olan Emine ile evlenir. Üç çocukları olur. Emine'nin vefat etmesini izleyen günlerde Halit Ayarcı ile tanıştıktan sonra dönüşüm geçirir. Nuri Efendi'nin etkisi altındayken Doğu'yu ve geleneği temsil eden bir karakterken, Halit Ayarcı ile tanışmasıyla birlikte onun etkisi altına girer ve Batı'ya yakınlaşır. Yaşadığı bu ikilemi hiçbir zaman çözemeyen İrdal, hem Doğulu olmanın hem de Batılı olmaya çalışmanın ortaya çıkardığı bir üründür. Hasan Ali Yücel'in 'gönül' tarafıyla ilgili bazı ipuçlarına; Yaşar Nabi Nayır'ın Aklıyla Batı'da, gönlüyle Doğu'da olan bir düşünce adamı, Abdülbaki Gölpınarlı'nın Mevlana aşığı ve Fikret Adil'in Taptaze, canlı ve diri... Çevresi ile yakından ilgilenir, hareketli ve meraklı tanımlarından ulaşabiliyoruz. Yücel, Doğu-Batı sentezinin gerçekten kusursuz bir şekilde sağlanabileceğine inanıyor, inanmak istiyor. Doğu'nun ve Batı'nın bilgisine ziyadesiyle vakıf birisi ayrıca. Sadece yazılarındaki dilden bile anlayabiliriz bunu. Osmanlı Türkçesinden batı dillerindeki ontolojik kavramlara kadar geniş yelpazede bir yazı dili vardır, öz Türkçeci de değildir. Doğu ile Batı'yı meczetme çabası sürekli bir çaba olarak gözlemleniyor hayatında. Yücel'in hayatında Doğu-Batı ayrımının keskin çizgilerinden kurtarabilecek bir portre görüyoruz ama bir taraftan da Hayri İrdal'ın arada kalmışlığını hissediyoruz. Son olarak kitabın yapısıyla bitirmek istiyorum. Kitabın ikili bir yapısı var, kısımlar ve kısımların bölümlerinden oluşuyor. Kısımların ilk bölümlerinde Hasan Ali Yücel'in yaşamöyküsünü anlatırken ikinci bölümlerde düşünce dünyasına yoğunlaşıyor. Din, milliyetçilik, Türkçülük, Kemalizm, hümanizm, antikomünizm hakkındaki görüş ve inançlarının Hasan Ali Yücel'in yaşamını ve yaptıklarını nasıl belirlediğini onun kendi yazdıklarından yola çıkarak anlatıyor. Çünkü Yücel aynı zamanda eğitim ve kültürde öncü olması, akıllara kazınan bakanlık icraatları, tek-parti döneminin önde gelen siyasi şahsiyetlerinden olmasının yanında ömrü boyunca kalemi elinden bırakmamış kitaplar, makaleler, köşe yazıları yazmış çalışkan bir yazar. 532 sayfalık çalışmasında Tanıl Bora kapsamlı bir biyografi ortaya çıkarmış. Üstelik bunu Hasan Ali Yücel'le ilgili olarak övgü ve sövgülerden uzak durarak olabildiğince nesnel ve doğru anlamaya çalışarak yapmış. Bora'nın kitabı Türkçe biyografi yazınına önemli bir katkı olarak okunmalı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/06/25/kader-bolat-ke-dergisinden-ercan-y-yilmazla-konustu", "text": "Ercan y Yılmaz: İlk sayımız Ocak 2020 tarihinde çıktı. Henüz virüs sadece Vuhan'daydı. Epidemiden pandemiye dönüşmesi, bildiğiniz gibi, uzun sürmedi. Bu da ikinci sayımıza denk geldi. Bu dönemde, insanları evlerinde oyalamak adına birçok dergi yeni sayıları web üzerine taşıdı. Bizim başlangıçta, dergiyi web'e aktarmak gibi bir düşüncemiz yoktu. Pandeminin ilerlemesini durdurmakta izolasyonun önemi de ortadaydı. Böyle bir dönemde #EvdeKal kampanyalarına destek vermek gerekiyordu. Durumu derginin yönetim ve yayın kurullarında istişare ettik. Derginin çıkmış iki sayısını ve yayınlanacak yeni sayılarını PDF halinde belediyenin internet sitesinde yayınlanması kararını aldık. O zamandan beri, derginin matbaa yolunu tutmasıyla eş zamanlı PDF'leri de Kartal Belediyesi'nin web sitesinde yayınlıyoruz. Pandemi döneminde dergiyi okura; basılı haliyle ücretsiz, PDF haliyle hızlı ulaştırıyoruz. Sonrasında da bu böyle sürecektir. Ercan y Yılmaz: Sanal ortam dergi ve fanzinlerinin sayısının artması önemli. Hareketli, verimli bir edebiyat ortamımızın varlığını gösteriyor. Elbette dergiyi matbu okumanın, hissetmenin; dergiye dokunmanın zevki bambaşka ama bu dönemde bırakın zevklerimizle ihtiyaçlarımızla bile aramıza mesafe girdi. Bunu da belirtmek gerekir. Dergilerin sanal ortama taşınmasının tek nedeni pandemi değil. Her şeyi buna bağlamayalım. Ülkedeki ekonomik kriz, TL'nin büyük değer kaybı, kağıdın ederinin karşılığı olan döviz kurundaki rekor yükseliş yayıncılık dünyasını büyük bir zorluğa düşürmüştü. Çoğu basılı dergi yayın hayatını güçlükle sürdürüyordu zaten. Ekonomik krizden sonra pandemi de bir darbe olarak indi. Hal böyleyken sanal dergi/fanzin fikri ekonomik sebeplerle daha cazip geliyor. Hem üretimi hem yayımının kolaylığı bakımından avantajları var. Ekonomik nedenlerle web'e taşınan ya da sanalda kurulan dergilerin yanında ruhu internetle şekillenen yayınlar da mevcut tabii. Sonuç olarak, her yeni dergi, her yeni fanzin mutluluk sebebimiz. Ercan y Yılmaz: Birçok mecrada, okur sayısı konu olunca edebiyatımıza haksızlık yapıldığını görüyorum. Neye göre bir değerlendirme yapılıyor anlamış da değilim. Ağzını açan dert yanıyor! Edebiyatımızda, bir öykü kitabının on beş baskı yaptığına, bir şiir kitabı elli bin sattığına, bir derginin üçüncü baskıya gittiğine şahit oluyoruz. Her yayının bu sayılara ulaşmasını beklemek kanımca okura haksızlık olur. Bunlar büyük sayılar. Pandemi öncesi tirajı seksen bini aşan popüler dergilerimiz, kopya sayısı on bini bulan edebiyat dergilerimiz vardı. Şimdi pandemiden dolayı düşüşler olabilir. Şu kesin ki edebiyatımızda dergi okuru sayısı azımsanmayacak derecede. Kader Bolat: Soruşturma dosyasına katkı sunduğunuz için teşekkürler. Ercan y Yılmaz: Asıl ben teşekkür ederim. Ayrıca, belirtmem gerekir. Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel'in ve aynı zamanda derginin genel yayın yönetmeni olan Belediye Başkan Yardımcısı Adem Uçar'ın destekleri; derginin yönetim ve yayın kurulundaki arkadaşlarımın gayretleri; şair, yazar ve çizerlerimizin katkılarıyla KE Dergisi okura ulaşıyor. Hepsine çok teşekkür ediyorum. 1982 yılında Batman'da doğdu. Kafkas Üniversitesi'nde Sınıf Öğretmenliği, Anadolu Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde okudu. Beyazı Kirli öyküsüyle 2009 Gila Kohen Öykü Ödülü'nü aldı. Bu öyküyü de içeren On Üç Sıfır Sıfır adlı kitabıyla 2015 Necati Cumalı Öykü Ödülü'ne değer görüldü. 2010'da Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülleri'nde Dikkate Değer bulundu. 2010 Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü ve 2012 Arkadaş Z. Özger Şiir Özel Ödülü'nü aldı. Şiirleri Yürüyen Siyah adıyla kitaplaştı. Yazıp yönettiği Vitrin adlı filmiyle, 2011 İstanbul Kısa Filmciler Derneği En İyi Film Ödülü'nü kazandı. Uluslararası sergi ve seçkilerde görsel şiir çalışmaları yer aldı. Öyküleri İtalyanca ve Fransızcaya çevrildi. 2016'da Sahir, 2017'de O Öyle Olmadı adlı romanları, 2019'da Son Güzel Günlerimiz adlı öykü kitabı yayınlandı. Askıda Öykü, Öykü Gazetesi gibi süreli yayınlar çıkardı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/06/25/nilufer-altunkayadan-sevda-karadag-cirak-soylesisi", "text": "Merhaba Nilüfer, çok teşekkür ederim umarın sen de iyisindir. Tabi ki. Gezmeyi çok sevip turist rehberi olmak isterken kendimi sınıfta İngilizce öğretirken buldum. Yıllarca İstanbul'da yaşadıktan sonra İzmir'e taşınıp, e taşınmışken de haydi kitabevimizi de açalım deyip Özgür ile Zorba Kitabevi Kafe'yi açma çılgınlığını gösterdik, iyi de ettik. Edebiyat ve sanatı kovalamaya devam ediyoruz. Egemenin, iktidarın işine gelen ve görmezden geldiği ama bizi derinden yaralayan, acısı hep taze katliamlarından etkilenmemek bizim için imkansız. 3. Sayfa haberi gibi verilen ve politik olan kadın/queer cinayetleri, şiddeti, mahkemelerin verdiği cezaların katillerin sırtını sıvazlaması, kadın mıyız kız mıyız gibi inanılmaz derin sorular, kadınlarla ilgili kararlar alınırken toplantılarda dişi sineğin bile olmaması gibi trajik, yaza yaza bitiremeyeceğim birçok nedenden dolayı öfkemiz giderek artmakta. Bu konuda bir şey yapmak isteyip atılacak ilk adımın ne olduğuna henüz karar veremediğimiz uzun yıllardan sonra okumayı yazmayı seven insanlar olarak gücümüzü edebiyattan almaya ve kadın emeğiyle hazırlanmış bir kitap ortaya çıkarmaya karar verdik. Seve seve. Kitap fikri ortaya çıktıktan sonra hem gelirinin bir kadın dayanışma vakfına gitmesine hem de kadın dayanışmasının bir örneği olması açısından kadın yazar arkadaşlardan öykü rica etmeye karar verdik. Ocak ayının ilk haftası arkadaşlara yazmaya başladık ve tabi size de. Sağ olsunlar memnuniyetle kabul ettiler. Biz isimleri belirlerken konuya duyarlı arkadaşlardan seçtiğimizden cevapları bizi hem şaşırtmadı hem de çok mutlu etti. Daha sonra yayınevi arama süreci başladı bizim için. Toplumsal olaylara olan tavrını bildiğimizden NotaBene Yayınları ile fikrimizi paylaştık ve olumlu yanıt aldık. Bizden desteklerini o zamandan beri hiç esirgemediler. Her türlü ihtimale karşı her şey kesinleştiğinde Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ile iletişime geçerek projemizden bahsettik. Güzel ve heyecan verici kitap hazırlığı vakıf ile konuşunca daha anlamlı hale geldi. Yoğun çalışmalarımız sonucu 9 Nisan'da kitap raflarda yerini almış oldu. Kitabın oluşum sürecinde bizimle öykülerini paylaşan değerli yazarlarımız Arzu Armağan Akkanatlı, Arzu Eylem, Arzu Uçar, Ayça Erkol, Banu Özyürek, Berna Durmaz, Çilem Dilber, Esmahan Devran İnci, Fatma Nuran Avcı, Jale Sancak, Kader Menteş Bolat, Mevsim Yenice, Müge İplikçi, Neslihan Yiğitler, Nurhan Suerdem, Onur Bütün, Semrin Şahin, Serap Üstün, Sibel Öz ve size çok ama çok teşekkür ederiz. Maalesef konu tam da özetlediğin gibi. Şiddet, cinayet, baskının bin türlüsü kendi istedikleri gibi bir düzen kurmak için, o düzende istedikleri gibi at koşturabilmek için ellerindeki kozlar ve bunlardan da vazgeçmek istemiyorlar. Oysa karşılarında dimdik ve kararlı bir şekilde bizler varız ve biz de İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmiyoruz. Öfkemiz, hayalini kurdukları gelecekten daha gerçek ve elbet bir gün bu gerçeklikte boğulacaklar. İşte o zaman mahkeme salonlarında sinek kaydı tıraşları ve takım elbiseleri asla işe yaramayacak. Çok öfkeliyim Nilüfer ama asla karamsar değilim. Hiç birimizin kirpiğinin yere düşmeyeceği günlere inancım tam. Evet bu kitap tüm kadın arkadaşlar için KADIN KADININ YURDUDUR demek adına bir dayanışma örneği olsun istedik. İstanbul Sözleşmesi Yaşatır derken sesimizin hep birlikte, kadınlar, queer bireyler ve kadınların yanında olan erkelerle çok daha güçlü, çok daha anlamlı çıkacağına inanıyoruz. Erkek yazarlarla da bu noktada bir seçki elbette yapılabilir. Kirpiğin Düşmesin Yere kitabına öykün ile verdiğin destek için öncelikle çok teşekkür ederim. Kitap adına atılan her adım çok kıymetli olduğundan röportaj için de ayrıca teşekkür etmek isterim. Okuru bol olsun, kitabımız sahip çıkan herkesindir, çok kişiye ulaşmasını dilerim. Çok teşekkür ederim sevgili Nilüfer, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR diyerek ben de son sözlerimi söylemiş olayım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/07/01/gulcin-sahilliden-erkan-karakiraza-ayrica-bakiniz", "text": "Erkan Karakiraz: Kitaplar, şiirler, metinler birer durak ise o duraklar arasındaki mesafede boşlukta salındığımı, yönümü tayin etmekte zorlandığımı, süresi/biçimi değişkenlik gösteren safhalar yaşadığımı söylemem yanlış olmaz. Her birim, katedildiğinde, elde edilen sonuç öncesindeki benzer süreçler, aranışlar, karın ağrıları yeniden başlıyor; menzile varıldığındaki memnuniyet, sevinç kısa sürüyor, diyebilirim. Yani o bahsettiğin zemin, hep değişken, kaygan, tehlikeli, belirsiz. 'da merkeze şair-ben olarak kendimi koyduğum algısının uyanmasının nedenleri, her insan gibi doğuştan homo-ludens olmamda her türden oyuna karşı kendiliğinden ortaya çıkıp gelişen eğilimlerimde aranabilir. Huizinga'ya kulak vererek her şeyin oyun olduğu fikrine yaslanabilirsek de şiirlere tek tek bakıldığında her birinde dile geleni, içerden konuşarak sahiplenen özneler, dikkati çekecektir. Bu anlamda, kitabın adındaki Erkan Karakiraz, tam bir özneden çok nesneleşmeye başlamış eksik bir figüre işaret ediyor. Kendinin dışına çıkmış, başkası haline gelmiş, meseleyi dile aktaran, olay mahallinden ses veren bir varlık olarak orada. Zaman zaman da okurun hep aklının bir yerlerinde, dönüştürülmüş terimsel anlamıyla bir nevi yabancılaştırma efekti. E. K.: İlk şiir kitabım İçgeçit'ten sonra, onu -tamamen değilse de- yüksek oranda reddeden bir kitapla, Gürült.'le, çıkagelmiştim. Haziran 2021'de Pikaresk Yayınevi tarafından yayımlanan üçüncü kitabım, İçgeçit'in distopik analog-yavaşlığından, Gürült.'ün suslar, boşluklarla bölünen aksak ritminden çok uzakta ve kitabın, evet, soluk soluğa, ayakları zemine dahi temas etmeden koşturan, hınzır, fakat ciddi söylemlere sürüklenen/sürükleyen bir yapısı var. Her şiir ölçeğinde birbirinin peşinden giden şiirler bunlar ve -biri hariç- her şiir, zıddıyla var oluyor kitapta. Okurda o kontrast duygusunun oluşmasını buna bağlayabilirim; ancak kitaptaki şiirlerin benzerliklerinin zıtlıklarından daha fazla olduğunu söylemem gerekiyor. Yazılma aşamasında, her ne kadar tek ve biricik şiirler olarak vücut buldularsa da zaman içerisinde benzerlikler ve teğet geçtikleri ya da temas ettikleri irili ufaklı unsurlar, onları bir araya getirdi. E. K.: Her şiirin sonunda, parantez içinde, Ayrıca bkz. ile başlayan, kitaptaki bir başka şiire gönderme yapan birer not var ve bu notlar bütünüyle rastlantısal değil kesinlikle. Gönderme yapılan şiirde, o şiirin içeriğindeki unsurlarla ilgili az ya da çok ilgiler, benzerlikler bulmak mümkün. Daha açık ifade etmek gerekirse her şiirin bir siyam ikizi var. Bu fikir, ilk kitabım İçgeçit'teki şiirlere çalışırken de vardı aklımda; hatta o kitabın en başına alınlık niyetine koyduğum ekinoks başlıklı ilk şiirimde, şiir:// dehşet/ siyam ikizim// omzumda sonlanan diyordum. Bende o sıralar karşılığını bulan, yazma süreçlerini dehşete dönüştüren şiirin, benden ayrılamaz bir parçam, siyam ikizim olması düşüncesiydi. Zaman içerisinde, kendiliğinden gelişen bir dürtüyle, aralarında kan bağı olan şiirler yazmış/yazıyor olduğumun ayırdına varmamın itkisiyle, birbirini referans gösteren şiirler düşüncesiyle yer değiştirdi. E. K.: Evet, her bir şiir AMİN. diye bitiyor; ancak her amin aynı niyetle, aynı sesle, aynı içerikle söylenmiyor orada. Şiirlerin tam merkezinde, çoğunlukla zorlu tecrübelerden geçmiş, bunun sonucunda da türlü gözlemler edinmiş ve o tecrübelerin/gözlemlerin sonucunda kendi aminlerini anlamlandıran, değiştirip dönüştüren farklı farklı özneler var. Bunların her biri belki de kitabın adındaki Erkan Karakiraz'ın birer parçasını, uzvunu, yapı taşını, hücresini vs. oluşturuyorlar. Galiba biraz da tecrübelerimiz var ediyor bizi. Buna bağlı olarak kitaptaki hiçbir şiirde, sona eklenen hiçbir AMİN., gerçek anlamıyla, inanç ekseninde ya da bir teslim oluşla kullanılmıyor. Çoğunlukla birer karşı duruşu, mizahı, ironiyi, bir çatışkıyı, cevapsız bir beklentiyi, sonunun nasıl biteceği çok iyi bilinen bir çağrıyı, bireyin oyun oynayan sanata sığınan yanını... vs. imliyorlar. Bir taraftan da kitabın, kendi bütününde ve şiirler ölçeğinde, dayattığı biçimdeki döngü motifini yoldan çıkarmayı, sekteye uğratmayı, engellemeyi hedefliyorlar. Ben kendi adıma, onları, senin de dikkat çektiğin üzere, o depara kalkmış şiirler arasında, koşu mesafesinin içine yerleştirilmiş engeller olarak görüyorum. E. K.: 'ı okuyanların ilk dikkatini çeken unsurlardan biri dikey, yatay ve dairesel olarak döngüler barındırıyor olması. Ekofeminizm okumaları yaparken dikkat kesildiğim konulardan biriydi bu döngü meselesi. Gaia ve Doğa Ana fikirleri odağında, kendi yazdıklarımda varlığını gözden kaçırdığım döngüleri görmeye başladım. Kitaba son halini verir, işlediğim temaları temellendirirken döngü fikri kendini dayatarak tekrar gündeme geldi o yüzden. Şiirlerin bir kısmında ele aldığım, sanatta tarihselliği olan tekrarların, yanı sıra değişimlerin bir aradalığıyla ortaya çıkan döngünün de etkisi var hadisede tabii. E. K.: Bahsettiğin ifade -kitabı sarıp sarmalayan döngü fikrinden bağımsız yaklaşabilirsek- kitabın en sonundaki pilaki kalmadı efendim. başlıklı şiirimin bitişine doğru bir yerde geçiyor. Tam olarak şöyle: en büyük yeteneğiniz gücendirerek tokatlamak. (s. 68). Hangi değerleri sahiplenirsek sahiplenelim -zaman zaman ya da gerçekçi olmak gerekirse her zaman- görmezden geldiğimiz gerçekler, tüm katılığı soğukluğuyla yanı başımızdalar. Bu şiiri ve bu dizeyi yazarken aklımda özellikle bu yoktu ama şimdi Jung'un Normal insan, hayatta metafizik hiçbir şeyin olmadığı hayaline kapılınca tek bir metafizik olayı unutur: ölümünü. sözünü düşündürüyor bana. O şiirin asıl meselesi, başkalarında beğenmeyip eleştirdiklerinin kendisinde de olduğunun belli belirsiz farkında olan bir özneye meydanı bırakmış olması ki eleştirdiklerinden biri de kimilerinin gücendirerek tokatlaması. Senin soruna gelince... evet, yazdığım bazı şiirler, kehanetin kendi kendini gerçekleştirmesi gibi gücendirerek tokatlamıştır beni. Zamanla şairin niyetini aşabiliyor dile getirdikleri ve kendisini şiirden/şairlikten soyutlayarak göstere göstere dolandırabiliyor. O şiirin meselesi bu değilse de daha sonra oraya dümen kırmayacağının garantisi yok. Kitaptaki baskın temalardan biri de sistematik faşizm ve yıkıcı etkileri. Bu sonucun, ateşini sistematik veya bireylerarası faşizmden alan ve psikolojik etkilerle kendini gösteren, kişinin kendi kendine uyguladığı faşizmle ilintisi olduğunu düşünüyorum. Aklımızın bir ucunda ve pratikte, sözünü ettiğim etkilerle, kendi kendimize yönelttiğimiz bir baskı düzeni var. E. K.: Noktalama işaretlerini olduklarından başka bir varoluşa sürükleme düşüncesi, ciddi anlamda şiir yazdığım ilk zamanlardan beri var bende. Artı işaretini bir noktalama işareti olarak kullandığım iki şiir var 'da. İlki madik, ikincisi de yıkıntılarında başlıklı şiirler. Her ikisi de hesaplaşma/yüzleşme ve sözel şiddet üzerine sesini yükselterek dikiliyor okurun karşısına. Yöntem olarak gerilimi yükseltme üzerine düşündüğüm zamanlarda yazdığım şiirlerden onlar. Ancak bunu pek de önemsemiyorum doğrusu. Pilava tel şehriye koymak gibi bir şey sadece. Orada, pirinç daha mühim. E. K.: Kitaptaki şiirlerin, farklı zamanlarda, farklı sebeplerle yazılmaları, kimi şiirlerin ortak izlekler etrafında şekillenmesine engel olmadı tabii ki. En baştan bir seçimle başlamadım yazmaya; o sıralar kafa yorduğum meselelere denk geldi bazıları yalnızca. Kitapta bir araya toplanmalarının sebebi de bu zaten. Şiirlerin hemen hemen hepsinde, bireylerarası ilişkilerde, kendini, eleştirdiklerinin dışında tutmadan hedefe koyan, iğneyi kendine batıran özneler söz konusu. Belki bir örnek vermek gerekiyor... brd hrks yr vr, tanrı parçacığı. sakatat yiyip şiir yazan canavarın tekiyim -hayvanların merhametinde bitimsiz bir kusur- sinsi, adi, ve orospuyum... ne dost ne baba ne koca oldu benden. (s. 34) diyor mesela öznelerden biri. Kendini soyutlamadan, içeriden bir eleştiri getirdiğini iddia edebiliriz. Tabela, bu topraklarda yaşayan tüm eril tahakküm uygulayanların sesini bünyesinde toplayan birine hız sınırını gösteriyor burada sadece. E. K.: mmgelem başlıklı şiirde, yüzümüzün yarısını kaplayan sahte bir gülüş kederimizi örtmeye yeter de artarmış bile. şiirimiz et kokuyormuş şimdi. şiir bizim kamuflajımızmış. (s. 63) diyor oradaki kişi. Bu soruyu sormasan da kitaptan vereceğim örneklerden biri de bu şiir olurdu büyük ihtimalle meseleyi değerlendirmek için. Şair ya da şiir bir erk alanında barınamaz. Şair yalvaç, tanrı, erk, patron, diktatör olmaya girişiyorsa -hatta Ruben Dario gibi, şairlerin tanrının kuleleri olduğunu iddia ediyor olsa bile- orada şiir varsa da eksiktir. E. K.: çoğu kez söz vermeyenlerdenmişiz. güvensiz yalancı kindar ketum inançsız kararsız tutarsızmışız. insan özetiymişiz. iş eldivensiz. (s. 62) böyle diyor orada tam olarak. İki gruba ayrılabiliriz bu noktada: insanlıktan umudunu kesenler ve kesmeyenler olarak. İnsan özetiymişiz diyene kadar -belki klişe gelebilir ama- Sartre'ın Gizli Oturum oyununun sonlarına doğru Garcin'e söylettiklerini göz önünde bulunduruyordum: Hah! Yalnız iki kişisiniz öyle mi? Sizi daha kalabalık sanıyordum... Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını... Acı, ateş, kızgın ızgara, hepsi sizsiniz demek... Ay! Ne gülünç şey... Kızgın ızgaranın ne gereği var: Cehennem başkalarıdır. Doğru, cehennem başkalarıdır; ancak insan özetiymişiz dedikten sonra iş eldivensiz diye ekleme yapıyorum mmgelemde. Bu, galiba, ben de pek emin değilim bundan, insana duyduğum sempatiden olsa gerek. Umudumu kesmemiş olmalıyım ki tüm o olumsuz özellikleri zorlayıcı bir nedene ya da nedenlere bağlıyorum. Yüzyıllardır yazıla gelen insanlıktan umut kesmediğimize dair güzellemelerin etkisiyle de olabilir bu yönde bir adım atmış olmam. Emin değilim gerçekten; hem de hiç. Şiir de böyle; asla emin olunamıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/07/29/tiyatrocular-seyirciyle-parklarda-bulusacak", "text": "Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmalarıyla özel tiyatrolar uzun bir aradan sonra sahnelere dönüyor. Tiyatrocular seyircileriyle parklarda buluşacak. Kooperatif ortağı tiyatroların çocuk ve yetişkin oyunlarının yer aldığı program, seyircileri tiyatronun iyileştirici gücüyle yeniden bir araya getirecek. 2 Ağustos-25 Eylül tarihleri arasında düzenlenen Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları, İstanbul Fenerbahçe Parkı, Caddebostan Sahil Amfi Tiyatro ve Ataşehir Deniz Gezmiş Parkı Amfi Tiyatro'da gerçekleşecek. Özel tiyatroların ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesini ve sürdürülebilir hale gelmesini sağlamak amacıyla kurulan ve Haziran 2021'de ikinci yaşını kutlayan Tiyatro Kooperatifi, yoluna 64 özel tiyatronun dahil olduğu bir yapı olarak devam ediyor. Özellikle pandemi dönemindeki çalışmalarıyla dikkatleri çeken kooperatif, şimdi de açık havada düzenlediği Yaz Buluşmalarıyla salgın nedeniyle aylardır birbirinden ayrı kalan tiyatroları seyircileriyle yeniden buluşturacak. 2 Ağustos-25 Eylül 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmalarının programında, kooperatif ortağı olan 39 tiyatro ekibinin çocuk ve yetişkin oyunları sahnelenecek. Ataşehir Belediyesi ve Kadıköy Belediyesinin katkıları, İBB'nin mekan desteğiyle düzenlenen buluşmaların Caddebostan'daki etkinlikleri Anadolu Efes desteğiyle gerçekleşecek. 2 Ağustos'ta başlayacak Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmalarının programı kapsamında Semaver Kumpanya, Biraderler Yapım, QPerformans, Tiyatro Mima, Atta Festival, Primat Atölye, Mesele Kumpanya, Tatavla Tiyatro, Öykü Sahne, Altkat Sanat, Entropi Sahne, Eylül Sahnesi, Reha Özcan Kumpanyası, Yapıcı Tiyatro, Kumbaracı50, Tiyatro Alesta, Tiyatro Biteatral, Balkonda Sanat, Asmalı Sahne, Versus Tiyatro, EKİP Tiyatrosu, Germinal Tiyatro, Kuzgun Yapım, Kadıköy Emek Tiyatrosu, İkincikat, Tiyatro BeReZe, TiyatroTiyatral, Levent Üzümcü Tiyatrosu, Lavean Sanat, Tiyatro YanEtki, İstanbulimpro, Tiyatro 11, Ankara Birlik Tiyatrosu, Tiyatro Hemhal, Gaca Tiyatro, Apartman Sahne, Yolcu Tiyatro, Tiyatro D22 ve Altsahne'nin oyunları sahnelenecek. 11 Ağustos'a kadar Fenerbahçe Parkı'nda çocuk oyunlarının sahneleneceği program, 17 Ağustos'tan itibaren ay sonuna kadar Caddebostan Sahil Amfi Tiyatro'da yetişkin oyunlarıyla devam edecek. Etkinlik kapsamında eylül ayında ise Ataşehir Deniz Gezmiş Parkı Amfi Tiyatro'da yetişkin oyunları sahnelenecek. Oyun başlama saatinin çocuk oyunları için 19.00, yetişkin oyunları için 21.00 olduğu programın biletleri Mobilet'te satışa çıkacak. Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmalarından elde edilen gelir, etkinlikte yer alan tiyatrolara aktarılacak. Kooperatif, salgın koşulları sebebiyle sahnelerden ve seyircilerinden uzun süre ayrı kalan tiyatrolara güç vermek ve bu dayanışmanın bir parçası olmak isteyenlere, bilet satın alma aşamasında iki farklı seçenek sunacak. Tiyatroseverler etkinlik bileti satın alırken destek kategorilerini seçerek dayanışmaya belirleyecekleri miktarda katkı sağlayacak ya da Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları kapsamında sahnelenecek bir oyunun destekçisi olarak dayanışmaya adını yazdırabilecek. Oyun destekçileri, etkinlik alanında ve Tiyatro Kooperatifinin sosyal medya hesaplarında duyurulacak. Tiyatro Kooperatifi, özel tiyatroların sanatsal üretimini zenginleştirirken ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesi ve sürdürülebilir hale gelmesi için çalışan sosyal bir kooperatiftir. Tiyatro Kooperatifi, Türkiye'deki özel tiyatrolar için 21. yüzyılda dünya standartlarında çalışma zeminini sağlamayı hedeflemekte ve ekonomik fayda üretme potansiyeline sahiptir. Yönetim kurulu başkanlığını Iraz Yöntem'in, başkan yardımcılığını Yeşim Özsoy'un üstlendiği Tiyatro Kooperatifi'nin diğer yönetim kurulu üyeleri ise Ersin Umut Güler, Mert Fırat ve Muharrem Uğurlu'dan oluşuyor. Tiyatro Kooperatifinin şu anda; Altıdan Sonra Tiyatro-Kumbaracı50, Altkat Sanat, Altsahne, Ankara Birlik Tiyatrosu, Apartman Sahne, Asmalı Sahne, Atta Festival, Baba Sahne, Balkonda Sanat Prodüksiyon, Biraderler Yapım, Craft, DasDas, Ekip Kafile, Ekip Tiyatrosu, Entropi Sahne, Erbulak Evi, Eylül Sahnesi, Gaca Tiyatro, GalataPerform, Germinal Tiyatro, HANN Sahne, ikincikat, İstanbulimpro, Kadıköy Emek Tiyatrosu, Kadıköy Theatron, Koma, Kuzgun Yapım, K! Kültüral Performing Arts, Lavean Sanat Grubu, Levent Üzümcü Tiyatrosu, Mam'art, Mesele Kumpanya, NoAct Sahne, oyun atölyesi, Öykü Sahne-Tiyatro Açıkça, Pangea, Primat Atölye, QPerformans, Reha Özcan Kumpanyası, Sahne3, Semaver Kumpanya, Tatavla Sahne, TTeşkilaTT, Tiyatro, Tiyatro Alesta, Tiyatro Bereze, Tiyatro Biteatral, Tiyatro D22, Tiyatro Dalga, Tiyatro 11, Tiyatro Hemhal, TiyatrOPS, Tiyatro Öteki Hayatlar, Tiyatro. iN, Tiyatro Mima, Tiyatro Pangar, TiyatroTiyatral, Tiyatro Yeniden, Versus Tiyatro, Wise Akademi, Yan Etki, Yapıcı Tiyatro ve Yolcu Tiyatro olmak üzere 64 ortağı bulunuyor ve güç birliği her geçen gün artıyor. Tiyatro Kooperatifi, bu dayanışmayı tüm Türkiye'ye yaymayı arzuluyor ve Türkiye'deki tüm tiyatro kooperatiflerinin birlik statüsünde birleşmesini hedefliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/08/07/kader-bolat-lacivert-dergisi-soylesisi", "text": "Olağanüstü bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde, diğer alanlarda olduğu gibi edebiyat dünyasında da birçok zorluk yaşandı. Pandemiyle birlikte, kitapların basımından tutun da dergilerin dağıtımı gibi konularda birçok sorunla baş etmek zorunda kaldı yayıncılar. Tüm dergiler gibi, Lacivert'in de sıkıntıları salgından önce başlamıştı aslında. Özellikle 2018 yılı ortalarında baş gösteren yüksek kur artışı, kağıt ve kargo fiyatlarını hızla yukarı çekerek dergi maliyetini yüzde elliden daha fazla artırmıştı. Yıllardır didine uğraşa belli bir maddi rahatlığa eriştirdiğimiz Lacivert, 2019 yılı sonunda neredeyse basılamayacak hale geldi. Bir yıl daha sürdürebilir miyiz dergi çıkarmayı diye çok düşündük. 15 yıldır emek verdiğiniz bir dergiyi bir çırpıda bırakamıyorsunuz. Bütün olumsuzlukları, olabilecekleri göze alarak bir yıl daha devam etme kararı aldık. Daha yılın üçüncü ayında da salgın baş gösterdi. Maddi sıkıntılara bir de fiziksel sıkıntılar eklendi. Oldukça zor zamanlar geçirdik açıkçası. Dergimizin tüm paketleme, etiketleme, kargolama işlemlerini kendimiz yapıyorduk. Ancak salgın ortamında, mart sayımızı bir süre okurlarımıza ulaştıramadık. Zorda kalınca insan, farklı çözümler üretiyor, bilirsiniz. O dönemden bu yana, dergilerimizi bir kurye aracılığıyla okurlarımıza ulaştırıyoruz. Paketleme, etiketleme işlemlerini de bu kurye yapıyor. Dergimizin sıkıntıları elbette devam ediyor. Ancak, salgın dönemini atlatana kadar-umarız atlatabiliriz-farklı bir olumsuzluk eklenmezse, bu şekilde dergimizi çıkarıp dağıtmaya devam edeceğiz. Lacivert'in 100. sayısını çıkarmış bulunuyoruz. Heyecanlıyız ve mutluyuz elbette. Lacivert'in yanında, tüm edebiyat dergilerinin yayın hayatına devam edebilmesini diliyoruz. Sesli yayınlar da gerçekten bu dönemde çok ilgi gördü. Evde fazla zaman geçirmek zorunda olan insanlar, dinlemeyi diğer işleriyle beraber gerçekleştirmeye alıştılar. Sesli okuma diyebileceğimiz bu okuma türü, elbette bizler gibi basılı yayın okumaya alışmış insanlar için nitelikli bir okumanın yerine geçemiyor. Evet, sadık ve sürekli bir dergi okuru var Türkiye'de aslında. Ama o kadar az kişiden oluşan bir grup ki... Bütün dergilerin alıcısı da neredeyse aynı kişiler. Ekonomik nedenlerle okurların alabildiği dergi sayısı azalınca, bize göre toplamda satılan edebiyat dergisi sayısı doğal olarak azaldı. Oysa tüm dergilerin amacı, dergi okuru sayısını artırmaktır. Sevindiğimiz nokta şu ki; bu zorlu dönemde, edebiyatseverlerin dayanışma duyguları ve istekleri çok yoğundu. Dergilerin kapanmaması için ellerinden geleni yaptılar. Bizlerin de çabasıyla, ilk kez Lacivert Dergisi abone sayısı bu dönemde hızlı bir artış gösterdi. Bütün dergi okurlarına ve Lacivert'i takip edenlere teşekkür borçluyuz. İlginiz ve çabanız için bizler de sizlere çok teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/08/07/kadinin-adi-hic-lik", "text": "Kadın yaşamın ta kendisidir bence. Her şeyden önce kadın insandır, bireydir. Destek yayınları tarafından yayımlanan Kemik Çayı adlı hikaye kitabında kadın yazarımız Hatice Dökmen; aile içi şiddete maruz kalan kadınların dramını, sevgisi, aşkı uğruna bütün zorlukları göze alan kadınların uğramış olduğu hayal kırıklıklarını, hayata bir sıfır yenik başlayan kız çocuklarının, evlatların dramını maskesiz, yalansız, yalın bir şekilde okuyucuya anlatıyor. Eser, on beş öyküden oluşuyor. Hikayeleri okumaya başladığımızda öznesi kadın olan kahramanların dünyasına doğru yola çıkıyoruz. Dili ustaca kullanan yazar, psikolojik ve sosyolojik derinliği olan hikayelerde toplumumuzda kadın olmanın zorluklarını tüm gerçekliğiyle, açık bir şekilde sergiliyor. Okurken içimizi acıtsa da bu dramlar; hayatın, hayatımızın gerçeği olduğu ile bir kez daha yüzleşiyoruz. Her gün Nazlı'nın dramını, mora boyanmış gözlerin hikayesini gazetelerin üçüncü sayfalarında okuyoruz. İçimizde bir Nazlı hep var ve var olmaya devam ediyor. Toplum olarak üzülüyor olmamız kadınların üçüncü sayfa haberlerinde yer almalarını engellemiyor maalesef. Fistanı güllü bahar bakışlı kadının yaşama sevincini yok eden, onu çocuklarından mahrum bırakan dramı anlatan öykü 2019 Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Bir Kadın Hikayesi öykü yarışmasında birincilikle ödüllendirilmiş. Kadın olmak bu kadar zor mu olmalıydı bu yaşamda? Sorusunu kendime sormadan edemiyorum. Yaşananlar bir Hiç denilemeyecek kadar acı olsa da unutmak, belki de yok saymak, hiçlik duygusunu getiriyor akıllara. Kadının adı: hiç/lik. Erkeğin gözünde değerinin olmaması, bir eşya kadar ederinin olmaması kadınların, annelerimizin alın yazısı olmamalı. Hevesleri, istekleri olan annelerimize bir gün Yedi Fili hediye etmek onları sevindirmemeli. Annelerimiz, babalarımız baş tacımızdır. Toplum anne ve babalara, kızlarına Yeter ismini verdirecek kadar acımasız olmamalı diye düşünüyorum. Sevgi, bütün zorluklara göğüs gerebilmeli, her şeye rağmen sevdiğini affedebilmeli. Ölümsüz olduğuna inanılan aşklar Lekeyi temizleyebilmeli bu toplumda. Toplumumuzda ailenin Yüz Aklığını temsil ettiği düşünülen kızlarımızın birey olduğunun bilincine varmalı anneler, babalar. Benim kızım yastık olacak bana! diye sevilen kızlarımızın Ufumdan Öp Beni Anne diye attıkları çığlıkları duyuyoruz satırlarda. Hepsi içimizden biri, komşumuz, köylümüz, çalışma arkadaşımız... Esere ismini veren Kemik Çayı adlı öykünün öznesi kadın olmasa da dolaylı olarak kadın dramını gözler önüne seriyor. Çaresiz bir annenin aşkına yenik düşerek akraba evliliği yapması ve bedelini bir yaşam boyu ödemesi konu ediliyor. Her şeye rağmen kadın, hayata karşı mücadele ediyor ve güçlü duruşundan taviz vermiyor. Kadın olmak; mücadelenin adı, bir duruşun yüreğidir. Selam olsun yüreği sevgi dolu tüm güçlü kadınlara!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/08/12/umutsuzlar-parkinin-sakinleri", "text": "Edip Cansever, şiirimizin en özel kıyılarından biri. Onu özel kılan hususlardan biri şiiri iş edinme lüksüne sahip olmasıydı belki. Felaket gibi görünen Kapalı Çarşı yangının ona sunduğu halden anlar ortak sayesinde yıllarını şiire vakfedebildi. Elbette bu tek başına yeterli bir gerekçe olamaz ama zemini oluşturabilir. Cansever, -belki biraz da bu imkanla-ne kendinin ne de mevcut şiirin sınırlarına takıldı. Her yeni kitabında sanatın her alanından, toplumdan, teknolojiden faydalanır bir biçimde çıktı okurun karşısına. Benim en sevdiklerim öykünün, tiyatronun şairin tabiriyle 'anlatı' nın- şiirine açtığı olanaklar... Hem de şiirin kimyasını hiç bozmadan... Edebiyatımızda öncesinde de vardı anlatının şiire girdiği, mesela manzum hikayeler... Ancak bana kalırsa Edip Cansever, şiiri anlatıya teslim etmeden bunu yapan çok ender bir şairdi. Anlatının tüm unsurları onun şiirine yol oldu ama şiir hem derinde hem yüzde gürül gürül devam etti akışına. Üstelik bu defa daha görkemliydi. Ben Ruhi Bey Nasılım, Tragedyalar, Oteller Kenti, Bezik Oynayan Kadınlar, Dökümcü Niko ve Arkadaşları... Her biri bahsettiğim türden şiirleri Cansever'in. Bu yazı ise bunlardan biri olan Umutsuzlar Parkı'ndaki kişilere değinmeye çalışacak. Cansever'in şiirlerinde mekanlar, kabın suyu bir arada tutuşu gibi şiirin kişilerini bir arada tutuyor gibi gelir bana. Ayrıca mekanlar bir araçtır da onun şiirlerinde, karakterlerin iç dünyasını okura sunabilmek için bir dekor... Umutsuzlar Parkı'nda da böyle olmakla birlikte farklı olarak soyuta evrilmiş bir mekan buluruz bu şiirde. Umutsuzlar Parkı sıradan bir park değildir çünkü. Şairin de dediği gibi toplumda olup biten tüm olayların kişiye yansımış şeklidir. Burası sıkıntıda duranları imleyen bir mekandır. Yalnızlıktan yapılmış kişilerin meskenidir. Dahası kağıt parçasına günaydın deyip karıncayı selamlayan bu insanların saklandığı yerdir bu park. Çünkü kalabalığa açık yerler en kullanışlı saklanım alanlarıdır. Varlığı gizlemeye hatta var olarak kendini yok etmeye elverişlidir. Zaten neresinden baksak varoluşsal çatışmalarla örülü bir yapıdır elimizdeki şiir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/08/17/istanbulun-animasyon-festivali-animist", "text": "İstanbul'un Animasyon Festivali: Animist, bu yıl 'Animasyonun Gücü', 'Kültürde Kadın Gücü' söylemleriyle izleyiciyle buluşuyor. Bu yıl hibrit bir şekilde düzenlenen Animist Festivali, animasyonla ilgilenen profesyonel, amatör, öğrenci, eğitmen ve yediden yetmişe herkese hitap eden programlarla, eğitim kurumları ve ilgilileri bir araya getiriyor. Etkinlik, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Çizgi Film ve Animasyon Bölümü tarafından 13 -16 Ağustos tarihlerinde gerçekleştiriliyor. Animasyonun kültürel ve ekonomik değeri, kapsadığı, değdiği alanlara dair farkındalık yaratmak ve Türkiye'de sektörün gelişimine katkı sağlamak amacıyla düzenlenen festivalin bu yılki konukları arasında; Birleşik Krallık'ta animasyon dünyasındaki kadınları destekleyen Animated Women UK danışmanı, animatör ve eğitimci Helen Piercy ve bu seneki festival afişini tasarlayan Kozmonot TV'nin kurucusu ve animasyon yönetmeni Serin İnan bulunuyor. Ayrıca Güney Kore ve Kanadalı animatör ve eğitimci Namkook Lee ve bu sene kurulan GEAS Görsel Efekt ve Animasyon Sanatçıları Derneği temsilcileri ile uzun yıllar sektörde önemli projelerde imzası bulunan 1000 Volt ekibi de konuklar arasında olacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/09/08/bulent-tusenden-zeynep-gargi-soylesisi", "text": "Karikatürle tanışmam çok küçük yaşlarda oldu. Bunda rahmetli ağabeyimin rolü büyüktür. Kendisi benden 13 yaş büyüktü, ben 5-6 yaşlarında iken o genç bir yetişkin olarak okumayı çok severdi. Sürekli eve güncel gazete, kitap ve dergi alırdı. Zamanın mizah dergilerinden Gırgır, Çarşaf, Fırt ve çizgi roman dergileri de her hafta evimize girerdi. Bu dergilerdeki çizimler beni etkileyerek görsel hafızamda yer edinmişti. Yıllar sonra anneciğimin çok değer vererek sakladığı ilkokul yıllarından kalma resim defterlerime baktığımda resim yanı sıra balonlu karikatür örnekleri de çizdiğimi gördüm, hatta zamanın başbakanı Süleyman Demirel'in de bir karikatürünü yapmışım. Temelde sanat yeteneği doğuştan da gelebilir sonradan eğitimle de edinilebilir. Karikatür sanatının temeli resim sanatıdır ve resme yatkınlık bazen doğuştan gelir. Sonradan karikatür sanatçısı olunabilir. Buna yönelik kurslarda nice karikatüristler de yetişmiştir zaten. Bu kurslarda çizerin varolan resim yeteneği içinde çizgi üzerine yoğunlaşarak zihninde yarattığı tasarımını çizgiyle kağıt üzerine dökmesi çeşitli teknik bilgi destekleriyle sağlanır. Bunlar da anatomi, oran, hareket, perspektif, kompozisyon, vb. teknik konulardır. Espri bulma sürecinde de evrensel ve ulusal belli başlı problemlere parmak basarak, abartma, zıtlık, vb olgulardan yararlanılır. Zamanla çizer kendi estetik algısıyla kendine özgü çizgisini ve mizah anlayışını oluşturarak kendi yolunu bulur. Beni etkileyen konu ya da problem her ne ise. Genellikle ülkemizdeki ve dünyamızdaki süregelen problemler. Bu bazen bir kadın cinayeti ya da küresel ısınma, bazen de bir orman yangını ya da virüs olabilir. Olumsuz bir olguya aniden gelişen şiddetli tepki beni harekete geçiren güçtür."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/09/14/kader-bolat-edebiyat-nobeti-dergisinden-semrin-sahinle-konustu", "text": "Semrin Şahin: Kaotik bir salgın süreci. Salgın bir anda geldiği için yayıncılık sektöründeki çoğu dergi gibi biz de hazırlıksız yakalandık. İlk günler nasıl bir yol izlememiz gerektiği konusunda kararsızlık yaşadığımız için bir süre bekleyip önümüzü görecek kadar salgının seyrini takip ettikten sonra o ay yayımlanacak olan sayımızı bekletme kararı aldık. Birçok dergide aynı kararı aldı o dönemde. Birkaç sayımızı dijital yollarla okurlarımıza ulaştırdık. Dağıtım sorunları, kitabevlerinin kapalı olması, insanların evlere kapandığı bir dönemde ayakta durmak, dergiyi çıkartmaya devam etmek bizim gibi kendi ayakları üstünde durmaya çalışan bir dergi için çok zor oldu elbette. Pandemi gibi büyük bir sorundan önce de arkasında sermaye gücü bulunan dergiler arasında beş yıldır var olmaya çalışıyorduk, son bir yıldır bu anlamda belimiz daha da büküldü diyebilirim. Ama ne olursa olsun azimle ve okurlarımızın desteğiyle bu zor süreci atlatacağımıza olan inancımız tam. Bunun yanında salgın sürecinde Edebiyat Nöbeti iki güzel edebiyat ödülüne layık görüldü: Payda Yayınları Nedret Gürcan Edebiyat Ödülü ve Pusula Sahaf Kitabevi Emek Ödülü. Salgın dört bir koldan bizi boğmaya çalışırken bu iki güzel ödül biz emek verenler için devam etmek adına motive edici oldu diyebilirim. Semrin Şahin: Salgın dönemi biz insanlara ölümün soğuk yüzünü gösterdiği inancındayım. Ölüm korkusu insana bir direnç olarak hayatın içinde bir şekilde var olma telaşını getirdi. Sosyal medya kullanımı arttı. Hemen hemen herkes sosyal medya platformlarından saatlerce süren canlı yayınlar açmaya, atölyelere katılmaya ve eğitimler almaya başladı. Yeni yazmaya başlayanlar çeşitli alanlar yaratmaya, çeşitli yollarla kendilerine yeni yollar keşfetme ihtiyacı duydular. Bu nedenle dijital yayıncılık arttı. Bunların hepsinin edebiyatımız için olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Dergiler, edebiyat portalları, fanzinler bunların hepsi edebiyat nehrini besleyen yan damarlar. İyi veya kötü olmasıyla ilgili değil de niteliğin yükseltilmesi gerektiği konusunda görüş bildirebilirim. Editöryel süzgeçten geçmeyen birçok öykü veya yazı bu platformlarda yayımlanabiliyor. Ben zamanın adil davranacağına inananlardanım. İyi edebiyat her zaman kazanacaktır. Bu nedenle çeşitliliğin olması ve gençlerin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Tahsin Yücel, Gerçek edebiyat ruhsal sağlığımızın güvencesidir, her zaman sürdürmüştür bu işlevini; umarım, bundan sonra da sürdürür, der. Bu en büyük temennim benim de. Yaşadığımız bu süreçte edebiyata daha çok ihtiyacımız olduğu da bir gerçek. Bu nedenle birlikte çoğalıp edebiyata renk katmaya devam edeceğiz. Semrin Şahin: İyi ve nitelikli edebiyat dergilerini takip eden bir avuç okur olduğunu düşüyorum. İnanın dergi okurundan çok öykü ve şiir yazan var. Bin adet basılan bir derginin bitmemesinden anlayabilirsiniz bunu. Bunun yanında üç yüz veya dört yüz bin tirajlı dergiler de yok değil. Mesele bu dergilerin edebiyatla uzaktan yakından ilgisinin olmaması ve çabuk tüketilen ürünleri içinde barındırması. Artık çoğu okur iki metro durağı arasında okuyabileceği ürünleri istiyor. Evet, ürün dedim, çünkü bunların bir metadan farkı yok benim gözümde. Sosyal medyada paylaşabileceği bir iki aforizma görmek istiyor. Elbette bunların sanatla ve edebiyatla uzaktan yakından ilgisinin olmadığını söyleyebilirim. Hız çağında olduğumuz için insanlar çabuk tüketebilecekleri kitap ve dergilere yöneliyorlar. Nitelikli edebiyat peşinde koşan bizim gibi dergiler bu durumdan olumsuz etkileniyor haliyle. Bunun yanında dağıtım ağına girememek de bir edebiyat dergisinin en büyük handikaplarından biri. Aboneliklerle ayakta durmaya çalışıyoruz. Edebiyat dergilerinin, portalların, fanzinlerin çoğalması gerektiğini önceki soruda da belirttim. Bunu yaparken nitelikli okuru artırmak ve azimle dergiciliği sürdürmek gerekiyor. Soruşturma dosyasına katkı sunduğunuz için teşekkürler."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/09/14/oguz-aral-ve-girgir-efsanesi-sergisi-silivride-acildi", "text": "Silivri'de, Gırgır dergisinin kurucusu ve yönetmeni karikatürist Oğuz Aral'ın adını taşıyan Yoğurthane sanat galerisinde, Gırgır'ın yetiştirdiği yazar ve çizerler 7 Eylül günü bir araya geldi. Silivri Sanat Platformu'nun desteğiyle gerçekleştirilen söyleşi ve sergi etkinliğinde, Gırgır Ekolü konuşuldu. Anılan etkinlik, Silivri Sanat Platformu Başkanı Abdullah Mutlu'nun konuşmasıyla başladı. Ardından, Tarık Tolunay'ın moderatörlüğünde Ergün Gündüz, Mevhibe Turay, Bülent Arabacıoğlu, İrfan Sayar, Atilla Atalay, Turhan Günay ve Serhat Gürpınar dergiyle ilgili gülümseten anılarını anlattılar. Konuklar arasında bulunan Hasan Kaçan ile Tekin Aral'ın kızı İnci Aral da katkıda bulundular. Bu arada konuşmacılar özetle, Oğuz Aral'ın gençleri çok önemsediğini, klasik bir baba figürü gibi davrandığını ve sevgisini belli etmediğini, Gırgır'ın onunla birlikte aile olduğunu, bu ailede yer alan gençlerin hayatlarının onun sayesinde şekillendiğini, dergide özeleştiri yapılmasına imkan sağladığını vurguladılar. Etkinliğin son bölümünde konuklar, orijinal çizim, fotoğraf ve taranmış belgelerden oluşan Oğuz Aral ve Gırgır Efsanesi Sergisini gezerken yaratıcı kadro ile sohbet etti, imza aldı. İstanbul, Ankara ve diğer şehirlere de taşınacağı belirtilen Oğuz Aral ve Gırgır Efsanesi Sergisi, 7-17 Eylül 2021 tarihleri arasında ziyarete açık olacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/10/03/baskenti-kahve-kokusu-saracak", "text": "Pandemi dolayısıyla bir süredir yapılamayan Ankara Coffee Festival, yeniden kahveseverlerin karşısında. Festival, 1 Ekim Dünya Kahve Günü'nde 5. kez Bilkent Center'da kapılarını açmaya hazırlanıyor. Dream Sales Machine tarafından düzenlenen etkinlik, 1-2-3 Ekim 2021 tarihleri arasında Bilkent Center'ın ana sponsorluğunda gerçekleştirilecek. Kahve festivalinde kahve lezzetleri, kahve dükkanları, kahvenin tüm paydaşları, konserler, seminerler ve workshoplar ziyaretçilerle buluşacak. Türkmen, Can Bonomo, Bedük gibi tanınmış isimleri ağırlayacak olan festival boyunca 24 canlı konser yapılacak. Genç yetenekler ve Ankaralı müzik grupları da Ankara Coffee Festival'de performanslarını sergileme fırsatı bulacak. Festival'de 1 Ekim Cuma günü; Boyalı Kuş, Arubaluba, Sattas, Gipsy Pavillion, Sinağrit Baba, Jabbar ve Bedük, 2 Ekim Cumartesi günü; Wu Wei Trio, Slugs Band, Ege Çubukçu, De Lejos, Goril Reggea Band, Tuğçe Doğu feat. No Spoon ve Can Bonomo, 3 Ekim Pazar günü ise; Depo Flamenco, Kara Ejderha, Melis Fiş, Demirabi, No Spoon, Ikaru ve Gökhan Türkmen sahne alacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/10/15/istanbulda-feministanbul-ruzgari-esti", "text": "V. Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali 1-3 Ekim 2021 tarihinde UNESCO'ya bağlı organizasyonlar olan Dünya Şiir Festivali, Dünya Şiir Hareketi ve Kartal Belediyesi'nin desteğiyle gerçekleşti. Her yaştan dinleyicinin katıldığı festival büyük ilgi gördü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/10/15/kader-bolat-patika-dergisinden-ertugrul-ozuaydinla-konustu", "text": "Ertuğrul Özüaydın: Şu genellemeyi yaparak başlarsak sanırım yanlış olmayacaktır: Dergiler çağının en önemli tanıklığını gerçekleştirir. Yazın tarihimizin en değerli kaynakları arasındadır. O dönem neler yazılıyor, neler okunuyor dergilerin sayfalarında bulabilirsiniz. Bu Türk edebiyatı için de böyle olmuştur. Dergiler, çağının yazar çizeriyle beslenip gelişmiştir. On yıllar boyunca bütün dergilerimizin göstermiş olduğu çabaları Türk yazınının gelişmesi yönünde önemli adımlar olarak saymalıyız. Geçmişte edebiyat dergileri bir topluluğun, akımın öncüsü ve sürdürücüsü olmuş olabilir, ama bugün yerleşik bir akım ve bu akımın sürdürücüsü olarak bir dergiyi göremiyrum. Bu özetlemenin dışında şunu da eklemek isterim ki dergiler de bir arayış içindedir ve ayrıca her dergi düşsel bir yolculuktur. Sanat, kültür ve edebiyat adına nerelere dek varacağını kestiremeyiz. Onları yeniliğin doğal koşullarından soyutlayamayız. Çağdaş yazının sesi ve içeriği bağlamında ürün verme çabaları hangi tutumda olduklarını gösterir sanırım. Söylediğimiz gibi dergiler çağın ürünüdür. Çağın gerekliliğinden ortaya çıkar. Kuşaktan kuşağa bir geleneği sürdürerek gelmezler. Tarihsel akışın içinde yerlerini almayı bilirler. Zamanına yaslanmayan, gereklilerine uyamayanlar yenilgiye uğramak zorundadır. Yaşarlılığı, değişim ve dönüşümle gerçekleşir. Geçmişe yönelenler, zamanına yaklaşamayanlar geçmişle çok uzun avunamazlar. Dergilerde iyiyle kötünün ayrımını yapmak istemem çünkü hepsi bir anlamda aynı çatı altında yaşamını sürdürürler. Her derginin ötekine kazandıracağı bir değerin varolduğunu düşünürüm. Bu noktada Türk yazının simgesi durumuna gelen dergilerimiz imece çalışmaların bir yansıması gibi görünür. Biz de okurlarımızın, sürdürümcülerimizin desteğiyle bu zorlu süreci atlatmayı başardık. Ertuğrul Özüaydın: Dijital çağ, dijital dergi. Her şey çok yeni, her şey etkisini göstermedi henüz. Her şeye yüzeyden bakıyoruz. Bu nedenle nitelikleri ve geleceği konusunda bir şeyler söylemek çok güç. Basılmış dergilerle, dijital dergiler arasında bir savaş yok. Kendi alanlarında okuyucu karşısına çıkıyorlar. Elbette toplumsal ve yazınsal sorumlulukları konusunda değişen, eksilen bir şey yok. Biz de dijital olarak varız. Öyle bir soru ki bütün boyutlarıyla ele almaya kalksam sayfalar sürer kısacık söylemeye çalışsam dediklerim yetmez. Gelen metinler içinde çağının duyuş ve düşünüşünü yakalamış ürünler de var niteliksel anlamda yetersiz kalmışlarda. Şunu belirtmeliyiz ki Türk yazını bugünkü ürünlerin yarattığı etkiyle geleceğini örgütleyecektir. Varlığını sürdürmesini istediğimiz Türk edebiyatına değer katmayı bilen ve bunu becerebilen arkadaşlarımızın sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. İşte dergilerimiz değerli yaratıları bulup çıkarmak çabasından hiç vazgeçmediler. Aydınlar, yazarlar, çizerler, şairler hepsi gelişen dünyanın gelişmiş ürünlerini vermeye kafa yorarken onlara ürünlerine yayımlayacakları alanları yaratan dergilerde boş durmuyordur. Ertuğrul Özüaydın: Dergi çıkarmanın, yürütmenin güçlüklerini ancak ve ancak o işi üstlenenler bilir. Aslında basılı dergilerin içinde bulundukları sıkıntılı durum ha deyince aşılacak gibi görünmüyor. İçine düştüğümüz bunalımın en önemli nedeni dağıtım sorunudur. Belki öteki giderlerin karşılanabilirliği bu yolla sağlanacaktır. Dağıtılamayan dergi satış yapamıyor, satışı olmayan dergi yaşamını sürdüremiyor. Soruna kesin bir çözüm yolu olarak bakıyorum. Dergilerimizin yeterince okuru yoksa bundandır. Ülkenin dört bucağına kolaylıkla dağıtılan dergilerin okuru da olacaktır. Okuru dergiye kolayca ulaşabilirse satış sorunu büyük oranda ortadan kalkar. Doğrusu dergiler satamıyorsa satış noktalarında dergilere yer verilmemesindendir. Çoğu dergi sürdürümcü ağıyla yaşama tutunabiliyor. İçinde bulunduğumuz acı gerçeği kabullenmişlikse canımızı daha çok acıtıyor. Soruşturma dosyasına katkı sunduğunuz için teşekkürler. 1957 yılında Eskişehir'de doğdu. Anadolu Üniversitesi, İşletme Bölümü'nü 1983 yılında bitirdi. İlk şiirleri seksenli yılların başında Eskişehir Sakarya Gazetesi'nde yayımlandı. Uzun bir aradan sonra yeni şiirleri, bununla beraber şiir üstüne yazıları ve aralıksız sürdürdüğü günceleriyle dergilerde göründü. Ayrıca 2002 yılında Patika Dergisi yayın deneyimine katıldı. Halen aynı dergide genel yayın yönetmeni olarak çalışmalarını yürütmektedir. Şiirleri, başka dillere çevrildi. Yurtdışında çeşitli dergi ve seçkilerde şiirleriyle yer aldı. Uluslararası festivallere katıldı, şiire ilişkin bildiriler sundu, şiirlerini okudu. Dil Derneği üyesidir ve Yayın Kurulu Başkanıdır. Aynı zamanda Çağdaş Türk Dili ve Patika Dergisi'nin genel yayın yönetmenidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/10/15/modern-ve-cagdas-sanat-tarihi-seminerleri", "text": "Atölye Modern Çevrimiçi'nin sonbahar programı, günümüz sanatını yorumlamada sanatın tarihsel gelişimini keşfe davet eden Modern ve Çağdaş Sanat Tarihi Seminerleri ile başladı. Seminerleri Dr. Öğr. Üyesi Fırat Arapoğlu, Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, Prof. Dr. Uşun Tükel ve Dr. Öğr. Üyesi Osman Erden veriyor. Katılımcılara, sanat tarihine giriş yapma, tarihsel bağlamlar oluşturma ve sanatta yeni okuma biçimleri geliştirme olanağı sunan programın ilk yarısında modern sanat kronolojik olarak konu edilirken, ikinci yarısında ise çağdaş sanat tematik olarak işleniyor. Atölye Modern Çevrimiçi sonbahar programında katılımcıların yazın alanındaki sınırlarını geliştirebilecekleri Yaratıcı Yazarlık Atölyesi ile Hikaye ve Roman Atölyesi, Mario Levi ile gerçekleşiyor. Program 13 Ekim tarihinde başlıyor. Program kapsamında 1 Aralık'ta verilecek modern ve çağdaş sanat yapıtlarının nasıl çözümlenebileceğine ve yorumlanabileceğine dair yöntemler sunan Sanat Yapıtlarının Gizleri seminerlerinde ise katılımcılara Dr. Öğr. Üyesi Fırat Arapoğlu rehberlik ediyor. Tüm derslere katılanlara Atölye Modern Çevrimiçi Katılım Belgesi sunuluyor. Dersler video konferans sistemi aracılığıyla canlı olarak gerçekleşiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/10/17/minnina-isiklari-kapama-ozge-dogarin-yeni-romani", "text": "Hayatının rutin işlerle örülü olduğunu düşünen. Kötülükten korkup hayatın kıyısında köşesinde yaşayan. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın derken yılanlarla aynı yatakta yatan. Bakıp da görmeyen, duyup da düşünmeyen, hayatı yiyip içtiklerinin toplamı sanan. Ruhun inceliğini zayıflık, iyileri aciz gören. Kendi özünü sistem içinde eritip kaybeden. Ece, çocukluğunda ailesi tarafından istismara uğramış genç bir kadındır. Adile ile karşılaşması hayatının dönüm noktasını oluşturur. Adile, Ece'yi büyütür, okutur fakat ruhundaki yalnızlığa merhem olamaz. Bu yalnızlığın çaresi Ece'nin kendisindedir; bunun farkına varması için kendisiyle yüzleşmesi gerekir. Bir gece, geçmişi ve geleceği arasında seçim yapmak zorunda kalır. Bu seçiminde geleceğine yönelir, kendisinden başlayıp topluma uzanan bir savaşı başlatır. Kendisi ve toplum ile... Cinsel kimlik arayışı içinde kadınlığını bulan Ece, kızına kendi bedeninden utanmamayı öğütlüyor. Özge Doğar, annelik kavramını irdelediği Minnina Işıkları Kapama adlıromanında kadının toplumsal rolünü de sorguluyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/01/festivalde-11-yerli-oyun-yeniden-sahnelerde", "text": "Pandemi sebebiyle uzun süre sahnelere ara vermek zorunda kalan 25. İstanbul Tiyatro Festivali'nde Türkiye'den 11 yerli oyun izleyicilerle buluşuyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda düzenlenen programdaki 14 yerli yapımın 11'i 22 Ekim-20 Kasım tarihleri arasında sahnelerde prömiyer yapıyor. Zerrin Tekindor'un performansıyla oynanan Toz'un yanı sıra; Emre Kınay'ın performansıyla izleyeceğimiz Irgat, Zehra İpşiroğlu'nun yazdığı Yüzleşme, BAMİstanbul'dan Istırap Korosu, Sema Elcim'in metnini yazdığı, Ahmet Sami Özbudak'ın yönettiği Gabriel'in Düşü, Eyüp Emre Uçaray'ın yönettiği Koleksiyoncu, Kocaeli Şehir Tiyatroları'ndan Mehmet Birkiye'nin yönettiği Vişne Bahçesi, Kadıköy Emek Tiyatrosu'ndan Birazdan Gideriz Şimdi Yağmur Yağıyor, İstanbul Tiyatro Festivali yapımı, Yelda Baskın'ın yönettiği Beni Sakın Yumruklardan ile çocuk oyunları Eşit Masallar ve Mitolojik Hikayeler ilk kez festivalde izleyici ile buluşacak. Podacto yapımı Godot'yu Beklerken ve Açık Aile ile Tiyatro Boyalı Kuş'tan Kendine Ait Bir Oda ise çevrimiçi olarak dinlenebiliyor. Festivalde ayrıca Hollanda, Fransa ve İtalya'dan büyük övgü toplayan 4 uluslararası prodüksiyon mekanlarda; 7 uluslararası yapım ise çevrimiçi programda seyirciyle buluşuyor. Bu yıl da hem fiziki hem de çevrimiçi olarak kurgulanan festivaldeki fiziki performanslar COVID-19 önlemleri altında Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Duru Ataşehir, Moda Sahnesi, Caddebostan Kültür Merkezi, Müze Gazhane ve Zorlu PSM gibi mekanlarda gerçekleştiriliyor. Festival programındaki çevrimiçi gösterimler ise 22 Ekim-20 Kasım tarihleri arasında, festival süresince passostudio. com adresinden, tekil ve kombine bilet seçenekleriyle izlenebiliyor. Çevrimiçi bölümü sayesinde festivale yalnızca İstanbul'dan değil tüm Türkiye'den erişilebilecek. Festivaldeki ücretli ve ücretsiz tüm etkinliklerle ilgili ayrıntılı bilgi tiyatro. iksv. org adresinden alınabilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/02/lutfu-dagtasin-fotografin-yazinsal-halleri-sergisi-antalyada-acilacak", "text": "Antalya Edebiyat Günleri kapsamında, Muratpaşa Belediyesi'nin 4-7 Kasım tarihlerinde gerçekleştireceği etkinlikte, Fotoğrafçı/Gazeteci/Yazar Lütfü Dağtaş'ın Fotoğrafın Caz Saatleri isimli sergisi açılacak. Serginin küratörlüğünü İbrahim Karaoğlu yapıyor. Fotoğrafı düş gücünün temel bir eylemine dönüştürüp ışığı, gölgeyi, nesneleri farklı bir görme biçimiyle, büyülü görüntülerle, yeni bir gerçeklikle ve yeni bir dille sunan Lütfü Dağtaş; her biri özgün yaratılar üreten sanatçıların algılarıyla, sanatsal bir dille tanımlatıyor fotoğraflarını. Alışılmışın dışında, üretici, dönüştürücü bir buluşmayla yan yana gelen sanatçılar; çağrışımlardan, görsel imgelerden, fotoğrafın derinliklerinden ve estetik çözümlemelerden yola çıkarak kendi okumalarının, duygulanımlarının sanatsal atlasını, yazınsal bir dile tercüme ediyorlar. Lütfü Dağtaş sergiyle ilgili olarak, Bu sergi, sanatçı dostlarla el ele vererek birlikte kotardığımız bir çalışmanın ürünüdür. Sanatsal amaçla çektiğim fotoğraflar üzerine, yurt içinde ve dışından değişik sanat dallarından 99 kültür insanı metin, resim, karikatür ve fotoğraf aracılığıyla değerlendirme yaptılar şeklinde konuştu. Bilindiği gibi sanatçının ilk projesi, karatabaklık olarak adlandırılan; sepicilik, debbağlık, göncülük olarak da bilinen Anadolu'nun en eski zanaatına ilişkin fotoğraflarından oluşuyor. Diğer projesi ise, İzmir kent tarihinde iz bırakmış Yahudihane üzerinedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/05/aksisanat-yazari-derya-balciya-okur-mektubu", "text": "Fuarda imzaladığı Ve Tanrı Düşleri Yarattı kitabıyla ilgili okurundan mektup alan Derya Balcı, mektubu Aksisanat okurlarıyla paylaştı... Ercan Hanay imzalı mektubu Aksisanat okurları için yayımlıyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/05/konusan-ruh-mu-mehmet-yasin-etkileyici-siiri-ve-yuksek-modernizm", "text": "Kıbrıs'tan yetenekli bir Türk şairidir. Kendisinin deyimiyle bir Kıbrıslıtürk. Okuyucuların duygularını canlandırmak için yazınsal öğelerin kullanılmasında büyük bir görev üstleniyor. Yaşın, Mehmet Yaşın'ın şiir koleksiyonundan hem uzun hem de kısa şiirler ile güzel imgeler sunuyor. Şiirlerinin uzunluğundan bağımsız olarak ve tüm eserlerinde sıfatların karmaşık bir ağını örgütleyerek duyuları uyandıran çizgiler oluşturmayı başarıyor. Mehmet Yaşın, üzerine yazmayı seçtiği olayların spektrumu konusunda çok dinamiktir. Şiirleri tipik sevgiyle yazılmış olup rutin umutsuzluklarla ilgili değildir. Bunlar her yaşamın bir bileşimidir. Spektrum, savaştan doğaya, romantizmden komünizme uzanıyor. Mehmet Yaşın'ın şiirsel esnekliği, onu çok kutlanan ve saygı gören bir şair haline getirdi. İki farklı konuda tamamen farklı anlamlar yüklenir ve bunları mükemmel bir biçimde mantıklı bir fikir haline getirir. Yaşın'ın şiiri, sanki düzensiz gibi görülmekle birlikte düzenlenmemiş gibi okunur. Okuyucu, doğrudan Yaşın'ın bilincinin düşüncelerine bakıyor ve yoğun duygu mesajını absorbe ediyor. Aklımızda gördüğümüz görüntüler, yalnızca kendi hayal gücümüzden kaynaklanır. Ancak başkasının düşüncelerini okumak için kendimizi açtığımızda canlanıp çiçeklenirler. Neredeyse bellek gözüyle görülebilen tüm yeni bir dünyayla karşılaşıyoruz. Mehmet Yaşın, bu yeni vizyonu destekliyor. Şairin lirik yetenekleri okuyucu için duygusal bir ortam yaratıyor; imge bir kaçış, görüntü bir maceradır. Şairin usu, hiç yaşamadığınız kadar güzel fikirlerin bilinmeyen bir yerinden sesleniyor gibidir ve bu okuyucuların pek çok şeyi yeniden düşünmesi için bir şans olarak değerlendirilmelidir. Yaşın'ın perspektifinden şiir, konuşulan dramatik bir sanattır. Onun için şiirsel anlam, sadece bir sözcük meselesi değil, aynı zamanda fiziksel bedenin sözsüz dillerini de içerir. Özellikle dramatik şiirlerde, şairin performatif olan ve şiiri sözlü bir sanat olarak kavrayan alternatif bir modernizm biçimi sunduğunu iddia ediyorum. Bence Yaşın şiirleri, bir yanda modernist kültürden farklı karşıt görüşler içeriyor, diğer taraftan da ifade kültürü hareketi olarak adlandırılan yüksek modernizm bakımından anlamın olamayacağını öngören çağdaş bir hareket olarak sözlü söylemle indirgeniyor. Bu anlamda Yaşın'ın, ne yüksek modernistlerin ne de gösterişli kültürcülerin inançlarını tamamen paylaştığını düşünmüyorum. Yüksek modernistler, konuşma ya da ses ile yoğun şekilde ilgiliyseler bu terimlerin kullanımı büyük oranda değişmeceli olur. Buna karşılık Yaşın, tam anlamıyla fiziksel olarak ses alır. Şair, 2000'ler şiirinin aksine bir arıtma sürecine konuşma göndermek istemiyor. Yaşın için bir şiir, sayfadaki yazılı metne indirgenemez. Ancak konuşmacının bedensel varlığının yanı sıra kitleyle olan doğrudan temastan oluşan bütüncül bir deneyimdir. Onun için şiir, dilin kendine has eserlerinden çok daha fazlasını içerir ve bu şairin varlığının iletişimi ile ilgilidir. Şair, basılmış şiirin şeyin kendisi yerine bir yer tutucu olarak algılanmasını istiyor ve şiirde basılan kayıpları bir eserin bir kitapta yeniden üretilmesinde yaşanan kayıplarla karşılaştırıyor. Peki, şiirin geleneksel sembolleri yeterli mi? Basılı sözlerin kendi başına hiçbir güzelliği olmadığı gibi hayal gücünü teşvik etmek ve işlev görmesine neden olmak dışında hiçbir değeri de yoktur. Baskılı şiir, başka bir ifadeyle tabloya has olan yazınsal eşdeğer bir eser, boyalı bir resmin yeniden üretilmesi ve temsilsel değerine göre, böyle bir yeniden üretime göre daha yoksuldur. Yaşın, şiirin keyfini çıkarmak için yapılması gerektiği gibi dinleyiciler tarafından sesli bir şekilde yaşanması gerektiğini belirtiyor. Yaşın'ın düşünceleri, romantik bir benlik kavramı ve savaş sonrası Kıbrıs'taki modern şiirin bireysel, toplumsal ilerleme düşüncesine dayanır. Yaşın'ın ifade teorisinin son amacı otantik, samimi, doğal bir benlik ve kişiliğinin keşfedilmesidir. Teori, sözde özün araştırılmasını savunurken aynı zamanda oldukça normatiftir. Yaşın, kötü alışkanlıkların ifadenin başarısızlığından sorumlu olduğunu ve gerçek ifadenin doğru yaşam biçimine bağlı olduğunun altını çiziyor. Sesin eğitimi ve anlatımın geliştirilmesi, yaşamın doğru alışkanlıklarının zenginleştirilmesiyle ayrılmaz bir biçimde sevinç, güven, saflık ve düşünce asaletiyle bağlantılıdır. Sesin gelişimi mekanik ya da yalnızca yerel bir mesele değildir. Normal ve sempatik hareketler üzerine, doğru motif ve duygular üzerine sağlığa, güce bağlıdır. Habersiz bir buluşma hazırlığıydı ömrümce Yazdığın her şey. bir kaderi büyütmüştüm her rastlantının büyüsünde. istesek de istemesek de. Elektrik, elektrik, elektrik. Korkarım bu şiir planladığın gibi bitmeyecek Memet. Öteki: tanımak ilk kez gördüğün birini. Derken: elektrik. Görüntülerin tanımlayıcı çizgileri, gözlere dokunma hissi veriyor ve okuru ses çağrısına itiyor. Şiir okunduğunda soğuk bir duş etkisi yaratıyor ilkin ve sonra buzlu bir su içmiş gibi hissedebiliyor okuyucu. Sanki bir cesedin suya çarpan sesini duyabiliyor bu dizelerde. Şairin görüntü tarzı, dili ve bilinci okuyucuyu eğlendirmektedir; hipnotik, etkileyici ve açıktır. Genellikle bir erkek konuşmacının, bir kadının fiziksel özelliklerinin bir kataloğunu listelediği şiirsel bir düzendir. Yine şiir, açıkça iç ve dış tezadıyla çeliştiği için bu muhalefet tutkunun fiziksel çağrışımlarıyla zayıf düşer. Şiir boyunca konuşmacı, kendi belleksel durumlarına ya da hislerine asla atıfta bulunmadan kadının rolünü yerine getirir. Şiir, dahiliği veya öznelliği bir yapı olarak dil tarafından yaratılmış bir etkiyle aşağıladığı anlamında performatiftir. Buradaki şiir, bu yapılışa uygunluk ve beceri ile olan sürekli kaygısı ile dikkat çekiyor. Ataerkil bir toplum tarafından bastırılmış bir kadın izlenimi edindiysek kadının kişiliğini ve hislerini bilmek için ne yaparsak yapalım durum değişmez. Çünkü bu, yüzey açıklamalarının bir sonucudur. Şiirdeki kadın, ona atfettiğimiz belleksel durumu ifade etmiyor, o yüzeylerden oluşuyor. Şiirin tiyatralitesi, bu yüzeyleri işaret etmek için bir araçtır ve dolayısıyla onun performans sergilemesine katkıda bulunur. Şiirin şekli, karmaşık bir örüntü oluşturuyor ve yazarken Yaşın, tekrarlamaları arası çok geçmeden son ve dahili kafiyeleri ve hatta dize uzunluklarında büyük bir değişkenlik göstererek metrik bir ritim oluşturuyor. Ritim vurgusu, Yaşın'ın şiir talebinin altını çiziyor. Aslında ritim, sadece şiir yüksek sesle okunursa gerçek olur. Özellikle çok kısa ve çok uzun dizeler arasındaki dönüşüm, ritmik etkiye katkıda bulunuyor. Kısa dizelerin bireysel sözcükleri daha fazla vurgulama eğilimi vardır ve daha uzun olanlardan daha yavaştır. Yaşın, savaş nedeniyle kültüre hiperbolik imha sunarak büyük ivme ile kıyamet uyandıran bir vizyon yaratıyor. Aynı zamanda şiirin hem görüntü hem de ses içeren sinestezik bir deneyim sağladığını da belirterek bunu okuyucuya duyumsatıyor. Dahası şiirin ritmini tanımlayan bir özellik olarak uyum yokluğunda şiir okuyucusu, ivmeyi dramatik bir etki olarak kullanarak performans sırasında okuma hızını belirleyebilir. Yaşın'ın polifonik nesir deneyleri, şiir üzerine konuşma sanatı olduğu konusundaki kararlılığını da vurguluyor ayrıca. Şimdi Yaşın'ın İthake Yok adlı şiirini okuyalım. Şairin bu şiirinde yaşamı yolculuklarla ve denizlerle kıyasladığına tanık oluyoruz. Yaşam daima bir yolculuk veya bir deniz gibi şaşırtıcı, gizemli ve risklidir. Ancak aramak ve keşfetmek için dalış yapana kadar gevrek mavi bir battaniyenin altında yatan şeyi kimse bilmez. Bir yaşamın içinde olanları ve bitenleri tam olarak bilemediğimiz gibi, sorun yaşamadığımız ve türlü türlü deneyimlerle yüzleşemediğimiz durumlar gibi. Sen domuz ve rakılı Şavat-yemeğimsin benim. Sennn egemenlik bayramını kutlayan marşl. Yrb. org. sesi. aslında. Ölünceye kadar senin haininim ne'd'olsa. Sağol, daha fazla içmeyim yoksa gene sarhoş olurum sana. Yukarıdaki dizelerden anlaşılacağı üzere Yaşın, çok görsel bir şairdir ancak bu şiir ekfrastik bir şiir değildir. Resimle ve şiirle uğraşırken zaman geçirme deneyimi gerçekten çok farklıdır. Çoğu kez söylendiği gibi bir anda hep birlikte algılanmış olan bir resim, bütün resmi yalnızca bir süre ona bakarak veya tekrarlanan görüntülemelerle fark etsek bile hemen görürüz. O, keskin göze bir anda kendini gösterir. Böylece onun tek gerginliği vardır. Şanslıysak hayatımız boyunca birçok kez favori bir resim görebiliriz ancak her görüntüleme günümüzde gerçekleşir. Bununla birlikte dil, hemen değil ama sıralı olarak çalışmaktadır. Özellikle isim vakalarını belirtmek için çarpıklıkları ortadan kaldıran ve anlam ifade etmek için kelime sırasına dayanan Türkçe gibi bir dil. Bu, eğitimli bir okuyucu için sorun teşkil etmez ancak okumak kaçınılmaz olarak bir zaman geçmesini gerektirir. Zaman, bir kayıt değişikliği meselesiyse o zaman anlatı akışı ona mükemmel bir biçimde uyuyor. Geçmişte bir olay olduğunu, şu anda gerçekleştiğini ya da gelecekte gerçekleşeceğini okumakla ilgili herhangi bir sorun yaşamıyoruz. Anlam akışını anlıyoruz çünkü deneyimlerimiz ve hafızamız mevcuttur, böylece zaman akışını da anlıyoruz. Yaşam ortamı olduğu için zaman anlatım aracıdır. Modern şiirin ana şekli liriktir ve lirizm az veya çok zaman için anlatı içermez. Sonuç olarak bu dizelerde şair, lirizmi anormal olarak tanımlar ve lirik konuşmacının bilincinde bir noktayı temsil ediyor gibi davranır. Sözde tek bir hediye, zaman akışında askıya alınmış bir andır. Lirizmin bu tanımsal atmosferi, Yaşın'ın şiirini görsel sanatlarla karşılaştırmak için bir başka motivasyondur. Ben de şairin bu çalışmasındaki lirik dizelerin anın boyutlarına doğru ilerlemesi gerektiğini savunuyorum. Çünkü teorinin estetikte uygulamayı izlediğini düşünüyorum. Bu yüzden Yaşın'ın konu ve tema olarak zaman alan Ölünceye Kadar Senin adlı şiirine geçip bu iddiayı test etmek istiyorum. Bu mantıklı mı? Bence sanatsal anlamda şiirsel bir mantık içeriyor. Çünkü imgelem sayesinde en azından belirli anlarda zamanı durdurma arzusunu hepimiz anlıyoruz. Kolaylıkla göz ardı edebileceğiniz bir sözcük, sondan bir önceki dizenin yedinci kelimesi olan 'sarhoş'tur. Ancak bence herhangi bir okumada şiirin tek bir an değil de zamanın bir pasajını ifade ettiğini ve sergilediğini görmeliyiz. Saat, konuşmacı durmak istese bile gelgit akışı gibi geçmişini süpürür. Şiir, zamanın hareketsizleştirilmesi deneyimini illüzyon olarak değil, geçici olarak kendiliğinden de sunar. Bunu tefekkür, meditasyon, trans veya bazı algı, düşünce veya hislerle karışmış olma deneyimi açısından anlayabiliriz. Dini bir şiir olmasa da alt tabakasının bir parçası olan 'aşk', tabanı da olduğu gibi kalıcı bir ruh ile geçici olmayan bir vücut arasındaki geleneksel Batı ikilemidir, diyebiliriz. Yaşın olan konuşmacı, şiiri insan hayatının normal kronolojisine yerleştirmeyi mantıklı yapar. Sevgilisinin hayatı, birkaç saniye içinde hatırlansaydı bile bir hayatın daha uzun sürdüğünü ve kişisel hatırlama ile felsefi düşünce arasındaki karmaşık kaymalarla şiir okumanın daha uzun sürdüğünü biliyoruz. Şiir, şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru kayar ve nesnel olarak ölçülen zaman ile öznel yaşantı zamanı arasındaki farkı belirterek başlar. Bu durum Kantçı, yalnızca ideal bir insani yapı olarak idealist zaman duygusu için doğal bir ortak nokta gibi görünebilir ve bu nedenle belki de resimle ilişkili anlık anı ile eşleşebilir. Bununla birlikte dilin ardışık doğası, fiillerin gergin inşaatı ve etti, ne'd'olsa, yağmurluğ'nu gibi şairin sıklıkla yaptığı özel ifadeler, bizi zaman hissine doğru götürüyor. Hafıza ve duygu, akmayan seli oluşturup 23.58'de Jazz Club'da çalan saatin değişmesi gibi bir dünyaya yerleştirilir. Bu dizeler, şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru değişiyor. Ancak görüntüler o kadar güçlü ki vites değişimi neredeyse fark edilmiyor. Hatırlanması sırasında Yaşın, hissettiklerinin deneyimini yeniden yaşatır. Böylece zaman dilimleri ile fiil zamanları arasındaki farklar ortadan kalkar. Görüntü sadece görsel değil, muhtemelen görme bizim hakimiyetimizdedir. Bu nedenle ritim ve dize kırılır, ses desenlemesi görsel efekti diğer yollardan daha ziyade güçlendirir. Şiir, kelimelere dökülene kadar bu yakındır ve bu dizeleri sıra dışı zamanlardan eskimeyen platonik bir fikrin içine götüren işte bu albenidir. Bu şiirde bir resmin aksine şair, bize tek tek bu ayrıntıları verebilir ve dikkatimizi onlardan sırayla alabilir. Hayali yazmada zaman yavaşlar ancak tamamen askıya alınmaz. Tabii ki satırlar bize zamansızlığın neden bir ideal olduğunu gösterir. Zaman sonuna kadar yol açar, uzamsal ya da zamansal boyutları olmayan hiçbir şey ne uzundur ne de kısadır. Bu, şiir ve resimlerin uyumsuz hale getirilmesi gibi görünebilir ancak pragmatizm ikisini bir araya getirmeye çalışan en az yukarıdaki örnekte olduğu gibi bir şiirin incelenmesini gerektirir. Zaman, kısa bir şiir seçmemi gerektiriyor ve burada başından beri yazdığım gibi içtenlikli bildiğim bir şey ama daha önce bunu bir eleştirmen gibi hiç düşünmemiştim. Resim narindir. Şiir de öyle olmaya çalışıyor ama şairin resmin resmini yorumladığını görüyorum. Bunu tarif etmiyor çünkü bu şairin özellikle de küçümsediği bir süreçtir. Şiir, sözü o kadar incelikli betimleyerek reenkarnasyon gibi göründüğünü ya da en azından dünyamızdan üstün bir dünyaya işaret ettiğini görür. Çok narindirler ki neredeyse buharlaşıyorlar ve fırça vuruşlarıyla yaratılmış gibi görünmüyorlar. Sözler, durgunluk ve sessizlik, reenkarnasyon... Şiir, şimdiki gergin ya da hiç fiili olmayan cümlelerde atılır. Şiirdeki tek eylem, 'Gitme!.. İnan bana... Bu defa söz!..' geçtiği zaman sona eriyor. Sürekli ve bu anlamda bir eylem, zamanın geçtiği anlamına gelmiyor. Şiir, resme bağlıdır ancak yine de farklı şekilde işliyor görünmektedir. Şiirin sonunda okuyucu, başlangıçta olduğu gibi hissetmiyor. Ancak tabloyu incelemek için zamana bağlı bir kayma meydana gelmiyor. Resim iyi olabilir ancak şiir resimlerin yapamadığı entelektüel yansımalar sunabilir. Çünkü sözcüklerin soyut ortamı düşüncenin ifade edilmesini sağlarken resim yalnızca kendisini sunar. Hatta sanat eleştirisi kelimelerle yapılmaktadır, boya ile yapılmamaktadır. Bununla birlikte resim, bir bakıma şiirin söyleyebileceğini somutlaştırabilir. Özellikle hayali bir şiir değildir. Çünkü tüm resimler, resim tarafından tutuluyor. Onlara ekleme fırsatı yoktur ve bunları üretmenin bir anlamı yoktur. Bir resmin tanımı çok fazla bir şiir değildir. İyi şiirler, her zaman yorumlayıcıdır. Bununla birlikte burada bile resim veya fotoğraf durağan değil, hareket var ve hareket/değişim sadece zaman içinde gerçekleşebilir: Senn ulusal parkta boğulduğum göl, Sadece senin devletine uyruk olmayı buyuruyorsun/ aşkave Ölünceye kadar senin haininim dizelerinde görüyoruz ki şair, ritim ve ses efektleri üzerine vurgu yapıyor. Yaşın'ın şiir üzerine yaptığı ve konuşan bir sanat olarak gösterilmesi gerektiğini belirttiği Ölü Ev Ölü Ev Ölü Ev/ Şiirden başka birşey olamaz/ bu eve beni döndüren dizelerinden anlaşılacağı gibi şiirin sesli nitelikleri üzerine ısrarı, icat ettiği ve performans açısından daha radikal bir biçimde bağlı olan çok sesli, nesir denen deneylere yol açıyor. Yaşın, pek çok modernist gibi sesleri çoğaltıp farklı dize şekilleri ile deneyler yaparak ve polifonik nesir olarak adlandırdığı farklı nesir şiirlerini yaratmaya yöneliyor. Yaşın için önemli olan, şiirin dramatik monolog olarak vurgulanan sesli birlikteliği değil, şiirin tiyatro yönüdür. Böylece dramatik şiirdeki vurguyu, konuşmacının bakış açısından performans yönüne kaydırır. Yaşın'ın konuşulan bir sanat olarak şiir fikri, sayfada şiirsel görünüşü ortaya çıkarmak için belirginleştirilmiştir. Ancak Yaşın'a göre bu, şairin şiirsel niteliğini ortaya çıkarmak için yüksek sesle okunması gereken bir biçimdir. Şair, farklı olan seslerini hayali şiirine atıfta bulunarak metre, tempo, uyak, yarım uyak ve ses yinelemesi gibi yine farklı olan şiir özelliklerine dönüştürmektedir. Örneklemek istersek aşağıdaki Ölü Ev adlı şiirden birkaç dize daha okuyalım: Duvarsaatinden kalan ak boşluk/ Zamanı unutan ceviz masa/ Tozlarla temizlenen parmak izleri/ Kayıp anahtarlar/ Kilidi pas tutan posta kutusu/ Takma dişlerini suya bırakan yaşlı kadının/ ağır uykusu/ Ve babamın ilk şiirini yazan bu daktilo. Bu dizeler, bir orkestranın çalgı aletleri gibi bir araya getirilmiştir. Polifonik nesir, bu nedenle orkestra etkisi yaratır. Bununla birlikte şair, dilin müzik boyutunu vurgulamanın ötesinde şiirine aynı anda müzikal, dramatik, lirik ve resimsel olarak yaklaşırken sinematik bir deneyim de yaşatmaya çalışmaktadır. Bu yazıyı tamamlarken Yaşın'ın performatif poetikasının 2000'ler şiirinin kişiliksizlik teorisine muhtemelen daha başarılı bir alternatif olarak görülebileceğini iddia etmek istiyorum. Yaşın'ın şiiri doğal, özsel bir benlik fikrini fiilen sorgulayarak 2000'ler şiirinden tamamen farklı bir kişilik kültürünü de reddediyor. Kaldı ki melodram türünü ödünç alarak dil tiyatrosunu vurguluyor. Yaşın'ın modernizm modülünün aynı zamanda yüksek modernizmden farklı olarak vücut için de bir rolü vardır. Yaşın için 'ses', metnin metninde veya metninde değil ancak sözlü tercümanın somut konuşma sesi şiirle şahsiyetten kaçınırken şiiri bedensiz olarak gören modernizm anlayışına karşı çalışır. Yine de Yaşın, polifonik nesir deneyleriyle tanındığı gibi yenilik arzusu da dahil olmak üzere diğer modernist şairlerin endişelerini paylaşıyor. Sonunda bana öyle geliyor ki Yaşın'ın performatifliği, bir şekilde performatifliğin çağdaş versiyonlarına değiniyor. Onun şiirlerinde performans, bir metafor olmaya devam ediyor ve sonuç olarak, fiziksel bedenin yalnızca toplumsal söylemin düzenleyici gücünün bir sonucu olarak, bir güç etkisi olarak görülebiliyor. Sözlü sanat olarak şiir, Yaşın'ın fikriyle birlikte tek vücut maddeselliğini birleştirip performatiflik bir kavram olarak düşünülebilir. Yazının son kısmı, okumayı ve Yaşın'ın monolojik olmayan dramatik şiirini genişletiyor. Bu da onun şiirinde ekstra sözel unsurların önemini vurguluyor. Bu farklılıklar, şiir yapabilir ve uyumsuz sanatlar boyayabilir ancak ekfrastik şiiri yaşanabilir kılmak yalnızca bu farklılıklardır. Herhangi bir başarılı ilişki, benzerliklerin ve farklılıkların doğru bir şekilde karışması nedeniyle çalışır. Ekfrastik şiirler değişir ve yaptıkları şeyin tümünü ekphrasis teorisine kaptırma ihtimali yoktur. Ekfrastik şiirin en iyi modeli, konuşma şeklidir ve bu da angajman, çeşitlilik sağlar. Ekfrastik bir şiir, bir tablo ile yapılan bir konuşmadır. Bu benzetme, bir şiirin tam anlamıyla konuşabileceğini, bir metnin yalnızca metaforik olarak konuşabileceğini ancak bir ekfrastik şiirin bir resme tepki vermesi nedeniyle şairin karşısına çıkmış gibi görünebilir. Resim; imajı, tekniği ve belki bağlamı aracılığıyla şiirine anlam kazandırıyor. Yaşın'ın Zehirli Dil şiiri gibi hala sessiz olsa bile bir resim, sözlü resim yapmayı motive eden ve dolayısıyla bir tartışmadan ziyade bir konuşmaya katılabilen görsel bir konuşma sunabilir. OKUMA NOTU: Mehmet Yaşın, Dokuz Şiir Kitabı, (Toplu Şiirler 1975-2013), YKY, 1. Baskı, S:672, 2014, İst."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/15/14881", "text": "Gazeteci-Yazar Ercan Deva'nın yeni kitabı 'Felsefeci ve Aşkı' okurlarıyla buluşuyor. 'Karina Kitap' tarafından yayına hazırlanan 'Felsefeci ve Aşkı', aşkı, sevgiyi, enginliği, tutkuyu, azmi, fedakarlığı ve çileyi anlatan gerçek bir yaşam öyküsü. Bu kitabı, Edebiyat dünyasına ilk ürkek adım olarak tanımlayan Deva, ilk kez bir roman arayışından yola çıkarak bu deneme kitabını yazdı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/16/sair-sezai-karakocu-kaybettik", "text": "Şair Sezai Karakoç, yaşama veda etti. Sezai Karakoç, yarın Şehzadebaşı Camisinde kılınacak cenaze namazı sonrasında son yolculuğuna uğurlanacak. 2011 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne değer görülen Karakoç, 88 yaşındaydı. Şair ve yazar, Sezai Karakoç 22 Ocak 1933 tarihinde Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde dünyaya geldi. Çocukluğu Ergani, Maden ve Piran'da geçti. 1950 yılında parasız yatılı kısmı bulunan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine girdi. Maliye Bölümünden 1955 yılında mezun oldu. 1950'li yıllarda tanıştığı Necip Fazıl'ın hayatında önemli bir yeri oldu. 1950'li yıllarda bir yandan Büyük Doğu'nun sanat edebiyat sayfalarını yönetti, Büyük Doğu'nun her kademesinde görev aldı. 1960 yılında Diriliş dergisini yayımlamaya başladı. Diriliş dergisi ve düşüncesi Sezai Karakoç adıyla özdeşleşti. Tüm edebiyat ve düşünce hayatını diriliş nesli dediği yeni bir gençliğin yetişmesine adadı. 1990'da şiir ve yazılarında, dergilerinde, kitaplarında ortaya koyduğu dünyayı gerçekleştirmek için Diriliş Partisini kurdu. Yedi yıl bu partinin genel başkanlığı görevini yürüttü. Diriliş Partisi, 19 Mart 1997'de siyasi partiler kanunu gereğince, Türkiye'deki il sayısının yarısında şubelerini açmadığı ve üst üste iki seçime katılmadığı gerekçesiyle kapatıldı. Sezai Karakoç'un şiirleri Büyük Doğu, Hisar, Mülkiye, İstanbul, Şiir Sanatı, Hamle, Pazar Postası, Türk Yurdu, Hür Söz, Soyut, Hilal ve Diriliş dergilerinde yayımlandı. Mona Roza şiiri 1950'li yılların başlarında büyük ilgi görmüştü. Sezai Karakoç'la birlikte 1950'li yıllardan itibaren Türk şiirinde yeni bir dönem başladı. İlk şiirlerinde Garip akımına karşı Necip Fazıl çizginde yer alan Sezai Karakoç, Monna Rosa şiiriyle beraber geleneksel şiirle bağını koparmadan İkinci Yeni şiirinin birçok unsurunu şiirine taşıdı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/16/tasarrufzade-ekrem-bey-kimdir", "text": "Tarihte 'Tasarrufzade Ekrem Bey' olarak bilinen Ekrem Tasarruf, kaynaklarımızda adına nadiren rastlanan Türk büyüklerinden biridir. Tasarrufzade Ekrem Bey, tassaruf konusuna haddinden fazla kafa yormuş ve bugün bilinmeyen pek çok tasarruf tekniğini bularak günümüze ışık tutmuştur. Anılarını kaleme aldığı Tasarrufhanem adlı eserinden elimize geçen birkaç sayfa hakkında bilgi vermek istiyorum. Sözlerime, 'Porsiyonları küçültme' nedir ve nasıl doğmuştur? sorusunu yanıtlamakla başlayacağım. Tasarrufzade Ekrem Bey, bir akşam yemeğinde takma dişini yemeğin içine düşürür. Doğal olarak sofrada bir telaş yaşanır. O telaşla ailecek, yemeği karıştırırlar. Hatta yemeğin altını üstüne getirirler ama dişi bulamazlar. Çünkü porsiyonlar haddinden fazla büyüktür. Tasarrufzade Ekrem Bey, Porsiyon küçük olsaydı, dişimi bulurdum. Bundan böyle porsiyonları küçült Ekrem! diye kendi kendine mırıldanır. Mırıldanmakla kalmaz ertesi gün dediğini yapar. Yemeklerini, kavanoz kapaklarında yemeğe başlar. Evdeki kavanozlar kapaksız kalsa da, bunun faydasını kısa sürede görür. Adeta, Minik Serçe Sezen Aksu'ya döner. Dön babam dön, iyice küçülür yani. Bünye bu duruma alışınca eskiden kiloyla aldıklarını taneyle alır. Markete gider, beş adet zeytin ile elli gram peyniri cebine koyup çıkar mesela. Böylece poşetten tasarruf eder. Üstten girmeyince alttan çıkar mı? Çıkmaz! Doğal olarak tuvalet kağıdında da tasarruf etmiş olur. Bu arada, kaç ağacın kesilmesine engel olduğunu kendisi de bilmez. Şimdi siz, Tasarrufzade Ekrem Bey'in kaybolan dişini merak ettiniz değil mi? Evet o diş, ertesi gün tuvalette ortaya çıkmıştır. Tuvalet deyince şu hususa değinmeden geçemeyeceğim. Tasarrufzade Ekrem Bey dışarıdayken, yani gezip tozarken asla su içmez. Nasıl içsin? O zamanın parasıyla su 100 kuruşsa, WC ücreti 200 kuruştur. Bu, bütçede 300 kuruşluk bir delik demektir. Peki, Tasarrufzade Ekrem Bey çok sıkıştığında ne yapmıştır? Tabii, çalı çırpı aramıştır. Şimdi siz, Tasarrufzade Ekrem Bey'in çalı çırpı altına su döktüğünü zannettiniz değil mi? Öyle değil işte... Tasarrufhanem'de yazılanlara göre Tasarrufzade Ekrem Bey, bu sıkıntısını yanında taşıdığı boş bir pet şişeyle halletmiştir. Tasarrufzade Ekrem Bey, İstanbul'un kara kışlarında uygulamaya koyduğu tasarruf teknikleriyle de dikkat çekmiştir. Özellikle, tezekle ısınanlara yönelik ikazları önemlidir. Tasarrufhanem adlı eserindeki sözleri, Fakir tezek yaksa, ya moka zam yaparlar ya da ineğin şeyine sayaç takarlar şeklinde günümüz Türkçesine çevrilmiştir. Bu ikazdan sonra kombi yakmaya yeltenenler, kabaran doğalgaz faturaları yüzünden ne yazık ki başarılı olamamışlardır. Tasarrufzade Ekrem Bey, yine boş durmamış ve 'Hohlama Tekniği' ile ısınmayı bulmuştur. Keşke, Birbirinizin hassas yerlerine hohlamayın deseydi... Demediği için 'Hohlama Tekniği' yarardan çok zarar vermiştir. Tasarrufzade Ekrem Bey'de çare tükenir mi? Yeni teknikler geliştirmiş olup, bir yatağa birden fazla kişinin yatmasını önermiştir. Peki, yalnız yaşayanlar n'apacak? Komşusunu mu çağıracak? Tasarrufhanem'de bu soruların yanıtı yoktur. Şimdi siz, Tasarrufzade Ekrem Bey'in birden fazla kişinin yattığı yatağa yattığını zannettiniz değil mi? Öyle değil işte... Tasarrufzade Ekrem Bey çok soğuk gecelerde, ayrılmaya karar verdiği eşine gitmiş ve Şu kış bir geçsin, ayrılmayı yaza düşünürüz sevgilim demiştir. Evet, Tasarrufzade Ekrem Bey hakkında yaptığım araştırma sonucunda elde ettiğim bilgiler bu kadar. Umarım günümüze ışık tutar ve faydalı olur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/17/ezberbozan-tvde-samanizm-konusuluyor", "text": "Şamanizm, çok geniş bir coğrafyada varlık gösteren, insan-tanrı ve ruh arasındaki ilişkiyi sağlayan, içinde mistik ögeler barındıran kimine göre bir din kimine göre de bir inanç sistemi. Şamanizm'in Anadolu'daki ilk izleri neolitik çağa kadar uzanıyor. Körtiktepe'den Göbeklitepe'ye, Çatalhöyük'ten Balıkesir mağaralarına kadar pek çok buluntu, Anadolu'da 10 bin yıldan daha eski zamanlarda Şaman ayinleri yapıldığını işaret ediyor. Sadece Orta Asya'ya ve Türklere özgü bir inanç değil, kadim zamanlarda Şamanları dünyanın hemen her yerinde görmek mümkün."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/26/6-orontes-uluslararasi-cagdas-sanat-festivalin-ardindan", "text": "Antakya'da 6. Orontes Uluslararası Çağdaş Sanat Festivali düzenlendi. Türkiye'nin yanı sıra toplam 9 ülkeden 34 sanatçının katıldığı çağdaş sanat festivali Antakya'da 6 gün sürdü. Her yıl geleneksel olarak gerçekleştirilen Orontes Uluslararası Çağdaş Sanat Festivali'nin bu sene 6. Düzenlendi. Antakya Belediyesi ile ANSAM Kültür Derneği işbirliği ile düzenlenen çağdaş sanat festivalinin açılış töreninde konuşan Antakya Belediye Başkan Vekili Osman Fırlar, Festivale katılan sanatçıları Antakya'da ağırlamaktan çok mutlu olduklarını söyledi. Antakya Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Alper Yılmaz, sanatla, sanatçıyla ve sanatseverlerle bir arada olmanın, güzelliklere yer açmanın sanatı desteklemenin temel ilkeleri arasında olduğunu söyledi. Bu ilkeleri doğrultusunda ANSAM Kültür Derneği ile birlikte 6. Orantes Uluslararası Çağdaş Sanat Festivali'ne ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyduklarını belirtti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/26/bilgiyolu-kultur-yayinlarindan-cocuk-edebiyati-yarismasi", "text": "Bilgiyolu Kültür Yayınları'nın 2020 yılında Çocuk Edebiyatı alanında duyurusu yapılan Pandemi Döneminde Çocuk Olmak'' başlıklı yarışmasının sonuçları belli oldu ve yarışmayı kazanan yazarlar düzenlenen bir törenle ödüllerini aldılar. Yarışmaya katılan yazarların Anneannemin Defteri, Kalemin Fısıltısı, Kırmızı Kapüşonlu Kız, İtinalı Karantina, Pandemi Günlükleri, Bilgi Adası, Evimizin İçindeki Lunapark, Hokus Pokus Karamelus, Çılgın Ninem, Küçük Bir Tavsiye isimli eserleri dereceye girdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/26/londra-westminster-charing-cross-kutuphanesinde-art-from-within-sergisi", "text": "24 Kasım 5 Aralık 2021 tarihleri arasında, Londra Westminster Charing Cross Kütüphanesi bünyesinde Esra Kizir Gökçen, 365 sayfa görsel günlüğünden 40 parçalık bir seçkiyi, ART FROM WITHIN başlığı altında Londralı sanat severlerle buluşturuyor. Sanatın iyileştirici ve birleştirici gücüne inanan Gökçen, küresel pandeminin kaygı ve belirsizlikleri yaşanırken izleyicilerini teşvik etmek ve moral vermek amacıyla 50. yaş gününün anısına topluma bir hediye sunmak fikriyle bu projeye basladı. 365 Desen Projesi, 12 Mayıs 2020'den 12 Mayıs 2021'e kadar her gün hiçbir plan ve ön hazırlık olmadan çizdiği desenlerinden oluşuyor. 24 Kasım 5 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek olan sergide, 365 görsel günlükten seçilen 40 adet desen sergilenecek. Görsel günlüğün tamamından bir kitap hazırlandı ve 365 adet basıldı. Bu proje kitaplarının her biri sanatçı tarafından imzalanmış ve numaralandırılmış bir şekilde sergide yer alacak. İzleme: 24 Kasım 5 Aralık 2021 tarihleri arasında, Pzt Cuma: 10:00 19:00, Cts: 10:30 14:00 ve Paz: 11:00 17:00 saatlerinde. Ve aynı tarihlerde, online olarak sanatçının internet sayfasından sanal versiyonu da yayınlanacak. Renee Rilexie Sanatçı, Küratör, Sanat Terapisti, Esra'nın görsel günlüğüne baktığımızda, kendi iç dünyasını yansıtan, çoğunlukla duyarlılık, empati ve kişisel gelişim ile ilgili okumalarından ve doğayla bütünleştiği yerel parktaki günlük yürüyüşlerinden büyük ölçüde etkilendiği görülür. Sanatçı bu projedeki desenlerini, birey olarak hayattaki anlam arayışının ve sanatsal denemelerinin bir yansıması, dışa vurduğu görsel okumalar olarak konumlandırıyor. Göç-kent-doğa üçgeni çerçevesinde bir taraftan kent yaşamında farklı kültürlerin entegrasyonu sürecinde, hissedilen umutlar ve düşleri irdelerken aynı zamanda, doğadan uzaklaşan kent insanının doğaya özlemi ile yurt özlemi arasındaki paralelliğe dikkat çekiyor. Günümüzde yaşanan olgu ve olayların sosyal etkilerinin yanı sıra insanların psikolojik etkileşimlerindeki olumsuzlukları yenmelerine katkıda bulunacak, onları teşvik edebilecek telkinlerin de eşlik ettiği günlük desen paylaşımlarında sanatçının kullandığı fantastik ögeler ve gerçeküstü kurgular dahi hayatın akışında ve düşünce dünyamızdaki kontrastları, çelişkileri tanımlamaya, hayatı anlamaya yöneliktir. Göç ve küreselleşme ekseninde bakıldığında insanların bu fiziki hareketliliği ve değişimi bir çok travmaya ve deformasyona yol açsa da entegrasyon çabaları ve varolma mücadelesi insanları birbirine yakınlaştırıyor. Küresel ısınma, pandemi, yalnızlık ve benzeri insani ve evrensel ortak sorunlarımız ve sorularımız incelendiğinde evreni ve insanı anlama, kavrama çabaları, kendini anlama ve aşma gelişimi, farkındalığın artığı, farklılıkların sorun olmadığı bir bilinç düzeyinin olduğu ve oraya erişilebileceği umudunu Esra'nın desenlerinde görebiliriz. Esra Kizir Gökçen, doğup büyüdüğü İstanbul'da 1993'de sanat eğitimini tamamladı. 2016'dan beri Londra'da yaşıyor. İstanbul, Ankara ve Amsterdam'da beş kişisel sergi açtı ve uluslararası 100'e yakın karma sergiye ve fuarlara katıldı. Çalışmaları bienallerde sergilendi. Sanatın iyileştirici etkisini pratik bilgiyle birleştirerek her yaş için grup atölye çalışmaları yaptı ve özel kurumsal sanat etkinlikleri düzenledi. Sanatında, sosyal yaşam ve doğa arasındaki benzerliklere odaklanır. Tekniginde ön plana çıkan kendiliğindenlik ile yaşamın rastlantısallığını yansıtmaya çalışır. Esra'nın son çalışmaları daha çok göç, küreselleşme ve kişisel gelişim konulari hakkındadır. Bana göre sanat hayatın ta kendisi. Günlük yaşamla sanat pratiğimi birbirinden ayrımam. Yaşamımın her anı sanatımı besliyor ve sanat beni düşünsel ve duygusal anlamda zenginleştiriyor, geliştiriyor. Yaşadığım müddetçe üretebilmeyi umut ediyorum. 1993'de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü'nü bitirdim. Reklam sektöründe grafik tasarımcı ve illustrator olarak çalıştım. 2000 yılında yine Marmara Üniversiteni'nin Atatürk Eğitim Fakültesi'nde pedagojik formasyon eğitimi aldım. Resim, exlibris ve özgün baskı çalışmalarımın yanı sıra İstanbul Anadolu Hisarı'ndaki atölyemde çocuk ve yetişkinlerle atölye çalışmaları yaptım. 2009-2015 arasında Lokomotif Kültür Sanat Dernegi'nde genel sekreter olarak çalıştım. Bu dönemde ekip olarak sergiler, festivaller ve atölye çalısmaları düzenledik. Düzenli olarak her gün yapacağım bir sanat maratonunun hem bana, hem de beni izleyenlere faydalı olabileceğini düşündüm. Bu düşünceyi 50. yaşımı, topluma faydalı bir projeyle kutlamak fikriyle birleştirdim. Ortaya 365 Desen Projesi çıktı. İlk başladığımda, pandeminin hepimizi evlerimize kapattığı, kaygı ve yalnızlık dolu günlerdi. Ben de herkesin çizebileceği, gözleme dayalı basit objeler çizerek başladım. İzleyicilerimi cesaretlendirip bana katılmaya davet ettim. Ben her gün çizip paylaştıkça bana katılıp kendi desenlerini proje sayfamda paylaşanlar arttı. Zamanla izleyiciler kendileri de yapabildiklerini görünce ben de desenlerimi kendi sanat tarzımla yapmaya devam ettim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/29/halic-goldenhorn-uluslararasi-film-festivalinin-finalistleri-aciklandi", "text": "Fotofilm tarafından 01 05 Aralık 2021 tarihleri arasında düzenlenecek olan Haliç GoldenHorn Uluslararası Film Festivali'nin finalistleri açıklandı. Fotofilm tarafından, Türkiye ve Dünya sinemasına yeni kazandırılan Haliç GoldenHorn Uluslararası film festivali ilk gösterimlerini çevrimiçi-online gerçekleştirecek. 20 Ülkeden yapılan başvurulardan seçici kurulun seçtiği Kurmaca Uzunmetraj, Kurmaca Kısafilm, Belgesel Uzunmetraj, Belgesel Kısafilm ve Animasyon Kısafilm den oluşan 40 filmlik seçkisini 1-5 Aralık 2021 tarihlerinde festival sayfası www. halicgoldenhorn. org dan ÜCRETSİZ izleyebilirsiniz. Uzun Metraj Film Yarışmasında Ön Jüri Üyeleri; Sinema Yazarı Yapımcı Özkan Binol, Oyunucu Zehra Karadağ, yazar Nalan Barbarasoğlu finalistleri belirledi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/11/29/vildan-cetin", "text": "İzmir'de doğdu. İlk ve orta eğitimi Karşıyaka'da tamamladı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler, Radyo-Televizyon-Sinema ve Reklam bölümünden lisans diplomasını aldı. Amerika'da, Boston School of English adlı okulda yabancı dil eğitimine devam etti. Yabancı dil eğitimini, onur öğrencisi seçilerek tamamladı. Newyork, Los Angeles ve Londra'da mesleki eğitim kurslarına katıldı. Çeşitli televizyon ve prodüksiyon şirketlerinde prodüktör ve yönetmen asistanlığı görevlerini sürdürürken aynı zamanda eğitimine devam etti. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Televizyon Sinema bölümünde sunduğu 'Türk Sinemasında Kadın Yönetmenler' tezi bu konudaki ilk akademik yayındır. Tez sunumunun ardından yüksek lisans diplomasını aldı. Master eğitimi sırasında Profesör Yasemin Giritlioğlu'nun 4 öğrencisinin ödevlerinden derlediği Der Yayınları'ndan çıkan 'Medya ve Toplum' adında bir kitabı bulunmaktadır. Doktora eğitimi hakkı kazanmış ancak devam etmemiştir. Tarih Vakfı bünyesinde Osmanlıca yazma ve okuma kurslarına katılmıştır. MSG Müzik Eseri Sahipleri Grubu üyesidir. Yerli ve uluslararası pek çok reklam ajansında, reklam yazarı ve yaratıcı yönetmen olarak görev aldı. 360 derece bütünleşik pazarlama iletişimi ajansı VS/Vertical Speed'i kurdu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayınlandı. Daha farklı kanallarda yaratıcı çalışmalarını sürdürmek adına ajansını ortağına devretmesinin ardından senaryo ekipleri ile çalıştı. 2010 yılında Kutsal Hayat Üçlemesinden KÖK, 2011 yılında SES adlı romanlarını yayınladı. İlk iki romanının yayınevi Galata Yayıncılık kapandığı için serinin son kitabı AMA başka bir yayınevinde basıma hazırlanma aşamasındadır. Edebiyat ve sanat dergilerine yazıları ile katkıda bulunmaya devam etmektedir. TRT Çocuk televizyonunda yayınlanan 'Ciciki' adlı 62 bölümlük 3D animasyon dizinin, hikaye, senaryo ve şarkılarını yazdı. Yine TRT için Ana Kuzusu programında 67 bölüm süpervizör görevi ile programın tüm içeriğini üretti ve oyunları yazdı. E-Bebek sosyal medya mecraları için 52 bölüm Tik&Tak adlı 2D animasyon diziyi hayata geçirdi. E-Bebek için yaptığı 38 haftayı kapsayan ve 38 bölüm süren Hafta Hafta Gebelik sosyal medya projesi ile Altın Örümcek yarışması sosyal mecra kategorisinde ödül aldı. Çocuklar ve anneler için kaliteli içerik üretme amacını güden Neşeli Çocuklar youtube kanalını kurdu. Halen 'Öğretmeden Öğretme' konsepti üstünden çocuklara çevre bilincini aşılamak üzere AR ve VR teknolojilerinin kullanıldığı bir aplikasyon üzerinde çalışmaktadır. Farklı disiplinlerde, yenilikçi yaklaşımlarla üretmeye ortağı olduğu ajansta devam etmektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/05/ibb-28-oyunla-seyirci-karsisinda", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Aralık ayında 28 oyunla seyirci karşısına çıkıyor. Aralık ayında tiyatroseverleri Antik Yunan klasiklerinden modern klasiklere, Amerikan edebiyatından Fransız yazarların oyunlarına zengin bir repertuvar bekliyor. Bu ay İki Efendinin Uşağı, Melek, Antigone, Ay Carmela, Veba, Matruşka, Yaftalı Tabut, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi, Kısraklı Kadın, Geçit, Çın Sabahta, Hastalık Hastası, 12. Gece, MobyDick, İfigenya, Zehir, Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin, Hayat Der Gülümserim, Tatlı Kaçık'ın yanı sıra Herkes Sihirbaz Olacak, Karagöz Çiftlik Bekçisi, Elma Kurdu Kırtık, Benim Güzel Pabuçlarım, Rüya, Bir Gün Ayakkabımın Teki, Pollyanna, Bekçi ile Postacı adlı çocuk oyunları seyirciyle buluşacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/05/izmirde-fantastik-kahramanlar-atolyesi", "text": "Edebiyat Öğretmeni ve yazar/şair Gülçin Sahilli'nin çocuklara yönelik yaptığı Mitoloji Yazı Atölyeleri devam ediyor. Yazar, mitoloji atölyelerini yüksek lisansındaki uzmanlık alanıyla bağlantı kurarak kurgulamış. Atölyelerine bir de çocukların daha kolay algılayabileceği bir ad vermiş. Fantastik Kahramanlar Atölyesi Bu renkli atölyeler de tarihin ilk hikayeleri olan Türk ve dünya mitolojisini çocukların eğlenerek öğrenebileceği bir düzeye getirmiş. Yazarın amacı; yüzeysel birkaç mitolojik karakterle sınırlı anılan mitolojiyi gelecek nesillere öğretebilmek. Bir eğitimci olarak başlangıcını bilmeyen ve onun üzerine düşünüp yaratmayanların geleceği de olmaz diyerek bu farkındalık yaratan benzersiz programı hazırlamış. Çocuk mitoloji atölyeleri ülkede bir ilk. Kitap oylumunda yazdığı iki atölye dosyası üzerinden eğitici-eğlendirici atölyelerini uyguluyor. Atölyeler de mitolojik kahramanların drama yöntemiyle anlatımı, katılımcıların düşünce ve bilinç gelişimini sağlayan çocuklar için felsefe, kahramanın ve hikayenin yeniden kurgulanışı, mitolojinin çocuk kalemiyle yazımı ve kahramanı resimleme aşamalarını içeriyor. Çocuklar için heyecan veren bir macera hızında geçen atölyeler de mitolojinin içine kahraman olarak eklenen katılımcılar yön işaretleri verilmeden kararlarını kendileri belirliyorlar. Böylece hazır kalıp öğrenmelerle kısa vadede öğrendiklerini unutmak handikabı da ortadan kalkıyor. Düşünerek ve yorumlayarak öğrenip kendi hayatlarına uygulayabilecekleri davranış modellerini de yaratabiliyorlar. Gülçin Sahilli'nin mitoloji atölyeleri standart eğitim çemberlerinin çok dışında bir dünya sunuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/12/vildan-cetin-yazilariyla-aksisanatta", "text": "Dijital platformlarda farklı iletişim kanalları için ürettiği yaratıcı çalışmalarla birlikte, kitapları, e-bebek ve TRT Çocuk televizyonunda yayınlanan animasyon dizileri ve dergi yazıları ile dikkat çeken yaratıcı yönetmen Vildan Çetin yazılarıyla aksisanat portal okurlarıyla buluşacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/15/12-ulke-sanatcilarindan-oteki-hikayeler-sergisi", "text": "İstanbul Bilgi Üniversitesi, yurt içi ve yurt dışından uluslararası alanda tanınmış 50 sanatçının farklı disiplinlerde ürettiği yapıtları 'Öteki Hikayeler' isimli sergi ile sanatseverlerin beğenisine sunuyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi, 16 Aralık 2021 7 Şubat 2022 tarihleri arasında, farklı disiplinlerden uluslararası alanda tanınmış 50 sanatçının eserlerinin sergileneceği 'Öteki Hikayeler' isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. BİLGİ Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından organize edilen ve Koridoor Contemporary Art Programs, ArtHereIstanbul, Sanat Seninle Derneği, Göç Araştırmaları Derneği, Hayata Destek Derneği, İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi, Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği ve BİLGİ Avrupa Birliği Enstitüsü iş birliğiyle hayata geçirilen sergi, bir aydan uzun süre boyunca İstanbul Bilgi Üniversitesi santralistanbul Kampüsü Enerji Müzesi'nde tüm sanatseverlere açık olacak. BİLGİ Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi adına organizasyonunu Dr. Öğr. Üyesi Gülay Uğur Göksel'in, küratörlüğünü Denizhan Özer'in üstlendiği programda sanatçıların resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon, baskı resim, desen, video art, performans gibi farklı disiplinlerde ürettikleri yapıtları sergilenecek. Sanatçıların eserlerinin, akademisyenler ve etkinlik paydaşlarının yazılarının bir araya getirileceği bir sergi kitabı hazırlanacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/15/bir-praksis-sairi-diyalektik-akil-olarak-ozgun-ergen-ve-varolussal-poetikasi", "text": "Kendi dolayımsız varoluşunu dolayımlamaktadır aslında. Ancak bu kendiyi iyi anlamak gerekir. Kendi, kendisi ya da her şiirinde konuşan, dolaysız olgusallığın bağrındaki bu ben, Özgün Ergen'in dünya ve oluş bütünlüğünden başkası olmayan varlığının ta kendisidir. Bu yüzden, onun poetikası, dolaysız olgusallıklar olarak dağlar, sokaklar, çiçekler, gökkuşağı, orman, gece, saat, tünel, gökyüzü, ağaçlarla yüklüdür, varlığı dolayıma atıp nesnellikte bir yabancılıkla karşılaşmakta, bu yabancılığı kendi dolaysızlığıyla aşmaktadır. Öznelliğin bu diyalektik doğrulanışı, bir tür meydan okuma biçiminde de adlandırılabilecek bu varoluş, her hakiki şairin ömrüne musallat hiçbir şey bilmemekle her şey olmamak arasında gerilmiş bu mevcudiyet, dünyanın karanlık yüzünü keşfe çıktıkça kendini nesnellik olarak bir körebe gibi ele geçiren trajedinin varlığından başka bir şey değildir. Yapıtına, Uçurum Saatinde İlkyaz Şöleni adını verişi bundandır. Çelişkin birlik düzleminde aynı eşit farkındalığa sahip olunan bu iki olgusallık, şiddet yoluyla yaşanan bir özyıkımı, hayatın şiddetini, kendini ve onu olumsuzlayarak aşma girişimidir. Tüm bunlar, diyalektik ilkelerle çerçevelenmiş toplumsal bir alanın tekil çapta dillendiriliş eylemidir ki şiir ve trajedinin birbiri üstüne taşarak yaşandığı yapı olarak şairin varlığı da bundan ibarettir. Ergen, burjuva konforunu reddetmiştir, gelişiminin ilk yıllarından namevcut kalmayı seçmiştir: Mungan, ünlüdür, yurdun dört bir yanında imzalara çağrılır, ödüller almakta, hayranları imza kapabilmek için kuyrukta beklemektedir, ancak Ergen için bunlar şairin praksisi değil, kitabı çıkmadan evvelki Murathan Bey'in öyküsüdür, ünlülük, şairle değil, kişinin kitabı çıkmadan önceki vatandaş kimliğiyle ilgilidir, imzalar, ekranlar, oteller, hepsi vatandaş Murathan Mungan'ın hikayesidir. Ne zaman ki kişinin kitabı çıkar ve o kişi, aydın cinayetlerine, öğrenci tutuklamalarına, insan hakkı ihlallerine ses yükseltir, işte o zaman praksisini ortaya koymuş bir aydın, şair olur. Şeytan'ın, Tanrı'nın iyi melekleri karşısındaki konumu neyse, Ergen'in bu diyalektik bütünleniş çağında şiirin egemenleri karşısındaki konumu da odur. Olmayarak var olmaktansa, var olmak üzere olmamak olan şairliktir. Hasta düştü, aylarca koynundaki yarığa yerleştirilmiş ilaç tüpü, başında perukla gezdi, ihanete uğradı, çirkinliği yüzünden sokağa çıkmaya utanan Verlaine'ın dönüklük, Van Gogh'un intiharla yaşadığı o olduğunu olmamaktansa olmadığını olarak varlığa gelme mücadelesini, uçurumun kıyısında, ölümle burun buruna geçirdiği kanserle yaşadı. Nitekim en ağır biçimiyle kanser olmak, kişinin, bedeni üzerindeki egemenliğinin koşulsuzca yitirilişidir, kendi öznelliğinin Azrail'in bakışındaki nesnelliğiyle baş başa kalmaktır, hiçbir biçimde ne şiire ne sanata indirgenebilir. Sanat söz konusu olduğunda, olmamak da olmaktır, örneğin Satıcının Ölümü, sizi yaşama daha bağlayabilir, Büchner'in Woyzeck'i sahne dibindeki dramatik öznelliği sizden çok uzak nesnellikle yansıtabilir. Ancak aşılmaz bir nesnellikle baş başa kalınmış öznellik, hiçbir canlılığın yaşamadığı çöl demektir, yapıp üretmek için, elinde avucunda, varlığın olan bu çölden başka bir şey olmamak demektir. Yani, olmamak, olduğunu olmamak, ruh felci demektir. Ergen'in, Salgın'dan beri süre gelen poetikasını, işte bu, olduğunu olmamak, olmayarak olmak düzleminde okumak gerekir. Hiçbir şair tamamlanmamıştır, şairlik, tamamlanmamışlıktır, kendi eksikliğini gidermek üzere dünyayı tamamlamaya girişir, aslında sıvadığı boşluklar kendisini yutan çatlaklardır, dünyayı öznelliğiyle nesnelleştirir, şiiri, öznelliğinin nesnelliği olarak bu şekilde açığa çıkar. Kansere yakalanmış olmanın umutsuzca bilinci, ölümün bir milat tanrısı gibi geleceğe yerleşmiş kara bakışı, yapılan her şeyi boşa çıkaran karanlık gözü, öznelliğin men edildiği o aşılmaz nesnellikle baş başa bırakır insanı: Tamamlanmamış halde ölü bulunmak, tamamlanmamış tarihle ölü bulunmak, verilmemiş yanıtlarınla ölü bulunmak, bbütünlenmemiş halde ölü bulunmak: Tanrı'nın bile ortağı olmadığı acı yalnızlığıdır bu Özgün Ergen'in. Bu acı yalnızlık, gerçekliği aşmak üzere dünyayla ilişki kuran her sanatçı girişime, şimdi artık kendi varlığının da yasaklanmasıdır. Olunmazlık kipinde kendini yaşadığı, dünyadan kendine, dışsaldan içsele, nesnellikten öznelliğe geçişle kendini ve dünyayı bütünlediğinden, bir tür, iki numaralı birinci konumundadır Ergen'in beni. Fotoğraflarında, şairliğinde ya da şiirinde. Ona kadar saymak istedim/ payıma hep dokuz düştü. (Bir sayı Değil, s.28) Çünkü daha derinde, dünyayı kendine bir karşı çıkış formunda doğrulamıştır, bu ikincil konumu, egemenler karşısındaki poetik konumlanıştır, sanatın ya da şairin başkaldırısına upuygun bir bilinç, bir ruh dengesidir bu. Aslında bu üveylik, kendini hep ikinci sıraya koyan birincil bilinç, kendine arka sıraları seçmiş zayıf öğrenci durumu, hayat karşısında şairliği varlık tarzı edinmiş zeki birinin dolaysız varlığından başkası değildir. Bu poetik zeka, kendini hem bir tarih hem nesnellik hem öznellik olarak ortaya koyabilme bilincinin ta kendisidir. Şiirin, geçen otuz kırk yıldır süre gelen entellektüel bir kriz geçirdiği dönemde, Salgın'ı yazdığı günlerdeki ilk gençlik yaşını da hesaba katarsak, Ergen'in, şiirini metaforik imge bulanıklığına, bunalımına sürüklemeden yazmış olması, entellektüel gerçekçilik bakımından ilginçtir. Egemen düşünce, şiirin bu dönemde olduğu gibi o dönemde de imge gösterisi biçiminde görselleştirilmesidir, imge, gerçeklikten kopuk bir öznellik cisimleşmesidir. İmge, çelik soyutluğunda dirençliklerle tül inceliğinde somutlukları biçimsel birliğe zorlamakta; karı terletmekte, ateşi elemekte, ırmağı küllemekte, sülfürik asidin öpüşmeye kattığı içsellikten söz etmektedir. Ergen'in imge- metafor algısı ise bambaşka ve tam kendinde, şaircedir. O, imgenin görünümü altında tarihsel hakikatin yatması gerektiğinin farkındadır. Nesnel gerçekliğin şiirsellikle dile getirilmesi, şiirsellikle dile getirilmesi gerekenin nesnel hakikat olduğunu bilir. Tıpkı siyah beyaz gösteren televizyonun renk ayarı gibi, her dizesinde, ne şiirsel rengi aşırı verip siyah beyaz nesnel hakikatin gözden yitmesine ne de, nesnel hakikati renkten mahrum katılığıyla sunup şiirselliğin uçup gitmesine izin verir. O, şiirin şiir için, resmin resim için, müziğin müzik için yazılıp yapılmadığının bilincindedir. Sanatın, öznelden nesnele, nesnelden öznele sürekli bir diyalektik bütünleyiş üzerinde dışsaldan içsele, içselden dışsala geçiş olduğu praksisin farkındadır, ün, ödül, gibi soyutlukların sanatsal praksisin berisine ait olduğunu fazlasıyla bilmektedir. İyi şiir elbet bir gün yerini bulacaktır, der yaygın kanı. Gün gelip, insansı varoluşu ve tarihsel hakikati, tarihsel somutluğu içinde, yani yaşayan somut insanı ve onun sanatını içinde yer aldığı mülkiyet ilişkilerinin tarihsel hakikati temelinde ele alan bütünleyiciler, diyalektikçiler türediğinde, Özgün Ergen'in şiiri de hak ettiği iyi değere kavuşacaktır elbet."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/15/nuri-kucuk-ile-sinema-ve-edebiyat-uzerine", "text": "Genç oyuncu ve senarist Nuri Küçük, Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdikten sonra sinemaya yönelerek Başkent Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünü bitirdi. Ayrıca Stockholm'da yine sinema üzerine eğitim aldı. Hem sosyoloji eğitimi almış hem de edebiyatla ilgilenen bir sinemacı olarak kendisiyle oyunculuk ve ayrıca edebiyat sinema ilişkisi üzerine bir söyleşi yaptık. Bazı uğraşılar ve iş kolları vardır gerçekten de sonradan kazanılmaz. Yani içinizde doğuştan ya vardır ya da yoktur. Sanatı da ben bu kulvara sokuyorum. Bu durum bütün sanat dalları için geçerlidir. Sinema hakkında asıl bilinçlenmem Ege Üniversitesinde Sosyoloji okuduğum dönemlerde gerçekleşti. Üniversitenin baskın politik atmosferi ve öğrencisi olduğum Sosyoloji bölümünün bana kattığı entelektüel birikim sinemayla olan romantik flörtümü daha sağlam ve ayağı yere basan bir zemine kavuşturdu. Böylece sinema yaşantım pratik olarak başlamış oldu. Bu konuyu iki kısımda ele almak mümkün. 1979 İran İslam Devrimi sonrası ve 1979 öncesi İran rejiminin görece daha özgür ve sanatsal anlamda daha bağımsız olduğu iki farklı dönem. 