{"url": "https://www.ajandakolik.com/1-temmuzda-nobu-istanbula-hos-geldin-diyoruz/", "text": "Japon mutfağının dünyaca ünlü temsilcisi Nobu, İstanbul'da misafirlerini ağırlamaya başlıyor. Ünlü oyuncu Robert De Niro ve Şef Nobu Matsuhisa'nın ortağı olduğu Nobu Restaurant, lüksün eşsiz Boğaz manzarasıyla buluştuğu lokasyonu ile şehrin yeni buluşma noktası oluyor. New York'tan dünyaya yayılan efsanevi Nobu Restaurant, 1 Temmuz'da İstanbul'da kapılarını açıyor. İki ayrı katta, 80 kişilik terası ve toplam 200 kişilik kapasitesiyle, eşsiz bir deneyim yaşatacak olan Nobu İstanbul misafirlerini hem The Ritz-Carlton, Istanbul hem de Süzer Plaza olmak üzere iki ayrı girişten kabul edecek. Her bir detayın üzerinde incelikle çalışılan Nobu İstanbul, iç dekorasyonuyla da misafirlerini büyülemeye hazırlanıyor. Mimar Severine Tatangelo tarafından hazırlanan ve Boğaz'ın turkuaz, yeşil tonlarına atıfta bulunan Nobu İstanbul'un iç dekorasyonunda bu tonlar öne çıkıyor. Panoramik İstanbul Boğazı manzarasına sahip Nobu İstanbul, tüm atmosferde olduğu gibi müzik konusunda da konuklarına farklı ve keyifli deneyimler yaşatmayı arzuluyor. Akustiği ve ışıklar arasındaki mesafeler dahi özel olarak hesaplanan Nobu, İstanbul'un enerjisini ve stilini yansıtıyor. Uzakdoğu lezzetleri, hizmeti, müziği, atmosferi ile Nobu İstanbul tüm Nobu deneyimlerini soft opening ardindan global standartta yaşatmaya başlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/10-kasimda-muthis-bir-konser-fazil-say-friedemann-eichhorn/", "text": "Dünyaca ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say ile keman sanatçısı Friedemann Eichhorn'u 10 Kasım Perşembe günü ENKA Oditoryumu'nda bir araya geliyor. 19. yüzyıl Almanya'sının hem romantik müzik, hem de oda müziği dağarcığının çok önemli eserlerinin yorumlanacağı gecede, Fazıl Say'ın, piyano ve keman için yeni bir uyarlamasını yaptığı, Wagner'in ünlü Tristan ve İsolde operasındaki Prelüd ve Aşk Ölümü parçaları Türkiye'de ilk kez dinleyiciyle buluşacak. Konserde bu eserlerin yanı sıra, Robert Schumann'ın Keman ve Piyano için Sonat No. 1 Minör, Op. 105 eseri, Albert Dietrich/Robert Schumann/Johannes Brahms'ın birlikte bestelediği dört bölümlü bir çalışma olan Frei Aber Einsam yani Hür Ama Yalnız anlamına gelen F-A-E sonatı ve Fazıl Say'ın Kaz Dağları keman ve piyano sonatı da yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/11-ayvalik-tiyatro-festivali-profesyonel-oyunuyla-basladi/", "text": "Ayvalık'ın en köklü kültür sanat etkinliklerinden 11. Uluslararası Ayvalık Tiyatro Festivali, iki yıllık pandemi yasaklarının ardından perdelerini açtı. Dr. Fazıl Doğan Meydanı'nda başlayan kortej yürüyüşünün ardından Cumhuriyet Meydanı'ndaki etkinliklerde, tiyatro grupları sanatseverlere adeta görsel bir şölen sundu. Yunan sirtakisinden, Türk halk oyunlarına kadar çeşitli dans gösterileri ilgiyle izlendi. Sokak Sanatları Atölyesi'nin performansları, dans gösterileri ve Ayşecik Çocuk Tiyatrosu'nun oyunları sergilendi. Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin açılış konuşmasında turizmin yanında Ayvalık'ın kültür sanat kenti olduğunu vurguladı. Birlikte daha nice etkinliklerle Ayvalıklı sanatseverleri buluşturmak dileğinde bulunan Başkan Ergin, pandemi nedeniyle iki yıldır yapılamayan festivalin, yeniden sanatseverleri bir araya getirdiğini söyledi. Uluslararası Ayvalık Tiyatro Festivali, Profesyonel oyunuyla perdelerini açtı. Bir edebiyat adamı, bir sekreter ve bir gizli polisin heyecan dolu hikayesini anlatan Profesyonel tiyatro oyunu Ayvalık Sanat Fabrikası'nda tiyatroseverlerle buluştu. Oyunun başrolündeki iki usta isim Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler, tiyatroseverler tarafından ayakta dakikalarca alkışlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/11-uluslararasi-suc-ve-ceza-film-festivalinde-onur-odulu-direnen-tum-afgan-kadinlarina/", "text": "11. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nde 'Onur Ödülleri' belli oldu Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin her yıl verdiği onur ödülleri belli oldu. 11. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali bu yıl direnen tüm Afgan kadınları ve sinemacıları adına Afganlı yönetmen Sahra Karimi'ye onur ödülü verecek. Ayrıca 11. yılında festival danışma kurulu; Sinema Onur Ödülü'nü Reis Çelik'e ve Akademik Onur Ödülü'nü Sargun Ali Tont'a ve Sinemaya Katkı Ödülü'nü Hülya Uçansu'ya vermeyi kararlaştırdı. Bu yıl 11.'si 26 Kasım-02 Aralık 2021 tarihlerinde T. C Kültür ve Turizm bakanlığı ve Şişli Belediye'sinin katkıları ile düzenlenecek olan Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nde geri sayım devam ederken onur ödüllerini alacak isimler açıklandı. Festival direktörü Prof. Dr. Bengi Semerci ödüllerin 25 Kasım akşamı yapılacak olan açılış töreninde verileceğini açıkladı. Festival filmleri 26 Kasım sabahından itibaren Kadıköy Sineması ve Atlas 1948 Sinemalarında izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/12-uluslararasi-suc-ve-ceza-film-festivalinin-acilis-filmi-hayali-ulkem/", "text": "12. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali tanıtım toplantısı 31 Ekim 2022 Pazartesi günü AKM Yeşilçam Sineması'nda gerçekleşti. Festivalin 12.'si; 18-24 Kasım 2022 tarihlerinde, Atlas 1948 Sineması, Kadıköy Sineması ve AKM Yeşilçam Sineması'nda gerçekleşecek. Akademik program ise her yıl olduğu gibi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yapılacak. Festivalin açılış filmi Şilili yönetmen Patricio Guzman'ın yönettiği Hayali Ülkem-My Imaginary Country. GAİN Medya ana sponsorluğunda düzenlenecek olan Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali, sinema profesyonelleri ve seyircisiyle buluşacak. Sinemanın toplum için bir ayna olduğu düşüncesi ve adaletin bu aynadan yansımasının önemine olan inancı; her yıl katılan yenilikler, yeni filmler, yeni bölümler ve en önemlisi adalet ve sinema gönüllüleri bir araya gelecek. Bu yıl film gösterimleri her yıl olduğu gibi Türk ve Dünya sinemasından seçilmiş, ana temaları adalet olan filmlerden oluşuyor. Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması'nda 9 film yarışacak ve İstanbul'da ilk kez gösterilecek. Yine Türk ve Dünya sinemasından seçilmiş, ana temaları adalet olan filmler Altın Terazi Kısa Metraj Film Yarışması'nda yerini bulacak. Bu bölümde 10 film yarışacak. Festivalde bu yıl Altın Terazi Kısa Metraj Belgesel Film Yarışması bölümü, ilk kez yarışma kategorisinde izleyicisi ile buluşacak. Bu kategoride 10 kısa metraj belgesel film gösterime girecek ve yarışacak. Adalet Terazisi yine izleyiciye ulaşacak. Adalet Terazisi bölümünde dünya sinemasının seçkin örneklerinden 13 film yer alıyor. Bu seçkinin Özel Gösterim kategorisinde ise 3 film GAİN Medya'nın katkılarıyla izleyiciyle buluşacak ve İstanbul'da ilk kez gösterilecek. 19-23 Kasım 2022 tarihlerinde endüstrideki gelişmelerin tanıtıldığı, tartışıldığı, iletişim toplantılarının yapıldığı VisionIST Atlas 1948 Sineması ve AKM Yeşilçam Sineması'nda gerçekleşecek. Katılım için festivalin web sayfası olan icapff. com adresinden akreditasyon formu doldurulması yeterlidir. Festival 17 Kasım 2022 Perşembe günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu'ndaki açılış töreni ile başlayacak. Açılış töreninde festivalin tanıtımı yapılacak, Onur Ödülleri ve Sinemaya Katkı Ödülleri sahiplerine sunulacak. Ayrıca festivalin açılış filmi olarak, Şilili yönetmen Patricio Guzman'ın yönettiği Hayali Ülkem-My Imaginary Country filmi gösterilecek. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali akademik programı; 18 Kasım 2022 Cuma günü saat 09.00'da, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde, Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali Başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ömer Ekmekçi, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargıcı Saadet Yüksel'in açılış konuşmalarıyla başlayacak. Ulusal ve uluslararası kadın hakları derneklerinin katılımı ile gerçekleşecek olan programın açılış panelinde Sahraa Karimi, Ehlimana Memisevic ve Nurdeniz Tuncer cinsiyet eşitsizliğinin sonuçlarından bahsedecekler. Eşitiz! sloganıyla vurgulanan kadın-erkek eşitliği teması ile bu yıl katılımcılar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde ve çeşitli sinema salonlarında ağırlığı yüz yüze 16 oturum ve bu oturumlara paralel olarak yürütülecek birçok farklı panel ve forum eşliğinde ağırlanacak. Konuyla ilgili festival başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer: Film festivalinde film programının yanı sıra farklı ülkelerden akademisyenlerin ve sivil toplum örgüt temsilcilerinin katılımıyla geniş bir akademik program gerçekleşecek. 12. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin akademik programı, 18 Kasım 24 Kasım tarihleri arasında Eşitiz temasıyla düzenlenecek. Kadın haklarındaki geri adımların aslında insan haklarının tümünde geri adım olduğunun bilincinde olan kadın hareketleri de dünyanın dört bir yanında canları pahasına hak mücadelesi vermektedir. İnsanlığın temel meselelerinden olan bu konuyla ilgili Anayasa Hukuku, Ceza Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, İdare Hukuku, Medeni Hukuk, Kriminoloji, Psikiyatri gibi farklı disiplinlerden sunumlar yapılacaktır. Karşılaştırmalı bir metotla gerçekleştirilecek akademik programa katılım herkese serbest ve ücretsiz olup, oturum, panel ve konferanslar, İstanbul Üniversitesi Merkez Bina Doktora Salonu'nun da yapılacaktır dedi. Bu yıl, Beyoğlu Atlas 1948 Sineması, AKM Yeşilçam Sineması ve Kadıköy Sineması olmak üzere 3 sinemada gösterime girecek olan 12. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin yarışma kategorilerindeki jüri üyeleri açıklandI. 12. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin her yıl verdiği onur ödülleri belli oldu. Festival bu yıl oyuncu Serra Yılmaz'a Sinema Onur Ödülü verecek. Ayrıca 12. yılında festival danışma kurulu; 'Akademik Onur Ödülü'nü kadın hakları savunuculuğı yapan Nazan Moroğlu'na ve 'Sinemaya Katkı Ödülü'nü Mevlüt Koçak ve Sevin Okyay'a vermeyi kararlaştırdı. Festival direktörü Bengi Semerci, ödüllerin; 17 Kasım 2022 Perşembe akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılacak olan açılış töreninde verileceğini açıkladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/122-yil-sonra-bile-okunmaya-devam-eden-modern-bir-basyapit-muhtesem-oz-buyucusu/", "text": "Zamansız bir roman, fantastik ama aynı zamanda hayatın içinden bir hikaye, herkesin çocuk dünyasına hitap eden bir peri masalı. Muhteşem Oz Büyücüsü, yazıldığı tarihten bu yana aynı ilgiyle 122 yıldır okunmaya ve okutulmaya devam ediyor. Amcası ve teyzesiyle yaşayan Dorothy ve köpeği Toto'nun Kansas'taki evlerinde kasırgaya yakalanmasıyla başlayan roman, aslında tam olarak macera dolu bir yolculuk hikayesini anlatır. O korkunç kasırgayla birlikte bir anda Oz'un büyülü ülkesine savrulan genç kız ve köpeği, çıktıkları bu yolda daha önce hiç karşılaşmadıkları türde birbirinden ilginç karakterlerle karşılaşır. Evine dönebilmek için sarı tuğlalı yolu izleyip Zümrüt Kent'e ulaşması gereken Dorothy'ye bu yolculukta eşlik edecek olan biricik arkadaşları ise Teneke Oduncu, Korkuluk ve Ödlek Aslan'dır. Adeta bir takım olan bu dörtlü, yaşadıkları tüm engebeli olaylara ve kötülüklere rağmen gerçek arkadaşlığın, sevginin ve iyiliğin anlamını derinden hissettirir. İşte o yüzden kitabın hiçbir sinema uyarlamasını izlememiş olanlara kocaman ve yeni bir dünya sunuyor, Muhteşem Oz Büyücüsü. Ne şanslılar ki bu fantastik, bir o kadar sihirli ve kaybolmuş dünyanın içinde gezinirken edebiyatın ev sıcaklığındaki varlığına sarılacaklar. Zaten ne diyor Dorothy, İnsanın evi gibisi yoktur. Gerçekten çok haklı. Küçük bir not: Can Çocuk'tan çıkan kitabın kapağındaki figürler, 1856-1915 tarihleri arasında yaşamış Amerikalı illüstratör ve karikatürist William Wallace Denslow tarafından resmedilmiş. Sanatçının, kitabın orijinalini resimleyen kişi olduğunu da söylemeden geçmeyeyim. Fakat kapağın tasarımında Ödlek Aslan'ın olmaması bir eksiklik hissi yarattı bende. Keşke aslan da Oz'un O'sunun içinde yer alabilseymiş. Neden böyle bir tercih yapılmış anlayamadım. Belki de bunu kapağı hazırlayan Lom Creative'e sormalıyım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/13-cumhurbaskani-adayi-kemal-kilicdaroglunun-kendi-yazdigi-kitabi-cikiyor/", "text": "13. Cumhurbaşkanı adayımız Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendisinin kaleme aldığı Hiçbir Çocuk Yatağa Aç Girmeyecek Karakarga Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor. Ülkemiz için doğuyoruz, çocuklarımız için doğuyoruz, torunlarımız için doğuyoruz. Bayrağımız, vatanımız, ülkümüz için doğuyoruz. Kimsenin kimliğine, kimsenin inancına, kimsenin yaşam tarzına müdahale etmeden, karışmadan, onurluca yaşayacağımız bir Türkiye için doğuyoruz. Herkes ama herkes zulme karşı çıkacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/14-metin-altiok-siir-odulu-seyyidhan-komurcunun/", "text": "14. Metin Altıok Şiir Ödülü'nü kazanan şair açıklandı. Yine tamamının erkeklerden oluştuğu jüri, ödülü erkek bir şaire verdi. Şair Metin Altıok'un anısına Kırmızı Kedi Yayınevi'nin Zeynep Altıok'la birlikte düzenlediği; seçici jürisinde Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Eray Canberk, Ali Cengizkan, Haydar Ergülen, Şükrü Erbaş ve Salih Bolat'ın bulunduğu yarışmanın ödülü Kendinin Ağacı kitabı ile Seyyidhan Kömürcü'ye verildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/15-metin-altiok-siir-odulunun-sahibi-ilhan-sami-comakin-hayattayiz-nihayet-kitabi/", "text": "Doğan Hızlan başkanlığında, Hilmi Yavuz, Eray Canberk, Şükrü Erbaş, Ali Cengizkan ve Haydar Ergülen'den oluşan seçici kurul ödülün oybirliğiyle Çomak'a verilmesini kararlaştırdı. Toplantıda geçen günlerde hayatını kaybeden seçici kurul üyesi şair Salih Bolat sevgiyle anıldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/16-yasindaki-sera-camasin-ebrulari-contemporary-venicete/", "text": "Türkiye'nin geleneksel sanatlarından ebru ile henüz 2 yaşındayken tanışan Sera Çamaş'ın eserleri, dünyaca ünlü uluslararası sanat fuarı Contemporary Venice kapsamında, Venedik'teki Palazzo Albrizzi-Capello'da 1-21 Şubat tarihleri arasında sergilenmeye hak kazandı. Önümüzdeki günlerde de Londra'da da yine önemli ve saygın bir uluslararası bir sanat fuarı olan Canvas London'da iki ebru eseri ile yeralacak olan Sera Çamaş, yaptığı ebruları kolaj tekniğiyle bir araya getirerek suyun üstünde yapılan geleneksel bir sanata yeni bir yorum ve çağdaş bakış açısı kazandırmakla kalmıyor, gelenekselle modernin uyum içinde bir arada izlenmesine sebep oluyor. Sera Çamaş, 2004 İstanbul doğumlu. Ted İstanbul Koleji 11 sınıfta ve 9 senedir İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı yarı zamanlı piyano bölümü öğrencisi. Enstrüman toplayıp köy okullarında sürdürülebilir müzik eğitimi sağlamak amacıyla başlattığı ve çocuklara notaları ve enstrüman çalmayı öğreterek korolar kurduğu Köy Okullarına Müzik projesi büyük ses getirdi. Sosyal medyada çocukların yaptığı ağaç resimlerinden oluşan sanal bir sergiyi Edirne'de 25 bin ağaçlık gerçek bir ormana dönüştüren 'Sanal Orman' projesinin de kurucusu oldu. 2 yaşında evlerinin alt katında bulunan sanat atölyelerinde ebru yapmaya başlayan Sera Çamaş, 5 yaşından beri dedesi ve annesiyle Türkiye'nin birçok yerinde çoğunlukla çocuklarla Dededen Toruna Ebru Atölyeleri yapmaktadır. Bugüne kadar çeşitli karma sergilerde yer alan Sera Çamaş'ın ebrularını uluslararası platformda New York bazlı bir ajans olan Hubdesign temsil etmektedir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/17-istanbul-bienali-filmlerinin-ev-sahibi-pera-muzesi-olacak/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 8-19 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek 41. İstanbul Film Festivali'nde bu yıl 17. İstanbul Bienali'ne özel olarak hazırlanmış bir film seçkisi yer alacak. Türkiye Ekonomi Bankası sponsorluğunda gerçekleştirilecek 17. İstanbul Bienali Film Programı, festival süresince hafta sonları Pera Müzesi Oditoryumu'nda gösterilecek. Tatlı, Olgun Meyvelerle Kaplı Ulu Bir Ağaç Olmak Yerine: 17. İstanbul Bienali başlıklı film seçkisi, 17 Eylül 20 Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilecek 17. İstanbul Bienali'nin küratörleri David Teh, Ute Meta Bauer ve Amar Kanwar tarafından oluşturuldu. Başlığını 17. İstanbul Bienali'nin küratoryal metnindeki bir cümleden alan seçkide ikisi uzun üçü kısa metraj olmak üzere toplam 5 film gösterilecek. Filmler, bienalin tartışmaya açacağı fikirlere şiirsel bir yaklaşım sunacak. Onu aşkın filmin yer alacağı 17. İstanbul Bienali Film Programı ise sergiye paralel olarak eylül-kasım ayları arasında farklı mekanlarda izlenebilecek. 41. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen bienal filmleri seçkisinin biletleri passo. com. tr'de satışa sunuluyor. Filmde, Hindistan'da üniversite öğrencisi olan L'nin ayrı yaşadığı uzaktaki sevgilisine yazdığı mektuplar sayesinde, onun çevresinde yaşanan değişikliklere göz atıyor, gerçekliği kurgu, rüyalar, anılar, fanteziler ve kaygılarla birleştiren amorf bir anlatıya tanık oluruz. Payal Kapadia'nın bu cesur ve lirik filmi, Hindistan'ın bir zamanlar gelişen liberal kamusal alanının mezhepsel bölünmeye ve şovenizme boyun eğmesi nedeniyle, eğitim politikalarına derinlemesine bir bakış sunuyor. Devlet destekli şiddet ve yıldırmanın arka planında göze çarpan şey, Kapadia'nın kişisel düşünmenin gerekliliği konusundaki sessiz ısrarıdır. Haber medyasının ve diğer demokratik kurumların başarısızlığı, tarafsız bir sanatsal duruş için hiçbir zemin bırakmasa bile, direniş iyi kötü bir kurgu gerektirir. Pere Portabella'nın Jesus Franco'nun Kont Drakula'sının setinde fırsatçı bir şekilde çekilen parazit filmi, iyi bilinen bir sinema tipolojisinin zengin içeriği göz önüne alındığında, görüntülerin bize ne yaptığını ve onlarla ne çok şey yapabileceğimizi gösteriyor. 1960'lar ve 70'lerin İspanyol düzen karşıtı deneysel sinemasının bir dönüm noktası olan film Portabella'nın kendi sözleriyle, 'film içinde film, söylem içinde söylem, başka bir deyişle, bir başkasının 'kan emici filmi'dir. Kışkırtıcı bir şekilde ses negatifiyle 16mm çekilen Vampir, eşzamanlı olarak hem ana akım anlatı sinemasında büyünün yapıcı öğelerini hem de Franco rejimi altında avangart film yapımcıları tarafından kullanılan gizli siyasal-estetik stratejilerin doğasında var olan tuhaf hayali materyalizmi ortaya çıkarıyor ve bundan zevk alıyor. 1923'te Hollanda Doğu Hint Adaları hükümeti, Batı Cava'da büyük bir radyo vericisi inşa etmek için Malabar Dağı yakınlarındaki iki dağ zirvesini, yerli halkı zorla çalıştırarak fütursuzca ormansızlaştırdı. Kurulan yeni radyo istasyonu Radyo Malabar, kutlamalarla açıldı. Mart 2020'de Radyo Malabar, tarihi bir alan ve turistik cazibe merkezi olarak yeniden canlandırıldı. Çoktan unutulmuş dalga boylarına bağlanan Dünyalı Dramı, bu iki tarih arasında neler olabileceğini hayal ederken dağın tarihteki yaşamsal rolüne, sömürge kalıntılarına ve yerli ataların görünmez gücüne ilişkin sorular soruyor. Tanınmış sözde antropolog Dr. Munarwan tarafından kurgulanmış, unutulmuş bir metne dayanarak anlatılan Dünyalı Dramı, sömürgesizleştirme, yermerkezcil teknoloji ve iletişimin tarihselliği kavramlarıyla hesaplaşıyor. Bu film Çamur Adam ve Dünyayı İyileştirme Yolları ile birlikte gösterilecektir. Dünyayı İyileştirme Yolları, ağırlıkla yerli halkların yaşadığı Vietnam'ın Orta Dağlık Bölgesi'nde geçen, dinleme hakkında bir film. Nguyen Trinh Thi'in sözlü bir geleneğin sönen seslerini derinlemesine dinleme alıştırması olan bu son yapıtı, dünyanın bu bölgesindeki toprakların, ormanların ve yerli halkın yaşam biçiminin kaybını gözlemlerken, gözün kültürü ile kulağın kültürü arasındaki hafızanın nasıl işlendiğine dair farklılıkları yansıtıyor. Yapıt Hristiyanlaşma, savaş ve sosyalizm tarafından dönüştürülmüş bir toprağın çağdaş zemininde yerli sesi, sözü ve müziği ön plana çıkarıyor. Anlatılar yaratmak, hikayeler anlatmak ve dünyayı deneyimlemek için Batılılaşmış imajlara bel bağlamaya direnen film, dinleme aracılığıyla algılamanın bir yolu olarak müziğe ve sese yöneliyor. Bu film Dünyalı Dramı ve Çamur Adam ile birlikte gösterilecektir. Çamur Adam, ABD ordusunun varlığıyla ilgili jeopolitik tartışmaların merkezinde yer alan Okinawa ve Güney Kore'nin Jeju Adaları'nda geçiyor. Yönetmen, film boyunca görsel olarak iki adanın kesişen manzaraları aracılığıyla ve belirsiz Japonca ve Korece'de mırıldanmaların ses ve dilsel olarak karıştırılması yoluyla iki düzeyli farklılıkları yan yana getiriyor. Film, gökyüzünden düşen çamur yığınlarını andıran kuş pisliklerinin ziyaret ettiği bir topluluğun hikayesini anlatıyor. Pisliklerin içinden gelen tarih, doğa ve diğer topluluklara dair sesleri dinlemek için yığınları toplayan insanlar çıkan seslerle uyanıyor. Yamashiro'nun Okinawa'nın siyasal yapısıyla benzerlikler kurmak için et ve toprağı kullanma yönteminin bir devamı olan film, sömürgeleştirilmiş adaların yarı gömülü travmalarına korkusuz bir bakış sunuyor. Bu film Dünyalı Dramı ve Dünyayı İyileştirme Yolları ile birlikte gösterilecektir. Temel Frekanslar başlığında yer alan Dünyalı Dramı, Çamur Adam, Dünyayı İyileştirme Yolları filmleri birlikte gösterilecektir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/17-istanbul-bienalinin-cocuk-kitabi-opti-ile-pesi-siirli-yollar-yayimlandi/", "text": "Opti ile Pesi serisinin üçüncü kitabı Opti ile Pesi: Şiirli Yollar, 17. İstanbul Bienali kapsamında yayımlandı. Kitap, 12 Ekim'de Yekta Kopan, Gökçe Akgül ve Burcu Ural Kopan'ın katılımıyla İKSV Alt Kat'ta düzenlenen özel bir etkinlikle tanıtıldı. Opti ile Pesi: Şiirli Yollar kitabı bienal mekanlarından Pera Müzesi, Barın Han ve Müze Gazhane ile İKSV Alt Kat'tan ücretsiz olarak temin edilebiliyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 2007-2036 Bienal Sponsoru Koç Holding desteğiyle düzenlenen 17. İstanbul Bienali, çocuklara yönelik özel etkinlikler ve yayınlarla minik sanatseverleri güncel sanatla buluşturmaya devam ediyor. İlk bienal maceralarına 15. İstanbul Bienali'nde başlayan martılar Opti ile Pesi, İstanbul semalarındaki uçuşlarına 17. İstanbul Bienali'nde devam ediyor. Bu macerada çocuklar, Opti ve Pesi ile birlikte Radyo Bienal'den Manda Festivali'ne, Şiir Hattı'ndan Mantı Postası'na çeşitli bienal projeleriyle tanışıyorlar. İsviçre merkezli Jan Mischalski Vakfı'nın desteğiyle hazırlanan Opti ile Pesi: Şiirli Yollar, Yekta Kopan tarafından kaleme alındı, Gökçe Akgül tarafından resimlendi ve Burcu Ural Kopan'ın yayın yönetmenliğinde hazırlandı. Kitap, sürpriz konuk karakterleri, eğlenceli çizimleri ve maceralı hikayesiyle çocukların bienal ve projelerle daha yakından ilişki kurması için bir fırsat sunuyor. Opti ile Pesi: Şiirli Yollar başlıklı çocuk kitabıyla bağlantılı özel etkinlikler, bienal boyunca okul, dernek ya da sivil toplum kuruluşları adına yapılacak grup rezervasyonlarıyla ve Kasım ayında bireysel rezervasyonlarla İKSV Alt Kat'ta ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Tasarımını ve yürütücülüğünü İKSV Alt Kat ekibinden sanat tarihçisi Irmak Erdurak'ın üstlendiği 6-8 yaş gruplarına yönelik etkinliklerde çocuklar, Opti ile Pesi'nin üçüncü macerasına eşlik ediyor ve bienal projelerinin izini sürerek kendi üretimlerini yapıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/18-tudem-edebiyat-odulleri-belli-oldu/", "text": "Çocuk edebiyatı alanında ve roman dalında düzenlenen 18. Tudem Edebiyat Ödülleri'nde dereceye girenler açıklandı. Birincilik ödülüne Kırık Dökük Şeyleri Onarma Ustası isimli dosyası ile Sevtap Ayhan değer görüldü. Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatına çağdaş ve özgün eserler kazandırmak amacıyla 2003 yılından bu yana düzenlenen Tudem Edebiyat Ödülleri 18. yılında, çocuk edebiyatı alanında ve roman dalında düzenlenmişti. İyi Kitap Dergisi yazarlarından Doğan Gündüz, Mehmet Erkurt, Olcay Mağden Ünal, Sema Aslan ve Suzan Geridönmez'den oluşan yarışma seçici kurulu, geçtiğimiz günlerde, pandemi koşulları nedeniyle çevrimiçi bir toplantıda buluşarak dereceye girenleri belirledi. 112 dosyanın başvurduğu yarışmada birincilik ödülünü Kırık Dökük Şeyleri Onarma Ustası adlı çalışmasıyla Sevtap Ayhan kazandı. İkincilik ödülüne Defne ve Diğer Baş Belaları ile Serdar Uslu, üçüncülük ödülüne ise Arkadaşlar Arasında ile Fatih Debbağ değer görüldü. Dereceye giren isimlere, heykeltıraş Ozan Ünal'ın tasarladığı ödül heykellerinin yanı sıra, birinciye 10.000 TL, ikinciye 7.500 TL, üçüncüye 5.000 TL para ödülü verilecek. Tudem Yayın Grubu'nun 37 yıllık yayıncılık birikiminin en değerli meyvelerinden biri olan Tudem Edebiyat Ödülleri, tarafsız duruşu, nitelikli eserleri ön plana çıkaran yapısıyla edebiyat dünyasının önemli referanslarından biri olma özelliği taşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/1923-muzikaline-25-yapi-kredi-afife-jale-tiyatro-odullerinde-haldun-dormen-ozel-odulu/", "text": "Cumhuriyet'in 100. yılına özel olarak hazırlanan Milli Mücadele ile başlayarak Cumhuriyetin kuruluş sürecini anlatan ve sahnelenen en büyük tiyatro prodüksiyonlarından biri olan, Zorlu Holding ve Grup şirketlerinin katkılarıyla hayata geçirilen 1923 müzikali 25. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri'nde Haldun Dormen Özel Ödülü'nü kazandı. Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu, Piu Entertainment ve Zorlu PSM ortak yapımı, Zorlu Holding ve Grup şirketlerinin katkılarıyla hayata geçirilen 1923 müzikali, Milli Mücadele'nin başladığı Bandırma Vapuru'ndan Meclis'in açılışına, Büyük Taarruz'dan Cumhuriyet'in kuruluşuna uzanan Cumhuriyet hikayesini fantastik ögelerle anlatıyor. Başrollerinde Kerem Alışık, Özge Özder ve Ece Dizdar'ın yer aldığı, sahne üstünde ve sahne arkasında 200 kişilik bir ekip çalışmasıyla sahneye taşınarak göz alıcı dekor ve multimedya tasarımıyla sanatseverlerle buluşan müzikal bu sezonda da Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde tiyatroseverlerle buluşmaya devam ediyor. Müzikal, Barış Erdoğan ve İlker Arslan'ın sinema filmi senaryosundan esinlenerek uyarlanmıştır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2-amasra-uluslararasi-sehir-festivali-basliyor/", "text": "Amasra Belediyesi tarafından bu yıl ikincisi düzenlenecek olan 2. Amasra Uluslararası Şehir Festivali, 30 Ağustos'ta başlıyor. Bartın'ın Amasra ilçesinde düzenlenecek festival kapsamında konserler, tiyatro oyunu, film gösterimleri, atölyeler, seramik, resim ve panel etkinlikleri gerçekleştirilecek. Amasra Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Recai Çakır; Turizmin Türkiye'de ilk başladığı kentlerden olan Amasra'da Türkiye'nin dört bir yanından ve yurtdışından gelecek olan sanatçılarımızı, sanatseverlerle bu yılda buluşturmaktan dolayı büyük bir mutluluk duyduklarını söyledi. Festival koordinatörlüğünü Gülten Taranç'ın üstlendiği festivalin afişi, MG iletişim stratejileri Kreatif Direktörü Nazlı Angın Akıner tarafından tasarlandı. 2. Amasra Uluslararası Şehir Festivali 30 Ağustos-2 Eylül 2023 tarihleri arasında sanatçıları ve sanatseverleri ağırlamaya hazırlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2-evrensel-bilim-kurgu-ve-fantastik-film-festivali-basladi/", "text": "Bilimin ve sınırsız hayal gücünün birleştiği 2. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali, 26-29 Eylül'de AKM Yeşilçam Sineması'nda film gösterimleri ve söyleşiler ile başladı. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü'nün katkılarıyla, Uluslararası Bilim ve Sanat Yaratıcıları Derneği'nin organizasyonuyla düzenlenen 2. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali, 29 Eylül tarihine kadar AKM Yeşilçam Sineması'nda bilimi ve hayal gücünü bir araya getirecek. Bilim kurgu ve fantastik filmleri bir araya getiren 2. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali, festival süresince hem ulusal hem de uluslararası filmlerden seçilen seçkiler ile sinemaseverleri buluşturuyor. Festival boyunca özel gösterimlerden söyleşilere pek çok etkinliğin gerçekleşeceğini ifade eden Festival Direktörü Filiz Dağ, Atatürk'ün Benim manevi mirasım bilim ve akıldır sözüne sahip çıktıklarını ve bu uğurda çaba harcadıklarını söylüyor. 26- 29 Eylül tarihleri arasında AKM Yeşilçam Sineması'nda gerçekleşecek olan 2. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali, dört gün boyunca yoğun bir film gösterimi programı hazırlıyor. 26 Eylül'de özel gösterim olarak The Green Knight ve Only Lovers Left Alive filmleri gösterilecek aynı zamanda Rescue Earth, Last Sentinel ve Final Cut filmleri de gün içerisinde sinemaseverler ile buluşacak. Festivalin ikinci günü olan 27 Eylül tarihinde ise Yeniden Leyla ve Tebessüm söyleşilerinin ardından Gölgeler İçinde, Kelebekler ve Vesper filmleri gösterilecek. 28 Eylül tarihinde Geleceği Yönetmek özel gösterimi ile Yeşil Film Atölyesi'nin yanı sıra Peri: Ağzı Olmayan Kız ve Cemil Şov söyleşileri gerçekleştirilecek. Iguana Tokyo ve Hızlı Ayaklar: Olimpiyat Yolunda filmleri seyredilebilecek. Festivalin son günü olan 29 Eylül tarihinde ise Archive ve Sight Extended filmlerinin gösterimi yapılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2-gemlik-film-festivalinde-onur-ve-emek-odulleri-aciklandi/", "text": "Gemlik Belediyesi tarafından, bu yıl ikincisi gerçekleştirilecek olan Gemlik Film Festivali için geri sayım başladı. Yetkin Dikinciler'in sunumuyla, 23 Temmuz Pazar günü düzenlenecek ''Ödül Töreni''nde, ''Eşref Kolçak Onur Ödülü'' ve ''Emek Ödülleri'' sahiplerini bulacak. Geçtiğimiz sene olduğu gibi bu sene de, Türk Sineması'nın unutulmaz ismi Eşref Kolçak anısına verilecek olan ''Eşref Kolçak Onur Ödülü'' bu yıl; Türk Sineması'nın usta isimlerinden Ediz Hun'a takdim edilecek. ''Emek Ödülleri'' ise Türk Tiyatrosu ve Türk Sineması'na verdiği katkılardan dolayı usta isimler; Meral Çetinkaya, Celile Toyon, Ahmet Mekin ve Cihat Tamer'e verilecek. Festival konukları, kısa filmler ve programla ilgili tüm detaylara www. gemlikfilmfestivali. com sitesinden ulaşılabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/20-filmmor-bu-hafta-kadin-cinayetlerine-odaklaniyor/", "text": "Bağımsız kültür sanat sitesi Ajandakolik'in de medya sponsoru olduğu 20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, 12 Kasım'da Kadın Cinayetleri Önlenebilir bölümünde İtalya ve Türkiye'den iki belgesel filmi izleyiciyle buluşturuyor. 13 Kasım'da dünyada ve Türkiye'de kadın cinayetleriyle mücadele eden hareketler online forumda buluşacak. 20. Filmmor Kadın Filmleri Festivali bu hafta, Kadın Cinayetleri Önlenebilir bölümüyle izleyici karşısına çıkacak. İtalya'da 3 günde 1, Meksika'da her gün 3, Türkiye'de ise günde en az 1 kadının erkekler tarafından öldürüldüğü günümüzde kadın cinayetlerine odaklanan Filmmor, 12 Kasım Cumartesi Türkiye ve İtalya'dan iki belgeseli, Şiddetin Yüzü ve Cinskırımı izleyiciyle buluşturacak. 13 Kasım Pazar günü saat 20.00'de yapılacak Kadın Cinayetleri Önlenebilir forumu, erkek cinayetiyle hayatını kaybeden kadınları çizimleriyle yaşatmaya çalışan Meksika'dan Hepimiz Burada Değiliz, Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiği 1 Temmuz 2021'den beri kadın cinayetlerinde hayatını kaybeden kadınlara adanan U'Sandık, kadın cinayetlerindeki cezasızlıkla mücadele ederken kapatma davalarıyla karşılaşan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, töre, namus ya da kıskançlıktan öte kadın cinayetlerinin adını koyan mücadele deneyimiyle KAMER, öldürülen kadınları saymak durumunda kalan Feminist Nüfus Sayımı, Arjantin'den başlayarak Latin Amerika'da isyan dalgasına dönüşen Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz gibi farklı ülkelerde cinskırım ile mücadele eden grupları, hareketleri ve deneyimleri bir araya getirecek. 12 Kasım Cumartesi günü saat 18.00'de gazeteci, yazar, yönetmen Esra Açıkgöz'ün senaryosunu yazıp, Kenan Özer ile birlikte yönettiği Şiddetin Yüzü filmi var. Avrupa Komisyonu Lorenzo Natali Gazetecilik Ödüllü, nefret suçlarını konu alan Nefret belgeselinin yönetmenlerinden Esra Açıkgöz'ün 2020 yapımı Şiddetin Yüzü adlı belgesel filmi, kimyasal saldırılara maruz kalan üç kadının hikayesini konu alıyor. Erkeklerin kezzap ve asit gibi kimyasallarla saldırdığı üç kadın, yaşadıklarını, karşılaştıkları zorlukları ve taleplerini Şiddetin Yüzü belgeselinde dile getiriyor. Saat 20.00'de İtalyan gazeteci, belgesel yönetmeni, yapımcı Nina Maria Paschalidou'nun 2022 yapımı Cinskırım / Fimicidio belgeseli izleyiciyle buluşacak. Televizyon kanalları için çektiği belgesel dizileri ile ödüller alan, bağımsız belgesel grubu Forest Troop'un kurucusu Paschalidou'nun, İtalya'daki kadın cinayetlerini konu alan Cinskırım / Femicidio belgeseli; katilleri, medya ve yasalardaki kadın düşmanı zihniyeti teşhir eden davalara odaklanıyor. Filmler www. filmmoronline. org'a kayıt ve rezervasyon yaptırarak Türkçe altyazı ve söyleşi, forum ise simultane çeviri ile ücretsiz izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/20-filmmorda-bu-hafta-feminist-bellek/", "text": "20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali beşinci haftasında Feminist Bellek bölümüyle izleyiciyle buluşuyor. Bu yıl Süfrajet Hareket / Kadınlar İçin Oy Hakkı Hareketi'ne ayrılan Feminist Bellek bölümünde 3 Aralık Cumartesi günü İlahi Düzen ve Sessiz Sinemada Süfrajetler filmleri, 4 Aralık Pazar günü ise 120 Yıldır Bitmeyen Mücadele: Kadınların Siyasal Temsili forumu var. 3 Aralık Cumartesi günü saat 18.00'de gösterilecek Petra Volpe'nin yazıp yönettiği İlahi Düzen filmi, İsviçre'de kadınların oy hakkı mücadelesinin ilham verici hikayesi. İsviçre'nin bir kasabasında kocası ve iki çocuğuyla 1968 hareketliliğinden uzak, sakin bir yaşam süren Nora'nın yolu da oy hakkı için mücadele eden kadınlarla kesişir ve birlikte kendileri için kurulan ilahi düzeni alt üst ederler. İlahi Düzen, 1. Dalga Feminist Hareket olarak da anılan Süfrajet Hareket ile 2. Dalga Feminist Hareket'in bir araya geldiği bir zamanın ve isyanın hikayesi. İlahi Düzen'in hemen ardından, saat 20.00'de, ABD yapımı Sessiz Sinemada Süfrajetler filmi gösterilecek. Kültür tarihçisi ve yönetmen Kay Sloan, Sessiz Sinemada Süfrajetler'de sessiz filmlerde Süfrajetlerin izini sürüyor. Az bilinen ve heyecan verici sahneleri bir araya getiren film, erken Amerikan sinemasında kadınların oy hakkının nasıl temsil edildiğini perdeye taşıyor. 4 Aralık Pazar günü saat 20.00'de, 120 Yıldır Bitmeyen Mücadele: Kadınların Siyasal Temsili forumunda, kadınların seçme hakkının yasal olarak hala sınırlı olduğu ülkeler olması bir yana, dünyanın büyük bölümünde kadınların seçilme hakkı gibi siyasal haklarını eşit kullanamadığı koşullarda, Türkiye'de kadınların siyasal temsili tartışılacak. Şule Aytaç'ın moderatörlüğünü yapacağı panele; Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden Prof. Yeşim Arat, KA-DER'den Melda Onur, Kadın Koalisyonu'ndan Oya Aydın, kayyım atanan eski Akdeniz Belediyesi Eşbaşkanı Yüksel Mutlu ve eski Seyrek Belediye Başkanı Nurgül Uçar katılacak. 20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali'ndeki filmler www. filmmoronline. org'a kayıt ve rezervasyon yaptırarak Türkçe altyazı ile, forum ve söyleşiler simultane çeviri ile ücretsiz izlenebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/20-filmmorda-bu-hafta-parola-baris/", "text": "20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali dördüncü haftasında Parola: Barış bölümüyle izleyiciyle buluşuyor. 26-27 Kasım tarihlerinde Babamın Çalıya Döndüğü Gün, Yaz Ülkesi ve Almanya, Solgun Ana filmlerinin gösterimi var. Dünyanın Ukrayna'dan Tayvan'a kadar irili ufaklı savaş ve çatışmalarla yüz yüze kaldığı bir ortamda 20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, Parola: Barış diyor ve bu bölümde gösterilecek filmlerle savaşların yıkıcı etkilerine sinemacı kadınların gözünden bakıyor. Yeni Alman sinemasının öncülerinden, kült feminist filmleriyle tanınan Helma Sanders-Brahms'ın 1979 yapımı Almanya, Solgun Ana / Germany, Pale Mother filmi, 26 Kasım Cumartesi günü saat 20.00'de gösterime girecek. Çok sayıda uluslararası ödülün sahibi ve Almanya'nın en büyük sinema ödülü Altın İstiridye'yi alan ilk kadın sinemacı Helma Sanders-Brahms'ın filmi, Nazi döneminden 2. Dünya Savaşı'na ve 1950'lere uzanan bir aralıkta, Almanya'da erkekler dünyayı paylaşma savaşıyla meşgulken bir kadının çocuğuyla hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. 27 Kasım Pazar günü iki filmi izleyiciyle buluşacak. Saat 18.00'de Hollandalı yönetmen Nicole Van Kilsdonk'un Babamın Çalıya Döndüğü Gün / The Day My Father Became a Bush filmi var. Birçok uzun metraj film ve televizyon dizisi yöneten Nicole Van Kilsdonk, bu yapımda küçük bir kızın savaş serüveni aracılığıyla, savaşın, sınırların, bürokrasinin, düşmanlığın nasıl musibetler olduğunu hiç şiddet göstermeden gözler önüne seriyor. Saat 20.00'de ise İngiliz oyun yazarı, tiyatro yönetmeni ve senarist Jessica Swale'in Yaz Ülkesi / Summerland filmi izleyiciyle buluşacak. Televizyon, tiyatro ve film endüstrisinde kadınların güvenli, eşit ve adil koşullarda çalışması için faaliyet gösteren Times Up gönüllüleri arasında yer alan Jessica Swale'in 2020 yapımı Yaz Ülkesi filmi, 2. Dünya Savaşı döneminde İngiltere'de geçiyor. Ünlü İngiliz oyuncu Gemma Arterton'un başrolünü oynadığı film, bombardıman nedeniyle Londra'dan tahliye edilen çocuklardan Frank'in, Güney İngiltere sahilinde sakin bir hayat süren münzevi yazar Alice'in kapısını çalmasıyla başlıyor. Alice ile Frank'in geçmişlerinde beklenmedik ortaklıklar ve kesişmelerin ortaya çıkmasıyla ikili arasında yeni bir bağ ve iletişim gelişiyor. Kadın Cinayetleri Önlenebilir forumu 27 Kasım'da yayında! 13 Kasım'da yapılan ancak Taksim bombalı saldırısı, sosyal medyadaki bant kısıtlamaları nedeniyle yayınlanamayan Kadın Cinayetleri Önlenebilir forumu da 27 Kasım'da filmmoronline. org ve Filmmor Youtube kanalından simultane tercüme ile yayınlanacak. Hülya Uğur Tanrıöver'in kolaylaştırıcılığında yapılan forumda; Dünya Kadın Yürüyüşü'nden Bruno Provazi; Meksika'da cinskırımın yok ettiği kadınları çizimleriyle yaşatmaya çalışan Hepimiz Burada Değiliz'den Gabriela Coronado-Tellez; töre ve namus cinayetlerinden kadın cinayetlerine, uzun yılların mücadele deneyimiyle KAMER'den Nebahat Akkoç; kadın cinayetlerindeki cezasızlıkla mücadele ederken kapatma davalarıyla karşılaşan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'ndan Fidan Ataselim; cinskırımı önlemek için gereken yasal düzenlemelerden önce var olan yasaların uygulanması talebini yükselten EŞİK: Eşitlik İçin Kadın Platformu'ndan Özgül Kapdan; kadın cinayeti davalarında kadınlar için adalet arayan Akdeniz Feminist Avukatlar Ağı'ndan Aylin Onursev; Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiği 1 Temmuz 2021'den beri kadın cinayetlerinde hayatını kaybeden kadınlara adanan U'Sandık 'tan Emel Armutçu, kadın cinayetleri ile mücadele deneyimlerini tartışıyor. 20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali'ndeki filmler www. filmmoronline. org'a kayıt ve rezervasyon yaptırarak Türkçe altyazı ile ücretsiz izlenebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/20-filmmorda-son-haftaya-geldik-kadinlarin-sinemasi/", "text": "20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 10-17 Aralık arasında gösterilecek 18 filmle sona eriyor. Hafta boyunca her gün film gösterimlerinin yer alacağı 20. Filmmor'da, 18 Aralık'taki forumda kadın filmleri festivallerine Film Toplayan Kadınlar buluşacak. Bu yıl 23 ülkeden 39 filmi izleyiciyle buluşturan Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, son haftaya 10 Aralık Cumartesi günü saat 20.00'de Martine Priessner'in yönetmenliğini yaptığı Bekçi filmiyle başlayacak. Son çalışmalarında Türkiye'den Almanya'ya göçe odaklanan belgesel film yapımcısı Martine Priessner Bekçi'de, Zaz köyünde hayvanlarıyla yalnız yaşayan, kilisesini korumaya yeminli Süryani rahibe Dayrayto'nun koskoca bir topluluğun acısını ve hafızasını tek başına sırtlanmasını anlatıyor. 11 Aralık Pazar günü 20.00 'de Merieme Addou'nun Bekleyen Kadınlar filmi var. Fas, Fransa, Katar ortak yapımı filmde, kocaları evi terk etmiş yoksul kadınlar Ghita, Latifa ve Saadia'nın uzun ve karmaşık bir boşanma sürecinin yanı sıra kanunlardaki cinsiyet eşitsizliğiyle boğuşarak özgürlüklerini arayışı anlatılıyor. 12 Aralık Pazartesi film gösterimleri, saat 20.00'de Myleine Guiard-Schmid'in Doğum Hikayeleri filmiyle başlayacak. Film, ninelerimizin bir selli yağmurdur, gelir geçer dediği doğurma serüvenine dair ebelerin ve annelerin deneyimlerini aktarıyor. Ardından Etna Özbek'in, 2020'de kimliği belirsiz kişilerce kaçırılan, bir süre sonra cansız bedeni bulunan Şimuni ve akıbeti hala bilinmeyen Hürmüz Diril'in, son Keldani köylerinden birinde, defalarca baştan inşa ettikleri evlerinde çocuklarıyla geçirdikleri son haftayı anlatan Nosema filmi var. 13 Aralık Salı 20.00'de art arda üç film gösterilecek. Letizia Zatti'nin Akan Su Yosun Tutmaz filmi, eski sevgilinin evinde, anıların ışığında gezinen bir kadının gözünden mekanın hafızasını izliyor. Julieta Gasroc ve Jose Puchades Martinez'in ilk filmleri Anima Animae Animam, hayatlarını nesnelere adayan, onlara seslerini veren kuklacıların hikayesini anlatıyor. Alba Just'ın kısa filmi Antonia ise geleneksel bir koca ile rutininde uzayıp giden bir evliliği, çift ideolojisinin enkazı altında kalan bir kadının çıkış yolu aramasını konu alıyor. 4 Aralık Çarşamba 20.00-23.00 arasında dört film gösterime giriyor. Durgun Su, Coraline Zorea'nın ilk yönetmenlik denemesi. Film, çocuk işçi olarak çalışmaya başladığı balık çiftliği ile dönmesi gereken okul arasında, yaşam koşulları ve patronun hilelerine karşı, kendine has bir isyan başlatan bir kızın hikayesini perdeye yansıtıyor. Anat Bartur'un Nereye Kaçıyorsun? adlı kısa filmi, bir belgesel film setinde geçiyor. Hem belgeselin konusu ve ana karakteri olan fuhuş sektöründeki bir kadının yaşadıklarına, hem de onunla empati ilişkisi kuran asistan kadının gözünden film yapım sürecindeki iktidar ilişkilerine bakıyor. Rosario Pardo'nun ilk kısa filmi Sigaralar ise kadınların görünmeyen bakım emeğini, Alzaymırlı bir kaynana, bir gelin ve adı var kendi yok bir oğul üzerinden anlatıyor. Günün son filmi, Angela Arregui'nun animasyon filmi Ördekler. Bir kadının ilk iş gününe odaklanan filmde, ofibih balkonuna bir yavru ördek gelir. Ofistekiler bu davetsiz konukla önce eğlenip sonra unuturken, Maria kendini ördeğe göstermemeye çalışır. 15 Aralık Perşembe 20.00-23.00 arasında gösterilecek üç filmden ilki Müşkül. Maider Oleaga'nın yönettiği film, yaşlı bir kadının istemediği bakıcı kadınla ilişkisindeki değişimi izlerken bakım emeğinin zorluğunu şiirsel bir dille aktarıyor. Sarah Arnold'un filmi Ticaret Politikası, kurumsal bir süpermarkette çalışan kadınların, daha çok kar ve verimlilik derdindeki erkek şef ve ardındaki patronun baskıları sonucu yaşadıkları ciddi hak ihlallerini ele alıyor. Natalie Bruijns'un ilk kurmaca filmi Denizatı ise kürtaj kliniğinde sıra bekleyen bir kadının gözünden hem kendisinin hem de diğer kadınların hayatlarına ve deneyimlerine dair yalın izlenimler sunuyor. Festival, 16 Aralık Cuma günü saat 20.00'de Maria Salgado Gispert'in Çılgın filmiyle devam ediyor. Film, lisede temizlikçi olarak çalışan bir kadının hayata ve öğrenmeye dair hevesine odaklanıyor. Ardından, Nuria Munoz-Ortin ve Eva Libertad'ın, işitme engelli bir kadının çocuk sahibi olma ihtimalini sorguladığı Sağır filmi var. Yönetmen koltuğuna Beatriz Abad'ın oturduğu İplik ise hastanede yatan küçük bir kızın kabuslarından kurtulmak için ninesine, onun yün ipliğine ve annesine sığınmasını konu alıyor. 20. Filmmor'un son filmi 17 Aralık Cumartesi günü saat 20.00'de gösterilecek. Aslı Akdağ'ın yönettiği Bekleyiş, muhafazakar-modern çatışmasında bekar anne olma cesaretine ve mücadelesine dair otobiyografik, görsel bir günlük sunuyor. 20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, 18 Aralık Pazar günü saat 20.00'de birçok kıtadan kadın filmleri festivallerine film toplayan kadınların buluşacağı forum ile sona erecek. Festivaldeki filmler www. filmmoronline. org'a kayıt ve rezervasyon yaptırarak Türkçe altyazı ile, forum ve söyleşiler simultane çeviri ile ücretsiz izlenebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/20-tudem-edebiyat-odulleri-roman-yarismasi-sonuclandi/", "text": "20. Tudem Edebiyat Ödülleri Roman Yarışması sonuçlandı 20. Tudem Edebiyat Ödülleri'nde dereceye girenler belli oldu. Birincilik ödülüne Udu Tanrısı, Eşlikçi ve Lale isimli dosyası ile Sevtap Ayhan değer görüldü. Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatına çağdaş ve özgün eserler kazandırmak hedefiyle 2003 yılından bu yana düzenlenen Tudem Edebiyat Ödülleri 20. yılında, çocuk edebiyatı alanında ve roman dalında düzenlenmişti. Önceki yarışmalarda Tudem Edebiyat Birincilik Ödülüne değer görülen yazarlardan oluşan 20. Tudem Edebiyat Ödülleri seçici kurulu, geçtiğimiz günlerde bir araya gelerek bu yıl dereceye girecek dosyaları belirledi. 75 dosyanın başvurduğu yarışmada birincilik ödülünü Udu Tanrısı, Eşlikçi ve Lale adlı çalışmasıyla Sevtap Ayhan kazandı. İkincilik ödülüne Senden Tembeli Var ile Tuba Aktaş Deli, üçüncülüğe ise Atımın Kuyruğu ile Serhan Ok değer görüldü. Dereceye giren isimlere, İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal'ın tasarladığı ödül heykellerinin yanı sıra, birinciye 10.000 TL, ikinciye 7.500 TL, üçüncüye 5.000 TL para ödülü verilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2021-nobel-edebiyat-odulunun-sahibi-abdulrazak-gurnah/", "text": "2021 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Zanzibarlı edebiyatçı Abdulrazak Gurnah oldu. Gurnah'ın Nobel'i kültürler ve kıtalar arasındaki körfezde sömürgeciliğin etkilerine ve mültecinin kaderine nüfuz etmesinden dolayı aldığı belirtildi. Nobel Komitesi, Gurnah'nın gerçeğe olan bağlılığının ve basitleştirmeden kaçınmasının dikkat çekici olduğunu aktararak Romanları, basmakalıp betimlemelerden uzak ve bize dünyanın diğer yerlerindeki pek çok kişinin aşina olmadığı, kültürel olarak çeşitlendirilmiş bir Doğu Afrika'ya açıyor ifadesine yer verdi. Abdulrazak Gurnah'ın kitapları. 1948'de Doğu Afrika kıyısındaki Zanzibar'da doğan ve anadili Svahili olan 73 yaşındaki yazar, ödülün yanı sıra 10 milyon İsveç kronu (1,1 milyon dolar) para armağanının da sahibi oldu. Gençliğinde 1964 yılında gerçekleşen Zanzibar Ayaklanması'na ve sonrasında kurulan sosyalist rejimin çalkantılı yıllarına tanıklık etti. Gurnah'ın kitapları Türkiye'de İletişim Yayınları tarafından basıldı. Bunlar, Müge Günay tarafından çevrilen Kumdan Yürek, Deniz Kenarında, Son Hediye, Sessizliğe Hayranlık, Terkediş kitaplarıdır. Geçtiğimiz yıl Nobel Edebiyat Ödülü'nü ise şair Louise Gluck almıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2021-pen-duygu-asena-odulu-ayse-bugraya-verildi/", "text": "PEN Yazarlar Derneği tarafından 2006 yılında hayatını kaybeden yazar Duygu Asena adına verilen PEN Duygu Asena Ödülü, bu yıl Emeritus Prof. Dr. Ayşe Buğra'ya değer görüldü. PEN Yazarlar Derneği, 2021 PEN Duygu Asena Ödülü'nü, AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun hedef gösterdiği Emeritus Prof. Dr. Ayşe Buğra'ya verdi. PEN'in açıklamasında, Prof. Dr. Ayşe Buğra'nın, tüm güçlüklere, engellere karşın kendini öğrencilerine adamayı ve eğitim vermeyi sürdürdüğü, kişilik haklarına yönelik saldırılar karşısında sağduyulu, alçak gönüllü duruşunu bozmadığı ve tepkisini, memleketim için üzüldüm diye göstererek insanlık, vicdan ve terbiye dersi verdiği belirtildi. Açıklamada, Kadın olmanın, bilim insanı olmanın onurunu, tüm kadınlar için, kadın özgürlüğü için taşıyan ve bunun ülkeyi de, düşünceyi de özgürleştireceğini bilen onun gibi bir Cumhuriyet Kadınımız olduğu için sonsuz bir sevinç duyuyoruz denildi. PEN Yazarlar Derneği, her yıl iki ödül verir. Bunlardan ilki kadın hareketinin öncülerinden ve en duyarlı kalemlerinden, genç yaşta yitirdiğimiz Sevgili Duygu Asena adına düzenlenen PEN Ödülü, diğeri ise o yılın şiir bildirisini hazırlayacak olan, edebiyatımızı varlığıyla, eserleriyle zenginleştirmiş bir şaire verilen PEN Şiir Ödülü'dür. 2021 PEN Duygu Asena Ödülü'nü, varlığıyla, çalışmalarıyla, kitaplarıyla, duruşuyla, eğitimci ve bilim insanı kimliğiyle örnek oluşturan Prof. Dr. Ayşe Buğra'ya sevgi ve saygıyla sunuyoruz. Ayşe Buğra Dünya Bilimler Akademisi'nin 2015 Sosyal Bilimler Ödülü'nü kazanmış dünya çapında bir bilginimizdir. Üniversite kavramının içinin her geçen gün daha da boşaltıldığı, ülkemiz eğitim sisteminde çağdaş ve evrensel değerlerden uzaklaşıldığı, her alanda olduğu gibi akademik bağımsızlığın da baskı ve tehdit altında olduğu, Cumhuriyet ilkelerinden ödün verildiği, karşı devrim adımlarının uygulanmaya çalışıldığı bir dönemden geçmekteyiz. Bu dönemde, dünya bilim camiasında en saygın yeri olan, eserleri dünyanın birçok üniversitesinde kaynak olarak kullanılan Ayşe Buğra yaşadığı tüm güçlüklere, engellere karşın kendini öğrencilerine adamayı, eğitim vermeyi sürdürdü. Adliye koridorlarında uzun sürmüş eziyet sürecinin tanıklığını ve adalet arayışını sürdürürken, haksızlıklara baş eğmemenin de örneğini verdi. Yine bu dönemde siyasi otoritenin hakaret, iftira ve tehditlerine uğramış, hedef gösterilmiş, aşağılanmaya çalışılmıştır. Kişilik haklarına saldırılmış, hem bir Cumhuriyet Aydını hem de kadın olarak kendisine bedel ödetilmek istendi. Ayşe Buğra bu saldırılar, bu hoyratlık karşısında her zamanki sağduyulu, alçak gönüllü duruşunu bozmamış, tepkisini memleketim için üzüldüm diye göstererek insanlık, vicdan ve terbiye dersi verdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2021-uluslararasi-booker-odulu-uzun-liste/", "text": "Dünyanın dört bir yanından çevrilmiş kurguların en iyi eserlerini onurlandıran 2021 Uluslararası Booker Ödülü uzun listesi açıklandı. Ödül, her yıl İngilizceye çevrilen ve İngiltere ve İrlanda'da basılan tek bir kitaba veriliyor. Dünyanın her yerinden uluslararası kurguların daha fazla yayınlanmasını ve okunmasını teşvik etmeyi ve çevirmenlerin çalışmalarını tanıtmayı ve tanımayı amaçlayan Uluslararası Booker Ödülü'nde 50 bin sterlin ödül kazanan yazar ve çevirmen arasında paylaştırılıyor. Final listesi 22 Nisan'da, kazananlar ise 2 Haziran'da sanal bir törenle açıklanacak. Bu yıl 125 kitabın değerlendirildiği yarışmada 11 dilden ve 12 ülkeden kitap yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2021-uluslararasi-man-booker-odulu-kisa-listesi-aciklandi/", "text": "Edebiyat dünyasının prestijli ödüllerinden Uluslararası Man Booker Ödülü'nün bu yılki kısa listesi açıklandı. Dünyanın dört bir yanından çevrilmiş kurguların en iyi eserlerini onurlandıran Uluslararası Man Booker Ödülü 2021 final listesini açıkladı. Maria Stepanova'nın aile anılarından Eric Vuillard'ın yazdığı tarihi denemeye, bu yılki Uluslararası Man Booker Ödülü kısa listesi, kurgusal ve kurgusal olmayanın sınırlarını gerçekten zorladığı çalışmaları ön plana çıkarıyor. Ödül, her yıl İngilizceye çevrilen ve İngiltere ve İrlanda'da basılan tek bir kitaba veriliyor. Dünyanın her yerinden uluslararası kurguların daha fazla yayınlanmasını ve okunmasını teşvik etmeyi ve çevirmenlerin çalışmalarını tanıtmayı, tanımayı amaçlıyor. 50 bin sterlin de ödül kazanan yazar ve çevirmen arasında paylaştırılıyor. Kazanan, 2 Haziran'da online bir törenle açıklanacak. Jüri, bu yıl 125 kitabı değerlendirdikten sonra sayıyı 5'e indirdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2021-vedat-turkali-odullerinde-en-iyi-roman-odulu-osman-ile-ayfer-tuncun/", "text": "2021 Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri'ni kazananlar belli oldu. 2021 Vedat Türkali Roman Ödülü'nün kazananı Osman romanıyla Ayfer Tunç oldu. Atakum Belediyesi'nin her yıl Vedat Türkali adına roman, öykü, şiir ve çeviri kurmaca eser kategorilerinde verilen Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri'ni bu yıl kazanan isimler ve eserler açıklandı. Doğan Hızlan, Zülfü Livaneli, Deniz Türkali, Gonca Özmen, Kemal Varol ve Yavuz Ekinci'nin yer aldığı jüri, bu yıl 473 eserin arasından seçimlerini yaptı. 2021 Vedat Türkali Roman Ödülü, Can Yayınları tarafından yayımlanan Osman romanıyla Ayfer Tunç'un; Öykü Ödülü Sel Yayınları tarafından yayımlanan öyküsü Şehirli Karınca ile Mehmet Güreli'nin; Şiir Ödülü Yapı Kredi Yayınları'nın yayımladığı Dil Tutulması şiir kitabı ile İlhan Durusel'in; Çeviri Kurmaca Ödülü Harfa Kitap tarafından Deniz Koç çevirisiyle yayımlanan Ocean Vuong'un Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz oldu. Vedat Türkali İlk Roman Ödülü ise bu yıl Ölüler Kıraathanesi ile Fatih Gezer'e layık bulundu. Kazananların ödülleri Mayıs ayının son haftası verilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2022-dunya-tiyatro-gunu-ulusal-bildirisi-seckin-selviden/", "text": "Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Üniversiteler Türkiye Temsilcisi BİLKENT Üniversitesi Tiyatro Bölümü Başkanı Jason Hale ve ITI Türkiye Temsilciliği Yönetim Kurulu'nun aldıkları ortak kararla bu yılki Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi tiyatro eleştirmeni ve çevirmen Seçkin Selvi tarafından kaleme alındı. Binlerce yıl önce her türlü araç gereçten yoksun mağara insanı dünyanın rahmine tutunup doğanın adlandıramadığı güçlerine karşı yaşam savaşı verdi. Teknolojinin bütün olanaklarına sahip olan günümüz insanları ise, kendi yarattıkları araç gereçlerle, maddi manevi hırslarına tutunarak dünyayı ve doğayı yok etme yoluna gidiyor ve birbirlerine karşı yaşam savaşı vermek zorunda bırakılıyorlar. Mağaradaki insan gündüz yaptığı avı akşam duvarlara resimler çizerek ve bedenini kullanarak diğerlerine anlatıyordu. Tiyatronun doğuş öyküsünü o günlere bağlıyoruz; çünkü o insanlar hareketle anlatma yoluyla bir kültürü kendilerinden sonraki kuşaklara aktarıyorlardı. Çünkü tiyatronun asal işlevi anlatmaktır, insanların mutluluğu, refahı, sağlığı ve en önemlisi barışı için deneyimlerini, bildiklerini, gördüklerini kendi çağının kültürüyle yoğurarak sonraki kuşaklara aktarmaktır. Çünkü tiyatro, metni ile edebiyatı, koreografisiyle bale ve dansı, dekoru kostümüyle resim, heykel gibi görsel sanatları, müziği, kısacası tüm sanatları kendisinde bütünleştirerek insanlığa ulaştıran tek sanat dalıdır. Çünkü tiyatro, düşünce özgürlüğünü yok etmek isteyen baskıları, ırkçılığı, ister çocuk yaşta evlendirerek ister öldürerek işlenen kadın cinayetlerini, işkenceyi, devlet hazinesinden başlayan soygunların vatandaşların cebine kadar uzandığı düzenleri, doğaya ve doğanın düzenine yapılan saldırıları insanlığın gözleri önüne serme işlevini üstlenir. Çünkü tiyatro insanlığın dünyaya açılan gözüdür. Tiyatronun kapanması demek dünyaya gözümüzü kapatmak demektir; kültürlerin aktarım zincirini kırıp atmak demektir. İki yılı aşkın bir süredir, Covid-19 pandemisi yüzünden tiyatrolar aylarca kapalı kaldı, bu durum yalnızca dünyaya gözümüzü kapatmakla kalmadı, ekonomik nedenlerle birçok tiyatro, hem de en genç, en umut veren, en yaratıcı topluluklar perdelerini kapatmak zorunda kaldılar. Dünya Tiyatro Günü'nün yer aldığı Mart ayı ise, dünyanın çeşitli yerlerinde yıllardır sürdürülen savaşların acılarına Karadeniz kıyılarından gelen bomba sesleriyle bebek çığlıklarını ekledi. Tarihteki büyük savaşlar, 1. ve 2. Dünya savaşları, Vietnam savaşı, Bosna savaşı, sayısız kurtuluş savaşı ve savaşımı nasıl tiyatro aracılığıyla insanlığın ortak belleğine işlendiyse, hiç kuşkusuz yeni savaşlar ve saldırılar da bir gün sahnede yerini alacaktır. Çünkü tiyatro o ortak belleği sürdürebilmek için bütün bunları anlatmak zorundadır. İnanıyorum ki tiyatronun da katkısıyla ortak belleği besleyerek, insanlarla, halklarla, ülkelerle el ele tutuşup omuz omuza vererek insanca yaşanan ortamlarda dünya sanatçılarını alkışlamaya devam edeceğiz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2022-dunya-tiyatro-gunu-uluslararasi-bildirisi-yonetmen-peter-sellarstan/", "text": "27 Mart 2022 Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi, ABD'den ünlü tiyatro ve opera yönetmeni Peter Sellars tarafından yazıldı. Tüm dünyanın pür dikkat haberleri takip ettiği bu günlerde, yaratıcılar olarak hepimizi izninizle kendi epik zaman, epik değişim, epik farkındalık, epik düşünce, epik bakış alanımıza ve perspektifimize davet etmek istiyorum. İnsanlık tarihinin epik bir döneminden geçiyoruz ve insanların kendileriyle, birbirleriyle ve insan dışı gerçekliklerle ilişkisinde gördüğümüz köklü değişiklikler algı, aktarım, izan ve ifade kabiliyetlerimizi neredeyse yetersiz kılıyor. Muazzam basın kampanyaları, deneyim simülasyonları ve birbirinden feci felaket senaryoları ile dolup taşan bir dünyada, biteviye yinelenen sayıların ötesine geçip tek bir hayatın, tek bir ekosistemin, arkadaşlığın kutsallığını ve sonsuzluğunu, ya da garip bir gökyüzünde ışığın değerini nasıl deneyimleyebiliriz? COVID-19 iki yılda insanların duyularını köreltti, hayatlarını daralttı, oluşmuş bağları kopardı ve bizi insanlık meskeninin sıfır noktasına getirip bıraktı. Epik bakış, amaç, iyileşme, onarma ve ilgi tiyatrosunun yeni ritüellere ihtiyacı var. Eğlendirilmemiz gerekmiyor. Bir araya gelmemiz gerekiyor. Alanları paylaşmamız ve paylaşılan alanları çoğaltmamız gerekiyor. Birbirimizi yürekten dinlediğimiz, korunaklı eşitlik alanlarına ihtiyacımız var. Buddha Avatamsaka Sutra'da insan ömründeki on büyük sabır türünü sayar. En etkileyici sabırlardan biri her şeyi bir serap olarak algılama sabrıdır. Tiyatro bu dünyadaki hayatı hep bir serap gibi sunmuş, özgürleştiren bir netlik ve güçle insani yanılsamanın, yanılgının, körlüğün, inkarın ötesini görmemizi sağlamıştır. Neye baktığımızdan ve bakış şeklimizden o kadar eminiz ki alternatif gerçeklikleri, yeni ihtimalleri, farklı yaklaşımları, gözle görülmez ilişkileri ve zamansız bağlantıları göremiyor, hissedemiyoruz. Zaman; aklımızı, duyularımızı, hayal gücümüzü, tarihlerimizi ve geleceklerimizi derinden canlandırma zamanıdır. Bu, birbirinden uzakta, tek başlarına çalışan insanlarla yapılacak bir iş değildir. Bunu birlikte yapmalıyız. Tiyatro, bu işi birlikte yapmaya davettir. Çalışmalarınız için can-ı gönülden teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2022-duygu-asena-pen-odulu-ucan-supurgenin/", "text": "PEN Türkiye Yazarlar Derneği tarafından her yıl verilen Duygu Asena PEN Ödülü bu yıl Uçan Süpürge'ye verildi. PEN Türkiye Yazarlar Derneği tarafından yapılan açıklamada ödülü duruşuyla, gerçekleştirdikleriyle, birçok kadına yol açan, örnek oluşturan bir sivil toplum kuruluşuna veriyoruz: Uçan Süpürge'ye denildi. Açıklamada ayrıca, Siz siz olun, asla uçan süpürgelerinizden inmeyin ve 'Cadılığınızı' her daim sürdürün ifadeleri yer aldı. Türkiye'de kadın hareketinin öncülerinden gazeteci-yazar Duygu Asena anısına 2007'den beri verilen PEN Duygu Asena Ödülü bu yıl Uçan Süpürge'ye verildi. 2021 yılında ise aynı ödül akademisyen Prof. Dr. Ayşe Buğra'ya verilmişti. PEN Türkiye'den yapılan açıklamada, Halime Güner tarafından kurulan Uçan Süpürge'nin, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'yle öne çıktığına değinilirken, Direniş için bir platform, özgürleşme için bir araç olan feminist sanat ve festival, içindeki filmlerle mücadelelerine taşındı. Ülkemizde kadınlar için, kadınlar tarafından kurulmuş ilk film festivali olan bu olay, tam 25 yıldır yani çeyrek asırdır kesintisiz sürmekte denildi. Açıklamada ayrıca uçan süpürgelerine binip tepemizde dolaşan bu Büyücü kadınlar bir film festivalinden çok daha fazlasını gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeyi de sürdürüyor. Çok geçmeden Uçan Süpürge, bir festival olayı olmanın ötesine geçti ifadeleri yer alırken, Uçan Süpürge'nin kadın örgütleri arasındaki iletişimi güçlendirmek adına hayata geçirdiği Uçan Haber dergisine, radyo ve televizyon programlarına, Yerel Kadın Muhabirler Ağı ve Uçan Süpürge tarafından hazırlanan ve sivil toplumun kullanımına sunulan Türkiye Kadın Örgütleri Rehberi gibi çalışmalara da değinildi. Açıklamada, Uçan Süpürge'nin festival sebebiyle çıktığı yolda sanatın iyileştiriciliğine her zaman inanarak projeler ürettiğine dikkat çekerek, Elele projesiyle de Fırat Nehri'nin kenarındaki 5 ilde kültür ve sanatı kullanarak gençler arasında diyalog kurmayı hedeflediği belirtiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2022-erdal-oz-edebiyat-odulunun-sahibi-mehmet-eroglu/", "text": "Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz'ün anısını yaşatmak için ailesi tarafından her yıl düzenlenen Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün yeni sahibi Mehmet Eroğlu. Başkanlığını Cemil Kavukçu'nun üstlendiği, Ömer Türkeş, Metin Celal, Nilüfer Kuyaş, Murat Yalçın, Jale Özata ve Faruk Duman'dan oluşan Seçici Kurul, Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün on beşincisinin Mehmet Eroğlu'na verilmesini kararlaştırdı. Erdal Öz Edebiyat Ödülü Seçici Kurulu, 25 Eylül 2022'de yaptığı toplantıyla, bu yılın ödülünü, uzun yıllara yayılan romancılık kariyeriyle Mehmet Eroğlu'na vermeye karar verdi. Mehmet Eroğlu, kişisel ya da toplumsal yıkımlara, acılara karşı duyarlılığı ve sorumlu bir aydın yazar tavrıyla, gerçek hayatın gerçek insanlarını, yakın tarihin karanlık dönemlerini ele alan romanlarıyla ve girdiği yeni arayışlarla ödüle layık görüldü. Her yıl bir üyenin ayrılıp bir başkasının katılımıyla yenilenen jüri, altı yıldır jüride bulunan ve 2021 komitesinin başkanlığını yürüten Cemil Kavukçu'yu uğurlayacak. Gelecek sene jüriye katılacak olan yeni isim Behçet Çelik olacak. 2008 yılından bugüne kadar verilen ödül, Handan Börüteçene'nin tasarladığı bir ödül heykeli ve 15.000 TL'den oluşuyor. Erdal Öz Edebiyat Ödülü bugüne dek, Gülten Akın, Nurdan Gürbilek, İhsan Oktay Anar, Şavkar Altınel, Murathan Mungan, Cemil Kavukçu, küçük İskender, Orhan Pamuk, Orhan Koçak, Cevat Çapan, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Jale Parla ve Selim İleri'ye verildi. 1948'de İzmir'de doğdu. 1971 yılında ODTÜ'den mezun oldu. Aynı dönemde, 12 Mart Darbesi'nin ardından kurulan Sıkıyönetim Mahkemesi'nce altı yıl hapse mahkum edildi. 1974 yılındaki genel aftan sonra yazmaya başladı. İlk romanı Issızlığın Ortası, 1979 Milliyet Roman Ödülü'nü kazanmasına karşın 12 Eylül sıkıyönetim döneminde solcu ve antimilitarist unsurlar taşıdığı gerekçesiyle yayımlanamadı. Romanları ancak 1984 yılından itibaren basılabildi. Milliyet Roman Ödülü'nün ardından Madaralı Roman Ödülü ve Orhan Kemal Roman Armağanı'nı da kazanan Issızlığın Ortası ve Geç Kalmış Ölü'yü sırasıyla, Yarım Kalan Yürüyüş (1986), Adını Unutan Adam (1989), Yürek Sürgünü (1994) adlı romanlar izledi. Mehmet Eroğlu 1994-2000 yılları arasında senaryo yazımı ve müzik çalışmaları nedeniyle romana ara verdi. Bu dönemin ardından Yüz: 1981 (2000), Zamanın Manzarası (2002), Kusma Kulübü (2004), Düş Kırgınları (2005), Belleğin Kış Uykusu (2006) adlı romanları yayımlandı. Fay Kırığı Üçlemesi'nin ilk kitabı Mehmet 2009'da, ikinci kitap Emine 2011 yılında, son kitap Rojin ise 2013'te okurlarla buluştu. Yazarın Gezi Direnişi sırasında geçen 9,75 Santimetrekare adlı romanı 2014'te, Mermer Köşk 2017'de, Kıyıdan Uzakta 2018'de, İyi Adamın On Günü 2019'da, Kötü Adamın On Günü 2020'de ve Meraklı Adamın On Günü 2021 yılında yayımlandı. Eroğlu'nun öğrencileri tarafından kitaplarından seçilmiş Edebi Aforizmalar (2016) adlı bir kitabı daha vardır. Mehmet Eroğlu'nun senaryo çalışmaları, televizyon için yazdığı dizilerin yanı sıra, 1996 yılında İstanbul Film Festivali'nde En İyi Türk Filmi ve FIPRESCI ödüllerini kazanan 80. Adım ve 1997 Antalya Altın Portakal Jüri Özel Ödülü ile 1997 Adana Altın Koza En İyi 3. Film Ödülü'nü kazanan Solgun Bir Sarı Gül gibi sinema filmi senaryolarını da içeriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2022-mtv-film-tv-odulleri-adaylari-aciklandi/", "text": "2022 MTV Film ve TV Ödüllerinde Spider-Man: Eve Dönüş Yok, Euphoria, The Batman, RuPaul's Drag Race, Selling Sunset and Summer House adaylıkların başını çekiyor. Epik etkinlik 4 Haziran Cumartesi günü Los Angeles'ta canlı olarak yayınlanacak. Ödüller için 18 Mayıs'a kadar vote. mtv. com sitesinden oy verilebilir. 2022 MTV Film ve TV Ödülleri ve Film ve TV Ödülleri: Doğaçlama adayları açıklandı. Her iki etkinlik de 5 Haziran Pazar günü tek gecelik efsanevi bir Los Angeles etkinliğinin parçası olarak Barker Hangar'da 4 Haziran Cumartesi günü saat 20:00'de (TSİ 5 Haziran Pazar günü 03:00'de) başlayıp canlı olarak yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2022-nobel-edebiyat-odulunun-sahibi-annie-ernaux-istanbul-film-festivalinin-konugu/", "text": "42. İstanbul Film Festivali, bu yıl 2022 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Fransız yazar ve yönetmen Annie Ernaux'yu ağırlıyor. Nobel ödüllü yazar Annie Ernaux kendi yazdığı, oğlu David Ernaux-Briot ile birlikte yönettiği Super-8 Yılları adlı belgesel filmin gösterimi için festivalin konuğu olarak İstanbul'a geliyor. Annie Ernaux için 14 Nisan Cuma saat 15.00'te The Marmara Hotel Taksim'de yer alan Opera Salonu'nda bir basın toplantısı düzenleniyor. Basın toplantısının moderatörlüğünü, yazarın Türkiye'deki kitaplarının yayıncısı Can Yayınları'ndan editör Şirin Etik üstleniyor. Prömiyerini Cannes'da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yapan Super-8 Yılları, Annie Ernaux'nun yazarlığa adım atmadan önce çekilmiş 8 mm hatıra filmlerini bir araya getiriyor. Ernaux'nun, oğlu David Ernaux-Briot ile birlikte yönettiği belgesel, Fransız Kültür Merkezi ile Fransa Büyükelçiliği ve Unifrance'ın değerli katkılarıyla festival kapsamında Belgesel Kuşağı'nda gösteriliyor. Super-8 Yılları gösterimleri, 13 Nisan Perşembe 16.00'da Fransız Kültür Merkezi, 14 Nisan Cuma 16.00'da Cinewam City's 7 ve 15 Nisan Cumartesi 13.30 Kadıköy Sineması'nda olacak. Annie Ernaux ve David Ernaux-Briot, filmin 13 Nisan Perşembe ve 15 Nisan Cumartesi günkü gösterimlerine de katılarak izleyicilerle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2022-pirelli-takviminin-fotografcisi-bryan-adams/", "text": "Pirelli Takvimi'nin 2022 edisyonunun müzisyen ve fotoğrafçı Bryan Adams tarafından çekileceği açıklandı. Bu açıklamayla Covid salgını nedeniyle geçen yıl askıya alınan Pirelli Takviminin geri dönüşü de duyurulmuş oldu. 'The Cal ', 2021'den önce 1967'de ve 1975 ile 1983 yılları arasında da yayımlanmamıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2022-pirelli-takviminin-kamera-arkasi-goruntuleri/", "text": "Pirelli'nin artık efsaneleşen ve her yıl merakla beklenen takviminin, ünlü müzisyen, söz yazarı ve fotoğrafçı Bryan Adams'ın imzasını taşıyan 2022 edisyonunun kamera arkası görüntüleri ortaya çıktı. Fotoğraf çekimlerini Adams'ın Los Angeles ve Capri'de gerçekleştirdiği 2022 Pirelli Takvimi'nde müzik dünyasının en önemli yeteneklerinden bazıları rol alıyor. Bu yıl 48'incisinin çekimleri Kanadalı rock şarkıcısı, şarkı sözü yazarı ve fotoğrafçı Bryan Adams tarafından Los Angeles ve Capri'de gerçekleştirilen 2022 Pirelli Takvimi'nin kamera arkası görüntüleri ilk kez ortaya çıktı.2022 Pirelli Takvimi'nin başlığı On The Road olurken, bu yılki edisyon farklı milliyetler, müzik türleri, yaş grupları ve değişik mesleki deneyimlere sahip sanatçıları bir araya getiren bir yolculuk niteliği taşıyor. Son 45 yıldır yollardayım çünkü bir müzisyenin hayatı yollardan, yolculuklardan, otellerde ve saatlerce kulislerde beklemekten oluşur diyen Kanadalı sanatçı Bryan Adams, The Cal 'in 48. edisyonunun çekimlerini Haziran ayında kadronun büyük çoğunluğunun bulunduğu Los Angeles'ta iki gün ve ardından Capri'de Temmuz sonunda bir gün süren yoğun çalışmayla tamamladı. Cher, Grimes, Jennifer Hudson, Normani, Rita Ora, Bohan Phoenix, Iggy Pop, St. Vincent ve Kali Uchis'in çekimleri Los Angeles'taki Palace Theatre ve Chateau Marmont oteli ile şehrin sokaklarında gerçekleştirildi. Saweetie'nin fotoğrafları ise Capri'deki Hotel La Scalinatella'da çekildi. Covid-19 salgını sebebiyle 2021'de askıya alınan Pirelli Takvimi, her yıl olduğu gibi sonbaharda, Kasım ayında tanıtılacak On The Road Yollarda başlığıyla 2022'de geri dönecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2023-uluslararasi-emmy-odullerinde-turkiyeden-tek-aday-yargi-dizisi/", "text": "Pazar akşamı 3. sezonu yayınlanmaya başlayan Ay Yapım imzalı Yargı dizisi, 2023 Uluslararası Emmy Ödülleri'nde Türkiye'den tek aday olan dizi oldu. Tüm dünyada heyecanla takip edilen 'Yargı' 'En İyi Telenovela' dalında tüm dünyadan yarışacak 4 diziden biri oldu. Geçtiğimiz pazar günü üçüncü sezonuyla yeni sezona merhaba diyen, Sema Ergenekon'un kalemi ve Ali Bilgin rejisiyle buluşan Yargı dizisinin başrollerinde Kaan Urgancıoğlu ve Pınar Deniz yer alırken onlara Hüseyin Avni Danyal, Uğur Polat, Cezmi Baskın, Zeyno Eracar, Uğur Aslan, Arda Anarat, Pınar Çağlar Gençtürk, Nilgün Türksever, Onur Özaydın, Ferit Kaya, Ayşen Sezerel, Seda Türkmen, Ulvi Kahyaoğlu, Özlem Türkay, Müge Bayramoğlu, Çağla Demir, Beren Nur Karadiş, Zeynep Atılgan, Merve Ateş, Gece Işık Demirel, Duygu Serin, Tolga Canbeyli ve Alican Altun Onur Tekin gibi usta ve genç isimler eşlik ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/2024-seyhan-livaneli-oyku-yarismasi-icin-basvurular-basladi/", "text": "2024'te beşincisi verilecek olan Seyhan Livaneli Öykü Yarışması için başvurular başladı. Katılım için son başvuru tarihi: 15 Ekim 2023. Edebiyat dünyamıza soluk katabilecek yeni yazarlar ortaya çıkarmak ve Seyhan Livaneli'nin değerli anısını yaşatmak için Eksik Parça Yayınları'yla birlikte düzenlenen yarışmanın seçici kurulu Zülfü Livaneli, Hakan Akdoğan, Jale Sancak, Gaye Boralıoğlu, Menekşe Toprak, Barış İnce, Zafer Köse'den oluşuyor. Adaylar, Yol Göç temalı, elektronik ortamda veya kağıt baskı olarak yayımlanmamış, başka bir yarışmadan ödül almamış öykülerini 15 Ekim 2023 tarihine kadar seyhanlivanelioykuyarismasi@eksikparca. com göndererek başvurularını yapabilirler. Yarışmanın kazananı 22 Ocak 2024'te açıklanacak; ödül töreni Nisan 2024'te düzenlenecektir. Edebiyat dünyamıza soluk katabilecek yeni yazarlar ortaya çıkarmak ve Seyhan Livaneli'nin değerli anısını yaşatmak. - Ödül, öykü türünde kitabı yayımlanmamış 18 yaş üzeri yazar ve yazar adaylarına açıktır. - Ödüle, iki öyküyle başvurulur. Öyküler elektronik ortamda veya kağıt baskı olarak yayımlanmamış, başka bir yarışmadan ödül almamış olmalıdır. Ve yarışmanın sonucu açıklanana kadar yayımlanmamalıdır. - Her biri en fazla 1500 sözcük uzunluğunda iki öykü tek Word dosyası içinde gönderilmelidir. - Başvuru, adayın kendisi tarafından, seyhanlivanelioykuyarismasi@eksikparca. com e-posta adresine, 15 Ekim 2023, saat 24.00'e kadar gönderilmelidir. - Başvuru için gönderilen e-posta, iki Word dosyasından oluşmalıdır. - Birinci dosyada yazarın/adayın adı, iki öyküsünün adları, belirlediği rumuz, adresi, cep telefonu, e-posta adresi ve kısa özgeçmiş bilgisi bulunmalıdır. - İki öykünün yer alacağı diğer dosyaya yazarın adı yazılmayacaktır. Dosyaların her ikisi de, belirlenmiş olan rumuz adıyla kaydedilmiş olmalıdır; rumuz-1 ve rumuz-2 biçiminde. Düzenleme kurulu, jüri üyelerine, ön elemeden geçen adayların dosyalarını isimsiz iletecektir. - Düzenleme kurulu, adayların dosyalarını yönetmeliğe uygunluk, özensizlik, belirgin anlatım sorunu, yazım hatası gibi yönlerden inceleyecektir. Yarışmayı düzenleyen kurum ön seçici kurul oluşturma yetkisine sahiptir. - Ödüle gönderilen öykülerin hukuki sorumluluğu yazarına aittir. İntihal veya üçüncü kişilerin telif hakkı gibi durumlarda, sorumluluk yazara aittir. - Yarışma Koordinatörü: Ayça Erdura - Seçici Kurul: Zülfü Livaneli, Hakan Akdoğan, Jale Sancak, Gaye Boralıoğlu, Menekşe Toprak, Barış İnce, Zafer Köse - Seçici kurul üyelerinin birinci derece yakınları, önceki senelerde ödülümüzü alan ve finale kalan yazarlar ödüle başvuramayacaktır. - Ödülü kazanan yazarın öykü dosyası, Eksik Parça Yayınları tarafından kitaplaştırılacaktır. - Yarışmanın kazananı 22 Ocak 2024'te açıklanacak ve Nisan 2024'te ödül töreni düzenlenecektir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/21-tudem-edebiyat-odulleri-mizah-romani-yarismasinin-secici-kurul-uyeleri-ile-cocuk-edebiyatinda-mizah-uzerine-soylesi/", "text": "Çocuk ve gençlik edebiyatımıza çağdaş ve özgün eserler kazandırmak amacıyla tam 20 yıldır gerçekleşen Tudem Edebiyat Ödülleri'nde bu yıl çocuk edebiyatı alanında ve mizah romanı dalında bir yarışma düzenleniyor. 21. Tudem Edebiyat Ödülleri Mizah Romanı Yarışması'nın seçici kurulu; mizah kültürümüzün gelişmesine önemli katkıları bulunan ve esin verici çalışmalarıyla senaryodan karikatüre, gülmece öyküden tiyatro oyununa mizahın sınırlarını genişleten usta isimlerden oluşuyor. Ajandakolik Söyleşileri'nde daha önce eserlerini konuştuğumuz yazarlarla şimdi yarışma üzerine konuşuyoruz. Aytül Akal, Gökçe Yavaş Önal, Itır Arda, Pelin Güneş ve Toprak Işık, sorularımı cevaplıyor. 21 yıllık serüveninde resimli kitaptan şiire, tiyatro oyunundan kısa öyküye uzanarak, çocuk ve gençlik edebiyatımızda eksikliği hissedilen edebi türlere eğilmeyi kendine ilke edinen Tudem Edebiyat Ödülleri, bu yıl çocuk edebiyatında mizaha yönünü çeviriyor ve bu dalda bir yarışma düzenliyor. Son katılımın 1 Kasım 2023 olduğu yarışmanın duyurusunu daha önce bu sayfalardan yapmıştık. Dilerseniz şartnameyi buradan okuyabilirsiniz. Mizah nedir, mizahın insan psikolojisinde ve çocuk edebiyatındaki yeri, önemi ve yarışma hakkında daha pek çok soruyu, TUDEM Yayınları'nda da kitapları olan, aynı zamanda da yarışmanın seçici kurululu üyeleri olan sevgili yazarlara yönelttim. Mizah üzerine konuşacak çok şey var ve hepimizin, en çok da çocukların mizaha çok ihtiyacı var. Aslında her okumada en önemli kriterim dilin sürükleyiciliği ve metnin bana sunduğu yenilikçi kurgu olur. Eğer bir sonraki adımda ne yazıldığını kolayca tahmin edebiliyorsam, o metin benim için ilgi çekiciliğini yitirir. Olayların nasıl gelişeceğini, nasıl sonlanacağını önceden kestirememeliyim; baştan sona her şey heyecan verici, merak uyandırıcı ve şaşırtıcı olmalı. Elbette bazen kurgu gereği, son bölüm önceden verilir ve olay akışı, o sona nasıl ulaşıldığını anlatır. Öyle bir kurguda, bu kez olayların gelişmesine dair öngöremediğim sürprizler beklerim. Ancak Tudem Edebiyat Ödülleri'nin bu yılki yarışmasında, sanırım epey öznel olacak ama, en büyük kriterim okuduklarımın beni güldürebilmesi ya da en azından gülümsetebilmesi olacak diyebilirim. Dil her zaman önemli benim için ancak bu yarışmada eğer dosya sahibi nitelikli bir mizahı yakalamayı başarmışsa, dilini tekrar gözden geçirip düzeltebilme fırsatı verilebilir diye düşünüyorum. Eskimiş bir mizahı tazeleyip yenilemekse mümkün değil. Aslında çokça kullanılıyor ama birçok kez klişelerle çıkıyor karşımıza. Bir okur olarak daha önce okuduğum, bildiğim, hele hele internet ortamında yıllardır dönüp duran komik esprilerin metinlere serpiştirilmesiyle yapılan mizahla kaybedecek vaktim yok. Mizah incelikli olmalı, beklenmedik sürprizlerle çıkabilmeli okurun karşısına, bir yandan sosyal, ekonomik ve siyasi açıdan günceli yakalamalı. İyi yapılamıyorsa çok da zorlamamalı; başka türde yazmayı tercih etmeli yazar. Klişelerin çocuk okura henüz yeniymiş gibi gelmesi bir yana, çocuklar için yazan çok sayıda usta yazarımızın nitelikli mizah üretebilmesi nedeniyle, çocuk kitaplarında mizahın epey yer bulduğunu söyleyebilirim. Gizli yeteneklerin kendilerini göstermeleri, cesaret bulmaları için bu tür yarışmaların çok iyi fırsat olduğuna inanıyorum. Böylece edebiyat dünyamız zenginleşiyor ve aslında kazanan okurlar oluyor. Mizahın çocuk edebiyatının çok önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Tudem Yayınları'nın bu seneki yarışmayı mizah alanında düzenlemesini özellikle önemsiyorum ve eserleri dört gözle bekliyorum. Mizah bence hayatın ayrılmaz bir parçası, yaşamlarımızı hafifleten bir bakış açısı. Ve o bakış açısıyla, hayatın bizzat kendisinin bize bolca malzeme sunduğuna inanıyorum. Aa çok teşekkür ederim. Ben yaptığım işe dışardan bakamıyorum. Biraz içgüdüsel ilerliyorum. Uzun uzun işlerimin manifestosunu yazan bir karakterim de yok. Becerebildiğim kadar üretmek derdindeyim. Dolayısıyla yaptığım işin dışarıdan nasıl gözüktüğünü duymak beni çok mutlu ediyor. Bu arada yazar olduğumu da asla iddia etmiyorum. Çizdiğim şeylerde ifade gücümün yettiğince yazılı anlatımdan yararlanıyorum. Bunu yaparken güldürebiliyorsam da ne mutlu bana. Kadın mizahına gelince... Mizahtaki eril dilden sıkıldık galiba en çok. Ben de şahsen biraz daha fazla kadın mizahı görmek istiyorum. Daha çok kadın bakış açısı, daha çok kadın dertlerini görmek/okumak istiyorum. Ama işte bizim ülkede kadın olmak hep bi' dert. Maslow'un ihtiyaçlar piramidinde hala güvenlik meselesini halledemediğimizden olsa gerek, mizah piramidin üst sıralarında kalıyor. Çok daha büyük ve öncelikli dertlerimiz var ülkedeki kadınlar olarak. Trajediler bitmiyor ki komediye geçelim. Ama okurken/izlerken çok güldüğüm, tek yumruğumu havaya kaldırdığım mizah yapan hemcinslerim hiç de az sayıda değil. Bir süredir mizah alanında iş üreten kadınlarda bir şahlanma olduğunu düşünüyorum. Erkek mizahçılarla bir derdim olduğundan değil ama hala gülmenin ve güldürmenin erkek işi olduğunu düşünen bi zihniyet var. O yüzden Hepimiz özgür olmadan hiçbirimiz özgür değiliz diyerek bitirmek istiyorum lafı. Komik olmakla mizah yapmak deyince iki ayrı şeyi tanımlamıyoruz bence. Komikliği İngilizce karşılığıyla humour olarak düşünürsek komiklik bir beceri. İnsan bir gün uyanıp komik olmaya karar verip komik olamıyor. Mizacın komik değilse istediğini yap üzerine oturmuyor. Olaylara bakış açın ve onu ifade ediş şeklin onu mizaha dönüştürüyor. Bir enstrüman gibi. Komikliği kullanma sanatı gibi. Durumlara farklı açıdan bakmanı sağlayan, beklenmedik, biraz sıra dışı bir tavır. Çok ciddi bir şey anlatırken de insan mizah yapabilir. Bu işin en sevdiğim yanı bu. Çünkü ciddiyetten çok sıkılıyorum. İnsanlığın önemli bir ihtiyacı üstelik ki Antik çağlardan beri her dönemde farklı yöntemlerle var olmuş. Her kültüre göre değişim göstermiş ama hiçbir dönemde mizahsız kalınmamış. Otoriter rejimleri hariç tutuyorum tabii. Onlar farklı bakış açılarını sevmedikleri için mizahtan çekinmişler. Çünkü mizah protest bir tavır. Görselin de mizahta her zaman güçlü bir kozu olduğunu düşünüyorum. Ama hangi yöntemle yaparsan yap mizahta sonuç değişmiyor. Öyle ya da böyle birileri o enstrümanı konuşturuyor ve sen de gülüyorsun. Bence mizah... Zihnimizin yorumlama yeteneği. Hayatın içinden, sıradan olayları, kişileri, durumları ele alarak ya da kurgulayarak gülünç yönlerini açığa çıkarma isteği. Tabii ki gözlem gücü, eleştirel zihin, benzetme ve taklit yetenekleri bunu kolaylaştırıyor. Mizahı yaymak, kalabalık topluluklara ulaştırmak istendiğinde ise, karikatür, yazı, tiyatro, sinema, çizgi roman gibi pek çok araç var. Bizim edebiyatımızdan, H. Rahmi Gürpınar, A. Hamdi Tanpınar, Aziz Nesin, Haldun Taner, Muzaffer İzgü'yü bizi iyi mizahla tanıştırdıkları için severek takip ederim. Çocuk edebiyatında artık klasik haline gelmiş olduğu ve halen güldürebildiği için Goscinny'nin Pıtırcık serisi favorimdir. Yarışmaya katılacak arkadaşlara önerim; içten olmaları. Çocuklar hayatın içindeki mizahı sezebiliyorlar, kendi aralarındaki diyaloglarda yetişkinlerden geri kalmayan sohbetleri olabiliyor. Amaç basit söz oyunları ve anlık-günlük esprilerin dışına çıkıp akılda kalıcı hikayeler yaratmak. Unutmayalım ki, çocukluk, kral çıplak diye bağırabildiğimiz tek dönem. Onlar doğal ve iyi mizahı bilirler. Saptamalarınıza katılıyorum. Mizahı seviyoruz ve hiç de fena mizah yapmıyoruz. Genellikle de onu hiciv amaçlı kullanıyoruz; bu cesaret ve zeka gerektirir. Demek ki toplumsal zekamız ve cesaretimiz yüksek. Sorunları bol bir toplumuz; tarih boyunca bu böyleydi ama dert bizdeyse derman da bizde. Üzerine ne kadar kara bulut çökerse çöksün Anadolu kültürü güneşi doğurmanın bir yolunu hep buldu. Acıyı bal eylemek diye bir deyimimiz var. Laf olsun diye söylemiyoruz bunu, gerçek hayatımızda karşılığı var. Mizah da bizim için acıyı bal eylemenin bir yolu. Seksenli yılları hatırlayın. Halk, üzerine çöken geçim sıkıntısına Kemal Sunal filmleriyle tepki verdi. Böylece sorunu köpürtüp gündemde tuttu; gülerek yaptı bunu. Gezi olaylarında polis gençlerin üzerine gaz püskürttü, gençler ise bunu yaptıranların üzerine mizah püskürttü. Bunu da çok ustaca yaptılar, yüzümüzü güldürdüler, keskin zeka ürünü esprilerle umutsuzluk bulutlarını dağıttılar. Toplumu baskıyla yönetmeye heveslenenler için ne kadar moral bozucu bir şey bu. Bu toplum körü körüne itaat meraklısı değil, baskıya karşı, akıllıca direnmeyi biliyor. Mizah da bu aklın bir ürünü. Kıstaslar o yaş grubuna yönelik diğer edebiyat yarışmalarınınkinden farklı değil. Bir çocukla konuşurken nelere dikkat ediyorsak yazarken de aynı şeylere dikkat etmeliyiz. Tabii bu konudaki hassasiyetin gerekleri dozunda uygulanmalı, abartıp çok didaktik ve sıkıcı olmak da mümkün. Hele de işin içinde mizah varken, kimse tatsız tuzsuz eserler okumak istemez. Zaten mizahın, yapısı gereği kalıplaşmış ahlaki normlara sıkıştırılması mümkün değil. İşlevi çoğu zaman dar gelen kalıpları hırpalamak. Eserler mutlaka bir şeyleri eleştirmeli demek de istemiyorum. Yazarların kendi tercihidir; isteyen hiciv yolunu seçer ve suya sabuna dokunarak mizah yapar, ki suya sabuna dokunmak temizlik için şarttır. Ama istemeyen de böyle bir görev edinmez, sadece mizah hatırına mizah yapar. Onun da başımızın üzerinde yeri var. Mizah ele avuca sığmaz, onu kurallarla hizaya sokamayız. Yine de yarışma için olmazsa olmaz iki net kuralımız var: Adında mizah geçtiğine göre eser komik olmalı, okuyanı güldürmeli. Sadece mizahtan değil, edebi bir eserden de bahsediyoruz. Öyleyse edebi olarak da başarılı olmalı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/21-yuzyilda-dogan-ve-oscari-kazanan-ilk-sanatci-billie-eilish-ve-oscarin-diger-kazananlari/", "text": "Geceye 6 ödülle Dune damga vururken, dört büyük ödülün sahibi olan ve işitme engelli bir aileyi anlatan CODA, dijital bir platform yapımı olarak En İyi Film ödülünü almasıyla Oscar tarihine geçti. Ayrıca başrol oyuncusu Troy Kotsur, filmde atynı zamanda rol arkadaşı olan Marlee Matlin'in 35 yıl önce Children Of A Lesser God filmiyle Oscar alan ilk işitme engelli kadın oyuncu olmasının ardından bu ödülü alan ilk işitme engelli aktör olarak tarihe geçti. Billie Eilish ve FINNEAS, 007 James Bond film şarkısı No Time To Die ile En İyi Orijinal Şarkı ödülünü aldı. Böylece bu şarkı, Billie Eilish'e 21. Yüzyılda doğan ve Oscar kazanan ilk sanatçı olma unvanını kazandırdı. Bir Bond şarkısı besteleme şansını elde ettikleri ve bu anlamlı ödülü kazandıkları için ne kadar heyecanlı ve mutlu olduklarını belirten iki kardeş; Hans Zimmer, Stephen Lipson ve Johnny Marr'a teşekkürlerini sundu. Andrew Garfield tick, tick... BOOM!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/212-photography-istanbul-8-ekimde-basliyor/", "text": "Bu yıl 3. kez düzenlenecek 212 Photography Istanbul, 8-18 Ekim 2020 tarihleri arasında festivale özel bir rota dahilinde 5 farklı mekanda gerçekleşecek. Fotoğrafı evrensel bir dil olarak benimseyen festival, çok sesli, multidisipliner yapısıyla farklı bir tartışma ve buluşma platformu yaratmayı amaçlıyor. 10 gün boyunca sürecek festival T. C Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla gerçekleşecek. OPPO'nun sponsorluğunda gerçekleşecek festival, İstanbullulara yeni keşif rotaları da sunacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A. Ş'nin yanı sıra; HP, Jotun, LG Gallery OLED TV, Kendine Has ve Mavi'nin desteği Avusturya Kültür Ofisi İstanbul, İstanbul Cervantes Enstitüsü, ARTISRAEL ve Hollanda Başkonsolosluğu'nun da katkılarıyla; 212 Photography Istanbul; sergiler, online atölyeler, film gösterimleri, söyleşiler, portfolyo değerlendirmeleri ve uluslararası bir yarışmanın yer aldığı programıyla takipçilerine kapsamlı bir içerik sunuyor. Merkez üssü Yapı Kredi bomontiada olacak sergilerin bu seneki durakları arasında özel bir rotayla, Tekfur Sarayı Müzesi, Zülfaris Karaköy, Şerefiye Sarnıcı ve Akaretler Sıraevler yer alacak. Sergiler dışında online programıyla da dikkat çekecek 212 Photography Istanbul'un biletleri Biletix üzerinden satışta! Eserleri, New York Metropolitan Müzesi, SF Moma gibi pek çok koleksiyonda yer alan İsrailli fotoğrafçı Michal Cheblin, cüretkar ve şaşırtıcı işleri ile tanınan Ouka Leele, temiz minimalist dünyalar yaratmasıyla adından söz ettiren Clemens Ascher, dijital çağın fotoğrafçısı Julia Hetta, geniş bir dekor içine yerleştirdiği karakterleri ile bilinen Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'nda da temsil edilen Hollandalı fotoğrafçı Ellen Kooi, ilhamını insanlardan alan işlerinde ahenk ve dengenin uyumu üzerinde duran Maria Svarbova, performans, video, enstalasyon, animasyon, resim, çizim ve heykel alanlarında eserler üreten Rus topluluk AES+F, günlük hayatın içindeki ahenge ve güzelliğe odaklanarak bir tür hikaye anlatıcılığı yapan Gregory Escande, Fotoğrafevi işbirliği ile eserleri sergilenecek İstanbullu fotoğrafseverlerin yakından tanıdığı Magnum fotoğrafçısı Bruno Barbey, İstanbul surlarını fotoğraflayan Metin Çavuş, doğal ve kültürel mekanların içsel ve subjektif deneyimlerini ifade edebilmek için hareketli ve hareketsiz imgelerin arasındaki cizgiye ve çok yönlü bakış açısına odaklanan Begüm Yamanlar program sanatçıları arasında. OPPO Mobil Fotoğrafçılık Sergisi'nde; Didem Soydan, Kerimcan Duman, Koray Özpalamutçu, Murat Dağaslan, Sefa Yamak, Umut Eker'in fotoğrafları bomonaitada Alt'ta yer alacak. Kendine Has Sergi'de ise Emre Doğru ve Leo Xandre'dan özel bir seçki festival programında yer alıyor. Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonundan Eserler 212 Photography Istanbul'da! 1990'lı yıllarda ilk adımları atılmış olan Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu, Çağdaş Türk Sanatı'nın yanı sıra Donald Judd, Sol LeWitt, Jim Dine gibi önemli temsilcilerinin işlerine yer veriyor. Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'ndaki fotografik işler, çoğunlukla mimari ve peyzaja odaklanan anıtsal ve büyük format işleri barındırıyor. Yerli ve yabancı sanatçılara verdiği siparişlerle kapsamını genişleten Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'ndan eserler 212 Photography Istanbul program kapsamında Akaretler'de Sıraevler'de görülebilecek. Amerikalı fotoğraf simsarı ve galerici olsa da kariyerine bir foto muhabir olarak başlayan Howard Greenberg, hala ismiyle anılan kendine ait olan galerisinin yönetiminde. Howard Greenberg Gallery, 20. Yüzyılın öncü fotoğrafçılarını takip etmek ve onların orijinal baskılarına ulaşmak için en doğru adres. Greenberg'in özel koleksiyonundan seçilmiş 40'a yakın eser sergi programı kapsamında sanatseverlerle buluşacak. Ali Taptık'ın küratörlüğünü üstlendiği İcra ve Müzakere, Türkiye'de son yıllarda üretilmiş, fotoğrafın belgeleyici örneklerinden farklı işleri bir araya getiriyor. Fotoğrafı diyalog kurmak ya da sahne oluşturmak için kullanan sanatçıların oyunbaz tutumları mecranın bir iletişim aracı olarak potansiyeline ışık tutuyor. Sanatsal pratiğini portre ve performansla bağlantılı fotoğraf, video ve ses çalışmalarıyla oluşturan Zeynep Kayan, temel meselesi kendi çağına, çağın koşullarına odaklanmak olan Sergen Şehitoğlu, kimlik, cinsiyet ve çoklu çağdaşlığın görsel sunumu işleriyle öne çıkan Özlem Şimşek ve Tarlabaşı'ndaki hikayeleri baş kahraman yapan, kurmaca bir çekimden çok farklı, anlık etkileşimin enerjisini barındıran mütevazi ama enerjik fotoğraflarıyla Sıla Yalazan yerel sanatçılar arasında yer alıyor. 11 Ekim Pazar günü gerçekleşecek etkinlik Edirnekapı'dan Haliç'e uzanan fotoğraf gezisiyle katılımcılarıİstanbul surları boyunca keşfe çıkaracak. Sarayın yanı başında kurulan bir kuş pazarını, sur dibindeki mezarlıkları, neredeyse her sokağa bir kilisenin düştüğü kültürel zenginliği şehrin başka yerinde bulmak zor. Sanatseverler her köşe başında bir sürpriz yaşatan bu bölgeyi, Metin Çavuş rehberliğinde fotoğraflama şansına erişecek. 17 Ekim tarihinde gerçekleşecek gezici program İstanbul'un kültürel mirasının zenginliklerinden tarihi sütunlar arasında analog makineyle keşif yolculuğu sunacak. Hz. İsa'ya ait bir hazinenin içinde saklandığına inanılan sır dolu Çemberlitaş'tan başlayan yolculuğun rotasında Dikilitaş, Örme Dikilitaş, Yılanlı Sütun'un ardından İstanbul'un en eski sütunu olan ve Gülhane Parkı'ndaki asırlık ağaçların arasına saklanan Gotlar Sütunu yer alıyor. Her yıl olduğu gibi bu sene de farklı disiplinleri bir araya getirecek programda atölyeler, portfolyo değerlendirmeleri, çevrimiçi film gösterimleri, mimari ile fotoğrafı buluşturacak söyleşiler yer alıyor. 10 Ekim tarihinde yapılacak Bir Pusula Olarak Yaratıcılık: Hussein Chalayan ile -Buradan Nereye Gideriz? başlıklı söyleşi ayağında sanatçı ve tasarımcı olarak Hussein Chalayan kariyerinden örnekler sergileyerek, işlerinin felsefesine dair bakış açısı sunacak. İnovatif ve multi-disipliner yaklaşımıyla moda tasarımından kavramsal çerçevelere, onu 25 yılı aşkın ilhamla ateşleyen fikirler ve şekilleri sorgulayacak. Söyleşinin moderatörlüğünü 212 Magazine Genel Yayın Yönetmeni Merve Arkunlar üstlenecek. Mobil cihazlarla çektiğiniz fotoğrafları sosyal medyadaki sıradan karelerden nasıl ayrıştırabilirsiniz? Tasarımcı, stilist, fotoğrafçı ve yönetmen Umut Eker, deneysel laboratuvar alanı olarak adlandırdığı umutekervision hesabında fotoğraf ve video içeriklerini paylaşıyor. Umut Eker'in önderliğinde gerçekleşecek Mobil Fotoğrafçılık Atölyesi kişisel deneyimi üzerinden mobil fotoğrafçılıkta fikirden esere giden süreçte yaşadıklarını anlatacak ve katılımcılara hem ilham ve yaratıcılığın izini sürme hem de teknoloji kullanımı konularında yol gösterecek. 15 kişi ile sınırlı olacak atölye 13 Ekim Salı günü Yapı Kredi bomontiada'da. Fotoğrafları Time, Newsweek, L'Express, Paris-Match, Stern, Epoca gibi prestijli dergilerde yer bulan, sayısız ödül alan Coşkun Aral 11 Ekim tarihinde Yapı Kredi bomontiada ALT Performance Hall'da benzersiz deneyimini Bir Deneyim Koleksiyoncusunun Hikayesi başlığı altında kendi düşlerinin gezgini olmak isteyenlere aktaracak. Hayat eşittir an mottosuyla hayatın içinden koleksiyonu yapılmaya değer anları toplayan Sefa Yamak, dijital fotoğrafçılığın sonsuz ihtimaller sunan dünyasında anların peşinden nasıl gittiğini ve onları nasıl biriktirdiğini anlatacağı bir söyleşi gerçekleştirecek. Dijital Koleksiyonculuk söyleşisi 16 Ekim Cuma günü Yapı Kredi bomontiada ALT Performance Hall'da. Fotoğrafa atfedilen anı yakalama misyonu, mobil fotoğrafçılıkla birlikte yeni bir anlam kazanıyor. OPPO Mobil Fotoğraf Sergisi, tanınmış isimlerin OPPO telefonlarıyla yakaladığı anları #HayatımBenimKoleksiyonum sloganıyla bir araya getiriyor. Zaman ve mekan arasında bir köprü oluşturan dijital kareler, onları çekenlerin anısı olmaktan çıkıp kendilerini anlatan birer hikayeye dönüşüyor. Didem Soydan'ın siyah beyaz İstanbul kareleri, şehir ve insanlar arasındaki güçlü bağı vurguluyor. Gezgin Kerimcan Akduman'ın Japonya'dan Brezilya'ya uzanan seyahatlerinde çektiği fotoğraflar, birer seyir günlüğü mahiyeti taşıyor. Koray Özpalamutçu'nun kareleri, mobil cihazların profesyonel fotoğraf makinelerine meydan okuyuşu niteliğinde. Murat Dağaslan'ın adeta ışık ve renk dersi veren fotoğrafları anların sadece kendilerini değil, ruh hallerini de yakalıyor. İstanbul'un en bilindik karelerini sil baştan kurgulayan Sefa Yamak, fotoğrafta ihtimallerin sonsuzluğunu ilan ediyor. Umut Eker ise spontan anların durağan ve dinamik hallerinde deneyselliğin hakkını veriyor. Sergi 8-18 Ekim tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada'da görülebilir. Mimari Renk Danışmanı Oya Komar'ın katılımı ile gerçekleşecek Renk Okuryazarlığı adlı atölyerenklere dair yepyeni bir bakış açısı sunmayı ve ezber bozmayı hedefliyor. Renklerin alfabesi ile tanışacak, aynı dilden konuşan renklerin nasıl bir yöntemle bir araya getirildiğini gösterecek atölye 10 Ekim Cumartesi Yapı Kredi bomontiada ALT Performance Hall'da gerçekleşecek. 2300 yıllık geçmişe sahip çok katmanlı bir arkeolojik alan üzerinde modern bir otel olarak hayat bulan The Museum Hotel Antakya'nın mimarı Emre Arolat ve Sevim Aslan'ın katılımıyla Antakya Müzesi adında bir söyleşi gerçekleşecek. 15 Ekim tarihinde Yapı Kredi bomontiada, ALT Performance Hall'de yapılacak söyleşide katılımcılarauluslararası başarıya ulaşan böylesi bir projede görselleştirmenin ve arşivin önemi aktarılacak. 18 Ekim tarihinde Yapı Kredi bomontiada, ALT Performance Hall'de Pelin Özgen'in moderatörlüğü Ömer Selçuk Baz, Murat Germen, Egemen Karakaya ve Engin Gerçek gibi değerli isimlerin katılımıyla gerçekleşecek 3 Fotoğraf / Troya Müzesi paneli mimari fotoğraf gibi statik ve oldukça kısıtlı gibi görünen bir alanda fotoğrafın anlam yaratma gücüne odaklanacak. Farklı karakterlere, bambaşka zihinlere ve arka plana sahip üç fotoğrafçının işlerini mercek altına alan söyleşi, bu fotoğrafçıların yapıya dair kendi bakış açılarıyla kurdukları dünyayı okumayı amaçlıyor. Suyu ve suda oluşan yansımalardan ilham alan suyun insanlar ve ruhlar için bir ayna olduğunu söyleyen Maria Svarbova ile 2014'ten bu yanada devam ettirdiği Swimming Pools fotoğraf serisi üzerine Barış Çakmakçı moderatörlüğünde sohbet gerçekleşecek. Fotoğrafa adanan ve modern fotoğraf sanatını her yönüyle ele alan uluslararası bir organizasyon olan FOAM direktörü Marcel Feil ile organizasyonun misyonu ile fotoğraf sanatının, müzelerin bugünü ve geleceği konuşulacak. Söyleşinin moderatörlük koltuğunda Bediz Yıldırım yer alacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/212-photography-istanbul-basladi/", "text": "Fotoğraf odağında kurgulanan, farklı disiplinlerin de dahil olduğu içerikler ve İstanbul'u kapsayan programıyla 212 Photography Istanbul heyecanı başladı. Fotoğraf sanatı üzerinden disiplinlerarası bir diyalog ortamı sunan Şehrin Festivali212 Photography Istanbul 6 16 Ekim 2022 tarihleri arasında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla festival takipçilerini ağırlıyor. Sürdürülebilir bir sanat ve kültür geleneği oluşturmak üzere yola çıkan 212 Photography Istanbul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirak şirketlerinden Kültür AŞ iş birliği ile şehri de paydaşı haline getirerek festivale dahil ediyor. 212 Photography Istanbul beşinci senesinde, sergiler, atölyeler, söyleşiler, paneller, film gösterimleri ve portfolyo incelemelerinin yanı sıra yayıncılık, dans, müzik, gastronomi gibi farklı başlıklara da programında yer veriyor. 6 16 Ekim tarihleri boyunca 15'e yakın mekanda 60'ın üzerinde sanatçının 500'ün üzerinde eserini sanatseverlerle buluşturacak olan festivalde, fotoğrafın yanı sıra geçen sene olduğu gibi yeni medya, video sanatı, heykel ve daha pek çok farklı yaklaşım görülebilecek. 212 Photography Istanbul kamusal alanları da festivale dahil ediyor! 212 Photography Istanbul, 5. yılında İstanbul'un iki yakasına yayılan etkinlikleri ile şehrin farklı noktalarını festivale dahil etmeye devam ediyor. Ana mekanları Akaretler Sıraevleri ve Yapı Kredi bomontiada olan festivalde bu yıl, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi, St. Benoit Kilisesi, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, Taksim Sanat, Institut Français, Yeldeğirmeni Sanat, ALAN Kadıköy, paralel mekanlar arasında Evin Sanat Galerisi, FOTOGRAFEVİ, Kalyon Kültür, Art On İstanbul ve Zilberman Galeri gibi pek çok lokasyonda katılımcılarla buluşacak. Bu yıl festival programı, Beşiktaş ve Kadıköy Meydanında düzenlenecek sergiler ile kamusal alana da yayılacak. Beşiktaş Meydanında düzenlenecek sergide Fred Mortagne, Can Görkem ve Lanna Apisukh'un sokak kültürünün dünyanın dört bir yanında önemli bir parçası olan kaykay temalı fotoğrafları sergilenirken kaykaycıların buluşma noktası olan alanda spor fotoğrafçılığının önemli isimlerinden biri olan Mine Kasapoğlu ve kaykaycı Adem Ustaoğlu ile atölye çalışması gerçekleştirilecek. Sanatçı, mimar ve emekli kaykaycı Sinan Logie tarafından bu sergiye özel hazırlanan platform üzerinde hem kaykaycılar zaman geçirebilecek hem de sergide bulunan eserler görülebilecek. 212 Photography Istanbul'un 5. yılında; fotoğraf disiplininden yola çıkarak bu ifadeye çağdaş bir yaklaşım getiren Hollandalı küratör ve tasarımcı Erik Kessels; görsel dünyasını geleneksel belgesel yöntemlerinin dışına çıkıp farklı teknikleri harmanlayarak sunan Macar fotoğrafçı Kata Geibl; Körfez'deki yaşamı ve etrafını saran duyguları kendilerine özgü hiperrealistik bakışları ile çarpıcı serilere dönüştüren ikili Christto & Andrew; fikirler, duygular ve malzemeler arasında bir ifade tekniği kullanan İspanyol kavramsal fotoğrafçı Felix R. Cid; kariyeri boyunca Sony World Photography Award ve Hasselblad'ın Master unvanı gibi birçok ödül ve onura layık görülen, uluslararası alanda tanınan Tina Signesdottir Hult; doğada yer alan güzellikleri fotoğraflayarak hikayelerini farklı bir görsel dille anlatan Aimee Hoving; eski bir sinema seti ressamı olan ve bu deneyimini fotoğraf, heykel, performansın kesiştiği mekana özgü müdahalelerle fotoğraf pratiğine taşıyan Lorenzo Vitturi ve İrlandalı gezginleri fotoğraflayan, onların yaşamının parçası haline geldiği çekimlerle samimiyet ve dostluk hissini veren çalışmaları ile Amerikalı fotoğrafçı Joseph-Philippe Bevillard yer alacak. Fotoğraf dünyasının en önemli kurumlarından biri olan, Magnum Photos 75. yılına özel sergisiyle ziyaretçilerle buluşacak. Chien-Chi Chang, Stuart Franklin, Larry Towell, Olivia Arthur, Steve McCurry, Eve Arnold, Rene Burri, Hiroji Kubota, Cristina Garcia Rodero, Marc Riboud, Werner Bischof, Dennis Stock, David Seymour, Paolo Pellegrin ve Peter van Agtmael'in yer alacağı sergide toplam 15 eser görülebilecek. 20. ve 21. yüzyılın en iyi fotoğraflarının arkalarındaki hikayeler ve süreçler, tarihsel bir bakış açısı ile anlatılacak. Aynı zamanda bu serginin devamı olarak, Magnum Photos'un iki önemli fotoğrafçısı Jonas Bendiksen ve Enri Canaj'ın da sergileri de görülebilecek. Bu sene festivalde, tematik sergilerden oluşan geniş çaplı bir seçki de ziyaretçilerle buluşacak. Birlikteliğin ve kaçınılmaz benzerliklerin uzayıp giden harmonisi ile hayvan dostlarımızın kahramanı olduğu Dostlarımız, Hayvanlar sergisinde, 20'ye yakın sanatçının perspektifinden görülebilecek. Hayvanlar aleminin düşlere konuk olan görsel dünyası, benzersiz karelerde hayat bulacak sergide, fotoğraf dünyasının öncü isimleri William Wegman, Walter Chandoha, Martin Parr, Hellen van Meene, Tim Flach, Martin Usborne, Ralph Hargarten ve daha pek çok isim yer alacak. Yerden metrelerce yükselerek insanın ve doğanın iç içe geçmiş halini daha önce görülmemiş biçimde görüntülendiği Kayıp Manzaralar sergisinde, iklim krizi ve çevre sorunları, drone fotoğrafları üzerinden farklı bir yaklaşım ile ele alınacak. Aynı zamanda Benek Çinçik'in içerik tasarımıyla gerçekleşecek söyleşi programında doğanın tahribatı ve eko-kriz gibi güncel konular tartışmaya açılacak. Bu kapsamda Deniz Tortum ve Amerikalı sanatçı Kathryn Hamilton'un birlikte yönettikleri Our Ark, festival tarihleri boyunca izlenebilecek. Ziyaretçilere kapılarını ilk kez 212 Photography Istanbul ile açacak St. Benoit Kilisesi'nde gerçekleştirilecek Floral Düşler sergisindeyse fotoğraf, video ve heykel disiplinlerinden sanatçılar, doğa ve çiçek teması etrafında bir araya gelecek. Doğa temasını güçlü şekilde ele alan İngiliz moda fotoğrafçısı Emma Summerton, Times Meydanı'nın ekranlarını donattığı botanik kareleriyle teknoloji ve doğayı incelikli bir gözle buluşturan ve Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'ndan sergi için ödünç alınan Jennifer Steinkamp ile canlı çiçek heykelleriyle adından söz ettiren Yunus Karma da sergide görülebilecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi arşivinde yer alan Faik Şenol fotoğraflarının bir araya geldiği, Taksim Sanat'ta gerçekleştirilecek Bir Zamanlar İstanbul sergisi ile ziyaretçiler nostaljik bir İstanbul kesitiyle buluşacak. Kayıttayız sergisinde, Murat Abbas, Kanat Atkaya, Burak Sülünbaz'ın plak koleksiyonlarından yola çıkarak müziğin görsel tarihinden kareleri ve hikayeleri ile keşfe çıkılacak. Bu sene festivalde, genç ve kariyerinin başındaki Türk sanatçılarının gelişmesine olanak sağlayan çağdaş sanat mekanlarından Mixer'in seçkisinden oluşan bir sergi de yer alacak. Remix by Mixer Art başlığıyla ALAN Kadıköy'de gerçekleşecek bu sergide; Umut Erbaş, Nazlı Erdemirel, Edze Ali, Ali Beşikçi, Bartu Kaan Özdişçi, Bade Turgut, Kürşat Bayhan, Emre Erkmen'in çalışmaları görülebilecek. Solo ve tematik sergilerin yanı sıra, film gösterimleri, söyleşiler, atölyeler ve buluşmalar da 212 Photography Istanbul'da! Bu yıl geçtiğimiz yıl olduğu gibi MUBI ile işbirliği ile gerçekleşecek çevrimiçi film gösterimleri, festivale özel 16 adet film seçkisi ile festival takipçileri ile buluşacak. Ayrıca sinema salonlarından vazgeçemeyenler için Institut Français iş birliğiyle seçilen filmler, festival özelinde gösterimde olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/212-photography-istanbul-ile-ekim-ayinda-besinci-defa/", "text": "212 Photography Istanbul, 6 16 Ekim 2022 tarihleri arasında beşinci kez festival takipçileri ile buluşuyor. Yıllar içinde genişlettiği kapsamı ile uluslararası kültür-sanat ajandasında İstanbul'u işaretleyerek kendine yer edinen festival, bu yıl da Türkiye'den ve diğer ülkelerden birçok sanatçıya ev sahipliği yapacak. Sürdürülebilir bir sanat ve kültür geleneği oluşturmak üzere 2018 yılında yola çıkan 212 Photography Istanbul, beşinci yılında 6 16 Ekim 2022 tarihleri arasında uluslararası sanatçıları ağırlamaya hazırlanıyor. Sergiler, atölyeler, söyleşiler, paneller, film gösterimleri ve portfolyo incelemelerinin yanı sıra; edebiyat, dans, sinema, müzik, gastronomi gibi farklı disiplinlere de programında yer veren 212 Photography Istanbul, kapsamlı programıyla Anadolu ve Avrupa yakasında 15'e yakın mekanla ziyaretçilerine bir keşif rotası sunmaya devam ediyor. Geleneksel hale gelen Uluslararası 212 Photography Istanbul Fotoğraf Yarışması için başvurular da Mayıs ayında başlayacak. Türkiye'de gerçekleştirilen en kapsamlı uluslararası fotoğraf festivali olan 212 Photography Istanbul, bu yıl pek çok yenilikle sanatseverlerle buluşacak. 212 Photography Istanbul, yurtiçinden ve dünyanın farklı ülkelerinden kültür-sanat meraklıları için bir destinasyon festivali olarak kurgulanıyor. Beşinci yıla özel olarak programda, ayrıcalıklı deneyimlerin de yer aldığı seyahat paketleri de sunulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/221b-dergisi-besinci-yilini-polisiye-festivaliyle-kutluyor/", "text": "Türkiye'nin ilk ve tek polisiye kültür dergisi 221B, 5. yaşını Polisiye Festivaliyle kutluyor. 221B Polisiye Festivali'nde dünyadan ve Türkiye'den polisiye edebiyat, sinema ve dizi alanlarının en önemli isimleri bir araya geliyor, dünyanın polisiyesi Türkiye'de konuşuluyor. 23-28 Şubat 2021 tarihleri arasında online olarak yapılacak festivalde; Bron / Broen ve Marcella dizilerinin senaristi Hans Rosenfeldt, Trapped dizisinin başrol oyuncusu Olafur Darri Olafsson, Ceset ve Görünmeyen Misafir gibi başarılı polisiye filmlerde imzası olan senarist ve yönetmen Oriol Paulo; yazdığı romanlar ve senaryolarla tüm dünyadan okur ve izleyicilerin yakından takip ettiği İsveçli yazar Arne Dahl; polisiye alanında önemli çalışmalarıyla bilinen İngiliz yazar ve gazeteci Barry Forshaw; dünyanın en önemli Sherlock Holmes uzmanı Leslie S. Klinger konuklarımız arasında. 5 sene boyunca Türkiye'de ve dünyada polisiyenin nabzını tutan 221B, yeni yaşını polisiye festivalinde yazarlarıyla, polisiye dizi ve sinema alanlarının önemli isimleriyle kutluyor. Timur Soykan, Mahfi Eğilmez, Yeşim Ustaoğlu, Ümit Ünal, Ahmet Ümit, Miray Daner, Boran Kuzum, Ercan Mehmet Erdem, Alper Canıgüz, Damla Sönmez, Prof. Dr. Halis Dokgöz, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut, Suat Duman, Mesut Demirbilek, Doç. Dr. Bülent Ayyıldız, Prof. Dr. Nevin Özkan, Ercan Akbay, Gülce Başer, Erol Üyepazarcı, Sevin Okyay, Ümmü Burhan, Deniz Şaşmaz Oflaz, Şebnem Aksoy, Aslı Ildır, Çağla Üren, Semih Topçu, Armağan Lale 221B Polisiye Festivali'nde buluşuyor, Türkiye'nin polisiyesini konuşuyor. Türkiye'nin ilk ve tek polisiye kültür dergisi 221B ilk sayısıyla Ocak 2016'da okurlarla buluştu. 30 sayıya birçok arşivlik dosya konusu ve özel röportaj sığdırdı; Güney Amerika'dan Nordik ülkelere, İngiltere'den İspanya'ya, İtalya'dan ABD'ye alanında uzman pek çok yazar, eleştirmen, senarist ve yönetmenin de özel yazılar ve röportajlarla 221B okurlarıyla buluştu. 221B Polisiye Festivali, 23 28 Şubat 2021 tarihleri arasında, altı gün boyunca Mylos Yayın Grubu Youtube sayfasından izlenebilecek; 17 farklı panel, atölye ve gizem çözme oyunlarıyla dünyanın polisiyesini tek festivalde buluşturuyor!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/23-nisan-bayramina-ozel-cocuklar-icin-kitap-onerileri/", "text": "İlk kitap önerimiz minnoş kitap kurtları için. Onlar mışıl mışıl uykuya dalsın diye, bu seri tam onlara göre! Mini Hayvan Masalları Serisi; yumuşak tonlarda görsel tasarımları ve basit hikayeleri ile miniğinizi en huzurlu şekilde uyku zamanına hazırlamak için iyi bir seçim. Meraklı Tilki Kitaplığı'ndan çıktı! Yuvasından ilk defa dışarıya çıkan Minik Tavşan ve Minik Panda ile tanışın! İngiliz yayıncı ve editör Amanda Wood; New York'ta yaşayan tasarımcı ve illustratör Vikki Chu ve Avustralyalı sanatçı Bec Winnel'ın ortak çalışmasıyla ortaya çıkan kitaplar, çocuk gelişimini destekleyen ve doğal yaşamın içinden gelen konularıyla sımsıcak bir etkiye sahip. Sevilen çocuk kitapları yazarı Nihan Temiz, bu eğlenceli öyküsünde okurun dikkatini arkadaşlık ve iletişim kurmaya çekiyor. Genellikle unutulan ama aslında çok basit ve sihir. Burcu Yılmaz'ın birbirinden renkli illüstrasyonları ile Meav Yayıncılık'tan çıkan kitap, 3 yaş üzerine hitap ediyor. hep kitap, bağımsız İngiliz yayıncı Nosy Crow işbirliği ile dünyayı etkisi altına alan Covid-19 hakkında çocukları ve aileleri bilgilendirmek amacıyla uzmanlarca kaleme alınan, Axel Scheffler'in resimlediği Çocuklar İçin Koronavirüs Kitabıını geçen yıl ücretsiz erişime sunmuştu. Pandemiyle ilgili edinilen yeni bilgiler ışığında, kitabın içeriği güncellendi. Elizabeth Jenner, Kate Wilson ve Nia Roberts'ın ortak imzasıyla Londra Halk Sağlığı ve Tropik Hastalıklar Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Profesörü Prof. Dr. Graham Medley'in danışmanlığında kaleme alınan Çocuklar İçin Koronavirüs Kitabı'nın içeriği yaşanan gelişmeler doğrultusunda güncellenirken, kitabın ismi Koronavirüs ve Kovid olarak yenilendi. Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs, ne yazık ki çocukların da zihnini meşgul ediyor. Koronavirüs ve Kovid, yetişkinlerin çoğu zaman yanıtlamakta güçlük çektiği Koronavirüs nedir, insandan insana nasıl bulaşır, virüsten nasıl korunuruz? gibi birçok soruyu cevaplandırıyor. Tavşancan ile Faresu kitaplarımızın yazarı ve çizeri Axel Scheffler'ın resimlediği ve Nosy Crow'un uzman danışmanlarıyla hazırlanan kitap, yeni tip koronavirüsü çocuklara anlatmak için rehberlik ediyor. Nazlıcan Kabataş'ın İngilizce aslından çevirdiği Koronavirüs ve Kovid kitabına https://hepkitap. com. tr/pdf/koronavirus-ve-kovid. pdf linki üzerindenulaşabilir, ücretsiz olarak okuyabilirsiniz. Büyük ilgi gören Dahiler Sınıfı serisi devam ediyor. Bu defa seride Antik Çağ'ın en büyük bilgininin inanılmaz hikayesi var. Yemek yemeyi ve yıkanmayı unutan, ama elindeki pergelle dünyayı sonsuza dek değiştiren sıra dışı ve gizemli bir dahi. Büyük ilgi gören Dahiler Sınıfı serisi ARŞİMET: SAYILARIN BÜYÜCÜSÜ ile tanışın. Serinin diğer kitabı ise SÜFRAJETLER: TÜM KADINLARA OY HAKKI. Cesaretin bir araya getirdiği bir grup kadın, tarihin akışını değiştirdi. Süfrajetler alaya alındı, baskı gördü, tutuklandı, ama kadınlar için oy hakkı elde edinceye kadar mücadeleden vazgeçmediler. Ve yeni üçüncü kitap ise ENZO FERRARİ: HIZIN EFENDİSİ. Motor sesinin büyüsüne kapılmış bir genç ve onun, dünyayı Şahlanan At efsanesi ile tanıştıran büyük tutkusunun hikayesi. Bunlar, her biri kendi yöntemiyle; kelimeleriyle, icatlarıyla, seçimleriyle ve hatta kaderleriyle dünyayı değiştirmiş kadınların ve erkeklerin hayat hikayeleri; şaşkınlık ve hayranlık duymanızı sağlayacak, hayal gücü ve merak duygunuzu harekete geçirecek büyüleyici hikayeler. Dahiler Sınıfı serisi bu özel insanları çocuklarla (9 yaş ve üstü) tanıştırmak üzere tasarlandı. İlk olarak yayımlandığı İtalya'da büyük övgü toplayan ve ardından pek çok dile çevrilen Dahiler Sınıfı, minik ebadı, renkli illüstrasyonları, bilgiyi heyecan ve macerayla birleştiren anlatımıyla çocukların kolay okuyacağı, zor unutacağı, onlara öğrendiklerinden daha da fazlasını merak ettirecek bir seri. Victor Spoormaker ve Bouwien Jansen'in birlikte kaleme aldığı Gece Yarısı, Canavarlar Geldiğinde 9 yaş ve üstü genç okurlar için Hasan Türksel çevirisiyle Can Çocuk raflarında. 3-7 yaş arası çocuklar için önerilen bu kitaba çocuğunuzun kitaplığında yer açın. Masallar, dinleyenleri uyutmak için anlatılır. Aziz Nesin ise dinleyenleri uyandırmak için anlatıyor bu masalı. 1947'de kaleme alınan Boyalı Tilki Masalı, ilk kez okurla buluşuyor. Geçen on yıllar içinde pek bir şey değişmemiş olmalı ki, kurnaz tilkiler hala kral olabiliyor ormana. Aslan ağacı sallasa da, tilki sıkı sıkı sarılmış sarayına... Bu masal bitmedi, devam ediyor daha. Tabiatta var olan dengeden esinlenen ikebana sanatı, kendini ifade etmenin ve iletişim kurmanın bir yolu. Duygu ve düşünceleri sözle değil, çiçeklerle anlatma deneyimi. Türkan Füsun Güleç'in yazdığı, Esin Çavuşoğlu'nun resimlediği Çocuklarla İkebana-Japon Çiçek Düzenleme Sanatı, Pan Yayınları'nın en taze kitaplarından. Yüzlerce ekolü olan bu sanatın felsefesi ve tekniği bu kitapta çocuklar için basitleştirilerek anlatılıyor. İkebana öğrenen çocuk hayatın zorlukları ile baş etmenin ipuçlarını yakalayıp evrensel bir sanat öğrenip hobi edinir. İşte bunun için göz atmanızda fayda var! Pelin Güneş'in kaleme aldığı Sıkıldım, İki Hafta Yokum, kitaplardaki kurmaca ile gerçek dünya arasında sıkışıp kalmış 14 yaşındaki Tuana'nın benlik arayışlarına ışık tutan, sürükleyici bir ilk gençlik romanı. Kanıksanmış bazı tutumlar nedeniyle ebeveyn-çocuk ilişkisinde meydana gelebilecek ani iniş çıkışları gerçekçi bir yaklaşımla ele alan yazar; gençlerin sürekli değişen duygu dalgalanmalarına odaklanıyor, toplumun dayattığı normallik algısı üzerine farklı bakış açıları getiriyor. Büyüyebilmek ve daha da önemlisi olgunlaşabilmek için bazen sevdiklerimizden uzaklaşmamız gerekebileceğini anımsatan kitap; kurulan yeni dostlukların hayatın getirdiği dayatmalardan ve zorlamalardan bir nebze de olsa sıyrılabilmek için iyi bir fırsat yaratabileceğini vurguluyor. Gençlerin ruhunda kopan fırtınaları özdeşlik yoluyla daha iyi anlama ve anlatma çabası güden bu katmanlı roman; dağılan aile, ebeveyn tükenmişliği, akran zorbalığı gibi özellikle ergenlik çağındakilerin duygusal dünyalarında açmazlara neden olabilecek hassas konulara temas ediyor. Farklılıkları nedeniyle eleştirilen, ötekileştirilen genç bir kızın hayatını, farklılıklarını bir yaşam biçimine dönüştüren aykırı insanların hayatlarıyla kesiştiren Sıkıldım, İki Hafta Yokum, okurları değişen dünya ve bundan nasibini alan gençlik halleri üzerine düşünmeye davet ediyor. Bir Hayal Bir Oyun Yarışmasında dereceye giren ilk 15 çocuğun hikayesi, Bir Hayal Bir Oyun& 15 Hayal-15 Öykü adı altında kitaplaştırıldı. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı etkinlikleri kapsamında İstanbul Kültür Sanat Vakfı bünyesindeki İKSV Alt Kat ve Zorlu PSM ile işbirliği yapan Zorlu Holding; 'Bir Hayal Bir Oyun' atölyeleri gerçekleştirecek. Etkinliklerde, kitapta da yer alan Bir Hayal Bir Oyun Öykü Yarışması'nın birincisi Acayip Teknolojik Masallar hikayesi okunacak ve bu hikayeden hareketle atölye çalışmaları gerçekleştirilecek. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı etkinlikleri kapsamında İKSV Alt Kat'ta ve Zorlu PSM Dijital Platform'unda gerçekleştirilecek 'Bir Hayal Bir Oyun' Atölye çalışmalarında; Bir Hayal Bir Oyun Öykü Yarışması'nda birinci seçilen Acayip Teknolojik Masallar hikayesi okunacak. 8 yaş ve üzeri çocukların katılımına açık olacak atölyeler 23 Nisan Cuma günü online düzenlenecek. Sadi Güran'ın çizimleriyle renklenen birbirinden ilginç 15 öykünün yer aldığı kitap ayrıca; Tiyatro ve Seslendirme Sanatçısı Oya Küçümen tarafından seslendirilerek Storytel'de minik okurlarla buluşmaya devam edecek. Storytel'de Oya Küçümen'in sesiyle okurlara ulaşacak Bir Hayal Bir Oyun & 15 Hayal-15 Öykü kitabında; Elif Sude Dobra, Çağla Çalova, Cansu Akça, Ali Eren Ayaz, Ayla Güneş, Rüzgar Kabasakal, Beyza Akpolat, Defne Zeynep Sayın, Ahmet Taylan Yasak, İnci Demirayak, Klara Keskinkılıçyan, Sarya Kuruş, Nilsu Şen, Demir Gülen ve Ayşe Nil Genç'in öyküleri yer alıyor. Türkiye'nin dört bir tarafında ilkokul 3. ve 4. sınıf öğrencilerine açık olan 'Bir Hayal Bir Oyun' Yarışması'na; 2020 yılında 22 farklı şehirden toplam 268 başvuru gerçekleşmişti. Jüri değerlendirmesi sonucunda Acayip Teknolojik Masallar adlı hikayesiyle ilkokul dördüncü sınıf öğrencisi Elif Sude Dobra birinci olurken, 'Emojiler Diyarı hikayesiyle Çağla Çalova ikinci, Tersine Dünya hikayesiyle Ali Eren Ayaz ve Gök Taşı Canlıları hikayesiyle Cansu Akça üçüncülüğü paylaşmıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/24-altin-guvercin-odulu-suat-suna-bestesi-sevgilim-sarkisi-ile-hande-kodamanoglunun/", "text": "Sunuculuğunu Okan Bayülgen'in yaptığı Türkiye'nin ilk ve tek beste yarışması olan Altın Güvercin'de bu yıl birinciliği Hande Kodamanoğlu bestesi Suat Suna'ya ait olan Sevgilim isimli parça ile kazandı. Türk pop müziğinin sevilen sanatçısı Nükhet Duru da şarkıları ile finale damga vurdu. Aydın Büyükşehir Belediyesi, Kuşadası Belediyesi ve Kuşadası Altın Güvercin Kültür, Sanat ve Tanıtım Vakfı iş birliğinde bu yıl 24'üncü kez müzikseverlerle buluşturulan Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışması'nın görkemli final gecesi Altın Güvercin Amfi Tiyatro'da düzenlendi. Ünlü televizyoncu Okan Bayülgen'in sunumu ile büyük renk kattığı, Tele 1, Halk TV, Number 1, Uçankuş ve Babala TV'den canlı yayınlanan gecede sahne alan yarışmanın Onur Ödülü sahibi ünlü pop müzik sanatçısı Nükhet Duru katılımcılara muhteşem bir müzik ziyafeti yaşattı. Ünlü televizyoncu Okan Bayülgen'in renkli sunumuyla gerçekleşen 24. Kuşadası Altın Güvercin Beste Yarışması'nda 10 finalist, Türkiye'nin önemli isimlerinden Ali Rıza Türker, Ahmet Güvenç, Ayhan Sicimoğlu, Baha Boduroğlu, Gültaç Eviz, Işın Karaca, İskender Paydaş, İzzet Öz, Mine Mucur, Oğuzhan Uğur, Serenad Bağcan, Vedat Sakman ve yarışmaya geçen yıl eklenen dijital oylamanın temsilcisinden oluşan jüri üyeleri önünde bestelerini seslendirdi. Gala gecesinde yapılan kura ile belirlenen sıralamaya göre Hande Kodamanoğlu 'Sevgilim', Gülay Sezer 'Gecenin Ayakları', Ercüment Vural 'Yas Günüm Benim Bugün', Kaan Beyru 'Yaşamak Dediğin', Gökçe Özgül 'Ölsek de Bitmez', Sırma Munyar 'Disonans', Songül Eken-Korat Eriş 'Hüma', Engin Özer 'Depresyon', Ezgi Gürbüz 'Bir Yolu Olsa', Belma Gürbüz 'Yıllardan Sonra' isimli besteleri ile jüri karşısına çıktı. Finalistlerin performanslarının ardından Türk pop müziğinin sevilen sanatçısı Nükhet Duru birbirinden güzel şarkılarını katılımcılar için seslendirdi. Nükhet Duru sesi, yorumu ve sahne performansı ile dinleyicilere muhteşem bir gece yaşattı. Konserin ardından Nükhet Duru'ya KUSAV Onur Ödülü, KUSAV Başkanı Levent Köylü tarafından verildi. KUSAV Başkanı Köylü, Altın Güvercin'i bu yıl da gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşadıklarını belirterek, KUSAV Vakfı bu seneki onur ödülünü sevgili Nükhet Duru'ya verme kararı aldı. Bizim bu kararı alırken bazı kıstaslarımız var. İlki, mesleğe uzun yıllar büyük değer katmış olması ve bu değeri her geçen yıl aratarak sürdürmesi. İkincisi ise sanatçının kendinden sonra gelen nesillere örnek olması. En önemli kriterlerimiz arasındaysa cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün bu ülkenin temellerine koyduğu hedefleri sürdürebilmesi, buna inanması ve bu yolda sanatını icra etmesi diye konuştu. 24. Kuşadası Altın Güvercin Beste ve Müzik Yarışması'na final gecesini sunan ünlü televizyoncu Okan Bayülgen'in esprileri damga vurdu. Bayülgen'in jüri üyesi Ayhan Sicimoğlu ve Nükhet Duru'yla ilgili yaptığı espriler Altın Güvercin Amfi Tiyatro'yu dolduran katılımcıları kahkahaya boğdu. Büyük jürinin değerlendirmesine dijital oylamanın sonucunun da eklenmesiyle Altın Güvercin'i bestesi Suat Suna'ya ait olan 'Sevgilim' isimli parça ile Hande Kodamanoğlu kazandı. Kodamanoğlu'na 100 bin liralık para ödülünü Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel ile Aydın Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Evrim Karakoz verdi. Altın Güvercin Beste Yarışması'nda ikinciliği ve En İyi Yorumcu ödülünü, bestesi Merve Öner Demirci'ye ait olan ve Ezgi Gürbüz tarafından seslendirilen 'Bir Yolu Olsa' isimli beste layık görüldü. Gürbüz, Gümüş Güvercin ödülünü CHP Parti Meclisi Üyesi ve Aydın Milletvekili Bülent Tezcan ile İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Berna Sukas'ın elinden alırken, En İyi Yorumcu ödülünü yarışmanın ana sponsoru olan Eviz Yapı'nın sahibi Şakir Eviz verdi. Yarışmada üçüncülüğü 2019 yılının birincisi olan Gökçe Özgül 'Ölsek de Bitmez' isimli bestesiyle kazandı. Özgül'e Bronz Güvercin ödülünü Ayhan Sicimoğlu verdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/24-istanbul-tiyatro-festivali-dolu-dolu-programiyla-sizi-bekliyor/", "text": "Festival, 14 Kasım Cumartesi akşamı Yapı Kredi bomontiada'da gerçekleşen Açılış Gösterisi Diagonale Ascendante ile başladı. Fransız Retouramont topluluğu tarafından hayata geçirilen gösteri ücretsiz olarak sahnelendi. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 24. İstanbul Tiyatro Festivali, 14 Kasım Cumartesi akşamı saat 20.00'de Yapı Kredi bomontiada'da gerçekleşen Açılış Gösterisi Diagonale Ascendante ile başladı. Fransız topluluk Retouramont tarafından Fabrice Guillot koreografisiyle hayata geçirilen projede dansçılar Nathalie Tedesco ve Fanny Gombert'in Yapı Kredi bomontiada'nın fasadında gerçekleşen ve bedenin sınırlarını ve enerjisini sorgulayan ikili performansı, ücretsiz olarak izleyicilerle buluştu. 1 Aralık'a kadar hem sahnelerde hem de çevrimiçi platformda sürecek 24. İstanbul Tiyatro Festivali'nin Açılış Töreni ise pandemi sebebiyle çevrimiçi ortamda gerçekleşti. 14 Kasım Cumartesi akşamı saat 19.30'da festivalin web sitesi ve sosyal medya hesaplarında yayımlanan tören, İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı'nın açış konuşmasıyla başladı. Açılış Töreni, 24. İstanbul Tiyatro Festivali'nin bu yılki Onur Ödülleri'nin sahipleri; Belçikalı yönetmen Ivo van Hove, dansçı, koreograf Geyvan McMillen ve yönetmen Işıl Kasapoğlu'nun mesajlarının ardından sona erdi. Açılış Töreni'nin ve Institut Français'nin değerli işbirliğiyle gerçekleşen Açılış Gösterisi'nin çevrimiçi kaydı 21-28 Kasım tarihleri arasında İKSV YouTube kanalında ücretsiz olarak izlenebilecek. Bu yıl programında hem fiziki hem de çevrimiçi performanslara yer veren festivalin fiziki performansları COVID-19 önlemleri altında DasDas, Fişekhane, Moda Sahnesi, Zorlu PSM, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Yapı Kredi bomontiada, Caddebostan Kültür Merkezi, Surp Vortvots Vorodman Kilisesi gibi mekanlarda gerçekleşecek. Tüm Türkiye'den ve dünyadan erişilebilecek çevrimiçi performanslar ise online. iksv. org adresinde izlenebilecek. İzleyiciler bilet satın aldıkları çevrimiçi gösterimleri, izlemeye başladıktan sonra 72 saat boyunca görüntüleyebilecek. Festivalin detaylı programını https://tiyatro. iksv. org/tr/program adresinde incelemek mümkün. Festivalde izleyiciyle buluşacak bir başka yerli oyun Dumrul ile Azrail ise Tekfen Holding'in Özel Gösteri Sponsorluğu'nda sahnelenecek. - İstanbul Tiyatro Festivali'nin Öğrenme ve Gelişim Programı kapsamında paneller, atölye çalışmaları, söyleşiler, okuma tiyatroları gibi ücretsiz yan etkinlikler gerçekleştirilecek. Ayrıntılı program için: https://tiyatro. iksv. org/tr/ogrenme-ve-gelisim-programi - Atölye: Editörün Bakışı İstanbul Tiyatro Festivali ve Tiyatro Eleştirmenleri Birliği'nin işbirliğiyle düzenlenen bu atölyede yazılan metinlerin yer alacakları mecraya göre bir editörün bakış açısından nasıl revize edilebileceğine odaklanılıyor. Zoom üzerinden gerçekleşecek atölyeyi Ayşe Draz, Özlem Hemiş ve Nalan Özübek yürütecek. - Çevrimiçi Konuşma: Tiyatroda Kadın Yönetmen Olmak Prof. Dr. Kerem Karaboğa'nın moderatörlüğünde gerçekleşecek bu çevrimiçi konuşmada Şahika Tekand kadın yönetmen olarak deneyimlerini, sahnelemelerindeki kadınlık durumunu, oyunlarındaki kadın karakterleri ele alış yöntemlerini ve tiyatroda kadın yönetmenlerin konumunu anlatacak. Konuşma, 15 Kasım Pazar saat 12.00'de İKSV YouTube kanalında yayımlanacak. - Çevrimiçi Konuşma: Yeni Yazar Adayları için Tüyolar: Yazarlık Arızaları 16 Kasım 15.00'te İKSV YouTube kanalında yayımlanacak konuşmada Özen Yula, Yazmakla ilgili genel sorunlarımız neler?, Egomuz tavan yaptığında eserimizin hali ne olur?, Yazmak ve okumak ne kadar bağlantılı? gibi sorulara cevap arayacak. - Çevrimiçi Konuşma Serisi: Türkiye'nin Kadın Koreografları Türkiye'de modern dansın yeşermesinde ve gelişmesinde emeği geçen kadın koreograflarımızın sanatsal ve eğitsel yönlerini konu alan konuşma serisinin Doç. Dr. Ayrin Ersöz'ün moderatörlüğünde gerçekleştirilecek birinci bölümü Geyvan McMillen'a ayrılacak ve McMillen'in öğrencisi ve dansçısı olan Doç. Tan Temel ve Doç. Sernaz Demirel Temel'in katılımlarıyla gerçekleştirilecek. İlk bölüm, 22 Kasım Pazar saat 12.00'de İKSV YouTube kanalında izlenebilecek. - Çevrimiçi Konuşma: Üniversitelerde Modern Dans Eğitimi Doç. Dr. Ayrin Ersöz, Dr. Julia Ritter, Prof. Tuğçe Ulugün Tuna'nın katılımıyla gerçekleşecek konuşmada Zoom gibi çevrimiçi araçlar dans etmenin ve eğitiminin alternatif alanı olabilir mi sorusunun yanıtı aranacak ve dans eğitiminin geleceği tartışılacak. Konuşma, 24 Kasım Salı saat 15.00'te İKSV YouTube kanalında izlenebilecek. - Çevrimiçi Panel: Türkiye Tiyatrosu'nda Kadın Yazarlar Ferdi Çetin moderatörlüğünde Prof. Dr. Fakiye Özsosyal, Prof. Dr. Hülya Adak, Doç. Dr. Özlem Belkıs'ın, Osmanlı Dönemi'nden Cumhuriyet Dönemi'ne, Cumhuriyet Dönemi'nden günümüze kadın oyun yazarlarının Türkiye Tiyatrosu'nda bıraktıkları izlerin, eserleri bağlamında araştırılmasını konu edinecek panel, 27 Kasım Cuma saat 15.00'te İKSV YouTube kanalında izlenebilir. - Çevrimiçi Okuma Tiyatrosu: Bir Yaz Gecesi Çöküşü Halil Yağız Şanal'ın yazdığı Emrah Eren'in yönettiği çevrimiçi okuma tiyatrosu Bir Yaz Gecesi Çöküşü'nde askerlik, cinsellik ve erk kavramlarıyla özdeşleşen günümüz erkeğini, kadınların hikayeleri üzerinden anlatıyor. Etkinlik, 29 Kasım Pazar saat 12.00'de İKSV YouTube kanalında izlenebilir. - Okuma Tiyatrosu: Bir Hikayemiz Var Bizim - Çevrimiçi Tur: KarDes Beyoğlu Tiyatro Turu Hrant Dink Vakfı tarafından bu yıl kullanıcıların hizmetine sunulan KarDes: Çokkültürlü Hafıza Turları Rehberi mobil uygulaması 24. İstanbul Tiyatro Festivali'ne Beyoğlu Tiyatro Turları ile katılıyor. 19. yüzyılda Pera'da açılan tiyatro salonları ve bu tiyatrolarda sahneye çıkan sanatçıların hikayelerinden oluşan Beyoğlu Tiyatro Turu, 23 Kasım Pazartesi gününden itibaren KarDes kullanıcılarıyla buluşacak. İstanbul'da modern tiyatro hayatının başladığı Beyoğlu'nun öne çıkmış tiyatro salonları, tiyatrocuları ve bu salonların geçirdiği dönüşüm üzerinden kullanıcılar, Pera'nın görkemli tiyatro geçmişine doğru bir yolculuğa çıkacak. - Çevrimiçi Prova: DasDas ve NOLGONG'dan Romeo & Juliet DasDas ve NOLGONG ekipleri gelecekte seyirciyle buluşturacakları Romeo ve Juliet'in ilk provasını festival izleyicisine sunuyor. Oyuncuların birbirleriyle ve yönetmenler Peter Lee ve Mert Fırat ile ilk kez bir araya geleceği, yaratıcı kadronun da onlara eşlik edeceği prova 28 Kasım 2 Aralık tarihleri arasında İKSV YouTube kanalında izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/24-istanbul-tiyatro-festivali-hem-sahnede-hem-cevrimici/", "text": "24. İstanbul Tiyatro Festivali, 14 Kasım 1 Aralık tarihleri arasında zengin programıyla hem sahnelerde hem de çevrimiçi platformda tiyatroseverlerle buluşuyor. Bu yıl festivalin Onur Ödülleri dansçı, koreograf Geyvan McMillen, yönetmen Işıl Kasapoğlu ve Belçikalı yönetmen Ivo van Hove'a sunuluyor. Bu yıl programında hem fiziki hem de çevrimiçi performanslara yer veren festivalin fiziki performansları COVID-19 önlemleri altında DasDas, Fişekhane, Moda Sahnesi, Zorlu PSM, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Babylon, Yapı Kredi bomontiada, Caddebostan Kültür Merkezi, Surp Vortvots Vorodman Kilisesi gibi mekanlarda gerçekleşecek. Festival programındaki çevrimiçi performanslar ise 14 Kasım 1 Aralık tarihleri arasında, festival süresince online. iksv. org adresinde izlenebilecek. Böylece festival, programının çevrimiçi bölümüyle yalnızca İstanbul'dan değil tüm Türkiye'den erişilebilir olacak. 24. İstanbul Tiyatro Festivali biletleri 23 Ekim Cuma günü 10.30'dan itibaren biletix. com üzerinden satın alınabilecek. Önceki yıllarda da festivale konuk olan, her gösterisiyle büyük yankı uyandıran Nederlands Dans Theater 2, bu kez canlı yayımlanacak bir dünya prömiyeriyle festivalin ön etkinliği olarak izleyiciyle buluşuyor. NDT 2'nin Dare to Say adlı programı, koreograflar Alexander Ekman ve Dimo Milev'in sahneye koyduğu, dünya ile aynı anda İstanbul Tiyatro Festivali seyircisiyle buluşacak iki yeni yapıttan oluşuyor. Ekman ve Milev, bu yeni çalışmalarını COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara göre uyarlanmış hareket ve koreografilerden yola çıkarak hazırladı. Sezonun ilk iki programının kayıt edileceği ve canlı yayınlanacağı bu gösterimle, seyirciler oturma odalarından Lahey'deki performansın tadını çıkarabilecek. Canlı yayın, gösterinin sahne arkasındaki çekimlerinin de yer aldığı bir giriş bölümünden ve performanstan oluşacak. İstanbul Tiyatro Festivali'nin Hollanda Seçkisi başlığı altında seyirciyle buluşacak bu proje, Hollanda Performans Sanatları Fonu tarafından destekleniyor. Fransız topluluk Retouramont tarafından hayata geçirilen bu dans projesinde Nathalie Tedesco ve Fanny Gombert bedenin yükselişteki sınırlarını ve enerjisini dik bir yapıya tırmanarak sorguluyor. Diagonale Ascendante'ın akşamları gerçekleşecek ikili performansı ise, farklı bir görsel şenliğe dönüşüyor ve gece gösterimlerinde dansçıların hareket ettiği yapıya projeksiyon yansıtılarak pekiştiriliyor. Bu görüntüler aynı zamanda sanatçıların çalışmalarındaki farklı dönemleri de içeriyor. Dolayısıyla üzerinde hareket ettikleri yapı dansçılar için bir sahneye dönüşüyor. Gerçek bedenlerin, gölgelerin ve yansıtılan imgelerin oluşturduğu bu görsel yapının yüzeyinde dansçıların devasa gölgeleri adeta yüzüyor... Institut Français'nin değerli işbirliği ile gerçekleşen yapımın çevrimiçi gösterimi 21 Kasım'dan itibaren bir hafta süreyle İKSV YouTube kanalında ücretsiz olarak izlenebilecek. Övül ve Mustafa Avkıran öncülüğünde, Berlin İstanbul hattında çalışan, disiplinlerarası sanat üretim inisiyatifi MoMoAcT retrospektif niteliğindeki ilk oyunları Dumrul ile Azrail'i yeniden sahneye taşıyor. 2000 yılında ilk kez İstanbul Tiyatro Festivali'nde sahnelenen Dumrul ile Azrail yeni oyuncuları ve yeni sahneleme anlayışıyla, bellek, anlatı, yaşam, ölüm ve aşk tanımlarının izlerini sürüyor. Murathan Mungan'ın hikayesinden Mustafa Avkıran'ın oyunlaştırdığı oyun, Dede Korkut'un Deli Dumrul'unu kaynak alıyor. Eski ve yeni hikaye anlatıcılarını bir araya getiren Dumrul ile Azrail, sesin, sözün, ışığın, hareketin ve bedenin dramaturjisiyle çok bilindik bir hikayeyi ilk defa duyuyormuşçasına 20 yıl sonra yeniden kuruyor. Oyun, Tekfen Holding'in özel gösteri sponsorluğunda gerçekleşiyor. Franz Kafka'nın Milena Jesenska'ya, iki seneye yayılan mektuplaşmaları boyunca yazdığı aşk, özlem ve kavuşamamanın verdiği çaresizlikle dolu satırları dünya edebiyat tarihinin kıymetli parçalarından. Peki ya tüm dünyanın ismini Kafka'nın aşık olduğu kadın olarak ezberlediği, gazeteci, çevirmen, yazar ve Nazilere karşı inatçı bir direnişçi olan Milena'nın hiç okuyamadığımız satırları? Ben Sevgili Milena, bu aşkın günümüze ulaşmamış eksik parçalarını hayal ederek ikili arasındaki mektuplaşmaları kurguluyor. Bülent Yıldız'ın kaleme aldığı oyun, Milena Jesenska'nın hayatından ve Kafka'nın ona yazdıklarından hareketle Milena'yı, ruhu, duyguları ve kalemiyle kurgusal düzlemde seyirciyle buluşturuyor. Eser, Kafka'nın gerçek mektuplarıyla Milena'nın kurgulanmış satırlarını bir araya getirerek, seyirciyi 1920'lerin Avrupa'sında tutkulu bir ilişkiyle buluşmaya davet ediyor. Meltem Cumbul'un oynadığı, Mert Fırat'ın sesiyle dahil olduğu oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Aşk, zamansız, mekansız, absürd, evrensel ve değişmeyecek bir birbirini tüketme çılgınlığı döngüsü... Bir tür imkansızlık hali. Sami Berat Marçalı'nın kaleminden çıkan kOmİk, bir çiftin bitmek tükenmek bilmeyen bir döngüde birbirleriyle ve kendileriyle verdikleri mücadeleyi anlatan trajikomik bir oyun. Karşımızdaki çift, yıllarca süren bir aşkı, tanıştıkları ilk beş dakikaya hapsedip o beş dakikanın içinden tüm ilişkiye ve yıllara bakabilmeye çalışır. Ve olan biten hiç komik değildir... Ceren Taşçı ve Efe Tunçer'in rol aldığı B Planı yapımı oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Feminist oyun yazarı Olympe, gözü pek suikastçı Charlotte, cesur casus Marienne ve inatçı, ileri görüşlü kraliçe Marie... Gerçek hayatta yolları hiç kesişmemiş olsa da eylemleri ve fikirleriyle aynı tarihin, Fransız Devrimi'nin birer parçası olmuş ve giyotinle idam edilmiş dört kadın. Madam Giyotin, bu dört kadını zamansız ve mekansız bir ortamda buluşturuyor. Olympe de Gouges'nin zihninde bir araya gelen karakterler, tıpkı gerçek hayatta yaptıkları gibi, kendilerine verilen öyküyle yetinmeyip hikayelerinin kontrolünü ele alıyorlar. Şiddeti ve komediyi yan yana getiren, seyirciyi eşitlik ve kardeşlik kavramları üzerine düşünmeye sevk edecek özgün bir kadın buluşması... Betül Arım, Zeliha Gürsoy, Simel Aksünger ve Buket Gülbeyaz'ın rol aldığı oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Farklı sınıf, kültür ve çevreden kadınların dilinden monologlar... Deniz Kaptan'ın Kadın Hikayeleri kitabından seçilen monologlar, sahnedeki Layla Önlen'in kimliğini de içine katarak tek bir bedende birleşiyor. Sözcükler, dans ve enstalasyonla iç içe geçiyor, kadınların hikayelerinden performatif bir alan ve eylem yaratılıyor. Yalnızca tanımadığınız insanlarla paylaşılan sır türünden hikayeler bunlar. Her hikayede patlamaya hazır, kaynamakta olan bir şeyler var. Oyuncu sona doğru tamamen bağımsız olacağı boş bir alana doğru yolculuk ediyor. Oyun, boşluktaki malzemeyi tamamen bir enstalasyon alanına, performansı da dansa dönüştürmekten kaçınmıyor. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Tiyatro Oyun Kutusu'nun kapağı açılıyor ve kutudan üç kısa oyun çıkıyor. bomontiada'nın ufuk açan atmosferinde seyirciye, Serdar Saatman'ın yönettiği birbirinden farklı üç kısa oyunla, gerçek ve kurgu arasında bir yer gösteriliyor. İbrahim Alp Okur'un kaleme aldığı Sonrası Sessizlik, Shakespeare'in Hamlet'ini yeniden çıkarıyor karşımıza. Sesini hiç işitmediğimiz kahramanlarıyla, Hamlet'in koridorlarında, her şey bittikten sonra başlayan bu oyunu, Cana Gedik Aykutlu'nun yazdığı Karanlık izliyor. Karanlık, adeta kültürel kodlarımıza işleyen hastalıklı olguları hepimizin kulağına bildiğimiz ezgilerle fısıldayıp bizi rengarenk bir karanlığa sürüklüyor. Son oyun olan, Çağla Canbaz'ın kaleme aldığı Ölü Kadınlar Diyarı ise, erkekler tarafından katledilen kadınların sesini bu kez öbür dünyadan duyuruyor bize. Rüçhan Çalışkur, Burcu Karakaya, Ulvi Kahyaoğlu, Sevcan Yaman, İpek Sevenler, Merve Nur Bengi, Alperen Aldanmaz, Gonca Altıntaş, Nezir Çınarlı, Tuana Sunar, Onur Çırak ve Muratcan Canbaz'ın rol aldığı oyunda, her biri 30 dakika süren, üç farklı kısa oyun, kutudan çıkmak için seyircisini bekliyor Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Çehov'un yazdığı son oyun olan Vişne Bahçesi'nin karakterleri, içinden geçtikleri büyük değişimle kendi bildikleri şekilde baş etmeye çalışırken, aslında kendilerinden sonraki insanlara bir hikaye anlatıyorlar. Akışı ve gidişatı tepetaklak eden dönüşüm noktalarında, bildiğimiz dünya hızla değişirken olan biteni nasıl karşılarız? Vişne Bahçesi 19. yüzyıl Rusya'sından toprak sahibi bir aile ekseninde, farklı dönemlerde yaşayan seyirciyi kendi hayatlarına bakmaya davet eden güçlü ama yalın bir klasik. Yaşamın temel değerleri değişir, iyi bildikleri zemin altlarından kayarken, bu ailenin attıkları acemice adımları Çehov'un zamansız anlatım dili ve özgün mizahıyla, yönetmen Mehmet Birkiye tarafından sahneye aktarılıyor. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Binlerce yıldır Anadolu'yu var eden kadınlar, koca bir tarihe yayılan hikayeleriyle Güngör Dilmen'in klasikleşmiş eserinde buluşuyor. Ben Anadolu Kibele'den Theodora'ya, Eftelya'dan Hürrem'e uzanan bir kadınlar geçidi. Tanrıçalar, sultanlar, mitolojik karakterler, köylüler, kantocular, hemşireler... Bu toprakların özünü oluşturan; toprakla, ağaçla, ürünle, masallarla, tarihle, savaşlarla, sokaklarla bir olan, Anadolu'nun farklı çağlarına tanıklık eden kadınlar Görkem Yeltan'ın yönettiği oyunda Ayça Bingöl'ün yorumuyla vücut buluyor. Tek kişilik bu performans, Yıldız Kenter'in ölümünün birinci yıldönümünde sanatçının anısına sahneleniyor. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Distopya edebiyatının kült eseri, Ray Bradbury imzalı Fahrenheit 451 bu zamana, bizim dünyamıza dair sözünü bu kez sahneden söylüyor. Fahrenheit 451; Bradbury'nin distopyası değil, bizim dünyamız, kendi tarihimiz. Zaman ise belirsiz değil, bu zaman... Peki, kitap kağıtlarını tutuşturmayı sağlayan bir sıcaklık derecesi, düşünceyi ortadan kaldırmaya yeter mi? Erdal Beşikçioğlu'nun başrolde olduğu Tatbikat Sahnesi yapımı oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Hep oyuncu olmak istemiş ama hayatını dublör olarak geçirmeye mecbur kalmış, kendisiyle, başına gelenlerle, hatta hayalleriyle bile dalga geçmekten imtina etmeyen Kemal'in oyuncu olamayıp, nasıl dublör olduğunun eğlenceli, bir o kadar da hüzünlü hikayesi... Hayatını sıkıştırdığı ranzasının önünde; hareketi, umudu ve hayal kırıklıkları bol öyküsünü paylaşıyor Kemal... Annesi, babası, eski sevgilisi, sektörden arkadaşları ve iflah olmaz ironi duygusu eşliğinde... Kemal Uçar'ın yazdığı ve oynadığı, dublörlük sanatının gerektirdiği yüksek tempolu performansların birbirini izlediği, eğlencesi eksik olmayan Dublörün Hikayesi, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. İstanbul merkezli Platform Tiyatro ile Bonn'dan Fringe Ensemble'ın ortak projesi olan Map to Utopia, seyircinin konumunu pasif izleyiciden aktif katılımcıya dönüştürerek, tüm farklılıkları içinde birbirini duymayı öneren bir kent geleceği fikrini yerleştiriyor. 20 avatar eşliğinde, kurmaca, dört farklı semt simülasyonu yaratacak performans, seyircileri, birbirleriyle komşu oldukları bu semtlerde yeni bir karakteri ve onun yolculuğunu inşa etmeye davet ediyor. Dijital ve tiyatro ilişkisine dair farklı deneyim alanları sunan projede seyirci, iki farklı seyir deneyiminden birini tercih edebilecek. Seyirci-katılımcılar oyuna Zoom programı ve oyun için tasarlanan özel bir mobil uygulama üzerinden kendi özel alanlarından dahil olabilecekler. Oyuncularla aynı fiziksel mekanı paylaşacak seyirciler ise yepyeni bir seyir-katılım deneyimi yaşayacak. Map to Utopia, geleceğin şehri ekseninde bir tartışma zemini oluşturmayı amaçlarken geleceğin tiyatrosu üzerine de uzun soluklu bir araştırma alanı açıyor. Alican Yücesoy, Elif Ürse, Ersin Umut Güler, Gizem Erdem ve Okan Urun'un rol aldığı oyuna online katılım için başvurular 15 Kasım tarihinden itibaren Platform Tiyatro'nun Instagram sayfası üzerinden yapılacak. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Iphigenia Aulis'te, Antik Yunan'ın bilinen üç büyük tragedya yazarından biri olan Euripides'ten, farklı mitolojilerde konu edinilen kurban ritüelini odağa alan bir klasik... Kral Agamemnon'un Troya seferi öncesi tanrılardan yardım alabilmek için kendisinden istendiği üzere kızını kurban edişinin öyküsü... Oyun kurban ritüelini, Euripides'in ödünsüz ve sorgulayıcı yaklaşımıyla erk sahiplerinin iktidar uğruna savaş ve yıkımla girdikleri ilişkiyi sahneye taşıyor. Vatan ve zafer uğruna feda edilen kız çocuğunun binlerce yıllık öyküsü, bugün dünyanın farklı köşelerinde yaşanan savaş ve çatışmaların sebep olduğu yıkımlarla, aile trajedileriyle akrabalık kuruyor. Klasik eserlere getirdiği çağdaş yaklaşımlarla tanıdığımız yönetmen Serdar Biliş, bu köklü tragedyayı da güncel bir yorumla seyirciyle buluşturuyor. İBB Şehir Tiyatroları yapımı oyunda Aslı Öngören, Murat Garipağoğlu ve Irmak Örnek rol alıyor. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Babamı Kim Öldürdü?, son yılların en dikkat çekici yazarlarından Edouard Louis'nin, üçüncü otobiyografik romanından bir uyarlama... Fransa'nın bir köyünde doğan, doğduğu işçi sınıfına duyduğu öfkenin kaynaklarına samimiyet ve cesaretle bakan Louis'nin bu eseri babasına yazdığı bir mektup aslında... Geçirdiği iş kazasından sonra çalışamaz duruma gelen babasını uzun bir aradan sonra yeniden görmeye giden yazar, neredeyse bir enkaz bulur karşısında: alkol, yoksulluk, yorgunluk ve ağır çalışma koşulları nedeniyle hastalanmış bir baba... Bu görüntüyü, tanınmaz hale gelen babasından aldığı ilhamla, baştan ayağa öfkeyle bezenmiş bir mektupla anlatan Babamı Kim Öldürdü?'de seçkinlerin siyasetinin nasıl estetik bir mesele haline geldiği, alt sınıfların hiçbir faydası olmayan bu estetiğin yükü altında nasıl ezildiği çarpıcı bir dille anlatılıyor. Internationaal Theater Amsterdam ve Ivo van Hove tarafından sahneye uyarlanan, Hans Kesting'in rol aldığı bu oyunda hakikat tüm sarsıcılığıyla sahnede olacak... İstanbul Tiyatro Festivali'nin Hollanda Seçkisi başlığı altında seyirciyle buluşacak bu proje, Hollanda Performans Sanatları Fonu tarafından destekleniyor. Ahmet Sami Özbudak'ın kaleme aldığı Gomidas, Osmanlı döneminde yaşamış, Ermeni, Osmanlı ve dünya kültüründe kuvvetli bir iz bırakmış büyük bir sanatçı, müzisyen ve müzik araştırmacısı Gomidas'ın hayat hikayesine bir yolculuk... Gomidas ile son yıllarını geçirdiği akıl hastanesinde buluşan seyirci, sanatçının zihnindeki hayali koyunun peşinde Kütahya'dan Eçmiyadzin'e, oradan da Berlin, Paris ve İstanbul'a yolculuğa çıkacak. Sesinin duyulduğu yer deniz kıyısı olan bu eşsiz ses ve titiz araştırmacının hem kendini hem de müziğini keşfediş anlarına tanık olacağız. Müzik kutusu olarak adlandırdığı Ermenistan kırsalından topladığı şarkıları, kilisenin müzisyenliği seçmesine olan tavrını ve 1915'te Ermeni aydınlarla birlikte İstanbul'dan sürülüşünü Gomidas Vartabed'in ağzından dinlerken, bütün hikayeye Lusavoriç Korosu eşlik edecek. Seyirciler Fehmi Karaaslan'ın birini Fransızca birini de Türkçe oynayacağı iki temsilden dilediğine katılabilecek. Galeri Birzamanlar tarafından hazırlanan; Kalbim O Viran Evlere Benzer: Gomidas Vartabed'in Hayatı ve Müziği adlı sergi de performans öncesi ve sonrasında mekanın fuaye alanında ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Koreograf Ayrin Ersöz'ün Canan Yücel Pekiçten, Bengi Sevim, Magda Skowron, Hasan Yoksulabakan ve Ömer Vatansever ile tasarladığı bir hareket ve ses evreni... Yapı Kredi bomontiada'nın 4. katında, performansçıların hareket halindeki bedenleri; canlı müzik ve insan sesi aracılığıyla temassız dokunuşlardan mahremiyet alanları yaratacak. Ne Düşündüğünü Biliyorum bir aşk çağrısı, performansçılardan seyirciye bulaşan hasretli bir talep... Bu çok direkli mekanda yaratılan, üncenin harekete, hareketin ise düşe dönüştüğü evreni, performansçılarla birlikte; temkinli fiziksel ve sosyal mesafede deneyimlemeye davetlisiniz. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Alana özgü oyun projeleriyle seyirciyi daha önce de kent içinde farklı teatral yolculuklara çıkaran Mekan Artı ekibi, bu kez İstiklal Caddesi'ni oyun alanına dönüştürüyor. Oyunda seyirci, emekli gazeteci Aret'in yüz yıllık hayat hikayesiyle, Beyoğlu'nun gizli ve kuytu köşeleriyle çoktan unutulmuş mekanlarında bir tura çıkacak. Seyircinin kulaklıklarıyla yürüyerek katılacağı, dileyen izleyicilerin İngilizce olarak da takip edebileceği, sokaktan geçenlerin de bir parçası olacağı oyunda var olanla kurgu, metinle gerçek iç içe geçecek. Oyun boyunca uğranılacak farklı mekanlarda farklı sahnelerle karşılaşan, kentin hem içinde hem de belleğinde özgün bir gezintiye çıkan seyirci, Aret'in son dileğini gerçekleştirmek için heyecanlı bir maceranın peşine düşecek. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Sema Elcim'in yazdığı, Oğuz Utku Güneş'in yönettiği Feramuz Pis!'te festival izleyicisi, Mardin göçmeni Süryani bir ailenin, Feriköy'deki aile yadigarı evlerine konuk oluyor. Geçmişle bugün arasında ayakta durmaya çalışan anne Zahide, gerçeğin sert yüzünü tebessümle karşılamaktan vazgeçmeyen baba Nebil, imkansız bir aşkın peşindeki Can, daha iyinin hayaliyle sabırsızlanan Emel ve hepsinin ortasındaki özel çocuk, ağabey Feramuz... Bu küçük evin içinde her biri hayalleri, pişmanlıkları, umutsuzlukları ve çaresizlikleriyle aile olarak yan yana durabilmenin ve kendileri olabilmenin yollarını arıyor. Bizler de Feramuz'un düş gözü sayesinde, her birinin hayallerinin kesiştiği büyülü gerçek hikayelerine tanık oluyoruz. Aybanu Aykut, Yaman Ceri, Burak Uyanık, Çağdaş Tekin, Çiçek Dilligil ve Melisa Berberoğlu'nun rol aldığı Feramuz Pis! çok katmanlı yapısıyla, bir yandan iç içe geçmeye çabalayan, diğer yandan hep ayrışmış, ayrıştırılmış ötekinin hikayesi, komedyanın sarsıcı esintilerini bağrında taşıyan çağdaş bir tragedya... Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar diyen, yaşadığı çağla ve dille bir hesaplaşma içinde olan Avusturyalı yazar ve şair Ingeborg Bachmann'ın radyo tiyatrosu olarak yazdığı, birçok kez sahnelenen Manhattan'ın İyi Tanrısı festivalde Tiyatro Motus tarafından sahneye taşınıyor. Oyun 1957'nin Manhattan'ında geçse de metropol yaşamına ve modern insan ilişkilerine bakışıyla güncelliğini kaybetmiyor. Tiyatro Motus'un günümüze uyarladığı oyun, kurduğu gerçeküstü evren içinde; aşkın ne olduğunu, ne olabileceğini ve ne olamadığını sorguluyor. Seyirci, İyi Tanrı'nın eliyle işlenen cinayeti ve aşıkların akıbetini, bugünün metropol kişilerini anımsatan karakterler aracılığıyla takip edecek. Bachmann; bu kez bir kadın, bir erkek, bir Tanrı ve onun emrindeki sincaplar aracılığıyla iki insan arasındaki; kararsız, belirsiz, güvensiz ve sınırları karmakarışık ilişkiye yoğunlaşıyor. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Uluslararası dans topluluğu Club Guy & Roni, Kuğu Gölü'nün canlı yayını ile festivalde. Kuğu Gölü, kusursuz bir masal dünyasına kaçma arzumuzla, gerçeklikle ilişkimizi kaybetme riskini bir araya getiren bir performans. Klasik baleye getirdikleri özgün yorumlarıyla seyircinin beğenisini kazanan topluluk Kuğu Gölü'nü kendi yorumlarıyla sahneye uyarlıyor. Çevrimiçi olarak Kuğu Gölü oyununa katılan seyirciler aynı zamanda Hollanda'da mekanda bulunan gerçek seyircilerle birlikte bu masalın nasıl sona ereceğini belirliyorlar. Herkesin bu oyunda söz hakkı var ve bu etkileşim bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Seyircinin bu sorumluluğunu vurgulayan performansın yaratıcıları, bir kriz sonrasında nasıl ilerleyebileceğimizi keşfetmeyi amaçlıyor. İstanbul Tiyatro Festivali'nin Hollanda Seçkisi başlığı altında seyirciyle buluşacak bu proje, Hollanda Performans Sanatları Fonu tarafından destekleniyor. Pippo Delbono'nun bu çalışmasını izlerken, kendimizi geleceğe dair bir yolculuğun başlangıcında, bir dizi karenin eşiğinde, gerçeği geri çekmeden bize gösteren bir dramaturjinin gövdesinde bulacağız. Dopo La Battaglia, ortaya çıkardığı boşluktan geçen sürekli bir akışla varoluşsal karanlığımızın kapılarını ardına kadar açan bir kompozisyon... Oyunda müziğin ve dansın ritmi aracılığıyla, sözlerde ve şiirsel dizelerde dil ve duygu arasındaki uyumu bularak, geleceğe inanca dönüşen mevcut acıya tanık oluyoruz. Oyuncular seyircilerini, fiziksel ve zihinsel bir gri bölgeye, hayal dünyamızın bir kavşak noktasına, gerçek dünyamızın figürlerinin akıp gittiği, esir, kör insanın sefaletinin ve ahlaksızlıklarının yer aldığı bir kavşak noktasına çağırıyor. Delbono tarafından yeniden yazılan Antonin Artaud, Franz Kafka, Alda Merini, Pier Paolo Pasolini, Walt Whitman, Rainer Maria Rilke, Alejandra Pizarnik gibi yazarların sözleri, bu performansta, adeta bir ritüelde yeniden yankılanıyor. Alexander Balanescu'nun bestelediği ve canlı icra ettiği özgün müzik, söz ve dizelere eşlik ediyor; oyuncular ise uçuşan sözleri bedenleştiriyor... İtalyan Kültür Merkezi'nin değerli işbirliği ile gerçekleşen yapımın çevrimiçi gösterimi biletli olarak 14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, online. iksv. org üzerinden takip edilebilir. Dille ve sözle tarif edilemeyeni arayan, bu arayış sürecinde geleneksel roman yapısını reddederek yeni roman akımını yaratan Fransız yazarlardan biri olan Nathalie Sarraute imzalı bir dil oyunu. Tıpkı yeni roman akımı yazarlarının dili kullanış biçiminde olduğu gibi, Sarraute'un radyo için yazdığı bu oyunun iki erkek oyuncusu arasında da asıl mesele; dilin, sözcüklerin, söylenenin ve söylenmeyenin ardındaki anlamlarda... İki çok eski ve yakın arkadaş, eften püften şeylerden yola çıkarak dostluklarına dair ciddi bir hesaplaşmaya girişiyor. Seyirciyle oyunları podcast formatında buluşturan yeni oluşum Podacto'dan bir kulak tiyatrosu; dilin ilişkilerimizdeki ve hayatımızdaki yerine ve ikili ilişkilere sızan, görülmeyen ancak sezilen yargılara dair bir oyun. Kerem Ayan'ın yönettiği oyunda Nejat İşler, Özgür Emre Yıldırım, Ülkü Duru ve İştar Gökseven rol alıyor. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Yapımın çevrimiçi gösterimi biletli olarak 14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, online. iksv. org üzerinden takip edilebilir. Haftanın günlerinin ismini taşıyan yedi kadından, yedi COVID-19 öyküsü... Rotterdamlı genç, kargo çalışanı, emekli öğretmen, hemşire, ev hanımı, online yaşam koçu ve oyuncu yedi kadın; kah kendi durumlarıyla dalga geçerek kah olan biteni iğneleyerek başlarından geçeni seyirciyle paylaşıyor. Kimisi COVID-19 pozitif, kimisi negatif, her biri izolasyonda olan farklı profillerdeki yedi kadın; kişisel anlatılarıyla adeta pandemi günlerinin kaydını tutuyor. İnternette karşılaştıkları İzolasyondaysanız ve şiddet görüyorsanız, paylaşın mesajıyla, kişisel videolarını paylaşmaya başlayan bu kadınlar; fiziksel olarak bir araya gelemeseler de, internette yayınladıkları videolarla yolları kesişiyor, karantinada gerçek karşılaşmalarının yollarını döşüyorlar. Sevilay Saral'ın yazdığı Aysel Yıldırım'ın yönettiği oyunda Aysel Yıldırım, Ayşenil Şamlıoğlu, Bulut B. Sezer, Duygu Dalyanoğlu, Elif Karaman, Tülin Özen ve Zeynep Okan rol alıyor. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Yapımın çevrimiçi gösterimi biletli olarak 14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, online. iksv. org üzerinden İngilizce altyazılı olarak da takip edilebilir. İhanet, bir dizi yanlış anlaşılma, çokça entrika, gözle görülür bir iktidar hırsı, dökülen bolca kan ve mutsuz son... İçinde kendi komedisini de barındıran bir Shakespeare trajedisi, Kral Lear. Bu klasik eser bir mutfak tezgahında, mutfak malzemeleri eşliğinde sahnelense ortaya nasıl bir oyun ve yemek çıkar? Obje tiyatrosu ve hikaye anlatıcılığını daha önce Macbeth Mutfakta adlı oyunlarında harmanlayıp, oyunu bir yemeğe dönüştüren Kadro Pa bu kez ihanet soslu bir trajedi yemeği pişiriyor. Kral Lear ve dostları adım adım kaçınılmaz acı sona yürürken, tezgahtaki malzemeler de oyun sonunda bir yas yemeğine dönüşüyor. Simge Günsan'ın uyarlayıp oynadığı oyunu Kubilay Karslıoğlu yönetiyor. Oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Yapımın çevrimiçi gösterimi biletli olarak 14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, online. iksv. org üzerinden takip edilebilir. Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı'dan oluşan çağdaş dans ikilisi Taldans, ses, ritim ve hareket eksenli çalışmalarını, müzikteki serializm akımının özgün dinamiklerini inceledikleri yeni eserlerinde sürdürüyor. Koreografilerini matematiksel skorlar, diziler ve tekrarlar kullanarak gerçekleştiren ikili; sorularını bu kez, esin kaynağı olarak ele aldıkları serializme yöneltiyor: serializmin ton, ritim, tını gibi özelliklerini kullanarak oluşturduğu diziler, bedene ve harekete dair imgeleri nereye sürükleyebilir? Serializmin müziğe, edebiyata, mimariye ve sanata yansıyan yaklaşımı koreografik bir yapıyı nasıl etkiler? Yapıların sistematiği nasıl kurulur ve yaratım bu sürece nasıl katılır? Diziler ve seriler kullanarak bir disiplinden başka bir disipline nasıl geçilir? Danstan videoya, müzikten dansa geçişte bu dizilimler bir araç olabilir mi? Taldans yeni projesinde, seriler ve diziler aracılığıyla doğanın ve duyguların matematiğini araştırıyor ve sahneye yansıtmayı hedefliyor. Performans, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Yapımın çevrimiçi gösterimi biletli olarak 14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, online. iksv. org üzerinden takip edilebilir. Ev halimizin hiç olmadığı kadar gündemimizde olduğu bir dönemde, seyirciye, kendi evlerine ait odalarda çıkacakları alışılmadık bir yolculuk daveti. Katılımcılar, tıpkı bir sanat galerisini gezer gibi, kulaklıklarından kendilerine seslenecek rehberin yönlendirmesiyle; evlerinin içinde, farklı duraklardan oluşan performatif bir deneyim yaşayacak. Pencereleri kadraj, kapı dürbününü ise kamera olarak kullanacak olan katılımcılar, barınma ihtiyacımızı karşılayan bu tipolojinin tarihine de göz gezdirecek. Evin içi, dışı, pencerelerimiz, kapılarımız ya da buzdolabının içindekiler ne kadar güvenli? Bizi patlamalardan, hastalıklardan, baskınlardan, doğal afetlerden, hırsızlıktan veya çekirge saldırısından koruyabilir mi evlerimiz? Barış Arman'ın yazıp yönettiği oyunda Funda Eryiğit rol alıyor. Katılımcıların kendi evlerinde dolaşarak kulaklıklarıyla takip edeceği bu performans, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Yapımın çevrimiçi gösterimi biletli olarak 14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, online. iksv. org üzerinden izlenebilecek. Oyuncularla seyirciyi bir araya getirmeden video, ses, performans ve yerleştirmenin birleşiminden bir estetik ortaya çıkaran Terkedilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar; mekanının çağdaş teatral araçlarla dönüştürülmesini hedefliyor. Seyir yeri ve sahne arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi ve kurgulamayı amaçlayan ekip, bu şekilde tiyatronun iki asal öğesini tartışmaya açıyor. Oyuncunun bedeni ve sesinin, diğer tüm teatral araçlarla bir bütün oluşturduğu gösterimde; bir ailenin bir araya gelemediği aile yemeğine dair bir anlatı inşa ediliyor. Oyun mekanı, bir ailenin geçmişinin izlerini sürecek şekilde yeniden düzenlenirken, seyirci; bu mekanda gerçekleşecek multimedya performansa çeşitli araçlar üzerinden dahil olacak. Oyuna öncelikle sanal dünyada çevrimiçi olarak katılacak olan seyirci, ikinci aşamada oyunun gerçekleştiği mekanı ziyaret ettiğinde ise mekanda bir oyuncuyla karşılaşmayacak. Seyirciler oyunun tamamlayıcı bir öğesi olan Yapı Kredi bomontiada'daki yerleştirmeyi, 24 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında saat 10.00-20.00 arasında oyun için satın aldıkları biletlerle ziyaret edebilecek. Ferdi Çetin'in yazdığı, Yeşim Özsoy'un yönettiği; Yaman Ceri, Nazlı Bulum, Meral Çetinkaya, Banu Fotocan ve Ahmet Ayaz Yılmaz'ın rol aldığı oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Yapımın çevrimiçi gösterimi biletli olarak 21 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, online. iksv. org üzerinden takip edilebilir. Aksel Bonfil'in yazıp yönettiği Varlık, 1940'ların İstanbul'unda üç kişilik yoksul bir ailenin, sırtlarına çöken ağır bir yükle, Varlık Vergisi'yle başa çıkmaya çalışmasının öyküsü... Çaresizce çabalayan bir baba, katı gerçekle boğuşan bir anne ve ailesinin zorlu koşullarıyla kendi hayalleri arasında büyümeye çalışan bir genç kız... Karşılarında ise bu küçük ailenin kaderini etkileyecek, kendi ailesinin iyiliği için gözünü karartmaya hazır bir vergi memuru... Oyun, Türkiye'nin gayrimüslim nüfusu üzerindeki etkileri kuşaklar boyu sürecek ağır sonuçlar yaratan Varlık Vergisi'ne, sıradan bir ailenin perspektifinden bakıyor. Galata'daki bu yoksul ev, seyirciyi; yakın tarihin, bireylerin hayatlarını yıkıma uğratan politik ve toplumsal iklimini anımsamaya çağırıyor. Kulak tiyatrosu formatında çevrimiçi olarak seyirciyle buluşacak Podacto yapımı oyun, festivalin yerli yapımlar gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın sponsorluğunda gerçekleşiyor. Yapımın çevrimiçi gösterimi biletli olarak 14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, online. iksv. org üzerinden takip edilebilir. Yönetmenliğini Selçuk Metin'in, senaryosunu Zeynep Miraç'ın üstlendiği, Metin Akpınar'ın 60 yıla yaklaşan kariyerini ekrana taşıyan İyi ki Yapmışım; sanatçının kariyerinin yanı sıra tüm yaşamını da mercek altına alan benzersiz bir yapım. İçinde yer aldığı projelerin güncelliğini hiç kaybetmediği, kuşaklar boyu büyük ilgi ve beğeniyle takip edilen sanatçının yaşamını tarihsel bir belgeye dönüştürmeyi amaçlayan İyi ki Yapmışım; 1940'lar Türkiye'sinin zorlu koşullarından hareketle, alanının tartışmasız en saygın isimlerinden biri haline gelen Akpınar'ın bütün yaşam öyküsünü tanıklıklarla ekrana taşıyor. Tilbe Saran'ın anlatıcılığını üstlendiği yapımda; Demet Akbağ, Umur Bugay, Ferhan Şensoy, Ahmet Gülhan, Dikmen Gürün, Kandemir Konduk, Perran Kutman, Nevra Serezli, Selma Sonat ve Zeynep Oral gibi birçok sanatçı, yazar ve akademisyenin yanı sıra yaşamına tanıklık etmiş dostları, Metin Akpınar'ı anlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/25-istanbul-tiyatro-festivali-biletleri-25-eylulde-satista/", "text": "Tiyatroseverlerin büyük tutkuyla beklediği ve bu yıl 25'incisi gerçekleşecek olan İstanbul Tiyatro Festivali'nin biletleri 25 Eylül'de satışa çıkıyor. Yine dopdolu bir program seyirciyi beklerken festival Bu Zamanda Tiyatro sloganıyla yola çıkıyor. 25. İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim 20 Kasım tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Festival bir ay boyunca, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 yerli ve uluslararası yapımı ağırlayacak. Programdaki fiziki yapımlar Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Profilo Kültür Merkezi Batı Ana Sahne, Duru Ataşehir, Moda Sahnesi, DasDas, Caddebostan Kültür Merkezi, Müze Gazhane, Yapı Kredi bomontiada ve Zorlu PSM'de fiziksel olarak Covid-19 önlemleri altında izleyicileriyle buluşacak. Çevrimiçi gösterimler ise festival boyunca passostudio. com adresinden izlenebilecek. Festival biletleri Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 24 Eylül Cuma günü 10.30'dan itibaren passo. com. tr internet sitesi üzerinden ve İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa sunulacak. Her gösteri için sınırlı sayıda indirimli öğrenci bileti de satışa çıkacak. 25. İstanbul Tiyatro Festivali Onur Ödülleri bu yıl yazar ve akademisyen Prof. Dr. Ayşegül Yüksel ile İtalyan yönetmen Pippo Delbono'ya sunulacak. Pippo Delbono ödülünü 4 Kasım'da Zorlu PSM'de ENKA Vakfı desteğiyle sahnelenecek Neşe oyununun ardından alacak. Festival bu yıl Murat Mahmutyazıcıoğlu'nun kaleminden çıkan, Hira Tekindor'un yönetiminde, Zerrin Tekindor'un performansıyla seyirciyle buluşacak Toz adlı oyunla 22 Ekim'de açılıyor. Baş karakter Handan'ın ve onun hafızasından çıkıp gelen annesi Feri'nin 1960'lardan bugüne uzanan hikayesini anlatan oyundaki bütün karakterleri Zerrin Tekindor'un performansıyla izleyeceğiz. 25. İstanbul Tiyatro Festivali programında yer alan 14 yerli yapımın 11'i sahnelerde prömiyer yapacak; Zerrin Tekindor'un performansıyla seyirciyle buluşacak Toz'un yanı sıra; Emre Kınay'ın performansıyla izleyeceğimiz Irgat, Zehra İpşiroğlu'nun yazdığı Yüzleşme, BAMİstanbul'dan Istırap Korosu, Sema Elçim'in metnini yazdığı, Ali Sami Özbudak'ın yönettiği Gabriel'in Düşü, Eyüp Emre Uçaray'ın yönettiği Koleksiyoncu, Kocaeli Şehir Tiyatroları'ndan Mehmet Birkiye'nin yönettiği Vişne Bahçesi, Kadıköy Emek Tiyatrosu'ndan Birazdan Gideriz Şimdi Yağmur Yağıyor, İstanbul Tiyatro Festivali yapımı Beni Sakın Yumruklardan ile çocuk oyunları Eşit Masallar ve Mitolojik Hikayeler ilk kez, festivalde izleyici ile buluşacak. Podacto yapımı Godot'yu Beklerken ve Açık Aile ile Tiyatro Boyalı Kuş'tan Kendine Ait Bir Oda ise çevrimiçi olarak izlenebilecek. Festivalde, Hollanda, Fransa ve İtalya'dan büyük övgü toplayan 3 uluslararası prodüksiyonun yanı sıra çevrimiçi izlenebilecek 7 yabancı yapım yer alıyor. Festivale Fransa'dan konuk olan dans gösterisi Waterfloor Müze Gazhane'de ücretsiz izlenebilecek. İngiliz yönetmen Robert Icke'nin imzasını taşıyan Oedipus ise Atlas 1948 Sineması perdesinden yapılacak özel bir gösterim ile gerçekleştirilecek. İstanbul Tiyatro Festivali Hollanda Konsolosluğu'yla 2020 yılında başlattığı işbirliğine bu yıl da devam ediyor ve Hollanda'dan üç yapımlık bir seçki sunuyor. Festivaldeki tüm uluslararası yapımların gösteri sponsoru olan ENKA Vakfı'nın desteğiyle sahnelenecek Medea, Oedipus ve Alice oyunlarına Hollanda Performans Sanatları Fonu katkı sunuyor. Prestijli oyuncuları ve yönetmen ekibiyle Hollanda tiyatrosuna yön veren Internationaal Theater Amsterdam'ın, The Guardian'ın kusursuz bir topluluktan dokunaklı bir sanat yapıtı sözleriyle övdüğü ödüllü oyunu Medea, başarılı genç yazar ve yönetmen Simon Stone'un imzasını taşıyor. Sahnelediği her oyunu heyecanla beklenen Stone, antik tragedya yazarı Euripides'in ünlü Medea'sını gerçek bir olaydan yola çıkarak yeniden yazıyor ve güncel bir rejiyle sahneliyor. Medea, fiziksel olarak 17 ve 18 Kasım Çarşamba ve Perşembe günleri festivale yüksek katkıda bulunan mekan sponsoru Zorlu PSM'de olacak. Hollanda Seçkisi teması altında ayrıca Hollandalı bir yazarın oyunu Türkçe'ye çevrilecek ve oyun okuma tiyatrosu olarak sahnelenecek. İstanbul Tiyatro Festivali'nin 2018'de Golden Mask Rus Sahne Sanatları Festivali ile başlayan işbirliği bu yıl festivalin çevrimiçi programına dahil edilen üç yapımla sürüyor. Festivaldeki tüm uluslararası yapımların gösteri sponsoru ENKA Vakfı'nın desteklediği Ayı, Boris ve Güneşin Çocukları, 22 Ekim 20 Kasım tarihleri arasında tüm diğer çevrimiçi gösterilerle birlikte passostudio. com adresinden izlenebilecek. Puşkin, Shakespeare'in tarihi oyunlarından etkilenerek yazdığı Boris Godunov'un tragedyası Boris'te insanın iktidarla ilişkisini gayet yalın ve gerçekçi bir şiir diliyle aktarıyor. Yönetmen Dmitry Krymov ise bu klasik esere zekice, ironik ve çağdaş bir bakış sunuyor. Maxim Gorki'nin eserinden, Rusya'nın başarılı yönetmenlerinden Timofei Kulyabin'in ilgi çekici metniyle sahneye uyarlanan Güneşin Çocukları ise, Stanford Üniversitesi kampüsünde yaşayan Rus bilim insanları ile Steve Jobs ve Elon Musk'ın konuşma metinlerini iç içe geçiriyor. Festivalin bu yılki yeniliklerinden biri de tamamı kadınlar tarafından yönetilen oyunların bir araya geldiği, sanat alanında kadın üretimini daha da görünür kılmayı amaçlayan Bu İşte Bir Kadın Var başlıklı bölüm. Tema başlığı altında yer alan dört oyun, Odeabank'ın tema sponsorluğunda seyirciye sunuluyor. Zehra İpşiroğlu'nun romanından uyarlanan Yüzleşme izleyiciyi, toplumda saygın bir yere sahip Dr. Mert, üniversite öğrencisi Özlem, feminist aktivist ve öğretim üyesi Serra ve başarılı bir kariyere sahip, sevilen hemşire Sibel aracılığıyla hayatlarımızı kuşatan ataerkil zihniyetle yüzleştirecek. Aslı Ceren Bozatlı'nın kaleme aldığı, Özge Erdem'in yönettiği absürt klasiklere güncel bir selam yollayan Birazdan Gideriz Şimdi Yağmur Yağıyor; izleyicilerini bir sarmalın içinde dönüp duran iki insanın çıkışsız ve eylemsiz dünyasına davet ediyor. Kadın hareketinin olduğu kadar edebiyat tarihinin de en ufuk açıcı metinlerinden biri olarak klasikleşen Virginia Woolf imzalı Kendine Ait Bir Oda, feminist tiyatro deneyiminde 20 seneyi geride bırakan Tiyatro Boyalı Kuş eliyle ve Podacto'nun katkılarıyla bir kulak tiyatrosu olarak festival seyircisiyle buluşuyor. Odeabank tarafından geliştirilen ve Can Yayınları tarafından eşitlikçi bir bakış açısıyla yeniden yorumlanan Eşit Masallar bu kez bir çocuk oyunu olarak tiyatro sahnesine çıkıyor. Odeabank prodüksiyonu ile sahnelenecek oyunda kahramanlarımız Sindirella, Rapunzel, Pamuk Kalpli Prens, Kırmızı Başlıklı Kız ve Kurbağa Prens yeni maceralarında kalıp yargıları yıkıyor ve toplumsal cinsiyet eşitliğine dikkat çekiyor. Bu İşte Bir Kadın Var teması ayrıca Sahnenin Eşitliği Eşitliğin Sahnesi ve Çocuk Anlatılarında Eşit Bir Yol Nasıl Bulunur? başlıklı iki panele de ev sahipliği yapacak. Festival biletleri Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 25 Eylül Cumartesi günü 10.30'dan itibaren passo. com. tr internet sitesi üzerinden ve İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa sunulacak. Her gösteri için sınırlı sayıda indirimli öğrenci bileti de satışa çıkacak. Üyelikleriyle İKSV'nin sene boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, festival biletlerini indirimli fiyatlarla ve öncelikli olarak alabilecek. Biletler, Siyah Lale Kart üyeleri için 22 Eylül Çarşamba saat 10.30, Beyaz Lale Kart üyeleri için 23 Eylül Perşembe saat 10.30, Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri için ise 24 Eylül Cuma saat 10.30'da satışa sunulacak. Siyah ve Beyaz Lale Kart üyeleri biletlerini kendilerine ait ön satış günlerinde yer seçme opsiyonuyla passo. com. tr üzerinden veya kendilerine gönderilen rezervasyon formu aracılığıyla %25 indirimle satın alabilecek. Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri ise fiziki etkinliklerde %15; çevrimiçi etkinliklerde ise %20 oranında indirime sahip olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/25-komili-zeytin-hasadinin-bu-yilki-slogani-kusaklar-boyu-yasasin-diye/", "text": "Yolumuz Kasaba Özgün, sloganımız Kuşaklar Boyu Yaşasın Diye... Bu yıl 25. defa düzenlenen Komili Zeytin Hasadı, 22-23 Ekim tarihlerinde Ayvalık'ta gerçekleştirildi. Zeytin ağaçlarının bereketi altında geçen bu özel iki gün, doğanın insanlığa sunmuş olduğu zeytinyağının ne kadar mucizevi olduğunu hepimize bir kez daha hatırlattı. Kulağımızda Ezginin Günlüğü'nün Delice Zeytin şarkısı, zeytinin ve zeytinyağının damağımızdaki eşsiz lezzetiyle Kuzey Ege havasını iyice içimize çektik. 1878 yılından beri süre gelen uzmanlığıyla zeytinyağını tadı, kokusu ve kalitesiyle tüketici ile buluşturan Komili'nin bu yıl 25. kez düzenlediği zeytin hasadının etkisi hala üzerimizde. Kuşaklar Boyu Yaşasın Diye gelenekselleşen Komili Zeytin Hasadı'nın açılışını bu yıl usta sanatçılar Erkan Can ve Güven Kıraç gerçekleştirdi. Hasat boyunca Yazar & Şef Ömür Akkor, muhteşem yemeklerin zeytinyağı ile olan bağını anlatarak ve tattırarak hepimize eşsiz bir deneyim yaşattı. Zeytinler dalından toplanırken kurulan hasat sofrasında Ömür Akkor ve hasata gelen konukların dövdüğü odun ateşinde hazırlanan Balıkesir mutfak kültürünün vazgeçilmezi keşkeki tatma şansı elde ettik. Sonra efeler çıktı medyane, bu hasat pek bir şahane... Ege'nin yöresel dansları eşliğinde hasat alanını şenlendiren folklor gösterisinin ardından Ayvalık Belediyesi'nin ilçe çocuklarının ve gençlerinin sosyal gelişimlerini güçlendirmek için hayata geçirdiği Zeytin Çekirdekleri grubunun birbirinden kıymetli gençleri ve çocuklarının hazırladığı mini konseri dinledik. Sıra geldi hasat alanında topladığımız zeytinleri sıkım tesisine götürmeye... Sepetlerimizdeki zeytinlerin nasıl zeytinyağına dönüştüğünü ve şişelendiğini izledik. Zeytinyağının yeşili gözlerimizi aldı. Ömür Akkor'un tasarladığı hasat akşam yemeği menüsü, yörenin ünlü şefi Ekrem Yanbolluoğlu ve ekibi tarafından Kuzey Ege'ye ait zeytinyağı ve coğrafyanın kendi ürünleri ile hazırlandı. Yemekte ayrıca yönetmen Emre Başaran'ın Komili için özel olarak hazırladığı Son Ağaçı izledik. Hasat programının ikinci gününde Komili'nin Kuşaklar Boyu Yaşasın Diye çatısı altında yürüttüğü Anıt Ağaç Projesi ile tescillenerek koruma altına alınan 1105 yaşındaki bir anıt ağaca ziyaret gerçekleştirildi. Beslenme & Diyet Uzmanı, Sürdürülebilir Yaşam Aktivisti Dilara Koçak; 1105 yaşındaki Koca Delice'nin gölgesinde anıt zeytin ağaçlarının yarattığı değer ve insanlık için önemi ile iyi zeytinyağının beslenmedeki kıymetine değindi. Sürdürülebilirlik başta olmak üzere zeytinyağı ve kültürünün kuşaklar boyu yaşaması hedefiyle gerçekleştirdikleri projelerini de anlatan ve bugüne kadar 25 milyon zeytin ağacını taradıklarını açıklayan Bunge Gıda Türkiye Ülke Lideri Turgut Yeğenağa; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile gerçekleştirdiğimiz Anıt Ağaç projemiz kapsamında yaşlı ağaçları kayıt altına alıyoruz. 2018 yılında başlayan projemiz kapsamında şu ana kadar Balıkesir Ayvalık ve Manisa'da bir kısmının tescili tamamlanmış bir kısmı da hala prosedürü devam eden toplamda 310 ağacımız bulunuyor. Kanunen zeytin ağaçları kesilemiyor fakat maalesef sökülerek yerleri değiştirilebiliyor. Projemiz kapsamında anıt ağaçlar tescillendikten sonra yerleri değiştirilemiyor böylece koruma altına da alınmış oluyorlar. Bu sebeple de kültürün devamlılığı ve gelecek nesillere aktarımı açısından da projenin bizim için önemi çok çok büyük. Biz Komili olarak Türkiye'nin anıt zeytin ağacı haritasını çıkarmak istiyoruz. Bunun için de şimdi projemizin hedefinde tüm Türkiye bulunuyor. Zeytinyağı bu topraklar için bizim toplumumuzla da bağdaşan çok önemli bir kültürel değeri ifade ediyor. Zeytin yetiştiriciliğinin ilk kez M. Ö. 4000 yıllarında Anadolu'da başlamış, buradan Akdeniz'in diğer ülkelerine yayıldığını biliyoruz. Bilimsel birçok literatüre göre tipik bir Akdeniz bitkisi olan zeytin ağacının anavatanın Anadolu'nun Mardin, Kahramanmaraş ve Hatay üçgeni olduğuna inanılıyor. Komili olarak yakında zeytinyağının bu topraklarda kaç bin yıldır olduğunu arkeolojik bulgularla destekleyerek, bilimsel olarak kanıtlamayı hedefliyoruz. Bilimsel literatüre girecek ve uluslararası arenada da çok değerli bir çalışma olan projemiz çok kıymetli akademisyenlerimizin gerçekleştirdiği çalışmalarla aralıksız sürüyor. Bu yıl 25.'sini gerçekleştirdiğimiz hasadımızda lezzet ve sürdürülebilirlik kısmını Dilara Koçak ve Ömür Akkor anlatırken, değerli konuşmaları ile sanatçı dostlarımız Erkan Can ve Güven Kıraç yanımızdaydı. Şeflerimiz Danilo Zanna, Türev Uludağ ve Burak Zafer Sırmaçekici bize ve projemize verdikleri destekle bizimleydi. Ayrıca bu yıl hasatta Anıt Ağaç projemizden hocalarımız ve tabii zeytinyağı kültünün bu topraklardaki geçmişini ararken yanımızda olan arkeoloji biliminin önde gelen isimleri de bizi yalnız bırakmadı. Katılan tüm dostlara, zeytinyağı gönüllülerine hasada katıldıkları bize ve projemize verdikleri tüm destekler için teşekkür ediyorum açıklamasında bulundu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/25-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali-afisi-hazir/", "text": "Bağımsız kültür sanat haber sitesi Ajandakolik'in de sponsoru olduğu ve bu yılki teması Kadınların Mirası olarak belirlenen, 26 Mayıs 5 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek 25. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin afişi belli oldu. Festival afişi Janet Eke ve Kerim Can Kara'nın tasarımıyla Mareliber tarafından hazırlandı. Festivalin bu yılki afişi her yaştan kadının birlikte inşa ettiği mirasa ve doğanın eşitliğine odaklanıyor. Afiş kadınların mücadelede ve yaşamda bir aradalığına vurgu yapıyor. Ayrıca dünden bugüne birlikte yaratılan feminist mücadelenin mirasını, geleceğe de birlikte taşımaya ve doğayla iç içe, tahakkümsüz bir yaşama işaret ediyor. Festival 26 Mayıs'ta Onur Ödülü, Bilge Olgaç Başarı Ödülü, Genç Cadı Ödülü ve Tema Ödülü'nün sahiplerine verileceği açılış töreniyle başlayacak. Bu yıl Onur Ödülü oyuncu Şerif Sezer'e, Bilge Olgaç Başarı Ödülleri oyuncular Neşe Yulaç, Ayşenil Şamlıoğlu ve yapımcı Anna Maria Aslanoğlu'na, Genç Cadı Ödülü ise oyuncu Nazlı Bulum'a verilecek. 5 Haziran'a dek sürecek festival Ankara'da sinemaseverleri ağırlayacak. Ayrıca programda yerli ve uluslararası konuklarla söyleşiler, paneller ve gösterimlerin ardından sohbetler de yer alacak. Dünyanın dört bir yanından yönetmen koltuğunda kadınların oturduğu filmlerin sinemaseverlerle buluşacağı festival programı ise önümüzdeki günlerde açıklanacak. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 25 yıldır olduğu gibi bu yıl da dünyanın çeşitli ülkelerinden kadın sinemacıların filmleriyle izleyicilerini buluşturmayı planlıyor. Bu yıl festivalde, İspanya'dan Hindistan'a, Ukrayna'dan Vietnam'a kadar 60'ı aşkın kadın yönetmenin filmi gösterilecek. Festivalde gösterilecek filmler arasında ünlü yönetmen Iciar Bollain'in San Sebastian'da prömiyerini yapan ve En İyi Bask Filmi Ödülü'nü alan son yapımı Maixabel de yer alıyor. Film, siyasi bir cinayete kurban giden eşinin katiliyle herkes ikinci bir şansı hak eder diyerek yüzleşen Maixabel Lasa'nın gerçek hayat öyküsüne dayanıyor. Romanyalı oyuncu ve yönetmen Alina Grigore'nin San Sebastian Film Festivali'nden En İyi Film Ödülü ile dönen filmi Mavi Ay ise Romanya'nın kırsal bir bölgesinde yaşayan Irina ve sorunlu ailesinin ilişkisinden yola çıkarak karmaşık aile ilişkilerini sorguluyor. Hindistanlı yönetmen Payal Kapadai'nin Cannes'da En İyi Belgesel Ödülü'nü alan filmi Hiçbir Şey Bilmediğimiz Bir Gece ise uzaktaki sevgilisine mektuplar yazan üniversite öğrencisi L ve mektupları üzerinden Hindistan'ın toplumsal ve politik atmosferinin değişimine eleştirel bir bakış geliştiriyor. Kateryna Gornosta'nın geçen yılki Berlin Film Festivali'nde prömiyerini yapan filmi Stop Zemlia ise günümüz Ukraynası'nda bir büyüme hikayesine odaklanıyor. Gornosta'nın kendi hikayesiden yola çıktığı filmde, içine kapanık bir genç olan Masha'nın kendini keşfetme öyküsü öne çıkıyor. Festivalde seyirciyle buluşacak başka bir büyüme hikayesi ise Vietnam'dan. Ha Le Diem'in filmi Children of the Mist, kadınların çocuk yaşta evlendirildikleri Kuzey Vietnam'ın dağlık bölgesinde yaşayan 13 yaşındaki Di'nin hikayesine odaklanıyor. Festivalde uluslararası filmlerin yanısıra Türkiyeli yönetmenler Ceylan Özgün Özçelik ve Senem Tüzen'in yeni filmleri de yer alıyor. Ceylan Özgün Özçelik'in Cadı Üçlemesi'nin ikinci filmi 15+, kendilerine şiddet uygulayan kocalarını öldüren Aylin ve Havva'nın mektuplarını takip eden deneysel bir belgesel. Ana Yurdu'yla tanınan Senem Tüzen'in Adam Isenberg ve Noah Amir Arjomand ile birlikte yönettiği, 41. İstanbul Film Festivali'nin Ulusal Belgesel Yarışması'ndan En İyi Film Ödülü ile dönen Eat Your Catfish ise ALS'li Kathryn'in gözünden bocalayan bir aile portresi çiziyor. Ayrıca bu yıl festival programı kapsamında gösterilecek filmler arasında Berlin Uluslararası Film Festivali'nin ödüllü filmleri de bulunuyor. Berlinale'de büyük ödül Altın Ayı'yı kazanan Carla Simon imzalı Alcarras, Natalia Lopez'in yönettiği Jüri Özel Ödüllü Robe of Gems, Kaltrina Krasniqi'nin ilk uzun metrajlı kurmaca filmi olan Vera Dreams of the Sea ile Nina Menkes'in çok ses getiren filmi Beynimiz Yıkanmış Ankara'da Uçan Süpürge ile izleyicisiyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/25-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali-bugun-basliyor/", "text": "Bağımsız kültür sanat haber sitesi Ajandakolik'in de sponsorlarından olduğu 25. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bugün başlıyor. Festival bu yıl açılış törenini Ankara Karum Çim alanda gerçekleştirecek. Törende Festival Onursal Başkanı Türkan Şoray'ın yanı sıra pek çok oyuncu, yönetmen ve sinema dünyasından önemli isim yer alacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Çankaya Belediyesi desteğiyle düzenlenen 25. Uçan Süpürge Uluslararası Film Festivali 26 Mayıs'ta açılış gecesinin ardından 5 Haziran'a kadar Ankara'da izleyicisiyle buluşacak. Festivalin bu yıl açılış gecesi her sene olduğu gibi Türkiye sinemasının önemli isimlerinin yer aldığı bir törenle, bugün saat 20:00'de Ankara'da Karum Çim alanda gerçekleştirilecek. Gecede aynı zamanda Uçan Süpürge Festivali Onursal Başkanı olan, Türkiye sinemasının efsanevi isimlerinden Türkan Şoray'ın yanı sıra oyuncular Füsun Demirel, Deniz Türkali, Lale Belkıs, Cemre Ebuüzziya, yönetmen Ceylan Özgün Özçelik ile pek çok diğer sinemacı konuk olarak katılacak. Ayrıca gecede oyuncular Şenay Gürler ve Yetkin Dikinciler ise sunucu olarak yer alacak. Her yıl olduğu üzere kadın yönetmenlerin imzalarını taşıyan 60'ı aşkın filmin 105 seansta izleyiciyle buluşacağı festival, 26 Mayıs 5 Haziran tarihlerinde Büyülü Fener Kızılay Sineması ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde düzenlenecek. 2022 Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı Ödülü alan Alcarras, 2021 San Sebastian Film Festivali En İyi Film Ödülü ile dönen Mavi Ay, Joanna Hogg'un modern klasikleri Hatıra ve Hatıra: Bölüm II ve usta İspanyol sinemacı Iciar Bollain'in yeni filmi Maixabel'in de yer aldığı zengin bir program sunmaya hazırlanan festival, bu yıl bilet fiyatlarını her seansta öğrencilere 10 TL, tam biletleri ise 25 TL'den satışa sunarak kültüre erişimi yaygınlaştırmayı hedefliyor. Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirilecek tüm gösterimlerin bilet fiyatları ise 10 TL olacak. Festival programı ve detaylı bilgi için kadinlarinmirasi. com adresinden ulaşılabilirken, biletler Büyülü Fener Kızılay Sineması gişeleri ve online olarak da www. biletinial. com 'dan satın alınabilecek. Festival programına ise www. kadinlarinmirasi. com adresinden erişilebilmekte. Festivalin bu yılki teması çerçevesinde Kadınların Mirası başlığında düzenlenecek olan panel 27 Mayıs saat 14:00'te Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde Fatmagül Berktay, Gülden Treske ve Alin Taşçıyan'ın kolaylaştırılığında gerçekleştirilecek. Festival ekibince yapılan duyuruda panelde hayatın her alanında varlığı yok sayılan, görmezden gelinen ama hep var olan kadınların, yüzyıllardır süren mücadeleleri ve sanatla direnişlerinden çıkan deneyimleri toplamı olan mirasın konuşulacağı belirtildi. Bu yıl Uçan Süpürge Tema Ödülü; 1990'dan bu yana bir kültür/hafıza mekanı ve kalıcı bellek olarak her kesimden ve inançtan kadının desteği ve özverisi sayesinde oluşmuş Kadın Eserleri Kütüphanesi'ne veriliyor. Uçan Süpürge Vakfı, kadınların kültürel mirasında çok önemli bir yere sahip olan Kadın Eserleri Kütüphanesi'ni kadınların bir bellek mekanı olarak görüyor ve merkezin kadınların mirasını taşımaya devam etmesi için destekliyor. Bu yıl Onur Ödülü, 40 yılı aşkın sinema ve tiyatro oyunculuğu ile kariyerine sayısız başarı ve ödül sığdırmış olan Şerif Sezer'e sunuluyor. Sinemanın farklı bölümlerinde emek veren kadınların başarılarını kutlamak amacıyla, Türkiye sinemasının ilk kadın yönetmenlerinden Bilge Olgaç anısına verilen Bilge Olgaç Başarı Ödülleri ise oyuncu Neşe Yulaç ve Ayşenil Şamlıoğlu ile yapımcı Anna Maria Aslanoğlu'na sunulacak. Türkiye sinemasında kadınlara yönelik güçlü, olumlu kadın rollerinin yazılmasını teşvik etmek amacıyla 2009 yılından bu yana verilen Genç Cadı Ödülü, genç sinemacı Nazlı Bulum'a sunuluyor. Ödüller bu akşam gerçekleştirilecek törende sahipleriyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/25-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali-sona-erdi/", "text": "T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Çankaya Belediyesi'nin katkılarıyla düzenlenen, 25. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin kapanış gecesi Ankara Büyülü Fener Kızılay Sineması'nda düzenlendi. Festivalin FIPRESCI ödülü Kübalı yönetmen Daniela Munoz Barroso'nun Mafifa filminin oldu. Neredeyse tamamen sağır olan yönetmen Daniela Munoz Barroso, çok genç yaşta ölen Mafifa'nın geride bıraktığı izleri takip ettiği yolculukta esrarengiz bir kadının izini sürerken bir yandan da kendi zihnini ve kalbini sorgular. Kadınların mirasının sınır tanımazlığını gösteren Mafifa, iki kadının yıllar sonra kurduğu görünmez bağ üzerine yaratıcı bir belgesel. Yönetmen Daniela Munoz Barroso, 25. Uçan Süpürge'de film gösterimlerinin ardından izleyiciyle de buluşmuştu. Bir hayali gerçekleştirmek öncelikle inanmak ve istemekle başlar. Sonra iyi bir ekip, iyi bir kadro ve iyi bir örgütlenme ile gerçekleştirilebilir. Bu hayali çok kadınla birlikte kurduk. Temamız Kadınların Mirası; o nedenle ilk yıllardan bu yana var olan kadınlara, Yıldız Ecevit'e ve Filiz Kardam'a öncelikle çok teşekkür etmek istiyorum. Yola ilk çıktığımızda daha güçlü bir örgütlenme için yedinci sanatın gücünü ve etkisini fark ederek film festivaliyle başladık. Festivalin en çok direktörlüğünü yapmış olan Sevna Somuncuğlu'na da çok teşekkürler. Daha önceki kataloglarda da olduğu gibi festival pek çok kadının emeğiyle var oldu. Tüm bu ayrıntıları ve isimleri 25. yıl festivali belgeselimizde görebileceksiniz. Çeyrek asır kutlaması dediğimizde hele ki değişimi kadınların başlatacağını söylüyorsak ve bunda da çok iddialıysak gelecek çeyrek asırı kimlerin taşıyacağı ve nasıl taşıyacağı çok önemli. Size ekip arkadaşlarımızı tanıtmak istiyorum, ekip arkadaşlarımız gelecek çeyrek asır için hazır varız dediler ve bu arkadaşlarımızla birlikte Uçan Süpürge'nin ikinci çeyrek asıra başladığını bugünden itibaren ilan etmek istiyoruz. Uçan Süpürge Vakfı Başkanı Halime Güner'in konuşmasının ardından festival ekibi tarafından başta T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara Kent Konseyi, Büyülü Fener Sineması ve Tunca Hukuk olmak üzere festival sponsorlarına ve gönüllülere teşekkür plaketleri verildi. Açılış gecesinin sunuculuğunu Deniz Keyf, çevrisini ise Nilüfer Yüce gerçekleştirdi. 25. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, sponsorlarını da unutmadı ve onları da plaketle taçlandırdı. Birün gazetesinden Gazete Duvar'a, Altyazı'dan KRT'ye kültür sanata değer veren mecralardan biri olan ve aynı zamanda bağımsız ve ekipsiz olarak yoluna devam eden Ajandakolik gazeteci Nilüfer Türkoğlu adına ödülü arkadaşı Sevcan Karababa Türker aldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/25-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivalini-festivalin-bu-yilki-program-direktoru-nil-kural-ile-konustuk/", "text": "Türkiye'nin uluslararası platformda da en önemli festivallerinden biri olan ve bu yıl 25.'si düzenlenecek olan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin başlamasına üç gün kaldı. 26 Mayıs- 5 Haziran tarihleri arasında Ankara'da gerçekleşecek olan festivalin program direktörlüğünü üstlenen sevgili sinema yazarı, gazeteci Nil Kural ile, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da Ajandakolik'in sponsorlarından biri olduğu festivalin heyecan veren programını konuştuk. Açıkçası kadın sinemacıların filmleri o kadar heyecan vericiydi ki seçkiyi uzun sürede hazırlamak bana çok büyük mutluluk verdi. Programı düşünmek, bölümlere ayırmak ve üzerine çalışmak gerçekten çok güzel bir süreçti benim için. Bu arada, bu yıl festival için kadinlarinmirasi. com diye yeni bir site açtık. Buradan filmler, yönetmenler ve bölümler rahatlıkla incelenebilir. Uçan Süpürge'nin 25 yıldır kadın sinemacılar için çok önemli bir platform olduğunu düşünüyorum ve çok önemsiyorum. Birçok yönetmenin Uçan Süpürge sayesinde izleyicilere ulaştığını biliyoruz. Eski kataloglara baktığımızda şu anda çok güçlü bir kariyere sahip birçok sinemacı, ilk kısaları Uçan Süpürge'de göstermiş mesela. Bu buluşmaların devam gücü verdiğini hayal etmek mümkün. 25. yıl nedeniyle bu temaya yöneldik. Hem sinemanın hem kadın hareketinin geçmişi, bugünü ve geleceğine kafa yormak istedik. Kadınların mirasını, inşa halinde, bir devamlılığı olan ve içerisinde umut ve mücadele gücü barındıran bir tema olarak görüyoruz. Tüm bu filmler, bence mutlaka izlenmesi gerekenler arasında. Filmler, Büyülü Fener Kızılay'ın iki salonunda 100 seansta ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde izleyicilerle buluşacak. Genç Cadı Ödülü, bu yıl genç sinemacı Nazlı Bulum'a, Bilge Olgaç Başarı Ödülleri oyuncular Ayşenil Şamlıoğlu, Neşe Yulaç ve yapımcı Anna Maria Aslanoğlu'na, 20. defa verilecek Onur Ödülü ise Şerif Sezer'e sunulacak. Onur Ödülü bir kariyer ödülü. Bilge Olgaç, kadın emeğini görünür kılmak üzerine bir ödül. Genç Cadı Ödülü ile yolun başındaki oyuncuları yüreklendirmek, sinema yolculuklarını destekleyerek bu alandaki üretimlerine dikkat çekmek ve Türkiye sinemasında kadınlara yönelik güçlü, olumlu kadın rollerinin yazılmasını teşvik etmek amacıyla veriliyor. Aylar öncesinden kültüre erişimin zorlaştığına ve kolaylaştırmak için elimizden geleni yapacağımıza karar vermiştik. Bunu uygulayabilmiş olmaktan memnunuz. Umarız bu zor dönemde filmlere erişime katkıda bulunabilmişizdir. Evet ama sinemayı salonda izleme ritüelinin yerini tutamadığını düşünüyorum. Eski parlak günlerine döner mi kestirmek güç ama sinemada, festivalde, sinemacılarla konuşarak sinemayı takip etmeyi bence sinema meraklıları özledi. Evet, sinemada dediğin gibi salonların yerine konacak dijital platformlar var, tiyatroda oyunları çevrimiçi izlemek çok daha zor ve anlamsız, belki bundandır. Lehine gelişir mi bilemiyorum ama sinemayı salonlarda izleme alışkanlığının sonuna gelindiğini düşünmüyorum. Belki dijital müzik platformuna karşı plak dinleme gibi bir ayrım sinemaya da gelir. Ancak ritüeli, sürprizlere, karşılaşmalara açıklığı bir yana; filmleri sinemacıların amaçladığını teknik donanımla izlemenin ev şartlarıyla karşılaştırılamayacağı açık. Türkiye'de kadın hareketinin tüm engellemelere karşı en güçlü hareket olduğunu düşünüyorum. İstanbul Sözleşmesi davasında Danıştay'daki 1000 kadın avukat veya 8 Martlar, kadınların mücadele gücünün çapını gösteriyor. Türkiye'de kadın yönetmenlerin filmlerinin arasında uzun yıllar var. Bence bu, kültür politikalarındaki adaletsizliğe işaret ediyor. Halbuki kadın sinemacıların, yapımcıların daha sık çalışabildiği, fırsat eşitsizliğinin giderildiği bir sektörde, tacizsiz, güvenli, yaratıcılığın özgürce yeşerebileceği bir alan bulma şansımız da artacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/25-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivalinin-gosterimleri-basladi/", "text": "25. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali başladı. Film gösterimlerini ilk gününde Ankara'da festival izleyicisinin ilgisi yoğun oldu. Festivalin ilk gününde Büyülü Fener Kızılay Sineması ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirilen gösterimlerde 11 film izleyiciyle buluştu. Film gösterimlerinin yanı sıra festivalin bu yılki teması çerçevesinde başlığında Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezinde Kadınların Mirası paneli gerçekleştirildi. Fatmagül Berktay, Gülden Treske ve Alin Taşçıyan'ın kolaylaştırılığında gerçekleştirilen panele ilgi büyüktü. Panelde hayatın her alanında varlığı yok sayılan, görmezden gelinen ama hep var olan kadınların, yüzyıllardır süren mücadeleleri ve sanatla direnişlerinden çıkan deneyimleri toplamı olan miras ve kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine dair deneyimleri tartışıldı. Festival kapsamında gösterilen filmlerin ardından yönetmen söyleşileri gerçekleştirildi. Mafifa filminin gösteriminin ardından filmin yönetmeni Daniela Munoz Barroso ile Büyülü Fener Kızılay Sinemasında sonrası söyleşi gerçekleştirildi. Ardından seyircinin büyük ilgisini çeken Zuhal filminin yönetmeni Nazlı Elif Durlu ve bu yıl Uçan Süpürge Bilge Olgaç Başarı ödülünü alan yapımcı Anna Maria Aslanoğlu ile film sonrası söyleşi gerçekleştirildi. Yönetmen söyleşileri bugün ise Uçan Süpürge'nin Queer seçkisi Pembesiz Mavisiz filmleri gösterimlerinin ardından gerçekleştirilecek. Bugün saat 14.00'de Poly Styrene: Ben Bir Klişeyim filmi gösteriminin ardından filmin yapımcılarından Melanie Iredale, saat 19.00'da ise Bu Ben Değilim yönetmenleri Jeyan Kader Gülşen ve Zekiye Kaçak ile film sonrası söyleşi düzenlenecek. 28 Mayıs gösterimlerinin ilk filmi Silvina Schnicer ve Ulises Porra'nın kemikleşmiş sınıf ayrımının yıkıcı etkilerini polisiye türüne yakın duran soğukkanlı bir bakışla mercek altına aldıkları Kerata, yönetmen Daniela Munoz Barroso'nun Küba sokak orkestrası conga'da kadınların çalamadığı zil enstrümanında efsaneleşen sıra dışı müzisyen Mafifa'nın aynı ismi taşıyan filmi, Carla Simon bir kez daha insan faaliyetlerinin değişken bir iklimde mevsimler tarafından belirlenen bir döngünün parçası olduğu Katalunya kırsalında kendi yaşam deneyimini temel alan hikayesi Alcarras izleyiciyle buluşacak. Gösterimde olan diğer filmler ise; Poly Styrene: Ben Bir Klişeyim, Zuhal, Bıçağın İki Yüzü, Sisin Çocukları, Hayat Üzerine Bir Film, Oyun Alanı, Acı ve Tatlı ve Bu Ben Değilim. Program hakkında detaylı bilgi için www. kadinlarinmirasi. com adresine, gösterim biletleri için ise https://biletinial. com/etkinlikleri/ucan-supurge-kadin-filmleri-festivali adresine göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/26-istanbul-tiyatro-festivalinin-kuratoru-isil-kasapoglu/", "text": "45 yıllık sanat hayatında sahneye taşıdığı 150 eseri ve Devlet Tiyatrolarının sahnesi bulunan tüm bölgelerde yönetmenlik yapmasıyla Türk tiyatrosunun değerli isimlerinden Işıl Kasapoğlu, 26. İstanbul Tiyatro Festivali'nin küratörlüğünü üstlenecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali, vakfın 50. yılını kutladığı 2022'de programını yeni bir yapıyla şekillendirmeye başlıyor. Festival programı bu yıldan itibaren, sahne sanatları alanından bir oyuncu, yönetmen, dramaturg veya yazarın artistik yaklaşımını yansıtacak. Küratöryel bir bakış açısıyla oluşturulacak festival programında ulusal ve uluslararası yapımlar arasından türünün en iyi ve güncel örneklerinin yanı sıra festivale özel yapımlar da yer alacak. Yeni yapısıyla festivalin, farklı yaklaşımlara alan açabilen, dinamik ve yenilikçi bir program sunması hedefleniyor. Işıl Kasapoğlu, Galatasaray Lisesi'nin ardından Paris Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Bölümünde gördüğü eğitimini 1981'de tamamladı. 1982'de Paris'te Theatre a Venir adlı tiyatroyu kurarak birçok oyun yönetti, festivallere katıldı ve turneler düzenledi. İBB Şehir Tiyatroları'nın davetiyle Türkiye'ye gelerek çalışmalarını burada sürdürmeye başladı. Devlet Tiyatroları'nda yönetmen olarak çalıştığı süre boyunca, Türkiye'nin dört bir yanında oyunlar sahneledi. İstanbul'da Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nun (1995) kurucularından olan sanatçı, kurucusu olduğu İzmit Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda (1997) ilk oyun olarak Hamlet'i altı saatlik tam versiyonuyla sahneye taşıdı. 2002'de İstanbul'da kendi bağımsız tiyatrosu Semaver Kumpanya'yı kurdu. Kariyeri boyunca sahneye taşıdığı sayısız oyunla birçok ödül kazanan Kasapoğlu, 21. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri'nde, tiyatro tarihimize geçen ustalara takdim edilen Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü'ne layık görüldü. Kasapoğlu 2020 yılında ise İstanbul Tiyatro Festivali'nin Onur Ödülü'nü aldı. Kasapoğlu'nun yine yönetmen koltuğunda olduğu son oyunlarından Amadeus, iki yıldır kapalı gişe oynayarak rekor kırmaya devam ediyor. Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği en son oyunlardan biri de son olarak ENKA Sahne'de İki Kişilik Hırgür."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/26-istanbul-tiyatro-festivalinin-programi-belli-oldu/", "text": "26. İstanbul Tiyatro Festivali, 25 Ekim-26 Kasım tarihleri arasında Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Bu yıl Işıl Kasapoğlu küratörlüğünde düzenlenecek festival, Türkiye'den ve yurtdışından, merakla beklenen, yepyeni oyunlardan yenilikçi ve ufuk açıcı performanslara, toplam 24 tiyatro, performans ve dans gösterisini bir araya getirecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda düzenlenecek 26. İstanbul Tiyatro Festivali, 25 Ekim'de perdelerini açmaya hazırlanıyor. Bu yıl 50. yaşını kutlayan İKSV'nin düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali, 26. edisyonunda programını yeni bir küratörlük yapısıyla şekillendirdi. 26. İstanbul Tiyatro Festivali, yazıp yönettiği 100'den fazla oyunla ve kurduğu topluluklarla Türkiye tiyatrosunun son 40 yılındaki en önemli isimlerden Işıl Kasapoğlu'nun küratörlüğünde gerçekleştirilecek. Festival kapsamında Türkiye'den 15 yeni oyun ilk defa izleyicilerle buluşacak. Programda festival için özel olarak tasarlanıp sahnelenecek iki gösteri de bulunuyor. Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya ve Yunanistan'dan 6 yapım sahnelerde, 3 yapım ise perdede izleyicilerle buluşacak. Festivalde günümüz tiyatrosuna damgasını vuran yönetmen ve koreografların eserlerini izleme fırsatı bulacak tiyatroseverler, ülkemizde uzun süredir heyecanla beklenen isimlere nihayet kavuşmanın yanı sıra Avrupa tiyatrosunun geleceğine yön verecek isimleri tanıma imkanına da sahip olacak. Daha önce festivale ev sahipliği yapmamış birçok yeni mekan bu yıl festival izleyicilerine kapılarını açacak. Gösterimler bir ay boyunca İstanbul'un iki yakasında; Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Caddebostan Kültür Merkezi, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, ENKA Oditoryumu, Galatasaray Lisesi, İMÇ, İş Kuleleri Salonu, Kanyon, Maximum UNIQ Hall, Müze Gazhane Prof. Dr. Sevda Şener Sahnesi ve Meydan Sahne, Salon İKSV, Ses Tiyatrosu, Süreyya Operası, Şehir Hatları Vapuru ve Zorlu PSM olmak üzere 18 farklı mekanda izleyicilerle buluşacak. 26. İstanbul Tiyatro Festivali Onur Ödülü, bu yıl 60. sanat yılının yanı sıra kendi adını taşıyan tiyatrosunun da 50. yılını kutlayan tiyatro oyuncusu, yazarı ve yönetmeni Ali Poyrazoğlu'na sunuldu. Ali Poyrazoğlu festivalin basın toplantısında yaptığı konuşmada; Sanat insanın en iyi, en yakın, hiçbir zaman vazgeçemeyeceği dostudur. Sanat benim dostum. Bizi yenileyen, her gün yeniden dünyayı değerlendirmemizi, kendimize farklı bir gözle bakmamızı sağlayan; okumak, yazmak, bestelemek, çalmak, oynamak, bütün sanat dalları bizim en yakın dostlarımız. Onlardan hiç ayrılmak istemediğim için yıllardır bu işi yapıyorum, yapmaya da ömrümün yettiği kadar devam edeceğim. Türk tiyatrosu dediğimiz şey; bizim ve seyircinin öz malıdır. Sahip çıkıp bu kadar yıldır bizi taşıdıkları için bu ödül vesilesiyle Türk tiyatro seyircilerine, meslektaşlarıma sonsuz şükranlarımı sunuyorum, dedi. Bizet'nin Carmen'ine atıfla yarattığı yepyeni projesi Habanera Makamı ile festivale konuk olacak Ali Poyrazoğlu, tiyatro ve operayı buluşturduğu gösterisinde anılarından hareketle, Çiğdem Erken Quartet eşliğinde tiyatronun ve operanın ana caddelerinden çıkıp arka sokaklarında dolaşacak. Oyun 7 Kasım'da Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleşecek prömiyerinin ardından 19 Kasım'da Süreyya Operası'nda tekrar izleyiciyle buluşacak. Festival, Moliere'in doğumunun 400. yılında efsanevi Fransız yazarın en sevilen oyunlarından Kibarlık Budalası'nın çağdaş bir uyarlamasıyla açılıyor. Zenne, Çekmeceler ve Bergen filmleriyle çok ses getiren, bol ödüllü yönetmen ikilisi M. Caner Alper ve Mehmet Binay sinema perdesinde yarattıkları eşsiz dünyaları bu kez sahneye taşıyorlar. Kibarlık Budalası Remix, Moliere'in 17. yüzyıl Fransa'sında el değiştiren zenginliği ve gücü hicvettiği oyununu popülerlik çabası ve şöhret peşinde koşma temaları üzerinden günümüze uyarlıyor. Tekfen Holding'in yüksek katkıda bulunan gösteri sponsorluğunda, 25 ve 26 Ekim'de Maximum UNIQ Hall'da izlenebilecek oyun seyirciyi geleneksel seyir kurallarının da dışına çıkarıyor. Açılışını bir Moliere uyarlaması olan Kibarlık Budalası Remix ile yapacak festival ayrıca, köklerinin ünlü yazarın kurduğu topluluğa kadar uzanması nedeniyle Moliere'in Evi olarak da anılan ve günümüzde faaliyetini devam ettiren en eski tiyatro topluluğu olan Comedie-Française'in Moliere'in 400. yılını kutlamak üzere sahnelediği en seçkin oyunların perdeden gösterimleriyle izleyicileri bir Moliere maratonuna davet ediyor. Topluluk, yazarın ürettiği son eser olan Hastalık Hastası'nda Claude Stratz'ın 21 yıl önceki unutulmayan sahnelemesini yeniden hayata geçirirken Moliere'in en tanınmış eseri Kibarlık Budalası'nda ünlü yönetmen çift Valerie Lesort ve Christian Hecq ile güçlerini birleştirerek yepyeni ve ihtişamlı bir yapım sunuyor. 12 Kasım'da Atlas 1948 Sineması perdesinde gösterilecek bu maratonun son seansında ise tiyatroseverleri, 358 yıl sonra ilk kez sansürsüz orijinal haliyle, çağımızın önde gelen yönetmenlerinden Ivo van Hove tarafından sahnelenecek Tartuffe veya İkiyüzlülük bekliyor. Moliere Maratonu Institut Francais Türkiye'nin desteği ile gerçekleşiyor. İstanbul Şehir Tiyatroları ise Moliere'in 400. doğum yılı vesilesiyle uzun yıllar sonra Tartuffe'ü tekrar sahneliyor. Yiğit Sertdemir'in yönetmenliğini üstlendiği oyunda, Orhan Veli'nin olağanüstü çevirisine şiirlerinden bestelenen şarkılar da eşlik ediyor. 15 Kasım'da Müze Gazhane Prof. Dr. Sevda Şener Sahnesi'nde sahnelenecek bu yeni yapımda inanç, aile, aşk, mizah, müzik, acı, hüzün iç içe ve olanca dinamiğiyle seyirci karşısına çıkıyor. Akram Khan Topluluğu uzun bir aranın ardından bir kez daha İstanbul'a konuk oluyor. Çağımızın tartışmasız en önemli koreograf ve dansçılarından Akram Khan'ın nisan ayında prömiyerini yapan ve Khan'ın benzersiz stilini tüm muhteşemliğiyle sergileyen en yeni koreografisi Orman Kitabı festivalde izleyiciyle buluşuyor. İngiliz yazar Rudyard Kipling'in unutulmaz romanı Orman Kitabı'nı geleneksel Hint dansı kathak ile çağdaş dansı bir araya getirip çokdisiplinli bir dans tiyatrosuna uyarlayan Akram Khan, Mowgli'yi bu kez karşımıza iklim mültecisi bir kız çocuğu olarak çıkarıyor. Stanley Kubrick ve Peter Gabriel gibi önemli isimlerle çalışan ünlü besteci Jocelyn Pook'un eşsiz müziklerinin desteklediği, en son görsel teknolojiyle yaratılan büyülü sahneleriyle Orman Kitabı uzun süre akıllardan çıkmayacak bir görsel ziyafet vadediyor. 28 Ekim'de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde gerçekleşecek gösterinin yüksek katkıda bulunan gösteri sponsoru ENKA Vakfı, yüksek katkıda bulunan mekan sponsoru ise Zorlu PSM. Eleştirmenler tarafından Avrupa tiyatrosunun geleceğine yön verecek isimler arasında sayılan Euripides Laskaridis ilk kez Türkiye'de! Her detayında sürprizler, heyecan ve şefkat barındıran, akıllardan uzun süre çıkmayacak Titanlar, izleyicisine bildiği her şeyi geride bırakıp bambaşka bir evreni keşif imkanı sunuyor. Ne istediğimizi ve gerçekte neye ihtiyacımız olduğunu tartışmaya açıyor. 23 ve 24 Kasım'da festivalin yüksek katkıda bulunan mekan sponsoru Zorlu PSM'de sahnelenecek oyun her detayında sürprizler ve heyecan barındırıyor. Kalıpları yıkan eserleriyle Birleşik Krallık sahnesinin günümüzdeki en etkileyici yönetmenlerden Ben Duke, Shakespeare'in ünlü trajedisini ters yüz ederek Juliet ve Romeo başlığıyla, tümüyle orijinal bir eser yaratıyor. Çağdaş bakışı ve çok katmanlı yaklaşımıyla övgüler toplayan bu eğlenceli, duygu dolu ve sürükleyici oyunda, ölmeyip 40'lı yaşlarına ulaşmış Juliet ve Romeo'nun o dillere destan aşkı gündelik hayatın ağlarında çırpınıyor. Oyun, 3 ve 4 Kasım'da Maximum UNIQ Hall'da izleyiciyle buluşacak. Festival, Pier Paolo Pasolini'nin doğumunun 100. yılını, dahi yönetmenin benzersiz dünyasını dansla yorumlayan Pasolini: Gizli Yangınlar ile kutluyor. Yönetmen, senarist, oyun yazarı, şair, yazar ve gazeteci, sahip olduğu zengin kültürel birikimle resimden tercümeye pek çok farklı alana katkı sağlayarak ismini sadece İtalya'nın değil 20. yüzyılın en büyük entelektüelleri arasına yazdıran Pasolini'ye adanmış bu gösteride, geçmişten günümüze insanlığın tutkulu ama çelişkilerle dolu hikayesi canlandırılıyor. Monica Casadei'nin koreografisiyle Pasolini: Gizli Yangınlar İş Sanat ve İstanbul İtalyan Kültür Merkezi'nin desteğiyle 21 ve 22 Kasım'da İş Kuleleri Salonu'nda sahnelenecek. Gösterinin yüksek katkıda bulunan gösteri sponsoru ise ENKA Vakfı. Selçuk Yöntem festivale özel destansı bir akşamda izleyicileri 1500 yıl önceye, Truva Savaşı'nın tam ortasına götürüyor. Alessandro Baricco'nun çağdaş bir yaklaşımla kısaltarak yeniden kaleme aldığı İlyada, usta oyuncu Selçuk Yöntem'in yorumuyla hayat bulurken Fazıl Say'ın kendi bestelerinden bu performansa özel derlediği seçkiyi piyanist Ece Dağıstan Say yorumlayacak. 8 ve 9 Kasım'da Süreyya Operası'nda gerçekleştirilecek bu müzikli okumaya sahnede kum sanatçısı Veysel Çelikdemir de eşlik edecek. Okan Bayülgen, yazıp yönettiği ve başrolünü üstlendiği Richard ile ilk kez İstanbul Tiyatro Festivali'ne konuk oluyor. İngiltere'de küçük bir tiyatro topluluğu III. Richard oyununun provalarını yaparken polis tarafından aranan birinin tiyatroya sığınmasıyla başlayan oyunda, var olan düzene, sanatın mevcut kurumsal, etik ve hiyerarşik yapısına karşı olan bu adam, önce III. Richard rolünü, ardından yönetmen koltuğunu ele geçiriyor ve her şeyi yıkarak sahneye alışılagelmemiş bir prodüksiyon koyuyor. Oyunun 17 Kasım'daki prömiyerine festivalin yüksek katkıda bulunan mekan sponsoru Zorlu PSM ev sahipliği yapacak. Festivalde yer alan bir başka III. Richard yorumu ise III Richard: Niçin Yaptım. Yönetmen Mehmet Birkiye, Hakan Gerçek'in III. Richard'a hayat verdiği oyunda izleyicileri hedef ve tutku ikilisini yeniden gözden geçirmeye davet ediyor. Oyun, 24 ve 25 Kasım'da Alan Kadıköy'de izleyiciyle buluşacak. Ortaoyuncular, Ferhan Şensoy'un vefatından sonra Şahları da Vururlar ile sahnelere dönerken tarihi Ses Tiyatrosu da perdelerini yeniden festivalde açıyor. Şensoy'un benzersiz mizahı, kıvrak zekası ve sözünü sakınmayan üslubuyla günümüze göndermeler yaptığı bir tarih parodisi olan bu müzikli güldürü 1980'lerin ilk yarısı boyunca aralıksız sahnelenmiş ve ülke çapında büyük yankı uyandırmıştı. 11 ve 12 Kasım'da Ses Tiyatrosu'nda sahnelenecek oyunun yönetmen koltuğunda bu kez Volkan M. Sarıöz var. Festivalde kadınlar tarafından yönetilen oyunların bir araya geldiği, sanat alanında kadın üretimini daha da görünür kılmayı amaçlayan Bu İşte Bir Kadın Var başlıklı bölümünde yer alan üç oyun, Odeabank'ın tema sponsorluğunda seyirciye sunuluyor. Sanatçı Zülfü Livaneli, kaleme aldığı ilk tiyatro oyunu Duvar ile festivale konuk oluyor. Bilge Emin'in yönettiği oyun, dünyanın farklı yer ve zamanlarında benzer acıları yaşamış dört insanın bir otel odasında kesişen yollarını, iç içe geçen hikayelerini anlatıyor. 31 Ekim ve 1 Kasım'da festivalin yüksek katkıda bulunan mekan sponsoru Zorlu PSM'de sahnelenecek oyun, yakın geçmişin toplumsal yıkımlarının izlerini bu insanlar aracılığıyla cisimleştirirken geçmişe sadece yıkımların değil, hayatta kalma mücadelesinin, umudun da tarihi olarak bakıyor. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, Aliye Ummanel'in yazıp yönettiği Kapalı oyunu ile festivale ilk kez konuk oluyor. Kıbrıs'ın önemli bir sosyal ve insani gerçeğini ele alan oyun, ülkenin yaklaşık yarım asırdır siyasi sebeplerden dolayı kapalı tutulan bölgesi Varoşa'daki insanların hikayelerini anlatıyor. 12 Kasım'da Caddebostan Kültür Merkezi'nde sahnelenecek oyun, on bir oyuncuyla on bir ayrı monologdan oluşuyor. Oyun metni toplumsal cinsiyet araştırmalarına dayanarak yazılan Bir Tatlı Kaşığı Çamur, tek bir kadının ağzından dökülüyor gibi görünse de aslında bütün kadınların ortak hikayesi... Oyunun dünyası bu ortak paydadan beslenerek hayat buluyor ve oyuncular seyirciyle aralarında hiçbir engelin olmadığı boş bir alanda, farklı performans tekniklerini kullanarak uzamın ve oyunsu olanın peşine düşüyor, dinamik ve alternatif bir dil yaratıyor. Elif Candan'ın yazıp Pınar Akkuzu'nun yönettiği oyun 22 Kasım'da Alan Kadıköy'de sahnelenecek. Bu İşte Bir Kadın Var teması kapsamında ayrıca, tiyatromuzda son yıllarda yer alan kadın oyunlarına dair çok tartışılan sorunlara odaklanılacak Kadın Anlatılarına Feminist Bakış başlıklı bir panel düzenlenecek. 20 Kasım Pazar günü saat 14.00'te Kadıköy'deki Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi'nde gerçekleştirilecek panelde, Bir Tatlı Kaşığı Çamur oyunun yazarı Dr. Öğretim Üyesi Elif Candan ve yönetmeni Pınar Akkuzu, Prof. Dr. Fakiye Özsoysal'ın moderatörlüğünde, bu metinlerin feminist okuryazarlık ışığında nasıl ele alınabileceğini ve sahneye konulabileceğini kendi deneyimlerini de paylaşarak konuşmaya açacaklar. Dansçı ve koreograf Korhan Başaran, Romalı şair Virgil'in Aeneid ve İngiliz yazar Marlowe'un Kartaca Kraliçesi Dido eserlerinden ilham alarak kurguladığı tek kişilik performansı Dido'da, sahneyi devamlı yenileyen görsel tasarımıyla seyirciyi zaman ve mekan algısına meydan okuyan bir hikayeyi yaşamaya davet ediyor. Oyun, 2 Kasım'da Alan Kadıköy'de izleyiciyle buluşacak. Emre Koyuncuoğlu'nun yazıp yönettiği, metin tiyatrosu, video sanatı, enstalasyon, deneysel ses yerleştirmesi, performans, interaktif tiyatro kavramlarının iç içe geçtiği Medea'ya İnce Ayar'da, İstanbul'da çocuk bakıcısı olarak çalışan Gürcü bir anne ve kızının, bakıcılığını yaptıkları evdeki çocukların anneleriyle olan ilişkilerine, kendi yaşam mücadelelerinde geleceği nasıl kurguladıklarına dair bir hikaye aktarılıyor. Oyun, 13 ve 14 Kasım'da Müze Gazhane Meydan Sahne'de sahnelenecek. Eskişehir Şehir Tiyatroları, Ali Eyidoğan'ın Türkiye tiyatrosunun devlerinden Haldun Taner'in oyunlarından, hikayelerinden ve gazete yazılarından derleyip sahneye uyarladığı Yaşasın Demokrasi ile festivale konuk oluyor. Seyircilerin bir milletin yapısına ve demokrasisinin aksayan taraflarına tanık olacağı oyun, 20 Kasım'da Caddebostan Kültür Merkezi'nde izlenebilecek. İspanyol kukla ustası Javier Aranda el kuklasının sınırlarını zorlayarak ona yepyeni boyutlar kattığı bol ödüllü gösterisi Yaşam'da sadece iki eli ve bir dikiş sepetiyle içten, duygu dolu ve eğlenceli bir dünya kuruyor. İzleyiciler kah kahkahalara kah gözyaşlarına boğan bu gösteri, Cervantes Enstitüsü'nün katkılarıyla, 19 Kasım'da Alan Kadıköy'de izlenebilecek. ENKA Sanat'ın Ortak Yapım projesi kapsamında yapımını üstlendiği Nuh'un Gemisini Aramak, iki kardeşin hayatına odaklanıyor. Yakın tarihimizin fotoğrafını çeken oyunda babadan kalma eski bir kamyonetle doğdukları kasabaya doğru bir seyahate çıkmak mecburiyetinde kalan kardeşler yolculukları sırasında sahne üstünde yeni bir dünyayı inşa ederek heyecanlı bir seyir deneyimi yaratıyorlar. Gökhan Erarslan'ın yazıp Ayşe Draz'ın yönettiği oyun 15 Kasım'da ENKA Oditoryumu'nda prömiyer yapacak. Festivalden çocuklara özel: Fransa'dan Toyo! 5 Kasım'da Alan Kadıköy'de, Institut Francais Türkiye'nin desteğiyle izleyiciyle buluşacak ünlü sirk topluluğu Les Colporteurs'un eğlenceli gösterisi Toyo! çocukları sürprizlerle dolu bir yolculuğa çıkaracak. Sert, kocaman ve içi boş bir boru olan Toyo'nun akrobat Gillou ile kurduğu dostlukta, müzisyen Coline'in eşliğinde şekilden şekle girerek bazen bir uçağa, kostüme, teleskopa veya bir eve dönüşmesi çocukların hayal gücünü harekete geçirecek. İstanbul Mon Amour, Orhan Veli Kanık'ın İstanbul'u Dinliyorum şiirine nazire olarak düşünülmüş; şehrin değişen kültürünü, seslerini, insanlarını, gündelik yaşamını şiirsel zeminle iç içe ve kontrast halinde sunan benzersiz bir gösteri. Sabah saatlerinde başlayıp akşam saatlerinde sürprizlerle dolu bir partiyle son bulacak performanslar, tiyatro merkezde olmak üzere dans, müzik, görsel sanatlar, edebiyat gibi farklı disiplinleri buluştururken izleyiciler İstanbul'un farklı yaşam biçimlerini temsil eden bölgeleri boyunca bir yolculuğa çıkacak. 26 Kasım'da Süreyya Operası'nda başlayıp Şehir Hatları Vapuru, İMÇ, Kanyon, Galatasaray Lisesi ve Salon İKSV'de devam edecek; Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Alper Maral, Ebru Cansız, Barabar, Büyük Ev Ablukada, Cevdet Erek, Sarp Aydınoğlu, Gülinler ve diğer sürpriz konukların katılımıyla gerçekleşecek performans serisi İstanbul Mon Amour'un gösteri sponsoru ise MEKE Sanat. - İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ ÖDÜL TÖRENİ PLAKET LİSTESİ - İstanbul Tiyatro Festivali Yüksek Katkıda Bulunan Gösteri Sponsorları - İstanbul Tiyatro Festivali Bu İşte Bir Kadın Var Tema Sponsoru - İstanbul Tiyatro Festivali Yüksek Katkıda Bulunan Mekan Sponsoru - İstanbul Tiyatro Festivali Değerli İşbirliği"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/26-ucan-supurge-film-festivalinde-bugun/", "text": "Uçan Süpürge Vakfı tarafından T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü desteğiyle düzenlenen 26. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kötü hava koşullarına rağmen hafta sonuna yoğun ilgiyle başladı. Festival bugün film gösterimleri, söyleşiler ve panellerle geçecek. 26. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nde bugün film gösterimlerine ücretsiz olarak gerçekleşecek Kadınların Eğitim ve İstihdam Hakkı adlı panel ve Belmin Söylemez'in ustalık sınıfı eşlik edecek. Kadınların Eğitim ve İstihdam Hakkı adlı panel bugün saat 14.00'da Zeynep Atakan moderatörlüğünde Prof. Gülay Toksöz, Doç. Dr. Emel Memiş ve Prof. Dr. Reyhan Atasü Topçu'nun katılımıyla Goethe Enstitüsü'nde gerçekleşecek. Panelde kadınların eğitime ve istihdama katılamaması, kadınların çalışma ve eğitim hayatlarında karşılaştıkları eşitsizlikler, yaşanan sorunlar ve tüm bunlara dair yapılabilecekler tartışmaya açılacak. Festivalde bugün Büyülü Fener Kızılay Sineması'nda 11.30 ve 14.00 seanslarında Belmin Söylemez: Şehirde Kainatı aramak bölümü izleyicilerle buluşacak. Bıyık, ZAP!, Dalgalar, Pencereler, Hayatımın Fotoğrafı, 34 Taksi, Bugün İstanbul Ne Kadar Güzel ve Bilge Olgaç ve Öğrencisi adlı kısa ve orta metraj belgesel filmlerinin yer aldığı bölüm izleyiciyi Belmin Söylemez sinemasında geçmişten günümüze bir yolculuğa çıkaracak. Gösterimler sonrasında Belmin Söylemez saat 16.00'da Goethe Enstitüsü'nde düzenlenecek ustalık sınıfında sinemaseverlerle bir araya gelecek. Belmin Söylemez, bu yıl festivalden adına ödül aldığı Bilge Olgaç'ın sinemasındaki önemini, sinemaya bakışını, kurmaca filmlerinde dahi çok net bir şekilde hissedilen gerçeklik olgusunu anlatacağı ustalık sınıfında 25 yıla uzanan kariyerindeki tecrübelerini aktaracak. Festivalde günün bir diğer söyleşisi ise 21.30'da gösterimi yapılacak Meksikalı yönetmen Lila Aviles imzalı Totem sonrası gerçekleşecek. Yedi yaşındaki kız çocuğu Sol'ün hem aile fertleri hem de doğayla ilişkisini dokunaklı bir şekilde anlatan film, ölüm, kayıp ve hayat üzerine derin gözlemleri doğal bir akış ve karmaşık karakterlerle yakalıyor. 2022 Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı için yarışan ve festivalin favorileri arasında gösterilen filmin yönetmeni Lila Aviles filme dair merak edilenleri yanıtlamak üzere gösterim sonrasında Büyülü Fener Kızılay Sineması'nda olacak. Festivalde bugün saat 11.30'da ise 2022 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Annie Ernaux'nun yazıp anlattığı ve oğlu David Ernaux-Briot ile birlikte yönettiği Super-8 Yılları / The Super 8 Years, 14.00 seansında ise bu yıl Berlin Film Festivali ana yarışmada izleyiciyle buluşan, Alman edebiyat dünyasının en önemli şairlerinden Avusturya doğumlu Ingeborg Bachmann'ın hayatını anlatan usta yönetmen Margarethe von Trotta imzalı Ingeborg Bachmann Çölün Kalbine Yolculuk / Ingeborg Bachmann Journey Into The Desert beyazperdede olacak. 16.30 seansında dünyaca ünlü Amerikalı fotoğrafçı ve aktivist Nan Goldin'in hayatına ve kariyerine dair başarılı bir retrospektif sunan Laura Poitras imzalı Hayatın Tüm Acıları ve Güzellikleri / All the Beauty and the Bloodshed ve Laura Mora Ortega imzalı Latin Amerika'nın darbeler tarihinden kapitalistlerin arka bahçesine uzanan tarihinin de kimleri etkilediği üzerine çarpıcı sert bir portre çizen Dünyanın Kralları / The Kings of the World gösterilecek. Oyuncu, senarist ve yönetmen Angela Schanelec'in geçtiğimiz aylarda dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı En İyi Senaryo Ödülü'nü kazandığı Müzik / Music ve Bask yönetmen Estibaliz Urresola Solaguren'in 2023 Berlin Film Festivali ana yarışmada prömiyerini yapan kendine farklı isimlerle hitap edilmesinden hoşnut olmayan sekiz yaşındaki bir çocuğun ailesinin yanında kendi benliğini keşfetme hikayesini sunan filmi 20.000 Arı Türü / 20,000 Species of Bees 19.00'da izleyicilerle buluşacak. Marusya Syroechkovskaya'nın 12 yıllık bir sürede çektiği, onlarca ödül sahibi belgeseli Ölü Bir Arkadaşı Kurtarmak / How To Save a Dead Friend ise 21.30'da Büyülü Fener Kızılay Sineması'nda perdede olacak. Film, kişiselden yola çıkarak Putin Rusyası'nın kırılgan ve toplumun kenarında yaşayan bireyler üzerinde yarattığı geleceksizlik hissi üzerine akıldan çıkmayacak bir portre çiziyor. Festivalde dün sinemaseverlerin film gösterimleri ve sonrasında gerçekleşen söyleşilere ilgisiyle geçti. Dünya prömiyerini 2022 Toronto Film Festivali'nin Keşif Bölümü'nden yapan, ulusal ve uluslararası festivallerde ödüllere layık görülen Merve Dizdar'ın başrolünde yer aldığı Kar ve Ayı gösterimi sonrasında yönetmen Selcen Ergun ve oyuncu Asiye Dinçsoy'un katılımıyla bir söyleşi gerçekleşti. Selcen Ergun mecburi hizmet nedeniyle atandığı köyde kendini erk ilişkilerinin, sırların ve kuşkuların arasında bulan bir hemşireyi konu alan filmin fikrinin 2018 yılında oluşmaya başladığını söyleyerek Film birkaç kanaldan beslendi aslında. Bunlardan bir tanesi o dönem giderek benim daha fazla hissettiğim genç bir kadın olarak bu dünyada var olma hali. Üzerimize bir ağır bulut gibi çöken, tam böyle ismini koyamadığımız ama yorgunluk veren bir his. Dışarıdan bize karşı beslenen biraz düşmanca bir his belki hissettiğimiz şey. Bir ikincisi de yine aynı dönemde bizim insan olarak doğaya ve onun bütün varlıklarına karşı kendimizi nasıl konumlandırdığımız. Nasıl kendimizi dünyanın merkezinde ve sahibi gördüğümüz ve aslında her şeyi kendimizde hak gördüğümüz gibi iki kanal. Düşündükçe bunların birbiriyle örtüştüğünü fark ettim. Belki de bu hisleri benim kendi hayatımda günlük yaşadığım bu durumları nerede olduğunu bilemediğimiz bir kasabaya, onun mikrokozmosuna koyup, aslında daha görünür, elle tutulur, hissedilir kılmaktı. Aslında burada gördüğümüz kasabaya giden genç hemşirenin hikayesi, Türkiye'deki birçok kadının hikayesi, hepimizin hikayesi aslında. Bu ülkede ve dünyada var olma hali, dedi. Filmi festivalde ikinci kez izlediğini söyleyen Asiye Dinçsoy Ben ilk senaryoyu okuduğumda çok beğenmiştim. Şavşat'ta çektik filmi, oranın atmosferi çok etkiledi beni. Şimdi izlediğimde bir kez daha fark ettim ki insan olarak kendimizi konumlandırdığımız yer, o suçluyu başka yerde arama hali ve doğayla bir türlü barışamamış o halimiz beni çok etkiledi, dedi. Somnur Vardar, inşaatlarda çalışmaktan başka çıkış yolları olmayan Mardinli atanamamış öğretmen Ferhat Atsız ile üniversite hayali kuran kuzeni Emrah Atsız'ı odağına aldığı, izleyiciyi işçi koğuşlarındaki yaşamlara, ücretlerini alamayan işçilerin şantiye işgallerine ve büyük bir kentsel yıkıma tanıklık ettirdiği filmi Boşlukta'nın söyleşisinde filme dair Emrah ve Ferhat'la çekimlere başladıktan bir sene sonra yollarımız kesişti. Emrah ve Ferhat'ın filme dahil olma motivasyonları çok güçlüydü. Filme bağlılıkları devam ediyor, zaten filme çok ciddi katkıları var. Filmin özellikle İstanbul'da olmasını istedim. İstanbul bir ekosistem olarak hafıza kaybı, direniş ve yok ediliş alanı gibi. Özellikle orada kalmak istedim. Film sadece Emrah ve Ferhat'ın hikayesi değil İstanbul'un da hikayesi. Birinin tırnak içinde dramı ya da trajedisi gibi bir hikaye yapmak istemedim. Aslında hepimizin öyküsü bu. Seyircinin bir soru ya da duyguyla, merakla çıkması yeterliydi benim için, dedi. Ayna Ayna'nın festivaldeki son gösterimi sonrası yönetmen Belmin Söylemez seyircilerin filme dair sorularını yanıtladı. Söylemez, biri baskıcı babasından kurtulup özgürleşmeye, biri geçmiş travmalarının etkileriyle baş etmeye, bir diğeri ise ekonomik zorluklara rağmen tiyatrosunu ayakta tutmaya çalışan ve bir şekilde yolları kesişen üç kadını anlattığı filmde İstanbul'un da karakterlerden biri olduğunun altını çizdi ve Önceki filmlerde de kısa filmler olsun belgesellerde de olsun İstanbul hep vardı, filmin karakteriydi. İstanbul'daki değişimin bir devamlılığı olsun istedik filmi yazarken. Kentteki değişimi bizzat yaşıyorduk. Çünkü filmde ve diğer filmlerde de bizim yaşadığımız ve İstanbulluların yaşadığı İstanbul var. İstanbul'un karakteristik merkezi mekanları var. O dönüşüm git gide daha da hoyratlaştı. Şehir sakinlerinin düşünceleri alınmadan gerçekleşen bir değişim bu. Birçok mekan kapandı, şehri tanıyamaz hale geldik. Biraz daha klostrofobik şehir olsun istedik. Barikatlarıyla, karanlığıyla olsun istedik ama ara ara da İstanbul'da ve diğer şehirlerde olduğu gibi nefes aldırsın istedik, dedi. Bridget Murnane hayatı boyunca bildiği yoldan şaşmayan sanatçı ve aktivist Bella Lewitzky'nin portresini çizdiği filmi Bella'nın ikinci gösterimi sonrasında izleyicilerin sorularını yanıtladı. Bridget Murnane söyleşide, Bella ile 1978'de Los Angeles'ta tanıştık. Hem eşiyle hem onunla çok iyi arkadaş olduk. Sonra sinema okumaya gittim ve o dönemde bir gün Bella ile ilgili bir film çekmeye karar vermiştim. Çok uzun vaktimi aldı ama sonunda çektim. Bella hem dans tarihine hem de Los Angeles'ın şehir tarihine geçmiş bir isim. Hayatını, kararlarını ve duruşunu görmek bugün çok önemli. Çünkü etkisini hissetmek isteyeceğimiz birisi. McCarthy döneminde kara listeye giren tek dansçı olduğunu da eklemek isterim, dedi. Estibaliz Urresola Solaguren'in filmi 20.000 Arı Türü / 20,000 Species of Bees; İranlı belgeselci Firouzeh Khosrovani'nin otobiyografik filmi Bir Ailenin Röntgeni / Radiograph of a Family; Maryam Tafakory'nin kısa filmi İran Çantası / Irani Bag; Rebecca Zlotowski imzalı Başkalarının Çocukları / Other People's Children; Lea Glob'un yönettiği Apolonia, Apolonia; Annie Ernaux'nun yazıp anlattığı ve oğlu David Ernaux-Briot ile birlikte yönettiği Super-8 Yılları / The Super 8 Years ve Julia Murat imzalı 34. Madde / Rule 34 günün festivalde izleyiciyle buluşan diğer yapımlarıydı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/26-ucan-supurge-film-festivalinden-basortusu-nedeniyle-katledilen-mahsa-eminiye-ithafen-ozel-bolum/", "text": "31 Mayıs 7 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek 26. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, geçen yıl 22 yaşındaki Mahsa Emini'nin başörtüsü kurallarına uymadığı için ahlak polisi tarafından gözaltına alınıp, uğradığı şiddet nedeniyle hayatını kaybetmesinin ardından başlayan özgürlük mücadelesi ile dayanışma göstermek ve kadınların başlattığı isyanda feminist direnişin etkisine dikkat çekmek amacıyla özel bir seçkiyi izleyiciyle buluşturacak. Sinematek/Sinemaevi ile sinema ve feminizm odaklı bağımsız dijital yayın organı Another Gaze / Another Screen işbirliğiyle hazırlanan İranlı Kadınlar Konuşuyor: Tarih, Sanat, Direniş adlı bölüm 1979'dan günümüze uzanan bir tarih aralığında kadınlar ve non-binary sinemacılar tarafından çekilmiş deneysel ve belgesel filmlerden oluşuyor. İran kadın hareketine içeriden bir bakış sunan seçkide 4 uzun metraj belgesel ve 6 kısa metraj film seyirciyle buluşacak. İranlı yönetmen, sanatçı, yazar ve oyuncu Mania Akbari yönetmen koltuğunda oturduğu 2022 yapımı Ne Cüretle Bunu İstersin? / How Dare You Have Such a Rubbish Wish filminin gösterimi için Uçan Süpürge ve Sinematek/Sinema Evi'nin konuğu olacak. Akbari, Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali'nin de aralarında olduğu birçok saygın festivalde gösterilen filminde, İran sinema tarihinden klipler üzerinden kadına yönelik sömürüyü ve nesnelleştirmeyi gözler önüne seriyor. Türkiye'den izleyiciye yerli sinemadan ötürü çok tanıdık gelecek bu arşiv görüntülerini göğsüne çiçek dövmesi yaptırma anlarıyla harmanlayan Akbari bu yolla, İran sinemasının diğer kadınlarıyla birlikte bedenini yeniden sahipleniyor. Akbari, filmin gösterimi sonrasında izleyicilerin sorularını yanıtlamanın yanı sıra isyanın sloganı olan Kadın, Yaşam, Özgürlük temalı bir konuşma da yapacak. Mania Akbari'nin filmiyle birlikte Maryam Tafakory'nin İran Çantası / Irani Bag adlı kısa filmi gösterilecek. Video makale türündeki İran Çantası, kadınla erkeğin birbirine dokunmasının gösterilmesini yasaklayan Devrim sonrası İran sinemasında çantanın, değmeden dokunmayı mümkün kılan bir sinemasal motif haline nasıl geldiğini filmlerden örneklerle gösteriyor. İranlı belgeselci Firouzeh Khosrovani'nin, 2020'de birçok festivalde gösterilen ve Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali'nde ödül kazanan otobiyografik filmi Bir Ailenin Röntgeni / Radiograph of a Family, bölüm kapsamında gösterilecek bir başka yapım. Annesi ve babası arasında çatışmanın gölgesinde büyüyen Firouzeh Khosrovani'nin, aile arşivinden fotoğraflar, videolar, mektuplar, notlar ve büyüdüğü evin farklı evrelerini temsil eden yeni çektiği görüntüleri bir araya getirdiği film, 1979 İran Devrimi öncesinden bugüne modern İran tarihindeki temel çatışmalara ışık tutan bir toplumsal röntgen filmi. Bani Khoshnoudi'nin yönettiği Sessiz Çoğunluk Konuşuyor / The Silent Majority Speaks 2009 İran Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası, seçimde yapılan sahtekarlık haberlerinin ardından gerçekleşen protesto gösterilerine odaklanıyor. Şiddetle bastırılan ve ölümle sonuçlanan gösterileri yansıtan filmde Khoshnoudi, çoğunlukla cep telefonlarıyla kaydedilen görüntüleri, daha önce de kanla bastırılan direniş hareketlerinin arşiv görüntüleriyle; otoriter yöneticilere karşı verilen yüz yıllık mücadelenin tarihini mercek altına alıyor. Filmle birlikte Sylvina Boissonnas ve Claudine Mulard'ın İranlı Kadınların Kurtuluş Hareketi: Milat / Le mouvement de liberation des femmes iraniennes: annee zero adlı kısa filmleri de gösterilecek. Film, Humeyni'nin kadınlar için örtünmenin zorunlu olacağını açıkladığı 7 Mart 1979'u takip eden hafta boyunca sokakların, kadınların yoğun protestosuna sahne oluşunu işliyor. Mina Keshavarz'ın 1974'te umut ışığı olan aile kanununun İran Devrimi'nin ardından feshedilmesiyle 40 yılı aşkın süredir erkeklerle eşit haklara sahip olma mücadelesi veren İranlı kadınları kendi büyükannesinin trajik hikayesi ile iç içe aktardığı filmi Tehlike Altında Yaşama Sanatı / The Art of Living in Danger da bölüm kapsamında gösterilecek yapımlar arasında yer alıyor. Another Gaze kurucularından Daniella Shreir'in İran İçin, İran'dan Filmler programı için hazırladığı bu kısa film seçkisi, kuşaklararası etkileşimden yola çıkan deneysel ve belgesel filmleri bir araya getiriyor. Bu bölüm kapsamında Sepideh Farsi'nin ömrümün 30 yılı dediği filmi Doğmamış Çocuğa Mektup / Letter to an Unborn Child; Parastoo Anoushahpour ve Faraz Anoushahpour'un kuşakları boyu var olan yüzeyleri ve kazıntıları keşfetmeye koyuldukları Yoldan Görüntüler / Pictures of Departure; Katayoun Jalilipour'un eldeki tarihsel hakikat fragmanlarının Batılılaşma öncesi İran'da kuir yaşamı nasıl yeniden tahayyül etmeye yarayabileceğini sorguladığı İçimdeki Ses: Hakikatin Parçaları / Gut Feelings: Fragments of Truth; Niki Kohandel'in erken yaşta evlendirilen, yıllar sonra mutsuz evliliğine son vererek çocuklarıyla yeni bir hayat kuran büyükannesinin ilham verici hikayesini anlattığı Özgür Serçe / The Sparrow is Free; Nahid Rezai'nin yirmi yılı aşkın zaman sonra, okuduğu liseye dönüp, aynı sıraları dolduran kız öğrencilerle söyleşisinden oluşan, bu genç kadınların hayallerini, umutlarını, umutsuzluklarını, isyanlarını açık yüreklilikle ortaya koydukları İpekten Hayaller / Dream of Silk izleyicilerle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/26-ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivalinin-odulleri-verildi/", "text": "Üç yıldır Ajandakolik'in basın sponsorlarından olduğu, bu yıl 26.'sı düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali dün akşam Opera Sahnesi'nde gerçekleşen açılış töreni ile başladı. Şenay Gürler ve Yetkin Dikinciler'in sunuculuğunu üstlendiği gece Allegra Ensemble konseriyle başladı ve Uçan Süpürge'nin her yıl sinemamızdaki kadın emeğini görünür kılmak ve yeni kuşak kadın sinemacıları cesaretlendirmek üzere verdiği Onur, Bilge Olgaç Başarı ve Genç Cadı Ödülleri sahiplerine takdim edildi. Bu yılın Onur Ödülü sahibi usta sanatçı Tilbe Saran'a ödülünü Fırat Tanış takdim etti ve Saran festivale tuhaf ve çelişik duygularla geldiğini söyleyerek başladığı sözlerini Öncelikle 25 yılı devirip 26.'ya geçebilen ve bunu Türkiye koşullarında sürdüren bir festivale gönülden teşekkür ediyorum. Bu hepimiz için çok büyük bir başarı. Sağ olun var olun. Var olmaya devam edin. Çünkü gerçekten eşi bulunmaz bir iş yapıyorsunuz. Umut oluyorsunuz. Şu anda galiba en çok ona ihtiyacımız var. İlk seçimde sonuçları öğrendikten sonra Marmaray'a atlayan, son seçimde müşahit olarak yanımda oturan ve çocuğunu doğurmaktan vazgeçtiğini söyleyen güzelim kızıl saçlı kadına demek istiyorum ki: O duvarınız vız gelir bize vız. Bizim kuvvetimizdeki hız ne bir din adamının dumanlı vaadinden, ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır, o yalnız tarihin o durdurulamaz akışındandır. Bize karşı koyanlar karşı koymuş demektir. Maddede hareketin, yürüyen cemiyetin ezeli kanunlarına. Sükun yok, hareket var. Bugün yarına çıkar yarın bugünü yıkar ve bu durmadan akar, akar. Biz bugünün kahramanı yarının münadisiyiz. Bu durmadan akan, yıkıp yapan akışın çizgilenmiş sesiyiz. Biz adımlarını tarihin akışına uyduran temelleri çöken emperyalizme vuran, yarını kuranlarız. O duvar, o duvarınız vız gelir bize vız, diyerek tamamdı. Sonrasında sahneye festivalin geçen yıl ve bu seneki Genç Cadıları aynı zamanda öğrencileri Nazlı Bulum ve Öyküsu Özyürek'i davet etti ve Onlara yetişmeye çalışırken nefessiz kalıyorum, tık nefes oluyorum ama onlar sayesinde de peşlerinden koşmaya gücüm ve enerjim kalıyor. Çok teşekkür ediyorum onlara ve bütün öğrencilerime, dedi. Bilge Olgaç Başarı Ödülü sahiplerinden Asiye Dinçsoy ödülünü Nazan Kesal'dan aldı. Nazan Kesal'dan ödülünü alırken gözyaşlarını tutamayan Dinçsoy teşekkür konuşmasında Ben bu gece çok duygusalım, ağlamayacağım dedim ama Nazan'ı görünce ağlamaya başladım. Çünkü bana gelmeyeceğini söylemişti. Burada görünce duygusallaştım. Çok teşekkür ediyorum. Bu ödül bana bütün filmlerim için verildi. Benim için çok özel bir ödül. Temsil ettiğim karakterler için verildi. Uçan Süpürge sadece bir film festivali değil benim için. Gerçekten kadın mücadelesinde çok büyük bir mihenk taşı. Çok teşekkür ediyorum. Çok karanlık dönemlerden geçiyoruz, geçeceğiz belki de. Bu dönemde üretme isteği verdiği için, daha azı değil daha fazlası dediği için çok teşekkür ediyorum festival ve çalışanlarına. 26 yıldır devam ettiren ekibe. Gerçekten bu karanlık döneme evet diyen kız kardeşlerimize bir şey söylemek istiyorum: Eğer bir gün bize ihtiyacınız olursa biz her zaman buradayız. Umarım ihtiyaç duymayacağınız bir şeye evet demişsinizdir. Ama bir gün ihtiyaç duyarsanız her zaman yanınızda olacağız, her zaman arkanızda duracağız. Her zaman mücadele edeceğiz. Biz buradayız ve ben bu ödülü bu karanlığın kurbanı olan Çiğdem Mater için alıyorum, dedi. Genç Cadı Ödülü'nü geçen senenin Genç Cadı'sı Nazlı Bulum'dan alan oyuncu Öyküsu Özyürek teşekkürlerini dile getirdi ve Mesleğimiz ve içinde bulunduğumuz sektör önce insan bedenini, zihnini, her şeyden önemlisi gerçekliğini sorgulatıyor. Çok umutsuz, mutsuz ve çok kötü hissettiğim ve özellikle yapayalnız hissettiğim bir dönemde şu an size bakıyorum ve hiç yalnız olmadığımız fark ediyorum, o yüzden çok teşekkür ediyorum. Maalesef birazcık kayıp bir jenerasyondan geliyorum ve dayanışmaya çok ihtiyacımız vardı. Çok teşekkür ederim. Birkaç şey hakkında çok sinirliyim bu yüzden buradan onları da söylemek isterim; bedenlerimiz ve zihinlerimiz üzerinde tahakküm kurmaya çalışan erk yapılanmaya çok sinirliyim. Meslektaşlarıma ve bana uygulanan mobbinge, sınır aşımlarına, sonsuz güzellik algılarına, sansüre, her şeye çok sinirliyim. Ama asla umutsuz değilim. Sizinle burada olmak dayanışmaya, harekete inanmayı gerektiriyor. Ben bunların hepsine çok inanıyorum ve inat ediyorum gerçekten. Gezi davasında haksız yere tutuklanan meslektaşlarımdan Çiğdem Mater'e ve diğer haksız yere tutuklu kalan tüm aydınların, sanatçıların ve herkesin aslında bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum. Çok teşekkür ederim, iyi ki varsınız, dedi. Her yıl vakıf tarafından tema kapsamında bir kişiye ya da kuruma verilen Uçan Süpürge Tema Ödülü geride bıraktığımız zor yılda her biri farklı alanlarda mücadele veren Kadın, Yaşam, Özgürlük diyen tüm kadınlara ithaf edildi. Törenin sürpriz anlardan biri de Allegra Ensemble'a Fırat Tanış'ın eşlik ettiği anlar oldu. Tören ödül alan isimler başta olmak üzere tüm davetliler ve festivale emeği geçenlerin sahneye çıkarak Kadınlar Vardır şarkısını salonla birlikte söylemesiyle sona erdi. Festival bugün Büyülü Fener Kızılay Sineması'ndaki gösterimlerle bir haftalık maratonuna başlıyor. Film programına festivalin web sitesi https://fest. ucansupurge. org. tr/program/ üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/27-bedia-muvahhid-odulunun-sahipleri-irmak-ornek-ve-yagmur-damcioglu-namak/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları ve Türk Kadınlar Birliği İstanbul Şubesi'nin 37. Genç Günler kapsamında ortaklaşa düzenlediği 27. Bedia Muvahhid Ödülü sahiplerini buluyor. 27. Bedia Muvahhid ödül töreni, Uğurtan Atakan yönetiminde 12 Mayıs 2023 Cuma günü saat 20.30'da Müze Gazhane Prof. Dr. Sevda Şener Sahnesi'nde gerçekleştirilecek. Hümay Güldağ'ın sunacağı törene İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İşsever, Türk Kadınlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı Selma Durak, Türk Kadınlar Birliği İstanbul Şubesi 2. Başkanı Nurten Bağcı ve Yaftalı Tabut oyuncuları Bensu Orhunöz, Selin Türkmen, Ceren Hacımuratoğlu, Lale Kabul, Nazan Yatgın Palabıyık, Şenay Bağ, Yeşim Mazıcıoğlu katılacak. Bu yılki ödül; Irmak Örnek ve Yağmur Damcıoğlu Namak'a verilecek. Suna Keskin'in anılarını paylaşacağı ödül töreni, arp sanatçısı Fatmagül Ergün ve piyano sanatçısı İpek Keşkek'in yer alacağı müzik dinletisiyle sona erecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/27-istanbul-tiyatro-festivali-25-ekimde-perdelerini-aciyor/", "text": "27. İstanbul Tiyatro Festivali, 25 Ekim-25 Kasım tarihleri arasında Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Entek, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Işıl Kasapoğlu küratörlüğünde düzenlenecek festival, Türkiye'den ve yurtdışından toplam 20 tiyatro, performans ve dans gösterisine evsahipliği yapacak. Biletler 8 Eylül Cuma günü genel satışa açılacak. 27. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Entek, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda düzenlenecek 27. İstanbul Tiyatro Festivali, 25 Ekim'de perdelerini açıyor. Geçen yıl küratörlü bir yapıya geçen İstanbul Tiyatro Festivali, yazıp yönettiği 100'den fazla oyunla ve kurduğu topluluklarla Türkiye tiyatrosunun son 40 yılındaki en önemli isimlerinden Işıl Kasapoğlu'nun küratörlüğünde gerçekleştirilmişti. Işıl Kasapoğlu'nun küratörlüğünün ikinci ve son senesinde festival, yine izleyicilerine yeni ufuklar açacak heyecan verici ve dopdolu bir program sunacak. 20 tiyatro, performans ve dans gösterisinin yer aldığı festival programında Türkiye'den 11; Almanya, İngiltere, Danimarka, Fransa, Gürcistan, İrlanda, İsrail ve Yunanistan'dan toplam 9 yapım izleyiciyle buluşacak. 25 Kasım'a kadar sürecek festivalde izleyiciler, günümüz tiyatrosuna damgasını vuran yönetmen ve koreografların eserlerini izleme fırsatı bulacak; ülkemizde uzun süredir heyecanla beklenen isimlere nihayet kavuşmanın yanı sıra dünyada sahne sanatlarının geleceğine yön veren isimleri tanıma imkanına sahip olacak. İstanbul Tiyatro Festivali programı özellikle sahneleme türleri ve biçimlerinin çeşitliliğiyle dikkat çekiyor. Festival, izleyicilerine belgesel tiyatrodan klasik sahnelemelere, çağdaş danstan mask tiyatrosuna, kukla sinemasından mekana özgü eserlere, dans tiyatrosundan performatif enstalasyonlara uzanan geniş bir yelpazede eserler sunuyor. Festivalin yerli yapımlarında Türkiye tiyatrosundan genç kuşak yazarlar, yönetmenler ve oyuncular ile özgün ve yeni metinler öne çıkarken Ercan Kesal, Nesrin Kazankaya, Bülent Emin Yarar, Çiçek Dilligil, Okan Bayülgen, Deniz Türkali, Meral Çetinkaya'nın da aralarında olduğu pek çok deneyimli oyuncu da bu yıl festival sahnesinden izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor. Tüm şehre yayılacak 27. İstanbul Tiyatro Festivali, şehri bir ay boyunca bir festival havasıyla kuşatacak. Birçok yeni mekan bu yıl festival izleyicilerine kapılarını açacak. Gösteriler bir ay boyunca İstanbul'un iki yakasında; Kadıköy Belediyesi Alan Kadıköy, Atlas 1948 Sineması, Büyük Zarifi Apartmanı, Caddebostan Kültür Merkezi, DasDas, Fişekhane, Galatasaray Lisesi, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Hope Alkazar, İş Kuleleri Salonu, Metro Han, Notre Dame de Sion Fransız Lisesi, Saint Benoit Fransız Lisesi, Süreyya Operası ve Zorlu PSM olmak üzere 15 farklı mekanda izleyicilerle buluşacak. Festival biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için 5 Eylül Salı 10.30'da başlayacak indirimli ön satış döneminin ardından 8 Eylül Cuma saat 10.30'da passo. com. tr adresinden, Passo mobil aplikasyonu üzerinden, Passo perakende satış noktalarından ve İKSV gişesinden genel satışa açılacak. Eczacıbaşı Genç Bilet projesi kapsamında, sınırlı sayıda öğrenci bileti 10 TL. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, halka açık ve ücretsiz etkinlikler de gerçekleştirilecek. Festivalle ilgili ayrıntılı bilgiye tiyatro. iksv. org adresinden ulaşılabilir. İstanbul Tiyatro Festivali Onur Ödülü, 4 Eylül Pazartesi günü Okra İstanbul'da düzenlenecek bir törenle tiyatro oyuncusu ve yönetmen Mehmet Birkiye'ye sunulacak. 20. yüzyılda devrimci bir yaklaşımla dansı yeniden tanımlayan ve dans tiyatrosunun yeni bir tür olarak kabul görmesini sağlayan Pina Bausch'un başyapıtı Cafe Müller, sanatçının topluluğu Tanztheater Wuppertal'ın güncel kadrosu ve ilk günkü çarpıcılığıyla festival kapsamında ilk kez Türkiye'de. Pedro Almodovar'dan Robert Wilson'a sayısız sanatçıya ve dünyanın dört bir yanında sanatseverlere ilham veren efsanevi koreograf Pina Bausch'un devrimci yaklaşımıyla insan ruhunu okumadaki ustalığını birleştirdiği bu başyapıt, arzunun ve yalnızlığın hikayesini anlatan, sade olduğu kadar çarpıcı bir dans tiyatrosu. Mey|Diageo ve Yatırım Finansman Menkul Değerler AŞ'nin gösteri eş sponsorluğunda, 25 ve 26 Ekim'de, yüksek katkıda bulunan mekan sponsoru Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde, izleyiciyle buluşacak. Wim Wenders'ın Pina filmi temsiller öncesi Vestel Amfi'de ücretsiz gösterilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/27-mart-dunya-tiyatrolar-gununde-shakespearesiz-olmaz/", "text": "İş Sanat Dünya Tiyatro Günü'nü Shakespeare ile kutluyor. Provadan İzle Fırtına ile devam ediyor. İş Sanat'ın Provadan İzle başlıklı serisi William Shakespeare'in Fırtına eseri ile devam ediyor. Yazarın iktidar, hırs, özgürlük ve vicdan temalarını işlediği Fırtına oyununun tamamı bir okuma provası düzeninde seyircilere sunulacak. Moda Sahnesi oyuncularının yorumuyla Fırtına, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde İş Sanat'ın YouTube kanalında ve internet sitesinde izleyiciyle buluşacak ve ilk gösterim tarihinden itibaren sezon boyunca izlenebilecek. Kemal Aydoğan yönetmenliğindeki oyunda, Hüseyin Avni Danyal, Cenk Dost Verdi, Mürsel Yaylalı, Gürsu Gür, Zeynep Tuğçe Bayat, Selen Şeşen, Münircan Cindoruk, Yaşar Bayram Gül, İnanç Koçak, Kaan Songün, Ertürk Erkek ve Deniz Elmas yer alıyor. Provadan İzle serisinin ilk yayını Moliere'in ölümsüz komedisi Cimri ile başladı ve beş yüz bini aşkın erişime ulaştı. Mart ayında yayınlanacak Fırtınadan sonra seri, Nisan ayında Semaver Kumpanya'nın Sait Faik Abasıyanık'ın eserlerinden uyarlanan Semaver ve Kumpanya oyunu ile devam edecek. İş Sanat'ın tüm çevrim içi etkinlikleri sezon sonuna kadar ücretsiz erişime açık olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/28-adana-altin-koza-sahiplerini-buldu/", "text": "Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar'ın başkanlığında 28'incisi düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Film Ödülünü Ahmet Necdet Çupur'un yönettiği Yaramaz Çocuklar filmi aldı. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü Koridor filmindeki performanslarıyla Emel Göksu ve Ayşe Demirel paylaşırken, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü Cemil Şov filmindeki performansıyla Ozan Çelik aldı. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nin ödül töreni, Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi'nde gerçekleşti. Ödül töreni, sinema ve iş dünyasından seçkin davetlilerin katıldığı kırmızı halı geçişiyle başladı. Sunuculuğunu Şebnem Özinal ile Volkan Severcan'ın yaptığı törende jüri üyesi Feridun Düzağaç, yakın zamanda hayatını kaybeden sinema emekçileri ve festival direktörlerinden Kadir Beycioğlu anısına Unutma Beni şarkısını söyledi. En İyi Film Ödülü'nü Yaramaz Çocuklar filmi ekibine; jüri üyeleri Tilbe Saran, Güven Kıraç, Feridun Düzağaç, Kıvanç Sezer, Seray Şahiner, Meryem Yavuz ve Adana Valisi Süleyman Elban birlikte verdi. En İyi Yönetmen Ödülü'nü Bir Nefes Daha'nın yönetmeni Nisan Dağ'a jüri üyesi Kıvanç Sezer, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü Cemil Şov'daki performansıyla Ozan Çelik'e Festival Yürütme Kurulu Başkanı Menderes Samancılar, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü Koridor filmindeki performanslarıyla Emel Göksu ve Ayşe Demirel'e Güven Kıraç takdim etti. Başkan Zeydan Karalar, Sinema deyince akla Adana ve Altın Koza Film Festivali gelir. Altın Koza Film Festivali'nin Türkiye sinemasına, Türkiye sinema endüstrisine sağladığı zenginlik ve kazanım tartışılmaz. Sinema insanların karakterine, görüşüne de olumlu yönde etki yapar. Bu sinema sanatının en önemli özelliklerindendir. Hepimiz sinemadan bir şeyler almışızdır. Karakterlerimizin oturmasında sinemanın önemli rolü vardır diye konuştu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/28-istanbul-caz-festivali-bugun-basladi/", "text": "Şehre caz coşkusunu yaymaya hazırlanan 28. İstanbul Caz Festivali, 1 Eylül'de festivalin yeşille cazı bir araya getiren Parklarda Caz konserleri ile başlıyor. Festival bu yıl aralarında Angelique Kidjo, Kenan Doğulu, Stefano Di Battista, Karsu, Altın Gün, Mabel Matiz, Melike Şahin ve daha birçok yıldız ismi ağırlıyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, 24 yıldır Garanti BBVA sponsorluğunda ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla düzenlenen İstanbul Caz Festivali, 1 Eylül Çarşamba günü Şişli Habitat Parkı'nda, ücretsiz Parklarda Caz konserleriyle başlıyor. 1-24 Eylül tarihlerinde düzenlenecek festival, açık hava mekanlarındaki 40'a yakın konser ve ücretsiz yan etkinlikle şehri bir ay boyunca dev bir festival alanına dönüştürecek. Festival bu yıl bir kez daha cazın önde gelen isimlerini ve güncel müziğin yıldızlarını İstanbul'un farklı mekanlarında ağırlıyor. İstanbul'un cazla hissedildiği günleri geri getirecek 24 günlük festival maratonu boyunca herkese hitap eden bir konser bulmak mümkün. Festivalde izleyiciyle buluşacak isimler arasında Afrika müziğinin dört Grammy ödüllü kraliçesi Angelique Kidjo, pop müzikteki yetkinliğini caza taşıdığı İhtimaller projesiyle Kenan Doğulu, Ennio Morricone'ye adadığı albümü Morriconne Storiesden parçalarla Avrupa cazının önde gelen alto saksofonistlerinden Stefano Di Battista, Hollandalı müzisyen ve prodüktör Niels Broos ile festivale özel projesiyle Mabel Matiz, bu topraklardan şarkılarla dünyaya gerdan kırdıran ve geçen yıl Grammy'ye aday gösterilen Altın Gün, ilham kaynağı olan Atlantic Records'ın kurucusu Ahmet Ertegün'ün hikayesini şarkılar eşliğinde sahneye taşıyan Karsu ve daha nice isim var. Bugün başlayan Yaşam Boyu Başarı Ödülü ses sanatçısı Tülay German'a verilecek olan festivalin biletleri passo. com. tr üzerinden ve İKSV ana gişeden satın alınabilir. Üyelikleriyle İKSV'nin yıl boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, İstanbul Caz Festivali konserlerinin biletlerini %25'e varan indirimli fiyatlarla alabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/28-istanbul-caz-festivali-kapsaminda-altin-gune-bir-konser-daha-eklendi/", "text": "İlk açıklanan konserlerinin biletleri hızla tükenen Altın Gün, 17 Eylül'de ikinci bir konserle yeniden festivalde. Biletler passo. com. tr'de ve İKSV ana gişede satışta. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, 24 yıldır Garanti BBVA sponsorluğunda düzenlenen İstanbul Caz Festivali kapsamında gerçekleşen Altın Gün konserine yoğun ilgiden dolayı bir konser daha eklendi. Klasikleşmiş Anadolu rock şarkıları ve türkülerini saykedelik ve funk tınılarla birleştiren ve 16 Eylül'deki ilk açıklanan konserlerinin biletleri hızla tükenen Altın Gün, 17 Eylül Cuma akşamı tekrar festival kapsamında Turkcell Vadi sahnesinde olacak. Bu kez Altın Gün öncesinde sahnede, türler arasındaki duvarları yerle yeksan eden, Arda Semercioğlu, Atakan Türkan, Aybars Gülümser ve Burak Erensoy'dan oluşan Geeva Flava olacak. Biletler Siyah ve Beyaz Lale Kart üyeleri için 3 Eylül Cuma saat 10.30; Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri içinse 14.30'da başlayacak ön satışın ardından 4 Eylül Cumartesi saat 10.30'da passo. com. tr'de ve İKSV ana gişede satışta. 28. İstanbul Caz Festivali, Parklarda Caz ve Itamar Borochov konseleri ile 1 Eylül'de başladı. Caz severlere hem yeşillikler içerisinde hem de boğaz havasında keyifli anlar yaşatan festival, 24 Eylül'e kadar sürecek ve şehrin en güzel açık hava mekanlarında 40'a yakın konser ve çeşitli yan etkinliklerle her yaştan müziksevere caz hissettirmeye devam edecek. Şarkıcı, oyuncu, yazar ve aktivist Angelique Kidjo 4 Grammy sahibi, UNICEF'in iyi niyet elçisi ve Aslan Kral, Street Fighter gibi on sekiz filmin soundtrack'lerinde imzası bulunuyor... Angelique Kidjo gösterişli kostümleri, yüksek enerjisi, etkileyici sesi ve müziğindeki zengin melodik yapılarla festivalde yer alacak. Afrika ezgileri, soul, funk, rap, samba, reggae, caz ve blues türlerini kucaklayan bu konserde yolculuk Afrika'dan başlayacak, Sahara ve Londra gibi farklı yerlere uğrayıp dinleyicileri Fransa'nın sakin kıyılarına bırakacak. Konser Clifford Chance ve Çiftçi Avukatlık Ortaklığı'nın destekleriyle gerçekleşiyor. Müzisyen ve söz yazarı Melike Şahin, peş peşe yayınladığı Deli Kan, Sevmek Suçsa Suçluyum, Tutuşmuş Beraber, Geri Ver gibi teklileriyle kısa zamanda yerli sahnede sağlam bir dinleyici kitlesine ulaştı.. Solo kariyeri öncesinde uzun yıllar Baba Zula'nın solisti olarak dünyanın dört bir yanında turneler yaptı. 2017 senesinde dünyaca ünlü yönetmen Tony Gatlif'in Djam / Aman Doktor filminin soundtrack'i için şarkılar seslendirdi ve filmin dünya prömiyeri öncesinde Cannes Film Festivali'nde unutulmaz bir konser verdi. Sabırsızlıkla beklenen ilk albümü Merhem'i geçtiğimiz şubat ayında yayımlayan Melike Şahin, dinleyiciden ve müzik yazarlarından tam not alan albümünün prodüktörlüğünü de üstlendi. İlhamını her şeye rağmen hayatta ve ayakta kalabilme niyetinden alan albümü Merhemin festivaldeki ilk konseri olacak. Festivale bu yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür A. Ş.'nin katkılarıyla yeni bir ücretsiz etkinlikler serisi daha eklendi. İBB tarafından pandemi sebebiyle zor günler yaşayan müzisyenlere destek sağlamak ve İstanbulluların günlük yaşamlarıyla kesişecek, konserlerle tekrar buluşması amacıyla hayata geçirilen #İstanbulBirSahne'ye başvuranlar arasından seçilen 12 topluluk, festival süresince açıklanan tarihlerde Şişli Habitat Parkı'nda, Festivalde #İstanbulBirSahne etkinlikleri kapsamında İstanbullu müzikseverlerle buluşmaya devam ediyor. Festival biletleri, passo. com. tr'den ve İKSV ana gişeden satın alınabilecek. Üyelikleriyle İKSV'nin yıl boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, İstanbul Caz Festivali konserlerinin biletlerini %25'e varan indirimli fiyatlarla alabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/29-adana-altin-koza-film-festivali-12-18-eylul-tarihlerinde/", "text": "Ülkemizin en prestijli festivallerinden Adana Büyükşehir Belediyesi Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 12-18 Eylül tarihlerinde sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar'ın başkanlığında gerçekleştirilecek festival, Adana'nın tarihi misyonu doğrultusunda, sinema dünyasını bir araya getirecek. Yedinci sanatın gücü ve büyüsüyle, Türk halkının sinemaya duyduğu sevgiyle, Adana'yla özdeşleşen Altın Koza geleneğini beyaz perdeye yansıtacak olan 29. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde bu yıl; Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Belgesel Film Yarışması, Uluslararası Kısa Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Kısa Film Yarışması ve Adana Kısa Film Yarışması bölümleri yer alacak. Festival kapsamında ayrıca; dünya sinemasından seçkiler, özel gösterim bölümleri, belgesel gösterimleri, söyleşiler, atölye çalışmaları, sinema sempozyumu ve sergiler de yer alacak. Festivalin yarışma bölümlerine katılmak isteyen sinemacılar için son başvuru tarihi 05 Ağustos 2022. Yarışma yönetmelik ve başvuru formlarına https://altinkozaff. org. tr/ linkinden ulaşılabilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/29-ekim-cumhuriyet-bayraminda-kemal-oyunu-sahnede/", "text": "Bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, Zorlu PSM'de sahnelenecek tek kişilik özel bir temsil ile kutlanıyor. Pınar Ayhan'ın güçlü sesi ve oyunculuğuyla belgesel, müzik ve şiiri bir arada barındıran Kemal gösterisi, Mustafa Kemal Atatürk'ün hikayesini Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde anlatacak. Müzisyen, sunucu, hikaye anlatıcısı ve sanatçı Pınar Ayhan'ın kaleminden hayata geçen belgesel niteliğindeki Kemalde, yetenekleri, hayalleri, özlemleri, kalp kırıklıkları, bilinenleri ve bilinmeyenleriyle Mustafa Kemal Atatürk, seyirciye müzikal unsurlarla anlatılıyor. Ayhan; piyano, viyolonsel, perküsyon gibi Batı müziği enstrümanlarının yanı sıra, bağlama ve klarnet gibi bu toprakların çalgılarıyla zenginleştirilmiş bir orkestra eşliğinde güçlü sesiyle anlattığı öykülerin şarkılarını ve türkülerini de seslendiriyor. Temsilde Atatürk'ün daha önce hiç görülmemiş fotoğrafları paylaşılacak. Anlatılan hikayelere ait; video görüntüleri, mektuplardan alıntılar, daha önce hiç görülmemiş, orijinal fotoğraflar barkovizyon aracılığıyla izleyiciye sunularak bambaşka bir boyut kazandırılan performansta aynı zamanda bir ülkenin varoluş öyküsü anlatılıyor. Mustafa Kemal'in yaşam öyküsünden az bilinen kesitler, doğru bilinen yanlışlar, çok iyi bilinen ama üzerine fazla düşünülmeyen yanlar; Kemal'de görsel işitsel bir şölene dönüşüyor. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nın anlam ve coşkusuna yakışır bu müzikal belgeseli, Pınar Ayhan'ın güçlü sesi ve oyunculuğuyla izleme fırsatını kaçırmamak için 29 Ekim'de Zorlu PSM'de yerinizi almayı unutmayın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/29-nisan-dunya-dans-gunune-ozel-paspasin-icinde-solo-dans-performansi/", "text": "21 yıldır Akbank Sanat Dans Atölyesi'nde çağdaş dansı destekleyen; yabancı ve Türk dans sanatçıları, koreograflar ve dans eğitmenleri ile dersler, atölyeler ve performanslar gerçekleştiren Akbank Sanat, 29 Nisan Dünya Dans Günü'nü Paspas'ın İçinde performansıyla kutluyor. Paspas'ın İçinde, sanatçı Başar Ünder'in Akbank Sanat'ta 9 Mart 15 Haziran tarihleri arasında sergilenen, küratörlüğünü Selçuk Artut ve Jeremy Woodruff üstlendiği Distopya Ses Sanatı Sergisi için tasarladığı Sesi Yükseltilmiş Paspas adlı yerleştirmesinden ilham alan bir solo dans performansı. Performans; tüm hareketlerin dikte edilmiş bir alanla sınırlı olduğu distopik bir dünyada; bireyin beden ve zihin bütünlüğünü korumaya çalışırken var olma, özgürleşme ve özgün olma mücadelesine ve solonun hareket diline odaklanıyor. Koreografisi Ebru Cansız'a ait olan, dansçı Gizem Seçkin'i izleyeceğimiz solo performans bizleri, izleyicinin sergide yer alan paspasla etkileşimi sonucu çıkan seslerin, başka bir bedende nasıl dansa dönüşebildiğini hayal etmeye davet ediyor. Paspas'ın İçinde performansı 29 Nisan 2021 tarihinde Akbank Sanat'ın Instagram ve Youtube hesaplarında yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/30-uluslararasi-adana-altin-koza-film-festivalinin-juri-baskani-omer-faruk-sorak/", "text": "18-24 Eylül tarihlerinde düzenlenecek ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılında 30'uncusu gerçekleştirilecek olan Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nin jüri başkanı yönetmen Ömer Faruk Sorak oldu. 1987 yılında TRT'de kameraman olarak görev alan Ömer Faruk Sorak,1998 yılında kurduğu Böcek Yapım ile birçok filmde görüntü yönetmenliği ve yönetmenlik yaptı. Reklam filmleri ve klip çekimlerinin ardından; yönetmen koltuğunda oturduğu ilk film, 2000 tarihinde vizyona giren ''Vizontele'' oldu. 3 milyon izleyici sayısına ulaşan ilk Türk filmi olan Vizontele'den sonra 2003 yılında 4 milyon izleyici sayısına ulaşan ilk yerli film olan ''G. O. R. A.'' yı çekti. 2006 yılında ise kadrosunda Jean-Claude Van Damme'ın da yer aldığı eğitim sistemini eleştiren ''Sınav'' filminin yönetmen koltuğunda oturan Sorak, 2009 yılında ''Yahşi Batı'' filminde yönetmenlik yaptı. 2011 yılında ''Aşk Tesadüfleri Sever'' adlı romantik drama filmi ile büyük ilgi gören Sorak, 2015 yılında gerçek bir yaşam hikayesinden esinlenen 8 Saniye filmini yönetti. 2020 yılında ''Aşk Tesadüfleri Sever 2'' devam filmine imza attı. Yönetmen son olarak ''Bandırma Füze Kulübü'' ve ''Kendi Yolumda'' filmlerinin yönetmenliğini yaptı. Sinemaya desteklerinin artarak devam edeceğini belirten Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar tüm yarışma kategorilerinde ödül tutarlarını arttırdıklarını, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışmasında en iyi film ödülünü 500 bin Türk Lirası'na çıkardıklarını açıkladı. Ulusal Uzun Metrajda En İyi Film, Yılmaz Güney Ödülü, Jüri Özel Ödülü, Adana İzleyici Ödülü, En İyi Yönetmen Ödülü, En İyi Senaryo Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, En İyi Müzik Ödülü, En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü, En İyi Kurgu Ödülü, Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülü, Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü, SİYAD En İyi Film Ödülü, Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü kategorilerinde; Ulusal Belgesel Film Yarışması'nda En İyi Belgesel Ödülü ve Jüri Özel Ödülü kategorilerinde; Uluslararası Kısa Metraj Film Yarışması'nda En İyi Film Ödülü ve Jüri Özel Ödülü kategorilerinde; Ulusal Öğrenci Kısa Film Yarışması'nda En İyi Belgesel Film, En İyi Canlandırma Film, En İyi Deneysel Film, En İyi Kurmaca Film kategorilerinde; Adana Kısa Film Yarışması'nda En İyi Film Ödülü kategorisinde toplam 1 milyon 285 bin TL değerinde ödül dağıtılacak. Festivalin yarışma bölümlerine katılmak isteyen sinemacılar için son başvuru tarihi 7 Ağustos 2023 olan yarışma yönetmelik ve başvuru formlarına https://altinkozaff. org. tr/ linkinden ulaşılabiliyor. En İyi Film Ödülü : 500.000,00-TL. En İyi Belgesel Ödülü: 100.000 TL. En İyi Film Ödülü : 25.000. TL. En İyi Belgesel Film: 15.000,00-TL. En İyi Canlandırma Film: 15.000,00-TL. En İyi Deneysel Film: 15.000,00-TL. En İyi Kurmaca Film: 15.000,00-TL. En İyi Film Ödülü: 10.000,00-TL."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/32-ankara-film-festivalinin-afisinde-kediler-dolasiyor/", "text": "4-12 Kasım tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanan 32. Ankara Film Festivali'nin afişi belli oldu. Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla düzenlenecek festivalin Afiş Tasarım Yarışması'na bu yıl 297 başvuru oldu. Jürinin değerlendirmeleri sonucu bu yıl afiş tasarımı Necdet Yılmaz'ın imzasını taşıyor. Başvurular, sanatçı, çizer, ressam Selçuk Demirel, grafik tasarımcı, araştırmacı, sanatçı Yılmaz Aysan, Ankara Reklamcılar Derneği Asbaşkanı, SVStudios kurucusu Amaç Ukav, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü Öğr. Gör. ve iletişim tasarımcısı Ömer Durmaz ile Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı Başkanı İrfan Demirkol tarafından değerlendirildi. Jüri, ulusal ve uluslararası alanda çalışmaları ile dikkat çeken, ödüllü tasarımcı ve illüstratör Necdet Yılmaz'ın tasarımını 32. Ankara Film Festivali'nin afişi olarak belirledi. Necdet Yılmaz tasarladığı afişe dair, Deyim olarak konuşma dilinde de kullandığımız 'kedi gibi dört ayak üstüne düşmek' bilim insanlarını uzun süre uğraştıran bir fizik problemi oldu. Nasıl oluyordu da ters bırakılan bir kedi havada dönerek dört ayağı üzerine düşebiliyordu? Çıplak gözün algılayamadığı bu olayın cevabını Fransız bilim insanı Etienne-Jules Marey 1882'te geliştirdiği kronofotografik silah adını verdiği bir aletle verdi. Bu aslında saniyede 12 kare çekebilen bugünkü sinema kamerasının atasıydı. Marley bu icadı ve araştırmasıyla sinematografinin öncülerinden biri olmakla kalmadı sanat dünyasını da etkiledi. 32. Ankara Film Festivali için yaptığım afiş tasarımında Murley'in bu çalışmasından esinlendim. Tabii ki bizimki Fransız değil renkli gözlü, sevimli bir sinefil Ankara kedisiydi. Düştüğü yer de izleyicileri festival boyunca başka dünyalara götüren bir sinema salonu, dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/33-ankara-film-festivalinde-en-iyi-film-kurak-gunler/", "text": "Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle düzenlenen 33. Ankara Film Festivali yoğun ilgiyle geçen film gösterimlerinin ardından düzenlenen Kapanış ve Ödül Töreni ile sona erdi. CerModern'de gerçekleşen ve sunuculuğunu Ünsal Ünlü'nün yaptığı gecede Ulusal Uzun, Belgesel ve Kısa Film Yarışmaları'nın kazananları, Proje Geliştirme ve VEKAM Ödülü sahiplerini buldu. Ulusal Uzun Film Yarışması'nda En İyi Film Ödülü Emin Alper'in Kurak Günler filmine verilirken; En İyi Yönetmen Ödülü Karanlık Gece filmiyle Özcan Alper'e, Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film Ödülü ise Ziya Demirel'in yönettiği Ela ile Hilmi ve Ali filmine verildi. Mahmut Fazıl Coşkun'un yönettiği Crossroads En İyi Belgesel, Benhür Bolhava'nın yönettiği Koyun da En İyi Kısa Film seçildi. 12 filmin yarıştığı Ulusal Uzun Film Yarışması'nın yönetmen ve senarist Pelin Esmer'in başkanlığını yaptığı, müzisyen Can Atilla, görüntü yönetmeni Feza Çaldıran, yazar İlhami Algör, oyuncu Melisa Sözen, akademisyen Özlem Köksal ile oyuncu Serdar Orçin'den oluşan Ulusal Uzun Film Yarışması Jürisi, Derinlikli sinemasıyla, yaratıcı anlatımıyla, bizi sıkıştığımız köşeden ustalıkla çıkartıp, üstünde yürüdüğümüz kurak toprağa, ucunda durduğumuz çukurun dibine, dibinden de yukarıya bakmaya yönelttiği için, adaletsizliğin nefesimizi daralttığı bir dünyada bize sinemadan güçlü bir teklifle geldiği için, Kurak Günler filmine en iyi film ödülünü sunuyoruz, dedi. Kurak Günler filmdeki performanslarıyla Selahattin Paşalı En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne, Selin Yeninci En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü'ne ve Erdem Şenocak En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü'ne; filmin kurgusuna imza atan Özcan Vardar ve Eytan İpeker ise En İyi Kurgu Ödülü'ne layık görüldüler. Ankara Film Festivali'nde jüri En İyi Yönetmen Ödülü'nü Güçlü hikayesini katman katman derine indirirken yarattığı dünyaya bizi katan, sonuna kadar orada tutan, seyirciye kendiyle baş başa kalma imkanı bırakan ustalıklı ve sükunetli sineması nedeniyle, gerekçesiyle Karanlık Gece filmiyle Özcan Alper'e verdi. Jüri aynı zamanda Karanlık Gece filmini Jüri Özel Ödülü'ne layık gördü. Jüri kararı açıklarken, Kendi gibi olmayanı yok ederek, gömerek, unutarak, unutturarak yaşamayı seçenlerin karşısına, hakikati hatırlama ve hatırlatma yoluna giren, vicdanını gömemeyen bir karakter eşliğinde, bizi karanlığa çağırırken o karanlığın içinde görme mesafemizi bize özenle sunduğu için Karanlık Gece filmine Jüri Özel Ödülü'nü sunuyoruz, dedi. Sinema yazarları Burak Göral, Erkan Aktuğ ve Şenay Aydemir'den oluşan jüri, bu yıl aramızdan ayrılan sinema yazarı Murat Özer anısına verilen Sinema Yazarları Derneği En İyi Film Ödülü'nü Özcan Alper'in Karanlık Gece filmine verdi. Jüri açıklamasında Karanlığın gözlerine ışık tutma cesareti, yalnızca kurbanın değil zalimin dünyasına da bakma kararlılığı, vicdanın sadece bir arınma aracı değil aynı zamanda bedel ödemeyi de gerektirdiğini hatırlatması ve hikayesinin ruhunu soğukkanlılıkla görselleştirme başarısı nedeniyle Özcan Alper'in yönettiği Karanlık Gece, oy birliği ile Sinema Yazarları Derneği En İyi Film Ödülü'ne değer bulunmuştur, dedi. Festivalin kurucusu Mahmut Tali Öngören adına verilen En İyi İlk Film Ödülü'ne bu yıl, Ziya Demirel'in Ela İle Hilmi ve Ali filmi layık görüldü. Jüri kararında, Dar bir mekana sıkıştırılmış birbirinden farklı dünyalardan gelen üç karakter arasında oyunbaz bir şekilde sürekli değişen güç dengesini hikayesine uygun bir üslupla bize aktardığı için En İyi İlk Film Ödülünü Ela ile Hilmi ve Ali filmine sunuyoruz, dendi. Ela ile Hilmi ve Ali filmindeki performansıyla Ece Yüksel'e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü verildi. Mansiyon Ödülü Ahmet Rıfat Şungar ve Barış Gönenen'e! Maryna Er Gorbach imzalı Klondike filmiyle Sviatoslav Bulakovskyi En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü'ne; Zviad Mgbery En İyi Özgün Müzik Ödülü'ne; Mariia Denysenko, Andrii Hrechyshkin ve Vitaliy Sudarkov En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü'ne layık görüldü. Türkiye Almanya Film Festivali başkanı Adil Kaya, yönetmen Ebru Şeremetli, yönetmen Serdar Kökçeoğlu'ndan oluşan Ulusal Belgesel Film Yarışması jürisi 10 filmden oluşan yarışma seçkisi için festivale teşekkürlerine sundu, tek bir filme ödül vermek zorunda olmanın üzüntüsünü yaşadıklarını belirterek 20 bin TL değerinde En İyi Belgesel Film Ödülü'nü Mahmut Fazıl Coşkun'un Crossroads adlı belgeseline verdiklerini açıkladı. Crossroadsun ödül gerekçesinde, Sanatçıların zaman ve mekanla, iç dünyalarıyla, kentlerin dönüşümü ve var oluşla kurdukları ilişki ve eleştirel tutumlarını özenli, yarayıcı, geleneksel kalıpları yorumlarken bugünle gelecek arasında bağ kuran bir dille bizlerle paylaşan Mahmut Fazıl Coşkun'un yönettiği 'Crossroads'a oy birliğiyle vermeyi uygun gördük, denildi. Ulusal Kısa Film Yarışma jürisi, seçkide yer alan filmler arasından en iyiyi seçmekte zorlandıklarını belirterek ödülü açıklamadan önce Nur Özkaya'nın Ev Diye Bir Şey Yok adlı canlandırma filmini de özgün, yenilikçi ve cesur yaklaşımıyla anmak istediklerini belirtti. Türkiye Sinemasının yeni yaratıcılarına, senaryo aşamasındaki ulusal uzun kurmaca yapımlara verilen Proje Geliştirme Desteği Yarışması'nın yapımcı Armağan Lale, yönetmen, senarist Tufan Taştan ve yapımcı Yamaç Okur'dan oluşan jüri 30 bin TL değerindeki Proje Geliştirme Ödülü'ne yapımcılığını İpek Erden'in, yönetmenliği ve senaristliğini Barış Fert'in yapacağı Her Şeyi Hatırlarmış Gibi projesini layık gördü. Jüri gerekçesinde, İki gün boyunca genç yönetmen ve yapımcıların projelerini dinledik. Bağımsız sinema yapmanın çok zor olduğu hatta ülke şartlarında buharlaştığı bir dönemde hayallerinin peşinde koşan sinemacıların hikayeleri bizleri heyecanlandırdı. Bu bir proje geliştirme ödülü olduğu için yaratıcı yapımcılara sahip ve film yapım sürecinin başlarında olan projelere öncelik vermeyi tercih ettik. Maalesef yönetmenlik gereği tek bir ödül verme şansımız oldu, dedi. Ankara Film Festivali'nin Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi ile ortaklaşa düzenlediği sinematografisinin yanı sıra ele aldığı konu Ankara kent merkezi veya ilçeleri kapsamında bir araştırmaya ya da konuya dayandırılaran belgesel ve kısa film projesine verilen 10 bin TL değerindeki VEKAM Özel Ödülü, Kadir Uluç'un Gordion'un Çobanları adlı filmine verildi. Kerime Şenyücel ve akademisyen Prof. Dr. Billur Tekkök Karaöz'den oluşan jüri kararında Belgesel, Gordion'da çobanlar ve sürülerinin hikayesinden yola çıkarak; Friglerden günümüze bugün de devam eden tarım ve hayvancılığın, geçmişle olan benzerliğinin izlerini sürerek tarihi bilginin bugünle bağlarını kurması açısından önemli görülmüştür. Belgesel'in anlatıyı akademik bilgilerle desteklemesi ve bu bilgiyi yalın bir dille aktarması, tematik olarak müzik seçimindeki özen ile Gordion'un Dünya Miras Listesine girmesi sürecine katkıda bulunacak olmasından dolayı ödüllendirilmesi uygun bulunmuştur, denildi. Festivalin Kapanış Töreni'nde 34. Ankara Film Festivali'nin tarihleri 2-10 Kasım 2023 olarak açıklandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/34-ankara-film-festivali-icin-kasimda-bulusalim/", "text": "Ankara Film Festivali Ulusal Uzun Film Yarışması'nda yarışacak filmler belli oldu. Festivalde bu yıl 9 film yarışacak. Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından 2-10 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek 34. Ankara Film Festivali'nin Ulusal Uzun Film Yarışması'nın filmleri belirlendi. Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı Başkanı İrfan Demirkol, sinema yazarı Murat Erşahin ve Başkent Üniversitesi GSTMF Film Tasarımı ve Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nihan Gider Işıkman'ın ön jüriliğinde yapılan değerlendirme sonucu 9 film festivalde yarışacak. 2023 yılında ulusal ve uluslararası festivallerden ödülle dönen ve Türkiye prömiyerini Ankara Film Festivali'nde yapacak filmlerden oluşanbir panorama sunacak Ulusal Uzun Film Yarışması'nda; Kıvanç Sezer'in 8X8, Melis Önel'in Aniden, Umut Evirgen'in Annesinin Kuzusu, Fikret Reyhan'ın Cam Perde, Tunahan Kurt'un Karganın Uykusu, Ayşe Polat'ın Kör Noktada, Umut Subaşı'nın Sanki Her şey Biraz Felaket, Cemil Ağacıkoğlu'nun Son Hasat ve Nehir Tuna'nın Yurt filmleri yarışacak. Festivalin En İyilerine ödülleri 10 Kasım'da Festival Ödül Töreni'nde sunulacak. Festival En iyi Ulusal Uzun filme 100 bin, Mahmut Tali ilk Film Ödülü'ne 40. bin TL para ödülü veriyor. Festivalde bu sene ayrıca en iyi film ödülü kazanan filmin yönetmenine bir sonraki filmi için; ilk defa yapımcı Cemal Okan tarafından 'Fono Film Post Prodüksiyon Ödülü' verilecek. Ulusal Uzun Film Yarışması jüri üyeleri ise önümüzdeki günlerde açıklanacak. Ankara Film Festivali 2-10 Kasım tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenecek festivalin Afiş Tasarım Yarışması sona erdi. Jürinin değerlendirmeleri sonucu bu yıl afiş tasarımı Zeynep Sıla Demircioğlu imzasını taşıyor. Festivalin gelenekselleşen Afiş Tasarım Yarışmasına bu yıl 205 eser başvurdu. Başvurular Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi G. S. F. Görsel İletişim Tasarım Bölümü'nden Prof. Çiğdem Demir, Hacettepe Üniversitesi G. S. F. Grafik Bölümü'nden Prof. Özden Pektaş Turgut, Başkent Üniversitesi G. S. T. M. F. Grafik Tasarımı Bölümü'nden Doç. Halime Türkkan, Çizgi Film ve Animasyon Bölümü'nden Öğr. Gör. Kayahan Kaya ve Sanat Yönetmeni Murat Dorkip ile Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı Başkanı İrfan Demirkol'un yer aldığı jüri tarafından değerlendirildi. Jüri ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımın Bölümü'nden mezun, animasyon filmleri bulunan Zeynep Sıla Demircioğlu'nun tasarımını festivalin afişi olarak belirledi. Jüri; Demircioğlu'nun tasarımını Tasarımın sahip olduğu farklı, yenilikçi ve özgün görsel düzenlemesinin yanı sıra film festivali ruhunu yansıtabilen, her kesimden izleyicinin merakını cezbederek, izleyicinin ilgisini festivale yönlendirebilir nitelikte etkili bir iletişim diline sahip olması ile öne çıkan çalışma olarak nitelendirdi. Ayrıca; Seçici kurulun ortak kararıyla, afiş tasarım yarışmasına katılan; Melike Subaşı, Özge Ergüney, Mustafa Demirel, Oğuz Kağan Özkan, Ömer Çam, Beyza Çetin, Şadi Yücel Kesel, Nisa Gökgöz, Tuna Genç, Emine Ceren Bulut 'a ait on afiş tasarımı ise festival süresince sergilenmek üzere etkinlik komitesine önerildi. 1991 yılında Lefkoşa`da doğdu. ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarım Bölümü'nden mezun olduktan sonra animasyona yöneldi. Ankara Üniversitesi İletişim fakültesindeki yüksek lisansının ardından Hamburg`a taşındı. Film üzerine ikinci yüksek lisansını yaptı. Eğitimi sırasında Hamburg`da pek çok kültür merkeziyle birlikte çalıştı. Göçmenlere ve kadınlara yönelik animasyon atölyeleri verdi. Yönetmenin stop motion ve 2boyutlu dijital tekniklerinde olmak üzere dört kısa animasyon filmi ve Buluntu adında fanzini bulunmaktadır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/39-istanbul-film-festivali-afisini-cem-ozuduru-hazirladi/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 10-21 Nisan tarihlerinde yapılacak 39. İstanbul Film Festivali afişi tasarlandı. Etrafı Hitchcock sever kuşlarla çevrelenmiş, bir film sonrası uyuyakalınıp görülen rüyanın resmi olarak tasvir edilen afişler, sanatçı Cem Özüduru'nun imzasını taşıyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı, festivallerin afişlerinde farklı sanat dallarından önemli isimlerle iş birliği yapmaya devam ediyor. Çizgi roman yazarı olarak başladığı kariyerine, senaristlik ve film yönetmenliğini de ekleyen Cem Özüduru, İstanbul Film Festivali'nin afişlerinde imzası olan sanatçılar arasına katıldı. 39. İstanbul Film Festivali bu yıl, ölümünün 40. yıldönümünde dahi yönetmen Alfred Hitchcock'a özel bir retrospektif bölüm ayırıyor. Cem Özüduru, İstanbul Film Festivali için sinemanın heyecanlandırıcı etkisinden ilham alarak tasarladığı afişini, Hitchcock sever egzotik kuşlarla çevrelenmiş, bulutların üzerindeki, bizi bazen lanetleyen bazen kutsayan bir büyücünün olduğu, bir film sonrası uyuyakalınıp görülen bir rüyaya benzetiyor. Cem Özüduru, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Resim Bölümü'nde okuduğum zamanlar anlatmaya çalıştığım şeylerin neler olduğunu keşfetmeye başladığım, karanlık sokaklarda geçen, karanlık karakterlerin kendilerine bir parça aydınlık aradıkları, benim de onlarla ilgili anlam aradığım bir dönemdi. Kendi kendime bulduğum kurallarla yarattığım karakterlerin derinliklerini bulmaya çalışmam, fantastik elementleri, insan psikolojilerinin ve toplumun sosyo-kültürel durumlarının bir dışavurumu olarak kullanmam o zamanlardan başlar ve katlanarak devam eder. Korku, gizem, folklorik, efsanevi öğeler yazdığım ve çizdiğim hikayelerde hep anlatılamayan, gizlenen, utanılan ya da geçmişte bir yara olarak kalmış, küflenip iltihaplanmış bazı duyguları anlatmak için kullanılmışlardır. Hikayelerin bu karmaşık ve katmanlı yapısına duyduğum merak, sonradan çizimlerimde de iç içe geçmiş, katman katman olmuş ve ayrıntılarla labirente dönmüş kompozisyonlar halinde görsellik kazandı. Kontrast renkler, değişik yaratıklar ve kalabalık alanlar en zevkle çizdiğim şeylere dönüştüler. Sinemanın heyecanlandırıcı, yükseltici etkisi ve adeta bir büyücü kadın gibi bulutların üzerinden hayatlarımızı kimi zaman kutsuyor kimi zaman lanetliyor olması, çevresini saran Hitchcock sever egzotik kuşlarla çevreleniyor, adeta bir film sonrası uyuya kalınıp görülen bir garip rüyaya dönüşüyor. Tüm duygularımın ve sanatsal estetiğimin harmanlanmış hali ile İstanbul Film Festivali için tasarlamış olduğum bu afişi bana çizmesi zevk verdiği kadar umarım size de bakması zevk verir, dedi. Cem Özüduru,1987 yılında İstanbul'da doğdu. Liseyi Antalya'da okudu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversite Resim Bölümü'nden mezun oldu. 2008'de ilk çizgi roman albümü Zombistan yayımlandı. 2010'da ikinci çizgi romanı Şafak Ayazı yayımlandı. Bu süre içinde kısa hikayeler, çeşitli film senaryoları yazdı. 2014'te üçüncü çizgi romanı Bir Zamanlar Sahalarda yayınlandı. Aynı yıl senaristlerinden olduğu, Can Evrenol'un yönettiği Baskın adlı korku filmi vizyona girdi. İkinci senaryosu Housewife vizyona girdiğinde dördüncü çizgi roman albümü Perihan'ı yayımlandı. 2017'de aynı zamanda senaristlerinden olduğu Börü adlı TV dizisinin yönetmenliğini de üstlendi. 2018'de ayni adlı sinema filmini yönetti. Çizgi romanı Perihan 2019'da Ağzı Olmayan Kız adıyla sinemaya uyarlandı ve birçok ödül aldı. Cem Özüduru, hala senaryolar yazıp, çizgi romanlar yapmaya devam ediyor. 39. İstanbul Film Festivali programı şekillenmeye devam ediyor. Bu hafta açılışını yapacak Berlin Film Festivali'nde ilk kez izleyici karşısına çıkan birçok film Türkiye prömiyerini 39. İstanbul Film Festivali'nde yapacak. Festival programının tamamı 17 Mart Salı günü yapılacak basın toplantısında açıklanacak. 39. İstanbul Film Festivali bu yıl da sinemaseverlere usta yönetmenlerin yeni filmlerinden genç ustalara, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan filmlerden klasik başyapıtlara zengin bir program sunacak. Yaklaşık 20 bölümde sunulacak film gösterimlerinin yanı sıra usta sinemacıların katılacağı ücretsiz olarak gerçekleştirilecek söyleşi ve atölye çalışmaları, festival sohbetleri ve özel etkinlikleriyle festival 12 gün boyunca İstanbul'da sinema heyecanını yaşatacak. Sinemaseverler İstanbul Film Festivali biletlerini 28 Mart Cumartesi günü 10.30'dan itibaren Biletix satış kanalları ile Atlas ve Rexx sinemalarında açılacak gişelerden satın alabilirler. Üyelikleriyle İKSV'nin tüm etkinliklerini destekleyen Lale Kart üyeleri biletlerini 24 Mart Salı günü 10.30'dan itibaren alabilirler. İstanbul Film Festivali'nin bu yılki gösterimleri Beyoğlu'nda Atlas Sineması, Beyoğlu Sineması, Pera Müzesi, Nişantaşı'nda Cinemaximum City's Nişantaşı ve Kadıköy'de Rexx Sineması, Kadıköy Sineması ve Cinemaximum Zorlu Center'da yapılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/40-uluslararasi-istanbul-kitap-fuarinin-onur-yazari-nermin-abadan-unat/", "text": "Tüyap Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. tarafından, Türkiye Yayıncılar Birliği iş birliği ile 28 Ekim 5 Kasım 2023 tarihleri arasında düzenlenecek olan 40. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur yazarı Nermin Abadan Unat olacak. 1000'i aşkın yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla yüzlerce yazarı İstanbul ve çevre kentlerden okuyucularla buluşturacak fuarın Ana Teması ise Yaşasın Cumhuriyet oldu. Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi'nde 28 Ekim 5 Kasım 2023 tarihleri arasında gerçekleşecek olan fuar, yurt içi ve yurt dışından birbirinden değerli yayınevlerini, yazarları ve okurları ağırlayacak, yüzlerce kültür etkinliğine ve binlerce imza gününe ev sahipliği yapacak. 40 yılı geride bırakmaya hazırlanan Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nın bu yılki Onur Yazarı, TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu kararıyla Yazar Nermin Abadan Unat olarak belirlendi. Fuar süresince Unat'ın yaşamı ve eserleri üzerine, kendisinin de katılımıyla çeşitli panel ve söyleşiler düzenlenecek. Fuarın Ana Teması ise Cumhuriyetin 100. Yılında Yaşasın Cumhuriyet olacak. İstanbul Kitap Fuarı tema kapsamında birbirinden değerli konukların ve Onur Yazarı Nermin Abadan Unat'ın katılımıyla düzenlenecek kültür etkinliklerine ev sahipliği yapacak. Girişin öğrenci, öğretmen, çocuk, emekli ve engellilere ücretsiz olduğu fuar, hafta içi 10.00-19.00, hafta sonu 10.00-20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Fuar, son günü olan 5 Kasım 2023 Pazar akşamı 19.00'da sona erecek. Fuarla ilgili etkinlik listesi, imza günleri ve detaylı bilgilere http://istanbulkitapfuari. com/ adresinden erişilebilecek. Nermin Abadan Unat Hakkında: Viyana'da doğan Nermin Abadan Unat, ilköğreniminden sonra 1940'ta İzmir Kız Lisesi'ni, ardından 1944'te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini tamamladı. Bir süre Ankara'da Ulus Gazetesi'nde çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne ilk kadın asistan olarak giren Abadan Unat, 1955'te Kamuoyu ve Etki Alanı adlı teziyle doktor unvanını aldı. 1958'de siyaset bilimi dalında önce doçentliğe ve 1962'de profesörlüğe atandı. SBF'de Siyasal Davranış Kürsüsü'nü kuran Nermin Abadan Unat siyaset sosyolojisi ve kitle iletişim konularının dışında 1963'ten beri özellikle Türk dış göçüyle ilgili sorunlara eğildi, yurt içi ve yurt dışında çeşitli araştırmalar gerçekleştirdi. Bu konuda Türkçe, Almanca, İngilizce kitaplar, makaleler yayımladı. Aynı zamanda kadın çalışmaları ile ilgilenen yazar, 1978-1999 yılları arasında Avrupa Konseyi Kadın- Erkek Eşitliği Komisyonu'nda Türkiye'yi temsil etti. Uzun yıllar, A. Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğretim üyeliği yapan yazar, 2016 yılına kadar da Boğaziçi Üniversitesi'nde yarı zamanlı olarak dersler verdi. Avrupa ve ABD'nin çeşitli üniversitelerinde konuk profesör olarak dersler veren Nermin Abadan Unat, 1967-1970 yılları arasında Uluslararası Siyaset Bilimi Derneği'nin ikinci başkanlığını, 1978-1982 yılları arasında ise Türk Sosyal Bilimler Derneği'nin genel başkanlığını yürüttü. 1978-1980 yılları arasında TBMM'de kontenjan senatörü olarak görev yapan Abadan Unat'a 1978 yılında Federal Almanya Cumhurbaşkanlığı tarafından Yüksek Liyakat Ödülü, 1998'de Aydınlanmanın Kadınları, 2000'de Fullbright Yaşam Boyu Akademik Hizmet, 2004'de Kültür Üniversitesi Yürekli Kadın, 2006'da Marmara Yaşam Boyu Başarı, 2010'da İstanbul Beşiktaş Kent Konseyi Onurlu Yaşam, 2011'de ODTÜ Büyük Hizmet, 2012'de Vehbi Koç Vakfı Eğitim, 2014'de Bodrum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, 2015'de İÜ Kadın Araştırmaları Merkezi, 2016'da Ankara Mülkiyeliler Birliği Mülkiye Büyük Ödülü gibi ödüllere layık görülmüştür."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/41-istanbul-film-festivali-odullerinin-kazananlari/", "text": "41. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 41. İstanbul Film Festivali'nin ödülleri, dün akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleştirilen törenle sahiplerini buldu. Festivalde ulusal ve uluslararası yarışmalarda toplam 56 film yarıştı. Cem Davran'ın sunuculuğu üstlendiği gecede Uluslararası ve Ulusal Altın Laleödüllerinin yanı sıra, Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu, En İyi Sanat Yönetmeni ve En İyi Özgün Müzik ödülleri takdim edildi. Ödül töreninde ayrıca Ulusal Belgesel Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışması ödülleri, Genç Usta Ödülü, Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü ve Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu Ödülleri'nin kazananları da açıklandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/41-istanbul-film-festivali-sinema-onur-odulleri-belirlendi/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 8-19 Nisan tarihlerinde düzenlenecek. 41. İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülleri'nin sahipleri belli oldu. İstanbul Film Festivali tarafından sinemaya gönül ve emek veren isimlere 2022'de takdim edilecek Sinema Onur Ödülleri'nin sahipleri belirlendi. Festivalin Sinema Onur Ödülleri bu yıl iki değerli oyuncuya, Meral Çetinkaya ile Gülsen Tuncer'e verilecek. Ödüller, 7 Nisan gecesi yapılacak 41. İstanbul Film Festivali Açılış Töreni'nde sunulacak. 5 Mart 1945'te Bursa'da doğdu. 1969'dan başlayarak çeşitli tiyatrolarda çalıştı. En yoğun olarak çalıştığı Dostlar Tiyatrosu, Bakırköy Belediye Tiyatroları, Kenter Tiyatrosu ve Biriken Tiyatrosu'dur. Rol aldığı oyunlardan bazıları Ayak Takımı Arasında, Sezuan'ın İyi İnsanları, İlk Gençlik, İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu, Ocak, Şili'de Av, Bitmeyen Kavga, Gün Dönerken, İkili Oyun, Yalınayak Sokrates, Sivas 93, Tatyana, Sahibinden Kiralık, Keşanlı Ali Destanı. Sinema yolculuğu Ağrı Dağı'nın Gazabı (1973) ile başladı. Onu 1979 yılında Hazal izledi. Rol aldığı filmler arasında Bir Yudum Sevgi, Firar, Uçurtmayı Vurmasınlar, Suyun Öte Yanı, Denize Hançer Düştü, Eylül Fırtınası, Maruf, İz, Her Şeye Rağmen, Vizontele, Vizontele Tuba, Karanlıktakiler, Mutluluk, Mucize, Vezir Parmağı, Murtaza, Ayla, Sibel, Babaannem sayılabilir. Dizi çalışmalarına 1986'da TRT'de Sızı ile başladı. 1989-2002 arasında Bizimkiler dizisinde Ayla rolüyle kabul gördü; Binbir Gece, Gülbeyaz, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Öyle Bir Geçer Zaman Ki, Anne, İstanbullu Gelin, Çukur, Atiye ve Aziz gibi yapımlarda devam etti. Hazal filmindeki rolü ile 1979'da 18. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Suyun Öte Yanı ile 1992'de 4. Ankara Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu, ödüllerini aldı. Solgun Sarı Bir Gül filminde gösterdiği performansla 1996'da 34. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisindeki performansıyla 2012'de 3. Antalya Televizyon Ödülleri kapsamında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerini aldı. 1945'te Adana'da doğdu. Tiyatro ve sinema oyuncusu, söz yazarıdır. Profesyonel tiyatro oyunculuğuna 1968'de Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu'nda başladı. İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tepebaşı Sahnesi'nde, Ankara Çağdaş Sahne'de ve Sadri Alışık Kültür Merkezi'nde yöneticilik yaptı. Ertuğ Koruyan, Deniz Türkali, İbrahim Bergman, Mehmet Çerezcioğlu ve Mustafa Alabora ile birlikte Grup 6 Tiyatrosu'nu kurdu. Demokratik kadın örgütlerinde aktif olarak çalıştı. İstanbul TRT radyosunda birçok şiir, radyo tiyatrosu, kültürel programı seslendirdi ve söyleşiler yaptı. Yurtiçi ve yurtdışında tek kişilik, metnini kendi hazırladığı okuma tiyatroları, şiir resitalleri ve müzikli gösteriler düzenledi. Mehmet Teoman'la profesyonel olarak müzik çalışmaları yürüttü. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet İsvan'ın kültür danışmanlığını yaptı. 40'a yakın filmde başta asistanlık olmak üzere kamera arkası çalışmalarda bulundu. 80'e yakın film ve dizide rol aldı. 2008 Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Ödülleri'nde Suna, 1991 Antalya Film Festivali'nde Soğuktu Ve Yağmur Çiseliyordu, 1989 Ankara Film Festivali'nde Bir Tren Yolculuğu filmleriyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü kazandı. Ankara Uçan Süpürge Bilge Olgaç Başarı Ödülü, Truva Folklor Derneği Özel Ödülü, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği Önder Kadın Ödülü, Ankara EnerjiSA İlham Perisi Ödülü, UKKSA Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi Onur Ödülü, Rotaract Klübü Drama Dalında Yılın En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Diyarbakır Kayapınar Sinema Günleri Onur Ödülü, Uluslarararası Dostluk Festivali Aşık Veysel Ödülü, Atatürkçü Düşünce Derneği Aydınlanma Ödülü sahibidir. Milletvekili seçimlerinde ve Beyoğlu Belediye Başkanlığı seçimlerinde bağımsız aday oldu. SODER, TODER, SİNESEN, FİLM-SAN sinema meslek örgütlerinde yönetim kurulu üyeliği yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuarında sahne estetiği ve oyunculuk; Marmara Üniversitesi'nde iletişim ve sahne estetiği; TÜRSAK'ta sinema ve tiyatro oyunculuğu; Sadri Alışık Kültür Merkezi'nde tiyatro tarihi, oyunculuk bilgisi ve dramaturji dersleri verdi. Birçok üniversitede seminerler vermeye devam etmektedir. Rol aldığı filmler arasında Sinema Bir Mucizedir / Büyülü Fener (2005), Solgun Bir Sarı Gül (1996), Cadı Ağacı (1994), İlk Aşk (1991), Düğün (1999), Berdel (1990), A Ay (1988), İpekçe (1987), On Kadın (1987), Gramofon Avrat (1987), Afife Jale (1987), Çağdaş Bir Köle (1986), Uzun Bir Gece (1986), Fatmagül'ün Suçu Ne (1986), Asılacak Kadın (1986), Ölmez Ağacı (1984), Dağınık Yatak (1984), Faize Hücum (1982), At (1981), yönetmen yardımcılığını üstlendiği Harakiri (1975) ve ilk filmi Kopuk (1972) sayılabilir. Fazilet Hanım ve Kızları (2017), Aşk-ı Memnu (2008-2009), Çalıkuşu (1986), Üç İstanbul (1983), Bugünün Saraylısı (1985) gibi birçok dizide rol aldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/41-yillik-bir-ruya-istanbul-film-festivali-8-19-nisanda/", "text": "Türkiye'nin en büyük uluslararası sinema etkinliği İstanbul Film Festivali, bu yıl 41. kez sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Türkiye ve dünya sinemasının en nitelikli ve başarılı örneklerinden yıldız oyuncular ve usta yönetmenlerle söyleşilere, yeniden sinemalara dönen 41. İstanbul Film Festivali, bu yıl 8-19 Nisan tarihleri arasında yapılacak. 41. İstanbul Film Festivali dünya sinemasının en yeni örnekleri, kült yapıtlar, usta yönetmenlerin son filmleri, yeni keşifler ve gizli hazinelerin aralarında olduğu 135 uzun ve 22 kısa metrajlı filmden oluşan zengin programıyla festival takipçileriyle buluşuyor. Festival kapsamında 12 günde, 14 bölümde 43 ülkeden 164 yönetmenin filmleri gösterilecek. Festivalde gösterimlerin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleştirilecek sohbetler, konserler ve özel etkinlikler de yer alacak. Festivalin açılışını, dünya prömiyerini Şubat 2022'de Berlin Film Festivali'nde yapan ve En İyi Başrol Performansı, En İyi Senaryo, Sanat Sinemaları Birliği Ödülü kazanan Rabiye Kurnaz George W. Bush'a Karşı yapacak. Köln'de yaşayan komedyen, yazar, sunucu ve oyuncu Meltem Kaptan'ın güçlü Rabiye performansı kendisine Berlin Film Festivali'nde En İyi Performans Ödülü'nü getirdi. Tiyatro, opera ve film yönetmeni Andreas Dresen'in Geceyi Bekleyenler, Yolun Yarısında ve Yarı Yolda adlı filmleri, geçtiğimiz yıllarda İstanbul Film Festivali programında yer almıştı. İstanbul Film Festivali'nin bu yılki gösterimleri Beyoğlu'nda Atlas 1948, Beyoğlu Sineması, Pera Müzesi Oditoryumu, Nişantaşı'nda CineWAM Premium+ City's (Salon 3 ve Salon 7) ve Kadıköy'de Kadıköy Sineması ile Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi olmak üzere 7 salonda yapılacak. Gösterimler her yıl olduğu gibi 11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30'da yapılacak. İstanbul Film Festivali tarafından sinemaya gönül ve emek veren isimlere takdim edilen Sinema Onur Ödülleri bu yıl iki değerli oyuncuya, Meral Çetinkaya ile Gülsen Tuncer'e verilecek. Sanatçıların ödülleri 7 Nisan gecesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılacak Açılış Töreni'nde sunulacak. Her yıl Türkiye ve komşu ülkelerden yapımcı, yönetmen ve senaristleri uluslararası sinema profesyonelleriyle buluşturan ortak yapım, eğitim, networking platformu ve Anadolu Efes'in ana destekçisi olduğu Köprüde Buluşmalar, 14-15-16 Nisan tarihlerinde düzenlenecek. Bu yıl 17. si gerçekleştirilecek, Türkiye'de bu alanda yapılan ilk etkinlik olma özelliğini taşıyan Köprüde Buluşmalar, Film Geliştirme, Work in Progress ve Komşular atölyelerinde Türkiye'den ve komşu ülkelerden sinemacılara uzun metraj kurmaca ve belgesel projeleriyle post-prodüksiyon aşamasındaki filmlerinin uluslararası çapta ilk sektörel sunumlarını yapmak için olanak yaratırken, atölyesiyle artistik ve finansal ortak yapımlar için de zemin hazırlıyor. OGM Pictures'ın sponsorluğuyla Köprüde Buluşma: Diziler atölyesi ile geliştirme aşamasındaki dizi projelerinin sektör profesyonellerine sunumlarını yapmalarını sağlıyor. Ayrıca OGM Pictures Köprüde Buluşmalar atölye ödüllerinin sahipleri 16 Nisan akşamı yapılacak ödül töreninde duyurulacak. Köprüde Buluşmalar'ın Dizi Atölyesi'nde seçilen bir proje 30.000 TL değerinde OGM Pictures Özel Ödülü'nü almaya da hak kazanacak. İlk ve ikinci kısa filmini yapacak genç sinemacılara yönelik olarak 2017'de düzenlenmeye başlayan, bu yıl da Kasım'da gerçekleşmesi planlanan ve Nespresso'nun sponsorluğunda gerçekleşen Kısa Film Atölyesi, kısa filmlerin sinema sektöründeki önemine dikkat çekmeyi ve uluslararası seviyede yapımların artmasına katkıda bulunmayı amaçlıyor. Atölye seçkisinde yer alan proje ekipleri projelerini geliştirmek üzere senaryo, yapım, görüntü yönetimi, cast gibi konularda eğitim alıyorlar. Atölyeler sonunda seçilecek projeye 10.000 TL değerinde Nespresso Özel Ödülü verilecek. İstanbul Film Festivali'nde yarışma heyecanı 8 Nisan'da başlayacak. Uluslararası Yarışma, Ulusal Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışmalarının kazananları ile FIPRESCI, Seyfi Teoman İlk Film Ödülü ve Genç Usta Ödülü'nü kazanan filmler 19 Nisan Salı akşamı yapılacak 41. İstanbul Film Festivali Ödül Töreni'nde açıklanacak. Dünya sinemasına yeni bir bakış getiren 10 film bu yıl festivalin büyük ödülü Altın Lale için yarışıyor. Uluslararası Yarışma Altın Lale Ödülü, İKSV eski yönetim kurulu başkanı ve İstanbul Film Festivali kurucularından Şakir Eczacıbaşı anısına veriliyor. Şakir Eczacıbaşı Altın Lale Ödülü'nü kazanan filmin yönetmenine 10.000 Avro değerinde, Jüri Özel Ödülü'nü kazanan yönetmene 5.000 Avro değerinde para ödülü veriliyor. İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma jüri başkanlığını yönetmen, senarist ve yapımcı Bent Hamer üstleniyor. Bent Hamer başkanlığındaki Uluslararası Yarışma jürisinin diğer üyeleri yönetmen Radu Muntean, yapımcı Marie-Ange Luciani, yönetmen Ali Asgari ve Venedik Günleri sanat direktörü Gaia Furrer. - Dağların Denizcisi / Mariner of the Mountains / Karim Ainouz / Brezilya, Fransa, Almanya, Cezayir - Coma / Bertrand Bonello / Fransa - Birlikte Öleceğiz / Together, We Shall Die / Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu / Türkiye, Almanya - Rüyalar Diyarı / Land of Dreams / Shirin Neshat, Shoja Azari / ABD - Vortex / Gaspar Noe / Fransa, Belçika, Monako - Leonor Asla Ölmeyecek / Leonor will Never Die / Martika Ramirez Escobar / Filipinler - Hayat Üzerine Bir Film / Feature Film About Life / Dovile Sarutyte / Litvanya, ABD - Gergedan / Rhino / Oleh Sentsov / Ukrayna, Almanya, Polonya - Flux Gourmet / Peter Strickland / İngiltere, ABD, Macaristan - Masumlar / The Innocents / Eskil Vogt / Norveç, İsveç, Danimarka, İngiltere, Fransa, Finlandiya Ulusal Yarışma'da Altın Lale için, yapımı 2021-2022 sezonunda tamamlanan 12 film yarışacak. Ulusal Yarışma'da Altın Lale En İyi Film, Jüri Özel Ödülü, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu, En İyi Sanat Yönetmeni ve En İyi Müzik olmak üzere toplam 10 dalda ödül veriliyor. Ulusal Yarışma'da En İyi Film'e verilen Altın Lale ödülünü kazanana İKSV tarafından 200.000 TL verilecek. Anadolu Efes, En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen isme 50.000 TL verecek. Onat Kutlar anısına verilecek Jüri Özel Ödülü'nü kazanan film 50.000 TL, En İyi Kadın ve En İyi Erkek Oyuncu 10.000'ar TL ile ödüllendirilecek. En İyi Senaryo Ödülü'nü kazanana Alametholistic tarafından 10.000TL, jürinin En İyi Özgün Müzik dalında seçtiği film müziğinin bestecisine LU Records tarafından 5.000 TL verilecek. 50. yaşını kutlayacak Milliyet Sanat Dergisi de bu yıl ilk kez verilen En İyi Sanat Yönetmeni ödülünü kazanacak kişiye 10.000 TL ödül takdim edecek. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma jüri başkanlığını yönetmen ve senarist Onur Ünlü üstleniyor. Ulusal Yarışma Jürisi'nin diğer üyeleri ise oyuncu Demet Evgar, görüntü yönetmeni Barış Özbiçer, sanatçı ve eğitmen İnci Eviner ve yapımcı Marsel Kalvo. - Mukavemet / The Resistance / Soner Caner / Türkiye - Geceden Önce / Before the Night / Ali Kemal Çınar / Türkiye, İtalya - Klondike / Maryna Er Gorbach / Türkiye, Ukrayna - Turna Misali / The Last Birds of Passage / İffet Eren Danışman Boz / Türkiye - Yaban / Tareq Daoud / Türkiye, Fransa - Ela ile Hilmi ve Ali / Ela and Hilmi with Ali / Ziya Demirel / Türkiye - Zuhal / Nazlı Elif Durlu / Türkiye - Dört Duvar / The Four Walls / Bahman Ghobadi / Türkiye, İngiltere - Çilingir Sofrası / A Night in Four Parts / Ali Kemal Güven / Türkiye - Bana Karanlığını Anlat / Tell Me About Your Darkness / Gizem Kızıl / Türkiye - Birlikte Öleceğiz / Together, We Shall Die / Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu / Türkiye, Almanya - Kerr / Tayfun Pirselimoğlu / Türkiye, Yunanistan, Fransa Ulusal Belgesel Yarışması'nda bu yıl 8 film ve yarışma dışı 1 film yer alıyor. İstanbul Film Festivali'nin belgesel sinemayı ve belgeselcileri desteklemek amacıyla düzenlediği Ulusal Belgesel Yarışması'nda en iyi filme Discovery+ tarafından 20.000 TL değerinde En İyi Belgesel Ödülü verilecek. Ulusal Belgesel Yarışması jüri üyeleri yönetmen Kıvılcım Akay, akademisyen ve sinema yazarı Melis Behlil ve yönetmen Yusuf Emre Yalçın. - Koudelka Aynı Nehirden Geçmek / Koudelka Crossing the Same River / Coşkun Aşar / Türkiye - Crossroads / Mahmut Fazıl Coşkun / Türkiye - Bu Ben Değilim / This is Not Me / Jeyan Kader Gülşen, Zekiye Kaçak / Türkiye - Dermansız / Incurable / Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu / Türkiye - Eat Your Catfish / Senem Tüzen, Adam Isenberg, Noah Amir Arjomand / ABD, Türkiye, İspanya - Cadı Üçlemesi 15+ / Witch Trilogy 15+ / Ceylan Özgün Özçelik / Türkiye - Her Şey Dahil / All-In / Volkan Üce / Belçika, Fransa, Hollanda - Yeni Bir Dünya Doğuyor / A New Earth is Rising / Serhat Yüksekbağ / Türkiye - Acı ve Tatlı / Bitter Sweet / Didem Şahin / Türkiye - ULUSAL KISA FİLM YARIŞMASI Ulusal Kısa Film Yarışması İstanbul Film Festivali tarafından kısa film yapımını özendirmek, bu alanda gelişimi desteklemek ve nitelikli kısa filmleri izleyiciyle buluşturmak amacıyla düzenleniyor. Ulusal Kısa Film Yarışması'nda bu yıl 12 film yer alıyor. Jürinin seçtiği En İyi Kısa Film, Anadolu Efes tarafından 10.000 TL ile ödüllendirilecek. Ulusal Kısa Film Yarışması jüri üyeleri yapımcı Cihan Aslı Filiz, oyuncu Aslı İnandık ve yönetmen Malaz Usta. - Göl Kenarı / Lakeshore / Aziz Alaca / Türkiye, İran - Plastik Rüya / Plastic Dream / Merve Bozcu / Türkiye - Steve&Steve / Merve Çaydere / ABD - Gece Kuşağı / The Night Generation / Yasemin Demirci / Türkiye - Stiletto / Stiletto: A Pink Family Tragedy / Can Merdan Doğan / Türkiye, Almanya - Larva / Volkan Güney Eker / Türkiye - Mahzendeki Köpekler / Your Wild Dogs Want Freedom / Ece Era / Türkiye, Belçika - Belki Bir Gün Gideriz / Maybe We Will Go Someday / İnan Erbil / Türkiye - Lekesiz / Spotless / Ali Ercivan / Türkiye - Our Ark / Deniz Tortum, Kathryn Hamilton / Hollanda, ABD, Türkiye - Fotoğraf Altı / Image Caption / Aylin Kızıl / Türkiye - Babamın Öldüğü Gün / The Day My Father Died / Emre Sefer / Türkiye 2012 yılında kaybettiğimiz yönetmen ve yapımcı Seyfi Teoman anısına verilen Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü'nü kazanan filmin yönetmenine sonraki çalışmalarını teşvik etmek üzere 30.000 TL ödül veriliyor. Seyfi Teoman İlk Film Ödülü iki yıldır bireysel bağışçıların desteğiyle İKSV'nin Lale Kart Üyelik Programı tarafından veriliyor. Festivalin Türkiye Sineması bölümünde yer alan Türkiye yapımı uzun metrajlı kurmaca 5 ilk film bu ödüle aday olacak. Seyfi Teoman En İyi İlk Film jürisinde yönetmen Nisan Dağ, sinema yazarı, yapımcı Çağıl Bocut ve sinema yazarı film programcısı Cedric Succivalli yer alıyor. - Turna Misali / The Last Birds of Passage / İffet Eren Danışman Boz - Yaban / Tareq Daoud - Ela ile Hilmi ve Ali / Ela and Hilmi with Ali / Ziya Demirel - Zuhal / Nazlı Elif Durlu - Bana Karanlığını Anlat / Tell Me About Your Darkness / Gizem Kızıl Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği jürisi Ulusal Yarışma, Uluslararası Yarışma ve Ulusal Kısa Film Yarışması'ndan birer filme FIPRESCI Ödülü verecek. İstanbul Film Festivali, Zurich Sigorta işbirliğiyle Türk sinemasının önemli yapıtlarını restore ettirerek gün ışığına çıkarıyor. Sinemaseverler bu yıl sinemamızın ilk kadın yönetmeni Cahide Sonku'nun yapımcılığını üstlendiği, Sami Ayanoğlu ve Orhon M. Arıburnu ile birlikte yönettiği, Cahide Sonku ile Zeki Müren'in başrollerini paylaştığı 1953 yapımı Beklenen Şarkı'yı beyazperdede izleme imkanı yakalayacak. Beklenen Şarkı'nın Atlas Post Production tarafından restore edilmiş kopyası, 10 Nisan Pazar günü saat 19.00'da Atlas 1948 Sineması'ndaki gala gösteriminde seyirciyle buluşacak. İstanbul Film Festivali'nin geleneksel bölümlerinden, genç yönetmenlerin çektikleri ilk veya ikinci filmlerin yer aldığı Genç Ustalar bölümü, bu yıl uzun yıllardır sanatı ve sinema yeteneklerini destekleyen Nespresso'nun katkılarıyla yarışmalı bir bölüme dönüşüyor. Genç Ustalar bölümündeki filmler bu yıl ilk kez festivalin İstanbul'da ikamet eden 18-25 yaş arası sinema öğrencilerinden oluşturduğu altı kişilik Nespresso Genç Jürisi tarafından değerlendirilecek. Seçilen filmin yönetmenine Nespresso'nun katkılarıyla Genç Usta Ödülü verilecek. Nespresso'nun 3.000 avro parasal ödülle desteklediği Genç Usta Ödülü, festivalin 19 Nisan akşamı yapılacak kapanış ve ödül töreninde verilecek. Festivalin ilk Nespresso Genç Jürisi üyeleri Melisa Aközdoğan, Eren Yiğit Ekici, Emir Mecikoğlu, Alper Tunga Yazgan Mercan, Büşra Gül Ovalı, Öykü Vidinli. - Atlantis / Atlantide / Yuri Ancarani / İtalya, Fransa, ABD, Katar, Rusya, Meksika - Kırılgan / Fragile / Emma Benestan / Fransa - Kuluçka / Hatching / Hanna Bergholm / Finlandiya - Tüyler / Feathers / Omar El Zohairy / Fransa, Mısır, Hollanda, Yunanistan - Olga / Elie Grappe / İsviçre, Fransa, Ukrayna - Motor Sesi / The Noise of Engines / Philippe Gregoire / Kanada - Ovadaki Yangın / Fire on the Plain / Zhang Ji / Çin - Vaatler / Promises / Thomas Kruithof / Fransa - Cennet Gibi / As in Heaven / Tea Lindeburg / Danimarka - Utama / Alejandro Loayza Grisi / Bolivya, Uruguay, Fransa - Değerli Taşlar / Robe of Gems / Natalia Lopez / Meksika, Arjantin - Amparo / Simon Mesa Soto / Kolombiya, İsveç, Katar, Almanya - Yola Devam / Hit the Road / Panah Panahi / İran - Oyun Alanı / Playground / Laura Wandel / Belçika - Sessiz Diyar / Silent Land / Agnieszka Woszczynska / Polonya, Çek Cumhuriyeti, İtalya İstanbul Film Festivali'nin retrospektif bölümü bu yıl sinemanın en yaratıcı, en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilen Sergio Leone'ye ayrıldı. İtalyan yönetmen, yapımcı ve senarist Leone'nin çektiği yedi uzun metrajlı film yenilenmiş kopyalarından gösterilecek. Sergio Leone bölümünde Dolar Üçlemesi ve Bir Zamanlar Üçlemesi olarak anılan klasikler dahil, yönetmenin çektiği 7 uzun metrajlı film yer alıyor. - Rodos Heykeli / The Colossus of Rhodes - Bir Avuç Dolar / A Fistful of Dollars - Birkaç Dolar İçin / For a Few Dollars More - İyi, Kötü ve Çirkin / The Good, the Bad and the Ugly - Bir Zamanlar Batıda / Once Upon a Time in the West - Yabandan Gelen Adam / A Fistful of Dynamite - Bir Zamanlar Amerika / Once Upon a Time in America İstanbul Film Festivali, 17 Eylül-20 Kasım tarihleri arasında Koç Holding sponsorluğunda yapılacak 17. İstanbul Bienali'nin film programının ilk ayağına da ev sahipliği yapıyor. Bienal küratörleri Ute Meta Bauer, Amar Kanwar ve David Teh tarafından bir araya getirilen ve sonbaharda bienal süresince devam edecek film programından bir ön seçki Pera Müzesi'nde gösterilecek. Adını bienalin küratöryel yaklaşımından alan bölümde 2 uzun 3 kısa metrajlı film gösterilecek. - Hiçbir Şey Bilmediğimiz Bir Gece / A Night of Knowing Nothing / Payal Kapadia / Fransa, Hindistan - Vampir Cuadecuc / Pere Portabella / İspanya - Temel Frekanslar: - Dünyalı Dramı / Tellurian Drama / Riar Rizaldi / Endonezya - Dünyayı İyileştirme Yolları / How to Improve the World? / Nguyen Trinh Thi / Vietnam - Çamur Adam / Mud Man / Chikako Yamashiro / Japonya İKSV Alt Kat, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle gerçekleştirilen Gelecek Gençlerin Kültür Endüstrileri Destek Programı kapsamında, İstanbul Film Festivali'nin işbirliğiyle, 16-19 yaş grubuna özel bir çevrimiçi atölye programı sunuyor. Katılımcılar, ilk dört atölyede belgesel yönetmeni ve eğitmen Doğa Kılcıoğlu'nun yürütücülüğünde, animasyon film yapım sürecini deneyimleyerek stop-motion tekniğiyle kısa filmler üretecek; kalan iki atölyede ise Beats by Girlz Türkiye Direktörü Beril Sarıaltun ile birlikte filmleri için ses ve müzik tasarımı yapabilecekler. Atölye, Nisan ve Mayıs aylarında haftalık düzende 3 dönem halinde sürdürülecek ve her dönemde 15 katılımcı olmak üzere 16-19 yaş grubundan toplam 45 katılımcı davet edilecek. Ücretsiz olarak gerçekleştirilecek atölyeye başvurmak için 24 Mart Perşembe 23.59'a kadar aşağıdaki bağlantıda yer alan formun doldurulması ve atölyeyle bağlantılı iki soruya yanıt verilmesi gerekiyor. Katılımcılar ve atölye tarihleri 28 Mart haftası açıklanacak. Haziran ayında atölyeler tamamlandıktan sonra hazırlanan kısa filmlerin ilk gösteriminin yapılacağı çevrimiçi galada, İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan ve sinema sektöründen sürpriz konuklar genç katılımcılarla buluşacak ve filmleri değerlendirecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/42-istanbul-film-festivali-basladi/", "text": "42. İstanbul Film Festivali, 6 Nisan Perşembe akşamı Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası'nda yapılan açılış töreniyle başladı. 42. İstanbul Film Festivali, 6 Nisan Perşembe akşamı Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası'nda yapılan açılış töreniyle başladı. Sunuculuğunu Ali İhsan Varol'un üstlendiği 42. İstanbul Film Festivali açılış töreninde festivalin Sinema Onur Ödülleri'nin yanı sıra festivalin gerçekleştirilmesine katkıda bulunan kurum ve kuruluşlara teşekkür plaketleri takdim edildi. Festivalin ilk Sinema Onur Ödülü, yarım asrı aşan uzun ve üretken kariyerinde benzersiz karakterler yaratan, sinema ve tiyatronun yanı sıra ekranlarda da başarısını sürdüren Kayhan Yıldızoğlu'na sunuldu. Tören gecesine katılamayan Yıldızoğlu'nun ödülünü torunu Zeynep Aybar'a İstanbul Film Festivali direktörü Kerem Ayan takdim etti. Festivalin ikinci Sinema Onur Ödülü ise tiyatro sahnelerinin yanı sıra sinema ve dizilerdeki performansları, dublaj sanatçısı olarak başarılarıyla adından söz ettiren, sanat dünyamıza katkıları 50 yılı aşkın süredir devam eden Nevra Serezli'ye sunuldu. Nevra Serezli'ye ödülünü usta oyuncu Metin Akpınar takdim etti. Törende, İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma filmlerinin ardından Altın Lale Ödülü için Ulusal Yarışma kategorisinde yarışacak 11 film, Seyfi Teoman anısına verilecek En İyi İlk Film Ödülü için yarışacak 4 film, Ulusal Belgesel ve Ulusal Kısa Film kategorilerindeki filmler tanıtıldı. Törende ayrıca Nespresso Genç Jüri'nin belirleyeceği Genç Ustalar Ödülü'ne aday filmler de gösterildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/42-istanbul-film-festivali-sinema-onur-odulu-sahipleri-belirlendi/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 7-18 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek 42. İstanbul Film Festivali'nin Sinema Onur Ödülü sahipleri belirlendi. Festival tarafından sinemaya gönül ve emek veren isimlere takdim edilen Sinema Onur Ödülleri bu yıl iki usta sinema ve tiyatro oyuncusu, Kayhan Yıldızoğlu ile Nevra Serezli'ye verilecek. Ödüller, festivalin 6 Nisan akşamı yapılacak açılış töreninde takdim edilecek. 1933'te İstanbul'da doğdu. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda yirmi yedi yıl çalıştı. Süreyya Duru'nun önerisiyle 1966'da ilk filmi Malkoçoğlu'nda rol aldı. Zeki Ökten, Halit Refiğ, Lütfi Ö. Akad, Duygu Sağıroğlu, Memduh Ün gibi yönetmenlerle çalıştı. Türk sinemasında genellikle yardımcı rollerde oynadı, 300'ü aşkın film ve 1986'dan sonra onlarca televizyon dizisinde birçok farklı karakteri canlandırdı, imparatordan mafya babasına kaliteli kötü adamları oynamaktan keyif aldı; İngiltere, Rusya, İtalya'da çalıştı; tiyatro oyunculuğunu 2015 yılına kadar sürdürdü. Rol aldığı film ve diziler arasında Malkoçoğlu (1966), Artık Sevmeyeceğim (1968), Kurşunların Kanunu (1969), Tarkan (1969), You Can't Win 'Em All / Paralı Askerler (1970), Şoför Nebahat (1970), Üç Arkadaş (1971), Çiçek Taksi (1995), Eşkıya (1996), Yabancı Damat (2004), Akasya Durağı (2008), Küçük Ağa (2014), Kurtlar Vadisi Pusu (2015), Arka Sokaklar (2018) sayılabilir. 2015'te Antalya Film Festivali'nde Yaşam Boyu Onur Ödülü, aynı yıl Kayseri Film Festivali'nde Altın Çınar Ödülü, 2018'de Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri'nde Sinema Onur Ödülü'ne layık görüldü. 1944'te Ankara'da doğdu. Dormen Tiyatrosu, Ankara Sanat Tiyatrosu, Altan Erbulak ve eşi Metin Serezli ile kurduğu Çevre Tiyatrosu'nda yer aldı; Şan Tiyatrosu, Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda çalıştı, 1990'da Tiyatro İstanbul topluluğuna katıldı. 2021'de Tiyatrokare'de Ağaçlar Ayakta Ölür oyunuyla 11 yıl sonra tiyatro sahnesine geri döndü. Birçok sinema filminde ve televizyon dizisinde rol aldı, seslendirme yaptı. İlk kez 1966'da Ülkü Erakalın'ın yönettiği Kara Tren filmiyle sinemaya atıldı. Çılgın Sonbahar oyunundaki rolü ile Avni Dilligil En Başarılı Kadın Oyuncu Ödülü ve Ankara Sanat Kurumu En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazandı, Ege Üniversitesi Altın Kariyer Ödülü, Kocaeli Film Festivali Onur Ödülü, 9 Eylül Üniversitesi Muhsin Ertuğrul Tiyatro Emek Ödülü, Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü, İzmir Film Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü, Çolpan İlhan Özel Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Uğur Mumcu Anma Ödülü'ne layık görüldü. Rol aldığı filmler arasında İntikam Meleği Kadın Hamlet (1976), Ne Olacak Şimdi (1979), Zübük (1980), Git Başımdan, Kılıbık (1983), Metres (1983), Atla Gel Şaban (1984), Aşık Oldum (1985), Senin Hikayen (2013), Kocan Kadar Konuş (2015), Oregon (2023) diziler arasında Başrolde Aşk, Bebek İşi, Altın Kızlar, Sevgili Dünürüm, Sihirli Annem sayılabilir. İstanbul Film Festivali'nin tüm programı 22 Mart'ta açıklanıyor. Festivalle ilgili tüm gelişmeleri; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgileri ve programa dair ipuçlarını sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/42-istanbul-film-festivalinin-ulusal-yarisma-juri-baskani-ve-uyeleri-belli-oldu/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 7-18 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek olan 42. İstanbul Film Festivali'nde Ulusal Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışması'nda yer alacak ve Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü için yarışacak filmleri değerlendirecek jüri üyeleri belirlendi. Festivalin Ulusal Yarışma jüri başkanlığını yönetmen Emin Alper üstlenecek. Ulusal Yarışma jürisinde oyuncu Farah Zeynep Abdullah, görüntü yönetmeni A. Emre Tanyıldız, kurgucu Aylin Zoi Tinel ve yazar Seray Şahiner yer alıyor. Ulusal Yarışma'da Altın Lale En İyi Film, Jüri Özel Ödülü, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu, En İyi Sanat Yönetmeni ve En İyi Müzik olmak üzere toplam 10 dalda ödül veriliyor. Ulusal Yarışma'da Altın Lale En İyi Film İKSV tarafından 250.000 TL, Onat Kutlar anısına verilecek Kariyo & Ababay Vakfı Jüri Özel Ödülü'nü kazanan film 150.000 TL ile ödüllendirilecek. Anadolu Efes, En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen isme 75.000 TL verecek. En İyi Senaryo Ödülü'nü kazanana Alamet Holistic tarafından 15.000TL, En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü'nü kazanan isme Milliyet Sanat tarafından 15.000 TL verilecek. En İyi Özgün Müzik, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Görüntü, En İyi Kurgu ödüllerini kazananlara 15.000'er TL verilecek. Festival programında yer alan Türkiye yapımı uzun metrajlı kurmaca ilk filmlerin aday olduğu Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü jürisinde yönetmen ve yapımcı M. Tayfur Aydın, yönetmen Nazlı Elif Durlu, yapımcı ve yönetmen Chadi Zeneddine yer alıyor. Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü, 2012 yılında kaybettiğimiz yönetmen, senarist ve yapımcı Seyfi Teoman anısına 2013 yılından bu yana veriliyor ve kazanan filmin yönetmenini sonraki çalışmalarını teşvik etmek üzere 40.000 TL para ödülüyle destekleniyor. Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü, üç yıldır bireysel bağışçıların desteğiyle İKSV'nin Lale Kart Üyelik Programı tarafından veriliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/5-bandirma-kitap-gunleri-basladi/", "text": "Kurtuluş mücadelesinin ilk kıvılcımlarının çakıldığı, cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını taşıyan vapurun ismini aldığı güzel şehir Bandırma, Cumhuriyet'in 100. yılında, adına yaraşır bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor: 5. Bandırma Kitap Günleri başladı. 30 Eylül'de başlayan ve 7 Ekim'e kadar sürecek olan Bandırma Kitap Günleri, bölgedeki kitapseverleri onlarca yayınevinin yanı sıra birbirinden değerli yazar konuklarla buluşturması açısından büyük önem taşıyor. Bu yıl beşincisi düzenlenen etkinliğe ev sahipliği yapan Bandırma Belediye Başkanı Av. Tolga Tosun'un konukları arasında geçmiş dönem Bandırma belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri, siyasi parti ilçe başkanları, Erdek Belediye Başkanı Burhan Karışık ve İYİ Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez bulunuyordu. Tosun, konuşmasında, Kentimizin kültür ve sanat kimliğine büyük katkı sunan ve bu yıl beşincisini gerçekleştirdiğimiz Bandırma Kitap Günlerimizin açılış gününde, 100 yıllık Cumhuriyetimizin ışığında, kitapların gölgesinde hep birlikte buluşmanın mutluluğunu yaşıyoruz, ifadelerini kullandı. Bu yıl 5. gerçekleşen Bandırma Kitap Günleri, onlarca yayınevini 7'den 70'e kitapseverlerle buluşturuyor. Cumhuriyet Meydanı'nda bulunan yayınevi stantları ve etkinlik alanı, 10.00-22.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayan 5. Bandırma Kitap Günleri tüm hızıyla devam ediyor. Günün Konuğu programı her gün usta yazarları Bandırmalı kitapseverlerle bir araya getirirken, etkinliğin ilk konuşmacıları Erol Mütercimler ile Sinan Meydan oldu. Hem Mütercimler hem de Meydan, Cumhuriyet kazanımlarının ne kadar zor elde edildiğine vurgu yaparken, ikinci yüzyılda aydınlığa giden yolda kadınlarımızın ve kitapların önemine dikkat çektiler. İlk halk söyleşisini 100. Yılında Cumhuriyet'in Kazançları ve Kayıpları başlıklı konuşmasıyla Erol Mütercimler yaptı. Tarihçi, öğretmen ve televizyon programcısı gibi diğer birçok kimliğiyle de tanınan usta yazar, cumhuriyetin en önemli kazanımlarından birisinin kadınların seçme seçilme hakkını elde etmesi olduğunu söylerken, o dönemde bu konuda İsviçre'den bile önde olduğumuzu hatırlattı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına dair tarihi anekdotlar da paylaşan Mütercimler, cumhuriyetin öneminden bahsetti. Monarşik olmayan tüm siyasi rejimler cumhuriyet olarak tanımlanırken her ülkenin cumhuriyetinin farklı karakterde olduğunu dile getiren yazar, bizim cumhuriyetimizin ayırt edici farkının, egemenliği kutsaldan alıp bireye veren, kuldan vatandaş, ümmetten millet yaratan, bunu da laik dünya görüşüne oturtmuş siyasal rejim olmasına bağlıyor. Kuruluştan bugüne cumhuriyetle kavga edilmesinin nedenini buna bağlayan Mütercimler, cumhuriyetin kelime anlamına ithafen halkın kendisine ait olan laik cumhuriyetine, eğitim ve öğretimine sahip çıkması, mücadele etmesi gerektiğine yönelik etkileyici bir konuşma yaptı. Ardından kitaplarını imzalamaya geçti. İki söyleşi arasında yayınevi stantlarına büyük bir ilgi gösterilirken, günün ikinci konuğu Sinan Meydan sahnedeki yerini aldı. Kitaplarında genel olarak Atatürk'ün hayatı, cumhuriyet tarihi ve dil çalışmalarına ağırlık veren Meydan'ın konuşmasındaki en önemli başlıklar, cumhuriyetin kazanımları ve cumhuriyette kadının önemiydi. Cephelerde omuz omuza, ayrışmadan, bir arada bağımsızlık savaşı vererek bu ülkeyi kurduğumuzu hatırlatan Meydan, bugünkü ayrışmaların gereksiz olduğu ve cumhuriyeti ayakta tutmamız gerektiğinin altını çizdi. Cumhuriyetin ilk yüzyılındaki en büyük başarısını ise bütün farklılıklarımızla bir araya gelerek uluslaşmak olduğunu belirtti. Meydan, Bu kadar soruna rağmen halen nasıl ayaktayız? sorusunun cevabını, cumhuriyet tarihinde devletin temeline aklı, bilimi ve çağdaş hukuku koymamızda buldu. Bunu da laikliğe bağladı. Medeni Kanun'u kabul etmemizi de Atatürk'ün en önemli devrimi olarak nitelendirdi. Bu kanun sayesinde kadınların toplumun eşit bireyi haline geldiğini ve bunu da 1926'da başardığını hatırlatan Meydan, Atatürk'ün, kadınların tek eksiği olan siyasi eşitliğe, yani seçme ve seçilme hakkına erişmesi için yıllarca mücadele verdiğini ve bunu sonunda 1934'te başardığını, hemen ertesi yıl 18 kadın milletvekilinin meclise girdiğini söyledi. İşte o eşitliğin sağlandığı günden bugüne Kadın Voleybol Milli takımımızdan kadın bilim insanlarımıza kadar kadınlarımızın uluslararası başarılara imza attığını ve bunun da Atatürk'ün laik cumhuriyetinin kazanımları sayesinde olduğunu söyledi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/5-istanbul-tasarim-bienali-buyukada-sarki-hatlari-ile-sehre-veda-ediyor/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, VitrA sponsorluğunda ve T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen, Borsa İstanbul'un Yüksek Katkıda Bulunan Kuruluş olarak destek verdiği 5. İstanbul Tasarım Bienali, kurulumu pandemi sebebiyle ertelenen Büyükada Şarkı Hatları başlıklı yeni yerleştirmeyle şehre veda ediyor. Studio Ossidiana'nın ürettiği Büyükada Şarkı Hatları, hem bir tasarım projesi hem de bir yolculuk. Bitkilere, toprağa, böceklere ve kuşlara ev sahipliği yapacak bu yüzen bahçe, Büyükada-Haliç hattındaki yolculuğu sırasında insanlara ve hayvanlara, etkinliklere ve sohbetlere ev sahipliği yapacak. Stimuleringsfonds, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu ve Adalar Belediyesi'nin desteğiyle gerçekleştirilen proje, 23 Haziran-12 Temmuz tarihleri arasında, Büyükada-Haliç hattında görülebilecek. Büyükada Şarkı Hatları isimli yüzen bahçe, 23 Haziran'da Yenikapı'dan yola çıkarak Büyükada'ya gidecek ve burada 30 Haziran'a kadar kalacak. 30 Haziran'da ise tekrar deniz üzeri seferine başlayıp Haliç'e gelecek ve 12 Temmuz tarihine kadar Haliç'te ziyaret edilebilecek. Platform, Büyükada ve Haliç rıhtımlarına bağlıyken yoga yapmak, dans etmek, şarkılarını seslendirmek veya balık tutmak isteyen herkese açık olacak. 12 Temmuz'dan sonra ise platformun üzerindeki tasarım Büyükada'da, Adalar Kent Konseyi'ne ait bir bahçeye yerleşerek İstanbul'un bir parçası haline gelecek. 5. İstanbul Tasarım Bienali'nin kamusal programı 23-30 Haziran tarihleri arasında, platform Büyükada'dayken gerçekleşecek. Dünya Mirası Adalar ve Deniz Yaşamını Koruma Derneği'nin ev sahipliğinde gerçekleşecek Ekoloji Maratonu başlıklı programda 14 farklı etkinlik bulunuyor. Etkinliklerin on ikisi İstanbul Tasarım Bienali'nin Instagram hesabından, adadan canlı yayın ile; iki etkinlik ise Zoom üzerinden takip edilebilecek. Konuşmacılar: Dünya Mirası Adalar Derya Tolgay moderatörlüğünde, Açık Radyo Özdeş Özbay, Hidrobiyolog Cem Dalyan, Deniz Biyoloğu Nur Eda Topçu & Çevre ve Habitat Restorasyon Uzmanı Sera Tolgay, Deniz Yaşamını Koruma Derneği Volkan Narcı, sualtı fotoğrafçısı Ferhan Coşkun. Ekim 2020'de başlayan 5. İstanbul Tasarım Bienali'nin Yeni Yurttaşlık Ritüelleri kapsamındaki kalıcı yerleştirmeleri İstanbul'un çeşitli noktalarında görülebilir. Soft Baroque'un tasarladığı Nokta Bulutu Aykut Barka Deprem Parkı'nda; Soraia Gomes Teixeira'nın imzasını taşıyan Kamusal Terapi Araçları Etiler Sanatçılar Parkı'nda; public works ile Freddie Wiltshire ve Billy Adams'ın Özenle Kurutun adlı projesi Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi'nde; Marti Guixe'nin Güneş Mutfağı İstanbul Bilgi Üniversitesi santralistanbul Kampüsü'nde; Bits to Atoms tarafından tasarlanan Devrimin Sobası Karaköy Sahili'nde; Eli Bensusan imzalı Körlerin Güneş Saati Moda Sahil Parkı'nda ve Dansbana!'nın kent içinde dansa alan açan, genç kadınları kamusal alanlarda görünür kılmayı hedefleyen projesi Dansbana! Kalamış ise Kalamış Parkı'nda ziyarete açık."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/5-yil-aradan-sonra-sahsiyet-ii-fasil-13-kasimda-gainde/", "text": "Başrolünde Haluk Bilginer'in yer aldığı ve devamı yıllardır merakla beklenen polisiye-drama Şahsiyet dizisi, 5 yıl aradan sonra GAİN'deki ikinci sezonuyla geri dönüyor. Şahsiyet'in 10 bölümlük ikinci sezonunun ilk iki bölümü 13 Kasım'da yayınlanacak. Onur Saylak'ın yönetmen koltuğunda oturduğu, senaryosunu usta yazar Hakan Günday'ın kaleme aldığı Ay Yapım imzalı Şahsiyet, 47. Uluslararası Emmy Ödülleri'nde Haluk Bilginer'e En İyi Erkek Oyuncu Performansı ödülünü getirmiş, başarısıyla adını tüm dünyaya duyurmuştu. Türk dizi tarihine adını altın harflerle yazdıran kült dizinin yeni sezonu 13 Kasım'da GAİN'de yayınlanmaya başlıyor. İlk sezonda oyuncu kadrosunda yer alan Haluk Bilginer, Şebnem Bozoklu, Recep Usta ve Necip Memili gibi oyunculara bu sezon sürpriz isimler katılıyor. Genişleyen oyuncu kadrosunda usta oyuncu Erdal Özyağcılar'ın yanı sıra İlker Aksum, Nergis Öztürk, Şehsuvar Aktaş, Nihal Koldaş, Eda Şölenci, Ayşen İnci, Burhan Öçal, Ömer Duran, Erkan Taşdöğen, Feridun Koç ve Salih Usta gibi başarılı isimler yer alıyor. Ayrıca Füsun Erbulak, Nurseli İdiz ve İzzet Günay gibi duayen isimler de uzun bir aranın ardından Şahsiyet'in yeni sezonunda izleyiciyle buluşuyor. Cansu Dere ise dizinin bu sezonuna konuk oyuncu olarak katılıyor. İzleyicileri ekran başına kilitleyen Agah Beyoğlu'nun sürükleyici hikayesi, bu sezon daha da heyecanlı ve şahsi bir hal alıyor. İlk sezonda Alzheimer teşhisi alan ve unutmayı hesaplaşma için adeta bir fırsata çeviren emekli adliye katibi Agah Beyoğlu, yeni sezonda kendisini bireysel bir hesaplaşmanın ortasında buluyor. İntikamın gölgesinde, insan doğasının karmaşıklığı ve hafıza üzerinden adalet arayışının masaya yatırıldığı yeni sezon ilk iki bölümüyle 13 Kasım'da GAİN'de başlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/50-istanbul-muzik-festivali-acilis-toreni-akmde-gerceklesti/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, Borusan Holding sponsorluğunda, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla düzenlenen 50. İstanbul Müzik Festivali'nin açılış töreni ve konseri, 6 Haziran Pazartesi akşamı Atatürk Kültür Merkezi'nde gerçekleştirildi. İKSV'nin ilk festivali olan İstanbul Müzik Festivali, bu yıl ellinci kez şehri kucaklıyor. Kesintisiz olarak seyirciyle buluştuğu yarım asırlık tarihinde Türkiye'den ve dünyanın pek çok farklı ülkesinden 45 bine yakın sanatçı ve topluluğu 3,5 milyonu aşkın izleyiciyle buluşturan İstanbul Müzik Festivali, verdiği eser siparişleriyle şimdiye kadar 20 yeni klasik müzik eserinin bestelenmesine aracı oldu, teşvik ödülleri ve fonlarla onlarca genç sanatçıyı destekledi. 50. yılında temasını İstanbul başlığıyla şehre adayan festival, 24 Haziran'a kadar 16 farklı mekanda Türkiye ve yurtdışından 65'in üzerinde solist, topluluk ve orkestrayı konuk edecek. Festival, şef ve besteci Tan Dun ile şef ve piyanist Thomas Ades'e verdiği eser siparişlerinin Türkiye prömiyerlerinin yanı sıra 7 ve üzeri yaş grubuna yönelik İstanbul Efsaneleri başlıklı eserin dünya prömiyerine ev sahipliği yapacak. Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi'nden Nazlı Çevik Azazi ve Roza Erdem'in kaleme aldığı ve Evrim Demirel'in müziklerini yazdığı, İstanbul'u konu alan çeşitli mitolojik hikayelerin anlatılacağı eser, oda müziği topluluğu eşliğinde, Roza Erdem'in anlatımıyla sahnelenecek. Törenin ardından 50. İstanbul Müzik Festivali, Rus, Amerikan ve Orta Avrupa müzik geleneklerini harmanlayan tarzıyla piyanist Kirill Gerstein ve İstanbul Müzik Festivali'nin 2019-2022 Festival Açılış Konseri Orkestrası olan, şef Aziz Shokhakimov yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası konseriyle başladı. Konserde Ferit Tüzün'ün Nasreddin Hoca adlı eseri, Çaykovski'nin etkileyici 1. Piyano Konçertosu ve Leonard Bernstein'ın Batı Yakasının Hikayesi'nden Senfonik Danslar eserleri seslendirildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/50-istanbul-muzik-festivalinde-ajandanizda-hangi-konserler-var/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın ilk festivali olan İstanbul Müzik Festivali, 2022'de 50. yaşını kutluyor. 6-24 Haziran tarihleri arasında Borusan Holding sponsorluğunda gerçekleştirilecek festival, İstanbul teması altında müzikseverlere zengin bir program sunmaya hazırlanıyor. Yarım asırlık tarihinde Türkiye'den ve dünyanın pek çok farklı ülkesinden 45 bine yakın sanatçı ve topluluğu 3,5 milyonu aşkın izleyiciyle buluşturan İstanbul Müzik Festivali, verdiği eser siparişleriyle şimdiye kadar 20 yeni klasik müzik eserinin bestelenmesine aracı oldu, teşvik ödülleri ve fonlarla onlarca genç sanatçıyı destekledi. 50. İstanbul Müzik Festivali, İstanbul temasıyla üç hafta boyunca 12 farklı mekanda Türkiye ve yurtdışından 65'in üzerinde solist, topluluk ve orkestrayı ağırlayacak. İstanbul Müzik Festivali, şef ve besteci Tan Dun ile şef ve piyanist Thomas Ades'e verdiği eser siparişlerinin Türkiye prömiyerlerine ev sahipliği yapacak. Deutches Symphonie Orchester Berlin, Tekfen Filarmoni Orkestrası, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası gibi önemli topluluklar ve Anna Prohaska, Gautier Capuçon, Alice Sara Ott gibi yıldız solistler de festivalin konukları arasında yer alacak. İstanbul Müzik Festivali'nin bu yılki Onur Ödülü, besteci ve eğitimci Prof. Özkan Manav'a; Yaşam Boyu Başarı Ödülü ise dünyaca ünlü şef ve besteci Tan Dun'a sunulacak. Eserleri ulusal ve uluslararası arenada birçok sanatçı ve topluluk tarafından seslendirilen, üretimleriyle Türkiye çağdaş müziğine katkılarda bulunan, 1999 yılından bu yana Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda ders veren besteci ve eğitimci Prof. Özkan Manav'a ödülü, festivalin 6 Haziran akşamı düzenlenecek Açılış Töreni'nde sunulacak. Tan Dun'a ise ödülü 22 Haziran'da AKM'de gerçekleşecek konser öncesinde takdim edilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/54-siyad-odullerinde-ask-buyu-vs-ve-golgeler-icinde-zaferi/", "text": "Sinema Yazarları Derneği üyelerinin oylarıyla belirlenen 2021 yılı Türkiye Sineması'nın En İyileri, Şişli Belediyesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi'nde yapılan ve Şebnem Yiğit'in sunuculuğunda gerçekleşen ödül töreninde açıklandı. 54. SİYAD Ödül Töreni'nde Ümit Ünal'ın yazıp yönettiği Aşk, Büyü vs., En İyi Film Ödülü dahil toplam üç ödül kazanırken, Erdem Tepegöz'ün yazıp yönettiği Gölgeler İçinde ise En İyi Yönetmen Ödülü dahil dört ödül kazanarak en çok ödül toplayan film oldu. Gölgeler İçinde ve Aşk, Büyü vs'i üç ödülle Bir Nefes Daha, iki ödülle Hayaletler ve bir ödülle İnsanlar İkiye Ayrılır izledi. Ayrıca Çatlak, yalnızca çevrimiçi platformlarda gösterilmiş filmler arasından Çevrimiçi En İyi Film seçildi. Bu yılki SİYAD Onur Ödülleri'nin sahipleri oyuncu Tilbe Saran ve yönetmen Engin Ayça, Emek Ödülü'nün sahibi ise Sinematek / Sinema Evi çalışanları oldu. - SİYAD Ödülleri'nin sahiplerinin tam listesi: Ümit Ünal / Aşk, Büyü vs. Selen Uçer / Aşk, Büyü vs."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/54-siyad-turkiye-sinemasi-odulleri-adaylari-aciklandi/", "text": "Sinema Yazarları Derneği, 54. Türkiye Sineması Ödülleri'nin 11 daldaki adaylarını belirledi. Azra Deniz Okyay'ın ilk uzun metraj çalışması olan Hayaletler, En İyi Film dahil dokuz dalda adaylık elde ederek en çok aday çıkaran film oldu. Hayaletler'i yedişer adaylık ile Aşk, Büyü vs ve Bilmemek ve altı adaylık ile Gölgeler İçinde izledi. Bu arada Aşk, Büyü, vs'ın yönetmeni, senaristi ve müzisyeni Ümit Ünal, bu dallarda şahsen üç adaylık elde etmiş oldu. SİYAD üyelerinin 2021 yılında Türkiye'de sinemalarda gösterim gerçekleştiren yerli yapım filmler üzerinden yaptığı oylama sonucunda 10 film en az bir adaylık elde etti. 54. SİYAD Ödülleri için adaylık elde eden tüm filmler ve adaylık sayıları şöyle: Hayaletler (9), Aşk, Büyü vs (7), Bilmemek (7), Gölgeler İçinde (6), Bağlılık: Hasan (5), Bir Nefes Daha (5), Cemil Şov (5), İnsanlar İkiye Ayrılır (5), Sen Ben Lenin (5), Plaza (1). Belgesel, kısa film ve fantastik film dallarındaki SİYAD ödülleri adayları önümüzdeki günlerde belirlenecek ve kamuoyuna açıklanacak. Tüm dallarda 54. SİYAD Türkiye Sineması Ödülleri'ni kazananlar ise SİYAD üyelerinin yapacağı ikinci tur oylamanın ardından Mart ayında yapılması planlanan törende açıklanacak. Ümit Ünal / Aşk, Büyü vs. Ümit Ünal / Aşk, Büyü vs. Ece Dizdar / Aşk, Büyü vs. Selen Uçer / Aşk, Büyü vs."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/6-uluslararasi-istanbul-cocuk-ve-genclik-sanat-bienali-20-nisanda-basliyor/", "text": "Dünyanın en kapsamlı çocuk ve gençlik sanat organizasyonu 6. Uluslararası İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali, 20 Nisan'da MKM Beşiktaş Çağdaş'ta düzenlenecek açılış töreniyle başlıyor. Bir ay boyunca 120'ye yakın atölye, söyleşi ve etkinliklerin yer alacağı bienalde, ünlüler de çocuklar ve gençlerle buluşacak. 2010 yılından bu yana 31 ülkeden katılımın olduğu 6. İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali, 20 Nisan'da MKM Beşiktaş Çağdaş'ta düzenlenecek açılış töreniyle başlayacak. Bu yıl altıncısı düzenlenen bienal, 20 Nisan-22 Mayıs tarihleri arasında MKM Beşiktaş Çağdaş, Şehir Hatları Vapurları, Kadıköy ve Beşiktaş iskele meydanlarında düzenlenecek. Palet Kültür Sanat ve Eğitim Derneği tarafından organize edilen bienalin bu yılki programı kapsamında aralarında Devrim Erbil, İsmail Acar, Güven Kıraç, Tülin Onat, Cem Özer, Süleyman Saim Tekcan, Emrah Ablak, Rajendra Kapse, Ketaki Pimpalkhare, Pelin Batu, Gül Akad, Naci Görür'ün olduğu çok sayıda alanında uzman sanatçı, akademisyen ve eğitimciyle, farklı tür ve içeriğe sahip 120 yakın atölye, söyleşi ve etkinlik gerçekleştirilecek. 6. İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali'nin bu yılki konsepti 'buluşma noktası' olarak belirlendi. Bienalin küratörü akademisyeni sanat tarihçisi Fırat Arapoğlu ile birlikte bu yıl ilk kez bir çocuk küratör uygulamasına gidilerek 5. sınıfta öğrenim gören Sinan Ersen küratör olarak belirlendi. Başvuru sürecinde yoğun ilgi gören bienal, 35 ilden 438 kurum ve okuldan 5 bin 391 çocuk ve gencin çalışmalarına, atölye, söyleşi ve etkinliklerle ev sahipliği yapacak. Bienal, plastik sanatlar disiplinleri olan resim, heykel, seramik, fotoğraf, lm, video art ve yeni medya çalışmalarının güncel uygulama ve düzenlemeleriyle; sanatçı sunumu, performans, video gösterimi, atölye çalışmaları, panel, söyleşi, edebiyatçı buluşması ve konser gibi etkinlikleri kapsıyor. Bunların yanında öğretmen eğitimleri, atölyeler, söyleşiler ve diğer etkinliklerle sanat eğitiminin kalitesinin artırılması; kültürler arası etkin bir iletişim platformu yaratılarak, ortak bir dilde buluşulması; genç sanatçıların ve kültür endüstrisinin önemli aktörlerinin yetiştirilmesine katkıda bulunulması; uzun vadede de kültür sanat üretici ve takipçilerinin yaratılması Bienal'in hedefleri arasında yer alıyor. Bienal'in sürprizleri arasında ise 13 yaşındayken Almanya'da Mozart ödülünü alan ilk yabancı olan Ali İnsan bulunuyor. 2006 doğumlu Ali İnsan, bienal kapsamında Kadıköy meydanında halka açık konser verecek. Aslen Malatyalı olan ve ailesi 1996 yılında Almanya'ya göç eden Ali İnsan, Almanya Kültür Bakanlığınca her yıl düzenlenen Jugend Muzisiert yarışmasında 2019 yılında birincilik elde etti. Aynı yıl içinde Mozart'ın Voi che sapete eserini başarılı şekilde seslendirdiği için Wolfgang Amadeus Mozart ödülünü almaya hak kazanan ilk yabancı oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/6-uluslararasi-kadin-yonetmenler-festivali-basladi/", "text": "İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla, Avrupa Sivil Düşün Projesi desteğiyle, Megapol Sponsorluğunda Kadın Yönetmenler Derneği tarafından 7-12 Mart 2023 tarihleri arasında İzmir'de düzenlenecek olan 6. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali İzmir Sanat'ta gerçekleşen açılışla başladı. Ülkemizde yaşanan deprem felaketinin ardından yapılan festival, sanatın, sinemanın iyileştirici gücüne vurgu yaparak bu yılda seyircileri dayanışma duygusuyla kucaklamayı amaçlıyor. Festival Danışma Kurulu bu yıl İzmir'de yaşayan, kültür sanata ve festivale destek veren kadınlara Sanata Destek Ödülü vermeyi uygun buldu. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Sinema koordinatörü Emine Uysal Berger, İzmir Fransız Kültür Merkezi Kültürel Etkinlikler Sorumlusu Dilek Kurt ve eski Konak Belediye Başkanı Semra Pekdaş Sanata Destek Ödülü'nün bu yılki sahipleri oldu. 56 film dünya prömiyerini, 70 film Türkiye prömiyerini 6. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nde gerçekleştirecek. Çevrimiçi olarak festivalin internet sitesinden 70 filme ulaşılabilecek! 32 ülkeden 125 filmin yarışacağı ve gösterileceği filmler Institut Français de Turquie ve İzmir Sanat'ta sinemaseverler ile buluşacak. 6. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nde kadın yönetmenler, Altın Makara için yarışacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/65-yazar-ve-30-cizer-merhaba-ben-kitapta-bulustu/", "text": "Çocuklar için daha iyi bir gelecek düşleyen, bu umudu herkesle paylaşma arzusuyla tek yürek olan 65 yazar ve 30 çizeri bir araya getiren Merhaba Ben Kitap, okuyan nesiller yetiştirmeye katkıda bulunmak amacıyla yayına hazırlanan özel bir derleme. Çocuk yazınımızın hemen her alanında emek veren değerli isimlerin konferans, panel ve söyleşilerde sıklıkla karşılaştıkları, Çocuğum hiç okumuyor. Ona okumayı nasıl sevdirebilirim? sorusundan esinle hayat bulan bu renkli kitap, okumak üzerine kaleme alınmış anılardan, anlatılardan ve önerilerden oluşuyor. Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği Yönetim Kurulu öncülüğünde, Tudem Yayın Grubu'nun katkılarıyla okurla buluşan eser, sayfalarında yer verdiği deneyim odaklı yazılarla, duyarlı anne babaların ve öğretmenlerin yolunu ışıtıyor, çocukları sözcüklerin büyülü dünyası ile tanıştırmanın mutluluğunu paylaşıyor. Merhaba Ben Kitap, bu derlemeye katkıda bulunan yazarların çocukluk ve ilk gençlik anılarına odaklanıyor; onların kitapla buluşma ve okuma sevgisi kazanma serüvenlerini gün yüzüne çıkarıyor. Yazılarını çoğunlukla okuma kültürü ve alışkanlığı üzerine temellendiren yazarlar, kitapların yaratıcı kişiliklerini nasıl etkilediğine, hayatı anlama ve anlamlandırma sürecinde onlara ne gibi katkılar sunduğuna ve yazarlık kariyerlerini oluştururken kitapların kendilerine nasıl yol gösterdiğine yönelik anlatılara, kısa öykülere imza atıyor. Metinleri bütünleyip esere renk katan görseller ise çocuklara okumayı çağrıştıran, onları okumaya heveslendiren, başlı başına ayrı bir sergiye konu olabilecek özgün resimlerden oluşuyor. Okuma eylemini çocukların hayatında bir alışkanlığa dönüştürmek gibi son derece değerli bir hedefi bulunan Merhaba Ben Kitap, çocuk duyarlılığına uygun metinleri ve okuma tutkusunu perçinleyen nitelikli resimleriyle antoloji sayılabilecek özel bir çalışma."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/67-sait-faik-abasiyanik-hikaye-armagani-deli-tarla-kitabiyla-sermin-yasarin/", "text": "Yazar Sait Faik Abasıyanık anısına her yıl bir öykücüye verilen ve Darüşşafaka Cemiyeti ile İş Bankası Kültür Yayınları işbirliğiyle düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı'nın 67'ncisi açıklandı. Şermin Yaşar Deli Tarla adlı kitabıyla ödüle layık görüldü. Doğan Hızlan'ın Başkanlığı'nda toplanan Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Metin Celal, Prof. Dr. Murat Gülsoy ve Beşir Özmen'den oluşan Sait Faik Hikaye Armağanı Jürisi, 67. Sait Faik Hikaye Armağanı'nı insan psikolojisinin karanlık yanlarını ustaca kurulmuş olay örgüleri ve ironik bir dille anlatmakta gösterdiği başarıdan dolayı Şermin Yaşar'ın Deli Tarla adlı kitabına vermeyi kararlaştırdı. 1955'te Sait Faik'in annesi Makbule Abasıyanık tarafından kurulan Sait Faik Hikaye Armağanı, 1964'ten itibaren Darüşşafaka Cemiyetince veriliyor. Sait Faik'in vasiyetnamesi doğrultusunda dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşturulan jüri, o yıl içerisinde yazılmış en iyi hikayeyi seçerek Sait Faik ve Makbule Abasıyanık Hikaye Armağanını veriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/67-sait-faik-hikaye-armagani-kisa-listesi-aciklandi/", "text": "Sait Faik Abasıyanık'ın eserlerinin telif hakkını temsil eden Darüşşafaka Cemiyeti ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı'nın sahibinin belirlenmesi için geri sayım başladı. Bu yıl 67'ncisi verilecek ödülün yönetmeliğinde 2019 yılında yapılan bir düzenlemeyle, öncelikle 10 kitaplık kısa bir listenin kamuoyuyla paylaşılmasına karar verilmişti. Bu yılki Armağan'ın sahibi, jürinin kısa listeye giren kitaplara ilişkin değerlendirmesi neticesinde Sait Faik'in ölüm yıl dönümü olan 11 Mayıs'ta açıklanacak. Doğan Hızlan başkanlığında, Hilmi Yavuz, Jale Parla, Nursel Duruel, Metin Celal, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen'in belirlediği ön jüri, 89 kitap arasından seçtiği kısa listesini açıkladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/68-sait-faik-hikaye-armagani-icin-basvurular-basladi/", "text": "Yazar Sait Faik Abasıyanık anısına her yıl bir öykücüye verilen ve Darüşşafaka Cemiyeti ile İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle düzenlenen 68. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı'na başvurular başladı. Yarışmaya katılacak yazarların, başvuru yapacakları hikaye kitabından on (10) nüshayı, 28 Şubat Pazartesi günü Saat 17:00'ye kadar Darüşşafaka Cemiyeti'ne elden ya da posta yoluyla ulaştırması gerekiyor. Darüşşafaka Cemiyeti, yarışmaya katılacak hikaye kitaplarının 2021 yılında yayımlanmış olmasını, daha önce herhangi bir ödül almamış olması gerektiğini ve daha önce aynı armağanı kazanmış yazarların yarışmaya katılamayacağını vurguladı. Başvurular iki aşamalı bir değerlendirme sürecinden geçecektir. Ön değerlendirmeyi geçen 10 kitaplık bir kısa liste 15 Nisan Cuma tarihinde duyurulacak, nihai sonuç Mayıs ayı içinde açıklanacaktır. Doğan Hızlan'ın başkanlığında toplanacak Seçiciler Kurul, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Prof. Dr. Murat Gülsoy, Metin Celal ve Beşir Özmen'den oluşuyor. Bugüne kadar Haldun Taner, Orhan Kemal, Necati Cumalı, Adalet Ağaoğlu, Ayşe Kulin, Selim İleri, Oya Baydar, Bilge Karasu, Mehmet Günsür, Yekta Kopan, vd. yazarların kazandığı Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı, geçen yıl Deli Tarla adlı öykü kitabıyla Şermin Yaşar'a verilmişti. 1955'te yazarın annesi Makbule Abasıyanık tarafından kurulan Sait Faik Hikaye Armağanı, 1964'ten beri Darüşşafaka Cemiyeti tarafından veriliyor. Dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşturulan jüri, o yıl içinde yazılmış en iyi hikaye kitabını seçerek Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanını veriyor. Her yıl yazarın vefat yıl dönümü olan 11 Mayıs'ta verilen Armağan'la ilgili olarak Darüşşafaka Cemiyeti, 2012'den beri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ile iş birliği içindedir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/68-sait-faik-hikaye-armagani-kisa-listesi-aciklandi/", "text": "Darüşşafaka Cemiyeti ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle 68'incisi düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı'na bu yıl, geçen seneki katılımcı sayısının iki katından da fazla başvuru yapıldı. Sait Faik Hikaye Armağanı'nın jürisi, yaptığı titiz değerlendirme neticesinde yarışmaya başvuran 176 öykü kitabı arasından seçilen 10 kitaplık kısa listeyi 15 Nisan 2022'de açıkladı. Kitaplarının telif haklarını ve mal varlığını Darüşşafaka'ya bağışlayarak annesi veya babası hayatta olmayan, maddi olanakları yetersiz çocukların eğitimine destek veren, Türk hikayeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık'ın anısına 1964 yılından bu yana düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı'nın 68'incisinin sahibinin belirlenmesi için geri sayım başladı. Bu yılki Armağan'ın sahibi ise jürinin kısa listeye giren kitaplara ilişkin değerlendirmesi neticesinde Sait Faik'in vefat yıl dönümü olan 11 Mayıs'ta açıklanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/68-sait-faik-hikaye-armaganini-kazanan-yok-yolcu-kitabi-ile-kamil-erdem/", "text": "68. Sait Faik Hikaye Armağanı'nın bu yılki kazananı belli oldu. Ödül, Kamil Erdem'in Yok Yolcu adlı kitabına layık görüldü. Şair, öykü ve roman yazarı Sait Faik Abasıyanık anısına her yıl bir öykücüye verilen 'Sait Faik Hikaye Armağanı' yeni sahibini buldu. Darüşşafaka Cemiyeti ile İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle 68. kez düzenlenen yarışmada, yazar Kamil Erdem ödüle değer görüldü. Doğan Hızlan'ın başkanlığını üstlendiği, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Murat Gülsoy, Beşir Özmen ve Metin Celal'den oluşan Seçici Kurul, 68. Sait Faik Hikaye Armağanı'nı, Hayatı, toplumu, bireyler arası ilişkileri incelikli gözlemleriyle, dile hakim, şiirsel ve özenli bir anlatımla, ustaca yansıtmasından dolayı Kamil Erdem'in Yok Yolcu adlı kitabına oybirliğiyle vermeyi kararlaştırdı. 1955'te yazarın annesi Makbule Abasıyanık tarafından kurulan Sait Faik Hikaye Armağanı, 1964'ten beri Darüşşafaka Cemiyeti tarafından veriliyor. Sait Faik'in annesi Makbule Abasıyanık'ın vasiyetnamesi doğrultusunda dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşturulan jüri, o yıl içinde yazılmış en iyi hikaye kitabını seçerek Sait Faik Hikaye Armağanını veriyor. Her yıl yazarın ölüm yıl dönümünde verilen Armağan, 2012'den bu yana Darüşşafaka Cemiyeti ile Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ile iş birliğiyle düzenleniyor. Hikaye Armağanı'nın jürisinde Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Prof. Dr. Murat Gülsoy, Beşir Özmen ve Metin Celal yer alıyor. Her yıl yazarın vefat yıl dönümü olan mayıs ayında verilen armağanı geçen yıl, 'Deli Tarla' isimli kitabı ile Şermin Yaşar almıştı. Yazar, 1945'te Erzurum'da doğdu, Erzurum Lisesi'ni bitirdi. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Edebiyat ve Rus Dili ve Edebiyatı bölümlerinde okudu. 80 sonrasında Tan Seçki'sinde ve Morköpük'te öyküleri yayınlandı. İlk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa (2016) okurlar ve eleştirmenler tarafından beğeniyle karşılandı. İkinci öykü kitabı Bir Kırık Segah ile 2019 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandı. Datça'nın bir köyünde yaşamaktadır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/69-sait-faik-armaganinin-kazanani-aysegul-degirmencioglu/", "text": "69. Sait Faik Hikaye Armağanı'nın bu yılki kazananı Ayşegül Devecioğlu'nun Anatomi Dersi adlı kitabı. Usta yazar Sait Faik Abasıyanık anısına her yıl bir öykücüye verilen 'Sait Faik Hikaye Armağanı' sahibini buldu. Darüşşafaka Cemiyeti ile Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle 69. kez düzenlenen yarışmada, yazar Ayşegül Devecioğlu ödüle değer görüldü. Doğan Hızlan'ın başkanlığını üstlendiği, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Beşir Özmen, Metin Celal ve Jale Özata Dirlikyapan'dan oluşan Seçici Kurul, 69. Sait Faik Hikaye Armağanı'nı; dünyaya, insan ilişkilerine, toplumsal uzlaşımlara bakmanın farklı yollarını gösterdiği, duyguların kolayca gösterişe varabilecek patlamalarından uzak durarak, soğukkanlı, ince ayarlı cümlelerle yazdığı öyküleriyle Ayşegül Devecioğlu'nun Anatomi Dersi adlı kitabına oy birliğiyle vermeyi kararlaştırdı. 1955'te yazarın annesi Makbule Abasıyanık'ın kurduğu Sait Faik Hikaye Armağanı, 1964'ten beri Darüşşafaka Cemiyeti tarafından sürdürülüyor. Sait Faik'in annesi Makbule Abasıyanık'ın vasiyetnamesi doğrultusunda dönemin ileri gelen edebiyatçılarından oluşan jüri, o yıl içinde yazılmış en başarılı ve üstün hikaye kitabını seçerek Sait Faik Hikaye Armağanı'nı veriyor. Armağan, 2012'den bu yana Darüşşafaka Cemiyeti ile Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle düzenleniyor. Her yıl yazarın vefat yıl dönümü olan 11 Mayıs tarihinde açıklanan armağan geçen yıl, Yok Yolcu adlı kitabıyla Kamil Erdem'e verilmişti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/7-canakkale-bienalinde-neler-var/", "text": "Gelenekselleşerek, Türkiye'nin dört bir yanında adını duyurmayı başaran Çanakkale Bienali, 7'nci kez kapılarını açıyor. Bölgenin en büyük markalarından Dardanel'in ana desteği ile gerçekleşen bienal, ekim sonuna kadar sosyal mesafe kurallarına uygun olarak misafirlerini ağırlayacak. Hellespontos, Dardanel, Çanakkale... Yaklaşık 5 bin yıldır varlığını koruyan ve Truva ile tarihe adını yazdıran şehir, Anadolu'nun en büyük bienaline bu yıl da ev sahipliği yapıyor. Çanakkale Bienali'nin ana destekçisi ise 1984 yılından bu yana bölgede yatırımlarını sürdüren ve adını da şehrin kendisinden alan Dardanel. Çanakkale'de kurulan tesislerinde Türkiye'yi ton balığıyla tanıştıran Dardanel'in başarı hikayesi üretim, yatırım ve istihdamla sınırlı değil. Aynı zamanda Çanakkale'nin en büyük sanayi kuruluşu olarak şirket, bölgede eğitimden sanata, spordan sosyal sorumluluk yatırımlarına, topluma değer katan çalışmalarla da öncü rolünü sürdürüyor. Dardanel'in sanata destek kapsamındaki son adresi ise Çanakkale Bienali oldu. Bu yıl 7'nci kez kapılarını açan ve Çanakkale'nin yanı sıra tüm bölgenin kültür-sanat yaşamına damgasını vuran bienalin bu yılki sponsorluğunu Dardanel üstlendi. Renkli atölyeler, benzersiz sergiler ve keyifli etkinliklerle sanata gönül verenleri ağırlayacak bienalin bu yılki programı pandemi koşullarına uygun bir yapıda hayata geçiriliyor. Takımyıldız başlıklı 7. Çanakkale Bienali, 31 sanatçının farklı kavramsal çerçeveler ve kurgular etrafında bir araya getirilen eserlerinden oluşan sergilerle başladı. Birbiriyle kesişen ve etkileşen ilişkileri, iş birliklerini, paylaşımları ve iletişimleri odağına alan bienalin küratörlüğünü CABININ ve Azra Tüzünoğlu yapıyor. Bienalde Agah Uğur Koleksiyonu'ndan eserlerden oluşan, Azra Tüzünoğlu'nun küratörlüğünü üstlendiği bir bölüm de yer alıyor. Neye Benziyor?, Hasarlı veya Tahrip Edilmiş: Kültür ve Hiç İstemeden ama Seve Seve başlıklarını taşıyan sergiler, pandemi ile mücadele önlemleri gözetilerek oluşturulan program çerçevesinde 22 Eylül 17 Ekim 2020 tarihleri arasında ziyaretçilerle buluşacak. Bu tarihten sonra sergi içerikleri çevrimiçi olarak erişime açılacak. CABININ tarafından Takımyıldız için kurgulanan Neye Benziyor? başlıklı sergi, görsel kültürün egemenliği altında insanlar-arası doğrudan diyalog yoluyla bilgi aktarma etkinliğinin giderek zayıfladığı günümüzde, iletişimin yöntem ve biçimlerini ele alan üretimlere odaklanıyor. Farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçıların imge, hareketli görüntü, simge, beden ve yazı üzerine üretimlerini bir araya getiren bir araya getiren sergi iletişim ile sanatın kesişim alanlarına yoğunlaşıyor. CABININ'in 2013'ten bu yana faaliyet gösterdiği Mahal Sanat'ta gerçekleşen sergide yer alan sanatçılar Ahmet Sipahioğlu, Ali Can Metin, Constantin Xenakis, Ekin Saçlıoğlu, Korhan Başaran ve Rüstem Aslan. Neye Benziyor?, kültürün gerçekliği inşa etmesinin aracı olan simgelerden oluşan ortak mirasımıza odaklanan, en geniş çağrışım gücüyle sanatın simgesel dilinin ifade etme potansiyelleri üzerine düşünmeye ve üretmeye dair bir bağlam açıyor. Gündelik deneyimin dışından ve ötesinden seslenerek gerçekliğin değişme, dönüşme, başkalaşma ihtimalini çağrıştırmayı, çelişkileri ve çoğul olasılıkları sezdirmeyi, simgeler yoluyla iletişim kurmanın, yeni anlamlar üretmenin potansiyelleri üzerine konuşmayı hedefliyor. Çanakkale'de yaşayan Rüstem Aslan'ın şiirsel anlatısıyla, Ali Can Metin'in ise sokağın dilini Çanakkale'ye dair baskın imgelerle harmanladığı grafik çalışmasıyla katıldığı sergide, Korhan Başaran'ın bedenin diliyle kırılmışlığı anlattığı performans videosu, Ahmet Sipahioğlu'nun 1972 yılında o dönemin tekniğiyle hareketli görüntünün anlatım olanaklarını araştırdığı animasyon filmi, Ekin Saçlıoğlu'nun ise doğanın dilini plastik sanatın renk, kompozisyon, geometri gibi temel unsurlarını kullanarak dekompoze ettiği dört parçalık deseni yer alıyor. Neye Benziyor?un özel konuğu ise geçtiğimiz haziran ayında aramızdan ayrılan ve bienalde MOMUS-Çağdaş Sanat Müzesi işbirliğiyle müze koleksiyonundan bir videosuyla yer alan Constantin Xenakis. Mısır'da doğup, Fransa'da yaşayan yunan asıllı Xenakis'in bütün bu kültürlerin dil, simge ve kodları üzerine yoğunlaşan üretimlerinin bir özeti niteliğindeki video, serginin iletişim meselesi etrafında oluşturduğu kurgunun yapı taşı niteliğinde. Azra Tüzünoğlu'nun Hasarlı veya Tahrip Edilmiş: Kültür, başlıklı sergisi, sadece kadın sanatçıların eserlerine yer veriyor. Sergide; Fransa, Romanya, İspanya, Dağıstan, Polonya, Çin, Amerika, İran, Türkiye, Hollanda ve Hırvatistan'dan davet edilen 11 kadın sanatçının video, stop-motion, animasyon, tekstil, seramik, kolaj, poster gibi tekniklerde ürettikleri eserleri yer alıyor. Bienal için sanatçıların Venedik Bienali'nden Tate Modern'e pek çok önemli kurum ve sergide sergilenen eserlerinin yanı sıra; Sanja Ivekovic, Aslı Altay, Anahita Razmi, Cristina Lucas ve Nora Turato'nun sergi için özel olarak ürettikleri ve ilk kez Çanakkale Bienali'nde görülebilecek yeni eserleri yer alıyor. Ivekovic'in 1998 yılından bugüne farklı ülkelerde kadın sığınma evleriyle işbirliği içinde ürettiği Kadınların Evi isimli çalışmasının yanı sıra, Aslı Altay'ın seramik karolarla ürettiği duvar yazısı Sus-Pus/Süs-Püs, Cristina Lucas'ın reklam sloganlarını kullanarak yazdığı hikayesi Büyük Sözcükler, Anahita Razmi'nin Türkiye'den toplanmış giysi etiketleriyle ürettiği Yeni İpek Yolu ve Nora Turato'nun günlük makaleleri, konuşmaları, altyazıları ve reklam sloganlarından aldığı metinleri harmanlayarak ürettiği 3 yeni posteri serginin yeni eserleri arasında. Makhacheva'nın videosu; ünlü ip cambazı Rasul Abakarov'un Dağıstan Resim Heykel Müzesi koleksiyonundaki 61 eseri, iki dağ arasına çekilmiş bir ip üzerinde hiçbir koruma olmadan taşımasını gösterir. Alexandra Pirici'nin Parthenon Mermerleri isimli performansı, büyük bölümü British Museum'da, bazı parçaları ise Louvre başta olmak üzere çeşitli Avrupa müzelerinde bulunan Parthenon Mermerleri'nin Yunanistan'a geri dönüş talebini bir metafor ve sermaye, birikim, dolaşım, yeniden dağıtım ve sanatların bugünün ekonomisindeki rolü hakkında daha geniş bir tartışmaya giriş noktası olarak yorumlayan bir eylem önermekte. Cristina Lucas'ın Habla isimli videosu ise, hem sanatçı hem de kadın olarak, ataerkinin temsil ettiği cinsel, sosyal tahakküme düşmanca bir tavrı gösteriyor ve videodaki performans baba katlini temsil ediyor. Sanat sadece pembe hayallerin değil, kıyamet sonrası dünyanın nasıl göründüğünün de yeri ve Cao Fei, Pınar Yoldaş ve Agnieszka Polska'nın gelecek tasavvurları karanlık, şiddet yüklü, gerçek olamayacak kadar tuhaf. Dünyadaki etik ve çevresel çöküşün çaresiz bir tanığı olan çocuksu bir güneş figürüne odaklan Polska'nın videosu, Fei'nin, dünyanın fabrikası olarak da bilinen, memleketi Guangzhou'daki doymak bilmez bir hiper-kapitalizmi kuluçkaya yatıran bir rejimin getirdiği paradokslara ilişkin kendi deneyiminin bir yansıması olan videosu La Town ile kesişiyor. Yoldaş'ın 2039 yılında geçen ve dijital bir kedinin kendisini kapsamlı duygulanıma sahip ilk yapay zekalı valisi olarak tanıttığı bir 3D animasyon olan videosu Kitty AI, iklim değişikliği ve nüfusun yerinden edilmesi gibi küresel siyaseti ilgilendiren bazı güncel sorunların ortaya çıkardığı distopik bir gelecekle hem mizahi hem de eleştirel olarak bağlantılar kuruyor. Agnes Varda'nın filmi ise tüm bu çığırından çıkmış dünyayı toparlıyor ve serginin umut veren, yol gösteren ışığı oluyor. Serginin son bileşeni, Çanakkale'nin kamusal alanında gerçekleşecek bir dizi hareketi içeriyor. Kentin gündelik yaşamına ses üzerinden bakmayı, bu yolla somut olmayan kültürel miras olarak görülebilecek kentsel sesleri katılımcıların katkısıyla kayıt altına alarak arşivlemeyi hedefleyen, Pınar Çevikayak Yelmi'nin İstanbul'un Sesleri konulu doktora araştırması kapsamında oluşturulan Soundscape of Istanbul projesinin bir devamı niteliğindeki Soundsslike projesi Çanakkale'de gerçekleşiyor. Çanakkale içinde bir dizi alternatif tur üretmeyi hedefleyen bu bölümün ikinci ayağı ise, mimar ve araştırmacı İsmail Erten'in yürüttüğü ve şehrin florasına ve özellikle asırlık ağaçlarına odaklanan Kent Ekolojisi turu, kentin ekolojik dokusuna dair web tabanlı ses turu olarak tasarlandı. Troya Müzesi ev sahipliğinde gerçekleşen Hiç istemeden ama seve seve başlıklı, Azra Tüzünoğlu küratörlüğündeki Agah Uğur Koleksiyonu sergisi, başlığını Leyla Erbil'in Cüce romanındaki bir cümleden alıyor. Agah Uğur'un birkaç ana aksa sahip olan koleksiyonundan seçilen eserler; Türkiye çağdaş sanatının tarihsel eserlerini örneklemenin yanı sıra, 2000 sonrası üretilmiş, uluslararası video sanatından örnekler sunmakta ve koleksiyoncunun obje-merkezli olmayan yeni meraklarını müjdelemektedir. Agah Uğur koleksiyonundan seçilen 14 sanatçının video, performans, halı, ses gibi farklı medyumlarla ürettikleri eserleri, oyun teması etrafında yan yana getirildi. Eserler, Agah Uğur'un 248 yapıtı arasından seçildi ve bu eserlerin 110'dan fazlası video idi. Sergi Füsun Onur, Hale Tenger, İnci Eviner, Gülsün Karamustafa, Halil Altındere, Cevdet Erek gibi Türkiye sanat tarihinin öncü sanatçılarının tarihsel işlerinin yanı sıra, Koki Tanaka, Marcos Avila Forero, Nasan Tur gibi uluslararası tanınmış sanatçıların video eserlerine ev sahipliği yapmakta, Erinç Seymen, Serkan Demir, Marko Maetamm ve Nabuaki Onishi'nin yeni denemelerini örneklemekte ve Ekin Bernay'ın sergi süresince gelişecek performansını ağırlamaktadır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/7-nilufer-caz-festivaline-dogru-adim-adim/", "text": "23 Haziran 3 Temmuz tarihleri arasında doğanın kucağında gerçekleşecek olan 7. Nilüfer Caz Festivali, birbirinden değerli müzisyen ve sanatçıyı bir araya getiriyor. Doğada müzikle buluşmaya var mısınız? Biletinial desteği ile 23 Haziran 3 Temmuz 2022 tarihleri arasında, 14 konserin gerçekleşeceği 7. Nilüfer Caz Festivali'nde, yetişkin ve çocuklara yönelik çeşitli etkinlikler de yer alıyor. Nilüfer Belediyesi'nin 2022 İklim Yılı yaklaşımından ilham alarak tasarlanan festival, değişim ve iyileşme için kolektif dönüşümün; bireysel olarak atacağımız ufacık adımların birbirini tetiklemesiyle büyüyeceği düşüncesinden yola çıkıyor. Balat Atatürk Ormanı, Atlas Köy ve Akçalar göl kıyısı gibi doğayla iç içe alanlarda yapılacak festivalde; Birsen Tezer, DJ Amir-Jazzanova, Burhan Öçal's Jazz Dream, Yazz Ahmed, Taksim Trio, Sarp Maden, Deniz Tekin, Elif Sanchez, Deniz Taşar, Umut Uslusoy Band, Saynur Eren, Süreyya Soyak Trio gibi değerli isimler izleyicilere müzik ziyafeti verecek. 23 Haziran saat 20:30'da Balat Atatürk Ormanı'nda yapılacak olan festival açılışında Ferit Odman Quintet ve Pow Trio feat. Nükhet Duru sahne alacak. Biletleri sadece biletinial. com'da satışa sunulan 7. Nilüfer Caz Festivali, 3 Temmuz 2022'ye kadar Bursa ve çevre illerden katılacak müzikseverlere caz şöleni yaşatacak. Festival aynı zamanda, iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmek ve daha yaşanabilir, yeşil bir dünya yaratmak için adım atma yolunda iklim krizi, doğa, etki, kolektivizm, adaptasyon gibi kavramlara dikkat çekecek. Yan etkinlikler kapsamında, atık malzemelerden çalınabilir ses heykelleri üretmeyi hedefleyen Buluntu Sesler, çocuklara yönelik Çevremize Kulak Verelim ses atölyesi ve Kültür-sanat ve İklim başlığı altında bir panel gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/79-altin-kure-odullerinde-en-iyi-film-the-power-of-the-dog/", "text": "Hollywood Yabancı Basın Birliği tarafından verilen ve Oscar'ın habercisi kabul edilen Golden Globe ödülleri dün dün gece Beverly Hilton Hotel'de ünlülerin katılımı olmadan kırmızı halısız, seyircisiz, sönük bir törenle sahiplerini buldu. 2022 Altın Küre Ödülleri'ni kazananlar Twitter üzerinden açıklanırken medya da törene dahil olmadı. Bu yıl Altın Küre Ödülleri'ne önceden çekilen videosuyla katılan tek isim oyuncu Jamie Lee Curtis oldu. 63 yaşındaki oyuncu, HFPA'nın ticari olmayan bir birlik ve yardım örgütü olarak yıl boyunca yaptığı hayırsever çabaları üzerine konuşma yaptı. Andrew Garfield Tick, Tick... Boom!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/7den-77ye-baris-mancoyu-aniyoruz/", "text": "7'den 70'e herkesin sevgisini kazanan Barış Manço, aramızdan ayrılışının 23. yılında Kadıköy'de anılacak. Anadolu rock müziğinin efsane ismi, şarkıcı, besteci, söz yazarı ve televizyon programcısı Barış Manço'yu Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği bir programla anıyoruz. Barış Manço'nun önderliğinde 1972 yılında kurulan Kurtalan Ekspres müzik grubu da anma programında sahne alacak. Barış Manço'yu Sevgiyle Anıyoruz Anma Programı, 1 Şubat Salı saat 20.00'de Caddebostan Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek. Kadıköy Belediyesi'nin Manço ailesi ile birlikte ve Halkbank'ın desteğiyle müze haline getirdiği Barış Manço'nun Moda'daki evi de, anma programı kapsamında her yıl olduğu gibi bu yıl da 31 Ocak günü saat 24.00'e kadar ziyaretçilere açık olacak. Barış Manço'nun eşyalarının olduğu ev ücretsiz olarak gezilebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/8-nilufer-caz-festivalinde-bu-yil-sahne-alan-isimler/", "text": "Bu yıl 9-19 Şubat tarihleri arasında 8. kez seyirciyle buluşacak olan, müzikseverlerin heyecanla beklediği Nilüfer Caz Festivali'nde sahne alacak isimler belli oldu. Nilüfer Caz Festivali'nin bu seneki teması olan Tahayyül, genç nesillere hayal kurmayı hatırlatma fikri etrafına konumlanıyor. Festival'in açılışı, 9 Şubat'ta GoGo Penguin performansıyla gerçekleşiyor. Mert Pekduraner ve Nova Norda'nın yanı sıra, uluslararası caz sahnesinden Itamar Borochov, Yemen Blues ve Guillaume Perret'nin ilham veren performansları seyirciyle buluşuyor. Türkiye caz sahnesinin önde gelen tecrübeli isimlerinden Fatih Erkoç, Jehan Barbur ve Volkan Öktem'ın performansları Festival programında yer alıyor. 14 Şubat Sevgililer Günü'ne özel olarak gerçekleşecek olan konserde ise Kerem Görsev, Elif Çağlar'ın eşsiz sesiyle müzikseverlerle buluşacak. İkiliye kontrbasta Volkan Hürsever, davulda Ferit Odman eşlik edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/8-nilufer-caz-festivaline-dogru-adim-adim/", "text": "Bu yıl 8. defa seyirciyle buluşacak olan müzikseverlerin heyecanla beklediği Nilüfer Caz Festivali, 9-20 Şubat'ta şehre yayılıyor. Festival, 10 gün boyunca gerçekleşecek konserler, paneller ve atölyelerle bu sene yeniden kışlık mekanlara dönüş yapıyor. Nilüfer Caz Festivali, Bursa kent kültüründe önemli bir yeri olmasının yanı sıra, aynı zamanda şehrin sınırlarını aşarak geniş kitlelerce 2016'dan beri ilgiyle takip ediliyor. Festival'in bu seneki teması olan Tahayyül, genç nesillere hayal kurmayı hatırlatma fikri etrafına konumlanıyor. Birçok yerli ve yabancı müzisyeni ağırlayacak konserlerin yanı sıra, farklı disiplinlerden konuşmacıların katılımıyla gerçekleşecek ilham veren paneller ve çeşitli ilgi alanlarına yönelik tasarlanan atölye çalışmaları bu senenin Festival programında yer alıyor. Festival 8. edisyonunda aynı zamanda, programına liselerle yapacağı işbirliklerini ekleyerek, lise öğrencilerinin müzikle, yaratıcılıkla ve hayal kurmakla ilişkilerini derinleştirmeyi hedefliyor. Avrupa Caz Ağı üyesi olan Nilüfer Caz Festivali, bu sene uluslararası sanatçıları ağırlamanın yanı sıra, Festival tarihlerine denk gelen 14 Şubat Sevgililer Günü'ne özel hazırlayacağı bir program ile müzikseverlere keyifli bir deneyim sunacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/80-altin-kurede-en-iyi-film-ve-en-iyi-yonetmen-odulu-fabelmanlar-filmine/", "text": "Steven Spielberg'ün hikayesinden ilham alan Fabelmanlar Altın Küre'den 2 büyük ödülle döndü. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en önemli yönetmenleri arasında yer alan Steven Spielberg'ün kendi çocukluğundan ilham alarak Pulitzer ödüllü oyun yazarı Tony Kushner ile birlikte kaleme aldığı yarı otobiyografik filmi The Fabelmans, 80. Altın Küre Ödül Töreni'nde, drama alanında En İyi Film ve En İyi Yönetmen Ödülü'ne layık görüldü. Sinema tarihinin kilometre taşları arasında yer alan usta yönetmen Steven Spielberg, şu anda sinemalarda oynayan yeni filmi Fabelmanlar ile büyük başarıya imza attı. En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Özgün Müzik dahil 5 dalda Altın Küre Ödülü adayı gösterilen The Fabelmans, 80. Altın Küre Ödül Töreni'nden 2 ödülle döndü. Michelle Williams, Paul Dano, Seth Rogen ve Gabriel LaBelle gibi başarılı oyuncuların yer aldığı film, En İyi Film ve En İyi Yönetmen Ödülleri ile taçlandırıldı. Yapımcılığını Kristie Macosko Krieger, Steven Spielberg ve Tony Kushner'in üstlendiği The Fabelmans, drama alanında En İyi Film Ödülü ve yönetmenliğini üstelenen Steven Spielberg ile En İyi Yönetmen Ödülü'nü almaya layık görüldü. The Fabelmans, Steven Spielberg ve Tony Kushner ile En İyi Senaryo ödülü adayı olmuş; 16 yaşındaki hevesli film sevdalısı Sammy Fabelman'ın annesine hayat veren ve dört kez Akademi Ödülü adayı olan Michelle Williams ile drama alanında En İyi Kadın Oyuncu, müziklerini üstlenen beş Oscar ödüllü John Williams ile de En İyi Özgün Müzik ödülü adayı gösterilmişti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/80-yasindaki-indiana-jones-harrison-forda-altin-palmiye/", "text": "Indiana Jones filmlerinin unutulmaz yıldızı Harrison Ford, 2023 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nün sahibi oldu. Bu yıl 76'ncısı düzenlenen Cannes Film Festivali'nin onur konuğu 81 yaşındaki aktör Harrison Ford, Lucasfilm'in Indiana Jones and the Dial of Destinynin gösterimi için festivale oyuncu eşi Calista Flockhart ile gelerek 18 Mayıs'ta ödülünü aldı. Yönetmen Iris Knobloch tarafından verilen özel ödülü kabul ederken oldukça duygulanan ve gözleri dolan Ford, Ölmek üzereyken, hayatınızın gözlerinizin önünden geçtiğini görürsünüz derler ve ben de şimdi hayatımın gözlerimin önünden geçtiğini gördüm diye konuştu. Yönetmenliğini James Mangold'un yaptığı, Phoebe Waller-Bridge, Antonio Banderas, Shaunette Renee Wilson, Thomas Kretschmann, Toby Jones, Boyd Holbrook, Ethann Isidore and Mads Mikkelsen'ın Ford'a eşlik ettiği serinin yeni filmi için Ford ayrıca, Jim, Phoebe, Mads gibi sanatçılarla çalışabildiğim için çok minnettarım ve bu onur beni derinden etkiledi, diye konuştu. Dial of Destiny, Ford'un beşinci ve son defa maceracı profesör Indiana Jones'u oynadığı film olarak sinema tarihine geçmiş oldu. Yeni Indiana Jones filmi, gösterimden sonra 5 dakika ayakta alkışlandı. Film ayrıca prömiyeri yine Cannes'da yapılan Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull'dan 15 yıl sonra seyirciyle buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/86-yasindaki-alain-delon-otanaziye-karar-verdi-oyuncu-gonullu-olarak-olmek-istiyor/", "text": "Fransa'nın efsanevi oyuncusu Alain Delon'dan üzücü bir haber geldi. RTL'ye göre 86 yaşındaki oyuncu Delon, hastalıklara yakalanmamak için kendi isteğiyle ölmek istiyor. Bu nedenle yakın gelecekte ötanazi prosedürüne başvurmayı düşünüyor. Milyonlarca kadının idolü ve tüm zamanların en ünlü aktörlerinden biri olan Fransız sinemasının efsanesi şimdi dünya magazin sayfalarında. Son yıllarda sağlık sorunları yaşayan ve durumu giderek kötüleşen (2019 yılında oyuncu iki defa felç geçirdi.) Alain Delon'un ölmeyi düşündüğü öğrenildi. Delon, bir röportajında, bir keresinde insanın nerede ve ne zaman ölmek istediğini seçme hakkına sahip olduğunu söylemişti. Ve öyle görünüyor ki, sanatçının yaşam çizgisini aşacağı an geliyor. Şimdi Delon, prosedürün yasal olduğu ve izin verildiği İsviçre'de yaşıyor. Sanatçının mirasla ilgili tüm meseleleri zaten çocuklar arasında bölerek çözdüğü bildiriliyor dört çocuğu var. Aktörün oğlu Anthony'nin ötanazi için evrak işlerini üstlenmesini istediği ancak oğlunun bunu reddettiği söyleniyor. . 1957'den beri oyunculuk yapan ünlü aktör, 2002 yılında geçirdiği ağır depresyon sırasında bir kez intihar girişiminde bulunmuştu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/9-aima-muzik-festivali-turk-yunan-dostluk-konseriyle-sona-eriyor/", "text": "8 Haziran'da başlayan ve bu yıl Sabancı Vakfı destekçiliğinde yaz aylarına yayılan on iki konserle gerçekleşen Ayvalık 9. AIMA Müzik Festivali, 24 Eylül akşamı saat 20:30'da Cunda Adası Bekir Coşkun Kütüphanesi'nde düzenlenecek Barış için el ele: Mübadele'nin 100. Yılında Türk-Yunan Dostluk Konseri başlıklı etkinlikle sona eriyor. Türk keman sanatçısı Mustafa Orkun Pala ve viyolonsel sanatçısı Umut Sağlam ile Yunan-Alman piyanist kardeşler Danae ve Kiveli Dörken'in yer alacakları konser, her iki toplumun tarihinde ve kolektif hafızasında önemli bir yer tutan Türkiye-Yunanistan Zorunlu Nüfus Mübadelesi'nin 100. yıldönümünde komşu halklar arasında karşılıklı anlayış ve dostluk ilişkilerini geliştirmeye katkı sunmayı hedefliyor. Etkinlikte, Türk ve Yunan müzisyenlerden oluşan kuartet, dinleyicilere, ağırlıkla yine Türk ve Yunan bestecilerin eserlerinden oluşan bir program sunacak. Konser, halka açık ve ücretsiz olacak. Konserin, aynı program ile, 2024 yılında Yunanistan'ın Midilli adasında gerçekleştirilecek Molyvos Festivali'nin de açılış konseri olması planlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/9-bogazici-film-festivalinin-afisi-rengarenk/", "text": "Bu yıl 23 30 Ekim tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanan 9. Boğaziçi Film Festivali'nin afişi paylaşıldı. Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından bu yıl 23 30 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan 9. Boğaziçi Film Festivali'nin tasarımcı Ege Öztayfun imzası taşıyan ve Bauhaus tasarım dilini modern bir tarz ile kullanan, renkli yapısı ile festivalin dinamizmini öne çıkaran afişi, çeşitli geometrik şekillerin kullanımı ile festivalin enerjisine de vurgu yapıyor. Yerli ve yabancı filmlerin seyirciyle buluşacağı, 7 gün sürecek Boğaziçi Film Festivali'nde, dünya çapında sinema profesyonellerinin yanı sıra, sektörün birbirinden değerli isimleri ağırlanacak. Boğaziçi Film Festivali kapsamında gerçekleşecek gösterimler, Atlas 1948 ve Kadıköy sinemalarında yapılacak. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü'nün katkıları, TRT'nin Kurumsal İş Ortaklığı ve Global İletişim Ortağı Anadolu Ajansı'nın destekleri, Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 9. Boğaziçi Film Festivali'nin biletleri 12 Ekim'de mobilet. com ve sinema gişelerinden satışa sunulacak. Festival biletleri 13.00 ve 16.00 seansları için 10 TL, 18.30 ve 21.00 seansları için 15 TL olarak belirlendi. Festivalin kısa film gösterimleri ise 5 TL."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/94-oscar-odullerine-son-gunler-hangi-kanaldan-izlenebilir/", "text": "Bu yıl 94.'sü gerçekleşecek olan Oscar Ödül Töreni, 28 Mart Pazartesi Türkiye saatiyle 03.00'te canlı yayınla TRT 2 ekranlarında sinemaseverlerle buluşacak. Sinemanın en prestijli ödüllerinden Oscar'a sayılı günler kaldı. Akademi Ödülleri'ni bu yıl kimlerin sunacağı ise uzun zamandır merak konusuydu; bir sürü tahminden sonra üç yılın ardından yeniden sunuculu tören formatına dönen Oscar'ları Regina Hall, Amy Schumer ve Wanda Sykes'ın sunmasına karar verildi. 1929'dan bu yana verilen Oscar Ödülleri bu yıl 27 Mart 2022'de sahiplerini buluyor. Oscar'ı izlemek isteyenler, tıpkı geçtiğimiz yılda da olduğu gibi bu yıl da bu özel geceyi Türkiye'nin kültür sanat kanalı TRT 2 ekranlarında canlı olarak izleyebilecekler. Los Angeles'taki Dolby Tiyatrosu'nda düzenlenecek ödül töreninde, toplam 23 dalda ödül verilecek. 12 kategorideki adaylıkla The Power of the Dog, 10 adaylıkla Dune filmleri göze çarparken Belfast ve West Side Story filmleri de 7 daldaki adaylıklarıyla güçlü rakipler arasında. TRT 2 stüdyosunda sinema eleştirmenleri Alin Taşçıyan, Mehmet Açar ve Abdülhamit Güler tarafından yorumlanacak olan geceyi ajandanıza not etmeyi unutmayın: 27 Mart Pazar günü, saat 23.55'te Oscar'a Doğru özel yayını ile başlayacak olan yayın akışı, 94. Oscar Ödül Töreni'yle devam edecek. Tören, 28 Mart Pazartesi Türkiye saatiyle 03.00'te canlı yayınla TRT 2'de ekrana gelecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/95-oscar-odullerinin-kazananlari-belli-oldu/", "text": "Bu yıl ilk defa kırmızı halı olmadan gerçekleşen 95'inci Oscar Ödülleri, Los Angeles'ta bulunan Dolby Tiyatro'sunda gerçekleşen törenle sahiplerini buldu. En İyi Film Ödülü, Her Şey Her Yerde Aynı Anda filminin oldu. En İyi Erkek Oyuncu ödülünü Brendan Fraser, En iyi Kadın Oyuncu ödülünü ise Michelle Yeoh aldı. Sinemanın dağıtılan en prestijli ödüllerinden 95. Akademi Ödülleri, 12 Mart'ı 13 Mart'a bağlayan sabah ABD'nin Los Angeles kentindeki Dolby Tiyatrosu'nda düzenlendi. Törenin sunuculuğunu bu defa komedyen Jimmy Kimmel üstlendi. Geceye damgasını vuran film En İyi Film ödülü dahil toplam 7 ödülle Everything Everywhere All At Once oldu. Bu yıl ilk defa Asya kökenli bir kadın oyuncu Michelle Yeoh, En İyi Kadın Oyuncu ödülünün sahibi oldu. Yeoh aynı zamanda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın İyi Niyet Elçisi. 1960'tan bu yana bir gelenek haline gelen ve geceye katılanların yürüdükleri geleneksel kırmızı halı yerine bu yıl bej rengi halı kullanıldı. Törende bazı ünlüler, mavi kurdele takarak BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinin Sığınmacılarla Birlikteyim kampanyasına destek verdi. Törende sahne alan ünlüler arasında şarkıcı Rihanna ve Lady Gaga vardı. Geçtiğimiz yıl canlı yayında sunucu Chris Rock'ı tokatlayarak bir skandala imza atan Will Smith ise seyirciler arasında yer alamadı. Smith, bu olay nedeniyle 10 yıl boyunca Oscar Ödül törenine katılımı yasaklanmıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ab-uyumlu-bir-aile-mi-o-da-ne/", "text": "Şenay Tanrıvermiş'in yazdığı, Yağmur Yağmur'un yönettiği AB Uyumlu Aile 12 Kasım Cuma akşamı Jetgişe Dijital Sahne'de izleyiciyle buluşuyor. K! Kültüral Performing Arts'ın yenilikçi yapımlarından AB Uyumlu Aile, güven, bağlılık, aile, sistem, iktidar, cinsiyet, kimlik, sıkışmışlık ve arada kalmışlık gibi kavramları sorguluyor. Güçlü metaforlarla bezeli oyun, modernizmin ve refah anlayışının iki yüzünü ulus, aile, kadın, cinsiyet, kimlik ve beden üzerinden gözler önüne seriyor. Renkli, coşkulu, aynı zamanda karanlık olan bu 'tuhaf aile', arada kalmışlığı, kimliksizleşmeyi yahut kimliğin esiri olmayı, günümüz koşullarında güncellenen aidiyet kavramını sorgulayarak izleyiciyi hem sarsıyor hem rahatsız ediyor. Şenay Tanrıvermiş'in yazdığı, Yağmur Yağmur'un proje tasarımını ve konseptini oluşturup yönettiği AB Uyumlu Aile'de usta oyuncular Ayşe Lebriz Berkem ve Altuğ Görgü'ye genç kuşağın yetenekli isimleri Merve Güran ve Dilara Mücaviroğlu eşlik ediyor. AB Uyumlu Aile, 12 ve 26 Kasım 2021 tarihlerinde Jetgişe Dijital Sahne'de izleyiciyle buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/abba-sarkilarini-ibb-kent-orkestrasindan-dinlemeye-hazirlanin/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kent Orkestrası, 10 Şubat'ta, 70'lerin efsane pop grubu ABBA'nın şarkılarıyla, İBB Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda konser verecek. Ulusal ve uluslararası eserleri tanıtmak amacıyla yurtiçi ve yurtdışında konserler veren İBB Kent Orkestrası, 10 Şubat'ta dinleyicilerin karşısına İsveçli ABBA grubunun unutulmaz şarkılarıyla çıkıyor. Ücretsiz olarak gerçekleşecek konser, saat 20.00'de başlayacak. 1973'te Eurovision Şarkı Yarışması'nda üçüncü olan Ring Ring 1974'te yine aynı yarışmada birinci olan Waterloo, grubun ününe ün katan Mamma Mia, klasikler arasına giren Fernando ve ABBA ismini ölümsüzleştiren Dancing Queen hafızalardan silinmeyecek bu konserde seslendirilecek eserler arasında. Müzikleriyle tüm zamanların en iyi grupları arasında gösterilen ABBA, dünyada kendilerine milyonlarca hayran edindi. Waterloo şarkısı, grubu 1974'te Eurovision birincisi yaptı. 2005'te, BBC'de yapılan özel bir yayında şarkı Eurovision tarihinin en iyisi seçildi. ABBA, dünyanın en önemli müzikali kabul edilen Mamma Mia'nın bestelerinin de sahibi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/adamo-konserine-geri-sayim-basladi/", "text": "Unutulmaz şarkılarıyla bir devre damgasını vuran Salvatore Adamo'nun İş Sanat'taki konserine günler kaldı. Sözleri Türkçe'ye çevrilen Her Yerde Kar Var, Karlar Düşer, İsmini Haykırıyorum, Sevme Sen Beni gibi dillerden düşmeyen şarkılarıyla gönüllerde taht kuran Adamo, 10 Şubat Perşembe, 20.30'da, İş Kuleleri Salonu'nda sevenleriyle buluşacak. İş Sanat Sanat Yönetmeni Defne Turaç 60 yıldır sahnede olan Adamo'yu, hafızalarımıza kazınan şarkılarıyla İş Sanat'ın sezonunda ağırlayacağımız için heyecanlı ve mutluyuz. İnanıyorum ki bu konser son yılların en özel konserlerinden biri olacak. dedi. İlk başarısını henüz 17 yaşındayken 'Si j'osais' adlı şarkısıyla elde eden sanatçı, Olympia'da sahne aldıktan sonra dünya çapında tanınmaya başladı. Sanat hayatı boyunca şarkıları sayısız dile çevrildi. Avrupa'nın en başarılı şarkıcılarından birisi olan Adamo'nun albümlerinin satışı 100 milyonu aşarken, yalnızca 'Tombe la Neige' şarkısı dünyanın çeşitli ülkelerinde sayısı beş yüzü geçen şarkıcı tarafından yeniden seslendirildi. Nesilden nesile aktarılan şarkıların söyleneceği bu özel konserin biletleri, Privia Black ve Maximum Black kartlara birinci kategoride %20, diğer kategorilerde %10, Maximum Kartlara ise tüm kategorilerde %10 indirim avantajıyla Biletix'te sunuluyor. Öğrenci ve 65 yaş üzeri indirimli biletler İş Kuleleri Salonu ana gişeden temin edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/adana-altin-kozanin-temasi-doga-tanitim-filmi-ise-burada/", "text": "Bu yıl 13-19 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan ve Ajandakolik olarak basın sponsorlarından olduğumuz Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nin tanıtım filmi yayınlandı. Festival, zengin bir programla 28. kez sinemaseverlerle buluşmaya hazır. Festivalin bu yılki teması Doğa olacak. 28. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, ülkemizde yaşanan yangın ve sel felaketlerine neden olan doğa katliamına son vermek, çevreye ve doğaya karşı daha duyarlı olmak adına bu yıl Doğa temasıyla sinemaseverleri bir araya getiriyor. 13-19 Eylül tarihleri arasında yapılacak festivalin gösterim ve etkinlikleri ile ilgili bilgilerin paylaşıldığı basın toplantısı Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu'nda yapıldı. Toplantıya Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, Festival Yürütme Kurulu Başkanı Menderes Samancılar, Festival Yürütme Kurulu Üyesi Nebil Özgentürk, Festival Yürütme Kurulu Üyesi İsmail Timuçin, Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Mahmut Göğebakan, Altın Koza Genel Müdürü Hüseyin Orhan katıldı. Festival tanıtım filmi ve yarışma film jeneriklerinin gösterildiği toplantıda konuşan Başkan Zeydan Karalar, Ülkemizde çekilen filmlere konu, mekan ve insan kaynağı ile hem ev sahipliği yapan hem de film endüstrisinin ülkemizdeki gelişiminde tarihten günümüze söz sahibi olmuş Adana'mızın bu eşsiz envanterinin tanınmasında önemli katkıları olan Altın Koza Film Festivali'nin bu yıl 28'incisini gerçekleştiriyor olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Pandemi koşularında tüm gerekli önlemleri alarak ara vermeden düzenlemenin, Türk Sineması'nın güçlenmesi için harcadığımız çabayı sürdürmenin gayreti içindeyiz dedi. Altın Koza Film Festivali'nde büyük emekleri olan ve bir süre önce hayatını kaybeden Prof. Dr. Kadir Beycioğlu için Başkan Zeydan Karalar, 13-19 Eylül 2021 tarihleri arasında yapılacak ülkemizin son günlerde maruz kaldığı yangın felaketlerinde yaşadığımız derin üzüntü sebebiyle, sanatın iyileştirici ve birleştirici gücüne inanarak, festivalimizi 'doğa' teması ile planladık. Festivalimiz bu yıl, uzun yıllar Altın Koza'da görev yapmış, son 3 yıldır da festival direktörlüğünü üstlenmiş, Türk Sineması'na verdiği emek ve destekle her zaman sinema sanatının ışığında, sanatçıyla yol alan akademisyen Prof. Dr. Kadir Beycioğlu'nun vefatıyla hüzünlü bir açılışa sahne olacak diye konuştu. Başkan Zeydan Karalar'ın ardından söz alan Menderes Samancılar, Bu yıl bir yanımızda hüzün var. Pandemiden dolayı da kayıplarımıza üzülüyoruz. Her şeye rağmen hüzünlerimizi saklı tutarak, şiir gibi bir festival yapmak istiyoruz ve öyle yapacağız. Jüri Özel Ödülümüzün ismi 'Kadir Beycioğlu Jüri Özel Ödülü' olacak açıklamasında bulundu. Toplantı, festival programıyla ilgili bilgilerin verilmesiyle sona erdi. 7 gün boyunca Seyhan Nehri üzerinde gondolda film gösterimleri. Başta Karataş, Ceyhan ve Kozan olmak üzere çok sayıda ilçede film gösterimleri. 3 adet sergi. 'Çukurova'dan Beyaz Perdeye Film Afişleri' sergisi, 'Dünden Bugüne Adana Sinemaları ve Adana'da Sinemaya Gitmek' sergisi ve 'Adana Sinema Tarihi' sergisi. 2 adet söyleşi. 'Sinemada Yaşar Kemal' söyleşisi ve 'Hasan Saltık' söyleşisi. 2 adet panel. Panel1: Sinemada-Ekranda Kadına Fiziksel ve Psikolojik Yaptırımlar. Festivalin Onur Ödülleri; Şerif Sezer, Haluk Bilginer ve Yavuz Turgul'a veriliyor. Festivalin Orhan Kemal Emek Ödülleri; Eserleriyle Türk Sineması'nın gelişim sürecine vermiş oldukları değerli katkılarından dolayı; 5 Altın Portakal ve pek çok ödülün sahibi görüntü yönetmeni Ertunç Şenkay ile sinema ve kültür hayatımızın Sevin Ablası, çevirmen, yayıncı, film eleştirmeni, muhabir, spor yazarı, radyocu ve televizyon programcısı Sevin Okyay'a verilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/adanin-ejderhalari-ile-cocuklar-duygularini-ogrenecek/", "text": "Ama hiç kimse bu ejderhaları göremez, kitabımızın baş kahramanı Ada dışında! Üstelik bunlar, bildiğimiz ejderhalardan farklı, her biri kendine has özelliklere sahip. Ve aslında bu ejderhalar, Ada'nın duygularından başka bir şey değil. O zaman tanıştıralım: Üzgün, Öfkeli, Korkak, Sakin, Mutlu ve Cesur. Evet evet, birazdan size bahsedeceğim hikaye, küçük bir kız ve altı ejderhası hakkında! Ejderhalar gerçek mi demeyin, beni iyi dinleyin... Sizin köpeğiniz, kediniz varsa hikayemizin kahramanı Ada'nın da birbirinden farklı, birbirine zıt ejderhaları var. Rengarenk olan bu ejderhalar, Ada'nın duygularını simgeliyor. Mesela Üzgün, gümüşi renkte bir mutsuzluk içinde, Cesur pek muhteşem ve gösterişli, mor renkte. Korkak hep endişeli. Onun rengi sarı. Peki ya Öfkeli nasıl derseniz bu ateşli arkadaş adına yaraşır derecede alev kırmızısı. Sakin'e gelince... Huzurlu ve barışçıl bir ejderha olan Sakin, denizler, okyanuslar gibi masmavi. Ve altıncı Ejderha hangi duygu diye soracak olan olursa Mutlu'yu unuttuğumu düşünmeniz beni hiç mutlu etmez doğrusu! Kocaman gülümsemesiyle bakın orada duruyor. Pembe düşün demek gibi bir şey! Çünküüü pembe renkte, Mutlu. Tanıştırma faslını geçtiysek kötü bir günün ardından Ada'nın nasıl olduğuna bir bakalım! Dondurmacının kapalı olması Ada'nın bazı duygularını ortaya çıkarıyor. Tahmin etmeniz hiç de zor olmasa gerek! Her biri farklı duyguyu temsil eden ejderhalardan öne çıkanları görelim: Öfkeli, dondurmacının kapalı olduğuna çok sinirlenmiş. Burnundan duman soluyor adeta! Korkak, çok korkmuş bu karmaşada. Üzgün de giderek büyümüş büyümüş. İşte bu üç ejderhanın verdiği tepkiler Sakin'i, Mutlu'yu, Cesur'u bir anda ortadan kaybolmasına neden olmuş! Ada'nın duygularını şimdi siz düşünün! Evet ne mutlu ne sakin ne de cesur kendisi... Diğer ejderhaların neden gittiğini de iyi biliyor. Oysa Ada'nın tüm ejderhalara birlikte ihtiyacı var. Altı yaşından beri yazmayı çok seven ve ilkokul öğretmeni olan Frances Stickley'yin yazdığı Ada'nın Ejderhaları, ejderha metaforuyla çocuklara duyguların önemini anlatan, Annabel Tempest'in eğlenceli çizimleriyle de renklenen eğitici bir kitap. Şimdiye kadar pek çok kitabı olan ve diğerlerinin de Türkçeye bir an önce kazandırılması gerektiğine inandığım yazar, yalnızca olumlu duyguları değil, olumsuz olanları da çocuklara anlatarak zor olanı başarıyor. Tüm duyguların ancak birlikte olunca var olabileceğinin altını çizen kitabında Stickley, olumsuz duyguların da ihtiyacının önemini vurguluyor. Çocuklar için henüz soyut bir kavram olan duyguların aslında masallarda yaşayan ejderhalarla karakterize edilmesi, çok doğru bir tercih. Gözle görülür, elle tutulur olmayan bir yaratıkla duyguyu bağdaştırmak, çocuklar için daha kolay ve akılda kalıcı olabilir. Ebeveynlerin, çocuklarıyla duyguları hakkında konuşabilmesini destekleyen ve diyalog başlatıcı niteliğe sahip olan Ada'nın Ejderhaları, sonunda yer alan etkinlik sorularıyla da annelerin ve babaların çocuklarıyla duygularını konuşmalarına dikkat çekiyor. Çocukların, geleceğin özgüvenli, iletişime açık, sosyal ve kendini tanıyan bireyleri olmasının yolu duygularını tanımaları, tanımlayabilmeleri ve konuşabilmelerinden geçiyor. O yüzden Ada'nın Ejderhaları gibi destekleyici kitaplara ihtiyacımız çok. Uyarı! İçinizde ejderhaların var, onlara sımsıkı sarılın ve hiç birinin gitmesine izin vermeyin. Bugün üzgünsek yarın mutlu olduğumuzda bunu daha iyi anlayacağız. Her gecenin sabahı, uykunun uyanışı var. O yüzden yüzünüzü dökmeyin!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/adelede-yeni-bir-surpriz-yok-bildiginiz-ayni-adele/", "text": "2015 yılının en çok dinlenen şarkılarından Hellodan bu yana 6 yıl geçti. Lionel Richie'ninkinden yıllar sonra yeniden bir buruk Hello daha duyalı 6 koca yıl... Şimdiye kadar aldığı pek çok ödülün yanı sıra dünyanın en çok kazanan müzisyenleri arasında da gösterilen İngiliz şarkıcı Adele, şimdi yeni şarkısı Easy On Me ile yine listeleri zorlayacak. Ancak bunca yıl aradan sonra ortaya çıkan Easy On Me, Adele'in müziğinde hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesi. Sürpriz yok, Adele yine bildiğiniz aynı Adele. Şarkısının iyi olup olmamasından dolayı değil Adele olduğu için herkes onu dinleyecek. Dünyaca ünlü sanatçı Adele yeni şarkısı Easy On Me ve şarkıya eşlik eden klibiyle hayranlarıyla uzun bir aradan sonra tekrar buluştu.19 Kasım Cuma günü yayınlanacak yeni albümü 30un perdelerini aralayan Easy On Me şarkısının klibinde Adele, Cannes Grand Prix ödüllü yapımcı Xavier Dolan ile birlikte çalıştı. 2015 yılının en çok dinlenen şarkılarından Hellonun klibinin geçtiği evde başlayan yeni klip, Adele'in kaldığı yerden devam ettiği mesajını vurguluyor. 2015 yılında yayınladığı 25 isimli albümünden sonra ilk kez yeni şarkılarıyla müzikseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanan Adele, daha önce birlikte çalıştığı Greg Kurstin, Max Martin, Shellback ve Tobias Jesso Jr ile tekrar bir araya geldi. Inflo ve Ludwig Göransson ile de ilk defa yeni albümü 30 için stüdyoya girdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/afife-jale-tiyatro-odulleri-2022-yilinin-adaylari-belli-oldu/", "text": "Tiyatro tarihimizde verdiği mücadelelerle önemli bir yer edinen ve sahneye çıkan ilk Türk kadın oyuncu olan Afife Jale'ye saygı niteliğinde onun ismiyle armağan edilen Afife Tiyatro Ödülleri bu yıl da tiyatromuza değer katmaya devam ediyor. İki yıldır pandemi nedeniyle gerçekleşemeyen ödül töreni, bu yıl 24. defa yapılacak. - Aşınma Studio Oyuncuları - Gomidas Yolcu Tiyatro - İki Efendinin Uşağı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları - Nora 2 Bahçe Galata - Vişne Bahçesi Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları - Aslı Öngören İki Efendinin Uşağı - Güray Dinçol Kalabalık Duası - Mehmet Birkiye Vişne Bahçesi - Saim Güveloğlu Nora 2 - Şahika Tekand Aşınma Zerrin Tekindor, oğlu Hira Tekindor'un yönettiği Toz ile En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde aday. - Ece Dizdar Evlilikten Sahneler - Melek Ceylan On İkinci Ev - Pınar Güntürkün Herkes Kocama Benziyor - Sezen Keser Dansöz - Zerrin Tekindor Toz - Fehmi Karaarslan Gomidas - Onur Özaydın Sıfır Telaş - Tansu Biçer Nora 2 - Tolga İskit Kalabalık Duası - Yiğit Özşener Aşınma - Aybanu Aykut Feramuz Pis! - Çiçek Dilligil Gabriel'in Düşü - Nihal Geyran Koldaş Nora 2 - Özlem Zeynep Dinsel Baba - Pınar Çağlar Gençtürk Daha İyi Günlerimiz Olmuştu - Berk Yaygın Büyük İskender'in Atı - Eraslan Sağlam İki Efendinin Uşağı - Fatih Sönmez Acting - Mert Asutay Taxim - Tolga İskit Daha İyi Günlerimiz Olmuştu - Cihan Aşar Gomidas - Efter Tunç Vişne Bahçesi - Eylül Gürcan İki Efendinin Uşağı - Kerem Çetinel Kum Zambakları - Kerem Çetinel Taxim - Ayşegül Alev Vişne Bahçesi - Eylül Gürcan İki Efendinin Uşağı - Nalan Alaylı Amadeus - Sadık Kızılağaç Kazanova - Zeynep Koloğlu Ebedi Barış - Burçak Çöllü Cyrano De Bergerac - Burhan Şeşen & Gökhan Şeşen İki Efendinin Uşağı - Fırat Akarcalı Vişne Bahçesi - Tolga Çebi Daha İyi Günlerimiz Olmuştu - Zümrüt Şahin Portakallı Kek - Cem Yılmazer Vişne Bahçesi - Kerem Çetinel Taxim - Utku Kara Kalabalık Duası - Yakup Çartık Toz - Yasin Gültepe Gomidas - Elif Aydın Dansöz - Hamit Erentürk & Aslı Öngören İki Efendinin Uşağı - Korhan Başaran Misket - Orçun Okurgan Uçmak - Tuğçe Ulugün Tuna Vişne Bahçesi - Ahmet İlker Ergin Pasaport or Passport oder Reisepass - Burak Dakak Aydınlıkevler - Fatma Zehra Durgut Yok Olma Çağı - Sena Başdoğan Daha İyi Günlerimiz Olmuştu - Yunus Eski Anne Yoksa Evde Kimse Yoktu"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/afife-jale-tiyatro-odulleri-sahiplerini-buldu/", "text": "Türkiye tiyatrosunun sembol ismi Afife Jale anısına düzenlenen 24. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri dün akşam Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen ödül töreniyle sahiplerini buldu. Prof. Dr. Merih Tangün başkanlığındaki 20 jüri üyesinin, sezon boyu izlediği 264 oyun arasından yaptığı değerlendirmeler sonucu 16 dalda ödül verildi. Türkiye'nin en prestijli ve uzun soluklu tiyatro ödülü Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri, 19 Ekim Çarşamba akşamı Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen görkemli bir törenle sahiplerine kavuştu. Pandemi dönemi sebebiyle iki yıl aradan sonra tiyatro sanatçılarını yeniden onurlandırmaya başlayan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri'nde toplam 16 dalda ödül verildi. Ödül töreninin bu seneki sunuculuğunu ise Nezaket Erden ile Ali Yoğurtçuoğlu üstlendi. Türk tiyatrosunu geliştiren ve dönüşümünde öncü olan oyun yazarlarına verilen Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü'nün sahibi Gomidas isimli oyunuyla Ahmet Sami Özbudak oldu. Komedi ya da müzikal dalındaki oyunlara verilen Haldun Dormen Özel Ödülü'nü Amadeus kazandı. Tiyatronun gelişimine katkıda bulunan isimlere verilen Yapı Kredi Özel Ödülü'nün sahibi ise usta aktör Zihni Göktay oldu. Tiyatro tarihine geçen ustalara takdim edilen Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü ise Engin Uludağ'a verildi. Anadolu Ajansı'nın haberine göre, ödül töreni, son 3 yılda hayatını kaybeden sanatçıların anılmasıyla başladı. Ödül töreninde konuşan oyuncu Haldun Dormen, Araya hastalık girince Afife Tiyatro Ödülleri verilmedi. Ben bir daha olmayacak sandım. Şimdi tekrar başlatan ve bize bu imkanı verenlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Bu nedenle de muhterem Afife Jale'nin ruhunun önünde bir kez daha saygı ve sevgiyle eğiliyorum dedi. Yılın En Başarılı Oyunu Ödülü Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen Vişne Bahçesine verilirken, Yılın En Başarılı Yönetmeni ise İki Efendinin Uşağı oyunuyla Aslı Öngören seçildi. Etkinlikte, Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu Ödülü'nü Herkes Kocama Benziyor oyunundaki performansıyla Pınar Güntürkün, Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu Ödülü'nü de Aşınma oyunundaki performansıyla Yiğit Özşener aldı. Nora 2 deki rolüyle Nihal Geyran Koldaş Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncu, Actingdeki rolüyle Fatih Sönmez de Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncu seçildi. Yılın En Başarılı Işık Tasarımı Ödülü'ne Toz oyunuyla Yakup Çartık, Yılın En Başarılı Sahne Müziği Ödülü'ne İki Efendinin Uşağı oyunuyla Burhan ve Gökhan Şeşen'in layık görüldüğü törende, Yılın En Başarılı Giysi Tasarımı Ödülü'nü Eylül Gürcan, Yılın En Başarılı Sahne Tasarımı Ödülü'nü de Efter Tunç aldı. Yılın En Başarılı Genç Kuşak Sanatçısı Ödülü Sena Başdoğan'ın, Yılın En Başarılı Hareket Düzeni Ödülü ise Vişne Bahçesi ile Tuğçe Ulugün Tuna'nın oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/after-lifein-final-sahnesinde-aslinda-ne-oldu-ricky-gervais-acikladi/", "text": "Son günlerin en çok konuşulan Netflix dizisi After Life yine altı bölümden oluşan üçüncü sezonuyla bol gözyaşı dolu bir final yaptı. Dizinin son sahnesi kafalarda soru işareti yaratırken dizinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu İngiliz komedyen Ricky Gervais, herkesin merak ettiği sonla ilgili açıklamada bulundu. Aslında final sahnesi, pek çoklarının düşündüğünün aksine hiç de mutsuz bitmiyor. After Life 3. sezonuyla Ricky Gervais'in eşini kaybeden ve dizi boyunca yas tutan Tony Johnson olarak izleyici karşısına son çıkışı. Karısı Lisa'yı kaybettikten sonra hayata tutunmakta zorluk çeken Tony'yi ve çevresindeki birbirinden sıra dışı, tuhaf ve dertli karakterlerin hikayesinin anlatıldığı dizi, Gervais'in müthiş bir komedi oyuncusu ve yazarı olmasından ötürü bir tutam komediyle beslenirken aslında derin bir hüznü ve hayatı sorgulayan, sorgulatan yapısıyla dram türünde bir hikayeyi merkezine alıyor. Her bölümü neredeyse 25 dakika süren ve altı bölümden oluşan her sezon, seyircinin büyük beğenisini kazandı. Öyle ki After Life'ı başa sarıp izleyen ya da dizi bitmesin diye ağırdan alan pek çok kişi var. Üçüncü sezonla final yapan dizinin son sahnesi ise izleyicinin kafasının karışmasına neden oldu. Gözyaşlarını tutamayan bazı seyirciler, Gervais'in son sahnelerinin yasını tutarken, bazılarının da sonun gerçekte ne anlama geldiğini merak ederek özellikle ilk sezonda sürekli intihar etmeyi düşünen Tony'nin kendi canını alıp almadığı konusunda kafası karıştı. After Life 3. sezonun sonu, bu kara komedi tamamen sona ermeden önce bu tuhaf kasaba halkını son bir koşuşturma için bir araya getiren büyük bir topluluk etkinliği olan Tambury Fuarı'nda geçiyor. Bir şekilde herkesin hayatının tatlıya bağlandığını gördüğümüz sahnelerin ardından Tony, Lisa'nın anılarına gülümseyerek yine karısının hayaletiyle fuarı onunla el ele terk ediyor. Önce görüntüdeki Lisa, çok geçmeden Brandy ve en son Tony manzaradan kayboluyor. Böylece Tony'yi neyin beklediğine karar vermek izleyicilere bırakılıyor. Tony ve Brandy'nin görünüşte hayaletlere dönüştüğünü gösteren belirsiz final, bazı hayranların 3. sezonun sonunda Tony'nin kaderini sorgulamasına ve bunun kendi canını almaya karar verdiği anlamına gelip gelmediğini merak etmesine neden oldu. Ancak RadioTimes. com'a konuşan Gervais, After Life'ın son sahnesinin ardındaki gerçek anlamın daha az karanlık olduğunu ve umut hakkında canlandırıcı bir mesaj sunduğunu açıkladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aglamanin-zayiflik-oldugu-dusuncesine-guclu-bir-itiraz-aglama-kitabi/", "text": "Niye ağlarız? Ağlamaktan niye utanır, ağladığımızı niye gizlemeye çalışırız? Her gözyaşı aynı mıdır? Ağlama Kitabı, şair Heather Christle'ın hayatının ölüm acısıyla doğum heyecanını aynı anda yaşadığı bir döneminde, hem yasla hem de annelik fikriyle baş etmeye çalışırken döktüğü gözyaşlarını anlama ihtiyacıyla çıktığı bir düşünce ve araştırma yolculuğunun ürünü. Bu yolculukta bir taraftan kendi gözyaşlarının geçmişine dönerken bir taraftan da ağlamanın kimyasını, tarihini ve kadınlık, erkeklik, sanat, siyaset, yaş ve renkle ilişkisini araştırmaya koyulan şair Heather Christle, Orta Çağ mistiği Margery Kempe'in dinmeyen gözyaşlarından Ay modülünde gözleri dolan Neil Armstrong'a, Harikalar Diyarı'nda kendi gözyaşlarının içinde boğulma tehlikesi geçiren Alice'ten Donald Trump'ın Ağlar mısınız? sorusuna verdiği cevaba, kadın özgürleşmesi tarihinin önemli bazı anlarından ırkçı şiddet vakalarına, şiirlere, filmlere ve bilimsel araştırmalara uzanan çok geniş bir alanı katediyor. Ağlama Kitabı, gözyaşlarının güzelliğine ve gizemine yaklaşmaya çalışan bir yazarın yolda keşfettikleri. Ağlamanın zayıflıkla ilişkilendirilmesine güçlü bir itiraz. Fragmanlardan oluşan şaşırtıcı ve dokunaklı bir otobiyografi: Sanatçının ayna karşısında ağlayan bir kadın olarak portresi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/agustos-ayinin-incisi-festivallerin-en-yaz-ve-caz-hali-kas-caz-festivali-bizi-bekler/", "text": "Bu yıl 4. kez düzenlenecek olan Kaş Caz Festivali, ülkemizin uzun soluklu festivallerinden biri olarak dopdolu ve keyifli bir programla 26-27-28 Ağustos'ta yine 3 gün boyunca Gezinomi'nin katkılarıyla ve Setur Marina ev sahipliğinde dinleyici ile buluşuyor. Bu yıl 4. kez düzenlenecek olan Kaş Caz Festivali, ülkemizin uzun soluklu festivallerinden biri olarak dopdolu ve keyifli bir programla dinleyici ile buluşuyor. Caz piyanisti ve bestecisi Uriel Herman Trio, yaşamını New York'ta sürdüren trompetçi Itamar Borochov, Mevlana Celaleddin Rumi'nin bir şiirinden alınan albüm başlığı ile dikkat çeken Hollandalı Rembrandt Trio, Ediz Hafızoğlu ile 'Kavuşma' projesinde izleyici ile buluşacak olan Yunanistan'da konuk Vasiliki Papageorgio festivalin uluslararası konukları olacak. 1920'lerin caz ruhunu yeniden yansıtan Uninvited Jazz Band, muhteşem sesi ile dikkat çeken Su İdil, DJ Tsü Tsü, Mert Pekduraner Quintet, İzzet Kızıl X Emiran 'Across', DJ Mesut Yücel, Kerem Görsev Trio feat. Fatih Erkoç, 'herkes için müzik' sloganı ile yola çıkan Social Inclusion Band ise festivalin yerli konukları olacak. Akdeniz çanağına çok yakışan caz müziği, ılık esintiler ve yıldızlar altında misafirlerine unutulmaz bir gece yaşatırken, müzisyenler solo ve grup performansları ile bu yıl da cazseverleri büyüleyecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ah-celik-ah-20-yillik-sarkilarin-simdi-hediye/", "text": "Ateşteyim, Hercai, Meyhaneci, Yaman Sevda, Sen Yoluna Ben Yoluma, Bu Şehirde, Cici Kız, Kim Daha Çok Seviyor, Nazına Ölüyorum, Güle Güle, Kızımız Olacaktı, Dilberim, Bırak da Git, Dert Yakamdan Düşmüyor, Dongi Dongi, Benimle Kal, Veda Etmem Ben Bu Aşka, En Sevdiğim Olur Musun, Töre, Selam Söyle. Unutulmaz Çelik şarkılarıyla yıllar sonra yine yeni yeniden... O zamanlar 18 yaşında olanlar şimdi 40'larına merdiven dayadı... Ah Çelik ah, nostaljinin böylesi! Geçtiğimiz yıl hatırlarsanız Çelik şarkılarıyla yıllar sonra yeniden buluşma şansımız olmuştu. Çelik'in unutulmaz şarkıları, başka usta seslerin yorumlarıyla Devir Değişti albümünde buluşmuştu. Anlaşılan o ki, Çelik şarkılarını unutmamamız için yine kolları sıvamış ve bu defa da kendi yorumuyla pek çoğumuzun bir dönem dilinden düşürmediği parçaları yeniden yorumlamış. Çelik'in yeni ama aslında nostalji dolu albümü Hediye bugün itibariyle mizikseverlere hediye! Arpej Yapım etiketiyle yayınlanan albümde Çelik'in geçmişten günümüze sevilen 20 şarkısı yer alıyor. Unutulmaz Çelik şarkıları, bu defa eni altyapılarıyla eski tarzından uzaklaşmadan modernize edilerek sunuluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ahbap-dernegi-muzisyenlere-destek-veriyor/", "text": "Ahbap Derneği, COVID-19 salgınının madden ve manen yol açtığı hasarları telafi etmede dayanışma ve yardımlaşmanın büyük bir güç verdiğinin bilinciyle; pandemi sürecinde ücretsiz izne ayrılan, işini kaybeden ve ekonomik sıkıntılar yaşayan müzik ve sahne emekçilerine destek olmak için 27 Ekim'de Sahneye Ses Ver adlı etkinliğe imza atıyor. Ebru Cündübeyoğlu ve Hakan Yılmaz'ın sunumlarıyla Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşecek etkinlikte; aralarında Ahbap Genel Başkanı Haluk Levent'in de bulunduğu müzik, edebiyat, sinema ve tiyatro dünyasından Cem Adrian, Ceylan Ertem, Emircan İğrek, Fırat Tanış, Hazal Kaya, Hayko Cepkin, Kaan Sekban, Melek Mosso, Nihat Sırdar, Onur Saylak, Sunay Akın, Sumru Yavrucuk, Zeynep Bastık sahne alacak. Harbiye Açık Hava'da canlı olarak veya fiziki olarak orada bulunmadan sadece bilet alıp programı evden çevrim içi ortamda izleyerek sahne çalışanlarına destek olunabilecek etkinliğin biletleri, Biletix'te satışa sunuldu. Ahbap Derneği, ünlü isimlerin sahne performansları ve şarkılarıyla renk katacakları bu geceden elde edilecek gelirle sahne çalışanlarına destek sağlayacak. Sahne ve müzik emekçileri, bu destekten faydalanabilmek için 12 Ekim'den itibaren ahbap. org üzerinden asgari yasal belgelerini yükleyerek başvuru yapabilirler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ahmet-bukenin-deli-ibrahim-divani-ikinci-baskisiyla-raflarda/", "text": "Çağdaş öykü yazarı Ahmet Büke'nin geçtiğimiz kasım ayında ilk baskısı gerçekleştirilen romanı Deli İbram Divanının ikinci baskısı, raflardaki yerini aldı. Türk edebiyatında fazla işlenmemiş bir konu olan deniz ve denize ait kavramlarıyla dikkat çeken roman, bir ada hikayesi olarak okuyucunun karşısına çıkıyor. Ahmet Büke'nin yetişkinler için kaleme aldığı ilk roman olma özelliği taşıyan Deli İbram Divanının ilk baskısı ise 12 Kasım tarihinde gerçekleşmişti. Bir ay içerisinde ikinci baskısını yapma başarısını yakalayan roman, Can Yayınları tarafından okuyucularla buluşturuldu. Türk edebiyatında fazla işlenmemiş bir konu olan deniz ve denize ait kavramlarıyla dikkat çeken Deli İbram Divanı yoksul bir balıkçı ailenin öyküsünü konu alıyor ve insan ilişkilerini de gözler önüne seriyor. Roman, Ege insanının doğayla, tarihle, efsanelerle beslenen hayatı; adaletsizlik, gelir eşitsizliği sorunlarıyla harmanlanıyor ve bir ada hikayesi olarak kitap severlerin karşısına çıkıyor. Toplam 208 sayfadan oluşan romanın editörlüğü Mustafa Çevikdoğan, düzeltmeleri Burçin Gönül tarafından yapıldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ahmet-gunestekinden-14-subata-ozel-bir-kalp/", "text": "Bu yıl 95'inci yılını kutlayan dünyanın önde gelen premium çikolata markalarından GODIVA, Sevgililer Günü'nü ünlü sanatçı Ahmet Güneştekin'in tasarladığı çok özel bir eserle kutluyor. Güneştekin'in aşkın evrenselliğini özgün dokunuşlarıyla yorumladığı çalışması GODIVA Zorlu Center AVM mağazasında sergileniyor. Eser aynı zamanda ziyaretçilere, tasarımın ortasına yerleştirilmiş aynada sevdikleri kişiyle birlikte fotoğraflarını çekip aşklarını sanatsal bir yansımayla ebedileştirme imkanı veriyor. Şubat ayı boyunca sergilenecek olan eser, sevgilerini ebedi kılmak isteyen çikolata tutkunlarını GODIVA Zorlu Center AVM'ye davet ediyor. Kalp formundaki eserde kullanılan materyaller dairesel formdadır. Objeler çevrelerini yansıtır, bu yansıma sayesinde de objeye bakan kişiyi içine alır. Merkezde küre şeklinde metalik bir ayna bulunur. Işığın kırıldığı merkezin etrafında üst üste bindirilmiş halkaların üzerlerindeki figürler farklı dillerde seni seviyorum cümlesinin harflerinden oluşur. Eserde dünyanın farklı şehirlerinden fotoğrafların yerleşimiyle geçmişe ait fragmanlar kullanılmıştır. Figürlere eşlik eden fotoğraflar, canlandırılan anılar aracılığıyla sevginin temsilinin yerine geçer. Görsel materyallerin yerleşimi, aşkın her yaşta ve her zaman tarihsel bağlamlarda saklı olduğunu gösterir. Aşkın tarihi, önceki basamakları aşağıda bırakarak tırmanılan bir merdiven değildir. Göçebe yaşamın sürdüğü dönemlerde insan sahip olduğu her şeyi yanında taşırdı: Yaşadığı her yerin tohumlarını, hatırladığı zorlukları, geçmişin inançlarını ve acılarını. 20'nci yüzyılda sevme şekli bu bağlamda modern hayata bir yanıt olarak geçmiş duyguların birikimini yansıtır. Antik Mısır'dan günümüze kadar, Orpheus ve Eurydice, Dido ve Aeneas, Abelard ve Heloise, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Romeo ve Juliet bu devamlılığı gösterir. Eser bu nedenle aşkın var oluşunu sadece iki birey arasındaki tenselliğe bağlamaz, aynı zamanda yaşayan, nefes alabilen bireylerin varlığına, sevginin ve inancın bir güç olarak varlığına işaret eder. Bu çağda en çok ihtiyaç duyduğumuz bu unutulmuş gücün felsefesini yapar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ahmet-umitin-kayip-tanrilar-ulkesi-clubhouseta-konusulacak/", "text": "Ahmet Ümit'in 15 Haziran'da Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanacak, polisiyeyi, arkeolojiyi ve mitolojiyi harmanladığı son romanı Kayıp Tanrılar Ülkesi, 28-29 Mayıs tarihlerinde Clubhouse'ta okurlarla buluşmaya hazırlanıyor. Yapı Kredi'nin hayata geçirdiği bu özel proje kapsamında, Ahmet Ümit ve Craft'ın kurucusu, yönetmen Çağ Çalışkur ilk olarak Clubhouse'ta 28 Mayıs'ta yapılacak söyleşide dinleyicilerle bir araya gelecek. Ardından Çağ Çalışkur'un yöneteceği canlı kitap okuması Clubhouse Yapı Kredi Kulübü'nde 29 Mayıs saat 21:00'de canlı olarak okurlarla buluşacak. Kayıp Tanrılar Ülkesi'nin birinci bölümünün okunacağı canlı etkinlikte Zeus karakterini seslendirecek olan Ahmet Ümit'in yanı sıra İpek Bilgin, Alican Yücesoy, Cem Avnayim, Merve Dizdar, Murat Kılıç, Ozan Varol ve Olgu Baran Kubilay gibi deneyimli sanatçılar da seslendirme yapacak isimler arasında yer alacak. Ayrıca etkinlikte yer alacak ses efektleri usta foley sanatçısı Ali Ören'in imzasını taşıyacak. Türkiye'de bir ilk olma özelliği taşıyan etkinlik serisi, 28-29 Mayıs tarihlerinde saat 21:00'de Clubhouse Yapı Kredi Kulübü'nden canlı olarak takip edilebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ahmet-umitin-sis-ve-gecesi-25-yasinda/", "text": "25 yıl dile kolay! Ahmet Ümit'in önemli romanlarından Sis ve Gecenin 25'inci yılı şerefine Yapı Kredi Yayınları'nın Instagram hesabı üzerinden Ahmet Ümit yazar Seval Şahin'le canlı yayında bir araya geliyor. Türkçe polisiye edebiyatın yapıtaşlarından Sis ve Gece 25 yaşında. Ahmet Ümit'in, sözünü sakınmayan, cesur, hala güncelliğini koruyan, usta işi ilk romanı 1996'da yayımlandı. 90'lı yılların Türkiye'sinden bir kesit sunarken aynı zamanda ülkenin hem yakın geçmişini hem de geleceğini de gösteren kurgusuyla eleştirmenlerin övgüsünü kazanan roman yazarına parlak bir kariyerin kapısını açmıştır. Sis ve Gece, 2007 yılında sinemaya uyarlanarak bu alanda da büyük yankı uyandırmıştır. Yapı Kredi Yayınları'nın Instagram hesabı üzerinden canlı yayınlanacak sohbete buradaki linke tıklayarak katılabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ahmet-umitin-yeni-romani-kayip-tanrilar-ulkesi-15-haziranda/", "text": "Ahmet Ümit'in Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkacak olan yeni romanı Kayıp Tanrılar Ülkesi, polisiyeyi, arkeolojiyi ve mitolojiyi harmanlayan usta işi bir roman. Kayıp Tanrılar Ülkesi, 15 Haziran'da tüm kitapçılarda. Berlin'de cinayetler işleyen becerikli bir katil. Zeus'un ağzından parşomenlere, insan kanıyla enfes destanlar yazan bir şair. İşlediği cinayetlerle unutulmuş tanrıları yeniden uyanmaya çağıran bir çılgın. İnsanlardan nefret ettiği için, Tanrı olmaya kalkışan bir ölümlü. Babasıyla hesaplaşmak için Olimpos'a çıkmaya hazırlanan bir çocuk... Kayıp Tanrılar Ülkesi, Avrupa'nın en renkli, en kaotik, en çarpıcı kentlerinden biri olan Berlin'de başlayıp, Anadolu'da antik Pergamon kentinin surlarında son bulacak soluk soluğa bir serüven."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ahmet-umitten-askin-dogasina-dair-bir-hikayat-bir-ask-masali/", "text": "Ahmet Ümit'ten insanlığın en yüce duygusu olan aşkın doğasına dair bir hikayat: Bir Aşk Masalı 10 Ekim Pazartesi günü Yapı Kredi Yayınları kitabevlerinde ve tüm kitapçılarda. Bir varmış bir yokmuş, dünyada acayiplikler çokmuş. Bir gece beş farklı ülkede, beş prens aynı rüyayı görmüşler: Bir genç kız, kadim bir kentin alacakaranlık sokaklarında ışıktan bir güzellik halinde dolaşıyormuş. İşte o kızı gördükten sonra, artık ne eski hayatları kalmış ne de eski hakikatleri. Ahmet Ümit'ten insanlığın en yüce duygusu olan aşkın doğasına dair bir hikayat. 10 Ekim Pazartesi günü Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkacak olan Bir Aşk Masalı, beş prensin sevda uğruna revan oldukları bir yol ve hal macerası. Kaf Dağı'ndan ıssız çöllere, ücra hanlardan savaşçı kabilelerin çadırlarına, devlerden denizkızlarına, balinalardan devasa yılanlara, cümle tabiatın ve mahlukatın geçiş yaptığı bir hayal perdesi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ajandakolik-ayvalik-uluslararasi-film-festivalinin-medya-sponsoru/", "text": "Bu yıl 14-19 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek Ayvalık Uluslararası Film Festivali için geri sayım başladı. Geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl bağımsız kültür sanat haber sitesi Ajandakolik olarak festivalin medya sponsorları arasında olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Seyir Derneği tarafından Azize Tan direktörlüğünde, Fatih Özgüven danışmanlığında hazırlanan festivalin açılış filmi ve programından heyecan uyandıracak ilk filmler belli oldu. 8 Eylül'de Biletix üzerinden ve Ayvalık'ta Küçük Han'da açılacak gişeden bilet satışlarının başlayacağı festival programında film gösterimlerinin yanı sıra söyleşi ve paneller de düzenlenecek. 2023 Cannes Film Festivali'nde ana yarışmada dünya prömiyerini yapan Todd Haynes imzalı May December, Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin açılış filmi olacak. 14 Eylül'de Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amiftiyatro'da gerçekleşecek töreninin ardından gösterilecek film, özellikle iki başrol oyuncusu Natalie Portman ve Julianne Moore'un performanslarıyla büyük övgü topladı. Oyunculuk üzerine oyunbaz bir drama diye nitelendirilebilecek May December, yirmi yıl önce basını meşgul eden bir skandalın, çekilecek bir film nedeniyle tekrar gündeme gelmesini konu alıyor. Skandalın gerçek kahramanı Gracie rolünde Julianne Moore'u, çekilecek filmde Gracie'yi canlandıracak Elizabeth rolündeyse Natalie Portman'ı izliyoruz. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin uluslararası programında bu yıl Cannes, Berlin, Karlovy Vary, Selanik gibi dünya festivallerinde prömiyerini yapan ve önümüzdeki günlerde gerçekleşecek Toronto Film Festivali'nin ardından ülkemizde ilk kez Ayvalık'ta gösterilecek yılın merakla beklenen filmleri yer alıyor. 2011 yılındaki Umut Limanı filminden sonra Altın Palmiye adayı olarak geri döndüğü 2023 Cannes Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan ve Jüri Ödülü'nü kazanan usta yönetmen Aki Kaurismaki'nin yirminci filmi Sararmış Yapraklar / Fallen Leaves, Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nde izleyiciyle buluşacak. Finli yönetmenin kendine özgü evreninde geçen film, işten atılan süpermarket çalışanı Ansa ile inşaat işçisi ve iflah olmaz alkolik Holappa'yı bir karaoke barında bir araya getiriyor. Trajikomik bir aşk hikayesini tüm aksiliklere rağmen umutla anlatan film, seyirciye kendisini iyi hissettirecek bir finale doğru ilerliyor. Sararmış Yapraklar / Fallen Leaves, Uluslararası Eleştirmenler Birliği'nin bu yılki Büyük Ödül'üne de layık görüldü. Dünya prömiyerini yaptığı 2023 Cannes Film Festivali'nde En İyi Senaryo ve Kuir Palmiye ödüllerini alan, festival yolculuğuna Karlovy Vary Film Festivali'nde devam eden Hirokazu Kore-eda imzalı Canavar / Monster, önümüzdeki ay Toronto Film Festivali'nin ardından Ayvalık'ta izleyiciyle buluşacak. Arakçılar, Kimse Farketmiyor, Bebek Servisi ve Benim Babam, Benim Oğlum gibi filmleriyle tanınan Kore-eda, yeni filminde seyirciyi eşini kaybetmiş bir anne oğul üzerinden zaman geçtikçe katmanları artan, her bir karakterin anlatımı ile gerçekliği değişen ve karmaşıklaşan bir hikaye ile buluşturuyor. Yeşil Papayanın Kokusu ve Bisikletçi ile tanıdığımız Vietnam asıllı Fransız yönetmen Tr n Anh Hung'ın müthiş bir geri dönüş yaptığı ve 2023 Cannes Film Festivali'nden En İyi Yönetmen Ödülü ile döndüğü filmi Şeflerin Aşkı / The Pot au feu programda yer alan bir başka heyecan verici yapım. Neredeyse tamamı ya mutfak tezgahında yemek yapma ya da yemek sofrasında bir ritüeli andıran sunum sahnelerinden oluşan filmde, kadınların toplumdaki yerine ve sınıf çatışmasına değinen etkileyici bir aşk hikayesi de var. Juliete Binoche'un canlandırdığı müthiş yetenekli aşçı ve yıllardır himayesinde yemek pişirdiği Benoit Magimel'in canlandırdığı gurme, mutfağa dair tutkuları yanında büyük bir sevgiyi de paylaşıyor. İlker Çatak'ın, ilk gösterimi 2023 Berlin Film Festivali'nin Panorama bölümünde gerçekleşen bol ödüllü yeni filmi Öğretmenler Odası / The Teacher's Lounge festivalde seyirciyle buluşacak filmlerden bir diğeri. Almanya'nın bu yılki Oscar adayı olarak seçilen Öğretmenler Odası / The Teacher's Lounge, yaklaşan ödül sezonunda öne çıkması ve ses getirmesi beklenen filmlerden. Çatak'ın senaryosunu Johannes Duncker ile birlikte yazdığı film, okulu toplumun küçük bir modeli olarak ele alıyor. Okulda gerçekleşen hırsızlık vakalarında asılsız iddialarla öğrencilerin suçlanmasını engellemek için genç öğretmen Carla, gizlice kayıt yaparak hırsıza tuzak kurmak ister. Ancak bu durum olayları çözmek bir yana, özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiği gerekçesiyle öğrenci, öğretmen ve velilerin dahil olduğu tansiyonu giderek artan bir tartışmaya dönüşür. Asla düşmeyen temposuyla, adeta bir gerilim filmi gibi seyirciyi perdeye kilitleyen Öğretmenler Odası / The Teacher's Lounge, En İyi Film dahil tam beş dalda Alman Film Ödülü'nün de sahibi oldu. Festivalde seyirciyle buluşacak, Arjantinli yönetmen Rodrigo Moreno imzalı Kabahatliler / The Delinquents, 2023 Cannes Film Festivali'ndeki ilk gösteriminin ardından geleceğin kült filmlerinden olacak diye değerlendirildi. Film, yeni bir hayat kurabilmek için çalıştıkları bankayı soymaya karar veren Moran ve Roman'ın sıra dışı yolculuklarını anlatıyor. Ülke ve Özgürlük, Ayaktakımı, Benim Adım Joe, Ben Daniel Blake gibi filmlerin yönetmeni, politik başyapıtların yaratıcısı Ken Loach imzalı Umudunu Kaybetme / The Old Oak da festival programında yer alıyor. Loach'un son filmi olacağı söylenen Umudunu Kaybetme / The Old Oak, Kuzey İngiltere'de maden işçilerinin yoğunlukla yaşadığı bir kasabada filme ismini veren barda geçiyor ve bölgeye gelen Suriyeli mülteciler ile halk arasındaki gerilimi konu alıyor. Bu yıl dünya prömiyerini yaptığı 2023 Cannes Film Festivali'ne seçilen ilk Ürdün filmi olarak tarihe geçen Amjad Al Rasheed'in yönettiği İnşallah Erkek Olur / Inshallah a Boy programdaki dikkat çeken filmlerden bir diğeri. Kocasının ani ölümünün ardından sadece bir kızı olduğu için sahip olduğu her şeyde ailesinin hakkı olduğunu öğrenen Nawal'ın hak mücadelesini anlatan film, Nawal'ın yaşadığı toplumda erkek çocuk sahibi olmanın önemini gözler önüne seriyor. Oscar'a aday gösterilen Derisini Satan Adam, Güzel ve İtler gibi filmleriyle tanınan Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania, Cannes Film Festivali'nden Golden Eye ödülüyle dönen filmi Dört Kız Kardeş / Four Daughters'ta umut ve isyan dolu bir kız kardeşlik hikayesi anlatıyor. Dört kızından ikisi Libya'ya IŞİD için savaşmaya giden Olfa'yı odağına alan Ben Hania, başarılı bir doküdrama ile buluşturuyor seyirciyi. Olfa ve kaybolan kızlarını profesyonel oyuncular, geride kalan iki kız kardeşiyse kendileri canlandırıyor. Film, bir ailenin yaşadığı travmaları ve hatıraları gözler önüne seriyor. Görüntü yönetmeni Molly Manning Walker'ın ilk uzun metrajlı filmi Nasıl Seks Yapacağız? / How to Have Sex, bu yıl Cannes'da Belirli Bir Bakış bölümünde gösterildi ve bu bölümün En İyi Film Ödülü'nü kazandı. Film, mezuniyet yeterlilik sınavının sonucunu beklerken tatile giden üç genç kadını odağına alarak, gençler arasındaki akran zorbalığını, kalp kırıklıklarını ama hepsinden önemlisi cinsel taciz ve rıza inşasını soğukkanlı bir şekilde işliyor. İlk gösterimini Selanik Film Festivali'nde yapan ve geçen yıl Hollanda'nın Oscar adayı seçilen yazar-yönetmen Martijn de Jong'un dokunaklı filmi Vurgun Yemek / Narcosis Ayvalık'ta yönetmenin katılımıyla sinemaseverlerle buluşacak. Filminde bir derin deniz dalgıcının dalış sırasında bir daha geri dönmeyişinin karısı ve çocukları üzerindeki etkisinin izini süren, ölümü kabullenme ve kayıpla yüzleşmeyi anne ve iki çocuk üzerinden gizem duygusuyla yansıtan Martijn de Jong film gösterimi sonrasında seyircilerin sorularını yanıtlayacak. Nanni Moretti Cannes Film Festivali'nde yarışan yeni filmi Güzel Günler / A Brighter Tomorrow'da, Sovyetler Birliği'nin Macaristan'ı işgalinin İtalyan Komünist Partisi üzerindeki etkisini anlatan bir film çeken ve ailesiyle yaşadığı problemler nedeniyle zor günler geçiren nevrotik bir yönetmeni anlatıyor. Michel Gondry'nin sekiz yıl sonra çektiği ve 2023 Cannes Film Festivali Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde dünya prömiyerini yapan filmi Çözümler Kitabı / The Book of Solutions da filmini tamamlamaya çalışan depresif bir yönetmen hakkında sıra dışı bir komedi. Zach Braff'ın yazıp yönettiği başrolleri Midsommar filmiyle tanınan Florence Pugh ve usta oyuncu Morgan Freeman'ın paylaştığı Yeniden Başla / A Good Person da festivalde izleyiciyle buluşacak bir diğer film. Yeniden Başla / A Good Person, bir araba kazasıyla hayatı paramparça olan insanların suçluluk, yas, çaresizlik gibi duygularla baş etme çabasını anlatıyor. Ayvalık Uluslararası Film Festivali, Ayvalık Belediyesi, CultureCivic, Finansbank, Hollanda Konsolosluğu, Bilginer-Melin Ayvalık Sanat Kültür Eğitim Vakfı, Kürşat Ayvalık, Ay Yapım, Paribu Cineverse, O3 Medya, OGM Pictures, Gold Film, Kendine Has, Boyner, Sabuncugil, MUBI, Manzara Ayvalık, Ayvalıkzade, çöp adam, Nil House ve Ticaret Odası'nın değerli katkılarıyla gerçekleşecek. Mey|Diageo da geçen yıl olduğu gibi Yeni Bir... ödülünü vermeye devam edecek. 14 Eylül akşamı Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amiftiyatro'da yapılacak açılış töreninin ardından film gösterimleri, söyleşiler ve 17 Eylül'de çocuklar için düzenlenecek bir dizi etkinlikten oluşan Seyir Çocuk günü; Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi, Ayvalık Sanat Fabrikası, Küçük Han, Askev Sera, Kraft ve Sabancı Üniversitesi Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi'nde gerçekleşecek. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin programında yer alacak diğer filmler önümüzdeki günlerde açıklanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ajandakolikin-kurucusu-nilufer-turkoglu-evlendi/", "text": "Çınçınçın... Şimdi kadehi sizler için çınlattık çünkü iki tatlı haberimiz var! Aklımda böyle bir teşekkür yoktu ama buraya yazmadan da geçmek istemem çünkü emekleri çok büyük... Beni adeta Troyalı Helen'e dönüştüren, zarif gelinliğimi diken Çolpan Modaevi'nin terzisi çok sevgili Funda Sarı'ya, elçiçeği, masa çiçeği ve Batuhan'ın yaka çiçeği konusunda imdadımıza yetişen çok sevgili Vesaire Çiçek'e çok çok teşekkür ederim. Gün boyu elimden düşürmediğim çiçeğin ancak bir parçasını feda edip gelin adaylarına atabildim. Kültür sanat haberlerini Ajandakolik'ten takip etmeye devam ettiğiniz için sizlere ayrıca teşekkür ederim. Güzel, aydınlık günlere... Aşkla, emekle, yazıyla... Sevgiler dilerim!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ajandakolikin-oscar-tahminlerinde-kesin-kazanacak-dedikleri/", "text": "Ne demiştik, Oscar'a sayılı gün kaldı! Biz günleri saya duralım bir yandan da adayları aklımızdan geçirip duruyoruz. Elbette var kazanmasını istediklerimiz ve bir yandan da tahmin ettiklerimiz! Oscar bu, bazen hiç yanıltmıyor bazense ağızları açık bırakıyor! O yüzden bu defa en net olduğumuz tahminleri sizlerle paylaşıyoruz! Bakalım kaçı tutacak ama fazla da atıp tutmuyoruz! İşte Ajandakolik'in Bu yıl Oscar'ı kesin kazanır dediği Oscar adayları.... Bu yıl da en iyi yönetmen kategerosinde kadınların zaferi olacak, buna eminiz! Şimdiye kadar Oscar'a iki defa aday olarak bu alanda bir ilki temsil eden Jane Campion, ocak ayında gerçekleşen Altın Küre ödüllerinde En İyi Yönetmen kategorisinde ödülü kucakladığında zaten Oscar'a yeşil ışık yakmış oldu. The Power of the Dog, en iyi film kategorisinde ödülü Codaya kaptırabilir ancak iş yönetmene gelince bu ödül kaçınılmaz görünüyor. Şimdiden tebrikler Jane Campion! Bu kategorideki en güçlü aday olduğun kesin. Troy Kotsur, 75. BAFTA ve 27. Eleştirmenlerin Seçimi Film Ödülleri gibi törenlerde bu yıla ve hatta tarihe damgasını vurdu! Çünkü o, işitme engelli bir oyuncu. Kazansa da kazanmasa da Oscar'da da bu ödüle aday gösterilen ilk işitme engelli oyuncu olarak ismini yazdırdı. Zero Dark Thirty ve Vice gibi yapımların görüntü yönetmenliğini yapan ve daha önce Lion Ödülleri'nde aday gösterilen Greig Fraser, Dune ile geçtiğimiz günlerde Amerikan Görüntü Yönetmenleri Derneği'nde en iyi sinematografi ödülünü kazanmasıyla Oscar'da da bunun olasılığını gösteriyor. Kendi ülkesi Japonya sınırlarını aşa aşa gelen bir film, Drive My Car. Bu yıl Cannes'dan BAFTA'ya pek çokm ödülü kucaklayarak en iyi yabancı film kategorisinin en parlak adayı. Spider-Man: No Way Home, Free Guy, Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings ve son James Bond filmi No Time to Die filmleri ile yarışan Duneun görsel efektlerini Blade Runner 2049 ve First Man filmleriyle Oscar kazanan Paul Lambert ve ekibi hazırladı. Toplamda 1700görsel efekt çekimi oluşturuldu. Lambert, çekimlerde yeşil veya mavi ekran yerine daha çok kum rengi ekran kullandı. 2016'da Mad Max: Fury Road ile iki kez Akademi Ödülü kazanan, Emmy ve BAFTA ödüllü kostüm tasarımcısı Jenny Beavan'in gotik bir dünya yarattığı Cruella, Oscar'ı kazanmazsa üzülürüz doğrusu! 1970'lerin punk rock'ından ilham alan Beavan'ın Cruella'sı Dune'un zengin kostümlerine veya Cyrano'nun geleneksel dönem kostümlerine karşı zafer kazanması büyük ihtimal! Yürü be Jenny, kim tutar seni! Bahsi geçen isim Hans Zimmer olunca diğer adayların gölgede kaldığını söylemek haksızlık mı olur? Hiç de değil! Sayısız ödülün sahibi Zimmer, Dune'un müziklerini yapabilmek için Tenet'ı geri çevirmek zorunda kaldığını açıklamıştı. İyi ki de öyle yapmış! Bu arada Dune film müziği, bu Mart ayında Mondo aracılığıyla sınırlı sayıda 2xLP olarak piyasaya çıkıyor. Grammy ödüllü Billie Eilish ve kardeşi Finneas O'Connell'un birlikte giriştiği James Bond temalı şarkı, gerilimi ve hüznüyle Oscar'da canlı perofrmansta da karşımıza çıkacak mı acaba? Adele'in Skyfall'undan sonra en iyi James Bond şarkısı olabilecek denli güçlü No Time To Die, Oscar adayları arasında bir yıldız gibi parıldıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ajandakolikte-10-gune-10-caz-soylesisi/", "text": "Ajandakolik'in 30 Nisan Dünya Caz Günü'nden yola çıkarak ilan ettiği Ajandakolik Caz Haftası'nda 10 gün boyunca caz müziğin 10 önemli ismini ağırladım. Şimdiye kadar ardı ardına bu kadar uzun sürede bu kadar çok isimle söyleşi yapıldı mı Türkiye'de bilmiyorum ama bu alanda yapılmış uzun soluklu, kapsamlı ve karantina sürecine de denk gelen bir sohbetler bütünü olduğunu söyleyebilirim. Bu vesileyle Ece Göksu'ya, Alp Ersönmez'e, Ferit Odman'a, Cenk Erdoğan'a, İlhan Erşahin'e, Sibel Köse'ye, Kağan Yıldız'a, Volkan Öktem'e, Turgut Alp Bekoğlu'na ve Kerem Görsev'e teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ajandaya-not-alin-dunya-caz-gununde-5-ozel-konser/", "text": "Garanti BBVA, UNESCO'nun 2012'de ilan edilen 30 Nisan Uluslararası Caz Günü coşkusunu, 5 özel konserle yaşıyor. 30 Nisan Cumartesi akşamı İstanbul'da 5 farklı mekanda sergilenecek performanslarla, müzikseverler caza doyacak. Uluslararası Caz Günü'nde, Blind sahnesinde Barış Demirel ve Dostları, Bova sahnesinde Deniz Taşar feat. Cenk Erdoğan, Moda Sahnesi'nde Elif Çağlar Quartet, Nardis Jazz Club'da Mette Juul Quartet ve Salon İKSV'de Alfa Mist müzikseverlerle buluşuyor. Alternatif sahnenin başarılı trompet sanatçılarından olan Barış Demirel, Evvela Barıştık Mı projesiyle 2015'te T. E. A. R., 2018'de FAIL PLAY olmak üzere iki albüm yayınladı. 2020'de ise Türkiye'nin en önemli Hip Hop prodüktörlerinden ve MC'lerinden Da Poet ile ortak projeleri DPBD'nin ilk EP'si yayınlandı. İlk solo albümü Mutluluklar'ı Haziran 2021'de yayınlayan müzisyen yeni albümünün stüdyo calismalarına devam ediyor. Bu coğrafya ve yakınlarındaki seslerden etkilenen sanatçı hiphop, elektronik, caz ve pop gibi bir çok farklı türden sanatçıyla yaptığı çalışmalarda da müzikal çeşitliliğini göstermeye devam ediyor. Birçok müzisyenle ortak projeler yürüten Barış Demirel, Garanti BBVA Uluslararası Caz Günü konserleri kapamında özel konukları Kayra, Da Poet, Deniz Tekin, Efe Demiral ve İdil Meşe ile Blind sahnesinde olacak. Kendine has vokal tavrı ve ses rengiyle Türkiye'deki caz vokaline yeni bir soluk getiren ve son zamanlardaki üretimleriyle cazın sınırlarını genişleten şarkıcı, şarkı yazarı, tasarımcı ve multidisipliner sanatçı Deniz Taşar, 2013 yılından bu yana ulusal ve uluslararası bir çok yarışma ve festivalde yer aldı. 2016 yılında Türkçe parçalarını 'Uykuda Bir Bulut' isimli ilk albümünde seslendiren müzisyen aynı yıl bas gitarist Şentürk Öztaş'la birlikte duo projeleri Songs From A Breeze'in 'Chapter One' albümünü yayınladı. Onu Ona Ona Onu adlı parçasını Nisan 2019'da, ikinci albümünün ilk single'ı Uzaktan'ı da Nisan 2020'de dijital olarak, ikinci solo albümü 'Pişman Olunmayan Dünler'i ise Şubat 2021'de yayınladı. Deniz Taşer, dünyaca ünlü isimlerin yanı sıra; Türkiye caz sahnesininden birçok usta isim ve genç neslin önemli caz müzisyenleriyle çeşitli projelerde yer almaya devam ediyor. Perdesiz gitarın dünya çapındaki en önemli temsilcilerinden olan Cenk Erdoğan, 2008 yılında kaydettiği ilk albüm İLEnin ardından 2014 yılında perdesiz gitar için bestelediği solo gitar eserlerinden oluşan Karakutu adlı üçüncü solo albümünü yayınladı. 2017'de İsveçli davulcu Mehmet İkiz ile kurdukları duo ile Lahza isimli albümü yayınladı. 2018 de Fermata isimli albümünde besteci ve prodüktör kimliğini ön plana çıkaran sanatçı, perdesiz gitarın sınırlarını ilerletmek amacıyla yazdığı müziklerini kaydetti. 2021'de Arıyorum Hala isimli albümünü yayınladı. Dünya çapında birçok müzisyenle çalışan, ulusal ve uluslararası orginazasyonlarda sahne alan sanatçı, gitarist olarak yurt içi ve yurt dışında konser vermeye devam ediyor. Ayrıca albüm prdodüktörlüğü ve film müziği besteciliği yapıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde, caz kompozisyonu eğitimi alan Elif Çağlar, 2006'da, caz performansı üzerine lisans üstü eğitim almak için gittiği ve yaşayan efsane Sheila Jordan'ın öğrencisi olduğu The Aaron Copland School of Musicten ödülle mezun olan ilk Türk oldu. M-U-S-I-C isimli albümü, Türkiye müzik tarihinde bir caz vokalistinin tüm söz, müzik ve aranjmanlarını yazdığı, ilk İngilizce beste albümü olarak dikkat çekti. Türk caz sahnesinin en önemli isimleriyle çalışan Çağlar, ikisi dünyaca ünlü Amerikalı ve İtalyan caz müzisyenleriyle olmak üzere dört albüm çalışmasına imza attı. Farklı tarzlarda eserler yayınlamaya devam eden müzisyen, Türkiye ve dünyanın birçok ülkesinde prestijli festivallerde ve kulüplerde düzenli olarak sahne alıyor. Ayrıca Avrupa'da, bir çok ülkede gerçekleştirilen European Jazz School atölyesi bünyesinde eğitmen olarak görev yapıyor. Kopenhag'daki The Rhythmic Music Conservatory mezunu olan Mette Juul 2007 yılında 8 ülkeden 12 vokalistin katıldığı Talin'deki Uluslararası Jazzartist Yarışması'nı kazandı. 2010 yılında ilk albümü 'Coming In From The Dark'ı kaydetti. 2012'de 'Moon On My Shoulder' isimli ikinci albümünü 2015 yılında 'There is a Song isimli üçüncü albümünü yayınladı. 2019'da ise 'Change' isimli albümü çıktı. Yeni projesinde tamamiyle Danca bestelere yer vermeyi planlayan Mette Juul bugüne kadar albümleri ve konserleriyle eleştirmenler tarafından beğenilen bir müzisyen olarak dikkat çekiyor. Müzik eğitimi almadan kendini yetiştiren ve bugün Londra'nın renkli caz sahnesinin önde gelen isimlerinden olan Alfa Mist, melankolik caz melodilerini alternatif hip-hop ve soul öğeleriyle harmanlıyor. 2017'de ilk albümü Anthipon, 2019'da ikinci albümü Structuralism yayınlayan müzisyenin dördüncü stüdyo albümü Bring Backs oldu. Piyanist, besteci, multi-enstrümentalist, rap sanatçısı ve yapımcı olarak pek çok tanunmış sanatçıyla çalışan Alfa Mist, Uluslararası Caz Günü'nde Salon İKSV'de sahne alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ajandaya-not-edin-turk-ve-avusturyali-besteciler-konseri/", "text": "Müzikseverleri İstanbul'da çok özel bir konser bekliyor. Türkiye-Avusturya kültürel ilişkilerinin 100. yıldönümüne ithafen organize edilen konser, 23 Ekim Pazartesi günü saat 20.00'de Yeniköy Avusturya Kültür Ofisi'nde gerçekleşecek. Türk ve Avusturyalı Besteciler Konseri'nde Dieter Paier, Esra Abacıoğlu Akcan ve Elif Aksoy sahne alırken, şarkılar ve çalgı müziği repertuvarıyla, iki ülke arasındaki kültürel ilişkilerin asırlık geçmişi kutlanacak. Konser repertuvarı kapsamında Wolfgang Amadeus Mozart'tan Ahmet Adnan Saygun'a, Gustav Mahler'den Necil Kazım Akses'e Avusturyalı ve Türk bestecilerin eserleri icra edilecek. Bilindiği üzere Akses ve Saygun, çağdaş Türk müziğinin öncü kuşaklarından Türk Beşleri grubunun üyeleriydi. Türk ve Avusturyalı sanatçıların asırlık mazisinden bahsetmek gerekirse, Avusturyalı besteci Joseph Marx'ın, 1932'de İstanbul Konservatuvarı'na danışman olarak gelişi ve Necil Kazım Akses'in Ferid Alnar'la birlikte Viyana'da Marx'ın bestecilik öğrencileri oluşu, iki ülke arasındaki kültürel diplomasi ilişkilerinin en yakın göstergeleri olarak kabul ediliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/akbank-sanattan-ubiquity-ayni-anda-her-yerde/", "text": "Akbank Sanat kültür sanat etkinliklerini sosyal medya kanallarından sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Akbank Sanat Youtube kanalında Şubat ayında başlayacak Ubiquity / Aynı anda her yerde başlıklı video gösterimleri, videonun zaman ve yer bağımsız her yerde olabilme becerisinin altını çiziyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/akdeniz-2020-geleneksel-gastronomide-turkiyeyi-bu-pul-temsil-edecek/", "text": "PTT AŞ, Akdeniz Posta Birliği tarafından düzenlenen pul yarışmasına Akdeniz 2020 Geleneksel Gastronomi konulu üç değerli blok şeklinde hazırlanan anma pulu ile katılıyor. Fas, Fransa, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Hırvatistan, İspanya, Lübnan, Malta, Portekiz, Slovenya, Tunus, Yunanistan ve Türkiye'nin katıldığı yarışmada, yurt içi oyları kadar yurt dışından alınacak oylar da büyük önem taşıyor. Türkiye'deki vatandaşlarımız tarafından yapılacak oylamanın yanı sıra yurt dışında yaşayan Türkler de oylamada belirleyici olacak. 195 ülke vatandaşının katılabileceği oylamada, her ülkenin sıralamasında birinci olan pula üç puan, ikinci olan pula iki puan, üçüncü olan pula ise bir puan verilecek. Dünya çapında en yüksek puanı alan pul, yılın en güzel pulu seçilecek. Eşitlik durumunda, katılımcının ülkesinden gelen oylar hariç, toplanan en yüksek puan sayılarak kazanan ülke belirlenecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/akis-flux-adli-sergisi-ssmde-ve-akbank-sanatta/", "text": "31 Ocak 26 Nisan 2020 tarihlerinde Akbank'ın desteğiyle gerçekleşen Akış / Flux adlı sergi, Türkiye'de performans sanatının tarihini ziyaretçi için ulaşılır ve anlaşılır kılmayı amaçlıyor. Sergi; Marina Abramovic'in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı kapsamlı bir retrospektifi, açık çağrıya cevap veren ve projeye davet edilen sanatçılarla MAI ortaklığında geliştirilen canlı performansları, sanatçının halka yönelik oluşturduğu egzersizlerin deneyimleneceği Marina Abramovic Metodu bölümünü ve Akbank Sanat'ın bağlantılı olarak ev sahipliği yapacağı belgesel gösterimi ile video galeriyi kapsıyor. 1970'lerden itibaren yaygınlık kazanan bir sanat biçimi olan; objesiz, geçici ve anlık sosyal bir süreç olarak bugün çok disiplinli bir biçimde icra edilen performans sanatının Türkiye'deki sanatseverler tarafından tecrübe edilmesini amaçlayan Akış / Flux sergisi SSM galerilerinde üç ayrı kata yayılıyor. Serginin ilk katı, Marina Abramovic'in yaklaşık elli sene boyunca ürettiği performansların video ve fotoğraf belgeleriyle sanatçının çığır açan kariyerine ışık tutuyor. Fransız küratör Serge Le Borgne tarafından sanatçının kendisi ile birlikte hazırlanan bölümde aralarında Rhtyhm 0 (Ritim 0), Rhtyhm 10 (Ritim 10) ve The Artist is Present gibi Abramovic'in zihninin ve bedeninin sınırlarını zorladığı ikonik çalışmaları da bulunan performansları, sanatçının erken dönem resim çalışmalarıyla beraber sunuluyor. Abramovic'in yarı değerli taşları kullanarak ürettiği enerji odaklı obje ve eserlerden Shoes for Departure, Sakıp Sabancı Müzesi Resim Koleksiyonu'nda yer alan İzzet Ziya'nın Deniz Kıyısın'daki Kız isimli eseriyle ilşkilendirilerek beraber sergileniyor. Serginin retrospektif niteliği taşıyan bu bölümü, Abramovic'in kariyerinden yola çıkarak performans sanatının dünü ve bugününe dair kapsamlı bir bakış sunuyor. Serginin performans bölümünde ise, Türkiye'den ve 4'ü davet üzerine yurtdışından gelen 16 sanatçının 15 uzun süreli canlı performansı yer alıyor. Sanatçılar Arda Cabaoğlu, Bahar Temiz, Dilek Champs, Evren Kutlay, Halil Atasever, İlyas Odman, Merve Vural, Metehan Kayan ve Umut Sevgül, Murat Adash, Murat Ali Cengiz, Şebnem Dönmez ve projeye davet edilen Maria Stamenkovic Herranz, Nancy Stamatopoulou, Nezaket Ekici ve Virginia Mastrogiannaki'nin performansları müzenin ziyarete açık olduğu her gün, günde sekiz saat kesintisiz olarak Sakıp Sabancı Müzesi galerilerinde ziyaretçiler tarafından izlenebilecek. Performansların büyük çoğunluğu Galeri 2'de gerçekleştirilirken gezici nitelik taşıyan biri, müzenin farklı noktalarında ziyaretçilerle buluşacak. Bir diğeri ise galeri girişinde ziyaretçileri karşılayacak. Kendisi de bir performans sanatçısı olan Brezilyalı Paula Garcia'nın küratörlüğünde hayat bulan bu bölümde yer alan sanatçılar, Ağustos 2019'da MAI tarafından yapılan açık çağrı yoluyla ve özel davetle bir araya geldi. Performans projelerini MAI işbirliğiyle geliştiren sanatçılar, sergi öncesinde MAI ekibiyle birlikte İstanbul dışında gerçekleştirilen bir haftalık inziva sürecine girerek uzun süreli performanslarına bedenen ve zihnen hazırlandılar. Serginin SSM'deki üçüncü katı ise, Marina Abramovic'in eğitmenlik kariyeri boyunca araştırmaları ve seyahatleri ile zenginleşerek sanatçılar için geliştirdiği ve sonrasında herkese sunduğu Marina Abramovic Metodu'na ayrılıyor. Farklı felsefe ve tekniklerle ziyaretçilerin bizzat katılımla ortak bir tecrübe yaşadığı Metot bölümünde ziyaretçiler hareket, hareketsizlik ve konsantrasyona odaklanan deneyimler yoluyla zaman ve mekan içerisinde bulunabilmek üzere bir keşif yolculuğuna çıkmaya davet edilecek. Akış / Flux sergisiyle bağlantılı olarak, Akbank Sanat'ta bir dizi belgesel sergi ve belgesel gösterimleri yer alıyor. Performans sanatının tarihinden yola çıkarak bugününü şekillendiren mirasın keşfedilmesine olanak sağlayacak gösterimlerde, Abramovic ile birlikte diğer performans sanatçılarının ve farklı disiplinlerden sanatçıların çalışmaları tarihsel ve tematik bir bağlam içinde ele alınıyor. Belgesele dayalı sergiler, bu disipline aşina olmayan ziyaretçilere performans sanatını bir bütünlük içinde tanıtmayı amaçlıyor. Akış / Flux sergisi Sakıp Sabancı Müzesi ve Akbank Sanat'ta 31 Ocak 26 Nisan 2020 tarihleri arasında açık olacak. Sergi SSM'de Pazartesi günleri hariç 12.00 20.00, Akbank Sanat'ta ise Salı ve Cumartesi günleri arasında 10.30-19.30 saatleri içinde görülebilecek. Sakıp Sabancı Müzesi galerilerine sergi boyunca yayılacak farklı performansların hepsine şahit olmak isteyen ziyaretçiler, aylık veya sergi süresini kapsayan farklı bilet kategorileri ile sergiyi diledikleri kadar ziyaret edebilecek ve böylece tüm performansları izleyebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aktif-yasamin-dengesini-honor-scale-2-ile-olcun/", "text": "Bakın bugün ne keşfettik! Artık spor salonlarında yağ ve kas ölçümü yapmanıza gerek yok! Ayağınıza kadar geldi... Üstelik pandemi döneminde büyük kolaylık! Korkmayın, ölçün. Vücut değerlerinin 14 farklı ölçümünü yapabilen akıllı tartı HONOR Scale 2 Türkiye'de. Ağırlığın yanı sıra bazal metabolizma hızı, vücuttaki su, protein, kemik mineral içeriği gibi farklı değerleri görüntüleyebilen HONOR Scale 2, aktif bir yaşam benimseyenler ve verilerini kontrol altında tutmak isteyenlerin işlerini kolaylaştırmak için artık sizinle! Gençlere yönelik teknolojik ürünleriyle değer yaratan HONOR, hayatı kolaylaştıran ekosistem ürünlerine bir yenisini ekledi. Türkiye satışları başlayan akıllı tartı HONOR Scale 2, 14 farklı vücut ölçümü yapması, 50 farklı kullanıcıya kadar veri kaydetmesi ve şık tasarımıyla öne çıkıyor. Scale 2, geçmiş ölçüm verilerine göre kullanıcıları tanıyor ve ölçümü doğru kullanıcıyla eşleştiriyor. Bunlara ek olarak geçmişe yönelik ölçüm değerlerini de mobil uygulama üzerinde tutarak, belirli dönemlerde vücutta yaşanan değişimi görmeyi sağlıyor ve bu sayede egzersiz, diyet gibi uzun süreli planlamaları yapmayı kolaylaştırıyor. Bluetooth bağlantısıyla HUAWEI Sağlık mobil uygulamasına bağlanan HONOR Scale 2, geçmiş dönemli verileri de bu uygulama üzerinden sunuyor. Parlak beyaz yapısı, kompakt boyutlarıyla rahatça kullanabileceğiniz HONOR Scale 2, online satış kanallarında 229 TL fiyatıyla kullanıcıların beğenisine sunuldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aktris-pinar-deniz-31-mayista-karsinizda/", "text": "Disney+'ın hikayesi ve kadrosuyla heyecanla beklenen yeni orijinal yapımı Aktris, 31 Mayıs'ta izleyicilerle buluşmak için gün sayıyor. Bu arada dizinin merakla beklenen fragmanı da geldi. Başrolünde yer alan Pınar Deniz'in birbirinden farklı birçok karaktere büründüğü tanıtım diziye dair merakı artırıyor. Oyuncu kadrosu ve çarpıcı hikayesiyle şimdiden büyük bir heyecanla beklenen 'Aktris', 31 Mayıs'ta Türkiye ile eş zamanlı dünyanın birçok ülkesinde Disney+'ta yayına giriyor. Pınar Deniz ve Uraz Kaygılaroğlu'nun başrolünde yer aldığı diziden dikkat çekici yeni tanıtım yayınlandı. Pınar Deniz'in hayat verdiği Yasemin Derin karakterinin farklı kimliklere bürünmüş hallerini gördüğümüz tanıtım hikayeye dair yeni detayları izleyicilerle paylaşırken nefesleri kesecek, sürükleyici bir dizinin sinyallerini veriyor. Yapımcılığını BKM'nin üstlendiği, yönetmen koltuğunda Soner Caner'in oturduğu, senaryosunu Hakan Bonomo'nun kaleme aldığı, başrollerinde Pınar Deniz ve Uraz Kaygılaroğlu'nun yer aldığı gerilim-suç-mizah türündeki Aktris dizisinin oyuncu kadrosunda Deniz ve Kaygılaroğlu'na Tolga Tekin, Ahmet Rıfat Şungar, Şebnem Hassanisoughi, İpek Çiçek ve Serhat Kılıç gibi önemli isimler eşlik ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/alain-delonun-otanazi-istegine-turk-sanatcilar-ne-dedi/", "text": "Özellikle 1960 ve 70'lerde sinema kariyeriyle büyük çıkış yakalayan ve Fransa'nın en büyük aktörlerinden kabul edilen ve hiç kuşkusuz yakışıklılık tanımıyla özdeşleşen Alain Delon, son birkaç yıldır yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle artık daha fazla yaşamak istemediğini ve yaşlılığın eziyet haline geldiğini belirterek ölmek istediğini açıkladı. Bu durum Delon hayranlarını yasa boğarken insanın kendi ölümünü istemesinin bir hak olup olmadığı sorusunu da bir kez daha akıllara getirdi. Ajandakolik olarak bu acı ama fazla gerçek soruyu sanatçılara sorduk. Alain Delon, felç geçirdiği ve böyle yaşamak istemediği için ötanazi istiyor. Genç olsaydı da başkalarına muhtaç olarak ve hayattan zevk aldığı küçük keyifleri bile kaybedeceği için ötanazi isteyebilirdi. Bu şekilde ölmek isteyenlerin sağlık durumu bilinmeden yorum yapmak, kurgudur, gerçek dışıdır. Ünlü yazar Margaret Atwood'un kocası da hızla artan Demans nedeniyle, henüz sevdiklerini tanırken geçen yıl ötanaziyle ayrıldı hayattan. Ailesi de onayladı bu arzusunu. Bence aklı başında olan bir insanın kendi kararlarına saygı duyulmalı. Darülacezede ve özel yaşlı bakım evlerinde çok kaliteli yaşlılık sürdürenler de var. Ben son dakikaya kadar ayakta kalmaya çalışmak ve üretmek isterim açıkçası. Alain Delon için ne diyebilirim ki... Kişisel bir seçim. Kendisine bu kararı aldıran duygular ne acaba? Tüm dünyanın hayran olduğu, kadın erkek pek çok kişinin aşık olduğu güzellikte bir aktör... Yetenekli ve karizmatik... 60'lı ve 70'lı yılların en karizmatik aktörlerinden. Şimdi yaşlanmak kendisine nasıl azap vermişse bu kararı almış. Fazla yorum yapamıyorum. Yapmamalıyız da zaten. Ötanazi hak olmalı diye düşünüyorum. Yaşamak sadece nefes alıp vermek değil ya... Neşe ve arzu azalıp da yaşlanmak hak etmediğin bir ceza gibi yıkılırsa insanın üzerine, seçmek hak olmalı. Ötanaziyle ilgili gençlik yıllarımda kişisel hak olarak görüyordum ama birkaç tane ötanazi videosu izledikten sonra bunun normal bir son olduğunu düşünmüyorum. Ben ötanazinin gerçekten ağrılı ve yaşamaya dönülmeyecek bir noktada olduğunda belki işe yarayacağını ve bunun da uluorta konuşulmasını doğru bulmuyorum. Ama onun dışında ötanazinin bir suç olduğunu düşünüyorum. Aslında suç kelimesi yanlış; vicdanen içimi hoş tutmayan bir durum oluşturuyor. O yaşa gelmeden bir şey diyemem. Ben ötenazinin bir hak olarak tanınmasından yanayım. Kişi intihar etmiyor yaşamını sonlandırma hakkını talep ediyor. Özellikle büyük acılar yaşadığı ve iyileşmenin söz konusu olmadığı sağlık sorunlarıyla karşılaştığında... Delon gibi dünyanın en yakışıklı erkeği kabul edilen bir oyuncunun psikolojik ve dayanılmaz acısına son vermeyi istemesini normal buluyorum. Bana sorarsanız hala çok yakışıklı ama o mutsuz yaşıyor bu yaşlarını belli ki... Üzücü bir durum şüphesiz, keşke bu yaşıyla da barışabilseydi. Ötanazi hak olmalıdır. Bu kişinin Alain Delon olması da hiç fark etmez. Aklı açık bir insan kendisinin durumuna kendi karar verir ya da vermelidir. Ben her zaman yaşamaktan yaşatmaktan yanayım ama bu karara da saygı duymak lazım. Boşuna zahmet etmiş, azıcık dişini sıksa sırası gelmiş zaten. Yaşamın bize sunulmuş bir armağan olduğunu düşünürüm ama sadece nefes almak değildir yaşamak. Eğer insan için yaşamak katlanılmaz hale gelmişse ve bunu değiştirmek de mümkün değilse ölümü seçebilir. Ölümü seçen kişinin aklı başındaysa, ne yaptığını çok iyi biliyorsa bu seçime saygı duymak gerekir. Ben de Alain Delon'un bu kararına saygı duyuyorum. Ve elbette bir kez daha anlıyorum ki yaşamak, son derece karmaşık bir süreçtir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/alex-alex-her-eve-bir-alex/", "text": "Ürünlerinin tasarımı ve fonksiyonelliği ile hayatı kolaylaştıran küçük ev aletleri markası Homend'den bu defa büyük bir ev aleti desek yalan olmaz sanki! Homend Alex Robot Süpürge, üstün teknolojik özellikleri ve performansının yanında, sıra dışı ve şık köşeli tasarımıyla kalıpları yıkıyor. Türkçe konuşan Alex temizlikte çıtayı yükseltecek gibi görünüyor. Robot süpürge pazarı, özellikle 2021'de Türkiye'de de iyice yayılmaya başlandı. Rakip çok, markalar giderek artıyor. Hangisini seçeceğiz diye düşünenler için biz bugün Homend Alex Robot Süpürge ile tanıştık. Henüz testetmedik ama özelliklerini öğrendik. Öyle görünüyor ki Alex kadın erkek herkes için temizlik yapmayı keyifli bir aktiviteye dönüştürecek. Temizlikte en iyi dostunuz Homend Alex Robot Süpürge ile artık ev temizliği iş olmaktan çıkıp bir keyif haline geliyor. Alex Pro 1290 ve Alex 1280 olarak iki ayrı modeliyle tüketicilerle buluşan cihaz, sahip olduğu özellikler ve performansı ile görenleri kendine hayran bırakıyor. Mapping algoritması sayesinde temizleyeceği alanın haritasını çıkararak temizlik için en ideal rotayı oluşturan Alex, rampa çıkma kabiliyeti, zemin algılama teknolojisi ve kir sensörü sayesinde farklı zeminlere göre gücünü en verimli şekilde kullanıyor. Alex tasarımıyla da çığır açıyor. Alışılmış yuvarlak robot süpürgelerden farklı köşeli tasarımı sayesinde, özellikle köşelerde kalan kör noktalarda bile tam temizlik sağlıyor. Üstelik yuvarlak robotlara göre yüzde 40 daha uzun fırçalarıyla zemin üzerinde daha geniş bir alanı temizleyerek zamanı da verimli kullanıyor. Temizlik esnasında şarjı azalınca kendi kendini şarj edebilen Alex, 90 dakika boyunca gücünden ve performansından hiç bir şey kaybetmeden çalışabiliyor. 2.5 KPA Emiş Gücü ile temizlikte fark yaratan cihaz, XL toz hanesi ve paspas yapabiliyor olmasıyla da kullanıcılarının hayatına vazgeçemeyecekleri bir konfor getiriyor. Akıllı algoritması ve kamerası ile görevini en verimli şekilde yerine getirebilmek için kendi yol haritasını oluşturan Alex, özellikle emekleyen çocuk sahibi aileler, alerjik bünyeye sahip olanlar ve evcil hayvan dostlarının ilk tercihi olacak. Alex, hızıyla da sizi şaşırtacak. 20 m2'lik bir alanı 10 15 dakika içerisinde temizleyen Alex, evinizde olmadığınızda bile aplikasyonu sayesinde kendisini uzaktan kontrol etmenize izin veriyor. Bu robot süpürgelerin kurulumu çok zahmetli diye düşünmeyi bırakın. Homend Alex ile artık robot süpürge kurulumu da bir sorun olmaktan çıkıyor. Yetkili servis ve satış sonrası destek hizmetleri ile de bir ilke imza atan Homend Alex Robot Süpürge size bir robottan beklediğinizin çok daha fazlasını sunacak. Lansman toplantısında konuşan Karaca Marka ve Ürün Pazarlama Müdürü Sultan Köse, 'Alex Türkiye'de' iletişimine ilk olarak Fenerbahçe Beşiktaş derbi maçıyla başladıklarını söyledi. İzleyicilerin merak duygusuyla twitter'da yaptıkları paylaşımların 'Alex Türkiye'de' söylemini twitter'da trend topic'e taşıdığını aktardı. Köse, bizim yaratıcı çalışmalarımız herkesin kendi içeriklerini üretmesi için ayrıca ilham verdi. İzleyiciler futbolcu Alex ile bizim ürünümüzü eşleştirerek eğlenceli paylaşımlar yaptılar, dedi. Özgün çözüm ve anlamlı yeniliklerle hayata hizmet eden Homend, kuruluşundan kısa bir sure sonra, dünyanın en prestijli tasarım yarışmalarından biri olan Red Dot Design Awards'dan üç ödül birden alarak önemli bir başarı sağlamıştır. Üretiminde sağlıklı malzemeler kullanılan, düşük enerji harcayan ürünler geliştirmeye öncelik veren Homend markalı 100'den fazla ürün bulunmaktadır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/alfred-hitchcockun-tum-filmlerini-renkli-olarak-izlemediyseniz-eger/", "text": "Gerilim ustası Alfred Hitchcock'un yönettiği tüm renkli filmler kaçıranlar, özleyenler ve büyük ekranda görmek isteyenler için İstanbul Film Festivali kapsamında sinemalarda. 