1979 öncesi İran Sineması ile Türk Sineması arasında çok müthiş benzerlikler olduğunu söyleyebiliriz. Bunun nedeni de ana hatlarıyla Türk ve İran kültürlerinin ortak olarak beslendiği edebi eserler, görsel ve yazılı sanatsal yapıtlar olduğunu söyleyebiliriz. Sevgili için feda edilen hayatlar, zalim feodal erklere karşı verilen mücadeleler, zengin kız fakir erkek temalı filmler ve bunların arabeskle harmanlanmış anlatım biçimleri temel benzerlikleri oluşturur. Tabi ki! Yazdığım filmin ismi Yabancı. Senaryoyu Tolstoy'un o meşhur cümlesinden esinlenerek yazdım. Bütün muhteşem hikayeler iki şekilde başlar, ya biri bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. Film ağır psikolojik travmalar geçiren Suriyeli bir mültecinin kendi yurdunu terk edip Türkiye üzerinden Avrupa'ya kaçış hikayesini anlatıyor. Senaryonun adı Yabancı çünkü, bu kaçış sürecini ele alırken aynı zamanda sosyolojik anlamda yabancılaşma kavramını özellikle de kişinin kendine yabancılaşmasını anlatmaya çalıştım. Ben sinemayı kelimenin tam anlamıyla sınıfsal bir savaşın estetize edilmiş, öncü birliği olarak görüyorum. Bütün sanat dalları ve özellikle sinema bana göre halkçıdır ya da halkçı olmalıdır. Zengin ile fakirin, sömüren ile sömürülen savaşında en temel karşı duruşlardan biridir. Daha güzel, eşitlikçi, yaşanılabilir bir dünya için kocaman bir 'YETER 'dir. Sanat dalları içerisinde sinemayla belki de en fazla ilişki içerisinde olan edebiyattır. Sinema daha ilk dönemlerinden itibaren edebiyatın mirası üzerine konmuştur. Bunu en belirgin şekilde dünya klasiklerinin sinemaya uyarlamaları biçiminde görmekteyiz. Bu uyarlamalar, günümüzde de hem sinema dünyasında hem televizyon dizilerinde artarak devam etmektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/15/silkelemeyi-sevenler-toplulugu", "text": "Silkelemeyi sevenlerden misiniz yoksa sevmeyenlerden mi? Sevenlerdenseniz adabını usulünü bilir misiniz? Nasıl silkelersiniz? Neler silkelersiniz mesela? Halı? Kilim? İnsan? Köpek kedi ya da herhangi bir can? Biz eskiden ailecek sofra bezi silkelerdik. Biz ve bütün mahalleli. Masalar sahiplerini misafir etmeye başlamamıştı henüz. Sofra bezi güzelce yere serilir. Üzerine sini adı verilen kocaman yuvarlak büyük bir tepsi yerleştirilir ve yemeklerimiz orada yenirdi. O yuvarlak tepsi etrafında yan yana diz dize oturulur çember oluşturulurdu. Sofranın çemberi içindeki yemek değildi sadece. Sıcaklık, samimiyetti. Aileydi dostluktu. Sen değil ben değil, biz olurdu. Sofraya tek oturulmaz herkesin gelmesi beklenir, birlikte yenilir içilirdi. Yemekler bitince tabaklar kaşıklar kaldırılır. Sofra bezi içindeki ekmek kırıntıları dökülmesin diye dikkatle toplanır, cam açılır, önce sağa sonra sola sonra aşağı bakılır yoldan geçen var mı alt kattaki komşunun camı açık mı kapalı mı ipte çamaşırı asılı mı, rüzgar var mı yandaki komşuya kırıntılar uçar mı diye kontrol edilir öyle silkelenirdi sofra bezi. Yazısız sözsüz kurallar bellidir. Tahsillisi tahsilsizi herkes tarafından bilinir. Daireniz bahçe tarafında değilse sofra bezi yine dikkatlice kenarlarından toplanır yavaşça açılır etrafa dökmemeye özen göstererek balkona yahut mutfak lavabosunun içine silkelenir. Balkona silkelenen daha sonra süpürülür. Ayak altına atılmaz. Nimettir evin bereketidir. Kırıntılar ezilir. İncinir. Günaha girilir. Çöpe atılmaz Tanrı gücenir. Ya ne yapılır? Suya bırakılır. Toprağa bırakılır. Olmadı yol kenarlarına. Yolun ortasına asla. Hiç değilse karınca börtü böcek yer ziyan olmaz. Toprağa suya karışır. Yok olur sonsuza ya da var olur sonsuzca. Kuralsız herkes uyar buna. Apartmanın girişine kağıtlar asılıp büyük büyük harflerle yazılmaz. Çünkü yazmaya ve ikaza gerek kalmaz. Konu komşu rahatsız olmaz. Bilumum dikkatle ve özenle yapıldığı için haneler arasında kavga olmaz. Tartışılmaz. Apartman büyür sokak büyür kocaman bir Aile olur o zaman. Atmanın her türlüsü günahtır derdi anneannem. İlla atacaksan tamam at ama usulca bırak... İster nimet olsun bu ister hayvan isterse insan. Atmayı ve silkelemeyi seviyoruz hala. Biraz farkla. Eskisinden çokça. İtinayla değil bir çırpıda. Artık her şey değişti. Sofralarda iklimlerde insanlarda. Herkes özgür, herkes önce sen değil BEN. Küçük büyük sıkılıyor herkes bir süre sonra en sevdiği şeylerden. Kedisini köpeğini eşini dostunu silkeleyiveriyor bir çırpıda. İnsanın en rezil çağı. Kendine düşkünlük çağı. Yalnız kendini sevme, kendini düşünme çağı. Günümüz dünyası kendini sevmeye karşısındakini tüketmeye dayalı. Ye tüket al tüket sev tüket. Sen kendi canını düşün çağı. Sofra bezini silkeler gibi silkeliyorsunuz camlarınızdan canlarınızı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/20/gulcin-sahilli-ile-fantastik-kahramanlar-atolyeleri", "text": "Küçükçekmece Belediyesi Kültür Müdürlüğü bünyesinde sürdürülen Gülçin Sahilli ile Fantastik Kahramanlar Atölyeleri 2. Etkinliğini de tamamladı. Türk dili edebiyatı öğretmeni, yazar ve şair Gülçin Sahilli'nin Dünya mitolojisi üzerinden bütün aşamalarını çocuklara özel tasarladığı atölyeler de her ay farklı bir mitolojik kahraman canlandırılıyor. İsviçre, Fransa, Almanya, Rusya, Bulgaristan ve daha birçok dünya ülkesinin ilk mitolojik öykülerinden kurgulanan kahramanlar çocukların anlayabileceği metin düzeylerinde sunuluyor. Kahramanların tüm özellikleri, bakış açıları, yaşantının içinde şekil verdikleri davranış biçimleri günümüz koşullarına uyum sağlayacak biçimde özel olarak düzenlenmiş. Böylece çocuklar kendilerini kurguya daha yakın hissediyorlar. Mitolojik hikayelerde iyi-kötü, doğru-yanlış zıtlıkları, karar verme ve uygulama yöntemleri, sen olsaydın? Sorusu altında içselleştirilen sanal gerçeklik ve olgusal doğruların gerçek hayata uygulanması aşamaları öncellenmiş. Fantastik Kahramanlar atölyeleri; mitolojik drama, çocuklar için felsefe, yaratıcı yazarlık kurgusu ve kahramanı resmetme atölyelerinin hepsini tek bir atölyede birleştiriyor. Dört atölyenin eğitim ve eğlence içeriği aynı atölyede düzenlenmiş. Çocukların büyük bir keyifle gerçekleştirdiği atölyeler hem bilişsel hem de akademik gelişimlerinde olması gereken etkileri yaratıyor. Doksan dakikalık atölyeler de tüm algısal ayrıntılar çocuk gelişimine ve eğitimine uygun olarak hazırlanmış. Çocuklar atölyelerde önce yüksek enerji ve heyecan içeren kurguyu dinleyip sonrasında o kurguyu kendi fikir bütünlüklerinde yazıp, çizip sonunda da seslendiriyorlar. Ellerinde atölyede yazdıkları öyküler, çizdikleri kahramanlar ve çeşitli hediyelerle gülümseyerek evlerine dönüyorlar. Eğitimci ve yazar kimliğini atölyelerinde birleştiren Gülçin Sahilli'nin geleceğin yazarlarını keşfetmek, onların başlangıç kalemlerini olumlu yönde geliştirmek ve yazarlığa dönük eğilimlerini desteklemek üzerine hazırladığı atölyeleri önümüzdeki aylarda da devam edecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/22/edebiyatimizda-bir-ayriksi-otu-ahmet-antmenin-suda-halkalar-vardi-romani", "text": "Bundan tam 20 sene önce Nikbinlik Dergisi'nin 12. sayısında Delinin biri kuyuya bir taş attı, su halkalanmadı diyerek bitirmişti bir edebiyat eleştirisi yazısını Ahmet Antmen. Şimdi, sırf eleştiriyorsunuz, sizin öneriniz nedir? diye soranlara Sudaki Halkaları gösterebiliriz. Şair, çevirmen, yazar Ahmet Antmen'in Beri Zaman Mahallesi adlı ilk romanının ardından, ikinci romanı Suda Halkalar Vardı 2021 yılı sonunda Yazılama Yayınları'ndan çıktı. İkinci roman ilk romandan daha geniş bir zamana ve uzama yayılarak siyasi ve toplumsal nisyanı yetkin bir şiirsel dil aracılığıyla yeniden sorguluyor. İlk romanının ali düğümünü ikinci romanında okuyucunun boğazında yeniden düğümlüyor. Bunu yaparken, toplumcu gerçekçiliğin aydına yüklediği sorumluluk gereği, okuyucusundan edebiyatçıya sadakati değil edebiyata liyakati istiyor. Suda Halkalar Vardı romanı, günümüzde edebiyatın niteliğini düşüren bir dizi eğilime karşı çıkarak nitelikli edebiyat ortamı oluşturmayı hedefleyen devrimci bir girişim olarak görülebilir. Edebiyatımızdaki gerilemeyi gösteren eğilimlerden birincisi, güncel edebiyat ürünlerinin birçoğunun daha çok okuyucuya hitap edebilmek için dili gündelik eştirmesi, dilde yaratıcılık aramak yerine güvenilir kalıplara yakın durmasıdır. Bunun bir meziyetmiş gibi savunulması şaşırtıcı değil. İkincisi, kurgunun okur tarafından kolaylıkla takip edilebilmesi için en fazla iki katmanlı olay örgüsü oluşturmasıdır. Bu basitleştirme taktiği, 'Yazar; zaman, mekan, aktör, olay kurgusunu çok katmanlı hale getirdiğinde okur buna uzun zaman boyunca seyirlik konumda kalarak katlanamaz' biçiminde savunulmaktadır. Üçüncüsü, hedeflenmemiş okuru baştan kaybetmemek için ister ideolojik ister ahlaki düzlemde olsun muhafazakar veya ılımlı konumda kendini güvenceye almaktır. Dördüncü olarak, sadece Türkiye romanı değil, dünyanın çeşitli yerlerindeki romanlar üstü örtük bir amaca yönelmiş durumdadır; filme veya diziye dönüşebilmek. Birçokları romanındaki tasvirleri ve olayları yönetmene kolaylık olsun ve yapımcıya fazla maliyet çıkarmasın diye yeniden tasarlıyor, roman değil de senaryo hazırlıyor görünümündedir. Oysaki Antmen tam tersini arzuluyor; okuyucusunu önündeki metinde bulunan olaylar, anlamlar, biçimler hakkında yazmaya, kurguya ortak olmaya; yani edebiyat incelemesi yapmaya yönlendiriyor. Okurun, Suda Halkalar Vardı romanını okuyabilmek için uygun ehliyete sahip olması, bir anlamda okuma yeterliliğini haiz olması gerek. Karşımızda yalnızca olayların kurgusu bakımından değil, sunuşu bakımından da okuyucuyu çalıştıracak bir roman var. Antmen, okuyucusundan yakın zaman siyaset tarihi bilgisine, temel düzeyde edebiyat kuramları bilgisine, gündelik olandan çok daha geniş bir kelime dağarcığına sahip olmasını istiyor. Bu kötü bir şey değildir, tam tersi ise kötü bir şeydir. Bu tavra, okuyucuyu üst bir buluşmaya davet eden bu yaklaşıma seçkinci diyenler çıkabilir. Fakat Antmen, okuyucusunun bu yetkinliğe erişebileceğine inanıyor ve ona tepeden bakan bir yücelik taslamıyor. Çimleri ezen bir fil değil, Nietzsche'nin kalıbıyla söylersek tepelerin üzerinde bir dağ manzarası görüyoruz. Attila İlhan'ı, Gılgamış Destanı'nı, Edip Cansever'i dipnot ile açıklamaya gerek duyması dahi bu türden bir yakarışın, çabanın, daha çok da umudun temsilidir. Ahmet Antmen, 1979'da Mersin'de doğdu. ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. ODTÜ'de Edebiyat Topluluğu başkanlığını yürüttü, topluluk üyeleri ile birlikte Nikbinlik dergisini yayına hazırladı. Şiir, makale ve öyküleri Evrensel Kültür, Edebiyat ve Eleştiri, Sözcükler, Çevrimdışı İstanbul, Sol, Öteki-Siz, Damar, Nikbinlik, Sanat Cephesi, Uç, Eylülce ve Kül gibi dergilerde yayımlandı. Ayrıksı Otları isimli ilk şiir kitabı ile 2002 yılı SES Şiir Ödülü'nde birincilik ödülünü kazandı. İlk romanı Beri Zaman Mahallesi 2016'da, ikinci romanı Suda Halkalar Vardı ise 2021'de çıktı. Damar, Kül ve Sanat Cephesi dergilerinin yayın kurullarında bulundu. Edebiyatçılar Derneği Genel Sekreterliği görevini yürüttü. Arkadaş, Doruk, Papirüs, Gri, Kağıt Gemi gibi yayınevlerinde yöneticilik, editörlük ve çevirmenlik görevlerinde bulunmuş olan Antmen, aralarında Gılgamış Destanı, Medya ve Savaş Yalanları, Odysseus gibi kitapların da bulunduğu çok sayıda eserin çevirmenliğini veya editörlüğünü üstlendi. Çocuklar ve gençler için bazı dünya klasiklerini Türkçeye uyarladı. Çocuklar İçin Eğlenceli Matematik Kitapları dizisinin ve TRT'ye hazırlanan Evinde Yabancı isimli gurbetçilerin öyküleri seçkisinin çevirmen ve editör ekibinde yer aldı. Antmen, Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve ODTÜ Edebiyat Topluluğu başta olmak üzere, 20 yıldır çeşitli kurum ve kuruluşlarda tarih, teori ve pratik temelli edebiyat atölyeleri düzenliyor. - Suda Halkalar Vardı (Yazılama Yayınevi, 2021, roman) - Beri Zaman Mahallesi (Yazılama Yayınevi, 2016, roman) - Ayrıksı Otları (Ses Yayınları, 2003, şiir)"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/23/her-tozan-sair-midir", "text": "Şiir, ilhamdan ziyade bir arayış, yoğunlaşma ve çalışma ürünü olduğu için şair, yolunu kendi çizer. Genç şairin şiir serüveninde beslendiği ve örnek aldığı usta şairlerin etkisinden kurtulması onun kültürel zenginliğini duygularıyla harmanlaması sonucu mümkündür. Genç şair, şiirin iyileştirici ve onarıcı gücü sayesinde kendi şiirini kurarken dilin katmanlı ve çok sesli/anlamlı yapısını sorgular. Duyguların titreşimlerini/enerjilerini yansıtan seslerin/kelimelerin şiire dönüşme süreci şairin yeteneği kadar kültürel donanımıyla da orantılıdır. Ödüllerin anlamını yitirdiği, eleştirmenliğin içinin boşaltıldığı bu dönemde şairlerin kendi şiir serüvenlerini veya şiir burçlarını açıklamak/sorgulamak yerine görünür ve konuşulur olmayı tercih ettiklerine şahit oluyoruz. Sosyal medyada ve edebiyat etkinliklerinde boy gösteren, ahbap çavuş ilişkisiyle bir yere gelmeye çalışan genç şairlerin işleri zor. Her şiir yazarı, şair değildir. Kırk elli yıl basma kalıp ve samimiyetsiz ifadelerde sınırlı kalmak, okura duygu iletiminde başarısız olan şiir yazarını şair yapmaz. Manzume yazmaktan öteye gidemeyenlerin derinliği olmayan metinleri edebiyat tarihinde kendine yer bulamaz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/23/yeni-yilin-siir-dergisi-marasantiya-yayinda", "text": "Şiir dergisi Maraşantiya, Ocak-Şubat 2022 sayısıyla yayın hayatına başladı. Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Fatma Hatun Esen olan derginin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Celal Karaca, Şiir Editörü Hatice Tarkan Doğanay ve Düz Yazı Editörü Akın Ersöz. Derginin tasarımı Altay Ömer Erdoğan tarafından hazırlandı. Kapak ise Kadir İncesu'ya ait."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/29/neslihan-persembeden-esra-ozdag-soylesisi", "text": "Esra Özdağ, ilk öykü kitabı 'Kaktüs'ün kurgusuyla deneyimli bir yazar izlenimi verirken Edimlerimizin bizi götürdüğü yolculuklara kısa tanıklıklar gibi düşündüm öykülerimi diyor. Esra Özdağ, Pikaresk Yayınevi tarafından yayınlanan ilk öykü kitabı 'Kaktüs' ile okurlarla buluştu. Bu buluşma üzerine konuşmalarımızı sizlerle paylaşmadan önce Esra Özdağ'ı kısaca tanıtmak isterim. Esra Özdağ bir İzmirli. Anadolu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden mezun. 30 yıla yakın zamandır eczacı olarak çalışıyor. Hacettepe Üniversitesi Klinik Eczacılık Anabilim Dalı'nda da yüksek lisans eğitimini tamamladı. Akılcı İlaç Polikliniği Projesi ile Sağlık Bakanlığı tarafından 2015 yılında 'Yılın Hastane Eczacısı'' seçildi. 2017 yılında Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tarafından düzenlenen bir başka proje yarışmasında da üçüncülük ödülü aldı. 2019 yılındaysa Klinik Eczacılık dalında Altın Havan ödülüne layık görüldü. Yazar kimliğinin yanı sıra eczacı kimliğini de siz sevgili okurlarımızla kısaca paylaşmak istedim çünkü öykülerinde mesleğinden izler var. Yıllarca hastaların şikayetlerini dinlerken dertlerine de tanıklık ediveriyor insan. Bu yüzden mesleğimin insanların hikayelerine bakış açımı edebi açıdan beslediğini de söyleyebilirim diyen Esra Özdağ, ilaçlar nasıl insanlara şifa olabiliyorsa edebiyatın da bu şifayı verebildiğine inanıyor. Bu ilk öykü kitabının kurgusuyla deneyimli bir yazar izlenimi veriyor. 'Kaktüs'deki 10 öyküde yaratılan karakterler, mekanlar, olaylar, sırlarda karşımıza küskün bir yüz çıkıyor. Bu küskün yüzün arkasındaysa bir var oluş çabası var. 10 öykü birbiriyle bağlantılı, bu nedenle de bir novella. 'Kaktüs' dikenlerini batıran bir ilk kitap. Edimlerimizin bizi götürdüğü yolculuklara kısa tanıklıklar gibi düşündüm öykülerimi. Kısa ve altı kalın kırmızı çizgili diyen Esra Özdağ ile siz Aksi Sanat okurları için röportaj yaptım. 10 öyküden oluşan Kaktüs bir novella. Her öykünün bağımsız bir yapısı var ancak tümü okunduğunda aralarındaki bağ fark ediliyor. Öyle bir bağ ki; her öykünün sırrı bir sonrakinde ortaya çıkıyor. Bu kurgunun yaratım sürecini dinleyelim. Yaşam enerjisinin karmaşık kurgusunu anlayamadığım çok zaman olmuştur. Kendimi var etmeye çalışırken kaybolmanın kıyılarında epeyce dolandım. Hepimize ait bu halleri birden çok karakterin varoluş biçimi üzerinden anlatmak, anlatırken de insanlar arasındaki kovalent bağı vurgulamak istedim. Edimlerimizin bizi götürdüğü yolculuklara kısa tanıklıklar gibi düşündüm öykülerimi. Kısa ve altı kalın kırmızı çizgili. Yaşam enerjisi yoksunluğu çoklu organ yetmezliği benzeri bir ölüm sebebidir bana göre. Hepimizin irili ufaklı, yerli yersiz, çeşit çeşit travmaları var. Ya üstesinden geliriz, ya merdiven altına süpürürüz, ya da kalın kışlık yorgan yapıp üstümüzü örteriz titreyerek, donmuş ruhumuzu ısıtmaya çalışırken. Bu yüzden bir bitki bile yaşamak için bizlerden çok daha fazla sebep bulabilir. İliklerine kadar üşüyen hem okumuş şehir kökenli hem de varoş kadını olan Nermin Kuruoğlu'nu da tam da bu nedensizliği ve edimsizliği tanımlamak için yaratmayı planladım. İçinde herkesten bir parça olsun istedim. Hacer ve Nermin'in içlerindeki isyanın çok da birbirinden farkı yok. Memnuniyetsizlikleri ve mecburiyetlerini taşıma şekilleri farklı. Hayatın onları sıkıştırdığı köşeler farklı. İkisi de köşe kapmaca oynayamıyor. Benim ikisinin hayatının ayrıntılarındaki karelere benzer günlerim oldu. Ama sanırım ikisine de benzememeyi seçtim. Ben mecburiyetlerimi memnuniyetsizce taşımak istemediğimi biliyorum. Kalın kışlık bir yorganın altında ısınmaya da çalışmıyorum. Ama ben de çoğu insan gibi hep merak ederim o kader defterinin nerede gizli olduğunu. Gün içinde kullandığın dil, eğitiminin kökeni, alışık olduğun kelimeler elbette edebiyata yaklaşırken de peşini bırakmıyor. Latince bana tıp literatürü içinde bile çok fonetik gelmiştir. Öğrenirken hiç sıkılmadım, kulağımın kenarında bir yerlerde hep var oldular. Bu yüzden de kullanmak istedim. Yıllarca hastaların şikayetlerini dinlerken dertlerine de tanıklık ediveriyor insan. Bu yüzden mesleğimin insanların hikayelerine bakış açımı edebi açıdan beslediğini de söyleyebilirim. Nermin'in Godot'u hep yalnız beklemiş olması bana çok büyük haksızlık gibi geldi. Sevmiş, sevilmiş, doya doya sevişmiş olmasını istedim. Hayattan aldığı ve yanında götürdüğü bir hikayesi de olmalıydı. Karşıya kıyısını çizemese de resmin içinde renklere ziyan olmayan köşeler olmalıydı. İç sesiyle yaşadığı gel-gitlerinin bir kahramanı olmalıydı. Estragon'un bir aralar bir Viladimir'i vardı. Sevil Berberinde kavuşan Rosina ve Almaviva olamasalar da bir aşk hikayesini hak ediyordu Nermin. Saffet de Nermin'in aşkına bir çok yönüyle yakışan bir adam olmalıydı. Kısmen de olsa bu aşkın bu hikayedeki kadın kahramana yakışmasını istedim. Saffet karakterini de çok severek yazdım bu yüzden. Hayır, çok da doğru bir tespit. Hatta mezarlığa dönüşen hem evleri hem de hayatları. Benim hayatla ilgili önermem bunun tam zıttı. Ne olursa olsun insan fiilleri cebinde taşımalı diye düşünüyorum. Anılarımızı kamburumuz haline getirirsek, belimizi doğrultamayız. Nigar da yaşıyormuş gibi yaparak sudan sebeplerle güya hayata tutunuyor. İnsanın gerçek sebebi kendisi olmalı. Yoksa hayatlarımız hep mezarlık metaforuna döner. Çok başarılı bir kurgusu var Kaktüsün. Bu kurguyu yaşamında tanık olduğun olayların etkisi başarılı kılmış olabilir mi? Çünkü hayatın tam da göbeğinden öyküler yazmışsın. Tanık olduğum olaylarla direkt bir bağlantısı yok öykülerimin. İntihar haberleri üzerine düşündüklerim, ayıkladıklarım var. İnsanların acılarını karşılama biçimleri ile ilgili gözlemlerim var. Bir yerlerde bir şeyleri bekliyor olma halleriyle ilgili hissettiklerim var. Ama hepsi de öykülerin kurgusundan bağımsız. Yıllar önce duyduğum bir intihar haberi beni çok etkilemişti. Olayın detayının Nermin'le bir ilgisi yok. Ama insan neden ölmeyi seçer sorusunun cevaplarından birini de Nermin karakteri versin istedim. Öykülerimin başlangıcında Nermin'in evini kurgularken çocukluğumdan beri kenarından köşesinden geçtiğim Dayko yokuşunun ara sokaklarında bir adresten yola çıktım. Tepecik ile Buca arasında, şimdi pek çok evin kentsel dönüşümle yıkıldığı bir çıkmaz sokakta yaşıyordu Nermin. Sokağın ayrıntılarını epeyce seyrettim. Kapı numaraları, kulübeye dönüşmüş gecekondu gerçekten orada hala duruyor. Öykülerin kahramanları gerçek değil ama evleri gerçek. Bu yüzden Kaktüs de bir Buca hikayesi. Öykü yazmaya hep devam etmek istiyorum. Cesaretimi toplayıp bir roman üzerine çalışmak da planlarımın arasında var. Şiir her daim başucumda olsun, okuyayım, arada karalayayım. Ama öykü benden hiç uzak durmasın. Kaktüs / Esra Özdağ / Pikaresk Yayınevi / 68 s."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2021/12/29/ucuncu-ruya-cikisi", "text": "Rüyamda büyük bir gemi limana yanaşıyordu, ben de deniz tarafından izliyordum ve usturmaçalara nasıl yanaştırmaları gerektiğini anlatıyordum. Geminin kamaralarından birisindeyim. Yuvarlak pencerelerden mavinin gölgesi içeri vuruyordu. Daha öncesinden içini gezdiğim Savarona'ya benziyordu. Geminin kaptanı siyah fraklı ve saçları Mozart'ınki gibiydi. Yüzünü çok seçemediğim; kilolu, sarı saçlı beyaz bluz giyinmiş bir kadına, her geminin bir numarası olduğunu anlatıyorum. İçinde bulunduğumuz geminin numarasını sordu bana. Tam kaptana sorayım derken gemi alabora oldu ve ters döndü. İçeri hiç su girmedi. Geminin üst kata çıkan merdiven bölümünden, bulunduğum kata doğru hardal renginde küveti ve küvezi de andıran bir tekne indi. İçinde kaptan vardı ve kaptan bir anda sarı atletli, ağlayan bir bebeğe dönüştü. Bebeğin saçları da sapsarıydı. Teknenin içinde sırtüstü duruyordu, kafasını sağa doğru çevirdi ve gözleri kapalı olarak ağlamaya devam etti. Annesini bulduğunu söyledi. Bu rüyadan, yaklaşık 10 yıldır rüyamda görmediğim babamın babasının olduğu rüyaya geçtim. Dedem, her zaman giyindiği takım elbisesi ve kasketiyle, elinde yön gösteren bastonuyla yürüyordu. Ben de önündeydim. Akşam vaktiydi ve dedemle bir yere gidiyorduk. Çantasını ben taşıyordum. Bir metro istasyonuna geldik. Dedeme, bu sefer akbili benim basacağımı söyledim. Yürüyen merdivenlerden aşağı doğru inerken, dedem arkada kaldı. Akbil doldurma cihazlarından birisinden bana bakıyordu ve yavaş yavaş merdivene doğru yöneldi. Berkut'un sesine uyandım. Dedem, genelde iyi haberlerin müjdecisi olarak rüyama geliyordu. Dediğim gibi epey zamandır, hiç rüyamda görmemiştim. İsraillilerle ortak yeni bir işe giriyorduk. 4 kişi, bir tünel girişine gittik bizim şirketten. Rüyadaki ismi Menkaşov olan birisinin işiydi. Tünelin girişi ahşap kapılıydı ve kapalıydı. Kapının önünde kurşun geçirmez ve siyah araçlar doldu bir anda. Menkaşov geldi ve içeri girdik beraber. İşe başlamanın öncesinde, tünelin içindeki sinagogda namaz kılıyorduk, saf tutmuştuk. Mihrap başka bir yere geçişi andırıyordu, kapısızdı. Kemer köprü görünümündeydi ve açık mavi renkliydi. Arkadan gelenler oradan geçip kiliseye girdiklerini söylüyorlardı ve müsaade istiyorlardı. Toplamda 6-7 kişiydik. En öndekilerden birisinin elinde mikrofon vardı ve cenaze namazı kıldırıyordu, gibiydi. Gözümü kapattım. Nefes alışverişime de dikkat ederek rüyamdaki gibi, tünelin girişine geldim. Ortam karanlıktı, göz uyumum gecikecek kadar loştu. Gözümü açıp kapattığımı hayal ediyordum, yine aynı anlık karaydı. Koşmaya başladım, karanlığı yara yara. Geri döneceğimi kendime hatırlattım. Yanıma yavru bir kanguru geldi. Koşmaya beraber devam ettik. Bir ara, tünelin ucunda siyah mavi karışımlı bir ışık yumağı gördüm. Duvara do notasını çizdim, dönüşte nirengi noktası olsun diye. Biraz daha koştuk ve dünyadan fırlamış gibi olduk. Ateş tonlarının siyahla karışımı bir ışık topu saçıldı. İlk olarak biyoloji dersinde öğrendiğim ve mikroskopta gördüğüm hücreleri anımsatıyordu ışık topu. Koşmakla uçmak arasında bir yerde kanguruya baktım. Kuş seslerini duydum, yıldızlar da birbirlerine ötüyor gibiydi. Kanguruya baktım, uçmakla koşmak arasında bir yerde. Sonra önümden hızlıca geçen, rahme yeni yapışan bir cenini gördüm. Kapsüle alınmışçasına, kurşunu andıran gri renkli bir görünümü vardı. Karanlık devam ediyordu. Gözümün önüne rüyamdaki mavi renkli mihrabı ve saf tuttuğumuz anın görüntüsünü getiriyorum. Bir yandan da geri dönmeyi hatırlatıyorum kendime. Kanguru bir an kayboldu. Bense bir kartal oldum. Kanatlarımı pelerin gibi açtım, dışarıdan kendimi bakıyordum. Sanki kanguru ben oldum ve kendimi seyrediyordum. Kartalın kuyruk kısmında göğüsleri açık bir kadın vardı. Belinden aşağısı yoktu. Kartal ve kadın bütünün birer parçalarıydı. Baş kısmı kartalın başıydı, kuyruk kısmı kadınındı; beyaz vücudunun gövde kısmıydı. Kahverengi saçları dalgalıydı, havalanıyordu. Kadının gözleri kapalıydı. Kendini uçmaya bıraktı ve bir süre daha devam ettirdi. Arada, kuşlar ötmeye devam ediyordu. Dönüp baktım, Dünya'nın uydu görüntüsü. Döneceğimi kendime hatırlattım. Bu zamana kadar, sona doğru artan ritmin haricinde metronomun değiştiğini algıladım. Dönmeye karar verdim. Bu sefer de kanguru benim solumdaydı. Karanlıkta koşarken, ilk olarak bir kartal gördüm. Bir ağacın dalından Ay'ı izliyordu, puslu bir sis grisi eşlik ederken. Dönüşten önce de do notasını aklıma getiriyordum. Derken, kanguruya baktım. Yoktu. Artık bir daha yanıma gelmeyecek kadar yoktu kanguru. Mantarı olmayan bir şarap şişesi gördüm. Ardından, mavi bir kelebek tavus kuşu olup uçtu. Sonraki ritmin metronomu hızlanmaya başlayınca, ben de hızlandım. Buğday tarlası gördüm, hasat zamanı gelmişti. Aklıma yine tünel girişini ve mavi renkli mihrabı getirdim. Tahta çitle çevrili bir bahçe gördüm. Bahçenin ardında birisi vardı. Bu görüntü siyah beyaz bir fotoğraf karesiydi. Ritim hızlandıkça, tarlanın ortasında Titanic gibi büyük bir yolcu gemisi gördüm. Görüntü hala siyahtı ve beyazdı. Yüzlerce yıl evvel olduğunu düşündüğüm ve gördüğüm bir şehre yaklaşıyordum. Renkler hala siyah beyaz. Şehir, taştan evlerin olduğu, nizami bir yerdi. Bomboştu, ortasında bir ben vardım. Her yer, günbatımı rengindeydi ve sapsarıydı. Tütün kolonyası gibiydi. Ritim iyice hızlanıyordu ve do notasına ulaştım. Tarla gibi bir boşlukta, sağ yumruğunu sıkar gibi duran ve dallarında hiç yeşil kalmamış bir ağaç gördüm. Birden tutuşmaya başladı ağaç ve duman da yayılmaya başladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/06/baki-ayhan-insani-iskalayan-metnin-disina-iten-bir-kalemin-buyuk-yapitlar-vermesi-mumkun-degildir", "text": "Fantastik edebiyatın iyi örnekleri olduğu söylenebilir onun yazdıklarının ama insan açısından sınıfta kalmış romanlardır. Postmodern roman zaten insan dolayımında zayıf edebiyattır. Hele de postmodernin fantastik yüzü kabarınca yüzeysellik kaçınılmaz oluyor. İhsan Oktay'ın yaptığı da budur. Olay olay olay... İroni ironi ironi... Sürpriz sürpriz sürpriz... Tuhaf ve ilginç olma çabası, gereksiz kelime oyunları, popülist tavır... Hepsi bu! Hele Galiz romanı tam bir felaketti. İnsanı ıskalayan, metnin dışına iten bir kalemin büyük yapıtlar vermesi mümkün değildir. Hatırlatmaya gerek var mı: Herkesin 5 dakikalığına şöhret olduğu bir çağda çok okunuyor, seviliyor olmak, baskı üstüne baskı yapmak, büyük hatta iyi edebiyat yaptığınız anlamına gelmez. Geçtim Raskolnikov, Emma, Goriot, Bartleby vs. yi; Behlül, Feride, Hakkı Celis, Raif Efendi hatta Felatun gibi bir kahraman yaratma gücünden dahi yoksun bir yazardır Anar. En büyük zaafı da budur kanımca. Önce bunun ve postmodern edebiyatın insani duyarlığa getirdiği yüzeyselleşmenin, sığlığın sorgulanması gerekirdi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/08/antakya-9-uluslararasi-film-festivali-etkinlikleri-cercevesinde-mku-de-karla-filmi-gosterildi", "text": "Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Atatürk Konferans Salonunda gösterilen filmin ardından HMKÜ İletişim Fakültesi iş birliği ve katkılarıyla Prof. Dr. Ceyhan Kandemir, Doç. Dr. Onur Akyol, Dr. Hakan Dikmen ve Mehmet Ersöz'ün yer aldığı söyleşi gerçekleştirildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/08/deniz-dagdelen-duzgunden-hilmi-hasal-soylesisi", "text": "Zamanla gördüm, kanıksadım: Kişi, yaş ilerledikçe kendisine ve geçmişine karşı daha nesnel bakabiliyormuş meğer. Tedirgin edici, sorgulayıcı şiirin rüzgarı, yaşadığımız günlerin yükünü taşır, bir biçimde taşır! Bu, genel atmosferi tanımlayan dinmez hüzün... Bireyin, varoluş koşullarına bağlı yoğun gerilimi, sıkıntıya düşmesi işarettir. Herkes algıladığı yaşam kalitesini ya da kalitesizliğini geçirir zihin süzgecinden. Çünkü öncelikle kendi beden-ruh sağlığından sorumludur. Okur, sabır sebat gösterir şiirin havasına girerse yapıt ile bütünleşir. O minvalde kendinden duyu-düşün kırıntıları bulabilir, kanımca... İçsel gezginlik, buna içsel avarelik de denebilir mi bilmem ama kendine fazla acıyanın güllük gülistanlık bir dünya araması beyhudedir ve şiirle, sanatla ilişkilendiremez. Dünyayı, hayatı, doğayı, insanı incelikleri dert edinmeden üretilemez sanat da, bilim de, tanıklık da... Sorumluluk üstlenmektir görme, kaydetme eylemi... Gezginlik tarihimizin içinden şairliği de bilinen Evliya Çelebi var ilk örneğimiz: Sanatsız zaman / dönem yoktur. Üstadın dev eseri Seyahatname gezi kitabıdır ama şairliğini de iliştirmiş, dünyayı, insanı dert edindikçe! Gezi ve tarih kitabı ama edebiyat konuşur orada... Uzmanların dediğine göre çağının sanatçısıdır Evliya Çelebi... Şair, besteci, oyuncu, icracı müzisyen ve de mizahçıdır. Kitabının bir yerinde Şaka name adlı bir başka kitabından söz etmiş. Saygıyla anıyoruz gezgin-kalemşor üstadımızı! Zaman ile insan arasında mazoşist bir ilişki olabileceği varsayımı etkisini, yani egemenliğini sürdürmektedir. Bilinen sosyolojik, psikolojik konu... Ağılı atmosfer gerçekliği; ekonomik, sosyolojik, teknolojik kavramlar, sanatın, edebiyatın bünyesine sızmaktadır. Buradan; şiirin, öykünün, romanın payına düşen öğeler / nüveler görmezden gelinebilir mi? Açık ve/ya kapalı düşünce barındıran birçok kişinin zihninde zonklayan endişe, kaygı noktaları, güncel gerçekliği de sezdirir: İnsan evladı zamanın zorbalığına karşı savunmasızdır. Ancak sanat edebiyat öncelikle de şiir, bütün dillerde somut anlatıma taşınan yaşantı dilimidir ki kalıcılaşır ve tarihe mim koyar. Zamanın canlılar üzerindeki işkencesi hafifletilir belki o sayede... Bir nebzecik belki sözcüklerin lirik ruhuna sokulur. Avuç içine köle olmuş insanlık! İnternetin oyuncak, eğlence gibi görünen sömürü cambazlığına, tüketim robotuna dönüşmüş. Tüm bunlar şiirin izleği, sesi, soluğu ve de kahrıdır! Yılların alıp götürdüğü iyi-güzel-doğru kareler yaşam yitikleridir çoğunlukla... Çünkü geçip gitmiş ömürden yana açık gizli sitem duygusuyla kanamayan ruh yoktur. Ömürden, değişik evreleri, değişik coğrafi topoğrafı konumlanmaları çekim alanına almayı denedim kendimce. Ve sonuçta Çilli Kadraj'ı gördüm; o kaldı sözcüklerde. Yaşadığımız günler, haftalar, aylar biriktikçe, hüzün kasvet tortu da yoğunlaşıp yaygınlaşıyor insanın içinde onu gördüm. Kitabın her bölümü, yerkabuğu yüzeyindeki deniz seviyesine göre değişik düzeyde vadiden tepeye, konum noktalarını imlemesi istendi... Fiziki, yani yatay-düşey verilerle arazi değeri hüzünlü, duygusal yönleriyle ele alınmaya çalışıldı. Çünkü o izler ağırlığınca yer kaplar kişinin algısında, belleğinde, yazısında... Anılarda! Yürünmüş yol, sayılarla tanımlanan süre / mesafe ise eğer, 67'ye dayanmak az değil sanırım! Haliyle deneyim / dersler de, tortu da birikmiş, şiir-yazı biçimine bürünmüş olur. Şiir kişisi ile şiir okuru aynı karede buluştuğu, buluşacağı varsayılır, iyimserlikle... Onun içindir ki paylaşılan ruhsal değerler kayda alınmıştır. Gönül ister ki Çilli Kadraj'daki ben adlı kaotik karakterde kendini bulsun okur kişi... Ama asıl olan içerikte yüzen endişe... Gelecek, yüksek gerilimiyle şimdiden duyumsanır, duruma göre... İtinalı okur o kareyi de çözümler, şiirin kahramanıyla eş duyu kurabilirse eğer. Günümüzde her şey, sanal geçiciliğine bağlı ömre sahip... Yaşantılar, dramatik durumlar içerir. Modern bireyin internet tanımlı kişi portresi, haz-hız-hırs kurbanıdır... Elektronik tüketim kölesidir. O nedenle şiir, yazınsal tür olarak daha yoğun ve kapsayıcı, daha bir sıkıştırılmış halinde sürdürür eylemini... Varlığını! Tarih, kayıtlardaki 'zaman' dilini 21. Yüzyıl ve linkler / sinyaller / çipler illüzyonun sanal gerçeğine ait... Kitaba, yoğunlukla ve derinlikle sokulmalı. Gizem ve imge çağrışımına o açıdan bakılmalı derim naçizane... Karmaşa ve korku tüm ekosistemi, toplumları ve bireyleri yönlendirir, hatta yönetir. Durum, koşullar kötü atmosfer, kaçınılmaz yol halidir deyip geçiştiremez şiir, edebiyat kamuoyu. Kaza nerede olacak hasar kimi sakatlayacak, kimi öldürecek bir görelim hele deme kayıtsızlığına kapılmamalı hiç kimse! Belirsizlikler sarmalı bireyi kuşattığı içindir ki kadraja giren her enstantane görüntü, puslu / çilli kadraj acısıdır. Acılı açıdan yakalanan gerçeklik, güncel gerçekliktir. Okur her bölümde farklı zaman-zemin dilimini duyumsasın diye... Panorama, sahne yazıta yansıyandır ama insan evladı için duyuş-düşünüş-deyiş yazılan-söylenen kadardır. Karakterler, okuyan izleyen, aynı frekansta olmasalar da, şiirin dili / havası, sezdirme gücü, imgeye dayandığınca etkilidir. Her yazınsal yapıt hatta her sanat yapıtı otobiyografik öğelerle donanır belli ölçüde... Zaman-zemin-hava bakımından kişisel çizgiler taşır özünde... Şiir, öykü, anlatı ise fazlasıyla kişisel, izlek ve imge ayrıntılarıyla örülür. Tümüyle kurguya dayalı yapıtlar dışındaki kitaplara o öngörüyle yaklaşılabilir. Kuşku yok ki şiir, soran, sorgulayan derinlik arama etkinliğidir. Merak eden, sözcüklerle cebelleşen, estetik haz kıvamını hedefleyen bireyi taşır kurgusunda: İzlek ve işlev gövdenin / biçemin derdini üstlenir en baştan. Öz-biçim-ileti silsile halinde, okurun algısına bırakılır: İşlev okuyanın gönlünde, zihninde ve dilinde tamamlanır. İmgenin tadı alınır, sözcüğün ruhu sezilir! İnsanın çağıyla örtüşmüş yazısı, yazgısı yaralarındadır. Yaraların, sancıların şiir diliyle yansıtılmış yıkımı, beden-ruh koşutluğunca ayarlı frekans çeperine bağlıdır. Güncel durumu, dahası anlık hal çağrışımlarını taşır okurun algısına... Elbette söz yatağında akar. İnsan yarasıyla insandır, yarasını tarif eden, tanımlayan bilinç ile doludur kelamı... Şiir, sanat insan bilincine, birikimine tarihine yürür. İnsan nerdeyse şiir de oradadır. Çıkan yeni kitaplara bakalım. Yeni yeni söylenenlere kulak kesilelim; söz, imge hareketi ruha ulaşmak için yola çıkılmıştır. Öncelikle iyi tanımlamaya ve isabetli saptamalara teşekkür ederim. Sağ olun! Evet, doğduğum topraklara ve anneme adanmıştır Balkanlı Bulut... Kişisel serüvenimin, dünyaya göz açıp tanıdığım toprakların rengi, kokusu ve havasıyla harmanlanmış şiirlerden oluşur. Sıla-gurbet, göç ve yoksunluk sızılarının dışavurumudur. Ruhumun, yani şiir kişisinin dizelere sinmiş anıları... Geçmişe özlem ile Rodoplu çocuğun, gencin teri-düşü, tuzu-kokusu, kuşkusu-korkusu ile mayalanan şiirleridir. Eh, her hayat yazdığı / yazdırdığı şiirlere aittir demek kalıyor geriye! Bulgaristan, Doğu Rodoplar, Kırcaali, Eğridere şurada... Karayoluyla 11-12 saatlik yolun ucunda. Oradan, ilçe merkezi Eğridere'ye uzak sayılmayan Aşağı Tosçalı köyü, Haşallar Mahallesi, doğduğumuz yer... Annem, babam ve bizden sonra doğan, biri kız iki kardeşimiz, altı kişilik aile, 1973 yazında göç etmişiz Anavatana. Bursa'ya yerleşmemiz, göç travmasını atlatmamıza yetmedi. Geçen yıllar, çok çalışmayı ve koşullara, düzensizliğe alışamamayı dayattı. Öğretti de denebilir! Bursa'yı çok sevdim, Mudanya'yı anavatandaki ilk ve son adresim belledim. Ömrümün geçtiği Bursa için Kalbimin Başkenti kitabımı yayınladım. Bursa'ya ilişkin şiirlerim, kadim payitahta teşekkürümdür. İç gerilim, duyarlı, sorgulayıcı bilinçle yaşayan kaçınılmaz huzursuzluk sonucuna götürür. İnsan evladı için zor ama öğretici durum, psikolojik çalkantı nedeni... Şiirin, öykünün çıkış noktası diyebileceğimiz ruhun, bilincin ve gerçekliğin doğduğu çatışmalı kaynak belki de orasıdır; yaratıcı çilesinin 'müsebbibi' hayat arenası... Bu soruyu okuyunca, yaşamış olduğum bir sahne canlandı gözlerimin önünde: İlhan Berk, bir sempozyumdaki ayaküstü sohbetimiz esnasında, dergileri okuduğunu, gençlerden çok yararlandığını söylediydi. Sözünün devamında; Senin şiirini de okuyorum... Şiir cehennemdir. Cehenneme hoş geldin! diyerek, başka incelikli öğütlerde de bulunmuştu, şakayla karışık. Saygıyla anmış olalım! İşin esası oda odaklanmaktır. Zengin şair-şiir antolojimiz o gerçekliği barındırıyor. Sözcüklerin çağrışım ve yankı ateşinde yanmaktır 'od'u tanıma... Modern çile! En başta ve ağırlıklı olarak öyledir kanımca. Herkes yandığı yerden tütüyor, oracıkta küle dönüşüyor! Yaşamak, yaratmak, zamandan kopmamaksa eğer, okuma, izleme, katılma etkinliği, döneme dahil olma çabası önemlidir. Özetle, Arthur Rimbaud fenomenini haklı çıkarır insanın yaşadığıyla yazdığının örtüşme sonucu... Bu durum, hemen hemen bütün şairlerimizde gözlemlenebilir; Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Nazım Hikmet, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday, Cemal Süreya, Gülten Akın, Ülkü Tamer, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attila İlhan, İlhan Berk. Turgut Uyar, Edip Cansever... Modernlerin her biri, kendi özelinde endişe-hüzün aşamalarını yaşayıp yazmıştır. Son tümcedeki yargı-yorum, adını anmayı unuttuklarım yanında, dünyanın bütün şairleri için söylenebilir kanımca! Eklemiş olalım! Yarım yüzyılı aşkın gidilmiş şiir-yazı yolu, okurluk, tanıklık yolu, bazı imgeleri besler, dili tetikler ve elbette derin derin düşündürür. Galiba anahtar sözcük bereketli çelişki saptaması kendini ele verince isabetli bulunur. Her mağdurun, çağdaşımız bireyin, yazıp çizen her yurttaşımızın, her şair-yazar dünyalının besin kaynağıdır, yaşadığı dönem, yani bir ömürlük vade... O vadede, koşullar ve kurallar gerilimin dozuyla orantılıdır. Bunun yanına bir de göç travmasını ekleyin: Ülke değiştirmek, bölge, coğrafya, iklim değiştirmek! Ruhsal göçüklerle yüzleşmek sonrasında ayakta kalma savaşı, herkesin anlayabileceği bir durum değildir. Bilgi, bilinç ve öngörü belli birikimi, donanımı ve estetik haz alma yetkinliği gerektirir. O bağlamda dünyayı, zamanı, hayatı algılayış bireysel etkinliktir: Yaşadık, gördük, olgunlaştık, sorguladık diyebilirim naçizane... Kendi adıma elbette! İnsanlığın toprağa verdiği zarar, kötülüklerin en büyüğüne işaret... Toprak cezalandırır, toprak ödüllendirir demek bilicilik veya kuru dilek değildir. Şiir, elden-dilden-gönülden geldikçe toprak kavramına ve gerçekliğine katkı anlamına yazılmış, sunulmuştur. Okur benzerimdir, haliyle seslendiğim adres orası... Şiirim ya da yaşadığım, metin haddesi ile somut biçime getirilip sunulmuştur, ilgili çevrelere. Okuyan okuyacaktır: insan evladı kendi yaşantı kadrajından gördüğüyle yetinmez, bir de şiirin, yani sözcüklerin, yani imgenin kadrajındakilere de bakar, bakmalı diyelim ve teselli bulalım. Sorulara odaklanıp yanıt arayışına çıkarken son beş kitap üzerinde gezginlik ettim... Ne yalan söyleyeyim; belleğimi sınadım, şiirin yazılma evresini ve koşullarını duyumsadım naçizane... Her insan, dönüp ardına baktığında, kendi özel zaman enkazını görür. Söz konusu içsel bakışın şiire duyuya / duyguya / düşünmeye yansıması kaçınılmazdır. Zamanın ömür üzerindeki tavına, canlının tavrına ve dirim izlerini işaretlerini taşıyan anlatıma aittir şiirin mayası... Ya da bu fakir öylesine derinden söz / çağrışım dalgalarıyla yüzleşmeye adamış kendini! Belki anlaşılmayı koymamıştır hedefine, kolay anlaşılır değildir külliyatı; çünkü modern şiir algılanma, anlaşılma, çözümlenme bekler. Deneyimsel, düşünsel, estetik birikim olsun ister, okuyan, yorumlayan, yargılayan kişi... Şiiri fazlasıyla ağır ama kıvamınca kapalı diye okurun zorlanacağı, kendisinin de külhanında bulunduğu ve şefkatle yaklaşıp sıkıntının, sıkıştırılmış hallerin hikayesini yazdırdığını kavrayacağı varsayımı, asıl umududur. Şiir okunsun yeter ki! İnsanın kendini kendi, şiirini anlatması, değerlendirmesi zordur. Elbette zaman zaman dönüp yapıtına, bir nevi yarasına bakmayı gerektirir, karşılaşacağı sorular. İnsan evladı, modern birey ancak kendi ruhundan yanıtlar damıtmak için geçmişinde iz sürer... Nasıl olacak başka türlü? Okuyacaklar karşısında, çarpıcı, sıkıcı, yani mengene sorularla tekrar tekrar yüzleşmesi kaçınılmazdır zaten, kendince anlamlandırdığı / önemsediği süreç. Yaratılmış karakter, şiir kişisi şairin zihninden ve kalbinden ve dahası dilinden çıkmıştır bir kez. Okula bırakılmıştır şiirin kahramanı... Hikayesi ne denli acılı, karmaşık olsa da yaşanmışlık belirtisidir, uzun erimde var idim belgesidir, yazarın da okurun da bağrında yuvalanır... Bir tür, zamana iliştirilmiş yazıt taşı neyse o; somut olgular-olaylar sonucunu işaret eder. Yaşanmış yazılmıştır! Dışavurum silsilesidir kağıda dökülmüş dizeler... Evet, okurun da şiire şairin cehennemine ortak edilmesi o; hafifletici eylem... Şair-şiir ilişkisi, yaratım-sunum zamanı gerilimlidir genellikle. Öyle bilinir! Beklentiye dayalıdır: Meçhul okurunu gözetir, her yapıt / eser! Belki bencilce bulunabilir ama gelmiş geçmiş tüm şair büyüklerimiz, öncülerimiz, kardeşlerimiz, kendinden damıttıkları sızılarla algılamış / yansıtmış varoluş serüvenini. Adlarının, fiziki / bedeni varlıklarının karşılığını ararlar. Ömür geçip gittikten sonra serüvenlerinin anlamında ve şiir cehennemdir yargısında birleşmeleri, şaşırtıcı gelmez okura. Kabullenilmiş şair-şiir sorunu, tartışması, sorgulaması eksilmez, şuara camiasının gündeminden. Sonuçta, şiir cini ile şiir meleği arasındadır yiten zaman ya da değere dönüşen zaman... Bitmeyen Araf! Eser / yapıt da oradan süzülür. Tıpkı aşk, tıpkı iflah olmaz tutkulu yaşam-yazı etkinliği... Birikimi. Bibliyografyası! Daha ne denir ki? Çağımız insanının kuşakların başı avuç-içi camda gömülüyken! Büyülü ekran tutsağıyken... Gezegenimiz suskunlar gezegeni artık! Henüz 1990'lardayken, önsezi, öngörü çarklarının sesine dikkat kesilmişim herhalde: Elektronik Yalnızlıklar (1992) kitabımdakileri yazmışım naçizane... Evet, özeti yok konuştuklarımızın: Elektrik-elektronik iletkenlerin, sinyallerin, devrelerin, görünür-görünmez bağların, interaktif ağların, hızlı iletişimin, pandemilerin çağına girdi insanlığımız. Yaşayan görecek daha nelerin olacağını. Düşündürücü, konuşturucu sorular için teşekkür ederim. Yeni yıla yaklaşırken, tüm insanlık için sağlıklı, savaşsız, salgınsız günlere ulaşmayı diliyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/08/harikalar-diyari-ve-aynanin-bu-tarafinda-aci-cekenler", "text": "Bana kalırsa, Anar'ın yazın evreni geçmişin fantastik bir şekilde ele alınmasından ibarettir ve onun anlam evreninde somut insanlık halleri bir anlam taşımıyor. Daha açık ifade etmem gerekirse, Anar, dış dünyanın yansıtılması anlamına gelen mimetik bir yazın evreninde yaşamıyor. Her ne kadar tarihi bir dekor olarak kullansa da Anar, Sir Philip Sidney'in Doğanın dünyası pirinçten, şairin dünyası altından sözünde olduğu gibi, kendi muhayyilesinde kurduğu nesne ve figürlerle oluşturduğu bir kurmaca dünyaya sahip. Kadın ve erkeğin ötesinde, bir dil evreni içinde, soluk alıp vermeyen figürler kurguluyorum diyebilirdi romancı ama öyle demedi! Kendi kurduğu dünyada bir çocuk gibi oynarken, yarattığı alternatif dünyaya bakıp kendi imgesini hayranlıkla seyrederken ona sorulan soru, Türkiye sosyolojisinin en buhranlı gündemini bütün ağırlığıyla yüzüne çarpmış. Ters ayağı üzerinde yakalanmış soruya Anar. Öyle ki yazınsal olarak tanımadığı bir anlam evreniyle karşılaşmanın getirdiği panikle, soruyu soranı yine fantastik bir aleme çekmeye çalışmış. Kadınların her gün öldürüldüğü, kadın hakları konusunda karnesi pek de iyi olmayan bir hükümetin İstanbul Sözleşmesi'nden tartışmalı bir şekilde ayrıldığını ilan ettiği bir ortamda kadın dendiğinde aklına zebra, bengal kaplanı ve guguklu saat gelmesi, başka nasıl açıklanabilir? Sanki Anar, aynanın içinden mantığın askıya alındığı bir başka evrene geçen bir Alice'miş gibi yanıt vermiş bu soruya. Saydığı hayvan ve nesneler arasındaki bağlantısızlık da dikkat çekici! İki hayvan, bir nesne arasında anlamlı bir bağıntı yok. Romancının zihinsel tutarlılığı ve yazın ekonomisi sanki sadece bildiği roman evreninde geçerli. O evrenin dışına çıkmaya zorlandığında, Alice'in şaşkınlığına düşüveriyor. Aynanın İçinden adlı eseri okuyanlar, Alice'in bu dünyanın zaman algısı karşısında şaşkınlığını gizleyemediğini hatırlayacaktır. Aynanın öteki tarafında bellek, bildiğimiz anlamda işlemez. O tarafta yaşayanlar, art-zamanlı bir dünyayı tanımazlar, geçmiş ve gelecek şimdinin içindedir ve onlar sadece geçmişi değil, geleceği de hatırlar. Sanki Anar, böyle olağanüstü bir dünyadan bir anlığına aynanın bu tarafına geçmiş de sıradan ve önemsiz, hatta aynanın öteki tarafına göre anlamsız bir soruyla karşılaşmış gibi davranmış. Şaşırmakta da haklı! Çünkü Türkiye'nin şu anki anlam evreni, ironi ve fantastiğin edebi bağlamından çok uzakta bir yerde. Zihnen ve bedenen acı çeken insanların ülkesi şu an Türkiye. İroni bu ülkenin insanları için fantastiğe ayarlı bir zeka gösterisinden çok başka bir anlama sahip artık. Geleceklerini kaybettiğini düşünen genç kadın ve erkekler çaresizlik içinde çığlık çığlığa ağlamamak için bir acı ilacı içer gibi başvuruyorlar ironiye ve genelde bu acı ilaca gülmüyor kimse! Romancının postmodern bir üsluba sahip olduğu, onun sözlerinde bu nedenle bir tutarlılık aranmaması gerektiği de iddia edilecektir. Elbette postmodernler dilde sabit bir anlam noktası bulunmadığını, dilin akışkan bir sıvı gibi olduğunu, anlamın hep kaydığını, ertelendiğini, zebra, bengal kaplanı ve guguklu saatin olsa olsa bilinçdışının dışa vurulurken aldığı rastlantısal imler olduğunu söyleyebilir. Dil zaten dış dünyanın bir yansıması olmadığına göre, bu imlerin geçtiği öteki metinlerin izini sürebilir, Anar'ın metinlerarası düzlemde kadınlarla ilgili bir üst-metin kurguladığı da iddia edilebilir. Muhtemelen, böyle bir incelemeden çıkabilecek olası sonuçlara Anar da şaşacaktır! Zaten yazar ölmemiş miydi? Zaten yazar-merkezli fikirlere kapıyı kapatmamış mıydık? Şaka bir yana, romancıya sorulan soruların bu eleştirel söylemlerle en ufak bir ilgisi yok! Soru, bebeğini ısıtamadığı için fön makinesini çalıştırıp intihar edenlerle, şehrin en işlek caddesinde samuray kılıcıyla katledilenlerle ilgilidir. Gerçek bir ur gibidir, akışkan değildir, bir kadın şüphelenip eliyle göğsünü yokladığında hemen yakalar onu ve bu yabancıyla uzun bir yolculuğa çıkar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/09/babayaganin-kemigi", "text": "Efsaneler bilimi tamlaması Mitoloji sözcüğünün ahenkli açıklamasıdır. Mitoloji bilinmeyen zamanı bilinen zamana aşıran derleyicilerin ürünüdür. Derleyiciler, dağa taşa saçılmış hayal tutamlarını söylence sözcüğünün simli iplikleriyle sarıp aşıra taşıra günümüze dek getirmişlerdir. Mythos, Epos ve Logos adlı üç kardeşin aynı gövdeden dal açmasıyla kendini gerçekleştiren mitoloji ağacı, dallarının ucunun kanat mesafesine varmasıyla mavileşmiştir. Kardeşlerden Mythos yalancılığı, Epos'un düzen ve ölçü takıntısıyla kalıba girmiş, en küçük kardeş Logos'un da insan sözü seviciliği ile yüzyılın sayfalarına dek yeşermiştir. Mitolojinin varlığı gerçekle rüya alt tabanı karmasından doğmuştur. Karakterlere de olaylara da bakarsanız insansı ile insan üstü karmaşasının uyumunu görürsünüz. Öykünün kutsallığı ile ölümlülüğü arasında süzülen bu tür, sınırsızın sınırını verir okuyanına. Gözünüzde canlanıp sizinle konuşma kabiliyeti olan her metin mitoloji aynaları taşır. Yazarların ve yorumcuların ne dediği değil, halk kolyesinin tek boncuğu olan bireyin ne anladığıdır en gerçek dışı yüksekliğe kurulmuş mitler. Çünkü yazarlara bakarsanız biri siyaset, biri din, biri gerçek, biri hayal diye sündüre gerdire yorumlar mitolojinin kökenini. Oysa hiç kökü olmadan dal vermiş bir türü, özneye bırakıp tebaa selamıyla çekilmek gerekir. Bu yazıda ve bundan sonraki mitoloji yazılarımda kalemi yüksek oynatmadan bir mitolojik kahramanı anlam kalıbına dökmek için ısıtacağım. Kahramanın yalnızca iyi, güzel ve güçlü olduğuna dair yanlış inanışı unutarak. İnanışın doğrusu olmadığını da anımsayarak... Buna da anti-kahraman deniyor fakat bu kalıp kendine düşman, anti, Eski Yunanca'da karşı anlamına gelen 'Antiavri'den dönüşürken, 'Kahraman' Farsça'dan şapkalarını çıkarıp gelmiştir dilimize, ikisi öyle hiddetli geçimsizdir ki aralarına evlat diye kısa çizgiyi misketlerler. Babayaga, soğuk iklimlerin ateşe yakın oturan mitolojik yaratığı. Slav kültürünün mihenk taşlarından olan ve cadı kimliği taşıyan diğer adıyla Jezi Baba, hayallerden metinlere varoluşundan günümüze hayli biçim ve özellik değiştirmiştir. Babayaga, mit birin biçim aldığı arketipte beyaz tarafta duran bir pagan karakterdir. Hristiyanlığın baş eğdiren mayalı etkisiyle zamanla o inanıştan türeyen diğer kahramanlar gibi siyahçıl özellikler alır. Babayaga, tek yargılı varyant oluşmadan öncesinde yer ve toprak tanrısıyken, ikinci basamakta hızlı karanlık düşüşe geçmiş ve yerin en dibine indirilmiştir. İnsan kaburgalı varlığı, ilkin cehenneme uğur seçilmiş sonra lav zerreleriyle yüzey tahtına çıkmıştır. Kökler saçılan ve toprağa baharı getiren kudretli bacakları, çelimsiz tavuk bacaklarına çevrilmiştir. Evrimini tersten deneyimleyerek koca yeryüzünden, bir ormanın başına getirilmiş; tanrıyken yerel yönetimlere layık görülmüştür. Tavuk bacakları sebebiyle eski hareket kabiliyeti erkinden alınmış, yetmedikçe yetmemiş gövdesi ölmeye bir hafta kalaya dek yaşlandırılmıştır. Sonunda ederi, yüzü siğiller ve yaralarla kaplı yaşlı bir bataklık cadısına kadar düşürülmüştür. Babayaga'nın başta erkek iken kadına dönüştürülmesi de tahmini şaşırtmayacak Hristiyanlığın erkek peygamber ve erkek iktidar etkisiyledir. Çoktan ölmüş yüzü ve gövdesi çürümeyi anımsatır. Karnına dek sarkmış memelerini omuzlarına bir atkı olarak dolayıp koşturması onun korkunç özelliklerine tezat bir zavallılığa ve mizaha kapı aralar. Babayaga, ara varyantlarda o dönemde kalemi tutanın etkisiyle orijinal mitteki kudretine dönse de kısa sürede insansı özellikleri onu telek telek ele geçirecektir. Komik tavuk bacaklarının üzerinde yol alan yarı insan yarı tavuk ama tümüyle kaybeden bir karakterdir son düzlükte. Bu maskülen cadı, ormana giren çocukları kaçırıp onlarla beslenmektedir. Kendi bacakları gibi evinin bacakları da tavuk bacaklarıdır. Diğer cadıların zıddına onu süpürgesi uçurmaz. Karakterin karikatürize baskınlığı bir havanda uçup havanı tokmakla yönlendirmesiyle iyice şenlenmiştir. Sarımsağın büyü ve tılsımda etkili gücü, ıssızlığın karakterlerini uzak tutma söylencesi bu varyantı tetiklemiştir. Karakter Rusya dışında Sırbistan, Polonya ve Romanya'da da küçük değişiklerle yer almıştır. Örneğin Polonyalı Babayaga, yalnızca pazartesi günleri ormana gelen çocukları kaçırır. Bu Polonyalıların pazartesi ritüelleriyle ilişkilidir. Yani aslında sadece Babayaga değil, tüm mitolojik karakterler hangi ülkenin ya da coğrafyanın haritasına düşerse oranın kültürel ve iklimsel devinimlerinden etkilenirler. Her mitolojik hikayede bir amaç vardır, hayatın kendini gerçekleştirme zorunluluğu yazının yazmadığı zamanlardan beri böyledir. Babayaga da bize kötüyü, kötünün amaçsızlığını, yanlış atılan adımların yakıcı sonuçlarını vermek için yaratılanlardandır. Çünkü annesinin sözünü dinlemeyen çocuklar ormanda kaybolup Babayaga'nın yahni kazanında soğan ve havuçla demlenir hep. Bu mitte de koruma dürtüsü ve sakın ha! Ünlemi baskındır. Çok güzel anlatmışın emeğine eline kalemine sağlık. Seninle gurur duyuyorum gülçin. Başarılar diliyorum. Allah sağlık versin ailen öğrencilerin sevdiklerin dergi okuyucuların dergiyi çıkaran ekip arkadaşlarınla hepbirlikte devamını kısmet nasip etsin. Kitaplarını da okudum onlarda harika ve başarılarına verdiğim yıldızzz sonsuzz. İzmir televizyonundaki şair ve yazarlarlarla sohbet dioloğun ses tonun aksanın şiir okuyuşun süperrr. Allah seni yetiştiren ilköğretmenin olan annenden razı olsun. Seni okutan ilkokul öğretmeninden bugüne kadarki öğretmenletinden de razı olsun. Ne mutlu oluyolardır senden yana benim gibi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/09/ismet-yazici-ressam-isil-gonen-albayrakla-konustu", "text": "Işıl Gönen: Çok doğru bir tespit... Gerçekten de sanatsal sürecimi bir cümlede tarif edecek olursam, hayal ve hakikat arasında bir seyir diyebilirim. Resimlerim, kendi insan olma, kendi hakikatime varma yolculuğumun kilometre taşları aslında. Ve bunlar benim günlük sayfalarım. Bu yolculuğu Jung, 'bilincin bilinçdışına keşif yolculuğu' diye tanımlıyor. Ve bu yolu sürerken kadim geleneklerden aldığım ilhamla kullandığım semboller üzerinden, kendi rüyalarım, kendi keşiflerimle, 'ortak rüyalar' diye adlandırılan mitle bağ kurma ve umulur ki kendi hakikatime temas etme derdindeyim. Işıl Gönen: 2009, 'Kadim Gelenek'in kokusuyla tanışma yılım diyeyim; kitabı okumaya başladığımda, anlatılan macera, karşılaştığım kavramlar hep çok yeniydi benim için; fakat şaşırtıcı olan ve hayranlık duyduğum kısmı, aynı zamanda çok tanıdık olmasıydı. Amak-ı Hayal'de bilirsiniz Raci'nin öyküsü vardır, Raci üzerinden insan olmanın öyküsü anlatılır inisiyasyonlar eşliğinde. Her bir inisiyasyonla Raci, Aynalı Babanın rehberliğinde hakikatine yol alır. Orada hem bir usta-çırak öyküsünü izleriz, bir taraftan da Raci'nin kendi potansiyelini keşfetme sürecini izleriz. Raci'nin kendinden çok şüpheye düştüğü, kendi içindeki ejderhasıyla karşı karşıya geldiği, daha sonra yavaş yavaş o yaşanan inisiyasyonların eşliğinde, Aynalı Baba'nın aynalığında, kendine doğru yaklaşmaya, kendine kavuşmaya başladığına tanıklık ederiz Raci'nin. İşte ben de rehberim eşliğinde bir gece yürüyüşçüsü olarak, okurken kendimden haberler almaya başladım Raci'nin keşifleri üzerinden ve resimler görmeye başladım; yani baştan kurgulanmış olarak ben Amak-ı Hayal'in sergisini yapayım, resmedeyim diye yola çıkmadım. Derler ki: Sana rağmen olur! Hakikaten bana rağmen başlayan, gelişen bir şeydi. Okurken, Raci ile beraber aynı sokaklardan geçiyorum; aynı neyi dinliyorum; aynı bahçelerde, aynı mağaralarda bulunuyorum. Ve o resimleri dışlaştırmam gerektiğini, bütün varlığımla hissettim ve başladım. Seyrettiklerimi, sezgilerimi resmediyor, eş zamanlı olarak da bölümlerde kullanılan kavramları çalışıyordum. Benim yolculuğum hep bir derde düşme ve o cazibesine kapıldığım konu içinde karşıma çıkan, her biri birbirinin üstüne inşa edilen kavramları çalışarak, daha sonra kendimdeki karşılığını resmederek devam etti, ediyor. İsmet Yazıcı: Hepsi yeniden yeniden okunacak resimler zaten. Işıl Gönen: Tekrar tekrar izleyicinin sezgisinde, algısında yeniden inşa edilen bir açık yapıt gibi; çünkü arketiplerden bahsediyoruz Muhyiddin İbnü'l Arabi'nin terminolojisinde a'yan-ı sabiteler'le karşılanıyor. İsmet de baktığında onda dokunduğu bir yer var, onun gözyaşlarını dışa vurduran; içeride ruhun hatırladığı. Oradaki sembolizmaya literatür olarak çok aşina olunmayabilir. Konularla kişinin gündelik hayatta birebir ilgisi olmaya bilir. Ama hatırlayan bir yer var. İşte ben de kendi hatırlayışlarımı, hatta bu kokuyu biliyorum ama neyin kokusuydu henüz bilmiyorum dediğim şeyleri, daha sonrasında dediğim gibi gelen açılımlarla keşfettiğim oluyor. Yani dışarıdan size verilmiş bir ödev gibi değil. Işıl Gönen Albayrak: Evvel Ahir İçinde, aslında bu üçlemenin ana başlığı; Muhyiddin İbnü'l Arabi'nin, Fususu'l-Hikem adlı eserinin faslarını üçleme halinde çalştım. Ben bu zevke nasıl geldim? Amak-ı Hayal serim, yoğun bir hasret dönemiyle sona erdi. O hasret hep benle birlikte yürüyen bir şeydi. Sonlanmış bir şey değil; fakat orada saçımın teline kadar hasretteydim. Evvel Ahir İçinde'ye girişim bu hasretin takibinde oldu; yıllara yayıldı; bir sonraki yıl Herkes Kendi Mitinde ile devam ettim. Işıl Gönen Albayrak: Fususu'l-Hikem'de peygamberlerin her biri bir tipolojik karakterler olarak yer alır ve baktığımız zaman hepsi kendi kuyusuyla bir inisiyasyon süreci yaşamış; kuyusundan yeniden dirilmiş karakterlerdir. Herkes Kendi Mitinde serim de hakikaten benim kuyu süreçlerimdi diyebilirim. Hatta finalinde bana başka türlü nasıl çıkacaktı bu resimler sözü ve bir göz kırpışıyla mühürlenmişti o sergi. Işıl Gönen Albayrak: Tam da öyle; çünkü potansiyelinizi öğrenmeniz, keşfetmek de diyebiliriz ama tamamlanmış bir süreçten bahsetmiyorum tabi ki... O yolun bir yolcusu olarak yürüdüğüm kısmıyla ilgili bir şeyden bahsedeceksem bu yolculuğun, kuyunun en dibi gerçekten varmış diyorsunuz ama en dip dediğiniz yer yine bir zandan ibaret... Nefsiniz hiç istemiyor o kuyuya girmeyi ama kuyuya sizi asıl atan, çağıran ev sahibi. O ev sahibinin sizi yaklaştıracağı, buluşturacağı şey kendiniz, hakikatiniz, önce bilip sonra unuttuğunuz niyetiniz. O kuyuyu keşfedeceksiniz, o kuyunun kazıcısı da siz olacaksınız ta ki Yusuf gibi kuyudan çıkmayı hak edesiniz. Yusuf, Her Kes Kendi Mitinde serisinin final resmiydi. Kuyudan çıktığında başına bir hale gibi o ayın inmesi, hakikatin bilgisiyle bir taçlanma ve ben kuyudan çıkan Yusufu o taçlanmayla resmetmeye çalışmıştım. İsmet Yazıcı: Arkasından hemen gelen serinle çok bağlı, Herkes Kendi Kendinde, bu başlık bende çok farklı yerlere temas ediyor; burnumun direği sızlıyor. Bütün açtığımız kapılarda, dolandığımız kapılarda karşılaştıklarımızın hepsi aslında kendimiz. O kapılara girebilmek, çok ciddi bir yürek istiyor. O kapıyı açtığın anda çöle çıkıyorsun, yanıyorsun, aşkla yanıyorsun, bilgiyle yanıyorsun vs. Herkes kendi kendiyleyken aslında hem çok büyük bir hüzün var, yalnızlık var; hem de çok büyük bir bereket var. Işıl Gönen: Yolculukta, sen sana yürürsün. Ve derler ki: Senden gayrısı yürüyemez o yolu. Ama rehberlik yaparlar; ama eşlik ederler; bazen de hep tam arkanda dururlar. Derler ki: 360 derece yolcu döner; neredesin tutunacak dalım diye; halbuki o der ki; Ben hep içindeydim, sen içeri bakmadın, hep dışarıda aradın. Sözün özü, bütün mesele o içimizdekine kavuşabilmek. İşte bunlar da bize bütün o kadim metinlerden gelenekten armağan edilmiş yol haritaları. Örneğin Hz. Musa için çizdiğim resimden ve onu nasıl yorumladığımdan biraz bahsetmek isterim. O resmim iki tualin birleşmesinden oluşan bir çalışma. Musa olarak görülen figürün içinden geçen bir asa var. Musa'nın asası, bildiğin gibi 'aklı-ilkeyi-yasayı' temsil eder. Burada Musa'yı Musa yapan o asanın kendisidir. Asanın temsil ettiği ilkedir. O yüzden dışarıda bir asa değil. Musa'nın içindedir o asa. Bilirsin öyküsünü, Kızıldeniz o asayla ikiye yarılır. Ve kavmine yol açar. Burada kastedilen, benim resimde yorumladığım, Musa'nın kavmine yol olmasıdır. Bu yüzden o deniz yol olarak ikiye ayrıldığında, kimi çöl de görebilir orada, ama bir taraftan alev alevdir, Musa'nın peşine o kavmi 40 yıl boyunca takan o itici güç neydi? Neye talepti? Yani bir kavim, bir adamın peşine neden 40 yıl boyunca döner dolaşır? Çölde dolanıp dururlar; çöl nedir? Nerede dolanıyorlardır? Bunlar hepimizin karşılıklarını kendinde bileceği, bulacağı karşılıklar. Musa, kavmine yol olmuştur burada. İsmet Yazıcı: Kullandığın malzemeler de çok ilginç. Senin resmine baktığımızda yalnızca bir zemin üzeri boya görmüyoruz; kabartmalar, dokularla ördüğün, malzemeyi kullanırken de ördüğün bir sembolik dil var sanıyorum. Işıl Gönen: Eminlik, sükun bulmak, o hale uğrayışlarımız oluyor ama üretim sürecinde tekrar, pırpırlar, yangınlar... Sanat tam da orada vardır zaten orası. Daima sükunette durduğunda oradan sanat çıkmıyor. Hep bir kuyuya düşüş ve oradan yükseliş döngüsü var; bunu kerelerce tekrar tekrar yaşıyoruz. O kuyudan güneşe çıktığımız ürünlerimizi doğurduğumuz, sükun bulduğumuz yer. İsmet Yazıcı: Evet, Bab-ı Ali Yüceler Kapısı buluştuğumuz kapı; çok etkileyiciydi gerçekten bütün işler. Aslında hep noktalı virgül tabi; hep birbirine bağlı; nokta koyamıyorsun; tekrar başa dönülüyor. Işıl Gönen: Çok doğru. Yoksa ceketi çıkarıp benim işim bitti dersin. Virgülden devam... Seriden örneğin Mikat başlıklı resmi birkaç ipucuyla açayım; ustam Metin Bobaroğlu der ki Mikat hakikatinde çöle giriş kapılarıdır; ama aynı zamanda çıkış kapılarıdır. Burada çıktığın kendinsindir. Kendinden çıkar çöle girersin, çölde yine kendini bulmak üzere diye anlatır. Neden çöl? Yersiz, yönsüz kaldığını zannedeceğin, ama aslında hedefini, gayeni eğer bilir ve tutunursan, yine sana yolunu bulduracak olan yolculuk. Resme baktığınızda tam kestiremezsiniz; orası gece mi gündüz mü belli değildir; bir güneş var o güneş mi ay mı belli değil; yolcunun bildiği, emin olduğu tek şey kimi izlediği. Bu resimde aslanı görürsünüz, Hz. Ali biliyorsunuz gelenekte aslanla temsil edilir ve çok uzun ve derin bir açılımı vardır bu sembolün. Örneğin derler ki gelenekte, adalet ismi, aslana teslim edilmiştir. Neden diye sorulduğunda, aslanın korkusu yoktur diye anlatırlar, dolayısıyla onun adaletine güvenebiliriz. Aslana Zülfikar teslim edilebilir ancak. Kimsenin önünde düğme iliklemeyecek olan hukukçularımızın cüppe sembolizmasında olduğu gibi. Dolayısıyla o resimde görülebilecek onun ardından yürüyen yolcu, kimin ardından yürümesi gerektiğini bilir ve onun yolu bildiğinden emin; ama talibimiz çölün kendisiyle hemdem olmuş bir haldedir resimde. Arkada görünen mezar taşları, bir taraftan ayın, güneşin ışığını yansıtır haldeler. Bütün daha önce bu yolu yürümüş olan bilgelerin, ustaların temsilidir. Onlar artık yeni yolculara kilometre taşı olmuşlardır. Orada uğradığınızda, yol, iz, yön sorduğunuzda, onların hikmetine başvurduğunuzda, güneşin, yani marifet bilgisinin, hakikatin aynalığını yaparlar. Bab-ı Ali / Yüceler Kapısı sergisinde ben uyanan kapılar serisi hazırlamak istemiştim. Uyanan kapılar serisinin her biri bir inisiyasyonu temsil eder; Akıl Kapısı'nın ardından, akıl uyanır önce, kişi Cebrail'den haberi alır, ardından aşka düşer. Bu yolun eşikçisi diyelim, yolu yürüten motivasyon hasret ve o bir ayna üzerinden deneyimlenir diye anlatılır. Aslında anima-animus, eril-dişil, kendi eril ya da kendi dişil yanınla bir karşılaşma ve bir bütünlenme; bunu iki lob, sağ ve sol beyin olarak da karşılayabiliriz. İkisinin bir olmasıyla devam edecek bir yolculuktur. Ama önce bir ayna gerekir derler. O aynalık deneyiminin devamında, aynalık bitmez, sadece yolcu orada biraz daha olgunlaşmaya başlamıştır; kendisine hikmet armağan edilecektir. Resimdeki 'Hikmet Kapısı'nda, ceviz aslında beyin kafatası kabuğu içinde cevizin kabuğu ile temsil edilen, beynin aslında da aklın sembolüdür diye anlatılır ve resimde de o temsiliyetle kullanılmıştır. Ve kadim metin okumalarında denir ki hikmet sahipleri, akıllarını kalplerine indirmişlerdir. Akıl ve kalbi bir etmişlerdir ki hikmet zaten bu halin adıdır. Hikmetin bilgisi diye söylerler, o yüzden orada ben cevizi, sembolik olarak kalbe taşıdım. Ve fonda orada Davut'un Yıldızı, Süleyman'ın Mührü diye söyleyebileceğimiz bir kadim sembol resmettim. Yine Süleyman, hikmetin peygamberi olarak geçer; derler ki: Hikmet sahipleri, kalp aklıyla olaylara bakanlar, bütün yaşantıların birer ayet olduğunu, tüm bu ayetlerin de birbirlerine birer altın zincirle bağlı olduğunu bilirler külli akılla yaklaşabildikleri için. İşte örneğin Musa ve Hızır Kıssası'nda olduğu gibi... Uyanan Kapılar Serisi, Akıl, Aşk, Hikmet, Anlayış, Adalet, Merhamet ve sonunda hepsinin bütünlendiği Vicdan Kapısı eserleriyle tamamlandı. Işıl Gönen: Kullandığım teknik tabi ki değişti. Işıl Gönen: Başvurduğum kadim metinler her biri bu literatürün başat eserleri; benim onlarla bir aradalığım; benim yolculuğumdaki karşılığıyla yürüdüğüm süreçler bunlar. Ve şimdi şu tekniği kullanayım diye düşünerek gerçekleşmiyor; sezgisel olarak ilerliyorum; ama meczubane bir halden de bahsetmiyorum. Teknik olanakların araştırılması, akılla buluşmalarım olmazsa olmazım. O zaman eser çıkmaz. Bir geometri var hepsinin altyapısında. Fakat eserin üretilmesi benim de kendimi yeniden inşa sürecim olduğu için, içeriden, gönülden bildiğim bir şey var ki ilhamla şimdi şöyle bir malzeme kullanmalıyım, şimdi buradan ilerlemeliyim diyerek ve eser tamamlandıktan sonra da burada bunun için bu malzemeyi kullanmışım meğer, bunun böyle bir karşılığı varmış diye keşiflere nail olduğumda çok oldu. O yüzden çok kurgulu ilerlemiyor. Bir de küçücük şundan bahsedeyim bu da sanırım tam da sorunun bir cevabı olabilir. Eskizler mesela yaparım okumalarım sırasında, fakat o eskizler birer tasarımdır. Küçük haritalar oluştururum, notlar alırım vs. Fakat bir hal gelir ki o gelmeden tualin ya da hangi yüzeydeysem onun karşısına geçemiyorsunuz. İşte doğuma hazır olma hali, artık hani hastaneye koşmak zorunda olduğunuz hal, orada bütün eskizler geride kalır. En çok bana sürpriz olan bir şey ortaya çıkar. Oldu dedirten tek bir referansım var; o da sevincim. O başka bir duyguyla karıştıramayacağım bir şey. O sevinç geliyorsa, gözyaşıyla beraber gelir; tam doğum. Hani anne doğum sancıları çeker, gözyaşları sonra büyük bir mutluluk bebek işte. Öncesinde ne kadar ultrason görüntüleri falan varsa da hani öyle değil, benzersiz ya. İşte bendeki süreç de böyle. Işıl Gönen: İnsan hayatının doğumdan ölüme kadar bir hac yolculuğu olduğu görüşü, yani yeryüzünde garib olduğumuzu ileri süren görüş kadim bir inanıştır. İnsan, dünyada, yaşamında yabancılaşma içindedir; doğada kendi özvarlığına yabancı durumdadır ki bu onun için hüsrandır. Hüsranda olan insan, varlığının özlemini çekmekte, varlığından ayrı kalışının giderilmesi yolunda hasrettedir diye nitelendirilir ve insanın kendi varlığını özlemesi, hasret çekmesi fıtridir, doğuştandır, öğretilmiş değildir. Tasavvuf geleneğinde, kaynağa gittiğimizde dişil öğeyi, anneyi buluruz; anne um, evlat ummedir. Um-Üm-Ümmi-Ümmet birbirinden türeyen kavramlardır. Hac ritüelinde um kavramı; dişil öğe ile anne kavramıyla buluşur. Herkes kendinden, kendi biricik yolundan çıkar ve çölde kendi varlığının arayışında olursa, o zaman insana dönüşen varlıkların birliğine, bu lojiğe göre, ümmet denir. Rahmet kavramıyla da bütünleştirilmiş olan buradaki annelik ile kastedilen bir bedensel anneden doğmak değil, kendisindeki dişil öğeyi bulmak ve ondan doğmaktır. Bu terk edilmiş karanlık dünyada, bu karanlığa ışığın girmesini sağlayan şey işte bu annenin vicdanıdır demiştir Van Gogh. Hz. Asiye, Hz. Meryem, Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Hz. Kübra ve Hz. Rabia üstün ahlak sahibi kadınlar olarak övülmüşlerdir. Kadınlıkla temsil edilenin tamlığını ve kusursuzluğunu temsil ederler. Günahsızdırlar; orijindeki kutsallığı sembolize ederler. Batına aittirler yani örtülüdürler. Meryem Sophia, dişil ilkedir. Dinin ve yasanın zeminindeki manevi yapıyı temsil eder, geleneği taşıyandır. Ezoterik öğretilerde her insanın nefsi Göklerden ya da Cennetten yeryüzüne düşmüş ve zulmet içinde olarak kabul edilir ve sadece Bilgeliği ya da Hikmeti kazanarak kişi bu durumdan kurtulabilir. Sophia bu düşmüş ve kaybolmuş nefsin kendi özvarlığını yeniden bulma/kavuşma yolculuğunda ona rehberlik eder. Yunanca hikmet anlamındaki sophos kelimesinden gelen Sophia, Tanrı'nın dişil yanını, Tanrısal hikmeti temsil eder, aynı zamanda bilgelik, dişil ilke anlamlarını taşır. Farklı kültürlerde Kybele, Meryem, Ana Tanrıça, Sekine olarak karşımıza çıkan Sophia; doğuran, anlayışlı, şefkatli bereketli ve besleyici olandır. Pythagoras kendisini bir filozof ya da Sophia'nın aşığı olarak tanımlar. İsmet Yazıcı: Niyet ettiğin kapıları kolaylıklarla açman dileğiyle; çok teşekkür ediyorum. 1995, İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü'nü bitirdi. 2000, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nü bitirdi. Işıl Gönen çalışmalarını İstanbul Erenköy'deki atölyesinde sürdürmektedir. - 2019 Ekim, The Adahan Expedition Karma Sergi, Kunstraum Grevy, Köln - 2019 Nisan, Bab-ı Esrar: Meryem Kişisel Sergi, Adahan İstanbul Galeri -1, İstanbul - 2017 Eylül, 10x10 Şimdi Bize Yeni Hikayeler Lazım Sergisi - 2017 Ocak, Bab-ı Ali Kişisel Resim Sergisi, Adahan Otel Galeri-1, İstanbul - 2015 Temmuz, Niyet Rengigül Sanat Galerisi, Bozcaada - 2015 Şubat, Herkes Kendi Kendinde Derinlikler Sanat Merkezi İstanbul - 2013 Balık, Deryanın İçinde... Deryadan Habersiz Kişisel Resim Sergisi, Derinlikler Sanat Merkezi İstanbul - 2012 Herkes Kendi Mit'inde Kişisel Resim Sergisi, Derinlikler Sanat Merkezi İstanbul - 2011 Evvel, Ahir İçinde Kişisel Resim Sergisi, Derinlikler Sanat Merkezi İstanbul - 2010 Amak-ı Hayal Kişisel Resim Sergisi, Derinlikler Sanat Merkezi İstanbul - 2009 ARTİST 2009 Tüyap Sanat Fuarı, Alternatif Platform - 2007 ŞEFİK BURSALI Resim Yarışması Sergisi, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi - 2004 ARTİST 2004 TÜYAP 14. Sanat Fuarı, Akademililer Sanat Merkezi Galerisi - 2004 TEKEL Geleneksel 15. Resim Yarışması Sergisi, Askeri Müze Sanat Galerisi Harbiye - 2003 ART-ALAN Karma Resim ve Heykel Sergisi, Kargart - 2000 2000 Mezunları Sergisi, Osman Hamdi Bey Salonu, MSÜ Hello! I could have sworn I've been to this blog before but after browsing through some of the post I realized it's new to me. Anyways, I'm definitely happy I found it and I'll be book-marking and checking back frequently! online pharmacy no presc interpharm. pro Their global medical liaisons ensure top-quality care."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/15/sanat-soylesilerinin-bu-ay-ki-konugu-ozgur-akdemir", "text": "Türkiye'de ilk kez bir muhtarlık bünyesinde oluşturulmuş olan Kozyatağı Muhtarlığı Kültür komitesinin, Kadıköy Belediyesi ile işbirliği içinde her ay düzenlemekte olduğu Sanat Söyleşileri nin bu ay ki konuğu Halk Müziği sanatçısı Özgür Akdemir. İlk çıkışını ''RENGAHENK TÜRKÜLER'' albümlerinde seslendirdiği türkülerle yapmış olan sanatçı, 2010 yılında ''LEYLE'' isimli İLK solo albümünü gerçekleştirmiştir. Bu albümün video klipinde Volkan Konak ile düet yapan Özgür Akdemir, müziğin yanı sıra sinema ve tiyatro oyuncusudur. Aynı zamanda televizyon ve radyo için müzik programları yapmış, AŞKIN SAZI şiir ve türkü albümünü Venhar Sağıroğlu ile gerçekleştirmiştir. Son solo albümü NERDESİN ni 2018 yılında çıkaran sanatçı Oksimoron TV de Özgür Konuklar programını gerçekleştirmiştir. Sanatçı Özgür Akdemir 2020 yılı ALTIN KAYISI ödüllerinde yılın en iyi Türk Halk Müziği sanatçısı ödülünü almıştır. Sanatçı 15 Ocak Cumartesi saat 18.00'de Kozyatağı Kültür Merkezinde müzikseverlerle buluşacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/17/makamlarin-efendisi", "text": "Türk müziğinin duayenlerinden Erol Sayan, güfte ve besteleriyle adını Türk sanat müziği tarihine altın harflerle yazdırdı. Bize ait sesi makamlarla/ilhamla şekillendiren Erol Sayan, ilmini yeteneğiyle harmanlayan bir tambur ustası ve bestekar. Erol Sayan, şiirin lisan bestesi ve dil musikisi, mısraın da bir musıki cümlesi (Yahya Kemal, Şiir Okumaya Dair, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1997, s. 4-9.) olduğunu söyleyen Yahya Kemal'in görüşlerini destekleyerek Geçsin Günler, Haftalar gibi bazı bestelerinde şiirle müziği buluşturdu. Türk musikisi devlet konservatuvarlarında ve özel kurumlarda verilen eğitim bu alanda ses/çalgı sanatçılarının, bestekarların yetişmesini ve çalgı yapımının yeni nesillere aktarılmasını sağlıyor. Erol Sayan; İTÜ ve ODTÜ'de verdiği dersler, kurduğu korolar ve Türk müziği üzerine çalışmalarıyla bu alanda değerli bir hoca. Ancak özellikle 2000'lerden itibaren Türk sanat müziğine ve Halk müziğine ilginin giderek azaldığını pop müziğin öne çıktığını gördük. Sayıları giderek artan özel televizyon ve radyo kanalları popüler müzikle yetişen, kendi kültüründen kopuk nesilleri doğurdu. Günümüzde ise YouTube'taki videolar ve TRT arşivi geçmişten bugüne Türk sanat müziğinin ürünlerini izleyicilerle/dinleyicilerle buluşturuyor. TRT'nin radyo ve televizyon kanallarındaki programlar, belediyelere, bazı kurumlara bağlı korolar ve özel musiki toplulukları sayesinde Türk sanat müziği yeni nesillere aktarılmaya devam ediyor. Eskisi kadar ilgi görmese de Türk sanat müziğinin gönlümüzdeki yeri ayrı. Zamanın döngüsünü kırarcasına ve kaderin oyununu bozarcasına bir eda ile geçmişi bugünle kucaklayan bestekar Erol Sayan, yukarıda söz ettiğim Türk sanat müziği programlarının başlıca konuklarından biri."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/17/nazimin-120-dogum-gunune-ozel-anma-etkinligi", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi büyük şair Nazım Hikmet'i 120. doğum gününde özel bir etkinlikle andı. İBB Kültür Daire Başkanlığı'nın Nazım Hikmet Sanat Vakfı işbirliği ile düzenlediği etkinlik 15 Ocak 2022 Cumartesi akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleştirildi. İyi ki Doğdun Nazım Hikmet adıyla gerçekleşen etkinliğin; yapımcılığını Nazım Hikmet Sanat Vakfı ve Bir Yudum İnsan Film'in, yönetmenliğini Nebil Özgentürk üstlendi. Etkinlikte ayrıca Nazım 120 Yaşında belgeselinin ilk gösterimi yapıldı. Türk şiirini dünyaya tanıtan, şiirleri elliden fazla dile çevrilen; sevdayı, özlemi, direnci, özgürlüğü ve memleket sevgisini şiirleriyle buluşturan Nazım'ın hayatından kesitlerin yer aldığı belgeselde şairi, Şahin Sancak canlandırdı. Belgesel gösterimin yanı sıra şair hakkında duygu ve düşüncelerini aktaran sanat ve edebiyat dünyasından birçok ismin bulunduğu Ne Dediler video gösteriminin yer aldığı etkinlik, Serenad Bağcan'ın Ferhat Livaneli Orkestrası eşliğinde Nazım şiirlerinden oluşan şarkıları seslendirdiği konserle son buldu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/20/esra-saglikin-goz-izindeki-ilk-konugu-onur-sakarya", "text": "Bugüne kadar birçok kişiye kitap imzaladım fakat birazdan anlatacağım hikayedeki kadar tuhaf bir imza töreni yaşamamıştım. Ankara'daydık Nergis'le. Biraz içelim keyfine varalım Ankara'nın dedik. Tabi ben biraz bokunu çıkardım. O kadar çok içtim ki kendimi ayda yürüyormuş gibi hissediyordum. Fenalaştım tabii. Kalp ritmim bozuldu. Morardım. Nergis bir taksi tuttu. Ankara Numune Hastanesine gittik. Neyse baktılar ettiler herhangi bir fiziksel sorun yok. Onlar da psikiyatrisi çağırdılar. Doktor geldi, adımı sordu. Onur. dedim. Soyadın yok mu? dedi. Sakarya. dedim. Aha, gerçekten mi, sen o musun? dedi. Şaşırdım. Birine benzettiniz herhalde. dedim. Yo hayır, sizin kitaplarınızı ve şiirlerinizi takip ediyorum. dedi. Halla Halla, kamera şakası filan mı diye içimden düşündüm. Kamyon'u alamadım henüz, o kitap var mı yanınızda. dedi. Vardı. Kalemim yok ama. dedim. Buyurun. dedi. Kendi kalemini uzattı. Biri ona diğeri bir arkadaşına olmak üzere iki adet Kamyon imzaladım. Serum takılmış vaziyette bir de selfie çektirdik. Verdiler serumla diazemi, affedersiniz panda götü gibi yumuşacık oldum. Giderken tekrar selamlaştık doktorla. Mutluydu adam. Bir ara Nergis'e beni sertçe çimdiklemesini söyledim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/20/siir-sair-ve-okur", "text": "Her zaman merak edilen bir şey vardır, bir şaire sorulmadan geçilmez: Nasıl şiir yazıyorsunuz? Aslında bu soru şairin nelerden esinlendiğini sormanın en açık yoludur. Esinlenme şeklini okurun merak ettiğini gösterir. Bu sorunun bir kısmı, kalem, kağıt, klavye, zihin.... Şairin hangi araçları kullandığını kapsar. Zamanı; gece, gündüz, öğlen, akşam, ne zaman yazdığını kapsar. Mekanı kapsar; ev, iş, çalışma odası, kafe... Asıl can alıcı nokta işe şairin bile tam olarak bilmediği bir şey: Bu sözcükleri şair nasıl yan yana getiriyor, orta malı temaları nasıl kendine özgü ve farklı yorumluyor. Bu şiiri neden yazıyor, onu hangi sözcük, hangi dize veya hangi olay tetikliyor? Özü, biçimi, yapıyı, sesi nasıl ve neye göre seçiyor? Neden her şiir farklı bir serüvenken şairin şiir yazarken yaptığı ritüeller de merak ediliyor; kahve, sigara, alkol mü tüketir, yoksa müzik mi dinler? Bütün bu merak edilen şeyler aslında şairin yaratıcılığının gizemini, bir anlamda şiir yazma yeteneğinin sırrını çözmek içindir. Ortalama okurun bilmek istediği, öğrenmekten hoşlandığı bir diğer şey ise şiirde geçenlerin gerçeklikte şair tarafından yaşanıp yaşanmadığıdır. Şairin hayatından bir kesit, bir an, bir durum mu; yoksa şiirde başka bir özne mi var. Aslında okurun en çok yaptığı; şiiri yazan ile şiirde yaşayan özneyi aynı farz etmektir. Şair için bile gizemli olan yaratıcılık süreci okur için tam bir bilmecedir. Bir şiiri anlamak için şairin hayatına bakıp yakıştırmak ister. Bir aşk şiiri okumuşsa; onun kime yazıldığını bilmek ister. Bu yüzden muhatabı belli olan aşk şiirleri oldukça popüler olur. Şair ve aşkı üzerine çokça konuşulur. Bunu; yani okurun şiirde şairi aramasını veya güncel yaşantıya ait beklentiler ile şairle bağ kurmasını okurun şiirdeki düşsel ülkede kendini tamamen kaybetmektense ara sıra gerçekle bağ kurmak istemesine bağlıyorum. Örneğin bir deprem teması yazılacaksa o, en yakın zamanda gerçekleşmiş, bildiği, yaşadığı depremin anlatılmasını tercih eder. Oysaki şair bu temayı yazarken geçmişteki bürün depremleri aynı zamanda gelecekte yaşanacak depremleri de kapsayan mekan ve zamanla sınırlanmamış bir deprem şiiri oluşturur, tabii kolaya kaçmamışsa. İyi bir şair, muhtemelen kendi de şiir yazan iyi bir okur okuduklarına böyle bakar. Tek bir olayı anlatan şiirin kalıcı olmayacağı bellidir, ancak ileride o günü anlatan sosyolojik bir değer taşır taşırsa. İyi okur şiirin kapsamının geniş olmasını bekler. Örneğin belli bir sevgiliye yazılmış bir kitap dolusu şiirdense kendisini ve pek çok kişiyi yakalayabilen tek bir aşk şiirini tercih eder. Bilinçli okur şiiri kendinde dener. Şairle kesiştiği yerleri işaretler ve şairin onun yaşadıklarını ifade edişine hayran kalır. Bir anda, yaşadığı ama çözemediği, bilinmezinde olan, onu rahatsız eden bir şeyin çözüldüğü bir farkındalık anına kendini bırakır. Bu bilinç ötesinde yaşanan bir aydınlanma gibidir; çölde bir bardak soğuk su içmek ya da kutuplarda ateşe düşmek gibi beklenmedik bir şekilde gerekli bir ihtiyacın doyurulmasıdır. Okur eğer aynı zamanda bir şairse veya şiir düşünürü ise başa geçen soru değişir: Şair bu şiiri nasıl yazmış? Şair ne yazarsa yazsın bizim şiir olarak gördüğümüz, o eserin; yapısı, biçemi, biçimi, ritmi sesi gibi teknik özellikleridir. Anlamsal olarak da söz ve anlam sanatları ile de zenginleştirilmiş olup olmaması şiirin değerini ve etki gücünü belirler. Şiir okurken sizi etkileyen bir dize olursa hemen durun. Bu dize beni niye etkiledi? diye sorun. Ve mutlaka o dizedeki şiire has teknik bir özellik olduğunu göreceksiniz. Sonuçta bu dize öğretici ve eğitici olacak. Salt anlama bağlı kalmayacaksınız. Nasıl yazmış? sorusu bize anlamın şiirdeki çözünürlüğünün anahtarını verir. Anlam ve yapı birbirinden ayrılamaz birbirini destekler. Sonuçta okur çıplak bir bedene bakmaz, beden hatlarını da belli eden giyinmiş, aksesuarlarını takıp takıştırmış, belki şapka, gözlük, çanta kullanan bir insan görür. O insanın kıyafetleri bedenine ne kadar uyuyorsa, zevkini yansıtacak bir şekilde seçilmişse, ona bakan insan da bundan hoşnutluk duyar ve etkilenir. Çıplak bir bedenden daha etkilidir bu giydirilmiş beden. Çıplak beden 'düzyazıdır'. Giyinmiş, süslenmiş, takmış takıştırmış insan ise 'şiir'. Beynimiz şiiri de bu güzel giyinmiş insan gibi algılar. Şiirden alınan estetik haz farklı parçalardaki uyuma bağlıdır. Şiirdeki her öğe birbirini tamamlar ama okuma sırasında tek tek görünmez bu öğeler, bir bütün olarak algılanır. Şiirin teması da bir bedendir. O temaya uygun sözcükler seçmek onu kendi zevkine göre şekillendirmek ve bir tarz yani üslup yaratmak şairliktir. Şairin şiir zevki ne kadar ileriyse yazdığı şiir de o kadar güçlü ve etkili olur. Yine okurun şiir zevki şairinkinden geride değilse o da okuduğu şiirden estetik bir haz alır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/22/2022-ipa-voltaire-odulu-basvurulari-basladi", "text": "Uluslararası Yayıncılar Birliği'nin ifade özgürlüğü alanında öne çıkan yayıncılara verdiği IPA Voltaire Ödülü için 2022 yılı başvuru süreci başladı. 2022 Voltaire Ödülü için herhangi bir kişi, grup veya kuruluş aday gösterebiliyor. Adaylarda; başkalarına -dijital platformlar da dahil olmak üzere- yazılı olarak fikirlerini paylaşma imkanı sunan kişi, kolektif veya kuruluş olarak tanımlanan yayıncılar olmaları ve yakın zamanda baskı, tehdit, yıldırma veya taciz ortamında tartışmalı eserler yayımlamış olmaları ya da uzun yıllardır yayınlama özgürlüğü ve ifade özgürlüğü alanındaki çabalarıyla tanınan isimler olmaları gibi koşullar aranıyor. Önceki ödül sahipleri arasında Dar Al Jadeed Lübnan (2021), Vietnam Liberal Yayınevi Vietnam (2020), Mısırlı yayıncı Khaled Lotfy (2019), Hong Konglu yayıncı Gui Minhai (2018), Türk yayıncı Turhan Günay ve Evrensel yayınevi (2017), Suudi blog yazarı Raif Badawi (2016) ve Belaruslu yayıncı Ihar Lohvinau (2014) yer alıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/22/i-n-t-i-h-a-r-ihtiyarlari", "text": "Entelektüel, intihar edecek yer ve zaman bulamayandır. İntihar anlamsızdır. der Schopenhauer. Sözünün önünü ardını görmeyince sustum ki önce o konuşsun, sözlükler konuşsun; ben aracı olmaktan öte gitmeyeyim. TDK'de klasik bir tanım var: Bir kimsenin toplumsal ve ruhsal nedenlerin etkisi ile kendi hayatına son vermesi: Cinayetlerin ve intiharların sebebi kudret ve imkan arasındaki dengesizliktir. Sözlük de Schopenhauer da açıklamalarıyla intihar etmişler. EtimolojiTürkçe'de, Ar. intihar, kendini öldürme, boğazını keserek öldürme, boğazlama, Ar. na r, boğazın alt kısmındaki çukur. açıklamaları tatmin edici değil. Divan şiirine gidiyorum, intihar için hançere düşmek sözü tercih ediliyor. Kurbanın kendisi tarafından yapılmış olumlu ya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüme intihar denir. diyen Durkheim'in tanımına çağlar ötesinden Ferhat'ın sesi karışır. Ferhat kendini dağlara vurup intihar ederken Şirin son nefesini Ferhat'ın mezarına kapanırken verir. Caligula'ya bir de tarih açısından yaklaşalım, gemimizi iskeleye çekelim: Roma İmparatoru Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus ya da bilinen adıyla Caligula... Küçük çizme/ postal anlamında. Filozof Antisthenes'in ağzına bakan zeka katsayısı düşük insanlar ipini cebinde taşımalı, gördüğü ilk ağaca kendini asmalı. Yüz yaşına ayak basmaya birkaç yılı kalan Zenon, parmağındaki yarayı bahane ederek elveda zalim dünya der. Mitoloji dünyasında bizi Sisifos ile Dido bekler ki sonları hayra alamet değildir. Sözde imparator Neron'a suikast düzenleyenler arasında sayılmış, intihar etmeye zorlanmıştır. Bir hançerle damarlarını kesmeye yeltenmiş ancak... Tacitus, intiharını biraz daha deşer. Ayak damarları kesmeye çalışır, gecikince bir yudum zehir, bu da yetmez sıcak bir hamama götürülüp buharda can verir. Sağır ve dilsiz hayvan ressamı Rene Princeteau olmasaydı Lautrec eksik kalırdı. Paris'in Moulin Rouge'u olmasaydı Lautrec diye birinden söz edilmezdi. Uzun bacaklı güzel kadınlar olmasaydı kısa bacaklı Lautrec intiharın eşiğinde azraille pazarlıkta olurdu. Barış hocamız yine harika bir yazı kaleme almış.. Sözcüklerin dansını izledik okurken... Dansa davet edenler de yüzyıllardır aramızda yasayanlar. Kıyafetler o günlere ait, kör birisinin bile renkli düş göreceği cinsten.."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/22/ozgur-akdemirden-anlamli-klip", "text": "Türk Halk Müziğinin sevilen sesi Özgür Akdemir, yakın zamanda bir kaza sonucu hayatını kaybeden İmranlı Belediye Başkanı Murat Açıl anısına bir klip çekti. Genç yaşta hayatını kaybeden Açıl başarılı çalışmaların yanı sıra sanata verdiği destekle de dikkati çeken bir yönetim anlayışı ortaya koyuyordu. Sanatçı Özgür Akdemir de çok sevdiği dostunun kaybından duyduğu derin üzüntüyü ifade etmek için GÜVERCİN MÜZİK etiketiyle çıkardığı Anam Ağlar adlı esere çektiği klibini Murat Açıl'a adadı. Sivas İmranlı Belediyesi kurulduğu andan itibaren Türkiye'nin en çok borcu olan belediyelerinden biri olarak öne çıkarken Murat Açıl yönetiminde hem azalan borçlarla beraber başarılı uygulamalar ortaya koyan hem de sanatsal çalışmalara destek veren bir belediye olarak farklı bir profil çizmişti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/01/29/ismet-yazici-gulgun-turkoglu-pagy-ile-konustu", "text": "Gülgün Türkoğlu Pagy: Teşekkür ederim. Bütünsel bakış; tıpta, felsefede, fizikte, sanatta ve listeleye eklenebilinecek birçok alanda yeni bir çağa doğum yaptıran ebe gibi. Nesillerdir, kartezyen bir bakış açısı ile pozitivist bir eğitim sisteminde eğitim görüyoruz. Parçalayarak, ayırarak anlamaya kodlanmış, bu yönde eğitilmiş olan aklımızla bütünsel olan nasıl kavranılır? Bu ciddi bir sorunsaldır. Yazılarım, kitaplarım bu sorunsaldan nasıl çıkılacağına dair deneyimlerimi, düşüncelerimi anlatıyor. Gülgün Türkoğlu Pagy: Simulakr kavramının yeterince anlaşılmadığını, çarpıcı etkisinin dışsal kaldığını düşünüyorum. Mutsuzluk, mertçe yaşanıldığında iki sonuç vardır: Kişi, mutsuzluğunun nedenini bulmakla ilgilenmez ya da ilgilenir ve çözüm arar. İlk durum söz konusu ise kişi mutsuzluğundan hoşnut demektir ki bu durumda mutsuzluk ortadan kalkacaktır. Bu devirde, mutsuz olduğumuzu derin bir idrak ve sarsıcılıkla kavradığımız halde mutluymuş gibi yapıyoruz. Bu büyük bir sorun. Müşrik kendimizden başka kim olabilir? Müşrik demek şizoid bir yarılmanın söz konusu olması demektir. Hep birlikte delirdik ama hala rol peşindeyiz! Deliliğin tadını çıkarsaydık bari... Şaka bir yana, bütünlüklü yöntem, kendinden kalkarak kurulur; kendinden kalkarak kurulmayan, kendi başkasını, öteki olarak kavrar. Bu derin bir konudur. Hegel, Tin, dışarıdan beslenmez, der. Yaşam, yol, bütünsel anlayış... Adı her ne olursa olsun, kendinden kalkarak kurulmuş ve dışlaşmalarında kendi başkası dışında bir muhatap bulamamayan bir usul. Hakiki dert tektir. Bu derde düşmüş kişide yalan ve riya olmaz. Gülgün Türkoğlu Pagy: O dönemlerde, hakikati idrak etmiş kişiler, hakikatin taşıyıcaları, etrafındakileri uyardırmak için türlü alegorik ve metaforik anlatımla anlatmış, çabalamış. Bu devir, mistifiye edilebilir olanın, tasavvuf ve kuantum anlatımlarının işe yarayan kısmının alınarak, duygusal köpürmeler yaşamaya maalesef alet edildiği bir devir. Oysa fizik bilimi bize; bir hologramın içinde yaşıyor olduğumuza dair, nesnel gerçekliğin olmadığına dair, evrenin tek bir bilinç olabileceğine dair çok güçlü kanıtlar sundu. Üç Küs Kardeş bu bilimsel paradigma değişimlerini de ele aldığım bir kitap. Yaklaşık 7-8 yıl önce, dünyanın en prestijli bilimsel dergilerinden biri olan Nature Dergisi'nde, bir grup fizikçinin, evrenimizin tamamının dev bir hologram olduğu yönünde bulgulara ulaştıklarını gösteren çalışmaları yayımlandı. Yine 3-4 yıl kadar önce, İngiliz, Kanadalı ve İtalyan biliminsanlarından oluşan bir grubun yine aynı yönde sonuçlara ulaştıklarını gösteren bir başka makale, Physical Review Letters Dergisi'nde yayımlandı. Evrenin bir hologram olabileceği ilk olarak, Stanford Üniversitesi, Teorik Fizik Profesörü Leonard Susskind ve Nobelli Teorik Fizikçi Gerard't Hooft tarafından ileri sürülmüştür. Bunlar heyecan verici gelişmeler; dinlerin önceden söylediği, bilgilerin dikkatimizi çektiği hakikatler. Ülkemizde aydın kesim oldukça önyargılı; özgür düşünce gelişemiyor. Bir kesimin din halini almış kültürünü din olarak kabul etmemek için, onu olumsuzlamak yeterli olmuyor. Olumsuzlamak, bu böyledir diyene hayır, öyle değildir, demektir. Bu kısır bir tutumdur. Ülkemizde muhalefet de böyle yapılıyor. Oysa bir şeyi eleştirmek onu gerekçeleriyle ele almaktır. Bu bağlamda ülkemizde aktif ateist pek yoktur, belki de bir elin parmaklarını geçmez. Bilim, din ve felsefe bir insanda cem olur; onları anlamak için ve uygulamak için farklı yetiler kullanılır. Beni çarpan iki din tanımı olmuştur; feci bir çarpılma ki yaşamımı altüst eden. İlki Whitehead'in tanımıdır: Din, kişinin yalnız kaldığında kendiyle ne yaptığıdır. İkincisini aziz dostum Metin Bobaroğlu'ndan duymuştum: Din kendine söz vermek, dindarlık ise sözünde durmaktır. Lambadan, aniden cin çıksa ne isteyeceğimiz kadarız sanırım. Şunu isterdim, bunu isterdim... Hiçbir zaman kesin olarak bilemeyiz ama ne isteyeceğimizi başka bir alan bakarak bilebiliriz: rüyalarımız. Aristoteles'in söylediği gibi: İyi insanın rüyaları da iyi olur. Üstad, Huy, aniden verilen tepkide ortaya çıkar, da demişti. Gülgün Türkoğlu Pagy: İngilizcede çözümün aniden gelişine revelation diyorlar, Türkçe anlamı vahiy. Bilimle vahiyin ne ilgisi var değil mi? Var ama; önyargısız baktığımızda anlayabileceğimiz türden bir ilişki. Duyusal alem ile akıl alemi arasında hayal alemi vardır. Fiili, hayal etmek olarak beliren, muhayyile aleminden inendir bu vahiy denilen. Biliminsanlarının, üzerinde belki de yıllardır çalıştıkları sorunları, uykularında, yürüyüşlerinde, banyoda, derin konsantrasyon anlarında çözmelerinin nedeni budur. Sanatçıların, dindar kişilerin beslendikleri bölgeye onlar da girmiş olurlar böylece. Marie Curie, gün boyunca durmaksızın çalışır, gün içinde uğraştığı soruların yanıtlarına rüyalarında ulaşır ve onları hemen kalkıp not ederdi. Dimitri Mendeleyev, periyodik tablonun mantıksal sıralamasını bir türlü beceremiyordu. Nasıl başardığını anılarını okuyarak öğreniyoruz: Masasında uyuyakaldığı sırada gördüğü bir rüyada. August Kekule, buz gibi odasında çalışmaktan yorgun düşmüş, ateşe biraz yaklaştığı gibi uyuyakaldığı esnada gördüğü rüya ile yapısını bir türlü çözemediği benzen halkasını bulmuştur. Ne güzel bir rüyadır onunki! Atomlar, der dans ediyorlardı ve kuyruğunu yutan yılan... Bilim dünyasında böyle çok anı var. Rüyaların epey bir çeşidi olduğu söyleniyor. Kişisel yaklaşımım; hatırlayabildiğim kadarıyla, gördüğüm her rüyamı çözümlemeye çalışmak. Rüyanın içeriğinden ziyade, bende bıraktığı duygu önemlidir. Bütünsel kavrayışa talip olduysam bunun keyfi bir yanı olmamalı hatta bu talep, keyfiliğin ortadan kaldırılmasının talebidir. O halde 7x24 halim nicedir? Uyanık iken, en sevimsiz, baya kötülüğüme çalışan bir insan aklıma geldiğinde ona nasıl muamele ettiğim akşam göreceğim rüyaya rengini salacaktır. Ben buralardayım henüz. İki yıl kadar önce bir kabus görerek uyandım, bildiğin kalbim küt küt atarken kan ter içinde uyandım. Arka arkaya iki kez birinin gönlünü kırmıştım rüyamda. O kadar! Uyandığımda saliseler içinde büyük bir sevince gark olmuştum. Çok taze bir anımdır. Derdin bu olsun cancağızım, demiştim kendime. Bu türden, yaşama dair deneyim, gözlem ve çıkarımlarımı da Bu Uçurum Kapanır Mı? adlı kitabımda irdeledim. Gülgün Türkoğlu Pagy: Evet, genlerimiz dışında da, nesiller arası aktarımın olduğu yönünde bir bilimsel olgu Epigenetik. Yakın zamana kadar, annemiz ve babamızdan gelen kalıtsal özelliklerin, bize yalnızca eşey hücreleri aracılığıyla geçtiği düşünülüyordu. Genetik aktarımın, yumurta ve sperm hücrelerindeki kromozomlara ait bilgiyle sınırlı olduğundan emindik. Artık, kalıtımın daha farklı boyutları olduğunu, DNA'mızla sınırlı olmadığını biliyoruz. Bu bilgi, şu anlama geliyor: Bizi doğrudan etkileyen bir kalıtım mekanizması var ve bu mekanizma, DNA dizisinde hiçbir değişiklik olmasa da iş görüyor. Bunu inceleyen bilim dalına epigenetik deniliyor. Güneşlenen birinin, kararan derisi gelecek kuşaklara aktarılmaz. Parmağı kopan birinin, çocuğunun parmak sayısının tam olacağından kuşkulanmayız. Bunlara, modifikasyon deniliyor. Epigenetik ise genlerin açılıp kapanmaları üzerinde etkili olan süreçlerle ilgili bir konu. Organizma öyle bir etkiye maruz kalıyor ki, normalde kapalı olan bir gen açılabiliyor. Epigenetik, kişilerin psikososyal bir kalıtım alanını paylaştığını ortaya koymuştur. Yaşanan acıların, savaşların, göçlerin gelecek kuşaklar üzerinde yıkım yaratabildiğini artık biliyoruz. Yeni çalışma alanları açılıyor. Örneğin, köleleştirmenin, Afrika kökenli Amerikalılar üzerindeki etkisi inceleniyor. Günümüzde yaşayan torunlarının; intihara eğilim, depresyon, duygu durum bozukluklarına daha açık olmaları olasılığı inceleniyor. Kuantum Dolaşıklık, sibernetik, görelilik, eytişim, tekrar tekrar düşünmemiz gereken konulardan. Platon, bilmenin, anımsama olduğundan söz etmiştir. Bellek konusundaki açıklamaları, günümüzdeki gelişmeleri daha iyi anlamamıza olanak verebilir. İbn-i Arabi de vücud-mevcud'dan, farklı beden katmanlarından söz eder. Artık, epigenetik bilgimiz ile onun ne demek istediğini daha kolay anlayabiliriz. Kolektif bilinç açısından özellikle Carl Gustav Jung'un bir zamanlar ileri sürdüğü, fakat burun kıvrılan savların ne kadar yerinde olduğu anlaşıldı. Jung, kolektif bilinçaltımızın, bilinç içeriklerini düzenlediğini açıkça ortaya koymuştur. Ona göre, bireysel bilinçaltı, insanlık tarihinden bağımsız olarak örgütlenemez. Bu Platon'un idea, Arabi'nin de sabit ayn kavramlarıyla örtüşüyor. Gülgün Türkoğlu Pagy: Bunu kavramak Einstein'ın Nesnel İlişkinlik Teorisi'ni anlamakla olanaklı. Önümüzde dev bir sorun var: Russell bile bu teoriyi tam olarak kavrayamadığını söylüyor. Bu teoriyi tam olarak anlayan 100 kişinin bile olmadığı söyleniliyor. Ne yapacağız? Samimi bir anlama çabamız olduğu sürrece ne ala! Sezgimizde bulduğumuzu bilincimizin önüne koyma, demem o ki bunları yazma zamanındayız sanırım. Kuantum, Sibernetik, Hologram kuramları, temel prensipleri çerçevesinde birlikte ele alınır ve yaklaşım bütünüyle diyalektik bir çabayı içerirse, Nesnel İlişkinlik Kuramı, bize ölüm hakkında da bilgi veriyor diye düşünüyorum. Bunu bir kitap olarak yazmak niyetindeyim fakat sezgimin iznini bekliyorum. Batılı bilim adamları çok yol katetti. Batı tinselliği, mekanistik her türlü düşünceye bayrak açmıştır; klasik fiziğe dayalı bilim anlayışının, indirgemeci bir yaklaşım içinde olması eleştirilir. Modern fiziğin öne çıkan iki alanı olan Görelilik Kuramı ve Kuantum Mekaniği, içinde yaşadığımız alanın, ne derece gerçeklik olarak adlandırılabileceğini sorgulamamıza neden olmuştur. Fiziğin bu iki alanı, gerçekliğin farklı olduğunu, dışarıda nesne olarak konumlanan her şeyin, atom-altı seviyede birbiriyle, bizimle, birbirimizle bağlılık içinde var olduğunu ortaya koymuştur. Atom fiziği, gözlemcinin soyutlanmış olarak gözlemden ayrı bir biçimde var olamadığını da göstermiştir. Gözlemci, bilincin eşlik ettiği her durumda, aynı zamanda gözlenendir ve bu durumda bir katılımcıdır. Bu durumu, ışığın, hem parçacık, hem de dalga olarak, yani iki farklı biçimde davranış özelliğinde olduğunu unutmadan düşünmek gerek. Görelilik kuramı ile de zaman ile uzayın birbirinden bağımsız var olamadıkları gösterildi. Sıkça değindiğim hologram evren konusundaki son bulguları da düşünürsek; bilimin, evrendeki birlik ve bütünlüğü önümüze serdiğini idrak ederiz. Ne yazık ki ülkemizde bilimsel çevre henüz Newtonyen bir aşamada. Gülgün Türkoğlu Pagy: Aristoteles, Metafizik'inde, hayrete düşen ve şaşıran birinin, bilgisiz olduğunu kabul ettiği için hayrete düşebildiğinden söz eder. Bu nedenle, mitleri sevenin bir bakıma filozof olduğunu söyler. Ona göre mitler, hayret verici şeylerden oluşmuştur. Bu dev akıl, felsefeci değil filozof diyordu; hani, hikmet sever anlamında; bilgi seven değil. Antik Yunan'da Ethos-Pathos-Logos, Mythos-Epos-Logos gibi üçlemeler, içsel bağları göz ardı edilmeksizin birlikte ele alınırdı. İslam Tasavvufu'nda da, kavramlar birbirleri ile olan dirimli ilişkileri koparılmadan ele alınır. Nedeni bellidir: İnsan, bütünsel bir varlıktır. İsmail Emre, mutmain nefsin artık herkes için olanaklı olduğunu söyler. Bu çok önemli bir ifşadır. Eskiden öyle değildi zira. Lakin bu, yukarıda değindiğim gibi çok da büyük bir sorumluluk. Dr. Gülgün Türkoğlu Pagy: Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji Bölümü mezunudur. University of London King's College'da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters'da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye'ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman ve yönetici olarak çalışmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanana Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekipte yer almıştır. 2017-2020 yılları arasında Gazete Duvar'da köşe yazarlığı yapan Türkoğlu Pagy, halen çeşitli dergilerde yazmaya devam etmektedir. Siyah Kitap'tan çıkan Üç Küs Kardeş ve Bu Uçurum Kapanır Mı? adlı kitapların yazarıdır. Evli ve iki çocuk sahibi olan Gülgün Türkoğlu Pagy; felsefe, bilim, sanat ve din üzerine çalışmalarına devam etmektedir. Hello there, I think your web site might be having web browser compatibility problems. got some overlapping issues. I merely wanted to give you a quick heads up! extra techniques on this regard, thank you for sharing. I need to to thank you for this excellent read!!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/03/dost-altmis-yasinda-vusat-o-bener", "text": "Tam adı, Vüs'at Orhan Bener. 1922'de Samsun'da doğdu. İlk, orta öğrenimini Anadolu'nun çeşitli kentlerinde tamamladı. 1941'de Harbiye Mektebi'ni, 1957'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ticaret Bakanlığı'nda raportör, Karayolları Genel Müdürlüğü'nde hukuk müşaviri olarak çalıştı. Ayşe Bener`le evlendi. Bir sendikanın danışmanlığını yürüttü. Emekliye ayrılıp yazarlıkla geçindi. 1950'de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin birlikte düzenlediği öykü yarışmasında Dost isimli öyküsüyle üçüncülük kazandı. Bu başarı tanınmasını sağladı. Seçilmiş Hikayeler, Varlık, Yeditepe dergilerinde yayınlanan şiir ve öyküleriyle dikkat çekti. 1 Haziran 2005`te yaşama veda etti. Edebiyat meraklıları dışında pek az insanın bildiği bir yazardır Vüs'at O. Bener. Adeta kendisini gizlemiştir. Okuru az olmuştur bu yüzden. Ama öz üretmiştir. Özellikle öykülerindeki kurgu, bilinçakışı yöntemiyle Vüs'at O. Bener, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ına da temel oluşturacak yapıtaşlarından biri olmuştur. Yazar, daha çok öz yaşam öyküsel nitelik taşıyan öyküleriyle bilinir. Gerçekliği edebi bir temele oturtarak ele alır. Gündelik olaylarla, bilinçaltında birikmiş yaşam parçalarını birleştirir. Bener'in eserlerinde ölüm izleği önemli bir yer tutar. Bunda yazarın genç yaşta doğum sırasında kaybettiği ilk eşi ve doğumdan sonra yaşatılamayan çocuğunun da etkisi vardır. Bu evlilikten sonra tekrar başından evlilikler geçmesine rağmen Vüs'at O. Bener'in çocuğu olmadı. Okurdan çaba isteyen, ayrıksı bir dili olan Bener'in kişilerinin gündelik hayatın ikiyüzlülüklerini dışavuran yönleri dikkat çekicidir. Dönemini aşan bir dil ustasıdır. Öykülerinin yanı sıra Vüs'at O. Bener'in şiirleri, kısa dizelerden oluşan, esprili, ironik ve şaşırtıcıdır. Eserlerini genel özellikleriyle değerlendirmeye çalıştığım yazarın Havva, Kibrit, Boş Yücelik, Yazgı gibi önemli öyküleri vardır. Hepsinin dili, kurgusu, olayların geçtiği mekanlar incelenmeye değerdir. Çünkü her bir öykünün yüreğimizde ve beynimizde bıraktığı tat bambaşkadır. Alır başka alemlere götürür bizi. Dost öyküsünün yazarın hayatında önemi büyüktür. Çünkü ilk kitabının ilk öyküsünün adı. Kendi ifadesine göre katıldığı bir yarışmadaki jüri üyelerinden Memduh Şevket Esendal'ın ilgi ve desteğini görmüş bu öyküden dolayı. Ilerleyen yıllarda yazmış olduğu diğer öykülerin yanına hep eklemiş Dost'u. 60 yıl sonra, yani 2012'de, ilk baskıdaki on iki öyküyle ikinci kez basılır bir yayınevi tarafından. Dost görünürde çok yalın kurgulanmış bir öykü. Üç kişi arasında geçiyor: Kasap Ali, eşi Naciye ve Niyazi Bey. Iki iyi dosttur Kasap Ali ile Niyazi Bey. Sürekli bir araya gelerek içmek suretiyle keyif yaparlar. Burada yazar döneme ilişkin ipuçları da verir. Insanlar yoksulluk ve yoksunluk içindedir, evlerde aydınlatma mum ışığıyla yapılmakta, kıt-kanaat geçinmeye çalışmaktadır. Niyazi Bey, karısını yeni kaybetmiştir. Düğüm bu noktada başlar. Çünkü Kasap Ali'nin evine gelişinden büyük mutluluk duyan Naciye vardır. Içten içe sevmektedir Niyazi Bey'i. O da ona karşı boş değildir. Kocası kaba saba bir adamdır. Niyazi Bey'in deyişiyle Herifte kalp denen şey yok. İşi gücü et parçalamak, ciğer doğramak ve rakısını gırtlağına aktarmaktır. Naciye'nin beş kuruşluk bir değeri yoktur gözünde. Üstelik dört tane de çocukları vardır. Hayat koşullarının zorluğu ve sevgisizlik Naciye'yi çocuklarından da soğutmuştur. Bütün umutlarını Niyazi Bey'e bağlamıştır. Her bir araya gelişlerinde birbirlerine takındıkları tutum; özünde doyurulmamış cinsel hayatlarının dışa vurumudur sanki. Yazar iç konuşma tekniğiyle o anları okura çok güzel yansıtır. Onların bir birliktelik yaşayıp yaşamadığı pek anlaşılmamakla beraber; iç konuşmaları müthiş bir hazzın içindeymiş izlenimi vermektedir. Öykünün sonunda, Naciye'nin gizlice cebine koyduğu mektupta talep ettiği evlilik isteğinin gerçekleşme ihtimalinin olmadığını anlayan Niyazi Bey, uydurduğu bir yalanla umutlarını boşa çıkarır. Öyküyü okurken birtakım değerlendirmeler yaparken buluyorsunuz kendinizi. Etiksel ya da duygusal bir yaklaşım söz konusu. Ya toplumsal önyargıları kıracak bir duygusallıkla yaklaşıp masumane denilebilecek bu aşkı alkışlamak ya da etiksel yargılarla değerlendirip ahlak dışı bir yasak aşk olarak tanımlamak. Dost denilen o anlamlı sözcüğün içi ne şekilde doldurulur, bir nevi sınavını veren bir öyküdür DOST."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/03/erinc-buyukasik-kitaplari-liman-yayinevinde", "text": "Erinç Büyükaşık, yeni kitabında yine sokaklarda, kalabalık caddelerde, boğucu ofislerde, ev içlerinde soluk almakta zorlanan bir nice insanın zihninden ve rüyalarından sesleniyor okuruna. Boğuntulu, kesik kesik uykulardan biri daha. Bekar odasının kesif rutubet kokusu... Onlar... Karşıdaki ranzada altlı üstlü battaniyelerine gömülmüş Faruk'la Ziya. Oldum olası öyleydi sanki. Kıyım denen gökten zembille inmemişti ya. Cep radyosundan ağır, tumturaklı bir ezgi yayıldı. Ziya, kapatmayı unutmuş radyoyu gece gece. Pilini değiştirmemiş besbelli, cızırtılı çıkıyor ses. Atletin griye döndüğünü fark etmişti vücudundan ekşi ter kokusu odaya yayıldığında. Kirlileri yıkatmalı karşı sokaktaki kuru temizlemeciye. Kirini, terini atası var bir haftadır. Buz gibi soğuk suda yıkan yıkanabilirsen. Öteki'lerin izini sürdüğü Hep Uzak', kahramanlarının zihinlerine yoğunlaşarak bilinçlerinin derinlerindeki sorunları su yüzüne çıkarıyor. Bunaltının, boğuntunun gölgesinde sürüklenen bedenleriyle insan cehenneminde yalnız, yalan hayatlar yaşamak istemeyen uyumsuz kahramanları kendi dillerinde aktardığı öyküleriyle okuru empati kurmaya, anlatıcıyı anlamaya davet ediyor. Yazarın edebiyat öğretmenliğinden kaynaklanan teorik okumalarıyla şekillenen eleştiri ve denemeleri Gogol'un Paltosu adlı kitapta karşımıza çıkıyor. Tüm mitlerin kaynağı olan sözün kitap-metin-yazar-yapıt ve söylem bağlamında ele alındığı bu kitap, yazarın bir eylem olarak yazma serüveninin esin kaynağını, düşünsel arka planını, toplumsal bağlamını irdelerken mekan-insan ilişkisi adına gezi notları sayılabilecek metinlerle de okurun karşısına çıkıyor. Tanpınar'dan, Bilge Karasu'ya, Marquez'e, Furuğ Fahruzzad'dan, Oğuz Atay'a yazının farklı coğrafyalardaki serüvenleri bu açıdan da metinlerde hak ettiği yeri buluyor. Sözün insanlık tarihinin kısa bir özeti sayılabileceği gerçeğiyle okur da yola çıkarken metni, yazarı, dönemi, sanatın yol haritasını yazar Erinç Büyükaşık'ın peşi sıra kovalıyor böylece. Okumanın yol haritası sayılabilecek bu metinleri, yazı'ya ve söz'e bir saygı denemesi olarak okumanız dileğiyle. Öykülerin izinde yürüyen yazarın edebiyat incelemeleri de bu bağlamda okunmaya değer."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/05/mustafa-bilginin-karikatur-albumu-cikti", "text": "Yazısız karikatürün Türkiye'deki usta isimlerinden Mustafa Bilgin'in, Hayat Sanat Durumlar Anlar adlı karikatür albümü yayımlandı. Kaynak Yayınlarından çıkan albüm 88 sayfa tamamı renkli olup, kuşe kağıda basılmış. Bildik Şeylerden sonra gelen Hayat Sanat Durumlar Anlar için heyecanlı olduğunu ifade eden Mustafa Bilgin, Gülmeceden vazgeçmemeli. Cenneti hak edenler, bana göre dünyayı da cennete çevirmeye gayret edenlerdir şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/13/esra-unal-saglikin-goz-izindeki-konugu-aydin-simsek", "text": "Göz İzi'nde bu seferki konuğum değerli şair ve yazar Aydın Şimşek. Benimle paylaştığı anının kendisinde derin izler bıraktığını hissetmemek mümkün değil. 12 Eylül Askeri Darbesi'nin üzerinden yıllar geçmesine rağmen etkileri hala hissediliyor. Kendini yaşamın her alanında hissettiren bu baskıcı durum, elbette edebiyatta da arz-ı endam edecekti. Kelimelerden, dizelerden ve kitaplardan korkan bu anlayış; nice kalemin ucunu tıkamaya çalışmıştır. Adnan Yücel'in bugünlerden geriye / bir yarına gidenler kalır / bir de yarınlar için direnenler ya da Ahmet Erhan'nın kapalıydı kapılar, perdeler örtük/ silah sesleri uzakta boğuk boğuk / bir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönük / bugün de ölmedim anne dizelerini anımsıyorum anıya başlarken. Aydın Şimşek'in kaleme aldığı anıda bu dönemin yaratmış olduğu trajedi daha ilk cümlede kendini ele verir. Gencecik bir şair ve her koşulda şiir yazmaya devam ediyor. İçerden dışarıya şiir yollama mücadelesi... Sesini en sevdiği şeyle duyurmaya devam etme isteği... Bu cümleyi öyle dayanaksız kurmadım. Onun söylemiyle : sabahın sessizliğinde bir kitaptan dökülen kelimelere hayran hayran bakıyorum. ve anlıyorum ki şu yavaşça pencereme dokunan rüzgar, o rüzgarı koynuna alan çınar ağacı, o ağacın annesi olan toprak, o toprağın dili kolu olan her şey ama her şey kelimelerden yapılmış... anladım ki bu kelimeleri harf harf dokuyan, okuyan ben de ben de öyleyim... O dönemi anlatan filmler, diziler, kitaplar her zaman ilgimi çekmiştir ama dönemin çalkantısını yaşayan birinden bizzat dinlemek, onun günümüzde yazdığı şiirlerde bu izleri aramak daha başka bir deneyim olsa gerek. Şairin Eylül 2020'de yayımlanan Sus Payı Dünya adlı kitabında : kırılıp dökülen şeyler biriktiriyor/ temmuz ve eylül dizesini okuduğum zaman ya da yurdunu yurtsuzlukta bulan eylül diyen bir özneyi gördüğümde bunu daha iyi fark ettim. Şiire; müdahale, dayanışma ve dostluk gibi anlamların yüklendiği dönemmiş o zamanlar. Tam da burada 12 Eylül döneminden yıllar önce hapiste açlık grevine başlayan Nazım Hikmet'in mücadelesine destek olmak için Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'in Yaprak dergisini Nazım sayısı olarak çıkarmaları geldi aklıma. Zamanında şiir ortamını Nazımcılar ve Garipçiler olarak ikiye bölen ve birbirlerinin şiir anlayışlarından hiç hazzetmeyen- belli bir dönem olduğunu belirtmeliyim- Orhan Veli ve Nazım Hikmet... Şair gönülleri bu duruma razı olmayan Garipçiler, o dönem edebiyat ortamında bir dayanışmaya imza atarlar. Bir anının çağrışımları için sınır yoktur herhalde. O dönemin şiirini incelediğim ya da odak noktasına koyduğum bir yazı değil bu. Okuyacağınız bu anı; 12 Eylül döneminin, bir şairin şiirinin bileşenlerini nasıl etkilediğini gözler önüne serebilir. Ve yine aynı trajedi ortamında şiir vasıtasıyla kurulan dostlukların özgürlüğe kavuştuktan sonra da yepyeni başlangıçlara yol açmasını da kulağımıza fısıldayabilir. Yıl 1987. 12 Eylül Askeri müdahalesinin ardından kamudaki işime son verilmiş ve o dönemin ünlü ceza yasası olan TCK'nin 142 ve 146. maddelerince 6 yıl cezaya çarptırılmıştım. Elbette cezaevine girmeden önce iki kitabı yayımlanmış genç bir şairdim. Bu yeni mekanda da şiirler yazmaya ve içeriden dışarıya bir biçimde yazılan şiirleri, edebiyat dergilerine ulaştırmanın yolunu da buluyordum/ buluyorduk. O dönemde aynı cezaevinde birlikte yattığımız şairler; Emir Ali Yağan, Fadıl Öztürk gibi dostlarım da aynı durumdaydı. Cezaevinde beni/ bizi en çok besleyen, aralıksız destek veren iki insan... Remzi İnanç ve Özgen Seçkin... Remzi ağabey Toplum Kitabevinin sahibi, Özgen Seçkin de Damar Yayınları ve Damar Dergisi'nin kurucusu ve sahibi. Her ikisinin de cezaevindeki politik mahkumlara hiçbir karşılık beklemeden kitap ve dergi göndermeleri çok kıymetliydi. Bu dergilerden birisinde, İnsan Hakları Derneği Denizli Şubesi'nin açtığı bir şiir yarışmasının duyurusunu okuduğumda uzun soluklu bir şiir göndermiştim. Aradan çok bir zaman geçmeden, cezaevlerindeki politik mahkumlara yönelik 1 Ağustos genelgesiyle TEK TİP ELBİSE giyme zorunluğu getirilmeye çalışılınca, ülke genelinde bulunan tüm cezaevlerinde abu genelgeyi protesto etmek için açlık grevleri başlamıştı. Ben de açlık grevine başlamıştım. Uzun süren açlık grevleri ve ardından gelen mektup ve görüş yasaklarıyla geçen yaklaşık 6 aylık süre... Bu süre içinde İnsan Hakları Derneği'nin açtığı yarışma sonuçlanmış ve Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde rahmetli Mustafa Ekmekçi açıklamıştı. Yarışmada 1. lik Ödülünü ben, 2. lik Ödülünü de sevgili şair arkadaşım Hüseyin Şahin almıştı. Hüseyin Şahin Antep Cezaevinde yatıyormuş, ben de kendisini hiç tanımıyordum, hiç de yazışmamız olmamıştı. Açlık grevi ve mektup-görüş yasağı bittiğinde o dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı olan rahmetle anacağım Emin Galip Sandalcı bir ekiple birlikte gelip cezaevinde hem benimle bir görüşme yapmak hem de ödülü vermek için yatmakta olduğum Aydın/Nazilli E tipi Cezaevi'ne gelmişler ama görüşmeye izin verilmediğini öğrenmiş oldum. 1990 yılında yeni çıkan İnfaz yasasıyla erken tahliye olunca, hiç bilmediğim yeni bir sorunla da yüz yüze geldim: Cezaevi sonrası uzun yıllar süren işsizlik ve ne iş olsa yaparım duygusunun oluşturduğu derin trajedi... Çeşitli işler yaparak hayatımı sürdürmeye çalıştığım bu dönemde, 1999 yılında Özgen Seçkin'le bir tesadüf sonucu tanışmamla, Ankara'ya taşınmam ve yeni bir hayata başlamam hayatımdaki dönüm noktalarından oluvermişti. Damar dergisi ve yayınları bünyesinde çalışmaya başladığım Ankara serüveninde beni yeni sürprizler bekliyordu. Sadece iki ayrı cezaevinde yatan ve sadece şiirdaş olduğum sevgili Hüseyin Şahin'le Ankara'da tanışmış ve uzun soluklu bir dostluğun temellerini de bu dönemde atmaya başlamıştık. Sonrasında da en yakı, en değerli dostlarım ve ağabeylerimden birisi de yine Remzi İnanç olmuştur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/13/sair-salih-bolat-aramizdan-ayrildi", "text": "3 Temmuz 1956'da Adana'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Adana'da tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi Sosyal Politika Bölümünden 1980'de mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü'nde Yüksek öğretimde öğretim elamanı-öğrenci iletişimi başlıklı teziyle yüksek lisans (1990), Eğitim örgütlerinde işbirliği başlıklı teziyle doktora (1995) derecesini aldı. 1997'de yardımcı doçentliğe atandı. Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi, Beykent Üniversitesi gibi üniversitelerde Senaryo, Sinema ve Edebiyat, Dramatik Yazarlık, Dramatik Yapı Çözümlemeleri, Belgesel Film Yönetimi, Sinema ve Diğer Sanatlar, Film Eleştirisi Yöntemleri, Görsel Kültür, Uygarlık Tarihi, İletişim Yazarlığı, Tiyatro Tarihi, İletişim ve Edebiyat, Eleştirel Okuma dersleri verdi. İlk öyküleri Yeni Adana gazetesinin kültür-sanat sayfasında (1974), ilk şiiri Koza (Adana, 1975) adlı dergide yayımlandı. Adana'da Koza, Ankara'da Yapıt (1977-80) ve Petek (1982-83) dergilerinin yazı kurullarında ve 1984-86 yıllarında Yarın dergisinin çalışmalarında yer aldı. Cem Savran'la birlikte Promete adlı dergiyi kurdu (1995). Kum, Radikal, Cumhuriyet Kitap, İzdüşüm, Siyah Beyaz, Yapıt, Türkiye Yazıları, Yeni Olgu, Oluşum, Varlık, Gösteri, Düşler, Defter, E, Şiirlik, Yasak Meyve gibi birçok dergide şiir ve yazıları yayımlandı. Radyo C'de Şiir Penceresi adlı radyo programını hazırladı. Salih Bolat, Edebiyatçılar Derneği'nin ve Türkiye Yazarlar Sendikası'nın yönetim kurulu üyesi, Türkiye Felsefe Kurumu'nun üyesidir. 1984 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü'nü,1986 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü'nü, 1990 Ceyhun Atıf Kansu Şiir Ödülü'nü, 2002 Ahmed Arif Şiir Ödülü'nü, 2003 Yunus Emre Şiir Ödülü'nü, 2004 Homeros Ödülü'nü, 2007 Behçet Aysan Şiir Ödülü'nü, 2015 Metin Altıok Şiir Ödülü'nü aldı. Ortaokul ve lise yıllarında Nazım Hikmet, Attila İlhan, Melih Cevdet Anday, İlhan Berk gibi şairlerden etkilenerek şiire başlamıştır. İlk şiir kitabı kendi yaşamından izler taşıyan Yaşanan'da 1940 kuşağı toplumcu şairlerinin etkisi vardır. Doğayı imgesel dil yaratmanın temel bileşeni olarak gören şair, imgenin, şiirin temeli olduğunu düşünür. Bolat için bir şey anlatmak, görsel tasarımlar yaratmak demektir. Bu sebeple imge yaratma sürecinde, doğanın büyük katkısı vardır. Bir duygu durumu, bir duyarlılık boyutu oluşturabilmenin tek yolunun insan olmadığını, doğa ve nesnelerin de bunun için sonsuz olanak sağladığını düşünen sanatçı için şiir, gerçekliği anlama yoludur. Tarihin ve mitolojinin sunduğu arkaik ve zamansız dili, şiir için bir olanak olarak görmüştür. Şiirlerinde soru kipinin çokça yer almasının sebebi Bolat'ın, şiiri de felsefe gibi varlığı sorgulayan bir söylem biçimi olarak görmesidir (Koçhöyük 2017). Bolat, şiirinin gelişim ve değişimini bir söyleşide şöyle özetlemektedir: İlk kitabım Yaşanan, 1983 yılında yayımlandığında o dönemin toplumcu şairlerinden, özellikle 1940 kuşağı şairlerinden etkilenmelerle bir şiirsel üslup geliştirmeye çalıştığım doğrudur. Zaten modern Türk şiirinin oluşum sürecinde bile kendi iç dinamizminden kaynaklanan yeterli bir birikimin olmaması ve İkinci Yeni olsun, daha önceki şiir deneyimleri olsun Batı şiirinden, özellikle Fransız şiirinden etkilenilmesi karşısında, benimki çok masum kalır. İkinci kitabım Bir Afişin Önünde, duyarlılık kaynakları açısından ilk kitabın devamı sayılabilir. Üçüncü şiir kitabım Sınır ve Sonsuz, soyut ve genel bir şiir dilinden, daha bireysel ve somut bir dil arayışına girdiğim bir kitaptır. Bu şiirsel tavrım, bazı toplumcu şiir çevrelerinde olumsuz eleştiriye hedef oldu. Bireyci ve bunalımcı bir burjuva diline yöneldiğimi öne sürdüler. Oysa ideolojik duruşumda bir değişiklik yoktu ve yalnızca poetik bir arayış içindeydim. Karşılaşma, Uzak ve Eski, Gece Tanıklığı adlı kitaplarım, tiyatro, mitoloji, tarih gibi söylem biçimlerinden şiirsel bir dil oluşturabilmem için olanak arayışları olarak yorumlanabilir. Açılmış Kanat adlı sekizinci kitabım, daha sonraki Kanıt ve Atların Uykusu'nun habercisi bir kitaptır, bana göre. Bolat'ın şiirlerinin yanı sıra edebiyat kuramı ve şiir estetiği üzerine denemeleri ve akademik yazıları da vardır. ."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/15/bilim-adamlari-ve-sairler-dusundugunuzden-daha-fazla-birbirine-benziyor", "text": "Keats burada doğa felsefesinin -19. yüzyılın ortalarından önceki doğa bilimlerinin adı -şiirde daha doğru bir şekilde yakalanan bir dünyadan, sihri nasıl ortadan kaldırdığını eleştirir. Keats haklı mıydı? Yeni kitabında şiirin öncü bilim adamlarının yaşamlarını ve eserlerini nasıl etkilediğini araştıran Sam lllingworh, Manchaster Metropolitan Universitesi öğretim üyesi olup, dünyamızı daha iyi anlamak için disiplinlerarası bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu kanısına vardığını söylüyor. Ada Lovelace, kızının doğumundan kısa bir süre sonra ensest söylentileri üzerine Yunanistan'a sürülen romantik şair Lord Byron'ın kızıydı. Lovelace'in annesi Annabella, kızının babasının dönüştüğü deli, kötü ve tanınması tehlikeli bir şair olarak büyümemesinde kararlıydı. Annabella, kızı için kendini 19. yüzyılın başında mevcut olan en iyi bilimsel eğitimi sağlamaya adadı. Lovelace bir öğrenci olarak mükemmeldi. Eğitiminin başlarında İngiliz matematikçi Charles Babbage ve onun Analitik Makine üzerindeki çalışmaları ile tanıştı. Babbage'ın ömrü boyunca hiçbir zaman tam olarak inşa edilmemiş olan bu makinenin tasarımları, basılı kopya çıktıları ve grafikleri çizme yeteneği de dahil olmak üzere modern bilgisayarların birçok özelliğini içeriyordu. Babbage bu inanılmaz mühendislik parçasını tasarlayıp yaratırken, makinenin gerçek potansiyelini gören Lovelace oldu. Lovelace, annesinin tüm tereddütlerine rağmen şiir yazmaya devam etmiş, daha sonraları anlaşılmıştır ki annesine karşı bu isyanı sayesinde şiir iç görüsü mümkün olabilmişti. Analitik Motor, Babbage tarafından karmaşık matematiksel hesaplamalar yapmak için tasarlandı, ancak Lovelace, motorun doğru programlandığında herhangi bir görevi yerine getirebileceğini, hatta müzik bestelemek veya şiir yazmak için bile kullanılabileceğini öne sürdü. Bu, neredeyse bir yüzyıl sonra Alan Turing tarafından evrensel bilgisayarı resmileştirilmesinin habercisi olan şaşırtıcı bir iç görüydü. Her dizüstü bilgisayar, tablet ve akıllı telefonun esasen evrensel bir bilgi işlem makinesi olduğu göz önüne alındığında, Lovelace'in orijinal öngörüsü bugün internetten müzik dinleyen veya bir bilgisayarda yazı yazan herkese tanıdık gelecektir. Humphry Davy, aynı zamanda başarılı bir şair olan bir bilim adamıydı. Sodyum ve potasyum elementlerini keşfetti ve şiiri William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge tarafından övüldü. İlk dönem araştırmalarının bazılarında Davy, nitröz oksidin tıbbi faydalarını incelemekle görevlendirildi. Bileşiğin coşku ve neşe veren öforik etkilerini çabucak fark etti ve 1800'de bu gaza alternatif bir ad olarak gülme gazı adını verdi. Davy, gazın zihinsel ve fiziksel durumu üzerindeki etkileri hakkında ayrıntılı notlar almaya devam etti. Bu erken deneylerden bazılarını kayıt altına aldı. Nitröz Oksidi Nefes Almak Üzerine adlı şiiri, gazdan nasıl etkilendiğini açıkça göstermektedir. Nitröz oksitle deneyler yaparken hissettiği coşku, yalnızca bilimsel mantık ve akılla tarif edilemezdi. Onun yerine şiir, etkilerini belgelemek için en doğru yöntem haline gelmişti. Davy, şair arkadaşlarını benzer 'edebi deneyleri' denemeye teşvik etti, ancak pek bir faydası olmadı. Bununla birlikte, onları bilimin erdemlerine ikna etmede çok daha başarılı oldu. Bir şair olarak yetenekleri ona döneminin romantik şairlerinin saygısını kazandırdı ve kısmen bilimin başarmayı umduğu şeyin yeniden gözden geçirilmesinden de sorumlu oldu. Hayatı ve araştırması şiirden güçlü bir şekilde etkilenen bir bilim insanının daha güncel bir örneği Kanadalı astronom Rebecca Elson'dur. Elson, evrenin erken evrelerine bakmak için Hubble Uzay Teleskobu'ndan alınan ölçümleri kullanan ilk bilim insanlarından biriydi. Birkaç yıllık gecikmeden sonra, Hubble Uzay Teleskobu, 24 Nisan 1990'da 2,5 milyar ABD doları maliyetle dünyanın yörüngesine başarıyla fırlatıldı ve o dönemde şimdiye kadar bir araya getirilmiş en pahalı bilimsel araç haline geldi. Haftalar içinde teleskop uzak yıldız sistemlerinin görüntülerini iletmeye başladı. İletilen görüntülerin kalitesi başlangıçta beklenenden çok daha düşüktü ve ana aynanın yaklaşık 2,2 mikrometre bir insan saçı genişliğinin 1/50'si kadar düz bir şekle parlatıldığı ortaya çıktı. Bu sapma, Hubble'ın öncelikle gözlemlemek için tasarlandığı soluk ve uzaktaki nesnelerin gökbilimcilerin ihtiyaç duyduğu doğruluk derecesinde ölçemediği anlamına geliyordu. Elson, astronomların arasındaydı ve erken galaksi oluşumu üzerine devam eden araştırması sekteye uğradı. Sapma adlı şiirinde Elson, istenen hedefe bu kadar yaklaşmanın yarattığı hayal kırıklıklarını ortaya koyuyor ve bunu yaparken bilimsel çaba için çok kritik olan başarısızlık kavramını araştırıyordu. Fizikçi Elson, duygusal kararsızlığını ancak şiir yoluyla ifade edebildiğini hissetti. Onun şiir dizeleri, laboratuvar notlarında veya bilimsel yazılarında mümkün olmayacak bir şekilde, gelecekteki deneysel umutların yanı sıra ezici hayal kırıklığını tartıyordu. İster modern hesaplamanın temellerini atmak, ister biliminsanının rolünü yeniden tasavvur etmeye yardımcı olmak, isterse başarısızlıkla yüzleşmek olsun, bu biliminsanı şairlerin çalışmaları, bilimin ve şiirin etrafımızdaki dünyayı anlamlandırmaya karşıt değil, tamamlayıcı bir yaklaşım sunduğunu göstermektedir. Best XXX Comix Gifs. Hottest hentai and cartoon moments! Angewomon. 41698 views 100%. Simpsons. 13152 views 100%. This might be a cartoon but this. 3752 views 100%. Pin #. 2812 views 100%. manyakis. 1983 views 100%. 3d toon. 7748 views 100%. Felix Argyle Anal. 3181 views 100%. 345# 6988 views 100%. tifa. 6232 views 100%. of the site is really good. to get guidance from someone with experience. Any help would be enormously appreciated! Thank you for the good writeup. It in fact was a amusement account it. Look advanced to far added agreeable from you! highest rated online pharmacy internationalpharmacy. icu Everything what you want to know about pills."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/15/bir-anarsistin-kaza-sonucu-olumu", "text": "Dario Fo, 1969 yılında yazdığı Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü adlı oyununda böyle söylüyor. İtalya'da ve pek çok coğrafyada karşı reformasyon anlayışının ortaya koyduğu sanatta ve sanatçılara karşı gösterilen yanlı ve saldırgan tutumun ve onca zorluğun ve zorbalığın arasında ilk kez 1970 yılında Milano'da sahnelenen oyun adalet ve hukuk ile delilik ve zeka arasındaki ironik ilişkiyi ve zıtlığı ortaya koyuyor. Her ikisinin de kimin elinde nasıl bir şeye dönüşeceğini anlatıyor izleyiciye. 1969 yılında yazılan oyunda Pinelli'nin başına gelenler yakın tarihimizde ülkemizde yaşadığımız acımasız gerçeklikle ne kadar uyuşuyor. Yine de oyunun özgül ağırlığının ne denli Türkiye'de yaşadığımız olaylara benzediğini görmek; beni şaşırtmadı. Çünkü Dario Fo, insanlığın temel sorunlarının ve faşizan anlayışın hukuku adaletin önüne koyarak fakat hukukta da evrensel kuralların dışına çıkarak bana göre hukuk anlayışını benimsemesinin evrensel boyutta aynı ahlak, vicdan ve kural dışılıkla oluştuğunu görmek aksine insana, birlikte yaşamaya ve inandığımız değerler bütününe karşı vereceğimiz mücadele ve çabanın sadece kendi sınırlarımız dahilinde olmadığını hatırlatıyor. Oyunun ana karakteri Giüseppe Pinelli; İtalyan Demiryolu işçisi bir anarşisttir. Piazza Fontana Katliamı olarak bilinen bir bombalama olayı sonrasında, elle tutulur deliller olmamasına rağmen, sorgulanmak üzere gözaltına alınır. Üç gün süren sorgulama sırasında 15 Aralık 1969'da polisler tarafından karakolun penceresinden aşağı atılarak öldürülür. Olay daha tazeyken ve soruşturma dosyaları ortadan kaldırılmamışken hakkında şikayet olan bir deli sorgulanmak üzere aynı karakola getirilir. Kendini İçişleri Bakanlığı Müfettişi olarak tanıtır. Polisleri sorgular. Polislerin ifadeleri itiraflara dönüştükçe Pinelli'nin aslında cinayete maruz kaldığı ortaya çıkar. İşte Dario Fo, dönemin siyasi otoritesinin, sanatı kibrin ve küstahlığın dışa vurumu olarak gördüğü bir dönemde, Bu rezil cümleleri yakmak için elimizden gelenin en iyisini yaptık. diyor. Oyunun ikinci yarısında ise, yargı ve adalet kavramları ile birlikte bürokraside çıkar ilişkileri de ele alınıyor. Aklın ve deliliğin hikayesi... Deli Aklı ve Aklın Deliliği arasındaki çatışma dersek yanlış olmaz sanırım. Bir delinin kendini müfettiş olarak tanıtıp, karakolda sorgulama yapması metaforu bana göre deliliğin kıvrak zekasının kurallar, sistemler ve faşizan bir anlayışın yarattığı akıl tutulması karşısındaki galibiyetini anlatıyor. Adaletsiz bir hukukun ve zekasız bir aklın yarattığı korkunçluğu deliliğin zekası ve merhametinin alt etmesi, sanatçıların deliliğe yakın zekasının otoritenin bütün kötücüllüğünü görünür kılmasının çarpıcı biçimde vurgusudur. Oyun Türkiye'de Füsun Demirel'in çevirisinin ardından ilk kez İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından Murat Karasu'nun rejisörlüğünde sahneleniyor. İlginçtir ki bu sırada pek çok yerde ve Türkiye'de 70'te ve 80'de hatta 90'lı yıllarda dahi Pinelli'nin başına gelenler defalarca tekrar ediyor. Malipiero'nun kılığına girerek, olayı aydınlatan Maniac gibi bir deli bulmakta mümkün olmuyor. Hem zaten kimse müfettiş falan da göndermiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/15/tanricanin-kristalleri", "text": "Pek çok mitolojide en güçlü tanrılar erkek siluetindedir. Mısır mitolojisinde Amun-ra, amen sözcüğünün yolculuk kökeni ve tanrının çağrı ve kabulünü de içerir anlam olarak. Önceden Amun ve Ra olan iki ayrı tanrı aynı gövde de erkleşmiştir. Yunan mitolojisinde çiftleşme kültünün ve insanlığın atası Zeus'u, Roma mitolojisinin gök gürültülerine ses veren Jüpiter'i ve Pers mitolojisinde var kaldığımız dünyayı sunan Ahura Mazda. Kelt kültürüne dayalı İsviçre mitolojisinde ise en güçlü Tanrı dişidir ve adı Beira'dır. Kelt İskoçlarından beri anlatıları var olan Beira, iyiyle kötüyü aynı gövdede, yaşlılık ve gençlik çeşmelerinin aynı anda açıldığı kadim havuzlarda hesaplar. İnsanlığın büyük düşünce kusurlarından biri olan görsel mükemmellik modellemesi, Yunan tanrılarından sebeplidir. Çağ ifritlerinin altın oran tutkusu, zayıflık zafiyeti ve kalıp kadın hadiselerinin tümü ruhani hikaye kodlarındadır. Beria'da ilk var olduğunda kusursuz yontulmuş tanrılar sınıfındaydı. Hükmettiği sonsuz kışın, mahsülleri ve hayvanları öldürmesi, bitmeyen hastalıklar ve acıyla kırılan insan soyunun öfkesi, başlangıç çizimlerinden günümüze her kış Beira'yı on bin yıllık bir çürümeye bırakmıştır. Yunan mitolojisinde kar ve kış tanrıçası olarak Khione durur eşittir işaretinin karşısında. Khione'nin kışı, Beira gibi gövde gösterisinden değildir; o üzüntüsünde kar yağdırır, ak zerreler onun gözkarlarıdır. Beira, Nors dini tanrılarındandır. Yani evrenin yaratılış mitleri arasında yer alan kış, kar ve buzullar onun şaheserleridir. Tanrıça tek kar zerresinden aslını var etmiştir. Hikayenin ilk parantez içi, insanın tekil varlığının gücüdür. Ama o sonsuz kışı getirme arzusuyla zaman dönümlerinde zalimleşince, insan soyunun tükeniş sirenini duyan güneş, ışınlarını dünyaya doğru eğmiştir. Beira'nın alegorisi olan kendi yansımasından yarattığı kusursuz kar taneleri birer beşer erimiş; yeryüzüne, sahibine yabancı buz kristalleri düşmeye başlamıştır. Ayaz indiricisi Beira, yansıyamadığı kara da insanlığa ve yeryüzüne düşman olduğu kadar düşmandır artık. Hikayenin bu sayfasında doğumun ve insanın kendinden olmayanı dışlaması saklıdır. Uzak vakitte azılı hırsından başına gelen bu felaket, kış indiğinde sarı saçlarını beyazlatmış, pürüzsüz cildini desen desen kırışıklarla doldurmuştur. Yarı yarıya kaybettiği gücü yüzünden hükümdarlığı tek mevsime sığmıştır. Beira İrlanda mitolojisine de karışmıştır. İrlanda beyazında adına Calliache denmiştir. Sözcük, dilin sözlüğünde Yaşlı kadın anlamındadır. Beira'nın zemherisi İrlanda'da kehanete baştan yenilmiştir. Farklı adlı epizotta yeryüzünün amansız engebeleri olan dağların yaratıcısı da kendisidir ve tüm zirvelere ayak izini bıraktığı için dağların zirveleri dünyanın en soğuk yerleridir. Dağdan dağa adımlayarak dönüp durduğu ülkelerde vardığı her yere kar yumakları götürmüştür. İrlanda'da koyu kış, sıfırın altındaki tüm iklimler gibi insanlığın sınavıdır. Kuzey mitolojilerinin var ettiği Beira, haritalardaki dik başlı kışlar sayesinde durdurulamaz bir hunharlık edinmiştir. Hunhar sözcüğü de Pers mitolojisindeki Ehrimen'in kötülüğüyle günümüz diline dek gelmiştir. İnsan oğlu baş edemediği ve korktuğu ne varsa kaçış psikolojisiyle tanrılaştırmıştır. Beira'da imdat kapılarının kar beyazı korkusudur. Ona ve yarattığı kışa saygı duyulmazsa şiddetini arttırıp yeryüzünü tüketeceği dehşeti, ilginç ritüellere imza atmıştır. Kozmos ilk yerleşik biçimlerini sürerken, barbarlığın yüceltildiği soğuk iklim halkları hayvanlarından birkaçını ya da daha çoğunu Beira'nın kışına bırakmış, yani kurban olarak sunmuştur. Bazı inanışlarda buna kız çocuklarının da dahil edildiği korkunç hikayeler yer almaktadır. Ürünlerinin bir kısmını tarlada bırakıp buza çevrilmesine yol açmaları da yine Beira'ya sunulma ritüellerindendir. Bitki, hayvan ya da insan olarak aldığı kurbanlarla Beira'nın kışını alıp gittiğine inanılırdı. Evvel zaman yaşamalarında yazın gelmesinin tek sebebi sunulan masumlardı. Hikaye, işte tam burada insanın bencilliğine perde açar. Böylece Beira yaşlı siluetini doğadan çeker, ilk eriyen kar sularını içerek güzelliğine kavuşur ve ırmak yüzlerinde eşsiz sarışın yansımasını görünce kurbanlarının ruhlarıyla en yüksek dağın zirvesine otururdu. Ta ki ilk sonbahar yaprağı düşmesiyle, ilk beyaz saç telindeki öfkeyi tekrar görene dek. Beira'nın hikayesinde, kar beyazı ile yaşlılığın beyazının eş değerliliği, kayıpların yarattığı yıkımın hükümlere yazdığı kötücül hırs aynı sabunla yıkanır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/17/sanat-perisi-14-subat", "text": "Eğitimci şair-yazar Gülçin Sahilli'nin hazırlayıp sunduğu Sanat Perisi adlı edebiyat programı bu kez 14 Şubat Sevgililer Günü ve Dünya Öykü Günü'nde yayındaydı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/18/serif-fatihin-kitabi-cikti", "text": "Şair Şerif Fatih'in üçüncü şiir kitabı Kahkaha Rengi Hayal Yayınları'ndan çıktı. Kitap Ölüme Mektuplar, Zamana Mektuplar, Yarım Kalan Adressiz Mektuplar olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Şairin daha önceki kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da yoğun bir metinlerarasılık dikkat çekiyor. Mısır'ın Ölüler Kitabı, Gılgamış Destanı, Avesta, Upanişadlar gibi arkaik metinlere ve Kutsal Kitaplara yoğun göndermelerle ölüm ve zamana insanın verdiği anlamı sorguluyor. Ölüm ve zamana tek taraflı mektuplar gönderen şair, varlık ve hiçlik arasında tedirginlik içinde olan insanı yaşama anlam katmaya davet ediyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/26/alamutlu-veli-aga", "text": "İlk sayfalarını yadırgadım. Ne diyeyim? Yabancı geldi bana. Çünkü bu kitap bizi anlatıyor, Ege'den bahsediyor, Yörük hayatını dile getiriyor. Ege öyküsü dinlemeye, benliğimize kulak vermeye öyle uzağız ki. Velhasıl kendimize yabancı olduğumuz için yadırgadım anlatılanları. Alamutlu Veli Ağa, Dr. Hasan Kulakoğlu'nun 2020 yılında Temren Yayınları tarafından yayımlanmış eseri. Arşiv/Öykü dizisi olarak hazırlanmış olan kitap 1920-1960 arasındaki döneme bir Yörük ailesinin gözünden ışık tutuyor. Öykülerin baş kahramanı olan Veli Ağa ise yazar Kulakoğlu'nun dedesinin babası. Bu yüzden, kitabın ilk sayfalarında edindiğim bilgilere kuşkuyla yaklaştım. Durup durup anlatılanları başka kaynaklardan kontrol ettim. Zira, yazarın kendi ailesinden bahsediyor oluşu tarafsızlık ilkesine bağlılığı konusunda içime kurt düşürdü. Dr. Kulakoğlu bu olası eksikliğin önlemini ise önceden almış. 72 sayfalık kitapta anlatılan her hikayenin arşiv belgesi bulunuyor. Tapu belgeleri, fotoğraflar ve diğer resmi evraklar ile anlatılanların içi başarılı bir şekilde doldurulmuş. Örneğin, ilk hikayenin arşiv kupürlerle desteklenmesi hayret uyandırıyor. İnsan ister istemez 'Meğerse hepsi gerçekmiş.' diyerek iç çekiyor. Diğer yandan, birçok evraka ve fotoğrafa yıl bilgisi de eklenmiş olsa, belleklerde daha iyi yer etmiş olurdu. Biyografi bölümünde yazarımızın şiir çalışmaları sürdürdüğünü öğreniyoruz. Kitabı okudukça Hasan Bey'in bu konuda ne kadar mahir olduğuna tanık oldum. Yazarın nesir yazısındaki şiirsel dil ve anlatım biçimi hemen kendini fark ettiriyor. Yazar Kulakoğlu haklı bir gururla bu eseri yazın dünyamıza katmış. Kalemi adeta hem atası Veli Ağa ile onur duyuyor, hem de aynı kalem bir nevi gönül borcunu ödemek üzere dedesinden bahsediyor. Az buz değil çünkü. Sözü geçen kanaat önderi Veli Ağa, Efelerin efesi Yörük Ali Efe'ye ve Nutuk'ta da bahsi geçen Demirci Efe'ye yarenlik etmiş. Hayalini kurdukları köye kavuştuklarında toprak reformu gerçekleştirmiş ve bu anlattıklarım kadar önemli bir meseleye de ehemmiyet göstermiş: Kendisi köylerine ivedilikle bir ilkokul kurmuş. Bugün Ege Bölgesi özgür düşünce hususunda diğer bölgelerimize nazaran daha ileri bir noktadaysa, bunu Veli Ağa gibi insanlara borçluyuz. Kitaptaki şu alıntı beni derinden etkiledi: Bak oğlum, çarşıda çeşit çeşit insan göreceksin ama okumamış cahillerin yanında durma. Cahil değer bilmez, okuyan bilir. Okudukça her şeyin; vatanın, yurdun, ailenin değerini bilecekler. Hayatının tamamını göçebe olarak geçirmiş bir insanın bu vizyona sahip olması takdire şayan. Acı olan ise, onlarca yıldır yerleşik hayat içinde var olmuş çoğu insanımızın hala okumaya ve eğitime değer vermemesi. Bundan daha vahimi de bu tıynetteki insanların toplum tarafından kanaat önderi ilan edilmeleridir. Ben Alamutlu Veli Ağa'nın kitabını Norveç'te okuduğum halde, bu kitap sayesinde Aydın'daki dağlarda efelerle birlikte kılıç artığı kovaladım, kekik ve çam kokusunu hissettim. Evet, ilk başta anlatılanları biraz yadırgadım ama bunun Norveç'le bir alakası yok. Bize kendimizi anlatan eserlere ve kendi kahramanlarımıza alışık olmadığımız için garipsedim biraz. Sonrasında da anlatılanlara hiç yabancılık çekmedim. Toprak çekti, buyur etti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/26/esra-unal-saglikin-goz-izindeki-konugu-betul-tariman", "text": "Göz İzi, yoluna Şair Betül Tarıman ile devam ediyor. Anıyı okurken hava çok soğuktu. İnsan okuduklarıyla da ısınırmış, bunu deneyimlemiş oldum. Bilenler bilir; yer, zaman, kişiler, olay ve anlatıcı beşlisi bir araya geldi mi güzel dakikaların serüveni başlar. Betül Tarıman, Güle Gece Yorumları dosyasının kitaplaşma sürecini anlatırken bizi yıllar öncesinin Kastamonu'suna götürüyor. Şiirleri yayımlanmaya devam eden ve üçüncü şiir kitabı çıkmış genç bir şair kadın, aynı zamanda da toplum hizmeti gönüllüsü olarak çalışmalar yapıyor. Anadolu'da küçük bir kitabevi ve edebi söyleşilerin yapıldığı bir ortamı düşünün. Orada Öner Yağcı'yla karşılaşmasından sonra hayatında yepyeni başlangıçların ve heyecanların dönüm noktası belirmeye başlar. O genç ve şair kadın, Öner Yağcı'nın önerisi ile dosyasını Hilmi Yavuz'a gönderir. Sonuç mu? Yıllar sonra Betül Tarıman'ın gözünde güzel izler bırakan bir anıya dönüşür. Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı filminde genç bir yazar adayı olan Sinan karakteri, uzun uğraşlardan sonra bastırdığı kitabını, satılması için bir kitabevine bırakır. Kitabevini ara ara yoklar ve tek kitabının bile satılmadığına tanık olur. Sinan, aynı kitabevinde eserlerini okuduğu ünlü bir yazarla karşılaşır ve yaşadığı hayal kırıklığının da etkisiyle o ünlü yazara ironik ve küçümseyici bir tavırla yüklenir. Merkez ve taşra edebiyatının çatışması üzerinden yapılan bu tartışmada ünlü ve usta yazar Sinan tarafından kıyasıya eleştirilir. Nuri Bilge Ceylan'ın satır aralarına yerleştirdiği fikirleriyle edebiyat ortamındaki samimiyetsizlik ve usta yazar egosu gibi konulara göndermeler olan bu filmde yaşanan travmatik ve trajik durumun tam aksine bir durum, Betül Tarıman'ın kaleme aldığı anısında enikonu hissedilir. Edebiyat ortamında birbirini desteklemek, şairlerin dostluğu, usta şairlerin genç şairleri takip etmesi ve onları desteklemesi gibi konu başlıkları her zaman edebiyatımızın gündeminde olmuştur. Kimi zaman ateşli polemiklere ortam hazırlamış kimi zaman genç şairler için zar atmaya kadar ulaşmıştır. Nurullah Ataç'ın zarını Turgut Uyar için atması sizin de zihninizde belirmiştir herhalde. Günümüzde bu tür iddialı hareketler pek görülmüyor. Olması güzel mi değil mi elbette tartışılır. Anıda, üzerinde durmak istediğim başka bir nokta da yaşça genç şairlerin şiirlerini deneyimli ve yaşça büyük şairlere gösterme isteği. Melih Cevdet Anday, her ne kadar Yetenek onay beklemez, ozanların yaşı birdir. demiş olsa da bu şiir gösterme işini bir onay alma meselesi olarak görmüyorum ben. Şiir elbette yetenek gerektirir fakat çalışma, okuma ve işçilik için gereken her türlü donanımı da fazlasıyla gerektirir. Bunun içindir ki genç şair, deneyimli bir gözün bakışını da görmek ister. Sosyal medyanın olmadığı, ünlü şair ve yazarlarla tanışmanın çok zor olduğu o yıllarda şiirinin gücüne inanan Betül Tarıman'ın hayatına güzel dokunuşlarda bulunan Öner Yağcı ve Hilmi Yavuzlu bu anısını okurken Acaba benim de böyle güzel tesadüflerim olur mu diye içimden geçmedi değil. Kastamonu'da bulunduğum yıllardı. Üçüncü şiir kitabım Kardan Harfler Hera Yayınları'ndan çıkmış edebiyat dergilerinde şiirlerimle görünüyor bir taraftan da Kastamonu'da, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi'nin Mahalleleri ve Muhtarlıkları Güçlendirme Projesi kapsamında gönüllü olarak çalışıyordum. Özkan Kitapevi söyleşi için daracık mekanında zamanzaman yazarları konuk ederdi. Öyle günlerden birinde Öner Yağcı ile karşılaşmıştım. Sanırım Kastamonu'ya ikinci gelişiydi. Sohbet sırasında şiir dosyamı bitirdiğimi, nereye göndereceğim konusunda kararsız kaldığımı söylemiştim. O da bana Hilmi Yavuz'un genç şairlerin dosyaları ile ilgilendiğini, dosyamı ona iletmemi önermişti. Aslına bakarsanız çok da ümidim yoktu ama şansımı denemek istiyordum. Böylelikle Güle Gece Yorumları adlı dosyamı kargoya verdim, beklemeye başladım. Kastamonu'da kışlar sert geçerdi. Bahar ayında bazen şiddetli yağmurların yağdığı da olurdu. Yağmurun şiddetli yağdığı zamanlarda elektrikler kesilir, dünya ile bağlantımız kopardı. O sıralarda Öğretmen Lisesi'nin lojmanında oturuyorduk. Yağmurun şiddetli yağdığı, gök gürültüsünün yeri göğü inlettiği günlerden biriydi. Dosyamı Hilmi Yavuz'a göndereli üç ay olmuş, hatta neredeyse umudumu kesmiştim. Bir ev telefonumuz vardı. Günlerden hangi gündü şimdi hatırlamıyorum, telefon ısrarlı bir şekilde çalmaya başladı. Koşturup telefonu açtım. Telefondaki ses, Ben Hilmi Yavuz, Betül Tarıman'la görüşmek istiyorum. diyordu. Benim dedim. O da bana şiirlerimi beğendiğini Can Yayınları'ndan dosyamın kitaplaşacağını söyledi. Çok mutlu olmuştum. Bir şeyler daha söylüyordu ki telefon kesildi. Nasıl da üzülmüştüm. Çünkü her yağmur yağdığında ya elektrikler gidiyor ya da telefon bağlantısı kesiliyordu. Sonra nasıl nereden buldum hatırlamıyorum onun Ankara'daki ofisinin telefon numarasını bir yerden buldum. Yarım kalan konuşmamızı böylelikle tamamlamış olduk. Ardından beni kitaplaşmamış dosyamla bir televizyon programına çağırdı. Program öncesi kendisi ile yirmi dakika kadar konuştuk. Bütün genç şairleri tanıyordu. Onun genç şairleri tanıyor olması beni sevindirmiş ve şaşırtmıştı. Bir süre sonra da kitabım Can Yayınları'ndan çıkarak okurla buluştu. Böylelikle Can Yayınları ile olan serüvenim başladı. Zaman geçiyor işte. Geriye dönüp baktığımda biriktirdiğim anılarla avunup duruyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/02/26/zadie-smith-ile-tanismak", "text": "Kuşkusuz İngiliz edebiyatı için roman çok temel edebi türlerden biri. İngiltere tarihinde romanın sosyolojik temelleri mevcut. Sanayi devrimi sonrasında boş zaman ve mesai olgusunun oluşmasıyla romanlar tefrika edilmeye başlar, İngiliz kültürü içinde ciddi bir yer edinir. 1975 doğumlu Zadie Smith'in ilk romanı İnci Gibi Dişler 2000 yılında yayımlandı ve kısa sürede birçok ödüle layık görüldü. Zadie Smith halen New York Üniversitesi öğretim üyesi, roman ve deneme yazmaya devam ediyor. Roman iki savaş dönemi arkadaş üzerine yoğunlaşmakta. Samad Iqbal Bangladeşli and Archie Jones ise İngiliz. Roman boyunca geri dönüşlerle kahramanlar ve olaylar derinleştirilmekte. İlk bölümden itibaren Bulgaristan'da ordu için görev yaptıkları yıllardan, dostluklarından bolca detay veren kitap akıcı üslubuyla bizi içine çekiyor. Kitabın kapağı çok satanlar listesinden bir roman izlenimi verse de romanın entelektüel derinliği ilk sayfalarda hissediliyor. Archie çok sevdiği eşiyle mutlu bir hayata sahiptir fakat eşinin Jamaika kökenli olması onu ırkçı saldırılara maruz bırakır. Romanın diğer kahramanı Samed Archie kadar kararlı ve tuttuğunu koparan biri değildir, Archie'nin aksine bir aşk evliliği yapmamıştır mesela, görücü usulü bir evliliktir onunki. Ülkesinde mühendislik yapabilecekken, Bangladeş'ten ayrılmış ve İngiltere'de garsonluk yapmaktadır. Sofistike karakteri için tatmin edici bir uğraş değildir bu meslek. Samed'in alkolle ilişkisi, cinselliği iki kültür arasında kalmışlığı çok güzel tasvir eder roman boyunca. Roman Jones'lar, İkbal'ler ve Chalfen'ler üç farklı ailenin çok boyutlu ve renkli hikayesidir. Bu iki ana karakter üzerine kurulmuş olsa da roman barındırdığı birçok konu, tema ve yan karakterle aslında tam bir post modern karnaval sunar okuyucusuna. İngiltere ve onun kalbi Londra barındırdığı çok farklı kökenlerden göçmenle Avrupa'nın en kozmopolit kentlerinden biridir. İnci Gibi Dişler de tam olarak bu renkliliği farklı tonlarla sunar okuyucuya. Bir ilk romandan beklenmeyecek büyüklükte başarıyla, didaktizme kaçmadan yapar bunu. İngiltere, Elizabeth döneminden beri sömürgecilikle iç içe olmuş ve ikinci dünya savaşı sonrası siyasi özgürlüklerine kavuşmuş olan eski sömürgeleriyle kültürel birlikteliklerine devam etmiştir. Londra ve orada yaşayan farklı etnik, dini kökene sahip göçmenler kenti hala eski sömürgeler için bir cazibe merkezi kılmaktadır. Zadie Smith'in annesinin Jamaikalı yani eski bir İngiliz sömürgesinden babasının ise İngiliz olması, onun göçmenlere 'içerden' bakabilmesini ve farklı ayrıntıları yakalayabilmesini sağlamaktadır. Romandaki aşk, dostluk, sömürgecilik sonrası döneme ait meseleler onu çağdaş dünya edebiyatının en özgün eserleri arasına sokmaktadır. Kimlik ve kimlikle ilgili konular post modern romanın belki de en çok vurguladığı motiflerdir. Roman boyunca bu mevzular çok net hissedilir. Romandaki Millat ve Magid karakterleri belki de arada sıkışmışlığı, iki kültür arasındaki yorgunluğu en güzel anlatanlar. Zadie Smith'in Türkçe çeviriye de başarıyla yansıtılan eğlenceli dili romana ayrı bir keyif katıyor. Mefkure Bayatlı tarafından 2001 yılında dilimize kazandırılan roman farklı bir dünyanın kapısını aralıyor ve insan kitabın bitmesini istemiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/02/sozun-ritminden-8-mart-dunya-emekci-kadinlar-gunu-etkinligi", "text": "desteğiyle grup üyelerinin sayısı 28'e yükselmiştir. Kadınlara ve çocuklara yapılan ve yapılmakta olan her türlü haksızlık, eşitsizlik, baskı, istismar ve şiddete dikkat çekerek kamuoyu oluşturmak, bu sayede de bu yöndeki olayların önüne geçilebilmesine, bu konuda kanun nezdinde ciddi cezai yaptırımların oluşmasına, kadının toplumumuzda hak ettiği yere gelmesine ve hak ettiği yerde olmasına katkı sağlayabilmeyi hedeflemektedir. Başta kadın cinayetleri, çocuk gelinler, hapishanelerde anneleriyle birlikte yatmak zorunda kalan çocukların eğitimi olmak üzere, benzer konularda kadınların ve çocukların maruz kaldıkları felaketlerin artık kesinlikle son bulması temel amacıyla yola çıkan grubun bir başka önemli amacı da performansları vesilesiyle hemcinslerine fayda sağlamaktır. Toplumda kadının önemine işaret ederek farkındalığı arttırmak ve yüksek bir bilinç oluşturmak gayretini taşıyan grup, bunu edebi metinlerle ritmi harmanlayarak ve şiddetin çocuk gelin teması üzerinden dansla temsili yolunu seçerek ortaya koyduğu sahne performanslarıyla görünür kılmaktadır. ''Sözün Ritmi'' kadın ritim grubu, hiçbir siyasi parti, kurum ve kuruluşla ilişkili değildir. Çalışmaları kadın ve çocuk odaklı olup, doğaya ve hayvan haklarına saygılı, çevreci, siyaset üstü bir duruşa sahiptir ve tüm görüşlere eşit mesafede durmaktadır. Değişik yaş ve mesleklerden kadınların ve çocuklarının oluşturduğu ve tamamen gönüllülük esasına dayalı Sözün Ritmi isimli gurubumuzun bu seneki ÇIĞLIK isimli ilk performansı, Dünya Emekçi Kadınlar Günü 8 Mart 2022'de Ataşehir Belediyesi Cemal Süreya Etkinlik Merkezinde saat 20.00'de gerçekleştirilecektir. Siz değerli basın mensuplarının, performansımızın bu önemli amacının çok daha geniş kitlelere ulaştırılması noktasında vereceğiniz destekler, hem tüm mağdur kadın ve çocuklar hem de bizim için çok kıymetli olacaktır. Kadınının tarihsel süreçteki geldiği noktaya dikkat çekecek olan çarpıcı performansımızın 7 Mart 2022 saat 16.00'daki genel provasına ve 8 Mart saat 200'deki performansımıza davetlisiniz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/07/ataturkun-huzunlu-ask-hikayesi-dimitrina", "text": "Mustafa Kemal Atatürk'ün hüzünlü aşk hikayesi Dimitrina, film oluyor. Dilberay filmi ortak yapımcılarından Fikri Harika, Atatürk'ün Gençliğimi bıraktım Sofya'da dediği Bulgar kızı Dimitrina'ya olan imkansız aşkını, aynı isimle beyazperdeye taşıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'ün hayatında silinmeyen izler bırakan Bulgar kızı Dimitrina'yla yaşadığı hüzün dolu aşk hikayesini konu alan film, önümüzdeki yıl Ekim ayında vizyona girecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/07/mehmet-ali-tan-ve-cin-cinn", "text": "Edebiyatımızda içkinin, özellikle de rakının yeri başkadır. Aslında başka olan, rakı sofrasında dostlarla yapılan söyleşinin tadıdır. Aydın Boysan'ın ifadesiyle, rakı sofrası saygın bir cemiyettir. Burada yapılan söyleşi, karşılıklı konuşmalara dayanır. Fikir alıp verilir, hem eğlenceli hem de duygusaldır. Kişisel ve toplumsal sorunlara değinildiği de olur. Mehmet Ali Tan'ın şiir kitabı ÇIN ÇINN, kapak görseli ve içeriğiyle tam da bu havayı yansıtıyor. Klaros Yayınevi'nden çıkan kitabın kapak tasarımı Dağsu Sönmez'a ait olup, 97 şiirden oluşuyor. Kitaptaki şiirlerden söz etmeden önce Mehmet Ali Tan'ın kısa özgeçmişine değinmek istiyorum. Mehmet Ali Tan, 1960 Isparta doğumlu. 1982'de Ankara Gazi Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirdi. Bir süre Ceyhan'da öğretmenlik yaptı. Daha sonra dil eğitimi için yurt dışına gitti. Kamuda ve özel sektörde çalıştı. Çeşitli ülkelerde görev aldı. Yaşam Sanat, Kasabadan Esinti, Tmolos, Artemis, Şehir, Deliler Teknesi, Sin Edebiyat, Kanca, Üvercinka, Zil, gibi dergilerde şiir ve öyküleri yayımlandı. Halen Ankara'da yaşıyor. Tan'ın bazı şiirlerinde dipnotlara rastlıyoruz. Şiirin bir parçası olan dipnotlar, şiire katkı yapıyor. Rakının edebiyatına yabancı olan okurlar, böylece aydınlatılmış oluyor. Bu arada Tan'ın, Türkçenin eski hallerine olan ilgisi de gözden kaçmıyor. A. Kadir Paksoy : Hayat eve sığar dediler. Yaşadık gördük: Yalan. Ama Mehmet Ali Tan'ın kitabını okuyunca gördüm: Vallahi de billahi de rakı kadehine sığdırmış. Ahmet Günbaş : Kitaptaki şiirler, kadeh çınlamalarının çağrışımıyla ilintili. İçki kültürünü harmanlayarak yapısında yeni göndermeler barındıran ironik şiirler okuyoruz. Bülent Güldal : Biraz Neyzen, biraz Hayyam, çokça Mehmet Ali Tan okudum. Taşı gediğine oturtuyor şair. Kendinden yola çıkıp, gönlüne gözüne ilişenin yıpratıcılığını güzel hicvediyor. Celal Çalık : Narin, nazik ve nahif bir ses/anlam tonuyla yanından geçenleri sofraya davet eden bir kitap. Okurken gülümsüyordum, kitap bitti yine gülümsedim. Erdinç Utku : Hece Nöbetçisi Mehmet Ali Tan rakıyı şiirle, şiiri rakıyla -buz katmadan- buluşturmuş kitabında. Edebiyatımızda rakının yeri konusunda, tadımlık ama doyurucu bilgiler veriyor. Gültekin Emre : Kısa ve esprili dizelerde düşünceler yuvalanmış. Yaşamın anları ne kadar da önemlidir, unutulmazdır, nefes aldırır. İşte o anlara güç katıyor bu kitap. Haydar Eroğlu : Can Yücel, Salah Birsel, Metin Eloğlu, Celal Vardar gibi şairlerin hayata veda etmesiyle, bu alanda oluşan boşluğu doldurmaya aday şiirlerden oluşuyor. Hatice Nayır : Yalın, anlaşılır ve az sözcükle çok şey anlatıyor şiirleri. Akıcı bir dili var. Kimi zaman gülümseyerek, kimi zaman hüzünle okuyorsunuz. Sacettin İnce : Yazılmış en güzel rakı şiir kitabını okudum. ÇIN ÇINN'ı okuduktan sonra, edebiyatımızın en iyi rakı içen şairlerini düşündüm. Gittiği meyhanelerin müşterisi artan Cemal Süreya, rakı şişesinde balık olmak isteyen Orhan Veli, meyhanesi evi gibi olan Özdemir Asaf ve İçim rakı dışım su diyen Can Yücel... Elbette örnekleri çoğaltmak mümkün. Konumuz Mehmet Ali Tan ve ÇIN ÇINN olduğu için kısa kesiyorum. Ancak şunu biliyorum ki ÇIN ÇINN'ı okuyanlar, ister istemez Mehmet Ali Tan'ı anılan gruba dahil etmek isteyecekler. Yılmaz Özdil, Rakı ciddi iştir, sahteciliği kaldırmaz demiş. ÇIN ÇINN kuşkusuz, Tan'ın işini ciddiye aldığını gösteriyor. Durum böyle olunca, edebiyatımıza, rakı üzerine yazılmış yeni şiirler kazandıracağını umuyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/07/yerelden-evrensele-uzanan-bir-ozan-yasar-kemal", "text": "Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Türk edebiyatının koca çınarı Yaşar Kemal, 1923'te Osmaniye'nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde, Van Gölü yakınlarındaki eski adı Ernis olan Ünseli köyünden Birinci Dünya Savaşı'ndaki Rus işgali yüzünden göç etmek zorunda kalan Halime-Sadık çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Nüfus cüzdanına ancak ilkokulda sahip olabilen Yaşar Kemal'in doğum tarihi kayıtlara 1926 olarak geçti. Yaşar Kemal, romanlarının ülkesi Çukurova'da, roman gibi bir çocukluk geçirdi. Evlerinde Kürtçe, köylerinde ise Türkçe konuşulurdu. Türkmen köyüne göç etmiş Van muhaciri ailesiyle köylüler arasındaki ilişkiyi yıllar sonra Yaşar Kemal, Doğduğum bu Türkmen köyünde bizi Kürt diye hiç ayrı saymıyorlardı. Biz de kendimizi onlardan hiç ayırmıyorduk. Bütün köylülerle akraba gibiydik diye anlatmıştı. Yaşar Kemal'in, 4 yaşındayken babası camide, gözü önünde ağabeyi diye bildiği evdeki besleme Yusuf tarafından öldürülünce, dünyası altüst oldu. Çocukluğunu kuşatan her şey, yazacağı romanlarının malzemesini oluşturacak, onu dünyanın en büyük 'modern destancısı' yapacak, dünya edebiyatı Homeros'tan sonra ikinci büyük anlatıcısını kazanacaktı. Kadirli Cumhuriyet İlkokulu'nda okudu ve edebiyata karşı ilgisi ortaokul yıllarında başladı. 1939'da orta mektebin son sınıfından ayrıldı. 1941'de 'tastiknamesini aldı. Bu arada ağıtlar derliyor, yazdığı şiirler edebiyat dergilerinde yayımlanıyordu. İkinci Cihan Harbi yıllarıydı. Ankara aydınlara, muhaliflere göz açtırmıyordu. O şiirler, Gökçeli'nin hayatını yönlendirecek, onu yazarlığa ve 'Yaşar Kemal' olmaya sürükleyecekti. 1940'lı yılların başında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu. Abidin Dino, ona 'Türküler Müfettişi' adını taktı. Adana'da kütüphanede çalışmaya başladı. Batı klasiklerini hatmetti, okumadığı kitap kalmadı. Daha sonra Orhan Kemal adıyla muhteşem romanlar, hikayeler yazacak olan Raşit Kemali Öğütçü'yle burada tanıştı. Çalışmak için İstanbul'a gitti, ama orada tutunamadı, Adana'ya döndü. Arzuhalcilik yapmaya başladı Kadirli'de; hapishaneyle o günlerde tanıştı. Adı 'komünist'e çıkmıştı. Yaşar Kemal, 1950'lerin başında Cumhuriyet Gazetesi'nde işe başladı. Nadir Nadi onu hemen Diyarbakır'a gönderdi. Cebine 1500 lira koymuştu. Bu kadar büyük bir parayı ilk defa bir arada görüyordu. Çok kısa bir süreye o kadar çok röportaj sığdırdı ki, ünü hemen her yere yayıldı. Anadolu Notları başlığı altında, Doğu'da İnanılmaz Şeyler Gördümden Mağara İnsanlarına kadar ses getiren bir dizi röportaja imza attı. Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün isimli röportajı ile Gazeteciler Cemiyeti'nin düzenlediği bir yarışmadan Özel Başarı Armağanı aldı. İstanbul'da da insan portreleri yazdı, Sait Faik'e dair yazdıkları bu alanda ilktir. Hayatı boyunca Sait Faik'i, kendisini etkileyen yerli yazarlar listesinin en başına koydu. Yaşar Kemal ilk eserlerini Kemal Sadık Gökçeli adıyla yazdı. Daha sonra Cumhuriyet gazetesine girince Yaşar Kemal adını kullanmaya başladı. 1947 yılında İnce Memed'i yazdı ama yarım bırakarak 1953 1954 yılları arasında tamamladı. Bu roman belki de Yaşar Kemal dendiğinde akla ilk gelen eserdir. Bu romanı yazma amacı eşkıya olan ve dağda vurulan amcasının oğludur. İnce Memed ile 1955 yılında Varlık Roman Armağanı'nı kazandı. Yazar ilk gençlik yıllarında benimsediği sol kimliğini yıllar içinde de sürdürdü. Yaşar Kemal'in politik olarak en aktif olduğu dönemlerden biri Türkiye İşçi Partisi süreciydi. 1962'de girdiği Türkiye İşçi Partisi'nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. İlerleyen yıllarda ifade özgürlüğünden Kürt sorununa birçok konuda fikirlerini kamuoyuyla paylaştı. 1966 yılında arkadaşı Fethi Naci'yle birlikte Ant Dergisi'ni çıkarmaya başladı. Üç yıl sonra Sovyetler Birliği Çekoslovakya'yı işgal edince, işgale açıktan cephe aldı. Bu tavrıyla çok tepki çekti. Çünkü büyük çoğunluk böyle düşünmüyordu. Bu tarihten itibaren Yaşar Kemal, Türk solcuları arasında hiçbir zaman muteber bir aydın sayılmadı, hep küçümsendi. Uzun süre siyaset nedeniyle ara verdiği yazarlığı bir anda nüksetti. Peş peşe romanlar yazmaya başladı. 1970'te Ağrı Dağı Efsanesi, 71'de Binboğalar Efsanesi, 72'de Çakırcalı Efe, 73'te Demirciler Çarşısı Cinayeti, 75'te Yusufçuk Yusuf, 76'da Al Gözüm Seyreyle Salih ve Yılanı Öldürseler, 77'de Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, 78'de Kuşlar da Gitti, Allahın Askerleri ve Deniz Küstü romanlarını yazdı. 'İnce Memed' serisi, 'Bir Ada Hikayesi' serisi, 'Ağrıdağı Efsanesi, 'Al Gözüm Seyreyle Salih', 'Allahın Askerleri', 'Baldaki Tuz, 'Binbir Çiçekli Bahçe, 'Binboğalar Efsanesi, , 'Çakırcalı Efe', 'Çıplak Deniz Çıplak Ada / Bir Ada Hikayesi 4', 'Çocuklar İnsandır', 'Deniz Küstü', 'Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca', 'Gökyüzü Mavi Kaldı', 'Hüyükteki Nar Ağacı', 'Kuşlar da Gitti', 'Neredesin Arkadaşım Seçme Röportajlar', 'Nuhun Gemisi / Bu Diyar Baştanbaşa 1,' 'Röportaj Yazarlığında 60 Yıl', 'Sarı Defterdekiler Folklor Derlemeleri', 'Sarı Sıcak', 'Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne Seçme Yazılar', 'Tek Kanatlı Bir Kuş, 'Teneke', 'Ustadır Arı', 'Üç Anadolu Efsanesi Köroğlu, Karacaoğlan, Alageyik', 'Yağmurla Gelen', 'Yılanı Öldürseler', 'Yolda Seçme Öyküler', 'Zulmün Artsın'. Yılanı Öldürseler', 'Ölüm Tarlası', 'Murat'ın Türküsü', 'Karacaoğlan'ın Kara Sevdası', 'Bu Vatanın Çocukları' filmlerinin senaryosunu Yaşar Kemal yazdı. Ayrıca 'Menekşe Koyu', 'Mutsuzlar', 'Yer Demir Gök Bakır', 'Ağrı Dağı Efsanesi', 'Bebek', 'Ala Geyik', 'Urfa İstanbul', 'Beşikteki Miras', 'Ala Geyik', 'Dertli Irmak', 'Namus Düşmanı', 'Kara Çalı', 'Beyaz Mendil' filmleri Yaşar Kemal'in eserlerinden yola çıkılarak beyaz perdeye aktarılan filmler oldu. Yaşar Kemal, bütün romanlarında, insanın, insanla, çevreyle ve toplumsal kurumlarla ilişkisini öykülerken, insansal değerleri ikinci plana atmayarak, insanı bir roman malzemesi olmaktan çok bir karakter olarak ele aldı. Bunu sağlayan en önemli öğe, kullandığı, kendine özgü gözlem gücü ve şiirsel üslubudur. Yaşar Kemal sadece Türk değil dünya edebiyatının da parçasıydı. Kitapları 40'tan fazla dile çevrildi. Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen ilk Türkiyeli yazar Yaşar Kemal oldu. Ayrıca yurtdışında, aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Legion d'Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Legion d'Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü'nün de bulunduğu birçok ödüle layık görüldü. Dünya çapında yazarların hakları için faaliyet gösteren Uluslararası PEN'in Türkiye ayağında önemli bir isimdi.71 yıllık yazın hayatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj ve 2 öykü sığdıran Yaşar Kemal; kelam ustasıydı. Onun sözlüğünde bu ülkenin adı, bin bir çiçekli bahçeydi. Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa o bahçe güzel olmaz. Sen, ben, o varız diye güzel bu bahçe. Koparma farklı çiçekleri, kalsın renkleriyle kokularıyla... derdi. O, bu bahçenin tam ortasında koca bir çınar ağacıydı. O ağacın gölgesindeki bütün halklar kardeşten de öteydi. O yüzden Kürt'tü, Türk'tü, Arap'tı, Laz'dı, Çerkez'di, Ermeni'ydi, Musevi'ydi, Rum'du, Ezidi'ydi. O yüzden tüm insanlığın ortak değeriydi. O güzel adam o güzel ata binip gitti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/08/neslihan-yalmandan-sorusturma-siir-ve-seks", "text": "Neslihan Yalman'dan aksisanat için yeni bir soruşturma: Şiir ve S'eks. Şiirin hayatla kurduğu bağı doğasından koparılmış tüm kavramları dışarıda bırakarak şairlere soruyor. Soruşturmanın birinci bölümünü yayımlıyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/08/sanat-perisinin-bu-haftaki-konugu-usta-sair-sezai-sarioglu-oldu", "text": "Sanat Perisi'nin bu Cuma konuğu şiirin filozofu, usta şair Sezai Sarıoğlu idi. Eğitimci-Yazar Gülçin Sahilli'nin bir şiiriyle açtığı program süresi boyunca şiirin koridorlarında gezindi. Yayın hayatına yeni başlayan e-dergi Peridya'ya değinildi. Bir saatlik programda şairin hayatı, şiiri, sokağın ve insanın sesi başlıkları altında anılar konuşuldu. Anıların kaleme etkisi üzerinde duruldu. Sohbete nar ağaçları, yokuşlar, eski çocukluklar şairin özgün yorumuyla saçıldı. Şiirlerin, yazıların ve anekdotların sokak lambasının altında uzun soluklu dinleyişler ve şairden geleceğin kalemlerine öneriler geldi. Programın dar zamanda beş yüz sayfalık kitaba bedel sohbetini izlemenizi şiirle tavsiye ederiz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/10/22-kadin-22-oyku-kadikoy-ckmde-tanitildi", "text": "Aralarında Kadıköylü yazarların da bulunduğu 22 kadın yazarın öykülerinden oluşan 22 Kadın 22 Öykü başlıklı kitabın tanıtımı, 9 Mart günü, Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi'nde yapıldı. Erenköy Gönüllüleri İletişim Komitesi tarafından gerçekleştirilen etkinliğin moderatörlüğünü, Yazar-Editör Hatice Dökmen ile Danışman-Editör Funda Ergenekon yaptı. Erenköy Gönüllüleri Başkanı Necla Yılmaz Karaman'ın konuşmasıyla başlayan programda, öykülerinden pasajlar okunan katılımcı yazarlara plaket verildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/12/sanat-perisinin-konugu-aydin-simsek", "text": "Sanat Perisi'nin bu haftaki konuğu, şair, yazar yayıncı Aydın Şimşek oldu. Aydın Şimşek yazın ve yayıncılık alanında deneyimlerini paylaştı. Usta şairin kendi kaleminden bir şiirini de okuduğu programda yayın dünyasının geldiği yer, geleceği, geçmişle bağlantısı, yazarların yazma yayınlatma kaygıları üzerine konuşuldu. Yazarın okuyucu için mi sanatı için mi yazdığı sorusuna cevap arandı. Aydın Şimşek'in gülümseyen bir anısı izleyiciyle paylaşıldı. 60 dakika sınırlarına sığmayan edebiyat programında dünyanın değişen eğrisinin değişmeyen dengesinin kalem eserleri olduğu konusu farkındalık yarattı. That is really interesting, You are an excessively professional blogger."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/15/corona-yalnizligi-ve-ertugrul-erdogan", "text": "1958 yılında Ankara'da doğdu. Babasının 1968'de kurduğu Doğan Yayınevi'nde, kitaplar arasında büyüdü. 1982-83 yıllarında, mahalli ve genel basında gazetecilik yaptı. 1983-2009 yılları arasında bir kamu kurumunda çalıştı. Emekli olduktan sonra yazma eylemine hız verdi. Basılmış Vallahi Öptürmem, Mor Gözdeki Hüzün ve Sonrasız Kadınlar adlı eserleri yanı sıra Kavanozdaki Böcekler, Elma Şekeri, Kuvöz Operasyonu ve senaryosunu da yazdığı Yer Altındaki Güneş adlarını verdiği romanları ile Süpürgelikteki Dostum adlı biyografi çalışması basımlarını bekleyen çalışmalarıdır. Dünya yazarlarıyla gerçekleştirdiği röportajlar bir edebiyat dergisinde seri olarak yayımlanmıştır. Tamamlandığında bunu da kitaplaştırmayı düşünmektedir. 2020 yılında Hindistan Kritya ve Kolombiya Medellin Uluslararası şiir festivallerine katıldı. Halen Bursa'da yaşamakta olup, şiir ve öyküleri edebiyat dergilerinde yayımlanmaktadır. Romanın asıl kişisi Vehbi Bey, güzel yılları geride kalmış ve yaşı yetmişe dayanmış Bağkur emeklisidir. Aynı zamanda astım hastasıdır. Kitap okumayı sevmekte ve sanatsal eserlere ilgi duymaktadır. Ülkede olup biten olaylara karşı duyarlıdır. Kriz nedeniyle dükkanı ve evi icraya gidince eşi, eşyalarla birlikte evi terk etmiştir. Çocukları, okumak için gittikleri yurt dışında hayatlarını sürdürmektedir. Vehbi ise, hayata küsüp huzurevine yerleşir. Sosyal medyayı da kullanmaz. Vehbi Bey'in dışındaki önemli kişilerden birisi de öğretmen emeklisi Melahat Hanımdır. Kendisi gibi öğretmen olan eşini, bir terör saldırısında kaybetmiştir. Melahat'ın evinde kızı, damadı ve torunlarıyla birlikte kalmaktadır. Duygusal ve iyiliksever bir kadındır. Diğer kişiler: Hazel, Reyhan ve Bulut, Yılmaz, Kezban, Nevzat. Bu heyecanı okurun yaşaması için burada kesiyorum. Yani, romanın sonunu anlatmayacağım. Şu kadarını söyleyeyim, okuru derinden sarsacak bir son bekliyor. Corona Yalnızlığı, duygu yüklü bir roman. Hüzün, sevinç ve endişe gibi duygular başarıyla yansıtılmış. Diyaloglar samimi, okuru romana bağlıyor. Romandaki zaman, romanın adından belli zaten. Ağırlıklı olarak, karantina günleri. Mekanlar ise huzurevi, çocukların oynadığı bir park ve hastane gibi, roman şahıslarının yaşadığı veya karşılaştığı yerlerden hareketle oluşturulmuş. Roman kahramanları çevremizde karşılaşabileceğimiz tipler. Ertuğrul Erdoğan, gözlem gücünden yararlanarak can vermiş, yaratmış kahramanlarını. Romanı okurken, onları karşınızdaymış hissine kapılıyorsunuz. Olay örgüsü romanın temasını veriyor. Küçük insanlarda gördüğümüz sevgi ve samimiyet ön planda. Vehbi ile Melahat'ın ilişkisi çevresinde gelişiyor her şey. Romanın nasıl sonlanacağını en baştan tahmin etmek zor. Kullanılan dil yalın olunca, roman su gibi akıyor. Bir bakıyorsunuz, sürpriz sonla karşılaşmışsınız. Romanda geriye dönüşler ve hatırlamalar kullanılmış. Ertuğrul Erdoğan, zaman zaman roman kahramanlarının ağzından okuru bilgilendiriyor. Örneğin, UNESCO tarafından koruma altına alınan Avage bitkisi hakkında bilgi edinirken, Sahte bal nasıl anlaşılır? sorusunun yanıtını öğreniyoruz. Ayrıca, romandaki bireylerden hareketle içinde bulunduğumuz toplumu da anlatıyor. Kadın cinayetleri, zeytin ağaçlarının yok edilmesi, HES'ler ve köylülerin derelerini kurtarma mücadelesi gibi konulara dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/15/esra-unal-saglikin-goz-izindeki-konugu-abdulkadir-budak", "text": "Çıktığını duymuş, bulmakta zorlanmamıştım. Melih Cevdet Anday'ın Yağmurun Altında adını taşıyan kitabından bahsediyorum (Adam Yayınları, İstanbul, 1995). Sakarya'da meyhane sokaklarının kesiştiği yerlerin birinde bir havuz var, oturma yerleri stadyum tribünlerinin kale arkasını andırıyor. Oraya oturuyorum. Havanın güzel olması yetmiyormuş gibi, güzel kadınlar, kızlar geçiyor önümden. Arada kaldırıp kafamı baksam da, gözüm kitapta. Yirminci yüzyılı yaşadım diye muhteşem bir dizeyle başlıyor çünkü. Tamam, şimdi oldu. Hüsrev tarafını bilemem de, felaket bir adam olduğu belli. Tavrı, yöntemi İlhan Berk'i hatırlatıyor bana. Gençliğinde, o da, otobüste yanında oturan vatandaşa, ne yapıp edip benim en sevdiğim şair İlhan Berk dermiş ya, o hesap. Ben bunları ışık hızıyla düşünürken elime bir kitap tutuşturup, Bunu da okuyun, birazdan gelir alırım demesiyle kalkması, kalabalığa karışması bir oluyor. Adı üstünde, adam bir felaket! Çaresiz okuyacağız. Kendi şiir kitabı bu. Arka kapağında Ankara'da yaşayan şairlerin bazılarından alınmış birkaç cümlelik takdimler var. Ahmet Erhan da bunların içinde. Belli ki meyhane arkadaşı onun. Şiirlerinde fazla bir şey yok Felaket'in. Birazdan sorguya çekileceğimi bildiğimden, başından-ortasından birkaç şiirini okuyorum. Kumaşın kalitesini anlamak için, topu indirmeniz gerekmez; ilk metresinden belli olur denir ya, öyle. Kumaş kaliteli görünmüyor, şairi de orta yaşı geçmiş üstelik. Şiirlerimi nasıl buldun? diye sorarsa, ne diyeceğim adama? Şiire saygın var, kendine saygın var, of ki off! Yılını hatırlamıyorum, notlarımda tarih yok. Diyelim ki 1998 ya da 1999. Birkaç gün sürecek olan şiir günleri için Yalova'dayım. Aralarında Metin Cengiz ve küçük İskender'in de bulunduğu kalabalık bir şair grubu. Yalova'da yaşamakta olanlar da var elbet. Bizi ağırlamakta kendisiyle yarışan otuz yaşlarında, güler yüzlü bir genç de var. Biz oradayken karısı doğum yapıyor. Aramızda para toplama, bir Cumhuriyet altını alıp hastaneye eşini ziyarete ve kutlamaya gitme kararına varıyoruz. Bir minibüs dolusu şair. Küçük İskender, ne talihsiz bebekmiş, gözlerini dünyaya açar açmaz bu kadar şairi bir arada görecek deyince basıyoruz kahkahayı. Annenin bebeğiyle yattığı odaya dörder kişi gireceğiz. Galoş tak, galoş çıkar. Neyse, ziyaret bitiyor, otele dönmek için tekrar doluşuyoruz minibüse. Metin Cengiz pek neşeli. Epey kilo almış, sakal bırakmış, bencileyin kafanın üstünde bir şey yok da, yanları da sıfıra vurdurmuş. Dönüş yolunda söz sırası bana geliyor, herkes dinlesin uyarısından sonra şöyle diyorum: Arkadaşlar, bebek ilk kelimesini sayemizde öğrenmiş ve kullanmış, haberiniz var mı? İçimizden biri hangi kelimeymiş o diye sorunca, Hangi kelime olacak, bebek, Metin Cengiz'i görünce anneee! diye bağırmış diyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/15/sorusturma-siir-ve-seks-bolum-2", "text": "Öyle bir manifestom vardı elbette şiir büyüktür. Şiir şairden, dilden, şairin egosunun ve zaman içerisinde kurulan ilişkiler ağının şiiri gölgelediği her şeyden daha güçlüdür. Şair benim için bir yazımdan alıntılayarak söylersem Kullanılan sözcükleri yeniden bitimsizce çeşitlendirmekten yorulmayan, imgelerin içine takılıp kalmış, çok kişiye ulaşma, çok yerde görünme, çok ödül alma, çok dergide yazma çabalarıyla kötürümleşmiş bir durağanlık var şairde. Yaygın imgeler üzerinden betimlenmekten canı çıkan duygular, durumlar var. Sessizliğe kapanıp sesleri duymaya çalışmaktan sağırlaşanlar, kavramsal mumyalar etrafında yeniden aynı şiiri tekrar tekrar yazıp alkış alanlar var. Bu sabitleme takıntısı, güç istenci bazı şairlerin ruhuna uygun olabilir. Ama şiirin ruhuna uygun değil. Şiire güveniyoruz şiir her devirde şaire rağmen kanatlanabilmiştir. Rene Char, şair yoktur, var olan yalnız ve yalnız şiirdir. diyor. Ben Rene Char'dan biraz daha hoşgörülü olarak diyorum ki: Şair, şiirin teferruatıdır. Bu nedenle bir şairin kendini övmesi şiire küfür etmektir. Şiir 'erkek işi değil', 'insan işidir'. Tabii ki aslolan şiirdir. Ama o şiirin ötesinde başka şiirleri de olan bir şairin bir kimliği vardır, olmalıdır. O şiirleri yazan kişi de büyük şair olabilir. Bunların önemi yoktur. Erkek egemen vb. kavramların artık nesnel karşılığı kalmamıştır. Erkekler kaba kuvvet kullanımı, şiddet vb. konularda üstünmüş gibi görünse de özünde kadınlardan daha zayıf varlıklardır, bazıları da yaratıklardır. Egemenliğin, iktidarın kadınların cinsel organında olduğunu söyleyenler de var. Baskıcı toplumlarda ne yazık ki erkekler cinsel gereksinimlerini sapkın ilişkilerle ya da kadının rızası olmadan doyurmaya kalkabiliyorlar. Taciz, tecavüz gibi olaylar olabiliyor. Bu yüzyılda artık cinsler arası ayrım vb. yersizdir. Uygar bir hukuk devletinde, toplumsal, cinsel baskıların olmadığı toplumlarda bu sorunlar da ortadan kalkacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/16/serif-fatih", "text": "1986 yılında Elazığ'da doğdu. Fırat Üniversitesi Bilgisayar Öğretmenliği Bölümünde lisans ve yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Daha sonra Felsefe lisans eğitimini Anadolu Üniversitesinde tamamlayan şair, felsefe yüksek lisans öğrenimine ise Sakarya Üniversitesinde devam etmektedir. Şiirleri, poetik ve felsefi yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı. Aksisanat ve Yıldız Tozu Edebiyat Dergisi ve dijital Edebiyat platformu Aksisanat Portal'da çeşitli görevler yürütmektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/18/bilim-sanat-edebiyat-dernegi-kuruldu", "text": "Adındaki üç temel disiplini bir araya getirmek amacıyla yola çıkan Başkent'teki edebiyatçılar, Bilim Sanat Edebiyat Derneğini hayata geçirdi. Kurucu Genel Başkanlığını usta şair Ahmet Telli'nin üstlendiği dernek, 20 Mart Pazar günü Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapacağı Dünya Şiir Günü etkinliğiyle kamuoyuna duyurulacak. Derneğin kuruluş amacına göre bilim, sanat, edebiyat; yaratıcı insan edimlerinin özgürlük içinde yaşama hakkından ödün verilemez üç canlı damarıdır. Bu üç yaratıcı disiplin, bilinmezlerin yüzündeki görünmezlik perdelerini kaldırmak idealinde buluşurlar. İnsanın insanla ve doğayla yabancılaşmasını anlamak, değiştirmek sorumluluğundadırlar. Bu üç alan, örtüşmez özerklikte olmasına karşın üçü de birbirinden etkilenen, verimlerinden beslenen yoğun bir ilişki yaşarlar. Doğaları, varoluşları, amaçları aynı köktendir. Bunca yakınlığa karşın bilim, sanat, edebiyat bireylerini, demokratik bir çatı altında, ortak amaçta buluşturan oluşumlar nadirdir. Söz konusu oluşumlar ne yazık ki dünyada da ülkemizde de kalıcılık kazanmamış, toplumsal bir davranış biçimine dönüşmemiştir. Bu durum temel bir yoksunluktur."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/18/sanat-perisinin-cok-ozel-konuklari-vardi", "text": "Sanat Perisi'nin bu cuma çok özel konukları vardı. Gülçin Sahilli'nin hazırlayıp sunduğu programda bu hafta 21 Mart Dünya Şiir Günü dolayısı ile başlangıç Arif Damar'ın dünya şiir günü bildirisi ile yapıldı. Özel konuklara gelince Türk şiirinin gelmiş geçmez şairleri programın dakikalarına dizeleriyle ses verdi. Attila İlhan, Orhan Veli, Gülten Akın, Edip Cansever, Ece Ayhan, Oktay Rıfat ve Cemal Süreya'nın birer şiiri seslendirildi. Şairler ve kalemleri hakkında birkaç minik bilgi verildi. Şirin zamanı durdurduğu ve şairin sonsuza yazıldığı bir Cuma öğleden sonrasıydı. Şiirden çıkıp şiire dönüldüğü program türün severleri için bulunmaz bir renk oldu. Sennur Sezer'in bildirisiyle kapanan program süresinin çok ötesinde bir yazın denizine pencere açtı. Hi there, for all time i used to check weblog posts here early in the daylight, because i like to gain knowledge of more and more."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/21/sorusturma-siir-ve-seks-bolum-3", "text": "Türkiye bütün çağları birarada yaşayan bir ülke. Dolayısıyla hiçbir şeyi özümseyip savunduklarımızla sınayarak yerli yerine oturmuş bir düşünce, duygu ve pratik sistemi oluşturamıyoruz. Modern yaşamın hızı içerisinde savrulan bir ülkedeyiz. Son yıllarda sanatçılar uluslararası fonların, bienallerin, güçlü müze ve galerilerin beğenilerine ya da beğendikleri konsepte yakınlaşarak üretimler gerçekleştiriyor. Kültür bir endüstriye dönüştüğü için aslında yaşamda bir karşılığı olmayan kültürel ögeleri işlerinde sıkça kullanan, yardım fonları almak için proje yazım teknikleri öğrenen bunu paraya dönüştüren bir sektör oluşuyor. Orijinal olanı arayıp, iyi işlerin peşine düşecek bir üst oluşum olmadığı için bu bir kısır döngüye dönüştü. İki önemli sergide yer alan kişiler kurdukları ilişkiler ağıyla seri üretime geçiyor neredeyse. Nerede birikme varsa orada metastaz vardır. diyen Baudrillard'ın dediği gibi gösteri çokluğu içinde görülecek birşeyin olmadı bir çağ. Türkiye de bu anlamda dibe vurmuş durumda. Aynı yıl içerisinde on-on beş sergide yer alan, birkaç tane kişisel sergi açan, bir yılda birkaç kitap yazabilen, her dergiye şiir gönderebilen her söyleşide konuşan insanlar vs... Neredeyse üçte biri şair olan bir ülkede şiir adına konuşan on-on beş kişinin olması... Bunlar da programlara, söyleşilere, imza günlerine çıkmaktan sersemlemiş haldeler. Dolayısıyla tüm bu yenilik ve değişimlere ayak uydurmak baskıyla kontrol altına alınarak mümkün oluyor. Tüm bunlara radikal bir tepkiyle dikkat çekmek, rahatsız etmek, abartmak öyle abartmak ki yalın olanın normalleşmesi. Burada performans sanatçısı Orlan'ı anmadan geçmeyeceğim. Ameliyathaneyi kendi iş stüdyosuna çevirerek güzellik algısının şiddetini, görselliğe batmış kültürün patolojisini ve bedenin narsizmini bence en etkili biçimde dile getirenlerden biri... Toplumun normlarını üzerine yazdığı bir yüzey gibi kullanıyor bedeni. Onu toplumsal tartışmaya açıyor. Kendi bedenini bir kumaş gibi işlemesi ya da çok ters köşe bir örneklemde bulunmak gerekirse doksanlı yıllarda bedenini ateşe verenler... Yani kimlik üzerinden yapılan baskıların yaratığı patlamanın kendi bedeninde kendi eliyle alev alması. Türkiye de her şeye yaklaşım biraz mastürbasyon düzeyinde. Bunun baskı, korku iklimiyle de ilgisi var. Yurt dışında yapılan en radikal işler bile ciddi bir tepkiyle karşılaşmazken burada hayati noktalara ulaşabiliyor. O yüzden azıcık ucundan ya da yorganaltı üretimler diyebiliriz. Cinsellik batı edebiyatında, şiirinde ve sanatında en büyük esin kaynaklarında biridir. Henry Miller'in, Sexus, Plexus, Nexus, The World of Sex, adlı kitapları dünya edebiyatının dev yapıtlarıdır. Ama bizde 'Seks ayıptır'. Şiirlerinde aşka dair, sekse dair erotik öğeleri kullanan şairlerin başında gelirim. Bir şiirimde 'Kleopara'nın amı gibi sulu' dizesini kullandığımda ortalık karışmıştı. Neden? Çünkü, feodal kültürle ve biat geleneğiyle harçlanmış dinbaz bir toplumla beyni felçlenmiş bir 'sürü'nün başka türlü düşünmesi mümkün değildir. Yıllardır İsveç'te ve Avrupa'nın değişik ülkelerinde yaşadım; -bir iki çok özel örneği saymazsak- bu alanda Türkiye'nin dünyaya sunduğu hiç bir şey yok. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne birincilikle giren, kadın bedeni üzerine muhteşem resimler yapan ve tüm dünyanın ilgisini üzerine çeken Maide Aktaş'ı alkışlıyorum. Bir Fransız yazarının, Mememin Tarihi, adlı bir kitabını okumuştum. Hangi dilden okuduğumu hatırlamıyorum şimdi. Kitap, tüm ortaçağ boyunca kadın memesinin ve sutyen kullanımının kiliseyi ve toplumu nasıl sarstığını anlatıyordu. Kilise ve egemen çevreler kadın memesinden, amından ve sutyenden o kadar korkuyorlardı ki, kadınlara karşı savaş açtılar, cadı diye onları yaktılar, onlara bekaret kemerleri taktılar. Kimlerdi bunlar? Erkekler tabii! Ve erkek toplumları ve düzenleri. İşin özeti: Din, egemen sınıfların; halk sınıflarını cennet-mennet ayağıyla susturmak, kandırmak, ezmek için kullandığı bir kontrol aracıdır. Din, erkeklerin, kadınları baskı altında tutmak ve istedikleri gibi kullanmak için uydurdukları tarihin en eski ve en etkin aracıdır. Cinselliğin özgür anlamda ifadesini serbestçe bulduğunu söyleyemeyiz. Güzel sanatlarda, sahne sanatlarında ve edebiyatta da bu oto-sansürün olduğunu biliyoruz... Mesela bir Marquis De Sade edebiyatımızdan çıkmadı ya da Emile Zola'nın bir Nana'sı. Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ı aklıma geliyor. Dinin ve siyasetin egemen, arketipsel, sorgusuz bir cinsellik dayatmasına, toplumun bazı kesimlerindeki tutucu, geleneksel ve ailevi baskıları da eklersek, buna karşı batının açtığı cinsellik bağlamındaki özgürlükçü alan arasında sıkışmış bir Türkiye'de, cinsellik de bazı sınırların içine de sıkışmış durumda. Bu bağlamda yer yer özgür, cesaretli işler yapılsa da bunun bir devamlılığı ve sürekliliği yok. Türkiye bu çerçevede hemen hiçbir şey üretmiyor, pek fazla katkısı yok. Son yıllarda resimde Şükran Moral bu alanda çalışmalar yaptı, sergiler açtı. Çok ilgi de gördü, tepki de. Ama bunlar bence çok anlamlı değil. Spekulum adlı resim-performansı da öyle. Nasıl bir estetik haz verebilir ki? Kadının çektiği bir acıyı, muayeneyi, doğum olayını çağrıştırsın isteniyorsa bunu bu alanın çalışanları daha somut anlatabilirler. Erkek sanatçılar da penis resimlerini yapsalar ne olacak? Pornografi sitelerinde bin türlü görüntüler vardır. Ama asla estetik bir haz söz konusu değildir. Pornografik haz duyulabilir. Tabii yakın zamana kadar bu konular erkekleri ilgilendiriyordu. Erkekler pornografiden, bakmadan, görmeden haz alıyorlardı. Kadınların böyle bir haz aldıkları düşünülmüyordu. Dönem değişti, toplum ve insanlar da değişti. Belki modanın ya da basın yayının yönlendirmesiyle veya araseks figürlerinin artması nedeniyle de olabilir; artık kadınların da böylesi durumlardan haz aldığı kabul edilebilir oldu. Rollerde değişmeler var ve kadınlar da bakan, gören, girişimde bulunan olabiliyor; erkekler bakılan, görülen, beğenilen oluyor. Şiir yazan kadınların da cinselliğe benzer bir haz alacakları varsayılabilir. Ama kesinlikle şiir-sanat estetik, cinsellik ise pornografik bir haz verecektir. Tıpkı erkeklerde olduğu gibi. Tabii önemli olan vajina resmi çizmek değil ona estetik bir boyut kazandırmaktır. Herkes özgür olmalı ve istediği resmi yapmalıdır. Bu alanda dikkat edilmesi gereken temel şey çocukların korunmasıdır. On sekiz yaş altı çocukların olmadık görüntülerle kafalarının karıştırılmaması, travmatize edilmemeleridir. Korunulması gereken nesneler; vajina, penis değil, o organların nasıl kullanıldıkları, travmatize edici insan ilişkileridir. Erişkin insan için sorun olamaz. O kendi bilinciyle karar verecek durumdadır. Yasaklar sürdükçe o alana ilgi de sürer, toplum rahat bırakıldığında, yasaklar kalktığında bu tip sorunlar da ortadan kalkar. Bizim sanatçılarımız da bu dediğiniz alanlarda dünya sanatına katkıda bulunabilirler."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/23/ismet-yazicidan-nilhan-sesalan-soylesisi", "text": "varlığımın parçalarını, dünyada pek çok yerde, Nilhan Sesalan: Tarih öncesi, yazının henüz keşfedilmediği dönemlerde, insan maddeye biçim verme ihtiyacı duydu. Buna ihtiyaç duyma sebepleri üzerine sık sık güncellenen sorular sorarım, kendi deneyimlerim içinde cevaplar ararım. Kilden oluşturduğu bir boğa başının A harfine dönüşmesini, binlerce yıldır bu dönüşümün kızım Asya'nın adına kadar ulaşmış olmasını olağanüstü bulurum. Zaman kavramının noktasal olma ihtimali üzerine düşünürüm. Madde olmayanı maddeye dönüştüren, bir prehistorik ile aramdaki bağ tazedir benim için. İsmet Yazıcı: Seninle yaklaşık 20 küsur yıl önce tanıştık; ilk karşılaşmamızda içimden açıkçası Bu dokunsak kırılacak, narin, hassas kadından mı bu işler çıkıyor diye?düşünmüştüm. O sert maddeye hükmeden, yoğurup hayat veren kadın, nasıl bu kadar naif, yumuşak, kırılgan olabilir diye hayret etmiştim... Ama işinin başında, malzemenle bütünleştiğinde, yargımın nasıl da yanlış olduğunu fark ettim. Çünkü orada kendime kurduğum cümlenin içindeki hükmetme vurgusu hemen sırıttı; o söz yerini bütünleşmeye bıraktı... O bütünleşmenin karşısında ne taş, sert ve katı kalabiliyordu; ne bronz... Sen onlara teslimken, onlar da sana teslim oluyordu... Heykel için kullanacağın malzemenin tercihi de ayrı bir macera sanıyorum. Nilhan Sesalan: Düşüncelerim maddeye dönüşürken bilmediğim tekniklerle de karşılaşabiliyorum, heykelim bittiğinde tekniği de öğrenmiş oluyorum. Birbiri içinden geçen iki kuvvet gibi madde ve düşünce... Varlığımızın bu kadar kırılgan oluşunun sızısını, madde ile analiz etmeye çalışırken hafiflik etkisi görünür oluyor son dönem yapıtlarımda. Denge arayışında olduğumu düşünüyorum. Kara Kitap heykelimde, parlattığınız zaman siyahlaşan koyu gri bazalt taş bulabildiğim için mutluydum. Asya Kuşunda bulutlu mermeri yontarken taşın direnci ve kuvveti, barışa ithaf ettiğim bu heykelim için biçilmiş kaftandı. 2007 yılında yaptığım şşş.. ülkem ise lirik Muğla Taşı'nı istedi... Taşlarımı bulmak için her yerde dolaşırım. Türkiye'de pek çok taş ocağı sahibini tanırım. Bazen üç ay aradığım ve çokça dil döktüğüm olur. Finlandiya'ya bir dönem çok sık davet edildim, sergi ve sempozyumlar için. İlk gidişimde uçağın penceresinden bakarken uçsuç bucaksız yemyeşil, ağaçlarla kaplı bir yeryüzü gördüm. Buzulların en son çekildiği, granit yüzey üzerindeki bir karış toprağın ve doğanın herkes tarafından bebek gibi korunduğu Dünya'nın kuzeyinde bir ülke. Türkiye'deki durum ise gittikçe şuurunu daha çok kaybediyor. 'Yaprak Ağaçları' yapıyorum, parçanın bütün olduğunu düşündüğüm için... Bazen onları bazalttan yaptığım 'Köklerim İçin Bir Ev'in en üstüne yerleştiriyorum. 'Ahşabın Rüyası' ise varlığımızın bu kadar kırılgan oluşunun sızısıyla tekrar ağaç olabilmek için çabalıyor. İsmet Yazıcı: Sanatın en sihirli yanı galiba o an orada olmak; Onda olmak; o sessizliğin ortasında yalnızca izler kalıyor. Nilhan Sesalan: Kuzguncuk'taki atölyemi hatırlar mısın İsmet'çim? Orada 2006 yılında yazdığım bir şiirim bu söylediğinle ne güzel buluşuyor. Heykel yaparım, desen çizer, yazı yazarım, olmadı kedimle oynarım. Oynarken ağaçlara bakarım evren sanırım. Kendim yaprak olurum, Ahşabın, taşın, çamurun üstüne konarım, izim çıkar. Nilhan Sesalan: Kuşkusuz. Evrenin makrodan, mikro kozmos'a uzanan paternlerinin birbirlerine olan benzerlikleri her zaman iştahlı olduğum bir ilgi alanı. Master tezimi Anadolu Prehistoryası Üzerine vermiştim, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde. Üç yıl sürdü,1996 yılında bitirdim. Biliyorsun biz heykeltıraşlar hem yazılı, hem de yapıt üreterek oluşturuyoruz tezlerimizi. Geometrik ya da coğrafi, farklı ölçeklerdeki pek çok paterni, Anadolu'nun kendinde barındırdığını düşünüyorum. Bu dönemde Gelince Gitmeyenler adı altında bir seri yapıt ürettim, devamında da bazı yapıtlarımdaki izlerini fark etmek beni mutlu etti. Yazının olmadığı, düşüncenin maddeye dönüşerek bize kadar ulaştığı binlerce yıllık insanlık tarihinin izlerine dokunurken Çatalhöyük'de yaşamış insanlardan çok da farklı olmadığımı düşündüm. Belki de bu sebeple, Dünya Prehistoryası'na da duyduğum ilginin devam etmesi buradan geliyor. Belki de batılı filozoflardan farklı olarak, zamanın noktasal olabileceğini öneren antik çağ doğu filozoflarına bu sebeple kendimi daha yakın hissediyorum. Nilhan Sesalan: Yaprak Ağaçları kızım Asya'nın doğumuna denk düşüyor. 2001 yılında yaptığım Asya Yaprak Ağacı, bugün İstanbul'daki Türkan Saylan Çağdaş Yaşam Merkezin'nde duruyor. Kamuya açık alanda yaptığım ilk büyük ölçekli taş heykelim. Ayrıca taşı yontarken çıkan parçalardan bir fidana, yaprak şeklinde 5 metreye uzanan gölgeseni yapmıştım. Parçanın bütünle ilişkisini aradığımı düşünüyorum bu yapıtlarımda. Kızımın doğuşunu bu yapıt ile kutladım ve heykelimi yaparken yonttuğum taşları biriktirerek küçük bir fidanın büyük bir gölgesi olarak dizdim. Fidan kızımdı ve aynı zamanda bendim. Devamında Genetik Yaprak Ağacı, Polen Çağı, Karma Yaprak Ağacı, Vadim O Kadar Yeşildi ki, Rüzgarların Dinlendiği Yer gibi heykellerim geldi. Yaprak Ağaçları' yapıyorum, parçanın bütün olduğunu düşündüğüm için... Bazen onları bazalttan yaptığım 'Köklerim İçin Bir Ev'in en üstüne yerleştiriyorum. 'Ahşabın Rüyası' ise varlığımızın bu kadar kırılgan oluşunun sızısıyla tekrar ağaç olabilmek için çabalıyor. Nilhan Sesalan: Heykel yapmaya başladığım yıllarda düşündüğüm tek şey maddeye biçim vermeyi öğrenmekle ilgiliydi. Bilmediğim bir şeyi öğrenmenin peşinden giderken varlığımın parçalarını dünyada pek çok yerde sanat yapıtı olarak bırakacağımı öngörmemiştim. Genetik kodlarımdan içtiğim suya kadar ucu bucağı olmayan her şeyden ve en güzeli de arkadaşlarımın hayatıma katkısından etkilendiğimi düşünürüm. Doğduğumdan beri oluşan dünya görgümün her şeyle birlikte çok güçlü bir değişim ve dönüşüme başladığını düşünüyordum. Sanki etrafımda neyle buluşması gerektiğini bilemeyen, milyonlarca polen uçuşuyordu. Tüm fikirler, tahmin edemeyeceğim zamanlarda bende varlıklarını sürdürdüklerini fark ettirirler. Bu sebeple anlarım ki zamanı Batılılar gibi doğrusal değil Doğulular gibi noktasal algılarım; her an, her şey, her şeyle karşılaşabilir. Nilhan Sesalan: Okumayı seviyorum, kütüphaneler terapi mekanlarım. Şiir de yaptığım heykeller gibi kendiliğinden gelişiyor; Gökyüzünde yalnız Gezen Yıldızlar'dan bahsedecek olursak, annemin mutfağındaki radyoda sürekli çalan şarkılardan biridir ve hem bir şiirime hem de beş heykelime isim olmuştur. Bu heykellerimi yaparken hissettiklerimden bahseder."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/03/29/zehir-benim-panzehirim-sen", "text": "Fark frak giyseydi hemen fark edilirdi. Tiryak ne menem sözcüktür de Yunus dilinde yaşadı? Üstelik Latince iken... Tiryak zehrin panzehiri idi. Latinlerin tiryakı bizim dermanımız olmuş bile. Eşrefoğlu Rumi çıkıp, Elinde sükkeri ayruga sunup/ Aguyı kendü yutmakdur adı ışk demeseydi aşkın bir sarhoşluk olduğunu düşünüp ağunun ne olduğundan habersiz bugünlere gelecektik. Bir asır sonra da Fuzuli'nin, Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib/ Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır. dizelerindeki ağusuyla tanışacak, aşk sarhoşluğundan hoşnut, derman bulan Lokmanlardan uzak durmalarını isteyecektik. Ey okur, yazımı sözağusu olarak düşündünse tiryak si olmadığından. Sen hiç zehir tattın mı, dedi bir dost. Hemen hemen her gün tadıyorum. İnsanlar öyle ağır sözler söylüyorlar ki zehir o sözlerin yanında panzehirdir. Zaman yaman şarapmış. Çok yıllandım. Kavımda sırtüstü yatmaktan yoruldum. Düne akıp gittim: Gençliğim, Trakya yöresinde yetişen üzümlerden... Doluca... Yaş aldıkça Papazkarası. Olgunluğum Denizli'nin Çalkarası. Çilek tadında. Ellilerime yaklaştıkça tadımın değiştiğini, Ürgüp ve Göreme yöresi şaraplarına benzediğimi öne sürdüler ki inandım. Şimdi dünü bugüne getiren dürbünün arkasındayım. Tam altmış yıl öncesine fersiz gözlerimle bakmaya çalışıyorum, nasıl oluyor da daha berrak görüyorum? Altı yaşında bir çocuk, Anamur Kalesi'nin burçlarında Fransız konuklarına genizden konuşarak kale hakkında bilgi vermeye çalışıyor. Amacı para kazanmak değil, insanlarla iletişim kurarak zaman sarhoşu olmak. Sarhoşlukla zehrin buluştuğu tek yer zamanmış. Emerson demiyor mu, En sağlam zehir, zamandır. diye. Şarap nasıl keyif verirken bir şeyleri alıp götürürse zaman da onu yapıyor. Ne mutlu o zehri panzehire çevirenlere!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/03/esra-unal-saglikin-goz-izindeki-konugu-mustafa-firat", "text": "Şair Mustafa Fırat'ın, İlhan Berk'le olan anısını okurken anı içinde anı okuduğumu hissettim. Şehir ve kültür... Bu iki kavramın birbirine çok yakışan sözcükler olduğunu düşünüyorum. Sanatın ve türevlerinin; bir şehrin coğrafyasına yayılmasının, insanlarda estetik bilinç oluşturmada önemli olduğu yadsınamaz. Bir şiiri okuduktan sonra bilinci sarsılan, bir tiyatrodan aklında topluma ve insana dair soru işareti ile çıkan, bir tabloya dakikalarca bakıp hayatına anlam yükleyen insanlardan oluşan ülkeler düşünsenize. Adalet, eğitim, sağlık vb. bu bakış açılarına sahip insanlarca idare edilse fena mı olur? Mustafa Fırat da böyle düşünüyor olmalı ki Antalya Altın Portakal Şiir Festival'i davetine icabet etmiş. Evet anımız böyle başlıyor. Mustafa Fırat, festival için havalimanına gittiğinde İlhan Berk'i görür ve onunla Antalya'ya kadar yolculuk yapar. Festival'de İlhan Berk konuşulacağı için önceden hazırlıklıdır ve yanında Berk'in kitapları vardır. Onları tek tek imzalayan İlhan Berk'in yazısı için eski yaşamlardan çıkmış gelmiş, gibi tabirini kullanmış Mustafa Fırat. Nedendir bilmiyorum, bu kısmı birkaç kez okudum. Muazzam çağrışımlar yarattı bende. Eski yaşamları bir el yazısında görmek, hissetmek... Eski İstanbul, şairlerin uğradığı mekanlar, Ziya'ya Mektuplar ve Yaşamak Hatırlamaktır'da okuduğum onca anı zihnimdeki peliküle yansıdı hızla. Yolculuk devam ederken İlhan Berk, şiir ve şiire dahil ne varsa durmadan anlatır. Anıların vanası açıldıkça açılır İlhan Berk tarafından. Anı bu aşamadan sonra yön değiştiriyor sanki. O lirik hava dağılıyor ve daha sorgulayıcı ve realist bir havaya bürünüyor. Okuyacağınız anıda, Mustafa Fırat'ın sorduğu o can alıcı soru ve aldığı cevap benim de merakıma bir son verdi. Gökyüzündeki sohbette ilgimi çeken diğer bir nokta da İlhan Berk'in güncel şiiri takip etmesi dolayısıyla birçok şairi okuması konusu oldu. İnternet ortamının şimdiki gibi yaygın olmadığı zamanlarda bu takibi yapabilmek oldukça zor olmalı. Yerli ve yabancı birçok şaire hakim olan Berk, Mustafa Fırat'a Gonca Özmen'i tanıyıp tanımadığını sorar ve genç şairlerin onu okumalarını salık verir. Usta şairlerin ya da eski kuşak şairlerin genç şairlere nasihatler vermesi, onları kimi okuyup kimi okumamaları konusunda yönlendirmesi günümüzde de tartışılan bir konu. Sanal ortamda sık sık karşılaştığımız polemikler, şiire dahil ilkesel tartışmalardan daha çok kişiler üzerinden yapılan sataşmalardan oluşuyor. Ne gelenekten rahatsız olmak ne de gelenekten yana tutucu olmak doğrudur. Şiirde eskiyen, canlılığını yitiren kullanım, ne olursa olsun terk edilmelidir. Şiir adına yapılan her türlü yenilik de eski kuşak şairleri tarafından görülmeli ve dile getirilmelidir. Bundan kazançlı çıkan da Türk şiiri olacaktır. Cemal, babasının ölüm trajedisini şiirine yansıtamadı! Sözün bittiği yerler vardır ya işte öyle bir an idi benim için. Aralarda, Latin ve Yunan şairler... Bunları nasıl bulduğumuz üzerinde söyleşirken, iniş anonsunun yapılmasından sonra Gonca Özmen'i tanıyıp tanımadığımı sormuştu. Evet. dedim. Genç şairlerin Gonca'yı okuması gerektiğinin altını çizmişti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/07/yalniz-birakilan-bir-cagdas-kadin-hikayesi-sonum-baslangicimdir", "text": "Nurduran Duman'ın yazdığı, Halil Akarsu'nun yönettiği Sonum Başlangıcımdır 8-9 Nisan saat 18:00'de Feraizcizade Oda Tiyatrosu'nda seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Bursa Devlet Tiyatrosu'nun metin, reji, müzik, dansın akışkan bütünlüğü içinde, yenilikçi bir anlayışla sahneye koyduğu Sonum Başlangıcımdır, yaşamda kendini gerçekleyiş çabasında duygusal, düşünsel, düşsel olarak yalnız bırakılan bir çağdaş kadın hikayesi. Aşk, dostluk, meslek, ölüm kırgınlıkları bir yana entelektüel yalnızlığıyla katlanmış bir duygu kırıklığı içinde olsa da hala kendini gerçekleyebilmek, beceri ve yeteneklerle donanmış varlığını eksiltmeden hayata geçirebilmek için bir son ile başlangıç çemberinde dönüp duran, dönüp durdukça öğrenen, öğrendiklerini paylaşamadıkça yorgun düşse de yılmayan bir kadının hikayesi. Halil Akarsu'nun arzusuyla Nurduran Duman'ın şiirlerinden bestelenen parçalar, metni müziği kendiliğinden bedenliyor hissi veren koreografi, bu kendiliğindenliğe olanak veren minimalist ama yaratıcı dekor ve ışık tasarımı ile estetik bir seyir hazzı sunan oyun, fiziksel olmadığı için pek de üstünde durulmayan kadına karşı duygusal şiddeti sorgulayarak seyirciyi kimi zaman sarsmaktan da geri durmuyor. Nurduran Duman'ın yazdığı, Bursa Devlet Tiyatrosu yapımı, Halil Akarsu'nun yönettiği Sonum Başlangıcımdır oyuncular Cansu Yılmaz, Ceren Kayış, Rabia Tutal'ın devimsel oyunculuklarının yanında renkli ses başarımları, fiziksel dayanıklılık ve özveri gerektiren danslarıyla hayata geçiyor. Oyunun dekor tasarımı Cenk Oral, ışık tasarımı Ali Karaman, müziği Irmak Şahin, koreografisi Filiz Dursunoğlu, dramaturjisi ise Tolga Güven'ait. Sonum Başlangıcımdır 8 ve 9 Nisan tarihlerinde Feraizcizade Oda Tiyatrosu'nda. Yalan! Uroborusum ben kuyrukyiyenim, kendi kendimi hem döller hem yok ederim. Bir subaşında Gılgamış yorgun düşmüş uyurken, onun yerine ölümsüzlük otunu yiyenim. Hep birilerinin yerine bir işler edenim. Çin'de salyası döl yerine geçen dragonum, kadınları anne ederim, Brezilya'da kısır Tupi-Guarani kadınları anne olsun diye kalçalarını döverim, Afrika'da Tchokweler'in zifaf yatağının altına konan tahta heykel benim heykelim. Önce tanrı dersiniz, yaşamın, ölümsüzlüğün simgesi, sonra ölüm dersiniz, cennetten kovulmanıza sebep olan şeytanız ya biz! Bir karar verseniz... İnsan değişir. Düşüncesi en oynak, en güvenilmez şeydir. Bir an iyi olan düşünce anında kötüleşiverir. Düşünce benden daha kıvrak bir şeydir. Ben, yeşil yılan! Bir adım da Şahmaran! Sevgisinden korkup sevilene kızan aşıktan gayrısının öfkesine saygı duymam! Nedir bana olan bu öfkeniz? Dante'nin İlahi Komedya'sında ben boğmuyor muyum hırsızı? Büyük İskender'e yol göstermedim mi? Apollon'un oğlu Lamos'u ben büyütmedim mi? Bu öfke niye? Evliya Çelebi şahidimdir, Nuh'un gemisindeki deliği ben tıkamadım mı kuyruğumla? Kimse düşünmez hani bizim sevgiden payımız? Hiç incinmez, biz de dokunulmaya ihtiyaç duymaz mıyız? Ya sabrım ve sükunetim? Nerelerde yaşıyorum hiç sordunuz mu? Hangi karanlık ve soğuk dehlizlerde hayata yollar açıyorum? Kötülük ve hastalıklar yutuyorum? Hemen her kültürün tıp sembolü olmam boşuna mı? Bunun da mı anlamı yok, yıllardır süregelen bu işaretin? En iyisi gelin laf etmeyin dilimin çatalına. İçinizdeki dedikoducuyu, çatal dilli arabozucuyu benden bilmeyin. Zülfikar'a benzer, bir yanı şiir, bir yanı şifadır benim dilimin. Kuyruğunu ısıran uroborusum ben. Kısırdöngüye, sonsuzluğa, paradokslara bile ilham veren ben değil miyim? Sonum başlangıcımdır. Bir subaşında Gılgamış'ın ölümsüzlük otunu yuttumsa, yazgımdan! O gün bugündür telli pullu gömleğim hep pırıl pırıl, hep yenidir. Sürünerek ölmemek nasıl bir ölümsüzlükse. Saygı duyulup da sevilmemek. Vay benim üçgen başım! Kalın küt kuyruğum... Ah, bu başımı vuran ben değil miyim taşa toprağa, gövdemi çöle sıcağa sunmadım mı? Tuza yıldıza sürdüm, kazıdım, kendimin içinden sayısız kere sayısız çıktım, pul pul döktüm de şu alnımı, değiştiremedim işte gene de yazgımı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/14/kadim-anlatilar", "text": "Sunucu ve eğitmen Gönül Ak'ın moderatörlüğünde, Kadıköy Belediyesi ve Kozyatağı Muhtarlığı Kültür Komitesi iş birliği ile gerçekleştirilmekte olan Sanat Söyleşileri nin bu ayki konuğu yayıncı-yazar Hasan Kerim Güç. 2014 yılı itibarıyla Nefes Yayınevi'nde Genel Müdürlük görevini üstlenen Güç, halen Nefes Yayınevi ve Tuti Kitap markalarını yönetmektedir. Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü'nde doktora yapmış, ABD'de North Carolina Üniversitesi, Çin'de Pekin Üniversitesi ve Japonya'da Kyoto Üniversitesi bünyelerinde Kenan Rifai Islamic Studies Distinguished Professorship İslam ve Tasavvuf Araştırmaları Kürsüleri'nin kurulmasında aktif görev almıştır. Yazarın 2020 yılında yayımladığı Ken'an Rifai'nin Dervişlik Anlayışı adlı bir kitabı ve Richard Cavalier'in Yeni Başlayanlar İçin Platon isimli kitabına yaptığı bir çevirisi bulunmaktadır. Güç; Kerim Vakfı kurucu üyesi, Florence Nightingale Hemşire Mektepleri ve Hastahaneleri Vakfı kurucu üyesi ve Brüksel'de kurulmuş olan Mindhub Derneği kurucu üyesidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/16/burak-tokcan-onur-ubayla-iki-kitabi-hakkinda-konustu", "text": "Onur Ubay: Ayna Meclisi benim ilk göz ağrım, ilk heyecanım. İstedim ki ilk baskısı tükenince unutulup kalmasın bir köşede; benimle beraber nefes almaya devam etsin, ben var oldukça o da var olsun. İşte bu yüzden, hayatta olduğum sürece onu da ayakta tutacağım. Ben öldükten sonra ise akıbeti kendi başarısına bağlı elbet. Onur Ubay: Lirik anlatım benim şiir anlayışımın yapı taşı. Böyle bir yapı taşı kullanıyorsanız yaşamla iç içe gelişen bir imge dünyası da kaçınılmaz oluyor. Dizelerimi hep yaşamdan toplamaya çalışıyorum. Benim kavgam hayatla! Bir sonraki şiir kitabımı henüz tamamlamamış olsam da büyük oranda yine aynı izlek üzerinde devam ediyorum. Bakalım neler sığdırabileceğim o çerçeveye. Onur Ubay: Bana şiir mi, roman mı diye sorsanız ille de şiir derim. Şiir, tüm yazın sanatının temeli olduğu gibi, benim de temelim sanırım. Ne kadar başardığım tartışılabilir; ama romanda da bu şiirsel dili ve üslubu devam ettirmeye çalışıyorum. Romanımın var oluşuna gelince, o hep sol yanımdaydı; küçüklüğümden beri karşı konulamaz bir çekim vardı bende ona karşı. Bir gün, şiirle paylaştığım dertlerimi onunla da paylaşmayı istedim. Haliyle yine kendimden, kendi coğrafyamdan yola çıktım ve iyi bir dost kazandım. Onur Ubay: Şiir ve roman, aynı denize dökülen iki ayrı nehir gibi bende. Aynı yolları kat etmeseler de benzer yolları aşarak dökülüyorlar o denize. İkisinin de kaygıları, amacı ortak. Yani önünde sonunda bir noktada birleşiyorlar; ondan sonra ayır ayırabilirsen. Ufukta şiir varsa, terkisinde roman hep olacak; yeter ki bir denizimiz olsun. 1985'te Niğde'nin Bor ilçesinde doğdu. İlk şiiri 2006'da Ünlem Sanat dergisinde yayımlandı. Mavi Liman, Kıyı, Eliz Edebiyat dergileri ve çeşitli fanzinlerde şiirleriyle yer aldı. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Ubay, memleketi Adana'da serbest avukat olarak mesleğine devam ediyor. - Ayna Meclisi (1. baskı: Ses ve İz Yayınları, 2018, şiir) - Kozaların Uykusu (Klaros Yayınları, 2020, roman) Piece of writing writing is also a excitement, if you be acquainted with then you can write if not it is difficult to write. best websites online. I'm going to highly recommend this web site!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/16/dunya-sanat-gunu-onur-odulleri-3-kez-sahiplerini-buldu", "text": "Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan, tüm dünyada Sanat Günü olarak kutlanıyor. Bu kapsamda Bahçeşehir Üniversitesi, İstanbul Sanat Derneği ve Artshop Yayıncılık'ın katkılarıyla, BAU Teras 212'de bir ödül etkinliği düzenlendi. Sanatın gelişmesini ve yayılmasını teşvik etmek amacıyla kutlanan Dünya Sanat Günü'nün ödül töreni, sanat dünyasındaki pek çok ismi bir araya getirdi. 15 Nisan Dünya Sanat Günü Onur Ödülleri töreninde moderatörlüğü Vedat Akdamar ve Yıldız İbram yaptı. Açılış metnini okuyan Yeliz Nur, Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın, Ulusal Plastik Sanatlar Derneği Başkanı Bedri Baykam'ın 2011 yılında önerisi ve UNESCO'ya bağlı IAA/ Uluslararası Sanat Derneği'nin onayı ile 2012 yılından beri Dünya Sanat Günü olarak kutlandığını belirtti. Enver Yücel, Osman Öztürk, Aslıhan Umar, Tamer Levent ve İnci Otman (118 Y Yönetim Çevresi Genel Yönetmeni) yaptıkları konuşmalarda, sanatın önemini ve iyileştirici gücünü vurguladılar. Özetle, Sanatın kalıcı olduğunu ve dünyayı anlamlı kıldığını, güzel duyguları harekete geçirdiğini, sanatsız bir toplumun estetik olamayacağını, Sanatın hem toplum hem de sanat için olduğunu, Atatürk'ün 'Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir' sözleriyle sanata verdiği önemi gösterdiğini, sanatın toplumlara hoşgörü ve barışı getirdiğini, sanatın hem toplum hem de sanat için olduğunu; sanatın, sanat dalları kapsamında değil, daha geniş bir yaşama biçimi olarak düşünülmesi gerektiğini ifade ettiler."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/17/vbky-27-mayisin-kayip-anayasasi-eserini-yayimliyor", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları, tarihçi Prof. Dr. Cemil Koçak'ın yazdığı 27 Mayıs'ın Kayıp Anayasası adlı eserini okurla buluşturuyor. Eser, darbeden hemen sonra hazırlanan ve 1961 Anayasası'nın gölgesinde kalan 1960 yılındaki ilk anayasa tasarısı hakkında yapılmış, ilk araştırma niteliğini taşıyor. VakıfBank Kültür Yayınları, darbeler tarihi ve Türkiye'de demokrasinin serencamı konusunda Türkiye'nin saygın otoritelerinden biri olan Prof. Dr. Cemil Koçak'ın 27 Mayıs'ın Kayıp Anayasası adlı eserini yayımlıyor. Kitap, İstanbul Üniversitesi Rektörü Ordinaryüs Prof. Dr. Sıddık Sami Onar başkanlığında kurulan komisyonca hazırlanan 27 Mayıs'ın ilk anayasa tasarısı hakkında yapılmış titiz bir çalışma olarak Türkiye'nin yakın siyasi tarihine ışık tutuyor. Siyasal Zihniyet ve Toplumsal, Sosyal ve Ekonomik Zihniyet başlıklı iki bölümden oluşan eser, 27 Mayıs 1960 anayasa tasarısının ne olduğuna, neleri ihtiva ettiğine; siyasal, toplumsal, sosyal ve ekonomik anlayışına, 1961 Anayasası ile aralarındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çekiyor. Türkiye'de yakın tarih denilince ilk akla gelen isimlerden Prof. Dr. Cemil Koçak'ın kaleminden, 27 Mayısçıların bu ilk ve kayıp anayasa taslağının tartışmaları ve zıtlaşan dünya görüşleri, Türkiye'nin yakın tarihi için bilinmeyen bir kapıyı aralıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/24/ilk-kahve-festivali-bodrumda", "text": "Dream Sales Machine'in 2022 Kahve Festivalleri takvimi belli oldu. Türkiye'nin marka festivali Coffee Festivaller, bu yıl Bodrum, İzmir, Diyarbakır, Ankara ve İstanbul'da düzenlenecek. İlk Coffee Festival 6-7-8 Mayıs tarihleri arasında Bodrum Zai Yaşam'da kahve severlere açacak. Ardından 27-28-29 Mayıs'ta İzmir'de Tarihi Havagazı Fabrikası'nda, 3-4-5 Haziran'da Diyarbakır'da, 23-24-25 Eylül'de Ankara'da, 6-7-8-9 Ekim'de de İstanbul'da gerçekleştirilecek. Dream Sales Machine Başkanı Alper Sesli, pandemiyle birlikte en çok zarar gören sektörlerin başında turizm ve etkinlik sektörünün geldiğini belirterek, Pandemiyle birlikte sektörlerin de bireylerin de alışkanlıkları değişti. Bu dönemi çok iyi değerlendirdik, çok çalıştık. Etkinlik endüstrisinde yine büyük fark yaratacağımız festivallerimiz için geri sayım başladı. Coffee Festival'ler kahve endüstrisinde dünyanın en büyük life style etkinliği olarak kabul ediliyor dedi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/24/ismet-yazicidan-izzet-ers-soylesisi", "text": "İsmet Yazıcı yazar İzzet Erş'le KUTSALIN YORUMU Kutsal Metinler Üzerine Hermenötik Denemeler kitabı hakkında konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/24/sabahattin-kudret-aksal-mezari-basinda-anildi", "text": "Ozan/Yazar Sabahattin Kudret Aksal, ölümünün 29. yıldönümünde Karacaahmet'te bulunan mezarı başında anıldı. 23 Nisan günü gerçekleştirilen anma etkinliğine Adil İzci, Uğurtan Atakan, Necati Gungör, Turgay Kantürk, Mustafa Bilgin, Kadir Aydemir ve Ahmet Zeki Yeşil katıldı. İlk sözü alan öğrencisi Uğurtan Atakan, Sabahattin Kudret Aksal'ın yüzlerce öğrenci yetiştirdiğini, bu öğrencilerin şimdi emeklilik dönemini yaşadığını, 60'lı ve 70'li yılların öğrencileri olarak bugüne kadar hakkında olumsuz tek bir söz duymadıklarını, daima saygıyla ve içtenlikle aldıklarını söyledi. Turgay Kantürk, Sabahattin Kudret Aksal'in Kadıköy duygusu yüksek biri olduğunu, emekli olduktan sonra Kadıköy'de yaşadığını, haftanın en az iki günü kendisiyle buluşup görüştüklerini, ölümünden sonra cesaret edip buraya gelemediğini, bu nedenle üzgün olduğunu, ölüm haberini ise askerdeyken aldığını, Sabahattin Kudret Aksal'ın öğrencisi olmadığını ancak ondan çok şey öğrendiğini belirtti. Adil İzci, Sabahattin Kudret Aksal'ın ailesinin Balkan göçmeni olduğunu, Balkan Savaşı çıkınca Beşiktaş'a yerleştiklerini, eşi Münire Hanım'la evlendikten sonra Kadikoy'de yaşadığını, konservatuardan sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesinde estetik hocalığı yaptığını, 19 Nisan 1993 tarihinde vefat ettiğini, 21 Nisan'da toprağa verdiklerini, onu son kez gören kişinin kendisi olduğunu, toprağa verilmeden önce elini öptüğünü, başucundaki yazının kendi şiiri olduğunu ifade ederek sözlerini, Sabahattin Bey ışıklarını yaktı, yüzünü sonsuzluğa döndü, karanlıkta duruyor şeklinde tamamladı. Etkinlikte bulunan diğer katılımcılar ise, Sabahattin Kudret Aksal'ın çağdaş ve yetenekli kişiliğine dikkat çekerek, yeni nesillere anlatılması gerektiğini vurguladılar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/30/edebi-bahisler-ii-raflarda", "text": "Ozan/Yazar ve Eğitimci Adil İzci'nin, bilim insanı Dr. Rıfkı Tezcanlı'nın yazılarının bir bölümünü daha derlediği Edebi Bahisler- II okuruyla buluştu. Anima Yayınları tarafından basılan bu ikinci kitap, Dr. Tezcanlı'nın 1940'larda Hakikatler Mecrasında yer alan yazılarından oluşuyor. Bilindiği gibi, bu kitaptan önce 2020'de yayımlanan Edebi Bahisler büyük ilgi görmüş ve kısa sürede ikinci baskıyı yapmıştı. İzci, Edebi Bahisler- II ile Dr. Rıfkı Tezcanlı'nın üzerindeki gizem perdesini biraz daha aralamış oluyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/30/esegin-akli-masalina-yazinsal-bir-bakis", "text": "Kimi araştırmacılar, masalın mitolojiden doğduğunu, kimileri dünyaya Hindistan'dan yayıldığını, kimileri de antropoloji ile ilgisini kurarak, İlkel yaşamın kalıntısı olduğunu ifade etseler de, masal kaynağı ile ilgili kesinleşmiş bir görüş birliği yoktur. Masalı masal yapan temel özellikler, olağanüstü olaylar, durumlar, yerler ve kişilerdir. P. Naili Boratav masalı, hayali hikaye olarak tanımlar. Yani bir anlatı türü olan masallar, hayali ögelerle örülmüştür. Vermiş olduğu etik, psikolojik, ekonomik ve sosyolojik iletilerle çocukları hayata hazırlayan, içinde yaşadığı ortama, çevreye uyumunu kolaylaştırmaya çalışan, özgüveni gelişmiş bireyler olarak yetiştirme ereği taşıyan araçlardır. Masallardaki etik iletilerde genellikle, dürüstlük ve yalan konusu işlenir. Psikolojik iletileri çok fazladır. Bu iletilerde genellikler, iyilik/kötülük, haklılık/haksızlık, kararlılık/kararsızlık, sevgi/saygı, dostluk/barış/paylaşım, bağışlayıcılık, sabır, korku, umut, şans, merak, kıskançlık gibi önemli değerlere yer verilir. Ekonomik iletilerde, paranın gücü ve yarattığı olumlu/olumsuz durumlar, insanlar arasındaki ekonomik yardımlaşma ve dayanışma konuları anlatılır. Sosyolojik iletilerde de, anne iyiliği, anne-baba sözü dinleme, ailede biz duygusu, kralların/padişahların yönetim anlayışları ile ilgili konulara ağırlıklı olarak değinilir. Bir varmış bir yokmuş, birinde bin var iken birinde hiç yok imiş. Zamanın birinde ve çok çok uzak diyarlarda eşek, güvercin, keklik, kaz, ördek, tavuk ve horoz oturmuşlar, büyücek bir tarlayı ekmeye karar vermişler. Ellerine birer avuç tohum alarak tarlanın yolunu tutmuşlar. O gün akşama kadar çalışmışlar. Tarlaya nohut, pirinç, arpa, yulaf ve buğday ekmişler. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra eşek, güvercin, keklik, kaz, ördek, tavuk ve horoz, Gidelim bir bakalım ekinlerimize, demişler. Gitmişler, bakmışlar ki ekinler sararıp büyümüş. Artık biçip, hasat yapma zamanı gelmiş. Gidelim, oraklarımızı bileyelim, yemeklerimizi hazırlayalım, yarın da gelip hasadımızı yapalım, diyerek, evlerine dağılmışlar. O gece güvercin, keklik, kaz, ördek, tavuk ve horoz hazırlık yaparken eşek acıkmış. Doğruca tarlaya gitmiş, tarlada ne var ne yok hepsini yemiş bitirmiş. Ertesi gün tarlaya vardıklarında şaşırıp kalmışlar! Tarla talan edilmiş. Her yer bomboş. Ortada hiçbir şey kalmamış. İçlerinden güvercin, Burayı ektiğimizden kimsenin haberi yoktu, mutlaka içimizden biri yapmıştır, demiş; ama bu suçlamayı hiç kimse kabul etmemiş. Sonra güvercin, O zaman kuyu başına gidelim, eğer bu tarladaki ekinleri ben yediysem, kuyunun içine düşeyim, diyerek, ayrı ayrı yemin edelim. Yemin eden kuyunun üstünden atlayarak karşı tarafa geçsin, demiş. Önce bu öneriyi sunan güvercin gelmiş kuyunun başına, Eğer ben yediysem kuyunun içine düşeyim, diyerek atlamış kuyunun üstünden ve geçmiş karşıya. Sonra keklik, kaz, ördek, tavuk ve horoz, ayrı ayrı yemin ederek kuyunun karşısına atlamışlar. Sıra eşeğe gelmiş. Eşek, Eğer tarladaki ekinleri ben yediysem içtiysem kuyunun içine düşeyim, demiş ve atlamış üstünden kuyunun; ancak karşıya geçemeden düşmüş kuyunun içine. Böylece herkes tarladaki ekinleri eşeğin yediğini anlamış. Arkadaşları, cezasını çeksin diyerek, eşeği kuyunun içinde bırakıp, oradan uzaklaşmışlar. Eşek, kuyunun içinde debelenip dururken, bir yandan da, Beni çıkarın buradan, beni kurtarın! diye bas bas bağırıyormuş. Oradan geçen bir tilki, bu sesi duymuş. Kuyunun başına gelmiş, içine bakmış ve eşeği kuyunun içinde debelenirken görmüş. Eşek kaldırıp başını yukarıya bakmış, tilkiyi görünce ona yalvarıp yakarmaya başlamış: Tilki kardeş acı bana. Ne olur kurtar beni buradan. Eğer beni kurtarırsan, kulun kölen olurum senin. Kurtar da, sonra ne yaparsan yap bana, demiş. Tilki, bu yalvarışa kayıtsız kalmamış, eşeği çekip çıkarmış kuyudan. Çıkardıktan sonra, Beni kurtar da ne yaparsan yap dedin ya. Ben de kurtardım, şimdi seni afiyetle yiyeceğim, demiş. Eşek, itiraz etmeye çalışmış ama tilkinin elinden kurtulamayacağını anlayınca kabul etmek zorunda kalmış. Tilki, Söyle bakalım, seni nerenden başlayayım yemeye, dediğinde, eşek düşünmüş taşınmış, Beni yemeye kuyruğumdan başla; çünkü benim en lezzetli yerim kuyruğumdur, demiş. Tilki, ölümü kabullenmiş görünen eşeğin bu sözüne inanarak, eşeğin arkasına geçmiş, iştahla ağzını açmış, kuyruğu yemek için yaklaşmış. Tam bu arada eşek tilkiye öyle güçlü bir tekme atmış ki, tilki havada döne döne metrelerce geriye fırlamış. Eşek, yaralanan ve yerinden kalkamayan tilkiye bakarak, biraz da sırıtarak kaçmış gitmiş. Acı içinde kıvranan tilki, Eşek aklıyla hareket edenin sonu böyle olur! diye söylenip durmuş. Eşek de ölümden kurtulmuş olmanın sevinciyle kimseye bir daha haksızlık yapmamış. - Yardımlaşma, dayanışma ve ortak aklın önemine vurgu yapılıyor. - Ortak alınan kararlarda, herkesin aldığı görevi eksiksiz yapması gerektiği öğütleniyor. - İmece olarak yapılan işlerde paylaşımın eşit ve adil olması, başkasının hakkına el uzatılmaması işleniyor. - Hak hukuk ve adaletin ne kadar önemli olduğu, adil sistemin işlemesi halinde gerçek suçlunun mutlaka ortaya çıkarılacağı ve cezasını çekeceği anlatılıyor. - Yalnızca kişisel çıkarını önceleyenlerin, karşılıksız bir yardım yapmayacağı iletisi veriliyor. - Söylenen sözlere kayıtsız koşulsuz inanmak yerine önce mutlaka sorgulanması, ondan sonra karar verilmesi gerektiği salık veriliyor. Masalda, olumlu iletilerin yanı sıra kimi çelişkiler de göze çarpıyor. Örneğin; söz konusu hayvanların, yardımlaşma dayanışma içinde, ortak aklı işleterek üretim yapmalarının, kendilerine kazanç getirmesi beklenir; ancak öyle olmuyor. Ortaya bir kazanç çıkmıyor. Eşek, arkadaşlarına ihanet etmenin bedelini kuyuya düşerek ödüyor. Burada suçlunun mutlaka cezasını çekeceği iletisi verilse de, cezanın, işlediği suçun karşılığı olup olmadığı tartışılır. Diğer bütün hayvanlar ektikleri ürünü kaybederken, eşeğin yedikleri yanına kar kalıyor. Masallarımızda, nasıl ki at güvenirliği, aslan otoriteyi temsil ederse, tilki kurnazlığı, eşek de genellikle aptallığı simgeler. Bu masalda ise tilkinin, bir eşeğin aklına kanarak tuzağa düşmesi bir çelişkidir. Tilkinin, kötü niyetinin bedelini, eşeğin tekmesini yiyerek ödemesi olumlu gibi görülse de aslında çelişkiyi gölgelemektedir. Kimi masalların, günümüze gelinceye kadar epeyce değişiklik gösterdiği bilinir. Buna bağlı olarak verilmek istenen iletilerin de farklılaşması, yeniden yorumlanması çok doğaldır. health canada approved online pharmacies interpharm. pro Their worldwide reputation is well-deserved."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/30/ismet-yazicidan-balkan-naci-islimyeliye-veda", "text": "BALKAN NACİ İSLİMYELİ: Benim resimlerimde Doğu şeması olarak, yol ve arayış teması vardır. Doğu'nun sadece resimsel düzleminde ve görsel verilerinde değil, bütün sanatsal aktarımında bunu görürüz. Yol, arayış, alanını terk etme, yeni alanlara doğru açılma ve İnsan-ı kamil olmanın dersini bu yollarda alır insanlar. Bu yol süreci, insanların kendini, rastlaştığı ötekileri tanıması özetle dünyayı kavraması açısından bir ders niteliğindedir. Yol almayana, dünyayı görmeyene, farklılarla konuşmayana, anlaşamayana insan değeri verilmez Doğu'da. Bu çok önemli ve değerli bir şeydir. Ben o yol temasını, görsel bir izlek olarak siyah beyaz dönemlerimde, yazı resimlerimde ve cümleler serilerimde kullandım. Bütün bu yapıtlarımda, benim insan ve sanatçı olarak olgunlaşma sürecimin bir dökümünü yapmaya çalıştım. Doğu bilgeliğinde, bir insanı olgunlaştıran ve olgunluğunun sınandığı alan yollardır her zaman. İnsan-ı kamil olmak, bu uzun yolculuk deneyimine büyük bir özveriyle katlanmak ve bu yolculuğun içinde kendi dışındaki değerleri tanımak, onlara kendini tanıtmak, onlarla karşılaşmak, mücadele etmek ve özetle ötekini anlayarak bilgeleşmek demektir. Koptuğumuz parça, ulaştığımız parçanın aynıdır; tasavvufa dönersek; tasavvufun varoluşçu boyutuna dönersek, insan gerçekten kendisini kavrayarak başkasını da kavrar. Ve özgürleşmenin, bağımsızlaşmanın tek olmanın bir nedeni de karşı olmak değil, karşısındakini kavrayarak onun içinde erimek ve ayrıcalıklarını onun tatlarıyla birleştirerek bir bütün oluşturma halidir. Sanatın yüzyıllardan beri denediği, kurmaya çalıştığı insanlık ideali ve vicdani sorumluluk budur. BALKAN NACİ İSLİMYELİ: Beni 'Doğu Sanatı'nda etkileyen en büyük şey; sanatın bizde bir çile, bir arınma süreci olarak algılanmasıdır. Yani insanın kendisini, nefsini, sabrını terbiye eden, dünyaya bakışını, güzelleme çabasını oluşturan bir bütünlük arz etmesidir. Yani bu öyle bir çile sürecidir ki sonunda bu çileye katlanarak sanat aracılığıyla, bir mertebeye ulaşırsınız, hem sanatçı hem de insan olarak bir anlam kazanırsınız; Doğu'nun, sanatı bu çileyle birlikte algılama boyutu, beni her zaman çok etkilemiştir; çok anlamlı bulmuştur. Bunu modern anlamda örneğin; son yaptığım videolarda da, işlerimin bütününde de kullandım. İSMET YAZICI: Bellek, insanın ortak bilinçaltının derinlerine dalmak, aslında bir derya denizin de içine bırakıyor bizi. Bu anlamda çok şanslı bir coğrafyanın çocuklarıyız. Kadim geleneğin katmanlarıyla yoğrulmuş miras, o mirastan bugün yeniden yorumlayabildiklerimiz, sanıyorum sizin bütün üretiminiz açısından çok değerli. BALKAN NACİ İSLİMYELİ: Benim sanatımda bir diğer Doğulu özellik de simetri, yansıma duygusudur. Kompozisyon olarak Doğu şemasına baktığınız zaman, burada ağırlıklı olarak simetriyi görürsünüz. Bu bir anlamda, yaratanla yaratılan arasında ki yansımanın da özetidir. Batı resmine baktığınız zaman, boşluk bir kaosa dönüşmüştür; boşluk duygusu bir düşünce, bir terapi alanı olmaktan çıkıp, bir kaos ve kargaşa alanına dönüşmüştür. Kompozisyon da bu kargaşayı katlayacak ölçüde girift, çarpışan ve kontrastlar üzerine dayalı bir şeydir. Tabi bu Batı Sanatı'nın geçirdiği devrimsel aşamaların sonucudur. Yeni sosyal sınıfların ortaya çıkması, bunların hak talep etmeleri, birbirleriyle kapışması, bunların sonucunda oluşan yeni değerler ve dinamizm. Doğu'nun algılayışı bütün bu kaosu bir fanilik sözcüğüyle özetlenebilecek sadeliktedir. Denge serüveninde insanın dağarcığında üç temel sözcük var. Tılsımlı sözcükler bunlar. Bir tanesi ikiz sözcüğü, biri ayna, biri de simetri. Bunlar bir anlamda denge kavramıyla özdeşleşen sözcükler. 'İkiz' bir anlamda hem kendisi, hem de başkası olabilmenin metaforu. 'Simetri' yine dengenin bir metaforudur ve bir kompozisyon öğesi olarak Doğu Kültürü'nün temel yapı taşlarından biridir. Doğu simetriyi kullanır; Batı ise karşıtlığı. Bu Doğu ile Batı'nın mutluluk kavrayışlarında da biçimlenen bir tercihtir. Doğu mutluluğu karşısındakiyle özdeşleşerek, onu kendi içinde bularak ve onunla bütünleşerek sağlarken, Batı karşıtlık yaratarak, onunla mücadele ederek ve onu yenerek mutluluk peşindedir. BALKAN NACİ İSLİMYELİ: Çağımızda yüksek gerilim hattı üzerinde yaşadığımızı söyleyebiliriz. Dünyanın bugünkü tablosuna genel olarak baktığımızda bir yandan bir bütünleşme çabası var, bir taraftan da onla karşıt bir ayrışma süreci içindeyiz. Birbirine çelişik bu iki durumun dünyayı kültürel anlamda karıştırdığını, bir şizofrenik ortam yarattığını söyleyebiliriz. Bunun en önemli nedenlerinden biri de tabii ki geleneksel anlamda Doğu ile Batı değerleri arasında ki çatışma, çarpışma. Bunu bir felaket tezi olarak dünyanın önüne getiren düşünürler de var. Ben bu kadar karamsar değilim, bu tablo konusunda; çünkü bizim topraklarımız da doğan, gelişen ve birbirinden etkilenen, birbirini yücelterek çoğalan dinlerin, bugünkü vahşi kapışmasını geçici bir süreç olarak yorumluyorum ben. Bu sanata da yansıyor. Doğu ve Batı arasındaki gerilim, özellikle bizim gibi iki değerler sistemi arasında konumlanmış ülkelerde, bir sorun olarak görülebilir; ciddi bir yaratı dönemeci olarak da algılanabilir. Ama bizde sanat ortamını ağırlıklı olarak biçimlendiren şey, bir tür sömürge aydını bakışı... Bu yüzden bize has değerler küçümsemeyle, tepeden bakmayla, dışlanmayla karşılaşmıştır. Ağırlıklı olarak geleneksel sanatların devamını büyük bir alçak gönüllülükle yapan, yer yer onu çağdaş sanatın içinde konumlandıran sanatçılar açısından da bir saldırı konusu olabilmiştir. Görsel sanatlarda özellikle; çünkü, kendi tarihinden, kendi belleğinden, kendi geçmişinden yararlanmayan büyük sanatçı sayabilmek çok güç bugün dünyada. BALKAN NACİ İSLİMYELİ: Suret başlığının yanına aynayı da koyalım. İnsanın bilinçaltına yuvalanmış önemli dürtülerden bir tanesi, kendini dıştan görme isteğidir. Rüyalarımız neredeyse bütünüyle kendini dışarıdan, ikinci ya da üçüncü şahısmış gibi izlemenin sayısız fantezileriyle doludur. Ayna, bir anlamda bizim bu bilinçaltı dürtümüze doğrudan yanıt veren bir obje. Bu açıdan çok önemli. İkinci önemi şuradan geliyor bence: Ayna bir anlamda kendiyle karşılaşmanın, kendiyle yüzleşmenin ikonografik bir şeması biçimindedir. Aynaya bakan, kendi suretini gören insan, aynayla ve aynadaki imgesiyle kendisi arasında bir tür diyaloğa girer. Bir yüzleşme sahnesi yaşar. Ayna, bir gizem alanıdır ve kendisiyle birlikte bir kimlik çözümleme sorununu gündeme getirir. Çok katmanlı, çok düzlemli, çok anlamlı bir sözcük ve nesne. Bunun için Anadolu'da büyük ölçüde cam altı tekniği kullanmıştır halk sanatçıları. Camın aynayla özdeşleşen yansıma ve yansıtma tekniğinin dışında, neredeyse ayna ile aynı bağlamda düşünülebilecek yansıma olgusunun taşıdığı sufi anlamdan da kaynaklanır. Çünkü tasavvuf, dünyayı bir tür izdüşüm olarak görür. Bu yüzden halk sanatçıları belki de bilinçsizce ama mutlaka bilinçaltındaki önemli bir birikimle bu tür tekniğe büyük özen göstermişlerdir. 'Suret' aynayla aynı anda, aynı anlamda gündeme gelen bir başka sözcük ; tasavvufi anlamda, yüz, görüntü, mistik anlamda, Tanrı'nın görünür tezahürü, dış dünyaya yansımış bir imgesi olarak algılanabilir. Ayna, sanatın iki dürtüsüne doğrudan karşılık veren bir nesne; bir imge. Bu sanatta yuvalanmış, sanatın değerli patolojisi olarak yorumlanabilecek dikiz ve teşhir dürtülerine doğrudan cevap veren bir nesne olmasından. Gerçekte, hem seyreden hem de sanat eserini yaratanlar açısından 'teşhir ve dikiz' çok önemli iki karşılıklı dürtü, birbirleriyle çarpışarak çoğalan iki temel dinamiktir. İSMET YAZICI: Yerleştirmelerinizde tuvalle yazı bir arada; resimleriniz kadar, yerleştirmeleriniz kadar, sizin yazar yanınız çok ilham verici takip edene. Sözün o sarsıcı gücü de işlerinizin çok önemli bir katmanı, yalnızca kaligrafik bir tamamlayan değil; tıpkı işleriniz gibi çok kadim bir seslenişle dile geliyor... Söz başlığıyla ayrıca bir serginiz de var. BALKAN NACİ İSLİMYELİ: Kaynağı çizim olan yazı, desenlerimle birlikte birbirini bütünleyerek, birbirlerine dönüşerek resmin mimarisine katılırlar. Bu ilişki aynı zamanda plastik boyutta da kuruludur. Resmi aradığım, boyadığım ve düşlediğim uzun yılların çeşitliliği içinde iki kalıcı duygu sürekli benimleydi; birincisi, yol aldıkça bir labirentin sarmalında merkezin o büyülü boşluğuna çekildiğim, ikincisiyse el yazımın çizdiğim bütün tasvir imgelerden daha gerçek ve yalın biçimde beni temsil ettiğiydi. Kaligrafimdeki sismografik gerilim ve bozguncu ritim, kimliğimin çok özel bir yanıyla tam da üstüste gelmekteydi. El yazım yalnızca yaratıcı tansiyonumun bir çeşit silueti olmakla kalmıyor, resim de hep amaçladığım yalınlığı da temsil ediyordu. Tıpkı labirentin merkezindeki o arınmış ve büyülü nokta gibi. Yazı beni yalnızca yüzeyde oluşturduğu minimal boyut açısından da ilgilendirmiyordu. Sözün biçim bulması olan 'yazı' kaynağındaki ilk ve derin anlamla da beni çekmekteydi. Önce söz vardı ya da anlatmak, anlaşılmak. Bu iletişim isteği bütün yaratıcı eylemlerin temelindeki ilk, sıcak ve derin anlamdı. Alfabeler, diller, sorunlar ve mesajlar eskiyip okunmaz ve anlaşılmaz olsa da geriye insandan insana yönelen bir temas isteği kalıyordu. Bu duygu yazılara okunmazlıkları ya da anlaşılmazlıklarıyla daha da büyüyen bir tinsellik kazandırıyordu. Bu masum jestlerdeki büyük insani boyutun hatırlayıcıları şimdi yalnız sanatçılar, yani okunamayanlar. İletişimin vahşi boyutlarda sistemleşerek sadece yalnızlık ürettiği çağımızda, bu trajik bozulmayı ancak yazanlar ve çizenler düzeltmeyi umut edebilir. Kodların kimliklerin önüne geçtiği, gerçeklerin, algıların ve duyguların bizim adımıza üretildiği bu çağ sonu loşluğunda sığınabilecek gerçek, dilin sessiz anlamında saklıdır. 