40. İstanbul Film Festivali'nin Nippon Paint sponsorluğundaki özel bölümü Hitchcock Renkli kapsamında, dahi sinemacı Alfred Hitchcock'un 15 renkli filmi yenilenmiş kopyalarından Beyoğlu ve Kadıköy sinemalarında gösteriliyor. Gösterimler kasım ve aralık aylarında her hafta beşer film içerecek şekilde yapılacak. Hitchcock Renkli gösterimleri 19 Kasım günü yönetmenin fetiş ve saplantı üzerine belki de en unutulmaz oyununa damga vuran Ölüm Korkusu / Vertigo ve kendisine neden Gerilimin Ustası şanının yakıştırıldığını gösteren filmlerden Birds / Kuşlar ile başlıyor. 40. İstanbul Film Festivali'nin özel bölümlerinden Hitchcock Renkli, yapıtları yalnızca sanat değil felsefe ve psikoloji alanlarında da konu edilen, dünya sinemasını ve çağdaş sinemacıları derinden etkileyen bu efsane yönetmenin filmlerini beyazperdede izleyememiş genç kuşakları ve özleyenlerini sinemaya çağırıyor. Gerilim ustası Alfred Hitchcock'un yönettiği, her biri bir başyapıt olan 15 uzun metrajlı, renkli filmin yenilenmiş kopyalarından gösterileceği seçki, yönetmenin filmografisine farklı bir açıdan yaklaşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ali-cuneyd-kilcioglu-issizlik-sanat-40-yas-ustu-kadini-konu-alan-bir-oyun-kleopatraya-ne-oldu/", "text": "Türk Tiyatrosu'nun genç ve üretken yazarlarından Ali Cüneyd Kılcıoğlu'nun yazdığı, Azade Küçükaycan'ın hem yönetip hem oynadığı, koreografisini İhsan Bengier'in, müziklerini Can Atilla'nın, kostümlerini Nalan Alaylı'nın, ışık tasarımını ise Akın Yılmaz'ın yaptığı Kleopatra'ya Ne oldu?, 8 ve 22 Aralık'ta Şişli Sahne'de seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Sezonun dikkat çeken oyunlarından biri olmayı başaran Kleopatra'ya Ne oldu?, gücü ve güzelliğiyle tarihe damgasını vuran Kleopatra'dan yola çıkarak günümüz dünyasında yaşayan sıradan bir kadının mücadelesini konu alıyor. Oyun yalnızca bununla da sınırlı değil, oyunda ayrıca 40 yaş ve üstü kadınların kendilerine yer ve iş bulma çabası, sanata olan bakış açısı da sorgulanıyor. Yazarı Ali Cüneyd Kılcıoğlu ile oyunundan yola çıkarak gerçek bir sahne olan hayatın meselelerini konuştuk. Çünkü Kleopatra'ları uzakta aramamak gerek. Sokakta, evde, bindiğimiz toplu taşıma araçlarında, iş yerlerinde; arkadaşımız, annemiz, akrabamız, komşumuz olarak gündelik hayatta toplumsallaştığımız tüm alanlarda Kleopatra'lar var. Ben geçen yıl Mitos Boyut yayınlarından Kadın Oyunları -1 kitabımı çıkardım. Bu kitapta iki, üç kişilik sadece kadın oyuncuların oynayabileceği beş adet oyun var. Bu kitaba hazırlanırken kadın meselesine daha politik ve toplumsal bir noktadan bakmak istedim, niyeyse kadın oyunu deyince sadece aşk, ayrılık konusuna sıkışmış kadın hikayeleri görüyoruz. Bu durumdan kaçınarak ülkemizin tarihsel gelişiminden kopmadan kadın oyunları yazdım. Mesela 1930'larda bir kasabada oynamaya gelen hanendeleri eve kapatan adamları ve onların adaletini, kadınların o evden kaçışlarını erk şiddeti üzerinden göstermeye çalıştım ya da pandemi döneminde bir youtube videosunda çocukları tarafından sırları ifşa edilen annelerin sırlarının ülkede viral olmasını ve bunun üzerine ebeveynlik ve kadınlık sorununa dair farklı hikayeler yazdım. Bunun gibi meseleye farklı yerden ve hayatın içinden yaklaşan kadın oyunları yazmaya gayret ettim. Kleopatra'ya Ne oldu? oyunum da o kitap için yazılmış oyunlardan biriydi ama tek kişilik oyun olduğu için kitapta yer alamadı. Oyun hakkında çok fazla ipucu vermeden şunu söyleyebilirim. İkisi arasındaki en güçlü bağ 39 yaş. Zira Kleopatra 39 yaşında intihar ederek yaşamına son veriyor, Canan Yolcu ise 39 yaşında hayatını eline alıyor. Bu önemli bir dramatik kırılma anı oluşturuyor. Keza ikisinin de yolu bir zaman Tarsus'tan geçtiği için çeşitli kesişmeler yaşıyorlar. Azade hanım Devlet Tiyatrosunda oyunculuk, idarecilik yapmıştır; hala devam etmekte, geniş bir bilgi birikimi ve kıymetli bir sanatsal bakış açısı var. Yazdığı radyo, tiyatro oyunları ve çevirileri mevcut, tiyatro onun da hayatının merkezi. Özel, ödenekli birçok oyunları izliyor, takip ediyor, okuyor, o yüzden kendisini kıymetli buluyorum. Kendisiyle benim Kocamı Gömme Töreni oyunum vesilesiyle tanışmıştık, o proje olamamıştı ama hep bağlantı halindeydik. Bir gün tek kişilik oyun aradığını söyledi. Kendisine Kleopatra'ya Ne Oldu oyunumu gönderdim, oyunu beğendi ve üzerine konuştuk, ben konuşmalarımız sonrası oyunu güncelleyip kendisine tekrar yolladım. O da oyuna sahip çıktı. Özel tiyatroda kendi imkanlarıyla bu oyunu ayağa kaldırdı, hani Kleopatra'lar her yerde dedim ya, o da oyunu sahneleme mücadelesiyle bir Kleopatra'ydı. Onu geriye iten çokça olaya rağmen pes etmedi ve oyunu sahnesine kavuşturdu. Bu yüzden kendisine çok teşekkür ediyorum. Şimdi bu konuyu unutup başka bir konuya geçeyim, o da ülkemizdeki işsizlik konusu. Ülkede kronik bir işsizlik sorunu var. Eğitimli gençler bile iş bulamazken 40 yaş üstünde tecrübesi eksik bulunan bir kadının iş bulup hayatta yer edinmeye ve kendine bir alan açma çabası çok zorlu bir yol. Oyunda Canan Yolcu'nun her vatandaşımız gibi eğitiminin dışındaki sektörlerde işe girme, işte çalışma mücadelesini görüyoruz. Maaş bordrosu olmadığı için kredi çekemeyen bir sanatçının sanatı için konuşması için şevki kalabilir mi, mücadele o kadar sert ki biraz bu sertlik içinden bir oyun yazmak istedim. Doktor muayene bekleme odalarına asılan resimlerin ressamı... Ölü doğan bir embriyo bile sanata alet edilmişken... Marina Abramovic'in dediği gibi ciddiye alınmak uzun zaman alıyormuş... Malum sanat hakkında konuşulmaz; ya beğenilir ya eleştirilir! Kahrolsun devrim itkisini kaybeden sanat, deyip eserler yaptım, önce klasikleri ezberledim sonra klasiklere saldırdım, güzelin biçimlerini bozdum. Sanat mı kıymetli yoksa sanatı yapan mı, mesela bir tişörte benim eserimi mi bassalar mutlu olurum ya da yüzümü mü? Sanat eserimin önünde selfie çekenlerin fotoğraflarında sanatım sadece bir fon olmuyor mu? Bir sanat eseri hangi noktadan sonra çıkıp topluma mal olur veya topluma mal olmayan sanat eserlerine ne oluyor? Sanat eseri mi politik, sanatçının kendisi mi? Hangisinin politik olması beklenir? Benim sanatçı kişiliğim bankalardan alacağım kredi notuna olumlu bir etki yaratmıyor mesela, peki bu nedir? Yahu risk grubunda görüldüğüm için kredi kartı limitimi artıramadım, bakın bu dramdır. Tüm bu başlıkları 40 yaş üstü/işsizlik/sanat/kadın- içeren bir oyun oldu Kleopatra'ya Ne Oldu? oyunu. Aslında çok doğru bağlamlardan ya da bağlamsızlıklarla parçalanmışlığımızı, anlamsızlığımızı kucaklayan bakışlardan ya da toplumsal/kişisel sinir uçlardan ya da güncelden ya da geçmişten ya da bir şey ifade etmeyen dilden ya da her şeyi kapsayan dilden kurulunca anlaşılır oluyor. Herkes kendi anlamını üretebiliyor çünkü o an bir şeyle baş başa, karşı karşıya kalıyoruz ve anlamı o an kendi içinizden üretiyorsunuz. Ben çok da anlaşılmaz olduğunu düşünmesem de tekinsiz bir alan gibi durduğunu kabul ediyorum. Canan Yolcu oyunda Ayna ayna söyle bana, benden daha gerçeği var mı şu dünyada diyerek tiyatro/performans ayrımına ve gerçeğe, temsili olmayana yaklaşma meselesine dair güçlü bir söz söylüyor aslında. Konuyla ilgili derinleşmek isteyenlere Marvin Carlson'un Performans ile hayatlarını performans sanatına adamış bir karı kocanın karakomik durumlarını anlatan Kevin Wilson'un Fang Ailesi kitaplarını öneririm. Ah kalbim, diyorum. Artık oyunların sahnelenme aşamalarında da yer aldığım için o kadar çok insanla temas edince, tiyatro konuşunca, herkesten bir şeyler öğrenince inanılmaz bir havai fişek patlaması etkisinde kalıyorum. Beni besleyen, güçlendiren ve damarlarıma sirayet etmiş bir aşk bu, hissiyatım her gün daha fazla bir tutkuyla örülüyor. Sadece tiyatro oyunları yazmaya çalışan ve bunun için mücadele eden bir kalemim, çok yalnız bırakıldığım bir yol bu, çölün ortasında kelimelerden bir ağaca dönüşmeye çalışıyorum, yolum çok ama kalemimin inancı sonsuz. Bu biraz yazarlık tavrıyla ilintili bir durum. Seyirciyle sahne üzerindeki bağlantım sadece metin aracılığıyla olduğu için delikli bir sahne metni inşa etmeye gayret ediyorum. Yani sahnesel performansla doldurulan bir metni kastediyorum. Tiyatro kolektif bir üretim olduğundan oyun yazarı da oluşturulan sürecin bir parçası. Dolayısıyla birçok kişi kendi yorumunu koyar; yönetmen, oyuncu, dekor, ışık vb. Bu süreçte metin canlı bir organizma gibi sürekli gelişir, büyür, değişir. Buna imkan tanıyan metinler üreterek tiyatro sanatına bir oyun yazarı olarak bu açıdan katkı vermeye çalışıyorum dolayısıyla yönetmen, oyuncular, yaratıcı ekiple yoğrulan metin süreci bana çok şey öğretiyor ve ben tiyatroya bu açıdan bakıyorum. Sizinle bu denk gelişimize çok mutlu oldum. Ben KHK ile okuldan atılan kıymetli hocalarımızın ders verdiği son öğrencilerdenim. Kuramsal alanda ve hayata dair öğrendiklerim yazarlığıma bir sezi, kuramsal bir temel, disiplinler arası bir bakış kazandırdı. Hocalarımıza yapılan adaletsizliği her ortamda dile getiriyoruz, cezalandırılan bölümün öğrencileri, gençler oldu. Bu adaletsizlik sonrası ne yapılırsa yapılsın hiçbir şeyi artık eskisine döndürmez ama umut ediyorum ki kaybedilen hakları, yılları, öğrencilerine aşkla hizmet etmiş ve eden hocalarımızın hakkı bir şekilde geri teslim edilir. Devlet tiyatrosunun ilk defa yerli yazarları teşvik etmek amacıyla başlattığı uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadın yazarlara da bir teşvik var. Ben de 2009 yılında Devlet Tiyatrosunun 60. Yılı 60 Yerli Yazar Projesi ile gün yüzüne çıkabilmiş yazarlardandım. Bakın üzerinden 13 yıl geçmiş ve benim sahnelenen ilk oyunum bu proje sayesinde Trabzon Devlet Tiyatrosunca sahnelenen Televizyon Cumhuriyeti oldu. Onca yıldır bu çıkış sayesinde yoluma devam edebildim, bana verilen şansı çok güzel değerlendirdim. Dolayısıyla Devlet Tiyatrosunun bu tarz projelerini önemsiyor, mutlu oluyor, destekliyor ve tüm yazarların katılmasını öneriyorum. Şu ara Hesaplaşma Oyunları projem üzerine çalışıyorum. Bu konuda bir çocuk gibi çok heyecanlıyım, bu oyunların araştırmalarını, okumalarını, izlemelerini yapıyorum; disiplinle bilgi birikimi artırmaya devam ediyorum. Tamamen hesaplaşma üzerine ve güçlü çatışmalarla örülen beş, altı adet az kadrolu oyun yazıyorum. Üzerine çok kalem oynatılmamış konularda toplumsal gerçekçi ve sırtını trajikomiğe dayamış oyunlar üzerine çalışıyorum. Umarım kafamdakileri layığıyla kağıda geçirebilir, hikayelere, karakterlere olan sorumluluğu yerine getirebilirim. Sonuçta bu ülkenin vatandaşı olarak dert edindiğim ve ülkece dert edindiğimiz şeyleri kaleme almayı seviyorum. İnsanımızı seviyorum ve bizden olan hikayelerin peşindeyim. Komşum Hitler oyunumda iktidarın ürettiği korkuyu, Meddah ve Cellat oyunumda içi boşaltılmış adaletin sonuçlarını ve adil ile adalet arasındaki bıçak sırtı farkı, Kocamı Gömme Töreni oyunumda kendini ifade etmeye çalışan kadınları, Mumyalar oyunumda siyaset tarafından üretilen şiddeti, İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı oyunumda günümüzde işsiz kalmış bir gencin çabası ve harcanmış gururunu, Mahallemin Şahane Baskısı oyunumda toplumun kendisinin ürettiği toplumsal baskıyı gibi meseleleri merkeze alarak yazıyorum. Tüm bunları da kara komedi tonlamasında yazıyorum. Amacım bizden olan hikayeleri karakomik bir evrenden anlatmak, çünkü kahkahanın en büyük silah ve en büyük çözüm başlangıcı olduğunu, acıdan geçmeyen kahkahanın güçsüz kalacağını düşünüyorum. Devrimi devrimin silahlarıyla yapamazsınız onun aşina olmadığı silahlarla yapmak gerek, kahkaha da böylesi güçlü bir dönüştürücü güçtür. Bu şekilde bir yazar tavrı ve dünyası oluşturmaya çalışıyorum. Kendimi ifade etme fırsatı verdiğiniz ben de size ve Ajandakolik'e çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ali-dusenkalkar-genel-sanat-yonetmenliginden-istifa-etti/", "text": "Devlet Tiyatrosunda birçok oyunda oyuncu ya da yönetmen olarak yer alan, sinema filmi, dizi ve belgesellerde seslendirmeler yapan ve geçtiğimiz yıl Nilüfer Kent Tiyatrosu'nun Genel Sanat Yönetmenliği'ne getirilen Ali Düşenkalkar, bu görevinden görüş ayrılıkları nedeniyle istifa ettiğini sosyal medya hesabından paylaştığı bir yazıyla açıkladı. Yaklaşık bir yıldır sürdürmekte olduğum Nilüfer Kent Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevimden istifa ettiğimi bildiriyorum. Talihsiz 2020 yılı, salgından dolayı tiyatro insanları ve seyircilerimiz için acımasız geçti. Ödenekli bir tiyatronun başında durmadan üretmeye çalıştım, çalıştık. Geçirilen süreç, tiyatronun özgün ve özgür kılınması çabası ve görüşlerimle ters düştüğü için bu vazifeden ayrıldım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/alice-harikalar-diyarinda-ile-zorlu-psmde-yeniden/", "text": "Alice Harikalar Diyarında ile yine yeni yeniden... O çok sevdiğimiz ekip sahnelere geri dönüyor. Serdar Biliş'in yönetmenliği ve Beyhan Murphy'nin koreografisi ile çağdaş bir müzikal uyarlama olarak yeniden sahnedeki yerini alan Alice Harikalar Diyarında, 7 Şubat'tan itibaren yeniden Zorlu PSM'de seyircilerle buluşacak. İlk kez 7 Şubat 2019'da perde açan, pek çok kez kapalı gişe oynayan, 23. Afife Tiyatro Ödülleri'nde Haldun Dormen Özel Ödülü ve En İyi Koreografi Ödülleri'nin sahibi olan Alice Müzikali, uzun bir aranın ardından ilk kez perde açtığı 7 Şubat'ta yeniden seyirciyle buluşacak olmanın heyecanını yaşıyor. ALICE adı ile izleyicisiyle buluşan müzikalde Serenay Sarıkaya Alice olarak izleyicisinin karşına çıkarken, Ezgi Mola Kraliçe, Enis Arıkan Tavşan, Şükrü Özyıldız Şapkacı, İbrahim Selim Kral, Merve Dizdar ise Kedi rolü ile başrolleri paylaşıyor. BKM, Zorlu PSM ve id ortak yapımcılığında, dünya sahnelerinin dev prodüksiyonlarına ev sahipliği yapan Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde izleyicisi ile yeniden buluşacak olan müzikal; dev sahne prodüksiyonu, etkileyici görsel efektleri, benzersiz kostümleri, müzikleri ve birbirinden yetenekli oyuncu kadrosu ile büyüleyici bir sahne şovuna hazır! Şimdiden yerinizi alın. Müzikalin biletleri 21 Aralık'tan itibaren Biletix'te satışta."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/alice-muzikalini-disney-plus-turkiye-yayinlayacak/", "text": "İlk defa 7 Şubat 2019'da perde açan ve o günden bugüne pek çok kez kapalı gişe oynayan, başrollerini Serenay Sarıkaya, Ezgi Mola, Enis Arıkan, Şükrü Özyıldız, İbrahim Selim ve Merve Dizdar'ın oynadığı Alice Müzikali, 10 Şubat'ta Disney Plus Türkiye'de yayında olacak. Kendini yaşadığı hayatın içerisine sıkışmış hisseden Alice, bir mobil uygulamanın çağrısına uyar ve beyaz tavşanı takip ederek sanal bir dünyanın içine dalar. Lewis Carroll tarafından yazılan ve bugüne kadar 174 dile çevrilen Alice Harikalar Diyarında, Serdar Biliş'in yönetmenliği ve Beyhan Murphy'nin koreografisi ile çağdaş bir müzikal uyarlama olarak dört yıldır sahnede. Yalnızca çocuk seyircinin değil yetişkinlerin de büyük ilgisiyle karşılaşan ve modern bir Alice uyarlaması olarak göze çarpan müzikal, 10 Şubat'ta Disney Plus Türkiye'de gösterime giriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/alkis-toplamak-icin-degil-sarsmak-icin-catlak/", "text": "Varlık dergisi Editörü Mehmet Erte'nin Edebi Şeyler Yayınevi'nden şiir kitabı çıktı. Kitabın Çatlak başlıklı ilk bölümünde Erte'nin sadece Alçalma'nın (2010) ardından kaleme aldığı şiirler değil, Suyu Bulandıran Şey'in (2003) yazım sürecinde doğduğu halde ait olduğu bütüne nihayet kavuşan iki şiiri de var. Çatlaktan Sızanlar başlıklı ikinci bölümde ise şair kendini gerçekleştirme serüveninde şimdiye dek gizlediği yüzünü, bir bakıma tarihöncesini açıyor okura. Çatlak, bize kurduğumuz dünyaların dayanıksızlığını, artık taşınmamız gerektiğini duyurmakla kalmıyor, görünenle görünmeyeni birbirine bağlıyor. Bakışın Kirlettiği Ayna (2008), Sahte (2012), Arzuda Bir Sapma (2015) adlı kurmaca yapıtlarıyla da tanınan, ne yazsa ne yazmış diye okunan bir isimden muhalif, cesur, kışkırtıcı şiirler. Alkış toplamaya değil sarsmaya gelen bir kitap."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/allen-hulsey-turkiyenin-kulturel-motiflerinin-muzigimdeki-etkisi-epey-belirgin/", "text": "Evet. Daha önce sadece iki kere gitmiştim. Harika geçti! Hem çok güzel performanslarım oldu hem yeni arkadaşlıklar kurdum. Her zaman olduğu gibi kendimle ve hayatla ilgili yeni tecrübeler kazandım. Bu sene DYBRKR ekibiyle 'The Man' önünde ilk canlı performansımızı sergiledik. Normalde Burning Man Organizasyonu bunu yasaklıyor ama bize bu sene özel izin verdiler. Ayrıca Mayan Warrior, Playalchemist ve Maxa gibi birçok başka kampta da sahne aldım. Ben ilk kez çocukken ailemle gelmiştim. Sonra bir şekilde lise ve üniversite yıllarında hep Türk arkadaşlarım oldu. 2013'te de tatile geldim ve bir şekilde burada kaldım. Müziğimdeki etkisi epey belirgin; bu, hem çaldığım sazlardan hem de kullandığım bazı ritim ve ezgilerden anlaşılabilir. Kişisel ve kültürel olarak da bayağı etkisi vardır. Tabii Türkçe konuşurken ve İngilizce konuşurken biraz ayrı insanlar oluyorum. İletişim tarzım ve espri anlayışım iki dilde de çok farklı. Dünyanın bütün halk müziklerinin esaslı bir şekilde benzerlikleri var. Blues ve türküleri kıyaslayacak olursam yarattığı duygu ve huzur epey benziyor. İkisi de acıdan, yoksulluktan veya bıkmışlıktan besleniyor. İkisine de genellikle telli çalgılarla eşlik ediliyor ve bazı namelerin tekrarı çok olduğu için benziyor. İkisi de şiirsel olarak basit sözler kullanarak çok derin ve komplike duyguları ifade ediyor. Kara Toprak, Haydar Haydar, Cahildin Dünyanın Rengine Kandım. Kendim çok çalıştım ve ayrıca Celalettin Aksoy, Ateş Karaduman ve Hakan Güngör'den eğitim aldım. Ben kanunla ilk Konya'dayken Celalettin Aksoy sayesinde tanıştım. Bana o zaman, Bir gün kanun çalacaksın ve elin kanuna, gitardan daha çok düşkün olacak, demişti. Sonra elektronik müzikle birleştirmeyi düşündüm. Buna niyetlenip çalışmaya başladım. Kanunu aldıktan hemen sonra Çeşme'de ilk defa kanunla sahne aldım ve o gün 46 tane iş teklifi geldi, bir tek konserin ardından! Kanunun çok büyüleyici ve içine çeken bir sesi var. Biraz da hipnoz ettiğini düşünüyorum. Ayrıca kanun ve neyin, insan sesine en çok benzeyen sazlar olduğu söyleniyor. Bende çok güzel duygular uyandırıyor ve bir şekilde gitar, kora ve piyanonun birleşimi gibi. Bilmiyom hacı! Kader kısmet... Buradaki dostluklarım olabilir. Onlardan çok şey öğreniyorum. Onlarda koşulsuz sevgi var ve hayatın zorluklarını umutla ve heyecanla karşıladıklarını görüyorum. Sonunda herkesin hayatında bazı engeller ve sorunlar var ama bu çocuklar, aşırı şartlar altında olumlu kalmayı beceriyor. İkisi de çok farklı gerçekten! Boston bir öğrenci şehri gibi ve sosyal olarak New York kadar gelişmemiş. Oranın nehri ve doğası çok güzel ama kışın soğuk oluyor. New York'tan bile. Boston, liberal ve ileri düşünceli görünse de altında yatan bazı tutucu ve eski kafalı düşünceler tuhaf bir çelişki de üretiyor. New York zaten New York. İnsanlar karmaşa içinde birbiriyle yarışıyor ve bir şekilde yolunu buluyor. Ama New York'tan sonra İstanbul rahat geldi. Çünkü insanlar, New York'ta olduğu kadar hırslı ve aktif değiller. Elektronik müzik, müziğin bir türü. Ortam ve sosyal etkenlerinden ayırmak zor. Bir dans müzik türü olarak fonksiyonel bir anlam taşıyor ve ondan ayrı bir şekilde yorumlamak zor. Ben bu müziği biraz gri bir alan olarak görüyorum; katılmanı mecbur etmeyen bir tarz. İstersen rahatlıkla yanındakilerle muhabbet edebilirsin, istediğin şekilde dans eder istersen oturabilirsin. Kimse kimseye bakıp şöyle böyle yap demiyor. Müzik direkt odaklanmanı gerektirmiyor. Mesela bir klasik müzik konserinde veya sözleri çok olan bir müzik türünde bile dinlerken odaklanmak lazım. Konuşursan başkaları rahatsız olur. Elektronikte öyle değil. Tür bir anlamda çok geniş. Çünkü her tarz, öbür tür üstüne empoze edilebilir ve deneysel seslere çok açık. Bir anlamda eski kültürlerde olduğu gibi şamanik bir şekilde herkes toplanıp aynı ritim üzerinde hipnoz oluyor, duygular yaşanılıyor. Etkinliğe gelenlerde genelde kafalar iyi olduğu için başka evrensel boyutlara ve düşüncelere de yer açıyor. Ben seviyorum hem çalmaktan zevk alıyorum hem festival ve kulüplerde dans etmeyi seviyorum. Ama tek başıma veya yemek sırasında hiç dinlemeyi tercih etmiyorum açıkçası. 50'lerde Elvis'i çok çılgın ve gürültü olarak algılayanlar olduğu gibi günümüzde bu müziği anlamayanlar da var."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/almodovarin-anneligin-don-kisotu-dedigi-paralel-anneler-filmi-iksv-galalarinda/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen İKSV Galaları'nda Pedro Almodovar'ın yönettiği Paralel Anneler, vizyona girmeden önce, 22 Şubat Salı 21.30'da City's Nişantaşı-Cinewam'da gösterilecek. 2019 yılında Acı ve Zafer ile Cannes'da ödüllendirilen, İnsan Sesi ile kısa metrajda da yetkinliğini gösteren Almodovar'ın son filmi ilk gösterimini 2021 Venedik Film Festivali'nin açılışında yaptı. Yönetmenin anneliğin Don Kişot'u dediği Paralel Anneler, doğum için hastaneye giden iki hamile kadını izliyor: Orta yaşlı, pişmanlık duymayan Janis ile korkularını aşamayan, pişmanlık dolu gencecik Ana. Hastanede tanışan iki kadın doğumu beklerken koridorda birbirleriyle çok şey paylaşır. Bu zaman diliminde paylaştıkları birkaç kelime, şans eseri gelişen ve karmaşıklaşan hayatlarını kesin bir şekilde değiştirecek, ikisi arasında çok yakın bir bağ oluşturacaktır. Başroldeki Penelope Cruz'a muhteşem performansıyla prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü getiren Paralel Anneler, Almodovar'a özgü sürprizler, acı veren seçimler, tutku dolu karakterleriyle unutulmayacak bir melodram. Paralel Anneler biletleri, 15 Şubat Salı 10.30'da başlayacak Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 17 Şubat Perşembe 10.30'da genel satışa açılacak. Biletleri passo. com. tr/tr üzerinden, Passo perakende satış noktalarından ve İKSV gişesinden alabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/alper-tuzcu-raizdeki-sarkilarla-insanlarin-endiselerini-hafifletmek-istedim/", "text": "Meltemi Latin Amerika'dan esen, umuda davet eden şarkılar... Ve bu şarkıların sahibi müzisyen, besteci ve müzik yapımcısı Alper Tuzcu, bugün Ajandakolik'te konuğumuz. Söyleşiyi okurken belki onun en yeni EP'si Raiz'deki şarkıların size eşlik etmesini ister ve hiç değilse düşlerinizde uzaklara gidersiniz. Alper Tuzcu, 2020 yılında yayınladığı Migrante ve Imagina isimli EP'lerinin ardından, üç aşamalı projesinin kapanışını Raiz ile yapıyor. İspanyolca ve Portekizcede kök anlamına gelen Raiz'deki tüm şarkılar Latin Amerika ritimleri etrafında şekilleniyor. Farklı kültürleri ve müzik türlerini keşfetmeyi seven Tuzcu, bu projede Grammy ödüllü Snarky Puppy grubundan tanıdığımız Arjantinli perküsyonist Marcelo Woloski ile birlikte çalıştı. Vokallerde ise Tuzcu'ya Brezilyalı Helena Beltrao ve Amerikalı Nicoh Kwan eşlik etti. Dünya zor ve yıpratıcı bir süreçten geçerken üretkenliğini sürdüren, müziğin sağaltıcı gücüne inanan, şarkılarıyla dinleyicilerine umut, dinginlik ve mutluluk veren Alper Tuzcu ile Raiz'i ve pandemi günlerini nasıl geçirdiğini konuştuk. Raiz bu albümün son parçası olarak hem bir kapanışı temsil ediyor hem de umut ve mutluluk hissi var. Ayrıca bu EP, Latin Amerika ritimlerinden ilham alarak yazdığım şarkılardan oluşuyor. Bu üç EP'nin ortak özelliği Latin Amerika ritimleri ve edebiyatından esinlenilmiş olması. Migrante, Pablo Neruda şiirinin de bulunduğu üç parçadan oluşuyor. Imagina, Gabriel Garcia Marquez'in kitaplarından etkilenmişti. Şarkıları farklı ritimlerden ilham alarak yazmış olsam bile, hepsi Latin Amerika ritimleri. Bu açıdan, bu coğrafyanın ortak bir kültürü ve ruhu olduğuna inanıyorum. Ben kendim araştırıp okuyarak ilgimi çeken her kültürel parçayı anlamaya çalışıyorum. Özellikle İspanyolca söz yazmaya bu projede ciddi şekilde ağırlık verdim, bu da bana yeni bir ifade şekli ve yeni araçlar verdi. Tüm bu sürecin sonunda ortaya çıkan şarkılar da, farklı stillerde olmasına rağmen bu kökten ortaya çıkıyor. Natalia Lafourcade ile 2019 Kasım ayında tanışıp şarkı yazımı üzerinde konuşma şansım oldu. Bana İspanyolca şarkı yazımı ile ilgili bazı tavsiyeler verdi, özellikle onun destek vermesi ile daha ciddi şekilde İspanyolca yazmaya başladım. Benim en büyük müzikal kahramanlarımdan biri olarak onunla tanışıp ortak ilgilerimizi ve ilham noktalarımızı keşfetmek harika bir deneyimdi. Sonrasında bu şarkıları yazmaya başladım. Marcelo Woloski ile ise çalışmak çok güzel bir deneyimdi çünkü kendisi de Snarky Puppy ve Banda Magda gibi iki çok sevdiğim grupta çalan bir müzisyen. Marcelo, Arjantinli ve bombo legüero isimli bir Arjantin enstrümanı da çalıyor. Bu enstrümanı daha önce bir Snarky Puppy şarkısında, bir de Esperanza Spalding bestesinde duymuştum. EP'deki 'Milagro' isimli şarkı da chacarera isimli bir Arjantin ritmine dayanıyor ve bombo legüero enstrümanı chacarera ritminin olmazsa olmaz enstrümanlarınan biri. Bu açıdan Marcelo ile çalışmanın iyi bir fikir olabileceğini düşündüm. Şarkıyı ona dinlettikten sonra Ben varım dedi ve sonra kaydettik. Felicidade 2018 yılında yazdığım bir Bossa Nova bestesi. Açıkçası hızlı yaptığım bir şarkıydı ve Helena Beltrao ile kaydettiğimiz ikinci parçaydı. O zamanlar yaptığımızda güzel bir şarkı olduğunu düşünmüştüm ama bu kadar ilgi göreceği aklımın ucundan geçmezdi. Tabii ki özellikle Brezilya'da ve İspanya'da bu kadar ilgi görmesi beni mutlu etti. Geçen bahar aylarında insanların evlerinin duvarlarının ötesindeki hayatı hayal etmelerine yardımcı olması için Imagina'yı yaptım. Sonra yaz geldi, daha sonra sonbahar ve tekrar içeri girdik. Bugünlerde olumsuz olmak kolay. Sonuçta sosyal medyada, haberlerde, arkadaşlar arasında vb. olumsuz konuşmalar var. Harvard Business Review tarafından Ekim 2020'de yayınlanan bir araştırmada olumsuzluklar karşısında boğulmaktan kaçınmak için birkaç öneride bulunuluyor. Olumsuzluktan kaçınmak için tükettiğimiz medyaya, dinlediğiniz müziğe ve birlikte vakit geçirmeyi seçtiğimiz insanlara dikkat etmemiz öneriliyor. Dinlediğiniz müzik bu kısım beni etkiledi. Raiz için amacım hem istediğim gibi bir müzik yapmak hem de insanlara neşe ve pozitiflik getirerek morallerini yükseltmek, onlara mutluluk vermek ve endişelerini hafifletmekti. Tabii ki bunu söylemesi yapmaktan kolay. Tüm bunların ortasında mutlu ve iyimser şarkılar yazmak gerçekten zordu. Bunun için elimden geleni yaptım ve müzisyen meslektaşlarım ve arkadaşlarım da bana yardım etti. Okumaya ve izlemeye fırsatımın olmadığı birçok kitap ve film vardı, onlara ilgi gösterme şansım oldu. Ayrıca içeride ve tek başıma spor yapmaya alıştım, bu da ilginç bir gelişmeydi. Burada da dünyanın her yeri gibi durum benzer imkanı olan herkes içeride, ama sanırım aşılamada ilerlemeler var, dolayısı ile umutluyum. Kesinlikle konser yapmak. Şarkıları canlı şekilde insanlar ile paylaşmak inanılmaz bir deneyim. Üç kişi veya üç bin kişi olmasında hiçbir fark yok önemli olan o insani bağlantı ve şarkıları paylaşma deneyimi. Geçtiğimiz dönemde çıkan 10 şarkıyı konserlerde paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Bu konuya müzik gibi yaklaşıyorum, genellikle tarzı ilgimi çeken bir yazarın tüm kitaplarını alıp yıllar içinde sanatsal gelişimlerini ve serüvenlerini takip etmek hoşuma gidiyor. Şu ana kadar sevdiğim yazar/şairlerden arasında sayabileceklerimden bazıları John Steinbeck, Ernest Hemingway, Jose Saramago, Adolfo Bioy Casares, Octavio Paz, Jorge Luis Borges, Federico Garcia Lorca ve Gabriel Garcia Marquez. Her krize giriş zaman aldığı gibi çıkışın da zaman aldığını düşünüyorum. Dolayısı ile yeni döneme geçiş de zaman alacaktır. Sektör bir şekilde kendi yolunu bulur ama sanatçılar ne yapacaklar diye düşünürsek, umarım dünyanın yaratıcı düşünceye, hayal gücüne ve de hem de çok kültürlülüğe ne kadar ihtiyacı olduğunun farkında olmaya devam ederler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/altin-koza-sahiplerini-buldu/", "text": "Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar'ın başkanlığında bu yıl 29'uncu kez düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde 'En İyi Film Ödülü'nü Ziya Demirel'in yönettiği 'Ela ile Hilmi ve Ali' filmi aldı. ''En İyi Kadın Oyuncu'' Ödülü'nü 'Ela ile Hilmi ve Ali' filmindeki performansıyla Ece Yüksel ile 'Bana Karanlığını Anlat' filmiyle Aslıhan Gürbüz paylaştı. ''En İyi Erkek Oyuncu'' Ödülü'nü 'Çilingir Sofrası'ndaki performanslarıyla Ahmet Rıfat Şungar ve Barış Gönenen aldı. ''En İyi Film'' Ödülü'nü 'Ela ile Hilmi ve Ali' film ekibine; Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar verdi. ''En İyi Yönetmen'' Ödülü'nü 'Ela ile Hilmi ve Ali'nin yönetmeni Ziya Demirel'e Jüri Başkanı Özcan Alper, ''En İyi Erkek Oyuncu'' Ödülü'nü 'Çilingir Sofrası' filminin oyuncuları Ahmet Rıfat Şungar ve Barış Gönenen'e jüri üyesi Levent Özdilek, ''En İyi Kadın Oyuncu'' Ödülü'nü 'Bana Karanlığını Anlat' filmindeki rolüyle Aslıhan Gürbüz ve 'Ela ile Hilmi ve Ali' filmindeki performansıyla Ece Yüksel'e Nazan Kesal takdim etti. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nin ödül töreni, Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi'nde gerçekleşti. Ödül töreni, sinema ve iş dünyasından seçkin davetlilerin katıldığı kırmızı halı geçişiyle başladı. Sunuculuğunu Meltem Cumbul ile Yetkin Dikinciler'in yaptığı tören, Cahit Berkay Orkestrası'nın konseriyle başladı. Törende açılış konuşmasını yapan Festival Onursal Başkanı ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, konukları ve sanatçıları selamlayarak başladığı konuşmasında, Adana'nın sinemaya katkısını, sinema denince akla Adana'nın geldiğini, bu bereketli topraklardan çok değerli sanatçılar yetiştiğini Türkiye'ye anlatmaya devam edeceğiz. Adana sanatsever bir kent, çok sanatçı yetiştiren bir kent, gerçekten sinema endüstrisine olağanüstü katkı koyan ve bu katkıyı artırarak devam ettiren bir kent. Jürimize çok teşekkür ediyoruz. Titiz ve yoğun çalıştılar, büyük emek harcadılar. Yürütme kuruluna ve emek harcayan bütün arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Amacımız her yıl bir öncekinden daha güzel bir festival yapmak. Altın Koza'nın marka olmasında, Adana'nın tanınmasında sanatçılarımızın çok katkısı var ve onlara büyük saygı duyuyoruz. dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/altin-kozada-orhan-kemal-emek-odulleri-aciklandi/", "text": "Geçtiğimiz yıl gibi bu yıl da Ajandakolik'in medya sponsorlarından olduğu Adana Altın Koza Film Festivali'nin açılış töreninde takdim edilecek ''Orhan Kemal Emek Ödülleri'' Zihni Göktay, Suzan Kardeş ve Zafer Ayden'e verilecek. Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanı Zeydan Karalar'ın başkanlığında düzenlenen ''Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali''nde geri sayım başladı. 29. su düzenlenen festivalin Türk Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından Orhan Kemal'in adını taşıyan, ''Orhan Kemal Emek Ödülleri'' bu yıl Zihni Göktay, Suzan Kardeş ve Zafer Ayden'e verilecek. Sanat dünyamızın önemli oyuncularından Yetkin Dikinciler'in sunuculuğunda 12 Eylül Pazartesi akşamı gerçekleştirilecek festivalin açılış gecesinde ''Orhan Kemal Emek Ödülleri'' sahiplerini bulacak. Emek ödülleri, Türk Tiyatrosu ve Türk Sineması'na verdiği katkılardan dolayı Zihni Göktay'a; makyaj sanatçısı, oyuncu ve şarkıcı Suzan Kardeş'e; Sine Sen Eski Başkanı ve 40 yıldır Sine Sen'in yönetim kurulunda yer alan Zafer Ayden'e takdim edilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/amadeus-oyununda-okan-bayulgenin-yerine-artik-tansu-bicer-mozarti-oynayacak/", "text": "Usta yönetmen Işıl Kasapoğlu rejisiyle yıllardır kapalı gişe oynayan, efsane besteciler Wolfgang Amadeus Mozart ile Antonio Salieri'nin çatışmasını ele alan Amadeus oyununda oyuncu değişikliği oldu. Selçuk Yöntem ve Özlem Öçalmaz ile başrol paylaşan Okan Bayülgen oyunda artık yok. Yeni sezonda Mozart'ı başarılı aktör Tansu Biçer oynayacak. Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu ve Piu Entertainment iş birliği ile 2019 yılından beri sahneden alkışı eksik olmayan ve kapalı gişe oynayan Amadeus oyunu yeni sezona yeni oyuncu kadrosuyla giriyor. İngiliz oyun yazarı ve senarist Peter Shaffer'in 1979'da yazdığı ve Türkiye'de de birkaç defa sahnelenen Amadeus, Işıl Kasapoğlu yönetimindeki versiyonuyla üç yıldır seyirci tarafından büyük ilgi görüyor. İlk günden beri biletleri çabucak tükenen oyunun kadrosu oldukça kalabalık. Kostüm tasarımını Nalan Alaylı'nın, sahne tasarımını Hakan Dündar'ın yaptığı oyunda başrolü Selçuk Yöntem ve Özlem Öçalmaz ile paylaşan Okan Bayülgen, Mozart rolüyle büyük beğeni kazanmıştı. Amadeusun bu kadar sevilmesine rağmen Bayülgen'in oyundan ayrılması epey şaşırtıcı oldu. Rolün yeni sahibi Tansu Biçer olurken Okan Bayülgen'in bu kararı almasının nedeni henüz bilinmiyor. Ne Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu ve Piu Entertainment'tan ne de oyuncunun kendisinden bir açıklama var. Yeni sezonda Tansu Biçer performansıyla başlayacak olan yeni Amadeus için bakalım geri dönüşler nasıl olacak? Hem Biçer'in performansını hem de gelecek yorumları merakla bekliyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/amy-winehouse-oldugunde-cok-agladim/", "text": "Her güne en az iki Amy Winehouse haberinin düştüğü yıllardı. Benden beklenen, hangi skandala imza attığının haberini Türkçeye çevirmemdi. Daily Mail'den, The Sun ve Telegraph'tan gözümü ayırmıyordum. Ne yapsa olay oluyor, nereye gitse flaşlar patlıyor, tüm defolarını ortaya çıkarmak için an kolluyorlardı. Kaçmış çorapları, 32 bedenli minicik şortu, abartılı kedi gözü makyajı, incecik bedeninden fırlayan iri memeleri ve kendine has stiliyle her an her yerdeydi. Onu öyle çok seviyordum ki ne sokakta sarhoş halleriyle düştüğü durumları ne Blake Civil ile yaşadığı kırık dökük rezil aşkı yazmayı istiyordum. Kendimce onu korumanın peşindeydim ben. İyi haberlerle onu yaşatmanın. Ölümünden bu yana 365 gün geçmesine rağmen modern zamanın en çok dinlenen ve albümleri satılan İngiliz şarkıcıların başında geliyor Amy Winehouse. Hayranları, geçen 12 ay içinde 1,5 milyon albümden fazlasını aldı, almaya devam ediyor. Billie Holiday'in tahtına varis gösterilen bu siyahi sesli, kedi bakışlı, incecik kadını milyon dolarlık bir servet bağlamıyor artık elbet... Onu ilgilendiren dünyanın Amy Winehouse ismini efsaneleştirmesi olurdu muhtemelen. Kırılgan ruhu biraz olsun canlanır ve kadehini lanetli 27 yaş a kaldırırdı! Temmuz 2011'in uğursuz bir cumartesisinde telefona gelen mesajla uyandım! Akşamüstüydü ve Amy, Türkiye'den gideli sadece birkaç gün olmuştu. Hatta konserine gidememenin verdiği buruklukla uçağa biniş videosunun haberini yaparken korumalarının anlamsız tutumlarıyla içten içe dalga geçmiş, bir yıldızı korumak için ne kadar abarttıklarını düşünmüştüm! Uyandım! Internet sitesinde editörlük yaptığım AHABER'in önemli durum ve olaylarla ilgili haberleri mesajla geçtiği o anlardan biriydi. Kuşkusuz dedim, ya bir futbol skoru ya da çılgın proje duyurusu! Tam da 'sanatsal' , 'yaşamsal' haberlerin okuyuculara mesajla gönderilmediğinden yakındığım o günlerden birinde titreşimiyle kanırttı sehpanın üzerini avaz avaz 'sessiz' telefon!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/anadolu-atesi-patara-antik-kentte-dans-ediyor/", "text": "İş Sanat'ın yaz sezonu etkinlikleri Patara'da Dans ile devam ediyor. Sanat Yönetmenliğini Mustafa Erdoğan'ın yaptığı Anadolu Ateşi Dans Topluluğu'nun Patara Antik Kent'te gerçekleştirdiği gösteri izleyicisi ile buluşuyor. Çekimleri, Türkiye İş Bankası'nın 2016 yılından bu yana kazı çalışmalarına katkı sağladığı Patara Antik Kenti'nin Meclis Binası, Sütunlu Yol ve Antik Tiyatrosu olmak üzere 3 farklı mekanda gerçekleştirilen gösteri 28 Ağustos Cumartesi saat 20.30'dan itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalında ve internet sitesinde izlenebilecek. Kaynağını Anadolu'nun binlerce yıllık mitolojik ve kültürel tarihinden alan Anadolu Ateşi Dans Topluluğu, Patara'da Dans projesinde Anadolu uygarlıklarının tarihini dans diliyle anlattı. Dünyanın sayılı dans toplulukları arasında gösterilen Anadolu Ateşi'nin hazırladığı Patara'da Dans, ilk gösteriminden itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalında ve internet sitesinde ücretsiz erişime açık olacak. Cumhurbaşkanlığı tarafından Türkiye'nin 2020 Turizm Yılı teması olarak ilan edilen ve 2021 yılında da devam eden Likya Birliği'nin başkenti Patara, Türk bilim insanlarının özverili çalışmaları sayesinde 32'nci yılına giren kazı çalışmalarıyla hem medeniyetler beşiği olan Anadolu'nun kadim geçmişine ışık tutuyor hem de dünya kültür mirasına katkı sağlıyor. Ülkemizdeki arkeolojik birikimin gün yüzüne çıkarılması ve korunması amacıyla uzun soluklu projelere destek veren Türkiye İş Bankası, iştiraklerinden Şişecam ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankası ile birlikte Patara Antik Kenti'nde yapılan kazı çalışmalarına 2016 yılından bu yana desteğini sürdürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/anil-basilidan-dogayla-ic-ice-bir-hikaye/", "text": "Çocuk edebiyatının sevilen yazarlarından, Çocuk Okuma Kulübü sınıf başkanı Anıl Basılı, Doğan Egmont'tan yayımlanan yeni kitabı Zürafa Sözü ile yeniden çocuklarla buluşuyor. Doğa, yaşam, büyümek, fotoğrafçılık gibi birden çok temayı samimi bir anlatımla sıcak bir öyküde bir araya getiren yazar, bu defa genç okurlarını doğanın yaşamımızdaki yerini sorgulamaya davet ediyor. Toprak yeni bir eve taşındıklarında beraberinde bir doğa fotoğrafçısı olan dedesiyle olan anılarını getirmiştir. Üç yıl önce kaybettiği dedesini çok özlemekte ve onun gibi iyi bir fotoğrafçı olmayı hayal etmektedir. Fotoğraflar aracılığıyla dedesinin iç dünyasını yavaş yavaş kavramaya başlayan Toprak doğal yaşamın uğradığı tahribatı ve bunun yaşamı nasıl tehdit ettiğini fark eder. Dedesinin ona hediye ettiği fotoğraf makinesinden güç ve ilham alarak geleceği dönüştürmek için harekete geçer. Zürafa Sözü çağdaş temaları ve samimi anlatımıyla 10 yaş ve üstü tüm okurları kucaklıyor ve değerli bir okuma deneyimi vadediyor. Kitabın özgün desenleri ise usta çizer Mavisu Demirağ'a ait."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/anilarla-ataturk-oyunu-isvicrede/", "text": "Milli Mücadele'nin en büyük kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukluğundan öldüğü güne kadar ipuçları veren Anılarla Atatürk isimli tiyatro oyunu yurtdışı turnesine çıkıyor. 13 Kasım Pazar günü İsviçre'nin Zürih şehrinde 10 Kasım Atatürk'ü Anma Programı kapsamında sahnelenecek eser, Ulu Önder'in unutulmaya yüz tutan insani özelliklerini tekrar hatırlatırken, medeni milletler seviyesine ulaşmanın yollarına ışık tutuyor. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçek kişiliğinden ipuçları veren Anılarla Atatürk isimli tiyatro oyunu, yurt dışına çıkmaya hazırlanıyor. Geleneksel Türk Tiyatrosu'nun Meddah formuyla Atatürk'ün çocukluğundan gözlerini yumduğu güne kadar birçok anısına ışık tutan oyun 13 Kasım'da İsviçre'nin Zürih şehrinde sahnelenecek. 10 Kasım Atatürk'ü Anma Programı kapsamında gurbetçi seyircilerle buluşacak eser, Ulu Önder'e dair 42 anının canlandırılmasıyla izleyenleri geçmişe götürüyor. Yönetmenliğini Senem Cevher'in üstlendiği tek kişilik eserde, oyunun aynı zamanda yazarı da olan Cüneyt İngiz anıları bize aktaran meddah olarak karşımıza çıkıyor. Oyun, Atatürk'ün kanlı canlı, yaşayan bir insan olduğunu, unutulmaya yüz tutan insani özelliklerini tekrar hatırlatmak ve medeni milletler seviyesine ulaşmanın yollarını aktarıyor. 4 yıl süren araştırmaları ve çabası sonucu Anılarla Atatürk oyununu sahneye taşımayı başaran Cüneyt İngiz, 1976 yılında Almanya'da doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra ailesiyle birlikte Türkiye'ye dönen İngiz, 1993 yılında Müjdat Gezen Çocuk Tiyatrosu ile profesyonel oyunculuk hayatına adım attı. Çeşitli çocuk tiyatrolarında oyuncu olarak görev aldıktan sonra 1995 yılında Yeşilçam'ın ve tiyatronun dev oyuncularından Lale Oraloğlu ile tanıştı. 1998 yılında Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nü kazanan İngiz, akademik eğitimimi tamamladıktan sonra Mehtap Ar Çocuk Tiyatrosu, Gelenbe Tiyatrosu, Levent Kırca&Oya Başar Tiyatrosu gibi birçok yerde oyunculuk yaptı, ardından 2018 yılında kendi tiyatrosunu kurdu. Gelecek projelerine ilişkin de bilgi veren Cüneyt İngiz, iklim krizi ve su kıtlığını ele aldığı Birazcık Su Lütfen isimli çocuk oyunun 2023'te sahneleneceğini söyledi. İklim krizine dair farkındalık yaratacak oyunun profesyonel bir ekip tarafından sahneleneceğini kaydeden İngiz, Cumhuriyetin 100. yılına özel olarak kaleme aldıkları Çanakkale'den Kurtuluşa 100 yıl adlı eserin de önümüzdeki sezonda sahnede olacağının müjdesini verdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ankara-film-festivalinin-onur-odulleri-perihan-savasa-erendiz-atasuye-ve-gani-mujdeye/", "text": "32. Ankara Film Festivali, 4 Kasım akşamı CerModern'de düzenlenecek açılış töreni ile başlayacak. Festivalin açılış töreninde Onur Ödülleri sahiplerine takdim edilecek. Festival Yönetmeni İnci Demirkol yaptığı açıklamada, Bu yıl Aziz Nesin Emek Ödülü'nü, sinemada 50. yılını geride bırakan, beyazperdede eşsiz kadın karakterleri ustalıkla canlandıran oyuncu Perihan Savaş'a, Sanat Çınarı Ödülü'nü feminist yazar, akademisyen ve edebiyat eleştirmeni, kadınlar için çok önemli ve değerli bir yere sahip Erendiz Atasü'ye, Kitle İletişim Ödülü'nü ise Türkiye mizahında önemli bir yerde duran, karikatürist, yönetmen ve senarist Gani Müjde'ye vermekten büyük mutluluk duyuyoruz, dedi. Bu yıl festivalin Aziz Nesin Emek Ödülü, çocuk seslendirmeleriyle adım attığı sinemayla çok küçük yaşlarda tanışan, sayısız filmde güçlü kadın karakterlere hayat veren, Bedrana filmiyle geniş kitlelerce tanınan ve o günden bu yana izleyiciyle bağını hiç koparmadan sanat hayatını devam ettiren Perihan Savaş'a verilecek. Ankara Film Festivali'nin 32. yılının Sanat Çınarı, yalnızca roman, öykü gibi kurmaca yapıtların yaratıcısı değil, araştırmaların, denemelerin ve makalelerin de saygın yazarı, kadın erkek ilişkilerini ve hep tabu kabul edilen kadın cinselliğini, kadın kahramanlar aracılığıyla büyük bir yüreklilik, duyarlılık ve incelikle dile getiren, kadınlara güç, umut, cesaret vermeyi, örtülü olarak da yol göstermeyi amaçlayan Erendiz Atasü oldu. Ankara Film Festivali'nin bir diğer Onur Ödülü olan Kitle İletişim Ödülü'nün sahibi Gani Müjde, Gırgır ve Limon dergilerindeki çalışmalarının ardından sinemada ''Arabesk'' ve ''Kahpe Bizans'' filmleri ve televizyonda ''Kaygısızlar'' dizisi, kırk yıldır çok okunan Peynir Gemisi yazıları ve daha pek çok dizi ve filmle sevenleriyle buluşmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ankara-sanat-tiyatrosu-bir-yil-daha-kullanimda-olacak/", "text": "Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, maddi imkansızlıklar yüzünden 57 yıldır perde açtıkları salondan çıkmak zorunda kalan Ankara Sanat Tiyatrosu'na sahip çıkacaklarını bildirdi. Anadolu Ajansı'ndan aldığımız bilgiye göre Çankaya Belediyesi, Ankara Sanat Tiyatrosu'nun Kızılay Ihlamur Sokak'ta 57 yıldır perde açtığı salonun mal sahibi ile görüşmelerin yürütüldüğünü, salonun bir yıl daha AST'nin kullanımında olacağını açıkladı. Tiyatrocu Asaf Çiğiltepe öncülüğünde, 6 Aralık 1963'te kurulan Ankara Sanat Tiyatrosu, 6 Aralık'ta, Ihlamur Sokak'ta yarım asrı aşkın süredir seyirciyle buluştuğu tarihi salondan maddi imkansızlıklar nedeniyle ayrıldıklarını kamuoyuna duyurdu. Belediyeden yapılan yazılı açıklamada, AST'nin dijitale aktarılmış oyunlarının satın alınarak, Çankaya Belediyesinin YouTube kanalından yayımlanacağını ve Belediyenin bütün salonlarının ücretsiz olarak AST'nin kullanımına açılacağı belirtildi. Ayrıca, Kızılay'daki tarihi AST binası için mal sahibi ile görüşmelerin yürütüleceği, salonun bir yıl daha tiyatronun kullanımında kalacağı kaydedildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/anne-bak-kitabinin-yazari-gokce-yavas-onal-yillarca-kedi-besledim-bebek-de-boyle-bi-sey-olacak-sanmisim/", "text": "Hoş bulduum! Çok teşekkürler, yorumların beni çok mutlu ediyor, Nilüfer. En sadık okuyucularımdansın galiba. Ben 2014 yılından beri anneyim, tam 8 senedir. Hayatımda çok şey değişti. Hayatınıza bir birey daha katıldığında hiçbir şey asla eskisi gibi olmuyor. Eşinle, dış dünyayla, hatta hayatla kurduğun ilişki tamamen değişiyor. Sen de değişiyorsun tabii. Adapte olana kadar zorluyor biraz ama sonra da hayatında çocuk yokken hayat nasıldı, onu bile hatırlamıyor insan. O yüzden tek tek şunlar değişti diyemiyorum çünkü unuttum. Beni modern tıp kurtardı, üstüne tatlı yedim, kilo yaptı. En iyisi su içmek. Yani evet eleştiriyorum hepsini çünkü artık öyle bir zamanda yaşamıyoruz. Cinsiyetin bile çift cinsiyete indirgenemediği bir çağdayız. Toplumsal roller artık çok ilkel. Annelik içgüdüsel diye duyduk hep, o da öyle değilmiş. Çocuğa kadın bakar önyargısının da kırılması lazım çünkü baba gibi anne de çocuğa bakmayı o süreçte öğreniyor. Durup dururken doğum anılarını anlatanları hiç sevmedim ben ya. Bir gün otobüste işe giderken tanımadığım bir kadın monolog halinde anlattı misal. Hiçbir şey sormamıştım. Nasıl travma yaşamış kadıncağız. Kızamadım da. Ama eve dönüp nasıl doğuracağım ben diye ağladığımı hatırlıyorum. Doğurduğum gün anladım. Ama hamilelikte mükemmel anneydim bak. Çok iyi beslendim, her gün yürüyüş yaptım, zihnim pırıl pırıldı. Sonra bi' doğurdum: bebek tutamıyorum, süt yok, emzirmek acıtıyor, uyuyamıyorum, bebeğin başından ayrılamıyorum bir şey olacak diye. İlk 20 gün içinde 3-4 saat falan uyudum sanırım. Sonra geldiler bana zaten. Yıllarca kedi besledim. Bebek de öyle bi' şey olacak sanmışım, koyduğum yerde duracak, uslu uslu oturacak filan, ne bileyim... Doğduğu gün sorumluluğun öyle bi' şey olmadığını anladım. Ben de başka isim hiç düşünmedim. Yayınevim de hiç sorgulamadı mesela. Çok iyi hatırlıyorum annemin ifadesiz şekilde Aferin dediğini, günde bi' milyon kere. Evet, buhranlar hayatımın vazgeçilmez parçası çünkü. Mutluluk tek başına çok sıkıcı bi' şey, insan sürekli aynı mutluluk düzeyinde olamaz, böyle bir coğrafyada yaşayıp saf mutlu olabilmek zaten imkansız. Ben de şahsen ölümüne değil ama kararında karamsarlık seviyorum. Taslakların içinde kuşlar böcekler falan var ama neresinden toplayıp birleştiririm orasını henüz ben de bilmiyorum. Bi' cinnete bakar. Bu, bir kadının bir kadına yapıp yapabileceği en çirkin şey bence. Kilo alma kısmı tolere edilebilir ama o Iyy o kadar sevimsiz ki. Çocukça bir tepki ama sinir bozuyor. Çok pis kin tutuyorum. Tekrar karşılaşmayı bekliyorum 8 senedir, umarım bir gün karşıma çıkar. Soğuk yenen yemeklere bayılırım. Di mi? Bir de, babanın yaptığı her eğlenceli şeyi anne yaparsa onun hanesine eksi olarak yazılıyor, o çok komik. Mesela babayla fast food yiyen çocuğa Eğleniyorlar diyorsun, anneyle fast food yiyen çocuğa sorumluluğunu yerine getirmemiş, sorumsuz anne yaftasıyla bakıyorsun. İkiyüzlülüğün resmi işte. Çözümü oğlan çocuklarını biraz daha dikkatli yetiştirmek galiba. Eril dili hayatımızdan çıkarmamız gerek artık, ettiğimiz ezbere lafları biraz düşünerek konuşmak filan gerek başlangıç için belki. Ellerine sağlık Gökçe! Anneliği ve anne olmaya hazırlık sürecine böylesine içten, komik ve gerçek olarak anlatman bence pek çok kadının işine yarayacak. Yeniden seni Ajandakolik'te konuk ettiğim için pek mesudum! Sen hep çiz, yaz, bize de kahkahalar ve bilinç hediye et hep böyle. İyi ki varsın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/annelerimize-buyulu-bir-anneler-gunu-hediyesi/", "text": "Tohumlanma, çimlendirme, büyüyüp olgunlaşma... Tüm bunlar zihinlerde bir bitkiyi canlandırsa da, bir çocuk yetiştirmek de saksıda büyütülen çiçeklerden farksız... Büyümenin ve büyütmenin büyüsüne kapılan Büyü, tohumlanmasından çimlendirilmesine, büyüyüp olgunlaşmasından çiçekler açmasına kadar, hayatının her anında çocuklarının yanında olan annelere, Anneler Günü'ne özel eşsiz bir hediye seçeneği sunuyor. Doğanın büyüsünü paylaşmak ve bitkilerin sihri ile insan hayatına değer katmak için kolları sıvayan üç kadın girişimcinin kurduğu Büyü, yaşam alanlarına kattığı şık görünümü ile sukulent çeşitlerinin yanı sıra, mutfakların olmazsa olmazları roka, marul, kekik, reyhan ve benzeri bitkiler ile Anneler Günü'nde, sevdiklerinize özel eşsiz bir hediye hazırlama fırsatı sunuyor. Büyü'den yaptığınız alışverişlerde, sevdiklerinizi mutlu etmenin yanı sıra, Türk Eğitim Vakfı aracılığı ile bir lise öğrencisinin eğitimine de katkıda bulunabilirsiniz. İç mekanlarda, oda sıcaklığında tüm yıl ekim yapabileceğiniz alternatiflerden biri, Kekik ve Lavanta Yetiştirme Seti. Anne kokusundaki huzuru hatırlatan bu seçeneğin hazırlandığı çok sık seramik saksıların olduğu premium kutuda, 1 adet lavanta tohum tüpü, 1 adet kekik tohum tüpü, 2 adet el yapımı seramik saksı ve tabakları, 200 gr çimlendirme toprağı ve 2 adet bitki isim çubuğu bulunuyor. 1 adet roka tohum tüpü, 1 adet marul tohum tüpü, 1 adet reyhan tohum tüpü, 1 adet maydanoz tohum tüpü, 4 adet seramik sırlı tabak, 4 adet cocopeat ve 4 adet bitki isim çubuğunun yer aldığı 4'lü Tohum seti, tüm yıl ekim yapmaya uygun seçenekler arasında yer alıyor. Mutfakların vazgeçilmez lezzetlerinden reyhan, maydanoz, roka ve marulun bulunduğu bu büyülü kutuda, bitkinizi büyütmenize yardımcı olacak her detay düşünülmüş. İçeriğinde 1 adet Zebra Haworthia fasciata Sukulent, 1 adet seramik saksı ve tabağı, volkanik toprak, bitki isim çubuğu ve bilgi kartları bulunan sukulent kutusu, annelere hediye edilecek en özel seçenekler arasında yer alıyor. Düşük iç mekan ışığına toleranslı ve bakımı kolay sukulent ile mekanımıza şıklık katacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/annen-icin-mehry-mu-ile-yaz-cantasi-tasarla/", "text": "Mehry Mu'nun İlkbahar Yaz Koleksiyonu'nda yer alan model, renk, sap alternatiflerinin yanı sıra harf, sembol ve farklı materyallerle benzersizleşebilen çantalar, Anneler Günü'nde sevginizi ifade etmeniz için sizleri bekliyor. Kişiselleştirilebilir rafya modelleriyle bu yazın favori çantası olmaya hazırlanan Mehry Mu, ilkbahar-yaz sürecinde çok amaçlı kullanılabilir model alternatifleriyle annenize harika bir hediye alternatifi. Güneş Mutlu Mavituncalılar'ın hayalperest ideallerle 2010 yılında kurduğu Mehry Mu, yerel üretimle hazırlanan, tasarımcının tabiriyle 'ruhu olan' çantaların markası. Farklı disiplinlerden zanaatkarlar ile iş birliği sağlanarak elde yaratılan zarif koleksiyonlar, denge içerisindeki nostaljik ve romantik unsurlar ile sevgi ve maceraya dair renkli hikayeler taşıyorlar. Mehry Mu tasarımları bugünlerde, Jennifer Lawrence ve Olivia Palermo gibi uluslararası trendsetter isimlerin, Net-a-Porter. com ve Le Bon Marche Paris gibi kült moda adreslerinin ilgi odağı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/antalya-altin-portakal-film-festivali-bu-yil-60-yasinda/", "text": "Antalya Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde 7-14 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali bu yıl 60. yılını kutluyor. Festivalin bu yılki jüri başkanı sinema ve tiyatro oyuncusu Demet Akbağ. Türkiye'de ilk kez gösterilecek filmlerin yer alacağı Ulusal ve Uluslararası Yarışmalar ile yılın merakla beklenen yapımlarını içeren özel gösterimlerden oluşacak festival, 10. yılını kutlayan Antalya Film Forum ile sektörü desteklemeye, Altın Portakal Sinema Okulu ile de geleceğin sinemacılarına ilham vermeye devam edecek. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jürisine bu yıl tiyatro sahnesinde başladığı kariyerine sinema ve televizyonda da devam eden, beyazperdede unutulmaz karakterlerle bizleri buluşturan, televizyon ekranlarının en sevilen dizilerinde izlediğimiz usta oyuncu Demet Akbağ başkanlık edecek. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek'in başkanlığını yaptığı 60. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin idari direktörlüğünü Av. Cansel Tuncer, yönetmenliğini Dr. Ahmet Boyacıoğlu üstlenirken, sanat yönetmenliğini Başak Emre, Antalya Film Forum direktörlüğünü ise Armağan Lale ve Pınar Evrenosoğlu yürütecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/antik-yunandan-bugune-efsanevi-bir-devrimci-hipokrat/", "text": "İtalyan karikatürist ve yazar Luca Novelli'nin Marie Curie ve Atomların Sırrı ve Pisagor ve Şu Lanet Sayı biyografi kitaplarından sonra yine esprili bir dille kaleme aldığı Öncü Doktor Hipokrat Can Çocuk aracılığıyla okurlarla buluştu. Bilim dünyasının önde gelen isimlerinin hayatını mizahi unsurlarla çizgileriyle buluşturan Novelli, bu defa da tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat'ı çocukluğundan başlayarak nasıl Hipokrat olduğunu anlatıyor. Ne demiştik, doktor ve büyücülerin olduğu bir aileden geliyor Hipokrat! Ve hatta tıp tanrısı Asklepios'un, ailenin atalarından biri olduğuna inanılıyor. Ancak o zamanlar büyücülüğün de pek bir rağbet gördüğü kutsal tıp uygulanıyor. Tanrılara kurbanlar, adaklar adanıyor, batıl inançlar ve büyüler Antik Yunan'da kol geziyor. Fazlasıyla saygı gören ve iyi bir doktor olan babasının aksine kendine hep sorular soran, bedenin nelerden oluştuğunu sorgulayan Hipokrat, aklın yolunu izliyor. Hastalıkları anlamak ve onlarla savaşmak için soru sormanın, sorgulamanın önemini kavrıyor. En başta da insan bedenini oluşturan maddelerin, dört element ilkesini çok önceden fark ederek bilime 2000 yıldan uzun bir süre hükmedecek bir teorinin doğuşunu görüyor. Oldukça kısıtlı şartlarda birçok hastalık için tedaviler ve ilaçlar geliştiren Hipokrat, vebaya karşı önerileriyle salgının üstesinden geliyor, kızamığı ilk defa tedavi ediyor, soğuk algınlığına karşı ilk ilacı bulan kişi oluyor. Bugünlere kolay gelmediğini en başta söylemiştik! Eğer bugün dünyanın herhangi bir yerinde doktor adayları yemin ediyorsa, bunun yazarı da Hipokrat'ın ta kendisi. Yani özetle İlk soğuk algınlığı ilacını kim icat etti? Kızamığı ilk kim tedavi etti? diye soracak olursanız doktorlar koro halinde size aynı cevabı verecektir: Hipokrat! Luca Novelli, bu tıp dehasının çalışmalarını, iş seyahatlerini ve aynı zamanda ünlü kişilerle karşılaşmalarını anlattığı biyografi kitabında beslenmeden ekolojiye günümüzde de önemi yadsınamayan konular da bulunuyor. Hipokrat'ın öncü doktor olması işte biraz da buradan geliyor. Tıbbı, batıl inançlardan, sihirden ve büyülerden uzaklaştırıp bilime ve tüm dünya doktorlarının parçası olduğu bir mesleğe dönüştürmesi ve bunun için düzene başkaldırması da Hipokrat'ı gerçek bir devrimci yapıyor. Luca Novelli'nin seri olarak yazdığı biyografiler arasında bilimde çığır açan başka dahiler de var: Einstein, Darwin, Newton, Leonardo da Vinci, Arşimet, Pasteur, Tesla bunlar arasında. Tüm bu biyografileri de Can Çocuk'un bir an önce okurla buluşturmasını temenni etmek, bu yazının sonu olsun. Zira ilerleyeceğine gerileyen bir toplum olarak bilime her zamankinden daha çok ihtiyacımız var!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ara-guler-arkas-sanat-merkeziyle-evinizde/", "text": "Arkas Sanat Merkezi, son sergisi Ara Güler Merhaba İzmir!'i www. arkassanatmerkezi adresinde, sesli rehber eşliğinde üç boyutlu olarak 1 Mayıs'ta açıyor. Sergide Ara Güler'in daha önce sergilenmemiş İzmir ve civarına ait fotoğraflarını, sanatçının ikonik İstanbul fotoğrafları ile Türkiye ve dünyadan kültür sanat dünyasının önemli isimlerine ait portreleri ve edebiyat yüzleri serisi ile 700'den fazla eseri yer alıyor. Arkas Sanat Merkez, fiziksel olarak ziyarete kapalı olsa da son sergisi Ara Güler Merhaba İzmir'i dijital olarak 1 Mayıs'ta ziyarete açıyor. www. arkassanatmerkezi. com adresine bugüne kadar açılmış 20 sergisinin dijital olarak üç boyutlu gezilebiliyordu. Ara Güler Merhaba İzmir! sergisi de mayıs ayı itibariyle sesli rehber anlatımı ile üç boyutlu olarak izlenebilmeye başlanıyor. Direktörlüğünü Arkas Sanat Merkezi Direktörü Müjde Unustası ve Doğuş Grubu Sanat Danışmanı Çağla Saraç'ın üstlendiği, büyük usta Ara Güler'in, hayatında özel bir anlama sahip olan Merhaba ile bu kez İzmir'i selamladığı sergide, ilk kez gün yüzüne çıkan İzmir fotoğrafları, Ara Güler'in gençlik yıllarında yaptığı edebi çalışmalar, doğup büyüdüğü ve yaşamı boyunca belgelediği İstanbul'a ait fotoğraflar ile Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Oğuz Atay gibi Türk Edebiyatı'nın önde gelen isimlerine ait 100 adet portre yer alıyor. Bunların yanı sıra, Yeryüzünde Yedi İz serisinden Bertrand Russel, Tennessee Williams, louis Aragon, William Saroyan, Marc Chagall, Salvador Dali ve Pablo Picasso'nun Ara Güler tarafından çekilmiş portreleri olmak üzere 711 eser var. Bu fotoğraflara, Ara Güler'in dünya kamuoyuna tanıttığı Afrodisyas Antik kenti, Nemrut ve Nuh'un Gemisi ile ilgili fotoğrafları eşlik ediyor. Arkas Sanat Merkezi çocuklar için de hazırladığı online atölyeler ile evde de olsalar sanattan kopmamalarını sağlıyor. Düzenlediği sergilere paralel olarak, çocuklara yönelik yaratıcı ve eğitici atölye çalışmaları gerçekleştiren Arkas Sanat Merkezi, Ara Güler Merhaba İzmir! sergisi ile mayıs ayında yaş gruplarına özel atölye çalışmalarında çocuklarla buluşacak. 5-7 yaş grubundaki minikler için Sanatçıların Renkli Yüzleri, Portremi Çiziyorum, Çocukların ve Gökyüzünün Renkleri, Bul ve Keşfet, Benim Fotoğraf Makinamın Resimleri, 8-10 yaş grubundaki minikler için ise Vizörden Bakan Kim?, Çocukların Renkleri Şehirleri Boyadığında, Güzel günlere neşeli çerçeveler, Ara Güler Nereye Bakıyor? ve her iki grup için de Anneler Günü'ne özel online atölyeleri çocukların hayal dünyalarını kağıtlara aktarıp farklı malzemeler kullanmaya teşvik ederek yaratıcılık dünyalarını geliştirecek. Arkas Sanat Merkezi web sitesine giren çocuklar, beğendikleri atölyelere üzerlerine tıklayarak kolayca ulaşabilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ara-ogunlerde-aradigimiz-lezzet-fellas-vitamin-ve-meyve-bar/", "text": "%100 doğal, şeker ilavesiz, katkısız ve koruyucusuz meyve, enerji ve protein barlarıyla tanınan Fellas, yepyeni bir ürün olan ''Vitamin ve Meyve Bar'' ile karşınızda! C vitamini deposu, Çinko kaynağı ve içeriğindeki Propolis ile Türkiye'nin ilk Vitamin ve Meyve Bar'ının Portakal & Zencefil, Turna Yemişi &Kabak çekirdeği ve Elma & Tarçın olmak üzere 3 farklı çeşidi bulunmakta. Ürünlere Migros, Macrocenter ve seçili online satış noktalarından ulaşabilirsiniz. Ürün geliştirme odaklı hareket eden ve sektördeki yeniliklerin öncüsü olan Fellas Gıda, farklı ürün grupları ile yeniliklere imza atıyor. Hedeflerine ulaşmak için inovatif bakış açısını sürekli canlı tutan Fellas Gıda, kısa sürede sektörün önemli oyuncularından biri haline gelerek, yoluna devam ediyor. Fellas markalı ürünler önde gelen zincir marketlerde, e-ticaret platformlarında ve tüm online satış kanalları olmak üzere 10.000'den fazla satış noktasında bulunmakta. En kaliteli hammaddelerden üretilmiş, %100 doğal içerikli, şeker ilavesiz, glütensiz, katkısız ve koruyucusuz çeşitleriyle tüketicinin güvenini ve beğenisini kazandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aralikta-ajandamizda-imany-konseri-var/", "text": "Fransız soul divası Imany, Zorlu PSM ve Piu Entertainment iş birliğiyle yeni albümü olan Voodoo Cello'nun ilk Türkiye konseri için 8 Aralık akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Şarkılarında aşktan kadın hakları mücadelesine, iklim değişikliğinden siyasi mücadelelere kadar pek çok konuya değinmeyi sürdüren Imany, idolleri Billie Holiday, Nina Simone ve Tracy Chapman gibi caz, soul ve folk müzikten besleniyor. Sanatçı huzur, umut ve hüznü bir arada yaşattığı şarkılarıyla müzikseverlere çok özel ve unutulmayacak bir performans yaşatmaya hazırlanıyor. İlk albümü Shape of a Broken Heart ile üç ülkede platin plak ödülü kazanarak geniş bir hayran kitlesi edinen, You Will Never Know ve Don't Be Shy single'ları dünya çapında üne kavuşan sanatçı, cover şarkılardan oluşan yeni albümü Voodoo Celloyu sonbaharda sevenleriyle buluşturacak. Dinleyicileriyle aynı zamanda bir yaşam kültürünü de paylaşan soul müziğin Fransız divası Imany'nin sahnesine tanık olmak için ile 8 Aralık akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'ndeki yerinizi şimdiden ayırmayı unutmayın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/arctic-monkeys-konserine-son-4-gun/", "text": "Müziklerinde sadece alternative rock, post-punk revival ve indie rock'a bağlı kalmayıp psikedelik pop, glam rock ve cazı da harmanlayan zengin bir sound'u hayranlarına sunan; efsanevi solist Alex Turner, Jamie Cook, Matt Helders ve Nick O'Mally dörtlüsünden oluşan kadrosuyla Arctic Monkeys, uzun bir aradan sonra PSM Loves Summer konserleri kapsamında Türkiye'de hayranlarıyla buluşmak için gün sayıyor. Zorlu PSM'de, bu yaza damga vuran PSM Loves Summer konser serisinin son konseri olan dünyaca ünlü İngiliz indie rock grubu Arctic Monkeys'in akıllara kazınacak performansına sadece 4 gün kaldı. 2006 yılında 'Whatever People Say I Am, That's What I'm Not', ile büyük çıkış yapan grup, ilk albümleriyle, kısa bir zamanda, dünya çapında geniş bir hayran kitlesi elde etti. 2007 yılında 'Favourite Worst Nightmare' isimli albümle müzikal kariyerine devam eden grup, 2009 yılına geldiğimizde, kendilerine platin plak kazandıracak 'Humbug' albümünü kaydetti. 2009 yılının tamamını, dünyaca ünlü dev festivallerde ve dünya turnesinde geçirmenin ardından, 2011'de 'Suck It and See''yi piyasaya sürdü. 2013'te ise, nihayet, kendilerini bambaşka bir seviyeye çıkaracak 'AM' albümünü sevenleriyle buluşturdu. 'AM' albümü kapsamında çıkan 'Do I Wanna Know', 'R U Mine?', 'One For The Road', 'Why Do You Only Call Me When You're High?' gibi parçalar albümün çıkışından çok kısa bir süre sonra, pek çok dinleyicinin diline dolanmış, dönemin en çok dinlenen şarkılarından olmuştu. Tüm bu efsanevi şarkıları canlı canlı dinlemek ve bu dünyaca ünlü grubun akıllara kazınacak performansını deneyimlemeye yalnızca 4 gün kaldı. Birleşik Krallık'ın indie rock sahnesinden iki büyük grup PSM'de! Alex Turner, Jamie Cook, Matt Helders ve Nick O'Mally dörtlüsünden oluşan Arctic Monkeys, uzun bir aradan sonra PSM Loves Summer konser serisi kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde buluşacak. Merakla beklenen Arctic Monkeys konserinde ise vokalist/gitarist Elijah Hewson, basçı Robert Keating, gitarist Josh Jenkinson ve davulcu Ryan McMahon tarafından kurularak alternative rock, indie rock ve pop rock türlerindeki üretimlerini Dublin'den dünyaya duyurarak önemli müzik festivallerinde yer alan, single'ları ve son albümleri ile İngiltere ve İrlanda'nın müzik listelerinde bir numaraya çıkan Inhaler, ön grup olarak sahne alacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ardenden-isil-isil-bir-yilbasi-armagani-yildiz-oykuleri/", "text": "Yıldız Öyküleri'nde dünyanın dört bir yanından 23 farklı anlatı yer alıyor. Eski Yunan'dan Afrika kabilelerine, Çin'den Avustralya yerlileri Aborjinlere, İnka'lardan Navaho yerlilerine, farklı kültürlerin gökyüzüne ilişkin efsaneleri bir araya geliyor, insanoğlunun çağlar boyunca dünyayı ve evreni anlama çabasına ışık tutuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/argos-in-cappadociada-yepyeni-bir-proje-artist-in-residence/", "text": "Argos in Cappadocia Artist in Residence projesiyle misafirlerinin yaratıcılığına güç, hayal gücüne zenginlik katacak bir deneyim sunmaya hazırlanıyor. Proje kapsamında 5 Ağustos'ta gerçekleştirilecek Art Goes Argos programın ilk konuğu ise Sudi Etuz'un yaratıcısı Şansım Adalı olacak. Her mevsim baş bir hikayenin yaşandığı Argos in Cappadocia, Kapadokya'nın büyülü atmosferini sanatla taçlandırmaya devam ediyor. Misafirlerin yaratıcı sürece şahit ve destek olabileceği, Argos'un hikayesinden ve Kapadokya'nın büyülü coğrafyasından ilham alacak Artist in Residence projesi başlıyor. 5 Ağustos'ta gerçekleşecek Art Goes Argos programının ilk konuğu ise Sudi Etuz'un yaratıcısı Şansım Adalı olacak. İlham verici bir yolculuğa çıkaracak Artist in Residence programı pek çok farklı konuğuyla yıl boyunca devam edecek. Argos in Cappadocia Artist in Residence ile misafirlerine; zengin bir tarih, eşşiz güzellikte manzaralar, yöresel ürünler ve geleneksel tariflerle hazırlanan menüler, otantik dekorasyonla buluşan mimarinin yanı sıra sanatla zenginleştirilmiş bir konaklama deneyimi sunuyor. Yaratıcılığı özgür bırakacak ilham verici bu hikayenin bir parçası olmak, her sabah yeni bir rüyaya uyanmak ve eşsiz anılar biriktirmek isteyenler Argos in Cappadocia'da yerlerini şimdiden ayırtabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/arkeolog-nesibe-cakir-cocuklar-en-gec-lisede-homerosun-destanlariyla-gilgamisla-ve-klasik-tragedyalarla-tanismali/", "text": "Tarihin kapılarını aralıyoruz, yolumuz pek de uzağa değil, İzmir'in kuzeyinde bulunan, 2014 yılında UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası listesine aldığı Pergamon kentine çıkıyor. Arkeolog, akademisyen Nesibe Çakır'ın Can Çocuk etiketiyle çıkan son romanı Pergamon'un Kayıp Hazinesi, bizi dönemin gündelik yaşamına, pazar yerlerine, kütüphanelerine, aile sofralarına davet ediyor. Hem de ne davet! Sokaklarında adeta kayboluyoruz kentin... Arkeoloji, mitoloji ve tarihin harmanlandığı romanlarının peşine düştüğüm Nesibe Çakır ile başta Pergamon'u ve diğer kitaplarını konuştuk. Arkeoloji eminim çok fazla çocuk ve gencin hayallerini süslemiştir. Ben de onlardan biriydim. Hatırladığım kadarıyla ilk kıvılcım evde, ailede başladı. Babam arkeolojiye hayrandı, zanaatı marangozluk olunca Almanya'ya işçi olarak rahatlıkla kabul edilmiş. Orada bulunduğu yıllarda sonradan öğrendiği Almancasıyla Hititler hakkında kitaplar okumuş, ayrıca çalıştığı mühendislik ve inşaat firması Hochtief onu Mısır'daki Asvan Barajı inşası sırasında Abu Simbel Tapınağı'nı yerinden daha güvenli bir yere taşımak için başlatılan büyük projeye dahil etmek istemiş ancak ailemi aylarca yalnız bırakamam diye babam kabul etmemiş. Bunu her anlatışında onun yerine ben pişman olurdum, keşke gitseydi diye içimden geçirirdim. Okul yıllarımda ise elime geçen, o zamanlar tek başvuru kaynağımız ansiklopedilerde arkeolojiyi, tarihi ve coğrafyayı arar bulurdum. Lise yıllarımda sadece arkeoloji vardı aklımda. İlk tercihim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Klasik Arkeoloji öğrenimime başladığımda arkeolojinin ne kadar geniş bir alan olduğu hakkında oldukça cahildim. Sonuçta otuz beş yılı geçkin arkeolojiye bağlı gizemli, heyecanlı yolculuğum hala devam ediyor. Hep sorulmasını arzu ettiğim bir soru bu. Teşekkür ederim. Elayussa, bilimsel literatürde Elaiussa Sebaste, çocukluğumu geçirdiğim Mersin'in güzel kıyıları boyunca bulunan antik kentlerden biri. Oralardaki koylarda çok denize girer, harabeleri gezerdik: Kızkalesi, Kanlıdivane, Korykos gibi. Romanımda da anlattığım gibi özel bir coğrafya Kilikya, çocuk olarak arkeolojiyle ilk buluştuğum bölge Mersin civarı. İlk kitabımın adı bu yüzden Kilikya'nın Son Korsanları. Antik kalıntıları ilk gördüğüm yere bir gönül borcu gibi. Kilikya'daki hiçbir şehir Efes, Milet, Priene veya Pergamon gibi çok gösterişli değil, fakat nadir yerel özellikler barındırıyor. Elayussa küçük tabii, ama şirin. Masmavi Akdeniz pırıltıları içine gizlenmiş bir koyu, kıyıya yakın falezli küçük bir adası, bu manzaraya bakan bir Roma dönemi tiyatrosu var. Sadece transit bir yolcuysanız bile Mersin'den Silifke'ye doğru giden yoldan geçerken sağınızda tiyatro, solunuzda deniz sizi durmaya, bir süreliğine buranın keyfini çıkarmaya zorlar. Pergamon'da geçen bir macera yazma fikri ise 2016 sonbaharında Elayussa'dan Kaçış yayına hazırlanırken aklıma düştü. Pergamon'u öğrenciyken birkaç kez ziyaret etmiştim. Lisanstan sonra Almanya'da da başladığım Klasik Arkeoloji bölümünü bitirme şartlarından biri en az iki turistik olmayan, yurt dışı gezisi exkursion denilen, yerinde öğrenciler için inceleme gezisi yapmaktı. İlki üç haftalık Attika Bölgesi ve Atina gezisiydi. İkincisi tabii Türkiye. Gruptaki her öğrenci rotamızdaki kentlerden birinde bir kutsal alan veya yapıyı anlatacaktı. Bana Pergamon Demeter Kutsal Alanı düşmüştü. Yıl 1996, daha bahar sömestrinde bu geziyle ilgili dersler açıldı, sunumlar yapıldı. Pergamon'u exkursion ekibiyle ekim civarı gezdik. O gezide Pergamon'un Kayıp Hazinesi'nin tohumu ben farkına varmadan atılmış olmalı. Tabii kesinlikle mimarisinin bunda etkisi büyük. Eğitimim son aşamasında ana dal ve çift yan dallarda bir dizi sözlü ve yazılı sınavlara girmem gerekiyordu, danışmanım Carola Reinsberg'in de onayıyla Pergamon'u ana konularından biri olarak seçmiştim. Özetle Pergamon'a bir güzelleme yazma utkusundan doğdu bu roman. Evet haklısınız, zor oluyor itiraf etmeliyim. O nedenle iki romanım arasında yıllar var. Ben yan dal olarak Protohistorya ve Sanat Tarihi okudum. Direkt Protohistorya alanına girmeye cesaret edemem. Klasik Dönemler yeterince zor zaten. Geometrik-Arkaik-Klasik-Helenistik-Roma diye gider, yaklaşık 1500 yılın sanatını, dilini, edebiyatını, tarihini, klasik mitolojiyi, mimarisini, heykelini, seramiğini, yani Akdeniz'in, hatta Roma ile İngiltere'ye kadar kültür tarihini bilmek, yorumlamak, özümsemek gerekiyor. Romanımı yazmaya başlamadan önce kendime şöyle yaklaşık bir yıl kadar ön çalışma süresi veriyorum. Akademiyle şekillenen bir çalışma metodum var elbette. Kurgu hangi klasik kentte geçecekse onunla ilgili arkeolojide bilimsel yayınları tarayıp notlar alıyorum bir deftere, kent planlarını arşivliyorum. Bu okumalar sırasında kentin tarihi, mimarisi ve topografik yapısına göre kafamda kurguyla ilgili fikirler belirmeye başlıyor. Hikayenin geçeceği zaman aralığını netleştiriyorum, karakterleri yaratıyorum. Kurgunun bölüm bölüm sahne sahne bir tabelasını yapıp yazmak için en doğru, en dingin saatleri bekliyorum. Ön çalışmada her şeyi defterime not alırım, yazmak için hazır olduğumda notlarım ve kurgu haritamla doğruca bilgisayara yazarım. Şu ana kadar her kitabımda deneyimlediğim ilginç bir tespitim ise ne kadar planlı ve hazırlıklı olsam da en az bir karakterimin plansız hareket ettiğidir ve bana notlarımda olmayan şeyler yazdırttığıdır. Bu, Elayussa'dan Kaçış'ta Kütüphane sahnesiydi, onda Leia'nın parmağı vardı. Pergamon'un Kayıp Hazinesi'ndeyse kitabın ilk bölümüydü, bunda ise Arete'nin. Çok haklısınız. Eğer kurgunun tamamı tarihin bir döneminde geçiyorsa, yani tarihsel bir roman yazıyorsanız o dönemin uzmanlığı ve uzun bir hazırlık dönemi gerekir. Arkeoloji teknik bilgilerle dolu, çok katmanlı bir alan. Tabii bu arkeoloji veya Eskiçağ tarihi eğitimi olmayan biri yazamaz anlamına gelmez. Örneğin Hadrianus'un Anıları'nın yazarı Marguerite Yourcenar, mitolojik romanlar Kassandra ve Medea'nın yazarı Christa Wolf arkeolog değildi. Ursula Le Guin, Margaret Atwood ve William Golding de arkeolog değillerdi, bu onların iyi mitolojik roman yazmalarına engel olmamış. Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatında arkeoloji içerikli güzel eserler var. Bilgin Adalı başta olmak üzere önemli isimler sayılabilir. Çoğu arkeolog değil ya da arkeoloji okusalar bile alanda kalamamışlar bildiğim kadarıyla. Genellikle bu tür eserlere baktığımızda, hikayeleri bir bütün olarak antik dönemde geçmiyor, günümüze geçişlerin olduğu kurgular daha fazla. Yüzyılı aşkın kazılar yapıldıkça bilimsel veriler ışığında bazı konularda tartışmalar alevleniyor. Bir antik kenti en iyi orayı kazan arkeologlar bilir. Ben öğrenciyken Wolfgang Radt, şimdilerde Felix Pirson ve Güler Ateş, Pergamon'un kazı başkanlarıydı. Yeni yayınlar ve çevrimiçi seminerlerini takip ettiğim kadarıyla kütüphanenin kesin yeri burasıdır diye son nokta konmadığı sürece Athena Kutsa Alanı'ndaki salonunun kütüphane olarak kabul edildiğini söyleyebilirim. Benzer bir teori kütüphanede duran Athena heykeli için de var. Önceleri romanımda da geçen kolları eksik mermer Athena heykelinin Atina Akropolü'nde Parthenon Tapınağı'nın içinde duran, günümüze ulaşamamış dev Athena kült heykelinin birebir küçük kopyası sanılırken, şimdilerde bilim sadece kısmen bir replikası olduğu üzerinde duruluyor. Bana öyle geliyor ki kütüphanenin Athena heykelinde tanrıçanın savaşçı yanı değil de bilgeliği vurgulanmış olmalı. DAI son araştırmaların verileri sayesinde uzun yıllar üzerinde emek verilen kapsamlı bir proje olan bu dijital haritayı herkesin paylaşımına sundu. Zaten DAI belki de dünyada ilk akla gelen, en önemli arkeoloji enstitülerinden. İstanbul'daki kütüphanesi alandan birçok bilim insanını misafir etmiştir. Arkeoloji bilimi sadece kazarak ortaya çıkarmakla olmuyor, arkeolojik bulgular, bilimsel veriler yayınlanıp sonraki nesiller için kayıt altına alınıyor, ayrıca kentin kazılan, ayakta olan kısımları her türlü dış etkenlere karşı koruma altına alınıp restore ediliyor. Bir antik kenti kazan arkeologlar için o kent onların çocuğu gibidir. Tutkuyla, sevgiyle bağlıdırlar ona ve arkeologlardan, mimarlara, restoratör, botanik uzmanılarından, klasik filologlara kadar işbirliğiyle ekip olarak çalışırlar. Sanat tarihi, mitoloji ve arkeolojinin üniversitede bir bölüm veya ders olarak okutulmasının yanı sıra lise veya ortaokulda işlenmesi taraftarıyım. Bu konuda bir arkeolog olarak sizin görüşlerinizi de öğrenmek isterim. Kesinlikle sizinle aynı fikirdeyim. Kızım 16 yaşında, onun da fikrini aldım. Seçmeli ders olsun ve ilgilerine göre isteyen seçsin, dedi. Çocuklar ve gençler en geç lisede Homeros'un destanlarıyla, Gılgamış'la ve klasik tragedyalarla tanışmalı. Hiç olmazsa ana hatlarıyla temel mitoloji ve sanat tarihi bilgisi çerçevesinde çağları, akımları ve eserleri işleseler... Onları mahrum bırakıyoruz bu hazinelerden, güzelliklerden. Akademisyen olarak eğitim öğretim zamanını yıl içerisinde dersler, öğrencilerin seminer ödevleri, sunumları ve lisans tezleri dolduruyor. Her sömestr başında ve süresince derslere göre yeni yayınları okumaya çalışırım, bilgilerimi tazelerim, sunumlarımdaki görselleri güncellerim. Yazar olarak ancak ufak ufak ama düzenli okumalarla notlar alarak defter tutabiliyorum. Masamdan hiç eksik olmayan mitoloji, arkeoloji, Eski Yunanca ve Latince sözlüklerdir. Okuma planım vardır. Paralel okumalar yaparım. Herodot, Strabon, Homeros ve klasik Yunan tragedyaları yanında ve Roma dönemi yazarların eserleri çalışma alanımda, daima gözümün önünde olur. Çok yakın zamanda Troyalı Helen'den ilhamla kızına Helen ismini koymuş bir çiçeği burnunda anne olarak sizin Antik Yunan Mitolojisinin Kadınlarına Dair Öyküler kitabınızı da henüz keşfettiğimi söylemeliyim. Bu kitapta da eski antik dönemlere ait metinlerden bildiğimiz hikayeleri geleceğe uyarlamışsınız. Kitabın satışı var mı diye araştırdım ancak bir bilgiye ulaşamadım. Tıpkı ikinci öykü kitabınız Kadınlar ve Başka Evrenler gibi. İsmini de analım; kitapların çıktığı yayınevi Ayizi Kitap da kapandı. Dilerim bu kitaplar yeniden okurla buluşur. Yeniden baskı yapma veya başka yayınevlerinde çıkma durumları var mı, onu da sorayım. Çiçeği burnunda bir kız annesi olmak başka bir evrene kabul edilmek gibi. Sağlık ve sevgiyle kanatlarınızın altında büyümesini dilerim. Benim kızımın adı Ada, ilginçtir hem bir dönem yönetmiş Karya prensesinin ismi hem çok sevdiğim Victorian dönemi isimlerinden biridir. Antik Yunan Mitolojisinin Kadınlarına Dair Öyküler kitabımın fikri aslında antik dönem kadın araştırmaları uzmanı Almanya'daki tez hocama dayanıyor. Ondan aldığım seminer konularından bazıları ve tez konum Antik Yunan Arkaik sanatında kadın ikonografisi üzerineydi. Türkiye'ye dönüp öğrenci yetiştirmeye başlayınca, ders anlatırken öğrencilerimin Medusa gerçekten çirkin ve itici miydi? tarzında soruları beni mitolojik kadın figürler konusuna tekrar yönlendirdi. Ariadne mitindeki ip yumağı ve labirent motifleri bana hep ilginç gelmiştir. Bir adada yalnız başına aşık olduğu erkek tarafından niçin terkedildiği ayrı bir bilmecedir. Zaten Saarbrücken'de öğrenciyken Richard Strauss'un 'Ariadne Naxos'ta' adlı operasının farklı bir yorumunu izlemiştim. Böylece kadın kahramanlarımı bulmuştum. Çıkış yolum mitolojideki farklı anlatım varyasyonları veya boşluklar olduğu gibi insan psikolosijiyle, Jung'un arketiplerle bağlantısı. İşte burada psikolog eşim devreye giriyor. Onun akademik bakış açısının yardımıyla kendimi ayrıca şanslı hissediyorum. Böyle örneklerden ilerledim, boşlukları ya doldurdum ya da aynı kişi için farklı anlatımlardan birini seçerek acaba böyle olmasaydı da şöyle olsaydı nasıl olurdu düşüncesiyle ilerleyip kadın kahramanlarıma ellerinden alınmış hazin kaderlerine başkaldırıp özgürce seçim şansı vermek istedim. Kadınlar ve Başka Evrenler mitolojik öykülerime bağlıdır. Kadın mitlerin şimdiye, geleceğe ve distopyaya uyarlanması gibi. Ben de içten içe, buruk bir duyguyla iki öykü kitabımın da tekrar yayımlanmasını umut ediyorum. Ülkemizde yaratıcı bir şeyler yapmak aşırı gayret istiyor. Önce ekonomik sıkıntıların ön sarsıntısı ardından pandemi ve şimdi daha fenasına katlanmak zorundayız. Yayınevleri haklı olarak bu süreçte seçiciydi. Aslında ben de geri çekilip öykülerimin okura ulaşabilmesi için doğru zamanı, doğru yayıneviyle buluşmayı bekliyorum. Bu arada belki birkaç yeni öykü de eklerim. Bu türe ilgi zaman zaman azalsa da hiçbir zaman kaybolmaz, Madeline Miller ve yakında Türkçeye çevrileceğini umduğum Jennifer Saint gibi yazarların kahramanları kadın olan mitolojik romanları sayesinde klasik mitleri keşfetmek heyecan verici. Evet, var! Takvimli ajandama sömestrle ilgili notları tutuyorum. Eğer bir roman yazmaya oturmuş ve kapanmışsam ajandam çalışma planıma göre ayarlıdır. Bu aralar yazma hazırlığı içindeyim, yani ön hazırlık yapıyorum. Yeni bir antik kent macerası için notlar aldığım bir defteri elimin altında bulunduruyorum. Elayussa'dan Kaçış ve Pergamon'un Kayıp Hazinesi'ni yazarken de ayrı ayrı defterler tutmuştum. Bir de çantamda, her şeyi yazdığım küçük bir akıl defteri taşırım. Mitolojik öyküler için başka bir deftere fikirlerimi ve okuduğum antik kaynaklardan notlar alıyorum, aklımda mitolojinin korkulan, dişil yaratıkları ve tanrıçaları hakkında mikro öyküler yazmak var. Bu seri Litera Edebiyat'ta, çıkan öyküm Kapkaççı Harpyialar gibi olacak. Aynı Türk kahvesi tadında, yoğun, küçük fincandan iki yudum alınca biten ama her gün aynı saatte keyfini çıkardığımız tatta. Ayrıca Roma dönemiyle ilgili notlarımı aldığım başka bir defter daha var. Özetle çok sayıda defter tutarım. Kimi zaman kafamın karıştığını itiraf etmeliyim. Söylemeden geçemeyeceğim, belki de mesleki alışkanlıktan çizim yapmaktan hiç vazgeçmedim. Çizim defterime bana ilham veren, ilginç gelen arkeolojik betimleri, objeleri ve kafamda canlandırdığım figürleri çiziyorum. Samimi ve derinlikli sorularınızla kendimi anlatmama fırsat verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Harika bir söyleşiydi... Hocamız oldugunuz için çok şanslıyız gerçekten."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/arter-yayinlarindan-sanatci-hans-haackenin-yazilarini-bir-araya-getiren-bir-e-kitap/", "text": "Çağdaş sanat etrafındaki tartışmaları beslemeyi ve teşvik etmeyi amaçlayan Arter Yayınları, Çalışma Koşulları: Hans Haacke'nin Yazıları başlıklı e-kitabı arter. org. tr/yayinlar adresi üzerinden erişime açtı. Kurumsal eleştiri geleneğinin öncüleri arasında yer alan Hans Haacke'nin kendi sanat pratiğini aktarmak ve belgelemek üzere kaleme aldığı yazılarını bir araya getiren bu kapsamlı derleme, Türkçede ilk kez okurlarla buluşuyor. Özgün araştırmaların hayata geçirilmesine ve sanat tarihi yazımına katkıda bulunmayı hedefleyen Arter Yayınları, 2010 yılından bu yana sürdürdüğü faaliyetleri bağlamında birçok yeni metnin oluşturulmasına destek verdi. Claudia Mesch'in kaleme aldığı Joseph Beuys monografisinin Türkçe edisyonuyla Aralık 2021'de dijital yayıncılığa da adım atan Arter, e-kitapları aracılığıyla çağdaş sanat tarihinden kesitler sunan sanatçı metinlerinin Türkçe çevirilerini çevrimiçi ortamda ücretsiz olarak erişilebilir kılıyor. Alexander Alberro'nun hazırladığı ve Zeynep Baransel'in Türkçeye çevirdiği Çalışma Koşulları: Hans Haacke'nin Yazıları adlı yayın, Arter Yayınları'nın ikinci e-kitabı olarak arter. org. tr/yayinlar adresi üzerinden erişime açıldı. Kitabın Türkçe edisyonunun tasarımını ise Didem Uraler Çelik üstlendi. 1936 yılında Köln'de dünyaya gelen Hans Haacke, kurumsal eleştiri geleneğinin öncüleri arasında yer alır. Görsel malzemelerin toplumsal ve psikolojik çağrışımlarını irdeleyerek çok sayıda kurumun/sanat alanının işleyişini gözler önüne seren Haacke'nin sanat pratiği, farklı unsurların birbiriyle etkileşimini konu edinir. Resim, yerleştirme ve fotoğraf mecralarında ürettiği yapıtları, dünyanın ekonomik, sosyal ve politik durumunu sorgulayarak sanata bakışımızı ve sanatın toplum içinde oynadığı rolleri değerlendirme biçimimizi yeniden tanımlamamıza yardımcı olur. Haacke'ye göre sanat dünyasını ve genel anlamıyla dünyayı çevreleyen koşullarla ilişki kuran sanat yapıtları, basit ve durağan birer nesneden ibaret olmanın ötesine geçerek kendi sınırlarının dışında yankılar doğurur. Çalışma Koşulları başlıklı yayın, döneminin güncelliği içerisinde bazı can alıcı tartışmalara yol açan Hans Haacke'nin kendi pratiğini aktarmak ve belgelemek üzere kaleme aldığı yazılarını bir araya getiriyor. Bazıları ilk kez bu yayın aracılığıyla gün yüzüne çıkan metinler, sanatçının yapıtları hakkında dolaysız bir dille yazdığı açıklamalardan sanat ve siyaset üzerine daha geniş erimli düşünce yazılarına uzanıyor. The MIT Press tarafından 2016'da Writing Art başlıklı yayın dizisi kapsamında Working Conditions: The Writings of Hans Haacke ismiyle İngilizce olarak yayımlandıktan sonra Türkçede ilk kez okurlarla buluşan bu kapsamlı derleme, Haacke'nin MoMA ve Guggenheim ile yazışmalarını ve 1969 Sao Paolo Bienali'nde Amerika Birleşik Devletleri'ni temsil etmeyi reddettiği mektubunu; kurumsallığın sanat dünyasındaki yansımalarını ele aldığı, kitaba da adını veren Çalışma Koşulları başlıklı yazısını; gerçek zamanlı toplumsal sistemler üzerine düşüncelerini ve sanatçının yapıtları bağlamında birçok müze yayınında yer verilmiş metinleri içeriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/arterde-bes-yeni-sergi-sanatseverlere-goz-kirpiyor/", "text": "Bir Vehbi Koç Vakfı kuruluşu olan Arter, beş yeni sergiyle yeniden ziyarete açıldı. Güvenli bir ziyaret deneyimi sunmak amacıyla binada kapsamlı hijyen tedbirleri uygulayan Arter'in yeni ve devam eden sergileri Pazartesi hariç her gün 11:00 17:00 saatleri arasında ziyarete açık. Arter, sonbaharı Dinleyen Gözler İçin, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3), Gökcisimleri Üzerine, KP Brehmer: Büyük Resim ve Tekerrür başlıklı beş yeni sergiyle karşılıyor. Yeni sezonda, Cevdet Erek'in Bergama Stereotip başlıklı sergisi ve Altan Gürman retrospektif sergisi de yeniden ziyaretçilerle buluşuyor. Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan ve küratörlüğünü Arter Kurucu Direktörü Melih Fereli'nin üstlendiği Dinleyen Gözler İçin başlıklı sergi, çoğu müzikle güçlü bir bağ kuran yirmi üç yapıtı bir araya getiriyor. John Cage'in müzikte olduğu kadar tüm sanatsal üretiminde sessizlik, belirsizlik ve rastlantısallığı bir arada kullanan deneysel yaklaşımını ve Fluxus sanatçılarını referans alan sergide, ziyaretçiler galeri alanına hakim olan sessizliğin içinde yapıtlardan yükselen sesleri keşfetmeye ve hayal etmeye davet ediliyor. Arter'in Sesli Dizi serisi kapsamında gerçekleşen üçüncü sergisi olan Dinleyen Gözler İçin, çevremizi kuşatan görsel dünyayla nasıl ilişkilendiğimizi sesin perspektifinden düşünmeye, sesin sanatın ayrılmaz bir parçası olduğu konusundaki farkındalığımızı artırmaya odaklanıyor. David Tudor tarafından tasarlanan ve Composers Inside Electronics, Inc. tarafından gerçekleştirilen Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) başlıklı etkileşime açık yapıt ise dördüncü Sesli Dizi sergisi olarak yine Melih Fereli'nin küratörlüğüyle Karbon'da deneyimlenebiliyor. 1968 yılında koreograf Merce Cunningham tarafından, besteci David Tudor'a bir dans gösterisi için sipariş edilen Yağmur Ormanı, daha sonra CIE'den John Driscoll ve Phil Edelstein tarafından kendi kendini icra eden bir ses yerleştirmesine dönüştürüldü. Yerleştirmede şamandıra, plastik fıçı, bakır kova, saksı ve raket gibi çeşitli gündelik kullanım nesneleri havada asılı şekilde mekana yayılırken, farklı biçimlerde müdahale edilip birleştirilmiş bu nesneler önceden kaydedilmiş ses dosyalarından gelen sinyallerle titreşiyor, yağmur ormanlarının doğal seslerini hatırlatan bir ses ortamı meydana getiriyorlar. Dinleyen Gözler İçin ve Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) sergileri birbiriyle yakından ilişkilenerek ses ve sessizlik kavramları üzerinden tek bir sergi gibi de işliyor. Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan ve küratörlüğünü Kevser Güler'in üstlendiği Gökcisimleri Üzerine başlıklı grup sergisi, yaşamsal bir biraradalık düzleminin bugün yeniden düşünülebilir ve inşa edilebilir olmasına dair sorulara odaklanıyor. Yirmi sekiz sanatçının yapıtlarını kapsayan sergi, var olanların bir araya gelme ve dağılma biçimlerini, ilişki kurma tarzlarını, birbirlerine mesafe alma ve yakınlaşma yollarını birlikte düşünmeye davet ediyor. Gökcisimleri Üzerine sergisi, tarihsel, kültürel ve ideolojik tanımlamalara dayanan dünyevi/göksel, doğa/kültür, insan/hayvan, beden/zihin, kadın/erkek gibi ikiliklerin ürettiği kutuplaşma, ayrım, hiyerarşi ve iktidar biçimlerine dair güncel eleştirilerden besleniyor. Arter, yeni sezonda Alman sanatçı KP Brehmer'in (Berlin 1938 Hamburg 1997) kapsamlı bir retrospektifine yer veriyor. Küratörlüğünü Selen Ansen'in üstlendiği KP Brehmer: Büyük Resim başlıklı sergi, sanatçının otuz yılı aşkın üretiminden geniş bir seçkiyi bir araya getiriyor. Brehmer'in esin kaynaklarını ve çalışma yöntemlerini ortaya koyan 200'ün üzerinde yapıtın ve arşiv malzemesinin yer aldığı sergi, Arter'in Neues Museum Nürnberg, Hamburger Kunsthalle ve Kunstmuseum Den Haag ile birlikte, Kulturstiftung des Bundes'ın mali desteğiyle gerçekleştirdiği; küratoryal çerçevesini bu kurumlar adına Eva Kraus, Petra Roettig, Daniel Koep ve Selen Ansen'in belirlediği; üç yıla yayılan bu ortak yapım projesinin son aşaması olma niteliğini taşıyor. Sergiye ayrıca, KP Brehmer'in üretiminde öne çıkan kavram, tema ve düşüncelere derinlemesine bir bakış sunan KP Brehmer: Sanat Propaganda başlıklı kitap eşlik ediyor. Arter'in kuruluşunun 10. yılında Arter Yayınları'nın 50. başlığı olarak sergi paralelinde okuyucuyla buluşan kitap, Arter Kitabevi'nden satın alınabiliyor veya kitabevi@arter. org. tr e-posta adresi üzerinden sipariş edilebiliyor. Alev Ebüzziya Siesbye'nin, Arter'de gerçekleşen Tekerrür başlıklı kişisel sergisi sanatçının son dönemde ürettiği yeni yapıtlarını bir araya getiriyor. Arter ekibinden Eda Berkmen'in küratörlüğünü üstlendiği sergide seramik sanatçısı Siesbye'nin tekrar kavramından yola çıkarak ve tek bir malzemeye, yönteme ve biçime odaklanarak gerçekleştirdiği üretim, yeni bir bağlamda sunuluyor. Tekerrür başlıklı sergi, sanatçının renk, şekil ve boyut farklarından uzaklaşarak bu sergi için özel olarak ürettiği yüksek pişirimli çanaklardan oluşuyor. İsmini Soren Kierkegaard'ın 1843 tarihinde yayımlanan Tekerrür başlıklı kitabından alan sergi, Siesbye'nin sayısız kez tekrar eden hareket ve ritimlerin sonucunda ortaya çıkan zamansız çanakları yoluyla tekrarlamanın imkansızlığını ve getirdiği dönüşümü de görünür kılıyor. 1976 yılında hayatını kaybeden sanatçının tüm üretimini bir araya getiren Altan Gürman retrospektif sergisi 24 Ocak 2021'e; Cevdet Erek'in Arter'deki galeri mekanına özel olarak tasarladığı sesli bir mimari yerleştirmeden oluşan Bergama Stereotip başlıklı sergisi ise 15 Kasım 2020'ye kadar görülebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/arterin-bahcesinde-cocuklara-ozel-bir-dunya-atolye/", "text": "Arter Öğrenme Programı'nın farklı yaş gruplarından çocuklara yönelik düzenlediği etkinlikler, Arter'in arka bahçesinde gerçekleştirilecek eğlenceli ve öğretici iki atölyeyle devam ediyor. Ziyaretçilerini gerekli sağlık önlemleriyle ağırlayan Arter, farklı yaş gruplarından katılımcılara yönelik çocuk atölyelerini hem çevrimiçi ortamda hem de Arter'in arka bahçesinde düzenlemeyi sürdürüyor. Herkesin yaratıcı sürecin parçası olabileceği bir ortamı mümkün kılmayı amaçlayan çocuk atölyeleri, Arter'in güncel sergilerinden hareketle şekilleniyor ve her çocuğun kendi bakış açısını paylaşmasına özen gösteriyor. Arter'in çocuklara yönelik düzenlediği etkinlikler kapsamında, 16 Ekim 2021 Cumartesi günü 14:00'te Arka Bahçedeki Gizli Yüzler başlıklı atölye gerçekleşecek. Candeğer Furtun'un eserlerinin doğayla kurduğu ilişkiden ilham alan atölye, 7 11 yaş aralığındaki katılımcıları Arter'in arka bahçesindeki gizemli yüzleri keşfetmeye çağırıyor. Doğayı izlerken bile, her kabukta, tohumda ve taşlarda insan figürleri gördüğünü belirten Candeğer Furtun'un Arter'deki sergisinde yer alan yapıtları inceleyen çocuklar, ardından arka bahçede gizlenen yüzleri büyüteç yardımıyla keşfe çıkacak ve gözlemlerini yapacakları çizimlere aktaracaklar. Çocuklar atölyede büyüteç, boya kalemleri ve resim kağıdı kullanacaklar. Atölyede kullanılacak malzemeler katılımcılara etkinlik esnasında Arter tarafından verilecek. 23 Ekim 2021 Cumartesi günü 14:00'te gerçekleşecek Arka Bahçede Perküsyon Atölyesinde ise çocuklar, Bir sanat yapıtı konuşabilseydi bize neler anlatırdı? Hikayesi ne olurdu? Nasıl bir ses çıkarırdı? gibi soruların peşine düşecek. Amy Salsgiver ile Nihal Saruhanlı'nın yürütücülüğünde düzenlenen atölyede 8 11 yaş aralığındaki çocuklar, Arter'de sergilenen yapıtlardan yola çıkarak müzik yapacak. Katılımcıların, hayal ettikleri hikayeler etrafında bedenleri ve enstrümanları aracılığıyla bir perküsyon orkestrası oluşturacakları atölyede çocuklar, Arter sergilerindeki yapıtlara ses verecek. Katılımın, her etkinlik için 12 çocuk ile sınırlı olduğu atölyelerin biletleri Arter'den temin edilebilir; 0212 708 58 01 numaralı telefondan veya biletler@arter. org. tr adresi üzerinden rezervasyon yaptırılabilir. Atölyeye katılan çocukların bir yetişkin eşlikçisi ise, etkinlik gününde Arter sergilerini gün boyu ücretsiz ziyaret edebilir. Arter'in güncel programına arter. org. tr adresinden; güvenli bir ziyaret için Arter'de alınan tüm sağlık tedbirleri, ziyaret ve ulaşımla ilgili güncel bilgilere ise arter. org. tr/ziyaret adresinden erişilebiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/artkolik-sezonu-aysegul-barbarosun-resimleriyle-aciyor/", "text": "Artkolik yeni sanat sezonunu 20 Ekim 30 Kasım 2020 tarihleri arasında Ayşegül Barbaros'un Episode I, Bölüm I isimli kişisel sergisi ile açıyor. Ressamın ilk kişisel sergisi olma özelliğini taşıyan seçkide, 2018-2020 arasında ürettiği yağlı boya tablolardan bir derleme sunuluyor. Ressamın ilk kişisel sergisi olma özelliğini taşıyan seçkide, 2018-2020 arasında ürettiği 20 adet yağlıboya tablolarından bir derleme Derya Sayın'ın küratörlüğünde sunuluyor. Modern figuratif tarzda ürettiği eserlerinde yoğunluklu olarak kadın figürü üzerinde çalışan ressam, ilhamını 17. 18. yy. heykel sanatı temellerinden alıyor ve günümüz dijital ekosisteminden besleniyor. Resimlerindeki kadın figürleri her iki dönemin bir sentezi olarak karşımıza çıkıyor. Eserlerde modern kadın, hayat içindeki yansıttığı güçlü imajının aksine içinde yaşadığı ruhsal dünyasının ana merkezinde, asıl kimliği ile adeta sessiz bir sinemanın başrolüne taşınıyor. Barbaros'un eserlerinde soyut bir mekanda geçen betimlemeler izleyiciye uzay hissiyatı veriyor. Sanatçının eserlerine taşıdığı karakterler, melankolik ruh hallerindeler; yalın ama ilham veren, naif ama sezgisel olan güçlü kadın tipolojisine işaret ediyorlar. Ressam güçlü renk kontrastları ve çarpıcı blok renk kullanımları ile kadın olmanın güçlü karakter özelliğine bir gönderme yapıyor. Sanatçının tuvalinde kullandığı çarpıcı renkler bir yandan izleyiciyi renkli bir dünyada keyifli bir seyahate çıkarırken bir yandan da güçlülük, kırılganlık, naiflik ve melankoli gibi kadınların tümünü içinde barındırdığı farklı ruh hallerine göndermeler yapıyor. Eski bir Rum köşkü olan Artkolik'in sergi mekanı olarak seçilmesi, davetlilerin eski ve yeni arasında bu sentezi deneyimsel olarak yaşamalarına olanak sağlıyor. Eserler Derya Sayın tarafından, eski rum kalıntıları üzerine inşa edilmiş Artkolik yapısının tüm katları boyunca yerleştiriliyor ve sergi ziyareti köşkün ilk katından başlayarak, katlar ve merdivenler boyunca devam ederek boğaz manzaralı teras katında son bulunuyor. Sergi, Artkolik'in Arnavutköy'deki mekanında 20 Ekim 30 Kasım 2020 tarihlerinde haftaiçleri 11.00 17.00 saatleri arasında randevu ile ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/asaf-avidan-yaza-istanbulda/", "text": "One Day/ Reckoning Song şarkısıyla listeleri altüst eden, ülkemizde de çok sevilen müzisyen, besteci ve söz yazarı Asaf Avidan, kendi özgü yorumuyla uzun bir aradan sonra yeniden İstanbul'a geliyor. Yaz tatilinin ardından şehre dönüşü müzikle kutlamak ve şehrin tadını festival heyecanı ile yaşamak isteyenler için, 11 Eylül 2022 Pazar günü Tune In Festival'da KüçükÇiftlik Park'ta URU ve Epifoni organizasyonu ile sahne alacak olan Asaf Avidan konserinin biletleri satışta. İsrail doğumlu müzisyen Asaf Avidan, çocukluğunu Jamaika, New York ve İsrail gibi farklı coğrafyalarda geçirdi.2006 yılı Avidan için özel bir yıl oldu. Ailesinin yanına Kudüs'e taşınan genç müzisyen kendini tamamen müziğe adadı ve ayrılığını, kalp kırıklığını incelediği 6 şarkıdan oluşan Now That You're Leaving EP'sini yayınladı. Yine aynı yıl albümünün tanıtımı için bas gitarda Ran Nir, davulda Yoni Sheleg, gitarda Roi Peled ve çelloda Hadas Kleinman'ın yer aldığı Asaf Avidan & the Mojos isimli folk-rock grubunu kurdu. Asaf Avidan & the Mojos ile The Reckoning (2008), Poor Boy/Lucky Man (2009), Through the Gale (2010) albümlerini yayınladıktan sonra, Avidan solo kariyerine odaklanmak için gruptan ayrıldı. 2012 yılında Berlin'li DJ Wankelmut'un One Day parçasında Reckoning Songu kullanması ve parçanın Avrupa listelerinde zirveyi kapması, gözleri Avidan'ın üzerine çevirdi. Aynı yıl Different Pulses albümü yayınlanan sanatçının ikinci albümü Gold Shadow 2015 yılının başında tüm dünyada piyasaya sürüldü. The Mojos ile yayınladığı albümleri de sayarsak altıncı albümü olan The Study on Fallingi 2017 yılında çıkaran Avidan, bu albümde 60ların Amerikasına saygı duruşu niteleğinde olan bir sound yakalamak için tüm albümü Amerika'da, daha önce Bob Dylan ve Tom Waits ile çalışmış yapımcı Mark Howard eşliğinde kaydetti. Sanatçının son albümü 'Anagnorisis'i 2020'de yayınladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aski-anlatan-tasarimlar-lav-serenat-koleksiyonunda/", "text": "Samimi sofraların vazgeçilmez ismi LAV, Serenat Koleksiyonu ile aşkı kelimelere dökmeden anlatıyor. Romantik desenleriyle göz alan Serenat Koleksiyonu, aşkın enerjisini ve verdiği mutluluğu hissettiriyor. Sevgililer Günü'nde hazırlayacağınız özel sofraları güzelleştiren Serenat Koleksiyonu, ona aşkınızı hatırlatacak bir hediye seçeneği de oluyor. Keyifle kullanacağınız Serenat Koleksiyonu'na LAV satış noktalarından ve www. lav. com. tr internet mağazasından ulaşılabiliyor. Hayatın her anını güzelleştirmeyi tercih edenlerin ortak markası LAV, Serenat Koleksiyonu ile Sevgililer Günü'nü daha da özel kılıyor. Modern tasarımı ve romantik desenleriyle göz alan Serenat Koleksiyonu, sadece 14 Şubat'ta değil her zaman sofralara mutluluk, sevgi ve enerji katıyor. Birbirine aşkını anlatan iki kuşun ve minik kalplerin süslediği Serenat Koleksiyonu, romantizmi alabildiğine hissettiriyor. Sevdiklerinizi aynı sofrada buluşturan kahvaltıların, 5 çaylarının, keyifli molaların, aşkla kurulan sofraların vazgeçilmezi olan Serenat Koleksiyonu, şık sunumların da ilham kaynağı oluyor. Sevgililer Günü için özel bir hediye seçeneği de olan Serenat Koleksiyonu, çay seti, şekerlik, su bardağı, saklama kabı ve reçellikten oluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/asli-enver-ve-mehmet-gunsurun-oynadigi-arayisin-afisi-yayinlandi/", "text": "Aslı Enver ve Mehmet Günsür'ün başrollerinde yer aldığı, hikayesi ve oyuncu kadrosuyla merakla beklenen Disney+'ın yeni orijinal dizisi Arayış'ın afişi yayınlandı. The Walt Disney Company'nin dijital yayın platformu Disney+ yeni orijinal içeriklerine Haziran ayında bir yenisini daha ekliyor. Yapımcılığını Ay Yapım'ın üstlendiği, özgün hikaye ve senaryosunu Nükhet Bıçakçı ve Özlem Yücel'in kaleme aldığı, yönetmen koltuğunda ödüllü yönetmen Emin Alper'in oturduğu Arayış, 14 Haziran'da Türkiye'de ve dünyanın birçok ülkesinde aynı anda yayına giriyor. Aslı Enver ve Mehmet Günsür'ün başrollerinde yer aldığı dizinin afişi de yayınlandı. Hikayesi ve kadrosuyla dikkatleri üzerine çeken dizide ikiliye Defne Kayalar, Devin Özgür Çınar, Erol Babaoğlu, İpek Türktan, Erdem Şenocak, Begüm Akkaya, Şeyma Gökçe Cengiz, Onur Ünsal, Eylem Yıldız, Oral Özer ve Ali Yoğurtçuoğlu gibi önemli isimler eşlik ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/asli-enverden-bepanthol-mesaji-her-gun-yeniden-her-gun-yenilen/", "text": "Bepanthol yeni Bepanthol Derma Yüz Bakım serisini başarılı oyuncu Aslı Enver'in yer aldığı bir reklam kampanyasıyla duyuruyor. Aslı Enver'in yüzüne bakmayı seven herkesi Bepanthol Derma ürünleriyle tanıştırdığı filmde, ürünlerin günlük yüz bakım ihtiyaçlarına cevap vereceği Her gün yeniden, her gün yenilen mesajıyla vurgulanıyor. Türkiye'nin en güvenilir cilt bakım markası Bepanthol, kuru, çok kuru ve hassas ciltler için özel olarak geliştirdiği Bepanthol Derma Yüz Bakım serisini başarılı oyuncu Aslı Enver'in yer aldığı bir dizi reklam filmiyle tanıtıyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan kampanyada ajan rolü ile karşımıza çıkan Aslı Enver'ın bu çekimlerde günlük hayatından doğal anları ekranlara taşınıyor. Bepanthol Derma ürünlerinin herkesin yüz bakımı konusundaki ihtiyaçlarına cevap vereceği ve günlük hayatının bir parçası olacağı Her gün yeniden, her gün yenilen mesajıyla anlatılıyor. Reklam filmi her fırsatta yüzümüze baktığımız iç görüsünü destekleyen ve herkesin gözünü alamadığı bir fikirden besleniyor: Aynalar! Reklam filmi boyunca gözü ayna veya ayna görevi gören farklı yüzeylere takılan Aslı Enver, Nemlendirici ve Besleyici SPF 25 Günlük Yüz Bakım KremiYoğun Nemlendirici Gece Bakım Kremi ve Arındırıcı ve Canlandırıcı Yüz Temizleme Jeli'nden oluşan Bepanthol Derma ürün serisiyle yüz bakımının önemine dikkat çekiyor. Film boyunca gördüğümüz sahneler ise günlük hayattan kesitlerle bu mesajı doğal bir şekilde tüketicilere ulaştırıyor. Serinin içeriğinden de bahsedilen reklam filminde, Bepanthol Derma ürünlerinde bulunan niasinamid, provitamin B5 ve doğal yağlar gibi bileşenleri öne çıkartılıyor. TV ve dijital platformlar için Depo Film tarafından hazırlanan ve dört farklı günde İstanbul'un Beyoğlu ve Nişantaşı ilçelerinde Thor yönetmenliğinde çekilen filmlerin merak uyandıracak devam çalışmaları da hazırlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/asli-perkerden-biraz-huzun-biraz-kara-mizah-ayriligin-ilk-gunu/", "text": "Alt metninde güçlü feminist argümanlar taşıyan Ayrılığın İlk Günü, popüler kültür göndermeleriyle gülümseten bir roman. Aslı Perker, hüzünle kara mizahı harmanladığı yeni romanı ile artık Epsilon Yayınevi'nde. Geniş bir okuyucu kitlesinin severek takip ettiği Aslı Perker, yeni romanı Ayrılığın İlk Gününü Epsilon logosuyla okurlarla buluşturdu. Kadınlığın içsesiyle aşkın evrensel sancılarını buluşturan Ayrılığın İlk Günü, zamana karşı yarışan ama zamana yenik düşmeyecek bir roman. Ayrılığın İlk Günü; tutkuyla bağlandığı, yıkıcı, fedakarlıklar ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir ilişkiden kendi isteğiyle ayrılmasının ardından zorlu bir pazar sabahına uyanan başkahramanının iç hesaplaşmasını anlatıyor. Yüzeye çıkabilmek için önce dibe vurması gerektiğinin farkında olan başkahraman, gerçekleri acımasızca yüzüne çarpan içsesinin rehberliğinde kalbinin derinliklerine, geçmişine, kadınlığına ve yalnızlık korkusuna doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/asli-selcuk-babamdan-karikaturlerini-anladim-diye-aferin-alirdim/", "text": "Babamdan dolayı resme ve karikatüre büyük ilgi duydum. Babamın karikatürlerini kendime göre çizerdim. Zaman zaman babam kendi özel sütununa benim karikatürlerimi koyardı. Kızım benden iyi çizdi, bugünkü yerimi ona verdim diye. Baba kız paylaştığımız desenler de oldu. Henüz yedi yaşındayken Goethe Enstitüsü'nün düzenlediği Dünya Çocukları Resim Yarışması'nda birinci oldum. Babamın kurduğu derneğe üye oldum, çizmeyi sürdürdüm. Sinema ve arkeolojiye ilgi duyuyordum. Arkeolojinin ardından Paris 1 Pantheon Sorbonne'da sinema okudum. Annemden dolayı yazıya da meraklıydım. 1990'lardan beri sinema yazıları yazıyorum. Haklısınız, öyledir genellikle. Babam ve annem sanatlarında o kadar başarılı ve iyiler ki... Ben onlar kadar mükemmel olamayacağım düşüncesiyle bu hevesimden vazgeçtim. Önümde yetkinliğe ulaşmış iki yaratıcı vardı. Ya onlar kadar iyi olmalıydım ya da kendime başka alanlar bulmalıydım. Ben de sinemada karar kıldım. Seçimimden memnunum. Sanat ve edebiyat duygumu elbette ikisine borçluyum. Babam Milliyet gazetesinde çalışırken karikatürleri vermek için Cağaoğlu'na çıkardık. İşimiz bittikten sonra Ümit Restoran'a gider, başbaşa yemek yerdik. Sonra Sirkeci'deki kırtasiyeler ve fotoğraf malzemesi satan dükkanları kolaçan ederdik. Babam aynı zamanda çok iyi bir fotoğrafçıydı. Çocukluğumun en mutlu zamanları annemle babamla geçirdiğim Esentepe yıllarıydı. Kocaman bir bahçe, bahçede değişik ağaçlar ve bitkiler, bir kurt köpeği Çomar, bir buldog-çoban karışımı Korna, kavgacı horoz ve tavuklar, ördekler, kediler, resmini çizdiğim Osman kedi. İyi ki doğanın içinde büyüdüm, hayvanları çok severim. Abdülcanbaz babam, annem Füruzan, Ruhsar, ben de kızları Canbaziye'yim. Babam çizgi roman Abdülcanbaz'ı çizerken bir süre sonra ailesini de okura tanıttı, yani bizi. Hatta peluş ayım bile çizgi romanın kareleri arasına katıldı. Canbaziye, Abdülcanbaz'ın serüvenci kızıdır, bazı maceralara babası ve annesiyle birlikte atılmıştır. Ben çok küçüktüm. Evde yardımcımız vardı. O beni balkona çıkardı, evin içindeki sertliği görmedim. Yaşananları yıllar sonra anlatılanlarla öğrendim. Ağır bir acı duydum. Öylesi dürüst, onurlu bir insana babama yapılanları asla bağışlayamam. Siyaset'in Göbeği'nde yer alan karikatürler 1950-1995 yıllarını kapsıyor. Tüm karikatürler çok günceller, geçmişi, günümüzü, yansıtıyorlar, yansıtmayı sürdürecekler. Ülkemizin ve dünyanın sorunları hiç değişmedi, öyle görünüyor ki değişmeyecek de. Babamın karikatürleri daima güncel ve güncel kalacak. Öneri bana Tudem Yayınevi'nden geldi. Desen bölümünün editörü Ayşegül Hanım, Turhan Selçuk'u yeni kuşaklara tanıtmak istedikleri için babamın karikatürlerinden oluşan üç albümden oluşan kitap serisi yapmak istediklerini söyledi. Karikatürler temalara göre ayrılacaktı. Bu ilk kitapta karikatürleri yayınevi seçti, güzel bir seçki oldu kanımca. Manzara-i Umumiye'de benim önerdiğim çizimler de olacak. Titiz, kapsamlı bir çalışma yaptık. Geniş kitlelere ulaşmak içinde kitapların boyutları daha ufak, ücretleri de daha ekonomik oldu. Yaşar amca, hem babamın hem de amcam İlhan Selçuk'un arkadaşıydı. Üçü birlikte Adana'da okudular, dedem Kasım Selçuk da onların askerlik hocasıymış. Ne yıllarmış, değil mi ? Çizginin edebiyatını yaparken Turhan, az yazıyla hatta yazısız karikatür yapmayı yeğledi. Sanatı boyunca çizgilerini öylesine değiştirdi ki karikatürlerini yazıdan gitgide arındırdı. Söz Çizginin dedi ve iletisini salt çizgiyle aktarmaya başladı. Sanatında öylesine özgün, benzersiz bir boyuta ulaştı ki karikatürün altında imzası olmasa da okuru onu hemen tanıdı. Dünyanın neresinde olursa olsun Turhan Selçuk'u bilenler onu benzersiz çizgisinden hemen ayırt edebilirler. Sanat değerini kazanmış her yapıt, zamanı aşmayı, dünyayı kucaklamayı başarır. Babam da bu noktadaydı. Çok çalışkandı, üretkendi, gözlem yeteneği güçlüydü, yoğun bir birikimi vardı çünkü tüm dünyayı takip ederdi. Hem gördü hem de görmedi diyebilirim. Yurt dışında özellikle İtalya, Fransa ve ABD'de değeri çok daha iyi bilindi. İtalya'nın en ünlü mizah dergisi Il Travaso'nun kadrosuna girdi (1958). Bu dergide ünlü yönetmen Federico Fellini karikatürcü olarak çalışmıştı. Yurt dışında ayrıca Atlas, Pardon, Die Weltwoche, Can Can, Nebelspalter, La Codorniz, Inostrannaya Literatura, Novum Gebrauchs Graphik gibi çok önemli dergilerde karikatürleri yayınlandı. Babam ülkesini çok severdi, politik mücadelesini kesintisiz Türkiye'de sürdürdü. Hiçbir zaman düşüncelerinden ödün vermedi, daima dik durdu, adaletsizliğe, haksızlığa, sömürüye karşı çıktı, korkusuzca eleştirdi. Turhan Selçuk ve İlhan Selçuk, dedem Kasım Selçuk asker olduğu için 1938-1942 yılları arasında Adana'da yaşadılar. Adana Erkek Lisesi'nde okudular, dostluklar kurdular. Adana'nın o yıllardaki coşkulu, enerjik, renkli atmosferi her ikisini de etkiledi. Yakın bir zamanda Seyhan Belediyesi Tepebağ mahallesindeki yaşadıkları evi satın aldı. Bu tipik Adana evini Turhan Selçuk İlhan Selçuk Kültür Sanat Evi olarak açmayı planlıyoruz. Umarım hayata geçer. Burada aynı zamanda çok çeşitli kültür sanat etkinlikleri de düzenlenecek. Turhan Selçuk'un ünü yıllar önce sınırlarımızı çoktan aştı. Benim görevim onu daha da ileriye, geleceğe taşımak. 41 Buçuk (1952), Dolmuş (1956), Karikatür (1958) dergileri 1950'lerde yayınlanmış politik mizah dergileridir. O yılların cesur, muhalif dergileriydi. Hem babam hem de amcam ileri görüşlü kimliklerdi. Bu dergilerin izlerini sahaflarda sürmek mümkün. Evde bu dergilerin tüm sayıları bende var, babam çok iyi, titiz bir arşivciydi. 2010'dan beri bunu hep kendi kendime düşünürüm. Yıl 2021, Türkiye'nin politik, ekonomik durumu, Covid-19, doğanın insana karşı isyanı, kadına uygulanan şiddet, gittikçe insanlığını yitiren insanlar... Covid-19 hariç babam, bu konuları zaten 1940'lardan 2010'a dek çizmeyi sürdürdü. Okurların bazen mektup yazarak bazı karikatürlerde ne anlatmak istediğini sordukları olmuştur. Babam her karikatüründe her okurunun farklı iletiler bulabileceğini söylerdi. Günlük karikatürlerini bana ve anneme gösterip ne anlıyorsunuz derdi. Biz de gülüşerek cevaplardık. İkimiz de aferin alırdık babamdan. Ben ayrıca anladığım için çok sevinirdim. Babamın çizgisi gibi imzası da yıllar içinde değişti. Çizgisi daha köşeli, keskin olmaya başlayınca imzası da farklılaştı. Ayrıksı, benzersiz bir imzası vardır. Genç kuşağa, Turhan Selçuk ve İlhan Selçuk'un tüm yaşamları süresince yaptıkları gibi dik durmalarını, omurgalı olmalarını öneririm. Ödün vermesinler, Mustafa Kemal Atatürk'ün izinden ayrılmasınlar, adaletsizliğe, haksızlığa karşı dursunlar. İnsan olmanın tüm koşullarını ancak böyle yerine getirebilirler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/asli-tohumcu-yardima-ihtiyacimiz-yok-hayati-esit-sekilde-paylasmak-konusunda-israrimiz-var/", "text": "Bu hikayeyi 2018 yazında yazdım. Kızım küçüktü tabii ve yazın onunlayken uzun soluklu bir şeye kalkışmak, konsantrasyon açısından o dönem zordu. Annelik zaten sürekli sorguladığım, üzerine enine boyuna düşündüğüm bir rol. Bu role toplumun yüklediği manasız, kadını sözde kutsallaştırırken aslında köleleştiren anlamları düşünürken geldi bu fikir aklıma. Kadına yakıştırılan rollerin hepsine bürünebilen ve bu nedenle etrafındaki diğer erkekleri rahatsız eden bir baba fikri. Çok eğlenceliydi açıkcası. Fikri bulunca gerisi de peyderpey geldi. Hayatı, değişen koşulları içinde gerçekten müşterek yaşayan, birbirini seven ve düşünen bir ebeveynle büyüdüm. Babam ben küçükken hep şantiyelerdeydi, annemin üzerindeki yük elbette tartışılmazdı. Ama annemin çalıştığı dönemlerde de babam seve seve ev içi emeği vermiştir. Çevremde iyi babalar var elbette, ama hiçbir babanın ortalama bir anne kadar iyi olabileceğini sanmıyorum. Kırk fırın ekmek yemeye, üstelik bunu gönüllü yapmaya ihtiyaçları var bunu başarmak için, ya da kim bilir başka nelere... Ama kitaptaki babanın süper baba olduğu düşüncesine de karşıyım. Olması gereken babalık bu. Olması gereken erkeklik. Kendi işini kendi yapan, çocuğunun bakımını eşit derecede üstlenen baba. Yoksa kadınlar her Allahın günü süper'ler! Bazı aileler için farklı olsa da, istisnalar olsa da yani, hala birçok evde kadının emeğinin çok hoyrat kullanıldığını, evin ve çocukların sorumluluğun hep kadınlarda olduğunu düşünüyorum. Bunun böyle olduğunu yaşıyoruz, görüyoruz da zaten. Erkek en iyi ihtimalle yardım eden konumunda. Bizim kimsenin yardımına ihtiyacımız yok hiçbir konuda, hayatı eşit şekilde paylaşmak konusunda bir ısrarımız var. Kendi imkan ve becerilerimiz dahilinde mücadeleye, eşitçe yaşama ısrarımızı sürdürmeye devam etmek sanırım. Durmadan okuyarak, başka kadınlarla özellikle okuduklarımı paylaşarak, onların ışığından da yararlanarak yani, düşünerek, kağıdın başında gereken emeği vererek yazdım bu kitabı da. Hikayenin tamamını gördükten, diğer erkekleri hangi açılardan korkutacağını, hangi işler için kollarını sıvayacağını bulduktan sonra gerisi azar azar geldi. Mavisu Demirağ gerçekten de şahane bir sanatçı. Bu projede iki kadının bir araya gelmesi de ayrı anlamlı, ayrı güzel benim için. Bu birlikteliği, benim Mavisu'ya hayranlığıma ve editörüm Mehmet Erkurt'un bizi birbirimize yakıştırmasına borçluyuz. Yoksa Mavisu ile bu cumartesi görüntülü sohbet ederek tanışacağız ilk kez. Kitap sırasındaki çalışmamızı Mehmet aracılığıyla yürüttük çünkü. Kitaptaki Annemin hikayesi başka sefere, cümlesi biraz lafın gelişi. Bu hikayenin, aslında babanın olduğunu iddia ettiğimiz hikayenin, annenin de hikayesi olduğunu düşünürsek, anne için ayrı bir hikayeye gerek görmedim. Ama bilmem ileride fikrim değişir mi?! Türkiye'de edebiyat üretiminin hiçbir kanadının güvenli olduğunu düşünmüyorum. Çocuk edebiyatında da yetişkinlerin saçma hatta sinir bozucu önyargılarıyla mücadele etmeniz gerekiyor. Çocukları aptal yerine koyan ya da gereksiz ahlakçı ve korumacı yaklaşımlarla bir mücadeleye giriyorsunuz ister istemez. Bu açıdan baktığımda çocuk edebiyatıyla yetişkin edebiyatını ortak bir mücadele alanı olarak görünüyorum. Ama elbette çocuk edebiyatı tasarlaması, hayal etmesi, yazması çok çok daha keyifli bir alan. İnsan yazarken iyileştiğini hissediyor. Yetişkinler için seçtiğim konular elbette okuyanı olduğu kadar, beni de yazarken yoruyor, üzüyor. Farklı bir tatmin veriyor. Şükufe Nihal'den Sevgi Soysal'a birçok kadının öyküleri var masamda, Tarih ve Toplum dergilerinin özellikle kadın meselelerine yönelik sayıları bir de. O dergileri de sağ olsun babam topladı bana sahaflardan, gün gün. Onun dışında her zaman çocuk edebiyatı var elbette. David Walliams'ın Buz Canavarı adlı romanı, Shaun Tan'ın Şakırdayan Kemikler'i. Bir de tekrar okumak için Neil Gaiman'dan Odd ve Ayaz Devleri. Yeşil kaplı, çizgili, koca sayfalı bir defterim var, evet. Benimle bir tek yatağa girmiyor diyebilirim. Öykü fikirleri, atölye notları, okuduklarım, bir de tabii azıcık kişisel ve mahrem şeyler oluyor genellikle içinde. Defterlerimi saklamıyorum ama, belli bir süre sonra vedalaşıyorum onlarla. Sektör olarak edebiyat da etkilendi elbette, zaten kültür sanat ürünlerinin nasıl bir emekle üretildiğini çoğu zaman görmezden geliniyor. Sanatçıya hep bir mirasyedi muamelesi yapılıyor ya da onun kira/fatura derdi yokmuş gibi bir anlayış var. Ekonomik anlamda kitabın yazılışından, rafa ulaşmasına kadar geçen süreçte emek veren herkesin hayatı etkilendi. Kendi adıma, kendimi dünyadan koparabildiğimde yazıyorum. Ya da bu belirsizlik karşısından delirmemek için evde olduğuma şükrede şükrede yazıyorum bazen. Ama pandeminin iyice ortaya çıkardığı eşitsizliğin önümüzdeki dönemde başta edebiyat olmak üzere sanatın bütün dallarına nasıl yansıyacağını da merak ediyorum. Edebiyat da artık şekil değiştirmek zorunda gibi geliyor bana. Ele aldığı konular açısından, hiçbir şeyi ıskalamaması, daha büyük resme bakması gerekiyor. Ben bazı açılardan büyüyemedim pek. Kendiliğinden olan bir şey bu. Bir yetişkinden beklendiği kadar olgunlaşmadım. En sık duyduğum sözdür, çocuk gibisin. Bu eleştiriyi ben iltifat olarak alıyorum. O yüzden hayal gücü ve çok okuma kadar, karakterimin bu yanının da üretirken bana yardımcı olduğunu düşünüyorum. Çocuklar için sıradışı olduğunu umduğum bir hikaye bitirdim. Onu demlendiriyorum. Bir süre sonra üzerinden güzelce geçip cilalamayı istiyorum. Onun demlenmesini beklerken de yetişkinler için öyküler çalışıyorum, geleceğimizi tasarlamaya çalıştığım öyküler bunlar ama bakalım, bana da yabancı bir alanda yolculuk ediyorum sanki, o yüzden nasıl gidecek bekleyip göreceğim. Umarım Benim Babam Kötü Örnek tüm erkeklere, oğlan çocuklarına güzel bir örnek olur, sizin dediğiniz gibi. Ama elbette bir kitapla, hiçbir kitapla belki, değişmez dünya. Devasa bir duvara minnacık tuğlalar yerleştirmek bizimkisi. Dokunabildiğimiz kadar hayata dokunma çabası. Küçümsenecek bir çaba değil tabii ki. O yüzden bildiğimiz şekilde üretmeye devam. Tüm kötü örnek babaların kitabınızdaki gibi olması dileğiyle. Çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aslinda-hepimiz-tutunmalik-dal-ariyoruz/", "text": "İlk prodüksiyonlarını 2018 yılında sahneleyen ve o günden bugüne başarılı işlere imza atan Alt Sahne'nin 2021 sezonunda karşımıza çıkan oyunu Sıfırla Bir Arasındanın yönetmenliğini ve yazarlığını Ayşegül Tekin yapıyor. Önce biraz geçmişe bakalım. Öfkeyle değil ama. Look Back in Anger, John Osborne'nun sahnelenen ilk oyunu. Savaş sonrası İngiltere'sinin bocalaması ve yaşattığı hayal kırıklığı okkalı bir tokata dönüşüyor onun kaleminde. Zamanın toplumsal, siyasi ve ekonomik yapısını tiyatro üzerinden hicvediyor. Oyunda rahatsız, umutsuz, endişeli, düzene ve temsil ettiklerine, özellikle burjuva sisteminin ikiyüzlü ahlak anlayışına karşı gelen buhranlı genç bir neslin resmi çiziliyor. Yazar, herkesin omzundan tutup sarsmak istiyor, hadi diyor, tepki verin, sürgit devam etmeyin, karşı çıkın, bir şeyler yapın, yaşayın, hadi! Ona göre insanları harekete geçirip yaşamlarına renk katacak ve onların gerçekten var olduklarını hissettirecek şey heyecan duygusudur. Onu ve oyunlarını değerli kılan, tartıştığı konulardan öte kahramanlarının yansıttığı duygusal derinlik ve kullandığı dildir. O, gündelik dili sahneye taşıyarak tiyatroyu belirli bir çevrenin aidiyetinden kurtarır. Amacı gerçek zevkleri ve gerçek acıları hatırlatmaktır. Oyuncu, yazar ve senarist olan Osborne, gelenekselin karşısına dikilen politik bir aktivisttir aynı zamanda. 1959'da nükleer silahsızlanma kampanyasına katılsa da sonrasında kendisini değişimden nefret eden bir radikal olarak kabul eder ve özgürlükçü, örgütsüz sağa yönelir. 1945 yılında başa geçen İşçi Kabinesi ile 1951 yılında yönetimi devralan Muhafazakar Hükümetin birbirlerinden çok da farklı olmadığını görmek onun için sarsıcıdır. İroniye bakın ki o da eleştirdiğini ülkesine benzer. İlk gösterim tarihi olan 8 Mayıs 1956, İngiltere tiyatrosuna hiddetli bir şerh düşüyor ve öfkeli genç adamlar akımını başlatıyor. Bu, yazarını şaşırtıyor. Ona göre dildeki retorik gözden kaçıyor ve vurgulamak istediği alaycılık öfke olarak yanlış yorumlanıyor. Retoriğin olabilmesi için gereken üç temel öge, bir söylevci, bir dinleyici ve düşüncelere aracılık eden bir dil burada mevcut olsa da benzerlik ve farklılıklar arasındaki yerini bulamıyor. Yine de gerçekleri korkusuzca dile getiren oyunların özgürlüğe kapı açacağı fark ediliyor. Oyun, ikiye böldüğü eleştirmenlerden ödül alıyor: New York Critics Circle. Ardından Evening Standard Drama ödülü geliyor. Gelelim Sıfırla Bir Arasında oyununa. Yani, sıfırla bir arasında anlamsızca uğraşanların, sıfır olmalarına izni olmayanların, bir olmalarına da izin verilmeyenlerin yaşadığı modern zaman hapishanesine. Bu oyun, Ayşegül Tekin'in yazıp yönettiği ilk oyunu, ilk göz ağrısı, muhtemelen karın ağrısı da. Öncesinde hazırladığı John Osborne'un Öfke Oyununa Bugünden Bakmak ve Klasik Dramın Anlatım Olanaklarının Aşılması Üzerine Bir Yeniden Yazım ve Sahneleme Çalışması hakkındaki tezi onu bir-sıfır önde başlatıyor bu yeniden yazımda. Osborne'nun, Hugh Hastings'in oyununda oynarken iskeledeki bir şezlongda on yedi günde yazdığı oyuna aşina ne de olsa. O da kendi çatı katından çatı katında geçen oyunu kaleme alırken bildiklerine dayıyor sırtını. Aynı biçimde, bu büyük oyunu refere ederek bir-sıfır geriden başladığını söylemek de mümkün. Oyunun özüne zeval getirmeden altından kalkmak, ruhunu incitmeden kendi diline tercüme etmek, kendi kelimelerini bulmak, hele ki ilk işinde hiç kolay değil elbette. Cesaret/cüret çizgisini doğru tutturmanın endişesini de eklersek niçin geriden başladığı anlaşılır herhalde. Uyarmak isterim, oyunda işlenmek istenen zaman algısı kafanızı karıştırabilir. Çapraz kurgunun içinde kaybolabilirsiniz. İşte tam burada yardımımıza Ayşe Ayter yetişiyor. Ve yaptığı ışık oyunları ile oyunu anlamamızı, zamanı yerli yerine oturtmamızı kolaylaştırıyor. Uygulayan ise Uğur Aksu. Üçgen şeklinde çevrelenen dekor, Beckett'e, onun Oyununda anlattığı aşkın ebedi üçgenine göz kırpıyor mu bilmiyorum ama hem biçem hem içerik bu çıkışsızlığa cuk oturuyor. Bir türlü beklediğimiz patlamayı yaşayamadığımız bu döngüden çıkmak istiyor muyuz, tamamlanmaya çalışırken yaşamı ıskalıyor muyuz? Bunu da düşünmeli. Ayşegül Tekin, cümlelerdeki anlamın peşine düşerken nüanslı bir reji dili buluyor. Üzerine düşünülmüş her detay oyun esnasında dikkatinizden kaçsa bile sonrasında aksesuar-anlam eşleşmeleri olarak hafızanızda göz kırpıyor. Hareket düzeni oyuna ritm katıyor. İnsan ilk yönetmenlik deneyiminde, tüm marifetini sergilemek paniğine düşebilir. Gördüğü, bildiği her trüğü kullanmak isteyebilir. Özgünlük vakit alabilir. Sakin bir rejinin kendine güvenini bir kenara koyalım; yönetmen, kuş kondurmayan buluşları ile metnin nefes almasını ve ivmelenmesi güzel bir dengede tutuyor. Bağ kuramayan kuşaklar arasında gezinirken kendisini gerçekleştirmek isteyenlere bir şans daha veriyor. Kendisini de es geçmiyor. Aslında hepsinin tutunmalık bir dal aradıklarını anlıyor, anlatıyor. Varını yoğunu ortaya dökmeden; bin yıllık insan galerisinde, umudu umutsuzluğun içine saklayan oyunuyla o da bir adım atıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/assos-caz-maz-biz-bize/", "text": "Assos Caz Maz, 13 ve 14 Eylül tarihlerinde Kaz Dağları'nın incisi Simurg İnn'de iki günlük bir programla, ilk günden beri yanında olan herkesi bohem ve özel bir davetle bir araya getiriyor. Assos Caz Maz katılımcılarını, Özge Ürer'in Reggae Revival projesi ile güneşi deniz kenarında batırıp, ertesi gün VİSAL ile Kuzey Ege'nin mistik ve iyileştirici enerjisiyle birlikte dans ettirmeye davet ediyor. Özel şeflerin elinden hazırlanan tabaklar, çeşitli atölyeler ve performans sanatları eşliğinde Caz Maz, ilk günden beri tuttuğu alanını rengarenk bir şekilde, biz bize olduğu bu senesinde bir o kadar daha çeşitlendiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/assos-caz-maz-programinda-kimler-var/", "text": "Geçtiğimiz yıl sıfırıncı sene sloganı ile tek günlük bir programla ilk kez gerçekleşen ve cazseverlerce büyük ilgi ile karşılanan Assos Caz Maz, bu yıl birinci senesiyle kapılarını iki günlük bir programla tekrar açıyor. 1 Temmuz 2 Temmuz tarihlerinde Kozluyalı'da 247 organizasyonuyla gerçekleşecek festival, katılımcılara iyi ve çeşitli müzik, muhteşem deniz ve doğanın yanı sıra, bölgedeki diğer yan etkinlikleriyle eşsiz deneyimler sunmaya hazırlanıyor. Kendi müziğinin peşinde bir seyyah olan Güneş Özgeç, besteci ve söz yazarı İdil Meşe ve multi enstrumantalist Jesper Poelke ve ülkemizin en önemli caz gitaristlerinden Bilal Karaman ilk günün çok özel konukları olacak. Festivalin ikinci gününde ise, vokal, çello ve gitardan oluşan Asena Akan Contempo, kendine has vokal tavrı ve ses rengiyle Türkiye'de caz vokaline yepyeni bir soluk getiren Deniz Taşar ve piyanist Adem Gülşen, farklı tarzları bir arada barındıran vokaliyle dikkat çeken Özge Ürer ve setin başında Reggae üstadı C Fyah sahnede olacak. Assos'un muhteşem doğasına eşlik eden harika melodiler ve 2 günlük ufak bir kaçış sizi bekliyor. Kısıtlı sayıdaki biletler satışta."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/asyanin-nobeli-tip-ve-sanat-platformu-oksitosinin-kurucusuna/", "text": "2021 Gusi Barış Ödülü Töreni ilk kez Türkiye'de düzenlendi ve ülkemizde yetişmiş dört kişiye birden verildi. Tıp ve sanat platformu Oksitosin'in kurucusu Prof. Dr. Elif Vatanoğlu-Lutz 2021 Gusi Barış Ödülleri'nin tek kadın sahibi oldu. Prof. Dr. Elif Vatanoğlu-Lutz, kurucusu olduğu Tıp ve Sanat Platformu Oksitosin ile 'Asya'nın Nobeli' olarak adlandırılan Uluslararası 2021 Gusi Barış Ödülü'ne layık görüldü. Lutz, Dünya çapındaki bu prestijli ödüle, Oksitosin sayesinde layık görülmek beni inanılmaz mutlu etti. Tıp ve sanatın görünürlüğü üzerine çalışmaya ve projelerimizi hayata geçirmeye devam edeceğiz diye konuştu. Türkiye'nin tıp ve sanat konularını bir araya getiren ilk platformu olma özelliğini taşıyan Oksitosin, alanında sunduğu farklı bakış açılarıyla dikkat çekmeyi sürdürüyor. Akademide başarılı çizgisiyle bilinen ve platformun da kurucusu olan Prof. Dr. Elif Vatanoğlu-Lutz; tıp, sanat ve insan hakları alanındaki çalışmalarından ötürü, eğitim ve teknoloji alanında Nişantaşı Eğitim Vakfı Kurucusu Dr. Levent Uysal, kültür alanındaki çalışmalarından ötürü Oğuz Aydemir ve koleksiyoner kimliği ve kültür sanat alanındaki çalışmaları ile Erol Makzume de ödüle layık görülen isimler arasındaydı. Dünyanın farklı ülkelerinden yüzlerce katılımcıyla gerçekleşen ödül töreni evvelsi akşam gerçekleşti. Ayrıca Filipinler'de kurulan Gusi Barış Ödülü Müzesi'nde bu ödülün kalıcılığı ve misyonunun gelecek kuşaklara taşınması açısından büyük önem arz ediyor. Prof. Dr. E. Elif Vatanoğlu-Lutz, 1999 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. 2007 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde Tıp Tarihi ve Etik alanındaki doktorasını tamamladı. 2008-2014yılları arasında Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde, 2014-2020 arasında Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2008-2011 yılları arasında Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Sağlık Hukuku doktora programında ders verdi. Bütün sosyal bilim disiplinlerinin tıp ile ilişkisine duyduğu ilgi neticesinde 'tıpta insan bilimleri' alanında, özellikle 'tıp ve sanat' disiplini ile ilgili verdiği birçok farklı başlıkta ders ve araştırmalarından sonra 2019 yılında Oksitosin Tıp ve Sanat Platformu'nu kurdu. Halen Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı öğretim üyesidir. 2019 yılında kurulduğundan bu yana tıp ve sanatın kesişim noktası olarak yolculuğuna devam eden Oksitosin platformu, ismini doğumu kolaylaştıran hormondan alıyor. Son zamanlardaki çalışmalar ise oksitosin hormonunun davranışlar üzerine etkisini de ortaya koyuyor. Rahatlamanın yanı sıra kan basıncını düşürmeye de yardımcı olurken anti-anksiyete etkileri de olan oksitosin, ağrı eşiğini yükseltiyor, büyümeyi ve iyileşmeyi teşvik ediyor. Sosyal etkileşim ve iletişimde güven duygusu sağlayan oksitosin hormonu; birçok dokunma, koku ve ses ile aktifleşerek salgılanıyor. Ayrıca başkalarına iyilik yapmak gibi psikolojik faktörler de oksitosin seviyelerini artırıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/atasay-ile-bahara-iddiali-giris/", "text": "Baharın tazeliği canlı renkleriyle sıcak günleri müjdelerken, Atasay'ın bahar cıvıl cıvıl tasarımları enerjimizi yükseltmeye hazır! Uzun bir kış ardından bizler de tekrardan enerjimizi toplamaya ve yenilenmeye hazırız. Canlanma enerjisiyle dolup taştığımız bu aylarda, stilimizi tamamlayacak ve en önemlisi içimizdeki enerjiyi yansıtacak parçaları şimdiden seçme vaktimiz geldi! Fıstık yeşilinden turunculara cesur renk seçimleriyle stilinize bahar havası katmak ve işleri biraz renklendirmek mümkün. Atasay koleksiyonunda yer alan renkli bileklikler günlük stilinizi eşsiz bir dokunuşla tamamlayacak. Her stile zariflik katan zincir kolyeler, onlara eşlik eden renkli taşlarla capcanlı bahar havasına şimdiden büründü. Doğanın renklerinden ilham alınarak tasarlanan bu eşsiz parçalar, şıklığı ve zarafeti aynı anda sunarken, çarpıcı tonlarıyla iddialı bir görünüm sağlıyor. Modern kesim stiline sahip rengarenk pırlanta yüzükler parmaklarınızda bahar esintisi yaratmaya hazırlanırken, sarının ve pembenin en güzel tonlarıyla buluşan yüzükler gün boyunca enerjinizi korumanızı sağlayacak. Bahar esintisi taşıyan tasarımları keşfetmek için Atasay mağazaları ya da www. atasay. com adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ataturk-filmi-hollywoodda/", "text": "Mehmet Ada Öztekin'in yönettiği ATATÜRK 1881-1919un dünya prömiyeri Los Angeles'ta yapıldı. Hollywood Türk Film ve Drama Günlerindeki gösterime Yönetmen Mehmet Ada Öztekin, Yapımcılar Saner Ayar ve Hakan Karamahmutoğlu, başrol oyuncusu Aras Bulut İynemli, oyuncu Alican Barlas ve filmin müziklerine imza atan Batu Şener katıldı. Ülkemizde 3 Kasım'da sinemalarda gösterime giren Lanistar Media yapımı ATATÜRK 1881-1919 1. Filmin dünya prömiyeri, Los Angeles'taki ikonik Sony Stüdyoları'nda düzenlenen Hollywood Türk Film ve Drama Günleri kapsamında yapıldı. Hollywood Türk Film ve Drama Günleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın katkılarıyla film endüstrisinin merkezi konumundaki Los Angeles'ta 4-5 Kasım tarihlerinde düzenlendi. Hollywood Türk Film ve Drama Günleri Başkanı Barbaros Tapan, yoğun destek ve katılımdan büyük mutluluk duyduğunu ifade ederken, Sinemanın evrensel diliyle Hollywood'da Türkiye'mizin eşsiz hikayelerini anlatıyoruz dedi. ATATÜRK 1881-1919 filminin Hollywood'daki dünya prömiyerine Yönetmen Mehmet Ada Öztekin, Yapımcılar Saner Ayar ve Hakan Karamahmutoğlu, başrol oyuncusu Aras Bulut İynemli, oyuncu Alican Barlas ve filmin müziklerine imza atan Batu Şener katıldı. Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. yılına ithaf edilen açılış gecesinde Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Dr. Batuhan Mumcu, Los Angeles Başkonsolosu Sinan Kuzum ile Sinema Genel Müdürü Erkin Yılmaz da yer aldı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve tüm kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anan Dr. Batuhan Mumcu, Atatürk filminin gerçekleştirilmesinde emeği geçenleri tebrik etti. Cumhuriyetin 100. Yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün gençliğini canlandırmak çok heyecan verici diyen Aras Bulut İynemli, bütün ekibin her zaman O'na layık olma arzusuyla çalıştığını belirtti. Hazırlığı 1,5 yıl, çekimleri yaklaşık 4,5 ay süren ATATÜRK 1881-1919 sinemada iki film olarak yayınlanacak. ATATÜRK 1881-1919 1. Film, TV'deki 75 dakikalık özel yayının ardından 3 Kasım'da 132 dakika uzunluğundaki sinema versiyonuyla izleyiciyle buluştu. İkinci film 5 Ocak'ta sinemada izleyicisiyle buluşacak. - 3 Kasım 2023, ATATÜRK 1. Film, Sinemalarda - 5 Ocak 2024, ATATÜRK 2. Film, Sinemalarda - 2024, Dijital platform yayınları"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/atelier-rebuldan-degismeyen-bir-yilbasi-klasigi/", "text": "Koku uzmanlığı ile fark yaratan Atelier Rebul, 125 yıllık deneyimini yansıttığı parfüm koleksiyonlarıyla sevdiklerinize kendilerini özel hissettirecek o en güzel hediyeyi vermenizi sağlıyor. Atelier Rebul'ün geçmişinden ilham alarak yarattığı zamansız Collection Atelier Koleksiyonu'nda yer alan elegan ve benzersiz parfümler, yeni yıla baş döndürücü notalarla dokunuş yapmaya hazır. Hediyenin bir sanat olduğu Atelier Rebul'de özenle hazırlanan hediye paketleri, yılbaşı ruhunu en ışıltılı ve sıcak şekilde yansıtan kurdelelerle zenginleştiriliyor, sevdiğinizin baş harfi ile kişiselleştiriliyor ve özel olarak yazdığınız not ile tamamlanıyor. Atelier Rebul Eau Mystique Eau de Parfum; doğu masallarını anımsatan kokusuyla yeni yılın en benzersiz hediye seçenekleri arasındaki yerini alıyor. İçeriğindeki gül, vetiver, dip notalarındaki amber ve sedir ağacının baş döndürücü etkisi ile gizemli bir yolculuğa çıkartıyor. İsmini 1895 yılında İstanbul'un ünlü caddesi Pera üzerinde kurulan Reboul Eczanesi'nin kapı numarasından alan Atelier Rebul No.94 Eau de Parfum, ismine yakışan zarif notaları sunuyor. Safran, sedir, amber ve yaseminin; kadınsı, yumuşak notaları ile yeni yılda herkesi büyülemeye hazır. Dünyaca ünlü Parfümör Marie Salamagne tarafından yaratılan Atelier Rebul Jardin Imperial Eau de Parfum, yeni yılın en favori hediyeleri arasına girmeye aday. Bu çiçeksi ve sofistike koku; portakal çiçeği, frezya, şakayık ve menekşenin hem zarif hem baştan çıkaran notaları ile hediye sahibini sarmaya hazır. Atelier Rebul Tugra Eau de Parfum; adına yakışır, iddialı bir yeni yıl hediyesi alternatifi. Bergamot, safran ve tonka çekirdeğinin şaşırtıcı uyumu ile, dip notalarından gelen deri ve amberin baş döndürücü etkisi, erkeklerin dünyasına farklı bir kapı aralamaya hazır. Atelier Rebul Oud Royal Eau de Parfum; eski bir İstanbul hatırası gibi, içi ısıtan tatlı kokuları barındırıyor. İçeriğindeki vanilya, sedir ağacı, oud ve yasemin ile benzersiz bir karışım sunan parfüm, ideal erkek hediyeleri arasında dikkatleri üzerine çekiyor. Bu güçlü ve erkeksi koku, üst notalarında bulunan bergamot, dipten gelen biberiye, patchouli ve meşe yosunu ile özel hissettiren yeni yıl hediyeleri arasındaki yerini alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/atlas-1948-sinemasindan-baska-sinema-surprizi/", "text": "Geçtiğimiz yıl kapılarını yeniden açarak, sinemaseverlerle buluşan Atlas 1948 çok kısa zamanda, film prömiyerleri, festivaller ve özel sinema seçkilerinin adresi oldu. Bağımsız filmleri izleyicisiyle buluşturmak için içerikler hazırlayan Atlas 1948, şimdi de Başka Sinema ile yollarını buluşturdu. Atlas 1948, Haziran ayı itibarıyla Başka Sinema seçkilerine yer verecek. Başka Sinema'nın oluşturduğu özel bağımsız film gösterimlerinin yer alacağı programda her çarşamba Başka Çarşamba özel seçkilerine yer verilirken, her cuma, cumartesi ve pazar günleri vizyon filmleri gösterilecek. İş birliği dahilinde sinemaseverlere ayın sürpriz günlerinde de özel gösterimler anons edilecek. İlk belirlenen programa göre, Eskil Vogt'un yazıp yönettiği dram, korku ve gizem kategorilerindeki Masumlar filmi 10 Haziran'da; Mike Mills'in yazıp yönettiği, ünlü oyuncu Joaqin Phoenix'in başrolünde olduğu Yaşamaya Bak 17 Haziran'da; Kira Kovalenko'nun yönettiği Yumrukları Gevşetmek ise 24 Haziran tarihinde Atlas 1948 Sineması'nda izleyiciyle buluşacak. Atlas 1948'de yer alacak Başka Sinema sinema programını öğrenmek için baskasinema. com ve atlas1948. com adreslerini takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/atlas-1948in-yeni-vizyon-filmi-the-kings-man-baslangic/", "text": "Atlas 1948, 7 Ocak 2022'de vizyon filmi The King's Man: Başlangıç filmini sinemaseverlerin beğenisine sunuyor. İstanbul kültür sanatın kalbi Beyoğlu Kültür Yolu'nun merkezinde yer alan Atlas 1948 Sineması, yenilenen dijital alt yapısı ile film festivalleri, galalar, ülke sinemaları, sahne sanatları ve konserlerin yanı sıra merakla beklenen vizyon filmlerine de ev sahipliği yapıyor. Aksiyon filmleriyle adından söz ettiren İngiliz yönetmen Matthew Vaughn, Kingsman serisindeki başarısından sonra serinin spin-off filmi olan The King's Man: Başlangıç ile sanatseverler ile buluşuyor. Başrollerinde Ralph Fiennes, Harris Dickinson, Gemma Arterton, Rhys Ifans'ın yer aldığı yapımı, 27 Ocak 2022 tarihine kadar izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/atta-festival-2020-besinci-yilinda/", "text": "Türkiye'nin bebek ve çocuklar için ilk ve tek uluslararası festivali olan Atta Festival beşinci yılında tüm seneye yayıldığı yeni bir forma bürünüyor. Atta Festival 2020, festivalin içinden doğan yeni platform attahygge ile aileleri ve çocukları Danimarka'nın meşhur mutluluk felsefesi hygge ile tanışmaya davet ediyor. Festival ayrıca bu sene itibariyle özel gereksinimli çocuklar için 'Engelsiz Atta'yı hayata geçiriyor. Bebek ve çocukları nitelikli sahne eserleriyle buluşturmak üzere yola çıkan Atta Festival, beşinci senesinde pandemi gündemini de göz önüne alarak yeni bir forma bürünüyor. Çocukların sanat ve kültür haklarından yola çıkan, tüm sanat ve performans biçimlerinin yanı sıra teknolojik ve interaktif içeriklere de yer veren Atta Festival, bu sene programını tüm yıla yayarak çocuklar ve aileleri için sürekli bir sanat platformuna dönüşüyor. Atta Festival beşinci senesinde seyircilerinin karşısına uluslararası bir çocuk oyunu, çevrimiçi ücretsiz animasyon film gösterimleri ve atölyelerin yanı sıra iki yeni sürprizle çıkıyor. Danimarka kültürüne özgü mutlu yaşam felsefesi 'hygge' fikrinden doğan program, bu sene itibariyle Atta'nın içeriklerine kardeş olarak geliyor. Atta Festival'in Danimarka Kültür Enstitüsü ile işbirliğinin ürünü olarak hayata geçen attahygge adlı bu yeni platform, hem çocukları hem yetişkinleri pandemi nedeniyle evlerde geçirdiğimiz uzun vakitlerin tadını sanat, kültür ve el becerisi etkinlikleriyle geçirmeye davet ediyor. Aileler ve çocuklar; attahygge. com adresinde evin, bir arada olmanın, sahip olduklarımızla ve hayal gücümüzle mutlu ve güvende hissetmenin yollarına uzanacaklar. Web sayfasındaki ücretsiz gösterimler, müzik dinletileri, atölye ve etkinlikler çocukların nitelikli sanat içeriklerine erişimini temel alan Atta felsefesini tüm seneye yayacak. Bu senenin ikinci yeniliğiyse özel gereksinimli çocuklar için tasarlanan Engelsiz Atta. Festival ilk kez nörolojik çeşitlilikleri olan çocukların ihtiyaçlarına göre uyarlanmış kültürel ve sanatsal performanslara ve atölyelere yer veriyor. Engelli çocuklarla sihir çalışmaları yapan, ödüllü Amerikalı sanatçı Kevin Spencer özel bir çevrimiçi atölyeyle Atta Festival'e konuk olacak. Dans tiyatrosu Yumurtadan Çıkan Fil ise otizmli çocuklara özel bir versiyon ile festivalde yerini alacak. Atta Festival'in ikinci uluslararası prodüksiyonu olan bu dans tiyatrosu erken yaş dönemindeki çocuklar için hazırlandı. Münih'te yaşayan dansçı Ceren Oran'ın koreografisiyle 2-6 yaş arasındaki çocuklar için sahnelenecek Yumurtadan Çıkan Fil'de bir dansçı, bir kuklacı, bir flütist ve bir perküsyonist yer alıyor. Fil Peo'nun çocukları karşılayacağı performans aralık ayı boyunca attafestival. com sayfasından izlenebilecek. Oyunun 4 Aralık Cuma, saat 17.00'de Hisar Okulları'nda gerçekleşecek prömiyer gösterimi, Hisar Okulları'nın YouTube kanalından canlı yayınlanacak. Atta Festival bu sene itibariyle nörolojik çeşitlilikleri olan çocukların ihtiyaçlarına göre uyarlanmış performans ve atölyelere yer verecek. Tel Aviv merkezli Safe Place Festivali ile yapılan işbirliğinin sonucunda dans tiyatrosu Yumurtadan Çıkan Fil otizmli çocuklara özel bir versiyonla hazırlanıyor. Performans esnasında çocukların ihtiyaçları düşünülerek sessiz oda, stres topları ve özel kulaklıklar gibi araçlarla Türkiye'de ilk kez tam bir deneyim yaşatmak üzerine bir çalışma yapılıyor. Engelsiz Atta kapsamında festivale çevrimiçi olarak konuk olacak Kevin Spencer ise engelli çocuklarla sihir çalışmaları yapan, Fulbright uzmanı, ödüllü bir sanatçı. Dünyanın dört bir yanında okullara ve hastanelere giderek özel gereksinimli çocuklar, öğretmenler ve terapistlerle çalışmalar yapan Amerikalı sanatçı, özel performansları ve atölyeleriyle ilk kez Türkiye'de olacak. Etkinlik attafestival. com adresinden ve festivalin sosyal medya hesaplarından takip edilebilir. Kiwi ve Strit Animasyon Filmler: Danimarka'nın en iyi animasyon filmleri arasında gösterilen, Londra ve Toronto Film festivallerinden ödülle dönen 'Kiwi ve Strit' 3-6 yaş arası çocuklar için sözsüz animasyon bir film serisi. Komik ve tüylü küçük yaratıklar Kiwi ve Strit ormanda açık alanda yaşar. Kiwi anlayışlı, dikkatli ve sarıdır, Strit ise yabani ve mor. Neredeyse her şeye yaklaşımları farklıdır ancak hem eğlenceli hem de meraklıdırlar. Birlikte futbol oynarken, bisiklet yarışı yaparken ve gürültücü bir inek bulduklarında çok eğlenirler! Her biri 5 dakika uzunluğunda olan dokuz filme attahygge. com/film/ adresinden erişilebilir. Utzon'n Universe Atölyesi: 'Utzon's Universe' kitabının yazarları Julie Dufour ve Charlotte Carstensen tarafından tasarlanan çevrimiçi atölye, Sydney Opera Evi'nin mimarı Jorn Utzon'un kitabından esinlenerek hazırlandı. Daha önce Sydney Opera Evi için tasarlanan atölye, attahygge seyircisine özel olarak Türkiye'de! Hama Boncukları Atölyesi 50 yılı aşkın bir süredir çocukların hayal gücünü zenginleştiren hama; renkli, silindir şeklinde plastik boncuklardır. Hem yetişkinler hem çocuklar için eğlenceli kullanımları olan boncuklara dair bir atölye bu sene Atta'da. Atölyelere attahygge. com/atolye/ adresinden ücretsiz olarak erişilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aveda-dunya-su-dunya-ayiayinda-daha-cok-kisiye-temiz-su-ulastiriyor/", "text": "Dünyayı korumayı misyon edinen, yüksek performanslı, bitkisel türevli saç bakım markası Aveda, bu Dünya Ayı'nda, bir kez daha ortaklık içinde olduğu kar amacı gütmeyen yardım kuruluşunu desteklemekten gurur duyuyor: Charity: Water, 2021 yılında da ihtiyacı olan insanlara temiz su sağlamaya çalışıyor. Aveda'nın kurucusu Horst Rechelbacher'ın markanın yıllık düzenlenen Dünya Ayı kampanyasını ilk defa oluşturduğu 1999 yılından bu yana, Aveda, dünya çapında çevresel sorunlar için yaklaşık 65 milyon dolar toplayarak önemli bir etki yarattı. Bu yıl, ortağı olan kar amacı gütmeyen kuruluş Charity: Water ile birlikte Aveda, 2021 Dünya Ayı boyunca Hindistan, Nepal, Madagaskar ve Etiyopya'da ihtiyacı olan insanları korumak ve onlara temiz su sağlamak için 2 milyon dolardan fazla para toplama misyonunu üstleniyor. Aveda'nın çok satan serilerinin Tanışma Setlerinin satışından kar amacı gütmeyen kuruluş Charity: Water'a 5 dolar bağışlayacaktır. Aveda, 2021 Dünya Günü'nde (22 Nisan) ABD'de ve birçok farklı ülkesindeki Aveda mağazaları ve online satışlarının %100'ünü charity: water'a (600.000$'a kadar) bağışlayacak. MoveSpring ile ortaklığında Aveda, Nisan ayı boyunca sanal bir Dünya Ayı RunWalk'a ev sahipliği yapacak. Herkes, gelişmekte olan ülkelerde insanların su kaynaklarına yürüdükleri ortalama mesafe olan 3,7 mil koşmak veya yürümek için kayıt yaptırmaya ve bu etkinliğe katılmaya davet ediliyor. 25 dolarlık giriş ücreti, ihtiyacı olan insanlara temiz su sağlanmasına yardımcı olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/avucumun-icinde-federico-fellini/", "text": "Bundan bir hafta önce haberini duyurduğumuz ve ardından Ayşegül Cebenoyan ile üzerine söyleşi yaptığımız Cüneyt Cebenoyan Çocuk ve Sinema Platformu, sinemayla buluşacak çocuklar için müthiş bir motivasyon ve hayal kaynağı; adeta sihirli bir yol... Çocukların dünyalarına çok önemli katkı sağlayacağına şüphemiz yok. Niksar Danişmend Gazi Lisesi'nin o zamanlar bana devasa gelen bodrum katında, 10 Kasım'da Atatürk'ü anmak üzere toplandık. Dersten kaytarsak da sevincimiz kursağımızda kaldı. Bodrum buz gibi soğuk olduğundan suratlar düşük. Sıralar bitiştirilmiş, erkek ve kız öğrenciler ayrışmış. Saygı duruşunda parmaklarımı kıpırdatmayı, ergen aklımla asilik yaptığımı sanıp, İstiklal Marşı okunurken de sadece dudaklarımı hareket ettirirdim. Sonra oturur, her sene aynı protokolle yapılan aynı konuşmaları bıkkınlıkla dinlermiş gibi yapardım. Florasan beyazlığı ve uğultusu soğuğu daha da çekilmez yapsa da, birden kulaklarım dikildi o güz sabahı; pür dikkat dinlemeye başladım. Sanat tarihi hocamız başka bir ölümden öfkeyle bahsediyordu. Bu bir yönetmendi. Filmleri ahlaksız, kendisi de rezil mi rezil bir insan olmasına rağmen gazete ve televizyon kanallarında ondan övgüyle bahsedilmesine çok kızmıştı. Yönetmenin adı Federico Fellini'yi hemen aklıma ne olur ne olmaz diye de avucumun içine tükenmez kalemle yazdım. Kafama koymuştum, araştıracaktım. Eğer onları bu kadar kızdıracak filmler yaptıysa kesinlikle çok sıkı bir adam olmalıydı. Aynı hoca sınıfta, bir derste Musevilerin tıpkı kedi köpek gibi ürediğini fakat Allah'ın hikmetinden ve lanetinden dolayı asla nüfuslarının artmadığını söylemişti. Yaşadığın coğrafya kaderindir sözünü iyi ki çocukluğumda işitmemişim. Çünkü size anlatacağım öyküde bahsedeceğim kız çocuğu kaderine boyun eğmeyi zerre düşünmedi. Anadolu'da küçük bir kasabada bir aşk evliliği sonucu doğdum. Aşk evliliği derken mutlu sonların olduğu türden değildi. Ailem geleneksel aile yapısına da öyle iyi bir örnek değildi işin doğrusu. Daha varlığımdan habersizlerken sorunlar başlayacak, yıllar içinde bana katılacak iki güzel kardeşim de bu talihsiz evlilikten paylarını alacaktı. Tarihin de 1980'ler olduğunu belirtmemde fayda var; genel atmosferi biraz daha belirgin kılacaktır. Evet, Anadolu'nun böyle karanlık bir başka yüzü de var. Bağnazlık ve muhafazakarlık tüm yıkıcılığı ile çocukların minicik beyinlerini hala istila ediyor. Kendini sıkışıp kalmış hisseden, bambaşka hayatları merak eden, becerilerini sınamak isteyen herhangi bir çocuktan biriydim. Ama aile ve okul elbirliğiyle, bize uygun eşler ile yuva kurup çocuk büyüteceğimiz bir sistemde kız çocukları eğer illa ki okuyacaksa hemşire veya öğretmen olmalı- hepimizi hizaya sokmakta son derece kararlıydı. Nasıl mı nefes aldım? Önce okumayı öğrenerek sonrası da biraz şansla. İlçe kütüphane müdiresi olan Tülay yengem bir anda bu kasvetli hayatıma gökkuşağı renklerini getirdi. Kütüphane evimize çok yakındı, oraya ders çalışma bahanesiyle giderdim. Kagir binanın basamaklarından tırmanıp kapıyı açtığımda ahşap döşemeleri gıcırdatmamak için parmak uçlarımda yürür, her zaman oturduğum bitkilere yakın yerin boş olmasını umut ederdim. Kocaman pencerelerden ışık huzmeleri, boy boy saksılardaki bitkilerin yapraklarına düşer, damarlarına bir heybet ve keskinlik katardı. Bir de kocaman kalem traş makinesi vardı hala unutamadığım. Boya kalemlerim de dahil biriktirir, minik hazneye kalemi yerleştirir, kolu çevirir, o mekanizmanın içinde kıvrılan ince talaşları mümkün olduğu kadar birbirinden koparmamaya gayret ederdim. Ve elbette kitaplar... Ders kitabı veya ansiklopedi olmayan kitaplar... Bana hiç hayal edemediğim bir sığınak sundular. Ve bir gün geldi, kütüphanenin başka bir binaya aciliyetle taşınılmasına karar verildi. Yer sıkıntısı çekiliyordu. Sevgili Tülay yengem koliler dolusu kitabı evimize getirdi ve bize emanet etti. Ne hazine! Sanırım 9 yaşındaydım. Jules Verne ile gizemin büyüsüne kapıldım. Ay'a, dünyanın etrafına, merkezine, denizlerin altına seyahat edip maceradan maceraya koşuyordum. Tardis ile zaman yolculuğu yapan zaman lordu Dr. Who ile galaksileri keşfediyordum. Gerekirse Dalekler ile savaşıyor ve kendimi yenilmez bir kahraman gibi hissediyordum. Define adası ile lügatıma korsan ve ne olduğunu anlayamadığım rom kelimesi girdi. Alice'i içten içe kıskanıyor, gülümseyerek bir anda belirip bir anda kaybolan kedi beni huzursuz ediyordu. Uzun Çoraplı Kız Pippinin sadece bir televizyon dizisi olmadığını, kitaptan uyarlandığını öğrendim. Ve kitap kapağında onu görüp tanımak bana bu okuduğum kitaplardaki karakterlerin aslında ete kemiğe bürünmüş arkadaşlarım gibi olabileceğini düşündürdü. Arkadaşlık kurmakta becerikli değildim gerçek hayatta. Ne yapmam veya nasıl davranmam gerektiğini bilemezdim ve gerilirdim. Fakat kitaplardaki arkadaşlarla yapmam gereken bir şey yoktu. Yalnızca okumam yeterliydi. İş Bankası'nın Kumbara dergisini de unutmamalıyım. Ne heyecanla beklerdik kız kardeşimle... Ya kalmazsa diye endişelenirdik! Biraz daha büyüyüp müziğe ilgi duymaya başladıkça Trt3'ü keşfetmem fazla sürmedi. Klasik müziğin verdiği huzuru takip edip, insan sesi olmadan büyük orkestralar ile yapılan güçlü eserlere hayret edip, büyük bestecilerin varlığını öğrendim. Radyo tiyatrosu ise bambaşka bir alemdi. Olacakları görmem için gözlerimi kapatıp sesleri takip etmem yeterliydi. Sinema için 18 yaşımı beklemem gerekliydi ve öyle de yaptım. Zira ilçemizde hizmet veren tek sinema şu meşhur üç film birden gösterimli olandı. The Doors, Beyoğlu sinema şenliği programında sinemada ilk izlediğim filmdi. Salon tamamen kararıp film başlayınca heyecandan bacaklarımı sallamaktan kendimi alamamıştım. Kesinlikle ama kesinlikle televizyonda izlediklerime benzemiyordu. Sevgili Cüneyt ve Ayşegül Cebenoyan gibi insanlara, bu tür projelere destek verecek kurum ve kuruluşlara ihtiyaç duyan çocuklar her zaman var, emin olun. Bir zamanlar kendini ifade etme şansı olmayan bu sessiz kız çocuğu çaresizliğini hatırlayıp dile getirmek ve teşekkür etmek istedi. Hayat denilen serüveni yaşarken katı ve acımasız gerçekliğin cömert kız kardeşi hayal gücünün armağan ettiği kanatlara yeryüzündeki tüm çocukların ihtiyacı var."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/avukat-feyza-altunun-cocuklar-icin-yazdigi-insan-haklari-ve-demokrasi-serisinin-ikincisiyle-tanisin/", "text": "Aktivist Avukat Feyza Altun, minik okurları için İnsan Hakları ve Demokrasi Serisi'nin ikincisini kaleme aldı. İnkılap Kitabevi etiketiyle raflarda yerini alan beş kitaplık ikinci seri, Özgür'ün maceralarını anlatırken çocuklara Anayasa, kanun, hak ve hukuk gibi kavramları da eğlenceli bir dille açıklıyor. Hak özgürlükleri konusunda toplumu bilgilendiren ve önemli çalışmalara imza atan aktivist Avukat Feyza Altun, çocukların hakları özelinde bilgilendirmeler yaptığı yeni bir seri kaleme aldı. İnsan Hakları ve Demokrasi Serisinin ikincisinde, ifade özgürlüğünden haksız yasaklara, çevreye saygıdan çocuk haklarına kadar pek çok konu Özgür ve arkadaşlarının gözünden ele alınıyor. Seride Çilek Yiyen Salyangoz, Bozuk Tablet, Gürültü Yapmadan Eğlenebilmek, Kayıp Levha, Sınıfta Temizlik Zamanı adlı beş kitap yer alıyor. Kitapların başrolünde Özgür yer alırken hikayelere, ailesi, arkadaşları ve öğretmenleri de katılıyor. Annesi hakem, babası aşçı olan Özgür bilinçli bir kahraman olarak başına gelen hemen her durumu sorgulayarak minik okurlara haklarını savunma konusunda yol gösterici bir model oluyor. Üstelik bunu yaparken eğlenceyi de ihmal etmiyor. Çizimlerini yetenekli çizer Ege Karadayı'nın yaptığı kitaplar çocuklara renkli bir okuma vaat ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayi-aradigimiz-gecenin-yazari-sevde-tuba-okcu-ve-cizeri-rumeysa-abis-ile-konustuk/", "text": "Timaş Çocuk etiketiyle yakın zamanda yayımlanan Ay'ı Aradığımız Gece bir yolculuk masalı. Çocuklarla, hayvanlarla, geceyle, ormanla, Ay'la dolu büyülü bir hikaye... Hem metni hem de resimleriyle fantastik bir evrende geçen bu çocuk kitabı kapsayıcı eğitim prensiplerine göre kaleme alınmış. Sonu ise sürprizli ve mizah dolu! Kitabın yazarı çok severek takip ettiğim Sevde Tuba Okçu ve bu renkli hayallere çizimleriyle başka bir dünya sunan çizer Rumeysa Abiş ile ortak çalışmalarının tatlı ürünü Ay'ı Aradığımız Geceden yola çıktık, edebiyatın ve çizgilerin yolculuğuna uzandık. Evet, hepsi Timaş Yayınlarından çıktı. Yazın gelişi, yeni kitabın doğuşu hepsi güzel geldi. Çok güzel özetledin ana fikri. Her öykünün gelişi farklı oluyor. Kayıktaki Çocuk kitabında temanın ne olacağını biliyordum ve üzerine gittim hikayenin. Bu kitapta ise öncelikle her şeyi yiyen bir keçi belirdi gözümün önünde. Sonrasında başka hayvanlar ve küçük çocuklar... Birkaç sene evvel deniz kenarında bu öyküye ilişkin küçük küçük notlar almıştım. Kendim de bir yolculuktaydım, hikaye de bir yolculuk hikayesi olarak evrildi. Evet, bunun özel bir nedeni var. Kitap Kapsayıcı Eğitim Prensiplerine göre yazıldı. Bu prensiplere göre şekil alan materyallerde engeli olan bireyler direkt olarak engelleriyle ön plana çıkmıyorlar. Tipik gelişim gösteren bireylerle beraber eşit şekilde hikayede yer alıyorlar. Bu ne demek? Engeli olan hiçbir bireyin engeliyle öyküde var olmaması demek. Minik okurlar Ay'ı Aradığımız Gece öyküsünde yer alan down sendromlu küçük kızın fiziksel farklılığını eğer görebilirlerse ebeveynleriyle bu konuda konuşabilirler, sorular sorabilirler. Kitaptaki resimlere bakan küçük bir çocuğun resimlerde yer alan karakterin down sendromlu olduğunu anlaması biraz zor fakat karaktere baktığında bazı fiziksel nüans farklılıklarını görebilir ve belki de bu farklılıklar sınıfındaki bir arkadaşını hatırlatabilir. Kendi gelişiminden farklı bir şekilde gelişim göstermiş bir çocuğun diğer çocuklarla eşit şekilde hikayede yer alması çocuğu olumlu şekilde etkileyecektir. Kitaba bakan çocuk down sendromlu çocuğun resmini gördüğünde belirgin bir fark görmeyebilir de, dediğiniz gibi küçük dokunuşlar yapıldı. Bu çok mühim bir durum değil. Karakterde gördüğü minik farklılıklar belleğinde yer edebilir ve daha sonra sokakta gördüğü, okulunda gördüğü birisine benzetebilir. Çocukların düşünme evrenini biraz rahat bırakmaya çalıştık çizimlerde. Çocukla ebeveyn okuma yaparken, küçük kızın down sendromlu olduğunu ebeveyn de çocuğuna söyleyebilir... Aileler ve eğitimciler için kitabın arka kapağında bu bilgi yer alıyor. Benim de en çok sevdiğim kitabım Kayıktaki Çocuk olabilir. Türk çocuk edebiyatında mültecilik meselesi üzerine yazılmış ilk resimli çocuk kitapları arasında diyebiliriz bu kitap için. Söylediğin gibi kitabı üç kişi yazdık. Kitabın resimlerini ise Altın Tatlı çizdi. Vonne Hollandalı, Maya ise Japon. Kosta Rika'da Barış Eğitimi üzerine yüksek lisans yaptığım sırada tanıştığım arkadaşlarım kendileri. Bir okul projesi vesilesiyle bu kitap üzerine beraber düşünmeye başladık. O sırada Suriye krizi patlak vermişti. Eğitimciler olarak çocukların eline geçen materyallerde bu konunun işlenmesini çok önemsiyorduk. Ama ne Türkiye'de ne de dünyada bu alanda çok fazla çocuk kitabı bulunuyordu. Kolları sıvadık. Türkiye'de sınıfında mülteci öğrenciler olan birçok öğretmen kitabı edindi ve çok olumlu dönüşler aldık. Hollanda'da ise bir bankanın sosyal sorumlulukla ilgili yaptıkları bir yarışmada jüri onur ödülü aldı. İnsan hakları prensiplerinin kitaplarıma yansıması konusunda titiz davranmaya çalışıyorum. Bunu hem metinde hem de resimlere verdiğim yönergelerde yansıtmaya gayret ediyorum. Çocukların eline geçen materyaller aracılığıyla bu prensiplerin çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren kazandırılması mühim. Tabii bunu yaparken didaktik ögelerden uzak durmak gerekiyor. Çocukların sürekli olarak didaktik metinlere maruz kalmaları okuma zevklerinin gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu sebeple esas olan iyi ve çocuk çağına uygun olacak bir kurgunun yaratılması. Bu kurgununsa insan hakları prensipleriyle örtüşür nitelikte inşa edilmiş olması. Cinsiyetçilik ataerkil gücün egemen olduğu her toplumda baş gösteren bir mesele. Dolayısıyla da her toplumda cinsiyetçilik mevcut. Fakat toplumdan topluma cinsiyetçi yaklaşımlar farklılık gösterebiliyor. Uzun bir dönem ABD'de yaşadım ve bizim toplumumuzda çok şahit olmadığım bazı cinsiyetçi yaklaşımları orada gözlemledim. Dünyanın her yerinde kadın hareketi sayesinde toplumlar çok fazla yol kat etti. Türkiye'de de aynı şekilde, kadın hareketinin gücü yadsınamaz. Ancak son yıllarda kadına yönelik şiddetin ve cinsiyetçi yaklaşımların gözle görülür şekilde arttığını görüyoruz, istatistikler de bunu söylüyor. İnsan hakları prensiplerinin ve de barış eğitimin gücü burada devreye giriyor. Bu prensiplerin güçlü kılındığı toplumlarda cinsiyetçi yaklaşımlar azalacak ve daha az kabul görür hale gelecektir. Eğitim şart deniyor ya hep, evet eğitim şart ama doğru eğitim, barış eğitimi şart. İnsan hakları düsturlarının merkeze alındığı eğitim modeli şart. Kesinlikle öyle. Güçlü ve çok etkili bir araç. Bu sebeple özellikle çocuk edebiyatında toplumsal cinsiyet eşitliğinin güçlü olduğu eserlerin sayısının artması gerekiyor. Hem görseller hem de metin bu anlamda güçlü ve doğru olmalı. Mesela Ay'ı Aradığımız Gece kitabındaki oğlan çocuğu karakteri karanlıktan korkuyor ve anne geyik onu sırtına alıyor, ateş böcekleri geceyi aydınlatıyor. Küçük çocuk rahatlıyor ve huzurla uyuyor. Bu karakteri özellikle erkek çocuğu olarak inşa ettim. Erkek çocuklarının hisleri, duyguları ataerkil gücün kuvvetli olduğu toplumlarda daha fazla görmezden gelinebiliyor. Çocuk kitabı olarak Genç Timaş'ın yayınladığı Son Ayı kitabını okudum. Yetişkinde ise İthaki'nin yayınladığı Cadının Yüreği. Evet, cidden Rumeysa'nın harika çizgileriyle öykü büyüdü, daha da güzel oldu. Editör, yazar ve çizer ilişkisi çok önemli. Sevgili editörüm Tülay Öncü'nün de emeği çok büyük bu kitapta. Uyumlu bir takım çalışması oldu cidden. Metni yazdıktan sonra hem bir sayfa için çizim yönergesi hazırlayıp editörümle paylaştım. Kendisi de bu yönergelere belli eklemeler ve çıkarmalar yaptı. Kendi notlarıyla beraber Rumeysa ile paylaştı ve ortaya Ay'ı Aradığımız Gece çıktı. Ben ajanda kullanımı konusunda çok iyi bir örnek değilim maalesef. Her senenin sonunda büyük bir heyecanla güzel bir ajanda alıyorum ama üç ay bile ajandayı kullanmıyorum diyebilirim. Küçük not defterlerim var. Bu defterlerde hem işlerime dair notlar bulunuyor hem de gün içerisinde aklıma gelen küçük küçük fikirleri not alıyorum. Bazen birisinin söylediği bir cümleyi, bazen anımsadığım ya da gözlemlediğim bir şeyi. Tanıştığımıza çok memnun oldum. Yeni kitaplarına bir an önce kavuşmak dileğiyle, sevgili Tuba! Ben de çok memnun oldum. Güzel soruların ve güzel temennin için çok teşekkür ederim. Kendimi gelenekselci olarak tanımlamayı çok istesem de işlerimi şimdilik dijitalde yapıyorum. Ama ben tam bir geleneksel aşığıyım. Kağıt kalemin verdiği hissiyat benim için çok farklı. Kağıtların, kalemlerin dokuları, boyalar, onlarla oynamak, ellerimde lekeler olması böyle başkasına belki mantıksız gelecek şeyler benim için büyük mutluluk kaynağı. İleride geleneksel tarzda yapmak istediğim birçok projem var. Heyecanla bekliyorum. Dünya çok küçük, instagram çok büyük, sanıyorum ki o yüzden karşılaşamamışız. Hem yaptığım iş nedeniyle hem de sevdiğim için aktif olarak kullanmaya çalışıyorum. Çizimlerimi, kitap projelerimi, defterlerimi ilgisini çeken herkese göstermeyi seviyorum. rumeysabis adıyla bana ve çiçek böcek dolu dünyama ulaşabilirsiniz. Benim için ilham kaynağı doğa. Kapının ardında bizlere ilham olacak o kadar büyük bir dünya var ki, ben bunun kıymetini bilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Buna uygun bir yerde yaşamam da sanırım minik bir katkı sağlıyor olabilir. Küçük bir taş, belki bir kelebeğin kanadındaki işlemeler, ya da bir ağaç gövdesinin kabukları, hepsi bizler için birer sanat kaynağı olabiliyor. Bir de resimli kitaplar. Ülkemizde her ne kadar çocuk kitapları adı altında işlense de ben resimli kitaplar her yaş içindiri savunuyorum. Hepsi birbiri ardına açılan ikinci bir dünya benim için. Bir işe başladığımda mutlaka kitaplığımdaki resimli kitapları incelerim. Ben sınırlandırmıyorum fakat bu yönde gelen bazı istekler olmuyor değil. İnsanın kalemini özgürce kullanması çok önemli bence, zamanla bunu aşıp daha esnek şekilde çalışabileceğimizi umut ediyorum. Ajandam yok, olmasını hep çok istiyorum ama tutamıyorum. Günlük işlerim için yanımda taşıdığım küçük bir not defterim var. Onun dışında da birçok eskiz defterim var. Defter tutmak hem pratik yapmak açısından faydalı, hem de gelişime çok katkı sağlıyor. Ben 2015'ten beri defter tutuyorum. Bazen günlük olarak kullanıyorum, bazen aklıma o anda düşen bir fikir oluyor; onu hemen kağıda döküp saklıyorum. Yanımda taşıyorum, gittiğim gördüğüm yerlerde ilgimi çeken şeyler olursa hemen bir şeyler karalıyorum. Bazen özellikle çizim yapmak için dışarı çıkıyorum. Defterlerime elim kolum, en yakın arkadaşım diyebilirim. Çok mümkün. Kitaplarımı dijitalde yapıyorum ama onun öncesinde bir projeye başladığımda kalem kağıt alıp projeyle ilgili eskiz ve karakter çalışmaları yapıyorum, notlar alıyorum. Dağınık bir masam var, her yerden farklı bir iş projesiyle karşılaşmak mümkün. Kedim Zeze ile kedin Mecnun'a sevgilerimizi iletiyoruz. Bir gün pencereleri ormana bakan küçük atölyenizi ziyaret etmeyi çok isteriz. Ben de Mecnun'la birlikte sizleri ağırlamayı çok isterim. Kedin Zeze'ye ve sana çok çok sevgiler. Bu güzel röportaj için teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayinin-gucu-kaplanin-zekasi-ejderhanin-gozu/", "text": "Andres Pascual ile Ecequiel Barricat'ın birlikte yazdığı Ayı, Kaplan, Ejderha, karanlığa gömülmüş bir yerde, mumla aradığı şaşaalı günlerine yeniden dönmek için kendisine miras bırakılan bir ayı, bir kaplan ve bir ejderhayla birlikte hayatını sıfırlama yolculuğuna çıkan terzi Gabriel'in öyküsün anlatıyor. Bu afili ve cümle aleme meydan okuyan alıntı Andres Pascual'la Ecequiel Barricat'ın birlikte yazdığı, Athica Books'tan Didem Demirci Altun'un çevirisiyle yayımlanan Ayı, Kaplan, Ejderha kitabının adım adım kendini aşan karakteri Gabriel'e ait. Böyle dayılanmasının bir nedeni var elbette: Gabriel, güneş bir gezegen tarafından önü kesilip de kararınca, karanlığa mahkum olan Sombria diye bir yerde baba mesleği terzilikle iştigal ediyor. Fakat vaziyet kesat zira zincir mağazalar tüm şehri doldurduğu gibi bu karanlık şehirdeki herkes takım elbise olarak griyi tercih ediyor. Bu yüzden Gabriel, efsane bir terzi olan babasının namını kendi üstünden yürütemez hale geldiği için çok zor günler geçiriyor. Bir gün, sesi soluğu çıkmayan kendi halinde bir adam gelip bir takım elbise ısmarlamak istiyor. Gabriel, usta bir terzi olduğunu göstermek ve mesleğine hakim bir terzi olduğunu ispatlamak için bu durgun adama birkaç öneride bulunuyor. Adam sadece şık bir takım elbise istediğini söylüyor. Anlaştıktan sonra adam Gabriel'e şu tarihte, şurada olmasını söylüyor. Takım elbisenin teslim vakti olduğunu sanan Gabriel bunun nedeni sorduğunda adamdan hiç beklemediği bir cevap alıyor. O, ağzı var dili yok adam, Senin için her şeyi sonsuza kadar değiştirecek bir şeyim var, diyerek gizemli bir şekilde ortadan kayboluyor. Gabriel yaşadığı şeye bir anlam veremese de adamın söylediği günde ve saatte bahsettiği yerde oluyor. Bir kilisede düzenlenen cenaze töreniyle karşılaşan Gabriel, müteveffanın üzerindeki takım elbisenin kendi diktiği elbise olduğunu görünce afallıyor. Durumu açıklamak için orada bulunan ölen adamın asistanı, eski müşterisinin kendisine bir miras bıraktığını söylüyor. Hayli heyecanlanan Gabriel, bir kafesin içinde bir arada bulunan bir ayı, bir kaplan ve bir ejderhadan oluşan mirasla karşılaşınca ufak çaplı bir şok geçiriyor. Asistan patronunun Gabriel'e, Ayıdan kucak, kaplandan pençe ve ejderhadan bir bakış alabildiğiniz zaman bütün hayatınızın gökteki yıldızlar gibi aydınlanabileceği mesajını ilettiğini söylüyor. Bu üç canavarla ne yapacağını bilemese de onları sahiplenmeden edemiyor ve günler geçtikçe de yavaş yavaş bu üçlüye alışıyor. İş artık kafeste bir arada yatmaya geldiğinde ölen adamın dedikleri de Gabriel'in kafasında bir ampul yakıyor ve terzi tüm hayatını baştan aşağı sorgulamaya başlıyor. Bir zamanlar nasıl da dünyanın en iyi kocası ve babası olduğu, ustası babasının zamanında tıkır tıkır işleyen dükkanı gözünün önünden geçerken şimdi kullanılmayan bir depoya tıkılmış bir adamdan başka hiçbir şeye benzemediğini fark ediyor. Bu ani aydınlanma onda bir silkelenme yaratıyor ve önce karısına ve kızına tekrar kavuşmak, sonrasında ise terzi dükkanını babasının zamanındakinden bile daha iyi bir duruma getirmek için ayıyı, kaplanı ve ejderhayı da peşine katarak uzun bir yolculuğa çıkıyor. Yol uzun, yolcu yabancı. Ama durmuyor Gabriel. En iyi kumaşların olduğu çöllere varıyor. Paranın işlemediği, kuş uçmaz kervan geçmez köylerde yerlilerle insanca iletişim kurarak rakamları kifayetsiz bırakıyor. Ve her şeye yeniden başlamak için sırtında ayının kucağı, kaplanın pençesi ve ejderhanın bakışından oluşan kocaman bir heybeyle dönüş yolculuğuna koyuluyor... Gabriel'in yolculuğunda onu tökezleten, yere kapaklatan engellere, onun tekrar ayağa kalkmasına sebep olan kendisinin ve takımının yarattığı mucizelere girmeden konuyu toparlamaya geçiyorum. Ayı, Kaplan, Ejderha, hayatta her şeyin, şu anda, nerede olursak olalım, orada olduğunun ve geçmişe çok takılmadan bu andan başlayarak tüm engelleri sağlam insanlarla aşabilmenin mümkün olduğunu anlatıyor. Bir dost kazanmanın zorluğunu, kazanıldığı zaman da değeri hiçbir şeyle değişilmeyecek bir değer olduğuna vurgu yapıyor. Aslında sıradan ve çok kez karşılaşılan konular olmasına rağmen yazarlar Pascual ve Barricart'ın olay örgüsü sayesinde bu klasik konu tekrara düşmeyen ve okurda merak uyandıran bir romana dönüşüyor. Kitapta tek eğreti duran yer son bölüm. Pascual ve Barricart ikilisi, ayı, kaplan ve ejderha üzerinden felsefe yapıp bununla da kalmayarak okura birtakım öğütlerde bulunuyor. Bu da konuyu kendi kafasında canlandıracak okurun yönünü şaşırtıyor ve kitap boyunca anlatılanlardaki tek doğrunun yazarların Felsefe adlı bu bölümde anlattıklarıyla ilintili olduğu gibi bir izlenim yaratıyor. Kitabı okuyacaklar için tavsiyem, bu bölüme geldiklerinde direkt kapağı kapatmaları. Birbirine bağlı bir ton hikaye anlattıktan sonra doğru burada yatıyor demenin bir anlamı yok!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayse-kulinin-adi-aylini-tiyatro-sahnesinde-tuba-unsal-ile-ruh-buluyor/", "text": "Ayşe Kulin'in 100'ün üzerinde baskı yapan ve 80'e yakın ülkede yayınlanan en başarılı romanlarından Adı Aylin, şimdi de tiyatro sahnesinde seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Ayşe Kulin'in tartışmasız en başarılı eserleri arasında yer alan; Amerikan Ordusu'ndan barış nişanına sahip bir psikiyatrist olan Aylin Devrimel Radomisli Cates'in gerçek hayat hikayesi ve sır perdesi hala aralanmayan ölümünü anlatan Adı Aylin, To Be House Of Production yapımcılığı ile tiyatro sahnesine taşınıyor. Hikayesi ile buluştuğu herkesi etkileyen esere adını veren Aylin karakterine başarılı oyuncu Tuba Ünsal hayat verirken; oyunun kadrosunda Aylin Aslım, Özgürcan Çevik, Selen Domaç, Ece Yüksel, Hande Subaşı, Ali Yoğurtçuoğlu, Gökçen Gökçebağ, Korhan Başaran, Kağan Uluca ve Sedat Can Güvenç gibi tecrübeli isimler yer alıyor. Yönetmen koltuğunda Doğu Yaşar Akal'ın oturduğu ve oyunculara sahnede 12 kişilik bir dans ekibinin de eşlik edeceği Adı Aylinde, ekibin dans koreografisinin altında, eserin oyuncu kadrosunda da yer alan New York'un ünlü koreografı ve Company RAu'nun artistik direktörü Korhan Başaran'ın imzası bulunuyor. Sahnede kullanılan dijital perdenin, uluslararası alandaki başarılarıyla da dikkat çeken sanatçı Seçkin Pirim tarafından tasarlandığı Adı Aylinde, seyirciler salona adım attığı andan itibaren Aylin'in dünyasının farkını hissetme imkanı bulacak. Ünlü caz sanatçısı İlhan Erşahin ve Barcelona'da yaşayan başarılı müzik grubu Oceanvs Orientalis'in Antalya'nın Kaş ilçesindeki antik kentte kurulan özel bir stüdyoda canlı olarak kaydettiği müzikler, seyirciye görselliğin yanı sıra kulağa da hitap eden unutulmayacak bir deneyim vaat ediyor. Ayşe Kulin'in yanı sıra Kalben, Göksel, Aylin Aslım tarafından kaleme alınan şarkı sözlerinin yine Aylin Aslım, Göksel gibi farklı müzik tarzlarında kendini ispatlamış isimlerin seslendireceği şarkılar da Aylin'in dünyasının fonundan seyirciye seslenecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 2020/2021 sezonunda desteklediği oyunlar listesinde yer alan, SM Production yatırımcı ortaklığı, Banu Atça'nın yürütücü yapımcılığı ve Turkcell'in iletişim sponsorluğunda hayata geçirilen Adı Aylin, 16 Şubat Çarşamba akşamı Zorlu PSM'de sanatseverlerle buluşturacak. Prenseslikten donanmaya uzanan Aylin Devrimel Radomisli Cates'in gerçek hayat hikayesini anlatan Adı Aylin oyununun biletlerine, www. passo. com. tr üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aysegul-aldinc-ilk-albumu-ve-aysegul-aldinci-anlatiyor/", "text": "Bundan dört yıl önce Sek'iz albümü çıktığı zaman bir araya gelmiştik. Ben söyleşi öncesi geçmişe sarmış, tüm şarkılarını tek nefeste dinleyip ilk gençliğimi yad etmiştim, bir hevesle! Ayşegül Aldinç, bu defa yeni bir albümle değil ama hiç eskimeyen ve müzik kariyerindeki en önemli o ilk albümle çıkageldi! Çok değerli müzisyenlerin emek verdiği... Ve Ayşegül Aldinç albümünü yıllar sonra şimdi yeniden dinlerken Ayşegül Aldinç kendi mecrama, Ajandakolik'e konuk oldu. Realistik yanı ise; Vay canına bi' ilk albüm olarak ne de şahaneymiş duygusunu veriyor olması. Onca müthiş müzik insanıyla bir araya gelip böyle bir albüm çıkarmanın kanı, teri, gözyaşları... Ve tabii bu albümü hasretle bekleyen işten anlayan bu güzelim şarkılarla hatırası olan müzikseverlerin heyacanı ve coşkusuyla dolu bir şimdi. ... Ve Ayşegül Aldinç albümümün yeniden basımıyla ilgili uzun zamandır uğraşmaktaydık. Bilgiye bulguya ulaşmak zaman aldı. Şahsen baş vurunca kolaylaştı. Her şey zamanını bekliyor. Doğru bir zamanda çıktığını düşünüyorum. Bir albüm içinde herkes kendi şarkısını seçer. Ben de öyleydim, öyleyim. Bu da işin müzikseverdeki emek yanı. Bir de kliplendirip dinleyiciye sunmak var ki buna şık bi servis tabağında sunmak da diyebiliriz. Bu genellikle albümde öne çıkması istenilen şarkılar için yapılır, yıllardır. Ve bu, bir anlamda o cangıl'ın içinde Onları bırak bana bak, bu şarkıya bak demek! Pop müzikseveri hazıra kondurmak yani. Asıl değerli olan ise kenarda kalmış izlenimi veren o kaliteli şarkıların müziksever tarafından keşfedilip söz konusu edilmesi. Onun keyfi bambaşka. Bayrağı önde taşıyan şarkılardan ziyade bana işte bu kenarda köşede kalmış şarkıların arasından Şu şarkınızın yeri ayrı dendiğinde çok mutlu oluyorum. Her birine hayran olduğum birbirinden değerli müzik insanlarıyla tanışıp sonradan yıllarca sürecek dostluklara uzanmak o yıllarda hayallerin ötesindeydi. Ne mutlu ki bu gerçekleşti. Aramızda olmayan çok sevdiklerimin ruhları sevinçle dolsun. Onlar, nesillerin ruhlarına, kalplerine, öğreten yanlarıyla da akıllarına dokunup uçup gittiler. Unutulmaları mümkün olmayacaktır. Emeğin içinde inanç ve yapılan işe güven varsa o iş uzun ömürlü oluyor. Bunları yapan kişi de kalıcı oluyor elbette... Barış Manço bana The Singer not the song demişti bi gün. Şarkıcının da şarkıları kadar önemli, değerli ve tabii değerbilir olması esasına dayalı olsa gerek diye düşünmüştüm bu söz üzerine. Hala düşünüyorum; bu yüzden hala varım. Aysel Gürel ve Özkan Uğur'un Bir Kızşarkısını yıllar sonra yeniden hatırlamak pek keyifli. Bir Kız adeta bir roman kahramanı sanki. Aysel hep hikayeli ve resimli şarkılar yazardı. Dinlediğinizde gözünüzde resmi de rengi de belirirdi. Bir Kız da böyle bi şarkıdır. Özkan'ın dinamizmiyle, Garo'nun ritmiyle güzel örtüşen funky bir şarkıdır. Çok severim. Ah ne zor soru! Her devrin duygusu ayrı. Duygumu katmadan olmaz. Ruhunu hissettirmeden. Cevap sorunun içinde. Doğru tespit. Duygular, ruh... Zamanın daha yavaş aktığı yıllardı. Kafa karışıklıklarımız daha azdı. Teknoloji, çağa hız kazandırınca konsantrasyonlar, duygular şekil değiştirdi. Bu yüzdendir genel anlamda o yılların büyüsü. Teşekkür ederim. Böyle iyi özellikler dezavantaj olur mu? İnsani özellikleri kişiyi hayata taşır ve devamlılığını sağlar. Konumuz şarkılar üzerine olduğundan örneği ona uygun ve kendi bakış açımdan vermek durumundayım. Herhangi bir sanatçıyı önce insani özelliklerine bakıp değerlendirme yaklaşımımdan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Bu hep böyle oldu. Hayatıma dokunanlara güzel izler bıraktıkları için çok ama çok teşekkür ederim. Aramızdan ayrılan değerlilerin, sevgililerin ise ruhları gani gani şad olsun. Karantina, mecburiyetten dışarı çıkmalar haricinde devam ediyor bizim evde. Anneciğimi yanıma aldım. Onunla takılıyoruz. Gayet de mutluyuz. Yemekler yapıyorum, güzel güzel bakıyorum anneme. Evde yürüme bandım ve spor aletlerim var. Onlardan yararlanma ve düzenli beslenmeyle şaşılacak şey ama hiç kilo da almadım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aysegul-dede-turkiyede-aileler-sessiz-kitaptan-korkuyor/", "text": "Geçtiğimiz günlerde Sarı Balonun Yolculuğu isimli yeni çocuk kitabının tanıtımını yapan yazar, eğitmen Ayşegül Dede ile bir araya geldik bu defa. Metin olmadan sadece resimlerle çocuklara aktarılan hikayelerin önemi üzerine bir söyleşi oldu bu. Çünkü Dede'nin yeni kitabı, diğerlerinin aksine bir sessiz kitap. Türkiye'de sessiz kitapların yeterince ilgi görmediğini ve hatta ailelerin sessiz kitaptan korktuğunu ve çocukları için almaya çekindiğini konuştuk. Sarı balonun yolcuğuna çıkarken aslında sessiz kitapların peşinden gittik ve ortaya böyle bir söyleşi çıktı. Anne olduğumdan beri sessiz kitaplarla daha bir haşır neşirim. Tamam işim gereği bu türün kitaplarını da inceleyip yazıyorum ama Helen için aldığım ve yayınevleri tarafından bana gönderilen kitapların sayfalarını çevirirken şimdi daha bir merak ve keşif duygusuyla okuyorum. Evet okuyorum çünkü içinde herhangi bir yazı olmayan bu kitapları da zengin görselleriyle okumak ve çocuklara aktarmak mümkün. Hayal gücünün sınırsızlığı ve hikaye anlatmanın duygusu ile çok zengin bir tür, sessiz kitap. Sarı Balonun Yolculuğu ise son okuduklarımdan. Yazarı Ayşegül Dede de sessiz kitap üzerine uzun zamandan beri çalışan bir yazar ve eğitmen. Çocuklar için yazmak işimin bir parçası. 20 yıldır öğretmenlik yapıyorum. Özellikle okul öncesi ve ilkokul çocukları ile çalışıyorum. Onları izlemek, gözlemlemek, dinlemek ilham verici... Çocuklar için hikayeler uydurmayı, onlarla anılar paylaşmayı, onlara masallar anlatmayı hep çok sevdim. Çocuklara içerik üretmek bana yaşadığımı hissettiriyor. Yazmak, çizmek, anlatmak, oynamak hepsi yapbozun parçaları. Sessiz kitap kurgulamak için zihninizde imajlar oluşması gerekiyor. Sonra bu imajları hikaye haritasına aktarıyorsunuz. Her sayfada ne gördüğünüzü tek tek yazıyorsunuz. Çizere çok detaylı, sayfa sayfa hazırlanmış bir açıklama metni hazırlıyorsunuz. Kurgunun yazı olmadan görsellerle akabilmesi detaylarda gizli. Her sayfada görsellerin çok dikkatlice yerleştirilmesi lazım. Hem kurguyu hem duyguyu okuyucuya aktarabilmek büyük bir takım işi. Yazılı kitaplardan daha zor olduğunu söyleyebilirim. Hayatın kargaşasında kendimizi bile ihmal eder olduk. Etrafımızda akan hayatın hızını ekranlardan takip ediyoruz. Halbuki insan hep mutluluk arayışı içinde. Mutluluk ise detaylarda ve küçük şeylerde gizli. Sakinlemek, anda kalabilmek hatta bazen durmak gerek. Buna ihtiyacımız var. Çocuklar doğaları gereği bunu yetişkinlerden daha iyi yapabiliyorlar. Ama elbette büyüdükçe işler değişiyor. Hiç büyümeyen çocuklar lazım. İçimizde bir yerde o çocuğu koruyabilmemiz lazım. Aynen bir balonu tutar gibi çok çekmeden ama elimizden de kaçırmadan. Çocukluğumuzu korumak gerek. Yoksa bu koca dünyada kaybolacağız. Sarı balon dediğiniz gibi hayatı temsil ediyor. Eğer görmezsek, eğer yakalamazsak avuçlarımızın arasından kaçıp gidecek. Sarı balon hayattaki bizi mutlu edecek küçük şeyleri de temsil ediyor. Bir yerlere yetişmek için acele acele yolda giderken burnumuza gelen yasemin kokusunu kaçırmamak gerek, başımızı çevirip o yaseminleri bulmalı ve yüzümüzün gülümsemesine zaman ayırmalıyız. Sarı balon hayattaki küçük şeyler ile mutlu olmayı da hatırlatıyor bize. Sarı balon akıp giden zamanı da temsil ediyor. Hayattaki en değerli şey zaman... Bir balonu elimizden kaçırmak ve bulutlara doğru süzülürken tekrar onu tutamayacağımızın hüznü gibi kaçırdığımız zamanlar da hüzün veriyor. Ben 20 yıldır sessiz kitaplar üzerine çalışıyorum. İyi bir sessiz kitap koleksiyoneriyim. Sessiz kitapların her sınıfa girmesi gereken eğitim materyalleri olduğuna inanıyorum. Son 12 yıldır Sessiz kitapların sesi olun diyerek öğretmen eğitimleri düzenliyorum. Ayrıca 28 tane sessiz kitaptan oluşan bir erken çocukluk dil gelişim setim var. Her bir sessiz kitap için onlarca ders planı hazırladı ekip arkadaşlarım. Tabii bunlar okul seti, raf satışı yok. Türkiye'de sessiz kitap rafta değerini bulamıyor. Aileler sessiz kitaplardan korkuyor. Onlarla ne yapacağını bilemiyor. Timaş ekibi, sessiz kitapların misyonuna inanarak yayınları arasında yer verdi. Bu çok değerli bir anlayış. Onlara buradan destekleri için teşekkür ediyorum. Sara gerçekten çok yetenekli bir illüstratör. Onu editörüm Sevde Tuğba buldu. Sessiz kitapta doğru illüstratör seçimi işin en zor ve en önemli kısmı. Hikayenin duygusunu verebilmek işin püf noktası. Kendisi İran'lı olduğu için ortak dilimiz ingilizceydi. Ancak dilden daha önemli olan şey bizde ki duygunun ona geçmesi. İşte bu duygu iletişimi aramızda kuvvetli oldu. Kitabın başarısı bu duygu iletişiminden kaynaklı. Sessiz kitabın kim için olduğu konusu netleşmiyor insanların kafasında. Kimse üstüne alınmıyor. Anne babalar metin olmayan bir kitabı çocuğa nasıl anlatacağını bilemiyor. İlkokul ve daha büyük çocuklar, yazısı olmayan bu kitapları bebekler için diye düşünüyor. Öncelikle görsel okuma üzerine farkındalık oluşmalı. Okur yazarlık öncesi en önemli adımlardan biri görsel okumadır. Görselleri fark etme, anlama, anlatma ve yorumlama... Yaratıcı yazarlık da yine aynı adımlarla ilerler. Ezberci bir eğitim sistemi içinde yer bulamayan sessiz kitaplara en çok öğretmenler sahip çıkabilir. Toplumsal bir algıyı ancak öğretmenler yıkabilir. Sessiz kitapların eğitim materyali olarak sınıflarda bulunması gerekli. Ancak bu şekilde evlere girmeleri kolaylaşacak. Sessiz kitapların nasıl kullanılacağı ile ilgili bu röportaj gibi pek çok farklı mecrada yayın yapmak ve paylaşmak gerek. Çocuklarla felsefe son yıllarda çok duyduğumuz, özel okulların kendini ayrıştırmak için öne çıkardığı, yatırım yaptığı bir alan. Peki felsefe nedir? Çocukla felsefe nasıl yapılır? Sessiz kitaplar işte zihin açan egzersiz kitapları. Düşündüren, hayal kurduran, dil gelişimini destekleyen egzersiz fırsatı sunuyor okuyucusuna. Benim her yıl bir kutsal ajandam olur. Hepsini de saklarım. İşim çok yoğun, bu sebeple sürekli not aldığım, yanımdan ayırmadığım asistanımdır ajandam. Bilgisayar kullanmıyorum. Eski usul defter kalem insanıyım. Elbette! 2021 İBB Kültür İşler Daire Başkanlığı en yaratıcı Çocuk Sahne etkinliği seçilen ve İBB çocuk tiyatroları tarafından yılın yaratıcı çocuk içeriği onur ödülüne layık görülen Horozumu Kaçırdılar isimli türkülü masal dinletisini Timaş ile birlikte ilkokul kitabı olarak hazırlıyoruz. Somut olmayan kültürel mirasımız tekerlemelerin, türkülerin ve masalların bir arada olduğu, dinleyeni içine sürükleyen bir performans. Türkiye'de Mesam'a kayıtlı ikinci en çok türkü derleyen TRT Türk halk müziği ses sanatçısı Rüstem Avcı ile sergilediğimiz bu sahne performansı önümüzdeki sene raflarda yerini alacak. Hikayelerle çocukla iletişimin püf noktalarını konuşuyoruz. Dijitalde çocuklara öğretmenlik yapmaya çalışırken hayatımızı kolaylaştıracak iletişim tekniklerini anlatıyorum. Teoriden çok pratik uygulamalar içerdiği için aynı eğitime tekrar tekrar giren katılımcıları görmek beni gerçekten çok mutlu ediyor. Hem öğretmenlere hem de ebeveynlere yönelik düzenlenen online ve yüz yüze eğitimleri Elda Sanat Atölyesi platformu üzerinden takip edebilirler. 2012'de kurduğun Kidsnook Masal Akademisi'nden de bahsedelim isterim. Kidsnook bir öğretmen akademisi. Hikaye anlatıcılığı ve sessiz kitaplar üzerine kurulmuş özgün bir müfredatı var. Okul işbirlikleri ile büyümeye devam ediyor. Yurt dışından Yunanistan, Rusya ve Zanzibar'da okullarda da müfredat uygulanmaya başladı. Bu bizi inanılmaz heyecanlandırıyor. Dünya dijital çocukları konuşuyor. Yapay zeka insan iş gücünün yerini alıyor. Kendini iyi ifade edebilen ve kendi hikayesini anlatabilen çocuklar gelecekte fark yaratanlar olacak. Bunun için gayret ediyor ve çabalıyoruz. Kumkurdu serisi bence tam bir yaz tatili serisi. Okul öncesi çocuklara da ebeveynleri okumalı. Adımın Ayşegül olma sebebi, Türkiye'de Ayşegül, orijinal adı Martine olarak bilinen çocuk kitabıdır. Tüm serisi eksizsiz vardı. Marcel Marlier'in mükemmel çizimlerini inceleyerek ve kitapların içinde kaybolarak geçti çocukluğum. Kendimi hep bir masal kahramanı olarak gördüm. Sanırım hala da öyleyim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aysenil-samlioglu-ve-reha-ozcan-ile-iki-kisilik-hirgur-oyunu-uzerine-soylestik/", "text": "Dün Edirne'deydiler, bugün Tekirdağ'da... Önümüzdeki hafta da İstanbul'da Zorlu PSM'de sahne alacaklar. Tüm Türkiye'yi karış karış gezen bir turneyle olabildiğince çok tiyatro seyircisine ulaşmayı başaran İki Kişilik Hırgür oyununun iki başrolü, aynı zamanda ekranların çok sevilen oyuncuları Ayşenil Şamlıoğlu ve Reha Özcan, Ajandakolik'te konuğum. Programları oldukça yoğun! Bir bakmışsınız bir gün İç Anadolu'dalar, bir bakmışsınız diğer bir gün Marmara'da... İki arada bir derede onları yakaladım ve birlikte rol aldıkları İki Kişilik Hırgür oyunundan yola çıkarak absürd tiyatronun içine dalıp savaştan, yalnızlıktan, iletişimsizlikten bahsedip tiyatro geçmişlerine uzandım. Genco Erkal'ın yargılanmasından, kültür politikası eksiğimizden hatta Ferhunde Hanımlar'dan ve o günlerden bu güne yaşadığımız toplumsal ve sanatsal değişimden bahsettik. Konuşacak konular bitmezdi elbet ama bir yerde noktayı koyduk. Reha Özcan: Oyunun Ankara'da prömiyer yapmasının sebebi yapımcının tercihiydi. Ankara'da Çayyolu'nda Cüneyt Gökçer Sahnesi'nde oynadık ilk. Ve dediğin gibi Türkiye'nin her tarafında oynamaya devam ediyoruz. Turne süreci de oldukça keyifli geçiyor. Göç yolda düzülür diye bir laf vardır. Biz de oyunda kendimizi her geçen gün geliştiriyoruz. Çünkü tiyatro oyunları seyirciyle gelişir, kendine gelir, kendini bulur ve bir süre sonra da artık maharetlerini seyirciye tamamiyle sunar. Ayşenil Şamlıoğlu: Ankara, çok değerli ve rafine tiyatro seyircisine sahip bir kent. Ayrıca dekor gerçekten büyük bir dekor ve her sahneye sığmıyor. İstanbul'da prömiyer yapmayı düşündüğümüz dönemde bu dekorla oynayabileceğimiz salonlar kiralanmış durumdaydı. O nedenle önce Ankara'da başladık. İstanbul'da da oynamayı sürdürüyoruz. Pandemi döneminde sahnede olmak nasıl? Oyuna katılım az olur gibi endişeleriniz oldu mu, gerçi iki başrol de seyirci için epey cezbedici. Ayşenil Şamlıoğlu: Böyle bir endişeyi açıkçası ben duymadım çünkü pandemi sürecinde insanlar o kadar çok bunaldı ki restoranların ya da kafelerin giderek dolma hızını ve bazı oyunların ne kadar yoğun seyirciyle perde açtığını gördüğümde böyle bir endişe yaşamadım. Ama tabii iki kişilik bir oyun ve Ionesco'nunki gibi zorlu ve absürd bir metinle bu yolculuğa çıkmak başta yönetmenimiz Işıl Kasapoğlu ve prodüksiyon şirketimiz Elf Yapım olmak üzere hepimiz için risk demeyelim de ne diyelim onun adına, bir meydan okumaydı. Reha Özcan: Pandemi hepimizi endişeye sürükledi fakat bazen bazı sorumlulukları almanız gerekir. Bunlar çok zordur. Evet daha az seyirci beklentilerimiz oluyor zaman zaman ama çok şükür bugüne kadar yaptıklarımız sanırım seyirciyi salonlara getirmek için yeterli oluyor. Şu ana kadar hiç öyle seyirci sorunu yaşamadık. Ayşenil'in de dediği gibi insanlar evde sıkıldılar bu dönemde. Yeniden hayata bakmak istiyorlar ve hayata karışabilecekleri en iyi yerler sanat mecraları. Reha Özcan: Evet, bizler kimiz? Bizler siziz, izleyenleriz aslında. Hayatımız içerisinde hayatı yönlendirenlere, hayata kader biçenlere karşı o kadar duyarsız ve etkenlere karşı o kadar edilgen kalıyoruz ki istemediğimiz bir hayatın içinde sadece nefes almaya çalışıyoruz. Bütün çıkış kaynağı bu. Absürd tiyatronun en önemli unsurlarından bir tanesi de zaten insanların iletişimsizliğidir. Ayşenil Şamlıoğlu: Aslındaki dışarıdaki savaştan sakınmaya çalışıp kendi kabuğuna çekilerek bütün bunlardan kurtulabileceğini zanneden bir çiftin öyküsü bu. Tıpkı çift gibi dünyada her türlü karanlık, sorunlu süreçlerde kendini bir kozaya ya da güvenli bir mekana, en çok da o mekanlar evlerimiz oluyor, kapatarak ve dış dünyayla fazla temas kurmayarak kendini koruma altına aldığını zanneden bir sürü insan vardır. Hele hele savaş sonrası dönemde, absürd tiyatronun varoluşu düşünüldüğünde elbette o süreci yaşayan toplumun dışavurumu da bu oyunda olduğu gibi gerçekleşiyor. Aslında dışarıdaki savaştan ne kadar kaçınmaya çalışırlarsa çalışsınlar o savaşın iliklerine kadar sızmasının sonucu oluyor, evin içindeki ya da kapandıkları mekandaki o hırgür, o iki kişilik savaş. Bu bir anlamda dışarıdaki savaşın minimal ölçüdeki bir tekrarından ibaret. Reha Özcan: Bilmiyorum en büyük sebep bu mu ama hepimizin bildiği gibi insanlar yalnız doğarlar bir sürü etmene rağmen ve yalnız ölürler. Hayat da çok kalabalık bir yalnızlıktır. Reha Özcan: Daha önce Gergedanlar ve Kel Şarkıcıda oynadım. İki Kişilik Hırgürde daha önce devlet tiyatrosunda oynadım ama çok kısa bir süreydi. Absürd tiyatro birçok şeyi içine alır. Bugüne kadar yapılmış olan ekollerin hepsini barındırır yani Stanislavski de vardır, grotesk de vardır, Brechtiyen bir tavır, epik vardır. Dramatik bir Çehovyen ve Meyerhold tavır da vardır. Bir sürü ekolü, hepsini uygulayabileceğiniz eşsiz bir alandır. Ionesco'nun en önemli sözlerinden biri de şu Hayat, hepimiz için büyük bir cehalettir. Ve biz cahile karşı değiliz. Kendi cehaletimizi iyileştirmekle sorumluyuz. Cahilliği kabul etmek insanlık suçudur der. Ayşenil Şamlıoğlu: Tabii ki absürd metinlerin oynanışı daha başka. Hem dibine kadar rolün içinde hem de dışında olmalısınız. Çünkü bu göstermeci üslupta yalnızca tiyatronun yazımında dramaturjiye karşı gelmekle, yaşamı saçma bulmakla kalmıyor aynı zamanda replikleri parçalıyor, anlamı parçalıyor, anlamın arasına alt anlamlar yerleştiriyor. Bu üslubun içerisinde sizin de oyuncu olarak göstermeci bir üslupta oynama zorunluluğunuz beliriyor. Ama göstermeci üslupta oynamak demek mış gibi yapmak demek değil. Büyük bir süratle bir duygudan diğerine seri sıçramalar yaparak sizin de parçalanıp bölünüp dağıldığınız bir oyunculuk sergilemeniz gerekiyor. Reha Özcan: Sahnede yapılanın uyumsuz veya saçma olması değil, hayatın saçmalığının yansımasıdır. Kelimelerin yetmediği yerde başlar. İnsanların kendi cümleleri içinde bir dünya araması sırasında da vücut bulur. O yüzden de büyük bir sanat akımıdır. Sadece Ionesco için değil, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan yeni akımların hepsi yaşamaya devam ediyor. Aslında şu andaki barış dönemi, o savaş döneminin enkazının getirdikleriyle hala süren gizli bir savaş. Ayşenil Şamlıoğlu: Dünyanın her köşesinde bir savaş bitiyor, diğeri başlıyor. Birebir silahla savaşmasanız bile ekonomik savaşın ortasına düşüyorsunuz. Yani bu oyunların yazıldığı yılların nedenselliği ortadan kalkabilmiş değil. O zaman da gündemde kalmaya, oynanmaya ve karşılık bulmaya devam ediyor. Reha Özcan: Elbette çünkü Antik Yunan'dan beri katarsis çeşitli şekillerde seyirciyi aktive etti ve günümüzde de teknolojinin gelişim süreciyle birlikte işte üç boyutlu, beş boyutlu bir sürü görseli takip ettiğimiz yerde seyircinin üçüncü boyuttan hikayeleri kendi kafasında oluşturup kendine bir dünya kurabilmesi için onlara zaman vermek gerekiyor. Ve absürd tiyatro bunu sağlıyor. Başka bir akıma evrilene kadar da biteceğini düşünmüyorum. Ayşenil Şamlıoğlu: Mizah önemli araçlardan bir tanesi ancak benim için absürdün, groteskin ve trajikomiğin yani kara komedyanın güldürüsü bu anlamda düşünmeye ve farkındalığını artırmaya yöneltendir. Bu tarzdaki komedinin, bir farsın ya da bir bulvar komedisinin gevrek kahkahasıyla karşılaştırılabilecek bir gülmece olmaması gerekiyor. O zaman zaten hedefini vuruyor. Reha Özcan: Sonuçta bir rejisörün kafasından çıkan bir yorumdur, tiyatro oyunları. Yazarlar yazar ve o bir köşede beklerken bir yazar o oyuna aşık olur ve onunla yolculuk yapar. Onların oyuncularını bulur. Uygulatıcıları ve uygulayacıları vardır. Biz genellikle yönetmenin uygulayıcısıyız aslında. Ama oyunculuk uygulatıcılığı da beraberinde getirir. Defalarca birlikte çalıştığım sevgili annen, kostüm tasarımcısı Nalan ve dekor tasarımcısı Hakan ile beraber bütün bunlar yönetmenin anlatmak istediği şeylere hizmet ediyor. Bütün o etmenler; dekor, kostüm, aksesuar, ışık ve diğer efektlerin hepsi oyuncunun sahne üzerinde rolün anlatmak istediğine hizmet etmesi için var ve bu oyunda bunların fazlasıyla nasiplendiğimiz anlarını görüyoruz zaten. Ayşenil Şamlıoğlu: Ben bir biyografide oynamak istemem çünkü tiyatro anlayışımla çelişiyor. Ben göstermeci üslubu çok seven bir oyuncuyum, yönetmenim. Dolayısıyla biyografi oynamak için benzetmeci tiyatro yapmak gerekir ki ben o suda kendimi mutlu hissetmiyorum. Reha Özcan: Aslında hayatın içinde bir sürü yol ayrımına uğramış insanı oynadım. Goethe'yi oynadım, (Güneş Batarken Bile Büyük, 2014) Fransız Devrimi'nden, Birinci Dünya Savaşı'na girerken Osmanlı'dan bir sürü insanı oynadım. Reha Özcan Kumpanyası'nı kurarken bu ülkenin yetiştirmiş olduğu, bu toprakların büyük sanatçılarını mutlaka dünyayla tanıştırmam gerekiyor dedim. Orhan Veli ile başladık. Peşinden yine Murathan Mungan'ın başka bir eserini oynamak istiyorum. Neyzen Tevfik, Sakallı Celal, Halikarnas Balıkçısı yapmak istiyorum ama mesela Vincent Van Gogh'un kardeşine yazdığı Theo'ya Mektupların oyunu var elimde. Bir gün onu da sahnelemek istiyorum. Çünkü sanatsal işler yapan insanların sınırları yoktur. Bütün dünyada farklı yorumlanırlar, farklı algılanabilirler ve o topraklarda da yaşamaya devam ederler diye düşünüyorum. Bu yolculuklarım devam edecek. Ayşenil Şamlıoğlu: Hayallerimin rolünü aslında oynadım. Geyikler ve Lanetler'de Cudana rolü. Yazılışını bildiğim, nasıl yazıldığını takip ettiğim bir metindi. Ben o yıllarda ODTÜ'de Mimarlık okuyordum. Murathan da çok yakın arkadaşımdı zaten. Karşılıklı evlerde oturuyorduk. O rolü bana tarif etmesi, role dair ilk notları okuyuşum bunları hiç unutamam. Ve bütün bunların üstüne Türkiye'de iki defa sahnelendi oyun. Ve her ikisinde de bu rolü benim oynamış olmam meslek hayatımdaki en büyük heyecanım ve sevincimdir. Ayşenil Şamlıoğlu: Çünkü Ferhunde Hanımlar, son derece büyük bir akıcılıkla, o güne kadar görülmemiş bir ritimle oynanmakta olan, ona göre bir rejisi olan, arkası yarın olarak devreye giren ve gerçekten hayatımızın içinden, mutlaka sağımızda solumuzda bir şekilde denk geleceğimiz karakterleri bünyesinde barındıran bir diziydi. Ve o kadar sıcacıktı ki... Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalışan oyuncular olarak birbirimizi o kadar iyi tanıyorduk ki bunun meyvelerini topladık diyebilirim. Benim için de en unutulmaz Ferhunde Hanımlar'dır. Ayşenil Şamlıoğlu: Ne yazık ki çok daha yoğun sanatsal etkinlikler ve yoğun izleyici kitlemiz varken son yıllarda bir kayba uğradığımız tartışılmaz. Elbette televizyonda, sinemada çok büyük ataklar gerçekleşti. Televizyonda yapılan işler yurt dışında dünyanın dört bir yanına yayıldı. Festival filmleri gündeme geldi. Ama tiyatrolarda, parlak özel tiyatrolar haricinde ciddi bir erozyon izlemekteyim. Kültür Bakanlığı'nın belediye meclislerinin yani devletin bir kültür politikasının olması lazım. Bizim bir kültür politikası açığımız var. Kesinlikle özel tiyatroların hiçbir şeyi yapılamasa vergiden ya muaf tutulması gerekir ya da tüm bu tiyatrolar düşük vergi ödemeliler. Oysa ki şu anda bir eğlence mekanıymış gibi yüksek bir vergi ödüyorlar ve kazançları hiç de öyle iyi değil. Sinema nasıl destekleniyorsa tiyatronun çok büyük devlet desteğine ihtiyacı var. Bunlar olmayınca ne yazık ki gücünüz bir yere kadar yetiyor ve istediğinizi üretemez hale geliyorsunuz. Reha Özcan: Geldiğimiz nokta açısından bazı sıkıntılarımız var. Baskıcı sistemlerde sanat hortlar ve değişir, dönüşür. Hep savaş ya da yokluk ya da büyük salgın hastalıkların sonucunda sanatsal dökümanlar ortaya çıkar. Şu an bütün dünyada evet baskıcı bir durum var ama bu baskıcı rejimler, tiyatro sahnesini şenlendirirdi. Fakat şimdi alternatifler çoğaldı. Özellikle teknolojinin evimize, yatağımıza kadar soktuğu alanlar tabii ki seyircinin tiyatro sahnesine gelmesini biraz engelliyor. İşte o yüzden bizim daha çok çalışmamız, yaşamla daha fazla barışmamız ve daha özgün düşünceler bulmamız gerekiyor. Bu geçiş sürecinde bu işin üreticilerinin bir dakika bile duracak zamanları yok. Ayşenil Şamlıoğlu: Olacak şey değil! Sadece Genco Erkal'ın değil demokratik bir düzlemde her bireyin düşüncelerini özgürce ifade etmesi gerekir. Madem ki demokratik bir ülkede yaşadığımızı söylüyoruz hele hele Genco Erkal'a böyle okların yönelmesi bu yaşında mahkeme salonlarına sürüklenmesi benim kabulleneceğim hatta daha ileri gideyim affedilmez bulduğum bir şey. Reha Özcan: Açıkçası politik bir kimlikle var olmak için söylemiyorum söylediklerimi, hayatın daha güzel olabilmesi için söylüyorum. Çocukluğumdan beri böyle... Babama muhalefettim, anneme muhalefettim. Kendime bile muhalefetim. Ve o muhalefetliğim devam ediyor. Bunun herhangi bir parti ya da herhangi bir -izm üzerinden düşünülmesini doğru bulmuyorum. Mevcut siyasi yapılanmaların hiçbirinin beni ya da kültür sanatı temsil ettiğini düşünmüyorum. Sadece Türkiye'de değil, birçok ülkede kültür sanat politikalarını güdük ve yetersiz buluyorum. Sahnede hiçbir zaman bir oyun seyretmemiş ya da sahneye çıkmamış insanların bu konuda karar vermelerini de ahlaka mugayir buluyorum. Genco Erkal ya da birinin söylediklerinin başka türlü evrilerek ona suç istinat edilmesini de büyük bir saygısızlık olarak görüyorum. Fakat şöyle bir şey var: Nazım Hikmet'in bir şiirinde söylediği gibi Onların taş atmaya hakkı var, bizim ah demeye hakkımız yok. Biz bildiğimizden şaşmayacağız, onlar bildiklerinden şaşmayacaklar. Bu böyle sürüp gidecek. Fark etmiyor! Dünyanın her tarafında bu böyle oluyor. Biz de biraz daha koyu, altı daha çok çiziliyor. Ama fark etmiyor ki, biz yaşıyoruz. Kötü insanlar değiliz, vatanseveriz. Genco Erkal'dan daha vatansever bir insan tanımıyorum ben. Ve bu ülke için ondan daha fazla çalışan bir politikacı görmedim. 83 yaşına kadar sanırım onlarca iktidar değişmiştir, binlerce politikacı gelip gitmiştir hayatında ama hepimiz Genco Erkal'ı bileceğiz, sonrasında da bileceğiz. Nasıl Müşfik Kenter'i, Yıldız Kenter'i, Cüneyt Gökçer'i biliyorsak Genco Erkal'ı da bileceğiz. Bence bu sanatçılar, daha fazla saygıyı hak ediyorlar, pamuklar içinde saklanmaları gerekiyor. Ayşenil Şamlıoğlu: Tiyatro kolektif bir sanattır. Bunların hepsi bir arada çok değerlidir. Bu sacayaklarından birinden biri eksik olduğunda ortada bir işin olmasına imkan yok. Aynı şekilde benim bakış açımda dekor, ışık, kostüm, müzik, koreografi, dramaturji hepsi oyunun olmazsa olmazlarıdır. Hepsi birlikte nitelikli, leziz bir oyun var ederler. Reha Özcan: Ionesco, Işıl Kasapoğlu, Ayşenil Şamlıoğlu. Başka hiçbir şeye gerek yok. Ama bütün bu unsurların her oyunda benim için önemi var. Yola çıkarken yol arkadaşlarınızı iyi seçmelisiniz. O yolculuk muhteşem bir tatile de dönüşebilir, muhteşem bir azaba da... O yüzden yol arkadaşlarımı seçmek benim için çok önemli."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aytul-akal-dilerim-miymiy-teyze-100-yasindaki-annemden-de-uzun-omurlu-olur/", "text": "Sizi Mıymıy Teyze ile tanıştırayım mı? Hani tanışmayanlarınız varsa diye söylüyorum. Yoksa kendisi çocuk edebiyatında hatırı sayılır bir karakter! Bakmayın aksi ve huysuz olduğuna. Tanıdıkça onu daha çok seveceksiniz. Mıymıy Teyze'nin yaratıcısı sevgili Aytül Akal ile bir yıl sonra bu defa altıncı macerasını yazdığı Mıymıy Teyze serisi için bir araya geldik. Tabii meraktan hemen, Kim bu Mıymıy Teyze? diye sordum, o da kanlı canlı Mıymıy Teyze'nin bir anda resimden fotoğrafa dönüşen gerçek yüzünü bana gösderdi. İşte bu, annemin ta kendisi! 100 yaşındaki Mine yani Mıymıy Teyze karşımdaydı! Kızının anlatımı ve Zeynep Özatalay'ın çizimleriyle bir kitap karakterine dönüşen hikayesini dinlemeyi çok sevdim. Sevgili okur, işte Mıymıy Teyze, ona bir merhaba deyin! Hiçbir kitabıma seri olacak düşüncesiyle başlamadım. Tek kitap olarak yazarım. Devamına karakterler zorlar, bazen de okurlar. Bu seride de böyle oldu; ilk kitap, tek kitaptı aslında. Daha kolaydı bence, bütün özellikleriyle karşımdaydı; doya doya güldürmesi, duygulandırması, mutlu etmesi neredeyse olanaksız bir karakter. Kurgu karakterlere inandırıcılığı sağlamak için gerçeklik katmak, daha büyük bir çaba gerektiriyor. Annem son birkaç yıl hariç, her daim böyle kıpır kıpır, hareketli ve baskın bir karakterdi. Üç kız kardeş bir araya geldiğimizde ana konumuz hep annem olurdu. Yine ne dedi, ne yaptı, nasıl kalp kırdı, nasıl kızdırdı, nasıl üzdü... Annem öldüğünde konuşacak şey bulamayacağız, derdik. Son yıllarda aldığı ilaçlardan olsa gerek, biraz sakinleşti, eleştirel tonu azaldı, hatta iltifat ettiği, güzel sözler söylediği bile oluyor. Bana ilk kez Benim canım güzel kızım, dediği gün çok şaşırdığımı ve haberi iletmek için hemen kardeşlerime telefon ettiğimi itiraf etmeliyim. Yıllar önce ergenlik sorunlarıyla ilgili bir köşe yazımda Biz çocukken ıssızdık, anne babamıza anlatamazdık, gibi bir cümle etmiştim de, kıyameti koparmıştı, nasıl böyle bir şey yazarsın diye. Kendi dünyasının dışında başkalarının duyguları olabileceği, farklı hayatlar yaşayıp farklı yargılar üretebileceği, annemin algısı dahilinde değildi. Onu yakından uzaktan ilgilendirmeyen konuları da kendine yorar çekincesiyle vermedim kitaplarımı okusun diye. Hele Mıymıy Teyzeyi... asla! Eskiden olsa kızardı, şimdiyse kalbi kırılır. Evet bazen, bazı konularda; fark ettiğimde hemen değiştirmeye çalıştığım şeyler. Çocuklarım küçükken Anneanneme benzedin, diye kızdırırlardı beni. Fikrimi değiştirip istediklerini yapmam için şahane taktikleriydi, o da başka. Bazı kitaplarda resim öne geçer, bazılarında metin. Oysa resimli bir kitapta metinle çizimlerin eşit ağırlıkta olması, dahası birbirini bir adım daha öteye taşıması beklenir. Zeynep'in başarılı çizimleri ortaya gerçekten de uzun yıllar yaşayacak bir seri çıkardı. Dilerim Mıymıy Teyze, annemden de uzun ömürlü olur. Her kitap bende Burada bitti! hissini uyandırır. Hep tek yazarım aslında. Ardından gelenler, karakterlerin beni zorla sürüklediği maceralarıdır. Mıymıy Teyze 2018'de beşinci kitapta bitmişti. Ancak Mıymıy Teyze hayranı beş yaşındaki bir okurum annesiyle Instagram üzerinden haber yollamış, Aytül Akal'a söyleyin, altıncı kitabı o yazmazsa, ben yazarım, diye. Eh artık, yazmasam olmazdı. Annenizin Zeynep Özatalay'ın çizimleriyle bir çizgi karaktere de dönüşmesi çok keyifli ve unutulmaz olsa gerek. Bu konuda da hislerinizi almak isterim. Zeynep Özatalay, karakter çizgisi güçlü bir ressam; birçok kitapta birbirinden çok farklı özgün karakterler yaratmıştır. Üstelik karakter çizimiyle sınırlı kalmayıp, arka planı da ince ince işleyen, yazar ve editörün en çılgın önerilerini bile çizgilerine katabilen muzip bir ressam. Sürekli kabarıp coşan bir yaşam enerjisi var Mıymıy Teyze'nin. Onun bu zengin kişiliğinin, Zeynep'in güçlü çizgileriyle sayfalara yansımaması olanaksızdı. Çok teşekkür ederim. Ana kız size uzun ömürler dilerim. Gerçek Mıymıy Teyze'ye öpücükler benden!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/aytul-akal-resimli-kitap-yazmak-kolay-saniliyor/", "text": "Çocuk edebiyatına adanmış bir ömür, onunkisi. Üstelik sadece kitap yazmakla da kalmayıp çocuk edebiyatını diri tutacak bir yayınevi de kurmuş. Yani Uçanbalık Yayınları da onun eserlerinden biri. Yazar Aytül Akal ile söyleştim bu defa. Sohbetimize hayalleri ve çocuksu neşesi de eşlik etti. Süper Gazeteciler serisi, Uyku Canavarı, Koku Delisi, Ses Delisi, Geceyi unutan Fil... Kitaplarının isimleri yazmakla bitmez, öyle çok ki... Karşımda üretkenliğiyle baş döndüren bir yazar var bu defa. Son olarak Merhaba Ben Kitap isimli derleme bir kitabın kurulunda yer alan Akal, yazarlara en çok sorulan sorunun çocuklara kitap alışkanlığını nasıl kazandırabiliriz olduğunu söylüyor. Pek çok yazar ve çizerin ortaya koyduğu Merhaba Kitap da işte bu soruya verilecek somut cevaplardan biri. Lisedeyken mahallede kapı kapı dolaşıp pratik bilgiler toplamış ve bir kitap dosyası hazırlamıştım. Kitap olacağını umuyordum, ancak o çalışmalarım 1974'te Hayat Mecmuası'nda Aklınızda Bulunsun başlığıyla köşe yazılarına dönüşmüştü. Gazetecilikle, çevirmenlikle yazma tutkumu oyalasam da, sürekli arayış içindeydim, ama ne yazacağım sorusunun yanıtını bulamıyordum. Ta ki 1989 yılında bir gün küçük oğlum Alper iki buçuk yaşındayken benden kertenkele masalı isteyene kadar. O gün bir masal anlattım, hayatım değişti. Ah Izmir... Bahçelerden sokaklarına taşan yasemin kokusu hiç silinmedi belleğimden... Geceleri konu komşu toplanıp ellerde, kucaklarda yastıklar, kilimler, gazozlar, çiğdemler... Sahile inerdik. Kilimler serilir, herkes bir ucuna oturur, bir yandan çiğdem çitlerken sohbete dalardı. Ben kilimin ortalık yerine uzanmış, büyüklerin konuşmaları mırıl mırıl kulağımda dolanırken, yarı uyur yarı uyanık gökyüzünü izlerdim. Yıldızlar, ay, samanyolu beni büyülerdi. Belki yıldız sandığım, bir uçan dairenin ışıklarıydı. Orada bir uzaylı bana el sallar, başka gezegenlere gitmek isteyip istemediğimi sorardı. Elbette giderdim. İzmir'in yıldızlarla dolu parlak geceleri beni derinden etkilemiştir. Yıldızlar, ay, uçan daireler ve gece, birçok masalımda yer alır, hatta şiirlerime, romanlarıma bile sızmıştır. İnsanın kendini tanıma, anlama ve yeteneklerini fark etme süreci bazen çok gecikebiliyor. Kim olduğunu, bu hayata neler katabileceğini keşfedemeden ömür geçip gidiyor. Bence insanlık tarihi boyunca yapılabilecek en büyük keşiftir insanın kendini tanıması. Bu keşif bizi yapabileceklerimize borçlu bırakmaz, üstelik başkalarını da anlamaya, tanımaya ve çözüm odaklı iletişim kurma becerisi kazanmaya götürür. İşte böyle daldım çocuk edebiyatına. İlk masal kitabı Geceyi Sevmeyen Çocuk, 1991'de Mavibulut'ta yayımlandı. Çok masalım vardı, daha yazacaklarım da bitmemişti üstelik. Onca hıza hangi yayınevi yetişebilirdi ki? En iyisi kendi yayınevimizi kurmak dedik ve 1995'te üç yazar birlikte Uçanbalık'ı kurduk. Nitelikli kitaplarımızla zaman içinde markalaştık, ama ne yazık ki ticari olarak yayıncılığı yürütemedik. Yazıyor, yayımlıyor ama tahsilat yapmayı beceremediğimiz için sürekli zarar ediyorduk. Bütün bu süreç boyunca Uçanbalık'tan hiç telif almadığımız gibi, yayınevini ayakta tutabilmek için Ayla Çınaroğlu ile ayrıca durmadan maddi destek veriyorduk. 15 yılın sonunda, gerçeği kabullenmek zorunda kaldık. Biz yazardık, yayıncı değil. Böylece Uçanbalık, Tudem Yayın Grubu'nun bir markasına dönüştü. Bir daha yazmamaya yemin etmiştim, yazmadım da. Kendimden uzaklaşıp benden beklenen hayatı yaşamaya başladım. Ya da ben öyle sandım, bir gün kucağımdaki onlarca masalı fark edene kadar. Yıllarca ne yazacağımı arayıp durmuştum, meğer çocuk kitabı yazacakmışım! Hiçbir şey yazmadığım o kırgınlık sürecinde öyle çok şey birikmiş ki içimde, 1991'den sonra yazdım, yazdım, hala da yazıyorum. Şiir benim ilk göz ağrım. İlk kez ilkokuldayken bir şiirim yayımlanmıştı gazetede. Elimde kopyası olmasa da Mevsimler adlı bir şiir olduğunu hatırlıyorum. Bazen içimdeki dizeler uykuya yatar, bazen bir bakarsınız ardı ardına birçok şiir dökülür sayfalara. Aslında kitap yazışım da öyledir. Her gün şu kadar sayfa yazayım diye bir istikrarım ya da sınırlamam yoktur. Aklıma minik bir kıvılcım düştüğü anda yazmaya başlarım ve her şey tam yazarken şekillenir. Evet, Geceyi Sevmeyen Çocuk (1991), Canı Sıkılan Çocuk (1993), Kardeş İsteyen Çocuk (1994), Sabahı Boyayan Çocuk (1995) ve Masalları Arayan Çocuk (1997). Daha sonraki yıllarda, bu sert kapaklı serinin formatı değişti, tek tek masal kitaplarına dönüştüler. Bütün masallarımın toplandığı bir de külliyat var: Masal Masal (2012). 20-30 yıl önce ilk baskılarını yapan o sert kapaklı Geceyi Sevmeyen Çocuk serisi artık sahaflarda bile bulunmuyor. Çocuk kitapları yazar ve çizerlerinin bir derneği var: Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği. Yönetime katıldığımız iki yıldır, Fatih Erdoğan, Doğan Gündüz, Füsun Çetinel ve Esra Alkan arkadaşlarımla birlikte, derneği, alan için daha verimli hale nasıl getiririz diye çalışıyoruz. Merhaba Ben Kitap da, bu projelerimizden biri. Yazarlığa adım atmak için çıkış yolu arayan yazar adayları için yarışmalar elbette teşvik edici oluyor. Beğenilmek, ödüle değer bulunmak son derece motive edici yöntemler. Ancak ALMA Ödülü'nün bence böyle bir misyonu yok. Çünkü gösterilen adaylar, zaten yapmış oldukları işler, yazmış ya da çizmiş oldukları kitaplarla değerlendiriliyorlar. Yani içlerinde zaten o motivasyon varmış ki onca kitabı yazmışlar, çizmişler. Deneyimli, alanında usta bir yazarın bir ödül almasının ya da ödüle aday olmasının ona katacağı duygu, bence yazmak için istek duymasına teşvikle ilgili olmaktan çok, o güne kadar hayatını adadığı eserlerinin beğenilmesinin ve ödüle değer bulunacak bir sanatçı olduğunun onaylanmış olmasının vereceği hazdır. Önümde bir bilgisayar olsun, her yer benim masam! Gerçekten her yerde, her ortamda yazabilirim, yazıyorum da. İş yerimde masamdaki geniş ekranda, evde diz üstü bilgisayarımda. Tatillerde de bilgisayarım her zaman yanımdadır. Eskiden daktiloda yazıyordum tabii. O zamanlar da hem işte hem evde daktilom vardI. Aklımdakileri yazıya dökme ortamı bulamadığım zamanlar huzursuz olur; karakterler zihnimde hareketlenmeye başlayınca onları kafamdan uzaklaştırmaya çalışırım. Her şey ben yazarken şekillenir çünkü. Eğer önceden plan yaparsam, kitabın akışı, o plan içinde sıkışıp kalır diye korkarım. İşte ve evde ayrı ayrı tuttuğum bilgisayar çıkışlı kendi hazırladığım bir takvimim vardır, imza ve söyleşi etkinliklerimi oraya kaydederim. Birine bir şey verilecek ya da bir şey yapılacak gibi hatırlatmalarım için, kendime e-posta yollarım. İşte de, evde de e-posta kutumu açtığımda iletim önüme düşer. Ayrıca bir defterim yoktur. Yazmakta olduğum ya da yazacağım bir kitapla ilgili not almaktan kaçınırım, eğer aklımda kalmamışsa, demek ki çok da heyecan verici bir fikir değildi diye düşünürüm. Parmaklarım klavyede dolaşmaya başladığında, zihnimin farklı çalıştığını, karakterlerin de ilk düşündüğümden çok farklı bir yöne hareket ettiğini fark ederim çoğu kez. Beni yönlendiren notlar olmayınca, karakterleri o plana zorlamam, sayfalar boyunca özgürce akarız. Süper Gazeteciler'in beşinci kitabını iki ay önce tamamlayıp yayınevine teslim ettim. Şimdilerde çevrimiçi okul etkinlik programları, öğretmenlerle buluşmalar, canlı yayınlar gibi dolu bir gündemim var. Aklıma bir fikir düştüğü anda, hemen yazmaya başlayacağım tabii. Yazmadan duramam ben. Bence pandemi var ya da yok, isteyen her zaman okur, istemeyen yeni bahaneler bulur. Zaman yaratılabilir, nasıl ki istediğimiz birçok şey için zaman buluyorsak... Konu, içten gelen istekle ilgili. Evde kaldığımız ilk birkaç ay Instagram üzerinden her gün bir şiir okudum, ayrıca her gün belli bir saatte canlı yayın yapıp masallar, öyküler okudum, sohbetler yaptım. İşe başlayınca canlı yayınlarımı hafta sonuna kaydırdım. Sıkılmamak için bu şekilde oyalandım ve canı sıkılanları oyaladım. Kitap okumam pandemi süreci ile ilgili değildir. Bazen arka arkaya okurum, bazen uzun süre hiçbir şey okumam. Ama her zaman yanımda, odamda, başucumda okunmak üzere bekleyen bir kitap olur, okununca başka kitapla yer değiştirir. Boşluk değil de... Son zamanlarda yeni bir meslek dalı, yeni bir kazanç kapısı doğdu: Çocuk kitabı yazma atölyesi, çocuk kitabı nasıl yazılır atölyesi gibi sayısız başlıklar altında bir sürü çevrimiçi atölye... Yetmedi, çocuk kitabı yazdırma eğitmeni yetiştirme atölyeleri bile çıktı ortaya. Deneyimli ve eğitimli uzmanların yönetiminde, ortaya çok başarılı yazarların çıkmasına vesile olan nitelikli atölyeler kesinlikle var; hepsinin üzerini çizdiğim sanılmasın. Ama işin uzmanı olmadan, adam başı ücretle oturduğu yerden kitap yazmayı öğretme fırsatının birçok kişiye cazip geldiği de çok açık. Bu atölyelerde yazılan nitelikli dosyalar seçilip nitelikli yayınevlerinde yayımlanıyor. Ya diğerleri? İhtiyaç doğunca, onların heveslerini karşılayacak ver parayı al kitabını anlayışında yayınevleri kurulmakta gecikmedi. Kendin bas kendin sat modeli bile var. Böylece kitabını eline alan uzman olup hemen ardından kitap nasıl yazılır diye kendini atölye açmaya yetkili bulabiliyor. Kuşkusuz önce okurlar sonra zaman, eser diye her ortaya konanı kendi eleğinden geçirecek. Her konuda özgürler. Çiş, kaka, sersem diyebilirler, cinsiyet üzerine konu geliştirebilirler, ırkçılık, ayrımcılık, inançlar gibi biz görmezden gelmeye çalışsak da yaşamda zaten var olan, üstelik iç içe yaşadığımız kavramlardan aklınıza hangisi gelirse hepsini konu alabilirler. Düşünce ve ifade özgürlüğü güzel şey... Ama biz yaşamın dar bir bölümüyle ilgilenebiliriz ancak; bütününden korkarız, korkuturuz. Yok yok, yetişkinlere yazmayı sevmiyorum. Çocuk yanım neşeli, renkli, çılgın, mutlu. Yetişkin yanım beni hüzünlere, isyana, depresif konulara çekiyor. Ayrıca benim dilim de çocuk dünyasına yakın; doğrusu yetişkinlere seslenmeyi pek beceremiyorum. Okul anılarımı özellikle yazdım. İyi bir yazar olmak için nasıl bir süreçten geçtiğimi anlatmak istedim. Engellere rağmen hayalini yitirmeden büyümenin, tutkuların peşinde gitmenin yolunu göstermek istedim. Hiçbir başarı bir günlük çalışmayla elde edilmiyor. Anı kitabımda ilkokul, ortaokul ve lise anılarıma yer verdim. Başka yazar mıyım? Sanmıyorum. Web sitemde ve sosyal medya hesaplarımda anılarımla, yaşadıklarımla ilgili aktarımlar yapıyorum zaten. Oralardan takip edilebilir. Güzel, sağlıklı mutlu bir yıl dilerim. Ajandakolik'te konuğum olduğunuz için teşekkür ederim. Derinlikli sorularınız için ben teşekkür ederim size. Web sitemi, bloğumu bile incelemişsiniz. İzniniz olursa, Ajandakolik okurlarına, Instagram profilimi takip etmelerini önerebilir miyim? Instagram'da hangi kitabı ne zaman niye yazdığım bilgilerini de paylaşıyorum. Ayrıca yazarlık kimliğimle ilgili bilgi almak isteyenler , kitaplarımla ilgili ayrıntılı bilgiye ulaşmak isteyenler de web sitelerine girebilir. Bunlar benim kendi paylaşımlarımın yer aldığı özel sayfalarım. Diğer kanalların verdiği bilgiler tazelenmediği için, çok eski ve eksik olabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalik-7-aima-muzik-festivali-basliyor/", "text": "Prof. Dr. Filiz Ali'nin öncülüğünde 23 yıl önce kurulan Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi tarafından düzenlenen Ayvalık Müzik Festivali, bu yıl yedinci kez 10-19 Ağustos tarihleri arasında Ayvalık'ta gerçekleştiriliyor. Geçtiğimiz yaz COVID-19 pandemisi nedeniyle gerçekleştirilemeyen festival, bu yıl Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, Anadolu Nefesli Beşlisi, A Capella Boğaziçi, Cello Paradiso, Genç Yetenekler ve Flapper Swing Jazz Band konserlerine ev sahipliği yapıyor. 10 Ağustos Salı akşamı saat 21.00'de Şef Cem Mansur yönetimindeki Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası'nın konseri ile başlayan festival, 13 Ağustos Cuma akşamı 21.00'de, geleneksel müzik ezgilerini modernize eden Anadolu Nefesli Beşlisi'nin konseri ve 14 Ağustos Cumartesi akşamı saat 19.00'da ödüllü vokal grubu A Capella Boğaziçi'nin konseriyle devam edecek. Sabancı Vakfı'nın ana destekçi olduğu festival, Ayvalık Belediyesi'nin katkılarıyla düzenleniyor. Her konser için farklı destekçilerin katkı sağladığı Ayvalık 7. AIMA Müzik Festivali'nde, düzenlenen tüm konserlere ücretsiz olarak katılınabiliyor. Piyanist ve müzikbilimci Prof. Dr. Filiz Ali öncülüğünde, bugüne dek yüzlerce genç müzisyene destek olan Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi; düzenlediği Ayvalık Müzik Festivali ile klasik müzik severleri bu yıl da farklı gruplarla buluşturuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalik-9-aima-muzik-festivali-8-haziranda-basliyor/", "text": "Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi tarafından 2013 yılından beri düzenlenen ve Ayvalıklıları klasik müzik ve cazla buluşturan AIMA Müzik Festivali, dopdolu bir programla yaza giriyor. Bu yıl 8 Haziran 24 Eylül tarihleri arasında Sabancı Vakfı desteğiyle gerçekleşecek olan festival, yaz aylarına yayılan toplam 12 konserle tamamlanacak. Festivalin açılış konserinde, Berke Buğra Gökkaya, Alper Çoker, Ertuğrul Köse, Kumsal Germen ve Deniz Arda Başuğur'dan oluşan O Da Tekfen Brass Band, Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfi Tiyatro'da dinleyicilerle buluşacak. 8 Haziran 2023, saat 20:30'da başlayacak konserde, hem popüler hem de klasik eserlerin bakır üflemeli beşlisi için düzenlemeleri seslendirilecek. Konser, halka açık ve ücretsiz olacak. Ayvalık 9. AIMA Müzik Festivali, Haziran ayı içerisinde, 24 Haziran'da Genç Yetenekler: İlyun Bürkev ve Naz İrem Türkmen ile 29 Haziran'da Nil Kocamangil ve Cem Babacan konserleriyle devam edecek. Festivalin ayrıntılı konser programına, AIMA'nın resmi internet sitesi olan www. ayvalikmusic. org adresinden erişilebiliyor. Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi, kısa adı ile AIMA, 1998 yılında Balıkesir'in Ayvalık ilçesinde kurulan müzik eğitim merkezidir. AIMA genç müzisyenleri uluslararası seçkin hocalarla bir araya getirerek ufuklarını genişletmeyi ve eğitimlerini teşvik etmeyi amaçlayan çalışmalar yürütmektedir. AIMA ayrıca 2013'ten beri her yıl Ayvalık Müzik Festivali'ni de düzenlemekte ve Ayvalık'ın kültür hayatını zenginleştirme yönünde çaba göstermektedir. AIMA'nın kuruluşundan beri bu çalışmalara katılan 1000'i aşkın öğrenci ve on binlerce dinleyici, aralarında Ayla Erduran, Suna Kan, Lukas David, Peter Bruns, Valery Oistrakh ve İdil Biret gibi dünyaca ünlü sanatçıların bulunduğu çok sayıda virtüözle buluşmuştur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalik-film-festivali-bu-yil-seyir-dernegi-tarafindan-yapiliyor/", "text": "En sevdiğimiz festivallerden biri olan ve sinemaya katkısı tartışılmaz Ayvalık Uluslararası Film Festivali bu yıl Seyir Derneği tarafından 16-21 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek. Festivalin direktörlüğünü Azize Tan üstleniyor. Seyir Derneği, başta Ayvalık olmak üzere ülkenin dört bir yanında kültür sanat faaliyetleri düzenlemek üzere kuruldu. Gençlerle yürütülecek projelere öncelik veren ve Ayvalık'ı hem sinema hem de diğer sanat dalları için alternatif bir merkez haline getirmek amacını taşıyan Seyir Derneği yeni ve tam bağımsız bir oluşum, tıpkı Ajandakolik gibi. Ayvalık Uluslararası Film Festivali tarihi, kültürü, mimarisi, mutfağı, konumu ve duyarlı sakinleriyle ideal bir ortam sunan Ayvalık'ta uzun soluklu bir yol yürümeyi hedefliyor. Türkiye'deki diğer film festivallerden farklı olarak bir yarışma içermeyen festival, film gösterimleri, paneller ve söyleşilerle güncel toplumsal meselelerin tartışılması için bir alan yaratmak istiyor. Türkiye'nin her köşesinden gelen sinema öğrencileri, festival organizasyonunda görev alırken aynı zamanda sinema endüstrisinden katılımcılarla buluşacakları atölyelerde tecrübe edinecek, sektörle tanışma fırsatı bulacak. Türkiye'nin önde gelen festivalleri arasına girmeyi umut eden Ayvalık Uluslararası Film Festivali, şehir ve festival birbirini nasıl tamamlayabilir sorusuna cevap arıyor. Ayvalık Uluslararası Film Festivali logosu Poyraz rüzgarından, denizdeki dalgalardan ve Ayvalık'ın tarihi mirasından ilham aldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalik-havasini-solurcasina-komili-gurme/", "text": "Zeytinyağı mucizesini gurme damaklarla buluşturan Komili Gurme, Ayvalık'ın seçkin zeytinlerinden elde edilerek sadece 5000 adet üretildi. Sofraların vazgeçilmesi olacak bu ödüllü lezzet, zeytinin eşsiz tadını ve meyvemsi kokusunu daha iyi hissedebilmeniz için filtrelenmeden şişelendi. Doğanın mucizesi zeytinyağını büyük bir tutku ve uzmanlıkla sofralara ulaştıran Komili, Ayvalık'ın seçkin zeytinlerinden elde edilen ve sadece 5000 adet şişelenen Komili Gurme Soğuk Sıkım Filtresiz'i lezzet tutkunları ile buluşturuyor. Erken hasat zeytinlerden elde edilen, soğuk sıkım lezzet Komili Gurme, Türkiye'nin en iyi zeytinyağlarının ödüllendirildiği Natürel Sızma Zeytinyağı Kalite Yarışmasında Hafif Meyvemsilik kategorisinde, Uluslararası Zeytin Konseyi IOC- UZZK Türkiye tarafından birincilik ödülüne layık görüldü. Filtrelenmeden sofralara ulaştırdığı zeytinyağının adını ve meyvemsi kokusunu lezzet tutkunlarına sunan Komili Gurme, Migros ve Macrocenterlar'da gurme damakları bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalik-uluslararasi-film-festivali-bu-yil-14-eylulde-basliyor/", "text": "Seyir Derneği tarafından 14-19 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek Ayvalık Uluslararası Film Festivali için geri sayım başladı. Direktörlüğünü Azize Tan'ın, program danışmanlığını Fatih Özgüven'in üstlendiği Ayvalık Uluslararası Film Festivali, Ayvalık Belediyesi, CultureCivic, Kürşat Ayvalık, Bilginer-Melin Ayvalık Sanat Kültür Eğitim Vakfı, Hollanda Konsolosluğu, Paribu, OGM Pictures, Mey|Diageo, Ayvalık Ticaret Odası, Ayvalıkzade, Çöp adam, Fransız Kültür Merkezi'nin değerli katkılarıyla gerçekleşecek. Festivalde bu yılın merakla beklenen, dünya festivallerinde dikkatleri üzerine çeken yerli ve yabancı yapımları izleyiciyle buluşacak, film gösterimleri sonrası gerçekleşecek söyleşiler ve güncel meselelere dair panellerle sinema dolu günler yaşanacak. Genç Sinema programı kapsamında Türkiye'nin farklı üniversitelerinden öğrenciler sinema profesyonelleri ile buluşup, festivalde çalışma deneyimi kazanırken çocuklar içinse 17 Eylül Pazar günü tüm güne yayılan etkinliklerle dolu bir Çocuk Günü düzenlenecek. Festivallerin düzenlendiği şehirle bağını vurgulamak isteyen Ayvalık Uluslararası Film Festivali, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Ayvalık'ta yaşayan sanatçıların eserlerini festival afişine taşımaya devam ediyor. Festival, Ayvalık'ta yaşayan sanatçı Tunca'nın Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar adlı kişisel sergisine ait bir eserinden ilhamla görsel tasarımını Erdem Yılmaz'ın hazırladığı afişle seyirciyle buluşuyor. Eserleri İstanbul Modern Sanat Müzesi, Proje 4L Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi, Baksı Müzesi, Müze Evliyagil, Odunpazarı Modern Müze gibi pek çok sanat mekanının koleksiyonunda yer alan ve 2000'lerin başından bu yana pek çok müze ve kurumda açtığı kişisel sergileriyle sanatseverlerle buluşan Tunca afişte yer alan eserinde de yıllar önce düzenlenen bir mezatta karşısına çıkan ve 1880'li yıllardan itibaren Berlin'de hatıra kartpostalları üreten Georg Gerlach'ın stüdyosunda çekildiği anlaşılan bir fotoğraftan yola çıkıyor. Fotoğraflarda Sabri Mahir adıyla yer alan yıllar içinde Der Schreckliche Türke ve Der Gegen Vier Manner Kampft lakaplarıyla tanınmaya başladığı anlaşılan Mahir'in bir boks stüdyosu açtığı ve hatta Bertolt Brecht, Egon Erwin Kisch, Vladimir Nabokov gibi isimleri ağırladığı, stüdyonun da bir anlamda edebiyat tartışmalarının gerçekleştiği bir salon niteliği kazandığı söyleniyor. Hatta bu stüdyoda, Mahir'in Vicki Baum ve Marlene Dietrich gibi isimlere antrenörlük yaptığı da fotoğraflarla desteklenebilen yazılı tarihe geçiyor, ancak bir noktadan sonra bilgiler mitolojiye dönüşüyor. 