1990'dan bu yana süregelen çalışmalarımın tümü Dil başlığıyla adlandırılabilir. Bireysel dil, sanatsal dil ve iletişim dilinin çelişkilerle büyüyen kaotik yapısı resimlerimin fonunu oluşturmaktadır. Kaligrafik notlarımdan çıkış yaparak tarihsel ve güncel biçimlere aynı anda, aynı mekanda, aynı şiddetle yüklediğim mesajları karmaşık bir zaman boyutundan geçirdiğim Söz sergimde renk ögesi de kaligrafinin yalınlığını izleyerek gri ve siyah arasındaki tonlarda gezinir. İletim ve iletişim, kimlikler ve kodlar, diyalog biçimleri, algı ve yargı, sessiz dil paradoksları zamanlar üstü bir boyutta büyütülmektedir. Mesajın temel insani anlamı; Sır adlı düzenlemede (1990), tarihsel yazıt biçimlerinden çağdaş televizyon monitörlerine; Deli Gömleği sergisinde (1991), Osmanlı büyü gömleklerinin biçim kaynaklarından, aklın yargılanması ve sınırları izleğine; İz sergisinde (1992), fermanlar ve yazıtlardan sanatçının özel tarihini simgeleyen günlüklere sıçrayarak biçimsel ve kavramsal bir zaman montajı oluşturmaktadır. Zaman serisi (1993) doğrudan zamanı ve onun arkası ve önü olan bellek ve düşleri temsil eden yapısıyla başından bu yana yaptıklarımın bir özeti olarak yorumlanmalıdır. Saatlerin içinden geçen yazılarımsa benim zamana kaydetmek istediğim şeylerin tümünü temsil eder. Söz adlı son düzenlemede çağdaş medya kültürünün yaygın diyalog sembolleri olan konuşma balonları içine tarihsel kaligrafik dokular kaydedilmiştir. Bu formlar, kendi içlerinde yaygın diyalog alışkanlıklarımıza ironik bir karşılık oluşturmaktadır. Önce söz vardı, öyleyse bütün suskunluklar ve susturmalar geçicidir. Sanat konuşmaya devam edecektir. BALKAN NACİ İSLİMYELİ: Dünyanın her yanı belli bir pazar mantığıyla işgal edilmekte ve tek tipleştirilmektedir. Buna direnmek lazım. Bunun yan tezlerinden biri de sanatın genel geçer ölçülerini, özellikle çağdaşlık ölçülerini Batı da demiyorum, sistemin ekonomik sistemin talepleri doğrultusunda biçimlendirmek, çok güncel, çok sığ, belleği olmayan, geçmişten beslenmeyen, dolayısıyla geleceğe ilişkin hayaller kuramayan bir standardizasyon çabası var sanat alanında da. Bütün bunların kırılması bireysel enerjilerle mümkün çünkü bu kuşatmanın sözcüleri var, aracıları var, bütün dünyada sanat sirkülasyonunu sağlayan bu aracıları vasıtasıyla dünya sanatı da ele geçirilmiş bir pazar halindedir bugün. Peki, ne yapmalı? Gelenekle çağdaş sanata ve bunların ilişkisine tekrar tekrar dönerek bakmakta yarar görüyorum ben. Biz konum olarak Doğu'dan da Batı'dan da çok önemli referanslar alabilme, bunların içinde yaşayabilme şansına sahip bir ülkeyken kendimizi çaresiz, aidiyetsiz ve yalnız yorumlamakta direniyoruz. Aslında bütün cereyanların, bütün dinlerin ve onun yarattığı din değerlerin bir geçiş alanı üzerinde köprüsü üzerinde yaşamanın sancıları yanında büyük avantajlarını da yaşamış olmamız gerekir. Bunun için herhangi bir şablona ve ürküntüye kapılmadan, tarihimize doğru dürüst bakmak, alıcı gözüyle bakmak ve hayallerimizi bunun üzerine inşa etmek ve ekonomik sistemin oluşturduğu güncel sanat kalıplarına ki güncel sanattan kastedilen tüketilebilir ve atılır sanat kalıplarına karşı direnerek, böyle insanların yetişmesine çaba göstererek, bu krizi aşabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü sanat tarihinde gerçek verimlerin, dünya sanatından ama öncelikle kendi coğrafyasından ve tarihinden özgürce, korkusuzca yararlanan ve bunları yüceltebilen bunları ileriye götürebilen sanatçılarla dolu olduğunu onlarla ayakta kalabildiğini görüyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/04/30/sorusturma-siir-ve-seks-bolum-5-final", "text": "Aslında yukarıdaki cevapların hepsi bu sorunun cevabını da içeriyor. Yine de birkaç cümle kurmak gerekirse; artık yayınevleri kendi okurunu oluşturuyor. Her düşünce hızla kendi ordusunu kuruyor. Kültür merkezleri, yazar ve okur meta ilişkileri etrafında biçimleniyor edebiyat. Aynı şeyi çağdaş sanatlarda ve disiplinlerarası oluşumlarda da görüyoruz. Savaş barış kılığında, kıtlık insani yardım kılığında yürütülüyor. Sanat olmayan da sanat eserleri, şiirler, romanlar, öyküler, resimler vs. imajlar kılığında yürütülüyor doğal olarak. Yanamayan odun tüter.'' der Oruç Aruoba. Bu dumanın yarattığı kaosu yaşıyoruz. Türkiye'de hiçbir şekilde özgür ve güçlü bir sanat ortamı yok. Korkak, kokuşmuş, yalaka sanat ortamları var. Ülkenin en büyük sorunlarının başında, Osmanlı'dan beri AYDIN YETİŞMEYİŞİ' geliyor. Türkiye'de AYDIN, DEVLET ile iç içe geçmiştir. Solculuğu bile DEVLET'in kucağına oturarak yapar. İlkesi yoktur. Emperyalist reklam şirketlerinde, gerici, dinci gazetelerde, televizyonlarda vb. çalışır, ama solcu geçinir. İsveç'te 100 yıl sonra ne olacak diye sorun, yanıtım hazır, bilirim. Aksine, Türkiye'de yarın ne olacak diye sorarsanız, tek cümle söyleyemem. Çünkü Türkiye diyalektiğin iflas ettiği bir ülke. Ülkemi öyle seviyorum ki, en küçük bir sömürüye, sahtekarlığa, yanlışa, haksızlığa, adaletsizliğe, hırsızlığa tahammülüm yok. PIRIL PIRIL BİR TÜRKİYE İSTİYORUM. HAYATIM BOYUNCA BUNUN İÇİN MÜCADELE ETTİM, EŞİMDEN, DOSTUMDAN, ÜLKEMDEN AYRI SÜRGÜNDE YAŞADIM. Türkiye'de sanat; konuşulmayanları konuşanların görmezden gelinmesi, çoğu şeyin hasıraltı edilmesi, iğdiş edilme çalışmaları, edebiyat değil isim ve dogma yaratma, putlaştırma ve tapma edebiyatı içinde güç savaşları dediğimiz durumlarla dolup taşıyor. Aslında hiçbir değeri olmayan, sistemin güç araçlarına odaklanmış cılız birtakım yazarların ve şairlerin bu araçları elde etme çabaları göze sokuluyor. Üstelik, sistemin bunu çarpık şekilde başarı olarak sunarak, koca kitleleri reklam ve medya ile kandırdığını da fark ediyoruz. Kültür emperyalizminin ve kapitalizmin bu kadar köleleştirdiği, aptallaştırdığı, yozlaştırdığı, kötüye kullanıldığı ülkelerde siyasetçilerin koltuğa yapışıp yıllardır ülkeyi yönetmeleri gibi, jüri üyeliklerine yapışmış şairlere ve verdikleri ödüllere, aynı şekilde yönetilen yazarlar birliklerine, yazarlar ve şairlerden başka okuru olmayan vitrin dergilerine, kuruluş amaçlarından çıkmış, ipleri oynatılan büyük yayınevlerine ve onların yöneticilerine kadar uzanan bu çürüme ve ölümcül virüs okuyucuların kafalarına çoktan bulaşmıştır. Özgür ve güçlü olan değil; taklit eden, dışarıdan geleni yücelten, altını kalın kalın çizen, bilimsel ve rasyonel olmayan ama modaya uyan, kapılıp sürüklenen, başkalarının gündemini belirlediği, kirli bir edebiyat, sanat ve şiir ortamının içindeyiz. Böyle bir ortamda, hiçbir zaman güçlü olmasalar da geçmişte gurur duyduğumuz iyi örneklerin de bulunduğunu belirtebiliriz. Bize o zaman umut veren edebiyat eleştirisinin bugün dibe vurduğunu, bugünkü sözde iyi lerin bu yolla piyasaya ölçütsüzce sunulduğunu görüyoruz. Türkiye'de sanat bazen konuşulmayanların konuşulması, bazen konuşulanların konuşulması bazen de tümünün hasıraltı edilmesi olabilir. Önemli olan sanatın varlığıdır. Nasıl anlattığı temeldir. Birçok insanı, sanatçıyı öfkelendiren konuya gelirsek, bire bir tecrübelerde yaşanan çok şey biliniyor. Kendisini iktidar sanan mikro iktidar, kötü şeyler yapabilir. Bunlar genelde erkektirler ve burada kadınlara yönelik taciz, erkeklere karşı da aşağılama vb. olabilir. Bu ortamda her zaman güç savaşı, baskı, dengesiz davranışlar, ince hesaplar, reklamlar olmuştur ve halen de vardır. Ama bunların yüzeye aktarılmaları pek olası değildir. Başka türlü değilse susuş suikastı ile cezalandırılırlar. Antipropaganda, anti reklam, kötüleme vb. korkusu nedeniyle sanatçılar çok rahat konuşamazlar, yansıtamazlar. Belki örtük olarak biraz. İnce hesapların ise her iki cins için de olabildiği kabul edilmelidir. Ülkemizde ne yazık ki bağımsız, nesnel, hakkaniyetli bir kanon oluşmamıştır. Batıdaki gibi aslolan eserdir diyen bir ortam yoktur. Dolayısıyla sanatçıya, gerçek sanatçıya bu ilkel ve saçma davranışları sineye çekmek, içe çekerek sanatını yaratmaya devam etmek düşer. Biz işimize bakalım derler Necatigil gibi. As'lolan da budur. Su gider kum kalırken, zaman ey amansız düşman deriz. Zamanın sıkı eleğinden geçirirken bir şeyleri, bakılır ki bir sürü Molla Kasım çürüyüp gitmiş, bin yıldan bir Yunus kalmıştır. Yapay ilişkilerin çağın bir sorunu olduğunu kabul etsek bile, sanatçının otantik olarak böylesi tutumlardan uzak olması gerekir. Bu durumda ülkemizde özgür ve güçlü bir sanat ortamının olduğunu söylemek güç. Herkes kendisine küçük bir çevre edinip o çöplüğün horozu olmaya çalışıyor. Sonuçta çöplükte didinip duran bir sürü horoz, horozcuk var. Arada bir, iki çöplüğün horozu karşılaşıp birbirleriyle didişiyorlar. Durum budur. Geleneksel olarak da böyledir. Umarım yakın gelecekte sanat-yaratı öne geçer, ilişkilere bağlı ekipçilikten kurtulabiliriz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/05/17/marko-pasa-artik-mechul-pasa", "text": "Uzun süredir sahneler boş, tiyatrocular işssiz, tiyatroseverler sahnelerden uzak ve özlem içinde. Pandemi sürecinin getirdiği bunaltıcı zamanlar, ekonomik sıkıntılar da çabası. Herkes eli kolu bağlanmış gibi, sessizlik git gide çoğalıyor. İtiraz kültürü yerini pes etmişliğe teslim etmek üzere. Kültürel kimliğimiz çölleşiyor, ağır ağır değerimizi ve değerlerimizi kaybediyoruz. Bu serzeniş nedense söylendiği dönemde yalnız o döneme ait gibi düşünülse de, Türkiye'de maalesef sıklıkla dile getiriliyor. Öyle bir mevsimi baharı var ki alemin dönüp dönüp bize uğruyor. Cağaloğlu İzzeddin Han'da bir yazıhanede başlayan, 77 sayı süren, bu sırada 7 isim, 8 sahip, 10 yazı işleri müdürü, 9 matbaa ve 10 adres değiştiren, 16 davaya konu olan, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ın yazarlığını, Sabahattin Ali'nin başyazarlığını, Mustafa Mim Uykusuz'un ise çizerliğini üstlendiği siyasi mizah gazetesi dönemin baskıcı rejimi altında derdini söyleyemeyen insanlara mizah yoluyla seslenmeye çalışan bir girişimdi. Eskilerin, kimseye derdini dinletemeyenler için söyledikleri bir söz vardır. Git derdini Marko Paşa'ya anlat diye. İşte bu nedenle Marko Paşa'ydı adı. Bu tabii ki dönemin baskıcı yönetimine ve uygulamalarına karşı bir göndermeydi. Ne bu üç ustanın ne de Mürettip Hamza, Baskıcı Mahir ve Çaycı Seyfi'nin kimseden derman dilemeye niyeti yoktu. Onlar, mücadele etmeyi ve bu ülkenin çocuklarına daha güzel yarınlar hazırlayabilmek için doğru bildiklerini anlatmayı tercih eden onurlu insanlardı. Dinleyecek o kadar çok insan vardı ki onları, ilk sayıdan itibaren beklenmedik adetlerde satmaya başlayan Marko Paşa, iktidarı kızdırmakta geç kalmadı ve serüven her geçen gün daha da zorlaştı. Sonunda Sabahattin Ali'nin ölüm haberi ile Marko Paşa da gözlerini kapattı. O döneme tanıklık edenler ya da benim gibi sonradan öğrenenler için unutulmaz bir mücadele ve emek örneği olarak yüreklerdeki saygın yerini aldı. Onları unutmayanlardan biri de Ahmet Sami Özbudak. Emrah Eren yönetmenliği, Erdem Akakçe, Bülent Çolak ve Fatih Koyunoğlu'nun muhteşem oyunculukları ile bu sürece bir nebze tanıklık etmek, okuduklarımla birleştiğinde bambaşka duygulara götürmüştü beni. Bu toprakların çocuklarını, yine bu toprakların çocuklarının diliyle anlatan, kökü tam da bu coğrafyanın, bu kültürün göbeğinde bir oyun olan Meçhul Paşa'yı sahneler açıldığında izlemenizi öneririm. Siyasi mizah gazetesinin, masalsı günlüğünü tutan, seyirciyi içine alan, tebessüm ile hüznü harmanlayan, çok zekice kurgulanmış, bir kaç metnin birlikte iç içe anlatıldığı çok geçişli bir oyun. Metinler arası geçişler ustalıkla hesaplanmış. Ana hikayeden kopmadan sürüyor ve bir zaman geçidi içinde o günlere tanıklık etmemizi sağlarken zaman, mekan ve karakter geçişleri ile de izleyici büyüleyici bir etki ile içine alıyor. Bir bakıyorsunuz Sabahttin Ali gidiyor, çaycı Seyfi geliyor. Bir bakıyorsunuz, Aziz Nesin ve Rıfat ıIlgaz çekiliyor ve iki Rum kadın sohbet ediyor. Aziz Nesin susuyor, Mürettip Hamza devam ediyor. Sahne ve dekor tasarımı, sahne de kullanılan dijital destekler ve bazı objelerin birden fazla anlamda tekrar tekrar kullanılması, oyuncuların sahnenin her alanını kullanıyor olması ve bunun yarattığı devinim ile enerjisi yüksek bir oyun. Tutuklanmadan önce ustaların başlarına kuş kafesleri geçirilmesi, yırtılan gazetelerin daha sonra kar taneleri olarak kullanılması gibi imgesel anlatımlarda içeren ve böylece yer yer şiirsel bir dilde kullanılan Meçhul Paşa oyunu, Marko Paşa'nın bir sürü müsveddesinin temize çekilmesi gibi. Fakat, hüznü ve komediyi harmanlayan bir belgesel tiyatro örneğinden ziyade baskıcı rejimlerin röntgenini çeken, aynı zamanda güncel anlatımı ve çağrışımları ile çok başarılı bir siyasal tiyatro örneği. Oyun da, Marko Paşa'nın yayın serüveni gibi gelen bir haberle bitiyor. Ustaların anısı ve mücadeleleri karşısında saygı ile eğilirken, o anları bize anlatan tüm ekibi de sevgi ile selamlarım. Bugünün koşulları içerisinde dayanma, direnme, mücadele ve kararlılık coşkumu tazeleyen bu iki güzel ve büyük çalışmayı hatırlamış ve anmış olmam umarım okuyan herkeste de aynı duyguları uyandırır. Koşullar ne olursa olsun, söyleyecek söz, açılacak yol, yapılacak pek çok şey mutlaka vardır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/05/17/ozgur-surekten-ozlem-tezcan-dertsiz-soylesisi", "text": "Günümüz hız çağında gençlik sadece şu anı yaşamak istiyor. Tüketim toplumuna inat şiire bir davet var sanki kitabınızda. Yaşadıkları yüzyıl maalesef derinliği olmayan bir dönem. Karton aşklar, arkadaşlığın ve dostluğun eski anlamını yitirişi, şimdiki gençlerin yüzleştiği sorunlardan sadece birkaçı. Eskiden lise arkadaşlığı diye bir kavram vardı ve bir ömür sürerdi, şimdiki gençlerimiz sınıf arkadaşlarını bile maalesef tanımıyor. Burada o eski zamanlara bir hasret, imrendirici bir dipnot koymak istedim. 14 yıldır İzmir'de yaşıyorum ve bu kenti yaşamayı seviyorum. Edirne, İstanbul ve İzmir çok önemli kentler benim için. Burada kendimi evimde hissediyorum. Edirne çocukluğum, İstanbul gençliğimdir. İzmir ile kurduğum aidiyeti ve kenti yaşamayı seviyorum. Urla biraz da eski değerleri anımsatıyor, naif bir tarafı var Urla'nın. Kitaptaki Serap Hanım karakteri sanırım eski aşkları temsil ediyor. En çok dikkatimi çeken karakterlerden biri. Kesinlikle, O temiz ve hesapsız aşkları temsil ediyor. Gençlerin tekrar birleşebilmeleri için elinden geleni de yapıyor. Üniversite sınavı orta sınıf bir aileden gelen genç için çok önemli çünkü geleceğini şekillendirmenin başka bir yolu yok. Romandaki alt metinlerden biri de bu denebilir. teşekkürler iyi yakalamışsın. Sanat parmak sallamadan bunu yapabilmeli. Benim doğrularım herkes için geçerli olmayabilir, bu dünyanın bir sınırı yok, böyle de olabilir demek istedim. bir örnek didaktizmini sevmiyorum, her zaman farklı bir estetik tarz katmaya çalışıyorum. Bir seçenek sunmaya çalıştım, defter tutmak bizim gençlerimize de iyi gelebilir, psikolojik olarak da rahatlatır, sadece test çöz cümlesinin yankılandığı bir gençlik olmamalı. Başka Umutlar postmodernizmin çok önemli motiflerinden de istifade ediyor. Kitap metinlerarasılık bağlamında Ölü Ozanlar Derneği filmine de bir gönderme, Özlem hanım da bu saptamamı onaylıyor fakat metnin özgün yapısına ve karakterine en ufak bir zarar vermiyor bu durum, Dertsiz'in ustalığı burada tekrar meydana çıkıyor. İki bölümden oluşan kitaptaki birinci ve ikinci bölümlerin yapısal farklılıkları ve bu metinlerin başarılı bir şekilde buluşmaları postmodern bir metin olarak esere yaklaşımımı pekiştiriyor ve aldığım edebi hazzı ayrıca arttırıyor. Kahvelerimizi yudumlarken bu konuyu uzun uzun konuşuyoruz. Politika yazmam konusunda beni teşvik ediyor, nasıl farlı bir görüş üretirim üzerinde düşünmeye sevk ediyor, fakat her şey bittiğinde gerçekleşen sizin estetik ürününüz olmalı. Yeni bir şiir dosyam hazır, pandemi ve salgın mutlaka edebiyatı da etkileyecek, göreceğiz, belki de zamana bırakmak en güzeli. Güzel bir sohbetin ardından kitabevinden ayrılıyorum. Alsancak'tan Pasaporta doğru yağmur altında adımlarım hızlanıyor. Sahi nasıl bir kent burası böyle? güzellik isteyen hiç kimseyi eli boş göndermiyor. Vapur uzaktan göz kırparken gevreğimi alıp güzelim kente karışıyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/05/24/cem-kalenderin-yeni-romani-curume-olay-yaratacak", "text": "1976'da Kahramanmaraş, Afşin'de doğdu. Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi'ni bitirdikten sonra öğretmen olarak İstanbul'a atandı. Burada hem öğretmenlik yapıp hem de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nü okumaya başladı. Bir süre sonra üniversiteyi bırakıp yazmaya yoğunlaştı. İlk romanı Klan'ı 2007'de yazdı ve roman dosya halindeyken Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü'nü aldı. Bir yıl sonra ikinci kitabı Zamanın Unutkan Koynunda çıktı ve Ömer Türkeş'in 2010'da hazırladığı Ölmeden Önce Okunacak 140 Kitap listesinde yer aldı. 2013'te üçüncü kitabı Kayıp Gergedanlar okuyucudan ve edebiyat çevrelerinden iyi eleştiriler aldı. 2015'te Gezi Direnişi'ni merkeze aldığı Kasımpaşalı Oedipus'u yazdı. 2017'de bir KHK ile çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırıldıktan sonra okuma ve yazma eylemine daha fazla vakit ayırmaya başladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/05/31/orontes-7-uluslararasi-cagdas-sanat-festivalinde-edebiyat-odulu-cem-kalenderin-oldu", "text": "Ödül töreni 22 Haziran'da Antakya'da gerçekleştirilecek. Bölümü'nü okumaya başladı. Bir süre sonra üniversiteyi bırakıp yazmaya yoğunlaştı. İlk romanı Klan'ı 2007'de yazdı ve roman dosya halindeyken Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü'nü aldı. Bir yıl sonra ikinci kitabı Zamanın Unutkan Koynunda çıktı ve Ömer Türkeş'in 2010'da hazırladığı Ölmeden Önce Okunacak 140 Kitap listesinde yer aldı. 2013'te üçüncü kitabı Kayıp Gergedanlar okuyucudan ve edebiyat çevrelerinden iyi eleştiriler aldı. 2015'te Gezi Direnişi'ni merkeze aldığı Kasımpaşalı Oedipus'u yazdı. 2020'de ötekileştirilenlerin hayatını anlattığı Mazarin Mavisi Doğan Kitap'ta çıktı. Son olarak 2022'de de toplumsal ve bireysel çürümüşlüğü konu edindiği çürüme romanını yazdı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/05/31/orontes-7-uluslararasi-cagdas-sanat-festivalinde-sanat-emek-odulu-sabit-kemal-bayildiranin-oldu", "text": "Tarım işçisi bir ailenin çocuğu olarak 4.3.1944'te Adana'da doğdu. İlk ve ortaöğretimini aynı kentte tamamladı. 1964'te İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü'nün Edebiyat Bölümüne girdi. Burayı bitirdikten sonra Aksaray Lisesi Türkçe öğretmenliğine atandı. Adana, Bursa ve Balıkesir'de çeşitli okullarda Türkçe ve edebiyat öğretmenliklerinde bulundu. 12 Eylül sonrası 1402 sayılı yasayla öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırıldı. On üç yıl pazarlamacılık yaptı. Emekli olunca özel okulda ve dershanelerde öğretmenliğe döndü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/01/15845", "text": "Bu hafta Sanat Perisi'nin konuğu İsmet Yazıcı oldu. Yazıcı ile hem yönetmenlik hem de yazarlık çalışmaları üzerine konuşuldu. Sanatçının yaptığı belgeseller bunların olumlu toplumsal etkileri izleyiciye yansıtıldı. Hayattan ve çalışmalarından esinlenerek yazdığı kitaplarının dünü ve bugünü ve yazın yaşamına katkılarına değinildi. Hi aksisanat. com owner, Your posts are always well-referenced and credible. To the aksisanat. com webmaster, Thanks for sharing your thoughts! Hi aksisanat. com administrator, Your posts are always well-supported by facts and figures. To the aksisanat. com webmaster, Great post! To the aksisanat. com owner, You always provide clear explanations and step-by-step instructions. Hello aksisanat. com administrator, Your posts are always well-balanced and objective. Hi aksisanat. com webmaster, You always provide clear explanations and step-by-step instructions. Dear aksisanat. com owner, Your posts are always well presented. Hi aksisanat. com admin, Your posts are always well thought out. Dear aksisanat. com webmaster, Your posts are always thought-provoking and inspiring. Dear aksisanat. com admin, Thanks for the well-organized and comprehensive post!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/01/edebiyatci-kimdir", "text": "Özünde başka biridir aslında o, derler, göründüğü gibi değil, başka biridir o. Diyelim bir tartışma başladığında, iki tarafı durumun yararına yatıştırmak gerektiğinde, böyle sözler edilir. Öz dediğimiz, kişinin bedeninde mezar taşı kımıltısızlığında kendini değişimden koruyan sonsuz değişmezlikmiş de, davranmaları çiçeklenip çoraklaşan çevresiymiş gibi özüyle alakasız değişkenliğe gönderilir. Öz, kişinin eyleminden sorumsuz tutulduğu gibi, eylem de özün sahiplenişinden kurtarılmış olur. Oysa yoktur böyle bir öz-varoluş ilişkisi. Öz ve varoluş, birbirinin her yeri ve hiçbir yeri olarak tek bir varlık düzleminde birden belirir. Öz, aynı anda varoluşumuz, varoluş da aynı zamanda özümüzdür, ne var ki bu bağlaşık varoluş, eğer insansı varoluşu idealistçe gözlemek gerektiğinde, bir et ve kemik, ten ve ruh ilişkisine indirgenmiş olur. Duyular, Descartesçi bedende olduğu gibi dış dünyadan anlığa ulaşır, ruh onları anlıkta düzenler ve dünyaya geri gönderir, öz, bedenin değişimlerinden yalıtılmıştır, bedenin mekanik işlevleri ruhu harekete geçirir, bedenin her şeyi ve hiçbir şeyidir, hisleri düzenleyen sevgi ve akıl ilkesi olarak değişkenliğin kovuğunda değişmezlik halinde varlığını sürdürür. Gel gör ki Descartes'ten arpa boyu uzaklaşmış değiliz. Egomuz bedenimizin ırgatlığını yönseyen küçük bir efendi gibi içimize yerleşmiş durumda. Filanca iş yerinde hammallık ediyoruz ama içimizdeki kral elin günün ortasında düştüğü durumu kendine yediremiyor. Görünürdeki varlığını gözlerden sakınıp görünmezdeki jönlüğünü göstermeye çabalayarak yükünü taşıyor. Özümüz dediğimiz, yaşantımız değişirken dağların sonsuz sabitliğiyle kökenimize yerleşmiş benimiz o yüzden, karakterimiz, gururumuz, ben dediğimiz iç duvarımız, akıntıların, gelgitlerin orta yerinde sorumsuz ada gibi bekleyen ebedi iç varlığımız. Bu bakımdan, hayatımdaki olaylardan kendimi rahatlıkla sorumsuz tutabilirim, içselliğim sorumsuz olduğundan, sorumluluğu dış dünyaya havale edebilirim, Sartre'ın dediği gibi, evlenip yuva kuramadımsa ne yapayım, karşıma düzgün biri mi çıktı ki, sınavda başarısız oldumsa benim suçum mu, ayrı odam mı vardı ki! Oysa insan, hayatını ıssız ada gibi kenara çekilip sorumsuzca seyretme keyfine sahip değildir. Tersine, aldığı her karardan her attığı adımdan bizatihi sorumludur. İster sanatta ister siyasette, tüm bir entellektüel yaşantımız bunun tam karşıtı durumda. Bugünün edebiyatçısı, kendisine yazar ya da şair adını takmaya yetecek eylemi dışında, yani yazma dışında bir varlık ilişkisine girişmemekte dünyayla. Su bardağını su bardağı olarak yazdığı sürece kendisini yazar ve şair sanıyor, varlıkla dolayıma girmeden, şöyle doğrudan, dolaysız ve olumsal bir resmediş ona yetiyor yazarlık veya şairlik için. Oysa bu, varlık hakkında hiçbir şey söylemektir, dolaysız ve olumsal olduğu sürece var olanı anlayamamaktır, yazar ve şair olarak kendini tanıyamamaktır. Edebiyatçı, bir roman veya şiir üzerinde çalıştığında, diyelim, ezilen işçinin dramını yazmaya giriştiğinde, soluk benizli insanların yaşadığı az ısınan bir ev, erzağı yetersiz mutfak, ağır çalışma koşullarını betimlediğinde, bu varlık koşulları bir sınıfın olmayıp bir ailenin ya da kişinin, toplumun çelişkilerinden yalıtılmış bireyselliğine indirgediğinde, evrensellik burada yalnızca yazma düzeyinde kalacaktır. Yazmanın ilkeleri düzyazıda da şiirde de bellidir. Şöyle veya böylesi beğeni düzeyinde, imler ve imlemler yardımıyla liseli düzleminde anlatı kotarılabilir. Edebiyatçının ereği sadece yazmak olduğu sürece, ancak bu edebiyatçı yazmanın ereğini hesaba katmadığında, Ayşe kadın fasulye kıran ev hanımından, görümlük asmaaltı emeklisinden daha evrensel olamayacaktır, yani ne edebiyatçı ne evrensel olacaktır. Günün edebiyatçısı, evrenselliğini entellektüelliğiyle değil, kendisini yayınlar ve ödüllerle bakıp besleyen sınıfın, burjuva sınıfının evrenselliği üzerinde edinmekte. Edebiyat kışlasının öykü ya da şiir bölüğünde görevlidir, eleştirmenler, editörler, jüriler, ölü büyüklerin heykelleri, her şey verilmiştir, ona düşen sadece görevini yerine getirmek ve yazmaktır. Bu noktada şunu sormak gerekir: Bu edebiyatçı, edebiyatla bireysel bağlantı halinde herhangi biri midir, edebiyatla içsel ilişki içindeki edebiyatçı mıdır? Kişi olarak edebiyatla mı ilişki içindedir edebiyatçı olarak dünyayla mı? Bir iş, uğraş olarak kalemi eline aldığında, adına yazarlık denilen bir iş yapmaktadır ama kendisi bu noktada yazar değil yazarlık eyleyen Ali Bey'dir, bakkal Hasan'dır, komşu kadındır. Bir kültür ailesine aittir, ailenin saygın ölüleri, şimdiki ileri gelenleri, köşe tutucuları, aktarıcılar ve taşıyıcılar, hepsi mevcuttur. Ailenin ruh soyluluğunu sürdürecek sözler ettiği sürece, mümkün olanaklar ölçüsünde mertebe bulacak, kabul görecek, belki nam salıp yazarlık unvanıyla göçüp gidecek dünyadan. Fakat tam da bunlar yüzünden onu yazarlık payesine layık göremeyiz. Bu kişiye yazar diyebilmemiz için, içinde doğup geliştiği varlık düzlemini sorgulamış olması gerekir, şayet bu kişi edebiyat ailesinin uysal evlatlığını reddedip ilişki ağlarını sorgulamaya kalkar da: Büyük yayınevlerinden taşra dergilerine, suskunca üzerinde anlaşılmış bilinçli bir örgütlülük olduğunu keşfeder, yazdığı ne denli evrensel olursa olsun gariban çevre çocuklarının dışta bırakıldığını, dergi kapaklarının, ödül jürilerinin, editör masalarının burjuva sınıfının eleği olduğunu görür, elek ustalarının varlık ereğinin burjuva yararına toplumsallığı parçalamak olduğunu kavrar ve yüzünü burjuvalara dönmüş yazarlık politikasına girişirse, işte o zaman gerçekten yazar ve şair olur. Bu bakımdan, burjuva yazarının evrensellikle en ufak yakınlığı yoktur, varlık amacı toplumsallığı parçalamak olan sanat edebiyat ağını sorgulamaktan uzaktır en başta, kendi yabancılaşmasının farkında değildir ya da sınıfın dalkavukluğu adına görmezden gelmektedir, toplumu yazdıklarıyla yarıp bu tarafa adam aparacak kale okçusudur. Bu, kafadan uydurmadır, künhün bıçağı, Meryem'in imlası, yüzümün kara iklimi gibi -... nın/... sı şeması kullanılarak sabahtan akşama böyle beş yüz şiir uydurulabilir. Gerçekte, Varoluşçuluğun burjuvaziyle esastan çatışıp Marks'la uzlaştığı nokta da burasıdır. Varoluşçuluk, kişiyi sorumluluğunun iplerini eline almaya çağırırken, burjuva da tersine olarak bir kez köprünün yıkıldığı, trenin kaçtığı, bardağın kırıldığı yollu durumu kara talihe havale etmekle kişiyi kendi sorumluluğundan sıyrılmaya çağırmaktadır. İş bulamadıysan ne yapasın, çalışacak doğru düzgün iş mi var? Böylelikle, -... nın /... sı kalıbıyla kişiye bilinçdışı yoldan emzirilen çoktan aşılmışlık, iş işten geçmişlik bilinci, örneğin külÜN dergahında öğrendim ateşin imlaSInı uyduruğuyla bireyi imgesel izlencin tanrısal bakışına aşırtmakta ve yangını söndürme, çöpü kaldırıp kutuya koyma sorumunu yeryüzü kullarına layık görme üstünlüğüne aşırmaktadır. Daha sonra bu yabancılaşma ortaklarını, aynı sorumsuzluk ortaklığında, burjuva şairin imza kuyruğunda görüyoruz. Az önce yolda kendisine adres soran fakir giyimli adama Ben nereden sizin seniniz oluyorum, diyen budala kızla, ben bulaşıkçılık yapacak adam mıyım, diyen genç oğlan birbirlerine burnundan kıl aldırmadan arka arkayalar işte. Peki bu insanlar gerçekte ne yapıyor? Ötede, erimin uzağında duran ve kendisine göre öteki konumunda olduğu bir varoluşa erişmek istiyor, kendisine yabancı kaldığı bir varlıkla elindeki kitap aracılığıyla karışmak istiyor, ona doğru kendi varlığını aşmak istiyor. Daha doğrusu, yabancılaşma üzerinde kendini yeniden var ediyor. Kuyruğun önündeki masasında kitap imzalayan yazar, kendileri için büyülü bir nesnelliğe dönmüştür, masanın berisindeki sönük sıradanlığa karşı ışıltılı görkem içindedir, öznelliğin fetişleştirilmiş kutsallığı içindedir. Kutsallık çizgisinin ötesine geçmeyi başarmış oluşundan ötürü erişilmezlikle yansımakta, taşıdığı varlık doluluğuyla her yeniden bakışta içimizdeki yoksun boşluğu baştan doğurmaktadır. Ancak bu noktada dahi onu burjuva kavramlarıyla gözlemleriz. Kitaplarını okuduğumuz bu yazarın ruhunu, özünü iyi tanıdığımızı sanırız, ışıltılı bir evi, seçkin fikir dostları, akşama doğru uyanıp kafe restoran gezen çatal bıçak kültürlüsü bir yaşantısı olduğunu düşünürüz ama yine de burjuva öznelliğinin büyülü gözlüğüyle onu izleriz. Fakat gözlüğü değiştirip mülkiyet ilişkilerinin tarihsel hakikati düzleminde baktığımızda, kupa arabasının aslında balkabağı, şık giyimli yardımcılarının da tarihsel hakikatin evrenselliği karşısında minik birer kurbağa olduğunu görürüz. Burjuva edebiyatçısı, bu yüzden, aslında tanımamak üzere yazmaktadır, onu tanımıyoruz, yaşamın nesnel gerçekliğiyle önümüze çektiği birer perdedir şiirleri: Papirüs, caz, ruj, tragedya, antik, mitos, jilet, arsenik, buzul, Dario Argento, granitten ibaret dizeler yazmakta fakat nedense ana, yar, yol parası, parasızlığı, yoksulluktan tek kelime etmemektedir. Ara sıra devrimden, 12 Eylül'den söz ettiği de olur ancak çoktan aşılmışlık kipinde. Birincil olarak, burjuva şairi, şiiri Mallarme'dan beri sözcüklerden oluşturmakta. Haşim ve Veli, tuğlaların mı yoksa onları birleştiren harcın, mananın mı öncelikli olduğu konusunda karşıtlığa düşmüştü. Şiir bir sözcük sanatıydı, Haşim'in diliyle taş duvar ustalığıydı ama duygu ve düşüncenin örülen taşlar arasına nasıl emzirileceği hukuki bir sorun olarak ortada duruyordu. Süreya, bu sorunu, dizenin hem duygu, hem düşünce, hem de hayatın bütünü olduğunu söyleyerek aşmaya çalıştı. Daha doğrusu, hazır beton dize kalıbı kullanımının önünü açıyordu. Sonraki kuşak, Ece Ayhan'da gördüğü külhani kalıbın şifresini çabuk çözdü: ... nın... sı. Gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras Mungan/Diyalektik Mutsuzluklar. Akar bant misali göz önünden kayıp geçme süresi bile aynı, hazır briket dizeler. Belirtmek gerekir ki İskender'i şairden saymıyoruz, birebir Mungan taklitçisidir. İşin başında duran Mungan'dır. Birbiriyle özdeş ağırlıkta sözcükler, okuma esnasında bir sonrakini açığa çıkarır biçimde geçmişe kayarken, kalıbın tek düzeliği üzerinden geçmişleşmeyen bir varoluşu da görüye duyurur, sözcükler, aynı eşit ağırlıkta tuğlalar gibi ilişkilendirildiğinden ne denli değişseler de özdeşliğin sürmesi sayesinde onların üzerinde birlik sağlayıcı bir değişmezlik altında okunup geçiliyor gibi bize görünür. Sonlu öğeler üzerinde onlar olmayarak onlar üzerinde egemen olmak için onlardan olmak zorunda olmakla görünüp kaybolan sonsuzluk, yani şairin bilinci, tam da bu noktada okurun bilincine sızar ve onu kendi değişimden muaf değişmezliğinin, tinsel sonsuzluğunun temeli kılar. Okur, anları canlı donuk bir geçmiş, bir buz kalıbı okumaktadır, şairin bilinci bir yokluk varlığıyla varlık yokluğunu olmayı sürdürdüğü içindir ki ne sözcüklerinin kendisi olmakta ne de olmamaktadır, dize, kalıp bütünlüğüyle onun yokluk varlığını sürdürdüğü sürece de benim onun varlığa gelmesine aracılık eden bilincim, bir yandan sonsuzluğu sonlu öğelere, sözcüklere yayarken aynı anda yayılan tuğlalar üzerinde onu birliğe de kavuşturur, şairin sonsuz bilincini var edebilmek için dizenin kalıp bütünlüğünü buzlaştırıp dondurur. Böylelikle onu şair olarak varlığa getirirken kendimi de onun bütünlüklü donukluğunun imrenişine geçirir ve bu yaşamsız donukluğunun bakışına çoktan yerleşirim, onun çoktan aşılmışlık temelinde- hayranı olur çıkarım, onu giyinir ve ben de oturup şöyle bir dize uydururum: Sadağımda yedek kavgalık/ölü okyanuslar altında uyur kovulduğum piramit. Kendisini kaşla göz arasında şiirmiş gibi sunmakla varlığın ötesine, tanrılar dağına geçirmiş devinimsiz bu bilinç, olunmazlık kipinde şair olarak bizden ayrılmak üzere, bizden yukarıda olmak ve bizden olduğunu olumsuzlamak için bizden olmak zorunda olduğundan ve 2) kendisi olduğunu olumsuzlamak ve kendisi olmayan olarak var olmak üzere sözcüklerin bir olumsuzlamadan diğerine akış halinde dizilişi sebebiyle varlığı bölen ayrışmalardan nasiplenir. Burjuva şairin bize ayet bildiren tanrısal ses olarak yansıması bundandır. Olumsal öğeler arasına onlar olmayan olumsuzlama olarak kendini açınladığı, kendine dağılan sonsuz ve sonlu bütünlüğünü yekpare varlık birliğinde tuttuğum için dize şiirleşir, dizenin varlığı, sözcüğün tekilliğinin ancak dizenin bütünlüğü varsa açığa çıkabilecek bağımsızlığının bütüne doğru öteki bağımsızlarla arasındaki devingen ilişkisinden ibarettir. Dize yoktur o yüzden, şiir de yoktur, şiirleştirme vardır yalnızca ve bütünün varlığına hiçbiri tek başına sahip olamayacağından, şiirde tam tamına sözcük de yoktur. Olumsallığı olunmazlık, bütünlüğü bölünmüşlük üzerine kurulu bir bilincin parçalanmışlığını birliğine doğru tamamlama çabası vardır ki bu yolla yazdığını şiirleştirir ve kendini de şairleştirir. Kaldı ki Haşim'in öne sürdüğüne uyarak şiirsel birliği oluşturmak için bir araya getirilen birer parça olmaları gerektiği düşünülse bile, bu parçanın her an bir olumsuzlamayla yerini bir başkasına terk edeceği bütünlük fonu oyun dışı bırakılmış olur, çünkü tasarlanan sözcük de geçmiş halde olumsuzlanmış başka sözcüklerin aşıldığı geleceği temsil edip kendinin ötesine doğru geçilecek bir bütünlüğün koynunda açığa çıkabilir. Dolayısıyla, şiirde de bir öz biçim ayrımını dışlamak zorunundayız, bunu yaparken de, şairin bilincinden de bedende ikame eden ruh gibi varlığına inanılan yeteneği kovmak durumundayız. İçimizde bir jön, bir kral, ide yoktur, açığa çıkarılacağı anı beklediğimiz kullanılmayan hünerler mevcut değildir, bulgur çuvalını sırtlamam gerekirken tozlanacağından çekindiğim pahalı kaftanımla dolan öze dair boşluk yoktur içimde, hayatımı çevreleyen maddi koşullar ortasındayken koşulların kendisini değil de kendisinin koşulları belirlediğini sandığım bir artist yoktur özümde. Ne var ki bulgur ambarında çalışmak benimle var olduğundan, benimden önceki var oluşu olumsuzlar, kafama yatmazsa çuvalı atıp çeker giderim. Şimdi ben bir yetenekli mi yoksa beceriksizin teki miyimdir? Böylelikle, bir dı'ya göre kendini öncelemiş sonranın bakışına yerleşirim ki burjuva şairlerin, şimdiki zaman kipinde bile olsa hayatı çoktan aşılmış bir anı-durum karesince yazmaktan kurtulamamaları da bu yüzdendir. Bu anısallık nereden geliyor? Burada konuşan M. Cevdet mi yoksa M. Cevdet'i bir anı durum içinde başkası gibi resmeden kendi başkalığımı. İster 1. Yeni'de ister 2. Yeni'de ve ardıllarında, söz konusu yer ya da dünya, sanki bu yerin ve bu dünyanın ötesinde başka bir yermiş gibi ve sonradan yazılmak üzere önceden yaşanmış gibi kağıda yansır. Adeta Hegel'in tini dünyayla karşılamazdan evvel kendinin bilincine erişmektedir. Ama aslında tam da bu nedenle, bu şairler dünyanın güncel yoğunluğunu geçmişin zararsızlığına büründürdükleri çünkü geçmişe geçen zararsızdır ve kendilerini bu geçmiş nesneye muktedir olarak onun başına geleni gösteriyormuşçasına oyun dışında tutabildikleri için bizden şairlik onayı alır. Onlardan bize şairlik olarak yansıyan ve bizim de hayranlıkla takdir ettiğimiz tek şey, dünyanın hallerini zararsızlaştırarak bizi dışarıda tutan iktidardır, Usta dedikleri de bu iktidarlıktır ve resmi iktidarlar da böyle zararsız şairleri usta diye benimsetir. Nitekim hain olan, somut insani gerçekliği tarihsel devinimi içinde betimleyen Nazım'dır, Tavuklarımız karışır birbirine/bilmezlikten değil fukaralıktan, diyen A. Arif'tir, diğer öbürkülerdir. Öyledir ki burjuva için edebiyat, tarihsel bütünden kopuk, sınırlı bir alana mensup öznellikler arası ilişkidir, bu haliyle de diyalektik ve toplumsallık karşıtıdır. Ancak bunun karşılığında bir gözü açık uyunmaktadır çünkü burjuva da karşıtı olduğu toplumsallıkla kuşatılmıştır. Hemen, sınırın öte yanında, kalenin dışında bir toplumsal karşıtlıkla kuşatılmış olunduğu anlaşıldığında, şiirin ayağa düştüğünden söz edilir ancak çevreleyen hakikatin her gün emekle yeniden üretilen maddi koşullar olduğu görmezden gelinir. Burjuva şair ya da onların deyimiyle, sanatçısı için toplumsallık yoktur, onun insan varlığını Hegel'le birlik olup kendi idesinin nasıl da nesnesi kıldığını, varlık bilincinin mertebece alt bir yapıcı öğesi kıldığını az önce gördük. Nitekim biz de Marks'la birlik olup sanatın toplumsallığının tarihsel ve diyalektik zorunluluk olduğunu savunacağız çünkü sanat ide-nesne arası değil, öznellikler arası bir ilişki, tarihsel hakikattir. Ancak Hegel'ci ide ve görüngübilimi yakamızı bırakmıyor. İde'nin varlık amacına upuygun, günümüzde bir ideal şiir yazılageldiğini keşfettik, dizelerini ayet tanrısallığında sunan bu şairlerin, ... nın... sı şifresini deşifre edemeyenler karşısında işin ustası havası attıklarına tanık olduk, oluyoruz. Adeta meseleyi iki dokunuşla halletmek üzere tanrı dağından yeryüzüne yollanmış elçi üstünlüğüyle gezmekteler. Gel gelelim, idenin tinsel us ya da özbilinç olarak kendini nesnelere yayması, nesnelliği bütünselliğinin uğrağı kılarak kendi bilincine varması, göründüğü kadar da yeni değildir. Hatta daha gerilere gitmek gerekir: Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz/biz neşatın da gamın da rüzgarını görmüşüz. Yahut da, beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı/ felekler yandı ahımdan muradım şem-i yanmaz mı. Us, nesnelliğe doğru kendinden uzaklaşır, Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz, ancak bu uzağa gidişin ereği, bumerangın geriye dönüşle doğrulayacağı öznelliği açığa çıkarması içindir. biz neşatın da gamın da rüzgarını görmüşüz. Dörtlük üzerinde bakarsak, öznelliğin olumsuzlama yoluyla nesnelliğin olumsallığı üzerinde kendi varlığını konumlandırmasını açıkça gözlemleyebiliriz: caminin müezzini yok/içinin düzeni yok/çok memleketler gördüm/Ankara'dan güzeli yok. aaba uyağında, b öznelliği a'ların olumsallığı arasına olumsuzlama olarak sızmakta ve dörtlüğün varlık yapısını, kendinden önce ve sora olarak ikiye ayırmaktadır. Artık burada, caminin müezzininin olmayışı, içinin düzensiz oluşuna ilişkin nesnellik, öznelin Ankara'dan güzel şehir görmediğini belirtmesini açığa çıkarmanın varlık bahanesi olmakta. Buna dair bir özbilinç daha öncesinde geride var olmakta, onu doğrulayacak biçimde ilk iki mısra sonradan, uydurulmaktadır. Dolayısıyla, dinin ve şiirin kökeninde bulduğumuz Hegel'ci tinsellik ve diyalektik, kendiiçinin varlık bilinci olarak varoluşumuzun kökeni olmakta. Bu noktada, Sartre'ı küçük bir ekleme ilavesiyle doğrulamak gerekir: Bilinç, ne değilse odur ya da ne ise o değildir. Olumsuzlamanın içkin varoluşu ancak bu şekilde olduğunu olmamak, olmadığını olmak biçiminde cereyan eder ki dışsallığın içselleşmesi ya da içselliğin dışsallaşması olarak, şiirin varlığı da, öznelliğin nesnelleşmesinden başka bir şey olmayarak böylelikle açığa çıkar. Dolayısıyla, varlık bilincimi kazanmak üzere bir dışarı, bir özgürlük çıkışı, haritanın kayıptaki parçası gerekmektedir, varlık anlamını kendinden öndeki ya da sonraki mısrada kazanan mısralar gibi varlığımı doğrulayacak bir öteki lazımdır, bahçemdeki değil komşunun bahçesindeki ağacın eriği çekici gelmekte, arkadaşımın sevgilisi beni cezbetmektedir, almadığım kazakta gönlüm kalmakta, Kleist olup altı ay kalmak üzere Fransa'ya gelmekte, ama yarım saat geçmeden bavulu kapıp Almanya'ya geri dönmekteyimdir, olmanın olumsal yapısı beni çabucak geçmişe kaydırmakta, geleceğime erişmek için olduğumu olumsuzlamaktayımdır, olduğumu olmamak, olmadığımı olmak üzere dışarı beni çağırmakta, evkaftaki memuriyetimden istifa etmekteyimdir. Karımı arkadaşı kadar arzulamamakta, yazdığım şiiri beğenmemekteyimdir, nasıl var olageldiği yolları iyi bildiğimden değerini bilememekte, öznelliğimi nesnellikle gözleyememekteyimdir, onu nesnellikle görecek başkasına başvururum, başkasının varoluşuna yerleşirim, kocamı başkasının bakışına göre giydirir hatta baştan ona göre seçerim, başkasının bakışına göre kuaföre girer, kıyafet seçer, yazarım ancak buradaki ereklendiğim başkası, Rimbaud'nun ben bir başkasıdır sözünde belirttiği gibi bir dışsal başkası, başka biri değil, benimin başkalığıdır. Böylelikle, aslında kendim oluşum, kendime var oluşuma dönüşmüş olur. Kuşkusuz, kendine var oluşun en yetkin hali, Tanrı'dır. Hegel'in bir çelişkisi, parçaların devinimini bütünün tinselliğinden, tinin bütünlüğünden türetmesindedir. Yansı-yansıtan birliğinde soyutlanmaksızın var olan bir somutluk düzleminde, sonlu-sonsuz karşıtlıkların nasıl hiçlendikçe bütünlendiklerini az önce burjuva şairin dizesinde gördük. Aslında Hegel'de idenin yabancılaşması, geçmiş ve gelecek boyunca uzanan bütünlüğü karşısında, bu geçmiş ve geleceği ayıran yabancı- olarak kendiyle karşılaşmasıdır. Böylelikle aslında bütünlüğü ve yabancılığı açığa çıkaran da, onu olmayan olarak var olacak kendi olumsuzlamasıdır. Ben, kendimi Tanrı karşısında onun olumsal olmamasını sağlayan olumsuzlama olarak belirlerim, ide olarak da kendime, bir olumsuzlamadan diğerine doğru ötesine geçeceğim kendi olumsuzlamalarımın bütünlüğü ortasında bir olumsuzlama olarak görünürüm. Varlığım bana, geleceğimin yoksunluğunun aracısı olarak da görünür, geçmişimden geleceğime uzanan olgusallığımın tarihselliği içinde de kendime beliririm. Böylelikle, hem kendi başkalığımla hem tanrısal oluşla aramda mesafe yoktur, bizi birbirimize düğümlemiş olumsuzlamadan başka yabancı yoktur. Varlığım, Tanrı'nın bende namevcudiyeti oluşuyladır ki tinselliğim ondan yoksunluğumdur. Ben, tin olarak, yabancılaşmayı gerçek bir dışsallık değil de içkinliğimin dışsallığı ya da benimin başkalığı olarak var ettiğim için ki dünyanın nesnelliği, olumsuz varlığımı, geçmiş ve geleceğim olarak bütünlüğümü dağılmaya uğratır. Sonlu sonsuzluğum yüzünden dünya bana eksizsiz tamlıkla görünür, parçalanmış bölünmezliğim üzerinde eksikliğimi de bütünlüğe doğru açığa çıkarır. Dolayısıyla, Tanrı'ya varlık çağrısında bulunan benimdir, parçalandıkça birleşen varoluşumla, her şey, her davranışım, bütünün dağıldıkça birleşen varlık fonunda nesnelliğini kazanır ve şöyle değil de böyle davranışım, şöyle şöyle de eyleyebilecek olduğum bütünün ufkundan kendime çağrı olarak gerçekleşir. Nesneler, onları devinim birliğinde bütünleştiren bilincim olmadığı sürece var olamazlar. Aynı zamanda, bütünün birliği olmadığı sürece öznelliğim de olumsuzlamaya indirgenemeyecektir. Şu halde dünyanın bağrında kendi varlığımı saptayışım, ben var olmadıkça var olmayacak dünyada kendi boşluğumu saptayışımdır, Tanrı karşısında bile. Dünya ve Tanrı, başkalığım olarak benim dışımda var olur, kendisi olmadığım olarak var olur, yabancılığım da ben olmayan olarak onun bütünlüğünde belirginleşir. Başkası, yabancı ya da öteki, daima ulaşmak istediğimdir, benimin katmanları arasından özgürlüğüme ulaşacağım çıkış yoludur. Kuşkusuz bu yol, bir din, ideoloji, yoksun kaldığım gelecekten bana görünen hayranı olduğum bir lider, yazar, Kemalizm, Marksizm vb. olabilir. Bu kişi ya da ideoloji, erişmek istediğim bir geleceğin yoksun doğası, boşluğu olarak içimde barınır. Boşluğu doldurma, geleceğe erişme olanağımdır ancak bu boşluğu da açığa çıkaran olanağımdır. Komşunun bahçesindeki erik, elin karısı, içimdeki boşluğun bir başkasıyla, bir başka şeyle dolması olanaksız tamı tamınalığıyla bana görünür, bu anki varlığımı onun bakışından olumsuzlayarak kendimi başka biri olarak kucakladığım geleceğe yönelmiş özgürlük projesi olarak karşımda belirir. Bu nedenle aldatma, somut durumundaki nesnel olgusallığın soyuta doğru öznel bir aşılışını ifade eder, başkasının karısını tavlamanın erişilmez başarı gibi görünmesinin nedeni de bu aşma olgusudur işte, aslında tam kendinde bir kendini aldatma olur. Ne kavuşabildiğim ne kaçabildiğim olgusallıkla beni kendime yansıtan şey, varlık anlamını kendi dışında arayan benin özgürlüğüdür. Bu yüzden, bende, eylemlerimde dağılan ama onların ortasında onlardan bağımsız duran, şu denizinden muaf ıssız ada gibi bekleyen psişik bir öz, vardır sanırım. Özüm, eylemlerimin bütününe yaygındır ancak yine de özgürlüğümü bana açınlayan eylemlerimin, özüme uygun olanını olumlar ve sahiplenirim. AKP iktidarının özüne uygun görmediği durumları kara feleğe, dış güçlere havale edip işin merkezinde elini yıkayıp mesuliyetsiz bekleyişinin nedeni budur. Kendisini özgür kılmak için geçmiş sorumluluktan kaçmakta, varlık anlamını bulacağı dışarıya doğru birlik ayrışmasına uğramaktadır. Tinsel sonsuzlukla maddi sonluluk, hancıyla yolcu, kalıcıyla geçici ayrışmasıdır bu, bir yolsuzluk dedikodusu, kur yükselişi peydahlandığında dağılan birliğini bütünlüğe kavuşturmak için geleceğe yönelmekte, yani geçmişi olumsuzlamakta: bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz, ancak bu geçmişe geçişin ardından gelecek yönünden onu bütünleyecek ikinci bir olumsuzlamayı da talep etmektedir: biz neşatın da gamın da rüzgarını görmüşüz. İşte ben hep böyle garip mahzun / Bir şey beklermişçesine yaşıyorum. Bazı bilmem, gün nasıl başladığında,/ Kayıp kayıp gidiyor dünya bıkkın bakışlarımdan. Çünkü gerçekte, batı toplumunun burjuva-proletarya biçiminde yaşadığı karşıtlık, bizde CHP- Demirkırat biçiminde yaşanagelmiştir. En temel karşıtlık, toplumun insanca yaşayışı için neyin uygun olduğuyla, toplumun kendine neyi uygun gördüğü noktasındadır. Cumhuriyetçi, ona bir hayat tarzı sunmakta ancak yazarları, şarkıcıları, kitapları, jestleri ve mimikleriyle nehrin öte yakasındaki yabancıyı da dayatmaktadır. Kendisini ne hale getireceğini bizatihi gözlemleyen toplum, bu noktada kendisine uygun olanla değil, uyması gerekeni gerçekleştirme zorunuyla karşı karşıya kalmakta ve tam da bu nedenle reddetmektedir. Kamyoncu Musa, çiftçi Bekir, nalbur Hüseyin, manav Hasan, hammal Ramazan, asıl üreten sınıf olarak kendisini öğretmen Hülya'dan, doktor Mustafa'dan, yazar Adnan, ressam Elif'ten haklı olarak üstün görmekte, bu küçük burjuvalara karşı kendisini savunacak bir öncü, bir lider aramaktadır. Bağlanışının en temel koşulu da, liderin içsellik yoluyla erişebileceği kimse oluşudur. Bir tarikat şeyhi, kravatına karşın kasaba şivesiyle konuşan politikacı, kendisini nesnelliğe doğru çekerken öznelliğine de geri gönderecek herhangi biri. Dolayısıyla, küçük burjuva okumuşu karşısında duyulan öfke, duygusal olgular etrafında oluşan birlikle onu bilgilenme derdinden de kurtarmaktadır. Bilgi, onun gözünde artık yoldan çıkarıcı şeytan büyüsüdür, bilirse sarhoşlaşacak, öznelliğinden edilip uyması gerekene uygun nesne olacaktır, karakterini kaybedecektir. Her bakımdan o, duygusal birlik düzleminde var olmak istemektedir, dışarıyla özsel olgular yoluyla ilişkilenmek arzusundadır, dışardan sunulan hiçbir görüş özüyle ilgili değildir gözünde. Başka memleketlerin fikir ve bayrağını dalgalandıran Komünistler, Klasik Batı Müziği dinleyip tiyatroya gidenler, içselliğini dışsallamak yerine dışsallığı özüne içsellemek isteyen her kesim ve görüş, Müslüman mahallesinde salyangoz satıcısıdır, dışarıdan getirmedir, olmakta olduğu gibi olmakta olana apaçık bir benimseme dayatmasıdır. Askeri baskı ya da darbeye de bu sebeple, içselliğine dışsal müdahale oluşundan karşıdır, meğerki içselliğini dışsallamasın. Bu nedenle kendisine bulduğu liderin varlığı, küçük burjuvaların, yani doktorun, avukat kadının, şortlu üniversitelinin, başı açık voleybolcunun, tiyatrocu veya diplomatın, Atatürkçü vekilin karşısında onun özünün aracısı olmalıdır, durum o denli ileri gitmektedir ki liderin öznelliği fetişleşme karşısında silinip yitmekte, üzerine sinen her toz zerresi toplumsal psikolojizme bir hakaret sayılmaktadır. Bu noktada o, yani okumuş düşmanı, kendisini bir sınıf olmak yerine liderin temsilinde nesnelleşmiş öznellik olarak ortaya koyar. O bir Osmanlı torunu, bir Reis'çi, Ülkücü, filan tarikatçı olarak varlığını benimser ama bir türlü alt gelir gurubunun ezileni, bir işçi, proletarya olarak görmemektedir. Çünkü bu durumda nesnelleşecek ve öznelliğini yitirecektir, nesnelleşmeye karşı nesnellik olarak, yani nesnelleşmeyen öznellik olarak, karşıt kutba varlığını gösterme namınca nesnelleşecek, varlığını öznelliğinin nesnelleşmesi olarak ortaya koyacaktır. Tıpkı şiir ve yazı için olduğu gibi. Beri taraftan, yabancılaşmanın içselden dışsala gelişeceği öznel tutum, küçük burjuva kesimi için de geçerlidir. Küçük burjuva, bir Atatürkçü, sosyalist bir bohem, zararsız sanat kişisi, yazar ya da doktor, yeryüzü vatandaşıdır, solcudur ama burjuva solcudur, sorulduğunda, asla küçük burjuva olduğunu aklından geçirmez çünkü küçük burjuvalık onun sınıf nesnelliğidir, o ise öznelliğiyle görülmek istemektedir. Kurulu düzene diyelim bir şair, şarkıcı, yazar gerektiğinde, bu kişi onun nesnelliğine değil öznelliğine uygun olmalıdır, içerden dışsallaşmalıdır, burjuva öznelliğinin fetişleştirilmiş aşkınlığı o kertededir ki burjuva kitap dergilerinde resmi olmayan yazar olarak dünyaya gelmemiş gibidir, nesnelliğin bir sınırı vardır. Bu bakımdan, solcu burjuva, Deniz Gezmiş eğer lise mezunu inşaat işçisi olsa, yüzüne bakmayacaktır, aynı olaylar sırasında aynı günlerde aynı polislerce öldürülen inşaat işçisi Ethem Sarısülük'ü görmezden gelmekte, üniversiteli Ali İsmail Korkmaz'a ağıtlar yakmaktadır, zira Ali İsmail burjuva öznelliğinin estetik varoluşuna daha uygun görülmektedir. Burjuva, bünyesine aldığı şair ve yazarları gibi onu içselleştirir, özsel değeriyle onu biçimlendirir, böylelikle, öznelliğini öte sınıfa dayatma aracılığının nesnesi haline getirir. Gerek Deniz Gezmiş'in gerekse Ali İsmail'in hiçbir eylemi burjuvalığa ait olmadığı halde, burjuvalığın sınırını ötelere taşımanın geçmiş nesnesi kılınmışlardır, gördüğümüz anı fotoğrafı Deniz Gezmiş değil, bir hemen hemen-Deniz Gezmiş'tir artık. Tıpkı Erdoğan'ın, nesnelleştirme üzerinde bir hemen hemen-Erdoğan kılınışı, gibi. Öznelliğin nesnelleşmesi olarak, geçmiş anısallığın nesnesi kılma olarak bu bütünleyiş, bir geçmişleştirme çabası olarak bir tartışma, karşıtlık düzleminde belirdiğinde, sonsuz hatalarının orta yerinde bir iktidarı korumak, birinin düşmanlığına inanmamak gerektiğinde de, öznelliği dağın sonsuz sabitliğinde tutup nesnelliği akar değişkenliğe göndeririz. Özünde başka biridir aslında o, deriz, göründüğü gibi değil, başka biridir o. Hello aksisanat. com webmaster, Thanks for the well-researched post! Hi aksisanat. com owner, Your posts are always informative and up-to-date. To the aksisanat. com admin, You always provide great resources and references. I feel that is one of the so much vital info for me. And i am happy reading your article."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/01/esra-unal-saglikin-goz-izindeki-konugu-alphan-akgul", "text": "Gerçekten de böyle oldu. İstiklal Caddesinin girişinde, AFM sinemalarının içindeki kitabevinde çalışıyordum. Öğle vakti, yemeğe çıkmıştım. Çıkar çıkmaz, İlhan Berk'in Taksim Meydanı yönünden aşağıya yürüdüğünü gördüm. Çok istedim yanına gidip tanışmayı ama cesaret edemedim. Sonra, Bambi Kafe'de bir şeyler atıştırdım, yaklaşık 40 dakika sürdü. İstiklal Meydanı'na çıktığımda İlhan Berk yine çıktı karşıma, bu kez Taksim Meydanı'na doğru çıkıyordu. Yine olmadı, yanımdan geçip gitti. Sonra kitabevine döndüm, çalışmaya başladım. Aradan 30-40 dakika geçmemişti ki İlhan Berk kitabevine girdi bu kez. Çok şaşırmıştım. Sanki beni sezmiş, varlığımı hissetmiş; düşüncelerimi okumuş da beni o kalabalığın arasında arayıp bulmuş gibiydi. Doğrudan bana yöneldi, bir kitap sordu. Dayanamadım elbette, bütün hikayeyi anlattım. Şaşırdı, sevindi, gülümsedi, Gel oturup sohbet edelim. dedi. Şiir yazdığımı söylediğimde yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi. Bir şiirimi okumak istedi. Yanımda yok ama ezberimde var. dedim, bir kağıt kalem alıp yazdım şiiri. Sabırla, hiç ses çıkarmadan şiiri yazmamı bekledi. İlk kitabımda yer alacak olan Anımsama başlıklı şiirimdi bu. Okudu, beğendi, kullandığım ritmi biraz tekdüze buldu ve alternatif ritimler yakalamam gerektiğini söyledi. Bodrum'a mektup yaz, görüşelim. dedi ayrılırken. Yazmadım, toyluk işte. Not: Şiirsel anlatımda, İlhan Berk'in yürüdüğü yönler üslup gereği ters ifade edilmiştir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/01/ismet-yazicidan-hasan-ozgen-soylesisi", "text": "HASAN ÖZGEN: Güzel sözlerine teşekkürle başlayayım. Ben de senin gibi bir yol arkadaşına, dosta sahip olmaktan duyduğum kıvanç sonsuz. Kendimce kullanmaktan hoşlandığım ve belgesel sinemacıları tarif ettiğine inandığım iki sözcük var. Belgesel sinemacı derdi olandır ve derviştir, diye. Birincisi yola çıkış nedenini, ikinci sözcük de sürekli yolda kalma halini anlatır. Derdi olmak, insanlık halinin dışa vurumu olarak yorumlansa da yeni bir şey değil. Daha çok varoluşumuzla, kendimizle ilgili. Toplumbilimde 'insan nedir sorusuna verilmiş epeyce yanıt var. Benim algım ve tanımlamam biraz farklı. Ben insanı soru soran canlı olarak görüyorum. Bu doğada müthiş bir ayrıcalık, ama bir o kadar da bizi kıyametle yüzleştiren bir olgu. Çünkü soruyu biz, cevabını aramak için sorarız ve bu cevap peşinde ömür tüketenimiz çok olmuştur. Soru, bizim hayatın içinde yürüme, ilerleme nedenimiz; ama bir o kadar da trajedimiz. Çünkü bu yürüyüş sonsuz, durakları var ama finali yok. Çünkü soru, tekil bir olgu değil. Her cevapla yeniden açılan bir kapı. Sorun dediğimiz şey de sanırım bu sorular zincirini tanımlıyor. İnsanın soru -cevap çemberiyle kurduğu bu zihinsel oyun, bireysel olmaktan çıkıp da toplumsallaştığında,- iş bölümünün de bir gereği olarak belki- belgesel sinemacının önüne düşebilir ve bu soruyu anlamak, araştırmak, yanıtına ulaşmak, sesini-görüntüsünü bulmak, simgeleştirmek ya da yeniden üretmek belgesel sinemacının edindiği bir dert haline gelebilir. Sevdiğim yalın bir tanımlama var; belgesel sinema bilinmeyeni bilinir, görünmeyeni görünür kılandır diye. Buna şu ek yapılabilir; sorulmayanı sormak da belgesel sinemacın işidir. Buraya kadar anlatmaya çabaladığım şey, insanın soru soran canlı olma ayrıcalığı/trajedisidir. Bundan sonrası bana göre ikinci bir kanal daha var insan olma halimizle ilgili. İnsan aynı zamanda oyun oynayan bir canlıdır mealinde bir sözü var Huisinga'nın Home Ludens dlı ünlü kitabında. Üstelik, bu oyunların rasyonel değil irrasyonel olduğunu yazıyor Huisinga. Oyun kavramı üzerine epeyce kafa yoran düşünür var ve son dönemde de epeyce kullanılan bir kavram oldu. Oyunu evrensel tek dil olarak görme eğilimi de genel kabul görüyor anladığım. Geçenlerde Gazete Duvar'da, Nil Dilara Çolak'ın bir yazısını okudum bu konuya ayrılmış; kendimizi var etmek, gerçeği bizzat yaratmak için oyun oynarız. diyor. Buradaki gerçeği bizzat yaratmak için oyun oynarız saptaması, biraz da belgeselcinin yolunu tarif ediyor bana göre. Sinemacıların diliyle, sinema yapmak oyunu; gerçeğin- gerçeklik bilgisinin yaratıcı yeni yorumu, yeniden üretilmesi... Açıkçası belgesel sinemacının derdinin anlatımında ihtiyaç duyduğu sinema formu, bu oyun kurma gücümüzden gelen bir yan sanki. Sözünü ettiğin insana verilmiş o iki büyük lütuf: Bilme tutkusu ve hayal edebilme yetisi- kavramlarına kendimce böyle çıkarsama ile yaklaşabilirim. Bizler, yani belgesel sinema üretenler dertlerimizi-sorularımızı oyunla çözmeye çalışan insanlarız. Belgesellerimde baskın olan ev yuva dünya masumiyet hafıza vs. kavramları bu anlamda görmek gerek. Benim itirazım var. İnsan olmayı, insan olma halinin gündelik değil milyonlarca yıllık bir serüven/birikim olduğunu ciddiye almayan, onu dışarıda bırakan, başta kapitalist sistemin örgülediği yeni insanlık haline itirazım var. Lüksün, konforun, hızın ve bin bir çeşit sunumlu bir dünyanın bu haliyle zorunlu ve vazgeçilmez bir kurgu olduğuna inanmıyorum. Tek tip ve oligarşik bir meta, servet ve tüketim dünyası bu. Evimi yeniden mağara kılan, dünyamızı, çevremizi felaketlere yönelten, masumiyeti köşe dönmeciliğine çeviren, hafızanızı ben oluştururum diyen bir dünya nasıl anlatılır? Elbette ki insanlık tarihinin daha tokgözlü ilişkiler barındıran dönemlerinden örneklere de bakarak; oraya takılı kalarak değil. Hızın ve naylonun, rezidans ve araç oligarşisinin olmadığı dönemler üzerinden yürüyerek. Bu ısrarla sisteme tutsak olmuş zihinlerde- yanlış anlaşılıyor. Sanılıyor ki, bir önceki kültürel evrelere dönmek istiyoruz. Hayır, bir önceki dönemin verileri kaçınılmaz olarak folklorik malzemeler olarak müzelere, edebiyata taşındı. Burada altını çizmeye çalıştığım şey, eşyalar değil; insan olma, insanlığı paylaşma hali... Akıntıya kapılmak yerine seçme ve müdahale gücümüzü kollektif kılabilir miyiz arayışı. Biz kimiz ki ekonomik-teknolojik değişimi frenleyelim? Ama her değişim, her buluş, her ekonomik hal ya da teknoloji insanın lehine mi, aleyhine mi işliyor? Soru bu! Dert de bu sorudan kaynaklanıyor. Geçmiş ya da tarih, yeniden yaşanması istenen şeyler değil. Ancak tarih ve kültür gibi birikimler, insanlığın yarattığı bir süreklilik. Seçmeci olarak bu birikimlerden değerli ve yaşayabilir olanları alırsınız, yeni hayatın içinde yeni bir yorumla kullanırsınız. Çatışmamız bu noktada. HASAN ÖZGEN: Hafızanın insanın yaşam ritmiyle ilgili olduğunu vurgulayan kaynaklar var. Gerçekten de öyle. Yeni dünyanın hızı, bizi hızlandırması çok hoşumuza gidiyor ve bundan da yararlı gündelik sonuçlar üretiyoruz çoğu kez. Ancak bir bedeli de var. Şöyle bir yaklaşımı savunurum; insan, mekan ve nesneler üzerinden hatırlayabiliyor, zaman da yardımcıdır ama, asıl hafıza unsuru mekan ve nesnelerdir. Ünlü sosyolog Richard Sennett; Kentlerin mekansal organizasyonunun şekillenmesinde hakim beden algısının etkili olduğunubelirtir. Bizim mimarlık çevremizde bu şöyle tanımlanır; Kentlerde her şey insan ölçeğine uygun olmalıdır. Yeni kentlerimize bakalım, bu tanımlara uyan bir kent organizması görüyor muyuz? Bütün kentler üzerinize yıkılacak gibi gökyüzüne tırmanmış. Yürüyüş ufkuyla hiçbir kenti göremezsiniz ve nerdeyse aynı kentten iki kez geçemezsiniz. Bu tanıma uyan yani insan ölçeğine uygun yerleşmeler kalabildiği kadar- geleneksel kent parçaları... Onlar da ne yani değişmeyelim mi diyenlerin ağzında polemik konusu... Ama değişimi en çok yaşayan Almanya, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerde bu geleneksel kent organizmaları bozulmasın, yaşasın diye özel gayretler ve önlemler var. Sosyologlar, kentlerin yürüyerek anlaşılabileceğini belirtir ve önemlisi kent olgusunun yabancı biriyle karşılaşmak olduğunun altını çizer. Artık yabancı bir tehdit kentliler için. Yabancı birileri girmesin diye duvar, bariyer ve kameralarla kendini koruyan kent parçaları var artık, bırakın karşılaşmayı. İkincisi de hız. Gündelik hayatımız artık, araçlı, otobüslü, metrolu, trenli bir yaşam. Ve ne kadar çabuk gidebilirsek o kadar da mutluyuz. Ama bu seyrüseferlerde ulaştığımız hız, bizim hafızamızda hiçbir mekan parçasının izini bırakmıyor. Hafızamız sadece durakları ve trafik ışıklarını belki de ana meydanları kaydediyor. Hadi şunu da söyleyeyim, hafızamızın kaydetmeye değer göreceği estetik ve güzellikte bir şeyle de karşılaşamıyoruz. Bu devingen insan dünyasının yarattığı ve felsefeyle de örtüşen anlam arama dünyası üzerine sen çok güzel belgeseller ürettin. Ben de ağırlıklı olarak başka bir kulvardan yaklaşmaya çabaladım. Bu insanların ürettiği eşyalar, nesneler üzerinden. Çünkü endüstri toplumlarına, seri üretim ekonomisine kadar, insanoğlu sadece kendi, hayatı ile ilgili bir anlam arayışına kalkışmadı. O, aynı anda ürettiği eşyaya, kullandığı nesneye de bir anlam bulmaya çalıştı. Bu açıktır ki, emekin saygıdeğer, çalışmanın ibadet olarak kabul edilişindendir. Zamanın, emeğe yeteri kadar süre tanımasıyla ilgilidir. Anımsayın, büyüklerimiz her eşyayı yok oluncaya kadar kullanırdı, işlevlerini değiştirerek, küçülterek... Bir kazağın, bir kuru boya takımının üç kuşağa devrolunduğunu bilirim. Atmak, vazgeçmek yoktu. Ancak bolluk ekonomisi bunu paramparça etti. Günümüz meta ekonomisinde eşyanın anlamı tüketirsen sınıf atlarsın inancına denk geliyor. Oysa kadim dünyada eşya da kendi anlamıyla var. Yani eşya-nesne, o insanların dünyasında birlikte yaşamak için var edilen ve insana ait bir şey... Dolayısıyla, eşyanın-nesnelerin anlam dünyası üzerinden insana gitmeye çalışan denemelerdi benim çalışmalarımın bir kısmı. Şundan ısrarlı oldum, eşya-nesne günümüzde artık bir resim. Başkalarının gözüne sokulan bir kariyer ya da zenginlik ifadesi. Oysa kültürümüzde -Atilla İlhan'dan bir benzetme yapayım- eşya da insana dair. Ev ve daire kavramları bunu çok iyi anlatır. Dahasını söyleyeyim; geleneksel konutlarımız kendinden eşyalıdır, dışarıdan mobilya değil aksesuar eklenir. Bizleri divan ya da sedirden kaldırıp da koltuk takımlarına ya da çek-yata oturtan bu muhteşem gelişme, bize ne kazandırdı, meta ekonomisine ne kazandırdı? Düşünmeye değmez mi? Tuhaf olan iklim krizi, çevre sorunları gibi yüksek entelektüel tartışmalar yapanlarımız bile, yani dünyanın ve insan türünün geleceğinden en dehşetle söz edenler bile koltuk takımlarının neye mal olduğunu düşünmüyorlar, sormuyorlar. Son yirmi yılda Türkiye'de insanlara özendirilerek dayatılan çek-yat devriminin sosyo-kültürel sonuçları üzerine yazılan bir araştırmaya ben ulaşamadım. Oysa, çek-yat bu dönemde kentlere tıkılan insan selinin bir sınıf atlama nesnesi yapıldı bana göre. Senin sözünü ettiğin Anadolu türlü eksik ve yanlışlarına rağmen- kendi vicdanı ile hesaplaşan, doğacı ve yeteri kadar tüketen bir toplumsal yapıydı. Aç gözlülüğü, hedonizmi, tüketerek var olmayı sonradan kentlere yığılıp meta ekonomisiyle tanışınca, içine boca edilince öğrendi insanlar... Dolayısıyla bugün kentlerde keramet sahibi aramak ne denli zorsa, insan-eşya ilişkisindeki anlam zenginliğini aramak da o denli zor. Toplumun modernleştikçe, zenginleştikçe bir dağılma hali oluşmuş. Evinden, akrabalarından, mahallesinden kaçıyor insanlar... Sanki herkes en güçlü, en farklı, en değerli benim gösterisine kalkışıyor. Toplum olarak yaşamanın kollektif ruhu ölüyor, tekilleşmenin övüncü oluşuyor... Oysa bilimin işaret ettiği gibi, insan zaman ve mekan bağımlısı bir yaratık. Bütün duygularımız mutluluk dahil- bu bağımlılıktan kurtulamaz. Moda olanın, geçici olanın heves ve ihtirasa dönüşünü gözlemledik. Bunun arkasındaki sistem dinamiklerini anlamaya çabaladık. Türkiye'yi yönetenler, Marshall yardımından sonra yeni bir yön çizdiler ülkemizde. İyi niyetle yapılmış olabilir ama sonuçları ortada. Ekonomisi ve siyaseti dışa bağımlı bu yeni yapının oluşturduğu ve sürekliliği olan tek model, inşaat ekonomisi... Türkiye, 1950'lerden bu yana defalarca yıkıldı ve yeniden yapıldı. Türkiye'nin üzerine milyonlarca ton beton döküldü, dökülmeye devam ediyor. Bu betona dayalı kalkınma ekonomisi, biraz önce sözünü ettiğim vasıfsız ve mesleksiz yeni kentli nüfusa da sözde istihdam ve iktidar sağladı. Bu gelişmeleri ekonomi açısından başka bir kantarda tartmak gerekir, beni aşar... Ama insan-mekan, insan-eşya, insan-zaman ilişkilerinde oluşturduğu değişimleri gözlemek, sormak bizim görevimiz. Cumhuriyet şafağı ile, tam yeni bir toplumsal değişim ivmesi yakalamış, meslekli ve vasıflı insan gücü oluşturmaya, devlet kapitalizmi sayılsa da her fabrika bir kaledir anlayışıyla örnek fabrika-kentler kurmaya, yurttaşlar doğdukları yerde karınlarını doyurmaya başlamışken alabora olduk. Özne değiştirdik. Özne insan ve vatan iken, özne kar ve girişimcilik oldu. Sermaye birikimi ve burjuva sınıfı olamayan bir toplumda bu özne değişimi de sonuçta servet toplumuna dönüşmekle sonuçlandı. Yani tarihin en gerici birikim türünü yarattık. Dram şu ki; servet hiçbir değişime-dönüşüme öncülük yapmaz, aklı da gözü de gerici olandadır ve ülkeyi yataydan dikeye, dikeyden yataya daha defalarca yıkar ve sözüm ona inşa eder. HASAN ÖZGEN: Mümkün olsa, bildiğimiz her şeyi unutsak ve senin güzel benzetmenle yeniden başlasak. Tarih, kültür, uygarlık, barbarlık, göçerlik gibi konularda, bir süredir süregiden yeni anlayışlar ve yorumlar var. İyi ki bu konulara yeniden bakan, devlet üzerinden değil de insanlar-toplumlar üzerinden bakan bilim insanları/insanlarımız var. Benim için ezber bozan yaklaşımlar oldu bunlar. Kuşkulansak da bizler de en sonunda egemen kültür ve bilim çevrelerinin etkileriyle yol aldık. Tezgahtan çıkmakta olan yeni bir belgesel çalışmamız var; Anne Türkler Geliyor adını koymuştuk, öyle de kaldı. İçine girdikçe sorusu artan ve büyüyen bir projeye dönüştü. Ancak bizim de bilgimizi, bakışımızı oldukça değiştirdi ve tazeledi. Zorunlu olarak bu kavramlar üzerinden yürüdük ve -en azından kendi dünyamızdaki- büyük aldanmayı/aldatılmayı gördük. Projemiz, yurtdışında ve yurtiçinde yaygın Türk imajını sorgulamak üzerinden başladı. Biz sadece içeriden söylendiği gibi savaşçı, dışarıdan yakıştırıldığı gibi barbar mıyız? Bin yıldır Anadolu'da kalıcı olmanın tek açıklaması müthiş savaşçılar oluşumuz mu? Bunların peşine takılarak, daha temel kavramlara da değinen bir çalışma oldu bu. Bizim gibi toplumlar yalnızca ekonomik ve askeri bukağılarla bağlı toplumlar değil. Emperyalizm, bilim ve bilgi dünyasında da başka cendereler oluşturmuş. Tuhaf olan bu cendereler genel kabul görmüş, akademilerde bile ders/yazım malzemesi olmuş. Bu projenin araştırma sürecinde okuduğum, kaynak yaptığım bilim ve bilgi insanlarına öncelikle teşekkür borcum var. Aydınlıkları ve gönülden ısrarla sürdürdükleri ezber bozan çalışmaları için... Özetle öğrendiğim şu; bizim birbirini yaratan ama birbiriyle çatışan ikili bir tarihimiz var; konargöçerlik ve yerleşiklik üzerinden yürüyen... Bu tarih, birbirine muhtaçlık kadar, birbiriyle boğuşan süreçler üzerinden yaşanmış. Bizim klasik tarih anlatımız ise, yüce devletler üzerinden yürür. 19. ve 20. Yüzyıllarda emperyalizmin bütün temel kavramları kendi çıkarlarına göre yeniden dizayn ettiğini görüyoruz. İki örnek vereyim; Birincisi, bütün Orta Çağ kaynaklarında Türkistan olarak anılan ve Türk dilli toplumların yaşadığı yer olarak bilenen toprakların adı birden Orta Asya oluveriyor. Orta Doğu, Uzak Doğu gibi, illiyet bağlarından kopartılmış bir coğrafyacılık yerleştiriliyor ve biz de aynen kabul ediyoruz. Diğer yandan, zannedildiği gibi iki temel yaşam-geçim biçimi birbirinden kopuk değil. İkisi arasında bir alış-veriş daima var. Çünkü konargöçerlerin ürettiği şeylere yerleşiklerin ihtiyacı var, yerleşiklerin ürettiği şeylere konargöçerlerin ihtiyacı var... Dolayısıyla aralarında çok erken dönemlerden itibaren bir ekonomik bağımlılık ilişkisinin kurulduğunu görülüyor. Klasik tarih anlayışında karşımıza çıkan bu bilgi eksikliğinin nedenlerini de şöyle sıralıyor uzmanlar. Tarihçiler, konargöçerleri sevmezler. Çünkü izlenebilir, takip edilebilir belge bırakmamışlardır. Yazı da bilmezler. Yazıya ihtiyaçları yoktur. Ancak buradan çıkarak yazıyı fetişleştirmek de gerekmez. Yani yazının uygarlık için bir hiyerarşi kurucu özelliği olduğunu düşünmek doğru değil. Kaldı ki yazıyla kurulan ilişki, genellikle yerleşik iktidarların işidir. Çünkü yazı, doğrudan doğruya bir iktidar aracıdır. Hem kitleler üzerinde tahakkümü kurmak hem de onlar hakkında, ürettikleri hakkında kayıt tutmak bakımından önemlidir. Tarihçiler geçmişte edebiyat aramazlar. Ama ciddi bir konargöçer tarihi var; yerleşik iktidarların yazıcılarının, katiplerinin, vakanüvislerinin kayıtladığı... Ancak bu anlatılar genellikle taraflı anlatılardır. Bir nefret ve kötüleme anlatısıdır. Konargöçer kavimleri, onların tarih ve kültürlerini daha ciddiye alıp daha çok şey öğrendiğimizde, mitleri, kozmolojiyi, destanları, şamanları daha iyi anlama şansımız olacak. Bu hem sinema için hem kültürcüler hem de edebiyatçılar için büyük bir şans... Dediğin gibi, yeniden başlamak gerek... Bakmayı unuttuğumuz yerlere bakmak gerek. Hayat ağacımız daha derin yorumlar için gönüllülerini, dervişlerini bekliyor. Medeniyet-uygarlık kavramları üzerinde birçok sosyal bilimci çalışmış olmasına karşın, bu muğlak kavram üzerinde -benim bildiğim kadarıyla- tam bir uzlaşma henüz yok. Bunun nedeni de Batı uygarlıklarının ileriliği, Doğu uygarlıklarının geriliği varsayımı üzerine kurulan hiyerarşik tarih anlayışlarının dünya uygarlığı gibi bir bütünlüğü anlamamızın önünde bir engel teşkil etmesidir. İSMET YAZICI: Belgeselde lirik anlatımla ilgili zaman zaman eleştiriler gelir; ama bence lirik anlatmak aslında, tabi ki ustaca yapıldığında, kalbe çok daha derin iz bırakıyor, gerçeğe çok daha farklı bir derinlikle dokunuyor. HASAN ÖZGEN: Mesleğimin bana öğrettiği şu; belgesel sinemacı göstermez anlatır. Nasıl anlatır, temel soru bu. Elbette görsel-işitsel armoniyi yaratarak. Görüntü ve sesin birbirine eşlik etmesinin bin bir türü var neredeyse. Doğru bir anlatım biçemini yakalamak yönetmenin işi. Lirik anlatmak da bunlardan biri. Lirik anlatım söze, ses kuşağına indirgenemez öncelikle. Görüntüde de lirik anlatı yakalanabilir. Belki şuna bakmak gerekir. Anlatınızın alıcısı olarak seyirci ya da toplum, nasıl bir kültürel atmosferi yaşıyor. Bu kültürün duyarlık kapıları ne? Şimdilerde değişiyor olsa da, bizlerin yola çıktığı dönemlerde sözlü kültürün baskın olduğu bir toplumsal yapı söz konusuydu. İçinde biraz masalı, şiiri, aktarmacılığı olan kulağı açık bir toplumdan söz ediyorum. Görsellik, görsel simgelerin çözümlenebilmesi belli bir dönem sonra oturdu. O dönemin lirik anlayışı ile günümüz kuşaklarına yönelik lirik anlatım anlayışı elbette farklılaştı. Şimdi görsel kültürü baskın kuşaklar var, Görselle, görsel imgelerle hayatını akıtan kuşaklar. İSMET YAZICI: Sizin ürettikleriniz sadece bir belgesel sinema örneği değil; üstüne ruhun da koyulduğu, dolayısıyla kuraklıktan çıkıp ete kemiğe ruha bürünmüş işler. Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm diyen Yunus Emre, dünya için geçiciliği ama ruhaniyetiyle kalıcılığını anlatmaya çalışıyordu belki de... Yunus'u Yunus yapan bugüne taşıyıp, bizim Yunus yapan onun ruhaniyeti idi. Demek istediğim sizin işlerinizi pek çok diğerinden ayıran da sizin görüntü, söz ve sesle ona yüklediğiniz ruhunuzu katış hikayeniz. HASAN ÖZGEN: Yunus Emre, ulaşılması zor bir düşünür-şair. Gerçekten zamanaşırı bir söylemi ve etkisi var. Böylesi dahilerin hamurunda ne var, ona da bakmak gerek. Yunus Emre'nin yaşadığı yüzyıl, Anadolu'da tasavvufi İslamın, Hetorodoks İslam'ın binbir renge, sese büründüğü bir yüzyıl. İnanç dünyası alabildiğine özgür ve birbirine açık. Bu büyük tartışma, arayış dünyasına Hıristiyanlar da katılıyor. Herkes Tanrı, Tanrı sevgisi üzerinden insanı yeniden üretebilmeyi deniyor. Bu sufi dünyayı yalnızca bir maneviyat dünyası olarak da göremeyiz. Dünya ile, madde ile, eşya ve mekanlarla da ciddi bir hesaplaşmanın yaşandığı dönem bu. Kalenderileri ve Haydarileri anımsayın. Bence -bilebildiğim kadar- Dünya'nın ilk mülkiyete ve devlete karşı çıkan protestleri bunlar. Ne yapacağız dünya malıyla? diyen ve öyle de yaşayan insanlar. Bu dönemde kentlerde egemen edebiyat dili Farsça ve Arapça iken, Yunus Emre'nin ve diğer halk ozanlarının Türkçe söylemesi inanılmaz bir miras. Bunu anlamak gerek. Bunu da sanırım Türkçe'nin bir göçer dili, bir hareket dili olmasına borçluyuz. Onun için Yunus'un dili yürüyen bir dildir. Gönüllere, ruha, anlama ve sırlara... Bu zengin birikimle yarışılmaz ama etkilenmemek de olası değil. Söz kadar sözün içeriği de derya-deniz. Son dönemde de bu seslere ekleyebileceğim Ahmet Hamdi Tanpınar var doğal olarak... Atalarımız inşaa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı der mesela. Şimdi bu büyük insanlar, sıradan anlatıcı ya da şair değil. Bence bu kimlikler edebiyat dünyasından çok anlam dünyamıza ait. Bilgiye ruhaniyet ekleyerek yazıyor, söylüyorlar. Gündelik, sıradan anlamları aşan bir derinlikle söylüyorlar. Bizler de karınca kararınca bu birikimlerle harmanlandık. Etkilendik, öykündük... Önemli olan onların söylediklerine benzeyen ruha dokunan anlatılar üretmeyi denedik. Deneme hakkımızı, cesaretle kullandık. Umarım başarabilmişizdir. HASAN ÖZGEN: Yaptığımız işe sanat der bırakırsak bu bütünleşme hali anlaşılmaz sanki. Ben yaptığım işe, yani belgesel üretmeye zanaat diyorum. Zanaatkar -şimdilerde buna esnaf deniyor ki aynı şey değil- sizin sözünü ettiğiniz üretimiyle, ürettiği şeyle bütünleşen bir kişiydi. Üretimi, kişisel varlığının anlamıyla çatışmazdı. Çünkü zanaatkarın kadim geçmişi, kollektif bir toplumsal sorumluluğa dayanır. Bunu besleyen ocağı, tarikatı vardır. Denetim ve dayanışma için ahilik örgütü vardır. Benim belgesel üretimini zanaatkarlık saymam, elbette bu denli derin tarihsellik taşımıyor. Biz zanaatkarız ve ürettiğimiz onlarca şey arasından bazıları sanat eseri oluyor. Bunu yapan da izleyici. İzleyicinin ürünle ilgili bu sanat olmuş değerlendirmesini, evirip çevirip peşinen işimizin bütününe yamamak bana çok tutarlı gelmiyor... Demem şu sanatçılık, sanat sayılan bir ürünün bahşettiği bir unvan, bir meslek değil. Bu anlamda bizler de sadece belgesel sinema üreticileriyiz, zanaatkarız. Senin filmlerinle kurduğun birbirinizin içinde erime hali, sanırım işin mekaniğinden çok ruhuyla, anlam dünyasıyla ilgili. Bilincimize ve ruhsal dünyamıza akan bilgi, obje, olgu ne olursa olsun onun hamurunu yeniden karmak zorunda belgesel sinemacı. Sorunumuz sadece göstermek ya da tespit etmek değil. Onlardan yeni bir anlam üretebilmek. Bu süreç, bir süre birbirimize uzaktan, soğuk ve kuşkucu bakmayı gerektirse bile, sonradan karşılıklı bir fetihleşme yaşarız. Aslında bu birbirimizi yenmekten çok, bütünleşme halidir, birbirimize teslim olma ve o yakalayabildiğimiz anlamı paylaşma halidir. Çünkü o noktadan sonra, ele alınan bilgi, obje, olgu artık onunla ilk tanıştığımız anlam-bilgi dünyasına ait değildir. Biz de projenin başındaki insan değilizdir. Belgesel sinema önce üreteni, bizi değiştirir. Benim en etkilendiğim yanı bu belgeselin. Beni değiştiriyor; bilgi evrenimi, duygularımı, sorgulamamı, hayata, bilgi kaynaklarına bakışımı değiştiriyor... Ve en önemlisi de bitirdiğimizi sandığımız her belgesel film, bize yeni bir soru soruyor. Bizi yeniden yaşamın içine itiyor, sırlarına koşturuyor. Ben bu oyunu çok seviyorum ve bazen de açıkça ifade ediyorum; bencillik sayılmasın- ben belgeseli önce kendim için üretiyorum. Yaşama katılmanın, yaşadığımı anlamanın yolu bu benim için. 1947 yılında Milas'ta doğdu. l974-1982 yıllları arasında TRT Haber Merkezi'nde çalıştı. 1987'de Nöbetçi Ajans Ltd Şti'nin kurucu ortağı oldu. Ağırlıklı olarak belgesel filmler üretti. 'Yazın' ve 'yazı sanatı' ile ilgilenmeye ise lise yıllarında başladı. Şubat 2011 -2013 yıllarında BSB Sinema Eserleri Meslek Birliği'nin Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. 2013 yılında TRT Onur Ödülü verildi. 2017 yılında, Milas Belediyesi, Şehrin Belleği; Hasan Özgen konulu bir sempozyum düzenledi ve kitaplaştırdı. ÇEKÜL-Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı kurucu ve yönetim kurulu üyesi, TKB-Tarihi Kentler Birliği Danışma Kurulu Üyesi, BSB Belgesel Sinemacılar Meslek Birliği kurucusu üyesi ve TGC-Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/01/kahramanin-ve-hayatin-izinde-murat-kanin-cogul-tarihini-okumak", "text": "Don Kişot'tan bu yana metin- yazar ilişkisi özellikle kurmaca dünyanın yaşamın çoğul öykülerine yüzünü çevirmesiyle birlikte çok daha çetini, zorlu süreçleri aktaran bir hikaye anlatıcısına dönüştürmüştür romancıyı. Yazarı metniyle, metni yazarıyla okumak kadar dönemi, insanlığın yaşam öykülerini benzer kurmaca metinler izinde okumak bugünün okuru için çok daha çarpıcı bir keşif yolculuğuna dönüşmüştür hatta. Hele de her gün kadın cinayetleri, ölümler, trajediler tarihinden kesitleri yaşayan bir coğrafyada kurmaca toplumsal gerçekliklerle yol arkadaşlığını çok da küçümseyemez elbette. Roman neyi anlatır, bir romanın izinde okurun anlatıcının yüzyılları aşana ve oldukça toplumsal hesaplaşması sayabileceğimiz bir hesaplaşmanın yol arkadaşlığıyla yürüdüğünü varsayarsak kahramanın dönüşümü saymamız gereken roman pratiğinin tarih-zaman-mekan üçlemesinde okura başka bir yüzleşme olanağı yüklediği söylenebilir. 19. yüzyıl romanlarından bugüne bireyin toplumla ve toplumsal olanla belirgin bir çatışması, toplumların kültürel, politik kodlarıyla yazarın bir aydın olarak hesaplaşması doğal bir yansımaya dönüşmüştür çoğu kez. Kurmaca gerçekliğin çoğu noktada bugünün beyaz yakalılığını farklı şekillerde gündeme getirdiğini düşünürsek Erinç Büyükaşık'ın Murat Ka'nın Çoğul Tarihi tam da beyaz yakalının bireysel trajedisini toplumsal kökleriyle, metropol ve taşra gerilimiyle birlikte irdeleyen bir roman. Gezi'den, toplumların kendi trajedilerine kayıtsızlığına, unutkanlıklarına dair birçok irdelemenin metnin izleğinde haylice yer bulduğu söylenebilir. Bu bağlamda Erinç Büyükaşık'ın ilk romanı Murat Ka'nın Çoğul Tarihi, taşra, kent gerilimini yüklenirken güncel gerçeklikten haylice beslenen, kahramanın vicdanının peşi sıra ülkenin olağanlaşan cinayetler tarihine kadınlık-erkeklik rolleri ekseninde bakmaya çalışan bir roman. Kitaptan kimi alıntılarla bu düşüncemizi somutlayabiliriz kuşkusuz. 1. kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin ahlak değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğru- yu ve iyiyi yapma yükünü de yükleyen içsel güç. Sahi yarın erkenden gitmeyeceğiz ikimiz de işe. Malum şu parktaki gösteriden dolayı iki ana yol da kapalı. Sabah meditasyon yapıyorum biliyor- sun Murat. Youtube! dan mantra dinleteceğim ikinize de beyler bir süre. Valla Murat sen de merak salsan keşke bu işlere. Hem geçmişi deşmeyi, geleceği beklemeyi bırakıp anı yaşarsın. Murat'ın eğlenesi geldi o an Eren! le. Demek ki namaza uyandıracaksın bizi uykunun en tatlı yerinde. Uğ- raşma benimle Murat. Ofis öğleden sonra açıla- cakmış nasıl olsa. Kal da sabah keyifle bir kah- valtı yapalım beraber. Belki işe geçmeden önce bizim Ceren ve Ayşe! ye uğrarım. Hani ofisteki bizim deli dolu kızlar var ya. Ofis müdürüne de diklendiler geçen şu ticketlar kesilecek dedikodu- sundan dolayı. Çadır atmışlar parka şu bizim mor kadınlarla birlikte. Ne dersiniz biz de mi götürsek çadırlarımızı. Dışardan tencere tava sesleri yükseldi o sırada. Sloganlarını işitti üst cadde boyunca yürüyen kalabalığın. görüntüler beliriveriyor akşam akşam gözümün önünde, diye söylendi. Esma, ben görünmez deği- lim, dedi Murat! a. Sesi oldukça kırgın, kırılgan, sokaktaki bağırışlara kulak verdi o da. Tencere tava sesleri eşlik ediyordu pencerelerden. Yükselen sloganlar evin duvarları arasında gezindi o sı- rada. taşıyan Murat Ka'nın Çoğul Tarihi, bugünün penceresinden kahramanın geçmişini, çocukluğunu, taşralı hallerini ve elbette kentleşen beyaz yakalılığını da sorgulayan modern bir anlatı veya yüzleşme romanı bir anlamda. Bu yüzleşme temelde bugün kadınlık, erkeklik rolleri, taşranın çeper olma halinde unutulmak istenen taciz, inanç sömürü, cemaat ve tarikatlar tarihçesine göndermeler yapıyor kahramanlarından Esma'nın izinde. Susmuş, susturulmuş kalabalıkların geçmişleriyle yüzleşme halleri de sayabiliriz bu romanı bu anlamda. Anlatım bağlamında modernist romanın peşi sıra kahramanın bilinçaltında gezinen romanda top- lumsal ve bireysel travmalarını her geçen gün büyüten kentsoylu bireyin yaşadığı coğrafyadaki bir- çok cehennemi yordama, anlama açmazları da kahramanların ardı sıra okurun karşısına çıkıveriyor. Yazarın öykü kitaplarında ötekilik halleri bu sefer kırılgan kahramanlarının da belki de suç ortak- ları savıyla hepimizin suç ortaklarına işaret ediyor. Liman Yayınevi imzasıyla 2022'de yayımlanan bu ilk roman yazarın 'Hep Uzak', 'Sınırlar Kapalı' ve 'Dehlizler ve Rüyalar' adlı öykü kitaplarının ardından bu yıl içinde okurlara ulaşan yeni kitabı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/03/4-kitap-4-sair-ayse-safak-kanca-dilek-ozmen-genel-fatih-balkan-ve-secil-hidayetten-siir-soleni", "text": "Ünlü şairler Haydar Ergülen ve Altay Öktem sayesinde yolları kesişen 4 şair eş zamanlı olarak 4 kitap çıkardı. Anima Yayınları Ayşe Şafak Kanca, Dilek Özmen Genel, Fatih Balkan ve Seçil Hidayet'in şiir kitaplarını okurla buluşturdu. Şairler, 12 Haziran Pazar günü Suadiye D&R'da yapılacak imza gününde okurlarıyla bir araya gelerek kitaplarını imzalayacak. Edebiyat türlerinin en eskisi olan şiire gönül veren 4 günümüz şairi, aynı anda çıkan kitapları ile okura 'merhaba' dedi. Ayşe Şafak Kanca, Dilek Özmen Genel, Fatih Balkan ve Seçil Hidayet, 4 Kitap 4 Şair diyerek kitaplarını aynı anda çıkardı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/03/koray-feyizden-nilgun-emre-soylesisi", "text": "Geçtiğimiz yıllarda (2019) Melankolik Kahkaha adlı şiir kitabıyla edebiyat dünyasına giren Nilgün Emre, bugünlerde ikinci şiir kitabı Solo'yla bir kez daha kendini hatırlattı. Emre'nin dizelerinde deneysel tonun sesi ağır basarken, bu ses in çıkış yerleri ise çoklu kaynaklardan besleniyor. Kendisi de zaten tek bir noktada durmadığını, sürekli bir arayış içinde olduğunu ifade ediyor. Durağanlığın şiiri ve şairi öldürdüğü yönünde güçlü bir kanıya sahip Emre. Dolayısıyla, kaosu ve hareketliliği önemsiyor. Tabii deneysel şiir bağlamında. Deneysel şiire beni çeken en önemli unsur sınırlarının olmaması, omurgasız oluşu... diyen Emre, pek çok şairin deneysel şiire uzak durduğu tesbitini de yapıyor. -İkinci şiir kitabınız Solo The Poet House etiketiyle geçtiğimiz ay yayımlandı. Daha önce 2019'da Klaros Yayınları'ndan çıkan Melankolik Kahkaha dlı bir kitabınız var. Bir şair olarak gelişiminizin haritasını çıkarabilir misiniz? Yazmaya nasıl başladınız ve yayıncılık dünyasına nasıl girdiniz? Bir şairin her zaman gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Çağa uygun şiir yazmak daha doğrusu çağın dışında şiir yazmak gerekir. Bu yüzden 2019 yılından Solo çıkana kadarki sürede kendimi okuyarak ve araştırarak geliştirmeye devam ettim. Bambaşka şiirlerin gezegenine konuk oldum, yeni söyleyişler keşfettim bu süre zarfında. Yazmaya ise meraktan başladığımı hatırlıyorum. Lise son sınıfta neden ben de bir şeyler yazmayayım derken kendimi deneme / günlük yazarken buldum. Bir süre deneme yazdım. Bir gün şiir yazmayı denemeliyim, diye söylenirken doğayla ilgili bir şiir yazmıştım. Böyle başladım şiir yazmaya. Çok okumam gerektiğini biliyordum, öyle de yaptım. Büyük bir merakla kütüphaneye gittim, bir sürü şiir kitabı alıp okumaya başladım, yazılan şiirleri taklit edip şiirler yazdım. Aralık 2015'de Nif Sanat dergisine bir şiirimi göndermiştim, orada yayımlandı ilk şiirim. Bu tarif edilmez bir duyguydu benim için ve bunu devam ettirmeliyim diye düşündüm. Ardı ardına dergilerde şiir yayımladım. Yayıncılığa ise 2019 yılında başladım. Cemal Süreya'nın dergiler bir gün kapatmak için çıkar sözünden esinle ben de bir gün kapatırım diye dergi çıkarmak istedim. Kafamda birkaç isim vardı dergi için. En son Orlando isminde karar kıldık. Liseden arkadaşım f. Rüzgar'a söyledim dergi çıkarmak istediğimi, o da olabileceğini söyledi. Bu şekilde başladık Orlando'ya ve yayıncılığa. Orlando 4 sayı çıktı, bazı sebeplerden ötürü onu devam ettirmedik. Hiç ara vermeden Veronika dergisini kurduk ve onu da 5 sayı çıkarabildik. Şimdilerde Orlando dergisini kaldığımız yerden çıkarmaya devam ediyoruz; 6. sayısını yayımladık Haziran 2022'de. Deneysel ağırlıklı bir çizgimiz var. Sanat, edebiyat adına yeni eserler yayımlamak benim için mutluluk kaynağı. Olabilirse ileride tamamen şiir kitapları basacağım bir yayınevi kurmayı da çok istiyorum. -Baudelaire bunu şöyle ifade eder: Hangimiz hırs anlarında, ritmik ve kafiyesiz, lirik dürtülere uyum sağlayacak kadar esnek ve sağlam deneyselci bir şiir mucizesini hayal etmedik. Ruhun, vicdanın ve hayallerin dalgalanmaları. Bu bağlamda, deneyselci şiirin karşıt doğasını seviyorum çünkü doğamda yıkıcı olmak var. Deneyselci şiiri gerçekten şiir olarak düşünmüyorum. Şiir baledir, zarafet ve hareketin yüceltilmesidir. Deneyselci şiir agresif... Daha çok güreş gibi... Rimbaud'nun vahşi bohemleri, rezil hokkabazları ve çılgın yaşlı kadınları, iğrenç lüksleri, yumuşak vahşilikleri ve alev alev yanan gözleriyle şeytanlarıyla yan gösteri şiiri Geçit Töreni gibi bayağı ve karnaval bir yanı var. Artık karnaval görmüyorsunuz. 50'li yıllarda çocukken olduğu gibi değil... Dönme dolaplarınızı, hız trenlerinizi ve dönen çay fincanlarınızı hala alıyorsunuz, ama harika ve tuhaf olanı anlamıyorsunuz. Sakallı bayanlar ve Timsah Adam Jake olmaz artık. Belki de bu yüzden dövmeler şimdi bu kadar popüler... Unutmayınız deneyselci şiir bir mutasyondur. Şiirin DNA'sını ve nesrin DNA'sını alıp kanarya başlı bir kara koyun elde etmek için karıştırıyorsunuz. Siz de deneysel bir şiir yazıyorsunuz. Şiirlerinizin tek bir sesten mi yoksa çok sayıda sesten mi oluştuğunu görüyorsunuz? Şiirleriniz kaos dilimleri mi? Yoksa dönüşüm mü? İlhan Berk Tek anlamlı sözcüklerin esini yoktur. Durağan, devinimsizdir. diyor. Ben de şiirlerimin çok sayıda sesten oluştuğunu düşünüyorum. Benim için kelimenin tek anlamı yoktur, birçok anlamı vardır ve bazen en uzak anlamı kullanabilirim şiirimde. Bu yüzden bir dizeden ya da bir kelimeden çok anlam çıkabilir. Dans eden bir yıldız doğurabilmek için hala kaos olmalı insanın içinde. der Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında. Bu söze istinaden şairin yeni biçem ve biçimler yaratabilmesi için kaosa ihtiyacı vardır. İyi bir şiir her zaman kaostan beslenmeyebilir fakat iyi bir şair her zaman kaostan beslenir, kaosu kendisi oluşturur. -Bazı şiirler bana jetle geliyor. Hayatları ve ruhları hala bozulmamışken onları alt edecek kadar hızlı yazamam. Kuvvetli Japon yapıştırıcısı ile bir kağıda bir parça yıldırım yapıştırmaya çalışmak gibi. Ama bu nadirdir. Son derece nadir... Çoğu zaman havayı sağmak, sıcak güneşte çim biçme makinesini çalıştırmaya çalışmak gibi. İnatçı bir motosiklet de ayak bileğimi eziyor. İğne deliğinden bir Boeing 787 uçurmak... Anlayacağınız esin perisini kandırmak doğaüstü baştan çıkarmalar gerektirir. Deneyselci şiirinizin bir dilsel simya biçimi olduğu fikrine özellikle çekildiğimi hissediyorum. Bu fikrin yazma pratiğinizin temel taşı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kısası bir Nilgün Emre şiiri nasıl doğar? Evet söyleyebilirim. Şiir benim için bir simya. Şairin evine ise laboratuvarı diyebiliriz. Hatta evi yoktur şairin, evsizdir. Şairin dokunduğu, şiire kattığı her ortam şairin laboratuvarı olabilir. Şiirlerimi genelde somut olaylardan çıkararak yazarım. Benim şiir yazma sürecim temas ettiğim şeyleri not ederek başlıyor. Bu notların ardından kafamda genelde nasıl bir şiir yazacağım fikri oluşur. Daha sonra şiir ve teoriler okurum. Benden önce neler yazılmış bunları araştırırım, bakarım. Sonra kendi şiir laboratuvarımda süzgeçten geçirdiğim kelimelerim, cümlelerim olur. Bunların bütünü benim şiirimi oluşturur ve en sonunda hallelujah derim. -Deneyselci bir şiire sizi çeken nedir? Günümüz şiir ailesinde bu anlayış neden kara koyun muamelesi görüyor? Hangi benzersiz özelliklere sahiptir? Deneysel şiire beni çeken en önemli unsur sınırlarının olmaması, omurgasız oluşu. Kolay şekil alabilir bir yapısı var. Günümüzde pek çok şair deneysel şiire uzak duruyor, sadece onu uzaktan izlemek ile yetinmeyi tercih ediyor. Aslında deneysel şiirin içine girdiğiniz zaman bir kara delik gibi sizi içine çektiğini göreceksiniz. Karakoyun muamelesi görmesinin sebebi de bu diyebilirim. Şairler ve okuyucular da bu karadelik içerisinde kaybolmayı istemiyor. Anlamı ikinci planda tutan görsel işlerin ağırlıklı olduğu, bazen tek kelimeden oluşan şiirler, okuyan kişi açısından zorlayıcı olabiliyor fakat bunlar benim için benzersiz özelliklere sahip eserler diyebilirim. Bu yüzden deneysel şiiri seviyorum. Ayrıca benim için her yenilikçi şiir deneyseldir. Nazım Hikmet, Asaf Halet Çelebi; Garip Akımı ve İkinci Yeni şairleri benim için deneysel şairler. -Solodaki şiirlerinizde her dize kendi dünyasını içeriyor gibi görünüyor ve dönemler, okuyucunun bir sonraki dünyaya erişmek için geçmesi gereken uçurumlar gibi. Dudaklar sadece öpemedikleri zaman şarkı söylüyorlarsa, şairler sadece şarkı söyleyemedikleri zaman konuşuyor olabilirler mi? Neler söylemek istersiniz? Benim şiirim zaten bir şarkının başlangıcı. Şiirde ben solistlik vazifesi görüyorum. Şairlerinse yalnız öpüşürken şarkı söyleyebileceklerine inanıyorum. -Ben gramere hayranım. Ancak, sözdizimi ile birlikte... Bu arada; kelimeler yansır, kırılır ve bir araya getirildiklerinde anlamı çoğaltır. Şiirinizdeki konuşmaların bölümleri, isimler, fiiller, sıfatlar, zarflar, edatlar özellikle edatlar ve bakış açımızı yönlendirme ve çarpıtma biçimleri ilginç. Orada bir etkileşim var. Bir dizenizin yapılandırılma şekli, kendimizi uzay ve zamanda nasıl konumlandırdığımızı da etkileyecektir. Bir dize manipüle edilebiliyorsa, algımız da manipüle edilebilir. Sorun, neyin peşinde olduğunuzu anlayan ve devreyi tamamlayabilecek okuyucular bulmaktır. Bu nedenle, şairler sürekli olarak okuyucu eksikliğinden şikayet ederler. Şiir, marjinalleştirilmiş bir kültür biçimi olarak konumunda ne kadar etkilidir? Ayrıca bu soruya ek olarak, Eskişehir gerçekten nasıl bir yer? Orada yaşamak şiirinizi etkiledi mi? Şiirin marjinal olmama ihtimalinin olmadığına inanıyorum. Her şiir yenilik barındırmak zorunda. Böyle olduğu zaman biz ona taklit değil şiir, yazarına da mukallit değil şair diyebiliriz. Fakat günümüzde marjinal şiirin büyüklü küçüklü yayıncılar ve yayın organları tarafından iltifatsız bırakıldığını gözlemlemekteyim. Eskişehir marjinal bir yer diyebilirim. Türkiye'nin en yaşanabilir şehirlerinden. Konumu itibariyle de sevdiğim bir şehirdi. Eskişehir kültür, sanat açısından gerçekten muazzam. Orada geçirdiğim 2 yıl içerisinde keyifli etkinlikler ve şiir festivallerine katılmıştım. Yaşadığım ilk 6 ay gayet aktiftim etkinlikler açısından fakat sonra pandemi başladı ve tüm dünya gibi evlere çekildik. Mesleğim gereği pek evde olamadım, yoğun şekilde pandemi ile uğraştım. Bu dönemde Veronika dergisini aktif şekilde çıkarmaya devam ettik fakat pek şiir yazmaya fırsatım olmuyordu. Hem derginin işleri hem iş yoğunluğum üst üste geliyordu. Yayıncılık açısından zirve dönemler yaşadım Eskişehir'de, şiir üretme bakımından ise bayağı kısır kaldım. -Son kitabınız Soloda yer alan Dünya Yıkınları adlı şiirinizdeki: / < / Ey gülün burcu / Sevişmenin tohumu / Tomurcuklanır / >> / Sırrınkuytusu/ Ağzınınsunağında / Ağrıyankeder / >> / Derdin ziyası, / Aşka kibirli koza / Şarabın miracı dizelerden yola çıkarak, sormak isterim; şiirinizde ironi ve lirizm nasıl bir rol oynuyor? İronik ve lirik şiir yazmak çok zor ve ince bir iştir. İkisinin de ayarını kaçırdığınız zaman kötü bir şiir yazma olasılığınız artıyor, tıpkı kötü ve soğuk bir espri gibi. Solo'da birçok lirik şiir var diyebilirim. İlk kez şiir yazmaya başladığım zaman her şair gibi ben de aşk şiirleri yazıyordum. Bu yüzden de Solo'da lirik şiirin izleri mevcut. -Modern şiir hakkında ne hissediyorsunuz, Türkiye'de mi yoksa yurtdışında mı? Hayran olduğunuz özellikle ruhunuzu titreten şairler var mı? Her zaman modern şiirden yanayım. Geleneği de hiçe sayamayız tabii. Ama yenilikçi deyişler, yepyeni söyleyiş biçimleri ve kalıcı bir şiir üretmek istiyorsak her zaman yönümüz modernizmden yana olmalı. Kendimi Türkiye'de bir akıma yakın bulmuyorum. Dünyada bir akıma yakın olacaksam Dadaizm olurdu bu. Türkiye'de en sevdiğim şair Lale Müldür; onun tarzı, şiir ve dünyaya bakışı beni hep etkilemiştir. Şiirle içli dışlı olan herkesin ondan öğreneceği bir şey var. Ayrıca Ece Ayhan, İlhan Berk ve küçük İskender'i severek okurum. Dünya edebiyatında ise Garcia Lorca, Tristan Tzara, T. S. Eliot ve Ömer Hayyam'ı çok severim. Rimbaud'ya da ayrıca hayranlık duyarım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/05/mina-kocailikin-sergisi-ciplak-akaretlerde", "text": "Mina Kocailik'in ilk kişisel sergisi Çıplak, Beşiktaş/Akaretler'de, La Visione Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin ilgisine sunuluyor. 03-07 Haziran tarihlerinde açık olan sergi sanatçının şiirleri, fotoğrafları ve resimlerinden oluşuyor. Sergiye katkı sunan herkese teşekkür eden Mina Kocailik, Dostlarım, sanatseverler, ailem, eleştirmenler, yaratıcılar, sanatçılar, deliler, koleksiyoncular, yatırımcılar, tanrılar, tanrıçalar, şifacılar, ameleler, hepinizi bekliyorum şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/10/veysel-karani-turden-neslihan-yalmana-sirasina-gore-keyfim-gayfe-oteanazi-kitabi-uzerine-sorular", "text": "Ben şiiri statik bir yapıdan ziyade, hareketli bir oyun hamuru gibi görüyorum. Yaşadığımız yüzyıl şiiri sokağa, görselliğe, internete, yaratıcı enerjinin beslendiği her alana gitgide yaklaştırıyor. Şiirin sadece yazılı bir form olmamasıyla da alakası bağlamında, farklı kavramların, farklı kelimelerin birbirleriyle eşleştirildiklerinde yahut yan yana geldiklerinde, oluşturdukları o ritim bozumunu seviyorum. Şiirin bir nevi kucaklama değil, irkiltme, yabancılaştırma etkisi yaratması gerektiğine inanıyorum. Bunun içindir ki, güve ile vaşağı, şeffaflık özelliğiyle tren yolunu beraber kullanabiliyorum. Şiirin dış dünyayla ilişkisinde daha hızlı bir ritme sahip olduğunu düşündüğümden, genellikle destansı, uzun uzun varoluşsal açıklamalar yapan veya ben dilini dibine değin kullanan bir alt yapı kullanmamaya gayret ediyorum. Eğer, çok daha uzun dizelerin bulunduğu şiirler varsa; muhtemelen temel toplumsal durumlarla, politik göndermelerle ya da insanlık tarihi boyunca kafaları meşgul etmiş genel meselelerle ilgili oluyor. Şiirin eğlenceli, ürkütücü, mesafeli bir etki yaratmasını önemsiyorum. Hayat da, neşe, üzüntü, hüzün, korku gibi temel durumlarla etkileşim dahilindeyse; şiirin de öyle bir misyon taşımasına dikkat ediyorum. Kendimi yakın bulduğum şairler genellikle içedönük olanlardan öte, belli davaları, belli yaşam karmaşaları olan ve bir çeşit cesaret gömleği giyinmiş isimler oluyor. Allen Ginsberg, Anne Sexton, Sylvia Plath, Özkan Mert, Nilgün Marmara, İsmet Özel, Nazım Hikmet, küçük İskender, Ece Ayhan gibi isimlerin bende yerleri ayrıdır. Genellikle, yaşamla mücadelesini çetin sınavlarla vermiş, kendisine biçilen kadere karşı koyabilme özgürlüğünü ve özgünlüğünü göstermiş, politik göndermeleri de bulunan şairler beni oldukça etkiliyor. İroniyle, erotizmle, protestlikle ilişkim oldukça derinlikli... Ben zaten kişi olarak da, yeniliklere açık, çocuksu, dişil enerjisi yüksek, kendisiyle ve etrafıyla çatışan, vicdanıyla öfkesi arasında gidip gelen, kadınlık hallerini sorgulayan, politik entelektüelliği önemseyen biriyim. Türkiye'de genellikle rahat bir iletişim damarı mevcut değil. Her şey benzer, yarım yamalak ve örtük... Her şey ya erkek egemen ya da kimi kadınların bu eril sisteme su taşıyan öğrenilmiş çaresizlikleriyle kaplı... Burada ironi yapmaktan, sözü başka bir sözle çarpıştırmaktan öte bir çare görünmüyor. Herkes fazla ciddi ya da fazla cıvık... Ortasındaki köprüyü en nitelikli şekilde ironinin kurabildiği kanısındayım. Bir de, kadın şairlerin arasında hiciv, ironi dilini başarıyla kurabilen pek isim görünmüyor. Bunu da bir boşluk bağlamında tespit etmiştim. Şiirin kesinlikle zamanın izlerini, şimdiyi taşıması gerektiğini düşünüyorum. Şimdi demek zaten; geçmişi özümseyip, ileriyi de çözümlemeye çalışmak demek... Bu yüzden, birçok şiir hala hantal; şair kendinin hamalı; çünkü, şimdiyi tüm çatlaklarıyla kabullenmiyor. Onu ya tümden reddediyor ya da aşırı benimsiyor. Oysa şimdi; hem ait olunan hem de yabancılaşılan, içine tamamen oturulamayan bir boşluk misali hepimizi sarmalıyor. Şiirin şimdide var olmasıyla beraber, şüphesiz ki bir kutsal söylem olarak, bir ironi damarı olarak ötesini de işaret etmesi, ok misali kendisini de geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Kim bilir, belki ileride sözcük bile kalmayacak. Emojiler, kısaltmalar, uydurulan yeni formlar etrafımızı kaplayacak. Bugün şairler, Türkçe uzmanları bile, yazışırken ya da konuşurken, 'meyil' / 'mail'; ok; aşko' gibi ifadeleri kullanmıyorlar mı? Veya türlü emojileri hayatlarına katmıyorlar mı? Bazı cümlelerinin bir kısmında İngilizce terimler kullanmak zorunda kalmıyorlar mı? Böylesi bir hibritlikte, neyi hangi çerçeveyle tartışacağız? Şiir esnektir, esneyebilendir; bence, o yüzden şimdi de var. Şiirde sözcük oyunlarına, görselliğe, fotoğraf kullanımına, her türlü deneysel alana oldukça açığım... Nitekim, şiirin tek bir içeriği, tanımı yok. Mesela, en son 'Çilem Doğan'ın yazdığı mektubun' üstüne ben de bir şiir yazdım. 'Pikara Kadın Harekatı' dergisinde yayımlanacak bu şiir bir çeşit palimpsest etkiyle meydana getirildi. Yani, mektubun çıktısındaki ifadelerin üstüne dizeler eklendi; iki metin birbirinin içine geçti. Şiir-yerleştirme yapıldı. Yine, bir kadın pedine şiir yazdım; pandemi sürecinde bir tuvalet kağıdını günlük gibi tuttum. Böylesi çalışmalar yapmayı değerli buluyorum. Nesnelerle şiirin ilişkisi bana önemli geliyor. Şiirin salt dergi, kitap içinde hapsolması taraftarı değilim. İnternette de, duvarlarda da aktif şekilde dolaşıma girebileceğini düşünüyorum. Şiir bir yerlere sızmayacak da, başka ne sızacak?! Şüphesiz ki, şu gerçeği kabul edelim; ''insan yaşadığı çağa babasından daha fazla benzer''. Bu yüzden, şairlerin takipçileri zaten otomatik olarak şiirin takipçileri de oluyorlar. Nitekim, artık her şey internet üstünden belirleniyor. Herkes orada kendini temsil ediyor. Birçok okuyucu, özellikle genç okuyucu şiiri internet üstünden alımlıyor. Şiirle sosyal medyanın ilişkisi çok daha fazla etkinleşti. Ayrıca, sosyal medya kavramlarının, orada gelişen durumların da şiire girmesi gerektiğine inanıyorum. Hepimiz sonuçta, reel dünyadan öte sanal dünyada yaşıyoruz. Orası giderek baskın ve belirleyici hale geliyor. Bunun sanata da yansımaması mümkün değil. Şiir insanlığa direk ulaşan, en yalın, en hakiki seslerden biridir. Bu yüzden, bir şiirden hareketle bir dergi kurmayı uygun buldum. Düşünsenize, bir şiir yazıyorsunuz, adı KADIN HAREKATI ve oradan yola çıkarak, bir yapılanma oluşuyor. Şiir dergiye de adını vererek, onu hakiki bir zemine oturtuyor. Bundan daha güzel bir çarpışma var mıdır hayatla? Benim için yok."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/12/7-attila-ilhan-edebiyat-odulleri", "text": "Attila İlhan Bilim, Sanat ve Kültür Vakfı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları desteği ile şair ve yazarlarımızı, Attila İlhan'ın her eserinde öne çıkartmaya gayret ettiği 'ulusal kültür bileşimini gerçekleştirme' misyonuna layık olacak eserleri öne çıkartmak amacıyla düzenlenen ödüllü şiir ve roman yarışmasına katılmaya çağırıyor. Attila İlhan Edebiyat Ödülleri her yıl Şiir ve Roman dallarında ve toplam dört kategoride verilir: Bir şiir kitabına verilen 'Attila İlhan Şiir Ödülü' ve bir romana verilen 'Attila İlhan Roman Ödülü'nün yanı sıra, ilk romanını ve ilk şiir kitabını yayınlayan yazarlara yönelik olarak iki Vakıf Özel Teşvik Ödülü verilecektir. 1. Yarışmaya katılacak roman ve şiir kitapları 2021 yılında yayımlanmış olmalıdır. 2. Daha önce aynı kategoride armağan kazanmış yazarlar yarışmaya katılamazlar. 3. Yarışmaya katılacak yazarların, yapıtlarından on (10) nüshayı, vakfın internet sitesinden indirip dolduracakları başvuru formu, hangi kategoriye başvurulduğu açık bir şekilde belirtilerek iletişim bilgilerini de içeren kısa bir özgeçmiş ile birlikte 18 Haziran 2022 Cumartesi günü akşamına kadar Attila İlhan Bilim, Sanat ve Kültür Vakfı'nın Sıraselviler Caddesi, Billurcu sokak No 26 kat 2 Taksim, Beyoğlu 34433 İstanbul adresine elden ya da kurye yoluyla ulaştırmaları rica olunur. 4. Seçiciler Kurulu'nun değerlendirmesinin ardından sonuçlar 2022 yılı Kasım ayı içinde açıklanacaktır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/12/gonul-doseme", "text": "Çektim, üfledim. SI ölçü biriminde rahat bir altı altı metre gitti. Çektim bir daha. Aynı ölçü biriminde aşağı yukarı o kadar gitti. Bir başkası da çekse ve üflese en az bir o kadar giderdi. Tamam, mütevazılığı bıraktım. Nakarat. Zorlamadım. Beni. Herkes kadar bir insanın düşüncesiyle, bi' başkasıyla. Aynı zamanda, cazip zamanda ve ani olarak ne kadar da olmaz ki. Olur olur. Suyun musluktan akan kaçamağı. Artarak devam ediyor. Ediyoruz. 6 months of love çalıyor. Tesadüf değil. Yani. Doymak dediğin. Dur dur, kaçamak suyun altında kalan süre içinde bir mutluluk barındırıyor; merhaba. Kadehler eşlik ediyor. Merhaba. Belki. Ta ki öze dönüş değsin. Değilsin de. Dilini terbiye etmeden önce hücrelerden başlayarak sonunda bir metrekarelik yere kadar eşlik eden bir insan olarak tarihe geçecek sözler bulmuş gibi hareket etmeli. Terbiyesizlik değil dediğim, bakıyorum. İçim gibi. Aynı kelimelere farklı malzeme ve dekor türlerinin kullanılması halinde sorumlu tutulamaz. Ben. Senin kadar, güzel. Senden bağımsız olarak. Çektim üfledim, SI ölçü biriminde rahat bir altı metre gitmedi. Çektim var daha. Bir daha. Aynı performansı göstermedi. Kaç gündür banyo yapmıyorum. Suyu açıyorum, o beni izliyor, ben onu. Ben ona bakıyorum, o akıp gidiyor. Arada sıcak akıyor, arada soğuk algınlığı onunkisi. O da bana bakıyordur, ama akışkanlığın alışıklığında; kendini tekrarlıyor. Bakmak için görmek gerekmiyor, görmek için nereye baktığının bir önemi yok. Türkçe mealinde, akışkanın kaymaya karşı gösterdiği dirence viskosite derler. Direnç göstermiyorum. O kendine akıyor. O da direnç göstermiyor hani. Ukalalık değil benimkisi. Herkes, hepimiz, her şey kendine. Suya değmiyorum, o sıçramakla meşgul; akarken kendi özünü. O bana değmiyor, ben akışını bozan umut olmak istemiyorum; mayamda yaşamın. Karşılaşmamız tesadüf değildi suyla; faydacı olmak gerekirse. Gerekli değilmiş-im gibi davranıyorum. O da öyle diyordur, zihnimi okuyor. Aklım aynaya bakarken. Diğer çeşmeden akan suya gözüm ilişiyor. Su kaçamağı. Utandım. Suya ne sanki. Bana da öyle. Yok yok, suya haksızlık edemem. İşimi-zi çok kayganlaştırmışlığı var. O da bana hak verir, akmasına müsaade etmişliğim-iz var. Hayat, birbirinden istifade eden faydalı faydasız anlarla dolu. Paralel evrende terliyorum ve işiyorum; mesela. Akıtıyorum en az iki şekilde. Yarış değil tabii ki. Excellent post! We are linking to this great post on our site. have really loved surfing around your blog posts. I'm hoping you write once more very soon! to say that this write-up very compelled me to check out and do so! one of the very best in its niche. Amazing blog! cheerful to share my know-how here with mates. the blog. Any feedback would be greatly appreciated. Appreciate this post. Let me try it out. about this, such as you wrote the book in it or something. of that, that is magnificent blog. A fantastic read. very compelled me to check out and do so! Your writing style has been surprised me. canada prescription internationalpharmacy. icu Their health awareness campaigns are so informative. Thanks for the auspicious writeup. It in reality was a leisure account it. Look advanced to far introduced agreeable from you!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/12/ismet-yazicidan-metin-bobaroglu-soylesisi", "text": "METİN BOBAROĞLU: Siz de bir sinema sanatçısı olarak beni heyecanlandırıyorsunuz İsmet Hanım. Çektiğiniz belgeselleri izlemek bir zevk benim için. Kısa sürelere derin anlamalar sığdırdınız. Temaşa kavramından başlamak bence de yerinde olur. Sizin de dediğiniz gibi temaşa, seyretmek demektir. Seyretmek, bir olayı veya oluşumu ona karışmadan ve tepki vermeden gözlemlemek demektir. Geleneğimizde bir de seyr-i süluk diye bir kavram vardır. Süluk, salik yani yolcunun seyahatidir. Ancak bu seyahat bir mesleğe, bir yola giriş demektir. Batı dillerinde buna initiation denir. Meslek sözü de aynı kökten türetilmiştir ve gidilen yol demektir. Yola girene de salik denir. Özel anlamıyla manevi yolculuk veya içsel-yolculuk anlamına gelir. Bu yolculuğun amacı cemal görmek ve kemal bulmak yani ustalaşmaktır. Seyr-i sülük başladığında artık yalnızca edilgin bir temaşa yeterli olmaz, aksine etkin ve bilgi ile etkinlik gerekir. Temaşa, Aristo'nun dediği gibi öncelikle doğa karşısında hayretle başlar. Hayret derinleşince de hayranlık aşamasına geçilir; işte sanat bu hayranlık aşamasında ortaya çıkar. Bir başka deyişle, hayret aşaması zanaat aşamasıdır, hayranlık aşaması ise sanat aşamasıdır. Bu yolculuk, aşama aşama gerçekleştiği için her aşamada seyreden özne değişir. Geleneksel olarak buna çırak kalfa ve usta denir. Her birinin seyranı farklıdır ve aynı derinliği gördükleri söylenemez. METİN BOBAROĞLU: Evet, sanat yapıtını diğer ürünlerden ayıran en temel nitelik, onun biricik olmasıdır; yani taklitten kurtulmaktır. Ancak, böyle bir yapıtın ortaya çıkabilmesi de sanatçının 'biricik'lik düzeyine ulaşmasını gerektirir. Bu karşılıklıdır. Sanatçı ustalığa yani biricikliğe ulaştığını eserin biricikliğinden anlar. Bu biriciklik derecesine tecerrüt derecesi de denir. Ruh tecerrüt derecesine gelince 'yaratıcı' olur; ondan önceki tüm aşamalarda ruh mukallittir. Tecerrüt tamamlanınca ruh özgür irade sahibi olur. METİN BOBAROĞLU: Sanat aşamaları şöyle sınıflandırılmıştır: ilk aşama sembolik sanat aşamasıdır; yani sanat eseri kendini değil bir başka şeyi işaret ettiği aşamadır. Hint sanatı ve Mısır sanatı böyledir. Örneğin, Ganesha Tanrı heykelinde, görülen semboller, insanın sahip olduğu yetenekleri sembolize eder. Ganesha'nın dört kolu, sübtil bedenin dört içsel niteliğini temsil eder, zihin, akıl, ego ve vicdan. Ganesha Arketipi ise, bu dört özelliğin bizde işlemesini sağlayan saf bilinci Atman'ı temsil eder. Baltayı tutan el, tüm arzulara yönelik engellerin yol açtığı acı ve ıstırabın kesilip atılmasının sembolüdür. Ganesha'nın elinde tuttuğu halat, dünyevi takıntılardan ve arzulardan kurtularak yaşam hedeflerine sıkı sıkı tutunmamızın ve nihayetinde yaşam amacımızı gerçekleştirmeye adım adım yaklaşmamızın önemini anlatır. Ganesha'nın karşıya dönük duran eli, kutsama ve koruma pozundadır. Bu elin avuç içinde genellikle Ganeshayı temsil eden kozmik sesin sembolü olan OM işareti yer alır. Daha birçok sembol var ama söz uzamasın diye bu yeterlidir sanırım. Görüldüğü gibi, insan bu sembollerin maskelemesi altında yitiktir; onun keşfedilmesi gerekir. İkinci aşama Klasik-sanat aşamasıdır. Bu aşamada insan ta-kendisi olarak betimlenir yani onu gösteren hiçbir sembol yoktur. Buna örnek, Antik Yunan heykeleridir. Bu heykellere baktığımızda insanın ta-kendisini görürüz. İşte bu biçim ve içeriğin tam uygunluğu olarak Klasik Sanat'tır. Üçüncü aşama Romantik Sanat aşamasıdır; bu aşamada duygular dışa vurmuş olarak betimlenir. Son aşama ise Modern Sanat aşamasıdır. Modern sanatta artık başat bir eser verme kaygısı yoktur; tüm eserler sanatçıyı ortaya koyar bir biçimdedir. İşte tüm evreleri tamamlayan sanatçı sonunda kendi biricikliğini bulmuştur. Önceki aşamalarda sanatçı gizli kalmış, eserler öne çıkmıştı; yani sanatçı eserlerinde yansımaktaydı. Modern dönemde ise başat olan sanatçının kendisidir. METİN BOBAROĞLU: Estetik, sanat felsefesi alanına giren bir konudur ve Antik Yunan Filozoflarından günümüze dek çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bağımsız bir bilim olarak estettik, Baumgarten tarafından felsefeye kazandırıldı. Ona göre estetik, Güzel üstüne düşünmek ve onun ne olduğunu araştırma sanatıdır. Onun ardından estetik üzerine en yetkin eserleri Kant ve Hegel'de görüyoruz. Sanatçı, doğayı taklit etmez, onu bir amaç doğrultusunda yeniden inşa eder. İşte bu da sanatçının yarattığı bir dünya olarak karşımıza çıkar. Doğa artık sanatçı için bir malzeme, bir içerik olmuştur. Doğada sesler vardır ama bir senfoni yoktur; o sesleri senfoni düzeyine yükselten sanatçıdır. Bu renkler, şekiller ve diğer tüm olay ve olgular için de böyledir. METİN BOBAROĞLU: Evet, dile dökülebilir ve dökülmelidir de. Bunun anlamı şudur: Sanatın neliği, niteliği ve tarihselliğinin bilincine varılarak sanat icra edilmelidir; yoksa güzel birtakım işler bilinçsizce yapıldığında buna naiv sanat denir. Platon buna Logos, yani dile gelmiş bilinç demiştir. Önce algı yani temaşa süreci yaşanır, sonra bu temaşa edilen şeyler belli bir ideale göre ve belli bir disiplinle ve teknik bir bilgiyle inşa edilirse bilinçli sanat, ya da sanat ortaya çıkar. Doğu Roma'da daha sonra Justinyen'in kırallığında, Atina'daki Felsefi okulları kapatılmıştır. Bu etki altında Hristiyanlar İkona kırıcılığa girişmişlerdir. İşte Doğu Batı karşıtlığı böylece ortaya çıkmıştır. Daha sonraları, okuma yazma bilmeyenlere İncil'deki öyküleri resimlerle anlatma girişimi pagan sanatını araç haline getirerek içselleştirmiştir. Böylece sanat Kilise'nin himayesinde işlevi sürdürmüştür. Ancak bu sanat, özgür bir sanat değildir, sansürlüdür ve dinin güdümündedir. Ancak daha sonra İslam Dini yeniden Tevrat'ın emirlerine geri dönerek Hristiyanlığın bu resimsel dilini yatsımıştır. Tüm bu etkiler altında Doğu kültüründe sanat ancak şiirde ve yazı sanatında bir varlık gösterebilmiştir. Buna karşın sanat, Batı dünyasında Kilise'nin denetiminden sıyrılarak özgürce serpilip gelişmiştir. Bu karşıtlıkta işin estetik boyutu ayrı bir bahistir. METİN BOBAROĞLU: Akıl, bir düşünceyi bir nesneye yöntemli bir biçimde bağlayarak bilgi elde etme yetimizdir. Gönül ise, ruhumuzun sevgiyle dolmasıdır. Akıl, zorlayıcı, gönül bağışlayıcıdır: bu nedenle de karşıtlık içindedir. Bu çelişki aklın vicdan'da, gönülle birlikte tevhide gelmesiyle aşılır. METİN BOBAROĞLU: Yaratma sözcüğü Batı dillerinde creation diye dile getirilmiştir ve biçim vermek anlamında kullanılır. Bu sözcük bizde Halk etmek olarak karşılanmıştır ve her iki dildeki anlamı var olana biçim vermek demektir. Sanatta ise eşi benzeri bulunmayan bir biçim verme diye terimleşmiştir. Genellikle dinsel duyarlık, bu terimin yalnızca Tanrı'ya ait olduğunu ve kullanılmasının uygun olmadığını söyler. Allah'ın iki çeşit yaratması vardır. Birisi sebepler olmaksızın yoktan bir anda var etmesi, diğeri ise var olanlarla aşama aşama yaratmasıdır. Bir de var olanlara biçim vermesidir Halk. Sufiler Tanrı'nın bu sıfatlarının insana verildiğini kabul ederler, Ve alleme Ademel esmae külleha: Adem'e tüm isimleri talim etti. Ayetini de delil getiriler. Buna binaen dini bir endişe gereksiz görülmüştür. Dolayısıyla sanatçıdan yansıyan Tanrı'nın esmasının tezahürleridir. METİN BOBAROĞLU: Sanat eserinin ruhu, onun özgünlüğünden kaynaklanır ve seyredeni etkisi altına alır yani ruhuna tesir eder demektir. Bir bakıma eserde müessiri görünce sanat eseri yoluyla sanatçıyla ruhsal bir temas oluşur. METİN BOBAROĞLU: Evet, felsefede böyle bir terim var; zeit-geist yani zamanın ruhu. Konuşmanın başında sembolik-sanat, Klasik-sanat, Romantik-sanat ve moder-sanat diye anlattığım şey budur. Şimdilerde zamanın ruhu post-modern-sanat olarak tanımlanmaktadır. Bu modern sanatın evrenselliği altında aynileşen sanatı kişisel perspektifle farklılaştırma girişimidir, yani bireyleşme. Modern sanatta kapalı bir evrensel anlatıdan, açık yapıta geçiştir bu sanat akımı. Örneğin, bir açık yapıtı okuyan okuyucu kendi yorumuyla okuyarak yapıtı yeniden inşa ederek yapıta katılır. METİN BOBAROĞLU: Ben teşekkür ederim, sağ olun var olun. Sözlerimi Atatürk'ün bir şu sözleriyle bitirmek isterim, 1951 yılında Trabzon'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden mezun oldu. Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın kurucu üyesidir. 1996 ile 2001 yılları arasında aynı vakfın başkanlığını yürüttü. 1974'ten bu yana yaptığı toplantılara ek olarak, Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın çeşitli kültür merkezlerinde düzenlediği halka açık felsefe toplantılarında konuşmalarına devam etmektedir. Bu toplantıların ürünü olan Us Düşün ve Ötesi adlı derginin yayımlanmasında öncülük etti. Bu dergide yayımlanan yazılarının bir araya getirildiği Aydınlanma Sorunu ve Değerler ile Kadıköy Kültür Sanat Merkezi'nde yaptığı konuşmaların kayıtlarından derlenen Batıni Gelenek Hermetik ve Sanskrit Öğretiler adlı kitapları 2002 yılında yayımlandı. Metin Bobaroğlu, 1997-2002 yılları arasında M. Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Simge-Sanat-Felsefe başlığı altında çeşitli kavramların tartışıldığı seminerler verdi. 2004'te Bilgi Üniversitesi'nde Kadim Bilgelik: Gnostik Öğretiler ve Tasavvuf başlığı altında, 2005'te ise gene aynı üniversitede Bilimsellik ve Mistisizm adı altında bir dizi seminer verdi. 1999 ve 2002 yılları arasında çeşitli radyolarda Dinle Ney'den, Bir Dilde Bin Kelam ve Kuş Dili başlıklı radyo programlarını hazırladı. 2009 yılında Aşure adlı 20 bölümlük sohbet programı bir televizyon kanalında yayınlandı. Metin Bobaroğlu'nun on beş yılı aşkın bir zamana yayılan yazıları, konuşma kayıtlarından derlemeler ve kendisi ile yapılan söyleşilerden oluşan Simgesel Düşünme adlı kitap 2012 yılında, Aydınlanma Sorunu ve Değerler adlı kitabının genişletilmiş ve gözden geçirilmiş 2. baskısı ise 2014 yılında Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları tarafından yayımlandı. Metin Bobaroğlu, İstanbul'da her yıl Şubat ayında düzenlenen 360 Dereceden Aşk adlı kültür, sanat ve yaşam festivaline 2016-2022 yılları arasında konuşmacı olarak katıldı. Ayrıca, Radyo Cazkolik'te yayınlanan Jazz, Müzik ve Kadın adlı radyo programında 2017-2020 yılları arasında 'Tasavvuf ve Caz' başlıklı sohbetleriyle yer aldı. https://visa-usa-moskva. ru. http://visa-v-italiyu-moskva. ru/. http://visa-v-ispaniyu-moskva. ru/. http://www. visa-v-kitaj-moskva. ru. prodvizhenie-sajta. by. prodvizhenie-sajtov11. ru. https://santekhnik-na-dom01. ru. uborka-posle-smerty. ru. https://uborka-posle-potopa. ru. http://www. ritual-gratek13. ru/. https://www. heaad11. ru/ . https://www. uborka-posle-pojara. ru. https://prokarniz19. ru. unsecured business loans for new businesses fundkite12. com. https://www. pechat-na-futbolkah-77. ru/. https://www. soft-wall-panels2. ru. https://zaym-bez-procentov-mgnovenno-kruglosutochno-bez-otkaza. ru. http://www. bez-procentow-zaim. ru. https://vyzovsantekhnikaspb1. ru/. : . https://viashop-prokladka1. ru/. http://www.007-apteka. online/. 1antikollektor. ru."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/12/kadin-fabrikalari-kapatilsin", "text": "Sarı saçlarından aldığı her teli rüzgara bırakıp bir yönde üflediğinde vardığı yeryüzünü, yaz yüzüne ve yar yüzüne dönüştürdüğüne inanılırdı. Büyücü Merlin'in de çocuklarından biri olduğu bu muhteşem tanrıçanın kusursuz suretini bazı İskandinav kadınlarına dokundurduğu, böylece ortaya o coğrafyada akransız güzellikte soylar çıktığına inanılırdı. Hani şu standart kalıp, sarı saçlı, renkli gözlü, beyaz tenli, uzun ince kadınlar, bütün dünyadaki esmerize kadınların sancılı basanları. Afaki tatil ücretlerinin yazı kucağımızda ama iki yazı dar alanda dönen insanlık artık cebinde kalmasa da bankadan borç kere dert çekip 3-5-7 gününü kendi gördüğü rüya alanındaki zevklere bırakmaya kararlı. Aine bu yaz, denize, kuma ve güneşe daha aç olan faniler için altın saç tellerini tutam tutam yeryüzüne bırakıp sevişgahına doğru yola çıktı. Yaz tanrıçası zenginlikle de ilişkilendirilir oysa yıl boyu cepte biriken mini liraların hepsi yazlarda eriyip gider ama zenginlikten ne anladığınızdır hayat biraz da. Yaz aşkların mini ama en depremli yaşandığı mevsimdir. Yaz aşkı lezzetli bir kalıptır ve yaz zenginliği romantizmin borsasındadır. Eros'un uzun dönem aşklarına karşılık, Aine neon kokteyllerini gerdan hizasından başlayarak soğutur. Yönetimin çamuru huy edindiği bir ülkeden, kapıların fazla aralık bırakılmasından yoz kültürlerle doluşan geri adımlı şehirlere, kadınların bacaklarının ve göğüslerinin yasa tasarısıyla yaratılmamasına badem koltuklar karar vermek üzereyken, mitlerin Aine'den ruhumuza katkı olduğunu söylediği; yaz, çıplaklık, seks, içki hele de aşkın hayali bile nasıl da iyi geliyor, geldiği yönden h'aza kanaat edip gitmese keşke hayaller, ölümlü gövdelerimizin yarını düşeş den düşmese zarlar tılsımlı kalsa. Çin deki çekik kaderli akranı Bai Jia, Kızılderililerin altından kaçan sağanağında Miochin de Aine gibi dünyanın ve insanlığın karakışından iyiliğin ve kalbin yazına açılmak için var edilmişlerdir. Onlar da kendi kültürlerinde hayatı lüzumsuz ciddiyetlerle doldurmayı unutup varkalma dürtülerimizi anımsamayı işaret ederler. Çağdaş zaman tanrı ve tanrıçaları da böyle değil mi... Kimisi öğretmen, kimisi doktor, kimisi gazeteci ve toplumu oldukları dar alanda güneşe uyandırmaya çalışırlar kendileri perişanlıkta uyuma pahasına, tüm tanrısal güçleri kan suyunda çorba içenlere direnmektir. The post is very informative and useful. You and everyone are doing a great job. Go on. I'm constantly searching on the internet for posts that will help me. Too much is clearly to learn about this. I believe you created good quality items in Functions also. Keep working, congrats!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/27/virusun-yeni-sayisi-okuruyla-bulusuyor", "text": "Kovid 19, dünya ve ülkemiz gündeminden geri çekilirken bizim Virüs hızla edebiyat, şiir, kültür ve sanat ortamlarında yayılmaya devam ediyor. Bu sayımızın Elinden bölümünün şairi Rıfat Ilgaz. Toplumcu Gerçekçilik'in bütün belirgin özelliklerini şiirinde toplayan Ilgaz'ın şairliğini ne yazık ki, Doğan Hızlan'ın yazısında dile getirdiği gibi, 'Hababam Sınıfı' örttü. Geçtiğimiz günlerde, dergimizde de yazılarına yer verdiğimiz müzik yazarı ve eleştirmeni Ahmey Say'ı sonsuzluğa uğurladık. Ahmet Telli, Say'ın devrimci kimliğine, Akif Kurtuluş ise kendi edebiyat serüveninin oluşumunda onun yayıncı/dergici kimliğine odaklanırken Fazıl Say da duygu yüklü satırlarla babasını anlattı. Gezi Direnişi'nin dokuzuncu yıldönümünü Emirhan Oğuz'un 'Bir Ağacın Direnişi' yazısıyla kutladık. Bir kez daha yüksek sesle 'Gezi onurumuzdur diyor ve geçen ay yaşanan haksız tutuklamaları şiddetle kınıyoruz. Diyaloik Okuma sayfalarımızda Aykar Sönmez ve Ümit Yıldırım, Nedim Gürsel'in yeni romanı Son Yolcuyu masaya yatırırken İsmail Cem Doğru, Memet Fuat'ın Nazım'la kurduğu bağı eleştirel gözle değerlendirdi. Cemil Kavukçu bizlerle öykücülük serüvenini paylaşırken Ali Cengizkan Virüs ve Ecza Dolabı köşesinde Octavio Paz'ın poetikası ekseninde şiir ve tarih ilişkisini irdeledi. Şiir okurları, Octavio Paz'ın şiir dünyasını daha önce Ali Cengizkan'ın çevirileriyle tanımıştı. Semiramis Yağcıoğlu Melankolik Özne ve Eleştiri başlığı altında yas kavramını mercek altına aldı. Mehmet Kanar, 'Kadınlar Dünyası' dergisinde 4 15 Nisan 1329 (17 28 Nisan 1913) tarihleri arasında yayımlanan Hukuk-i Nisvan başlıklı yazı dizisini Latin harflerine aktararak bizimle paylaştı. Gülce Başer, Oya Baydar'la yeni romanı Yazarlarevi Cinayeti üzerine; Abdullah Ezik, Süreyyya Evren'le yeni şiir kitabı Houdini'den Sonra Ölüm üzeri ne söyleşti. Semih Çelenk, Aziz Nesin'in Biraz Gelir Misiniz ve Bir Şey Yap Met oyunlarına Benlik Dramaturgisiyle bakarken Tamer Levent bir ifade biçimi olarak insan- sanat ilişkisini ele aldı. Cevat Çapan, Bianca Tarozzi'den; Kenan Sarıalioğlu, Paul Eluard'dan; Ayşe Nihal Akbulut, Dulce Maria Loynaz'dan; Sinan Fişek, Elias Petropulos'tan; Tamer Gülbek, Solmaz Şerif'ten ve Erdem Erinç, Faina Grimberg'den şiirler çevirdi. Haydar Ergülen, Oğuz Demiralp, Soner Demirbaş, Ozan Öztepe, Emel Çarkçı ve Esat Şenyuva da yazılarıyla sayfalarımızı zenginleştirdi. Bu sayının şairleri Ahmet Telli, Ali Cengizkan, Turgay Fişekçi, Mehmet Yaşın, Mahmut Temizyürek, Hüseyin Ferhad, Tozan Alkan, Cihan Oğuz, Şeref Bilsel, Türkan Elçi, Emel İrtem, Hilmi Tezgör, Reha Yünlüel, Gülümser Çankaya, Hüseyin Köse, Adnan Caymaz, Hicran Aslan, Ayşe Nalan, Gizem Pınar Karaboğa ve Erkan Karakiraz; öykücüleri ise Gustavo Adolfo Becquer, Alexis Panselinos, Ayça Erkol, Sergey Arno, Emin Gürdamar, Sibel Ateş Yengin ve Göktuğ Canbaba. Kapak görselimiz Doğan Paksoy'un 'Natürmort' çalışmasından bir kesit. Bu sayımızı da keyifle okuyacağınızı umuyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/06/29/2022-yasar-nabi-nayir-genclik-odulleri-2", "text": "2022 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri açıklandı. Varlık Yayınları tarafından yayımlanan basın bültenini paylaşıyoruz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/16/banknot-secenekli-yazlara-icelim", "text": "Enerji dolu bir yaz için her şey bizde! Kazanç dolu bir yaz için bizi tercih edin. Mutluluk üç ay seninle, sen de bizimlesin. Sloganlar mevsimler arasında süregelen çekicilik anlaşmazlığına ve bizim başlattığımız, acımasızca uygulamaya devam ettiğimiz, dahası anlaşılmaz bir zorbalığa teşvik ediyor insanı. Yaz yaraları çok olanların çok da umurunda olmayan ama gençlerin cazibesini arşa çıkaracak kadar kışkırtıcı cümleler. Yaz reklamlarının diğer mevsimlerdeki reklamlardan daha az ya da fazla olduğunu ispatlayabilecek bir veri yok elimde. Ama baştan çıkardığı aşikar. Kurulan bir pazarda, kendini alıcısına beğendirmeye çalışan sahibinin hareketlerine boyun eğen mevsimlik meyveler gibiyiz bazen. Beğeni ön planda, kültür ve derinlik şüphesiz diğer mevsimlerde yatılı bekçi. Aklıma birden yırtık kalın çorabıyla teknenin içinde uyuklayan kadın geldi. Her yaz gördüğüm, kimi kadınların iyilik ve merhamet sahibi kisvesiyle sahip çıkmaya çalışıp çorap seferberliğine sürüklendiği... Dilek ağacına takar gibi teknenin demirine bağlanan, Telli dedikleri kadının çorapları tellere geçirip yaptığı çiçeklerle bezediği, teknesinden hiç inmeyen kadın. Deniz suyuyla yıkadığını, kurutup kurutup giydiğini söyledikleri delik çorabı atmayan. Bir balıkçı tanıdım sadece parmaklarıyla iletişime geçen, göz temasından asla hoşlanmayan. Yakaladığı balıkları alanlara para üstü vermemek için elinin tersiyle teneke kutuyu gösteren. Çok da parayla işi olmayan. İkisinin yan yana teknelerde yaşadığı ama hiç iletişime geçilmeyen nice yaz mevsimleri geçmiştir kim bilir. En sağlıksız, hayali iletişimin kurulduğu mevsim de diyebilir miyiz acaba yaza? Ölümlerin, ayrılıkların, sevda borçlarının arttığı, tahammülün azalıp umutsuzluğun denizinde yüzüldüğü eylül aylarına vuran zaman. Yoksa çoğunluğa göre mutluluk, enerji ve tatil ayına çok mu haksızlık ediyorum düşüncelerimle. Kimilerinin, sırtından para kazanılacak, kışı ve baharları rahat geçirmelerini sağlayacak gözle baktığı, fahiş fiyatlara satılan gıda, konut ve beden pazarlığının yapıldığı mevsim yaz. Kimine göre sevdiklerini anca görebildiğin, memleketine uçarak ya da tiksinerek gittiğin, torunlarını görebildiğin, yaylaya çıkabildiğin, buz gibi içeceklerin tüketildiği ve günah kavramının en sık konuşulduğu, şekil değiştirdiği mevsim yaz. Şiir müptelası olunan, serenatların yükseldiği, geceye varan uzun gündüzlerin sanatsever kurslarla doldurulduğu yaz. Mevsimlik tarım işçilerinin güneşin altında cehennemi deneyimledikleri, bir gölge bulmak için dolanan köpeğin, koyunun, kuzunun dili dışarda gezindiği yaz. Kim ne düşünürse düşünsün kıştan daha iyidir. Yattığın yer ıslak ve soğuk değildir denilen yaz. Periyodik bakımların ihmal edilmediği, sohbetlerin serin akşamlara bırakıldığı, uzun zamandan sonra cümleleriyle örülü, göz göze gelmelerin, diz teması oturmaların, bedenlerin birbirine en çok yaklaşacağı, arzu edilen yaz. Alyansların takıldığı, kararların bir sene sonra aynı yerde evlenmek üzere inşa edildiği bu mevsimde gözüm takılıyor yine bir vitrine. Sezon sonu yaz indirimi. Çekilecek aşk sancıları, ayrılış ağlamaları, son dakika fırsatçıları, açıklanan gerçekler, kumun yüzeyine dalgaların ittirdiği yüzükler, mutluluk naraları, takip edilen storyler. Hepsi yaz mevsimi yaklaşıyor dendiğinde zihnimdeki yerini alıyor. Başından sonuna neler olacağı belli diyor huysuz kalbim. Yaşamın aynılığı bayağı geliyor. Yenilerine pek yer yok. Yine de hoş geldin Yaz. Bir insan kisvesindesin sanki!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/16/gulhan-ozdemirden-yelda-karatas-soylesisi", "text": "Yelda Karataş: Yazma değil ama okuma serüvenime nasıl başladığımdan öncelikle bahsetmek isterim. Okuma serüveni yapmayan bir insan yazma serüveni yapamaz. Tabi ki deneyimlerimiz her şeyin önünde, asıl olan yaşamaktır. Hemingway' i Hemingway yapan yaşadığı hayatın renkliliği, derinliğidir ama insanın bir bakış açısı kazanması, hayatı çok yönlü kavramaya sahip olabilmesi için yaşadığı kadar okuması da gerektir. Yapılan her bina yeni bir deneyimdir. Çünkü her bina kendi farklı sorunlarıyla gelir. Her strüktür kendi formülünü, kendi problemini taşır. X + Y nin karesini bilerek yola çıkarsınız, bu da yaptığınız işte kazandığınız deneyim kadar teorinin size verdiği o zengin deneyimi hızla kavrayabilme bakış açısını verir. Bu bakış açısına sahip olması için insanın gerçekten sağlam bir okuma geçmişinin olması lazım. Okumamış insanlardan çıkmaz mı tabi ki çıkar. Aşık Veysel gibi yürekler de çıkıyor. Bunu reddetme niyetiyle söylemedim. Ama bakıldığı zaman biriktirilmemiş yaşam kadar okuma deneyimi biriktirmemiş insanların ne kadar yolda kaldıklarını örneğin, Istrati böyle bir adamdır. Beni 12 13 yaşlarımda çok etkilemiş bir yazardır. Çünkü iyi bir öykücüdür. Yaşadığı hayat itibariyle ben Sait Faik ile çok yakın bulurum onları. Hodin' de Arkadaşta bir öyküsü vardır. Meyhanelerde şarap satarak geçimini sağlayan bir insandır. Annesi de babasının ağzına sıcak zeytinyağı dökerek öldürmüştür. Romanyalıdır kendisi ama Fransızca yazar. Fransızcayı da orada mahzene şarap götürürken Fransızca sözlükten öğrenmiş bir adam; sıra dışıdır, bir kaptan gelir meyhaneye ve çok olağanüstü öyküler anlatır, uzak diyarlara ait. Yıllarca o kaptanın gelişini merakla bekler. Gemi gelir, tayfa gelir ama kaptan öldü derler. O önlüğünü çıkarır, tezgahın önüne bırakır. Der ki 'ben gidiyorum bu meyhanenin o kaptanla bir anlamı vardı.' Bu benim çocukluk ruhumda devrimler yaratan bir hikayedir. Sait Faik' in Sinağrit Babası gibi. Ben parasız yatılı okudum. Kütüphanede çok kalırdım. Ben o kütüphanede neredeyse okunmamış bir kitap bırakmadım. Yıllar sonra bir arkadaşımla karşılaştık bana ''Biz o kütüphaneden hep geçtik, sen okudun ama biz okumadık'' dedi. Okuduklarım da yaşamamı daha hızlı kavramama, hayatta daha cesur olmama, daha az korkak olmama yol açtı. İnsan bilmediğinden korkar o yüzden ölümden korkuyoruz. Örneğin Sheaksper' i çeviriden okudum. Buradan selam ediyorum Hasan Ali Yücel' e yaptırttığı çeviriler olağanüstüdür. Brown Anole' nin Antigone' sinin Orhan Veli çevirisi, bu çeviriyi ülkede kaç kişi biliyor. Çeviri her dalda zor fakat şiirde imkansız derecededir ama yine de okumayı tercih ederiz. Çeviri okumak size şunu sağlar, Türkçe yapıtları kendi anadilinde yapılmış her işi okuduğunda anadiline vakıf olmayı öğreniyorsun. O yüzden yazma isteği okuyarak doğuyor. Yelda Karataş: Yok sadece insanım. Ön yargılarım yok. Yelda Karataş: Post modern değil ama modern bir yazar olduğum kesindir. Ben toplumcu gerçekçi olduğumu düşünüyorum. Post modernizme de karşı değilim. Hayat değişiyor. Geçenlerde bir sohbette kişi konuşmasına -şimdiki gençler- diye başladı ve dedim ki babam gibi konuşuyorsun. Ben hiçbir zaman çağıma tepeden bakmadım. Bu anlamda modernim, postun postuyum yani. Her şeyin bana açık olduğunu, sanatın dilinin modernite olduğunu düşünüyorum. Kültür her zaman pozitif olan bir şey değildir, negatif yanları da var. Özellikle feodal kültürün yani boşuna yazmamış Cervantes Don Quijote' yi. O zaman romanslara karşı yazmış. Artık ölmekte olan bir kültürün şövalye öykülerine karşı. Feodal ölmüş yerine kapitalizm gelmiştir. Burjuvada insan arasında metanın değişim değeri olan para dışında gerçek bir ilişki bırakmamış, araya da romansları koyup alay etmiştir. Aynı üslubu ben, Oğuz Atay' da gördüm. O'nun üslubunu da post modern olarak nitelendirenler oldu ama değildi. Gönderme, ironi yapıyor. Rönesansın bir tavrı bu zaten. Rönesans yeniden bir kültüre sahip çıkıştır. Yanlı içinde doğruyu, doğru içinde yanlışı taşır. Dolayısıyla, her gelen kültür kendi içinde yaratılışını da var eder. Ben, gelişimin bizzat kendisine inandığım için kültüründe gelişiminin izindeyim. Yani, geçmiş değerlerimiz çok kıymetli. Bunları kaba bir yok sayıcılıkla ele alırsak bir yere varamayız. Geçmişe bir hayran bakanlar var, aşılamaz bakış açısı ben bu aptal hayranlığı sevmiyorum ama geçmişe gerçekten insanlık tarihinin bir parçası sayarak hayranlıkla bakanlar var. Picasso' nun ilk mağara resimlerinde hala aşamadık. Resim tarihine ressam olarak bakarsak, hele de bir tübis isen, bu işin politikası da senin derdinse o zaman duvara baktığın zaman gördüğün şey hayranlık ama aynı zamanda da onu geçme modernite isteği taşımalı. Ben yurtdışında ''Pir Sultan aşılmalıdır'' dediğimde az daha benim canımı okuyorlardı, sanki saygısızlık etmişim gibi. Koca bir yürek O ''Kalsın benim davam divana kalsın'' diyen bir olgunluk O, ama artık farklı yorumlanması gerekiyor. Biz o çağda değiliz. Tarih bugün ki bakış açımızı görmektir. Geçmişi ne abartırım ne yok sayarım, o olmadan ben olamam zaten. G. Ö.: O zaman geçmişi bir ayna olarak görerek geleceğe farklı bir rota çiziyorsunuz, bunu bir dürbün gibi kullanmakta diyebiliriz aslında. Yelda Karataş: Evet onun için doğaya ve insana bana geçmiş ne öğrettiyse, ama hiçbir zaman kendimi bir yere kapatmadan, bir şeye kendimi zorunlu hissetmeden serbest bırakan bir ruhum ve ne hissediyorsam onu yaşamaya çalışıyorum; edebiyatta da hayatta da. Bu insanın ideolojik bakışının olmadığı anlamına da gelmiyor. Ben bir marksistim bunu defalarca söyledim ama Şems-i Mevlana'yı da yazarım. Çünkü onların insan sevgisi önünde diz çökerim. Yelda Karataş: Evet ama bunun altında bilimsel materyalizm Mark'a aittir. Mark, insanlık tarihinin sınıf savaşları tarihini olduğunu söyler. Gerisi bana göre hikayedir. Aynı düşüncedeyim. Yelda Karataş: Hayır ben liberal değilim. Gerçek bir marksistin açısından bakarım. Yelda Karataş: Şairin cinsiyeti vardır ama şiirin cinsiyeti yoktur. Ben kadın duyarlılığına da karşıyım. Hiçbir duyarlılık alanı bir cinsiyete ait değildir. Virginia Woolf' un dediği gibi, ''kadın erkeklere sürekli bir ayna tutmuş'' maalesef onları büyütmüş o aynada. Virginia' yı dikkatli okumak lazım. Kendine ait bir oda bir konferans yazısıdır. Cambridge' e gidiyor, kütüphaneye belli bir bölgeye kadınlar alınmıyor tabi o bilim yuvasında bile ayrımcılığı görüyor. Kadına nerde dur diyorsanız tehlike orada başlıyordur. Simone de Beauvoir' in de dediği gibi '' İnsan dişi doğar kadın olma öğretilir.'' Şimdi öğretilmiş kadınlıkla yaşıyoruz. Dolayısıyla Virginia şu soruyu soruyor: '' Annenizden hiç miras kaldı mı? Bu gerçekten can alıcı bir sorudur. Bana annemden miras kalmadı. Babasından iyi miras kalan insanlar var ama anneden miras kalmıyor. Belki ilk defa ben XXI. Yüzyılda çocuklarına miras bırakan bir anne olacağım. Bizler farklı bir kadın kuşağıyız, ekonomik özgürlük dediğimiz şey bir başına para kazanmak da değil. O parayı harcayabilme özgürlüğüne de sahip olmak gerekir. Kadın ekonomik özgürlüğüne sahip olsun güzel de, o parayı koca alıyor elinden. Kadının düşünsel özgürlüğünün, bağımsız düşünebilme yeteneğinin gelişebildiği, kendi kararlarını gerçekten kendi verebildiği bir toplum yapısı olması gerekir. Üretim araçlarının özel mülkiyeti sürerken, hala ücretli köleler yeryüzünde varken buna üstüne üstlük buna kadın ikinci kadın iki defa sömürülen olarak, ilk öteki olarak katılıyorsa; edebiyattan söz ederken edebiyat kahramanlarınız varsa onların eşit varlıklarından söz etmek mümkün değildir. Çünkü yeryüzünün gerçekliği sizin karşınızdadır. Bu gerçekliği ister postmodern dil ile ister toplumsal gerçekçi dil ile ama toplumsal gerçekçi olmak zorundasınız başka dil ile anlatamazsınız. Her zaman temel çelişkiyi kaçırırsınız. Yani Mark' ın gördüğü orda temel çelişkidir. Eğer bir olayın temel çelişkisini göremezseniz, olayı çözmekte zorlanırsınız. Yani teknik bir dil ile söylersek Pisa Kulesi' nin düşmemesinin nedeni çekül doğrultusunun dayanma alanının dışına henüz çıkmamış olmasıdır. Bu bileşenleri bilirsen, özgürlüğünüzün zorunluluğun tanınmasıyla gerçekleşebildiğini de görürsünüz. Pisa Kulesi düşüp düşmemekte yer çekimi kadar özgürdür. Dolayısıyla siz Pisa Kulesine bir harika bakmak yerine bu gerçeklikle baktığınızda ''helal olsun yapana'' dersiniz. Mimar Sinan da öyledir. Bu anlamda önünde secde edilecek bir adamdır. Kültür bir bütündür insan da eğer mimariden zevk alamıyorsanız eğer Rembrandt' tan zevk alamıyorsanız, Bach dinlemiyorsanız kötü şiir yazarsınız. Tabi bunları bilmenizde iyi şiir yazmanıza yeter mi? Hayır. Son olarak, ben gördüğüm gerçeği kadına bakarak ağlamak değil, çözüm üretmek zorundayım. Şiddete son derece karşıyım, kuracağınız hiçbir dünyaya bir çocuğun gözyaşı değmez ama ben yazarak şiddeti olmayan bir dünyanın tohumunu ekmeliyim. Ben bunu anlatmak, kadının tarihsel konumunu görmek zorundayım. Bunu yazarken de haklıdan yana olmak zorundayım ve bunu oturup ağlayarak değil, net bir duyarlılıkla görmek zorundayım. Taraf tutuyor isem eğer, tarafımı seçerken objektif olmak zorundayım. Tarafsız bakıldığı zaman olunması gereken taraf kadının tarafıdır. Edebiyatta da yazar tarafsızca bir tarafı seçer. Olayda da bunu anlatır ki insanlar tarafsız olsun diye. Sanat sanat içindir değil. Sanat toplum içindir. Okunmayan şiiri ben ne yapayım. Mecburiyetten. Ben aslında felsefe okumak istiyordum şu an zaten acık öğretimde felsefe okuyorum. Şimdiki gibi YÖK yoktu, 1971' den söz ediyorum. O zaman ben Zonguldak Masif' teydim. Babam okuma dedi. Üç dil bilen adam! Seni burada maden mühendisiyle evlendirelim dedi. Ben cebimde yüz lira ve kenarı kırık bir bavulla İstanbul' a geldim. Yurtta kaldım, hem çalıştım hem okudum. Kasiyerlik yaptım. Galatasaray Üniversitesi' nde ingilizce okudum. Para Kredi hocam, Gülten Kazgan; İstatistik hocam Yakut Irmak' tır. Dolayısıyla İktisat ve İşletme' ye girdim. Makro ve mikro iktisat bildiğime hiç pişman değilim. Kısa süreli bir muhasebe sonrası reklam firmasına girdim. Klasikleri beş yılda bir okurum. Şu anda da onu yapıyorum. Matrıx mesela, çok mu önemi var ama geniş kitleye hitap ediyor, bir görüş gönderiyor, binlerce insan izliyor. Kaçırdığım bir şey var mı diye bir daha bakmak istiyorum. Stephen Hawking' in zamanın kısa tarihi beni büyüleyen bir eserdir. Yelda Karataş, 14 Ocak 1954' te Zonguldak' ta doğar. İki çocuklu ailenin küçük kızıdır. Eğitim hayatına Zonguldak' ta başlar. Yaşadığı evde klasik müzik dinlenir, annesi ud çalar, demokrat ataerkil bir o kadar da hoş bir dünyaları vardır. Maden işçisi olan aynı zamanda üç dil bilen babası kaynak işleri ile de uğraşır. Çok maddi gücü yüksek bir ailede olmamasına rağmen 'olmuş' birisidir. Ablasının şiir defteri vardır. O defterdeki yazıyı anlatırken gözlerinin içi gülen Yelda Karataş şu dizeleri okur: ''Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden'' sanatın içerisine doğmuştur adeta. Hiç pembe dizi yahut genç kız okumaları yapmamıştır. İyi okumalar yaptığında iyi de yazabildiğini far ediyor. Dört buçuk yaşında okumayı söker, çevresi tarafından ısrarla okumasına teşvik edilir. İlkokulda yazmış olduğu kompozisyonlar ile öğretmelerinin dikkatini çekmeyi başarır. ''Mikroplar'' adlı bir yazısını annesi yıllarca saklar. İlk öğreniminin ardından, İstanbul Kız Lisesi' nde eğitimini tamamlar. On yedi yaşlarında iken önemli isimlerle dostluk eder. Sıcak, samimi ve açık oluşunun birazda onların ürünü olduğunu düşünmektedir.1976 yılında Galatasaray Üniversitesi İktisat ve İşletmecilik Yüksek Okulu'ndan mezun olur. Aynı yıl ablasının kaybını yaşar. Parasız yatılı okur ve okuduğu okulun kütüphanesinde okunmadık kitap bırakmaz. Fakat okuma serüveni burada değil ablasının şiir defterinde başlar. Okuduğu kitaplar onun hayatı daha hızlı kavramasına yol açar. Çünkü insan bilmediğinden korkar. Bu okul serüveni şu şekilde başlar: 1971 Zonguldak Masif' te iken babası 'okuma' der. O, cebinde birkaç lira ve kırık bir bavulla İstanbul' a gelir. Hem çalışır kasiyerlik yapar hem de okur. Bu süreçte üniversite hayatı devam etmektedir. Para kredi hocası Gülten Kazgan ve İstatistik hocası Yakut Irmak gibi muazzam bir kadro ile derslerine devam eder. Ekonomi okuduğuna hiç pişman olmayan Karataş, bir ila iki yıl kadar muhasebe üzerine çalışır. Şairler Korsandır adlı radyo programın sunucu ve yapımcılığını yapar. Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde kütüphane şefliği tecrübesinden sonra, reklam sektörüne giriş yapar. 2011-2017 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi'nde Reklam Yazarlığı ve Yaratıcı Yazarlık dersleri verir. 2018 yılında Bütünleşik Pazarlama dalında yüksek lisans eğitimini tamamlar. Şu anda da Açık öğretim Fakültesi' nde felsefe öğrencisi olmasının yanı sıra Bahçeşehir Üniversitesi Kariyer Merkezi'nde eğitim danışmanı, Deulcom International' da öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Bir kedisi ve bahçesinde kendisiyle konuştuğunu düşündüğü zeytin ağacı bulunan şirin evinde Muğla' da küçük bir kasabada yaşamaktadır. Eserlerinin genelinde toplumcu gerçekçi bakış açısı hakimdir. Şiir kitapları; Ürperme (1996), Zait (1996), Alacaydınlık (1999), Enel Aşk (2001), İstanbul Bir Dizi Orospu (2007), Şahdamar Şahdemar (2008), Hüzün Suretleri (2008), Ey Aşk Hevesten Yarattım Seni (2011), Sabır Masalı (2012), Ten Divane (2015), Umut Günlükleri (2017), Büyüyünce Dansöz Olucam (2017). Öyküleri; Safran Çiçeği (2014), Fırat'ın Vefası Dicle'nin Çığlığı (2017). Deneme türünde ise Bir Kadın Kaleminden Şems ve Mevlana eserleridir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/16/ozgur-surek-yazdi-ian-mcewan-ile-tanismak", "text": "Kuşkusuz roman türünün batı edebiyatında güçlü bir sosyolojik ve tarihsel kökeni var, nice büyük yazar insanlık tarihine İngiliz, Fransız, İtalyan ve Alman dillerinde yazarak katkıda bulundular. Batı edebiyatı bugün de ikonik yazarlar üretmeye devam ediyor. Ian McEwan Çağdaş İngiliz romanı için çok önemli bir isim. Ülkemizde Yapı Kredi Yayınları çevirileriyle okuyucularla buluşma şansı bulan McEwan'ın en çok Sevilen eserleri arasında Cumartesi ve Yabancı Kucak önde gelenleri. 1948 Aldershot doğumlu olan yazar Man Booker'ın da olduğu birçok ödülün sahibi. 1981 yılında basılan Yabancı Kucak romanı, 1990 yılında Harold Pinter senaryosuyla sinemaya da uyarlanmış. Roman güzel üslubuyla ilk dakikadan itibaren okuyucunun ilgisini yakalıyor. Colin ve Mary'nin Venedik tatilini, orada tanıştıkları esrarengiz çift Robert Caroline ile ilişkileri üzerinde şekillenen konu bizi birçok şeyi sorgulamaya davet ediyor: Cinayet, sadizm, şiddet. Klasik bir İngiliz çift olan Colin ve Mary yeni edindikleri dostları Robert ve Caroline arasındaki ilişki daha da karmaşık bir hal alır ve Robert'ın patolojik düzeydeki sadizm merakı, cinsel fantezilerinin bir aracı haline gelir. Sonunda öldürülen Colin, Mary'nin yapayalnız kalışı roman boyunca başarılı yazar tarafından ilmek ilmek örülür. Tutkusu azalan ilişkilerini Venedik'te tamir etmeye çalışan Mary ve Colin çifti bir gün Venedik kanallarında yollarını kaybederler ve Robert ile tanışırlar. Robert onları barına davet eder ve evine de götürmeyi teklif eder, orada onları engelli eşi Caroline ile tanıştırır. Bu buluşmalar bir süre daha devam eder, yakın bir dostluğa evrilir ve sonunda Mary'nin içeceğine atılan ilaçla Mary bilincini kaybeder, onu her yerde arayan Colin eve ulaştığında artık çok geçtir, Mary konuşmakta zorlanmaktadır ve Colin gözleri önünde Robert tarafından öldürülür. Romanın konusu katar Harold Pinter'ı andıran üslubu ve tasvirleri de dikkat çekmektedir. Çok katmanlı bir yapıya sahip roman aynı zamanda İngiliz çiftin rahat ve belki de iklim kaynaklı gevşek İtalyan bürokrasisi karşısındaki Öteki olma durumu gibi. Romandaki iklim faktörü daha ilk bölümlerden itibaren bizi etkileyen bir motif. İngiliz çiftin Akdeniz iklimi karşısındaki adaptasyonu, o kültürü algılamadaki zorluğu dikkat çekiyor. Bir cinayet sonrası İtalyan polisinin rahat ve umursamaz tavrı Ciddi İngiliz devletine alışkın olan Mary için tam bir hayal kırıklığı oluyor. Roman post-modern özellikleri ile de dikkat çekiyor, Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm isimli romanına da metinlerarası gönderme buna bir örnek denebilir. Yine roman kahramanlarının önemli isimler olmaması, sıradan insanların sıradan hayatlarından büyük bir hikaye çıkarmak da eserin post-modern yapısını güçlendiriyor. Caroline'in Robert'ın ataerkil baskısı altındaki çırpınışı ve Mary ile bu baskıdan kurtulmak adına herhangi bir ortaklık göstermeyişi de romanı feminist eleştiriye açıyor. Belki de yazarın en önemli romanı Cumartesi. 2005 yılında okuyucu ile buluşan roman bir günde geçiyor. Kırk sekiz yaşındaki cerrah Henry Perowne'ın etrafında gelişen olay örgüsü ustalıkla işlenmiş. Başarılı bir avukat Rosalind evli olan Henry orta sınıf İngiliz yaşamını temsil ediyor. Bu rahat orta sınıf hayatı bir gün Baxter'ın Henry ile kavga etmesi sonucu yaşamlarına girmesiyle alt üst olur. Romanda Londra başlı başına bir karakter, tüm detaylarıyla çok güzel bir şekilde tasvir ediliyor. 9/11 sonrasındaki genel ruh hali, 2003 Körfez savaşı, Tony Blair hükümeti yine romanın dokusuna didaktizmden uzak, başarılı bir şekilde işlenmiş. Aklı ve bilimi önceleyen Henry ile duyguları önceleyen şair kızı Daisy arasındaki zıtlık kuşkusuz romanın en güzel katmanlarından biri. Henry'in materyalist meseleler dışında hiçbir entelektüel ufku olmasa da oğlu Theo da iyi bir müzisyendir. Son bölümde Baxter tekrar eve gelir ve bütün aileyi rehin alır. Bu korunaklı orta sınıf yuva böyle olaylara hiç alışkın olmasa da aile için önemli bir sorgulama şansıdır bu. Olay sonunda Baxter hastanelik olur, aile kurtulur fakat hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır onlar için. Köklü bir geleneği olan İngiliz romanı içinde Ian Mc Ewan önemli bir çağdaş yazar. Londra'dan selense de tüm büyük yazarlar gibi evrensel düzleme başarıyla ulaşabilmiş bir kalem."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/17/bicim-arayislari", "text": "Ama yine de sanatlar arasında bir ayrım görmeye çalışırsak, diye söze başlayan Süreya, romanın biriminin olay, şiirinse sözcük olduğunu söyledikten sonra çekincesizce sürdürür fotokopiyi: Düzyazı için, sözgelimi bir romancı için, dil bir araçtır. Bir düşünceyi, bir durumu anlatmak için bir araçtır. Şiirde dil, hem araçtır, hem ortamdır. Sartre'ın, sözcüğün şair için, düzyazıda olduğu gibi anlatımın aracı değil, başlı başına bir nesne olduğunu söylemesine bakarak, Süreya da kerameti kendinden bilip bu nesneyi şiirin birimi etmekten kuşkulanmaz. Fakat bütün yanılgısı da buradadır; çünkü şairin sözcüğü nesne gibi görmesi demek, şiirin nesne tuğlalardan meydana getirildiği anlamını içermemektedir. Birincide, herkes için geçerli algı söz konusudur; ikincide ise eylemin ta kendisidir dünyaya sunulan. Eğer şiir sözcük birimlerden oluşuyorsa, bu, birimler arasındaki boşlukları da varsaymaksızın yoksamaktır. Süreya'nın sözleri olgusal bir temellendirme amacına yönelik olmadığı gibi, neyle dolacağı belli olmayan bu boşlukları usundan da geçirmez, içinde oturup entelektüel laflar etmeye izin vermez inşaatının kabalığı. Havaya girmiştir, hepsi bu; tüm derdi de, şairin, bir olayı, örneğin çakmak taşlarıyla ateş yakma olayını betimleyecek olan düzyazı yazarı yanında, sadece çıkan kıvılcımlar gibi olaylar içindeki fenomenolojik duygu canlılıklarıyla ilgilendiğini söylemektir. Şiirin birimi sözcüklerdir diyerek açtığı boşlukları yine kendisi doldurur bu yüzden: Sözcük aynı zamanda duygudur, düşücedir, hayatın bütünüdür. Ama bu sefer de, sözcük tuğlalara tanıdığı birim olma vasfını bir çırpıda geri aldığını da anlamaz, bir duyguyu gösteren sözcük de, bir birim değil işlev böylelikle, tuğlaları bir arada tutmanın duvar kalıbı şiirin de temelsiz kalıp çökme tehlikesiyle yüz yüze geldiği görülmez olur. Şiirin temeli konusunda birbiriyle çelişir görünen yaklaşımların sözcüğe gelip dayanmasının, sözcük ekseninde hem kesişip hem ayrılmalarının nedeni de, tümüyle bir birime indirgeme çabasındaki bu mekanizmdir işte. Söz konusu mekanist anlayışlar, şiirin bu sözcük atomlara dayandığı konusunda üstü örtülü bir anlaşma içindedirler; anlaşmazlık, bunların gerçekten şiire temel olup olmadığı değil, birimler olarak yüklenecekleri işlevin rolü üzerinedir. Üç önemli bakış egemen olmuştur bu konuda ve bu yaklaşımları, dile getirildikleri döneme damgasını vuran adlarla belirtmek gerekir. Üç kuşak olmuştur sırasıyla: Ahmet Haşim, Orhan Veli ve Cemal Süreya. En başta, bu atomların birbirleriyle nasıl ilişki kurabildiklerini sormamız gerekecek. Birimler olarak yalıtık halde var olduklarında, bu sözcük-birimlerin aralıklarının nasıl doldurulacağına ilişkin meşru bir sorunumuz var demek ki, en azından bunları kendi aralarında örgütleyen hukuki bir zorunluluk olmalı. Şairin çağrışımsal psikolojisinin buna hukuksal düzlem olduğu düşünülecektir. Ne var ki bilinçli bir düzenleşmenin şiirde böylelikle oluştuğu sanrısına bir kez kapılırsak, bu da şairi gerisin geri bilinçdışına atmak olacaktır. Nitekim Süreya işlevselliği aynı zamanda birim de olan sözcüğe yüklerken, Haşim, bunu anlam ve musiki olarak betimler; bu bilinçli düzenlenişe karşı, şiiri bilinçaltından getiren Veli ise, dizgenin diğer bir kanadına yerleşmiş gibidir. Bu yüzden, saydığımız üç bakış açısı da, birbirini hem kesen, hem bütünleyen tarzda, bütünlenişin birbirini çelişkiyle doğrulayan üç uğrağı konumundadırlar. Dolayısıyla biz de, ait oldukları saf şiir geleneği ve mekanist anlayış çerçevesinde, birbirini hem dıştalayan hem içerleyen bu üç yaklaşımı sırasıyla ele aldığımızda, türdeş düşüncenin geçirdiği evrime, yadsımakla örtüşen şiir anlayışlarının kan bağına tanıklık edebileceğiz belki de. Şairin işinin düzyazıdaki gibi olayları anlatmak olmadığı yönündeki Süreya'cı bakışın köklerindeyiz demek ki, şiiri sözcük birimlere doğru yalıtan görüş alanı içerisindeyiz. Gerçi Haşim, bu tarihte Süreya gibi Sartre'ın etkisinde değildir, onu etkileyen Fransız sembolizmi ve şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır diyen Valery'dir. Kendisi de, sıkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir porselen kavanoz gibi, anlam şiirin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız halay ve sözcük öbeklerini, vızıltılı arılar gibi, dışında ve çevresinde uçuşturur, sözüyle bunu betimler. Süreya'da bir eşine rastladığımız, olay saksısı ortasındaki düşsel çekicilik öğesi, Haşim'de daha önceden mevcut demek ki. Haşim için, düzyazının doğurucusu akıl ve mantık; şiirin ise algılama alanları dışında gizlerin ve bilinmezlerin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları, zaman zaman duyuşlarımızın ufuklarına yansıyan kutsal ve adsız kaynaktır. Çok sonraları İkinci Yeni'cilere ev sahipliği edecek imgenin, çelik somutluğunda tinsel, tül soyutluğunca maddi doğası da kendiliğinden çıkarsanmış oluyor böylece. Böylelikle Haşim, şiiri önce mantık düzleminden psikoloji düzlemine, oradan da algılama alanları dışına yönelmiş bilinçdışına atmakla, sözcükleri dize halinde bilinçli bir düzenleşmeye koyacak bilinci de ortaya koymuş olur: Düzenleşme öncesi bir düzensizlik, bilinçdışılık var o zaman. Bu durumda da, sözcük tuğlaları bir duygu, düşünce, hayatın bütünü olarak işlevliğe sürüklemekle birim olma hakkını da aldığını göremeyen Süreya gibi, Haşim de, şiire kaynaklık eden asli öğeyi, sözcükleri birleştiren büyülü akıma devretmekle, kendini şiirin bilinçli düzleminden bilinçdışına geçirir, Dahası, der, manzumede elektrik akımı türünden olan şiir akımı bir an kesildi mi, bütün bu öğeler, derhal kendi öz çirkinliklerinin içine düşerler. Bilinçli birlik dağılır ve sözcükler, kupa arabasının balkabağına dönmesi gibi, şiirsel akımın kazandırdığı büyülü biçimden yoksun, maddi dünyada rastlandıkları sıradan hale geri dönerler, düzyazı malzemesi olurlar. Demek ki Haşim, ayakaltındaki taşları birbirlerine değecek sert ya da yumuşak yüzlerine göre uyumluca dizmekle, örme sırasında her sözcüğün duvara nasıl konulacağını da belirlemiş olur. Daha doğrusu, duvar biçiminde bir kalıp daha önce var demek ki, bu da bizi gerisin geri kendisinden elli yıl sonraki kuşağın biçim anlayışına fırlatıyor: Şiirin birimi sözcüklerdir. İmgelemin yaratıcı işlevi de işlevsizlik bu yüzden: Sözcükler, gündelik dildeki kaba hallerinin suluboyayla renklendirilmesi dışında hiçbir başkalaşıma uğrayamıyorlar. Ama duygusal anlamlara doğru, örneğin Süreya'nın dediği gibi, sözcüklerin birbiriyle bağlantıları ayrı olabilmekte, masa, başka bir şeyi de çağrıştırabilmekteyse, bu sefer de sözcükler imgelemi ve şairi yaratıyor demektir. Sözcükler, onlara biçimsel birlik kazandıran büyülü akımla değişime uğrayınca, anlam da okurun sezgisel izlencine kendini açık etmiş oluyor böylece; sözcükler, onlara kendi anlamları üstünde, dizenin şarkısına uygun bir anlatım yükleyen Haşim için de, imgelemi saf dışı bırakan birer birey sonuçta, o da Süreya gibi kendisini şiirin dışına, bilinçdışına sürüklenmekten alıkoyamıyor. Sözcük, anlamı açığa çıkartacak sezgiyi harekete geçirmenin aracısı şu halde, Sözcük değişmeleri ve uyum kaygıları arasında 'anlam' karanlıklaşırsa, 'ruh' uyumun lezzetiyle onun yerini doldurur, sözcüğün bütün varoluşu da bu işte: Anlamla sezgi arasında vızıldayan arı gibi uçuşmak. Böylelikle, sezgiyle anlam arasında edindiği kanat saydamlığıyla, sözcük de, içerdiği anlama göndermesiyle maddi, sezgiye yakalanmamasıyla da soyut bir kütle şu halde, ortaya çıkan dize de, sezginin kütleler arası uzaklığı kısaltıp sıkılaştırdığı donuk bir tablo sonunda. Sezgiye kendini bırakan imge, sözcükler arasındaki mesafeyi daraltır ve dizeyi sıkılaştırır, bu yüzden de Haşim için, kırmızı çiçekli kara defne ormanının bütün gizi bu gümüş kanatların sesindedir. Dahası, bu yapının dışında hiçbir şiir yoktur, olduğu iddia edilenler şiir olmadığı gibi, edenler de şiirin yabancısıdırlar. Kulağa hoş geliyor. Ne ki grevdeki işçilere saz çalmak da, olaylar içindeki duygu kıvılcımlarına bakan Süreya ile şiiri düşünceden yalıtıp felsefe, öykü ve düzyazıdan ayıran Haşim'in musiki kaygısıyla aynı kapıya çıkıyor. Edasındaki cezbe kapılınıyor diye sözcükleri boyayan şairaneden, az önceki şikayet niçindi öyleyse? İşin ambalajına kanmanın doğurduğu anlamı gözden kaçırma tehlikesi niye bir anda kayboldu? Sonuçta sanat da, aşağı türden de olsa bir sınıfın zevk meselesi, yani burjuva estetik bir tutum yine, Veli'nin tavrı da, yenisini, yıktığı duvarın malzemesiyle arka yüzden örmekten öteye gidemiyor. Demek ki bir kere güncel olayları ve gerçekliği şiir dışına atmakla, ortaya çıkan eser de, sanatçının gördüğü bir sanrı demeti, şiir de bilinçaltının dünyaya vuran gölgesi böylece. Eğer şiirde vezin ve kafiyeye karşı çıkarak, görece yalın bir dil arıyorduysa, işte bu, dünyayla bilinçaltı arasındaki eşdeğerliliği katıksız ve aracısız bir ilişkide ortaya koyma isteğiydi. Sonuç olarak, Veli de, tıpkı Haşim ve Süreya için olduğu gibi, dil ve dünya arasında, sözcüğü şiirin atomu sayan birimci psikolojizmi resme katmakla, onlarla aynı öze sahip bir üçüz olmaktan başka bir yere varamıyor. Ne var ki tanık bir bakış bulunmadıkça birbirleriyle önce-sonra ilişkisini de sürdüremeyecek olan bu birimler, her üç şiir türünün de birbirine göre öncelik ve sonralık ilişkisi bir yana, özyapı yönünden de, bir birimin öteki birimle devinimsiz ve dışsal biraradalığı biçiminde bakışımıza görünümlenirler. Her üç şiir türünde de birimler, aşkın ve olgusal olarak tuvale yansır ve Heidegger'in dünya ortasındaki Dasein'i gibi, çiçek saksıda, saksı masada, masa odada olarak devinimsiz ve dışsal bir ilişki içinde resmedilirler. Akatalpa dergisinin Eylül 2010 tarihli 129. sayısında yayımlanmıştır. To maximize your chances of winning, it is crucial to select a licensed and reputable online casino. This ensures that the game is fair and transparent, and your winnings will be paid out promptly. A trustworthy online casino will also have measures in place to protect your personal and financial information. Tons of Plinko gambling sites have popped up over the years and they offer different versions of the game, prizes to be won, and great experiences. But as you go out looking for a Plinko online game to enjoy, you want to make sure you're choosing the best Plinko casinos on the market. Plinko Bitcoin is an exciting and unique form of online gambling that combines the classic arcade game of Plinko with the power of Bitcoin. Whether you're a seasoned gambler or a newcomer to the world of Bitcoin, Plinko is a fun and potentially lucrative game that is definitely worth checking out. So what are you waiting for? Get started playing Plinko Bitcoin today! As with any online casino arcade game, playing free online Plinko is easy and straightforward. There are many great features that help enhance the overall experience, which we have listed and described below. Many of the people checking out our page all about Plinko on Stake. us will be simply wondering whether it's something worth playing. We think one of the best ways of answering that question, alongside providing you with all the information you need to understand Plinko, is a list of pros and cons. It's an easy tool to help you weigh up whether this game is something you're likely to enjoy. 2. Use the PLINKO Free Run Promo Code as an active user As with any online casino arcade game, playing free online Plinko is easy and straightforward. There are many great features that help enhance the overall experience, which we have listed and described below."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/17/resad-ekrem-kocunun-mezari-nerede", "text": "Öykücü, gazeteci, yazar Necati Güngör, bir süredir sosyal medyada işlenen bir konuya dikkat çekerek, büyük bir değerbilmezlikle karşı karşıya olduğumuzu söyledi. Güngör, Ünü kitaplara, ansiklopedi ciltlerine sığmayan Reşad Ekrem Koçu'nun mezarı nerede? diye sordu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/17/tugce-yardelenden-gulcin-sahilli-soylesisi", "text": "Edebiyat öğretmeni, yazar-şair Gülçin Sahilli, ile edebiyat, şiir ve sanat hakkında konuştuk. Sahilli, Dünyayı dize kurulumları ile görebilen her faninin kendini şair görme yetkisi vardır. Ama diğer süre birimlerinin onu şairdir ya da şair değildir diye tanımlama yetkisi asla olamaz. Keşke edebiyat aleminin içinde kıvrımlanan tükenir ve tükenmez kalemler dillerinin püskürttüğü sözcük biçimlerinin haddinde kalsalar. Çamur rengi edebiyata karıştırılmamalı diyor. Gülçin Sahilli: Sanırım bu sorunun sorulmadığı şair yoktur. Bunun cevabı çok zor deyip kendi kişisel poetikasından yola çıkan ya da en yakın eğimlerle cümle yuvarlayan şair de çoktur. Ben şiir yaşamın kendisidir diyeyim ki içine katılmamış malzeme kalmasın. Çünkü her şiir kendi yaşamının kesitine dönüşür okuyanının. Sonsuz bir biçim alışı vardır her okuyanla, aynı bir çift gözün başka zaman okumaları ile farklı bir tebdil-i dize hadisesi yaşanır. Gülçin Sahilli: Şiir benzer, çift yumurta ikizi şakasıdır şiir. Aynı insan gibi, ağaç gibi, mevsim gibi... Doğa kendinin tekrarıyken dilinde kendini kendinden doğurduğu unutulmamalıdır. Sözcükler aynıyken, cümleler ya düz ya da devrikken şiiri bu kadar huzursuz etmemeliyiz benzerlikleri için. Sonuçta şairler kağıt katlama ustasıdır. Aynı kağıttan şapka da yapılır gemi de... Ama kağıttır nihayetinde... Sözdür... Hangi şapka bize daha uygunsa hangi geminin etekleri aklımızın mavisine daha çok takılıyorsa işte o bizim özgün şiirimiz o şiirden dolayı o bizim özgün şairimizdir. Gülçin Sahilli: Sanat kendisi içindir. Onun kapalı ev sahipliğinde isteyen istediği süre boyunca konaklayabilir. Böyle de bir hoş görü mekanizması çalıştırır sevicisine. Ve Sanat sanat için mi toplum için mi soru kalıbına baktığımızda cevabı açık zarfta buluruz. Sanat adı uğruna doğar ve daha ilk çığlığından itibaren doğduğu toplumu adlandırır. Gülçin Sahilli: Empatinin yolu yoktur. Aslında empati de gerçek dışıdır. Başınıza geleni başınıza geldiği ölçüde bilir ve o tartı mesafesinde karşıdakini ve kaleminizi anlamlandırırsınız. Gülçin Sahilli: Dünyayı dize kurulumları ile görebilen her faninin kendini şair görme yetkisi vardır. Ama diğer süre birimlerinin onu şairdir ya da şair değildir diye tanımlama yetkisi asla olamaz. Keşke edebiyat aleminin içinde kıvrımlanan tükenir ve tükenmez kalemler dillerinin püskürttüğü sözcük biçimlerinin haddinde kalsalar. Çamur rengi edebiyata karıştırılmamalı. Gülçin Sahilli: Türkiye'de basamakların hiçbirinde kadın olmanın bir avantajı olmadığı gibi şair olmakta da yok. Türk şair inancı adlı sistem biriminde kadın kalemler ancak uzun masaların akşam çiçekleridir. O da en ortada en gülüş efektli. Nedense erkek şairler okuduklarını okuyup, bildiklerini bilip yazdıkların yazma hele hele yazma kabiliyetlerinin üzerine çıkma bariyer itimli güçlere sahip değillerdir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/29/alev-alev-yaz", "text": "İlkbaharın gelmesiyle uyanan, renklenen doğa, yazla birlikte tüm cömertliğiyle önümüze serilir. Bol güneş, bol aydınlık ve sokağa, kıyılara taşan insanlar. Bol meyve sebzeler, kabuklanan cevizler, bademler. Her şeyin bereketlendiği, insanların birbirine daha çok dokunabildiği, yanyanalığın daha çok yaşandığı, çeşitli sanatsal etkinliklerin, festivallerin, şenliklerin yapıldığı, insan ruhuna iyi gelen mevsimdir yaz. Yani, genelde böyledir ama bazen de o bol ışıklı, aydınlık mevsim, bir anda çıkan alevlerin kara dumanların altında kalır, karanlığa gömülür. Gülten Akın'ın şiirindeki gibi doğa, şairlerin sevinmesi için yaz'ı gönderirken beri yandan kötülükten, vahşetten, kıyımdan beslenen insanlar, o şairleri, kötülüğün hazzını yaşaya yaşaya, iliklerinde duya duya yakar. Karanlığa gömülürüz. 2 Temmuz 1993. Toplumların yaşamında bazı amaçlara hizmet eden kutlamalar vardır ve bu aynı zamanda pek çok işlevi de içinde barındırır. İnsanları bir araya getirmek için yapılan festivaller de bayramlar gibi insanların, toplumların birlik beraberliğini oluşturmak, kaynaşmalarını sağlamak, karşılıklı sevgi ve saygının meydana gelmesini temin etmek ve bunun bireylerin bilincinde yer etmesini sağlamak için fırsat sunan bir ortam yaratır. Böylece sosyal bağlılığı ve kaynaşmayı sağlarken bireylerin geçmişten getirdiği birikimlerini geleceğe aktaracak bellek oluşumuna katkıda bulunur. Bellek geçmişle gelecek arasında kurulan köprü. Zihinselden çok, bireyin kişisel olarak hatırladığı anılarının yanında, toplumların yaşamlarında önemli yeri olan sosyal, ekonomik ya da kültürel olayların kolektif bir biçimde yeniden inşa edilmesiyle de ortaya çıkar. Belleğin hatırlayarak bir şeyleri yeniden inşa etmesi yanında unutma sürecini de göz ardı etmemek gerekir. Çünkü insan beyni gördüğü, yaşadığı birçok şeyi unutmaya meyillidir, unutur. Hele de travmatik olana katlanmak için, unutmayı tercih eder belki de. Ama 2 Temmuz ve benzerlerinin unutulmaması gerekir. Festivaller, şenlikler, anmalar, ritüeller bu yüzden vardır. Kötü yönetilen sistemin başındakilerin işine gelmese, istemese de yeniden insan olabilmemize, birbirimizi anlayıp dokunmamıza ihtiyaç vardır. Ben de yanan otuz beş canın adını hatırlamak, hatırlatmak için bu köşeye taşımak istedim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/29/onder-colakoglu-kaan-eminogluyla-konustu", "text": "Önder Çolakoğlu: Metinlerarasılık... Çok moda çok sık duyduğumuz bir kavram. Julia Kristeva Metinlerarasılık'' sonsuz bir süreçtir ve her metin bir alıntılar mozaiği gibi oluşur. der. Modern ve hatta postmodern şiirin poetikasında metinlerarasılık; önceden yazılan şiirlerle, yeniden kurulacak olan ilişkiyi, geleneği dönüştürmeyi ve geleneğin yeniden üretilmesini öngörüyor. Tam da burada Harold Bloom ise, Gelenek sadece nesilden nesle bir geçiş ya da yumuşak bir aktarım süreci değildir; aynı zamanda geçmişteki deha ile şimdiki yönelimler arasında bir çatışmadır. diyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/07/29/perinin-konugu-berna-lacin", "text": "Sanat Perisi'nin bu haftaki konuğu sevilen tiyatro ve televizyon oyuncusu Berna Laçin oldu. Sanatçının samimi sohbeti ve sıcak tavırları ile renk kattığı programda kendisinin geçmiş ve gelecek tiyatro çalışmaları üzerine konuşuldu. Beklemediği bir anda önünde tesadüfi bir şekilde açılan sahne ve sahnenin anıları paylaşıldı. Ülkede tiyatronun ve sahne sanatlarının gelişimi, eksikleri, yapılması ve yapılmaması gerekenler üzerinde duruldu. Berna Laçin geleceğin azimli tiyatrocuları için minik öneriler verdi ve tiyatronun vazgeçilmezliğinin sebeplerini araladı. Tiyatro ve oyunculuk üzerine dolu dolu geçen sohbette bugünü ve yarını aydınlatacak pek çok sanat bilgisi verildi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/08/07/huseyin-kalyan-yazdi-serif-fatih-hakikat-yolunda-bir-munzevi", "text": "Hani sanki ezel-ebed hakikati aramakla ödevli bir mekanik makine varmış da Şerif Fatih'in kolları o makinenin kollarından birini biteviye çevirmekle yazgılıymış ve Şerif Fatih bu yazgıyla günden güne mahvoluyormuş ve Şerif Fatih bu mahvoluşta daima saadet buluyormuş gibi! İşte, bu tavırla selamladı beni Şerif Fatih'in son kitabı Kahkaha Rengi. Bu şiir kadim dillerin tümüne -kutsal metinlere de- rahatlıkla eklenebilir Varoluşa -Tanrı'ya da- duyduğu saygı, ona sitem etmesinin önünde bir engel değildir. Üslupça değilse de -zira Şerif'te taşkınlık görülmez- Tanrı'yla kurduğu rahat, dostane ilişki bakımından Yunus gibi bir derviş görürüz onun söyleme tutumunda. Dervişanelik bununla da sınırlı kalmaz elbette. O dünyanın tüm debdebesine sırt çevirip bir dağın rahmini kendine yurt edinebilecek denli ölmeden ölmek' şiarına tutunabilecek bir yaratılıştadır. Duvarsızlık -mutlak hürriyet- arzusuyla dopdolu mısralar soyler onun dili. Bunu yaparken diş göstermez. Dünyanın çağıltısı ve çalkantısı içinde sükunetle yürür. Yürür ya yine de onun sükunetle sorduğu sorular en engin denizi dahi çalkantıya sürükleyebilecek denli sarsıcıdır. Elbette tüm duyargaları açık olanlar için. Şerif bu işi okkalı bir mısra kurarak ya da mukavim bir beyit terkibi oluşturarak yapar. Aruzla yazıyor olsaydı bu ifadelere şah beyit diyecektik. ölüm, Şerif Fatih'in şiiri -duyan kulaklar için- felsefi vizyonlarla ilerliyor, hikmetler buluyoruz onda, her iyi şiirde olması gerektiği gibi. Ve hakikatle uzaklığı görmek, hakikate yaklaşmış olmanın en trajik işareti. Ardından gelen melankoli, melankoli ve melankoli! www canadian pharmacies interpharm. pro I always feel valued and heard at this pharmacy."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/08/10/murathan-carbogali-yillar", "text": "İki binli yılların başıydı. Daha önce şiirlerim İnsancıl başta olmak üzere değişik dergilerde yayınlanmıştı. İsmini şimdi hatırlamadığım Samandağlı bir arkadaşla tanıştık. Bir iki görüşmemiz oldu. Antakya'da yeni bir edebiyat dergisi hazırlığı olduğunu söyledi bana. Bu vesileyle Amik dergisini çıkarma hazırlıkları içinde olan arkadaşlarla tanıştım. Derginin hazırlık çalışmalarına ben de katılmış oldum. Süren toplantılardan sonra Amik adıyla yeni bir edebiyat dergisi doğmuştu. Derginin çıkış sürecinde ben de elimden geldiğince katkılarda bulundum. O yıllarda Yener Kitabevi Protestan Kilisesinin bitişiğiydi. Huyumdur. Yeni bir şehre taşındım mı; ilkin oranın kitapçılarını keşfederim. Oraya kitaplara bakmak, yeni dostlar edinmek için takılmaya başladım. Amik dergisinden Nevruz Uğur da oraya sık uğrayan insanlardan biriydi. Amik dergisinde ürünleri çıkan ürünlerini merak ettiğim adlarla da tanışmak istiyordum. Murathan Çarboğa da bu adlardan biriydi. Sanırım kim olduğunu Nevruz Uğur'a sordum. Bir edebiyat öğretmeni olduğunu, burada yaşadığını, hafta sonları da Yener Kitabevinin kafesine uğradığını söyledi. Amik dergisi dışında edebiyatla uğraşan arkadaşları tanımak için ben de Yener'in kafesine takılmaya başladım. Tam olarak Murathan ile nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum. Sanırım Nevruz Uğur Murathan ve Karalama dergisini çıkaran ekiple tanıştırdı beni. Hafta sonları Yener Kitabevinin kafesinde vakit geçiriyorduk daha çok. Karalama dergisinin hazırlıklarını yapıyorlardı o arkadaşlar da heyecanla. H. İbrahim Yıldız, Ferit Sürmeli, İbrahim Çiftçi, M. Ali Atahan, Murat Altunöz de bu ekibin içindeydi. Heyecanlı sürüyordu hazırlıklar. Ben her ne kadar Amik çevresinden olsam da, zaman zaman belki bana da fikirlerim soruluyordu. Derken Yener Kitabevi Saray caddesine taşındı. Bu kez oraya takılmaya başladık. M. Ali Atahan bu arada Kitaplı Kahve adıyla bir dar sokakta yeni bir kafe açtı. Buluşmalarımız oraya kaydı. Güzel bir mekandı. Buluşmalar çoğu zaman burada oluyordu. Daha sonra M. Ali Kitaplı Kahve'yi kapatıp Hayyam Kitabevini devralınca buluşmalarımız orada sürdü. M. Ali Atahan Hayyam'ı devredince, n'oldu bilmiyorum, bizler de kendi dünyalarımıza çekildik. İleriki süreçlerde Amik dergisiyle Karalama dergisi birleşti. Sonra miadını doldurmuş olacak ki kapandı. Murat Altunöz, genç yaşta kaybettiğimiz Özcan Özgün ile Karalama'yı sürdürdü. Özcan birkaç sayı sonra Karalama'dan ayrıldı sanırım. Murat, dergiyi tek başına çıkarmaya başladı. Ben de Onur Aslan ve İ. Deniz Aslan ile birlikte Taflan dergisini çıkarıyordum o sıralar. Bu buluşmaların değişmez insanlarından biriydi Murathan. Şair kimliği önde olsa da edebiyatın nerdeyse her dalıyla ilgili ürünleri verdi. Birçok ödül kazandı bu ürünleriyle. Bir roman yazdı Kadem adıyla. Ödüllü öykülerden oluşan bir öykü kitabı çıkardı. Murat Altunöz daha sonra Dar Sokak adıyla yeni bir dergi çıkarmaya başladı. İleriki süreçte Biz de Taflan'ı kapatıp Amanos Yazıları adıyla, içinde Murat Altınöz, Özcan Özgün'ün olduğu yeni bir dergi çıkarmaya başladık. İki sayı çıkabilmişti o dergi de. Daha sonra Amanos Edebiyat dergisi çıkmaya başladı. Karalama'dan sonra; ürünleriyle bizi desteklese de dergi süreçlerine katılmadı Murathan. Amanos Edebiyat'ın ilk sayılarında kadroda olmasa da son sayılarında kadro içinde yer alamaya başladı. Ancak gerek kendisi, gerekse eşi Kezban Çarboğa dergi düzeltilerinde bize katkıda bulunuyordu. Mekanlar dağılınca Murathan, ben, Ferit Sürmeli, Yaser Bereketoğlu, H. İbrahim Yıldız daha çok Harf Kitabevinin kafesinde buluşmaya başladık. Zaman zaman öğretmenevinin bahçesinde de otururduk. Yapacağımız çalışmalardan, çoluk çocuktan, hayat gailesinden konuşurduk. En son buluşmamız yine Harf Kitabevinin kafesinde olmuştu. Yaser Bereketoğlu, Ferit Sürmeli, ben ve o birlikte oturmuştuk. Pandemi başlamamıştı daha. Pandemi başladı. Ben emekliye ayrıldım. Evde kitaplarla zaman geçiriyordum. Pandemiden ne kadar sonra olduğunu anımsamıyorum; . Seçkin Zengin Facebook özelden yazdı bana. Murathan hoca görünmüyor Facebookta. Bir şeyi mi var? diye sordu. Ben de Yazmaya dalmıştır. dedim. O da bir şairlere yazılmış bir mektup kitabı hazırladığını, sadece Murathan'ın mektubunun kendisine ulaşmadığını söyledi. Arar, sana dönerim dedim Seçkin Zengin'e. Aradım Murathan'ı. Açmadı. Ben durumu izah eden bir mesaj çektim. İki üç saat sonra Murathan aradı beni bu kez. Yaklaşık bir ay önce kötü bir trafik kazası geçirdiğini söyledi. Kendi sağlık durumunu açıkladı. Pandemi var diye biz de evine gidemedik geçmiş olsun dileklerimiz için. Daha sonra hiç görüşemedik Murathan'la. Ama telefonlaştık. Kendini toparlamaya çalışıyordu. Ölümünden bir hafta ya da on gün kadar önce konuştuk telefonla. Tekrar ameliyat olacağını söylüyordu. Çok acı bir kayıptı benim için. Aylarca bu acının etkisinden kurtulamadım."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/08/10/tugce-yerdelenden-onurhan-callar-soylesisi", "text": "Onurhan Çallar, genç yaşına 2 ödül sığdırdı. 20. KISA-CA Uluslararası Öğrenci Filmleri Festivali kapsamındaki Deneysel Film kategorisinde birinci ve 17. Uluslararası Kar Film Festivali'nde ise Deneysel Dalda ise üçüncü olan Çallar, Cebimizdeki üç beş kuruş parayı birleştirip Catastrophe tişörtü bastırdık ve iki gün boyunca üzerimizden çıkarmadık. O sahneye çıkmak, sahnedeyken gözünüze vuran ışık yüzünden izleyicileri görememek.... Karanlıktan gelen alkış sesleri... Patlayan flaşlar... Sahnedeki otuz saniye size bir ömür gibi geliyor. Harika bir his diyor. Onurhan Çallar: Bisikletle beraber tattığım özgürlük kavramının benim için ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştim. Masa başında oturup sayfalar dolusu metin çevirisi yapmak bana cazip gelmiyordu. Düşüncelerimi özgürce ifade edeceğim bir mecra arıyordum. Hayata nasıl bir çerçeveden baktığımı diğer insanlara da göstermek istiyordum. 2018 yılında DGS ile Karadeniz Teknik Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı kazandım. Yine aynı yıl YKS ile Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümünü de kazandım. İşte burada bir tercih yapmam gerekiyordu. Hayallerimi takip edip sinema sektörüne girmek mi? Yoksa masa başında oturup sayfalarca çeviri yapmak mı? Düşünmem çok zaman almadı, sinemaya yöneldim. Onurhan Çallar: Elbette! Özellikle Covid'19 pandemisinde... Hepimizin eve hapsolduğu bu dönemde sürekli üretim yapmak istiyordum. Benim için manevi değeri çok yüksek olan bisikletimi satmak zorunda kaldım. Elde ettiğim parayla evimin bir odasını stüdyoya çevirdim. Stüdyo derken, profesyonel anlamda değil tabi ki... Stüdyomun duvarları kartondan, destek bağlantıları ise tahta süpürge sapındandı. Mutfaklarda kullanılan spot lambalarını dolgu ışık olarak kullandım. Kendime karton mukavvalardan iki tane softbox yaptım. Pişirme kağıdı kullanarak filtre oluşturdum. Terziden aldığım en ucuz kumaşla da stüdyonun kartondan duvarlarını kapladım. 13 m2 alanda üretimime başladım. İşte Catastrophe adlı filmim de bu stüdyoda doğdu. Onurhan Çallar: Öğrencilik sürem boyunca ekip arkadaşlarıma sürekli mezun olmadan bir ödül alsam yeter diyordum. İlk olarak 17. Uluslararası Kar Film Festivalinde üçüncü olduğumu öğrenince ekip arkadaşlarımla birlikte o gece sevinçten hiç uyumadık. Sevincimizi telefon rehberimizdeki hemen hemen herkesle paylaştık. O gece evimizin içi müşteri hizmetleri gibiydi diyebilirim... Sevincimizi üzerimizden atıp hayatın olağan akışına döndük derken Konya'dan birincilik haberi geldi. Cebimizdeki üç beş kuruş parayı birleştirip Catastrophe tişörtü bastırdık ve iki gün boyunca üzerimizden çıkarmadık. O sahneye çıkmak, sahnedeyken gözünüze vuran ışık yüzünden izleyicileri görememek.... Karanlıktan gelen alkış sesleri... Patlayan flaşlar... Sahnedeki otuz saniye size bir ömür gibi geliyor. Harika bir his! Onurhan Çallar: Sanat kavramı, kişinin dünyayı nasıl anlamlandırdığı ile ilgilidir. Sinema bize yönetmenin gözünden hayatı nasıl anlamlandırdığını göstermektedir. Yönetmen, çerçevesini oluştururken diğer sanat dallarında olduğu gibi estetik kaygı taşımaktadır. Üretilen film şahsa aittir, biriciktir, tektir. Sinemayı yedinci sanat yapan özelliği, bünyesinde diğer sanat dallarını barındırması, evrenselliği, insanları etkileme gücünün yüksek olması ve en önemlisi görsel-işitsel öğeler barındırmasıdır. Onurhan Çallar: Evet, beslenir. Edebi bir eserin kendine has olay örgüsü, karakterleri, dönemi bulunmaktadır. Edebi eserler giriş gelişme ve sonuçtan oluşmaktadır. Yani başı ve sonu vardır. Sinemada da bu serim, düğüm ve çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Edebi eserler filme çekilirken senaryo aşamasındaki zorluklar büyük ölçüde ortadan kalkmaktadır. Çünkü ortada hazır bir şablon bulunmaktadır. Olay örgüsü, karakterler, mekanlar ve en önemlisi filmin gidişatı kitapla paralellik göstereceği için senaryo aşamasında zaman kaybı yaşanmadan, küçük dokunuşlar yapılarak üretim aşamasına geçilmesi mümkün olmaktadır. Onurhan Çallar: Önceden insanlar belirli bir ücret ödeyerek sinema salonlarına giderlerdi. Bir filmi izlemenin tek yolu buydu. Günümüzde sinemanın evlerimize kadar girdiğini görmekteyiz. Netflix, Exxen, Blu TV gibi film platformları cüzi bir miktar karşılığında sinemayı evimize taşımaktadır. İzleyici, istediği saatte istediği filmi istediği kadar izlemektedir. Kaçırdığı ya da incelemek istediği bir sahne olursa geri sarma imkanı bile bulunmaktadır. Düne kadar tek bir filmi izlemek için salon salon gezdiğimiz sinemanın, çağın hızına oldukça rahat adapte olduğunu görmekteyiz. Çok uzun bir süre de farklı manevralarla bu adaptasyonu sürdüreceğini düşünmekteyim. 14 Aralık 1996 yılında Iğdır'da doğdum. İlkokul ve lise öğrenimimi Iğdır'da tamamladıktan sonra 2015 yılında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik Programını kazandım. Zonguldak'ta öğrenim gördüğüm süre zarfında bisiklet serüvenim de profesyonel anlamda başladı. Farklı coğrafyalarda pedalladıktan, farklı insanlarla tanıştıktan ve farklı kültürleri gördükten sonra özgürlük kavramının benim için ne kadar önemli olduğunu anladım. Bisiklet kariyerim boyunca toplamda 15.000 km yol yaptım. Aynı zamanda 22 şehir, Yunanistan ve Bulgaristan olmak üzere 2 de ülke gezdim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/08/15/2022-siirati-seyhan-erozcelik-ilk-kitap-siir-odulune-basvurular-acildi", "text": "Seyhan Erözçelik adına ailesi ve arkadaşları tarafından oluşturulan ödül aşağıda sıralanmış koşulları içermektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/08/15/ismet-yazicidan-bayril-soylesisi", "text": "W. B. BAYRIL: İlk insanı düşünmeye çalışalım. Hz. Adem'den söz ediyorum. Bir yetenek yahut bir görevle yaratılmıştı. Cümle mahlukata, cümle nesneye ad vermek. Ya da adıyla çağırmak. Bir zebra'nın kendine ne dediğini bilmiyoruz, kendini nasıl adlandırıyor ya da bir arslan, kendine arslan mı diyordur acaba? Hz. Adem'in soyundan gelenlerin anlamlandırdığı bir kainatta yaşıyoruz kısacası... Bu kainatı da Söz ve Dil kuruyor. Dil'in dışarısı yok insan için. Söz'ün bittiği, Dil'in sustuğu yerde, insan da duruyor. Sınır orada. Aşılamaz, geçilemez bir sınır bu üstelik. Bir başka sınır da Zaman. Fani'yiz, geçiciyiz, bir var bir yok'uz. Bütün ömrü birkaç saat, birkaç gün olan nice mahlukat var. Onlar zamanı nasıl algılıyorlar? Bu da bizler için bir muamma. Dahası izafiyet teorisinden biliyoruz ki zamanın da farklı katmanları, halleri var. Işık hızına yaklaştığımızda zaman yavaşlıyor. Bir karadeliğin olay ufkuna vardığımızda zaman duruyor. Işık hızıyla dünyanın çevresinde dolaşarak birkaç yıl geçiren bir insan, tekrar dünya zamanına döndüğünde, kendi neslinden kimsenin kalmadığı, yüzyıl sonrasındaki bir hayatla karşılaşıyor. W. B. BAYRIL: Bilirsiniz, eski çömlek ustaları, mükemmel bir çömlek yaptıklarında, günaha girmemek yahut da kibre saplanmamak için -ki ikisi de aynı şeydir bence-, yaptıkları nesnenin bazen fark edilen bazen de kolayca fark edilemeyecek bir yerini bilinçli olarak bozarlarmış. Sanatkarane yaratışta böyle bir edep bilgisi vardır. Ve fakat sanırım, özellikle de Şark'ta şairler bundan muaf tutulmuşlardır. Söz'e, şiire duyulan o tekinsiz saygıdan ve biraz da şairlerin şerrinden korktukları için:))) Evet haklısınız, güçlü bir şiir, tek bir tuğlasını sökemeyeceğiniz, söktüğünüzde çirkin bir biçimde sırıtan duvara benzer. Sadece şairlere, büyük şairlere bahşedilen bir ayrıcalıktır bu... Kötüye kullanmamak şartıyla elbet. şunu öğretti, özellikle de modern şiir dolayımında. Şiir okur'da tamamlanır. Şair sadece ima eder, sezdirir, Yahya Kemal gibi söylersem duyuş'u deyiş haline getirir. Ondan sonra Söz kendi macerasını yaşamaya başlar. Şair'den çıkmıştır artık. Dil uzayında, okur'un mana aleminde sema eder. Kudreti varsa, sürüyorsa, nesiller boyu zamanı aşar. Yunus'u düşünelim, yedi yüz yıl önce yazmıştı, ama sanki nefesi, sesi, benim kulağımın dibinde her daim bir fısıltı halinde... İşte bu da bir muamma! büyük zaferler vardır. Kaynak dil ile hedef dil arasında gerçekleşen mutlu, derin, sarsıcı kavuşmalar. Nadirdir elbet, ama gerçekleştiğinde, insanın ya da bir şairin ayaklarını yerden keser. Şu sıralar Cem Yavuz'un Paul Celan çevirisini okuyorum. Muazzam bir başarı. Türkçe şiir çevirisinde, tek kelimeyle bir zirve. Çıtayı o kadar yükseğe koydu ki Cem Yavuz, bundan sonra şiir çevireceklere kolaylıklar diliyorum. işleri gerçekten çok zor. İyi çeviri için de iyi şair olmak gerekiyor vesselam. W. B. BAYRIL: Son sözü Fuzuli söylesin öyleyse, çok sevdiğim bir beyittir:'' Cife-i dünya değil kerkes gibi matlubumuz / Bir bölük ankalarız Kaf-ı kanaat bekleriz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/08/15/sair-dedocan-luvi-izmirde-anildi", "text": "Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz şair Dedocan Luvi'yi anma etkinliği gerçekleşti. Etkinlik 10 Ağustos'ta İzmir Kültürpark, Gülbahçesinde Hasan Kocamanoğlu sunumu ile yapıldı. Anma konuşmalarından sonra sahne şair, Ozan ve müzisyenlerin emeklerine ayrıldı. Şehmus Fidan, Serkan Yıldırım ve Serkan Çabuk topluluğu Erkan Akalın ile halk müziğinden güzel eserler sundular. Daha sonrasında Merve Ceren Tağyer geceye anlam katan türküler ile eşlik etti. Dedocan Luvi'nin özel dostlarından Kemal Kaya şairin sevdiği türkülerinden örnekler sundu. Zamanın son bölümünü beraber geçirdiği, doktor ve hemşirelerden oluşan şiir kulübü şairin anılarını anlattı ve şiirlerini seslendirdi. Gecenin coşkulu performansını ise Ercan&Gökhan Çağıran sergiledi. Dedocan Luvi için yazıp besteledikleri Dedocan geçti dünyadan adlı eseri seslendirdiler. Tiyatrocu ve masal sevdirici tiyatroevi kurucusu Hamit Demir seslendirdiği şiirler bir selam göndermiş oldu. Ayrıca Fatma Şahin Gündoğan dile getirdiği Nazım Hikmet şiiri ile gecenin güzel rengi oldu. Gecenin finalinde sahne alan Derti Divani dostu Dedocan ile ilgili anıları ile beraber kendi eserlerinden oluşan bir program sundu. Geceye katılan müzisyenler finalde Dertli Divani'ye Mahsuni Baba'nın bir eseri ile eşlik ettiler. Geceye katılanların oldukça duygusal anlar yaşaması gözlerden kaçmadı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/08/15/turk-muzigi-ile-dunya-siiri-ayni-salonda-bulusuyor-siir-ve-ney", "text": "Şair Shadab Zeest Hashmi ve Neyzen Burcu Karadağ 19 Ağustos 2022 Cuma akşamı saat 19.30'da gerçekleşecek etkinlikte Pakistan asıllı Amerikalı şair Shadab Zeest Hashmi'nin şiirleri ile neyzen Burcu Karadağ'ın ezgileri Kuzguncuk akşamının seslerine karışacak. Etkinliğin yönderi Nurduran Duman ise Mevlana'nın 18 Beyiti'ne yazdığı 18 çağdaş şiirden oluşan Neynur'dan bir bölüm okuyacak. Hugin & Munin Sanat Galerisi'nde KÜÇÜKODA MİX adı altında bir çok disiplinin bir arada harmanlanacağı yeni bir çalışma dönemi başlıyor. Gerçekleşecek bütün etkinlikler hakkında daha fazla bilgi için info@huginvemunin. com adresine email gönderebilirsiniz. Şair ve deneme yazarı Shadab Zeest Hashmi, San Diego Kitap Ödülü, Sable Books'un Hibrit Kitap Ödülü ve Nazım Hikmet Şiir Ödülü'nü kazandı. Dört kitabı arasında Afganistan'daki Sovyet savaşı sırasında Peşaver hakkında bir anı olan Comb yer alıyor. Hashmi'nin birkaç dile çevrilen şiiri dünya çapında yayınlarda yer almaktadır. Shadab Zeest Hashmi, Ghazal Cosmopolitan, Kohl & Chalk ve Baker of Tarifa kitaplarının yazarıdır. Şiirleri İspanyolca ve Urduca'ya çevrildi ve dünya çapında dergilerde ve antolojilerde yayınlandı. Shadab Zeest Hashmi'nin son kitabı Ghazal Cosmopolitan, San Diego Merkez Kütüphanesi'nde ayın kitabı olarak görücüye çıktı. İlk kitabı Tarifa'lı Baker, 2011 San Diego Kitap Şiir Ödülü'nü kazandı. Birçok kez Pushcart Ödülü'ne aday gösterildi ve San Diego Eyalet Üniversitesi'nde misafir profesör olarak ders verdi. Hashmi, 2000'den 2012'ye kadar San Diego'daki Magee Park Poets Anthology'nin editörlüğünü yaptı ve Carlsbad Ulusal Şiir Kütüphanesi ayında yıllık temalı bir okuma ve tartışma yürütümektedir. 2004'te Stout Ödülü'nü ve 2014'te Nazım Hikmet Şiir Ödülü'nü aldı. 3 Quarks Daily'de köşe yazarlığı yapmaktadır. Burcu Karadağ, ITÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı'nda çok değerli müzisyenlerden ders alma şansına sahip oldu. Salih Bilgin ve Niyazi Sayın'dan ney, Erol Sayan ve Doğan Dikmen'den Türk musikisi, solfej ve nazariyat, Ali Eral'dan Batı musikisi dersleri alarak kendini geliştirdi. Karadağ aynı zamanda ebru sanatıyla da ilgileniyor. 1996 yılında gönül verdiği ebru sanatını Fuat Başar ve Tülay Taşlacıoğlu'ndan öğrenmeye başladı. Okul yıllarından başlayarak hem yurt içinde hem yurt dışında dışında çeşitli topluluklarla birlikte konserlerde yer aldı. 2005 yılından beri ise Haliç Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir. 1999'da TRT İstanbul Radyosu'na ney sanatçısı olarak kabul edildi. Yıllar içinde Fazıl Say, Tuluğ Tırpan, Sertab Erener, Trilok Gurtu, Martin Grubinger, Zülfü Livaneli, Rudiger Oppermann, Angelika Akbar, İhsan Özgen, Önder Foçan, Okay Temiz gibi birçok önemli müzisyenle çalışmalar yaptı. Hindistan-Yeni Delhi'de düzenlenen Uluslararası Flüt Festivali'nde Türkiye'yi temsil etti. Solistliğini Burcu Karadağ'ın üstlendiği, perküsyonda Aykut Köselerli ve kanunda Hakan Güngör'ün bulunduğu, yine bir Fazıl Say bestesi olan İstanbul Senfonisi, Borusan Filarmoni Orkestrası ile birlikte icra edildi ve CD olarak yayınlandıktan sonra Avrupa'nın en prestijli ödülü olan ECHO Klasik Jüri Özel Ödülü'nü kazandı. 2013 yılı'nda 'Neyzen' adlı albümü, Klasik Türk Musikisi'nin seçkin eserlerinden oluşan ve bir kadın ney icracısı tarafından yayınlanmış ilk albüm olma özelliği taşımaktadır. Ney eğitimi ile ilgili yazmış olduğu kitabı 'Meşkte Ney Eğitimi' ise Pan Yayıncılık tarafından basıldı. 2014 yılında Boston'da bulunan Berklee Müzik Koleji'nde ney Workshop yapmıştır. Burcu Karadağ, çeşitli orkestralar ve müzik topluluklarıyla yaptığı sahne çalışmalarının yanı sıra, kendi grubu olan 'Burcu Karadağ Ensemble' ile konserler de veriyor. Bunların yanı sıra, Karadağ'ın 'Mezopotamya Quartet', 'Burcu Karadağ & Serdar Akyıldız Bi Men Maro / Bensiz Gitme' ve Şems-i Tebrizi'nin eserlerinden ve öğretilerinden esinlenerek oluşturduğu 'Burcu Karadağ 40 Kural' projeleri de izleyicilerle buluşmaya devam ediyor. Burcu Karadağ 2019 yılında, Anadolu ezgileri ve caz müziğini bir arada harmanladığı Ney in Ethno Jazz isimli ikinci albümünü Y Kültür Sanat etiketiyle yayınladı. Albümde Anadolu'nun farklı yörelerine ait köklü melodiler ile modern caz tınılarını bir arada duymak mümkün. Karadağ bu albüm yolculuğunu Etibar Asadli, Mehmet Akatay, Alafsar Rahimov ve Enver Muhammedi ile birlikte gerçekleştirdi. Sanatçıların her biri ayrı ülkelerde yaşıyor olmalarına rağmen bu albüm için bir araya gelerek İstanbul, Paris, Bakü ve Kosova arasında, kendi kültürlerinin dilini kullanarak ve köklerinden kopmadan zamanın ruhunu yaşattılar. İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Gemi İnşa Mühendisi ve Deniz Mühendisi olarak mezun oldu. Dünya Şiir Hareketi Türkiye Temsilcisi. Avrupa şiir platformu Versopolis Project'te yer almakta. Cumhuriyet gazetesinde kültür sanat yazıları yazmakta. Yasakmeyve kitaplarından çıkan Yenilgi Oyunu şiir dosyası 2005 Cemal Süreya Şiir Ödülleri jüri özel ödülüne değer görüldü. Mi Bemol, İstanbul'la Bakışmak, ABD'de yayınlanmış Semi Circle, Seçme Şiirler, Seçme Şiirler kitapları bulunmakta. 2019'da Çin'de basılan İstanbul'un Adımları kitabı BoAo Uluslararası Şiir Ödülleri'nde Yılın Şiir Kitabına değer görüldü. Duman 2020 İpek Yolu Uluslararası Şiir Ödülleri Altın Deve Şiir Ödülü ile onurlandırıldı. Şiirleri İngilizce, İspanyolca, Almanca, Fransızca, Oksitanca, Azerbaycan Türkçesi, Çince, Fince, Farsça, Felemenkçe, Bulgarca, Slovakça, Rumence, Makedonca, Bengalce gibi birçok dile çevrildi. Modern Poetry in Translation Haziran 2017'de şairin The River şiirini yayınladı. Dünya Emekçi Kadınlar gününü her yıl oluşturduğu listeyle kutlayan MPT, 2018 yılı için dünya edebiyatındaki şairlerden on şiir seçerek yayınladığı MPT #IWD18 listesinde Duman'a ikinci sırada yer verdi. ( http://modernpoetryintranslation. com/ten-women-poets-in-translation-for-international-womens-day-2018/ ). Fransa'daki Paul-Valery Müzesi'nin ricası üzerine, Duman'ın Alexandre Hollan'ın bir resmiyle bağ kurup kaleme aldığı şiiri Edim, yayımlanan Peinture et Poesie adlı kitapta yer aldı. Kaleme aldığı tiyatro oyunu Sonum Başlangıcımdır Bursa Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye kondu. Radyo ve televizyonda Yazın Küresi adlı edebiyat programını ve Kitap Hazinesi adlı çocuk edebiyatı programını hazırlayıp sundu. Bahçeşehir Üniversitesi'nde Sociological Analysis in Turkish Literature dersini verdi. Yaratıcı yazarlık, şiir bilgisi konularında verdiği derslerle atölye yürütücülüğüne, çoğu uluslararası etkinlik küratörlüğü çalışmalarına devam etmekte. Görme Biçimleri ile #sanataevet adlı kanalda Tamer Levent ile birlikte sanata evet konuşmaları yapmakta. PEN Türkiye üyesi. Toplumsal belleğimizi güçlendirmeye yardımcı olacak, iletişim gücü tüm dillerin üstünde olan, sanat ve bilginin paylaşılacağı bir alan yaratmak amacıyla Sedef Antay yönetiminde yola çıkan galeri; efsanede anlatıldığı şekilde Hugin gibi aklını kullanarak ve Munin gibi tutkularını takip ederek, kendini gerçekleştirenlerin ve bilgiyi paylaşarak büyütenlerin yer olmayı hedefliyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/09/03/2022-oguz-atay-oyku-odulu-sonuclari", "text": "Oğuz Atay anısına İnebolu Kültür ve Sanat Derneği tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen Oğuz Atay Öykü Ödülü, seçici kurulun titiz ve özverili çalışmalarıyla sonuçlandırıldı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/09/03/ismet-yazicidan-kursad-demirci-soylesisi", "text": "Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Her şeyden önce çok teşekkür ederim. Dinler tarihçilerine röportaj bağlamında, kimse pek bir şey sormuyor. Bu talebiniz heyecanlandırdı doğrusu. Bakalım neler çıkacak ben de merak ediyorum. Evet, sorunuz hem retorik olarak güzel, hem konuya giriş açısından uygun, hem de keyifli; okuyanları sıkmadan bir yerinden başlayayım. Ve şuradan gireyim. Dinler tarihi konusu beni hala çok heyecanlandıran bir çalışma alanı. Bu heyecanım hiç bitmedi. Öğrendikçe daha da hızlı bir ritme büründü. Çünkü dinler tarihi basit bir tarihsel veya dini mesele değildir. Yani basit bir akademik merak değildir. Girift felsefi kavramları kullanmaktan kaçınarak şunu söyleyebilirim, bu konu bir insan anlama meselesidir, hatta sanatıdır. Hikayenin özünde bir varlık türünün, yani bizim uzun yol maceramız saklıdır. İçinde bulunduğumuz bu zaman ve mekanda, nereye gittiğini tam bilmeyen, ama bilmek için kendini perişan eden, bu perişanlığın sonunda kendini şeytanlaşma ile erdemli olma arasına sıkıştıran nevrotik, hatta şizofrenik bir aklın hikayesidir. Tarih yönüyle mekana ve zamana bağımlılığımızın, din yönüyle bu zaman ve mekanı aşmak isteyen bipolar kafamızın hallerini çözmeye çalışan bir bilim sanatıdır. Birazcık terapist yöntemdir. Yani, şimdi felsefi bir terminoloji kullanayım: Bir ontolojik meseledir veya 'biz kimiz' sorusuna uygun bir cevap arama çabasıdır. Bundan dolayı da sorunuzun ikinci kısmına karşılık olarak diğer tarih disiplinlerinden farklı bir şekilde, daha derinlikli felsefi bir kurguya sahiptir. Din meselesini tarih önünde ve aracılığıyla çözümlemeye çalışmak, uzak yıldızları teleskoplarla görmeye uğraşmak, ama matematiksel formülasyonlarla sonuca bağlamak gibi bir şeydir. Uzağı yakın etmeye çalışma sanatı, öyle diyeyim; dışımızda olduğunu düşündüğümüz şeyi, içimizde keşfetme yöntemi. Dinler tarihini, diğer tarih çalışmalarından ayıran şey ne diyorsunuz. Bir kere homo sapiensin ortaya çıkışından günümüze kadar gelen varlık türünü anlayabilmeniz için, öteki tarihçilerin yapmaya ihtiyaç duymadığı, kurgusal ve metodik modellemeler geliştirmeniz lazım. Fakat modellemeler hayali olmaz. Prehistorik dinleri çözümlerken elinizde çoğunlukla arkeolojik ve antropolojik malzemeler vardır. Mesela Göbekli Tepe kültüründe yaşayan insanların inançlarını nasıl anlayacaksınız? İşte tek aracınız bu modellemelerdir. Arkeolojik kalıntılardan çıkaracağınız mimari buluntular, tasvirler ve heykeller, yani ikonografik malzemeler, yiyecek kalıntıları, hayvan kalıntıları... Elinizdeki bu malzemeyi, modern dünyada primitif topluluklardaki yaşam koşullarıyla mukayese eder ve sonra modellemeler yaparsınız. İşte dersiniz ''Göbekli Tepe kültüründeki inançlar, atalar kültü ile ilgilidir.'' veya ''Naturistik bir inançtır.'' vs. dersiniz. Bunlara modellemeler denilir. Bu tip modellemeler, felsefi düşüncenin kurgusal kaynağı tarafından beslenir. Veya Yahudilik, Budizm, Hıristiyanlık ya da benim esas uzmanı olduğum alanlar, mesela eski Mezopotamya inançları yahut benzerleri bu modellemelerden beslenerek yorumlanır. Tabii elinizde yazılı malzeme varsa, çok çok daha şanslısınız demektir. Daha az yorumla ve daha az eksikle konunuzu araştırabilirsiniz. Sonra psikoloji inanılmaz açılım sağlar size. Primitf dinlerdeki fenomenlerin vahiyle ilgili yanını anlamamız zor; hele benim çalıştığım çok tanrılı inançlarda bu neredeyse imkansız. O yüzden dinsel olguların nasıl oluştuğunu anlamamızda, psikoloji olmazsa olmazdır. Mit veya efsane çözümlemelerini ancak psikolojik kavramlarla açıklayabilirsiniz. Mitler ve efsaneler, arketip dediğimiz bilinç altı kahramanlarının yeri geldiğinde dış dünyaya fışkırması sonucu oluşurlar. Arketiplerse bilinçaltında bireysel ve kollektif tecrübelerimiz sonucu oluşan, küçük melek veya şeytancıklardır... Her mit ve efsane kaostan kozmosa geçişi anlatır. Karmaşık olandan düzenli olana geçiş; kıştan bahara, mağlubiyetten galibiyete geçiş... Bu geçişlerin, biri insanın bizzat kendisinde, diğeri dışarıda veya doğada olan izdüşümlere sahiptir. Mitlerde kaostan kozmosa geçişin bizdeki karşılığı, travmatik bir dönemden daha oturaklı bir döneme geçişin izlerini taşır. Burada anlatması zor olacak bir psikolojik süreçle günü geldiğinde yaşadığınız geçiş halleri, dış dünyada ete kemiğe bürünür ve kaostan kozmosa geçiş mitlerine kaynaklık teşkil eder. İçinizde yaşadığınız geçişi, dış dünyada mit haline getiren sürecin içini arketipler doldurur... Bu şu demektir: Psikolojik terminoloji -ki ben bu anlamda Jung, Lacan, Horney gibi klasik psikiyatristleri veya Campbell, Eliade, Gannep gibi fenomenologları izlerim; çok afaki olduklarını düşündüğüm Deleuze gibi şizoanalitikçiler bana hiç inandırıcı gelmez din tarihi çalışmalarına da sihirli bir değnektir. Ve tabii ki hiç unutmayın, insan psikolojik bir varlıktır; nefretiyle, sevgisiyle, iğrençliği, erdemliliğiyle veya arzuları ile insan denen şey robot ötesi bir şeydir. Ve tabii iyi bir dinler tarihçisinin kültürel antropoloji, fiziki antropoloji, arkeoloji ve filoloji ile yakın markaj çalışması zorunluluktur. Yani çok fazla inter disipliner bir bilim dalıdır; ayrıca metodik olarak dinler tarihi çalışmalarında mukayese çok önemlidir. Bir inanç fenomenini daha iyi anlamanız için, benzer bir başka inanç fenomeni ile mukayese etmeniz gerekir. Detayları gözden kaçırmamalısınız. Farklılık ve benzerlik, mutlaka yakalamanız gerekir. Bir şey ötekinde yansır ve ötekiyle vardır. Bu anlamda metodik olarak paranoyak olmakta fayda var. Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Bu sır dediğiniz mesele ilginç aslında. Günümüzde popüler kültürün kemiksiz diline düşen soylu kavramlardan biri. İnsanlar sır ile ''bilinmeyen şey''i karıştırmaktan zevk alıyorlar. Ne kadar bilinmeyen şey varsa o kadar sır... Masalımız pek öyle değil. Sır hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ama cilveleşeceğimiz bir bilgi alanı. Bilinmeyen her şey bir gün bilinebilir; ama benim yüklediğim anlamda secret / sır bize ışığının ucunu gösteren ve belki ancak inisiye olanların yanına yaklaşabildikleri, fakat bütünüyle bilemedikleri bir beatrice... O yüzden de tüketilememesi herkese çekici geliyor. Unknown / bilinmeyen başka bir şey; secret / sır başka bir şey. Ve sır, çok monistik bir şey. Yani sır tek bir şey. Ve bütün tek şeyler, bu yüzden caziptir. Veya tekleşme arzusu. Uzaylı var mı yok mu efsanesi bir sır meselesi değildir. Ama bütün varlıklardaki evrensel irade, bir sırdır. Sırrı çözemeyiz sadece yaklaşabiliriz. Tabii dinler tarihi çalışmalarında sır meselesi, daha çok dinlerin mistik alanlarında ortaya çıkıyor. Yahudilik'de kabala, İslam'da tasavvuf gibi. Bu mistik alan benim çalışmalarımda çok önemli. Olayın bu yanına girdiğim zaman bir cilveleşme başlıyor kavramlarla. Şaşırıp kalıyorum. Bu kavramlar sır noktasına değdiğinde, inanılmaz tasvirler yapıyor; fakat bu ne diye zorladığınızda çok etkileyici bir şekilde susuyor yani kaçıyor. O yüzden de Budist terminoloji ile söyleyeyim, o sır denilen şey nasıl bir şamdanın içindeyse, şunu demek zorunda kalıyorsunuz: Neti neti; yani ne o, ne bu. Sanırım bu sır başka bir sır. Her halde onu anlamamız mümkün olmayacak. Ama dedikodusu bile güzel oluyor. Baksanıza herkes sırdan bahsediyor. Ben bu sır denilen şeyi, İbn'ül Arabi'nin gözünde görüyorum İbn Rüşd'e bakarken. Orada susma sanatına dönüşüyor. Aynı sırra bütün ağırlığıyla, Wittgeinstein'ın da ulaştığını düşünüyorum. Veya diğerlerinin. Hiç şüphesiz Mevlana ve Şems'in. Bilmiyorum bu görüşlerim sizin sır anlayışınızla uyuşuyor mu? Ama ben sizin de gerçek bir sır yolcusu olduğunuzu biliyorum. Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Aaa evet benim meşhur Akkadca Gılgamış tercümem... Klasik Düşünce Okulu, çok değerli akademisyenlerin bir araya geldiği bir platform. Platformun derdi, ana dillerinden metin okumak ve değerlendirmek. Türkiye'de tek sanırım. Bu efsaneler, mitler tabii ki din çalışmalarında çok önemli. Eski ve yeni insanların kafasının içini mitlerle anlarsınız. O şizofrenik hayal gücü basitçe bir hikaye anlatmaz; fakat düşünmenin mantığını anlamamıza katkıda bulunur. Mitler bilgisayar yazılımları gibidir. Neden ve nasıl bunlar üretildi dediğinizde, beynin nasıl çalıştığını anlıyorsunuz. Bu anlamda Gılgamış çok önemli ve eğlendirici. İnsanların tek bir metin olarak gördükleri bugünkü hikaye, aslında binlerce yıla dağılmış bilgilerin bir derlemesi. Çeşitli zaman ve mekan dilimlerine göre hikayenin düzenlenmiş olma anlarını yakalamak, çok heyecan verici. Fakat daha çarpıcısı, destanın hem kurgusu, hem kahramanları hala aynı; hala Gılgamış'ın aradığı şeyin aynısını arıyoruz; ölümsüzlüğü ve özgüveni. Korkularımız aynı; Gılgamış'la Enkidu'nun hikayesinde, kahramanların korktukları şeyler hala aynı şeyler. Efsaneler terapist gibidir. Sen onu dışarıdaki kahraman diye okursun; ama içindeki akıl sana 'o sensin' diye okutur. Gılgamış tam böyle; zaten o yüzdendir ki yaklaşık beş bin yıldır bizimle. Ben buna benzer metinler okuduğumda çok keyif alıyorum. Vücud top yekün çalışıyor. Bilinmeyen kelimeleri anlamlandırmak, etimolojik açıklamalar, cümleyi doğru anlama çabası falan çok eğlendirici bir beyin jimnastiği. Bir de kahramanlar çok komikler. Şizofrenik kaçışımı kolaylaştırıyorlar. Modern dünyada her şey çok ciddi, bir de mükemmel. Benim kahramanlarım hem akıllı, hem salak. Sevimlililer. Tam uyanıklık hali... Kelimeler, arkeolojik bilgiler... Hepsini kullanmak zorundasınız. Bol adrenalin; öyle diyeyim size. Rüyalar tabii ki mitlerde, efsanelerde çok ortaya çıkar. Rüya insanı her zaman çok şaşırtmış; hep bir başka dünyaya açılan kapı olarak görülmüşler. Bu anlamda kehanet kaynağı olmuşlar. Yani rüyada görünen nur yüzlü amca, gelecekten haber veren Nostradmus'a dönmüş. Bu da çok bilinmeyenli bir dünyada yaşayan insan için, müthiş bir yol gösterim levhası olmuş. Mısır'da, Sümer'de, Grek Roma dünyasında rüyalar ve rüyaya yatmalar önemli. Bizim tek tanrılı dinlerde de önemli biliyorsunuz. Rüyaların böyle bir yanı var mı bilmiyorum. Ama çok Freudien bir rüya yorumcusu değilim. Sanki sırrın içine o da dahilmiş gibi. Ama klasik psikolojiye konu olan yanları tabii ki var. Ama rüyanın daha ilginç bir yorumu, hayatın bir illüzyon olduğu kanaatini uyandırmış olmasıdır. Özellikle mistik eğilimli inanç yorumlarında, içinde yaşadığımız hayatın aldanış olduğu tezi, kısmen rüyalardan yola çıkılarak geliştirilmiş. Bu dünya aldanış ise gerçek dünya nerede? İşte onun delillerinden biri rüyalardır. Bundan dolayı, felsefi bir kurguya da kaynaklık teşkil etmiş görünüyor. Avusturalya Aborjinleri'nin inançlarındaki 'dream time' kavramı tam bu örneğe uyar. Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Sorunuzdan mitos veya efsanelerin genel bir tasnifi yapılabilir miyi anlıyorum; eğer doğru anladıysam; evet yapılabilir. Üç ana gruba ayırmak mümkün:1. yaratılış mitleri / efsaneleri; 2. Köken efsaneleri; 3. Kahramanın yolculuğu efsaneleri. Diğer bütün anlatımlar bu üç gruptan birinin içine girer. Yaratılış efsanelerinde kozmosun, insanların veya varlıkların yaratılışları anlatılır. Köken efsaneleri her hangi bir şeyin nasıl ortaya çıktığı üzerinde durur. Mesela ilk giysi nasıl bulundu; ilk yiyecek nasıl ortaya çıktı; ilk günah nasıl işlendi vs. gibi meseleler. Kahramanlık hikayeleri de kahramanların asil bir kavram arayışı çerçevesinde uzun ve zorlu bir yola çıkışlarını dillendirir. Gılgamış, bu tür içine girer. Tabii bunlar insanın üç bilinmezidir. Bütün efsaneler doğaüstü bir etyolojik kurguya dayalıdır. Bundan dolayı efsanelerin cevap veremeyeceği hiç bir şey yoktur. Bu türlerin içinde benim en çok önemsediğim, kahramanın yolculuğu grubudur. Ama doğal olarak diğerleri de doğrudan ilgi alanımdadır. Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Dediğiniz çok doğru; insan baştan itibaren şaşırtıcı bir döngü içinde olduğunu sezmiş. Bu noktada bir korkusu var. Ben bu döngüde neredeyim? Zaten yaşam bu korkuyu telafi etme arzusu aslında; kültür de öyle. Zaten efsaneler bu döngünün ne kadar dehşetli bir korkuya neden olduğunu gösteriyor. Efsaneler de bu korkudan kaçma yollarından biri. Bütün çıplaklığı ile insanı görüyorsunuz. Bu yanı efsaneleri çok cazip kılıyor. Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Bu ruhta doğanlar tanımlamasına katılıyorum. Bu şu demek, dünya sürgününe bir şekilde ortak olanlar ve bunun farkında olanlar. Bu sürgün yolculuğunun hem acısını, he derinliğini, hem de şiirsel güzelliğini içlerinde hissedenler peygamberler, kahramanlar, devrimciler... Bu meşakkatli yolun azimli savaşçıları. Çok metafizik konuşmuyorum aslında. Gerçek bir şeyden bahsediyorum. 9-Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Bu soru da çok heyecan verici... Ben distopik bir adamım. Dünyanın bazı psikopatlar tarafından bizzat cehenneme döndürülmeye çalışıldığını düşünüyorum. Bu anlamda tamamen paranoyağım. Son birkaç yıldır bu distopik dünya kurgusunun daha da netleştirilmeye başlandığını düşünüyorum. Gelecek kurgum, tam apokalptik. Zalim, ebleh ve küstah bir yapay zeka, robotlaştırılan insanlar, tek bir totoliter sistem, azaltılmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırılmış bir bildik insan nüfusu. Enlil operasyonu. Bilim adına kandırılmış insanlar. Hepsi siborg olacağı için bunu bile anlayamayacak saflıkta bir genetik jenerasyon. Her robotun 1000 insana bedel olduğunu anlayamayan robot övücü bir güruh. Hayra kullanılabilecek şeyin, şerre nasıl döndürüldüğünü anlamayan yığınlar. New age aptal bir inanç sistemi. Yapay zekaya kafalarından zincirli ezik beyinler. Saçma sapan bir dünya... Hak eden varsa az bile. Biraz Thomas Kuhn okusunlar diyeceğim; onunla da iş bitmez. Distopya edebiyatı karıştırsınlar... Böyle olur mu bilmiyorum. Ama böyle bir projeye başlandığını biliyorum. Ben kenarında bile olmam... Ama tutar mı bilmiyorum. Zor görünüyor. Umarım tutmaz. Sevgili İsmet Yazıcı bu güzel sorular ve fırsat için çok teşekkür ederim. Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ, 1986 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Proto-Historiya ve Eski Ön Asya Arkeolojisi Anabilim Dalı'ndan mezun oldu. Aynı yıl Marmara Üniversitesi Dinler Tarihi Bölümü'nde asistan oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük unvanlarını aldı. Halen aynı üniversitenin Kudüs Araştırmaları Enstitüsünde danışman öğretim üyesidir. Dinler Tarihinin Meseleleri, Hinduizmin Kutsal Kitapları, Ortodoksluğun Teolojisi, Nesturilik, Yahudilik ve Dini Çoğulculuk, Yahudi Kabalacılığı, Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş gibi telif eserleri, akademik ve hakemli ulusal veya uluslararası dergilerde çok sayıda makalesi ve İngilizce'den yaptığı dört çeviri kitabı ve çok sayıda çeviri makalesi mevcuttur. Asıl çalışma alanı Yahudilik, Hristiyanlık ve eski Mezopotamya inançlarıdır. Danışmanlığını ve sunuculuğunu yaptığı belgesel filmleri mevcuttur. İngilizce, Biblical İbranice ve Akkadca bilmektedir. online prescription canada internationalpharmacy. icu Trustworthy and efficient with every international delivery."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/09/03/siir-hatlari-2022-etkinlik-dizisi-1-eylul-dunya-baris-gununde-basladi", "text": "Şiir Hatları etkinlikleri başladı. İzmir Büyükşehir Ahmet Piriştina Kent Arşivi Müzesi, şair ve yazar Namık Kuyumcu koordinatörlüğünde ve Erkan Karakiraz, Özgür Zeybek ile Gülçin Sahilli'den oluşan çalışma kolektifinin moderatörlüğünde, 1-23 Eylül 2022 tarih aralığında, Şiir Hatları başlığı altında bir dizi şiir-müzik etkinliği gerçekleştirecek. 1-23 Eylül tarihleri arasında geniş bir takvime yayılacak olan etkinlikler, 01 Eylül Perşembe günü Kültürpark 'İzmir Sanat' bahçesinde, Nazım Hikmet Anıtı önünde, saat 18.30'da başladı. İlk gün programı içerisinde, çocuk şairlerin kendi yazdıkları barış şiirlerini okuması, programa dahil dört şairin barış şiirleri okuması, mim gösterisi ve canlı heykel performansı gibi bölümler bulunuyor. İzmirli 40'a yakın sayıda şairin yer aldığı etkinlikler, 2 Eylül Cuma günü Foça'da Marsilya Meydanında, 3 Eylül Cumartesi günü Urla'da Sanat Sokağı'nda, 4 Eylül Pazar günü ise Seferihisar/Sığacık-Kale'de yapılacak. 1 Eylül Perşembe günü yapılacak olan açılış etkinliği dışındaki tüm etkinlikler, 19.30 saatinde başlayacak. Türkiye'de şiir/sanat adına yapılan etkinlikler arasında, şiire ses vermesi ve işleyişi sebebiyle ilklerin arasında yerini alacak olan Şiir Hatları etkinlik dizisi, Konak, Halkapınar, Bornova ve Üçkuyular metro istasyonlarında, müzik dinletisi, mim gösterisi ve şiir performansları ile yürütülecek. Etkinlikleri dinlemeye/izlemeye gelenlere İzmirli şairlerin İzmir üzerine yazdıkları şiirlerinin ve düzyazı metinlerinin bulunduğu, Mustafa Özturanlı tarafından hazırlanıp derlenen İzmir'in Seyir Defteri isimli bir antoloji kitabı armağan edilecek. Şiir Sokakta, Şiir Yaşamda, Şiir Her Yerde temalarına, bu yılki etkinliklerle Şiir Metroda! teması da eklenecek. Her yıl, içeriği ve alanı genişleyip zenginleşerek kitlelerle buluşan etkinliğin temel amacı, duyarlı insanlara şiiri ve sanatı ulaştırmak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/09/03/yasami-goze-almak", "text": "'Ülker Abla', Seray Şahiner'in Everest Yayınları tarafından yayımlanan son kitabı. Yazarın bunun öncesinde üç öykü, iki roman ve bir de deneme kitabı var. En çok gülerken üzülüyorum cümlesiyle başlayan Ülker Abla romanı, bir ikili karşıtlık durumu yaratarak okuyucuyu gülmeye üzülmenin, mutluluk ifade eden bir eylemin, nasıl olup da üzüntü hissettirebileceği sorusuyla karşı karşıya getiriyor. Romanın ana mekanı Ülker'in sığınmış olduğu hastanenin, hayat ve ölüm arasında, cennet ve cehennemden önceki durak diye tanımlanmış olması, başkahramanının köprüden önceki son çıkışı kaçırmış olabileceği izlenimini vermekle birlikte, okuyucuda bazı tereddütlerin de fitilini ateşliyor. Ülker Abla'nın roman içerisinde, hastanedeki hayata dair yapmış olduğu son derece yerinde olan tahliller, yine kendi ağzından, mensubu olduğu kesimin jargonuyla samimi ve esprili bir dille anlatılıyor. Hastanelere, düğün salonlarına, eczanelere, parklara, mescitlere, kaçak olarak sığınmaya çalışan Ülker, bir o kadar bizden biriyken bir o kadar da herhangi biri, ancak kesinlikle sıradan biri değil. Sığınmış olduğu hastane, uymak zorunda olduğu toplumsal ve hukuksal kurallarıyla, birlikte yaşamak zorunda olduğu insanlarıyla onun ülkesini temsil ediyor. Hastane, şifa verici özelliği de göz önünde bulundurularak özellikle seçilmiş bir mekan. Çünkü hem o hastalara refakat ederek onlara şifa olmaya çalışırken hem de hastalar onun barınmasına vesile oluyorlar. Karşılıklı bir şifa alışverişi söz konusu. Ülker'in en büyük hayali kocasından boşanıp kurtulmak olduğu halde, sık sık uğradığı mekanlardan birinin düğün salonları olması da ironik bir durum. Eleştirdiği sistemden, açıklarını bulup istifade ediyor olması, yaşamakta olduğu hayatın bir zorunluluğu gibi duruyor. İnsanların onu, kendi yaşamlarını merkeze alarak eleştiriyor olmalarına bir yandan içerlerken öte yandan da reçetesiz ilaç, sakinleştirici, vs. alabilmek gibi ufak tefek menfaatleri kesilmesin diye, sessiz kalıp cevaplarını içinden vermek zorunda kalıyor. Eczacı konuşmaya başlayınca çayın tadı kaçtı. Yok efendim kocamın evinde niye o kadar kalmışım? Sanki gidecek yerim vardı da... Yan yalıdan davet ettiler, kayıkhanesi küçük diye gitmedim! (S.22) Ve hayatın, hiçbir iyiliğin karşılıksız olmadığını daima hatırlattığını da ifade ediyor. Öğren artık Ülker, insan kısmı iyilik yapıyorsa mutlaka bedeli olur. Karşılığında en bir şey almayanı bile böyle kendine vazife çıkarıp akıl verme ayağına bir bardak çayın verdiği huzuru alır götürür. (S.23) Bu da ona göre, insanların aslında kendi geçmişlerini aklamasından başka bir şey değildir. Ülker Abla karakteri, toplumumuzda sık karşılaşılabilen bir kadın tipi olmasına karşın, Şahiner tarafından donatılmış olduğu kişilik özellikleriyle ilginç ve sempatik kılınmış. Dolayısıyla okuyucu onunla bir gönül bağı kuruyor. Kurgudaki başarı da hikayede merak unsurunu canlı tutuyor. Okuyucu, hikaye boyunca sonraki adımın ne olacağını merak ediyor. Romanda Ülker Abla karakteri üzerinden, kadının durumu ve değeri sorgulanıyor. Kimsesiz olan bir kadının, kendisinden de kimsesiz kişileri bulup, onların nefesi olmaya çalışarak varlık gösterebilme çabası da oldukça ironik. Hastane, Ülker Abla'nın kendisini ilk kez herkesten ve her şeyden uzakta var etmek istediği bir mekan ve de güdümlü yaşamından uzakta var olma çabası. Şahiner, romanın kahramanı üzerinden bize, içinde bulunduğumuz ülkenin sosyolojik gerçekliğini de gösteriyor. Evlilik, aile, kadın ve çocuk olma, eğitimin önemi gibi kavramları da sorgulamamızı sağlıyor. Erkek kısmı bu, iyi davransan yüz bulduğundan, kötü davransan ağırına gittiğinden musallat olur. (S.90) Çocukluk: Hadi de ki on yıl. Kalan hayatımız o on yılın etkileriyle şekilleniyormuş. Demek ki biz çocuklukzedeyiz. Demek ki çocukluk, tedavisi ömür boyu süren bir hastalık. (S.72) Sorunun, aslında sadece Ülker Abla'nın şahsi sorunu olmadığını, toplumun bütününe ait olduğu gerçeğini görmemizi sağlıyor. Bu durum, okurla Ülker Abla arasında kurulması muhtemel özdeşlikleri de destekliyor. Romanda, kahramanın hayata tutunabilme çabası içinde yaşamış olduklarına karşı derin bir isyanı da var. Bu, yalnızca şiddete ve tacize karşı değil aslına bakılırsa; adaletsizliğe, çürümüşlüğe, kokuşmuşluğa, görmezden gelinmeye, yanlı bakış açılarına, nemelazımcılığa, cehalete ve daha pek çok şeye karşı duyulan bir isyan. Kibirlileri, bencilleri, göstermelik davrananları, cimrileri, elini taşın altına koymayanları işaret ederek kınayan Ülker Abla, yozlaşmış toplumuzu da gösteriyor bizlere bu isyanı vasıtasıyla. Geçmişinden kaçan Ülker'in samimi dilinden anlatılan romanda, hayatın ikinci elcisi olarak, yüksüz bir şekilde yaşamaya çalışan kahramanın, çaresizliğine çare aramasının yolculuğuna eşlik ediyor okuyucu. Şahiner'in pek çok röportajında kendi ifadesiyle de belirttiği üzere en çok sevdiği karakter olan Ülker Abla, yazarın figüranlıktan başrole çıkartmış olduğu bir karakter. Doğruyu söylemek gerekirse, Ülker de başrolde oldukça başarılı. Dünyayı gülümseyerek ve gülümseterek ele almayı sevdiğini dile getiren yazar Şahiner, Ülker Abla romanında bu konudaki başarısını da gösteriyor okuruna. Çünkü Ülker'in gülümseyişini de acısını da çok güçlü bir şekilde derinden hissedebiliyor okur, bir de yaşamak ile diri olmak arasındaki farkı anlıyor. Ülker Abla'nın şahsında birleşmiş aynı kaderi paylaşan tüm kadınların, kendilerini eleştiren ve çoğu zaman yok sayıldıkları topluma ortak bir cevabı bu roman. Kadının adı yok değil bu romanda, Şahiner'in kadın kahramanının bir adı var elbet: Ülker Abla. Ancak kimliği yok bu kez de. Tıpkı romanın kapak fotoğrafındaki gibi perdenin ardında saklanan, sadece terliklerinin içindeki ayaklarını görebildiğimiz Ülker Abla'nın fiziksel görüntüsüne dair hiçbir şey bilmiyoruz. Sözcükleri vasıtasıyla ifade ettiği düşüncelerini ve sesini duyabiliyoruz yalnızca. Yaşadığı onca travmaya rağmen, acısının yanı sıra bir o kadar da güçlü, zeki, eğlenceli ve sahici bir kadın o. Toplumuzda var olan dramatik gerçeklerin gülünesi bir ifade biçimiyle anlatıldığı, sorgulayan ve sorgulatan bir roman Ülker Abla."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/09/25/balkandan-bir-izmir-bir-donem-romani-anahtarim-cebimde", "text": "Fotoğraf, müzik, şiir, roman; sanatın birçok dalında çalışmalarını sürdüren İzmirli Fatih Balkan'ın Edisyon Kitap tarafından yayınlanan 'Anahtarım Cebimde' adlı romanı ve Anima Yayınları tarafından yayınlanan 'Konyaklı Şişe Işıklı Gemi' adlı şiir kitabının imzası ve söyleşisi İzmir'de Yakın Kitabevi'nde gerçekleşti. İmza öncesinde Beril Erbil'in kolaylaştırıcılığında gerçekleşen söyleşide konuşan şair-yazar Fatih Balkan, şiirin romandan önce ortaya çıktığını belirtti. 2015-2016 yıllarında 'TERK' adlı projesi için fotoğraf çekerken yazdığı şiirleri sergisinde kullandığını söyledi. Şair Haydar Ergülen'in atölyesinin ardından şair Altay Öktem ile de yolunun kesiştiğini, bir grup olarak şiir üzerine üç yıl çalıştıklarını, şiir kitabının da o sürecin ürünü olduğunu kaydetti. Roman yazma fikrinin daha sonra kendisinde oluştuğuna dikkat çeken Fatih Balkan, istemese de şiir ve romanının birbirine yakın süreçte okurla buluştuğunu aktardı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/09/25/esra-unal-saglikin-goz-izindeki-konugu-ismail-cem-dogru", "text": "Göz İzi'nde bu sefer Şair İsmail Cem Doğru'yu ağırlıyorum. Hırsızlık kavramının merkezde olduğu bu anı, İsmail Cem Doğru'nun ironik ve eğlenceli anlatımıyla inceden bir sızı bıraktı zihnimde. Kahramanımızın, üniversitede hem okuyup hem çalıştığı zamanlar. Arkadaşlarıyla bir arada oldukları hafta sonu kahvaltılarında heyecan ve hazla anlatılan çalma hikayeleri Doğru'nun üzerinde psikolojik baskı yaratır. Öyle ki bu hırsızlık maceraları bir çeşit rüştünü ispat etme düzeyine varmıştır. Yoksunluk içinde okumaya çalışan bu gençler; işi, onları açlıkla terbiye eden bu sistemle dalga geçer bir duruma büründürmüşlerdir. Durum böyleyken bulunduğu grup içinde hırsızlık yapmayan tek kişi İsmail Cem Doğru kalmıştır. Üzerindeki bu mahalle baskısına dayanamayan Doğru da hırsızlık yapmaya karar verir. Anının bundan sonrası gerçekten çarpıcı bir şekilde devam ediyor. Gelelim benim anıda okuduğum noktalara. Anılar, edebi özelliğe sahip olmalarının yanı sıra toplumsal bellek oluşturma açısından da önemli belgelerdir. 