1890 yılında Diyarbakır'da doğduğu düşünülen Mahir'in hikayesini öğrenmek ve eseri yakından görmek isteyenler için eser, festival boyunca Küçük Han'da yer alan Yuri GastroBar'da sergilenecek. Mey|Diageo'nun Desteğiyle Yeni Bir... Ödülü 2. Yılında! Ayvalık Uluslararası Film Festivali, 150 senelik bir mirası devralmış olmanın bilinciyle hareket eden Mey|Diageo'nun katkılarıyla geçen yıl ilk kez verdiği Yeni Bir... Ödülü'nü bu yıl da vermeye devam ediyor. Festivalin, genç sinemacıların yetişmesi ve teşvik edilmesi konusundaki amacını da yerine getiren ödül, kategori ayrımı olmaksızın, o yıl içinde sinema alanında gösterdiği başarıyla dikkatleri çeken yeni bir yönetmen, oyuncu, senarist, kurgucu, ses tasarımcısı vb. gibi, teşvik edilmesi gerektiği düşünülen bir sinemacıya verilecek. Kültür ve sanatın hayatımızdaki önemine inanan Mey|Diageo'nun katkılarıyla verilecek 50.000 TL değerindeki ödülün sahibi festivalin açılış gecesinde açıklanacak. Yeni Bir... Ödülü'nün seçici kurulunda ise bu yıl, yönetmen, senarist, yazar, yapımcı ve ressam Tayfun Pirselimoğlu, yapımcı Dilde Mahalli, kurgucu Eytan İpeker, sinema yazarı-film programcısı Nil Kural ve oyuncu Selen Uçer olacak. Ayvalık Uluslararası Film Festivali, geçtiğimiz yıl arkasında büyük bir sinema hazinesi bırakarak 91 yaşında aramızdan ayrılan usta sinemacı Jean Luc Godard anısına Fransız Kültür Merkezi ve Sinematek/Sinemaevi iş birliği ile Nefret / Le Mepris filmini izleyiciyle buluşturacak. Nefret / Le Mepris, Godard'ın İtalyan yazar Alberto Moravia'nın romanından uyarladığı, başrollerinde Brigitte Bardot, Michel Piccoli, Amerikalı oyuncu Jack Palance ve Alman yönetmen Fritz Lang olan, en önemli filmlerinden biri. Godard filmde para ve sanat paralelinde aşk ve aşkın bitişi temalarını ele alıyor. 14 Eylül akşamı Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amiftiyatro'da yapılacak açılış töreninin ardından film gösterimleri, söyleşiler ve çocuklar için düzenlenecek özel gün Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi, Ayvalık Sanat Fabrikası, Küçük Han, Askev Sera, Kraft ve Sabancı Üniversitesi Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi'nde gerçekleşecek. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin programında yer alacak filmler önümüzdeki günlerde açıklanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalik-uluslararasi-film-festivalinden-yeni-bir-odul-surprizi/", "text": "Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nden geleceğin sinemacılarına Yeni Bir... ödülü sürprizi! Kültür ve sanatın hayatımızdaki önemine inanan Mey|Diageo'nun desteğiyle verilen ödül, o yıl içinde kamera önünde ya da arkasında, sinemanın herhangi bir alanında gösterdiği başarıyla dikkatleri çeken, kariyerinin başındaki bir isme verilecek. Seyir Derneği'nin 16-21 Eylül tarihleri arasında gerçekleştireceği Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin, Ayvalıklı sanatçı Elvan Alpay'ın resimlerinden ilhamla ortaya çıkan ve görsel tasarımı Emel Işıtan imzası taşıyan afişi de sinemaseverlerle paylaşıldı. Ayvalık'ta bu yıl kurulan Seyir Derneği, Ayvalık'ı başta sinema olmak üzere farklı sanat dalları için bir merkez haline getirmeyi; yıl boyunca farklı projeler üretmeyi ve Ayvalık dışında da kültür sanat etkinlikleri düzenlemeyi hedefliyor. Bu yıl Seyir Derneği tarafından ilk kez düzenlenecek Ayvalık Uluslararası Film Festivali ise 16-21 Eylül 2022 tarihleri arasında gerçekleşecek. Direktörlüğünü Azize Tan'ın, program danışmanlığını Fatih Özgüven'in üstlendiği Ayvalık Uluslararası Film Festivali, yılın merakla beklenen, dünya festivallerinde ses getiren yerli ve yabancı yapımları izleyiciyle buluşturacak. Festival programı, film gösterimlerinin yanı sıra filmlerle ilişkili söyleşilere, güncel meselelere dair panellere, Genç Sinema programına ve çocuklara yönelik atölyelere de ev sahipliği yapacak. Festival Ayvalık Belediyesi, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi, Kültür için Alan, Komili, OGM Pictures, ASKEV, Kürşat Ayvalık, MUBI, Milliyet Sanat, Setur Ayvalık Marina, Ayvalıkzade, Ayvalık Ticaret Odası ve Medya Takip Merkezi'nin değerli katkılarıyla gerçekleşecek. Festivallerin, düzenlendiği şehirle bağının farkında olarak yola çıkan Ayvalık Uluslararası Film Festivali kapsamında bir yarışma yapılmamasına karşın bu yıldan itibaren Yeni Bir... başlığıyla bir ödül verecek. Ödül, herhangi bir kategori ayrımı gözetmeden, o yıl içinde sinema alanında gösterdiği başarıyla dikkatleri çeken yeni bir yönetmen, oyuncu, senarist, kurgucu, ses tasarımcısı vb. gibi, teşvik edilmesi gerektiği düşünülen genç bir sinemacıya verilecek. Yeni Bir... ödülü, festivalin, genç sinemacıların yetişmesi ve teşvik edilmesi konusundaki misyonunu da pekiştirecek. Kurulduğu günden bu yana 150 senelik bir mirası devralmış olmanın bilinciyle hareket eden Mey|Diageo'nun katkılarıyla verilecek ödülün 40.000 TL'lik bir maddi karşılığı olacak. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin bu yılki afişi ise kendini ifade ettiği ana kavramı doğa olarak nitelendiren Elvan Alpay'ın resimlerinden ilhamla ortaya çıktı. Aralarında Paris, Köln, Londra, Düsseldorf ve New York'un bulunduğu çeşitli merkezlerde düzenlenen grup sergilerinde yer alan; Paris Le Monde de L'Art galerisinde bir kişisel sergi gerçekleştiren sanatçının Türkiye'deki pek çok özel ve kamusal koleksiyonun yanı sıra Paris Fondation Cartier koleksiyonunda işleri yer alıyor. Elvan Alpay'ın Ayvalıklı bir sanatçı olması da festival için ayrı bir önem taşıyor. Festival afişinin görsel tasarımı ise Emel Işıtan imzası taşıyor. Gösterimleri Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi'nde ve AyvalıkBelediyesi Büyük ParkAmfitiyatro'da gerçekleşecek AyvalıkUluslararası Film Festivali'nin programının tamamı 9 Eylül'de açıklanacak ve biletler aynı gün Biletix'te satışa çıkacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalik-uluslararasi-film-festivalinin-acilis-filmi-ayrilma-karari-decision-to-leave/", "text": "Bu yıl Seyir Derneği tarafından ilk kez düzenlenecek Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin açılış filmi, 2022 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen Ayrılma Kararı oldu. Ayvalık'ta bu yıl kurulan Seyir Derneği geçtiğimiz günlerde sona eren Ayvalık Açık Hava Film Geceleri'nin ardından Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin hazırlıklarına başladı. Ayvalık'ı başta sinema olmak üzere farklı sanat dalları için bir merkez haline getirmeyi amaçlayan Seyir Derneği, yıl boyunca farklı projeler üretmeyi ve Ayvalık dışında da kültür sanat etkinlikleri düzenlemeyi hedefliyor. Bu amaçla da 16-21 Eylül tarihlerinde Ayvalık'ta düzenlenecek festivalin ardından 24 ve 25 Eylül tarihleri arasında festival programından özel bir seçki, Diyarbakır'da gösterilecek. Festivallerin düzenlendiği şehirle bağının farkında olarak yola çıkan ve yarışma içermeyen Ayvalık Uluslararası Film Festivali; film seçkisi, filmlerle ilişkili söyleşiler, güncel meselelere dair paneller, çocuklar için düzenlenecek atölyeler ve film gösterimleri ile dolu dolu bir programa sahip. Festivalde ayrıca, Türkiye'nin farklı üniversitelerinden gelecek öğrencilerle düzenlenecek Genç Sinema programıyla genç sinemacılara sinema profesyonelleri ile buluşma fırsatı yaratılacak, aynı zamanda öğrenciler festival organizasyonunda görev alacak. Direktörlüğünü Azize Tan'ın, program danışmanlığını Fatih Özgüven'in üstlendiği Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin açılışını, yakın dönem Güney Kore sinemasının usta yönetmeni Park Chan-Wook'un merakla beklenen son filmi Ayrılma Kararı yapacak. 2022 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen ve eleştirmenlerden tam not alan film, araştırdığı cinayetin şüphelisi kadına aşık olan ve soruşturma ile duyguları arasında sıkışıp kalan bir dedektifin hikayesini konu alıyor. Festival seçkisinde bu yılki Cannes Film Festivali'nde izleyiciyle ilk kez buluşan yılın iddialı yapımları yer alıyor. Shoplifters, Like Father Like Son, After Life filmleriyle tanıdığımız Kore-Eda Hirokazu'nun bebeklerine bakamayacak durumda olan ebeveynlerin kimliklerini gizleyerek bebeklerini Bebek Kutusu olarak adlandırılan kutulara bırakmalarını konu aldığı filmi Bebek Servisi da bunlardan biri. Cannes Film Festivali'nde Ekümenik Jüri Ödülü'nü alan film, başrolünde yer alan Oscar ödüllü Parasite filminin yıldızı Song Kang-Ho'ya En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandırdı. Cannes Film Festivali'nde Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yarışan ve geçen yıl Bergman Adası filmiyle izleyiciyle buluşan Mia Hansen-Love'ın, küçük kızıyla yaşayan ve hasta babası için uygun bir bakımevi arayan genç bir kadını odağına aldığı Güzel Bir Sabah ve Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü kazanan, Baltazar adlı bir eşeğin bir Polonya sirkinde başlayan ve bir İtalyan mezbahasında biten hikayesini konu alan, 84 yaşındaki yönetmen Jerzy Skolimowski imzalı EO da Ayvalık'ta izleyiciyle buluşacak. Programda yer alan filmlerden bir diğeri ise Cannes Film Festivali'nde Jüri Büyük Ödülü kazanan Claire Denis'nin, Denis Johnson'ın aynı adlı romanından uyarladığı The Stars at Noon. Film, 1984 yılında Nikaragua'da gizemli bir iş insanı ve inatçı bir gazeteci arasında tansiyonu yüksek bir ortamda gelişen romantik ilişkiyi konu alıyor. Cannes Film Festivali'nde 75. Yıl Özel Ödülü'nü kazanan Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne, Ayvalık'ta gösterilecek filmleri Tori And Lokitada ülkelerinden birlikte kaçmış, aralarında kan bağı olmamasına rağmen Avrupa'da oturma izni alabilmek için kardeş olduklarını kanıtlamaları gereken Tori ve Lokita isimli iki çocuğun hayat mücadelesine odaklanıyor. Charlotte Wells'in, bir kadının çocukken babasıyla Türkiye'de çıktığı bir tatili anlattığı, Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası kapsamında gösterilen ve çekimleri Muğla'da gerçekleştirilen duygu yüklü filmi Güneş Sonrası ; Manuela Martelli'nin 1976'da Şili'de Pinochet döneminde bir kadının kendisini, beklemediği bir mücadele içinde bulduğu filmi 1976; Screen Dergisi tarafından 2021 yılında Geleceğin Yıldızları arasında gösterilen Thomas Hardiman'ın, birbirinden eksantrik kuaförlerin yer aldığı yılın kuaförü yarışması sırasında gerçekleşen bir cinayet sonrası gelişen olayları konu aldığı Medusa Delux ve bu yıl Cannes Film Festivali'nde Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen Erige Sehiri imzalı, bir grup Tunuslu incir hasatçısının hayatlarını anlatan Under the Fig Trees önümüzdeki yıllarda adını sık duyacağımız yönetmenlerin Ayvalık'ta izleyiciyle buluşacak ilk uzun metraj filmleri. Gösterimleri Vural Sineması'nda ve Ayvalık Büyük Park Amfitiyatro'da gerçekleşecek Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nde izlenebilecek diğer filmler ise ilerleyen günlerde açıklanacak. Festival biletleri 9 Eylül'de Biletix'te satışa çıkacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalik-uluslararasi-film-festivalinin-programi-belli-oldu/", "text": "Direktörlüğünü Azize Tan'ın, program danışmanlığını Fatih Özgüven'in üstlendiği ve bu yıl ilk defa Seyir Derneği tarafından düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin programı belli oldu. Ayvalık'ta bu yıl kurulan Seyir Derneği'nin 16-21 Eylül 2022 tarihleri arasında gerçekleştireceği Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin nitelikli içeriğiyle dikkat çeken programı açıklandı. Festival, Ayvalık'ın ardından 24 ve 25 Eylül tarihlerinde Mordem Sanat işbirliğiyle Diyarbakır'da izleyicilere özel bir seçki sunacak. Ayvalık Uluslararası Film Festivali, yakın dönem Güney Kore sinemasının usta yönetmeni Park Chan-wook'un merakla beklenen son filmi Ayrılma Kararı ile açılacak. 2022 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen ve eleştirmenlerden tam not alan film, araştırdığı cinayetin şüphelisi kadına aşık olan ve soruşturma ile duyguları arasında sıkışıp kalan bir dedektifin hikayesini konu alıyor. Ayrılma Kararı, 16 Eylül Cuma akşamı Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro'da açılış töreninin ardından gösterilecek. Festivalin Uluslararası bölümünde, başta Cannes Film Festivali'nde izleyiciyle ilk kez buluşan filmler olmak üzere yılın diğer iddialı yapımları yer alıyor. Cannes Film Festivali'nde prömiyerini yapan David Cronenberg imzalı Müstakbel Suçlar kışkırtıcı bir bedensel dönüşüm öyküsü. Viggo Mortensen, Lea Seydoux ve Kristen Stewart'ın başrollerini paylaştığı film, bedeninde alışılmadık yeni organlar belirmeye başlayan ve hızlandırılmış evrim sendromu olarak adlandırılan hastalığa sahip bir adamın, yeni organlarını ortadan kaldırmayı canlı bir gösteriye dönüştürmesini anlatıyor. Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü kazanan, 84 yaşındaki yönetmen Jerzy Skolimowski imzalı Aİ, Baltazar adlı bir eşeğin bir Polonya sirkinde başlayan ve bir İtalyan mezbahasında biten hikayesini; festivalde Jüri Büyük Ödülü kazanan Claire Denis'nin, Denis Johnson'ın aynı adlı romanından uyarladığı Öğle Güneşinde Yıldızlar ise, 1984 yılında Nikaragua'da gizemli bir iş insanı ve inatçı bir gazeteci arasında tansiyonu yüksek bir ortamda gelişen romantik ilişkiyi konu alıyor. Cannes Film Festivali'nde Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yarışan ve geçen yıl Bergman Adası filmiyle izleyiciyle buluşan Mia Hansen-Love'un, Güzel Bir Sabah adlı filmi, küçük kızıyla yaşayan ve hasta babası için uygun bir bakımevi arayan genç bir kadını odağına alıyor. Fransız sinemasının genç ustalarından François Ozon, bu yıl Berlin Uluslararası Film Festivali'nin açılışında gösterilen Peter von Kant ile, Rainer Werner Fassbinder'in ünlü filmi Petra von Kant'ın Acı Gözyaşları'nın modern bir yorumunu, ünlülüğün acımasız bir hicvini sunuyor. Heykeltıraş, şair ve romancı Brian Catling'in kitabından uyarlanan Earwig, Lucile Hadzihalilovic'in gizemli ve düşsel dünyasından uzun süre saklanmış sırlara ve yeniden uyanan anılara dair büyüleyici bir masal sunuyor. 2021 San Sebastian Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'ne layık görülen film, daha açılış jeneriğinden izleyiciyi bir tür transa, rüyaya, kabusa ya da bir hipnoz ışığını takip etmeye çağırıyor. Kristoffer Borgli'nin yönetmen koltuğunda oturduğu, Oslo'da geçen bir narsizm hikayesini anlatan İlgi Manyağı festivalde izleyiciyle buluşacak. Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen film, erkek arkadaşının sanat kariyeri yükselişe geçtiğinde dikkat çekmek için kendini hasta eden bir kadını odağına alıyor. Andreas Dresen'in ödüllü filmi Rabiye Kurnaz George W. Bush'a Karşı 20 yıl önce Pakistan'da yakalanarak Guantanamo toplama kampında tutulan Murat Kurnaz'ın davasını, annesi Rabiye'nin oğlunu kurtarmak için verdiği mücadele üzerinden takip ediyor. Bu hikayeyi dramatiklikten uzak, komedi dozu yüksek bir yapıda anlatan filmin başrol oyuncusu Meltem Kaptan, Berlin Film Festivali'nde En İyi Başrol Oyuncusu Ödülü kazanırken, film En İyi Senaryo ve Sanat Sinemaları Birliği Ödülü'ne layık görüldü. George Miller'in Mad Max: Fury Road'dan tam yedi yıl sonra yönetmen koltuğuna geri döndüğü Üç Bin Yıllık Bekleyiş, İngiliz yazar A. S. Byatt'ın 1994 tarihli Bülbülün Gözündeki Cin adlı öyküsünden uyarlama. Idris Alba ve Tilda Swinton'ın başrollerini paylaştığı, Cannes Film Festivali'nde prömiyerini yapan filmde Zerrin Tekindor, Ece Yüksel, Burcu Gölgedar ve karikatürist Erdil Yaşaroğlu başta olmak üzere Türkiye'den oyuncular da rol alıyor. Dan Geller ve Dayna Goldfine imzalı Hallelujah: Leonard Cohen, A Journey, A Song adlı belgesel ise, Cohen'in bu çok cover'lanan şarkısının plak şirketi tarafından reddedildikten sonra liste başı bir hit'e dönüşmesinin yolculuğunu anlatıyor. Bu yolculuğa Cohen'in kişisel defterleri, dergileri ve fotoğrafları, performans görüntüleri ve son derece nadir ses kayıtları ve röportajlar eşlik ediyor. Ayvalık Uluslararası Film Festivali, Bu Dünyanın Çocukları bölümüyle, hangi ülkeden, hangi toplumsal kesimden olursa olsun hemen hemen bütün çocukların duygusal, ruhsal ve fiziksel incinme tehlikesi altında yaşadıkları bir zaman diliminde olduğumuzun altını çiziyor. Shoplifters, Like Father Like Son, After Life filmleriyle tanınan Kore-Eda Hirokazu'nun Bebek Servisi filmi, genç yaşta ebeveyn olan ergenlerin evlatlık bebek ticaretine bulaşmalarını konu alıyor. Filmin başrol oyuncusu Oscar ödüllü Parasite filminin yıldızı Song Kang-Ho, filmdeki rolüyle Cannes'da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandı. Charlotte Wells'in, Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası kapsamında gösterilen ve çekimleri Muğla'da yapılan duygu yüklü filmi Güneş Sonrası annesi babası ayrı olan bir kız çocuğunun babasıyla Türkiye'de çıktığı acı-tatlı bir tatili anlatıyor. Bu yıl Cannes Film Festivali'nde Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen, Erige Sehiri imzalı İncir Ağaçlarının Altında, incir bahçelerinde gençlik aşklarını arayan bir grup Tunuslu incir hasatçısının hayatlarını gözler önüne seriyor. Cannes Film Festivali'nde 75. Yıl Özel Ödülü'nü kazanan Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne, Ayvalık'ta gösterilecek filmleri Tori&Lokita'da, göç dalgasına kapılarak ülkelerinden birlikte kaçmış, aralarında kan bağı olmamasına rağmen Avrupa'da oturma izni alabilmek için kardeş olduklarını kanıtlamaları gereken Tori ve Lokita isimli iki çocuğun hayat mücadelesine odaklanıyor. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Belgesel; İstanbul Film Festivali Belgesel Film Yarışması'nda Mansiyon Ödülü'ne layık görülen Volkan Üce imzalı Her Şey Dahil, izleyenleri, Türkiye'nin farklı köşelerinden gelen mevsimlik işçi çocukların her şey dahil bir otelde çalıştıkları iki sezona tanıklık ettiriyor. Louis Garrel imzalı kara komedi Kurtarıcı ise, gizemli projelerini finanse etmek için işbirliği yapan yüzlerce çocuğun hikayesini anlatıyor. Dünyanın farklı yerlerindeki bu çocukların projelerinin hedefi ise gezegeni kurtarmak... Yaratıcı drama eğitmeni Elif Özsoğuk, film gösterimi sonrasında çocuklar için bir atölye çalışması gerçekleştirecek. Festivalin Yeniler bölümünde, önümüzdeki yıllarda adlarını sıkça duyacağımız yeni sinemacıların filmleri yer alıyor. Screen Dergisi tarafından 2021 yılında Geleceğin Yıldızları arasında gösterilen Thomas Hardiman'ın ilk uzun metraj filmi Medusa Deluxe, birbirinden eksantrik kuaförlerin katıldığı yılın kuaförü yarışması sırasında gerçekleşen bir cinayet sonrası gelişen olayları konu alıyor. Bu yıl Cannes Film Festivali Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yarışan, Manuela Martelli'nin ilk uzun metrajlı filmi 1976, Şili'de Pinochet döneminde bir kadının kadın düşmanlığı ve yolsuzlukla mücadelesini araştırıyor. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin Türkiye Sineması 2021-2022 bölümünde, ulusal ve uluslararası festivallerde gösterilmiş, son dönemin çok konuşulan yerli yapımları yer alıyor. Tayfun Pirselimoğlu'nun aynı adlı kendi romanından uyarladığı, Erdem Şenocak'ın başrolünü üstlendiği Kerr, babasının cenazesi için geldiği kasabada bir cinayete tanık olunca sıkışıp kalan bir adamın hikayesini anlatıyor. Varşova Film Festivali'nde ilk kez izleyiciyle buluşan film 58. Antalya Film Festivali'nden En İyi Yönetmen, FİLM-YÖN En İyi Yönetmen ve En İyi Müzik ödüllerini; 41. İstanbul Film Festivali'nde ise En İyi Yönetmen ve En İyi Sanat Yönetmeni ödüllerini kazandı. Yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, yapımcı Vildan Erşen ve başrol oyuncusu Erdem Şenocak filmden sonra sohbet için izleyicilerle buluşacaklar. Ali Kemal Güven'in, uzun yıllardır görüşmeyen iki lise arkadaşını bir rakı masasında buluşturduğu Çilingir Sofrası, özgür ve toksik maskülenliğin olmadığı bir coğrafyada yaşanan hayatlar ve hikayeler nasıl değişirdi sorusunu soruyor. İstanbul Film Festivali'nde Onat Kutlar anısına verilen Jüri Özel Ödülü'nü kazanan filmdeki performanslarıyla Ahmet Rıfat Şungar ve Barış Gönenen de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne layık görüldüler. Gösterim sonrası yönetmen Ali Kemal Güven, yapımcı Seda Özkaraca ile oyuncular Ahmet Rıfat Şungar ve Barış Gönenen festival izleyicisinin sorularını yanıtlamak için Ayvalık'ta olacak. Ali Tansu Turhan'ın ilk uzun metraj filmi Diyalog, bir film çekimi için bir araya gelen ve filmdeki, tükenmiş bir ilişki yaşayan rollerinin aksine gerçekte yeni tanışan ve duygusal bir bağ kuran iki oyuncuyu takip ediyor. İzleyiciye film içinde film sunan, gerçekliğin farklı katmanlarıyla ilgilenen film 32 dakikalık plan sekansıyla da dikkat çekiyor. Diyalog'un gösterimi sonrasında yönetmen Ali Tansu Turhan, senarist Burcu Uğuz, başrol oyuncuları Hare Sürel ve Ushan Çakır izleyicilerle buluşmak için Ayvalık'ta olacaklar. Ziya Demirel'in ilk uzun metraj filmi Ela ile Hilmi ve Ali, aynı apartmanda yaşayan farklı yaşlara ve dünyalara sahip Ela, Hilmi ve Ali'nin peşinde karanlık, kışkırtıcı ve kara mizahı bol bir hikaye anlatıyor. Başrollerini Ece Yüksel, Serkan Keskin ve Denizhan Akbaba'nın paylaştığı filmin gösterimi sonrasında, film ekibi Ayvalık izleyicisinin sorularını yanıtlayacak. Kızının velayeti Türkiye'de ünlü bir adam olan kocasına verilince kızını kaçırmaya karar veren Fransız Claire'in zorlu yolculuğunu anlatan bir başka ilk film Yaban, Tareq Daoud imzası taşıyor. Yönetmen gösterimin ardından filme dair sohbet etmek üzere Ayvalık'ta olacak. Nazlı Elif Durlu'nun kara komedi türündeki ilk uzun metraj filmi Zuhal, başarılı bir avukat olan ve İstanbul'un merkezinde yalnız yaşayan Zuhal adlı bir kadının evinin derinlerinden gelen bir kedi sesinin peşinde çıktığı çaresiz arayışı ve o güne dek yüzlerini bile görmediği komşularıyla yaşadığı absürt karşılaşmaları konu alıyor. Filmin başrolündeki Nihal Yalçın, yönetmen Nazlı Elif Durlu ve yapımcı Anna Maria Aslanoğlu film sonrası söyleşide izleyiciyle buluşacak. İlk filmi Kasap Havası ile dikkat çeken Çiğdem Sezgin yeni filmi Suna'da, hayatta kendi istediği gibi var olmaya çalışan yersiz yurtsuz bir kadının erkek egemen dünyadaki hikayesini anlatıyor. Sinemamızdaki kadın temsilleri açısından kendine önemli bir yer edinecek filmin başrollerinde Nurcan Eren, Tarık Papuççuoğlu, Fırat Tanış ve Erdem Akakçe yer alıyor. Film ekibi gösterime katılmak ve izleyicilerin sorularını yanıtlamak üzere Ayvalık'ta olacak. Cem Demirer'in ilk uzun metraj filmi Mendirek Bozcaada'da geçiyor. Yaşananları kimi zaman balıkçı Aslan'ın kimi zaman da kuzeni Yılmaz'ın gözünden anlatan film, karakterlerin iç dünyalarında yaşadıklarını ve giderek kötüleşen ruh hallerini gözler önüne seriyor ve izleyiciyi gerilimi yüksek gerçekle sanrıların birbirine karıştığı bir yolculuğa davet ediyor. Cem Demirer ve başrol oyuncuları Alihan Kaya ve Barış Yılmaz Gündüz filmin gösterimine katılacaklar. Festivalin kısa metraj film programında toplumla istekleri arasında kalan, varlığını sorgulayan, dayatmalar karşısında bocalayan, sıkışmış ve değerini arayan insanları ve dönüşen dünyayı ele alan başarılı yapımlar yer alıyor. Ali Ercivan'ın ilk kısa filmi Lekesiz, rüyasını gerçekleştirip sınıf atladığına inanan bir adam ve zaten hep oraya ait olmuş, kendince yüksek farkındalıklı bir kadının bir lekeyle başlayan çöküşlerini anlatıyor. Filmin başrollerinde Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal yer alıyor. Film ekibi, gösterim sonrası Ayvalık izleyicisiyle buluşacak. Geçen yılın ödüllü belgeseli Maddenin Halleri'nin yönetmeni Deniz Tortum ile ABD'li sanatçı Kathryn Hamilton'un birlikte yönettikleri Our Ark ise dünyadaki her hayvanın üç boyutlu kopyalarını yaparak bir tür sanal Nuh'un gemisi yaratan bir şirketin çalışmalarından yola çıkıyor ve tüm dünyanın bir tür yedeğini almaya çalışan insanlığın peşinde, bütün bu dijital arşivlerin kim ve ne için yapıldığını sorguluyor. Arda Gökçe'nin yalnızlık, yabancılaşma ve iletişimsizlik kavramlarını irdeleyen ilk kısa filmi Sıradan Bir Gün'de, Meli Bendeli'nin canlandırdığı ana karakter Tolga, kentsel kültüre dayalı modernleşmenin, bireyselleşmenin ve varoluşsal anlamda kendini gerçekleştirmenin sancılarını yaşıyor. Gökçe ve Bendeli, gösterim sonrası filme dair merak edilenleri cevaplamak üzere Ayvalık'ta olacak. Can Merdan Doğan'ın yazıp yönettiği, başrollerinde Nihal Yalçın ve Murat Kılıç'ın yer aldığı ilk kısa filmi Stiletto, geceleri taksi şoförlüğü yapan Hasan'ın, sabah eve dönerken stiletto giymiş genç bir kadın görmesiyle arzuları uyanmış bir halde o gün sıradan hayatının sınırlarını aşarak karısı ve çocuklarıyla birlikte bir felaketin eşiğine sürüklenmesini beyazperdeye taşıyor. Stiletto gösterimi sonrasında film ekibiyle söyleşi gerçekleşecek. 13 yaşındaki bir Yahudi çocuğun Şabat gününde gerçekleştirilecek Bar Mitzvah töreni öncesi yaşadıklarını üç kuşağın gözünden trajikomik bir dille anlatan, gösterim sırasında Ayvalık'ta olacak yönetmen Sami Morhayim imzalı Susam'da başrolleri Fatih Al ve Feri Baycu Güler paylaşıyor. Bir taşra belediyesinde cenaze hizmetlerinde çalışan Rıza ve Sabit'in, kimsesiz bir cenazenin defin işlemleri için yaptıkları yolculukta başlarına gelenleri konu alan kısa film Belki Bir Gün Gideriz, İnan Erbil imzası taşırken; Türkay Döşkaya yönetmenliğindeki Rüzgar İçinde ise kendisini çağıran rüzgarın peşinde, aradığını bulmak için ormana ulaşan bir karakteri ve doğayı merkezine alan deneysel bir kısa film. İnan Erbil ve Türkay Döşkaya da film gösterimleri için Ayvalık'ta olacak. Festival programında, belgesel türünün önemli ve ilgi çekici örnekleri de yer alıyor. Ceylan Özgün Özçelik'in yönettiği deneysel belgesel Cadı Üçlemesi 15+'da, canına tak eden kadınlar cezaevlerinden yaraları ve şifaları haykırıyor, şiddetin zaman ve mekan tanımayan döngüsünde iki kadının suçlu bulunması sorgulanıyor. Kendilerine şiddet uygulayan kocalarını öldürmüş Aylin ve Havva'nın; evlerini, sevgiyi, öfkeyi, çocukluklarını, çocuklarını, düşlerini ve kabuslarını mektuplarına döktükleri duyguları Hare Sürel ve Gülçin Kültür Şahin'in sesinden anlatılıyor. Ceylan Özgün Özçelik, Gülçin Kültür Şahin ve Hare Sürel gösterim sonrasında izleyiciyle buluşacak. Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu'nun yazıp yönettiği Dermansız adlı belgesel, askerdeyken rahatsızlanıp gittiği Bursa Memleket Hastanesi'nde 47 yıl boyunca hiç çıkmadan yaşayıp ölen Abdullah Kozan'ın hikayesini konu alıyor. Filmin yönetmenlerinden Melik Saraçoğlu, film sonrası söyleşi için Ayvalık'ta olacak. Senem Tüzen, Adam Isenberg ve Noah Amir Arjomand'ın yönettikleri Eat Your Catfish adlı belgesel çaresi olmayan bir hastalık nedeniyle altüst olan bir ailenin hikayesini sadece acı ve tükenmişlik üzerinden değil bütün yönleriyle mizahı da içeren şekilde anlatıyor. Filmin yönetmenlerinden Noah'ın ALS hastası annesi Kathryn'in bakış açısından çekilen film, 930 saatlik görüntünün kurgulanmasıyla ortaya çıktı. Noah Amir Arjomand, gösterim sonrası gerçekleşecek söyleşide filme dair merak edilenleri yanıtlayacak. Nur Akalın'ın 1995 yılındaki Paris, 2001 yılındaki Bangkok ve 2003 yılındaki Auschwitz-Birkenau gezilerinden notları perdeye yansıttığı filmi Do You Like Jupiter? festivalde gösterilecek deneysel belgesellerden. Ayvalık'ta yaşayan Akalın, film gösteriminden izleyicilerle buluşacak. Cem Kaya'nın, bu yıl Berlinale'nin Panorama bölümünde gösterilen ve Seyirci Ödülü'ne layık görülen üçüncü belgesel filmi Aşk, Mark ve Ölüm, 1961 tarihli Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması'nın ardından Türkiye'den Almanya'ya göçenlerin, onların çocuklarının ve torunlarının yaşattığı bağımsız müzik kültürünün hikayesini sunuyor. Cem Kaya da filmiyle ilgili merak edilenleri yanıtlamak üzere gösterim sonrasında izleyicilerle buluşacak. Fotoğraf dünyasının yaşayan efsanesi Josef Koudelka'nın Ruins adlı çalışmasının Türkiye ayağında, 6 yıllık süreçte çekilen Koudelka Aynı Nehirden Geçmek, fotoğrafçı ve yönetmen Coşkun Aşar'ın imzası taşıyor. Aşar, Koudelka ile birlikte toplamda 11 şehri, 60'a yakın antik kenti ziyaret ettikleri bu yolculukta Koudelka'nın hem sanatsal hem de felsefi maksimum arayışına odaklanırken; neşe, şefkat ve sessizlik anlarına tanık oluyor. Aşar ve filmin yapımcısı Ayhan Hacıfazlıoğlu da Ayvalık'ta izleyiciyle buluşacak sinemacılardan. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nde bu yıl, yakın zamanda kaybettiğimiz isimlere özel bir program hazırlandı. Anısına başlıklı bu bölüm kapsamında Erden Kıral anısına Vicdan; Cüneyt Arkın anısına Orhan Oğuz imzalı İki Başlı Dev; Cem Madra anısına John Cassavetes'in yönettiği Yüzler ; usta yönetmen Peter Brook anısına Yedi Gün... Yedi Gece gösterilecek. Ressam olarak başladığı kariyerine 1970'lerde sinema ile devam eden ve o dönemden bu yana Alman sinemasındaki feminist bakışın en önemli temsilcilerinden biri olan Ulrike Ottinger'in 80. yaş gününe özel Dorian Gray'in Magazin Basınındaki Portresi festivalde izleyiciyle buluşacak. 1983 yılında çektiği bu filmde Ottinger, cinsel kimlikleri alt üst ederek, Oscar Wilde'ın romanındaki ünlü karakter Dorian Gray'i bir kadın oyuncuya, Veruschka von Lehndorff'a emanet ediyor. Ayvalık Uluslararası Film Festivali kapsamında son dönem belgesel sinemadaki üretimlerden ve festivalde gösterilen belgesel yapımlardan yola çıkarak Türkiye'de yaratıcı belgesel: Yeni anlatım olanakları başlıklı bir panel düzenlenecek. Bir Zenaat Olarak Oyunculuk ve Şu Anlaşılmazlık Meselesi: Bir filmi Anlamak ya da Anlamamak da festival programında yer alan diğer paneller. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin Cüneyt Cebenoyan Çocuk ve Sinema Buluşmaları işbirliğiyle gerçekleştireceği gösterimler kapsamında Çok Uzakta adlı çocuk filmi gösterilecek. Sarah Winkenstette yönetmenliğindeki yapım, köylerindeki kömür madeni nedeniyle kente taşınmak zorunda kalan Ben ve yeni okulunda tanıştığı başta rakip gördüğü Suriyeli mülteci Tarık ile umut ve sevgi dolu dostluğunu konu alıyor. Film sonrasında Cüneyt Cebenoyan Çocuk ve Sinema Buluşmaları Koordinatörü ve Bütün Çocuklar Bizim Derneği yönetim kurulu üyelerinden ebeveyn koçu Ayşegül Cebenoyan tarafından çocuklar için bir etkinlik düzenlenecek. Gençlerle yürütülecek eğitim projelerine büyük önem veren Seyir Derneği, Ayvalık Uluslararası Film Festivali kapsamında Kültür için Alan desteğiyle bu yıl Genç Sinema programını başlatıyor. Başta sinema bölümünde okuyan ya da üniversitelerin sinema kulüplerine üye öğrenciler olmak üzere, sinema alanında kendisini geliştirmek isteyen tüm öğrencilere yapılan açık çağrı sonucunda Genç Sinema programına 30 öğrencinin başvurusu kabul edildi. İstanbul, Ankara, Zonguldak, İzmir, Çanakkale, Muğla, Ordu, Antalya, Eskişehir ve Kütahya'dan toplam 25 farklı üniversiteden 30 öğrenci festival boyunca Ayvalık'ta olacak; yapımcılık, yazarlık, yönetmenlik, kurgu, post-prodüksiyon gibi farklı alanlarda profesyonel isimlerin vereceği atölye çalışmalarına katılabilecek ve festival organizasyonunun farklı alanlarında görev alarak festivalin önemli bir parçası olacaklar. Öğrenciler, yılın dikkat çekici ve merakla beklenen festival filmlerini izleme, panel ve konuşmaları takip etme, sinemacılarla tanışma ve sohbet etme imkanı bulacak. Programdaki atölyelere ek olarak, festival organizasyonunda gönüllü çalışarak tecrübe kazanacak ve kendilerini geliştirecekler. Festivalde film gösterimleri Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi, Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro ve Eski Köylü Pazarı Meydanı'nda yapılacak. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nde tam bilet 50 TL, indirimli bilet 30 TL olarak 9 Eylül'den itibaren Biletix'te satışa çıkacak. Eski Köylü Pazarı Meydanı'ndaki gösterimler ücretsiz gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalikin-kuafor-ressami-arif-buz-hayatini-kaybetti/", "text": "Ayvalık kent kültürünü kendine özgü üslubuyla yansıtan ve masal gibi tabloları ve peyzaj çalışmalarıyla bilinen hem ressam hem kuaför Arif Buz hayatını kaybetti. Geçtiğimiz yıl Ayvalık'taki Orhan Peker Sanat Galerisi'nde 9/8'lik isimli sergisiyle Romanların renkli hayatını tuvaline taşıyan Arif Buz, en son İzmir Life Dergisi'nin mart sayısına konuk olmuştu. Buz'un ressamlık yaşamı, yaklaşık 41 yıldır yaşadığı At Arabacıları Meydanı'nda geçmiş ve kent kültürünü kendine has üslubu ile resimlerini biçimlendirmişti. Başta At Arabacılar Meydanı olmak üzere kentin farklı noktalarındaki hayatı çizgisel figüratif tarzı ile anlatan ressam, günlük yaşam içindeki olaylardan yola çıkıp değişik malzemeler kullanarak yaptığı resimleri ile Ayvalık'ın gerçek yüzünü yansıtıyordu. Aynı zamanda kuaför de olan Buz'un kuaför dükkanı ve üst katındaki resim atölyesi de yine At Arabacılar Meydanı'nda yer almaktaydı. Ayvalık-Altınova doğumlu sanatçı, erkek berberi çırağı olarak başladığı kariyerinde boş kaldığı zamanlarda gazete kağıtlarına resim ve karikatürler çizmiş, zamanla kara kalemden yağlıboyaya geçmişti. Aslen alaylı olan ve hiçbir resim eğitimi almayan Buz, kendi tabiriyle kalbi-cebi-duyguları kırık olan kişileri resmetmeyi tercih etmişti. En çok etkilendiği ressamlar arasında Pisarro ve Utrillo bulunuyor. Ayrıca Türk sanatçılardan da Orhan Peker ve Fikret Mualla'yı severek takip etmişti. Ayvalık'tan masal gibi tablolarıyla bir Arif Buz geçti. Onun Ayvalık'ı bıraktığı onlarca eseriyle sonsuza kadar yaşayacak. At Arabacıları Meydanı şimdi suskun, yolunu gözlüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalikta-cocuklar-icin-festival-gibi-bir-gun/", "text": "Seyir Derneği tarafından 14-19 Eylül tarihleri arasında düzenlenen ve Ajandakolik'in de medya partnerleri arasında yer aldığı Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nde çocuklara özel etkinlikler ve film gösterimleri de olacak. 14 Eylül'de başlayacak olan Ayvalık Uluslararası Film Festivali bir kez daha çocukları unutmuyor ve hayal güçlerine katkı sağlayacak pek çok etkinlikle onları buluşturuyor. 17 Eylül Pazar günü Sabancı Üniversitesi Küçükköy Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi'nde Seyir Çocuk Günü düzenlenecek. Her yaştan izleyiciyi sinemayla buluşturmayı hedefleyen, Genç Sinema programı ile üniversite öğrencilerine alan açan Ayvalık Uluslararası Film Festivali, QNB Finansbank Minik Eller Büyük Hayaller kurumsal sosyal sorumluluk platformu sponsorluğunda ve Hollanda Konsolosluğu'nun katkılarıyla tüm güne yayılan farklı etkinliklerle dolu Seyir Çocuk Günü'nü düzenliyor. Seyir Çocuk Günü programında yer alan baskı, boyama, arkeoloji, animasyon atölyeleri; masal dinletileri, konser ve film gösterimlerinin tümü ücretsiz gerçekleşecek, ayrıca ebeveynler için de özel etkinlikler olacak. Seyir Çocuk Günü, 17 Eylül Pazar günü saat 12.00'da atölyeler ile başlayacak, akşam 20.30'da film gösterimleriyle sona erecek. Kargalara olan sevgisi nedeniyle okul arkadaşlarına uyum sağlamakta zorlanan bir çocuğun hikayesini anlatan Sean McCarron yönetmenliğindeki kısa animasyon Karga / Corvine ile futbol tutkusuyla birbirlerine bağlı Dylan ve Yousef'un, hayatlarını değiştirecek bir olayın üstesinden gelmek için arkadaşlığın gücünü yeniden keşfetmelerini ve pes etmemelerini anlatan Camiel Schouwenaar yönetmenliğindeki Koca Adam / Bigman, Seyir Çocuk Günü'nde beyazperdede olacak yapımlar. Koca Adam Türkçe dublajlı olarak gösterilecek. Arkeolog Ufuk Kırca çocukları bir kazı simülasyonu ile tanıştıracak. Arkeologların çalışma şartlarını deneyimleyerek öğrenecek olan çocuklar, ekip çalışması ile görev ve sorumluluk gibi kavramları tecrübe edecekler. Atölye ile çocukların görerek, hissederek, algılayarak ve yaparak öğrenme yöntemiyle, kültürel miras kavramının tanımını doğru öğrenmeleri ve kültürel mirasa karşı duyarlılıklarının gelişmesi hedefleniyor. Seyir Çocuk Günü programında çocukların el becerilerini ve hayal güçlerini kullanacakları atölyeler de düzenlenecek. Ayşe Nur Arık, çocukların aileleriyle birlikte katılacağı, yapraklardaki ve çiçeklerdeki doğal pigmentleri kullanan Japon baskı tekniğinden adını alan tamamen doğal ürünlerin kullanıldığı Tatakizome atölyesi düzenleyecek. Atölyede çocuklar, doğaya farklı bir bakış açısıyla bakmayı, boya kaynağı olarak doğayı, çiçekleri, yaprakları kullanmanın yolları olduğunu öğrenip, doğanın onlara farklı neler sunabildiklerini gözlemleyip, kendi küçük elleriyle yaptıkları baskılarla ortaya çıkan çantalarının sahibi olacaklar. Kendi tasarımları, kendi üretimleriyle, ebeveynleriyle ortak bir merakta buluşmanın heyecanını yaşıyorlar. Simge Albeyoğlu, çocuklara akrilik boya ile istedikleri renklerde boyama yaparak yaprak baskı resmi oluşturacakları ve atölye sonunda teslim alabilecekleri Yaprak Baskı atölyesi düzenleyecek. Mehtap Sun'un düzenleyeceği Seramik atölyesinde çocuklar özel kalıplarla şekil verecekleri seramik çamurları ile panolar yapacaklar. Seyir Çocuk Günü'nde sanatçı ve mimar Hazal Kaya, ebeveyn ve çocuklar arasındaki bağları güçlendirecek bol oyunlu bir atölye düzenleyecek. Oyunlar içinde kolajların yapılacağı, çizileceği, kesileceği ve yapıştırılacağı atölyeden çıkacak eserler etkinlik sonunda çocuklara hediye edilecek. Hikaye Anlatıcısı Aslıhan Hazar ise çocukları, sesi duyulduğu anda 7'den 70'e herkesin ilgisini çeken, oyunlarla hayal gücü kaslarının ısınacağı, hayal alemine dalıp çıkılacak, devlerle karşılaşacak, ejderhalarla çarpışılacak, dünyanın öbür tarafına geçilecek bir masal dinletisinde buluşmaya davet ediyor. Canlandıranlar'ın kurucusu yapımcı ve yönetmen Berat İlk'in vereceği Canlandırma Atölyesi'nde zeotrope ve flipbook gibi eğlenceli örnekler gösterilerek canlandırma tarihi ve mantığı anlatılacak. Canlandırma nedir ve nasıl yapılır üzerine temel bilgilerin verileceği atölyede bir canlandırma filmin yapım aşamaları aktarılarak uygulamaya geçilecek ve çocuklar hayallerindeki kısa animasyon denemelerini yapma şansını yakalayacaklar. Dramaterapist ve Aile Danışmanı Mana Uygur hem aileler ile ekran kullanımının zararları, nasıl olması gerektiği, geliştirilebilecek alternatifler, sınır koyma ve uygulama gibi başlıklar altında bir söyleşi düzenleyecek hem de çocuklarla birlikte izlenecek bir film sonrasında yaratıcı drama teknikleriyle farkındalık atölyesi düzenleyecek. Seyir Çocuk Günü'nde müzisyen Serdar Ateşer ile çocuk şarkıları bestecisi ve söz yazarı Gizem Dalgıç yakında bir albüm olarak çıkacak, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış çocuk şarkılarıyla Sabancı Üniversitesi Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi açık hava sahnesinde bir konser verecekler. Müzisyen Ahmet Ali Arslan kendi hayatından ilham alarak yazdığı interaktif çocuk masalı Nazik Korsan Piyu ile beden perküsyonu yardımıyla dinleyenin masala katıldığı, kah tayfa olup kaptan şarkısına eşlik ettiği, kah fırtına olup koptuğu bir macera sunacak. Seyir Çocuk Günü'nde Klinik Psikolog ve Pedagog İnci Vural ve Prof. Dr. Yankı Yazgan, ebeveynlere yönelik Sosyal Çevre ve Akran İlişkilerinin Ruh Sağlığına Etkisi başlıklı bir konuşma da yapacaklar. İnci Vural İstanbul Üniversitesi'nde Pedagoji Bölümünü bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde Klinik Psikoloji masterı yapmıştır. Daha sonra Fullbright bursu ile Amerika'ya gidip, Ohio State Universitesi'ne bağlı Nisonger Center'da duygusal ve gelişimsel problemleri olan çocuklarla çalışmıştır. Uzmanlık alanları çocuk/genç ve yetişkin psikiyatrisi olan Yankı Yazgan beyin bilimleri ve psikiyatri alanındaki bilgilerin herkes tarafından anlaşılmasını ve kullanılmasını amaçlayan 'popüler bilim' temelli yazı ve kitap yanı sıra çok sayıda ulusal ve uluslar arası hakemli bilimsel dergi makalesi ve kitap bölümü yazmıştır. Tüm bu atölyelerin ve etkinliklerin yanı sıra çocuklar Finansbank tarafından alana getirilecek 22 metrekarelik Ames Odası ve Sabancı Üniversitesi Küçükköy Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi tarafından kurulacak VR gözlük deneyimleme alanı tüm gün çocukların kullanımına açık olacak. Ames Odası uzaktan bakıldığında normal olarak görülen ve kübik şekilde dizayn edilmiş bir odayken, aslında odanın gerçek şekli yamuktur. Ames Odası açıların ve perspektiflerin doğru kullanılarak yakındaki cisimlerin daha büyük ve parlak uzaktakilerin ise daha küçük ve mat olarak algılanmasını sağlar. Oluşan göz yanılsamasıyla köşelerden birinde duran insan diğer köşeye oranla boyut değiştirmektedir. Bilgisayar efekti sanılan Ames Odası, sinemada ve müzik videolarında kullanılmaktadır. Ayrıca bilim müzelerinde de önemli bir yere sahiptir. Film gösterimi, konser ve masal dinletilerinde kontenjan sınırı yok, ancak düzenlenecek bazı atölyelerin kontenjanları sınırlı olduğundan katılmak isteyenlerin www. ayvalikff. org adresinden katılım formunu doldurmaları gerekmektedir. Festivalin ardından, Seyir Çocuk Günü kapsamında gösterilen Koca Adam adlı Hollanda filmi 24 Eylül'de UrlaDam'da Koruncuk Vakfı çocukları için, Ekim ayı içinde de Diyarbakır Mordem Sanat iş birliğiyle Diyarbakır, Adıyaman, Hatay ve Kahramanmaraş'ta depremzede çocuklar için gösterilecek. Ayvalık Uluslararası Film Festivali; Ayvalık Belediyesi, CultureCivic, Bilginer-Melin Ayvalık Sanat Kültür Eğitim Vakfı, Kürşat Ayvalık, Ay Yapım, Paribu Cineverse, O3 Medya, OGM Pictures, Gold Film, Kendine Has, Boyner, MUBI, Manzara Ayvalık, Nil House, Çamlık Gazinosu Aile Çay Bahçesi, Esra Başak-Ela Başak Atakan, Eren-Alptekin Coşkun, Fatma-Mustafa Kürşat, İnci Vural, Ayvalıkzade, çöp adam, Ayvalık Ticaret Odası'nın değerli katkılarıyla gerçekleşecek. Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi, Sanat Fabrikası Tiyatrosu, Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro'da yapılacak film gösterimleri için tam bilet 80 TL, indirimli bilet 50 TL olurken, ASKEV Sera ve Eski Köylü Pazarı Meydanı'ndaki gösterimler ile Sabancı Üniversitesi Küçükköy Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi'ndeki etkinlikler ücretsiz gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ayvalikta-zeytin-hasat-festivali-zamani/", "text": "Kuzey Ege'nin incisi Ayvalık'ta zeytin hasat festivali zamanı geldi çattı. Bu yıl 3-6 Kasım tarihlerinde gerçekleşen 17. Uluslararası Ayvalık Zeytin Hasat Festivali, Zeytin Galerisi'nin açılışı ve Hasat Yürüyüşü ile başladı. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi, Ayvalık Belediyesi, Ayvalık Ticaret Odası, Ayvalık Ziraat Odası, Ayvalık Duyusal Analiz Laboratuarı ile Ayvalık Esnaf ve Sanatkarlar Odası tarafından organize edilen festival bando gösterisiyle başladı. Zeytin Galerisi'nin açılışında konuşan Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin, ilçenin en önemli ekonomik değerlerinden zeytin ve zeytinyağı üretiminin tarihten günümüze yansımalarını sağlayan galeriyi yenilenerek, yeniden ziyarete açmanın mutluluğunu yaşadıklarını söyledi. Galeride, Ayvalık'ta yüzyıllardır yapılan zeytin tarımının tarihçesinde kullanılan pek çok materyalin bulunduğunu belirten Başkan Ergin, Dünyaca ünlü Ayvalık Zeytinyağı'nın geçmişe yolculuğunda; yüzlerce yıl önce kullanılan eski fabrikalara ait zeytin sıkım üniteleri, zeytin toplama gereçleri, zeytinyağı güğümleri, kısaca zeytin ve zeytinyağının geçmişiyle ilgili neredeyse tüm alet ve edevatları burada sergiliyoruz. 7'den 70'e herkesi Zeytin ve Zeytinyağı Galerisi'ni ziyaret edip bu tarihe tanıklık etmesini bekliyorum dedi. Açılış kurdelesinin ardından zeytin galerisini ziyaret eden protokol, zeytin sektörünün temsilcileri, zeytin üreticisi kadınlar, siyasi partilerin temsilcileri, gaziler, daire amirleri ve kalabalık bir vatandaş topluluğu Kırlangıç Yaşam Merkezi'ne kadar olan 500 metrelik yolda hasat yürüyüşünü gerçekleştirdi. Ayvalık Belediyesi'nin bando takımının öncülüğünde, zeytin üreticisi kadınların da hazır bulunduğu yürüyüşün ardından Kırlangıç Yaşam Merkezi'nde zeytin üreticisi firmaların kurulan stantlardan oluşan zeytin pazarının açılışı yapıldı. Stantları gezen Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Yücel Yılmaz, Ayvalık Kaymakamı Hasan Yaman ve Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin ile protokol üyelerinin yanı sıra misafirler bol bol zeytin ve zeytinyağı tadımı yaptı. Festivalin açılış günü etkinlikleri kapsamında zeytin hasadı ve zeytin sıkımı etkinliği de Barbun'un Çiftliği'nde gerçekleştirildi. Toplanan ve sırıklarla, yeni nesil makinelerle silkilip serili tentelerin üzerine düşürülen zeytin taneleri, sıkım işleminden geçerek tadımları yapıldı. Protokol üyelerinin festivalin anlam ve önemine ilişkin konuşmalarını da yaptığı etkinlikte, Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin; Sonbaharla birlikte başlayan hasat sezonu sonunda zeytinyağı meşakkatli bir serüvenin ardından konuk olur sofralara. Damak çatlatan lezzetiyle, Ayvalık markasıyla, coğrafi işaretiyle, keyifli huzur dolu bir maceradır Ayvalık'ta zeytinin adı... Bol verimli, bereketli bir yıl olmasını diliyorum dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/azize-tan-festivalde-kalabalik-bir-salonda-film-seyretmenin-verdigi-zevk-hicbir-seyle-kiyaslanamaz/", "text": "24. Uluslararası Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali başladı. 11 Haziran'a kadar sürecek olan festivalin direktörü Azize Tan ile festivalin bu yılki temasından ve afişinden yola çıkarak pandemi günlerinde sinemanın durumunu, sektörde kadın yönetici olmanın zorluklarını ve elbette giderek seslerini duyuran kadınların filmlerini konuştuk. Festivalin geçen yılki teması Evde Kaldıktan sonra ilginç ve bir o kadar düşündürücü bir tema bu defaki:Araftan Çıkmak. Son yıllarda kadın dayanışmasının giderek artmasını ve kadınların seslerinin daha çok çok yükselmesini mi temsil ediyor bu çıkış? Temanın anlamını ve sizde yarattığı duyguyu dinlemek isterim. Araftan çıkmak teması geçen yılki Evde Kaldık temasının bir nevi devamı gibi aslında. Bunun bizim için çok büyük bir anlamı var. Bu pandemi sürecinde evde kaldığımız dönemde aslında yine en büyük yükü kadınlar çekti. Hem evde çalışmaya devam ettiler hem ev işlerini yapmaya devam ettiler hem artık okula gitmeyen çocuklarının bakımını yüklendiler. Bu arada tabii ki ev içi şiddetin çok arttığına dair haberler her yerden gelmeye başladı. Yani bu pandemi sürecinde kadının yükü birkaç kat daha fazla arttı. Son yıllarda kadın dayanışması çoğaldı ve kadınların sesi daha çok duyulur oldu. Ama bu, bizi bir yanılgıya düşürmesin çünkü bir taraftan da yıllarca mücadele edilerek kazanılan hakların aslında o kadar da güvencede olmadığını yaşayarak gördüğümüz bir dönemden geçiyoruz. Biz Araftan Çıkmak temasıyla toplumsal cinsiyet eşitliği artık geri döndürülemeyecek bir şekilde toplumsal hayatımızın bir parçası haline geldiği, bu eşitliğin herkes tarafından içselleştirildiği bir toplum istiyoruz. Bunu da yine ancak kadınlar danışarak, el ele vererek omuz omuza vererek başaracaklar, biraz da bunu vurgulamak istiyoruz. Tema ödülünü verdiğimiz kurumlar da zaten bunun için çalışan kurumlar. Bunlardan biri Türkiye'den EŞİK, Eşitlik İçin Kadın Platformu. Türkiye'deki neredeyse bütün kadın örgütlerinin bir araya gelerek oluşturdukları bir mücadele alanı. Bir diğeri Arjantin'den Ni Una Menos, kadın cinayetlerine karşı mücadele için kurulan bu hareket ve Polonyalı kadınların kürtaj hakkı mücadelesinden doğan ve kadın grevi pratiği ile kadınların temel haklarını savunan Strajk Kobiet. Bu yılki afişimizi biz de çok seviyoruz, birlikte mücadelenin önemi ve güzelliğini çok güzel anlatıyor. Kadınlar her tarafta daha fazla örgütlenmeye ve seslerini duyurmaya başladı. Zaten işte bu nedenle de tema ödülümüzü bunun için çalışan kadın kuruluşlarına veriyoruz çünkü kadın hakları ile ilgili sorunlar küresel sorunlar, biz de buna karşı küresel mücadele etmeliyiz ve küresel bir dayanışma içerisinde olmalıyız diye düşünüyoruz. Örneğin Ni Una Menos'un Arjantin'de yaptığı protestolar yayılarak bütün Latin Amerika ülkelerine sirayet etti. Daha sonra dünyanın pek çok ülkesinde de bunun etkilerini gördük. O nedenle artık sesimizi duyurmanın ötesinde, haklarımızdan vazgeçmemek ve bu haklarımızın bir an önce bir daha geri dönülmeyecek bir şekilde, bir daha değiştirilemeyecek bir şekilde tüm dünyada yerleşmesi için birlikte mücadele etmeliyiz. Festival programındaki tüm filmleri izledim, evet. Bu yıl kadın yönetmenler için gerçekten verimli bir yıl, pandemi nedeniyle sinemada üretimin düştüğü film sayısının azaldığı bir dönemde gerçekten kadın yönetmenlerin yaptıkları filmler bizim çok içimize sinen, çok güçlü bir program oluşturmamıza izin verdi. Favoriler demeyeyim ama gözden kaçmasını istemeyeceğim filmler arasında sayabileceğim Ma gorzata Szumowska ve Micha Englert'in yönetmenliğini yaptığı Bir Daha Asla Kar Yağmayacak, bize eski festivallerde izlediğimiz filmlerin tadını veren, doğaüstü öğelerin de olduğu, bir yandan da son derece güncel ve etkileyici bir film. Bunun dışında Ateşle Yazmak, kadınların iradesinin ne kadar başarılı olabileceğini, sonuçlarının ne kadar çok şeyi değiştirebileceğini gösteren son derece umut dolu bir film. Hindistan'da bir gazete çıkaran kadınların cesareti, gazetecilik anlayışı, ilkelerinden vazgeçmeyişleri, kararlılıkları hakikaten hepimize ilham olacak diye düşünüyorum. Benim Bedenim, Mısır'dan kadınların devrim sırasında hem meydanlarda devrim için mücadele etmelerini bir yandan da bu meydanlarda uğradıkları tacizlere karşı verdikleri mücadeleyi anlatan yönetmenin bu süreçteki kişisel yolculuğunu da anlatan bu yıl Berlin Film Festivali'nde gösterilen bir film. Bu arada bu yıl Berlin Film Festivali şubat ayında çevrimiçi yapıldı ama izleyiciler bu filmleri göremedi. Festival sadece sinema endüstrisi ve basına açıktı. Berlinliler haziran ortasında filmleri izleyecek ve Uçan Süpürge izleyicileri bu filmleri daha önce izleme şansına sahip olacak. Çevrimiçi gösterimlerde yer alan Rubika Shah'ın yönettiği Londra'da 1970'lerde punk estetiğiyle yürütülen antifaşist mücadeleye ışık tuttuğu, adını The Clash şarkısından alan filmi Beyaz İsyan. Evet söylediğiniz gibi pandemi nedeniyle pek çok etkinlik ya iptal oluyor ya erteleniyor ya da sadece çevrimiçi düzenleniyor. Geçen sene Uçan Süpürge bu konuda ilk reaksiyonu gösterip festivali tamamen çevrimiçi yapmıştı ancak biz bu sene fiziksel gösterimlerin olması için büyük çaba sarf ettik ve pandemi koşullarının gidişatına göre tarihlerimizde bir uzatma yaptık. İlk duyurduğumuz tarihler 27 Mayıs 3 Haziran idi, bir hafta daha ekleyerek fiziksel gösterimleri o şekilde gerçekleştirmeye karar verdik. 4-11 Haziran tarihlerinde bahsettiğiniz gibi CerModern'de ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde fiziksel gösterimlerimiz olacak ve burada gösterilecek filmler, çevrimiçi gösterilecek filmlerden tamamen farklı olacak. Yani aslında festivalin ilk yarısı ve ikinci yarısı gibi. İlk yarısında gösterilecek filmler tamamen çevrimiçi gösterilecek ikinci yarısında gösterilecek filmler de tamamen fiziksel mekanlarda gösterilecek. Yani 2 farklı program olarak gösteriyoruz. Evet 4 Haziran'da da da açılış törenimizi gerçekleştireceğiz. Açılış törenimizde de çok kıymetli sanatçılara ödüller veriyoruz. Bu yıl Onur Ödüllerimizi Nur Sürer, Zuhal Olcay; Bilge Olgaç Başarı Ödüllerimizi Ayta Sözeri, Demet Evgar, Ekin Fil ve Gülin Üstün'e veriyoruz. Genç Cadı Ödülümüzü de Ahsen Eroğlu'na veriyoruz. Ödül için kriterlerimiz şunlar: Genç Cadı Ödülümüz, 30 yaş altı genç oyuncuları teşvik etmek içi verdiğimiz bir ödül. Kariyerlerinde biraz daha görünür kılmak amacıyla veriyoruz. Onur Ödüllerimiz, adı üstünde, artık kariyerlerinde belirli bir noktaya erişmiş, duayen sanatçılarımıza verdiğimiz bir teşekkür ödülü. Biliyorsunuz, Uçan Süpürge'nin amacı sinemada kadın emeğini görünür hale getirmek ve bu her iki kıymetli oyuncumuz da sinemaya yıllar boyu emek vermiş, bu anlamda sinema tarihimize isimlerini kazımış kişiler, onlara bir teşekkür amacıyla veriliyor. Bilge Olgaç Başarı Ödüllerimizin de sadece oyunculara değil, sektörün farklı dallarında çalışan kadınlara veriyoruz, tabii ki yönetmenlere, görüntü yönetmenlerine, müzisyenlere, yapımcılara. Aslında bu yılki Araftan Çıkmak temamız da bir parça bu soruya denk geliyor. Kadın haklarının daha çok konuşulduğu ama her zamankinden daha da kırılgan olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde birdenbire gece yarısı çıkan bir kararla yıllarca mücadele edilerek kazanılmış hakların bir anda ortadan kaybolduğuna şahit oluyoruz. Bizim zannettiğimiz kadar da garanti altında olmadığını görüyoruz bu hakların. Buna karşı daima tetikte olmalı ve dayanışmayı arttırarak mücadeleye devam etmeliyiz. Kadın haklarının konuşulmak zorunda olmadığı, artık böyle bir meselenin kalmadığı, herkesin bunu içselleştirdiği bir dünya inşa etmek istiyoruz. Çünkü bu konuların artık sadece konuşulması değil, bu konuda harekete geçilmesi, bu hakların verilmesi ve bu yasaların korunması, değiştirilmesi dahi düşünülmeyecek bir seviyeye gelmemiz gerekiyor toplum olarak ve dünya olarak. Artık bu mücadelenin somut sonuçlarını görmek istiyoruz. Az önce de söylediğim gibi kadınların herhangi bir kotadan faydalanmak zorunda kalmadığı, özel muameleye tabii olmak zorunda kalmadığı, kadınlarla erkeklerin kanun önünde eşit bir şekilde muamele gördükleri bir toplumun hayalini kurmuyoruz, bu toplumun olacağına inanıyoruz ve böyle bir toplum içerisinde yaşamak istiyoruz. Ben sektörün şanslı kadınlarındanım sanırım. Çalıştığım hiçbir kurumda kadın olmanın getirdiği bir dezavantaj yaşamadım. Kültür sanat alanında çok sayıda başarılı kadınla tanıştım ve çalışma şansı buldum. Ancak şunu da biliyoruz ki özellikle yönetici pozisyondaki kadınlara önyargıyla bakılıyor. Bazen lafınızın dinlenmesi için yanınızda bir erkek yönetici daha görmek istiyorlar ya da sizi belli toplumsal kalıplara göre yaftalıyorlar. Bir konuda ısrarcı olursanız, erkekler kararlı olarak nitelendirilirken kadınlar nedense daha çok dırdırcı olarak algılanıyor. Ya da bir kadın olarak kararlarınıza güvenilmesi bir erkeğe göre daha uzun zaman alıyor, sınanıyorsunuz. Dediğim gibi çalıştığım kurumlardaki iş arkadaşlarımdan ziyade birlikte iş yaptığımız kişi ve kurumlarda bu tip durumlarla karşılaştım. Ancak sektördeki tüm kadınların benim kadar şanslı olduklarını söylemek zor. Özellikle üretim aşamasında kadınların çok daha ciddi sıkıntılar çektiklerini biliyoruz. Bu nedenle sektördeki kadınlar Susma bitsin adı altında bir örgütlenme oluşturdular. Me Too hareketin tüm dünyada bir farkındalık ve dayanışma yarattığını görmek hiç zor değil. Sektördeki kadınlar sadece ücret eşitsizliği gibi sorunlarla yüzleşmiyor, aynı zamanda artık neredeyse kanıksanmış, hiç dillendirilmeyen ve aile arasında çözülmesi gereken bir mesele olarak algılanan cinsel tacizle de yoğun şekilde karşı karşıya kalıyor. Bu yıl biz de festivalimiz kapsamında Me Too hareketi sonrasında giderek sayıları ve başarıları artan Amerikalı kadın yönetmenlere özel bir bölüm ayırdık ve göstereceğimiz filmlerden Asistan tam da film sektöründe kadınların iş yerlerinde karşılaştıkları zorlukları vurgulayan bir film. Bu sorunlarla başa çıkmanın en etkili yolu da örgütlü hareket etmekten geçiyor. Zaman zaman sonuç alamasanız gibi görünse de, dikkat çekilen her olay bundan sonra bu tip olayların tekrarını daha zorlaştırıyor. Sinema alışkanlığının tamamen kaybolacağını asla düşünmüyorum çünkü sinema, nereden baksanız, bir sosyal buluşma platformu aynı zamanda. Sadece film seyrettiğiniz bir yer değil. O karanlık salonda, büyük ekrana bakarak, insanlarla bir arada olarak o filmi izlemenin deneyimi, evde bir ekranda, küçük ekranınızda ya da televizyonunuzda, bu filmleri seyretmekle aynı hissi vermiyor. Ben, örneğin, festival için çok sayıda film izlerken festival programını yaparken zaman zaman o küçük ekranlarda izlemek zorunda kaldığım filmleri tekrar gidip sinema perdesinde izlemek istiyorum çünkü filmi nerede seyrettiğim, filmin bende bıraktığı hissi ve algıyı çok değiştiriyor. Sinema izleme alışkanlıklarımızın değişeceği, dijital platformların öneminin artacağı, festivaller içerisinde bu çevrimiçi gösterimlerin alternatif bir sinema salonu gibi bir mecraya dönüşeceği ve süreklilik arz edeceği de doğru. Ancak izleme alışkanlıklarımız değişse bile, sinema hayatımızda bir parçası olmaya devam edecektir. Film festivalleri zaten bu yüzden, sinemalarda gösterim yaptıkları için farklılıklarını koruyacaklardır ve film festivallerinin önemi de devam edecektir. Yalnız belki de artık sinemaya çıkacak filmlerin şekli değişecektir. Belki daha büyük bütçeli, daha bol efektli, büyük ekran için çekilmiş, büyük perdede izlemenin çok büyük bir seyir farkı verdiği filmler artık sinema salonlarına çıkacaktır. Belki sinema salonlarının sayısı bir parça azalacaktır ama ben sinemanın tümüyle hayatımızdan çıkacağını düşünmüyorum. Bir şekilde farklı farklı yöntemler buluyoruz, açık hava sinemaları buluyoruz, başka mecralarda film gösterimleri yapıyoruz. O büyük perdede film izleme alışkanlığının ben tamamıyla yok olacağını düşünmüyorum. Ama tabii ki bu bir dönüşümden geçecek ve çevrimiçi gösterimlerin hayatımızdaki yeri artacak. Bireysel yalnızlaşmanın pandemi döneminde çok ciddi bir problem haline geldiğini görüyoruz. Aslında pandemiyi konu edinen projeler ufak ufak çıkmaya başladı. Zoom üzerinden çekilen filmler var, mesela bizim festival kapsamında çevrimiçi olarak gösterdiğimiz Restless River var. Pandemiden önce çekilmiş ama pandemiyle beraber gidişatı değişmiş ve pandemide ölenlerin de bir şekilde filme dahil edildiği, entegre edildiği bir hale dönüşmüş bir film bu. Pandemi sırasındaki çekim imkansızlıkları nedeniyle çok düşük bütçelerde, kapalı alanlarda, zoom üzerinden çekilmiş filmler yapılıyor fakat ben de size çok katılıyorum, bu dönemde galiba en çok bu sosyal mesafe bizim canımızı yaktı. Az önce söylediğim gibi mesela sinemanın kaybolmayacak olmasının sebeplerinden birisi de bu. Sinemaya gitmemizin tek sebebi film izlemek değil, o sosyal ortamın içinde bulunmak, o filmleri bir kitleyle paylaşmak, birlikte izlemek. Festivalde mesela kalabalık bir salonda film seyretmenin verdiği zevk hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Kesinlikle! Sosyalleşememek de büyük bir çıkmaz. Evet, işte bu sosyalleşememenin getirdiği problemler, insanlar üzerinde çok ciddi psikolojik baskılar da yarattı. O yüzden, bu anlamda, içe döndüğümüz, içinde bulunduğumuz dünyayı tekrar değerlendirdiğimiz bir döneme girdik. Belki yaşadığımız dünyanın daha çok kıymetini bilmeye başlarız bu vesileyle, çok zayıf bir ihtimalle olsa da böyle bir umudum da var bir taraftan. O nedenle gerçekten bireysel yalnızlaşma üzerine filmler kesinlikle çekilecektir. Daha umut dolu filmlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum bir de; bize umut veren, bazı şeyleri atlatabileceğimizi, bazı şeyleri değiştirerek düzeltebileceğimizi gösteren, bize yol gösteren filmler seyretmeye de çok ihtiyacımız var. Bence bu anlamda da o tip filmler yapılacak diye düşünüyorum. İlk başta büyük bir şaşkınlık getirdi tabii. Ben aynı zamanda Ayvalık Film Festivali'nin direktörlüğünü yapıyorum, festivali iptal etmek zorunda kaldık. Bu bizim için büyük bir moral bozukluğuna neden oldu ama bir taraftan da durmadık, çalışmaya, seyretmeye devam ettik. Bu arada Uçan Süpürge geldi. Belki de hayatımda en az film seyrettiğim dönem olabilir diyebilirim. Pek çok festival iptal oldu, biliyorsunuz biz yıl boyunca pek çok festivale gidiyoruz, orada filmler seyrediyoruz, filmler seçiyoruz. Toplantılarımızı, görüşmelerimizi zoom üzerinden yaptık ama, yine tekrar söylüyorum, o festivallerde insanlarla karşılaşmak, yüz yüze buluşmak, yüz yüze konuşmak, paylaşımlarda bulunmanın yerini hiçbir şey tutamıyor. Örneğin bu yıl Berlin Film festivali çevrimiçi olarak yapıldı, filmleri seyrettik. Berlin'de olsaydım belki oradan oraya koşuştururken bu kadar fazla sayıda film izleyemeyecektim ama bir taraftan da bir festivalde olduğumu hissedemedim. Hani Berlin geldi geçti, o hissi tam anlamıyla yaşayamadım. O nedenle umuyorum, aşılanma sayılarının artmasıyla birlikte ve haziran ayından sonra tedbirlerin de daha hafiflemesiyle birlikte tekrar sosyalleşebileceğimiz günlere geri döneriz. Bir de yaptığımız iş itibariyle insanları bir araya getiren, sosyal bir ortam yaratan insanlarız ve bunu yapamadığımız bir dönemde biz biraz sudan çıkmış balığa dönüyoruz açıkçası, o bakımdan zor oldu benim için. Son bir buçuk yıl, kötü bir dönemdi, üretim azaldı, film sayısı azaldı ama kadın sinemacılar açısından da bir o kadar verimli bir dönemdi çünkü hakikaten biz programı yaparken kadınların çektiği, çok beğendiğimiz, çok etkilendiğimiz filmler bulduk. Festival programımızı içimize sinerek yaptık. Belgesellerimizle, kısa filmlerimizle oldukça yoğun ve güzel bir program oluşturduk. Çocukları unutmadık. CerModern'in açık hava sinemasında her akşam 20.30'da ve Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde günde 3 seans, 12.00'da, 15.00'da ve 18.00'da filmlerimiz var. Özellikle Türkiye'den filmi gösterilecek pek çok yönetmen, oyuncu, yapımcı bizlerle birlikte olacak, festivalde konuğumuz olacak. Yurt dışından Lübnan Semaları filminin yönetmeni Chloe Mazlo gelecek, konuğumuz olacak. Çevrimiçi gösterimlerimiz başladı, çok güzel filmlerimiz var. Filmler her gün saat 18.00'da ve 20.30'da açılıyor, 3 gün boyunca izlenebiliyor. Fiziksel gösterimlerimizin biletleri 1 Haziran'da Biletix'de satışa açılıyor, çevrimiçi gösterimlerimiz https://www. festivalscope. com/bundle/ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali linkinden izlenebiliyor. Biz çok heyecanlıyız, güzel bir program oldu, birbirimizi özledik, kavuşmak istiyoruz. Fiziksel gösterimlerimiz için gerekli bütün önlemleri aldık. Seyircilerimizi de bekliyoruz, umarız onlar için de güzel bir festival olur. Umarım 2022'de ritüeliniz olan 1 Ocak'ta sinemaya gidebilirsiniz, gidebiliriz. Şimdiden iyi festivaller ve sanat dolu bir yıl diliyorum. Ajandakolik'e konuk olduğunuz için teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim dileğiniz için. Gerçekten umuyorum gelecek sene, 2022'nin 1 Ocak'ında sinemaya gidebilirim. Bu yıl olmadı ama önemli olan sağlık, umuyorum aşılanma bir an önce gerçekleşir. Bu... Artık illet de demek istemiyorum çünkü bu işleri biraz da biz kendi başımıza açıyoruz. Eski normal yaşantımıza geri dönebiliriz diyemeyeceğim çünkü eski normal yaşantımıza dönmemeliyiz. Buradan bir ders almadan, hiçbir şey olmamış gibi eski yaşantımıza dönersek bence çok büyük bir hata etmiş oluruz. Geçen bir buçuk yılda bu pandeminin bize öğrettiklerinden ders alarak, doğanın dengesiyle oynadığımız zaman başımıza neler geleceğinin daha da bilincinde olarak bir hayat sürdürmemiz gerektiğini, dünya üzerinde karşılaştığımız tüm bu sorunların insan eliyle açıldığının biraz daha farkında olarak, küresel iklim krizinin yaratacağı sorunların ne kadar yakınımızda olduğunun ayırdına vararak çıkmış olalım. Yoksa böyle pandemiler de felaketler de insanlığı tehdit etmeye devam edecek. Ama daha umutlu bir şekilde bitirmek istiyorum. Bir şekilde, gerçekten el ele, omuz omuza vererek, bu bilince vararak bu sorunları aşabileceğimize inanmak istiyorum. Teşekkürler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/azizleri-seven-ve-nefret-eden-siz-pek-aziz-sayin-seyirciler/", "text": "Taylan Biraderler'in yönettiği, senaryosunu Berkun Oya'nın kaleme aldığı, başrollerinde Engin Günaydın, Haluk Bilginer, Binnur Kaya gibi usta isimlerin oynadığı Azizleri film eleştirmeni Giray Yavuz, Ajandakolik için inceledi. Bundan on yıl önce Meral Okay'ın Muhteşem Yüzyıl dizisi için yazdığı baştan çıkarıcı senaryonun cazibesine kapılan Taylan Biraderler, Azizler filmi ile nihayet sinemaya geri döndü. Bizse pandemi sebebi ile mahrum kaldığımız sinema salonlarına hala dönemedik ve filmi evlerimizde izledik. Tabii ev konforu söz konusu olunca, filmi izleyen de hakkında konuşan da çok oluyor. Sosyal medyadaki güncel duruma bakarsanız genel eğilimin Azizler'i gömerek unutturmak yönünde olduğunu görebilirsiniz. Ben kendi adıma, unutulmak şöyle dursun filmin zamanla değerleneceği kanaatindeyim. Şehirli modern insanı köşeye sıkıştırıp tüketen yalnızlığın ve bir taraftan da bu yalnızlığa duyulan ihtiyacın temsillerini izlediğimiz Azizler'de popüler kültür enkazı çocukların ebeveynleri ile sorunlu iletişimleri de isabetle hicvedilmiş. Şu sıralar mini dizi Bir Başkadır ile gündemde olan Berkun Oya'nın Biraderler'e kalemiyle destek verdiği absürt/kara mizah karması senaryonun, bireysel yalnızlığın dramlarına alışmış sinemamıza yeni bir soluk getirdiğini düşünüyorum. Filmde tanıştığımız karakterlerin birçoğu Alp'in sahibi olduğu şirkette mesai arkadaşları. Parayla saadet satın almaya çalışan ancak bunda hiç başarılı olamayan Alp, satın aldığı kalabalıkların içinde adeta kaybolmuş. Cevdet, hayatın akışına kendini bırakmış umursamaz biri. Göründüğü az sayıda sahne ile hikaye akışına etkisi olmasa da karakteri canlandıran Fatih Artman'ın nüanslı oyunculuğu sayesinde akılda kalıyor. Ablası, eniştesi ve denyo yeğeni tarafından istila edilmiş evinde kendine ait yaşam alanını kaybetmiş Aziz'e gelince, onun diğer karakterlerden farkı, yalnız kalmayı talep ediyor olmasında. Bu talebi ise yalnızlığı tercih etmesinden çok evindeki keşmekeşten kurtulma isteğiyle ilintili. Engin Günaydın, tüm hikayeleri birbirine bağlayan Aziz rolünde yıllardır alışkın olduğumuz halinden çok da farklı görünmüyor. Azizler'in en baskın karakteri ise Haluk Bilginer'in canlandırdığı Erbil. Öyle ki filmde neredeyse sahne tekrarlarına varacak kadar çok görünerek diğer karakterlerin alanını bir hayli daraltmış. Bu yüzden de film en az bir yirmi dakikaya daha ihtiyacı varmış gibi duruyor. Biraderler, Berkun Oya ile kafa kafaya verip karakterlere bu ekstra zamanı hakkaniyetli bir şekilde dağıtmış olsalar, her biri ayrı film olmaya müsait hikayeler layıkıyla tamamlanır ve kuvvetle muhtemel film, mevcut halinden daha iyi görünürdü. Seyircisini, filmi sevenler ve nefret edenler olarak ikiye bölmesi olası görünen Azizler'i, ana akım sinemamızda sanki her gün nitelikli işler çıkıyormuş gibi üstten bir bakışla yargılamak ne kadar doğru? İrem Sak'ın canlandırdığı Burcu'nun hiç çıkarmıycam dedin, eee kolye nerde ? repliğinde kitlenip bir kafede günlerce oturarak sevgilisi Aziz'i beklemesindeki hüzünlü gerçekliğe Kadın aç susuz, bu kadar gün nasıl bekledi? diyerek absürt'e kapalı bir argümanla karşı çıkan izleyicinin bu filmin dışında kalacağına zaten şüphe yok. Misal, çocuk oyuncu Göktuğ Yıldırım tarafından harika oynanmış denyo Caner aşırılığı da yine bu izleyici tarafından yadırganacaktır. Geçmişte Küçük Kıyamet ve Vavien gibi iki enfes filme imza atmış Taylan Biraderler'in, Kamuran'ın konuşan fotoğrafı, Erbil'in Big Lebowski'yi anımsatan MR seansı gibi muzipliklerle süsleyerek kotardıkları, sevaplarının günahlarına üstün geldiğini düşündüğüm bu son işlerine ölçüsüz çullananları anlamakta zorlanıyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/babalar-gunune-ozel-homend-hediye-secenekleri/", "text": "Ürünlerinin tasarımı ve fonksiyonelliği ile hayatı kolaylaştıran küçük ev aletleri markası Homend Babalar Gününe özel kampanyası ile hediye seçenekleri sunuyor. Konuşan çay makinelerinden mutfak robotlarına, blender'lardan ekmek kızartma makinelerine, mikserden doğrayıcılara kadar birbirinden kullanışlı ürünleri yüzde 35'e varan indirimlerle alabileceğiniz kampanya 20 Haziran gününe kadar sürecek. Kampanya çerçevesinde, babasına eşsiz bir kahve deneyimi yaşatmak isteyenler ise Homend Coffeebreak 5002h Filtre Kahve Makinesi'ni yüzde 20 fiyat avantajı ile alabilecek. Ürünlerinin tasarımı ve fonksiyonelliği ile hayatı kolaylaştıran küçük ev aletleri markası Homend, mutfak meraklısı babalar için eşsiz bir Babalar Günü Kampanyası başlattı. Lezzet ve keyfi hayatlarının bir parçası olarak gören, biricik kahramanınız babanızın mutfakta da hünerlerini konuşturmasını sağlayarak mutluluğuna mutluluk katacak bu kampanyada yok yok! Konuşan çay makinelerinden mutfak robotlarına, blender'lardan ekmek kızartma makinelerine, mikserden doğrayıcılara kadar birbirinden kullanışlı ürünleri yüzde 35'e varan indirimlerle alabileceğiniz Homend Babalar Günü Kampanyası 20 Haziran gününe kadar sürecek. Kampanya çerçevesinde, babasına eşsiz bir kahve deneyimi yaşatmak isteyenler ise Homend Coffeebreak 5002h Filtre Kahve Makinesi'ni yüzde 20 fiyat avantajı ile alabilecek. Çekirdek öğütme özelliği ile birlikte öğütme ayarı sayesinde kahvenin aromasını artırabilmesiyle artık kahveler tam da babanızın damak zevkine uygun olacak. Cam gövdeli demliği ile kahvenin tadı ve sıcaklığını en iyi şekilde muhafaza eden makine, özel tasarım altın filtresi ile de babanızın her seferinde tam kıvamında, ağzına layık aroma elde etmesini sağlıyor. Babanız için www. homend. com. tr'den yapacağınız alışverişle onu mutlu edecek armağanınızı bir tıkla adresine kadar da gönderebileceksiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bagimsiz-bir-festival-izmir-bagimsiz-tiyatro-gunleri/", "text": "İzmir'de tiyatro edimiyle varlığını sürdüren tiyatrolar olarak; pandeminin zorlu koşullarına rağmen, birbirimizin yaralarını sararak, dayanışarak, tüm tedbirler dahilinde özlemini yaşadığımız sahne ve seyirciye kavuşmanın heyecanıyla İzmir Bağımsız Tiyatrolar Günlerinde tüm sanatseverleri gerek izleyicimiz gerek destekçimiz olarak yanımızda görmeyi bekliyoruz. 26 Nisan 11 Mayıs tarihleri arasında İzmir BTİ'nin parçası olan ekipler tarafından sergilenecek on bir oyun ve bir film gösterimli panelle NHKM Konak Halk Sahnesi'nde seyirciyle buluşacaktır. Tiyatro Günleri biletlerine; BİLETİNİAL sitesinden ulaşılmaktadır. Tüm festival oyunlarını içeren KOMBİNE bilet alma şansıda mevcuttur. Ayrıca; gösterimlere katılamayacak seyircilerimiz, web sitemizde yer alan DESTEK OL uygulamasından festivalimize katkıda bulunabilecektir. Öyleyse, insanın tasasına, hüznüne, kahkahasına, hikayesine ortak bizler, şimdi birbirimizin tiyatrolarının ortaklaşan dertleriyle dayanışmak için yola çıkıyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bahar-hacibektasoglu-manukyanin-sandalyesi-genelev-tarafindan-bize-hediye-edildi/", "text": "Bundan altı yıl önce genelev patroniçesi Manukyan'ın hayatını tek kişilik 'Manukyan' oyunu ile sahneye taşayan ve hala oynama devam eden tiyatro oyuncusu, yazar Bahar Hacıbektaşoğlu ile ölüm yıldönümünde Manukyan'ı konuştuk. Hatırlıyorum da çocukken haberlerde ismini sıkça duyduğum biriydi Manukyan. Kim olduğunu tam bilmiyordum ama ondan patroniçe ve vergi rekortmeni diye bahsedildiğini öğrenmiştim. Asıl adı Eveline Matild Chah Muradyan. Türk Ermenisi bu kadın, İstanbul'da bir dönem işlettiği genelevleriyle bir döneme damgasını vurdu. Tam 6 defa vergi rekortmeni oldu. Filmlere konu olacak sıra dışı bir hayat hikayesi var. İşte bu hayat, neredeyse altı yıldır tiyatro sahnesinde yeniden canlanıyor. Manukyan oyununun yazarı ve oyuncusu Bahar Hacıbektaşoğlu ile ölümünün 20. yılında 1990'lara adını yazdıran Matild Manukyan'ı anıyoruz. Çok uzun zamandır sahnede Manukyan, öyle değil mi? Bugünlerde de oynuyorsunuz, üstelik pandemiye inat! Evet, Manukyan 2015 Mart ayından itibaren 6 sezondur sahnede. Pandeminin başladığı ilk gün oyun vardı; her ihtimale karşı belki seyirci gelir düşüncesi ile sahneye gittim ama seyirciyi karşılayamadık. Ne oluyor böyle derken yasaklarla birlikte uzun bir süre oyunu oynayamadıım. Bu ay tekrar oynamaya başlamanın heyecanı var. Prömiyer heyecanı gibi elim ayağım titreyerek sahneye koşuyorum. 18 Şubat'ta Kadıköy Perdesiz Sahne'de seyircisi ile buluşmaya devam ediyor. Çok değerli bir hikayesi var Manukyan'ın. Proje, sevgili Oğuzhan Toracı'ya ait. Bir gün evde tirat çalışıyordum, sanıyorum Hamlet'ten bir parçaydı ve Oğuzhan da beni izliyordu. Çalışmam bittikten sonra Oğuzhan'ı uzun uzun bana bakarken gördüm. Ne oldu? dedim. Bana artık bir şey yapma zamanımın geldiğini ve Manukyanı oynayacağımı söyledi. Şaşırdım ve Nasıl olacak, çok zor dedim. Sonra hemen çalışmalara başladık. Zor bir sürece girdik. Hem metni kaleme alacaktım hem de Matild Manukyan'a can verecektik birlikte. Ciddi bir araştırma sürecinde buldum kendimi ve sonunda metni bitirdim. Daha çok araştırıp Manukyan'ın evine gidip kapısında oturduğum günleri dün gibi hatırlıyorum. Şaşaalı kapılar, kırmızı halılı merdivenler, kapılarında kabartmalı M&M logoları... Oldukça sessiz, bir o kadar da hala görkemini koruyan kapılar. Orada da yazdım bir iki sahne. Oğuzhan da hiçbir şeye değişmeyeceğim bir hediye verdi bana. Projeyi hayata geçirmemi sağladı. Ona ne kadar teşekkür etsem az. Birlikte bir şeyler yaratmanın heyecanı ve derin duyguları vardı üzerimizde. Hayatımız, bu projeyi ortaya koyarken Matild Manukyan'dan ibaretti artık. Çok ama çok çalıştık. Oğuzhan ilk fikri verdiğinde; ölmeden önceki son bir saatinde Manukyan'ın kendisiyle yüzleşeceğini söyleyince müthiş bir heyecana kapıldım. Bu cümleye bir metin sığdırmak için gece gündüz çalıştım. Matild ve Manukyan bir araya gelecekti. Genelev patroniçesi olduktan sonra Matild ismini pek duymuyoruz. Matild, gazete haberlerinde, manşetlerde değil de yazılması gerek duyulan yerlerde yazılmış bir Matild. Manukyan'sa hep manşetlerde bize kendini tanıttı. Biz onu Manukyan olarak bildik yani. Matild ve Manukyan arasında ciddi bir yüzleşme var oyunda. Bu yüzleşmede ona çok zarar vermeden, ince ince yazmaya dikkat ettim. Zarardan kastım, bazı duyguları abartmadan, dozunda ve tadında vermek... Sizin de bildiğiniz gibi Matild Manukyan genelev patroniçesi olmadan önce döneminin en iyi ve başarılı terzilerindendi, hatta ustaydı diyebiliriz. Bu yüzleşmede iğne metaforu var. Delikler ve iğneler, kadınlar ve erkekler... Arkasında durduğu işin muazzam ağırlığı ve gururu. Yüzleşmesinde dağıldığı yerler oluyor elbette. Matild'in gelmesi, kadınlarını görmesi ve son olarak Tanrı ile konuştuğu final sahnesi. Manukyan'ın hayatı, bir iğne ve makineye sığan riskli bir hayattı. Ölmeden önceki son bir saati çok ağır ve yüzleşmesi gereken her şey ile yüzleşip Tanrı ile adeta günah çıkarıyor. Yüzleşmek her insan için zordur. Tanrı ile konuşurken diyor ki; Tahtımın arkası hep yüksekti. Kimse tutamadı. Dokunamadı. Kimsesizler sevdi beni. Kimsesizlere Ana oldum. Tek derdim buymuş. Ölüme inat! Affet Tanrım. Kadınlarıma ana oldum. Günahkar mıyım? Öldürmedim hiçbirini, yaşatmadım da belki; güler miyim? Fakat ağlatmayacağıma eminim. Tanrım beraber uyur muyuz bilmem ama mahşerde uyanacağıma eminim gibi oldukça dokunaklı bir metin oldu. Finalde Tanrı ile konuşurken seyircinin çoğu kez ağladığına şahit oldum. Tanrı ile yüzleşmeden önce oyunda genelevdeki 5 kadınını da canlandırıyorum. Onları sahnede ağırlıyor ve yüzleşiyor. Finalde ise Manukyanı'ın hayatı deniz üstünde son buluyor. Annesi, babası, oğlu, kadınları ve Tanrı ile buluşması... Hayatı ile ilgili verdiği o titiz kararın değişimi ve büyüklüğü ile hesaplaşıyor. Matild Manukyan; 6 kez vergi rekortmeni olan bir genelev patroniçesi. Kendisi bir söyleşisinde bunu çok açık bir dille söylüyor. Çalmıyorum, çırpmıyorum, sattığım kadınların vergisini son kuruşuna kadar ödüyorum. Demek ki namuslu bir vatandaşım. Yaptığım iş sosyal bir hizmettir. Toplumdaki patlamaları önlüyor. Polisler sık sık beni yakalıyor. Böyle giderse memleket vergi kaybına uğrayacak diyor. Kaçmıyor. O bir genelev patroniçesi ve ciddi bir servete sahip. Tıpkı ciddi anlamda sahip olduğu kadınları gibi. Güçlü, yardımsever ve yaptığı işin arkasında dimdik duran çok sevilen Matild Manukyan. Evet, kaynaklarımdan bazıları gazete arşivleri ve internette yazılan haberler. Görüşmek istediğimiz insanlar bizi hiç geri çevirmedi. Görüştüğümüz kişilerden de çok güzel hikayeler ve bilgiler aldık. Yaratım sürecim epey zorluydu. Örneğin yüzleşmeye nereden başlamalıydık... Çok zengin, çok derin bir hayata sahip Matild Manukyan. Bir sürü hikaye ile karşı karşıya kaldık. İnce bir çizgideydi, bıçak sırtı bir metin ve roldü. 87 yaşında öldü ama ölmeden önceki son saati olduğu için kendimi yaşlandıracak bir makyaj veya uygulamaya yapmadım. Rolü oynarken finale doğru oyunun örgüsüne göre oyunda hem Matild hem Manukyan, yalnızca Manukyan olarak yaşlanıyor. Kadınlar, kendi hayatı, ailesi, oğlu, torunları hepsi ile oyunda tekrar buluşuyor. Manukyan'ın ailesi oyundan haberdardı. Gala akşamı oğlu Kerope Çilingir sağlık sorunu yüzünden oyuna gelemedi, kuzeni Manuk Manukyan Londra'dan gelip oyunu izledi. Sonrasında da torunu Dora izledi. Oyunu çok beğendiler. Onların izlemesi ve yanımızda olmaları bizi daha da gururlandırdı. Yazarken en çok etkilendiğim tabii ki kendi hayatından sonra kadınları oldu. Düşünsenize onun çatısı altında yüzlerce kadın var. Öyle çok hikaye dinledim ki bir sürü kişiden onlarla ilgili... Eve girmiyordum. Hep Matild Manukyan'ın kapısına gidiyordum sanki oradaymış gibi, sanki orada bir şey varmış gibi. Aslına bakarsanız çok da yardımı oldu. Basite indirgenebilecek ya da alelade yazılabilecek bir metin olamazdı. Kadınları yazmak akabinde onları oynamak zordu. Tek bir ruha kaç tane kadın sığdırdığını izliyor seyirci. Sahnede tek bir dekor var. O da sandalye. Ah o sandalye... Hiç beklemediğimiz anda Manukyan'dan gelen hediye. Oyunun galası vardı ve davetiye bastırmamız gerekti. Oğuzhan bana İlk açtığı genelevin kapı numarasını bastıralım dedi. Ertesi gün koşa koşa Zürafa sokağa gittim, kapısında duruyorum, amacım fotoğraf çekmek fakat sokağa girmek mümkün değil. Çünkü başka evler halaçalışıyor. Güvenlik izin vermedi tabii, kameralar var her yerde. Bir süre sonra bir beyefendi yanıma gelerek Buyurun ne istiyorsunuz? dedi. Manukyan'ın oyununu sahneye koyduğumuzu ve gala için ilk açtığı evin numarasını çekmem gerektiğini söyledim. Mümkün değil! dedi ve gitti. Ben ısrarla orada beklemeye devam ettim, saatlerce durdum. Sokağın işleyişini izlemeye koyuldum derken beyefendi bir süre sonra yanıma geldi, Bahar hanım, size Manukyan anamızın sandalyesini hediye edelim dedi. Bir süre cevap veremedim. Altı üstü bir sandalye olabilir fakat Matild Manukyan'ın ofisindeki sandalyeydi. Böylelikle oradan o kapının numarasının fotoğrafını çekerek değil de Manukyan'ın sandalyesini alarak döndüm. Oğuzhan ile yaşadığımız bu hikaye çok değerli. O sandalye genelev tarafından bize hediye edilerek sahnedeki yerini aldı. Öncelikle kostümümü giyerdim ve gözlüklerimi takardım. Buluştuğumuzda benimle yüzleşmesini isterdim. Okuduklarımız ve anlatılanlar dışında hayatını bizzat ondan dinlemek muazzam bir an olabilirdi. Matild Manukyan'ın bize anlattığını hayal ettiğimde yine bugün yanımızda olurdu. Zaten yaşarken onunla yapılan söyleşilerde kendisinin oynanmasını istediğini söylüyordu. Hatta Nurseli İdiz'in onu oynamasını istemiş ama olamamış. Oğuzhan ile bu projeye hayat vermek çok ama çok özel. Kolay bir metin yazdığım söylenemez. Tek kişilik oyun elbette zor; ciddi bir disiplin ve çalışma istiyor. Manukyan, bunun katbekat üstüne çıktı. Hala çalışmaya özenle devam ediyorum. Oyun daima kendini yeniliyor ve var ediyor. Sahnede teksiniz. En ufak bir trakta ışık, müzik hepsi birbirine karışabiliyor. Başıma gelmedi değil, geldi. O durumu yönetmek de bir hayli zor. Kimsenin başına gelmesin tabii. Manukyan'ı oynarken büyüyorum, çalışıyorum, çalışıyorum, altından kalkmaya çalışıyorum. Ve ortaya çıkan Manukyan'ı seviyorum. Evet, yine fikrin Oğuzhan Toracı'dan çıktığı yeni bir oyun var ve metni hazır. Heyecanla provaya girmeyi bekliyor. Oynanmaya yakın seyircimiz ile paylaşacağız. Peki, sahnede en çok oynamayı istediğiniz kim? Ben fiziksel olarak Yıldız Kenter'i oynayabileceğinizi düşündüm, ilk aklıma gelen bu oldu. Çok teşekkür ederim. Söylediğiniz benim için çok özel gerçekten. Benzetmenize çok sevindim diyebilirim. Yıldız Hoca çok çok değerli, tarifsiz değeri var hepimiz için, öğrencileri, öğrettikleri, hayata kattıkları, bıraktıkları için... Elbette oynamak isterdim, bu benim için ikinci hediye olurdu. Belki bir gün, neden olmasın? Böyle bir proje gelirse gece gündüz demeden çalışırım, sahnede yatıp kalkabilirim. Çok zor ve ciddi bir sürecin içerisindeyiz ve ne yazık ki üzücü haberlerle karşılaşıyoruz. Açıkçası devlet yardımının bir etkisinin olduğunu düşünmüyorum. Müzisyen ve oyuncular hem işini icra edecek, üretecek, ayakta kalacak hem de yaşayacak! Peki, bu nasıl olacak? Sanata emek veren, gece gündüz üreten, çabalayan, yıllarını oyunculuk ve müziğe adayan yüzlerce yetenekli sanatçı var. Bağımsız tiyatro yapmak kendi başına zaten zor, bir de buna pandemi süreci eklenince, zorluklar iyice çoğaldı. Ama biz sanatçılar bir şekilde üretiyor, üretmeye devam ediyoruz. Sesle, enstrünmanla oyunculukla ve/ya yazarlıkla Bunlar çok değerli. Şu süreçte ekstra destek görmek elbette bizi sevindirirdi ama yeterli değil. Manukyan'a devam etmenin sevinci var. Sürekli çalışıyor ve yazıyorum. Yeni metni yazdım, onun heyecanı da katlandı. Şimdi programını yapmakla meşgulüm. İlerde paylaşacağız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bahar-hacibektasogluna-ispanyadan-en-iyi-yardimci-kadin-oyuncu-odulu/", "text": "Gelmiş geçmiş en ünlü genelev patroniçesi Matild Manukyan'ı MANUKYAN isimli tek kişilik oyunda canlandıran Bahar Hacıbektaşoğlu, beyazperdedeki ilk rolüyle yurt dışında ödül kazandı. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteklediği, TRT ve Toklu Yapım'ın ortak yapımcılığını üstlendiği POTA filmindeki Nimet rolüyle; dünyaca ünlü yönetmen Pedro Almodovar tarafından İspanya'da düzenlenen Calzada de Calatrava International Film Festival'inde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülünün sahibi Bahar Hacıbektaşoğlu oldu. Senarist ve yönetmen Ahmet Toklu'nun Pota filmi, semtinde basketbol oynayabileceği bir yer olmaması üzerine bu duruma bir çözüm bulmak için hareke geçen Ahmet'in hikayesini konu ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bakislari-abartiyoruz-flormar-bign-bold-maskara-serisi-ile-tanisin/", "text": "Veee maskaradaki en yeni keşfimiz! Yaz aylarında makyaj severlerin beğenisine sunulan ve oldukça yoğun ilgi gören Flormar Big'n Bold Mascara serisi, Volume, Lengthening ve Waterproof çeşitleri ile ekstra siyah, hacimli ve belirgin kirpikler yaratıyor. Performansıyla Bakışları Abartıyoruz sloganının hakkını veren Flormar Big'N Bold maskara serisinde her biri ayrı etkisiyle öne çıkan Volume, Lengthening ve Waterproof isimli 3 çeşit bulunuyor. Hacim etkili Flormar Big'N Bold Volume Mascara kat kat sürüldüğünde dahi ağırlık yaratmadan kirpiklere ekstra ve oldukça etkili bir hacim kazandırıyor. Özel kıl fırçası, en kısa kirpiklere kadar ulaşıyor ve her birini kökten uca sararak dolgunlaştırıyor. Ekstra siyah efekti ise kirpikleri kusursuz bir şekilde renklendirerek, belirginleştiriyor. Serinin kirpikleri uzatan maskarası Flormar Big'N Bold Lengthening Mascara tek sürüşte kirpikleri daha uzun ve daha belirgin yapıyor. Özel silikon fırçası kirpikleri tek tek ayırıyor ve maskaranın her bir kirpik telini sarmasına yardımcı oluyor. Flormar Big'N Bold Waterproof Mascara hava şartları ne olursa olsun kirpiklerde maksimum kalıcılık elde etmek için oldukça ideal... Suya, neme, tere karşı dayanıklı olan bu maskara, topaklanma ve bulaşma yapmıyor. Uzun süreli tutuş ve hacim etkisiyle ilgi uyandırıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bakmak-icin-degil-gormek-icin-cocuk-ve-deniz/", "text": "Şimdi başımı yukarı kaldır, taa en yukarı bak, dedi kız. Gökyüzünde hiçbir şey görmüyorum, diye cevap verdi çocuk. Hayatının 15 yılını büyük reklam ajanslarında çalışarak geçiren Lulu Lima, Brezilya'da yaşadığı kent Sao Paulo'da açtığı Mil Caramiolas isimli yayıneviyle kendini çocuklar için yazmaya adadı. İlk olarak Minik Gözyaşı Damlası isimli kitabıyla Türkiyeli çocuklarla buluşan Lima'nın yine en az bu kitabı kadar duygu yüklü yeni kitabı Çocuk ve Deniz, fonuna uçsuz bucaksız denizi alarak dev bir kumsalda arkadaş olan iki çocuğun hayallerini konu alıyor. Aslında her şey annenin Şu ilerideki kızı ve denizi görüyor musun? Neden onlarla tanışmıyorsun? demesiyle başladı. İsteksizce kızın yanına giden çocuk, kumsalda tek başına olan kızın yanında durdu ve sessizce bekledi. Çocuğun varlığını hisseden kız ona yer açtı. Ve birden çocuk kızın taktığı renkli gözlüğü fark etti. Çocuk denizden korkuyordu, o yüzden denize giremiyordu. Kız denizi çok seviyordu, çocuğa bacaklarını denize doğru uzatmasını önerdi. İkisi de denize doğru ayaklarını uzattı. Deniz onları sevgiyle kucakladı. Çocuk gördü, kız hissetti. Çocuk gülümsedi. Ama kız bu gülümsemeyi görmedi. Denizden korkan çocuk kızın söylediklerine kulak verdi. Görmediği ama hissettiği denizi seven kız, Denizin sana söylediklerini dinlemelisin dedi. Denizin konuşmadığını düşünen çocuk, kızın söylediklerine şaşırsa da dediğini yaptı. İkisi sessizce denizi dinlediler, ne dediğini duymak için. Denizi sonsuzluğu deneyimlediği yer olarak tanımlayan yazar Lulu Lima'nın özenle seçtiği sözcüklere eşlik eden mavi resimlerde çizer Lala Bessoni'nin hakkını teslim etmek gerek. Her daim denizi görmek istediğini söyleyen Bessoni, yalnızca çocukların değil deniz ile çocukların dostluğunu çizgileriyle öyle güçlü kılıyor ki, kimi zaman kelimelerin susup resimlerin konuştuğu sayfalar, insanı denizin içine çekiyor. Tam da o an çocuklar susuyor, deniz dalgalarını yanına alarak coşkuyla konuşuyor. Lima'nın duygusal metni, Bessoni'nin kitabın ruhuna ruh katan desenleriyle daha büyük bir anlam kazanıyor, adeta bütünleniyor. Kitabı orijinal dilinden, Portekizceden çeviren Sevcan Şahin'in de bu ikilinin yarattığı evrene ulaştığını söylemeden geçmeyelim. Doğanın içinde büyüyen Şahin'in yetişkin edebiyatında da Portekizceden çevirdiği pek çok kitabı okumak mümkün. Kendisinin 2019 Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazandığını da eklemekte fayda var. Çocuk ve Denizin ayrıca bir çocuğun sesinden, sesli kitap olarak dinlenebileceğini biliyor muydunuz? Nobel Çocuk etiketli bu ciltli kitabın hemen üzerinde Sesli Kitap olduğu belirtiliyor. Arka kapakta ise kazınarak ortaya çıkan karekodu okutarak kitabı daha önce pek çok reklam kampanyasına ve çizgi filme ses vermiş Beril Güngörler'den dinleyebiliyorsunuz. Çocukların dünyasını bir çocuğun sesiyle dinlemenin deneyimi ise bir başka güzel. Denizden korkan bir çocuğun ve gözleri görmeyen bir kızın birbiriyle ve denizle olan dostluğunu oldukça yalın bir dil ve kalbi sarıp sarmalayan sıcacık resimlerle anlatan Çocuk ve Deniz, farklılıklara rağmen anlamanın zarafetini ustaca betimliyor ve derinden etkiliyor. Mutlaka okunmalı, okutulmalı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/balkanlari-muzikte-birlestiren-bir-star-tose-proeski-anisina/", "text": "Bugün 16 Ekim 2007'de bir trafik kazası sonucu kaybettiğimiz Makedon şarkıcı Tose Proeski'nin doğum günü. Yaşasaydı 41. yaşını kutlayacaktı. Bu vesileyle bugün bir kez daha yakın bir tarihte çok kanlı bir iç savaş yaşayan Balkan haklarını müzikte tekrar bir araya getiren böylesine önemli bir figürü anmış olalım. Balkan halkları arasında gerilimin giderek artmaya başladığı bir dönemde, orta Makedonya kasabası Krusevo'da doğdu. 10 yaşından itibaren iç savaşı gördü. Tose Proeski, 80'lerin sonlarında yer aldığı yerel bir çocuk festivali ile müzik kariyerine çok erken adım attı. 2004 Eurovision şarkı yarışmasında, İstanbul'da Makedonya'yı temsil etti. 2006 yılında Hırvatistan'da da en popüler sanatçı ilan edildi. Sırbistan, Karadağ ve Bosna'da; hatta Ukrayna ve Belarus'ta da eşit derecede popülerdi. 2000'lerde farklı Balkan ülkelerinde verdiği stadyum konserleri hep tam kapasite gerçekleşti. BBC Balkanların Elvis Presley'si başlığını attı, Türkiye'de çok defa Tarkan benzetmesi yapıldı. Muhtemelen Balkanlar için bu iki isimden de daha büyük bir figürdü. Çok zor dönemlerden geçmiş, dünya ile bağını tamamen koparmış bir coğrafyanın; modern ve geçmişte yaşananları arkada bırakıp geleceğe bakan yüzü olmuştu. 16 Ekim 2007 sabah saat 6.20'de, Hırvatistan'ın Nova Gradsika şehri yakınlarında çocukluk arkadaşının kullandığı araba kaza yaptı. Kazada yalnızca Tose hayatını kaybetti. Ölümü ile tüm eski Yugoslavya ülkelerinde, Josip Broz'un ölümünden bu yana ilk defa ortak yas tutuldu. Makedonya'da, parlamento oturumu yarıda kesildi ve ulusal yas ilan edildi. Üsküp, Ohrid ve Pirlepe'de binlerce insan önceden organize olmaksızın, şehir merkezlerinde ellerinde karanfiller ve mumlarla toplandı. Tüm eski Yugoslavya ülkelerinde televizyonlarda Tose'nin konserleri ve videolarından oluşan özel programlar yayınlandı, cenaze töreni canlı yayınlarla aktarıldı ve hayranlarının mesajlarını yazdığı bloglar dolup taştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/banksynin-koronavirus-temali-grafitileri-metroda/", "text": "Sokak sanatçısı Banksy'nin kimliği hakkında çeşitli iddialar olsa da gerçek kimliği hala bir sır. Dünyaca ünlü gizemli sanatçı, şimdi de Londra metrosundaki çizimleriyle adından söz ettirmeyi başardı. Banks bu defa da Londra metrosunda sefer halindeki bir metro vagonuna koronavirüs temalı resimler yaparken çekilen görüntülerini paylaştı. Bir görevli edasıyla koruyucu kıyafetler ve sprey boyayla metroya binerek resim yapan kişinin videosunu Instagram hesabında yayınlayan sanatçının, videodaki kişi olabileceği tahmin ediliyor. Yaptığı resimlerde insanlara maske takmaya teşvik eden Banksy'nin Maske Takmazsan, Elde Edemezsin ismini verdiği son çalışmalarında maske takmış kemirgenler, örneğin fareler var. Londra'nın sık kullanılan metro ağlarından biri olan Circle Hattı'ndaki bir çizimde bir kemirgen hapşırırken resmedilmiş bir diğerinde de antibakteriyel jel sürerken. Metronun kapısı da boş kalmamış; sanatçı sprey boyayla oraya da I get lockdown, but I get up again yazdığı görülüyor. Londra'da toplu ulaşım araçlarında maske takmak zorunlu ancak sokakta maske takma zorunluluğu bulunmuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/banu-kanibelliden-depremzede-cocuklar-icin-bir-sarki-kara-diyor-ki/", "text": "Müzisyen Banu Kanıbelli, deprem sonrasında müzisyen dostları Ayşe Tütüncü ve Aysun Sökmen ile birlikte büyük korkular ve kayıplar yaşamış çocukların yüreğini biraz olsun hafifletmek niyetiyle bir parça hazırladı: Kar'a Diyor Ki. Banu Kanıbelli, uzun bir aradan sonra Kar'a Diyor Ki ismindeki teklisi ile yeniden yüzünü çocuklara dönüyor. Kara'nın, Kanıbelli'nin Bülent Ortaçgil'nin müzik direktörlüğünde yaptığı 1998 tarihli ilk çocuk şarkıları albümü ve hikaye kitabı Kar'adan geldiğini biliyoruz. Bu tekli ile de tüm çocuklara yönelmekle birlikte, özellikle korkular, kayıplar yaşamış küçük dostlarına sesleniyor. Küçük dostlarına empatiyle yaklaşarak şarkıyla birlikte resim yapmaya davet ediyor. Kar'a Diyor Ki nin prodüksiyonunda yine değerli müzisyenler yer alıyor. Şarkının düzenlemesi Ayşe Tütüncü'ye ait. Piyanoyu Ayşe Tütüncü, flütü Aysun Sökmen çalıyor. Kar'a Diyor Kinin, ayrıca enstrümental versiyonu çocukların resim/sanat çalışmalarına veya uykularına eşlik etmesi amacıyla hazırlanmış. Tekliden elde edilecek gelirin bir yıl boyunca, deprem bölgesinde yürütülen çocuk ve sanat odaklı çalışmalara aktarılması planlanmış. Banu Kanıbelli, bağımsız olarak yayımladığı bu şarkıyla birlikte, Nisan ayında çıkacak yeni bir çocuk şarkısının müjdesini de veriyor. Kar'a Diyor Ki, 24 Mart'tan itibaren tüm dijital platformlarda yayında."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/barbie-filminin-sarkilari-barbie-the-albumde/", "text": "2023'ün merakla beklenen filmi Barbie The Movie tüm dünyada gişe rekorları kırarken filmin müziklerinden oluşan albümü Barbie The Albüm de Atlantic Records etiketiyle yayımlandı. Türkiye'de en çok izlenen, son yılların en iyi hafta sonu açılışlarıyla gişe hasılatı kıran 397 bin seyirciyi ağırladığı, Barbie The Movie filmi, başarılı grafiği karşısında sosyal medyada da paylaşımları ile gündemden düşmüyor. Sosyal medyada Barbie The Movie albümünden şarkılar eşliğinde rekor paylaşımlarda bulunan izleyenler, albüme de büyük bir merak uyandırdı. Bruno Mars, Miley Cyrus gibi isimlerin ve pek çok başarılı prodüksiyonun süpervizörü olan Mark Ronson yönetiminde hazırlanan albüm, geçtiğimiz haftalarda piyasaya sunulan Dua Lipa'nın Dance The Night, Nicki Minaj, Ice Spice & Aqua Barbie World, KAROL G Watati ve Charli XCX 'in Speed Drive gibi şarkıların ardından albüme sürpriz olarak eklenen Billie Eilish ve Sam Smith gibi dünya çapında süperstarlardan oluşan yıldız kadro ile tamamlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/barbie-the-movie-acilis-hafta-sonunda-gise-rekortmeni/", "text": "Yılın en heyecanla beklenen filmi Barbie The Movie, açılış hafta sonunda gişe rekoru kırdı. 21 Temmuz Cuma günü gösterime giren film, dünya çapında 377 milyon dolarlık hasılat elde ederek 2023 yılının en iyi açılış yapan filmi oldu. Tüm dünyada pembe çılgınlığı yaratan ikonik bebek Barbie'nin hikayesi vizyondaki ilk hafta sonunda gişe rekorları kırdı. Türkiye'de Boxoffice Türkiye'nin ilk sırasına yerleşen film, aynı gün vizyona giren ve yine sinemaseverler tarafından merakla beklenen Oppenheimer ve Mission: İmpossible Dead Reckoning Part One filmlerini geride bıraktı. İlk hafta sonunda 397.247 kişiyle buluşan Barbie, 42 milyon 775 bin hasılat elde etti. Oppenheimer ise 40.427.880 hasılat ile 360.041 kişiye ulaştı. Yönetmen koltuğunda üç Oscar adaylığı bulunan Greta Gerwig'in oturduğu ve senaryosunu Noah Baumbach ile birlikte kaleme aldığı film, bir kadın sinemacının yönettiği en iyi açılış yapan film olarak da tarihe geçti. Oyuncu kadrosuyla da dikkatleri üzerine çeken Barbie'nin Margot Robbie ve Ryan Gosling'in başrollerdeki performanslarına, Kate McKinnon, Issa Rae, Hari Nef, Simu Liu, Ncuti Gatwa ve Kingsley Ben-Adir gibi oyuncuların canlandırdığı karakterlerin çeşitli versiyonları eşlik ediyor. Barbie diyarında varoluşsal krizler yaşayan ve kendini bir anda gerçek dünyada bulan ikonik bebek Barbie'nin macera ve eğlence dolu hikayesini konu alan film, tüm Türkiye'de 323 sinemada 731 salonda izlenebiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/baris-gelini-pippa-bacca-mubide/", "text": "Yönetmen ve senarist Simone Manetti'nin, Pippa Bacca olarak bilinen performans sanatçısı Giuseppina Pasqualino di Marineo ve arkadaşı Silvia Moro'nun tüm dünyaya barış mesajı vermek için otostopla çıktıkları yolculuğu anlatan sarsıcı belgeseli BARIŞ GELİNİ: PIPPA BACCA, 20 Ağustos'tan itibaren sadece MUBI'de. 37. Torino Film Festivali'nde Gli Occhiali Di Gandhi ödülünü kazanan belgesel, başkalarına güvenirseniz karşılığında iyi şeyler alırsınız düşüncesiyle çıkılan yolculuğa dair hiç bilmediğimiz detaylar ve mahrem anlarla karşı karşıya getiriyor seyirciyi. 2008 yılında beraberimizde götüreceğimiz tek elbise, yolculuk boyunca üzerinde birikecek tüm kiri görebileceğimiz beyaz bir gelinlik olacak mesajıyla, Milano'dan başlayan ve trajik bir şekilde Türkiye'de son bulan uluslararası yolculuğun manşetlere yansımayan gerçek hikayesini izliyoruz. Pippa Bacca'nın etrafındaki herkese ilham veren kişiliğine odaklanan bu dokunaklı belgesel, onun yolculuğunun asıl amacı olan umut ve güven hissini, dostlarının anlattığı hikayeler aracılığıyla tüm insanlığa yaymaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/baris-ince-korkarsaniz-iyi-haber-yapamazsiniz/", "text": "İki çok sevdiğim gazeteci aynı kitapta! Biri soruları soruyor, diğeri yanıtlıyor. Yakın zamanda BirGün Pazar gazetesinin sorumluluğunu üstlenen gazeteci yazar Barış İnce, yaptığı haberlerle çok konuşulan muhalif gazeteci yazar Timur Soykan'ın mesleki kariyerini ve medyanın dönüşümünü bir nehir söyleşi kitabında anlattı. DeliDolu etiketiyle çıkan İyi Gazetecilik, İyi ki Gazetecilik, Soykan'ı biraz daha tanımak ve iyi gazeteciliğin tam anlamıyla ne demek olduğunu öğrenmek için okunması gereken bir kitap. Ben de sorularımı, soruları soran ve bu kitabın çıkmasına vesile olan Barış İnce'ye yönelttim. Aslında Tudem yayınlarında editör olduktan sonra Delidolu markamızla ilgili bir toplantı sırasında aklımıza geldi. Çeşitli bölgelerde zorlu şartlarda uzun yıllar görev yapan Polonyalı ünlü gazeteci Ryszard Kapuscinski'nin deneyimlerini paylaştığı Bu İş Siniklere Göre Değil adlı bir kitap Delidolu etiketiyle çıkmıştı. #Okumak temasıyla çıkan bu kitabın Türkiye versiyonu olur mu, olursa kim olur diye düşündük. Tabii 2022-2023 yılına baktığımızda gazetecilik açısından en büyük ödüllerin geldiği haber, 6 yaşında bir kız çocuğunun evlendirilmesi ile ilgili olan Timur Soykan'ın BirGün'e yaptığı haberdi. Elbette gazeteciliğin dünü bugünü gibi bir konu tek haberlik bir habercilik başarısı ile anlatılamaz. Timur Soykan ise yaklaşık 30 yıldır bu işe emek veren, ana akımda yöneticilik yapmış, gazeteciliğin etik değerlerini önemsemiş, sendikalı olduğu için bedel ödemiş, kalemini satmamış bir isim. Tüm bunlar, son yılın habercilik olayıyla birleşince Timur abi konusunda uzlaştık. Sonra kendisini aradım, sağ olsun kırmadı. Kapakta fotoğrafıyla böyle bir kitabın çıkması kendisini biraz mahcup etti. İçinde etik kaygıların sürdüğünü, devrimcilikten gelen olgunluğun ve tevazunun değişmediğini bu projede de hep fark ettim. Sonuçta aynı gazetede birlikte çalışan insanlarsınız. Bu kitap için bir araya gelmek çok zor olmasa gerek ama hayat hepimize türlü meşguliyetler veriyor. Timur'un ajandası ile seninki de epey dolu olsa gerek. Kitabın başında Gezi Pastanesi'ndeki buluşmanızdan bahsetmişsin ama ben Ajandakolik okurları için senden ayrıca dinlemek isterim. Ben epey zorlandım bu konuda. Çünkü ben 2018'den beri İzmir'de yaşıyorum. Tudem'in merkezi de İzmir'de... 3-4 gün bu iş için İstanbul'a gitmem gerekiyordu. Bu süreçte de Timur abinin bana tüm gününü ayırması gerekiyordu. Ortak tarih bulmakta zorlandık. Bulduk, çok acı bir deprem süreci oldu ve erteledik. Sonra buluştuk, bu kez de fotoğrafçı abimiz Servet Dilber'in aynı tarihte deprem bölgesinde olması gerekti. Üstelik Timur abinin geç kalmaları da acaba yetişecek mi kaygısı yarattı. Beyoğlu bizler için önemli bir merkez. Ben İstanbul'da yaşarken hep Avrupa yakasında oturdum. Timur abi de uzun süredir Avrupa yakasında. İkimizin de tarihinde ortak nokta Beyoğlu olunca oradaki mekanları tercih ettim. Gezi Parkı, The Marmara, Gezi Pastanesi, Ara Cafe, sahaflar... Hepsi bizim mekanlarımız oldu. Çok da güzel oldu. Evet Beyoğlu ortak hafızamız, mücadele ettiğimiz bir yer. Arkadaşlarımızla buluştuğumuz, hayatı paylaştığımız da bir yer. 2018'de ben taşınırken bozulma gözle görülür haldeydi. Ancak şu anda piyasa mekanizmasına da bağlı olarak tüm İstiklal caddesi kendisini Ortadoğulu zengin turistlere adapte etmiş. Bu kaçınılmaz bir son. Devlet politikanız bir ülkeyi ucuzlatıp din ve alışverişle sunmak olursa en güzel caddeniz de bu hale gelir. O fotoğrafı konuşurken gerçekten de Beyoğlu'ndan bahsediyorduk bu arada. Ama o kısmı kayda almadım. Belki başka bir söyleşide Beyoğlu'nu daha ayrıntılı konuşuruz. Yaşı 50'ye yaklaşmış, 20 yaşından beri mesleğin içinde olan, Türkiye'nin en çok satan gazetesi olan Posta'da haber müdürlüğü yapmış, esas haberlerini ise demokrasi mücadelesinde Yeni Yüzyıl ve Radikal'de yapan, şu anda karanlığa karşı mücadele edip tehditlere boyun eğmeyen birinden bahsediyoruz. Muhalif isimlere dair bile pek çok laf edilir. Parayla ilişkiden tutun, particiliğe, ahlaki kimi sorunlardan, altında çalışanlara kötü davranışlara, kibirli tavırlara kadar... Timur Soykan'la ilgili olumsuz hiçbir söz duyamazsınız. Yaşının çok ötesinde bir isim olduğunu düşünüyorum. Üstelik anlattığı tanıklıklara da bakarsanız son 30 yılı çok iyi bir şekilde ortaya koyarsınız. Buraya nasıl geldik sorusunun yanıtını da bulmaya yaklaşırsınız. Bakış açımız değil tercihlerimiz farklıydı. Dürüst gazeteciler için iki seçenek olur önünüzde. Ana akım dediğimiz yerde kalmaya direnip orada iyi şeyler yaparak biraz olsun kitleleri doğru bilgilendirmeye çalışmak. İkincisi seçenek ise güçlü bir muhalif medya kurmaya çalışarak orada istediğimizi özgürce söylemek ve orayı kitlesel hale getirmeye çabalamak. İkisinin de zorlukları var. Ben ikincisini seçtim. Ben de iyi şartları olan bir ekonomi dergisindeydim ve 2 yıl sonra BirGün'e kendi isteğimle gittim zira. Timur abi ana akımda direndi ve istediklerini yapmayı başardı da... Bu bir bakış açısı farkından ziyade hayatın içindeki tercihler, olanaklar, tahammül seviyesi gibi şeylerle ilgili... Yoksa geldiğimiz nokta yine aynıdır. Senin gazeteciliğe ilk başladığın yıllara gidelim. Aslında İngilizce İktisat bölümü mezunusun, sonra Siyaset bölümünde yüksek lisans yapıyorsun. Lisansın son senesinde yazarak nasıl geçinebilirim düşüncesiyle kariyer sitesinden ekonomi muhabirliği işlerine başvurdum. Oraya gelmeden önce üniversite yıllarında çıkardığımız bir ekonomi dergisi vardı Karınca diye... O dergi iktisat fakültesinde meşhurdu epey. İktisat okuduğum için ailemin beklentisini de düşünerek ekonomi yazmam gerek düşüncesindeydim. Businessweek dergisinde çalışmaya başladım. 2 yıl kadar çalıştım. Uyanma sorunum olduğu için şirketin yanındaki binadan ev tuttum. Güzel bir ortamdı. İyi editörler, haber müdürleri vardı. Erdinç Ergenç, Levent Gürses ilk aklıma gelenler. Kitabın fotoğraflarını çeken Servet Dilber de o dönem orada fotoğraf editörüydü. Hepsi alanında iyi isimler. O dönemde Yıldız Teknik'te de siyaset bilimi yüksek lisansı yaptım. Ekonomiye bakışım politikleştikçe, yaptığım işle yazdıklarımın uyumlu olması gerektiğini düşündüm. Güzel bir veda ile kimseyi kırmadan, dökmeden BirGün'e geçtim. Bu geçiş 2007 senesinde oldu. Sonrası malum, orayla özdeşleştik adeta. Ben muhabirlik hemen hemen hiç yapmadım. Çok kısa bir süre dergide ekonomi muhabiriydim sonra editör yardımcısı, editör gibi görevlere geçtim. BirGün'de de editör olarak işe girdim ama 6 ay sonra haber müdürü oldum. 2009'da da yayın müdürlüğüne getirildim. Hep haberleri/yazıları daha etkili sunmaya çabalayan bir kişiydim. İnsanlar neyi sevdiğini ve neyi daha iyi yaptığını fark ettiğinde daha başarılı olur. Benim eski ekonomi yazılarıma bakarsanız orada da hikaye ile girişler, öykü tadında makaleler görürsünüz. Dergi buna izin veriyordu. Gazete başta müsaade etmedi. Ben de Pazar ekinde bunları yaptım bir süre. Sonra da haberleri birinci sayfada ilginç sözcüklerle, cümlelerle vermeye başladım. Diyalog tekniği ile başlıklar atıyordum. İçini de ona uygun hale getiriyordum. Edebiyatla gazetecilik arasında bir bağ olduğunu düşünürüm. Özünde hikaye vardır ve o hikayenin iyi anlatılması vardır. Halkın çıkarına olan bilgileri; cesaretle, önceden, anlaşılır ve etkili bir şekilde vermek iyi gazeteciliktir. Bunlardan biri eksik olursa başarılı bir iş ortaya çıkmaz. Korkarsanız iyi haber yapamazsınız. Halkın değil de şirketlerin, hükümetlerin, yerel yöneticilerin çıkarına haber yaparsanız bu da olmaz. Haberi önce vermezseniz birileri o haberi daha kötü bir şekilde ezebilir. Anlaşılır ve etkili olmazsanız, haber kendi değerini bulamaz. Binlerce enformasyon arasında yok olur gider. Evet yetişkinler için üç, çocuklar için bir roman yazdım. Bu arada benimle aynı adı ve soy ismi taşıyan bir kişi daha var ve onun da bir kitabı var. İnsanlar karıştırıp onu da alabiliyor. Benim iki kitabım Can Yayınları'ndan bir kitabım da İnkılap Yayınları'ndan çıktı. Bir de Can Çocuk'tan çıkmış çocuk romanım var. Başka romanım yok. Bu arada Tudem Yayın Grubu'nun güzel bir projesi var Sen De Oku diye. Dislektik ve okuma güçlüğü çeken çocuklar için, onların anlayabileceği şekilde eserler kaleme alınıyor, klasikler de önemli yazarlar tarafından yeniden yazılıyor. Bu heyecan verici bir proje. Ben de Jack London'un Beyaz Diş adlı romanını okuma güçlüğü çeken çocuklar için, özünü koruyarak yeniden anlattım. Yakında çıkacağını düşünüyorum. Evet evet, ben de o projeye emek vermiş birkaç yazarla daha önce burada söyleşiler yapmıştım. Bu fikirler, bir nehir söyleşi yapayım şeklinde gelmiyor bana. Fikir heyecanlandırırsa öneren, onun neresinde olabilirim diye düşünen biriyim. Yani örneğin daha önce iki tane belgesel çektim ama ben bir film çekeyim, yönetmen olayım diye yola çıkmıyorum. Bu hikaye anlatılmalı diyorum, bu kitap yapılmalı diyorum. Ben bu işin neresine uygunum diye bakıyorum. Projeyi ve benim bu proje için yapabileceklerimi aynı anda paylaşıyorum, paydaşları da heyecanlandırırsa yapılıyor. Ama bir yola çıktıysam yaptığım işi iyi yapmaya çalışıyorum. Beğenmeyen olabilir tabii ama kimse bu işte emek yok diyemez. O anlamda, bu yapılmalı diye düşüneceğimiz her şeyin içinde olurum. Tudem Yayın Grubu açık fikirli ve birikimli insanlar tarafından yönetiliyor. Güçlü de bir kurum. İzmir'de olmaları benim için büyük bir şans oldu. Umarım yolculuğumuz uzun sürer ki beni tanıyanlar, iş arkadaşlığımın da yol arkadaşlığımın da çok uzun olduğunu bilir. 20 yıl önce aynı yerde çalıştığımız Servet abinin beni kırmayıp kitap için fotoğraflarımızı çekmesi de buna bir örnektir. Güven en önemli şey ilişkilerde... Nehir söyleşi ya da başka alanlarda, beni heyecanlandıran bir şey olursa, önerilerimi sunmaya devam ederim. Dediğim gibi her öneri kabul görmek durumunda değil. 2005-2018 arasında kesintisiz ve aktif, sonrasındaki beş yılda da dışarıdan katkılarla sürdürdüğüm bir gazetecilik yaşamım oldu. Şu anda da BirGün Pazar Gazetesi'ne katkı sunuyorum. Benim dediğim şey edebiyattır ama baktığınızda bu mesleğe de 20 yıla yakın emek vermişim. Son 16 sene BirGün dışında bir yerde gazetecilik yapmamışım, yapmayı da düşünmemişim. Belki ülkenin en karanlık dönemlerinden birini baştan sona izlemişim, gerçeğin arkasında durarak bu çarka çomak sokmuşum. Bağımsız bir gazetenin yaşamasına ve tanınmasına katkı koymuşum. Neticede üç defa hapis cezası almışım, bir kez de iki yıl süren bir davada müebbetle yargılanıp beraat etmişim ki bunlar bana sağlık sorunları olarak geri dönmüş. Evladıma bırakacağım en önemli mirastır. Daha ne diyeyim!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/baris-manconun-80-yasina-ozel-otobus/", "text": "Türk Müziğinin efsane isimlerinden ve 7'den 77'ye büyük bir hayran kitlesine sahip sanatçı Barış Manço, doğumunun 80. yıl dönümünde sıra dışı bir etkinlikle anılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bağlı kuruluşlarından İETT Genel Müdürlüğü, merhum sanatçı Barış Manço'yu sürpriz bir etkinlikle anıyor. Bir otobüsünün dış cephesini tamamen Barış Manço ve onun doğum yıl dönümü için tasarlayan İETT, aracı sanatçının doğum tarihi olan 2 Ocak 1943'e atıfta bulunarak sefere başlattı. Kadıköy Recep Peker Caddesi'ndeki sanatçının ismine özel tasarlanan Barış Manço Durağına da uğrayan otobüs, İstanbullulardan büyük beğeni topladı. Unutulmaz sanatçının 80. doğum yıl dönümüne özel hazırlanan Barış Manço anma otobüsü, İETT'nin Kadıköy Göztepe GZ1 hattında 1 hafta süreyle hizmet vermeye devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/barninin-sesi-artik-yok-bulent-yildirani-kaybettik/", "text": "Ne sesti be dediklerimizdendi. Sayısız karaktere ses verdi. Kuşkusuz bunlar arasında en ünlüsü çizgi film Taş Devri'ndeki Barni karakteriydi. Tiyatro oyunculuğu yanı sıra birçok film ve dizide oynadı. TRT ve özel televizyonlarda birçok dizi, gençlik programları, çocuk programları ve müzik-eğlence programları yaptı. Sanatçı Bülent Yıldıran'ı 64 yaşında kaybettik. Tiyatro Halkevleri'nde amatör olarak başladı. 1977 yılında ilk profesyonel deneyimini Öncü Sahne'de yaşadı. Daha sonra Ankara Halk Tiyatrosu, Sanat Evi, banka tiyatroları, Ali Hürol Tiyatrosu, Ankara Komedi Sahnesi, Kaktüs Kabare, Ankara Ekin Tiyatrosu gibi tiyatrolarda hem oyunculuk hem de rejisörlük yaptı. Tiyatro oyunculuğu yanı sıra birçok film ve dizide oynadı. TRT ve özel televizyonlarda birçok dizi, gençlik programları, çocuk programları ve müzik-eğlence programları yaptı. Özellikle Taş Devri çizgi filmindeki Barni karakterinin sesi olarak tanınan Yıldıran, sayısız karaktere ses verdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/basar-basarandan-gercekle-dus-arasinda-bir-roman-amsterdam/", "text": "Televizyon izleyicisinin özenle takip ettiği pek çok yapımın senaryosuna adını yazdıran, geçmişten günümüze pek çok dergi ve gazetede yazılarıyla var olan Başar Başaran'ın Amsterdam isimli yeni romanı Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Amsterdam, eski sevgilisinin düğünü için İstanbul'dan Amsterdam'a giden ve orada gerçekliğinden bir türlü emin olamadığı bir gece geçiren bir yazarın hikayesi. Karlar altında bir kentte, Atina'dan Girne'ye Amsterdam'dan İstanbul'a, düne, bugüne, yarına uzanan bir gece geçirir. Her şey sislidir. Birden fazla kurgunun birbirinin içine tutarlı biçimde karıştığı metin, öte yanıyla bir kuşağın romanı görünümündedir. Dertlenen, içine kapanan, arayan, aradığını bulamadıkça daha da kapanan ama dışa dönük taklidi yapmak zorunda kalmış kuşağın romanı. Ara kuşak diye bile anılmayan bu kuşağın coşkuları da hüzünleri de bir arada."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/basar-basarirdan-yeni-kitap-dolunay-iki-gece-surer/", "text": "Yunus Nadi Roman Ödüllü Başar Başarır bu defa okurları 2001 yılının şenlikli günlerine geri götürüyor. Kent Kitabı (1992), Eski Şehrin Ayazı (1996), Nedir Hayat (2000), Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri (2003), Çıktığınız Hevesle İniniz (2004), Düzenboz (2012), Teklifinizle İlgilenmiyorum (2013), Bize Umut Gerek (toplu öyküler I, 2014), Havaalanında Satılmayan Kitaplar'ın yazarı Başar Başarır, bu defa Dolunay İki Gece Sürer ile yaşanan beklenmedik bazı aksaklıkların büyük fırsatlara, hüsranların diri umutlara, zıtlıkların muhabbete, her türlü çılgınlığın da hayırlara vesile olduğu, tabiri caizse ters köşelerle dolu muzip, hınzır, capcanlı bir romanla okurun karşısına çıkıyor. Geleceğin mühendisi başarılı öğrenci Gamze ile köy enstitüsü mezunu babası emekli öğretmen İhsan Sami Bey... Bu ikili arasında uzanmakta olan fay hattı, Gamze'nin annesi Feriha Hanım'ın vefatından beri hayli aktiftir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/base-2020-20-25-kasimda-tophane-i-amirede/", "text": "Yeni mezun sanatçı adaylarını profesyonel hayata geçişlerinde destekleyen BASE, dördüncü yılında gündemin nabzını tutarak sanatseverleri Uzak Yakın temasıyla buluşturuyor. 20-25 Kasım 2020 tarihlerinde Tophane-i Amire'de kapılarını açacak olan sergi, bu yıl 22 şehir, 32 üniversiteden 102 sanatçının katılımıyla gerçekleşiyor. 20-25 Kasım tarihleri arasında Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde kapılarını sanatseverlere açacak olan 'çok sesli' ve 'dinamik' sanat platformu BASE, Türkiye'nin geleceğine ışık tutan yeni mezun genç sanatçı adaylarının eserlerini aynı çatı altında buluşturmaya devam ediyor. 2020 seçkisi için 76 üniversiteden 1194 başvuru alan BASE'te seçici kurul değerlendirmesiyle toplamda 22 şehir, 32 üniversiteden 102 sanatçı yer alacak. BASE, resim, video, heykel, yerleştirme, fotoğraf, seramik, cam ve grafik tasarım gibi pek çok farklı sanat dalından 117 yaratıcı üretimi sanatseverlerle aynı mekanda buluşturacak. BASE 2020, tüm hijyen ve güvenlik önlemlerinin ışığında Uzak Yakın temasıyla ziyaretçileri ağırlayacak. Türkiye'nin yeni nesil sanat dünyasına ışık tutarken, mezuniyetten profesyonelliğe geçiş yapan genç sanatçılara destek olmayı amaçlayan BASE 2020'nin seçici kurulunda, Ayşe Erkmen, Ayşe Umur, Azade Köker, Derya Yücel, Eda Berkmen, Gökşen Buğra, Lalin, Akalan, Leyla Gediz, Meriç Hızal, Moiz Zilberman, Nancy Atakan, Onur Gökalp, Öner Kocabeyoğlu, Osman Erden, Saruhan Doğan, Vahap Avşar, Yusuf Sevinçli gibi Türkiye sanatına yön veren alanında uzman isimler bulunuyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi paydaşlığı ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi ev sahipliğinde, Kale Grubu ve TEB Özel Bankacılık eş sponsorluğunda ve Digilogue'un dijital sanat partnerliğinde gerçekleşecek olan BASE, sergiyi online ziyaret etmek isteyenler için bu yıl 'www. base. ist' adresinden de gezilebilecek. Güzel Sanatlar Fakülteleri'nden yeni mezun genç sanatçı adaylarının farklı bakış açılarıyla ürettiği eserleri hem fiziksel hem de sanal alanda sanatseverlerle buluşturacak olan BASE, sanat dünyasının değerli isimlerini ağırlayacak olan ''BASE Talks'' programını da bu yıl ilk defa online platforma taşıyor, dileyen herkese diledikleri yerden ilham verici konuşmaları dinleme imkanı sunuyor. 20'i aşkın panelde yaklaşık 30 konuşmacıyı ağırlayacak olan ''BASE Talks' program www. base. ist adresinden canlı olarak takip edilebilecek. Bu yıl BASE Talksta şimdiden yerini alan isimler arasında Adnan Yıldız, Ali Kerem Bilge, Ayda Elgiz, Berat Işık, Burak Delier, Cins, Çelenk Bafra, Derya Yücel, Didem Yazıcı, Elmas Deniz, Ergin Çavuşoğlu, Günnur Ozsoy, Huo Rf, Leman Sevda Darıcıoğlu, Melek Gencer, Melis Terzioğlu, Nermin Kura, Nermin Saybaşılı, Selim Birsel, Serkan Özkaya, Serkan Taycan, Tansa Mermerci Ekşioğlu, Vahit Tuna, Yekhan Pınarlıgil gibi değerli isimler yer alıyor. Genç sanatçı adaylarına üretimlerini sergileme ve sanat dünyasının önde gelen isimleriyle birebir tanışma alanı yaratmayı amaçlayan BASE, aynı zamanda sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekleri keşfetmesine aracı olmayı amaçlıyor. BASE, 20-25 Kasım tarihleri arasında ücretsiz olarak ziyarete açık olacak. Sağlık Bakanlığı'nın koronavirüs önlemleri kapsamında sanatseverlere güvenli koşullarda sergiyi gezme olanağı sağlanabilmesi adına sergi süresi boyunca sınırlı sayıda ziyaretçi kabul edileceğinden www. base. ist sitesi üzerinden ziyaret günü ve saat aralıklarının incelenerek önceden kayıt olunması zorunludur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/baskasinin-ne-dusundugu-kimin-umurunda/", "text": "Mozart Kızı, Nannerl'in erkek kardeşinin gölgesinde kalmasına ve kadınların org ve keman çalmasının ya da beste yapmasının hoş karşılanmadığı zamanlarda yaşamasına rağmen hayallerinden vazgeçmeyişinin hikayesidir. İki çeyrek notalık vuruş, bir üçlük, iki yarım nota ve dört tane on altılık ne anlama gelir? Eğer Johann Georg Leopold Mozart'ın çocukları; Wolfgang Amadeus Mozart ve Maria Anna Walburga Ignatia Mozart gibi doğuştan gelen müzik yeteneğinizi kullanıp, aranızda iletişim kurmak için notalarla bir alfabe yaratamıyorsanız, bunun Erişteye benzeyen şey nedir? anlamına geldiğini bilememeniz elbette olağan. Mozart Kızı Kanadalı şair ve yazar Barbara Nickel tarafından, büyük bir kısmı gerçek olaylardan alınarak, kurmaca bir eser olarak yazılmış. Leopold Mozart'ın kızı; Maria Anna Walburga Ignatia Mozart'ın, kısaca Nannerl'in; kendinden dört yaş küçük kardeşi, tüm zamanların en önemli klasik bestecilerinden Wolfgang Amadeus Mozart'ın, kısaca Wolfi'nin gölgesinde kalmasına ve kadınların org ve keman çalmasının, beste veya doğaçlama yapmasının hoş karşılanmadığı zamanlarda yaşamasına rağmen hayallerinden vazgeçmeyişinin hikayesidir. Tarihi bir karakterden, hele ki bir sanatçının hayatından bahseden, sanatsal nitelikteki kitaplar çoğunlukla kişiye veya konuya merak duyanların ilgisini çekip, büyük bir okuyucu kesimi tarafındansa önyargılı karşılanabiliyor. Kitabı elime ilk aldığımda, daha ilk satırlardan sıcacık kucaklanacağımdan, açıkçası ben de habersizdim. Yazar, Nannerl'in iç dünyasını, kendi ağzından öyle samimi bir şekilde yansıtmış ki, hikayenin başladığı, Nannerl'in 12. Yaş gününe gidip, elinden tutma isteği uyandırıp, kitap boyunca da bu isteği korumamızı sağlıyor. Kardeşi, büyük deha Wolfgang Amadeus Mozart, farkında olmadan tıpkı ablası gibi okuyucuyu da kıskandırmayı başarıyor. Kitap boyunca bu kıskançlığın yanında, geçmişten bugüne süregelen kadın-erkek ayrımcılığının doğurduğu üzüntü, öfke ve nihayetinde feminizme göz kırpan sorgulamalar da eşlik ediyor. Kemanın da orgun da erkekler tarafından çalınması gereken enstrümanlar olarak görüldüğü, kadınların besteleme ve doğaçlama yapmalarının hoş karşılanmadığı o dönemde, içindeki isteğin ve yeteneğinin köreltilmesine izin vermeyen Nannerl, ona dayatıldığı gibi kibar bir hanımefendi olmayı değil, dünyadaki en ünlü besteci olmayı diliyor. Kardeşi Wolfi, kendisinin almasına gerek duyulmadığı ama bir sanatçı için elzem olan müzik eğitimini babasından alırken, o ise Wolfi'nin dolabını toplamakla, annesine mutfakta yardım etmekle meşgul ediliyor. Yine de tüm bunlar ütü yaparken bir yandan da senfoni bestelemesine engel olamıyor. Çünkü o evlilik hayali değil, tek başına var olma hayali kuruyor. Kendine yakıştırıldığı gibi erkekler için değil, sıradan bir günde de güzel bir şeyler giyilebileceğini düşünüyor. Ve pastasından çıkan yüzüğün, ileride evleneceğine dair bir işaret olduğunu öğrenince, sergilediği müzik performansından sonra herkes onu alkışlarken, elini tutup öpen bu evlendiği kişiyi hayaline uyduramayıp, tek başına reverans yapmayı tercih ediyor. O zamanlarda, ki 18. yüzyıldan bahsediyorum; küçük yaşta kadın işi erkek işi diye kodlanan uğraşların, bugün hala daha geçerliliğini koruması, bunca yol alan insanlığın bazı yolları pek yavaş katetmesi ve günümüzde bu konuyla ilgili örneklerin kanlı canlı, bilinçli veya bilinçsiz etrafımızı kuşatması gerçekten can yakıcı ve bunun insanlık için en acı yanlarından biri de, Nannerl kadar tutkulu ve cesur olamayıp, kendini ifade edemediği için hiç sesi çıkmadan yitip giden bilinmez yeteneklerin olası varlıkları, tek bir çiçek açamadan solup hiç oluşları. Kitapta da tam olarak bu kabul edilemez tutumdan nasibini almış, Sopherl adında, kocası keman çalmasını istemediği için, aynı gün kemanını, kendi sesini, gülüşünü ve yapmayı sevdiği diğer her şeyi kutuya kapatan ders niteliğinde bir karakter var. Neyse ki bazılarımızın hikayeleri bir dönem ne kadar acıklı olsa da bazen dizginleri elimize alma şansımız oluyor. Tıpkı Sopherl gibi o şanslara sımsıkı sarılalım derim. Ailesiyle birlikte çıktıkları yıllar süren turnelerde, birçok kont ve kontesin, dük ve düşesin, her çeşit önemli insanın önünde, kardeşi Wolfi'yle sergiledikleri performanslarda, yeri gelince gölgede kalan, ikinci plana itilen, hatta planlardan tamamen çıkarılan Nannerl'in her şeye rağmen elde ettiği başarısında; kendi azmi ve çalışkanlığının yanında, onunla dayanışan bazı karakterlerin de payı bulunuyor. Umutsuzluğa kapıldığı anda bir dostun cesaret veren sesi, gereksiz kurallara boyun eğmeyen başka kadın ve erkeklerin hoş sürprizleri de kitap boyunca Nannerl'e eşlik edip dayanışmanın tatlı rüzgarlarını estirerek sayfaları hızla uçuşturuyor. Hem okuma zevki hem de bittiğinde güç veren yanıyla severek okuduğum ve tavsiye edeceğim kitaplardan biri oldu Mozart Kızı. Bir gün Johann Sebastian Bach bile size gülse unutmayın ki başkasının ne düşündüğü kimin umurunda!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/basrolde-ece-dizdar-ve-oner-erkan-sahnede-evlilikten-sahneler/", "text": "#dünyandeğişsin diyerek 9. sezonuna başlayan Zorlu PSM'nin yeni sezonunun sürprizlerinden en yenisi sinemanın ölümsüz isimlerinden Ingmar Bergman'ın kült filminden, ödüllü oyuncu ve yönetmen Kayhan Berkin rejisiyle sahneye uyarlanan Versus Tiyatro ve Zorlu PSM ortak yapımı Evlilikten Sahneler oyunu. Evlilikten Sahneler, çoğu zaman kadın ve erkek kimliğinde önemli dönüşümlere yol açan ve onu biçimlendiren bir çerçeve haline gelen evliliği oyunun merkezine koyuyor. İki insan bir ömür bir arada yaşayabilir mi?, Aile nedir?, Şefkat nedir?, Aşk nedir ne değildir? sorularına yanıt arayan Evlilikten Sahnelerde baş rollerde Ece Dizdar ve Öner Erkan yer alıyor. Oyunda 10. evlilik yıldönümlerini kutlamak üzere olan ideal bir çift görünümündeki iki çocuk sahibi mutlu bir çiftin; bir çeşit sığınak olarak kurdukları evliliklerinin kimi dönemlerini yakından izleme fırsatını bulacak olan seyirci, görünürde mükemmel olan bu çiftin sevgi, nefret, arzu, tekeşlilik, özgürlük, iletişimsizlik gibi kavramlarla mücadele edişlerini yakından gözlemleyecek. Bir tür evlilik araştırması olan oyunda Ece Dizdar ve Öner Erkan'ın yanı sıra Kayhan Berkin, Pınar Göktaş ve Naz Buhşem de rol alıyor. İsveçli tiyatro ve film yönetmeni Bergman'ın en önemli yapıtlarından biri sayılan otobiyografik özellikler de içeren Bir Evlilikten Manzaralar 1973 yılında önce 6 bölümlük bir televizyon dizisi olarak yayınlanıp büyük ses getirmiş, sonrasında filme de çekilip hem eleştirmenler hem de seyirciler nezdinde büyük beğeni toplamıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/basrollerini-ugur-polat-ve-ipek-turktanin-oynadigi-anadolu-leopari-1-nisanda-vizyonda/", "text": "Emre Kayiş'in, uluslararası festivallerden ödüllerle dönen ilk uzun metraj filmi Anadolu Leoparı, festival yolculuğunun ardından 1 Nisan Cuma günü vizyona girmeye hazırlanıyor. Yaratıcısı ve senaristi olduğu Alef dizisiyle dikkat çeken Emre Kayiş'in yazıp yönettiği ilk uzun metraj filmi Anadolu Leoparı, dünya prömiyerini 46. Toronto Uluslararası Film Festivali'nde yaptı ve festivalden FIPRESCI Ödülü'yle döndü. Aralarında Selanik, Oslo, Sofya, Kerala, Sydney ve Jerusalem'in de bulunduğu pek çok önemli uluslararası film festivaline davet edilen Anadolu Leoparı, Türkiye prömiyerini gerçekleştirdiği 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda En İyi Sanat Yönetmeni ve Behlül Dal En İyi İlk Film ödüllerini kazanırken, 32. Ankara Film Festivali'nden En İyi Film dahil olmak üzere toplam 4 ödülle döndü. Başrollerini Uğur Polat ve İpek Türktan'ın paylaştığı Anadolu Leoparının oyuncu kadrosunda ayrıca Tansu Biçer, Ege Aydan, Seyithan Özdemir, Osman Alkaş ve Nuri Gökaşan yer alıyor. Yirmi iki yıldır ülkenin en eski hayvanat bahçesinin müdürü olan Fikret, yalnız başına yaşamaktadır. Hayvanat bahçesinin kapatılıp Araplara satılması ve arsasında bir eğlence parkı yapılması uzun süredir gündemdedir. Fikret'in karşı olduğu bu eğilimi şimdilik engelleyen ise, soyu tükenmenin eşiğinde olduğu için koruma altında bulunan ihtiyar bir Anadolu leoparının halen hayatta olmasıdır. Leopar başka bir hayvanat bahçesine taşınmadan kapanma işleminin başlaması mümkün değildir. Fikret, içine kapanık yardımcısıyla bu değişime karşı mücadele eder. Emre Kayiş, senaryosunu kaleme aldığı ve yönetmen koltuğunda oturduğu filmde; soyu tükenmekte olan yaşlı leoparın hüzünlü kaderinden hareketle, onunla yazgı birliği içinde olan insanların duygu dünyasını ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/basucunuzdan-eksik-etmeyeceginiz-bir-gunluk-okuma-gunlugu/", "text": "Ziyaret ettiğiniz kitaplar sizde nasıl izler bırakıyor? Kitapların iç dünyanızdaki yansımalarını yazıya döker misiniz? Peki, bir okuma günlüğü tutmak okuma alışkanlıklarınıza neler katabilir? Okuma Günlüğü, okuduğunuz kitaba dair unutmak istemediğiniz ayrıntıları, yorumları, anahtar sözcükleri, alıntıları ve sizde uyandırdığı çağrışımları not edip yıllar boyunca saklayabilmeniz için tasarlanan sade ve kullanışlı bir günlük. Okuma yolculuğunuzdaki rotaları adım adım izlemek için yeni bir zemin sunan Okuma Günlüğü, sayfa aralarında Tim Parks'tan Ricardo Piglia'ya George Saunders'tan, Terry Pratchett'a farklı yazarların okuma ve yazma üzerine kaleme aldıkları kısa metinlere de yer veriyor. Böylece okumanın pasif bir eylem olmadığının bir kez daha hatırlatıldığı günlükte yol alan okurlar, etkin bir okur olabilmenin ayrıcalığını yaşıyor. Özgün tasarımı ve ciltli baskısıyla dikkat çeken Okuma Günlüğü, okurların başucundan eksik etmeyeceği ve yıllar sonra okurun seyir defteri olarak belki de kitap gibi okuyacakları bir miras aynı zamanda. Deli Dolu Yayınları tarafından yayımlanan Okuma Günlüğü, başucunuzda hep sizinle olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/batuhan-sarican-yazdi-bir-norobilimci-yazarin-portresi-oliver-sacks/", "text": "O sadece dünyaca şöhrete sahip bir nörobilimci-yazar değil, aynı zamanda hareket halinde bir adamdı; usta bir motosiklet sürücüsü, günde iki kilometre yüzen ve egzotik topraklara seyahat etmeyi seven biriydi: Aklın gizemlerini, halkın diliyle anlattığı kitaplarıyla tanınmıştı. Ancak yalnızlaştırılan bir bilim insanıydı: Oliver Sacks'ı anıyoruz. Bir adam, karısını nasıl şapka sanabilirdi ki? Kitabın eğlenceli bir öykü derlemesi olduğunu düşünerek hemen elime alıp incelemeye başlayınca öyle olmadığını anladım. Bu kitap, nörobilimci Prof. Oliver Sacks'ın klinik vaka deneyimlerini içeren, Tourette sendromundan otizme farklı nörolojik vakaları anlattığı bir yaşantı kitabıydı. Hemen alıp okumuştum. İşte Oliver Sacks ile tanışmam ve bilişsel bozuklukların patolojik birer karşılığı olduğunu öğrenmem de bu kitap sayesinde olmuştu. Bugün dönüp baktığımızda bir tıp doktoru ve yazar olan Sacks'ın, bilim insanları arasında nadir görülen bir popülerlik seviyesine ulaştığını rahatlıkla görebiliriz. Beynin ve bilincin en garip yönlerine vurgu yaparak, türlü türlü nörolojik vakaların kişisel tarihçelerini başarılı bir şekilde öyküleştiren Sacks, Karısını Şapka Sanan Adam başta olmak üzere birçok kitabıyla biliniyor. Ve neyse ki hepsi de Türkçeye çevrildi. Normal ile patolojik arasında sınırları aşan yedi yaşamöyküsünü anlattığı Mars'ta Bir Antropolog (1995); insanların beyin hasarlarını telafi etme yollarıyla ilgili Aklın Gözü (2010); spesifik nörolojik durumlara dair doktorluk deneyimlerini yazdığı Migren (1970), üyeleri renkkörü olan sıra dışı bir topluluğu anlattığı Renkkörleri Adası (1997) ve sağırların dil algısına odaklandığı Sesleri Görmek (1989) gibi birçok çoksatan kitabın yazarı olarak tanınıyor. Ayrıca Meksika seyahat günlüğü olan Oaxaca Günlükleri (2002) de onun nitelikli eserleri arasında. Eserleri, sadece ABD'de birer milyondan fazla kopyası basılırken çalışmaları film ve tiyatro oyunlarına uyarlanmaya devam ediyor. Sacks, ilk büyük ilgiyi, 1966'daki klinik kariyerine başladığı Bronx'taki Beth Abraham Hastanesi'nde atipik bir ensefaliti olan bir grup hastayı anlattığı Uyanışlar adlı kitabıyla 1973'te görmüştü. Dr. Sacks'ın ilgilendiği hastaların çoğu uyku hastalığı nedeniyle onlarca yıldır katatonikti. Sacks onlara, Parkinson hastalarındaki benzer semptomların tedavisi olarak yeni yeni fark edilmeye başlanan L-dopa ilacını vermiş, ardından tanımadıkları bir dünyaya adım atmalarını izlemişti. Bazıları hem ilaca hem de değişen koşullara diğerlerinden daha iyi yanıt vermişti ve Sacks, söz konusu kitabını, bu farklılıkları keşfetmeye ve hastalarının bir nevi yeniden uyanışını kutlamaya adamıştı. Dr. Sacks, kendi kitap ve denemelerini; vaka öyküleri, patografiler, klinik hikayeler veya nörolojik romanlar olarak tanımlamayı seviyordu. Odaklandığı ve yazdığı klinik vakalar arasında yaşlanma, hafıza ve duyu kaybı, renkler ve rüyalar, Freud, halüsinasyonlar, nöral Darwinizm, hayali uzuvlar ve psikedelik maddeler gibi konular vardı. Denekleri arasında ise okuma yeteneğini kaybeden bir yazar, ellerini yalnızca işe yaramaz hamur parçaları olarak algılayan bir kadın, beyni gözlerinin gördüklerini deşifre etme yeteneğini yitirmiş ve bu sebeple karısını şapka zanneden adama kadar birçok hasta vardı. Her ne olursa olsun hastalarının mücadelelerini ve bazen de tekinsiz yeteneklerini anlatan Dr. Sacks, Tourette veya Asperger gibi sendromların ne demek olduğunu halka basit ama nitelikli öyküleriyle açıklamıştı, belki de başarısının sırrı buradaydı. Sacks, vaka öykülerine yaptığı vurguda, kendisi ve meslektaşlarının insan hayvanının işleyişi hakkında ne kadar az şey bildiğini iyi anlamış ve anlatmaya çalışmıştı. Sacks, kendisini meraklı bir kaşif olarak görmeyi her zaman sevmiş ve hatta Pek çok garip, nöropsikolojik ülkeyi; nörolojik bozukluğun en uzak ve Tropik bölgelerini keşfettim. demişti. Hep diyoruz ya merak bizi ileri taşır; o da entelektüel merakının peşinden gitmiş ve bu, onu sonu olmayan bir yolculuğa çıkarmış ve ileri götürmüştü: İyi ya da kötü, çok inatçıyım. diyecekti, Bir şey dikkatimi çektiyse onu asla bırakamam. Bu büyük bir güç veya zayıflık olabilir. Ama bu saplantı beni bir araştırmacı yapar. Öyle ki bu meraklılığı ve kişisel deneyimi, onu özellikle 1960'larda zihin değiştiren ilaçlar üzerine çalışmaya yöneltmiş ve daha sonra Halüsinasyonlar (2012) adıyla bir kitap bile yazmıştı. Ancak Oliver Sacks'ı sadece kitaplarıyla anmak çok da doğru bir yaklaşım sayılmaz. Onun kitapları aynı zamanda klinik yaşantısı ve deneyimleri demekti. Sacks, ne olursa olsun bilimsel merakını ve büyük sorulara cevap arama sezgisini korumuştu. Zihnin kimyasal ve nörolojik temellerini incelemenin moda haline gelmesinden yıllar önce, Dayanacak Bir Bacak (1984) kitabında böyle bir alana olan ihtiyacı göz önüne koymuş ve bu alana klinik ontoloji veya varoluşsal nöroloji adını vermişti. Otobiyografik ögeler taşıyan bu kitapta aynı zamanda bir dağ tırmanışı kazasını da anlatıyordu; yazar, 1974'te Norveç'te bir dağın tepesinde koşarken sol kuadrisepsini yırtsa da şiddetli ağrıya rağmen dağdan inmeyi başarmıştı. Takip eden üç hafta boyunca, uzvunda tuhaf bir sahiplik eksikliği yaşamış ve bu duyguyu hem fizyolojik hem de felsefi açıdan anlamak için mücadele etmişti. Sacks kendi yazım tarzı ve kariyer yolunu, akıl hocası olarak gördüğü Sovyet nöropsikolojisinin kurucusu A. R. Luria ile ilişkilendirmişti. İkisi hiçbir zaman araya gelmese de yıllarca yazışmayı sürdürmüştü. Luria'nın The Mind of a Mnemonists (1968) eserinin onda etkisi çok büyüktü. Luria, muazzam bir hafızaya ve imgelem gücüne sahip bir hastasını 30 yıl boyunca takip etmiş ve onu yazmıştı. Sacks, Luria'nın kendisi üzerindeki etkisini, Onun kitabına başladığımda bunun bir roman olduğunu düşündüm. Bir romanın gücü, acısı ve dramına sahipti. Sonra bunun bilimsel bir vaka geçmişi olduğunu anladım, şimdiye kadar okuduğum en zengin şeydi. Anlatı, bilimsel anlayışın önemli bir parçası olabilir. Ben bir doktor ve hikaye anlatıcısı değilim. İkisini bağlantılı olarak görüyorum. diyerek açıklayacaktı. Yetenekli bir piyanist de olan Sacks, sık sık müzik ve akıl arasında ilişki kuran yazılar da yazmış ve sonunda bu yazıları Müzikofili (2007) kitabında bir araya getirmişti. Öyle ki Sacks, müziğin demans hastalarına ulaşma yeteneğini açıkça takdir etmişti. 2006'da Columbia Üniversitesi'ndeki bir dinleyiciye, Bence biz esasen, son derece müzikal bir türüz. Ve bildiğim kadarıyla, dilin müziğe dayanıp dayanmadığını bilmiyorum. ifadelerini kullanmıştı. Nietzsche'nin Bizet'yi dinlemenin onu daha iyi bir filozof haline getirdiği iddiasına da atıfta bulunan Sacks, Mozart'ın beni daha iyi bir nörolog yaptığını düşünüyorum, diyecek kadar da ileri gitmişti. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde ise ailesi, Oliver ve kardeşi Michael'ı yatılı okula göndermişti. Sacks o günleri hiç de iyi hatırlamazken dört yıl sonra eve döndüğünde kendisini bodrumdaki laboratuvarına sığınarak periyodik tablonun cazibesine kaptırmıştı. Neden sonra tıp diplomasını Oxford'daki Queen's College'dan aldıktan sonra Sacks, 1960'ların başında San Francisco'daki Mount Zion Hastanesi'nde staj yapmak için ABD'ye taşınmış ve ardından Los Angeles'daki Kaliforniya Üniversitesi'nde nöroloji ve nöropatoloji alanında ihtisasını yapmıştı. Sacks, nöroloji alanında kariyer yapmaya başlama nedenini şöyle açıklıyor: Beyin hem bizi şekillendiriyor hem de bizim tarafımızdan şekillendiriliyor; biz buyuz. Nihayetinde Bronx'taki Albert Einstein Tıp Koleji'ndeki bir burs için 1965'te New York'a taşınmış ve bir yıl sonra Beth Abraham'da, Uyanışlar eserinin yolunu açan klinik çalışmasına başlamıştı. Sacks Kaliforniya'da içinde bulunduğu kültürden etkilenerek şair Thom Gunn ile arkadaş olmuş ve Büyük Kanyon'a motosiklet gezilerinde Cehennem Melekleri isimli motosiklet çetesine katılmıştı. Hareket Halinde: Bir Hayat (2015) isimli kitabında ise cinsel yönelimini ilk defa açığa vurarak ergenlik çağında eşcinsel olduğunu fark ettiğini anlattı. Hayatının sonlarında aşkı bulmadan önce 35 yıl süren bir bekarlık dönemi yaşadığını yazmış ve sonunda yedi yıllık partneri yazar Bill Hayes'le tanışmıştı. Kendisi aynı zamanda çelişkilerle dolu bir adamdı: samimi ama mesafeli, girişken ama yalnız, klinik ama şefkatli, bilimsel ama şiirsel, İngiliz ama neredeyse Amerikalı. Yıllar içinde Guggenheim Vakfı, Ulusal Bilim Vakfı, Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi ve Kraliyet Doktorlar Koleji'nden onur ödülleri de dahil olmak üzere birçok ödül aldı. 2008'de İngiliz İmparatorluğu Önderleri arasına seçildi. Dopdolu bir hayat yaşayan Sacks, yılda yaklaşık 10.000 mektup alıyordu. Sacks bu mektuplar için 10 yaşın altındaki, 90 yaşın üzerindeki veya hapishanedeki kişilere her zaman cevap veriyorum, diyecekti. Üretken bir günlük tutucusu olan Dr. Sacks, 600'den fazla defter derlemişti. Denemelerini The New Yorker ve The New York Review of Books gibi dergiler, muhtelif tıp dergileri ve ayrıca Antaeus gibi küçük edebiyat dergileri yayınladı ve yazıları kitap olarak basıldıktan sonra bile yeni bilgiler eklemek için sık sık gözden geçiriyordu. Bir yayıncısı, Ah, Oliver! Bir dipnot için her şeyi yaparsın! diyecekti. 30 Ağustos 2015'te, 82 yaşında hayata gözlerini yuman Sacks'ın ölüm nedeni kanserdi; öldüğünde başucunda, hayatındaki en önemli iki kişi vardı: Dr Sacks'ın son yedi yıldır partneri olan yazar Bill Hayes ve iş arkadaşı-editörü Kate Edgar vardı; kendisi şimdi Oliver Sacks Vakfı'nı yönetiyor. Sacks, hayatı boyunca yazdığı kitapların satışlarından elde edilen geliri, çalışmalarının yayımlanmaya devam edilmesi, arşivinin korunması ve tıpta hümanizmi ilerletmeyi desteklemek amacıyla kurduğu, kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan Oliver Sacks Vakfı'a bağışladı. Sacks, ölümüne kadar aktif kalsa da 2007'de 74 yaşında, Albert Einstein Tıp Fakültesi ile 42 yıllık ilişkisini, Columbia'daki disiplinlerarası bir öğretim görevini kabul etmek için kesmiş, 2012'de New York Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne nöroloji profesörü olarak dönmüştü. Hastaları, hiç şüphesiz ki onun edebi eserlerine malzeme vermişti ama o aynı zamanda hastalarıyla çalışmayı gerçekten seviyordu. Not: Yazı, Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 16 Ekim 2020 tarihli 238. sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/batuhan-sarican-yazdi-edouard-louis-nicin-bu-kadar-konusuluyor/", "text": "Kalemiyle her türlü şiddet ve ayrımcılığa savaş açan Edouard Louis'nin niçin bu kadar konuşulduğunu anlamak için onun hayat hikayesini biraz olsun bilmek, biraz olsun empati kurmak gerekiyor. İşte karşınızda, geçmişini romanlarına hapseden bir yazar: Edouard Louis! Batuhan Sarıcan'ın kaleminden okuyoruz. Son zamanlarda adından sıkça söz ettiren bir yazardan bahsedeceğim; Edouard Louis. Dünya, onu ses getiren otobiyografik kitaplarıyla tanıyor. Louis'nin niçin bu kadar konuşulduğunu anlamak için onu biraz olsun tanımaya çalışmak gerek. Ben de Louis'nin Babamı Kim Öldürdü romanını bitirdikten sonra hakkında ne bulursam okumaya, kendimi onun yerine koymaya çalışıyorum. Alfred Adler de insan tabiatını gerçekten bilmenin tek yolunun kendini başkasının yerine koymak; başkasının ruhsal bunalımlarını tam olarak anlayabilmek olduğunu söylüyordu. Ben kendimi Eddy'nin yerine koyup onun ruhsal bunalımlarını anlamaya çalışıyorum ama başarılı olduğum söylenemez. Çünkü böyle bir hayatı tahayyül bile edemiyorum. Hayat hikayesi epey sarsıcı; o zamanlarda Eddy Bellegueule ismini taşıyan Louis, 2012 Noel'i sırasında tanıştığı Cezayir kökenli bir adam tarafından silah zoruyla tecavüze uğruyor. Verdiği ifadenin ardından polislerin homofobik nefret söylemine maruz kalan Louis tamamen çaresiz hissederek öfkeye kapılıyor. Çocukluğuna indiğimiz zaman da karanlık bir tabloyla karşılaşıyoruz. Zira Eddy'nin çocukluğu da sevgi ve huzur içinde geçmiyor. Fransa'nın kuzeyindeki bir komünde doğan Eddy, yoksul ve işçi sınıfı bir ailede büyüyor. The New Yorker'dan Alexandra Schwartz'a verdiği söyleşide, Yedi kişilik bir ailede büyüdüm ve ayda yedi yüz avro ile geçinmek zorundaydık. Beş çocuk ve iki yetişkin. diye anlatıyor o günleri. LGBTİ birey olarak büyürken nefret söyleminden de nasibini fazlasıyla alıyor, dolaptan çıkamıyor ve dışlanıyor. Öyle bir çevre ki komşularının çoğu aşırı sağcı Ulusal Cephe'ye oy veriyor. Louis onların, işçi sınıfını unutan soldan umutlarını çoktan kestiklerini söylüyor. Sokakta şiddet ve ayrımcılık kol geziyor. Ailesinde kimse okumamış olsa da Eddy farklı bir kişiliğe sahip; ilkin lise eğitimi sırasında tiyatro bölümünde kendisini gösteriyor. 2011'e gelindiğinde ise Fransa'daki en prestijli yüksek öğrenim kurumlarından Ecole Normale Superieure'e kabul edilerek lisansını üçüncü yılında tamamlayıp yüksek lisans yapıp Paris'teki Sosyal Bilimler Okulu'nda eğitimine devam ediyor. 2013'te modern sosyolojinin kurucularından Pierre Bourdieu'nun eleştirel düşünme ve siyasi özgürleşme üzerindeki etkisini analiz eden L'insoumission en heritage isimli kollektif çalışmanın editörlüğünü yapmasıyla yayıncılığa profesyonel anlamda adımını atıyor. Bu çalışma ve akademik ortamın da kendisine verdiği güvenle birlikte sığınabileceği ve kendisini korkusuzca ifade edebileceği tek yerin edebiyat olduğuna kanaat getiriyor. Tabii Eddy Bellegueule ismini romanlarına hapsedip Edouard Louis ismini almasıyla birlikte gerçek hayatta karşılaştığı ayrımcılıkların biteceğini beklemek naiflikten olurdu. Zira sınıfsal ayrımcılıkları gözler önüne seren bir yazar olarak ilk yılları epey zorlu geçiyor. Memleketini sarıp sarmalayan şiddeti ve yoksulluğu kalemiyle dünyaya duyurmak istediğinde Paris'teki bir yayıncı kendisine, Yayınlayamam çünkü kimse insanların bu kadar fakir olabileceğine inanmaz. diyebiliyor. Eddy Bellegueule ismi, Edouard Louis için artık sadece otobiyografik eserlerinin ana karakteri haline geliyor; kendi hayatını, eserlerinin merkezine yerleştirdiği ilk yapıtı En Finir Avec Eddy Bellegueule 2014'te yayımlanıyor. İlk yılında üç yüz bin kopya satarak büyük yankı uyandıran kitabında, çocukluk ve ilkgençliğinde yaşadığı zorbalıkları; homofobi ve ırkçılığı anlatıyor. Neden sonra bu kitapta yazdığı her şeyin gerçek olduğunu açıklıyor. Aynı yılın eylül ayında, Picardie Üniversitesi'nde Didier Eribon danışmanlığında sınıfsal kaçakların güzergahları hakkındaki doktora tezini tamamlıyor. Ardından 2016'da Histoire de la Violence yayımlanıyor. Bu kitapta 2012 yılında yaşadıklarının izi derin; tecavüzcüsünü anlamaya çalışıyor. The Guardian'dan Angelique Chrisafis'e verdiği söyleşide, Cezayirli ve işçi sınıfından olan bu adamın nasıl kalıcı aşağılamayla yaşamış biri olduğunu göstermeye çalıştım. Bana saldıran adam da tıpkı benim gibi homofobik bir ülkede, Fransa'da büyümüş, kendi arzusundan tiksinen biri. Ve arzu çok güçlüdür, eğer kendi arzunuzdan nefret ederseniz, bir tür delilik yaratabilir, diye anlatıyor. Ardından benim de okuduğum son kitabı Qui a tue mon pere geliyor. Can Yayınları etiketiyle çıkan ve Ayberk Erkay'ın çevirisiyle okuduğumuz romanda Louis, bir fabrika kazasıyla iş göremez hale gelen ve hükümetin sosyal yardımları kesmesiyle sokakları süpürmek zorunda kalan babasını yanındaki sandalyeye oturtup içini dökmeye başlıyor. Önce homofobik babasının, ailesini yarı yolda bırakan ve sindiren ataerki tavrını, ardından bugünkü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da dahil olmak üzere işçi sınıfına nefes aldırmayan sağcı veya solcu bütün Fransız politikacıları yerin dibine sokuyor. Louis ataerkiye, homofobiye, ırkçılığa, zorbalığa ve kendisini her türlü siyasi katakulliyle üstün kılan sınıflara kalemiyle cesurca şavaş açıyor. Louis, kitaplarına hakim olan bu tavrı, Saldırıya uğradıktan sonra her türlü şiddete karşı aşırı duyarlı hale geldim diye açıklıyor. Louis aynı zamanda şiddetin yazarı olmak istediğini söylüyor. Çünkü bu konuda ne kadar çok konuşursa, şiddeti o kadar azaltabileceğini, o kadar insanın sesi olabileceğini düşünüyor. Eddy'nin maruz kaldığı travmatik olayın ardından sekiz yıl geçtikten sonra Louis, bugün dünyanın en çok satan yazarları arasında. Eserleri beyaz perdeye de yansıdı. Babamı Kim Öldürdü, Kemal Aydoğan'ın yönetip Onur Ünsal'ın oynadığı tek perdelik bir oyun olarak Moda Sahnesi'nde tiyatro severlerin de karşısına çıktı. Louis'nin dünya çapında geniş yankı bulması sürpriz değil. Bulmaya devam edeceği de aşikar. Onu daha çok konuşacağız. Çünkü her türlü şiddet ve ayrımcılık, bu dünyanın kılcal damarlarına işlemiş durumda. Ve cam tavanları kırmanın, nefreti ve ayrımcılığı ortadan kaldırmanın yolu kelimelerden geçiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/batuhan-sarican-yazdi-nicin-kendi-sesimizi-kayittan-dinlemek-rahatsiz-edicidir/", "text": "Video veya ses kayıt cihazında kendi sesinizi duymak size de garip gelmiyor mu? Yalnız değilsiniz. 20 yılı aşkın süredir nadiren merak ettiğim ama peşine düşüp araştırmadığım bir sorunun cevabını buldum. Evimize ilk defa kayıt özelliği olan bir kamera girdiğinde sanıyorum 11 yaşındaydım. VHS-C kasetlere kayıt yapan Panasonic marka bir cihazdı; elinizi kayışa geçirir, kamerayı kavrar ve kırmızı record tuşuna bastığınızda dünyanın en ünlü belgesel yönetmenlerinden biri olurdunuz. Çünkü o zamanlar -tıpkı şimdi olduğu gibi- belgesel meraklısısınızdır. Bu cihazla matematik kitaplarımdan daha uzun süre meşgul olmuştum. Ders çalışacağıma kendimce belgeseller çeker, sonra evde kimse yokken tüplü televizyona bağlar ve o dahiyane çekimlerimi izlerdim. Mesela yaşadığımız misafirhanenin floresan yanıp sönen koridorunun en uzak köşesine -sırf aksiyon olsun diye- zoom yapar, ardından ayağımın dibindeki bir böceğe yaklaşırdım, dokunduğunuzda top haline gelen bir tespih böceği kısa bir belgeselin konusu olabilirdi pekala; Vay canına! Bakın dokununca ne hale geliyor, der gibiydi çekimler ama konuşmazdım tabii ki. Gece ya da gündüz olsun kadrajıma ne girerse çekiyordum; hava kararınca lambalara çarpıp duran güveler, resepsiyona giren bir kedi, karınca yuvalarındaki hareketlilik, ağaca tüneyen bir baykuş, çalılıktaki birtakım börtü böcek ve şansım yaver giderse de bir peygamberdevesi belgesellerimin konusu olurdu. Bazen de çektiğimin farkına varamayacak uzaklıktaki insanları kaydederdim. Sonuçta onlar da bir hayvan değil miydi, belgesel konusu olabilirlerdi. Ama benim ilgimi çeken hayvanlar, daha küçük olanlardı. Ailem bu çekimleri yaptığımı bilmez, bilinse de gerektiği zaman kasetlerde boş yer oldukça sorun edilmezdi. Onlar için bu kameraya ihtiyaç duyulan yegane zamanlar, şehir dışında çıkılan tatiller ve aile üyelerimizin doğum günü kutlamalarıydı. Kendi sesimin farkına varışım da işte böyle bir video kaydı sayesinde oldu. Kim bilir hangimizin doğum günüydü. Kayıt sonrası mısır patlatıp izlediğimiz o anı şimdi hayal meyal hatırlıyorum; şaşırmış ve garipsemiştim, Benim sesim böyle değil ki! Çocukken farkına varıp şaşırdığınız onca şeyden yalnızca biriydi, kafayı takmamış, gülüp geçmiştim. Bu anımı, bu yazıyı yazana kadar hatırladığımı hatırlamıyorum. Fakat o gün bugündür, konuşurken duyduğum kendi sesim ile başkasının duyduğu benim sesim arasında fark olduğunu öyle ya da böyle bilir ama nedenini araştırmazdım. Geçenlerde konuyla ilgili bir habere tesadüfen denk geldim, biraz araştırınca da durumun neredeyse herkeste aynı duyguları yaratan bir fenomen olduğunu öğrendim. Psikolojide buna sesle yüzleşme deniyor. Kişinin kendi sesini beğenmemesi veya yadırgaması olgusu. Hani sesim şarkı söyleyecek kadar güzel değil ama bu farklı bir mesele; sonuçta kendi sesiniz iyice rahatsız edici ve tanınmaz bir hale bürünüyor. Sesle yüzleşme fenomeni, genellikle bir kişinin kendi sesinin, diğer insanların nasıl duymasını beklediği ile kayıtlarda gerçekte duyulan arasındaki farklılıktan ve yaşanan hayal kırıklığından kaynaklanıyor. Öyle bir hayal kırıklığı ki başta sesinizi tanıyamıyorsunuz bile. Örneğin 1967'de Rousey ve Holzman tarafından yapılan bir çalışmada, katılımcıların sadece % 38'i kendi seslerinin kayıtlarını 5 saniye içinde tanıyabilmiş. (1) Durum o kadar vahim. Kulak-Burun-Boğaz biliminin Latince karşılığı olan otolarengoloji konusunda uzmanlaşan bir isim, Washington Üniversitesi'nden Neel Bhatt, bu fenomeni benim için yıllar sonra anlaşılır bir hale getiriyor. (2) Kendisi, ses sorunları olan hastaların tedavisinde uzmanlaşmış bir cerrah olarak hastalarının konuşmalarını belli aralıklarla kaydediyor. Bu kayıtlar, terapi ve tedavilerin etkilerini somut olarak ortaya koyabilmesi açısından önem taşıyor. Bhatt, zaman içinde bu seansların hastaları için ne kadar zor olabileceğin görerek bir hayli şaşırıyor. Çünkü birçoğu, tıpkı benim doğum günü videolarında kendi sesimi duyduğumda hissettiklerim gibi, kendi seslerinin kayıttan çaldığını duyduklarında açıkça rahatsız oluyor, hatta kimisi kaydı kapattırmaya kadar götürüyor işi. Peki ama konuşunca nasıl duyuyoruz? Bhatt'a göre konuştuğumuz zaman sesimiz farklı bir şekilde iç kulağa ulaşıyor. Bir kısmı hava iletimi yoluyla taşınan sesin çoğu, dahili olarak doğrudan kafatasında kemikleriniz yoluyla iletiliyor. Bir başka deyişle, konuşurken kendi sesimizi duyduğumuzda, bunun nedeni hem dış hem de iç iletimin bir karışımı oluyor ve iç kemik iletimi düşük frekansları artırıyor gibi görünüyor. Bu nedenle de konuştuğumuzda sesimizi daha derin ve daha zengin algılıyoruz. Kaydedilen ses ise buna kıyasla, daha ince ve daha yüksek tiz ses çıkarabiliyor. Bu da çoğu kişi için rahatsız edici bulunuyor. Sesimizin kaydını duymanın rahatsız edici olmasının ikinci bir nedeni ise daha çok psikolojik, yani dinlediğimiz sesin, bizim için gerçekten yeni bir ses olması. Sonuçta bu, kendi algımız ile gerçeklik arasındaki farkı ortaya çıkaran bir ses. Her birimizin sesi benzersiz olduğu ve öz kimliğin önemli bir bileşeni olduğu için bu uyumsuzluk, bizim için sarsıcı olabiliyor. Kolay değil, başkalarının sizi başından beri farklı bir ses tonuyla duyduğunu fark ediyorsunuz; bu oldukça rahatsız edici. Benim için anlık bir garipseme ve ardından gülüp geçilecek bir durum. Ancak bazı insanların, sırf bu sebeple ses değiştirme operasyonuna bile girdiğini öğrenmek epey şaşırtıcı. Aslında bizi rahatsız eden tek şey, sesimizin alışık olduğumuzdan başka bir şekilde duymamız. Yoksa Panasonic'in bir suçu yok. - Rousey, C., & Holzman, P. S. (1967). Recognition of one's own voice. Journal of Personality and Social Psychology, https://doi. org/10.1037/h0024837 - Neel Bhatt, Why do we hate the sound of our own voices? https://theconversation. com/why-do-we-hate-the-sound-of-our-own-voices-158376 - Kate Samuelson, Why Do I Hate the Sound of My Own Voice? https://time. com/4820247/voice-vocal-cords/"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/batuhan-sarican-yazdi-yoksa-basari-basagrisi-mi-demek/", "text": "Türk Dil Kurumu'nun Türkçe Sözlük'ü bugün kaç çocuğun en sevdiği kitaptır onu bilemiyorum ama benim karıştırmayı en sevdiğim kitaplardan biriydi. Halen de öyle aslında; iki ciltli 1983 baskısını saklıyorum. Lacivert şömiziyle çalışma masamda, yanı başımda; yangında ilk kurtarılacaklar arasında. Canım sıkıldıkça rastgele bir sayfa açıp önüme çıkan ilk kelimeyi okuyorum. Sözlüğe göre başarı, başarmak eyleminin isim haliydi; peki ama başarmak eylemi de ne ola ki? Şimdi yine sözlüğün ilk cildinin toz kokan, dikişleri kaskatı kesilmiş saman rengi sayfalarında arıyorum bu sorunun cevabını. Bandırma, Basiret, Başak, ŞAK! Barabasi, başarıyı benim gibi matematikle arası pek iyi olmayanların bile canını sıkmadan, hayatımızda karşılığı olan bir formülle açıklıyor aslında. Belirli bir ürün, bilimsel makale, sanat eseri veya diğer çabalarda S olarak gösterdiği başarı derecesini iki bileşene bağlıyor: Temel fikrin niteliğinin altında yatanları sembolize eden r ve bir projenin/eserin arkasındaki yaratıcının, belirli bir alandaki fikirleri bir araya getirerek bunların meyve vermesini sağlayan bir hale getirebilme yeteneği ve arzusu; yani Barabasi'nin Q faktörü olarak adlandırdığı yeti. Burada uzun vadeli başarı, başlangıç fikrinin ortaya koyduğu şey ve yaratıcının Q faktörüyle sağlanıyor. Yani: S = Qr. Yazar, tüketici elektroniği tasarlama alanında şüphesiz yüksek Q faktörüne sahip biri olan Steve Jobs'un bile başarısızlıkları olduğunu söyleyerek gönlümüzü ferahlatıyor. Jobs'un tasarladığı Think AppleLisa, NeXT, G-4 Cube ve MobileMe'yi belki de hiç duymamış olduğumuzu dile getiren Barabasi, bugün bu ürünlerin başarısızlıklar mezarlığında yattığını hatırlatıyor. Yani Q faktörü ne kadar yüksek olursa olsun ortaya r değeri düşük, başarısız ürünler de çıkabiliyor. Peki böyle bir durumda ne yapmalı? İyi olduğunuz konuda yılmadan devam etmelisiniz. diyor. Burada, kuduz aşısını bulan Fransız mikrobiyolog Louis Pasteur'ün Beni amacıma ulaştıran sırrı söyleyeyim size. Gücümün tek kaynağı olan azmim, sözü kayda değer. Şimdi düşünüyorum da Umberto Eco, ilk romanı Gülün Adı'nı 1983'te yayımlamıştı. Tam da yazının başında bahsettiğim sözlüğün basımıyla aynı tarihte. Anlayacağınız Eco, bu kitabı yayımladığında yarım yüzyıllık bir çınardı. Orta Çağ felsefesi ve göstergebilim alanında tanınan, seçkin bir akademisyen olsa da namının dört duvar arasından dünyanın dört bir yanına yayılması ellili yaşlarını bulacaktı. Ezcümle Barabasi'nin çalışması, uzun vadede başarılı olmanın en iyi yolunun, hangi konuda iyi olduğunuzu bulmak ve o alanda yeni şeyler denemeye devam etmek ve üstüne düşmek olduğunu ortaya koyuyor. Tabii o konuda iyi değilseniz çabalamanın lüzumu yok. Buradan hareketle, yukarıda ele aldığımız çocuğun, başka bir alana ilgi ve yeteneği varken ne annesini dinleyip müziğe ne de babasını dinleyip mühendisliğe odaklanmasında bir mantık aramak güç. Çünkü dayatılan bu başarı ısrarı, çocuğun başını ağrıtmaktan başka bir işe yaramıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bbc-kultur-servisinin-derledigi-en-iyi-100-cocuk-kitabi/", "text": "BBC Kültür Servisi, gelmiş geçmiş en iyi çocuk kitaplarını derlemek için 56 ülkeden 177 kitap uzmanıyla bir anket yaptı. Vahşi Şeylerin Ülkesinde'den Harun ve Öyküler Denizi'ne kadar işte 100 kitap. Yıllardır belirli bir kategorideki en iyi film ve TV şovlarını belirlemek için dünyanın dört bir yanından film ve TV eleştirmenleri, uzmanlar ve sektörün önde gelen isimleriyle büyük anketler düzenleyen BBC Kültür Servisi, bu defa yönünü çocuk edebiyatına çevirdi ve en iyi 100 kitabını derledi. Listede Türkçeye de çevrilen pek çok çocuk kitabına rastlamak mümkün. Bunlar arasında en göze çarpanlar; Pippi Uzun Çorap, Alice Harikalar Diyarı'nda, Küçük Prens, Hobbit ilk göze çarpanlardan. Bu uzun listenin ilk 10'unu Türkçe isimleriyle sonrasına orijinal isimleriyle görebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bebeklere-ozel-dogal-yulaf-ozlu-gunluk-bakim-serisi-aveenodan/", "text": "Bugün çok yeni tanıştığımız bir markayla sizi de tanıştıralım istedik! Annelere ve bebeklere özel, gücünü benzersiz yulaf formülünden alan Aveeno artık Türkiye'de. Yeni doğandan itibaren kullanıma uygun Aveeno Baby ile hassas bebek cildine en etkili günlük bakımı sağlıyor. Bilimin gücünü doğanın iyiliğiyle birleştirerek klinik olarak kanıtlanmış çözümler sunan, Amerika'daki pediatristlerin bir numaralı tercihi Aveeno, doğal yulaf özünün gücünü ortaya koyan Aveeno Baby serisi ile yeni doğandan itibaren hassas bebek cildi için en etkili günlük bakımı sunuyor. Cilt bariyerini güçlendirirken iki hafta düzenli kullanımla cilt kuruluğunda gözle görülür azalma sğlayan ürünleriyle daha pürüzsüz bir görünüm vadediyor. Doğal yulaf özüyle hassas bebek cildini ve saç derisini temizleyen ve nemlendiren Saç ve Vücut Şampuanı, sabun, sülfat, boya ve paraben içermeyen formülüyle göz yakmadan nazik bir bakım sunar. 24 saat etkili Nemlendirici Losyon, içerdiği prebiyotik kolloidal yulaf kompleksiyle hassas cildi nemlendirir ve besler. Yüz ve vücutta kullanıma uygun hipoalerjenik losyon, cilt bariyerini güçlendirirken hızlı emilen yapısıyla yağlı bir his bırakmaz. Bariyer Kremi, kolloidal yulaf ve çinko oksitin bir araya geldiği formülüyle hassas, kuru ve atopiye yatkın bebek cildini hızla yatıştırırken ciltte uzun süreli rahatlama sağlar ve pişik oluşumunu engeller."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bedenimizden-utanmadigimizin-kitabi-iste-bu-benim-bedenim/", "text": "Yakın moda tarihini aktarırken irdelediği Giysiler Ne Anlatır? kitabının yazarı gazeteci, yazar Seda Yılmaz'ın yeni kitabı İşte Bu Benim Bedenim, DEX'ten çıktı. Bedenlerimizi kalıplara sokmaya çalışan herkese ve her şeye karşı mücadeleye davet bu. Siz de katılın. İllüstrasyonlarını Rüya İğit'in yaptığı İşte Bu Benim Bedenim, her yaştan okura bedenlerimizi her haliyle sevmemiz, yer kaplamaktan çekinmememiz gerektiğini anlatıyor. Bedenimizle, sesimizle, varlığımızla yer kaplamaktan çekinmiyoruz. Dış görünüşe önem veren şekilcilikten kaçınıyoruz. Kendimizi ve başkalarını fiziksel özelliklere göre değerlendirmiyoruz ve yargılamıyoruz. Bedenimizi her haliyle, olduğu gibi seviyoruz. Bedenlerimizin farklı ölçüleri ve şekilleri olduğunu kabul ediyoruz. Kusurlara inanmıyoruz çünkü her bedenin kendine has özellikleri olduğunu biliyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/belcikali-grup-hooverphonic-istanbula-geliyor/", "text": "Kurulduğu 1996 yılından bu yana trip hop'u, pop ve çok sesli elementlerle sentezleyen Belçikalı grup Hooverphonic, 14 Temmuz 2023 Cuma gecesi Uniq Açıkhava Sahnesi'nde konser vermek üzere Epifoni ve Kod Müzik organizasyonu ile İstanbul'a geliyor. Hooverphonic alışılmışın dışına çıkmayı seven bir grup. 25 yılı aşkın bir süredir, kendi benzersiz, anında tanınabilir soundlarını mükemmelleştirdiler. Alex Callier ve Raymond Geerts ilk günden itibaren grubun bel kemiği oldular. Çok çeşitli yetenekli şarkıcılarla birlikte çalıştılar ve 2020 sonbaharından bu yana Geike Arnaert'in ikonik sesiyle yeniden bir araya gelmekten mutlular. Hooverphonic, 2Wicky, Eden, Mad About You, Anger Never Dies, Amalfi, Badaboum ve Romantic gibi hit parçalarla ülkemizde de oldukça seviliyor. Grubun bu aydan itibaren yeni şarkılarını da dinleyebileceğiz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/belcikali-muzik-grubu-stavroz-turkiyeye-geliyor/", "text": "Elektronik müziğe ve dans müziğine kattıkları organik ve akustik soluklu caz dokunuşları ile dans türüne yeni ufuklar açan 2000'li yılların müzik dünyasına kazandırdığı en dinamik gruplardan Belçikalı Stavroz, iki şehirde gerçekleşecek mini bir turne için Türkiye'ye geliyor. Her ikisi de DJ, müzisyen ve ses mühendisi olan Ijsbrand De Wilde ve Gert Beazar tarafından üniversite günlerinde Belçika'nın Gent şehrinde kurulan Stavroz, Epifoni Organizasyonu ile Enter The Music projesi kapsamında 30 Eylül gecesi İzmir Arena'da ve 2 Ekim'de KüçükÇiftlik Park'ta sahne alacak. İstanbul'daki konser öncesinde başarılı caz müzisyeni ilhan Erşahin ve Şafak Özkütle tarafından kurulan ülkemizin önemli elektronik müzik oluşumlarından Oceanvs Orientalis ön grup olarak unutulmaz bir geceye ev sahipliği yapacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/belki-koye-biri-gelir-hayallerimizi-alir-gerceklestirir/", "text": "Her taşın altından çıkan üç kafadar: Zeynep, Fatoş ve Cihan. Küçük bir köyde yaşadıklarına bakmayın. İmkanları sınırlı da olsa hiçbir yere sığmayan kocaman hayalleri var. Iğdırlı fotoğraf sanatçısı ve coğrafya öğretmeni Mehmet Özcan'ın kaleme aldığı, illüstratör Tuğçe Karaburçak'ın resimlediği Hayallere Uçuran Kanatlar, arkadaşlık, cesaret ve hayal kurmanın önemi üzerine kurgulanmış, samimiyetini daha ilk satırlarında hissedeceğiniz yüreği sarıp sarmalayan bir kitap. Uzun zamandır bir köy hikayesi okumamıştım çocuk edebiyatında. O yüzden Timaş Çocuk'tan incelemesini yazmak için seçtiğim Hayallere Uçuran Kanatları okurken şehir hayatının içine sıkışıp kalmış hayatlardan biraz olsun uzaklaşıp hiç gitmediğim Iğdır'daki bir köyde yaşayan çocukların yaşamlarına konuk olmak ruhumu alıştığım kalıplardan biraz olsun çıkarmış oldu. Sonra Mehmet Özcan'ın bol bol Iğdır'daki hayatı fotoğrafladığı müthiş kareleri keşfettim Instagram hesabında. Meğer Özcan, binlerce kişinin takip ettiği etkileyici fotoğrafları ve videolarıyla zaten çok uzun zamandır Iğdır'ı anlatıyormuş. Hayallere Uçuran Kanatlar da Özcan'ın çocuklara hayaller hediye ettiği ilk çocuk kitabı. Ve bu kitapta memleketi Iğdır'ın izlerine rastlarken aslında bir yandan yarattığı Mehmet abi karakteriyle kendi hayatından ilham aldığı fikrine kapıldım. En büyük hayali uçmak olan Zeynep'in ağzından dinlediğimiz bu hikayede, köyde okula gitmenin dışında tarlada çalışan, inekleri otlatan ve bunun gibi türlü sorumlulukları olan çocukların yaşadıkları zorluklara rağmen kurdukları hayallerle buluşuyoruz. Zeynep'in gözü ise köşede henüz açılmamış koliye takılır. Koliyi açınca içinde bir sürü dergi olduğunu fark eder. Sanattan spora, sağlıktan havacılığa pek çok konuyla ilgili bir sürü dergi. Ve çocuklar, ilgi alanlarına göre dergileri alıp okumaya başlar. Cihan sporcu olmak ister, Zeynep uçmak, Fatoş hayvanların sağlığıyla ilgilidir, Lavin resimle, sanatla... Köyde sınırlı imkanlarla yaşayan ama yine de düşlemekten vazgeçmeyen çocukların hayallerine kavuşması için öğretmenleri Mustafa da arkadaşı Mehmet de ellerinden geleni yapar. Tam 15 yıl sonra Mehmet abinin okula çocukları ziyaret ettiği o günden tam 15 yıl sonra tüm bu çocukların artık hedefleri vardır. Iğdır'ın bu minicik köyüne kısa bir yolculuk yapmaya ne dersiniz? Kitabın son sayfalarında okuru tatlı bir sürpriz bekliyor. Zeynep'in köyünü yukarıdan görme hayalini nasıl gerçekleştiğini görmek isterseniz Hayallere Uçuran Kanatların sayfalarını mutlaka karıştırmalısınız. Mehmet Özcan'ın, Timaş'ın İyi ki kitaplar var sloganını bir kez daha doğrular nitelikteki hikayesine eşlik eden Tuğçe Karaburçak'ın birbirinden sevimli resimleriyle Hayallere Uçuran Kanatlar, köy okullarında eğitim gören çocukların hayatını biraz da olsa öğrenebilmek, anlayabilmek, fark edebilmek için küçük okurları bekliyor. Aynı zamanda Timaş Çocuk'un Umutlu Kitaplar listesinde de yer alan Hayallere Uçuran Kanatlar, çocukların hayallerini gerçekleştirmeleri için emek sarf eden tüm güzel insanların varlığını hissetmemiz için de iyi bir örnek. Tıpkı köy çocuklarına yeni ayakkabılar temin etmek için çıktığı yolda tek başına bir iyilik ordusu kuran bu kitabın yazarı Mehmet Özcan gibi. İyi ki kitaplar ve iyi ki güzel insanlar var... Hayalleri gerçek kılmak için."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/belki-sehre-bir-kupa-gelir/", "text": "İrlandalı yazar Ronan Hession, Panenkada, ismiyle müsemma ana ve yan karakterleri ve olay örgüsüyle Ken Loach filmlerini aratmayan bir roman sunuyor. Penaltı, bir futbol maçının en tuhaf anıdır. Hatta her iki takım oyuncuları tarafından en tedirgin hali. Zira penaltıyı kazanan takım için de penaltıyı yaptıran takım için de bulunmaz bir nimet ve bir o kadar da fazla sakat bir durumdur. Penaltıyı atacak oyuncunun golü atacağından kimsenin şüphesi olmaz. Kaleci ise topu kurtarırsa kral olur. Hiçbir futbolcu penaltı kaçırmak istemez. Her kaleci de penaltıyı kurtarmak ister. Net bir pozisyondur. İhtimaller yüzde 99 oranında bellidir. Hakem düdüğünü çalar. Topçu penaltıyı atacağı köşeye son kez ufak bir bakış atar. Gerilir. Kale arkasının en üst sırasında 50 kişi arasında duran seyirci bile topun ne tarafa atacağından emindir. Topçu topa ortadan hallice bir hızla yaklaşır, ayağının burnuyla dibine girer, topu kaleye yollar. O sırada sağa veya sola yatmış olan kaleci yavaş çekimle topun bir biçimde köşelerden değil tam ortadan kalesine süzülüşünü izler. İşte bu atışa futbolda panenka denir. Risk ister, akıl ister, yürek ister, icraat ister. Bu yüzden de, Hayat fena halde futbola benzer. Dilimize pelesenk olmuş bu sözü söylemekten bıkmayacağız çünkü aksini ispatlamanın yolu yok. Ancak hayat-futbol çizgisinden kesişen birçok yaşam var. İrlandalı yazar Ronan Hession'ın yazdığı, Ketebe Yayınları'ndan İrem Uzunhasanoğlu çevirisiyle yayınlanan Panenka kitabı da, bu çizgide kesişen yaşamlara odaklanarak hayat stadının içinde koşturan insanların öyküsünü anlatıyor. Kitabın ana karakteri Panenka nam Joseph, kızı Marie-Therese ve yedi yaşındaki torunuyla yaşayan, zamanında doğup büyüdüğü Crucible kasabasının futbol takımı Seneca FC'nin gözdelerinde olan eski bir topçu. Şimdilerde ise dandik bir işte çalışıp faturalarını ve kirasını kızıyla birlikte ödediği bir evde onu yiyip bitiren, doktorlar tarafından tam olarak tanımlanamayan ancak Panenka'nın, Demir Maske diye tarif ettiği, tüm suratını ve başını esir alan ağrılardan mustarip bir hayat sürüyor. İş çıkışlarında eski damadı Vincent'ın mekanında, en yakın arkadaşları Anthony ve BABA ile buluşup iki tek atmak dışında hayatına renk katan hiçbir şey yok. Aslında sadece onun değil, kasabadaki kimsenin böyle bir rengi yok. Her şeyin sıradanın da ötesine geçtiği bir hayat hüküm sürüyor bu topraklarda. İnsanlar, depresyona girmeyip işlerine gidiyor, ayak tırnağı kesere mesleğe başlayan berberler tüm müşterilerinin saç modelini ense tıraşına kadar biliyor. Kasaba halkını bu monotonluktan kurtaracak tek bir olay bekleniyor: Seneca FC'nin yirmi beş yıl aradan sonra tekrar birinci lige yükselme olasılığı. Bütün kasaba buna odaklanmış durumdayken Panenka'nın mahallesine bir de berber dükkanı açılıyor. Usta, Esther isminde bir kadın. Panenka, klasik futbolcu saçından bıkıp usandığı için tebdili mekan raconuna uyarak Esther'e tıraş olmaya gidiyor ve ikisi arasına daha sonradan arkadaş, kız arkadaş, sevgililiğin çok ötesine geçen bir ilişki başlıyor. Marie-Therese, müdürlük terfii aldığı süpermarkette oğlu Arthur için gelecek planları yapıyor. Vincent'a küsüp başka bir bara giden Anthony ve BABA, buzları eritip tekrar kürkçü dükkanına dönüyor. Bu arada Panenka, çok sağlam bir Demir Maske krizi geçirip ölümle burun buruna geliyor. Bu olaydan sonra, devamını okura bırakacağım, herkes geçmişiyle hesaplaşacağı defterlerini sandıktan çıkararak tamiri mümkün olan ve olmayan şeylerle bir muhasebeye girişiyor. Ronan Hession, Panenkada, ismiyle müsemma ana ve yan karakterleri ve olay örgüsüyle Ken Loach filmlerini aratmayan bir roman sunuyor. En çok sıradan insanların dışarıdan basit gibi görünen ama içeriden onlar için hayat memat meselesi olan dertlerine çöken hayatın değişme ihtimalini bir futbol maçı üzerine doğru taktiklerle kurarak hatıraların, pişmanlıkların, yüzleşmelerin karşısına umutla çıkıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ben-fogle-vahsi-dogaya-kacanlari-ajandakolike-anlatti/", "text": "Ekranların en samimi belgeselcisi Ben Fogle, Ajandakolik'te... Vahşi doğada yaşamayı başaran insanlarla yıllar sonra yeniden buluştuğu Vahşi Yaşama Dönüş serisinin ikinci sezonuyla izleyiciyle buluşan Fogle, macera dolu seyahatlerini ve hayran olduğu o cesur, sıra dışı insanları anlattı. Babam gibi veteriner olmak istiyordum. Hayvanları çok seviyorum ve hep onlarla çalışmak istiyordum ama gerekli sınavları geçecek kadar akademik değildim. Özgün olmanın önemli olduğuna inanıyorum. Dürüstlük ve doğruluğun kişiliğimin temel taşları olduğunu düşünmek isterim. Pandemi öncesi iki haftada bir, bazen daha da sık seyahat ederdim. Gerçekten çok fazla. Hem sosyallik açısından hem de çevresel olarak da seyahat etmeyi seviyorum. Onlar mutluluğun peşinden koştular. Pek çok insan mutluluğun bir varış noktası olduğunu düşünür ama gerçek şu ki siz sadece düşünceleriniz kadar mutlusunuz. Hayallerinizin peşinden gidin, bu ulaşılmaz mutluluğu bulacaksınız. Karışık. Bazen insanlar benimle iletişime geçiyor. Ama aslında dünyanın birçok yerindeki tüm bu insanları araştıran harika bir araştırmacı ekibimiz var. En ilginç insanlar bulunmak istemezler. Onlar için kraliyet mücevherleri diyebilirim. Birlikte çalıştığım ekip, bir araya geleceğimiz insanlarla birkaç hafta boyunca çevrimiçi veya varsa telefonla sohbet ederek geçiriyor. Ama genellikle telefon olmuyor o yüzden bazen mektupla yazışmalar veya ön bir ziyaret olabiliyor. Leishmaniasis isminde et yiyen paraziter bir hastalığa yakalandım Güney Afrika'da. Yüzümün neredeyse yarısını kaybediyordum. Böcek ısırıklarına karşı her zamanki önlemleri almıştım aslında. Sıtma ilacı da olmuştum. Bu hastalıktan kurtulmak için iki kür kemoterapiye ihtiyacım oldu. Hayır, beni daha temkinli yapmadı ama doğaya, ormana daha saygılı biri yaptı. Asla olmadı. Her birini benzersiz ve büyüleyici buluyorum. Aslında çok çok fazla var. Hindistan'da yaşayan Steve Lall, Norveç'te Randi Skaug ve Hırvatistan'da kendi yaptığı ağaç evde yaşayan Nikola Boric aklıma ilk gelenler. İnsanların nasıl geçindiğini görmenin ilginç olacağını düşündük. Makul bir sürenin geçmesine izin vermemiz gerekiyordu ve beş yıl iyi bir süre gibi görünüyordu. Onlarla tanışmayı seviyorum. Evlerine ve hayatlarına davet edildiğim için kendimi çok ayrıcalıklı ve gururlu hissediyorum. Bir televizyon ekibinin bir hafta boyunca vahşi hayatınıza dahil olmasına izin vermek çok cesurca. Buna yaşadığımız gezegene saygılı olmak cevabını verebilirim. Ziyaret ettiğim herkes, kısmen de olsa sonuçlarına katlanacakları gerçeklerden dolayı yaşadıkları çevreye çok önem veriyor. Yeni Zelanda'daki Amber ile Andy çiftine konuk olduğun programda, Biz plan bağımlısı insanlarız ama bu insanlar özgürlüğün tadını çıkarıyor, demiştin. Evet, çoğumuz plan yapmayı seviyoruz. Günlerin ve saatlerin kölesiyiz. Amber ve Andy gibi ziyaret ettiğim kişilerin çoğu gelenekleri terk etti ve bunun sonucunda daha özgürleştiler. Muhtemelen Finlandiya ya da Norveç açıklarında bir adada yaşıyor olurdum. Kendi ailemle denemeyi çok isterim. Bir keresinde bir televizyon programı için İskoçya'nın Dış Hebridleri'nde ıssız bir adada bir yıl geçirdim. Çok sevdim ve her zaman bir gün kendi çocuklarımı benzer bir ortamda büyüteceğimi düşündüm. Kesinlikle. İngiltere'de ormanlarda eğitime doğru büyük bir hareket var. Çocuklarımın ve diğerlerinin sınıf dışında daha fazla zaman geçirmesini isterim. Bir eğitim devrimine ihtiyacımız var. Bir ilişkiyi kurabilir veya bozabilir. Böyle bir yaşam, bir çift üzerinde büyük bir baskı oluşturur. Ama diğer insanlar olmadan zorlu bir ortamda sevdiğin insanla birlikte yaşamanın ve çalışmanın samimiyetini de ilişkiler için sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Bu, karşılıklı saygıyı besler. Evet, hem de iki defa okudum ve bende derin izler bıraktı. Tüm bu yaşadıkların, gördüklerin seni yazmaya da teşvik ediyor. Etmez mi! Yarım düzineden fazla kitap yazdım. Her zaman gittiğim yerlerden ve tanıştığım insanlardan ilham alıyorum. Kendimi bir Hikaye Anlatıcısı olarak tanımlamak istiyorum. Meraklı olmayı, açık fikirli olmayı ve insanları asla yargılamamayı öğrendiğimi söyleyebilirim. Varsayımlarda bulunmak için çok hızlıyız. Asla yargılayıcı olmayın. Elbette! Kendinizi yalnız hissetmedikçe birlikteliklerin gücünü anlayamazsınız. Evet, kesinlikle! Risk alın ve hayatınızı yaşayın. Hayatınıza günleri değil, günlerinize hayatı ekleyin. Daha sakin ve mutluyum. Bedenimin içinde artık daha özgüvenliyim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/benden-ne-olur-filmi-disneyta/", "text": "Disney+, film arşivine Hazal Kaya'nın başrolünde yer aldığı son dönemin dikkat çeken yapımlarından Benden Ne Olur? filmini ekliyor. Aslı T. Kızmaz'ın, çok satanlar listesinde uzun süre zirvede yer alan kitabından Müge Öztürk'le birlikte sinemaya uyarladığı 21. yüzyılın modern kadınının eğlenceli maceralarını konu alan Benden Ne Olur? filminin yönetmenliğini Murat Şenöy üstleniyor. Yapımını Medyapım, Ay Yapım ve CJ ENM'ın gerçekleştirdiği filmin başrolünde Hazal Kaya yer alırken kadroda kendisine Onur Tuna, Enis Arıkan, Nur Fettahoğlu, Selin Şekerci, Elçin Afacan, Cem Belevi ve Tarık Pabuçcuoğlu gibi deneyimli ve başarılı oyuncular eşlik ediyor. İzleyen herkesin, özellikle de kadınların kendi hayatlarından kesitler bulacağı film, bir kadının hayat yolunda kendini bulma hikayesini konu alıyor. Benden Ne Olur?, 28 yaşına gelmiş fakat beklenen düzenli hayatı olduramamış Sertab'ın savrulan hayatında tutunmaya karar vermesiyle başlayan maceralarına izleyenleri ortak ediyor. 21. yüzyılın modern kadınının gözünden eğlenceli bir dille beyazperdeye taşınan film, sinemalardan sonra 29 Temmuz'da ilk defa ve sadece Disney+'ta yerini alacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/benedict-cumberbatch-bu-defa-kedili-ressam-louis-wain-rolunde/", "text": "Bu yıl Jane Campion'un yönettiği The Power of the Dog filmindeki rolüyle Oscar aday tahminlerinde en ön saflarda yerini alan Benedict Cumberbatch, 24 Aralık'ta bir başka filmle vizyona geliyor. Çağının en yetenekli ressamları arasında gösterilen Louis Wain'i canlandıran aktör, Louis Wain'in Renkli Dünyası filmiyle yine benzersiz bir oyunculuk performansıyla, ikonik rollerine bir yenisini daha ekliyor. Ressam Louis Wain'in çalkantılarla dolu hayatının gerçek hikayesinde Benedict Cumberbatch'e, Altın Küre ve Emmy ödüllerinin sahibi, yetenekli oyuncu Claire Foy eşlik ediyor. Oscar ödüllü yönetmen Taika Waititi ve ünlü müzisyen Nick Cave'in sürpriz rollerinin de olduğu filmde, Oscar ödüllü oyuncu Olivia Colman'ı seslendirmen olarak duyuyoruz. Yapımında Amazon Studios'un bulunduğu, merakla ve heyecanla beklenen Louis Wain'in Renkli Dünyası 24 Aralık'ta sinemalarda. Vincent Van Gogh ile aynı dönemde yaşayan Louis Wain, şizofreni hastalığıyla boğuşan dahi bir sanatçı; aynı zamanda hasta eşi için her şeyi yapmaya hazır ince ruhlu bir adamdı. Hayal gücüyle ise resim dünyasını sonsuza kadar değiştiren bir akıma öncülük etti: Bu akımın başrolünde ise, kediler vardı!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bengisu-insanlarin-kafasinda-bengisu-her-seyi-soyler-algisi-yerlessin-istiyorum/", "text": "Kendi şarkılarını üreterek ve farklı cover'lar yaparak, sürekli üretmeyi amaç edinen bir müzisyen o. Yalnızca klavyeler arasında değil, birbirine oldukça uzak mesafelerde bir sohbet gerçekleştirdik Bengisu ile. Boston'da yaşayan genç müzisyen, bir müzisyen için pandemide konulması zor bir hedef koymuş kendine: 12 ayda 12 şarkı çıkaracak. Eğer henüz onunla tanışmadıysanız bu söyleşinin vesile olmasını ve bir an önce Bengisu'yu buradan dinlemenizi öneririm. Berklee College of Music'te tam burslu olarak okuduktan sonra ABD'de yaşamaya başlayan genç müzisyen Bengisu bugün Ajandakolik'te en yeni konuğum. Genellikle eğitimini müzik üzerine tamamlamak isteyen her insanın karşılaştığı başka bir şey mi okusan, müzik hobi olarak mı devam etse acaba sorunsalını ben de yaşadım. Sadece ailem değil, ki ailem gerçekten bu konuda beni hep çok desteklemiştir, çevremdeki birçok insandan bu cümlenin varyasyonlarını duydum. Ama oturup düşününce kendi şansımın farkına vardım. Daha 20'li yaşlarıma gelmeden hayatta ne yapmak istediğimi biliyor olmak, bunun için gereken emeği harcamaya hazır olmak o kadar kıymetli ki! Bu karar ardından gelen uzun araştırmalar, saatlerce okul başvurusu için yazılan makalelere derken Berklee'ye girdim. İnanın bana beklentilerimin çok üzerinde bir deneyim yaşadım. Müzik konusuna bu kadar farklı perspektiften bakabileceğimi, kendimi hem mesleki anlamda hem de kişisel anlamda bu kadar geliştireceğimi kesinlikle tahmin etmiyordum. Müzik ana başlığının hayatın her alanına, anına etkisini inceleme şansım oldu üniversite hayatım boyunca. Bir yandan kendi şarkılarını üretiyorsun bir yandan da Eyvallah, Bu Gece gibi hepimizin diline pelesenk olmuş Türkçe şarkıları coverlıyorsun. Ki ben çok beğendim, seçtiğin şarkılar çok uymuş sana! Ellerine sağlık! Çok teşekkür ederim! Bu şarkıları nasıl seçtiğim konusu bana çok sorulan bir soru ama tek cevabı, içimden gelen ve söylemek istediğim şarkılar olmaları. Herhangi bir strateji, plan falan yapmadan, doğal olarak geldi o şarkılar. Kimi tesadüf eseri kimi benim orkestra arkadaşlarıma saatlerce süren ısrarlarım sonucunda ortaya çıktı. Çalıştığım orkestra bir efsaneler kadrosu diyebilirim. Orkestra şefim ve bas gitar Birkan Şener, klavye Gökçer Turan, davul Doğaç Titiz, gitar Caner Güneysu, üflemeliler Hasan Dağlar ve Selçuk Suna... Bu isimlerle çalıştığım için kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum! Genel olarak çalışma prensibimiz ortak kararlar alarak ilerlemek, her birimizin fikrini ortaya koyması ve beraber üretmek üzerine. Böyle bir ortak çalışma içinde olmak beni daha da heyecanlandırıyor. O konu biraz karışık. COVID öncesi, Şubat 2020'de Türkiye'de buluştuk ve Zuhal Müzik stüdyosunda beraberce tek bir günde kaydettik şarkıları. Ardından karantina donemi başlayınca ve ben Amerika'ya dönünce, hepimiz evlerimizden kayıt yapıp birleştirmeye başladık. Artık günümüz teknolojisinde nerede olduğun pek önemli olmuyor, ekipmanın yanındaysa, istediğin yerden kayıt yapabiliyorsun. COVID'e teknoloji sağ olsun üretim anlamında yenilmedik yani. Bu o kadar zor bir soru ki... Benim müziğim en başta anlattığım kadın gibi, her renk, her dil, her din, herkes ve her şey. Kendimi herhangi bir şekilde sınırlamak istemiyorum. Son dönemde yayınladığım şarkılardan da anlaşılacağı gibi aynı tarzda devam edelim, aman şöyle olsun gibi kurallarım yok. Hangi şarkı, nasıl geliyorsa öyle ilerliyoruz genellikle. Hedefim de bu şekilde devam edebilmek. İnsanların kafasında Bengisu her şeyi söyler algısının yerleşmesini istiyorum açıkçası. Üretim anlamında pandemiye yenilmedik. Ben evimde kurduğum dünyamda çok mutlu bir dönem geçirdim ve geçiriyorum. Tabii ki dünyada ve özellikle Türkiye'de yaşananları gördükçe içim kan ağlıyor ama kendi şansımın da farkındayım. Bu farkındalıkla da kendimi daha çok üretmeye, içimdeki melodileri, sözleri daha fazla düşünüp yazmaya başladım. Bu demek değil ki tembellik yapmadım, tabii ki yaptım. Pandeminin en başında ne oluyor yahu diye düşünürken ve hayatı boyunca evde oturmak konusunda hep sorunu olan biri olarak mutfağa dadandım, bol bol yemek yapmalar, yeni denemeler, okunmayı bekleyen kitaplara sarıldım ve sonunda bu böyle olmayacak, bu iş böyle belli bir süre gidecek sanırım diyerek, evdeki stüdyomu kurdum. Duvarlarımdaki akustik panellerine varana kadar her şeyi kendim yaptım. Daha bir kıymetli yani. 12 ayda 12 şarkı hedefi hem kendim için hem de bu donemde maalesef çok büyük maddi ve psikolojik sorunlarla karşı karşıya kalan müzisyen dostlarımı biraz da olsa heyecanlandırabilmek için koyduğum bir hedef. Biliyorsunuz bu donemde maalesef 100'den fazla meslektaşım intihar etti, birçoğu enstrümanlarını satmak zorunda kaldı. Birbirimize destek olalım diye çabalarken hiç beklenmedik bir durumla karşı karşıya kaldık. Belki sembolik bir hedef benimki ama bu hedef için beraber çalıştığım müzisyen dostlarımla beraber pandemi döneminde evde boş boş oturmaktansa bir amaca hizmet eder olduk, ne de güzel oldu. Nisan-Mayıs aylarında yayınlara biraz ara vermek durumunda kaldık ama 12 aya 12 şarkıyı tamamlamak için sadece single değil, yıl sonuna doğru bir de EP yayınlıyor olacağız ve umuyorum ki hedefimize ulaşacağız. Benim için ve çevrem için devam ediyor ama CDC geçtiğimiz haftalarda bir açıklama yaptı, artık pandemi öncesine dönebilirsiniz diye, biraz şoke olduk açıkçası. Yaşadığımız bölgede aşılanma oranı %70'i geçti ve günlük vaka sayıları 30-40'larda seyrediyor o yüzden böyle bir karar anlaşılır olabilir ama bu kadar keskin bir dönüş beklemiyorduk. Biz hala maske-mesafe-temizlik devam... 2 aşımız olsa bile bunu riske atmak istemiyoruz hem kendimiz hem de çevremiz için. Türkiye'den duyduğumuz ve okuduğumuz haberler çok can sıkıcı. Devlet kademesinde bu sorunlara cevap bulunamaması kafalarda birçok soru işareti yaratıyor. Bu müzisyenler vergi ödemiyor mu, bu ülkenin vatandaşı değil mi? Müzisyenlere, eğlence mekanlarında çalışanlara ve bu sektöre hizmet edenlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılması gerçekten çok sinir bozucu. Bu noktada hep vurguladığım bir konu var, Amerika ile Türkiye'yi kıyaslamak doğru değil. Hem yönetim, sistem olarak, hem ekonomik anlamda çok farklı iki ülkeden bahsediyoruz. Amerika'nın da sınıfta kaldığı konular oldu, mesela Kanada'daki yardım paketlerinin yanında bizlerin Amerika'da aldığı yardım sıfıra yakın. Ama eyalet sistemi sayesinde Amerika'da birçok müzisyen, serbest meslek erbabı insan gereken desteğe hiç beklemeden kavuşabildi. Herkesin maddi ve manevi kayıpları oldu ama bu konuda karşımızda muhatap alabileceğimiz insanların olduğunu gördük. Ahkam kesmek değil benimki ama, bir örnek, her hafta Çarşamba günü saat 12-18 arası belediyeler zoom üzerinden açık oturumlar düzenliyor, girip destek almak istediğiniz konuyu, nasıl desteklere başvurabileceğinizi tek tek öğrenebiliyorsunuz. Türkiye'de hala gidip fiziksel olarak bu başvuruları yapmak gerekiyor. Ben kendime saygı duyuyorum, bedenimi seviyorum. Benim vücudumda çatlaklar veya selülit yok mu? Var tabii ki! Ama her bir çatlak, her bir ameliyat izi benim yaşadığım bir şeyden bana hatıra. Çocuk doğuran kadınlara bakalım mesela, evlatlarını taşıdıkları hamilelik döneminden vücutlarında kalan izleri sildirmek için çabalayan kadınlar... Aslında bu izler gururla taşımaları gereken izler. Dünyanın en kutsal şeyi annelik ve buna dair izlerin olması ne kadar kıymetli bir şey. Saygı konusu da tüm bunları sarıp sarmalayan konu aslında. Bir kadın kendisine saygı duyarsa, bedenini ve kendisini severse, etrafındakiler de inanın bana ona daha fazla saygı duyar. Kendisine saygı duyan kadınların olduğu bir toplumda kadına şiddet konusunda da daha somut adımlar atılabilir. Sadece bedeninizi değil, kendinizi sevin. Sadece kadınlar için değil, kendinizi kim olarak tanımlarsanız tanımlayın, hepimiz için geçerli bu. Bizim en büyük sorunumuz kendimize, ilişkilerimize, birbirimize saygı duymuyor oluşumuz. Gençlerimizin gerçekten bu konu ile ilgili daha fazla okumasını, bilinçlenmesini çok istiyorum. O kadar doğru bir cümle ki... Hayat kısa Emel, memeler sarkıyor... Sosyal medyanın artık her anımızda olmasının dezavantajını yaşıyoruz sanırım. Birbirimizin yüzüne söyleyemeyeceğimiz şeyleri, içimizdeki nefret ve hınç ile utanmadan sosyal medyadan yazabiliyoruz. Konu işte yine saygıya geliyor. Kendisine saygı duymayan insanlardan başkalarına saygı duymalarını bekliyoruz... Sadece beden değil ki, Kalben'in başarısını, kendi ile bu kadar barışık olmasını, mutlu olmasını kıskandı belki Emel, belki o gün başına bir şey geldi, üzüldü, acısını birinden çıkarmak istedi Emel, belki ya neden Kalben bu kadar mutlu, nasıl olabilir? diye sordu, cevabı için de mantıklı bir açıklama bulamayınca şaşırdı Emel. Her yerde başka başka Emel'ler var... Kalben'in de dediği gibi, Emel'e de kızmamak lazım, o da böyle gördü, ona da saygı duymadılar, o da kendi isteklerini bir kenara bırakmak zorunda kaldı belki, belki çok istediği, hayal ettiği şeylere ulaşmak için çabalamasına müsaade etmediler, belki Sen yapamazsın Emel dediler veya belki Emel çoktan vazgeçmiş bir şekilde yaşıyor hayatı, yani öylesine. Hayatı öylesine yaşayan Emel ile hayatı dolu dolu yaşayan Kalben'i aynı kefeye koymamak lazım yani. Ama Emel'e de bütün kadınlara da saygıyı, sevgiyi, gülümsemeyi öğretmek lazım. Onların bedenleriyle alıp veremedikleri yok aslında, hayatla, kendileriyle alıp veremedikleri var. Türkiye'de ne kadar yaşadığını bilmiyorum ama yurt dışında hele ki özgürlerin ülkesi denen bir coğrafyada yaşamak bir kadın olarak sana gerçek bir özgürlük veriyor mu peki? Bunu hem kadın hem de sanatçı olduğun için soruyorum. Ben özgürlükler ülkesi kalıbına inanmıyorum. Bence tüm dünyada özgürlük mümkün ama bireyin o özgürlük için kat etmeyi göze aldığı risk ve yol ile alakalı biraz durum. Arada farklılıklar yok mu, tabii ki var. Ben Amerika'da yeni tanıştığım birine müzisyenim ve Berklee mezunuyum dediğimde ciddiye alınıyorum ama Türkiye'de ayni bilgiyi paylaşmam Aaa canım, başka mesleğin yok mu? gibi saçma bir sorularla karşılaşıyorum. Kadın olmak konusunda da bildiğiniz gibi yine Amerika'da alevlenen Me too meselesinin ardından kadın hakları ve kadınların sosyal ve profesyonel anlamda erkeklerle eşit görülmesi konusunda ciddi adımlar atıldı ve atılıyor. Bunun Türkiye'de de gerçekleşeceğine inanıyorum ama bu kadar hızlı şekilde olmayacak sanıyorum. Burada olmak beni kesinlikle daha mutlu etmiyor ama kendim olduğum için herhangi bir utangaçlık vs. yaşamamı engelliyor diyebilirim. Ben arkadaşlar arasında deli, komik, aşırı eğlenceli, olarak adlandırılan kişiyim, gezelim, istediğimiz an şarkılar söyleyelim, sokak ortasında dans edelim tarzı bir insanım ve bu halimi burada istediğim gibi yaşıyorum. Türkiye'de yaşamıyor muydum? Yaşıyordum ama arkadaşlarım, dur kızım yapma diye beni sakinleştirmeye çalışıyordu, ben aldırmıyordum ama yine de bir sınırlandırma çalışması mevcuttu. Hiç mi fark yok Bengisu? Derseniz, tabii ki var! Mesela burada herkesin cinsel tercihine saygı duyuluyor, kilolu olduğu için kadınlar aşağılanmıyor, giyindiği kıyafetten ötürü kimseye bir eleştiri getirilmiyor, hangi dine inanırsanız inanın o dinin gereklerini yerine getirmenize saygı duyuluyor, kahkaha atan kadınlara veya şort/mini etek giyen kadınlara anlamsız yorumlar yapılmıyor, erkek bir meslektaşıyla aynı parayı talep eden bir kadına neden diye sorulmuyor, inandıklarınız uğruna bir mitinge katılmanıza veya sosyal medya üzerinden saygı çerçevesinde birini eleştirmenize hiç kimse laf etmiyor. Tüm bunlardan sonra Amerika mı Türkiye mi derseniz ben yine vatan, memleket derim çünkü ülkeyi terk etmek falan gibi bir niyetim yok. Dediğim gibi burada olmak beni daha mutlu yapmıyor, ben sınırlara inanan bir insan değilim ve Türkiye- ABD ayrımı yapmaktan kesinlikle hoşlanmıyorum. Benim için tek fark Türkiye'de Türkçe, ABD'de İngilizce konuşuyor olmak. Yoksa yine ben aynı benim. Yine bir eyvah sorusu! Ben hem keyif için hem de müzikal anlamda beslenmek için herkesi ve her şeyi dinlemeye çalışıyorum. Nereden ne ilham geleceği genellikle belli olmuyor. Film izlerken veya kitap okurken geçen bir kelime veya cümle bir şarkıya dönüşebiliyor. Yaşadığım bir durum, içimdeki heyecan, cümlelere dökemediğim duygularım melodi olabiliyor. Arabada yolculuk yaparken çok fazla şarkı yazarım ve nedenini gerçekten bilmiyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/beni-cecevada-birakin-siz-gidin/", "text": "Bunun bir basın gezisi olduğunu çoktan unutmuş, kendi kişisel seyahat tarihime bir çentik atmıştım. Önümde üç güne sığdırılmış yoğun bir program vardı. GastroRize, tüm zenginliğiyle kucak açarken bir yandan sadece çaydanlıkta olduğunu bilmenin bile huzur verdiği çayın memleketinde olmak ruhumu ısıttı. Manzarayı bir süreliğine kenara bırakıyorum ve konferanslara koşuyorum. 1. Ulusal Rize Gastronomi Günleri, bir yandan Rize'nin doğal güzelliklerini, tarihini, kültürünü, mimarisini bizlerle buluştururken bir yandan da gastronomi dünyasından isimlerin katıldığı paneller, hem Rize'nin yeme kültürü hakkında daha geniş bilgiye sahip olmama hem de gastronomi dünyasıyla daha yakından tanışmama vesile oldu. Rize Çayı, METRO Direktörü Maximillian Thomae tarafından Çayın Mutfaktaki İnovasyonu başlıklı panelde ele alındı. Food and Travel Dergisi Ebru Erke ise, Dünyada Çay'ın Öyküsü adlı panelinde pek çok kültürde farklı şekilde yer alan çayın hikayesini anlattı. Gastronomi dünyasının önemli isimlerinden Şef Ömür Akkor ve Şef Şevki Dilmaç Geleneksel Ürünlerin Restoranlarda Kullanımı adlı panelde lokal lezzetlerin gurme menülerde yer alma serüveninden bahsetti. Aylin Öney Tan'ın moderatörlüğünde, Cookshop Genel Müdürü Selçuk Gengeç, BTA İşletme Müdürü Kazım Çil, Çaymer Genel Müdürü Selçuk Azman, La Pain Quotidien İş Birim Müdürü Levent Şahin ve Ateşe Makine Genel Müdürü Murat Karali'nin katılımlarıyla gerçekleşen panelde ise restoran ve kafelerde Rize çayının kullanımı konuşuldu. Bu arada Rize'de çayı hayatım boyunca yanlış demlediğimi öğrendim! Bir çay tiryakisi olan Nilüfer'e bunu yakıştıramadım elbette! Paneller bunlarla da sınırlı kalmadı. Yine yeme-içme dünyasının tanınan isimlerinden Elif Korkmazel'in moderatörlüğünde gerçekleşen Yerel Ürünlerin Adaptasyonu konulu panelde Hilton Kozyatağı Executive Şefi Yener Özden, Allpoints Restaurant Group Ar-Ge Şefi Rıza Belenkaya, MigrosTicaret Baş Şefi Umut Reçber, Chef Akademi Kurucusu Ali Açıkgül yer aldı. Nilhan Aras moderatörlüğüyle gerçekleşen Butik Tarımın Önemi adlı bir diğer panelde ise Elibelinde Tarım kurucusu Aslı Aksoy, İksirli Çiftlik kurucusu Duygu Ece Aydın ve Tomakan Gıda Kurucusu Ali Tomakan konuştu. Paneller bittikten ve gala yemeği yendikten sonra sabahın erken saatlerinde Kayıkhane'de bulduk kendimizi. Taka turundaydı sıra ama benim bindiğim gayet lüks bir mini tekneydi. Diğer ekibin takası da takaydı ama! Tulumcu da işini biliyordu, o takaya binmişti ama bizim lüks teknede de horon tepenler eksik olmadı. Bense şehre biraz da denizden bakmanın inceliğini yaşadım o vakitlerde... İçimde başka tür şarkılar çalıyordu. Sonra bir baktım Palovit Şelalesi'ni karşıdan izliyorum. Tek isteğim süreli bir sessizlikti ama her yerde fotoğraf çeken insanların sesiyle bu mümkün olamadı. Gezinin ve festivalin son anlarına Ayder Yaylası'nı sığdırdık! O dik yamacı soluk soluğa tırmanırken tüm dünyadan turist akınına uğrayan yaylanın güzelliğini bozmasınlar, daha fazla bina yapmasınlar diye diledim. Peki, size Fındıklı ilçesinde bulunan bir kemer köprüde suya attığım 25 kuruşa dilek dilediğimi söylemiş miydim? Çağlayan Köprüsü'ne buradan selam olsun!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bergama-tiyatro-festivali-agustos-sonunda-seyirciyle-bulusacak/", "text": "Bergama Tiyatro Festivali, 26 29 Ağustos tarihleri arasında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkıları ve İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bergama Belediyesi ve Bergama Kültür ve Sanat Vakfı, Bergama Ticaret Odası ile Ne Yerde Ne Gökte Derneği'nin destekleriyle BERaBER ve 3dots tarafından düzenleniyor. İlki 2018 yılında gerçekleştirilen ve yoğun ilgi ile karşılanan Bergama Tiyatro Festivali, bu yıl 26- 29 Ağustos 2021 tarihleri arasında ulusal ve uluslararası toplulukları Bergama'da sanatseverlerle buluşturuyor. Festival kapsamında, katılımcıları Bergama'nın simgeleşmiş mekanlarında özel bir seyir deneyiminin yanında; kültür, sanat, tarih ve güncel olayların performans sanatları aracılığıyla tartışmaya açıldığı bir atmosfer bekliyor. Direktörlüğünü Eren Arıkan'ın üstlendiği festivalin ulusal programı kapsamında; DasDas'ın çok sevilen oyunu Vahşet Tanrısı, prömiyerini Bergama Tiyatro Festivali'nde yapacak olan Kumabaracı50 yapımı Demiryolu Hikayecileri ile yine prömiyerini festivalde yapacak olan Mekan Artı Berlin ortak prodüksiyonu Uzak gibi tiyatro oyunları sahnelenecek. Festivalde ayrıca farklı disiplinlerden konuklar da yer alacak. Hareket noktası olarak aldığı Büyük Bergama Sunağı'nı sesli mimari ve performanslar ile yeniden yorumlayan Cevdet Erek, bu yorumların ilki olan Bergama Stereo'yu 2019'da Ruhrtrienale kapsamında Bochum'da ve Berlin'de Hamburger Bahnhof Müzesi'nde sergilemişti. Sanatçı projenin Bergama'da gerçekleşecek uzun soluklu olması planlanan devamının ilk adımlarını festivalde sergileyecek. Sürdürülebilir, paylaşan ve dönüşen bir festival hayaliyle 3 yıl aranın ardından yeniden merhaba diyen Bergama Tiyatro Festivali, 26 -29 Ağustos 2021 tarihleri arasında Bergama'nın tarihi sokaklarında kaybolmak, antik tiyatrolarında, çağdaş mekanlarında oyunlar izlemek isteyenleri Bergama'ya davet ediyor. Festival ile ilgili daha fazla detay önümüzdeki günlerde açıklanıyor olacak. Festival biletlerini çok yakında Mobilet üzerinden satın alabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bergama-tiyatro-festivali-haziranda/", "text": "Bergama'nın kendine has atmosferinde 2-5 Haziran 2022 tarihleri arasında özgün bir tiyatro deneyimi sunmaya hazırlanan Bergama Tiyatro Festivali, satışa sunduğu ilk biletlerle festival programına kapı aralıyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkıları, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bergama Belediyesi, BERKSAV, Bergama Ticaret Odası ve Ne Yerde Ne Gökte Derneği destekleriyle gerçekleşen festival, bu yıl yerli ve uluslararası 26 oyunu seyircisiyle buluşturuyor. Odeabank ve Mey|Diageo sponsorluğunda 3dots ve BERaBER tarafından gerçekleştirilen festival, antik sahnelerinin yanı sıra her an seyirciyi karşılamayı bekleyen oyunları ve etkinlikleriyle kentin sokaklarına, mahallelerine ve çeperlerine yayılıyor. Festivalin Satışa Çıkan İlk Biletleri Mobilet'te! Festival, açılışını kutlamak için seçkisinden performansların ve Mabel Matiz konserinin yer alacağı bir Panayır ile yeni başlangıçların tohumunu atmanın heyecanını katılımcılarıyla paylaşıyor. Yapımcılığını Tatlı Ekşi Tiyatro'nun üstlendiği Aşk Geçmişim ve Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu'nun Timsah Ateşi oyunları da festivalin erken dönem indirimli bilet opsiyonu ile satışa çıkan ilk etkinlikleri arasında yer alıyor. C. Jackson'ın yazdığı iki perdelik Aşk Geçmişim oyunu, kurumsal bir şirkette yeni işe giren Tom'un ve aynı şirkette çalışan Amy'nin yaşadıklarını konu alıyor. Tatlı Ekşi Tiyatro'nun ilk yapımı olan oyunda Şebnem Bozoklu, Rıza Kocaoğlu ve Melisa Doğu rol alırken, yönetmen koltuğunda Tuğrul Tülek oturuyor. Meghan Tyler'ın kaleminden çıkan oyun, zıt kutuplarda yaşayan iki kız kardeşin babalarıyla olan çalkantılı hikayesini konu alıyor. Kadrosunda Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü, Kubilay Tunçer ve Okan Demirok'un olduğu oyunun yönetmenliğini Mehmet Ergen üstleniyor. Bergama Tiyatro Festivali'nin Açılış Panayırı'nın, Aşk Geçmişim ve Timsah Ateşi oyunlarının biletleri 29 Nisan'dan itibaren Mobilet üzerinden satın alınabiliyor. Program detayları ile birlikte sahnelenecek diğer oyunlar ve etkinliklerin bilet satışları yakında duyurulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bergama-tiyatro-festivali-programi-aciklandi/", "text": "Bu yıl 2-5 Haziran 2022 tarihleri arasında performansların yanı sıra atölyeler, konuşmalar ve yürüyüşlerden oluşan seçkisini sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanan Bergama Tiyatro Festivali'nin heyecanla beklenen program detayları belli oldu. Tiyatro sahnesinin öne çıkan örnekleriyle birlikte yerli ve uluslararası 26 performanstan oluşan zengin festival programı T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bergama Belediyesi, BERKSAV, Bergama Ticaret Odası ve Ne Yerde Ne Gökte Derneği'nin destekleriyle takipçileriyle buluşmaya hazırlanıyor. Odeabank ve Mey|Diageo sponsorluğunda 3dots ve BERaBER tarafından Bergama'nın tarihi sokakları ve mekanları Asklepion; Emre Arolat imzalı kültür merkezi BerKM; dünyanın ilk 7 kilisesinden biri ve Roma tapınağı olan Kızılavlu ve Akropol'de hayat bulan festival, ücretli ve ücretsiz etkinlikleriyle her yaşta seyirciyi ağırlıyor. Yerelleşme; Sektörleşme; Sosyal ve Kültürel Hayatın Erişilebilirliği ve Çocuklar ve Gençlerin Kültür ve Sanat Hayatına Katılımı başlıklarını temeline alarak, bir araya gelmenin, tanışmanın ve yeni hikayeler paylaşmanın önemine dikkat çekme amacıyla yola çıkan festival, seçkisinden öne çıkan performanslar ve Mabel Matiz açılış konseriyle programına 2 Haziran'da başlıyor. 4 gün boyunca sürecek festivalin kapsamlı programında etkinlikler Festival Özel; Performanslar, Bölgeden ve Çocuklar için Performanslar; Alana Dair, Somut Olmayan Kültürel Miras ve Çocuklar ve Gençler için Atölyeler; Konuşmalar ve Yolculuklar olmak üzere 9 farklı kategoride ziyaretçilerle 4 gün boyunca bir araya geliyor. Yapımcılığını Tatlı Ekşi Tiyatro'nun üstlendiği Aşk Geçmişim ve Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu ve Piu Entertainment'ın Timsah Ateşi oyunları ise festivalin öne çıkan performansları arasında yer alıyor. 3. kez gerçekleşecek Bergama Tiyatro Festivali'nin seçkisinde yer alan tüm etkinlik ve oyun biletleri 11 Mayıs'tan itibaren Mobilet üzerinden satın alınabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bergen-filmi-4-martta-vizyonda/", "text": "Dramatik hayatıyla acıların kadını olarak bilinen şarkıcı Belgin Sarılmışer'i konu alan Bergen filminin ikinci afişi ve nihayet vizyon tarihi belli oldu. Yapımcılığını ve Yaratıcı Yapımcılığını Mine Şengöz'ün yaptığı, senaryosunu Yıldız Bayazıt ve Sema Kaygusuz'un yazdığı, yönetmenliğini Caner Alper ve Mehmet Binay'ın yaptığı film, danışman kadrosu ile de dikkat çekiyor. Tuğrul Eryılmaz, Nida Karabol, Meral Özbek, Murat Özyaşar Yavuz Ekinci, Cemal Dindar ve Murat Meriç gibi her biri kendi alanında başarılı isimler danışman kadrosunda yer alıyor. Farah Zeynep Abdullah'la birlikte, Erdal Beşikçioğlu ve Tilbe Saran'ın başrolleri paylaştığı filmde ayrıca Nergis Öztürk, Ali Seçkiner Alıcı, Ahmet Kayakesen, Arif Pişkin, Şebnem Sönmez, Nurcan Eren ve Suzan Kardeş rol alıyor. Filmin müzikleri ise usta sanatçı Mazlum Çimen'e ait."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bergen-filmine-yine-bircok-dalda-odul/", "text": "2022 yılına damgasını vuran Orchestra Content yapımı BERGEN filmi, 5. Uluslararası İzmir Film Festivali kapsamında 6 önemli dalda Altın Artemis ödülüyle onurlandırıldı. Festivalin halk oylarıyla belirlenen ödüllerine bu yıl tüm dünyadan rekor sayıda katılım gerçekleşti. Yaklaşık 10,000 sektör temsilcisi ve 7 milyon 616 bin halk oyuyla belirlenen ödüller geçtiğimiz akşam festivalin sosyal medya hesabından canlı yayınlanan törenle sahiplerini buldu. Vizyon Filmleri Kategorisinde En İyi Film,"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bergen-filminin-biletleri-on-satista/", "text": "Yapımcılığını Orchestra Content'in yaptığı ve dağıtımını CJ ENM Türkiye'nin üstlendiği, sezonun en merakla beklenen filmi 'Bergen', görkemli prodüksiyonu, Türkiye'nin bir dönemini yeniden canlandıran muhteşem set tasarımı, zengin oyuncu kadrosu ve çarpıcı hikayesi ile seyirciyi derinden etkileyecek. 4 Mart'ta gösterime girecek filmin biletleri ön satışa çıktı. Etkili bir dönem atmosferinde, Türkiye'nin yaşadığı değişimi de gözler önüne seren Bergen, özenli dönem çalışması, dekor, aksesuar, kostüm ve otomobilleri ile de dikkat çekecek ve seyirciyi 70'li ve 80'li yılların Türkiye'sine götürecek. Filmin sanat yönetmeni Vahit Yazıcı ve kostüm tasarımcısı Baran Uğurlu, ekipleriyle birlikte 'Bergen' filmi için büyülü bir dönem atmosferi yarattı. Bergen kudretli sesi ve konservatuardan başlayan şarkı söyleme tutkusuyla efsaneler arasına girmiş Belgin Sarılmışer'in hayatını konu alıyor. Filmde Bergen'i ünlü oyuncu Farah Zeynep Abdullah canlandırdı. Bergen'in yaşam öyküsünü anlatan filmin yapımcılığını ve yaratıcı yapımcılığını Mine Şengöz, senaryosunu Yıldız Bayazıt ve Sema Kaygusuz, yönetmenliğini Mehmet Binay ve M. Caner Alper üstlendi. Bergen'de Farah Zeynep Abdullah'la birlikte, Erdal Beşikçioğlu ve Tilbe Saran başrolleri paylaşırken; filmin oyuncu kadrosunda Nergis Öztürk, Ali Seçkiner Alıcı, Ahmet Kayakesen, Arif Pişkin, Şebnem Sönmez, Nurcan Eren ve Suzan Kardeş gibi birbirinden yetenekli isimler yer aldı. Bergen'in müzikleri ise usta sanatçı Mazlum Çimen'e ait."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bergen-saygi-albumunun-geliri-kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformuna/", "text": "Orchestra Content ve Bergen'in ailesi, şarkıları seslendiren bütün sanatçıların gönüllü olarak yer aldıkları albümün gelirinin tamamını Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na bağışlama kararı aldı. Bergen Saygı albümünde Bade Derinöz, Ceylan Ertem, Derya Uluğ, Feride Hilal Akın, Gülşen Jehan Barbur, Melek Mosso ve Melike Şahin yer alıyor. Albüm 8 Mart tarihinde dinleyicisiyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/berlinin-en-iyileri-42-istanbul-film-festivalinde/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 7-18 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek 42. İstanbul Film Festivali için geri sayım başladı. Festival, her yıl olduğu gibi bu yıl da Berlin Film Festivali'nin en iyilerine yer veriyor. Şubat ayında sonuçlanan ve ödülleri dağıtılan 73. Berlin Film Festivali'nin Altın Ayı kazanan filminden Büyük Jüri Ödülü'nün sahibine birçok yeni film festivalin farklı bölümlerinde izleyicilerle buluşacak. Berlin Film Festivali'nin en iyisi bu yıl da İstanbul Film Festivali'nde! Nicolas Philibert'in prömiyerini Berlin Film Festivali'nde yapan ve büyük ödül Altın Ayı'yı kazanan filmi Küçük Evren festival programında yer alıyor. Christian Petzold'un Jüri Büyük Ödülü'nü kazanan filmi Kızıl Gökyüzü, festivalin uluslararası yarışmas jüri başkanlığını üstlenen Joao Canijo'nun Gümüş Ayı Jüri Ödülü'nü kazanan filmi Kötü Yaşamak, Gümüş Ayı En İyi Senaryo Ödülü'nün sahibi Angela Schanelec'in yönettiği Müzik, Alman Sineması'na Bakış kategorisinin en iyi filmi Steffi Niederzoll imzalı Tahran'da Yedi Kış ve Philippe Garrel'e En İyi Yönetmen ödülünü getiren Pulluk festivalde Türkiye prömiyerlerini gerçekleştirecek. Sekiz yaşındaki başrol oyuncusuna En İyi Başrol Oyuncusu ödülünü kazandıran Estibaliz Urresola Solaguren imzalı 20.000 Arı Türü, Nespresso Genç Jüri'si tarafından değerlendirilecek Nespresso'nun sponsoru olduğu Genç Ustalar bölümünde yarışırken, İstanbul Film Festivali'nin yeni bölümü Heyula, Berlin'de Karşılaşmalar kategorisinin en iyisi seçilen Burada'ya ev sahipliği yapacak. Günümüzün en büyük belgesel sinemacılarından Nicolas Philibert'in son filmi, dünya prömiyerini Şubat 2023'te Berlin Film Festivali'nde yaptı ve büyük ödül Altın Ayı'yı kazandı. Filme adını veren L'Adamant benzersiz bir bakımevi: Paris'in kalbinde, Seine Nehri üzerinde yer alan, yüzen bir yapı ve ruhsal bozukluklardan muzdarip yetişkinleri ağırlayan bir merkez işlevi görüyor. Film bu merkezin gündelik etkinliklerinden manzaralar sunuyor. Küçük Evren Belgesel Kuşağı'nda gösterilecek. Fransız usta sinemacı Philippe Garrel, babası Maurice'in bir zaman yaptığı kuklacılıktan esinlenerek son filmini ortaya çıkardı ve Berlin'de En İyi Yönetmen ödülünü kazandı. Pulluk'ta büyük ustanın gerçek hayattaki çocukları Louis, Esther ve Lena rol alıyor. Filme adını veren Pulluk dört yıldızdan oluşan bir takımyıldızı. Aynı zamanda bir kukla tiyatrosu. Film, baba öldükten sonra yönlerini bulmaya çalışan kuklacı bir ailenin, ailece kukla gösterileri düzenleyen bir kumpanyanın hikayesini anlatıyor. Pulluk, Paribu'nun sponsoru olduğu festivalin Dünya Festivallerinden bölümünde gösterilecek. Berlin Film Festivali'nde En İyi Başrol Performansı ile ödül kazanan Sofia Otero bu zarif filmin başrolünü ve ağırlığını üstlenen sekiz yaşında bir çocuk oyuncu. Bask ülkesinde sıcak bir günde geçen film, kendine farklı isimlerle hitap edilmesinden hiç hoşnut olmayan, kendi benliğini ararken gününü ailenin kadınlarıyla geçiren küçük bir çocuğu gözlemliyor. Yönetmenliğini Estibaliz Urresola Solaguren'in yaptığı 20.000 Arı Türü festivalde Nespresso Genç Jüri'nin değerlendireceği Genç Ustalar bölümünde yarışacak. Genç Ustalar bölümü Nespresso sponsorluğunda izleyiciyle buluşacak. Başrollerini Timoçin Ziegler, Thea Ehre ve Michael Sideris In paylaştığı ve yönetmenliğini Christoph Hochhausler'in yaptığı Gecenin Sonuna Dek, suçla aşkın, arzuyla cinsel karmaşanın girift hikayesini anlatan bir gerilim filmi. Fassbinder'den izler taşıyan bu kuir kara film, prömiyerini Berlin Film Festivali'nin ana yarışmasında yaptı, festivalde Paribu'nun sponsor olduğu Dünya Festivallerinden bölümünde gösteriliyor. Bas Devos'un son filmi, Burak Çevik'in seçkisiyle sunulan bu yılın yeni bölümü Heyula kapsamında gösterilecek. Berlin'de Karşılaşmalar Bölümünün en iyisi seçilen ve yine bu bölümde sinema eleştirmenlerinin FIPRESCI Ödülü'nü kazanan Burada, Brüksel'de Romanyalı göçmen bir işçiyle Çinli göçmen bir botanikçiyi izleyerek gündelik yaşamın sakinliğiyle ilerleyen, iki insan arasındaki dile gelmeyen bağ, insanın dünyadaki konumu, aidiyeti ve geçiciliği üzerine naif bir film. Zekice kurgulanmış senaryosuyla Christian Petzold'un en yalın ve stilize filmi olan Kızıl Gökyüzü, Baltık denizi kıyısında, bir yanı orman, küçük bir tatil evinde geçiyor. Dört genç tatillerini hiçbir şeyi düşünmeden geçirirlerken ormanda çıkan yangın eve kadar ulaşıyor. Barbara, Transit ve Undine'nin yönetmeni Christian Petzold'un son filmi, dünya prömiyerini büyük jüri ödülüne layık görüldüğü 2023 Berlin Film Festivali'nin ana yarışmasında yaptı. Kızıl Gökyüzü, festivalde Galalar bölümünde gösterilecek. Saygın Portekizli auteur yönetmen Joao Canijo'nun ikili filmleri Kötü Yaşamak ile Yaşamak Kötü aynı otelde geçiyor ve her ikisi de 2023 Berlin Film Festivali'nde dünya prömiyerlerini yaptı. Gümüş Ayı Jüri Ödülü kazanan Kötü Yaşamak Portekiz'in kuzey sahillerinde bir otelin işletmecisi olan birkaç kuşaktan kadınları izliyor. Festivalde hem Kötü Yaşamak hem de Yaşamak Kötü gösterilecek. Yönetmen Joao Canijo, bu yıl İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma'nın jüri başkanlığını yürütecek. Film, Paribu sponsorluğundaki Dünya Festivallerinden bölümünde yer alacak. Alman Yeni Yeni Dalgasının öncüsü Angela Schanelec, klasik bir efsaneyi müzikle birleştirerek, Oidipus trajedisinin kendine özgü ve çarpıcı bir çağdaş yorumuyla sinemaya geri dönüyor. Müzik, dünya prömiyerini Şubat 2023'te Gümüş Ayı En İyi Senaryo Ödülü'nü kazandığı Berlin Film Festivali'nde yaptı. Film, festivalin Paribu sponsorluğundaki Dünya Festivallerinden bölümünde izleyiciyle buluşacak. Görüntünün evrimini özgün bir bakış açısı ve müthiş bir mizahla anlatan Ve Kral dedi ki: Ne Harika Bir Makine dünya prömiyerini Sundance Film Festivali'nde Dünya Sineması Belgesel Yarışması bölümünde yaptı, ardından Berlin Film Festivali'nde gösterildi. Yürütücü yapımcılığını Ruben Östlund'un üstlendiği bu çok eğlenceli film, Camera Obscura ve Lumiere kardeşlerden, youtube ve sosyal medyaya görüntünün izini sürüyor ve yıllar boyunca insan davranışını nasıl etkileyip değiştirdiğini gözlemliyor. Berlin'de Alman Sinemasına Bakış bölümünün En İyi Filmi seçilen ve ayrıca Barış Film Ödülü kazanan Tahran'da Yedi Kış, İran'da 2007'de kendisine tecavüze yeltenen adamı öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanarak idam cezasına mahkum edilen 19 yaşındaki Reyhane Cebbari'nin hukuksal ve toplumsal mücadelesini gözler önüne seriyor. Steffi Niederzoll yönettiği bu belgeselde İran sınırlarının ötesinde bile direnişin ve kadın haklarının simgesine dönüşen Reyhane'nin kaderinin izini sürüyor. Kutsal Örümcek'in başrolündeki Zar Amir Ebrahimi, film boyunca Reyhane'ye sesini veriyor. Tahran'da Yedi Kış, festivalde Belgeseller Kuşağı'nda gösterilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/besame-mucho-sarkisini-neden-cesaria-evoradan-dinlemeliyiz/", "text": "1987 yılında Londra orijinli birkaç plak şirketi, Afrika ve Latin Amerika'nın önemli starlarının plaklarını mağazalarda hangi müzik kategorisinde satacaklarına karar veremiyor. Çözüm olarak Dünya Müziği diye bugün artık iyice yerleşmiş bir başlığı uyduruyorlar. Şartlar gereği makul bir çözüm gibi görünüyor. Raga, Morna, Mento, Apala, Salsa, Rumba, Samba diye ayrı ayrı kategori açmaya çalışsanız imkanı yok yetişmez. Ayrıca bu müzik türlerinin spesifik tüketicisi pek sınırlıdır. Fakat bugün geldiğimiz noktada Dünya Müziği türü, Batı dünyasında ciddi bir dinleyici kitlesine sahip. Bu dinleyiciler Samba da dinler, Morna da dinler, Tango da dinler. Dünya Müziğinin kendi starları vardır, tüm dinleyicilerinin tanıdığı. Mesela Anouar Brahem, Ashwin Batish, Loreena McKennitt, Ali Farka Toure, Fela Kuti, Youssou N'Dour, Manu Chao, Buena Vista Social Club ve Salif Keita gibi. Batılı dinleyiciler bu sanatçıları dinlerken yaptıkları müziğin türüne fazla takılmazlar. Sonuçta Dünya müziğidir işte hepsi. Peki, nedir Dünya müzikleri? Batı'ya, Batı kültürüne ait olmayan bütün müzikler. Rock, Punk ve Grunge ayrı türlerdir ama Kübalı Rumba ve Moğol Höömey aynı türdür. Evet mağzada plakları kategorilere ayırırken bu başlığın makul olduğunu söyledim. Fakat bugün kullandığımız anlamında bu başlığın üstten bir bakış ile Batı dışında kalan dünyayı aynı görme eğilimini fark edebiliriz. Daha da ileri gidip dünyanın farklı kültürlerinin, egzotik zevkleri tatmin etmek amacıyla çeşitli aromalar içeren paketli bir ürün olarak satılmasından söz edebiliriz. Dünya müziği başlığının satışta yakaladığı başarı sayesinde hayatı değişen sanatçılardan bahsedenler olacaktır. Bugün benim bahsetmek istediğim konu ise müzik şirketlerinin satışını yapabildiği müziğin sanatçısını ödüllendirmesi değil. Doğrudan sömürgecilik faaliyetlerinin bütün bir Dünya müziği müzisyenlerinin sanatına nasıl bir katkı sunduğundan ve yukarıda itiraz ettiğim Dünyanın geri kalanını eşitleme eğiliminin aslında nasıl bazı durumlarda geçerli olabildiğinden bahsetmek istiyorum. Çok meşhur bir parçadır Besame Mucho. 1940 yılında Meksikalı besteci Consuelo Velazquez tarafından bestelenmiş ve günümüze kadar yüzlerce sanatçı tarafından söylenmiştir. Bana kalırsa diğer bütün yorumlar bir yana Cesaria Evora'nın yorumu gerçekten insana dokunur. Bir Meksika şarkısının Afrikalı bir kadın tarafından bu kadar iyi yorumlanması tesadüf değil. Şarkının sözlerine bakınca ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir. Sürgün, ayrılık, bir şeyleri arkada bırakma deneyimi; Meksikalı olduğu kadar Afrikalı bir deneyimdir. Ayrılığa karşı duyulan korku, ayrılığın önlemezliğinin bilinci ile birleşerek bu gece son geceymişçe öpülen sevgili... Evora'nın ve 47 yaşına kadar yaşadığı Cape Verde'nin geçmişi düşünüldüğünde çok farklı bir anlam kazanıyor. Cape Verde, Senegal kıyılarına yakın eski bir Portekiz sömürgesi. Yeşil Burun Adaları olarak da bilinir. 14. ve 16. yüzyıllar arasında, Afrikalı köleler Amerika ve Avrupa'ya gemilerle taşınırken bir durak noktası olarak kullanılmış. Adada yaşam tarih boyunca çok zormuş. Portekiz krallığı tarafından atanan valiler, halka karşı kayıtsız bir tutumla binlerce kişinin kıtlık ve kuraklıkla ölümüne sebep olmuş. 1800'lerde ise Cape Verdeliler köle ticareti için duran gemilere hayatta kalabilmek için birer birer binip Kuzey ve Güney Amerika'ya, Avrupa'ya gönüllü olarak göç etmiş. Gittikleri her yerde kendi diasporalarını kurup bir arada adalarını anmaya devam etmişler. Tabii basit bir anma değil bu. Farklı bir duyguyu da içinde barındırıyor. Ada dilinde bir adı var: Sodade. Nostalji ve her şey çok farklı olabilirdi hisleri ile karışık acı bir memleket özlemi. Bir yandan hayatta kalabilmek adına yapılmış gönüllü bir göç ve bir yandan duyulan sürekli pişmanlık. Bu duygu halkın içinde öyle yer etmiş ki ada müziği neredeyse tamamen bu duygu üzerine şekillenmiş. Örneğin Evora'nın da şarkılarının formunu oluşturan, adanın en meşhur müzik türü Morna. Aslında bir veda müziği. Cape Verdeliler arkadaşlarına, ailelerine, komşularına, sevdiklerine bir tür seranat ile veda etmeyi gelenek edinmişler. Morna türü bu geleneğin bir ürünüdür. Dilini hiç anlamasanız da Morna türünden bir eser dinlerken ayrılığı hissedersiniz. Bir yol müziğidir ama istemediğiniz türden bir yolculuğun müziği. Evet Cape Verdeli olmak böyle bir şey. Cesaria Evora'nın kendi tecrübesi ve hisleri farklı değil. 1941 yılında Cape Verde'nin Sao Vincente adasında, ailenin beşinci çocuğu olarak doğuyor. 7 yaşında babası hayatını kaybediyor ve korkunç bir fakirlik içerisinde annesi tarafından büyütülüyor. Çok küçük yaşlarda Sao Vincente'nin barlarında şarkı söylemeye başlayarak para kazanmaya çalışıyor. Bir yandan da kuvvetli bir depresyonla mücadele ediyor. Hayatı boyunca atlatamayacağı bir depresyon. Ada radyosunda birkaç kez şarkı söyleme fırsatı buluyor ve böylece komşu adalarda tanınır hale geliyor. Radyoda sesini duyan yerel bir yapımcı Portekizli şirketlere satmak üzere kayda sokuyor Evora'yı. Ancak o kayıtlardan bir sonuç alınamıyor. Bununla birlikte adanın aynı dönemde yaşadığı yoğun kıtlık ve ekonomik bunalımla müziği bırakıyor. Hem de 10 sene boyunca. Hayatta kalma mücadelesi ile geçen bu 10 yıldan çıkış Fransa'ya giden bir gemi ile gerçekleşiyor. Fransa'da çalışan Cape Verdeli bir menajer, ona kayıt almak ve barlarda canlı konserler vermek için Paris'e gitmeyi teklif ediyor. Evora, Hiç olmazsa Paris'i görmüş olurum diyerek teklifi kabul ediyor. Yıl 1987. Cesaria Evora, 47 yaşındayken hayatta kalabilmek için ada dışına çıkıyor. Paris'te yaptığı ilk albüm fazla ilgi görmese de ikinci bir albüm çıkarmasına yetiyor. 1992 yılında çıkardığı ikinci albümü Miss Perfumado ise dünya çapında bir başarı yakalıyor. Toplamda 300 bin adet satan albüm 1999 yılında Amerika'da yayınlandığında ise Grammy'e aday oluyor. Ardından albümler, medya ilgisi, röportajlar, prestijli salonlarda sold-out konserler peş peşe geliyor. 51 yaşına kadar kimsenin tanımadığı Cape Verdeli bir kadın, 2004'te 63 yaşında Voz d'Amor albümü ile Grammy kazanıyor. Bütün bunlar olurken ülkesinden asla kopamıyor. Paris'te yaşarken daima Sodadedan bahsediyor. Bir süperstar gibi değil de dünyanın dört bir yanına dağılmış diğer Cape Verdeliler gibi. Elbette diğerlerinden farklı olarak yakaladığı başarı ile birlikte her fırsatta ülkesini ziyaret edebiliyor. 2011 yılında da Sao Vicente adasında bulunan Mindelo'da kalp yetmezliğinden hayatını kaybediyor. Diğerlerinin aksine göçle değişen hayatı adada son buluyor. Yazının en başına, Besame Mucho'ya geri dönelim. Eski bir İspanyol sömürgesi olan, uzun yıllar açlık, kuraklık ve ekonomik buhranlarla mücadele eden ve ülkesini seven insanların ülkelerini terk etmek zorunda kaldığı Meksika. Bu açıdan baktığımızda Dünyanın geri kalanını eşitleme eğilimini haklı çıkarırcasına benzer şeyleri yaşamış Cape Verde. Benzer deneyimler, hisler. Bir Meksika şarkısının Afrikalı bir kadın tarafından bu kadar iyi yorumlanması tesadüf değil. YouTube'dan Evora'nın canlı kayıtlarını izlemenizi öneririm. Besame Mucho'yu söylerken yüzünde oluşan ifade; kaşların endişeli bir şekilde çatılması, nereye ve kime bakacağını bilemeyen bir anksiyete. Bununla birlikte şarkının diğer yorumcularının aksine sahnede seyirci için yapılan hiçbir jest, mimik, romantizm, sırıtma, diz çökme, sahnede yürüme, bir kendinden geçme gösterisi yok. Saf bir şekilde ayrılıktan duyulan bir korku ve ayrılığın önlemezliği bilinci ile bu gece son geceymişçesine öpülmek isteyen bir sevgilinin tavrı var. Ayrıca şarkının düzenlemesi de özel bir imza taşıyor. Evora'nın Besame Mucho'sunda direkt olarak kullanılan cavaquinho gitar dikkat çekiyor. Cavaquinho, Morna müziğinin ve vedaların olmazsa olmazıdır. Böylelikle şarkı başka bir boyut daha kazanıyor. 17 Aralık yani bugün Cesaria Evora'nın Cape Verde'yi kesin bir şekilde terk edişinin 10. yılı. Gittiği yerde yaşadığı Sodade hissini tahmin edebilmek güç. Böyle bir şansı varsa eminim Cape Verde'ye mektuplar yazmaya çalışıyordur, unutmamıştır. Cape Verdeliler de onu unutmasın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/besteci-ahmed-adnan-sayguna-saygi-durusu-incini-kitabi/", "text": "Öyküleriyle ve biyografileriyle sevilen Göknil Özkök'ün hayalle gerçeği buluşturan ilham dolu öyküsü İnci'nin Kitabı, klasik müzik bestecimiz Ahmed Adnan Saygun'a ve onun müzik eğitimine adanmış hayatına saygı niteliğinde."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/better-call-saulun-basrolu-bob-odenkirkten-otobiyografi-komedi-komedi-komedi-dram/", "text": "Breaking Bad ve Better Call Saul dizilerinin yıldız oyuncusu Bob Odenkirk'ün otobiyografisi Komedi Komedi Komedi Dram şimdi Holden etiketiyle Türkçede. Hayatının büyük kısmında yoksulluk çeken, başarıyı hep kıl payı kaçıran, komedi dünyasında hedeflediği şöhrete bir türlü ulaşamayan Bob mücadeleyi bir an bile bırakmıyor. Sisifos'u bile kıskandıracak bir azimle yazıyor, oynuyor, kendini geliştiriyor. Bob Odenkirk bu kitapta, başarıya giden yolda katlanılan zahmetlerin ucu bucağı olmadığını kanıtlıyor. Tabii her şeye gülerek. Breaking Bad, Better Call Saul gibi dizilerden tanıdığımız Bob Odenkirk'ün iniş çıkışlarla dolu kariyeri çok esrarengiz. Ama bu komik otobiyografide tüm hayat hikayesini sizler için canını dişine takarak anlatmaya çalışıyor. Kariyerine Şikago'nun köhne komedi kulüplerinde başlayan Odenkirk, gençlik yıllarında kendini komediye adadı. Çeşitli programlarda yazar ve oyuncu olarak çalıştı. Yıllarca Hollywood'da şansını denedi ve yüzlerce kez reddedildi. Tam da umutlarını yitirmeye başlamışken Breaking Bad'e lisede kimya öğretmeni olmanın sıkıcılığına dair bir dizi konuk olmasını teklif eden bir telefon geldi. Odenkirk'ün komediden drama uzanan yolculuğunda şüphesiz ki binlerce ibret var. Bir o kadar da ilham."