90'lı yıllarda zorluklar içinde yaşayan bir üniversite gençliği... Sistemin eksikleri, açlıkla sınanan gençler... Bu durumun günümüzde de geçerliliğini koruduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Elbette hiçbir durum hırsızlığı mazur göstermez, kalkıp da çalma güzellemesi yapacak değilim ama ortadaki gerçeğin de altını çizmek gerekir. Değinmek istediğim diğer bir nokta da sürü psikolojisi. Çalmak zorunda olmadığı halde arkadaşlarının yanında eksik kalmamak için hırsızlık planları yapan şairimizin davranışı bana bu kavramı çağrıştırdı. Aslında yapmayı doğru bulmadığı bir davranışı, sırf herkes yapıyor üstelik cesaretle yapıyor argümanını geliştirerek denemeye kalkışması yüzünden böyle düşünmüş olabilirim. Belki de düzensiz düzene bir tavır alma opersyonu olarak da okunabilir. Ekonomik faaliyetlerle suç arasındaki ilişki edebiyattan felsefeye, hukuktan sinemaya birçok alanda kendine yer bulmuştur. Tolstoy'un Diriliş adlı eserinde, yoksullukla mücadele eden Katyuşa en sonunda fuhuş yapmak zorunda kalır. İnsanın içinde bulunduğu ekonomik koşullar, onu suça itebilir. Burada suçun önüne geçmek için koşulların iyileştirilmesi gerekir, şeklinde okuma yapılabilir. Aynı konuya Türk sinemasından da bir örnek vermek isterim. Ertem Eğilmez'in 1973 yapımı Canım Kardeşim filminde de Kahraman, ağabeyi ve ağabeyinin dostu Halit, yokluk içinde bir yaşam sürmektedirler. Yoksulluklarına rağmen bir şekilde mutlu ve iyimser kalabilmeyi başaran üçlünün tüm hayatları Kahraman'ın kanser olduğunu öğrenmeleriyle geri dönüşü olmayan bir biçimde değişir. Abi ve arkadaşı, sayılı günü kalan Kahraman'ı mutlu etmek için son isteği olan televizyonu çalarlar. Ertem Eğilmez'in; Tarık Akan, Halit Akçatepe, Kahraman Kıral, Metin Akpınar, Adile Naşit, Kemal Sunal gibi sinemamızın değerli oyuncularını yanına alarak çektiği bu film de dönemin yokluk panoramasını gözler önüne sermiştir. Bu cümleleri yazarken filmin müziğini yapan Cahit Oben'in o enfes ezgisini duyar gibiyim. Bütün bunlara rağmen ekonomik durum ve hırsızlık arasında sabit bir ilişki olduğunu düşünmüyorum. Sosyal olaylar çoğu zaman karmaşık ve çok nedenli ilişkilerle açıklanır dolayısıyla bütün olarak değerlendirmek gerekir. Ben İsmail Cem Doğru'nun anısı üzerinden hareket etmeye çalıştım. Anının adından da anlaşıldığı gibi acemice bir girişim hüsranla sonuçlanır. Bunun üstüne haksızlıkla karşı karşıya kalan şairimiz, kapitalist bakışın hışmına da uğrar. Okurken Romalı Filozof Marcus Aurelius'un Kanunlar, örümcek ağlarına benzerler; küçük sinekler yakalanır, büyük sinekler ağı delip geçerler. sözünü hatırladım. Sırf kendine ve arkadaşlarına cesaretini kanıtlamak için giriştiği eylem, onun ruhunda yeri olmayan bir eylemdi. Belki de Raskolnikov'un haksızlığa ve eşitsizliğe gösterdiği refleksin, şairimizdeki başka bir tezahürüydü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/09/25/sanatcilar-dansla-siirlerle-dunya-baris-gununu-kutladi", "text": "Merkezi İzmir'de olan ve 35 ülkede temsilciliği bulunan Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği öncülüğünde 21 Eylül Dünya Barış Günü, İzmir'de farklı ve renkli kutlandı. Sanatın değişik disiplinlerinden kurum ve kuruluşlara bağlı sanatçıların dayanışması ile Kurtuluş Savaşımızda İzmir işgalinde ilk şehidimiz Hasan Tahsin'in Konak Meydanı'nda yer alan İlk Kurşun Anıtı önünde saygı duruşunda bulunuldu. Televizyon Program Sunucusu Kutluhan Nesil'in sunduğu etkinlikler, Karşıyaka Sanat ve Kültür Derneği'nin zeybek oyunu ile başladı. Afrotürk Derneği'nin ritim grubu, İzmir Müzisyenler Derneği'nden sanatçılar, Sokak Sanatları Atölyesi ve Maskizm masklı performanslar, İzmirli şairlerden barış şiirleri ile sürdü. Bütün sanatçılar Fener Alayı disiplininde Cumhuriyet Meydanı'na geldi. Cumhuriyet Meydanı'nda Karşıyaka Sanat ve Kültür Derneği bu kez vals yaparak dans etti. Şairler şiirlerini seslendirdi. Gündoğdu Meydanı'nda ve Kıbrıs Şehitler Caddesi Sevinç Pastanesi önünde de şairler şiirlerini seslendirmeyi sürdürerek etkinliği sonlandırdı. UASB Derneği Başkanı Dr. Ümit Yaşar Işıkhan, özellikle son yıllarda savaş çığırtkanlığı yapan Yunanistan'ın ve arkalarındaki Amerika, Fransa gibi emperyal güçlerin savaş hazırlıklarını protesto ettiklerini, dünyanın neresinde olursa olsun savaşa karşı çıkacaklarını, barışın yaygınlığı ve savunusu için sanatçılar olarak misyon yüklendiklerini ifade etti. UASB Derneği Başkanı Dr. Ümit Yaşar Işıkhan, Dünya Barış Günü'nü de kapsayan bir süreç içinde Akdeniz'de sürekli silah yığınağı yapılarak cephaneye çevrildiğini, bu gelişmeleri protesto ettiklerini söyledi. Barış için şimdi ve her zaman alanlarda olacaklarını, savaş kışkırtıcılığını yapan Yunanistan'ı uyardıklarını, komşu Yunanistan'ın aktivist sanatçılarına mektup yazdıklarını ve bu mektubu da yakın zamanda kamuoyu ile paylaşacaklarını açıkladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/10/06/sezen-cobanoglu-talaydan-berna-olgac-soylesisi", "text": "Berna Olgaç, çocukların ruhunu anlayan, bakış açılarını derinleştiren, keşfetme duygusunu ortaya çıkaran, üstelik tüm bu değerleri sanata dokunarak yapabilen çok özel bir yazar. Eyvah Yine Mi Terlik -2 ise, yazarın tüm değerli unsurları, kuşaktan kuşağa taşırken, günümüz çocuklarının beklentilerine ve duygularına hitap ettiğini gördüğümüz çok özel bir eser. Gelin bu özel eserin anlamlı varoluşunu, yazarından dinleyelim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/10/13/sosyalizm-manifestosu-cagri-the-message", "text": "Bazı filmler, film olmaktan çok daha fazlasıdır. Beyaz perdede izlediklerinizden ve görebildiklerinizden ibaret değildir. Tarihi kendi avucu ile şekle sokan bir yorumlama ve etkileme gücüne sahiptir. Mustafa Akkad, Suriye asıllı Amerikalı Müslüman bir yönetmendir. Onun biyografisini okuyan birinin, Çağrı filmi serüvenine ''Lawrence of Arabia Arabistan'lı Lawrence'' filmini dahil etmeden başlayabileceğini düşünmesi, neredeyse imkansızdır. Lawrence of Arabia filmi çekimlerinden, özel sahnelerine; müziklerinden, senaryo yazımına kadar birçok alanda Mustafa Akkad'ı etkilemiş bir filmdir. Bu etki öylesine derin ve tesirlidir ki ''Çağrı'' filmini, film olmaktan çıkarıp bir davaya dönüştürmüştür onun nezdinde. Fakat çekimi ve yapımında bulunduğu birçok Hollywood filmlerinden çok daha ayrı ve farklı olarak, Çağrı filminin kendi alanında aşılamamış çıtasının ardında bilmeyenler için tahmini zor bir yolculuk yatıyor. Çekeceği filmde Hz. Muhammed'in yaşamını ve 7. yy da İslam'ın doğuşundan çok daha fazlasını anlatmak istemesi, tabii ki onun dünya görüşü ve yaşamı kavrama biçimi ile çok ilgiliydi. Mustafa Akkad, Çağrı filmi ile bir anlayışı beyazperdeye taşımak istiyordu. Senaryo Kahire de ki El-Ezher üniversitesinde ki İslam alimleri tarafından satır satır incelendi. İncelemenin sonunda ilk yasaklar geldi. Hz. Muhammed'in yanı sıra, Hz. Ebubekir, Hz. Ali, Hz. Ömer ve Hz. Osman gibi halifelerin filmde gösterilmeme kararı alındı. Bu yasaklı listesine takılmayan ve gösterilmesinin izni verilen tek isim Hz. Hamza oldu. Fakat birçok noktada kendini gösteren Mustafa Akkad etkisi, burada da devreye girdi ve gösterilme izni çıkan Hz. Hamza, filmde çok etkili bir noktaya yerleştirildi. Hz. Hamza'yı canlandıracak isim için dünyaca ünlü bir aktöre teklif götürmesinin nedeni buydu. Hz. Hamza'yı Anthony Quinn canlandıracaktı. Film başlarda Kuveyt, Libya ve Fas hükümetleri tarafından finanse ediliyordu. Fakat bu finans desteği Dünya Müslüman Birliğinin projeyi reddetmesi ile sekteye uğradı. Aslında projenin reddedilmesinin sebebi, yine filmin devrimci İslam yorumu ile hazırlanmış bir senaryoya dayanmasıydı. Projenin mali desteğini, monarşi ile yönetilen ülkeler sağlıyordu. Önce Kuveyt emiri, ardından Fas kralı projeden tüm desteğini çekti. Filmin çekimleri için Mekke ve Medine düşünülmüştü. Fakat Suudi Kral'dan çekimlere izin çıkmadı. Bununla birlikte 1974 yılında Fas'da başlayan çekimler, yine Suudi Kral'ının baskıları ile yarıda kaldı. Fas'da sadece 15 dakikasının çekimleri yapılabilen film için 300 kişilik bir ekip çalışmıştı. Hz. Muhammed döneminin Mekkesi'ni Fas çöllerinde oluşturmak beş ay'a yakın bir süre çalışmak ile mümkün olmuştu. Sonunda Suud Kral'ının baskıları işe yaradı ve Fas kralı Mustafa Akkad'ın ülkesini terk etmesi için 15 gün süre verdi. Akkad yüzlerce oyucu ve teknik ekip, tırlar dolusu ekipman ve kostüm ile bir başına kalmıştı. Böylelikle Akkad oldukça zor bir sürecin ardından, filmi Libya topraklarında çekmeye başladı. Çekimlerin devam ettiği sırada Akkad, Muhammed Ali'den bir teklif alır. Ali, Bilal Habeşi'yi oynamak istediğini iletir. Fakat Akkad, bu teklifi reddeder. Sebebi, Muhammed Ali'nin filmde ki varlığının mesajın verilmesinin önünde set oluşturacak başka bir çekim merkezi oluşturacak olmasıdır. Çekimler sırasında ki büyük problemlerden biri, İslam'da Hz. Muhammed'in tasvirinin yasak oluşudur. Hz. Muhammed'in hayatını da konu alan bir filmde, suretinin gösterilmeden çekim yapılabilmesi oldukça büyük bir problemdi. Sureti dışında, gölgesinin bile çekimlere yansıması halihazırda büyük siyasi baskılar ile çekimlerine devam edilen projeyi zora sokacaktı. Akkad, bu meseleye oldukça yaratıcı bir çözüm getirmişti. Peygamber'in varlığı, oyuncular doğrudan kameraya bakarak konuştuğunda ve Hz. Muhammed'in sözlerini tekrar ettiklerinde anlaşılabiliyordu. Akkad, kameranın görüş açısını peygamberin görüş açısı olarak sunmuştu. Bence bu bir çeşit çekim tekniği olması ile birlikte, aynı zamanda dahice bir matematiktir. Yönetmen, peygamberin özelinde başka bir endişeyi daha taşıyordu. O endişe Hz. Muhammed'in masallaştırılmamasıydı. Paganizm ile mücadele etmiş, somut, hayatın içinden, hiçbir şekilde dinsel romantizme kaçmadan bir lider tasvir etmek istiyordu. Bu isteğinde ona en çok gençlik yıllarında sıkı bir sosyalist olan H. A. L. Craig ve Tevfik El Hakim destek oldu. Bu sebeple Hz. Muhammed'in hayatının ayrıntılarına hiç temas edilmedi. Mucize olarak anlatılabilecek hiçbir hadiseyi, senaryoya yerleştirmedi. Çünkü Akkad'ın aklında, bir devrimcinin hayatını buna uygun doneler ile ele almak vardı. Bu sebeple filmin hiçbir sahnesinde mistik bir atmosfere rastlayamazsınız. Arap toplumunun sorunlarını ve İslam'ın doğuşunu en gerçekçi hali ile izlememizi sağlayan bir mantığa bağlı kalır. Filmin içinde bir ismin imzası vardır ki kişisel olarak beni çok etkilemiş ve üzerine uzun uzun okumaya itmiştir. Bu isim Maurice Jarre'dir. Maurice Jarre ''Lawrence of Arabia Arabistan'lı Lawrence'' filminin müziğini besteleyen sanatçıdır. Mustafa Akkad, Arabistan'lı Lawrence filminin müziğinden de öylesine etkilenmiş olacak ki Çağrı filminin müziğini yapması için Maurice Jarre'ye teklifte bulunur. Maurice Jarre, Arabistan'lı Lawrence, Doktor Jivago ve A Passage to India filmlerine bestelediği müzikler ile üç defa Oscar ödülü kazanmış, dört kez Altın Küre, bir kere de Grammy ödülünü kazanmış bir sanatçıdır. Fakat Çağrı filmine yaptığı müthiş besteler kadar, bu besteleri yapış metodu da oldukça etkileyicidir. Maurice, Akkad'dan teklif alınca yanına İslam ve İslam tarihi kitaplarını alarak çekimin yapıldığı çöle gitti. Çöl'de kimsenin olmadığı bir alanda çadır kurdu ve iki ay o çadırda yaşadı. Filmin müziklerinde ortaya koyduğu başarı, bence bu metot sanatçılığında gizli. Müziklerini, geceler boyunca çöl sesini dinleyerek inşa etmesi ve çöl atmosferini Londra Senfoni Orkestrası gibi üst düzey bir orkestraya entegre edebilmesi bence onun alanı da ki dehasını gösteriyor. Bir Arap yorumcusu konu ile ilgili şöyle bir söylemde bulunmuş; Hiç anlamıyorum. Bu filmin müziklerini bestelemekle görevlendirilmiş, milliyeti ve dini bizden olmayan biri bizim kimliğimize ve mirasımıza nasıl böylesine erişebildi. Bundan nasıl böyle büyük bir prestij elde edebildi. Ben bu filmi bu müzik olmadan bir an bile hayal edemiyorum. Bu müziği ne zaman duysam diyorum ki; Maurice Allah tarafından affedilmiş bir kişidir. Çünkü o bu müziği bestelememiş. Onu sahradan, doğanın içinden, kayaların altından hazır bulmuş gibidir. Çünkü bu müzik kumsal ve güneş ile doludur. Allahım sen Maurice'yi affet. Bu sanırım bir sanatçının alabileceği en büyük ödüllerden biri. Maurice bu müzik ile 3 Nisan 1978'de düzenlenen 50. akademi ödüllerinde Oscar'a aday oldu. Fakat ödülü Star Wars'ın bestecisi John Williams'a kaptırdı. Akkad'ın aklındaki anlayış, en çok müslümanlara uymuyordu! Bu çok aşikardı. Çağrı filminin çekimlerinde yaşanılan tüm problemler, müslüman ülkelerde; müslüman liderlerin baskıları ile vuku bulmuştu. Sadece çekimler değil. Filmin yayınlanmasında da büyük problemler ile karşılaşıldı. Filmin ilk ismi Tanrı'nın elçisi Muhammed olarak düşünülmüştü. Fakat ilk gösterimi yapılacak Londra'da, gösterimden haftalar önce sinema binalarına tehdit telefonları yağdı. Bu baskının sonucu olarak filmin ismi The Message olarak değiştirildi. Basit bir değişiklik gibi gözüken bu değişiklik bile, Akkad'a ciddi maliyetlere sebep oldu. Ardından resmi yasaklar geldi ve yasaklar ile kalmayarak kan aktı. Film ardı ardına Suudi Arabistan, Mısır ve Kuveyt'de yasaklandı. Amerika'da 1977 senesinde siyah milliyetçi bir grup Washington Dc de bir kaç bir kaç binayı rehin aldı. İstekleri ilginçti. Hanefi hareketinin militanları; Malcolm X in katillerinin ve Hamas Halis'in akrabalarını öldüren militanların kendilerine teslim edilmesini ve ayrıca Çağrı filminin gösterimden kaldırılmasını talep etti. Üç gün süren eylemin sonunda iki kişi hayatını kaybetti. Bu olay bizim kültürel zayıflığımızın, bilinç düzeyimizin ne acıklı bir durumda olduğunu gösteriyor. Ardından AfroAmerikalılar bir kampanya başlattı. Kampanya filmin gösterimden çekilmesi, aksi taktirde gösterimde bulunan sinemaların yakılacağı tehdidini içeriyordu. Mustafa Akkad kampanyanın lideri ile görüşerek filmi izlemelerini, eğer dine bir saldırı varsa gösterimden kendi talebi ile alacağı teklifinde bulundu. Fakat teklifi kabul görmedi. Afroamerikalılar, filmi yahudilerin örgütlü bir saldırısı olarak görüyordu. İzlemediğimiz filmi konusundan dolayı reddedişimiz, dinlemeden yorum sahibi oluşumuz... Bu bilinç eksikliği yeni bir eksiklik değil. Bu yüzyıllar önce atılmış yanlış tohumların filizidir ve bu filizin dallarını budayarak bu anlayış ile mücadele edemezsiniz. Fakat bu sırada enteresan bir şey oldu ve İran lideri Humey'ni filmin gösterimine izin verdi. Filmin İslam dünyasında yaygınlaşması, bu izin ile mümkün oldu. Film gösterime girdikten sonra, İslam dünyası filmi kendi manifestosu ilan etti. Film ile iman tazelendiğini düşünenler bile oldu. 9 Kasım 2005. Akkad, Ürdün'ün başkenti Amman'da bir düğüne katılır. Cihatçı bir terör örgütü, Akkad'ın da bulunduğu Grand Hyatt oteline bombalı saldırı düzenler. Kızı olay yerinde, Akkad ise 2 gün sonra yaşamını yitirir. Ömrünü, İslam'ın devrimci yorumunu içeren bir filme adamış olan Akkad, yaşamını cihatçı bir terör örgütünün elinde kaybeder. Akkad, sanki bir umut ışığıydı ve bu ışık ne yazık ki kendini adadığı yolda söndü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/10/30/levent-karatas-utku-varlika-iki-oluklu-edebiyat-tarihini-sordu", "text": "Her şey 1789'daki Fransız Devrimi sırasında başladı: Meclis'te toplanan siyasi liderler bölündü. Kraldan yana olanlar meclis başkanının sağına, karşı olanlar soluna otururlar. İşte böyle başladı bu paradoks! İkinci dünya harbi sonrası, savaşın yıkıcı etkisini fırsata çeviren Fransız Komünist Partisi, güçlenerek özellikle sanat alanında bir tavır geliştirmeye başladı. Ünlü yazar ve şair Louis Aragon partinin kültür işlevini yönetiyordu ve Nazım Hikmet o yıllarda Fransa'da çok iyi tanınan bir şairdi. Bu vesileyle Abidin Dino'nun da Aragon'la dostluğu pekişmiş oldu. Dolayısıyla bizim de katılımımızla ünlü eseri Paysan de Paris üstüne büyük bir sergi yaptık. İşte 1980 yıllarına kadar Fransa'da sanat Komünist Partisinden sorulurdu. O yıllar sağcı olarak bilinen ünlü hiç bir sanatçının yetiştiğini pek anımsamıyorum! 1981 de Seçimleri sol Sosyalist Parti kazandı ve François Mitterand Cumhur Başkanı oldu. Başta kaldığı bu 14 yılda sol adına iyi bir şeyler yaptığını söylemek pek mümkün değil. Yalnız Fransa'da milyarder sayısı ikiye katlanırken, halk bir şey kazanmadı. Diyebiliriz ki sağ ve sol bir meteordu. 1980'lerden bu yana, Fransa'da sol ve sağ kendilerini ulusal bir meteorda uzlaşım şeklinde tanımlıyor gibi görünüyor: Sağ, eşitlikten ziyade özgürlüğü vurgulayacak ve sol ise eşitlikten daha çok özgürlüğe öncelik verecekti. Bu durumda hangi özgürlükten söz edildiği konusunu biraz açmak gerekiyor. Friedrich Nietzsche'ye yol soran birine verdiği yanıt ilginçtir: yol diye bir şey yok! Politika bir köşe kapmaca! 2022 yılı; günü gününe yaşadığımız bir kaos; savaşlar, açlıklar, göçler, dinlerin yönettiği bir Apocalypse, Covid, nüfusu 9 milyarı aşan gezegenimize doğanın baş kaldırışı. bu bir anarşi, çok büyük bir sapma ve bize tekrar gönderilen mesaj: Memonto Mori Öleceğini Anımsa! Sol ve sağ bence psişik çatışmanın işlevsel veya psikolojik benzeri, duygusal bir durumun fiziksel semptomlarıyla tanımlayabileceğimiz çok ikilemi olan klinik fenomenleri içeren bir NEVROZ dur. Tüm yaşantımda bu iki karşıtlığın dünyayı yönettiğini gözlemledim. Bugün bile toplumlarda karşıtlık oluşturarak yaşantımızı bulandırıyorlar. Ama iyi baktığınızda ortaya çıkan bir orta oyunu senaryosu ya da Karagöz ve Hacivat diyalogundan öte demode olmuş bir Hırlaşma! Günümüzde ekonomik ideolojiler, komünizm ve faşizm için çözüm oluşturur. Bu bağlam, aşırı sol ve aşırı sağ olarak da adlandırılır. Ülkemiz Amerika'nın dümen suyunda bugünlere gelinceye dek birçok askeri darbe geçirdi. Sığ bir kültür ve bilinç oluştu. Yirmi yılı aşkın islamist bir diktanın kontrolünde kendi varoluşunu da yitirmiş oldu. Cehaletin hükmettiği bir toplumda korkuya dönük bir karşı oluş bile düşünemez olduk. Sol kendi içine saklanan bir tutkuya dönüştü. Sağcı geçinenler de dinin onu uyutarak nasıl yönettiğini, manipüle ettiğinin farkına varamadı, çünkü onu analize edebilecek bir kültüre sahip değillerdi. En azından bunu yapabilselerdi 21. Yüzyılın realitesiyle ters düştüklerini belki anlarlardı. 40'lı yıllarda Anadolu'ya sürülmüş ünlü profesörler aç biilaç ısınmak için şehir kütüphanesinin kapısının açılmasını beklerdi. Bunun sebebini anneme sorduğumda, bunlar saygın ve ünlü üniversite hocaları oğlum, sen anlamazsın niçin burada olduklarını şeklinde yanıt vermişti. Onlar da, annem de, onları sürenler de, hapishanelerde çürüyenler ve gözaltında küflenenler de bunu anlayamadı! Ya öteki kesim: belki gerçekten olmayan adil bir düzeni korumak adına -sözde sağcı siyasi akımlar ona bağlılık gösteren bir doktrin güderler. Bu da gelenek veya oldukça tutucu bir ideolojiye sahip siyasi akımların bir karşılığıdır diyebiliriz. Ey Türk Faşisti! Birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara saldırmaktır. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli, gazeteleri çamurlara serip üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir. Bir gün nümayiş yapmak için emir alırsan, bütün polisleri yanı başında bulacaksın. Meydanlarda, kitaplarını yaktığın, namuslu insanlar, bütün dünyada eşi emsali görülmemiş şekilde işkenceye tabi tutulabilir. Emniyet müdürlüğümüzde dövülebilir. Demir Ahmet tarafından sövülebilir. Bütün malları mülkleri zapt edilmiş matbaaları yıkılmış, gazeteleri kapatılmış, evleri tarumar edilmiş, çoluk çocuğu dağıtılmış, haneleri işgal, kendileri perişan edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere Amerika'dan borç dahi alınabilir. Hatta bu borç alınan paralar ziyafetlerde yenilebilir. Görüldüğü üzere bu kısa Resume yalnız bize özgü değil, Amerika da dahil olmak üzere dünyanın tüm ülkelerinde çok geçerli bir taktik olarak karşımızda durur. Uzun yıllar süren komünist karalaması kara vebadan bile daha etkin olmuştur. Erdal Öz'ün günlüklerini okurken dikkatimi çeken şu ayrıntıyı da paylaşmak isterim: 70'li yıllarındaki tutuklama için kitapevinden gönderdiği kitapların paketini yaparken kullandığı gazetelerin içerdiği komünist propagandası delil gösteriliyor. Faşizmin dayandığı argümanların komikliğinin bir el kitabıdır yazdıkları! Nazım Hikmet bir solcu olarak niçin 13 yıl hapishanelerde süründü, Garcia Lorca da Grenada'da kurşuna dizildiğinde ne solcu ne sağcıydı, bir şairdi sadece. Faşist bir diktatöre karşı çıkan, Nazım gibi bir şair! Her ikisi de bir farkındalık yaratmak için, silahı ellerine almadılar, çünkü silahları şiirdi. İki oluklu bir edebiyat tarihi yok bence. Ülkemizi ele alırsak, örneğin yanlış yapılan bir sol sağ tanımlanmasında sağa giren şair ve yazarlar yok denecek kadar azdır, önemsizdir ve zayıftır. Onlar contrarier alıngan ve üzgün bir kaç şair ve yazardır: İsmet Özel ve Sezai Karakoç vs. Herhangi bir nedenle bir şeye küsmüşlerdir ve bir sınıflama gereksizdir bence. Daha önce ateşi körükleyenler ise her yanıyla şüpheli bir varoluşu ve provkatif uygulamaları temsil eder. Necip Fazıl'ı nasıl olur da iyi bir yazar olarak sınıflandırabiliriz. 60 yıllarında özgürlük adına ılımlı bir iklim yaşanıyordu, Yön dergisinin bildirisini imzalayıp, sonra da İşçi Partisi'ne yazılmıştık. Akademi'de estetik hocamız Ahmet Kutsi Tecer'di. Kendisinin sağcı olduğu söylenirdi ama yaşlı çok sempatik bir bilge kişilikti. Ben de kızgın sol'u oynuyordum o günler. Bir derste ona bir soru yönelttim: Hocam, siz bir şiirinizde: Orda bir köy var uzakta..- diyorsunuz, yani siz fildişi kulenizden bakıp mı böyle konuşuyorsunuz; niçin o köye gitmiyorsunuz? Beni hiç böyle görmemişti biraz şaşırdı ama hemen durumu kavrayıp bana: Utku oğlum merak etme, biz gidemedik ama onlar yakında gelecekler! dedi. Evet, hocam haklıymışsınız. Geldiler, hem de ne gelmek! Hello just wanted to give you a brief heads up and let you know a few of the images aren't loading correctly. I'm not sure why but I think its a linking issue. I've tried it in two different internet browsers and both show the same results. any ideas or tips for new blog owners please share. I understand this is off topic nevertheless I simply had to ask. this to my followers! Wonderful blog and superb design. Hi, I would like to subscribe for this webpage to take most recent updates, therefore where can i do it please help out. I must thank you for the efforts you've put in writing this site. My spouse and I stumbled over here coming from a different web address and thought I might as well check things out. to looking at your web page again. Greetings! This is my first visit to your blog! We are a group of volunteers and starting a new project in a community in the same niche. fav to check out new information in your site. Appreciate the recommendation. Let me try it out. website is excellent, as well as the content!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/11/02/zunun-tuhaf-insanlari-peki-ya-biz-kimin-tuhaf-insanlariyiz", "text": "Okuyucu! Bu kitabı eline aldıysan kendinle, içine hapsettiğin, kimselere bahsetmediğin, kimi zaman korktuğun, kimi zaman haz aldığın tüm duygularla yüzleşme vaktin gelmiş demektir. Zü'nün Tuhaf İnsanları, seni tüm tuhaflıklarıyla, tüm açmazlarıyla sarıp sarmalayacak ve kimi zaman bir aynaya baktığını, ya da bir aynadan kaçtığını hissedeceksin. İnsana ve deliliğe dair bir şeyler. Bu cümleyi cebine koy ve kendini sayfalar arasında tuhaf, tuhaf olduğu kadar düşündürücü, yeri geldiğinde eğlenceli ve şaşırtıcı bir yolculuğa bırak. Diğerlerine nasıl ve nereden baktığını gör, dünyayı sorgulayışını sorgula! Emel Kalender'in Zü'nün Tuhaf İnsanları isimli öykü kitabı geçtiğimiz günlerde Öteki Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kitap birbirinden ilginç sekiz öyküden oluşmakta. Her bir öykü, aklın sınırlarında dolaşan insanları konu ediniyor ve bağımsız metinler ortak bir çerçevede toplanıyor. Kitabı okurken insan zihninin dehlizlerine iniyor, orada deliliğin, vicdanın, çocukluk travmalarının, sevgisizliğin, bunalımın, suçluluk duygusunun, kadınlığın, erkekliğin, bastırılmış, doyurulmamış arzuların, ölümün ve dirimin gölgeleriyle kuşatılarak kah çetin, kah keyifli bir yürüyüşe çıkıyoruz. Bu yürüyüş bazen toplumun akıllılar ve deliler olarak kategorize ettiği insanların doğalarını ters yüz ediyor. Giderek vahşileşen bir çağın sivri ve korkunç dişleri arasında kaldığımızı, üzerimizdeki toplumsal baskıyı bir kez daha hatırlıyor, normlarla şekillendirilmeye çalışılan insanı o sınırların dışında bir yerlerde görmenin tadına varıyoruz ve kitap bizi içimizdekilerle dışa aksettirdiklerimiz arasında bir kıyaslama yapmaya davet ediyor. Zü'nün Tuhaf İnsanları demişken, Erasmus'u anmamak elde değil bence. O da Deliliğe Övgü kitabında, İşte karşınızdayım: Tüm iyilikleri ihsan eden varlığın ta kendisiyim. Latinlerin stultia ve Yunanlıların ise morea olarak adlandırdığı deliliğim. diyerek ve tanrı diliyle konuşarak deliliğin insanın en saf, en gerçek, en coşkulu yanı olduğunu savunmaz mı? Zü'nün Tuhaf İnsanları da insanı bu en coşkun, en gerçek haliyle ele alarak deliliğe yapılan tüm övgüleri destekler bir nitelik kazanıyor. It's not my first time to pay a quick visit this web site, i am browsing this website dailly and get fastidious data from here daily."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/11/12/antakya-10-uluslararasi-film-festivali-altindefne-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla bu yıl 10. senesini kutlayan festival, Antakya Belediyesi ev sahipliğiyle, Ansam Kültür Derneği ve FotoFilm organizasyonu ve gerçekleşen Antakya 10. Uluslararası Film Festivali sona erdi. Atilla Dorsay ve Leman Dorsay'ın yeni kitaplarını tanıttıkları imza günü ile renklenen festivalde Ceyhan Kandemir 'in yönettiği Ruhun Lekesi ve Mehmet Fatih Destegüloğlu'nun yönettiği Sebepler ve Yollar filmleri dünya ve Türkiye prömiyerini yaptı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/11/12/nerkizin-bahceleri-iaafta", "text": "17-20 Kasım 2022 tarihlerinde Harbiye Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek olan IAAF 3. İstanbul Sanat ve Antika Fuarı'nda, ressam NERKİZ AKÇURA, bahçe kültürümüze dair yaptığı çalışmalarıyla yer alıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/11/25/ismet-yazicidan-nazli-okten-soylesisi", "text": "NAZLI ÖKTEN: Yapay olan ve asıl olan ayrımı bir anlamda ahlak yasasını doğa yasasıyla bir tutan filozofları ve teologları aklıma getiriyor. Yirminci yüzyılın başında pozitivist yaklaşımın olan ile olması gereken arasındaki ayrımı yani değerler ile gerçekliğin ayrımı. Doğa yasaları nesnel ve evrensel olarak tanımlanırken norm sistemlerinin kültürel çeşitliliği insanın farklı toplumlarda farklı insanlaşma süreçlerinden geçebildiğini gösteriyor. Günümüzde pozitivizmin eleştirisi yapılmış olsa da Asıl olanın etrafında birikmiş tarihsel katmanları ayıklayıp bir öze varma düşüncesi kaybedilmiş bir büyüyü tekrar bulma umuduna karşılık geliyor. İSMET YAZICI: Son normal insan jenerasyonuna tanığız... vurgusunu yapanlar var biliyorsun; bedenleri, zihinleri dönüştürülmüş, sistemin kurallarına tam uyumlu hale gelmiş vs. bir yeniden yapılandırılmış varlığa doğru gidebileceğimiz yolundaki bu vurgu, aslında tabi temel soruyu gündeme getiriyor: İnsan dediğimiz varlığı nasıl tarif ediyoruz. Biliyorsun insanı bir süreç varlığı olarak tanımlar sufiler, doğan bedendir ve beşerdir, kendini yapılandıran, inşa eden o olma ihtimali olan varlık insan olma yolundadır... Bir kültürün içine, yasalar sistemi içine doğup yaş almaya başlayan varlık, aslında ne kadar kendi iradesiyle ve biricikliğiyle yol alıyor? Kendi aklı ve kendi gözüyle algıladığını var saydığı her şey ne kadar sahici ve ne kadar taklit varlığı... Dolayısıyla yeryüzünde insan olarak tanımladığımız bu yaratılmış, ne kadar sistemin yönettiği bir makine? Belki insan kavramından ne anladığımız üzerine devam edebiliriz. NAZLI ÖKTEN: Üçüncü sorun insan kavramından ne anladığımız sanırım en başta verdiğim cevapla birlikte düşünülebilir. Evrimsel bakış açısının bir sürü bireyi olarak hayatta kalan insanıyla yaradılış felsefelerinin seçilmiş veya günahkarlığından dolayı dünyaya fırlatılmış meleksi varlığı arasındaki fark kadar geniş bir soru bu. Ancak sanırım hayatta kalma ihtiyaçlarının belirlenimindeki hayvansal insan görüşüyle distopyaların büyük ve karmaşık bir iktidar sistemi içinde oyuncaklaşmış bireyleri arasında bir hat çizilebilir. NAZLI ÖKTEN: Yapay zeka ve insan iradesi arasındaki ilişki aslında en ilkel aletlerin kullanımından bu yana sadece insanlık tarihini değil tüm yeryüzünün tarihini şekillendiren bir mesele. Antroposen dediğimiz çağ, insanın kullandığı teknolojiler aracılığıyla ekolojik sistemi dönüştürmesiyle tanımlanıyor. Bunun yanı sıra yazı gibi tekniklerin farklı kullanımlarının eleştirisi çok eskiye dayanıyor. Platon yazılı söz için mesela, unutturan bir teknoloji. Phaidros eski Mısır'da astronomi ve geometrinin yanı sıra harfleri bulduğu söylenen Tanrı Teuth'un icatlarını sunduğu hükümdar Thamos'un yazıyı ruhlara hafıza tembellik vermekle suçladığı bir hikayeyle açılır. Bugün resim ve yazı arasındaki fark emojiler aracılığıyla tekrar kaybolurken, duygularımızın ifadesi bir yandan kolaylaşıyor bir yandan da kısırlaşıyor. Feminist bir düşünür, Donna Haraway günümüzün teknolojik şöleninde görmeyi denetimsiz oburluk olarak tanımlıyor. Herşeyi hiçbir yerden görme hilesi gündelik bir pratiğe dönüşürken bir tür yamyam göze dönüşürüz. Yapay zeka algoritmaları daha önceki gezinmelerimizin izini sürerek görmek istediğimizi varsaydıklarını çıkarıverirken önümüze iradeden bahsetmek zorlaşıyor mesela. NAZLI ÖKTEN: Çevrimiçi olduğumuzda sadece başkalarını gözetlemiyoruz kendimizi görmek istediğimiz halleri de kurguluyor ve yaratıyoruz. Bunu yaparken veri üretiyoruz ve tüm bu veri algoritmalar aracılığıyla küçük sanal beyliğimizin sınırlarını belirliyor. Bir anlamda kendimize tanımladığımız bir gerçekliğin içine hapsoluyoruz. Bu şekilde tanımlanmış bir gerçeklik bir hayal alemi değilse nedir? Öğrenen modeller örüntüleri tanımada kullanılırken bir tür madencilikle büyük hacimlerle işlenen bu veri ticari bir meta haline geliyor ve pazarlanıyor. NAZLI ÖKTEN: Kuşkusuz bu çok mühim... Ben küçükken bilgisayar kelimesi henüz yerleşmemişti ve elektronik beyinden söz edilirdi. Yapay zeka elbette büyük ölçüde beyinden ilham alıyor ve son yıllarda özellikle sinir ağlarına dayalı modeller geliştiriliyor. Hezarfen Ahmet Çelebi'nin 17. Yüzyılda Galata kulesinden Üsküdar'a dek uçtuğu, Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ndeki birçok hikaye gibi tarihsel olarak kesin bir bilgi değil. Ancak kuşlar gibi uçmayı hayal edebilmesiyle o zamana dek bunu denemiş insanlar hakkında bilgi sahibi olduğu kesin. Dolayısıyla hayal ile gerçek bilgi ile inanış arasındaki sınırlar gibi bu da insanı insan yapan müphem soru alanlarından biri. NAZLI ÖKTEN, 1992 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun olan Nazlı Ökten Paris-1 Sorbonne Üniversitesi'ndeki Yüksek lisans çalışmasından sonra, Fransa ve Türkiye hükümetlerinin ortak anlaşmasıyla yeni kurulan Galatasaray Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamak üzere yurda dönmüştür. 2000 yılında aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümü'nün kuruluş çalışmalarında yer almıştır ve halen aynı bölümde öğretim görevlisidir. Cogito ve Strata dergilerinin yayın kurulunda bulunan Ökten aynı zamanda 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte Hayalet Gemi dergisini çıkarmış, Açık Radyo'da birçok programın yapımcılığını ve aynı dönem TRT 2'de yayınlanan Bilincin Haritası, Kültürlerde Kurban, Yedi-Veren Düşleri gibi belgesellerin danışmanlığını üstlenmiştir. Çok sayıda kitap ve dergide yayınlanan makale ve denemelerinin yanı sıra aralarında Irk Ulus Sınıf, Devletin Antropolojisi, Bir Pratik Teorisi için Taslak, Ruh ve Beden, Düşünümsel Sosyolojiye Davet ve son olarak da Homo Academicus gibi sosyal bilimler alanına odaklanan çevirileri bulunmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/11/26/levent-karatas-volkan-haciogluna-iki-oluklu-edebiyat-tarihini-sordu", "text": "Volkan Hacıoğlu: Şiir ile din arasında benzerlik kuran birçok şair ve filozof var. Bunlardan biri de Thomas Sterns Eliot'un hocası George Santayana. Santayana, tarafımdan Türkçeye çevrilen Şiirin Öğeleri ve İşlevi adlı makalesinde Hıristiyanlıktaki aşai rabbani ayinini şiirin metafor gücüyle karşılaştırmaktadır. Kilisedeki insanların ekmek ve şarabı İsa'nın eti ve kanı olarak düşünmeleri tam bir şiirsel metafordur. Bu benzerlik ile birlikte şiirde sekülerleşme hareketleri Aydınlanma çağında hız kazanmıştır. Kutsal Kitap metinlerinin şiirsel bir söyleme sahip olduğu da bilinen bir gerçektir. Shakespeare ve Chaucer'da Kraliyet yanlısı bir tür muhafazakar söylem halihazırda korunurken, John Milton'un 1667 tarihinde yayımlanan Kayıp Cennet'i ile birlikte Poetik İtikat kavramının edebiyat ve estetik literatürüne girdiğini görüyoruz. Kutsal kitap metinlerinin dışında poetikanın kendi hakikati Kayıp Cennet'te ortaya çıkmaktadır. 1789 Fransız Devrimi'nin ardından sözün büyüsü modern zamanlarla birlikte kutsallıktan sıyrılarak daha dünyevi bir boyuta geçmiştir. Danton'un giyotine doğru giderken söylediği sözler halen unutulmamıştır: İhtilal Satürn gibidir, kendi evlatlarını yer! 'İhtilal İhtilafı' olarak ifade edilen çatışma Edmund Burke'ün 1790 tarihli Reflections on the Revolution in France adlı kitabıyla başlamıştır. Burke, İhtilal'le birlikte şövalyeler çağının kapandığını, onun yerine hesapçı, çıkarcı iktisatçılar çağının başladığını belirtmiştir. Adam Smith'in 1776 tarihli Milletlerin Zenginliği adlı iktisat kitabı Burjuva Devrimi'ne zemin hazırlayan temel metinlerden biridir. Bu kopuştan sonra sanatta ve şiirde ideolojik kamplaşmalar yoğunlaşmıştır. On dokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başında Sovyet Rusya'da Marksist felsefenin sanat pratiklerine tanık oluruz. Marksist estetik şiirde yenilik hareketleri ile aynı dönemde önemli bir sıçrama yaşamıştır. Yine aynı dönemde imparatorlukların yıkılmasıyla birlikte ulus-devlet paradigması altında toplanan farklı dünya görüşleri Sol ve Sağ ayrımı ile ideolojik nitelik kazanmaya başlamıştır. Rusya'da Mayakovski'nin etkisiyle gelişen Fütürist poetika geleneksel/muhafazakar söyleme karşı Türkiye'de Nazım Hikmet'in Marksist poetikasıyla kendine bir yol açmıştır. Bununla birlikte, 1917-1913 Bolşevik İhtilali, Proletarya Diktatörlüğü tartışmalarını başlatmıştır: Lenin, 'kapitalizm ile komünizm' arasında bir geçiş dönemi bulunduğuna, sınıfları bir anda ortadan kaldırmanın imkansız olduğuna ve sınıfların devam ettiğine, bütün bir proletarya diktatörlüğü dönemi boyunca da devam edeceğine' bir kez daha işaret etti. Toplumsal altyapıya ait bütün bu sosyoekonomik gelişmelerin şiirdeki izlerini sürmek mümkündür. Amerika'da Emerson'la başlayan Transandantalist hareket Walt Whitman'dan Edgar Allen Poe'ya, oradan da Beat Kuşağı'na kadar bir etki alanı yaratmıştır. İngiltere'de ilk kuşak Romantiklerden Coleridge ve Wordsworth'ün Panteist temelli poetikaları ikinci kuşak Romantik şairlerden Percy Bysshe Shelley, Lord Byron ve John Keats'in seküler poetikalarına yol açmıştır. Keats'in etkisi daha sonra Dante Gabriel Rossetti'nin başını çektiği Rafael Öncesi Kardeşlik hareketine ilham vermiştir. Ellilerle birlikte ideolojinin sonundan söz edilmeye başlanmaktadır. Daniel Bell'in 'Ellilerdeki Siyasi Fikirlerin Tükenişine Dair' alt başlıklı İdeolojinin Sonu adlı kitabının temel tezini bir cümlede özetleyecek olursak şöyle söyleyebiliriz: İdeoloji'nin sonu, ideolojilerin başlangıcıdır! Bell altmış yıl önce 1960'da yayımlandığında bile bir klasik olarak kabul edilen kitabında demir perde ülkelerinin dağılmasıyla bir dünya düzeni olarak Amerika'nın başını çektiği Kapitalist sistem ve Kapitalizm ile Sovyetler Birliği'nin liderliğini yaptığı Komünist blok ve Komünizm arasındaki eski Sol, Sağ ayrımına dayanan monolitik ideolojik kamplaşmanın yerini ırk, din, dil, cinsiyet, etnik grup, vb. temelindeki bölgesel parçalı ideolojik çatışmaların alacığını ileri sürmüştü. Türkçeye elli üç yıl sonra tarafımdan çevrilen ve 2013 yılında yayımlandığından bu yana Türkçe bilimsel literatürde birçok atıf alan bu kitaptaki tarih tezinin geçerliliği günümüzdeki gelişmelerle ispatlanıyor. Amerika'da yükselen ırkçılık, Ortadoğu'daki etnik kökenli ve dini çatışmalar, ideolojik nitelik kazanan kadın, erkek söylemi vs. Bell'in ellilerde ideolojinin sonunu ilan etmesinden sonra, Arthur C. Danto da 1984 tarihli makalesinde altmışlarda sanatın bittiğini belirtmiştir. Yapısalcılık ve varoluşçuluk kamplaşmasında Foucault ve Sartre kavgasına da bu dönemde dikkat çekmek gerekir. Yapısalcılığın ve post yapısalcılığın modern şiir üzerindeki etkisi en kaba tabirle tarihin dışlanması olmuştur. Bir çeviri hatasının sonucu olan metnin dışında bir şey yoktur safsatasına kapılan kimi şairler toplumla ve insanla olan bağlarını giderek daha fazla koparma yolunu seçmişlerdir. Foucault, Kelimeler ve Şeyler adlı kitabını Sartre ile olan kavgasının bir parçası olarak kaleme almıştır. Diğer taraftan, Japon asıllı Amerikalı siyasal iktisatçı Francis Fukuyama tarihin ve akabinde insanın sonunu 1992 yılında yayımlanan Tarih'in Sonu ve Son İnsan adlı kitabında ilan etmiştir. Bütün bunların üzerine, Sloven filozof Slavoj Zizek 2010 yılında Ahir Zamanlarda Yaşarken adlı kitabını yayımlamıştır. Ahir zamanlarda yaşarken şiirin sonunu ilan ederlerin de olduğunu söyleyebiliriz. Ben Zizek'in aksine ahir zamanlarda değil de dekadan zamanlarda yaşadığımızı düşünüyorum. Yani Zizek'ten daha fazla umutlu olduğumu söyleyebilirim. Günümüzde artık Sol, Sağ tartışmaları monolitik kalıbından çıkarak parçalanmış bir yapı göstermektedir. Kadın hakları savunucuları ve Feminist hareket, ne birine ne de diğerine angaje olma mecburiyeti hissetmeksizin Sol ve Sağ jargonda daha önce olmayan yeni sosyal gerçekleri gündeme getirmektedir. Bu yeni sosyal gerçekler çok geçmeden şiirsel söylemdeki yerini almıştır. Günümüzde kadın şairler kendi poetikalarında elli yıl öncesi ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir mesafe kat etmişlerdir. E. H. Carr, Sovyet Rusya Tarihi: Bolşevik Devrimi (1917-1913) 1. Cilt, Çeviren: Orhan Suda, İstanbul: Metis Yayınları, 1. Basım 1989, s. 229. I like this weblog very much, Its a really nice billet to read and find information. What a stuff of un-ambiguity and preserveness of precious knowledge about unpredicted emotions. My partner and I absolutely love your blog and find almost all of your post's to be exactly what I'm looking for. write about here. Again, awesome web log! My brother recommended I might like this web site. He was totally right. This post truly made my day. You cann't imagine simply how much time I had spent for this info! Glad to be one of the visitants on this awful site :D. bee subscribing to your rss feed andd I hope you write again soon! Sex toys https://self-lover. store/ have become an integral part of modern intimate life for many people. Their variety strikes the imagination. In intimate goods stores you can find many different types and models that help diversify your sex life and give pleasure. Y u ought to be a part of a contest for ne of th most useful sites online. I am oing to highly recommend this site! A motivating discussion is definitely worth comment. discuss such subjects. To the next! Kind regards!! I don't even understand how I finished up right here, but I assumed this publish used to be good. I require an expert in this house to resolve my problem. May be that's you! Looking forward to peer you. issue. I really like all of the points you've made. web page conations actually fastidious funny material too. I was able to find good info from your content. Simply desire to say your article is as amazing. i can assume you're a professional in this subject. keep updated with approaching post. Thanks 1,000,000 and please keep up the enjoyable work. as from our argument made at this place. . http://korrekciya-zreniya. ru/. . The participant feedback is clearly related to a unique facet of transitional definitive ketogenic. A number of these celebs swear by the ketogenic diet to lose weight quickly and that it is why it has picked up steam, globally. Peroxisome Proliferator Activated Receptor alpha also has the ability to upregulate ketogenesis, as it has some control over a number of genes involved in ketogenesis. I believe many well meaning people have been trying to get us off of this narrow vision of looking at just one number or one thing, but unfortunately more often than not they are just replacing one tunnel for another. Its 10 blades will transform hard and soft vegetables into lasagna-like noodles, fettuccini-like noodles, angel hair, ribbons, curly fries and more. Looking https://www. youtube. com/redirect?q=uic. io%2Fzht%2Fip%2Ffitforlessketogummies. com%2F&gl=FR more keto no-bake desserts like this simple berry cheesecake salad? No-bake keto cookies are made with a blend of peanut butter, nuts, seeds, and chocolate chips. I like to use a blend of pure monk fruit and stevia. This berry salad goes perfect with other summer favorites like grilled chicken kebabs and strawberry limeade. Strawberry mousse pie comes together quickly and sets in the refrigerator. I have some of the cream mix in the refrigerator now, and some mixed fruit in the freezer. canadian drug stores interpharm. pro A pharmacy that feels like family. %image_title% is without a doubt the distinct!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/12/03/esra-unal-saglikin-goz-izindeki-konugu-onur-caymaz", "text": "Şair Onur Caymaz'ın çocukluğundan bir kesiti kaleme aldığı anısını okurken dizildi bu cümleler zihnime. Caymaz, On Beş adını verdiği bu anısında on beş yaşından bir dönemi anlatırken şiirle tanışma sürecini de imlemiş bizlere. O kitabı okuma, demişlerdi. cümlesiyle başlayan anıda şairimiz on beş yaşında ve belki de hayatının ilk sorgulamasını yapıyor. Nazım Hikmet'in kitabını okumaması gerektiğini söyleyenlere karşı sorguluyor. Ona göre dünya büyüktür ve Nazım dünyanın en iyi şairidir. Hatta o yaz her ne kadar beğenmese de- ilk şiirini yazacaktır. Ders kitaplarını sevmeyen ve Orhan Kemal'in eserlerini okuyan şairimiz, şimdi ne üretiyorsa hep o yıllarda biriktirmiş sanki. Annesi, babası, babaannesi, evleri, Göksel abisi herkes ama herkes dokunmuş kelimelerine. Sinematografik ögelerin yerli yerinde kullanıldığı bu anıyı okurken edebiyatın hayatta nasıl karşılık bulabileceğine bir kez daha tanık oldum. Çocukluğunun yoksul, sade, sıradan insanlı, samimi dünyasını travmaya dönüştürmek yerine yazıya dönüştürmüş Onur Caymaz. On beş yaşında bıyıkları yeni terlemeye başlayan Onur, o yıllarda örmüş imge duvarını. Edebiyatçıların özellikle şairlerin çocukluk ve gençlik yılları ile ilgili bir şeyler okuyunca onların eserleri ile çok daha farklı bir bağ kuruyorum. Sanki o şaire ait bir yapboz var zihnimde ve şiirlerini okumakla tamamlayamıyorum yapbozu. İllaki yaşamlarından kırıntılara ihtiyaç duyuyorum. Ben de böyleyim işte. Birazdan metne son şeklini vereceğim. Sonra da Onur Caymaz'ın birkaç şiirini farklı bir duyuşla tekrar okuyacağım. Schubert eşliğinde. Peki niye? Dünya büyüktü ve Nazım Hikmet, 15 yaşındaki Onur için bu dünyanın en iyi şairiydi. Yüzüme hafiften tüyler yürümüş, sakallarım çıkacak. Şaşırıyorum. Aynanın karşısına geçip kirpiklerimin uzunluğuna bakıyorum. Anneannemin komşusunun gözlüklü kızı, kirpiklerimin uzun olduğunu söylemişti. Bazı geceler uyuyamadığım vakit içimdeki sesleri dinliyordum. Yastığıma sıkıca dayadığım kulağıma kalbimin atarken çıkardığı ses geliyordu, duyuyordum. Kimileyin sebepsiz bir korku, kimileyin tuhaf bir sevinç. Annem beni yaz tatilinde eczaneye çırak veriyor; bıyıklı, uzun boylu bir kalfa var orada. Benden yaşça büyük ilk arkadaşımdır: Göksel Abi. Eczanenin hemen yanında bir musluk tamircisi var, fıldır fıldır kara gözlü, esmer, kel bir usta; bir gün, yaşı benden de küçük çırağını sokak ortasında evire çevire dövüyor. Kaldırıma oturup için için ağlıyor çocuk. Göksel abi de bunu görüp girişiyor muslukçuya. Tüm kavgalardan çok korkuyorum. Kırmızıdan bozma bıyıkları var Göksel Abinin. Canı sıkıldıkça bıyıklarını ısırıyor. Benim bıyığım yok. O kitabı okuma demişlerdi, yaramaz o. Sanki birileri arkamdan gizli gizli konuşuyor hep. Gülüyorlar. Ayağımdaki ayakkabılarla alay ediyorlar sanki. Rengi sarıya çalan, burunları hafif kıvrılmış ayakkabılar; çok utanıyorum onlardan. Okula giderken giydiğim o gri pantolonun altında berbat görünüyorlar. Solgun bir çocuğun, eskiyip duran, artık iyice anılarda kalmış, uzak yazları. Eğer kışsa, akşamüzeri okuldan eve dönerken, hava iyice kararmış oluyor. Kurtuluş Caddesi üzerinde Göreme Muhallebicisi var. İçerde hep çorba içen yalnız adamlar oluyor, keşkül yiyen bir iki kişi. Param yetse ben de gideceğim; tek başına bir yerlerde bir şeyler yemek güzel. Çok sonra, Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri diye bir öykü kitabı yazacağımdan, o kitapta bunları anlatacağımdan haberim yok henüz. Yazmaktan çok okumaya aşığım. Ders kitaplarından nefret ediyorum. Orhan Kemal'i tanımışım: Arkadaş Islıkları, Avare Yıllar. Sanki yazılan her satırda, her şeyi ben paylaşıyorum, sanki satırların arasında, harflere sıkışmış çocuk benim. Ödenecek borçlar yok henüz, görülecek hesaplar, yiten arkadaşlar yok daha. Hadi yine yaz olsun, güneş acımadan geçsin apartmanların arasına sıkışmış Kurtuluş'un daracık sokaklarından. Kınalıada diye bir yer olduğunu öğreneyim babamdan. Göksel Abi ile öğlen yemeğimizi eczaneye söyleyelim. Kıymalı patatesin yanında mutlaka sütlaç olsun. Az pirinçli, az sütlü, bol tarçınlı; az müşterili lokantaların sütlacı. Evimizin, genelde kapısı kilitli duran, misafire ayrılmış salonundayım. Pencereden, eski bir sokak lambası görünüyor. Geceymiş, herkes tatlı bir uykuda. Konuş ey hafızam, anlat bunları. Yanımda okuma dedikleri Nazım'ın kitabı, şiirime dalmışım, elimde kurşun kalem, yere uzanmışım, önümde kareli harita metot defterinden kopartılmış bir sayfa. Sokak lambasının aydınlığı yetiyor. Dizelerimin arasında, kimseyle konuşmadığım için çoktandır unuttuğum sesimi aramaya başlamışım. Kendime bir ses arıyorum. Oturduğumuz apartmanın alt katındaki düğün salonundan vur kazmayı kazmayı, vur çapayı çapayı diye inleyen kötü bir şarkı duyuluyormuş. Evimiz biraz rutubetlidir, yorgun bir küf kokusu incecik bir sümbül kokusuna karışıyor, başım dönüyormuş. O zaman, karanlık salondan, oturma odasındaki saatin tıkırtılarını duyuyorum. Susamışım. Gizli gizli şiir yazıyorum ya mutfağa giderken koridordan biri çıkıp boğazıma yapışacak sanki. Rüzgarları özlüyorum. Gecelerin boğucu, yapış yapış sıcaklığı. Pencereler, duvarlar terliyor sanki, sıra sıra dizilmiş bodur apartmanlar. Bazen önümden kalorifer dairesinden çıkıp apartmana yayılan o acayip böceklerden biri geçecek gibi oluyor. Üzerindeki kareleri sayarak uyumaya çalıştığım halıya dalıp gidiyorum, yazdığım dizeyi beğenmeyince o garip şekillerden adalar yapıyorum kendime. Mutfağa gidiyormuşum. Su içeceğim. Ayaklarım çıplak, içim üşüyor; yatağa yattığımda pikemin, yastığımın yatılmamış, dokunulmamış soğukluğu içime yayılıyor sanki, ürperiyorum. Ürperiyorum derken aslında peri dediğimi de fark ediyorum. Seslerin içinde sesler var. Mutfağa geçerken apartman aralığının penceresinden, birkaç kuşun çatıdaki gurultusu duyuluyor. Babaannemin horlamasını, uyku kokan odaları, babamın yorgun yüzüne, annemin korktuğu için hep açık bıraktığı tuvaletin ışığının vuruşunu nedense hiç unutmadım. Ülserli babam ki artık yaşamıyor, az önce kalkıp yemek yemiştir: Bunu mutfaktaki masanın üzerinde düşmüş karpuz çekirdeklerinden, masa örtüsünün çiçeklerine damlamış karpuzun kan kırmızı suyundan anlıyorum. Buzdolabının sokak lambasını andıran buz gibi soğumuş cam şişeden kana kana içiyorum suyumu. Bir an, bu şişeyi sıkıca tutamazsam ne olur diye düşündüm. Gece vakti çıkacak gürültüyü hayal ederdim. Canımın ne kadar acıyacağı sonra aklıma gelirdi. Nedense öncelikle önemli olan, kimsenin uyanmamasıydı... Kimsenin. Şiir bitiyor, açıyordum yarım bıraktığım sayfayı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/12/03/vakifbank-kultur-yayinlari-39-istanbul-kitap-fuarinda-okurlarini-bekliyor", "text": "Bu yıl dördüncü yaşını kutlayan ve farklı disiplinlerde yerli/yabancı 180'den fazla nitelikli eseri okurların beğenisine sunan VakıfBank Kültür Yayınları, 3-11 Aralık tarihlerinde 39'uncu İstanbul Kitap Fuarı'nda kitap tutkunları ile bir araya geliyor. Fuarda yayınevinin altı yeni kitabı ve ilk defa yayımladığı Müzik Defteri isimli dergisi raflarda yer alırken yazarlarla söyleşi ve imza günü etkinlikleri de düzenlenecek. VakıfBank Kültür Yayınları, 3-11 Aralık tarihlerinde düzenlenen 39'uncu İstanbul Kitap Fuarı'nda okurlarıyla buluşuyor. VBKY'nin farklı kategorilerdeki seçkin eserleri, TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nde 3. Salon 317'nci stantta %50 indirimli şekilde satışa sunulacak. VBKY, fuar boyunca 2022'de yayımladığı 50'den fazla yepyeni eseri ve geçmiş yıllarda okurların beğenisine sunduğu yayınları ile kültür dünyasına katkıda bulunacak. Geçtiğimiz günlerde dördüncü yaş gününü kutlayan VBKY; iktisattan edebiyat ve tarihe, felsefe ve sosyolojiden çocuk kitaplarına uzanan farklı kategorilerde, Türkiye'den ve dünyadan klasikler ile heyecan verici çağdaş eserleri literatüre kazandırıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/12/04/kendine-ve-hayata-yabanci", "text": "Albert Camus Kendi kendime de dünyaya da yabancı bir adamım. şeklinde bir itirafta bulunuyordu insanın dünyaya fırlatılmış olduğundan ve bu anlamsız varoluşun yaşam boyu süregittiğinden bahsederken. Başı ve sonu belirsiz olan hayatın içinde sıkışıp kalmış insan bu durumun yarattığı daralmaya bir çıkış yolu arayacak, bu sonsuz özgürlük Sartre'ın ifadesiyle onda kaygı ve bulantıya sebep olacaktır. Camus varoluşçu bir yazar. Yabancı romanı 2. Dünya savaşı yıllarında basıldı. İnsanların boşluk ve kaos içinde oldukları toplumla aralarının açılmaya başladığı ve kendilerine yabancılaştıkları bir dönem. İnsan böyle bir dünyada kendini nasıl var edebilir? Varoluş özden önce gelir diyen varoluşçular insanı bu boşluk hissinden kurtarabilecek bazı çareler düşünür. Nietzsche çözümü insanın yeniden kendini var etmesi olarak görür ve insan yaşamın bu tekdüzeliğinden ancak sanat yardımıyla kurtulabilecektir. der. Çünkü Nietzsche'ye göre herkes her zaman hiç kimsedir. Sartre ise insanın varoluşsal süreçte seçimleriyle var olabileceğini dile getirir. Camus diğer tanrı inancı olmayan varoluşçulardan daha ileri seviyede bir varoluşçuluğu benimsemekte absürdizm akımının en önemli temsilcisi sayılmaktadır. Ona göre sonunda ölüm olan ve başlangıcı anlamsız olan bir yaşamda anlam aramak saçmadır. İnsan bu saçmalık içinde başkaldırarak yaşamda zafere ulaşabilir. Tıpkı kral Sisifos gibi. Camus Yabancı'da prototipini var edip sistemle ve değerlerle olan çatışmasını, hayata karşı duruşunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla Meursault'un yaşamı üzerinden varoluşsal ilkelere dair ipuçları veriyor. İnsanın yaşam yolculuğu sırasında rutinle ve buna bağlı olarak can sıkıntısıyla ilgili mücadelesine değinmek, komşusu Salome'nin devamlı çatışma halinde olduğu köpeğiyle sekiz yıl süren alışkanlığa dönüşen ilişkisinin kendinde yarattığı can sıkıntısından yine sürekli aynı yoldan eve gelip gitmelerindeki alışkanlığın kendisini huzursuz etmesinden söz etmek anlamına geliyor yazar için. İki ana bölümden oluşan romanda olay örgüsü oldukça başarılı. Yazar bu olay örgüsünü edebi anlatımıyla daha da ilgi çekici hale getirir. Meursault'nun çevresiyle olan ilişkisinden yola çıkar ve ilişkisindeki sıra dışı olan tavırlarını evliliğe dair düşüncelerini bize aktarır. Yabancı burada savaşın gölgesindeki 20. yüzyıl insanının duyguları kör ve sağır eden duyarsızlığına bir örnektir. Maria 'nin onunla evlenmek isteyip istemediği ve kendisini seviyor olup olmadığına dair yönelttiği sorularına katı ve soğuk, isterse evlenebileceklerine dair hayatını ve seçimlerini önemsemeyecek şekilde cevaplar verir. Yazarın hapse giren bir mahkumun yaşamıyla özgür bir insanın yaşamı arasında da fazla bir fark görmediği dikkat çeken bir diğer ayrıntıdır. Patronunun işiyle ilgili değişiklik yapmak isteyip istemeyişine sorduğunda Meursault'un verdiği cevap da oldukça manidar. İnsan hayatını hiç değiştiremez ki... Zaten herkesin hayatı birbirinin aynıdır. Çünkü hayat rutin bir şeydir ve mahkum olmakla özgür olmak arasında ona göre bir fark yoktur. Romanın ikinci bölümünde Meursault'un tutukluluk süreci ve hapishanedeki yaşamı anlatılır. Burada varoluşçuluğun insanın seçimleri olduğu yaklaşımıyla karakterin özgür olmayışı arasında paralel giden bir yaklaşım göze çarpar. Hapishanede sigara içmek ve cinsel arzularından mahrum kalan Meursault'a gardiyanın verdiği cevap varoluşsal çerçeveyi ortaya koymaktadır. 'Zaten burada yapmak istediğiniz şeylerden mahrum bırakılmak üzere alıkoyulmuyor musunuz?' Bir anlamda hayatta olmak bizi hayata bağlayan şeylerden mahrum olmaktır. Esaretin verdiği ıstırap ve nihayetinde rutine bağlılık ve sonuçta rutin geçen hapishane günlerinin ardından alışkanlıkların unutulması ve haz veren şeylerin yoksunluğuyla her şeyin sıradan hal alması. Varoluşçuların önemli çıkış noktalarından biri de şüphesiz ki ' inanç' kavramı eserde çarpıcı şekilde ele alınmaktadır. Mahkemede yargıcın sorusuna istinaden Tanrı'ya inanmayan biri olarak Meursault'a verdiği yanıt inanç anlamında varoluşçu düşünce açısından bakıldığında hayatın anlamsızlığını doğrular niteliktedir. Çünkü yargıcın ağzından dökülen şu ifadeler sonu ölüm olan hayatta insanın Tanrıya inanmak dışında bir çıkış bulamayacağına yöneliktir. İnançsız bir insan eserde toplum ahlakı için de bir tehlikedir ve cezalandırılmalıdır. Yabancı şüphesiz 20. Yüzyıl insanını olduğu kadar 21. Yüzyıl insanını da yansıtan bir roman olarak Dünya edebiyatının eşsiz eserlerinden biri haline gelmiştir. Camus, kendine ve dünyaya yabancılaşan bir insanın yaşamını konu alarak kendisini olduğu kadar dünyayı da etkisi altına alan bir yabancılaşmayı ve bunun sakıncalarını topluma yabancılaşmanın insanı sürüklediği iç bunalımı da burada bize aktarıyor. Varoluş sürecinde yalnız olan insanın kendiyle ve yaşadığı toplumla kurduğu ilişkiyi ve yaşadığı çelişkileri bize anlatıyor. Bu roman her geçen yüzyılda yabancılaşmanın eşiğine gelecek insanoğlunun yaşamını ele aldığı için daha önemini ve değerini arttırmaya devam edecekmiş gibi görünüyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/12/16/ayse-ozgur-aydogandan-mesut-kara-soylesisi", "text": "Türk sinemasının başarılı yazarlarından sevgili Mesut Kara ile sinema ve hayatı üzerine konuştum. 1961 yılında İstanbul'da doğmuş olan Mesut Kara, uzun yıllar grafik tasarım alanında çalıştı. Edebiyat çalışmalarının yanı sıra, 90'lı yılların başından beri sinema yazarlığı yapıyor. 1985'de yazdığı Yitik adlı öyküsü Gökyüzü adlı dergide yayımlandı. Reklam alanında Sanat Yönetmeni olarak da çalışan Mesut Kara, televizyonlara sinema programları da yaptı. Artizler Kahvesi, Yeşilçam'da Unutulmayan Yüzler, Pendikli yıllar ve sinemasal anılar, Sinema ve 12 Eylül ve Yeşilçam Hatırası, Mülksüz Çıplak, Benim Sinemacılarım ve son olarak Sanatlarıyla İz Bırakıp Geçtiler Hayatımızdan adlı yayınlanmış pek çok kitap çalışması vardır. Birçok dergide yazarlık ve editörlük yaptı. Show TV'de yayınlanan CineShow adlı sinema programının metin yazarlığı ve danışmanlığını, Kanal 6'da yayınlanan Hayalet Mektebi adlı sinema programının da hazırlanması ve sunuculuğunu üstlendi. UÇ adlı edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini ve sayfa tasarımını yaptı. Klaros Yayınları'nda 22 kitaplık Sinema Kitaplığı serisinin editörlüğünü üstlendi. Birgün gazetesinde yazıları yayımlandı. Ayrıca pek çok başka dergide yazarlık ve editörlük yaptı, gazetelerde yazıları yayımlandı. Işıyarak Yok Olan Aktör Erkan Yücel: Şimdi Geçti Buradan, Fantastiğin Sineması ve Unutulmayan Yüzler adlı belgesel filmlerin yönetmenliğini yaptı. 2008 yılında geçirdiği rahatsızlıktan sonra Kuşadası'na yerleşen değerli yazarımız halen Evrensel gazetesinde sinema üzerine yazmaya devam ediyor. - Anladığım Kadarıyla sinema üzerine ilk yazmaya başladığınız dönemlerden itibaren özellikle Yeşilçam Sineması ilginizi çekmiş. O dönemi ve o dönemin sinemasını nasıl tanımlarsınız? Diğer ülke sinemalarında olduğu gibi genel olarak Türkiye sinemasında özel olarak da Yeşilçam sinemasında da iki damar vardı, bugün de öyle. Bir yanda popüler gişe filmleri yapan tecimsel sinema, diğer yanda sanat sineması, toplumsal sinema, muhalif sinema yapan yapımcılar ve yönetmenler. Ben bütün olarak sevdim Türkiye'de yapılan sinemayı. Tecimsel gişe filmleri yapan damara eleştirilerim de oldu, diğer damara övgülerim de. Kişisel olarak çocukluğum yazlık ve kışlık salonlarda izlediğim melodramlarla, popüler filmlerle geçti. Sonrasında Yılmaz Güney, Lütfi Ö. Akad, Metin Erksan, Memduh Ün, Halit Refiğ ve filmleriyle tanıştım, 1960-65 arasında yapılan toplumsal gerçekçi filmleri izledim. Türkiye'de sinema bir avuç inançlı sinemacının büyük fedakarlıklarıyla olanaksızlıklar içinde karanlıkta el yordamıyla yapılıyordu. Sahiciydi, inandırıcıydı. Aydınların küçümsemesine rağmen Vedat Türkali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, sonraları Selim İleri gibi aydın yazarların verdiği senaryo destekleriyle başyapıt sayılan filmler yapıldı. Daha çok popüler filmler yapan Osman Seden'in de benzer çizgideki yönetmenlerin yaptıkları arasında iyi filmleri vardı. Anlamak destek olmak yerine küçümseyip uzak durmak yanlıştı ve sinemanın olumlu yönde gelişmesini geciktirdi. - Bir sanatçı muhalif duruşuyla, sanatını özgün ve özgür bir şekilde üreterek özerk kalabilir. Yılmaz Güney bu meseleye ilişkin bir değerlendirmesinde şöyle diyor: Benim anladığım sanat, sınıf mücadelesinin en etkili ve ihmal edilmez silahlarından birisidir Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Sinema iktidarların olduğu kadar muhaliflerin de ideolojilerini, siyasi inançlarını yansıtmaya çabaladığı bir alan. Sanat ve kitle iletişim araçları aynı zamanda her türden iktidar ve muhalefetin mücadele ettiği alanlar olarak da var olur. Sinemanın ekonomik, ideolojik ve estetik olarak üç temel işlevi olduğu düşünüldüğünde bu işlevlerin ana akım ve muhalif sinemaların yapısını/içeriğini belirlediğini söyleyebiliriz. Statükocu teoriler iktidarın, eleştirel kuramlar muhalefetin yol göstericiliğini yapar. İktidarlar hayatın her alanında olduğu gibi kültür alanında da ideolojik egemenliğini oluşturmak, yeniden üretmek için sanatı ve kitle iletişim araçlarını kullanırlar. Sinema da hem sanat olarak hem de yaygın/etkili bir kitle iletişim aracı olarak, egemen ve muhalif ideolojiler açısından toplumların kültürel yaşamlarında önemli bir yere sahiptir. Muhalif sanat dünyayı, içinde yaşadığı toplumu, her anlamda iktidarı sorgular. Yalnızca sorgulamayla yetinmeyip dönüştürmeyi de önerebilirler. Egemen ideolojinin kitleleri yönlendirme işlevi gören egemen/ana akım sinema bunu fark ettirmeden yapmayı seçtiğinden, siyasetle ilişkisi de dolaylıdır. 1978 sonrasında sinemaya genç yönetmenler gelir, daha ayrıksı filmler yapılır. Bu yenilenmeyle birlikte 1980'li yıllar boyunca ve sonrasında farklı sinemanın yolları aranır, Yeşilçam sinemasında tabu sayılan, dokunulmayan konularda filmler üretilir. Var olan sinemanın/Yeşilçam'ın üretim ilişkilerinde, üretim biçiminde 80 sonrasında yaşanan köklü değişimler, yapımcıların ortadan kalkmasıyla yönetmenleri sinema dışı kaynaklara, destekleyicilere yöneltir. Sinemacılar/yönetmenler üreteceği filmlerin parasal kaynağını ya kendi olanaklarıyla oluşturuyor ya da destekleyicilerden alıyordu. Kısıtlı imkanlarla, küçük bütçelerle bağımsız yapımcılık ürünü filmler yapılır, 1980'li yıllar ve sonrasında. Bu kişisel çabalar sinemanın yeni oluşumlarına da öncülük eder, yolunu açar. Fakat küçümseyip uzak duranlar bu süreci de Lütfi Akad', Metin Erksan'ı da muhalif sinemayı da görmezden geldiler, sonradan keşfettiler. - İçinde bulunduğumuz son 20 yılda hem ülkemizde hem dünyada faşizm güç kazandı. Yasakların arttığı dönemlerin ardından genellikle sanatsal alanda hareketlenmeler yaşanıyor. Aynı Franko döneminin ardından, yasakların kalkmasıyla birlikte; yenilikçi, yıkıcı ve bağımsız bir İspanyol Sinemasının ortaya çıkması gibi. Ayrıca günümüzde sinemada politik film çeken yönetmenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Son yıllarda bu konuda parlayan yönetmenlerimiz elbette var; Emin Alper, Mahmut Fazıl Coşkun, Kıvanç Sezer, Ezel Akay gibi yönetmenlerimiz var. Ancak günümüzde genellikle bağımsız filmler çekiliyor. Sizce bu durum siyasi konjonktürden ve baskılardan mı kaynaklanıyor? Geçmişin film yapma koşulları koşulları günümüzde yok çünkü artık yapımcısektörü yok. Şimdi film yapmak çok daha zorlaştı. Film yapmak isteyen yönetmen filminin yapımcılığını da üstlenmek, gerekli parayı bulmak zorunda kalıyor. Bu durum da film üretimini olumsuz etkiliyor. Yaşadığımız ekonomik koşullarda üretilen film sayısının düşük olmasının bir nedeni de bu. Projelerini hayata geçiremeyenlerin çoğunluğu da yenilikçi, bağımsız sanat sineması ya da toplumcu filmler yapmak isteyen sinemacılar. Baskıdan çok ekonomik koşullar engelliyor bu çabaları günümüzde. 90'lardan bu yana öne çıkan, önemli filmler yapan Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Handan İpekçi, Ezel Akay, Kazım Öz, Hüseyin Karabey, Yüksel Aksu, Ömer Uğur, Sırrı Süreyya Önder, Emin Alper, Özcan Alper, Orçun Benli gibi yönetmenler farklı bir kulvarda filmler ürettiler. - Benim Sinemacılarım adlı kitabınızda Müjde Ar'ı yazdığınız bölümde onun ve 1980 sonrası izlediğimiz Kadın filmlerinin öneminden bahsettiniz. Atıf Yılmaz ve Müjde Ar ile başlayan, toplumda tabuları yıkmaya yönelik Kadın filmlerinin sizce neden devamı gelmedi ya da yeterli olmadı? 1960-65 yılları arasında yapılan toplumsal gerçekçi filmler de 70'lerin başına Yılmaz Güney'e kadar sürmemişti. Yaşanan koşulların, tepkilerin ürünleriydi onlar. 80 sonrası Atıf Yılmaz'ın yaptığı Müjde Ar'lı kadın filmleri de dönemin, yaşanan koşulların, öncesinde yaşanan farklı bastırılmışlıkların tepkisi ve ürünleriydi. Öncesinde kadınlar da sanatçılar, sinemacılar da farklı baskıların, dayatmaların yasakların basıncı altında duygularını, isteklerini, haklarını baskılamak zorunda bırakılmışlardı. 80 sonrası oluşan boşlukta bir tepki, itiraz ve başkaldırı olarak yeni keşiflere açılan kadının yolculuğu yansıdı o filmlere. Sonraki yıllar ise hepimizin yaşayarak gördüğü başka ve daha kötü bir dünyaya evrildi, başka bir süreç yaşandı. Yeni dönemin sineması da yeni koşullara göre filmler yapmaya yöneldi. - Yeni çıkan Sanatlarıyla İz Bırakıp Geçtiler Hayatımızdan adlı kitabınızda pek çok değerli sinemacıya yer vermişsiniz. Benim Sinemacılarım kitabınızda da çok değerli portreler var. Kitaplarınızda henüz yer vermediğiniz sinema sanatçıları var mı, varsa onları hangi kaygılarla yazmadınız? Onları da bir gün yazmayı düşünüyor musunuz? Cahide Sonku, Sezer Sezin, Ayhan Işık, Belgin Doruk gibi benden önceki kuşakların perdede izlediği, benim yetişemediğim, tanıma olanağı bulamadığım sinemacıları Yeşilçam Hatırası adlı kitabımda yazmıştım. Çok popüler olan ve kendine medyada sürekli yer bulan, haklarında kitaplar yazılan Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik, Kadir İnanır gibi sanatçıları farklı bir çalışmada değerlendirmek düşüncesiyle söyleşi yapmayı, yazmayı hep sonraya bıraktım. - İzleyerek, yaşayarak, yazarak, değişik biçimlerde hayatına pek çok film sığdırmış olan Mesut Kara'nın en çok en sevdiği filmi ve yönetmeni sormak istiyorum?"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/12/17/bayram-saridan-sibel-gunesdogdu-soylesisi", "text": "Editörlüğünü Yazar Evi'nden Can Gazalcı'nın yaptığı Suskun Toy Kuşları ve Özgür Renkler kitabının yazarı Sibel Güneşdoğdu ile Edebiyatist Yayınevinden çıkan son kitabı Gitmek üzerine konuştuk. Sibel Güneşdoğdu: Attila İlhan, aşkı, cinselliği, korkuyu, ölümü, ayrılığı sakınmasızca ne güzel işlemiştir. Anlatmak istediğinizin farkındaysanız, kabul görme duygusunun insanı tutsaklaştıran bağlarından, sınırlar ve itaat ekseninden sıyrılabilirsiniz. Bunun dışında ayrıksı ya da şairane bir dil oluşturmak değil derdim. Bu bir seçim değil, tarz. Öyküsünü anlattığınız her neyse içselleştirip, çok boyutlu tasvirini çizerken oluşuveren bir biçem. Ama cinselliği yazıyorsam duyduğum tek kaygı, o sahnenin büyüsünü bozmadan, yanlış yöne evrilmesine izin vermeden aktarmak olabilir. S. G: Arafta kalmış insanlar ilgi odağımda, ruhum onlara yakın; sorunlarının adını koyamayan, seçimlerine odaklanamayan, benliğiyle yüzleşemeyenlere... Ayrımsayamasalar da çokça birikimleri var. Farkındalık edinseler tabii ki araftan kurtulabilirler. Bir adımla, bir keşifle ışığa ulaşabilirler. Onları iki dünya arasında bırakanlar için hüsran yaratsa da kendileri adına bir kurtuluş olur diyebiliriz. S. G: İnsan sorunlu bir varlık ve keşke kendi kendisinin efendisi olabilse. Gece ve gündüz köledir pek çok insan; haksızlığa uğramıştır, bunaltılmıştır, hep birileri ona bir kötülük yapmıştır. Bu olagelenlere kendisi izin vermiştir ama öyle ehil bir sistemle güvensizliği beslenmiştir ki edilgendir ruhu. Kısacası şizofreni, paranoya ya da türevi ruhsal bozuklukları tetikleyen durumu salt modernleşmeye bağlayamıyorum. S. G: Psikoloji, edebiyatın en önemli kaynağı. İnsan doğasının gizil şifrelerini veriyor. Küçücük bir eylem iç dünyamızı değiştirir ama öykü karakterlerimin tesadüflere değil tercihlerini olgunlaştırmaya, benlikleriyle yüzleşemeye, cesarete gereksinimleri var. S. G: Eleştirel bakışlarda uyandıracağı duyguları düşünerek bir üretim gerçekleştirmek, yazarın kendisine uygulayabileceği kısıtlılıktır. Varlık, evren, bilgi bağlamında sistematik düşüncelerle yola çıkmak benliğime, birikimime haksızlık olur. İmgeler ve kavramlarla kurulmuş dilse tarzla ilgili bir durum. Yazarak ruhumu özgürleştirirken yaşamın kıyısına itilerek yalnızlaştırılmış, bunu özellikle hissetmesi sağlanmış öykü karakterlerimi özgürleştirmeye çalışıyorum, onların adlandırmakta zorlandıkları yoksunluklarına, hissizleştirildikleri yerden bakıyorum; ayna tutuyorum, gösteriyorum, onlara yaşatılanın, sırtlarına yüklenenin gövdesel bir çıkıntı olmadığını, bunlardan kurtulunabileceğini... Bir kişi bile öykülerimdeki karakterlerle kendini özdeşleştirse, çıkış yolu için plan oluşturacaktır. S. G: Önce ailesinin psikolojik istismarına uğramış, kişiliğini kabul ettirememiş, onaylattıramamış, kendi adına yapılmış tercihler nedeniyle; okuduğu okulu, çalıştığı işi, evlendiği eşi sevmeyen, kendi olamayan, kırık kalpli insanlarla dolu dünya. Tutunamayanlar, yalnızca bir roman adı değil toplumumuzda, psikolojik ayarlarıyla oynanmış azımsanamayacak denli büyük bir insan topluluğunun tanımı. Şöyle diyelim o zaman; gecikmeden gerçeklerle ve hayatla yüzleşelim; özgürleşelim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2022/12/20/seyirlik-radyo-galatasaray-lisesinde-2", "text": "Seyirlik Radyo Tevfik Fikret performansı ile devrimci şairin doğumunun 155. Yılında, 22 Aralık 2022'de Galatasaray Lisesinde gerçekleştirilecek olan kutlama etkinliğinde prömiyerini yapacak. Radyo programı formatında hazırlanan performans, öğrencisi olduğu, müdürlüğünü üstlendiği ve kendisi için çok kıymetli bir mekan olan Galatasaray Lisesinde yayında. Usta edebiyatçının edebi yönünden ziyade onun hayata bakışını, yaşantısını ve bunun eserlerine olan yansımasını araştırıp edebiyatseverlerle paylaşmayı hedefleyen performansta, Tevfik Fikret'i biraz daha yakından tanıma fırsatı bulacağız. eşlik edecek. Programda yer alan eserler, solist Prof. Özgül Turgay ile piyanist Fethiye Yeşim Altınay'ın yorumu ve Kağan Erdem'in ritim eşliğiyle seyirciyle buluşacak. Yazının ardındaki hayata ışık tutan Seyirlik Radyo, Türkolog, spiker ve eğitmen Gönül AK'ın sunumuyla, 22 Aralık saat 21.00'de Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret Salonunda gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/01/07/16352", "text": "... sonra mübadil suların/bir adasında/yeldeğirmenine/takılmış yüzün/habire pişmanlığı döndürüyor/umarsız/senin adın yok... Eğitimci-şair-yazar Dizdar Karaduman'ın kitabında ilk şiirinin dizelerinde çağımızda daha da artan zorunlu göçler değil sadece dikkat çektiği. Geçmişten bugüne farklı coğrafyalarda aynı acıyı yaşayanlara; yok sayılan insanlara bir vurgu. Aslında diğer şiirlerinde de adları yok sayılanları şiir kitabında baş tema edindiğinin ipucunu veriyor şair. İçerik olarak Toplumcu Gerçekçi anlayış olmakla birlikte, biçim, söz sanatları açısından çağdaş bir yapıya sahip şiirleri. Kitabının adıyla dahi 'Sendeki Yara Bende Kanıyor' diyerek şiirlerinin duyarlı, insancıl yanını ele veriyor ilk bakışta. Bu açıdan Dizdar Karaduman, yaşamın acılarına, yıkımlarına karşı şiiri bir kalkan olarak kullanıyor. Bir okur olarak Karaduman'ın şiirlerini okuduğunuzda güçleniyor, empati yapıyor, yaşam yolunu uzatabilecek ipuçları buluyor; aydınlanıyorsunuz. Bu yolda sıkılmıyorsunuz çünkü Dizdar Karaduman uzun yıllar Türkçe ve Türk Dili Öğretmeni olarak çalıştı. Şairlik, yazarlıktan önce iyi ve sıkı bir okur. Okuduklarını ustaca inceliyor, incelemelerini deneme tarzında yazıyor. Bu yazılarından büyük kısmı dört cilt olan 'Şiirlerin Söylediği' kitabında da bir araya geldi. Bu gelişler etkinliklerde anlatıldı. Bornova Şiir Topluluğu'nu da yöneten, etkinliklerle katılımcıları günden güne çoğalan Dizdar Karaduman ile gelin eğitimci, şair, yazar kimliğini dizelerin bakış açısından İzmir eksenli başlatarak konuşalım. Eğitiminiz ve öğretmenliğiniz farklı illerde geçti ancak İzmir doğumlusunuz, uzun yıllardır İzmir'de yaşıyorsunuz. İzmir'in şiirde yerini, şairlerini, İzmirli bir eğitimci ve şair kimliğinizle sizden dinleyelim. Doğma büyüme Bornova İzmirliyim. 1402 sayılı yasa kapsamında Sivas'ta dört yıl sürgün olarak görev yapmamın dışında İzmir'de değişik okullarda çalıştım. Emekli olduktan sonra da yaşamımı İzmir'de sürdürüyorum. İzmir'in şiirdeki yerine gelince 8500 yıl öncesine dayanan tarihi bir mirasa sahip İzmir'de başta M. Ö 9. yüzyılda Smyrna bölgesinde yaşamış, Batı edebiyatının ilk büyük eserleri kabul edilen İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisi ve yazarı İyonyalı ozan Homeros'la başlar İzmir'in şiir damarı. Osmanlı döneminde İzmir, kültür ve sanat yapısındaki gösterdiği yükselişe karşın şiir alanında aynı ivmeyi göremeyiz. Bu dönemde Tire'deki Şuara Tezkireleri'nde on beş Divan şairinden söz edilmektedir. Benzer bir durum Tasavvuf ve Aşık tarzı şairler için de geçerlidir. Ancak 18. Yüzyıldan sonra özellikle kentin içinde bulunduğu çok kültürlü etnik ve sosyal yapısı nedeniyle matbaanın da gelişiyle birlikte kültür sanat ve edebiyat alanında yeni bir ivme kazanmaya başlar İzmir. 19. Yüzyılda matbaanın kullanım alanının daha da gelişmesiyle birlikte kentte kültür, sanat ve edebiyat alanında bir hareketlilik görülmeye başlar. Bu yüzyılda Divan şiiri alanında Ahmed Tal'at, Mansurizade Es'ad, Yanyalızade Celal, Hasan Akif, Mehmed Abdurrahman, Hasan Servet, Ahmed Cemil gibi şairlerin öne çıktığı görülür. Halk şiirinde ise Aşık Ahmed Behçet'in Tasavvuf şiirinde ise Ali Ulvi Baba, İrşadi, Mihri Efendi, Şemsi Baba gibi isimler ön plana çıkar. Modernleşme sürecinde ise Tevfik Nevzad'ın tek şiir kitabı Aveng-i Şebab (1889) İzmir'de çıkar. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte İzmir Türkiye'nin ikinci büyük kültür merkezi konumuna gelir. Artık 17 gazete ve derginin yayın hayatına girdiği İzmir'de Aşık edebiyatı alanında Havva Bacı, Necmiye Bacı, Neferi, Nevcihan Özmerih, Hicrani gibi halk ozanlarının isimleri ön plana çıkar. Cumhuriyetin ilk döneminde şiir alanında Benal Nevzat, Mehmet Arif Bilgi, Enver Tuzcu, Nazan Güntürkün, Halim Yağcıoğlu, Nuran Hariri, Adnan Önelçin, Hasan Vasfi Uşkan, Ahmet Kanyılmaz, Hatice Müberra Kıran, Rauf Alanyalı, Selahattin Birkan, Fethi Savaşçı, Muammer Lütfi Bahşi ilk akla gelen İzmirli şairlerdir. Tabi İzmir-Urla doğumlu Seferis'i de unutmamak gerekir. İzmir, şiir damarı güçlü olmasına karşılık sesini yeterince duyuramamış olmasına rağmen birçok önemli şaire sahip üçüncü büyük kentimizdir. Garip akımıyla birlikte serbest şiirin İzmir'e de yansıdığı, dolayısıyla da Attila İlhan, Hüseyin Cöntürk, M. Şerif Onaran, Salah Birsel, Dinçer Sezgin, Mübeccel İzmirli, Nuran Hairi, Yüksel Pazarkaya, Yaşar Aksoy, Dinçer Sümer, Necdet Neydim, Semih Çelenk, Seyfettin Tekdilek, Metin Altıok, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Avram Ventura, Hüseyin Yurttaş, Hüseyin Peker, Halim Yazıcı, Ahmet Günbaş, Tuğrul Asi Balkar, Asuman Susam, Aliye Özlü, Cem Seyhun Ünbay, Nesrin Kültür Kiraz, Didem Madak, Atilla Er, Neval Savak, Neslihan Perşembe Kulakoğlu, Onur Akyıl, Erkan Karakiraz, Ayşen Deniz Onaral, Özgür Zeybek gibi daha birçok şairi sayabiliriz. Bunların yanı sıra daha sonra meslek görevi nedeniyle İzmir'e yerleşen ve yaşamını burada sürdüren, bu güzel kentimizin yazın ve şiir hayatına katkı veren şair ve yazarla doludur İzmir. Bunlar da bu güzel kentin şairi sayılmalıdır bana göre. Necati Cumalı, Şükran Kurdakul, Nahit Ulvi Akgün, Abdullah Neyzar Karahan, Mehmet Sadık Kırımlı, Hidayet Karakuş, Oğuz Tümbaş, Halit Özboyacı, Bedri Karayağmurlar, Timuçin Özyürekli, Süreyya Berfe, Hayri. K. Yetik, Veysel Çolak, Yusuf Alper, Aydın Şimşek, Bilsen Başaran, Tuğrul Keskin, Namık Kuyumcu, Turgay Gönenç, Fergun Özelli, Fatma Aras, Hüseyin Ferhad, Aslıhan Tüylüoğlu, Neslihan Yalman, Mehmet Rayman, Mine Ömer, Nesrin İnankul, M. Mazhar Alphan, Raif Özben, Sedat Şanver, Coşkun Şimşekli, Selami Şimşek, Durmuş Taşdemir, Mehmet Mahzun Doğan, Zübeyde Seven Turan, Özlem Tezcan Dertsiz, Ümit Yaşar Işıkhan, Hülya Deniz Ünal, Özge Sönmez, Gülçin Sahilli gibi adını anamadığım daha birçok şair var bu güzel kentte. Şiir sanatı üzerine şair Veysel Çolak yönetiminde yirmi yıldır, halka açık, ücretsiz eğitim çalışmaları yapan, etkinlikler düzenleyen Karşıyaka Belediyesi Veysel Çolak Şiir Atölyesi, Aydın Şimşek yönetiminde sekiz yıldır İzmir'de şiir, edebiyat ve yazarlık eğitimi veren Kanguru Kültür ve Sanat Merkezi ile birlikte birçok özel şiir atölyeleri ve toplulukları Buna 2019 yılından şiir etkinlikleri düzenleyen Bornova Şiir Topluluğu da dahil İzmir'in şiir hayatına renk katmaktadır. Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere İzmir ilçe belediyeleri ulusal ve uluslararası şiir ve edebiyat etkinlikleri, kitap fuarları düzenleyerek şiir ve edebiyatın kentte varlığını sürdürmesine olanak yaratmaktadır. Bu soruya yanıtım biraz uzun olacak. Çünkü eleştiri konusu biz de en sorunlu konuların başında geliyor. Eleştiri türü, bizim edebiyatımıza ne yazık ki çok geç girmiştir. Eleştirinin tarihi Antik Yunan Edebiyatı'na kadar uzanırken bizdeki ilk eleştiri metinlerine Divan Edebiyatı'ndaki Şuara Tezkireleri'nde rastlanır. Gerçek anlamda eleştiri türü olarak görülmeyen bu tezkireler, birer kaynak niteliğindedir. Bunlarda genel olarak eserin yazıldığı dönemde yaşayan veya ölmüş olan şairlerin hayatları ve eserleri hakkında bilgiler verilir. Modern anlamda bir eleştiri özelliği taşımazlar. Edebiyatımızda Tanzimat döneminde Namık Kemal'in 1866'da Tasvir-i Efkar'da yayımlanan Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir yazısı, Ziya Paşa'yı tenkit etiği Tahrib-i Harabat ve Takip yazıları bizdeki modern eleştirinın ilk öncü örnekleri sayılmaktadır. Beşir Fuad, bu dönemde Türk Edebiyatı'nda ilk kez realizm ve naturalizmden söz ederek ve bunlarla ilgili bilgiler vermiştir. Cumhuriyet Dönemi'nde ise Divan Edebiyatı, Tanzimat Edebiyatı ve Servet-i Fünun Edebiyatına yönelik eleştiriler devam eder. Şiirle ilgili tartışmalarda ise eski-yeni ve şiir-ideoloji eleştirileri öne çıkmaya başlar. Yedi Meşaleciler, Beş Hececileri eleştirir ve şiiri sunileştirdiklerini, cansızlaştırdıklarını eleştirirler. Daha sonra Nazım Hikmet, Resimli Ay'ın Haziran ve Temmuz 1929 sayılarında Putları Yıkıyoruz başlığı altında imzasız olarak yayımladığı Abdülhak Hamit bey, efendi Daii azam değildir. Azamı bir tarafa bırakalım dahi olmanın umumi vasıflarına bile haiz değildir. dediği Abdülhak Hamit Tarhan ve Yıkmak istediğimiz ikinci put şair Mehmet Emin beyin kendisine boşu boşuna verilen Milli şairlik, Türk şairliği sıfatıdır cümlesiyle başlayan Mehmet Emin'i hedef alan iki eleştiri yazısı ile siyasi sonuçlar da doğuran bir eski-yeni kavgasını başlatmıştır. Bu yazının yayımlandığı gün, otuz kadar milliyetçi bir araya gelerek Resimli Ay bürosunun önünde toplanır. İşe karışmamak üzere önceden emir aldığı görülen polis herhangi bir müdahalede bulunmazken Serteller'in bürosundaki Nazım Hikmet Siz bizim büyüklerimizi öldürüyorsunuz, mukaddesatımızı yıkıyorsunuz bağrışlarını dinlemek durumunda kalır. Daha sonra yatışan kalabalığa yaptığı açıklamada, her toplumsal değişimin edebiyatın yapısında da değişiklikler gerektirdiğini ve bunun komünizm propagandasıyla karıştırılmaması gerektiğini söyler. Nazım Hikmet bu saldırıdan yaklaşık bir yıl sonra Abdülhak Hamid Tarhan ve eşi tarafından çaya davet edilir. Aradaki anlaşmazlığa bir son vermek isteyen ve kendisine Divan şiiri anlayışını kast ederek Biz onları yıktık siz de bizi yıkacaksınız diyen bu şairden oldukça etkilenen Nazım Hikmet, Abdülhak Hamid Tarhan'ı Orhan Selim takma adıyla çıkan 83 Yaşında Delikanlı adlı şiiriyle över. Daha sonra Putları Yıkıyoruzdaki tavrı kendisine hatırlatıldığında ise yaşlı şairlerin sanatına değil onların etrafında oluşturulan putlaştırma hareketine karşı olduğunu söyleyecektir. 1923-1938 yılları arasında şiir eleştirileri, genellikle şairler tarafından yapılmış. Olumlu eleştiriler, aynı şiir anlayışına ve dünya görüşüne sahip şairler tarafından yapılırken, olumsuz eleştirilerse karşı anlayıştakilere yöneltilmiştir. Bu dönemde yapıta yönelik eleştiri pek görülmez. Eleştirilerde çoğu kez şairin kişiliği ve ideolojik eğilimi eleştiri konusudur. Eski şairler, milli olmamakla suçlanırken yeniler de şiiri ideolojinin hizmetine sunmak ve halk şiirini beceriksizce taklit etmekle suçlanırlar. Şiir eleştirilerinde en çok eleştirilen şairler arasında Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy, Nazım Hikmet, Yahya Kemal Beyatlı ve Necip Fazıl Kısakürek dikkat çeker. Roman ve öyküde daha çok karakterler ve konularla ilgili eleştiriler görülür. Yazarların Anadolu'yu yeterince tanımadıkları ve yaratılan karakterlerin yeterince gerçek ve bu toplumun içinden olmadıklarına vurgu yapılarken bu alandaki eleştirilerin şiire göre daha derli toplu olduğu görülür. Eleştirmenlerin roman ve öykü eleştirilerinde aradıkları ölçüt, olay ve kişilerin gerçeğe uygunluğu ile psikolojik çözümlemelerdeki derinliktir. Bu dönem eleştirilerin merkezinde yer alan eserler: Sinekli Bakkal, Kuyucaklı Yusuf, Yaban, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Gökyüzü, Sabahattin Ali ve Sait Faik'in hikayeleri ve Muharrir, Tohum, Bir Adam Yaratmak, Sağanak, Unutulan Adam gibi tiyatro eserleridir. Dönemin en hararetli tartışma konularından biri de dil meselesidir. Harf inkılabı, dilde sadeleşme, öz Türkçecilik, yazı dili konuşma dili sorunu bunların merkezini oluşturur. Cumhuriyet döneminde eleştiri denince akla gelen ilk kişi Nurullah Ataç'tır. Bu döneminde Ataç dışındaki eleştirmenler şunlardır: Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Burian, Mehmet Kaplan, Suut Kemal Yetkin, Mehmet Fuat, Asım Bezirci, Hüseyin Cöntürk, Fethi Naci... Eleştirimizin 1950'lere kadar geçirdiği süreç kuruluş/çıraklık, 1960'lara kadar olan süreç ise kalfalık dönemi olarak adlandırılabilir. Edebiyatımızda 1960'lara kadar özellikle Öznel ve İzlenimci Eleştiri ön plandadır. Türk edebiyatında 1950'lere kadar aşağı yukarı genellikle izlenimci eleştiri anlayışı egemen olmuştur. Bu tarihten sonra ise nesnel eleştiri anlayışı başat bir öge olarak belirginlik kazanmakla beraber az da olsa izlenimci eleştiri de varlığını sürdürür. Fakat, öznel eleştiri, çoğu zaman yazarların birbirine saldırı hatta küfür etme aracı olmuş, eserin edebi değerinden çok, sanatçının kişiliğine yönelik alay ve hakaret yazıları halinde görülür. 1960 sonrası dönemde birçok etmenin de yönlendirmesi ile nesnel eleştiri ön plana çıkmaya başlar. Böyle bir eleştiri yaklaşımı, bu dönemde Türk Edebiyatı'nda iki ayrı ortamda gelişir. Bunlardan biri, üniversite çevreleridir. Daha çok Batı dil ve edebiyatları bölümü akademisyenleri, Batı edebiyatlarından edindikleri birikimleri Türk Edebiyatı'na uygulamaya çalıştılar. Bunlar arasında Berna Moran, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk, Murat Belge, Şerif Aktaş, Doğan Aksan, Gürsel Aytaç gibi isimleri sayalabiliriz. Nesnel eleştiri anlayışının geliştiği diğer bir ortam da profesyonel yazarların ürünlerini yayımladıkları bazı dergilerdir. Cemal Süreya'nın da vurguladığı gibi kısaca günümüzde eleştirinin yok denecek kadar az olduğu söylenir. Çünkü hiçbir şairin eleştiriye tahammülü yoktur. Günümüzde şiir eleştiri yazıları pek ilgi görmediğinden, ekonomik bir getirisi de olmadığından, dolayısıyla şiir eleştirisi üzerine metin yazanlar da yavaş yavaş bu alanı terk etmeye başlamışlardır. Bu durum şiir eleştirisinin geleceği bakımdan düşündürücüdür. Günümüzde bu alanda daha çok şairlerin yaptığı deneme-eleştiri karışımı bir şiir eleştiri söz konusudur. Son yıllarda kültür sanat ve edebiyat dergilerinde daha çok kitap tanıtma yazıları yazılmakta, bu metinler de gerçek bir eleştiri yazısı özelliğini taşımamaktadır. Bunlar içinde az da olsa eleştiri yazısı niteliği taşıyan kitap tanıtım yazıları da görülmektedir. Ömer Türkeş, Sadık Aslankara, Birsen Ferahlı, Orhan Kahyaoğlu, Hülya Soyşekerci vb. adları sayılabilir. Eleştiriye açık bir toplum olamayışımız, genel olarak eleştiri ve özelde şiir eleştirisi, bizim toplumumuzda ciddiye alınan bir edebiyat disiplini olamamıştır. Durum böyle olunca da en küçük eleştiriye bile tahammül edemeyen şairler, eleştirmenlere tepki gösterip belden aşağı ağza alınmayacak sözler sarf edebiliyorlar. Sonuçta edebiyat ve şiir dünyasında bir yandan bu olumsuz tepkiler ve okurun ilgisizliği diğer yandan harcanılan emeğin ve zamanın karşılığını göremeyen eleştirmenler, bualandan uzaklaşmak zorunda kalıyorlar. Sözgelimi, önemli eleştirmenlerimizden Mehmet H. Doğan eleştiri yazdığı dönemde bu konuda abartılı tepkilere, saldırıya uğramış, yıllarca eleştiri yazısı yazmamıştır. Keza Fethi Naci, Selahattin Hilav da... Yakın zamanda Orhan Koçak için de geçerlidir. Hasan Bülent Kahraman, Eser Gürson, Ramis Dara, Mustafa Öneş, Orhan Kahyaoğlu, Mehmet Yaşar Bilen, İbrahim Oluklu gibi eleştirmenler farklı nedenlerden dolayı eskisi gibi yazmıyorlar ne yazık ki! Şiir kitabı tanıtımlarında kitaptaki şiirlerin şiir sanatı açısından incelenip değerlendirilmesinden çok, şairi ve onun şiirini övmekten öte bir tutumun sergilenmediğini söyleyebilirim. Bunun yanı sıra yayınevlerinin istediği gibi reklam ve pazarlama amaçlı kitap tanıtım yazıları yazmayı kendine iş edinen özneler de dergi sayfalarında çoğalmaya başladı. Bu durum, dergi sahipleri ve editörlerin de işine geliyor. Kısaca ciddi bir eleştiri ya da kitap tanıtım yazısı yazabilecek özneler maalesef ellerini ayaklarını bu alandan çekiyorlar. Onlarını yerini yazarların, şairlerin kankalarıyla yalakaları dolduruyor bu alanı. Bu olumsuz ortamda gelinen nokta, gerçek şiir eleştirmenin çok az olması nedeniyle son yıllarda bazı şairleri şiirin yanı sıra eleştiri yazmaya yöneltiyor. Bunların başında; eleştiriyi şiirle birlikte yürüten Metin Celal, Oktay Taftalı, Yücel Kayıran, Mahmut Temizyürek, Halim Şafak, Mehmet Can Doğan, Baki Ayhan T. , Celal Soycan, uzun zamandır şiir yazıları yazan Güven Turan, Veysel Çolak, Hüseyin Peker, Metin Cengiz, Gültekin Emre, Ahmet Ada, Osman Hakan A., Ahmet Günbaş, Fergun Özelli, Hilmi Haşal, Ahmet Güntan, Celal Fedai, Yusuf Alper. Abdulkadir Budak, Haydar Ergülen, Nilay Özer, Selim Temo, Devrim Dirlikyapan gibi isimler deneme-eleştiri ağırlıklı şiir yazıları yazdıkları görülmektedir. Bu anlamda Ahmet Oktay'ın özel bir yerinin olduğunu, Turgut Uyar'ın da gençliğinde önemli yazılar yazdığını unutmamalıyız. Görüldüğü gibi şiir eleştirisi konusunda anılan bu şairler, şiir üstüne, şiir sanatı üstüne araştırma, inceleme yapıyor, deneme-eleştiri tadında metinler üretiyor, kitaplar yayımlıyor. Bu konuda Veysel Çolak bunların başında gelen şairlerimizden biri. Günümüzde yaşanılan bu durum, yeterince eleştirmen olmadığını, bu yüzden de bazı şairlerin, ister istemez şiir ve başka şairler üstüne yazma zorunluluğunu beraberinde getiriyor. Öğrencilik yıllarında şiir denemeleri yazmayan yok gibidir. Görev yaptığım yıllarda ortaokul ve lise öğrencilerim yazdıkları şiirleri bana gösterirlerdi. Bunlara şiir sanatı açısından bakıldığında şiir demek doğru değildir. Bunlar, daha çok anlık duyguların dile getirildiği, el yordamıyla yazılan metinlerdi. Günümüz genç şairlerini dergilerde yayımlanan şiirlerinden tanımaya çalışıyorum. İçlerinde iyi şiir yazan yetenekli genç şairler var. Ancak yazılan çoğu şiirler, sanki bir elden çıkmış izlenimi veriyor. Bunların büyük bir çoğunluğu henüz özgün bir şiir dilini oluşturamamış. Genç şairlerin, daha çok çalışmaları ve şiir sanatının gerektirdiği bilgi birikimine sahip olmaları gerekir. Geçmişten günümüze dek Türk şiirinin önemli şairlerini ve yapıtlarını iyi okumaları gerekir. Onlara, sağlam bir şiir görgüsü edinmelerini, dili şiirsel işlev boyutunda kullanabilecekleri özgün şiir dilini yaratmalarını öneririm. Bu alandaki çalışmalarım, Suus Kitap'ta yeni yayımlanan Şiirlerin Söylediği IV ile dört kitap oldu. Bu metinleri yazmam ve kitaplaştırmamdaki amacım, Veysel Çolak yönetimindeki Karşıyaka Belediyesi Şiir Atölyesi katılımcısı olan şair arkadaşlarımın yayımladıkları şiir kitaplarını inceleyip önce dergilerde yayımlanmasını, dolayısıyla da dergi okurlarının bu şairleri kitaplarıyla tanımasını sağlamaktı. Daha sonra atölye dışında İzmir'de yaşayan şairlerin yeni çıkan kitapları üzerinde bu inceleme ve tanıtma yazılarına yöneldim. Bu anlamda kitap inceleme ve değerlendirme yazılarım birikince bunları kitaplaştırıp hem yayın dünyasına hem de okur kitlesine derli toplu bir kaynak olması düşüncesiyle kitaplaştırdım. Öncelikle İzmir'deki edebiyat ve şiir iklimine bu anlamda bir nebze katkıda bulunabildiysem, kendimi şanslı ve mutlu hissedeceğim. Dileğim, bu yolda daha iyi çalışmalar yapabilecek değerli genç arkadaşlarımızın ortaya çıkması. Benim Bornova Hilal İlkokulu'ndaki öğrencilik yıllarım, çok güzel geçti. Öğretmenlerimiz sevgi ve şefkat doluydu. Daha Sonra Urla Ortaokulu'ndaki yıllarımda öğrencilere -kendim de dahil olmak üzere- birkaç öğretmenin dışında şiddet uygulamayan öğretmen yoktu. Eğitimin temel aracı şiddet yöntemiyle öğrencileri sindirmek ve notu silah olarak kullanıp sınıfta bırakmaktı. İki yıl üst üste sınıfta kalan bir öğrencinin tasdikname ile öğrenim hayatı sona eriyordu. Bu eğitim ve öğretim sistemi lise yıllarında da aynıydı. Üniversite de değişen bir şey yoktu maalesef. Baştan sona kadar bütün bu bozuk, çarpık eğitim ve öğretim sistemini yaşamış biri olarak ortaokulu dört, liseyi altı yılda bitirebildim. Siyasi görüşüm nedeniyle Bursa Eğitim Enstitüsü'nde de faşist öğretmenler tarafından sınıfta bırakıldım, Danıştay'a dava açıp sınav kağıtlarım incelendi ve geçer not olarak son sınıfa geçtim. Daha sonra can güvenliğimizin olmaması nedeniyle dört arkadaşımla birlikte Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü'ne nakil yaptırdık ve oradan mezun olup 28 yıl öğretmenlik yaptım. Öğretmenlik hayatımda da aynı çarpık zihniyete, yasa, tüzük ve yönetmeliklere karşı mücadele ettim. Ece Ayhan İçin başlıklı şiirimde hem çocukluğum hem de öğrenim ve öğretmenlik hayatımda yaşadıklarımın bir özeti vardır. Türk şiirinde İkinci Yeni'nin Papazı, Karaşın Uçbeyi, SıkıŞair, Sivil Şair, Katıksız Muhalif, Feminist Şair gibi sıfatlarla anılan Ece Ayhan, İkinci Yeni'nin en ayrıksı, en marjinal şairi olarak nitelendirilmiştir. O, kendisiyle ilgili: ... Ben şair değilim, tarihçi de değilim, etikçiyim demiştir. İkinci Yeni şairleri içinde hakkında ve şiirleri üzerinde çok konuşulmuş, yazılmış, tartışılmış önemli bir şairimiz Ece Ayhan. Acı olaylar ve anılarla geçen bir çocukluk yaşamı vardır Ece Ayhan'ın. Onun büyük zorluklarla, yoksulluk ve yoksunluklarla geçmiş olan hayatına dair olay, olgu, düşünce ve duyguları şiirine de sinmiştir. Ece Ayhan'ın en ağır eleştirilerini yönelttiği kurumların başında devlet ve onun kurumları gelir. Bu anlamda okullar, eğitim öğretim sistemi bir bütün olarak adeta yerden yere vurulur onun şiirlerinde. Şair, okulu öğrencileri sindirmek, korkutmak, göz dağı vermek ve düzene uygun kafalar yetiştirilmek üzere çocukların topluca bir araya getirildikleri bir kışla havası gibi görür. Bu yüzden de iktidarın türevleri olarak gördüğü öğretmenleri sevmez. Çünkü ona göre böylesi çarpık bir eğitim öğretim sisteminde öğrencileri sınıfta bırakmaları, öğretmenlerin bu çarpık düzene hizmet etmelerinden başka bir şey değildir. Onun eğitim öğretim sistemine yönelttiği en önemli eleştirilerden biri de, bu sistemin tüm öğrencileri aynı kalıba sokmaya, tektip insan yetiştirmeye yönelik uygulamalarıdır. Ece Ayhan'ın Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler (1. Baskı: E Yayınları, İstanbul, 1973.) kitabını, bütün öğretmenlerin ve eğitimcilerin şairler de dahil- okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu kitabındaki şiirlerde eğitim ve öğretim sistemine ve öğretmenlere yönelik sert eleştiriler vardır. Bir şair kadar modern şiirimizi iyi tanıyan, çok da güzel şiir okuyan ressam Cevdet Yüceer ile bir dönem yaptığımız atölye çalışmalarında Ece Ayhan şiiri üzerinde ve özellikle Devlet Tabiat kitabındaki şiirler üstüne ciddi çalışmalarımız olmuştu. Ece Ayhan İçin başlık şiirimi bu çalışmaların anısına Cevdet Yüceer'e ithaf ettim. O, bunu hak eden değerli bir şiir tutkunuydu. Şairin bağlı olduğu dünya görüşü, onun şiirine de yansır ister istemez. Yaşadığı, tanık olduğu her türlü olay ve olgularla ilgili düşünceleri, yorumları şairin ideolojisinden bağımsız değildir. Toplumun ve insanın özgür ve eşit yaşadığı, hiçbir baskının, adaletsizliğin, hukuksuzluğun olmadığı bir dünya tasarımının gerçekleşebilmesi amacıyla kalemini oynatır şair. O, dünyayı, dünyanın içerisinde dönen dolapları dert edinmek gibi bir sorumluğu taşır omuzlarında. Bu anlamda yaşadıklarını, gördüklerini, yaşamını, duygularını, yaptıklarını, yapamadıklarını, gördüğü bütün yanlışları acımasızca hem birey olarak hem de şair olarak sorgulamak durumundadır. Şair, şiirinin odağına insanı ve onun geleceğini koymalıdır önce. Çünkü her şey insanla başlar, onun değiştirici ve dönüştürücü gücü ve istenci sayesinde hayat yeniden şekillenir. Bu anlamda yazdığı şiirde insanın duygularını, düşüncelerini harekete geçirmek; onu uyarmak, değişmesini ve toplumsal sorunları giderme savaşımına katılmasını sağlamaktır. Şairin ve şirin işlevi denince akla bu gelmelidir. Kısaca şair, şiirlerinde dünyada yaşanılan bütün haksızlıklara, zulümlere, çirkinliklere, duyarsızlıklara karşı insandan ve onun geleceğinden yana bir duruş gösterebilmeli, hayattan ve insandan sorumlu bir şair duyarlılığıyla gördüğü, yaşadığı haksızlıklara karşı kalemiyle şiiriyle mücadele etmeyi bir şair tavrıyla görev bilmeli ve şiirini bu doğrultuda işlevsel kılabilmelidir. Bu soruya hem olumlu hem de olumsuz yanıt vereceğim. Dünya görüşümle örtüşen birçok şair arkadaşım var. Hayatı, insanı ve toplumun geleceğini gözeten bir anlayışla yazılan şiirlerde aynı duyarlılığı kendine has biçimlerle dile getiren şair arkadaşlarımla Yaşı hiç önemli değil benim için- bu anlamda ortak bir amaçta buluşabiliyorum. Ancak dünyayı sadece benmerkezci bir anlayışla yorumlayan, sadece kendini anlatma gibi bir derdi olan, dünyaya ve hayata diyalektik bir anlayışla bakmayan, bencil, duyarsız şairlerle yolum kesişmiyor. Bornova Şiir Topluluğunu 2019 yılından beri yönetmeye çalışıyorum. Pandemi yasakları nedeniyle zorunlu verilen aradan sonra iki yıldır çalışmalarımız yaz aylarının dışında aralıksız devam ediyor. Yaptığımız çalışmalar ve etkinliklerle topluluğumuzda görevli olan arkadaşlarımızla birlikte üretmenin ve şiir sanatı üzerine bir görgü ve birikim kazanmalarının çabası içinde hareket ediyoruz. Diğer taraftan halka açık etkinliklerde Bornova'da yaşayan şiirsever insanlara şiirin sesini ve topluluğumuzun çalışmalarını duyurmaya çalışıyoruz. Bu yılki çalışmalarımızda tema olarak 40 Kuşağı Toplumcu şairlerimizi tanımak ve tanıtmak için arkadaşlarımız görev aldılar, bu şairlerin kitaplarını inceleyerek onlar hakkında başarılı sunumlar yaptılar, şiirlerinden güzel örnekler okudular. Bu etkinliklerin dışında her yıl olduğu gibi bu yıl da Büyük şairimiz Nazım Hikmet ve Dünya Şiir günü etkinliklerini gerçekleştireceğiz. Ayrıca İzmir'de yaşayan şairlerimizi konuk edip yapıtlarıyla birlikte onları tanıtıyoruz. Etkinliklerimizi düzenli takip edenler, yapılan çalışmalardan memnun olarak ayrılıyorlar, bir dahaki etkinliğe en az birkaç yeni insanı yanlarında getiriyorlar. Bütün bunlar Bornova Şiir Topluluğu olarak bize ve çalışmalarımıza daha bir güç veriyor, bazı eksiklerimiz olsa da doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Günümüz şairlerinin her şeyden önce iyi bir dil bilincine ve Türkçenin bütün olanaklarını kullanabilecek bir birikime sahip olmaları gerekir. Bunun yanında her şairin şiir sanatının gerektirdiği bilgileri edinmesi ve bunları şiirlerinde doğru ve etkili bir biçimde kullanması gerek. Şiir dilinde söz ve anlam sanatlarının önemli bir yeri vardır. Behçet Necatigil'in dediği gibi şair en az bir mecaz sanatı bilgisine sahip olmalıdır şiir yazarken. Çünkü sanatlı söyleyiş, anlatımı çok daha etkili yapar, dolayısıyla zengin anlam çağrışımı olanakları sunar şaire. Necatigil'in Daktilo başlıklı şiirinde kullandığı edebi sanatların şiirdeki yeri ve işlevi bakımından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Şiirde geçen Sevincin sesi çıkmıyor dizesi bunun çok güzel bir örneğidir. Behçet Necatigil'in bu dizesi farklı anlamlarda yorumlanabilir. Şair bu dizeyle, sevincin yani mutluluğun sesinin çıkmaması, Sevinç adlı birinden hiç haber alamaması, daktilosunda yazarken sevinç sözcüğündeki s harfinin basmaması gibi anlamları çağrıştırarak, şiirde söz ve anlam sanatlarının doğru ve yerinde kullanmanın şiiri estetik ve anlam bakımından ne denli zenginleştirebileceğini gösteriyor. Daktilonun s tuşunun bozuk olması yüzünden s harfinin çıkmaması, şairin hüzünlenmesine yol açarken aynı zamanda ona bu şiiri yazdıran bir esin kaynağı oluyor. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi şiirde özel bir duyarlılığı, duyguyu, sezgiyi, algıyı, durumu daha doğru, daha canlı, daha güzel ve etkili bir şekilde ifade etmek, bunları bilinen başka kavramlarla ilişkilendirerek anlatmak, göstermek, sezdirmek için imgelere gereksinim vardır. Bunun için de her şairin söz ve anlam sanatları iyi bilmesi gerekir. Behçet Necatigil, şiirin bütününde mecaz, tevriye, eğretilemeyle birlikte Sevincin sesi çıkmıyor dizesinde iham sanatı ustaca kullanarak şiirde anlam ve çağrışım zenginliği yaratmıştır. Usta şairler, bir söyleyişi güzel ve etkili kılmak için edebi sanatlara başvurur. Bu yolla sözcüklere yeni anlamlar yükler, dilin anlatım gücünü zenginleştirir. Şiirin tabi ki bana kazandırdığı o kadar çok şey var ki, hangisini anlatsam bilemiyorum. Her şeyden önce şiir bir duyarlılık kazandırdı bana. Kendimi ve çevremi, yaşadığım ülkemi ve dünyayı, hayatı bütün yönleriyle diyalektik bir bakışla görmemi ve sorgulamamı sağladı. İnsan ilişkilerinde gerçek dostlarla arkadaşlarla birlikte, insanı sadece çıkar amacı ve aracı olarak gören sahte yüzleri de bizzat yaşayarak tanımamı sağladı. Okurken, yazarken, üretirken, kendimi daha iyi hissetmemi, onarmamı sağladı; aynı zamanda dünyaya başka bir gözle de bakılabileceğini öğretti. Edebiyat ve şiir ortamlarında sizler gibi güzel yürekli, duyarlı şair ve yazar arkadaşlarımla beni tanıştırdı. O yüzden iyi ki şair ve şiir var, iyi ki güzel dostlarım ve arkadaşlarım var. Ben çok teşekkür ediyorum bu söyleşi için Neslihan, sana da edebiyat, şiir ve yayın hayatında başarılar diliyorum. Hello aksisanat. com admin, Your posts are always well-timed and relevant. To the aksisanat. com owner, Your posts are always well structured and easy to follow. Hi aksisanat. com admin, Your posts are always a great source of knowledge. Hi aksisanat. com administrator, Your posts are always well written. Hi aksisanat. com webmaster, Your posts are always thought-provoking and inspiring. Hello aksisanat. com administrator, Your posts are always a great source of knowledge. To the aksisanat. com webmaster, Thanks for the educational content! Hi aksisanat. com admin, Your posts are always well-supported by research and data. Hi aksisanat. com owner, Thanks for the well-researched and well-written post! To the aksisanat. com owner, You always provide valuable information. Dear aksisanat. com admin, Good to see your posts! Hi aksisanat. com owner, You always provide great information and insights. Hi aksisanat. com admin, Thanks for the well-researched and well-written post! Hello aksisanat. com administrator, Thanks for the post! To the aksisanat. com administrator, Your posts are always well-cited and reliable. indian pharmacy online internationalpharmacy. icu Their international insights have benefited me greatly. , . AISI 304, AISI 304L AISI 316, . , . http://www. multi-split-systems. ru."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/01/08/ismet-yazici-nazli-cevik-azaziyle-konustu", "text": "NAZLI ÇEVİK AZAZİ:Nasıl güzel bir açılış yaptın öyle, İsmet. Aşık oldum. Anlatı sanatına hiç böyle bakmamıştım. Masumiyet, senin de isminle akraba olan, bu güzel kavram, hikaye anlatma sanatı üzerine birlikte düşünmek için, ne güzel bir ufuk açıyor. Masumiyet deyince aklıma çocukluk geliyor. Çocukluğumuzun masum coğrafyasında, derinlerine daldığımız düşlerimiz, hayallerimiz... Anlatma sanatı hayal kurdurma, düşleri yeşertme sanatı olduğuna göre, bizi çocukluğumuzun masumiyetine bağlıyor, evet. Dolaysız bir bağlantı bu. Güçlü ve bize içimizdeki o saf parçamızı hatırlatan bir sanat. Hayallerimizi ve umudumuzu yeşerten abı hayat suyu. NAZLI ÇEVİK AZAZİ:Bu giriş tekerlemesini her söylediğimde dinleyicime sorarım, Düşünsenize annem beşikte yatan bir bebek ve ben onun beşiğini sallıyorum. Olur mu? Olur. Neden olmasın. Anlatı geleneğimizin çok önemli bir parçası olan tekerlemeler, daha masal başlamadan, dinleyicisini fantastik coğrafyanın varlığına alıştırıyor. Öyle bir hayal katmanına ineceğiz ki, orada develer berber, pireler tellal olabilir. Annemin bebeklik halini kucaklayabilir, ninemin beşiğini sallayabilirim, diyor. Tekerlemeler, rasyonel aklın sınırlarının ötesindeki mümkünler diyarına yolculuğa çıkmadan önce, anlatıcı ile dinleyici arasında yapılmış sessiz bir mutabakat adeta. Hazırsanız gidelim. Bakalım ve görelim. Hayal gücünün kanatları bizi nerelere uçuruyor? demenin bir başka şekli. Uçup, konduğumuz yer, masalın diyarı. Burada, tıpkı başlangıçtaki tekerlemenin vaat ettiği gibi, her şey mümkün. Hayal ettiğim her şey kendi gerçekliğine kavuşabilir. Bilimin araştırma konusu olan fiziksel dünyanın yasaları burada hükmünü yitirebilir. İrrasyonel aklın hüküm sürdüğü bu diyarın kendine has yasaları vardır. Örneğin; bir anne ölmeden önce oğluna, Ben ölünce mezarımda biten mavi çiçeği al. Bundan sonra sana o yol gösterecek. Sakın korkma. Yaşam maceranda mavi çiçek senin yoldaşın olacak, diyebilir. Öyle söylediği için de öyle olur. Kurt bir kızı yutabilir ve kız üç gün sonra yutulduğu yerden, canlı olarak çıkabilir. Masalın iç aklı buna izin verir. Yunan mitsel öykülerindeki iki farklı zaman algısını anlatan tanrıları biliyoruz. Kronos ve Kairos. Kronos adı üstünde kronolojik zamanın, Kairos bengi zamanın tanrısıdır. Rasyonel aklın sınırlarının bittiği yerde, irrasyonel düşünmenin başladığı, masal diyarının zamanı. Kronolojik zaman duyusal dünyanın dizgesel zamanını gösterirken, Kairos içsel dünyanın döngüsel zamanına işaret ediyor. Geçmiş ve geleceğin şimdide toplandığı, zamanın ve mekanın bir de buluştuğu o mahal, Kairos'un hükümdarlık alanındadır. Annemin beşiğini kronolojik zamanda sallayamam. Çünkü burada her şey sırayla olur. Annem benden önce doğmuştur ve o bebekken ben henüz doğmamışımdır. Lakin Kairos'un; yani rüyaların, masalların, hayallerin, düşlerin zamanında, annemi kucağımdaki bebek olarak tanıyabilirim. Öte yandan masal, kronolojik zamana tabii duyusal gerçekliğin dünyasından da bağımsız değildir. Gerçek yaşamda gördüğümüz, bildiğimiz; padişahlar, sultanlar, krallar, kraliçeler, çocuklar, genç kadınlar, delikanlılar, atlar, yılanlar, dağlar, bu liste böyle uzayıp gider, masallarda da karşımıza çıkar. Alemde olan her şeyin örneğine masalda da rastlarız. İç dünyamızın duyularla algılayamadığımız hakikatleri, masallarda, dış dünyadan ödünç alınmış imge elbisesini giyerek bilinç alanımıza çıkar. Masallar bize; gizli saklı iç varlığımızın, karanlık kıyılarımızın, keşfedilmemiş coğrafyalarımızın sedasını taşırken; içle dışı, Kronos ile Kairos'u, akıl ile hayali, düş ile gerçeği birbirine bağlar. Varlığımızın aksi sedasını bulduğu anlatılara dönüşürler. Bu sebeple masallar iki dünya arasındaki çekim alanında zuhur eder. Masalların en sevdiğim yanı, varlık hakikatlerini apaçık ortaya sermemesi. Gizleyerek, örterek bilinç alanımıza sunması. Hakikatlerin örtüsü masalların içindeki arketiplerdir. Arketipler, bizi keşfe davet eder, sembol örtüsünün altındaki hakikate temas edebilmek için emek vermeye çağırırlar. Kendi anlamlarımızı inşa etmeye davettir bu. İcabet edip etmemek bizim kararımıza bağlı. NAZLI ÇEVİK AZAZİ: Hatırlamanın şekillerinden biri de anlatmaktır. Anlattıkça hatırlarız. Hatırladıkça da paylaşmak, anlatmak isteriz. Hatırlamak, sembolik olarak ölüyü diriltmektir. Unutulan hikayeler bir nevi ölmüş sayılır. Onları anlattıkça, hafızamızda canlanırlar. Böylece hatırlananların muhafaza edilmesi olasılığı artar. Muhafaza edilen nedir peki? Bana göre, kadim hikayelerin sembol örtüsüyle örttüğü değerler, erdemlerdir. İnsanlığın en eski mektebidir kadim hikayeler. Bu mektepte insan olma maceramızda yaşayacaklarımız gözümüzün önüne serilir. Seyran ederiz. Çıktığımız masal seferinde şahit olduğumuz insan halleri bize unuttuğumuz evrensel insanlık değerlerini hatırlatabilir. Hatırlamak eyleme geçmenin, değerleri yaşama katmanın ilk adımıdır. İyiliğin, doğruluğun, adalettin ve merhametin insanlar tarafından pratiğe döküldüğü bir hayat güzel bir hayattır. Bunun için eğitim şart. Fikrimce, kadim hikayeler bu eğitimin en önemli parçasıdır. Ben kadim hikayeleri geçmişi yad etmek ve geçmişe methiyeler düzmek için anlatmıyorum. Bu hikayelerin içindeki hakikat tohumlarını hatırlamak ve hatırlatmak için anlatıyorum. Tohum, potansiyel bir canlı olarak, şimdi ve burada yeniden yaşam bulabilir. Yaşanmış bitmiş zaman dilimlerinin toplamı olarak geçmiş geçmişte kalmıştır zaten. Kime ne faydası olabilir ki? Lakin şimdinin gerçekliğinde yaşayan geçmiş, geçmişin idraki, bizi öğrenmeye, ilham almaya ve harekete geçmeye davet edebilir. Masallar şimdide yaşayan geçmişin ve geleceğin tohumlarını saklar. Bizim işimiz ise daha iyi bir çiftçi olmayı öğrenmek. İSMET YAZICI: Masalların beni çeken en kıymetli yanlarından biri de insanı kendiyle baş başa bırakıyor olması; herkes o masalda anlatılandan kendince bir okuma yapıp kendi meselini çıkarabiliyor; hikaye anlatıcısı aslında yarattığı o büyülü dünyanın içinde, her birimize bir özgürlük alanı bırakıyor. Bir yanıyla da direkt söylenmeyen, metaforlarla örülmüş o anlatı, aslında hem bireysel hikayelerimizde hem de kolektif hikayemizde bir yerlere dokunuyor. Atalarımızdan bize kalan bilgelik, sanki zamanın eskitmesinden muaf bir vakitten bize rehberlik ediyor. NAZLI ÇEVİK AZAZİ:Evet, anlatılan her masal kendi sınırları içinde dinleyicisini özgür bırakıyor. Her dinleyici masalın imgelerini kendi muhayyilesinden diriltiyor. Burada dinleyicinin biricikliği, bireysel yaşam öyküsü masalı alımlama şekline etki ediyor. Örneğin anlattığım bir masalda sultanın güzelliğini, Hafız'dan ödünç alınmış bir dizeyle tanımlayıp, ayın on dördünü kıskandıracak küpeli bir güzelmiş, diye tarif edebilirim. Masalın burada çizdiği sınır, bir sultan olduğu ve bu sultanın da çok güzel olduğudur. Her dinleyici güzelliğe kendi imgelem dünyasından bir suret biçer. Birisi sultanı kahverengi saçlı hayal ederken, bir diğeri kızıl saçlı, yeşil gözlü hayal edebilir. Biliyoruz ki masalların imgeleri kendilerini gösteren işaretler değildir. Onlar birer semboldür. Sembolik imgeler, birçok anlamın kendisinde toplandığı bir kap gibidir. Masalların içi evrensel sembollerle, yani arketiplerle doludur. Sultan masalda bir arketip olarak yönetici dişilin arketipi olabilir. Her insanın ruhuna nakşedilmiş anima ilkesi. Eğer yorum bilimin alanına girmek ve masalın içselliğinden yola çıkıp, insan olma maceramızda kendimize yeni anlamlar inşa etmek istiyorsak, sultanın bu masaldaki varlığını, eylemlerini, seçimlerini ve macerasını anima arketipinin macerası olarak okuyabiliriz. İstemezsek; masalı kanatlanmış hayallerin macerası gibi dinleyip, keyif alıp, eğlenip, hayal kurup, bırakabiliriz. Dinleyicinin niyeti, masala yönelimi onun farklı anlam katmanlarının açılmasını belirleyen önemli bir unsurdur. Anlam inşasını peşinde olan insanın baktığı her yer ayetlerle dolu değil mi? Hakikati işaret eden ve yorumlanmayı bekleyen semboller de bu ayetlerden. Yorumlamak ise bizim irademize bırakılmış. NAZLI ÇEVİK AZAZİ:Masalların türlü çeşitli kahramanı var. Bazen saf, bazen tembel, bazen şaşkın, bazen cömert ve sevgi dolu, bazen hayalbaz, bazen cesur... Bu liste böyle uzayıp gider. Masal kahramanları insan olma deneyimimize dahil olan her halin taşıyıcısı gibiler. Masal kahramanların bu farklılıklarının yanında bir de ortak bir özelliği vardır. Hikayenin başlangıcında yaşam deneyimleri yok denecek kadar azdır. Onlar dünyayla çocuksu bir masumiyet üzerinden bağ kurarlar. Kendi maceralarına atıldıklarında deneyimin çarkından geçerler. Macerayı yaşarken karşılarına çıkan rehberlerinden yardım almayı ihmal etmezler. Kahramana rehberleri yol gösterirken, o da kendi macerasına atılır. Evinden uzaklaşır. Dağları, tepeleri aşar. Serüvene atılırken halden hale geçer. Biz de ona macerasında eşlik eder, hayal ederiz. Onun yolculuğunu temaşa ederiz. Kahramanın yolculuğunun imgeleri bizim hayal dünyamızda canlanır. O halde hayal perdemizde izlediğimiz kimdir? İmge dünyamızda dirilen kahraman kimdir? Bana kalırsa bizden başkası değildir. Masalın aynasında kendi iç varlığımızın dirilen imgeleri bizi bize gösterir. NAZLI ÇEVİK AZAZİ:Kalbime, 2014 senesinde, yalnızca hikaye anlatıcılığı alanında faaliyetler yürüten bir okul açma niyeti düştü. Fikrimi önce yol arkadaşım A. Senem Donatan Mohan'a, sonra da Şeyda Çevik'e açtım. Bu hayali birlikte büyütmeye, yeşertmeye ve hayata geçirmeye karar verdik. Kısa bir sürede okul fikrinden uzaklaşıp, merkez kurma fikrine yaklaştık. Merkezimize isim ararken iki şartımız vardı. İlk olarak, kadim halkların yaşam ağaçlarından birinin ismi olması bizim için çok önemliydi. İkinci olarak da bu ağacın isminin, a harfi ile bitmesini istiyorduk. Önce Anadolu topraklarında yaşamış kültürlerin yaşam ağaçlarına baktık. Söylenmesi zor isimlerdi. Derken araştırmalarımız bizi Maya kültürüne götürdü ve Seiba ağacını bulduk. Ona vurulduk. Aşık olduk. Hem söylenmesi kolay, hem a harfiyle bitiyor hem de mitsel öyküsü çok güzeldi. Böylece merkezimizin kurucu miti ve ismi olarak Seiba ağacını seçtik. Seiba'yı çok sevdik. Seiba ağacı Maya'ların yaradılış mitinin önemli bir parçası. Mite göre, başlangıçta yer ve gök birmiş. Yeryüzü sularla kaplıymış. Zamanla suyun içinden bir kaplumbağa kabuğu çıkmış. Kabuğun içinden çıkan ilk yaratıcı güç, Seiba ağacı fidanını dikmiş. Ağaç büyüdükçe yerle gök birbirinden uzaklaşmaya başlamış. Ağacın göğe uzanan dalları, yer altına uzanan kökleri, bu dünyada, yani gövdede buluşuyormuş. Böylece ağaç iki dünyayı birbirine bağlıyormuş. Ağaç büyüyüp, serpildikçe, başlangıçta kendini korumak için ürettiği dikenlerinden zamanla kurtulmuş. Derken aynı dili konuşan hayvanlar, insanlar, canlılar Seiba ağacının gölgesinde toplanır olmuş. Bu gölgede birbirilerine hikayeler anlatır, hikayeler dinlerlermiş. Seiba ağacı 2015 senesinin Ağustos ayından beri Türkiye'de kök salmaya devam ediyor. Hikayeler Seiba'nın gölgesinde gönülden gönüle yolculuğa çıkıyor ve isteyen herkesin yaşamına güzellik katmaya devam ediyor. İSMET YAZICI: Hepimizin kendi masalımızın kahramanı olduğumuz, kendi hikayelerimizle dünyada çiçekler açtığımız zamanlar gelsin; çok teşekkür ederim. NAZLI ÇEVİK AZAZİ: Ben de çok teşekkür ederim sevgili İsmet. Almanya'da 2017 Thüringen Masal ve Efsane Ödülüne layık görülen Nazlı Çevik Azazi, unutulmaya yüz tutmuş bir sanat olan hikaye anlatıcılığının ülkemizde yeniden hatırlanması ve modern hayatın ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte yorumlanması için ulusal ve uluslararası düzeyde çalışmalar yürütmektedir. Akademik kariyerine İstanbul Üniversitesi Veteriner Hekimlik fakültesinde başladı. Üniversite yılları boyunca sanatsal çalışmalarına; tiyatro, dans ve yaratıcı drama alanında devam etti. Mezun olduktan sonra uzun yıllar çocuklarla ve yetişkinlerle yaratıcı drama ve yaratıcı dans çalışmaları yaptı. 2006 yılında akademik yolculuğuna Berlin'de devam etmeye karar verip, Almanca öğrenmeye başladı. 2008 yılında Berlin Sanat Üniversitesi'nde Tiyatro Pedagojisi Yüksek Lisans programına başladı, 2011 yılında yüksek lisansını tamamladı. 2011-2013 yılları arasında burslu olarak davet edildiği Berlin Sanat Üniversitesi'nde Sanatsal Anlatım- Eğitimde ve Sanatta Hikaye Anlatıcılığı eğitimini başarıyla bitirdi. 6 yıl Berlin'de yaşayan Nazlı üniversitedeki eğitimlerinin yanısıra çağdaş Berlin'deki dans okullarından olan TanzTangente (2009-2010) ve Dock11'de (2010-2011) Yaratıcı Dans ve Dans Pedagojisi sertifika programlarını tamamladı. Berlin'de yaşadığı süreçte her yaştan insanla sanatsal ve yaratıcılık çalışmaları yaptı; tiyatrolarda, müzelerde, okullarda, aile merkezlerinde ve sanat okullarında tiyatro, dans ve hikaye anlatıcılığı alanlarında profesyonel olarak çalıştı. 2013 yılında Türkiye'ye döndü ve yıllar içerisinde biriktirmiş olduğu bilgi ve deneyimlerinden ilhamla Hikaye Anlatma Sanatı alanındaki çalışmalarına yoğunlaştırdı. Türkiye'ye döndükten sonra çocukluğundan beri gizli aşkı olan ve yaşam serüveninde her daim kalbinde taşıdığı psikoloji, felsefe ve kadim gelenekler üzerine çalışmalarını derinleştirmeye karar verdi. Ekim 2018'de İstanbul'da başladığı Temel Varoluşçu Analiz Eğitimi'ni Haziran 2020'de tamamladı. Bu eğitimin hemen akabinde sanat terapisi yolunda derinleşme istediği kalbine düştü ve Şubat 2021'de, Expressive Arts Institude İstanbul'da 2 yıl sürecek olan Ruh Sağlığı, Eğitim ve Sosyal Değişim için Dışavurumcu Sanat Terapisi eğitimine başladı. EXA'da başladığı yolculuğu yıllardır topluluklarla ve bireylerle yürüttüğü yaratıcılık çalışmalarını EXA ruhuyla farklı bir boyuta taşıdı. Şu günlerde yandan EXA'daki eğitimine devam ederken bir yandan da hikaye anlatıcılığı, sanat pedagojisi ve sanat terapisi alanındaki deneyim ve birikimlerini harmanlayacağı doktora çalışmasına hazırlanıyor. Nazlı Çevik Azazi'nin hikaye anlatıcılığı alanında uzun yıllardır yürüttüğü çalışmalardan edindiği deneyim ve birikimden ilhamla yazdığı ilk kitabı; MASAL: İki Dünya Arasındaki Aşk, ikinci kitabıysa Şifa Veren Masallar ismiyle Doğan Novus'tan çıktı. Çocuklar için yazdığı üçüncü kitabı yakında Doğan Çocuk yayınlarından çıkacak. Ayrıca yetişkinler için Aşk Masalları ve Sembol Yorumu kitabı üzerine çalışmaya devam ediyor. Daftar link Garuda4d adalah Situs slot online mudah menang dan dapatkan jackpot maxwin bersama Situs Garuda4D agen slot online yang sering kasih menang semua member yang telah bergabung, tunggu apalagi ayo daftar Garuda4d terpercaya sekarang juga. online pharmacy no presc internationalpharmacy. icu Leading the way in global pharmaceutical services."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/01/08/murat-yurdakula-uluslararasi-yilin-cevirmeni-odulu", "text": "Şair, yazar ve çevirmen Murat Yurdakul, Çin Halk Cumhuriyeti'nde Şiir Tercüme ve Araştırma Merkezi IPTRC Uluslararası İcra Kurulu Rendition of International Poetry Quarterly Dergisi tarafından Uluslararası Yılın Çevirmeni Ödülü'ne değer görüldü. Ödül, aralarında İtalya, Amerika Birleşik Devletleri, Polonya, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, Romanya, İsveç, Hindistan, Fransa, İspanya, Çin, Arnavutluk'un da bulunduğu 18 ülkeden ünlü şair, çevirmen ve akademisyenlerden oluşan bir jüri tarafından aday gösterildi. Yunanistan, Almanya, Arjantin, İsrail, Japonya, Danimarka vs. Üç tur oylama iki ay sürdü. Son olarak 13 ülkeden 14 şair ve çevirmen kazandı. Dünya ve Türk edebiyatında iz bırakan yazarların yer aldığı İzdüşüm Senfonisi söyleşi seçkisi kapsamında Stephen King, Tess Gerritsen, Cormac McCartney, Edgar Borges, Andy Weir, Sophıe Mackıntosh, Elfriede Jelınek, Judith Butler ; Yeryüzünün Şiir Senfonisi kapsamında 2020 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Amerika'lı şair Louise Glück, Haydar Ergülen, Şükrü Erbaş, Joanna Wicherkiewicz, Bejan Matur, Safiye Can ; Kültürlerarası Edebiyat şiir senfonisi seçkisi kapsamında 21. Yüzyılda Çağdaş Çin Şiir Antolojisi 2001-2021 kitabında yer alan çağdaş 36 Çin şairin şiirlerini Türkçe çevirisini Türk edebiyatına kazandırmasından dolayı bu onura layık görüldü. Türkiye'den bu prestijli Ödülü'ne layık görülen ilk çevirmen olan Murat Yurdakul daha önce de İngiltere Merkezli Birleşik Krallıkta yayımlanan The Modern Poetry Translation Dergisi'nde en iyi çevirmen ödülü'ne değer görüldü (2018)."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/01/09/yesim-ruzgarin-beat-pazari", "text": "Yeşim Rüzgar, Beat Pazarı metninin ilk paragrafında, Yirmi dokuz karakterli Latin alfabesi... Sekiz sesli harf. Gürültülü bir banliyö kadar sesli. Yüksek desibelde titreşen, yırtıcı, sağır edici, sekiz ölümcül sesli harf, diye yazarak, metnini ölümcül sesli harflerle kurguladığının işaretini okuruna verir ve Beni bir yeraltı ucubesi olarak hatırlayın, der. Yeşim Rüzgar, Beat Pazarı romanıyla, uçlarda yaşayanların dünyaya bakışlarını, kurallara karşı çıkışlarını, yeraltını, isyankarlığı, aykırılığı temel alan alternatif bir yaşam biçimini kalıplaşan edebiyat anlayışının karşısına cesurca getirmekte ve Allen Ginsberg, Jack Kerouac, Charles Bukowski, William Burroughs, Jean Genet ve Antonın Artaud isimlerini anarak da yeraltı edebiyatına okurunun dikkatini çekmektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/01/21/hayat-cemberi", "text": "Yonca Tandoğan'ın Hayat Çemberi romanı Arte etiketiyle 2022'de raflarda yerini aldı. Bu kitap, yazarın ikinci romanı. Amerika'da başlayıp Türkiye'de biten olaylar zincirinin başlangıç noktasında okuru iki yakın arkadaş karşılıyor. İlk bakışta sorunsuz, güzel bir arkadaşlık gibi görünse de bu ikiliden Helen'in Desire'ye karşı konulamaz bir kıskançlık beslediği ortaya çıkıyor ilerleyen sayfalarda. En kötü yabancı çeşidi, bir zamanlar tanıdıklarının arasından çıkar. sözünü doğrulayan bir karakterdir Helen. Desire yani Arzu ise saf kalplilikle arkadaşına bağlı, onu hayatının her aşamasında destekleyen günümüzde nadir bulunan insanlardandır. Helen Madam'ın söylediklerinden hiç memnun olmamıştır. Madam, Desire'nin içindeki iyiliği ise hemen fark etmiş, gözlerinden adeta içini okumuştu. Yazar, isimler üzerinden de çağrışımlar uyandırmayı başarmış. Başkahramanımız Desire, Türkçedeki karşılığı ile Arzu'nun aslen Türk asıllı olduğunu öğreniyoruz sonraki bölümlerde. Helen isminin kökeni net olmamakla birlikte Yunancaya dayandırılmakta ve Yunan mitojisine göre Truva savaşına neden olan dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bizim kahramanımız Helen de güzelliği için her şeyi yapan, entrikacı, çıkarcı, bencil ve en önemlisi de kötü kalpli bir karakterdir. Bir anti-kahraman da diyebiliriz rahatlıkla. Biri şaşalı bir hayat yaşarken diğeri varlıktan yokluğa giden, kandırılan, iyi niyeti suistimal edilen iki kadının baş döndürücü hikayesi anlatılan. Kötülerin, hainlerin dünyasında sıkışıp kalmış bir melek. Falcının da söylediği gibi hayat döngülerinde birçok şey yaşayacaklar fakat belki de ikinci şanslarında yüzleri gülecekti. Arzu için öyle de oldu ama Helen için aynısını söylemek mümkün değil! Kurgusu, bölümler arası geçişleriyle sağlam bir temeli var kitabın. Okura pek fazla boşluk bırakmamış yazar. Hayatın çemberinden geçen iki kadın, tesadüfler, çalkantılar, entrikalar arasında doğru yolu bulabilecek mi? Belki de herkes ikinci bir şansı hak eder? Soruları arasında merak ögesi kitabın sonuna kadar devam ediyor. Yazarın dilinin akıcılığınaysa söylenecek söz yok doğrusu. Sadece ikili ilişkilerin anlatıldığı diyaloglarda romantizmin dozu biraz fazla gibi geldi bana. Kitap artık okuyucusuna emanet; söz, yorum onların! - Murathan Mungan, Çador Çok güzel bir yazı olmuş emeğine sağlık canım 💐 hemen kitabı alıp okuyacağım. Dear aksisanat. com admin, You always provide helpful diagrams and illustrations. To the aksisanat. com owner, Keep up the great work! To the aksisanat. com webmaster, Your posts are always well presented. Hi aksisanat. com webmaster, Thanks for the educational content! To the aksisanat. com webmaster, Thanks for the informative and well-written post! Hi aksisanat. com admin, You always provide great resources and references. Dear aksisanat. com administrator, Your posts are always a great source of knowledge. Dear aksisanat. com admin, Your posts are always well-timed and relevant. Hi aksisanat. com webmaster, Keep up the good work, admin! Hi aksisanat. com webmaster, Thanks for the comprehensive post! Hello aksisanat. com administrator, Thanks for the informative post! Hi aksisanat. com owner, Your posts are always well written and informative. Hi aksisanat. com administrator, Your posts are always well presented. Dear aksisanat. com administrator, You always provide useful tips and best practices. Hello aksisanat. com owner, Thanks for the well-researched and well-written post! To the aksisanat. com owner, Your posts are always well-supported by facts and figures. Hi aksisanat. com admin, Your posts are always well-written and easy to understand. To the aksisanat. com admin, Thanks for sharing your thoughts! cheapest pharmacy canada interpharm. pro Their vaccination services are quick and easy. not it is difficult to write."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/01/21/siirin-ontolojisi", "text": "Şiir nedir? Başka her şeyde olduğu gibi, bu konuda da özgürce ortaya atılacak betimlemelerden sakınmak gerek. Başka bir deyişle, biz, şiiri, yanıtla açığa kavuşturulacak soru biçiminde a priori benimsemiyoruz. Böyle bir şey, yanıtla doğrulanmak üzere, soru halini olumsuzlukla öteleyerek kendimizi beride duran hakikate davet etmek olurdu; böylelikle de yalanlanmış ve elimizde nedir sorusu yerine ne değildir'i bulmuş olurduk: Sorunun bakışından ve hakikatin bakışından görünen o ne değildir'i. Fakat yanıtımız sorunun ta kendisinde olmak zorundadır: ... nedir? Böylelikle araştırımız, insan özgürlüğüyle ilişkisi bakımından nedirde ontolojik gerçekliğini kazanacaktır, zira şiirin insan varlığıyla kökel ilişkisini belirlememizin de başka bir yolu yoktur. Eleştirel idealizmin bir başarısı, varlığı bilinene indirgemekle bu ilişkiyi de örtbasla sonuçlandırmaktır ve her bilgi teorisi gibi de öte bir özneyi gerektirir. Öznelliğin en ucunda oturansa Tanrı'dır: Tanrı, ulaşılmak istenen değer, mutlak idealdir; ama her değer gibi de, özgürlüğün kendisi uğruna tüketilmesini varsayar. Ulaşmak isteyen varlık, ulaşılmak istenen varlığın bilgisiyle bütünleşmeyi gerekseyeceği bir eksiklikle donatılmış olmalıdır. Böylelikle özgürlük varlığın elinden alınmış olur, varlık, ne ise o olması gerekenin kalıbına sıkıştırılıp şeyleştirilir. Bir şekilde, az önce değindiğimiz nedir imi gibi, kendi var olmayanına, ne değildir'ine indirgenir ve tam da bu yüzden, olduğu gibi bilinmek üzere olmadığı gibi görünmeye ve görünmediği gibi olmaya zorlanır. Bu bakış bize Mevlana'yı hatırlatıyor. Kuşkusuz o, ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol özdeyişiyle, bize ideal olanın bakışına yerleşmeyi önermektedir. Mevlana, zihnin bir gereği olarak, insanı olgu yerine değer düzlemine atmakta; beri taraftan, tıpkı şüphe üzerinde varlığının gerisindeki şüphe edilemez cogito bilincini bulan Descartes gibi, kusurlu varoluşu, -bu kusurlulukla kendi kendisini yaratamayacağından- kusursuz olan Tanrısal idealin bakışından görünmeye çağırmaktadır. Ama bu, Tanrı da olsa başkasının bakışından doğrulukla kavramak üzere, kendini olumsuzlamak, kendimin ne değildirine ulaşmak değil midir? Bu da demektir ki olduğum gibi görünmeye karar verdiğim anda, olduğu gibi görünmeyen varlığımın yanlışlığını da hakikatin bakışından doğrulamış oluyorum. Yani, doğrulanmak üzere kendimi yanlışlıkla var kılıyor ve olduğum gibi görünmek için göründüğüm gibi olmaya mecbur bırakıyorum. Dolayısıyla, doğruyu söylemek üzere yalan söylüyor ve doğru -yalan-söylemekle de yalan -doğru- söylüyorum: Kısacası; olduğumu olamıyorum ve bu, şiir nedir sorusuna vereceğimiz ontolojik yanıttır: Şiir olumsuzlamanın olumudur2. Olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak düşüncesi, temelde, bu iki türden edimin psişik birlik halinde gerçekleşeceği kendi üzerine dönüşlü tek bir bilincin varlığını gerektirir: Özü sözü birdir, deriz. Ama bu, sentez bütünlüğünde ortaya koyacak bir bakışın tanıklığında birlik olmak üzere özle sözün ayrışıklığını onaylamak da olmamalıdır. Mevlana'nın yanılgısı buradadır. Çünkü özü sözü bir olmak bilincin saydamlığıdır ve göründüğü gibi olmakla olduğu gibi görünmek, bilincin ya bağlacıyla birbirinden ayrıştırılamayacak birliği demektir: Göründüğüm gibi olduğumda olduğumda görünenim, olduğum gibi göründüğümde göründüğümde olanım. Ki eğer bilincin bu birliğini, bu özü sözü bir olmayı bir ideal, ahlak olarak alırsak, ahlaklı olduğumuzun görünmesi için bize bir tanık lazımdır ve bilincin birliği, kendi içinde olduğumu olmamaksa, bunu tanığın bakışında görünmeyle değiştirip kendi varlığımı olması gerekene dönüştürürüm. Ahlaklı olurum ve görünmesi gereken gibi olarak olduğum gibi görünürüm. Ne var ki bu, görünümün göründüğü gibi olmasından başka bir şey değildir; olduğum gibi göründüğümde de bu, olduğumun görünümünden yine başka bir şey de değildir. Mevlana, gerek olan olarak görünümde, gerek görünen gibi olmakta, olmakla görünmeyi ayrıştırmakta, tek bir olma kipelinden görünmeyi önerip bilincin birliğiyle birlikte varlığını da ortadan kaldırmaktadır. Böylelikle de ben kendimin bilinci olacak yerde, başkasının bilincindeki ben olurum. Yani, başkasının bakışında bir şey olurum. Kendimi, olduğu gibi görünen olarak, yani ahlak ideali olarak ortaya koyduğum anda, ahlaklılıkla varlığını kazanacak eksikliğimi de kabullenmiş olurum, ki eksiklikle bir tutulan öznelliğim de böylece ahlakla tamamlandığında silinip gitmiş olacaktır. Mevlana bizi ölümün ve Tanrı'nın durduğu yakadan seyretmekte, olmadığı gibi görünen varlığımızı olumsuzlayarak hakikatin görüsünden olumlanmaya döndürmeyi istemektedir. Ölüm gerçek yaşam yalan sözünün anlamı budur. Bu yüzden bizim varlığımız da, geriden geriye sürekli kendini yalanlayarak var olan bir hakikat olup çıkmalıdır. Dolayısıyla ben, başkası gibi ve başkasını izlercesine, kendi varlığımı ölümün gözünden bir kader gibi izlemekle yükümlüyümdür. Gelgelelim, kötümser olduğumuz ve Derrida'nın da amacının, tüm şairler için geçerli olabilecek öngörüleri bütünsellikte betimlemek olduğu, hatta bunda da başarılı olduğu söylenecektir. Bu, bir ölçüde doğrudur. Derrida şiiri anlatmaktadır; bünyesini dolduran bütün iman dokusuyla şiiri bir ideal edip çıkartırken de, onu bir yürek bütünlüğüne sarıp sarmalarken de bu yüzden bütünüyle kendine haklı görünür. Ne var ki bu, kendi idealist düzleminde onu olumlamaktan, daha doğrusu açıklamamaktan öteye gitmediği gibi, işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirir: Şiir, kah kendini dikte ettiren kendinde olurken, kah felaket karşısında iç daralması, yani kendiiçin olup çıkarken, olgu ve aşkınlık düzleminde görünen tek bir bütünlükle, kendi içini kendindeye doğru olgusallığa öteleyerek kendisi de sentetik bir tanıklık arayan şairce bir düşünüme saplanır kalır Derrida. Bu yüzden de Aristoteles'in, varoluşu açıklayamamakla eleştirdiği Platoncu ideanın şairane benzetme düzeyinden öteye gitmediğini söylemek gerek. Hem varlık karşısında ulaşılmak istenenin aşkınlığını taşımak, hem de kendinde şeyin ne ise o olan gerçeğini ona kazandırmak; ancak idealin özelliğidir çünkü. Kendi bakışımızı öne sürmemiz ve sorunu kökellikle çözümlememiz öncesinde, bu tümevarımsal olumlamayı görmek üzere Derrida'yı dinlememiz yerinde olacaktır. Hayvanın direnişi, fenomenal algıya kendini zorla benimsetmeye yönelik bir dondurulma isteğidir; ne var ki bu kendindelikten hemen kendi hiçliğiyle sıyrılıp yeniden var olur, çünkü kendinde olmak yıkımıdır. Böylelikle durmadan devinir, kendiiçin olur ve uyandırdığı hayretle benin bakışında yenilenip, bende, dikte yoluyla kendinden geçme düşü uyandırır. Böylelikle şiir, başkasının gelmesi olmayıp, kendinin başkasındaki varlık bilinci olması gerekirken yani kendiiçinin, ne ise o olmayan ve ne değilse o olan olarak kendindeden kurtulup başkası için şiirselliği olması gerekirken; kendini başkasının bakışıyla hiçleştirerek şiirselliğe dönmek, yürek olmak, ne ise o olan bir duygu olmak ister. Bunu, Derrida'nın şiir için kullandığı ifadeyle belirtmek gerekir: Yerine hiçbir şey konulamayan sözcük aynılığında alıkoymak ve korumak zorunda kaldığımız: İsmail'in yüzündeki acı olmak istemektedir. Geldiğimiz noktada: Olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak ekseninde, gördük ki, Derrida'nın şiiri, ideal olmakla, olduğunda görünmeyen ve göründüğünde olmayan olarak bizi hiçlikle karşılaştırdı ve olması için de, aynı olmak kipelinde bir acı, yürek veya yusyuvarlak kapanmış kirpi olması gerekti. Ne var ki bu sefer de, insansı varoluşun ancak ölü olarak kendisine görüneceği ne ise o olan olarak, kendine yusyuvarlak kapanıp gizlenmiş bir tehlikeyi elde tutan başkasının bilincinde öznesizliğe ulaştı, ki bu da, onu ve kendini ancak ölümün gözlerinden izlemekle kendisi kılacak kendi üzerine dönüşlü bir bilincin gerektiği gerçeğine bizi ulaştırdı. Bu durumda, eğer Derrida'nın da, şairi bir ötelenmiş yazgı ya da ölü donukluğunda varlıktan azat ettiği düşünülecek olursa, nedir'i yanıtlayacak bir felsefe yerine, onu ölümün bakışından ve bir ölü dilsizliğiyle betimleyen şiir yapıtı ve düşünce şairiyle karşı karşıyayız demektir. Şiir nedir? Derrida bu soruyu şiirle, ona yüklediği anlamla, dilsizlikle yanıtlamaktadır, yani yanıtlamamaktadır. Bizim eleştirimiz de bir yanıt getiremedi; çünkü kendimizi bilincin dışına atılmış bulduk ve böylelikle de hiçbir yere ulaşmış olduk. Yanıtlandırabilmek için yeniden bilinç alanına dönmemiz ve araştırımızın yönünü onun içsel ilişkilerinde derinleştirmemiz gerekmektedir. Bununla birlikte, bilincin dışına çıkmakla gerçekleştirilecek her girişimin bizi aynı çıkışsızlığa ulaştıracağını da eklemek gerek. Bu ilişkiyi aydınlatmamız ve kendi düşüncemizin haklılığını orada temellendirmemizden önce, şimdilik, şiirin, bilincin kendi üzerine dönüşlülüğüyle gerçekleşen iki türdeş ediminin psişik birliği olduğunu belirtmekle yetinelim. Bu bilinç şair olduğu sürece de şiir olarak karşımıza iki yönü bulunan tek bir edim çıkacaktır. Buna göre: 1- Her şiir özünde iki varlık kipinde bir olumsuzlanan nesnellik, bir de olumlanan öznellikten oluşur ve 2) Her şiir birbirini bir diğerinde gerektiren bu iki öğenin bütünlendiği olumsuzlamaya yönelik bir aşkınlığın olumlanma bilincidir. Şiirin uzunluğu, biçimi nasıl olursa olsun, hep bu temelin yayılıp açılmasından başka bir şey değildir ve eğer bu iki öğe yoksa, orada şiir de olanaksızdır. Şiir, Akatalpa dergisinin Temmuz 2010 tarihli 127. sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/01/29/abdulkadir-budak-2", "text": "23 Nisan 1952'de Sivas'ın Hafik ilçesinde doğdu. Ankara'ya yerleşildi. İlk ve Ortaokulu burada okudu. Sincan Lisesi me-zunu. İlk şiiri 1970 yılında Defne dergisinde çıkan Budak, devlet memuru olarak hayata atıldı. Kayseri ve Malatya'da uzun yıllar görev yaptıktan sonra 1994 yılında emekli olup Ankara'ya yerleşti. Görevi gereği Kayseri'de bulunduğu sıralarda şair arkadaşlarıyla birlikte Ozanca ve Hakimiyet Sanat dergilerini çıkardı. Dergicilik serüvenine uzunca bir aradan sonra 2000 yılı başında 12 sayı çıkan Şiir Odası da ek-lendi. İlk sayısı Eylül 2007 tarihinde çıkan Sincan İstasyonu dergisini yö-netiyor. Şiirlerini, şiire ilişkin yazılarını Varlık, Yazko Edebiyat, Türk Dili, Yusufçuk, Adam Sanat, Defter, Şiir Odası, Yasakmeyve, Kitap-lık, Sincan İstasyonu başta olmak üzere çeşitli dergilerde yayımladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/02/27/neslihan-yalman-yazdi-yasaminiz-olumdur", "text": "Kendimce etrafımdaki gelişmelerin farkında olduğum andan itibaren, kimi olayları doğrudan ya da dolaylı tecrübe ettiğimde, kafamın birçok açıdan yarıldığını gördüm. Hele ki, günümüzde hem sosyal medyanın, hem bilimin, hem de gündelik yaşamın geldiği noktaları takipte kalmaya çalıştıkça, duygularımın ve düşüncelerimin inişli çıkışlı yoruculuğunu üstlenemediğimin de farkına vardım. Bir yerlerde yine 'dur' tuşuna basarak, bunları tek odakta toparlamam gerektiğini düşündüm. Dalgalanmayı ara ara düze çıkarabilmeliydim. Keza; Gezi Direnişi, Ankara'daki patlama, pandemi vb. gibi beklenmedik durumlar olduğunda, birden fazla gerçeklik o anlarda birbiriyle çarpıştığında, bir yerde geriye çekilerek, tüm bu gelişmelerin bendeki yansımasını yazıya dökmenin daha faydalı geldiğini keşfettim. Nitekim, 6 Şubat 2023 günü Türkiye'nin 10 ilini etkileyen deprem sonrasında da kafamı toparlamak bağlamında tüm hissettiklerimi, biriken tespitlerimi belli bir düzen üstünden anlatmak istediğimi gördüm. Şüphesiz ki, hepimizin eksik tarafları var. İnsan kusurun da kendisidir. Ama, bunun bir orantısının bulunması gerektiği fikrindeyim. Mesela; kendimden örnek verirsem, yaklaşık 20 sene evvel hangi görüşü savunuyorsam, bugün hala onun peşindeyim. Tabii ki, fire verdiğim zamanlar oldu, beklenmedik şeyler başıma/başımıza geldi. Görüşlerimi dönüştürdüm. Aynı nokta saymadım. Lakin, fikirlerimin temelini katiyen sarsmadım. Asla entelektüel çıtamı; takipçi kazanayım, kitabım satsın, şiirlerim çevrilsin, oyunlarım oynansın diye düşürmedim. Devlet sektöründe bir iş peşinde olmadım, belediyelere yüksek düzeyde popo dayamadım, akademide kendime yer edineyim diye karı, koca, kardeş, bacı, hoca ilişkilerine girişmedim. Oysa, birçok kişi çıtasını düşürdü. Bundan sonra daha da düşürecek. Herkese büyüteç tutun. Parodi tipler her alanda gani gani türedi. Siyasal İslamcı tipler ne kadar parodilerse, onların karşısındaki tipler de parodileştiler; sol düşünceyi ayağa düşürdüler. Çünkü, burada koltuk ve sermaye kapmaca oynanıyordu. O sebeple, Gazete Oksjien'de gördüğünüz ve deprem fotoğraflarına sıcağı sıcağına ajitatif cümleler yazma gafletine düşen o yazarları unutmamalısınız. Nitekim, en düşünmeleri gereken anda düşünemeyen bu zihin putlarını beraberce siz yarattınız. Türkiye'nin en önemli, olmazsa olmaz düşünürleriymiş gibi pazarladığınız o tüccar yazarları, o gözler önü sanatçılarını sizler dergi kapaklarınıza ellerinizle taşıdınız. Tersinden, enkazdan çıkan ölülerin ceset torbalarına durmaksızın taşınmaları misali... Keşke, Cumhuriyet kitap eklerinde bunların ellerine birer depremzede çocuk da verip, boydan fotoğraflarını yayımlasaydınız. Kitaplarını değerlerinin de üstünde, aşırı şekilde yağlayıp ballasaydınız. Alternatif seslere, gerçeği yazanlara ama kulak tıkasaydınız. Sizin bu sahteliklerin üstüne inşa ettiğiniz balon sanat ortamınız da enkaz altında kaldı. O da yetmedi; işlevsiz İstanbul bienallerinizin artıkları kullan-at kafalarınızla, altlarında daha kanları kurumayan çocuk ölülerinin bulunduğu binaların üstüne suratlarınıza benzeyen balonlar diktiniz. Diktirdiniz. Sizin bu taklitçi, üç kuruşluk, entel görünümlü köylü zihniyetiniz veya beyaz burjuva soytarılığınız, ülkede kaliteli sanat alılmayıcısı yetiştiremedi, oluşturamadı. Ajitasyon her yana sirayet etti. Okur değil, köle şekillendirdiniz. Apolitik bir ortam yarattığınız gibi, çarpık politik algılarla sanatın üstüne de mum diktiniz. Bunları da iyi niyet diye gösterdiniz. Daha doğrusu niyet pazarladınız. Sanat sizin için açık bir pazardı. Bizim inancımızda, kırkı çıkmak diye bir deyim vardır. Ama, çoğunuz kendi ilksel mitolojilerinizden bihaber olduğunuzdan, dünya mitolojisi diye okullarınızda da ısrarla Yunan mitolojisi okutmaya devam edersiniz. Sizin alık tutulmalarınızı akıl zannedip, biz de alık alık yutuyoruz çünkü. Bugün olanlar sizin de sorumluluğunuzdadır! Yetmez ama da diyemezsiniz artık. Yetti. Yeter. Yeteli de çok oldu. Eğitim sisteminiz zaten göçüktü, üstüne uzaktan eğitimle tüy diktiler. Demem o ki, sadece binalar çökmedi. Eğitim, sanat, bilim hepsi çöktü. Her biriniz günübirlik, küçük çevrenize yaranarak, anı kurtararak yaşadığınız için, yıllardır söylemekten bıkmadığımız vatandaşlık haklarına, sınıf süreçlerine, ekonomiye bir türlü gelemediniz. Sizlerin de derdi para, ün, tanınma, taraftarlık yapma, sınıf atlama üzerineydi. Herkes ülkede kendi çevresini palazladı. Dolayısıyla, uzun bir süredir içimizde birikenler, iktidara ya da onun paydaşlarına gideceğine; yön değiştirdi, tekrar birbirimize yöneldi. Oysa, artık din, dil, ırk üstünden bir parçalanma yaratmanın modası geçti. Artık zaten dünya, şirketler tarafından yönetilen bir sürece girdi. Senelerdir meselenin iş, barınma, güvence, eğitim, sağlık, karnını doyurma olduğunu belirtsek de; hala fi tarihinden kalma kavgalar, acı yarıştırmalar, içi boş sözlü tarih çalışmaları, siyasal İslamcılık, aşırı milliyetçilik, etnik bölücülük, zırcahillik yahut çokbilmişlik, ülkeyi yedi de bitirdi yedi yedi bitiremedi. Parti programlarında asıl konuşulması gerekenler konuşulamadı. Türkiye ekonomisi nasıl kalkındırılır? Neden bir Afet Bakanlığı yok? Neden deprem hakkında ciddi eğitimler yok? Deprem uzmanları milyarlarca yıldır bu topraklarda böylesi bir gerçekliğin bulunduğunu belirtirken, neden hiçbirimizin deprem çantası hazır değil? Halk da, iktidar da, aydınlar da, toptan şaşkın bir ülke... Ortadoğu soslu, Amerikan taklidi, tam kapitalist olamayan, Avrupalılaşamayan ama Avrupa'ya bakan, sol/komünizm/anarşizm gibi fraksiyonları zayıf, sağı sola solu sağa kayan, herhangi bir kültürel öğesini ne gençliğe aşılayabilmiş, ne dünyaya gösterebilmiş bir kara parçası... Afrika diyelim ya da Latin Amerika... Toprakları talan edilen, salgın hastalıklarla, yoksullukla yüzyıllardır uğraşan ülkelerin bulunduğu kıtalar... Oralardan bile dans kültürü çıkabiliyor. Tüm acılarına rağmen -kölelik, sömürgeleşme-; salsa, bachata, kizomba, tango deyince saygıyla onlara selam duruyorsunuz. Bir Nelson Mandela, bir Che Guevara, bir devrim izdüşümü... En azından insanı hayata dair biraz daha umutlu kılıyor. Lakin, Türkiye'deki temel sıkıntı, buradaki insanların gerçekten mutlu olmayı bilmemeleri... Şimdide umudu büyütmeyi, insan doğasına dair kadın-erkek etkileşimini, dansı, çevreyle ilişkilenmeyi becerememeleri... Ritmi bozuk bir toprak üstündeyiz, cızırtılı. Yaratıcı bir çizgisi yok. Tabii ki, saydığımız yerlerde de büyük problemler mevcut... Dünya savaşları, depremler, seller; böylesi ağır acılar yaşayan o toplumlar, topluluklar da ölülerini gömüyorlar. Ama onları daha asil yaslar içinde uğurluyorlar. Bizde ise, hep aynı dilden, Allah rahmet eylesin, Allah-u Ekber, Allah... Başka bir tek kelime, yaşama dair tek bir vecize, tek bir bilgelik bulunmuyor. Ülkenin okumuşu, cahili, topu birbirine benziyor. Bu çok daha kötü bir tecrübe... Ölümüzü uğurlamayı beceremiyoruz. Duygularımızı ifade etmeyi beceremiyoruz. Öfkemizi haklı gerekçeler ekseninde, gerekli yerlere örgütlüce aktarmayı bilemiyoruz. Ama, Amerika'da Ferguson olaylarında bir zenci, polis tarafından usulsüz şekilde tutuklanıp, öldürülünce karakollar ateşe verilebiliyor. Şili'de öğrenciler kilise yakabiliyorlar. Yunanistan'da kampüsleri işgal edebiliyorlar. Meksika'da kadınlar, boğazı kesilen bir kadın için anayasa mahkemesini basabiliyor. Velhasıl, dünyadaki birçok yoksul ya da çıkmazda olan ülke de kendisine göre öcünü gerekli yerlerden alıyor. Avrupa'da da; Fransa'da, Belçika'da, Hollanda'da vd. sokak hareketleri artıyor. Türkiye'de ise herkes evde, kafede, iş yerinde, rakı masasında; nedir bu ülkenin hali diye senelerdir aynı ifadeleri durmaksızın birbirine kuruyor. Bu maalesef, korkak bir toplum oluşluğun, ancak canımız tehlikeye girdiğinde destekleşebileceğimizin, normal addedilen zamanlardaysa birbirimize kösteklik yaptığımızın delilidir. Nitekim, İzmir de dahil; birçok belediye daha işçisinin maaşını doğru dürüst veremezken, yapılı şirketler çalışanlardan yemek ücreti kesip, depreme yardım diye şov yaparken; olay yine hayatını zorlukla idame ettirenlerin başında patlar. Belediye başkanı karısını belediyeye sokar, ihale alır, bakın depremzedelere nasıl destek veriyoruz diye böbürlenir. Sarayı hesaptan çıkaralı hayli geçti zaten. Halk yalnızlaştırılıp, temel haklarından yoksun bırakılarak, dayanışma adı altında durmadan yardımlaşmaya alıştırılır. Bu durum yine iktidarların işini görür. Dayanışma direnişle gelmediği sürece, boşluğu geçici süre doldurur. Ne yazık ki, Türkiye'de asıl sorumlulardan hesap sorulmadıkça; ruh hastalarının günden güne arttığı, herkesin kendini bir bok zannettiği, giderek çöküşe hazırlanan, maddi manevi yıpranan ölüsevici, ölü anıcı, arabesk bir toplum haline gelirsiniz. Durmadan sanal siyah kurdelelerle, söylene söylene, ağlaya sızlaya, kendi yakınlarınızın ölümünü histerikçe beklemeye koyulursunuz. Ölülerinizi ellerinizle torbalara tıkıştırıp, aceleyle gömüverirsiniz. Size yakıştırılan yürüyen-ölümü taşıma sinikliğine de alıştığınızdan, enerjinizi nasıl yükselteceğinizin yollarını bulamazsınız. Hastalanarak ve çevrenizdekileri de hasta ederek ömür çürütür gidersiniz. Muhtemelen, kurnaz değilseniz, aşırı milliyetçi, aşırı dinci, aşırı ayrılıkçı, aşırı batı yalakası... O vakit de bir işe yaramayan onurunuzla, aslında sizi erken öldüreceklerin ülkesinde öylece düşüncelere gark olarak, donmuş bir şekilde beklersiniz. Deprem enkazının altında, soğukta belki de kendinizin kaldığını varsayarak... Hiçlik soğukluğuyla... Yaşamınız bile ucuz bir taklit, sahte bir boşluktur. Yaşamınız Ölüm'dür. Hey! I'm at work surfing around your blog from my new iphone! Just wanted to say I love reading your blog and look forward to all your posts! I believe this is among the so much significant info for me. Fantastic post! I found your insights about this topic extremely interesting. I fully agree to everything you have said in this article. papers but now as I am a user of web therefore from now I am using net for content, thanks to web. Appreciate it. Quite a lot of posts. I've learn several excellent stuff here. Certainly price bookmarking for revisiting. I wonder how a lot attempt you set to make such a wonderful informative website. This is a topic that's close to my heart... Cheers! Vstupni bonus az 6 000 Kc + 300 Kc za registraci zdarma Herni planObchodni podminky Ziskane bonusove prostredky muzete vyuzit na jakekoli Kajot automaty z nabidky. To v pripade ceskych online casin znamena vyber z cca tricitky automatu. Pokud se v nabidce Kajot Games automatu neorientujete, tak vam treba pomohou zkusenosti ostatnich hracu. Online sazkova kancelar Fortuna, jedna z nejvetsich u nas, si pro sve nove zaregistrovane sazkare pripravila hromadu promo akci, mezi kterymi nechybi ani Fortuna bonus bez vkladu. Pokud vas zajima, jak teto nabidky vyuzit, jste tu spravne. V tuto chvili je casino zname pod nazvem Sazka Hry jiz velmi dobre zabehnute. V jeho nabidce hraci najdou stovky zajimavych her, nechybi ani pestra paleta bonusu nebo nejvetsi nabidka casinovych jackpotu. Toto ceske online casino je relativne novou tvari v ceskem svete hazardu. Presto si prichystalo pro hrace zajimavy vstupni bonus bez vkladu. Po registraci skoci na vase konto 100 Kc. A za plne dokonceni registrace k temto penezum zdarma pribude 400 Kc. Recenze pro Vas take zjistila, ze mnoho kasin nabizi bonusy za registraci bez vkladu v podobe volnych roztoceni. Casino online recenze uvedla mnoho kasin, ktere nabizi volne roztoceni svym zakaznikum, kteri se zaregistruji a bez vkladu si mohou vyzkouset urcite hry, ktere Vam online casino chce predstavit. Nabidka volnych roztoceni se muze casem menit, a to kvuli neustalemu vyvoji automatu v kasinech. Volnymi roztocenimi si muzete zahrat nektere z her, a tak pocitit, zdali prave Vami zvolene casino Vam vyhovuje nabidkou a zpracovanim. Wow that was unusual. I just wrote an very long comment but after I clicked submit my comment didn't appear. Grrrr... well I'm not writing all that over again. Anyway, just wanted to say wonderful blog! Oh my goodness! Incredible article dude! Thanks, However I am having issues with your RSS. the answer will you kindly respond? Thanks!! bookmarked!!, I really like your website! your blog and may come back at some point. I want to encourage that you continue your great writing, and I must say this blog loads a lot quicker then most. Hey There. I found your blog using msn. This is a really well written article. online pharmacy mexico internationalpharmacy. icu Their health and beauty section is fantastic. I appreciate, lead to I found just what I was having a look for. You have ended my four day lengthy hunt! God Bless you man. Have a great day. that I found it for him... lol. So allow me to reword this...."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/04/derya-balci", "text": "1976 yılında, Aydın'ın Buharkent ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve orta dereceli öğrenimini Aydın'da tamamladı. 1997 yılında Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. 2011 yılında Kocaeli Üniversitesi Eğitim Yönetimi Teftişi Planlaması ve Ekonomisi alanında Yüksek Lisans'ını tamamladı."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/04/koray-feyiz-mustafa-firatla-konustu", "text": "EE Cummings, eğer için evet neyse, evet için aşk odur diye yazar. Şiirimizin en sevilen Modernistlerinden biri olan Mustafa Fırat, yayıncı kimliğinin yanı sıra romantik şiirleriyle ünlüdür. Ancak romantik şiiri, temelinde yatan patafizik aşk anlayışının bedensel ve Taocu bir tasviridir. Mustafa Fırat'a göre romantizm, önermeyi; metafiziğin yaptığı gibi yalnızca metaforik olarak ele alıyor ve genel kurallar, yasalar ve sözcükler yapmak için kendine has özelliklerini yumuşatmak yerine, sanki tekilliği içinde gerçekleştiriyor. Ona göre aşk, kendine özgü bir yaratımdır, normun gülünç bir istisnasıdır ve normun uygun istisnaların tesadüfi bir koleksiyonu olduğunu ortaya çıkarır. Bu patafiziktir ve bu aşk konusunu tamamen açık tutar. Mustafa Fırat'ın şiiri simetriktir; farklı oldukları için simetrik veya kelebek kanatları gibi aynı olduklarını fark ederiz. Bu bir doruk noktasıdır: simetri her zaman asimetridir. Bu simetrik asimetri, Badiou'nun iki sahne veya aynı fark olarak adlandırdığı şeydir; ha ha ya da haha gibi, dünyanın görülebileceği bir perspektif oluşturmak için birleşen iki haha. Bu simetrik asimetri aşktır. Aşk patafor yoluyladır: aşk bir yerdir ve evet bir dünyadır. Mustafa Fırat, simetri aracılığıyla bize sevginin evet olduğunu, bu yerin dünya olduğunu, içinden geçenin içinde olduğunu, yaşamanın hareket olduğunu ve barışın parlaklığının ustaca kıvrıldığını gösteriyor. Aşk bir yerdir, kısası anlamlı bir alandır; aşk henüz var olmayan ama ısrar eden ve yaşandıkça ve sevildiğinde, özelde evrensel olarak, evrenselin tek olabileceği şekilde var olabilen bir yerdir. Şair, Paslı Ayna, Lalezar, İçimdeki Telaş, Karanlık Şiirler, Dersaadette Sabah Cesetleri, Derin Uyku kitaplarından sonra, yeni şiir kitabı: Kırık Jilet ile okurlarını selamlıyor. Mustafa Fırat: Ortaokul yıllarında, şiir kitaplarının alanına girmiştim. Lise yıllarında şiir türü kitaplığımın alanını genişletmişti. Üniversitenin ilk yılında yazdıklarımı dergilere göndermeye başlamıştım. Başladığım anda bir karar vermiş miyimdir bilemiyorum; ama beni iyileştirdiği için yazdığımı söylemeliyim. Mustafa Fırat: Üniversitenin ilk yıllarında. O dönemde şairlerin toplandığı yerler vardı. Onların gittiği o mekanlarda bir köşeye geçer dinlerdim. Bazılarının şiir okurken gözlerinin parladığını gördüm. Bazılarının masaları işgal ettiğini. Kendimi hep geride tuttum. Sonradan dergilerden ses verdim. Güzel günlerdi. Mustafa Fırat: Kırık Jilet'in en sarsıcı şiirlerindendir. Gerçi bu kitapta yer alan şiirler, bir şekilde kişiyi yakalayan ve sarsan şiirler. Vardır belki. Belki ben dünyaya düşmeden önce üflenen bir şey. Ama şunu itiraf etmeliyim bu dizelerin alıntılandığı şiir bizi uzun yıllardır saran, çevreleyen bir şeye veryansın. Mustafa Fırat: Sevgili güzel dost, Koray'cım. Okuyoruz. Çok acılar çekiyoruz. Çok şeyler görüyoruz. Bu okumalarımız, gördüklerimiz bizim bilinçli olmamızı beraberinde getiriyor. Mustafa Fırat: Bir gün, oturuyoruz. Sohbet ediyoruz. Lord'la. W. B. Bayrıl'la. Belleğim beni yanıltmıyorsa, Eskişehir Kitap Fuarı'na gittiğimiz bir gündü. Kahvelerimizi yudumlarken, şiir kapaklarında bir şeyler yapmak lazım geldiğini söylemişti. Derhal dediğimi hatırlıyorum. Tabii bunu planlamamız, üzerinde çalışmamız- ki emeği inanılmazdır- Sevgili Kenan'ın gayretiyle ülkenin en güzel şiir serisinin kapakları ortaya çıktı. Beğenildi çok. Mustafa Fırat: Kırık Jilet, farklı oldu evet. Söylediklerin için de sonsuz teşekkür ederim. Bu kitap, genel olanın, özelden yayıldığı ifşasıdır. Okuyanın kendisinden bir şey bulmaması garip olur. Bulamıyorsa, o zaman derim ki aynı ülkede yaşamıyoruz! Mustafa Fırat: İyi şairlerin olayı bu değil midir sevgili Koray? Sen de hissediyorsundur eminim. Mustafa Fırat: Toplumumuzda, kutsal kitaplarda da üçün ayrı bir yeri vardır. Bilirsin. Bu dizelerde çokça bir muziplik de hissetmiyor musun? Ben kalbimdekilerden ayrılırken onu bir değil üç kez öperim. Koray Feyiz: Tüm nesnelerin içinde sıkışıp kalanın sadece hayatımıza dair anılarımız değil, aynı zamanda eskiden kim olduğumuza dair neredeyse duyusal his ve şekil olduğu şeklindeki Proustçu fikre inanıyor musunuz? Yoksa bu, anılarımızın nasıl geri geldiğine dair abartılı bir efsane mi? Çünkü bazı şiirleriniz kesinlikle beyne damga vuruyor. Takım elbise için doğru silindir şapkayı bulmak gibi... bir pankarta yazılıydı yarın şiirinizi okuyalım: bir pankarta yazılıydı yarın / ellerimizde dünün hiçleri.... Mustafa Fırat: Merkeze, kendini almış biri hiç olmadım halbuki. Birinci tekil şahsın vurgusu bu kitaba has olsa gerek. Ben, biz olmanın bir şeklidir bana göre. Bütün ben'ler birleşiyor. Az ilerde ana caddeye çıkıp biz oluyor. Meydanlarda biz oluyor. Haksızlıklarda biz oluyor. İşgallerde biz oluyor. Birilerinin ben demesi bir şeyi imlemesi bana kalırsa kötü olmasa gerek. Dediğim gibi kişisel tarihimden daha çok başka bir duruma eğilmek lazım. Mustafa Fırat: Senin harika yazıların vardı. Geçenlerde de okumuştuk. Toplumsal bakış açısıyla kaleme aldığın. Şiirin siyasete yaslandığı anda şiir orada söner gibi görülür. Siyasetten kasıt aksayan yanların, tökezleyen bir şeylerin garipliğini dile getirmekse bir araç olma halini taşıyorsa ki bunda bana göre sorun yok zira bütün bu unsurları dillendirirken lirik olanı es geçemeyiz. Mustafa Fırat: Sanmıyorum. Çünkü Paslı Ayna, melankolik olanın içinde nefes almış bir kitaptır. Huzursuz bir kitaptır. O dönem kitabın çıktığında rahmetli Yılmaz Yeşildağ, Ahmet Erhan çok sevmişti kitabı. Kalbini ve şiirini çok sevdiğim Haydar Ergülen güzel şeyler yazmıştı. Uçurumda açan çiçek gibiydi Cemal Süreya'nın söylemiyle. Ne demiş, diye sormuyordu; ama farklı bir yerdeydi. Mustafa Fırat: Bunu benim söylemem doğru olmaz sevgili Koray. Mustafa Fırat: Yok etkilemedi; ama ortaya koyduğum her dosya bir sonrakinin habercisi gibi oldu. Bana öyle geliyor belki de. Mustafa Fırat: Düşünmüyorum. Keşke herkes şiir okusa. Dertleşse dizelerinde şairlerle. Mustafa Fırat: Şiirin bir senatosu var görülüyor. İyi şairler var okuyoruz. Önce geçmişten bugüne şairlerini seçip senatoya kulak versinler. Ama önce o senatonun kimlerden oluştuğunu bir araştırsınlar. Vaktiyle çok konuşulanların sesinin kesildiği dönemlerden geçiyoruz. Etkinlik etkinlik dolaşıp, 'keşke beni projelendirseler' diyenlerin yok olduğuna şahit oluyoruz. İyi şairler duldasından bize bakıyor. Onlara bin selam olsun! Hi, I want to subscribe for this webpage to get newest updates, thus where can i do it please help. Heya! I know this is sort of off-topic however I needed to ask. brand new aspiring blog owners. Thankyou! Hi there! Quick question that's entirely off topic. might be able to resolve this problem. If you have any suggestions, please share. Some really quality posts on this internet site, bookmarked. out numerous useful info right here within the publish, we want work out extra techniques in this regard, thank you for sharing. Awesome article once again! I am looking forward for more updates. this article. I desire to read more issues about it! I could not resist commenting. Perfectly written! If you are seeking to boost your chances, try becoming the pope. kept chatting about this. I will forward this write-up to him. subscribing to your feeds and even I achievement you access consistently quickly. the blogosphere. Brief but very accurate info... Thanks for sharing this one. with your views on this site. pra voce tambem. Eu estou para ver outro post de mesmo nivel que este conteudo seu. conseguir fazer meu proprio site com esta sua ajuda. pharmacy in canada that ships to us internationalpharmacy. icu Their health awareness campaigns are so informative. When some one searches for his vital thing, thus he/she desires to be available that in detail, therefore that thing is maintained over here. He is also a well known expert on NFL football betting and has made many broadcast appearances on TV and radio. Spa Breaks and Beauty Treatments lead to excellent Rooster Celebrations within Suffolk, and all of the next hotels supply first-rate services along with facilities as well as luxurious immediately accommodation in case you are opting for the Hen Saturday and sunday. This is a excellent venue for the Hen Night in the evening soon after your beauty treatments. The best information is that SK Hospital have teamed up with The Sibel Inn to offer Luxury Spa Breaks to your Hen Saturdays and sundays in Suffolk, entitling one to a 10% discounted on just about all treatments booked whilst residing at The Sibel. There's also the option of the Bespoke Package, allowing you as well as your Hen Celebration to choose which treatments to use. Eliminating PLC Jr/Sr duplication lowers that to around 1800. Each of the Marine Corps enlisted Recruit Depots can train over 20,000 Marines a year, and now operate well below capacity. Birds can enjoy tailor-made facials along with massages, in addition to aromatherapy, reflexology, CACI non-surgical face lifting, Indian Mind Massage, manicures, pedicures, St. Tropez tanning along with waxing. I am not sure where you are getting your information, but great topic. I needs to spend some time learning much more or understanding more."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/13/ismet-yazicidan-ergun-kocabiyik-soylesisi", "text": "İnsanoğlu bir suretin değil, mananın, bir idealin, iyinin-güzelin-doğrunun peşindedir. Geçici olan suret ile geçici olan beden ile kalıcı bir ilke arasındaki eşikte durmaktadır insan."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/13/olumsuzlamanin-olumu", "text": "Şiir Nedir sorusundan yola çıkan Derrida'nın tezi, bizi hiçbir çıkışa ulaştırmadığı gibi, yara çevresinde gezindirip başladığımız noktaya geri dönmekle yetindirdi: Şiir, kendisi hakkındaki nedir sorusu karşısında ne olduğunu bilmeyen olarak bize açıklandı. Bu, onun yine de bir tanık için ne olduğunun bilinmesi olacağından, ne olduğu bilinmeyen olarak tanımlandığı ölçüde kendisi olacağı anlamına da gelir. Daha doğrusu bir şeyi ne olduğu bilinmeyen olarak öne sürmek, yine de onu bilmektir. Bu da bizi ister istemez şuna götürüyor: Şair öyle biri olmalıdır ki, bize hiçbir şeu bilmediğimi biliyorum desin. Nitekim Derrida'nın da şiir konusunda bize söylediği Sokrates'in savsözünden öte değildir. Derrida şiir konusunda şairdir. Acele bir yargıyla, Sokrates'in de şair olduğunu savunmak, yarar sağlamaz. Bunun yerine, onları bu sonuca götüren fenomenolojik düzlemin şiir olan varoluşunu saptamak gerekir. En başta, hiçbir şey bilmediğimi biliyorum sözü, bilincin olgu ve aşkınlık yönünden kendi üzerine dönüşlü birliğini bize gösteren harika bir tasavvurdur: Hiçbir şey bilmediğim dünya içi olgusallığımla, onda bir şey bilmenin tek imkanı olarak bilincimin varoluşu. Böylelikle dünya, Sokrates ve şair kadar, Derrida için de öyle bir yer olmalıdır ki, kirpinin ölüm tehlikesi için otoban, berikiler için de, kendimin olumsuzlaması, bilinmezliği olsun. Tıpkı Derrida'nın söylediği gibi: Beni yok et, ya da öyle davran ki benim desteğim, sana sunduğum temelim, dayanağım, dışarıdaki dünya görünmez olsunlar. Aslında bunu birinci elden, Sartre'ın ağzından dinlemek gerekir: Bu hemen hemen çokluk bütün dünya içi çoklukların temelidir. Şu durumda, dünya şairin bakışından öyle bir yer olmalıdır ki, ona hiçbir şey bilmek dışında bir bilinç sunmamalıdır. Heidegger'in hiçliğin ortasındaki Dasein'ı gibi, denizin ortasında bir adadan farksız bir bilinç olarak şair, kendini hiçliğin ortasında kavramakta ve bunu da, Derrida'nın kirpisinin otobanda ölümle burun buruna gelmesindeki içdaralmasıyla yaşamaktadır. Derrida'nın Heidegger'i dillendirdiğine kuşku yok. Ama onun aksine bu noktada kalmayıp şairin dünyayla olumsuzlanma ilişkisini varoluşsal olarak betimlememiz gerek: Eğer şair dünya karşısında bir bilinç ve dünya da onun karşısında olumsuzlamaysa, şiirsel edim, en başta, ikisinin döngüsel bütünlüğünde bir cennetten kovulmuşluk hikayesi olmak zorundadır; çünkü hem dünya içinde hem de ona karşı var olmanın, Adem'in uzandığı elma gibi zevk duyulanla günah olanın birliğinden başkaca varoluşu yoktur. Böylelikle şair o kişidir ki, tek yapabildiği yapamamak, tek başarısı başaramamaktır; tanık arayan bir sanığın bakışlarıyla karşımızda durup, sana bir çiçek bile alamadım demek için çabalamış, yapraksız bir ağacın kupkuru dinginliğinden başka bir yere varamamış çaresiz olmak zorunundadır. Gerçekten de, olumsuzlanma ve olumlanmanın birliğini, yapraksız bir ağacın kupkuruluğundan daha iyi başka hiçbir şey anlatmaz. Yeşermiş bir ağaç, varlığın tek bir düzleminde bize görünür: Elinde çiçekle beklemek. Bunun üzerine ne söylenirse söylensin, bizi sürekli yeşermiş ağacın olumluluğuna gönderecektir, ya da Gündüz Vassaf'ın deyimiyle, kilise tavanındaki ikonalar gibi bize cennetin resmini vaat edecektir. Oysa yapraksız kuru bir ağaç, varlığın tüm zamanlarını birden ele geçirir: Yapraklarının henüz dökülmemiş olduğu bir önce, yani geçmiş, bu önceyi yitirmenin sonralığında bize görünen şimdiki hüzün ve akıbet, yani belirsiz gelecek. Böylelikle o, bir şiir için gereken iki varoluşsal öğeyi bize gösterir: a) Kendi varlığından olumsuzlamayla ayrıldığı olgusallığı b) Karşımızda duran ve ondan sürekli bir kopuş halinde algıladığımız olumsal aşkınlığı. Daha önce, şiirin bu iki öğenin birliği olduğunu ve eğer bu birlik yoksa ortada şiirin de olmayacağını savunmuştuk. Ama ayrıca bu birliği sağlayan, olgusallık ve öznellik yönünden kendi üzerine dönüşlü bir bilincin varlığı demektir ve şiirin ne olduğunu düşünmek, aynı zamanda şairin kim olduğunu da düşünmektir. Şair, yapraksız ve kupkuru bir ağaç formunda, kendini zamana sığdırılamayan bir ebediyet olarak zamana sığdırma bilincidir; daha doğrusu, kişinin bilinci, nesnellik ve öznellik gelgitinde zamandan kendini kurtarıp böylece ayın ebedi saydamlığında şairliğe ulaşabilecektir. Hem var olan hem var olmayan bir şey gibi, olmak ve olmamak'ın bir ve aynı vücudu bir çöl, olduğu gibi görünemeyen ve göründüğü gibi olamayan olarak, o, melekliğini yalanlayamayan bir dürüst şeytan, şeytanlığını doğrulayamayan bir sahte melekten başkaca bir varlığa sahip değildir kapıyı açtığımızda: Sana çiçek bile alamadım. Kendini böyle sanıkça saptamak, bir tanıklığın bakışına yerleştirmek, göründüğü gibi olanla olduğu gibi görünenin ayrımsal olmayan birliğinde bize tek bir bilinç sunar ki, tanığın sanıkta sanığın da tanıkta birbirini yansılamasından oluşan bu birlik de bizi tek bir bilince bütünler: Biz, bu yüzden, sanat eserini kendisi kılan derin anlamıdır işte ve Aristoteles'in sanatın merkezine Tragedyayı koyması da, Tragedyanın bağrındaki özün de, şiir, bu biz olgusu olmasındandır. Gerek Derrida'nın da, şiiri elipssellikle yürek diye betimlerken gözden kaçırdığı, bu biz gerçekliğinin döngüselliğidir. Demek ki şiirsel edim bu iki farklı bakışın tek bir bilinç düzlemindeki psişik birliğidir, yani şiir başkasını varsayar: Olgu ve aşkınlık. Bu noktada, Derrida, Bu tüm çözümlerin, tüm ayrımların aşkınlık tarihinin ayırıcı silsilesidir derken haklıdır. Ama bu aşkınlık ayrımlığını kendisi gibi ötekinin, Hegelci tin veya Kantçı aşkın öznenin varlığına uzatmamak ve bilincin döngüselliğine çekmek gerekirdi. İleride değineceğimiz gibi, Rimbaud'nun da ben başkasıdır derken kendine saydığı başkası bile, başkası saydığı kendinden başkası değildir. Dolayısıyla aşkın olan da, olgusal olan da, sanıkla tanığın içsel birliğinde ben olan şairden başkası da değildir, ki aşkın olanı tanrıya değin uzayan silsile, yani iktidar olarak ele aldığımızda da, şair, Hallac misali iktidarla özdeşlikten kaçamayacaktır. Bu yüzden de bilinç düzleminde kalmak ve aşkınlığı, kendinin tanığı olma bilinci olarak belirlemek durumundayız. Çünkü aşkınlık ve olgusallık, mekanik bir benzetme yerinde olursa, birbirini döndüren çarklar gibi tek bir edimin bilinçsel birliği içinde var olur ve Mevlana'nın da sandığı gibi, görünüşte kalacak bir olmanın tanığı olarak yerine geçecek ayrı bir olduğu gibi görünme yoktur. İnsan olduğu gibi görünemez. Bunun için bir nesne veya ölü olması gerekirdi, dahası bilinç bu olduğu gibiliğin olgusallığına direnmekle kendini aşkınlığa doğru olumsuzlayarak oldurur. Aynı zamanda, Derrida'nın da sandığının aksine, şiir, ben dikteyim, ezberle beni, kopyala, gözet ve beni koru, gözler arasında dikteleşmiş durumdayım diyerek nesneliğe can atmaz. Hem zaten nesne olmaya can atan bu şey, nasıl olur da otobanda can havliyle kendini geriye çeker ki? Bu, karşımızdaki sahte kötürümün, tehlike anında birden ayaklanıp kaçmasından başka şey değildir, Derrida'nın kirpisinin de tehlike geçer geçmez, yeniden kötürümlüğe bürünen kişi gibi korunası nesnelliğine döndüğünü göstermiştik. Bu, bizim de yazınımızda bütünüyle düşülmüş, edebi nesneyi değişken kılarken öznesini değişmez varsaydığını göremeyen şu imge-kişilik idealizmidir. Daha doğrusu bu idealizm, Parmenides'ten beri var olan, varlığı tözleştirilmiş aşkınlığın nesnesi kılmakla nesnelliği de yoksaydığını göremeyen değişime yönelik mutlakçılıktır. Kaldı ki siz, şiiri ve şairi ayırır da birini diğerinin nesnesi kılarsanız, Dağlarca'nın imge şairi gibi bu özneliğin nesneliği nasıl doğurduğunu açıklayamazsınız ve Dağlarca da, aynı rakı şişesini hangi sesin şairince anlatmanın güçlüğünden sıyrılma yolunu, öznelliğe kaçışta, şiir yazmadan da şair olabilmekte bulmuştur. Ama bu sefer de, kendisi devinimsiz bu tözün devinimi nasıl var ettiği sorusu da karanlıktadır; zaten öznesi değişmedikçe şiiri yenilemenin de olanağı yoktur. Ya şiir de şair de devinimsizdir ve bu durumda da Derrida gibi dilsizlik varsayıp şiiri ölü öngöreceğiz ya da sürekli devinen bir bilincin varlığı olduğunu göstereceğiz. Eğer şiir şairden şair de şiirden ayrışarak çözümlenemiyorsa, bunun nedeni, şairin şiirin bilinci oluşudur: Şiir şairdir1. Nitekim Derrida da, bu birliği sağlayamadığı gibi, çözümü, şiiri kah nesne kah özne kılığına sokarak aramanın çıkmazına sürüklenmiştir. Demek ki şiir söz konusu olduğunda, onun, gerekliliğini yazmak gibi bir ilk kararından aldığı olduğu gibi görünmeye direnen bir bilincin özgürlük edimi olduğunu söyleyeceğiz. Dağlarca'nın şiirle bütünleşebileceği ve haklı da görülebileceği tek nokta burasıdır. Edim, bütünüyle benim özgürlüğüme bağlıdır ve -oturup- yazmadan da şair olabilmem, olgusallığa direnerek kendini aşkınlığa doğru olumsuzlayan bir özgürlük bilinci olarak olumsuzlamanın bizzat şiir olduğu bilincin ben oluşumdandır. Dağlarca şiir gibi düşünmemektedir. Bizzat düşünümü şiirdir2. Çünkü şair, olgunun nesnelliğine direnmekle, emrin sınırlarına sığacak bir subay, olmanın kalıplarına hapsolabilecek bir bilinç olmamakla, başkası olmamakla kendisi olan, yani olmamakla olan bilinç olmak durumundadır. Ama işte düşüncemizi boşa çıkarmaya yönelik şöyle bir düşünce de mümkün: Şair olmak istiyor. Ne var ki olmak onun için olduğu gibi görünenin cansız bedeni olacağından, özgürlüğü gereği oluş da son bulmayacağından, artık bu noktada da şair olmaktan değil şairlikten, yani olduğunu olamamaktan söz etmek gerekir. Sokrates'in ünlü sözünün içanlamı budur: Bilmenin olgusallığını olumsuzlama yoluyla bilinci özgürlüğün sürekli aşkınlığına fırlatmak. Kant'ın, felsefenin değil felsefe yapmanın öğrenilebileceğini söylemesi gibi benzer bir yaklaşımı biz de savunacağız: Şair olunmaz, şairlik edilir. Çünkü şair olunmazlıktır. Nitekim şair olmak da başkasının bakışında mümkündür3. Şair, milat gözcüsünün bakışına yerleşerek bizi keşfedilmemiş cennete çağırmakta, olumsuzladığı olgusallığımızla kendi aşkınlığı arasına dünle şimdinin zaman aralığını koymaktadır. Milada yerleşmiş hakikat gözcüsü, kendisi değil, yazarken kılığımıza büründüğü başkasıdır. Vereceği kararı sezmek için kılığına büründüğü yargıcın bakışıdır bu, ama sanık da şair değildir, yargıcının kılığına giren sanık olmak için sanığın bakışını giyinmiş tanık bir bilinçtir bu artık. Rimbaud'nun başkası olan beni, işte bu bendir6. Dolayısıyla Rimbaud'yu düzeltmek ve başkası bendir, demek gerekir. Yazarken başkalaşsam da bu benin başkalığı başkasının beni değildir, benimin başkalığıdır; çünkü bütün bu edim, gerekliliğini benim bir ilk kararımdan, yazma projemden ve özgürlüğümden edinir, başkası olduğumda bile, başkası olan benin benden başkası olmayacağı gerçeğinden gizlenemeyeceğim kendi kurmacamla yüz yüze gelirim: Güzel bir dize karaladığımda; zaten güzel oldu kararı için de gerekli koşul, başkasının varlığıdır; onu ufkun bakışından tasarlarım, çünkü ben kendi yüzünü içerden göremeyen Narsis'imdir. Bakışım bir süreliğine sayfadan uzaklaşıp şu bağrı yanık tinselliğin ilham dediği çöle yönelir, az sonra koşarak geri gelip bir dize daha karalarım. Ama tam da bu edimsel birliğin benim bilincim ve her şeyin de bilincimin kurmacası olduğunu gördüğüm anda bütün oyun bozulur. Bakışımı pencerenin dışına atarım, kendimi görmezden gelerek hayale dalmış olsam da kendimi görmezden geldiğimi görmezden gelmeyen bilincime yakalanmışımdır, yeniden kağıda döndüğümde ise nafile, oyun gün yüzüne çıkmıştır artık. Yazamıyorum, benimi kandıramıyorum. İşte, az önce yazdığımın şiir oluşundan memnun yazarken birden uydurduğumu fark edip kalemi bırakıyorum. Çünkü ben başkası değilimdir ve kendimden gizlenemem. Gizlenemediğim kendim, kılığına girdiğim yargıcın bakışından bana yansır ve sahtekarlığımın kanıtından başka bir şey olmayan, şu -başkası için- güzel dizemin üstünü çizerim. Şöyle bir soru akla gelebilir: Olduğu gibi görünmeye direnen bu bilinç, neden olduğu gibi görünmek üzere başkalarının bakışında edebiyatçı olmak ister ki? Ve son tahlilde oldu dediğim şiirim de sonuçta başkasının bakışında o olmayacak mı? Şu nedenle ki; olduğum gibi olmamak için olmam gerekir. Ben olduğumu olmamakla olduğum içindir ki kendimi geçmişlikte görürüm ve başkası, şimdide var olduğum aşkınlığa doğru ötesine geçerek araya dünün mesafesini koyduğum içbendir, ben bu başkası olan beni olmayan başka ben olarak ben olurum, yani kendimi geçmişte bırakarak geçmiş-için ben olurum. Dolayısıyla şiirimi de belirleyen benim geçmişimdir; o geçmiş benimdir. Şiir, -dı'dır bu yüzden; her şiirde olmak zorunda olan geçmiş öğesidir bu: Seni severdim. Bu, şiirin politikasıdır. Şair, bunu gelecek kipelinde seveceğim biçiminde söylediğinde de, var olan geçmiştir; gelip geçmiş birinin bakışında görmüş geçirmiş bir gelecektir bu, yaşanmışlıkta yaşanacaktır, yaşanacak yaşanmışlıktır. Aynı biçimde şair, seviyorum dediğinde de, kendi şimdisinden çıkıp başkasının bakışına geçmekle dünleşmiş bir şimdiki zamandır bu, kendini olmuş olan olarak bakışa sunar. Beri taraftan, şairin içselliği gerçekten de kahır olabilir; ötesine doğru geçmekle onu aşmanın olanaksız olduğu bir acı içinde olunabilir. Ama zaten ötesine geçilemeyen bu acının yazılması da olanaksızdır; düşünceleri, kızgın demire değer değmez buharlaşan damlalar gibi elden kaçmakta, olduğu gibi görünme çabasındaki matemli bir çocuğun yüzü gibi kendini durmadan yeniden üretmektedir, kendinden kurtulup başkası olmasına izin vermez bu acı. Sürekli kendi kaçaklığını arkadan enseleyen bilinç olaraktandır ki kendini başkasının bakışında nesnelliğe oturtamaz, yazıp yazacağı her düşünceye sahtelik bulaşır. Ama işte şair olunmazlığıyla da bu sefer şair olarak kendine yakalanır. Ve olduğunu olamamak kipliğinde kendinin başkalığına geçip başkası olan kendinden kendine şairlikte yansır. Yine de kendini başkasının bakışında geçmişlikte gördüğünün bilincindedir; sürekli içimizdeki çocuk diye adlandırdığımız başkasıdır şairliği. Kendinden uzaktadır; -dı' dır bu şair, başkası gibi kendiyken kendisini olmayan olarak başkası olur. Kendini olumsuzlayarak olumlar; şair olduğunu düşündüğünde artık o şair olmayan olarak kendisi, bu şair olamayan olarak var olduğunda da kendisi, yani şairdir. Tam da bu olgu ve aşkınlık üzerindeki yekpare bilinç olmasıyla da, olunmazlık halinde olandır7. Kendini kandırılmış hisseden de, bu hisse giden yolun tuzaklarını döşeyen şu başkası da, şairin kendisidir. Dolayısıyla, şairin içsel durumu, kendini aldatanın içsel olumluluğuyla birebir örtüşmektedir8. Pişmanlığına gidecek yolu kendisi kundaklamakta; hiçbir şey bilmek için her şeyden vazgeçmiş geri adımlarla kendine yürümektedir; ne var ki pişmanlığına ulaşabilmesi için, işleri kendi adına halledecek bir kendini bilmezlikten gelme bilincini de gizliden yol arkadaşı edinmektedir. İntihara kalkışmakta, ama intiharının sonuçlarını da görmesi için yaşaması gerektiğini bilen bilinç olarak kendinden gizlenmekte, bu bilincin bilmezden gelme bilinci olarak yine girişimini sürdürmektedir. Zweig'ın Kleist için kullandığı o mükemmel aykırı kanıyla, uçuruma mı koştuğu yoksa uçurumdan mı kaçtığı, bilinmeyendir. Böylelikle geride bıraktığı hikaye, olumlanmaya doğru bir kendini olumsuzlamadan başka bir şey olmamaktadır; çünkü olumsuzlamanın gerçekliği de, tıpkı gizlediği hakikatin yalancı tarafından bilinmesindeki gibi, gizlideki olumluluğun öznelliğin cebinde önceden eldevarlığından gelir. Bu yüzden şair, Dolayısıyla, geriye, içsel olumlanmanın, varlığını meşrulukla dünyaya sunabilmek için bir olumsuzlamayı var kılması kalmıştır: ........../ çok memleketler gördüm- Ankara'dan güzeli yok. Ama bu meşru bilincin kendini her durumda meşru kılmak üzere inkar etmesi de gerekir; işte tam bu noktada da simgeye başvurulur. Yani, benliğin olumsuzlaması olacak bir edebi kişilik icat edilir: Bu kişilik, her şeyden önce gelenek tarafından yaratılmış, şair olmayan ben karşısındaki olan şairdir. Başlangıçta, ona yönelişim tümüyle benden kaynaklanır, benin edebiyatçı olabileceğine dair geçmişten gelen ipuçları vardır elimde; bir noktadan itibaren, ben -edebiyatçı olan- başkası olarak durur karşımda, kendimin bir imgesine sahibimdir. Yine de imgem ben olduğundan, imgemin kendimsizliğiyle karşılaşırım ve bakışım gördüğü herkeste kendimin imge kendisini aramaya koyulur. Arkadaşım gibi bakar O. Veli gibi yazarım, aşık olduğum yüze bile bana kendimin bir anlık donuk simgesini sunduğu için vurulmuşumdur. Ben kendimi ötekine attığımdan, öteki, benim gibi biri olamaz. O, benim olacak olduğumdur, erişilecek olandır, tüm kendiliğindenliğiyle benim gelecekteki varlığım olarak bana görünür, zaten aramızdaki benzerlikler köprüsü çoktan kurulmuştur. Daha doğrusu burada bir tersinme meydana gelir: Söz konusu benzerlikler, onda benimin tarihsel gerçekliğini gösterecek yerde, gerçekliğim onun varlığında tarihselliğe bürünür ve kendim, onun varlığında kendimi imgeleştirecek yerde onun varlığıyla kendini simgeleştirir, olacak olmuş olduğum olarak tarihim olur. Böylelikle ben de, kendimin edimsel bilinci olacak yerde, başkasının bilinç yüklemi olarak ben olurum, yani edebiyatçının beni olarak ben olurum. Dağlarca'nın uyurken bile olunan şairi, budur. Ama sonuçta tüm bunlar da bana, edebiyatçı olarak bir imge bilinci sağlar. Bir kere, olgusal olumsuzlamadan, aşkın olumsallığa geçmem gerekir. Bu, beni elbette ki başkalaştırır; ama olumsuzlamanın olumu Siyam ikizi gibi yapışık birbirine döngüsel iki edimdir; bu yüzden, dünde kalan olgusallığıma karşı ne nesnellikle ne de onu yozlaştırarak kendime görünürken, ikincil bir öznelikle kendimimdir. Tam olarak bu geçmişimdir ve kendimi olumsuzlamamla olumsallığımı var kılan, benim, kendimi salt olumsuzlanmadan alıkoyan ikisinin birliğine sahip sentetik bir bakış olmamdır. Bu nedenle ben, olumsuzlanmaya son versem de, bu bakışın sahibi ben olmamdan ötürü olumsuzlananımdır. Eğer böyle olmasaydı, yani olumsuzlanmadan tümüyle kopabilseydim, olduğumu da olamazdım, çünkü artık olumsuzlamayla hiçbir bağım kalmamıştır. Dolayısıyla ben, sonradan olumlanmak üzere önceden olumsuzlanmak zorunda olanın olumlananı ve olumsuzlanmak için de, olumlanmak zorunda olanın olumsuzlananıyımdır. Yani, olumlamak için olumsuzlama, olumsuzlama için de olumlama olanımdır. Ama beri taraftan, ben olumsuzlanmayan ve olumlanmayan olmak yönünden de, olumlanmayan olumsuzlanmayanım da. Olumlandığı anda olumsuzlanmayan, olumsuzlandığı anda olmayanım, yani olduğunu olamayanım. Olmadığım için de olmayanım, benim olmam, işte ancak şu geçmiş varsa, şu şiiri yazarsam olanaklı, olmak ve olmamak'ın bir ve aynı vücudu olmakla mümkün. Kendimi ölümün bakışından yalanlayışımın kanıtı da o tek bir sözdür: Ölüm gerçek, yaşam yalan. Olmak ancak ölümde olanaklıdır ki, birbirinin döngüsel nedeni ve sonucu olarak, olumsuzlandığım anda olumlanmam, olumlandığım anda olumsuzlanmam gerekir. Ancak böylelikle, ölüm ve acı halinde olduğum gibi görünür ve göründüğüm gibi olurum; çünkü bu da ancak beni ölü olarak gören başkasının bakışı olmak demektir. Ve eğer ölüyken olumsam, bu, yaşarken olumsuzlamaydım demektir, varlığımın kanıtı başkasının bakışıdır. Başkası, şu ilk dizenin olumsuzluğundan ikinciye geçişim sırasında, varlığımı fark etmem ve sahiplenmem için geçmem gereken, beni kendime geri çağırmak için zaman mesafesiyle ayrıldığım kendi başkalığımdır. Şiiri masum bir kirpi veya yürek olarak betimlerken Derrida'dan da beklediğimiz, bunun açıklanmasıydı işte. 1- Gerçekten de, şiirde ikici idealizmin ortadan kalkıp bilinçsel birliğin sağlandığı da olmuştur. Tarancı şiiri, Garipçilerin konumlanmacı idealizmi karşısında, fon üzerinde form ikiliğini görünün birliğinde bütünlemesiyle, kuram ve eylem ayrılığını da ortadan kaldırır. Ama sadece onlara karşı kaldırır; çünkü edimine araçlık edecek terimler bütünü de yine Garipçilerin sözlüğüdür. Tam olarak bu birlik, İlhan Berk fırınların önüne kurşun yağdırsan nafile dediğinde, devinimin yetkinliğine ulaşır. Dolayısıyla Berk, Garipçilerin tekrarı bir Cemal Süreya ve 2. Yenidense, yerleşikçi idealizmin tam karşıtında yer alan Nazım, A. Arif ve A. İlhan'ın bulunduğu materyalist yakaya çekilebilir. Gelgelelim, devinimci şiirin üzeri de burjuva sağcı idealistlerince örtülmüş ve bugün, bir A. Arif adı, ne yazık ki C. Süreya adının gölgesinde bırakılmıştır. 2- Gelgelelim, bu düşünümsellik, şairi şiire öncelemekle, şiiri de önceden konulmuş yanıtı doğrulayacak sorusal araç konumuna indirgemiştir. Tüm mesele, sonuçtan nedene doğru çözülerek cübbenin soyunulmasını engeller nitelikte sözlerin kanıt olarak uydurulmasıdır, Dağlarca yazmaktan önce, yazmasa da şairdir. 3- Çok önceleri bu aynı başlık altında Nazım'ı göstererek devrimci şair ve şiir yoktur derken kastettiğimiz şey buydu. Şair devrimci olduğunu düşündüğünde başkasının bakışına yerleşmiştir, yani onun devrimci olması ötekinin bakışından mümkündür. Gerçekte mümkün olansa sürekli devrimcileşmedir; yani devrimcileşmemektir; varoluşun sürekli devrimselliğidir. 4- Kuşkusuz bu, bizim budala burjuvanın edebi kişilik'iyle Derrida'nın masum kirpisinin olmak-kalmak kipinde olanaklılığının nasıl havada kaldığını da göstermektedir. 5- Ziya Paşa: Nadan, firaz-ı izz ü saadette sefiraz / Dana hadıyd-i acz ü mezellette ser- nigun. Terciibent. 6- Dolayısıyla şair, şu köşedeki lahmacuncu da olabilir, şu milletvekili de, linç edilmek istenen çocuk tacizcisi de. Aynı olgusal düzlemde buluşmakladır ki, milletvekili kürsüde şiir okur, lahmacuncu kenarda kendi sınıfına uygun uzun hava mırıldanırken, kürsüye çağrılan aynı çocuğun vücuduna odaklanabilirler ve kalabalıktan bir genç önündeki kadının cüzdanını aşırıp da kadın bağırdığında, gencin linç tehlikesi belirmedikçe onu kurtarmayacak olan da yine bir başka genç, lahmacuncu ya da milletvekili, ancak bir şair olacaktır. Bundan başka, bu öznelliklerin her biri de, örneğin tek bir olgunun, bir işin doğrusu kendisine gösterilirken yaşadığı edilginliğe direnme olgusunun döngüsel bütünlüğünde, yazarlara, yemek tariflerine, önsözlere, bürokratik işlemlere, uzun uzadıya anlatılan adres göstermelere, cinselliğe gidilen yolda geçilmesi gereken biçimsel hallere, trafik ışıklarına, bir teşrifatçıya, oy kullanmaya, vaizlere, toptancılara, dergi yönetmenlerine, çevirmen ve psikologlara, çabuk geçmek bilmez şu çıraklığa, reklam kuşaklarına, demlenen çayı, getirilecek yemeği, kalkacak otobüsü, kitabın son sayfasını beklemeye, kazanma öncesinde girişilmesi gereken şu çalışmaya, kapı güvenlikçilerine, yasak levhalarına, reçeteye, sekreterlere... Gönülsüz olan başka başka öznelliklerle birlik olabilir ya da kendi tikel bilinci olarak bu aynı edimleri, gölü çevreleyen halkalar gibi tek bir tözün yayılıp açılması olarak edimleyebilir. Ve böyle olmakla da, yaratıcı benliğinin saf dışı bırakılmasına karşı koyuşunda, istifa etmekle terk eden taraf olma lüksünü kendine pay biçmesinde, siyasi eleştirilerinde, ustanın gözden kaçırdıklarını işaretinde, yöneticilere önerilerinde, genç kızların babalarına söz geçirtirken takındıkları kadınsı sese, sert çehreli komutanlara hayranlığında, tüm kaygısı, onu dışta kalmaktan alıkoyarak yaradılış gayesiyle doğrulayacak tözsel aidiyetinin onaylanması olan kişi olarak, bu olgu eksenindeki edimlerin her birini aynı caddede aynı anda temsil edecek her bir öznellikle de uzlaşabilir; her biri aynı lokantaya uğrayıp, edimlerine çeşni veren baharat türünden bir asilik serpiştirerek ayrıcalığın tadını çıkartmakla birbirlerini süzebilir, çorbalarını baharatlayabilir ve pankart açmakla yetinmeyip, çorbaya çeşni veren baharat türünden bir asilik serpiştirerek, iktidarca kayırılası ayrıcalığını işe karıştırmakla kendini bakanlık kapısına zincirlemiş genci ekranda kınayabilirler. Başkası, dildir. Ne var ki ölümün bilinci olarak bilinçlerimiz üzerinde ve başımızı her kaldırışta çarptığımız tabutu örten toprak gibi, aşkın doğa biçiminde Rimbaud'nun düştüğü yanılgıyla algılamamak gerekir. Tarihin çoğu kere bittiği tezi, gök tavanını yere yaklaştırmakla, tarihi de ona doğru geri sayım biçiminde ilerleten idealist bir yanılgıdır. Dolayısıyla, eğer tek bir töz çevresinde gelişen eylemlerinin bir çipe doldurularak romanının yazılmasını istemiyorsa, insanı, çeşni veren baharat gibi edimini gölgeleyen tinselliğinden arındırmak, şiirin üzerindeki bu ölü toprağını kaldırmamız gerek. Bizim aklın göğünden silmek istediğimiz iman ruhbanlığı da bu, şairi lekelemekle adımıza fetva çıkartanların çığırtkanlıklarının nedeni de. 7- Bu durumda Derrida'yı yeniden hatırlamak gerekir: Olduğunu olamamak kipinde, kendinin kendi için bilinci kurnaz bir şeytan gibi şaire ve şiire musallatken, onun şu masum kirpisi nasıl oluyor da acınası yufkalıkta yürek olup kalmayı başarabiliyor ki? Derrida hem şiiri sanık saymakta hem de yargıcını gizlemekle bizi düpedüz şairce aldatmaktadır. Aynı bakımdan, örneğin, aynı anda ünlü ve şair olmak da olanaksızdır, sürekli devingen olan şairlik, sürekli ve değişmez olan ün olgusunu yanında taşımaz. Bu, ancak başkası için bir dış bağlantıdır ki, şair ünlü olduğunu gördüğünde, artık şair değil sokaktaki adamdır, yani şair olmayan bir başkasıdır. 8- Şimdi oradan birisi atılıp, eh, diyecek: Sartreyen aldatma nosyonunu buraya uyguluyorsunuz. Eğer şairin içsel uyumunun kendini aldatanınkiyle aynılığını söylüyorsak, bu, şiirin insan bilincinin kendiyle ilişkisi oluşundandır, şiirin bilincin gölgesi olmasındandır. Beri yandan, biz bu savları 2007'de yayımladığımız aynı başlıklı denemede de dile getirmiştik. Aynı öze ait olmaları nedeniyle de aynı başlığı kullanıyoruz. 9- Pek çok kere şairden duymaya alışık olduğumuz, şu, ne denli yazsam da şairliğe kendimi layık göremem türünden metafizik illüzyonun nedeni de budur işte: Sanık, yargıcını ona layık olamamanın erişilmezliğiyle yüceltmekte, böylelikle sanık da, layık olamadığı erişilmezin kurbanlığıyla kutsanmaktadır. Öte yandan, örneğin, sahip olduğu geniş arazileri gerçeklikle kurduğu ilişki yerine çattığı illüzyonlara borçlu bir Mungan'ın, edebiyat onurundan pay alması da bu yüzdendir. Gerçekte Mungan, bu yargıç ve sanık illüzyonunu gözleri bağlı bir okur kitlesine karşı en iyi kullanan bir şaşırtma ustasıdır. O'nun tek bir yapıtı yoktur ki, temelden çatıya Bir hayat kaç insan ediyor, türünden metafizik hilelerle kurulu olmasın. Tümü de, erişilmez olan aşkınlığın serabıyla gözlerimizi bağlarken yalın hayatımızı deli gömleğine hapsetmek üzere tasarlanmışlardır. Ne var ki kendini de aldatan bilinç olmasıyla da, Mungan, kendine yalancı, kendine kahreden nitelikli bir şairdir aynı zamanda, ancak böylelikle kabul edilebilir. Akatalpa dergisinin Ağustos 2010 tarihli 128. sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/15/son-yuz-yili-romanlardan-okumak-iktidarin-golgesi-ve-roman", "text": "Yazımın başlığında geçen 'İktidarın Gölgesi ve Roman' ifadesi eleştirmen-yazar Hasan Öztürk' ün son kitabının adını belirtiyor. Kendi alanında önemsenmesi ve gündeme gelmesi gerektiğini düşündüğüm bir kitap olmuş İktidarın Gölgesi ve Roman. Türkiye' nin son yüz yılını romanlar üzerinden okumak isteyenlerin elinin altında enfes bir rehber var artık. Öztürk, bu son kitabında karşımıza önceki kitaplarından farklı olarak tamamen roman eleştirilerinden oluşan bir kitapla çıkıyor. Romanın sokağa tutulan ayna olduğu benzetmesini örnek göstermek gerekirse Hasan Öztürk romanlarla sokağımıza ayna tutuyor. Kitabın 'Yıkılış ile Kuruluş Arası', 'Kurtuluş ile Kuruluş Arasında Cumhuriyet', '1940'ların Karanlığında Yerinde Sayanlar', 'Darbeler Dönemi' olarak dört bölüme ayrılmış olması da okur için takibi kolaylaştıran ve dönemler arası bağlantıların sağlıklı kurulmasını destekleyen bir biçim olmuş. 'Roman hayatın peşindedir, diyerek bana roman okumayı öğreten Ahmet Hamdi Tanpınar'a' ifadesiyle edebiyatımızın önemli isimlerinden Tanpınar'a ithaf edilen kitap Umberto Eco ve Italo Calvino'dan birer alıntıyla açılıyor. Kitapta yabancı yazar ve eser olarak sadece Andrey Platanov'un 'Can' romanı var. Can, Reşat Nuri'nin Yeşil Gece'si ile birlikte okunmuş. Yıkılış ile Kuruluş Arası adlı ilk bölümde hepsini çok iyi tanıdığımız dört değerli yazarımızı görüyoruz. Bu bölümde sokağımızda Halit Ziya Uşaklıgil, Refik Halit Karay, Memduh Şevket Esendal ve Ahmet Hamdi Tanpınar var. Bölüm, Halit Ziya'nın tefrika edilişinden yüz yıl sonra 2009 yılında kitap olarak yayımlanan Nesl-i Ahir romanı ile açılıyor. Nesl-i Ahir üzerinden yazıldığı dönemdeki hafiye örgütü ve sansür konularına bakan Öztürk, yazısını 'iktidar gücü için ideolojik aygıt görevini üstlenmemiş sanat da ayak uydurma becerisini gösterememiş sanatçı da potansiyel tehlikedir, müdahale kaçınılmazdır. Romanı okuyanların şu soruya bir karşılık aramaları gerekir: Halit Ziya, anlattığı dönemi yaşamamış olsaydı böyle yazabilir miydi ya da bu romanı yaşananların tanığı olduğu dönemde yazabilir miydi? Susmaya benzeyen konuşma ve yazmayla varılacak bir yerimizin olmadığını bilelim, roman okuyalım.' ifadeleriyle bitiriyor. Refik Halit'in akıp giderken tanık olduğu bir dönemi anlattığı için bu ülkenin iç yüzü olan İstanbul'un Bir Yüzü önemli bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Ülkenin iç yüzü ifadesini yazı üzerinden biraz derinleştirelim. Refik Halit, romanını bugün yazacak olsaydı adına Türkiye'nin İç Yüzü derdi büyük olasılıkla çünkü romanda anlatılan çürümüşlük ülke sathına yayılmıştır artık. Tartışmasız her yeni iktidarın sahipleri bir öncekileri eleştirmekle başlıyor ve bu eleştiriyi bitiremediğinden olacak ki iş de yapamıyor. Savaş ya da başka olayların yarattığı belirsizlik ortamıyla iktidar değişikliklerinin sağladığı avantajlı konumlardan yararlanan vurguncuların, adlarıyla bir de yöntemleri değişiyor o kadar. Aynı bölümde Hasan Öztürk'ün Esendal'ın Miras romanı üzerinden yeni yaşam biçimlerine ve Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler romanı üzerinden kurtuluş savaşı günlerindeki İstanbul' a derinlikli bakışını görüyoruz. Kurtuluş ile Kuruluş Arasında Cumhuriyet başlıklı ikinci bölümü; Geleneğin Reddi, Eskinin Devamındaki Yeni, Güneşi Tutulan İnkılap alt başlığıyla görüyoruz. Kitabın bu bölümünde Yakup Kadri, Reşat Nuri gibi Türk Edebiyatı denince ilk akla gelen isimlerin yanı sıra görece edebiyat yönleri biraz daha kenarda kalmış İskender Fahrettin Sertelli ve Ahmet Ağaoğlu gibi isimler de romanlarıyla karşımıza çıkıyor. Yazarının deyişiyle inkılapların toplumsal yaşamın bütününde onaylanmadığı tezini işleyen Panorama, tek partinin rejimle bütünleşen seçkinci iktidarının (1923-1950) politik çarkının eleştirel bakışla yansıtılışıdır ifadelerinde Yakup Kadri' nin Panorama'sını estetik endişesi zayıf politik bir roman olarak okuyoruz. Roman üzerinden inkılapların sosyolojik yansımasını okurken ilginçtir, rejimden çeyrek yüzyıl sonraki bu tezli romanda bile temaya katkı sağlayacak türde işlevi olan kadın kahraman göremiyoruz. Bir roman nasıl okunur adıyla kitapların da yazıldığı günümüzde Hasan Öztürk bu yazısıyla aslında 'bir roman nasıl okunur'un dersini uygulamalı olarak gösteriyor biz okurlara. Panorama'yı sosyolojik, psikolojik, politik yönlerden kılcal damarlarına kadar inceleyen yazıda ne biçimde bakılırsa bakılsın eleştirdiği bürokratik çürümeden yıllar sonra gelinen bu aşamada bir tür özeleştiri olarak okumamız gerektiğini vurguluyor. Yazar bu bölümde, yazımın girişinde kitabı genel olarak tanıtırken kitaptaki tek yabancı roman olarak belirttiğim Andrey Platonov'un Can romanını Reşat Nuri'nin Yeşil Gece'si ile birlikte okuyor. Yazı, romanların kahramanları üzerinden devrimcilik kavramına eğiliyor. Yeşil Gece'nin kahramanı Ali Şahin ve Can'ın kahramanı Nazar Çagatayev üzerinden gösterilen devrimcilik performansının ardından yazının sonunda romanların önemini daha net görüyoruz. Hasan Öztürk, Yeşil Gece ve Can romanlarını içinde var oldukları edebiyatlar için okunması özellikle gerekli romanlar olarak görmekle birlikte iki romanın önemini farklı gerekçelere dayandırıyor. İki karakterin de rejimlerini içselleştirme çabasında bir tür mitolojik figürleri andıran kahramanlar olduğunu belirterek edebiyat metninin kaderinde belirleyici rol üstlenebileceklerini vurguluyor. Yazarlarının kahramanlarına yaşattığı serüvenler göz önüne alındığında Yeşil Gece'yi yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde toplumsal değişimi yeni bir rejimle somutlaşan Türkiye için okunmada geçilemeyecek bir 'belge' roman buna karşılık Can'ı doğa ve insan sevgisiyle yaşatma tutkusunu aşka dönüştürerek destansı başarıya ulaşan kahramanıyla evrensel bağlamda 'kurmaca metin' örneği olarak okumamız gerektiği belirtiliyor yazının sonunda. Resmi ideolojinin kurguladığı tarih tezinin 'bir Türk dünyaya bedeldir' ilkesiyle bire bir örtüştüğü belirtilen Sümer Kızı üzerinden milli tarih tezi inceleniyor. Sümer Kızı, popüler tarih romancısı ve çocuk kitaplarıyla polisiye roman yazarı İskender Fahrettin Sertelli'nin, 'milli tarih tezi' bağlamında adından çokça söz edilmesine karşın içeriğinden pek söz edilmeyen romanı olarak tanımlanıyor. Yine aynı bölümde; siyasetçi, akademisyen, gazeteci yazar Ahmet Ağaoğlu'nun 1930'da yayımlanan Serbest İnsanlar Ülkesinde kitabı üzerinden demokrasi sarmalındaki bir ülkede liberal bir ütopya okuması görüyoruz. 1940' ların Karanlığında Yerinde Sayanlar adlı bölümde ağırlıklı olarak İkinci Dünya Savaşı, yoksulluk ve özgürlük gibi konular inceleniyor. İkinci Dünya Savaşı döneminde dünyanın ve ülkemizin durumu, savaş sonrası yazarlarımızın takındığı tavır romanlar üzerinden önümüze seriliyor. Halide Edip ve Şevket Süreyya gibi yazdıkları kadar aksiyoner yönleriyle de bilinen toplumcu isimlerle birlikte döneminde toplumsal konularla değil de 'börtü böcek' le ilgileniyor diye eleştirilen Sait Faik de var aynı bölümde. Ayla Kutlu ve Reşat Enis Aygen ile bölümü tamamlıyoruz. Halide Edip' in savaşın sona erdiği günlerde yayımlanan Sonsuz Panayır(1946) romanını İkinci Dünya Savaşı konu edildiğinde kadın yazarın romanı ve birinci kişisinin kadın olmasıyla da önemli bir roman olarak görüyoruz. Romancılığı yanında muhalif siyasal duruşuyla da bilinen Halide Edip' in bu romanının bir dönemin bitip de kuruluş aşamasındaki yeni bir oluşumun, siyasal ve ekonomik alandaki liberal politikaların habercisi olması bakımından da dikkat çekici bir roman olarak da altı çiziliyor. Şevket Süreyya' nın Toprak Uyanırsa romanı üzerinden yazarının hayatıyla da bağlantı kurarak döneminin incelikli bir okumasını yapıyor Öztürk. Yazar, bölümdeki diğer yazarlara nazaran edebiyat dünyasında adını daha kısık sesle duyduğumuz gazeteci yazar Reşat Enis Aygen'in iki romanını aynı yazıda okuyor. Gonk Vurdu ve Ağlama Duvarı kitapları üzerinden edebiyat yazarı olamamış gazeteci yazarlar okuması görüyoruz. Reşat Enis Aygen'in kendisinin de gazeteci olması hasebiyle gazeteci yazarların yaşadıklarını romanlarında gerçekçi olarak gördüğümüzü okuyoruz yazıda. Gazetelere yazı beğendirmekte her geçen gün zorlanan Ağlama Duvarı kahramanı Selami'nin karşısına romanını bitirince yeni bir sorun çıkıyor: Yazdığını yayımlatmak. Hasan Öztürk, Sait Faik'in olgunluk döneminin olduğu kadar yalnızlığının da ürünü olarak değerlendirdiği Kayıp Aranıyor romanı üzerinden var olma direnci ve kaçış temasına ayna tutuyor. Kayıp Aranıyor için gazetecilerin romanı dense yeridir ifadesi de altı çizilmesi gereken bir ifade yazıda. Ayla Kutlu'nun ilk romanı Kaçış'ın satır aralarından, bir mektup roman denebilecek romanda 'sevgi'nin baştan sona belirleyici öge olduğu belirtilerek aşk ve öz eleştiri gösterilir okura. Kitabın Darbeler Dönemi başlıklı son bölümü Türkiye'de onar yıl aralıklarla gerçekleşen 1960, 1971 ve 1980 darbelerine romanlar üzerinden yakın çekim bakıyor. Sevinç Çokum'un 1996'da yayımlanan Karanlığa Direnen Yıldız kitabı, bir apartmanın dört ayrı katında yaşayan seçkin aileler ile onlardan bazılarının arkadaş çevresindekilerin gözlemleriyle Demokrat Parti'nin son yıllarını, 27 Mayıs'ı, Yassıada yargılamalarını, idamları ve ardından da demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları siyasal partilerin katılımıyla yeniden gerçekleşen ilk seçimi konu edinen bir roman tarifinin ardından dönemi yansıtması bağlamında inceleniyor. Yazarının adıyla benzer biçimde unutuluşa terk edilmiştir dense yeri olan Aclan Sayılgan'ın Deprem romanı üzerinden hem 12 Mart hem 27 Mayıs darbelerine yakın çekim yapılıyor. Öztürk'ün satırlarında Deprem'in ana izleğinin 12 Mart olduğunu ancak kahramanlarının konuşmalarıyla 27 Mayıs'a da okuru götüren bir roman olduğunu okuyoruz. Melih Cevdet Anday'ın Gizli Emir(1970) ve İsa'nın Güncesi(1974) romanları arasından 1971 muhtırasına büyüteç tutuyoruz. Bu yazıda 12 Mart döneminin öncesi, sonrası; o dönemde yazarların, romanların söyledikleri ve söyleyemedikleri hususunda ayrıntılı bir incelemeyle karşı karşıyayız. Öncesi ve Sonrasıyla 12 Eylül 1980 başlıklı yazısında kitaptaki diğer yazılardan farklı bir biçim tercih ediyor Hasan Öztürk. Yazının başında müstakil bir yazı olarak da değerlendirilebilecek bir bölümle 1980 darbe dönemini ve 1980 dönemi romanını anlatıyor. Bu müstakil girişin ardından aynı yazı içinde yine ayrı yazılar olarak da değerlendirilebilecek dört romanın incelemesini okuyoruz. Cemil Kavukçu'nun Suda Bulanık Oyunlar, Latife Tekin'in Gece Dersleri, Mustafa Kutlu'nun Ya Tahammül Ya Sefer ve Mehmet Eroğlu'nun Yüz:1981 romanlarının satırlarının altını çiziyoruz. Yazıda incelenen romanlar üzerinden yazar; 12 Eylül öncesi, devrimci gençler ve örgütler, muhafazakar çevrenin dava ve dünyalık çelişkisi, kimliksizlik ve kimliksizliğin getirdiği çıkar ilişkileri gibi konuların tümünü romanlar üzerinden okuyabileceğimizi gösteriyor bize. Bir roman okuru olarak zaman zaman 'Ne okuyorsun?' sorusuna karşılık 'Roman okuyorum.' cevabı verdiğimizde sadece eğlenceli zaman geçirmek için kitap okuduğumuzu, ciddi konularla ilgilenmediğimizi ima eden küçümseyici bakışlara maruz kalıyorduk. Buna karşın, eğer okumayı bilirsek aslında romanlarda da her şey var, diyerek romanı anlatmaya çalışıyorduk. 'Eğer okumayı bilirsek romanlarda her şey var.' ifadesini İktidarın Gölgesi ve Roman adıyla elle tutulur bir nesne haline getiren Hasan Öztürk' e roman okuru olarak teşekkür etmeliyiz. İyi ki edebiyat var. İyi ki roman var."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/17/mine-arasan-yasamini-yitirdi", "text": "Zamanı durduran ressam olarak bilinen; özellikle mor, şeker pembesi ve turkuaz renkleri ile kendine özgü bir tarz yaratan ve duygularını renkler, balık, kedi, güneş ve deniz desenleri ile dışa yansıtan Emine Mine Arasan, çok sayıda sergiye imza atmıştı. Renkli kişiliği ile tanınan Mine Arasan'ın tedavi gördüğü Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yaşamını yitirdiği öğrenildi. Cenazesi, yarın ikindi namazına müteakip Gümüşlük Merkez Camii'nde kılınacak cenaze namazının ardından Aşağı Karakaya Mezarlığı'na defnedilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/19/bulent-tusen-hilmi-yavuza-sordu-hilmi-yavuz-bir-yazar-asla-yasarken-yapmak-istediklerimi-yaptim-dememelidir", "text": "Hilmi Yavuz: İmge ve lirizm şiirin biçimine; felsefe ve tasavvuf ise şiirin içeriğine ilişkin olmak gerekir. Hilmi Yavuz: Bu isimler, dünkü lise edebiyat ve felsefe hocalarının, bugünkü birçok üniversite hocasına, kaba deyişle 'bin basar!' demektir. Hilmi Yavuz: Geleneksel şiirimizin ve modern Batı şiirinin yol gösterici şairlerine başvurma gereksinimi duymayan, bunun gerekli olduğunu hiç düşünmeyen şairleri görüyorum. Hilmi Yavuz: Şiirler bana kendilerini nerede yazdırıyorlarsa, orada! Hilmi Yavuz: Hayır. Bir yazar asla, yaşarken yapmak istediklerimi yaptım, dememelidir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/22/elmaya-goz-kulak-olun", "text": "Altını çizerek okuduğum kitaplardan biriydi Ethem Baran'ın Evlerimiz Poyraza Bakarı. Hani elimden gelse kitabın kapağını da çizecektim adından dolayı. Bozulmayan Yazı adlı hikayenin Mahir Usta'sının ruh halini anlatan dalında taş yemiş elma benzetmesi, sıradan bir hayat sahnesini belirginleştirme becerisiyle yazara ve söze olan saygımı bir kat daha artırmıştı. Bu cümleyi okumadan önce epey taş yemiş veya yiyenleri görmüş olmalıyım ki tuhaftır- okuyunca da kocaman bir taş yemiş gibi oldum. Ve hayata bir cümlenin objektifinden bakarak ne kadar da fazla gözleme ulaşılabileceğini gördüm. Bir de, taş yemek yetmiyormuş gibi, sonrasında taşın hırçınlığına ve büyüklüğüne göre- ya eklenen bir yarayla dalda kalma çaresizliğini ve tepkisizliğini ya da dala apansız veda edip yerlerde sürünmenin acısını yaşamak vardı işin ucunda. Etrafınıza bakın! Göreceksiniz siz de elinde, dilinde, gözünde taşla gezen insanları. Onların hayatlarına benzemeyen ne varsa o taşlarla hırpalayarak kendi hırpalanmışlıklarına, kıvrımları düzleştirip otoyola döndürdükleri zihinlerine, kötümser gözlerden devraldıkları kibirli ve alaycı bakışlarla gözünüzdeki feri kendi donuk bakışlarına benzetmeye adamışlardır, ömür diye onlara sunulan kutsal hediyeyi. Saydıkça öfkelendiren ve uzamasına daha fazla katlanılmayan bu listenin baş rol oyuncularının her biri, dalında kendi doğasını yaşamaya çalışan olgun insanların hayatına kendilerini fırlatan taşlar. Oysa derler ki, taşın makbulü yerinde ağır olanı. NOT: Taş yaralanmaz, siz elmaya göz kulak olun. , . , , . , . , . online pharmacies no prescription usa interpharm. pro Setting global standards in pharmaceutical care. , . , , . , . , . It is in point of fact a nice and useful piece of info. I'm happy that you shared this useful information with us. Please stay us up to date like this. Thanks for sharing."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/23/sanatci-yazar-sair-ve-edebiyatcilar-dayanisma-icin-antakyaya-gidiyor", "text": "Türk Tabipleri Birliği Ali Özyurt Kültür Edebiyat Sanat Kolu ve Antakya Sanat Derneği'nin ortak çağrısı üzerine sanatçı, yazar, şair ve edebiyatçılar dayanışma için Antakya'da buluşuyor. 6 Şubat Maraş Pazarcık, Elbistan ve 20 Şubat Hatay depremlerinin büyük yıkıma yol açtığı kentte buluşacak sanatçılar, cumartesi günü saat 12.00'de, Türk Tabipleri Birliği Kültür Sanat ve Edebiyat Kolu üyeleriyle birlikte Antakya Kurtuluş Caddesi'nde basın açıklaması, Samandağ'da TTB ve Hatay Tabip Odası Çadır Sağlık Birimlerini ziyaret ve Arsuz'da Füsun Sayek Kültürevi'nde ziyaret ve açıklamalarda bulunacaklar. Türk Tabipleri Birliği İkinci Başkanı Dr. Ali İhsan Ökten, Hatay'ın yüzyıllardan beri gelen çokkültürlülük ortamının çok önemli olduğunu amaçlarının depremle birlikte yıkılan kentin yeniden kültürel, sanatsal ve sosyal olarak bu çokkültürlülüğe en kısa zamanda kavuşması için dayanışmalarının ve desteklerinin her zaman devam edeceğini belirtti. Bu nedenle TTB Ali Özyurt Kültür Edebiyat Sanat Kolu, Hatay Tabip Odası ve Antakya Sanat Derneği'nin ortak çalışması ile birçok sanatçının Hatay'da buluşacağını söyleyen, Ökten, Hatay'ın dünyada eşine az rastlanır bir sosyal, kültürel, dini ve etnik farklılıkları bir arada toplayan ve tüm bu farklı kültürlerin bir arada barış içinde kardeşçe yaşadığını belirterek Yaşar Kemal'in kültür konusunda söylediği Dünya binlerce çiçekten oluşmuş kültürler bahçesidir. Kültürler her zaman birbirlerini beslemiştir. Her kültür insanlık için bir zenginliktir. Dünyadan bir çiçek eksilirse bir renk, bir koku yitmiş demektir. Bu insanlığın zenginliğidir. Bizim gibi ülkeler yüzlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. sözlerinin sanki Hatay için söylenmiş olduğuna dikkat çekti."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/23/yunus-emre-demirciden-sma-tip-1-ve-rpe65-hastaliklarinin-tedavisi-icin-mucadele-mesaji", "text": "CHP İstanbul 1. Bölge Milletvekili Aday Adaylık başvurusunu gerçekleşen Yunus Emre Demirci, ülkemizde ailelerin ve hastaların büyük acılar çekmesine yol açan SMA Tip 1 ve RPE65 hastalıklarının tedavisinin Türkiye'ye gelmesi için mücadele edeceğini belirtti. SMA TİP1 hastası ve RPE65 genetik bozukluğu olan herkese sesleniyorum. Bu hastalıkların tedavilerinin getirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde tüm gücümle mücadele edeceğime söz veriyorum. diyen Demirci, nadir hastalıklar konusunda uzun süredir çalışmalar yaptığını belirtti. Hastalıkların tedavilerinin ülkemize gelmesi için Bürokratik mücadeleler verdiğini belirten Yunus Emre Demirci, olumlu geri dönüş alamadıklarını da sözlerine ekledi. Doğuş Üniversitesi İletişim Bilimleri İngilizce Lisans Programı'ndan mezun olan Demirci, Gazete Kadıköy ve Çağdaş Ses Medya'da muhabirlik ve editörlük yaptı. Şu anda bir özel okulda İnsan Kaynakları Arşivi'nde çalışan Yunus Emre Demirci engelli vatandaşların sağlıklı ve dengeli bir yaşam hakkına sahip olması için ilgili yasaların yeniden ele alınması gerektiğinin de altını çiziyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/25/aksisanat-com-yenileniyor", "text": "Web sitemizde yeni bir arayüz çalışması yapmaktayız. Sanat ve edebiyatın sesi olma yolunda sizlere daha iyi hizmetler vermeyi amaçlıyoruz. Anlayışınız için teşekkür eder, sanat dolu güzel günler dileriz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/03/27/virus-yeni-sayisiyla-okuruyla-bulustu", "text": "6 Şubat'ta Kahramanmaraş'ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde yaşanan ve on bir şehri etkileyen deprem, binlerce kişinin ölümüne neden olurken pek çok soruyu da beraberinde getirdi. Umarız dayanışmayla, bu büyük acının üstesinden bir an önce gelebiliriz. Casino bonusy dnesFree spiny zadarmoBonus za registraciuBonusy bez vkladuVsetky bonusyBonusove kodyPeniaze zadarmo Dulezite odkazy: Ministerstvo financi CR, Urad pro regulaci hazardnich her SK, Narodni stranky pro snizeni nebezpeci hazardniho hrani, GamCare UK, Clanky o hazardnich hrach Iniciativa, kterou jsme zahajili s cilem vytvorit globalni system samovylouceni, ktery umozni ohrozenym hracum zablokovat si pristup ke vsem moznostem online hazardniho hrani. Uz jsme to nakousli, pro hru zdarma v demo rezimu o virtualni kredity se nepotrebujete nikde registrovat. Zkratka jen navstivite web daneho online casina, vyberete si hru a kliknete na ni. Spusti se vam automat a vy tak muzete poznat vsechny jeho funkce, ale bez toho, abyste hrali o skutecne penize. Bonus za registraci 5 eur je nejbeznejsi moznosti odmeny hracum za navstevu herni platformy. Uzivatele si ji oblibili, protoze je lukrativni a snadno pochopitelna. 5 euro no deposit bonus casino muze dat jako uvitaci odmenu. Predtim se vyplati seznamit se s podminkami vyplaty. V tomto clanku se dozvite vsechny body tykajici se ziskani takoveho uzitecneho bonusu. Dalsi ze skvelych moznosti jak ziskat od casina penize zdarma. Tento registracni casino bonus ma byt pro nove hrace motivaci, aby venovali nekolik minut sveho casu vyplneni registracniho formulare a naslednemu dokonceni registrace. Vice o tomto bonusu se doctete v nasem clanku o casino bonusech za registraci. Nicmene, ackoli nejsou EURO bonusy v Cesku zatim dostupne, cesti hraci po nich uz ted casto patraji a casto se na ne ptaji. Nejcasteji se ptaji na casino bonus 5 , online casino bonus bez vkladu 7 , 10 eur zdarma za registraci a na casino bonus bez vkladu 20 . Jsou ale tyto bonusy opravdu lepsi nez nase soucasne bonusy v CZK? I na to se dnes podivame. canadian pharmacy interpharm. pro They always have valuable advice on medication management. I lolved aas much ass you'll receive carried ouut right here. Thhe sketch is attractive, your autyhored subject mattwr stylish. formerly agtain as exacly the szme neawrly a lot often inside case yoou shield thks hike."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/07/anlatamiyorum", "text": " - . . 2020 . 7 . 11 microsd microsdhc. microsd. - . - Vontar X3. 10120 2 . Android IPTV 4k . . Dolby Vision. USB 3.0. . . 25-30 Android Windows ."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/07/mavi-gozlu-dev", "text": "Bir dahaki sefere yorum yaptığımda kullanılmak üzere adımı, e-postamı ve web sitemi bu tarayıcıya kaydet. Yukarıya yazın ve aramak için Enter tuşuna basın. İptal etmek için Esc tuşuna basın."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/09/bergen-en-cok-izlenen-film-oldu", "text": "Türkiye 2022 yılını sinema açısından bir toparlanma yılı olarak geçirirken yılın en çok hasılat yapan filmi Bergen oldu. Yönetmenliğini Mehmet Binay ve Caner Alper'in yaptığı film 5 milyon 484 bin 798 seyirci ile yılı kapattı. Senaryosu son günlerin popüler senaristi Sema Kaygusuz ve Yıldırım Beyazıt tarafından yazılan Bergen'de önemli rolleri Farah Zeynep Abdullah, Erdal Beşikçioğlu ve Tilbe Saran üstleniyor. Öyle bir Geçer Zaman ki dizisiyle seyircinin dikkatini ilk defa çeken Farah Zeynep Abdullah performansıyla izleyiciden tam not aldı. . , !"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/13/fleishmen-is-in-trouble", "text": "Fleishman Is In Trouble, Taffy Brodesser-Akner'ın aynı adlı romanından uyarlanmış sekiz bölümlük bir mini dizi. İlk kez ne zaman bir roman uyarlamasını sinemada izlediğimi ve hangi film olduğunu hatırlamıyorum ancak yaşadığım hayal kırıklığını unutmadım. Görsel bir hayal kırıklığından bahsediyorum öncelikle. Okurken zihnimde yarattığım karakterler, mekanlar ne kadar da farklıydı... Sonrasında, okuduğum bir kitabın film uyarlamasını izlemekten kaçındım genellikle. Hayalimde yarattığım dünya benim okumamdı ve bana özeldi, senaristin ya da yönetmenin okumasından uyarlanan film ya da dizide başkalarının gözünden bakmak istemiyordum belki dünyaya. Bu diziyi bitirdikten sonra kitabı bulmaya çalıştım. Fleishmen Is In Trouble'ın Türkçesi yok, yayımlanmışsa da ben bulamadım. Görsel kısmına olan olmuştu bir kere, tüm mekanlar ve karakterler yapımcıların yönetmenlerin istediği şekilde serilmişti önüme peki madem de filmin konusu ve hikayeyi işleyiş biçimi ilgimi çekmişti. Bir de kitaptan okumak isterdim doğrusu durdurup not ettiğim cümleleri. Taffy Brodesser-Akner'ın kitabı yazmakla kalmayıp dizinin senaristliğini de üstlenmiş, bu durum okurların ve izleyicilerin ilgisini yoğunlaştırmıştı. Dizide bir anlatıcı var ve muhtemelen kitaptaki cümleleri dinliyoruz kendisinden dış ses olarak. Kırklı yaşlardaki Toby'nin, bekar evinde yeni bir düzen kurmaya çalışırken çok sevdiği çocukları ile iletişim kopukluğuna, annelerinin ortadan kaybolduğunu nasıl anlatacağını bilememesine üzülmeden edemiyoruz. Flashback sahnelerde evlilikleri boyunca ilişkilerine hiç de erkeklik üzerinden yaklaşmadığını hatta tabiri caizse feminist bir bakış açısı olduğunu görüyoruz Toby'nin. İş hayatındaki başarılarının yüksek maddi getirisinden çok mesleğini hakkıyla yapan, insan hayatına değer veren idealist bir doktor olmayı seçtiğini anlıyoruz. Zor bir dönemden geçerken bazen hepimizin gereksinim duyduğu gibi; kim beni en iyi anlar demiş olacak ki Toby, yıllardır görüşmediği üniversite arkadaşı Libby'yi arıyor. Yukarıda bahsettiğim anlatıcı kendisi. Annelik rolüne hapsolmuş iki çocuğu ve ideal kocasıyla banliyoda yaşayan bir kadın. O da arkadaşı gibi kırklı yaşlarda şimdi. - Facebook'un ilk çıktığı zamanlarda tanıdığımız herkesi araştırdık, yetişkin olunca herkesin anne babasına benzediğini gördük, hatırlar mısın? Hepsinin sonları aynıydı sanki, ilginç insanlar olarak geriye sadece akıllılık edip Facebook hesabı açmayarak gizemlerini koruyanlar kalmıştı. - Nasıl oldu da böyle olduk? Nasıl oldu da hepimiz aynı yola girip aynı sıkıcı hayatları yaşamaya başladık? - Bu kadar kusurlu bir sistemde olabilecek en iyi seçenek o, sorun kocam değil. Özlem duymayı özlüyorum, arzulamayı özlüyorum. Ama bu işin tabiatı gereği, arzunun, özlem çekmenin tabiatı gereği istediğimiz şeye asla erişemiyoruz. Çünkü eriştiğimiz anda o duyguları artık hissedemiyoruz. O duyguları hissetmekten hoşlanan sadece ben miydim? Galiba bende bir sorun var. Eskiden böyle değildim, değil mi? - Kendi başıma kalınca hep gençliğimin müzesine giderim. Kendim olduğum son yeri bulmaya çalışırım. - Erkekler yazmayı tarif etmek için savaş terimleri kullanırlardı; Canına okumuş, fena benzetmiş, ele geçirdiği köyün ümüğünü sıkan bir general gibi yazmış... - Onda olanı istiyordum. Hayata gerçekten dahil olmak istiyordum. Onun ve dergideki erkeklerin yaptığı gibi dünyayı ele geçirmek istiyordum. Ama kullandığım yöntem yanlıştı. - O sırada anlamamıştım ama sahip olduğum asıl güç bir yükümlülüğümün olmamasıydı. Ne istersem yapabilirdim. Yetişkin hayatının sunduğu güvenliği elde etmeye çalışırken o gücü kaybedeceğimi bilemezdim. - İnsanlar eşlerine ihanet etmek için değil başta kim olduklarını hatırlamak için gizli ilişki yaşarlar. - Bu hayat bana hiç yakışmıyordu. Cevabı olmayan sorulara verdiğim yanıt buydu. Hayat adil mi? Bu noktaya nasıl geldim? - Birisinin anlattıklarını dinlerken her zaman akılda tutulması gereken bir şey var. Hikayedeki diğer kişi. Hakkında konuşulan kişi burada olsa ne derdi? - Gerçek hayatta kötü karakter olmaz, kahraman da olmaz. Herkes harikadır, herkes berbattır. İstisnasız herkes kusurludur. Yönetmen: Shari Springer Berman, Robert Pulcini, Senarist: Sarah Timberman, Taffy Brodesser-Akner,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/13/ters-kose-hayat", "text": "Sait Faik, okudukça doyamadıklarımdandır. Yeniden okuyordum, normalde kuaförde kaldıkça sıkılır insan, afakanlar basar bazen. Ama iyi bir kitap, biraz denk gelen radyo, fön makinelerinin sesi derken, nasıl iyi geliyordu okumak. Biraz daha uzasa da şu işlemler kitabımı bitirsem derken, randevulu ikinci müşteri geldi. Hemen yanımdaki koltuğa oturtuldu. Oturur oturmaz başladı benim kuaförümle konuşmaya. Ah! Dedim ne güzel keyfim vardı, kitabımın bitmesine iki üç sayfa kalmıştı. Hiç susmuyor, fön sesinden sesi duyulsun diye olanca gücüyle bağırıyordu. Kadının sesi yıpranmış, çatallı ve garip şekilde kısıktı. İşte o yüzden daha çok bağırıyordu. Böyle olmayacaktı elimi, kitabın arasına koyup Alberto Manguel'in dediği gibi başka bir okumaya geçtim. Kitabı bırakıp kadını okumaya başladım. Zira o da okunmak isteğini yüksek sesle ifade etmişti. O yöne bakmamak duyarsızlık olacaktı. Kafamı çevirdiğimde; saçları platin sarısı, sülün kız, çığırtkan kadının bıyıklarını almaya çalışıyordu. Kızdım, konuşuyor hala! Genç kız, kadının cümlesinin bitmesini bekliyor kadın konuştukça işini bir türlü yapamıyordu. Resmen: Buraya gelmem bahane, konuşmak şahane! dercesine işin uzamasını istiyordu. Dedim ki içimden Allah sabırlar versin ailesine! Bir ömür nasıl geçer böyle! Ardından kaşa geçeceklerdi. Ama işlem yapan kızcağız, kan ter içinde kaldı. Alnında fondötenin üstündeki ter damlasını görünce biraz rahatladım diyebilirim, duygularımda yalnız değilmişim diye. Nihayet kaşlara geçtiler, Orayı alma, oraya dokunma birkaç komuttan sonra hararetle devam etti anlatmaya: Evde dört kişilermiş. İki oğlu, bir eşi bir de o. Düşünebiliyor musunuz dedi üç erkek ve bir ben! Kocası sabah kuaföre göndermeden şaka yapmış. Sen döndüğünde bir evde dört erkek olacağız! Çok anlamsız bulduğum cümleyi anlamadığım gibi, kadının kocasının da şakadan anlamadığını düşünmeye başladım. Kaşlar da bitti. Kaşlarını alan kız gibi yoruldum ben de, benim saçımı kesen kuaförle böylesine muhabbet etmesi garip bir durumdu. Sonra kadının boynuna, saç kesimi için takılan pelerinden bağladılar. Benim saçlarıma fön çekilecekti. İncecik parmakları olan narın kız fön makinesiyle yanıma geldi. Saçımın kesimini bitiren Kuaför Resul; bir yan koltuğa, kadının yanına, geçti. Aralarında çok önceden gözlerle yapışmış bir anlaşmanın tarafları olmanın ciddiyeti bir anda çalan şarkının makamını değiştirdi. Kuaför Resul, makasları masanın üstüne bıraktı. Çekmeceden bir makine çıkarttı. Hiç susmayan kadın, sustu. Hiç susmayan kadın, hiç ağlamadı. Bana bakmadı. Aynaya bakmadı, yere bakmadı. Sadece masanın üstündeki tokaya bakıyordu. Derken ağlamayan kadın, dayanamadı. Kafasını kaldırdı, gördüğünü kaldıramadı ya da hiç ses çıkaramadı, tam ayağa kalkacakken bayıldı. Üçümüz birden nasıl anladık, nasıl hissettik bir şey olacağını bilmiyorum. Üçümüz birden tutuk bir yerlerinden. Resul, omuzlarından tuttu. Bir ayağından ben, bir ayağından kuaför kız. İki kişilik koltuğa uzattık kadını. Su içirdik, kolonyayla kollarını ovduk. Derken kapıdan şakadan anlamadığını düşündüğüm kocası belirdi, panikle içeri girdi. Kapıda bekliyormuş meğer. Karısına şefkatle sarıldı. Ellerini kafasına gezdirdi. Adam da keldi. Ya da o da, erkek berberinden çıkmıştı. Kadın, kendine gelir gibi olunca Bak dört kişi olduk! dedi. Ben ağlıyordum hem de nasıl? Maskemi çıkardım çantamdan, bir güzel taktım, takamadım. Görme gözlüklerimi de taktım, görmemek için. Ağlayınca maskenin buharıyla iyice görünmez oldum. Ama kalbimin üstünü örtecek bir şey çıkmadı çantamdan! Bir zaman sonra, teselli etmek, hani güzel ve olumlu bir şeyle söylemek için döndüm. Konuşamadım. Onun yerine dua ettim. İyi olması için! Ameliyattan çıktıktan sonra oğullarına ve kocasına dönmesi için. Kaşlarını aldırmaya geldiğinde kuaför kızın tekrar alnından terler boşaltacak kadar konuşabilsin diye, artık ağlamaktan tükenmiş sesi, gülücüklerle dolsun diye, dua ettim. Ve de kendimden utandım, iyi ki o gelmeden önce Resul'e: Azıcık uçlarından al lütfen, biliyorsun çok seviyorum uzun saçı! dediğimi duymamıştı. Ama ben yine de çok utandım. Kurmuştum o cümleyi. Kendimden, Resul'den, kuaförün duvarlarından utandım. Ve tabi ki en büyük utancım Rabbim'den. Çok az şükrediyoruz biliyorsunuz değil mi! Şükredin ve okuyun her türlü okuyun! Kitap okuyun, insan okuyun, dua okuyun."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/13/yikimin-hayata-ve-edebiyata-yansimasi", "text": "Kahramanmaraş ve çevre illerde yaşanan deprem felaketi tarihi ve insanıyla eşsiz şehirlerimizi yıkıntılar yığınına döndürdü. Enkaz dağları haline gelen iklimlerde on binlerce kişi hayatını kaybetti. Afetin oluştuğu bölgede yaşayan vatandaşların büyük bir kısmının evi ya yıkıldı ya da ağır hasar aldı. Dondurucu soğukların da oldukça etkili olduğu bölgede yaşam savaşı verenler şehirleri terk etti, artık şehirleri de anıları da yok. Ülkenin insan yığınları içinde herkes her şeye rağmen ve herkes kadar yaşamaya çalışan bir birey olarak, burada İzmir'de Bayraklı da yaşayan biri olarak depremi ben de bizzat yaşadım. Evimin duvarlarında çatlaklar oluştu. Eşyalarım yerlere saçıldı. İnsan o dağınıklık ve kırıklıktaki bir eve girince hayattan kaçtığı ve huzura sığındığı tek yerinde zarar gördüğüne şahit olunca, kaçacak ve uyuyacak yeri kalmıyor. Kendi yatağınızdan ve kendi yaşam alanınızdan ürkmek ve yabancılamak sizi kendinize de yabancılaştırıyor. En yakın arkadaşınızın ihaneti gibi. Oysa burada sizi içine alıp dünyadan saklayan ve dinlendiren taş duvarların suçu yok. Bu tümüyle o duvarları temelinden itibaren olması gerektiği gibi yapmayanların suçu. Para denen kağıt parçasına yenilen insan hırsı sizi de canınızı da canınızı sakladığınız kapı arkasını yani evinizi de bir anda alabiliyor elinizden. Ben ve yakınlarım o günleri ev hasarı ile atlattık ve tabi güven hasarı ile de ama yeni tabloya baktığımızda ev, yaşam, can ve sevdikleriyle ödedi insanlar son depremi. Yani hayatlarındaki bütün dengeler dağıldı, soluk alsalar da nefesin tadını çıkaracak bir hayatları kalmadı. Kurtulduklarına ve yaşadıklarına sevinemediler bile çünkü yakınlarını beton yığınlarının altında bıraktılar. En şanslı olanların bile yemek pişirecek mutfakları, ruhlarını dinlendirecek koltukları taş blokların arasında ezilip yitti. Artık akşam yemekleri, misafir sohbetleri ve pazar kahvaltıları yok... Var olma telaşından hallice bir yaşam sürüyorlar. Doğal felaketler küçük büyük demeden bu ülkenin tarihinden geçip gitti. Aslında geçmiş zamana tutunsalar da açtıkları yaralar hala onları yaşayanlar tarafından hayli sıcak hatırlanıyor. İşte bu felaketlere yakın seyirde bakmak bizim gibi kalemi kalbinde insanların acıyı sayfaya dökmesine yol açıyor, aynı şekilde fırçanın saçtığı renkler ve notanın taştığı sesler de aynı süreci sürdürüyor. Tabi biz de yıkımlara dair sanat ve edebiyat çalışmaları, dünya edebiyatına oranla çok daha dar ilerliyor. Geçmişe dönüp baktığımızda Bingöl, Elazığ, Van, Erzincan gibi depremler tarihimizdeki sel felaketleri ayrıca yaşanan toplumsal olayların görünüşte lokal içerik ve insan doğasına yansıyışta ülkesel felaketleri, dar alanda çabalanan edebi direnişlerin kısa sesleri ile sönüp gitti. Yine de bireysel ince çığlıklar o dönemlerin yani felaket sonraları edebiyatlarının açılımında her vakit yıkıma karşı insan bilinci ve kalbi için istinat duvarı oluşturmuştur. Oysa dünyanın felaketlerinin edebiyata yansıyışları çok daha geniş yankılıdır. Onlarda Trümmerliteratur' diye bir terim bile oluşmuştur. Sözcüğün Türkçe karşılığı Yıkım Edebiyatı olarak yansımıştır. Hatta o kadar ki Almanya da İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan edebiyat akımı 1950 yılına dek süren bir edebiyat hareketine dönüşmüştür. O süre zarfında Avrupalı toplumlarda oluşan karanlık günler şiir, öykü, roman olarak kitaplara yerleşmiştir. Konular tümüyle savaşın var ettiği sarsıcı ve yıkıcı etkiler çerçevesinde oluşturulmuştur. Akımın en çok etkilediği ülkeler ise başlangıç noktası olan Almanya; ardından İtalya, Fransa ve Amerika şeklinde sıralanabilir. İkinci dünya savaşı döneminde yerleşen terimle bağlantılı eserler de özellikle savaş sonrası yaşanan açlık, kıyım ve sefaleti kağıda dökmüşlerdir. Anlatılan gerçeğin hikayesi olduğu için de kurgunun şeffaflığı bu eserlerde daima okuyucuyu içine çeker. Yıkım edebiyatından ve dünya yıkım olayları haritasından kendi coğrafyamızın felaketlerine istemeden de olsa dönmek zorunda kalırsak -çünkü insanlar mutlu olmayı hak ederler yıkımlar arasında kaybolmayı değil- 10 şehir hasar gördü ama dördü neredeyse tümüyle yıkıldı, şimdi biz edebiyatçılara düşen bu tarifsiz acının ve tarihli yaranın notlarını tutmak, yanlış şehirleşmeyi, adaletsiz kazanç hırslarının sonuçlarını ve gözyaşının yıkadığı enkazları-kaldırılsalar dahi- unutmamak. Unutturmamak! Ama bunu yaparken tekil, cılız seslerle değil aynı Yıkım Edebiyatı gibi pek çok ülkeyi saracak ve ses duyuracak büyüklükte ve uzunlukta yapmak gerekir. Böylece uzun yıllara hatta sonraki tüm insanlık geleceğine kalması sağlanacaktır. Evet deprem savaş gibi insan yapımı değildir neticede bir doğa olayı, gidip de savaşları başlatan ve yönetenleri suçlar gibi fay hatlarını suçlayamayız; ama yine de haklı olarak suçlayacaklarımız var. O binaları depreme dayanıklı yapmayanlar ve o haldeki binalara oturma izni verenler. İşte bunu yaparken gazeteciler çıplak gündelik dili kullanacaklar ve manşet değiştirmek zorundalar oysa bizim manşetimiz kalem diliyle sabit, edebiyat yaşama karşı ölümsüzdür ve yarattığı farkındalık almak isteyene sayfaların arasından yıkım nasıl engellenir sorusuna cevap verir her daim. Dosteyevski'nin Ezilenler de dediği gibi İnanın bana dostum, böyle bir felakete düşünce kendini tamamen haklı, yüksek ruhlu hissetmenin; kötülük edenin suratına alçaklığını haykırmanın üstün bir zevki vardır. İşte edebiyatçılar yani bizler dört unsurun kurgusu ile dizelerin zincirleme haykırışı ile yani şiir ile yani nesir ile... Sayısının ne kadar olduğunu bilip de söyleyemediğimiz depremde yiten insanlarımızı, yaşamda kalsalar da sevdikleri ve sokakları kaybolduğu için kendilerini kimsesiz hisseden insanlarımızı, onları bu sona iten bu zaruriyette bırakan alçaklara karşı haykıracağız."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/14/bir-zaman-yolcusu-ahmet-hamdi-tanpinar", "text": "Cumhuriyet döneminin ilk öğretmenlerinden, Bursa'da Zaman şiiriyle geniş kitleler tarafından tanınan Ahmet Hamdi Tanpınar; şair, roman yazarı, edebiyat tarihçisi, akademisyen ve siyasetçidir. Zaman kavramının imza ismi olan Tanpınar 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da, zamanının kalburüstü semti olan Şehzadebaşı'nda, dünyaya gelir. Şehzadebaşı, yüzyıllarca Türk mahallesi olma özelliğini korumuş, yan yana yapılan iki külliye ile tamamıyla Müslüman mahallesine dönüşmüştür. Gürcü asıllı baba Hüseyin Fikri Efendi ile Nesime Bahriye Hanım'ın üç çocuklarından en küçüğüdür. Babası kadı olduğu için Tanpınar'ın çocukluğu ülkenin farklı şehirlerinde geçer. Annesini 1915 yılında Kerkük'ten yaptıkları bir yolculuk esnasında kaybeder. Lise öğrenimini Antalya'da tamamladıktan sonra yükseköğrenimi için İstanbul'a 1918 yılında döner. Halkalı Ziraat Mektebi'ne kaydolur ve 1 yıl yatılı olarak burada öğrenim görür. Lise yıllarında şiirlerinden tanıdığı Yahya Kemal Beyatlı'nın Darülfünun'da ders verdiğini duyunca 1919 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne kaydolur. Burada Yahya Kemal başta olmak üzere Mehmed Fuat Köprülü, Cenap Şahabeddin gibi hocalardan dersler alır. En çok etkilendiği hoca ve şair Yahya Kemal Beyatlı'dır. 1923 yılında Şeyhi'nin Hüsrev ü Şirin mesnevisi üzerine yazdığı teziyle edebiyat fakültesinden mezun olur ve Erzurum Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmaya başlar. Konya Lisesi, Ankara Lisesi, Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü ve İstanbul Kadıköy Lisesinde edebiyat öğretmenliğine devam eder. Bu yıllarda Milli Mecmua ve Hayat dergilerinde şiirleri yayımlanır. Saf şiir anlayışı içerisinde yer alan şiirler yazar. Şiirlerinin çoğunu hece ölçüsüyle yazar fakat serbest ölçüsüyle yazmış olduğu şiirleri de mevcuttur. Bursa'da Zaman, Ne İçindeyim Zamanın, Bir Adın Kalmalı en meşhur şiirleridir. Şiirlerinde ahenk unsurlarına, ses ve ritim özelliklerine, estetiğe ve müzikaliteye büyük önem verir. Bütün eserlerinde estetik kaygıdan asla vazgeçmemiştir. İlk yazısı ise 20 Aralık 1928'de yine Hayat dergisinde çıkar. Daha sonraki şiirleri Dergah, Milli Mecmua, Anadolu Mecmuası, Hayat, Görüş, Yeni Türk Mecmuası, Varlık, Kültür Haftası, Ağaç, Oluş, Ülkü, İstanbul, Aile, Yeditepe gibi kültür ve edebiyat dergilerinde yayımlanır. 1930 yılında Ahmet Kutsi Tecer ile Ankara'da Görüş dergisini çıkarmaya başlar. Öğretmenlik yıllarında çağdaşları gibi Batı edebiyatına yön veren Baudelaire, Dostoyevski, Shakespeare, Homeros, Goethe, Mallarme, Verlaine gibi yazarların eserlerini ve Doğu klasikleri arasında yer alan Nedim, Şeyh Galip, Şeyhi, Naili'nin eserlerini okur. Gazi Orta Muallim Mektebine bağlı Musiki bölümünde yer alan plaklar ve Alman hocalar sayesinde klasik batı müziği ile tanışır. Ankara yıllarında, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ziyaettin Fındıkoğlu, Orhan Veli Kanık, Ahmet Kutsi Tecer, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday, Ahmet Muhip Dıranas, Nurullah Ataç ile hemhal olur. Ahmet Haşim'in 1933 yılında vefat etmesi üzerine Güzel Sanatlar Akademisi Tarih Kürsüsünde estetik ve mitoloji dersleri verir. Bu görev, Tanpınar için Batı kültür ve sanatlarına açılan bir pencere olur. Kendisini müzik, resim, heykel, mimarlık ve plastik sanatlar alanında yetiştirir. Tanzimat'ın 100. yıldönümü dolayısıyla 1939'da eğitim bakanı Hasan Ali Yücel'in emriyle edebiyat fakültesi kurulan 19'uncu Asır Türk Edebiyatı kürsüsüne, Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atanır. Tanzimat dönemi sonrası Türk edebiyatının tarihini yazmakla görevlendirilir. Hazırlamış olduğu 19. Asır Türk Edebiyat Tarihi adlı eserinin de etkisiyle yazılarını 1940'lı yıllarda yeni Türk edebiyatı üzerine yoğunlaştırır. 1949 yılında ilk cildi yayımlanan 19. Asır Türk Edebiyat Tarihi adlı eseri edebiyat tarihçiliğine yeni bir bakış açısı getirmiştir. Tanpınar yazılarında, edebi kişiler ile metinler hakkındaki şairane üslubunu belgelere dayandırarak bilimsel bir anlayışla harmanlamayı başarmıştır. 1942 yılında Namık Kemal Antolojisini yayımlar. Bunu 1943 yılında yayımladığı Abdullah Efendi'nin Rüyaları adlı öyküleri takip eder. Aynı yıl Bursa'da Hülya Saatleri şiiri, Bursa'da Zaman adıyla tekrar basılır. Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler nehir roman olma özelliği taşır. Estetiğe ve özellikle musikiye verdiği önem ile kaleme aldığı ilk romanı Mahur Beste 1944 yılında Ülkü dergisinde tefrika edilir. En önemli eseri sayılan ve Konya, Ankara, İstanbul, Bursa ve Erzurum'u anlattığı eseri eser, şehirler hakkında bilgi vermez sadece yazarın o şehirler ile ilgili duyuş ve düşünüşlerine yer verir Beş Şehir 1946 yılında kitap halini alır. 1948 yılında bir huzursuzluğun romanı olarak nitelendirilen ve geriye dönüş tekniği ile konusu 24 saat zaman diliminde geçen Huzur Cumhuriyet'te tefrika edildikten sonra 1949 yılında kitap halinde basılır. Huzur romanı aynı zamanda biyografik olma özelliği de taşır. İstanbul'un sahne olarak kullanıldığı, aynı zamanda Anadolu'daki mücadelenin dışında kalması münasebetiyle de sahnenin dışında oluşunu sembolize eden Sahnenin Dışındakiler adlı romanı ise 1950 yılında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir. Doğu Batı çatışmasını ve Türk toplumunun son elli yılının ironik bir üslupla eleştirisini yaptığı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü 1954 yılında yine Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir. Zaman mefhumunun ön planda olduğu ikinci öykü kitabı Yaz Yağmuru 1955 yılında yayımlanır. Sonraki yıllarında Cumhuriyet gazetesindeki yazılarına ağırlık verir. Ayrıca Tanpınar'ın 1943 yılında Euripides'ten Alkestis Elektra ve Medeia, 1945 yılında da Henry Lechat'tan da Yunan Heykeli tercümeleri de yayımlanır. Bu yıllarda İslam Ansiklopedisi'ne de maddeler yazar. 1943 1946 yılları arasında Maraş milletvekili olarak Meclise girer. Bir sonraki seçimlerde partisi tarafından aday gösterilmeyince akademideki estetik hocalığına döner. 1949 yılında da Edebiyat Fakültesindeki kürsü görevine devam eder. 1953 yılında İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesi, Tanpınar'ı altı aylığına Avrupa'ya gönderir. Sonraları Paris, Venedik, Münih şehirlerine kısa süreliğine gider. 1959 yılında edebiyat tarihi adlı eserinin ikinci cildine kaynak araştırması için Rockefeller bursuyla Avrupa'ya gider. Tanpınar, Gayri Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, Yahya Kemal'i Sevenler Derneği ve Fransa'daki Marcel Proust Dostları Derneği üyeliği de yapar. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın sağlığı gittikçe bozulmaya başlar ve 23 Ocak 1962 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumar. Cenazesi Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı'na, Yahya Kemal Beyatlı'nın mezarının yanına defnedilir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/19/saatleri-ayarlama-enstitusu-tiyatro-sahnesinde", "text": "Serdar Biliş, Serkan Keskin'in zihnine girerek Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü için yazdığı tüm karakterleri bir bir ortaya döküyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/20/duygu-asena-odulu-arlin-cicekcinin", "text": "Türkiye'de feminist hareketin öncülüğünü yapan yazar Duygu Asena'nın anısına verilen 'Duygu Asena Roman Ödülü' bu yıl 'Servi Nine ve Üç Güzeller' adlı romanıyla Arlin Çiçekçi'ye verildi. Doğan Kitap'ın Duygu Asena'nın anısını yaşatmak için düzenlediği ve Jüri başkanlığını Doğan Hızlan'ın üstlendiği ödülde seçici kurul Asuman Kafaoğlu Büke, Filiz Aygündüz, İhsan Yılmaz, Sibel Oral ve Elif Tanrıyar'dan oluşuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/20/hulya-deniz-unal-bir-itibar-kaybi-soz-konusuysa-populizmin-tuzagina-dusmus-kimi-sair-tiplerini-isaret-etmek-gerekir", "text": " SEO. , , . , , SERP- , , Google Analytics SERP- ."