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/betul-avunc-cocuklar-ikiz-gezginler-kitaplarimla-bu-topraklari-gezerken-kulturel-miraslarina-sahip-cikmayi-ogreniyor/", "text": "Genç kuşakların Anadolu'nun tarihsel ve kültürel mirasını tanımasında, çocukların arkeoloji ve mitolojiyi sevmesinde payı olan yazarlardan Betül Avunç, kendi ikiz çocuklarıyla yaptığı seyahatlerden ilham alarak yazdığı İkiz Gezginler'in maceraları ile ilham olmaya devam ediyor. Aynı zamanda arkeolog olan Avunç ile Tudem Yayınları'ndan çıkan serinin son kitabı İkiz Gezginler Yeşillikler Ülkesinde bahanesiyle edebiyat ve arkeoloji üzerine sohbet ettik. İkiz Gezginler'in serüvenlerini ilk 1994 yılında, öyküler halinde yazmaya başladım. İkiz kardeşler Peri ile Ege'nin yurdumuzun arkeolojik alanlarındaki bu gezi öyküleri önce Milliyet Çocuk Dergisi'nde İkiz Gezginler Peri ve Ege başlıklı sayfada yayımlanmaya başladı. Bir süre sonra öyküleri roman kurgusuyla kitaplaştırdım, bu kitap da İkiz Gezginler'in Serüvenleri adıyla 1996 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basıldı. Önceleri bunu tek kitap olarak düşünmüştüm, ama yayınevinin çocuk edebiyatımızda arkeoloji-mitoloji-gezi temalarını içeren kitaplara rastlanmaması nedeniyle bu alanı açmak için serüvenlere devam etmemi önerdi. Bunun üzerine İkiz Gezginler serisi doğdu. Bu serinin kahramanları Peri ile Ege, kendi çocuklarımdır. Arkeolog bir anne olarak ikizlerimi klasik mitolojinin çocuklara uygun öyküleriyle büyütmüştüm. Derken eşimle birlikte onları bu öykülerin doğduğu yurt köşelerinde, ören yerleri ve kazı alanlarında gezdirmeye başladık. O zaman bu serinin aslında biraz da sizin hikayeniz olduğunu söyleyebiliriz. Evet evet, kesinlikle öyle. Çocuklarım çok şanslıydılar, çünkü her taşının altında bir efsanenin, her köşesinde bir antik kentin yattığı, sayısız uygarlığın iz bıraktığı eşsiz bir ülkenin çocuklarıydılar. Küçük yaştan bu kültürel hazinenin değerini bilmelerini ve mirasçısı olarak gelecekte ona sahip çıkmalarını istiyordum. İkizler, öyküsünü bildikleri veya gezerken yeni efsaneler öğrendikleri yerlerden çok etkilendiler. Yıkık surların, kırık sütunların arasında koştururken oraların efsaneleriyle renklendirdikleri oyunlar oynadılar. Kimi zaman Troya surları üzerinden savaşı seyreden Kral Priamos ile Kraliçe Hekabe, kimi zaman Kuretler Caddesi'nde koşturan Efesoslu iki çocuk oldular, kimi zaman da Frigya kırlarında Kral Midas'ın eşek kulaklı olduğunu herkese yayan başakların türküsünü dinlediler. Tuttuğun altın olsun deyiminin anlamını, dünün altın tozlarıyla çağlayan ırmağı Paktolos'un, bugünün Sartçay'ının kıyısında, Midas'ın bir başka öyküsüyle öğrendiler. Bu geziler sırasında tarih, arkeoloji ve mitolojinin yanı sıra, farkında olmadan coğrafyadan sanata, mimariye dek pek çok alanda bilgi ediniyor, ufukları genişliyordu. Onlar böyle gezip eğlenerek öğreniyorsa, bunu diğer çocuklar da yapabilir diye düşündüm ve İkiz Gezginler Peri ile Ege'nin onlara rehber olması dileğiyle, yukarıda anlattığım gibi, önce öykülerle başlayan ve arkeoloji, mitoloji, gezi temalarını harmanlayan serüvenler, kitap serisiyle sürdü. Yıllar yılları kovaladı, birkaç çocuğun içinde bile ışık yaksam ne mutlu diyerek çıktığım yolda, İkiz Gezginler 25 yıldır birkaç kuşak çocuğa rehberlik etti. Onlar şimdi birer yetişkin, ama kitaplarda hep çocuk kalarak okurlarıyla yaşıt olmaya, onlara ışık tutmaya devam edecekler. Ben arkeolojiye Tarihin Babası olarak tanınan Herodotos sayesinde merak sardım. Onu bana tanıtan da altıncı sınıftaki tarih öğretmenim, adını hala sevgiyle andığım Mualla Gür'dü. Yerine göre mitolojik, yerine göre tarihsel öykülerle bezeli bir tarih anlatır, bu dersi sıkıcılıktan kurtarıp ilgiyle dinlememizi sağlardı. Yıl sonunda bize Eski Çağ'da Bodrum'da yaşamış ve ilk tarih kitabını yazmış olan Herodotos adlı bir eski Yunan gezgininden söz etti. Onun Herodot Tarihi isimli kitabını yaz tatilinde okumamızı önerdi. Tatile çıktığımız gün Herodot Tarihini aldım ve eve döner dönmez o kocaman kalın kitabın sayfalarına gömüldüm. Bütün yaz evire çevire okudum, çok sevdim Herodotos'un masalsı bir dille anlattıklarını. Hayır ama Herodotos'tan Halikarnas Balıkçısı'na ve bu alanın diğer klasiklerine uzanan yolum, arkeolojiyle mitolojinin büyülü dünyasına çoktan sokmuştu beni. Okul zamanı yazın gittiğimiz öğrenci kazıları dışında mezuniyetten sonra sahada çalışmadım, arkeoloji yayıncılığına atılmayı seçtim. Çünkü bu alanda da arkeologlara ihtiyaç vardı, Türkçe arkeoloji literatürüne katkı sağlamak çok önemliydi. O zamanlar Türkçe arkeoloji yayınları çok kısıtlıydı, basılı kaynak kitap azdı. Uzmanlık alanı arkeoloji olan, sadece arkeoloji kitapları basan akademik yayınevleri yeni yeni yeşeriyordu bizde. Bunlardan biri de alanın öncülerinden Homer Kitabevi'ydi. Homer Kitabevi'nde önce çevirmen, daha sonra editör ve yayın yönetmeni olarak çalıştım. Değerli akademisyenlerimizin, yerli ve yabancı seçkin arkeologların kitaplarına editörlük yaparak arkeoloji literatürüne katkı sağlamakla geçen yıllardan sonra, bu görevi tamamlayıp kendimi tamamen çocuk yazınına verdim. Peri ile Ege İkiz Gezginler İstanbul'dan Bodrum'a adlı kitapta Çanakkale, Edremit, Kaz Dağı, Ayvalık, Manisa, Salihli, Bintepeler, Efes'i gezdi. Çanakkale Boğazı'nı geçerken kanatlı koçun sırtında uçan kardeşleri gördüler gökyüzünde, Salihli'de büyülü yüzüğünü takınca görünmez olan Giges'le tanıştılar ve Batı Anadolu'nun bunlar gibi pek çok efsanesini yerinde yaşadılar. İkiz Gezginler İstanbul'da adlı kitapta yaşadıkları kent İstanbul'u gezdirdiler okurlara. Dünyanın en büyük üç imparatorluğuna başkentlik etmiş bu eşsiz kentin Sultanahmet Meydanı'nda Roma dönemindeki gladyatörleri izlediler, Ayasofya'da Bizans imparatorunun hayaletiyle şakalaştılar, Sultanahmet Camisi'nde Osmanlı'nın muhteşem çinilerini gördüler ve İstanbul'un farklı köşelerinde daha bir sürü serüven yaşadılar. Serinin İkiz Gezginler Troya'da adlı kitabında Çanakkale'deki antik Troya kentindeydi Peri ile Ege. Burada tanıştıkları Esin Perisi onları Troya efsanelerinin içinde dolaştırdı, Zeus'un sarayında bir düğün şölenine konuk oldular, Kaz Dağı'nda tanrıçalar arasında yapılan dünyanın ilk güzellik yarışmasını izlediler, derken kendilerini Troya savaşının içinde buldular. İkiz Gezginler Güneş'in Sarayında adlı kitapta ise Peri ile Ege'nin yolu bu kez bulutların tepesine, mitolojide Helios adıyla bilinen Güneş'in sarayına düştü. Orada Güneş'in oğlunun fantastik serüvenine katıldılar. Bu kitapta da yine heyecan, merak ve keşif duygularını kamçılayacak, eğlenerek öğrenmesini sağlayacak ilginç serüvenler bekliyor okuru. Arkeoloji Müzesi'ndeki çenesi düşük İskelet Hanım, eski Anadolu'nun Ana Tanrıçası Kibele, Karagöz ile Hacivat, Uludağ'da kaybolan arkadaşını arayan dev adam Herakles, gizli haranın olağanüstü atları, su perileri ve daha pek çok kahraman İkiz Gezginler'le el ele verip okura Bursa'da heyecan dolu bir serüven yaşatacaklar. Çekirge Sultan, Osmanlı Dönemi'nde Bursa'da yaşadığı söylenen ilginç bir adam. Adı, Bursa'nın Çekirge semtiyle yaşıyor hala. O zamanlar kenti istila eden çekirgeleri kovup halkı kıtlıktan kurtararak bu semte adını vermek dışında kayıp eşyaları bulmakla da ünlüymüş. İkiz Gezginler Çekirge'de bir otelde kalınca, Çekirge Sultan'la tanışmaları ve efsanesini ondan dinlemeleri kaçınılmazdı. Kendimin okumayı sevdiği tarzda yazıyorum diyebilirim. Aslında kitaplarımda anlattığım her şey bilimsel temellere dayalı. Bu konuları masalsı ve sürükleyici bir biçemde, gerçeklerle hayal gücümü harmanlayıp okurun da hayal gücünü ateşleyerek, bilgileri heyecanlı ve eğlendirici serüvenlere sarıp sarmalayarak verdiğim bir tarzım var. Özellikle dikkat ettiğim nokta sürükleyiciliktir. Yazarken ben de kitabın içinde heyecanla sürüklenmek isterim. Bunu bilen esin perim de önceden planladığım temel kurgu içinde birden gelişen sürpriz olaylar çıkarır karşıma. Okuru sürükleyen serüvenler farkında olmadan çok şey öğretir ona. Evet, okurlar öyle istediği için serinin devamı gelecek. Okul söyleşileri ve imza günlerinde sürekli benden bunu isteyen sevgili çocukları İkiz Gezginler'in yeni serüvenlerden mahrum etmeye gönlüm razı gelmez. Aklımdaki rotayı gezdiğimiz yerlerdeki gözlemlerime ve buralarda esin perimin kulağıma fısıldadıklarına göre belirliyorum. Başka hangi kentleri anlatacağımı da esin perisi biliyor şimdilik. Kitaplarım zaten başlı başına bu konuda gençleri bilinçlendirmeye yönelik, anlattıklarım tam da bunu işliyor. Daha önce de belirttiğim gibi, bu işe çocukluktan başlamak gerekir. Çocuklar benim kitap kahramanlarımla birlikte bu değerli toprakları gezerken eşsiz kültürel miraslarına sahip çıkmayı öğreniyorlar. Elbette olacak. Bu konuyu çok önemseyen yeni kuşaklar geliyor artık. İkizlerimle ilk yaptığımız gezilerde ören yerlerinde onlardan ve birkaç yabancı turistin çocuklarından başka çocuk olmazdı. Bizlerin kendi tarihsel mirasımıza ilgisizliği beni çok üzerdi. Ama artık oraları gezen gençlerimiz çoğaldı. Bunda İkiz Gezginler'in de katkısı olduğu için çok seviniyorum hem bir arkeolog hem yazar hem de anne olarak. Kitaplarımın okullarda okutulmasının payı da çok büyük. Yıllardır İkiz Gezginler'in rotasına göre gezen aileler ve İkiz Gezginler gezileri düzenleyen okullar var, İkiz Gezginler üzerine yapılan tezler var. Bu konuda bilinçlenen yeni kuşaklar tarihimizi ve kültürümüzü koruyacak. Son yıllarda bu alanda güzel kitaplar yazıldı, daha çok yazılmasını ve alanın büyümesini isterim. Not defterimde İkiz Gezginler'in yeni bir serüveninin planı, bir öykü kitabının notları, tuvale geçireceğim bir yağlı boya resmin eskizleri, okumak istediğim yeni kitapların listesi ve ikizler tatile geldiğinde onlara pişireceğim birkaç sağlıklı yemek tarifi var bu ay. Mitolojide en sevdiğim kahramanlar periler ve deniz kızları. Ağaç perileriyle su perilerine bayılırım. Bunda masalsever yanımla birlikte doğasever yanımın da büyük payı var. Ağaç perisi, ağacın canıdır. Ağaçla birlikte doğar, onunla birlikte ölür. Bunun için ağaçlara kıyamam, hiç kesilmesinler, içlerindeki perilerle birlikte hep yaşasınlar isterim. Irmaklar da hiç kurumasa, neşeyle oynaşan su perileriyle coşarak hep çağlasa, sakin göllerin dibinde uyuyan güzel perileri kimse rahatsız etmese... Deniz kızı da bir tür su perisidir. Ay ışığı denize vurduğunda, o gümüş pırıltıların arasında el ele dans eden iyi yürekli deniz kızları Nereid'leri görür gibi olurum. İstanbul Perisi adlı kitabımda, kahramanlarımla birlikte ben de onların arasındaydım denizin dibindeki sarayda. Kızıma Peri adını koymamın nedeni de bu mitolojik yaratıklara olan düşkünlüğümdür. İkiz kardeşi Ege ise büyüleyici efsanelerle dalgalanan Ege Denizi'ni simgeler. Pandemi döneminde yazmak bana iyi geldi. Eşim de uzaktan çalıştığı için ikimiz hep evdeydik. O çalışırken ben yazdım, akşam yazdıklarımı ona okudum, keyifle üzerinde konuştuk, fikir alış verişi yaptık. İkiz Gezginler Yeşillikler Ülkesi'nde böyle ortaya çıktı. İkiz Gezginler serisinin yeni bir kitabı üzerinde çalışıyorum şu an. Onu bitirince belki bir öykü kitabına başlarım. Ben de teşekkür ederim. Sizin gibi bu alana ilgili ve bilgili bir gazeteciyle söyleşmek zevkti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/betul-avunc-dunyanin-yedi-harikasini-bir-solukta-sayabilenler-azinlikta-oldugu-icin-cocuklar-icin-yazdim/", "text": "Peri ile Ege'nin annesi Betül Avunç, çocuklarından ilham alarak yazdığı İkiz Gezginler serisine kaldığı yerden devam ediyor. İkizler bu defa Dünyanın Yedi Harikası ile tanışıyor. Efsaneler, masallar, mijolojik hikayeler yine can buluyor. Yazar çevirmen Avunç ile okullarda mitoloji dersinin olması gerektiğinin hayalini kurarak bir kez daha düştük yola, o maceradan bu maceraya... Yıllar önce arkeoloji çevirisini yaptığı Antik Dünyanın Yedi Harikası kitabından yola çıkarak yazdığı serinin son kitabı yine çok eğlenceli, yine bilgi dolu. İkiz Gezginler ve Dünyanın Yedi Harikasının sayfalarını şimdi yazarıyla birlikte çeviriyoruz. Ben de yeniden bir araya geldiğimize sevindim sevgili Nilüfer. Mitoloji seven bir gazeteciyle söyleşmek çok keyifli. Evet, dediğiniz gibi İkiz Gezginler'in Milliyet Çocuk Dergisi'nde yayımlanan öyküleriyle başlayan serüvenleri önce bir kitaba, sonra da İkiz Gezginler serisine dönüştü. Yeni çıkan İkiz Gezginler ve Dünyanın Yedi Harikası ile birlikte 6 kitaplık bir seri oldu şimdi. Verdiğim emek karşılığını bulduğu için çok mutlu hissediyorum kendimi. Yıllardır bu kitapları binlerce çocuk okudu, bunca çocuğa kültürel açıdan farklı bir pencere açtı bu seri. Geçmişle günümüzü buluşturan, tarih ve mitolojiyle harmanlanan serüvenleriyle İkiz Gezginler, yurdumuzun eşsiz kültürel mirasını tanıtan birer rehber oldu çocuklara. Okullardaki söyleşi ve imza günlerimde kitapların bu etkisini görme olanağım oluyor. Öğrencilerin İkiz Gezginler'in izinde geziler yaptığını öğreniyorum, yazdıklarımı hayal güçleriyle birleştirerek oluşturdukları resim sergilerini geziyorum, İkiz Gezginler konulu bilgi yarışmalarında ödül kazananlarla tanışıyorum. Sadece okumakla kalmayıp kitapların ışığında yaratıcı faaliyetlerde bulunmaları benim için o kadar değerli ki... Elbette bütün bunlarda onları yönlendiren değerli öğretmenlerin payı büyük. Bir de Güneş'in Sarayında yaşadıkları serüvenler vardı arada. O kitapta bu kez yeryüzünde değil, bulutların tepesindeki altın ışıklı sarayda, eski Yunan mitolojisinin Helios'uyla, yani Güneş ile tanışmışlardı. Şimdi dünyanın yedi köşesinde Yedi Harika gezisindeyiz ve Güneş'in Rodos'taki heykelini Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olarak görüyoruz. İkiz Gezginler ve Dünyanın Yedi Harikası adını verdiğim bu son kitabı yazma sürecim çok keyifli geçti. Zaten sevdiğim bir konuydu ve yabancısı değildim. Yıllar önce arkeoloji dünyasına yönelik olan Antik Dünyanın Yedi Harikası adlı bir kitap çevirmiştim İngilizceden. Her bir harikayı uzmanının gözünden değerlendiren, arkeolojik araştırmalar, buluntular, dönem yazıtları, sikkeler ve buna benzer pek çok kaynak üzerinden bu harika yapıtların görünümlerini, yapım tekniklerini, çözülen ve çözülemeyen konuları ortaya koyan harika bir kitaptı. Geçmişten günümüze evrensel kültürün önemli bir yapı taşı olan Yedi Harika'nın ikisi bizim ülkemizde olduğundan, ama hem onları hem de yedisini bir solukta sayabilenlerin azınlıkta kaldığını gördüğümden bu konuyu bir çocuk kitabına taşımaya karar verdim. Çok severek, eğlenerek geçen bir yazma süreciydi. Kitap bittikten sonra İkiz Gezginler'in kendilerine okudum yüksek sesle, çok hoşlarına gitti. Biliyorsunuz, bu serinin kahramanları İkiz Gezginler Peri ile Ege benim gerçek çocuklarım. Artık büyümüş olsalar da, serinin ilk kitabı çıktığında onlar da şimdiki okurlarımın yaşındaydı. Umarım okuyan herkes onlar gibi zevk alır bu kitaptan. Ben kitabı yetişkinlerin de severek okuyacağını düşünüyorum. Dünyanın Yedi Harikası'nı görmek için rehberleri Esin Perisi'yle birlikte yola çıkıyor İkiz Gezginler. Mısır'daki Gize Platosu'nda Büyük Piramit'i, Babil'de ünlü Asma Bahçeleri, Yunanistan'ın Olimpiya kentinde Zeus Heykeli'ni, Efesos'ta Artemis Tapınağı'nı, Bodrum'da Kral Mausolos'un anıt mezarını, Rodos adasında Rodos Heykeli'ni ve yine Mısır'da İskenderiye Feneri'ni geziyorlar. Mısır Piramitleri dışında hiçbiri günümüze kalmamış olan bu anıtların bir zamanlar tüm görkemleriyle ayakta durduğu antik dönemlere götürüyor onları Esin Perisi. Üstelik yapılış tarihlerine göre kronolojik sırayla gezdiriyor, en yaşlı anıttan en gencine doğru. Dünyaya damgasını vurmuş bu harika anıtları gezerken hem o bölgede o dönemde yaşamış tarihsel kişileri hem de mitolojik karakterleri birer kitap kahramanına dönüştürüp okurun karşısına çıkarıyorum. Konu tarih, arkeoloji ve de mitoloji olunca kahraman yaratmak benim için kolay ve çok zevkli. Örneğin Efesos Artemis Tapınağı'nın alınlığında kabartmaları bulunan Amazon kadınlarının, tanrıça Artemis'in yakın arkadaşları olarak tapınakta İkiz Gezginler'in karşısına çıkması o kadar olası ki... Bazen de tanıdığım kişileri antik kimliklerle kurguya katıyorum. İkizlerin Bodrum'da Kral Mausolos'un sarayında tanıştığı Orkideya ile Bayramos, gerçekte de bugün Bodrum'da yaşayan çok sevdiğim bir çift mesela. Efsanelerden ve masallardan beslenirken çok kaynaktan yararlanıyor musunuz? Araştırmalarınız konusunda sizden biraz bilgi almak isteriz. Çocukluğumdan beri efsanelerden ve masallardan besleniyorum gerçekten. Bunları tarih ve mitoloji sevgisi takip edince yolum arkeoloji eğitimine uzandı kaçınılmaz olarak. Sürekli okurum, antik yazarları da çok okudum. Ozan Homeros, Ovidius ve Tarihin Babası Herodotos gözdelerimdir. Bu ölümsüz kaynakları genç kuşaklara tanıtmayı da görev biliyorum. Örneğin Bodrum'lu yurttaşımız Herodotos, yeni kitabım İkiz Gezginler ve Dünyanın Yedi Harikasında Bodrum'da karşısına çıkıyor bizim ikizlerin. İkiz Gezginler Güneş'in Sarayında ve Duygu'nun Doğum Günü Armağanı adlı kitaplarımın kaynağı ise Ovidius'un olağanüstü yapıtı Dönüşümlerdir. Ayrıca arkeoloji bilimine yayın dünyasında editör, çevirmen ve yayın yönetmeni olarak yıllarca emek verdiğim, değerli arkeologların, akademisyenlerin kitaplarını yayına hazırladığım için hep güncel araştırmaların içindeydim. Yaptığım çeviriler de kendi çalışmalarım için iyi birer araştırma kaynağı olmuştur. Yukarıda söz ettiğim Antik Dünyanın Yedi Harikası adlı çevirimin bu son kitabıma hem esin vermesi hem bilimsel kaynak oluşturması gibi. Elbette, öğrenmek asla bitmez. Bir konuyu araştırırken oradaki bir noktadan hareketle yolum başka bir yöne döner, oradan bambaşka bilgiler gelir, o yeni bilgiler bilinenlerle bütünlenir, bazen pekişir, bazen yepyeni bir birikim oluşur. Yazmak müthiş bir serüven. Bazen yazı hiç planlamadığım bir yere sapar, bana da sürpriz olan çok güzel bir şey çıkar. Didaktik olmadan bilgi vermeye dikkat ediyorum mesela. Daha doğrusu çok dikkat ettiğimi de söyleyemem, doğal yazım tarzım öyle aslında. Bilgi yüklü, sıkıcı, durağan metinlerden hoşlanmadığım kadar, eğlenceli görünse de yeni bir şey vermeyen kitaplardan da hoşlanmam. Kitaplardan bilgi edinsin, kültür edinsin okur, ama sıkılmadan, keyif alarak. Okumayı sevdiğim tarzda yazıyorum kısacası. Görünürde pek belli olmayan, ilginç ve eğlendirici öykülerin arasına saklanan bilgiler iyi edebiyatla sarılıp sarmalansın, okuru heyecandan heyecana sürüklesin, arada sürprizler yapsın kitap. Ve mesela bir kitabımda masal karakteri gibi okuduğu mitolojik kahramanın heykelini müzede gören çocuk, bir tanıdığa rastlamış gibi hissetsin. Kaçındığım nokta ise çocukları üzmek, onlara acı vermek. Hayatta zaten yeterince üzüntü var, benim kitaplarım onları heyecanlandırsın, hayal güçlerini tetiklesin ama üzmesin. Bu yüzden bazı mitolojik öyküleri kurguya dahil ederken kimi yönlerini yumuşattığım olur. Okurken zevk almaları için dilin sürükleyiciliğine ve yazının ahengine de çok önem veririm. Antik dünyanın kapılarını bir kez daha araladığınız İkiz Gezginler ve Dünyanın Yedi Harikası'nda tarihteki önemli olayların nasıl geliştiğini de öğrenme fırsatı buluyoruz. Örneğin Olimpiyat Oyunları'nın ilk olarak nasıl başladığı ya da Babil'in Asma Bahçeleri'nin neden yapıldığı gibi... Çocuklarla okullarda bir araya geldiğinizde size bir sürü soru soruyor olmalılar. Okurların size dönüşlerini, küçük kalplerin büyük sorularını merak ediyorum. Okurların bana dönüşleri sorularla olabildiği gibi, esasen çok etkileyici eylemlerle oluyor. Küçük kalplerin o kadar büyük duygu ve düşünceleri var ki... İstanbul Perisi adlı kitabımın okutulduğu bir okulda söyleşi sonunda imzaya geçmiştik. Kuyruktaki çocuklardan sırası gelen yıldız gözlü bir oğlanın kitabını imzalarken, çocuk bana bir armağan getirdiğini söyledi ve kitabın arasında kuruttuğu morsalkımı verdi. Dünyanın en değerli armağanı! İstanbul'un bu güzelim çiçekleri betonların arasında gitgide yok olduğundan, belki de onları hiç görmeyen yeni kuşaklara tanıtmak, bu vesileyle doğa sevgisi aşılamak için katmıştım İstanbul efsanelerinin arasına. Bu çocuk gerçekten de hiç morsalkım görmemiş, ama kitapta okuyunca merak etmiş, çiçeği bir yerlerden bulup kurutmuş ve bana getirmiş. Yine aynı kitabın okutulduğu bir başka okulun öğrencisi de kitapta yerini tarif ettiğim perili köşkü o kadar merak etmiş ki, o semte gidip aramış, bulmuş ve fotoğraflarını çekmiş. Öğretmeninin bana fotoğrafları göndermesiyle haberdar oldum, sonra da öğrenciyle tanıştık elbette. Bir kitabın böylesine araştırmaya sevk ettiği bu iki çocuk, küçük kalplerin bana geri dönüşlerinin en muhteşem örnekleri bence. Bunu duyduğuma çok sevindim, 1 yaşındaki Güzel Helen'e sevgilerimi yolluyorum. Umarım Helen okula başladığı zaman dileğiniz gerçekleşir, bu benim de yıllardır çok istediğim bir şey. Öyle ki, 1995 yılında gençlerimize kültür bilinci kazandırmak konulu bir gazete yazımda bunu dile getirmiştim. O gün bugün aynı düşünceyi ve aynı umudu koruyorum. Batıda pek çok ülkenin çocukları mitoloji okuyor da, Batı kültürünün temellerini oluşturan sayısız uygarlığın gelip geçtiği, tarihin ilk ozanı Homeros ile Tarihin Babası Herodotos'un doğduğu bu toprakların mirasçısı olan çocuklarımız niye okumasın? Üstelik o mitolojik öykülerin çoğu Anadolu'da geçtiği halde... Efsaneler bilimi olarak tanımlanan mitoloji evrensel kültürün temel taşlarındandır. Mitolojinin ilk ve orta öğrenimde okutulması durumunda çocuklar erken yaşta kültür bilinci kazanacak ve tarihten coğrafyaya, mimariden resim ve heykel sanatına dek pek çok alanda bilgi sahibi olacaklardır. Okul söyleşilerinde gördüğüme göre, bunu en azından benim kitaplarla ispatlamış durumdayız şimdilik. Çocuklar mitolojik öyküler sayesinde Anadolu'ya ait efsanelerin geçtiği bölgeleri, buralardaki antik yerleşimleri ve bugün hangi illerin sınırları içinde olduklarını, o uygarlıkların bıraktıkları eserleri, efsanelerde anılan Yunanca ve Latince kişi adlarını, sanat eserlerine konu olmuş mitolojik kahramanları öğreniveriyorlar. İkiz Gezginler Troya'dayı okuyan bir çocuk, ünlü ressam Rubens'in Paris'in Yargısı adlı tablosunu gördüğünde konusunu anlamakta hiç zorlanmıyor. İstanbul Perisi adlı kitabımda perili köşkün kapısında duran Karyalı kadınların öyküsünü okuyan da, mimaride karyatid olarak bilinen kadın biçimli taşıyıcı sütunları tanıyor artık. Bu iki örnek aslında yüksek öğrenimde Sanat Tarihi ve Mimarlık Tarihi derslerinde işlenen konulardan. Eğer okullarda belli bir süre içinde okutulan kitaplarımdan bunları öğrenebiliyorlarsa, mitoloji daimi ders olarak okutulsa kim bilir neler öğrenir bu çocuklar ve nasıl sağlam bir kültürel alt yapı oluşur. Sevgili çocuklar okuyun, bol bol okuyun ama iyi kitaplar seçin. Okumak heyecanlı bir serüvendir. Kitaplar size farklı pencereler açar, yepyeni dünyalar sunar, yaratıcılığınızı arttırır, ufkunuzu genişletir, hem de çok eğlendirir. Hepinize İkiz Gezginler'le birlikte mitolojinin fantastik dünyasında renkli serüvenler diliyor, sizlere bu mesajı iletmemi sağlayan Ajandakolik'e de çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/beykoz-kunduradan-yeni-platform-kunduralab/", "text": "Beykoz Kundura'nın performanstan belgesel sinemaya, felsefeden antropolojiye, farklı disiplinlerin izinde tartışma ve üretim olanakları yaratmayı amaçlayan yeni platformu KunduraLab başlıyor. İstanbul'un önemli kültür ve sanat kurumlarından Beykoz Kundura'yı sanat odaklı bir düşünce ve üretim merkezine dönüştürmeyi amaçlayan programın ilki ise FelsefeLab olacak. Beykoz Kundura'nın kürasyonlarından yola çıkarak felsefi yöntemlerin izinde kavramları anlamaya ve okumaya davet eden FelsefeLab, 28 Ocak'ta akademisyen Dr. Umut Eldem'in İnsan bir yapay zeka mıdır? başlıklı konuşması ile başlayacak ve 2021 yılı boyunca yapay zekadan bilimkurgu sinemasına, merak uyandırıcı konular etrafında şekillenecek programıyla tartışma ve keşif fırsatları sunacak. İstanbul'un önde gelen kültür ve sanat kurumlarından Beykoz Kundura'yı sanat odaklı bir düşünce ve sanat merkezine de dönüştürmeyi amaçlayan KunduraLab başlıyor. Performanstan belgesel sinemaya, felsefeden antropolojiye, farklı disiplinlerin izinde yeni tartışma ve üretim olanakları sunacak platformun ilki ise FelsefeLab olacak. Kundura Sinema & Sahne'nin kürasyonlarından yola çıkarak felsefi yöntemlerin izinde kavramları anlamaya ve okumaya davet eden FelsefeLab, 2021 yılı boyunca yapay zekadan bilimkurgu sinemasına, merak uyandırıcı konular etrafında konuşma ve film programları gerçekleştirecek. FelsefeLab'in ilk etkinliği ise akademisyen Dr. Umut Eldem'in İnsan bir yapay zeka mıdır? başlıklı konuşması olacak. 28 Ocak Perşembe günü gerçekleşecek konuşma, Kundura Blog'da çevrimiçi gösterimi süren Uncanny Valley / Tekinsiz Vadi adlı oyundan yola çıkacak ve Hubert Dreyfus, Jacques Derrida, Benjamin Libet gibi düşünürlerin izinden giderek teknoloji felsefesi, davranışçılık, özgür irade, felsefi antropoloji gibi kavramları tartışmaya açacak. FelsefeLab'in Dr. Umut Eldem ile konuşma serisi 4 Şubat'ta Yapay Zeka Hakları, 18 Şubat'ta da Geleceğin Sentetik Dünyası başlıklı konuşmalarla devam edecek. Konuşmanın odağında yer alan Rimini Protokoll oyunu Uncanny Valley / Tekinsiz Vadinin çevrimiçi gösterimi ise kultur. beykozkundura. com'da devam ediyor. Stefan Kaegi'nin yönettiği ve Alman yazar Thomas Melle'den referans alınarak kopyalanmış ve üretilmiş bir insansı robotun başrolünde olduğu oyun, tiyatroda yapay zeka kullanımını da yeni bir eşiğe taşıyor. Umut Eldem'in İnsan bir yapay zeka mıdır? başlıklı çevrimiçi konuşması 28 Ocak Perşembe akşamı saat 21:00'den itibaren beykozkundura. com'da yayınlanacak Zoom linkinden ücretsiz izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/beymenden-hayallerim-kadar-gucluyum-projesi-kadinlara-ilham-verecek/", "text": "50 yıldır ülkemizde moda sektöründe yaratıcı ve ilham veren projeler gerçekleştiren Beymen, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için özel bir projeye imza attı. Beymen ve Toplum Gönüllüleri Vakfı iş birliğiyle gerçekleştirilen Hayallerim Kadar Güçlüyüm projesi, genç kadınlara her şeyin hayal etmekle başladığını hatırlatarak, içlerindeki güce ve hayallerine inanmaları için ilham veriyor. Beymen, proje kapsamında Toplum Gönüllüleri Vakfı Genç Kadın Fonu'nu destekliyor. Kadınların hayatına dokunmayı ve hayallerine kavuşma yolunda onlara destek olmayı amaçlayan proje; dünyada ve Türkiye'de başarıları ile kendi alanlarında fark yaratmış 33 kadının gönüllü katılımı ile gerçekleştirildi. Veronico Etro, Angela Missoni, Sandra Choi, JJ Martin, Nicky Zimmermann, Giorgia Tordini ve Gilda Ambrosio gibi dünyaca ünlü kadın tasarımcıların yanı sıra Türkiye'de başarılarıyla alanlarında fark yaratmış tasarımcı, sanatçı, sporcu, doktor, avukat, gazeteci, iş insanı gibi farklı sektörlerden 33 kadın mesajları ile Beymen Collection tasarım ekibiyle bir araya geldi. Tasarlanan Beymen 8 Mart Özel Koleksiyonu projeye destek kapsamında Beymen'lerde ve www. beymen. com adresinde satışa sunulacak. Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle hayata geçirdikleri bu proje ile genç kadınların toplumsal hayatın her alanına eşit ve özgür biçimde katılmalarını amaçlayan TOG Genç Kadın Fonu'nu desteklemekten büyük mutluluk duyduklarını belirten Beymen Grup CEO'su Elif Çapçı; Toplum Gönüllüleri Vakfı iş birliğiyle gerçekleştirdiğimiz bu projeyle, kadınlara hayallerine inanarak cesaretle hareket ettiklerinde, her şeyi başarma gücünün içlerinde saklı olduğunu göstermek istedik. Dünyada ve Türkiye'de başarıları ile örnek olan ve kendi alanında fark yaratan 33 başarılı kadın, projemizde gönüllü olarak yer aldı. Özgüveni, başarıları ve cesareti ile ilham olan bu özel kadınlarla bir arada olmak, hepsinin yanımızda olduğunu bilmek, projemizi daha da anlamlı kıldı. Kıymetli destekleri için hepsine teşekkürlerimi sunuyorum dedi. Toplum Gönüllüleri Vakfı Yönetim Kurulu Eş Başkanı Didem Duru, Dünya Kadınlar Günü'nde böyle bir projeyi hayata geçirmenin çok kıymetli olduğunu vurgulayarak şöyle devam etti: TOG olarak; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nün, genç kadınlara hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir alan yaratıldığında kutlanmaya değer olduğunu düşünüyoruz. 18 yıldır tüm çalışmalarımızda bu inançla hareket ediyor, eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için gençleri güçlendiriyoruz. Beymen ile birlikte hayata geçirdiğimiz projeyle de kadınların potansiyellerinin farkına varmalarını ve hayallerini gerçekleştirebilmeleri için ilham vermeyi amaçlıyoruz. Alanında fark yaratan kadınların birbirinden değerli mesajlarının yer aldığı böyle özel bir projenin içerisinde yer aldığımız için heyecan duyuyoruz dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/beyonceden-yeni-album-renaissance/", "text": "28 Grammy sahibi pop müziğin divası Beyonce, 21 Haziran'da yayınlanan BREAK MY SOUL teklisi ile müjdelediği ve 16 şarkıdan oluşan 7. solo albümünde sesini daha da yükseltiyor. Beyonce'nin yeni albümü RENAISSANCE 29 Temmuz'da Sony Music etiketiyle tüm platformlarda yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/beyza-akyuz-insanin-dunyada-biraktigi-izlerden-biri-agzindan-cikan-sozler/", "text": "Teşekkür ederim. Evet kitaplar sonsuz bilginin, kediler sonsuz sevginin taşıyıcıları galiba. Masalların bir kısmını yaklaşık beş sene önce yazmıştım. Bu sürede eklemeler çıkarmalar oldu tabii. Okuyucuyu sade, usul usul anlatılan, doğayla iç içe masallar bekliyor. İlk anlatılan masal hangisiydi hatırlamıyorum. Lakin kendimi bildim bile mesellerin has bir dinleyicisiyim. Annem çok mesel anlatırdı, o da zamanında Hatçe Ana'sından, masalcı Mıtıllah Dayı'dan ve diğer büyüklerinden dinlemiş. Yaz tatillerinde dedemin bahçesine giderdik, gündüz bağda çalışır akşam da damda halka olup otururlar ve çay eşliğinde kadın erkek çocuk yaşlı genç hep beraber sohbet ederlerdi. Bu meclislerde meseller, fıkralar, anılar şifahen aktarılırdı. Ben de sırtımı ağaç direğe verip ağzım açık dinlerdim. Kitap okumayı hep çok sevdim, çünkü kitap demek damda dinlediğim hikayelerin daha fazlasını bulabileceğim büyük bir alemdi. İlk yazdığım masala gelince; çok hikaye uydururdum kafamdan, iflah olmaz bir uydurukçuydum. İnsanları da kendime inandırırdım. Bir edebi eser yazma bilinciyle, üniversitede yazdım ilk masalımı. Küçük Bilge Kız Pakize idi başlığı. Çocukluğumdan bu yana şifahi kültürün içindeyim. Masal Hazretleri derim ben, kendisi yüzyıllardır yaşayan bir varlık. Ben de onun geniş göbeğinde oturuyorum. Yirmi bir senedir de masallar üzerine okuyorum, çalışıyorum. Anlayacağın binlerce masal okudum, dinledim. Bir masal seçemem, ama tür olarak 1001 Gece Masalları'nı ve kısa meselleri çok sevdiğimi söyleyebilirim. Şifahen; iki manaya sahip. Birisi ağız yoluyla, sözlü aktarım manasına geliyor. Diğeri de şifalı, iyileştiren. Ben aslında ilk manasına odaklanmıştım ismi koyarken lakin sonra şifa kelimesi bir anda yayıldı, herkesin diline pelesenk oldu. Her var oluş ve aynı zamanda yok oluş, ihtiyaca binaen vuku buluyor. Demek ki insanların iyileşmeye ziyadesiyle ihtiyacı var bu zaman diliminde. Ağzımızdan çıkan sözcükler de canlı varlıklar. İçimizden çıkan kelam, harfler havada asılı kalıyor binlerce yıl. Kimi giderek renkleniyor, çoğalıyor, aydınlatıyor, canlandırıyor kimi de çürüyor, kararıp kuruyor, kurutuyor. O haseple insanın dünyada bıraktığı en büyük izlerden birinin ağzından çıkan sözler olduğuna inanıyorum. Gökyüzünde ne varsa yeryüzünde de o var. Rüzgardan, yağmurdan, güneşten, sıcaktan soğuktan, suyun gelgitinden nasıl etkileniyorsak gezegenlerin hareketleri, ayın döngüsü de aynı şekilde ruh halimizi etkiliyor. Masallar, dışa yapılan yolculukların anlatısı gibi görünse de aslında içe yapılan bir yolculuk. İbn'i Arabi, İnsan, büyük bir memlekettir, demiş. Masallarımın geçtiği tüm memleketler benim iç yurdum, iç alemim. Tüm karakterler de benim yansımalarım, halden hale geçişlerim. Her şey ihtiyaç dahilinde varlık buluyor. Neden çok neden az diye şikayet etmeye hacet görmüyorum. Yeterli olanın ne olduğunu ben belirleyemem. Mizacına, meşrebine, edebi, sanatsal zevkine yakın bulan binlerce insan konuyla uzaktan ve yakından ilgileniyor. Herkes masal dinlemeli diyenlerden değilim. Kimi sözle kimi sesle kimi hareketle bağ kurar, kendini ifade eder. Temayüller türlü türlüdür. Sadece şunu temenni edebilirim, umarım herkes masalla karşılaşır, ilgi duyanlar istedikleri sürece o eşikte meşk eder, ilgi duymayanlar da her nerede kalpleri hızla atıyorsa oraya erişir. Uçan Fare' yi 2013 yılında yazmaya başladım. Uçan Fare, Avustralya'da yaşayan bir tür. Kollarının altında kanat gibi et parçaları var. Bir nevi planör. Kısa uçuşlar yapabiliyor. Bir gazete haberinde görmüş ve not almıştım defterime yıllar evvel. Daha sonra nice hikaye ile birleşerek baş karakter oldu. Hikayeleri sevildikçe de yazmaya devam ettim maceralarını. Hala devamını isteyenler var, bakalım gelecekte bir sürpriz olur belki. Üretirken çocuk, yetişkin diye ayırmıyorum işin açığı. Sadece odaklandığım, makro mercekle baktığım alanlar değişiyor. Çocuk bireyleri kendi mizacıma yakın görüyorum. O bitmeyen merak, soru, keşif, fütursuzluk, korkusuzluk, trans halleri, halden hale hızlı geçişleri, her şeye dönüşebilmeleri, insana yakından/içgüdüsel ve dik dik bakmaları, doğru felsefecilerin yanında olduğumu hatırlatıyor. Çocukluğumdan bu yana çok çeşitli türlerde okurum. Masamın üstü felsefe, bilim, teoloji, roman, tıp, anı kitapları, sözlük, defterler, nota kitabı, akort cihazları gibi birçok farklı şeyle dolu. Dijital ajanda kullanıyorum normalde, ama arkadaşım Seher hediye olarak bir ajanda göndermiş, onu yanımda taşıyorum şimdi. Not defterlerim çok, aynı anda onlarca farklı defter tutarım. Kutularca birikti defterlerim. İçlerinde notlar ve her daim çiçek olur. İlginç ki, yıllar sonra bile hatırlarım o çiçeğin nereden nasıl geldiğini. Hem biten ve basılmayı bekleyen dosyalarım hem de hala üzerinde çalıştığım birkaç dosya var. Masalların iyileştirici gücü; kendimizle yüzleşmeye aracılık etmesinde. O nedenle kötü dediğiniz anlar da daha evvel göremediklerimizi görmemize, anlamamıza yardımcı oluyor. Şahsen ben masalları iyi sonla değil, açık uçla bitiririm her daim. Çünkü hayat devam ediyor, her an her şeye hazır olmak lazım. Cinsiyetleri ayırmaktan pek hazzetmiyorum. Şiddetin nice çeşidi var, kadın da erkek de buna maruz kalıyor ya da bizatihi uyguluyoruz. İyiliğin, iyi olabilme/kalabilme dürtüsünün canlı olmasını sadece masal dinlemeye bağlamak büyük bir gaf olur. Hayat; çok daha girift. Hatta bazı coğrafyalarda kini/düşmanlığı canlı tutmak için anlatılan nice masala/destana şahitlik ettim. O nedenle bu konuları bir başka söyleşide biraz daha derin, kavramsal ve sosyolojik, felsefi temelli konuşabiliriz. Terapi, iyileşme manasına geliyor. Ve aslında bu bir ömür boyu ihtiyaç duyduğumuz temel günlük bir gereksinim. Her gün belli dozlarda almamız gerekiyor bize iyi gelen şeyleri ve aynı şekilde iyi gelmeyenleri terk etmemiz. İnsan, ömrü boyunca nice zor eşiklerle karşılaşıyor, onları atlatabilmek için aklı selim, sükunet içre olmak/kalmak kolay değil. Kişisel gelişimciler, ne yapmanız gerektiğini söyler tıpkı bir öğretmen gibi, ustalar ise sizi işin başına geçirir, olayın içine düşürür. Mış gibi yapmakla gerçekten ol-mak çok farklı. Simülasyonda edinilen tecrübeler bir yere kadar götürüyor bizi, sonra yine yolda kalıyoruz. Sistemler, nice aracı kullanarak insanın temel duyularını kullanamaz hale getiriyor, bizi duyusal olarak kötürüm yapıyorlar. Kötü söz, kötü ses işitiyoruz, çirkin görüntülere, propagandalara, reklamlara maruz kalıyoruz, dokunmuyoruz sarılmıyoruz, dokuları hissetmiyoruz, koklamıyoruz ve en mühimi kalben bağlantı kurmuyoruz eşya ve tüm mahlukatla. Bu konular o denli derin ki... Burada vereceğim cevap yetersiz kalacak. Şuurumuzu kaybetmemek neredeyse imkansız, tüm değerler birbirine karışmış vaziyette. Bu bilinci kazanmak için yapılabilecek en iyi ve ulaşılabilir çözüm yine de kaynak kitapları mukayeseli okumak, görmüş geçirmiş olgun ruhların meclisinde bulunmak, dünya ve insanlık tarihine şöyle bir dönüp bakmak. Maalesef instagram postlarından edinilen bilgiler yeterli olmuyor suyun derinliğinde olup bitenleri görmek için. Basit ve mütevazı bir yaşamın zihinleri sakinleştirdiği, görüyü netleştirdiği muhakkak. Bunun için doğaya gezmeye, fotoğraf çekmeye, tatil yapmaya değil de içinde yaşamaya, onunla uyumlanmaya gidersek o bize her şeyi gösteriyor zaten. Ben teşekkür ederim güzel sorularınız için."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bihter-sabanoglundan-bir-ilk-roman-supheli-seylerin-kesfi/", "text": "Bihter Sabanoğlu'nun ilk romanı Şüpheli Şeylerin Keşfi, Edisyon Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. Kitap, birbirini hiç görmeden beraber büyümüş iki insanı, 29 gün çeken bir şubat ayı boyunca İstanbul'un tarihi mekanlarında takip ediyor. Bihter Sabanoğlu imzasıyla Edisyon Kitap'tan çıkan Şüpheli Şeylerin Keşfi adlı romana, edisyonkitap. com'un yanı sıra tüm kitabevlerinden ve online mağazalardan ulaşmak mümkün."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bilim-insani-jane-goodallun-hayati-ben-jane-kitabinda/", "text": "2011'de The New York Times En İyi Resimli Çocuk Kitabı, 2021'de Caldecott Onur Ödülü kazanan, İngiliz primatolog, etolog ve antropolog Jane Goodall'un hayatını konu alan çocuk kitabı Ben... Jane ismiyle artık Türkçede. Pek çok çocuk kitabının yaratıcısı olan ödüllü karikatürist, yazar, çizer ve senaryo yazarı Patrick McDonnell, daha önce yazdığı beş kitaptaki karakterlerin yer aldığı MUTTS adlı çizgi roman ile dünya çapında tanındı. Hayvanlar ve çevre için çalışan birçok yardım derneğine destek veren ve bir dönem Humane Society of the United States'te yönetim kurulu üyesi olan McDonnell, Fund for Animals'ın yönetim kurulunda çalışmaya devam ediyor. McDonnell eşi, kedisi ve evlat edindikleri köpekleriyle birlikte New Jersey'de yaşıyor. 1975 doğumlu. Ankara'da büyüdü, Hacettepe Üniversitesi'nde felsefe eğitimi aldı. Yayıncılık hayatı boyunca birçok yayınevi ve dergi grubunda redaktör ve editör olarak çalıştı. Gerçek bir barınak köpeğinden ilham alarak yazdığı Pöti serisiyle, çocuk kitabı yazarlığı macerası başladı. Gazete ve dergilerde çocuk kitaplarıyla ilgili tanıtım ve eleştiri yazıları yazıyor, çocuklar için içerik hazırlıyor. Aynı zamanda MEAV Yayıncılık'ın çocuk kitapları editörlüğünü yapan Gökçeer, kızıyla ve iki kedisiyle birlikte İstanbul'da yaşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bilkent-sahne-ast-perdelerini-aciyor/", "text": "Müjdemizi isteriz. Sanatın da zor bir süreçten geçtiği bu dönemde sanata ve sanatçıya verdiği destekle yıllardır birbirinden farklı etkinliklere ev sahipliği yapan Bilkent Center, Ankara'nın yeni ve modern tiyatro salonu Bilkent Sahne'yi Ankara Sanat Tiyatrosu iş birliğiyle tiyatro severlerle buluşturacak. Bilkent Center'ın Ankara'da, sanatseverlerin yeni durağı olarak hayata geçirdiği Bilkent Sahne, Ankara Sanat Tiyatrosu'nun 57 yıllık deneyimi ile perdelerini açıyor. 1963 yılından bu yana 170'i aşkın oyunu tiyatro severlerle buluşturan Ankara Sanat Tiyatrosu, perdelerini 6 Kasım'da 'Bir Valize Ne Sığar ki?' oyunuyla açıyor. Ankara Sanat Tiyatrosu kasım ayı boyunca 'Bu Ne Biçim Mozart?' ve 'Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü' oyunlarını da Bilkent Sahne'de sergileyecek. Asaf Çiyiltepe öncülüğünde, 1963 yılında kurulan ve bugüne kadar 170'i aşkın oyun sergileyerek Çağdaş Türk Tiyatrosu'na katkı sunan, Türkiye'nin en köklü tiyatrosu olan Ankara Sanat Tiyatrosu, 6 Kasım'da perdesini 'Bir Valize Ne Sığar ki?' oyunuyla Bilkent Sahne'de açacak. Kasım ayı boyunca 'Bu Ne Biçim Mozart?' ve başrolünde Mahir İpek'in rol aldığı 'Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü' oyunlarının da sahneleneceği Bilkent Sahne AST, pandemi önlemleri gereği yüzde 50 koltuk kapasitesiyle izleyicilerini ağırlayacak. Maske takma kuralının zorunlu olduğu salona giriş ise HES kodu ile yapılacak. Yüzde 100 doğal hava kullanılarak havalandırılan salonlar her oyun sonrasında dezenfekte ediliyor. Sanatseverlerin yeni durağı olan Bilkent Sahne AST, sağlıklı ve güvenli bir ortamda tiyatro severleri ağırlamaya hazır. Sanata ve sanatçıya verdiği destekle yıllardır birbirinden farklı etkinliklere ev sahipliği yapan Bilkent Center, Ankara'nın yeni ve modern tiyatro salonu Bilkent Sahne'yi Ankara Sanat Tiyatrosu iş birliğiyle tiyatro severlerle buluşturacak. Bilkent Center'ın Ankara'da, sanatseverlerin yeni durağı olarak hayata geçirdiği Bilkent Sahne, Ankara Sanat Tiyatrosu'nun 57 yıllık deneyimi ile perdelerini açıyor. 1963 yılından bu yana 170'i aşkın oyunu tiyatro severlerle buluşturan Ankara Sanat Tiyatrosu, perdelerini 6 Kasım'da 'Bir Valize Ne Sığar ki?' oyunuyla açıyor. Ankara Sanat Tiyatrosu kasım ayı boyunca 'Bu Ne Biçim Mozart?' ve 'Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü' oyunlarını da Bilkent Sahne'de sergileyecek. Asaf Çiyiltepe öncülüğünde, 1963 yılında kurulan ve bugüne kadar 170'i aşkın oyun sergileyerek Çağdaş Türk Tiyatrosu'na katkı sunan, Türkiye'nin en köklü tiyatrosu olan Ankara Sanat Tiyatrosu, 6 Kasım'da perdesini 'Bir Valize Ne Sığar ki?' oyunuyla Bilkent Sahne'de açacak. Kasım ayı boyunca 'Bu Ne Biçim Mozart?' ve başrolünde Mahir İpek'in rol aldığı 'Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü' oyunlarının da sahneleneceği Bilkent Sahne AST, pandemi önlemleri gereği yüzde 50 koltuk kapasitesiyle izleyicilerini ağırlayacak. Maske takma kuralının zorunlu olduğu salona giriş ise HES kodu ile yapılacak. Yüzde 100 doğal hava kullanılarak havalandırılan salonlar her oyun sonrasında dezenfekte ediliyor. Sanatseverlerin yeni durağı olan Bilkent Sahne AST, sağlıklı ve güvenli bir ortamda tiyatro severleri ağırlamaya hazır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-aile-neden-oldurulur/", "text": "Sınıf çatışması, aile, aşk ve cinayet... İngiliz bağımsız gazeteci ve yazar Bella Mackie'nin üçüncü kitabı Aileni Nasıl Öldürürsün, eğlenceli, rahatsız edici ve bir o kadar merak uyandırıcı bir roman. Yayınladığı andan itibaren Sunday Times Bestseller listesinde uzunca bir süre kalan Bella Mackie'nin yazdığı Aileni Nasıl Öldürürsün, annesini ve kendisini terk edip giden babası başta olmak üzere ailesinden altı kişiyi öldürerek intikamını alan Grace'in öyküsünü anlatırken sınıfsal mevzular, ahlak, ailenin göreceliliği gibi konulara değinmeyi de gözden kaçırmıyor. 1984 yılında İngiltere'de dünyaya gelen Bella Mackie, St. Mary's Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş. Meslek hayatındaki kariyerine gazetecilikle başlayan Mackie, The Guardian, Vice News, The Telegraph gibi İngiltere'nin önemli mecralarında çalışmış. Şu anda da Vogue dergisi için ayda iki köşe yazısı yazan Mackie aynı zamanda güncel konular ve popüler kültür üzerine yayın yapan The High Low podcast programına katılarak gündemi kendi görüşlerince değerlendirerek dinleyicilerle paylaşıyormuş. Profesyonel bir koşucu olan Mackie, 2018 yılında ilk yayınladığı ilk kitabı Jog On da koşmanın, kaygı, depresyon gibi zihinsel ve ruhsal rahatsızlıklarla olan bağını anlatıyordu. Bella Mackie şimdi de Athica Yayınları'ndan Canan Hatiboğlu çevirisiyle yayınlanan ikinci Aileni Nasıl Öldürürsün kitabıyla Türkiyeli okurların karşısına çıktı. Sunday Times Bestseller listesinde yer alan kitap, annesini ve kendisini terk edip giden başta babası olmak üzere ailesinden altı kişiyi öldürerek intikamını alan Grace'in öyküsünü anlatırken esasen sınıfsal mevzular, ailenin göreceliliği gibi konulara değiniyor. Yani yaşlıydılar, cimriydiler ve dünyada değerli bir yer kaplıyorlardı. Ve tüm bunlar, aslen yaşananları gerekenden çok daha nahoş bir yolla kendi sonlarını getirmeleri muhtemelen yeterliydi. Ama tamamıyla dürüst olmam gerekirse asıl sebebi bilmeleriydi. Annemi biliyorlardı. Beni biliyorlardı. Hiçbir şey yapmadılar. Oğullarını dolduruşa getirip Marie'yi, Helene'i, gece kulüplerini ve onu yoldan çıkaran arkadaşlarını, Simon dışında herkesi suçladılar. Bir baba olarak sorumluluklarından kaçtı ve çocuğunun annesini zor durumda bıraktığını bilmeden hayatlarını sürdürdüklerini sanıyordum. Ama onlar bir şekilde olmasını istediler. Ve en nihayetinde planın şeklini değiştiren şey bu oldu. Önce öleceklerdi. Grace'in intikam serüveninin özeti böyle. En ince ayrıntısına kadar düşünüp yaptığı plan tıkır tıkır işlemeye başlıyor Grace'in. Sıraya koyduğu ölüm listesine her seferinde attığı çentikle kendini daha da sağaltıyor. Hiçbir pişmanlık ya da duygu namına zerre kadar bir şey hissetmeden yoluna devam ediyor. Kendi koyduğu kuralları, aile üyelerine göre uyarlayarak oyununu oynarken amacından milim sapmadan bu dünyada gerek yer kapladıklarını düşündüğü akrabalarının canını soğukkanlılıkla alıyor. Grace'in cinayetlerinin detaylarına girmeyeceğim. Yoksa önemini yitirecek ve nihayetinde elimizde gerilimle de yakın temas kuran bir roman olduğu için o kısımları afişe etmeye lüzum görmeden konuyu toparlamaya geçeyim. Bella Mackie, Aileni Nasıl Öldürürsünde Grace'in çıktığı intikam yolculuğunda genç yaşında yapayalnız kalarak türlü işlerde çalışmak zorunda kalmış genç bir kızın yaşadıkları üzerinden sıkı bir üst sınıf ve burjuvazi eleştirisine girişiyor. Bunu çok da yerinde bir yöntemle kör göze parmak şeklinde değil, Grace'in yolculuğunun içine yedirerek yapıyor. Bunun dışında imparatorluk mertebesine çıkmış her ailede olduğu gibi akrabalar arası dedikodular, birbirlerini çekiştirmeleri esas olanın kan değil, para bağı olduğunu gayet doğal bir gözlemle ve anlatım biçimiyle ifade ediyor. Mackie'nin konuşma diline olan yatkınlığı sayesinde bir anı-roman gibi rahatlıkla okunabilen Aileni Nasıl Öldürürsün, kendini merak ettiren, nüktesi bol ve ince bir zekadan çıktığı belli olan bir kitap."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-ascinin-portresi-bir-sef-gibi/", "text": "Yemek kültürünün ve alışkanlıklarının hızla değişip dönüştüğü bir dönemde kariyerini inşa etme mücadelesi veren bir aşçının portresini çizen Bir Şef Gibi, mutfak sanatlarının sınır tanımazlığına övgüde bulunurken gurmelerin ağzını sulandıracak, koleksiyonluk bir kitap. Başlangıç olarak sebzeli ve Sauternes şaraplı ıstakoza, Ana yemek için trüf mantarlı, tereyağı soslu kaz ciğeri haşlamasına, beslenerek ele alan, çarpıcı bir grafik roman. Troisgros'tan El Bulli'nin son akşam yemeğine kadar dünyanın en önemli restoranlarına, devrimsel mutfak akımlarına, ezber bozan şeflere ve eşsiz zarafetteki yemek tabaklamalarına göndermelerde bulunan kitap, renkli anekdotlarla anlatısını güçlendiriyor. Mutfak olarak tanımladığımız şeyin gerçekte ne olup olmadığına dair okuru sorgulamaya iten eser; çizer Aurelia Aurita'nın iştah kabartıcı desenleri eşliğinde 70'lerden günümüze Avrupa'nın toplumsal, kültürel ve siyasi bir panoramasını da ortaya koyuyor. Benoit Peeters, aşçılığın henüz görünmez bir meslek olduğu yıllarda gönlünü mutfağa kaptırır. Damak tadı geliştikçe yemeklerin insana kendini iyi hissettirdiğini ve rahatlattığını keşfeder. 70'li yıllarda Fransa'nın en ünlü restoranı Troisgros Kardeşler'de yemek yedikten sonra ise kendini tutkuyla mutfak sanatlarını öğrenmeye adar. Mutfağa duyduğu hayranlık neredeyse edebiyata duyduğu kadardır artık. Klasik tatlardan sofistike lezzetlere uzanırken sözlerle anlatılmayacak rafinelikteki tariflerin cazibesine kapılır. Ve hatta ilk yemeğini hocası da olan yaşayan bir efsaneye; Roland Barthes'a hazırlama onuruna erişir. Mutfak artık büyük özen isteyen ciddi bir iştir onun için ve belki de hayatını bundan böyle bu yoldan kazanmalıdır. En büyük hayali, kız arkadaşı Marie-Françoise'la birlikte restoran açmak olan genç adam, bu zorlu hedeften önce şansını evlerde aşçı olarak çalışmakta aradığında ise, hayatın soğuk ve acımasız yüzüyle karşılaşacaktır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-baskadir-dizisine-uluslararasi-hikaye-anlaticiligi-odulu/", "text": "Netflix'in çok ses getiren dizileri arasına giren Bir Başkadır, America Abroad Media tarafından gösteri dünyasının gücünü kullanan başarılı uluslararası hikaye anlatıcıları alanında ödüle layık görüldü. Bir Başkadır dizisine ödülü, 10. America Abroad Media Awards töreninde dizinin yapımcı ve yönetmeni Berkun Oya'ya Vuslat Vakfı Kurucusu Vuslat Doğan Sabancı tarafından takdim edildi. ABD'nin başkenti Vaşington'da John F. Kennedy Merkezi'nde bu yıl onuncusu düzenlen ödül törenine, Türkiye'nin Vaşington Büyükelçisi Hasan Murat Mercan, Vuslat Vakfı Kurucusu Vuslat Doğan Sabancı, Netflix TV Global Başkanı Bela Bajaria ve Dünya İslam Birliği Genel Sekreteri Dr. Muhammed bin Abdülkerim El-İsa ve Bir Başkadır dizisi ekibi ile çok sayıda önemli davetli katıldı. Uluslararası boyutta cankulağıyla dinleme becerisini geliştirmek ve farkındalık yaratmak amacıyla faaliyetlerini sürdüren Vuslat Vakfı'nın Kurucusu Vuslat Doğan Sabancı, törende yaptığı konuşmada sosyal dışlanmayı, ötekileştirmeyi ve kutuplaşmayı engellemek için cankulağıyla dinlemenin önemini vurguladı. Doğan Sabancı, Bir Başkadır gibi hikayeler, kendimizi ve birbirimizi cankulağıyla dinlemeye teşvik eder ve bu şekilde kalıp yargılardan uzaklaşır; birbirimize korku veya nefret yerine alçakgönüllülük ve şefkatle yaklaşırız dedi. Doğan Sabancı, Bir Başkadır dizisinin, önyargılarımızın ötesine geçebilmemize ve yeni bir toplumsal sözleşme ile yaşayabileceğimiz bir dünyanın mümkün olabilmesine yardımcı olduğunun da altını çizdi. America Abroad Media Ödülleri, her yıl eserleriyle medyanın toplumu bilgilendirme, eğitme ve güçlendirme görev ve yetisine örnek teşkil eden seçkin liderlere veriliyor. America Abroad Media Ödülleri'ne bu yıl Bir Başkadır dizisinin yanısıra, Netflix TV Global Başkanı Bela Bajaria ve Dünya İslam Birliği Genel Sekreteri Dr. Muhammed bin Abdülkerim El-İsa layık görüldü."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-cocugun-gozunden-kocaman-dunyamiza-gunaydin/", "text": "Çağdaş Türk resminin duayenlerinden Mehmet Güleryüz'ün 1968 yılında çizdiği, o zamandan beri Türkiye'nin önde gelen grafik sanatçısı Mengü Ertel'in çekmecesinde, Dostun Çekmecesinde bekleyen resimler, dostluğu yücelten sıcacık bir öyküye ilham veriyor. Esma Ertel'in sihirli kaleminde çocuklarla buluşuyor. Güçlü dostluklar, sınırsız renkler ve akıl almaz maceralarla dolu yepyeni bir dünya, aslında içinde yaşadığımız dünya... Esma Ertel ilk çocuk kitabı Dünya Çocuklarına Günaydın ile büyülü bir kapı aralıyor. Kapının ardı neşe, güzellik ve çeşitlilik dolu. Kitabın birbirinden ilham verici çizimleri ise usta ressam Mehmet Güleryüz imzası taşıyor. Nisan ayında Doğan Egmont aracılığıyla okuyucuyla buluşan kitap, 53 yıllık unutulmuş bir geçmişe yeniden can katmasıyla da özel bir çalışma. Sanatçı bir dedenin sizi sıcacık sarıp sarmalayan evine gittiğinizi hayal edin. Rengarenk boyalarla, hayallerle, beyaz üstüne yazılan siyahlarla bezeli bir sanatçı masasında otururken başlayan bu yolculuğun sizi götüreceği farklı farklı coğrafyalar var. Bu farklılıkların içindeyken aslında özünde aynılığın, sevginin, dostluğun ve buna bağlı ilerlemenin, gelişmenin, hayattan zevk almanın öyküsü Dünya Çocuklarına Günaydın. Bir çocuğun gözünde, kocaman dünyamızın sınırsız dostluk kurma potansiyeli vardır. O masumiyetten yola çıkan bu sıcacık hikayede biz okuyucular da bu dostluklara eşlik ediyoruz. Dostlarımızın arasında kimler kimler yok ki... Hayatının renkliliğiyle kahramanımıza her daim ilham olan Bedia Hanım, devesi Moku ve horozu Mırmır Asya kıtasındaki ilk dostlarımız. Onlarla çıktığımız devri-alemimiz sırasında yepyeni dostlar ediniyoruz, her yeni kıtada dost zincirimiz genişliyor. Bahsettiğimiz dostluk teması kulağa alışılmış gelebilir. Fakat kalemin orijinalliği ve farklı bakış açısıyla birleşince biricik bir eser çıkmış ortaya. Üstelik eserin alametifarikalarından olan Mehmet Güleryüz imzalı çizimler de dostlarımızı gözümüzde canlandırmamızı sağlıyor. Bu özgün eserin çizimlerinin hikayesi de bir o kadar kendine has. Çağdaş Türk resmi denince akla gelen isimlerin başında yer alan Mehmet Güleryüz bundan 53 yıl önce kitaptaki dostlarımızın çizimlerini yapıp Türkiye'nin önde gelen sanatçılarından Mengü Ertel'e veriyor. İşte elimizde tuttuğumuz bu eserin tohumları o günkü Dostun Çekmecesine uzanıyor. O günlerde atılmış tohumlar günümüzde büyümüş renkli, her dalında farklı hikayeler barındıran bir ağaca dönüşmüş adeta. Güneşi selamlarken o anda olmak, anı paylaştıklarımıza müteşekkir olmak gibi değerli öğretileri barındıran bu kitap gerek edebi niteliği gerek görsel kalitesiyle bizlere yeni bir perspektif kazandırıyor. Kitabın ortaya çıkışının da tesadüf ve dostluğa dayanması sadece bir tesadüf mü yoksa güzel şeyler hep başka güzel şeyler getirir demek daha mı doğru karar sizin. Yazar bu dostluk temasını merak unsuru üzerinden ele alarak bir çocuğun belki de öncü merak ögelerinden biri olan dünyamızı da hikayesine dahil etmiş. Dünyamız da hikayenin başkahramanlarından. Üsküdar'da bir konakta başlayan hikaye, ormanlar kralını, yerel halkları, unutulmaya yüz tutmuş dilleri, masalsı karakterleri, değişen coğrafyaları, birbirinden güzel tesadüfleri katıyor bünyesine. Her seyahatte olduğu gibi gezginler ayak bastıkları coğrafyalardan kendilerine kattıklarıyla değişiyor; yola çıktıkları insandan farklı bir insana dönüşüyorlar. Empatisi, farklı canlılara karşı bilinçleri artan kahramanlarımızla birlikte bizler de gelişiyoruz. Dostluğa iyilik üzerinden bütüncül bir yaklaşım geliştiren kitap sadece çocuklar değil yetişkinler için de bu anlamda büyük bir önem taşıyor. Her günün sonunda başlayan yeni maceralarla Dünya Çocuklarına Günaydın diyen kitap hepimize hayatın güzelliğini, dünyanın karadan, sudan ve havadan fazlası olduğunu en içten yolla hatırlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-dunya-bebek-bu-sergide/", "text": "Sizi şimdi çok ilginç bir sergiye ve belki de çocukluğunuza götürüyoruz! Rahmi M. Koç Müzesi, 28 Eylül'den itibaren Dünya Bebekleri Sergisine ev sahipliği yapıyor. Oyuncak sanayisinin en önemli kilometre taşı olan bebeklerin Antik Çağ'dan günümüze uzanan yolculuğuna ışık tutan sergi, 18'inci yüzyılın ahşap bebeklerinden Anadolu'nun bez bebeklerine, Asya ve Afrika inanç bebeklerinden moda bebeklerine, hatta Uzakdoğu'nun ipek elbiseli festival bebeklerine kadar çok özel bir seçkiyi ziyaretçilerin beğenisine sunuyor. Bebekler, antik çağlardan 21'inci yüzyıla kadar insanın kendi benzeri olarak biçimlendirdiği, inanç ve kültür objesi, aynı zamanda da çocukların oyuncağı. Batı'da, Ortaçağ'da cadılıkla ilgili kullanılan balmumu bebekler varken, Rönesans ile birlikte soylu kadınların moda merakı için yapılan, süslü dantelli elbiseleri olan ahşap bebekler ortaya çıkıyor. Farklı coğrafyaların yerel halklarının geleneksel yöntemlerle elde ürettiği bebekler, sanayi devrimiyle birlikte yerini büyük fabrikalarda porselen ve plastikten seri üretilen, daha ucuza mal edilen bebeklere bırakıyor. Rahmi M. Koç Müzesi'nin üç yıla yayılan kapsamlı ve titiz bir hazırlık sürecinin ardından Rahmi M. Koç Müzesi Restoratörü Serra Kanyak'ın küratörlüğünde gerçekleştirdiği Dünya Bebekleri Sergisi, 18'inci yüzyılın ahşap bebeklerinden Anadolu'nun bez bebeklerine, Asya ve Afrika inanç bebeklerinden moda bebeklerine, korku bebeklerinden geleneksel dünya bebeklerine, otomat bebeklere kadar literatüre girmiş farklı bebek türlerini özel bir seçki ile sunuyor. Sergi, hem bebek kavramının tarih öncesinden bu yana kullanım amaçlarını anlatıyor hem de yüzyıllar içinde bebek sanayisinin geçirdiği büyük dönüşüm ziyaretçilerin deneyimine açılıyor. Müzenin kurucusu Rahmi M. Koç, Dünya Bebekleri Sergisinin hayata geçmesine öncülük etti. Kişisel koleksiyonunda bulunan bebekleri sergilenmesi için projeye dahil eden Koç, bu süreçte yurt dışına yaptığı seyahatlerde de eksiklerin tamamlanması için çeşitli bebekler satın aldı. Koç'un kişisel koleksiyonunda 18'inci yüzyıl Napoliten bebekleri, 19'uncu yüzyıl Asya bebekleri ve kuklaları ve 20'nci yüzyılın başına tarihlenen kıymetli porselen bebekler, otomat bebekler, Santon bebekler ve kuklalar bulunuyor. Bebeklere sadece oyuncak gözüyle bakmamak gerektiğini söyleyen Koç, Vaktiyle müzeler sadece kendi ihtisas konularında veya sahalarında sergiler açarken, şimdi alaka çekebilecek hemen her konuda sergi açıyorlar. İlk bakışta bebek sergisinin sanayicilikle ne ilgisi var diye akla gelse de, unutmamak gerekir ki oyuncak yapımı da kendi başına bir sanayidir. Biz, Rahmi M. Koç Müzesi olarak çeyrek asırlık tarihimizde, İstanbul halkına ve devamlı ziyaretçilerimize değişik bir kulvarda hareket getirmek istedik. Bu vesileyle çok geniş ve derin olan bebek konusunu ele aldık. Ne tür bebek olursa olsun, hangi ülkede yapılırsa yapılsın, hangi derde deva olursa olsun, bebek yapımı, giysisi, kalitesi, prezantasyonu ile başlı başına bir meşgale, sanat ve sektördür. Adeta ülke kültürünün yansımasıdır. Üç yıllık sıkı bir çalışma, satın alma, ödünç alma, hediye alma, konuyu derinliğine araştırma ve çeşitli seyahatler sonucunda bu sergiyi bir araya getirebildik. Her milletten, her yaşta, kız olsun, erkek olsun, ziyaretçilerimizin merak ve beğeniyle sergimizi gezeceklerini ve bu vesileyle bebekler hakkında pek çok yeni bilgi edineceklerini ümit ediyorum. Neticede hepimiz bir gün bebek olduk, sevildik ve o küçüklük safhasını yaşadık. Dolayısıyla, 'bebek' deyip geçmemek lazım dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-felaket-sonrasi-oyunu-post-otel-gazino-promiyer-yapiyor/", "text": "Tiyatro Kalemi 12. sanat sezonuna, dramatik bir oyun metnini, distopik bir atmosferde işleyerek; bir felaket sonrası oyunu olan POST OTEL GAZİNO ile Şişli Tiyatrosu'nda 12 Ocak'ta prömiyer yapıyor. Kamer Yıldız Ok, pandemi ve salgın ortasında yazdığı bir nevi kıyamet sonrası metninin karakterlerini gazino ve yılgın bir otel içinden seçerek; felaket kavramını; yıllarını eğlence sektörüne adamış yalnızların, dışlanmışların, müzisyenlerin, yorgunların yaşamlarından bakarak farklılaştırıyor hatta insansılaştırıyor. Oyunun yönetmeliğini de üstlenen; birçok oyun yazarı ve yönetmenlik ödülünün de sahibesi Yıldız Ok, klasik bir metni ütopik dokunuşlarla; çaresiz, köhne bir otelin gözünden bakarak seyirciye sunmak için provalara devam ediyor. Ece Doğan ve Erkan Kocaman yönetmen yardımcılığını üstleniyor. Oyunun koreografı ve hareket tasarımcılığında Utku Demirkaya, müzik tasarımında ise Atahan Gökdel ve Adnan Girgin yer alıyor. Vokalde ise oyunun Şarkıcı rolünü de üstlenen İrem Eryüksel Ünal var. Dekor tasarımında Anıl Ateş Işık, ostüm danışmanlığında Deniz Çağrı Bilgili ve uygulamada Şükran Vilken yer alıyor. Oyunun aralık sonunda gerçekleşecek çekimlerinde; fotoğrafları ve tanıtım videolarıyla tiyatroyu sinema kurgusu içinde seyirciye ulaştıran Alihan Aşı'yı görüyoruz. Afiş tasarımına imza atan isim ise Kemal Kasapoğlu. Bu yıl oyuncu kadrosunda ise sinema ve dizilerden de aşina olduğumuz usta oyuncu Fatih Paşalı'yı Karaliçe rolüne kattığı yorumla; Tiyatro Kalemi'nde birçok karaktere can vermiş ödüllü oyuncu Caner Arıkan, sahnede birçok sanat yılını doldurmuş Lale Başara, her sezon farklı rollerle karşımıza çıkan Erkan Kocaman ve sesiyle oyuna kattığı katman ile genç oyuncu İrem Eryüksel Ünal'ı bir arada izleyeceğiz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-gun-herkes-15-dakikaligini-iyi-olacak-mi/", "text": "Toplumsal konuları çocuklar ve gençler için özgün bakış açılarıyla ele alan Miyase Sertbarut'tan farklı bireylerin ihtiyaçlarına, başka bireylerle iletişimlerine sevgi ve güvenle karşılık veren etkileyici bir roman: Bir Gün Herkes Farklı olana karşı istemsizce geliştirilen refleksleri, ayrımcı, önyargılı düşünce ve davranışları toplumsal bir mesele olarak ele alan yazar, eleştiri oklarını bireyin normallik algısı üzerine yönlendiriyor. Merve Atılgan'ın kapak resmini ve iç vinyetlerini çizdiği bu roman, çocukların birey olma yolunda ışık olacak. Bir gün herkes 15 dakikalığına iyilik yapsa... Dünyanın iyilikle dolacağına ve yeni bir cennet aramaya ihtiyaç kalmayacağına vurgu yapan kitap, yaşadıkları çevrede kabul görmeye çabalayan çekirdek bir ailenin hayatını küçük mucizelerle doldurup inanılmaz kılmayı başarıyor. Herkesin dünyada kendince bir iz bırakmaya hakkı olduğunu anımsatan Miyase Sertbarut, bu romanıyla toplumsal duyarlılık geliştirmemiz gereken hassas bir konuya temas ediyor, dezavantajlı grupların yüzleşmek zorunda kaldığı kimi gerçekler hakkında farkındalık kazandırıyor. Sakladığı sırrı, usta işi bir dedektif kurgusuyla son sayfalara kadar açık etmeyen Bir Gün Herkes..., görünmez olmanın mı yoksa görünür olmanın mı hayatı kolaylaştıracağını sorgulatarak okurun zihnini ters köşeye yatırıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-ilyada-cevirisi-abide/", "text": "Alice Oswald'a 2013 Warwick Yazı Ödülü'nü kazandıran Abide: Bir İlyada Kazısı, yenilikçi yaklaşımı ve şaşırtıcı hayal gücüyle dikkat çeken bir İlyada çevirisi. Harfa Yayınları'ndan çıktı. Abide: Bir İlyada Kazısı'nda şair ozanın yerine geçip yas törenini yönetiyor, savaşta yitirdikleri yiğitlere ağıt yakan kadınlara yol gösteriyor. Troya ölülerini huzura kavuşturuyor, onları birer sayı olmaktan kurtarıyor. Şimdiye kadarki çevirilerden farkı, destanın hikayesini değil atmosferini çevirmesi: Matthew Arnold'dan bugüne hemen herkesin yaptığı gibi İlyada'nın asaletini övmüyor, eski çağ eleştirmenleri gibi destanın enargeiasını övüyor, tanrılar yeryüzüne kılık değiştirerek değil de kendileri olarak geldiğinde tanık olunan göz alıcı, dayanılmaz gerçekliği. Yapıyı değil de tapılanı hatırlamak için mabedin çatısını söküp alırcasına, şiirin enargeia'sına tekrar kavuşabilmek için, anlatıyı bir kenara bırakıp askerlerin biyografilerine ve ölümlerine odaklanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-izmirli-olarak-dogum-gununde-izmiri-uc-kitapla-kutlamak/", "text": "Bugün 9 Eylül! İzmir'in kurtuluşu, İzmir'in doğum günü! Bir İzmirli olmak paha biçilemez çünkü... Çünkü İzmir bir başka güzel. Okurlarını edebiyatının iyi örnekleri ve zihin açıcı kurmaca dışı eserlerle buluşturan Delidolu Yayınları'nın koleksiyonundaki İzmir temalı kitaplar, kentin çokkültürlü atmosferinde, farklı yaşantıların, acıların, mutlulukların, hayallerin ve umutların iç içe geçtiği, çarpıcı hikayeler anlatıyor. Levanten yazar Loren Edizel, İzmir Hayaletleri'nde, Birinci Dünya Savaşı'ndan Kurtuluş Savaşı'na uzanan, pek çok karakterin ve farklı tarihi olayın iç içe geçtiği; kent tarihi, komşuluk, kültürel miras gibi sosyal temalardan esinlenilerek yoğrulmuş girift bir anlatıya imza atıyor. Kültür insanı Tekin Özertem'in yazdığı Geride Kalan, 50'li, 60'lı ve 70'li yılların İzmir'ine odaklanıyor, bilhassa da kentin sanatsal üretkenliğine ve kozmopolit toplum yaşantısına tanıklık ettirerek İzmir'i çok daha yakından tanımamızı sağlıyor. Orhan Berent'in, ismini Altay'ın efsane futbolcuları Clarke kardeşlerden alan romanı Clarke'ın Doru Tayları, Alsancak Garı'ndan Şirinyer Hipodromu'na ve at yarışlarına uzanan dinamik arka fonunun önünde, dokunaklı bir aşk hikayesi anlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-kahve-belgeseli-goz-acip-kapayincaya-kadar/", "text": "Kahve ve kahve kokularının baş döndürücü dünyasında kaybolan bir adamın hikayesi bu... Dünyayı konuşturan, kokusuyla zamanda yolculuğa çıkaran, eşsiz tadıyla önemli anların tanığı ve sohbetlerin vazgeçilmezi kahve. Türk kahvesini sınırların ötesine taşıma ve dünyayla buluşturma yolculuğunda Arçelik, bu projesiyle de bir ilke imza atıyor. Selin Atasoy ve Okan Bayülgen'in senaryosunu yazıp, Okan Bayülgen'in aynı zamanda başrolünde yer aldığı Göz Açıp Kapayıncaya Kadar kahveyi alışılmışın dışında ele alan bir doku-drama olarak karşımıza çıkıyor. Kahve kültürünü geleceğin teknolojisiyle buluşturan Arçelik, kahvenin geleceği için önemli adımlar atmaya devam ediyor. Kahveye olan tutkusunu tüm kahve severlerle paylaşmak ve bunu kutlamak için kahve odağında zamansız bir doku-drama filmini onlara armağan ediyor. Bu heyecanla çıktığı yolda Okan Bayülgen'le yollarını kesiştirerek, sanatçının merceğinden kahvenin hikayesini sunuyor. Kahve tutkunu bir adamın kahvenin gerçek hikayesini öğrenme arayışı; Göz Açıp Kapayıncaya Kadar. Kahveyle arasındaki derin bağı keşfederken, izleyenleri kimi zaman tesadüflerle kimi zaman planlayarak iç içe geçen farklı hikayelerle buluşturuyor. Film, iyi kahvenin nasıl yapılacağından, en güzel haliyle nerede içileceğine, kahvenin yol arkadaşlığından, müzik, tarih ve edebiyat dünyasında nasıl bir yer edindiğine, Arçelik Türk Kahvesi Makinesi Telve'nin yaratılma hikayesinden Türkiye'de kahve üretimine, davetkar kokusuyla duyularımızı nasıl harekete geçirdiğine kadar pek çok konuyu uzmanlarının bakış açısından yansıtıyor. Ahmet Ümit, Emrah Sefa Gürkan, Vedat Ozan, Tuncer Tunceli, Sahrap Soysal ve Osman Serim gibi alanında profesyonel isimlerin anlatımıyla kahvenin hikayesine yeni bir pencere açıyor. Kahvenizi hazırlayın ve filmi izlerken fincanınızdaki mükemmel içeceğin hikayesini keşfedin! Göz Açıp Kapayıncaya Kadar 13 Mart Cumartesi günü Arçelik YouTube kanalında gösterime girecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-mehmet-teoman-nehir-soylesi-kitabi/", "text": "Kabareden revüye, gazinolara, ünlüler geçidi, tek kişilik eğlence tarihi bir hayat.... İstanbul Paris Bodrum hattında içinden Tanju Okan'dan Nükhet Duru'ya, Candan Erçetin'den Ayşegül Aldinç'e, Neco'dan Zuhal Olcay'a her sayfası muhabbet ve aksiyon dolu bir kitap. Mehmet Teoman'ın hayatına hoş geldiniz. Beni Benimle Bırak şarkısıyla Nükhet Duru'yu meşhur etti. Neyzen Ali'yi Montroe Caz Festivali'nde sahneye çıkardı. Nisa Serezli, Tolga Aşkıner, Göksel Kortay, Kerem Yılmazer, Hadi Çaman, Mehmet Ali Erbil, Ali Poyrazoğlu, Uğur Yücel gibi sanatçıların menajerliğini yaptı. Sahneye müzikaller, kabareler koydu. Zuhal Olcay'a ilk albümünü yaptırdı. Küçük Bir Öykü adlı bu albümün bütün sözlerini yazdı. Candan Erçetin'le ortak şirket kurup, radyo ve televizyona programlar yaptı. Bu kitapta okuyacaklarınız söz yazarı, menajer, yapımcı Mehmet Teoman'ın hayatıyla ilgili. Yazar Metin Solmaz'ın Mehmet Teoman'la yaptığı nehir söyleşi, Anason Yayınları tarafından bir kitapta yayınlandı. Mehmet Teoman Anılar saçılmış, odaya her yere kitabı, Mart ayında da raflarda yerini alacak. Bu sunuş yazısını yazmayı son dakikaya kadar süründürdüm. Çünkü bu sunuş işini Mehmet abiyi pek övmeden yapmak istedim. Bir yılı aşkın süredir kaç kişiyle beraber uğraşmışız; kağıt seçiminden illüstrasyonlara, fotoğraf seçiminden matbaasına, sayfa düzenine, her bir şeyine özenmişiz; bütün bunları hayranlık duymadığım birisine yapmayacağım açık. Hayranlığım bu kadar açıkken bir de ekstradan kitabın başında Mehmet Teoman şöyledir, böyledir, demek de saçma. Kaldı ki Sevin abla ve Murat da o işi bir miktar yaptılar zaten. Ama hakikaten Mehmet Teoman şöyledir, böyledir, dememek de kolay değil. Mehmet abinin unuttuklarından kaç kitap çıkar bilmiyorum. Ama anlatmadıklarından dört kitap çıkar. Benim kitaba çeşitli sebeplerle koy madıklarımdan da en az bir kitap çıkar diyor. Mart başı gibi raflara çıkacak kitabı ön siparişle alacaklar için % 40 indirimli ön sipariş avantajı var. Buradan biz de duyurmuş olalım!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-muzik-ikonu-meat-loafun-ardindan/", "text": "Ölüm nedeni henüz açıklanmadı. Dünya, bir müzik devini daha kaybetmenin yasını tutuyor. Asıl adı Marvin Lee Aday olan rock müziğin ustalarından Meat Loaf lakaplı müzisyen, çığır açan albümü Bat Out Of Hell ile tüm zamanların en çok satan albümlerinden birine imza atmayı başarmıştı. Alkolik bir polis memurunun oğlu olarak 27 Eylül 1947'de Dallas, Teksas'ta Marvin Lee Aday olarak doğdu. Annesi, kızlardan oluşan bir gospel dörtlüsünde şarkı söyleyen okul öğretmeniydi; tek çocuğuna oyunculuk sevgisini aşıladı. Annesi erkenden öldüğü için Dallas'ı ve sürekli kavga eden babasını müzik kariyeri yapmak için terk etti. Los Angeles'taki yeni yerinde Meat Loaf Soul isminde bir grup kurdu ve üç oktavın üzerinde kendine özgü sesi, bir dizi kayıt sözleşmesi teklifi getirdi. Bir süre sonra isim değişikliğine uğrayan grup, Who, The Grateful Dead ve Janis Joplin de dahil olmak üzere birçok üst düzey sanatçıyla birlikte çalacak kadar yükseldi. Meat Loaf, Motown Records'un teklifi üzerineHair müzikalinin prodüksiyon kadrosuna katılmak için gruptan ayrıldı. Hair'in kadrosunda yer alan Shaun Stoney Murphy ile birlikte çalıştığı 1971 albümü Stoney & Meatloaf, listelerde yeterince başarıya ulaşamadı. Daha sonra, Jim Steinman adlı klasik eğitimli bir piyanist tarafından yazılan More Than You Deserve adlı bir müzikalde rol aldı. 1973'te Meat Loaf'tan The Rocky Horror Picture Show'un sahne yapımında Eddie ve Dr Everett Scott'ın rollerini oynaması istendi. Richard O'Brien'ın Hollywood korku filmlerine atıfta bulunduğu bir filmde Eddie rolünü canlandırdı. Bu arada Jim Steinman, Peter Pan'ın hikayesine dayanan bir müzikal yazmaya başlamıştı ve Meat Loaf, tiyatroyu bırakıp dikkatini tam zamanlı olarak müziğe çevirmeye karar verdi. Proje Bat Out Of Hell'e dönüştü, ancak ikili, plak şirketlerini zamanın kabul edilen rock türlerinden hiçbirine uymayan bir şeyi kabul etmeye ikna etmekte pek çok sorunla karşılaştı. Sonunda, ünlü müzisyen Todd Rundgren'ın teklifiyle albüm nihayet 1977'de yayınlandı. Bu albümde yer alan Two Out of Three Ain't Bad gibi hit parçalar onu tüm zamanların en çok satan albümlerinden birini ypamasını sağladı. Bununla birlikte, Meat Loaf, bir gecede ünlü olmaya ve sürekli o turneden bu turneye koşmaya pek de hazırlıklı değildi. Kokain ve alkole bulaşarak büyük bir çöküş yaşadı. Jim Steinman'ın desteğiyle çıkan Bat Out of Hell albümü, ABD tarihinin en çok satan 35 albümü arasında yer aldı. Albüm 14 milyon satıldı. Two of Three Ain't Bad ve Paradise by the Dashboard Light şarkıları ise Bilboard Hot 100 listesinde 11 ve 39 numaraya kadar yükseldi. Meat Loaf'un albümleri dünya çapında 100 milyondan fazla sattı. Aktörlük kariyerine ise The Rocky Horror Picture Show öne çıktı. Ancak o başka film ve dizilerde de yer aldı. Roadie, Motorama, Leap of Faith, Americathon ve Ghost Wars bunların arasında sayılabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-selma-gurbuz-sergisi-dunya-diye-bir-yer/", "text": "İstanbul Modern, Selma Gürbüz'ün zamandan ve mekandan bağımsız; masallar, mitler, söylencelerle örülü, incelikle işlenmiş yapıtlarını Türkiye'de bir müze çatısı altında ilk defa izleyiciyle buluşturuyor. Selma Gürbüz: Dünya Diye Bir Yer adlı sergi, sanatçının otuz beş yıllık sanat pratiğini ve kendine özgü imge dünyasını görünür kılıyor. Sergi sanatçının ilk kez gerçekleştirdiği dijital çalışmaları da dahil olmak üzere daha önce sergilenmemiş yapıtlarını odağına alıyor. Gürbüz'ün resim, yerleştirme, desen, video ve heykel gibi farklı ifade araçlarıyla ortaya koyduğu yüzden fazla yapıt sergide yer alıyor. Bugünün çizgilerinde hayat bulan geçmişin, medeniyetlerin, kültürlerarası sentez arayışının kapsamlı bir sergisi olarak nitelendirebilecek Dünya Diye Bir Yerde, Selma Gürbüz'ün yıllar içinde gittikçe rafine hale gelen sanat üretiminden süzülerek vücut bulan görsel bir anlatı gözler önüne seriliyor. Gürbüz'ün çalışmaları yaşadığımız dünyanın gerçekliğinden uzak gibi görünse de, aslında izleyiciye hayatı, zamanın geçişini ve insanların bu döngüdeki hallerini anlatıyor. Her yapıtında farklı hikayeler anlatan sanatçı, kolektif hafızamızdaki rüyaları, korkuları, iç yolculukları, ölüm ve yaşam temalarını yapıtlarında izleyiciyle paylaşır; onlarla yüzleşmemizi ve başa çıkmamızı ister. Gürbüz, İran, Hint, Türk minyatürü, uzakdoğu sanatı ile ilişki kurarken, Batı resminin ögelerine de aşinadır ve yapıtlarında kullanır. Sanatçının izleyiciyi davet ettiği dünyasında, insan ve hayvan figürleri birbirinden ayrılmaz birliktelik içinde tasvir edilir. Selma Gürbüz'ün Afrika seyahati sonrasında yaptığı resimler, bu kıtanın cömert, sıcak, bazen de tehditkar doğasında insan ve hayvanların birbirleriyle kesişen hayatlarını görselleştirir. Dünya Diye Bir Yer üç yıl aradan sonra açılan ilk kişisel sergim. Gerek son dönem çalışmalarımın ilk kez toplu bir halde görülebilecek olması, gerekse de sanat hayatımın farklı dönemlerinden örnekleri bir araya getirmesiyle benim için çok özel bir sergi. İstanbul Modern'in ev sahipliğinde düzenlenmesi ise ayrıca çok anlamlı. Tam olarak bir retrospektif olmasa da, gerek eser sayısının çokluğu gerekse farklı dönemlerimden çalışmaları bir araya getiriyor olmasıyla retrospektife en yakın sergim denebilir. Benim için her sergi bir hesaplaşmadır, çok heyecanlanırım. Yaptıklarımı izleyiciyle paylaşmak, dünyamı korkusuzca önlerine sermek tarif edilemez duygular verir bana... Her sergi aynı zamanda yeni bir düşüncedir, yeni bir duygudur benim içim. O nedenle kendimi şanslı hissederim, çünkü kafamın içi hep doludur. Sonu gelmeyen bir doluluk... Hiçbir sergimin son nokta olmadığını bilirim bu yüzden. Her seferinde yeni bir arayışla, yeni bir yutkunmayla, yeni bir söz söyleme ihtiyacı hissederim. Dünya Diye Bir Yer bir serginin ötesinde, Selma Gürbüz'ün yıllar içinde gittikçe rafine hale gelen sanat üretiminden süzülerek vücut bulan görsel bir ansiklopedi. Sanatçının coğrafyalar, zamanlar, kültürler arasında seyahat eden gezgin ruhunu; insanlara, doğaya, yaşama ait özenle biriktirdiği konuları üzerine yeniden düşünmemiz için bize sunuyor. Selma Gürbüz'ün göremediklerimizi ya da görmeyi tercih etmediklerimizi cömertçe bize açan yapıtları, yaşadığımız dünyanın gerçekliğinden uzak gibi görünse de, aslında hayatı, zamanın geçişini ve insanların bu döngüdeki hallerini anlatıyor. Bizse, bu lezzetli ve şaşırtıcı hikayeleri taşıyan görsel ansiklopedinin tasvirleri arasında, tekinsiz olduğu kadar da keyifli bir dünyada, kayboluyoruz. Türkçe ve İngilizce hazırlanan katalogda, sergideki yapıtların görsellerine eşlik eden, Öykü Özsoy'un serginin kavramsal çerçevesini kaleme aldığı yazının yanı sıra, Selma Gürbüz ile Fisun Yalçınkaya'nın gerçekleştirdiği söyleşi yer alıyor. İstanbul Modern Mağaza'da sergi kataloğu ve sergiye özel olarak hazırlanan bir ürün seçkisi de sanatseverlerle buluşuyor. İstanbul Modern Eğitim ve Sosyal Projeler bölümü tarafından sergiye paralel ve farklı yaş gruplarına özel olarak tasarlanan, sergi turlarını da içeren eğitim programları çevrimiçi olarak düzenleniyor. 1960 yılında İstanbul'da doğan Selma Gürbüz, sanat eğitimine 1980 yılında İngiltere'deki Exeter College of Art Design'da başladı. 1984 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Paris, Roma, Buenos Aires ve Barselona başta olmak üzere, Japonya'nın farklı şehirlerinde de birçok sergiye katılan Gürbüz'ün yapıtları, Londra'daki The British Museum, Paris'teki Galerie Maeght Koleksiyonu, İstanbul Modern, Ankara Resim Heykel Müzesi gibi farklı koleksiyonlarda bulunuyor. Yurtiçinde ve yurtdışında sergilerini açmaya devam eden sanatçı, İstanbul'daki atölyesinde çalışmalarını sürdürüyor. Selma Gürbüz: Dünya Diye Bir Yer sergisi 31 Mart 2021'ye kadar İstanbul Modern'de görülebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-varlikmis-bir-yoklukmus-kitabinin-yazari-murat-moroglu-varliklara-sahip-oldugunuzda-yokluklara-hazirliyoruz-kendimizi/", "text": "Çocuk edebiyatının en yaratıcı bulduğum yazarlarından biri Murat Moroğlu. Onun bavulu hep dopdolu ve rengarenk! Zıtlıklar üzerinden çocuklara hayal kurmayı, keşfetmeyi, yaşamı anlamlandırmayı anlattığı son kitabı Bir Varlıkmış Bir Yoklukmuş Timaş Çocuk etiketiyle henüz çıktı. Dumanı üstünde tüten kitap, Esra Uygun'un sihirli desenleriyle bütünleşirken okura varlık ve yokluk kavramlarını ustaca anlatıyor. Moroğlu ile yazın hayatının en ilgi çekici kitaplarından biri olan Bir Varlıkmış Bir Yoklukmuşu konuştuk. Katılıyorum bu yorumunuza. Ben nitelikli çocuk edebiyatının aynı zamanda yetişkinler için de olduğunu düşünüyorum. Nitelikli kitapların temel özellikleri arasında bireyin yaşı ve statüsü ne olursa olsun onu yaşama hazırlama ilkesi vardır. Bu ilkeyi göz önüne alarak Bir Varlıkmış Bir Yoklukmuş'u kaleme aldım. Çünkü yaşamı duyularıyla, neden sonuç ilişkisi içinde ve yaparak-yaşayarak keşfetme süreci hemen her yaş bireyinin özellikleri arasındadır. Bir Varlıkmış Bir Yoklukmuş'ta kahraman bu yönde sürecini ilerletir. O kahraman aslında yaşamdaki herhangi biri. Biraz siz; biraz o; biraz herkes benim için. Metnin ilk ortaya çıkışı yaklaşık 4 yıl öncesine dayanıyor. Aslında bu çalışma iki buçuk yıl önce okurla bulaşacaktı ancak bazı sorunlardan dolayı bu zaman kaldı diyebilirim. Metin kendimi, yaşamımı ve ilişkilerimi sorguladığım bir süreçte yazıldı. Varlık ve Yokluk kavramlarını bir çember gibi düşünüyorum. Varlıklara sahip olduğunuzda aslında onları tüketmeye bir anlamda Yokluklarına hazırlıyoruz kendimizi. Aynı zamanda bunun tersini de düşünebilirsiniz. Bireyin yaşamında Yokluk süreçlerinin başlaması bir süre sonra Varlıklara yer açmak anlamına geliyor. Kitapta farkında olarak anlamlar oluşturan bireyler varlıklarına sahip olmuş ve o varlıkların -buna her şeyi ekleyebilirsiniz- önemini bilerek yaşayan bireylerdir. Bu anlamı, bir kez de bu şekilde çocukların anlam dünyalarına katmak istedim. Amacım bu farkındalıkla yaşam süreçlerine destek olmaktı, çocukların. Bazen yaşamda kendimizi çok güçlü ve özel hissederken birdenbire hiç hissederiz. Önemsizmişiz gibi ilişkilerimizi yaşarız. Bu anlar kendimizi kaybettiğimiz ya da yokluk an'larımız diye düşünürüm. Bu düşünceler bu metnin temeli diyebilirim. İnsanın doğumuyla ilişkili bir sıra. Doğduğumuz andan itibaren yaşamı keşfediyoruz farkında olarak ya da olmadan. Keşfetmek bizdeki merakın, sorgulamaların, hayal kurmanın ve elde edebildiklerimize anlam yüklemenin ilk adımı. Ama içinde yaşadığımız; aile, mahalle, eğitim ve ekonomik sistem gibi her türlü sistem bireyin bu gelişimlerine olumsuz etki ediyor gibi. Bu sistemleri var eden ve işlemesine neden olan yetişkinler bu anlamda kendilerini sorgulamalılar bence. Ancak o yetişkinler bir zamanlar çocuklardı. Ve şimdiki çocuklar da bir süre sonrasının yetişkinleri dolayısıyla keşfetmek, hayal kurmak, farkındalık kazanma ve bunun anlamlandırılması bir süre sonra estetik yetişkin bireyleri ortaya çıkaracaktır. Gelecekteki yetişkin toplumun daha estetik daha bilinçli olmasının yolu şimdiki çocuklardan geçiyor. Buna az ya da çok katkı yapmak istedim Bir Varlıkmış Bir Yoklukmuş'la. Aslında bu amaç ya da hayal bu sırayı belirledi diyebilirim. - a) Yaşam - b) Bireyin Duyuları - c) Hayaller - d) Anlam Oluşturma - a) Yaşam - b) Duyuların Yok Oluşu - c) Hayallerin Kurulmadığı An'lar - d) Olumsuzlukların Oluşturduğu/Oluşturamadığı Anlamsızlıklar - e) Umudun Varlığı ya da Bavulun Anlamlarla Yeniden Dolmaya Başlaması Şimdi bu özel notları okurla paylaşmayı önemsiyorum. Tabii ki bu çatı elzem değildi. Değişti ve dönüştü ama bu çatı eserin kendini tamamlayabilmesi için önemliydi. Aslında sizin soruda belirttiğiniz bölümlerle çok farklı değil. Kendi anlamınızı çıkarmanız beni çok mutlu etti, bunu belirtmeliyim. Nitelikli Çocuk Edebiyatı, çocuğun anlam ve düş evrenini geliştiren, sorgulatan ve onun değişime ve dönüşüme açık olmasını sağlayan; görsellerle de bu sürece olumlu katkı yapan metinlerin olduğu bir sanattır. Bireyin yaşam sürecinde neden sonuç ilişkisi kurmasına, kendini tanımasına ve ifade etmesine, duyarlı olmasına yollar açan bir alandır. Yaşama ve problem süreçlerine yönelik olasılıkları geliştirmeyi önemsiyorum. İşte nitelikli çocuk edebiyatı eserleri de bunun için var bence. Çizeri kitabın diğer bir yaratıcısı olarak görüyorum. Kitap sadece yazarın değil. Çizerin, editörün, yayın yönetmeninin, grafik tasarımcısının ve yayınevinin tüm emekçilerinin bence. Tüm bu bileşenlerle uyumu yakalamak önemli. Bunun içinde dinlemek, önemsemek ve değer vermek yetiyor. Esra ile iyi bir iletişimimiz var. Dinleriz, öneririz. Ama en önemlisi de kendi alanlarımıza saygı duymamız. Birbirimize güveniyoruz da. Ben metni ona gönderdikten bir süre sonra arar beni ve metnin üzerine uzun uzun konuşuruz. Notlarını alır. Sonra bir sayfanın çizimini gönderir. Yeniden konuşuruz ve birbirimizi anlamaya çalışırız. Sonrasında da çizer artık. Arada birkaç sayfayı ya görürüm ya da görmem. Bitince görürüm ve gözlerim dolar. Onunla çalışmanın keyfini yıllar geçtikçe daha da çok hissedeceğimi biliyorum. Çocuk kitapları için ülkemizdeki önemli değerlerden birisi. Bir çalışmada daha birlikte yol alır mıyız bilmiyorum ama onun sürekli çizmesini ve çizimlerine bakmayı çok istiyorum diyebilirim. Çalışıp bitirdiğim ve birkaç ay içinde Nisan-Mayıs 2022 / Ekim-Kasım 2022 okurla buluşacak olan yeni kitaplarım var. Şu anda da bir metin üzerinde çalışıyorum. Çocuk ve okul sürecine yönelik. İlk uzun soluklu çalışmam olacak. Bakalım zaman neler getirecek! Her yıl için bir defterim var. Deftere not almayı seviyorum. Atölyelerimi, söyleşilerimi ve kitaplarıma yönelik notlarımı aldığım iki farklı defter kullanıyorum bu yıl. Kitaplarım için ayrı atölyelerim için ayrı... Bu bir alışkanlık oldu yıllardır bende."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bir-yaz-gecesi-festivalinin-tarihleri-belli-oldu/", "text": "İstanbullu film ve müzik severlere Beykoz Kundura'nın tarihi atmosferinde ve Boğaz'ın kıyısında unutulmaz anlar yaşatan Bir Yaz Gecesi Festivali'nin 2022 tarihleri belli oldu. Kundura Sinema ve Kundura Sahne'nin ortaklığında bu yıl altıncısı düzenlenecek festival, 29 Temmuz-14 Ağustos tarihleri arasında Cuma'dan Pazar'a film ve müzik keyfine davet edecek. S. Buse Yıldırım'ın küratörlüğünde hazırlanacak festival programında sinema tarihinin unutulmaz klasikleri açık havada perdeye gelirken, Eye Filmmuseum'un Sessiz Sinema küratörü Elif Rongen-Kaynakçı'nın danışmanlığında tasarlanan sessiz film programı da sürpriz müzisyen ve grupların canlı performansları eşliğinde gösterilecek. Bir Yaz Gecesi Festivali'nin programı önümüzdeki haftalarda açıklanırken, biletleri de Haziran'dan itibaren beykozkundura. com adresinde satışta olacak. Kundura Sinema ve Kundura Sahne'nin ortaklaşa düzenlediği Bir Yaz Gecesi Festivali'nin 2022 tarihleri belli oldu. İstanbul'da yaz aylarının vazgeçilmez etkinliklerinden birine dönüşen festival bu yıl 29 Temmuz-14 Ağustos tarihleri arasında Cuma'dan Pazar'a, sanatseverlere Boğaz'ın kıyısında film ve müzik keyfi yaşatacak. Beykoz Kundura'nın Kültür ve Sanat Direktörü S. Buse Yıldırım'ın küratörlüğünde hazırlanan festival programında, sinema ve müziğin ayrılmaz bütüne dönüştüğü unutulmaz klasikler perdede olacak. Eye Filmmuseum'un Sessiz Sinema küratörü Elif Rongen-Kaynakçı'nın danışmanlığında hazırlanan sessiz film programı da sürpriz müzisyen ve grupların canlı performansları eşliğinde gösterilecek. Bir Yaz Gecesi Festivali'nin 2022 programı önümüzdeki haftalarda açıklanırken, biletleri Haziran'ın ilk haftasından itibaren beykozkundura. com adresinde satışta olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/biraz-cennet-biraz-cehennem/", "text": "Akıl işi mi bu? Ruh işi mi? Var mı? Yok mu? Ne anlatıyor?Yaptığı sadece, şimdi'ye ulaşmış olan benliği ve dünya sanatının içinde kaybolup biriktirdikleri ile kendisini tekrar tekrar inşaa etmek. Feyzan Alasya Ressam için cevaplar çok da yoktur. O, cevapları daha sonraki yaptığı eserlerle bulabilir ancak... Ve o nedenle cevapları aramak biraz da seyircisine kalıyor. diyerek resimlerinde sorduğu tüm sorulara cevaplar arıyor. Serginin ismi olan 'Biraz Cennet Biraz Cehennem' başlığı, hayal, rüya, akıl ve ruh birlikteliği ile yaratılan sanatın tarifini verebilme çabasından çıkmış ve bu birlikteliği sağlayanın da insan olduğu açıkça Alasya'nın resimlerinde görülüyor. Feyzan Alasya'nın 'Biraz Cennet Biraz Cehennem' sergisini, 13 Nisan Cumartesi 4 Mayıs Cumartesi tarihleri arasında Galeri Diani'de ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bitkilerin-gizli-dunyasina-hos-geldiniz/", "text": "Bitkilerin Gizli Dünyası, günde belki yüz defa üzerine basıp geçtiğimiz tabiat ananın gerçek sahiplerini kökenine inerek o dünyada neler olmuş, neler bitmiş, neler oluyor anlatmak için yazılmış bir kitap. Michael Largo dediklerinde haklı. Zira Bitkilerin Gizli Dünyası, süper mantarlardan insanı pert eden zehirli çaylara, modern tıpla kafa kafaya gidecek türde faydası bulunan her derde deva otlardan besin deposu yeşilliklere kadar envaı çeşit bitkinin tarihini, kültürünü, mitolojik ve folklorik kültürünü inceleyerek bize hayat veren bu sessiz canlıların cümle alemine enteresan bir bakış atıyor. Bitkilerin Gizli Dünyası A'dan Z'ye sıralanmış bir ansiklopedi şeklinde hazırlanmış. Her bitkinin önce belgesellerde denk geleceğimiz bilimsel açıklaması yapılmış. Daha sonra yararları, faydaları anlatılmış. Nasıl yetiştirileceği detaylı şekilde belirtilmiş. Bunların haricinde de mevzu bahis bitkinin yetiştiği ortamdaki geçmişine, kültürüne dair ilginç anekdotlar aktarılmış. Güzelavratotunu ele alalım misal. Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Afrika'ya özgü bir bitki olan güzelavratotu sanıldığının aksine güzelliğiyle değil öldürücü yararlarıyla nam salmış. Bu yüzden ölümcül itüzümü, şeytan yemişi, yaramaz adam kirazı, ölüm kirazı, güzel ölüm ve şeytan otu gibi isimlerle anılırmış. Dünya literatüründeki kullanımı en yaygın ismi olan belladonna da İtalyancada güzel kadın anlamına geliyormuş ve elbette yine bu ismin kullanılması boşuna değilmiş. Zira güzelavratotunun bu ismi almasındaki en büyük etken tarih boyunca kadınların bu bitkiyi gözbebeklerini büyüttükleri için baştan çıkarma amacıyla kullanmalarıymış. Güzelavratotu, aynı zamanda tarihte çok defa bir suikast aracı olarak kullanılmış. Krallar, soylular güzelavratotu zehrinin riskinden dolayı yemeklerini önceden çeşnicilere tattırırlarmış. Örneğin İskoçya Kralı I. Duncan 1030 yılında Danimarka ordusuna binlerce şişe güzelavratotu göndermiş ve kılını bile kıpırdatmadan düşmanını alt etmiş. Kitapta işte bunun gibi onlarca hikaye mevcut. Bitkilerin Gizli Dünyası, günde belki yüz defa üzerine basıp geçtiğimiz tabiat ananın gerçek sahiplerini kökenine inerek o dünyada neler olmuş, neler bitmiş, neler oluyor anlatmak için yazılmış bir kitap. Yazar Michael Largo'nun son derece titizlik göstererek hazırladığı kitap, illüstrasyonlarla da desteklenerek okurun görsel düşünmesini sağlıyor. Ben sadece bir örnek vererek fikir edinme aşamasına yardımcı olmaya çalıştım. Oysa Bitkilerin Gizli Dünyası, adını sonuna kadar hak eden, meraklısına da, arada açıp karıştırmak isteyene de o büyülü dünyanın kapılarını ardına dek açıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/biyolog-pervin-bulgaktan-bir-dolu-guzellik-iksiri/", "text": "Biyolog ve Kozmetolog Pervin Bulgak'ın, dört nesil aile büyüklerinden miras aldığı kadim bilgileri, akademik ve mesleki birikimi ile bir araya getirerek kaleme aldığı Pervin'in Bahçesinden Güzellik İksirleri kitabı, Pika Yayın etiketiyle raflarda yerini aldı. Uzun yıllardır televizyon, radyo ve dijital platformlarda, güzellik ve bakım konularında uzman olarak programlar yapan Biyolog ve Kozmetolog Pervin Bulgak'ın üçüncü kitabı Pervin'in Bahçesinden Güzellik İksirleri, 29 Temmuz tarihinde raflarda yerini alıyor. Pervin Bulgak, aile kökenlerinden gelen kişisel hikayesi ile bütünleştirdiği güzellik, bakım ve sağlık reçetelerini samimi ve akıcı bir dille okurları ile paylaşıyor. Bulgak'ın cildimiz ve bedenimiz için bakım tariflerinin yanı sıra kendi başucu formüllerini de aktardığı kitabı Pervin'in Bahçesinden Güzellik İksirleri, mekanlarda temizlik için doğal formülleri ve evcil hayvan dostlarımız için önerileri de içeren 143 reçetelik kapsamlı bir rehber. Estetik ve renkli illüstrasyonlarıyla da dikkat çeken kitabın sonunda, doğanın armağanı şifalı malzemelerin pratik bir kullanım rehberi olan bitki koleksiyonu ve tarif listesi bizi karşılıyor. Görsel şölenin yanında, metinde okurla güçlü bir bağ kuran Bulgak'ın kitabı, doğal ve sağlıklı bakım yolculuğumuzda başucumuzda yerini alacak. Pervin'in bahçesinde özel bakım tarifleri, peelingler, kremler, tonikler ve şifa içeren içeceklerle doğal sağlık ve bakım yolculuğu 29 Temmuz tarihinde okurları ile buluşmayı bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bizim-cocuklar-tiyatro-ekibi-dunyada-ilk-defa-cocuklarin-yaptigi-radyo-tiyatrosuna-imza-atti/", "text": "Kadıköy Belediyesi'nin Bizim Çocuklar Tiyatro Ekibi, Türkiye sınırlarını aştı ve dünyada ilk kez çocukların yaptığı radyo tiyatrosuna imza attı. Çocuklar bir yılda Keloğlan, Pinokyo, Pamuk Prenses ve 7 Cüceler gibi herkesçe bilinen 9 masalı radyo tiyatrosu olarak seslendirdi. Radyo tiyatrosu yapan çocukların bir yılda podcast olarak yayımladığı 9 masal, 21 ülkede 35 bin 236 kez dinlendi. Masallardan üçü Danimarka Kültür Bakanlığı'nın desteklediği Danimarka Kültür Enstitüsü'nün web sitesine girdi. Kadıköy Belediyesi tarafından düzenlenen tiyatro atölyesinde ücretsiz eğitim alan Bizim Çocuklar Tiyatro Ekibinin seslendirdiği masallar Türkiye sınırlarını aştı. Çocukları tiyatro, sinema, konser, gösteri gibi kültürel ve sanatsal etkinliklerle buluşturan Kadıköy Belediyesi etkinliklerine devam ediyor. Covid-19 pandemi sürecinde Kadıköy Belediyesi Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi'de tiyatro sanatçıları Uğur Cabiroğlu ve Can Yılmaz'ın yönetiminde internet üzerinden yapılan atölye çalışmaları bir süre sonra radyo tiyatrosuna dönüştürülmüştü. Tiyatro atölyesine devam eden yaşları 10 ile 14 arasında değişen 11 çocuktan oluşan Bizim Çocuklar Tiyatro Ekibi de eğitmenleri tarafından günümüze yeniden uyarlanan masalları seslendirerek podcastler yapmaya başlamıştı. Çocuklar, bir yılda Keloğlan, Pinokyo, Yer Altı, Fındıkkıran, Hansel ve Gretel, Kral Çıplak, Pamuk Prenses ve 7 Cüceler, Sindirella ve Bremen Mızıkacıları olmak üzere toplam 9 masalı radyo tiyatrosu olarak seslendirdiler. Kadıköy Belediyesi Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi'nde ücretsiz eğitim alarak radyo tiyatrosu yapan çocukların seslendirdiği masallar Türkiye sınırlarınlarını aştı. Türk ve dünya klasiklerinden oluşan dokuz masalı seslendiren çocukların podcasti, aralarında Amerika, İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa ve Liechtenstein gibi 21 ülkede 35 bin 236 kez dinlendi. Çocukların seslendirdiği masallardan Hansel ve Gretel, Kral Çıplak ile Keloğlan masalları Danimarka devletinin desteklediği Danimarka Kültür Enstitüsü'nün çocuklarla ile ilgili web sitesine girdi. Danimarka'da da yayında olan https://attahygge. com/kategori/podcast/ web sayfasında üç masalın linklerine yer verildi. Kadıköy Belediyesi Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi Bizim Çocuklar Tiyatro Ekibi'nin radyo tiyatrosu olarak seslendireceği 10'uncu masal Kırmızı Başlıklı Kız 14 Şubat Pazartesi dinleyicisiyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bodrum-akana-cennet-koyuna-kacsak-ya-simdi/", "text": "Bodrum'un en özel bölgesi Cennet Koyu'nda Temmuz 2021 tarihinde kapılarını açmaya hazırlanan Akana Cennet Koyu, Bodrum'da bu yıl masalsı ve lüks bir tatil deneyimi yaşamaya davet ediyor. Maviyle yeşilin buluştuğu olağanüstü doğa manzarası ve eşsiz plajlarıyla Türkiye'nin en ilham veren tatil adreslerinden biri Bodrum Cennet Koyu... Koyun bu yaz yeni sürprizi ise Akana Cennet Koyu Bodrum. Nefes kesen manzarası, gözlerden uzak konumuyla Akana, hem dinlenmek hem de yazın tadını en özel şekilde çıkarmak isteyenler için tasarlandı. Muhteşem bir atmosfere sahip olan otel, kişiye özel hizmetleri ve üst düzey konaklama seçenekleriyle yılın tüm stresini atmanıza imkan sağlayacak. Akana'nın adı gibi tasarımı da doğadan ilham alınarak oluşturulmuş. Doğanın özgürlüğünden esinlenen ahşap, hasır ve doğal kumaşların ön planda olduğu bohem stil, çağdaş ve minimal bir lüks anlayışı ile birleşti. Deniz, güneş, kum üçlemesinin yanı sıra otelde, sağlığınız ve mutluluğunuz için her türlü ayrıntı da düşünüldü. Gün batımıyla birlikte kaliteli müzik ve Ege esintileri eşliğinde gurme lezzetlerin yer aldığı Akana Restoran, Başta Akdeniz Mutfağı olmak üzere Dünya Mutfağı lezzetleri ile Bodrum'un görsel, işitsel ve dokunsal tüm hazlarını aynı anda yaşamanızı sağlayacak. Türk mitolojisine göre; su dışında henüz hiçbir şey yaratılmamışken, sonsuz sulardan çıkarak, hayatın başlangıcına dair ne varsa hepsine ruh veren ve böylece yaşam döngüsünü başlatan Ak Ana'dan ilhamla ismi seçilen otel, aynı felsefeyle konukların eşsiz bir tatil deneyimi yaşamalarını sağlamayı amaçlıyor. Otelin mimarisi de hem Bodrum'un olağanüstü doğası hem de mitolojinin masalsı atmosferinden esinlenerek oluşturulmuş. Bodrum'un en büyük şirketlerinden Çağdaş Holding tarafından yapılan otelin mimari projesi CDW tarafından tasarlanmış olup, 7000 metrekarelik bir alanda konumlandırılan otelde özenle tasarlanmış 23 oda ve 2 suit bulunuyor. Akana, tasarlanırken parça-bütün ilişkisine çok dikkat edilmiş, iklimin canlılığı doğal dokusunun ihtişamı tarihin derinliği teknolojinin işlevselliği ile denge üzerine harmanlanıp CDW'nin mimari ruhu ile hayat bulmuş. Adı gibi Cennet olan bu koya hakim AKANA'da; değişik mimari yapı ile otel misafirlerini eşsiz bir tatil deneyimi bekliyor. Panoramik gökyüzü manzarasıyla bölgenin güzellikleri içine gizlenmiş, sadece uyku ve dinlenme amaçlı, çok geniş olmayan minimal odalarıyla misafirlerini tamamen doğanın şifasıyla baş başa bırakan Akana, karmaşadan uzak, birinci sınıf hizmetlerle unutulmayacak anılara ev sahipliği yapmayı hedefliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bodrumda-fun-dining-kavrami-altustle-yalikavaka-geliyor/", "text": "Hiçbir şey insanları iyi yemek gibi mutlu etmez. AltÜst; beraber olmayı en çok özlediğimiz zamanda, 2021 yazının gözde tatil bölgesi Yalıkavak'ta doğallığı, farklı menüsü ve eşsiz gün batımıyla gastronomi severlerin yeni adresi olacak. Bodrumun en popüler bölgesi olan Yalıkavak'ta marinanın kalabalığından uzakta farklı ve yeni bir keşif sunacak. Fark yaratan kokteylleri ve benzersiz manzarasıyla AltÜst alternatif bir Bodrum arayanların vazgeçilmezleri arasına girmeye hazırlanıyor. Dünyada çok sayıda şef 'fun dining' trendiyle birlikte restoranlarına daha rahat ve doğal bir hava kazandırıyor. Yerel, samimi ve eğlenceli bir mutfak anlayışı fun dining yaklaşımı AltÜst'le beraber Bodrum'a taşınıyor. Bodrumlular her mevsim ve günün her saati tercih edilecek samimi ve rahat alternatif kapısına kavuşuyor. Topraktan gelen binlerce çeşit otu, denizin sunduğu zenginliklerle buluşturan Ege mutfağının bereketi ve lokal lezzetleri AltÜst'te paylaştıkça artıyor. Öğle saatlerinde başlayan lezzet yolculuğu gecenin geç saatlerine kadar nefis sokak lezzetleriyle devam ediyor. Dünyadan ve Türkiye'den ödüllü bartenderlardan aldığı reçetelerle zengin bir kokteyl menüsü sunan AltÜst ekibi, bu yaz fark yaratmaya hazırlanıyor. Bodrum'un miksoloji trendlerini yönlendirecek imza kokteylleriyle AltÜst dikkatleri üzerine çekiyor. Misafirlerin o anki ruh haline göre farklı seçenekler bulabileceği seçkin kokteyl menüsünde Oo Papatya, Hipoktarın Baldızı, Boş Mezar Bulursan Gir gibi damakları olduğu kadar yüzleri de şenlendiren seçenekler yer alıyor. Bu iddiasında sonuna kadar haklı olduğunu anlamanız ise kokteyllerinden alacağınız tek bir yuduma bakıyor. Yalıkavak'ın en güzel gün batımına karşı özlenen dost sohbetleri AltÜst'te bistronomik bir deneyim etrafında buluşturuyor. Bodrum'un en yeni lezzetlerini ve kokteyllerini muhteşem manzara eşliğinde AltÜst Yalıkavak'ta keşfedin!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bogazicililer-gazeteci-meslektasimiz-cuneyt-cebenoyan-anisina-kosuyor/", "text": "Bundan dört yıl önce 3 Ağustos 2019'da trafik kazasında hayatını kaybeden değerli gazeteci, sinema yazarı, meslektaşımız Cüneyt Cebenoyan anısına Çanakkale'den Ayvalık'a 220 km'lik bağış koşusu düzenleniyor. Boğaziçi Ayvalık Okulları gönüllüleri, 25-27 Ağustos tarihleri arasında Boğaziçi Üniversitesi mezunu gazeteci ve sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan anısına Çanakkale'den Ayvalık'a 220 km'lik bağış koşusunu hayata geçiriyor. Buna göre katılımcılar Çanakkale'den Ayvalık'a koşacak. Bütün Çocuklar Bizim Derneği, çocukları sinemayla buluşturabilmek için Cüneyt Cebenoyan Çocuk ve Sinema Buluşmaları'nı başlatmıştı. Bu buluşmaların devam edebilmesi hayaline ortak olan Boğaziçi Ayvalık Okulları, Cebenoyan'ın anısına koşu düzenleyecek. Bünyesinde Boğaziçi Üniversitesi mezunları, akademisyenleri ve öğrencilerini barındıran Ayvalık Okulları ve BÇBD, ekonomik nedenlerden ötürü eğitime ve sosyal etkinliklere erişimi kısıtlı çocukların yaşamlarına bilim, sanat ve sporla destek olmak için 2015 yılından beri çalışmalarına devam ediyor. 2023 Mart ayından itibaren bir araya gelen Ayvalık Okulları ve BÇBD, Cüneyt Cebenoyan'ın sinema tutkusunu depremden etkilenen çocuklara ulaştırmak için birlikte çalışıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bol-odullu-cemil-sov-filmi-netflixte/", "text": "Başrollerinde Ozan Çelik, Nesrin Cavadzade, Alican Yücesoy ve Cezmi Baskın gibi ünlü oyuncuların yer aldığı ödüllü sinema filmi Cemil Şov, 5 Nisan 2022 tarihinden itibaren Netflix platform seyircisiyle buluşuyor. Yönetmenliğini Barış Sarhan'ın üstlendiği Cemil Şov'un başrollerinde Ozan Çelik, Nesrin Cavadzade, Alican Yücesoy ve Cezmi Baskın gibi ünlü oyuncular yer alıyor. Ünlü olmanın karanlık cazibesine odaklanan Cemil Şov filminde, oyuncu olmak isteyen bir AVM güvenlik memurunun trajikomik hikayesi anlatılıyor. Yeşilçam olarak bilinen Klasik Dönem Türk Sineması'na da hiç denenmemiş tarzda göndermeler yapan filmin yönetmenliğini aynı zamanda filmin senaristi de olan Barış Sarhan yaptı. Türkiye'nin önde gelen reklam ajanslarında sanat yönetmeni ve sonrasında reklam yönetmeni olarak çalışan Barış Sarhan'ın daha önce çektiği kısa filmleri de yurtiçi ve yurt dışında çok sayıda festivalden aldığı ödül ve beğeniyle dikkat çekiyor. Filmin görüntü yönetmenliğini ise sinema dünyasının bol ödüllü ismi olan Soykut Turan yaptı. Cemil Şov, Uluslararası Rotterdam Film Festivali'nin ardından sırasıyla; Osaka Film Festivali, Sofya Uluslararası Film Festivali, İstanbul Uluslararası Film Festivali, Adana Altın Koza Film Festivali, Cottbus Film Festivali, Selanik Film Festivali, Londra Film Haftası gibi seçkin festivallerde gösterilerek sinemaseverlerin beğenisini kazandı. İstanbul Film Festivali'nde En İyi Kurgu, Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Müzik ödüllerini alan Cemil Şov filmi ayrıca Engelsiz Filmler Festivali'nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerine layık görülerek adından övgüyle söz ettirdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bonna-porselenden-yok-olma-tehlikesindeki-yaban-hayatina-destek-koleksiyonu-prints/", "text": "2014 yılından bugüne HoReCa markası olarak faaliyetlerini sürdüren ve 89 ülkede otel, restoran ve kafe sofralarına şıklık getiren Bonna Porselen, yeni koleksiyonu Prints ile yaşamı tehdit altında olan yaban hayatına destek oluyor. WWF-Türkiye iş birliği ile hayata geçen koleksiyon, doğal yaşam alanları daraldığı için sayıları günden güne azalan Alageyik, Turna, Su Aygırı, Siyah Gergedan ve Mavi Balina türlerinin ayak veya kuyruk izlerini taşıyor. Bonna, Prints koleksiyonuyla farkındalık yaratarak, tehdit altındaki bu canlıların dünyada kendilerinden bir iz daha bırakmasına katkı sağlamayı hedefliyor. 1983 yılında küçük bir seramik atölyesinde faaliyete başlayan Kar Porselen'in çatısı altında yer alan Bonna, özgün, inovatif ve yenilikçi tasarımlarıyla olduğu kadar sürdürülebilirlik projeleri ile de dikkat çekiyor. Doğaya ve yaşama saygılı üretimi benimseyen marka, WWF-Türkiye iş birliği ile hayata geçirdiği Prints by Bonna koleksiyonu ile yaban hayatında yaşamı tehdit altında olan türler ile ilgili farkındalık yaratılmasına destek oluyor. Bonna, Prints koleksiyonu ile dünyadaki karbon ayak izini azaltarak, daha sürdürülebilir bir üretime doğru geçerken, yaşamı tehdit altında olan hayvanların dünyada her geçen gün azalan izlerine dikkat çekiyor. WWF-Türkiye iş birliği ile hayata geçen koleksiyon, doğal yaşam alanları daraldığı için sayıları günden güne azalan 'Alageyik, Turna, Su Aygırı, Siyah Gergedan ve Mavi Balina' türlerinin ayak veya kuyruk izlerinden tasarlandı. Sofralarda yer verilen her Prints ürünüyle, tehdit altındaki bu canlıların dünyada kendilerinden bir iz daha bırakmasına katkı sağlamayı hedefleyen marka, herkesi bu iyiliğe doğa dostu sofrasından ortak olmaya davet ediyor. Geliştirdikleri projelerle çevreyi ve dünyayı korurken, sürdürülebilir üretimin önemine dikkat çekmek istediklerini ifade eden Bonna Genel Müdürü Erbil Aşkan, Sürdürülebilir üretimle, gezegenimizin kaynaklarını israf etmeden üretmek mümkün. Biz de bu yönde çalışmalarımızı sürdürüyor, hedeflerimizi genişletiyoruz. Bu kapsamda ortak düşünce yapısında olduğumuz WWF-Türkiye ile iş birliği yaparak hayata geçirdiğimiz Prints koleksiyonumuz, bizler için küçük ancak yaban hayatı için önemli bir adım olacak diye konuştu. Bonna Satış Pazarlama Direktörü Reha Tavil ise, Prints ürünleri ne kadar çok insana ulaşırsa, yaşamı tehdit altında olan bu canlılara o kadar çok dokunabileceklerini vurgularken, Hepimizin ortak dileği türler tehditle karşılaşmasın, farklı türleri telaffuz etmek, koleksiyonu genişletmek zorunda kalmayalım dedi. Yaban hayatına dikkat çeken Prints projesinde Bonna, sürdürülebilir ve çevre dostu ürünler kullanıyor. Özüne sadık kalarak, topraktan aldığını toprağa geri verme anlayışıyla çalışmalarını sürdüren marka, koleksiyonunda %100 geri dönüştürülmüş hammadde kullanıyor ve bu sayede doğa üzerindeki olumsuz etkisini minimum düzeye indiriyor. Yaban hayatına destek veren Prints by Bonna Koleksiyon'u, www. bonna. com. tr üzerinden satın alınabilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bora-ebeoglu-incesaz-sarkilariyla-edirneden-ardahana-ulasmaya-calisiyor/", "text": "İncesaz'ın o zarif sesi bu defa Edirne'den duyuldu! 3. Uluslararası Balkan Müzik Festivali kapsamında Edirne'deki ilk konserini veren İncesaz, Edirne Büyük Sinagogu'nda yüzlerce kişinin katılımıyla yine büyüleyici bir konsere imza attı. Trakya Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı tarafından düzenlenen, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Belediyesi, Edirne Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve Trakya Üniversitesi'nin desteğiyle gerçekleştirilen 3. Uluslararası Balkan Müzik Festivali'nin ikinci gününde İncesaz sahne aldı. Grubun kadın solisti Ezgi Köker, sahneye Edirne İl Kültür ve Turizm Müdürü Kemal Soytürk'ün takdim ettiği Edirne kırmızısı şal ile çıktı. Bora Ebeoğlu, konuşmasında İncesaz, şarkılarıyla Edirne'den Ardahan'a ulaşmaya çalışıyor. Bugün burada, böyle bir ortamda olmak çok güzel. Müziğin birleştirici gücünü bu akşam daha yoğun hissediyoruz. İyi ki geldiniz dedi. Konser salonunu tamamen dolduran yüzlerce Edirneli müzikseverlerle beraber Bir Çapkına Yangınım, Mazi Kalbimde Yaradır, Çok Aşığın Var ve Fikrimin İnce Gülü gibi sevilen eserleri seslendiren İncesaz, içinde bulundukları Edirne Büyük Sinagogu'nda olmaktan çok mutlu olduklarını dile getirerek Sinagog'un restorasyonunda emeği geçen herkese teşekkür etti ve Kapı açıldığında üzerimize tarih akıyor gibi hissediyoruz dedi. 3. Uluslararası Balkan Müzik Festivali 19 Aralık'a kadar Edirneli müzikseverlerle buluşmaya devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/borusan-contemporaryden-edip-cansever-uzerine-konusmalar/", "text": "Borusan Contemporary, yeni medyanın gücüyle güncel sanat sahnesinin uluslararası temsilcilerini bir araya getirdiği Düş Suda başlıklı sergisi paralelindeki etkinlik programlarına Edip Cansever Üzerine Konuşmalar serisi ile devam ediyor. Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'nda yer alan eserlerden bir seçki sunan ve çağdaş Türk edebiyatının güçlü kalemi Edip Cansever'in aynı isimli on bölümlük şiirden yola çıkan Düş Suda Borusan Contemporary'nin dijital platformlarında sanatseverlerle buluşmayı sürdürürüyor. Sergi paralelinde Edip Cansever Üzerine Konuşmalar başlığı altında iki bölümlük bir program serisine de ev sahipliği yapan Borusan Contemporary, Gonca Özmen, Anita Sezgener ve Ömer Cansever'i ağırlıyor. Serinin ilk konukları Gonca Özmen ve Anita Sezgener Küratör Dr. Necmi Sönmez'in moderasyonunda gerçekleşen ve 15 Mart tarihinde Borusan Contemporary Youtube hesabından yayınlanacak olan söyleşide Cansever'in poetikası konuşulacak. Serinin ilk etkinliğinin konukları şiirlerinin yanı sıra aktivist çalışmalarıyla da tanınan Gonca Özmen ve Anita Sezgener. Modern şiirin ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Edip Cansever'in Türkiye gündemine metaforlar üzerinden yaklaşan imge dünyasını ele alan bu konuşma, şiir ve gündelik hayat arasındaki ilişkiler üzerine yoğunlaşıyor. Ömer Cansever ile şairin aile hayatı ve kişiliği üzerine Edip Cansever, ilk kitabı İkindi Üstü'den itibaren bireyin iç dünyası ve kendisini çevreleyen farklı ortamlar arasındaki ilişkileri ele alarak etkileyici bir imge evreni geliştirdi. Cansever'in poetikası, kendi yaşamından, ailesinden ve yakın çevresinden oluşan referans sistemleri üzerinde gelişti. Şairin yalnızca kişiliğini değil çalışmalarını da derinden etkileyen bu referanslar, şiirinde sıklıkla karşımıza çıkıyor. Şairin oğlu Ömer Cansever'le gerçekleştirilen ve 29 Mart tarihinde Borusan Contemporary Youtube hesabından yayınlanacak olan konuşma şairin kişiliği, aile hayatı ve ruh halleri üzerine yoğunlaşıyor. Cansever'in Düş Suda isimli şiirinden yola çıkarak Borusan Contemporary'deki yeni koleksiyon sergisini hazırlayan küratör Dr. Necmi Sönmez'in moderasyonunda gerçekleşen bu söyleşi dinleyicileri şairin az bilinen özelliklerini keşfetmeye davet ediyor. Söyleşiler 15 Mart tarihinden itibaren Borusan Contemporary Youtube hesabından izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/borusan-muzik-evi-sezonu-baslasin/", "text": "Borusan Müzik Evi uzun bir aradan sonra yeniden izleyicileriyle buluşuyor. 2010'dan bugüne, müzikte yeniyi arayanların adresi olan mekanda, Kasım ve Aralık aylarında sahne alacak sanatçı ve topluluklar açıklandı. Heyecan veren konserler izleyicileri bekliyor. Borusan Müzik Evi, 2021-2022 sezonu kapsamında yeni müzik, elektronik müzik, doğaçlama, dünya müziği ve cazın önde gelen isimlerini ağırlamaya hazırlanıyor. Uzun bir süre izleyicilerinden ayrı kalan Borusan Müzik Evi'nde, Kasım ve Aralık ayları oldukça hızlı geçecek. Gerçekleştirdiği farklı ve sıradışı etkinliklerle Borusan Sanat'ın klasik müzik ve çağdaş formlarını destekleme ve yaygınlaştırma amacına büyük ölçüde katkıda bulunan Borusan Müzik Evi, 2021-2022 sezonunda üç ayrı dönemde programını açıklayacak. Borusan Müzik Evi'nin ilk dönem programında Abstra, Wolter Wierbos, Ab Baars, Yuri Honing ve dörtlüsü, Brom, Saadet Türköz ve Martin Schütz, Berke Can Özcan ve Arve Henriksen, Scnellertollermeier, Linet Şaul, Bülent Oral, Diego Leveric, Ayşe Lebriz Berkem, Töz Trio ve Hezarfen Ensemble yer alıyor. Müzikte yeni olanı izleyicisine ulaştırmayı amaçlayan Borusan Müzik Evi, 18 Kasım Perşembe günü saat 21.00'de, Abstra, Wolter Wierbos ve Ab Baars ile sahnesini izleyicisine açıyor. Konserde, avangart caz, free jazz ve özgür doğaçlama gibi müzik öğelerinden beslenen ABSTRA, müziğin doğaçlama unsurlarını dinleyicilere aktaran Wolter Wierbos ve renkli yorumlarıyla Ab Baars sahne alacak. Kasım ayında beş konser izleyicileri bekliyor. Hollanda'nın en önemli saksofoncularından biri olan Yuri Honing, eleştirmenlerden tam not alan Bluebeard albümüyle Borusan Müzik Evi'nin programında yer alırken, Kod Müzik işbirliğiyle gerçekleşen Nova Muzak serisi Brom ile izleyicilerine yeniden merhaba diyecek. Ardından Saadet Türköz ve Martin Schütz, Songdreamingtrio3 adını verdikleri projesiyle derin ve coşkulu bir kutlama sunacaklar. Verimli işbirliklerini sahneye taşıyan Berke Can Özcan ve Arve Henriksen ise Kuzey melodilerinden yola çıkan doğaçlamaları ile Borusan Müzik Evi'nde ilk kez izleyiciyle buluşacak. Borusan Müzik Evi'nde Aralık ayında üç konser var. Kod Müzik işbirliğiyle gerçekleşen Nova Muzak serisinin bu kez konuğu Schnellertollermeier. Gitarda Manuel Troller, basta Andi Schnellmann ve davulda David Meier'den oluşan üçlü minimalizm, krautrock, deneysel doğaçlama temelli elektronik müzik gibi geleneklerden besleniyor. Shakespeare ve Müzik ise Aralık ayının bir diğer etkinliği. İzmir Barok Topluluğu'nun üç üyesi, viola da gamba sanatçısı Bülent Oral, soprano Linet Şaul ve lut ustası Diego Leveric Shakespeare'in yapıtları için bestelenmiş dönem müziklerini yorumlayacak; tiyatro sanatçısı Ayşe Lebriz Berkem de yazarın oyun ve sonelerini canlandıracak. Ayın son konserinde ise Töz Trio ve Hezarfen Ensemble buluşuyor. Kendisiyle özdeşleşen birçok projeye imza atan ve farklı icra koşullarına uyum sağlayabilmesindeki esnekliğiyle göze çarpan Hezarfen Ensemble, caz ve çağdaş klasik müziğin kesiştiği performanslar sergileyen Tamer Temel, Ercüment Orkut ve Cem Aksel'den oluşan Töz Trio birlikte kaydedecekleri albüm çalışmasının yepyeni müziklerini Borusan Müzik Evi'nin izleyicileriyle buluşturacak. Sezon boyunca sürmesi planlanan tüm konserlerde, maske, mesafe ve hijyen kuralları geçerli olacak. Borusan Sanat'ın sezon boyu düzenlediği tüm konserlerin biletleri passo. com. tr, Passo mobil uygulaması ve Passo perakende satış noktalarından temin ediliyor. Etkinliklerde PDF bilet ve karekod gibi dijital bilet seçenekleri ücretsiz olarak sunuluyor ve konserlere mobil cihazlardan konser özelinde belirlenen karekod gösterilerek girilebiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/botticellinin-influencer-venusu-elestirilere-neden-oldu/", "text": "İtalya Turizm Bakanlığı'nın yapay zekayla Botticelli'nin Venüs'ünü sanal influencer'a dönüştüren kampanyası, ülkenin kültürel mirasını önemsizleştirdiği için ağır eleştiri aldı. İtalya'nın ikonik bir figür olan Venüsü influencer olarak gösteren turizm kampanyası, sosyal medyada hızla alay konusu haline geldi. Sanat eleştirmenleri ve hükümet yetkilileri de kampanyaya tepki gösterdi. İtalyan kültürünü tanıtmak için Botticelli'nin The Birth of Venus tablosunda yer alan aşk tanrıçası Venüs'ün yapay zeka ile maskot haline getirilip kullanılması aşağılayıcı ve grotesk olarak tanımlandı. İtalya Turizm Bakanlığı'nın 9 Milyon Euro'ya mal olan Open to Meraviglia başlıklı kampanyasında Venüs, son moda kıyafetler ile İtalya'nın ünlü turistik yerlerinde vakit geçirirken tasvir ediliyor. Venüs, Roma'daki Kolezyum ve Floransa Katedrali de dahil olmak üzere İtalya'nın ikonik mekanlarının önünde selfie çeken bir sanal influencer olarak gösteriliyor. Artfulliving. com. tr'nin The Art News'ten kaynak gösterdiği habere göre bir İtalyan kampanya grubu, Floransa'da Botticelli tablosunun sergilendiği müze olan Uffizi'nin 9 Milyon Euro'luk bu kampanyada Venüs resminin kullanılması için izin verip vermediğini sorguladı. Sanat tarihçisi Tomaso Montanari, Il Fatto Quotidiano gazetesinde yer alan bir makalesinde, Armando Testa iletişim grubu tarafından tasarlanan kampanyayı grotesk ve utanç verici olarak nitelendirdi. Sanat eleştirmeni Vittorio Sgarbi ise La Repubblica gazetesinde yayımlanan yorumunda Open to Meraviglia? Nedir bu? Bu hangi dil? diye sordu. Sosyal medya kullanıcıları, güneşli bir verandada şarap içen insanların yer aldığı tipik bir İtalyan sahnesini gösteren tanıtım videosunun aslında Slovenya'da çekildiği ve Sloven şarabının yer aldığının ortaya çıkmasının ardından kampanyayla alay etti. İtalya'nın Kültürel Miras Kanunu, kamu mirasına ait görselleri ticari amaçlarla kullanan herkesin önceden izin almasını ve bir ücret ödemesini zorunlu kılıyor. Bu kanun yalnızca kar amacı gütmeyen faaliyetler, çalışma ve araştırma için görsellerin ücretsiz kullanımına ve kültürel mirasın tanıtımına izin veriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bozcaada-caz-festivali-ile-uc-gun-uc-gece-cazla-dopdolu/", "text": "Şu günlerde Bozcaada'da tatlı bir telaş var: Hem bağ bozumu hem Bozcaada Caz Festivali coşkusu adanın sokaklarında şimdiden hissediliyor. Paribu ana sponsorluğunda gerçekleşecek olan festivalin yedinci edisyonunda adanın özgün ruhunu cazla ve disiplinlerarası etkinliklerle keşfetmek için geri sayım başlamışken, festivalin heyecan verici konser ve etkinliklerini kaçırmamak için yerinizi şimdiden ayırtmayı unutmayın. Bozcaada Caz Festivali, bu yıl bağ bozumu coşkusuna caz ritimleri ve oyuncu bir yaklaşımla eşlik edecek. Festival, konserler kadar farklı disiplinlerle dirsek teması kuran ve her yıl yeni bir tema etrafında şekillenen BCF Keşif etkinlikleriyle de katılımcılara zengin bir festival deneyimi sunuyor. Paribu ana sponsorluğunda 8-9-10 Eylül 2023 tarihlerinde gerçekleşecek Bozcaada Caz Festivali'nin bu yılki teması ise Oyun. BCF Keşif etkinlikleri kapsamında, katılımcılar disiplinlerarası etkinliklerle Oyun kavramının hem tanıdık hem yepyeni boyutlarını keşfedecek. Festival, yedinci edisyonunda caz sahnesinin sevilen isimlerini ve yeni yeteneklerini ağırlarken BCF Keşif etkinlikleriyle içimizdeki oyuncu insanı yeniden hatırlamamıza yardımcı olmayı amaçlıyor. Her yıl farklı bir tema etrafında şekillenen Bozcaada Caz Festivali programı, bu yıl katılımcıları Oyuna davet ediyor. Oyun temasının izini hem sahnede hem de BCF Keşif etkinliklerinde sürmek mümkün olacak. Adanın yerel ve kültürel tarihi, gastronomi, girişimcilik, sanat ve well-being gibi pek çok farklı alana oyuncu bir anlayışla değinen BCF Keşif programı katılımcılara yaratıcılıkla dolu üç gün vadediyor. Üç gün boyunca gerçekleşecek atölye, panel, yürüyüş, tartışma, gösterim, pop-up konser, tadım gibi çeşitli alanlarda 40'ı aşkın etkinliğin yer aldığı BCF Keşif programı, içinizdeki oyuncu insanla tanışmak için sayısız fırsat sunacak. Hızla Tükenen Festival ve BCF Keşif Biletleri Passo'da! Paribu ana sponsorluğunda, Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here, CarrefourSA, The ORGANICS by Red Bull, Tchibo, Kale Grubu ve Hep Yeni Kal katkılarıyla düzenlenen 7. Bozcaada Caz Festivali için geri sayım başladı. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla, 3dots ve fermente tarafından gerçekleşen 7. Bozcaada Caz Festivali'nin BCF Keşif programı seçkisinde yer alan tüm ücretsiz etkinliklerin yanı sıra biletli gerçekleşecek etkinlik ve konser biletlerini Passo'dan satın alabilirsiniz. Hollanda Başkonsolosluğu, İsrail Başkonsolosluğu, Institut français Türkiye İzmir, Goethe-Institut Istanbul, Kultur | lx ve British Council Yaratıcı İşbirlikleri hibe programının destekleriyle gerçekleşen festivalin medya sponsorları Aposto, Argonotlar, artful living, calling, Dadanizm, Dergy, Kafa, Lavarla, Oggusto, Socrates Dergi, T24, The Magger ve Uplifers. TikTok Türkiye ise Bozcaada Caz Festivali'nin eğlence sponsoru olarak yerini alıyor. Belki bu vesileyle Bozcaada Caz Festivali'nin TikTok hesabını da buradan takip etmek istersiniz; içerik üretimine devam ettiğimiz yeni bir mecra daha. Festivalin her anından haberdar olmak istiyorsanız Bozcaada Caz Festivali uygulamasını telefonunuza indirmeyi unutmayın! Bozcaada Caz Festivali uygulamasını ile festival boyunca yeme içme harcamalarınızı bu uygulama üzerinden yapabilir, festivalin konser ve BCF Keşif etkinliklerini yine buradan takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bozcaada-caz-festivalinin-programi-hazir/", "text": "Paribu ana sponsorluğunda ve Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here, Metro Türkiye, Organics by Red Bull destekleriyle 26-27-28 Ağustos 2022 tarihleri arasında, uluslararası programın Europe Jazz Network üyesi kurumlarla işbirliği içerisinde belirlendiği, yeni yetenekler ve cazın ustalarını sahnesinde konuk etmeye hazırlanan Bozcaada Caz Festivali'nin heyecan verici konser programı dün Salon İKSV ev sahipliğinde gerçekleşen lansmanla duyuruldu. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla 6. kez müzikseverlerle buluşacak festival lansmanında Bozcaada Caz Festivali Kurucu Ortağı ve CEO'su Gizem Gezenoğlu yaptığı konuşmada müziğin iyileştirici gücünün ve festivalin şifa temasının altını çizdi. 3dots ve fermente tarafından gerçekleştirilen festival; Türkiye'de ilk kez sahne alacak soul, pop ve indie rock notalarını bir araya getiren ödüllü sanatçı Shishani & Miss Catharsis; pop kültür esintilerini caz notalarıyla buluşturan Max Plattner Trio ve enstrümanlarının limitlerini zorlayan Fransız grup NOUT konserleriyle akıl, vücut ve ruh arasındaki salınımla bir denge oluşturmaya ve herkese iyi gelmeyi amaçlıyor. Bu yıl bir bütünün parçası olmanın iyileştirici gücüne odaklanan festival, dinleyen herkeste ortak hisler uyandıran Türkiye'nin en köklü müzik gruplarından olan Yeni Türkü'nün şarkılarıyla bir bağ kurarken klarnet virtüözü Hüsnü Şenlendirici'nin makamlarını caz müzikle buluşturuyor. Her parçası bu özel projede yer alan sanatçılar kadar köklü hikayelere sahip Almagest Quintet'in melodileri de Ayazma Manastırı'ndaki çınar ağaçlarının altında caz rüzgarını harlıyor. Festival aynı zamanda müzikseverlere Alp Ersönmez ve Çağrı Sertel'in hazırladığı elektronik altyapılarla düzenlenmiş chill-dance session'ı İKİ; Dilan Balkay'ın kendine has naif melankolisi farklı tempolar ve tarzlarla iç içe bir müzik deneyimi sunuyor. Fransız cazının en önemli isimlerinden Guillaume Perret ve Türkiye'nin en önemli davulcularından Volkan Öktem buluşması da müzik iştahını kabartmaya hazırlanıyor. Ayazma Manastırı'nda yükselen alternatif caz seslerine fahranoise & fecese, Harun İzer, Men With a Plan ve Sheb de en güzel setleriyle eşlik ediyor. Bozcaada Caz Festivali'nin enerjisini tüm adaya yaydığı KEŞİF programı, 6. senesinde de toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik dönüşüm ve erişilebilirlik savunuculuk alanları üzerinde dururken kültür politikaları, adanın yerel ve kültürel tarihi, gastronomi, girişimcilik, sanat ve well-being dahil olmak üzere farklı ilgi alanlarına hitap eden bir program seçkisi sunuyor. Festival, görsel dünyasını birlikte tasarladığı Monroe Creative Studio ile yeni yeteneklere festivalin diğer yaratıcı alanlarında da olduğu gibi yer veriyor; Ecem Yüksel'in resmettiği ve bir bütünün parçalarından oluşan kampanya görsel tasarımları festival boyunca adada ziyaretçileri karşılıyor. Ekolojik dönüşüm alanında yapılan uygulamalarda kesintisiz desteklerini sürdüren ve adaya yayılan KEŞİF programının lojistiğini gerçekleştiren Volkswagen ile farkındalık odaklı içerikler üretilmeye bu yıl da devam ediliyor. Space Goats kürasyonuyla BCF Pop-up konserler serisi bu sene de festivalde alternatif seslere sahne olurken, festivalin üyesi olduğu Europe Jazz Network temsilcileriyle caz gündemini ve gelişmeleri tartışılacak. Esmiyor ile Kahvaltıda Podcast ve Dinlenme Hakkı üzerine bir söyleşi planlanırken, Esmiyor'un kendine has etkinliklerinden biri olan İklim Çemberi de programda yer alacak. En güncel oluşumlardan biri olan Merkezsiz ile bir araya gelinecek; Kale Grubu ile sosyal girişimcilik ve ekolojik sürdürülebilirlik üzerinde durulacak. Festivalin savunuculuk alanları doğrultusunda gerçekleşecek ve pek çok farklı disipline dokunan KEŞİF programının panel, tartışma, konuşma, gösterim ve yürüyüş gibi çeşitli etkinliklerinin kürasyonunu ise bu yıl Emre Erbirer üstleniyor. Festival boyunca hızı hiç yavaşlamayan KEŞİF programında, içerik partnerimiz olan yeni medya servisi Aposto!'nun bünyesindeki yayınlarla gerçekleşecek özgün içerikler ve etkinliklerin yanı sıra 32. Akbank Caz Festivali Yıl Boyu Caz kapsamında Yeni medya çağında görsel ve işitsel performanslar temalı bir panel düzenlenecek. Paribu ile Pop-up konserler, söyleşiler ve farklı disiplinlerde etkinlikler; Kendine Has ile gastronomi maceralarının yanı sıra Biraz Yalnız Kalabilir Miyiz? ve Hack the City gibi özel etkinliklerin Bozcaada versiyonları programda deneyimlenebilecek. Jack Lives Here ile viski tadımları, atölyeler ve söyleşiler gerçekleşirken Metro Türkiye ile ada şaraplarına odaklanan şarap tadımları, üzüm yetiştiriciliği, bağ gezileri ile uzun masa etkinlikleri yer alacak. Organics by Red Bull ise bu yıl da KEŞİF programında sanat disiplinlerinden gastronomiye uzanan çeşitli etkinlikler ile festivalde yerini alacak. Paribu ana sponsorluğunda T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla, 3dots ve fermente tarafından gerçekleşen 6. Bozcaada Caz Festivali'nin biletleri Passo'dan satın alınabilir. Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here, Metro Türkiye ve Organics by Red Bull'un destekleriyle düzenlenen festivalle ile ilgili duyuruları bozcaadacazfestivali. com adresi ve sosyal medya hesaplarından takip edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bozcaada-notfest-tiyatro-festivaline-gun-sayiyor/", "text": "NOTFEST Bozcaada Tiyatro Festivali, 27 29 Ağustos tarihleri arasında yıldız isimlerden yeni keşiflere onlarca sanatçıyı Bozcaada'da ağırlamaya hazırlanıyor. NOTFEST Bozcaada Tiyatro Festivali, tiyatronun usta isimlerinden yeni keşiflere, atölyelerden söyleşilere, Bozcaada'da keşif dolu bir deneyim yaşatacak. Festivalin bu yılki sürprizleri arasında, Kel Hasan Efendi'nin kavuğunu oyuncu Rasim Öztekin'den devralan Şevket Çoruh'un da oyuncusu olduğu Bir Baba Hamlet açılış oyununda seyirci karşısına çıkacak. 11 karakteri tek başına canlandıran Merve Engin, ''Kıyıya Oturmanın Böylesi'' ile sanatseverleri ağırlarken, son dönemin yükselen isimlerinden Nezaket Erden de, Latife Tekin'in 'Sevgili Arsız Ölüm' kitabından uyarlanan Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit oyunuyla festivalin ikinci günü coşku dolu anlara imza atacak. Berkay Ateş'e 25. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü kazandıran, Serkan Salihoğlu'nun yönettiği Hakikat, Elbet Bir Gün oyunu ise festivalin son günü seyircinin karşısında olacak. Üç güne yayılan festivalin tiyatro, atölye, söyleşi ve konser programının yanı sıra deneyim ve atmosfer odaklı pek çok performansa da ev sahipliği yapacak. Bülent Develi ile Pantomim, Emrah Eren ile Reji ve Ulrich Meyer ile Michael Chekhov Tekniği atölyeleri katılımcılarıyla buluşacak. Kültür ve sanat profesyonellerini, yaratıcılarını, genç yetenekleri ve her yaştan sanatseveri bir araya getirecek olan NOTFEST Bozcaada Tiyatro Festivali sadece sahnede kalmayıp, tüm adaya da yayılacak. Festival, ilk yılında ücretsiz gerçekleştirilecek etkinlikleri ile seyircisine farklı deneyimler sunacak. Festivalin ücretsiz etkinliklerinden Gün batımında Tiyatro ile Bozcaada'nın simge yerlerinden Polente Feneri'nde gerçekleşecek ücretsiz performanslar tiyatroseverleri mutlu edecek. NOTFEST Bozcaada ekibi, konservatuvara hazırlanan öğrencilere eğitim desteği ve konservatuvar okuyan öğrencilere de oyun bileti desteği olarak ayrılacak destek biletlerini de satışa çıkardı. Festivale katılan veya katılamayan her tiyatroseverin katkıda bulunabileceği destek biletlerinden toplanan gelir sahiplerine ulaştırılacak. Kombine, günlük ve destek bilet seçeneğiyle 28 Haziran Pazartesi günü satışa çıkan festival biletlerinden katılımcılar isterlerse 19 Temmuz'a kadar erken dönem bilet indirimlerinden faydalanabilecek. Bozcaada Kalesi'nde sergilenecek oyunlardan atölyelere, ücretsiz etkinliklerin detaylarından festival alanında yapılacak konserlere kadar festival programının tamamı pek yakında açıklanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/broadway-muzikali-sidikli-kasabasi-20-ekimde-perde-aciyor/", "text": "Tony ödüllü kült Broadway müzikali Sidikli Kasabası, Mon Yapım prodüksiyonuyla hayata geçirilen yepyeni yorumuyla sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Tiyatro sahnelerinin usta isimleri Füsun Demirel ve Settar Tanrıöğen'in yanı sıra pek çok kıymetli oyuncudan oluşan 27 kişilik kadrosuyla heyecan uyandıran müzikalin yönetmen koltuğunda ise Kayhan Berkin var. Dünyanın kuraklıkla boğuştuğu bir dönemde; halkın tuvalete girmesinin sınırlanarak özel bir şirketin denetimine verildiği bir yerde geçen hikayede, tuvalet parasını ödeyemeyenler gizemli Sidikli Kasabası'na gönderilmektedir. Bir gidenin bir daha geri gelmediği, kimsenin birbirinin gözünün yaşına bakmadığı, tüm genel tuvaletlerin özelleştirildiği bu tuhaf sisteme başkaldırının başlaması ise sadece bir aşk kıvılcımına bakar. Broadway'i kasıp kavuran Tony Ödüllü Sidikli Kasabası Müzikalinde tiyatro sahnelerinin usta oyuncuları Settar Tanrıöğen ve Füsun Demirel'in yanı sıra Doruk Şengün, Gizem Erdem, Mehmet Aykaç, Ceren Gündoğdu, Adnan Ata Yiğit, Aslı Kodallı, Alper Aksoy, Selmin Artemiz, Anıl Aslan, Bartu Ayaz, Derman Cinkılıç, Zeynep Çötelioğlu, Bucan Ekin, Göker Ersivri, Eyüp Okumuş, Buse Özgel, Melisa, Zeynep Şahin, Nazlı Uğurtaş, Köksal Ünal ve Nil Yıldız'dan oluşan 27 kişilik kadrosuyla da göz dolduruyor. Yönetmen koltuğunda Kayhan Berkin'in oturduğu müzikalin hareket tasarımında deneyimli koreograf İzmir Tenim'in imzası bulunuyor. Aynı zamanda sahnede oyunculara eş zamanlı eşlik edecek İstanbul Devlet Opera ve Balesi Şefi Murat Kodallı önderliğindeki canlı orkestra ile Sidikli Kasabası Müzikali seyircilerin özlediği müzikal ruhuna sahnede yeniden hayat vermeye hazırlanıyor. Her geçen gün önemi ve güncelliği bir kez daha fark edilen geri dönüşüm, sürdürülebilirlik, küresel ısınma, doğal kaynakların azalması gibi ciddi sorunlara daha fazla kafa yorduğumuz günümüz dünyasında, Sidikli Kasabası Müzikali tüm bu tehlikeleri, satirik, alaycı ve eğlenceli olduğu kadar ciddiyetinin altını çizen bir anlatımla seyirciye sunuyor. Toplum üzerinden bizlere verdiği dersler ve çarpıcı sonu ile seyircinin farkındalığını en üst seviyeye çıkarmaya hazırlanan Sidikli Kasabası Müzikali ilk gösterimi ile 20 Ekim'de Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde sanatseverler ile buluşacak. Sezon boyu Zorlu PSM'de gösterimleri devam edecek olan Sidikli Kasabası Müzikalinin biletlerine Passo üzerinden ulaşabilirsiniz. - Kategori : 280,00 TL - Kategori : 240,00 TL - Kategori : 200,00 TL"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bu-defa-gulcin-new-york-times-squarede/", "text": "Spotify'ın müzik sektöründe kadın eşitliğini güçlendirmek üzere hayata geçirdiği EQUAL müzik çalma listesinde bu defa Gülçin var. 14 Aralık'tan bu yana New York Times Meydanı'ndaki billboard'da yer alan Gülçin ışıl ışıl parlıyor. Türkiye'nin birbirinden güçlü kadın sesleri bir arada! EQUAL, Spotify'ın müzik dünyasında cinsiyet eşitliğini güçlendirmek üzere tasarlayıp hayata geçirdiği bir müzik programı. Bugüne kadar Türkiye'den Melike Şahin'den Sibel Can'a, Göksel'den Ajda Pekkan'a, Kalben'den Hadise'ye çok değerli kadın sanatçılar EQUAL'a kapak oldu. Ayrıca tüm bu sanatçılar New York Times Square'in meşhur reklam panolarında boy gösterdi. Spotify'ın müzik sektöründe kadın eşitliğini güçlendirmek üzere hayata geçirdiği EQUAL Müzik Programı tüm dünyada yankı uyandırmaya devam ediyor. Aralık ayının EQUAL konuğu ise 16 yıl önce Hepsi Grubuyla müzik sektörüne adım atan ve 12 yıldır kariyerine solo devam eden, R&B Pop müziğin ülkemizdeki güçlü temsilcilerinden Gülçin Ergül oldu. Sanatçının Birbirimize İyi Gelmiyoruz adlı yeni şarkısı kısa sürede 4 milyonu geçmişken, EQUAL Global ve EQUAL Türkiye çalma listelerinde de yerini aldı. Geçtiğimiz günlerde trafik kazasında erkek arkadaşı Erdal Şeyda Lafçı'yı yitiren Gülçin, Instagram hesabında sevgilisine seslendirerek Spotify'ın Equal listesinin kapağında yer aldığım ve bu billboard'da çıkacağımı duyduğun an çok gururlanmıştın. Aslında 14 Aralık'tan itibaren New York Times Meydanı'nda billboard'larda yer alıyoruz. Bu bizim başarımız; senin başarın. Şimdi de bu başarımızı izliyor ve gülümsüyor olduğunu hayal ve temenni ediyorum. Seni sınırsızca seviyorum diye yazdı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bu-topraklarda-yabanci-olarak-gorulmus-insanlarin-romani-adi-olmayan-adam/", "text": "2015'te yitirdiğimiz oyun yazarı Arman Vartanyan'ın pek bilinmeyen hayatından yola çıkarak edebiyatı tarih ve tiyatroyla harmanlayan Adı Olmayan Adam, Deli Dolu Yayınları tarafından yayımlandı. Roman, bir kurgu metin üzerine dayalı olsa da Ermeni yazar Vartanyan'ı odak noktaya alarak Türkiyeli Ermeni aydınların bu topraklar üzerinde yaşadıklarını gözler önüne sermesi bakımından oldukça önemli bilgilere sahip. Kitabın yazarı Fırat Güllü ile Türkiye'de hep yabancı damgası yemiş Türkiyeli Ermeni aydınları ve onlardan biri olan yazar Arman Vartanyan'ı konuştuk. 2018 yılının Mayıs ayında Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen Kültürel Çoğulcu Tiyatro Günleri'nde sevgili Sevan Değirmenciyan'la birlikte Arman Vartanyan üzerine bir sunum yaptık. Romanın macerası o sunumla başlar. Sunum konusu olarak Arman Bey'in seçilmesinin ise apayrı bir hikayesi var. 2000'li yılların başında Beyoğlu'nda çok sık uğradığım ve zaman geçirdiğim bir mekan olan Simurg Sahaf'ta tiyatro kitaplarının arasında çok düzgün biçimde yan yana dizilmiş üç oyuna takıldı gözüme. Yazarın İstanbullu olduğunu öğrendiğimde kitapları aldım. Tahmin edebileceğiniz gibi bunlar Arman Vartanyan'ın Türkçe'ye çevrilen üç oyunuydu: Sansar (1980), Oyun (1989) ve Onda Dokuz (2000) O zamanlar Arman Vartanyan henüz hayattaydı ve evine kapandığı, kimselerle görüşmeden yaşadığı söyleniyordu. Yine de eğer oyunları o dönemde okumuş olsaydım muhtemelen kendisiyle görüşmek için fırsatlar yaratmak isteyebilirdim. Ancak kitaplar gözden uzak raflardan birisinde unutuldu bir süre. Gazetelerde Arman Vartanyan'ın ölüm haberi çıkanca çıkarıp okudum oyunları. Belki de kaçırılmış bir fırsatın verdiği vicdani rahatsızlık harekete geçirmişti beni. Absürd Tiyatro üniversite yıllarımdan itibaren önemli ilgi alanlarımdan birisi olduğundan bu oyunları okumak gerçekten çok keyif verici oldu benim için. İlk oyunu Sansar 1977 yılında kaleme alınmıştı. Dünya prömiyeri Hovhannes Pilikyan yönetiminde İngiltere'de gerçekleştiren oyun 1980'de Türkçeye çevrilmişti. Samuel Beckett'in ünlü oyunu Godot'yu Beklerken'i anımsatan özgün bir metindi. Ama benim asıl ilgimi çeken Oyun olmuştu. Bu oyunlar üzerine mutlaka bir şeyler yazmak istiyordum ama söz konusu olan Vartanyan olunca zaman asla hızlı akmaz. Kendisinin de Ermenice bir gazeteye verdiği demeçte söylediği gibi yaşamı boyunca her şeyi geç, adeta ertelenmiş şekilde yaşamış bir kişidir. O yüzden konuyla ilgili bir çalışmaya başlamak için onun ölümünün üzerinden 3 yıl geçmesini beklemek gerekmişti. Ne yazık ki elimizde hiçbir şey yoktu. Geride sizin söylediğiniz gibi bir arşiv kalmış olsaydı belki de dört başı mahmur bir biyografi çalışması kaleme alınabilirdi. Hayatının son yıllarında ikinci eşi Zarine Hanım tarafından kaleme alınan bir biyografisi dışında gazete ve dergilere verilmiş demeçlerde yer alan anı parçaları vardı elimizde sadece. Bir de araştırmaya başladığımızda konuştuğumuz bazı kişilerin anlattıkları. Bu romanın yazılmasına yol açan temel itki, seçtiğimiz karakteri kuşatan sessizlik yumağıydı denebilir. Ermeni olsun ya da olmasın Türkiyeli toplumun paylaştığı bir suskunluk söz konusuydu. Ben Arman Vartanyan'ın daha çok yazdığı eserler aracılığıyla toplumla iletişim kurmayı tercih eden ketum sanatçılardan birisi olduğunu düşünüyorum. Bu çok anlaşılır bir şey. Eserlerini zor anlaşılan bir Ermenice ile kaleme aldı. Kullandığı bazı kelimelerin tamamen unutulmuş olduğu ve bir tür dil arkeolojisi yapılarak yeniden gün yüzüne çıkarıldığı söylenir. Özellikle oyunlarının adlarını unutulmuş kelimelerden seçmişti. Sanatının tüm bu özellikleri onu kendi toplumu için bile anlaşılması zor bir sanatçı haline getirmişti. Bununla birlikte üç oyununun Türkçeye çevrilmiş olmasını Türkiyeli Ermeni toplumunun dışındaki entelektüel dünyayla iletişim kurma çabasına bağlıyorum. Bu maalesef karşılık bulan bir girişim olmadı. Aslında fırsatlar yakalanmıştı. Onun eserleri hakkında Ermeni cemaati dışında yazı yazmış tek kişi yakın zamanda kaybettiğimiz yazar Demir Özlü'ydü. Kendisi askerliğini Arman Vartanyan'la birlikte sakıncalı piyade olarak yapmış. İyi bir arkadaşlıkları olduğunu biliyoruz. Kendisinin 18 Ocak 1992 tarihinde Cumhuriyet Kitap'ta, Arman Vartanyan'ın Oyun adlı eseri üzerine yazılmış Cehennem Başkalarıdır başlıklı bir eleştirisi yayınlanmıştır. Yazı şu cümleyle son bulur: Arman Vartanyan İstanbul'da, Nişantaşı'nda yaşıyor. Aslında adeta Türkiyeli tiyatro çevrelerine ya da edebiyatçılara bir adres veriyor gibidir. Ama bildiğimiz kadarıyla uzatılan bu el havada kaldı. Nişantaşı'ndaki o adam ilk bakışta bir adım ötemizdeymiş gibi görünebilir ama farklı nedenlerle aslında bir başka dünyada yaşamaya mahkum edilmiş bir sürgün gibiydi. Her şeyden önce henüz yirmili yaşlarında yaşadığı travmatik olay nedeniyle belki... Bu olay muhtemelen onun tüm özgüvenini kırarak biraz da kendisini toplumsal yaşamdan sürgün etmesine yol açtı, diğer yandan da toplumun ona yaklaşımında ikircikli bir tavrın ortaya çıkmasına neden olarak bu sürgünü pekiştirdi. Bir başka söyleşide onu iki kez sürgün edilmiş bir karakter olarak gördüğümü söylerken biraz da bunu kastediyordum. Adı Olmayan Adam, bir biyografi veya Türkiye'de egemen kültüre mensup olmayan her türlü azınlık kültürünün Türkiyeli olma mücadelesini anlatan tarihi bir kitap olabilecekken kurgulanmış bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Bir uçakta birbirini hiç tanımayan iki adamın yan yana oturmasıyla başlayan gizemli ve bilinmezliklerle dolu bir hikaye... Vartanyan'ın hayatından yola çıkarken nasıl bir yazma sürecine girdiniz, hazırlığınızı ve neden kurgu roman yazdığınızı merak ediyorum. Kulağa biraz klişe gibi gelse de romanım için şunu söyleyebilirim: Anlattıklarım hakiki hikayelerdir ama gerçek olaylara dayanmazlar. Bizler milli tarih anlatısının yegane gerçeklik olarak sunulduğu, devlet eliyle yazdırılmış tarihin adeta pozitif bir bilimmiş gibi kutsandığı bir okul sistemi içerisinde yetiştik. Toplumun geniş kesimlerinde hala tarihçilerin geçmişte yaşanan olayları tüm yönleriyle idrak edebileceklerine, hatta taraflardan hangilerinin haklı, hangilerinin haksız olduğuna karar verebileceklerine dair güçlü bir inanç var. Oysa tarihçinin okurlarına geçmişteki insanların anlatılarının üzerine kurulmuş bir üst anlatıdan başka bir şey sunamayacağını kabul etmeliyiz. Tarihçi geçmişten günümüze ulaşmış yaşam kırıntılarını ele alarak kendi bilgisi, görgüsü, hayal gücü oranında geçmişe dair bir kurgu oluşturur. Önemli olan bu kurgunun tutarlı olması ve eldeki kaynaklara olabildiğince dürüst ve adil biçimde söz hakkı verebilmesidir. Sonuçta geçmişe dair edebi bir eser kaleme alırken de kaynaklardan beslenebilirsiniz ama burada edebiyat söz konusu olduğu için anlatılanların gerçekten yaşanmış olaylara dayanması değil okurda metnin iç tutarlılığa sahip olduğu hissinin oluşturulması yeterli olacaktır. Tabii anlatının ele alınan dönemin tarihsel gerçeklikleriyle ters düşmemesi okurun gerçeklik algısını güçlendirecektir ki bu her edebiyat ekolü için istenen bir şey midir o da ayrı bir tartışma konusu. Arman Vartanyan'ın hayatından yola çıkarak bir biyografi yerine bir roman yazmayı tercih etmem tarihsel gerçeklere tamamıyla sırtımı döndüğüm anlamına gelmez. Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi kolayca anlayacaktır. Diğer yandan elimizdeki metnin Adı Olmayan hayali bir adam üzerine kurulduğu gerçeğini değiştirmez bu durum. Oğuz Atay'ın bir gece yüzlerce sayfalık bir kitapla Cevat Çapan'ın kapısını çaldığına dair bir anlatı vardır. TRT'nin roman yarışmasına giden bu dosya edebiyat tarihimizin önemli başyapıtlarından birisi olan Tutunamayanların ilk halidir. Cevat Çapan bu anıyı anlatırken dosyayı eline aldığında bakalım bizim mühendis Oğuz Bey neler karalamış diyerek okumaya başladığını itiraf eder. Bu eserle TUDEM Edebiyat ödülüne katılmamın iki nedeni vardı: Daha önce denemediğim ve üretimi en zor olan türlerden birisinde, roman alanında verdiğim ilk eserimin kimliğimin gizli kaldığından emin olduğum bir organizasyonda okunması ve değerlendirilmesi düşüncesi açıkçası beni çok heyecanlandırdı. İkincisi TUDEM'in kurduğu jürinin seçkin isimlerden oluşuyor olması tercihimde belirleyici bir rol oynadı. Bir gece kapılarını çalıp eserimi okutmaktansa bu şekilde ulaştırmayı tercih ettim onlara. Romanın ödüle layık görülmesinin okunurluğunu artırıp arttırmayacağından emin değilim. Benim açımdan bakarsak yaptığım işe dair önemli bir geri bildirim sağladığı için bu yarışmaya katılmış olmaktan oldukça memnunum. Sonrasında jürinin yaptığı değerlendirmeler eşliğinde kitabın üzerinde bir hayli çalıştık. Burada editörüm Hilal Aydın'ın adını mutlaka zikretmek isterim. Kendisi ilk kez çıktığım bu yolculuğun her aşamasında önerileriyle yol açıcı oldu. Ama asıl serüven şimdi başlıyor. Okurların romana göstereceği reaksiyonu merakla bekliyorum. Arman Vartanyan'ın hikayesinde trajik bir yön olduğu aşikar. Onun oyun yazarı kimliği ve tiyatronun yaşamında oynadığı önemli rol de hesaba katılırsa romanda neden antik Yunan tragedyalarını çağrıştıran bir yapısal model kurmaya çalıştığım daha kolay anlaşılacaktır. Aristo'nun türün kurallarını tanımlayan ünlü Poetika'sına göre, trajik karakter kendisini yıkıma götürecek bir zaafa sahip olmalıdır. Bu zaaf seyirci olarak bizler için görünür olmakla birlikte karakterin gözleri bağlı olmalı ve ancak oyunun finalinde yıkıma uğradığında açılmalıdır. Aristo'ya atfedilen katharsis kavramı, sahne araçlarıyla seyirci açısından bir arınma pratiği açığa çıkarma işlevi görmeli. Diğer bir deyişle karakterin zaafını fark eden ve onun yaşadığı yıkımı yaşamaktan korkan seyirci aynı zaafları sergilememe konusunda bir donanım elde etmeli. Tabii bu mekanizma belki de bir antik Yunan ütopyasıydı. Aristo'nun sahne sanatlarını değerli bulmayan Eflatun ile giriştiği tartışmada tiyatronun toplumsal işlevini tarif etme çabası olarak da görülebilir. Sonraki yüzyıllarda yüzlerce kuramcı bu mekanizmayı çözümlemek ve kendi çağlarına uyarlamak için sayısız girişimde bulundular, bulunmaya da devam ediyorlar. Bunun romandaki yansımasına ise okur görüşleriyle karar vermek gerekir. Bu bakış açısıyla yaklaşıldığında adı olmayan kahramanımızın neden ve nasıl yıkıma sürüklendiğini edebi araçlarla okura aktarabiliyorsa roman amacına ulaşmış demektir. Adı Olmayan Adam ismi sanki sadece Arman Vartanyan için değil de İstanbul Ermeni toplumunun kültür hayatından sürgün edilmiş insanları niteliyor hissi uyandırıyor. Romanda birbirinin içine girmiş bireysel trajedileri olan insanları. Romanda hikayeleri adı olmayan adamın kaleminden okura ulaşan başka bazı karakterler olduğu doğru. Bunlardan bazıları Ermeni toplumu içerisinden seçilmiş, diğer bazıları ise değil. Bazıları adı olmayan adam gibi Türkiyeli olmayı, bu ülkede yaşamayı önemsiyor ve bunun için kendince bir mücadele yöntemi geliştiriyor. Diğer bazıları ise bunu yapmıyor, kendisini bunu yapmak zorunda hissetmiyor. Bazıları kolayca egemen konumuna geçip kendisine avantajlar elde edebilecekken bunu yapmamayı tercih etmiş, bazılarınınsa zaten hiç böyle bir şansı olmamış, yaşamları eşitlik mücadelesi ile geçmiş. Tüm bu farklı kesimlerin tek bir öykü etrafında bir araya geldiklerini söylemek kolay değil. Ama diğer yandan birbirleriyle bağlantılılar. Belki de o yüzden adı yok, adını koymak o kadar da kolay değil. Yervant Baret Manok ile Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu kapsamında yürüttüğümüz bir çalışma bağlamında yollarımız kesişti. Kendisinin 1980'li yıllarda Venedik'teki Ca' Foscari Üniversitesi'nde tamamladığı master tezinin Türkçe yayınlanması vesilesiyle ilk temasını sağlamıştık. Baret İstanbul doğumluydu ve lise yıllarına kadar bu şehirde yaşamıştı. Ardından Venedik'te Ermenice eğitim veren önemli bir eğitim kurumu olan Muratyan-Rafaelyan Koleji'ne devam etmişti. Yükseköğrenimini de aynı şehirde tamamlayarak bitirme tezini Venedik yakınlarındaki San Lazar adasında kurulan Ermeni Manastırı'nda üretilmiş ilk Türkçe komediler üzerine yazmıştı. Bu değerli kitabın yayın sürecinde başlayan dostluğumuz sonrasında bir hayli ilerlerdi. Kitapta önemli yer tutan Venedik sahneleri Baret ile 2013 yılında bu şehirde birlikte geçirdiğimiz bir yazdan kalan anılardan beslenmişti aslında. Baret'in kişiliğinde insani olan hiçbir şeye asla yabancı olmayan, geniş bir hoşgörü kültürü üzerine inşa edilmiş güçlü bir hümanizm somutlaşmıştı. Aynı zamanda çok önemli bir Armenolog olan ortak öğretmenimiz olarak adını anabileceğim Türkiye Ermeni Katolik Cemaati Ruhani Reisi Başpiskopos Levon Zekiyan'da da çok güçlü bir yansımasını gördüğümüz bu hümanist yaklaşım beni derinden etkilemiştir. Ne yazık ki sevgili Baret'i geçen yıl kaybettik. Hem de üretken ve enerjiyle dolu olduğu bir dönemde. Onun bu kitabı yazmakta olduğumdan haberi vardı ve sonucu merakla bekliyordu. Ancak maalesef göremedi. Kitabı okuduğunda ne düşüneceğini merak ettiğim kişilerin başında geliyordu Baret. Evet, keşke okuyabilseydi. Kendi anılarınızın yansıdığı sahneler, hikayeler oldu mu peki? Nedense ben kitabın başında uçakta koltuğa oturan o genç adamı, kitabın yazarı olarak hayal ettim hep. Sanırım içten içe Ferit ismini Fırat ismiyle bağdaştırdım. Yazarlar kendi kitaplarını hangi amaçlarla yazarlarsa yazsınlar okurların onları nasıl anlamlandıracağını belirleme şansları olmadığına inanıyorum. Yazarın bir kitabı yazarken belli niyetleri olabilir. Bunu okuruyla paylaşabilir ya da saklı tutmayı seçebilir. Ama metin ve okur arasında demokratik bir etkileşim olacaksa okurun da kendi dünyasından bir şeyleri yazarın ortaya koyduğu harca katma hakkı vardır bence. Yazma işi tek bir kişinin elinden çıkmış gibi görünse de okuma ve anlamlandırma kolektif bir inşa faaliyettir. Bir başka söyleşide de belirttiğim gibi Tolstoy, Dostoyevski, Umberto Eco, J. M. Coetzee ve Paul Auster gibi yazarlardan, bir yazarın kendi yaşamını, kendi duygu ve düşüncelerini edebi bir gerçeklik inşa etmek için nasıl eğip bükebileceğini öğrenme şansı bulduğumu düşünüyorum. Bu anlamda karakter ve öykü inşa etme işi bir yerde oyuncuların bir rol yaratma edimiyle de akrabalıklar taşır. Eğer yazdığınız metin kurgusal nitelik taşıyorsa içerisinde size ait çok yoğun bir şeyler vardır ama hiçbiri tamamıyla sizi temsil etmez. Kitabın ilk taslağı Mayıs 2018'de, bahsettiğim o seminerin ardından Kasım ayında yarışmaya teslim edilecek şekilde yaklaşık 5-6 aylık bir sürede yazıldı. Ama ardından iki yıla yayılan bir yayına hazırlama süreci vardı ki bu aslında bir tür yeniden yazma deneyimiydi. Okurun eline ulaşan nihai metin hem 2018'den hem de pandemi döneminden izler taşıyor. Türkiyeli Ermenilerle son 15 yılı içine alan süreçte oldukça yakın ilişkilerim oldu. Bu başlangıçta biraz önce bahsettiğim gibi daha çok tiyatro alanıyla sınırlıydı. Ama sonrasında bazıları ailemin birer üyesi gibi oldular. Daha doğrusu onlar beni bir aile üyesi olarak aralarına aldılar. Onlardan hayata, edebiyata, kültür dünyamıza, tarihimize ve her şeyden önemlisi insani değerlerin her şartta muhafazasına dönük çok şey öğrendim. Öğrenmeye de devam ediyorum. Türkiye'yi ve İstanbul'u bu denli özümsemiş, burada doğmuş, kuşaklar boyu burada yaşamış, birlikte yaşadığı topluluğa her zaman değer katmış bir topluluğun üyelerine 20 milyonluk bu kozmopolit şehirde farkında olarak ya da olmayarak hep yabancı muamelesi yapılması gerçekten yaralayıcı. Kitleler olarak içinde yaşadığımız ülkenin çoklardan değil de teklerden oluşan bir niteliği olduğuna o denli inanmış, o denli inandırılmışız ki; farklı olana şüpheyle, korkuyla yaklaşmaya o denli şartlanmış, o denli şartlandırılmışız ki binlerce yıldır bu topraklarda, yüzlerce yıldır bu şehirde yerleşik bir kültür inşa etmiş, hepimize mutlaka bir şeyler katmış bu kadim topluluğa yabancılaşmışız. Sonuçta kendi zenginliğimizi yitirmiş, kendi toprağımızı çoraklaştırmışız. Tıpkı adı olmayan kahramanımızınki gibi trajik bir öykü bu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bugra-gulsoyun-distopik-romani-luna/", "text": "Çok ses getiren Kıyamet serisinin yazarı B. Buğra Gülsoy'dan sarsıcı bir roman, Luna. Yarattığı distopik evrende teknolojik ilerlemenin kötücül duygularla birleştiğinde varabileceği noktanın çarpıcı bir tasvirini yapan roman, B. Buğra Gülsoy'un kaleminden okurlarıyla buluşuyor. Oyunculuktaki başarısına akıcı diliyle kaleme aldığı kitaplarla yazarlığı da ekleyen Buğra Gülsoy, yeni kitabı Lunada insanlığı bekleyen karanlık günlerle ilgili distopik bir anlatıma yer veriyor. Akılla yapılan medeniyet tasarımına yönelik sorgulamaların da yapıldığı kitapta, Buğra Gülsoy, polisiye ile fantastik edebiyatın unsurlarını ustaca harmanlıyor. Soluk soluğa hikayesiyle okurlarına distopik bir evrenin kapılarını açan Luna, polis memuru Adem'in yaşadıkları üzerinden ilerliyor. Buğra Gülsoy, doğru ve gerçek kabul edilenleri sorgulayıp, okuru da yarattığı soru işaretleriyle sarmalarken eleştirel bir bakış kazandırmayı amaçlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/burak-ozbaykus-yazdi-kiramizi-temel-ihtiyaclarimizi-alkislarla-karsilamiyoruz/", "text": "Tiyatro emekçilerinin sesini duyurmaya devam ediyoruz. Tiyatromuz Yaşasın Geçici Yürütme Kurulu üyesi, Oyun Hamuru Tiyatrosu Kurucularından, oyuncu Burak Özbaykuş yazdı. Hep birlikte düştüğümüz bu felaket senaryosu içinde bizim bir rolümüzün olmadığını gördük. Tiyatromuz Yaşasın Kampanyası başladığında henüz pandemide altın çağını yaşamıyordu. İddia edildiği gibi ve abartmış olmazsak eğer, yüzyıllardır da olduğu gibi tiyatrolar ne yazık ki altın çağını yaşamıyor. Pandemiden önce insanları nihayet yavaş yavaş da olsa salonlara çekmeye başlamış, tiyatrolarımızın hak ettiği ilgiyi görmeye başladığı bir döneme girilmişti ki; tüm dünyayla birlikte yaşadığımız trajedi artık tiyatro salonlarında değil hayatımızın tam orta yerinde gösterime girdi. Güç bela insanları çektiğimiz salonlarımız bir daha nasıl eskisi gibi olacak endişesi bir yandan, tabir-i caizse taş mı yiyeceğiz endişesi öbür yandan, tüm ödeneksiz tiyatrolar kara bir döneme girdi. Aslında ilk defa başımıza gelmiyor tabii. Her felaketten sonra ilk iptal edilen, gösterimi durdurulan mesleğin fertleriydik ve alışıktık aslında. Hayat her yerde akıp giderken sanki biz onun bir parçası değilmişiz gibi lanse edilen bir işin parçasıyız, kimilerince. İki kalas bir heves denilerek küçümsenen mesleğimizle evimizi geçindirdiğimizi, kira ödediğimizi, çocuklarımızı büyüttüğümüzü, kendi yaşamsal gereksinimlerimizi hep alkışlarla karşıladığımız düşünülmüş olsa gerek ki, hiçbir talebimiz ciddiye alınmadığı gibi bir de üstüne üstlük tüm desteklerden azade 1 Temmuz itibarıyle sahnelerinizi açabilirsiniz denilerek, olası bir salgın bulaştırma riskini de üzerimize yıkmaya çalıştılar. Hem sütümüzü döktüler hem de çok fena beklentileri vardı bizlerden. Oysa ki tek isteğimiz çatısı altında yaşadığımız, vergimizi verdiğimiz, vatandaşı olduğumuz devletten bir yasa çıkarmasıydı. Tiyatro'ya özgü bir yasa. Herhangi bir ticaret erbabına uygulanandan farklı olarak, bir meslek tanımı üzerinden gerçekleştirilecek bir yasa. Ağzımıza çalınacak bir parmak balla günü kurtarmak değil, bizleri güvende hissettirecek, işimizi gerçekleştirirken muhatabımızın olması gerektiği gibi Kültür Bakanlığı olduğu, sanata ayrılan ödenekten eşit pay sahibi olabileceğimiz bir yasa. Bunun için de hep bir ağızdan Tiyatromuz Yaşasın dedik ve hatırı sayılır da bir destekle kampanya büyüdü. 2 bin tiyatro insanının ve yaklaşık 500 bağımsız tiyatronun ortak derdi 7 maddelik talebimizi ilgili kurullara teslim ettik. Devletin, bu ülkede yaşayan ve bir mesleği olan herkes gibi bizi de bir meslek tanımı üzerinden tanısın istedik. Tacir olarak değil. Sesimiz bu kubbede hoş bir seda olarak yankılandı şimdiye kadar. Taleplerimize karşılık alamadığımız gibi, kendi verdikleri sözleri bile tutmayan yetkililerin oyalamalarına maruz kaldık. Beş aydır hiçbir şekilde durmayan faturaların ödenmesi, kiraların, yaşamsal temel ihtiyaçların nasıl üstesinden gelineceğini düşünen tiyatro emekçilerinden, ödenek alabilmek için borcu yoktur belgesi istendi. İşte tam da bu noktada muhatabın hiç oralı olmadığını, idrak ettiğimiz yerde durduğumuzu fark ediyoruz. Ya biz hadımlığımızı anlatamadık ya da onlar ille de üç çocuk diyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/burce-karaca-ile-ilk-albumu-ve-albumdeki-parcalarin-nota-kitabi-uzerine-bir-soylesi/", "text": "Burçe Karaca, Türkiye'nin başarılı piyanistlerinden! 2020'de çıkan ilk albümü Moving Along the Blanks ve ardından geçtiğimiz günlerde yayımlanan Six Songs For Piano (Piyano İçin 6 Parça) kitabı ile müziğini daha çok duymaya başladığımız bir müzisyen. Aynı zamanda çocuklara ve yetişkinlere piyano dersleri veren Burçe ile Instagram'da tanıştım. Kitabının satışından elde edilecek bütün geliri, geçtiğimiz haftalarda yaşanan ve devam eden orman yangınlarında zarar gören ihtiyaç sahiplerine bağışlayacağını duyurduğu bir paylaşımla! Merhaba, hoş bulduk. Kitabım 2020 Mart ayında basıldı ama o süreçte tekrar karantina ve kapanmalar başladığı için yayınlanması Temmuz ayını buldu. Kitapta, albümde yer alan 6 adet parçanın notaları bulunuyor. İngilizce olmasının özel bir sebebi yok aslında. Müzik evrensel bir dil olduğu için, kitabı almak isteyen yabancılara da anlamlı olabilmesi adına okuyan, bakan herkese hitap edebilsin diye İngilizce bir isim seçtim. Eğitim alanında yeni başlayanlar için bir piyano metodu hazırlamak gelecekteki planlarımın arasında var. Evet, kitap albümde yer alan 6 parçadan oluşuyor. Albümün notalara dökülmüş ve basılmış hali de diyebiliriz aslında. Son yıllarda dijital mecralarda albüm yayınlayabilme olanağı ile herhangi bir plak şirketi ile çalışmadım. Kitap için ise Notacini Yayınları ile anlaştık. Evet, tüm parçaların bestesi bana ait. Hepsi iç dünyamın derinliklerini yansıtıyor. Prelude; zamansız gelen erken ölümleri, A Song For the Two of Us; sonsuz aşkları, 30 Long Days; zor geçen uzun günleri, Uyumsuz Rastlaşma; yıpranan ilişkilerdeki kadın ve erkekleri, Deep Black Sea, çılgın Karadeniz fırtınalarını ve Stars Above; yıldızlı bir akşamda göğe baktığında gördüğünüz tüm yıldızları temsil ediyor. Piyanoya ilk olarak Fransız bir öğretmen ile başladım, ne o ne de ben düzgün Türkçe konuşabiliyorduk. Dolayısıyla metotlarım da Fransızca'ydı. Hala durur o kitaplar bende. Nereden nereye gidiyor insan diye arada açıp bakıyorum. Şimdi aynı metotlarla kendi öğrencilerime eğitim veriyorum. 5 yaşından lise dönemine kadar piyano oldu hayatımda. Müziğe ilk profesyonel adımımı Güzel Sanatlar Lisesi'ne başlayarak attım. Daha sonra Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları'nın lise kısmına geçiş yaparak burada flüt bölümünden mezun oldum. Üniversite eğitimimi Başkent Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda Müzik Teorisi ve Kompozisyon, ikinci dalda da piyano okuyarak ve her iki bölümden de yüksek derece ile mezun olarak tamamladım. Liseden sonra tekrar kompozisyon ve piyanoya yoğunlaşınca flüt çok arka planda kaldı tabii. Zaten piyano ve kompozisyon fazlasıyla vakit alan, çok fazla emek ve özveri isteyen iki dal. Aslında enstrüman çalan, müzikle profesyonel anlamda ilgilenen herkes için geçerli. Nefes almak gibi bir durum. Başka şeyler yapmak istiyorsunuz ama vakit bulamıyorsunuz. Flüt, liseden sonra tatlı bir hobi olarak hayatıma tutunmaya devam etti. Ben bu dönemi olumlu geçirenlerdenim. Yaşanan hastalık ve kayıplar çok üzücü elbette ama benim üretim ve verim alma anlamında en yoğun dönemlerimden biri oldu. Takip ettiğim ve işlerini çok beğendiğim besteci ve piyanistler Philip Glass, Meredith Monk, Arvo Part, Yann Tiersen, Nils Frahm, Ludovico Einaudi, Fazıl Say, Vikingur Olafsson. Evet, yeni projelerimle beraber Ekim ayında albümümün tanıtımı için bir konser planım var. Kendi bestelerim dışında yeni başlayanların ve öğrencilerin yararlanabileceği metotlar hazırlamak istiyorum. Kendi öğrencilerime de hep söylediğim gibi; çok sabırlı olup pes etmeden çalışmalarını, verilen ödevleri tek gün değil, her gün tekrarlamalarını, yavaş çalışmalarını, motivasyon açısından bol bol dinlemelerini ve konser kayıtları izlemelerini tavsiye edebilirim. Ebeveynlerin öğretmen seçimine çok dikkat etmeleri gerekiyor. Yanlış verilen eğitim uzun vadede çok büyük teknik problemler oluşturuyor ve öğrenci ilerlediğini zannederken aslında boşa kürek çekmiş oluyor maalesef. Ebeveyn durumu fark edip başka öğretmene yönelince film başa sarıyor. Tüm eğitim süreci baştan başlıyor, bozuk teknik düzeltilmeye çalışılıyor, nota öğretmeden ezberletilen, yamuk parmakla çalınan parçalardan teknik çalışmalara geçince çocuk demoralize oluyor. Tüm emek ve zaman boşa gidiyor yanlış öğretmen tercihiyle. Bu yüzden öğretmen seçimi çok çok önemli. En küçük öğrencim 5 en büyüğü 46 yaşında. Yetişkinlerle de çalışıyorum. Kitabın yayınlanmasının hemen ardından yangınlar başladı. Haberlerde pek göremedik tabii ama herkes gibi ben de sosyal medyada yüreğim dağlanarak takip ettim tüm olayları... Daha sonra anladım ki ben zaten bu kitabı kendim için değil yardıma muhtaç olanlar için basmışım. Hemen kampanyayı başlattım. Sosyal medyanın gücü o kadar büyük ki... Pek çok isim destekledi ve paylaştı, buradan paylaşımıma ve sesimi duyurmama yardımcı olan herkese yürekten teşekkür ediyorum. Kitaptan kendi payıma düşen kısmı bağışlayacağım ben. Köyceğiz'de yaşayan bir tanıdığım var. Oradaki ihtiyaçları belediyeden doğrudan öğreniyoruz. Toplanan parayı ya direkt belediyeye göndereceğim ya da ihtiyaç ne varsa, eşya yardımı yapacağız. Umarım kitabın ses olur, güç olur... Piyanonun sesi hiç susmasın. Başarılar diliyorum. Tek dileğim tüm yaraların hızlıca sarılması. Çok teşekkürler!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/burcu-unsal-biri-su-sayilari-toplasin-kitabinda-matematigi-edebiyat-ve-oyunla-bir-araya-getirmeye-calistim/", "text": "Kızını kucağına almak için gün sayan bir anne adayı olarak çiçeği burnunda bir anneyle söyleşi yapacağımı bilmiyordum. Burcu Ünsal, henüz tanıştığım yazarlardan. Can Çocuk etiketiyle çıkan Biri Şu Sayıları Toplasın kitabında matematik dersleri 1 olan dört çocuğun ve onlara ders dışında gizemli oyunlarla matematiği sevdirmeye çalışan bulmaca sever, çocuk ruhlu, komik öğretmenlerinin hikayesini anlatıyor. Ünsal'ın mizah dolu kalemi, çizer Ezgi Keleş'in birbirinden sevimli karakterleriyle birleşince ortaya çocuklara matematiği gerçekten sevdirebilecek türden eğlenceli bir kitabın çıkmasını sağlamış. Sözün özü matematikle arayı düzeltmek, sayıları sevmek için tatlı bir neden Biri Şu Sayıları Toplasın! Dilerim kızlarımız anneleri gibi başta korkmasın bu dersten, sayılarla barışık olmayı hep bilsinler. Şimdi biri şu sayıları toplasın lütfen! Açıkçası ben de matematikle ilgili bir kitap yazacağımı hiç düşünmezdim! Çünkü matematiği çok seven bir öğrenci değildim. Ama çocukluktan beri çok sevdiğim iki şey var, o da: bulmaca çözmek ve oyunlar oynamak. Meğer matematik problemlerinin de bulmaca çözmek gibi oyunlu bir yanı varmış. İşte bunu keşfetmem seneler sürdü. İlkokul yıllarında matematiği hiç sevmez, sayılardan nefret eder, en basit işlemi bile parmak hesabıyla yapardım. Sonra lisede yabancı dil sınıfına girdim ve birden matematik zorunlu değil de seçmeli bir ders haline geldi. Ne zaman o sevimsiz sınavlar ve ezberlenecek kurallar, formüller ortadan kalktı, o zaman matematik benim için bir canavar olmaktan çıktı. Anca o zaman problemlerin aslında o çok sevdiğim bulmacalara benzediğini keşfettim meğerse matematik zevkli bir şeymiş. İlkokul yaşlarındaki ben, bu kitabı görse hayret ederdi! Kitapta birbirinden çok farklı dört karakterimiz var. Ayçöreği Ekrem, isminden de tahmin edileceği gibi biraz boğazına düşkün bir arkadaşımız; herkesin Bayt lakabıyla tanıdığı Pınar tam bir teknoloji meraklısı, bir elinde oyun konsolu diğer elinde tablet; Robdöşambr Refik ise eski İstanbul beyefendilerini andıran bir sanatsever, rivayete göre bebekken yaptığı parmak baskılarla ilk kişisel sergisi düzenlenmiş. Son olarak başkahramanımız Çınar'ın da en büyük tutkusu karikatürler çizmek. Bu karakterlerin ortak paydası ise matematikte dördünün de çok başarısız olması. Bulmacaları çok seven Bünyamin Öğretmen bu çocuklara, hazine avına benzer bir oyun düzenliyor ve her birine okulun farklı odalarında birer hediye bırakıyor. Hazinelere ulaşmaları için yapmaları gereken şey, o sevimsiz matematik problemlerini çözmek. Anlayacağınız Bünyamin Öğretmen hepsinden daha çocuk ruhlu bir karakter! Okul söyleşilerinde çocukların en sık sorduğu sorulardan biri, Bu kitabı yazarken gerçek hayattan esinlendiniz mi? Yazdığım öykülerde, genellikle hayal dünyasına dalıp gerçeklikten uzaklaşsam da Çınar karakteri için biraz istisna yaptım diyebilirim. Çünkü ben de Çınar gibi okul yıllarında karikatürler çizmeyi çok sever, defterlerimin kenarlarını karalamalarla doldururdum. Kitaptaki macera da Çınar'ın karikatür defterini yanlışlıkla Bünyamin Öğretmen'e vermesi ile başlıyor. Neyse ki benim başıma böyle bir şey gelmedi! Matematikle geç barışmış biri olarak bu soruyu yanıtlamam zor; ama belki kendi matematik problemlerimden yola çıkarak bir tahmin yürütebilirim. Matematikte yanıtlar çoğu zaman siyah ve beyaz kadar net. Sözel bir derste, okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz haberler ve tecrübelerimize dayanarak tahmin yürütmek nispeten biraz daha kolayken matematikte tahmine pek yer yok. Böyle olunca da birkaç kez üst üste hata yapınca, sayılar iyice gözümüzü korkutup Japonca gibi, bambaşka bir dile dönüşüveriyor. Korktukça uçup gidiveriyor sayılar ve sanki daha da zorlaşıyor problemler. Kafamız zaten bu kadar karışmışken bir de işin içine ezberlenecek çarpım tabloları, formüller ve kurallar giriyor. İyice kapana kısılıyoruz. Biri Şu Sayıları Toplasın! kitabında bir dilci olarak matematiği, edebiyat ve oyunla bir araya getirmeye çalıştım. Çok teşekkür ederim, ilham verebilirsem ne mutlu bana... Şanslı bir öğrenciydim, böyle hazine avı gibi oyunlar düzenleyen öğretmenlerim olmadı ama yazmayı ne kadar sevdiğimi keşfetmemi sağlayan bir Türkçe öğretmenim, çok çekingen olduğum ilkokul yıllarında kendime güvenmemi sağlayan bir sınıf öğretmenim, bize dünyanın kapıları açan ve farklı kültürlerle ilgili her ders ilginç bilgiler sunan bir dilbilgisi öğretmenim ve daha nice ilham veren, hayranlıkla dinlediğim öğretmenlerim oldu. İlham verenlerden biri de İngilizce öğretmeni olan annemdi. Ailede bir öğretmen olunca eğitim ve okul konusu hep gündeminizde oluyor, sadece öğrencilikle sınırlı kalmıyor. Eğitim sistemimizde öyle çok değişiklik oluyor ki ben mezun olduktan bu yana kaç defa sınavların adı değişti bilmiyorum. Ama değişmeyen bir şey var ki o da bitmeyen sınavlar... Sınavlar öğrencilerin hayatında çok büyük yer kaplıyor ve ezberlenecek konular hiç bitmiyor. Dolayısıyla da teorik eğitim, pratiğe pek geçemiyor. Sayfalardaki formüllerin hayatımıza etkisi ve uygulaması biraz havada kalıyor. Böyle olunca da o somutlaştıramadığımız kurallar ve formüller mezun olunca uçup gidiyor. Bir diğer sorun da çocukların sıkılacak zamanı yok. Sınavlar ve ek derslerle hafta içi, hafta sonu demeden hep bir koşturmaca var hayatlarında. Halbuki sıkılmak, yaratıcılığı tetikler ve ilhamı gıdıklar. Sanki biraz kıymetini bilmiyormuşuz gibi geliyor bana. Kitap daha fikir aşamasındayken aklıma koyduğum şeylerden biri kurgunun bulmacalarla çözümlenmesiydi. Yani, kahramanlarımızın başına bir iş gelecekti ve ancak birtakım bulmacaları çözerek bu düğümü açacaklardı. Benim asıl amacım bulmacalarla dolu bir kitap yapmakken matematik bu yolda bir araç oldu. Hazır bir okul macerası yapıyorken neden işin içine biraz matematik problemleri katmayalım dedim. Matematiğin teorik yanından çok, hayatımızda ne şekillerde karşımıza çıkabileceğini biraz göstermek istedim. İşte böylece kolları sıvadım ve ortaya Biri Şu Sayıları Toplasın! çıktı. Kitapta kütüphane, spor salonu ve konferans salonu gibi farklı mekanlara gidiyor kahramanlarımız. Örneğin, kantinde bir cevizli kek tarifindeki malzemelerden birini bulmaya çalışıyorlar. Derslerde sıkıcı cümleler halinde karşılaştığımız matematik problemleri, bu sefer bilmece şeklinde karşımıza çıkıyor. Benim için öykünün en zevkli yanlarından biri bu bulmacaları yazmaktı; biraz uğraştırdı ama pek bir eğlendim! İlkokul yıllarından beri öyküler yazmayı çok severim. Hani o bahsettiğim şahane öğretmenler vardı ya, işte öyle bir Türkçe öğretmeni ile ilk öykülerimi yazmaya başladım. Her hafta ödev olarak öykü yazardık ve derste birkaç kişi öyküsünü sınıfa okurdu. İşte böyle bir derste, yazdığım biraz da acıklı bir öyküyü okurken birden sınıftaki arkadaşlarımdan birinin gözlerinden yaşlar döküldü. İlk o anda, yazdıklarımın başkası üzerindeki etkisini görüp şaşırmıştım. Şimdilerde daha çok mizahi öyküler yazmaya çalışıyorum. Sessizlikte ya da sözsüz bir müzik eşliğinde yazmayı seviyorum. Gürültü ise ilham ararken işe yarıyor. Bazen bir karmaşanın içinde düşünceleri toparlamaya çalışırken beklenmedik bir ilham tohumu düşüveriyor. Çok dağınık bir çalışma şeklim var. Bir öyküye başlarken özene bezene yeni bir not defteri alır, sonra boş bulduğum her kağıda öyküyle ilgili aklıma gelenleri yazarım. Not defterlerimin içinde kısa kısa öykü fikirleri olur; bazen cümleler halinde bazen de karalamalar şeklinde. Bir sonraki kitabımın şahane konusunu buldum diye heyecanla notlar alır, bir ay sonra o notu okuyup hiçbir şey hatırlamayabilirim. Dağınıklığıma rağmen yazıyorum! Yakın zamanda başka kitaplar var mı? Ben yine böyle mizah dolu bir kitaptan yana oyumu kullanıyorum. Biri Şu Sayıları Toplasın! daki karakterlere de doyamadım. Onların okul maceralarını devam ettirmek de aklımdaki fikirlerden biri. Ben bile matematikle barışıp böyle bir kitap yazmışsam her şey mümkün!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/burgazadada-bir-sergi-kadraj/", "text": "Sanatçı Ayla Ay'ın foto art enstalasyon çalışması KADRAJ, 19 Şubat 29 Şubat tarihleri arasında, Burgazada'nın ilk ve tek kültür sanat, etkinlik mekanı olan Artmosfer'de gerçekleşiyor olacak. Aldığın Nefesin Hakkını Ver! mesajı ile sanatseverleri bir araya getiren Artmosfer'de gerçekleşecek KADRAJ sergisi, 10 gün boyunca saat 10:00 18:00 arasında gezilebilecek. Sanatçı, 16. İstanbul Bienali paralel etkinlikleri çerçevesinde Sessiz Çığlık projesini yine Burgazada'da sergilemişti. 2001 yılında, birincilikle girdiği Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Farklı ajanslarda sanat yönetmeni olarak da görev yapan sanatçı, Trianel ve çeşitli karma sergilere katıldı. Sanat festivallerinde, katılımcı ve organizasyon sorumlusu olarak yer aldı. Sanatçı, 16. İstanbul Bienali paralel etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirdiği Sessiz Çığlık projesinin, ikinci ve üçüncü aşamaları üzerinde çalışmaya devam ederken, farklı tekniklerde dört ayrı kişisel sergi projesi için de üretmeye devam ediyor. İstanbul Prens Adaları'nın sakinliği, gizemli atmosferi ve tarihi geçmişi ile Kültür-Sanat adası seçilen Burgazada, beklenen kültür-sanat-etkinlik mekanına kavuştu. Artmosfer adını; şehrin karmaşasına kafa tutan adanın olağanüstü havası ve geçmişin kültürel mirası ile gelen gizemli duruşundan alıyor. Mekan, ada atmosferini sanatla solumaya vurgu yapıyor. Artmosfer'de, düzenli olarak sergi, workshop, konser, söyleşi, tiyatro başta olmak üzere bir çok alanda etkinlik gerçekleştiriliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bursa-bulbulu-filminin-muzikleri-simdi-tum-dijital-platformlarda/", "text": "Türk sinema ve televizyonunun usta senarist, oyuncu ve müzisyeni Ata Demirer'in son filmi Bursa Bülbülünün en övgüye değer yanı birbirinden güzel şarkıları... Şimdi o şarkılar albüm olarak karşımızda! Ata Demirer'in film ve müzikleriyle büyük beğeni toplayan ve müzikseverlerin 80'li yıllara götüren, kısa süre içinde tüm dijital platformlarda 1 milyonun üstünde dinlenme rakamına ulaşan Bursa Bülbülü Orijinal Film Müzikleri albümünde Melek Büyükçınar ile düet yaptıkları Beyaz Zambaklar, Şaka Yaptım, Unutma Beni ve Seni Yazdım Kalbime adlı dört şarkısı YouTube Trend Müziklerde yer alırken, Apple Music ve iTunes'da en çok satın alınan ve dinlenen albümler listelerinde de 1 numaraya yerleşti. Film ve albümüyle Twitter'da trend topic'e giren Ata Demirer, Bursa Bülbülü filmi ve albümü ile de Ekşi Sözlük'te en çok konuşulan başlıklar arasında yer aldı. 12 parçadan oluşan albümde filme özel hazırlanan üç yeni eser de yer alıyor. Rötasyona girdiği radyolarda en çok istek alan, dillere pelesenk olacak yeni eserlerden Beyaz Zambakların sözleri Ata Demirer'e müziği Ata Demirer ve Taşkın Sabah'a, Unutma Beni ve Bursa Kızları adlı şarkıların sözleri Ata Demirer'e müzikleri ise Taşkın Sabah'a ait. Taşkın Sabah'ın müzik direktörlüğünde ve Taşkın Sabah Stüdyosu'nda kaydedilen albümün mix-mastering'i Tarık Ceran tarafından yapıldı. Plak olarak hazırlanan Bursa Bülbülü Orijinal Film Müzikleri, LP formatında Kalan Müzik & BKM iş birliği ile Şubat ayında müzik marketlerde satışa sunulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/bursanin-ilk-muzik-enstrumanlari-muzesi/", "text": "Kendi alanında Türkiye'nin en etkileyici müzelerinden biri olan Nilüfer Belediyesi Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol Müzik Enstürmanları Müzesi, Nilüfer'de açıldı. Müzede Türkiye'den ve dünyanın bir çok ülkesinden 300'e yakın enstrüman yer alıyor. Nilüfer Belediyesi, tarihi ve kültürel mirasa sahip çıkma ve gelecek kuşaklara aktarma sorumluluğuyla kente kazandırdığı müzelere bu defa müzik alanında bir müzeyi ekledi. Yoğun bir emeğin eseri olan Nilüfer Belediyesi Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol Müzik Enstrümanları Müzesi geniş bir katılımla açıldı. Bursa'da uzun yıllar kültür hayatına önemli katkılarda bulunan ve 2015 yılında hayat veda eden Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol'un enstrüman koleksiyonunun 2016 yılında ailesi tarafından bağışlanmasıyla filizlenen müze hayali gerçek oldu. Dünyanın dört bir yanından edinilmiş, tüm kıtaları temsil eden 200'ün üzerinde enstrüman envanteri ile çıkılan yolculuk, müzenin kuruluş çalışmaları esnasında müziksever bağışçıların katkılarıyla daha da zenginleşti ve sayısı 284'e ulaştı. Reyhan Öztaş'ın mimari olarak projelendirdiği, tasarımı Ayşegül Özmen'e ait olan ve Türkiye'nin kendi alanındaki en etkileyici müzesi olmaya aday olan Nilüfer Belediyesi Dr. Hüseyin Parkan Sanlıkol Müzik Enstrümanları Müzesi geniş katılımlı bir törenle açıldı. Müze, enstrümanların ülke ve milliyetlere göre değil dünya üzerindeki dağılımına göre sınıflandırıldığı, 13 adadan oluşan müzikal bir coğrafya sunuyor. Hikayenin merkezinde ise çok yönlü yapısı ve koleksiyonda yer alan enstrüman çeşitliliğinden dolayı Türkiye adası yer alıyor. Her bölgenin özgün hazinelerinin bilimsel bir temelde anlatıldığı Müze, enstrümanların ses ve orijinal bağlamlarında çalınma şeklinin interaktif olarak da izleyiciye sunulduğu bir altyapıya sahip. Kültürlerarası bir platform işlevi de olan Müze'nin, uzman eğitmen kadrosuyla, müzik enstrümanlarına ilişkin eğitici, görsel, işitsel olanakların sunulduğu özgün bir öğrenme yeri olması amaçlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/buyuk-degisimler-kucuk-adimlarla-baslar/", "text": "Daha önce yine Timaş İlk Genç Yayınları'nda Erime isimli kitabıyla okurla buluşan yazar-editör Ele Fountain, bu defa da özellikle pandemi sonrasında ortaya çıkan ve birçok insanın hak verdiği Artık hiçbir şey eskisi olmayacak sözüne en yakın duran kitabı Hacker Her Şey Kardeşim İçin ile karşımızda. Ele Fountain'in yeni kitabı Hacker, kıyamet alametlerini çoktan atlayıp bir üst seviyeye geçerek okuru apokaliptik bir dünyaya sokuyor. Krizi fırsata çeviren küresel bir şirket tekelinde insanları harcadıkça kazanmaya zorlayan bir sistem tarafından yönetilen dünyayı değiştirmeye küçük adımlarla başlama işi ise ölümcül bir hastalıkla mücadele eden kardeşinin ilaç sorununu çözmek için küçük siber yaramazlıklar yapan Jess'e kalıyor. Bu algoritmalarını ben özetleyeyim: Küresel İletişim Şirketi her şeyi paraya dönüştüren ve insanları daha çok para harcayarak temel ihtiyaçlarını ona göre karşılayan bir sistem kurmuş. Örneğin az kıyafet alırsanız şirket size daha pahalı bir sağlık hizmeti sunmaya başlamış. Ya da ihtiyacınızdan daha az yiyecek siparişi verirseniz de daha pahalı kıyafetler almaya mecbur kalıyorsunuz. Sizin temel giderlerinizin fiyatını artırarak size daha pahalı temel giderler veren bir sistem diyelim. Kendi yağında kavrularak yaşamlarına ufak çiftliklerinde devam eden Jess ve ailesinin buna bir önce bir çözüm bulmaya ihtiyacı var çünkü Jess'in kardeşi Chloe hasta ve ailesinin ilaç alacak kredisi tükenmeye başlamış vaziyette. Jess'in duruma el atması lazım ancak önce gidip gerçek hayatla tanışması gerekiyor. Normalde ailelerle canlı görüşme yapılacağı günde Jess ailesiyle iletişim kuramıyor. Evden kimseye ulaşamıyor. O da ne olup bittiğini öğrenmek için sisteme giriyor ve ailesinin Küresel İletişim Şirketi'ne yettirecek kredisi kalmadığını, bu yüzden de onların tüm dünyadan koptuğunu öğreniyor. Bunu tek başına çözemeyeceği için kısmen yakın sayılabilecek bir yerde kendisiyle aynı kaderi paylaşan Mae ve Violet ile başka bir okulda yüz yüze eğitim gören arkadaşının yanına kaçıyor. Burada yine port-bilgisayarlardan yaptıkları küçük birkaç işlemden sonra ailesinin tüm verileri eski haline geri geliyor ve hem maddi problemler hem de kardeşi Chloe'nin ilaç sorunu çözülmüş oluyor. Ele Fountain, özellikle pandemi sonrasında ortaya çıkan ve birçok insanın bizzat haklı bulduğu Artık hiçbir şey eskisi olmayacak sözüne en yakın duran kitaplardan birini kaleme almış. Her şeyin kızıl humma salgınıyla başlaması, insanların eve kapanması, direncini yitiren ilaçlar, hayatın bir simülasyona dönüşmesi, gerçek algısının ortadan kaybolması ve tüm bunların sonucunda Jess'in babasının belirttiği gibi hortlayan bir fırsat... Yazarın, kitaptaki hayatları tekelleştiren şirkete verdiği adın Küresel olması... Hacker, bunların hiçbirinin tesadüf ya da hayal ürünü olamayacağını birkaç yıl önce bizzat deneyimleyen insanlık için Jess özelinde bir çıkış kapısı aralayıp umut için yeşil ışık yakıyor. Ancak öte yandan da hayatın kitaplar yazılırken başka planlar yapan bir sistem olduğunu ara ara değil, sık sık hatırlamayı unutmamamız gerekiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/buyuk-kucuk-tum-endiseliler-okusun-birazcik-endiseli/", "text": "Her tür endişeyle ve ilk defa okula başlama gibi yeni deneyimlerle yüzleşen çocuklar için bir kitap önerimiz var. Büyük küçük tüm endişelilerin okuması gereken bir hikaye bu! Yazar ve çizer Ciara Gavin'in yazdığı ve ödüllü çizer Tim Warnes'ın sevimli çizimleriyle renk kattığı bir kitap: Birazcık Endişeli, Meraklı Tilki Kitaplığı'ndan çıktı. Birçok çocuk; okulu, sosyal aktiviteleri ve iyi bir gece uykusunu kafalarında dönüp duran endişeli düşünceler yüzünden kaçırıyor. Çocukların gece gündüz bu durumda olduğuna şahit olan pek çok ebeveyn ise hayal kırıklığı ve çaresizlik duygusuyla üzüntü yaşıyor. Okula gitme, servise binme, evden ayrı kalma, arkadaşsız kalma, başarısız olma gibi pek çok konuda çocuklar sıkıntı yaşayabiliyor. Çocukları; kendi içlerinde ve başkalarında bulunabilecek sorunlara karşı anlayışlı olup empati yapmaya teşvik ediyor. Ayrıca arkadaşlığın önemini, arkadaşların birbirlerini nasıl destekleyebileceğini, durum ne olursa olsun nasıl neşeli kalınabileceğini vurguluyor. Zor bir durum karşısında; zorluğu kabul edip üstesinden gelmeyi mi seçiyoruz yoksa geri çekilip kaygının bizi ele geçirmesine izin mi veriyoruz? Köstebek bize; başkalarının korkunç veya zorlayıcı bulabileceği durumlara, doğru ve olumlu bakmamızı öğretiyor. Tecrübeli illüstratör Tim Warnes'ın duyguları anlatan çizimleri ise çok eğlenceli."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cagan-irmakin-yeni-filmi-sevda-mecburi-istikametin-ilk-goruntuleri/", "text": "Çağan Irmak'ın senaryosunu yazıp yönetmenliğini üstlendiği yeni sinema filmi Sevda Mecburi İstikamet, Orchestra Content yapımcılığında çekimlerine tüm hızıyla devam ediyor. Yeni sezonun dikkat çekici yapımlarından, 6 Ocak günü vizyona girecek 'Sevda Mecburi İstikamet'ten ilk teaser da yayınlandı. Türk sinemasının en sevilen yönetmenlerinden biri olan Çağan Irmak'ın yazıp yönettiği, 70'lerden 2000'li yıllara uzanan bir yol hikayesi anlatan 'Sevda Mecburi İstikamet'in başrollerinde Selçuk Yöntem, Selin Şekerci, Kubilay Aka, Elif Ceren Balıkçı ve Günay Karacaoğlu yer alıyor. Filmin konuk oyuncu kadrosunda ise yıldız isimler boy gösteriyor: Hilmicem İntepe, Selçuk Borak, Ali Savaşçı, Nergis Öztürk ve Şebnem Sönmez. Yeşilçam'ın unutulmaz oyuncusu Sevda Aktolga da uzun yıllar sonra 'Sevda Mecburi İstikamet' filmiyle izleyici karşısına çıkacak. Müziklerini Teoman'ın yaptığı filmin dağıtımcılığını CJ ENM Türkiye üstleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/caglan-tekili-hatirlamanin-ve-hic-unutmamanin-en-iyi-yolu-caglan-tekil-koleksiyonu-artik-herkese-acik/", "text": "Çok sevgili müzik insanı ve yayıncı Çağlan Tekil'in çok çeşitli müzik türleri, nadir baskılar ve özel kopyalardan oluşan plak arşivi kendisi aramızdan ayrıldıktan tam 2 yıl sonra 7 Nisan'da yeni odasına kavuşuyor. Sevgili Çağlan Tekil'in gelecek kuşaklara bıraktığı bu miras; 7 Nisan'da İstanbul Teknik Üniversitesi Dr. Erol Üçer Müzik İleri Araştırmalar Merkezi bünyesinde oluşturulan Plak Odası'ndaki yerini Çağlan Tekil Koleksiyonu adıyla alacak. Çağlan Tekil'e ait müzik kitapları ve dergiler de İTÜ MİAM Kütüphanesi ziyaretçilerinin kullanımına açılacak. İTÜ MİAM Müzik Kütüphanesi'nde gerçekleştirilecek ve girişin ücretsiz olduğu açılış etkinliği öncesi, MİAM Müdürü Doç. Dr. Yelda Özgen Öztürk; İTÜ Dr. Erol Üçer MİAM Müzik Kütüphanesi, Türkiye'nin önemli müzik kütüphanelerinden biri ve zenginliğini yapılan bağışlarla arttırmaya devam ediyor. 2014 yılında Borusan Müzik Kütüphanesi'nin bağışlanması sonrası 2020 yılında Çağlan Tekil'e ait müzik arşivinin de bağışlanmasıyla çeşitlenip zenginleşti. Önemli kişisel müzik arşivlerinin ve müzik dünyamıza katkıda bulunmuş değerli araştırmacı ve müzisyenlerin anılarının korunması bu değerli kaynakların araştırmacılarla buluşturulması hedefini de taşıyor. Çağlan Tekil'in arşivinin kütüphanemize bağışlanmasıyla başlayan süreçte, çalışmalar bir yıl sürdü ve kütüphane envanterine 1274 plak, 174 kitap ve 5 seri dergi eklendi. Bu bağışı yaparak Çağlan Tekil'in anısını yaşatan arkadaşlarına teşekkür ediyor, rahmetli annesini saygıyla anıyoruz. şeklinde konuştu. Çağlan Tekil Koleksiyonu'nu oluşturan plakların saklanma koşulları özel olarak düzenlendi. Mekanın nem ve sıcaklık olarak uygun hale getirilmesi için ortam, nem alıcı cihaz ve klima sistemi ile desteklendi. Ayrıca, plakların düzgün muhafaza edilmesini ve sergilenmesini sağlayacak özel raf ve dolap tasarımları uygulandı. Dileyen herkesin kullanımına açık olacak koleksiyon için İTÜ Kütüphanesi ve İTÜ MİAM internet sayfalarında yer alacak bağlantılar üzerinden randevu almak mümkün olacak ve dinleme sisteminin kullanımı esnasında yetkili bir personel misafirlere eşlik edecek. Arşiv odası tek bir plağın tek bir stereo dinleme sisteminden dinlenmesi amacıyla tasarlandığı için randevular 1 saatlik dilimler şeklinde organize edilecek. Plak odasında bireysel dinleme dışında, en fazla 5 kişilik gruplar halinde de dinleme yapılabilecek. 15 Şubat 2020'de geçirdiği beyin kanaması sonucu 7 Nisan 2020'de aramızdan ayrılan Çağlan Tekil, yaşamı boyunca ilkelerinden ve duruşundan taviz vermeden doğru bildiği yolda ilerledi. Birçok genç rock, punk ve heavy metal grubunun elinden tutmasının yanı sıra '90'lı yılların efsanevi gruplarının bir araya gelmelerine ve yeni müzik üretmelerine ön ayak oldu. Olumlu bakış açısı ve üstlendiği birleştirici rolle geniş kitlelerin kalbine dokunmayı başardı. Birçok müzikseverin hayatının bir dönemine damga vurdu. Okuyucuları, radyo dinleyicileri, dünyanın dört bir köşesindeki müzisyen ve müzik aşığı dostları bu ani vedayı kabul etmekte güçlük çektiler. Ancak Çağlan Tekil adını ona yakışacak projelerde anmak için kolları da sıvadılar. Aramızdan ayrılışını takip eden aylarda Headbang dergisi ekibi ve arkadaşları yarım kalan son sayıyı Çağlan Tekil'li yıllarını anlattıkları yazılarıyla tamamladılar. Metalium'un box set'i için poster olarak hazırlanan Çağlan Tekil illüstrasyonu Headbang'in 101'inci ve son kapağı oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/can-goknil-hatiralari-saklama-sandigi-kitabimla-yuz-yuze-egitimin-onemini-hatirlatmak-istedim/", "text": "Sanat hayatının 54. yılında geriye dönüp baktığında dolu dolu yaşamış bir ressam yazar Can Göknil. Pandemi sürecindeki eğitim sistemini de konu aldığı çocuk kitaplarından Hatıraları Saklama Sandığı, Can Çocuk etiketiyle en yeni çıkanlardan. Onunla pandemide yüz yüze eğitimden ziyade çevrimiçi eğitim görmek zorunda kalan öğrencilerle 76 yaşında ilk defa zoom üzerinden gerçekleştirdiği sohbet üzerinden doğan kitabını konuştuk. Çok teşekkür ederim, evden çıkmadık bir buçuk yıl. Sosyal yaşam sona erince üretim arttı tabii. Virüs, gözle göremediğimiz o düşman, hayatı çok kısıtladı. Dört aşı olduk ve hala kontrollü yaşıyoruz, eşim, ben ve kedimiz. Çocukları bile az gördük, birbirimizi kucaklayamadık. İlk aylar, yasaklar nedeniyle atölye malzememi evdeki yemek odamıza taşıdım. Tablolarıma ve kitaplarıma odaklandım, çünkü hem çocuklar hem de büyükler için resim yapıyorum. Sonuç üç resimli kitap ve 8-10 tuval resim. Kitaplarımın Burçlar Kuşağı, Desen Yayınları'nda basım aşamasında, büyükler için. Mitologya konulu çalışmamı ise bu kış bitirebileceğim. Bozlu Art Project için hazırladığım sergi de Mayıs 2022'de. İyi ki sanatçıyım çünkü pandemi aylarını yakınlarımızdan çok daha mutlu yaşadım, üreterek. Pandemi çocuklar için çok zor çünkü okullar çoğu zaman kapalı olunca arkadaşsız kalıyorlar. Aile içi sosyalleşmenin yeterli olmadığını görüyorum. Ekran alışkanlığını eleştiren bizler, çocuklara zoom aracılığı ile eğitim vermeye çalışıyoruz. Bu kitabımla yüz yüze eğitimin önemini hatırlatarak çocuklara yardım etmek istedim. AVM'lerin açık, okulların eğitime hazır olmadığı bir çıkmazdayız! Çocukların okul hayatlarının yanı sıra ev hayatları da beni ilgilendiriyor. Aile bütünlüğünü ve sevgisini çok önemsiyorum. O nedenle küçük çocukları olan annelerle de görüşüyorum. Kitabın ilk bölümü böylece oluştu. Özel yaşamımın çocukluk döneminden alıntılar da var. Can Çocuk Yayınları'ndaki arkadaşlarımın titiz çalışmaları ve kitabın kaliteli basımı da işime çok değer kattı. Can Çocuk Yayınları'na teşekkür borçluyum. Öğretmenler çok gayret etti, buna eminim. Ya anne-babalar? Onların görevleri başka, eğitimci de değiller, bir hayli zorlanıyorlar. Herkes şaşkın, oysa geçen zaman ömürden. İlk öğretimin dört yıla inmesini de doğru bulmuyorum. Çocuklar gelişemiyor. Örneğin benimle zoom isteyen dördüncü sınıflar, ana okulu seviyesindeki kitaplarımı okuyor. Üzülüyorum. Bence eğitim büyük bir çöküntü içinde, pandemi de tuzu, biberi. Sanat tarihçisi bir sınıf öğretmeni olan Tülay Tanyol Pişkin ve öğrencilerinden yola çıkarak yazdığınız karakterler bahsettiniz. Biraz daha onları tanıyalım. Benim gençliğimde televizyon bile yoktu. Bilgisayar teknolojileri hayatlarımızı çok değiştirdi. Sanat eserleri dijitalleşti, el hünerinin yerini elektronik hüner kapıverdi. Tülay Öğretmen enerjik, sevecen ve sanatı iyi bilen ve değerlendiren çok yaratıcı bir kişi. Onun sınıfı için ne büyük şans. Çok da verici. Çocuklar için hazırladığım anket yanıtlarını bana hemencecik aktardı. Kendi hazırladığı projeleri paylaştı. Çocukların yaptığı resimleri görebildim. Ben de bu birikimi kitapta paylaştım, diğer öğretmenlere de ışık olur diye. Çünkü herkes sanat uzmanı değil. Tülay Tanyol Pişkin'in çocuklarla görsellikle iletişim kurması, ressam olduğum için bana ilham oldu. Aşk/sevgi nedir? sorusuna farklı yaşlardaki çocukların yanıtlarını da ekleyebiliriz. Hepsi gerçek bu çocukların. Evet evet, aşktan, sevgiden ve dedenin hatıralarıyla yaşattığı balerin eşi Karin Nene'den bahsettiğiniz bölümleri de unutmadım tabii. Kitabın ismi özellikle okur bir yetişkinse insanın içinde çok nostaljik duygular uyandırıyor. O zaman sorayım; sizin hatırları sakladığınız bir sandığınız ya da özel bir kutu/kutularınız var mı? Benim var çünkü! Çoğu kişinin de varmış ama benim sandığın hikayesi var. Eşimle 55. evlilik yıl dönümüzü kutladık geçen ay. Robert'liyiz, okul arkadaşıyız. O gün bugün birbirimize hayranız. O yüksek elektronik mühendis. Şimdi emekli ve çok usta bir tasarımcı, bir marangoz. www. kutuzade. com sitesinde görüldüğü gibi egzotik ahşaplarla biçimlendirdiği pek çok kutusu var. Her anıya kutularımız var, kimi musikili. O sandığı da bir yakınımıza elleriyle yaptı. Öyle güzel oldu ki, ben de onu hikayeme kattım. Özellikle Türkiye'de çocuk edebiyatında yazarın aynı zamanda kendi kitabını resimlediğine çok sık rastlamıyoruz. Siz bir ressam olarak da yazdıklarınıza eşlik ederek büyük bir özgürlük yaşıyorsunuz. Hem yazar hem ressam olarak süren bu yolculuğunuzu siz anlatın isterim. Ben ressam olarak tanımlıyorum kendimi. New York Üniversitesi'nde yüksek lisansımı tamamlayınca altı ay kadar da grafik eğitim aldım. New York'ta yaşıyorduk ve çalışmak zorundaydık. Bir yıl sonra eşim Colombia Üniversitesi'nden yüksek lisansını alınca First National Bank'te çalışmaya başladı. Sen artık resimlerine dön dedi bana. Yüksek tavanlı, kiralık dairemizin içine ahşap bir ranza kurdu, uyku şiltelerimizi oraya koyduk. Eski yatak odamızı da bana atölye yaptı. Öylelikle üç dört sergi açabildim. Derken Brentano's adlı kitapçı vitrininde Leo Lionni'nin Frederick isimli çocuk kitabını gördüm. Esin perim Frederick isimli faredir. Sanatımda çocuksu ruh zaten vardı, dolayısıyla çocuklar için resimli kitap çalışmalarıma başladım. O yıllarda sessiz kitaplar yoktu. Resimli okul öncesi kitaplarına bir iki cümle yazmam gerekti. Göz ve söz kardeşliği düşüncesiyle yazmaya başladım. İlk kitabım Kirpi Masalı, Redhouse,1974. 22 illüstratör arkadaşımdan bir kitap ve o kitap için yaptıkları orijinal illüstrasyonu bağış, Kağıt ve Kitap Sanatları Müzesi'ne ek koleksiyon olarak topladım. 20 Türk, 2 İranlı sanatçı el birliği ettik, rektör bize yeşil ışık yaktı. Kağıt ve Kitap Sanatları Müzesi kurucu başkanı Nedim Sönmez Bey büyük itinayla her şeyi çerçeveledi, Bornova'nın tarihi binalarının birinde kitaplarımızı ve orijinal sayfalarını yerleştirdi. 22 Nisan'da Ege Üniversitesi Rektörlük Binası'nın bahçesinde buluştuk. Çocukların dünyamızı tanımalarında bu kitapların ilk adımlar olduğunu, dolayısıyla kitap resimlemesini de bu işe gönül koymuş sanatçıların usta ellerinden çıkmasının yararlı olduğunu konuştuk. Sonraki yıllarda Ege Üniversitesi'ndeki idari değişiklikler nedeniyle Nedim Sönmez Bey eserlerimizi yine üniversiteye ait bir mekan olan Atatürk Kültür Merkezi'ne taşıyarak sergiledi. Bu çalışmayı çekirdek oluşturmak için çok kısa bir zamanda yaptım. Umarım gelecek yıllarda usta çocuk kitaplarının çizerleri, ressamları kendi müzelerine kavuşurlar. 76 yaşımdayım, farklı ülkelerde ve yurdumuzda hep ürettim, Hepsini aklımda tutmam çok zor. Bozlu Art Project kapsamında sanat tarihçi ve yazar Oğuz Erten 50 yıllık birikimimi kitaplaştırdı. 1969-2018 arası resimlerimle retrospektif sergimi de yaptılar. Şanslı ve mutluyum. Konuğum olduğunuz için de ne mutlu bana... Uzun ve sağlıklı bir ömür dilerim. Yeni kitaplarınızı çocuklar ve ben heyecanla bekliyoruz! Teşekkür ederim, tekrar buluşmak dileğiyle. Sağlıkla kalın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/can-oflaz-simdi-kendi-hikayemi-anlatmaya-odaklandim/", "text": "Müzik kariyerinde farklı adımlar atmayı seven bir müzisyen Can Oflaz. Benzer işler yapmak pek ona göre değil. O yüzden kendini tekrarlamıyor ve hep yeni bir yüzle dinleyicinin karşısına çıkıyor. Bu yıl yayınlanacak yeni albümünün ilk şarkısı YANAMAM ile ilk defa tam anlamıyla kendi sularında yüzmeye başladı. Sözü, müziği ve düzenlemesi kendisine ait olan parça için klip de çoktan hazır. Oflaz'la giderek gelişen ve özgünleşen müziğini konuştuk. Aslında loop tüm dünyada kullanılan, tek başına performans yapan müzisyenlerin kullandığı bir teknik. Ben bunu sadece performansıma değil, sound'uma da yansıtmaya çalıştım ve kendi tekniğimi geliştirdim. HAYAL albümümdeki tüm şarkıları loop düzenlemesine göre yaptım ve konserlerde de aynı şekilde tek başıma performans yapıyordum. Gitarım bazen davulum oluyor, sesim bazen başka bir renk katıyor. Epey emek harcadığım ve birkaç yılımı verdiğim bir teknik oldu bu. Hatta yolum yurtdışına kadar uzadı. Pandemiden hemen önce Berlin'de Radiohead'den High And Dry performansı yapmıştım yine loop tekniği ile... Youtube kanalımda bulabilirsiniz. YANAMAM, aslında yeni yolculuğumun ilk göstergesi. Pandemiyle birlikte yazdığım şarkıları aynı zamanda düzenlemeye başladım, hatta tüm üretim sürecim değişti. Şarkıyı yazarken esinlendiğim şeyler ürettiğim sesler oldu. YANAMAM'ın hikayesi ya da ne anlattığı bence dinleyene göre çok değişiklik gösteriyor her şarkıda olduğu gibi. Hepimizin karanlığı, hepimizin Everest'i başka. Bu yüzden o an dinleyici şarkıyı dinlerken ne hissediyorsa bence ona dönüşüyor eser. HAYAL albümündeki hedefim, sadece akustik gitar kullanarak bir albüm yapmaktı. Orada armoniyi kullanışım, mixe yaklaşımım çok başkaydı. Bu albümdeki amacım ise kendime bir enstrüman sınırı koymadan, ürettiğim anda kalbim beni nereye götürüyorsa, şarkıya ne hizmet ediyorsa oraya gitmek, korkusuzca... Bunu bir synthesizer ile de yapabilirim, sadece masada elimle çaldığım bir ritimle de. Ne anlatmak istediğimle doğru orantılı ilerliyor tüm bu süreç. Kendimi bildim bileli İngilizce şarkılar söylüyorum, çalıyorum aynı zamanda yazıyorum da. Yakın zamanda bir cover gelmeyecek çünkü kendi hikayemi anlatmaya odaklanmış durumdayım. Ama üretim esnasında bazen hikayeler İngilizce geliyor, bunu sırf Türkçe bir albüm yapıyorum diye durdurmak istemiyorum. Bu albümde bir tane kendi yazdığım İngilizce şarkı olacağının müjdesini verebilirim. İleride tekrar neden olmasın? TSM'den türkülerden her zaman çok etkilenmişimdir. Bunları ben söylerken hep Ben yapsam nasıl yapardım? sorusuyla söyledim, oluşturdum. Bu albümden sonra sanırım bu tarz fikirlere daha açık olacağım. Şubat mart ayları gibi Merve Deniz'le Rüya şarkısı için yaptığımız düeti tüm platformlarda yayınlayacağız. Yıllar sonra ilk defa tekrar bir orkestra ile sahne aldım. Yanamam'ın canlı performansı da yeni yayınlandı ve çok ilgi gördü. Bundan da ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Bir müzisyen olarak kendimi ait hissettiğim yer her zaman sahne. Tekrar konserlere başlamak için bu albümden birkaç tane daha şarkı çıkmasını bekleyeceğim. Sahne yaptığımda bu şarkılarımı söylemek istiyorum artık. Çok klasik olacak belki ama hepimiz bir şekilde anda kalmaya çalışıyoruz bu hayatta ve hepimizin kendine göre yöntemleri var. Sanırım kendimi en anda hissettiğim yer sahne. Bambaşka oluyor. Özellikle dinleyicilerimle her şehirde başka bir enerji alışverişi oluyor. O geceler bence hepimize iyi geliyor. Kendimi bildim bileli şarkı söylüyorum o yüzden bunu hatırlamıyorum. Ama müziğe dair yeteceğimi keşfettiğim ilk anlarımdan biri, gitar çalmayı daha bilmezken Duman'ın bir albümünü kulaktan çalmış olmamdı. Sanırım en son Simge Pınar konserine gittim Zorlu'da. Sahnede çok sevdiğim arkadaşlarımın çaldığı gerçeğini unuttuğumu hatırlıyorum. Hem çok etkilenmiştim hem çok heyecanlanmıştım. Ürettiğimiz müzikleri canlı çalabilmek dinleyebilmek için yapıyoruz. Pandemi buna gerçekten inanılmaz engel oldu hala da oluyor. Ama içimizdeki o ateş sönmedikçe bence sorun olmayacak. Çok sevdiğim müzisyenler var hem ülkemizde hem de yurtdışında. Madem hayal kuruyoruz, sınırsız olsun: Pharrell Williams ile bir şarkı yapmak gerçekten çok isterdim. Kimsenin elimizden alamayacağı şey kendimiziz. Özellikle kendimizin farkına vardığımız zaman, gerçekten ne istediğimize, kim olduğumuza bakmaya başladığımız zaman ortaya çıkan müthiş bir şey. Kendi sınırlarımızı kendimizin çektiğine inanıyorum. Neden çektiğimizi, kendimizi neden azalttığımızı keşfetme yolculuğuna çıktığımız zaman özgürleşmeye başlıyoruz. Edebiyat her zaman beslendiğim, kaçtığım, bulduğum sihirli bir yer benim için. Bir dert anlatma isteği, bunu bazen sözle, bazen melodi ile aktarma şekli her zaman varmış. Kendimi de bu geleneğin çok ufak da olsa bir parçası olarak gördüğüm için bana düşen görev kendimi olabildiğince geliştirmek ve bana geleni hep farklı yollarla aktarmak istiyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/canan-tolonun-sen-soyle-sergisinde-son-gun-2-subat/", "text": "Araştırma alanlarının çeşitliliği ve düşünsel açılımının zenginliği açısından kuşağının en özgün ve yaratıcı sanatçılarından biri olan Canan Tolon'un Türkiye'de ilk kez bir müze çatısı altında gerçekleşen kişisel sergisi, 2 Şubat'a kadar sanatseverlerle buluşuyor. İstanbul Modern'in Eczacıbaşı Topluluğu'nun sponsorluğunda düzenlediği Sen Söyle adlı sergi, sanatçının 1980'li yıllardan günümüze uzanan sanatsal birikiminden bir kesiti yansıtıyor. Küratörlüğünü İstanbul Modern Genel Direktörü Levent Çalıkoğlu'nun üstlendiği serginin bir araya getirdiği bütünlük, sanatçının hem kendisini hem de günümüz insanını her açıdan etkileyen doğa ve çevre, mimarlık ve kültür hakkında yeniden düşünmemize olanak tanıyor. Tolon'un sanatındaki dönüşüm ve gelişimin ikonik örneklerini bir araya getiren sergi, aynı zamanda sanatçının sanat tarihinde yerini almış bazı yerleştirmelerinin yeniden üretimine de yer veriyor. Canan Tolon'un çalışmalarının merkezini, kendisini sürekli yenileyen doğa ve bir kültürel girişim olarak mimarlığın bıraktığı izler oluşturuyor. Tolon, her iki varoluşun birbiri üzerindeki etkisi, birbirlerine gösterdikleri direnç ve karşılaşmalarından doğan çelişki ve sonuçlar etrafında düşünsel ve görsel bir dünya tasarlıyor. Tolon'un yapıtları izleyiciyi gördüğü imgelerin gerçek mi yanılsama mı olduğu konusunda kararsız bırakırken, fotoğraf mı resim mi sorusunu canlı tutan deneysel çalışmalarıyla da düşündürüyor. Çalışmalarında çim tohumu, su, kahve telvesi gibi doğal malzemeler kullanan, tuvallerine yerleştirdiği metal parçalarını açıkhava koşullarının etkisine bırakarak doğanın resimde canlanmasını sağlayan sanatçı, zamanın izlerini resimlerinin oluşumu için önemli bir başlangıç noktası olarak kurguluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cannes-film-festivalinde-en-iyi-kadin-oyuncu-odulu-merve-dizdarin-oldu/", "text": "VE VE VE... Merve Dizdar, 76. Cannes Film Festivali'nde Nuri Bilge Ceylan'ın yönetmenliğini yaptığı Kuru Otlar Üstüne filmindeki rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Bu yıl 76. gerçekleşen Cannes Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü Kuru Otlar Üstüne filminde canlandırdığı Öğretmen Nuray karakteriyle Merve Dizdar aldı. Ödülü alırken yaptığı konuşmada duygu dolu anlar yaşayan Dizdar, Bu ödülü kendine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kız kardeşlerime ve Türkiye'de hak ettiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum diye konuştu. Film, Türkiye'nin ücra bir köyünde zorunlu hizmetini bitiren ve başka bir öğretmen olan Nuray ile karşılaşana kadar ayrılabileceğine dair umudunu yitiren genç resim öğretmeni Samet'i konu alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cannesda-filmi-promiyer-yapan-emin-alperden-hapisteki-cigdem-matere-tesekkur-konusmasi/", "text": "Emin Alper'in yeni uzun metrajlı filmi Kurak Günler dünya prömiyerini 75. Cannes Film Festivali'nin Belirli Bir Bakış bölümünde gerçekleştirdi. Yönetmen Alper, konuşmasında şu anda Gezi olayları nedeniyle haksız nedenlerden dolayı 18 yıl hapse mahkum edilen filmin yapımcılarından Çiğdem Mater'e de teşekkür etti. Filmin Salle Debussy'de yapılan dünya galasına yönetmen Emin Alper başta olmak üzere oyuncuları Selahattin Paşalı, Ekin Koç, Selin Yeninci, Erol Babaoğlu, Erdem Şenocak, Nizam Namidar ve film ekibi katıldı. İlk kez festivalde seyirciyle buluşan ve biletleri günler öncesinden tükenen Kurak Günler, gösterimi sonrasında 10 dakika ayakta alkışlandı. Emin Alper gösterim sonrası ilk duygularını şu sözlerle dile getirdi: Bütün oyuncularıma, yapımcılarıma ve ekibime teşekkür ederim. Yardımcı yapımcımız Çiğdem Mater'e de ayrıca teşekkür ediyorum. Saçma ve hukuksuz bir karar sonucu kendisi şu an hapiste ve o yüzden bizimle değil. Ama bizim kalbimiz ve aklımız onunla. Film ekibi ayrıca dün 'Holy Spider' filminin prömiyerine katılarak kırmızı halıda yürüdü. Emin Alper'in dördüncü uzun metrajlı filmi olan Kurak Günler, bir süredir kuraklık sorunuyla boğuşan Yanıklar kasabasına yeni atanan genç savcı Emre ile belediye başkanı Selim, yerel gazeteci Murat ve kasabanın eşrafı arasında yaşanan çekişmeleri konu alıyor. Türkiye-Fransa-Almanya-Hollanda-Yunanistan-Hırvatistan ortak yapımı olan filmin başrollerini Selahattin Paşalı ve Ekin Koç paylaşırken, yardımcı rollerde Erol Babaoğlu, Erdem Şenocak, Selin Yeninci, Sinan Demirer, Nizam Namidar, Ali Seçkiner Alıcı ve Eylül Ersöz onlara eşlik ediyor. Ay Yapım, Liman Film ve Zola Yapım'ın yapımcısı olduğu Kurak Günler T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü'nden yapım desteği almıştı. Cannes sonrası festival yolculuğuna devam edecek filmin Türkiye'de sonbaharda vizyona girmesi planlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cardi-bnin-renkli-stili-reeboka-ilham-verdi/", "text": "Reebok, 2020 yılından beri devam eden Cardi B iş birliğinin ilk hazır giyim koleksiyonunu ve Cardi B Club C'nin yeni renklerini satışa çıkarıyor. Grammy ödüllü rapçi Cardi B'nin sıra dışı tarzı, Reebok'ın spor giyimdeki yaratıcı vizyonuyla buluştu. 2020 Sonbahar Kış sezonundan beri devam eden Reebok x Cardi B kolaborasyonunda bir ilk olan ve Summertime Fine ismini taşıyan hazır giyim koleksiyonu, Cardi B'nin 90'lı yıllarda Coney Adası'nda geçirdiği yaz anılarından ilham alınarak tasarlandı. Üretime girecek her ürünü deneyerek onaylayan Cardi B, Summertime Fine koleksiyonunun her kadına kendisini özgüvenli ve cesur hissettirecek şekilde tasarlandığını belirtiyor. Reebok'ın ikonik ayakkabı silüetlerinden biri olan Club C, Summertime Fine giyim koleksiyonuyla birlikte yenilenen tasarımı ve yepyeni renkleriyle satışa çıkarılıyor. Her parçası birbirini tamamlayabilecek şekilde tasarlanan yeni koleksiyon, 2XS'den 4X'e kadar her bedene hitap eden ve vücudu şekillendiren ürünlerden oluşuyor. Pastel mor ve canlı kırmızının öne çıktığı yeni Cardi B koleksiyonu, gün ışığında değişim gösteren renk skalasıyla geceden gündüze, spor salonundan sokak stiline kolaylıkla uyarlanabiliyor. Kadın figürü göz önüne alınarak tasarlanan koleksiyonda, bele oturan ve vücudu şekillendirmeye yönelik dikişlerle zenginleştirilen taytlar, üst giyim ürünleri ve koleksiyonu tamamlayacak olan Club C'nin benzersiz yeni tasarımıyla farklı renkleri yer alıyor. Cardi B kolaborasyonuyla üretilen kapsamlı koleksiyona 2 Mayıs'ta www. Reebok. com. tr 'den ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/carmen-operasi-sahnede/", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin sahneleyeceği Carmen Operası, Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamında, 1 Ekim 2022 Cumartesi akşamı, Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu'nda sanatseverlerle buluşacak. Dünyanın en seçkin opera eserlerinden olan ve dünya genelinde en çok sahnelenen operaların başında gelen, bestesi Fransız besteci Georges Bizet'ye ait olan Carmenin librettosu Prosper Merimee'nin aynı isimli kısa romanından yola çıkılarak Ludovic Halevy ve Henri Meilhac tarafından kaleme alınmıştır. İlk kez 1875 yılında Paris'de sahnelendiğinde sert eleştirilere maruz kalan Carmen operası, ne yazık ki Bizet'nin ölümünden sonra, muhteşem başarısını yakalamış ve dünya çapında ün kazanmıştır. İtalyan rejisör Vincenzo Grisostomi Travaglini'nin sahneye koyduğu Carmen operasında orkestrayı Zdravko Lazarov yönetecek. Dekor tasarımı Zeki Sarayoğlu'na, kostüm tasarımı Ayşegül Alev ve Gizem Betil'e, koreografisi Ayşem Sunal Savaşkurt'a, ışık tasarımı Giovanni Pirandello'ya ve dramaturjisi Ravivaddhana Monipong Sisowath'a ait olan eserin koro şefliğini Paolo Villa, çocuk korosu şefliğini ise Sercan Gazeroğlu üstleniyor. Nesrin Gönüldağ'ın Carmen rolü ile sahnede olacağı gecede Don Jose rolüne Ali Murat Erengül, Escamillo rolüne ise Caner Akgün hayat verecek. Ayrıca Micaela rolünde Ayten Telek, Zuniga rolünde Mithat Karakelle; Morales rolünde Şahin Dedemen, Frasquita rolünde Sevim Ateş; Mercedes rolünde Ceren Şahin; Le Dancaire rolünde Alp Köksal, Le Remendado rolünde Çağrı Köktekin sahnede olacak. Konser biletleri www. biletinial. com ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi gişelerinden alınabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/catana-chetwyndin-ask-dolu-komik-cizgileri/", "text": "Şapşal, komik, eğlenceli! Catana Chetwynd'in karikatürleri tüm dünyayı dolaşıyor! Ece Çavuşlu'nun çevirisiyle okurla buluşan bu romantik ve bir o kadar esprili kitaplar, sevgililerin kendilerinden bir şey bulacağı basit ve gündelik hikayelerle dolu. 29 yaşındaki Amerikalı yazar ve karikatürist Catana Chetwynd'in yarattığı Catana Comics / Catana Karikatürleri, Yabancı Yayınları etiketiyle Ufak Tefek Aşk Halleri ve Sarmaş Dolaş isimleriyle yayınlandı. Sanatçıı, erkek arkadaşıyla günlük hayattan anlar alıyor ve onları sevimli çizgi roman dizisi Catana Comics için örnekliyor. Instagram'da da üç milyon fazla takipçiye ulaşan Catana Chetwynd, kitaplarında hem kendi ilişkilerinden hem de çevresindeki çiftlerden lham alarak birbirinden komik ve aşk dolu hikayer yazmaya devam ediyor. En büyük başarısı da hiç kuşkusuz çok iyi bir gözlem gücüne sahip olması ve samimiyeti!. The Huffington Post, bu mini çizgi romanları Bazen en güzel anılar, en basit olanlardır diye özetliyor. Çok doğru bir tespit! Catana Chetwynd'in kitaplarını elinize aldığınızda mutluluğun aslında bu kadar basit olduğunu anlıyorsunuz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cazin-buyulu-sesi-jane-monheit-turne-kapsaminda-turkiyede/", "text": "Türkiye'de de çok sevilen, caz dünyasının en özel kadın seslerinden biri kabul edilen Jane Monheit, geçtiğimiz yıl yayınladığı son albümü Come What May in turnesi kapsamında, 4 Şubat cuma gecesi CRR konser salonunda sahne alacak. Kariyerine yirmi yaşında Thelonious Monk Enstitüsü vokal yarışmasında aldığı birincilik ödülüyle başlayan, olağanüstü şarkılara yaptığı içten ve romantik yorumlarıyla caz ve kabare dünyasının en beğenilen isimlerden biri haline gelen Jane Monheit bu konserle uzun bir aradan sonra İstanbullularla yeniden buluşacak. Kadife sesi ve hünerli caz vokaliyle seslendirdiği parçalarla dinleyenleri cazın büyülü dünyasına taşıyacak. Frank Sinatra ve Sarah Vaughan gibi efsanevi caz vokallerinin sahip olduğu dramatik yaratıcılığa sahip ender isimlerden olan Monheit, kariyerinin zirvesindeki Michael Kanan, Neal Miner ve aynı zamanda eşi olan Rick Montalbano gibi müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cazin-kalbi-aralikta-cso-ada-ankarada-atacak/", "text": "CSO ADA ANKARA, caz serisi konserlerine Aralık ayında da hız kesmeden devam ediyor. Cazseverlere eşsiz konser deneyimleri yaşatacak olan CSO ADA ANKARA'da; 4 Aralık'ta Kerem Görsev Trio, 10 Aralık'ta Miron Rafajlovic, 14 Aralık'ta Onur Çalışkan, 18 Aralık'ta Ozan Musluoğlu Quartet ve 28 Aralık'ta Elif Çağlar Quartet sahne alacak. CSO ADA ANKARA caz serisi kapsamında 4 Aralık'ta başlayıp 28 Aralık'a kadar sürecek caz konserlerini sanatseverler ile buluşturmaya hazırlanıyor. Cazseverlerin yakından takip ettiği ünlü sanatçılar cazın kalbini CSO ADA ANKARA'da attıracak. CSO ADA ANKARA, 2022 yılını uğurlarken, Aralık ayı caz serisi konserlerinin ilkinde, Türkiye'nin önde gelen caz piyanistlerinden Kerem Görsev, kontrbasta Volkan Hürsever, davulda Ferit Odman'dan oluşan Kerem Görsev Trio, Caz Yolculuğu konserine ev sahipliği yapıyor. 1995 senesinden günümüze kadar 18 albüm kaydı yaparak, trio için düzenlediği bestelerinden, filarmoni orkestrası aranjmanlarına kadar akustik caz müziğinin farklı formatlarını dinleyenleri ile paylaşan sanatçı cazseverlere müthiş bir gece yaşatmaya hazırlanıyor. New York, St. Petersburg, Londra, Los Angeles ve İstanbul'da yaptığı kayıtlar ile ülkemizde cazın geniş bir dinleyici topluluğuna ulaşmasını mümkün kılan Kerem Görsev, 4 Aralık'ta CSO ADA ANKARA'da trio konseriyle Ankaralı sanatseverler ile buluşacak. CSO ADA ANKARA Caz Serisi'nin ikinci konseri 10 Aralık'ta Saraybosnalı trompetçi, besteci ve multi-enstrümantalist Miron Rafajlovic ile devam edecek. Türkiye'deki ilk konserini verecek olan sanatçı, 2022'nin sonunda çıkacak 2. albümü Mediterranean Souldan da eserler seslendirecek. Rafajlovic'e bu konserde piyanoda Daniel Garcia Diego, kontrbasta Reinier Elizarde El Negron ve davulda Shayan Fathi eşlik edecek. Kendini 'dünya vatandaşı' olarak tanımlayan ve farklı ülkelerde yaşamış olan Rafajlovic; cazın özünü, zarafetini ve ruhunu korurken Balkan kökleri ile şu an yaşadığı İspanya'nın kültürü olan flamenko arasındaki birliği cazseverler ile buluşturacak. Ülkemizi uluslararası sahnelerde başarıyla temsil eden genç klarnet virtüözü Onur Çalışkan, etnik, caz ve modernin müthiş birlikteliğini doğaçlamalarla zenginleştirdiği performansını 14 Aralık'ta CSO ADA ANKARA'ya taşıyacak. Klarnet çalmaya henüz 10 yaşındayken başlayan sanatçı, müzikseverlere 2020 yılında yayınladığı albümü Esrik'ten seçtiği bir repertuvar sunacak. Çalışkan'a gitarda Efe Demiral, tuşlu çalgılarda Koray Üsgülen, kontrbasta Eren Turgut, davulda Mertcan Bilgin, perküsyonda ise Mehmet Akatay eşlik edecek. Türkiye'nin en önemli caz sanatçılarından biri olan Ozan Musluoğlu, Türk cazının en önemli besteci ve müzisyenlerinden biri olan Tuna Ötenel'in bestelerini Londra Caz Festivali'nden sonra ilk defa Ankara dinleyicisiyle buluşturacak. 18 Aralık'ta CSO ADA ANKARA'da müzikseverlerle buluşacak olan; saksafonda Batu Şallıel, piyanoda Uraz Kıvaner, davulda Serkan Alagök ve kontrabasta Ozan Musluoğlu'dan oluşan Ozan Musluoğlu Quartet, 78 yılından bugüne bestelenmiş Tuna Ötenel eserlerini seslendirecek. Türkiye'nin önde gelen caz solistlerinden Elif Çağlar ile piyanoda Can Çankaya, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ediz Hafızoğlu'ndan oluşan Elif Çağlar Quartet, 28 Aralık'ta CSO ADA ANKARA Mavi Salon'a konuk olacak. Elif Çağlar'ın kendi albümlerinden parçalar ve caz klasiklerin oluşan bir repertuvarla cazseverlerin karşına çıkacak dörtlü yılın son caz etkinliği olacak. Biletler; biletinial. com adresi, SanatCepte uygulaması ve CSO ADA ANKARA fuaye alanındaki Biletinial gişesi üzerinden temin edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cekic-ve-gul-bir-behzat-c-hikayesi-ankarada-sette/", "text": "Behzat Ç'nin yeni hikayesi Çekiç ve Gül: Bir Behzat Ç. Hikayesi, yerli online video platformu BluTV'de yayınlanacak. Yapımcılığını Ortaks Yapım'ın üstlendiği ve ilk tanıtımı ile büyük ilgi gören Çekiç ve Gül: Bir Behzat Ç. Hikayesi'nin ekibi, gerçekleştirilen okuma provasının ardından ilk çekim günü için Ankara'da bir araya geldi. Türk dizi tarihinin unutulmaz karakterlerinden biri olan Behzat Ç., yeni hikayesiyle seyirciye özledikleri heyecanı yaşatacak. BluTV'nin yeni orijinal içeriğinde; usta oyuncu Erdal Beşikçioğlu, Behzat Ç. karakteriyle bir kez daha kamera karşısına geçecek. Erdal Beşikçioğlu, İnanç Konukçu, Berkan Şal, Ege Aydan, Ayça Eren ve Güven Kıraç'ın yer aldığı güçlü oyuncu kadrosuna; Mehmet Ali Nuroğlu, Esra Ronabar, Burak Dakak, Evliya Aykan, Derin Beşikçioğlu ve Gökçe Eyüboğlu katıldı. 'Çekiç ve Gül: Bir Behzat Ç. Hikayesi'nin yönetmenliğini Devrim Yalçın üstlenirken senaryo Ercan Uğur imzası taşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cekirdek-bira-candir-ama-futbol-kitaplarla-da-guzel/", "text": "Avrupa Futbol Şampiyonası başlayalı birkaç gün oldu. Dedik o zaman şöyle bir futbol kitaplarına göz atalım. Niyetimiz bin tane futbol kitabı sıralayıp sizi sıkmak değil elbet. Ancak aralarında bazıları var ki futbol için bulunmaz bir kaynak. Elinizde olsun, sayfaları karıştırın isteriz. İskandinav ülkeleri ve Uzak Doğu hariç hemen hemen tüm dünyada futbol sezonu kapandı. Her zaman olduğu gibi kupalar müzelere götürüldü, 'şerefli ikincilikler'le yetinildi. Kümelerden düşüldü, yepyeni liglere 'merhaba' denildi. Kulisler transfer dedikodularıyla çalkalanmaya başladı. Normalde bu durumdan çok sıkılan taraftar için ise bu yıl durum farklı. Malum geçtiğimiz yılı tüm dünyada cehenneme çeviren pandemi sebebiyle oynanmayan Euro 2020 bu yıla ertelenmişti. Ve dünyanın ikinci büyük futbol turnuvası sayılan Avrupa Futbol Şampiyonası bir yıl gecikmeyle 11 Haziran itibariyle başladı. Kim şampiyon olur, gol kralı kim olur, Türkiye gruptan çıkar mı gibi sorular bu yazının konusu değil. Haddimize de değil. Sadece günde üç maçla yetineceğimiz turnuva dışında kalan zamanlarda bu büyük ve güzel oyuna daha da güzellik katması amacıyla yazılan kitaplardan oluşan ufak bir derleme yapalım dedik. Çekirdek bira candır. Ama futbol kitaplarla da güzel! 'Futbol Asla Sadece Futbol Değildir', 1994 yılında İngiltere'de ilk yayınlandığında eminiz ki kitabın yazarı Simon Kuper, kitabın başlığının yıllar sonra bir slogan haline geleceğini tahmin etmiyordu. Zira biz o zamanlar o kadar da büyümemiştik ve futbol da o kadar kirlenmemişti. 27 yıl önce futbol, şimdilerde yerini gökdelenlere bırakan arsalarda mahalle maçları kurallarına göre oynanan bir 'oyun'du. 21. yüzyılın başlarından itibaren futbol lügatında yerini alan 'endüstriyel futbol' kavramını bu kitap kadar detaylı anlatan başka bir çalışma olmadığını söylemek mümkün. Kitap, 1996'da ilk kez Türkçeye çevrilen 'Futbol Asla Sadece Futbol Değildir' için bir tanım kullanacaksak eğer bu kesinlikle Futbolun sosyolojisi olurdu. Simon Kuper'in, 9 ay boyunca 22 ülkeyi gezdiği, sokaktaki sıradan insandan askerine, siyasetçisinden futbolun içine doğmuş insanlarla yaptığı yüz yüze konuşmalar sonucu ortaya çıkan kitap, futbolun bir 'oyun'dan nasıl bir fetişe döndüğünün hikayesi. Tüm Uruguaylılar gibi ben de futbolcu olmak istedim. Doğrusu çok da güzel oynuyordum, hatta harikaydım bile denilebilir; ama yalnızca geceleri rüyamda. Dünyaca ünlü yazar Eduardo Galeano'nun kitabı bu cümleyle başlıyor. Bu alıntıda Uruguaylıları çıkarıp Tüm Dünyalılar şeklinde değiştirsek kimsenin bir itirazı olmaz muhtemelen. Kendisini de bir futbol dilencisi olarak adlandıran Galeano'nun ilk baskısı 1998 yılında yapılan kitabı, yazarın dünya kupalarıyla ilgili yaptığı gözlemlerden türeyen denemelerinin bir toplamı. Teknik-taktik gibi futbol adamlarının ilgi alanına giren mevzulara dalmadan kendine has anlatımıyla 1930-2002 yılları arasında düzenlenen dünya kupalarıyla hayli tuhaf dolayısıyla da ilgi çekici- anekdotlar aktarıyor. 'Futbol ve Kültürü', 18 Avrupalı ve 11 Türkiyeli yazar, gazeteci, sosyoloğun futbolun 'arka planı'nda yatan, bu güzel oyunun nasıl kirlendiğini anlatan bir kitap. 22 insanın tek derdinin meşin yuvarlağı ağlarla buluşturması ve insanların bundan büyük keyif alması dışında bir işlevi olmaması gereken futbolun milliyetçilikle, her köşeyi tutmuş medya adamlarıyla, politikayla ve haliyle kapitalistleşmeyle nasıl köreldiğini ve bu sebeple de dünyanın en büyük metalarından biri haline geldiğini, işi sadece futbolu sevmek olan kalem tutanların gözünden aktarıyor. İlk baskısı 2017 yılında yayınlanan 'FC St. Pauli: Radikal Bir Futbol Kulübüne Aşık Olmak' alt başlığıyla yayınlanan 'Korsanlar, Punklar ve Siyaset' tüm dünyada büyük ilgi gördü. Bunun en büyük sebebi hiç kuşkusuz St. Pauli kulübünün büyük başarılara imza atması değil gerçekten de 'radikal' bir futbol takımı olması. Peki Almanya'nın Hamburg şehrinin bir semt takımı nasıl oluyor da bu kadar ilgi görüyor? Cevap basit: St. Pauli gerçek anlamda evrensel bir futbol takımı. Kahverengi beyaz formalara gönül verip Millerntorn'da Wir sind ooh ohh St. Pauli diye ellerinde kurukafalı pankartlarla coşan taraftarları var. Ve onların takımlarının sahada galip gelmesinin dışında daha büyük dertleri var. Irkçılık, faşizm, yoksulluk, cinsiyetçilik, haksızlık bu kulübe gönül verenlerin ortak gündem maddesi. Şu ana kadar futbolla ilgili 4 kitabı bulunan yazar Nick Davidson, bu kitapta 60'larda notalara bırakıyor kendini. 80'lerde punkların işgal evlerine uğruyor, 2000'lerde ise sokağı kılavuz edinip solcularla, anarşistlerle, seks işçileriyle, şarapçılara, dumancılarla ezcümle içinde ne varsa haykıran 'gerçek insanlar'a yüzünü çeviriyor. Kitap, transfer ücretiyle bir adacık değil ülke satın alabilecek futbolcuların maçlarda haybeden taktıkları No to racism bandajını söküp atarak sözü, o bandajın gerçek sahiplerine bırakıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cem-kaynar-yazdi-kultur-ve-turizm-bakanligi-tek-kurus-yardim-yapmadi/", "text": "Düşevi Oyuncuları'nın kurucularından Cem Kaynar, pandemi sürecinde tiyatro olarak geldikleri noktayı ve devlet desteği olmadan ayakta kalmaya çalıştıklarını Ajandakolik'e yazdı. Üç arkadaş 1998 yılında Samsun'da Düşevi Oyuncuları'nı kurduk. Düşevi Oyuncuları, kurulduğu andan itibaren bildiği, sevdiği, ebeveyni gibi gördüğü Ankara Sanat'ı örnek aldı. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet derken yeni bir şeyler keşfetmeye başladı, kendi oyun alanını yarattı ve 2006'da özgün üretimlerini yapmaya başladı. Sonrasında da yazar, yönetmen, müzik tasarımı, kostüm tasarımı ve dekor tasarım konusunda kendi kadrosunu oluşturdu. Yıllar içinde değişen çok değerli yol arkadaşlarımız oldu ve 2013 yılında Düşevi Sanat Merkezi'ni 2019'da Düşevi Sahneyi kurduk. Samsun'da yapılan ek işler ile geçinmeyince Ferda Kaynar dizi sektörüne atıldı. Sahnemizin en büyük şansıdır kendisi. Şimdi 50 kişilik sahnemiz var. Önceden oluşan borçlara bir de pandemi borçları eklendi. Mücadeleye devam ediyoruz. Gerçek bir yaşam mücadelesine. Eskiden yaşanılan sadece zatürre imiş, zaten geçermiş ama tiyatrolar şimdi kanseri yenmeye çalışıyor. Üstelik de, çok çocuklu SGK güvencesi olmayan kemoterapi görmesi ve çalışması gereken birisi gibi. Tiyatromuz Yaşasın İmza Kampanyası ve sonrasında oluşan İnsiyatif çok ama çok önemli. Geçici Yürütme Kurulu olarak sorunları kısa, orta ve uzun vadeli olmak üzere üçe ayırdık ve komisyonlar kurup çalışmalarımızı başlattık. Kültür ve Turizm Bakanlığı, tek kuruş yardım yapmadı. Belediyelerin ise göstermelik yardımlarla durumu geçiştiriyor. Öyle görünüyor ki eylül, ekim ve kasım çok sıkıntılı geçecek. Ortak bir akıl ile hareket etmezsek mesleğimiz ve kurumlarımız çok zarar görecek. Birçok arkadaşımız işsiz kaldı, kalacak. Umarım artık iyi bir şeyler olur ve bizde hakkımız olan yasaya kavuşuruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cem-mansur-ekrem-imamoglunun-karari-olup-olmadigini-ogrenemeden-gorevime-son-verildi/", "text": "İBB, geçtiğimiz günlerde Cemal Reşit Rey Konser Salonu Genel Sanat Yönetmeni Cem Mansur ile yollarını ayırmıştı. Bu konuyla ilgili iki taraf da net bir açıklama yapmazken Cem Mansur, konuyla ilgili açıklamalarını kamuoyuyla paylaştı. Ekim 2019'da, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da onayıyla, Cemal Reşit Rey Konser Salonu Genel Sanat Yönetmeni olarak atandım. 28 Kasım Pazar günü CRR'deki konserlerin kalitesini öven bir basın bülteni içinde görevden alındığım duyuruldu. Gerekçesi yönetsel fikir ayrılıkları olarak belirtilen görevime son verilme olayında, kiminle ve neden fikir ayrılığı yaşadığımdan söz edilmemektedir. Tüm bunlar yaşanırken CRR'nin, 2021 yılı konser dizileri devam ediyor. 11 Aralık Cumartesi akşamı, efsanevi kemancı Gidon Kremer ile CRR sahnesinde olacağız. Büyük ustanın, benim ve CRR orkestrasının kayıtlarını izleyerek bizimle çalmayı kabul etmiş olması hepimiz için gurur kaynağı. Bu bildiriyi, konserimize bir davet olarak da kabul etmenizi rica ederim. Cemal Reşit Rey Konser Salonu tarihindeki en kısa genel sanat yönetmenliğinin nasıl son bulduğunu bilginize sunmak isterim. Hiçbir şekilde talip olmadığım bu makamı, günümüz gerçeklerine cevap veren bir orkestrayı bu platformda kurma umuduyla kabul ettim. İki yıl boyunca asıl davet nedenim olan orkestra projesiyle ilgili tek bir toplantı yapılmadı. Makamı hiçbir şekilde kendi kariyerim için kullanmadım. Kendime iş veriyor konumunda olmamak için yönettiğim 30 kadar konserden ücret almayı reddettim. Büyük bir dünya metropolünün ana konser salonuna yakışan uluslararası programları gerçekleştirmenin ötesinde, klasik müziği daha büyük kitlelerle buluşturmak hedefiyle, birer ilk olan açıklamalı ilçe konserleri ve senfonik açıkhava konserlerini kamu kaynaklarını harcayan bir kurum olarak önemsedim. Pandemi sürecinde müzisyenlere en düzenli çalışma imkanı sağlayan yer de CRR oldu. Adını taşıyan salonda, Cemal Reşit Rey'in eserlerini bir çatı altında toplama amacıyla, bestecinin varislerinin, ellerindeki el yazmalarını ve belgeleri salona bağışlamalarını sağladım. Ekim 2021'de daire başkanı makamındaki kişi 2022 programı ve bütçesiyle ilgili telefon ve maillerimi cevapsız bırakmaya başladı. Katılmam gereken toplantıların benden habersiz yapıldığını ve icra kurulundan çıkartıldığımın farkına vardım. Kulislerde yerime getirmeyi planladıkları kişinin adı da geçmeye başlayınca, Ekrem İmamoğlu'ndan randevu istedim ve benimle hemen görüştü. Hem vizyonumuzu seçime kadar birlikte devam ettirme taahhüdünü kendisinden aldım hem de orkestra kurulumuyla ligi toplantıların benim liderliğimde başlaması için genel sekreter yardımcısına talimat verdi. Bu gelişmelerden iki gün sonra koordinatör ve genel sekreter yardımcısı ile toplantıya çağırıldım ve bana görevden alınacağım bildirildi. Ekrem İmamoğlu'ndan kısa bir randevu talebime cevap gelmedi. Danışmanı, bu kararda başkanın onayının olup olmadığını öğrenmek için görüşeceğini; beni de görüştüreceğini ve bu süreçte hiçbir yazı veya tebligat almamamı ve imzalamamamı söyledi. 26 Kasım Cuma akşam saat 22'de İBB'den bir müdür, bana bir tebligat ile görevlendirildiğini söyledi ve kendisiyle buluşup imzalamamı istedi. Ben başkandan haber beklediğimi ve yazıyı almayacağımı söyledim. 27 Kasım Cumartesi sabah cep telefonuyla çekilmiş yazının fotoğrafı mail ile gönderildi. Özensiz ve telaşla yapıldığı belli olan kısa açıklamada farklı kültürel projlerde birlikte çalışmayı arzuladığımızı belirterek yönetsel fikir ayrılıkları sebebiyle genel sanat yönetmeni olarak birlikte çalışamayacağımızı bilgilerinize rica ederim cümlesi yer alıyordu. Gerekçe olarak yönetsel fikir ayrılıkları sözünü ilk burada gördüm. Dünyanın en büyük metropollerinden İstanbul'un sanata ve sanatçıya önem veren belediye başkanının desteğiyle göreve gelip, yılın programı bitmeden ve o belediye başkanının kararı olup olmadığını dahi öğrenemeden görevime son verilmesi ülkem ve İstanbul adına çok üzücüdür. İstanbul kültür hayatına verilen kıymeti takdirinize bırakıyorum. 11 Aralık Cumartesi akşamı CRR sahnesinde buluşmak dileğiyle. Anlamak mümkün değil. Cem Mansur gibi bir değerin işine bu şekilde son verilmesi, İBB'nin kara lekesi olacaktır..,!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cem-yilmaz-imzali-do-not-disturbun-fragmani-ve-ilk-gorselleri/", "text": "Netflix, merakla beklenen yeni filmi Do Not Disturb için fragmanı ve ilk görselleri paylaştı. Cem Yılmaz imzalı film, 29 Eylül'de tüm dünyayla aynı anda sadece Netflix'te yayınlanacak. Pandemi sebebiyle işsiz kalıp karaya dönen Ayzek, sessiz sakin bir otelde gece vardiyasında başladığı işinin ilk gecesinde konukların peşine takılarak umulmadık maceralara atılır. Hayatını bir düzene koyabilmek için attığı bu ilk adımda kendisini hiç beklemediği olayların merkezinde bulur. Kara Komikler serisinden tanıdığımız Ayzek'in dünyasına çok daha yakından tanık olacağımız Do Not Disturb, kadrosunda buluşturduğu sevilen ve başarılı oyuncularıyla da dikkat çekiyor. Pandemi yüzünden işsiz kalan Ayzek iyice dibe vurmuştur. Nihayet sessiz sakin bir otelde iş bulur fakat daha ilk gece vardiyasında konuklar başına olmadık işler açar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cemal-resit-rey-konser-salonunda-yansimalar-huzuru/", "text": "Modern hayatın karmaşasına karşı biraz sadelik ve huzur temasıyla 90'lı yılların başında müzik hayatına başlayan Yansımalar, 1 Şubat'ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda konser verecek. Yansımalar CRR'deki konserinde, 30 yıllık müzik serüvenindeki klasikleşmiş parçaların yanı sıra, bu konser için özel olarak düzenlenmiş eserleri seslendirecek. Konserde, Aziz Şenol Filiz ve Birol Yayla'ya; gitarda Cem Tuncer, kontrbasta Erdal Akyol, vurmalı çalgılarda ise Ediz Hafızoğlu eşlik edecek. Konserin başlama saati 20.00. Müzik sahnesinde 30 yıla damga vuran Yansımalar kendi adlarını taşıyan ilk albümleri Yansımaları 1991 yılında yayınlamıştı. Grup, büyük ilgi gören ilk albümlerinin ardından; Bab-ı Esrar, Serzeniş, Vuslat, Pervane ve Mektup isimli albümleriyle de geniş dinleyici kitlesine ulaşmıştı. 30 ve 20 TL olan konser biletlerini CRR Konser Salonu gişesi ve Biletix'ten alabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cemil-kavukcu-cocukken-bana-sunulan-dunya-ile-bugunun-cociklarina-birakilan-dunya-arasinda-daglar-kadar-fark-var/", "text": "Çıkış öyküsü doğrudan o olmasa da ilk gençlik yıllarımda izlediğim bir filme kadar uzanıyor diyebilirim. 