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/20/mehmet-h-dogan-odulu-sahibini-buldu", "text": "Mehmet H. Doğan Ödülü'nün bu yılki sahibi Modern Türk Şiirinde Hayvan İmgesi isimli yapıtıyla Fatih Özdemir oldu. Asuman Susam, Gültekin Emre, Haydar Ergülen, Metin Celal, Nilay Özer, Orhan Alkaya ve Orhan Tekelioğlu'ndan oluşan Seçici Kurul, 1 Ocak 2022 31 Aralık 2022 tarihleri arasında yayınlanmış, Türkçe şiir eleştirisi, inceleme, araştırma kitapları ve aday olan Türkçe makaleleri değerlendirmeye aldı. Bu yıl, jürinin ortak kararı ile Fatih Özdemir'in Kabalcı Yayınları'ndan çıkan çalışması ödüllendirdi. Seçici Kurul, yeterli başvuru olmadığı için makale ödülü vermedi. Mehmet H. Doğan Ödülü önümüzdeki günlerde düzenlenecek törende sahibine verilecek."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/22/ismet-yazicidan-murat-gulsoy-soylesisi", "text": "MURAT GÜLSOY: Cennet kimi zaman kaybolup gitmiş mutlu geçmiştir, kimi zaman korunaklı çocukluk, kimi zaman da gelecekte kavuşulacak ütopya. Cennetten kovulma hikayesi bu dünyadaki fenalıkları açıklayabilmek için zorunlu bir başlangıç noktasıdır bence. Tek tanrılı anlatıların en büyük sorunu mutlak irade sahibi bir gücün nasıl olup da kötülüğe izin verdiğini açıklayamamasıdır. Eğer insanın cüzi bir iradesi varsa yani mutlak iradenin dışında bir hareket alanı varsa olup biten kötülüklerden sorumlu olabilir. Yok eğer her şey mutlak iradenin tasarrufundaysa insanın iradesinin bir anlamı kalmaz. Bu tabii çok karmaşık bir konu. Örneğin bir roman karakteri davranışlarından sorumlu tutulabilir mi? Suç ve Ceza'nın karakteri Raskolnikov yaşadığı sayfanın içinden başını kaldırıp bize şunu söyleyebilir mi: O kadınları öldürmeyi ben istemedim, katil olmayı ben seçmedim, hepsini bana Dostoyevski yaptırdı. Böyle bir durum olamaz, çünkü o bir roman karakteridir, kendi dünyasının dışına çıkamaz. İnsan varoluşunu anlamlandırmak için hem içinde yaşadığı düzlemin dışında bir düzlem olsun, yani bu yaşadıklarının bir yaratıcısı olsun istiyor hem de kendi iradesinin sahibi olarak kalmak istiyor. Ne yazık ki iki durum bir arada gerçekleşemiyor. En azından sahip olduğumuz zihinsel melekelerle bu duruma bir anlam veremiyoruz. İşte varoluşunu bilmeye başlamak böyle bir şey: karşılığında cenneti kaybediyorsunuz. İSMET YAZICI: Kutsal kaynaklarda yaratımın sözle başladığına vurgu yapılır. Sözün tesiri çok güçlü... İnsan bunu biliyor. Sözün tesirini, onun suretiyle, işaretlerle, yazıyla kayıt altına almak istiyor. Kalemin kağıda yazdığı, bir anlamda insan zihninin bu semboller aracılığıyla görünür hale gelmesi gibi. Kaydetme, Dünyalı'nın en büyük tutkularından biri. Dünyaya düşen cennetin çocukları için, bilgileri kalıcılaştırmanın, hafızasındakileri aktarmanın önemli bir yolu oldu hep yazı... 'Hafıza'sında olanı, 'muhafaza' ettiğini, belki de 'muhafaza' edip getirdiğini aktarma tutkusu vazgeçilmez insan için. MURAT GÜLSOY: Yazı insanın en eski dışsal belleği bir anlamda. Oraya deneyimlerimizi kaydedebiliyoruz, başkalarına iletebiliyoruz. Üstelik bu başkaları bizimle aynı zamanda yaşamak zorunda da değiller. Bu da muazzam bir gelişmeyi beraberinde getiriyor. Eskiden taşa, kile, kağıda bırakabiliyorduk izlerimizi; şimdi sayısal bulutlara depoluyoruz. O yüzden de gelişme çok hızlandı. Tabii bu hızlı gelişmenin karşılığında o kadar çok enerji harcıyoruz ki dünyanın varlığı tehlikeye giriyor. Bilgi ile var oluşumuz arasındaki gerilim sürüyor. MURAT GÜLSOY: Kurmaca bir metin okurken gerçeklik ilkesini askıya alırız. Yani okuduğumuzun kurmaca olduğunu bilmemize rağmen bu bilgiyi görmezden gelerek romanın, öykünün, tiyatro oyununun, filmin gerçekliğine bir süreliğine inanırız. Karşılığında da başkalarının deneyimlerini içeriden görürüz. Bu da ilginç durumlara yol açar. Bazen bir karakter kötü bir olay yaşadığında ağlayabiliriz ya da bir karaktere aşka yakın bir tutkuyla bağlanabiliriz. Gerçekte olmayan varlıklardır bunlar ama yine de bir gerçeklikleri vardır. Tam anlamıyla hayal de sayılmazlar. Çünkü onların deneyimleri, duyguları, düşünceleri bazen bizi gerçek insanlardan çok daha fazla etkileyebilir. Goethe'nin yarattığı Genç Werther'in Acıları o kadar etkiler ki okurlarını bazıları onun gibi intihar etmeyi seçer. Bu sanatın büyülü gücüdür. Bizi etkisi altına alır. Hatta yazarlarını bile etkiler. Mai ve Siyahın bir baskısının arka kapağında yazarını da ağlatan roman diye bir ibare olduğunu hatırlıyorum. Çocuk aklımla bunun nasıl olabileceğini düşünmüştüm. Romanı okuyunca hak verdim sanırım. Ahmet Cemil'in hali çok etkileyiciydi. Gençlik yıllarımda özel ders vermek için İstanbul'un çeşitli semtleri arasında mekik dokurken hep Ahmet Cemil gelirdi aklıma, gerçek biriyle değil bir roman karakteriyle kader birliğim olduğunu düşünürdüm. MURAT GÜLSOY: Hem metinler okuyanları biçimlendirir, hem de okurlar metinleri... Oğuz Atay okumaya başladığımda zihnimde bir şeylerin yerine oturduğunu, bazı şeylerin toptan değiştiğini, farkında olmadığım şeylerin yüzeye çıktığını çok somut bir şekilde hissetmiştim örneğin. Atay'ın edebiyatı beni şekillendirdi. Ama daha sonra ben onun yazdıkları üzerine daha derinlemesine düşünmeye, edebiyatını eleştirmeye başladım. Bu sefer de Atay'ın edebiyatını şekillendirmiş oldum yazdıklarımı okuyanların zihninde. Metin orada duruyor, evet, kelimesi bile değişmiyor ama bizim onu okuma biçimimiz değişiyor. MURAT GÜLSOY: Her okuma bir temastır, bir etkileşimdir. Çok tuhaf bir dinamiği olduğunu düşünüyorum. Yazarken gelecekteki bilinmeyen okurlar üzerinde bir etki kurmaya çalışırsınız. Ancak kitap yayınlandıktan sonra artık siz yazar olarak ortadan kaybolursunuz. Bu sefer de okur metinle bir ilişki kurmaya başlar. Onu etkin bir şekilde değiştirir. Okuma eylemi metinde bir şeyleri değiştirir. Yazarın hayal bile edemeyeceği etkiler yaratır okurun zihninde. Ama bu okurun çabasıyla, onun zihinsel araçlarıyla gerçekleşir. Sonsuzca aktif olan yazar kitap okura ulaştıktan sonra sonsuzca pasiftir, artık okurun zamanı başlamıştır. Hiçbir zaman teklik kurulamaz. Ama tekilliklerin çoğaldığını söyleyebiliriz. İSMET YAZICI: Çok üreten bir yazarsın ve her yazacağını heyecanla bekleyen çok sayıda okurun var. Bu galiba senin o sürprizli vadiye, her seferinde farklı bir örgü ve akıl işleyişi girişinin, çok açılımlı dilinin ve düşlerinin cazibesi. Yazdıkların, okuyucuyu anlam katmanları, bilinç katmanları arasında dolandırmaya çok müsait. Bir edebi yapıt olmanın ötesinde aslında insanı kendi dehlizlerinde yolculuğa çıkarışın, bunu da çok ustalıkla yapışın okuyan açısından çok heyecan verici ve dolayısıyla bir sonrasında nasıl bir labirentin içinde kendimi bulacağım diye bekliyor insan. Aslında bir anlamda ayık yaşanılabilme ihtimali olan hayata davet gibi; sonsuz ihtimalli ve sürprizli, devingen. MURAT GÜLSOY: Teşekkür ederim bu güzel sözler için. Eğer öyleyse ne mutlu bana. İSMET YAZICI: Zaman ve mekan, dünyayı kuran iki temel kavram; sen standart zaman ve mekan algılarını sarsıp bir anlamda farklı bir zaman ve mekan algısı yaratıp, düşle gerçek arasında gidip gelirken, aslında bir yanıyla 'gerçek' diye tasarladığımızın da yönünü değiştiriyorsun. MURAT GÜLSOY: Yazdıklarımız, okuduklarımız eğer üzerimizde bir etki yaratıyorsa aslında yeni bir deneyimin bize sağladığı yeni bir zihinsel araca sahip oluyoruz. Gerçekliğe de bu yeni araçlarla bakıyoruz. Bu kimi zaman olayların farklı yönleri olabileceği bilgisidir, kimi zaman görünenin ardında başka mekanizmalar olabileceği, kimi zaman da farklı perspektiflerin şaşırtıcı gücü. Dolayısıyla okurken hem kendi içimize doğru genişleriz hem de dış dünyaya doğru. İSMET YAZICI: İnsana kendi iç kazısını yapmaya olanak veren bir alan edebiyat; hatırladıklarımız, unuttuklarımız, tekrar hatırlayacaklarımız arasında gidip gelirken, bunun için çaba harcarken, sanıyorum derinlerde yatan hakikatle temas etme motivasyonumuz. Edebi bir kurmaca yapıt, bu arayışta insana çok iyi rehberlik ediyor. MURAT GÜLSOY: Ben de edebiyatın çok derin bir içsel yolculuk olduğuna inanıyorum ama bu insanı içine kapanmaya sürükleyen bir deneyim değil. Tam tersine içimizi genişleten ve bu sayede dünyayı, hayatı içimize daha çok almamızı sağlayan bir iç kazı. canadian pharmacy discount interpharm. pro Their global health resources are unmatched."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/22/tamer-oncul-turk-siirinin-tanitilmasi-hususunda-sirtini-devlete-dayamaya-calisanlarin-sonu-husran-oldu", "text": " , . yelbox. ru , . 0%! , , Yandex. wikzaim, 2023 . . , Honda - . , , skupkavto. ru. 95% ! , . caso-slots. com. , , , . ! caso-slots. com. , , . , ."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/25/sevgili-kimse", "text": "Sen, hiç ve kimse olmanın verdiği sınırsızlıkla karşımdasın. Ben, kederli bir gölgeden aşırılmış o saydam rengiyleyim yaşamanın. Birbirimize erişemeyeceğimiz bu yerin iddiasız rüzgarıyla dinginim. Aramızdaki bu boşluk, biliyorum, bizi kopamayacağımız bir yerden ayırıyor. Uzun sürmüş bir hastalıktan uyanırken inanmaz ya insan kolayca geçeceğine. Hızla koşarken, varacağı bir yer olmadığını fark etse bile, duramaz bir anda. Son kötü günleri yaşıyoruz belki umudundan İlk güzel günleri de yaşarız belki umuduna geçerken de aynı eşikte duraklar aklımız. İnanmak zordur. Bir an gelir her şeyden kaldırırız başımızı, kaldırabiliriz, derken aynı duvarda soluk soluğa, uzak anılara ait fotoğraflar gibi ellerimiz. Dilimizi umuda, gözlerimizi yarına alıştırmamız gerek önce. Sonra, Van Gogh'un Badem Çiçeği'ndeki o hüzünlü iyimserlikle uzatabilirim sana ellerimi. Ellerimiz yorgunsa da tutmaktan hepimizin öfkesini, seni mümkünlere inandırmak isterim. Belki senden çok kendimi... Bütün mümkünlerin kıyısında geçti an an eksilen varlığımız, doğru. Öyle bir kıyı ki ufkundaki yalanlar görünmez kıldı olasılığın tüm kapılarını. Ama bak rüzgar aralıyor yarının dumanlı perdesini, mümkünleri hatırlayabiliriz. Mesela, günler döner biz saymayı unuturken. Yokluğunla bir su başında otururuz. Kırk yıllık acemi sözler yuvarlanır ağzımızda. Her biri, kuş kanadının gökteki izi kadar kalır yüzümüzde. Ölümle kavranabilen hayatı, eski bir gömlek gibi sıyırıp üstümüzden yaşamak üstüne cümleler kurarız. Biriken bir suyun akması gibi güleriz. Kederimiz gümüşten bir gül yakamızda, aşk koyun cebinde kalmış bir deniz kabuğu geçen yazdan. Rüzgarda ters dönen şemsiyelere tutunuruz. Görürüz ki eksik kalmışız, kendimizi yeniden uydururuz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/27/levent-karatastan-ece-ayhan-sozleri", "text": "Levent Karataş Ece Ayhan'ın 1993 yılında Nokta Dergisi'nde Müslüm Batuk'a verdiği röportajda kullandığı ifadeleri hatırlatarak söyleşiyi yeniden gündeme getirdi. Karataş, söyleşinin edebiyat tarihi açısından önemine vurgu yaparak şu ifadeleri kullandı: Önemli buluyorum. Çünkü Ece Ayhan'ın dürüst, cüretkar, kendine özge söyleminin yalnızca şiirde ve düzşiirlerinde değil; metinlerinde de tarihi bir dil dönemecinin apaçık öncüsü olduğu görüşündeyim. Şairin özellikle İkinci Yeni ekseninde, dönemin kalemefendilerinin isimlerini bir bir cesaretle anarak söyledikleri şimdi hala güncelliğini koruyor. Dolayısıyla Ece Ayhan ve doksanlı yıllarda şiirde iyi örnekler vermiş, sonraları şiirle belki de yayınlama ilişkisini kesmiş Müslüm Batuk söyleşisinin zihin açıcı ve bir döneme ışık tutacağı görüşüyle yeniden gündeme gelmesinin yerinde olacağını düşünüyorum."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/29/arife-kalender-cevirinin-kurum-ve-kuruluslarla-yurutulup-desteklenmedigi-surece-bir-ulusun-siiri-yeterince-tanitilamaz", "text": "Arife Kalender, Aksisanat portalda Rabia Çelik Çadırcı'nın sorularını yanıtladı. Şiirimizin çeviri ve dünyadaki yerini yorumlayan Kalender; Çevirinin kurum ve kuruluşlarla yürütülüp desteklenmediği sürece, bir ulusun şiiri yeterince tanıtılamaz. Çeviri ve tanıtımlar bizde bireysel ve ahbap çavuş ilişkileriyle yürüyor. Denetim, eleştirmen yok. dedi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/04/29/hayri-k-yetik-yazinsal-degerlerin-yerini-liyakat-degil-sadakat-yani-yazin-disi-olcutler-almaya-baslamistir", "text": "Aksisanat portalda Rabia Çelik Çadırcı'nın sorularını yanıtlayan Hayri K. Yetik, edebiyatın itibarsızlaştığına ve şiirin işlevsizleştiğine dikkat çekti: Yazınsal değerlerin yerini liyakat değil sadakat, yani yazın dışı ölçütler almaya başlamıştır. dedi. Edebiyat tarihinde yer kapmak için gruplaşan, ahbap çavuş ilişkileriyle şiir sahnesinde rol alanlar olduğunu öne sürerek: Bunlar edebiyatın imitasyonudur, demosudur. Zihniyetin zemini de kültür endüstrisidir, piyasa ekonomisidir, reklamasyon, simülasyon, dezenformasyon ve post-truht oyunudur. dedi. Yetik'in yanıtlarının devamını ve soruşturmanın tamamını okumak için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz. SEO. , , . , , SERP- , , Google Analytics SERP- ."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/05/02/nilufer-altunkayadan-elestirel-okuma-atolyesi", "text": "Edebiyatçı Nilüfer Altunkaya yeni bir atölye çalışması için kolları sıvadı. Altunkaya'nın yeni çalışması sanatseverler tarafından ilgiyle karşılandı. Nilüfer Altunkaya konuyla ilgili düşüncelerini paylaşırken Nitelikli bir okur ve yazar olabilmenin yollarından biri de okuduğumuz kitapların alt metinlerini çözümleyebilmekten geçiyor. şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/05/18/sait-celik-ve-basarinin-sirri", "text": "Türkiye'de edebiyat öğretmeniyken evlenip 1990 yılında Almanya'ya yerleşen Trabzonlu iş insanı Sait Çelik, başarısının sırlarını aile, disiplin ve çalışmak olarak açıkladı. Aynı zamanda Avrupa Trabzon Dernekler Federasyonu 2. Başkanı olan Sait Çelik, Başarının kaynağında önce eğitim, daha sonra ise disiplin ve çalışmak var. Bu başarıda ailenin yeri kuşkusuz çok önemli dedi. Sait Çelik'in, Almanya'da inşaatlarda çalışarak başlayan iş hayatı, kendi alanında önde gelen firmalardan biri olan S&H Çelik İnşaat şirketinin patronluğuna kadar uzanıyor. Bu örnek başarı hikayesinde, sözünü ettiği faktörlerin etkisi büyük. Son dönemde, telekominikasyon alanında önemli yatırımlar yapan Unitymedia Firması olarak, Kuzey Ren Vestfalya Eyaletinde 65 çalışanıyla hizmet verdiklerini belirten Sait Çelik, Bilimin ve bilginin gücü, objektif ve doğru düşünmeyi sağlar. Doğru eğitim, doğru hedefler ve eğitime bağlı olarak kalite, sonuçta büyük başarılar getiriyor. Bunun önünde ve arkasında gerçek bir eğitim var. İşinizi biliyorsanız, insanlar size hem güvenir hem de saygı duyar. Bilim, her yerde saygı duyulan bir konudur şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/05/19/siir-yolculugu-didem-madakla-devam-ediyor", "text": "Burçin Laçin Altay ve Gülşah Demirci'nin beraber hazırladıkları ve Şiir Yolculuğu adını verdikleri şiirlerle şairler serüveninin bu seferki durağı Didem Madak. Yoğun ilgi çeken etkinliğin bu bölümünde de hayatı, edebi kişiliği, şiirleri ile Didem Madak anılacak. Eskişehir'de Mahfil Sahne'de yer alacak bu etkinlik 22 Nisan Pazartesi günü saat 20.30'da şiirseverlerle buluşacak. Sanatla beraber her daim. Yureginizden sevgi dilinizden şiir eksik olmasın."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/05/21/cicek-kokusu-illegal-raflardaki-yerini-aldi", "text": "avm yapalım diyor tüm alışveriş akımları,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/05/21/koray-feyizin-yeni-kitabi-dantenin-cehenneminde-yanan-bahtsiz-okuruyla-bulustu", "text": "canadian drugstore discount code internationalpharmacy. icu A pharmacy that prides itself on quality service."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/05/23/bir-hazin-hurriyet", "text": "Nazım Hikmet seni yazdığında yıl 1951 idi. Yetmiş yılı aşkın bir süredir demini almaktasın. Hüzünlü bir sitemden doğmuşsun belli. Ölmezlenmişsin bir ustanın kaleminden çıkmakla. Asıl efsunun bu değil yine de. Yarım asrı geçkin zamandır değişmemiş büyük insanlığın maruziyeti. İşte bu acıklı güldürüde, senin anda içimize salmaya devam ettiğin hınç sürüyor. Değişmedi ki o büyük insanlık, değişsin toprağının yazgısı. Yazgısını göklerde aradıkça ellerindeki ışığı çaldılar oysa. Çabasızdı inanmak bilmekten. Hürdü nasılsa büyük insanlık inanmakta. işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan değirmenleri/büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün! diyerek neye inandığımızı hatırlatman gibi. - İtalik yazılan bölümler, başta adı geçen şiir olmak üzere, Nazım Hikmet'in çeşitli şiirlerinden alınmıştır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/05/25/burcin-maya-cankaya", "text": "1974 'te Üsküdar'da doğdu. Üsküdar Burhan Felek Lisesi'nde ortaöğretimini tamamladı, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olduktan sonra Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Yönetim Organizasyon yüksek lisansı yaptı. Sosyoloji alanında eğitimini sürdürmektedir. İlk öyküsü Portakallar ve Üzümler, Deliler Teknesi dergisinde yayımlandı. Yazdığı öyküler ve masallar Türk Dili, Edebiyat Nöbeti, Kurşun Kalem, Güncel Sanat, Acemi, Son Gemi, Caz Kedisi, Tmolos gibi çeşitli dergilerde kendine yer buldu. Masal anlatıcılığı ve Çocuk Edebiyatı alanlarında çalışmalarına devam etmektedir. Güncel Sanat Dergisi'nin 11. Öykü ve Kaygusuz Abdal Şiir Yarışması'nda Leylakların Altında adlı öyküsüyle Güncel Sanat Öykü Ödülü'ne layık görüldü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/05/27/yazmak-nefes-almakla-esdeger", "text": "Bir akşam vakti,/Ay henüz kızıllaşmamışken,/Gençliğim, huysuz bir yıldız peşinden,/ Koşarcasına gitti. Tuğçe Yerdelen'in 'Huysuz Yıldız' adlı şiirini okuduğunuzda kendisini yaşlı bir insan zannedebilirsiniz. Oysaki Tuğçe, 30'lu yaşların sonuna yaklaşan genç bir kadın. Hayatın sürekli sınava çeken duruşunda iyi notlar almayı başarmış bir insan. Basında uzun yıllardır bir emekçi. Birçok basın emekçisi gibi o da bir dönem işsiz kaldı. İzmir'de baktı ki iş olanakları sınırlı, Reşat Nuri Güntekin'in 'Çalıkuşu' romanından Feride karakteri gibi Anadolu'nun bağrında bir kentte gazetecilik serüvenini sürdürdü, orada da kendini sevdirdi. Şimdi yine İzmir'de yaşıyor, gazeteci olarak çalışıyor, yazıya, edebiyata sığınıyor. Herkes gibi o da acılar çekiyor, yıkımlar yaşıyor ama gülümsemesini hiçbir zaman esirgemiyor, umudunu kaybetmiyor. Bu güleç direnişi kalemine de yansıyor. Klaros Yayınları tarafından yayınlanan 'Bilin İstedim' adlı şiir kitabından sonra basında geçen yıllarında yaptığı röportajların bir kısmını da Akdoğan Yayınevi tarafından yayınlanan 'Hepsi Yaşandı' adlı kitabında topladı. Çocukları hiçbir zaman unutmayan Tuğçe'nin yine Akdoğan Yayınevi'nden 'Pati'nin Doğum Günü Partisi' adlı kitabı minik okurlarla buluştu. Okur buluşmasını gençlerle, yetişkinlerle sürdüren Tuğçe, son kitabında da edebiyatla, sanatla ilgili köşe yazılarını bir araya getirdi. Şey Kitap tarafından yayınlanan 'Hayatın İçinden Edebiyat' adlı bu kitabının adından da belli ediyor okur olmanın, yazmanın önemini. Bu önemden yola çıkarak röportajımızı başlattık. Yazıyla ilk buluşmamız ilkokul sıralarında; önlüklerimiz, ellerimizde kağıt, kalem ile başladı. Bazılarımız ise çok daha erken yazıya merak salıp, bir şeyler karalayarak okuyup yazmayı söktü. En ilkel haliyle iletişim kurmak, meramımızı anlatabilmek için yazmaya çabaladık, hala da çabalıyoruz. Oysaki yazmak çok daha ulvi çok daha kıymeli bir olgu. 'Yazmayı fısılda' şiirimi hazırlarken de yazmanın o kudretini aktarmaya çalıştım. Sadece hayatın yıkımlarında da değil, tüm o sıradalığın içinde yazı, dikili bir taş misali duruyor. Bazen yazarak derdini anlatmak ilaç oluyor, bazen sevincini paylaşmak mutluluğunun başkalarına yansımasını sağlıyor... Ömrümü kağıda, kaleme adamış birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: yazı yazmak benim için nefes almakla eşdeğer. Tüm gün ya haber yazıyorum, ya haber okuyorum ya da aklımdan o haberleri geçiyorum. Yolda, otobüste, metroda hangi ulaşım aracındaysam elimde bir kitap var. Ve ben o kitabın satır aralarının arka planını zihnimden geçiriyorum. Yazı, benim için çok daha derin anlamlar taşıyor. Bu sorduğun soruya cevap vermeden önce sana ayrıca teşekkür etmek istiyorum, çünkü o anlarda bir telefon uzağımda sen vardın, bana çok destek oldun. Sevgili Neslihan, tekrardan minnetlerimi iletiyorum. Çok çok zor zamanlar geçirdim. Soma'da madende işçilerin mahsur kaldığı bilgisi önce geldi, ardından haber müdürümle irtibata geçtim. Sonrasında ise Soma'ya yolculuk başladı. Unutulması mümkün olmayan yolculuklarımdan birisiydi. Soma'ya akşam saatlerinden varabilmiştim. Nasıl bir kalabalık... Herkes bir yerden başka bir yere koşturuyordu. Maden ocağını işçilerin aileleri, yakınları, komşuları doldurmuştu. Basında görev yapanların dışında halktan da çok sayıda kişi, yardım etmek için zifiri karanlıkta yollara düşmüştü. İnsanların yüzlerinde ve gözlerinde gördüğüm kederli yüz aklımdan hiç çıkmadı. Ara ara rüyalarımda da insanların solgun benizli, hüzünlü yüzlerini görüyorum. Çaresizlik bir yandan, ne olacağını bilmeden bir umutla bekleme bir yandan... Tarifi neredeyse imkansız, büyük bir acı... O akşam saatlerin ilerlemesiyle çekilen kederi; ailelerin, çocukların, eşlerin haykırışlarında hissettim. Gökyüzü kömür karası olmuştu, üstümüz başımız orada kim varsa kömürün, çamurun siyahı adeta bedenimize yapıştı. Plastik bir sandalyenin üstünde sabaha karşı gözlerim kapandı, biraz uyuyabildim. Dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız açıklamalar yapmış, siyasiler Soma'ya akın etmişti. Halbuki yapılan açıklamaların dışında aileler, maden ocağındaki tanıdıklarının sağ-salim çıkmasını bekliyordu. Bazı çıkanlar dışarıda bekleyenlere sevinç oluyordu. Diyorlardı, Kurtuldu Sağlık ekipleri bir yandan, emniyet ayrı bir yandan çalışıyordu. Büyük bir facianın ardından bir şeyler yapma çabasıydı gözüken. Ben ise görevli gittiğim bu ocakta, insanların acılarını yüreğimde hissediyordum. Günler geçiyordu, ben hala o maden ocağında ailelerle dertleşiyordum. Büyük küçük demeden ağlama sesleri, feryad figan serzenişler, bazen ise ölüm sessizliği sarıyordu ortalığı. Bir ara çığlıklar kesiliyor, çıt çıkmıyordu... Bire bir her şeye şahit olurken; röportaj yapmak, fotoğraf çekmek, gerçekleşen açıklamaları aktarmak gibi görevlerimde vardı. Telefonların çekmediği, iletişim kurmakla cebelleştiğim zamanlarda yaşadım. Bulduğum bilgisayarlarda gördüklerimi yazarak aktardım. Bilgisayar yoksa ve eğer o anda telefon çekebiliyorsa arayıp, haberleri ilettim. Çarşıya inip internet cafelerde notlarımı aktardığımda çok oldu. İzmir'den Soma'ya aniden gittiğim için kolumda sadece bir çanta vardı. Çarşıya indiğim zaman kendime bir tişört aldım. Sağ olsun senin akraban bana evini açtı. Sevgili Ebru'ya da ayrıca teşekkür ediyorum. Günler günleri kovalarken Soma'da sular durulmuyor, açıklamalar bitmiyordu. Kim ne açıklama yapıyorsa, ben maden ocağından bildiriyordum.13 Mayıs 2014 yılında Soma'da yaşananlar, ne işçilerin, ne ailelerin ne de benim gibi görgü tanıklarının hafızalarından silinebilir. Tek temennim, bir daha bu tarz olayların yaşanmaması. Röportaj denince; Türk edebiyatın efsanesi Yaşar Kemaller, gazeteci ve yönetmen Nebil Özgentürkler, gazeteci Uğur Dündarlar gelir belleğime. Çünkü, asıl röportajı ben onlardan öğrendim. Röportajı haberin çok daha dışında tutuyorum. Onun ruhu farklı. Seçtiğim kişiler önce benim dikkatimi çekmeli. Değerli öğretmenimin bir sözü vardı derdi ki, Okuyucuyu 9 yaşındaki bir çocuk gibi düşünün ve kullanacağız dili ona göre ayarlayın. Mıh gibi çakılı durur bende o söz. Ne yapacaksam haber mi, röportaj mı önce o çocuğu düşünürüm. Birisiyle de röportaj yapmaya öyle karar veriyorum. Diyorum ki; neyi merak eder, neyi öğrenmek ister? Ve tabi kime neyi sormak ister? Bizden, yani içimizden birisi daha samimi gelir, kendimize daha yakın hissederiz. Eğer iyi bir dinleyiciysek de çok iyi hikayeler yakalarız. O hikayeler bazen gözümüzün önünde olur görmeyiz, kafamızı uzağa çeviririz, yanıbaşımızdakini es geçeriz. İşte bu noktada tamda yanımızdakine çeviriyorum yüzümü. Elbette önce sabırla dinliyorum. Sonrasında da kendiliğinde oluşuyor, su olup yolunu buluyor. Rengarenk resimlerden, cıvıl cıvıl figürlerden oluşan bir kitap 'Pati'nin Doğum Günü Partisi'. Tüm sayfalarındaki resimler ile tek tek uğraştım. Miniklerimizin aileleriyle birlikte rahat okuyabileceği bir kitap yazmaya çalıştım. Deniz isimli bir kedim var, kitabı ona yazdığımı söyleyebilirim. Önceden de hayvanseverdim fakat kedi ile yaşamaya başlayınca onların dünyasını çok daha iyi gözlemliyorsunuz. Kitabın kahramanı bir kedi, onun penceresinden hayata bakıyorsunuz. İnsanlarla diyalogu, sokak hayvanlarıyla iletişimi, kuşlarla olan dostluğu hepsi kedinin hayatı. Son yıllarda da üzülerek söylüyorum hayvanlara yapılan şiddet çok arttı. Yazılı ve görsel basında şiddetin dozunu gördükçe içim fena oluyor. Kedi, köpek, kuş ne olursa olsun çaresiz, ne kadarcık canları var ki... Bırakın onlara el kaldırmayı, el kaldırma düşüncesi bile korkunç! Fakat insanların hayvanlara yaptığı zulüm bitmiyor. Kitapta da Pati, şiddetin son bulmasını diliyor. Çocuklarımıza hayvan sevgisini aşılmak istiyorum, onları sevelim, bizden istedikleri sevgi. Kitabın geliriyle de sokak hayvanlarına mama alıyorum. Bir nebzede olsa kedilere, köpeklere katkım oluyorsa ne mutlu bana. Bizler yani insanlar dilsiz dostlarımız, patili dostlarımızla dünyayı paylaşıyoruz. Hepimize düşen görev sokak hayvanlarına sahip çıkmak. Teknolji çağı aslında bizlere çok imkanlar sunuyor. Günlük hayatta da kullanıyoruz, her şey bir 'tık' uzağımızda lakin teknolojinin hızla ilerlemesi çoğumuzda bir tembellik, bir uyuşukluk kazandırdı. Büyük bir kesimde araştırma, öğrenme elinin tersiyle itilerek, ilk gördüğüne, ilk okuduğuna inanma halini getirdi. Ancak bunun dışında benim gibi direnenler de mevcut. Gerçeğe ulaşmak için çaba harcayan, çalışan ve çalışmaktan yüksünmeyen kişiler hala var. Gustave Le Bon'un kaleme aldığı 'Kitleler Psikolojisi'ni okumaya başladım. Kitleler çağında yaşıyoruz. Bireylerin hayat tarzı, mesleği, karakteri veya zekası ne kadar farklı olursa olsun, kollektif bir ruha sahipler. Büyük bir matematikçi ile ayakkabıcısı arasında entelektüel manada bir uçurum olabilir ama davranışsal olarak tamamen aynı veya oldukça az farklı olabiliyorlar. Bizlere düşen görev; o kitleleri oluşturan bireylerle doğrudan yahut dolaylı bir şekilde iletişime geçerek, asıl olanı aktarmaktır. Bazı kitapları birkaç kere okudum, okumaya da devam ediyorum. Bu aynı sevdiğin bir filmi tekrar tekrar izlemek gibi. Nasıl aynı filmi izlediğinde başka tatlar alıyorsan, kitap içinde aynı durum sözkonusu. Lev Nikolayevic Tolstoy- İnsan Neyle Yaşar?, Sanat Nedir?, Victor Hugo- İdam Mahkumunun Son Günü, Michel de Montaigne-Denemeler, Oğuz Atay- Tutunamayanlar, Doğan Cüceoğlu- Savaşçı, Mış Gibi Yaşamlar-İnsan İnsana, Zülfü Livaneli-Son Ada. İzmir, kültür-sanat etkinlikleri arasında şanslı sayılacak illerden birisi, tabi ki İstanbul ve Ankara'yı saymazsak. TÜYAP için İstanbul'a gittiğim zaman şunu fark ettim; İstanbullular kitaba ilgili, pandemi nedeniyle iki yıl İstanbul'da TÜYAP'ın yapılmaması halkı derinden etkilemiş. İzmir'e kıyasla çok daha fazla talep vardı. 39. kez düzenlenen Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nı vatandaşlar benimsemişti. İzmir'in daha çok aşılacak mesafesi var. Sadece kitap noktasında durum böyle değil, yine İstanbul örneğini vereceğim lakin belleklerimizde yer etmesi açısından anlatıyorum. Avrasya Çağdaş Sanat Fuarı'na gittiğimde şunları gözlemledim; fuar alanının dışında, saraylar, müzeler ve çok sayıda tarihi yapı kentin içinde. Ankara içinde tiyatrolar, modern sanat müzeleri ve konserleri sayabiliriz. Elbette İzmir'de de yoğun bir tempo var, yaşayan ve varlığını hissettiren bir şehir. Fakat benim gördüğüm kadarıyla ki bu arada iyi bir sanatsever olduğumu iddia ediyorum, İzmir kültür-sanat faaliyetlerini daha cazip hale getirmeli. Etkinlikler dolup dolup taşmalı, hangi program yapılacaksa duyurusunu yoğun bir şekilde ilan etmelidir. Yıllardır en merak ettiğim ülkelerden birisi Fransız Kafka'nın memleketi Prag. Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'te rahatsızlığı sırasında Karlovy Vary'e giderek, şifalı olduğu varsayılan sudan içmiş ve burada konaklamıştır. Ayrıca gotik mimarisi ile ünlü Prag, heykelleri ile de göz dolduruyor. Açıkhava müzesine benzetilen ülkede sevgili Nazım Hikmet'in yazıp yönettiği tiyatro oyunu Podivin sahnelendi. Prag, her şeyi ile beni çağırıyor. Fransa ve başkenti Paris, galiba Paris'i merak etmeyen yoktur. Eyfel Kulesi'ni yakından görmek harika bir histir diye tahmin ediyorum. Amerika ve New York şehri, Özgürlük Heykeli, Washington Beyaz Saray. Hollanda, Amsterdam. Fotoğraf makinesi ile Amsterdam'ın sokaklarını karelemek, ağır ağır caddelerini arşınlamak bambaşka bir duygu olacaktır. Peşinden gitmek için insanın hayalleri olmalı. O hayaller, yaşam savaşında insanı kamçılamalı fakat realist olmaya çalışıyorum. Elbette, her şey hayalle başlar ancak içinde bulunduğumuz konjonktür yaşadıklarımızı tüm çıplaklığıyla görmemizi sağlıyor. Kendime önümde şu hedef var veya üç ay sonra şöyle yaparım ya da yapmam demiyorum. Yazıyorum, araştırıyorum ve okuyorum. Her doğan güneş ile yeni bilgiler öğrenmeyi arzu ediyorum. Bunun dışında da hayatı gözlemliyorum. Ve herkes gibi ben de var oluş sınavından geçiyorum. İlerleyen zamanlarda da yazmaya, okumaya, kısaca üretmeye devam edeceğim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/06/11/m-sunullah-arisoy-2023-siir-odulu-onur-ubayin", "text": "Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı tarafından düzenlenen M. Sunullah Arısoy 2023 Şiir Ödülü Onur Ubay'a verildi. Hidayet Karakuş, Ayten Mutlu, Ahmet Özer, Çiğdem Sezer ve Halim Yazıcı'dan oluşan seçici kurul, ödülü Ubay'ın''Suya Okunsun Kalbim'' dosyasının kazandığını açıkladı. Ödül töreni 15 Haziran tarihinde F. Özel Arabul Kültür Merkezinde yapılacak. M. Sunullah Arısoy Ödülü daha önceki yıllarda Türk dili alanında Emine Yurtçu, Zerrin Küsmez, Selma Kavas, Prof. Dr. Ömer Demircan, Ali Dündar ve İlhan Türk'e; şiir dalında ise Haydar Ünal, Mustafa Yıldız, Asım Öztürk, Zeynep Kurada, Ayten Mutlu, Turgay Fişekçi, Selahattin Yolgiden, Arzu K. Ayçiçek, Veysel Çolak, Muzaffer Kale, Ahmet Günbaş, İhsan Topçu, Ergül Çetin, Hakan Cem, Selami Karabulut, Can Sinanoğlu, Hüseyin Atabaş, Beytullah Kılıç, Çağın Özbilgi, Bekir Dadır ve Tetaryen Lokman'a verilmiş; Halim Yazıcı, Hilal Karahan, Ömür Özçetin, Gülümser Çankaya, Seçil Avcı ve Emin Kaya da KEGEV özel ödüllerine değer görülmüştü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/06/11/tomris-uyar-oyku-odulu", "text": "Nilüfer Belediyesi'nin Yılın Yazarı Tomris Uyar etkinlikleri kapsamında düzenlediği Öykü Ödülü için başvurular 12 Haziran'da başlıyor. Ayrıntılı bilgi ve başvuru için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/06/17/mahfil-sahnede-ahmed-arif-duragi", "text": "Burçin Laçin Altay ve Gülşah Demirci'nin beraber hazırladıkları ve Şiir Yolculuğu adını verdikleri şiirlerle şairler serüveninin üçüncü durağı Ahmed Arif. Yoğun ilgi çeken etkinliğin bu bölümünde de hayatı, edebi kişiliği, şiirleri ile Ahmed Arif anılacak. Bu sefer bağlamasıyla Emrah Erkmen de bu yolculuğa eşlik edecek. Eskişehir'de Mahfil Sahne'de yer alacak, hem şiirlerle hem türkülerle dolu dolu geçecek bu etkinlik 21 Haziran Çarşamba günü saat 20.30'da şiirseverlerle buluşacak."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/06/25/burasi-kimin-yurdu", "text": "Bir masal geliyor aklıma. Kafası karışık bir çocuk ve dedesi evlerinin bahçesinde dalaşan iki köpeği izlerler; biri ak diğeri kara iki köpek. Çocuğun düşünmesine yardımcı olmak isteyen dedesi durmadan boğuşan iki köpek üzerinden şöyle somutlaştırmaya çalışır düşündüklerini: Şimdi bu iki köpeğin senin ve tanıdığın herkesin içinde boğuştuklarını hayal et. Biri korkun, öfken, bencilliğin, yalancılığın, gölgen; öbürü aşkın, güvenin, cömertliğin, dürüstlüğün, ışığın. Anlayacağın içindeki krallıkta kimin hüküm süreceğine karar vermek için savaşıyorlar. Çocuk bir cevap bulabilme umuduyla heyecanla sorar: Ama dede söylesene hangi köpek yeniyor? Beyaz olan mı siyah olan mı? Dedesinin yeri ve zamanı aşan yanıtı şöyledir: Sonunda oğlum, beslediğin köpek yener, beslediğin köpek. Cehaleti ortadan kaldırmak için bilgiyi besleyelim. Aydınlık, güzel günler için genç düşünürleri besleyelim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/07/08/18178", "text": "Zerrin Saral'ın Aralık 2022'de Vacilando Kitap etiketiyle yayımlanan ve Ocak 2023 de 2. baskısını yapan ilk öykü kitabı Küçük Kırık Çizgiler üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Şiir beslenmeyi sevdiğim, edebi türlerin başında geliyor. Beni dinlendirdiğini, sakinleştirdiğini düşünüyorum. Kısacası kopamıyor, okumaktan ve yazmaktan kendimi alamıyorum. Öyküyü zaman ve eylem açısından daha dinamik buluyorum. Bir öykünün nasıl yazıldığı konusu, her yazara göre değişkenlik gösterir, gösteriyordur. Birbirini tutmayan farklı tarifler. Yazılan her öykü; yazılma zamanına, duygu yoğunluğuna, yarattığımız kurmaca evrenine göre farklılıklar barındırır. Bildiğim acele etmeden yazdığım. Metne ve kendime zaman tanımayı önemsiyorum. Öyküde söz nereye kadar uzar, nerede biter bunu da önemsiyorum. Burada sözünü ettiğimiz dar alan, tekrar sahnelerden kaçınma, nedensellik, duyumsatma, gösterme, somutlama. Sözcükleri farklı yerlerde, farklı zamanlarda eksilterek kullanmayı seviyorum. An'ları göstermek sonra uzaklaşmak. Öyküde zamanı kısa tutmak, durdurmak ya da dondurmak ve orada bir süre oyalanmak. Bir duygunun zihnimde yarattığı meseleyi kurma, inşa etme halleri; kimi zaman kaygıyla kimi zaman yol yenisi bir hevesle... Okumaktan keyif aldığım metinler gibi yazabilmeyi hayal ediyorum. Farklı anlatıcılar kullanmak, yazma eylemi açısından ihtisas meselesi midir, değil midir bilemiyorum. Ben sadece karakterlerin kendilerini en iyi ortaya koyacağı anlatıcıyı bulmaya çabalıyorum. Gerektiğinde farklı denemeler yapıyor ve içime sinen anlatıcıyı seçiyorum. Duyumsamayı göz ardı edemiyorum yazarken. Yazdığım karakterleri tanımadan da yazma riskini göze alamıyorum. Sanırım bu yüzden derin bir bağ kuruyor, hikayenin içinde dönüp dolaşıyorum, bitti diyene dek. Bitti, demek benim için çok kolay olmuyor. Öykü kişilerine ve kendime zaman tanıyorum. Onların meselesine, davalarına, yaşamda var olma nedenlerine eğiliyor, birlikte vakit geçiriyor, onları aklımda tutuyorum bir şekilde. İşin en zor kısmı bu sanırım. Önce kendimi ikna etmem gerekiyor aslında. Buna inandığımda öykü okurla buluşuyor, değilse bir klasör içinde beklemeye devam ediyor. Edebiyat dünyasına ne için geldiğimi değil de neden yazdığımı sorduğum oluyor. Bu soruyu kendime sorma üslubum da zaman zaman değişebiliyor. Kendimi hırpaladığım oluyor. Sanırım konuşarak anlatamayacağıma inandığım noktada yazmayı tercih ediyorum. Evet, psikanalitik tahlillere yazınsal olarak yöneldiğim tespitiniz doğru. Yoğun okumalar yaptığım bir alan edebiyat sosyolojisi, psikoloji. Sözünü ettiğiniz Güneşe Çıkmak İstiyorum ve Aklımda Kalan adlı iki öyküde de karakterlerin duygu durumlarının öne çıkıyor. Aynı zamanda bilinç akışıyla yol alan öyküler. Olay örgüsüyle birlikte öykü kahramanlarının psikolojisi üzerinden kurgunun görünürlüğü bir nebze artıyor. Bu yaratım sürecine dahil olan bir duygu. Yazma esnasında varlık gösteriyor. Her öykünün yazarla arasında gelişen mesafe değişebiliyor. Bu belki de karakterlerle geçirdiğim zamandan kaynaklı. Sanatın farklı dallarından beslenmeyi ve edebiyata yedirmeyi seviyorum. Resim, ruhumu dinlendiren, dinginleştiren, görme açımı yineleyen, yenileyen başka bir alan. Edebiyat gibi o da çok fazla boşluk kabul etmiyor. Bu anlamda yazma eylemine benzediğini söyleyebilirim. Kahve ve çini mürekkeple yaptığım çalışmalar sayıca daha fazla. Resme beni başlatan, sanat tarihini sevdiren Melike Küçüksu hocama da buradan sevgilerimi yolluyorum. Bu oldukça derin, derin olduğu kadar da sıkıntılı bir konu. Öncelikle birey olarak üstümüze düşen sorumlulukların farkına varma/farkında olarak yaşama bilincini geliştirmenin önemini kavramamız gerekiyor. Öncelikle okullardan başlamalı küçük yaşlardan itibaren, müfredat da külliyen değişmeli. Konuyla ilgili daha fazla konuşursam söyleşi tatsız bir hale gelebilir. Toplumla düştüğümüz uçurumun/uyumsuzluğun tüm sanat dallarına sirayet etmesi bu yüzden. İlk kitap acemiliği taşımayan yetkin öyküleriniz olduğunu, kitabınızı farklı zamanlarda birkaç kez daha okuyacağımı, yeni çalışmalarınızı merakla beklediğimi söyleyerek size teşekkür ederim. Son olarak aşağıdaki eksik cümleleri tamamlamanızı rica ediyorum. Hoşça kalın! Yalnızlık... Yalnızlık, hapsolmuş küpelerden ayrılmayan o küçük vidalara uzanan parmaklar gibi baştan yoklanmalıydı, ben de öyle yaptım. Ne kadar delik o kadar küpe, ne kadar küpe o kadar yalnızlık, diye bağırdım. Kadın... Sözlerin bittiği zamanları kadınlar şipşak anlar doktor. Alizarin... İçim, alizarin kırmızısı volanlı elbiseye uzanmıştı, sonra ellerim. Ebepapazı... Gelmişime geçmişime ebepapazı bir küfür savursa daha iyi. Küçük Kırık Çizgiler'i özümseyerek hazırladığınız derinlikli sorular için size ve Aksi Sanat'a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. lopez tnaflixBlack ggay mann maan seex whiteLaurie vargas drpping cumshotPleawsure isand cinema st."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/07/08/bir-dususun-romani-mavi-melek", "text": "1928 yılında ilk kez yayınlanan kitap 1930 ve 1960 filmleriyle beyaz perdeye de uyarlanmıştır. Mavi Melek veya diğer adıyla Profesör Unrat Heinrich Mann'ın başeseridir ve Almanya'nın büyük toplumsal çalkantılı yıllarından, Nazi faşizminden payını almış, ünlü 10 Mayıs 1933 Kitap Yakımı'nda Alman ruhuna aykırı bulunduğu için yakılmış kitaplardandır. Heinrich Mann ve onun gibi bir yazar olan Nobel ödüllü kardeşi Thomas Mann'ın sürgünde bir ömürleri olmuş ve ikisi de edebiyat dünyasında büyük izler bırakmışlardır. Romanın kahramanı Immanuel Raat 26 yıl boyu aynı sınıfta, sinsi yüzlere Latince ve Yunanca dersleri veren despot bir edebiyat profesörüdür. Kölelere, işçilere, aşağı sınıfa, düşmana nasıl davranılır ona sorulmalıdır. Katı disiplinin dışına çıkan hiç kimseye tahammül edemiyordur öyle ki kargalara kızıp onları bile öğrencilerini cezalandırdığı gibi bir kafese koymakla tehdit etmektedir. Ne varki yönetici sınıfından olduğunu öğrencilerine bir türlü benimsetememiştir üstelik öğrencileri ona başka bir isim uydurmuş, onu Unrat yani çöp diye anmaktadırlar. Okuldaki tüm öğrenciler onu nerede görseler Havada çöp kokusu var diye dalga geçerler. Unrat ise o seslerin kaynağını bulup öfkeyle her birisini suç aşamasında enselemek, cezalarını vermek istemektedir. Kentin en eski lise mezunlarının bile onun asıl adını unutup Unrat diye bildikleri Profesör Raat, despotizmini korumak için çabalarını sürdürmekte iken dansçı/şarkıcı Rosa ile tanışmanın bir yolunu bulmayı düşünür, şarkıcılara da ahlaki bir ders vermek gereklidir. Lochmann kendi kendine: O sefil biliyor. Şimdi dönüp eve gideceğim, çatı aralığına tırmanacağım, tüfeği kalbime doğrultacağım. Aşağıda Dora piyano çalıyor olacak. Söylediği o küçük şarkı yukarıya uçuşacak ve kanatlarının tozu ölümümün içine dek ışıldayacak diye düşündü. Unrat, onu artık görmezden gelen ona ahlaki çöp olarak bakan ve aforoz eden bu topluma acımakta ise de evlilikleri boyunca başka bir dünya kurmanın eğlence dolu alternatif yolları gözükmüştür. Ancak Rosa'nın Unrat'ı aşkla sevmesi, ona Yunanca öğrenmekten bile daha zor gelmektedir. Zamanla sıkıcılaşan rutin hayatlarında küçük birlikteliklerle başlattıkları kutlamalar dilden dile yayılıverir ve Rosa Mavi Melek'ten sonra yeniden şehrin yıldızı olur. Unrat ve Rosa'nın evi yüksek sosyetenin her türlü utanç veren ahlaksızlığın, laubali eğlencenin merkezi haline dönüşmüştür. Ancak Unrat'a göre bu bir zaferdir, enselemek istediği tüm öğrencileri gibi öteki üst sınıf ya da alt sınıf tüm düşkün zaaflı insanları ele geçirmenin büyük bir zaferidir. Unrat, kumarda servetlerini kaybedenlerin, uygunsuz ilişkileri açığa çıkanların itibarları kayboldukça bundan büyük bir keyif alarak takma adını ilk defa kanıksamaya başlamıştır. Romanın finali okurun beklediği üzere bir felaket ile biter. Unrat daha da despot ve güçlü hale gelmiş, profesörün içindeki anarşist kişilik iyice dışa vurmuştur ve kalabalıklar içinde Ben gerçek bir çöpüm. diyerek adeta delirmiş gibi dolaşmaya başlar. Keşke daha güçlü olsaydı, dileği budur, daha güçlü olsa belki de mutlu olur, yasakladığı halde Lochmann'ın berbat sözlü şarkısını farkında olmadan yeniden söyleyiveren Rosa'ya başkalarının sarıldığının hayali bile hala onu çıldırtmaktadır."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/07/08/harbiye-mahallesi-dayanisma-senligi-gerceklesti", "text": "Samandağ Dayanışma Evleri ve Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi'nin ortaklaşa düzenlediği Harbiye Mahallesi Dayanışma Şenliği 6 ve 7 Temmuz tarihlerinde gerçekleşti. Kahramanmaraş Merkezli 6-20 Şubat deprem sürecinden sonra kültürel hafızanın yeniden ayağa kalkması için mahalle dayanışma şenlikleri düzenleme kararı alan Samandağ Dayanışma Evleri ve Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi 6-7 Temmuz tarihleri arasında sanat, kültür, hukuk, kadın ve çocuk temalı etkinlikler düzenledi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/07/14/neslihan-persembe-kulakoglundan-hayri-kandemir-soylesisi", "text": "Yolunuz Didim'e düşerse Apollon Tapınağı, özellikle günbatımına doğru sizi kendine çeker. Bu antik ibadet yerinde kehanetler havada uçuşurken kitapların dünyasında gezinmek isteyebilirsiniz. Ne de olsa tarihin ipuçlarını veren her yer, okuma isteği uyandırır. Bu akşam saatlerinde bir şeyler yemek, içmek ya da sadece yürümek için Didim Altınkum Sahili'ne gittiğinizde, günümüzde birçok sahil beldesinde rastlanmayan oranda canlı müzik olarak türkülerin çalındığı mekanların önünden geçersiniz. Bazı yerlerde de turistler için çalınan 80'li 90'lı yılların yabancı pop şarkıları yürüyüşünüze eşlik eder. Gençler rock müzik çalınan yerleri doldurmuştur. Her şeyden öte Didim Altınkum geceleri sokak müzisyenleriyle sizi büyüler. Ve tüm bu kalabalık arasında halkla adeta el ele duran kitaplar dikkatinizi çeker. Deniz kokan bu uzun stantta oturan uzun beyaz saçlı bir adam kitaplara yaklaşan herkesle ilgilenir, konuşur, önerilerde bulunur. Bu kişi Hayri Kandemir'dir. Uzun yıllardır Didim Belediyesi'nin öncülüğünde gerçekleştirilen Altınkum Yazarlar Festivali'nin mimarı, yazar Hayri Kandemir. Hayri Kandemir, İzmir'de Ezgi Kitabevi'nden bu güzel sahil beldesi Didim'i, kitap serüvenini, ve Altınkum Yazarlar Festivali'nin doğuşunu Mona Kitap tarafından yayınlanan 'Didim'in Misafirleri' adlı anı kitabında anlatır. Ozan Yayıncılık tarafından yayınlanan 'İlk Aşk Son Umut' adlı romanındaysa aşk ekseninde Kurtuluş Savaşı'ndan günümüze bir Türkiye panoraması çizer. Gerçek karakterlerden yola çıkılarak yazılmış bu kitabı da yaşamında tanık olduğu ve yaşadığı ülkenin tanıklıklarıyla iç içe geçen bir kurgudur. Ve Mona Kitap tarafından yayınlanan 'Efsaneler Ölmez'... Kitabın kapağında İnsanları öldürebilirsiniz ama düşüncelerini asla... cümlesi yer almaktadır. 78'li olan Hayri Kandemir, kitabında Şili ve Türkiye ekseninde 68 kuşağından yola çıkıyor. Santiago'dan Didim'e uzanan romanında aşk yine etkisini gösteriyor. Belirttiğim gibi anlatılan sadece kadın ve erkek arasında aşk değildir. Mona Kitap tarafından yayınlanacak yeni kitabı 'Yıllar Sonra' yine Didim ekseninde ilerliyor ancak bu eksene mübadele biçim veriyor. Altınkum Yazarlar Festivali mimarı, yazar Hayri Kandemir ile Aksi Sanat okurları için yaptığım röportaj ile sizleri baş başa bırakıyorum. Kırıkkale Ankara, gençlik yıllarının en zor olduğu yer. Düşünsel açıdan çiçekler açar mı? Çok az açar. Açtı mı da hiç solmuyor. O dönemdeki düşünsel arkadaşlarım, olduğu gibi hala dimdik duruyor ve eğilmiyorlar. Az da olsalar mücadeleye devam ediyorlar. Umutsuzluğa da kapılmıyorlar. Kırıkkale öyle bir yer. İzmir'e ilk geldiğimde Konak'ta Maksim Gazinosu vardı. Orada bir okulun gecesine ailecek gittik. Dans edildi. Bir dansöz çıktı. Kadın meta olarak kullanılmaz diyerek tepki gösterdim. Yanımdaki arkadaşlar, Boşver, bak keyfine dedi. Sonra yumaşadım ve şöyle dedim: Bu bir Ankara düğününde olacak, parçalarlar, kurşun yağar. Bizim oranın solcusu, buranın sosyal demokratı bile değil, diye düşündüm. İzmir'e bakış açım oydu. İzmir'in geniş yelpazesi düşünsel, sosyal yaşam şeklinde gerçekten yıllar önce beni o şekilde kabul etti. İlk zamanlar biraz havası, suyu falan derler ama hiç de öyle değil. Öyle bir içine çekiyor ki, bir daha bırakmıyor. O gün bugündür bu bölgede kaldım. Didim'e ilk kez, oturduğum yazlığı görmek için gelmiştim. Sonra da Datça'da Can Baba'nın yanına gitmiştim. Can Baba orada bir sergi ayarlamak istiyordu. Can Baba'ya, Burası çok uzak, virajlı bir yolu var dedim. Dönüşte yeniden Didim'e geldim. Sahili beni büyüledi. Didim aşığıyım. Otuz beş yıl önce her şey bakir, daha güzeldi sanırım. Girişteki emekli sandığı vakıf binası duruyordu. Giriş biraz daha yüksekti. Yapılaşmadan dolayı bir yandan üzülüyorsun, bir yandan da turizme açılacağı için bunların olmasını doğal karşılıyorsun. Bizim gençliğimizde Şili'deki Allende dönemi maalesef faşist bir cunta tarafından yıkılmıştı. Şili'yi iyi takip ediyor, Şili devrimcilerini, neler yaptıklarını, hangi işkencelerden geçtiklerini biliyorduk. Türkiye de çok benziyordu, bu beni çok etkiliyordu. Yıllar sonra kafamın içinde hep vardı; yazmalıyım ama nasıl başlayacağım? Başlayınca devam etti. Aslında kitabın başlangıcı farklıydı ama sonradan suyun akışını durduramıyorsunuz. Kitabın akışı da o şekilde gelişti. Gerçek kişilerden yola çıkarak karakterleri oluşturdum. Atilla Sarp, Nihat Behram'dan gerekli bilgileri alarak, Türkiye konseptinde yıllarca okuduğumuz, bildiğimiz 68 devrimcilerini Şili devrimcileri ile buluşturarak yazdım. Ricardo ile Valentina, Türkiye gezisindeki kazada ölünce hayatta kalan küçük oğulları Sebastian sonraki ismiyle Deniz, bir ailenin kimseye haber vermeden kendisini götürmesiyle yeni bir yaşama adım atıyor. Deniz'in hayatına gerçek kişiliğinizle siz de dahil oluyorsunuz. Romanın büyüsünü bozmadan Deniz'i biraz okurlarımıza tanıtalım. Karakterlerin yüzde 95'i gerçek. Deniz de aslında gerçek ama birkaç rolde. Kimlerin karakterine büründüğünü ben biliyorum. Ricardo ve Valentina kurgudur. Ancak benzer olaylar olmuş. Oteller, Ankara'daki karşılama, Fidel Castro'nun konuşması gerçek. Denizlerin bölümü gerçek. O bölüme Nihat Behram'dan izin alarak yer verdim. Yazmış bu insanlar, kolay kolay bu izni vermezler. Aynı yayınevindeydim, samimiydim. Hala izin belgesi bendedir. Ama bir Victor Jara, Şili'deki işkenceler hepsi tarihteki yerini aldı. Bu romanı yazarken Şili'ye gönderip hediye etmek istedim. O dönemde kazanan şu andaki devlet başkanı var. Kafamda hala var. Amerika'da yaşayan bir arkadaşım kitabı İngilizce'ye çevirelim dedi ama sonuç alamadım. Şu anda beklemede, bu sene tekrar konuşacağım. Kitabı Şili devlet başkanına göndermek istiyorum. Şimdi şöyle; ilkokul dördüncü sınıfdayken sanırım, okullarda slayt gösterileri yapılırdı. Neler yapılırdı? Hacivat ve Karagöz, Kurtuluş Savaşı'ndan bazı bölümler... O görselleri hiç unutmuyoruz. Gözümüzün önünden gitmiyor, etkilenmişiz. Onu düşünerek Dikili'deki yapılan festivallere gittiğimde Aziz Nesin'i gördüm, Uğur Mumcu'yu gördüm, etkilendim. Muzaffer İzgü ile de İzmir'de samimiydim. İlk davet ettiğim yazardır. Didim'e geldiğinde Burada bir potansiyel var. Sen davet et, her yıl gelirim dedi. 26 yıl sürekli geldi. Ölmeden iki ay önce de gelmişti. Yıllardır başlattığımız yolda gidiyoruz. O yolu bırakmadık, çünkü istikrarlılık önemliydi. Yazarlar festivali dediğimde bir yazar, Yazarların festivali olur mu? dedi. Ne demek, dedim. Karpuzun, armudun, elmanın festivali var, yazarların niye festivali olmasın? O yazar ağabeyim sonra, Kutluyorum seni, başardın dedi. Düşünün; okuyucu hayal ettiği bir yazarla karşı karşıya geliyor. Elini uzatıyor. Merhaba diyor. Kitabını imzalatıyor. Tüm bunlar da halka açık bir yerde. Örneğin Ediz Hun geldi. İnsanlar çok ilgi gösterdi. Okumayan insanlar bile kitaplarla iç içeydi. Görsem tabi ki kimseye ihtiyaç duymadan yazarım. Ama görme kaybı yaşasam da bende bir hayal gücü var. Kurgu daha da yükseliyor. Önceden de vardı. Şimdi teknoloji ilerledi. Whatssup üzerinden Adana'daki bir arkadaşınla da konuşarak kitabını günlerce yazdırabilirsin. Çocukluk arkadaşım Aynur Zeyrek, şu süreçte yeni kitabımı yazarken yardımcı oldu. Çok zorlanmıyorum. Ama tabi ki kendim yazsam, anında düzeltmelerimi yaparım. Biraz zaman kaybı oluyor ama yapıyorum. Didim'in Misafileri kitabım anı kitabıydı. Yazma hikayesi zaten böyle başladı. Lise yıllarından çok değer verdiğim bir arkadaşım vardı, Erzurum'da okuyordu. Lise yıllarında evlenmişti. Dertleşirdi benimle. O kitabımın da çıkış noktası bu arkadaşım; Yılmaz. İlk atandığı yere giderken kazada öldü. O, hep içimde kaldı. Kitabın akışı onun düğününden başladı. Bazen kurguladığınız gibi gitmiyor. Ankara'dan İzmir'e yıllarca gelip giderken Polatlı'da topçu okulunu görürdüm. Orada aklıma gelirdi; Kurtuluş Savaşı... Biz yedi, sekiz saat bir yolculuğa zor dayanıyoruz, o insanlar aç, susuz yıllarca nasıl başarmış? Diye. Aklıma bunlar geldi. İzmir'de otobüsün içindeyken kitap bir başladı... Bu kitaptaki bazı karakterler de gerçek. Yazarken karakterleri gerçek kişilerden yola çıkarak oluşturuyorum. Her şehirde, sahil yerlerinde oraya aşık olanlar insanlar var. Ben de Didim'e aşığım. Buraya yıllarımı da verdim. Denizini seviyorum, kumunu seviyorum, insanını seviyorum, güneşini seviyorum. Didim'de rahat nefes alıyorum. Başlangıçta başka bir kurguydu ama Didim ile ilgili araştırmalarım sonucunda bazı şeylere kendim de inanamadım. Bu kadar yaşadığım halde, etkinlikler yaptığım halde neler bilmiyormuşum... dedim kendime. Yeni romanımda Didim'e ilk yerleşenlerden, giden Rumlardan bahsettim. Şu anda kullandığımız caminin kilise, kültür evinin papazın evi olduğunu, o taşları kimlerin getirip koyduğunu, her kapının önünde hala onlardan kalan kuyuları anlatıyorum. Kitabımın baş karakteri burada Yoran Köyü'nde doğan bir kız çocuğu Güneş. Güneş de 68 kuşağından. Yoran Köyü'ndeki sosyal yaşamı, tarlaları biraz Güneş'ten öğreniyoruz. Didim'in turizme açılması, gelişimi, festivallarin oluşumuna yer verdim. Güneş, öğretmen okulunu kazanınca buradan gidiyor. Ben de karakter olarak bu romanda da varım. Yaşayanlar için özellikle gerçekten büyük bir acı. Bir gecede her şeylerini kaybettiler. Yeniden ayakta durabilenler var, duramayanlar var. Anne babayı kaybetmiş çocuklar, çocuklarını kaybetmiş anne babalar... Özel okulda okuyan bir çocuk bir anda yoksulluğa düştü. Hayat sıfırladı. Nasıl adapte olurlar? Bilemiyorum. Tabi ki ilkönce insanların sağlıklı koşullarda barınma, yeme içme gibi temel ihtiyaçları karşılanıyor. Ama okunan her kitap, yaraları iyileştirmede tabi ki katkı koyar ki bu anlamda da deprem bölgesinde özveriyle çalışmalar yürüten gönüllüler var. Elbistan'dan bir kız, geçen sene benim kitabımı almıştı. Aradı, Üniversite öğrencilerinin ihtiyacı var, kitap gönderebilir misiniz? diye sordu. Arkadaşları aradım, birkaç koli kitap hediye ettik. Okumaları gerekiyor ama toplum maalesef az okuyor. Teknolojinin hızlı ilerleyişi ve bu sosyal yaşamda gittikçe daha az okuyorlar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/07/18/serif-fatih-poetika-kavrami-uzerine-konustu", "text": "Şair ve felsefeci Şerif Fatih, kendisine ait Youtube kanalında sanat kuramının en önemli konularından biri olan Poetika kavramı üzerine konuştu. Şiirin, her dönemde ana akımdan kopup kırılma yaratan şairlerin varlığıyla yeni bir tür gibi farklı biçim, biçem ve poetik anlayışlarla yorumlanıp yeniden kurulduğunu belirten Şerif Fatih; edebiyatın kuramsal yönüyle alakalı; Aristoteles'in Poetika eserinin Batı edebiyatı ve sanatındaki ilk sistematik metin olarak bilindiğini söyledi. Aristoteles, kitabında şiirin yanı sıra tragedyalarında özelliklerinden bahseder ve hocası Platon'un görüşlerine bir cevap niteliğinde daha çok taklit ve mimesis kavramlarıyla yaratıcı olma yetisini bağdaştırır. Aristoteles'ten sonra şair ve yazarlar; ortaya koydukları kuramsal metinlerde genellikle edebiyatı diğer disiplinlerin bir destekleyicisi veya nesnesi olarak değerlendirdiler. Bu anlamda edebi metinlere kural koyulması ve edebi metinlerden kural üretilmesi konuları edebiyat çevreleri tarafından bugün de tartışılmakta. Şair ve Felsefeci Şerif Fatih, Youtube kanalında edebiyat, sanat, kişisel gelişim, felsefe alanlarında içerik paylaşmaktadır. Şerif Fatih'in Poetika Nedir? adlı konuşmasına aşağıdaki linkten ulaşabilir ve Youtube kanalına abone olarak içerikleri takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/07/31/hitlere-meydan-okuyan-o-orkestra", "text": "Aslında bu yazının bir amacı olarak ilerleyen kısımda kitabı tanıtacağım ancak tarihe yön veren müziğin gücüyle söze başlamalı... 1942'de II. Dünya Savaşının tam ortasında Nazilere inat gümbür gümbür çalan o orkestradan bahsetmeli elbette. Hitler'in St. Petersburg kentini yeryüzünden silin! emriyle Almanların dört bir yanını işgal ettiği, diğer adıyla Leningrad'da bestelenen direniş senfonisine yani 7. Senfoni'ye, öteki adıyla Leningrad Senfonisi'ne değinmeli elbette. 20. yüzyılın en önemli büyük bestecisi Dimitri Şostakoviç, kentin etrafı kuşatıldığı günlerde kentten ayrılmak istemez Şimdiye kadar barışçıl çalışmayı biliyordum ama şimdi silahlanmaya hazırım diyerek, Kızıl Ordu'ya katılmak ister ancak bu isteği görme yeteneğinin zayıflığı sebebi ile reddedilir, orduya katılması yerine 'İtfaiye Görevlisi' olması sağlanır. O sebeple 20 Temmuz 1942'de ünlü 'Time' dergisine kapak olmuş, kapakta 'İtfaiyeci Soştakoviç' başlığıyla yer almıştır. Şostakoviç bir itfaiyeci olarak siper kazar, ders verdiği konservatuarın çatısından yangın gözlemciliği yapar, hatta öyle ki onun için 'Dört Gözlü Yarasa' denilir. Elimdeki yeni baskısı olmayan bu kitap Pencere Yayınlarından 1992'de çıkan Solomon Volkov'un yazdığı Şostakoviç'in Anıları-Tanıklık Tutanağı kitabı. Kitapta Volkov'un Şostakoviç'ten tanıklık ettiği bir çok anıyı, derin analiz ve değerlendirmelerini okuma şansı buluyoruz. Besteci ile sık sık buluşarak kitabı ortaya koyan, ateşli bir Şostakoviç hayranı olan Volkov'un kişisel yorumları da var. Yazdıklarının ne kadar doğru olduğunu saptamak pek mümkün değil. Batılı yorumcular yansıtılanların büyük oranda doğru olduğunu düşünürken bazı yorumcular ise Volkov'un kendi düşüncelerine fazlaca yer verdiğini düşünmektedir. Şostakoviç ise bu konuda Bir insan ve bir sanatçı olarak bana ilişkin tüm gerçeği müziğimi izleyerek bulabilirsiniz. diye yazmıştı. Pek bilinmeyen bir not olarak Şostakoviç yıllarca kafasında bir şarapnelle yaşadığını farkeder, doktorun parçayı çıkartalım isteğini reddeder çünkü belki de birçok bestesinin kaynağı kafasında dönen o uğuldamadır. Şostakoviç, muktedirlere efendimcilik yapılmasına hayli kızmaktadır; Stalin'e, bir gecede 3 ayrı şef değiştirerek nasıl plak hazırlanılıp sabaha teslim edildiğini anlatır. Stalin ölü bulunduğunda pikabında Şostakoviç'in de arkadaşı olan ünlü piyanist Yudina'nın o gece plak için çaldığı Mozart'ın 23 no'lu piyano konçertosu kaydının olduğu görülmüşür. Yasaklanan Lady Macbeth eserinden sonra 37 gün süren bir turne olarak 23 konser verdikleri Türkiye ziyaretinde, Atatürk'ün davetlerinde zorunlu olarak nasıl jaketatay giymeyi öğrendiğini ve döndükten sonra bu kıyafetiyle biraz hava attığını da öğreniriz. Daha sonradan geziyi şöyle değerlendirmiştir. Olağan üstü bir geziydi; bir ay yedi günlüğüne Türkiye'deydik. Ülkenin ekonomik ve kültürel düzeyinin yükselmesine hepimiz tanık olduk, Türk sanatçılarla ve vatandaşlarla tanıştık, karşılığında biz de onlara Sovyet kültüründeki başarıları gösterdik'' der. Türkiye ziyaretinde bir röportajda ise özet olarak Ülkenizde müzik kampanyaları yapın, kendi öz halk müziğinizi çalışın der. Volkov'un Tanıklık Tutanağındaki sayfalarda Şostakoviç'in ortaya koyduğu eserleriyle ilgili tepkilere, kendi görüşlerine; librettolara, Kızıl Beethoven'lara, Glinko operasına, Burun operasına; film müziklerine, taklitçi bestecilere, Ecinniler'in yayınlanmayan bölümü gibi sayısız itiraz ettiği ya da övgüyle bahsettiğini konuya da rastlarız. Onun özellikle Rus edebiyatından sayısız isimle ilgili anı ve örneklemelerini okuruz. Bana bir yazar üstüne tez yaz deseler Çehov'u seçerdim diyor bir yerde Şostakoviç. Eserlerinde büyük oranda halk edebiyatından beslendiğini anlıyoruz ve özellikle genç müzisyenlere de bunu tavsiye ettiğini... Esinlendiği, müziğiyle yeniden anlattığı edebiyat isimlerinden bazılarını listelemeyi uygun buldum, onca eserinde adı geçen yazar ve şair isimlerini gördükçe bu üstün yetenekli büyük besteciyi daha da merak edip eserlerine ilgi duymamak elde değil. Bestelediği 15 senfonin yanı sıra, kitabın sonunda edebiyat ile bağ kurduğu belli eser isimlerinden bazıları şöyle listelenmişti: Opus 20, Pervoe Maya-Kirsanov şiiri (1 Mayıs) Opus 19, Mayakovski güldürüsü. Opus 17, Bezimenski şiiri. Opus 15, Burun Operası-Gogol. Opus 21, Japon şiirleri. Opus 29, Lady Macbeth. Opus 32, Hamlet fon müziği. Opus 35, Papaz ve İşçi Balde'nin Masalı. Opus 46, Puşkin şiirleri. Opus 77, Anayurt şiiri. Opus 79, Yahudi halk şiiri. Opus 87, Lermontov şiiri. Opus 88, devrimci şairlerden 10 şiir. Opus 91, Puşkin şiiri. Opus 113, Yevtuşenko şiiri. Opus 121, Krokodil mizah dergisi. Opus 136, Dolmatovski şiiri. Opus 135, Lorca, Apolloinaire, Kuklelberger ve Rilke şiirleri. Opus 176, Ecinniler romanından Yüzbaşı Lebgadkin'in şiiri. 13. Senfoni, Babıy Yar. Bir diğer dinleme önerim; Şostakoviç'in ünlü 5. Senfonisidir, Yeşilçam filmlerindenTarkan filmlerinde kullanılmıştır. rx canada pharmacy internationalpharmacy. icu Read information now."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/08/05/18242", "text": "Birbirinden farklı sanat disiplinlerinde çalışıyor gibi görünmeme rağmen, hepsi bir bütün, çoğu kez eşzamanlı ve iç içe çalışmalar... Daha değişik bir anlatımla buna bilinç ve bilinç dışını birleştiren gerçeğin ardındaki resimsel zamanla, yazarak anlattığım dış gerçeklik zamanı diyebilirim. İki şeritli bir yol gibi. Bazen gelişte ve bazen gidişte bir yerlerdeyim. SETENAY ÖZBEK: Sorunuzu ne kadar güzel bir sözle başlayarak sordunuz. Mevlana'nın bu sözü aynı zamanda insan ilişkilerine ve insanın ilahiyle olan ilişkisine de bir çağrı niteliğinde. Bu sözü yorumlarsam insan ilahi olanla bağını kurmak ve derin bir arzuya ulaşmak için içsel bir susuzluk veya özlem hissetmektedir. Mevlana, insanın arayışında olduğu şeyi arayanın sadece insanın kendisi olmadığını, aynı zamanda ilahi olanın da insanı özlediğini ifade etmektedir. Bir sanatçı olarak ben de resimlerimi yaparken öylesine yoğunlaşıyorum ki, duyu ve aklın ötesinde bir bilgiyle asıl gerçekliğe, kaynağa yaklaştığımı hissediyorum. Bu saflaşma ve sevgi hali fırçamdan tuvalime geçiyor. Ve resim sadece benim değil ilahi olanın isteğiyle gerçekleşiyor. Resim yapmadan yaşayamam diye hissediyorum. SETENAY ÖZBEK: Hemen her zaman, bir resme başlamadan önce, düşünüp araştırdığım bir tema var. Ayrıca tema seçerken bir sanatçı, doğadan, insanlardan, hayallerden, duygulardan, deneyimlerden, kültürden, tarihten, inançtan ve daha birçok şeyden ilham alabilir. İlham almak için açık fikirli, meraklı, gözlemci ve yaratıcı olması gerekir. Resmimi yaparken tuvalimin önünde boyalarımla durup önümdeki tuvalin bembeyaz lekesiz boşluğuna dalarak, benliğimin kapılarını sonsuza kadar aralama, iç dünyama erişerek, imkansız gibi görünen tüm kalıpları yıkarak ve içimdeki o sır dolu ışığı yakalama arzusunda oluyorum. Çalışmaya tamamen doğaçlama, o an da kalarak başlıyorum. Bazen resimlerimi tamamlamak çok uzun sürebiliyor. İçsel duyumlarıma odaklanarak yeni bir farkındalık boyutunda kendimi keşfeder oluyorum. Resmin ilerlemesinden sonra bir süre üzerini örtüp bekliyorum ona hiç bakmıyorum. Tekrar çalışmaya döndüğümde nerelerini gizlemek, örtmek istediğimi, resmimdeki biçimi, kullandığım bazı renklerin diğer renklerle olan kontrast miktarlarının düşünüp nasıl bitireceğimi tasarlıyorum. İSMET YAZICI: Rengin, evrenin temel şifrelerinden biri olduğunu biliyoruz; dolayısıyla bir resme baktığımızda, karşımızda bizi farklı algı boyutlarını geçirebilecek frekanslar yumağına sahip bir kapı durur diyebiliriz galiba; zamandan ve mekandan bağımsız, bir anlamda sonsuzluğun kapısına bırakma ihtimali olan bir şeyle temas etmek gibi... Resimlerinde yarattığın tonlarla, farklı algı perdeleri yaratıyorsun diyebilir miyiz? Özellikle mavinin, kırmızının tonlarıyla atmosfer yaratmayı çok tercih ediyorsun. SETENAY ÖZBEK: Resmime doğaçlama başlamış olsam da üzerinde çalıştığım konunun gereği olan renkleri, renklerin yaratacağı etkiyi kendiliğimden sezgisel olarak biliyorum. Renklerin terapötik etkisini de ayrıca resimlerimde kullanıyorum. Bazı resimlerimde izleyeni rahatlatan, onu gördüğünde hayatının daha iyi hale gelmesi için yardımcı olan, sağaltıcı görsel bir etki olabiliyor. Resimlerim izleyenin ne kadar farkındalık sahibi olduğuyla ilgili olarak ya seviliyor ya da anlamsız bulunabiliyor. Sanatçı ve ilham, yaratıcı sürecin önemli unsurlarıdır. Sanatçı, yaratmak istediğim şeyi ortaya çıkarmak için zihinsel olarak kendiliğinden bir uyarılma hissineihtiyaç duyar. Bu uyarılma hissini, ilham olarak adlandırabiliriz. İlham, sanatçının kendine özgü üslubunu ortaya çıkarmasına ve eserlerini zenginleştirmesine yardımcı olur. Ben de yansıtmak istediğim duyguya uygun renkleri seçiyorum. Her rengin sonsuzluğa uzanan bir anlamı, bir duygusu ve müzikal olarak bir nota değeri de var. SETENAY ÖZBEK: Sanat eserleri, bireysel tercihlere ve zevklere göre farklı şekillerde değerlendirilebilir. Bu nedenle, bir sanat eserinin mükemmel olup olmadığına dair kesin bir ölçüt yoktur. Güzellik algısı da kişiden kişiye değişebilir ve nesnel bir ölçü değildir. Sanat eserleri, yaratıcısının vizyonunu, duygularını ve düşüncelerini yansıtır. Bu nedenle, her sanat eseri benzersiz ve biriciktir. Tamlık veya mükemmeliyet arayışı yerine, sanat eserlerinin özgünlüğüne ve yaratıcılığına odaklanmak daha anlamlı olabilir. Ben bizi Yaratan da mükemmelliği görüyorum. Sanat eserleri için mükemmel sözünü kullanmak istemem. İSMET YAZICI: Fransa'da yaşadığın bir anın var; günlerce uğraştığın resmin üzerine siyah boyayı atmışsın; o anın beni çok etkilemişti; buraya da aktaralım mı? Aslında estetik ve anlam yaratma üzerine çok önemli bir deneyimin diye düşünüyorum. SETENAY ÖZBEK: O yıllarda Fransa'da bir sanat kampında çalışma şansım olmuştu. Farklı ülkelerin sanatçılarını tanımak, kültürlerini anlamak ve birlikte çalışmak oldukça verimli bir etkinlikti. O günlerde de Fransa'da Türk konsolosluklarına saldırılmıştı. Ben çalışırken bir grup Fransız sanatçının Türk diyerek benim hakkımda bir şeyler konuştuğunu fark ettim ve ne demek istediklerini sordum. Olumsuz bir konuşmaydı ve politik, ayrımcı bir yanı da vardı. Bu nedenle, kızıp günlerce uğraşıp yaptığım ve bitirmek üzere olduğum resmimin üzerine, onların gözü önünde, iç güdüsel bir hareketle siyah boyayı fırlatarak döktüm. Resim bitti! İşte bana ve ülkeme saldırarak hissettirdiğiniz duygu. Utanç duymalısınız! Sizin için yaptığım resim de bu kocaman siyah leke! dedim. Sanatçı gerektiğinde bir duruma karşı korkusuzca tavır koyan, bir duygu ve düşünceyi özgürce anlatan, eleştiren kişi olur. Sadece güzel, dekoratif resim yapan biri değildir. Bir sanat eseri hem estetik hem de anlam açısından güçlü olabilir. Estetik unsurlar, bir eserin dikkat çekici ve etkileyici olmasına yardımcı olurken, anlam yaratma, eserin izleyiciler üzerinde derin bir etki bırakmasını sağlar. Ancak estetik ve anlam yaratma arasında bir denge kurmak önemlidir. Estetiği çok ön plana çıkararak anlamı yok saymak veya anlamı çok önemseyerek estetiği ihmal etmek, bir sanat eserinin etkisini azaltabilir. Ancak iyi bir sanat eseri, estetik ve anlam yaratma arasında doğru bir denge kurarak, izleyicilerde güçlü bir duygusal etki bırakabilir. Bu anı, benim için çok önemli bir olay ve çok özel bir deneyimdi. Setenay Özbek uluslararası bir sanatçı ve yazar. Setenay'ın sanat eserlerinde barış, göç, evren, doğa ve varoluş temaları vardır. Soyut dışavurumcu resimlerinde renkleri anlatımsal bir öğe olarak kullanır. Setenay Özbek, Almanya, İspanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Bulgaristan, Sırbistan, İsviçre, Bosna-Hersek, Mısır, Belçika gibi çeşitli ülkelerde kişisel ve karma sergiler açtı, sanatsal etkinliklere katıldı. Eserleri Almanya, Fransa, Hollanda ve Türkiye'de birçok özel sanat koleksiyonunda yer almaktadır. Resimlerinden biri 2009'tan beri Belgrad, Sırbistan'daki Çağdaş Sanat Müzesi'nin ve bir parçasıdır. 2021 yılında resimleri Devlet Doğu Sanatları Müzesi Kuzey Kafkasya Bölümü, Rusya dayet aldı. 2006 yılında Kraliyet Sanat Akademisi Londra, İngiltere'nin 238'inci Yaz Sergisi'ne katıldı. 9.000'den fazla sanat eseri arasından Lunapark ve Hasat resimleri beğenilerek seçilenler listesine konuldu. 2015 ve 2019 yılları arasında Geriş Köyü, Bodrum, Türkiye'deki atölyesinde misafir sanatçılar ve gönüllüler ile birlikte, her Pazar günü çocukların sanat eğitimine katkıda bulunarak 5 ve 10 yaşları arasındaki çocukları destekledi. Çocukların gelişimsel okuma, yazma, yaratıcılık dersleri için kolaylık sağladı ve sanat eğitimi verdi. Uluslararası PEN Yazarlar Derneği üyesi ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği üyesidir. Halen Bodrum, Muğla, Türkiye'deki atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. whoah this blog is excellent i really like reading your posts. Keep up the great work! You recognize, lots of persons are looking round for this info,"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/08/05/madalyonun-oteki-yuzu-mutsuz-olmak", "text": "Çağımızın vebası nedir diye sorsalar cevabınız ne olurdu? Ben hiç düşünmeden mutlu olmak derdim. Daha doğrusu mutlu olma zorunluluğu. Okuduğumuz kitaplardan izlediğimiz içeriklere yaptığımız sohbetlere kadar her yanımız mutlu olmanın formülleriyle sarılmış. Mutlu musun? İyi hissetmek için neler yapmalıyız? Serotonin salgılayan beş yiyecek,.. vs. Aslında binlerce yıldır konuşulan bir konu mutluluk. Sokrates'ten Bertrand Russell'a Budizmden Tasavvufa kadar birçok filozof ve alanın ilgilendiği bir konu olmuş. Buna rağmen hepsinin ortak ve net bir yanıtı olamamış. Peki madalyonun öteki yüzüne bir baksak ne olur? Mutsuz olmak. Bu noktada günümüz filozoflarından 1953 Almanya doğumlu Wilhelm Schmid bizi farklı bir pencereden bakmaya davet ediyor. Kitabının adı Mutsuz Olmak. Yaşam filozofu diye de anılan Schmid, felsefe eğitimi almış dünyaca tanınan bir yazar. Kitapları yirmi beşi aşkın dile çevrilmiş ve dünya çapında satışı bir milyonun üzerinde. Halen Erfurt Üniversitesinde felsefe dersleri veren yazar, Zürih'te bir hastanede felsefeyle manevi destek adında farklı bir çalışmaya da imza atmış. Felsefe ve filozof sözcükleri göz korkutmasın çünkü bu kitapta bilinmeyen terimler ya da anlaşılması güç bir anlatım yok. Herkesin anlayabileceği bir dil ve pratik örnekler var. Mutsuz Olmak, Bir Yüreklendirme alt başlığıyla on bölümden oluşuyor. Her bölüm tek bir kavrama odaklanıyor diyebiliriz. Bu kavram aslında kitabın teması ve yazar her bölümde bu temayı farklı bir başlıkta incelemiş. Okuyucu bunu rahatlıkla bulacak ve yazarın davet ettiği pencereden düşünmeye başlayacak. Yazarın yapmak istediği şey tam da bu diyebiliriz. Yazar, daha önce kendisinin de mutluluk adlı bir kitap yazdığını ama onun hayattaki en önemli şey olmadığı şerhini düştüğünü de belirterek başlıyor önsöze. Yazarın ifadesiyle mutluluk diktatörlüğü tehdidi mutsuz olmaya pek alan bırakmıyor. Mutsuz insanlar kendilerini mutsuz eden unsurların nedenlerini irdeleyemeden mutlu olma baskısı ile kendilerini suçlu hissetmekte ve nasıl mutlu olurum sorusunun peşine düşmekteler. Mutlu olamadığı için kendini suçlamakta ve bu da onu daha fazla mutsuz etmekte. Böylece kişi içine düştüğü bu kısır döngüden bir türlü kurtulamamaktadır. Schmid, bu kısır döngüden kurtulmanın yollarına dikkat çekerken mutsuzluğu kendi lehimize nasıl çevirebiliriz sorusunun cevabına odaklanıyor. Ancak mutsuzluk öyle bir his ki onu fark ettiğimiz anda birçoğumuz arkasına bakmadan kaçıp ondan kurtulmak istiyor. Bu çok normal bir davranış. Doğamız gereği bize acı veren şeylerden kaçma haz veren şeylere yönelme eğilimindeyiz. Ayrıca mutsuzluk her zaman sadece bir keyif kaçması olarak görülemeyen, ciddi bir hastalığa neden olan bir durum da olabilir: Depresyon. Adını duyunca bile bizi korkutan bir hastalık. Uzman kişilerce doğru yönlendirilmesi gereken ve bazen tedavisi uzun sürebilen bir duygu durum bozukluğu. Yazar depresyonla melankolinin birbirinden farklı şeyler olduğunu, günümüzde doktorların depresyon teşhisi koyduğu insanların birçoğunun aslında melankolik insanlar olduğunu belirtiyor. Bunun ayırt edici özelliklerini vurguluyor ve kişinin buna uygun bir yol haritası izlemesi gerektiğini savunuyor. Örneğin melankolik insanları hayata entegre etmenin en iyi yolunun melankolik müzik dinlemek olduğunu belirtiyor. Örnekler bununla sınırlı değil. Okuyucu kitabı okurken şimdiye kadar bakmadığı ya da baksa da göremediği şeyleri deneyimleme fırsatı buluyor. Bir not defterini elin altında tutmakta fayda var. Herkes, kendi kişiliğine ve yaşam tarzına en uygun olan pratikleri seçip hayatına dahil edecektir elbette. Mutsuz olmak baş edilmesi gereken bir sorun mu yoksa krizi fırsata çevirmek mümkün mü? Hayatımız dümdüz bir çizgide ilerlemediğinden inişler ve çıkışlar her zaman olacaktır. O halde mutsuz olmayı insan olmanın bir imkanı olarak görmek belki de mümkündür. Yazarın da alıntıladığı Marlene Dietrich'in şarkı sözleriyle son noktayı koyalım. Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak Bir Yüreklendirme, İletişim Yayınları, 92 sf. no prescription online pharmacies interpharm. pro Everything about medicine."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/08/21/epepe-mi-o-da-ne-demek", "text": "Macar edebiyatından bu enfes romanın kahramanı Budai'nin ve belki de onunla beraber biz okurların da aklında kalacak önemli kelime ise 'Epepe' olabilir. Söz konusu bu kelime ya da öteki kelimelere daha sonra değinmeli elbette ama bu romanı okumanın gerçekten büyük sabır istediğini ne var ki merak duygumuz biraz olsun sönmediği için sayfalar hızla ilerleyiverirken romanın hayli sürükleyici olmasının en güçlü yanlarından biri olduğunu en başta söylemeliyim. Macar yazar Ferenc Karinthy'nin 1970 yılında yazdığı Epepe birçok dile çevrilen, edebiyat çevreleri tarafından tam bir başyapıt olarak kabul edilen bir kitaptır. 1921-1992 yılları arasında yaşamış Budapeşte doğumlu yazar Ferenc Karinthy'nin babası da ünlü bir yazar olan Frigyes Karinthy. Annesi psikiyatr Aranka Böhm ise Auschwitz Kampı'nda katledilmiş. Karinthy dilbilim üstüne doktora yapmasının ardından İngilizce, Yunanca, İtalyanca, Almanca dillerinden çeviriler yapmış, roman ve tiyatro eserleri yazmış, asıl ününü Epepe ile yakalamıştır. Ünlü kitap II. Dünya Savaşı'nın ve Macaristan'da Janos Kadar diktatörlüğünün etkilerine dikkat çekmiş, yabancılaşma ve insanın kimlik arayışını absürt bir anlatımla işlemesi bakımından Kafka'nın Dava, Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı ve Orwell'in 1984 adlı kitaplarına benzetilmektedir."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/08/30/ecinnilerin-yeni-sayisi-yayimlandi", "text": "İki aylık kültür ve edebiyat dergisi Ecinniler, 22-23. sayısını yayımladı. Bu sayının dosyasında Şili'de Saklambaç: Alejandro Zambra var. Banu Karakaş'ın konuk editörlüğünde hazırlanan dosyada, Karakaş'ın Alejandro Zambra ile gerçekleştirdiği söyleşinin yanında Armağan Ekici, Çağla Çinili, Eser Kuru, Semih Gümüş ve Yusuf Koşal'ın yazıları yer alıyor. 22-23. sayının şairleri Betül Aydın, Cihan Oğuz, Eren Şahin, Ezgi Şimşek, Fatih Bozdemir, Seçil Öztürk, Utku Fırat Özçelik ve Zarife Biliz. Bu sayının öykülerinin altında Ayşem Dur, Cem Çabuk, Fatih Selvi ve Tülay Korkmaz Devrani'nin imzaları var. Erdal Ateş, Irma Shivolashvili'den bir şiir çevirdi. Bu sayının bağımsız incelemesi ise Tuna Aksulu'ya ait."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/08/30/eser-ceran-erdi-aksisanatin-sorularini-yanitladi", "text": "Bugünün şiirinin görsel, somut, tematik, gazel, düzyazı şiir ve ikinci yeni tadında bir çok çeşit zenginliği taşıdığını söylemek mümkündür. Benim gözlemime gelince ülkemizde çağdaş dünya şiirine kafa tutacak kadar iyi şiirler yazılıyor. Şiir üzerine ne söylesek biraz eksik kalacak gibi. Ben de bugün çağdaş Amerikan şiirinden çeviriler de yapan biri olarak söyleyebilirim ki herkes kendi şiirini oluşturmaya çalışıyor. Sözden daha çok şiir dilinin egemen olduğu, sese önem verilmiş, dize ağırlıklı, imgeyi gözeten, anlatımcı şiire fazla yüz vermeyen şiirin müziğini duyabildiğimiz hayatla, insanla hesaplaşan şiirler bunlar. Kısacası günümüz şiiri kelime oyunlarına yenik düşmemiş, okurun kalbini hoplatan şiirleri dergilerde ve şiir kitaplarında okuduğum zaman mutlu oluyorum. İsim vermek çok da doğru gelmiyor bana nedense? Her şairin kendine ait 'poetik' bir tutumu olduğunu düşünüyorum. Ayrışmalar olabiliyor, belki de doğaldır da bu. Her şairin peşinden takıldığı şairler olabilir, bu da kendi içinde doğal bir şey. Belki de şiirin olmasa bile şair doğasından gelen tatlı bir bencillik. Şair şairin kardeşi, dostu olduğu kadar kendiliğinden oluşan bir imrenme, bakın 'kıskanma! falan demiyorum, yani 'keşke bu şiiri ben yazsaydım' durumları. Ne olursa olsun sonuçta herkes bir şekilde kendi şiirini yazmaya çalışıyor. Yeter ki yazdıklarımız şiir olsun! 'Poetik farklılıklar' şiir için müthiş bir zenginlik olsa gerek. 'Siyasal eğilimler' bir şekilde yazdığınız şiirlere sızabiliyor ister istemez. Şairin yazdığı şiir kadar kişiliği, karakteri, dünya görüşü önemli değil midir? O yazılan şiir ne kadar şiir olsa da, güzel olsa da, sağlam bir örgü içinde tastamam iyi bir şiir niteliği taşısa da insan o yazan kişinin politik duruşunu da merak edebiliyor. Elbette kendi adıma sesli düşünüyorum. Elbette zorlayıcı ve samimi olduğu kadar son derece ciddi bir soru sordunuz. Aklıma hemen birkaç şair geldi böyle. Bizden de dünyadan da örneklerini biliyoruz. Genç ya da yaşlı olsun şair, ne farkeder ki? Gökyüzünde uçan bir kuş dünyaya nasıl bakıyor hep merak etmişimdir. O bir kırlangıç ya da kartal olsa da. Bir serçenin yürüyen ayakları, uçan kanatlarıyla da şiir yazabiliriz. Bir şair dostum yaş işi yaş demiştir, katılıyorum. Kuşak olayına gelince, bana göre iyi şairler siyah kuşak takarlar ve kötü şiirleri tek bir dizeyle bile yere serebilirler. Başka usta şairlerimizin çağdaşım da olsa şiirlerinden etkilenmekten korkmadan şiir yolculuğumu sürdürmeye, kendi şiirimin kendine ait iklimini oluşturmaya, kendi sesimi büyük bir sabır ve inatla bulmaya çalışıyorum. Şiir yolculuğumun hangi durağındayım bunu ben de bilmiyorum ancak kalbimdeki o sonsuz bahçenin derinliğini referans alıyorum. Yazdıklarım ve okuduklarım şiir değeri taşısın bu yetiyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/08/30/tragedyayi-oynarkene-bakis-denemesi", "text": "Kentlerin depremin ardından yaşadığı toplumsal travmaya ve var oluş, hayatta kalma, hayatı sürdürme mücadelesi yakın dönem deprem gerçeği üzerinden çok daha canlı tablolarla karşımıza çıkıyor. Özellikle kadim kentlerin hem geçmişi hem de bugününe dair keskin kopuşları tarif eden bu felaket Maraş, Hatay, Adıyaman gibi kentlerin bir süredir susuz, elektriksiz yaşam mücadelesini de tarif eder oldu. Bu bağlamda yazar Erinç Büyükaşık'ın kaleme aldığı Tragedyayı Oynarken Hatay'da yaşanan felaketin izdüşümlerini, depremde sağ kalanların acıları ve kolektif travmalarını anlatmaya çalışan ilk roman olma özelliği taşıyor. Bugüne dek öyküleri ve edebiyat incelemeleriyle tanıdığımız yazar Erinç Büyükaşık'ı aynı zamanda ilk romanı Murat Ka'nın Çoğul Tarihiyle taşra-kent, gelenekle çatışma ve orta sınıfın yüzleşmelerini aktarırken kentli, beyaz yakalı bir kahraman olan Murat Ka'nın kafkaesk bir yorumla Joseph Ka göndermesi eşliğinde metropol-taşra gerilimini okura aktarıyor. Yazarın ikinci romanı Tragedyayı Oynarken ile Liman Kültür etiketiyle okurlarının karşısına çıkıyor. Büyükaşık'ın ilk romanından farklı olarak Tragedyayı Oynarken ülkenin yaşadığı deprem felaketi ardından kaleme alınmış Hatay özelinde bir felaket romanı. İlk roman Murat Ka'nın Çoğul Tarihinde Erinç Büyükaşık, yayımlanmış öykülerinin de belirgin bir izleği sayılabilecek kadınsık hallerini işlerken yeni romanı felaketin izdüşümlerini unutmak ve bellek kavramları eşliğinde irdeliyor. Murat Ka'nın Çoğul Tarihi'nde bir cinayetin anımsattıkları izinde taşranın kadına dair boğucu ve öldürücü hali yansıtırken kahramanın geçmişiyle yüzleşmesi, kadınlık, erkeklik halleri, Gezi eylemlerine kadar uzanan bir süreci de yansıtıyor. Romanın izleğini özetleyen bir soru ışığında beliriyor bu çatı üstelik. Bu soru özetle Esma'nın Katilleri Nerede? Biçiminde özetlenebilir. Tragedyayı Oynarken'in ortaya çıkışı bir felaketin ardından yazarın da yaşadığı travmalar ardı sıra ortaya çıktı. Hatay'ın günlerce yaşadığı çaresizliği akrabaları ve dostları çerçevesinde gözlemlemek ve kentteki depremzedelerin çığlıklar, öfke romanın ana hatlarını da oluşturuyor. Bir tragedyayı tüm acımasızlığıyla oynayan bir kentin öyküsünü kaleme alırken tanıdığı insanların felaketin sonrasındaki öykülerini fazlasıyla içselleştirmek zorunda kalan yazar şu soruları da sorduruyor okura. Bugün hala yıkımın toplumsal travmaları sürerken bir kenti ve ülkeyi ayağa kaldırmak ve belleği diri tutmak mümkün mü? Unutkanlıklarımızı yargılayarak atılabilecek bu adımı Berlin'den Hatay'a uzanan yolculuğun yıkıntıların altında kalan anıları da işiterek gerçekleştiriyor yazar. Ayşen, Ahmet, Arif, Nezahat ve kitabın diğer kahramanların köye ve taşraya yolculuk bağlamında unutmaya dair korkular içinde olması bu tragedyanın içindeki kolektif travmalarında bir nevi tragedyavari sahnelerini de zorunlu kılıyor roman dahilinde. Öyküde gerçekliği yalnızca kahramanın dolayımsız tanıklıkları olarak görmeyen yazarın teknik olarak yaratıcı, buluşlara açık olduğunu da söylemek mümkün. Bu açıdan atmosfer, anlatıcı, izlek adına ülke, coğrafya, kent, mahalle, ev gibi mekanlar kadar distopyayı da kapsayan bir anlatı evreni de kuruyor Büyükaşık kendi yazı serüveninde. Belki de yaşadığımız coğrafyaların distopya alametlerini her gün başka çelişkiler, paradigmalar ve felaketlerle yaşaması da bunun nedeni. Otokrasi, bireyin kuşatılmışlığı, ötekileştirilen kalabalıklar, hukukun yok sayıldığı toplumsal olaylar dizisi, kıyımlar kendi başına bir distopya da sayılabilir ülkemizde bu açıdan da. Kediye Dokunma isimli öykü kitabında da bu açıdan tam da sözünü ettiğimiz distopik öykülerle okurunu karşılayan yazar; savaş, ölüm, cinayet, küresel bir cezaevi gerçeğimiz izinde kara öykünün peşi sıra öyküsel yolculuğunu ortaya koyuyor. Olağanın izinde olağandışılık veya anomaliyi metnin içinde gezdiren, vicdanı ve farkındalıkı ana izlek olarak benimseyen yazarın yeni romanı Tragedyayı Oynarkende deprem gerçekliğinin izinde bir kentin yıkımına dair tanıklıkları, Murat Ka'nın geçmişiyle yüzleşmesinde Kırmızı Pazartesinde karşımıza çıkan toplumsal olarak suça ortaklık dahilinde görebiliyor. Romanın bu açıdan kahramanı çerçevesinde şu değerlendirmeyi yapabilmek de mümkün. Roman kahramanımız Almanya'dan babasının alzheimer hastalığı nedeniyle dönmek durumunda kaldığında depremle yüzleşiyor roman boyunca. Depreme dışardan bakmak yerine deprem bölgesindeki çelişkiler, yıkımları tanıklıktan çıkarak depremzedenin yaşadığı çıkmazlar ve psikolojiyle çözümlemeye çalışan bir roman kahramanına dönüşüyor giderek. Hatay'ın, yok olan bir kentin, hem geçmişi hem de belirsiz geleceği tam da alzheimer, hafıza, unutmamak kavramları ve olguları ışığında karşımıza çıkıyor nihayetinde."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/08/30/utku-yesiloz-bugunun-siiri-belki-aklimiza-gelmeyen-henuz-bilmedigimiz-tanimlanmamis-genislikte-kendine-yer-bulup-zengin-bir-alanda-nefes-almakta", "text": "Utku Yeşilöz: Şiirin konusu, tarzı, şiirde dil kullanımı, biçim gibi farklı özellikleri göz önüne alarak şiiri kategorilere yerleştirme/ayırma meselesi; fikir beraberliğini, ortak yönelimleri, kimi benzerlikleri ifade ettiği düşüncesiyle en azından isim ya da yaklaşımı incelemeye tabi tutmak için işi kolaylaştırmak adına oluşturulmuş ve oluşturulmaya devam ediliyor olabilir. Ancak tarzına, yazılma amacına ve dilin kullanımına bakılarak şiiri bir uzantı kabul etmeyi ve ona sınır belirlemeyi de doğasında barındıran kategorileştirme eyleminin günümüzde doğruluğunu ve geçerliğini sorgulayabiliriz. Bugünün şiiri belki aklımıza gelmeyen, henüz bilmediğimiz, tanımlanmamış genişlikte kendine yer bulup zengin bir alanda nefes almakta. Genelinin özgün, deneysel yapıda olduğu, politik, sosyal, kültürel içerikler üreten, okuru düşünmeye ötede eyleme geçmeye sevk eden şiirlerin yanı sıra etkisini günümüzde de sürdüren, duygululuk yatağında şekil bulan hatta yeni olanı da deneye deneye bu yatakta yola devam eden şiirlerin varlığı söz konusu. Aynı anda ve parça vaziyetinde var olan üzerine bana kalırsa şunu söylemek mümkün: Katılık, keskinlik, köşelilik, kapalılık bugünün şiiri üzerinde hükmünü yitirmediyse yitirmek üzere. Hal böyleyken kategori sözcüğü şu günümüzü durduğumuz bu an içinde değerlendirmek için uygun bir kavrammış gibi gelmiyor. Üretim ve tüketim malzemelerinin ötesinde malzeme arayışının kendisinde dahi meydana gelen bollaşmayla bir yerde olma, başka bir yerde olma, herhangi bir yerde olmama ve hiç olmama arasında çeperini eriten günümüz şiiri; şairin yaşamı, zaman ve mekan anlayışı, tercih ettiği diyalektik odağında dünya gerçeklerine, gerçeğin kendisine, bir ana ya da bu anın eleştirisine daha yalnız, daha akışkan bir kanaldan hizmet ediyor fikrindeyim; böylesi bir dönüşüm günümüz şiirini kategorileri bozan, parçalayan yapar."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/09/04/zeytin-akademiden-yeni-dosya-halikarnas-balikcisi", "text": "Zeytin Akademi Edebiyat Çalışma Grubu yeni çalışmasını tamamladı. Modern Türk Öykücülüğünün en önemli yazarlarından biri olan Halikarnas Balıkçısı için hazırlanan çalışma, Derya Akar Balcı editörlüğünde hazırlandı ve aksisanat portal tarafından yayımlandı. Dosyada şu çalışmalar yer alıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/09/28/kadin-olmayi-kutlayan-tek-festival-feministanbul-7-yasinda", "text": "UNESCO'ya bağlı Uluslararası Şiir Organizasyonları içinde yer alan, FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali bu yıl yedinci kez, 5-8 Ekim 2023'te, Kartal Belediyesi'nin desteğiyle düzenlenecek. Cumhuriyetin İlk Yüzyılında Kadın ve Şiir manifestosuyla yola çıkan FeminİSTANBUL, kadınlığın sorunlarına dair evrensel bir fikir, sanat ve diyalog platformu olma hedefini sürdürüyor. Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali, 5-8 Ekim tarihleri arasında yedinci kez düzenlenecek. Ana temasını kadın, kadın sorunları, kadının her türlü halini içeren durumlar olarak tanımlayan koordinatörler, festivali cinsiyetçi ya da salt feminist bir festival olmamakla birlikte Türkiye'de bir ilk olarak tanımlıyorlar. Kadın temalı şiirleriyle, kadın, erkek, LGBTİ+ her dilden, cinsten, dinden, ırktan ve milletten şair bu etkinliğe katılıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/10/02/burasi-cok-dagilmis-hocam", "text": "Bahar geldi gelmesine, dağ tepe renklere büründü bürünmesine de, aldığım nefesi bırakmak, yutkunmak hiç bu kadar zor olmamıştı Hocam! Hele sesler.! Yaprak hışırtısı, kuş cıvıltısı, su sesi değil... Yedi kat aşağısına indim de yeryüzünün yine duydum sesleri. İnsanıyla birlikteyken taşı, yolu, ağacı, ezgisi konuşur bir şehrin bilirim bilirim de perdesinin, duvarının dili olduğunu sokaklar susunca öğrendim. -Eve gelirken bir şey lazım mı? /-Geliyorum, aşkım!!! /-Bebek eşyaları hazır! Yarın, büyük gün...! /-Önünde çok uzun yıllar var, evladım! Korna sesleri, tıklım tıklım duraklar... Simit satıcıları, ayakkabı boyacıları. Su birikintisinin başındaki ürkek serçe... Bankta oturan yaşlı nine, onu izleyen dilenci... Homurtuyla akan Asi Nehri. Nehrin başında; kendini aşağı bırakmayı düşünüp de söylene söylene her seferinde köprü başındaki künefe salonundan gelen kokuya kanan Cemil Amca... Amcaya nergis uzatıp en kötü günümüz böyle olsun diyerek duasını satan Bedia. Daha dün hepsi yerli yerindeydi. Sesler, kuşlar, ağaçlar, arabalar, insanlar... Her zamanki gibi, o uğultu hiç bitmeyecekmiş gibi. Nasıl kaldıysa bin yıl kucak kucağa çanla ezan, nasıl yolu olduysa ipekle baharatın, nasıl defne kaldıysa kokusuyla aşkın, öyle durur sanmıştım. Geride iyi kiler, keşkeler bir de çokça sorular bırakan sabahları varmış dünyanın. Zaman içine kılçık saklı bir lokma. Yutkunmak herkesin harcı değilmiş artık. Ev, yatak, kafa, yazı, sofra... Dağınık ne varsa... Huzursuz kaldırım taşlarını bile yerleştirmişliğim var. Taşı taşın üstüne tek tek tuttursam, perdeleri teselli edip, binaları düzlesem, balkonları hizalasam bile. Yine de yapamam. Yazıyı hemen gönderemem, burası çok dağılmış Hocam!"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/10/02/varlik-dergisinin-ekim-2023-sayisi-cikti-cumhuriyet-100-yasinda", "text": "Kitaplar Arasında: Betül Dünder ile Erciyas Üzerine Söyleşi Gürsel Korat ile Kristal Bahçe Üzerine Söyleşi Sevdalı Düşler Senfonisi Halil Umar Böceklenme Hüseyin Peker Raşel Rakella Asal ile Her Şey Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi Üzerine Söyleşi Veraset Vergisi Hasan Ege Karanfil Edebiyattan resme, sinemadan sanat tarihine, fotoğraftan felsefeye geniş bir alanda yazılar, söyleşiler yayımlayan Varlık bu ay da Opera Sanatı, Türkçe Günlükleri, Yeni Şiirler / Öyküler Arasında köşeleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Kitaplar Arasında bölümüyle okurlarıyla buluşuyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/10/06/bir-kitap-bir-film-kiraci", "text": "Psikolojik gerilim kitaplarının filminin çekilmesi belki biraz riskli olabilir, çünkü okurun hayal ettiği ile yönetmenin hayal ettiği bambaşka olabilir. Ancak okuduktan ve filmini de izledikten sonra Roland Topor'un bir başyapıt olan romanı 'Kiracı' (1964) ve aynı adlı 'The Tenant/Le locataire/Kiracı' filminin mükemmel şekilde benzer anlatımları içerdiğini görüyoruz. Roman Polanski kitaptan ancak on yıl sonra 1976'dakitabı sanki kendisi yazmış gibi mükemmel bir filmle taçlandırıyor. Filmin aynı zamanda başrol oyuncusu olan Roman Polanski'nin oyunculuk performansının ve ünlü yönetmenin kitabı nasıl uyarladığının görülmesi için filmi izlemeyenlere özellikle tavsiye ederim. Filmdeki buhran dolu apartman atmosferinin, sekansların kitapla neredeyse aynı ilerlediğini belirterek önce ünlü yazar Roland Topor ve kitabından bahsedelim. Aynı zamanda illüstratör, karikatürist, çizgi roman sanatçısı, ressam, oyun yazarı, şair, film ve TV yazarı, film yapımcısı ve aktör olan Polonya kökenli Fransız yazar Roland Topor, (1938-1997) sürreal yaklaşımlarıyla dikkat çeken çok yönlü usta bir sanatçı olarak bilinmektedir. Ailesi, Varşova'dan gelen Yahudi mültecilerdi, Topor hayatının ilk yıllarını Nazilerden kaçmakla geçirdi. Trelkovsky, Paris'te arkadaşının bahsettiği kiralık ev için gittiği apartmanda ilk iş olarak kapıcı kadını ikna eder, kadın isteksizce evi gezdirir ve ona muzaffer bir edayla önceki kiracının intihar ettiğini söyler; kadının atladığı hala kırık camlarıyla duran çatıyı gösterir. Evi kiraya vermeye gönülsüz gözüken ev sahibini ise tasarruf ettiği birikimini öne sürerek ikna eder. Her şey yolunda gitmiştir ancak intihar eden o kadın aklına takılmıştır bir kere ve kadını yattığı hastanede ziyaretine gider. Baştan ayağa sarılı halde yatan Simone Choule ile konuşmayı denediği anda gelen öteki ziyaretçi Stella ile tanışır, kendisini onu teselli etmek zorunda hissetmiştir ve bu tanışmadaki duygusal atmosfer aralarında tuhaf bir ilişkiyi de başlatır. Trelkovksky'nin arkadaşları onun yeni evini kutlamak için apansız ziyarete gelirler ve ancak bu ziyareti gürültülü bir partiye dönüştürürler. İşte tam o sırada Trelkovsky'nin umutlu başlayan yeni hayatının kapının şiddetle çalınmasıyla zehirleniverdiğini görürüz. Ev sahibi Mösyö Zy gürültü için gelmiştir, onu arkadaşlarının içinde şiddetle paylar ve tehditler ederek dairesine çıkar. Durumu görmezden gelmeyi seçen arkadaşları ise ev sahibinin ardından türlü esprilerle adamla dalga geçerek gürültünün dozunu daha da arttırır. Trelkovsky, onlara paltolarını uzatarak gitmelerini istemek zorunda kalır. O geceden sonra Trelkovsky ve komşuları arasında esrarengiz durumlar, tuhaflıklar birbirini izler. Apartman merdivenlerine daha birkaç dakika önce düşürdüğü çöp kırıntıları anında yok olmuştur, taşınalı daha birkaç gün olmuşken evine hırsız girmiş; ev sahibi ise bu işe asla polisi karıştırmaması gerektiğini belirterek üstü örtülü bir tehditte bulunmuş üstelik evde terliklerle yürümesi gerektiğini salık vermiştir. Artık en ufak bir seste komşuları onun dairesine doğru vurmaktadır. Bazı geceler kapısına vurulur, açmaya gittiğinde hiç kimse yoktur. Bir başka komşuyu tahliye etmek için uğraşan işgüzar bir kadın imza için ona da gelir ancak kadını reddetmesinin ardından bu gereksiz kahramanlığının cezasını çekeceğini pek de aklına getirmek istemez. Ancak bir gece suçlamaya maruz kalan kadın onun ki dışında bütün merdivenlere ve kapı önlerine paspaslarına dışkısını bırakmıştır. Kadın, durumu ona gururla anlatıp gidince Trelkovsky telaşlanır, çünkü kadın değil yine kendisi suçlanacaktır; çözüm olarak dışkıdan bir parça alıp kendi kapısının önüne de bırakır ki suçlanmasın. Avluda herkes tarafından kullanılan ortak tuvalette insanların neden uzun süre kıpırdamadan dikelip beklediğini düşünür, bir dürbün alıp olanları anlamak için uzun uzun izler, önceki kiracı Cholule'dan kalan eşyalar arasında kadını hastane ziyaretinde dikkatinden kaçmayan ağzında olmayan köpek dişlerini, duvardaki bir delikte pamuğa sarılmış olarak bulur. Karanlıkta saatlerce horultunun hangi komşusundan geldiğine kulak kesilir, Choule''a ait mektup yığınını, makyaj malzemelerini ve öteki tüm eşyalarını keşfetmeye başlar ve umutla taşındığı bu korkunç apartman ve Kafkaesk suçluluk duygusu onu esir alıp hasta edecektir. Bana kalırsa bu psikolojik gerilim hikayesinin kendisinden başka Topor'un, Trelkovsky'nin hastalık dönemini anlattığı şu sayfalar muhteşem bir edebiyat ziyafetidir. Ateşli hastalığıyla başlayan paranoyalar iyileşse bile belki de hiç bitmeyecektir. Onu tepkisizce ve gizlice sürekli izleyen, onu yavaş yavaş Simone Choule'e dönüştürmeye çalışan komşularından artık nefret etmekte, duvardan taşan başlarını kazıyıp koparmak için dev bir jiletle onlara doğru koşmayı arzulamaktadır. Artık robdöşambr giymesinin sebebi onlardır, onun geçmişini çalmışlardır, uyuyor olmasından istifade ederek yüzüne de makyaj yapmışlardır. Klostrofobinin derinlerinde tüyler ürpertici tam bir Kafkaesk bu kitabın şaşırtıcı finalini okurlara bırakıyor ve Roman Polanski'nin kitaptan uyarladığı az bilinen filminden de bahsetmek istiyorum. Okuduğumuz bir kitabı sinemada izlemenin hakkını veren Kiracı-The Tenant (1976) adlı filmin başrollerinde Roman Polanski ve İsabelle Adjani yer alıyor. Yahudi bir ailenin çocuğu olan, 1933 Paris doğumlu Roman Polanski yukarıda bahsettiğimiz yazar Roland Topor gibi Nazilerden payını almış, hamile annesini Auschwitz kampında kaybedince kamptan kaçmış, yıllar sonra babasını başka bir kamptan bulup kurtarmış ve oyunculuk deneyimlerine başlamıştır. Polanski'nin Apartman Üçlemesi olarak bilinen 'Repulsion' (Tiksinti-1965) ve 'Rosemary'nin Bebeği' (1968) filmlerini takip eden son filmidir. Senaryo zihninizde filmi keyifle izlerken her an bir hayal kırıklığı olur mu endişesine kapılıyorum ancak film kitaptan daha etkili bir ruh hali yaratıyor ve insanın yabancılaşmasını, huzursuzluğunu anlatan psikolojik gerilim türündeki bu film, beyaz perdede belki de çekilen ilk Kafkaesk film olarak değerlendiriliyor. Polanski'nin filmlerinden bu üçlü film ve özellikle Oscar ödüllü 'The Pianist' (2003) filmi kendi hayatından fikirler vermektedir bizlere. Rosemary'nin Bebeği filmine tepki duyan satanist tarikat lideri Charles Manson ve çetesi 1969 yılında Polanski'nin evine bir baskın yaparlar. Polanski evde yoktur ancak evde aynı zamanda oyuncu olan doğumuna iki hafta kalmış hamile eşi Sharon Tate arkadaşlarıyla birliktedir. Çete üyeleri Sharon dahil evde bulunan herkesi işkencelerle katleder. Sharon'ın başucunda bulduğu 'Tess' romanını da yıllar sonra (1979) filme uyarlayarak eşine ithaf eden Polanski, 1984 tarihli bir biyografisinde eşi Sharon Tate'in ölümünden sonra hiçbir dini inancının kalmadığını, Tate'li yıllarını hayatının en güzel yılları olarak belirtmiştir. Kiracı filmini eşini kaybettikten sonra ABD'den Fransa'ya döndükten sonra çekmiş olduğunu belirterek, herkese iyi okumalar ve iyi seyirler dileyeyim."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/10/06/duz-dunyacilar-sezgin-kaymaz", "text": "Sezgin Kaymaz; yine, sanki tüm hayvan, haşerat ve illa ki insanların gözlerinin ta içine daha dikkatle bakmamız için yazdığı romanıyla bizlerle. Bu giriş cümlemin sebebi; tam on üç sene önce tanışma fırsatı bulduğum, benim için ilk kitabı olan Lucky dir. O günden beri bambaşka bakarım gözü olan her şeyin gözünün içine hiç pişmanlık duymadan, daha önce hiç farkında olmadığım bir hissiyatla. Düz Dünyacı'nın bize anlattığı hikayede bazı isimlerle oynadığını kitabın sonlarına doğru öğrendiğimiz için kitabı okurken Betül, Nejat ve Timuçin ana karakterlerimiz. Okurken, bu üçü de birbirinden tamamen farklı karakteri birarada tutan şeyin safi sevgi olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Bir röportajında; Siyahı severim; reddetmez, içine çeker. Edebiyatıma uygun bulduğum renk siyahtır aslında. Beni rahatlatan odur. diyen yazar, bu kitabında, tam da bu hissiyatı sebebiyle, simsiyah olarak tasvir ettiği, adının sonradan Aydemir olduğunu öğrendiğimiz Nejat adlı köpeği kitap boyunca bambaşka bir yere koymaya çalışıyor biz okurların gözünde sanki. Ki bunu başardığını da düşünüyorum kendi adıma. Kırk sekiz numara patileriyle ürkütücü bir irilikte tasvir edilen siyah köpek, dıştan yalçın kayalar kadar sert, içten pamuk şekerleri kadar yumuşak bir adam gibi sempati topluyor. Her ne kadar dış görünüşü ile kavgalı olsa da görüp görebileceğimiz en iyi insanın dahi Nejat'tan öğreneceği çok şey olduğunu görüyoruz satır aralarında. Kedilere dokunmayan Nejat, erkeklerle mecbur kalmadıkça dövüşmeyip kadınlara dişinin kesmeyeceğinin altını çizerek günümüz insanına önemli göndermeler yapıyor. Kırılgan bir karakter olarak karşımıza çıkan, adının sonradan Servinaz olduğunu öğrendiğimiz Betül, ekibin bir diğer üyesi. İnsanlarla ilgili, Nejat'la tam aksi fikirlere sahip. Canını acıtan tüm insanlar için kendince masum olduklarına inanmak adına sebepler yaratacak kadar iyi niyetli Çankayalı bir Golden kendisi. Nejat'ın aksine beyaz olması ikisinin arasındaki düşünce farklılığının renkleriyle de sembolize edildiğini düşündürüyor. Beyaz bir Golden'ın karşısına çıkan bütün kötü insanların yaşattıklarından pislenen tüyleri, yaralanan boynu bile biz insanoğlunun aksine düşüncelerinin kirlenmesine neden olmuyor. Belki kalbinin temizliği Nejat'ın ona olan aşkında dış görünüşünü hiç görmemesine sebepken aynı durum Betül'ün Nejat'a olan aşkı için de geçerli. Aşık olunca her şeyine mi aşık olurdun aşkının? sorusunun yanıtı; ikisi için de; Evet. Sezgin Kaymaz'ın hemen tüm kitaplarında varlık alemine koşulsuz duyulan aşk, bu kitabında da ön planda anlayacağınız. Ekibin bir diğer üyesi olan ve adında bir değişiklik olmadığını sonradan öğrendiğimiz Timuçin de buz beyazı postlu olarak tasvir ediliyor yine Nejat'ın aksine. Timuçin'in bitirim delikanlı halleri ve şiveli konuşması, onun dalgacı, serkeş ve boşvermiş kişiliğiyle Nejat'ın arkasından, her türlü belayı sorgulasa da- göze alışı ekibe renk katıyor. Kardeşler Parkı ve Ereller Apartmanı çevresinde gelişen olaylar sanki isimlerinden dolayı bu mekanların özellikle seçildiğini hissettiriyor okurken. Hiçbir kan bağı olmayan Nejat, Betül ve Timuçin'in birbirlerine arka çıkması, Ereller Apartmanı sakinlerinin hayvanlara olan düşmanlığıyla başa çıkamıyor maalesef. Hiçbir köpeği mahallelerinde barındırmayan mahalle sakinlerinin niçin bu kadar acımasız olduğu, sadece su içebilmek için çırpınan köpeklerin gözlerine bakmaktansa dış görünüşleriyle ilgilenerek ölümlerine sebep olacak kadar büyük bir saldırganlık göstermesi günlük hayatta çok da yabancısı olmadığımız gerçekler aslında. Tüm bu hikayenin anlatıldığı Fuat ise her şeyin başlangıcına sebep olan kişi olarak hikayeyi baştan sona dinleyip kendisinin bütün bunlardaki rolünü ne kadar sorgulasa da açıkça söylenmedikçe kendisini suçlamaktan kaçınan bir karakter olarak Düz Dünyacının asıl hedefi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/10/17/istanbulda-kadin-siirleri-okundu", "text": "VII. Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali 5-8 Ekim 2023 tarihinde Kartal Belediyesi ve UNESCO'ya bağlı organizasyonlar olan Dünya Şiir Festivali, Dünya Şiir Hareketi desteğiyle gerçekleşti. Her yaştan dinleyicinin katıldığı festival büyük ilgi gördü."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/10/18/mustafa-firattin-yeni-polisiye-kitabi-uc-uzun-gun", "text": "Üç Uzun Gün kendi hikayesinin yanı sıra, işgal yıllarında neler olup bittiğini anlatıyor bize. Olaylar bir film şeridi gibi gözümüzün önünden akarken fonda, İstanbul'un işgalini kutlamaya hazırlanan azınlıklar ve onlarla işbirliği yapanlar; bu arada ülkesinin kurtuluşu için çırpınan aydınlar yer alıyor. Tarihi olayların sarkacında maceradan maceraya koşan Ali Canib ise, işgale karşı örgütlenen direniş gruplarına yardım ediyor. Kenar mahallelerden konaklara, gizli geçitlerden Boğaz'ın kıyılarına kadar birçok yerde izi var. Dönemin edebiyat dilini yansıtması, yalın anlatımı ve gerilimin yüksek olması, okuru anlatılan zaman ve mekanın içine çekiyor. Zaman zaman şaşırtması ve betimlemelerin yoğunluğu da dikkat çekici. Kitabı okurken ister istemez işgal yıllarına, ülke toprakları üzerinde kara bulutların dolaştığı günlere gidiyorsunuz. Mustafa Fırat, o dönemde yaşanan yoğun hüzün ve melankoliden çok etkilediğini belirtiyor. Bu arada Üç Uzun Günün bir tarih kitabı olmadığını belirtmeliyim. Kitabın kahramanı Ali Canib'in çevresindeki karakterler kimler? Yorgo Neferidis, Samim Rıza, Ahmet Kemal, Nuri Paşa, Mahmud Vafi, Lord James Luwington, Nazif Usta. Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse... Romanın baş karakteri Ali Canib, Rum çete lideri Yorgo Neferidis'in zulmüne karşı İstanbul sokaklarında zorlu bir mücadele vermektedir. Bu sırada, yer altı hareketinin neferlerinden Samim Rıza ile muhalif gazeteci Ahmet Kemal öldürülür. Ahmet Kemal'in cebinden çıkan notta, Milli mücadeleye ihanet edenlerin hesabını soracağız yazmaktadır. Ahmet Kemal'in öldürülmesinin, Samim Rıza cinayetiyle bir ilgisi var mı? Ali Canib, bu sorunun yanıtını bulmaya kararlıdır. Bu nedenle İngilizlerle işbirliği yapan tüccar Mahmut Vafi'nin peşine düşer. Bu amansız takipte kimliği belirsiz biri, Mahmut Vafi'yi öldürme girişiminde bulunur ancak başarılı olamaz. Mahmut Vafi, kendisine saldıran kişiyi öldürür. Romanımızın kahramanı Ali Canib, şimdi yeni bir soruyla karşı karşıyadır. Mahmut Vafi'nin öldürdüğü adam kimdir? İşgal kuvvetlerinin, yani İngilizlerin bu olaydaki parmağı nedir? Ali Canib, bu soruların yanıtlarını aramaya başlar... Bu heyecanı okurların da yaşaması için burada kesiyorum. Yani, romanın sonunu anlatmayacağım. - Yazar: Mustafa Fırat - Türü: Polisiye - Baskı Yılı: Eylül 2023 - Sayfa Sayısı:176 Sayfa - Yayınevi: Mühür Kitaplığı"} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/11/01/kayip-eczaci-sarah-penner-eylul-2023", "text": "Yeni bir yazarla tanışınca siz de heyecanlanıyor musunuz benim gibi? Yıllardır geçmedi bu heyecanım. Bazen hayal kırıklığı da olsa her yeni kalem merak uyandırıyor bende. Kuzeydoğu Kansas'ta ormanın derinliklerine yerleştirilmiş küçük bir kütük kulübede doğup büyüyen Sarah Penner, artık tam zamanlı bir yazar olduğunu söylüyor biz okurlara. Sıradaki romanları nasıl olacak, diye merak etmeden edemiyor insan bu bilgiyi öğrenince. Adından yola çıkarak, romanın sürükleyici olduğu beklentisi oluşsa da bende, ilk yüz sayfadan sonra pek de sürükleyici bir roman olmadığını fark ettim elimdeki kitabın. Ancak, okurken bu romandan iyi bir film olur diye düşündüğüm sırada zaten hali hazırda bir kanalla anlaşıldığını ve dizi olacağını öğrendim. Kitaptan uyarlanan dizilere meraklı olanlar için hoş bir beklenti oluşturur diye umuyorum bu haber. Romana gelecek olursak; kitap, üç güçlü kadın karakter üzerine kurulu. İki farklı zaman diliminde yaşanan olaylar; Caroline, Nella ve Eliza'nın bakış açısıyla sunuluyor biz okurlara. Kadın bakış açısının ve düşüncelerinin baskın olduğu bir roman olmuş, diyebilirim. İhanete uğramış iki kadın, iki farklı zaman diliminde... 1790'lı yıllarda Nella, günümüzde ise Caroline'ın yüzyıllar geçmiş olsa da hayatlarına yön veren şeyin ihanet olması ne kadar acı olsa da kendi tercihleriyle, farklı şekillerde sergiledikleri dik duruş umut verici. Kendisini anlattığı bir yazıda yazar; Hevesli bir gezginim, kalbim Londra'da sıkışıp kalmış olsa da. diyor. Caroline da James'in ihanetini öğrendikten sonra 10. Evlilik yıldönümü için önceden planladıkları Londra seyahatine kendisi çıkıyor, James olmadan. Önceden alınan biletler, ayrılan otel odası ve planlanan müze gezileri... Kendi başına çıktığı yolculukta müze gezisi yapmak yerine Thames Nehri'nde katıldığı çamur kazıcıları ekibiyle bulduğu, üzerinde ayı görseli olan küçük cam şişe onu yüzyıllar öncesine sürükleyip Nella'yla tanışmamızı sağlıyor. Nella, Kayıp Eczacımız. Neden mi kayıp? Bunu romanın sonunda öğreniyoruz tam olarak. Ama roman boyunca annesiyle başlayan kaybının, sevgilisinin ihanetiyle ve bebeğinin ölümüyle devam ettiğini görüyoruz. Tüm bu kayıp acılarıyla Nella, eczacı annesinden öğrendiği bütün ilmi, kendisini çok iyi gizlediği, annesinin eczanesinin arka odasında; eşlerini, sevgililerini öldürmek için ona mektupla başvuran kadınlara zehir hazırlamak için kullanıyor. Birilerini öldürmeye kimsenin hakkı olmasa da yaşadıklarının kendisini kaybetmesine neden olduğunu görmemek mümkün değil. Onun tüm bu kaybolmuşluğu, Caroline'ın günümüzde kendisini bulma çabasıyla gün yüzüne çıkıyor. Gerçekte tarih, bu kadar kolay önümüze serer mi belgelerini, diye düşünmeden edemiyor insan. Keşfin bu kadar kolaylıkla gerçekleşebilmesi biraz uzak bir ihtimal gibi gelse de insana, yazar anlatımında kolaylıktan yana kullanmış tercihini. Nella'nın 12 yaşındaki Eliza ile kesişen yolları, önce olayların daha da karmaşıklaşacağını düşündürse de okura, oluşan beklenti pek de karşılanmıyor. Olaylar karmaşıklaşmaktansa basitçe çözüme doğru ilerliyor. Eliza'nın Tom Pepper ile birleşen yaşamı; Nella ve Caroline'ın aksine, safi sevginin varlığına hala inanabileceğimizi gösteriyor. Ama o kısımda da tam bir mutluluk yaşanamaması hayatın hiçbir zaman dört dörtlük olamayacağına bir gönderme. Caroline; Ama bildiğim bir şey varsa o da hayallerin peşine düşmenin önemidir. İnan bana, bir şeylerin değişmesini istiyorsan, sana engel olabilecek tek kişi kendinsin. Yapmayı sevdiğin şey ne? diyerek sesleniyor bizlere. Sahi sizin yapmayı en sevdiğiniz şey ne? Eğer cevabı bilmiyorsanız kitabın sonundaki tariflerden denemek istedikleriniz olabilir belki. Bir göz atın derim. Okuma isteği ve merakı uyandıran çok başarılı bir tahlil. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/11/10/iki-yazarli-psikolojik-gerilim-romani-kirmizi-can", "text": "Türkiye'de bir ilk! Kendi alanlarında iyi olan iki yazar Berna Olgaç ve Şafak Güçlü'nün kaleme aldığı psikolojik gerilim türündeki roman Kırmızı Çan, Mühür Kitaplığı Yayınları etiketiyle yayımlandı. Okurlarıyla ilk buluşmasını TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nda gerçekleştiren kitap, yoğun ilgiyle karşılandı. Daha çok çocuk kitaplarıyla tanınan Berna Olgaç ile korku ve gerilim romanlarıyla adını duyuran Şafak Güçlü, böyle bir projeden çok memnun olduklarını ifade ederek, okurlardan aldıkları ilk tepkilerin olumlu olduğunu belirttiler. Sürükleyici ve tempolu yapısıyla dikkat çeken Kırmızı Çan sosyopat bir adamın, farklı yaş ve statülerdeki kadınlara yaptığı işkenceyi, kadınların iç dünyalarına inerek anlatıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/11/12/iskelet-ismet-kuyruksuz-kedilerin-esrari-cikti", "text": "Mizah yazarı Ahmet Zeki Yeşil'den bir çocuk kitabı! İSKELET İSMET-Kuyruksuz Kedilerin Esrarı, kitap satış siteleri ve raflarda yerini aldı. Mustafa Fırat'ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı Mühür Kitaplığı Yayınları tarafından basıma hazırlanan İSKELET İSMET'te heyecan, macera ve eğlence hepsi bir arada. Okurlarıyla ilk buluşmasını TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nda gerçekleştiren İSKELET İSMET, çocukların yoğun ilgisiyle karşılaştı. Yeşil, yeni kitabıyla ilgili olarak, Mizah kitaplarım daha çok çocuklar tarafından okunduğu için beni, çocuk kitabı yazarı zannedenler vardı. Bu nedenle İSKELET İSMET'in ilk çocuk kitabım olduğunu belirtmek isterim. Bu kitap, kitap fuarlarında çocukların 'Macera kitabın var mı?' şeklindeki sorusuyla sıkça karşılaşınca ortaya çıktı dedi."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/11/14/askisi-kirik-zamanin-okuruyla-bulustu", "text": "Yusuf Ferhat'ın yeni şiir kitabı Askısı Kırık Zamanın Klaros Yayınları etiketiyle yayımlandı. Yaşamın doğal akışı ve kesitlerinden esintiler sunan 150 şiirin yer aldığı kitabın kapak görseli Sertaç Altuntepe'ye ait. Şiiri toplumun aynası, şiir yazmayı ise duygusal bir boşalım olarak tanımlayan Yusuf Ferhat dizelerinde, toplumsal duyarlılığa ve sorunlara estetik bir dille dikkat çekiyor. Bunda, yaşanmışlıkları ve yaşadığı coğrafya önemli bir etken. Yusuf Ferhat yeni kitabıyla ilgili olarak, Şiirin ham maddesi hayatın kendisidir. Hüznün ve kederin bahçesinde yeşerir ve edebiyat sofrasındaki yerini alır. Kitabımın adını seçerken hem dizelerimle uyum sağlamasını hem de olumsuz ülke ve dünya koşullarına atıf yapmak istedim. Her okurun, kendi payına düşeni alacağını düşünüyorum dedi. Edebiyata olan ilgisi lise çağlarında başlayan Yusuf Ferhat, Tunceli doğumlu olup, bir memur emeklisi. Şiirleri, edebiyat ve sanat dergilerinde yayımlanıyor. Yamalı Bir Abaydı Yaşamak ve Kış Sürgünü Günlerden sonra gelen üçüncü şiir kitabı Askısı Kırık Zamanın imge zenginliğiyle karşımıza çıkıyor. Diğer kitaplarında olduğu gibi daha çok hüzün, ayrılık, özlem, yalnızlık ve aşk teması öne çıkıyor."} {"url": "https://www.aksisanat.com/2023/11/14/enver-karahanin-bir-yanilsamanin-tragedyasi-raflarda", "text": "Enver Karahan'dan sıra dışı bir öykü kitabı! Bir Yanılsamanın Tragedyası, Liman Yayınları güvencesiyle satışa sunuldu. 180 sayfa olan kitapta 25 adet öykü bulunmakta olup, ön sözü yazar Erdal Çakıcıoğlu'na ait. Enver Karahan Zamana Yenik Düşler başlıklı şiir kitabından sonra kaleme aldığı Bir Yanılsamanın Tragedyası içeriğinde yer alan durum/kesit öykülerinde, kaygı ve ruhsal çöküntülerin oluşturduğu insan hallerine ve toplumsal sorunların yaşam üzerinde yarattığı olumsuzluklara değiniyor. Bir Yanılsamanın Tragedyası, seçkin kitap evleri ile Online Kitap sitelerinden temin edilebilir."}