1968 yapımı, Charlton Heston'un baş rollerinde oynadığı Maymunlar Cehennemi filmini lise öğrencisi olduğum yıllarda izlemiştim. Finalde, New York'taki Özgürlük Anıtı yana eğilmiş ve yarıya kadar denize gömülmüş olarak gösteriliyordu. Hikayenin geçtiği yer gelecekteki dünyamızdı. Sarsılmıştım. Dünyamız başka güçler ya da uzaylılar tarafından istila edilmeyecekti ama o gün içime oturan korkunun izleri hiç silinmedi. Çünkü düşman dışarıda değil, içerideydi. Çocukken bana sunulan dünya ile bugünün çocuklarına bıraktığımız dünya arasında dağlar kadar fark var. Durum gittikçe daha da kötüleşiyor. Ama yine de karamsar olmamak gerek, zor da olsa bir çözümümüz hala var olduğuna inanıyorum. Çocuklara, gelecekte onları bekleyen tehlikelerin altını çizmek için ilgilerini çekecek bir hikaye bulmam gerektiğini düşündüm. Siyah Rüya Taşı'nın temelleri yaklaşık dört yıl önce atıldı. Bu süre içinde hikayede birçok değişiklikler yaptım. İçime sinen son biçimini alması diğer kitaplarıma göre daha uzun sürdü. Bunun nedeni de didaktik olma kaygısıydı. Çünkü çocuklar kurgu kitaplarında öğütten, öğretici tavırdan, bilgi aktarımından hoşlanmıyor. Ne kadar üstesinden gelebildim, bilemiyorum. Kararı çocuk okurlar verecek. Eskiden 'Tabiat Bilgisi' diye bir ders vardı. O derslerde doğayı nasıl korumamız gerektiği işleniyor muydu, anımsamıyorum. Şimdi, her zamankinden çok ihtiyacımız var böyle bir derse. Eğitimci değilim ama çevre bilincinin daha okul öncesinden başlatılması, anaokulu ve sonrasında geliştirilerek verilmesinin gerektiğine inanıyorum. Parklarda 'çimenlere basmayın' ya da 'çimenlere basmak yasaktır' diye yazmakla olacak iş değil bu. Greta'yı romanıma çocuk yaşlarındaki haliyle konuk ettim. Onun aktivizmi tüm dünyaya yayılması ve gündemden düşmemesi gereken örnek bir çaba. Emre gibi, kitabı okuyan çocukların da Greta'yı tanıması, ne için mücadele ettiğini öğrenmelerini istedim. Son elli yılda doğa katliamında yaşananlar önümüzdeki elli yılda hangi boyutlara ulaşılacağının bir göstergesi. Bunun kaçınılmaz son olmaması yine bizim elimizde. Toprağın, suyun, havanın kirletilmesi konusunda bugünden itibaren önlemler alınmaya başlansa, uzun bir süreç de olsa doğa kendini yenileyebilecek ve birçok canlı türü yok olmaktan kurtulacak. Bu böyle devam ederse doğa bunun bedelini öderken bize de ağır bir biçimde ödetecek. Aileler çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamak için ellerinden geleni yapıyor. Ama şunu çoğumuz düşünmüyor: Havası solunabilir, suyu içilebilir, toprağın sunduğu ürünleri yenebilir bir dünya kalmazsa maddi anlamda 'iyi bir gelecek' neye yarar? Yaşanabilir bir dünya için ne yapmalıyız ya da neleri yapmamalıyız sorusunu hepimizin sorması gerekiyor ki çocuklarımızı da bu bilinçle yetiştirelim. Önce ailede sonra okulda bu konu üzerinde titizlikle durulmalı. Greta gibi düşünen milyonlarca çocuğa ihtiyacımız var. Kesinlikle daha zor. 40 yıllık yazarlık yaşamımın son 12 yılında çocuklar için yazma cesareti bulabildim. Genç bir yazar yaşlı birini anlatabilir; o dönemi yaşamamıştır ama çevresine gözlemlediği, dinlediği yaşlılar, yakınları vardır. Çocuklar için yazanlar ise o dönemi yaşamıştır, biliyordur. Ancak, onun çocukluğu ile bugünün çocukları aynı değildir artık. Gelişen teknoloji, değişen yaşam biçimleri ile farklı bir kuşak vardır karşılarında. Zorluk da burada başlıyor işte. Günümüz çocuklarının ilgisini çekecek, hayal dünyalarını ve yaratıcı güçlerini harekete geçirecek konular bulmak ve rahatça okuyacakları, sıkılmayacakları bir üslup kullanmanız gerekiyor. Kitaplığımda uzun süredir duran ve hep ertelediğim J. M. Coetzee'nin otobiyografik özellikler taşıyan Taşra Hayatından Manzaralar kitabını okuduktan sonra külliyatına yönelme isteği duydum. Aralarında daha önce okuduklarım da olmak üzere Coetzee okuyorum şu sıralar. Vüs'at O. Bener'in toplu eserleri de masamın üzerinde. Kronolojik sıraya göre yeniden okumak ayrı bir keyif. Nabakov'un Edebiyat ikinci okumadan sonra başlar, saptamasını çok yerinde buluyorum. İlk gençlik yıllarında yalnızca çeviri romanlar okumanın doğru olmadığını, Türk edebiyatına da yer vermesi gerektiğini söyler ve öyküyü neden küçümsediğini, okumadığını sorar. Bu benim tercihim, diyebilir ya da büyük olasılıkla cevap veremez. O yıllarda yazar olmayı aklından bile geçirmediğini ve içinde bir öykücünün uyuduğunu bilmediğini hatırlayınca sorusunun da yersiz olduğunu anlar. Öyküden hoşlanmamasının nedeninin onu okumayı ve çözümlemeyi bilmediğini geç de olsa öğrenir. Belki bu yüzden çokça zaman yitirmiş ve geç başlamıştır yazmaya. Yine de kızamaz. Cemil Kavukçu'nun Cemil Kavukçu'ya tavsiye edeceği pek bir şey yok gibidir. Birden fazla defterim var. Birine, okuduğum kitaplardan beğendiğim cümleleri, paragrafları yazıyorum. Bir başkasına gözlemlerimi, saptamalarımı, rüyalarımın bazılarını, bir anda aklıma gelen ve bir öyküye ait olacağını düşündüğüm cümleleri, beğendiğim filmlerle ilgili görüşlerimi yazıyorum. Her aralık ayının sonunda o yılın dökümünü yaptığım bir ajandam var. Birkaç kez denediğim ve sürdüremediğim için günlük tutmuyorum. Siyah Rüya Taşı yeni çıktı. Ekim ayında da Boş Zamanlar başlıklı öykü kitabım yine Can Yayınları tarafından yayımlanacak. Bu arada iki öykü yazdım. Ufukta yeni bir kitap şimdilik görünmüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cemil-kavukcudan-hayata-ses-eden-hikayeler-balyozla-balik-avi/", "text": "Öykü ve roman yazarı Cemil Kavukçu'nun on iki öyküden oluşan son kitabı 'Balyozla Balık Avı', Can Yayınları'ndan çıktı. Semih Gümüş'ün deyimi ile dokunduğu her şeyi öyküye dönüştüren Cemil Kavukçu, yine sokaktaki insanın sıradan hikayesini en sade, en sahici, en naif biçimiyle anlatıyor ve yine okurunda siyah-beyaz Türk filmi etkisi yaratıp onları en hüzünlü anların bile gülümsenerek hatırlandığı sevgi dolu maziye götürüyor. Kavukçu'nun öykülerinde kullandığı yalın ve samimi dil ile kelimeleri özenle seçerek yarattığı atmosfer okuyucuyu hikayenin geçtiği ortama davet edip ona bir köşede yer açıyor. Tıpkı çocukluğunda görür görmez büyülendiği, dedesinin resminin kendi üzerinde yarattığı etkide olduğu gibi o da okurunu, yaşamın derin anlamını hatırlatan tasvirleriyle cenazede aniden bastıran bir yağmurun kokusuna, bir sessizliğin boğazdaki yumrusuna, dibinden tokuşturulan rakı kadehlerinin çınlamasına, yaşlı bir adamın aceleyle kalkıp paltosunu sandalyenin arkalığında unutmasına tanıklık eder. Tıpkı çocukluğunda dedesinin resmine baktığında köprüden geçen trenin sesini, şelalenin şırıltısını bütün canlılığıyla duyabildiği gibi, biz de anlattığı hikayelerin renklerini görür, seslerini duyar ve her birinin rüzgarını tenimizde hissederiz. Cemil Kavukçu öykülerinde sokakta, pazarda, köyde, kasabada, lokantada başınızı ne yana çevirseniz görebileceğiniz insanlar vardır. Silik, renksiz, aleladedir her biri. Oysa hiçbir sürprizi olmadığı düşünülen o sıradan insanların içinde de fırtınalar kopmaktadır. Onlar da ağır filmlerin ve romanların kahramanları kadar yalnız, hüzünlü, umutsuz, hatta bazen uyumsuz, boş vermiş ve kırılgandır. Bazen bir çemberin içinde, bazen bir kalabalığın dışındadır ve çoğunlukla bulundukları yerden çıkmak gibi bir iddiaları ya da amaçları yoktur. Sadece yaşamaktadırlar. En düz ve dosdoğru tabiriyle yaşamaktadırlar. Aslında kitabın içindeki on iki öyküden de bahsetmek isterdim ancak okurun üzerinde bırakacağı etkiyi azaltmaktan, okurken heyecan yaratacak soru işaretlerini şimdiden yanıtlamaktan korkarım. İyisi mi siz bu öykülerin diyarına gitmek için bir an önce yola çıkın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cengiz-aytmatova-buyukannesinden-miras-kalan-masallar-ve-efsaneler/", "text": "Kırgız edebiyatının dünyaya armağanı Cengiz Aytmatov'un, çocukluk yıllarında büyükannesinden ve onunla birlikte, doğup büyüdüğü köyde geze geze dinlediği masallar, destanlar, türküler, ninniler, Masallar ve Efsaneler kitabında bir araya geldi. 1928 yılında, Kırgızistan'ın Talas eyaletindeki Şeker köyünde dünyaya gelen Cengiz Aytmatov, gençliği, politik olarak yeni oluşmaya başlayan bir sisteme ve İkinci Dünya Savaşı'na denk geldiği için çalışmaya erken yaşta başlamış. 14 yaşında köyünde sekreterliğe başlayan Aytmatov, köyünden çıkıp Kazakistan'daki Cambur Veterinerlik Okulu'na gidene dek sekreterliğin haricinde tarım makinelerinin sayılması, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalışmış. Veterinerlik Okulu'nda edebiyata ilgi duymaya başladıktan sonra 1952 yılında yazdığı yazılar ve kısa hikayeler sayesinde Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne kabul edilmiş. Sonrası malum. Ancak bu yazının konusu, Cengiz Aytmatov'un yazarlığının temellerinin atıldığı dönemle, çocukluğuyla ilgili. Zira Aytmatov'un edebi dili ve eserlerinde ele aldığı konuların zemini çok küçükken hazırlanmaya başlamış. Aytmatov'un büyükannesi Ayimkan, tipik bir köy kadını olarak torununa türküler söyler, ninniler, masallar, efsaneler, destanlar anlatırmış. Köyde misafirliğe, doğum kutlamalarına, cenazelere, düğünlere, nereye giderse gitsin Aytmatov'u da peşine takarmış. O da bu ziyaretler vesilesiyle dinleti alanını genişletmiş ve ne duyduysa aklına kazımış. İşte şimdi, Aytmatov'un o zamanlarından kalan miras, Ali Oturaklı'nın yayıma hazırladığı, Fatma ve Serdar Arıkan çevirisiyle Ketebe Yayınları'ndan çıkan Masallar ve Efsaneler kitabında bir araya geldi. Yazarın, kendi üslubuyla birer gerçeğe çevirdiği masallar ve efsaneler, iyilik, doğruluk, adalet, sevgi, aile, dostluk gibi meseleleri içselleştirmenin aksine Aytmatov'un dışavurumcu yorumlarıyla okuru bambaşka diyarlara sürüklüyor. Cengiz Aytmatov'un hayatında özellikle sancılı geçen gençliğinde edindiği tecrübeleri, dönemin ahvali içinde çırpınan halkının dertlerinden yola çıkarak bunu evrensel bir çizgiye taşıdığı eserlerinin bir başka versiyonunu görüyoruz Masallar ve Efsanelerde. Bazılarına Beyaz Gemi, Gün Olur Asra Bedel, Elveda Gülsarı, Dişi Kurdun Rüyaları romanlarından aşina olduğumuz masal ve efsanelerin çoğu insan-doğa ilişkisi veya çelişkisinden yola çıkarken, bunun içinde güçlü-güçsüz, haklı-haksız, iyi-kötü gibi kavramlar, doğaüstü olaylar temelinde destansı ve mitsel öğelerle birleşerek Aytmatov'un aleminin büyüklüğünü gösteriyor. Yine yazarın kitaplarında sıkça karşılaştığımız folklorik kahramanlar, yerler de bu metinlerde kendine yer buluyor. Masallar ve Efsaneler, Cengiz Aytmatov'un büyülü dünyasından parçalar sunmasının yanı sıra, onun halkına, geleneklerine, öz tarihine ne kadar sahip çıktığının da ispatı bir bakıma. Ancak yinelemek pahasına yazalım: Aytmatov'un çocuk aklıyla elini attığı yerde yazıya dönüşen insanın derdi, tasası, sevinci, mutluluğu, aşkı bu dünyadan asla azade değil. Kitap da bunlara farklı bir yerden dokunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cesur-adimlar-icin-sessiz-kitap-evden-ciktigimda/", "text": "Çok yönlü ve sanatçı kişiliğiyle tanınan Burcu Yılmaz'dan, dış dünyanın belirsizlikleri ve bilinmezliklerine karşı görsel bir manifesto: Evden Çıktığımda. 2019 Tudem Edebiyat Ödülleri'nde ikincilik ödülüne değer görülen bu sessiz kitap, her yaştan okurunu, kendi güvenli alanının dışına çıkıp günlük yaşamın tekinsizliğiyle yüzleşmek zorunda kalan bir çocuğun gündüz düşlerine ortak ediyor. Belirli şeylere karşı istemsizce geliştirilen endişe ve korkuların kişiye özel olmadığına ve pek çok insanın bu hislerle kuşatılabileceğine vurgu yapan eser, duygu dünyamızı olumsuz etkileyen durumlardan arınmanın yolunun empati kurabilmekten geçtiğini hatırlatıyor. Peki ya dışarıdaki yaşam? Gökyüzünü saran bulutlar, ağaçların dallarına konan kuşlar, parkları dolduran çocuklar. Dışarıdaki hayat evdekinden farklı akıyor; hayaller, umutlar, hevesler farklı anlamlar kazanıyor. Burcu Yılmaz'ın, tek bir sözcük dahi kullanmadan resimlerle ilmek ilmek dokuduğu Evden Çıktığımda, Grimm Kardeşler'in Hansel ve Gretel'ine saygı duruşunda bulunan, tekrar okumalarda bambaşka keşifler yaşatan, çok katmanlı bir görsel anlatı sunuyor. İçine kapanık, dış dünyaya karışmaktan ürken bir çocuğun duygularını çizgiler eşliğinde öyküleştiren kitap, korkularla yüzleşme ve cesaretini toplama hususlarında okurlara önemli paylaşımlarda bulunuyor. Sanatçının resimlerinde hayat bulan sessiz sözcükler, duygularının ipini çeken endişeli ama bir o kadar da özgür ruhlu bireylerin, kendilerini gerçekleştirme serüvenlerine kılavuzluk ediyor. Evden Çıktığımda, atılması gereken cesur adımları ve deneyimlenmesi gereken gerçeklikleri dev bir düşünce bulutu altında topluyor, göğe salıyor; ruhumuzu kemiren ve adımlarımızı geri geri çeken tüm karamsarlıkları bertaraf ediyor. Hayatın getirdikleri ve götürdüklerine dair farkındalığımızı artırıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cesur-sesi-ve-farkli-yorumuyla-nora-bir-bebek-evi-oyunu-seyirciyle-bulustu/", "text": "Nilüfer Kent Tiyatrosu, Nora: Bir Bebek Evi isimli yeni oyunuyla tiyatro severlerin karşısına çıktı. Yönetmenliğini Ebru Nihan Celkan yaptığı, Nilüfer Kent Tiyatrosu oyuncularının da sahnelediği oyun, ilk gösterimde büyük alkış aldı. Nilüfer Kent Tiyatrosu, Murat Daltaban'ın Genel Sanat Yönetmenliğinde yaz aylarında başladığı yeni sezonda, Mark Ravenhill'in Vur Yağmala Yeniden oyunu ve Kuş Öpücüğü oyununun ardından dünyaca ünlü bir klasik olan Nora: Bir Bebek Evi'nin çağdaş ve radikal yeni bir uyarlamasıyla sezona devam ediyor. Stef Smith'in yazdığı, Ayberk Erkay'ın çevirdiği Nilüfer Kent Tiyatrosu'nun yeni oyunu Nora: Bir Bebek Evi'nin yönetmenliğini Ebru Nihan Celkan yapıyor. Oyunda Nilüfer Kent Tiyatrosu oyuncuları Adem Mülazim, Barış Ayas, Melisa İclal Yamanarda, Mesut Özsoy, Pınar Hande Ağaoğlu ve Zeynep Çelik Küreş oynuyor. Norveçli yazar Henrik Ibsen'in 1879 yılında kaleme aldığı Nora, A Doll's House adlı oyun, Britanyalı yazar Stef Smith'in cesur ve yeni yorumuyla üç farklı zaman diliminde Nilüfer Kent Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu oyunda yeniden şekilleniyor. Nora: Bir Bebek Evi tarihsel feminist kazanımları işaret eden üç farklı zamanda geçmektedir: 1918, 1968 ve 2018. Üç farklı zamandan üç farklı Nora, tek bir hikayeyi aktarmak üzere sahnede yer alıyor. Oyunda, kadınların oy hakkı mücadelesi, özgürlük rüzgarlarının yoğun estiği 60'lar ve deneyimlediğimiz modern zamanlar konu ediliyor. , Nora, mükemmel bir eş ve annedir. Sorumluluk sahibi, güzel ve her şeyi her zaman doğru yerde yapan bir kadındır. Ancak geçmişinden bir sır aniden ortaya çıkınca Nora'nın hayatı hızla çözülür. Üç gün boyunca, Nora, kendisini ve ailesini korumak için savaşmalı ya da her şeyi kaybetme riskini göze almalıdır. Nora Helmer oyunun sonunda eski hayatının kapısını öylesine kapatmaz. Kapıyı çarpar. Onun çarparak çıktığı evin kapısına ait ses, ilk kez oy kullanan kadınların neşesinde, kürtaj hakkının elde edilmesinde ve bugün #MeToo hareketinde yankılanmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cesur-tehditkar-ve-edepsiz-kadinlar-mart-ayinda-kundura-sinemada/", "text": "Ava Gardner ve Marilyn Monroe'nun performanslarında sinema tarihinin en etkileyici femme fatale'lerinden ikisini izleyeceğimiz Technicolor harikası filmler Pandora And The Flying Dutchman / Pandora ve Uçan Hollandalı (1951) ile Niagara (1953), restore edilmiş 4K çözünürlüğündeki kopyalarıyla Türkiye'de ilk kez Kundura Sinema'nın Mart programında seyirciyle buluşuyor. Sirenik femme fatale Pandora rolünde Ava Gardner'ı yıldız kategorisine yükseltmiş 1951 yapımı İngiliz romantiği Pandora ve Uçan Hollandalı, mitolojiden edebiyata uzanan referansları ve ünlü sanatçı Man Ray imzalı tasarımlarıyla da benzersiz bir film. Sinemada Marilyn Monroe efsanesini başlatmış 1953 yapımı suç filmi Niagara ise, muhteşem oyunculukları ve ritmik temposu kadar Monroe'nun modadan popüler kültüre, derin izler bırakmış Rose karakteri ile de kara film türünün hazinelerinden. Mart'ta ayrıca, Kundura Sinema'nın geçen yıl büyük ilgi gören sessiz film programı Nasty Women / Sinema'nın Edepsiz Kadınları ikincisiyle devam ediyor. Ahlak kavramı ve cinsiyet rolleriyle sınırlandırılmayı reddeden, kuralları hiçe saymış ilk kadın komedyenlere selam gönderen sessiz filmlerden oluşan program, 12 ve 27 Mart tarihlerinde piyanist ve müzisyen Gonca Feride Varol'un canlı müziği eşliğinde gösterilecek. Sınırlı sayıda olan ve bugün satışa çıkan gösterim biletlerini %20 indirim fırsatıyla beykozkundura. com adresinden alabilirsiniz. Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası'nın kazan dairesinden dönüştürülen ve özgün endüstriyel mimarisiyle sıradışı bir izleme deneyimi sunan Kundura Sinema, film tutkunlarını ve sinema tarihine meraklıları mutlu edecek bir program ile geliyor. Mart ayında, kara film türünün meşhur iki örneği olan, Technicolor harikası filmler Pandora And The Flying Dutchman / Pandora ve Uçan Hollandalı (1951) ile Niagara (1953), 4K çözünürlüğündeki restore kopyalarıyla Türkiye'de ilk kez seyirciyle buluşurken, geçen yıl büyük ilgi gören Nasty Women / Sinema'nın Edepsiz Kadınları adlı canlı müzik eşliğinde sessiz film programı da ikincisiyle devam ediyor. Gösterimlerin sınırlı sayıda olan biletleri ise 13 Şubat'tan itibaren %20 indirim fırsatıyla beykozkundura. com adresinde satışa sunuldu. 5 ve 26 Mart tarihlerinde gösterilecek 1951 yapımı Pandora ve Uçan Hollandalı, içinde bir tek umudun kaldığı yasaklı kutuyu açan Pandora ve hayalet gemisiyle kıyamet habercisi sayılan Uçan Hollandalı efsanesinin gotik bir birleşmesi. İngiliz yönetmen Albert Lewin'in mitolojiden olduğu kadar Guillaime Appollinaire, Matthew Arnold ve Ömer Hayyam'a uzanan edebiyat referanslarıyla da dikkat çeken film, 1930'ların başında İspanya'da Esperanza adlı kurmaca bir balıkçı kasabasında geçiyor ve uhrevi güzelliğiyle erkekleri uçurumun kenarına sürükleyen, çekici olduğu kadar kalpsiz ve umarsız Amerikalı şarkıcı Pandora ile kasabaya kısa süreliğine demir atmış gizemli ve mesafeli Hollandalı denizci Hendrick van der Zee'nin kederli aşk hikayesini anlatıyor. Sirenik femme fatale Pandora rolünde Ava Gardner'ı star mertebesine yükselten film, ünlü sanatçı Man Ray'in De Chirico tarzı gerçeküstücü bir dünya yarattığı resimleri ve tasarımlarıyla da benzersiz bir yetişkin peri masalı. 19 Mart Cumartesi günü gösterilecek Henry Hathaway imzalı 1953 yapımı Niagara ise, sinema tarihinin en meşhur femme fatale'lerinden Rose rolünde Marilyn Monroe'nun doğuşunu müjdeleyen bir başka klasik. Bir tutku suçu hikayesi anlatan film, muhteşem oyunculukları, yaklaşan felaket hissini son sahnesine dek koruyan ritmik temposu ve dönemi için bile çok ileride sayılan derinlikli karakterleriyle kara film türünün hazinelerinden. Alışılageldik komedi rollerinden çok başka bir Marilyn Monroe'yu izlediğimiz filmde onun yıkıcı kadın performansı, hem büyüleyici hem de korkutucu biçimde insan cinselliğinin ve tutkusunun güçlü bir portresini çiziyor. Yakut kırmızısı dudakları, moda dünyası kadar popüler kültürü de derinden etkilemiş Dorothy Jeakins tasarımı ikonik pembe elbisesi ve platin sarısı bukleleriyle ışıltısından bir an bile gözümüzü alamadığımız Monroe'nun arnavut kaldırımlı cadde boyunca yaptığı o ünlü yürüyüş, sinema tarihindeki en uzun yürüyüş rekorunu halen elinde tutuyor. Kundura Sinema'nın geçen yıl büyük ilgi gören Sinema'nın Edepsiz Kadınları adlı sessiz film programı ikinci bölümüyle devam ediyor. Adını, Donald Trump'ın 2016 yılında Başkanlık Tartışması sırasında rakibi Hillary Clinton'a yönelik bir hakaret olarak sarf ettiği ve bir anda küresel bir feminist hareketinin sloganına dönüşen nasty woman sözünden alan program; ahlak kavramı ve cinsiyet rolleriyle sınırlandırılmayı reddeden, kuralları hiçe saymış kadın komedyenlere selam gönderiyor. Dönemin meşhur olan ama bugün isimleri unutulmuş kadın komedi oyuncularına saygı duruşunda bulunan programın ikincisi; 1899-1914 tarihleri arasında ABD, Fransa ve İtalya'da çekilmiş sessiz kısa filmlerden özel bir seçkiyi bir araya getiriyor. Küratörlüğünü EYE Filmmuseum'un Sessiz Sinema küratörü Elif Rongen-Kaynakçı, film akademisyeni, yazar, feminist ve kuir aktivist Laura Horak ve film ve medya yazarı Maggie Hennefeld'in yaptığı program kapsamında 6 kısa film Türkiye'de ilk kez 12 ve 27 Mart tarihlerinde seyirciyle buluşacak ve gösterimler piyanist, müzisyen ve prodüktör Gonca Feride Varol'un canlı müziği eşliğinde gerçekleşecek. Tam 85 TL, İndirimli 65 TL'den satışa sunulan gösterim biletlerini beykozkundura. com adresinden satın alabilir, iki ve daha fazla bilet alımlarında %20 indirimden yararlanabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cetin-emec-olumunun-32-yilinda-keman-koncertolariyla-aniliyor/", "text": "İDSO DenizBank Konserleri'nde gazeteci Çetin Emeç aramızdan ayrılışının 32. yılında sevgi, saygı ve özlemle anılıyor. Çetin Emeç'i Anma Konserinde, Avusturyalı şef Ernest Hoetzl yönetimindeki orkestra, dünya çapında önde gelen orkestralar ile sahne alan Rus kemancı Maria Solozobova'ya eşlik edecek. Bu haftaki konser repertuarında, müziği bir aşama ileri taşıyan iki dev ismin; klasik döneme hayranlıklarını romantik atılımlar ve tutkulu müzikleriyle birleştiren Max Bruch ve Franz Schubert'in eserlerine yer verilecek. Romantik dönemin son bestecilerinden kabul edilen Alman besteci ve orkestra şefi Max Bruch'un Keman Konçertosu No:1 Op.26 Sol Minör eserini takiben; kendisi bir nevi melodi demek olan Liedin en büyük üstadı. Avusturyalı besteci Franz Schubert'in Senfoni No:3 Re Majör adlı eseri sanatseverlerle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cevreci-felsefesiyle-turkiyenin-ilk-surdurulebilir-mucevher-markasi-runda-jewelry/", "text": "Türkiye'nin ilk sürdürülebilir mücevher markası Runda Jewelry, Londra merkezli Responsible Jewellery Council sertifikasıyla çevreci felsefesinin altını dolduracak adımlar atmaya devam ediyor. Eğer henüz Türkiye'nin ilk sürdürülebilir mücevher markası Runda Jewelry ile tanışmadıysanız sizi böyle alalım... İrlandaca gizem anlamına gelen Runda, Türkiye'nin ilk sürdürülebilir mücevher markası olarak tabiatın mistik ve kusursuz döngüsünden aldığı ilhamla lüks ve çevre dostu tasarımlara imza atıyor. Felsefesini şeffaf ve sürdürülebilir bir sistemle bütünleştiren Runda Jewelry, dünyadaki karbon ayak izimizi azaltma hedefiyle mücevherlerinin tamamında %100 geri dönüştürülmüş altın ve lab-created pırlantaya yer veriyor. Doğal kaynak kullanımını minimuma düşürme amacıyla dünyada sayılı markanın sahip olduğu bir sistem inşa eden marka, tasarım hammaddelerini kendi tesislerindeki ileri teknoloji makineleriyle üretiyor, %100 doğa dostu materyallerle çevreci ambalajlar kullanıyor. Altın, pırlanta ve değerli taşların incelikli stil kodları ve el işçiliğiyle kolye, yüzük, küpe ve bileklik tasarımlarına dönüştüğü beş farklı Runda Jewelry koleksiyonu bulunuyor. İnsanlık tarihinin her döneminde rehber kabul edilen ay ve evrelerinin enerjisini yansıtan Moonlight; tüm medeniyetlerde yaşam kaynağı addedilen güneş ve doğum, yaşam, ebedilik sembollerinden alınan ilhamla tasarlanan Helios ve tabiatın ahenkli geometrik dengesini yücelten Harmony gibi tüm koleksiyonların tasarım odağı doğa etrafında şekilleniyor. Mitolojide çiçeklerin ve baharın tanrıçası olan Chloris'ten ilham alan koleksiyon, değerli renkli taşlar ve pırlantalarla yeni başlangıçların sembolü, yaşamın varoluş döngüsünü yansıtan Endless, malahit taşının pozitif aurasıyla yeşili vurguluyor. Hayatının her alanında bilinçli, özenli ve özgün seçimler yapan kadınlara hitap eden Runda Jewelry'nin; incelikli bir el işçiliğiyle hayata geçirilen koleksiyonlarına rundajewelry. com adresinden, Brandroom ve Galeries Lafayette mağazalarından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ceyda-balaban-dijital-sahne-turkiyede-bir-ilk-sanatsal-bir-deneme/", "text": "Sanatçı Ceyda Balaban ile Dijital Sahne'den yola çıktık, kariyeri ve daha önceki çalışmaları üzerine konuştuk. Onu yakından tanımak için sohbetimize davetlisiniz. Ben hep koşturuyorum. Sadece her zaman ne kadar koşturduğum bu kadar görünür olmuyor. Hali hazirda Zorlu ile birlikte Hermes vitrin tasarımları ve Kanada'da büyük bir sanat projesi ile uğraşıyordum. Zorlu PSM işine gelince, bu proje geçtiğimiz temmuz ayından beri süregelen bir proje. Tasarım ve üretim süreçleri temmuzda başladı. Çekimler de şubat başında bitti. Yani düşündüğünüz gibi haftalık koşturmalar değil. Bu kadar cok oyunu gündelik tasarlayıp üretmek ve istediğiniz sonucu almak pek mümkün olabilecek bir şey değil. Kapsamlı ve büyük işleri gerçekleştirebilmek tabii ki iyi bir ekip çalışması gerektirir. Çok çalışkan ve iyi bir ekibim var. Ancak ne yazik ki pandemi sürecinde işler çok da olması gerektiği gibi ilerleyemedi. Meslek hayatım boyunca en yalnız kaldığım callışma süreçlerinden geçtim diyebilirim. Birçok şeyi kendi kendime yapmak zorunda kaldım. Bu benim için oldukça değişik bir tecrübe oldu. Öncelikle söyleyebilirim ki Dijital Sahne Türkiye'de bir ilk. Biz alışılagelmişin dışında bir şeyler yapmak istedik. Kendi adıma sanatsal bir deneme gibi düşünüyorum bunu ben. Tiyatronun zamansız kültleşen eserlerinin kesitleri, günümüz perspektifinde yorumlandı. Yüzyıllar da geçse hala aynı davranışların ve konuların hayatımızda olduğunu gördük. Köhneleşmiş, bir noktada sıkışıp kalmış, sıradan dekorlar yerine abstakt bir yaklaşımla ilerlemeyi seçtim. Doğrudan bir anlatım yerine izleyiciyi daha hayal etmeye yönelten ucunu açık bırakan bir masal dünyası yaratmak istedim. Boşlukları herkesin kendisinin doldurabileceği bir hayal dünyasi. Bence genel anlayış hem uyarlama hem de oyun açısından aynı doğrultuda. Galatasaray Üniversitesi'nde sinema eğitimi aldim. Onun üzerine de Londra'da tasarım ve kostüm tasarımı eğitimi gördüm. 2016'da yılın en iyi artisti seçildikten sonra Paris Hermes'in Scenographie ile ilgili olan Ecole du Faubourg diplomasını aldım. Sorunuza dönecek olursam tiyatro eğitimim yok ama hayatım boyunca hep yapmak istediğim ve ilgimi çeken bir alan olduğunu söyleyebilirim. Sahnelerle sürekli haşır neşirdim. Üniversitede okurken Rolling Stones'un Bridges to Babylon konser turunun, Guns'n Roses, Bon Jovi, Ricky Martin, Metallica, Prodigy, Pearl Jam gibi müzisyen ve grupların konserlerinin dev sahne prodüksiyonlarının kurulumlarında birebir çalıştım. O zamanlar dönemin en büyük organizasyon şirketi olan Ahmet San ile bilikte çalışıyorduk. İlerleyen zamanlarda dünyanın birçok yerinde büyük starlara sahne ve kostüm tasarımları da yaptım. Sinemada da yönetmen yardımcısı olarak çalıştım. Moda alanında da büyük işlerde yer aldım. Yani bir şekilde tiyatronun hep etrafından dolandım. Hayat bu zamanda, hem de en zor zamanda pandemide en çok yapmak istediğim şeyi karşıma çıkardı. Sonsuz koşuşturmalarım ve aynı anda yapılan bir sürü iş arasında hayat birden durdu. Tiyatro, buna ayırabilecek zamanı bulabildiğim ve konsantre olabileceğim bir dönemde geldi bana. Dijital Sahne'den önce ya da sonra diye bir zaman söyleyemiyorum aslında. Ben sürekli çalışan ve üreten biriyim. Hermes ile 11 yıldır çalışıyorum. Turkiye'de ve dünyada pek çok şehirde vitrin tasarımlarını yaptım, yapmaya devam ediyorum. Harvey Nichols Global ile hem yurt dışı hem yurt içi olmak üzere senelerce çalıştım. Türkiye'de de çalıştığım bir sürü büyük yerli marka var. Hem yaratıcı danışmanlık hem de vitrin tasarımları için... Devlete yaptığım sergi projeleri, Fashion Week'lere özel sergiler, şovlar, vs... Bir de kaç senedir çok vakit ayıramadığım kostüm tasarım ve styling geçmişim var. Yerli ve yabancı markaların kampanyaları dışında Kelis, Nas, Shapeshifters, Tarkan, Kenan Doğulu, Gülşen, Yalın gibi performans sanatçıları ile çalıştım. Şimdilerde Kanada'da büyük bir sanat alanının ve bulunduğu bölgenin çevresinin tasarımlarını yapıyorum. Mayıs ayında yeni Hermes vitrinlerim geliyor. Önümüzdeki yıla kadar da bir sinema projesi olacak. Londra'da mayıstan sonra Selfridges markası ile bir projem var. Tasarım çok genel bir kavram. Bir sürü disiplinde ayrı ayrı çok sevdiğim tasarımcılar var. Her ne konuda olursa olsun hepsinden ilham aliyorum. Ama skenografi özelinde soruyorsanız Gorge Melies'e büyük hayranlığım var. Kendisi aynı zamanda bir sihirbaz ve 1902'de yaptığı Le voyage dans la Lune isimli ilk film de tıpkı sihir gibi ve cok teatral. Josef Svoboda, alanında zamanının çok ötesinde bir skenograf. Adolphe Appia ise bu konuda tam bir devrimci. Ta 1800'lerde bu işi yapıyormuş. Space Odyssey ve Starwars dünyalarının yaratıcısı Harry Lange de çok sevdiğim ve hayranlık duyduğum bir yapım tasarımcısı, skenograftır. Dr. Strange Love filminin yaratıcısı Ken Adam'ı da çok severim. Adam Stockhaussen'ı da keza öyle. Wes Anderson'un en beğendiğim filmlerinin yaratıcısıdır. Ben en cok Nora'yı seviyorum bir de Bir Yaz Gecesi Rüyası'nı. Tüm dekorlar tek tek el işi ile yapıldı. Her bir dekor el ile şekillendirildi; çok zor ama bir o kadar da zevkliydi. Bir Yaz Gecesi Rüyası'nda sahnedeki çiçeklerin hepsi elde yapılmış tel heykeller. Üc Kız Kardeş ve Hırçın Kız'da da naylonlardan fantastik bir dünya yarattık mesela. Onları de hep elle yaptım. Galiba en çok yorulduğum ve zaman harcadıklarım aklıma geldi ilk. Oyunları ayırmam doğru olmaz ama en el emeği göz nuru onlar olduğu için onları söyledim. Ben teknoloji ya da dijital dünya ile çok da iyi ilişkileri olan biri değilim aslında. Ancak ne var ki hayat şartları bizi artık dijital dünyaya doğru götürüyor. Ve ne yazik ki bazı sanat dallarını yaşatabilmek için çeşitli yollar deniyoruz ve dijital dünyayı doğru kullanmaya çalışıyoruz. En azından geçici olduğunu düşünmek istediğimiz bu dönemlerde. Tiyatronun interaktif bir sanat olmaktan çıktığını ya da çıkacağını düşünmüyorum ya da buna inanmıyorum. Değişik işler ya da türler denenebilir ama bu ana konudan saptığımız ya da başka bir yola doğru gideceğimiz anlamına gelmemeli. Şu an en büyük hayalim gönül rahatlığıyla uçağa binip Londra'ya gidebildiğim, sağlıklı bir dünya. Birine sıkı sıkı sarılıp dev bir klüpte 1500 kişi ile zıplayarak dans etmek. Bunları yapabilirsem o zaman dev bir müzikal ya da fantastik bir filmin skenografisini yapmayı hayal edebilirim. Genellikle dünyada sanatla, modayla, müzikle, sinemayla, tiyatroyla ilgili ilgimi çeken ne varsa öğrenmeye ve anlamaya çalışırım. Yeniliklerden haberdar olmak için elimden geleni yaparım. Sanat popülerleştikçe kendi içinde trendler oluşuyor. Kimlikler, politikalar, iletişim araçları, hatta dünya değiştikçe sanat da buna dahil oluyor. Genel geçer sanat değerleri içinde andığımız sanat dallarından çok farklı dallar ortaya çıkıyor. Bunlara da sanat diyoruz. Ya da hayatımızı meşgul eden konular içinde sanat da değişiyor. Kadın haklarını, ırkçılığı, cinsiyetçiliği ya da iklim değişikliğini anlatan sanat eserleri günümüz koşullarında daha çok ses getiriyor, daha çok ilgi çekiyor, daha çok görünür oluyor mesela. Toplumun derdine ya da hayatın renklerine göre sanat da kendini, bu adına trend dediğimiz şeyin içinde bulabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ceyda-duvenci-turkiyede-ozel-ihtiyac-sahibi-cocuklar-bir-okula-kabul-edildiginde-bu-bir-lutufmus-gibi-gosteriliyor/", "text": "Kalpleri sizin çocuklarınızın kalbi ile aynı diyor, sevgili Ceyda Düvenci, Serebral Palsi'li kızı Melisa'dan yola çıkarak yazdığı Balköpüğü serisinin son kitabı üzerine yaptığımız söyleşide. Zaten ve hiç kuşkusuz söyleşinin kilit cümlesi de işte tam bu cümle: Kalpleri sizin çocuklarınızın kalbi ile aynı. Bunun bilinciyle özel ihtiyaç sahibi çocuklara bilinçli bir nezaketle yaklaşmamız gerektiğini hatırlayarak söyleşiyi okumanızı dilerim. İstatistiklere göre Türkiye'de her yıl 6 binden fazla bebeğe Serebral Palsi tanısı konuluyor. Tüm dünyada her yıl 6 Ekim'de Serebral Palsi'li çocuklara dikkat çekmek amacıyla yeşil renkle simgeleştirilen etkinlikler yapılıyor. Oyuncu Ceyda Düvenci ise Serebral Palsi'li kızının hikayesinden aldığı ilhamla çocukların ve yetişkinlerin kitaplığında mutlaka yer alması gereken, özel çocukları anlattığı Balköpüğü serisini yarattı. Düvenci ile üçüncü kitabı Balköpüğü ile Tatlı bir Merhabanın yakın dönemde raflarda yerini alması vesilesiyle sohbet ettik. Öğrenmemiz ve fark etmemiz gereken ne çok şey var, bu söyleşi biraz da bunu anlatıyor. Beynin herhangi bir noktasında oluşan deformasyon sonucu vücuttaki bir yeteneği kaybetmek, Serebral Parsi'nin en düz anlatımı. Çok çeşidi var. Beynin hangi noktasında ne kadar derecede hasar gördüğü ile doğru orantılı olarak serçe parmağınızı da kullanamıyor olabilirsiniz, tüm bedeniniz de kullanamıyor olabilirsiniz. Derece ve çeşitleri var maalesef. Çok teşekkür ederim, beğenmenize çok sevindim. Bal Köpüğü kitabının ilkini yazdığım andan itibaren bunun bir seri olacağını çok iyi biliyordum. Çünkü yola çıkma amacı buydu. Biz çocukluğumuzda Ayşegül serisiyle, Cin Ali'lerle büyüdük. Hep bir kahraman vardı. Neden bu kez kahraman özel ihtiyaç sahibi bir çocuk olmasın diye düşündüm. Çünkü sonuçta Melisa benim hayatımın kahramanı ise yaşadığı şeyler, hayatın içinde karşılaştığı şeyler ve bunlarla mücadelesi bakımından okuyan herkesin kahramanı olabilirdi. O yüzden bir kitap serisi olacağını bilerek çıktım yola. Evet başrol Melisa ve rahatsızlığından ötürü yaşadıkları. İlk kitabı kendim yazmıştım. Melisa ilk kitaptan çok etkilendi ve ikinci kitabı birlikte yazmak istedi. O yüzden ikinci kitap tamamen kurgu. Melisa ile birlikte yazdığımız bir kitap. Ama üçüncü kitap da yine birinci kitap gibi birebir Melisa'nın yaşadığı durumu anlatıyor. Birinci kitap daha çok Melisa'yı tanıtmak içindi. Genel hikaye dışında yürüteci, ateli ve hayatın içinde nasıl hareket edebbildiği gibi ayrıntılar vardı. İkincisini Melisa ile yazınca biraz kurgusal olduğu. Böylelikle aslında belki de Melisa'nın hayal gücünü keşfetmiş olduk. Üçüncü kitap, Melisa'nın bir okula kabulü ile ilgili ama okula kabul edilene kadar bir sürü okuldan reddedilişi gerçek bir anaokul hikayemiz diyebiliriz. Kesinlikle her özel çocuğun kaynaştırma eğitimi almaya hakkı var. Özel çocukları tanımayan, onların dünyasını bilmeyen ebeveynler için de bu mektuba ihtiyaç var. Çünkü çocukların arasındaki diyalogda hiçbir sıkıntı yok. Onlar gayet güzel hallediyorlar aralarında. Ne zaman ki veliler ve klişe diyebileceğim cümleleri giriyor hayatınıza, o zaman çocukların ilişkisi de altüst oluyor, özel ihtiyaç sahibi çocuğun okuldaki hayatı da. Dolayısıyla evet her okulun kaynaştırma eğitimine hazırlıklı olması şart ve her okulun velilerini de kaynaştırma eğitimine hazırlaması şart. Bu, bir mektupla ya da uzmanlar tarafından velilere verien bir eğitimle olabilir. Serebral Palsi'li bir çocuğun eğer başka bir teşhisi yoksa zeka ile ilgili bir engeli söz konusu olmuyor. Dolayısıyla da zeka ile ilgili bir sorunu olmayan her çocuk, dünyanın her ülkesinde sağlıklı çocuklar gibi eğitim hakkına sahip, okula rahatlıkla gidebiliyor. Fakat bizim ülkemizde özel ihtiyaç sahibi çocuklar, bir okula kabul edildiklerinde bu böyle bir lütufmuş gibi oluyor. Zaten kabul eden bir okul bulmakta da oldukça zorlanıyoruz. Ya okullarının hazır olmadığını ya öğretmenlerinin bu konuda eğitilmediğini ya da veli profillerinin ve çocukların böyle bir kaynaştırma eğitimine hazır olmadıklarını söylüyorlar bahane olarak. Herhangi bir okul kabul ettiğinde de böyle bir sistemin içinde bu bir lütufmuş gibi oluyor. Halbuki dünya üzerinde bu böyle değil. Zeka geriliği olan çocuklar için zaten özel eğitimler söz konusu. Zeka geriliği olmayan, bedensel sıkıntısı olan tüm farklı gelişim gösteren çocuklar da diğer her çocuk gibi istediği okulda okuma hakkına sahip. Biz sizi kabul edemeyiz gibi bir dönüş olması söz konusu bile değil. Her okul, veli, öğrenci ve öğretme bu konuda donanımlı. Bizim ülkemizde maalesef böyle değil. Kaynaştırma eğitiminin çocuklara da, özel ihtiyaç sahibi çocuklara da çok faydası var. Bir kere sağlıklı çocuklarımız işe yaramış hissediyor kendilerini. Önce yadırgıyorlar, öğrenme sürecine giriyorlar. Akıllarına gelen her soruyu olduğu gibi soruyorlar. Ben zaten Melisa'yı evde büyütürken gerekli eğitimleri aldırdım bunun için. Hep konuşabildiği bir psikoloğu var. Dolayısıyla toplum içinde olabilecek tepkilere karşı nispeten Melisa hazırlıklı. Bu sebeple nasıl cevap vermesi gerektiğini biliyor. Bazen hiç cevap vermiyor, gerçekten arkadaş oldukları zaman diğer çocuklar Ben Melisa'ya bugün yardım ettim. Melisa düşüyordu ben onun elinden tuttum. Melisa'nın sıraya oturmasına yardımcı oldum. Bir tane kelime öğrettim diye evlerine gidiyorlar ve kendilerini işe yaramış ve iyi hissediyorlar. Melisa zaten kabul gördüğü için çok mutlu oluyor ama tabii ki özel çocuklarla ilgili bilgisi olmadan büyütülen çocuklar ona çok acımasız da davranabiliyor. O zaman da eve gelip saatlerce ağlıyor. Belki de bu kitabı yazmamın en büyük sebeplerinden biri bu. Bir çocuğu büyütürken Balköpüğü serisini okuduğunda aileler hem kendileri hem de çocukları özel çocukları öğrenmiş olacaklar. Böylelikle o özel çocuğu gördüklerinde onu kırmamak için gayret edecekler, buna imtina edecekler diye umut ediyorum. Melisa'nın gelişiminde beni en çok etkileyen şey; her yeni gün bir önceki günden farklı uyanıyor, mutlaka bir şey öğrenmiş oluyor aslında her çocuk gibi. Olabildiğince yapabildiği şeylere odaklanmaya çalışıyorum. Tabii ki anne olarak yapamadıklarına daha çok odaklanıyorum ama yurt dışında gittiğimiz bütün psikologlar ve terapistler, burada da destek aldığımız isimler, Hep yapabildiklerine odaklan ve yapabildiklerini hatırlat ona diyor. Bu bir güven duygusu sağlıyor. Melisa'nın kafasını çevirip, İmdat! dediği yerde olmak, duygularını anlamak, duygularını dışa vurabilmesi için yardımcı olmak, bunun için evde bir güven ortamı hazırlamak çok önemli. Ağladığı zaman, Bunda ağlayacak ne var? ya da korktuğu zaman, Bu korkulacak bir şey değil gibi cümlelerle yaklaşmak yerine, Evet, haklısın, üzüldün. Ben de senin yerinde olsam üzülürdüm. Evet, ağlamak iyi gelir ya da, Evet, korkmakta haklısın çünkü çok hızlı hareket ediyor ve hızlı hareketler seni güvensiz hissettiriyor gibi hissettiği her duygu durumuna aslında hak vermek ve yanında olmak önemli. O zaman o da kendini yeterince güvende hissediyor ve Hatalarımın, yapabildiklerimin ve yapamadıklarımın, bütün duygularımın kabul gördüğü bir aile ortamındayım deyip kendine daha güvenle bırakabiliyor. Evet, ben de sevgili Berrak Yurdakul sayesinde, Bilinçli nezaket kelimesini tekrar hayatıma soktum. Kesinlikle özel ihtiyaç sahibi çocuklar, bilinçli nezakete ihtiyaç duyan çocuklar. Dolayısıyla eğer nazik biri olduğunuzu düşünüyorsanız, hayatın içinde nezaket gösterdiğinize inanıyorsanız, özel ihtiyaç sahibi çocuklar ve yetişkinler gördüğünüzde ya da özel ihtiyaç sahibi yetişkinler gördüğünüzde onlara bilinçli nezaket göstermelisiniz. Bu çok önemli. Çok kıymetli dernekler var, çok güzel işler yapan dernekler var. Ankara'da SERÇEV var mesela, çok güzel işler yapıyorlar. Serebral Palsi ile ilgili. Benim de sonsuz destek olduğum BİR CAN BİN UMUT Derneği var İstanbul'da. Çok dürüst, minimal bir dernek. Bir listesi var, listede sırada bekleyen ihtiyaç sahibi çocuklar var ve siz elinizdeki parayı oraya gönderdiğinizde, Şu isimli çocuğa şunu yaptık, faturası da bu diye gönderen çok kıymetli gencecik Cansel'imiz var, kendisi derneğin kurucusu. Tabii ki SABANCI DERNEĞİ. Metin Sabancı Serebral Palsi konusunda muhteşem şeyler yapıyor. Çok güzel bir okulu var İstanbul'da. Çok kıymetli uzmanlar var. Benim takipte olduğum üç dernek bunlar. Evet, beyinle ilgili sıkıntılar yaşayan çocuklarımız için en önemli şeylerden biri beslenme. Beyin deformasyonu olan çocuklarda gerçekten un tüketmemek çok önemli. Paketli gıdalar tüketmemek çok önemli. Çikolata, gofret, şeker bunlar en büyük zehir. Dolayısıyla da buna göre bir beslenme programları olmalı. Kullandıkları un özel bir un olmalı. Eğer ekmek yiyecekse çocuk, o ekmek gerçekten beyaz ekmek olmamalı. Bunu ailelerin çok iyi araştırması lazım. Artık ülkemizde bu tür beslenmeler için besin alabileceğiniz yerler var. Ama dediğim gibi bunlar da normal alışverişlerinizin iki katı paraya alınan besinler. Çünkü özel unlar, özel yağlardan yapılıyor, özel tatlandırıcılar kullanılıyor. Evet bedeni için çok büyük bir yatırım ama yine maddi açıdan da çok büyük bir yük. Ama fizyoterapi kadar, ergo terapi kadar, duyu bütünleme kadar, konuşma terapisi kadar önemli beslenme. Kitaplarımı tam olarak bu sayfalar için yazıyorum diyebilirim. Seninle aynıyım çünkü... Senden farklıyım çünkü... Yaşadıklarımız üzerinden yazdım onları. Ama tabii ki bir uzman arkadaşımdan da cümlelerimi düzeltmesini istedim. Ama bütün satırlar tamamen bizim yaşadıklarımızdan yola çıkarak yazıldı. Hatta Melisa büyüdükçe sanırım onlara eklemeler yapıyor olacağım. Bu arada her üç kitapta da, isimlerini burada analım, Pervin Özcan, Müjde Başkale, İpek Konak, farklı kadın çizerlerle çalıştınız. Bunun özel bir nedeni var mı, merak ediyorum. Sevgili Pervin'e, Müjde'ye ve İpek'e buradan çok çok teşekkür ediyorum. Gerçekten çok kıymetli bir şey yaptılar benim için. Evet, Bal Köpüğü serisini yaparken yayınevi de, yazar arkadaşlarım da aslında tek bir çizerle çalışmam gerektiğini söylediler. Böylelikle karakter, insanların aklında oturacaktı ve kitapçılarda gördüklerinde, Aaa evet bu da Bal Köpüğü serisi diyerek alacaklardı ve bu şekilde bu bir seri olacaktı. Çok da haklı bulduğum bir müdahaleydi aslında ama ben şöyle bir şey istedim; farklı gelişim gösteren özel ihtiyaç sahibi çocuklar herkesin gözünde de farklı görünüyor. Sizin gönlünüzden baktığınız gözle, mantığınızdan baktığınız gözle, acımak istediğiniz gözle, yardım etmek istediğiniz gözle ya da bilinçli nezaket göstermek istediğiniz gözle aynı çocuk farklı görünüyor. Dolayısıyla da her kitabı farklı bir çizerin çizmesini istedim ki böylelikle farklı gelişim gösteren özel ihtiyaç sahibi kızımın çizerlerin gözünden nasıl göründüğünü de görmek, göstermek istedim. Dolayısıyla da Bal Köpüğü serisi belki de dünyada bir ilk. Farklı çizerlerle çizilecek. Her kitabı o çizerin dünyasından göreceğiz. Benim için çok kıymetli. Balköpüğü serisi için ufukta yeni bir kitap görünüyor mu? Açıkçası ben ileride Balköpüğü'nün gençkız olduğu zamanları da okumayı sabırsızlıkla bekliyorum. Serinin tabii ki devamı gelecek. Şimdi dördüncü kitap üzerine düşünüyorum ama daha genç kızlığına var tabii. Önce bir abla olacak, hayatın içindeki zorlukları biraz yaşayacak, onları deneyimleyecek sonra genç kız olacak. Bir tane de okumaya yeni başlayan çocuklar için küçük bir kitap yazacağım. En azından okula ilk başladıklarında farklı gelişim gösteren bir sınıf arkadaşları olursa ne yapmaları ya da ne yapmamaları gerektiğini minicik onlara anlatan... Bu şekilde devam edecek. Evet, kesinlikle çocuk kitapları aslında yetişkinler için. Aslında böyle düşündüğüm için ilk üç kitabı yetişkinlerin çocuklarına okuyacağı şekilde yazdım. Çocukların kendi kendine okuyacakları kısalıkta değil metinler. Çünkü yetişkinlerin de okumasını istiyorum. Çünkü onların da kafasının içine sokmak istiyorum ki farklı gelişim gösteren özel ihtiyaç sahibi çocuklar korkulacak, tiksinilecek ya da acınacak çocuklar değil. Onları gördüğünüzde çocuğunuzu kendinize doğru çekmenize gerek yok, hiçbir zararları yok. Kalpleri sizin çocuklarınızın kalbi ile aynı. Ve evet, bilinçli nezaket gösterdiğinizde bir çiçeğin açması gibi açıyorlar. Gerçekten çiçek açıyorlar ve hayatınızda çok şeyi değiştiriyorlar. Size bir sürü şey öğretiyorlar. Bunu öncelikle yetişkinleri anlatmamız gerekiyor. Dünyada pek çok örneği olabilir ama Türkiye'de bu tür çocuk kitaplarına pek rastlanmıyor. Tanınır olsun olmasın bir annenin, özel bir durumu olan çocuğundan yola çıkarak hikayeler yazması da çok özel, özellikli ve incelikli bir durum. Bu yola baş koyarken, kitapları yazarken ve yazdıktan sonra nasıl duygular yaşıyorsunuz, bunu tahayyül etmeye çalışıyorum. Bal Köpüğü serisini yazarken çok büyük yolculuklar yapmıyorum aslında. Yaptığım çok büyük yolculuklardan çıkarttığım yüzleşmeler, kabullerim, inkarlarım, bunların hepsini fark edişim, yaralarım, gözyaşlarım, mutluluklarım, kahkahalarım, başarılarımız, Melisa'nın başarısından duyduğum gurur... Aslında başka bir taraftan götürdüğüm bu yolculuktan sonra çıkıyor kitap. O yüzden canımı da acıtmıyor, kötü de hissettirmiyor... Zaten bu yüzleşmeleri ben dokuz senedir düzenli şekilde yaptığı için bunların sonucunda çıkıyor bu kitap. Ajandam var, evet; Meli Melek Ajanda. Yedi senedir kendi tasarladığım ajandamı kullanıyorum. Ve içinde ne olmasını istiyorsam onlar var aslında. Güzel kitapların içinden alıntılar, güzel bir şarkının ya da türkünün sözleri, iyi bir şairden yazılmış bir şiirin dizeleri. Gün içinde kendimle ilgili yapmayı unuttuğum şeyleri hatırlatan, kendime şefkat göstermemi hatırlatan, kendimi sevmemi hatırlatan, kendim için bir şeyler yapmamı hatırlatan cümleler, rengarenk, içimi aydınlatan renkler ve yine tasarımcı elinden çıkmış bir kapak tasarımı ve satın aldığımda Serebral Palsi'li bir çocuğa da sağladığım faydanın bilinci... Paulo Coelho'nun ajandalarından kullanırdım eskiden. Zaten ondan esinlenerek yola çıktım, üstüne bir şeyler kattım. Bu yüzden var. Bir de sürekli kullandığım İngiltere'den aldığım bir ajandam var: Smythson. 1800'lerden beri bir aile şirketinin yaptığı el yapımı bir ajanda bu ve her sene olabildiğince o ajandayı kullanıyorum. O çok daha büyük bir ajanda, defter gibi, defter büyüklüğünde aslına bakarsanız. Daha çok günlük gibi. Meli Melek ajandam da çantamda taşıdığım, yoldaşım gibi, arkadaşım gibi. Aslında genel olarak hep bu iki ajandayı kullanıyorum. Pandemi dönemini nasıl geçirdiniz? Melisa ve Ali, annelerini hep yanlarında görmekten çok mutlu olmuştur hiç kuşkusuz. Evet evde bir arada olmaya çok alıştık, sonrasında nasıl yeni normale alışacağız gerçekten bilmiyorum. Pandemi dönemini anlatması çok zor hepimiz için. Herkes gibi ben de çok umutsuzluğa kapıldığım zamanlardan geçtim. Sağlıklı olduğumuz için şükrediyorum. Ama şükredecek birçok şey de buldum bu süreçte. Bunun dışında tabii ki bizim için değişik olan yine pandemiden sebep, 10 ay gibi geçici bir süre için şehir değiştirmek oldu. Garip bir duygu bizim için. Çocuklarımıza burada bir düzen kurmak, bir eve yerleşmek ama 10 ay sonra tam olarak aslında ne yapacağımızı bilmemek değişik bir deneyim oldu. Bende çok şeyler değiştirdi. İçsel yolculuğumla ilgili çok şeyler deneyimledim. Ve evet gerçekten, belki de herkes gibi, yazsam kitap olurdu diyeceğim bir dönemden geçtik ve geçmeye devam ediyoruz. Hep kendime diyorum ki sabır, sükunet ve şükür. Sanırım bunlar bizi bir arada tutabiliyor sağlıklı bir şekilde. Yeni yılla ilgili galiba en büyük dileğim; bu sene öğrendiklerimden yola çıkarak kendinize şefkat duyun. Hissettiğiniz tüm duygulara hak verin önce ve şefkat gösterin. Kendinize şefkat gösterdiğinizde, sevdiklerinize de büyük oranda bu şefkati gösteriyorsunuz. Tabii ki o yaşa kadar öğrendiklerinizden dolayı bunu yapmak biraz zor. Ama oluyor. Ben denedim, oluyor. Bir sakinlik geliyor. İçinizdeki o sinirler gidiveriyor. Eskiden sinirlendiğiniz şeylere daha sükunetle bakmaya başlıyorsunuz, iyi geliyor. O yüzden yeni yıl için en büyük dileğim; gelişin, içinizdekileri fark edin. Gerçekten yaşamak istediğiniz hayatın peşinden gidin. Siz olun, kendiniz olun, kendinize şefkat duyun, çok anlayışlı olun ve içinizdeki cevheri keşfedin. Sonrası çok güzel oluyor. Enerjiniz hiç bitmesin, size ve güzel ailenize mutlu yıllar sevgili Ceyda Düvenci. Bu güzel röportaj için ve gerçekten doğru sorular için çok teşekkür ederim. Okuyan herkese sevgiler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ceyda-duvenciden-bu-defa-balkopugu-ile-tatli-bir-merhaba/", "text": "Ceyda Düvenci'nin kaleme aldığı Balköpüğü serisi yeni kitabıyla devam ediyor. Serebral Palsi'li Balköpüğü, kendi gibi farkıyla mucize olan tüm çocuklar için okullarda yer açılmasını istiyor. Balköpüğü, anaokuluna başlıyor. Bakalım Balköpüğü'nü okulda nasıl bir macera bekliyor? Ceyda Düvenci, Serebral Palsi'li kızı Melisa ve onun gibi farkıyla mucize olan kahraman çocukların yaşıtlarıyla bir arada eğitim görmeleri için kaleme aldı. Doğan Egmont'tan yayınlanan Balköpüğü ile Tatlı Bir Merhaba hikayesi başkahramanı Melisa'nın anaokuluna başlangıç macerasını okurlarıyla buluşturuyor. Ceyda Düvenci'nin kaleminden çıkan hikayede Melisa, eğitim yolculuğunda karşılaştığı güzellikleri ve zorlukları anlatıyor. Okullarda yaşıtlarıyla bir arada eğitim görmenin önemini gösteriyor ve herkesi okulunda yer açmaya davet ediyor. Bundan önce yayınlanan Balköpüğü ile Tatlı Bir Sürpriz ve Balköpüğü ile Tatlı Bir Macera kitaplarının devamı olan bu yeni hikaye #hayatındayeraç sloganına bir yenisini daha ekliyor ve bu kez #okulundayeraç diyor. Her kitabında farklı kadın çizerlerin illüstrasyonları ile renklenen serinin, bu üçüncü kitabını resimleyen isim ise İpek Konak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/charles-dickens-ve-hanzade-servi-bir-noel-sarkisi-kitabi-hakkinda-konusursa/", "text": "İlk defa 19 Aralık 1843'te yayımlanan Charles Dickens'ın yazdığı, John Leech'in resimlediği Bir Noel Şarkısı, 179 yıl sonra bugün hala çok okunuyor, çok seviliyor. Dickens'ın küçük bir Noel kitabı olarak nitelendirdiği kitabın yıldönümünde bu tuhaf hikayeyi Türkiyeli çocuklara yeniden aktaran Hanzade Servi ile kutluyoruz. Ancak bu kutlamanın çok farklı bir yanı da var. Bay Dickens aramızda, üstelik Hanzade Servi için soruları bizzat kendisi, mezarından hazırladı. Şimdilik yılın son söyleşisi gibi görünen bu söyleşiyi severek okuyacağınızı tahmin ediyorum. Mutlu yıllar! Şimdi okuyacaklarına ister inan ister inanma sevgili okur... Ancak şunu bil ki bazen hayaletler çıkar gelir aramıza ve her şey çok hem çok garip hem de çok normalmiş gibi görünebilir. Tıpkı dünyaca ünlü İngiliz yazar Charles Dickens'ın mezarından kalkıp da bu söyleşiyi yapmış olması gibi! Evet evet, yanlış okumadın. Bundan tam tamına 179 yıl önce yayımlanan, ekonomik sıkıntılar nedeniyle yazıp da para kazandığı Bir Noel Şarkısı için birden canlanıp ayağa kalktı Charles Dickens. Çünkü bunun için iyi bir sebebi vardı. Yazdıkları Türkiye'de çocukların çok sevdiği yazar Hanzade Servi tarafından yeniden kaleme alınmıştı. Bunun nedenini sormayacaktı da ne yapacaktı! Kitabı ben seçmedim. Ama bu, sizi üzmesin. Yayınevim Tudem'in, benim için bir sürü yazar ve eser içinden özel olarak Bir Noel Şarkısı'nı seçmesi, inanın bana tesadüf değil. Kalem tarzım sebebiyle, 'korku ve mizahın iç içe olduğu kitaplar' dendiğinde akla ilk gelen kişiyim. Yani Bir Noel Şarkısı, tam benim tarzım! Kitabınızı yeniden anlatmaya başladığımda da, bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu anladım. Cümlelerimiz, kolayca iç içe geçti. Esprilerinize gülerken, sanki yeniden yorumladığım bir eser üzerinde çalışmıyorum da, kendi yeni kitabımı yazıyormuşum gibi hissettim. Sen de Oku koleksiyonunda klasikleri yeniden yorumlamamızın sebebi, bu özel kitapları okuma güçlüğü çeken ya da kitaplarla arası çok iyi olmayan çocukların da rahatça okuyabilmesini sağlamak. Sen de Oku klasikleri demek! Çok sevdim bu adı. Tudem Yayınları'nı ve sizi kutlarım, tabii diğer klasiklere emek veren tüm yazarları da. Bilmem kaç yüzyıl önce yazılmış bu eserlerin bu yüzyıldaki çocuklara, hele ki okuma isteksizliği ve güçlüğü çeken okurlara ulaşması çok anlamlı. Çok sevdiğim bir diğer önemli romanım Oliver Twist için de dilerim böyle bir çalışma olur. Ne dersiniz, belki yine sizin kaleminizden küçüklerle buluşur. Ah, Sevgili Charles Dickens! Bunu gerçekten çok isterim. Bir an Ebenezer Scrooge gibi horozlanarak, Kitaplarımı yeniden yorumlamaya nasıl cüret edersin? demenizden korktum. Ama tam da söylediğiniz gibi... Okuma güçlüğü çeken ve kitaplara karşı isteksiz çocuklar için Sen de Oku koleksiyonu, mucizevi bir dünya! Sizinle çocuklar arasında harflerden bir köprü olmanın heyecanını yaşıyorum. Tahmin edeceğinizden daha çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Çünkü Ebenezer Scrooge, bana kendi kitap karakterlerimden birini, Yo-Yo'yu hatırlattı. Yo-Yo'nun Scrooge'a hangi yönlerden benzediğini, size röportajdan sonra uzun uzun anlatırım. Ama Scrooge, Yo-Yo'dan biraz daha şanslıydı. Yaşadığı değişim, kesinlikle ilham vericiydi. Bu özel mesajı, yılbaşı ruhu ve ürpertici karakterlerle birleştirmenize hayran kaldım. O seçim, benim özel olarak planlar yaptığım bir konu değil. Kalemimin o yönde her zaman akıcı olduğu söylenir ve çocuklar da anlatımımı severler. Ama Sen de Oku koleksiyonu için yazarken, özel olarak dikkat ettiğim şeyler oluyor. Cümlelerimi daha kısa tutuyorum. Konuyu dağıtabilecek ayrıntılardan ve benzetmelerden kaçınıyorum. Bunun dışında, klasik bir eseri yeniden yorumlarken yazarının tarzının dışına çıkmamaya çalışıyorum. Sonuçta bu kitap, sizin. Okurlar Charles Dickens'ın tarzını görmeli. Ama yeniden yorumlayan ben olduğum için, Hanzade Servi'nin tarzını da hissetmeliler. Tam bu noktada, anlatımımızın kolayca uyum sağlamasının beni mest ettiğini söyleyebilirim. Bu yine yayınevimin, yani sevgili editörüm Ümit Mutlu'nun kararıydı. Bazı isimlerin, çocuklara karışık gelebileceği konusunda hemfikirdik. Ebenezer o kadar melodik bir isim ki, yerine başka bir şey koyulması beni de üzerdi. Yani zor isimlerin okunuşlarını yazmak, bence müthiş bir fikirdi. Maalesef hiç rastlamadım. İnsanlar, genellikle değişmiyor. Bunun sebebi de, her zaman haklı olduklarını düşünmeleri. Çoğu kişi Scrooge'un yerinde olsaydı, eminim ki hayaletlere, kendilerini haklı çıkaracak gerekçeler sıralayıp dururdu. Ve hayaletler de, taşan sabırlarıyla oradan kaçardı. İnsanlar değişmez, ama kendi karakterleri doğrultusunda dönüşebilir. Bu dönüşümü, yaşadıkları tecrübeler ve çoğunlukla acılar sağlar. Önemli olan, olayları, çevremizdeki insanları ve kendimizi doğru değerlendirebilmektir. Sevginin, nefretin, kıskançlığın ya da korkuların, gözlerinizin önüne bir perde çekmesine izin vermezseniz, olgunlaşıp daha iyi bir versiyonunuza dönüşebilirsiniz. Bunu Scrooge gibi, çok geç olmadan yapabilmek gerek. Siz benim korku kitaplarımın hem komik hem ürpertici olmasını neye bağlıyorsanız ben de ona bağlıyorum. Sizin kitabınızın hem komik hem ürpertici olması, bence daha müthiş bir şey. Çünkü onu 1843 yılında yazdınız. Ama belki de tam tersi, 2000'li yıllarda böyle kitaplar yazmak daha anlamlıdır. Ben mizah olmadan her şeyin sıkıcı olacağına inanıyorum. Bu sebeple, en hüzünlü kitaplarımın içinde bile mizah var. Korku da mizahla çok güzel harmanlanabilen bir duygu. Sanırım bunun altında, cesur davranmaya çalışma çabamız yatıyor. Gülebildiğiniz bir şeyden korkmazsınız. Yılbaşı yaklaşırken sizin de bir dileğiniz olmalı. Ben mezarımda mışıl mışıl uyurken sizin için dünyada ne değişsin ya da ne olsun istersiniz, müsaadenizle sormak isterim. Böyle bir soru aldığımda, Peter Pan'ı örnek veriyorum hemen. (Onu da yeniden anlatmıştım. Büyüdükçe, artık uçabileceğimize inanmadığımız için kanatlarımızı kaybediyoruz. Ben kaybetmedim. Bu da, yetişkinlerin kalbinde uyuyanlar dahil tüm çocuklara ulaşabilmenizi sağlıyor. İşin bir de şöyle bir büyüsü var. Dünya çok hızlı değişiyor. Bir sene öncenin çocuklarıyla bir sene sonranın çocukları bile aynı şeylerden hoşlanmayabiliyor. Yüz yıl, iki yüz yıl sonra kitaplarımı okuyacak çocukların da keyif almasını çok isterim. Siz bunu başardınız ve bugünün çocuklarının, esprilerinize güldüğünü duydukça eminim ki çok seviniyorsunuzdur. Kesinlikle haklısınız! Çizimlere bayıldım. Kitabın o büyüleyici ve fantastik ruhunu çok güzel yansıtıyor. Sizinle tanıştığıma mutlu oldum sevgili Hanzade. Umarım dileğiniz gerçek olur. Dickens'tan tüm okurlara sevgiler dilerim. Bu söyleşi vasıtasıyla da bu yüzyılda da hala ve üstelik pek çok dilde okunuyor olmak benim için büyük onur. Herkese teşekkür ederim. Asıl ben teşekkür ederim, sevgili Dickens. Öbür alemden muhteşem bir yazarın sorularını cevaplamak, kesinlikle sıra dışı bir deneyimdi. Dünya var oldukça, insanlar kitaplarınızı okumaya devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/chinawoman-michelle-gurevich-mini-bir-turneyle-turkiyede/", "text": "Geçtiğimiz yıl 6. albümü Ecstasy in the Shadow of Ecstasy'yi yayınlayan Michelle Gurevich, kendine has yorumuyla üç ayrı şehirde gerçekleşecek mini bir turne için ülkemize geliyor. Gurevich, Epifoni organizasyonu ile 9 Aralık gecesi Ankara Milyon Performance Hall'da, 10 Aralık'ta İzmir Hang Out'ta ve 11 Aralık gecesi İstanbul Dorock XL Venue'de sahne alacak. Nico ve Leonard Cohen gibi isimlerle karşılaştırılan müziği ve Alla Pugacheva gibi Sovyet dönemi yıldızlarını andıran sesi ile Michelle Gurevich, Chinawoman adıyla başladığı kariyerine 2016 yılından beri kendi ismi ile devam ediyor. İstanbul, Berlin, Varşova ve Atina gibi şehirlerde her daim biletleri tükenen konserler veren Gurevich; Doğu Avrupa diasporası ve Berlin Queer sahnesini içeren bir niş oluşturdu ve Charles Aznavour, Zeki Müren, Lucio Dalla'nın melodramatik eserlerini sevenleri kendi hayranları arasına katmayı başardı. Her ne kadar konserlerinde kalabalık bir müzisyen ekibiyle çalışsa da, her albümünü aynı alternatif, yalın prodüksiyon tekniğiyle kaydeden Michelle Gurevich; ilk kez canlı dinleyecekler ve dinlemeye doyamayanlar için Aralık ayında üç şehirde, üç farklı konser için ülkemizde!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/chris-rocka-tokat-olayindan-sonra-will-smithe-disiplin-sorusturmasi/", "text": "Bu yıl 94.'sü gerçekleşen Akademi Ödülleri'nde komedyen Chris Rock'a tokat atarak skandala imza atan Will Smith'in Akademi kurulu tarafından sahneyi terk etmesi istendiği ancak bunu reddettiği ortaya çıktı. Geçtiğimiz pazar gecesi gerçekleşen Oscar Ödül Töreni'nde eşi Jada Pinkett Smith hakkında espri yapan komedyen Chris Rock'ı milyonların önünde tokatlayan Will Smith'in olaydan hemen sonra Akademi'nin Salondan çıkın talebini kabul etmediği ortaya çıktı. Olay sırasında fazla tepki vermemesiyle tüm dünyayı şaşırtan Rock da ilk defa açıklamada bulundu. Akademi Ödül Töreni'nde ödülleri gölgede bırakan olayın ardından geceyi düzenleyen organizasyon biriminin, Will Smith'e disiplin soruşturması başlattığı ortaya çıktı. King Arthur filmi ile en iyi erkek oyuncu dalında kariyerinin ilk Oscar'ını kazanan Will Smith, Chris Rock olayından sonra ödülünü almış ve gözyaşlarıyla sevdiklerini her zaman koruduğunu söyleyerek salondakilerden özür dilemişti. Sanatları ve Bilimleri Akademisi konuyla ilgili olarak Will Smith'in töreni terk etmesi istendi ama o bunu reddetti. Durumu farklı şekilde ele alabilmemiz gerektiğini kabul ediyoruz açıklamasında bulundu. Tüm dünyada tepki çeken ve sosyal medyayı kasıp kavuran olay hakkında yorum yapan pek çok kişi aktörün ödülünün elinden alınmasını ya da ödülün kendisine hiç verilmemesi gerektiğini belirten paylaşımlarda bulundu. Tokat olayının ardından Chris Rock'ın şovunun biletleri hemen tükendi. Komedyen Rock, Demi Moore'un oynadığı 1997 yapımı G. I Jane isimli filmine atıfta bulunarak Jada, seni seviyorum. G. I. Jane II'nin gelmesini dört gözle bekliyorum dedi. Bir süredir saçkıran olduğu için saçlarını kazıtmak zorunda kalan Will Smith'in eşi Jada Smith de bu duruma çok sinirlendi. Bunun üzerine sahneye fırlayan Will Smith, Chris Rock'a tokat attı. Rock, başına gelenler karşısında gülümseyerek şaşkınlığını dile getirdi ve Vay canına, Will Smith beni fena benzetti. Dostum bu sadece bir G. I. Jane esprisiydi dedi. Başta, kameralar karşısında yaşanan bu duruma hem Oscar törenindeki misafirler hem de televizyonun karşısındaki milyonlar inanmadı ve bunun şovun bir parçası olduğunu düşündü ancak Smith'in Eşimin adını o lanet olası ağzına almayacaksın şeklinde büyük bir öfkeyle iki defa bağırmasıyla olayın gerçek olduğu kabul edildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/christina-aguileranin-turkiyedeki-ilk-konseri-regnum-caryaya/", "text": "Regnum Live in Concert kapsamında birbirinden ünlü dünya starlarına ev sahipliği yapan Regnum Carya, 8 Ağustos'ta Christina Aguilera'yı ağırlıyor. Christina Aguilera, 'Regnum Live in Concert' kapsamında Türkiye'deki ilk konserini Regnum Carya, Belek'te verecek. Konser öncesi menajeri aracılığıyla Türkiye'deki fanlarına seslenen Christina Aguilera, Fanlarıma Türkiye'deki bu konsere giden yoldaki tüm destekleri için çok teşekkür ederim. Sonunda burada olacağım ve hepinizle performans sergileyeceğim için çok heyecanlıyım. Kucak dolusu sevgiler! diyerek duygularını paylaştı. Müzik listelerini altüst eden güzel yıldız Christina Aguilera, Türkiye'deki ilk konserini, Belek'te verecek. 7 Grammy Ödülü sahibi Amerikalı şarkıcı Christina Aguilera 8 Ağustos'ta Regnum Carya'nın görkemli sahnesinde muhteşem bir konser vermek için Türkiye'ye gelecek. Dört oktavlık ses aralığı ve yüksek notaları sürdürme yeteneği ile tanınan Amerikalı pop star Christina Aguilera, 8 ağustos akşamı, Türkiye'de ilk kez Regnum Carya'nın 2 bin 500 kişi kapasiteli sahnesi Pearl Event Area'da sahne alacak. Daha önce Jennifer Lopez, Dua Lipa, Tom Jones, Rita Ora, Jason Derulo, James Arthur ve Anne Marie gibi dünya starlarının verdikleri konserlerle akıllarda yer eden Regnum Live in Concert serisinde bu sene, Christina Aguilera, en ünlü şarkılarını seslendirecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cigarettes-after-sex-temmuzda-kucukciftlikparkta/", "text": "Amerikalı dream pop grubu Cigarettes After Sex, 4 Temmuz Salı akşamı Yüzdeyüz Müzik katkılarıyla KüçükÇiftlik Park sahnesine geliyor. Grubun beyni ve androjen vokali, nevi şahsına münhasır Greg Gonzalez tarafından 2008'de kurulan Cigarettes After Sex; romantik, seksi, huzurlu melodileri ve can yakıcı şarkı sözleri ile kısa sürede tüm dünyada popülerleşti. Epifoni ve URU organizasyonu ile gerçekleşecek konserinin biletleri bugünden itibaren Biletix, Passo ve KüçükÇiftlik Park gişesinde! 2008 yılında Greg Gonzalez tarafından Teksas, El Paso'da kurulan dream pop/shoegaze grubu Cigarettes After Sex, ruhani ve rüya gibi müzikal tarzları, genellikle romantizm ve aşk temalarına dayanan şarkı sözleri ve Gonzalez'in muhteşem sesiyle tanınıyor. Grubun gizemli imajı ve 80'lerin Reo Speedwagon hiti Keep on Loving Youya 2015'te getirdikleri yorum çevrimiçi mecralarda kısa sürede fenomen olmalarını sağladı. 2017'de kendi adlarını taşıyan ilk albümleri ve takip eden kayıtlarıyla da yerini sağlamlaştıran üçlünün önceki İstanbul konserleri ayin tadında geçti. Hem yeni kuşağın hem de eski shoegazer'larin külliyatlarında yerini alan 'Apocalypse', 'Cry', 'Heavenly', 'Nothing's gonna hurt you baby', 'Affection' gibi şarkılar ve unutulmayacak bir gece için 4 Temmuz Salı Yüzdeyüz Müzik katkılarıyla Epifoni ve URU organizasyonu ile KüçükÇiftlik Park sahnesinde olacak Cigarettes After Sex konser biletleri, Biletix, Passo ve KüçükÇiftlik Park gişesinde!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cigdem-ekerden-samimi-bir-cocuk-kitabi-sen-sarkini-soyle/", "text": "Çiğdem Eker'in yazdığı, Esra Özek'in çizimleriyle eşlik ettiği Sen Şarkını Söyle, kitabın ana karakteri Gül'ün müzisyen olma yolunda karşısına çıkan zor bir fırsatın altından, ona omuz veren en yakın arkadaşlarının desteğiyle alnın akıyla çıkmasını anlatıyor. Gül'ün en sevdiği şey gitar çalıp şarkı söylemek. Ama kendisinin de belirttiği gibi bir kusuru var: Ne zaman gitarı eline alıp şarkıya başlayacak olsa, hangi şarkıyı söyleyeceğini, şarkının sözlerini unutuyor. Gitarının telinin kopması gibi aksaklıklar da bu duruma eklenince arkadaşlarının alay konusu olmaktan kurtulamıyor. Öğretmenleri onun bu yönünü mümkün olduğu kadar idare etmeye çalışsa da, arkadaşları affetmiyor! Gül de buna çare olarak kafadan bir şarkı uyduruyor. Gül'ün müzisyen olma hayalinin önündeki en büyük engel bu. Bir de babası. Üniversite sınavlarından başarılı bir puan alarak Eczacılık Fakültesi'ne girmesini ve eczacı olmasını istiyor kızının. Dediği de dedik biri. Gül, önündeki bu engelleri aşabilecek mi? Hayalindeki gibi gitarıyla, sesiyle müthiş bir kalabalığa seslenebilecek mi? Tüm bu soruların cevabı, Çiğdem Eker'in yazdığı, Esra Özek'in çizimleriyle can verdiği, Destek Yayınları'ndan çıkan Sen Şarkını Söyle kitabında gizli. Kitap, Gül'ün müzisyen olma yolunda karşısına çıkan fırsatı, ona omuz veren en yakın arkadaşlarının da desteğiyle bertaraf ettiği kusurlarıyla rüyalarını süsleyen geleceğe kavuşmasını anlatırken yazar Çiğdem Eker'in, bir çocuk kitabı için yerli yerinde kullandığı öğretici unsurlarla da okur için başka başka kapılar aralıyor. Gül'ün sahnede, herkesin aşina olduğu performansından sonra sınıfça pek sevdikleri Berna Öğretmen, bir sınıf gezisiyle Pamukkale'ye gideceklerini duyurur. Hazırlıklar yapılır. Yola çıkış vakti geldiğinde Gül, geç kaldığı için otobüsün kendisini almadan önünden geçip gitmesini izler. Ancak Gül'de çareler tükenmez. O sırada yoldan geçmekte olan birinin bisikletine atladığı gibi otobüsü yakalar. Bisikleti de sahibine geri verdikten sonra sınıf, sağ salim yola çıkar. Denizli'de ikamet ettikleri için Pamukkale gezisi günübirliktir ve çoğu öğrenci daha önce pek çok kez bu doğa harikası yere gelmiştir. Ancak her seferinde olduğu gibi bu gelişlerinde de Pamukkale'nin doğal ve tarihi güzelliklerini incelemekten kendilerini alamazlar. Faydalı bir turun ardından akşamüstü herkes evine döner. Ertesi gün Gül, okula giderken, belki de hayatının yönünü değiştirecek bir ilan görür. Ülke çapında düzenlenecek Yetenek Avcıları müzik yarışmasında, kazananlar Türkiye'nin en büyük çocuk orkestrasına girme fırsatını yakalayacak, üstüne üstlük de çocukların müzik eğitimini geliştirmek amacıyla bir yıl boyunca ücretsiz eğitim bursu verilecektir. Gül, ilanı görünce havalara uçar. Ancak iş, öyle göründüğü gibi kolay değildir. Her şeyden önce katılım şartı için yarışmacılarının bir grup olması ve grupta da en az bir solist, keman ve gitar çalan birilerinin olması gerekmektedir. Hal böyle olunca Gül'ün tüm iştahı kursağında kalır. Ancak her yeni gün, diğerini büyük bir coşkuyla çağırır. Gül sonraki gün okula gittiğinde okul koridorlarında birinin keman çaldığını duyar. Yakına gittiğinde kemanı çalanın Ali Kemal olduğu görür. Bunu şaşkınlığını üzerinden atamamışken başka bir yerden de çok güzel bir sesin söylediği şarkı kulaklarına gelir. O kişi de en samimi arkadaşlarından Neslihan'dır. Üçü bir aradayken yanlarına hemşire olmak isteyen Bilgehan gelir ve aslında çok iyi dans ettiğini söyler. Dans eden birinin olması Yetenek Avcılarında, yarışmacılara artı puan kazandıracaktır. Böylece grup kurulmuş olur. Yarışma için söyleyecekleri parçayı da Aşık Veysel'in Uzun İnce Bir Yolu olarak belirlerler. Hemen çalışmaya başlarlar. Müzik hobi olarak yapılan bir şeydir! Sen Şarkını Söyle, şartlar ne olursa olsun, şansını zorlamanın, yolun sonuna kadar gitmenin, dostluğun, arkadaşlığın, güven ve desteğin altını çizen, kafa kafaya verildiğinde ne engellerin aşılabileceğini anlatan samimi bir çocuk romanı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cildi-watsons-urunleriyle-gunesten-korumanin-tam-zamani/", "text": "Pure Beauty, Frudia ve Solait ürünleri Sadece Watsons Mağazalarında, Watsons. com. tr'de ve Watsons Mobil Uygulaması'nda! Cildi güneşin zararlı etkilerinden korumaya yardımcı olan güneş kremleri, cildi ultraviyole ışınlarından korur ve cilt kanseri riskini azaltır. Pure Beauty'nin hafif yapılı güneş losyonu, Frudia'nın nemlendirici ve cilt tonu eşitlemeye yardımcı güneş kremleri veya Solait'in cilt için yaşlanma karşıtı etkili güneş kremleriyle cildinizi güneşten korurken bakım yapın! Pure Beauty Brighten Up Güneş Koruyucu Losyon ile cildinizi zararlı güneş ışınlarından koruyun! 50 SPF içeren Pure Beauty Brighten Up Güneş Koruyucu Losyon, yağsız formülü ile cilt tarafından kolayca emilir ve cildinizi gün boyu zararlı UVA ve UVB ışınlarından korumaya yardımcı olur. Cilt bakımından veya makyaj uygulamasından önce uygulayabileceğiniz Pure Beauty Brighten Up Güneş Koruyucu Losyon, şehir kirliliğine, düşük nem ve sert rüzgarlara karşı cildinizi korumaya yardımcı olmak için doğadan ilham alan bileşenler içerir. Güneşin yanı sıra mavi ışığa karşı da koruma sağlamak için Lespedeza Capitata özü içeren Pure Beauty Brighten Up Güneş Koruyucu Losyon, cildinizin oksidatif stresten korunmasını destekler. Frudia Uv Shield Nemlendirici Güneş Kremi ile cildinizi UV ışınlarından korurken, aynı zamanda cildinizin nem bariyerini de korumaya yardımcı olur. Günlük kullanım için uygun olan nemlendirici etkili Frudia Uv Shield Nemlendirici Güneş Kremi, üçlü hyalüronik asit içeren zengin formülü sayesinde cildi derinlemesine nemlendirmeye ve ferahlatıcı bir etki sağlamaya destek olur. Donuk ve mat görünen cilt tonunuzdan şikayetçiyseniz cilt tonunu eşitlemeye yardımcı Frudia Tonlayıcı Güneş Kremi tam size göre! Frudia Tonlayıcı Güneş Kremi, cildinizi güneşin zararlı ışınlarından korurken cilt tonunuzu aydınlatmaya ve eşitlemeye destek olur. İçeriğinde bulunan 6 farklı meyve çekirdeği yağı cildinize nazik bir şekilde nüfuz eder ve doğal bir parlaklık kazanmanıza yardımcı olur. Ayrıca mat ve pürüzsüz bir dokuya sahip Frudia Tonlayıcı Güneş Kremi'ni makyaj bazı olarak da kullanabilirsiniz. Solait Yaşlanma Karşıtı Yüz Güneş Kremi ile yüz, boyun ve ellerinizi güneşin zararlı etkilerinden koruyun! UVA ve UVB ışınlarının neden olduğu ilerde karşılaşılabilecek cilt hasarına ve erken yaşlanma sorunlarına karşı cildinizi etkili ve güvenli bir şekilde korumaya yardımcı olan Solait Yaşlanma Karşıtı Yüz Güneş Kremi'ni 50 ml boyutu sayesinde her zaman yanınızda taşıyabilirsiniz. Solait Yaşlanma Karşıtı Yüz Güneş Kremi'nin özel formülü, cildinizi güneşin zararlı ışınlarından korumaya yardımcı olurken, aynı zamanda cildi nemlendirici bir destek sağlar. Solait Hassas Ciltler için Yaşlanma Karşıtı Güneş Kremi, özel formülü sayesinde güneşin zararlı UVA ve UVB ışınlarına karşı hassas cildinizi koruma altına almanıza ve nemlendirmenize yardımcı olur. Güneşin yol açtığı cilt hasarına, erken yaşlanma belirtilerine karşı etkili bir rol oynayan Solait Hassas Ciltler için Yaşlanma Karşıtı Güneş Kremi, hassas ciltler için özel olarak formüle edilmiştir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cildir-golunde-kardan-perde-film-festivali-basliyor/", "text": "Film Yönetmenleri Derneği tarafından organize edilen Kardan Perde Film Festivali, bugün Çıldır Gölü'nde kardan perde üzerinde artık aramızda olmayan usta aktör Tuncel Kurtiz'in başrolünde olduğu İnat Hikayeleri filminin gösterimi ile başlıyor. Son yıllarda ilgi odağı olan Kars ve Ardahan sınırları içinde yer alan Çıldır Gölü üzerinde tamamen kardan inşa edilen beyazperde üzerinde film gösterimlerinin yapılacağı, dünyada örneğine az rastlanan bir festival düzenleniyor. Kültür Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü ve TRT'nin de desteklediği festival, Ardahan Belediyesi, Çıldır Belediyesi ve SERKA ajansın lojistik katkıları ile hayata geçirilecek. Bölge halkının katılımının yanında geleneksel kültür etkinlikleri ile zenginleştirilerek her akşam bir gala şeklinde devam edecek olan festivalin ilki olması nedeniyle program için, Çıldır, Ardahan ve Kars bölgelerinde çekilmiş filmlerden bir seçki yapıldı. 2 7 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek olan festival önümüzdeki yıllarda uluslararası katılımların da olacağı ödüllü bir festival olarak düzenlenecek. Çıldır Gölü üzerinde ve Ardahan merkezinde kurulan iki kar perdede dönüşümlü olarak her akşam bir gösterimin yapılacağı festivalde Reis Çelik'in İnat Hikayeleri, Zeki Demirkubuz'un Kader, Murat Saraçoğlu'nun Deli Deli Olma, Faruk Hacıhafızoğlu'nun Kar Korsanları, Atalay Taşdiken'in Kar Kırmızı, Rıza Sönmez'in Orhan Pamuğa Söylemeyin Kars'ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var, Mustafa Karadeniz'in Çınar ve Ankara Sinema Derneği Yönetmenleri'nin Kars Hikayeleri isimli filmlerinin gösterimi yapılacak. Gündüz seanslarında ise; Çıldır ve Ardahan'da kapalı salonlarda belgesel gösterimleri ve söyleşiler yapılacak. Yönetmen ve oyuncularının katılımıyla gerçekleştirilecek olan kar perde gösterimleri yanında, göl üstünde kısa yürüyüş maratonu, Şeytan Kalesi yolculuğu ve Aşıklar Gecesi gibi yan etkinlikler de gerçekleştirilerek yöre kültürünün bilinirliğini arttırmak ve bölgesel kültür zenginliklerimizin tanıtımına katkı sağlamak amaçlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cilt-lekelerine-biolog-leke-kremi/", "text": "Kadınlar kış aylarında; soğuk havalardan çevresel faktörlere, hormonal değişimlerden yazın yıpratıcı etkilerine kadar pek çok sebep kaynaklı ciltte lekelenme problemleri yaşıyor. Biolog Leke Kremi, kışın cilde ihtiyacı olan desteği sağlayarak, yeniden yapılanma sunuyor. Kış aylarının gelmesi ile kadınlar en çok yazdan kalan lekeleri yeniden yapılandırmak istiyor. Düzenli kullanım ile birlikte etkisini kanıtlayan Biolog Leke Kremi, kışın kuruyan, lekelerle boğuşan ciltlerin imdadına yetişiyor. Biolog Leke Kremi, içeriğinde bulunan papatya ekstresi ve meyan kökü ile cilde daha berrak ve aydınlık bir görünüm veriyor. Doğadan ilhamını alan güçlü içerikleri ile cilt tonunu eşitlemeye yardımcı oluyor. Kayısı çekirdeği yağı ile cildi berrak bir görünüme kavuşturuyor. C ve E vitaminlerinin besleyici etkisi ile cilde canlılık veriyor. Biolog Leke Kremi tüm cilt tipleri için uyumlu bir nemlendirici olarak her dönemde kullanılabiliyor. Biolog Leke Kremi, nemlendirirken, cilde ihtiyacı olan aydınlık görünümü sunarak, kadınların ışığı ile parlamasına destek oluyor. Biolog Leke Kremi, içeriğindeki meyan kökü özü, papatya ekstratı C ve E vitamini ile çevresel faktörlerin sebep olduğu lekeleri önlemek için mücadele ederken, cilt üzerinde eşitleyici etki yaratıyor. Alantoin ve Niacinemide ile cildin ihtiyacı olan yoğun nem desteği Biolog Leke Kremi ile sağlanıyor. Kullanım Önerisi: Günde iki kez göz çevresi hariç temiz cilde dairesel hareketler ile uygulanmalıdır. Alerjen etki yaratmaması adına kullanım öncesi bilek içlerinde test edilmelidir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cizgilerle-albert-camus/", "text": "Alfa Kitap Çizgi Roman serisinden çıkan, Albert Camus'nün Son Günleri, Camus ve Cezayir gibi eserleriyle tanınan Camus uzmanı, Jose Lenzini'nin yazdığı, Laurent Gnoni'nin resimlediği, Zeynep Mertoğlu'nun Türkçeye çevirdiği, Adalet ve Anne Arasında, Camus'nün resmi tarihinden yapraklar içeriyor. Ancak kitabın asıl derdi yazarın tükenmek bilmeyen yaşam sevdasını, tüm sessiz yığınlar adına verdiği mücadeleyi onun sanatı içine yerleştirerek anlatıyor olması. Camus, Jose Lenzini'nin su götürmez Camus uzmanlığının doruk noktalarından biri. 1960 yılında Yonne karayolunda geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybeden Camus'nün içindeki en derin noktaları açığa çıkaran kitap, lüzumsuz bir kronolojik şecere çıkarmak yerine okuru, yazarın içsel dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor. Bu uzun alıntı Albert Camus'nün 1957 yılında Nobel Ödülü'nü aldığında yaptığı konuşmadan. Ancak bunun farklı, belki de daha önemli bir anlamı daha var. O da tırnak içinde yer alan her cümle, Camus'nün hayata bakışını, sanatını ve hem kendi içinde hem de kendinden bağımsız olarak adlandırışının en net ifadelerini taşıyor. Konuyu buraya getirmemin sebebi ise; Alfa Kitap Çizgi Roman serisinden çıkan, Albert Camus'nün Son Günleri, Camus ve Cezayir gibi eserleriyle tanınan Camus uzmanı, Jose Lenzini'nin yazdığı, Laurent Gnoni'nin resimlediği, Zeynep Mertoğlu'nun Türkçeye çevirdiği, Adalet ve Anne Arasındaalt başlıklı Camus çizgi romanı. Lenzini'nin özetin özü olarak niteleyeceğimiz bu incelikli çalışması Camus'nün resmi tarihinden yapraklar içeriyor. Ancak kitabın asıl derdi yazarın tükenmek bilmeyen yaşam sevdasını, tüm sessiz yığınlar adına verdiği mücadeleyi onun sanatı içine yerleştirerek anlatıyor olması. Camus bir biyografi kitabı ve ona uygun biçimde başlayıp Camus'nün Yeşilçamlık hayat hikayesine sırtını dayayarak ilerliyor. Babasının savaşta ölmesi, yok sayılan bir anne, evin tüm kontrolünü elinde bulunduran ve arada bu kontrolü kaybederek Camus'yü kırbaçlayan bir büyükanneyle geçen çocukluk, ergenlik arasındaki dönem, yazarın kişiliğinin, yaşamı algılama biçiminin ve dolayısıyla da sanatının oluşmasında fark etmeden attığı adımlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu sancılı süreçteki en büyük çıkışı kale direkleri arasında oradan oraya uçup 90'a takılan topları çıkarmakta bulan küçük Albert, ailenin koleje gitmeye kazanan ilk çocuğu olduğunda ve kendini bu ortamda bulduğunda, Cezayir sokaklarında avare avare dolaşarak özgürlüğü de keşfediyor. Ancak Camus'nün üzerinde ısrarla durduğum yaşam tutkusu, onun bu avareliklerinin de sanatına yansımasına sebep oluyor. Camus, Jose Lenzini'nin su götürmez Camus uzmanlığının doruk noktalarından biri. 1960 yılında Yonne karayolunda geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybeden Camus'nün içindeki en derin noktaları açığa çıkaran kitap, lüzumsuz bir kronolojik şecere çıkarmak yerine okuru, yazarın içsel dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cizmeli-kedi-muzikali-bu-aksam-evinize-geliyor/", "text": "Klasik çocuk masallarının en sevilenlerinden Çizmeli Kedi Müzikali 23 Mart Salı günü saat 17.00'de Hisar Okulları Kültür Merkezi'nde sahnelenecek. Oyun, okulun YouTube kanalından tüm ailelere açık olarak canlı yayınlanacak. Altınok Çocuk Tiyatrosu'nun hazırladığı müzikal oyun, geçmiş zamanda ülkelerin birinde yaşayan değirmenci ve üç oğlunun başından geçenleri anlatıyor. Sevimli bir kedinin maceraları aracılığıyla, gerçek zenginliğin sevgi ve paylaşmak olduğunu vurgulayan müzikal oyun, güldürürken düşündürmeyi de başarıyor. Hisar Okulları Açık Kaynak yaklaşımı doğrultusunda, Kültür Sanat Merkezi'nde daha önceden seyircili yapılan etkinliklerin bir bölümünü tüm ailelere açık olarak çevrimiçi düzenliyor. 2009'de kurulan ve okulun kampüsü içinde yer alan Kültür Merkezi; tam donanımlı ses ve ışık düzenine sahip, 500 seyirci kapasiteli konser ve tiyatro salonu, ses kayıt stüdyosu, enstrüman çalışma odaları ve ayrı bir sergi salonunu bünyesinde barındırıyor. Hisar Okulları Kültür ve Sanat Merkezi; öğrencileri yaratıcı düşünmeye özendiren, akademik programı tamamlayıcı pek çok projeyi hayata geçirirken; aynı zamanda bölgedeki kardeş okullar ve çevre sakinleri arasında bir kültürel paylaşım merkezi olma işlevini de üstleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocugun-sorulari-vardi-kostebek-tilki-ve-atin-ise-soyleyecekleri/", "text": "Bundan bir hafta kadar önce postadan dünyanın en güzel kitaplarından biri geldi! Ve bunun yazarın ilk kitabı olduğunu henüz öğrendim. İllüstratör Charlie Mackesy'nin hem resimleyip hem yazdığı Çocuk, Köstebek, Tilki ve At, zamansız ve bir o kadar derin anlatımıyla okuyanın kalbinin orta yerine kurulacak öyle bilge ve öyle efsunlu bir güce sahip. Çocuğun soruları vardı, köstebek, tilki ve atın ise söyleyecekleri. Gerçi tilki pek konuşmuyordu. Çoğu zaman söyleyecek ilginç bir şeyi olmadığını hissediyordu. Hayat onu biraz incitmişti sanki ve o da hayata karşı temkinliydi. Ama yine de çocuk, köstebek ve atla birlikte olması çok güzeldi. Çocuğun soruları vardı, köstebek, tilki ve atın ise söyleyecekleri. Köstebeğin canı sürekli pasta istiyordu. Hatta en sevdiği cümlede bile pasta vardı: Başta başaramazsan biraz pasta ye. Üstelik her defasında işe de yarıyordu. Çocuğun soruları vardı, köstebek, tilki ve atın ise söyleyecekleri. Çocuk ve köstebek atın sırtına bindi. At dörtnala koştu. Sonra düştü çocuk ama yakaladı onu at. Söylediğin en cesurca şey neydi? diye sordu çocuk. Yardım et dedi at. Her şeyi merak eden bir çocuk, pasta delisi köstebek, dünya yorgunu tilki ve bilge atın hayattaki yolculuğunun öyküsü aslında bu. Aralarındaki geçen konuşmalar, çocuğun bitmek bilmeyen soruları, atın verdiği cevaplar, alt metinde epey felsefik, hayatı sorgulayan ve sorgulatan düşüncelere sahip. Ancak İngiliz sanatçı Charlie Mackesy, bunu özlü söz verme iştahıyla okura sunmaktansa masumiyetini bir an bile kaybetmeyen saf ve çocuksu bir anlatım yolundan giderek yapıyor. Kitabın gerçek samimiyeti de buradan geliyor. Hayatında herhangi bir sanat okuluna gitmeden çizim yeteneğini geliştiren Mackesy'nin ilk yazarlık deneyimini bu kitapla yaşaması da belki bunda pay sahibidir. Mundi Yayınları'ndan çıkan Çocuk, Köstebek, Tilki ve At, büyüklere yazılmış sahici bir masal. Giderek kararan ve insanı yalnız hissettiren bu koca dünyanın içinde bir kaçış yolu, ışıklarla yolu aydınlatılmış bir tünel, bazen arayıp da bulunamayan sıcak bir yuva. Yani boşuna dünyanın en güzel kitaplarından biri değil... Okuyun, bana hak vereceksiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuk-odalarina-eglenceli-dokunuslar-bella-maisondan/", "text": "Çocuklarınızın odalarına neşe ve dinamizm katmak ister misiniz? O zaman henüz tanışmadıysanız sizi Bella Maison Bebek koleksiyonun en sevilen desenleriyle tanıştıralım... İçiniz açılacak! Bella Maison Bebek koleksiyonun en sevilen desenlerinden olan hayvan figürleriyle bezeli ürünler sayesinde çocuğunuzun odasında hem eğlenceli hem konforlu hem de güvenli alanlar oluşturabilirsiniz. Çocuklarınızın hayal gücünün doruklarına ulaşıp yaratıcı konseptlerle oyunlar oynayabileceği kızılderili çadırlarından, banyodan sonra bebeğinizi sarabileceğiniz hayvan figürlü kundak havlularına kadar sizin ve çocuğunuzun konforu için tasarlanmış bu ürünleri mutlaka deneyimlemelisiniz. Hayvan figürlü sepetler ile çocuğunuzun oyuncaklarını toparlanmasını ve küçük sorumluklarını bir oyun haline dönüştürerek birlikte eğlenceli ve kaliteli zaman geçirebilirsiniz. Bella Maison Bebek koleksiyonu %100 pamuktan oluşan ve toksik madde içermeyen yapısıyla çocuğunuz için en güvenli adres olmaya aday. Daha pek çok farklı konsept ve alternatiflerle her tarza uygun ürünleri kolaylıkla bulabileceğiniz bu özel koleksiyon, çocuklar üzerinden yapılan renge dayalı cinsiyet ayrımının da karşısında duruyor. Bella Maison Bebek koleksiyonu, rengarenk desenlerden, sade ve nude renklerden, pastel tonlardan oluşan pek çok farklı alternatifle tüm çocuklar için özenle tasarlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklar-el-ele-hediyeler-umuda-ve-kardeslige/", "text": "İBB Şehir Tiyatroları Çocuk Eğitim Birimi öğrencileri, depremden etkilenen kardeşleri için Çocuklar El Ele Hediyeler Umuda ve Kardeşliğe başlığıyla bir oyuncak ve kitap kampanyasına öncülük ediyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Çocuk Eğitim Birimi'nde tiyatro eğitimi alan öğrenciler, depremden etkilenen kardeşleri için oyuncak ve kitap kampanyası düzenliyor. 5 Mart Pazar günü çocuk oyunlarıyla perdelerini açacak olan İBB Şehir Tiyatroları, hediye oyuncak ve kitap kampanyasını da çocuk oyunlarıyla birlikte başlatıyor. Çocuklar El Ele Hediyeler Umuda ve Kardeşliğe başlığıyla başlatılan hediye kampanyasında, geleceğin sanatçısı olacak çocuklarımız, kardeşleri için bir duyarlılık ve farkındalık gelişmesine öncülük ediyor. Çocuklarımızın dayanışmasının güzel bir örneği olacak bu kampanyada, İstanbul'da yaşayan çocuklar, hediye paketlerine hem hediye kitap ya da oyuncağı hem de depremzede kardeşlerini teselli edecek duygu ve düşüncelerini ifade eden bir mektubu koyabilecek. Çocuklar, hediyelerine duygularını da katarak, gelecekte sağlam bir arkadaşlığı da başlatıyor. Mektuplarında umudu, dayanışmayı, empatiyi, kardeşliği ve üzüntülerini satırlarına döken çocuklar, gerek okudukları bir kitabı ya da yenisini alarak gerekse kendileri için çok önemli bir oyuncağı hediye ederek ya da yenisini alarak bu kampanyaya katıldı. onlara destek veriyor. Bu duyarlılık ve bu zor günlerde başlayan arkadaşlık, gelecekte samimi dostluklara vesile olacaktır. Deprem bölgesi kadar başta İstanbul olmak üzere, ülkemizin diğer şehirlerindeki çocuklar da olumsuz etkilendi. Bu anlamda sanatın iyileştirici gücünü etkin kılmak adına, İBB Şehir Tiyatroları, çocuk oyunlarıyla perdelerini açıyor. Bu kampanyayla da özellikle çocuk oyunlarımızın öncesinde fuayelerimiz çocukların dayanışmasına sahne olacak. İBB Şehir Tiyatroları, pedagog ve psikologlarla yaptığı toplantılar ışığında, o bölgeye gidecek sanatçılarıyla özel çalışmalar yaparak hazırlıklarında sona geldi. Uzun vadede bir yıla yayılan etkinliklerle, sanatın iyileştirici gücünü deprem bölgesinde oyunlarıyla etkin kılmak için kapsamlı bir planlama yapılıyor. Teknik ve sanatçılardan oluşan bir ekip, deprem bölgesinde incelemelerini tamamladı. En kısa sürede başlayacak etkinlikler, öncelikle çocuklar ve anneler için başlatılacak. Sonrasında yetişkinler için de etkinlik ve oyunlar, programa alınacak. Çocuk Eğitim Birimi öğrencilerimizin öncülük ettiği Çocuklar El Ele, Hediyeler Umuda ve Kardeşliğe kampanyası çerçevesinde 5 Mart'ta bütün sahnelerimizde, çocuk oyunları öncesinde başlatılacak kampanyaya hediyeler hafta içi de teslim edilebilecek. Çocuklarımızın deprem bölgesindeki kardeşlerine yazacağı dayanışma ve kardeşlik mektupları, kitap ve oyuncak hediyeleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Kartal Lojistik Merkezi ve Yenikapı Kadir Topbaş Kültür Merkezi'ndeki toplama alanlarına ulaştırılarak, deprem bölgesindeki çocuklarımıza teslim edilecek. Uzman Klinik Psikolog Mahide Bingöl, zor zamanlarda çocukların dayanışmasının anlamını ve hediye seçiminde nelere dikkat edilmesi gerektiğini şöyle açıklıyor: Deprem sonrası çocukların kendi aralarında hediyeleşmesi, dayanışma sağlaması önemli ve oldukça faydalıdır. Çocuklar bu süreçleri desteklendikçe, sevgiyle daha kolay atlatır. Zor zamanlar paylaştıkça, destek buldukça hafifler. Bu destek bir de akranlardan geliyorsa, duygular daha anlaşılır hale geliyor. Akranlarından destek görüyor olmak, hatırlanıyor ve önemseniyor olmak her çocuğa iyi gelir. Çocuğa güven ve sıcaklık verir. Paylaşmanın özellikle akranların arasında olması, tanımadan görmeden seviliyor olmak travmalarını iyileştirmek adına oldukça faydalıdır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklar-haydi-tiyatroya-kusursuz-dunya-muzikali-sizi-bekliyor/", "text": "Bu sene 20. yılını kutlayan Zorlu Çocuk Tiyatrosu, Zorlu Holding'in 2016 yılında başlattığı, çocukların hayal gücünü harekete geçirmek ve yeteneklerini keşfetmelerini sağlamak amacıyla düzenlediği Bir Hayal Bir Oyun hikaye yarışmasından çıkan oyunlarla çocukların hayal dünyalarını sahneye taşımaya devam ediyor. Bir Hayal Bir Oyun yarışmasının 2020 yılı kazananı Elif Sude Dobra'nın kaleme aldığı Acayip Teknolojik Masallar hikayesinden sahneye uyarlanan Kusursuz Dünya Müzikali'nin başrolünde Pınar Altuğ Atacan, Yağmur Topçu ve Yarkın Ünsal yer alıyor. Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde 22-25 Ocak ve 29-31 Ocak tarihleri arasında izleyenleri yenilikçi dekoru ve kostümleri, müzikleri ve danslarıyla gerçek, sanal ve masal arasında bir yolculuğa çıkaran Kusursuz Dünya Müzikali sezon boyunca izleyicilerini bekliyor. Bir Hayal Bir Oyun Yarışmasının kazananı Elif Sude Dobra'nın Acayip Teknolojik Masallar hikayesinden Özlem Saraç Özcan'ın oyunlaştırdığı, Gaye Cankaya'nın yönettiği ve Nalan Alaylı'nın kostümlerini yaptığı Kusursuz Dünya Müzikali seyircisiyle buluşmaya devam ediyor. Bu sene Pınar Altuğ Atacan'ın Zorlu Çocuk Tiyatrosu kadrosuna dahil olduğu başrollerini Yağmur Topçu ve Yarkın Ünsal ile paylaştığı Kusursuz Dünya Müzikali sezon boyunca Zorlu PSM'de izleyicilerini bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklar-icin-23-nisan-etkinlik-ajandasi/", "text": "Bu yıl da geçtiğimiz yıl olduğu gibi dijital etkinliklerle dopdolu bir 23 Nisan çocukları bekliyor. İşte sizler için derlediklerimiz... Takipte olmaya devam edin. Ajandamıza yeni etkinlik duyurularına eklemeye devam edeceğiz. Çocuk Diyarı Uluslararası Film Festivali bu yıl 23-28 Nisan tarihleri arasında çevrimiçi olarak çocuklarla buluşuyor. Tamamen ücretsiz olan festivalin programında çocukları filmlerden atölyelere birçok etkinlik bekliyor. Yepyeni bir dijital tiyatro platformu olan MAX Sahne, Uygur Sanat Tiyatrosu iş birliği ile 23 Nisan'da ailelerle dijital ortamda bir araya geliyor. Online olarak yayınlanacak birbirinden eğlenceli 6 farklı oyun, çocukların hayal gücü ve kişisel gelişimlerinin yanı sıra ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte evde verimli zaman geçirmelerine de fırsat veriyor. İzleyiciler, her oyunun sonunda en çok sevdikleri karakterleri seçerek finaldeki Max Özel Oyunu'nun kurgusunun oluşmasına katkı sağlayacak. Böylelikle son oyun, izleyicilere en çok ilham veren ve onlar tarafından en çok sevilen karakterlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulacak. Tiyatro oyunlarını izlemek isteyenlerin www. maxsahne. com internet sitesi üzerinden kayıt yaptırması gerekiyor. İş Sanat'ın, İş Bankası Kumbara Fon işbirliğinde hazırladığı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı özel programı, bayram gününde çocuklarla buluşmaya hazırlanıyor. Programda kukla oyunu Nasrettin Hoca, müzikli tiyatro Çocuklar İçin Öylesine Bir Dinleti ve Keloğlan masalı ile eğlenceli çocuk atölyeleri yer alacak. Bilge kişiliğini keskin mizah anlayışıyla buluşturan, dünyaca ünlü halk kahramanı Nasrettin Hoca'nın hikayesi kukla tiyatrosu halinde sahneye taşınıyor. Semaver Kumpanya oyuncuları Serkan Keskin, Sezin Bozacı, Sibel Altan ve Meddah karakterine hayat veren Uğur Senkeri'nin canlandırdığı Nasrettin Hoca kukla oyunu, saat 11.00'de yayında olacak. Murat Göksu'nun hazırladığı, çocukları klasik müzik, opera, tiyatro ve bale gibi farklı sanat dallarıyla tanıştıran Çocuklar İçin Öylesine Bir Dinleti ise opera ve müzikallerden seçilen şarkılarıyla 23 Nisan'da küçük izleyicileriyle buluşacak. Oyuncu kadrosunda Nazlı Deniz Boran, Deniz Likos, Ahmet Baykara, Zafer Erdaş ve Gökhan Ürben'in ve Ece Göksu'nun bulunduğu oyun, saat 13.00'te yayında olacak. ün bir diğer etkinliği ise sezon başından beri büyük beğeniyle takip edilen ve 4 milyonu aşkın gösterime ulaşan İş Sanat Masal Tiyatrosu'nun 23 Nisan özel programı kapsamında hazırladığı Keloğlan masalı olacak. Lerzan Pamir'in yönetmenliğini üstlendiği, Aslı Tandoğan, Anıl Altınöz ve Mert Aydın'ın canlandırdığı masal saat 15.00'te yayında olacak. İş Sanat'ın 23 Nisan etkinlikleri 24 Nisan ve 25 Nisan'da da renkli içeriklerle devam edecek. 24 Nisan cumartesi Evimizin Kasası İş Bankası Kumbarası adlı sanal sergi kapsamında ilköğretim öğrencilerine yönelik çevrim içi kumbara atölyeleri yer alacak. Evde Kumbara Yapalım adlı ilk videoda, kolay malzemelerle kumbara yapacaklar. Kumbara Afişi Yapalım adlı videoda birbirinden renkli afişlerden yola çıkarak kendi afişlerini tasarlayacaklar. Geleceğin Kumbara Öyküsünü Yazalım adlı son videoda ise, gelecekte kumbaranın nasıl olacağını anlatan bir öykü yazacaklar. 25 Nisan pazar günü ise Burcu Ural Kopan ve Gözde Eyce'nin çocuklar için hazırladığı kitap ve çizim atölyesi ile İş Sanat Masal Tiyatrosu'ndan Mutluluk Sihri masalı İş Sanat'ın YouTube kanalında yayında olacak. Etkinlikler, sezon boyunca İş Sanat'ın YouTube kanalı ve internet sitesinden erişime açık olacak. Çocukların en popüler kanalları arasında yer alan Da Vinci TV, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı Da Vinci Kariyer Günü ile kutluyor. 23 Nisan Cuma günü saat 14:00-20:00 arasında yayınlanacak programlarda çocukların büyüdüklerinde ne olmak ve ne yapmak istediklerine karar vermelerine yardımcı olacak ipuçları paylaşılacak. 17:55 Görevimiz İnsan Vücudu Doctors Face Off! Ayrıca bu programların bölümlerini telefon, tablet ve akıllı televizyon gibi internete bağlı tüm cihazlardan Da Vinci Kids uygulamasını indirerek izleyebilirsiniz. Zorlu PSM, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı Zorlu PSM ve Zorlu Çocuk Tiyatrosu Youtube kanalları üzerinden gün boyu sunacağı çevrim içi etkinliklerle kutlamaya hazırlanıyor. Gün boyu sürecek etkinlik ve atölyeler tüm çocukların erişebilmesi için ücretsiz yayınlanacak. Ünlü yazar, gazeteci ve tiyatro sanatçısı Sunay Akın, Atatürk ve Çocuk konulu sunumunda, Mustafa Kemal Atatürk'ün çocuklara bakış açısını, farklı bir pencereden anlatacak. Hayvan figürleri, dekoratif bitkiler ve çocukların hayal gücünün şekillendirdiği pek çok farklı objenin üretileceği Paper Mache Maske Atölyesinde, paper mache tekniği ile evdeki kullanılmış kağıt ve gazeteleri, yine evde bulunabilecek malzemelerle birleştirerek ileri dönüşüm ürünü maskeler, figürler ve heykeller elde ediyoruz. Çocuklar bu atölyede farklı müzik dalgalarının renk ve çizgisel karşılığını keşfederlerken, müziğin resmini yapmayı deneyimleyecekler. Aynı zamanda Rus sanatçı Wassily Kandinsky'nin hayatının ve eserlerinin de çocuklara tanıtılacağı bu atölye boyunca çocuklar dans da edebilecek. Oyuncu Gökçe Bahadır, Zorlu Holding tarafından çocukların hayal gücünü harekete geçirmek amacıyla düzenlenen Bir Hayal Bir Oyun Yarışması'nda 2020 yılında 1. seçilen Acayip Teknolojik Masallar adlı hikayeyi çocuklar için okuyacak. Çocuklara özel içeriklerin tamamına 23 Nisan Cuma günü saat 11.00 itibariyle Zorlu PSM Youtube ve Zorlu Çocuk Tiyatrosu Youtube kanalları üzerinden ücretsiz olarak ulaşılabilecek. Bir süredir eski bölümleri ile ekranlarda yer alan Niloya ve arkadaşları, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'ndan itibaren hafta içi her gün saat 09.35'te yeni bölümleri ile TRT Çocuk'da izleyiciyle buluşacak. Neşeli oyunları ve şarkıları ile miniklere eğlenceli bir o kadar da eğitici ve öğretici anlar yaşatan global çaptaki lisanslama şirketi Sentries Lisans'a bağlı Niloya'nın, yeni maceraları için geri sayım başladı. Minik dostlarına adeta bir bayram hediyesi armağan eden Niloya, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'ndan itibaren hafta içi her gün yeni bölümleriyle saat 09.35'te TRT Çocuk ekranlarında olacak. Şarkılarıyla milyonların kalbinde taht kuran sevimli çizgi film karakteri Kukuli, 23 Nisan'ı İstanbul Cevahir'de kutluyor. Dijital ortam için İstanbul Cevahir'de hazırlanan birbirinden keyifli etkinlikler ile sevenlerinin karşısına çıkacak olan Kukuli, çocuklara bayram coşkusunu evlerden yaşatacak. Kukuli şarkılarının söyleneceği Kukuli Konseri ve özel figürlerin öğrenileceği Hissediyorum, Dans Ediyorum etkinliği 23 Nisan'da; şarkıların enstrümanlarla nasıl çalınacağının öğrenileceği Benim Ritmim ve Kukuli ile Hikaye Zamanı etkinliği de 24 Nisan'da İstanbul Cevahir Instagram hesabı ile Kukuli Instagram, Facebook ve YouTube hesaplarında çocuklarla buluşacak. Cartoon Network'ün büyük ödüllü 23 Nisan Yarışması başladı! Eğlenceli ve yeni çizgi filmlerin kanalı Cartoon Network, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı bu yıl da birbirinden özel sürprizlerle kutluyor. Cartoon Network Büyük Ödüllü 23 Nisan Yarışması'nda, sorulara en yaratıcı yanıtları veren 10 çocuk akülü araba, elektrikli scooter mini fotoğraf makinesi, tablet, taşınabilir bilgisayar ve akıllı kol saati ödüllerinden birini kazanma şansı yakalayacak. Ayrıca kazanan herkese Vonka Maşa ile Koca Ayı vitamin seti hediye edilecek. Cartoon Network'ün ilk yerli çizgi filmi Kral Şakir, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda tüm gün boyunca televizyonda yayınlanacak. Ayrıca Kral Şakir'in en sevilen bölümleri de üç gün boyunca Cartoon Network Youtube kanalında çocuklarla buluşacak. Pera Müzesi Öğrenme Programları 23 Nisan'ı çevrimiçi sergi turları ve yaratıcı drama atölyeleri ile kutluyor. Çağdaş Drama Derneği iş birliğiyle hazırlanan atölyeler, çocukların zengin iç dünyalarını daha iyi ifade edebilmeleri için doğaçlama yeteneklerini geliştirmelerine yardımcı oluyor. Farklı yaş gruplarına yönelik etkinlik programı, 24 ve 25 Nisan'da Zoom Meeting uygulaması üzerinden ücretsiz gerçekleşecek. Pera Öğrenme, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı özel bir etkinlik programıyla kutluyor. Pera Müzesi'nin Zevk Meselesi ve Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergilerinden ilhamla oluşturulan programda çocuklar, sergileri çevrimiçi ortamda gezdikten sonra, yaratıcı drama yöntemiyle canlandırmalar yaparak sanat eserleriyle eşsiz bir yolculuğa çıkıyor. Müzeyi ve eserleri yaratıcı dramanın büyülü oyunlarıyla keşfe çıkan katılımcılar, sergilerin heyecanlı serüvenine dahil oluyor; hayallerini ve düşüncelerini sanatla ifade ederek özgün eserler üretiyor. Çağdaş Drama Derneği iş birliğiyle gerçekleştirilen program, Etel Adnan sergisinden yola çıkan Renkli Adımlar, Zevk Meselesi sergisinden ilham alan Zevklerin Rengi ve her iki sergiden izler taşıyan Benim Rengim, Benim Zevkim atölyelerinden oluşuyor. Geçtiğimiz hafta sanatseverlerle buluşan Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergisinden hareketle 7-8 yaş grubu için hazırlanan Renkli Adımlar atölyesi çocukları, sanatçının pastel renkler ve basit şekillerle yaratılmış huzurlu dünyasına davet ediyor. Yaratıcı drama yöntemiyle mekansal sınırların aşıldığı bu heyecan verici yolculukta, Etel Adnan'ın renkli dünyası ile çocukların hayal gücü bir araya geliyor. 9-10 yaş grubuna yönelik Zevklerin Rengi atölyesinde, Zevk Meselesi sergisinde tartışmaya açılan konulara paralel olarak, güzel ve çirkin gibi kavramlar masaya yatırılıyor. Çevrimiçi sergi turunun ardından katılımcılar, canladırmalar eşiliğinde Sanat nedir? Estetik nedir? Bir şeyin güzel ya da çirkin olduğu neye göre belirlenir? Bunun kuralını kim koyar? gibi sorulara yanıt arıyor. Yine bu atölyede çocuklar, Web 2.0 araçlarıyla tasarlanan oyunlar eşliğinde sanat zevklerini keşfetme imkanı buluyor. Her iki sergiden ilhamla 11-12 yaş grubuna özel olarak hazırlanan Benim Rengim, Benim Zevkim atölyesi ise çocukları, sanatın değeri, renk ve duygular arasındaki ilişki gibi konuların ele alınacağı, keşiflerle dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Katılımcılar, hayallerini, yaratıcı drama yöntemlerinden faydalanarak renkler ve zevklerle ifade ediyor. Etkinliklere katılım ücretsizdir, rezervasyon gereklidir. Atölyede kullanılacak malzemeler katılımcı tarafından temin edilecektir. Zoom Meeting uygulaması üzerinden gerçekleşecek etkinlikte, rehber eşliğinde yapılan 3 boyutlu çevrimiçi sergi turundan sonra sergiye yönelik atölye çalışması yapılacaktır. FilmBox ekranlarında 23 Nisan'ın ilk filmi, sevgi uğruna okyanuslar boyu süregelen destansı bir yolculuğa çıkan bir yavru deniz kaplumbağasının öyküsünü anlatıyor. Kaliforniya'daki bir plajda doğduktan sonra hayatına devam eden deniz kaplumbağası Sammy, yumurtadan henüz çıkmış yavru Shelly'e aşık olur, ancak sonra onu kaybeder. Sammy, Shelly'i tekrar görebilmek için bütün tehlikeleri göğüslemek, okyanuslar aşmak zorundadır. Piranhalarla savaştıktan sonra, aç bir martının elinden kurtulan Sammy'e, en yakın arkadaşı Ray de eşlik eder. Sonunda gizli bir geçidin peşine düşen ikili, Shelly'i bulur. 23 Nisan sabahının ikinci filmi, eğlenceli bir İngiliz okul komedisi. Filmin öyküsünde yetişkinlerle girdiği sonsuz savaşın kahramanı Felaket Henry'nin üstesinden gelmesi gereken büyük bir problemi vardır. Yan komşularının kızı Hırçın Susan ve erkek kardeşi Solucan Peter ile uğraşmak, okul müfettişleri ve müdüre karşı durmak ve tüm bunların yanında yetenek yarışmasını kazanmak zorundadır. Tüm bunları nefret ettiği okulunu kurtarmak için yapacaktır. FilmBox ekranlarında 23 Nisan eğlencesi, bir labirentten çıkıp gizemli bir hastalığı durdurmak için Tavşan Rappel'den yardım isteyen Nano ve Lily'nin öyküsüyle devam ediyor. Hain planlar içerisinde olan şeytan profesör Schlotter yakın zamanda felaket saçmaya hazırlanır. Bunu öğrenen Nano ise ilk olarak doktor X'in yanına giderek ondan yardım isteyecektir. Ancak Micro isminde bilim adamının aklına yaratıcı fikirler gelmesi ile Nano ve dostlarını ufaltarak büyük babasının vücuduna yollama kararı alacaktır. Böylelikle düşmanına daha iyi meydan okuyacaktır. 23 Nisan öğlen saatlerinde, haberler, sardunyalar ve kediler hakkında harika bir komedi filmi FilmBox ekranlarına geliyor. Filmin öyküsünde Tibbe, Killendoorn Times'ta gazetecilik yapan gençtir ve kovulmak üzeredir. Yeni bir hikaye bulma konusunda zihnini zorlarken, önceden bir kedi olduğunu iddia eden Bayan Minoes ile karşılaşır. Kendisine bu harika hikayeyi veren Minoe'yi yanına asistan olarak alır ve harika bir gazeteciye dönüşür. Altı yaşındaki Max'ın önemli bir görevi vardır: ağabeyi için biraz kurbağa yumurtası bulmak. Max bu uğurda, kız arkadaşı Jesse ile birlikte yolu arsalardan, çiftliklerden, hayvanlardan geçen, anneannesinin evine giden bir orman boyunca heyecanlı bir maceraya atılır. Doğa içerisinde yorucu macerasında ona neşeli çocuk şarkıları eşlik eder. Çok uzaklarda, ormanın derinliklerinde küçük bir çocuk tek başına yaşamaktadır. Ancak o bile, bir insanın mutlu olabilmesi için, dosta ihtiyacı olduğunu bilmektedir. Sonunda Lucky adında bir fil ile dostluk kurar. Birlikte, maceradan maceraya atılan ikili, dünyanın ayakları altında değiştiğini deneyimlemektedir. Bir süre sonra Lucky, dişi bir file aşık olur ve çocuk, tekrar yalnız kalma korkusu ile karşı karşıya kalır. FilmBox ekranlarında 23 Nisan neşesi, akşamüstü saatlerinde sihirle dolu iç ısıtan bir aile filmiyle devam ediyor. Sekiz yaşındaki Ben, hokkabazlığı öğrenir ve bir ortadan kaybolma hilesinden çok etkilenir. Ancak arkadaşı Sylvie hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolduğunda neyin gerçek olduğunu ve neyin olmadığını bulmak zorunda kalacaktır. Sebastian, 1945 yılının Eylül ayında iki yıldır görmediği arkadaşı Angelina'yı görmek için sabırsızlanır. Genç kadını Alpler'deki küçük kasabasına götüren uçağın dağlara çakıldığı söylenir; fakat Sebastian Alice'in kurtulduğundan emindir. Sadık dostu olan köpeği Belle ile hayatının en tehlikeli macerasına doğru yola çıkar. 23 Nisan FilmBox çocuk filmleri kuşağının son filmi, kutuplarda yaşanan heyecanlı bir serüveni konu alıyor. Spitsbergen adasında bir kar fırtınasına yakalanan üç kardeşin nerede olduğunu kimse bilmez. Film, dramatik bir hayatta kalma mücadelesini öyküleştiriyor. FilmBox izlemek isteyen sinema severler, seçkin TV platformları, Vodafone TV Kanal 15, KabloTV Kanal 336 ve D-Smart Kanal 19 üzerinden kanala ulaşabiliyor. FilmBox içeriklerine ayrıca, FilmBox websitesi ve FilmBox Live uygulaması kullanılarak bilgisayar, tablet ve mobil telefon ekranlarından da ulaşılabiliyor. İstanbul Modern, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda müzenin koleksiyon sergisinde doğayı işaret eden yapıtlardan ilham alarak, çocukları, doğayı düşünmeye ve sanat yoluyla renkli hayaller kurmaya davet ediyor. Sanatçıların işbirliğinde yürütülen Sanatla Büyüyen Ağacım projesi 25 Nisan 2021 tarihine kadar devam edecek. İstanbul Modern çocukların doğayla kurdukları bağı sanat yoluyla güçlendirmeleri için, sanatçıların resim, heykel, yerleştirme, fotoğraf, performans gibi üretim alanlarından yaratıcı fikirlerini paylaşıyor. Sanatla Büyüyen Ağacım projesinde yer alan Alper Aydın, Barbara Zafer Baran, Bedri Baykam, Ergin Çavuşoğlu, Kamil Fırat, Fatma Tülin, :mentalKLINIK tarih boyunca sanatta doğanın en güçlü temsillerinden biri olan ağaç imgesini çocuklar için yorumluyor. Sanatçılar ağacı gövdesindeki dokuyla, rüzgarla dans eden gölgesiyle, toprağın derinlerine uzanan kökleriyle, birbirinden farklı görünen yaprak ve dallarıyla ele alıyor; resim, heykel, yerleştirme, fotoğraf ya da performansla anlatıyor. İstanbul Modern, sanatçıların çocuklar için gerçekleştirdiği yaratıcı üretimleri web sayfasında ve sosyal medyada 23 Nisan haftası boyunca paylaşıyor. Proje süresince sanatçıların üretimlerinden yola çıkarak kendi ağaçlarını tasarlayan çocuklar çalışmalarının fotoğraflarını İstanbul Modern'in web sitesinde projeye özel hazırlanan resim galerisine yüklüyor. Çocukların sanat çalışmalarının fotoğrafları www. istanbulmodern. org adresinde 16 Mayıs 2021 tarihine kadar sergilenecek. İstinyePark ise 23-24-25 Nisan tarihlerinde Sanatla Büyüyen Ağacım programını İstanbul Modern Eğitim ve Sosyal Projeler Bölümü yönetiminde çocuklara çevrimiçi ve ücretsiz olarak sunacak. Tivibu, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'na özel animasyon ve aile filmlerinden oluşan 30 filmlik bir seçki sunuyor. 30 yeni filmi listesine katıyor. Ayı Paddingtondan Karlar Kraliçesine, Oyuncak Hikayesinden Lego Filmine 30 yapım 19 Nisan ile 3 Mayıs 2021 arasında Seç İzle/Film/Tivibu Vitrin/ Çocuk Şenliği klasöründe izleyicilerini bekliyor. Animasyondan çocuk ve aile filmlerine, klasikleşmiş pek çok farklı yapımı ekranlara taşıyan Tivibu, 23 Nisan döneminde çocukların en büyük eğlencesi olacak. Eker'in düzenlediği, Eker I Run 23 Nisan Çocuk Koşusu için geri sayım heyecanı başladı. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın 101. yılında, çocukların evlerinden kendi 101 metrelik parkurlarını oluşturarak katılabilecekleri online koşu ile bayram coşkusu zirveye çıkacak. Türkiye Atletizm Federasyonu, Adım Adım ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'nın destek verdiği online çocuk koşusuna, Türkiye'den ve dünyanın farklı ülkelerinden minik koşucular katılımcı olmak için başvurabiliyor. 23 Nisan Cuma günü düzenlenecek etkinlik, saat 11.00'den itibaren Eker'in Youtube hesabından canlı yayınlanacak. 23 Nisan ruhunu ve spor sevgisini bir araya getiren Eker I Run 23 Nisan Çocuk Koşusu, dijital ortamda sanal bir koşu olarak düzenlenecek. Koşuya Türkiye'den ve dünyadan 4 12 yaş arasındaki tüm çocuklar katılabilecek. Katılımcı çocuklar ve aileleri; evlerinin içinde salonda, koridorda veya bahçelerinde bir hat belirleyerek 101 metrelik bir koşu parkuru oluşturabilecek. 23 Nisan Cuma günü, etkinlik saati geldiğinde ise göğüs numaraları görünür bir şekilde, bu parkuru koşarken veya koştuktan sonra çekilmiş fotoğraf ve videolarını @ekerirun hesabını etiketleyerek paylaşacaklar. Minik adımlar, görüntülü arama ile canlı bağlanarak koşarken, diğer evlerden de bu renkli görüntüler izlenebilecek. Etkinliğe katılacak minik koşucular ve aileleri, www. ekerkosu. com adresini ziyaret ederek kayıtlarını yaptırmaya devam ediyor. Koşuya kayıt aşamasında çocukları bir de sürpriz bekliyor. Çocuklar kendi göğüs numaralarını tasarlayabilecekleri eğlenceli bir tasarım aktivitesine katılabiliyor. Verilen şablon tasarımların yardımıyla; 23 Nisan, hareket ve sağlık temaları ile çizilecek göğüs numarası tasarımları, etkinliğin web sitesine yüklenebiliyor. Çocuklar kendi tasarladıkları göğüs numaralarını ya da isterlerse siteye yüklenen beğendikleri bir başka tasarımı koşu sırasında kullanabilecek. Üstelik siteye yüklenen tüm göğüs numarası tasarımları dijital bir sergi olarak ziyaretçilerin beğenisine sunulacak. Göğüs numarası tasarımı ile ayrıntılı bilgiler www. ekerkosu. com adresinde yer alıyor. Spor kültürünü ve spor sevgisini çocuklara aşılamak amacıyla yapılan etkinliğin sonunda tüm katılımcı minikler birinci olarak madalyalarını kazanacak. Çocuklar, www. ekerkosu. com adresinde yer alan madalya tasarımlarını seçerek, yazıcıda yazdırabildiği gibi boş bir kağıda çizip renklendirerek boyunlarına asabilecek. Çocuklar madalyanın yanı sıra gururla saklayabilecekleri bir Başarı Belgesi de kazanacak. Kral Şakir çocuklarla birlikte antrenman yapacak! Eker markasının iş birliği yaptığı çizgi karakter Kral Şakir de etkinliğe renk katacak. Türkiye'nin en çok izlenen çocuk animasyon dizisi Kral Şakir, spor eğitmeni Beste Önal ve kızı Sim'in çocukları koşuya hazırlamak için yapacağı ısınma hareketlerine eşlik edecek. Kral Şakir'in yaratıcısı Varol Yaşaroğlu da etkinliğe konuk olacak. Eker I Run 23 Nisan Çocuk Koşusu'na Türkiye Atletizm Federasyonu, Çocuk Atletizmi entegrasyonu ile destek veriyor. TAF Çocuk Atletizmi antrenörlerinin hazırlayacağı videolar, Eker İyi Ki Var Youtube kanalı ve Eker'in sosyal medya platformlarından takip edilebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklar-icin-alfabeye-hayat-veren-yazar-alp-gokalp/", "text": "Alfabedeki harflerin başrole kurulduğu bir kitap serisi hayal edin... A'lar, C'ler, küçük ü'ler, ğ'ler ve daha kimler kimler... Alfabe Bulutu kitaplarının yazarı Alp Gökalp'ın kaleminin peşinden gidiyoruz bu defa. Haliyle sohbetimizde harfler havada uçuşuyor! Alfabe Bulutu kitaplarında harfler insanları, noktalama işaretleri hayvanları, diyakritik işaretler ise bitkileri temsil ediyor diye açıklıyor seriyi, yazar Alp Gökalp. İlk bakışta başka bir dünya tasarlamış gibi görünse de aslında bu, yeni ve fantastik bir dünya değil. Tek fark, yaşayanların adlarının Selim ya da Aslı değil de S ve A olması. Gökalp ile sayısı beşe çıkan Alfabe Bulutu serisini ve yazın hayatını konuştuk. Ya Başkası Olsaydım? bir rüyanın kağıda dökülmüş hali aslında. Bundan tamı tamına 13 yıl önce bir gün sabaha doğru yazıldı ve sabırla gün ışığını görmeyi bekledi. En başta İngilizce dilindeydi; o dönemde İngiltere'de yaşadığım için İngiliz yayınevlerinin sempatisine sunuldu ve 107 kere hayal kırklığına uğradı. Tekrar gündeme gelmesi ise benim buraya dönüp bir yayınevinde editör olarak çalışmaya başlamamla oldu. Biraz cesaret, biraz iteleme derken 2016 yılının Eylül ayında Alfabe Bulutu kitapları sırasıyla kitapçılarda boy göstermeye başladı. Sezonlarca devam eden dizilerin bölümlerinde dikkat ederseniz asıl konunun yanı sıra bir sürü küçük yan konu vardır; bu, her türden izleyicinin ilgisinin hedeflenmesidir aslında. Benim kitaplarım da bu formül üzerinden ilerliyor. Birbirinden çok farklı olabilecek temaları aynı potada eritmeyi, böylece kimseyi dışarıda bırakmamayı hedeflerim hep. Gazetecilik yıllarından kalma alışkanlık, cebimde sarardıkça zenginleşen bir yazı fikirleri defterim vardır. İçeriğini kategorilendiririm bu defterin: Cılız fikirler, Bundan kesin bir şey çıkarlar gibi. Onlardan AB'nin genel yapısına uyabilecek olanları belirledim ve yazdığım dönemde hayatımda en çok yer kaplayan temalarla eşleştirdim. Özetle diğer kitaplar, birincinin hazırladığı düzeneğe oturdu ve oradan ilerledi. Kitaplarımda vazgeçmediğim bir unsur var: Aklımdakileri sadece yazı ile verme çabasına girmem hiç. Bahsi geçen temaların bir kısmı da çizimlerle ifade edilebilmelidir. O yüzden çizimlerin etkisi benim için çok önemli ve kitaplar için kullanılacak çizimi bizzat kendim belirlemek isterim. Birlikte çalışacağım illüstratör arkadaşıma, o mizansende neler görmek istediğimi en ufak detayına kadar yazarım. Bu çoğu zaman her iki taraf için de kolaylık sağlar bana sorarsanız; her şeyden önce revizeyi minimuma indirmeye vesile olur. Nitekim Alfabe Bulutu kitapları da bu çalışma tarzını deneyimlediğim ilk eserlerim oldu. Hayatımın her detayında olduğu gibi yazarlığımı -kendi içimde kurduğum- bir şaşaa ile yaşıyorum. Bir yazı yazma kitim var; kalem, silgi, kalemtıraşım, müsvedde defterim ve ses kayıt cihazım... Bir anda günlerdir düşündüğüm bir cümlenin içime en sinen hali aklıma gelirse diye bu kiti sürekli yanımda taşıyorum. Hikayeleri de tam anlamıyla kafamın içinde kurguladıktan sonra el yazısıyla deftere geçirip oradan ekrana aktarıyorum. Böylece metin aslında editöre ulaşmadan önce üç kere form değiştirmiş oluyor. Alfabe Bulutu'nda bunu kendime düstur edinip sonrasında da hep böyle ilerledim. Yıldızı kirpi, tireyi kedi, virgülü köpek yapmak harika fikir! Hele @ işaretinden fil! Bayıldım! Daha çok harf ve noktalama işaretiyle karşılaşacağız değil mi? Alfabede pek çok harf olduğunu düşünecek olursak serinin devamı gelecek gibi görünüyor, değil mi? İpucu isteriiiiz! Alfabe Bulutu kitaplarında harfler insanları, noktalama işaretleri hayvanları, diyakritik işaretler ise bitkileri temsil ediyor. Gönlüm hepsi için bir şeyler yapabilmekten yana ama aklım bunun çılgınca bir proje olacağı konusunda benimle hemfikir. Dillerin, alfabelerin, harflerin ve işaretlerin gizemli dünyası çok heyecanlı geliyor bana ve hepsi için olmasa da birkaç tanesi daha için dosya fikrim vardı. Seriyi daha önce basan yayınevi, kitapların bu haliyle okullarda çok iyi gittiğini, beş kitaptan fazlasının iyi bir satış stratejisi olmayacağını söylemişti. Can Çocuk'la çalışmaya başladığımızdan beri var olan kitaplar üzerinden konuştuk hep. Şimdi kitapların tekrar basımı tamamlandığına göre belki bir araya gelip bu fikirleri yeniden masaya yatırabiliriz, neden olmasın. Bu editörlük zamanlardan kalma bir anksiyete aslında. Bütün metinlerimi belirli bir baskı formasına sığdırıp, o şekilde teslim etmeye çalışıyorum kitaplarımı. O yüzden dosyalarımın son halinde hangi metnin hangi sayfaya geleceği bellidir. Böylece ne editörüm acı çeker ne de ben sonradan uzatıp kısaltma yapmam gerekecek kaygısı yaşarım. Bu benim içime en çok sinen çalışma türü ve umarım birlikte çalıştığım arkadaşlarım da böyle hissediyordur. Tamamen benim tasarladığım bir şey bu. Bir konsept olarak baktım Alfabe Bulutu'na en baştan beri. Çalıştığımız illüstratör arkadaşları da buna göre belirledik; genel anlamda bir ahenk içerisinde olsa birbirleri arasında uyumsuzluk yaratabilecek çizimler bulunuyor kitaplarda. Gizli bir alt bildiri var aslında burada: Bu hikayeyi, mizanseni, karakterleri bu illüstratör arkadaş bu şekilde görsele döktü ama bu kitabı sen resimleseydin belki de bambaşka bir şey ortaya çıkacaktı, diyoruz okuyuculara. Ayrı kitaplarda, ayrı karakterlerdeki aynı harf, o yüzden, birbirinden tamamen farklı bir görselliğe sahip olabiliyor. Bana sorsanız burada yepyeni ve fantastik bir evrenin varlığından bahsetmezdim. Aksine, girişteki yazıda da bahsedildiği gibi, bizimkinin birebir benzeri bir hayat yaşanıyor Alfabe Bulutu'nda. Tek fark yaşayanların adlarının Selim ya da Aslı değil de S ve A olması. Genel olarak Bulut'ta belirlenen toplumsal şiarların başka bir topluluğun yaşantısına artı değer katma çabası mevzusu var. Alfabe Bulutu'nda yaşayanların dünyada yaşayanlar nezdindeki varlığı bir ihtiyacı gidermek; iletişimi sağlamaya yardımcı olmak ve bu da yetişkin gözüyle distopik bir manzara çiziyor, kabul ediyorum. Ama benim kafamda yola çıktığım özül biraz daha çocuksu, daha naif. Ben bunu kaygı değil de doğal bir süreç olarak görmeyi tercih ediyorum. Edebiyatın kendisi, içine çektiği okuyucuya katman ekleyerek göndermeyi hedeflemez mi, düşünürsek? Yazarlar eserlerini akıllarına gelenleri arka arkaya bitiştirerek değil de bir formasyona sokup okuyucularına ulaşmanın peşinde değiller midir? Bu formasyonun içinde bilgiç bir tarafın olması da kaçınılmaz olacaktır. Yazar kendi biricik yaşantısından, deneyimlerinden, öğrendiklerinden paylaştıkça başka birisinin biricik hayatına bilgi akışı sürecini başlatmıştır zaten. Ben kendi metinlerime, şart olmadığına kesinkes inanmama rağmen, küçük ansiklopedik referanslar, bilgi kırıntıları yediriyorum. Bunu da doğal bir şekilde, göze sokmadan yapıyor olduğuma inanmak istiyorum. İsteyenin bu tohumdan kendi bahçesine götürecek bir bitki yeşertecek olması fikri beni her seferinde daha çok heyecanlandırıyor. Kesinlikle hayır. Bu başka bir dilde ya da başka bir bakış açısında böyle değerlendirilmeyebilir; İngiltere'de dosyamı gönderdiğim yayınevlerinden en çok, Neden kurgu dışına çekip eğitim kitapları basan yerlere göndermiyorsun? yorumu almıştım. Böyle bir yorum, metnin ruhunu kavrayamayan biri tarafından yapılabilir bana sorarsanız. Geçtiğimiz beş yılda, Noktalarım Olmadan Ne Yapacağım? kitabı birçok okul tarafından 2. ve 3. sınıfların müfredatındaki noktalama öğrenim sürecinde, sınıfta tartışılacak kitaplardan biri olarak seçildi. Ama bana sorsanız kitabın konusunu, Yanlış tercihler yapan bir çocuğun yaşadığı deneyimler çerçevesinde kendini doğru olana yönlendirmesi şeklinde özetlerdim. İngiltere'de çalıştığım okullarda öğrendiğim ve alıştığım bir şey bu: Seviyeli okuma. Benzer içeriği; hikaye örgüsü, konuları ve dil zenginliği ile çeşitli seviyelerdeki okumayı öğrenme yaşlarına salık veriyorlar. Bu tür bir derecelendirme, bir eğitmen olarak benim de çok işime yaramıştı. Bir seri olduğu için, keskin sınırları olmadan böyle bir modeli Alfabe Bulutu kitaplarına uygulamak istedim ben de. 7 yaşından başlayarak 11 yaşına kadar sırasıyla artan bir seviye takip ediyor kitaplarım. Benim ofis işlerine bakış açım başka bir hayat deneyimi daha kazanmak şeklinde aslında. Bir iş ne kadar eğlenceli ve tatmin edici olursa olsun o işten alabileceğini almış, işe verebileceğini vermişsen bir süre sonra monotona düşüyor kaçınılmaz bir şekilde. Ben bütün işlerimi o an'a bir tık kala bıraktım. Pişman olmamak için de dönüp arkama hiç bakmadım. Tirelerin pardon kedilerinin isimleri ne? Bir kediyle yaşayan biri olarak dört kediyle hayat gözlerimde büyüyor! Sana epey ilham veriyor olmalılar! Kendilerini bizimle yaşar bulma sırasıyla İncir, Kekik, Sincap ve Toto. İkinci kediden sonra dört de aynı, yaşamadım ama yedi kedi de, bana kalırsa. Başka bir türle yaşayabiliyor olmak insanoğlu için sunulan bir lütuf gibi geliyor bana ve bundan mahrum kalmayı tercih etmeyi hiç anlamıyorum. Onlarla her an değerli her an daha heyecanlı. Hep birlikte olalım, hiç ayrılmayalım. Yok gerçekten. Bahsettiğim defterde bir sürü fikir kırıntısı var. Ama onları silkeleyebilmek için önümdekileri bitirmem gerekiyor gibi. Bu sene çıkması planlanan iki kitabım daha var; onların akıbetiyle ilgiliyim şu anda daha çok. Bir durdum ben. Ne oldu bilmiyorum. Durdum ve diğer insanları izlemeye başladım. Önce endişelendim doğrusu. Ama sonra gerçekte, kendime bu zamanı borçlu olduğuma karar kıldım. Üniversiteye girdiğim günün ertesinden beri durmaksızın çalışıyorum. Fiziken çalışmadığımda, beynim çalışmaya devam ediyor. Tatsız da olsa bu tatili hak etmişti doğrusu. Çok uzun zamandır çocukluğumdaki, ilk gençliğimdeki gibi bir kitabın içine girip kaybolduğum olmuyor maalesef. Kitap okumaya zaman bulamayıp buna bahane arayan insanlardan biri olma ihtimali içimi ürpertiyor. Yine de bölük pörçük zamanlarda, kendi hızımda masamda yükselen dağı devirmeye çalışıyorum. Bu zaman mefhumunu öne sürerek eskisine nazaran çok çok daha seçici olduğum için, bu seçtiklerimin gözümün önümden kaybolmasını da istemiyorum bir yandan da. Garip bir kısırdöngü bu yaşadığım. Flannery O'Connor'a çok geri dönerim. Nezaketin şiddetini ondan öğrendim. Ondan, Truman Capote'den, Harper Lee'den, Carson McCullers'tan, Shirley Jackson'dan ve diğer güney gotik yazarlarından... Rachel Carson'un Silent Springi, Ted Hughes'ın The Dreamfighterı, Raymond Carver'ın What We Talk About When We Talk About Loveı hayata bakış tarzımı şekillendiren kitaplar. Marcel Ayme, Necati Cumalı ve Oğuz Atay keşfetmekten usanmayacağım yazarlar. Kafamda canlandırdığım, inceden inceye detaylandırdığım Alfabe Bulutu'nu hepimizin içine sinecek kusursuzlukta resimlendirdikleri için bir kez daha teşekkür etmek isterim illüstratör arkadaşlarıma."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklar-icin-bir-kavanoz-mutluluk/", "text": "Davide Cali'nin düşlerinden süzülüp Marco Soma'nın fırçasıyla renklenen Bir Kavanoz Mutluluk, minik okurlarıyla birlikte tam da bu can alıcı sorunun izini sürüyor. Bakın, mutluluk satıcısı Bay Güvercin eski bir kamyonetle ta uzaklardan tıngır mıngır geliyor. Hepsinin tek bir arzusu var, o da hayalini kurdukları mutluluğa bir an önce kavuşabilmek. Uçanbalık okurlarının Bir Dostluk Masalı ve Yediuyur Nerede Uyur? isimli çalışmalarından tanıdığı Marco Soma'nın olağanüstü resimleriyle farklı görsel okumalara kapı aralayan kitap, kuşların renkli dünyası üzerinden insan hayatındaki maddi ve manevi değerlere değiniyor. Hızla değişen dünyadaki tüketim alışkanlıklarından ve maddiyata dayalı hazır mutluluk formüllerinden dem vuran bu düşündürücü öykü, zamansız bir evrende geçmesine rağmen günümüz gerçekliğine ayna tutuyor. Mutluluk kavramını bir arzu nesnesine dönüştürüp, küçük, büyük ve aile boyu kavanozlarda satışa sunan Bay Güvercin'in, ormanın sakinleriyle kurduğu alışveriş ilişkisini konu edinen bu sevimli öykü; değişik türdeki kuşlara ev sahipliği yapmanın yanı sıra satır aralarında basit hesaplama ve matematiksel tanımlara da yer veriyor. Bir Kavanoz Mutluluk, mutluluk arayışına eleştirel bir bakış sunarak, bakmasını bilen gözler için mutluluğun aslında çok yakında olduğunu hatırlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklar-icin-siirli-sarkili-bir-kitap-bu-kitap/", "text": "Daha önce İthaki Çocuk'tan Renkli Sokak ve Timsah Tigu'nun Uykusu kitapları yayımlanan ve çocuk edebiyatına onlarca eser kazandıran Şeyma Göksay şimdi de şiirli şarkılı bir kitapla karşımızda. Evet evet, kitabın içeriği ne ise ismi de o. O zaman açılsın sayfaları Şiirli Şarkılının ve Nesibe Çelebi'nin resimleriyle çocuklar şenlensin, gülüşleri çoğalsın! Kendine kazak örmek isteyen bir kaplumbağa ile başlayan bir kitap gördün mü sen hiç? O zaman böyle gel... Yaptığı resmi kaybeden sincap ile, çiçekle dostluk kuran uğur böceği ile, benekli inek ile Şiirli Şarkılının sayfalarında karşılaşabilirsin ancak. Doğanın tüm renkleri giyinmiş dizeler, mevsimleri, çiçekleri, umudu taşıyor. diye uzayıp gidiyor şiir. Son dizeler ise çocuklara hiç yalnız kalmayın der gibi!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklar-icin-yaratici-atolyeler-odunpazari-modern-muzede/", "text": "Kapsamlı eğitim programıyla çocukların ve gençlerin sanatsal birikiminin güçlenmesini hedefleyen OMM Odunpazarı Modern Müze, İş Yatırım desteğiyle yaratıcı ve eğitici etkinlikleri çocuklarla buluşturmaya hazırlanıyor. 25 Aralık 2022- 11 Haziran 2023 tarihleri arasında farklı yaş gruplarından çocuklara yönelik düzenlenecek programlar kapsamında, arkeoloji, mimarlık, dans, ileri dönüşüm gibi konulara odaklanan ve miniklere ilham olacak atölyeler gerçekleşecek. Pazar günleri gerçekleşecek atölyelere kayıt ücretsiz olarak egitim@omm. art adresinden ve 0222 221 27 37 no'lu telefondan yaptırılabilir. Kağıt materyali üzerine çalışan genç bir multidisipliner sanatçı / tasarımcı olan Sebahat Karcı düzenlediği kağıdın tasarımdaki potansiyelini göstermeyi hedefleyen atölyesi ile çocuklarla buluşmaya hazırlanıyor. Kağıttan üç boyutlu heykeller, yerleştirmeler ve açılır kitap tasarımları üzerinde çalışmakta olan sanatçı, kağıdın potansiyelini farklı ölçeklerde kullanmayı, boyutlar ve formlarla oynamayı çocuklarla deneyimliyor. OMM'daki güncel sergi Yas ve Hazın da odağı olan beden üzerinden ilerleyerek, atık kağıtlar, tel, çubuklar ve akrilik boya kullanılarak gerçekleştirilecek atölye çocukların mekan-beden ilişkisini sorgulamasını teşvik ederek, katılımcıları yaratıcı bir yolculuğa davet ediyor. Çağdaş Dans alanında çalışan koreograf, dans sanatçısı ve Akbank Sanat Dans Atölyesinde eğitmenlik yapmakta olan Bengi Sevim Yörük, çocukların gündelik rutin beden hareketlerine hayal güçlerini katarak nasıl dans adımları yaratabileceklerini anlatan Beden ve Hareket Atölyesi ile minik katılımcıları ile buluşmaya hazırlanıyor. İç-dış, ters-düz, simetrik-asimetrik gibi temel kavramlardan başlayarak malzeme, yapı ve kenti tanıtan Mimarlık ve Çocuk Atölyesi kapsamında çocuklar tasarım ve üretim arasındaki süreci mimar, çocuk kitapları yazarı ve eleştirmeni Simla Sunay ile deneyimliyor. Bu atölyede öğrenciler kazı alanına geçmeden önce Funda Demir önderliğinde Arkeolog kimdir ve görevi nedir? sorularına yanıt ararken bir nesnenin sanat eseri olması için taşıması gereken unsurlar ve müzeler, tarihi eserler hakkında bilgi ediniyor. Ekip olarak çalışmanın, dayanışmanın, araştırma görev ve sorumluluk duygusunun da aşılanmasını planlayan atölyede, çocuklar müze içinde oluşturulan kazı alanında arkeologların çalışma şartlarını deneyimleyerek buldukları eser parçalarını bir araya getirdikleri sanat eserini tamamlama şansı da bulabilecekler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklara-cevre-konusunda-rehber-kitap-atik/", "text": "Pan Yayınları'ndan çıkan Çevreyi Tanıyalım: ATIK kitabı, çocuklara çevre konusunda bilinçlenmeleri konusunda bir rehber niteliği taşıyor. ÇEVRE, hiç olmadığı kadar endişe yaratıyor, hem de dünyanın her yerinde... O halde çevreyi korumak için ne yapmalıyız? Öncelikle çevrenin hassas dengesini bozan şeylerin neler olduğunu anlamalıyız. Bu kitapta yer alan bilgilerle, çevreyi korumaya yönelik basit çözümleri öğrenebilir ve arkadaşlarımızla tartışıp daha güzel ve sürdürülebilir bir Dünya için elimizden geleni yapmaya başlayabiliriz. Joliane Roy'un yayına hazırladığı kitabı Anouk Noel ve Marc Chouinard resimledi, Işık Tabar Gençer Türkçeye çevirdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklara-eglenceli-masallar-is-sanat-masal-tiyatrosunda/", "text": "İş Sanat, çevrim içi yayınlayacağı yeni sezonunda küçük sanatseverleri eğlenceli masallarla buluşturmaya devam ediyor. Covid-19 pandemisi tedbirleri gereği İş Kuleleri Salonu'nda seyircisiz olarak kaydedilen, Aslı Tandoğan, Anıl Altınöz ve Mert Aydın'ın canlandırdığı dünyaca ünlü masallar çocuklarla buluşuyor. Kırmızı Başlıklı Kız 8 Kasım'da, Prenses ve Bezelye Tanesi 15 Kasım'da, Hansel ve Gretel 22 Kasım'da, Alaaddin 29 Kasım'da saat 15.00'te İş Sanat'ın sosyal medya hesapları ve internet sitesi üzerinden yayınlanacak. Masallar, sezon sonuna kadar ücretsiz izlenebilecek. İş Sanat'ın kasım ayındaki diğer etkinlikleri de dijital platformlar üzerinden izleyicilerle buluşmaya devam edecek. Her Şey İnsanı Sevmekle Başlar başlıklı Sait Faik hikaye dinletisi 9 Kasım'da, Milli Reasürans Oda Orkestrası 12 Kasım'da, çellist Poyraz Baltacıgil ve piyanist Barış Büyükyıldırım resitali 17 Kasım'da, W. Shakespeare'in Romeo ve Juliet ve 12. Gece eserlerinden bölümlerin seslendirileceği Okuma Tiyatrosu 18 ve 25 Kasım'da, Coşkun Karademir ve Buray 20 Kasım'da ve Ozan Musluoğlu'nun yeni caz projesi Genedos 24 Kasım'da sanatseverlerle buluşacak. Tüm konser ve dinletiler 20.30'da yayında olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklara-en-yeni-muzikal-peter-pan-ve-varolmayan-ulke/", "text": "Akbank Çocuk Tiyatrosu'nun 50'nci yılına özel olarak Zorlu PSM ve Akbank Sanat'ın iş birliği ile sahnelenen Peter Pan ve Varolmayan Ülke müzikalinin prömiyeri 23 Nisan'da Zorlu PSM'de yoğun ilgiyle gerçekleşti. J. M. Barrie'nin klasikleşmiş romanından uyarlanan, Mehmet Ergen'in yenilikçi yorumu, Beyhan Murphy'nin koreografisi, Tuluğ Tırpan'ın müzikleri ve 35 kişilik oyuncu & yaratıcı ekip kadrosuyla dikkat çeken müzikal her yaştan izleyici tarafından ayakta alkışlandı. Türkiye'nin öncü sanat kurumlarından Zorlu PSM ve Akbank Sanat, Akbank Çocuk Tiyatrosu'nun 50'inci yılı nedeniyle, bir Peter Pan uyarlaması olan Peter Pan ve Varolmayan Ülke müzikalini her yaştan izleyicisiyle buluşturdu. Yepyeni, fantastik bir dünyanın kapılarının aralandığı müzikalin metin ve söz yazarlığını Mehmet Ergen, müziklerini Tuluğ Tırpan, koreografisini ise Beyhan Murphy üstlendi. Müzikalde Yağız Can Konyalı Peter Pan, Elif Güralp Wendy, Sami Levi Kaptan Kanca ve Su Sonia Herring Tinkerbell karakterleriyle göz doldurdular. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda birçok ünlünün prömiyerine katılıp dakikalarca alkışladığı Peter Pan ve Varolmayan Ülke müzikali öncesinde gerçekleştirilen basın toplantısında konuşan Zorlu PSM Genel Müdürü Filiz Ova, Türkiye'nin kültür sanat hayatına katkı sunmayı kendine amaç edinen bir kurum olduklarını vurgulayarak Zorlu PSM olarak sanatsal ve kültürel üretimi artırmak için kendimize sürekli yeni hedefler koyuyoruz. Artistik üretkenliği beslemek ve sanatsal üretimi artırmak bu hedeflerimizden bazıları. Bu hedefleri gerçekleştirmenin yolunun Türkiye'nin en iyi ekipleriyle çalışmaktan, köklü kurumlarla iş birliği yapmaktan, farklı konulardaki varlıklarımızı ve güçlü yanlarımızı bir araya getirmekten geçtiğine inanıyoruz. Bu klasik eser için kültür-sanat sektörünün önemli kurumlarından Akbank Sanat ile iş birliği yaptık ve yaratıcı endüstrinin en değerli isimleriyle çalıştık. İki büyük kurum ile birbirinden kıymetli, tecrübeli ve yetenekli yaratıcı isimlerin güç birliği sonucunda büyük bir sinerji oluşturduk. Sahne önündeki ve arkasındaki 35 kişilik kadro, danslardan müziklere, dekorlardan kostümlere tüm süreci titizlikle ve büyük bir emekle yürüterek şahane bir müzikal ortaya çıkardılar. Biz müzikalimiz için çok heyecanlıyız. Çocuklar kadar yetişkinlerinden de kalplerinde yer edecek bir müzikal izleyeceksiniz açıklamasında bulundu. Müzikal her akşam kardeşlerine masallar anlatıp onları tatlı bir uykuya uğurlayan Wendy'nin, her zamankinden farklı bir gece yaşayarak, masalların büyümeyen çocuğu Peter Pan ve onun koruyucu perisi Tinker Bell ile tanışmasıyla başlıyor. Kahramanlar, peri tozunun etkisinde Varolmayan Ülke adında bir adaya yolculuğa çıkarak, büyüleyici, heyecanlı ve beklenmedik maceralara atılıyorlar. Peter Pan ve Varolmayan Ülke 35 kişilik oyuncu kadrosu ve özel şovlarıyla, sadece çocuklara değil yetişkinlere de ilham vermeyi ve dünyalarını daha da renklendirmeyi amaçlıyor. Müzikal sezon boyunca 8-15-21-22 Mayıs ile 4,5,12,18 ve 19 Haziran'da izleyicilerle buluşmaya devam edecek. Müzikalin biletlerine www. passo. com. tr adresinden ulaşabilirsiniz. Gösterimler 7 yaş ve üzeri çocuklar için uygundur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklara-ilham-verecek-100-tarihi-karakter-kahramanlar-atlasinda/", "text": "İtalyan gazeteci yazar Miralda Colombo'nun çocuklar için kaleme aldığı, grafik tasarımcı Ilaria Faccioli'nin resimlediği Kahramanlar Atlası, artık İthaki Çocuk Kitaplığı'nda... Bu, öyle bir kitap ki bakmayın çocuklar için olduğuna... 7'den 70'e herkese ilham verecek hem büyülü hem eğlenceli kocaman bir kitap! Orijinal adı Vite Straordinarie olan kitabı düz bir çeviriyle çevirecek olursanız tam olarak karşılığı Olağanüstü Hayatlar iken İtalyanca aslından Türkçeye kazandıran çevirmen Burçe Kaya, Kahramanlar Atlası ismini vererek fark yaratmış. Ne demiştik başta, cesaret, zeka ve yaratıcılık! İşte bu yüzden çevirmeni ayrıca kutlamak gerek. Hem ilgi çekici ve merak uyandırıcı bir başlık yaratmış hem de klişe bir isimle parlaması mümkün olmayan kitabın pazarlanması konusunda doğru hamlede bulunmuş. Hay aklına sağlık! Dahiler grubunda karşımıza çıkan isimlere şöyle bir bakalım... Nasılsa hepsini uzun uzadıya size listeleyemeyeceğim. Ama birkaçından bahsetmekte fayda var. Azeri olduğunu bu kitaptan öğrendiğim satranç ustası Kasparov, ilk gözüme çarpan... Sonra Çin'den Wang Zhenyi var. Onunla yeni tanışıyorum ve öğreniyorum ki Ay tutulmasını keşfeden bir gök bilimci kendisi. Bir kadının Ay'ın tutulmasını keşfettiğini hayal ediyorum, sonra. Müthiş bir şey bu! Ve cehaletime kızıyorum, 41 yaşında ben bunu bilmiyorum! Diğer Cesurlar'ı da merak ettiğinize adım gibi eminim. Ama size onlardan bahsetmeyeceğim. Hadi kitabı alana kadar biraz daha merak edin! Ve pek çoğuyla yeni tanıştığım İleri Görüşlüler. Onların neden böyle tanımlandığını, hikayelerini okuyunca daha iyi anlayacaksınız elbette. Örneğin Kenya'nın bağrından çıkan Wangari Maathai ile sizin de tanışmanızı çok isterim. Kendisinden biraz bahsedecek olursam Ağaçların Annesi olduğunu söylemeliyim. Ülkesinde küçük kızların okuma yazma öğrenemediği bir dönemde doğayı inceleyerek büyüyor ve Amerika Birleşik Devletleri'nde biyolog oluyor. Hayata bakın! Maathai, Yeşil Kuşak Hareketi'ni başlatan isim olarak da biliniyor. Gerisini siz de benim gibi kitaptan okuyun. Yazarlık hayatına ilk olarak çocuklar için yemek kitabı yazan Miralda Colombo, görünen o ki tarihi kişilikleri listelemeyi ve onların hikayesini anlatmayı çok seviyor. Keşke Türkiye'den de yazacağı isimler olsaydı. Kitabında görmeyi çok isterdim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklara-kendi-haklarini-ve-sorumluluklarini-ogretmek-icin/", "text": "Ünlü Küresel Öğretmen Ödülü finalisti Cesar Bona'dan dünyadaki tüm çocukları, kendi haklarına ve sorumluluklarına dair bilinçlenmeye ve farkındalık kazanmaya davet eden Haklarımız ve Sorumluluklarımız, geleceğimizin mirasçısı çocuklarımız için yayımlandı. Çocukları, yaşadığımızın dünyanın aktif bireyleri olarak merkeze alan bu kitap, onlara hem haklarından hem de taşıdıkları sorumluluklardan bahsediyor. Vatandaşlık hakkı, mültecilik, düşünce özgürlüğü, katılım hakkı, sağlık hakkı, eğitim hakkı, temiz bir dünyada yaşama hakkı ve cinsiyetçi ayrımlara karşı çıkma hakkı gibi günümüz dünyası için son derece değerli ve önemli konular çocuklara uygun bir dil ve düşündürücü etkinlikler eşliğinde anlatılıyor. Joan Turu'nun rengarenk çizimleri kitabın barışçıl anlayışına ve çoğulcu çağrısına eşlik ediyor ve okurlarına daha iyi bir dünyanın inşası için ilham verme amacına başarıyla ulaşan kitap, Doğan Egmont Yayınları tarafından yayımlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklara-sanati-sevdirecek-cok-tatli-bir-kitap-herkesin-tarzi-baska-iste-sanat-burada/", "text": "Estonyalı illüstratör ve yazar Kertu Sillaste'nin kitabı Herkesin Tarzı Başka İşte Sanat Burada, sanatın farklı türlerini tanımak için tatlı ve heyecan verici bir ilk adım. Sanatçı anne-babalar ve onların çocukları konuşuyor bu kitapta. Her biri, uğraştığı sanat dalını ve yaratım serüvenini kendi bakış açısıyla tanıtıyor, kendi diliyle yorumluyor. Arden Yayınları'ndan taze çıktı. Çocuk gelişiminde sanat önemli bir rol oynuyor. Erken yaşta sanat etkinlikleriyle tanışmak, fiziksel, bilişsel, duygusal ve sosyal becerilerin kazanımını olumlu yönde etkiliyor. Aslında sanat çocuğun doğasında var. Ancak onun yaşamının ayrılmaz bir parçası olmasını sağlamak ya da hayatı boyunca uzak durmasına yol açmak yine ilk yıllarda kazandırılan deneyimlere bağlı. Kitapta, sanat uzmanı anne bir sanat eserinin karşısında, onu daha iyi anlamak için sorular soruyor. Heykelin ne olduğunu ise Can'ın babası örnekliyor. O bir heykeltıraş ve bize Her türlü malzemeden heykel yapılabilir diyor. Plastikten ve macundan, kilden ve taştan, tahtadan ve kemikten, bir çift ayakkabıdan veya bottan, hatta eski bir tişörtten... Peki Can ne yapıyor? O da evden seçtiği çeşitli objeleri bir araya getirip kendi heykelini tasarlıyor. Neşe ve heyecan içinde, özgürce... Öyle ya! Herkesin tarzı başka, işte sanat tam da burada!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklara-yepyeni-iki-kitap-su-altinda-suslu-kostum-gecidi-ve-sevgi-semsiyesi-altinda/", "text": "Ödüllü çocuk kitapları yazarı ve editörü Davina Bell'in Su Altında Süslü Kostüm Geçidi ve Sevgi Şemsiyesi Altında isimli çocuk kitapları, ilk kez VBKY sayesinde minik kitapseverlerle buluşuyor. VakıfBank Kültür Yayınları çocuk edebiyatı kitaplığı, yeni eserlerle çocukları eğlenceli bir dünyaya davet ediyor. Avustralyalı ödüllü yazar Davina Bell'in resimli kitapları Su Altında Süslü Kostüm Geçidi ve Sevgi Şemsiyesi Altında, Dr. Müge Akbulut'un Türkçe çevirisiyle yayımlandı. Uzman pedagog ve psikolog onaylı eserler, 6 yaş ve üzeri yaş grubu için hazırlandı. Çocukların ebeveynleriyle birlikte okuyabileceği eğitici ve öğretici hikayeler, ödüllü illüstratör Allison Colpoys'un rengarenk çizimleriyle canlanıyor. Alfie ile küçük şapkalı büyük bir ahtapotun hikayesinin anlatıldığı Su Altında Süslü Kostüm Geçidi, utanç, endişe ve korku duyan bir çocuğun cesaretini toplayabilmek için tek ihtiyacının biraz zaman olduğunu hatırlatıyor. Çocuklarda gelişebilen sosyal fobi konusunun da işlendiği kitap, hassas bir çocuğun duygularına empati ve incelikle yaklaşılması gerektiğine dikkat çekiyor. Yaratıcı ikili Bell ve Colpoys'un bir diğer kitabı Sevgi Şemsiyesi Altında, ebeveynler ve çocuklar arasındaki koruyucu sevgi ve güven bağını anlatıyor. Kitap, bakım veren kişilerden ayrılık kaygısı yaşayan, hastalık ya da iş gibi çeşitli sebeplerle sevdiklerinden uzak kalan çocukların güvende hissetmelerini, sevilmelerini ve kabul görmelerini şemsiye metaforu üzerinden ele alıyor. Sevginin gücü ve sessiz zarafeti hakkında yazılan eser, hangi zorluklarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, çocukların her zaman ve her koşulda ebeveynlerinin sevgilerine sahip olacaklarına dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklarin-artik-yeni-bir-dergisi-var-kipirti/", "text": "Türkiye'nin önde gelen 70 yazar ve çizeri çocuklar için bir araya geldi. Eksi 18 Edebiyat Topluluğu tarafından hazırlanan Kıpırtı Çocuk Dergisi baharın gelişi ile çocukları selamladı. 7-13 yaş aralığındaki çocuklara yönelik içeriklere sahip olacak dergi, iki ayda bir yayınlanacak. Hafızanızda bir çocuk dergisi varsa şanslısınız. Çünkü nitelikli dergi kültürü ile büyüyen çocuklar yetişkinliğinde doğru eserlere ve doğru isimlere ulaşmayı başarırlar. Tam da bu nedenle, Ağaç Yaşken Gelişir ilkesi ve çocuğa görelilik yaklaşımı ile hazırlanan Kıpırtı Çocuk; okuma alışkanlığı, hayal gücü, yaratıcılık, merak, eleştirel düşünme ve sorun çözme becerilerinin gelişmesine katkı sunmayı amaçlıyor. Sadece yetişkinlerin çocuklara seslendiği bir yayın olmayı reddeden Dergi'nin temel hedefinde de üretim süreçlerinde çocukların yer alması yatıyor. Dil gelişiminin çocuklar üzerindeki etkisine dikkat çeken, edebiyat ağırlıklı içerik yapısına sahip dergi nitelikli ve tematik içerik çeşitliliği de sağlayacak. Evrensel değerleri önceleyen hümanist bir bakış açısı ile hazırlanan dergide; edebi içerikler, eğlendirici metinler, bilinç ve farkındalık geliştirici yazıların yanı sıra kitap ve film tanıtımları da çocuklarla buluşacak. Ayrıca; dergi içeriğinin bazı bölümleri seslendirilerek ilgili ve meraklı olan herkesin erişimine açılacak. Ebeveynler ve eğitimciler aracılığı ile çocuklara ulaşacak bir iletişim stratejisi temelinde yayın hayatına başlayan Kıpırtı Çocuk Dergisi; bireysel ve toplumsal gelişme için çocuk edebiyatını kendine mesele edinmiş gönüllülerden oluşan Eksi 18 Edebiyat Topluluğu üyeleri ve okurların katkılarıyla hazırlanıyor. İzmir'de faaliyet gösteren Zikzak Grup ve Yakın Kitabevi'nin kurumsal paydaş olarak katkı sunduğu derginin, gelecekte basılı bir süreli yayına dönüşmesi planlanıyor. Eksi 18 Edebiyat Topluluğu; İzmirli eğitimci ve yazar Nevzat Süer Sezgin'in çağrısı ile kendisi tarafından gerçekleştirilen Yetişkinler İçin Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Atölyesi'ne katılan yetmişten fazla yazar, çizer, editör ve adaylarının katılımı ile 2020 yılı sonlarında kuruldu. Öğretmen, yayıncı, kitapçı, ebeveyn, doktor, avukat, kütüphaneci gibi çok farklı rollerdeki katılımcılar ile bütünsel bir yaklaşımı yaşama geçirmeyi amaçlayan topluluk, on sekiz yaş altındaki bireyler için nitelikli çocuk ve gençlik edebiyatı yapıtları üretmeyi amaçlıyor. Kıpırtı Çocuk Dergisi'ne dergi web sayfası ve sosyal medya hesaplarından erişebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklarin-korku-ve-kaygi-sorunlari-icin-tatli-bir-kitap-endise-kavanozundan-cikanlar/", "text": "Her çocuk kitabı yeni bir heyecan gönlümde! Endişe Kavanozundan Çıkanlar postadan bana en yeni gelenlerden! Minik bir dinozorun hikayesiyle bezeli bir kitabın sayfalarını heyecanla açmayacağım da hem ne yapacağım! Sizi hemen Beno ile tanıştırmalıyım. Bakmayın endişeli göründüğüne, o aslında mutlu bir dinozor! Gizemli ormanların arasında Lal adında bir kasabada yaşıyor ve henüz dört yaşında. Parlak kumları olan Simli Kumsal'da her gün oyunlar oynayan Beno, bir gün ışıl ışıl parlayan bir kavanoz bulur ve merak edip kavanozun kapağını açar. Sanki Pandora'nın Kutusu'nu açmıştır Beno! İçinde onu neler beklemektedir öyle... Bir anda binlerce arı vız vız vız diye etrafını çevreler... Yok yok kavanozdan çıkanlar arı değildir ama o da ne! Beno'ya bir şeyler söylerler! Çocuk ve Genç Psikiyatristi Veysi Çeri'nin Timaş Yayınları çatısı altından çıkan ikinci kitabı bu. Daha önce Yeterince İyi Ebeveyn Olmak 0-6 Yaş Dönemi Anne Baba Çocuk İlişkisi üzerine ebeveynler için kaleme aldığı kitabından sonra şimdi de çocuklar için ilk defa yazan Çeri, Endişe Kavanozundan Çıkanlar ile küçük bir çocuğun korku ve kaygıları çok yoğun yaşadığı dönemlerde görülen duygusal değişimlerini bir dinozorun başından geçenlerle anlatıyor. Yazarın, Mezozoyik dönemden bir baş karakter yaratması da özel bir seçimdir belki de, kim bilir! Dinozor Beno, düşünceleri arasında çıktığı yolculukta endişelerle dolu iç sesiyle konuşabileceğini fark ederken endişeli zamanlarda nasıl rahatlayabileceğini, nelere odaklanabileceğini öğreniyor. Tabii bunların pek çoğunu Nüke Dino sayesinde başarıyor. Hayatı iyi tanıyan dinozor, onu dinliyor, ona sarılıyor ve böylece onu endişe sineklerinden kurtarıyor. Ama nasıl? Hepsi bu mu? Hafiflik Ormanı sayesinde! diyor Nüke Dino. Beno'nun gözlerini kapayıp kendini bulutların üzerinde uçar gibi hafif hissetmesi de bu yüzden işte... Hikayenin finalinde Beno, endişe sineklerini kovmak için beş şeyin yeterli olduğunu öğreniyor. Ama bunları ben saymamayım size, en iyisi kitabı siz okuyun."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklugumun-kayahani-yoksun-sen-ya-yoksun-ya-aksamlarda/", "text": "Ama aynı albümde Geceler, Esmer Günler gibi aşkı son derece hissettiren derin şarkılar da vardı. Ki bu şarkılar, önce Nilüfer'den duyup sonra Kayahan'la yeniden efkara bulandığımız, ikilinin külliyatında çok önemli yere sahip. Esmer Günlerin yıllar geçtikçe ve büyüdükçe en sevdiğim Türkçe pop şarkılarından biri olmasının sebebi de önce Nilüfer sonra Kayahan'dır. İkisinin de yorumunu ne zaman dinlesem bünyemi sarsan değişmeyen bir güce sahip. Sözleri Nilüfer'e bestesi Kayahan'a ait olan parça aynı zamanda Nilüfer'in 1988 yılındaki albümünün de ismi. Nilüfer şarkıyı daha gerilimli ve ıstırapla söylerken Kayahan'ın sesinde insanı sarıp sarmalayan tatlı bir hüzün ve uçsuz bucaksız bir hasret vardır. Kayahan'ın Benim Şarkılarıma geri dönecek olursam Kaç Kereyi de hatırlatmakta fayda var. Finaldeki İskelede Sandalımdan bir önceki parça, yine dramatik yapısıyla Kayahan'ın belki de en duygusal şarkıları arasında yer alabilir. Kaç kere söylemek istedim Sevdiğimi özlediğimi sana Beni hiç bırakma dediğim aklımda... Yıllar sonra bu şarkıyı Kayahan'ın eski eşi İpek Acar da seslendirdi. 1989 yılında Benim Şarkılarımdan hemen sonra Benim Şarkılarım 2 geldi Kayahan'dan... Bu albümdeki şarkılarda romantizm seviyesi daha arttı, Kayahan'ın sesi özlemle, hasretle, uzak denizlerle ve yalnız geçen akşamlarla daha da yorgunlaştı. Dördüncü stüdyo albümü Siyah Işıklar 2, bence Kayahan'ın şarkılarını gerçekten anlayan ve iyi bilen müzikseverler için hep ayrı bir yerde durdu. Hep Karanlık, Canım Sıkılıyor Canım, Seni Seviyorum, Alınma Ağlıyorsam, Gurbette Akşam gibi müthiş sözlere ve bestelere sahip olan en güçlü şarkıların olduğu başlıca albümlerinden biri oldu. Bugün Kayahan'ı bu kadar çok sevme nedenlerimden Yoksun Sen de bu albümdeydi. Denizin ve martıların sesiyle açılışını yapan Yoksun Sen, hep dudaklarıma nereden takıldığını bilmediğim bir ezgiye dönüştü. Denizlerde sen, hasretinde ben, yokluğun esiyor akşamlarda. Tüm zamanların en güzel aşk şarkılarından biri kesinlikle! Akdeniz Ege arasında mekik dokuyan o yaz yolculuklarında pencereden gördüğüm tüm o manzaraları güzel kılan bir diğer albümse 3 Haziran 1991 yılında çıkan Yemin Ettimdi. Artık 9 yaşındaydım, aklım yaza, aşka, hayata daha çok çalışıyordu. Ve Kayahan, iki yıl sonra çok daha dolu dolu aşk şarkılarıyla benim en sevdiğim şarkıcılardan biri olmayı başarmıştı. Albüme ismini veren Yemin Ettim, hiçbir zaman favori parçam olmasa da bu şarkının insanları o dönemde nasıl etkilediğini bugün bile hatırlıyorum. Televizyonda hep bu şarkı vardı. Şarkının içinde de Demet Sağıroğlu. Seni versinler ellere beni vursunlar, sana sevdanın yolları bana kurşunlar nakaratından yıllar sonra KRAL TV'de onlarca hafta bir numara olan Arnavut Kaldırımları şarkısının biricik vokali olma yolunda ilerlerken Kayahan'a bu iç acıtıcı ama beni pek sarmayan şarkıda eşlik ediyordu. Kayahan'sa bu şarkıda resmen acı çekiyor gibiydi ve ben o yaşta bunu sevmemiştim. Başında müziksiz, şarkıya şiir okur gibi girişi ise o küçük kız için bir ilkti. Sanırım şarkının şiirle benzer şeyler olabileceği fikrine ilk o zamanlar kapılmıştım. Albümü unutulmaz kılan başlıca şarkılarsa Gözlerinin Hapsindeyim, Bu Gece Sen Daha Güzelsin, Neden Olmasındı. Özellikle Gözlerinin Hapsindeyim, yıllarca başucu listemde yer aldı. Bugün Kayahan gideli 7 yıl olmuş. Çok olmuş, oysa o da gitmemiş, hep varmış gibi, tıpkı çocukluğum gibi, uzanacakmışım da tutamamışım, bir anda kaybetmişim gibi... Şarkıları dün, bugün ve yarın hep kulağımda... Yokluğu esiyor akşamlarda."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cocuklugun-aynasinda-selin-puskullu-bela/", "text": "Sizi Selin Püsküllü Bela ile tanıştırayım mı? Tıpkı Pıtırcık gibi, Uzun Çoraplı Kız Pippi gibi biraz haylaz ama oldukça sevimli bir kitap karakteri Selin. Ama aslında tam da yaşadığımız dünyanın bıcırık, bilmiş ve bir o kadar algısı yüksek yeniyetme kızı! Bakmayın lakabının Püsküllü Bela olduğuna... Muziplikleriyle, küçük yaramazlıklarıyla, başından geçen türlü maceralarıyla ona aslında tatlı bela Selin de diyebilirsiniz! Gelin onu biraz daha yakından tanıyalım, kendi küçük kalbi büyük dünyasının içine hızlı bir giriş yapalım! Yaklaşık 32 yıl öncesine gittim, varın siz düşünün etkisini! Bunda sayfalarını karıştırırken ara sıra kıkırdamaktan kendimi alamadığım Selin Püsküllü Belanın 12 minik öyküsünün payı da var ama! Doğan Gündüz'ün Acayip Bir Hediye, Ailenin En Yaramazı, Bisküvi Kutusundaki Martı, Fare Adlı Kedi, Kaçan Uykuların Peşinden, Rengarenk Bir Ses ve Sahi Benim Annem Hangisi? kitaplarının ardından Can Çocuk'tan çıkan sekizinci kitabı Selin Püsküllü Bela, yazarın aynı zamanda sevinç ve esin kaynağı kızına adadığı son kitabı. Bu matrak kızın yaşadığı tüm bu maceralar, tıpkı gönlümün efendisi, çocukluğumun yegane çizgi karakteri Pıtırcık'ınki gibi bir seriye dönüşebileceğini düşündürttü bana. Nuray Çiftçi'nin Selin'e hayat verdiği çizimlerinin de sayfalarda daha çok gezinmesini istedim. Bundan böyle yazar ve çizerin, Selin'li yolculuğunun devamını dileyeyim buradan. Belki kendini Selin'le özdeşleştiren Nilüfer'in sesini biraz olsun duyarlar! Daha önceki kitap karakterlerinden farklı olarak ilk defa bir kahramanına isim veren yazarın püsküllü belası Selin, 8 yaş üstü çocuklara önerilirken benim gibi çocuk kitaplarına sarılmaktan vazgeçmeyen yetişkinler için de eğlenceli bir kitap! Aslında tam olarak nasıl bir kitap; biliyor musun, sevgili okuyucu? Çocukken tanıdığın, tanımadığın komşuların ziline basıp kaçmak gibi... Öğretmenine takma isim koymak gibi! Çocukluğunu yeniden hatırlamak, yeniden çocuk olmak gibi bir kitap! Püsküllü Bela Selin'i öyle sevdim öyle sevdim ki, zamanında nedense kenarları kırpılmış bir çocukluk fotoğrafımı kitap ayracı yaptım, sayfaları öyle çevirdim. Böylece her yarım bıraktığım sayfayı açtığımda yeniden o küçük Nilüfer'le karşılaşıp gülümsedim. Geçip giden zamanın ve okuduğum tüm çocuk kitaplarımın bana borcuydu sanki bu. Çocukluğun aynasında hep kendime baktım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cosmed-ile-isiltili-bir-sevgililer-gunu/", "text": "Yılın en romantik ayı yaklaşıyor. Bu özel günde hem kusursuz hem de sağlıklı bir görünüm isteyenlerin imdadına COSMED Cosmeceuticals yetişiyor. Her yaş ve her cilt tipine uygun geliştirdiği ürünleriyle tüm ihtiyaçları karşılayan COSMED Cosmeceuticals, birbirinden özel 3 farklı ürünü ile Sevgililer Günü'nde sağlıklı bir cilt bakım imkanı sunuyor. Sağlıklı ve taze bir cilde sahip olmanın yolu cildi temizlemekten geçiyor. Cildin ölü hücrelerden, makyaj, çevre kirliliği gibi etmenlerden ve siyah noktalardan arındırılması büyük önem taşırken, cilt tipine uygun ürünler kullanmak da ışıl ışıl bir görünümün anahtarları arasında yer alıyor. Tüm cilt tiplerinin kullanımına uygun olan karma ciltlerin haftalık bakım ihtiyaçlarına yönelik geliştirilen krem peeling, ince granül yapılı asit içermeyen formülüyle cildin nem dengesine zarar vermiyor. Yoğun kızarıklık problemi ve hassasiyet yaşayan cilde sahip kişiler için özel olarak geliştirilen kızarıklık karşıtı krem, nemlendirici ve cilt hassasiyetini dengeleyici formülüyle kızarıklığa eğilimli ciltlerin günlük bakımını sağlıyor. 28 günde cilt kızarıklarında %86 etkinlik oranıyla %19 azalma sağlayan bakım kremi, göz çevresi haricinde tüm cilde uygulanabiliyor. Cildin çevresel etmenlerden arındırılmasına ve nemlendirilmesine yardımcı olan temizleme yağı, kuru ve kuruluk kaynaklı cilt problemleri yaşayan ciltlere sağlıklı bir görünüm kazandırıyor. Nemlendirme özellikli temizleme yağı, cildi nemlendirirken cildin ihtiyacı olan günlük yatıştırıcı hijyeni de sağlıyor. Hafif masaj eşliğinde cilde uygulanan ürün, hem yüz hem de vücutta kullanılabiliyor. COSMED Cosmeceuticals'ın uluslararası standartlardaki güvenilir ürünleri; yetkili eczaneler ve Watsons mağazalarında satışa sunuluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/costa-kitap-odulleri-adaylarinda-elif-safak-var/", "text": "İngiltere'nin prestijli popüler kitap ödüllerinden Costa Kitap Ödülleri her yıl senenin en iyi kitaplarını ve yazarlarını seçmeye devam ediyor. 1971'den beri gerçekleştirilen kitap ödüllerinin roman dalında bu yılki adayları arasında son kitabı The Island of Missing Trees ile Elif Şafak da var. Bu sene 50. yılını kutlayan Costa Kitap Ödülleri, İlk Roman, Roman, Biyografi, Şiir ve Çocuk Kitabı olmak üzere beş kategoriden oluşuyor. İki aşamalı ödüllerin ilk aşamasında alt kategori dallarının en iyileri ödüllendirirken, bir sonraki aşamasında da bu kitaplar arasından Costa Yılın Kitabı seçiliyor. İlk aşamanın kazananlarının 4 Ocak 2022 tarihinde açıklanacağı ödüllerde büyük ödüle layık görülen eser ve yazarı ise 1 Şubat 2022'de duyurulacak. Bunun yanı sıra Costa Kısa Öykü Ödülleri kategorisinin kazananları ise halkın oyları ile belirlenecek ve yine şubat ayında duyurulacak. En İyi Roman kategorisi adayları arasında yer alan Elif Şafak'la aynı listede olan isimler, Unsettled Ground kitabıyla Claire Fuller, The High House ile Jessie Greengrass ve The Fortune Men ile Nadifa Mohamed. Ağustos ayında İngiltere'de yayınlanan The Island of Missing Trees isimli roman, 1974 yılının Kıbrıs'ında geçiyor. Aynı topraklarda yaşayan iki gencin, Rum ve Hristiyan Kostas ile Türk ve Müslüman Defne'nin kayıplarla yüklenmiş hikayesini anlatıyor. Sırlar, ayrılıklar ve sessizliklerle dolu yaşantıların peşinden giden romanın esas anlatıcısı, yerinden edilmiş onca hayata rağmen köklerine sıkı sıkı tutunup yaşananların tanıklığını yapmış incir ağacı. Türkiye'de gelecek sene yayınlanması beklenen kitap, Doğan Kitap aracılığıyla okurlarıyla buluşacak. Margaret Atwood Twitter üzerinden yaptığı paylaşımında roman hakkında Merkezine iç savaşların karanlık sırlarını ve aşırıcılığın kötülüklerini alan sevgi dolu aynı zamanda yürek burkan bir roman: Kıbrıs, amansız aşıklar, öldürülen sevgililer, zarar görmüş çocuklar. Köklerinden sökülmüşler. diye övmüştü. Slade Köşkü, Kemik Saatler gibi romanlarıyla tanınan ödüllü yazar David Mitchell ise roman için Aşk ve kederin, köklerin vedaların, yerinden edilmenin ve yuvanın, kader ve inanmanın bilgelik dolu romanı. The Island of Missing Trees yaralı zamanlarımız için bir merhemdir değerlendirmesini yapmıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/crrde-tango-aksami-mazi-kalbimde-bir-yaradir-bahtim-saclarimdan-karadir/", "text": "Avrupa'nın özgün tango topluluğu Band-O-Neon ve Gran Orquesta Tipica de Tango, 6 Kasım Pazartesi akşamı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda Mazi Kalbimde Bir Yaradır başlıklı konser verecek. İlk tango bestecimiz Necip Celal Andel'in anılacağı konserde, Andel'in tüm tangolarının yanı sıra en meşhur Arjantin tangolarından eserler icra edilecek. Doktor, besteci ve akademisyen Ertuğrul Sevsay yönetimindeki Avrupa'nın yegane özgün tango topluluğu Band-O-Neon uzun bir aranın ardından 6 Kasım akşamı yeniden CRR Konser Salonu'nda sanatseverlerle buluşacak. Orkestra bu özel tango akşamında, bestelediği tango türü eserlerle müziğimizin uluslararası alanda tanınmasına katkı sağlayan Cumhuriyet dönemi bestecisi Necip Celal Andel'i eserleriyle anacak. Mazi Kalbimde Bir Yaradır başlıklı konserin solistleri; Besra Alaca Pummer, Seçil İlker, Ali Pınar, Bahar Sarıboğa ve Tanju Yıldırım olacak. Konserde danslarıyla Mariano lince Navone & Annatina Luck ikilisi danslarıyla eserlere eşlik edecek. Band-O-Neon kemanlarda Roland Herret, Andreas Siles Mellinger, Engin Yafet ve Esen Kıvrak; viyolonselde Konstantin Zelenin; kontrbasta Viktor Vörös; bandoneonlarda Ertuğrul Sevsay, Carlos Gustavo Battistessa ve Ortaç Aydınoğlu; piyanoda Yu Chen ve gitarda Timotej Kosovinc Zupancic ile William Marcil- Bouchard'dan oluşuyor. Tango müziğinin eşsiz örneklerini içeren konser programı şu şekilde: Açıış Feliciano Latasa'nın Gran Hotel Victoria adlı eseriyle yapılacak. Ardından, Necdet Rüştü Efe'nin sözlerini yazdığı, Necip Celal Andel'in bestelediği Mazi adlı parça icra edilecek. Program Andel'in Ayrılık, Damla Damla, Suna, Özleyiş, Yıllar, Bir An İçin, Benim Şarkım, Kimse Sevgimi Bilmez, Günler ve Geçmiş Zaman Olur ki adlı eserleriyle devam edecek. Programda ayrıca, Arjantin tango müziğine ait Osvaldo Fresedo'nun El Once, Juan Caldarella ve Alejandro Scarpino'nun Canaro en Paris, Juan de Dios Filiberto'nun El Panuelito, Eduardo Arolas'ın Comme Il Faut ve Jose Luis Padula'nın 9 de Julio adlı eserleri de yer alacak. Konser, Gerardo Matos Rodriguez'in klasikleşmiş eseri La Cumparsita ile son bulacak. Saat 20.00'de başlayacak konser öncesi CRR fuayesinde, Viyana Müzik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ertuğrul Sevsay Cumhuriyetimizin Müziği: Tangolarımız ve Necip Celal Andel başlıklı söyleşi gerçekleştirecek. Şarkılara dansların da eşlik edeceği konser saat 20.00'de başlayacak. Konser biletleri 40-75-120 ve 150 TL olarak CRR gişesi ve Biletix'te satışta."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cumhuriyetin-izinde-kitabimizla-kulturlu-bireylerin-yetismesine-katki-saglamak-istedik/", "text": "Cumhuriyetimizin 97. yılını kutladığımız bugün sizi çocuklar için özel bir kaynak olacak Cumhuriyetin İzinde kitabıyla tanıştırmak istiyorum. Üstelik sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin nasıl kurulduğunu değil, dünya üzerinde cumhuriyeti bir yönetim biçimi olarak benimsemiş ülkelerin de tarihine göz kırpan öğretici ve eğlendirici bir kitap bu. Bugün ve daima hep beraber cumhuriyetin izinde ilelebet yol alırken kitabın yazarları Koray Avcı Çakmak ve Toprak Işık ile ortak yazdıkları Cumhuriyetin İzindeyi konuştuk. Koray Avcı Çakmak: Moliere, Edebiyat, yazarların meydana getirdiği bir cumhuriyettir, der. Biz çocuk edebiyatı yazarları sık sık çeşitli etkinliklerde okurlarımızla bir araya gelme fırsatı buluyoruz. Kendi dünyamızı okurlarımızla yaklaştıran bir edinim bu. Bu kitaba kadar Sevgili Toprak Işık'la birlikte yürüttüğümüz atölye çalışmalarımız, söyleşilerimiz de oldu. Edebiyat sohbetleri sırasında ortaya koyduğumuz fikirlerden yola çıkarak, ortak proje üzerinde düşünmeye başladık. Şair Paul Claudel, yazar Jacques Riviere'e yazdığı bir mektupta, Sanatçı niçin yazar? sorusuna yanıt arar ve Yükten kurtulmak için der. Yazmak, konuşmanın ötesindedir; zihnimizdeki düşünceleri, çağrışımları, kelimelerimizi özgür kılar. İşte biz bu kitapla edebiyat sohbetlerimizi bir adım öteye taşıdık, deyim yerindeyse yükten kurtulduk, sözcüklerimizi ortak bir çalışmayla da özgür kılabildiğimizin farkına vardık. Toprak Işık: Koray'ın da dediği gibi zaten söyleşilerde, kitap fuarlarında sık sık bir araya geliyorduk. Bu birlikteliklerde edebiyat, yazı ve kitaplar üzerine de geniş sohbetlerimiz oluyordu. Beraber yazma fikri ise özellikle ortak etkinliklerimizden sonra ortaya çıktı. Hem dinleyiciler hem de biz iyi bir uyumumuz olduğunu fark ettik. Pek çok konu aklımızdan geçti. Cumhuriyet de bunlardan biriydi. İkimiz de öğretmen ailelerin çocuklarıyız. Annelerimiz babalarımız Cumhuriyet'in kazanımlarından yararlanmış insanlar. Onlardan bize devredilen değerler arasında Cumhuriyet'e bağlılık da var. Dolayısıyla Cumhuriyet kalemlerimize her an yakın duran bir kavram. Toprak Işık: Einstein hayal bilgiden daha önemlidir, demiş. Konumuz edebiyatsa hayal her şeyden önemlidir. Kitap ile yazar arasındaki ilişkinin en güçlü köprüsü de bence hayaldir. Onu bir hayale ortak edebilirsek okur kitabın macerasına dahil olur. Burada Cumhuriyet macerasına çağırıyoruz okurumuzu. Belki de girişte şifreyi veriyoruz. Hayal gücünü kullan ve kapılar açılsın sana. Sonrası renki bir macera. Her kitapta olması gerekeni yakalamaya çalışmışız aslında. Koray Avcı Çakmak: Bu çalışmayı yaparken çocukların hayal gücüyle merak duygularını birleştiren, sorgulayan, sorgulatan, türler arası bir metin ortaya çıksın istedik. Çalışmanın temel aldığı eksen bir cumhuriyet çözümlemesi aslında. Cumhuriyetin tarihsel dönüşümünü ve coğrafi izlerini sürdük. Cumhuriyetin her toplumun kendine özgü siyasal yapısı ve kültürüyle özdeşleşerek nasıl şekillendiğini bazen bir masalla, bazen tarihsel bir olay içinde çocuğa göreliliği esas alarak kaleme aldık. MÖ 509 yılında Roma Cumhuriyeti ile başlıyor yolculuk... Çizmeden sonra epey durak geziyorsunuz; İngiltere'den Yeni Dünya Amerika'ya, Fransa'dan Türkiye'ye... Tüm bu süreci anlatırken tarih bilginizi sınadığınız oldu mu? Epey araştırmaya dayalı bir kitap çünkü elimizdeki. Koray Avcı Çakmak: Elbette tarih bilgimizi sınadık ve pek çok araştırma yaptık. Ancak tarih bilgimizin dışında bambaşka bir sınanma alanımız da vardı bence. Siyasi düşünceler tarihinin en eski kavramlarından biri olan ve antik çağlardan günümüze farklı coğrafyalarda, farklı örneklerinin ortaya çıktığı cumhuriyeti çocuk okura anlatmak! Ulu Önder Atamız, Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür, der. Cumhuriyetin İzinde kitabında okurumuza tarihsel bilgileri verirken onları sıkmamalı, bir ders kitabı algısı yaratmamalı, kültürlü bireylerin yetişmesine katkı sağlamalıydık. Dil ve üslubu ona göre belirledik ve kurguyu bu bilinçle oluşturduk. Toprak Işık: Her kitapta yazarların kendilerini farklı açılardan sınadıklarını düşünüyorum. Bu kitapta tarih bilgisi, boyutlar arasında en önemlilerden biri... Elbette ki cumhuriyeti ve tarihini bir ölçüde biliyorduk. Roma'dan, Magna Carta'dan haberdardık. Vatandaşlık hakları ile Cumhuriyet ilişkisine de yabancı değildik ama kitap yazmak genel olarak aklınızda olanların ötesine geçmeyi zorunlu kılıyor. Duracağımız teorik zemini sağlamlaştırmak için geniş bir araştırma yaptık. Cumhuriyete bakışımız evrenselle kucaklaşsın diye yabancı kaynaklardan ağırlıklı olarak faydalandık. Ancak yeterli olgunluğa eriştikten sonra metni yazmaya başladık. O aşamada kitapta yer vereceğimiz tüm bilgileri çıkarmıştık. Asıl hikayemize başlamadan önce kapsamlı bir kaynak taraması yapmış olmanın çok faydasını da gördük. Bir konuyu birisine anlatmak kesinlikle derinleşmenizi sağlıyor. Ortaya çıkardığımız iş bizi bu anlamda da mutlu etti. Toprak Işık: Aristoteles kendi döneminde ve sonrasındaki yüz yıllar boyunca pek çok alanın yanısıra mantıkta da büyük bir otorite olarak tanınmış. Batı dünyasında mantığın tartışmasız kurucusu olduğunu söyleyebiliriz. Tümden gelimci akıl yürütmeyi insanlık ondan öğrendi. Önermelerle bir sonuca ulaşmanın yolunu bize gösteren o. Çok kullanılan örnektir: Bütün insanlar ölümlüdür. Sokrates insandır. Doğruluğunu bildiğimiz bu iki önermeyi kullanarak üçüncü bir gerçeği sağlam temeller üzerine oturturuz: Sokrates de insandır, öyleyse o da ölümlüdür. Kurduğu zincire bakıp şöyle diyebiliriz: Bunda ne var ki; bu şekilde ifade etmese de her insan o sonucu çıkaracak akla sahip. İşte Aristoteles'in bence mantığa katkısında kilit nokta bu. Bilgiyi zihinden zihne taşıyabilmek için formülleştirmek gerekiyor. Mantık, bu şekilde bilimselleşip geliştirilebilir olmuş. Bütün bir bilgisayar bilimi, hatta yapay zeka, önermeler üzerinde temellenmiştir. Dün bilgisayarlara mantığı bu sayede aktarabildik ve bugün akıllı robotlara bu sayede mantığı öğretebiliyoruz. Keşke eğitim sistemimizde mantığa da daha geniş yer verilse. Koray Avcı Çakmak: Çocuklar ne yazık ki tarihi zaman kavramı üzerinden düşünüyorlar. Bana ne falanca çağdaki olaydan ya da savaştan! diyebiliyorlar. Oysa geçmişi anlamak bizi şimdiye ait sorunların çözümüne götürür. Tarih öğreteceğimiz birine öncelikle bir tarihçi gibi düşünmeyi öğretebilmemiz gerekir. Bunun yolu da uzun ve sıkıcı metinlerden, tozlu raflardan geçmemeli. Drama yoluyla derslerin işlenmesi, Cumhuriyetin İzinde kitabımız gibi kaynaklardan yararlanılması, müzelerde de eğitime yer verilmesi ve sizin dediğiniz gibi derslerin de müfredata eklenmesiyle çocuklar tarihin çekici yüzüyle tanışabilir. Toprak Işık: Cumhuriyet diye bir ders olsaydı çok faydasını görürdük. Çocukların bizim zannettiğimizden çok daha geniş bir yelpazede güçlü bir kavrayışları var. Sizin de belirttiğiniz gibi yeter ki onların dilinde, onların seveceği bir üslupta anlatalım. Bunu yapmaya çalıştık. Çocuklar kafiyeli anlatımı severler. Bu yüzden şiirsel anlatıma yer verdik. Çocuklar mizaha bayılırlar. Bu düşünceyle üslubumuza mizah koyduk. Vatandaşlık bilinci daha yüksek bireylere ihtiyacımız var. Okullara bu konuda çok görev düşüyor. Müfredatta böyle bilgilerin hiç olmadığını söyleyemeyiz. Ama daha fazlası gerekli. Cumhuriyet çok iyidir, onu sevin, demekle olmaz. Ezberle kimse kimseye cumhuriyet bağlılığı aşılayamaz. Bizimki, cumhuriyetin evrensel macerasından ayrı var olmadı. Verilen eğitimde cumhuriyet öncelikle ortak bir insanlık değeri olarak yeni nesillere kavratılmalı. Peşinden de bizim milli varlığımızdaki önemi duygusal temelleri ile genç zihinlere aşılanırsa sanırım cumhuriyet halkın ortak bir değeri olarak daha da güçlü biçimde benimsenir. Bu soruya ortak yanıt vermek istiyoruz. Önce bir şablon oluşturduk ve neleri hangi sırayla anlatacağımızı belirledik. Sonra içimizden biri ilk versiyonu rahat bir üslupla yazdı. Bu versiyon üzerinden diğerimiz ikinci versiyonu kaleme aldı. Böylece dosya üç dört defa aramızda gidip geldi. İki farklı bakış açısını kullanabiliyor olmak ise birlikte yazmanın bizce en önemli avantajıydı. Tartışmalarımız da oldu ve farklı yaklaşımlarımızı ortak noktalarda buluşturmayı başardık. Son olarak, birlikte oturup metnin üzerinden iki kişi geçtik. Geçmişe dönüp bakınca çok zorlandığımızı düşünmüyoruz. Koray Avcı Çakmak: Kitabımızın 9 yaş üzeri. Ele aldığı konularla üst yaş sınırlamasının olmadığını düşünüyorum. Lise çağındaki bir genç de, cumhuriyetin çağlar boyu izlerini sürmekten keyif alacaktır. Yetmiş yaşındaki biri de cumhuriyetin felsefi, siyasi ve ahlaki boyutlarının çağlar içerisindeki yolculuğuna tanıklık etmenin hazzına varacaktır. Koray Avcı Çakmak: Çocukluktan çıktıktan sonra da çocuk edebiyatı eserlerini okumaktan hiç vazgeçmediğimi fark ettim. Bir Budapeşte seyahatim esnasında Pal Sokağı'nı ararken bulmuştum kendimi. Sanki Nemeçek az sonra sokağın bir ucundan çıkıp görünecek gibi gelmişti bana. Hala dağlarda kimi zaman Heidi'nin, Clara'nın kahkahalarının bana eşlik ettiğini düşünürüm. Ne zaman üç renkli bir kedi görsem Tevfik Fikret'in Rengin şiiri geliverir aklıma. Çocukların büyülü dünyası hep heyecanlandırır, içine çeker beni. Çocuklar için yazmak o dünyada daha uzun ve heyecan dolu zamanlar geçirmemi sağlıyor. Toprak Işık: Ben çocuk kitaplarımın öncesinde sadece yetişkinler için yazardım. Öte yandan çocuk edebiyatını bir yetişkin olarak da severdim. Çocuklarla sohbet etmekten de keyif alırım ve benim için yazmak biraz sohbet etmek gibidir. Sanırım bir de yetişkinler için yazdığım kitaplarda hep mizah dilini kullanmam çocuklara yönelmemde etkili oldu. Daha önce de söylediğim gibi çocuklar mizahı seviyorlar. Bunlar bir araya gelince, belli bir tarihten sonra çok hızlı biçimde çocuklara da yazmaya başladım. Koray Avcı Çakmak: Yazmak sürprizlerle dolu, gizemli bir süreç. Sohbetlerimizden farklı fikirler, farklı fikirlerden Cumhuriyetin İzinde ortaya çıktı. Sonrası ne olacak, biz de merakla bekliyoruz. Toprak Işık: Cumhuriyette karar kılmadan önce de kafamızda birçok konu vardı. Bunları da birlikte yazar mıyız? Şimdilik bir şey söylemek için erken. Toprak Işık: Bizim gibi kültürü farklı renkler içeren ülkelerin, birlikteliklerini dayandıracakları ortak değerlere, ortak paydalara ihtiyaçları var. Cumhuriyet bu anlamda çok önemli bir işleve sahip. Mutlakiyetin ardından halkın kavuştuğu hakların en sağlam güvencesi. Onun değerini anlamak ve anlatmak hepimizin ortak görevi. Onu yükselip yüceltmek ise hamasetten uzak bir kutsallığa sahip. Gençlerin ve çocukların bunu kavrayacağına ve gelecekte bu güzel ülkenin daha da güzel olacağına inanıyorum. Koray Avcı Çakmak: İlkokulu küçücük bir köy okulunda okudum ben. Bayram günlerinde bahçeye yerleştirilen bir masanın üzerine çıkıp okurduk şiirlerimizi. Önce kalabalığı selamlar, sonra da coşkuyla haykırırdık dizeleri. Aynı coşkuyla, bu kez Cumhuriyetin İzinde kitabımızla selamlıyorum okurlarımızı. Kutlu ve sonsuz olsun."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cunku-braun-babanizi-da-dusunur/", "text": "Babalar Günü, hayatınızdaki en önemli anların ortağı olan babanıza kendisini iyi hissettirmek için harika bir zamandır. Bu yıl babanıza zamana yenilmez ürünlerin uzmanı Braun ile özel bir hediye verebilirsiniz. Tıraş stili ne olursa olsun, Braun'un geniş ürün yelpazesinde babanız için en mükemmel hediyeyi mutlaka bulacaksınız. Temiz ve yakın! Sinekkaydı tıraş için yüz kıvrımlarınıza uyum sağlayan 3 esnek bıçağı sayesinde kısa zamanda mükemmel sonuçlar elde edebilirisiniz. Kolay temizlenen 5 serisinin EasyClean sistemi sayesinde, suyun tıraş başlığındaki durulama deliğinden geçmesine olanak tanıyarak tıraş makinesinin başlığını çıkarmaya ihtiyaç kalmadan temizlenmesini sağlıyor. Bu sayede sadece musluğun altından geçirerek tıraş makinesini tamamen temizleyebilirsiniz. Braun MGK7220 çoklu bakım kiti yüz ve vücut için eksiksiz bakım çözümü arayan babalara hepsini tek bir sette sunuyor. Braun MGK7220 geliştirilmiş kesim teknolojisi ile zorlu alanlarda bile cilde hassas bir yakınlık ve benzersiz bir performans sağlamak için akıllıca tasarlanmıştır. Braun'un akıllı AutoSense teknolojisi, kıl yoğunluğunu saniyede 13 kere ölçerek makinenizin motor devirini otomatik olarak ayarlıyor. Aynı zamanda 1 saatlik şarj ile 100 dakika boyunca hassas şekillendirme özelliği ile en etkili ve farklı şekillendirme deneyimi sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/cyrano-de-bergeracin-gonlu-sarhostur-kucuk-ciftlik-bahce-tiyatrosunda/", "text": "Kumbaracı50'nin yeni müzikli oyunu Cyrano de Bergerac, ilk kez yıldızların altında, KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenecek. Kumbaracı50'nin sahneye koyduğu yeni oyunu Cyrano de Bergerac, 28 Temmuz 2021 Çarşamba ve 29 Temmuz 2021 Perşembe akşamları KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda ilk kez seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Edmond Rostand'un yazdığı, Sabri Esat Siyavuşgil'in dilimize çevirdiği, yönetmenliğini Yiğit Sertdemir'in üstlendiği oyunda Ayşegül Uraz, Burçak Çöllü, Candan Seda Balaban, İsmail Sağır, Meriç Rakalar, Murat Kapu, Sinem Öcalır ve Yiğit Sertdemir rol alıyor. Tiyatro tarihinin unutulmaz karakterlerinden Cyrano de Bergerac, Kumbaracı50'nin yeni müzikli oyunuyla uzun bir aradan sonra sahneye dönüyor. Çöken imparatorluklar ve kapitalizmin ilk ayak seslerinin duyulduğu zamanlarda yazılan Cyrano de Bergerac, erdeme, iyiliğe, aşka, dostluğa dair ne varsa hatırlatıyor. Cyrano de Bergerac'ın gerçekçi ve bir o kadar da büyülü dünyası; bir kabarenin danslı, müzikli dünyasında Cyrano'nun sivri diline, mizahına, ruhuna yaraşır şekilde arz-ı endam ediyor. Geçtiğimiz yaz misafirlerinin içleri rahat bir şekilde açık havada vakit geçirmelerini sağlayan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda COVID-19 nedeniyle alınan hijyen tedbirleri bu yıl da en üst düzeyde uygulanıyor. Yalnızca online biletleme sisteminin kullanıldığı, kapıda bilet satışının yapılmadığı etkinliklerde misafirlerin ateş ölçümü sağlık görevlileri tarafından yapılıyor. Ortak kullanım alanlarında birçok noktaya dezenfektan üniteleri kurulan etkinlik alanında maske takma zorunluluğu bulunurken, maskesi olmayan seyircilere maske temin ediliyor. Bilet fiyatlarının 60-180 TL arasında değişiklik gösterdiği oyunların kapı açılış saati 18.30, başlama saati ise 21.00. Biletler oyun başlayana kadar online olarak Biletix'ten temin edilebiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/daha-nice-50-yillara-istanbul-kultur-sanat-vakfi/", "text": "İKSV, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı'nın İstanbul için kurduğu bir festival hayalinin somutlaşmasıyla çalışmalarına 1972 yılında başladı. Vakıf 2022'de 50. kez İstanbul'un kültür ve sanat yaşamına güç vermeye hazırlanıyor. Yolculuğuna tek bir İstanbul Festivali'yle başlayan vakıf, aradan geçen 50 yılda güncel ve klasik müzik, sinema, sahne sanatları, güncel sanat ve tasarım alanlarında düzenlediği binlerce etkinlikte on iki milyonu aşkın izleyiciyi ağırladı. Türkiye'de festival ve bienal olgusunun yerleşmesine, benimsenmesine katkıda bulundu. Dünyanın önemli sanatçı ve topluluklarını İstanbul'da ağırladı; yurtdışında Türkiye'nin sanatsal üretimini yansıtan etkinlikler düzenledi. Kültür-sanat aracılığıyla Türkiye'nin uluslararası bağlarının güçlenmesine katkıda bulundu. Ödüller ve yapım desteklerinin yanı sıra verdiği eser siparişleriyle sanatı ve sanatçıları destekledi. Araştırmalar yürüterek, raporlar hazırlayarak ve işbirliği projeleriyle, kültür politikalarının geliştirilmesi, kültür yönetiminin çeşitlenmesi ve güçlenmesi için çalıştı. İKSV, 50. yılını 5 Haziran Pazar akşamı İstanbul'un farklı parklarında İstanbul Büyükşehir Belediyesi işbirliğiyle gerçekleştireceği konserlerle kutlayacak. Ücretsiz olarak gerçekleştirilecek konserler tüm İstanbulluların katılımına açık olacak. İKSV, Haziran ve Temmuz aylarında Beylikdüzü'nden Yıldız Parkı'na, Küçükçekmece'den Müze Gazhane'ye İstanbul'un farklı park ve açık hava mekanlarında düzenleyeceği ücretsiz klasik müzik ve caz konserleriyle İstanbullularla buluşmaya devam edecek. İKSV 50. yaşını tüm yıla yayılacak film gösterimleri, konserler, sergiler, gösteriler, atölye çalışmaları, söyleşiler ve farklı etkinliklerle kutlayacak. İstanbul Film, Müzik, Caz ve Tiyatro Festivalleri sene boyunca şehirde festival havası estirecek. Filmekimi sonbaharda sinemaları şenlendirecek. Venedik Sanat Bienali'ndeki Türkiye Pavyonu ve İstanbul Bienali bir kez daha Türkiye'yi uluslararası sanat gündeminin merkezine taşıyacak. Nejat Eczacıbaşı Binası'nda yer alan Salon İKSV de iki yıllık aranın ardından Mart ayında yeniden kapılarını açacak. Salon ayrıca iki günlük Gezgin Salon festivaliyle Parkorman'a taşınacak. İKSV ve Zorlu PSM işbirliğinde, Anna Karenina balesiyle izleyicilerle buluşacak Zürih Balesi ve 2018 yılında verdiği efsane konser hala hafızalardan çıkmayan Nick Cave & The Bad Seeds de İKSV'nin 50. yılındaki konukları arasında yer alacak. İKSV Alt Kat da seneye yayılan etkinlikleriyle gençlerin ve çocukların sanatsal gelişimine katkı sağlamayı sürdürecek. İKSV, 2022 yılında farklı destek, teşvik ve ödüller aracılığıyla kültür-sanat alanına 15 milyon TL'ye yakın katkı aktarmayı hedefliyor. İKSV, 50. yılında iki yeni tiyatro prodüksiyonunu hayata geçiriyor. Özen Yula'nın yönetmenliğini üstlendiği Alelade Aşıklardan Farkımız, Sabahattin Ali ve Aliye Ali'nin birbirlerine yazdıkları mektuplardan yola çıkan bir 'müzikli tiyatral gösteri' olacak. İKSV, ID İletişim ve Zorlu PSM ortak yapımcılığında hazırlanan, Serdar Biliş'in yönetmenliğini üstlendiği Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise Ahmet Hamdi Tanpınar'ın unutulmaz eserine çağdaş bir yaklaşım sunacak. Her iki gösteri de 2022 sonbaharında prömiyer yapacak. İKSV gelecek için çalışmalarını sürdürürken, adımlarını sosyal faydayı gözeterek, ekolojiyi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini odağa alan bir yaklaşımla atıyor. İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları departmanı tarafından bu yıl Mart ayında yayımlanacak, Prof. Dr. Itır Erhart'ın kaleme aldığı raporda, toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki tartışmaların kültür-sanat dünyamızdaki izdüşümü incelenecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/daha-ustun-bir-yaraticilik-icin-spirituel-bir-yol-sanatcinin-yolu/", "text": "Yaratıcılığınızı keşfetmek, fark etmek ve iyileştirmek için buna uğraşmak vermek üzerine kurulu bir başucu kitabı niteliğindeki Sanatçının Yolu ile yolu henüz kesişmeyenlerdenseniz Demet Macunlar'ın çok yakın zamanda okuyup deneyimlerini aktardığı bu yazıya göz atmalısınız. Julia Cameron'ın ilk kez 1992 yılında yayımlanmış ve tüm dünyada 11 milyon baskı yapmış Sanatçının Yolu kitabının ortalarında geçen yukarıdaki söz kitabın içeriği hakkında büyük bir ipucu verdiği için, ilk bununla başlıyorum. Sanatçının Yolu okuru tam da bunun yanıtlarını aramaya davet ediyor. Yalnızca aramaya mı? Hayır. Kitap, eğer öğrenci kendini adarsa yanıtları bulmaya, kabukları kırmaya ve yepyeni bir dünyaya da davet ediyor. Sanatçının Yolu, okuyup kitaplığa kaldıracağımız bir kitap değil. Kendimize dair derin bir arkeolojik kazı çalışması. Kitabın yardımıyla gerçek benliğimizle yoldaşlık edeceğimiz 12 haftalık bir serüven. Bu kitap aslında nereden bakarsa oradan yanıt veriyor okuruna. Elbette Julia Cameron'ın kendi ifadesiyle bu kitabın spiritüel bir çalışma kitabı olduğunu söyleyebiliriz. Spiritüelliğe uzak olanlar içinse pekala bir alıştırma kitabı, yaratıcı egzersizler kitabı diyebiliriz. Hatta daha ileri giderek Julia Cameron'ın kitapta önerdiği temel egzersizin bir mindfulness pratiği olduğunu bile söyleyebiliriz. Mindfulness kişiyi dışarı değil içeri bakmaya çağırır. Telefonu, tableti elinden bırakmaya, TV'nin karşısından kalkmaya, nefesine bakmaya, bir nehrin içindeki taş gibi suyun ve gökyüzünün üzerinden akmasına izin vermeye, içinde olup bitenlere lekesiz bir dikkatle bakmaya davet eder. Bunu yaptıkça içinde gördüğün şeylere karşı yargılar oluşturduğunu fark edersin, mindfulness onları da görmeye davet eder ve sonra onlara müşfik bir kalple yaklaşmanın mümkün olup olmadığını sorar. İşte 12 haftalık çalışmanın merkezinde yer alan ve her sabah aksatmadan yazılması önerilen sabah sayfaları da böyle bir pratiktir. Ara sıra renkli olmalarına rağmen, sabah sayfaları genellikle olumsuz, sıklıkla bölük pörçük, çoğu kez kendine acıyan, yineleme dolu, gösterişli ve çocukça, kızgın veya yavan ve hatta saçma sapandır. Bu iyi! Her sabah uyanır uyanmaz, kimseyle iletişim kurmadan adeta bir uyurgezer gibi defterin başına oturmak ve 3 sayfa yazana kadar durmamaktır işin özü. Bir nevi bilinç akışı yazı diyebiliriz. Yazdığımız şeyler rüyalar gibi bölük pörçük, daldan dala atlayan, mantıksal bir dizilimi olmayan parçalardan oluşabilir. Problem yok! En güzel yanı sınırsız özgürlük tanımasıdır. Paragraf başı yapmak zorunda değilsiniz, noktalama işareti kullanmak zorunda değilsiniz, giriş-gelişme-sonuç derdiniz yok, çünkü yazdıklarınızı kimse okumayacak, ilk 8 hafta siz bile! Kitabın temel alıştırmalarından diğeri haftada en az bir gün önerdiği sanatçı buluşması. İç sanatçıyı beslemek için kendinize ayırdığınız haftada hiç olmazsa 2 saatlik bir zaman dilimi. Bu buluşmaya sadece siz ve içinizdeki yaratıcı çocuk katılır. Sabah sayfaları bizi düşündüklerimizle, kafamıza takılanlarla, sorunlarımızla ve kaygılarımızla tanıştırır. İçimizden geldiği gibi yakınabileceğimiz, yakarabileceğimiz, küfür edebileceğimiz, şükredebileceğimiz, dua edebileceğimiz sadece bize özel bir alandır. Sanatçı buluşmaları ise bazen masmavi gökyüzünün altında, bazen deniz kenarında sessiz oturarak, bazen bir parkta koşarak, bazen bir kırtasiyede renkli, sevimli çıkartmalarla oyalanarak ihtiyacımız olan şeylere, çözümlere yaklaştırır bizi. Alıştırmalar, zekice hazırlanmış sorularla çocukluğunuzu, geçmişinizi, şimdinizi, çevrenizi, ilişkilerinizi didik didik eder. Unuttuklarınızı hatırlatır, hiç farkında olmadıklarınızı size gösterir. 12 haftalık bu çalışmayı bitirdikten sonra içimden gelen en büyük istek, bunu dünyaya duyurmaktı. Çünkü bu kitapla çalışırken yarım bıraktığım romanımın başına yeniden oturdum, bir müzikalin sahne metnini yazdım, yeni bir müzikal metninin taslak çalışmalarına başladım, bir oyun yazma yarışmasına katılmaya karar verdim ve yıllardır onlarca farklı deftere not aldığım yaratıcı fikirlerimi didik didik edip listelemeye başladım. Ve çalışmayı bitirmiş olsam da sabah sayfalarını yazmayı bırakmadım. Son bir not: Bu çalışmaya başladığınızı kimseye söylemeyin ve sürecinizi kimseyle paylaşmayın. Nedenini 2. haftada siz de anlayacaksınız. -gölge sanatçılar -içindeki düşman -içindeki müttefik -aklını başına toplamak -dış düşmanlar: zehirli oyun arkadaşları, delirtenler -iç düşman: kuşkuculuk -dikkat -öfke -eş zamanlılık -utanç -eleştiri ile baş etmenin kuralları -gelişme -dürüst değişimler -sınırlar -nehri bulmak -erdem tuzağ -büyük yaratıcı -lüks -dinlemek -kusursuzluğu aramak -risk -kıskançlık -varlığını sürdürme -fildişi güç -kayıp maskesi altında kazanç -yaş ve zaman: ürün ve süreç -formu doldurmak"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/daniska-herkesi-uyaralim-unlu-olmak-icin-gerekirse-soyunacagiz/", "text": "Yapılacak en güzel şeylerden biri bu söyleşiyi okumak, baştan söyleyeyim! Neden derseniz Daniska'nın Keşke Meyhanesindeyiz. Masada oturmuşuz, pandemiyi unutmuşuz, sanırsınız hayat o andan ibaret! Sohbet şahane, şarkılar öyle güzel, bir yanda Daniska bir yanda Yaşar. Masa da masaymış ha! Siz de hoş geldiniz! Birbirini hiç tanımayan insanların kurduğu gönül köprüsünden daha sağlam ne olabilir hayatta? Yaşar'ın, böyle bir zamanda, evlerinde ruhları sıkılan insanlara bir parça umut verebilmek için şarkımızı söylemeyi kabul etmesi az şey mi? Biz dostluğa, buna vesile olan müziğe ve orada bir yerde olduklarını bildiğimiz güzel insanlara inanırız. Şarkının söz ve müziği Gökhan Tümkaya'ya, düzenlemesi Hüseyin Çebişci'ye ait. Tüm kayıtlar, Daniska'nın kendi stüdyosu HaremS'te yapıldı. Kapanma dolayısıyla iki ayağımız bir pabuca girdi tabii. Şarkımız bayram hediyesi olsun istedik. Özellikle klibimizin yönetmeni İmre Haydaroğlu'na teşekkür ederiz. Çok kısa bir sürede, tüm imkanlarını zorlayarak nefis bir klip armağan etti bize. O kadar eski değilsiniz yahu, durun hele! Bizim gibi eşit ağırlıkçıların sözünün pek bir değeri olmaz ama yine de yanıtlamaya çalışalım: İkinci yeni; muazzam bir hayal gücü, zengin bir duygu dünyası, aşk, esriklik ve toplumsal meselelere münevver bir bakış açısı demektir bizim için. O şairlerin yeri dolmadı, dünya da şiirsiz bu kadar dönüyor işte. Yeşilçam, ah o güzelim filmler... Biz haddimizi biliriz efendim, bu yüzden o filmlere hiç dokunmayalım. Çok büyük müzik insanlarının yazdığı muhteşem eserler var o filmlerde. Biz sadece, şarkılarımız o filmleri ve oradaki canım insanları hatırlatsın isteriz. Valla bizim tek düşüncemiz şöhret olmak. Dakikası saniyesi mühim değil. Sokaklarda yürüyemeyelim, metrobüse, metroya binemeyelim istiyoruz. Ayrıca iyi şöhret de şart değil. Sizin aracılığınızla herkesi tekrar uyaralım; gerekirse soyunacağız. Tam olarak öyle bir yer! Gözlerinizi kapatın ve nerede, kimlerle beraber olmak istediğinizi hayal edin. Keşke Meyhanesi hatırladığımız sürece var, bunun için her gittiğimiz yere tabelamızı da götürüyoruz. Türk müziği var, Yeşilçam var, pop var, rock var, türkü var... Saymakla bitmez. Zarif insanlar, mahir eller, yufka yürekler, kristal kadehler, danteller, tüller var. Biz muhabbet der susarız. Muhabbet dışında her şey eksik olabilir meyhanede, rakı bile! Yüz yüze sohbet, ah nerede o günler... Sevdiğimiz yorumcuları albümümüzde misafir etmek istiyoruz. Kimler bu daveti kabul eder bilemiyoruz. Öncelikli hevesimiz çok konuklu bir albüm yapmak aslında. Tabii biz de bu albümde bir şarkı seslendirmek istiyoruz. O zaman o albümün, iyi insanların, bol muhabbetin, aydınlık günlerin şerefine olsun! Yaşar: Şöhret gelir geçer, şarkılar sürer gider. En güzel şeylere layıklar, gerisi palavra! Göz yaşların tatlıysa aşktandır, tuzluysa hadi baştan. Dökülmeyen göz yaşının şarkısı olmuyor, sırrı bende saklı. Ezginin Günlüğü ve Hüsnü Arkan'a davul çalan ve aynı zamanda şahane bir şarkı yazarı olduğunu bu şarkıyla öğrendiğim Gökhan Tümkaya'nın grubu Daniska'nın teklifi ile başlayan ve benim şarkıya aşık oluşumla tamamlanan bir sürecin zirvesidir bu şarkı. Herkes bilir, ben kuş dilini konuşurum. Ne zaman onlarla ilgili bir şarkı duyulsa Anka Kuşu gelir bana söyler. Her şeyi söyleyemem o benimle kuşlar arasında. Maalesef öyle bir şey olmayacak. 25. yıl adına her defasında sahnede kutlayacak günlerin gelmesidir dileğim. Müziğin ruhu daima sizinle olsun."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/daniskanin-keske-meyhanesini-artik-plakta-dinleyecegiz/", "text": "Duyduk duymadık demeyin, peynir ekmek yemeyin! Pek sevdiğimiz, çok sevdiğimiz, ünlü olup olmadıklarına hala emin olamadığımız Daniska grubunun ikinci stüdyo albümü Keşke Meyhanesi dinleyicisiyle buluşuyor. Üstelik plak formatında. Hemen edinmeli, çabul edinmeli! Daniska'nın sekiz şarkıdan oluşan ikinci albümü Keşke Meyhanesi dijital platformların yanı sıra fiziksel olarak plak formatında da yayınlanıyor. Keşke Meyhanesi'nde kimler var, gelin bakalım... Eylem Atmaca, Ümit Besen, Yaşar, Hüseyin Turan, Hüsnü Arkan, Daniska, Canikolar ve Nuri Harun Ateş! Albümün lansman konseri ise, 21 Aralık Çarşamba gecesi Alan Kadıköy'de gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/daniskanin-mini-albumu-mazi-cikmazindan-her-ay-bir-sarki/", "text": "Grubun dinleyicisiyle kurduğu yalın ve samimi ilişkiden aldığı güçle akustik olarak canlı çalarak kaydettiği Emanet şarkısı, grup üyelerinin müzisyen kimliklerinin de altını çiziyor. Mazi Çıkmazı grubun akustik olarak icra ettiği, yalın ve samimi bir çalışma."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/daniskanin-yeni-albumunun-ismi-ayrilanlar-icin-hava-tahmini/", "text": "Ayrılanlar İçin Hava Tahmini her ay yayınlanacak teklilerle devam edecek. Sözü Gökhan Tümkaya, müziği Evren Arkman imzası taşıyan Öyle İşte, göz bulutlandıran bir özlem şarkısı. Düzenlemesini Daniska'nın yaptığı şarkı akustik doğasıyla dikkat çekiyor. Öyle İşte'nin stüdyo kaydı grubun sahne performansını aratmıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dasdas-ev-sahipliginde-gilgamis-oyunu-ilk-kez-turkiyede/", "text": "İO Uluslararası Tiyatro Festivali bu hafta da Gılgamışı ilk kez İstanbullu sanatseverle buluşturmaya hazırlanıyor. DasDas, Eylül ayında yepyeni bir tiyatro festivalini sanatseverlerin beğenisine sundu. Uluslararası birçok tiyatro/dans/performans gösterisini İstanbul'da ağırlamaya başlayan İO Uluslararası Tiyatro Festivali ilk olarak çağdaş tiyatro sahnesinin en yaratıcı yönetmenlerinden Milo Rau'nun 'La Reprise. Histoire Du Theatre 'ini geçtiğimiz hafta sonu DasDas'ta konuk etti. Tiyatroseverlerin yoğun ilgisi ile karşılaşan oyunun ardından festival bu hafta da 'Gılgamışı ilk kez İstanbullu sanatseverle buluşturmaya hazırlanıyor. Bilinen metinleri farklı bir sahne tasarımı ve estetiği ile mekana taşıyan yönetmen Mesut Arslan, Gılgamış ile sahnede büyüleyici bir dünya yaratıyor. 15 ve 16 Eylül akşamlarında DasDas'ta çok dilli sahnelenecek oyun, bilindik sahne kurallarını ters yüz ediyor. Daphne Agten ve Layla Önlen'in rol aldığı oyunda seyirciler mekanda oyuncuların peşi sıra dolaşıp hikayeye eşlik ederken kimi zaman kendilerini oyuncularla birlikte sahnede buluyorlar. Oyun hem dünden bugüne aktarılırken hem de bugünün diliyle yeniden oluşturuluyor. Tiyatroyu daha geniş kitlelere ulaştırıp Türkiye'deki tiyatro üretimine katkı sağlamayı, yıl içerisinde prömiyerini gerçekleştireceği yerli yapımları ve birçok başarılı uluslararası tiyatro, dans performans gösterilerini Türkiye'de sanatseverlerle buluşturmayı hedefleyen DasDas, İO Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında ev sahipliği yapacağı yeni gösterileri önümüzdeki günlerde duyuracak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dasdas-icin-adim-at-acik-sahne-baslasin-bos-koltuklar-dolsun/", "text": "DasDas, pandemi önlemlerini göz önünde bulundurarak sosyal mesafeli bir düzende ziyaretçilerine keyifli günler yaşatmaya devam etse de kültür sanat ve eğlence sektörünün pandemi sürecinde aldığı darbenin olumsuz etkileri DasDas'da da varlığını sürdürüyor. DasDas bu olumsuz etkilerle mücadele etmek, hem DasDas ekibine hem de Açık Sahne projesi ile pandemi nedeniyle kapısını kapatmış ya da sahnesi olmayan diğer tiyatrolara destek olabilmek için 7- 8 Kasım İstanbul Maratonu sanal koşuları kapsamında 'DasDas İçin Adım At, Açık Sahne Başlasın, Boş Koltuklar Dolsun' diyerek sanatseverlere destek çağrısında bulundu. Kampanya Fongogo sitesi üzerinden Kasım ayı sonuna kadar devam edecek. Kapılarını ziyaretçilerine açtığı günden itibaren, Anadolu yakasında kültür sanat ve eğlencenin merkezi haline gelen DasDas, tiyatro oyunları, konserler, atölyeler, festivaller ve özel etkinliklerle beraber İstanbul'un kültür sanat hayatının vazgeçilmez mekanlarından biri haline geldi. Ancak dünyanın içinde bulunduğu bu zorlu dönemde DasDas da her özel tiyatro gibi bu durumdan etkilendi. Kapasitenin yarısı kadar seyirciyle sınırlı sayıda etkinliği sanatseverlerle buluşturma gayretinde olan DasDas, 7-8 Kasım 2020'de gerçekleşen İstanbul Maratonu sanal koşuları kapsamında 'DasDas için Adım At, Açık Sahne Başlasın, Boş Koltuklar Dolsun' isimli proje ile sanatseverleri sanata destek vermeye çağırıyor. Açık Sahne projesi ile her ay kapılarını, pandemi nedeniyle kapanmış ve sahnesi olmayan tiyatrolara bedelsiz olarak açacak. Yarı kapasite ile oynanan oyunların tam kapasite gibi oynanmasına ön ayak olurken, aynı zamanda DasDas'ta çalışan bütün sahne sanatları çalışanlarına ve sahne ekibine destek olacak. Kasım ayı sonuna kadar Fongogo üzerinden oluşturulan kampanya sayfasındaki paketlerden seçilerek destekte bulunabilecek. DasDas, sanatın birleştirici gücüne inanıyor ve sanatseverlere birlik çağrısında bulunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dasdas-online-23-aralikta-westend-batinin-sonu-ile-basliyor/", "text": "DasDas ONLINE 23 ARALIK'TA 'WESTEND / BATININ SONU' İLE BAŞLIYOR! Kültür, sanat ve eğlencenin merkezi DasDas sanatseverleri yeniden tiyatroyla buluşturmaya hazırlanıyor. Pandemi önlemleri kapsamında getirilen kısıtlamalar dolayısıyla tiyatro oyunlarını Ataşehir Metropol İstanbul'daki sahnesinde gerçekleştiremeyen DasDas, oyunlarını çevrimiçi platforma taşıyarak, DasDas Online'da tiyatroseverlere sevilen oyunları canlı bir şekilde seyretme fırsatı sunuyor. Pandemi önlemleri çerçevesinde sıkılaştırılan kurallar ve sokağa çıkma yasağı ile birlikte gösterimlerine süresiz bir şekilde ara vermek durumunda kalan DasDas, bu zor günlerde sahnesinin perdelerini kapatmıyor. 'DasDas Online' adını verdikleri platformla DasDas ekibi, tiyatro oyunlarını canlı olarak seyirciyle buluşturarak tiyatrodan uzak kaldıkları bu günleri onlar için daha keyifli kılmayı hedefliyor. DasDas'ın tiyatroseverlere 'DasDas Online' üzerinden buluşturacağı ilk oyun 'Westend / Batının Sonu' olacak. Moritz Rinke imzalı, yönetmenliğini Tuğsal Moğul'un üstlendiği oyunun kadrosunda Evren Bingöl, Gün Koper, Mert Fırat, Naz Çağla Irmak, Tülin Özen ve Pervin Bağdat'ın yer alıyor. Westend / Batının Sonu, Eduard ve Charlotte çiftinin şehirden uzakta taşındıkları yeni evlerinde eski arkadaşlarını ve komşularını ağırladığı tüm sırların ortaya döküldüğü geceye tiyatroseverleri konuk edecek. Oyun 23 Aralık Çarşamba akşamı saat 21.15'te 'DasDas Online'da canlı olarak izlenebilecek. DasDas'ın ilgiyle takip edilen tiyatro oyunlarından 'Joseph K.', 'Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet', 'Güle Güle Diva!', 'Timsah' ve çocuk oyunlarından 'Uyku Nereye Kaçar?' ile 'Astro Ay'a Tırmanıyor' da Ocak ayı itibariyle çevrimiçi olarak sanatseverlerin evlerine konuk olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dasdas-onlineda-yaz-tiyatroyla-dopdolu/", "text": "DasDas Online, yaz sezonunda da online gösterimlerini sürdürüyor. Haziran ayını 'Rivayet Radyosu', 'Timsah', 'Güle Güle Diva!', 'Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet' ve 'Westend / Batının Sonu'nun yer aldığı programıyla karşılayan DasDas Online, seyircisine keyifli bir ay vadediyor. DasDas Online, yaza 12 Haziran Cumartesi akşamı saat 21.15'te seyirciyle buluşacak olan Aras Kargo'nun katkılarıyla dijitalleştirilen 'Rivayet Radyosu' ile giriyor. Mert Fırat'ın usta yazar Sabahattin Ali'den hikayeler okuyacağı, Korhan Futacı ve orkestrasının müzikleriyle bu eşsiz hikayelere eşlik edeceği gecede izleyenler unutamayacağı bir deneyim yaşayacak. 18 Haziran Cuma akşamı saat 21.15'te; kadrosunda Alper Baytekin, Berkay Tulumbacı, Naz Çağla Irmak ve Özgün Aydın'ın buluştuğu 'Timsah', DasDas Online'da olacak. Mert Fırat ve Volkan Yosunlu tarafından sahneye konulan Tom Basden imzalı oyunda, gösteri toplumunun sistemle el sıkışmayı seçen aktörleriyle hesaplaşılıyor. Firuze Engin imzalı 'Güle Güle Diva!', 19 Haziran Cumartesi akşamı saat 21.15'te DasDas Online'da seyircisini bekliyor. Kariyerinin zirvesindeyken inzivaya çekilen bir divanın geri dönüşünü seyirciye aktaracak 'Güle Güle Diva!', Selen Uçer'in hafızalara kazınacak performansıyla izleyenlere bu yaz akşamında yoğun duygular yaşatacak. Murat Gülsoy'un aynı adlı romanından Ceren Boz ve Nagihan Gürkan tarafından sahneye uyarlanan 'Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet', 25 Haziran Cuma akşamı saat 21.15'te kendini bilmek ve bulmak arasındaki kayboluş hikayesini izleyenlere sunmak adına DasDas Online'da perdelerini açıyor. Kadrosunda Ceren Boz, Nihan Işık, Sabahattin Yakut ve Ümit Erlim'in yer aldığı 'Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet'in etkileyici hikayesi, izleyenleri yalnızlık kavramıyla bir kez daha tanıştıracak. Son olarak DasDas Online, 26 Haziran Cumartesi akşamı saat 21.15'te Anadolu Efes tarafından dijitalleştirilen 'Westend / Batının Sonu' ile Haziran ayına veda ediyor. Evren Bingöl, Gün Koper, Mert Fırat, Naz Çağla Irmak, Pervin Bağdat ve Tülin Özen'i buluşturan dopdolu kadrosuyla Moritz Rinke imzalı 'Westend / Batının Sonu', seyircileri ön yargılarının yıkılacağı bir geceye davet ediyor. Tuğsal Moğul'un yönetmenliğindeki oyunda seyirciler, Eduard ve Charlotte çiftinin şehirden uzak yeni evlerinde eski dostlarını ağırladıkları bir akşamda konuşulmaya cesaret edilemeyen konuların açılmasına ve ortaya dökülen sırlara tanıklık edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dasdasta-sanat-dolu-yeni-bir-yil/", "text": "DasDas yeni yıla dopdolu bir programla giriş yaptı. Yeni yılın ilk haftasında tiyatroseverlerin büyük beğenisini toplayan DasDas prodüksiyonları seyirciyle buluşmaya devam ederken DasDas'a 'Cimri' konuk oluyor. '+1 Sunar: Adamlar' konseri ise DasDas'ın yeni yıldaki ilk konseri olarak müzikseverleri mutlu etmeye hazırlanıyor. 5 Ocak akşamı 20.30'da Shakespeare'in unutulmaz aşk hikayesi DasDas Sahne'ye taşınıyor. Deniz Can Aktaş'ın Romeo'ya, Naz Çağla Irmak'ın Juliet'e hayat verdiği oyunda Ayberk Aladar, Barış Gönenen, Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Can Avcı, Ceren Boz, Erdem Akakçe, Ertuğrul Gümrükçüoğlu, Hülya Gülşen, Onur Tanyeri, Sinan Gülşen ve Ümit Erlim genç ikiliye eşlik ediyor. Düşman ailelerinin birbirine aşık çocuklarının imkansız aşkına ışık tutan 'Romeo & Juliet' aynı zamanda 13 Ocak akşamı 20.30'da DasDas'ta izlenebilecek. Anadolu Efes Katkılarıyla: Zengin Mutfağı, yeni yılda ilk kez 6 ve 7 Ocak akşamları 20.30'da DasDas Sahne seyircileri için oynanacak. Usta sanatçı Şener Şen'e Gizem Ergün, Kutay Sandıkçı, Onay Kaya ve Uğur Arda Başkan'dan oluşan genç bir kadronun eşlik ettiği oyun, Cumhuriyet tarihinde görülmüş en büyük işçi hareketi olan 15-16 Haziran 1970 olaylarının zengin bir ailenin mutfağına yansımasını anlatıyor. DasDas Çocuk'un oynanmaya başladığı günden bu yana ilgiyle takip edilen oyunu 'Astro Ay'a Tırmanıyor' 8 Ocak günü 13.00'te DasDas Atölye'de olacak. Tasarımını ve yönetmenliğini Alper Baytekin'in üstlendiği oyunda Bağış Angigün ve Buse Demirel, Babi ve dostu Astro'nun macera dolu hikayesini minik tiyatroseverlerle buluşturuyor. Gamze Güzel ve Pelinsu Ekşioğlu'nun sahneyi paylaştığı, Alper Baytekin'in tasarlayıp yönettiği DasDas Çocuk'un bir diğer oyunu 'Göçebe' 9 Ocak günü 13.00'te DasDas Atölye'de olacak. Oyun, fırtına sonucu sürüklenerek kendini daha önce hiç görmediği bir sahilde bulan Palika ve sahile kamp yapmaya gelen Putnik'in hikayesini konu alıyor. Aynı gün 17.00'de DasDas'ın yeni prodüksiyonlarından 'Ağaçtaki Kız' DasDas Sahne'de sahnelenecek. Ahsen Eroğlu ve Tunahan Çilingir'in tiyatro sahnesinde bir araya geldiği İlksen Başarır yönetmenliğindeki oyun, Şebnem İşigüzel'in aynı adlı romanından sahneye uyarlandı. Oyun, Ağaçtaki Kız ile Yunus'un hayata dair paylaşımlarını gözler önüne seriyor. 10 Ocak akşamı 20.30'da Serkan Keskin'in Harpagon performansıyla beğenileri topladığı Tansu Biçer yönetmenliğindeki 'Cimri' DasDas Sahne'ye konuk oluyor. Semaver Kumpanya'nın 5 sezondur kapalı gişe oynanan oyunu şimdi de DasDas'ta kahkaha dolu bir gece yaşatmak için gün sayıyor. Evren Bingöl, Gün Koper, Mert Fırat, Naz Çağla Irmak, Pervin Bağdat ve Tülin Özen'i buluşturan 'Anadolu Efes Katkılarıyla: Westend / Batının Sonu' 11 Ocak akşamı 20.30'da DasDas Sahne'de sergilenecek. Moritz Rinke imzalı oyunda seyirciler, Eduard ve Charlotte çiftinin şehirden uzakta lüks bir mahalledeki yeni evlerinde yıllar sonra eski arkadaşları ve komşularıyla bir araya geldikleri ilginç geceye tanıklık edecek. 12 Ocak akşamı 20.30'da Binnur Kaya, Dolunay Soysert, Güven Kıraç ve Levent Ülgen gibi başarılı isimleri kadrosunda bir araya getiren 'Vahşet Tanrısı', ebeveynlerin hikayesini eğlenceli bir dille seyircisine aktaracak. Aynı akşam 21.00'de 'Anadolu Efes Katkılarıyla: Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet' uzun bir aranın ardından DasDas Atölye'ye geri dönüyor. Murat Gülsoy'un aynı adlı romanından Ceren Boz ve Nagihan Gürkan tarafından sahneye uyarlanan; Ceren Boz, Nihan Işık, Sabahattin Yakut ve Ümit Erlim'in sahneyi paylaştığı oyun, kendini bilmek ve kendini bulmak arasındaki kayboluş hikayesini gözler önüne seriyor. Son yıllarda adından sıkça söz ettiren Adamlar, 14 Ocak akşamı 22.00'de keyifli bir konsere imza atmak üzere DasDas Sahne'de olacak. '+1 Sunar: Adamlar' konseri ile müzikseverler, grubun sevilen şarkılarının hep bir ağızdan söyleneceği akşamda eğlenceye doyacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/david-attenborough-ile-doganin-icinden-yedi-sarki-kaydi/", "text": "Ünlü belgeselci Sir David Attenborough'un yeni yapımı Attenborough ile Şarkının Mucizesi 27 Şubat Pazar saat 19:00'da Digitürk, Tivibu ve KabloTV platformlarında yer alan BBC Earth ekranlarına geliyor. Bir saatlik belgeselde Attenborough, yaşamı boyunca karşısına çıkan, doğal dünyanın içinden yedi şarkı kaydını izleyiciyle buluşturuyor. Kambur balina, ındri ve lir kuşu gibi farklı türlerde canlıların heyecan verici ses kayıtlarının en eskisi Attenborough 5 yaşındayken, en yenisi ise yalnızca birkaç yıl önce kaydedildi. Attenborough'un bir seyahati sırasında kayda aldığı bir sesin de yer aldığı yapımda, kayıt sırasında çekilen büyüleyici görüntüler de ekranlara geliyor. Yapımla ilgili açıklama yapan Sir David Attenborough, Doğanın içinden gelen güzel seslere hayatım boyunca merak duydum. Çünkü kulağa uyumlu gelen bu sesler aslında hayvanların hayatta kalma çabalarını ifade ediyor. Bu yapımda benim için özel olan yedi kayıt var. Bunların bazısı güzelliğiyle büyülerken, bazısı şaşırtıyor ve biri ise gerçekten yürek parçalayıcı. Ancak hepsinin çığır açıcı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden hayatımın sonuna kadar bu güzel seslere merak duymaya devam edeceğim diyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/david-bowieli-monopoly-oyunu-mu/", "text": "David Bowie oyun kartları, David Bowie yapbozu derken şimdi de karşınızda David Bowie Monopoly'si... En sevdiğiniz Bowie jetonlarını seçin, en sevdiğiniz Bowie albümlerini satın alın ve zengin olun. İşte size Monopoly! Dünyaca ünlü müzik grupları AC/DC ve Rolling Stones setlerinden sonra Monopoly şimdi de David Bowie hayranları için yeni bir set hazırladı. Monopoly'nin klasikleşmiş taşları yerine bu defa Bowie ile ikonlaşmış yıldız, Pierrot şapkası, kıvrılmış bir kravat, kafatası, uzay kaskı ve şimşek oyunun parçaları arasında. Oyunda Thin White Duke'un albümlerini bizzat satın alırken, tüm zamanların en yenilikçi, etkili ve saygın müzisyenlerinden birinin hayatını ve eserlerini yeniden yaşama şansı yakalama şansı elde edebilirsiniz. Artfulliving'in aktardığı habere göre diğer oyuncuların kiralamak zorunda kalacakları sahneleri ve stadyumları inşa etmeye başlamak için bu güvenli albümleri kullanmaya başlayabilirsiniz. The Change and Community Chest desteleri de bazı değişiklere uğradı. Oyuncular artık kapıları açma, ipleri çekme veya yıldızları yere düşürme kapasitesine sahip Ses ve Görüntü kartları çekiyor. Koleksiyonerler, bu setin kağıt parasının, Bowie'nin ölümünden sonra 2018 yılında New York City metro istasyonununda kullanılan hatıra metro kartları ile uyumlu olduğunu görecekler. Monopoly'nin dört temel taşı olan GO, Free Parking, JAIL ve Go to Jail'de orijinallerine sadık kalındı. David Bowie Monopoly oyununu buradan satın alabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dayanisma-icin-muzik-konserleri-23-martta-babylonda-basliyor/", "text": "Türkiye'nin kültür-sanat, müzik ve etkinlik yönetiminde sektörün öncü kurumlarından olan Pozitif, Şubat ayında yaşanan deprem felaketinin etkilerini dayanışma ve birliktelikle azaltmak için Dayanışma İçin Müzik konser serisine başlıyor. 23 Mart 15 Nisan tarihleri arasında Babylon'da gerçekleştirilecek Dayanışma İçin Müzik konserlerinin bilet gelirlerinin tamamı, 6 Şubat'ta yaşadığımız deprem felaketlerinden etkilenenlere yardım amacıyla İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın hayata geçirdiği Deprem Bölgesi Enstrüman Destek Fonuna bağışlanacak. Sanatçılar ve sanatçı yönetim ekiplerinin değerli desteğiyle birlikte topluma destek olmak ve kültür-sanatın sürdürülebileceği bir süreç için çalışan Pozitif, Dayanışma İçin Müzik konser serisi ile müzikseverleri dayanışmanın bir parçası olmaya davet ediyor. Babylon'da gerçekleştirilecek ve bilet gelirlerinin tamamını 6 Şubat'ta yaşadığımız deprem felaketlerinden etkilenenlere yardım amacıyla bağışlanacak Dayanışma İçin Müzik konserleri 23 Mart akşamı Alp Ersönmez 'Cereyanlı', MadenÖktemErsönmez, Çağrı Sertel performansıyla başlayacak. 15 Nisan'a kadar devam edecek Dayanışma İçin Müzik konserleri programında; Palmiyeler, Öncesi: Hav Hav!, BaBa Zula, Sattas, Açık Sahne: Baneva, Baran Mengüç, Barış Demirel, Da Poet & İdil Meşe, Deniz Tekin, DJ Big Poppa, Hayki, Kamufle, Kayra, Kezzo, Şanışer, Sokrat St, Tankurt Manas, Hey! Douglas, Nightmares On Wax presented by Selectist, Radyo Eksen Gecesi, Konuk: maNga, Jakuzi ve daha birçok isim Babylon sahnesinde buluşacak. Programda yer alan sanatçıların değerli destekleriyle hayata geçirilen bu dayanışma konserlerinin bilet satış gelirleri, İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın yarattığı Deprem Bölgesi Enstrüman Destek Fonuna katkıda bulunarak deprem felaketinden etkilenen müzik öğrencileri ve eğitmenlerine enstrüman temin etmek üzere kullanılacak. Dayanışma İçin Müzik kapsamında gerçekleşecek konserlerin biletlerine Biletix ve Mobilet üzerinden hizmet bedeli ödemeden ulaşabilirsiniz. İKSV'nin deprem bölgesindeki kültür-sanat alanındaki çalışmalar için kullanılmak üzere kaynak ayırarak yarattığı Deprem Bölgesi Enstrüman Destek Fonu; deprem felaketinden etkilenen müzik öğrencilerine ve eğitmenlerine enstrüman temin etmek için kullanılacak. Bölgedeki güzel sanatlar liselerinde ve konservatuvarların müzik bölümlerinde eğitim gören, depremde enstrümanı hasar gören veya kaybolan tüm öğrenciler ve bu okullarda görev yapan eğitmenler fona başvurabiliyor. Pozitif'in de katkı da bulunacağı Deprem Bölgesi Enstrüman Destek Fonu, doremusic ve Zuhal Müzik'in iş birliği ile hayata geçirilecek. - Afet bölgesindeki 11 ilde ikamet eden, - Depremde enstrümanı hasar gören veya kaybolan, - Bölgedeki güzel sanatlar liselerinin ve konservatuvarların müzik bölümlerinde eğitim gören, - Güzel sanatlar liselerinde ve konservatuvarların müzik bölümlerinde eğitmen olan, - Deprem sırasında bölgede olup şu anda başka okullara nakil olantüm öğrenci ve öğretmenler İKSV Enstrüman Destek Fonu'na başvurabilir. 30 Mayıs 2023 tarihine kadar açık kalacak başvuru formu ve fonla ilgili ayrıntılı bilgiye İKSV'nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Babylon sahnesinde gerçekleşecek Dayanışma İçin Müzik konserleriyle ilgili detaylı bilgi için https://babylon. com. tr/ ve https://babylon. com. tr/tr/dayanisma-icin-muzik adreslerini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dededen-toruna-derya-deniz-anilar-hikayeler-hayatlar/", "text": "Okuma Bilmeyen Kitapçı kitabının yazarı Sylvia Bishop'tan hikayeleri paylaşmanın önemi hakkında ilham verici bir masal: Büyükbabamın Kocaman Denizi. Yine Timaş Çocuk etiketiyle okurla buluşan ve Paddy Donnelly'nin müthiş sevimli çizimleriyle renklenen kitap, anıların, paylaşmanın ve aile olmanın üzerine eğiliyor. Minicik bir eşyanın neler hatırlattığını düşünün bir kere! Şöminenin üzerinde duran eşyalardan birini seçmesini söyleyen dede, Rüya'nın seçtiği altından yapılma bir nesne ile adeta geçmişe ışınlanıyor. Ve ilk hikayesi işte böyle başlıyor. Büyükbabanın çocukluğunda yaşadığı bir macera bu. Denizcinin Mağarası'nda bir korsan hazinesi! Ve en önemlisi o mağara, Rüya'nın artık dedesiyle birlikte gidemediği o koyda! Bir başka hikaye ise sandıktan çıkar gibi büyükbabaya ait başka bir eşyadan çıkıyor. Ivır zıvırları içinde pirinç bir teleskobun anısı bu defa dedenin gözlerinde canlanacak olan. Yine çocukluğunda yaşadığı bir başka macerayı Rüya'yla paylaşıyor, Rüya da o anları yaşamış gibi oluyor. Şimdi ve geçmiş, çocukluk ve ihtiyarlık, iki insanın arasında anıları havalandırıyor, iyi ya da kötü anılar fark etmeksizin üstelik... Yılların hatıraları bir bir sayfalarda süzülürken ve dede, torununa tüm o yaşadıklarını tatlı tatlı anlatırken İngiliz yazar Sylvia Bishop'un sıcacık üslubuna eşlik eden Paddy Dannolley'in doğanın türlü renklerini yansıttığı resimlerine hayran olmamak elde değil. Çocuk kitabı illüstrastörlüğü bu dünyadaki en güzel mesleklerden biri olmalı! Büyükbabamın Kocaman Denizi, tıpkı dedenin korsan hazinesi gibi hazine niteliğinde anılarla dolu. O anılar şimdi çok uzakta da olsa tüm bunları küçücük torunuyla paylaşması, o kocaman denizin sonsuz olduğunun en büyük göstergesi... Rüya hiç şüphesiz eşyaların anılarından çok etkileniyor ve kitabın finalinde o koyu çok özlediğini hissettiği dedesine kocaman bir hediye veriyor. Ve bunu tek başına da değil, dedesinin hayatına dokunmuş insanlarla yapıyor. Sevginin dalga dalga yayıldığı, sıcacık bir masal: Büyükbabamın Kocaman Denizi. Tüm torunlara, yaşayan, artık hayatta olmayan tüm dedelerin hatırasına bir şeyler fısıldıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dedeler-vardir-ve-sevgilileri-de-olabilir-dedemin-sevgilisi-kitabini-yazari-ve-cizeriyle-konustuk/", "text": "İkisi de matrak, ikisi de bol gülüşlü, tatlı sohbetli ve çoook yetenekli! Bugün Ajandakolik'te yine çok başarılı iki kadını konuk ediyorum. Uzun zamandır birlikte çalışan ve aynı zamanda arkadaş olup hatta aynı apartmanda yaşayan yazar Hilal Gürsu ve çizer Müjde Başkale, yeni kitapları Dedemin Sevgilisi ile benim de çok sevdiğim bir işe imza atmışlar. Okumaktan öyle zevk aldım ki şimdi herkes bu kitabı okusun ve mutlu olsun istiyorum. Dedemin Sevgilisi'ni pandeminin başlarında, yani 2020 yılında yazmaya başladım. Hikaye yazıldı, kitap yayımlandı ve pandemi sona erdi. Kitap da ben de sağ salim çıktık bu süreçten. Aslında direkt kalıp olan bu düşünceyi sorguladığımda başladı hikaye. Sevgililiğin bir yaşı mı vardır, dedeler günlerini kahvehanede mi geçirmelidir, yaşlı insanlar parkta, sokakta sıkıştırdıkları birileriyle mi sohbet edebilir sadece? Ki bunu çok yaparlar. Yaşlı insanlar bayramda ziyaret edilen, hayatta kalan günlerini doldurmak için uyanan insanlar mıdır? Ve en önemlisi sırf yaşlı diye yalnızlıklarını hem kendi zihnimizde hem de onlarınkinde böylesi normalleştirme hakkımız var mı? Varsa bu hakkı bize kim verdi? Sevmenin ve sevilmenin yaşı yoktur. Bundan mahrum kalınınca insan kişiliğinde ne fena dönüşümler yaşandığına da gerçek hayatta her gün farklı şekillerde şahit oluyoruz. Kaç yaşında olursa olsun, her insanın sevgilisi olabilir, dedeler sevgililerine çiçek alabilir. Aslında yıllar önce sevgilisi olan bir dede görmüştüm. Arkadaşımın dedesiydi. Eşini çok önceleri kaybetmişti. Utandığı için ailesinden gizliyordu sevgilisini. Torunu olan arkadaşım da onu idare ediyordu bir şekilde. Bu durum bana çok eğlenceli gelmişti ama ailesinden neden utandığını pek anlayamamıştım o zamanlar. Bu yüzden hikayeyi yazarken onu pek düşünmedim. Daha çok çevremdeki yalnız ve yaşlı insanların neden yalnız olduklarını merak eder, yer yer de kurcalardım. Gözlemlediğim kadarıyla birçoğu kendine biçilen kabullenilmiş yalnızlığı yaşıyor ama gözleri hiç de öyle söylemiyor. Müjde çok güzel bir kapak yaptı, bunu söylemeden geçemeyeceğim. Ferdi'yi de öyle güzel çizdi ki her an oturup Ferdi'nin gözünden ayrı bir hikaye yazabilirim. Bu kitap sevgiyle çerçevelendi. Dede, arkadaş, hayvan, sevgili, eş, müzik hepsi sevginin şekil değiştirmiş halleri. Dostluk en güzel, en keyifli sevgiyle kurulan bağlardan biridir benim için. Cudi ve Ferdi de yer yer kırgınlıklar yaşasalar da sevgiden payını almış iki karakter. Önyargısız, küsse de barışan, aynı şeyi düşünmese de ötekine kendince destek olan kişiler. Çocukluğun orta yol buluculuğunu, affediciliğini baştan sona yaşıyorlar. Ferdi mesela hem güzel yemeklere karşı koyamıyor hem Cudi'ye. Dedesinin bir sevgilisi olunca Cudi kendince gayet haklı sebeplerden hayatının alt üst olduğunu düşünüp, onları ayırmak için elinden geleni yapıyor. Başına da türlü işler açıyor. Tabii başımıza bir bela açarken en yakın arkadaşlarımızı buna dahil etmezsek olmaz. Bazen yan yana gelmemiz bile yeter böyle şeyler için. Macera peşinde koşan bu hınzır ikili de bunu çokça yaşıyor zaten. Ferdi'nin bazen biraz gönülsüz de olsa her daim işin içinde olması, o çocuksu dostluk düşünülünce bana çok gerçek geliyor. Karakterlerin gerçekliği de olay örgüsünde bolca yer verdiğim yanlış anlaşılma durumlarına sağlam bir zemin hazırlıyor. Sonunda sevgi kazandığı için tüm yanlış anlaşılmalar, yaşanan tatlı belalar da bir tebessüm olarak dudaklarımızda kalıyor. Dedesi, Cudi'nin ailesi. İki kişilik kurulmuş hayatlarının içine bir gün pat diye biri dahil oluyor ve bunu seçen Cudi değil. Hayatta en sevdiği kişiyi yeni biriyle paylaşması gerek. Onun için özel yapılmış taburesi bu yeni kişi, yani dedenin sevgilisi tarafından işgal edilmiş. Kıskanıyor. E haklı çocuk. Onu tanımayı bile inkar ediyor başlarda. Olay da inkar etmeyle başlıyor zaten. Stephen King sevgim devam ediyor elbette. Son yıllarda kitaplarını okumak için pek zaman ayıramıyorum çünkü hem çocuk edebiyatında hem dünya edebiyatında okunması, takip edilmesi gereken çok kitap var ve tüm bunlara yetişemiyormuş gibi hissediyorum. Onca korku romanını okurken çocuk edebiyatına girişeceğimi ben de hiç bilmezdim. Küçük yaşlardan beri yazan biriydim. İlk olarak şiir yazdım. Beğenilince tekrar tekrar yazdım. Sonra kısa düz yazılar yazmaya başladım. Asla tamamlamadığım senaryolar yazdım, makaleler, içerik yazıları derken, bir gün Müjde'yle beraber bir çocuk tiyatrosu oyunu yazdık. O oyun sonra kitap oldu. Müjde ile benim ilk kitabımız Denis Çetrefilli. Yakın zaman için öyle bir planım yok ama belki ileride yazarım. Belki de yazmam. Bu kez sonunu getirmek zorunda olduğum bir animasyon film senaryosu yazıyorum şu sıralar. Nasıl sonuçlanır bilmiyorum ama olursa yaşsız bir iş olacak. Aaa çok sevindim, ne güzel! Peki, masanın üzerini merak ettim. Fotoğrafını çeker misin benim için. Var tabii... Yol uzun ve zorlu ama güzel de. Müjde ne diyecek bu soruya çok merak ediyorum. Biz çok eski arkadaşız. Ben çocuk kitabı yazmazken, o da çocuk kitabı çizmezken de arkadaştık. Benim çocuk edebiyatına girişim zaten Müjde'nin gel beraber tiyatro oyunu yazalım demesiyle başladı. Onunla konuştuğumuz ortak bir dil var, ruh kardeşliği midir nedir bilemiyorum. Birlikteyken çok gülüyoruz. İlk tanıştığımızda aynı semtte oturuyorduk. Sonra o farklı bir semte taşındı. Bir süre sonra peşinden aynı semte gittim. En son da geçen yıl onun yaşadığı apartmana taşındım. Sonunda evine taşınacağımdan korkuyor. Yola beraber çıktık denebilir. Şartlar el verdiğince yazar-çizer ikilisi olarak devam etmeye çalışıyoruz. Birlikte üretmekten de gülümsemekten de pek keyif aldığım kadim arkadaşımdır kendisi. Böyle bir cevap beklemiyordum doğrusu! Epey yakınmışsınız, şahane bir ortaklık bence! İvan Aleksandroviç Gonçarov'un Oblomovu. Çevremdeki herkes okursa huzura erip, yeri geldiğinde Oblomovluk yapmayın diyebileceğim günü sabırla bekliyorum. Bir de çocuk kitabı var yakın zamanda okuyup etkilendiğim; Rebecca Dautremer'in, Jacominus Gainsborough'un Paha Biçilmez Anları. İlham verici bir eser. Birçok ajandam ve not defterim var. Çok çabuk tüketiyorum. Elbette doldu bu deyip bir kenara atmıyor, biriktiriyorum. Yazdığınız hiçbir şeyi silmeyin diye bir tavsiye almıştım. Bazen işime yarıyor. Pek düzenli oldukları söylenemez. Umarım kimse onları bulup okumaz. İçleri fikirlerimle, okuduklarımla, söylediklerimle, söylemek isteyip söyleyemediklerimle, duyduklarımla, şiirlerle, kısa hikayeler ve revizelerle dolu. Telefonumun not defteri de aynı şekilde. Kendimi bildim bileli hep esprili biriydim. Sokakta oynama fırsatı olan çocuklardandım. Arkadaşlarımla mahalle sakinlerine gösteriler hazırlar, dans eder, şarkı söyler, piyes oynardık. Davetiye hazırlar kapı kapı gezip dağıtırdık. Girişken ve samimi bir çocuktum. Mizah samimiyet ister zaten. Samimiyetin olmadığı yerde mizah olmaz. Maalesef dedelerimi hiç göremedim. Dedesi olan insanlara da hala imrenerek bakıyorum. Ajandakolik'te konuğum olduğun için çok teşekkür ederim. Sen hep yaz, çocuklar ve ben hep okuyalım Hilal! Keyifli sohbetin için ben de teşekkür ederim. Çok klişe bir sözle başlamak istiyorum öyleyse; ''Sevdiğiniz işi yaparsanız, bir gün bile çalışmış sayılmazsınız.'' Mesleğini geç bulmuş ve çok sevmiş biri olarak başka hiçbir iş yapmıyorum. Sadece illüstratörüm. Geçimimi de bundan sağlıyorum. Ben serbest çalışan bir illüstratörüm. Saatlerimi kendim belirliyorum ama aslında belirleyemiyorum. Mesela mesai yapan birçok insan gibi 8 saat değil de 16 saat veya daha fazla çalıştığım oluyor. Bu durum bazen benden bazen de karşı taraftan kaynaklanıyor. Biz çizerlere gelen maillerin konu başlıklarının çoğunda ''çok acil'' yazar. Siz de zamana karşı yarışmaya başlarsınız. Avantajlarına gelirsek bana her yer Alice Harikalar Diyarı. Okuduğum, dinlediğim her şey resim olarak akıyor önümde. Zihnim çoğu zaman yaramaz bir çocuk zihni gibi çalışıyor. Bunu çok eğlenceli buluyorum. Hilal ile uzun zamandır dostuz ve yaptığımız işe de aynı pencereden bakıyoruz. O ''Dedem ile dişlerimizi fırçalıyoruz'' diye bir kitap yazsaydı şaşırtıcı ve tabii ki hayal kırıklığı olurdu bence. O diyor ki dedeler vardır ve sevgilileri de olabilir. Çünkü yalnızlığımızı paylaşmak, aşık olmak güzeldir. Dişlerinizi fırçalamak sizin bileceğiniz bir iş. Daha mühim olan bir şeyleri sevmek. Bunu bilmek zorundayız. Ayrıca yaramazlık yapabilme hakkına da sahibiz. Dedemizi paylaşmak istememe hakkına da. Aslında tüm bunlar ilginç ve sıra dışı değil. Bunlar olması gereken şeyler. Birini sevmek neden sıra dışı olsun? Biz yetişkinler kalıplarımızı çocuklara dayatıyoruz. Önce biz yıkalım. Çocuk kitaplarında da defalarca ve defalarca söyleyelim. İşte kitabın bana hissettirdi büyük duygular bunlardı. Ben aslında tüm kitaplarımda dijital çalışıyorum. Bu kitap da öyle. Fakat dijital görünmemesi için de elimden geleni yapıyorum. Birebir kuru kalem gibi görünen fırçalar kullanıyorum. İçimdeki hınzırlığın dışarı yansımasıdır. Tüm kitaplarda kapağı ben belirliyorum, yazılar hariç tabii ki. Ama ben eskizle çalışan bir çizerim. Yaptığım denemeyi mutlaka editörüme ve onun aracılığıyla da yazara iletiyorum. Onların da fikrini alıyorum mutlaka. Dedemin Sevgilisi'nde Hilal yanımda olduğu için tam bir ortak karardı diyebilirim. Eğer çocuk okura zarar vereceğini düşündüğüm ve dünya görüşüme tamamen zıt bir metinse koşarak uzaklaşırım. Böyle bir metin gelmedi önüme ama bu tarz kitaplar bastığını düşündüğüm bazı yayınevlerini reddettiğim oldu. Çocuklar benim kırmızı çizgim. Sırf para kazanacağım diye onların düşüncelerini kötü etkileyecek işleri asla yapmam. Metin bunları barındırmıyorsa ama öyle müthiş ya da parlak da değilse çalışıyorum tabii ki. Zaten ben işin içine girdikçe, onunla uyuyup uyandıkça onu seviyorum. Çizdim oldu demekten hoşlanmıyorum açıkçası. İsmim yazıyor o kitapta. Ve okuyucuya karşı bir sorumluluğum var. Denemeliyim, elimden geleni yapmalıyım diye düşünüyorum. Öncelikle illüstrasyon dediğimiz şey ne kadar özgür görünürse görünsün sınırları olan bir sanat. Bir metni, bir cümleyi hatta bazen bir kelimeyi anlatmanız, yorumlamanız gerekiyor. Yetişkinler için çizdiğinizde elbette ucu çok açık olabiliyor. Mesela tiyatrolar için afiş tasarlarken her zaman daha özgür hissederim kendimi. Uçuşa geçmek gibi. Çocuklar için çizdiğimde elbette bir filtreleme yapmak durumunda kalıyorum. Açıkçası ebeveynleri düşündüğüm falan yok. Önemli olan çocuklar. Coğrafya çok etkili tabii. Bence yayıncılar bunu göz ardı edemiyor maalesef. Metinler bize gelene kadar bu filtrelerden geçtiği için bizim ekstra bir şey yapmamıza gerek kalmıyor sanırım. Ama bunlara asla takılmayan çok cesur yayınevleri olduğunu da düşünüyorum. Her şey birbirine o kadar bağlı ki. Ebeveynler, bu coğrafyanın ve de dönemin getirdiği felaket koşullarından korumak için çocukları porselene dönüştürmeye başladı. Bu da edebiyatı ve beraberinde bizleri etkiliyor. Bence çocuklar özgür olursa biz de özgür olacağız. Evde kendi kendime çizim yaparken, Koruyucu Aile Derneği'nde çalışan çok yakın bir dostum aradı ve çayı koy geliyorum dedi. Koruyucu aile yanında yaşayan çocuklar için bir masal yazmış ve bunu çizeceksin dedi. İstediği şey hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tamam dedim ve çizerken buldum kendimi. Bu kitap basıldı ve amacına ulaştı. Ve benim hayatımı öyle bir değiştirdi ki inanamadım. Kendimi bu dünyada buldum. Her yaptığım kitap bir sonrakinin referansı oldu. Kapı kapıyı açtı derler ya. Tam olarak o. Yıllarca hayatımın amacının tiyatro olduğunu zannetmiştim. Fakat ben sahne önünü değil sahne arkasını seviyordum. 5 yıl kadar reji asistanlığı ve sahne amirliği yaptım. Aynı zamanda seslendirme de yapıyordum. İllüstrasyon hayatıma girince ''Kendine gel! Tiyatro için bu kadar çaba harcamadın'' dedim. Hemen bıraktım, çünkü olmam gereken şeyi geç olsa da bulmuştum. Hayır, tiyatro asla bana göre değilmiş diyorum şimdi. Ama seslendirmeye hala ara ara devam ediyorum. O çok keyifli bir iş. Görmek istediğine emin misin? Çünkü ben çok dağınığımdır. Üzerinde yığılmış yeni projeler, boş kahve bardakları, kablolar, 1 adet metre, çeşitli oburluklar, bazen 1 adet köpek adı Nazlı, 1 adet de kedimi bulabilirsin. Dedemin Sevgilisi'ne dönecek olursak sevgili Hilal Gürsu ile çalışmak nasıl bir deneyimdi? Benim de yine çok severek okuduğum 1 Para Kaç Paradır? kitabında da birlikte çalışmıştınız. Yazar çizer uyumunuzu anlatsana biraz. Hilal ile dost olduğumuz gibi aynı zamanda komşuyuz da. Kendisi üst katıma taşındı. İstesem de kurtulamıyorum artık. Artık birbirimizin dilini çok iyi biliyoruz. İkimiz de didaktik olandan kaçıyor ve sınırları zorlamayı seviyoruz. Bizim için oyun oynamak gibi. Hani ''Aklımdakini bul'' vardır ya, onun gibi. Mesela ''1 Para Kaç Paradır?'' kitabının kapağı için ''Aklımda bir renk var, tahmin edebilecek misin? dedi. ''Kırmızı mı?'' dedim. ''Evet'' dedi. Birbirimize güvendiğimiz için özgür de olabiliyoruz. Beraber dört kitap yaptık. Şimdi onun üzerinde çalıştığı, benim çizeceğim iki dosyamız daha var. Birlikte yol almayı seviyoruz ve devam edeceğiz. Hiç ajandam olmadı. Birileri hediye aldı ama ben hep tarihleri kaçırdım. Ama karmakarışık not defterlerim hep var. Telefonla sohbet ederken bile üzerine anlamsız şekiller çizdiğim. O yazıları okunmaz hale getirmek de üstüme yok sanırım; işin en kötü yanı ise not defterlerimi atamıyorum. Coğrafya kaderdir der ve koşarak kaçarım. Elbette daha özgür ve özgünler. Çünkü onlar bizimki gibi bir çocukluk yaşamadı, bizim okullarımızda, bizim eğitim sistemimizle okumadı. Biz Kemalettin Tuğcu okuyup travma yaşarken, onlar Dickens'la Noel hayalleri kuruyorlardı. Arkadaşlar Rönesans gördüler mesela. Biraz kızdım mı acaba! Bu kızgınlığımın yanında Kuzey Avrupa çocuk edebiyatı hayranı olduğumu itiraf etmem gerek. Gerçekten çizerlerini çok çok seviyorum. Benim güzide memleketimde illüstrasyon alanında uzmanlaşmak istesen ne okuyacağın bir bölüm ne de edinebileceğin bir kaynak var. Bizim tüm bu talihsizliğimizin yanında son yıllardaki başarımız göz ardı edilemez. Bir şansımız çok fazla etnik kültürün bir arada yaşıyor olması; bu da çeşitliliği getiriyor. Farklı tarzlarda çok güzel işler çıkartan arkadaşlarım var. Geriden geliyor olabiliriz ama bence hiç de fena değiliz. Eğer çok çok özgün bir iş çıkmıyorsa ortaya bunun başka bir sebebi de işleri çok hızlı yetiştirmek zorunda oluşumuz, ekonomik koşullar ve çoğu zaman da yayınevlerinin yeni tarzları denememizden korkuyor olması. Konuğum olduğun için çok teşekkür ederim. İyi ki çiziyorsun! Bu güzel söyleşi için ben teşekkür ederim. Not 2: Bunların hepsi Türkçe öğretmenimin suçu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/defne-suman-bir-romani-en-az-iki-defa-sifirdan-yaziyorum/", "text": "Edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Defne Suman, Doğan Kitap'tan çıkan Yağmur'dan Sonra kitabıyla gelecekte kurduğu bir hikayeyi okurla buluşturuyor bu defa. Bugünün dünyasına yol gösteren Yağmur'dan Sonra, yazarın şimdiye kadar yazdığı hikayelerden farklı bir derinliğe sahip. Üstelik bu defa adeta bir distopyanın içinde, bilim kurgu romanının peşinde gibiyiz. Suman ile romanı üzerine konuştuk. Hatırlayın, pandemi nedeniyle sokağa çıkma yasakları ilan edildikten sonra pencerelerimizden dinlediğimiz kuş cıvıltılarını... Sanki onları ilk defa bu kadar iyi duyuyorduk. Bir bakıma evet, bunu söyleyebiliriz. Resmi tarihin dayattığı geçmiş ile hesaplaşan hikayelerin devamı niteliğinde Yağmur'dan Sonra. Bu hikayede de okurlar, muktedirin sunduğu gerçeği sorgulamadan kabul eden ve bu gerçek dışındaki olasılıkları varlığına tehdit olarak gören karakterler bulacaklar. Tabii, karşı karakter olarak da bu gerçeği kırmaya çalışan, kırılan aynadan yansıyan aynı imgenin farklı tezahürlerini işaret etmeye çalışan diğer karakterleri de. Yağmur, Barınak'a dışarıdan gelen karakter olarak, sorgusuz sualsiz inanılan dünya düzenini dağıtan, kafaları karıştıran kişi. Kaya ise adı üzerinde, ona öğretilen sistemin dışında bir doğruya inanmıyor. İnanamıyor. Aklını o yönde bir türlü esnetemiyor. Bir pencere açılır gibi olunca da lastikle gerilmiş top gibi geri tepiyor, tekrar eski bildiklerini sayıklamaya başlıyor. Yağmur ısrarla ve aşkla Kaya'yı oymaya çalışıyor. Başarabiliyor mu? Emin değilim. Başta bir roman değil, bir öykü olarak kurgulamıştım. Ada'daki Barınak'ta başlayıp orada bitecekti. Bu haliyle yazdım. Bir kenara koydum. Okuyanlar etkilendi. Keşke biraz daha uzun olsa dediler. İnsanlığın sonu ne olacak peki? dediler. Bu çocuklar Barınak'tan çıkacaklar mı? diye sordular. Birkaç ay sonra öyküyü yeniden açtım. Baştan yazmaya başladım. Hikaye, Kaya'nın Uzakdoğu'da bir köyden bize geçmişi anlatması biçimine de bu sırada büründü. İlk taslağı biraz kervan yolda düzülür zihniyetiyle yazdım. Ancak ilk taslak bitince, bir son ya da şairin dediği gibi bir sonraya kalır hikayesi yazdığımı anladım. Bu zihniyetin ışığında bölümleri aklımda dizip, sıfırdan bir kez daha yazdım. Benim roman yazma sürecim hep böyle oluyor. En az iki, çoğunlukla üç defa sıfırdan yazıyorum. Yağmur'dan Sonra'da da aynısı oldu. Neredeyse yirmi yıl önce yaşadığım Tayland'ın kuzeydoğusu ve Laos epeydir hayalimde belirip duruyordu. Bu imgeleri turistik bir biçimde kullanmak istemiyordum. Gelecekte geçen, zamanı ve uzamı belirsiz bir hikaye, hafızamda kalan o dumanlı dağları anlatmak için iyi bir fırsattı. İnsanın yeryüzündeki sonu, bin yıllardır aynı şekilde yaşayan insanların arasında gerçekleşmeliydi. Yirmi yıl önce, Laos turizme ilk defa açıldığında, ülkenin en kuzeyine, Çin sınırına kadar gitmiştim. Orada bir dağ kabilesinin köyünde kalmıştık bir iki arkadaşımla. Köyün şefi bizi evinde ağırlamıştı. Hasırdan kulübelerde yaşıyordu insanlar. Sabah erken, kabile şefinin kulübesindeki yer döşeğimden kalkıp dışarı çıktığımda, neredeyse göklere varan dağlarla çevrili, sisler içinde bir yerde olduğumu anlamıştım. Hava çok soğuktu. Uzakta köyün girişinde, Spirit Gate adını verdikleri ve benim kitapta Cin Kapısı olarak kullandığım, sırıklardan oluşan bir yapı duruyordu. Başka bir gezegende gibiydim. Çok etkilenmiştim. Bu romanı yazarken de o sabah ve sonra orada geçirdiğim günler hafızamın kuytusundan çıktı, sanki bugünü bekliyormuş gibi satılarda yerlerini aldı. Göksel Yemin, Barınak, Analar, Vatan, İkinci Salgın Çocukları gibi cümle içinde de olsa büyük harfle yazdıklarım içleri özel anlamla doldurulmuş kavramlar. Burada bir paradoks var. Büyük harfli muamelesi ettiğimiz ama aslında içini açıp da bakmadığımız, dolaylı olarak içini boşalttığımız şeylere işaret ediyor, bu büyük harfle yazılanlar. Bu kelimeler veya onlardan oluşan kelime dizileri slogana dönüşüyor. İlkokulda okuduğumuz Andımız gibi ne söylediğimizi duymadan ezberlediğimiz, veya dilin düşmanı denize döktük gibi üzerinde düşünmeye bile gerek duymadığımız tabirlerine dönüşen kullanımlarına dikkatimizi çekmek için bu yöntemi seçtim. Vatan büyük harfle yazılan bir toprak parçası olunca artık onun hakkında konuşmak tabulaşır. İkinci Salgın Çocukları sonsuza kadar ikinci salgın sırasında Barınak'a getirilmiş olmaları özelliğiyle tanımlanırlar. Bir sözcüğe özel isim gücü yüklediğimizde onu mühürleriz. Bunu anlatmaya çalıştım. Arundati Roy, Küçük Şeylerin Tanrısı adlı kitabında Tarih, Dehşet, Aşk Yasaları gibi sözcükleri cümle içinde büyük harfle yazarak, anlatı içindeki anlamlarını mühürler. Esin kaynağım bu eserdi. Solaraba ise yakın gelecekte kurulan edebi dünyanın inşası için defalarca açıp okuduğum Margaret Atwood'un Antilop ve Flurya'sından. Yağmur'dan Sonra, Lider'in Ülkesi adı verilen bir coğrafyada geçiyor. Karakterlerin gelecekte yaşadığına dair ipuçları bulunsa da çok bilimkurgudan çok eski çağlarda geçen bir hikaye hissi verebilir okurlara. Bu ülke kurulurken Anadolu medeniyetleri ile Orta Asya Şamanizmi arası bir kültür politikası belirlemiş kendine. Çocukların tek tanrılı dinlere veya kimi siyasi görüşlere işaret eden eski isimleri tabiattan gelme isimlerle değiştiriliyor. Komşu ülkelerden gelen çocukların o ülkelerin dillerindeki isimleri de değiştiriliyor. Bu, bugün de dünyanın pek çok yerinde uygulanan bir asimilasyon politikasıdır. Lider'in Ülkesi'nin kültür politikası, o coğrafyada yaşayan çocukların kimliklerinin çekirdeğine, yani isimlerine kadar işliyor. Ekolojik yıkıma gelince... Yağmur'dan Sonra'nın geçtiği yıllarda artık tamamlanmış, çevre için yapılacak bir şey kalmamış. Denizlerde balık kalmamış, güneş sisin ardında metal bir disk, yıldızlar ancak Himalaya dağlarından görünüyor. Ormanlar, renkler, kuşlar gitmiş. Et namına yiyecek bir tek sürüngenler kalmış. Yağmur ya hiç yağmıyor, ya da yağdığında ortalığı seller götürüyor, tarlalarda ürünler ziyan oluyor. Çevre felaketinin ortasında insanlar hala sokaklarda, çöpler arasında yemek yemeye, romanlardan, hayallerden söz etmeyi sürdürüyorlar. Her zamanki gibi insan, felaketi kanıksıyor. Yangınların ortasında yaşamaya devam ediyor. Nabokov, Anna Karenina'yı incelediği bir yazısında, Tolstoy için ölüm, ruhun doğumu demektir diyor. Ben de böyle düşünüyorum. Birçok mistik sistem vücut ölümünün ruhun kurtuluşu olduğunu öne sürer. Budizm'de, Vedik felsefede, tantralarda ve hatta tasavvufta da bu vardır: Bu dünyada çile çekilir. Ruhun özgürlük ölümden sonra gelecektir. Yaşam/ ölüm sorusunu bu romanda böyle bir açıdan ele almaya çalıştım. Geçici olan nedir? Sonraya ne kalır? Öncesini ve sonrasını bilmediğimiz bir düzende ölümden korkmak, bilinmezden korkmaktır aslında. Ya karanlık bir boşluksa, sonrası? Peki ya değilse? Kaya'nın ölüm sahnesinde onun evrenle, yıldızlarla, havayla, toprakla bir oluşu, dalga dalga uzaya yayılışını okuyoruz. Bu benim için özgürleştirici bir düşünce. O açıdan karamsar bir roman yazdığımı düşünmüyorum. Benim gibi her gün düzenli olarak Açık Radyo dinleyen herkes geleceğin aşağı yukarı bu romanda betimlediğim gibi şartlara sahip olacağını biliyordur. Karamsar değil de gerçekçi bir gelecek kurdum. Öte yandan Yağmur'dan Sonra'da insan nüfusunun gezegende azalması sonucunda doğa yeniden gücünü kazanıyor. Örneğin Krundep adlı bir metropolde Üçüncü Salgın'dan sonra harabe haline gelmiş gökdelenleri cangıl bitki örtüsünün sardığını görüyoruz. İnsan aradan çekildiği anda hayat doğal ritmine kavuşuyor, gürül gürül akarak kendini yeniliyor. Bu senaryo ancak son derece egosantrik bir bakış açısından bakarsak karamsar bulunabilir. Zannetmiyorum. Yeni romanı yazmaya başladım bile ve distopik öğeler içermediğini şimdiden söyleyebilirim. Başka da bir şey söylemeyeyim. Sürpriz olsun. Şimdilik sadece defterime yazıyorum. Bilgisayara geçtiğimde her şey değişebilir elbette."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/defne-sumandan-ilham-verici-hikayeler-insanlik-hali/", "text": "İlk olarak 2011 yılında çıkardığı 'Mavi Orman' kitabıyla ilgi çeken yoga hocası Defne Suman, aradan geçen sekiz yıla yedi kitap sığdırarak üretken yazarlar kervanında romanlarıyla da yerini aldı. Geçtiğimiz nisan ayında Altın Kaplumbağa Yayınları tarafından yayınlanan son kitabı 'İnsanlık Hali' ile Suman, yoga, edebiyat, kişisel gelişim ve sosyoloji hakkında yazdığı denemelerini okuyucuyla buluşturuyor. Henüz okumadıysanız göz atmanızda fayda var. İnsanlık Hali... Bu isim aynı zamanda Defne Suman'ın internet blogunun ismi. Hani, ne olmuş olursa olsun, zarafetle açıklamaya çalışırız ya bazen durumu, İnsanlık hali, oldu işte bir kere deriz. İşte öyle sıcacık bir başlık. Kitabın başında iki epigraf selamlıyor okuru. Orhan Pamuk, Kara Kitap'ın 1. kısım, 1. bölümünün girişinde Epigraf kullanmayın, çünkü yazının içindeki esrarı öldürür epigrafını kullanmıştı. İnsanlık Hali'nin girişindeki epigraflar, esrarı öldürür mü bilinmez ama okura bir mahreme girdiğini, odalarda sessizce dolaşması gerektiğini hissettiriyor. Defne Suman, giriş ve teşekkür bölümünde kitabın içinde bulunan yazıları yazdığı zamanlardan, yayımlatmak istediğinde ise Saim Koç'un Sen şimdi roman yaz deyişinden bahsediyor. Bu bölümün en can alıcı ifadesi şu: İnsanın yeteneği çoğu zaman kör noktasına düşüyor. Eğer bir başkası o yeteneği görüp de oraya ayna tutmazsa, yetenek hiç fark edilmeden körelip gidebilir. Yazarın ifadesiyle o tatlı ilkyaz gününde Saim Koç ve Çağlayan Erendağ Onar'ın yüreğine bıraktıkları tohum, ilk fırsatta defterini açıp bir sahneyi yazmaya başlamasıyla filiz veriyor. Ama yakıyor. Çok fena yakıyor canımı. İnsanlık Hali, Defne Suman'ın valizine gelinliğini koyup, uçağa atladığı gibi Kokia'sına gittiği Yaz Mevsimiyle açılışını yapıyor. Bu bölümde yazar evlilikten, ilişkilerden, hayattan, yogadan ve yazı yazmaktan dem vuruyor. Yazıların ritmi, duygusu öyle yumuşak ve hafif ki, yazarın yaşamının, günlük rutininin, yoga kafasının, yaratıcı hallerinin içinde keyifle, ilhamla geziniyoruz. Yaz mevsiminin sonundaki uzun Yogada Hoca Yitirmek adlı yazı bundan sonraki bölümlerde bizi neyin beklediğine dair küçük bir ipucu gibi aslında. Geçmişin bir saniyesinde bile değişiklik olsaydı, şu anda bu masada oturmuş, bunları yazıyor olmayacaktım diye bitiyor. Bazen büyük acılar ve mutsuzluklar kocaman başarılara ve mutluluklara giden yolun tam eşiğinde duruyor. Üçüncü bölüm Kış, Patanjali'nin ilk sutrası atha yoga anushasanam epigrafı ile başlıyor. Yoga dersleri, karlı İstanbul günleri ve Aylin Aslım'dan Hayat rengini buldu, beklediğime değdi, ne güzel oldu şarkısı eşliğinde bu defa yoganın derinliğine, yoga hocası ve öğrencisinin ilişkisine mercek tutuyor. Yoganın sanıldığı gibi gül bahçesinde değil de insanı, cehennem ateşlerinde gezintiye çıkardığını örneklerle anlatıyor. Dördüncü bölüm İlkbaharda ve beşinci bölüm Yasta ise daha derinlerde buluyoruz kendimizi. Burada yazarın çocukluğuna, ailesine, aşknaı, arkadaşlarına, hastalıklara ve kayıplara rastlıyoruz. Yaşamını özgürlük ve aşk peşinde ilmek ilmek örmüş bu güzel ve güçlü kadının ilham verici hikayelerini okurken saygı ve hayranlık duymamak elde değil. Bazı kitaplar çok kıymetli duygular bırakıyor geride... Mavi Ormanın devamı niteliğinde yayımlanan İnsanlık Hali bir çırpıda okunup bitiyor ama dokunduğu yerde mutlaka bir iz bırakıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/degisim-anda-baslar-inziva-programi-basliyor/", "text": "Mindfulness Temelli Değişim ve Dönüşüm Koçu Raquel Habib, AN. AN. LAM VE AN. LAMAK modülleriyle geliştirdiği Değişim Anda Başlar Koçluk Metodolojisini Türkiye'de ilk defa, 11 Nisan'da gerçekleştireceği online inziva programıyla sunuyor. Mindfulness Temelli Değişim ve Dönüşüm Koçu Raquel Habib, üç farklı modülle geliştirdiği Değişim Anda Başlar koçluk metodolojisini Türkiye'de ilk kez bir günlük online inziva programıyla, sınırlı sayıda kontenjanla sunuyor. Online inziva programının ilki 11 Nisan'da gerçekleşmeye hazırlanıyor. Raquel Habib danışanlarına, İnziva öncesinde 20 dakikalık ücretsiz bir online ön görüşme opsiyonu da sunuyor. Gerçek değişimi hedefleyenlerin öncelikle Farkındalık kaslarını güçlendirmesi gerektiğini savunan Raquel Habib, bu amaçla sunduğu Mindfulness temelli Değişim Anda Başlar İnzivası'nın temel farkını, kişilere kendilerinin koçu olmaları konusunda alan açması olarak ifade ediyor. Aynı zamanda çok güçlü farkındalık çalışmaları ile desteklendiklerini de belirtiyor. Bu inziva sırasında kişilerin kendi ihtiyaçlarına göre bir yol haritası belirleyecek ve farklı koçluk yöntemleri ve araçlarıyla çalışacağız. AN modülünde, Mindfulness ve meditasyon pratikleri ile kişilerin yaşadıkları durumlara yargısızca bakabilmelerini ve zorluklar karşısında farkındalıklı bir noktadan hareket edebilmelerini sağlayan çalışmalar yapıyoruz. AN. LAM modülünde, kişilerin kendileriyle olan iletişimlerini güçlendirerek, güçlü ve gelişmeye açık yönleri ile buluşacakları; hayallerden hedeflere giden yolları netleştirecekleri, engelleri aşma konusundaki inanç kalıplarına bakabilecekleri ve onları dönüştürebilecekleri; kırılganlıklarını cesaretle ve şefkatle sahiplenebilecekleri ve kendi içlerindeki gücü deneyimleyecekleri bir alan açıyorum. AN. LAMAK modülünde ise önce kendileriyle, sonra da çevreleriyle olan iletişimlerini, empatik ve sınırları net olarak çizilen bir iletişim dinamiği ile etkin bir şekilde geliştirmelerini sağlayarak onlara her durumda hizmet eden bir yaşam biçimi sunmaya çalışıyorum. Habib ayrıca, Mindfulness Temelli Online İnzivaya katılacak kişilerin kendilerine güçlü sorular sorabileceklerinin, yargılarını fark edebileceklerinin, duygularını kontrol altına alabileceklerinin ve tepkileriyle önlerinde gelişen olaylar arasına mesafe koyabileceklerinin de altını çiziyor. Değişim Anda Başlar Online İnziva Programı'na katılmak için, info@raquelhabib. com adresi üzerinden iletişime geçmek yeterli oluyor. Ayrıca Raquel Habib'in sunduğu MBSR Online Grup Eğitimleri, Değişim Anda Başlar Atölyeleri ve 1:1 Değişim Anda Başlar Koçluk Seansları ile ilgili detaylı bilgi almak için ise web sitesini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dekor-kostum-tasarimcisi-ali-cem-koroglunu-koronavirus-nedeniyle-kaybettik/", "text": "İzmir Devlet Tiyatroları'nda geçtiğimiz hafta prömiyeri yapılan Karıncalar/Bir Savaş Vardı oyununun kostüm tasarımcısı Ali Cem Köroğlu, koronavirüs nedeniyle birkaç gündür yoğun bakımdaydı. Oyunun başrol oyuncusu, şu an karantinada olan Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt'un oğlu Akın Kurt'un prömiyerden bir gün sonra yaptırdığı koronavirüs testinin pozitif çıkması üzerine oyunun, oyuncu ve teknik ekibi de test yaptırdı ve 50 kişinin daha korona olduğu tespit edildi. İzmir Devlet Tiyatrosu'nda Akif Yeşilkaya'nın yönettiği 'Karıncalar/Bir Savaş Vardı' oyununda tam anlamıyla bir COVID-19 skandalı yaşanmıştır. İzmir Devlet Tiyatrosu'nda çalışanlar kendi olanaklarıyla Covid-19 testi yaptırmıştır. Yaptırılan test sonuçlarına göre yaklaşık 50 kişi pozitif diğerleri ise temaslı olarak gözlem altındadır. Pozitif teşhis konulan bazı sanat emekçilerinin durumu ağırdır. Bu durum tam anlamıyla bir skandaldır. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nün içinde bulunduğumuz olağanüstü süreçte COVİD-19 salgınını yönetemediği açık ve net ortadadır. Bu yönetememe, insanların sağlığını tehdit eden ve ağır sonuçlar doğuran bir hale dönüşmüştür. Ali Cem Köroğlu'nun durumunun daha iyiye gittiği yönündeki haberler ise sonuç vermedi. Dün gece saatlerinde Ankara'da kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden sanatçının ölüm haberini oyuncu Melek Baykal instagram hesabından duyurdu. Oyuncu yönetmen Ali Düşenkalkar da Hiç sevmediğin şeylerden biri oldu. Dostların senin fotoğraflarını paylaşıyorlar Ali Cem Köroğlu paylaşımında bulundu. CHP, Devlet Tiyatroları'nda yaşanan olayı Meclis gündemine taşımıştı. CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy tarafından yazılı olarak yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde yaşananları sordu. Antmen, Akın Kurt'un testinin pozitif çıkmasının ardından test yaptıran oyunun teknik ekibinde de birçok kişinin Covid-19 testinin pozitif çıktığı belirterek Oyunun kostüm tasarımcısı Ali Cem Köroğlu'nun koronavirüs teşhisi ile Ankara'da hastaneye kaldırılmıştır. Dönüşümlü ve uzaktan çalışma uygulamasının yeteri kadar uygulanmamış, özellikle teknik ve idari personelin sosyal mesafe kurallarına riayet edilmeden çalışmak zorunda bırakıldığı ortaya çıkmıştır. Salgının yükseliş gösterdiği Kasım ayında bile turne yapılmış ve hem oyuncuların hem de teknik personelin riske atılmıştır. Ülkedeki diğer ödenekli tiyatroların çalışmalarının süresiz durdurmasına rağmen devlet tiyatrolarının bu koşullarda çalıştırılmaya devam edilmesi bütün sanatçı, çalışan ve seyircilerin hayatını riske atmıştır. Şu anda 50'den fazla Devlet Tiyatrosu çalışanı Covid-19'a yakalanmış durumdadır ifadelerini kullanmıştı. Köroğlu'nun hayatını kaybetmesinin Devlet Tiyatrosu Sanatçıları Derneği, bir açıklama yaptı. Detis olarak ALİ CEM KÖROĞLU gibi çok büyük bir sanatçının, çok özel bir insanın kaybının tarifsiz üzüntüsünü yaşıyoruz. Bu süreci titizlikle izleyeceğimizi, gerekli hukuki girişimlerde bulunacağımızı bildirir, başta ailesine, Devlet Tiyatrosu çalışanlarına, sanat camiamıza, tüm sanatseverlere sabır dileriz. Bu kurumdaki çalışma arkadaşlarımızdan hiçbirinin ALİ CEM KÖROĞLU gibi hem sanatında, hem de insan olarak çok özel olan birinin ölümüne, taammüden sebebiyet vermek istemediği inancındayız. Ancak; İzmir'den çok tatsız ve kötü söylentiler yayılmakta, büyük bir sorumsuzluk, cehalet ve ihmaller zinciri sonucunda ALİ CEM KÖROĞLU' nu yitirdiğimiz gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpmaktadır. Sürecin şeffaflaşması gerekmektedir. Bu kurumsal olarak darbe almamızın önüne de geçecektir. 1- Bilindiği üzere, 28 Ekim 2020 tarihli Bakanlık genelgesiyle, Devlet Tiyatroları'nın Kültür ve Turizm Bakanlığına yetki devri gerçekleşmiştir. Her ne kadar bakanlık sehven olduğunu açıklasada, yetkilerin iade edildiğine ilişkin bir evrak kuruma ulaşmamıştır. 5441 sayılı tüzel kişiliğimizi koruyan yasamızın dışında gelişen ve ANAYASAYA aykırı olan bu durum, bir sanat kurumunun tam anlamıyla bürokrasiye teslim olmasının sonucudur. Bürokrasi sanatın gerekli isterlerini bilemez. Bürokratlar sahneyi anlayamaz. Acil ve hızlı kararlar alamaz. ALİ CEM KÖROĞLU'nu ölüme götüren olaylar zincirinin ilk halkasını burada aramak gerekir. 2- Durumun vahameti ortadadır. Konuyla ilgili çok acil bir soruşturma, Devlet Tiyatroları üst yönetim yetkisinin bürokrasiye devri ile ilgili olarak, bakanlıktaki karar vericileri de kapsayacak şekilde başlatılmalıdır. 3- Devlet Tiyatrolarında olaydan birinci derecede sorumlu yetkililerin soruşturma sürecinde, olayın gidişatını etkilememeleri adına tedbiren görevden el çektirilmesi gerekmektedir. Bu soruşturma sürecinin, görevden el çektirilen yetkililer için de kendilerini aklama adına bir fırsat olduğu unutulmamalıdır. 4- Acil olarak perdeler corona sürecini kapsayacak biçimde süresiz kapatılmalıdır. 5- ALİ CEM KÖROĞLU 'nun görev yaptığı oyun durdurulmalı, çalışanlar soruşturma sürecine dahil edilmeli, onların bilgilerine/tanıklıklarına başvurulmalıdır. 6- Eğer söylendiği gibi yaşadığımız olağanüstü salgın sürecinde karantinaya sadık kalmayan bir oyuncunun duruma sebebiyet verenlerden biri olduğu ortaya çıkarsa, kurumla derhal ilişiği kesilmelidir. Profesyonel hayatına İstanbul Devlet Tiyatroları sahne ve kostüm tasarımcısı olarak başlayan Ali Cem Köroğlu, 2003 yılında Afife Jale En Başarılı Sahne ve En Başarılı Giysi Tasarımcısı tiyatro ödüllerinin yanısıra sinema, televizyon ve opera gibi sanat dallarında birçok ödül aldı. Dekor ve kostümünü yaptığı oyunlar arasında Küçük Burjuva Düğünü (Dekor Tasarım 2019) , Mavi Kuş (Dekor Tasarım, 2108) , Memeleketimden İnsan Manzaraları (Dekor Tasarım, 2017) gibi sayısı 100'ü aşkın oyun yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/demet-akbag-sahnelere-bir-dondu-pir-dondu-aydinlikevler-kapali-gise-oynuyor/", "text": "Yapımını BKM'nin üstlendiği, Yılmaz Erdoğan'ın kalemi ve Demet Akbağ'ın performansını buluşturan Aydınlıkevler, Maximum UNIQ Hall'daki ilk üç temsilinde de kapalı gişe oynarken izleyiciden büyük övgü aldı. Oyunun kadrosunda Demet Akbağ, Salih Bademci, Burak Dakak ve Sinem Ünsal yer alıyor. İzleyiciyi 70'li yılların atmosferi ile soğuk Ankara gecelerine taşıyor. Yönetmenliğini Serdar Biliş'in proje yapımcılığını Nisan Ceren Özerten'in üstlendiği, Cem Yılmazer imzalı sahne tasarımı ve Tuluğ Tırpan'ın orijinal bestelerinin yanı sıra Mustafa Olgan'ın canlı müzikleri ile de beğeni toplayan 'Aydınlıkevler'in kadrosunda Demet Akbağ, Salih Bademci, Burak Dakak ve Sinem Ünsal'ın yanı sıra Sevda Baş, Nebi Tolga Yılmaz, Barkın Sarp, Ömer Güneş, Caner Alkaya, Kiraz Tosun yer alıyor. Aydınlıkevler, 7, 15, 23 ve 29 Nisan'da Maximum UNIQ Hall'da seyirciyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/demet-evgar-birlesmis-milletler-kadin-birimi-turkiyenin-ilk-iyi-niyet-elcisi-oldu/", "text": "UN Women, Birleşmiş Milletler Kadın Birimi, Türkiye'nin başarılı oyuncularından Demet Evgar'la önemli bir işbirliğine imza atarak Evgar'ı Türkiye ofisinin ilk iyi niyet elçisi olarak ilan etti. Danai Gurira, Nicole Kidman, Emma Watson ve Anne Hathaway gibi isimlerin sahip olduğu unvana Evgar, 7 Mart günü düzenlenen etkinlikte atandı. İki sene sürecek iş birliği #BenKadınım farkındayım, değişiyorum ve değiştiriyorum kampanyası ile Dünya Kadınlar Günü'nde kamuoyu ile paylaşıldı. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın haklarına verdiği destekle bilinen başarılı oyuncu Demet Evgar, geçtiğimiz günlerde parçası olduğu bir kamusal alan projesiyle dikkat çekmişti. Evgar, #BenKadınım kampanyasıyla sen de bize katıl! Sesin tüm kadınların sesi olsun sloganıyla tüm kadınları güçlerini fark etmeye ve eşitlik için birlik olmaya çağırmıştı. Demet Evgar: Kadınların zorlu süreçlerden geçerek kazandığı tüm hakları kutladığımız ve hala süregelen eşitsizlikleri tekrar masaya yatırdığımız 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesi İyi Niyet Elçisi ilan edilmek tabiki büyük bir gurur fakat büyük de bir sorumluluk. Bu sorumluluğun bilinciyle daha önce yürüttüğüm çalışmaları Birleşmiş Milletler Kadın Biriminin ortaklığıyla güçlendirerek daha fazla kadına ilham olabilmek ve kadınların hikayesini daha fazla kadınla buluşturabilmek istiyorum. Merkezine farkına varma, değişme ve değiştirme eylemlerini alan #BenKadınım, kadınların varlıklarını ve benliklerini başkaları üzerinden tanımlamadan kendi hikayelerinin başrolü olmaları gerektiğini vurguluyor. Kampanya ile BM Kadın Birimi ve Demet Evgar, topluma sirayet eden ve eşitsizlikleri besleyen normları yıkarak her kadının hayalini gerçekleştirebilmesi için uygun ortam sunmayı hedefliyor. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi ve Demet Evgar, kesişen yollarını bu önemli kampanyayla taçlandırarak ilham olacak kadın hikayelerini herkes tarafından duyulur hale getirmeyi amaçlıyor. Bu kampanya kapsamında yapılan çalışmalar, Demet Evgar'ın da organizasyonda değindiği üzere kadınların kendi hikayelerini yaratabilmeleri ve bu hikayeleri hayata geçirmek için var olan destek mekanizmalarını fark etmeleri üzerine kurulu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/demet-yavuz-zeytinyagi-markasi-demgreeni-anlatiyor/", "text": "Yolumuz Cunda'da bir zeytinliğe düştü. Sevdiğim bir filmin en sevdiğim sahnesinde gibiyim. Zeytin dalları arasında kurulan büyük, geniş sofralar, gülen, dans eden, hoş sohbet insanlar, mis gibi ekşi maya ekmeğin kokusu, limonlu, zencefilli kokteyller ve bugünü özel ve güzel kılan, buluşma nedenimiz bir zeytinyağı markası: DemGreen. Geçtiğimiz günlerde üçüncü yaşını kutlayan DemGreen'in kurucusu Demet Yavuz ile bu vesile ile bir araya geldik. Dokunduğu her şeyi lezzete çeviren Yavuz ile çocukluğundan başlayan zeytin sevgisini ve tazecik markası DemGreen'i konuştuk. Onunla 2022 yılında Ayvalık'taki Zeytin Hasadı Festivali'nde tanıştık. Sıra sıra dizili zeytinyağı markaları arasında kurduğu şık masası ile fark edilmeyecek gibi değildi. Hemen baget ekmeği eline aldı ve benim için bir dilim kesip zeytinyağına banmamı rica etti. DemGreen'in bünyeye anında tesir eden o müthiş kokusu ve tadıyla ilk o an selamlaştık. Sonrasında verdiği bir yılbaşı partisinde yine şıklığı elden bırakmayan ve oldukça minimalist tarzda döşenmiş butik dükkanında buluştuk. Ben bebeğimin cinsiyetini ilk defa orada duyururken bir yandan parti için hazırladığı lezzetlerle hem kendimi hem kızımı mest ediyordum. Sevgili Demet Yavuz ile ondan sonra bağımız hiç kopmadı. Onun bir başarı hikayesine dönüşen girişimciliği, bugün üçüncü yaşını doldururken alçakgönüllü ve zarif tavrıyla ilham verici bu kadını benim gibi siz de tanıyın istedim. Girişimcilik hikayenizi dinlemeden önce sizi tanıyalım. 1969 Balıkesir doğumluyum. Uludağ Üniversitesi'ne bağlı Balıkesir Meslek Yüksek okulunda Pazarlama okudum. Yetiştiğim dönem itibarı ile eğitime olan saygım ideallerimi belirlemede öncü oldu. Gezdiğim ülkelerde beni en çok etkileyen şey kendi kültür ve tarihlerini hala ayakta tutabilmiş olmaları ve bunu turistlere aynen yansıtabilmeleri. Ben de geleneksel Türk ailesinden gelen biri olarak bizim kültürümüzün de aynı biçimde yansıtabileceğini; yurt dışındaki insanlara bunları deneyimletebilme ve kültürel özelliklerimizi yaşatabilme hayalini kurdum. Amacım bu girişimcilikle Ege bölgesine ait zeytinlerimizin ve zeytinyağımızın farklılıklarını paylaşıp Türk kültürünün öğrenilmesine katkıda bulunmak. Zeytin ve zeytinyağı ile olan ilişkiniz ilk ne zaman başladı? Anılarınızda nasıl yer ediyorlar, merak ediyorum. Balıkesir'de doğup büyüdüğüm için tüm çocukluk dönemim özellikle de Ekım-Aralık dönemi ailemiz için bir bayram havasındaydı. Bu aylar içinde Ayvalık Burhaniye bölgesinde zeytinlikleri olan aile dostlarımızın yolladıkları zeytinlerle ailece uğraşırdık. Bu zeytinleri henüz acısı çıkmadan tüketmek, işin en heyecanlı bölümüydü. Babam zeytine çok düşkündü. Vefat edeli 3 yıl oldu. Onu anarken hep bu zeytin günlerimiz aklıma geliyor. Evimizde zeytinin kışa yemeklik hazırlandığı dönemdeki telaşeler dün gibi aklımda... Yani kısaca DemGreen ile markalaşarak zeytin üretmek hem Türk kültürünü yansıtmak hem de ailemle birlikte geçirdiğim o yılların anılarını hafızamda canlandırmak adına beni ayrıca mutlu ediyor. En çok dikkat ettiğim şey zeytini en kaliteli ve en doğal halde tüm zeytin severlere sunabilmek, sevgili Nilüfer. Bunun için de zeytin arazimizdeki bakım çalışmalarında eski yöntemlerden olan sürme, budama ve toplama işlemlerini yapıyoruz. Bunun yanı sıra doğal hayvan gübresi ile toprağı besliyoruz ve ayrıca güvenebileceğimiz ve kalitesinden emin olduğumuz şekilde mahsulümüzü yağa dönüştürüp müşteriye ulaştırıyoruz. Zeytinin yeşilden siyaha uzanan ve dalından sofraya olan yolculuk sürecini sizden dinlemek isterim. Bahar aylarında çiçek açan zeytin ağaçları yaz aylarında meyveye dönüşüp küçük bir tohumdan zeytine doğru büyümeye başlıyor. Tane büyüdükten sonra pembeleşerek siyaha dönüşüyor. Yeşil zeytinin yapımında henüz yeşilken zeytin toplanıyor. Siyah zeytin içinse siyahlaşması bekleniyor ardından toplanıyor. Zeytinyağındaki zeytin kokusu yağı belirleyen en önemli özelliktir. Bulunduğu bölgeye göre farklı kokuları vardır. Örneğin Ayvalık bölgesinin zeytinlerinde badem kokusu, çimen kokusu ve deniz havası ile gelen ayrı bir koku hissedebilirsiniz. Nasıl bir makinenin performansını ve ömrünü uzatabilmek için yağlanması gerek, aynı biçimde insan vücudunun da zeytinyağına ihtiyacı var. Zeytinyağı kalpten tutun da bağırsak sistemi, mide hepsi için faydalıdır. Aslında zeytinyağını bir insan vücudu için gerekli olan bir domino taşı gibi düşünebilirsiniz. nsanlarla paylaşabilmek de bu coğrafyada zeytin girişimciliğine destek sağlıyor. DemGreen olarak önceliğimiz zeytinyağı için yeşilken toplanan zeytinin soğuk sıkım denilen yöntemle meyveye zarar vermeden sıkılıp doğru koşulları sağlayarak müşteriye ulaştırmak. Sofralık zeytin için de kadınların elle ayırdıkları zeytinlerin yine elle kırılması ve çizilmesi ile hazırlanması, markamızda gösterdiğimiz ayrı bir hassasiyet. Bunun nedeni de makinede ayrılan taneler ve çizme işlemi ile zeytinin hasar görmesini engellemek. Zeytinyağı üretmenin dışında hedefimiz tüketicilere en doğal yöntemle ve en katkısız biçimde bu zeytinleri sunabilmek. Aslında ben şu an butik bir şekilde üretim aşamasında rol aldığım için genellikle kadınlarla çalışıyorum. Ama tabii ki bu işi daha da büyütüp daha büyük pazarlara girmek istediğim zaman, bu eril dünyanın içinde bulunmak durumunda kalacağım. En büyük zorluğum da bir kadın olarak öne çıkmaya çalışmak olacak. Üretim aşamasındaki maliyet en büyük faktör oluyor. Özellikle zeytinin yeşilken toplanması siyah zeytinin toplanmasına göre daha maliyetli. Yeşil zeytinden elde edilen yağ miktarı siyah zeytinden çıkan yağın yarısı kadar. Bu da maliyetleri belirlemede etken oluyor. Kesinlikle sık bir ambalajın önemli olduğunu düşünüyorum. Üretim aşamasında gösterdiğim hassasiyeti sonuna kadar aynı özenle devam ettirebilmek; tat, koku ve görsele de hitap edebilmek benim için çok önemli. DemGreen'i çiğ olarak tüketmenizi öneriyorum, böylece ürünümüzün tadını, kokusunu ve faydalarını fark edebilirsiniz. Enginarı cips şeklinde incecik doğradıktan sonra zeytinyağı, limon, tuz karıştırılıp sos haline getirilir ve enginarın üzerine kaplatacak şekilde yayılır. 1 saat dinlendirmenin ardından dereotu ile birlikte servis edebilirsiniz. İsteğe göre sosun içine sarımsak da ilave edebilirsiniz. Ah tabii bu yoğunluğun içinde bir ajandam olmak zorunda. İstanbul'daki pek çok farklı kültürün lezzetleri ile buluşmak ve yeni yerleri takıp edebilmek, kendi yağımın da bu reçetelerde yer alabilmesi için çeşitli ziyaretleri mutlaka yapmaya çalışıyorum. Bunlar sırasında yeni iletişimler de kuruyorum. O yüzden de ajanda tutmak benim için çok önemli. Bana vermiş olduğunuz bu imkan için asıl ben size teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dengin-ceyhan-yeni-yila-ozel-konseriyle-all-saints-moda-kilisesinde/", "text": "Piyanist Dengin Ceyhan, 29 Aralık Perşembe günü büyülü atmosfere sahip All Saints Moda Kilisesi'nde yeni yıla özel konseriyle müzikseverlerle buluşuyor. Piyanist Dengin Ceyhan farklı konsept konserlerine devam ediyor. Ceyhan, 144 yıllık tarihe sahip Moda'da yer alan All Saints Moda Kilisesi'nde 29 Aralık'ta yeni yıla özel bir konsere hazırlanıyor. Büyülü atmosfere sahip kilisede, Beethoven, Mozart, Handel, Chopin, Satie, Rodrigo, Rachmaninoff, Tchaikovsky gibi bestecilerin eserleri yanı sıra sevilen film müziklerini de piyanoda seslendirecek. 20.30'da gerçekleşecek konsere katılmak isteyen müzikseverler biletleri Biletino'dan ulaşabilecek. Dengin Ceyhan, Konserlerime küçük yaşta çocuklar da sıkça geliyor klasik müziği dinliyorlar bu da beni çok mutlu ediyor. Her yaştan müziksevere hitap etmek çok ayrı güzel. Yeni yıla girerken de Klasik müziğin en seçkin eserlerini dinleyiciler ile paylaşacak olmaktan dolayı büyük heyecan duyuyorum açıklamasında bulundu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/deniz-gulden-meydan-lale-muldurden-milat-sergileri/", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 22 Eylül'de iki önemli sergi açıyor: Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat binasının ikinci katında Sanatçı Deniz Gül'ün mekana özgü yerleştirmesi Meydan ile üçüncü katında Şair Lale Müldür'ün son resimlerini kapsayan Milat sergisi izleyici ile buluşacak. Sergileri 31 Ekim'e kadar görebilirsiniz. Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat binasının üçüncü katında açılan Milat sergisi, şair Lale Müldür'ün son dönemde üzerinde çalıştığı resimlerini bir araya getiriyor. Müldür'ün şiirlerinde beliren imgelerin izlerini taşıyan bu resimler, şairin dünyasıyla yeni karşılaşmalar öneriyor. 22 Eylül 31 Ekim 2020 tarihleri arasında gezilebilecek olan Milat sergisinde Lale Müldür'ün şiirlerinin davet ettiği imgesel alanın renkleri, jestleri ve figürleri resimsel bir üretim içinde yeniden yorumlanıyor. Sergilenen resimlerde öne çıkan temel öğelerin başında figür geliyor. Bu figürlerin birçoğu şairin dostlarına ait portreler. Aynı zamanda bu portreler arasında şairin Albert Durer gibi ruhsal yakınlık kurduğu sanatçılar da var. Müldür'ün resimleri dostlarına, yakınlarına ithafla başlayan ya da onlara hitaben yazdığı şiirleriyle ortaklık taşıyor. Adını Lale Müldür'ün son kitabı Tehlikeliydi, Biliyordumun ilk şiiri Milat'tan alan sergi, sanatçının üretiminde bir kırılma anını düşünmek arzusundan da besleniyor. Küratörlüğü Yapı Kredi Kültür Sanat Sergiler Direktörü Kevser Güler tarafından üstlenilen Milat sergisine çevrimiçi etkinlikler de eşlik edecek. Serginin ayrıca Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan bir de sergi kitabı var. Lale Müldür'ün şiirlerinden bir seçki, Fisun Yalçınkaya'nın kendisi ile yaptığı bir röportaj ve Kevser Güler'in bir metninin yer alacağı kitabın tasarımını Ulaş Uğur yaptı. Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat binasının ikinci katında açılan Meydan sergisi, sanatçı Deniz Gül'ün mekanları ve sokakta olmayı deneyimlemeye dair önerilerinden yola çıkıyor. Gül'ün son dönem çalışmalarını bir araya getiren sergi, bir arada yaşamanın çeşitli izlerini taşıyan kamusal alanlardaki mekansal ilişkileri yüzeye çıkartıyor. Deniz Gül, Meydan kelimesinin alan, bulunulan yer ve çevresi, ortalık, karşılaşma yeri, imkan, vakit, oyun yeri, göz önü, çağrı yeri, açık yer, kavuşulan yer, görünülen, gösterilen gibi karşılıklarını içeren sözlük anlamlarından ilham alıyor. İzleyiciyi, meydanla kurulabilecek ilişkilerin çoğulluğunu ve çeşitliliğini birlikte düşünmeye davet eden Gül, kamusal alanda olmanın biçimleriyle ilgilendiği yürüyüşlerinden doğan bu çalışmayla yazı ve meydan fikrini birlikte ele alıyor. 22 Eylül 31 Ekim 2020 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek olan Meydan sergisinin Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan bir de kitabı var. Deniz Gül, Derya Bayraktaroğlu, Kerem Ozan Bayraktar ve Kevser Güler'in yazıları ile Murat Aluçlu'nun fotoğraflarının yer aldığı kitabın tasarımını Ömer Ozan Erdoğan yaptı. Küratörlüğü Yapı Kredi Kültür Sanat Sergiler Direktörü Kevser Güler tarafından üstlenilen Meydan sergisine çevrimiçi etkinlikler de eşlik edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/deniz-seviyesinde-tiyatro-festivali-ayvalikta/", "text": "Pandemi öncesinde Muğla'nın Datça ilçesinde düzenlenen ve iki yıllık pandemi yasakları süresince sabırsızlıkla beklenen Deniz Seviyesinde Tiyatro Festivali bu yıl tiyatroseverleri Ayvalık'ta buluşturacak. 23 Haziran'da başlayıp 26 Haziran'a kadar devam edecek olan festival boyunca elli binin üzerinde sanatsever; tiyatro, müzik ve eğlenceyi bir arada yaşamanın keyfine varacak. Kültür, sanat ve eğlenceyi, bir yaşam festivali halinde, herkes için erişilebilir kılmanın hedeflendiği Deniz Seviyesinde Tiyatro'nun, bu yıl Ayvalık'ta yine birbirinden önemli isimleri bir araya getireceğini hatırlatan Belediye Başkanı Mesut Ergin, Tiyatro ve çocuk oyunları, konserler, alternatif sahne etkinlikleri, atölyeler, fuayeler, söyleşiler, panayır alanı aktiviteleri ve daha pek çok sürpriz ile festival katılımcılarını buluşturacak. Ayvalık'a gelenler, hem tiyatro festivalinin keyfini sürecek hem de tabiat parkları, turkuaz koyları, uzun kumsallarıyla dünyanın sayılı merkezleri arasında yer alan güzelliklerin de tadını çıkaracak dedi. Dört gün boyunca devam edecek olan festivale Türkiye'nin dört bir yanından tiyatroseverleri beklediklerini dile getiren Başkan Ergin, festivalin kentin tanıtımına ve ekonomisine de önemli katkılar sağlayacağını söyledi. Deniz Seviyesinde Tiyatro Festivali'nin programı açıklanmaya başladı. Elçin Sangu, Ali Seçkiner Alıcı, Elif Ürse, Kerem Arslanoğlu ve Ersin Arıcı'nın oynadığı Zorlu PSM Prodüksiyon'un Şehirde Kimse Yokken; Nilperi Şahinkaya'nın tek kişilik performansıyla Germinal Tiyatro'nun Doğal Afet; başrollerinde Serkan Keskin ve İbrahim Selim'in yer aldığı Semaver Kumpanya'nın Kuşlar; Güven Kıraç, Binnur Kaya, Levent Ülgen, Dolunay Soysert'in oyuncu kadrosunda yer aldığı DasDas'ın Vahşet Tanrısı; oyuncu kadrosunda Nihan Geyran Koldaş, Zeynep Çötelioğlu, Tansu Biçer ve Tülin Özen'in yer aldığı Bahçe Galata'nın Nora 2 oyunu festivalde yer alacak. Tiyatro oyunlarının sonrasında, her akşam festival alanında yer alan müzik sahnesinde bir konser katılımcıları bekliyor. 25 Haziran günü Mirkelam sahnede olacak ve festival katılımcılarına çok keyifli bir konser verecek. Festivalin müzik programı detayları da hızlıca açıklanmaya devam ediyor. Programa dair yeni haberler için @denizseviyesinde. tiyatro instagram hesabını veya denizseviyesintiyatro. com adresini takip edebilir, festivalin biletleri için mobilet. com adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/deniz-tutkunlari-icin-bodrum-gezi-rehberi/", "text": "İstanbul'dan Bodrum'a seyahat etmek isteyen gezginler, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı üzerinden Milas-Bodrum Havalimanı'na aktarmasız olarak seyahat edebilirler. Pegasus, Milas-Bodrum Havalimanı'na; İstanbul, Adana ve Ankara'dan direkt uçuşlar düzenler. Aktarmalı uçuşlarla da Adana'dan 1, Ankara'dan 4 ve İstanbul'dan 96 güzergah üzerinden Bodrum'a ulaşmak mümkün olur. İstanbul Bodrum uçak bileti fiyatları hakkında detaylı bilgiye Pegasus'un internet sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz. Bodrum her ne kadar yaz turizmi için çok elverişli bir belde olsa da, yılın her mevsiminde ziyarete uygundur. Yaz tatili için Bodrum'u tercih eden gezginler, mavi rengiyle herkesi kendine hayran bırakan koyların keyfini doyasıya çıkarabilirler. Her yıl sayısız etkinliğe ev sahipliği yapan Bodrum; gece hayatı, konserler, spor imkanları, her bütçeye uyumlu tesisler, deniz ve plajlar unutulmaz bir tatile ev sahipliği yapar. Bodrum'u sakin olduğu dönemlerde görmek isteyen gezginler bahar ve kış aylarında burayı ziyarete gelebilirler. Kış aylarında da oldukça keyifli olan Bodrum'da, kış festivalleri düzenlenir. Bodrum'a seyahat edecek gezginlerin en çok merak ettiği konulardan birisi de Bodrum'daki ulaşım olanaklarıdır. Bodrum'da otogardan itibaren tüm yarımadada kullanabileceğiniz minibüsler haricinde aynı rotada tercih edilebilecek halk otobüsleri bulunur. Minibüs ve otobüs haricinde başka toplu taşıma imkanı bulunmayan Bodrum'da gezginler araç kiralama ya da taksi seçeneklerini de değerlendirebilirler. Otlarıyla meşhur olan Bodrum'da, gezginler yöresel Ege lezzetlerini mutlaka deneyimlemeli. Bölgedeki esnaf lokantalarında; deniz börülcesi, turpotu, cibes, şevketi bostan gibi farklı otların kavurmalarının üzerine yumurta kırılmış versiyonlarını görmek mümkün. Zeytinyağlı yemekleriyle de dikkat çekmeyi başaran Bodrum, Çökertme Kebabı'yla da adından sıkça söz ettirir. Çökertme Kebabı, patateslerin kibrit inceliğinde kesilip, üzerine bonfile et ve özel sos dahil edilmesiyle hazırlanır. Gezginler bu kebabı, adıyla özdeşlesen Çökertme Koyu'nda deneyimleyebilirler. Bodrum Antik Tiyatro: Tarih meraklıları için Bodrum'da gezilip görülmesi gereken en gözde adreslerden birisi Bodrum Antik Tiyatrosu'dur. Anadolu'nun en eski tiyatrolarından biri olan Bodrum Antik Tiyatro, Roma İmparatorluk Çağı öncesi tiyatrolarının tüm özelliklerini taşır. Bodrum Kalesi: İtalyan, İngiliz, Fransız, Alman ve İspanyol kulelerinin yer aldığı Bodrum Kalesi, 1406-1522 yılları arasında inşa edilmiştir. İki liman arasındaki kayalık bir alana kurulu olan bu kalenin içinde Bodrum Sualtı Arkeolojisi de bulunur. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi: Geçtiğimiz yıllarda renovasyon çalışmaları yapılan Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi daha da popüler olmayı başarmıştır. Doğu Akdeniz amforaları koleksiyonuna sahip olan bu müzede, batık gemi kalıntıları ve dünyanın en büyük İslam Cam koleksiyonu bulunur. Bodrum Deniz Müzesi: Denizciliğe meraklı olan gezginlerin büyük ilgi duyacağı Bodrum Deniz Müzesi'nde denizciliğe dair geçmişten günümüze kadar gelen birçok belgeler ve objeler bulunur. Bodrum Deniz Müzesi'nde denizcilik temalı etkinliklerin de düzenlendiği bilinir. Müzede tekne, balıkçılık ve süngercilik konularında da birçok araştırma sonuçlarına ulaşmak mümkün."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/devlet-tiyatrolarinin-okuma-gosterimleri-youtubeda/", "text": "Tiyatroseverler için bir güzel haber gelsin! Devlet Tiyatroları'nın hayata geçirdiği Okuma Gösterimleri projesi kapsamında altı klasik oyun bundan böyle YouTube üzerinden izlenebilecek. Devlet Tiyatroları'nın oynadığı oyunları evinizden izlemek ister misiniz? Okuma Gösterimleri projesini hayata geçiren Devlet Tiyatroları'nın altı eseri artık dijital ortamda seyiriciyle buluşuyor. Pandemi boyunca Kültür ve Turizm Bakanlığı YouTube kanalı üzerinden her hafta bir oyunu bu adresten izleyebilirsiniz. İlki dün yayımlanan ve altı hafta sürecek olan paylaşımlarda tiyatroseverler, okuma tiyatrosundan farklı olarak yapılan canlandırmaları da izleme imkanı bulacak. DHA'nın haberine göre seyircilere, sanatçıların projeksiyon yardımıyla perdeye yansıtılan metni okurken karakterlere nasıl hayat verdikleri gösterilecek. Yerli klasik oyunların tercih edildiği Devlet Tiyatroları'nın 'Okuma Gösterimleri' projesiyle hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve turnelerin de ulaşamadığı yerlerdeki izleyiciler dijital ortamdan tiyatro izleyebilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı, YouTube kanalı üzerinden bugün ilk eser olarak, Behçet Necatigil'in kaleme aldığı Kadın ve Kedi adlı oyunu yayımladı. Her salı bir oyunun yükleneceği kanalda önümüzdeki hafta da Bilge Karasu'nun Sevilmek adlı eseri izlenebilecek. Sonrasında sırasıyla; Oktay Rifat'ın Yağmur Sıkıntısı, Vüs'at O. Bener'in Ihlamur Ağacı ve Behiç Ak'ın Fay Hattı ile Özen Yula'nın Ay Tedirginliği adlı oyunları paylaşılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/diagonale-ascendante-ile-cok-yakinda/", "text": "Dijital Kasım ve 24. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, Institut français Türkiye'nin işbirliğiyle, Festival Açılış Performansı: Diagonale Ascendante 14 ve 15 Kasım tarihlerinde bomontiada'da sahne alıyor. Retouramont tarafından hayata geçirilen bu dans projesinde Nathalie Tedesco ve Fanny Gombert bedenin yükselişteki sınırlarını ve enerjisini dik bir yapıya tırmanarak sorguluyor. Diagonale Ascendante'ın akşamları gerçekleşecek ikili performansı ise, farklı bir görsel şenliğe dönüşüyor. Bu düet, dansçıların hareket ettiği yapıya projeksiyonun da yansıtılmasıyla pekiştiriliyor. Gerçek bedenlerin, gölgelerin ve yansıtılan imgelerin oluşturduğu bu görsel yapının yüzeyinde dansçıların devasa gölgeleri adeta yüzüyor. Boşluğu merkeze alan bu gösteri günümüze işaret ediyor; bedenlerimiz hareket etme arzusundayken, bizden ayrı, bizden başka bir şeye bağlı olarak farklı bir devinimle yaşamı başka/farklı bir hareket içinde yeniden üretiyoruz. 14 Kasım Cumartesi saat 20.00'de ve 15 Kasım saat 15.00 ve 20.00'de bomontiada'da gerçekleşecek performanslar ücretsiz olarak izlenebilinecek. Ayrıca yapımın çevrimiçi gösterimini 21 Kasım (saat 20.00) 28 Kasım tarihleri arasında Institut français'nin YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dijital-sahnede-bu-defa-cehovun-ayisi-var/", "text": "Zorlu PSM prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş. katkılarıyla tiyatronun kültleşmiş eserlerinden bölümleri modern bir görsel hikaye anlatıcılığıyla birleştirerek dijital dünyaya taşıyan Dijital Sahnenin dokuzuncu haftasında Anton Çehov'un komedi başyapıtlarından Ayı izleyiciyle buluşuyor. Enis Arıkan ve Şebnem Bozoklu'nun başrollerini üstlendiği oyun İbrahim Çiçek uyarlaması ve yönetmenliğinde bu akşam (4 Mart) saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalında yayımlanacak. Yıllar önce kaleme alınmış olmasının yanında zamansızlığı ile her dönem izleyicilerde karşılığını bulan komediler arasında olan Ayıda; tüm itirazlara rağmen kaçışı olmayan aşkın ve öldürmeyen nefretin nasıl tutkulu bir sevişmeye dönüşebileceğinin anlatısı komik bir dille ele alınıyor. Ayıyı daha önce deneyimlemediğiniz dijital formatta Enis Arıkan, Şebnem Bozoklu ve Cansın Şenel'in etkileyici performansları ile 4 Mart Perşembe akşamı saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dijital-sahnede-bu-defa-hircin-kiz-birce-akalay-var/", "text": "Zorlu PSM prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş.'nin katkılarıyla hayata geçirilen Dijital Sahnenin bu haftaki gösteriminde William Shakespeare'in zamansız ve mekansız komedi başyapıtlarından Hırçın Kızın günümüze uyarlanmış bir bölümü seyirciyle buluşuyor. Tiyatronun kültleşen eserlerinin günümüz perspektifinden yorumlandığı kesitleri seyirciyle buluşturan 'Dijital Sahne' yedinci haftasında tiyatro severlerle buluşmaya devam ediyor. Shakespeare'in kült komedi metinleri arasında öne çıkan Hırçın Kız, Birce Akalay ve Serkan Altunorak'ın göz dolduran performanslarıyla tiyatro severlerin karşısına çıkıyor. Hırçın Kız, tanımadığınız, tanışmadığınız veya tanımak için çabalamadığınız birinin hayatında ne kadar söz sahibi olabiliriz konusunu odağına alarak Kim kimin hayatında söz sahibi olabilir? sorusunun peşine düşüyor. Etiketler üzerine bir oyun olan Hırçın Kız seyirciye evliliğin neden bu kadar önemli olduğunu düşündürtmeyi hedeflerken, kararının bireysel olarak verilmeden gerçekleşen bir evlilliğin perdesini aralıyor. Yüzyıllar önce kaleme alınmış olmasının yanında zamansızlığı ile her dönem izleyicilerde karşılığını bulan Shakespeare'in ölümsüz komedisi Hırçın Kızda, ilişkilerdeki etiketlemelerden sıyrılmak ve kibarlık maskesinin ardına saklanmaktan vazgeçmenin öneminin altı bir kere daha çiziliyor. Hırçın Kızı daha önce deneyimlemediğiniz dijital formatta, Birce Akalay ve Serkan Altunorak'ın büyüleyici performansı ile 18 Şubat Perşembe akşamı saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dijital-sahnede-ilk-hamlet-var/", "text": "Zorlu PSM, dijital dünyadan sunduğu içeriklere bir yenisini ekliyor. Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş.'nin katkıları ile hayata geçirilen Zorlu PSM'nin yeni çevrimiçi serisi Dijital Sahne, tiyatronun kült eserlerinden seçilen sahneleri görsel hikaye anlatıcılığıyla birleştirerek dijital dünyaya taşıyor. Klasikleşen eserlere modern bir yorum kazandırıyor. Dijital Sahne'de tiyatronun kültleşen eserlerinden kesitler, günümüz perspektifinden yorumlanarak, İbrahim Çiçek yönetmenliğinde Zorlu PSM YouTube kanalında izleyicilere sunuluyor. 7 Ocak'ta gerçekleşecek ilk gösterimde, Shakespeare'in dünyada en çok sahneye konan eseri Hamlet'ten kısa bir bölümü Cem Yiğit Üzümoğlu ve Damla Sönmez oynayacak. Zorlu PSM prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş. katkılarıyla, geçmişten bugüne değişmeyen sorunları işleyen Dijital Sahne günümüz Türk tiyatro sahnesinin en cesur isimlerinden İbrahim Çiçek uyarlaması ve yönetmenliğinde, alışılagelmiş tiyatro dekorlarının dışında abstrakt bir bakış açısı ile skenograf Ceyda Balaban'ın hazırladığı sahne ve kostümlerle; sinematografik bir dilde video yönetmeni Gizem Kızıl tarafından dökümante ediliyor. Klasik tiyatro eserlerine modern bir bakış sunan proje kapsamında her hafta farklı bir kült metin, tiyatro sahnesinin güçlü oyuncularıyla hayat buluyor. Dijital Sahne serisi her Perşembe, Zorlu PSM YouTube kanalı üzerinden ücretsiz olarak izleyebilirsiniz. İlk gösterimi William Shakespeare'in dünya tarihinde en çok sahnelenen oyunlarından Hamlet ile başlayacak olan seri boyunca yine William Shakespeare'e ait On İkinci Gece, Romeo Juliet, Hırçın Kız, Bir Yaz Gecesi Rüyası metinlerinin yanı sıra Anton Çehov'un Ayı, Martı, Üç Kız Kardeş, Sofokles'in Antigone ve Henrik Ibsen'in Nora metni kısa hikaye formatlarıyla dijital dünyada seyirciyle buluşacak. Zorlu PSM prodüksiyonunda tiyatronun güncel bir yorumunu ortaya koymak ve dijitalin güçlü görsel dilini desteklemek üzere Based Istanbul platformuyla iş birliği yaptı. Günümüz tiyatro sahnesinin en dikkat çeken isimlerinden İbrahim Çiçek'in yönetmenliğini yaptığı projede; metinler günümüze uyarlanarak ve tiyatronun sahne dinamiklerini temel alarak dijitale uygun şekilde Zorlu PSM'de çekildi. Her oyun gerçek bir sezon hazırlığında olduğu gibi sahneye taşındı. Skenograf Ceyda Balaban sahne tasarımı ve kostümler için özel bir hazırlık yaptı. Her oyun özelinde moda çekimleri hassasiyetinde çalışan özel styling/kostüm ekipleri oluşturuldu. Dijital Sahne'nin video yönetmenliğinde ise tiyatro alanındaki özgün çalışmaları ile bilinen Gizem Kızıl yer alıyor. 10 hafta boyunca her Perşembe yayınlanacak Dijital Sahne'de, günümüzde halen geçerli konular olan mahremiyet, zorbalık, saygı, aşk, tutku, ilişkiler ve aile bağları konuları ele alınacak. Her hafta sürpriz isimlerin açıklanacağı seride, sevilen ve popüler isimler rol alıyor. Seyirci karşısına çıkacak ilk gösterim kapsamında Hamlette; Hamlet ve Ophelia ilişkisi mahremiyetin ihlali, ihanet, gurur ve hayal kırıklığı perspektifiyle sunuluyor. İbrahim Çiçek'in kendine özgü reji yorumunun Ceyda Balaban'ın dekor tasarımında sunduğu görsel zenginlikle birleştiği oyunda Cem Yiğit Üzümoğlu ve Damla Sönmez sergiledikleri performanslar ile seyirciye yepyeni bir seyir deneyimi yaşatmaya hazırlanıyor. William Shakespeare'in yüzlerce yıl önce kaleme aldığı bu zamansız hikayenin güncel kesitinde, Hamlet ve Ophelia; kılıçlar, savaşlar ve ihanetten oluşan bir dünya kadar; kameralardan, aynalardan ve selfielerden oluşan bir dünyada yaşadıklarını sorguluyorlar. Ophelia'nin türküleri ve Hamlet'in ihanete mahkum oluşunun yarattığı çıkmaz, mahremiyete saygı duymayan bir dünyada giderek daha da derinleşiyor. Gurur her şeyi yıkıp geçmeseydi belki de her şey çok farklı olabilirdi. Hüsran, pişmanlık ve ihaneti anlatan bu hikayeyi daha önce deneyimlemediğiniz dijital formatında izlemek için Zorlu PSM YouTube kanalını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dijital-sahnede-simdi-de-bir-yaz-gecesi-ruyasi/", "text": "Zorlu PSM prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş.'nin katkılarıyla hayata geçirilen Dijital Sahne serisinin 18 Mart'ta gerçekleşecek final gösteriminde William Shakespeare'in ölümsüz başyapıtlarından Bir Yaz Gecesi Rüyası seyirciyle buluşuyor. Yıllar önce kaleme alınmış olmasının yanında zamansızlığı ile her dönem izleyicilerde karşılığını bulan komediler arasında olan Bir Yaz Gecesi Rüyasında; her şeyin geçiciliğinin yanında aşkın kalıcılığı ve er ya da geç bütün yanlışların üstesinden gelebilme gücü eğlenceli bir dille seyirciye aktarılıyor. Aşkın, kavganın, yanlış anlamaların ve hatta yanlış anlatmaların oyunu olan Bir Yaz Gecesi Rüyasını daha önce deneyimlemediğiniz dijital formatta Kaan Yıldırım, Meltem Ceylan, Nejdet Sert, Ozan Dolunay, Selin Şekerci ve Selma Ergeç'in göz dolduran performansları ile 18 Mart Perşembe akşamı saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dilber-ayin-hayatini-anlatan-dilberay-filmi-subatta-vizyonda/", "text": "Bu yıl iki kadın şarkıcının gerçek yaşam öyküsünü sinemalarda izleme fırsatı bulacağız. Onlardan biri Bergen, diğeri ise Dilber Ay! İkisinin ortak özelliği sadece müzik alanında üretim yapmaları değil elbette. Her ikisi de hayatları boyunca yaşadıkları acılar ve peşlerini bırakmayan talihsizliklere inat güçlü sesleriyle iz bırakarak geçtiler. Büşra Pekin'in Dilbey Ay'ı canlandırdığı, Ketche'nin yönetmenliğini üstlendiği Dilberay filminin vizyon tarihi ve afişi belli oldu. Birden fazla filme konu olacak denli sarsıcı yaşam öyküsüyle ilham veren Dilber Ay'ın iniş ve çıkışlarla dolu hayatı, 4 Şubat'ta beyazperdeden sinemaseverlerle buluşacak. Senaryosu Nalan Merter Savaş ve Kamuran Süner tarafından kaleme alınan, Müslüm filminin yönetmenlerinden Kethce'nin kamera arkasında olduğu DİLBERAY filminin afişi yayınlandı. 4 Şubat'ta vizyona girecek, bu yılın en fazla merak edilen filmi olan yapıtta, yetenekli oyuncu Büşra Pekin'i 2019 yılında kaybettiğimiz Dilber Ay rolünde izleyeceğiz. Aytaç Medya, Fikri Harika Prodüksiyon ve Metronom Film Yapım ortak yapımcılığıyla çekilen filmin dikkat çeken afiş tasarımı Emre Erdem ve 70x100 ekibine ait. 15 alternatif arasından seçilen afişle ilgili olarak Erdem; Dramatik bir yaşam öyküsüne sahip Dilber Ay'ın afiş tasarımını ele alırken, hayatındaki evreleri, yaşadıklarına etki eden karakterleri ve mekanı bir arada kullanmaya gayret ettik. Zorlu şartlarda ayakta durmaya çalışan bir kadını odak noktasına alan bu filmde, Dilber Ay'ın çevresini saran karakterler onu derin bir acının merkezine taşıyor. Çok zor yaşam koşulları içerisinden sıyrılıp huzurlu bir hayata gitme çabası, hazırladığımız afişin ana temasını oluşturuyor dedi. CJ Entertainment aracılığıyla 4 Şubat 2022'de tüm Türkiye'de vizyona girecek Dilberay filminde; Büşra Pekin'le birlikte Ayberk Pekcan, Nursel Köse, Zeliha Kendirci, Deniz Hamzaoğlu ve Selen Uçar gibi birbirinden değerli isimler rol alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dilek-sever-cocuklari-kandirmadan-yazmak-kitabi-sevdirmek-icin-iyi-bir-baslangic-olabilir/", "text": "Çocukluk denince hafızamda canlanan ilk sahneler hep bisikletimle... Adana'nın kavurucu yazlarından birinde biraz korkarak öğrendiğim sonra da ne çok alıştığım canım bisikletimle. Yıllar sonra Ankara'daki evimizin sokağında yokuş aşağı son sürat sürdüğümde özgürlük hissini iliklerime kadar hissetmiştim. İlk defa tattığım o fazla heyecanlı duyguyla yere çakılmam pek uzun sürmemişti, ama olsun. Mutluydum. Dilek Sever'in çocuk edebiyatına kazandırdığı Dev Bir Benek kitabını okurken bisikletimi sıkça düşünüp hasret çektim. Sonra o hasreti cebime koyup Dilek Sever ile son kitabı üzerine sohbet ettim. Bazı cümlelerin altını çizdiğini bilmek çok güzel. Hikayenin umudu kovaladığı doğru. Benek adındaki çocuk için büyük bir zorluk yarattım ve o zorluktan çıkış yollarını onunla birlikte aradım. Yol da dayanışmadan, umuttan, merak etmekten, heves etmekten geçti. Of çok anım var! Bisiklet sürmeyi öğrendiğim o ilk anı bile hatırlıyorum. Halen de sık sık kullanıyorum. Çocukken zaten tepesinden inmezdim. Elleri bırakarak sürmek, ayakta sürmek, artçıyla sürmek, gece sürmek, sivrisinek ilacı sıkan arabanın peşinden sürmek, kısacası bir çocuğun seveceği ne kadar aksiyon varsa hepsini yaptım. Çok da hızlıydım, havalı hareketler peşindeydim. Epey de kaza yaptım. Hatta birinde o kadar sert düştüm ki bayıldım. Romandaki olayların hayatımla ilişkisi yok, ama bisikletin araç olarak benimle epey ilişkisi var. Bisikletli çocuğun özgür çocuk olduğunu da en çok kendi anılarımdan bilirim. Tüm yazı Şarköy'de geçirirdik. Şimdi oradaki durum nedir bilmem ama biz hiçbir yetişkine ihtiyaç duymadan gecenin bir saatinde kilometrelerce yol gidebilirdik. Bu özgürlük bir çocuk için çok kıymetli. Bu başta en çok düşündüğüm şeydi, ama düşünerek bulamayacağımı çabuk anladım. Kullanmaktan kaçındığım kelimeler oldu ve bisikletin dili, etrafa bakışı yazarken kendiliğinden belirdi. Benek ismini çok severim, kız çocuklarına da çok yakıştırırım. Kitapta ilk olarak bu sebeple kullandım. Ama kitaba Dev Bir Benek ismini daha sonra verdim. Aslında dev olan Benek'in kendisi değil, üstesinden geldiği acı. Elbette herkes gibi Benek de kaç yaşına gelirse gelsin geçmişi düşündüğünde babasını kaybettiği zamanları biraz karanlık bir nokta gibi hatırlayacak. Zaten büyümek böyle bir şey. Yetişkinlerin hafızası dev beneklerle dolu. Ne yazarsam yazayım, senaryo, oyun ya da kitap, isim bulmak işin en zorlandığım kısmı. Çünkü doğru ismin pek çok şeyi iki kelimede anlatabileceğine inanıyorum. Tabii karakter isimleri de önemli. Mesela isimlerini bulmadan onları konuşturmak benim için zor ve sıkıcı. Roman ve öyküde ilk cümleyi yazmam biraz zaman alıyor. Ama doğru cümle çıktığında daha kolay ilerliyorum. Mesela Dev Bir Benek'in ilk cümlesini, genel hikayeyi ve bazı kilit sahneleri kurduktan birkaç ay sonra yazabildim. Sonrası su gibi aktı, tüm hikayeyi birkaç günde bitirdim. Oyun ve senaryo gibi metinlerde ise diyalog üzerinde çok dururum. Herkes kendi gibi konuşmalı ve diyaloglar en doğal haliyle akmalı. Yazının farklı alanlarıyla ilgileniyorum, oyun, senaryo, roman, öykü. Bilgisayarımda üzerine çalıştığım, yarım bıraktığım, nasıl yazacağımı bilemediğim ya da sonra yazacağım çok dosya var. Elbette genç okurlar için de üretmeye devam edeceğim. Hatta sırada Gerçeklerin Peşinde serisinin 3. kitabı var. Ben çizer konusunda ilk kitabımdan bu yana çok şanslıyım. Tudem Yayınları ve Can Çocuk bana hem çok iyi çizerlerle hem de arkadaşlarımla çalışma imkanı sağladı. Bu da özellikle karakter tasarımlarına yansıdı. Sonuçtan hepimiz memnunuz. Murat'ın çizimleri cam kenarından bir bilet gibi. Hatta aldığım mesajlara göre, Dev Bir Benek pek çok okuyucuyu önce kapağıyla tavlamış. Her zaman bir not defterim olur ve içi hep çok karışıktır. Çünkü market listesini bile o deftere yazabiliyorum. Ama son yıllarda defterlerin önünü ve arkasını ayrı işler için kullanarak bir düzen yakaladım sayılır. Cep telefonumun not defterini de çok kullanırım. Birkaç sene önce televizyon işlerinden çok sıkıldığım günlerde çocuk edebiyatına yöneldim. Mutsuzdum, yazarken nefes alacağım ve iyi hissedeceğim bir alan yaratmam elzem olmuştu. Şimdi ise çocuk edebiyatını evim gibi hissediyorum. Yeri gelmişken beni bu alana iten, çeken, evime hep güzel kitaplarla gelip aklımı çelen Zeynep Özatalay'a teşekkür edeyim. Bebeklikten itibaren sayfa çeviren, resimlere bakan ve kısa hikayeleri takip etmeyi öğrenen çocuklar kitapları kendiliğinden sevecektir. Ama ebeveynin de evde kitap okuması, zaman zaman kitapçıya girip rafları kurcalaması ve eve mutlaka bir kütüphane kurması gerekir. Çünkü çocuk, kitabı her alanda hayatın bir parçası gibi görürse okuma isteği artar. Bu soruya yazar açısından cevap vermem gerekirse, çocukları kandırmadan yazmak kitabı sevdirmek için iyi bir başlangıç olabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dilge-guney-1-gb-adalet-romanim-ile-cocuk-olduklari-unutulan-bir-kesimi-gorunur-kilmak-istedim/", "text": "Geçtiğimiz yıl Muzaffer İzgü Çocuk Romanı Yarışması Birincilik Ödülü'nü kazanan, çocukların okumayı çok sevdiği yazarlardan biri olan Dilge Güney'in en yeni kitabı 1 GB Adalet bilim kurgunun çevresinde dolaşan bir yandan adalet sisteminden, çocuk haklarından bir yandan sınıfsal farklılık ve yapay zeka teknolojilerinden bahseden farklı bir roman. Güney ile kitabından yola çıkarak bilim ve teknolojinin insanoğlunun üzerindeki etkisinden, gelecekten ve okumamızı önerdiği ilk gençlik kitaplarından konuştuk. Merhaba, öncelikle davetiniz için teşekkür ederim. Bundan yaklaşık dokuz sene önce bir arkadaşım bana suça sürüklenen çocuklarla ilgili bazı olaylar anlatmıştı. Bunlardan biri kitaptaki Ethem karakterine ilham verdi, o hikaye bu romanın tohumu oldu. O çocuk ve başından geçenler senelerce aklımda dönüp durdu; fakat genç okura çocuk cezaevlerini nasıl anlatacağıma karar vermem epey zaman aldı. Bu süreçte dijital dünyanın ve sosyal medyanın hayatımız üzerindeki etkileri güçlendi. Sosyal medya milyonlar tarafından takip edilen, hayranlık duyulan sanal karakterler doğurdu. Sponsorları onları tüketim çılgınlığının yılmaz neferleri haline getirmeye çabaladılar ve başarılı da oldular. Daima daha fazlasına sahip olmak peşinden koşulan bir ideale dönüştü. Bir yanda bu sahip olma, tüketme hırsı hızla yayılırken; öte yanda Ethem gibiler bir yerlerde yoksulluğu, kimsesizliği, çaresizliği yaşamaya devam etti. İşte çevremizde de gitgide daha da görünür olan bu toplumsal yapı 1 GB Adalet kitabını doğurdu. Ethem'in bisiklet hırsızlığı hikayesi benim kurguladığım, sosyal medya fenomeni bir robotunkiyle birleşti. Elbette Ethem de dinlediğim hikayedekinden farklı bir karaktere dönüştü. Fakat cezaevlerinde yaşananları; Barolar Birliği'nin raporlarından, çocuk cezaevlerinde kalmış çocuklarla yapılan röportajlardan esinlenerek kurguladım. Kitapta Meto'nun yaşadıkları, suça sürüklenen çocukların gerçeği. Bu roman ile çocuk oldukları unutulan bu kesimi görünür kılmak istedim. Daha ilk sayfalarda kendimizi karmaşık bir bisiklet hırsızlığı davasının görüldüğü kalabalık bir duruşma salonunda buluyoruz. Ve karşımızda iki şüpheli var: biri insan, diğeri de insandan pek farkı olmayan bir robot! Zaten hikayenin çetrefilliği de tam da burada başlıyor. Sonrasını biraz da yazarından dinlemek isteriz. Bütün dünyanın merakla izlediği bu davada bazı belirsizlikler var; üstelik Meto'nun da, o zaman dilimindeki kayıtları da silinmiş. Çalıntı bisiklet Meto'nun bulunduğu şirketten çıkıyor, onun bisikleti alıp götürdüğünü söyleyen bir görgü tanıdığı da var. Fakat Meto sabahın o saatinde turuncu bölge gibi tekinsiz bir bölgede ne arıyor? Uçan bisiklete bile binmiş bir robot iken neden sıradan bir bisikleti çalmaya çalışsın? Karşısındaki Ethem ise bisiklet hırsızlığından sabıkalı. Çoğunluk bu nedenle onu suçlasa da, yargılamanın sonunda mahkeme robot Meto'yu suçlu buluyor. Bunu söyleyerek sanırım sürprizi bozmuş olmam çünkü asıl hikaye böyle başlıyor. Meto cezaevine yollanırken, Ethem'e yeni bir hayat için fırsatlar sunuluyor. Ancak bütün bunlar olurken, okur davaya konu bisiklet hırsızlığı olayının nasıl gerçekleştiğini bilmiyor. Bu sırrı bilen tek kişi Ethem. Okurlar da orada ne olduğunu kitabı sonuna kadar okuyarak Ethem'den öğrenebilirler. Dijital bir çağda yaşıyoruz. Özellikle sosyal medya bombardımanıyla artık çocuklar da bu dünyanın epey farkında. Yapay zeka teknolojileri giderek gelişirken biraz önce internette incelediğimiz bir ürünün bir sonraki adımda alternatiflerini biz hiç aramadan önümüze sunan bir sistem var. Tüm bunlar eskiden olsa kulağa korkutucu gelirdi, artık alıştık sanki... Ne dersiniz? Gelecekte bizi neler bekliyor, varsayımlarınızı, öngörülerinizi duymak isteriz. Biraz alıştık, biraz da alışmak zorunda kaldık galiba. Çünkü dijital dünya ve yapay zeka teknolojileri bir yanıyla ürkütücü gelse de sağladıkları imkanlar olağanüstü. Yapay zeka aslında varlık gösterdiği çoğu alanda aklımızı karıştırıyor. Hukuk alanında da aynı durum geçerli, yapay zeka hukuku yepyeni bir alan. Bir robotun suç işlemesi halinde bundan kimin sorumlu olacağı, nasıl bir yaptırım uygulanacağı gibi konular zaman içinde yasalarda detaylarıyla yerini alacaktır. Satranç şampiyonundan sonra Go şampiyonunun yapay zekaya yenilmesiyle pek çokları gibi ben de ürktüm. Yapay zekanın kendisini geliştirme hızı ve gücü karşısında bizim varlık göstermemiz pek mümkün değil; her alanda bizden üstün olacakları belli. Belki hissedebilmek bizim avantajımız olabilir. Yine de öyle çok karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. İnsanlık, tarih boyunca pek çok felaketle karşılaşmış, bunun getirebileceği olumsuz sonuçlarla da baş edebileceğimize inanıyorum. Hatta iklim değişikliği, su-gıda kıtlığı, salgın hastalıklar gibi çok daha ciddi başka sorunlarımızın çözümü konusunda yapay zekadan yardım alabiliriz. Sosyal medya yoluyla algımızla oynadığı, zamanımızı çaldığı söylenebilir. Yine de henüz o noktada değiliz sanırım. Daha doğrusu birileri bizi ele geçirmiş ise; henüz bu yapay zeka değil de onu tüm imkanlarıyla kullanan sosyal medya patronları. Yapay zeka bana göre, şimdilik, sadece bir araç. Roman bir yandan da okuru, insan ve çocuk hakları özelinde ceza ve adalet sistemi konusunda da sorgulamalara itiyor. Sosyal adaletsizlik, sınıfsal farklılıklar, hak ihlalleri de yine de romanın merkezinde yer alan diğer toplumsal konular. Böylesine derinlikli bir roman yazarken ve önemli hususlara değinirken gençlere didaktik olmadan yazmayı başarmak epey zor olsa gerek. Çocuklara ve gençlere yazarken, onların bakış açısıyla resmi görmeye çalışıyorum. Bütün kalbimle her koşulda çocuklardan yanayım. Bana kalırsa çocukların işledikleri suçtan sorumlu tutulması meselesi oldukça kafa karıştırıcı. Çocuklar oy kullanamıyor, mecliste temsil edilmiyor ya da mülk edinemiyor ama suç işlediğinde cezai ehliyeti olduğu kabul ediliyor. Aslında tüm dünyada kabul gören, çocuğu küçümseyen bu sistemin adil olmadığına inanıyorum. Akıl yaşta değil baştadır gibi şahane bir sözümüz var ama sanırım o da ancak on sekiz yaş üstünde kabul görüyor. Çocuktan yana bu bakışımın didaktizmden kaçınmam için bana yardım ettiğine inanıyorum. Elbette herkes gibi benim de inandığım, kabul ettiğim değerler var. Ama yazarken karakterleri ve olayları farklı açılardan okura gösterip onları kavramlar üzerine düşündürmeye çalışıyorum. Hiçbir zaman öğretici olmak gibi bir derdim olmadı. Her zaman öncelikli hedefim çocukların ve gençlerin keyifle okuması, kitap okumanın eğlenceli bir iş olduğunu düşünmesi. Eşitlik, özgürlük, adalet, barış gibi evrensel değerlerin parmak sallamadan, salt olay örgüsü ve duygular üzerinden okura geçirilebileceğini düşünüyorum. Yine de çok bıçak sırtı bir konu, özellikle zor konulara her zaman temkinli yaklaşmak gerek. Çocuklar kendilerine bir fikri dayatmaya çalıştığını hisseden kitaplardan hoşlanmıyor, tıpkı yetişkinler gibi. Sanırım pek çok yazarın hayalidir bu. Elbette ben de kurgularımı film olarak izlemeyi çok isterim. Yine de ürkütücü bir yanı var çünkü sinema dünyasının ihtiyaçları ve gereklilikleri farklı olabiliyor. Aklıma P. L. Travers'ın Mary Poppins'in film yapılması sürecinde Walt Disney ile yaşadığı zorlukları anlatan Mr. Banks'i Kurtarmak isimli film geldi. Yazarın kendi ailesinden esinlenerek yarattığını sonradan kavradığımız karakterlerine, film yapımcılarının müdahalesi onu epeyce üzüyordu. Bilemiyorum belki de kitabının film yapılması bir yazar için sanıldığı kadar mutluluk verici bir süreç olmayabilir. Eksi 18 Edebiyat Topluluğu, sevgili öğretmenimiz Nevzat Süer Sezgin'in Yetişkinler İçin Çocuk Edebiyatı Atölyesi'nden mezun olmuş, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında çalışmalar yapmaya gönüllü olan yazar, yazar adayları, çizerler, yayıncılar, kütüphaneciler, öğretmenler ve ebeveynlerden oluşuyor. Çok aktif bir topluluk; iki ayda bir Kıpırtı isimli çocuk dergisini çıkarıyoruz, pek çok derleme projesi hazırlanıyor, topluluk katılımcılarına yönelik okuma/izleme kulüpleri, eğitim projeleri yürütülüyor. Eksi 18 Kampüs de bu projelerden biri. Yaklaşık iki senedir devam eden projemizin dördüncü dönemi içindeyiz. Her ay Türkiye'den ve dünyadan alanında uzman konuklar ağırlıyoruz. Bugüne kadar katılım sırasıyla Necmiye Alpay, Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün, Prof. Dr. Neslihan Kansu Yetkiner, Ali Arda, Prof. Dr. Sedat Sever, Mehmet Erkurt, Gürol Tonbul, Doç. Dr. Marilena Leana Taşçılar, Doç. Dr. Nevin Akkaya, Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu, Doç. Dr. Ilgım Veryeri Alaca, Kalem Ajans, Prof. Dr. Bülent Yılmaz, Akın Düzakın, Gülten Dayıoğlu, Mine Soysal, Asa Lind, Dr. Meral Kaya gibi çok önemli isimleri çocuk ve gençlik edebiyatı başlığı altında farklı konularla ağırladık. Bu ayki konuğumuz da Hollanda'dan aynı zamanda yas terapisti olan yazar Pimm Van Hest olacak ve çocuk edebiyatında zor konular olarak kabul ettiğimiz ölüm, göç gibi konuların çocuğa anlatılması üzerine konuşacağız. Konuğumuz gelmeden önce de onun kitaplarını ya da önerilerini okuyup inceliyor, okuma kulüplerinde üzerine tartışıp hazırlık yapıyoruz. Şimdiye kadar oldukça besleyici ve verimli geçtiğini söyleyebilirim. Topluluk olarak böylece gündemi takip edebiliyor, yeni gelişmelerden-kavramlardan da haberdar olabiliyoruz. Bu konuda karamsar bir tablo çizmeyeceğim ama esaslı bazı sorunlarımız olduğunu da kabul etmek gerek. Gülten Dayıoğlu'nun bilimkurgu türündeki Dünya Çocukların Olsa isimli, 80'li yıllarda Alman Yayıncılar Birliği tarafından Gençliğe Yarın Umudu Veren Üç Yüz Kitap arasına seçilmiş kitabını okudum geçen sene. Özellikle o yıllar için o kadar özgün bir kurgu ki. Bu önemli bir gösterge bana göre. Bizim edebiyatımızda da çocukların ve gençlerin beğenisini takip etmek konusunda bilinçli yazarlarımız var. Ancak elbette sansür baskısı ciddi anlamda olumsuz etkiliyor kitaplarımızı. Özellikle ilk gençlik edebiyatında, örneğin aşkı, cinselliği işlemeye kalkıştığınızda herkesten önce veli sansürü patlak veriyor. Çocuğun kavanozda yaşadığını zanneden, ancak bu esnada dizilerden, filmlerden, oynadığı oyunlardan, izlediği videolardan, okulda arkadaş sohbetlerinden bihaber veli her şeyi kenara bırakıp kitabın içindeki aşk meselesine takılıyor. Okullar da bu baskıdan nasibini alınca, yayınevleri çekimser kalıyor. Elbette yazar da kitabının okura ulaşmasını istediğinden o da otosansüre uğruyor, bilerek ya da bilmeyerek. Bu baskının yanı sıra bir de muzır neşriyat ilan edilme konusu var ki bu koşullarda elbette dünya standartlarında üretim yapmak çok da kolay değil. Yine de bazı yazarlar, çizerler, yayınevleri direniyor, harika işler yapıyorlar. Ben ülkemizde çocuk ve gençlik edebiyatının geleceğinden ümitliyim. Beni son zamanlarda okuduğum, çocuk/ ilk gençlik kitapları arasında en çok etkileyen Susan Kreller'den Mavi Kulübe oldu. Çocuğa şiddeti, bu şiddet karşısında kasabalıların sessizliğini, yetişkin ikiyüzlülüğünü, çocuklar arası dayanışmayı okuru incitmeden öyle içtenlikle vermiş ki belleğimde yer etti. Aynı şekilde John David Anderson'un kaleminden Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün, sevdiğimiz birinin kaybını incelikle ve akıcı bir kurgu ile işlemiş, dilerim tüm çocuklar okusun. Okuma konusunda epeyce tembellik ettiğim bir yaz oldu. O nedenle dağ gibi yükseldi masamın üstünde okunmayı bekleyen kitaplar. Bu sıralar Muzaffer İzgü kitaplarını okuyorum, çocukluğumda Ökkeş serisini çok severdim; yeniden göz atmak istedim. Onların yanı sıra okuma fırsatı bulamadığım bilimkurgu klasikleri de sırada. Ray Bradburry'den Mars Yıllıkları, Yevgeni Zamyatin'den Biz gibi. Eskiden her yeni başladığım kitap için yeni bir ajanda edinirdim. İçine aklıma gelen fikirleri yazar, araştırma notları alır, gazete/dergilerden kestiğim resimleri, yazıları yapıştırırdım. Şimdilerde notları çoğunlukla telefonuma aldığımı, kayıt altına almak istediklerimin de fotoğrafını çekip dijital olarak arşivlediğimi söyleyebilirim. Ben de dijitalleşiyorum sanırım. Genellikle aynı anda yürüyen birden çok dosyam oluyor; çünkü ben yazarlığın en çok kurgu yapma kısmını seviyorum. Bazıları yazmaya üşendiğim ya da fırsat bulamadığım için senelerce yarım kalıyor, zamanını bekliyor. Bunların arasından, 1 GB Adalet ile ilişkili olduğu için İspiyoncu'dan söz etmek istiyorum. Şu sıralar 1 GB Adalet'in geçtiği ve sokakları turuncu ve yeşil renklerle ayrılan bu şehirde geçen başka bir roman yazıyorum. Turuncu bölgede yaşayan ancak yeşil bölgedeki iyi bir okulu kazanabilecek kadar çalışkan, göçmen bir kızın yaşadığı zorlukları işleyeceğim. Tabii yine bilimkurgu türünde ve sosyal medyanın etkileri ile çocuk hakları ön planda olacak. Turuncu-yeşil bölgelerden oluşan bu şehri çok sevdim, burada geçen önceki karakterlerden bağımsız, başka karakterlerin hikayelerini anlatmaya devam edebilirim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dilhan-sesenin-attigi-oltayi-cok-sevdik/", "text": "Alternatif müziğin en başarılı temsilcilerin olan ve son dönemde çıkardığı solo çalışmalarıyla da dikkatleri üzerine toplayan genç sanatçı; geleneği bozmayarak yine sözü ve müziği kendisine ait olan bir şarkıyı dinleyicileriyle buluşturuyor. Sözü ve müziği Dilhan Şeşen'e ait olan şarkının düzenlemesinde ise Kaan Ceylani ve Emir Rauf Ülkü'nün imzaları bulunuyor. Şarkının miks ve ses tasarımı Barış Ergün'e, masteringi ise Legato Mastering'ten Marcin Bocinski'ye ait. Oltanın sözlerini ve ruhunu yansıtan lyric videosunu ise Lilacnoia'ya ait."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dilhan-sesenin-ilk-albumunden-ilk-sarki-geldi-onca-seye-kos/", "text": "Dilhan Şeşen'in Mart ayında Gülbaba Records etiketiyle yayınlayacağı albümünün ilk teklisi Onca Şeye Koş dinleyicilerle buluşuyor. Gizemli şarkıların sesi Şeşen, yine şaşırtmaya devam ediyor. Şaşırtmaktan geri kalmayan Onca Şeye Koş, barındırdığı elektronik seslerle sinematik bir atmosfer de yaratıyor. Dilhan'ın modern vokalleri ise bu özgün melodilere ayrı bir ruh katıyor. 2017 yılından beri aktif müzik kariyerine devam eden Dilhan Şeşen, elektronik altyapılar ile canlı enstrümanları bir araya getiriyor. Müziğini Spotify ve YouTube gibi dijital platformlarda bulabileceğiniz Dilhan, ilk teklisi Acıtır Yarayı 2019 yılında yayınladı. Üniversitede Sinema ve Televizyon bölümünde eğitim alan Dilhan, lilacnoia adı altında kendi kliplerini tasarladı ve çekimini üstlendi. Sanatın birçok dalıyla meşgul olan Dilhan, ayrıca bu isimle resim ve fotoğraflarını da paylaşıyor. En son çıkardığı tekli Olta ile müzikal anlamdaki konumunu daha net buluyor. Dilhan için konser vermek tek yönlü bir aktivite değil. Ayrıca sahne sanatının da önemine inanıyor. Dilhan Şeşen'in Mart ayında yayınlanacak ilk albümü sonrasında canlı performanslarını da takip edebileceğiz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/disney-pixar-star-wars-marvel-sunar-en-buyuk-sihir-ailedir/", "text": "The Walt Disney Company, her yıl olduğu gibi bu yıl da En Büyük Sihir Ailedir kampanyası kapsamında ailenin önemine gönderme yapan ve kalplere dokunan bir kısa filmle yeni yıla merhaba demeye hazırlanıyor. Bu yılki filmin kurgusunda bir arada aile olabilmenin önemi ve birlikte yaratılan mutlu anları yüceltebilme temaları vurgulanıyor. Disney, tüm dünyada yayınladığı, kalplere dokunan bir kısa filmle yeni yıl dönemini sıcacık bir festival havasında kutluyor. Bu yılki yeni yıl filmi yine ailenin bir arada olması ve hikaye anlatımının gücünü konu alan üç buçuk dakikalık bir animasyon formatında oluşturuldu. Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Asya'da aralarında Türkiye'nin de yer aldığı tam 45 ülkede TV, dijital platformlar ve Disney'in kendi kanallarında bugün itibarıyla yayına girecek olan bu heyecan verici yapımı Disney hayranları Türkiye'de Disney Channel IG ve YouTube kanalları ile Disney Türkiye Facebook üzerinden izleyebilecekler. Disney, geçtiğimiz yıl başlattığı ve geleneksel yeni yıl kutlamalarının önemli bir parçası haline getirdiği; Türkiye'de de En Büyük Sihir Ailedir adıyla duyurduğu bu perakende kampanyasıyla şirketin 40 yılı aşkın süredir küresel ölçekte iş birliği yaptığı uluslararası yardım kuruluşu Make-A-Wish Vakfı'na da destek sağlamayı amaçlıyor. Lola adlı kısa animasyon filmiyle geçen yıl 106 milyonun üstünde izlenmeye ulaşarak büyük bir başarıya imza atan Disney, odağında güçlü aile bağları temasını barındıran geleneksel yeni yıl kutlamalarına devam ediyor. Geçen yılın devamı niteliğinde kurgulanan bu yılki filmde ise Lolanın torunu Nicole'ü büyümüş, Max ve Ella adlarında iki çocuk annesi olmuş ve yanlarına taşınan eşi Mike'la birlikte ilk yeni yıl tatillerini kutlarken izliyoruz. İzleyenleri düşündürürken içerdiği duygusal mesajlarla da sihirli bir yolculuğa davet eden filmde Max'in biyolojik babasının ona hediye ettiği masal kitabı üzerinden hikaye anlatımının aile bağlarını nasıl derinleştirebildiğine şahit oluyor ve sayfalardan sıyrılan Disney ve Pixar kahramanlarının aile bireylerinin hayal gücünü ve merak duygusunu nasıl beslediğini görüyoruz. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da dünya çapında milyonlarca kişiye ulaşacak bu duygu yüklü filmin teklisini, iki Grammy ödüllü sanatçı Gregory Porter seslendirdi. Cazın usta isimlerinden Porter, filmde baba rolündeki Mike'ın aileye bakış açısını yansıtan ve filme özel bestelenen Love Runs Deeper adlı tekliyi son derece duygusal ve müzikal tadında bir anlatımla yorumluyor. Sözlerini tanınmış iki besteciden oluşan PARKWILD'ın yazdığı teklide, caz müzik yoluyla sanat dünyasında çeşitlilik ve eşitliği artırmak için çalışan Tomorrow's Warriors üyesi olan CHERISE de yer alıyor. Dısney'den Make-A-Wısh Vakfı'na 2 milyon doların üzerinde destek! Make-A-Wish Vakfı ile 1980'den bu yana dünya genelinde 145.000'den fazla dileğin gerçekleşmesine destek vererek çocukların ve ailelerinin yaşamına umut ışığı olan Disney, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da kalplere dokunan bu sihirli film lansmanı kapsamında Make-A-Wish International ve dünya genelindeki bağlı kuruluşlarına 2 milyon doların üstünde destek sağlayacak. Maddi ve ayni yardımların yanı sıra, medya değeri üzerinden sağlanacak bu destek ile Disney, 40 yılı aşkın süredir iş birliği yaptığı uluslararası yardım kuruluşu Make-A-Wish Vakfı aracılığıyla, hayati tehlikesi olan bir hastalıkla mücadele eden çocukların yaşamlarını değiştirecek dileklerini gerçekleştirerek onların iyileşme süreçlerine olumlu yönde katkıda bulunabilmeyi hedefliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/divalarin-divasi-maria-callasin-hayati-pera-filmde/", "text": "Pera Müzesi Film ve Video Programları, Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu iş birliğiyle büyük soprano Maria Callas'a ithaf edilen Maria by Callas: In Her Own Words filmini sinameseverlerle buluşturuyor. 23 Mart'ta Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz izlenebilecek gösterimde yönetmen Tom Volf izleyicilerin sorularını yanıtlayacak. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi Film ve Video Programları, Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu iş birliği ile Maria Callas anısına film gösterimi düzenliyor. Callas'ın kendi yaşamını kendi sözleriyle anlattığı Maria by Callas: In Her Own Words adlı filmin ilk gösterimi 16 Mart'ta yapıldı. Pera Müzesi Oditoryumu'nda 23 Mart'taki ikinci gösterime yönetmen Tom Volf da katılacak. Etkinliğin başında filme dair kısa bir sunuş gerçekleştirecek yönetmen, gösterimin ardından izleyicilerin sorularına yanıt verecek. Program kapsamında ayrıca Callas'ın eserlerinin ve mirasının işleneceği bir panel düzenlenecek. Filmin yönetmeni Tom Volf, Borusan Sanat Müdürü Ahmet Erenli ve Atina Konser Salonu 'Müzik Dostları' topluluğu direktörü, müzikolog Alexandros Charkiolakis'in konuşmacı olarak katılacağı panel 24 Mart Perşembe günü saat 20.15'ten itibaren Sismanoglio Megaro Facebook sayfasından canlı olarak izlenebilecek. Maria Callas'ın ölümünün kırkıncı yılında gösterime giren filmde Tom Volf, ünlü sopranonun yaşamını yine kendi sözleriyle anlatıyor. Trajik bir yaşam sürdüğünü İçimde iki kişi var: Maria ve La Callas diyerek açıkça ortaya koyan diva; benzersiz başarıları, özel hayatı, skandalları ve aşklarıyla ilk kez böylesine ayrıntılı bir şekilde filme aktarılıyor. Callas'ın yazılı sözlerini ünlü oyuncu Fanny Ardant'ın seslendirdiği film, dünyanın dört bir yanındaki arşivler ve özel koleksiyonlardan toplanmış, daha önce hiç gün yüzüne çıkmamış filmleri, fotoğrafları ve özel mektupları bir araya getiriyor. Sopranonun hayatına dahil olmuş ünlü isimlerden Aristotle Onassis, Marilyn Monroe, Alain Delon, Yves Saint Laurent, J. F. Kennedy, Luchino Visconti, Winston Churchill, Grace Kelly ve Liz Taylor da filmde yer alıyor. Bu program kapsamındaki gösterimler ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm gösterimler 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dogal-katkisiz-hep-lezzetli-eski-tadinda/", "text": "Kimyasal madde içermeyen, katkısız ve güvenilir gıdaya erişim mottosuyla yola çıkan Eski Tadında, topraktan ürün aşamasına kadar kimyasal, koruyucu, raf ömrü uzatıcı, aroma verici ve benzeri hiçbir katkı maddesi içermeyen ürünler sunmaya devam ediyor. Eski Tadında, nasıl üretildiğini en ince detayına kadar kontrol ettiği, üretimden ambalajlamaya kadar titizlikle hazırladığı ürünleriyle sağlıklı beslenmeye dikkat çekiyor. Marka, katkıların ve kimyasal maddelerin henüz icat edilmediği zamanların tatlarını tekrar gün yüzüne çıkartıyor. Topraktan ürün aşamasına kadar kimyasal, koruyucu, raf ömrü uzatıcı, aroma verici ve benzeri hiçbir katkı maddesi içermeyen ürünleri müşterilerine sunma mottosuyla yola çıkan marka, kuruluş hikayesiyle de dikkat çekiyor. Kurucular Oya Arı Sezgin, Okan Arı ve Ozan Eke, kendi aileleri ve çocukları için doğal ve yerel gıda üretimi yapmaya başlıyor. Balıkesir'deki kirlenmemiş ata topraklarını ekip biçiyor, burada hayvanlarını doğal şekilde besleyip yetiştiriyorlar. Yıllar içerisinde neredeyse tüm gıda ürünlerini bu şekilde karşılayabilir ve hiç market alışverişi yapmaz hale geliyorlar. Bunun kendileri için ne kadar büyük bir değer yarattığını gördüklerinde, tecrübelerini ve ürünlerini kendileri gibi temiz gıdaya erişimi dert edinen kişilerle paylaşmaya karar verip markanın kuruluş sürecini başlatıyorlar. Eski Tadında bugün, bir evin tüm mutfak ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasiteye ulaşmış durumda. Organik sebze ve meyveleri yılın 52 haftası mevsiminde satışa çıkaran marka, düşük şekerli yerli mısır, yerli kuşkonmaz ve yerli zencefil gibi ürünleriyle öne çıkıyor. Eski Tadında; katkıların ve kimyasal maddelerin henüz icat edilmediği zamanların tatlarını tekrar gün yüzüne çıkartıyor. Taş değirmenler, doğal beslenen hayvanlar, yabani topraklar, güneş ve tabii ki emektar eller üretimi üstleniyor. Marka, atalık uzun saplı buğdaylarla tam buğday unu, irmik, erişte, makarna, ekmek gibi ürünler hazırlarken, yine yerli tohumlardan yulaf, nohut, mercimek gibi bakliyatlar da üretiyor. Eski Tadında'nın kendi topraklarında yapılan üretimin yanı sıra, güvenilir gıda üreten üreticilerden oluşan büyüyen bir üretici ağı bulunuyor. Tüm yapılanma kısa tedarik zinciri mantığına göre kurulmuş durumda. Bu sayede, üretim noktasından tüketiciyle buluşana kadarki süreci olabildiğince sadeleştirmek, gıdanın nereden ve ne şekilde temin edildiğinin titiz şekilde takip edilmesi de mümkün oluyor. Ürünlerin kısa sürede taşınması, doğru şekilde paketlenmesi ve depolanması, firelerin kontrol altına alınması, kalite kontrol adımları ve laboratuvar analizlerinin takip edilmesi gibi süreçler alanında uzman bir ekip tarafından yönetiliyor. Ayrıca gıda mühendisleri, tadım komitesi ve hekimlerden oluşan bir danışman kurulu bulunuyor. Böylece Eski Tadında, gıda e-ticaretinde bir güvenli bölge yaratıyor. harcanan azami çabanın yanı sıra, yaşanan kaçınılmaz sorunlarda da müşterilerine enuygun çözümü en kısa sürede sunabilme hassasiyetini gösteriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dogallikla-gelen-hediye-sivenodan-yeni-yil-guzellikleri/", "text": "Doğanın gücünü bilimle birleştiren Siveno, yılbaşı için en güzel hediye önerilerini sunuyor. Siveno'nun yüzde 100 doğal roll-onları kaş-kirpik serumu, yüz temizleme köpüğü, dudak koruyucu ve tırnak balsamı gibi birçok ürünü yeni yılda sevdiklerine doğallığı hediye etmek isteyenlerle buluşuyor. Yeni yıla sayılı günler kala sevdiklerine doğallığı hediye etmek isteyenlerin adresi Siveno oluyor. Siveno'nun yüzde 100 doğal kişisel bakım ürünleri yeni yılın eğlenceli, keyifli, mutlu ve heyecan dolu ruhunu yansıtıyor. Siveno'nun roll-on çeşitleri sevdikleri için doğal bir yılbaşı hediyesi arayanların tercihi oluyor. Tamamen doğal mineral tuz Potasyum Alum kullanılarak geliştirilen Siveno Doğal Roll-on çeşitleri, doğal içerikleri sayesinde kötü kokulara neden olan bakterileri etkisiz hale getiriyor ve doğal bir ferahlık sağlıyor. Yeni yılda daha dolgun kaş ve kirpiklere sahip olmak isteyenler, Siveno %100 doğal Kaş&Kirpik Serumu ile etkileyici bir görünüme kavuşuyor. Sentetik içeriklerin sebep olduğu zarara ve yıpranmaya karşı koruma sağlayan Siveno %100 Doğal Kaş&Kirpik Serumu tamamen bitkisel içeriklerden aldığı güçle kaş ve kirpiklerinize daha dolgun ve hacimli görünüm sunuyor. Siveno dudak koruyucular her yıl olduğu gibi bu yıl da lipbalm tutkunlarının favorilerinden biri olmaya aday. Dudakların ihtiyaç duyduğu nemi bitkisel içeriklerin güçlü kombinasyonuyla sağlayan Siveno, aromalı dudak koruyucu tercih edenler için nane&limon ve bal özlerinin aromalarından faydalanılarak üretilen %100 Doğal Dudak Koruyucu-Nane & Limon ve %100 Doğal Dudak Koruyucu-Bal'ı, yoğun etki arayanlar için aromasız çeşidi %100 Doğal Dudak Koruyucu Yoğun Etki ile 3 çeşit dudak koruyucuyu lipbalmdan vazgeçemeyenlerle buluşturuyor. Yeni umutlar ve yeni başlangıçların yapıldığı yeni yıla girerken bir yaş daha almak yerine daha da genç kalmayı hedefleyenlerin tercihi Siveno Doğal Yüz Temizleme Köpüğü, zengin doğal içeriğiyle yağlı ciltlerin ihtiyacı olan özenli temizliği sağlıyor. İçeriğinde yer alan Çay Ağacı Yağı etkin temizlik sağlarken cildin doğal sebum dengesini korumaya yardımcı oluyor. Güzel ellerin ilk adımı sağlıklı ve bakımlı tırnaklardan geçiyor. Yeni yılda doğallıktan vazgeçmeyen, güçlü, sağlıklı ve bakımlı tırnaklara sahip olmak isteyenler ise tırnak bakımlarında doğal yağlardan faydalanıyor. Siveno Tırnak Çevresi Doğal Bakım Balsamı, içerisindeki Omega7 açısından zengin yalancı iğde yağı tırnak çevresinin derinlemesine nemlendirip tırnakları beslerken, hint yağı tırnak büyümesine katkıda bulunuyor, tırnakları güçlendirerek kolay kırılmasını engelliyor. E vitamini açısından zengin olan badem yağı sayesinde tırnak yapısını güçlendirmesinin yanı sıra da yeşil mandalina, limon yağı, kakule yağı ve biberiye yağı sayesinde eşsiz kokusunu doğadan alıyor. Siveno, yılbaşı hediyesi olarak doğallığı hediye etmek isteyenleri siveno. com'a bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dogan-kardesin-1100-kitabi-buyuyunce-ne-olacagim/", "text": "Yapı Kredi Yayınları'nın 1945 yılında Doğan Kardeş dergisiyle başlayan çocuk yazını yolculuğu bugün 1100. kitaba ulaştı. Dizinin 1100. kitabı Filiz Özdem'in yazdığı, Mustafa Delioğlu'nun resimlediği Büyüyünce Ne Olacağım? kitabı oldu. 77 yıldır çocukların kitaplığında yer alan birçok çocuğun hayatında iz bırakan Doğan Kardeş Dizisi büyümeye devam ediyor... Dizinin 1100. kitabı olan Büyüyünce Ne Olacağım? büyüme serüveninde karşılaştığımız en düşündürücü sorularından birine yanıt arıyor. Kırık parçaları toplar, bir araya getirir. Onun işi zor, çok sabır ister. Bense hiç yerimde duramam, içim hep kıpır kıpır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/doganin-gucunu-tumuyle-hisset/", "text": "Yeni bir çağ başlıyor. Güzellik çağı, sertifikalı organik cilt bakımı serisiyle doğanın sonsuz gücünü kutluyor. Yeşil teknolojiyle güçlendirilmiş doğal kaynaklı aktif bileşenleri ve %100 doğal kaynaklı kokuya sahip dokuları ciltte muhteşem bir his yaratıyor. Formülünden ambalajına kadar ürünün yaşam döngüsünün her adımını kapsayan sosyal sorumluluk sahibi güzelliği keşfedin. Adeta bir açık hava laboratuvarı olan doğa ve çeşitliliği, potansiyelini fark edebilenlere en etkili aktif bileşenleri sunuyor. Ve bu potansiyel, NUXE grubunun uzmanlığının kalbinde yer alıyor. Bu yeni nesil sertifikalı organik cilt bakımı için NUXE, cildin temel ihtiyaçlarını karşılayan ultra etkili ve doğal kaynaklı aktif içeriklere sahip. NUXE, yeşil teknolojilerden elde edilen aktif bileşenlere öncelik veriyor. Potansiyelini ortaya çıkarırken çevresel etkileri minimuma indirmek amacıyla her bir bitki için en uygun öz çıkarma ya da işleme yöntemini seçiyor. Elde edilen özler, güzel bir cilt için gözle görülür etki sunuyor. Doğa bizi şaşırtmaktan ve duyuları uyandırmaktan hiçbir zaman vazgeçmiyor. Hedonizm felsefesini benimseyen NUXE ve NUXE ORGANIC deneyimi, her kullanımda haz ve duyusal bir yolculuk sağlıyor. Sertifikalı 10 organik cilt bakım ürününü performans ve memnuniyet arasında ödün vermeden keşfedin. Pirinç Yağı Özü, bütün gece boyunca normalden kuruya dönük cilde rahatlık sağlamak amacıyla organik bitkisel yağların onarıcı özelliklerini birleştiriyor. Bu birleşim sabah pürüzsüz ve ışıltılı bir cilt ile kalkmak için doğal beslenme sistemini harekete geçiriyor. Fransa'da üretilen yeşil özütü ile cildin savunma mekanizmalarını uyarıyor. Bu pirinç üçlüsü Fransa'nın Güney'indeki Camargue bölgesinde yetiştiriliyor. Korumalı Coğrafi İşareti ile Camargue pirinci üretim, tanımlama ve izlenebilirlik açısından katı şartnameleri yerine getiriyor. İçerisindeki granüller ise inanılmaz bir vitamin, mineral ve antioksidan kaynağı. En güçlü hidrofilik ve lipofilik molekülleri, çözücü olarak sadece botanik yağ kullanılan oleo-eko-ekstraksiyon yöntemi ile elde ediliyor. Y-orizanol ve fitosterol bakımından zengin olan Pirinç Yağı Özü, gece boyunca cildin savunma ve onarım sistemlerini güçlendiriyor. Doğal stabilize edilmiş C Vitamini ve Chia Çekirdeği Özütü'nün yüksek konsantrasyonlu antioksidan özellikleriyle cilde karışıyor. Canlı cildi koruyup ışıltısını ortaya çıkarırken aynı zamanda günün zorlu dış etkenlerinden koruma sağlıyor. Genç cildin belirtilerini tekrar ortaya çıkarıyor. Süper gıda olarak bilinen chia tohumları doğal antioksidan özelliklere sahiptir. Bu doğal özellikler, İtalya'daki uzman bir laboratuvarda biyoteknoloji süreçleri kullanılarak güçlendiriliyor. Bitkinin küçük bir kısmını temsil eden chia botanik hücreleri çoğaltılıyor. En güçlü polisakkaritleri üretmek için zamk bir fermantasyon işlemine tabi tutuluyor. Elde edilen özüt %100 doğal kökenli ve cildin günlük zorlu dış faktörlere karşı direncini arttırmak için doğal antioksidan mekanizmalarını etkinleştirilmesine yardımcı oluyor. Moringa Tohumu Özütü ile Micellar Su %100 doğal kökenli temizleme tabanı ile pütürleri, sebumu ve kir parçacıklarını ortadan kaldırıyor. Makyajı yüz ve gözlerden etkili bir şekilde temizlerken cildi taze ve ışıltılı bırakıyor. Hem erkekler hem de kadınlar için gerekli bir adım. ''Mucize ağaç'' olarak bilinen Moringa, geleneksel olarak suyu arıtmak için kullanılıyor. NUXE bu özelliğinden ilham alarak, Hindistan'da yetiştirilen GDO'suz bitkilerden elde edilen %100 doğal kökenli bir aktif bileşen seçiyor. Daha sonra Fransa'da özütlerin hidrofilik aktif moleküllerini orijinal formatlarındaki gibi serbest bırakmak için yumuşak bir sulu ekstraksiyon işlemi uygulanıyor. Katyonik proteinler bakımından zengin olan Moringa Tohumu Özütü, kirli partikülleri yakalayarak daha etkin bir şekilde yok edilmelerini sağlıyor. Kadifemsi dolgun dokusu normal ve kuru ciltleri, içerisindeki Narenciye hücreleri ve yumuşatıcı botanik yağlar sayesinde 24 saat nemlendirici etkisiyle sarıyor. Cildin doğal ışıltısını canlandırıyor! Narenciye hücreleri Fransa'daki bir laboratuvarda, pestisitlerden korunarak elde ediliyor. Bu %100 doğal kaynaklı botanik hücreler önce çoğaltılıyor, daha sonra aktif moleküller elde etmek için çeşitli streslere maruz bırakılıyor. Yüksek şeker oranları sebebiyle, etkili bir şekilde nemlendirmek için suyu cildin kalbinde tutuyorlar. Hücreler cilt ile temas ettiğindeyse patlıyor. Bu zengin balsam hassas göz çevresi alanını korumak, etkili bir şekilde nemlendirmek ve yorgunluk belirtilerini düzeltmek için Breton karabuğdayını ve doğal kökenli E vitaminini birleştiriyor. İnce çizgileri yumuşatıyor, şişkinlik ve koyu halkaları gözle görülür şekilde azaltıyor. NUXE tarafından seçilen Karabuğday, organik tarım yöntemleri kullanılarak Britanya'da yetiştiriliyor. Geri dönüştürülebilir ve neredeyse sonsuza kadar tekrar kullanılabilir özelliğine sahip, tamamen nötr ve çevreyi kirletmeyen bir çözücü olan süper kritik CO2 kullanılarak el ediliyor. Bu yeşil teknoloji, elde edilen aktif Karabuğday moleküllerinin bozulmadan tutulmasını sağlıyor. Doymamış yağ asitleri ve fitosterol bakımından zengin olan özüt, göz çevresindeki şişkinliği azaltırken nemlendirme etkisini uyarıyor. Fransa'da Üretilen Deniz Yosunu Özütü ve doğal kaynaklı Hiyalüronik Asit içeren bu sıvı, nemlendirici etkiyi ve cilt kalitesini her geçen gün optimize ediyor. Kusurları düzeltirken hafif bir dokuyla taze, mat bir görünüm sunuyor. Brittany kıyılarına yayılan Laminaria Digitata yosununun çok dirençli olduğu biliniyor. NUXE gözenekleri sıkılaştırmaya, kızarıklığı hafifletmeye ve kusurları düzeltmeye yardımcı olan aktif alginatlar açısından zengin bir özüt elde etmek ve alglerin doğal savunma mekanizmasını yeniden üretmek için Fransız bir biyoteknoloji laboratuvarına katıldı. Mineral pigmentlerle zenginleştirilmiş eriyen dokusu sayesinde, 24 saat boyunca nemlendiren cilt bakımı ile tüm gün kalıcı ultra doğal kusursuz bir cilt görünümü sunuyor. İnce çizgiler yumuşatılıyor, kızarıklık gizleniyor, ışıltılı ve eşit bir cilt ortaya çıkıyor. Pai Mu Tan Beyaz Çay zengin polifenol içeriği ile bilinen en değerli çeşitlerden biridir. Optimum iklim koşullarıyla Asya'da yetiştirilen bitkiler toplanıyor, daha sonra mısırdan elde edilen botanik çözücü ve su ile ıslatılarak Fransa'da özüt hazırlanıyor. Bu yeşil süreçte minimal enerji kaynakları kullanıyor. Kızarıklık ve koyu lekeler üzerindeki etkisi sayesinde cilt tonunu eşitliyor ve ışıltılısını ortaya çıkarıyor. Susam Tohumu Yağı ve Narenciye Özü içeren bu hassas jel, ışıltısını etkinleştirmek için cilde detoks yapıyor. Masaj yapıldığında dokusu, önce bir yağa sonra bir süte dönüşüyor. Göz açıp kapayana kadar taze nefis bir cilt ortaya çıkarıyor. Susam Tohumu Yağı organik adil ticaret ağından elde ediliyor. Afrika'daki organik ve adil ticaret çiftçileri tarafından yetiştirilen Susam Tohumları yüksek kaliteli, %100 saf bir bitkisel yağ elde etmek için Fransa'da soğuk preslemeden geçiyor. Sesamin, sesamolin ve E vitamini bakımından zengin, Susam Yağı hücre döküntüsü birikimini sınırlamaya yardımcı oluyor ve yabancı maddeleri ciltten uzaklaştırıyor. Bu kremsi maske hem fiziksel soyucu hem de kimyasal soyucu (%100 botanik salisilik asit) olmak üzere çift peeling etkiye sahip. Cildin dengesini korurken cilt dokusunu temizliyor, arındırıyor ve düzeltiyor. Akdeniz bölgesinde yetiştirilen, atıkların azaltılması amacıyla gıda yan ürünlerinden elde edilen organik kayısı çekirdeği Fransa'da toz haline kavuşuyor. Yumuşak ve etkili soyma etkisi için ihtiyaç duyulan tutarlı bir boyut (500 mikron) elde etmek üzere çekirdekler öğütülüyor ve taranıyor. Son derece duyusal, narin portakal çiçeği kokusu ve yağsız bitişiyle bu yağ mükemmel bir masaj için kusursuz. Kuru cildi beslemek ve yenilemek için Fındık, Susam, Aspir ve Ayçiçek yağlarını harmanlayarak yumuşaklık, esneklik ve optimum konfor sağlıyor. Yağ, İtalya'da yetiştirilen organik fındıklardan elde ediliyor. Herhangi bir kimyasal madde veya ısı gerektirmeksizin, saflığını garanti eden yeşil yöntemlerden soğuk presleme ile elde ediliyor. Doymamış yağ asitleri bakımından zengin (omega-6 ve 9 dahil) olduğundan cildin bariyer işlevini güçlendiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dogu-2-sezonuyla-bu-aksam-karsinizda/", "text": "Türkiye'nin yerli online video platformu BluTV'nin, ünlü komedyen Doğu Demirkol'un kendi hayat hikayesinden uyarlanan orijinal dizisi Doğu ikinci sezonu bugün itibariyle sevenleriyle buluşuyor. Üç bölüm birden yayınlanacak dizinin ikinci sezonunda Doğu'nun baskılara rağmen komedyen olma hayalini gerçekleştirmeye çalışmasını konu alıyor. Kendine özgü mizahıyla izleyicileri güldürmeye devam edecek dizinin yeni sezon kadrosunda Doğu Demirkol'a, Evliya Aykan, Ege Kökenli, Banu Fatocan, Kubilay Tuncer ve Keremcem eşlik ediyor. Yapımını BKM Mutfak'ın yapımcılığını Koray Köse ile Ferhat Bilgin'in üstlendiği 'Doğu'nun yönetmenliğini İlay Alpgiray üstlenirken senaryosunu Doğu Demirkol ve Murat Özsoy kaleme alıyor. Doğu, ikinci sezonun ilk 3 bölümüyle saat 19.00'da BluTV'de yayında."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/doktor-dinozorla-ve-kesiflerle-dunya-tarihi/", "text": "Yazar Nurlan Kaya, bir dinozoru ana karaktere dönüştürerek çocuklara dünya tarihini anlatıyor. Doktor Dinozor, serinin ilk kitabı Doktor Dinozor'la Ateşe Yolculuktan sonra şimdi de Yazıya Yolculuk ile devam ederken üçüncü kitap için de fikirler havada uçuşmaya başlamış bile... Kaya ile Timaş Çocuk etiketiyle yayımlanan kitaplarını masamıza koyup sohbet ettik. Benim için çok değerli olan bu serüven, tarih perisi çocuk sayfasını açıp, çocukların muhteşem dünyasını keşfettiğim zaman başladı. Çocuklar için bir şeyler yazmalıyım diye düşündüm. Çünkü onların dünyalarını çok seviyorum ve o dünyadan çok etkileniyorum. Yetişkinlerden tamamen farklı bir vizyon ve bakış açısı içindeler. Sihirli, hayalperest, keyifli ve masalsı bir algıları var. Ve bu renkli dünyaya kolaylıkla erişebilmek için de yine onların çok sevdikleri bir canlıyı kullanmak istedim: Dinozorları. Tarihi, dinozorlar aracılığıyla öğrenmenin çok keyifli ve kalıcı olacağını düşündüm. Evet insanlığın en değerli keşiflerini iki tatlı dinozor ve onların sevgili makineleri Bay Beyin'le birlikte öğreniyoruz. Karakterleri biraz anlatmam gerekirse: Doktor Dinozor, bilgiye aşık, çalışmayı çok seven, analitik zekası oldukça yüksek bir karakterken, uzaktan akrabası olan tembel Dino'ysa tam tersi, nasıl desem aylaklık yapmaya bayılan, tembelliği bir hayat biçimi haline getirmiş, aşırı üşengeç bir karakter. Hikayeler, işte bu iki farklı profilin birbiriyle olan ilişkileri üzerinde ilerliyor. Tabii bu sevimli ikili serüvenlerinde yalnız değiller. Bay Beyin isimli bir makine sayesinde tarih öncesi çağlara erişebiliyorlar. Bay Beyin'e burada ayrı bir parantez açmak istiyorum. O da yine çok severek yazdığım bir karakter ve onu yazarken tamamen insan beyninden esinlendim. Çünkü insan beyni mucizevi bir makine. Çok ilham verici bir organ. Henüz zaten nasıl çalıştığı tam olarak çözülememiş, gizemlerle dolu. Acıyı hissetmeyen, tüm vücudumuza liderlik eden ve tamamen pragmatist bir tasarımla çalışıyor. Bay Beyin de aynı insan beyni gibi pragmatik, insan beyni gibi çalışarak güçleniyor. Yeni bir dil öğrenmek, enstrüman çalmak onu geliştiriyor. Ben burada beyini bir metafor olarak kullanıp insan beyninin nasıl muazzam bir şey olduğunu da anlatmak istedim. Açıkçası tüm zamanlara gitmek isterdim. Hemen hemen hepsine... Dünya 4.5 milyar yaşında, evren 13 milyar. Ben evrenin başlangıcında bile orada olmak isterdim. Big Bang kadar gitmek isterdim yani. Sonra Dünya oluşup diğer gezegenler tarafından sürekli bombalanırken de, yer kabuğu sönüp soğurken de, dinozorlar yeryüzüne indiğinde ve gittiklerinde, kılıç dişli kediler kıtayı esir aldığında, ilk insanın serüveni başladığında, ilk piramit yapıldığında, Göbeklitepe'nin taşları dikildiğinde, Sezar geçmemesi gereken Rubicon Irmağı'nı geçip Roma'ya vardığında, Tuğrul ve Çağrı Bey Selçuklu devletini kurduğunda, Fatih İstanbul surlarından içeriye girdiğinde de orada olmak isterdim. Bu konuda fazla açgözlü bir merakım var. O nedenle ayrım yapamıyorum. Bence ateş ve yazıdan sonra en önemli buluşlardan biri olan kağıda veya tekerleğe doğru uçmuş olabilirler. 7,8, 9 yaş çok ilginç birer yaş dilimi. Bu yaşlardaki çocukların genel olarak soyut zekaları yüksek ve hala birçok açıdan daha minik birer bebek gibiler. Mesela 10 yaşına girdiklerinde bambaşka bir seviyeye ulaşıyor çocuklar ve adeta artık yetişkin olmaya başlıyorlar. Ama dediğim gibi 7,8,9'un evreni bambaşka. Masalsı, aşırı sevimli, komik, tertemiz. Bu nedenle hikayelerimi ben de masalsı, sevimli, komik ve tamamen etik bir düzlemde yazmaya çalışıyorum. Güldürürken öğretmek temel amacım. Ben çok film-dizi izlerim ve tarihle ilgili çok sayıda kitap, belgesel, program takip ederim. Açıkçası özellikle tarih okumak beni çok fazla besliyor. Çünkü tarih hikaye demek. O hikayelerden yani yaşanmışlıklardan ilham alıyorum. Orhan Pamuk, Umberto Eco, Chuck Palahniuk sevdiğim, Tolkien de sevdiğim ve takip ettiğim yazarlar. Beynimde epik bir uygulama var ve kendimi bildim bileli o uygulama hep aktiftir. Uygulamanın içinden sürekli kelimeler, hikayeler, olaylar geçer. O nedenle yazmamam ya da üretmemen zaten mümkün değildi. Yani iyi ki yazıyorum çünkü, yazmasam hayatım muhtemelen bir hapishaneye dönüşürdü. Evet bu değişiklik yayınevinin tercihiydi ve evet karakterlerin resimlendirilmesi konusunda benim de yorumlarım oluyor. Çünkü onları yazarken aynı zamanda hayal ediyorum. Hepsinin zihnimde bir resmi var. Çok, çok heyecan verici. Onlara yeni şeyler anlatmayı çok seviyorum ve özellikle 7,8,9 yaş yeni şeyler duymaya o kadar açık ki. Ben çocuk edebiyatıyla ilgili yeni yeni bir şeyler üretmeye başladım. Onun dışında ayrıca yetişkinler için romanlar yazıyorum. O nedenle şu an yetişkin kitaplarımla ilgili bir çalışmayı bitirmek üzereyim. Evet çok tatlı birkaç sayfam var. Tarih perisi benim amiral gemim. O sayfa sayesinde tarih seven yetişkinlerle çok değerli bağlar kurduk. Adeta birer dost, aile olduk. Tarihi, anlatılmayan tarihi ve ezoterizm denen gizli bilgiyi konuşuyoruz bu sayfa üzerinden. Tarih perisi çocuk ise yukarıda bahsettiğim yetişkinlerin çocuklarıyla iletişim halinde olduğum bir sayfa. Buradan da miniklerin o muhteşem dünyasına iniyorum. Onlarla bir aradayım ve çok mutluyum. Sayfalarım benim için birer terapi alanı. Çok seviyorum. Evet tarih perisi çocuk hesabımdan özellikle 8, 9 yaş çocuklarla çeşitli etkinlikler yapıyoruz. Benim çocuklarım bilgiyi çok seven, meraklı, yetenekli ve zeka düzeyleri yüksek çocuklar. O nedenle birlikte çok keyif alıyoruz. Ben de o yaşlarda tarihe çok meraklıydım. Aslında genel olarak bilgiye meraklıydım. Bizim çocukluğumuzda internet, bilgisayar gibi hızlı bir şekilde bilgiye erişilen araçlar yoktu. Ben evdeki tüm ansiklopedileri okurdum. Benim temel amacım; hem yetişkinlere hem de çocuklara kendi tarihimizi anlatmak ve sevdirmek. Çünkü maalesef yıllarca bu konuda çok fazla manipülasyona ve yanlış algıya maruz kaldık. Yeri geldi tarihimizden utandırıldık. Oysa bizim tarihimiz bir hazine. Zafer, onur, şan, şeref, ders ve insanlık dolu. Çok güçlü ve muazzam. Hatta belki de yeryüzündeki en değerli tarih bizde. Herkesin bunun bilincinde olmasını, doğru kaynaklardan beslenmelerini, çocuklarımıza da en küçük yaşlardan itibaren tarihi öğretmelerini ve o mirasa sık sıkı bağlanmalarını sağlanmalarını öneriyorum. Geleceğimizi tarihimizi bilen ve seven, yanlışlardan ders alan, muhakeme yeteneği yüksek, aklını kullanan, etik ve kültürel değerlerden ilham olan çocuklara emanet etmek zorundayız. Evet bir ajandam var. İçine çocuklarımla yaptığımız atölyelerde kullanmak üzere ilginç bulduğum çeşitli hikayeleri not ediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/don-kisotu-bir-de-flamenko-olarak-izleyin/", "text": "Jose Huertas Flamenko Topluluğu, Miguel de Cervantes'in dünya edebiyatına kazandırdığı ölümsüz eseri Don Kişot'tan sahneye uyarladıkları muhteşem bir gösteri ile 16 Ekim'de Cemal Reşit Rey'de sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Flamenkonun duayenlerinden Antonio Gades ve Aida Gomez ile iş birlikleri yapan ve başarılarla dolu parlak kariyerine devam ederken kendi dans topluluğunu kuran Jose Huertas'ın sahneye koyduğu bu Don Kişot yorumu, asil şövalyenin yaşamını tüm yönleriyle ele alıyor. Don Kişot'un duygu dünyasını İspanyol folklorunu yansıtan müzik ve kostümlerle anlatan gösteri, Türkiye'de ilk kez Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda sahnelenecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dove-ozguven-projesi-ile-sosyal-medyadaki-guzellik-baskisina-dikkat-cekiyor/", "text": "Dove yeni reklam kampanyası ile sosyal medyadaki güzellik baskısına dikkat çekerek, ebeveynleri Dove Özgüven Projesi'nin bir parçası olmaya davet ediyor. İdeal güzellik kalıplarına meydan okuyan ve daha kapsayıcı bir güzellik anlayışını benimseyen güzellik ve kişisel bakım markası Dove, yeni kampanyası ile ebeveynlere seslendi ve sosyal medyada özellikle kız çocuklarının yaşadıkları güzellik baskısına dikkat çekti. Dove, 3 Kasım Çarşamba günü Aslı Kızmaz moderatörlüğünde gerçekleşen, Unilever Güzellik ve Kişisel Bakımdan Sorumlu Marka Müdürü Özge Acarbay, Eğitim Bilimci, Akademisyen ve Yazar Dr. Özgür Bolat ve Oyuncu Pelin Akil'in katıldığı online basın toplantısı ile Sosyal Medyadaki Güzellik Baskısı Araştırması'nın öne çıkan verilerini, yeni reklam kampanyasını ve lise çağındaki gençler için 2015'ten beri Türkiye genelinde yürüttüğü Dove Özgüven Projesi'nin beş yıllık sonuçlarını kamuoyu ile paylaştı. Dove, yeni reklam kampanyasıyla sosyal medyadaki güzellik baskısına dikkat çekti. Sosyal medyadaki edit, filtre, rötuş araçları ve uygulamalarının etkisiyle özellikle kız çocuklarının fiziksel özgüvenlerinin zarar gördüğü gerçeğinden yola çıkan Dove, yeni kampanyasında sosyal medyanın dayattığı ideal güzellik kalıplarına uyma çabası yerine bir kez daha özgüven vurgusu yaptı. Marka bu kampanya ile ebeveynleri, 2015 yılından beri Türkiye'de gençleri özgüven eğitimleriyle buluşturan Dove Özgüven Projesi'nin bir parçası olmaya davet ederek, daha sorumlu bir sosyal medya kullanımı için ipuçları ve tavsiyeler içeren özgüven kitine yönlendirdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dr-2020nin-en-cok-satanlarini-belirledi/", "text": "Covid-19 nedeniyle geride bıraktığımız yılın büyük kısmını evde geçirirken, zorlu süreci kültür, sanat ve eğlence ürünleriyle keyifli hale getirdik. Herkes için bir keşif dünyası sunan D&R, 2020'nin en çok satan kitap, plak, elektronik ürün, oyun, hediyelik eşya ve kırtasiye ürünlerini açıkladı. Bizi kendi dünyamızdan uzaklaştırıp bambaşka dünyalara açılan birer kapı olan kitaplar, 2020'de de en yakın arkadaşlarımız oldu. Kitap kategorisinde, edebiyat dünyasının unutulmaz klasiği Şeker Portakalı 2020 yılının en çok okunan kitabı oldu, Bir Ömür Nasıl Yaşanır? Ben Kazanmadan Bitmez, Kasiyer, Son Cüret kitapları da en çok okunanlar arasına girdi. #EvdeKal süreci çocukların kitap okuma alışkanlığı kazanması açısından da oldukça verimli geçti. Aileler evde geçen süreçte çocuklarının güzel vakit geçirmesi için pek çok aktivite hazırlarken kitapların gücünden de yararlandı. Çocuk edebiyatı klasiklerinin de yer aldığı en çok satın alınan çocuk kitapları listesinde ilk sırayı Harry Potter ve Felsefe Taşı-1. Kitap aldı. Her kuşağın sevgilisi Küçük Prens ve Çizgili Pijamalı Çocuk kitapları da miniklerin tercihi oldu. Harry Potter ve Felsefe Taşı-1. Kitap-J. K. Rowling, Kıtkıt'ın Az Çok Gerçek Maceraları-Henry Cole, Evlerimizde geçirdiğimiz 2020 yılında, keyifli vakit geçirmek adına farklı hobiler öne çıktı. Nostaljik pikaplar bu yıl evlerin baş köşesinde yer aldı. Pikaplarla müziğin en özel halini sunan plaklar da sıklıkla tercih edildi. D&R'ın satış verilerine göre plak kategorisinde Radyo Şarkıları 1, bu yıl en çok satan plak olurken Linda Çandır'ın Atatürk'ün Sevdiği Şarkılar-2, Sezen Aksu'nun Sen Ağlama ve Teoman'ın Gönülçelen plaklarıyla Radyo Şarkıları 2 de listeye girdi. Altın Düetler, Zeki Müren'in Gözlerin Doğuyor Gecelerime, Duman'ın Seni Kendime Sakladım plakları listede kendine yer bulan diğer yerli plaklardandı. Yabancı plaklarda çeşitli sanatçıların seslendirdiği Oldies But Goldies, Unforgettable The Very Best Of Jazz ve Queen'den A Night At The Opera, yılın en çok satan plakları arasında yer aldı. Ofislerin evlere taşındığı 2020'de kırtasiye ürünleri de her zamankinden daha fazla ilgi gördü. Kırtasiye kategorisinin en çok satan ürünleri kalemler, sırt çantası, kalemkutu ve matara oldu. 2021 Astroşifa Ajandası, Melimelek Zamansız Ajanda, Saatli Maarif Takvimi ve 2021 Güzel Kelimeler Takvimi de bu yıl büyük ilgi gördü. Evlerimizde geçirdiğimiz 2020'de ailecek oynanabilen kutu oyunlarına yöneldik. Birlikte vakit geçirmenin en keyifli halini sunan Scrabble ve Tombala yılın gözde hobileri arasındaydı. 2020, aynı zamanda evde bol bol puzzle yaptığımız bir yıl oldu. Aileler çocuklarına kutu oyunu alırken hem eğlenceli hem de eğitici alternatiflere yöneldi. Çocuk oyunlarında Uno-Kart Oyunu ilk sırada yer aldı. Kullanıcıların sıklıkla tercih ettiği elektronik kategorisinde 2020 yılının en çok satan elektronik ürünü Fuji Instax Mini 11 Box oldu. Retro tasarımlı, kusursuz ses kalitesiyle her bir notayı tek tek duyabileceğiniz Lenco TT-34 Pikap, birinci sınıf okuma deneyimi sunan Kobo Clara HD E-Kitap Okuyucu ve teknolojinin son harikası DJI Mavic Mini Fly More Combo Drone da en çok satın alınan elektronik ürünler arasındaydı. Elektronik aksesuarlardaysa JBL 500BT Kulaküstü Kulaklık zirvede yer aldı. Dijital çağın yeni gözdelerinden Apple Airpods Pro ve Ttec Powercard Powerbank de en çok rağbet gören diğer elektronik aksesuarlar oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dr-umit-aktas-yazdi-koronadan-korunmak-mumkun/", "text": "Fitoterapi Uzmanı Dr. Ümit Aktaş'ın, 2020 yılı ilk çeyreğinde hayatımıza giren ve tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19'a karşı alınabilecek önlemleri ve bağışıklığımızı güçlendirmenin yollarını anlattığı 'Koronadan Korunmak Mümkün' kitabı raflarda yerini aldı. İlaçsız, Bitkisel Kürlerle İlaç Yaşam Tedavi, Mutluluk Kürleri, Diyabet ve Zayıflama Kürleri, Mutluluk Kürleri 2 ve Yaşam Sevinci ile okuyucularına yol gösteren Fitoterapi Uzmanı Dr. Ümit Aktaş 'ın, Yeni kitabımı, COVID-19 salgınında korku içinde yaşayan bir kılavuz olması için hazırladım, tüm sorularınızın cevabını bulacağınız dediği 7. Koronadan Korunmak Mümkün salgın döneminin başucu kitabı olarak ALFA Kitaptan yayınlanarak okuyucularıyla buluşmaya başladı. Tüm dünyayı etkisi altına alan bir salgınla karşı karşıyayız. Herkeste bir çaresizlik hissi hakim; sağlık, daha da önemlisi yaşamlarının üzerinde herhangi bir kontrole sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Dr. Ümit Aktaş'ın yeni kitabı Koronadan Korunmak Mümkün, bu çaresizlik hissini yok eden bir kılavuz kitap niteliğinde, önleyici bir kitap olarak çözüm sunuyor. Amacım; Sağlayıcı sisteminizi güçlendirmek ve COVID-19'a karşı dirençli hale getirmek diyen Dr. Ümit Aktaş, yeni kitabı Koronadan Korunmak Mümkün ile etkili maskemiz, yani bağışıklığımızı güçlendirmek ve fitoterapi desteği ile hastalık korunmadanmanın yollarını anlatıyor. Herkesin aklında olan; Bu virüsten nasıl korunacağız?, Hastalanırsak sağlığımıza nasıl kavuşacağız, Bağışıklığımızı güçlendirmek için ne yapabiliriz?, Koronavirüsten korunmak için nasıl beslenmeliyim?, Hangi bitkileri, hangi vitaminleri kullanmalıyım?, Aşı olmalı mıyım? gibi tüm sorularının cevaplarının yerinden kitap, daha sağlıklı bir yaşam sürmenin ipuçlarını, tüm salgın hastalıklara karşı direnç kazanmanın yollarını barındırıyor. Salgınların dünyada ilk kez yaşanmadığı gibi yaşadığımız son da olmayacağını vurgulayan Fitoterapi Uzmanı Dr. Ümit Aktaş, Koronadan Korunmak Mümkün kitabında besinlerden kurtulmanın, sağlıklı ve doğal beslenmenin bizi koronavirüs olmak üzere sayısız salgın ve nasıl koruduğunu aktarıyor. Kitapta, 12 Adımda Güçlü Bir Bağışlık bölümü bir rehber olarak sunulurken, 7 günlük örnek beslenme programı ve koruyucu kürler de yer alıyor. Dünyada, sosyal mesafe, maske, elini yıka haricinde yapıcı bir önlem ve etkili bir ilacın olmadığını vurgulayan Dr. Ümit Aktaş, Bizi her türlü hastalıktan koruyan, maskelerimiz ya da mesafe değildir. Bunlar sadece önlemdir. Bizi koruyan, güçlü yük sistemimizdir. Bu kitapta bağışıklığı nasıl güçlendireceğinizi anlattım. Aşıya değil, sağlama sisteminize güvenin. Sizi koruyacak ve iyileştirecek olan uygulama sisteminizdir. Onun içinde iyileşme gücü vardır. diyor. Koronadan Korunmak Mümkün kitabında bağışıklığı güçlendirmenin yolları tüm yönleriyle aşağıda aktarılırken, bağışıklığı güçlendirmek ve koronadan korunmak için program, 12 adımda okuyucularına sunuluyor. Kitap; ' COVID-19 Nedir?', 'COVID-19 Beslenme', 'COVID-19'da Tamamlayıcı Tıbbın Önemi', 'COVID-19'da Besin Takviyeleri ile Bağlama Dopingi', 'COVID-19'da Ozonterapi', 'COVID -19'da Uykunun Gücü ',' COVID-19'dan Egzersizle Korun ' ,' COVID-19 Koruma Programı ' ve ' Salgından Aldığımız Dersler ' başlıklarıyladokuz ana bölümden oluşuyor. dokuz ana bölümden oluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunya-caz-gununde-crrde-sahne-cazcilarin/", "text": "Bugün 30 Nisan Dünya Caz Günü'nde Türkiye'nin önde gelen caz müzisyenleri, Dünya Caz Günü'nde CRR'de bir araya geliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu, 30 Nisan akşamı, caz dünyamızın 15 ismini sahnesinde ağırlıyor. Farklı kuşaktan müzisyenlerin bir araya geleceği ve caz yağmuruna dönüşecek konser, 20.00'de başlayacak. Dünya Caz Günü'nde Caz Yağmuru başlıklı konserde; vokallerde Ece Göksu, Erdem Özkan, Eren Noyan, Evrim Özşuca, Sibel Köse ve Ülkü Aybala Sunat, orkestrada ise piyanoda Nilüfer Verdi, saksofonda Barış Ertürk, gitarda Eylül Biçer, kontrbasta Volkan Topakoğlu ve davulda Burak Cihangirli yer alacak. Konserde ayrıca, uzun yıllar sahnelere çıkmayan Kamil Özler, Cem Nasuhoğlu ve Kamil Yılmaz'dan oluşan triosuyla, dinleyicilere üç gitarlı bir sürpriz sunacak. Gecenin sunuculuğunu, caza ilgisiyle bilinen sinema ve tiyatro sanatçısı Metin Belgin üstlenecek. Dünya Caz Günü'nde Caz Yağmuru konserinin biletleri 40-75-125 ve 150 TL kategorilerinde, CRR Gişesi ve Biletix'ten temin edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunya-caz-gununde-turkiye-caz-aginin-kurulusunu-da-kutluyoruz/", "text": "Amerikalı caz piyanisti Herbie Hancock'un fikri olarak yola çıkan ve UNESCO tarafından 2011 yılında cazı ve cazın dünyanın dört bir yanından insanları birleştirmedeki diplomatik rolünü vurgulamak için ilan edilen 30 Nisan Uluslararası Dünya Caz Günü, o tarihten beri insanları caz müziği ekseninde bir araya getiriyor. Benzer bir amaçla ilk adımlarını atan, kurumlar arası köprüler kurarak deneyim ve iş birliği aktarımına olanak sağlamak üzere kurulan Türkiye Caz Ağı, kuruluşunu sanatseverlere duyurdu. İlk çalışmalarına 2019 yılının Aralık başlayan ve Türkiye'de caz ve doğaçlama müzik alanlarına odaklanan festivalleri, mekanları ve destekleyici organizasyonları bir araya getirmeyi hedefleyen Türkiye Caz Ağı, kuruluşunu 28 Nisan'da Salon İKSV'nin ev sahipliğinde gerçekleştirdiği lansman gecesinde duyurdu. Yaratıcı endüstrilerden sektör profesyonelleri ve müzisyenlerin yanı sıra basının da katılımıyla gerçekleşen lansman gecesinde; TCA'nın kuruluş nedeni, hedefleri, gelecek projeleri ve vizyonu paylaşıldı. Gecede konuşma yapan Türkiye Caz Ağı Başkanı Gizem Gezenoğlu Bir araya gelme güdümüz ile kurumların güçlerini birleştirerek ilk adımları atılan TCA uzun çalışmalar sonucunda bugün dışarıya açılıyor. Bu kadar güçlü kurumların bir araya gelerek çıkardığı ortak sesin etki yaratacağına inanıyoruz. sözleriyle TCA'nın misyonunun altını çizdi. Kurulduğu günden bu yana düzenli olarak sürdürdüğü buluşmalarla kurumlar arası köprüler kurarak deneyim ve iş birliği aktarımına olanak sağlayan TCA, ilk kez 2021 yılında Nilüfer Caz Tatili'nde fiziksel olarak buluştu ve aynı yıl Bozcaada Caz Festivali ev sahipliğinde ilk genel kurulunu gerçekleştirdi. Avrupa çapında 180 organizasyonu bir araya getiren Avrupa Caz Ağı'ndan ilham alınarak tasarlanan TCA'nın ilk genel kurulunda yapısı, gelecek projeleri, yönetim kurulu seçimi, ortak dili, ulusal ve uluslararası stratejisi gibi derneğin kuruluşunun önemli ayakları görüşüldü. Türkiye'deki caz ve doğaçlama müzik alanındaki sanatçıları uluslararası caz sahnesinde öne çıkarmak, caz müziğine erişimi artırmak, caz ve doğaçlama müzik evrenindeki kültürel aktivitelerin geliştirilmesi için politika üretmek gibi unsurları kapsayan TCA'nın misyonu ise lansman gecesinde katılımcılarla paylaşıldı. TCA, bu idealler doğrultusunda Yeşil Manifesto, Türkiye'de Caz ve Doğaçlama Müziği Araştırması ve Türkiye Caz Konferansı projelerini 2022 yılında gerçekleştirmeyi hedefliyor. Caz alanında dünyadaki kapsayıcı çatı kurum olan Avrupa Caz Ağı'nın danışmanlığını ve desteğini yanına alarak bu alanı uluslararası işbirlikleri ile güçlendirmeyi hedefleyen Türkiye Caz ağı üyeleri, caz müziğinin kimliğini ve çeşitliliğini desteklemeyi, bu alandaki farkındalığın artırılmasını amaçlayarak ilginin dünya çapında geniş kitlelere ulaşmasını hedefliyor. İlham aldığı Avrupa Caz Ağı modelini Türkiye ölçeğine odaklayan TCA, faaliyetleri ile alanındaki kurumların ortak sesini temsil ediyor, ifade gücünü artırmaya olanak sağlıyor. TCA, Türkiye'deki caz alanındaki üretim kapasitesini her platformda artırmak amacıyla dernekleştiği yapısında bünyesinde 16 kurumu barındırıyor. Türkiye Caz Ağı'nın kurucu üyeleri arasında; Akbank Caz Festivali, Arter, Babylon, BGST Organizasyon, Borusan Müzik Evi, Bova, Bozcaada Caz Festivali, Caz Derneği, İstanbul Caz Festivali, İstanbul Kültür A. Ş., Pozitif, Salon İKSV, İzmir Kültür Sanat Eğitim Vakfı, The Badau, Urla Caz Festivali, Nardis, Nilüfer Sanat, XJAZZ, Yeldeğirmeni Sanat, Yeniköy Caz Günleri ve Zorlu PSM Touche, SunJazz, Turquazz yer alıyor. Üyeler ilerleyen dönemde gerçekleşecek, Türkiye'den ve uluslararası alandan profesyonelleri bir araya getirecek Türkiye Caz Konferansı çalışmalarını sürdürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunya-dans-gununde-beykoz-kundurada-dans-askina-pina-bausch/", "text": "Beykoz Kundura, 29 Nisan Dünya Dans Günü'nü 14 yıl önce kaybettiğimiz efsanevi dansçı ve koreograf Pina Bausch'a selam gönderecek Dans Aşkına: Pina Bausch adlı film ve sohbet programıyla kutlayacak. Kundura Sahne ve Kundura Sinema ortaklığıyla hazırlanan program, dans tiyatrosu kavramını modern dans literatürüne yerleştiren ve kumpanyası Tanztheater Wuppertal ile ufuk açıcı sayısız esere imza atmış Pina Bausch'un dünyasını hatırlamaya ve anlamaya çağırıyor. 29 ve 30 Nisan'da gerçekleşecek program kapsamında, yaşayan en büyük yönetmenlerden Chantal Akerman imzalı 1983 yapımı One Day Pina Asked... / Bir Gün Pina Dedi ki..., restore kopyasıyla gösterilirken; sanatçı üzerine çekilmiş en son film de olan Dancing Pina / Dans Eden Pina da Türkiye'de ilk kez seyirciyle buluşacak. Programın ikinci günü ayrıca, Pina Bausch'un kendisi kadar ünlü nelken-line adlı dans dizisi, izleyicilerin eşliğinde Beykoz Kundura'nın sahilinde canlandırılırken; Aslı Ildır'ın moderatörlüğünde yapılacak Pina'yı Anlamak ve Anlatmak başlıklı sohbete, dans sanatçısı ve koreograf Leyla Postalcıoğlu ile sinema yazarı ve küratör Müge Turan konuşmacı olarak katılacak. Tüm geliri, deprem bölgesinde yürütülen yardım çalışmalarına bağışlanacak Dans Aşkına: Pina Bausch programı için biletler beykozkundura. com'da."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunya-dans-gununde-flamenkoevinin-kurucusu-melek-yel-ile-konustuk/", "text": "Tarihte keşfedilen ilk sanat dalının dans olduğu rivayet ediliyor. Konuşma dilinin gelişmediği dönemlerde bile insanların duygularını ifade etmek için bedensel işaretlerle anlaşmasının dansa temel oluşturduğu tahmin edilenler arasında. Ruhumuza ve bedenimize her zaman iyi gelen dans sanatını her yıl 29 Nisan Dünya Dans Günü'nde kutluyoruz. Flamenkonun büyüleyici bir dans olduğunu ancak inanarak, samimiyetle yapılan her dans türünün büyüleyici olduğunu söyleyen Flamenko Dansçısı ve Flamenkoevi Kurucusu Melek Yel ile bir araya geldik. Kendisiyle Türkiye'de dans sanatına bakış açısını, Flamenko'yu ve 29 Nisan Dünya Dans Günü'nde Beyoğlu Pinç Pub'da yapacakları etkinliği konuştuk. Çocukluğumda dansa bir eğilimim vardı. Kapı gıcırtısına oynayanlardandım. Çok meraklı, biraz itaatsiz, kendimce oyunlar kuran, kitap okumayı çok seven bir çocuktum. Ortaokul ve lise yıllarımda amatör olarak tiyatro yaptım. Tiyatro çalışmalarında da hep dans bölümleri bana düşerdi. 14-15 yaşlarımda gitar kursuna gittim. Gitar çalmayı beceremedim ama Flamenko gitaristlerini dinledim ve müziği ilk burada öğrenmeye başladım. Paco de Lucia, Paco Pena dinliyordum ve İstanbul'a konser vermeye gelen Paco Pena'nın ekibinde dansçıları seyredince aklımı ve gönlümü çeldi bu esrik devinimler. Büyülenmiştim. Engin Yörükoğlu'ndan ritim dersleri aldım ama ileride dansçı olacağımı hiç düşünmeden gelişti tüm bunlar. Yüzümüzde tebessüm oluşturan neden sorusuna geldik. Çok sık bana bu soru soruluyor, inanın bunun tamamen bilinçli bir karar olduğundan emin değilim. Tüm insanların bir misyonla doğduklarına inanıyorum ve bizler farkında olmadan o yola giriyoruz. Yoksa çocukluğumda bana sorduklarında sinema yönetmeni olmak istiyorum derdim. Ama Flamenko diye bir şeyin varlığını bilmediğim dönemlerdi. Kendi bedenimle yaratabilmek, üretebilmek ve bunu başkalarına aktarabilmek benim için büyük bir mutluluk ve varoluşsal bir süreç. Flamenko Güney İspanya ile tanımlanan bir dans ve müzik türüdür. İspanya bu kültürüne doğru yolla sahip çıkıyor. İçini boşaltmıyor. Devlet ve belediyeler sürekli destekliyor. Bunun bir kültür mirası olduğunun bilincinde. Flamenkoda folklorik bir gösteri izleme düşüncesinden sıyrılıp zile şala ve dile takılmazsanız her birimize çok şey anlattığını göreceksiniz. Hoyrat'ı, Dengbej'i, Bozlak gırtlağını bir Trakyalı neşesini bulacaksınız. Ülkemizde dans bireysel çabalarla ilerleyen bir sanat dalı, devletin öksüz çocuğudur. Sponsor da bulamazsınız. Çünkü kazan kazan mantığının damarlarımıza kadar işlediği bir toplumda sanat ne kazandırıyor olabilir ki... Bu, başka bir bilinç istiyor ve ülkenin bu konuda kat edecek uzun bir yolu var. Detaylara girmek istemiyorum, içler acısı bir tabloyla moralinizi bozmak istemem. İdealist bir gençlik mi geliyor bilemiyorum. Ancak bu gençlerin nasıl baktığıyla değişebilecek bir konu değil. Yükselen değerleri başka bir üst çete belirler ve tüm dünyada da bence böyledir. Ülkemizin de zamanı gelince bu gelişmeleri, değişimleri yaşayacağına inanıyorum. Evet, ilk insan varken, dans vardı, ritim vardı ve birlikte yaşama zorunluluğu vardı. Günümüz insanı da yine aynı şeyi yapıyor. Hayatta kalmak, yaşamını sürdürebilmek adına dış tehlikelerden ruhunu koruyor. Kendisine; kadın ya da erkek olarak yapılmış haksızlıklara, toplumuna karşı yapılmış haksızlıklara meydan okuyor. Bu dünyanın ritmi bu, nefes alış verişimizin ritmi bu. Farklı dil, din, renk, ırk ve kültürlerle birlikte yaşayabilmek; ötekinin farkından beslenmenin ne demek olduğunu, ötekiyle daha zengin olunabildiğini görebilmek. Yüksek sesle söyleyemediklerimizi, dünyanın en eski dili olan beden diliyle anlatmaya devam etmek. Atalarımızdan miras ortak dilimiz olan dansla konuşabilmek. Dans et iyi gelecek çünkü bu senin genlerinde var!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunya-nefes-gunune-ozel-benimle-nefes-al-koleksiyon-kutulari/", "text": "Frankfurt'ta yaşayan dijital danışman ve nefes uzmanı Anıl Altaş Brug ile Brüksel'de yaşayan video sanatçısı kardeşi Atıl Altaş, pandemi, nefes, dijital koleksiyon ve NFT ilişkisine gönderme yaparak 11 Nisan Pazar Dünya Nefes Günü'ne özel, dünyada ilk sayılan inovatif ve özgün bir çalışmaya imza attı. Times Meydanı'ndan Moulin Rouge'a, Piccadily Sirki'nden İstanbul Boğazı'na, Trevi Çeşmesi'ne uzanan bir yolculuk bu aslında... Projenin başlangıç hikayesini Anıl Altasş Brug, Mart ayında, Brüksel'e uzun zamandır görmediğim kardeşimi görmeye gidiyordum ki, birden Fransa'dan gelen yeni mutasyona uğramış bir virüs haberiyle yıkıldım. Belçika sınırlarını kapama kararı aldı. Almanya da yurt dışı çıkış için bir sürü prosedür koydu. Biz de oturduk, kardeşimle uzun zamandır düşündüğümüz Nefes ve NFT projemizi camdan cana şekilnde hayata geçirdik. Aslında yıllardır konuştuğumuz birçok kavram NFT üzerinden yerli yerine oturdu ve Breathe With Me World's First Collectibles Canned City Air NFTs Around The Globe doğdu diye anlatıyor. Projeden elde edilecek gelirin %10'u, yeryüzündeki üç milyon ağaç ve hayvana ev sahipliği yapan ve dünyanın akciğerleri olarak kabul edilen Amazon Yağmur Ormanları'nın kurtarılması için bağışlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunya-sairi-nazim-hikmet-olum-yildonumunde-siirler-ve-sarkilarla-aniliyor/", "text": "İBB, Dünya Şairi Nazım Hikmet'i uzun yıllar unutulmayacak bir buluşmayla anacak. Edebiyat, sinema, tiyatro ve müzik dünyasından birçok sanatçı, ustanın unutulmaz dizeleri ve bestelenmiş şarkıları seslendirecek. İstanbul'un sembol sahnesi Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşecek buluşmaya İstanbullular ücretsiz tanıklık edebilecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı, Demokrasi Yüzyılı etkinlikleri kapsamında düzenlediği Yüzyılın Yüzleri adlı seriye bir yenisini daha ekliyor. Dünyanın en önemli şairlerinden Nazım Hikmet, yıldızlar geçidiyle anılıyor. 3 Haziran Cumartesi akşamı saat 21.00'de gerçekleşecek gecede Ferhat Livaneli orkestrası, Yiğit Sertdemir rejisiyle Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda sahnede olacak. Anlatımını Yetkin Dikinciler'in, dekorunu Barış Dinçel'in üstlendiği Şiir ve Şarkılarla Nazım anma gecesine İstanbullular, 31 Mayıs saat 11.00'den itibaren İstanbul Senin uygulamasından kayıt olarak ücretsiz katılabilecek. İBB Kültür'ün hazırladığı gecede, Nazım'ın unutulmaz dizeleri ve bestelenmiş şarkıları İstanbullularla buluşacak. 'Şiir ve Şarkılarla Nazım' anma gecesinde; Ahmet Mümtaz Taylan, Ali Sürmeli, Bahtiyar Engin, Berkay Ateş, Bülent Emrah Parlak, Can Gox, Deniz Barut, Erkan Can, Erkan Oğur, Fuat Saka, Grup Gündoğarken, Hakan Meriçliler, İlhan Şeşen, Güven Kıraç, Halil Ergün, Hüsnü Arkan, İlkay Akkaya, İsmail Hakkı Demircioğlu Mehmet Erdem, Melihat Gülses, Nükhet Duru, Selçuk Yöntem, Şenay Gürler, Tilbe Saran, Yiğit Özşener ve Zuhal Olcay sahne alacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunya-tiyatrolar-gunu-ulusal-bildirisi-mujdat-gezen-ve-metin-akpinardan/", "text": "ITI Üniversiteler Türkiye Temsilcisi Bilkent Üniversitesi ve ITI Türkiye Temsilciliği Yönetim Kurulu'nun aldıkları ortak karar ile bu yılki Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi ise duayen tiyatro ustaları Müjdat Gezen ve Metin Akpınar tarafından birlikte kaleme alındı. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü sanat emekçilerine, sanatseverlere kutlu olsun. Dionysos şenlikleriyle başlayıp gelişen tiyatro, asırlardır varlığını sürdürüyor. Merkezinde insan olan bu sanat, insan var olduğu sürece yaşayacak. Oyuncu Seyirci Oyun Yazarı. Biz bize benzeyen insanlarla üç yüz elli bin yıldır yeryüzündeyiz. Ancak insanı insan yapan, Bilimdir, Sanattır, Tiyatrodur. Ana malzemesi insan olan bu meslekte, iyi insandan iyi yazar, iyi yönetmen, iyi oyuncu çıkartmak daha kolaydır. Biz değerler sıralamasında, genelde sanatı en üst sıraya koyarız. Özelde tiyatroyu, sanata en yakın düzeyde düşünüyoruz. Çağımızda; üreme içgüdüsü, beslenme içgüdüsü tatmin olduğunda mutlu olanlara başka popülasyonlara verilen adı veriyoruz. Ancak üreme, beslenme açlıklarından başka açlıklar duyanlara, onları üretip onları tükettiğinde mutlu olanlara insan diyoruz. Bilgi iletişim çağı ne kadar gelişirse gelişsin, algoritmalar, yapay zekalar nereye ulaşırsa ulaşsın, Tiyatro insanla yapılır, insanca yapılır, insanlar için yapılır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunya-yerinden-oynar-kadinlar-ozgur-olsa/", "text": "Emeği ile hayatı var eden tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun. Bugünü bir reklam kampanyası sayanları hiç saymadığımız gibi sloganımızı tüm dünyaya yine yeni yeniden haykırıyoruz: Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa! Yıllardır alanlarda hep birlikte attığımız bu slogan, bizlere sadece kadınların gücünü değil aynı zamanda ardı ardına üstümüze gelen saldırıları da anlatıyor. Dünyanın dört bir yanında kadınların haklarına, kazanımlarına saldırı var, çünkü kadınların özgürlüğünün bu eşitsiz, adaletsiz dünyayı nasıl değiştireceğini biliyorlar. İstanbul Sözleşmesi'nden imza çekenler, imza çekilsin diye uğraşanlar, nafaka hakkını gasp etmek için var gücüyle çalışanlar biliyorlar ki kadınlar özgür olduğunda güçleri ellerinden kayıp gidecek. Güç aldıkları patriyarka yıkılacak. Erkekler kadınları kontrol etmek, kısıtlamak, baskı altına almak için şiddet uygular. Çünkü kadınların özgür ve bağımsız hayatlar yaşaması dünyayı değiştirir. Mor Çatı'da yılın her günü, hayatını değiştirmek için mücadele eden, engelleri aşan, hayatını tekrar tekrar kurmaya gücü olan kadınlar olduğunu biliyoruz ve Mor Çatı'ya ulaşanlarla dayanışma kurma şansına sahip oluyor ve birlikte güçleniyoruz. Bu yıl da 8 Mart'ta, bize dünyayı değiştirme gücü veren feminizmi, feminist mücadelemizi kutluyoruz. Özgürlüğümüz ve bağımsızlığımız için hep birlikte, feminist dayanışmamızla mücadele ediyoruz. 8 Mart'ımız kutlu olsun! Dünyayı yerinden oynatacağız!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunyaca-unlu-kontrtenor-andreas-scholl-crrde/", "text": "Barok müziği üzerine uzmanlaşan dünyaca ünlü kontrtenor Andreas Scholl, İstanbul'a geliyor. Şarkı söylemeye doğduğu kentin kilisesindeki çocuk korosunda başlayan zamanımızın en ünlü kontrtenoru Andreas Scholl, 13 Nisan Perşembe akşamı, iki ünlü İtalyan besteci A. Vivaldi ve G. B. Pergolesi'nin eserlerinden oluşan repertuvarla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda müzikseverlerle buluşacak. Sanatçıya, Barak Tal yönetimindeki Tel-Aviv Soloists Ensemble eşlik edecek. Kontrtenor, İsrail'in hızla yükselen genç sopranosu Tchelet Levin ile aynı sahneyi paylaşacak. Konser saat 21.00'de başlayacak. 2015 yılında Landau Sahne Sanatları ile Buchman-Heyman Vakfı'ndan mükemmellik ödülünün yanı sıra Tel-Aviv Belediyesi ve Amerika-İsrail Kültür Derneği tarafından verilen birçok ödülün sahibi olan Tel-Aviv Soloists bugüne kadar; Maxim Vengerov, Ida Haendel, Mischa Maisky, Natalia Gutman ve Tabea Zimmermann gibi çok prestijli solistlerle sahne aldı. Topluluk; Carniege Hall, Konzerthaus, St. Petersburg Philharmonic Hall, Teatro Colon ve Tel-Aviv'deki Mann Auditorium gibi dünyanın en büyük sahnelerinde sıklıkla yer alan orkestra şefi Barak Tal yönetiminde, dünyanın en iyi salonlarıda; Cleveland, Deutsches Symphonie-Orchester Berlin, Boston Senfoni ve Amsterdam Kraliyet Concertgebouw gibi önemli orkestralarla konser verdi. Konser biletlerini 50 100 165 ve 200 TL olarak CRR Konser Salonu Gişe veya Biletix'ten temin edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunyanin-en-kotu-insani-ile-tanismak-icin-sayili-gunler-kaldi/", "text": "74. Cannes Film Festivali'nde Renate Reinsve'nin üstün performansı ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü aldığı, Joachim Trier'nin iki Akademi ödülü adaylığı bulunan ve şimdiden modern bir klasiğe dönüşen filmi Dünyanın En Kötü İnsanı, 13 Mayıs'tan itibaren sadece MUBI'de. Norveçli yönetmen Joachim Trier'nin çok sevilen Oslo Üçlemesinin finali niteliğindeki Dünyanın En Kötü İnsanı, hayatta ne istediğini bulmakla ilgili sonu gelmeyen arayışı anlatan duygusal bir öykü. Renate Reinsve'yi uluslararası bir yıldıza dönüştüren film, sonsuz seçeneklerle dolu gözüken, her şeyin belirsizlikle tanımlandığı 21. yüzyıl ruhunu zekice yakalıyor. Norveçli yönetmenin bir kez daha senarist Eskil Vogt ile güçlerini birleştirdiği, En İyi Uluslararası Film ve En İyi Orijinal Senaryo dallarında Oscar adaylığı bulunan bu güçlü modern zaman anlatısı, ana karakteri Julie ve onun yolunun kesiştiği insanlarla, çağımızı anlama çabasının uzun bir süre daha parçası olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunyanin-ilk-manyetik-bardaklari/", "text": "Keşfetmeye hazır olun! Dünyanın ilk manyetik bardakları silwy çeşitli ödüllerin ve fuar görünümlerinin ardından Türkiye'ye geldi. silwy, dayanıklı, sarsılmaz, açık denizlerden köy yollarına otomobilinizden kendi evinize kadar her yere dökülen, devrilen içecekler endişesini ortadan kaldırıyor. Seyahatleri sırasında, bardakların sabit durmaması, kayması, takırdaması, ürünün yaratıcısı Silke Wagner'ı sarsıldığında bile sessiz kalan bir cam icat etmeye yöneltmiş. Böylece silwy, manyetik tabanlı cam bardaklar ortaya çıkmış. Buluş 2015 yılında piyasaya sunuldu. 2018 yılında Alman İnovasyon Ödülü'ne layık görüldü. Almanya'nın en büyük eyaleti Bavyera'nın dünya çapında ünlü kristallerinden yapılan Silwy manyetik bardaklar, tasarımındaki modern fikirler ile birlikte yeni teknolojiler kullanılarak üretilmektedir. Her bir bardağın tabanı mıknatıs ile donatılmıştır. Yenilikçi, zeki sistem mükemmel bir şekilde entegre edilmiştir. Manyetik bardaklar, bir tür sihir yapılmış gibi sabitlenir ve dengelenir. Yapışan nano jel ped sayesinde gerektiği sıklıkta güvenli bir şekilde her yere yerleştirilebilir ve herhangi bir kalıntı bırakmadan tekrar çıkarılabilir. Böylece her ortamda kaymaya ve kırılmaya karşı emniyet sağlanırken, metal altlıkların her türlü yüzeye yapışabilmesi kullanım kolaylığını artırır. Temizliği de son derece kolaydır. Bardak altlığı temiz su ile yıkanır ve yeni gibidir. Silwy manyetik camlar, gıdalarınızın güvenliği için yüksek kaliteli polikarbonattan ve BPA'sız Tristan plastikten yapılmıştır. Sağlam malzeme sayesinde kırılmayan bardakları içerikle doldurabilir ve dondurucuya bile koyabilirsiniz. Ayrıca, yerden tasarruf sağlayan tamamen yeni akıllı depolama çözümleri sunar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunyanin-ilk-sanal-baskiresim-bienali-engravist-acildi/", "text": "54 ülke, 600'ü aşkın sanatçı ve 7 sanal galerinin katılımıyla gerçekleşecek dünyanın ilk sanal baskıresim bienali Engravist 12 Haziran'da ziyaretçilerine dijital kapılarını açtı. Dünyada yaşanan pandemi süreci nedeniyle evde kalan insanlar, sanat etkinliklerini ve kültür ziyaretlerini internet aracılığıyla evlerine sığdırdı. Sanatın iyileştirici gücünü, pozitif etkiye dönüştürmek, küresel iletişim ve etkileşim döngüsüne katkı sağlamak, uluslararası sanat ortamına erişiminin yolunu açmak amacıyla dijital ortamın olanaklarından faydalanılıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Lütfü Kaplanoğlu'nun kurmuş olduğu ve dört yıldır devam eden, Engravist Etkinlikleri kapsamında, 54 ülke, 600'ü aşkın sanatçının katımıyla gerçekleşen Uluslararası Sanal Engravist Baskıresim Bienali dünyanın her yerinde yaşayan sanatçılar arasında bir köprü olmayı ve baskıresim sanatının farkındalığını arttırmayı hedefliyor. Projenin Kreatif Direktörlüğünü Derya Aydoğan'ın yaptığı Uluslararası Sanal Engravist Baskıresim Bienali www. engravist. art sayfasından ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Uluslararası Baskıresim Etkinlikleri düzenleyen Engravist, 2016 yılında Doç. Dr. Lütfü Kaplanoğlu tarafından kurulmuştur. Engravist ismi, İngilizce oyma, kazıma gibi anlamlara gelen engraving sözcüğü ve yapan, eden anlamı veren ist ekinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Uluslararası İstanbul Engravist Baskıresim Etkinlikleri kapsam ve eylem olarak Türkiye'de ilk olma özelliğine sahiptir. Engravist ile 2016 yılından uluslararası nitelikte 1 sempozyum, çok sayıda workshop ve sergi düzenlenmiştir. Projelerde dünyaca tanınan sanatçılar ve akademisyenlerin yanı sıra genç sanatçılar da yer almıştır. Ayrıca sosyal sorumluluk projelerine de destek verilmiştir. Projelerden ortaya çıkan bildiri kitabı ve eser katalogları ile baskıresim kaynakları oluşturulmuştur. Engravist baskıresim etkinlikleri, ulusal ve uluslararası baskıresim sanatçılarını aynı çatı altında buluşturmayı, alanda bir sinerji yaratmayı amaçlamaktadır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunyaya-umut-dolu-oykuler-sarkisini-unutan-kus/", "text": "Siz hiç şarkısını unutan bir kuş gördünüz mü? Ben görmedim ama Bay Yan Flüt görmüş. Kim mi o? Hani şu ormanın en tehlikeli yerlerinde flütüyle kendi bestelerini çalan ve herkesin üşütük olduğunu düşündüğü şu tuhaf adam canım! Aaa sizin ondan da mı haberiniz yok! O zaman sizi Abdullah Harmancı'nın dünyayı daha güzel kılmanın yollarını arayan kahramanlarıyla dünyayı bir anda güzelleştiren altı öyküsünden oluşan Şarkısını Unutan Kuş kitabı ile tanıştırmak da benim görevim olsun. Bakarsınız sizin de dünyanız güzelleşir, yeni yıla daha da umutlu girersiniz. Herkes uyuduğunda dünyanın öte ucuna uçuyor. Hayatı pahasına, kendini yaşadığı şehrin evcil hayvanlarına adıyor. Şarkısını unutan kuşlar için üzülen bir adam var. Ormanda kuşların kayıp melodilerinin peşine düşüyor. 2007 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın öykücüsü seçilen Abdullah Harmancı'nın yazdığı Şarkısını Unutan Kuş, işte o insanların içinde yer aldığı öykülerin buluşma noktası bir kitap. İçinde birbirinden dost, birbirinden kahraman, birbirinden duyarlı, vicdanlı karakterleri barındıran Şarkısını Unutan Kuş, özellikle kitaba adını veren öyküyle ve Harmancı'nın kendine has mizahıyla kitabın en dikkate değer öyküsü benim gözümde. Siz hiç şarkısını unutan bir kuş gördünüz mü? Ben görmedim ama Bay Yan Flüt görmüş. Kim mi o ? Hani şu ormanın en tehlikeli yerlerinde flüdüyle kendi bestelerini çalan ve herkesin üşütük olduğunu düşündüğü tuhaf adam canım! Herkes onu arıyor, haberciler hatta youtuberlar! Ama onlar ararken Bay Yan Flüt kendi kendine ortaya çıkmasın mı! Üstelik haber merkezinde, spikerin yanı başında! Gökte ararken yerde bulmak tam da böyle bir şey olmalı! Kendisinin bir müzisyen değil de kuş bilimci olduğunu söylediğinde herkesin ağzı da gözü de daha da çok açıldı. Bu şişman, bu bıyıklı adam, ormanda neden yan flüt çaldığını anlattı. Önce kuş türlerinin yok olmasından ve sonra çok daha ilginç bir şeyden! Tarihte ilk defa bir kuşun, dişileri etkilemek için her bahar söylediği melodiyi unuttuğunu söyledi. Devamını en iyisi ben anlatmayayım da Harmancı'nın o leziz cümlelerinden dinleyin. Hem sadece Bay Yan Flüt'ü mü? Tanışacağınız ne iyi karakterler var başka! Kötüyken pişman olup iyiye yönelen de. Mesela ilk öykünün kahramanı Beyefendi Konta Plak! Ne biçim isim demeyin, onunla mutlaka tanışmalı, Murat'ı nasıl diyar diyar dünyanın bir ucundan diğerine uçurup da yeryüzünün iyi insanların da cenneti olduğunu kanıtladığını gözlerinizle görün. Yazın hayatına şiirle başlayan ardından öykücülüğe merak saran ve öykücü olan Abdullah Harmancı'nın okuru içine alan tüm bu öyküleri, özellikle yazarın üzerine eğildiği konular ve ustalıkla kullandığı mizah yönü yüksek diliyle bütünleşerek okuru sarıp sarmalıyor. Timaş İlk Genç etiketiyle yayımlanan bu incelikli hikayelerin her birinin kendine has bir ruhu, dünyaya anlam katan bir güzelliği var. Şarkısını Unutan Kuşun peşinden gidin. Ona şarkısını hatırlatmak için var gücdüyle çabalayan Bay Yan Flüt'e de selam söyleyin."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunyayi-daha-iyi-bir-yer-haline-getirmek-isteyen-cocuklar-icin-yararli-bir-kilavuz/", "text": "Editör ve yazar Jesse Goossens'in irili ufaklı otuz dört afet hakkında tuhaf, tüyler ürpertici ve müthiş bilgilerden derlediği Volkanik Patlamalar ve Taşan Okyanuslar adlı kitabı Linde Faas'ın resimleriyle ve Seda Ateş'in çevirisiyle Can Çocuk'tan çıktı. 9 yaş ve üstü genç okurlar için hazırlanan bu kitap afetlerle ilgili bir kılavuz. Kitap; Bir insan hayata nasıl döndürülür?, Bir orman yangınının yaklaşmakta olduğunu nasıl anlarız?, Bugüne dek yaşanan en şiddetli deprem hangisiydi?, Bir felaket yaşandığında, evinizde ya da semtinizde neler yapabileceğinizi biliyor musunuz? ve benzeri sorulara cevap buluyor. Linde Faas ise bu bilgileri capcanlı ve neşeli desenleriyle sayfalarını çevirmekten keyif alacağımız bir kitaba dönüştürdü. Volkanik Patlamalar ve Taşan Okyanuslar, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek isteyen her yaştan çocuk için son derece yararlı bir kılavuz. Her yıl onlarca çocuk, aileleri alışverişe ya da başka bir yere giderken arabada bıraktığı ve çocuklarının hala arka koltukta olduğunu unuttukları için sıcak çarpmasından ölüyor. Yalnızca Birleşik Devletler'de her yıl böyle 40 ölüm gerçekleşiyor. Bu ölümlerin yüzde 70'inde, kurbanlar 2 yaş altı çocuklar oluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/dunyayi-savasa-surukleyen-uc-kuzenin-hikayesi/", "text": "İngiltere Kralı V. George, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve Rus Çarı II. Nikolay ya da aile arasındaki adlarıyla Georgie, Willy ve Nicky... İngiliz yazar ve belgesel yönetmeni Catrine Clay'in yazdığı Kral İmparator Çar Dünyayı Savaşa Sürükleyen Üç Kuzen, Pan Yayınları'ndan çıktı. Milyonlarca insanın kaderini belirleyen, dünyayı uçurumun kıyısına sürükleyen üç kuzen; çocukluk yıllarında, tatillerde, düğünlerde, doğum günü kutlamalarında, tahta çıkma törenlerinde sık sık bir araya gelirlerdi. Birinci Dünya Savaşı'nı kadar birbirlerine siyasi yorumların aile hayatının olağan dedikodularıyla karıştığı mektuplar yazmışlardı. Catrine Clay, kraliyet mektupları ve günlüklerden geniş ölçüde yararlanarak, kraliyet ailesinin kesişen hayatlarını, aralarındaki çatışmaları, aşklarını, dedikodularını, siyasi farklılaşmalarını ve nihayetinde dünyayı sürükledikleri acımasız savaşın arka planını anlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/durun-bachcede-yaz-festivali-daha-yeni-basliyor/", "text": "İstanbullu müzikseverlerin her yıl heyecanla beklediği günler yaklaştı. Bachçede Yaz Festivali bu yıl da birbirinden güzel konserlerle Sakıp Sabancı Müzesi Fıstıklı Teras'a neşe getiriyor ve herkesi neşeye davet ediyor. 12 Ağustos'ta Çek asıllı besteciler Dvorak ve Janacek'in eserlerinden oluşan özel bir programla festival açılışı yapılacak. Seyircinin çok sevidiği viyolonsel virtüözü Jiri Barta ve şairane dokunuşlarıyla piyanist Terezie Fialova, Dvorak Çello Konçertosunu bestecinin orijinal piyano partisyonları ile bizlere sunacak. 26 Ağustos'ta Davul Zurna Caz ile festival coşkuyla devam edecek. Türk Roman müziğinin kutlandığı ve cazla buluştuğu bu gecede, Gitarist Bilal Karaman yönetiminde usta müzisyenler Ahmet Özden, Hacı Rüstem Çembeli ve Ergün Şenlendirici sahnede olacaklar. Şimdiden söyleyelim, bu konserde yerinizde duramayacaksınız. Festivalimize 10 Eylül'de, dünyaca tanınan Can Çakmur'un piyano resitaliyle güçlü bir kapanış yapıyoruz. Dünya çapında pek çok yarışmada birincilik ödülleri olan piyanist, kariyerini genç yaştan itibaren elde ettiği başarılarla süslemiştir. Dünyanın ve Türkiye'nin pek çok yerinde, önemli şeflerle ve orkestralarla konserler veren Çakmur, özel bir programla bizlerle olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/duygu-asena-roman-odulu-arlin-cicekcinin/", "text": "Türkiye'yi kadın hakları özgürlük ve eşitlik konularında ilklerle tanıştıran Duygu Asena'nın anısına, 2007 yılından itibaren aynı heyecanla verilen Duygu Asena Roman Ödülü bu yıl Servi Nine ve Üç Güzeller adlı romanıyla Arlin Çiçekçi'ye verildi. Doğan Kitap'ın Duygu Asena'nın anısını ve fikirlerini yaşatmak için her yıl düzenlediği Duygu Asena Kadının Hala Adı Yok Roman Ödülü sonuçlandı. Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Asuman Kafaoğlu Büke, Filiz Aygündüz, İhsan Yılmaz, Sibel Oral ve Elif Tanrıyar'dan oluşan seçici kurul, yaptığı toplantıda Arlin Çiçekçi'yi, Servi Nine ve Üç Güzeller adlı eseriyle ödüle değer gördü. Jüri, ödül gerekçesinde; hikaye anlatıcılığında gösterdiği ustalık, Türkçe kullanımındaki yetkinliği, yoğun gerçeklik duygusu, bu topraklarda yüzlerce yıldır kadına ve doğaya uygulanan şiddetin değişmediği gerçeğini İstanbul'daki küçük bir park üzerinden anlatmadaki mahirliği ve kadının adını bulabilmesi, var olabilmesi için sunduğu önermeleri göz önünde bulundurmuştur. Adının yanında anılmayı bile yüklü bir mesuliyet saydığım Duygu Asena adına verilen bu kıymetli ödüle Servi Nine ve Üç Güzeller romanımın layık görülmesinden onur duyuyorum. Duyduğum bu onuru ve tarifsiz mutluluğu ise başta Duygu Asena'nın simgelediği tüm değerlere olmak üzere, bana ve romanıma bu kıymeti atfeden saygın jüri üyelerine ve 2007 yılından bugüne kadar bu ödüle layık görülmüş değerli yazarlara karşı ömürlük bir sorumluluk olarak kabul ediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/duygu-asena-roman-odulu-nermin-yildirimin/", "text": "Gazeteci, yazar Duygu Asena anısına her yıl verilen Duygu Asena Roman Ödülü bu yıl Nermin Yıldırım'a veriliyor. Türkiye'yi kadın hakları özgürlük ve eşitlik konularında 'ilk'lerle tanıştıran Duygu Asena'nın anısına, 2007 yılından itibaren verilen Duygu Asena Roman Ödülü seçici kurulu bu yıl, Yıldırım'ın 'Ev' adlı romanını ödüle değer gördü. Doğan Kitap'ın Duygu Asena'nın anısını ve fikirlerini yaşatmak için her yıl düzenlediği 'Duygu Asena Kadının Hala Adı Yok Roman Ödülü' sonuçlandı.. Yıldırım, Ev adlı romanıyla ödüle değer görüldü. Yıldırım ödül konuşmasında, Ödülün maddi karşılığını ise şiddet gören kız kardeşlerimle dayanışmak için evvelce sevgili Gaye Boralıoğlu'nun da yaptığı gibi- Mor Çatı Vakfı'na bağışlıyorum açıklamasında bulundu. Edebiyatı ve kız kardeşliği kendine ev bellemiş biri olarak, bu ödülün benim için manası çok büyük. Kalemimi, hayatını kadın mücadelesinin görünür kılınmasına adamış olan Duygu Asena'nın kıymetli adıyla onurlandıran değerli jüri üyelerine, Doğan Kitap'a ve elbette tüm okurlara gönülden teşekkür ediyorum. Bu ödülün manevi karşılığını ömrüm boyunca kalbimde taşıyacağım ve ona layık olmaya çalışacağım. Ödülün maddi karşılığını ise şiddet gören kız kardeşlerimle dayanışmak için evvelce sevgili Gaye Boralıoğlu'nun da yaptığı gibi- Mor Çatı Vakfı'na bağışlıyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/duygu-gencag-teen-titans-godan-daha-eglenceli-bir-kitap-ceviremem/", "text": "Netflix&Cartoon Network dizisi Teen Titans Go!'nun Türkçede yayımlanan ilk çizgi romanı Duygu Gençağ çevirisiyle Dinozor Genç kitaplığındaki yerini aldı. Kitabı, çevirmeni ve aynı zamanda bir Teen Titans Go! hayranı olan Duygu Gençağ ile konuştuk. Tiranlar ileri! Teen Titans Go! severlerini heyecanladıracak bir haberimiz var: Tuhaf ve sıradışı zekaların ürünü bu Cartoon Network animasyon serisinin çizgi romanlarından biri, Duygu Gençağ çevirisiyle Türkçeye kazandırılarak raflardaki yerini aldı. Yazar kadrosunda Jorge Corona, Ben Bates, Lea Hernandez, Chris Gugliotti; çizer kadrosunda ise Jeremy Lawson, Ben Bates, Lea Hernandez ve Chris Gugliotti bulunan Teen Titans Go! Parti, Parti! kitabı, Mayıs ayında, Ayrıntı Yayınları'nın gençlere özel kitaplığı Dinozor Genç etiketiyle piyasaya sunuldu. Zıpır karakterlerle dolu kıpır kıpır bir çizgi roman. O enerjiyi yakalamadan kitabı asla çeviremezdim sanıyorum. Hatta bir şey itiraf etmeliyim! Bu kitap benim yayımlanan ilk çeviri kitabım ama daha öncesinde Dinozor Genç için bir çizgi roman serisinden başka bir kitap çevirmiştim. Kitap, incelemeye gittiğinde editörümden bir not geldi. Eski kelimeleri daha az kullan Duygucum. O an anladım, kitaba uyum göstermem gerek. Aynı hatayı Teen Titans Go!'da yapmamak için çeviriye başlamadan önce dizinin bölümlerini defalarca izledim, çok fazla okuma yaptım, DC ve Marvel filmlerini de açıp açıp izledim. Çizgi romanın çok ayrı bir dünyası var. Kesinlikle daha kusurlu olmaları diyorum. Diziyi izlerken Batman'le dalga geçtikleri bölümlere de bayılıyordum hatta. Yani öyle bir takım ki Batman'le bile alay edebiliyor. Kitapta da Süpermen'e ve diğer DC kahramanlarına eşek şakası yaptıkları bir bölüm var. Cyborg'un Silikon Vadisi'nde bir start up şirketinin başına geçmesi bölümü var. İnanılmaz karakterler. İyi ki de artık öyle sıkıcı çocuklar değiller. Örneğin; Red Kit'i hem izledik hem okuduk. Ama şimdi okusam bile ne beni ne de gençleri, çocukları etkileyebiliyor. Hatta Red Kit'i fazla ataerkil, maço bulanlar da olacaktır. Çizgi romanda karakterler çok güçlü çizilip anlatılıyor. Fakat değiştirilmeye de bir yandan çok müsaitler. Bu değişimi sonuna kadar destekliyorum. Teen Titans Go!, Michael Jelenic ve Aaron Horvath tarafından hayata geçirilmiş ABD yapımı bir animasyon televizyon dizisi. İlk olarak Teletoon tarafından Kanada'da 6 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan dizi, Amerika'da 23 Nisan 2013, Türkiye'de ise 1 Haziran 2015'te seyircisiyle buluştu. Bir DC karakteri olan Robin ve takımının saçma maceralar etrafında şekillenen gündelik hayatının işlendiği dizide, yapımcılar deyim yerindeyse el atmadık mesele bırakmıyor. Ayrıca alışıldık DC karakterlerinin 2013'ten itibaren Michael ve Aaron'un ellerinde bambaşka kimliklere büründüğünü görüyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ebrar-karakurt-kendi-yolumuzda-kadinlara-ilham-veriyor-dedim-olabilir/", "text": "Milli Voleybolcu Ebrar Karakurt hayatta karşısına çıkan engeller olabileceğini ama bu engelleri aşabileceğini Dedim olabilir diyerek Elidor reklam filminde gümbür gümbür anlatıyor! Bir reklam filmini övecek değiliz ama markanın genç kadınlara hayallerine giden yolda destek olmak amacıyla başlattığı Kendi Yolumuzda projesi gerçekten ilham verici. Ve kadın rol modellerin arasına katılan Karakurt'un kısa pembe saçlarıyla reklamın yüzü olması umudumuzu saklı tutuyor. Türkiye'de her 10 genç kadından 6'sı hayallerimle aramda engeller var diyor. Bu veriden yola çıkarak hayallerine giden yolda genç kadınlara destek vermek için Kendi Yolumuzda projesini hayata geçiren Elidor, genç kadınlara hikayesiyle ilham kaynağı olacak rol modeller arasında milli voleybolcu Ebrar Karakurt'un eklendiğini eğlenceli bir reklam filmiyle duyurdu. Voleybol sahasında gördüğümüz Ebrar, reklam filmi boyunca karşısına çıkacağı söylenen tüm engelleri aşabileceğini Dedim olabilir diyerek anlatıyor. Elidor, Toplum Gönüllüleri Vakfı ve Udemy iş birliğiyle hayata geçirdiği Kendi Yolumuzda projesi kapsamında genç kadınlara eğitim bursu ve farklı alanlarda eğitim içeriklerine erişim desteği sunuyor. Elidor ayrıca TOG ve ICRW desteğiyle hazırlanan kişisel gelişim içerikleri sayesinde de genç kadınları ilham alabilecekleri Gülse Birsel, Meriç Aral, Ece Çiftçi, Aleyna Hadımoğlu, Emine Yiğci, Dilara Gevrek gibi rol modellerin hikayeleriyle buluşturuyor. Hayallerinin önünde uzun bir yol olduğunu görerek, vazgeçen, çekincede kalan tüm genç kadınların cesaretlenmelerini, pes etmeyip hayallerinin peşinden gitmelerini teşvik etmek isteyen Elidor, genç kadınların hayal kırıklıklarına değil gerçeğe dönüşen yepyeni hikayeler yazmalarını destekliyor. Medina Turgul DDB imzalı filmin yönetmen koltuğunda Sedat & Umut oturuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ebru-nihan-celkanin-rejisiyle-nora-bir-bebek-evi-nilufer-kent-tiyatrosunda/", "text": "Henrik Ibsen'in Nora: Bir Bebek Evi adlı oyunu yeni sezonda Nilüfer Kent Tiyatrosu tarafından sahneye konuyor. Ancak bu sefer Nora Helmer'ın hikayesi Stef Smith'in radikal yorumuyla ve Ebru Nihan Celkan'ın rejisiyle sahneye taşınıyor. Henrik Ibsen'in bir Norveç kasabasında geçen, coğrafi ve dönem olarak bize oldukça uzak gibi görünen ama maalesef ki eleştirisinin günümüzde bile bu topraklarda ve dünyanın her yerinde geçerliliğini sürdürdüğü Nora: Bir Bebek Evi oyununun metninde, başta Nora ve Torvald olmak üzere, karakterlerin özellikle de toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde nasıl sıkışıp kaldığını ve davranışlarını bu rollere göre biçimlendirdiğini gözlemleyebiliyoruz. Ancak Stef Smith, toplumsal cinsiyet rollerinin bireyler ve ilişkileri üzerindeki baskılarını göstermenin biraz daha ötesine geçiyor ve kapitalizmin etkilerine de güçlü bir vurgu getiriyor. Üç farklı zaman diliminde göreceğimiz Nora, farklı dönemlerin dünya düzenlerinde bireylerin yaşadıkları problemleri güncel ve radikal bir yorumla seyircisine sunuyor. Daha önce hem Ibsen'in hem Smith'in yorumu olmak üzere pek çok kez sahnelenen ve uyarlanan, yakın geçmişte bir örneğine de İBB Şehir Tiyatroları'nda rastlayabileceğimiz ''Nora: Bir Bebek Evi'' yeni sezonda güncel yorumuyla Nilüfer Kent Tiyatrosu tarafından seyirciyle buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/edebiyatta-35-yilini-kutlayan-sevim-ak-ile-son-kitabi-kuslu-koy-uzerine-soylestik/", "text": "Yıllardır yazıyor, emek emek ince ince işliyor kitaplarını çocuklar için. Türk edebiyatının üretken yazarlarından Sevim Ak, yazın hayatının ve daha da önemlisi çocukların hayal dünyasındaki 35. yılını kutlarken yine Can Çocuk etiketiyle yeni kitabı Kuşlu Köy ile karşılıyor okuru. Giderek yok olan doğanın nimetlerini yarattığı usta işi hikayesiyle hatırlatırken unuttuklarımızı keşfetmeye davet etmeyi de ihmal etmiyor. Ak ile hem yeni kitabını hem de edebiyatla dolu dolu yaşadığı 35 yılını konuştuk. Pandemi döneminde karantina kısıtlamaları uygulanırken sokaklar sessizleşti. İnşaat gürültüleri kesildi, yollardan arabalar, ses çıkaran makineler geçmez oldu. Evimin salon penceresinin önünü kaplayan çınar ağacında önce minik serçeler, sakalar belirdi, geveze cikcikleri müziğim oldu. Yavaş yavaş kargalar, ispinoz, bülbül, saksağan, yalıçapkını ve adını bilmediğim çeşitlilikte kuşlar bu koca çınarda toplanmaya başladılar. Ağacın sakin duran yaprakları kuş kanatlarıyla titreşirken, sesi envai çeşit kuşun korosuna dönüştü. Bu dönüşüm beni çok heyecanlandırdı ve düşündürttü. Çok eski değil belki 10 seneden de az süre önce Kadıköy'ün bahçeli binalarının olduğu Feneryolu- Bostancı sokaklarında dolaşırken baştan ayağa kuşa kesmiş ağaçlara hayranlıkla baktığım anımsadım. Bazı sokaklara papağan dolu ağaçlarını seyretmeye giderdim hatta. Aradan geçen süre içinde bu semtlerde kentsel dönüşüm başlamış, gürültü, toz, egzos kuşları usulca çekmiş ağaçlarımızdan. Yavaş yavaş bizi sarmalayan habitat ıssızlaşmış, biz güncelin işaret ettiği başkaca uyaranlara dalmışız, alışmışız kuşların seyrelmesine. İşte Kuşlu Köy öyküsü tam da buradan başladı. Yeşil saçlı kadın bir doğa aktivisti. Doğa olaylarını, türlerin çeşitliliğini incelerken doğaya insan eliyle verilen zararları görüp önlem alınması konusunda uyarı yapan, girişimci, eylemci bir kadın. Yavaş yavaş yok oluşlara alışmak, şimdiki hayatımızı sorgulamayı bırakmak demek. Ancak dışardan bir ses, geçmişten bu güne giden yolda kaybettiklerimizi arayışa çağırdığında silkinebiliyoruz. İşte o zaman geçmiş defterlerimizi karıştırmaya kalkınca kayıp listemizin çook uzun olduğunu fark ederiz. Yeşil saçlı kadın bıraktığı mektupla, saksılara diktiği atalık tohumlarla sandıklarda gizlenmiş kültürel hazinelerin ortaya çıkmasını sağlıyor, köylülere şimdiyi yaşarken geçmişi unutma, diyor adeta. Son yıllarda çocuk-genç aktivistlerin parlemento önünde, iklim zirvelerinde gençliğimi yok ediyorsunuz diye bas bas bağırmaları boşuna değil. Sanayi öncesi dönemde dünyanın ortalama sıcaklığı 13.5 dereceyken, bugün 14.5 dereceye çıkmış durumda. Son 10 yılda 1.1 derece artış gösterdi. Buzul çağına bundan sadece 5.5 derece azken girilmiş. Yani ilk bakışta az gibi görünen bu artışlar atmosfer için çok önemli. Ben de genç iklim aktivistlerinin yanındayım, insan eliyle yaratılan iklim krizinin önlenmesi için öncelikle petrol, kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanımının azaltılmasını, büyük sanayi işletmelerinde ciddi dönüşüm gerektiğini düşünüyorum. Kloroflorohidrokarbonların kullanımından vazgeçerek ozon tabakasındaki deliğin kapatılması mümkün olabildi. Yarın çok geç olmadan, gezegenimizdeki biyoçeşitlilik daha fazla azalmadan, göçler artmadan... vs tüketim odaklı değil ihtiyaç kadar yaşamlara geçilmesi gerektiğine inanıyorum. Fosil yakıt devlerinin yalanlarla gizlemeye çalıştığı gerçekleri, giderek yaygınlıklarını arttırma çabalarını gördükçe geleceğe dair umutlarım köreliyor. Ben de kitabın ruhuna uyan, hayal gücü gelişmiş, atmosfer yaratmada usta bir illüstratörle buluşmaktan çok mutluyum. Kitabı oluştururken düşündüğüm çizerlerle takvimimiz uyuşmayınca başlangıçta hayal kırıklıkları yaşamıştım. Tam, artık hikayem bir kitaba dönüşmeyecek diye hayıflandığım noktada Öykü'nün gönderdiği desenler editör ekibimize ve bana işte bu, dedirtti. Kısa sürede ortaya içimize çok sinen bir çalışma çıktı. Öykü, satırlardaki yan öykülerden tadına doyulmaz şiirsel atmosferler, karakterler yarattı. Sabırla, ince ince işlenmiş, her baktığımızda yeni detaylar keşfettiğimiz desenleriyle hikayeme can kattı. Hayat bizi umutla, umutsuzluk kutupları arasına sokar, çıkarır. Hatta umutla umutsuzluk aynı yerde durur. Mesele, umudun mu umutsuzluğun mu peşinden gidileceğidir. Umutsuzluk yaratan durumları yaratıcı ve üretken potalarda dönüştürüp yaşam deneyimine dönüştürmek mümkün. Omuzlarıma çöken yaşam sevincimi emen karamsarlıktan nasıl bir miKrokosmos yaratarak çıkabilirim sorusunu sorarım hep. Çocuk bakışı ve mizah böyle zamanlarda kurtarıcımdır. Çocukları, Yaşam sürdükçe en karanlık durumlarda bile tutunacak güçlerimiz vardır, fikrine yöneltirken kendimi de umutlandırırım. İlk öykülerimi kendime yazdım, kimseyle paylaşmadım. Benim kendimle konuştuğum, iç derinliklerimi keşfettiğim, yetişkin gerçekliği ile çocuk idealizmi arasında sıkıştığım zamanlarda içimdeki çocuğa yazıldılar. İlk kitabımın çıkışı bu özel dünyayı başkalarına açma denemesiydi. Şimdi'den yani bugünün çocuk yazını alanının dinamiklerinden o günlere baktığımda o günlerdeki Sevim'in varoluşsal süreçle evrilmiş yazma eylemini naif, samimi ve sahici buluyorum. İyi ki yavaş yavaş, yaşamdaki çelişkileri, zenginlikleri keşfede keşfede, sorunları eleştirel bir süzgeçten geçire geçire iğneyle kuyu kazar gibi yazmışım. 35 yıl sürmesinin nedeni belki de hala bu keşif sürecinin devam etmesi ve piyasa koşullarına bağlı çalışmalara alışamamamdır. Öncelikle çocukluğumun, gençliğimin geçtiği mahallelerin beni küçük yaşta çok değişik, hatta sıra dışı insan portreleriyle tanıştırdığını söyleyebilirim. Edebiyat küçük yaşlardan beri yanıbaşımda oldu. Teknik bir eğitim görmeme rağmen roman, öykü türündeki kitaplar hep çalışma masamda, başucumda vardı. Ayrıca sanat-kültür olaylarını izlemeyi, sergi, müze gezmeyi, başka ülke kültürlerini tanıtan gezilere çıkmayı çok sevdim. Günlük gazetelerin bu dünyada olmaz dedirtecek haberlerini keser saklarım, şehirde sokak aralarında, doğada ormanlarda dolaşmayı severim. Meslek olarak biokimya uzmanlığını seçmiştim. O alanda 25 yıl boyunca çalışırken çocuk edebiyatıyla ilgilendim. Eğer edebiyat bağım olmasaydı biyokimya alanımda üst çalışmalar yapardım. Masamın üstünde bazı ajandalar var. Birine her gün yapacağım işlerin listesini yazarım. Birinde çalıştığım dosyalardaki metinlere girebilecek küçük ayrıntılar, yapacağım bir konuşma için alınmış notlar, okuduğum kitaplardan aldığım notlar vardır. Bir diğerinde katılacağım etkinliklerin listesi, yeni baskı yapan kitaplarımın listesi, kütüphaneye almayı düşündüğüm ve aldığım kitapların listesi... gibi çizelgeler yer alır. Yazdığım öykü ve romanların arka planında güçlü, kararlı ve dengeli bir duruş olmasını önemserim. Çevreye duyarlı, ırk, din, dil, cinsiyet, etnik köken ayrımı gözetmeyen, evrensel değerlere saygılı, savaşa, şiddete, doğaya, canlılara katliama karşı çıkan, umudu diri tutan bir anlayış bu. Çocuklara yetişkinler için kullandığımız dil ve anlatımın dışına çıkarak yazarız. Her yaşa gündelik hayatta karşılaşılan meselelerin anlatımı için farklı bir dil kurmak gerekir. Çocuğun deneyimlemediği konulardan onlara yetişkinlere söz eder gibi edemeyiz. Zor konular, uygun dil ve anlatım özellikleri kullanılarak çocuklara aktarılabilir. Benim de kendimi sınırladığım, yazarken zorlandığım meseleler var elbette. Öykülerimin sinema filmi olarak kurgulandığı bir düş görmedim. Görsel olarak tanımlanmış karakterler, kitabı okuyan herkesin hayalinde farklı farklı tasarladığı karakterleri sınırlıyor. Ben okur zihninde oluşan görüntülere ket vurulmasını istemem açıkçası. Dokuz yıl önce aile evini çocuk kütüphanesine ve kitap etkinlik alanına dönüştürdünüz. Bilmeyenler için biraz bundan da bahsedelim istiyorum. Çünkü bir dolu etkinlik de düzenliyorsunuz. Kardeşim Behiç Ak'la Ev Kütüphanemiz adında bir çocuk-gençlik kütüphanesi oluşturduk. Edebiyatsever dostlarla, yazar, çizer, editör, eğitmenlerle odağında kitap olan etkinlikler düzenleyip çocukların kitaplarla kurdukları bağı güçlendirmek istedik. Başlangıçta Kadıköy Feneryolu'nda bahçe katı dairemizdeydik. 2023 Mayıs'ında Kadıköy Belediyesi'nin AlanKadıköy'de yer alan Idea Çocuk merkezine sadece 5000 kitabımızı taşıdık. Artık pazar hariç her gün 9.00-17.00 saatleri arasında orada kitap okunabilir, ödünç alınabilir. Okurlar çalışmalarımızı evkutuphanemiz instagram sayfasından takip edebilirler. Hafta içi ve sonu 3 yaştan 15 yaşa kadar etkinliklerimize ilgili kitapları okuyarak katılabilirler. Kitap kulüplerimizde Antropolog, Çevirmen Dr. Tülin Sadıkoğlu ve Can Çocuk Yayın Yönetmeni Mehmet Erkurt liderliğinde her ay birer kitabı tartışmaya açıyoruz. Bu kulüplere yakın kentlerden, uzak semtlerden çok sayıda okur katılıyor. Büyüme sürecinde çocuklara eşlik eden edebiyat eserlerinin kişilik gelişimine, eleştirel bakış ve akıl yürütmede etkilerini bu sayede gözlemleyebiliyoruz. Ben ilk kitabımla 1987 yılında zamanın saygın ödüllerinden Akademi Kitapevi Çocuk edebiyatı ödülüne aday oldum. Yazarlık serüveninin başında bir genç olarak özendirilmek değerli bir armağandır. Bu ödül benim çocuk edebiyatına daha hızlı ve hevesle girişimi sağladı. Sonrasında kendim herhangi bir ödüle talip olmadım. En iyi ben mi yazıyorum, başkalarından iyi miyim, gibi sorular hiç sormadım. Ödülleri değil, yazma eylemi süresince geçirdiğim aşamaları, öğrenmelerimi, tanıklıklarımı, küçük-büyük keşiflerimi önemsedim, benim ödüllerim onlardı. Oğuz Tansel Ödülü kendiliğinden 35 yıllık yazın hayatıma bir övgü gibi geldi. Sırtımı sıvazlamak, ruhumu okşamak gibiydi. Pek olmuyor. Biz ayrı ayrı ortamlarda yazıyoruz, kitaplarımız çıktıktan sonra okuyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/edip-canseverin-oteller-kenti-siiri-sahnede/", "text": "İBB Şehir Tiyatroları, İstanbul Şiirle Buluşuyor başlığı altında, şairler ve şiirleri üzerinden oluşturulan özel mekan ve ses evreninde yeni bir anlatıyı seyircisine sunuyor. İlk şair Edip Cansever ve Oteller Kenti şiiri, 11 Aralık 2022 Pazar günü saat 18.00'de seyirciyle buluşacak. İBB Şehir Tiyatroları, İstanbul Klasiklerle Buluşuyor ismiyle tanımladığı 2022-2023 tiyatro sezonunda, tiyatro edebiyatının yerli ve yabancı klasiklerini seyircisiyle buluşturmaya devam ediyor. Shakespeare'in Hamlet, Moliere'in Tartuffe, Arthur Miller'in Cadı Kazanı ve Suat Derviş'in romanından Gülriz Sururi'nin uyarladığı Fosforlu Cevriye, tiyatro seyircisinin de özlediği kalabalık kadrolu klasik oyunlar olarak sahnelenmeye başladı. Çok kısa sürede biletleri tükenen oyunlar, seyircinin de yoğun ilgisiyle karşılaştı. İstanbul Şiirle Buluşuyor, repertuvar oyunlarımızın yanında şair-şiir eşleşmesi üzerinden geliştirilen yeni ve farklı bir etkinlik konseptini seyircinin ilgisine sunuyor. Seyirci, bir yönetmen ve oyuncular eşliğinde, dekor, kostüm, müzik ve görsel tasarımla birlikte sahne imkanları kullanılarak, şairin şiir evreninin içerisinde oluşturulacak bir mekana davet ediliyor. Her şair ve şiiri için, bir yönetmenin ve sanatsal ekibin yorumuyla farklı bir etkinlik gerçekleştirilecek. Şairin ve şiirin izinde gelişecek bu etkinlikler, Edip Cansever ve Oteller Kenti şiiri ile başlıyor. İkinci Yeni şiirinin öncüleri arasında kabul edilen Edip Cansever (8 Ağustos 1928 28 Mayıs 1986), 58 yıllık ömründe çıkardığı 17 şiir kitabı yayımlamıştır. Cemal Süreya'nın dizeleriyle, Yeşil ipek gömleğinin yakası / Büyük zamana düşer / Her şeyin fazlası zararlıdır ya / Fazla şiirden öldü Edip Cansever anlattığı şair Edip Cansever'in şiiri bir tutku halinde yaşayışı ve imgelem dünyası sahneye taşınıyor. Hümay Güldağ'ın uyarlayıp yönettiği Oteller Kenti'nde müzik tasarımı Hüseyin Tuncel'e, dekor tasarımı Cihan Aşar'a, kostüm tasarımı Ahsen Nur Doğan'a, efekt tasarımı Metin Küçükyılmaz'a, ışık tasarımı Uğur Yıldız'a, görsel tasarım Yakup Altay'a ve koreografi Arda Alpkıray'a ait. Oteller Kenti'nin oyuncuları Hüseyin Köroğlu, Hümay Güldağ ve Aslı Şahin. Piyanoda Orçun Tekelioğlu, solist olarak Berfu Aydoğan etkinliğin müzikleri için sahnede yerini alıyor. Oteller Kenti, konsept ve konusu şöyle: Her şair, kelime ve anlamdan örülü bir evrendir. Şiir, bu evrene yapılan farklı yolculukların rotasıdır. İstanbul Şiirle Buluşuyor başlığı altında, şair-şiir eşleşmesinin oluşturduğu bu özel ve öznel evrenin içerisindeki seslerden kurulu sahnede yerimizi alıyoruz. İlk şairimiz, Edip Cansever ve Oteller Kenti şiiri. İkinci Yeni'nin özgün şairleri arasında kabul edilen Cansever'in dramatik şiirleri arasında yer alan Oteller Kenti, şiirin mekan ve ses özellikleri üzerinden yeniden kurgulanıyor. İstanbul Şiirle Buluşuyor etkinlikleri ücretsiz olarak sahnelenecek. İlerleyen zamanlarda şairlerin özel ve anlamlı günleri ve tematik özel günler de dikkate alınarak bir program hazırlanacak. İBB Şehir Tiyatroları, ilk olarak seçilen 30 şair arasından bu sezon Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Atilla İlhan, Cemal Süreya, Gülten Akın gibi şairleri İstanbul Şiirle Buluşuyor başlığı altında seyircisiyle buluşturacak. Etkinlik davetiyeleri gişelerden, https://sehirtiyatrolari. ibb. istanbul/ adresinden ve İBB Şehir Tiyatroları mobil uygulamasından temin edilebilir. Etkinlikler Kadıköy Müze Gazhane Meydan Sahne'de seyirciyle buluşacak. İlk şair Edip Cansever ve Oteller Kenti şiiri, 11 Aralık 2022 Pazar günü saat 18.00'de seyirciyle buluşacak. Her ayın 2. haftası Oteller Kenti seyirciyle buluşmaya devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/edip-canseverin-siirleri-sahnede-sevda-bir-ates-buldu-sende/", "text": "İş Sanat'ın edebiyatı müzikle birleştiren şiir ve hikaye dinletileri, Edip Cansever'in eserlerinin yer aldığı Sevda Bir Ateş Buldu Sende başlıklı şiir dinletisi ile sezonu tamamlıyor. İmgelerin şairi Cansever'in Sonrası Kalır, Eylülün Sesiyle, Kirli Ağustos ve Yerçekimli Karanfil şiirlerinin de seslendirildiği dinletinin ilk gösterimi İş Sanat'ın YouTube kanalında ve internet sitesinde 10 Mayıs saat 20.30'da yapılacak. Atilla Birkiye'nin hazırladığı, müzik yönetmenliğini Serdar Yalçın'ın üstlendiği, Mehmet Birkiye'nin sahneye uyarladığı dinletide şiirler, Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek tarafından seslendiriliyor. İş Sanat'ın pandemi sebebiyle çevrim içi sürdürdüğü 21. Sezonunda yayınladığı Nazım Hikmet Bir Tren Kalkar Haydarpaşa Garı'ndan, Gülten Akın Kestim Kara Saçlarımı, Cahit Sıtkı Tarancı Düşten Güzel başlıklı şiir dinletileri ile Sait Faik Abasıyanık Her Şey İnsanı Sevmekle Başlar, Haldun Taner İnsan Sadece Bir Araç başlıklı hikaye dinletileri İş Sanat'ın YouTube kanalı ve internet sitesi üzerinden yıl boyunca ücretsiz izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ediz-hafizoglu-bence-muzisyen-olmayi-dusunen-genclerin-cogu-artik-bundan-vazgececek/", "text": "Ediz Hafızoğlu müzikle hemhal olanların çok iyi bildiği, birbirinden özgün projelerde; kalbinin neredeyse tamamını ortaya koyan ve sihirli parmakları ile yüzlerce albümde çalmış bir müzisyen. Ona dair tanımlar birbiri ardına sıralanıyor; davulcu, besteci, prodüktör, söz yazarı ve hatta endüstriyel tasarımcı. Üretkenlikte disiplinler arası enerjisini daima yedeğinde taşıyarak kaliteyi, yaşam mottusu haline dönüştürüyor ve oradan da eserlerine aktarıyor. Balkanların rüzgarıyla Türkiye'ye gelip Kabataş Erkek Lisesi'nin vazgeçilmez davulcusu olarak başladığı bu serüvene, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nde okuyarak görsel sanatları da dahil etti. Her daim üretmekten başka bir derdi olmadığının da altını çizdi. Onu yakından tanıyanların, mesafe ve sınır tanımayan dostu olarak da özel bir yeri var. Pandemi sürecinde bu yıl ikinci defa kutladığımız Dünya Caz Günü kapsamında Ediz'le bir araya geldik. Ona Pandemi döneminde sanatla yaşamak mümkün mü? diye sorduk. Ne olursa olsun, iyi ki sanat var! düşüncesinden yola çıkarak yeni projelerini ve Kaş'ta kurduğu sihirli yaşamını konuştuk. Her şeye inat, 30 Nisan Dünya Caz Günü kutlu olsun! Allah'tan pandemi öncesi günlerimizi hakkını vererek yaşadık da ah keşke şunları da yapsaymışız, diyecek bir durumda değilim yoksa çoktan kafayı yakmıştım. Soruna gelirsek; zaten sanatın herhangi bir dalında yer alıp dünyanın neresinde olursak olalım, geçinmek çok kolay değildi. Tabii ki daha gelişmiş ülkelerde yaşayanlar bize göre daha iyi şartlara sahiplerdi ama yine de neredeyse eşit koşullarda yaşıyorduk. Pandemi ile birlikte hepimiz aynı cehennemin içine düştük. Devletin sanatçıları çok az düzeyde desteklediğini biliyoruz; Avrupa ülkeleri başta olmak üzere, onun dışında hepimiz için hayat çok zor geçiyor. Maddi tarafı, psikolojik tarafı, sosyal tarafı... Hepsinden ayrı ayrı tokatlar yiyoruz. Sanatla uğraşanlardan çokça fire verdik, bu işe gönül verecek, mesela müzisyen olmayı düşünen gençlerin çoğunun da bundan vazgeçeceklerini düşünüyorum. Burada tam olarak bir kaos yaşıyoruz. Gündem her gün değil her saat değişiyor. Çok zor bir ülkedeyiz. Bir ülkeyi, bir ortamı, neyse orası, güzel yapan insanın sevdikleri, ailesi, arkadaşlarıdır. Burada sevdiğim insanlar olmasa açıkçası bu saçmalıklara katlanmazdım. Her günümüz en az bir kadının bir erkek tarafından öldürüldüğü haberlerle, bir tarihi yerin yıkılıp katledilmesiyle, bir ormanın maden ocağına çevrilmesi ve daha nice haberlerle geçiyor. Çok şey değişti hayatımda. Kırklı yaşıma geldiğimde nedense bazı şeyleri daha fazla düşünür oldum. Anne ve babamın biri bebek, iki çocukla 30larının başında o göçü yaşamaları... Bizim çocuk olarak tüm hayatımızı, düzenimizi, arkadaşlarımızı, evimizi, kedimizi, köpeğimizi bırakıp yeniden bir hayat kurmaya çalışmamız... Çok zor bir süreçmiş. Bunları daha yeni düşünmeye başladım. Nedense arkama bakmadan hayatta kalıp elimden gelenin en iyisini yapmaya ve hayattan geri kalmaya çalışmışım. Pandemi sayesinde daha fazla düşünecek zamanım oldu sanırım. İşin müzik tarafına gelirsek, Kabataş Erkek Lisesi ile birlikte aslında geride bıraktığım tüm arkadaşlarımın yerine, senin de içinde olduğun yeni arkadaşlarım oldu. Herkesten birçok şey öğrendim. Derste ilk kez duyduğum Nirvana parçası Lithium; orkestrada davul çalmaya başlayıp Efe'nin bana, babasının plak koleksiyonundan kasete çektiği Frank Zappa, Deep Purple, Uriah Heep parçaları. Yatakhane'de şimdi rahmetli olan Barış'ın Metallica ve Megadeth kasetlerini dinletmesi; Burak'ın Pantera ve Death kasetlerini Wolkman'ime tıkması ile tüm müzikal yolculuğum değişti. Uzaktan herkese; her şey çok güzel, basit ve kolay görünür. Yaptığımız iş gibi. Ne güzel geziyorsunuz işte, diyorlar ya turnelere ve konserlere gittiğimizde. Oysa ki biz oralara çalışmaya gidiyoruz. İşimiz olduğu için de turist gibi gezemiyoruz; ya dinlenmek gerekiyor ya soundcheck ya da bir yerden bir yere transfer olmamız. Kaş'ta yaşamak da öyle. Tatile gelenler burada bir hafta geçiriyor ve nasıl olur da burada yaşayıp hala denize girmediğime inanamıyorlar. Arkadaşlar, ben burada yaşıyorum. Sürekli çalışan biri olarak buraya tatile gelenler gibi sıkıştırılmış bir program yaşamıyorum. Arkadaşlarımla akşamüzeri, gün batımına bira içmeye gidiyorum. Bazen denize girdiğimiz de oluyor. Buraya gelip yaşamak demek bir sürü şeyden vazgeçmek demek. Herkesin yapabileceği bir şey değil. Bu açıklamaları yaptıktan sonra kendi açımdan bana çok iyi gelen şeyleri de söyleyeyim. Burası bence bir cennet. Doğasıyla, yürüyüş parkurları ile az nüfusu, trafiğin olmaması, tek başınıza kalmak istediğinizde haftalarca kimseyi görmeden yaşayabileceğiniz, huzur içinde bol bol çalışabileceğiniz, kitap okuyup, pazardan alışveriş yapıp güzel yemekler yapabileceğiniz şahane bir yer. Az kaldı, stüdyo işleri de bu yaz sonuna kadar biter; sonbaharda Nazdrave albümü dahil her şeyi artık evimizde kaydediyor olacağız. Bir kuralım yok açıkçası. Kapılıp gidiyorum bahtımın rüzgarına. Beni birilerinin alıp kendi dünyalarına götürmesini seviyorum, benim yazdığım müziklerde de ben arkadaşlarımı alıp kendi diyarlarıma taşıyorum diyelim. Çocukken ve ergenlik çağımızda çok saftık. Resmen kirlendik. Bir sürü koku sindi üzerimize. Eskisi kadar pozitif değilim artık. Kalabalık arkadaş gruplarıyla, sürekli birileri ile bir şeyleri paylaşan biriyken artık bunları daha az yapıyorum. Daha fazla yalnız kalıp nefes almaya ihtiyacım oluyor. Böyle giderse zaten 3-5 kişiyle görüşüp günlerimi yalnız yaşayan biri olarak insanların, O da kafayı yedi, kimseyle görüşmüyor artık dediği biri haline geleceğim. Tüm bu psikoloji, ne yazıp çiziyorsam onlara yansıyor. Ama tabii ki müzik hayal kurarak çıkıyor ortaya. Yazılan veya çalınan her şey de sürekli insanın o anki psikolojisini yansıtmıyor. İyi şeyler de hayal ediyor insan, hem geçmişte yaşadıklarını hem de yaşama ihtimali olanlarını. Nazdrave parçaları geliyor. Lin Records'tan bir belgesel müziği yayımlayacağız önümüzdeki günlerde. Bir de Ebru Ceylan'ın Konuşan Resimler / Ebedi Edebi Projesi'ne müzikler yazdım. Her hafta mutlaka yeni birkaç parça yazıp hem motivasyonumu korumaya çalışıyorum hem de kafamdaki projeleri gerçekleştirmeye çalışıyorum. Caz, kendisinden önceki ve sonra ortaya çıkan müziklerden farklı olarak, doğaçlamayı merkezine alan bir müzik türü. Hem melodik hem armonik hem de ritmik olarak, baştan sona doğaçlama temeli üzerine kuruludur. Beni de en çok etkileyen tarafı bu olmuştur. Önceden planlanmayan, o anda ortaya çıkan bir müzik nasıl heyecanlı olmasın ki... John Coltrane'in külliyatı, Elvin Jones'in müziğe etkisi, benim için bu stilde olmazsa olmazların başında geliyor. Bu albümde biz de Nazdrave olarak yer aldık. Pandemi döneminde sadece bu albüm için bestelediğim bir parçaydı. Davul kayıtlarını Düşler Akademisi içinde yer alan MUME'de yaptım. Diğer enstrümanları da herkes neredeyse orada gerçekleştirdi. Parçayı yazarken gözümün önüne bir tek fotoğraf geldi. Sun Ra'nın bir traktör römorku üzerinde İstiklal Caddesi ortasında performansı ve etraflarının insan seli olması... İlk Babylon'da çalarken davulu girişe en uzak yere kurdurup açısını da duvarda yer alan bu postere doğru verirdim. Çalarken gözüm o resme kayardı. Benim için özel duygulara sebep olan bir an fotoğrafı. Ben de müziği yazarken o anı yaşatan bir parça hayal ettim. Ne kadarı yansıdı bilemem ama benim için özel ve değerli bir parça oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/efsane-hoca-kayihan-guvenin-anisina-biz-isimize-bakalim/", "text": "Geçtiğimiz günlerde hayata veda eden Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin efsane hocası Kayıhan Güven'i, İngiltere'de yaşayan öğrencisi Fulya Çiğdem anlatıyor. Biz işimize bakalım! derdi. Olan bitene isyanımızı bir güzel dinler, sonrasında yorum olarak bu bilge cümleyi söylerdi. Yaşamın kodlarını çözmüş, bin nasihate değer tek bir cümle! Yıllardır ne zaman hayal kırıklığına uğrasam, hayatın önüme attığı taşlara takılıp düşsem, gücüm azalsa bu sözü tekrarlarım kendime. Onun gibi çalışmak, hayata Kayıhan Hoca gibi direnebilmek için. Röportaj peşinde koşarken karşılaştığımız olumsuzluklarda, özel hayatlarımızda yaşadığımız çalkantılarda, hatta fakülte içindeki sıcacık odamızdan bahçedeki barakaya atıldığımızda da öyle davranmıştık. İşimize bakmıştık. Yağmur altında üzerimize poşet geçirip boya badana yaparken, o soğuk, rutubetli kulübeye yerleşirken, eski mekanımız için ah ederken hocamızın kanatlarıydı bizi ayağa kaldıran. O varken sorun yoktu, sadece çözüm vardı. Şubat ayı sonlarına doğru; Nişantaşı'ndaki Roman çiçekçi kadınlardan aldığı, baharı müjdeleyen, açık sarı ve beyaz renkli, mis kokulu fulya çiçekleriyle ajansa gelirdi. Mevsimi boyunca, solan demetin vazodaki yerini mutlaka yenisi alırdı. Nergis türünün muhteşem kokulu bu güzel bitkisini her fırsatta koklar, içimize çekerdik. Mutlu olmak için öyle çok sebebimiz vardı ki! Son çıkan önemli CD'leri mutlaka aldırırdı. Bir sabah Orhan Gencebay Klasikleri adlı, 1998 yapımı CD'yi müzik setine koydu. Sonra dedi ki: Bu adam Türkiye'nin en büyük sanatçılarından biridir. Arabesk müziğin kralıdır. Dinlenmesi gerekir. O günden sonra sık sık kulak verdik, Batsın Bu Dünya, Bir Teselli Ver, Kaderimin Oyunu diye diye şarkılara eşlik ettik. Ajansın önünden o anlarda geçenler arabesk müzik dinlediğimizi duyunca ne düşünmüştür bilinmez ama biz Kayıhan Hoca sayesinde tanımadığımız, kalıplara sokulmuş, ötekileştirilmiş dünyalara böyle daldık. Onları merak ettik, keşfettik, sevdik, içlerinde yoğrulduk. Her gün hayata, insana, Türkiye'ye hatta dünyaya dair yeni bir şey öğrendik ondan. Aklımızı, ruhumuzu doyurmakla yetinmez, karnımızı da doyururdu. Kendi elleriyle nefis menemen pişirir, mangal yapar, pilav günleri düzenlerdi o barakada. Yakınlardaki pastaneden sıcacık poğaçalar, misafirimiz gelecekse de kuru pasta sipariş ederdi. Masa tenisi seti ısmarlamıştı. Madem ki bu geniş mekana taşınmıştık, o zaman tepe tepe kullanmalıydık! Masamızı kurmuş, Kayıhan Hoca'yla oynadığımız tenis maçlarında yenilgilere doyamaz olmuştuk. Gün bitimindeyse, ajansı kapatan MİHA'lılar; Kayıhan Hoca'yla fakülteden başlayıp Nişantaşı'ndan Harbiye'ye, oradan Taksim'e, bazen de Beyoğlu'na, Tünel'den Sirkeci Garı'na uzanan eğlenceli bir eve dönüş yolculuğuna çıkardı. Bu yürüyüşler esnasında şayet yağmur yağıyorsa, şemsiyesi olmayanları ısrarla kendininkinin altına çağırırdı. Kısaca, o her koşulda öğrencilerine kol kanat gererdi. Kimimiz yolculuğun bir noktasında gruptan ayrılır, kendi yolumuza; dolmuş ya da otobüslerimize giderdik. O vakit gelene kadar da türlü konu hakkında konuşur, yargılamayacağını bildiğimizden aklımızı kurcalayan en saçma soruları bile sorma imkanı bulurduk. Bazen de sırf hocayla biraz daha vakit geçirebilmek uğruna yolumuzu uzatır, farklı vesaitler kullanarak semtlerimize ulaşırdık. ... Yüzü kederli... pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış adamı... Sait Faik Abasıyanık'ın ruhunu her adımda hisseder, büyük ustayı yad ederdik. Dünyanın en eski ikinci metrosu unvanına sahip tarihi Tünel'e ulaştığımızdaysa, füniküler sistemiyle çalışan vagonun kapıları kapanmadan yetişebilmek için turnikelerden aceleyle geçer, doksan saniyelik Karaköy seyahatimize başlardık. Galata Köprüsü'nde, sağlı sollu dizilmiş olta balıkçılarının; içi kefal, çinakop, istavrit, sarı kanat, mırmır dolu kovaları arasında bir boşluk bulur, Tarihi Yarımada'yı alıcı gözle seyre dalardık. Bir iskeleye yanaşan, bir diğerinden kalkan vapurları izler, İstanbul Boğazı'nın havasını derin derin içimize çekerdik. Birkaç lokma peşinde daireler çizerek kanat çırpmayı, ara sıra yüzmeyi, birbirleriyle kapışmayı iş edinmiş gürültücü martıları dinlerdik. Boynumuzdaki fotoğraf makinelerine sarılır, gözlerimizin beğendiği birkaç kareyi ölümsüzleştirmek adına deklanşörlerimize basardık. Eminönü'ne vardığımızda balıkçı teknelerinden, denize karşı bol soğanlı ekmek arası uskumru balığı yemekse yolculuğumuzun olmazsa olmazıydı. Nihayet, iliklerimize kadar yaşayarak vardığımız Sirkeci Garı'ndan banliyö trenine biner, Bakırköy İstasyonu'na kadar hem Kayıhan Hoca'ya hem de kendine has manzarasıyla güzergah boyu akıp giden hayata eşlik ederdik. Tarih kokan bu eski trenlerden denize, surlara bakar; Eveeettt abilerim, ablalarım, diyerek lafa başlayıp, bir fiyatına beş kalem, yara bandı, türlü araç gereç satmaya çalışan seyyar satıcıları dinlerdik. Kapı kollarına tutunarak yolculuk eden çocuklar için endişelenir, uğradığımız istasyonları -Cankurtaran'ı, Kumkapı'yı, Yedikule'yi, Kazlıçeşme'yi- konuşur, beynimize yeni röportaj konularının tohumlarını ekerdik."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/efsanevi-body-butter-yenilendi-ustelik-vegan-the-body-shop-sunar/", "text": "Gerçek güzelliğin kalpten geldiğine inanan The Body Shop, kusursuz ciltlere sahip olmak adına her mevsim birbirinden eşsiz ürünler sunmaya devam ediyor. The Body Shop'un 1992 yılında ilk kez piyasaya sürdüğü Body Butter'lar, yenilenen ambalajları ve formülleriyle raflarda yerini aldı. Her yaşa ve cilt tipine uygun geliştirdiği ürünleriyle tüm ihtiyaçlara yanıt veren The Body Shop şimdiye kadarki en besleyici ve sürdürülebilir yeni Body Butter serisi ile karşınızda! %100 geri dönüştürülmüş plastik ve alüminyum kapaktan üretilen yeni seri, kavanozundan kapağına kadar tamamen geri dönüştürülebilir olması özelliğiyle, The Body Shop'un şimdiye kadarki en sürdürülebilir serilerinden biri olarak konumlanıyor. Ambalajlarıyla birlikte formülleri de değişen Body Butter serisinin tüm ürünlerinde nemlendirici etkisiyle bilinen shea yağı bulunuyor. The Body Shop'un ilk olarak 1992'de ilk kez piyasaya sürdüğü Body Butter bugün o kadar çok seviliyor ki, dünya genelinde her 3 saniyede 1 adet satılıyor. En az %95 doğal kaynaklı içerikle yapılan, cilde 96 saat nem veren ve sürdürülebilir ambalajlarla tasarlanan yeni Body Butter serisi, aynı zamanda The Vegan Society tarafından da tescilli. Yerel Adil Ticaret programı ile Hindistan'dan gelen mango tohumu yağı, Gana'dan shea yağı ve Brezilya fındığı yağından üretilen Mango Body Butter, %96 doğal kökenli bileşenlerle kuru ciltte daha yumuşak, pürüzsüz ve beslenmiş bir his bırakırken, cilde doğal görünümlü bir ışıltı verir. Ganalı kadınların cildini kuru Sahra rüzgarlarından korumalarına yardımcı olmak için nesillerdir kullanılan Shea Body Butter, zengin dokusu ve yüksek yağ içeriği ile ciltte yoğun bir nemlendirme sağlar. Uygulandığı anda cilde nüfuz eden hindistan cevizi aromalı body butter ise, yüksek etkili nemlendirici özelliği sayesinde cildinizin uzun süre yumuşak ve pürüzsüz olmasını sağlar. 96 saate kadar nemlendirme özelliği sunan Coconut Body Butter, kuru ciltler için oldukça idealdir. Kusursuz ciltlere sahip olmak adına her mevsim birbirinden eşsiz ürünler sunmaya devam eden The Body Shop'un yeni yıldız içeriği avokado, cildi nemlendirerek tenin pamuksu bir yumuşaklığa sahip olmasına ve ciltte kaybedilen yağ oranını geri kazandırmaya yardımcı olur. Kuru ciltler için mükemmel bir vücut nemlendiricisi olan Avocado Body Butter, 96 saat nem ile cildi besler ve korur. %95 oranında doğal kökenli içeriklerden üretilen ürün nem, koku ve dokusuyla, kuru ciltlere daha yumuşak, pürüzsüz ve besleyici bir his verirken, tende doğal görünümlü bir ışıltı sağlar. The Body Shop'un kusursuz bir cilt vadeden ürün serisini kullanmak da oldukça kolay. Temizlenmiş cildinizi yumuşak bir havluyla kuruladıktan sonra, cildinize The Body Shop Body Butter'ı uygulayın. Dirsekler, dizler ve ayaklar gibi kurumaya meyilli yerlere bolca sürebilirsiniz. Cildinizin yağı çekmesi için kısa bir süre bekledikten sonra, teninizdeki kusursuz yumuşaklığı hissedeceksiniz. Dünyanın dört bir köşesinden topladığı en kaliteli içerikleri, tecrübe ve özenle harmanlayarak sunan The Body Shop, birbirinden eşsiz ürünleriyle her türlü ihtiyaca yanıt vermeye devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/eger-2020-bir-saat-olsaydi/", "text": "HoHoOuch ile tanışın. Hepimiz gibi Noel Baba'nın da bu senesi kelimenin tam anlamıyla rayından çıktı. Kafası yılbaşı dilekleri ve hediyeleriyle meşgulken gözlerini son mesajları kontrol etmek için bir anlığına yoldan ayırdı ve bom! Kızağı karlara gömülen Noel Baba yerinden fırladı. Neyse ki iyileşebilmek için dinlenirken yardımcıları hediyelerin gönderimi için var gücüyle çalışıyor. Noel Baba'nın kırmızı kıyafeti ve minimal ibreler saatin beyaz kadranında yerini buluyor ve transparan, kar tanesi desenli bir kayışla tamamlanıyor. Sınırlı sayıda üretilen bu tasarım sade, şık ve bir yılbaşı kazağıyla şüphesiz harika duracak. Hiçbir yere gitmemek için süslenmek, moda dünyasının yeni kendini iyi hissetme yolu. Ve yeni Swatch Yılbası Koleksiyonu size bir partiye gitmek için hazırlanma motivasyonu aşılayacak, zira bazen bir parti için hazırlanmak partinin kendisinden bile daha eğlenceli. Grilerin ve doğal renklerin başrolde oldugu sonsuz renk paletini unutun. BLUMINO, MULTILUMINO, LUMINESCENT ROSE ve BLUE SPARKLE'ın da aralarında bulunduğu 15 parlak ve ışıltılı saat arasından tercihinizi yapın. Her kadranda 150'den fazla parıltı göz alıyor, ışıltılı kayışlar daha fazla parlaklık getiriyor ve süslenmenin verdiği mutluluk hissini kutluyor tek başınıza olsanız bile. Yürü ve ışılda. Zaman her şeyden önce onu nasıl değerlendirdiğinle ilgili."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/egitim-kulesinin-usta-oyuncusu-intikam-hirsiyla-sahaya-iniyor/", "text": "Indoor Kim'in yazdığı, Bluepic'in resimlediği, Eğitim Kulesi'nin Usta Oyuncusu 1, şehirdeki gizemli bir kulede tüm dünyayı ele geçiren canavarlara karşı özel bir eğitimden geçen avcıların macerasını konu ediyor. Ancak kitabın esas öznesi, 12 yıl boyunca bu kulede esir hayatı süren Hyeon-Wood Kim adlı süper oyuncu. Ve kitabın meselesi de onun şahsi meselesini aydınlatmak! Indoor Kim'in yazdığı, Bluepic'in resimlediği, Athica Books'tan Yonca Kocadağ çevirisiyle yayımlanan Eğitim Kulesi'nin Usta Oyuncusu 1 kitabının hikayesi işte böyle başlıyor. Birileri tarafından şehrin gri atmosferinde tüm gizemiyle yükselen kulede aldıkları fiziksel ve zihinsel eğitimin ardından normal dünyaya geri dönen avcıların tüm dünyayı ele geçirmeye niyetli canavarlara karşı giriştikleri mücadeleyi anlatıyor. Bu mücadelede bir kişiye özel bir rol atfederek olayları onun eksenine kilitleyen Eğitim Kulesi'nin Usta Oyuncusu 1, olası bir gelecekten haberleri ele alarak, intikam duygusuyla dolup taşmış Hyeon-Wood Kim adlı bu özel oyuncunun, kendisini o Kule'ye kimin, neden hapsettiğinin sebebini bulma macerasını bol aksiyonlu sekansları, hız kesmeyen temposuyla sayfalarına taşıyor. The Walking Deadten fırlamış bir sahneyle açılıyor Eğitim Kulesi'nin Usta Oyuncusu 1. Şehirde kaos hakim. Adım başı her yerde canavarlar ve onlardan kaçmaya çalışan insanlar var. Televizyon kanalları helikopterden canlı yayınlarla bu macerayı yayınlıyorlar. Ancak insanlar için durum o kadar ümitsiz değil. Zira Eğitim Kulesinden mezun olmuş, süper yeteneklerle dolu kahramanlar insanlık için bir umut ışığı olarak canavarları alt etmek için canla başla savaşıyor. Her biri toplum tarafından birer idol haline gelen avcılar için gündüz kuşağı programları bile yapılıyor. Fakat kimse, süper güçleri olmasa da birer süper kahraman kadar etkili bu insanların neden Kuleye sokulduklarını, ne amaçla eğitildiklerini bilmiyor. Ortada görünmeyen bir büyük patron var. Tüm dünyada var olan Eğitim Kulelerinde, böyle süper insanlar yetiştiriyor ve onlar üzerinden inanılmaz paralar kazanıyor. Ayrıca avcılar, birer derneğe üyeler. Bir nevi sendika gibi çalışan bu dernekler, hesapta avcıların haklarını koruyor gibi görünse de onların da altında bit yenikleri geziniyor. Her zaman, her yerde hangi avcının hangi seviyeye geldiğin ya da gelemeden ruhunu teslim ettiğini, avcılardan hangisinin üye olduğu derneğin bölgesinde asayişin berkemal olduğu konuşuluyor. Kapalı kapılar ardında bunlar yaşanırken Eğitim Kulesinin unutulmuş ismi Hyeon-Wood Kim tam 12 yıl sonra Kuleden çıkıyor. Üzerinde pijamadan bozma bir eşofman takımı, ayağında terlikleriyle pespaye bir görünüme sahip bu genç adamın sahaya inişi, avcılar ve arkalarındaki kodamanlar arasında infiale sebep oluyor. Zira Hyeon-Wood Kim, şu ana kadar Eğitim Kulesindeki en yüksek karneye sahip olan oyuncu. Onun seviyesini gören herkes gözlerine inanamıyor. Herkes ondan çekinmeye başlıyor ancak diğer yandan da kuyusunu kazmak için türlü planlar yapıyor. Yenilgi yüzü görmemiş canavarlara kapıştırıyorlar. Çıkılması imkansız labirentlere sokuyorlar. Kimsenin aklına gelmeyecek tuzaklarla onu alt etmeye çalışıyorlar. Tüm bunların bir sebebi var elbette: Eğer Hyeon-Wood Kim, hayatına bu tempoyla devam ederse, diğer avcıların ekarte olma ihtimalleri var. Ancak Kim, bunların hiçbirini, hiç kimseyi umursamadan karşılarına çıkan tüm engelleri aşıyor, tüm canavarları terlikli bacakla atılmış tekmelerle öldürüyor. Çünkü Kim'in nihai bir amacı var: Onu Eğitim Kulesinde kimin tıktığını ve 12 yıl boyunca orada türlü eziyetlere maruz kalmasını sağlayanı bulmak ve intikamını almak. Ve görünüşe göre; şimdilik onu yolundan alıkoyacak kimse yok! Eğitim Kulesi'nin Usta Oyuncusu 1, üstü kapalı bir intikam hikayesinin ilk ayağı. Yazar Indoor Kim, işlemek istediği konuyu dengede tutarak Kulenin ve Kim'in geçmişi hakkında üstün körü bilgiler vererek hikayenin merak dozunu dengede tutuyor. 12 yıl boyunca zindan gibi bir kulede kalarak, intikam hırsıyla dolu bir insana, olağanüstü güçler ve haddinden fazla bir hırs yüklemeyip, onu yetenekleri hariç- diğer avcılarla kader ortaklığı yaptırarak kitabı normal bir zemine oturtuyor. İlk sayfadan itibaren gizem ve macerayla dolu olan Eğitim Kulesi'nin Usta Oyuncusu 1in devamı için beklemede kalmanızı öneririz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ekin-bernay-performans-sirasinda-zaman-yok-sadece-var-oluyorum/", "text": "Uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul sanatçısı Ekin Bernay'ı uzun zamandır takip ediyorum. Nihayet onunla bir söyleşi vasıtasıyla buluşarak hem performans sanatıyla ilgili biraz daha fazla bilgi sahibi oldum hem de onu tanıma şansı elde ettim. Aynı zamanda dans ve hareket psikoterapisti olan Bernay ile Londra'daki Tate Modern'de gerçekleştirdiği performans ve atölye çalışmasından yola çıkarak sanatının beden ve zihin üzerindeki etkilerini konuştuk. Değerli hocam Ankara Devlet Opera ve Balesi Çocuk Bölümü'nü yıllardır yöneten Ömür Uyanık, Samsun'da bir okul açtığında 8 yaşındaydım. Ankara'ya taşındığımda çocuk balesine başladım. Bir yandan uzun yıllar yanında yetiştiğim çok önemli bir eğitmen olan Tunç Özşakar hocam ile caz dansı tanıma şansım oldu. Devlet Balesi'nin ilham veren birçok dansçısını bize tanıttılar. Hem Tunç Özşakar'a lise yıllarımda asistanlık yaptım hem de üniversitede hafta sonları Kayseri'ye ders vermeye gidiyordum. Nike'ın Dance2LA yarışmasını kazandım. Los Angeles'ta başlayan, sonra Amsterdam, Paris, New York gibi şehirlere yayılan birkaç sene boyunca Nike'ın sporcusu ve modeli olarak yaptığım çalışmalarım bana dünyada dans adına olanları gösterdi. Bu yıllar içerisinde de turneler ve farklı sahne deneyimlerim oldu. Londra'ya taşındığımda farklı okullardan farklı stiller üzerine dersler almaya devam ettim. Far From the Norm kumpanyasına girdim, onlarla hala danışman olarak çalışıyorum, BLKDOG eserimizle Olivier Ödülü'nü aldık. Dans Terapisi üzerine yüksek lisansımı yaparken hareketin özünü ve anlamını bir kere daha anladım ve kendimi ifade etmek için dansın ötesinde de söyleyeceklerim olduğunu fark ettim. Simge Burhanoğlu aynı yıllarda Performistanbul'u kurmak istiyordu ve beraber bu yola başladık. Böylelikle performans sanatı da pratiğimin ve ifade alanımın bir parçası haline geldi Uzun bir yolculuk oldu ama dans benim için hiçbir zaman hobi değildi. Klasik bir eğitimim olmasa da kendimi geliştirmek için hep çalıştım. Aslında olabildiğince birbirinden ayırmamak istiyorum. Özünde beden ile çalışıyorum. Dans terapisti olarak okullarda ve şizofreni tanısı olan bireylerle uzun bir deneyimim var. Oradaki çalışmalarımda odak noktası birlikte çalıştığım kişiler, benim üretim ve sanatım değil. Sanatçı olarak ortaya koyduğum paylaşımlarda benden dışarıya çıkması gereken aktarımların odak noktası. Dansa odaklanan projelerde ise bir koreograf olarak olabildiğince özgür hareketi barındıran işler yapmaya çalışsam da form devreye giriyor. Önümüzdeki yıllarda bu tanımlamaların ötesinde bir yerde, tek bir gerçeklikte buluşmaları üzerine çalışmalarım devam ediyor. Projenin küratörü Annie Bicknell benimle iletişime geçti. Rowdy SS ve Thomas Heyes, Rebecca Bellantoni de önceden birlikte ürettiğim sanatçı arkadaşlarım. Hepimiz farklı nedenlerle bu projede yer almak için seçildik. Aslında Bruce Nauman sergisine bir cevap olarak hazırlandı çalışmamız ama içinde bulunduğumuz zaman, pandemi ile ilişkimizi ön plana çıkardı. Yeni gerçekliğimizi göz ardı etmek imkansızdı. Evet tam da bu his. İçinde bulunduğumuz şu anki fırtına ve insan olma halinin verdiği tüm fırtınalar içinde bir insan bedeni. Hayat ile ilişkim üzerine birçok duygum gizli orada. Bazen ona karşı bazen onunla beraber. Her zaman olan şey oldu ve geçmem gereken boyuta geçtim. Ben performans boyutundayken hiçbir şey zor veya kolay gelmiyor, her şey olması gerektiği gibi, zaman yok, sadece var oluyorum. Bu projedeki tek farkı film ile çalışıyor olmaktı, ne almam gerektiğini biliyordum, hepsini çekmek için bir günüm vardı; çoğu çekim neredeyse tek seferde gerçekleşti. Aynı zamanda atölye çalışmasının açılışı hariç hiçbir bölümde kurgu kullanmadım. Böylece olabildiğince an içerisinde beraber kalabildik. Biraz yıldızlar arası iletişim kurmak gibi. Işığın ulaşması zaman alıyor ama havada asılı, bekliyor. Performans ve Dans Terapisi yöntemlerimi birleştirmeye çalıştım. Sanki bir odada sizinle berabermişiz gibi birlikte bir yolculuğa çıkmak istedim. Önce hazırlık, sonra derinleşme, özgürleşme, aynı ana gelmek, zamanı yavaşlatmak ve fark etmek... Aslında çok ciddi kodlamalar var içerisinde ama büyüsünü bozmak istemem, ne hissettirdiği daha önemli. En son bölüm ise hayatın içerisine yayılmak istediğim bölüm. An, doğa, yalnızlık, insan, birçok şey ile ilgili. Türkiye'de yavaş yavaş anlıyoruz. Performistanbul bu konuda ciddi çalışmalar yapıyor. Bu çalışmaların bir kısmını görmüyor bile bazen izleyici fakat ciddi bir emek veriliyor. Ben bir tek Türkiye'de değil uluslararası sanat camiasında bile anlaşıldığını düşünmüyorum. Belki her şeyi anlamamız gerekmiyor ama saygı duymak ve alan açmak önemli. Çok kıymetli sanatçılar hayatını buna veriyor. Perfomans sanatı, büyük kitlesel etkiler yaratabilecek çok güçlü bir sanat formu. Evet benim klinik çalışmalarım genellikle ağır vakalar üzerine. Londra'da hastaneden çıkıp toplum içerisinde adaptasyon süreci içinde birlikte yaşama alanları var, grup çalışmalarım orada sürüyordu. Maalesef pandemi sebebiyle ara vermek zorunda kaldık. Çalıştığım okulda ise yine en çok desteğe ihtiyaç duyan çocuklarla oluyorum. Dans ve Hareket Psikoterapisi grup veya bireysel olabilir. Ben haftada bir kere görüşüyorum ancak farklı planlamalar da yapılabilir. Bireyin veya grubun ihtiyaçlarına göre, kendi yaklaşımımız kapsamında bir ilişki kuruyoruz. Hareketi, sanatı, müziği, oyunu kullanarak belirli temalar üzerinde çalışıyoruz. Doğru kullanmak dediğimizde büyük bir genelleme yapmış oluyoruz. Her bedenin ihtiyaçları farklı. Ama hepimiz olabildiğince içinde bulunduğumuz bu güzel, zengin, güçlü kabuğu sevebilirsek daha huzurlu olacağımıza inanıyorum. Elbette kolay değil; sosyal medya, gerçek dışı güzellik standartları, cinsiyet rolleri, toplum baskısı gibi bedenimizle aramıza giren birçok konu var. Ama en azından mümkünse yalnız kalabildiğimiz zamanlarda kendimizi sevmeye çalışalım. Aynaya bakıp güzel şeyler söyleyelim. Nefesimizin değerini bilelim. Dans edebiliyorsak edelim, edemiyorsak gözlerimizi kapatıp dans ettiğimizi hayal edelim. Eğer gezegenimizde insan yaşamı devam ederse uzun vadede ciddi bedensel devrimler yaşanacak dünyada. İçinde olduğumuz bedeni ele geçirmeliyiz, yorgun uyurgezerler olmak yetmiyor yaşamaya. Her şey evrilmesi gereken yere evriliyor. Bir yandan daha erişilebilir gibi görünüyor. Ama bence yine de uzak. Daha yakına girmeli, bir şekilde reklamların yaptığı gibi kamusal alanları işgal etmeli. Elbette reklamlar da yaratıcılık içeriyor ama her şehirde en büyük billboardlarda ve ekranlarda sanatçıların eserleri olsaydı farklı şeyler konuşuyor olurduk diye düşünüyorum. Farklı şeyler konuşmamız lazım. Gezegenimiz bile bizden mutsuz. Üretmemiz ve sevmemiz lazım. Bu sürecin bilincimizde yeni kapılar açtığını görüyorum ama bundan sonra kurmak istediğimiz dünya önceki sistemlerden ne kadar farklı ne kadar duyarlı olacak bilemiyorum. Bu tamamen Performistanbul'un vizyonu ve Simge Burhanoğlu'nun inancı ile gerçekleşmiş önemli bir adım. Ve tabii ki sevgili Agah Uğur'un yenilikçi ve korkusuz sanat ilgisi. Hem girdiğim koleksiyondan mutluyum hem de açtığımız kapıdan. Performans, CABININ ve Azra Tüzünoğlu'nun küratörlüğünde Takımyıldız teması altında gerçekleşen 7. Çanakkale Bienali'nde, Agah Uğur koleksiyonundan bir seçkinin yer aldığı Hiç istemeden ama seve seve adlı sergiye dahil oldu. Troya Müzesi'nde yeniden hayat bulması şimdiden bu attığımız adımın performansın kalp atışları ve sanatçının değeri için ne kadar önemli bir potansiyel taşıdığını bize gösteriyor. Performans, çıktıları ve kalıntıları ile koleksiyonlarda yer alıyor elbette ama tekrar gerçekleştirme hakkı özel bir durum. Koleksiyoner ile özel bir anlaşma yapılıyor ve tüm sınırlar en ince detayına kadar konuşuluyor. Eğer ikimizden biri ölürse ne olacak gibi çok kişisel ve mahrem konular da var içerisinde. Yani performansın yapısıyla ve inceliğiyle, hassasiyetle sanatçı ile koleksiyoner arasında gerçekleşen karşılıklı bir güven anlaşması, bir bağ. Evet sonbaharda paylaşacağımız bir performans için Londra'daki başka bir müze ile heyecanlı bir araştırma sürecine başladım. Önümüzdeki 6 ay buna odaklanıyor olacağım. Aynı zamanda birkaç senedir gerçekleştirmek istediğim bir sergi üzerine de çalışıyor olacağız Performistanbul ile. Klinik çalışmalarım da yoğun ilerliyor, temmuz sonuna kadar bir okulda dans terapisti olarak çalışıyorum. Bu, ciddi bir emek istiyor. Ve elbette aşka sürpriz işler de olacaktır. Yaptığım her işi bedenimle yapıyorum. Benim bedenimin özgürlüğü kadınlara da dokunuyor diye umuyorum. Ben gerçekliğimi yarattıkça hepimiz için kapılar ve kanallar açmak her zaman önemsediğim bir konu. Bir noktada mutlaka daha belirgin bir şekilde çıkacaktır içimden. Ancak yaptığım her iş özünde bize bu dünyayı daha yaşanabilir kılmak için çabalıyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ekin-bernaydan-surdurulebilir-performans-sanati-ne-istiyorsun/", "text": "Performans sanatının sürdürülebilirliği ve değeri adına çabalayan Performistanbul, performans sanatının da satılabilir olduğunu, değere dönüşebileceğini kanıtladı. Bir canlı sanat eseri tekrar gerçekleştirme hakkı kapsamında özel koleksiyona girdi ve şimdi bienalde tekrar yaşam buluyor, canlanıyor. Performistanbul sanatçısı Ekin Bernay'ın Agah Uğur Koleksiyonu'nda yer alan Ne İstiyorsun? adlı performansı, Performansın Tekrar Gerçekleştirme Hakkı kapsamında, Performistanbul iş birliğiyle, CABININ ve Azra Tüzünoğlu'nun küratörlüğünde Takımyıldız teması altında gerçekleşen 7. Çanakkale Bienali'nde, Agah Uğur koleksiyonundan bir seçkinin yer aldığı Hiç istemeden ama seve seve adlı sergiyle Troya Müzesi'nde izleyicilerle buluşuyor. Performans sanatçısı, dans ve hareket psikoterapisti Ekin Bernay'ın ilk olarak, 2018 yılında Performistanbul'un düzenlediği ve Simge Burhanoğlu'nun küratörlüğünde gerçekleşen İHTİYAÇ: SEN, 672 saat canlı süreç kapsamında sergilediği performansı, performans sanatının sürdürülebilirliğinin bir ispatı olarak bienal çerçevesinde tekrar gerçekleşiyor. Ekin Bernay'ın Ne İstiyorsun? adlı performansının tekrar gerçekleştirme hakkının Agah Uğur'un koleksiyonuna dahil olması ve şimdi ise Çanakkale Bienali'nde sergilenmesi performansın sürdürülebilirliğini kanıtlayan kıymetli bir örnek. Uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul kurulduğu sene olan 2016'dan bu yana performans sanatının doğasına uygun şekilde sürdürülebilirliğini sağlamak adına çalışmalarına devam ediyor ve materyalist yaklaşımın ötesinde sürecin, fikrin varlığının önemini anlatmaya çalışıyor. Sonunda canlı sanatın tekrar gerçekleştirilme hakkı ilk defa 2019 yılında Türkiye'deki bir koleksiyoner tarafından satın alınarak koleksiyona katıldı. Her performans özelinde belirlenmiş şartlar doğrultusunda satın alınabilen tekrar gerçekleştirilme hakkı, somut bir materyale sahip olmaktan öte bir fikri, hissi, süreci, hafızayı koleksiyon içerisinde yaşatabilmeyi kapsıyor. Bu bağlamda koleksiyonda yaşamaya devam eden performans, zaman zaman bir koleksiyon sergisine dahil olabildiği gibi özel bir sergide de küratör ve sanatçı iş birliğinde yeniden gerçekleştirilebiliyor. Manevi bir sanat olan performansın bir sanat koleksiyonunda yer bulması, performans sanatının başka bir deyişle sürecin satılabilirliğinin de bir göstergesi. Bu yaklaşım performansın ruhuna, yapısına göre, olması gerektiği gibi tekrar gerçekleştirilebiliyor olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Performans sanatının tanımı konusunda halen tartışmalarla anlam karışıklarının sürdüğü Türkiye sanat dünyasında, performans sanatının değerinin bir kez daha altını çizen Performistanbul'un başarıya ulaşmış çabası, performansın satın alınabilmesi ve koleksiyonda yaşamaya, farklı zaman ve mekanlarda/kurumlarda tekrar gerçekleşmeye devam etmesi konusunda yol açıcı bir örnek. Ekin Bernay'ın sanatçı ve katılımcıyı ortak bir düzlemde birleştiren ve güçlü bir empati kurgusunun altında buluşturan Ne İstiyorsun? adlı performansı bir içe dönüş yolculuğunun simgesi. O an ki hissiyatınız, duygusal durumunuz ya da yaşadığınız olaylarla bağlantılı olabilecek şekilde birden fazla duyguyu uyandırabilecek Ne İstiyorsun? sorusu ve cevabı, Ekin Bernay'ın performansının bel kemiğini oluşturuyor. Katılımcıların adımlarını attıkları gibi karşılaştıkları bembeyaz bir oda, içeride zaman zaman yalnızca duran zaman zaman mektupları okuyarak performansını gerçekleştiren bir sanatçı, duvarlarda asılı onlarca mektup ve yere oturmuş bir halde bir şeyler karalayan katılımcılar... Kimi gelecek planları, kimi o an ki istekleri, kimi ulaşamadıkları, kimi tutkuları, kimi ise en büyük korkuları üzerinden cevaplıyor aynı soruyu: Ne İstiyorsun? Sanatçı ise aralıklı olarak bu yazılan mektupları odanın içinde seslendiriyor. Ve tam da bu noktada performansı sergileyen, katılımcı, izleyen yoğun bir ortak duygunun altında birbirine dokunuyor. 2018 yılında gerçekleşen performansta toplanılan 964 cevapta en çok kullanılan ilk üç kelime huzur, sevgi ve sağlık olmuştu, bienal çerçevesinde gerçekleşen performansta hangi cevapların ağırlıkta olacağı ise merak uyandırıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/el-bar-filminden-uyarlama-taxim-oyunu-ve-perde-diyor/", "text": "Baba Sahne 2022'yi, 2 Şubat Çarşamba akşamı perde açmaya hazırlanan yeni prodüksiyonu Taxim ile karşılıyor. Kadrosunda Şevket Çoruh ve Ozan Güven'in yanı sıra Mert Asutay, Nergis Çorakçı, Seçkin Özdemir, Ömür Arpacı, Rüya Demirbulut, Ahmet Balta, Kemal Yazıcı ve Cem Evsen'in de yer aldığı Taximin yönetmenliğini ise Emrah Eren üstleniyor. İspanyol yapımı El Bar adlı filmden esinlenerek tiyatro sahnesine uyarlanan Taximde, kara komediyle gerilim iç içe geçiyor. İnsan doğasının yarattığı çelişkileri ortaya seren hikayesiyle, taktığımız türlü maskelerin hayatta kalma kavşağında nasıl da kolayca düştüğünü anlatan oyun, seyircinin üzerinde güçlü etkiler bırakacak. Taxim, 2 Şubat 2022 Çarşamba akşamı 20.30'da gerçekleşecek prömiyerinin hemen ardından 3 Şubat Perşembe, 4 Şubat Cuma ve 5 Şubat Cumartesi akşamları aynı saatte Baba Sahne Savaş Dinçel Salonu'nda sahnelenecek. Tüm sezon boyunca seyirciyle buluşmaya devam edecek olan oyunun biletlerini babasahne. com'dan ve gişeden temin edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/elde-not-defteri-ile-izlenecek-bir-klasik-kizgin-damdaki-kedi/", "text": "Pulitzer ödüllü yazar Tennessee Williams'ın aynı adlı oyunundan sinemaya uyarlanan 1958 yapımı Kızgın Damdaki Kedi, beyazperdenin klasikleri arasında gösterilen önemli yapımlardan biri kuşkusuz. Her ne kadar film, kitaptakinin aksine Brick karakterinin eşcinsel olmasını sansürlese ve yazar, haklı olarak filmi beğenmediğini söylese de, o yıl en çok gişe yapan üçüncü filmi olmayı ve unutulmazlar arasına girmeyi başarmıştır. Giray Yavuz, bu defa altı dalda Oscar'a aday olan Kızgın Damdaki Kediyi kaleme aldı. Tennessee Williams'ın yazdığı oyunların, derdini görüntülerle anlatabildiği ölçüde güzelleşen sinema sanatı için fazlasıyla geveze olduğu düşünülebilir. Oysa ki bu metinlerden sinemaya uyarlanmış; Streetcar Named Desire (1951), Baby Doll (1956) ve bu yazının konusu Cat on a Hot Tin Roof'u (1958) izlemek bile endişenin yersiz olduğunu görmeye yetecektir. Dahası, işinin ehli sinemacılar için Williams'ın oyunları adeta verimli bir tarla gibidir. Türkçe adı ile Kızgın Damdaki Kedi, hastalığının ölümcül olduğunu bilmeyen milyoner Big Daddy'nin yaş gününü kutlamaya hazırlanan aile fertleri aracılığıyla, riyakarlık, para/statü hırsı, evlilik, güven, ölüm ve baba/oğul sorunsalı gibi derin meseleleler üzerine söylediklerini çok önemsediğim, elde not defteri ile izlenmesini önereceğim zamansız bir klasik. Filmin başında uzunca bir süre küçük oğul Brick ile karısı Maggie'nin yatak odasına hapsoluruz. İkili arasında yaşanan sebebini sonradan anlayacağımız gerilimi, iki büyük oyuncunun adeta perdeden taşan olağanüstü gerçeklikte oyunları sayesinde iliklerimize kadar hissederiz. Big Daddy'nin hastaneden eve gelişiyle büyük oğul Gooper ve karısı Mae'nin asıl dertleri olan miras konusu da devreye girer. Hikaye bu andan itibaren tüm karakterlerin birbirleri ve kendileriyle olan hesaplaşmaları yanında, beklenen ölüm ve geriye kalacak servetin cazibesi üzerinden dallanıp budaklanır. Filmin bir sahnesinde Big Daddy'den şunları duyarız Hiçbir şey riyanın nahoş kokusu kadar güçlü değildir, tıpkı ölüm gibi kokar. Yaşlı adam, içinde bulunduğumuz düzenin adının riya olduğunu düşünerek ve hep bu düzene uyum sağlayarak yaşamıştır. Para ile satın alabileceği neredeyse her şeyi elde etmiş olsa da sahip oldukları arasında sevgi yoktur. Hatta sevgi kavramına kırk yıllık karısının kendisini sevdiğine inanmayacak kadar yabancılaşmıştır. İşte tam da bu noktada filmin riya başta olmak üzere ele aldığı tüm çetrefil insanlık durumlarından belki de en yakıcısı olan baba/oğul çatışması belirleyici hale gelir. Özellikle Big Daddy'nin küçük oğlu Brick ile malikanenin bir odasında başlayıp mahzende devam eden farkında olunmayan sevginin açığa çıktığı ve iki adamı da dönüştüren hesaplaşma müthiştir. Hikayedeki düğümler çözüldükçe hayatını babasının istediği şekilde dizayn etmesine rağmen hak ettiğini düşündüğü sevgiyi görememiş büyük oğul Gooper'a da acımaya ve onun miras için olan hırsına neredeyse hak vermeye başlarız. Film bittiğinde Gooper'ın miras için çırpınan ve bu amaç uğruna sürekli çocuk doğuran sevimsiz karısı Mae dışında vicdanen aklamadığımız kimse kalmaz. Tennessee Williams'ın kendi yazdığı oyunun ruhunu taşımadığı için bu sinema uyarlamasını sevmediği bilinir. Yazar belki de kendince haklıdır ancak filmin oyundan bağımsız değerlendirildiğinde bir mücevher gibi parladığına da şüphe yoktur. Vasat bir yönetmenin elinde diyaloglara boğulmuş sıkıcı bir film olma riski taşıyan senaryo, tüm hikayenin cereyan ettiği malikaneyi ustalıkla kullanan Richard Brooks sayesinde bir başyapıta dönüşür. Filmi bu düzeye taşıyan Brooks'un rejisi yanında Paul Newman, Elizabeth Taylor ve Burl Ives'in unutulmaz performanslarıdır. Taylor, içinde bir içim su göründüğü beyaz elbisesiyle Kızgın Damdaki Kedi olarak göz kamaştırır. Paul Newman'ı kendini alkole vermiş dertli koca rolünde izlerken beyazperdeye daha çok yakışan bir aktör olamaz diyen olursa itiraz etmem. Burl Ives ise tüm hikayenin merkezindeki Big Daddy rolünde bu iki parlak yıldızın arasında hiç de sönük kalmaz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/elektro-muzigin-ayak-sesleri-sonar-istanbul-5-yasinda/", "text": "ELEKTRO MÜZİĞİN AYAK SESLERİ: Sonar İstanbul 5 yaşında! Geliyor gelmekte olan! Avrupa'nın en prestijli festivallerinden biri olarak kabul edilen ve her sene büyük bir merakla takip edilen Sonar'ın İstanbul ayağı 2-3 Ekim 2021 tarihlerinde %100 Music katkılarıyla Zorlu PSM sahnelerinde müzikseverle buluşmaya hazırlanıyor. Siz de hazırsanız, hadi gidiyoruz! Bu yıl Zorlu PSM tarafından 5. defa gerçekleşecek olan Sonar İstanbul, iki güne yayılan ve ilk isimleri açıklanan müzik programıyla her biri kendi türünde başarıya ulaşmış, elektronik müziğin dikkat çeken isimlerine ev sahipliği yapacak. Farklı ve geniş bir müzikal yelpazeden ilham alarak; adeta elektronik müzik ve geleneksel şarkı yazarlığı arasındaki ayrımı kapatmayı çalışan Kerala Dust, elektronik müziğe tükenmez bir merak ve benzersiz bir ustalıkla yaklaşan yaratıcı, çığır açan ama her zaman nev-i şahsına münhasır, neşeli bir deneyselliğe sahip aşırı detaylı prodüksiyonlarda imzası bulunan Berlin merkezli Mouse on Mars, elektronik müzik altyapılarını, pop kancaları ve benzersiz vokal melodileri ile bir araya getirmesiyle tanınan SOHN, hayaller içinde kaybolarak yönünüzü bulmanızı sağlayacak işitsel ve görsel bir ziyafet ile deneysel techno sahnesinin son yıllardaki favori isminden Christian Löffler & Ensemble, dans edilebilir drama ve destansı melodiler içeren duygusal ve son derece dinamik elektronik müzik üreten Hollandalı ikili Weval II ve DJ ve prodüktör olmanın ötesinde, kendilerine özgü bir tür yaratmayı başaran nadir isimlerden Acid Arab ikilisi bu yıl Sonar İstanbul sahnesinde yer alacak. Düzenlendiği her yıl binlerce müzikseveri ağırlayan müzik, yaratıcılık ve teknolojiyi birleştiren Sonar İstanbul'un biletleri 2 Eylül tarihinden itibaren passo. com. tr üzerinden satışa çıkıyor. %100 Music katkılarıyla gerçekleşecek dünyaca ünlü sanatçıların yanı sıra yaratıcılık ve teknolojiyi buluşturan yan etkinlikleri de kaçırmamak için 2-3 Ekim 2021'de gerçekleşecek Sonar İstanbul'u şimdiden ajandanıza eklemeyi unutmayın. Sonar İstanbul'da bu sene ilk defa ''Yellowpass'' biletine sahip olanlar festival alanında unutulmaz birçok deneyime ve ayrıcalığa sahip olacak. Yellowpass biletine sahip misafirler öncelikli olarak festival alanına girişiyle başlayan deneyimi, PSM içerisinde belirlenen barlarda PSM Card ile %20 indirim hakkı, ücretsiz vestiyer hizmeti, özel WC ve wifi hakkına sahip unutulmaz bir Sonar İstanbul festivaline katılmış olacaklar. Güvenli bir festival deneyimi için girişte HES uygulaması üzerinden aşı kartı gösterilmesi veya azami 48 saat önce yapılmış negatif sonuçlu PCR testi zorunluluğu bulunuyor. T. C Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen aşı takvimini tamamlamış kişiler, son aşı tarihlerini takip eden 14. günden itibaren, Covid-19 geçirmiş kişiler ise izolasyon süreçlerinin tamamlanmasından itibaren 180 gün süre ile festivale girebilecekler. Kişi hastalığı geçirmemiş veya aşılı değil veya negatif PCR testi yok ise etkinliğe katılmasına müsaade edilmeyecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/elif-sanchezden-ikinci-album-mi-voz/", "text": "Elif Sanchez, 11 Grammy Ödüllü 20'den fazla altın ve platin plak sahibi dünyaca ünlü besteci, gitarist ve prodüktör Javier Limon prodüktörlüğünde 11 şarkıdan oluşan 2. albümü MI VOZu Pasion Turca etiketiyle 27 Mayıs'ta tüm dijital platformlarda dinleyicilerle buluşturdu. Müzisyen bir aileden gelen ve 10 yaşına kadar ailesinden aldığı müzik eğitiminin ardından, İstanbul Devlet Konservatuvarından üstün başarı ödülü ile mezun olan Elif Sanchez, 2017'de Bill Pierce Ödülü ve Akdeniz Müzik Enstitüsü Ödülü'nü kazanarak Berklee College of Music'den mezun oldu. Elif Sanchez Boston'da kaldığı süre boyunca, 2015'te kurduğu Mediant Collective grubu ile dünyaca ünlü besteci, gitarist ve prodüktör Javier Limon tarafından Refuge of Sound projesine konuk sanatçı olarak davet edildi. 2021 yılında kendi adıyla yayınladığı ilk albümünün ardından Sanchez'in 11 eserden oluşan ikinci albümünde 7 orijinal Javier Limon şarkısı, Dos Gardenias ve Perfidia olmak üzere 2 adet İspanyolca cover, Kenan Doğulu ile düet olarak seslendirdiği Vuelve ve İspanyolca seslendirdiği Amanecer yer alıyor. Elif Sanchez, İlk albümümü Ekim 2021'de çıkardım ve albümün en sonunda bir İspanyolca şarkım vardı. Fikrini sormak için Javier'e gönderdim ve çok beğendi. Bir sonraki albümü yapmayı çok istediğini söyledi. Aylarca çalıştıktan sonra gurur duyduğum güzel bir albüm çıkardık. Javier harika şarkılar yazdı ve ben de yürekten söyledim. Bu albümle dünyanın farklı bir yerine gittim ama her zaman yaptığım gibi evimi de yanımda götürdüm. İspanyol müziğini kendi tarzımla zevkli bir şekilde harmanladık. Bence bu albümü bu kadar özel yapan da bu, topraklarımın kokusunu da hissetmeniz diyor. Tüm dijital platformlarda dinleyici ile buluşan albümün ilk teklisi, Sanchez'in özgün yorumuyla söz, müzik ve düzenlemesi Javier Limon'a ait olan A Veces olarak belirlendi. Şarkının klibi Gökhan Özdemir'in imzasını taşıyor. Elif Sanchez kliple ilgili, Şarkı sözü yazarı bir kadının ilhamını ararken kurduğu hayalleri ve şarkıyı yazma sürecini anlatıyor. Kişilerin değil, sadece hissettiğim duyguların önemini vurgulayan bir şarkı. O yüzden klipte aşkı farklı karakterdeki aslında var olmayan iki erkeği düşünerek yazan bir kadın var diyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/elif-yonat-togay-bir-dis-fircasinin-yolculugunu-anlatiyor/", "text": "Diş temizliği çocuklara nasıl öğretilir? Galiba pek çok şeyde olduğu gibi içinde tatlı mı tatlı çizimlerin olduğu, sözcüklerin ahenkle dans ettiği sıcacık, samimi ve iyi hikayeli bir kitapla! Dodi Dişdostu, bir diş fırçası olarak hayvanlar aleminde çıktığı yolculukta temizlemek için bir ağız dolusu diş ararken karşılaştığı hayvanların dişlerini nasıl temizlediğini öğreniyor. ONeBoyunÖyle, PofudukKuyruk, AğzıKocaman, GürKükreyen gibi komik mi komik lakaplı hayvanların diş temizlikleri hakkında bilgi almak için bu esprili kitabın yaratıcısı Elif Yonat Toğay, Ajandakolik'teki en yeni konuğum. Yaklaşık iki buçuk yıldır çocuk kitaplarını daha yakından takip edip bazı gazetelerin kitap eklerine onlarla ilgili inceleme yazıları yazıyorum. Ajandakolik'te de sevdiğim kitapları tanıtıyor ve onların yazarları ile söyleşiler yapıyorum. Burada tiraf ediyorum, aralarında en çok sevdiklerimden biri Uçanbalık Yayınları'ndan çıkan Dodi Dişdostu oldu! Birkaç hafta önce elime imzalı ulaşan kitabın yazarı yazarı Elif Yonat Toğay ile sosyal medyada başlayan sohbetimize Ajandakolik'te devam edelim, siz de okuyun istedim. 2019 TÜİK verilerine göre, ülkemizde 10 kişiden 7'si diş fırçalamıyor; ağız ve diş hastalıkları 0-6 yaş grubu çocuklarda ilk beş hastalık arasında, 7-14 yaş grubundaki çocuklarda ise bu sorun ilk sırada yer alıyor. Bu nedenle, diş fırçalama gibi önemli bir konuyu çocuklar için özgün bir biçimde ele almak istedim. İzlemeye değer bir yolculuk olması için, Dodi mümkün olduğunca farklı ortamlara gitmeli, birbirinden farklı hayvanlarla kendi ortamlarında karşılaşmalı ve sonra yavaş yavaş kente, eve dönmeliydi. Kitapta örneğin köpek balığı ile de karşılaşıyor Dodi. Onun dişlerini parlatmak istiyor ama onun da dişlerini parlatan birileri ya da bir şey var. Fakat hiç korkmuyor ondan. Mesela bu benim çok hoşuma gitti. Köpek balığına hikayenizde yer vermeniz ve onu korkunç bir hayvan gibi göstermemeniz. Sonuçta çoğumuz Jaws filmi ve belgeselleriyle büyümüş nesillerden geliyoruz. Teşekkür ederim. Bazıları hemen geldi, bazıları için, evet, çok düşündüm. Editörüm sevgili Hülya Dayan ile epey beyin fırtınası yaptık. Defalarca değiştirdiklerim oldu, alternatif isimler bulduklarım oldu. Sonunda içimize sinen haliyle yayımlandı. Sincapla ilgili en ilginç bilgiyi kitapta paylaştım. Onun dışında, benim de gözlemlediğim bir özelliği, korktukları zaman zikzak yaparak koşmaları. Doğada, bu sayede kartal, yılan, porsuk gibi hayvanlardan korunabiliyorlar ama kentlerde hızlı seyreden araçlardan kaçamıyorlar maalesef. Yeri gelmişken küçük bir hatırlatma: orman yollarında lütfen birazcık dikkat, sincap çıkabilir! Dodi Dişdostu aslında benim ilk resimli kitabım. Dolayısıyla şöyle ya da böyle bir dil belirlemeliyim diye düşünmedim öncesinde. Hatta öykülerimdeki üslupla yazmak üzere başladım. Açıkçası hem şaşırdım hem sevindim yazarken, çünkü dediğiniz gibi, kendiliğinden oluştu. Bu şekilde yazabileceğimi bilmiyordum hiç. Dodi için çizer arayışına girdiğimizde Damla Tutan'ın çalışmalarına denk geldim. Çok beğendim ve Dodi'ye uygun olacağını düşündüm, ancak editörümle hemfikir olamadık. Böylece uzun bir arayış süreci başladı. Hatta bazı çizerlerden deneme çizimleri aldık. Hepsi Dodi'den çok uzaktı. Öyle ki, bir objeyi kitap kahramanı yapmanın hata olduğunu kanısına bile vardım bir ara. Sonra bir gün, sevgili editörüm Buldum! dedi. Kim? Damla Tutan! Gerçekten de Damla'nın çizdiği Dodi alternatifleri, detayları çok şekerdi. Dodi'yi ben yarattım ama sevgili Damla, Dodi'ye can verdi. Hayalimdeki gibi bir Dodi Dişdostu çıktı ortaya. Bunun için bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum ona. Çağdaş çocuk edebiyatının önemli ismi, sevgili arkadaşım Tülin Kozikoğlu çocuklar için yazmam konusunda ısrarcıydı hep. Önce kulak asmadım. Sonra Tudem Edebiyat Ödülünün kısa öykü dalında verileceğini, tam da benim kalemim olduğunu söyleyince denemek istedim. İyi ki denemişim. Bu önemli ödülle çocuk edebiyatına girmiş oldum. Çocuklar için yazmanın daha bana göre olduğunu biliyorum artık. Bu konuda ahkam kesmem doğru olmaz, ancak kendi adıma konuşabilirim. Yazarken benim iki temel prensibim var. Biri çocuğa okumayı sevdirmek. Diğeri de bir farkındalık yaratmak ve/ya ufkunu açmak. Okur olarak da, yazar olarak da, kitaplara yaklaşımım tam da bu şekilde. Mutlak mantık ararım. Fantastik kurgu ya da peri masalının bile, mantıklı, tutarlı ve dolayısıyla inandırıcı olması benim için en ön planda. Favori yazarlarım var. Onların kitaplarını asla kaçırmam. Bir yazar keşfedip de seversem tüm eserlerini alıp okurum. Nicelikle birlikte genel nitelikte artış olduğunu sanmıyorum, mümkün değil, ancak nitelikli eser sayısı artıyor olabilir. Dodi DişDostu kitabının arka sayfasında da yer alan hayat hikayeniz de pek eğlenceli doğrusu! Hadi Ajandakolik okurları için de biraz kendinizden bahsedin. Sabırsızım. Ama sincap aşkına, bir ağacın altında saatlerce bekleyebilirim. Dikkatliyim. Ama uçan balık görünce sevinçten öyle çok zıplarım ki sonunda kanodan düşebilirim. Dakik olarak bilinsem de bir ibibiğin peşine takılıp zamanı unutabilir ya da egzotik balıkların arasında ellerim, ayaklarım buruş buruş olana kadar yüzebilirim. Hesap kitap yapabilirim. Ama uzak ülkelerde ne zaman deniz kabuğu ve kozalak toplasam bavulum kapanmaz. Haklısınız. Ebeveynlerden gelen yorumlar da bu yönde. Birçok evde araştırmalar başlamış... Her çocuk için mümkün olmasa da, meraklı olanları ileri araştırmaya yönlendirebilmek, kitabın amaçlarından biriydi zaten. Devam niteliğinde değil ama Dodi Dişdostu'na bir kardeş gelebilir. Öncelikle her zaman çok okumayı öneriyorum. Ve işin tekniğini öğrenmek için eğitimden yanayım. Tabii, olmaz mı! Küçüğü çantamda, büyüğü masamda olmak üzere aynı renkte iki ajandam ve boylarına, temalarına, renklerine, işlevlerine göre farklı birçok not defterim var."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/elleriniz-rahat-etsin-diye-siveno-defne-yagli-dogal-sabun/", "text": "Sağlığımız için oldukça önemli olan el temizliği kişisel bakımın vazgeçilmezleri arasında en üst sırada yer alıyor. El temizliğine her zamankinden daha fazla dikkat ettiğimiz bu günlerde, Siveno ellerinizi doğal içeriklerle temizlerken aynı zamanda bakım da yapan bir seçenek sunuyor. Siveno Defne Yağlı Doğal Sıvı Sabun, tamamen doğal içeriği sayesinde hassas ciltler dahi tüm cilt tipleri için güvenle kullanılabiliyor. Özel üretim tekniği sayesinde serbest kostik içermeyen ürün, cildin yapısını koruyarak güvenli bir temizleme sağlıyor. Defne Yağının Derinlemesine Arındırıcı Etkisini Keşfedin! Siveno Defne Yağlı Doğal Sıvı Sabun, defne yağının arındırıcı etkisi ile ellerinizi derinlemesine ve özenle temizliyor. Zeytinyağı ve hint yağı sayesinde cildin nem tutma yeteneğini artırarak cildin doğal yapısını koruyor ve temizlerken bakım yapıyor. Bioarge Laboratuvarları'nda patentli teknolojilerle üretilen bu özel sabun doğal bir antiseptik olan sirke, su tutma özelliği yüksek olan gliserin, arındırıcı özelliğe sahip defne yaprağı yağı gibi tamamen bitkisel içeriklerden oluşuyor. Paraben, SLES, SLS, silikon, alkol, boya, sentetik yağ ve koku içermiyor. Ellerinizi kurutmadan temizleyen ve tüm ailenin kullanımına uygun olan Siveno Defne Yağlı Doğal Sıvı Sabun sizi ve sevdiklerinizi önemsiyor. Doğada kolayca çözünebilmelerinin yanı sıra insan sağlığı için güvenli gıda ambalajlarında hazırlanan Siveno Defne Yağlı Doğal Sıvı Sabun, hayvanlar üzerinde test edilmeden üretildiği gibi hayvansal içerikler de kullanılmayan vegan sertifikalı bir ürün olma özelliği taşıyor. %100 doğal ve sürdürülebilir bir dünya inancıyla yola çıkan, bilimin gerçekliğiyle doğanın gücünü birleştiren tüm Siveno ürünleri seçkin marketlerde ve www. siveno. com 'da tüketicisi ile buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/elvin-levinlerin-renkli-dunyasi-elidorun-sac-bakim-setinde/", "text": "Elidor, seyahat yazarı ve dijital içerik üreticisi Elvin Levinler ile birlikte yepyeni bir seri geliştirdi. Saçların gün boyu hacmini korumasına yardımcı olan ve beş farklı üründen oluşan Elidor by Elvin Levinler serisi, Elidor'un saç bakım alanındaki uzmanlığını ve hayatın farklı alanlarındaki yaratıcılığıyla beğeni toplayan Elvin Levinler'in zengin dünyasını bir araya getiriyor. Türkiye'nin bir numaralı şampuan ve saç kremi markası Elidor, farklı saç ihtiyaçlarına cevap veren geniş ürün portföyüne Elvin Levinler ile birlikte geliştirdiği yepyeni bir ürün serisi ekledi. Elidor by Elvin Levinler adını taşıyan seri, oyunculuk, spor, yoga ve bale gibi birçok farklı alanda yaratıcılığı ve enerjisiyle beğeni toplayan Elvin Levinler'in zengin dünyasını Elidor'un saç bakım alanındaki uzmanlığı ile buluşturuyor. İçeriğinden ambalaj tasarımına kadar her noktasında Elvin Levinler'in de dokunuşlarını taşıyan seri; şampuan, saç kremi, süper saç kremi, saç yağı ve süper saç bakım maskesinden oluşuyor. Nar çekirdeği yağı ve C vitamini içeren özel formülü ile saçları ağırlaştırmadan ve koşullar ne olursa olsun gün boyu hacmini korumasına yardımcı oluyor. Elidor by Elvin Levinler serisi, güzellik ve kişisel bakım marketleri, süpermarketlerin yanı sıra, e-ticaret kanallarında da satışa sunuluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/emel-sayin-konseri-31-ocakta-zorlu-psmde/", "text": "31 albüm ve 20 film çalışmasıyla Türk sanat müziğinin efsanelerinden Emel Sayın, 31 Ocak Salı saat 21.00'de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde hayranlarıyla bir araya gelecek. Rüyalar Gerçek Olsa, Mavi Boncuk, Olmaz Böyle Şey, Feride gibi ülkemizin müzik tarihine damgasını vuran parçalara kadife sesiyle hayat veren, sayısız filmiyle hafızalarımıza kazınan Türk sanat müziğinin efsanesi Emel Sayın, şarkılarıyla dinleyenleri geçmişten günümüze keyifli bir yolculuğa çıkarmak için Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'ne geliyor. Unutulmaz şarkıları ve sahnesiyle Emel Sayın, 31 Ocak Salı saat 21.00'de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde hayranlarıyla buluşacak. Emel Sayın 31 Ocak biletleri passo. com. tr'de satışta!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/emre-kayisin-ilk-filmi-anadolu-leopari-fipresci-odulunu-aldi/", "text": "Emre Kayiş'in yazıp yönettiği ilk uzun metraj filmi Anadolu Leoparı, dünya prömiyerini 46. Toronto Uluslararası Film Festivali'nin Keşif bölümünde gerçekleştirdi. Yaratıcısı ve senaristi olduğu Alef dizisiyle dikkat çeken Emre Kayiş'in yazıp yönettiği ilk uzun metraj filmi Anadolu Leoparı, 10-18 Eylül 2021 tarihleri arasında düzenlenen 46. Toronto Uluslararası Film Festivali'nin Keşif seçkisinde yer aldı. Festival kapsamında dünya prömiyerini gerçekleştiren film, Toronto'dan FIPRESCI Ödülü'yle döndü. Başrollerini Uğur Polat ve İpek Türktan'ın paylaştığı Anadolu Leoparının oyuncu kadrosunda ayrıca Tansu Biçer, Ege Aydan, Seyithan Özdemir, Osman Alkaş ve Nuri Gökaşan yer alıyor. Yirmi iki yıldır ülkenin en eski hayvanat bahçesinin müdürü olan Fikret, yalnız başına yaşamaktadır. Hayvanat bahçesinin kapatılıp Araplara satılması ve arsasında bir eğlence parkı yapılması uzun süredir gündemdedir. Fikret'in karşı olduğu bu eğilimi şimdilik engelleyen ise, soyu tükenmenin eşiğinde olduğu için koruma altında olan ihtiyar bir Anadolu leoparının halen hayatta olmasıdır. Leopar başka bir hayvanat bahçesine taşınmadan kapanma işleminin başlaması mümkün değildir. Fikret, içine kapanık yardımcısıyla bu değişime karşı mücadele eder. Emre Kayiş, senaryosunu kaleme aldığı ve yönetmen koltuğunda oturduğu filmde; soyu tükenmekte olan yaşlı leoparın hüzünlü kaderinden hareketle, onunla yazgı birliği içinde olan insanların duygu dünyasını ortaya koyuyor. Türkiye, Danimarka, Almanya, Polonya ortak yapımı Anadolu Leoparının yapımcılığını Olena Yershova Yıldız üstlenirken, Türkiye'deki ortak yapımcı olarak Kanat Doğramacı yer alıyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ve BluTV'nin yanı sıra Almanya, Polonya ve Danimarka'da da çeşitli kurumlardan destek gören film ayrıca yapım aşamasında Jerusalem International Film Lab'de ana ödüle layık görülmüştü. TatoFilm yapımı Anadolu Leoparı, 46. Toronto Uluslararası Film Festivali'nin ardından festival yolculuğuna devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/en-cok-da-kiz-cocuklari-okusun-diye-turkan-saylan/", "text": "Hayallerini gerçekleştirmek için pes etmeden hep mücadele ederek bir sürü zorluğun üstesinden gelebilmiş bir kadının hikayesi bu... Tüm çocuklara, en çok da kız çocuklarına kendi hayallerinin peşinden gitmeleri için cesaret veren bir kılavuz niteliğinde. Tıp doktoru, akademisyen, yazar, eğitimci sevgili Türkan Saylan'ı ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz. Melike Belkıs Aydın'ın kaleme aldığı, İpek Okyar'ın resimlediği, NotaBene Yayınları'ndan çıkan Türkan Saylan kitabında değerli bilim insanı Türkan Saylan'ın herkese örnek olacak hayatı anlatılıyor. Neden bize hep prenseslerin masalları anlatılır? Neden o masallarda prensesleri hep prensler kurtarır? Ve bu prenseslerin hepsi zayıf, uzun boylu, ince belli, uzun saçlıdır. Neden? Oysa gerçek hayat; nasıl yaşayacağına, ne yapmak istediğine kendisi karar veren ve hepsi birbirinden farklı görünen kadınların heyecan verici hikayeleriyle dolu. Bu kadınlar bize anlatılan prenseslere benzemiyorlar. Çünkü birileri tarafından kurtarılmayı beklemek yerine, hayallerini kendileri gerçekleştiriyorlar. Nasıl bir hikayem olmalı? Bu sorunun cevabını bulmak için yapman gereken ilk şey; hayal kurmak! Önünde uzuuun bir yol var. Hayallerini gerçekleştirirken bir sürü zorlukla da karşılaşacaksın ama hepsiyle baş edebilirsin. Nasıl mı? Önce kendine güven. Sonra, hayallerini gerçekleştirmiş bir kadının hikayesini okumak için elindeki kitabın sayfalarını çevirmeye başla."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/en-iyi-animasyon-film-oscari-cocuk-kostebek-tilki-ve-ata/", "text": "Charlie Mackesy'nin tüm dünyada 8 milyondan fazla satan ve 2021 yılında Mundi Kitap etiketiyle okurla buluşan kitabı Çocuk, Köstebek, Tilki ve At, aynı isimle uyarlandığı kısa animasyon filmle Oscar'a layık görüldü. İngiliz sanatçı ve yazar Charlie Mackesy'nin Çocuk, Köstebek, Tilki ve At isimli kitabının aynı ismi taşıyan animasyon uyarlaması, 12 Mart Pazar günü Los Angeles'ta düzenlenen Akademi Ödülleri'nde En İyi Kısa Animasyon Film dalında Oscar'a layık görüldü. Apple TV+ ve BBC ortak yapımı olan 30 dakikalık animasyon, Noel zamanı izleyiciyle buluşmuş ve büyük beğeni toplamıştı. Ödül töreninde konuşan Mackesy, Ödül inanılmaz, doğruyu söylemek gerekirse nutkum tutuldu ancak insanların kitap ve filmle ilgili tepkileri benim için daha büyük bir ödül, sözleriyle okur ve izleyicilere içten teşekkürlerini sundu. Peter Baynton ve Charlie Mackesy'nin yönetmenliği üstlendiği filmin seslendirme kadrosunda Tom Hollander, Idris Elba, Gabriel Byrne ve Jude Coward Nicoll yer alıyor; filmin orijinal müziğinin bestesi ise Isobel Waller-Bridge'e ait. Çocuk, Köstebek, Tilki ve At, 2019'da yayımlanmasının ardından Waterstones tarafından yılın kitabı seçilmiş ve İngiliz Kitap Ödülleri'nde Yılın Kurgu Dışı Yaşam Tarzı Kitabı için kısa listeye alınmıştı. Tüm dünyada 8 milyondan fazla satan kitap 2021 yılında, Tankut Baler çevirisi ve Mundi Kitap etiketiyle yayımlanmıştı. İlk günden itibaren Türkiye'de de okurlar tarafından yoğun ilgi gören kitap çoksatarlar listelerinde yer almaya devam ediyor. Çocuk, Köstebek, Tilki ve At, bir bahar günü kırlarda tek başına dolaşmaya çıkan bir oğlan çocuğunun, önce bir köstebekle, sonra da bir tilki ve bir atla tanışıp arkadaş olmasını; konuşa konuşa yürürlerken en yaşamsal sorulara en içten yanıtlarını paylaşmalarını konu ediniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/en-unlu-cocuk-muzikallerinden-annie-turkiyeye-geliyor/", "text": "Bugüne kadar Harry Potter Operası ve Jessy Müzikali gibi sanat eserlerinin Türkiye'deki ilk prömiyerlerini başarıyla gerçekleştiren Mozart Akademi, bu kez dünyanın en ünlü çocuk müzikalleri arasında yer alan Annie'nin 3. sezon prömiyerini Biletinial işbirliği ile Zorlu PSM'de gerçekleştirecek. Dünyada 11 tane Tony Ödülü'ne aday gösterilen Annie; En İyi Müzikal, En İyi Skor ve En İyi Kitap da dahil olmak üzere bugün adar yedi ödül kazandı. Gösterime girdiği ülkelerde olağanüstü gişe başarılarına imza atan Annie, sadece Amerika'da yılda yaklaşık 900 kez sergileniyor. 26 Mayıs 2022 tarihinde matine/suare olarak 3. Sezon Türkiye prömiyeri gerçekleşecek müzikal, 4-5 Haziran'da İzmir Bornova Opera Sahnesi'nde, ardından 10-11 Haziran'da Ankara Akün Sahneleri'nde olacak. Müzikalin baş kahramanı Annie, kendisine derin bir nefret besleyen zalim üvey annesi Bayan Hannigan'ın gazabı altında yaşayan yetim bir çocuktur... Yaşının ötesinde bir dayanıklılıkla ve iyimser doğası gereği yetim olmanın getirdiği tüm zorluklara karşı savaşan Annie'nin milyarder bir işadamıyla tanıştıktan sonra yaşamı değişmeye başlar. Annie'yi evlat edinmeye karar veren işadamı, zamanla bu hayat dolu küçük kızı daha iyi tanıyacak ve kariyerine yaptığı pozitif etkiyi birebir hissetmeye başlayacaktır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/en-yetkin-agizdan-her-kosulda-ebeveynlik/", "text": "Prof. Dr. Ayşe Bilge Selçuk, çocuk psikolojisi ve gelişimi üzerine yaptığı bilimsel ve uygulamalı çalışmalarıyla tanınıyor. Selçuk çalışmalarında, çocuk ve gençlerin psikolojik sağlığına ve gelişimine etki eden ebeveyn tutumlarını ve diğer çevresel unsurları inceliyor, bu konularda seminer ve eğitimler veriyor. İnsan doğası ve gelişim süreçleri üzerine kaleme aldığı ilk kitabı İnsanHer Koşulda'yı 2019 yılında yayımlayan Ayşe Bilge Selçuk, Her Koşulda Ebeveynlik'te bu defa, felsefe ve din bilimleri alanındaki çalışmalarının yanı sıra Aklımdaki Sorular isimli televizyon programıyla tanınan Doç. Dr. Emre Dorman'ın sorularını yanıtlıyor. Epsilon'un psikoloji literatürüne kazandırdığı kitapta ikilinin söyleşisi, çocuk yetiştirirken bilinmesi gereken önemli bilgilerin altını tek tek çiziyor. Her Koşulda Ebeveynlik, bilgi kirliliğinin çok olduğu bir konuda, çocuk yetiştirme konusunda merak edilenleri en yetkin ağızdan anlatıyor. Çocuğun gelişiminde mizacın yerinden kaygılı mizaç ile kaygı bozukluğu arasındaki farka; okul başarısının nasıl destekleneceğinden duygu kontrol becerisine; otoriter ebeveynliğin sakıncalarından ebeveynlikte doğru bilinen yanlışlara akıllardaki birçok sorunun yanıtları, Her Koşulda Ebeveynlik'te okurları bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/engin-akyurekin-yazip-oynadigi-kacis-dizisi-ilk-turk-disney-dizisi/", "text": "Yapımcılığını O3 Medya ve Same Film'in üstlendiği, hikayesini Engin Akyürek'in kaleme aldığı, senaryosunu Ali Doğançay'ın yazdığı ve yönetmen koltuğunda Yağız Alp Akaydın'ın oturduğu Disney+'ın ilk Türk dizisi Kaçıştan ilk teaser seyirciyle buluştu. Dizinin etkileyici atmosferine dair ipuçlarının verildiği ilk teaser'da Orta Doğu'da yaşanan insanlık dramı, dizinin başrolünde yer alan Engin Akyürek'in canlandırdığı Mehmet'in gözünden seyirciye aktarılıyor. Çarpıcı anlara sahne olan teaser, diziye dair heyecanı giderek yükseltiyor. Dram, macera ve aksiyonu bir araya getirecek dizide Akyürek'e İrem Helvacıoğlu, Aziz Çapkurt, Onur Bay, Leyla Tanlar, Aras Aydın, Levent Ülgen gibi birçok başarılı isim eşlik ediyor. Kaçış; savaş fotoğrafçısı Mehmet ve farklı ülkelerden gelen bir grup gazetecinin; araştırma yapmak üzere bir Ezidi köyüne gidişleri ile başlıyor. Dizide sınır ötesine gizlice geçen grubun bir baskın sonucu radikal terör örgütünün eline düşmeleri, sonrasında yaşadıkları dramları, değişimleri ve kaçış hikayeleri heyecan dolu bir dille anlatılıyor. Araştırma ekibinin kurtulmak için vereceği zorlu mücadeleyi anlatırken Orta Doğu'da yaşanan insanlık dramına da farklı bir bakış açısı sunacak olan Kaçış çok yakında sadece Disney+'ta yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/engin-dal-mikrofon-tutkum-kaset-zamaninda-radyo-programciligiyla-basladi/", "text": "Engin Dal kurumsal hayatı geride bırakıp mikrofonun peşinden giden bir radyo programcısı, seslendirmen ve şiir işçisi. Fakat siz onu muhtemelen Seslenen Adam adıyla tanıyorsunuz. Engin Bey'le, nam-ı diğer Seslenen Adam'la onu kurumsal hayattan koparan tutkusunu, sularında yüzdüğü şiiri ve yeni projelerini konuştuk. Engin Bey, merhaba! Ben sizi biraz tanıyorum ama okurlar arasında sizinle ilk kez karşılaşanlar olabilir. Çin atasözü der ki; İşinizi severek yaparsanız bir gün bile çalışmış sayılmazsınız. Ve Albert Einstein da şöyle ekler; Hiçbir şeyi riske atmamak, aslında her şeyi riske atmaktır. Ve parantez açar Ece Karaağaç; Hayat bütün belirsizliklerin toplamıydı ve mutluluk her ihtimal kadar mümkündü. Beyaz yaka iken de severek yapıyordum işimi lakin sanat tarafım daha ağır bastı. Hayallerimin taslağı hazırdı. Sadece zaman ve eylem gerekiyordu. Bu cümleden yola çıkacak olursak, bir hayat boyu yapılabilecek en keyifli ve en zararsız eylem. Hayata sıkı sıkıya bağlanmanın temel yollarından biri özellikle de yanınıza inandığınız fikirleri aldığınızda okyanuslarda sörf yapmaktan farkı yok. Yaşadığımız her an önümüzde iki seçenek var; gelişime doğru bir adım atmak ya da güvende hissetmek için bir adım geri kalmak. Ben inandığım, savunduğum, mutlu olduğum yoldayım; dün bitti, yarın bir ihtimal, o yüzden bugün mottosuyla adımlıyorum. Müstear diğer tanımıyla alaturka müzikte bir makam. Seslenmek fiiliyatından, şiire olan zaaf ve zaafiyetimden dolayı Tanrı vergisi sesimin frekanslarını bir makam edasıyla hem alaylı hem mektepli şekilde yansıtabildiğimi keşfettim. Nitelik ve yetkinlik parçalarıyla zenginleştirerek hakkını kaygısızca teslim etmeye çalışıyorum. Daha net tanımıyla ismiyle müsemma olmak. Konuşan mumyalara, yürüyen heykellere karşı sesimin frekanslarıyla dokunmak, seslenmek duyabilene, hülasa kalp gözü açık olana. Çiçeğin soluma sesi, karanlığın sesi, inancın adım sesi, rengin sesi, taşların sesi, esaretten kurtulan bir kuşun sesi, suyun ayak sesleri, satırların sesli ABC'si aslında. 2019 başında istifa ettiğimde tasarladığım ama doğru zamanı beklediğim bir çalışma idi bu. Radyo programcısı olmam hasebiyle iyi bir kulağa sahibim. Şarkı seçimi, okunacak şiir ve Burcu'nun o kadife sesiyle doğaçlama geliştirdim. Profesyonel olarak zorlu bir girizgah oldu. Alman firmasında edindiğim iş ve mental disipline sahip olmayan piyasa koşulları, insanları ile çalışmak inanılmaz zorladı beni. Ki halen bu insanlar büyük bir çoğunluğu oluşturuyor! Maalesef! Ama en büyük şansım sevgili yüce ruh Şadiye Yavuz, Piano Turca, Burcu Durmaz, Şaziye Özlem Turan, Bektaş Şenel ve suç ortağım Kaptan H. Davran. İşe, insanlara karşı sergilenen tutumlar, sözünün eri olmayanlar, vizyon sahibiyim diyen ama esnaf bakış açısından kurtulamayan o kadar kişiyle tanışınca, çalışınca belirttiğim isimler ile çalışıyor olmak gerçekten ama gerçekten kendimi şanslı hissettiriyor. Kekeme özgürlüğümüzde bi' saye gibi özgün olarak, kopyala, yapıştır yerine kanaviçe gibi kendi inancımı, beni işlediğimi ve yansıttığını düşünerek dominonun ilk taşını ekledim. Lügatımı mayaladığım, sevgili mir'im Şükrü Ağabey'in kalemine karşı ayrı bir zaafım, zaafiyetim var. Şiir her zaman kıymetliydi bende. Edebiyatın en samimi çocuğu diye nitelendiriyorum kendimce şiiri. Bir kelimeyle bile oynasan düşürüyor yüzünü, büzüyor kifayetini. Bu sıralarda belki sosyal medyanın ilgi odağı olmasından kaynaklı başlı başına bir çığır yaşıyor. Ne kadar hissedip ne kadar anladığımdan emin olsam da, etrafımdaki herkes, kendiyle alakalı şiire kulak kabartıyor. Bir nevi duygusal insanların matemidir, dikenleriyle sevmek gibi hayatı. İşte bu noktada benim yansıtma biçimim devreye giriyor. Kendime teskin ettiğim en önemli kıstasım her kelimeyi imgeleyerek okumak. Kendine geçiyor mu geçmiyor mu diye sor. Ve bu soruların ışığında tek gerçekliğim ben inandıysam tamamdır. O yüzden kaygısız ve endişesiz bir şekilde oluştu, yerini ziyadesiyle buldu. Yaştan ziyade yaşayan olarak değerlendirebilirim. İlk etapta iki dalganın birbirine geçişi gibi metaforlu şiirleri daha çok seviyorum. Filtre olarak; yalın, zarif, buruk bir tebessüm barındıran, ironinin deneyi tadında, mitolojik imgeler, soluğu, sayesi, nabzı şeklinde ele alıyorum. Bu minvalde Gonca Özmen, Naile Dire, Altay Öktem, Şilan Avcı, Haydar Ergülen, Çisel Onat, Birhan Keskin, Mehmet Can Doğan, Tozan Alkan gibi. Liste çok uzun. . Özellikle Birhan Keskin'den seslendirmek istediklerim var."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/enka-acikhavada-ilk-konser-fazil-say-ve-genco-erkaldan/", "text": "ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nun etkinlik programı, ENKA Sanat'ın iki daimi sanatçısı dünyaca ünlü besteci- piyanist Fazıl Say ile usta tiyatro sanatçısı Genco Erkal'ı aynı sahnede bir araya getiren muhteşem bir konserle başlıyor. Fazıl Say'ın, Nazım Hikmet'in unutulmaz şiirlerinden esinlenerek bestelediği ve Nazım başlığı altında sunduğu eserlerden bir seçkinin yer alacağı gecede, şiirleri Genco Erkal seslendirecek. 10 Temmuz'daki konserde, Fazıl Say'ın kendi solo piyano eserlerinden oluşan bir repertuvar da yer alacak. Fazıl Say & Genco Erkal'ı aynı sahnede buluşturan konser, 10 Temmuz Pazartesi akşamı saat 21.15'te ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nda sanatseverlerle buluşacak. ENKA Sanat'ın yaz aylarının vazgeçilmez mekanı ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nun etkinlik programı 10 Temmuz'da başlıyor. Farklı sanat dallarından seçkin örneklerle nitelikli yorumları bir araya getiren program, 16 Eylül'e kadar devam edecek. Öğrenciler etkinlik biletlerini, sanatın erişimine katkı sağlamayı amaçlayan ENKA Sanat'ın 40. yaşına özel 40 TL'den edinebilecek. Film gösterimlerinde 1 bilet alana 1 bilet bedava kampanyası tüm sanatseverler için geçerli olacak. Konser biletlerine Biletix ve ENKA Sanat Gişesi'nden ulaşılabilinir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/enka-sanat-genco-erkalin-85-yasini-yasama-dair-ile-kutluyor/", "text": "ENKA Sanat, usta oyuncu Gencol Erkal'ın 85. yaşını, on yıldır sahnelenen müzikli gösteri Yaşamaya Dair- Bursa Cezaevi'nden Mektuplar ile kutluyor. 29 Mart Çarşamba akşamı ENKA Oditoryumu'nda sahnelenecek oyunda Genco Erkal, senelerdir aynı sahneyi paylaştığı usta isim Tülay Günal'la birlikte bir kez daha seyirciyi Nazım Hikmet'in ölümsüz dizeleriyle buluşturacak. Nazım Hikmet'in ölümünün 54. yıldönümü için Genco Erkal'ın uyarlayıp yönettiği Yaşamaya Dair Bursa Cezaevi'nden Mektuplar, onuncu yılında bir kez daha tiyatro severlerle buluşuyor. Büyük ozanın Bursa Cezaevi'ndeki yaşamına, eşi Piraye Hanım'a olan tutkusuna, sürgün yılları ve vatan hasretine odaklanan oyunda, Nazım Hikmet'in aynı adlı destansı şiiri bir kez daha hayat bulurken, Genco Erkal'a sahnede usta tiyatrocu Tülay Günal eşlik ediyor. Gösterinin müzikleri Fazıl Say, Zülfü Livaneli, Cem Karaca, Tarık Öcal, Edip Akbayram, Tolga Çebi, Nadir Göktürk, Timur Selçuk imzası taşıyor. Yaşamaya Dair Bursa Cezaevi'nden Mektuplar 29 Mart Çarşamba akşamı saat 20.30'da ENKA Oditoryumu'nda sahnelenecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/enka-vakfinin-kurucularindan-sarik-tara-konser-serisi-ile-aniliyor/", "text": "ENKA Sanat, ENKA Vakfı'nın kurucularından Şarık Tara'yı her yılın Nisan ayında, onun vizyonundan hareketle klasik müzik sanatçılarının performanslarıyla anıyor. Anma programının ilk iki etkinliği kapsamında ENKA Sanat, 4 Nisan'da dört kadın çellistten oluşan Cello Paradiso ile 8 Nisan'da Borusan Quartet ve Gökhan Aybulus konserlerine ev sahipliği yapacak. ENKA Sanat, Nisan ayında çok özel bir program sunuyor. ENKA Vakfı'nın kurucularından Şarık Tara'ya adanan program, ilk olarak 4 Nisan Pazartesi saat 20.30'da dört çellist arkadaştan oluşan Cello Paradiso'yu ağırlayacak. Şafak Erişkin, Didem Erken, Gülyar Balcı ve Dilbağ Tokay'dan oluşan Cello Paradiso, ENKA Sanat dinleyicilerinin karşısına farklı coğrafya ve dönemlerin müziklerinden oluşan repertuvarlarıyla çıkacak. Halen solo kariyerlerine ve akademik çalışmalarına bireysel olarak devam eden Cello Paradiso üyeleri, müziğin ve çellonun kendi hayatlarına kattığı zenginliği ENKA Oditoryumu'nda dinleyicilerle paylaşacak. Ülkemizin yetiştirdiği usta sanatçıların klasikleşen performanslarının izleyiciyle buluşacağı anma etkinliklerinin ikincisinde, klasik dönemden modern döneme uzanan geniş bir repertuvara sahip Borusan Quartet ile başarılı piyano virtüözü Gökhan Aybulus aynı sahnede buluşacak. 8 Nisan Cuma saat 20.30'da düzenlenecek bu eşsiz konserde klasik müzik severler, Schubert'ten Rosamunde'yi ve Schumann'dan Piano Quintet'i ENKA Oditoryumu'nda dinleyebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/erbug-kaya-bir-hayalin-pesine-takildim-ve-ortaya-yeganeler-serisi-cikti/", "text": "Fantastik edebiyat okurlarının yakından tanıyacağı Erbuğ Kaya'nın çocuklar için kaleme aldığı Yeganeler serisinin ilk kitabı Gizemli Sanatlar, Doğan Egmont Yayınları tarafından yayımlandı. Aynı dünya üzerinde iki diyarı anlatan öyküde doğayla iç içe yaşamayı isteyenler Doğanın Diyarı'nda, doğaya hükmetmek isteyenler ise Hükmedenlerin Diyarı'nda yaşıyorlar. Birbirinin zıttı bu iki diyarın karşı karşıya geldiği kitap, fantastik edebiyatın kendine has efsunlu dili kadar örtülü hakikat arayışını da sayfalarına taşıyor. Erbuğ Kaya ile bir araya geldik ve hem fantastik yolculuğunu hem de bu ilk çocuk kitabının ortaya çıkış hikayesini konuştuk. Bu fikir çocukluğumdan beri vardı. O zamanlar hayalini kurduğum hikayelerin hepsi doğal olarak çocuklar içindi. Çocukken kitaplardan aldığım keyfi hiç unutmadım. Beni heyecanlandıran bir hayalin peşine takıldım ve ortaya Yeganeler çıktı. Daha iyi bir dünya her zaman mümkün hissiyle yaşayan biriyim. Bu kadar betonun çirkinlikten başka bir şey olmadığını düşünüyorum. İki diyarı kurgularken doğanın daha iyi korunduğu, insanların ona zarar vermek yerine doğayla uyum içinde yaşadığı yerlerin hayalini kurdum. Şu anda çocuk olan neslin yetişkinliğindeki en büyük mücadelesinin daha sağlıklı bir hayat için doğaya yardım etmek olduğunu, hatta şu anda yavaş yavaş başlayan ama gelecekte tek gerçeğe dönüşecek olan doğayla uyumlu şehirlerin kurulması gerektiğini düşünüyorum. Çocukların zihnine küçücük bir tohum ekip onların gelecekteki mücadelelerine destek olmak amacıyla üzerime düşeni bu şekilde yapmak istedim. Ne tatlı bir soru! Limpikek Pofudukbulut, Doğanın Diyarı'nda efsane olduğu düşünülen Basir'in Gökyüzü Kütüphanesi'nde çalışan, tüm ömrü okumak ve okudukları hakkında araştırmalar yapmak olan bir kütüphanecidir. Tombul, çok kısa boylu, yaşlı, beyaz saçları ve sakalı uzun biridir. Genellikle kahverengi cübbe giyer. Hükmedenler Diyarı'na geçtiği zamanlarda üstüne uygun kıyafet bulmakta zorlandığını söylemeliyim. Çapraz olarak astığı bez omuz çantasında her zaman not alabileceği kağıtlar, kalemler ve o anda okuduğu kitaplar olur. Gözleri bozuk olduğu için kalın camlı, yuvarlak gözlükler takar. Kitap okurken ve çalışırken çok ciddidir ama biriyle sohbet ederken sevimli hatta biraz komik görünür. Her şey bir dost meclisindeki sohbet sırasında aklımda beliren çok keyifli bir görüntüye dayanıyor. Bir ormanda oturmuş, ay ışınının altında sohbet eden beş yakın arkadaş görüntüsü. Bir kitap neyi ne şekilde anlatırsa anlatsın, o kitabı bitirip kapağını kapadığınızda size çevreniz, kendiniz ve dünya hakkında düşünecek konular ya da daha güzeli, hissedip özümsenecek ruh halleri armağan ediyorsa anlatılan o hikaye çok değerli bir hale dönüşüyor. Söz konusu çocuklar için yazılmış bir fantastik metinse soyut kavramları okuyucunun hayalinde canlandırabilmesi için alegorinin anlaşılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak bu söylediklerim birçok farklı dış uyaranın olduğu çağımızda bir kişinin kitabına gömülüp hoşça vakit geçirmesini asla zedelememeli. Kadınların yaşamda çok daha fazla söz sahibi olması gerektiğine, bunun dünyayı daha güzel bir yer yapacağına inanırım. Yayınlanmış diğer tüm romanlarımda baş kahraman erkekler olsa bile hikayelere yön veren güçlü kadın karakterlerim bu düşünceme dayanır. Bu sefer baş kahramanım Safir, on bir yaşında bir kız çocuğu. Kendini bir anda zor bir durumda buluyor. İlk başta onun zayıf ve kırılgan olduğunu düşünebilirsiniz. Ama onun henüz hatırlamasa da sahip olduğu güç ve yardımına koşanlar sayesinde bu zorluklarla başa çıkabilmesi çok güzel bir his. Yayınevinin de dahil olduğu, romandaki bir sahne üzerine karar vererek yürüttüğümüz bir iş birliği neticesinde ortaya içimize sinen bir iş çıktı. Bu türün bana göre okuması en zevkli taraflarından birisi de özel isimlerdeki kelime oyunları. Bu kitapta da çokça karşımıza çıkıyorlar. İşin bu oyun tarafı size nasıl hissettiriyor, aslında zahmetli de bir yandan. Ben yazarken çok keyif aldığımdan pek avantaj, dezavantaj üzerine düşünerek üretmiyorum. Bu iki durum kitap yayınlandıktan sonra benim elimde olmayan durumlarda ortaya çıkıyor. Örneğin, fantastiğin çocuklar arasında çok sevilen bir tür olması Yeganeler'in onlara ulaşması adına bir avantaj. Ama Türkiye'de yazılmış fantastik romanların bilinirliği, çeviri eserlerle karşılaştırınca bu durum dezavantaja dönüşüyor. Türkiye'de kitap okuma sayısı ile fantastik okumayı seven okur oranları, dünyadaki oranlarıyla karşılaştırıldığında çok büyük bir fark olacağını düşünmüyorum. Yani, bir sorun varsa bence bu, temel olarak ülkemizdeki kitap okuma oranlarına dayanıyor. Ancak, on, on beş yıl öncesine göre çok daha iyi durumda olsa da fantastik okumayı sevenler Türkiye'de yazılmış eserlere, çeviri eserlere göre daha temkinli yaklaşıyorlar. Elbette bu söylediğim sadece önyargı değil, aynı zamanda çeviri eserlerin ülkemize gelmeden önce çok büyük reklam geliriyle tanıtılmasına da dayanıyor. Fantastik türünün bu denli sevilmesi bence genetiğimize işlenmiş masal anlatma arzusuna dayanıyor. İnsan hayal kurmayı, onu dinlemeyi en başından beri sevdi. Bu insan olmanın en önemli özelliklerinden biri. Her kültür bu arzuyla mitolojisini yarattı. Fantastiğin güçlü bir edebiyat türü olması okuyucuyu onu hiç beklemediği bir yerden ansızın yakalamasına dayanıyor. Bir maceranın heyecanı içinde okuyucu kendini değerlendirmek zorunda hissettiği durumların içinde bulabiliyor. Fantastik edebiyatın içinde büyümenin, arkadaşlığın, aşkın, birey olmanın, toplumu düşünmenin, iyiliğin, kötülüğün, hırsın, naifliğin kısacası insan olmanın her hali içinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Gandalf J. Kitabı ilk kez üniversitede ders arasında okumaya başlamıştım. Henüz okumamış ya da izlememiş olanlar için ipucu vermemek adına sahneyi söylemeyeyim ama Gandalf'la ilgili bir sahnede, üniversitenin boş bir amfisine gidip ağlamıştımJ. Fazla ipucu vermeden şunları söyleyebilirim, o karanlık hala Safir'in peşinde ama onların güçleri Hükmedenler Diyarı'ndaki başka grupların da dikkatini çekecek. Yeganeler Hükmedenler Diyarı'ndaki önemli bir problemi kendilerine has hayal güçleriyle çözecekler. Ve artık İstanbul'da bir ejderha var!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ercan-kesal-ben-rol-yapmayi-gercekten-bilmiyorum/", "text": "5. Bandırma Kitap Günleri, birbirinden değerli konuklarının katkılarıyla devam ediyor. Son konuklardan oyuncu, yönetmen ve yazar kimliğiyle tanıdığımız, aynı zamanda hekim de olan Ercan Kesal, söyleşisi sırasında önemli açıklamalarda ve bir itirafta bulundu. Hayat hikayesi Avanos'ta başlayan Ercan Kesal, Babam gazozcuydu. Esnaflık insanları tanıma fırsatı verir. Hikayelerle bu şekilde tanıştım; ebemden, anamdan babamdan, hastalarımdan beslendim ve halen besleniyorum da. Benim kitaplarımda oto-biyografik, hatta oto-etnografik izler bulursunuz, diyerek hikaye anlatıcılığının, insanları tanımaktan geçtiğini söyledi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden 1984 yılında mezun olan Kesal, Keskin Devlet Hastanesi, Bala ve köylerinde sağlık ocağı hekimliği yapmıştı. Buradaki deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı son kitabı Hekimlik Sanatları üzerine de konuştu. Hekimlik, hastayı dinleme sanatıdır, diyen Kesal, hekimliğin özünün, hastayı dinlemek olduğunun altını çizerken, bugün hekimlerin hastalarından uzaklaştığını, neredeyse telefon üzerinden hekimlik yapılacak bir raddeye gelindiğini ifade etti. Devlet hastanelerinde her hasta başına beş dakika verilen bu sistemde, aslında hekimin de bir suçunun olmadığını söylemeden edemedi. Ardından soru cevap kısmında çocuk işçilerle ilgili gelen bir soruya ise Çocuk işçi olamaz. Çocukların emeğini yiyorsunuz. Emek yemek insan eti yemektir. diyerek yanıt veren Kesal, Bir daha tekrarı olmayan bir dünyadayız. Yazmaya ve oynamaya devam edeceğim, sözleriyle bitirdiği konuşmasının ardından imza etkinliğinde okurlarının kitaplarını imzaladı ve fotoğraf çektirdi. Bandırma Cumhuriyet Meydanı'nda bulunan yayınevi stantları ve etkinlik alanı, 7 Ekim'e kadar 10.00-22.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/erdal-oz-edebiyat-odulunun-sahibi-furuzan/", "text": "Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz'ün anısını yaşatmak için ailesi tarafından her yıl düzenlenen Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün bu yılki sahibi Füruzan. Başkanlığını Ömer Türkeş'in üstlendiği, Metin Celal, Nilüfer Kuyaş, Murat Yalçın, Jale Özata Dirlikyapan, Behçet Çelik ve Faruk Duman'dan oluşan seçici kurul, 29 Eylül 2023'te yaptığı toplantıyla Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün on altıncısını öykü ve romanlarıyla edebiyatımızda derin izler bırakmış Füruzan'a verilmesini kararlaştırdı. Füruzan, 1970'lerden itibaren çöken burjuva ailelerinin, yoksulluk ve yalnızlıkla boğuşan kadın ve çocukların, yabancı ortamlarda bunalan ve yurt özlemi çeken göçmenlerin dramlarına sevecenlikle yaklaştı; umutlu gelecek için emek verenlerin uğradıkları haksızlıkları ve toplumsal yaraları ele alırken kişileri derinlemesine inceledi, anlatımını ayrıntılarla besledi. Yapıtlarıyla öykünün yenilenmesine ve yaygınlaşmasına öncülük etmiş yazarların başında geldi. Her yıl bir üyenin ayrılıp bir başkasının katılımıyla yenilenen jürinin bu yıl başkanlığını yapan Ömer Türkeş, Füruzan'a ödülünü verdikten sonra seçici kuruldan ayrılacak. Önümüzdeki yıl jürinin yeni üyesi Ayşe Sarısayın olacak. 2008 yılından beri verilen Erdal Öz Edebiyat Ödülü bugüne dek, Gülten Akın, Nurdan Gürbilek, İhsan Oktay Anar, Şavkar Altınel, Murathan Mungan, Cemil Kavukçu, küçük İskender, Orhan Pamuk, Orhan Koçak, Cevat Çapan, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Jale Parla, Selim İleri ve Mehmet Eroğlu'na verildi. 29 Ekim 1939 yılında İstanbul-Kadıköy'de doğdu. İlk kitabı Parasız Yatılı ile 1972 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanan ilk kadın yazar oldu. 12 Mart dönemini anlattığı Kırk Yedi'liler romanıyla 1975 TDK Roman Ödülü'nü kazandı. Öyküleri Fransızca, İspanyolca, Farsça, İtalyanca, Japonca, İngilizce, Rusça, Bulgarca, Boşnakça gibi dillere çevrildi. 2006'da 10. Ankara Öykü Günleri'nde, 2007'de Dil Derneği'nin Dil Bayramı'nda ve Antalya Öykü Günleri'nde, 2008'de 7. İzmir Öykü Günleri'nde onur ödülleri aldı. 2008 TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı seçildi. 2009'da Dil Derneği İzmir şubesince Türk Diline Emek Ödülü verildi. 2017'de 9. Kadıköy Kitap Günleri'nin Onur Yazarı seçildi. 1981'de Ömer Kavur'la birlikte senaryolaştırdığı Ah Güzel İstanbul öyküsü sinema filmi olarak çekildi, Antalya Film Festivali'nde ödül aldı. 1986-87 yıllarında Gecenin Öteki Yüzü öyküsünü Okan Uysaler ile birlikte senaryolaştırdı; TRT'de dizi film olarak çekildi ve yılın en iyi dizisi seçildi. 1988-90 yıllarında çektiği Benim Sinemalarım 1990'da Cannes Film Festivali'nin Eleştirmenlerin 7 Günü ve Altın Kamera dallarından çağrı alarak 158 film arasından seçilen 8 filmden biri olarak gösterime girdi; 1991'de ise Uluslararası İran Fecr Film Festivali'ndeki Uluslararası Jüri'den En İyi İlk Film Jüri Özel Ödülünü kazandı ve Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde seçilen En İyi On Asya Filmi arasında yer aldı. Kış Gelmeden (1997) ve Sevda Dolu Bir Yaz (2001) öykülerini oyunlaştırdı ve bu oyunlar Devlet Tiyatroları'nda yaklaşık 200 kez sahnelendi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/eren-aysan-sivasi-artik-agitla-degil-akilla-anmaliyiz/", "text": "Sivas otuz yıl sonra benim için hala şaşırma duygumun baki kaldığı, insanın insana ettiğine inanmakta güçlük çektiğim, ayaklanmaya kalkmış cehaletin böylesine büyük bir kötülüğü sıradanlaştırdığına tanıklık ettiğim, ülkemizde radikal dinbazların ellerinin nereye uzanabileceğini gördüğüm kara bir gün. O gün on altı yaşındaydım. Bugünse kırk altı. Bir anlamda orada ölen şair babamdan iki yaş büyüğüm artık. Dolayısıyla bugünden geriye baktığımda Sivas'ı artık ağıtla değil akılla anmanın gerekliliğine inanıyorum. Çünkü ülkece uçurumun kıyısındayız. Babam kimi söyleşilere çağrılıp şiirleri okunması istendiğinde kitaplarını rastgele aralar, karşısına çıkan ilk şiiri okurdu. Bunun arkasında sanırım şiirin sözcük işçiliğine yakın olması yatıyor. Anlam, sözün kalesi elbette. Babamın çok sevdiğim pek çok şiiri var. Ama en çok sevdiğim ise Bir Bahar Dalıyla... Çocuğum da büyüyor / benim gibi diye başlayan şiir. Genç bir babanın evladıyla büyümesini anlatıyor. Ve şimdi Aysan öldükten tam 30 yıl sonra Yanık Ağıt isimli bir albümle bir Behçet Aysan tributeu doğdu. Artık en çok bilinen Aysan şiirinin, Ezginin Günlüğü'nün bestelediği Bir Eflatun Ölümün dışında başka şiirlerin de şarkısını söyleyeceğiz. Albümün hikayesini senden dinleyelim. Aslında Ezginin Günlüğü'nün bestelediği dört Behçet Aysan şiiri var. Onun en bilineni, Bir Eflatun Ölüm. Diğer yandan Fazıl Say'ın da Güvenç Dağüstün ve Ece Dağıstan'ın Güz Şarkıları albümünde yer alan Rüzgar Rüzgarla Konuşur ve oda operası Ses Behçet Aysan şiirlerinden oluşuyor. Ama şiiri müzikle çoğaltmak hoş bir duygu. Metin Altıok için yapılan Anka albümü aslında benim için önemli bir kapı araladı ve cesaret verdi. Bu anlamda kardeşim Zeynep Altıok, albümün hayata geçmesi için yanımda yer aldı. Ama asıl albümün müzik direktörü Çiğdem Erken'in olağanüstü emeği var. Albüm konuşulmaya başladığı günden itibaren babamın toplu şiirleri Düello onun bir parçası oldu. Uzun ve zahmetli bir süreçti. Çok şanslıyız ki hafızası kirlenmemiş isimlerle, pek çok müzisyenle çoğaldık. Albüm 30 Haziran günü dijital platformlarda yerini aldı. Behçet Aysan Şiirlerinden Şarkılar Yanık Ağıt, Temmuz başında ise bütün müzik marketlerde CD olarak dinleyicilerle buluşacak. Bir de sonbaharda long-play olarak koleksiyonerler için satışa sunulacak. Yanık Ağıta emek veren çok sayıda isim var. Yalnızca yorumcuları değil bestecileri de atlamamak gerekiyor. Başta albümün müzik direktörü Çiğdem Erken'den söz etmek isterim. Fazıl Say, Sivas katliamından sonra baba dostları Metin Altıok ve Behçet Aysan'ın unutulmaması adına sanatsal yolculuğunu sürdürdü. Ve hep dayanışma duygusunu, dehalık mertebesine erişmiş, tertemiz bir müzisyen kimliğiyle gösterdi. Ezginin Günlüğü denilince ilk akla gelen isimlerden biri Nadir Göktürk, çok sevdiğim, duyarlılığı geniş bir müzik insanı. Albümde Tuna Kiremitçi- Burcu Tatlıses ve Deniz Çakır onun bestelerini yorumladı. Aykut Gürel, populer müziğimizin çok sevdiğim bir ismi. Zuhal Olcay, Aykut Gürel şarkısını seslendirdi. Vedat Sakman, Ankara'daki evimizde babam henüz hayattayken komşumuzdu. Geceyle Gel şiirini ne de güzel besteledi. Çok sevgili ağabeyim Cem Akgün ise Zeynep Karababa ve Erdal Erzincan şarkısına hayat verdi. Çok sevdiğim İbrahim Yazıcı, canım Selva Erdener'le el ele vererek Rüzgar bu şiiri sana götürsün dedi. Hep hayranlık duyduğum, çok sesli müziğimizin büyük ismi Turgay Erdener Çini şiirine emek verdi. Onu da Selçuk Sami Cingi yorumladı. Derya Türkan artık hep beste yapsın diliyorum. Aynayı Dilek Türkan seslendirdi. Besteci yorumculara gelecek olursak, çok özel bir isim olan Doğan Duru, aynı ateşten geçtiğimiz Mazlum Çimen, genç müzisyen Umut Özensoy, Bajar ve elbette Vedat Yıldırım, Mirady atlamamamız gereken isimler. Hepsine minnettarım. Bu sorunun etraflıca değerlendirilmesi gereken nedenleri var. Bizdeki tüm siyasi cinayetlerde görülen sistemli unutturulmayla koşut ilerlenen cezasızlık olgusu başlıca nedenlerden biri olarak sunulabilir. Bugün benim yerime adalet konuşmalıydı. İtalya'da olduğu gibi bir temiz eller operasyonu hiçbir zaman gerçekleştirilmediği için de mazlumlar çoğaldı. Ayrıca ülkemizde cehalet ve linç kültürünün yaygınlaşması ve yirmi iki yıldır süren blok muhafazakar bir iktidar döneminde pek çok alanda daralmamız da ana nedenler olarak sayılabilir. Hafıza Merkezi Sıvas katliamının 30. yılında bellek yenilemek adına çok önemli işlere imza atıyor. Yitirdiklerimize dair sanal odalar yine sanal müzenin içinde açılacak. Ayrıca sonbaharda benim de heyecanla beklediğim bir Sivas katliamı belgeseli gösterime sunulacak. Bugün buraya Behçet Aysan'dan bir söz bıraksan... Unutmadım aklımda... Ajandakolik'te seni ağırlamış olmak Behçet Aysan'ı anmak benim için çok değerli."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/erin-ilkcan-aslandan-ben-yaratilar-i-creations/", "text": "Galeri Diani, 11 Mayıs 1 Haziran tarihleri arasında Erin İlkcan Aslan'ın' 'Ben & Yaratılar I & Creations' adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Figüratif sanata yeni bir soluk katan Ankara ile özdeşleşmiş, şehrin simgesi kırmızı, siyah ve beyaz renklerle yaptığı küçük canavarları ve sloganları ile sanatına renkleri katan Erin İlkcan Aslan, eserlerini en iyi self-analiz olarak görüyor ve 'Ben & Yaratılar I & Creations' sergisinde bireysel farkındalık süreçlerini ve mevcudiyetinin geçtiği bazı frekansal basamakları resimler ile tılsımlayarak sergilemeyi amaçlayarak yola koyuluyor. Erin İlkcan Aslan, bedenindeki ruhun, materyal varlıktan, derinlerindeki öz'e, yani mevcudiyeti hissedebildiği kendilik durumuna doğru kendini 'realitede' deneyimleyerek aktığı yolculuklar boyunca farklı disiplinlerde ifade biçimleri kullanmayı deniyor. Erin İlkcan Aslan'ın 'Ben & Yaratılar I & Creations' sergisini 11 MayısCumartesi 1 Haziran Cumartesi tarihleri arasında Galeri Diani 'de ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/erkeklere-dogal-bakim-sephora-collectiondan/", "text": "Doğadan ilham alan zengin formüllerini temiz güzellik konseptiyle buluşturan Sephora Collection, iyi yaşam felsefesini destekleyerek erkeklerin bakım güncesinde yerini alıyor. Şeffaf içeriklerle bütünleşen orijinal ürünler arasında; nemlendiriciler, temizleme jeli, maskeler, serumlar ve sabunlar bulunuyor. Sephora Collection'a ait tüm ürünleri, www. sephora. com. tr, Sephora Türkiye mobil uygulaması ve Sephora mağazalarında keşfedebilirsiniz. Moringa yağı ve Biberiye özünün karışımından oluşan ve hızla nüfuz eden içeriği sakalınızı besleyip, yatışmasına ve rahatlamasına yardımcı oluyor. Yapışmayan ve yağlı olmayan hafif dokusuyla cildi yatıştıran ve güçlendiren bu krem, keyifli bakım rutini sunuyor. Sephora Collection Peeling Temizleme Jeli, cildi gün içinde maruz kaldığı tozdan ve kirden temizliyor, cildi pürüzsüzleştirip yeniden doğmuş taptaze bir cilt sunuyor. Cildi, yüzde 96 oranında doğal kaynaklardan elde edilmiş volkanik kum ve çinkoyla buluşturan ürün, cildi derinlemesine temizliyor. Arındırıcı siyah kömür lifiyle geliştirilen ürün, erkeklerin bakım rutinine kolaylıkla eşlik ediyor. Ciltte gün boyu mat ve pudramsı bir sonuç için SEPHORA COLLECTION'dan 50 yüz matlaştırıcı kağıt mendilden oluşan bir paket. Cildi anında matlaştırıyor ve hafif pudramsı bir bitiş sağlıyor. Yağlı bir cilt görünümüne elveda demenizi sağlayan ürün, kolay kullanımıyla da dikkat çekiyor. Süper pratik ambalajıyla tüm vücudun arındırılması için doğru miktarda ürünü içeriyor. Eriyen bir yapıya sahip olan bu ürün, kcilt dokusunu arındırır ve cilde hedefe yönelik faydalar sağlıyor. Sephora Collection, Ciltteki geniş gözeneklerin görünümü nasıl azaltılır? sorusunu %6 BHA ve PHA ile konsantre edilmiş ve %96 oranında doğal içeriklerle formüle edilmiş Gözenek Serumu ile yanıtlıyor. Cilt dokusunu destekleyen ve gözeneklerin görünümünü azaltan bir serum. Yağlı / karma cilt tipleri ve klinik olarak kanıtlanmış tolerans için uygun bir seçenek oluyor. SEPHORA COLLECTION cildinize özen gösteren temizleyicisi ile % 98 doğal kaynaklı bileşenlerle formüle edilerek, bitki özleri ile zenginleştiriliyor. Yüz ve vücudu nazikçe temizlemek için cömert bir köpüğe dönüşen ürün, besleyici, peeling-yumuşatma veya peeling-arındırıcı olarak kullanılıyor. Mükemmel temiz cilt ve çok daha fazlası için meyve ve bitkilerin tüm gücünü tek bir üründe sağlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/erkekligin-degil-kadinligin-kitabi-leydi-sapiens/", "text": "Say Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan Leydi Sapiens, ataerkil hegemonyası sebebiyle ancak bundan 150 yıl önce araştırılmaya başlanabilen tarih öncesindeki kadınların ne olduklarına, neye benzediklerine, onların günlük yaşamlarının nasıl geçtiğine dair bulguların toplandığı titizlikle yazılmış ilginç bir araştırma kitabı. Leydi Sapiens, yakın dönem incelenirken bile tereddütte kalınan tarihteki kadınlar ana başlığına bir kenara itip daha cesurca bir işe girişiyor ve erkekliğin kitabının yazıldığı ilk döneme giderek, kadınların, tüm dünyada geçerli olan resmi ideolojik görüşe uygun şekilde temsil edilişini yerle yeksan ediyor ve tabiri caizse yeni bir tarih yazımı başlatıyor. Tarih eril dille yazılmıştır, yazılmaktadır. Zira tarihi pek çok bakımdan haklı olarak insanın varoluş mücadelesiyle ilişkilendirerek ele alırken, cümle içinde kullandığımız mücadele, üzerinde tamamen erkeğe ait argümanları taşır. Ve yine tarih, genel itibariyle savaştan ibaret bir olgu olduğu için de erilliğin rahatlıkla kendine göre yontacağı, parlatacağı, cilalayacağı bir oyun alanı olmuştur. Tarih, doğal powerlifter mağara adamlarının kendi yaptığı mızraklarla büyükbaş hayvan avlamasından sniperlara evrilen, erkeği kudretini döktüğü kanla ölçen kalemlerden mürekkeptir. Bunu anlamak için kütük gibi kitaplara, 5 sezonluk tarih dizilerine ya da 3 saatlik filmlere zaman harcamayınız! Devirlerin adlarına bakmanız yeterlidir. Peki tarih yazımı, erilliğin elinden kurtulacak mıdır? Cevabımız kesin olarak Evet olmasa da bundan kurtulacağı yönünde gösterdiği emareler ibreyi bu yöne doğru çeviriyor. Kadın araştırmacıların gözle görülür nicelikte ve nitelikte artmasını da, bunun en büyük ispatı olarak gösterebiliriz. Yazıya bu girişle başlamamın sebebi; yazar ve film yapımcısı Thomas Cirottteu, Paris-Nanterre Üniversitesi Antropoloji bölümünde profesör Jennifer Kerner ve Historia dergisi genel yayın yönetmeni Eric Pincas'nın birlikte kaleme aldığı, Say Yayınları'ndan, Alara Çakmakçı çevirisiyle yayımlanan Leydi Sapiens kitabı. Bir belgesel projesi olarak doğan, o tarafta devam ederken aynı zamanda bir kitaba da dönüşen Leydi Sapiens, ataerkil tarih hegemonyası sebebiyle ancak bundan 150 yıl önce araştırılmaya başlanabilen prehistorya dönemindeki kadınların ne olduklarına, neye benzediklerine, onların günlük yaşamlarının nasıl geçtiğine dair bulguların toplandığı titizlikle yazılmış bir araştırma kitabı. Jean-Moulin-Lyon III Üniversitesi'nde profesör olan, Antik Çağ Arkeoloji ve Bilimleri laboratuvarında araştırmacı olarak görev yapan, aynı zamanda da Leydi Sapiensin bilimsel danışmanlık görevini üstlenen Sophia A. de Beaune, kadınların tarihöncesi dönemden itibaren güçlü kuvvetli erkeklerin koruması altında yaşayan, savunmasız varlıklar gibi resmedildiğini belirterek, prehistoryacıların kadınlarla ilgili araştırmalarının derinleşmesiyle beraber oraya çıkan veriler neticesinde, erkeğin dengi olan avcı kadınların da portresinin çizilmeye muhtaç olduğunu düşünmüş. Buradan hareketle de avcı-toplayıcı dönemde kadınlarla ilgili arkeolojik ne kadar bulgu varsa hepsini ortaya çıkarmaya girişmiş. Kitap da bir anlamda böyle doğmuş. Yedi bölüme ayrılan Leydi Sapiensin ilk bölümünde, 2019 yılında Fransa'da, Picardie kumlarının arasında keşfedilen, Renancourt Venüsü adı verilen 6 cm yüksekliğinde bir heykelle birlikte, tarihöncesi dönemdeki yaşamış kadınların, günümüzdeki yolculuğunun başlangıcına el atıyor yazarlar. Renancourt Venüsü'nden hareketle konunun merkezine doğru inilmeye başlanıyor. İkinci bölümde, Renancourt Venüsü sayesinde elde edilen bilgiler ışığında Leydi Sapiensin elle tutulur hali yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve Leydi Sapien'lerin robot resmi çizilerek tam olarak neye benzediği hakkında detaylı bilgiler veriliyor. Bir sonraki bölümde, on binlerce yıl önce mağaralara çizilmiş kadın figürlerinin, kadınlara ait olduğu düşünülen eşya resimlerinin izi sürülerek bu kalıntıların, o dönemdeki kadınların kadınsı içgüdülerinin birer yansıması olduğu anlatılıyor. Kitabın devamında tarihöncesi kadınlarının aileyle ve cinsellikle olan bağı, kadınların güçleriyle var oldukları yaşam alanları irdeleniyor. Leydi Sapiens, yakın dönem incelenirken bile tereddütte kalınan tarihteki kadınlar ana başlığına bir kenara itip daha cesurca bir işe girişiyor ve erkekliğin kitabının yazıldığı ilk döneme giderek, kadınların, tüm dünyada geçerli olan resmi ideolojik görüşe uygun şekilde temsil edilişini yerle yeksan ediyor ve tabiri caizse yeni bir tarih yazımı başlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ersan-kunerinin-ikinci-sezonu-dahil-cem-yilmazdan-netflix-icin-yeni-inciler/", "text": "Cem Yılmaz'ın son eseri Erşan Kuneri, Netflix'in Türkiye'de en çok izlenen yerli içeriği oldu. Kimilerince çok eleştirilen kimilerince pek övülen ve sonuç olarak çok konuşulan Erşan Kuneri, Netflix'in Top 10 listelerinden inmeyerek 2. sezonunda yepyeni hikayesiyle izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Yaratıcı dünyası, güçlü kalemi ve sınır tanımayan oyunculuğu ile Cem Yılmaz, Netflix ortaklığında içerisinde dizi, film ve stand-up projelerinin yer aldığı toplamda 6 projeye imza atacak. Cem Yılmaz'ın yazıp yönettiği dizide, başrollerde; Cem Yılmaz, Ezgi Mola, Zafer Algöz, Çağlar Çorumlu, Uraz Kaygılaroğlu, Merve Dizdar, Nilperi Şahinkaya ve Bülent Şakrak yer alıyor. Erşan Kuneri 2023'te yeni sezonuyla ve yepyeni hikayesiyle kaldığı yerden devam edecek. Bununla birlikte, Cem Yılmaz ve Netflix, içinde birden fazla formatı kapsayan bir anlaşmayı da müjdeledi. Yapılan anlaşmaya göre, Erşan Kuneri'nin 2. sezonu dahil olmak üzere toplamda 2 dizi, 2 film ve 2 stand-up projesine imza atıldı. Anlaşma dahilindeki ilk film olan Do Not Disturbun çekimlerinin sonbaharda başlaması planlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ersan-kunerinin-senaryolariyla-kitaplasti/", "text": "Cem Yılmaz, dijital platformda büyük beğeni toplayan dizisi Erşan Kunerinin senaryolarını iki kitapta topladı. İnkılap Kitabevi imzasıyla okurlarının karşısına çıkan Erşan Kuneri, tadı damakta bırakacak bir okuma vadediyor. Yıllardır sinemanın güldüren yüzü olarak başarılı yapımlara imza atmasının yanı sıra senaryolarını da okurlarıyla paylaşan Cem Yılmaz, bu kez Erşan Kuneri meraklılarıyla buluşuyor. Netflix'te seyircinin yoğun ilgisini kazanan Erşan Kunerinin senaryoları, iki kitap halinde okurlarıyla buluşuyor. İlk bölümünde Erşan ve arkadaşlarının yaşadığı dramın, ikinci bölümünde ise çektikleri filmlerin yer aldığı Erşan Kuneri, Cem Yılmaz'ın uzun yıllar önce kurguladığı bir dünyadan çıkıp geliyor. 1981 yılında karşılaştığımız Erşan'ın, iki yılda başına gelenleri anlatan seride, aslında 1969'dan sonra neler olduğu bilinse de Cem Yılmaz'ın büyülü dünyası, okurlarını da zamanda heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor. Hayalperest dünyasıyla önce seyircisini etkileyen Erşan Kuneri, İnkılap Kitabevi imzasıyla da filmin iç yapısını gözler önüne seriyor. Serinin sekiz bölümünün yer aldığı senaryolardan oluşan iki ciltlik kitap, günlük hayatın yorgunluğundan uzaklaştıracak bir anlatı hazzı yaşatıyor. 2002 yılında G. O. R. A. dünyasını kurarken hayatımıza girdi Erşan. Eğer tevkif edilmeseydi ne filmler yapacaktı kim bilir diye duymuş ve sonra ondan haber alamamıştık. Yıllar sonra zamanda yolculuk yaptığımız bir başka öyküde onu 1969'da DJ'lik yaparken gördük. Ben bu hayalperest adamı çok sevdiğim için başından beri ona ait hikayeleri hep kenara atardım. Acaba ne yer ne içer diye düşünürdüm. Bir de yaptığı filmler... Acaba nasıl filmlerdi? Bu seride Erşan'ı 1981 yılında yakalayıp, sonraki iki yıl boyunca neler yaptığını göreceğiz. Belki bir gün 69'dan sonra neler olduğunu görürüz. E tabii bütün Erşan hayranları, 69'dan sonra ne olduğunu bilir ama ben şaşırtmaya çalışacağım. Elinizdeki metinler Erşan Kuneri çekim senaryolarıdır. Yakıştırdığım format şuydu: İlk bölüm Erşan ve arkadaşları draması, ikinci bölümler ise çektikleri filmler. Bu formatta 8 bölümden oluşan zaman atlamalı iki seneyi yazmış oldum. Bir bölüm, Blue Box, uzun montajlı olduğundan film sayısını 7'ye düşürdüm. Bundan sonraki planım Erşan'ı 1985'e kadar getirip sonra 69'a dönmek. İstenirse tabii. Zorla değil. Senaryolar edebi metin sayılmamalı, daha çok bir filmin teknik bir malzemesi olarak görülmeli. Okuma zevkinize hitap etmesi dileğiyle."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ersin-acirin-foto-manipulasyonla-yarattigi-fantastik-evreni/", "text": "Hayalle gerçeğin birbirine karıştığı bir sanat dalı foto manipülasyon. İsminden de anlaşılacağı üzere fotoğrafı dijital ortamda manipüle ederek ortaya çıkıyor. Her ne kadar çok fazla eleştiri oklarına hedef olsa da evet, bir sanat dalı olarak kabul görüyor ve 21. yüzyılda da popülerliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Henüz 24 yaşındaki grafik tasarımcı Ersin Acır, Instagram'da paylaştığı foto manipülasyon çalışmalarıyla adından söz ettiren genç bir sanatçı. Acır, fantastik evreninin kapılarını Ajandakolik'e açarak bize kendini tanıtıyor. Foto manipülasyon sürecinde önce stock fotoğraf sitesi Unsplash'a giriyorum. Binlerce fotoğraf arasında gezerken bir yandandan da kurgu süreci başlıyor. Önceden yapacağım çalışmayı planlamıyorum. Bu yöntem bana daha çok keyif veriyor. Kendimi bildim bileli resim çizmeye ilgiliydim. Küçük yaşlarda otomobil çizimleri yapardım. Daha sonra resim hayatımın bir parçası oldu. Lisede Grafik Tasarım ve fotoğraf ile tanışınca resmi ikinci plana attım ve grafik tasarım ile ilgilenmeye başladım. Zaten üniversitede de eğitimimi grafik üzerine tamamladım. Yaklaşık sekiz yıldır serbest grafik tasarımcısıyım. Her sene yeni tasarım trendleri geliyor ve bu trendlere uymak zorundayız. Kendimizi tıpkı Ajandakolik gibi sürekli güncel tutmalıyız. Ben de buna uğraşıyorum. Foto manipülasyona başlamadan önce yaklaşık bir yıl boyunca ışık, gölge ve kompozisyon üzerine bol bol örneklere baktım, YouTube üzerinden videolar izledim. Mantığı kavradıktan ve kendimi hazır hissettikten sonra Instagram sayfamı açıp paylaşım yapmaya başladım. Öncelikle kararlı ve sabırlı olmalarını söylemek isterim. YouTube üzerinden ''Photoshop Manipulation Tutorial'' videolarını izleyip bu işin nasıl yapıldığına bakabilirler. Buradaki en önemli nokta; ışık, gölge ve kompozisyona hakim olmaları. Aynı zamanda çalışmaların özgün olması da bir diğer önemli noktalardan. Bu iş tutku işi, bu iş kendinizi size iyi hissettirmeli. Kazanç beklemeden bu işe başlamalısınız. Çünkü para kazanmak için bu işe başlayacak olanlar başta hüsrana uğrayabilir. Hayal dünyanızda kurduğunuz ütopyayı en derin duygularla aktarabilmeniz çok önemli. Çalışmayı hazırlarken kendinizi olmak istediğiniz yerde hayal etmelisiniz. Bu yöntem hazırladığınız çalışma ile aranızdaki bağı kuvvetlendirir. Çok tekrar yaparak, her gün üzerine koyarak ülkemizde yeni yetenekli sanatçıların çıkacağından hiç şüphem yok. Yeni başlayacak arkadaşlarıma şimdiden başarılar dilerim. Lütfen sormaktan çekinmeyin. Bilgi paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça güzeldir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ersin-kurt-yazdi-kemal-ulueri-anmak/", "text": "11 Kasım 1960 yılında Ankara'da gözlerini hayata açtı, Kemal Uluer. Çocukluğu ve öğrenim hayatı yıllarında yürümekte hayli zorlansa da lise ikinci sınıfa kadar Yenimahalle Endüstri Meslek Lisesi'ne yürüyerek gidip gelir. Lise ikinci sınıfta ise tekerlekli sandalyeye mahkum olur. Her şeye rağmen okulu takdirname ile birincilikle bitirir. Kas hastası olan Uluer, lise macerasının başarılı bir şekilde sona ermesinin ardından üniversite sınavına girer ve yalnızca ODTÜ Mimarlık Bölümü'nü tercih eder. Kazanamayınca da iş hayatına atılır. Ama mücadelesinden ve inatçı kişiliğinden taviz vermemekte ısrarcıdır. 1983 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Sosyal Politika Bölümü'nü kazanır ve 1987 yılında mezun olur. Kas erimesi hastalığı sebebiyle erken yaşta, 38 yaşında emekli olur olmasına ancak yapacakları henüz bitmemiştir. Ayrıca engellilerden alınan öğrenci harcı saçmalığını protesto etmek için de mezun olduğu üniversitesindeki diplomasını hiçbir zaman almaz. Asi tavrını hep sürdürür. Bu süreçte takvim yapraklarındaki fotoğraflara bakarak yapmaya başladığı ve günden güne bir tutku haline dönüşen yağlıboya resim sevdası onu başka bir boyuta taşır. Yaptığı resimler büyük bir beğeni görür ama hiçbir resmini satmaz. Sergiler açar ve tablolarını sevdiklerine hediye eder. Ve en önemlisi de kendi maddi olanaklarını yıllarca yoksul öğrencileri okutmak için kullanır. Bir gün çok sevdiği gazeteci arkadaşı Doğan Akın'a Odama kapanıp, son on tablomu yapıp her şeye nokta koymayı planlıyorum, der. Dediğini de yapar. Bundan sonrasını Sunay Akın'ın Kule Canbazı ismini verdiği kitabındaki Everest'ten Düşen Ressam başlıklı hikayesinde şöyle anlatılır. Kemal Uluer, sonunda her şeye nokta koymayı planladığı tablolarını yaparken kırk yaşındadır. Klasik müzik dinlediği, ansiklopedi okuduğu, yazdığı ve resim yaptığı odasına davetsiz bir misafir girer, 48. günde! Bu misafir, dört yaşındaki yeğenidir. Neler olup bittiğini ressamın günlüğünden öğreniriz. Kemal Uluer'in başucunda duran hayatının merkezinde, tekerlekli sandalyeye mahkum olmadan ve engel tanımadan yaşama uğraşı veren bir adam vardır. Bizzat kendisidir bu adam. Başucumda Hayat, hazin bir yaşam öyküsü yerine mutlu bir güncenin sayfalarını aralar aslında... İnsana direnç ve hayat verir. An itibarı ile sayenizde Kemal Uluer gibi bir değerden ve kitabından haberdar oldum. Çok teşekkürler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/eski-zaman-tunelinde-yasayan-3-fidan-deniz-yusuf-huseyin/", "text": "İhtimal ki bir gazetecinin objektifinden. Kodak marka bir film, Türkiye'ye renkli fotoğrafın ilk geldiği yıllar. Tab ettirdim çok sonra, ama filmdeki gerçekliğini yitirmişe benzedi. Ama işte o tünelden bana kalan bu fotoğraf film karesidir. 5 Mayıs 1972'de Deniz Gezmiş'in, Hüseyin İnan'ın, Yusuf Aslan'ın son duruşmalarının fotoğrafının filmi. Yıllar sonra bu fotoğraf etrafta var mı yok mu diye biraz araştırdım, benzer sahneler var. Deniz'in, Hüseyin'in ve Yusuf'un farklı duruşları var o sanık sandalyelerinde. Birkaç farklı açı. İhtimal ki bir gazetecinin objektifinden. Kodak marka bir film, Türkiye'ye renkli fotoğrafın ilk geldiği yıllar. Tab ettirdim çok sonra, ama filmdeki gerçekliğini yitirmişe benzedi. Eskimiş, renkleri solmuş ve Deniz, Hüseyin, Yusuf artık gerçekten gitmiş gibi oldu fotoğrafın kendisiyle birlikte. An sıradanlaştı, başkalaştı. Oysa bu filme ne zaman baksam hala sandalyede oturuyorlar, karar hiç verilmemiş, bekliyorlar. YAŞIYORLAR!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/eurovision-birincisi-maneskin-turkiyeye-geliyor/", "text": "65. Eurovision Şarkı Yarışması'nda Zitti E Buoni adlı şarkısıyla birinciliği elde eden İtalyan rock müzik grubu Maneskin, 23 Temmuz'da İstanbul KüçükÇiftlik Park'ta olacak. Müzikal yolculuklarına 2015 yılında Roma sokaklarında sokakta çalarak başlayan baş vokalist Damiano David, bassist Victoria De Angelis, gitarist Thomas Raggi ve baterist Ethan Torchio'dan oluşan Maneskin grubu, Rock'n'Roll'u adeta yeniden dirilttiği şarkıları ve benzersiz sahne şovlarıyla İstanbul'a geliyor. MTV EMA 2021'de En İyi Rock ödülüne layık görülen ve Amerikan Müzik Ödülleri 2021 için Beggin' şarkısıyla Favori Trend Şarkı olarak aday gösterilen ve Global Citizen Live 2021'de Doja Cat ve Ed Sheeran ile birlikte Paris'te headliner olan Maneskin, Rotterdam'daki 71. Sanremo Müzik Festivali'ni de kazanarak kanıtladığı başarısının ardından Coachella, Rock in Rio, Rock Am Ring, Reading & Leeds ve Lollapalooza gibi festivallerin de dahil olduğu dünya turnesi kapsamında ülkemizde KüçükÇiftlik Park'ta hayranlarıyla buluşmak için gün sayıyor. Maneskin konser biletleri 2 Mart'tan itibaren Passo. com. tr üzerinden satışta. sahne aldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ev-yapimi-bollywood-danslari/", "text": "İstanbul Fringe, eğlenceli ve sıra dışı bir hafta sonu için Bollywood Dans Atölyesi'ne davet ediyor. Ev Yapımı Fringe serisinin yeni etkinliği, Mihir Grover'in eğitmenliğinde, Hint sinemasının vazgeçilmez dansını keşfetmeye çağırıyor. Enerjik bir koreografi ile 13-14 Şubat hafta sonuna eğlence katacak atölyeye, tek biletle iki kişi katılmak mümkün. İki güne yayılacak atölyenin biletlerine tiyatrolar. com. tr adresinden ulaşılabiliyor. Alternatif, keşfedilmemiş, sınır anlamına gelen Fringe'in hikayesi, 1947 yılında Uluslararası Edinburg Festivali'ne misafir olarak katılan ve gösterilerini bir kenarda sergileyen 8 ekip ile başladı. Bu oluşum, çağdaş gösteri sanatları alanındaki en prestijli festivallerden biri olarak görülen Edinburg Fringe'e dönüştü. Bugün Fringe Festivalleri, her yıl dünyanın farklı şehirlerinde 170 bin sanatçıyı, 250 farklı mekanda ve 60 bin etkinlikte, yaklaşık 19 milyon kişiyle buluşturuyor. Her şehirde farklı ölçek ve formlarda düzenlenen Fringe Festivalleri alternatif ve yenilikçi işler üreten genç sanatçılara işlerini uluslararası platformda sergileme imkanı sunuyor. Istanbul Fringe Festival, tüm dünyada olduğu gibi çeşitliliği ve özgünlüğü İstanbul'un kent dinamiği ve çok kültürlü doğasıyla buluşturuyor. İlk yılında 22 performans, 6 workshop ve 3 partiyle, 19 farklı destekçi mekanda, 3000'den fazla seyirciyi bir araya getiren festival, ikinci yılında pandemi koşullarına bağlı olarak dijital ortama taşındı. Türkiye'de performans sanatları alanında tamamen dijital ilk festival olan Istanbul Fringe Festival 2020 Online, 30 binden fazla seyirciye ulaştı. Çoğulcu ve disiplinlerarası bir temele dayanan Istanbul Fringe Festival, yeni ve dinamik olanı kültür ve sanat yoluyla arayan katılımcılarını, çoğulcu ve yenilikçi bir atmosfere davet ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/evcil-hayvan-ekosisteminin-ilk-online-zirvesi/", "text": "Evcil hayvan ekosistemi içindeki tüm bileşenleri bir araya getirme fikrini teknoloji ile birleştiren evcil hayvan ekosisteminin ilk online zirvesi Pet Summit Turkey, 19-28 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek. Bu yıl birincisi düzenlenen Pet Summit Turkey, evcil hayvan sektöründe faaliyet gösteren firmaların, sivil toplum kuruluşlarının ve meslek profesyonellerinin ürün ve hizmetlerini, hayvan sahipleri ve ekosistemin içindeki tüm bileşenlerle buluşturmak üzere 19-28 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek. Dünyanın her yerinden kullanıcılara açık ve program kullanmaksızın her tarayıcı üzerinden online olarak ziyaret edilebilecek olan etkinlikte katılımcılar fuara, panellere ve konferanslara ulaşma imkanı sağlayacaklar. Evcil hayvan sahipleri, hem katılımcı firmaların ürünlerini inceleyerek PST21'e özel indirim imkanlarından faydalanacak hem de Türkiye'nin en önemli üniversitelerinin akademisyenleri tarafından yapılacak sunumlarla hayvan sağlığı, bakımı, beslenmesi gibi konularda bilgilenecek. Hayvan Hakları Yasası ve yerel yönetimlerin uygulamalarının da masaya yatırılacağı zirve, hayvan hakları hususunda hassasiyete sahip sanatçı ve yazarların kendi alanlarında yapacağı söyleşilerle renklenecek. Zirvede, tamamen kullanıcılar tarafından belirlenecek olan evcil hayvan markalarının en iyilerinin seçileceği bir ödül töreni de olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/evde-kal-yazarlarin-okumak-istedigi-ve-senin-icin-onerdigi-kitaplara-goz-at/", "text": "Dünyayı çepeçevre saran salgın nedeniyle tüm insanlık zorlu günlerden geçerken #evdekal çağrısına uyarak evlerimize sığınmak ve kendimizle daha çok vakit geçirmek durumundayız bugünlerde. Kimimize bu durum sıkıcı gelse de şunu kabul etmeliyiz; uzun zamandan sonra ilk defa dar vakitlerin yerini geniş zamanlar aldı. Şimdi kendimizle baş başayız. Yönümüzü sanata çevirmenin, okuyamadığımız kitapları raflardan indirmenin günü bugün. Edebiyat dünyasından isimler, hem düşüncelerini, hislerini hem kendileri ve Ajandakolik okurları için hazırladıkları kitap listelerini paylaştı. Korona günleriyle ilgili düşünce duygularımı şöyle ifade edebilirim belki; biyoloji, viroloji eğitimi almış ve bilime güvenen bir kişi olarak zaten virüslerin dünyadaki en güçlü canlılar olduğunu bilmek beni hem sakinleştiriyor, ama aynı nedenle iyi yönetilmez, hurafe ve hamasiyetle beslenirse diye de ürkütüyor. Virüslerin ırkı, dini, cinsiyeti yoktur, hiç bakmaz öyle insan işlerine! Öte yandan bu musibet nedeniyle para, iktidar, şan, şöhretin geçiciliği, komşuluk, dayanışma, küçük değerlerin önemini hatırlayışımız-pandemikten sonra da bizi biraz hizaya getirir umuyorum. Tek katlı, eski, bahçeli evlerin olduğu, yoksul çiçekli bir mahalle düşünüyorum, onun ortasına gelip küfür gibi dikilmiş koca bir apartman var. İnşaatı yarım kalmış, hani kum ve kurumuş çimento yığınlarının içine çocukların kendi lunaparklarını kurduğu bir inşaat; etrafa saçılı kırık tuğlalar, kıymıkları çocuk parmaklarına batan kalaslar... Bir gün tüm cesaretimi toplayıp o inşaatın en üst katına çıkıyorum, ayaklarımın ucuna basa basa onuncu, yirminci, otuzuncu kattan, artık kaçıncı kat en sonuncuysa, oradan usulca aşağı bakıp cesaretimi topladıktan sonra, ham betonun üzerine oturuyorum. Bu binanın son katında dünya bitmiş benim için, çocuk ömrümün görüp görebileceği son noktadayım. Öyle çok da ahım şahım bir şeye benzemeyen, geleceğe dair umut da vermeyen, ama yine de gönül bağımın olduğu dökük çiçekli mahallem yok olmak üzere ama onun yerine gelecek, onun yerine geçecek şey de bu inşaat artığından başka bir şey değil! Acıyla anlıyorum, artık dünyanın sonundayım, bir an soluğum kesiliyor, sonra ayaklarımı boşluğa sarkıtıp sırtımdaki okul çantasının içinden en sevdiğim kitabı çıkarıyorum, peri masalları ve okumaya başlıyorum. Yapacak hiçbir şey yok, okuyorum. Dünyanın sonunda, olup biten karşısında hiç hükmünde bir kız çocuğu, teknolojik bir harabenin tepesine çıkıp oturmuş, peri masalları okuyor. Çünkü okumaktan başka çıkış yok, edebiyattan başka çare yok... İşte kendimi tam olarak böyle hissediyorum. Bu güç ve çok şeyden mahrum günlerde okuyacağım kitaplar da içinde bulunduğum mahrumiyeti yansıtıyor. Bagaj hakkını Ethem'e tahsis etmek için Maalesef Türkiye'den çok fazla kitap getirme şansımız olmadı. O yüzden Londra'da belediyenin kütüphanesinden aldığım İngilizce kitapları ve sevgili Hikmet Hükümenoğlu'nun kıymeti büyük hediyesi olan Kindle'ımda bulunan e-kitapları okuyacağım. Ben sosyal mesafelenme döneminde roman ya da öykü kitabı değil yazma üzerine kitaplar önermek istiyorum. İnsanların bu kitaplardan alacakları bilgilerle daha keyifli bir okuma sürecine girebileceklerini düşünüyorum. Kimisi ağır gelebilir ama birkaç cümle bile anlaşılsa, romancıların öykücülerin ne yapmaya çalıştıklarını bilmemize hizmet edebilir. Herkese sağlıklı günler diliyor, evde kalmalarını rica ediyorum. Bu karanlık günleri doğanın insanoğlundan aldığı bir çeşit intikam gibi algılıyorum ama her şerden bir hayır çıkacağını da bildiğim için olumlu tarafından bakmayı tercih ediyorum. Belki de bu tecrit edilme ve yalnızlık hali, kendimizi, başkalarıyla ve doğayla ilişkimizi, özellikle hayvanlara verdiğimiz zararı sorgulamak için bir şanstır. Belki bir frene basma zamanı gelmiştir, herkesin durup bir düşünmesi için. İnsanın, dünyayı güzelleştiren şeylerin, özellikle sanatın değerini anlaması ve ona sıkı sıkı sarılması için bir şanstır belki de bu. Zorunlu ev hapsinin getirdiği sıkıntıları yeni romanımı yazarak atlatmaya çabalıyorum. İnsanlar mümkünse evden hiç çıkmasınlar, ruhlarını kitapla, sanatla yatıştırsınlar. Bir süre herkesin en yakın arkadaşı kendisi olacak gibi gözüküyor. Hepimiz yeni ben lerle tanışıp kendimizle uzlaşmayı, başa çıkmayı deneyimleyeceğiz. Bu savaştan sağ çıkabildiğimiz, iç huzurumuzun en azından bir süreliğine stabil kalabildiği, sağlıklı günlere bir an önce kavuşabilmeyi diliyorum. Şöyle genel bir liste yapabilirim bugünler için. Fiziksel olarak etkilenmeyenlerin de ruhsal olarak etkilendiği zor bir dönemden geçiyoruz. Her an her şeyin olabileceği hissiyle içim fokurdarken bir yandan hiçbir şey yapmadan öylece beklemek epey yorucu ve yıpratıcı. Bir distopyanın içindeyiz. Her gün yeni bir şeyle tanışıyoruz ve ona adapte olmaya çalışıyoruz. Bir yandan böyle bir dönemin tanığı olabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum çünkü oturup düşünmek, algılamaya çabalamak ve sorgulamak için oldukça elverişli zamanlar. Bir yandan da olayların kendileri hakkındaki öngörülerden ve tahayyüllerden hızlı davranmasında insanın hayal gücünü baltalayan, onu sürekli ters köşe yapan bir yan var gibi ve bu içten içe beni rahatsız ediyor. Bir Maskenin İtirafları Yukio Mişima, Kitap seçimi konusunda insanları etkilemeyi sevmiyorum. Kişi, bence kendine has duygularla ve düşüncelerle bir kitaba yönelmeli. Murakami'nin bir sözünü çok seviyorum, Herkesin okuduğu kitapları okursanız herkes gibi olursunuz. Özellikle içinden geçtiğimiz şu günlerde kendi sesimize kulak vermemiz gerekiyor. Okuduklarımız, yazdıklarımız, izlediklerimiz bize ayna tutsun, kendimizi daha iyi tanıyalım. Diğer yandan farklı karakterlerin dünyalarına girerek empati yeteneğimizi güçlendirelim. Bu süreçten daha güçlü bireyler ve toplumlar olarak çıkalım. Herkese sağlıklı günler dilerim. Dışarıda çalışmak zorunda olan insanları düşündüğümde, eve kapanmak bile büyük bir lüks bu dönemde. Bugünler, evrenle kurduğumuz bağı düşünmek, sorgulamak ve kendimizle yüzleşmek anlamında önemli geliyor bana. Özellikle de bizim elimizden çıkan kıyımları, yıkımları, yok edişleri göz önüne alırsak. Okumak bütün bu düşünme süreçleri için bir ilk basamak olabilir gibi geliyor bana. Ben yıllardır evde çalışan biriyim. Dışarıyla temasın daha az kurulmasının zorunlu hale geldiği bugünlerde hapsedilmişlik duygusunu yaşamamam sanırım bu alışkanlığımla ilgili. Öte yandan dışarının ıssızlığı, sokaklardaki tedirginlik bana çocukluğu, lise yıllarının kar ve hafta sonlarıyla birleştirilmiş bayram tatillerini, erkenden ayağa kalkıldığı için çok uzun sürmüş pazar sabahlarını hatırlatıyor. Saatlerce kitap okuyabildiğim, daha kapsamlı metinlere zaman ayırabildiğim için böylesi günlerden hep mutlu ve dinlenmiş olarak çıktığımı biliyorum. Eğer bu dünyada bir şeylere şükrediyorsam zaman zaman, o da edebiyat dünyasına ait kapıların bana çocukluktan itibaren açılmış olmasıdır. Çünkü okumak bana hep şifa vermiştir. Kısa bir süre önce yeniden okuduğum bazı modern-klasiklerimden ve çağdaşım kimi yazarların severek okuduğum eserlerinden oluşan minik bir listeyi buraya iliştiriyorum. Şifa niyetine. Gaflet: Modern Türkçe Edebiyatın Cinsiyetçi Sınır Uçları Hazırlayanlar: Sema Kaygusuz, Deniz Gündoğan İbrişim, Özgürlüğümüzün, dünyanın, sokakların değerini daha iyi anlıyoruz şimdi... Bu zor günlerin gelip geçeceğini ve dünya halklarında büyük bir farkındalık yaratacağını düşünüyorum. Doğa adeta insanoğluna Dur dedi. Doğa betonlaşmaya, ağaç katliamına, denize atılan çöplere, av kültürüne, savaşlara, tüm kirliliğe, plastiğe, her türlü israfa Dur dedi. Ne süper güç olmanın ne de zenginliğin bir önemi var şu an. Umarsızca eve kapandık. Dilerim ki en kısa sürede ve bilimsel tedbirler alınarak, kimse daha fazla zarar görmeden atlatılır bu süreç. Hepimize geçmiş olsun. Önlemlerimizi alalım, kendimiz kadar başkalarını da düşünelim ve önemseyelim. Birçok kitabı aynı anda veya yeniden ve yeniden okuyan biriyim. Eve kapandığımız şu günlerde kitaplığımda biriken ve okumayı ihmal ettiğim birçok kitaba da zaman ayıracağım. Yeni kitaplar ve dergiler aldım kendime. Elimin altında yüzlerce kitap var."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/evde-spa-keyfinin-tam-zamani/", "text": "Spa keyfine kim hayır diyebilir ki? İşte ev sıcaklığında kendinizi ve bedeninizi şımartmak için Lionesse Spa Ürünleri ile tanışın! Organik liflerden oluşan ürünlerle bedeninizi tazeleyin. Banyo yapmayı bir güzellik seansına dönüştürmek artık hiç zor değil. Köklü kozmetik firmalarından biri olan Tarko Kozmetik, Lionesse markasının Spa Ürünleri ile yorgunluğunuzu atmak için uzaklara gitmenize hiç gerek yok. Lionesse banyo ürünleri ile evde Masaj, Spa & Wellness ayağına geliyor. Bedenini organik liflerle temizlerken, peeling etkisi ile cildinizi tazeleyebilirsiniz. Ramie, Looaf, Sisal, İpek ve İpek Yüz Keseleri kendinizi tazelenmiş ve güçlenmiş hissedeceksiniz. Hem ekolojik hem de sağlıklı olan ürünler; ciltteki sivilceler, egzama, varis, sedef, selülit gibi cilt hastalıklarına çok fayda sağladığı gibi sağlıklı ciltler için de çok etkili peeling görevi yapıyor. Ham ipekten üretilen seri cildinizi ölü derilerden arındırıyor, yüz ve hassas bölgeler için özel üretilen ipek kese cilt bakım rutininize farklılık katacak. Kabak liflerinden üretilen seri ise, doğal ve bitkisel bir peeling etkisi yapıyor ve yeni hücre üretimini ve kan dolaşımını harekete geçiriyor. Ramie serisi ise özellikle batık ve duşta etkili bir arınma için vazgeçilmez bir özelliğe sahip. Ayrıntılı bilgi içi https://www. instagram. com/lionesse. tr/sitesini ziyaret etmeniz yeterli."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/evdeki-saat-evde-sarkilar-yaziyordum-zamanla-insanlarla-paylasma-ihtiyaci-dogdu/", "text": "Ortaya çıkardığı müzikal çeşitlilikle alternatif müzikte kendine özel bir yer açan Evdeki Saat'i, yaratıcısı Eren Alıcı ile konuştuk. Evet, Evdeki Saat solo devam ettirdiğim bir proje. Söz ve müziği ben yazıyorum fakat canlı performans ve üretim sürecinde ekip arkadaşlarım destek oluyor. Evde şarkılar yazıyordum, zamanla insanlarla paylaşma ihtiyacı doğdu. İlk şarkım olan Biraz Olsun'u Youtube'a yükleyerek Evdeki Saat serüvenine de başlamış oldum. Yıllar geçtikçe, kazandığım tecrübelerle beraber hem söz hem de müzik anlamında daha bilinçli bir şekilde üretebiliyorum. Yaşanmışlıkların da bu konuda etkisi büyük. Bolca müzik dinleyerek yeni soundlar keşfetmeye ve bunları kendi tarzımla harmanlayarak müziğime uygulamaya çalışıyorum. Alternatif pop veya özgür müzik diyebiliriz. Aslında tek kişi gibi görünsem de arkada büyük bir ekibim var. Tek başıma mücadele ettiğim dönemler de oldu ancak söylediğiniz gibi tek başına mücadele etmek zor değil, imkansız. Bir ekibim olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Ortak projeler üretmek istediğim müzisyenler tabii ki var. Bunlar daha çok söz yazarları oluyor. Prodüktör olarak yurtdışından takip ettiğim insanlar var. Mümkün olduğu zaman onlarla ortak projeler üretmek istiyorum. Daha önce yaşadığım, yaşamakta olduğum ve yaşadığım olaylar. Bu konuda ailemin etkisi olduğunu söyleyebilirim. Annem ve babam sıklıkla türkü dinlerlerdi, bende de oradan gelen bir kulak aşinalığı var. Anadolu müziğinin zenginliğinden bir mozaik oluşturmak ve üretimlerimde kullanmak hoşuma gidiyor. Türkülere modern yorumlar yapılmasına karşı çıkan bir kesim var. Adana Köprü Başı'nı yorumlayan birisi olarak bu konuda neler söylemek istersin? Modern yorumlamalara karşı çıkanların fikirlerine saygı duymakla beraber, Adana Köprü Başı'nı yaparken çok eğlendiğimi ve konserlerde keyifle söylediğimi belirtmek isterim. Son albümünden bahsedelim: Huzursuzluğun Meyvesi'nin kayıt sürecini ve detayları merak ediyoruz. Huzursuzluğun Meyvesi, uzun zamandır albümüme koymak istediğim bir isimdi. Bütün kayıtları evde aldık, bütünüyle evde üretilmiş bir albüm. Kısa bir zaman aralığında üretilmiş olsa da içimize sinen ve severek yayınladığımız bir albüm oldu. Huzursuzluğun Meyvesi, ağırlıklı olarak hareketli parçaların olduğu bir albüm ancak sakin şarkılar da yok değil. Böyle İyiyim bugüne kadarki en sakin şarkımız. Dengeyi buluyoruz. - Mükemmel - Kelebek - Uzunlar V1 - Mucize - Adana Köprü Başı"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/evlilikten-sahneler-oyunu-uzerine-hem-evli-hem-ozgur-kalinir-mi/", "text": "Evlilikten Sahneler için yeniden ayağa kalkmanın ve yaşama sevincinin oyunu derim en çok. Ona var oluşun tradegyasını yakıştırırım tanım olarak. Ernst Ingmar Bergman, (1918-2007) çektiği 62 filmle, İsveç sinemasının yüz akı olurken dünya sinemasının da en üretken isimlerinden kuşkusuz. Yönettiği 170'in üzerinde oyunla, tiyatrocu kimliğinin de diğerinden aşağı kalır yanı yok. Tiyatro yönetmenliği mesleğim, sinema ise tutkum diyor zaten. Bazen de bunu Tiyatro eşim, sinema metresim diye ifade ediyor. Onun tiyatroculuğunu daha iyi anlatmak için şu örneği verebilirim: Bergman, 30 Ocak 1976'da Stockholm Kraliyet Tiyatrosu'nda August Strindberg'in Ölüm Dansı oyununun provasındayken vergi kaçakçılığından tutuklanıyor. Eş zamanlı evi didik didik aranıyor. Tanıdık geldi mi? Tiyatrolar ve onların öde öde bitiremedikleri vergi ve fatura yükleri... Suçsuzluğu kısa sürede anlaşılsa ve hakkındaki suçlamalar düşse de o kalp kırıklığı, hastanede bir ay depresyon tedavisi görmesine sebep oluyor. İş Farö'deki stüdyosunu kapatıp Almanya'ya gönüllü sürgüne gitmesine kadar varıyor. Dönemin başbakanı Olof Palme ve ülkenin ileri gelenleri, gönlünü alamıyor, onu kararından döndüremiyor. Yıllar sonra 2007'de öldüğünde İsveç'te milli yas ilan edilmesi ise telafisiz bir acıya ortaklık ediyor. Gelelim Evlilikten Sahnelere... Elli beş yaşının olgunluğunda, o güne kadar çektiği 34 filmiyle dünya sinemasına yön vermiş bir auteur iken ilk kez televizyona dizi yapıyor. 1973'te küçük bir bütçeyle Farö adasında çekilen Scenes from a Marriage/Scener ur ett aktenskap boyundan büyük yankılar uyandırıyor. Toplamda 282 dakika süren 6 bölümlük mini dizi, gördüğü ilgiden dolayı, ertesi yıl yeniden kurgulanarak 168 dakikalık bir filme dönüşüyor. Görüntü yönetmeni Sven Nykvist, Bilsem bu kadar yakın çekim kullanmazdım dese de, o yakın çekimler bize olaylara yakından bakma olanağı sağlıyor. Dizi, evlere atılan bomba etkisi yaratıyor. Ertesi yıl boşanma oranları yüzde 70 artıyor ve bundan Bergman sorumlu tutuluyor. Bu başyapıt, başka eserlere ilham vererek tekrar tekrar üretiliyor. Woody Allen, Etkilendiğim tek sinemacı diyor Bergman için. İçine Noah Baumbach'ı, Richard Linklater'ı, Andrey Zvyagintsev'i alan liste uzayıp gidiyor. Listeye son olarak aynı adlı diziyi yeniden çeken Hagai Levi giriyor. Evlilikten Sahneleri izlediğinde henüz 18 yaşında olan Levi, izlediği şeyin etkisiyle film eğitimi almaya karar veriyor. Ödüllü işi The Affairda hissedilir Bergman etkileri görülüyor zaten. Geçen sene HBO'da gösterime giren diziyi yapma fikri, 2013'te Ingmar Bergman'ın oğlu Daniel Bergman'ın yönetmene teklif götürmesiyle başlıyor. Bizde ise daha önce Tiyatro Uncut tek perde olarak oyunlaştırmış metni. Başka tiyatrolar yapmışsa da araştırmalarımda karşıma çıkmadı. Şimdi Versus Tiyatro ve Zorlu PSM ortak yapımı olarak izliyoruz Evlilikten Sahneleri. Versus Tiyatro'nun Genel Sanat Yönetmeni Kayhan Berkin ve Ece Dizdar'ın el ele vermesiyle oluşuyor ekip. Berkin, Şimdiye kadar okuduğum en iyi ilişki metni diyerek seçimini açıklıyor. Oyunun ortak yapımcısı/yönetmeni/oyuncusu olarak projede kapladığı yer ortada. O yüzden oyunculuk yaptığı yerlerde kendini dış göz olarak Mehmet Yılmaz'a teslim ediyor. Bu oyunu çok iyi iki oyuncunun oynaması gerektiğini ve aklındaki ilk oyuncuların teklifini kabul ettiğini söylüyor. Öner Erkan'ın Johan'ı üstlendiği yapımın destekleyici rollerine Pınar Göktaş ve Naz Buhşem'in katılmasıyla kadro tamamlanıyor. Bilindiği gibi Bergman, Evlilikten Sahnelerde kendi hikayesinden yola çıkmış ve ilişki konusunu sanatsal bir ifadeye dönüştürmüştü. İnsanlarla olan ilişkimiz, temelde en yakınlarımızın karakter ve davranışlarını tartışıp değerlendirmekten ibarettir diyen yönetmen, başından geçen evlilikler kadar, Liv Ullmann'la yaşadığı ilişkiden de beslenmişti. Boşuna Üç ayda yazdım, dört ayda çektim ama öncesinde bir ömrün tecrübesi var demiyor yani. Dağılmakta olan evliliğin tüm detaylarını izlerken etkisinde kaldığı Strindberg'in psikolojik incelemelerine de rastlıyoruz. Marianne-Johan çiftini, repertuvar topluluğunun has oyuncuları olan ve çoğu filminde de yer alan Liv Ullmann ve Erland Josephson'a emanet ediyor. Katarina'yı da yine favori oyuncularından Bibi Andersson canlandırıyor. Televizyon dünyasının ünlü partnerliğine örnektir Marienne ve Johan. Oynayan ikiliyi efsaneleştirebilir. Bu kadar intim bir metin, sadece çok iyi iki oyuncu istemiyor, birbirine denk bir paslaşmayı ve kimya uyumunu da zorunlu kılıyor. Aralarındaki ahenk, akrobasi oyuncularına has konsantrasyonu ve zamanlamayı da beraberinde istiyor. Trapezden havalanan oyuncuyu ipin üstündeyken tutabilmeli partneri. Öyle bir bağlılık ve sorumluluktan söz ediyorum. Sahnede bir duygudan diğer duyguya öyle hızlı, öyle ani geçiyorlar ki, bu karmaşık halleri anlamak, özümsemek ve zamanında yansıtmak usta işi oyunculuk istiyor. Sürekli değişen ikircikli ruh halleriyle bizi performans skalalarında gezdiriyorlar. Yan rollerde ise Kayhan Berkin ve Pınar Göktaş'tan tam destek geliyor. Uyarlama Kayhan Berkin'e ait olsa da Ece Dizdar ve Öner Erkan'ın katkıları yadsınamaz. Oyun, iki perde ve 5 bölüme indirgenmiş. Satır aralarında anlam kovalarken bir bakmışsınız metni çözümlemiş, hatta kendi dramaturjinizi yapmışsınız. Metinle bu kadar hemhal olmak, çeviriyi yapan Ece Dizdar'a bütüncül bir bakış, ayrıcalıklı bir kavrayış sağlıyor. Bu da oyunculuğuna yansıyor. Yazarın esere Ayrılıktan Sahneler başlığını attıktan sonra Evlilikten Sahnelerde karar kıldığını da söylemeliyim. Yine iş dönüyor dolaşıyor evlilik üzerinden insanlık hallerine varıyor. Bir tür iç dökmeye dönüşüyor. Biz de bu kopuşta haklı-haksız aramadan, taraf tutmadan, kadın ve erkek ruhunu anlamaya çalışıyoruz. Evliliğin fay hattına döşenen zaafın, korkunun, şefkatin, şehvetin, sadakatin, öfkenin, iletişimsizliğin, şiddetin, dürüstlüğün, güvenin, rutinin, düzenin, tutkunun, vicdanın, pişmanlığın, bencilliğin, toplumsal baskının, egonun her alttan vuruşunda, verdiği tepkilere bakarak insanı baştan sona kavramaya çalışıyoruz. Keyifle dolaşmayı umduğumuz bu evlilik yolunda, tekinsiz bir mayın tarlasına varıyoruz. Birlikte var ettiğimiz yaşamdan kendi dünyamıza çekilirken aslında mal değil, alışkanlıklarımızı paylaşmaya çalışıyoruz. Onların hangisi bize, hangisi karşı tarafa ait, onu ayıklamaya çalışıyoruz. Ve bir kez daha kurtuluşun kendini tanımakla mümkün olduğunu, özgürleşmenin ancak böyle başladığını görüyoruz. Evliliğin nihai bir durak, güvenli bir liman olmadığını öğrendiğimden beri kendime doğru keşifteyim ben de. O yüzden Evlilikten Sahneler için yeniden ayağa kalkmanın ve yaşama sevincinin oyunu derim en çok. Ona var oluşun tradegyasını yakıştırırım tanım olarak. Sahne iki bölümden oluşuyor. Solda gördüğümüz beyaz sandalyeler ve o büyük masa ile hem steril hem stil sahibi bir yaşama tanıklık ediyoruz. Sanki bu yalın tasarımda Nordik bir hava sezip menşeine de selam gönderiliyor gibi. Üzerinde eksik olmayan içki ve atıştırmalıklar, modern, hızlı ve tüketim dünyasının emarelerini simgeliyor. Sağda ise yatak odası var. Yatak başının ters olması, seks hayatlarındaki tersliği anlatıyor mu bilmem ama oyuncuları markelediğini söyleyebilirim. Yer yer oyuncuları göremiyorum. Kostümler her bir rol kişisinin kimliği için biçilmiş kaftan. Birbirinden şık elbiseler yine de Ece Dizdar'ın güzelliğine yeni bir şey katmıyor. Sahne ve giysi tasarımını yapan Meltem Çakmak'ın işlerine şu aralar üst üste denk geliyorum. Işık tasarımı Ayşe Sedef Ayter'e ait. Yine tertemiz. Tiyatronun dijitale gidişinden endişe duysam da oyundaki kullanımını yerinde ve estetik buluyorum. Diğer söyleyeceklerimi bölümlere serpiştiriyorum. Evliliklerin devam etme sebebi! Planlamanın içine sıkışıp kalmış, nefessiz evlilikler... Mahalle baskısı unsuru olarak evliliğe müdahil olan anneler... Nora ile aramdaki özdeşliği bilen bilir. Meğer Bergman da zamanında Nora'yı sahneleyen bir Ibsen sevdalısıymış. Oyunda bu eski tanıdığa rastlamak çok hoşuma gidiyor. Naz Buhşem'i boşanmak isteyen Bayan Jacobi rolünde bu bölümde görüyoruz. Sakin oyunculuğu ile doğal komik oluyor. O ve Marianne sahnenin solunda niçin boşanmak istediğini ve yalnızlığın sevgisiz bir evliliğe yeğ olup olmadığını tartışadursun, biz sağ tarafta Peter ve Eva'ya kulak verelim. Meğer Johan'ın içinde bir şair yaşamaya çalışıyormuş. Pınar Göktaş'ı görünce şaşırmayın, onu Katarina sanmayın. Kostümü onu ayırt etmemize, onun Eva olduğunu anlamamıza yardım edecek. Başlığı -aklımda doğru kaldıysa tabii- yadırgıyorum. Herkes payına düşen gözyaşını döküyor diye mi çoğul kullanılmış acaba? Bir yıldır görüşmeyen çiftimiz, Marianne'in sadeleştirdiği ve kendine göre düzenlediği evinde buluşur. Kahramanımız kendine yeni bir yaşam kurmaya çalışırken aslında Johan'ın etkisinden kurtulmaya çalışmaktadır. O sancılı arayış başlamıştır. Nicedir ihmal ettiği kendi ile tanışacaktır. Böyle zamanlarda, ciğerini bildiğini sandığın eşin ile aranda sınırları aşındıran, dengeni bozan gel-gitler başlar. Evlilikten boşanmaya giden süreçte artık çok yakın/fazla uzak bir mesafedesinizdir. Düne kadar sizin olana izniniz yoktur artık. İpin ucunu ne zaman kaçırdığınızı anlamadığınız bir bağın pamuktan yapılma olduğunu anlarsınız. Yine de Marianne ona ben bakmalıyım, o benim sorumluluğum demekten alıkoyamaz kendini. Ezcümle, dolaşık bir hal evlilik. Ayrılınca bitmeyen evlilikler vardır; sürse de biten evlilikler kadar. İçinden çıkabilen, cevapları bulabilen beri gelsin!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/evrensel-acilari-dile-getiren-yazar-edouard-louis-ve-ilk-romani-eddynin-sonu/", "text": "eşcinsel bir gencin otobiyografik anlatısı Eddy'nin Sonu, geçtiğimiz günlerde Can Yayınları tarafından yayımlandı. Henüz 21 yaşındayken Fransız edebiyatında büyük sansasyon yaratan Edouard Louis, bu ilk romanında zorbalık, baskı ve yoksunluk tanımlarını o kadar açık sözle anlatıyor ki, okurken tüm bunların aslında birer kurgudan ibaret olduğuna inanmak istiyor, insan. Bu haberler herhangi bir günde karşımıza çıkabilecek, Türkiye'de yaşanan ve sıradanlaştırılmaya çalışılan şiddet haberlerinden sadece birkaçının başlığı. Ülkemizde huzur içinde yaşıyoruz, şiddet haberleri ile karşılaşmıyoruz, bir başka ülkede bu olayların yaşandığını öğrendiğimizde büyük bir şok yaşıyoruz, diyebildiğimiz günleri neredeyse hiç yaşamadık bu coğrafyada. Kendi payıma haberleri açmaya korkmak, Twitter'daki gündemi takip etme cesaretini kaybetmek düşüyor. Kaç kadının daha uğrayacağı şiddeti kaldırır kalbim, kaç mezar daha katledilen bir kadını ya da trans bireyi kucaklayabilir, inanın bilmiyorum. Bütün bunlar zihnimi ve kalbimi meşgul ederken Edouard Louis'nin ilk romanı Eddy'nin Sonu'nu okuyorum. Hayran oluyorum. Hayran olduğum şey, anlattığı olaylar değil. Yazarın olayları anlatırken gösterdiği cesaret ve üslubu beni hayran bırakan. Toplumun kendisine karşı takındığı tavrını ifşa etmesi değil, öncelikle ailesinden bu süreci sorgulamaya başlama cesareti beni hayran bırakan. Biliyorsunuz ki özellikle bizim toplumumuzda ailemizle ilgili olumsuz en ufak bir yorum yapma lüksümüz yoktur. Ailenin kutsallığına indirilmiş bir darbe olarak algılanır. Ancak Edouard Louis, ailesinde başlayarak tüm kasabalıların ve okulda akranlarının kendisine yaşattıklarının içsel hesaplaşmasını gerçekleştiriyor. Yazarın ailesini ya da toplumu suçlamak amacıyla eserlerini kaleme aldığını düşünmüyorum. Edouard Louis için suçlamak kelimesinin bir anlamı olduğunu bile düşünmüyorum. Tecavüzcüsünü bile anlamaya çalışan bir yazardan söz ediyoruz. Tecavüzün ardından da köşesine çekilmek yerine bunun sebepleri üzerine düşünen ve şiddetin her türlüsüne karşı somut adımlar atan bir yazardan söz ediyoruz. Kuzey Fransa'da küçücük bir kasabada yaşananları tüm gerçekliğiyle ortaya sermek ve bunlarla yüzleşmek amacıyla yola çıkan Edouard Louis, bu kasabanın gerçekliğini olduğu gibi yaşamayı reddediyor ve ait olduğu toplumun değerlerini değiştirmeye kendisinden başlıyor. Doğumuyla kendisine atanan Eddy Bellegueule ismini Edouard Louis olarak değiştirme kararını Ne zaman Eddy adını duysam arkasından ibne sıfatının geleceğini hissettiğimden kendimi bu isimle yeniden vaftiz ettim, sözleriyle açıklıyor. İstanbul Edebiyat Evi 20 Mayıs'ta bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşide Can Yayınları'nın Çağdaş Edebiyat dizisinin editörü Cem Alpan, kitabın çevirmeni akademisyen Ayberk Erkay ve akademisyen Rahime Sarıçelik konuşmacıydı. Rahime Hanım, bu kitap yayımlandığında Edouard Louis'nin annesinin kitapta yazılanlar hakkında duyduğu şaşkınlığı Eddy'yi ve diğer çocuklarımı büyük bir aşkla sevdim. Biz ne ırkçı ne de homofobik bir aileyiz. sözleriyle dile getirdiğini açıkladı. Aslında sadece bu küçücük olayla bile ailelerin kendi hayatlarına yakından bakamadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. İşte Edouard Louis'nin yapmak istediğini burada net bir şekilde ifade edebiliyorum. Onun anlattıklarının ailesine ve topluma ayna tutmak olduğunu fark ediyorum. Aynaya bakma cesareti olanlar yüzleşiyor, cesareti olmayan ise aynayı kırıyor. Edouard Louis dünya edebiyatında yazdıklarıyla büyük tartışmalar yaratıyor. Türkiye'de ise okurlar ilk kez onun adını Can Yayınları sayesinde 2020'nin Ekim ayında yayımlanan Babamı Kim Öldürdü romanı ile tanıyor. Can Yayınları, Edouard Louis ile görüşerek o dönem için son romanı olan Babamı Kim Öldürdü'ye öncelik veriyor. 2021 Mayıs ayında ise bir ilk kitap olma özelliği taşıyan Eddy'nin Sonu ile buluşuyoruz. Yazarın bilinen kitapları Eddy'nin Sonu, Şiddetin Tarihi ve Babamı Kim Öldürdü sanılanın aksine birbirlerinin devamı niteliğinde değil yani bir roman serisi veya üçleme özelliği taşımıyor. Otobiyografik unsurların fazlalığı devamlılık hissi doğursa da bu kitaplar aslında birbirinden tamemen bağımsız nitelikte. Babamı Kim Öldürdü'yü okurken roman okuma hissinden çok, bir manifesto okuduğum hissine kapılıyorum. Eser, gözümde kendi kişisel tarihinin bir bildirisine dönüşüyor. Eddy'nin Sonu'nu okuduğumda ise bu manifestonun kapsamlı hali ile buluştuğumu fark ediyorum. Yazının başında da belirttiğim gibi aşina olduğum şeyleri okumanın beni bu kadar etkilemesini beklemiyorum. Belki de bu etki anlattığı şeylerin tanıdıklığından kaynaklanıyor. Hiç görmediğim küçücük bir kasabadaki olaylar için yerel deme imkanım yok. Edouard Louis, evrensel acıları dile getiriyor. Ailesinin tavrı nedeniyle gerçek kimliğini gizleme ihtiyacına eser boyunca farklı örneklerde rastlıyoruz. Hem ailesinin hem kasabalının gözündeki ibne imajını silebilmek için sevgili edinerek bir nevi gövde gösterisinde bile bulunuyor ama bu kendisinden, duygularından kaçmak anlamına geldiği için bu sahteliğe daha fazla tahammül edemiyor. Ülkeler değişse de cinsiyet eşitsizliği farklı topraklarda maalesef ki aynı şekilde vücut buluyor. Annelik kavramına değinen metinleri önemsiyorum. Anneliği kutsallaştıran anlayışı doğru bulmuyorum. Anneliğin de eleştirilebilir olmasını sağlıklı bireyler, sağlıklı toplum için gerekli buluyorum. Annesinin gururla dile getirdiği ve sık sık tekrarladığı bu sözler anneliği temiz bir ev ve temiz bir kıyafetle bir tutan anlayışa güzel bir eleştiri getiriyor. Oysa annesi, oğluna bir kez bile gerçek anlamda nasıl olduğunu sormuyor. Aile bazen olmak istemediğiniz şeylerin bütünüdür. Eddy'nin ailesi sık sık bunu hatırlatıyor. İşte tam da bu yüzden Eddy Bellegueule ölmeli, Edouard Louis doğmalıdır! Not: Edouard Louis hayranlarına güzel haberler de verelim. Ayberk Erkay; Şiddetin Tarihi'ni, yakın zamanda yayınlanan Combats et Metamorphoses d'une Femme isimli son romanını, ayrıca Ken Loach'la yaptıkları sanat ve siyaset konulu söyleşiyi ve yine yakın zamanda Milo Rau ile birlikte yazdığı Interrogation isimli oyunu da çevirerek okurlarla buluşturacak. Amerikalı yönetmen, yapımcı ve senarist James Ivory, Edouard Louis'nin bu iki eserini Netflix'te bizi dizi olarak sevenleriyle buluşturacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/eylulde-ayvalik-film-festivalinde-bulusalim/", "text": "Seyir Derneği tarafından düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali bu yıl 14 19 Eylül tarihleri arasında Ayvalık'ta sinema dolu günler yaşatmak için hazırlıklarına başladı. Azize Tan direktörlüğünde, Fatih Özgüven'in program danışmanlığında düzenlenecek festival bir kez daha yılın merakla beklenen uzun metraj, kısa metraj ve belgesel filmlerini izleyiciyle buluşturacak, düzenlenen panel ve söyleşilerle sinemanın başrolde olduğu bir festival deneyimi yaşatacak. Seyir Derneği, seyircilerine 24 Haziran 2 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek Açık Hava Film Geceleri ile merhaba diyecek. Ayvalık Belediyesi Yeni Binası'nın denize nazır bahçesinde yapılacak gösterimlerde dünya festivallerinde gösterilen 10 film sinemaseverlerle buluşacak. Açık Hava Film Geceleri, James Cameron'ın yönettiği, 2023 Akademi Ödülleri'nde En iyi Efekt dalında Oscar kazanan Avatar: Suyun Yolu / Avatar: The Way of Water filminin gösterimiyle başlayacak. İlk filmin on yıl sonrasında geçen Avatar: Suyun Yolu, Pandora dünyasına dönüyor ve Sully ailesinin hayatta kalmak için verdiği savaşı bu kez görkemli okyanuslarda anlatıyor. Seyircilerin yeni Na'vi kültürleri ile tanışacağı, tüm zamanların en çok hasılat yapan üçüncü filmi unvanını alan Avatar: Suyun Yolu'nun oyuncu kadrosunda Sam Worthington, Zoe Saldana, Sigourney Weaver, Stephen Lang, Cliff Curtis ve Kate Winslet yer alıyor. 25 Haziran akşamı ise 2004 yılında bir kısa metrajla başladığı kariyerine In Bruges, The Seven Psychopaths ve Three Billboards Outside Ebbing, Missouri gibi başarılı filmlerle devam eden Martin McDonagh'ın 2022 Venedik Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan filmi The Banshees of Inisherin beyazperdede olacak. McDonagh, filmde ilk uzun metraj filmi In Bruges'den tam on dört yıl sonra usta oyuncular Brendan Gleeson ve Colin Farrell'ı tekrar bir araya getiriyor. Venedik Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanan The Banshees of Inisherin; BAFTA ve Altın Küre'de pek çok ödüle layık görülmüş, ayrıca 9 dalda Oscar'a aday gösterilmişti. Film, dostlukları birinin Artık senden hoşlanmıyorum işte cümlesiyle aniden sonlanan iki adamın hikayesini, kendilerini çıkmazda bulmalarını ve küçük kasabada bu durumun etkisini çarpıcı bir dille anlatıyor. 2022 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan Ruben Östlund imzalı Hüzün Üçgeni / Triangle of Sadness, 26 Haziran akşamı Ayvalıklı sinemaseverlerle buluşacak. Force Majeure ve The Square filmleriyle tanınan Östlund, bu kez içinde milyarder yolcuların olduğu bir geminin batmasıyla ıssız adaya düşen farklı sınıflardan bir grup insanın hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Sınıf ve toplum davranışları üzerine bir hiciv sunan filmde Woody Harrelson, Harris Dickinson ve Charlbi Dean başrollerde yer alıyor. 27 Haziran gecesi açık havada Emin Alper'in, prömiyerini 2022 Cannes Film Festivali'nde yapan, 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden En İyi Yönetmen başta olmak üzere 9 ödülle, 33. Ankara Film Festivali'nden En İyi Film dahil 6 ödülle ayrılan filmi Kurak Günler izleyiciyle buluşacak. Başrollerinde Selahattin Paşalı, Ekin Koç, Selin Yeninci ve Erol Babaoğlu'nun yer aldığı film, bir süredir kuraklık sorunuyla boğuşan ve su sıkıntısı çeken Yanıklar kasabasına yeni atanan genç savcı Emre ile belediye başkanı Selim, yerel gazeteci Murat ve kasabanın eşrafı arasında yaşanan çekişmeleri konu alıyor. İzleyicileri ikiye bölen ve zamanında büyük ilgi uyandıran American Psycho filminin yönetmeni Mary Harron'ın yeni filmi Dali Diyarı / Daliland 28 Haziran akşamı Açık Hava Film Geceleri'nde gösterilecek. Ben Kingsley ve Barbara Sukowa'nın performanslarıyla büyük beğeni toplayan film, 20. yüzyılın en hayranlık uyandıran sanatçıların Salvador Dali'nin büyük bir sergiye hazırlığı sırasında geçiyor. Bu süreci serginin gerçekleşeceği galerinin asistanı James aracılığıyla takip eden yönetmen Harron, Dali ve eşi Gala'nın birlikteliği üzerindeki perdeyi de aralıyor ve bilinmeyen maceraları gözler önüne seriyor. Açık Hava Film Geceleri'nde 29 Haziran akşamı nostalji rüzgarı esecek. İtalyan Yeni Gerçekçiliği içinde yetişse de kısa sürede kendi üslubunu geliştiren Luchino Visconti'nin uluslararası alanda ünlenmesine büyük katkı sağlayan filmi Düşman Kardeşler / Rocco and His Brothers beyazperdede olacak. Sinematek/Sinema Evi ve İtalyan Kültür Merkezi işbirliği ile gösterilecek film, 1960'lı yıllarda daha iyi bir hayat umuduyla ülkenin güneyindeki yoksul köylerini terk ederek kuzeye göç eden bir ailenin hikayesini anlatıyor. Kontrolsüzce büyüyen ekonominin yarattığı toplumsal değişimi bir aile üzerinden anlatan film, aynı kıza aşık olan kardeşlerin ilişkisi ile erkeklik anlayışını, ayrıca çarpık ekonomik düzen ile sınanan iyilik, fedakarlık, sadakat, kahramanlık gibi yerleşik değerleri de sorguluyor. Filmin başrollerinde başta Alain Delon, Annie Girardot, Renato Salvatori ve Claudia Cardinale olmak üzere usta oyuncular yer alıyor. 30 Haziran akşamı, perdede iki film izleyiciyle buluşacak. İlki; Peter Von Kant'ın ardından polisiye bir komediyle 1930'lar Fransa'sına dönen François Ozon imzalı Suç Bende / The Crime Is Mine. Film, ünlü bir yapımcıyı öldürmekle suçlanan yeteneksiz ve beş parasız aktris Madeleine Verdier ve onun savunmasını yapan en yakın arkadaşı avukat Pauline'i merkeze alıyor. Ozon'un nihayetinde kız kardeşliğin zaferi hakkında diyerek tarif ettiği filmin sürprizi ise filme ortasında dahil olan Isabelle Huppert. 30 Haziran'da gösterilecek ikinci film ise; dünya prömiyerini 2022 Venedik Film Festivali'nde yaptıktan sonra yılın en beğenilen yapımlarından birine dönüşen Sonsuz Sır / The Eternal Daughter. The Souvenir 1 ve 2 ile Archipelago filmleriyle tanıdığımız İngiliz yönetmen Joanna Hogg, Sonsuz Sır'da bir kez daha Tilda Swinton'la çalışıyor ve hem anneyi hem de kızını canlandıran usta oyuncu tüm filmi tek başına sürüklüyor. Eski bir otele yerleşmelerinin ardından anılar ve gizlenen gerçeklerle yüzleşen bir anne kız ilişkisini gotik bir atmosferde anlatan Sonsuz Sır, ABD Ulusal Eleştirmenler Birliği'nce 2022'nin en iyi on bağımsız filmi arasında gösterildi. Açık Hava Film Geceleri, 2 Temmuz akşamı gösterilecek Saint Omer filmiyle sona erecek. Belgeselleriyle tanınan yönetmen Alice Diop, ilk kurmaca filmi Saint Omer'de, Fabienne Kabou'nun gerçek hikayesinden yola çıkarak yarı belgesel yarı kurmaca bir dünya yaratıyor. Film, bebeğini sahilde terk ederek ölümüne neden olmakla suçlanan bir kadının davasını izlemeye giden genç yazar Rama'yı ve dava sürecini konu alıyor. İzleyiciyi göçmenlik, annelik, ayrımcılık üzerine düşündüren film, önyargıları da sorgulamaya neden oluyor. Geçtiğimiz Oscar ödüllerinde En İyi Uluslararası Film kategorisi için Fransa adına yarışan ama adaylık alamayan Saint Omer, Venedik Film Festivali ve Cesar Ödülleri'nde En İyi İlk Film seçilmiş ve pek çok eleştirmence yılın en iyileri arasında gösterilmişti. Her gece 21.15'te başlayacak filmler Ayvalık Belediyesi Yeni Binası'nın bahçesinde izlenebilecek. Biletler 17 Haziran Cumartesi gününden itibaren www. biletix. com üzerinden satışa çıkacak. Bilet fiyatının 100TL olacağı Açık Hava Film Geceleri'nde, her gün film öncesi Ayvalık Belediyesi Yeni Binası girişindeki gişeden de bilet alınabilecek. Genç Sinema Programı İçin Başvurular Başladı! Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin geçen yıl başlattığı, Zonguldak'tan Antalya'ya, Ankara'dan Muğla'ya toplam 10 şehirden 30 öğrenciyi ağırladığı Genç Sinema programı bu sene de devam edecek ve 6 Şubat depreminden etkilenen illerden gelen öğrencilerin başvurularına öncelik verilecek. Ayvalık Uluslararası Film Festivali kapsamında başta sinema bölümünde okuyan ya da üniversitelerin sinema kulüplerine üye olan öğrenciler olmak üzere, sinema alanında kendisini geliştirmek isteyen tüm öğrenciler başvurularını 30 Haziran 2023 tarihine kadar başvuru formu üzerinden yapabilir. Başvuran adaylar arasından seçilecek 30 öğrenci festival boyunca hem sektör profesyonellerinden eğitim alacak hem de festival ekibiyle çalışarak deneyim kazanacak. Genç Sinema'ya başvurusu kabul edilen 30 öğrenci festival boyunca Ayvalık'ta yapımcılık, yazarlık, yönetmenlik, kurgu, post-prodüksiyon gibi farklı alanlarda profesyonel isimlerin vereceği atölye çalışmalarına katılabilecek, aynı zamanda festival organizasyonunun farklı alanlarında görev alarak festivalin önemli bir parçası olacak. Ulaşım, konaklama ve yemek masrafları festival tarafından karşılanacak öğrenciler, yılın dikkat çekici ve merakla beklenen festival filmlerini izleme, panel ve konuşmaları takip etme, sinemacılarla tanışma ve sohbet etme imkanı bulacak. Programdaki atölyelerin dışında, festival organizasyonunda gönüllü olarak çalışarak tecrübe kazanacak ve kendilerini geliştirecekler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fadonun-sesi-mariza-istanbula-geliyor/", "text": "BBC'nin Avrupa'nın En İyi Sanatçısı ödülünü üst üste 3 kez ülkesi Portekiz'e kazandıran ve Grammy Ödülleri'ne aday gösterilen ilk Portekizli sanatçı olmasının yanı sıra adını dünya müziğinin divaları arasına yazdırarak tüm dünyada dinleyenlerine müzikal bir yolculuk yaşatan Mariza, 30 Ekim akşamı Zorlu PSM'de kaçırılmayacak bir konser vermeye hazırlanıyor. Portekiz Devleti tarafından Portekiz kültürünü yurtdışında en iyi temsil eden sanatçı unvanı alan Mariza, 1999 yılında efsanevi Fado şarkıcısı Amalia Rodrigues'in adını taşıyan Vakıf tarafından Fado'nun Sesi unvanını aldı. Büyüleyici sesi, zarafeti ve güçlü sahnesiyle fado müziğinin dünya çapında en etkili isimlerinden olan Mariza, gerçekleştirdiği her performansıyla dinleyenlerini melankoli ile huzur arasında sürüklemeyi başarıyor. Portekiz geleneği Fado şarkılarını dünyaya ulaştıran ve tüm dünyada 1 milyondan fazla albüm satışıyla Fado'nun 1 numaralı temsilcisi olmayı sürdüren Mariza, 30 Ekim'de Zorlu PSM'de müzikseverlerle buluşacak. Bu unutulmayacak ses ve performansın biletlerine passo. com. tr üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fakir-baykurt-oyku-odulu-gul-ersoy-ve-ayse-bayar-kayanin-oldu/", "text": "Sarıyer Belediyesi tarafından bu yıl 10'uncusu gerçekleşen Fakir Baykurt Öykü Yarışması sonuçlandı. Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü, Sen Kimseyi Sevemezsin kitabıyla Gül Ersoy'a ve Gece On İki Sancıları kitabıyla Ayşegül Bayar Kaya'ya verildi. Sarıyer Belediyesi'nin ortaokul, lise, yetişkin ve Fakir Baykurt Öykü Kitabı olmak üzere dört kategoride düzenlediği Fakir Baykurt Öykü Yarışması'nda kazananlar belli oldu. Hanım Karavelioğlu, Ceren Mansuroğlu, Ayhan Yeşiltaş, Murat Gürbüz, Hülya Soyşekerci, Halil Genç ve Kadir Yüksel'den oluşan seçici kurul, ortaokul kategorisinde Jack Poyraz Simpson'ı, lise kategorisinde Münire Feyza Abay'ı, yetişkin kategorisinde Metin Öncü'yü ve Murat Emre Ergel'i birinciliğe layık görülürken Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü ise Ayşegül Bayar Kaya ile Gül Ersoy arasında paylaştırıldı. Pandemi nedeniyle ertelenen ödül töreni ise ileriki tarihlerde açıklanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/farah-zeynep-abdullah-sektorde-genc-kadinlara-ciddi-zorluklar-yaratiliyor/", "text": "Sanat Çınarı Ödülü'nün bu yılki sahibi Rengim Gökmen'e ödülünü Vakıf Yönetim Kurulu Üyesi Füsun Okutan İplikçioğlu takdim etti. Rengim Gökmen, Gerçekten çok teşekkür ediyorum. Bir sinema festivalinde böyle bir ödülü almak çok anlamlı. Sizleri bulmuşken ve bu ödülü şükranla kabul ederken anmam gereken iki kişi olduğunu düşündüm. İlk senaryo tekniği kitabını yazan, tiyatrocu olmasına karşın ilk sinema sevgisini bana veren, elimden tutarak beni Ankara Sineması'na, Ulus Sineması'na götüren ve beni bu büyük sanatla tanıştıran babamı anmak istiyorum, anısı önünde saygıyla eğiliyorum. İkinci kişi ise, bir müzik emekçisi Onur Şener. Bundan birkaç ay önce katledildi Ankara'da. Onun adına bütün şiddet olaylarına karşı çıkmamız gerektiğini ve kısa vadede çözümlere ulaştırmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu genç müzikçinin de anısı önünde saygıyla eğiliyorum, dedi. Festivalin Kitle İletişim Ödülü'nü Vakıf Yönetim Kurulu Üyesi Pof. Dr. Ruken Öztürk'ten alan Sevin Okyay, Bu akşam burada olduğum için çok teşekkür ederim. Ankara benim için sinema konusunda hiç yabancı bir yer değil. Ankara Film Festival, Gezici Festival, Uçan Süpürge... Hiç yabancı hissetmiyorum, çok teşekkürler dedi. Ankara Film Festivali'nin Onur Ödülleri'ne ek olarak bu yıl ilk kez verdiği Vakıf Özel Ödülleri iki ayrı alanda başarı göstermiş sanatçıya; sayısız rolde unutulmaz performanslara imza atan oyuncu Farah Zeynep Abdullah ile sinema yazarlığı ve sinema programları ile başladığı kariyerine yapımcı, yönetmen, senarist olarak devam eden Ceylan Özgün Özçelik'e verildi. Vakıf Özel Ödülü'nü İrfan Demirkol'dan alan Farah Zeynep Abdullah yaptığı konuşmada, Gerçekten çok heyecanlıyım. Ödül için arandığımda çok şaşırdım. Çok zorluk çekiyoruz, çok şeyin üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Özellikle genç kadınlara ciddi zorluklar yaratılıyor sektörde ve çoğu yerde. Sadece bizim sektöre özel değil. Özellikle böyle özel ödülleri yaşça daha büyük insanlar alıyor. Gençleri gördükleri, bize destek oldukları için Ankara Film Festivali'ne çok teşekkür ediyorum, dedi. Vakıf Yönetim Kurulu Üyeleri Nihan Gider Işıkman ve Hacer Yıldız'dan Vakıf Özel Ödülü'nü alan Ceylan Özgün Özçelik Cadı bir hakaret nişanesi; söz dinlemeyen cadı, kahkaha atan cadı, dans eden cadı, gece sokağa çıkan cadı... Cadılar yüz yıllardır dünyanın her yerinde ötekileştiriliyor, yok sayılıyor, cezalandırılıyor, işkence görüyor, öldürülüyor. 90'ların ilk yarısında ortaokul ve lise yıllarımda bir sinemasever olarak her film festivalinin ödül törenini izliyordum ve kadınlar sahneye çıktıklarında, ödül aldıklarında çoğunlukla ağlıyorlardı. Bu dikkatimi çekiyordu ve anlayamıyordum. Çünkü erkekler gayet sahneye hakim bir şekilde şakalarını yapıyorlar, gülüyorlardı ama kadınlar ağlıyordu. 2002'de sektörde çalışmaya başladım ve ancak o zaman anlayabildim kadınların neden ağladıklarını. Çünkü çok zor oraya çıkmak ve kabul görmek. Kendilerine konulmuş kurallara meydan okuyanlara, ailemin kadınlarına, Nihan'a, 15 yıl önce çektiğim ilk kısa filmimden şu an kurgusunda olduğum son filmime benimle birlikte risk alan, savaşan, kamera önünde ve arkasındaki tüm cadılara teşekkürler, dedi. Açılış töreni, Nebil Özgentürk'ün Zülfü Livaneli için hazırladığı kısa belgeselin gösteriminin ardından Ankara Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının verdiği Livaneli Şarkıları konseri ile sona erdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fashion-week-istanbul-basliyor/", "text": "Bu sezon 13-16 Nisan tarihleri arasında dijital olarak gerçekleşecek Fashion Week Istanbul, modanın görsel sanatla buluştuğu kısa filmlerle sınırları aşmaya ve tüm dünya ile buluşmaya hazır. İstanbul'un evrensel ve birleştirici yönünden ilham alarak çok sesli bir atmosferle karşımıza çıkacak olan Fashion Week Istanbul, kapsayıcılığı ile yaratıcı dünyanın buluşma noktası olacak. Yaratıcılığı ülke sınırlarının dışına taşıyan ve uluslararası moda takviminde yer alan Fashion Week Istanbul, bu yıl 13-16 Nisan tarihleri arasında yabancı ve Türk moda severlerle buluşacak. İstanbul'un evrensel ve birleştirici yönünden ilham alarak çok sesli bir atmosfer sunacak moda haftası dijital olarak gerçekleşecek. Koleksiyonlar bu kez kısa filmlerle karşımıza çıkarken, kısa filmlere imza atan yaratıcılar da başrolde olacak. 13-16 Nisan tarihleri arasında tüm dijital platformlarda yaratıcı ve farklı içerikler eşliğinde gerçekleşecek Fashion Week Istanbul, hiç bitmesini istemeyeceğiniz uzun, renkli bir film olacak. Moda haftası kapsamında koleksiyonlarını sergileyecek olan marka ve tasarımcılar tam 30 şovla karşımıza çıkacak. CEREN OCAK, ÇİĞDEM AKIN, Cihan Nacar, DICE KAYEK, MUSEUM OF FINE CLOTHING, TAGG, LUG VON SIGA, Hakaan Yıldırım, Hatice Gökçe, Mehmet Emiroglu, MEHTAP ELAİDİ, Meltem Özbek, Mert Erkan, Murat Aytulum, NEDO by Nedret Taciroğlu, Nej, NİHAN PEKER, Niyazi Erdoğan, Özgür Masur İstanbul, ÖZLEM KAYA, ÖZLEM SÜER, sudietuz, RED BEARD, TUBA ERGIN, TUVANAM, Y PLUS, ZEYNEP ERDOGAN, Zeynep Tosun ve İstanbul Moda Akademisi New Gen projesi kapsamındaki genç tasarımcılar, modanın görsel sanatla buluştuğu kısa filmlerde koleksiyonlarını sergileyecekler. Tüm dijital platformlarda yaratıcı, farklı içeriklerle karşımızda olmaya hazırlanan, Türk modası ve sektörün yaratıcılarını tüm dünyaya taşıyacak olan Fashion Week Istanbul'un takvimi; www. fashionweek. istanbul adresinden, resmi Instagram hesabı @fwistanbul'dan ve #fwistanbul hashtag'i üzerinden takip edilebilecek. İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği'nin organizasyonuyla düzenlenen FWI; T. C. Ticaret Bakanlığı öncülüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi nezdinde kurulmuş olan Türkiye Tanıtım Grubu, Moda Tasarımcıları Derneği ve İstanbul Moda Akademisi tarafından destekleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fashion-week-istanbulun-yeni-sezonunda-goruselim/", "text": "Fashion Week Istanbul için geri sayım başlıyor. Dijitalle fizikseli bir araya getiren hibrit yapıda kurgulanan Fashion Week Istanbul'un yeni sezonu, 14 Mart'ta mekan sponsoru Soho House Istanbul'da düzenlenecek kick-off partinin ardından 15-18 Mart tarihleri arasında Soho House Istanbul'da ve dijital platformlarda gerçekleşecek. İstanbul'da moda haftası düzenlemek üzere 2009'da temelleri atıldığından beri Fashion Week Istanbul, Türk modasını ve tasarımcılarını tüm dünyada desteklemek ve geliştirmek için çalışmalarına devam ediyor. Yıllar öncesinden beri yoğun olarak sürdürdüğü dijitalleşme faaliyetlerine pandemiyle beraber hız kesmeden devam eden FWI, tamamen dijital gerçekleştirilen üç sezonun ardından bu alandaki tecrübesini, İstanbul'un özlenen zengin kültürel ve tarihi cazibesini de katarak 10 yılı aşan uzmanlığıyla birleştiren ve fiziksel mekanları programına dahil eden hibrit yapısıyla, moda sektörünü tekrar bir araya getirmeye ve sektöre artı değer katmaya hazırlanıyor. Mekan sponsoru Soho House Istanbul'da 20'den fazla tasarımcı ve tasarımcı markaları, hazırladıkları sinema ve moda disiplinlerinin bir nevi görsel kutlaması niteliğindeki moda filmi gösterimleri ve birbirinden farklı, yaratıcı etkinliklerle koleksiyonlarını moda endüstrisinin beğenisine sunarken, bütün koleksiyonların moda filmleri moda haftasının resmi sitesi fashionweek. istanbul adresinden ve dijital platformlardan takip edilebilecek. Hafta boyunca şehre yayılarak, önemli isimlerle modanın gündemini tartışacak ve geleceğini belirleyecek paneller ve etkinlikler de Fashion Week Istanbul'un sektöre ışık tutmasına aracı olacak. Yurt dışı basın iş birliği destekleriyle Türk modasının uluslararası platformda görünürlüğünü ve bilinirliğini artırmasını sağlayacak olan ve yıllardır olduğu gibi Türkiye'nin de markalaşma sürecine katkı sağlayan moda haftasını ayrıca çeşitli ülkelerden basın üyeleri ve influencer'lar İstanbul'a gelerek canlı olarak takip edecek. Fashion Week Istanbul moda ve sanat dünyasının önemli simalarını ağırlayacağı müzik dolu bir kick-off partiyle 14 Mart'ta Soho House Istanbul'da kapılarını açacak. Etkinlik takvimi ise çok yakında açıklanacak. Bütün detaylar fashionweek. istanbul adresinden, resmi Instagram hesabı @fwistanbul'dan ve #fwistanbul hashtag'i üzerinden takip edilebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fasizmin-bir-sefalet-manzarasi-olarak-portresi/", "text": "İrlandalı yazar John Boyne, acımasız olduğu kadar da karamsar bir yazar. Okurlarına kof umutlar edinme şansı tanımıyor. Israrla kötüyü vermesiyse, gökyüzüne uzanan hırs ve tutku merdiveninden görünen manzaranın sefaletiyle okurunu yüzleştirmek arzusundan kaynaklanıyor. John Boyne'un, Emili İlemre tarafından Türkçeleştirilerek, Delidolu etiketiyle raflarda yerini alan Gökyüzüne Uzanan Merdiven adlı, sanat ve yaratıcılık, özelde yazma sanatı ve yazarlık deneyimlerine odaklanan romanı 1940'lardan 2000'li yıllara uzanıyor. Yaklaşık 80 yıllık tarihsel bağlam içinde, kurgusal ve gerçek karakterlerin yarı-kurgusal öyküleri üzerinden, kötülüğün doğasından karşılıksız aşklara; aşksız geçen yalnızlık dolu ömürlerden sözcüklerin peşinde tüketilen yeteneksiz ama itibarla dolup taşan hayatlara odaklanıyor. Roman aynı zamanda kişinin yaratma arzusunun hayatın zorunlulukları arasındaki gerilimleri, tutkularının esiri olan bireyin hırsları; tarihin sonunun iddia edildiği yıllarda tüm bunların harmanladığı neoliberal faşizmin yarattığı insanlığın sefalet manzarasını sunuyor. Başka bir deyişle, bu ustalıklı roman, bencilliğin, ne pahasına olursa olsun, başarma ve herkesten daha iyi, en iyi olma tutkusu ve hırsının, insanı ve toplumu ne hale getirdiğinin; örtük ya da açık kitlesel ve bireysel faşizmin nasıl bu tutkuları ve hırsları beslediğinin altını çiziyor. Boyne, edebiyatının gücünün katıksız kötülüğü aktarmadaki korkusuzluktan; derdini okurun gözünün içine baka baka anlatmasından geldiğinin sonuna kadar farkında. Bu roman bağlamında sergilediği korkusuzluk ve romancı kavrayışı, odağına aldığı, sınıf atlamak ve kuşağının en iyi yazarı olmak isteyen ve bunun için akla gelebilecek her şeyi yapmaya hazır, tensellikten, insani duygulardan, vicdandan yoksun Maurice Swift'in çocukluk arkadaşlarından, edebiyat dünyasının köşe başlarını tutan ya da bir gün ünlü ve önemsenen yazarlar olmak umuduyla öykülerini dergilere gönderen çiçeği burnunda yazarlara, eşine, oğluna, hapishane arkadaşlarına kadar farklı kişilerle kurduğu, tahakküme, çıkarlara ve güce dayalı ilişkilerin seyrinde gözlemlenebiliyor. Swift'in, gençliği Nazi Almanyası'nda geçen, sonradan İngiltere'de edebiyat eğitimi alıp yazar ve akademisyen olan Erich Ackermann'la olan ilişkisi üzerinden örgütlü faşizmle, Nazi gençliğinin maruz bırakıldığı toplumsal şiddetle, bu şiddet içinde filizlenen imkansız aşklarla, tutkunun ve aşkın yıkıcı yönünün Nazi faşizmiyle iç içe geçmiş haliyle yüz yüze geliyoruz ve Boyne'un ironisi siyasalla kişisel olanı çakıştırabilmesiyle derinleşiyor. Bu derinleştirme, Swift'in, edebiyat çevrelerine girebilmek için kullandığı popüler yazar Dash Hardy'yle olan ilişkisi ve Karayipler kökenli genç yazar Edith'le olan evliliğiyle daha da somutlaşıp, yer yer ırksal bir ton da edinirken, Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann'ı hatırlatırcasına, faşizmin kişiler arası ilişkilere sızma potansiyeli, Edith'in ablası Rabecca'nın başta eski kocası Robert'la ve tabii ki Edith'le olan ilişkisi özelinde pekişiyor. Başka bir deyişle, siyasallaşan faşizm kişilerce içselleştirildikçe psikolojikleşiyor ve bir tür ruhsal duruma dönüşüyor. Nazizim bu ruhsal durumu besleyen bireysel tahakküm ve güç arzusunun siyasallaşan garabeti ve ideolojisidir. Arzunun siyasallaşmış zehirli atığıdır, kana karıştığında ölümcülleşir. Maurice'in kontrolü hep kendinde olan bir hayatı arzulaması, diğer insanları fetihleri olarak görmesi; hedefe kilitlenmesini borçlu olduğu vicdandan arınmışlığını sürekli kutsaması; insan ilişkilerini işlevselleştirişi Nazizim'le neoliberal kazanma hırsı arasındaki kandaşlığı somutlaştırıyor. Swift'i toplumsal ve duygusal ilişkileri düzenleyen hiçbir olgu ya da değerin durduramaması da aynı somutlaşmanın bir parçası. O, kısmen Dorian Gray'i de anımsatan, estetize edilmiş iktisadi bir vampir de aslında ve kendi hayal gücü 2 yoksulluğunu başkalarının yaratıcılığını işgal ederek gidermesi neoliberal emek sömürüsüyle de uyumlu. Önce Gore Vidal, sonrasında da Edith ve Theo Field aracılığıyla romana sızan kişisel ya da hukuksal adalet arzusu da aslında suçlu tarafından içselleştirilmiş bir ahlak duygusuna dayanmadığından, Boyne yüzeysel suç ve ceza ya da ödül sistemlerinin çıkarcı insanın ruhuna içkinleşen faşizmin önünü kesemeyeceğini, tam tersine neoliberal rekabeti ve yarışma kültürünü besleyeceğini de hatırlatmaktan çekinmiyor. Bu yüzden, kötünün hazin yalnızlığını okumak istesek de Boyne bu utkuyu ve sevinci yaşatmıyor bize. Onun dünyasında aheste aheste çıkan ahlar yok ve hırsıyla körleşenin talihi çoğunlukla yaver gidiyor. Anlatısı umudun değil, öldürme içgüdüsünün imhasının imkansızlığının anlatısına dönüşüyor. Dolayısıyla, Boyne, acımasız olduğu kadar da karamsar bir yazar. Okurlarına kof umutlar edinme şansı tanımıyor. Israrla kötüyü vermesiyse, gökyüzüne uzanan hırs ve tutku merdiveninden görünen manzaranın sefaletiyle okurunu yüzleştirmek arzusundan kaynaklanıyor. Sonuçta, faşizm, hastalarının kurtulmaya pek can atmadıkları bireysel ve toplumsal bir salgın hastalıktır. Su, toprak, hava, yazılı, görsel ve işitsel medyayla bulaşır, yeme içmeyle, ortak çatal bıçakla ya da fiziksel temasla bulaşıp bulaşmadığı henüz tespit edilememiştir. Ancak son 80 küsür yıldır ne pahasına olursa olsun para kazanma hırsı ve ortak tüketim alışkanlıkları üzerinden de usul usul yayılmaya başladığı görülmüştür. Bazı tatlara aşırı düşkünlüğün bu hastalıkla ilişkisini kuran uzmanlar da mevcuttur. Tedavisi öncelikle sınıf bilinci ve başkalarının emeğinin sizin emeğiniz üzerindeki hakkını tanımaktan geçiyor. Sonrası insanın özgürlük arzusuna, kişisel dürüstlük ve diğerkamlık yolundaki seçimlerine kalmış."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fatih-debbag-gezi-donemini-anlatan-kitaplar-yazilsa-da-selin-beni-terk-etti-bir-cocugun-cevresinde-olanlari-anlama-cabasidir/", "text": "İstanbul'un son 10 yılına ayna tutan aynı zamanda bir kentin kültürel dönüşümüne tanıklık eden bir çocuğun aile ve ilişkiler üzerine yaşadığı duyguları anlatan Selin Beni Terk Etti kitabının yazarı, aynı zamanda öğretmen Fatih Debbağ, Ajandakolik'te yeni yıl öncesi konuğum oldu. 20'li yaşlarda yayınevi sahibi Erdal Öz'ün kapısını çalıp, yazdıklarını okumasını istemesinden bu yana yıllar geçti. O gün yazdıkları rededilmiş olsa da bugün çocuk edebiyatı için değerli bir ilk kitabın yazarı, Fatih Debbağ. 2018 yılında Selin Beni Terk Etti romanıyla TUDEM EDEBİYAT ÖDÜLÜ'nü kazanarak yazma serüveninde daha da tutkulu ve çalışkan bir yazar. Debbağ ile 2013'teki Gezi döneminde bir çcuğun ve bir kentin etrafında olup bitenleri anlattığı ilk romanı üzerine konuştuk, geçmişe, Gezi günlerine yolculuğa çıkıp heyecanlandık. Benim yazma edimim uzun düşünmeler içinde gerçekleşiyor. Böyle zamanlarda masa başında oturamıyorum. Bir başıma yürüyüşlere çıkıyorum. Deniz kenarları benim için vazgeçilmez olsa da, sokaklarda, kültürel mekanlarda ve orman içlerinde yürüyorum. Dinlendiğim, dinlediğim ve çokça okuduğum zamanları yaşıyorum bir nevi. Bu ayrılık hikayesi de bir sabah uyandığımda kulağıma çalınan ilk birkaç cümle ile başladı. İster istemez ben de bunları düşündüm. Sonra bu cümleler eşliğinde yürüyüşler yaptım. Bu esnada Deniz'i ve Selin'i tanıdım. Onlarla konuştum ve onları da konuşturdum. Bu aşamayı çok önemsiyorum. Çünkü notlar aldığım, resimler çizdiğim, isimler beğenip sildiğim bu kısmı seviyorum. Artık peşinden gidecek bir hikayem olduğuna inandığım için masa başına da geçmeye ikna oluyorum. Aslında diyebilirim ki bir sabah uyandım ve kendimi bu hikayenin içinde buldum. Çocuk ve gençlik yazınında pek çok hikaye okudum. Finalleri bir terk ediş yahut kavuşma ile kapansa da bir ayrılığın ve sancılarının anlatıldığı bir hikayeye ben de rastlamadım. Ancak bu, kitabımı ilk yapar mı bilemiyorum tabii. Bildiklerim, terazinin kefesinde hep hafif tarafta yer alıyor. Belki de bir külliyat yazıldığında bunları öğreneceğiz. 2018 yılında TUDEM Edebiyat Birincilik Ödülü kazanan romanınız, bireysel duyguların yanı sıra toplumsal bilince ve duyarlılığa değinmesi bakımından da büyük önem taşıyor. Kitabın baş kahramanı Deniz'in kız arkadaşı Selin'den ayrılmasının sancıları bir yana İstanbul'un kültürel dokusunu tahrip eden değişime de tanıklık ediyor, okur. 2013 yılına gidelim mi biraz? Kitaba nüfuz eden ve iham verenleri sizden duymak isterim. En az dokuz bin yıllık kadim bir şehirden bahsediyoruz burada. Dünya üzerinde böyle kentler pek azdır. Hikayesini dinlediğinizde korkarsınız, hüzünlenirsiniz, hayran olursunuz ama en çok da seversiniz bu kenti. Yaşına hürmeten en azından saygı gösterirsiniz. Bu saygı öylesine olmaz pek tabii. Olmamalı da. Size bıraktığı bir miras vardır. Öyle harcayın diye de bırakmamıştır mirasını, koruyun diye bırakmıştır. Gözünüze çarpan da bu kültürel dokusudur. Zamana meydan okuyan yapıları, gelenek ve kültürleriyle yaşayan, yaşatan insanları, hatıraları, tarihleri ve doğasıdır. 2013 yılı ise bir yerde bu saygısızlığa itirazdır. İnsanına, yapısına, doğasına sahip çıkmaktır. Pek çok kişi için mirasını korumaktır. 2013 yılında bu itirazın seslendirildiği yer de Taksim olmuştur. Tarihsel olarak böylesi bir simgesel özelliği de vardır Taksim'in. Ayrıca itiraza konu olan Gezi Parkı da buradadır. Taksim'deki günlük nüfus hareketliliğinin iki milyon olduğundan bahsedilir hep. Ayrıca hemen yanı başındaki mahallelerde ve semtlerde on binlerce yerleşik insan oturmaktadır. Ve bu insanların binlerce çocuğu. Bu mahalleler ve semtler gaz altındayken oradaki insanların ne hissettiğini, ne düşündüğünü yaşayan arkadaşlarımdan dolayı biliyordum. Çocukların düşüncelerini ise o günlerde kendilerine uzatılan mikrofonlar sayesinde öğrendim. Bir hayli ilginç, cesur ve sorgulayıcıydı. Okullarında çevre bilinci, doğa sevgisi, tarihi ve kültürel değerlere sahip çıkma aşılanırken, barış dilinden bahsedilirken gördüklerine bir anlam veremiyorlar, olup bitenlere inanamıyorlardı. Tüm o yaşadıkları kesinlikle distopikti onlar için. Haliyle buradaki sese kulak kabarttım. Zaten görüp yaşadığım onca şeye kafamı çeviremezdim. Gezi dönemini anlatan hikayeler, romanlar yazılsa da Selin Beni Terk Etti bir çocuğun çevresinde olup biteni anlama çabasıdır aslında. Bir kentin tarihi ve kültürel dokusundaki değişimin, bir çocuğun gözünden naif bir anlatımdır. Bundan dolayıdır ki o semtlerin birinde yaşayan iki çocuğu merkeze aldığım bir kurgu roman yazdım. Sözü de onlardan birine verdim. Deniz'e. Unutulmaz pek çok şey sıralanabilir elbette, her kentte ayrı hikayeler yaşansa da benzer duygular çok fazlaydı. Sanırım o da biz olma duygusuydu. Bu duygu uzun yıllardır hiç bu kadar güçlü olmamıştı sanki. Bu duyguyla dayanışma ağları örüldü. İnsanlar elindekini bölüştü, birbirlerine sahip çıktı, güven duydular, tartışıp konuştular, söz aldılar. Ve sözlerini söylediler. Bence bunlar çok değerli ve unutulmazdı. Mersin, doğup büyüdüğüm güzel şehrimdir. Ancak, uzun yıllardır İstanbul'da yaşıyorum. Bu bağ öğretmenliğe başladığım ilk yer olma sebebiyle kuruldu. Kopmadan devam ediyor, katkısı da emekleri de çoktur üzerimde. Bu yüzden bir başka severim İstanbul'u. Bu tabloya pek çok şey ekleyebiliriz. Kıyı şeridinin yağmalanmasından ormanlara, yerküre üzerinde benzerlerine dahi çok az rastlayacağınız göllerin kurutulmasına ve yok edilişine, hes'lerden, altın madenlerine, kesilen asırlık zeytin ağaçlarına, yaşam alanında kendi halinde gezen keçisine, parsına kadar... Daha çok kar, daha çok para için yapılıyor tüm bunlar. Bu yüzden her şey satılabilir ve paraya dönüştürülebilir olarak sunuluyor bizlere. Para her kapıyı açar, para zenginliktir. Birileri bu ortamda zenginleşiyor bu gerçek, ancak bu bizim zenginliğimiz değil ki. Bizler daha iyi bir yaşam imkanına kavuşmuyoruz, üstelik nefes alacağımız alanlar daralıyor, beton kentler içinde boğuluyoruz. Bize sunulan bu sistem hiç de insani değil. Çocuklarımız için, doğa için, tüm canlılar için endişeleniyoruz. Böyle bir ortamda yaşamak çok yıpratıcı üstelik ruhen de bedenen de yıpratıcı. Kentlerin kültürel dokusu da bundan nasibini alıyor pek tabii. Emek Sineması'nın başına gelen de bu, Haydarpaşa Garı'na yapılmak istenen de. Bu anlayıştan bir an önce kurtulmamız gerekiyor. Bu bireyselleşmeyi yadsıyamayız ama herkes de bundan şikayetçi. Kimse de kalabalıklar içindeki yalnızlığından memnun değil. Bu doğamıza da aykırı hem, insan dediğimiz toplumsal bir canlıdır en nihayetinde. Bu yüzden benim insana dair umudum açıkçası çok fazla. Sen bakma havanın durgunluğuna, derya bu, uyur uyur uyanır, der Nazım Şeyh Bedrettin Destanında. Ne zaman umutsuzluğa düşecek olsam bu dizeler gelir aklıma. Benim çocuk edebiyatına yaklaşımım biraz da bu yönde. Daha geniş bir okur kitlesini hedefliyorum, bu doğru. Çocuklar da yetişkinler de okusunlar istiyorum. Hatta birlikte okusunlar ve üzerinde konuşsunlar, tartışsınlar ne iyi olur. Birlikte izlenen filmler gibi düşünsünler bunu. Böyle izlenen şahane filmler var değil mi? Çocuklar için kitap yazdığımda bu düsturla hareket ediyorum. Herkes okusun, ama en çok çocuklar okusun. Yetişkinlerin onlara kitap önerdiği gibi, onlar da sen de bunu oku deseler keşke. Okuduklarını ailelerinden biriyle, belki de öğretmenleriyle konuşurlar. ki böyle mesajlar da gelmiyor değil, hoşuma da gidiyor.- Burada bir alan açmaktır tüm çabam. Ortak noktalar da buluşma fırsatı gibi mesela. Bunu çok önemsiyorum. Bireyselleşen bu yeni yaşantı formlarında herkes kendi yalnızlığını yaşıyor. Çocuk kendi odasında, yetişkinler kendi ortamlarında yaşayıp gidiyorlar. Bazen birbirlerine dokunmadan, ödevler, sınavlar dışında birbirine temas etmeden süre giden günlük yaşantılar olduğunu biliyoruz. Bu yüzden herkesi arada bir olsa da tek bir odada toplamak istediğim için böyle yaklaşıyorum çocuk kitaplarına. Ancak çocuğa görelik ilkesini gözeterek, bunu atlamadan pek tabii. Yazma tutkum çocukluğumdan beri süregeliyor. Bu toprakların geleneği sanırım daha ilkokul sıralarında şiir yazıyordum. Sonra ortaokulda yazdığım kompozisyonların öğretmenlerimin dikkatini çektiğini de hatırlıyorum. Bu tutku hiç bitmedi. Yirmili yaşlarda yazdığım bir romanla Can Yayınları'nın kapısını çalmıştım. O zamanlar bir yayınevine randevusuz girebiliyordunuz. Israrla Erdal Öz'le görüşmek istemiştim, beni kabul etmişti. Yazdığım romanı okumasını istemiştim. Editörlerimiz var, neden ben okuyayım, daha kendi yazılarıma vakit ayıramıyorum, demişti haklı olarak. Ama bir şekilde ikna olup kabul etmişti dosyayı. Sonrasında ise romanımı beğenmemiş ve daha çok okumam gerektiğini söylemişti kısaca. Her anını hatırladığım güzel ve değerli bir konuşmaydı. Ceplerime koyduklarımla yoluma devam ettim. Yazdığım öyküler oldu. Çocuk öyküleri değildi bunlar. Beğenilse de yayımlatamadım, herkesin haklı bir gerekçesi vardı. Dergilerde adıma rastlamadıklarını söylediler mesela. Dergilerin kapısına gittiğimde ise öykülerimin çok uzun olduğu söylendi. Ben de yarışmalarda şansımı denedim. Orada dereceler alırsam yayınevleri bana kapılarını açar diye düşündüm. İyi dereceler alsam da yine de o kapılardan içeri giremedim. Bu süreçte edebiyat dünyasından iyi kalemlerle de tanıştım. Yazdıklarıma değer verdiler, üslubumu beğendiler ve bana hep bir gün olacağını söylediler. Belki daha yerel ve nispeten daha küçük yayınevlerini denemeliydim ama buna da ben pek yanaşmadım. Oralarda yayımlanır mıydı bunu da bilemiyorum tabii. O yaşların düşüncesi farklı oluyor sanırım. Bir süre duraklasam da yazma tutkumu hiç kaybetmedim. Selin Beni Terk Etti böyle bir zamanda aklıma düştü. İş temposu, ev ve çocuk büyütme sorumluluğu arasında uzun sayılabilecek bir zaman aralığında yazdım. Bittiğinde iyi bir şey yaptığımı düşünüyordum. Beni tatmin etmişti, beğenmiştim. Sonrasında çok önemli ve değerli bir ödülle taçlanınca ben de heyecanlandım. Bu heyecanla da hızlandım. Şimdi yazı masasında daha çok vakit geçiriyorum diyebilirim. Buna hayır diyemem. Bence herkes biraz da kendisini yazar. En azından biraz kendisinden bir şeyler yazar. Ben böyle düşünüyorum. Deniz gibi terk edildiğimi, üzüldüğümü, karnıma ağrıların girdiğini anımsıyorum. Evet var. Karıştırdığım felsefe kitapları, tarih kitapları bulunuyor. Buralardan biraz araştırma yapıyor, notlar alıyorum. Çocuklar için yazılmış kitapları da okuyor ve inceliyorum. Okumayı ihmal ettiğim Ferit Edgü'nün birkaç kitabı vardı, onları da elime aldım artık. Evet, ilk kitabım. Şu an üzerinde titizlikle çalıştığım bir kitabım var. Masalsı bir tadı da olacak. Yazarken beni de çok heyecanlandırdığını söyleyebilirim. Bitirdiğim kitaplar da var, bu arada onların da akıbetleri birkaç ay içinde belli olur sanırım. Aslında ben yazılarımı bir deftere not etmeyi seviyorum. Aklıma gelen her şeyi oraya yazıyorum. Araştırma notlarımı alıyorum. İsimler, yerler oluyor. Karalamalar yapıyorum, resimler çiziyorum kendimce. Çoğu zaman yatağımın başucunda duruyor, belki uykumdan beni uyandırıp çözemediğim bir düğümün ipuçlarını verir diye. Olmadı da değil hani. Daha çok okuduğumu söyleyebilirim. Elime alamadığım kitapları okuma fırsatı da buldum. Yazmak için hep zaman ayırmıştım. Bazen uyku saatlerimden alarak bazen hafta sonları daha çok yazarak yapıyordum. Ancak öğretmenlik işim de bir yandan devam ediyor. Evden de çalışsak iyi bir planlama yapmak için sıkı çalışıyoruz hala. Bu süreç ise sanatın her dalında olduğu gibi edebiyat alanında da kendisine yer bulacaktır. Yoksa makaleler ve tarih kitaplarındaki verileri anlamaya çalışır olurduk. İşte böyle düşünmediğimiz için Pal Sokağı Çocukları yazıldı ve daha niceleri. Yeni yıl için dileğiniz nedir? Ajandakolik'e konuk olduğunuz için teşekkürler ve mutlu yıllar dilerim. Düşüncelerimi aktarabildiğim böylesi bir söyleşi için size çok teşekkür ederim. Sokaklarında özgürce dolaşabildiğimiz tasasız bir dünya diliyorum herkese. Fatih Bey'in kitabını okudum. Bir kahveyi yudumlarken aldığınız zevk gibi her sayfasını büyük bir keyifle okudum. Daha nice keyifli kitaplar yazacağına ve edebiyat dünyasının kazanacağı önemli yazarlardan biri olacağına inanıyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fazil-husnu-daglarcanin-siirleri-banu-kanibellinin-bestelerinde-bulustu/", "text": "Müzisyen Banu Kanıbelli, büyük ozan Fazıl Hüsnü Dağlarca ile hayattayken tanışıp kendisinin de teşviğiyle şiirlerinden yaptığı besteleri 9 şarkılık bir olarak dinleyenlerle buluşturuyor. Albüm, şairin aramızdan ayrıldığı gün olan 15 Ekim itibariyle Ada Müzik etiketiyle tüm dijital platformlarda, kısa bir süre sonra da uzunçalar olarak müzik marketlerde olacak. Albümün müzik prodüktörlüğünü Banu Kanıbelli, son dönem çalışmalarını birlikte yaptığı Cansun Küçüktürk ile paylaşıyor. Albümdeki şarkılar alternatif, folk, singer-songwriter janralarından izler taşıyor. Efe Demiral'ın düzenlemesini üstlendiği Havaya Çizilen Dünya dışındaki tüm düzenlemeler yine Cansun Küçüktürk'e ait. Şarkılara, telli, nefesli, yaylı, vurmalı çalgılar yelpazesi içinden birbirinden farklı tınılarda enstrüman eşlik ediyor. Anıl Eraslan'ın etkileyici viyolonsel yorumunun, Cansun Küçüktürk'ün özgün gitar sounduyla harmanlandığı Seni Yudumlamak albümün açılış parçası. İsterseniz isimli parçada, Kanıbelli'ye vokaliyle eşlik eden Şenceylik de albümün sürpriz renklerinden bir tanesi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fazil-say-doganin-sesi-ile-harbiye-acikhavada/", "text": "Müzikseverlerin uzun bir aranın ardından özlem gidereceği 49. İstanbul Müzik Festivali ikinci gününde dünyaca ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say, doğaya ve yaşama adadığı yepyeni bir programla izleyici karşısına çıkacak. Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda 19 Ağustos Perşembe akşamı gerçekleştirilecek konserde Fazıl Say'a, bu yıl Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri'ne de aday gösterilen, Say'ın tüm keman eserlerini kapsayan albümünde birlikte çalıştığı keman sanatçısı Friedemann Eichhorn ile üç ECHO Klassik ile Diapason d'Or gibi ödüllerin sahibi casalQuartett eşlik edecek. Saat 20.00'de başlayacak Doğanın Sesi başlıklı konser, programıyla festivalin Başka Bir Dünya Mümkün başlıklı temasına en çarpıcı yanıtlardan birini verecek. Piyano, keman, viyola ve viyolonsellerin doğaya ve yaşama ses vereceği gecede, bir Türkiye bir de dünya prömiyeri izleyicilerle buluşacak. Fazıl Say'ın Kaz Dağları isimli keman ve piyano sonatının Türkiye prömiyeri; pandemi döneminde bestelediği ve en iyi eserim diye nitelendirdiği yeni piyano sonatı Yeni Hayat'ın ise dünya prömiyeri festivalde gerçekleştirilecek. Konserde ayrıca Say'ın, Atatürk'ün Yalova'da bulunan Millet Çiftliği'ndeki çınar ağacı ve köşkünün hikayesini konu alan Yürüyen Köşk isimli eserinin yanı sıra Brahms ve Barber'dan eserler de seslendirilecek. Fazıl Say, Kaz Dağları isimli eserinde, barındırdığı tüm yaşamla birlikte tahribata uğrayan Kaz Dağları'nın soluğuna odaklanıyor. Say bu eseriyle ilgili Bu gezegende insanlar, bitkiler, hayvanlar, hep beraber gelecek için bir şey bırakmak istiyorsak, var olanı korumak zorundayız. Yaşatmaktan yana olmalıyız. Müzik de zaten bunu anlatıyor, diyor. Yürüyen Köşk'te dinleyicilerini Atatürk'ün Yalova Millet Çiftliği'ndeki bir çınar ağacı ve köşkün dokunaklı öyküsü, doğa ve yaşam üzerine yeniden düşünmeye teşvik ediyor. Büyüdükçe dalları köşkün içine giren ve kesilmek üzere olan bir ağacı kesilmesine engel olan, köşkün ağaçtan uzaklaştırılmasını istemesinden esinle, Say, Bir köşk nasıl yürür sorusunun yanıtını müzikle veriyor. Say'ın pandemi döneminde bestelediği son eseri Yeni Hayat Op. 99 piyano sonatı ise; tüm dünyayı etkisi altına alan ve yaşamı durduran pandemi döneminin izlerinin silinmeye başladığı, insanlığın yeniden hayata döndüğü günleri anlatan bir umut eseri. Konser programında ayrıca Brahms'ın FAE Sonatından Scherzo ile Samuel Barber'ın Yaylı Çalgılar Dörtlüsü'nden Adagio op.11 başlıklı eserleri de yer alıyor. 2016 Uluslararası Beethoven İnsan Hakları, Barış, Özgürlük, Yoksullukla Mücadele ve İçselleme Ödülü'nün sahibi olan besteci ve piyanist Fazıl Say, geçtiğimiz yılın Ocak ayında Beethoven'ın 32 sonatını içeren ve iki yıllık yoğun bir çalışmanın ürünü olan dokuz CD'lik albümünü müzikseverlerle buluşturdu. İçinde Kaz Dağları'nın da bulunduğu ve Say'ın tüm keman eserlerini kapsayan Friedemann Eichhorn'un seslendirdiği albüm ise, Naxos'tan yayımlandı ve bu yılın Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri'ne aday gösterildi. Friedemann Eichhorn, Berlin'den Hong Kong'a ve oradan Roma'ya uzanan programında, Christoph Eschenbach yönetimindeki Konzerthausorchester Berlin ve Hong Kong Filarmoni, ardından Antonio Pappano yönetimindeki Orchestra di Santa Cecilia di Roma ile konserler veriyor; hızını kesmeden ABD, Çin ve Kore'yi kapsayan turnelere çıkıyor. Sayısı 30'u aşan albüm çalışması, Gidon Kremer ve Yuri Bashmet gibi sanatçılarla oda müziği alanında birbirinden parlak işbirlikleriyle adından sıklıkla bahsettiriyor. Felix Froschhammer, Rachel Spath, Markus Fleck ve Sebastian Braun'dan oluşan casalQuartett ise izleyicisiyle kurduğu yoğun duygusal bağla benzerlerinden farklılaşıyor. Say ile birlikte verdiği sayısız konsere bir yenisini daha ekleyecek topluluk, üç ECHO Klassik ve Diapason d'Or'un yanı sıra birçok prestijli ödülün de sahibi. Konser biletleri passo. com. tr ile İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) temin edilebilir. Bilet fiyatları 200 TL, 300 TL, 400 TL ve 500TL. Lale Kart üyeleri tüm konser biletlerinde özel indirimlerden faydalanıyor; Siyah ve Beyaz Lale Kart üyeleri biletlerini %25 indirim; Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri ise %15 indirimle satın alabiliyor. Öğrenciler için 80 TL'lik indirimli biletlerin satışı devam ediyor. - Fazıl Say / Yeni Hayat Piyano Sonatı, op.99 - Fazıl Say / Keman Sonatı No.1, op.7 - Fazıl Say / Kaz Dağları Keman Sonatı No.2, op.82 - Doğa Katliamı - Yaralı Kuş - Samuel Barber / Yaylı Çalgılar Dörtlüsü'nden Adagio op.11 - Fazıl Say / Yürüyen Köşk Atatürk Anısına, op.72 - Aydınlanma - Karanlığa Karşı Mücadele - Çınar"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fazil-say-goldberg-istanbulda-eserini-klavsenci-iklim-tamkana-ithaf-etti/", "text": "Fazıl Say'ın, J. S. Bach'ın başyapıtlarından biri olan ve klavsen sanatçısı Gottfried Goldberg'e ithaf ettiği Goldberg Varyasyonlarının temalarından yola çıkarak bestelediği eserinde, İstanbul ruhunu tümüyle hissettiren caz öğeleri ve Türk aksak ritimleri yer alıyor. Klavsenci İklim Tamkan'ın hassas ve detaylı yorumuyla dinleyiciyle buluşturduğu Goldberg İstanbul'da, ACM etiketiyle Spotify ve iTunes başta olmak üzere tüm dijital platformlarda, Pelin Kacar imzalı klibi ise YouTube üzerinden dinleyicilerle buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fazil-saydan-portreleri-dinlediniz/", "text": "ENKA Açıkhava Tiyatrosu, 5 Temmuz Salı akşamı dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say'ın performansına ev sahipliği yaptı. Sanatçı, bu özel gecede piyano ve flüt için bestelediği son eserlerinden biri olan PORTRELER opus 101'i İstanbul'da ilk kez seslendirdi. Bu özel gecede Fazıl Say, sanatın ve sanatçının daimi destekçisi, değerli iş insanı, ENKA'nın kurucularından Şarık Tara için yaptığı bestenin orijinal el yazmasını eşi Lale Tara'ya hediye etti. Konserde Fazıl Say'a, flütü ile usta müzisyen Bülent Evcil ve eser sunumları ile Yekta Kopan eşlik etti. Say'ın, müziğiyle portrelerini çizdiği isimler arasında, Şarık Tara'nın yanı sıra Fikret Otyam, Ahmet Say, Nejat Eczacıbaşı, Yıldız Kenter, Yaşar Kemal, Türkan Saylan ve Tarık Akan da bulunuyor. Gecede Say ayrıca, Beethoven'dan Ay Işığı Sonatı ve Schubert'den Do Minör Sonat'ı seslendirdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/feminist-bir-baskaldiri-kullerinden-dogan-bir-kadin-galateia/", "text": "Akhilleus'un Şarkısı ve Ben, Kirke kitaplarıyla tüm dünyada kendine bir okur kitlesi oluşturan 1978 doğumlu Amerikalı romancı Madeleine Miller'dan yine destansı bir mitolojik öyküye yeni bir soluk... Tıpkı yazarın daha önceki romanları gibi İthaki Yayınları'ndan meraklılarıyla buluşan Galateia, erkek bakış açısının dışına çıkarak feminist bir tavır ortaya koyan hikayesiyle bu yüzyıla uyarlanmış nefes kesen bir başkaldırı. Aslen Latince ve Yunanca öğretmeni olduğunu öğrendiğim Madeline Miller ile bu ilk buluşmam. Birkaç yıl önce İthaki'nin gönderdiği ve benim kapak tasarımlarını görünce pek beğendiğim, yazarın bugün ismini sıkça duymamızı sağlayan her iki kitabı, mitoloji sözlüğü ile başlayan kitaplık rafının ilerisinde hemen yan yana... Hep okumaya heveslenip bir türlü başlayamadığım Ben, Kirke ve ilk romanı Akhilleus'un Şarkısı, şimdi dostları Galateiayı aralarına alıp selamlıyor. Miller, bu defa 300 küsur sayfalık bir roman yazmak yerine öykücülüğe soyunarak yine mitoloji sahnesinden bulup çıkardığı bir kadın kahramanı, bugünün okuruna sunuyor. Üstelik bunu yaparken yazarlığının marifetleri bir yana, zamanı iyi soluyarak günümüzün en önemli sorunlarından biri olan kadına şiddet üzerinden karakteri yeni baştan yorumluyor. Her ne kadar daha önceki kitaplarıyla birlikte bu yeniden yorumlama işi, olumsuz eleştirileri de beraberinde getirse de Miller, eski masalları, günümüzün dertleriyle harmanlayarak edebiyatın çoksatan listelerindeki yerini sağlamlaştırıyor. Madeline Miller'ın Galateiasını okumadan önce hikayeyi başa sarıp metni yani orijinal ismiyle Metamorphoses isimli eseri kaleme alan Ovidius'un hikayesine göz atmakta fayda var. Zira Pygmalion ve Galateia'yı duymamış olan okur için Miller'ın Galateia'sı yeniden yorumlanmış bir eser olarak düşünülmeyecektir. Üstelik Miller'ın Galateia'sının Romalı şairin yazdıklarına adeta bir tepki olarak yeniden doğduğunu düşünecek olursak mitolojinin tozlu sayfalarını açmanın şimdi tam sırası! Hikaye aslen bir Greko-Romen mitine dayanıyor: Pygmalion Kıbrıs adasında yaşayan alçakgönüllü, bekar bir heykeltraştı. Yaşadığı yerdeki kadınlar Güzellik Tanrıçası Aphrodite ya da Roma mitolojisinde bilinen adıyla Venüs'e gereken saygıyı göstermediklerinden Venüs onları cezalandırmış, ahlak yoksunu kadınlar haline getirmişti. Kendisine bir eş arayan Pygmalion, karşısına çıkan bu kadınlar nedeniyle evlilik düşüncesinden uzaklaşıp sanatı ile uğraştı. Aradığı kusursuz güzellikte bir genç kadın heykeli yapmak üzere günlerce çalıştı. Nihayet heykel tamamlandığında onu güzel giysiler ve mücevherlerle süsledi, ona canlı bir kadınmış gibi davranmaya başladı. Pygmalion, yapıtına aşık olmuştu. Onun canlanması için yakaran adamın duasını duyan Venüs, bu fildişi mermerden heykele can verdi. İşte bu metamorfuzun yani dönüşümün adı Galateia'ydı. Ovidius'un eserinde Galateia adına rastlamıyoruz. Bir deniz perisine ait olan Galateia ismi daha sonraları eklenmiş. Hikayenin ana kahramanı erkek yani heykeltraş Pygmalion. Miller ise feminist bakış açısını ortaya koyarak hikayeyi ters düz ediyor ve odak noktaya bu dilsiz, sessiz kadını alıyor. Efsanede bu kadının hayatı hakkında başka hiçbir şey anlatılmazken Miller'ın Galateia kitabında aynı adı taşıyan kadın kahraman kendi hikayesinin anlatıcısı ve baş kahramanı olarak karşımıza çıkıyor. Tanrıçanın Galateia'nın soğuk mermer bedenine hayat üflemesi gibi, Miller da yeni baştan yarattığı Galateia'nın kişiliğine ve hikayesine derinlik katıyor. Onun sessizliğini bozup ona gerçek anlamda bir ses veriyor. Kitap, Galateia'nın bir hasta odasında zorla tutulmasıyla başlıyor. Kimse onun bir zamanlar taştan yapıldığına inanmıyor. Hatta onu deli sanıyorlar. Bu durum da kocasının, hayatı üzerinde tam anlamıyla kontrol sahibi olmasına izin veriyor. Galateia'yı kasabanın dışına hapsediyor ve onu küçük kızlarından uzak tutuyor. Ancak Galateia hem kendisi hem de kızı için özgürlüğün hayalini kuruyor ve kaçmak için kurnazca bir plan yapıyor. Bu kısacık hikayede kadının hisleri, yaşadıkları, Miller'ın eşsiz anlatımıyla bir anda okurun acısına dönüşüyor. İtalyan sanatçı Ambra Garlaschelli'nin güçlü distopik illüstrasyonlarını da Galateia'nın derin hüznüne ve ızdırabına tam anlamıyla ortak oluyor. 21. yüzyılda Galateia'yı ete kemiğe bürüyen yazarın tüyler ürpertici olarak değerlendirebileceğim bu yeniden anlatımı, bir insan yaratmanın ve sonra onunla evlenmenin ahlaki sonuçlarını incelemesi bakımından önem kazanıyor. Kitapta, Galateia tarafından asla ismi verilmeyen ve sadece kocam diye anılan Pygmalion tam anlamıyla zalim bir erkek olarak sunuluyor. Kadının itaat etmek zorunda bırakılması, kadın acısından elde edilen erkek hazzı gibi konular, Miller'ın bu hikayede özellikle göstermek istedikleri. Her ne kadar kitap kısa olsa ve diğer karakterlerin gelişimleri olmasa da Galateia'nın sesini duymak, Ovidius'un yazdıklarına radikal bir başkaldırı, gerçek bir metamorfoz niteliğinde. Zaman içinde dilden dile dolaşan öykü, başta George Bernard Shaw'un Pygmalion adlı oyunu ve bu oyundan esinlenerek yazılan My Fair Lady müzikali başta olmak üzere pek çok sanatçıya ilham kaynağı olmuş. Jean-Leon Gerome'den Ernest Normand'a, Anne-Louis Girodet de Roussy-Trioson'dan Louis Gauffier'e pek çok ressamın eserinde yeniden farklı yorumlarla hayat bulmuş. İthaki Yayınları'ndan çıkan ve Elif Ersavcı'nın çevirisiyle Türkçede yer bulan Galateia, yalnızca 50 sayfada bile iz bırakan, güçlü bir kadın kahramanı bizlerle tanıştırıyor. Mitoloji başkalaşıyor, bir kadın, bu defa bir kadın yazarın kaleminden küllerinden yeniden doğuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/feminististanbul-kadin-siiri-festivali-ile-bu-yil-besinci-defa/", "text": "UNESCO'ya bağlı Uluslararası Şiir Organizasyonları içinde yer alan, FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali 1-3 Ekim 2021'de, Kartal Belediyesi'nin desteğiyle düzenlenecek. Küresel Bir İnsanlığın Şafağında manifestosuyla yola çıkan FeminİSTANBUL, kadınlığın sorunlarına dair evrensel bir fikir, sanat ve diyalog platformu olmayı hedefliyor. Bu yıl festivalin organizasyon komitesinde Hilal Karahan, Emel Koşar, Dilruba Nuray Erenler ve Ayça Erdura var. Danışma kurulunda Zeynep Altıok Akatlı, W. B. Bayrıl; teknik yardım ekibinde Mengü Bahadır Bayrıl, Canan Çelik, Eser Ceran Erdi yer alıyor. Festival, dünyanın her yerinden gelen şairleri ağırlamaya devam ediyor. Hindistan, Peru, Bolivya, İran, Arap ülkelerinin her biri, İtalya, İspanya, Romanya, Bulgaristan, İngiltere, Sırbistan, Bosna Hersek, Arnavutluk, Almanya, Fransa, ABD, Macaristan...'dan gelen şairler kendi ülkelerindeki kadınların sorunlarını şiirle dile getiriyor; birlikte çözüm üretmeye çalışıyor ve ulusal kıyafetleriyle şiir okuyorlar. Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali, UNESCO'ya bağlı WFP, WPM ve Kartal Belediyesi tarafından resmi olarak destekleniyor. Etkinlikleri tüm dünyaya duyuruluyor. FeminİSTANBUL Onur Ödülü Arzu Çerkezoğlu'na Verilecek! Uluslararası FeminİSTANBUL Kadın Şiiri Festivali'nin açılış seremonisi 2 Ekim 2021 Cumartesi günü, Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi'nde yapılacak. Bu yıl festivalin onur ödülü Arzu Çerkezoğlu'na verilecek. Festivalin yabancı şair konukları Asma Al Haj, Darya Heidari, Islom Tojimuhammad, Malak Sahioni Soufi, Natasa Bajic, Vadim Terekhin, Valentin Iacob. Festivalin ev sahibi şairleri Ali Günvar, Ali Mustafa, Arife Kalender, Ayça Erdura, Aydan Yalçın, Bedros Dağlıyan, Berna Olgaç, Bircan Çelik, Canan Çelik, Cihan Oğuz, Dilruba Nuray Erenler, Emel Koşar, Erkan Kara, Ertuğrul Özüaydın, Eser Ceran Erdi, Fatma Aras, Gülümser Çankaya, Halil İbrahim Özcan, Halime Yıldız, Hamid Ahmadzade, Haşim Hüsrevşahi, Hilal Karahan, Hüseyin Alemdar, Gülsüm Cengiz, İkbal Kaynar, İsmail Biçer, İsmail Cem Doğru, Levent Karataş, Malik Enes Gümüşlü, Melahat Babalık, Muhammed Abdullah Yanarateş, Mustafa Fırat, Muzaffer Özdemir, Nalan Çelik, Neslihan Yalman, Nilay Özer, Niyazi Yaşar, Nurduran Duman, Nur Saka, Okan Yılmaz, Oya Uysal, Pelin Batu, Pelin Özer, Pınar Doğu, Ramazan Parladar, Salih Bolat, Sema Güler, Serap Aslı Araklı, Seval Arslan, Seval Candar Karadeniz, Sezen Çiğdem, Süreyya Akçay, Şeyda Üzer, Taherey Mirzayi Saeidabad, Turgay Kantürk, Türkan Yeşilyurt, W. B. Bayrıl, Volkan Hacıoğlu, Yiğit Kerim Aslan, Zeynep Aliye."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ferhat-uludere-bu-defa-cocuklar-icin-yazdi/", "text": "Yetişkinler için yazdığı romanlarla tanınan Ferhat Uludere bu kez bir çocuk kitabıyla okurun karşısına çıkıyor: Çanakkale Gezisi. Türkiye tarihinin dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşı merkeze alan Uludere, tarih ile fantastik edebiyatı bir araya getiriyor. Çanakkale Gezisi Atatürk İlköğretim Okulu öğretmenlerinden Elif Hanım'ın öğrencilerini geziye götürme kararı vermesiyle başlıyor ve okul gezisi ise bir serüvene dönüşüyor... Boğaz'ın akıntısında sürüklenen zaman bir anlığına tarihi geri sarıyor. Çanakkale'nin eski zamanları geri geliyor. Sezgin, Nehir ve Ali, hiç ummadıkları bir şekilde, tarihin akışını değiştiren bir zaferin içinde buluyorlar kendilerini. 1923 yılında kurulacak Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kıvılcımları çakıyordu gözlerinin önünde. Okul gezisiyle gittikleri Çanakkale'de tarihin gerçekleriyle yüzleştikleri, şaşırtıcı ve heyecan verici bir macera bekliyor onları. Seneler önce yaşanan savaşın kahramanları onlardı sanki. Nusret Mayın Gemisi'yle, Seyit Onbaşı'yla, Mustafa Kemal Atatürk'le, yüz binlerce kahraman askerle omuz omuza, bir vatanın kurtuluşuna tanıklık ediyorlar ve Çanakkale'nin neden geçilmez olduğunu adeta yaşayarak öğreniyorlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/filenin-sultanlarinin-artik-belgeseli-var-sebat/", "text": "AXA Sigorta ve Türkiye Voleybol Federasyonu'nun hayata geçirdiği ve Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı'nın olimpiyatlara uzanan başarı yolculuğu ve temsil ettiği değerleri anlatan Filenin Sultanları: Sebat Belgeseli'nin galası Zorlu PSM'de yapıldı. AXA Sigorta'nın değerler ortağı Türkiye Voleybol Federasyonu ile birlikte hazırladığı Filenin Sultanları: Sebat belgeselinin galası 23 Eylül Perşembe akşamı Zorlu PSM'de gerçekleştirildi. Galaya AXA Sigorta CEO'su Yavuz Ölken, Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ, A Milli Kadın Voleybol Takımı oyuncuları ve teknik ekibi ve spor dünyasından çok sayıda davetli katıldı. Fatih Karaca'nın yönetmenliğini üstlendiği belgesel, 'Filenin Sultanları' olarak bilinen Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı'nın 2019 Avrupa Şampiyonası'ndan günümüze kadar uzanan başarı öyküsünü anlatıyor. Ekim ayında izleyicilerle buluşacak olan belgeselde milli takım oyuncuları, teknik ekip ve federasyon yetkililerinin görüşlerine ve geçmiş dönem maçlardan heyecan verici görüntülere de yer veriliyor. Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ Sebat ettik, çalıştık, sabrettik, bu başarılara ulaştık. Her geçen gün hedefimizin büyük olduğunu biliyoruz. Bu sahada ter döken oyuncuların, çalışanların, bu noktaya gelmemizi sağlayan kulüplerimizin, oyuncuları altyapıdan itibaren yetiştiren antrenörlerimizin, sponsorlarımızın ve diğer herkesin desteğiyle bir voleybol hikayesi yazdık. Çok mutlu ve gururluyuz. dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/filistin-yalniz-degildir-karikatur-yarismasinin-birincisi-hicabi-demirci/", "text": "Filistin Yalnız Değildir karikatür yarışmasında büyük ödülünü Türkiye'den Hicabi Demirci kazandı. Yarışma, karikatür, portre karikatür ve poster olmak üzere üç bölümde yapıldı, 66 ülkeden 3000'den fazla sanat eseri yarışmaya katıldı. Bu katılıma pek çok uluslararası tanınmış sanatçı eşlik etti. Birinci, 2. ve 3. kazananlara sırasıyla 2.000 Euro, 1.500 Euro ve 1.000 Euro parası ödülüyle birlikte özel tasarlanmış heykel ödülü verildi. Yarışma Malezya, Polonya, İtalya ve Brezilya'dan dört yabancı sanatçı ve beş İranlı sanatçı tarafından değerlendirildi. Yabancı jüri üyeleri çevrimiçi olarak var oldu. İrancartoon sitesinde ziyaretçiler tarafından 500.000 kez ziyaret edildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/film-yapimcisi-zeynep-atakan-oscarlari-yorumlayacak/", "text": "Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından bu yıl 94'üncüsü düzenlenen sinema dünyasının en prestijli ödülleri Oscar'lar, pazar akşamı yapılacak törenle sahiplerini bulacak. Akademiye kabul edilen ilk Türk yapımcı Zeynep Atakan'la Oscar heyecanı ise dijital içerik platformu Accessland'de yaşanacak. 20 yıldan uzun süredir sinema dünyasında yer alan Zeynep Atakan, pazar akşamı saat 21.00'de canlı gerçekleştirilecek Oscar sohbetiyle sinemaseverlerle bir araya gelecek. Atakan'ın yapımcılığını üstlendiği Üç Maymun, Kış Uykusu, Ahlat Ağacı ve Burası Cennet Olmalı filmleri Oscar'a aday adayı olmuştu. Los Angeles'taki Dolby Theatre'da düzenlenecek sinema dünyasının en prestijli ödüllerinden Oscarlar, 23 dalda verilecek. 'The Power of the Dog adlı yapımın 12 adaylıkla dikkati çektiği ödüllere, Dune 10, Belfast ve West Side Story filmleri de 7 dalda aday oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/filmekimi-basliyor-neizledigimonemli/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 20. defa düzenlenen Filmekimi 8-17 Ekim'de İstanbul ile Ankara ve İzmir'de sinemaseverlerle buluşuyor. Altın Lale kazanan Madalena'nın yanı sıra Cannes'da Altın Palmiye kazanan Titane, tüm dünyada merakla beklenen Dune: Çöl Gezegeni, Venedik'te Altın Ayı kazanan Kürtaj gibi filmlerin Türkiye prömiyerlerinin yapılacağı Filmekimi'nin biletleri 4 Ekim'de satışa çıkıyor. Bu yıl Paribu sponsorluğunda gerçekleştirilen Filmekimi uluslararası festivallerde gösterilmiş, ödüllü ve merakla beklenen yeni yapımları içeren programıyla 8-17 Ekim tarihlerinde İstanbul'da, 15-19 Ekim'de Ankara'da, 22-26 Ekim'de İzmir'de sinemaseverlerle buluşacak. Filmekimi filmleri İstanbul'da Beyoğlu'nda Atlas 1948 Sineması, Beyoğlu Sineması ve Kadıköy'de Kadıköy Sineması'nda, Ankara'da Cinemaximum Armada, İzmir'de Cinemaximum Mavi Bahçe'de izlenebilecek. Filmekimi, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği ve Kore Turizm Organizasyonu'nun katkılarıyla gerçekleştirilmektedir. Filmekimi programından bugüne kadar açıklanan filmler arasında, başta Cannes olmak üzere saygın festivallerde dünya prömiyerini yaparak en iyi film ödülünü kazanan filmler dikkat çekiyor. 40. İstanbul Film Festivali'nde Uluslararası Yarışma'da Altın Lale'yi kazanan Madalena, Cannes'da ana yarışmada Altın Palmiye'yi kazanan ve ardından Toronto'da Geceyarısı Çılgınlığı bölümünün en iyisi seçilen Titane, Venedik'te Altın Aslan kazanan Kürtaj, Cannes'da en iyi ilk filme verilen Altın Kamera'yı kazanan Murina Filmekimi programında yer alıyorlar. İstanbul Film Festivali ve Filmekimi'nde daha önce filmlerini beğeniyle izlediğimiz birçok yönetmen, yeni filmleriyle sinemaya dönüyor. Denis Villeneuve epik bilimkurgu Dune: Çöl Gezegeni ile, Wes Anderson, yine yıldızlarla dolu Fransız Postası ile; Bruno Dumont, Cannes'da prömiyer yapan France ile; Mia Hansen-Love başrolde Tim Roth, Mia Wasikowska'nın bulunduğu Bergman Adası ile, Paul Verhoeven kışkırtıcı Benedetta ile; Andrea Arnold ilk belgeseli İnek ile; François Ozon, iç burkucu Her Şey Yolunda ile; Nanni Moretti kendisinin de rol aldığı Üç Aile ile; Hong Sang-soo bu yıl gösterime çıkan ikinci filmi Gözünün Önünde ile; Jacques Audiard bir grafik romandan uyarladığı Paris, 13. Bölge ile; Paul Schrader, başrolünü Oscar Isaac'in üstlendiği Kumarbaz ile; Joanna Hogg Hatıra filminin dokunaklı devam filmi Hatıra: 2. Bölüm ile; Zhang Yimou, sinemaya yazdığım aşk mektubu dediği Bir Saniye ile; anime dünyasının yıldızlarından Mamoru Hosada Belle ile; Macar sinemasının en yetkin yönetmenlerinden Kornel Mundruczo Evrim ile; Christophe Honore de Proust'tan esinlenerek oyunculuğa ve tiyatroya saygı duruşu olan Guermantes ile Filmekimi'nde. Filmekimi programı bu yıl da dünyanın dört bir yanındaki saygın festivallerde ödüller kazanmış filmleri izleyiciyle buluşturuyor. Asghar Farhadi'nin Cannes'da Büyük Ödül kazanan Kahraman, Apichatpong Weerasethakul'un Cannes'da Jüri Ödülü kazanan Memoria, Cannes'da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde en iyi film seçilen Chiara, Cannes'da Leos Carax'a En İyi Yönetmen ödülü getiren Annette, Nadav Lapid'in Cannes'da Jüri Ödülü kazanan Ahed'in Dizi, Cannes'da Vulcan En İyi Görüntü Ödülü kazanan Petrov Grip Oldu, Cannes'da Belirli Bir Bakış bölümünde Jüri Ödülü ardından Saraybosna'da En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alan Büyük Özgürlük, Cannes'da Renate Reinsve'ye En İyi Kadın Oyuncu ödülü getiren Dünyanın En Kötü İnsanı, Cannes'da Büyük Ödül ve Kudüs'te En İyi Uluslararası Film seçilen 6 Numaralı Kompartıman ; Cannes'da En İyi Senaryo, FIPRESCI Ödülü, Ekümenik Jüri Ödülü kazanan Drive My Car, efsane görsel efekt ustası Phil Tippett'tan Fantasia Film Festivali'nde En İyi Canlandırma Ödülü kazanan Çılgın Tanrı, Cannes'da Özgünlük Ödülü Belirli Bir Bakış ödülü kazanan Kuzu, Venedik'te Jane Campion'a En İyi Yönetmen ödülünü getiren The Power of the Dog, Cannes'da Kuir Palmiye kazanan Yol Ayrımı, Venedik'te Büyük Jüri Ödülü kazanan The Hand of God ve Venedik'te Jüri Özel Ödülü ve Yeşil Damla Ödülü kazanan Il buco Filmekimi'nde gösterilecek. Filmekimi'nin kapanış filmi ise yapımından yıldızlarla dolu oyuncu kadrosuna, efektlerinden senaryosuna son yılların en çok konuşulan, en merakla beklenen filmlerinden Dune: Çöl Gezegeni. Denis Villeneuve'ün yönettiği, başrollerini Timothee Chalamet, Rebecca Ferguson, Oscar Isaac, Josh Brolin, Stellan Skarsgard, Dave Bautista'nın paylaştığı Dune: Çöl Gezegeni Türkiye prömiyerini vizyona çıkmadan önce yalnızca Filmekimi'nde yapıyor. Frank Herbert'ın romanından uyarlanan ve binlerce yıl sonraki bir gelecekte geçen Dune: Çöl Gezegeni, kaderin galaksiler arası bir güç mücadelesine sürüklediği genç bir adam olan asilzade Paul Atreides'in hikayesini anlatıyor. Filmekimi zengin programının yanı sıra, afişleriyle ve kampanyasıyla da dikkat çekiyor. Muhabbet tarafından hazırlanan kampanya ve afişlerin temasını #NeİzlediğimÖnemli sloganı oluşturuyor. Filmekimi, bu sloganla iyi şeyler izlemenin seyircinin gözünde ne kadar önemli bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor ve Ne izlediğim önemli diyen izleyicinin ihtiyaçlarına cevap oluyor. Filmekimi iletişim kampanyası ve afişleri de film puanlama mantığında puanlama fikrini ele alıyor. Afişlerin üzerinde yer alan yıldızlı puanlama ikonları da, filmlere 10 üzerinden puan verilen IMDB gibi online veritabanı sitelerinden film izleyicisinin aşina olduğu bir işaret. Festival biletleri, İstanbul için 29 Eylül Çarşamba 10.30'da başlayacak Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 4 Ekim Pazartesi 10.30'da genel satışa açılacak. Biletler passo. com. tr/tr üzerinden, Passo perakende noktalarından ve İKSV gişesinden alınabilir. Ankara ve İzmir'de de bilet satışları 4 Ekim Pazartesi 10.30'dan itibaren passo. com. tr/tr üzerinden ve Passo perakende noktalarından yapılacak. Ankara ve izmir'deki Lale Kart üyeleri için ön satışlar 3 Ekim Pazar 10:30'da başlayacak. Filmekimi İstanbul gösterimlerinin hafta içi gündüz seansları (11.00, 13.30, 16.00) Tam 35 TL, indirimli 25 TL. Hafta içi 19.00 ve hafta sonu seansları (11.00-13.30-16.00-19.00) tam 45 TL, indirimli 30 TL, tüm 21.30 seansları ise 45 TL. Siyah ve Beyaz Lale Kart üyeleri biletlerini kendilerine ait ön satış dönemlerinde, yer seçme opsiyonuyla passo. com. tr/tr üzerinden %25; Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri ise fiziki etkinliklerde %15 oranlarında indirimle satın alabilirler. - Fransız Postası / The French Dispatch / Wes Anderson - İnek / Cow / Andrea Arnold - Paris, 13. Bölge / Les Olympiades / Paris, 13th District / Jacques Audiard - Ali ve Ava / Ali & Ava / Clio Barnard - The Power of the Dog / Jane Campion - Annette / Leos Carax - Ayrı Dünyalar / Ouistreham / Between Two Worlds / Emmanuel Carrere - Chiara / A Chiara / Jonas Carpignano - Yol Ayrımı / La Fracture / The Divide / Catherine Corsini - Hayvan / Animal / Cyril Dion - Kürtaj / L'evenement / Happening / Audrey Diwan - Titane / Julia Ducourneau - France / Bruno Dumont - Kahraman / Ghahreman / A Hero / Asghar Farhadi - Il Buco / Michelangelo Frammartino - Drive My Car / Ryusuke Hamaguchi - Hatıra: 2. Bölüm / The Souvenir: Part II / Joanna Hogg - Guermantes / Christophe Honore - Belle / Ryu to Sobakasu no Hime / Belle / Mamoru Hosoda - Kuzu / Dyrio / Lamb / Valdimar Johannsson - Buluşma / Mass / Fran Kranz - 6 Numaralı Kompartıman / Hytti Nro 6 / Compartment No. 6 / Juho Kuosmanen - Murina / Antoneta Alamat Kusijanovic - Huzursuz / Les Intranquilles / The Restless / Joachim Lafosse - Ahed'in Dizi / Ha'berech / Ahed's Knee / Nadav Lapid - Aline / Valerie Lemercier - Bergman Island / Mia Hansen-Love - Kardeşlerim ve Ben / Mes freres et moi / My Brothers and I / Yohan Manca - Madalena / Madiano Marcheti - Büyük Özgürlük / Grosse Freiheit / Great Freedom / Sebastian Meise - Kan Portakalları / Oranges Sanguines / Bloody Oranges / Jean-Christophe Meurisse - Dil Dersleri / Language Lessons / Natalie Morales - Üç Aile / Tre Piani / Three Floors / Nanni Moretti - Evrim / Evolution / Kornel Mundruczo - Her Şey Yolunda / Tout s'est bien passe / Everything Went Fine / François Ozon - Gözünün Önünde / Dangsin-eolgul-apeseo / In Front of Your Face / Hong Sang-soo - Kumarbaz / The Card Counter / Paul Schrader - Petrov Grip Oldu / Petrovy v grippe / Petrov's Flu / Kirill Serebrennikov - The Hand of God / E Stata la Mano di Dio / Paolo Sorrentino - Çılgın Tanrı / Mad God / Phil Tippett - Dünyanın En Kötü İnsanı / Verdens Verste Menneske / The Worst Person in the World / Joachim Trier - Benedetta / Paul Verhoeven - Dune: Çöl Gezegeni / Dune / Denis Villeneuve - Memoria / Apichatpong Weerasethakul - Bir Saniye / Yi miao zhong / One Second / Zhang Yimou"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/filmekimi-programi-hazir-ajandana-not-etmeyi-unutma/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 21. kez düzenlenen Filmekimi heyecanla beklenen dopdolu programıyla 7-16 Ekim tarihlerinde İstanbul'da sinemaseverlerle yeniden buluşuyor. Bu yıl da Paribu sponsorluğunda gerçekleştirilen Filmekimi Sundance, Cannes, Venedik, Toronto film festivallerinde gösterilmiş, ödüllü ve merakla beklenen yeni yapımları içeren programıyla 7-16 Ekim tarihlerinde İstanbul'da sinemaseverlerle buluşacak. Filmekimi filmleri Beyoğlu'nda Atlas 1948 Sineması, Şişli'de City's Nişantaşı CINEWAM Premium ve Kadıköy'de Kadıköy Sineması ve Sinematek/Sinemaevi'nde izlenebilecek. Filmekimi programı bu yıl da dünyanın dört bir yanındaki saygın festivallerde prömiyerini yapmış, ödüller kazanmış filmleri izleyiciyle buluşturuyor. Eylülde sonuçlanan Venedik Film Festivali'nde En İyi Senaryo ve Colin Farrell'a En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini getiren The Banshees of Inisherin, Noah Baumbach'ın son filmi Beyaz Gürültü Filmekimi programında yer alıyor. Venedik'ten ayrıca L'Immensita, Marlowe, Paul Schrader'ın yeni filmi Usta Bahçıvan filmleri de Filmekimi'nde. Cannes'da Büyük Ödülü paylaşan Claire Denis'nin Öğle Güneşinde Yıldızlar ve Lukas Dhont'un Yakın filmleri, Jüri Ödülü kazanan Sekiz Dağ, yine Jüri Ödülü kazanan Aİ, Park Chan-wook'a En İyi Yönetmen ödülü getiren Ayrılma Kararı, Zar Amir-Ebrahimi'ye En İyi Kadın Oyuncu ödülü getiren Kutsal Örümcek, Song Kang-ho'ya En İyi Erkek Oyuncu ödülü getiren Bebek Servisi, En İyi Senaryo Ödülü kazanan Cennetten Gelen Çocuk, Eleştirmenler Haftası Jüri Ödülü ve Saraybosna'da Cinsiyet Eşitliği Ödülü alan Güneş Sonrası, Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde EcoPro Jüri Ödülü kazanan İncir Ağaçlarının Altında, en iyi ilk filme verilen Altın Kamera ödülünü kazanan Savaş Atı, Europa Cinemas En İyi Avrupa Filmi seçilen Güzel Bir Sabah, eleştirmenler federasyonu FIPRESCI Ödülü kazanan Leyla'nın Kardeşleri, Belirli Bir Bakış bölümünde FIPRESCI ödülü kazanan Mavi Kaftan, aynı bölümde En İyi Senaryo Ödülü kazanan Akdeniz Ateşi, Belirli Bir Bakış bölümünün en iyi filmi seçilen İşe Yaramazlar ; yine Belirli Bir Bakış bölümünde Vicky Krieps'e En İyi Performans ödülü getiren Korsaj Filmekimi'nde gösterilecek. Programda ayrıca Romen usta yönetmen Christian Mungiu'nun son filmi R. M. N., Toronto Film Festivali'nde prömiyerini yapan Kadın Kral, Emma Thompson'lı İyi Şanslar Leo Grande, Louis Garrel'in yönettiği yeni filmi Masum, Cannes Film Festivali'nin açılış filmi Kestik! , Sundance ve birçok festivalde daha ödüllendirilen Aşkın Ateşi, Hlynur Palmason'un son filmi Tanrının Unuttuğu Yer, Selçuk Metin'in Yıldız Kenter belgeseli Caniko da yer alıyor. Görme engelli takipçiler, 21. Filmekimi'nde yer alan 21 filmin sesli betimlemesine geçen yıllarda olduğu gibi Turkcell'in Hayal Ortağım uygulaması üzerinden operatör fark etmeksizin ücretsiz ulaşabilecek. Söz konusu filmlerin listesi Filmekimi internet sitesinde bulunuyor. Festival biletleri, 30 Eylül Cuma 10.30'da başlayacak Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 4 Ekim Pazartesi 14.30'da genel satışa açılacak. Biletler passo. com. tr/tr üzerinden, Passo perakende noktalarından, City's Nişantaşı CINEWAM Premium, Kadıköy Sineması gişelerinden ve İKSV ana gişesinden alınabilir. Filmekimi gösterimlerinin hafta içi gündüz seansları (11.00, 13.30, 16.00) tam 50 TL. Hafta içi 19.00 ve hafta sonu seansları (11.00-13.30-16.00-19.00) ve tüm 21.30 seansları tam 75 TL. 21.30 seansları harici seanslar ise yalnızca öğrencilere özel Eczacıbaşı Genç Bilet ile 10 TL. - Kutsal Örümcek / Holy Spider / Ali Abbasi - İşe Yaramazlar / Les Pires / Lisa Akoka, Romane Gueret - Ölüm Ayırana Dek / Plus que jamais / More than Ever / Emily Atef - Beyaz Gürültü / White Noise / Noah Baumbach - Maskeli Balo / Mascarade / Masquerade / Nicolas Bedos - İlgi Manyağı / Syk Pike / Sick of Myself / Kristoffer Borgli - Viva Maestro! / Ted Braun - Tiyatro Okulu / Les Amandiers / Forever Young / Valeria Bruni Tedeschi - Ayrılma Kararı / Heeojil kyolshim / Decision To Leave / Park Chan-wook - Uçsuz Bucaksız / L'Immensita / Emanuele Crialese - Öğle Güneşinde Yıldızlar / Stars At Noon / Claire Denis - Aile Bağları / Frere et soeur / Brother and Sister / Arnaud Desplechin - Yakın / Close / Lukas Dhont - Aşkın Ateşi / Fire of Love / Sara Dosa - Asi / Rebel / Adil El Arbi & Bilall Fallah - Masum / L'Innocent / The Innocent / Louis Garrel - Hallelujah: Leonard Cohen, Bi r Yolculuk, Bi r Şarkı / Hallelujah: Leonard Cohen, a Journey, a Song / Daniel Geller & Dayna Goldfine - See How They Run / Tom George - Güzel Bir Sabah / Un Beau Matin / One Fine Morning / Mia Hansen-Love - Akdeniz Ateşi / Mediterranean Fever / Maha Haj - Kestik! / Coupez! / Final Cut / Michel Hazanavicius - İyi Şanslar Leo Grande / Good Luck to you, Leo Grande / Sophie Hyde - Marlowe / Neil Jordan - Savaş Atı / War Pony / Riley Keough, Gina Gammell - Armageddon Time / James Gray - Bebek Servisi / Broker / Hirokazu Koreeda - Korsaj / Corsage / Marie Kreutzer - Caniko / Selçuk Metin - M. N. / Cristian Mungiu - Geçici Bir İlişkinin Güncesi / Chronique d'une liaison passagere / Diary of a Fleeting Affair / Emmanuel Mouret - The Banshees of Inisherin / Martin McDonagh - The Menu / Mark Mylod - Beş Şeytan / Les cinq diables / The Five Devils / Lea Mysius - Call Jane / Phyllis Nagy - Kelebek Görüşü / Bachennya Metelyka / Butterfly Vision / Maksim Nakonechnyi - Emily / Frances O'Connor - Tanrının Unuttuğu Yer / Vanskabte Land / Godland / Hlynur Palmason - Kadın Kral / The Woman King / Gina Prince-Bythewood - Leyla'nın Kardeşleri / Leila's Brothers / Saeed Roustaee - Cennetten Gelen Çocuk / Walad min al Janna / Boy From Heaven / Tarik Saleh - İncir Ağaçlarının Altında / Under the Fig Trees / Erige Sehiri - Çaykovski'nin Karısı / Zhena Chaikovskogo / Tchaikovski's Wife / Kirill Serebrennikov - Pacifiction / Tourment sur les iles / Albert Serra - Usta Bahçıvan / Master Gardener / Paul Schrader - Aİ / EO / Jerzy Skolimowski - Hayvanlar / As Bestas / The Beasts / Rodrigo Sorogoyen - Mavi Kaftan / Le Bleu du Caftan / The Blue Caftan / Maryam Touzani - Sekiz Dağ / Le Otto Montagne / The Eight Mountains / Charlotte Vandermeersch, Felix van Groeningen - Güneş Sonrası / Aftersun / Charlotte Wells - Paris Hatıraları / Revoir Paris / Paris Memories / Alice Winocour,"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/filmmor-kadin-filmleri-festivalinde-23-ulkeden-38-film-var/", "text": "Filmmor bu yıl, ahlak polisi tarafından öldürülen Jina Masha Amini'nin ardından sokaklarda saçlarını savurarak molla rejimine direnen İranlı kadınları iki kadın yönetmen, Füruğ Feruhzad ve Rahşan Beni-İtimad'ın filmlerinin gösterileceği Jin Zendegi Özgürlük bölümüyle selamlayacak. 20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, film gösterimleri, yönetmen ve film ekipleriyle online söyleşiler, buluşmalarla 5 Kasım 18 Aralık 2022 tarihleri arasında çevrimiçi olacak. Filmmor 20. yılında, yersiz yurtsuz, damda sokakta, savaşta göç yollarında direnen, üreten; her dilde Kadın Yaşam Özgürlük diyen kadınları, kadınların sinemasını buluşturuyor. Filmmor'da, Kadınların Sineması, Damdaki Sinemacılar, Jin Zendegi Özgürlük, Kadın Cinayetleri Önlenebilir, Yersiz Yurtsuz, Parola: Barış, Feminist Bellek bölümlerinde 23 ülkeden 38 film izleyiciyle buluşacak. Festival boyunca tüm gösterim ve etkinlikler www. filmmoronline. org'a üye olarak ve her program için ön kayıt yaptırarak Türkçe altyazı-çeviri ile ücretsiz izlenebilecek. Programda, film gösterimlerinin yanı sıra Film Toplayan Kadınlar, Kadın Cinayetleri Önlenebilir, Yersiz Yurtsuz Sinemacılar, 120 Yıldır Bitmeyen Mücadele: Kadınların Siyasal Temsili forumları, film sonrası söyleşiler ve çevrimiçi buluşmalar var. Her tür engele, güçlüğe, eşitsizliğe rağmen kadınlar sinema yapıyor. Belgeselden animasyona, savaştan muhafazakar toplumlarda bekar anneliğe, kürtajdan doğurma serüvenine kadınlık ve dünya hallerini, hayallerini, deneyimlerini anlatmaya devam ediyor. Kadınların Sineması bölümünde; Akan Su Yosun Tutmaz, Anima Animae Animam, Antonia, Bekleyiş, Bekçi, Bekleyen Kadınlar, Çılgın, Denizatı, Doğum Hikayeleri, Durgun Su, İplik, Müşkül, Nereye Kaçıyorsun? , Nosema, Ördekler, Sağır, Sigaralar, Ticaret Politikası filmleri var. Film gösterimlerinin ardından, yetmişlerden beri sinemada da kadınlar vardır diyen Film Toplayan Kadınlar online forumda buluşuyor. Bu bölümde savaşla, düşüncelerinden dolayı tutuklanma riskiyle, zorunlu göçün bin bir yüzü ve şiddetiyle, yersiz yurtsuzluğun zorluklarıyla baş etmeye çalışan kadınların hikayelerini anlatan Almanya'ya Hoş Mu Geldik? , Bitmemiş Cümleler, Bu Yağmur Asla Durmayacak Filistin'i İşlemek, Hayalet, Hayat, Minimal Hayat, Yol Boyunca filmleri var. Yersiz yurtsuz kalan ya da film yaptığı yeri yurdu sayan, yersiz yurtsuzluğu anlatan sinemacılar ise Yersiz Yurtsuz Sinemacılar forumunda buluşuyor. Her şeye rağmen sinema yapma gailesinde, çekmediği film yüzünden 18 yıl hapis cezası almak da var! Şu an dört duvar arasında tutulan sinemacı kadınlara adanan Damdaki Sinemacılar bölümünde, yapımcılarından biri Çiğdem Mater olan, Ahu Öztürk'ün yönettiği Toz Bezi, infazı iki kez yakılarak cezaevinde tutulan Sabite Kaya Ekinci'nin Bedensiz Ruhlar, yine Gezi davasından 18 yıl hapis cezası alan Mine Özerden'in Zilname filmleri izleyiciyle buluşacak. Filmmor, saçı gözüktüğü için ahlak polisi tarafından öldürülen Jina Masha Amini'nin ardından sokaklarda saçlarını savurarak molla rejimine direnen İranlı kadınları Jin Zendegi Özgürlük bölümüyle selamlıyor. Yeni Dalga sinemasının öncüsü Füruğ Feruhzad, Ev Karadır ve Rahşan Beni-İtimad'ın 2001 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yine sokaklarda olan kadınları izleyen Bizim Zamanlar filmleri Jin Zendegi Özgürlük bölümünde yer alıyor. Kadın Cinayetleri Önlenebilir bölümünde, erkeklerin kadınlara karşı savaşta kullandıkları en acımasız silahlardan birini, kimyasal saldırıları belgeleyen Şiddetin Yüzü ve İtalya'da kadın cinayetlerinin yanı sıra medya ve yasalardaki kadın düşmanı zihniyetin de üstüne giden Cinskırım filmleri var. Kadınlar, yeryüzünün her yerinde en yakınındaki erkekler tarafından, kadın oldukları için öldürülürken, kadınları, hatıralarını yaşatmak, birbirinin can simidi olabilmek için mücadele eden grupları buluşturan Kadın Cinayetleri Önlenebilir forumu da bu bölümde. Parola: Barış bölümünde Nazi dönemi ve sonrasında Alman kadınların hayatını merkeze alan filmlerin yönetmeni Helma Sanders-Brahms'ın Almanya Solgun Ana, savaşın anlamsızlığını küçük bir kızın gözünden aktaran Babamın Çalıya Döndüğü Gün ve Yaz Ülkesi gibi önemli filmler yer alıyor. Sessiz Sinemada Sufrajetler ve 1971'de düzeni alt üst ederek İsviçre'de seçme seçilme hakkını kazanan kadınların ilham verici hikayesinden bir kesit sunan İlahi Düzen filmleri ile Feminist Bellek bölümünde bu yıl 120 yıldır bitmeyen Süfrajet Hareket var. Filmlere eşlik eden 120 Yıldır Bitmeyen Mücadele: Kadınların Siyasal Temsili forumunda ise güneyden kuzeye kadınların deneyimleri bir araya geliyor. 20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali'ne kayıtlar 1 Kasım'da www. filmmoronline. org'da açılacak. Forum ve söyleşilerin Türkçe çeviri ile yayınlanacağı festival sitesinde, filmlere katılım ise rezervasyonla yapılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/filmmorun-yersiz-yurtsuz-bolumunde-hangi-filmler-var/", "text": "20. Filmmor'un Yersiz Yurtsuz bölümü, Ukraynalı yönetmen Alina Gorlova'nın, Şubat 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle başlayan savaştan iki yıl önce çektiği Bu Yağmur Asla Durmayacak filmiyle başlıyor. 19 ve 20 Kasım'da yersiz yurtsuzluğun zorluklarıyla baş etmeye çalışan kadınların hikayelerini anlatan sekiz film izleyiciyle buluşacak. 20 Kasım saat 20.00'de yersiz yurtsuzluğun filmlerini yapan Yersiz Yurtsuz Sinemacılar online forumda bir araya gelecek. 20. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali'nde bu hafta, savaşla, düşüncelerinden dolayı tutuklanma riskiyle, zorunlu göçün bin bir yüzü, şiddetiyle, yersiz yurtsuzluğun zorluklarıyla baş etmeye çalışan kadınların hikayelerini anlatan sekiz film izleyiciyle buluşuyor. 20 Kasım saat 20.00'deki forumda ise, yersiz yurtsuz kalan ya da film yaptığı yeri yurdu sayan, yersiz yurtsuzluğu anlatan sinemacılar bir araya gelecek. Yersiz Yurtsuz bölümü, Ukraynalı yönetmen Alina Gorlova'nın, 24 Şubat 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle başlayan savaştan iki yıl önce çektiği Bu Yağmur Asla Durmayacak / This Rain Will Never Stop filmiyle açılacak. Güvenli bir gelecek arayan herkesi, savaş ve barış döngüsü üzerine düşünmeye davet eden siyah-beyaz film, 19 Kasım Cumartesi günü saat 16.00'da gösterilecek. 19 Kasım'da saat 18.00'de Carol Mansour'un Filistin'i İşlemek / Stitching Palestine adlı belgesel filmi var. Göçmen işçiler, mülteciler, çevre sorunları, engelli hakları, savaş, çocuk işçiliği gibi konularda çektiği belgesellerle pek çok ödüle değer bulunan yönetmen, bu filminde farklı yaşam koşulları ve mesleklerden 12 Filistinli kadının sürgün hikayelerini anlatırken Filistin nakışlarını birbirine bağlıyor. 19 Kasım saat 20.00'de üç film gösterilecek. Süheyla Schwenk'in Hayat / Jiyan, Buse Yıldırım'ın Hayalet / Ghostly ve Özlem Sarıyıldız'ın Almanya'ya Hoş Mu Geldik? / Welcomed to Germany? filmleri art arda izleyiciyle buluşacak. Süheyla Schwenk'in birçok festivalden ödülle dönen filmi Hayat / Jiyan Almanya'daki yakınlarının evine sığınarak iltica taleplerinin kabulünü bekleyen genç bir çiftin yüz yüze kaldığı zorlukları sarsıcı bir dille anlatıyor. Buse Yıldırım'ın kısa filmi Hayalet / Ghostly, Gezi sonrası Almanya'ya göç edenlerin hikayelerini, göçmen olmanın zorluklarını, bir yerde istenmeyen olmakla başka bir yerde hayalet olmak arasında sıkışmışlıklarını konu alıyor. Özlem Sarıyıldız'ın Almanya'ya Hoş Mu Geldik? / Welcomed to Germany? adlı kısa filmi ise çalışabilmek, güvende olabilmek için Almanya'ya göçenlerin, Türkiye'nin kaybedip Almanya'nın kazandığı insanların kesişen, karşılaşan, benzeşen hikayelerini izleyiciyle paylaşıyor. 20 Kasım Pazar günü saat 16.00'da Adar Bozbay'ın; hukuksuzca tutuklanmasından sonra Türkiye'yi terk ederek Almanya'da sürgün hayatı yaşayan yazar Aslı Erdoğan'ın edebiyatına ve onu bugüne getiren yolculuğa tanıklık eden Bitmemiş Cümleler / Incomplete Sentences filmi var. Ardından, Jessica Kraatz'ın 2021 yapımı kısa filmi Minimal Hayat / Small Life gösterilecek. Film, huzurevine girmeye hazırlanan ya da hazırlanamayan bir kadının, bu gidişin iş yükünü üstlenmiş kızı ve torunuyla geçirdiği zor anlardan bir kesit sunuyor. Aynı gün 18.00'de Mijke de Jong'un, Afganistan'dan gelirken, Türkiye-İran sınırında, ailelerinden ayrı düşen Zehra ve Fatima adlı ikiz kız kardeşlerin, kaçakçıların ve uyuşturucu satıcılarının dünyasında hayatta kalma mücadelesini anlatan 2022 yapımı Yol Boyunca / Along The Way adlı filmi gösterilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/firdevs-evden-ilk-oyku-kitabi-tavana-bak/", "text": "Firdevs Ev'in ilk öykü kitabı Tavana Bak, 2 Şubat'ta raflarda yerini alıyor. Ev'in öyküleri okuru karanlıkta kendine gülmeyi ihmal etmeyen bir iç sesin eşliğinde ilerlemeye davet ediyor. Kuş kusan kadınlar, yumurtadan çıkan çocuklar, kelimeleri tükenen bir dil ve sinestezik bir çeviri denemesi... Firdevs Ev'in, İthaki Yayınları etiketiyle 2 Şubat'ta okurla buluşacak olan ilk öykü kitabı Tavana Bak, dört bölümden oluşuyor: Topluluk olmanın facialarına odaklanan Çoğalma; yoksunluğa ve ıssızlığa merakla bakan Eksilme; köprüler kurma telaşında Denklik ve absürtlüğü kucaklamayı deneyen Döngü. Büyülü gerçekçi öğelerin ağırlığını hissettirdiği kitap, tavana bakarken fısıltıyla anlatılacak tekinsiz ve oyuncu öyküler bulmayı hedefliyor. Çoğalma, temalarını üremeden ve fazlalıklardan alıyor. Kimi zaman kendi istekleriyle kimi zamansa istemsizce artan, bölünen, çoğalan karakterler, çoğulluğun getirdiği ötekilerle karşı karşıya kalıyor. Doğurmanın bambaşka biçimleri ve topluluk olmanın faciaları bu bölümün izlekleri arasında. Eksilme ise tam aksine ortadan yok olan şeylere, kayıplara ve yoksun olduklarımızın bıraktığı boşluğa değiniyor. Issızlık, mesafe ve bu mesafeyi yok etme çabamız, ötekinden bir ses almak uğruna göze alacaklarımız bu bölümü doldurmayı deniyor. Denklik, arınma ve kaosta denge arama çabasına dair bir bölüm. Bu bölüm, biçimsel denemelerle denkliği yakalamayı hedeflediği kadar biçimdeki arayışın absürtlüğünü kabul etmeyi de ihmal etmiyor. Döngü, odağına tekerrürü koyan; geçmişi, içinde bulunduğumuz anı ve geleceği birbirine bağlarken kahkahalarla etrafı yıkan tüm canavarları kucaklamayı deneyen bir bölüm. Firdevs Ev, 1990'da İzmir'de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. Yazdığı öykülerin yanı sıra kurucuları arasında yer aldığı Kırtıpil dergisi, bağımsız edebiyat topluluğu Metin Deneyleri Alanı ve İngilizce ve Almancadan yaptığı kitap çevirileriyle edebiyat çalışmalarını sürdürdü. Şu anda bir kültür sanat kurumunda çalışıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/flamenkonun-parlayan-yildizi-patricia-guerreronun-distopyasina-yolculuk/", "text": "Flamenkonun parlayan yıldızı Patricia Guerrero, Distopya ile, 23-24 Şubat'ta ilk kez İstanbul'da. Kendi jenerasyonunun en yetenekli ve yaratıcı dansçısı olarak uluslararası sahnede kendine yer açan Patricia Guerrero, dansıyla sosyal konulara dikkat çekmeyi amaçlıyor. Yaşadığı hayatı sorgulayan ve bundan dolayı yargılanan insanı anlatan ışık dolu gösteri Distopya 23-24 Şubat'ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda seyirciyle buluşacak. Projenin dramaturgluğunu Juan Dolores Caballero, müzik yönetmenliğini ise İspanyol müzisyen Dani de Moron üstleniyor. 23-24 Şubat tarihlerinde CRR'de gerçekleşecek gösterinin biletleri 130-100-70 ve 50 TL olarak CRR Konser Salonu Gişesi ve Biletix'ten temin edilebilir. Derin flamenko köklerine sahip Patricia Guerrero, henüz üç yaşında iken annesinin akademisinde dans derslerine başlar. Klasik ve çağdaş dansın dışında diğer müzik türleri ve dansları da araştıran Patricia; 2011'de, Endülüs Flamenko Balesi'nin baş balerini seçilir. 2017'de En İyi Kadın Dansçı seçilen Patricia, 2021'de büyük proje La Bella Oteronun konuk dansçısı olarak atanır. İspanya Kültür Bakanlığı tarafından Ekim 2021'de Ulusal Dans Ödülü'ne layık görülen Patricia'nın, Distopya başta olmak üzere gerçekleştirdiği projeler farklı kurumlar tarafından ödüllendirilmiştir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/foreo-bear-cildinizin-fitness-kocu-olacak/", "text": "Bir süredir evlerimizdeki hareketsiz düzenimiz kilo almamıza neden oldu. Baharın da gelmesiyle artık kendimize çeki düzen vermenin zamanı geldi. Bunun için sağlıklı ve düzenli beslenme, zayıflamaya yardımcı olan bitki çayları ve evde yapılan egzersizleri hayatımıza dahil ediyoruz. Sağlıklı bir vücudun olmazsa olmazlarından egzersiz, cildimiz için de oldukça önemli. İsveçli güzellik teknoloji markası FOREO'nun devrim yaratan akıllı microcurrent yüz sıkılaştırma cihazı BEAR, siz kilo vermeye çalışırken cildinizin fitness koçu olacak. Pandemi sebebiyle evlerimizde belki de yıllardır hiç olmadığı kadar vakit geçiriyoruz. Gün içerisindeki hareketimiz oldukça sınırlı... Kimimiz evden çalışıyoruz, kimimiz derslerimizi online takip ediyoruz. Üstelik mutfaklarda geçirdiğimiz vakit sebebiyle içimizdeki aşçıyı keşfettiğimiz bu dönemde iştahımıza da söz geçiremez olduk. Farklı tarifler, yeni tatlar denemek ve aşçılığımızla gurur duymak pandemi döneminde bizi her ne kadar motive etmiş olsa da hareketsizlikle de buluşan iştah açıcı yemekler, sonrasında istenmeyen kilolar olarak karşımıza çıkmaya başladı. Bağışıklık sistemini korumanın ve güçlendirmenin eskiden olduğundan daha fazla önem taşıdığı bugünlerde bu duruma bir dur demenin vakti geldi. Şimdi eski formunuza dönmek için yeni bir rutin oluşturmaya hazırsınız. Peki, bu rutine cildinizi de eklemeye ne dersiniz? İsveçli güzellik teknoloji markası FOREO, akıllı microcurrent yüz sıkılaştırma cihazı BEAR ile cildiniz için kişisel antrenörünüzü evinize getiriyor. Kışın ağırlığını üzerimizden atarak hafiflemenin zamanı geldi. Ancak bunun için kararlı olmak ve pes etmemek şart! Öncelikle yediklerinize dikkat etmeniz gerekiyor. Etkili bir diyetle fazla kilolarınızdan kurtulmanız mümkün. Bol su içmenin de en faydalı kilo verme yöntemi olduğu pek çok uzman tarafından söyleniyor. Diyet yaparken vücut açlık ve susuzluğu karıştırabiliyor, bu yüzden canınız bir şeyler yemek istediğinde önce su içmeyi deneyebilirsiniz. Böylece gereksiz kalori de almamış olursunuz. Sağlıklı ve doğal gıdalar tüketmeye de özen göstermelisiniz. Paketlenmiş hazır gıdalardan uzak durmalısınız. Çünkü bu tarz gıdalar genellikle kalori, yağ ve şeker açısından daha zengin olduğu için size fazla kilo olarak dönebiliyor. Diyet yapmanın yemek yemekten kaçınmak anlamına gelmediğini de unutmayın. Tam tahıl, sebze, meyve ve baklagiller gibi kompleks karbonhidratlar; balık, avokado, ceviz, fıstık, badem gibi sağlıklı yağlar; yağsız ya da az yağlı protein kaynakları tercih etmeye çalışın. Sağlıklı bitki çaylarını ve tokluk yatıştırıcı aperatifleri bu dönem yanı başınızdan eksik etmeyin. Sağlıklı beslenmenin yanında yediklerinizi not etmeniz de kontrolü elinize almanızı sağlayacaktır. Ayrıca uykusuzluğun tokluk hissi yaratan hormonlarda dengesizliğe yol açarak daha fazla yemenize neden olduğu da düşünüldüğünde, düzenli uykunun da dikkat edilmesi gereken bir diğer konu olduğunu hatırlatmak gerek. Yalnızca bunlar yeterli değil, sporsuz olmaz! Evde spor yapmak da aslında sandığınızdan çok daha kolay. Artık spor salonlarını evlere taşıyan online pek çok uygulama ve video bulabilirsiniz. İster ek ekipman alarak ağırlık çalışın ister kendi vücut ağırlığınızdan yararlanarak şınav, mekik, plank ve squad gibi hareketlerle kendi egzersiz programınızı oluşturun. Burada asıl önemli olan bir spor rutini oluşturabilmek. Sporla birlikte sağlıklı beslenmeye dikkat ettiğiniz müddetçe istediğiniz kilolara ulaşmak hiç de zor olmayacak. Kilo verirken yüz bölgesi de bu durumdan etkileniyor. Bazen ciltte sarkma ve çökmeler gerçekleşebiliyor. Bunu önlemenin yolu yüz ve boyundaki kasları çalıştırmaktan geçiyor. Dünyanın en etkili ve güvenli microcurrent cihazı BEAR, cildiniz için ihtiyaç duyduğunuz profesyonel bakımları evinize getiriyor. Yüz ve boyun bölgesinde yer alan 69 kası çalıştırmak için microcurrent ve T-Sonic titreşimlerinden yararlanan BEAR, yüz için çeşitli egzersiz ve bakımlarla dolu gelişmiş uygulamasıyla da cildinizin kişisel antrenörü oluyor. Cihaz, yaşlanma karşıtı çeşitli microcurrent yüz egzersizleriyle vücudunuzun doğal süreçlerini elektrik akımlarıyla taklit ediyor. Bu sayede kolojen üretimini artırıyor, elastin onarımını ve sıkılaşmayı sağlıyor. Bu akıllı cihazın en önemli özelliklerinden biri olan dünyanın en güvenli, şok içermeyen Anti-Shock System 'i ise gelişmiş sensörleriyle cildin dayanıklılığını ölçerek herhangi bir şok ihtimaline karşı yoğunluğunu artırıyor. Patentli T-Sonic titreşimleriyle de dolaşımı artırmak, toksinleri yok etmek ve yüzdeki gerilimi hafifletmek için gözeneklere derinlemesine işliyor. Bu sayede kullanıcılarına pürüzsüz, yumuşak ve ışıltılı cilt sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/format-festivalde-ilk-defa-bir-turk-fotografci-cosar-kulaksiz/", "text": "Coşar Kulaksız, dünyanın en önemli fotoğraf etkinliklerinden biri olan Format Festival'e davet edilen ilk ve tek Türk fotoğraf sanatçısı ve küratörü olma unvanını alarak bir ilke imza attı. Fotoğraf sanatçısı, küratör ve masal çözümleyicisi Coşar Kulaksız, bu yıl İngiltere'de 23.'sü düzenlenen uluslararası fotoğraf festivallerinden Format Festival'e katıldı. İngiltere'nin önde gelen uluslararası çağdaş fotoğrafçılık festivali olan ve 2000 yılında kurulan Format Festival, her yıl 100 binden fazla ziyaretçiye ev sahipliği yapıyor. Dünyaca tanınmış birbirinden değerli sanatçıya ev sahipliği yapan festival, portfolio değerlendirmelerini yapmak üzere, işinin ehli sanat insanlarını da bir araya topluyor. Bu yıl Mart ayında İngiltere'nin Derby şehrinde 23.'sü gerçekleşen Uluslararası Fotoğraf Festivali Format Festival'de portfolioreview olarak Türkiye'den ilk kez bir sanatçı davet edildi. 1997 yılında Rutgers, New Jersey Eyalet Üniversitesi'nde lisans eğitimini, 2005 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü'nde yüksek lisans eğitimini, 2010 senesinde Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü'nde sanatta yeterlilik programını tamamlayan ve Türkiye'de açtığı fotoğraf sergilerinin yanısıra birçok ulusal ve uluslararası yarışmalarda fotoğrafları ödül alan ve sergilenen fotoğraf sanatçısı, küratör ve masal çözümleyicisi Coşar Kulaksız, Format Festival Derby 2023'e katılan ilk Türk sanatçı oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fotograf-ve-haberlerdeki-istanbul-bu-kitaplarda/", "text": "İBB Kültür Daire Başkanlığı Basın Yayın Müdürlüğünce şehrin sosyokültürel hayatına ve görsel hafızasına katkı sunan, Fotoğraflar ve Haberleriyle İstanbul Hafızası isimli kitap yayınlandı. İki ciltten oluşan kitap, Cumhuriyet'in ilk yıllarından İkinci Dünya Savaşı'nın bitimine kadar geçen yirmi yıllık süreçte, her bakımdan çehresi başkalaşan eski başkent İstanbul'un geçirdiği değişimlere tanıklık ediyor. Dönemin İstanbul'una ait toplumsal olaylar ve mekanlar fotoğraf ve haber metinleriyle anlatıyor. Cumhuriyet'in ilanının ardından uygulanmaya başlanan değişimin vatandaş üzerinde bıraktığı etki ve izlere dair ilginç veriler sunan kitap, İstanbul'da yaşanan toplumsal olayları, şehrin önemli karakterleri, eğlence mekanlarını, bir bölümü kaybolanmeslekleri ve mimari eserleri fotoğraf ve haber metinleriyle de anlatıyor. O yıllarda yayımlanan gazete ve dergiler için fotoğraflar çeken usta foto muhabirleri Hilmi Şahenk, Namık Görgüç, Cemal Göral, Ali Ersan, Faik Şenol Selahattin Giz ve Jean Weinberg'in kitapta yer alan fotoğrafları, toplumsal değişimlere dair, yoruma ve analize açık önemli birer belge değeri taşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fotografci-ahmet-turgut-anisina-fotograf-kupasi/", "text": "Ödüllü fotoğrafçı Mehmet Turgut'un, geçtiğimiz yıl kaybettiği babası ve ustası Ahmet Turgut anısına PhotoCup platformu üzerinden düzenlediği ödüllü fotoğraf kupası için başvurular, usta fotoğrafçının ölüm yıldönümü olan 21 Ocak'ta başladı. Fotoğrafçılığa, babası Ahmet Turgut'un 1971'de Ankara'da kurduğu Stüdyo Büyük'te adım atan ve üç kuşaktır devam eden aile mesleğini başarıyla sürdüren Mehmet Turgut, geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden babası ve ustası anısına kupa formatında ödüllü bir fotoğraf yarışması düzenliyor. Bu yıl birincisi düzenlenen ve her yıl aynı tarihte düzenlenerek gelenekselleştirilmesi arzu edilen bu anlamlı fotoğraf kupasının ilk teması ise Mehmet Turgut tarafından Babalar ve Çocukları olarak belirlendi. Başvuruları, usta fotoğrafçının ölüm yıldönümü olan 21 Ocak'ta başlayan Ahmet Turgut Fotoğraf Kupası, fotoğraf yarışmalarını bugüne kadar görülmemiş bir formatta düzenleyen PhotoCup üzerinden gerçekleşiyor. Babalar ve Çocukları temasıyla düzenlenen Ahmet Turgut Fotoğraf Kupası'na, dileyen herkes kendi çektiği fotoğrafları photocup. com internet adresinden ya da PhotoCup'ın mobil uygulamasından yükleyerek 7 Şubat'a kadar katılabilir. Başvuruların sona ermesinin hemen ardından oylamaların başlayacağı kupada, sonucu fotoğraf severlerin ve fotoğraf eğitmenlerinden oluşan PhotoCup Masters ekibinin oyları belirleyecek. Kazananlara toplam 5.000 TL ödül verilecek olan Ahmet Turgut Fotoğraf Kupası'nda; birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğrafçıların yanı sıra en iyi oy veren bir kişi de para ödülü kazanacak. Ahmet Turgut; zorun zorunu yaşarken kendi içindeki renklerin ve çeşitliliğin farkında olup sahip olduğu renkleriyle Anadolu'nun Rus Savaşı'nı yaşadığı ve en zorlu mücadelelerin verildiği dönemlerde fotoğrafçılık yaparak ailesinin tüm fertlerine bu mesleği öğreten Mehmet Turgut ile Kurtuluş Savaşı yıllarında geçimini sürdürebilmek için eline fotoğraf makinasını alıp kendi kimliğini kazanan Emine Hanım'ın oğludur. Fotoğrafçılığa baba mesleği olarak başlayan Ahmet Turgut 1960 İhtilali sonrasında, babası Mehmet Turgut ile birlikte çalışmakta olduğu Gaziantep'ten ayrılmak zorunda kalır. Ankara'da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Coğrafya Bölümü'ne kayıt yaptıran Turgut, hiç harçlık almadan fotoğrafçılara rötuş yaparak geçinmeye başlar. 1960-1961 yılları arasında foto ressamlığını öğrenen Ahmet Turgut 3. sınıfta üniversiteyi terk eder ve askerlik görevini 1964-1965 yıllarında Ankara'nın Keskin kazası Müsellim köyünde öğretmen olarak yapar. Fotoğrafhanelerin acele işlerinin rötuşlarını cumartesi, pazar günleri; diğer işlerini ise köyde, gece lambası ışığında çalışmak üzere haftalık alarak 1 haftada 500 filmi rötuşlar. Ahmet Turgut 1971'de Ankara'da, Türkiye'nin en büyük stüdyolarından biri olan dört katlı Stüdyo Büyük'ü açar. Muazzez Abacı, İzzet Altınmeşe gibi ses sanatçılarının gazino afişleri için; yabancı dans topluluklarının gazete ilanları için fotoğraflarını çeker. 1973-1982 yılları arasında Ankara Fotoğraf Sanatkarları Derneği'nin başkanlığını da yapan Ahmet Turgut, 1984'ten sonra Mini Lab Kiss alarak renkli laboratuvarı kurar. Photoshop öğrenen ve bilgisayar da kullanan Ahmet Turgut, 21 Ocak 2020'de hayatını kaybedene kadar fotoğrafçılığa devam eder. Çok üzüldüm sevgili Ahmet abimin vefatına her yıl arardım son yıllar telefona cevap vermiyordu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fotografci-semih-ural-anisina-fotograf-yarismasi/", "text": "Geçtiğimiz haftalarda trafik kazası sonucu hayatını yitiren reklam fotoğrafçısı Semih Ural anısına Semih Ural Fotoğraf Yarışması düzenleniyor. Elim bir trafik kazası sonucu hayata ve sevdiklerine veda eden reklam fotoğrafçısı Semih Ural'ın okul yıllarından bu yana hayatına girmiş dostları ; Ankara Kızılay Rotary Kulübü Derneği işbirliğiyle, hem öğrencilere fotoğraf alanında eser üretmek üzere fırsat sunmak, hem de Semih Ural'ın özellikle son yıllarda yoğun biçimde emek verdiği gastronomi fotoğrafçılığı alanında Anadolu Lezzetleri özelinde bir arşiv oluşturarak, Anadolu'nun zengin mutfağını ve/veya bu mutfağı besleyen, topraklarımıza has doğal ürünleri içerik alan eserlerle ülkemizin tanıtımına katkıda bulunmak amacıyla harekete geçtiler. Semih Ural, 13 Mart 1964 Ankara doğumlu. TED Ankara Koleji ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü mezunu. 1994 yılından bu yana reklam fotoğrafçısı olarak ülkemizin önemli markalarına hizmet eden Ural, özellikle son yıllarda gastronomi alanında yayınlanan çok sayıda kitabın içeriğini fotoğraflıyordu. Dora'nın babası olan Ural, 12 Mart'ta Bursa'nın Kestel ilçesinde meydana gelen tır kazasında, 57 yaşında, doğum gününden bir gün önce yaşamını yitirdi. Yitirilen dostların hatırlanması, anılması, yakınlarına, büyüklerine vefa gösterilmesi insanı insan yapan önemli değerler. Bu değerlerden hareketle Semih Ural'ın bir grup arkadaşı, O'nun hem adını yaşatmak hem de mesleğine gönül verme ihtimali olan genç fotoğraf sanatçılarını yüreklendirmek, teşvik etmek amacıyla bir fotoğraf yarışması düzenlediler. Semih Ural Fotoğraf Yarışmasının konusu; O'nun profesyonelliğini en çok yansıttığı gastronomi alanına ithafen Anadolu Lezzetleri. Yarışma; liselerin ve üniversitelerin ilgili bölümlerinde lisans, yüksek lisans veya doktora çalışması yapmakta olan ve/veya fotoğraf sanatını meslek olarak icra etmeyi hedefleyen tüm öğrencilerin katılımına olanak sağlıyor. Yarışmaya katılacak fotoğrafların; gastronomi alanında Anadolu'nun zengin mutfağını veya bu mutfağı besleyen ve Anadolu topraklarına has doğal ürünleri ortaya koyması beklenirken, bu vesile ile eserlerin yarışma sonunda da ülke tanıtımına katkıda bulunması hedefleniyor. Kısaca; yarışmacıların Anadolu'nun Lezzetleri üzerinden yaratacakları fotoğrafik öyküler, bir yandan Semih Ural'ın mesleğiyle anılmasına neden olacakken diğer yandan bu toprakların lezzetlerini bir görsel şölenle dünyayla buluşturmayı amaçlıyor. Katılımın ücretsiz olduğu yarışmaya, her katılımcı renkli, siyah-beyaz veya karışık en fazla 4 eserle başvurabilirken, çevrimiçi fotoğraf sistemine göre yapılan yarışma için kayıt / katılım adresi de sufybasvuru@gmail. com olarak belirlendi. Ayrıca katılmak isteyenlerin, Facebook medyasında bulunan Semih Ural Fotoğraf Yarışması Jüri Heyeti kapalı grubuna üye olarak doğrudan yükleme yapması da mümkün. Yarışma şartnamesine; Semih Ural Fotoğraf Yarışması adlı Facebook hesabından erişilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/fransizlar-fransizca-muzik-sevmez-mi/", "text": "Bir ülkenin dil konusunda ne kadar katı bir tutum sergilemesi gerektiği çok geniş bir tartışmanın konusu. Fakat Fransa'da gündelik hayata pek çok müdahaleyi de içeren kanunların özellikle müzik sektöründe ciddi tepki gördüğü açık. Sonucunda da kazanan Fransızca olmuyor, doğal olarak ters tepiyor. Bundan yaklaşık 400 yıl önce, Kral 14. Louis'nin başbakanı Cardinal de Richelieu tarafından, Fransızcanın saflığını dış etkilerden korumak adına bugün hala aktif olan l'Academie Française konseyi kuruluyor. Konsey les immortels olarak bilinen 40 üyeden oluşuyor. Bir defa konseye kabul edilen bir üye istifa etmediği durumda ömür boyu görevde kalıyor. Bir üyenin ölümü ya da istifası durumunda yeni üye, diğer konsey üyeleri tarafından seçiliyor. Konsey, Fransızca üzerinde resmi bir otorite olarak kabul görüyor ve belirli aralıklarla sözlükler yayınlamak gibi görevleri bulunuyor. Böylesine köklü ve yetkin bir kurumun, Fransızların kendi dillerine olan hassasiyetini de düşününce, ne kadar muhafazakar bir yapıya sahip olduğunu tahmin etmek zor değil. Jacques Brel, Lara Fabian, Stromae ve Angele. Hangi jenerasyondan olduğunuza göre değişebilmekle birlikte bu isimlerden en az birini mutlaka dinlemişsinizdir. Fransızca pop müzik dinlemek isteyip internette bir araştırma yapacak olsanız karşınıza ilk çıkacak isimler bunlar. Müzikleri birbirinden oldukça farklı da olsa bir ortak özellikleri var. Hepsi Belçikalı. Paris orijinli minimalist pop grubu La Feline'in solisti Agnes Gayraud'un 2015 yılında Pitchfork'a verdiği röportaj bu konuda iyi fikir veriyor. Fransa'da hükümetler boyunca uygulanan katı dil kuralları ve eski nesiller tarafından gösterilen kibirli tutum en başta sanatta tepki görüyor doğal olarak. Fransızca şarkı söylememek başlı başına protest bir tavır olarak kendini gösteriyor. Bir ülkenin dil konusunda ne kadar katı bir tutum sergilemesi gerektiği çok geniş bir tartışmanın konusu. Fakat Fransa'da gündelik hayata pek çok müdahaleyi de içeren kanunların özellikle müzik sektöründe ciddi tepki gördüğü açık. Sonucunda da kazanan Fransızca olmuyor, doğal olarak ters tepiyor. Fransız radyo yasaları o kadar katı ki, 1994'ten başlayarak radyo istasyonlarının yayın süresinin %40'ını Fransızca müziğe ayırmaları yasal olarak zorunlu kılınmış mesela. Radyo istasyonlarının, kotayı doldurmaya yetecek kadar kaliteli Fransız müziği olmadığını söyleyerek aylarca protesto etmesinin ardından 2016'da ise bu oran %35'e düşürülmüş. Müzisyenlerin yapmak, radyoların çalmak istemediği bir müzik olarak karşımıza çıkıyor Fransız müziği. Bugün, 2022 yılından tabloya baktığımızda ise 2010'ların başından beri esen değişim rüzgarını hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde hissedebiliyoruz. Agnes Gayraud'un kendi jenerasyonu ile ilgili söylediği Fransızca sözlü müzik yapmanın demode görüldüğü, protest olmadığı algısının tamamen yıkıldığını hatta artık bu görüşlerin demode kaldığını düşünüyorum. Özellikle alternatif müzik kanadında, son yıllarda o kadar çok sayıda olağanüstü albüm dinledim ki neredeyse işim gücüm Fransa'yı takip etmek oldu. Feminizm, mülteci hakları, ekoloji gibi temaları işleyen ve Fransa'nın underground ortamlarında gayet kabul gören alternatif pop ve rock albümlerinden bahsediyorum. Ayrıca kadın müzisyenlerin ciddi bir hakimiyeti söz konusu. Resmen parlıyorlar. En sevdiğim, görece meşhur örneklerinden sayacak olursam: L'Imperatrice, Hoshi, Alice et Moi, Fishbach, Stephane, La Femme, Claire Laffut, Maelle ve Pomme. Hepsi genç hepsi protest hepsi Fransızca. Şimdiden Fransa'da ve dünyanın dört bir yanında hayran kitleleri var, 3-5 yıl sonra çok daha fazla can yakacaklar. 2011 yılında l'Academie Française'e ilk defa bir Lübnanlı seçiliyor: Amin Maalouf. Kabul konuşmasında İki vatanımın bana verdiği her şeyi yanımda getiriyorum: kökenlerimi, dillerimi, aksanımı, inançlarımı, şüphelerimi ve hepsinden önemlisi, bir arada yaşama hayallerimi diyor. Konseyin bir diğer üyesi, Maalouf'un yakın arkadaşı Jean-Christophe Rufin Tüm kişiliğiniz, dilleriniz, inançlarınız, düşünceleriniz her biri kendi payına düşen suçları ve aynı zamanda değerleri de taşıyan iki dünya arasında bir köprüdür diye ekliyor. Akademinin bugün Haiti, Arjantin, Çin, Cezayir ve İngiltere asıllı üyeleri bulunuyor. Tek başına yeterli bir gösterge değil elbette ancak sembolik bile olsa değişimi yansıtması bakımından öneminin büyük olduğu kanısındayım. 90'lar ve 2000'lerin tamamında takınılan tutumun son yıllarda iyice kırılması ve Fransızcanın yeniden gençlerin müziği olarak underground ortamlara kabul edilmesi ancak kamuoyu baskısının azalması ile mümkün olabilirdi. Etki-tepki. Müziğin bu tarz konulardaki tutumuna şimdiden çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Elbette her şey bitti demiyorum. Alternatif sahnedeki atılım, Fransa'nın popüler müzik piyasasında da yavaş yavaş kendini hissettiriyor. 2021'de özellikle Clara Luciani gibi 29 yaşında, Fransa doğumlu, La Femme gibi sağlam bir psych-punk grubunda kariyerine başlamış bir ismin Fransızca pop-rock albümü C ur ile listelerde haftalarca 1 numara olması çok önemli bir gösterge. Bu uzun yıllardır görmediğimiz bir durum. Ve Luciani gibi örneklerin her yıl daha da artacağını düşünüyorum. Tek kozum l'Academie Française değil. En başta geçtiğimiz yılın Şubat ayında Daft Punk'ın dağılması büyük önem arz ediyor. Bilmeyenler için Daft Punk, Paris orjinli bir disco/electropop grubu. 1997 yılında çıkardıkları Homework albümünden itibaren tüm dünyayı İngilizce sözlü, elektronik altyapılı müzikleri ile salladılar. Ve doğal olarak bütün Fransız müzisyenleri uluslararası bir kitleye sahip olma hayalleriyle İngilizce sözlü müzik yapmaya teşvik etmiş oldular. Oysa ki çok az sayıda üstün yetenekli bazı müzisyenler bunu başarabildi. Anadilinin dışında müzik yapmanın farklı engelleri de beraberinde getirdiği bir gerçek. Daft Punk'ın dağılması bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi açacak kadar önemli bir olay. İngilizce sözlü müzikle dünyaya hükmetmiş bir grubun artık yeni şarkılarla hegemonyasını devam ettirmeyecek olması çok önemli. Eminim pek çok genç müzisyen üzerinde etkili olacak onların olmayışı. Aslında 2010'ların başından bu yana küresel müzik piyasasında yaşanan önemli değişimlerle birlikte Fransızcanın yükselişi çoktan başlamıştı. Daft Punk'ın dağılması bir son noktayı sembolize ediyor. Dünyada İngilizce sözlü olmayan pop müziğe olan ilgi İngiltere ve ABD dahil ciddi bir şekilde artıyor. Sebebi elbette küreselleşme. Küreselleşme ile birlikte farklı kültürlerin müzikleri ana akım pop müziğe mi uyduruldu yoksa ana akım, farklılıklara daha açık bir hale mi geldi? Yoksa ikisi birden mi oldu ayrı konu ancak ilk olarak Hispanik dünya ile başlayan atılım bugünün K-pop'u dahil pek çok farklı dile uluslararası müzik sahnesini açtı. Fransızca sözlü müzik adına ilk ve en çok göze çarpan örnek: Zaz. Zaz'ın 2010 yılında çıkan ve kendi adını taşıyan albümü ciddi bir uluslararası kitleye ulaştı. Je veux kim bilir dünyanın kaç ülkesinde hit oldu. Türkiye'de o yıllarda kaç telefona zil sesi oldu, kaç kafede çaldı... Uzun yıllar sonra Fransa doğumlu bir müzisyenden Fransızca bir şeyler dinledi, dünya. Yine 2010'da Guillaume Grand, 2011'de Gaetan Roussel ve 2014'te Indila, çıkardıkları Fransızca pop müzik albümleri ile uluslararası başarılar yakaladı. Tabii aynı yıllarda Fransa dışında çıkan birçok Fransızca albüm de büyük ilgi gördü. Stromae, Gims, Mylene Farmer, Mika, C ur de pirate albümleri ile uluslararası başarı yakalayan aklıma gelen ilk isimler. Uluslararası dinleyiciye Fransızca hitap etmenin bu kadar güçlü bir şekilde somut hale gelmesi, yeni nesil pek çok müzisyeni çoktan etkilemiştir diye tahmin ediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/franz-kafkanin-kafkaesk-cizgi-romani/", "text": "Mauro Falchetti'nin yazdığı, Luca Albanese'nin çizdiği Kafka Kayıp Kişinin Günlüğü, Franz Kafka'nın çileli yaşamının habercisi olan gençlik döneminden başlayıp 3 Haziran 1924'teki ölümüne kadar geçirdiği kritik evreleri, yazarın kitaplarından esinlenerek yazılan bölümlerle anlatan, Kafka'nın bin bir çeşit takıntısına, ebedi yalnızlığına, sıkılganlığına, üzerinde hep hissettiği ezikliğine ama en çok da alev almış iç dünyasına değinen bir çizgi roman. Franz Kafka için söylenecek, yazılıp çizilecek çok şey var. Ama sıradan bir cümleyle de onu anlatmak mümkün. Zaten Kafka, iki arasında gidip gelerek yaktığı beyni sayesinde Kafka olmadı mı? 20. yüzyıl modern edebiyatının simgesi haline gelen, yaşadığı kendine has hayatıyla, bunun içine kendi yerleştirdiği özel kişiliğiyle, yazdıklarıyla adı üzerinden terim üretilen bir isim olan Kafka, ömrü boyunca çile çekti. Anlamlandıramadığı dünyayı, insanı, insanın adını koyduğu veya koymadan müdahale ettiği hayatla başa çıkmak içen kaleme sarıldı. Hep bir sonun peşinden koştu. 41 sene süren bu koşuda etrafının içini gözledi. Orada olup biteni kendine dert etti. Geride bıraktığı eserlerinde kendi derdini başkasının, başkasının derdini de kendi derdi yapıp sayfalara döktü. Mauro Falchettti'nin yazdığı, Luca Albanese'nin çizdiği, Ayla Meltem Görgün çevirisiyle Karakarga Yayınları etiketiyle yayımlanan Kafka Kayıp Kişinin Günlüğü, Franz Kafka'nın yaşamını, en çileli zamanlarının başlangıcına denk gelen gençlik döneminden başlayarak 3 Haziran 1924'teki ölümüne kadar geçirdiği kritik evreleri ve bu evrelerde rolü olan ailesini, arkadaşlarını, müstakbel eşlerini ama en çok da onun alev almış ruhunu ve benliğini ete kemiğe büründüren bir çizgi roman."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/frieder-okullu-oldu-anneannesi-yanina-oturdu/", "text": "Frieder ile tanışmış mıydınız daha önce? Pek yaramaz, pek mızmız bir çocuk Frieder! Daha okula gidecek yaşa da yeni geldi de anneannesini takıp koluna okulun yolunu tuttu bile... Altı yedi yaşlarındaki Frieder ve anneannesinin türlü maceralarından oluşan Anneanne ile Frieder serisi, bu defa minik kahramanımızın okula başlamasıyla devam ediyor. Yine çok muzip ve sevgi dolu bir hikaye var karşımızda. Daha önceki kitaplar, adeta bir ikili/eküri olan anneanne ve torunun evdeki maceralarını konu alırken bu defa Friederciğimin biraz daha büyümesiyle okul hayatının ilk gününü odağına alıyor. Ama o da ne! Okulun kapısı neden kilitli? Kimse yok, hani diğer öğrenciler, hani onların anneanneleri, aileleri? Frieder ve anneanne iki başlarına kapının önünde neyi kaçırmış ya da nerede hata yapmış olmalılar ki! Hay Allah! Bir saat erken gelmişler işte. Anneanne önce saatine sonra Frieder'e bakıp torununun aceleciliğine şaşıp kalıyor. Frieder gözyaşlarını tutamıyor. Yine mızmız, yine huysuz. Ama her zamanki gibi anneannesine güvenmeli çünkü onun sayesinde okulun ilk günü Frieder'in hayal ettiğinden de güzel geçecek. Çünkü ne demiştim, o bir süper anneanne! Tıpkı pek çoğumuzun anneannesi gibi! Alman Gençlik Kitabı Ödülü, Avusturya ve İsviçre Çocuk Kitabı Ödülleri sahibi yazar Gudrun Mebs'in hem çocukları hem de yetişkin okuru içine alan sıcacık serisi Anneanne ile Frieder'in bu en yeni macerası, yine sıcacık ve bir o kadar içten hikayesiyle gülümsetiyor, yeri geliyor kahkahalar attırıyor. Her zaman bağışlayıcı olan ve torununu koşulsuz sevgiyle kucaklayan bir anneannenin ve sürekli mızırdanan ama sonunda hep anneannesinin kalbini kazanan Frieder'in sevgisinin gücünü ortaya koyan serinin devam kitabı olan Anneanne ile Frieder Okul Yolundaya bu defa Catharina Westphal'in çizgileri eşlik ediyor. Genellikle bu tür seri kitapların çizerleri aynı kalırken Anneanne ile Frieder'de bu neden böyle olmuş bilemedim. Ama okurun bunu kolaylıkla anlayacağını da pek düşünmüyorum. Ancak kitabın çevirmeni tıpkı diğerleri gibi yazar Ayşe Sarısayın. Bu ikiliyi bu kadar sevmemde Sarısayın'ın, Gudrun Mebs'in incelikli dilindeki espriyi iyi kavraması yatıyor bana kalırsa... Öyle ki aslında oldukça basit olan tüm bu hikayelerin bu kadar sevilmesinin en büyük nedeni, aralarındaki kuşak farkına rağmen iyi arkadaş olan anneanne ve torunun, süslü sevgi sözcüklerine ihtiyaç olmadan birbirlerine duydukları sevgiyi olduğu gibi hissettirebilmeleri. Özellikle yazarın mizah dolu anlatımı, okurun anneanne ve Frieder'in aralarındaki iletişimi bu kadar çok sevmesini sağlıyor. Yine Can Çocuk aracılığıyla okurla buluşan serinin orijinaline göz atınca daha pek çok Anneanne ve Frieder macerasının bizi beklediğini söylemeliyim. Tıpkı küçük okurlar gibi diğer kitapları ben de heyecanla bekliyorum. Belki kızımın ve annemin de böyle bir sürü macerası olur ileride, kim bilir. Ve anneannem Ayşe'yi özlüyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/furuzanin-sevda-dolu-bir-yaz-kitabi-yunancada/", "text": "Füruzan'ın iki uzun öyküden oluşan ve Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan kitabı Sevda Dolu Bir Yaz Yunancaya çevrildi. Yunanistan'da Thanos Zaragkalis çevirisiyle Ena kalokairi yemato agapi adını alan kitap Çukatu Yayınevi tarafından yayımlandı. Yunanistan'ın yüksek tirajlı Kathimerini gazetesindeki köşesinde kitaba yer veren eleştirmen Chryssa Spiropulu, Füruzan'ın anlatım tarzı Katherine Mansfield'inkine benzer. Yazarın bazı anlatımlarında kahramanların iç dünyasındaki tasvirler, dış dünyadaki mekanlarla bütünleşir diye yazdı. Çok kişili bir panoramik fresk gibi, hikayelerinde kişilerin yaşadığı ekonomik ve toplumsal çelişkiler yaşamlarını köstekler. İkinci hikayede yaşanan olaylar ailenin küçük kız torunu tarafından anlatılır. Aile bireyleri hayatlarındaki büyük zorluklara, başları dik, umut ve dürüstlükle göğüs gerer, Rum komşu ve dostlarının acılarını kendi acılarıyla birlikte yaşar, hüzünlerine destek olur. Ne ki yaşamın dayattığı acılar sonucu küçülen aile birlikteliği dağılır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/galata-performdan-dunya-tiyatrolar-gununde-yeni-oyun-fairfly/", "text": "Günümüz iş dünyasındaki acımasız rekabete ve girişimcilik kültürüne ironik bir bakış açısı getiren Fairfly, 27 Mart Dünya Tiyatro Gününde 20.30'da Alan Kadıköy'de sahnelenecek. Oyundan elde edilen gelirin bir bölümü İhtiyaç Haritası'nın Bir Kira Bir Yuva Projesi'ne aktarılacak. Katalan oyun yazarı Joan Yago'nun ekibi La Calorica ile kaleme aldığı Mark Levitas'ın yönettiği ve Atakan Akarsu, Begüm Akkaya, Tuğçe Altuğ ve Barış Gönenen rol aldığı Fairfly, kendi şirketini kurmaya götüren motivasyonları sorguluyor ve bir iş projesinin ilk hayaliyle gerçeklik arasındaki boşluğu bolca mizahla ortaya koyuyor. Okuma tiyatrosu ve söyleşisi Yeni Metin Festivali 10 kapsamında Cervantes Enstitüsü'nün desteğiyle gerçekleşen Fairfly, 27 Mart Dünya Tiyatro Gününde 20.30'da Alan Kadıköy'de sahnelenecek. 27 Mart'a özel öğrenci kontenjanının da artırıldığı oyunun bilet satışından elde edilen gelirin bir bölümü İhtiyaç Haritası'nın Bir Kira Bir Yuva Projesi'ne aktarılacak. İzleyiciler, Joan Yago imzalı Fairfly oyunun kitabını fuayede bulunan Habitus Kitap masasından satın alabilecek. Otuzlu yaşlarındaki dört beyaz yakalı arkadaş, çalıştıkları şirketteki idari kesintiler nedeniyle işlerinin tehdit altında olduğunu görüyor. İlk iş, işlerini savunmak için savaşmak oluyor ancak daha sonra yıllar önce sahip oldukları parlak fikri gerçeğe dönüştürmeyi teklif ediyorlar. Yazarımız Joan Yago, karakterleri ve izleyicileri 5 yıllık bir fikir geliştirme sürecine taşıyor. Yago'nun neoliberal söylem, başarı ve çok para kazanma takıntısı hakkında dramla komediyi harmanladığı Fairfly, aynı zamanda girişimcilik balonunun, yeni başlayanların ve önerdiğimiz şey ile yaptığımız şey arasındaki mesafenin sert eleştirisi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/galataperformun-yuz-yilin-evi-oyunu-enka-oditoryumunda/", "text": "Berlin-İstanbul-Zürih prömiyerlerinden sonra Edinburgh Fringe Festivali'ndeki performansıyla The Times ve Guardian gibi önemli gazetelerin seçkilerinde yer alan, GalataPerform imzalı Yüz Yılın Evi oyununu 1 Mart Salı akşamı ENKA Oditoryumu'nda izleyebilirsiniz. ENKA Oditoryumu, 1 Mart Salı akşamı saat 20.30'da Yeşim Özsoy'un yönettiği ve oynadığı, GalataPerform imzalı Yüz Yılın Evi oyununa ev sahipliği yapıyor. Yarı otobiyografik, gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği oyunda, Yeşim Özsoy'un 1919 doğumlu anneannesinin, şu anda var olmayan, 1959 senesinde yıkılmış olan eski bir konakta, geçmiş ve çocukluğuyla ilgili anlattığı hikayeler belgesel bir dille sahneye aktarılıyor. Sanatçının, kendi kişisel tarihinden yola çıkarak oluşturduğu hikayeler, sahnede video ve müzik ile birleşerek vücut bulurken, 100 senelik tarih akışı da öznel bir bakış açısıyla sunuluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gaziantepin-sanatsal-ruhunu-yansitan-bulusma-gagiad-kultur-sanat-festivali/", "text": "Gaziantep Genç İş İnsanları Derneği, kültür ve sanatın zengin dünyasını Gaziantep halkıyla buluşturmak için kapsamlı bir etkinliğe hazırlanıyor. 2-8 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek GAGİAD Kültür Sanat Festivali, çağdaş sanat sergilerinden klasik müzik konserlerine, sanatçı söyleşilerinden atölyelere kadar bir dizi etkinliği sanatseverlerle buluşturacak. Gaziantep Genç İş İnsanları Derneği tarafından bu yıl ilki düzenlenecek olan GAGİAD Kültür Sanat Festivali, resim, heykel, fotoğraf, video başta olmak üzere birçok farklı disiplinin bir araya geldiği çağdaş sanat eserlerini sunan sergileri ve klasik müziğin başarılı yorumcularını bir araya getirecek. Sürdürülebilirliği odağına alan festival, her yıl daha da büyüyerek Gaziantep'i kültür sanat alanında önemli bir merkez haline getirme vizyonuyla hayata geçiriliyor. GAGİAD Kültür Sanat Festivali, aynı zamanda klasik müzik konserleriyle sanatseverleri şehrin dört bir yanında büyülü bir yolculuğa çıkaracak. Şef Eray İnal'ın yönetimindeki festival orkestrası Çukurova Symphonic Project, Türkiye'nin en önemli tenorlarından Hakan Aysev'in solistliğinde hem klasik müziğin hem de Türk bestecilerin önemli yapıtlarını sunacak. Anadolu Nefesli Beşlisi ise zengin repertuarıyla Gaziantep'in farklı noktalarında dinleyicilere klasik müzikle sürpriz karşılaşmalar yaşatacak. Klasik müzik konserleri Klasik Batı Müziği ile Klasik Türk Müziği'ni bir araya getiren Itri ve Bach konseriyle devam edecek. Ertan Tekin, Murat Aydemir, Çağ Erçağ ve Selin Nardemir'den oluşan orkestra, konserde aynı yüzyılda yaşamış ancak farklı zamanlarda ve mekanlarda sanatlarında zirve yapmış iki büyük müzik adamını, Itri ile Bach'ı bir araya getirecek. Konserde, Itri'nin Segah Bayram Tekbiri ve Bach'ın Trio için Sol majör Sonat'ı dahil 14 eser seslendirilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gebe-oyunu-ile-guinness-rekorlar-kitabina-basvurduk/", "text": "Günlerdir herkes onları konuşuyor. Günlerdir herkes bu oyundan bahsediyor. Hamileliklerinin neredeyse sonlarına yaklaşmış olan üç kadın oyuncu, yalnızca iki gün sonra İstanbul'un en büyülü tarihi mekanlarından Yerebatan Sarnıcı'nda sahnede olacak. Hatice Meryem'in yazdığı, Nagihan Gürkan'ın rejisör koltuğuna oturduğu GEBE oyununun üç gebesi Alayça Öztürk Gidişoğlu, Özlem Öçalmaz Yıldız ve Tuba Karabey Özkök ile dünyada bir ilk olan bu özel projeyi ve projenin odak noktası olan kadınlık, annelik ve hamilelik hallerini konuştuk. Yazarından afiş tasarımcısına ekip tamamen kadın. #KADINYAŞAMÖZGÜRLÜK sloganlarının atıldığı ve kadının sesinin tüm toplumlarda daha çok duyulması için kenetlendiğimiz bugünlerde anne olmayı, hamile olmayı, KADIN olmayı sorgulayan, sorgulatan GEBE oyunu, ruhlarımızı, düşlerimizi, bedenlerimizi özgürce havalandırmak için gün sayıyor. Sadece 15 gün boyunca Yerebatan Sarnıcı'nda oynanacak oyun için siz de yerinizi ayırtın. Açıkçası anneliğin üçüncü ayını yaşayan biri olarak Gebe oyunu üzerine en çok heyecanlanan ve bu söyleşiyi yapmayı çok isteyen gazetecilerden biriyim muhtemelen. Önce sizleri tanımak isterim. Ne güzel denk gelmişiz o zaman, yaşasın! Biz de 3 hamile, okul arkadaşıyız. Üçümüz de Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunuyuz. Şimdiden de çocuklarımız oyun arkadaşı, aynı sahneyi paylaşıyorlar. Ne mutlu bize. Ben Özlem Öçalmaz. Oyuncuyum. Tiyatro oyunlarımdan daha sık tanırsınız. En son Amadeus'ta Constanze rolünde oynadım. Oyun sırasında hamile kaldım. Hamileliğimin ilk dört ayı sahnedeydim. Şimdi de son aylarda yine bu projeyle seyircilerimden uzak kalmayacağım. Ben Alayça Öztürk Gidişoğlu. Hepimiz Mimar Sinan Konservatuarı Tiyatro bölümden arkadaşız. Tuba ve ben sınıf arkadaşıyız, Özlem dönem arkadaşımız. Bu proje için özel seçilmedik aksine proje kendini gerçekleştirdi. Özlem bana hamilelik müjdesini verdiğinde ben de cevap olarak ona aynı müjdeyi verdim. Çok mutlu ve sihirli bir andı. Birkaç hafta sonra Tuba'dan aynı haber geldi. Bu sırada Özlem'in kafasında kendi hamileliğinin başından beri bu fikir oluşmuştu, benimle paylaştı. Müthiş bir fikir, eğer yaparsan ben de destek olurum oyuncu olarak ya da başka bir alanda yanındayım dedim sonra Tuba dahil oldu ve proje kendini yarattı. Ben Tuba Karabey Özkök. Mimar Sinan Konservatuarı Tiyatro bölümü mezunu, 37 yaşında, erkek annesi adayı oyuncuyum. ÖZLEM: Gerçekten çok büyük payı var. Bu proje oyunu, sahnede 3 gerçek hamile kadının bir araya gelip bir performans icra etmesi, nadir görülen bir doğa olayı gibi adeta ve bunun İstanbul'un anne karnı gibi olan Yerebatan Sarnıcı'nda oynanacak olması çok büyülü bir durum. Kültür AŞ'nin ev sahipliğinde gerçekleşecek oyunumuza gelecek seyircilerimizi, ayrıcalıklı içerikler bekliyor olacak. Daha Derine isimli özel bir sergi ve Seçil Metin'in canlı Şamanik Müzik performansı olacak. Bu deneyime ortak olmaya bekliyoruz hepinizi. Aslında biz seçilmedik. Biz oluştuk. Hadi kızlar aynı anda hamile kalalım ve böyle bir proje yapalım demedik. Her şey çok organik ilerledi. Bu proje bebeğimin rahmime düştüğünü öğrendiğim aynı gün aklıma düştü. İki tane bebek büyüttüm içimde. Birini karnımda, diğerini sırtımda taşıyorum, 7 aydır. Ve büyümeye devam ediyorlar. İkisi kardeş gibiler. Hamilelik çok doğal ve hayatın parçası olan bir durum. Hatta hayatın ta kendisi, bütün insanların var olma sebebiyken neden bu kadar hayatın dışında ve izole olmak zorunda kalınan bir süreç oluyor. Hamile kalmak kavramını sorguladığımızda da içinde negatif barındıran bir sonuca çıkıveriyoruz, fark ettiniz mi hiç ? Hamile kalmak, geride kalmak, sınıfta kalmak, evde kalmak... Hayat devam ederken hamile kalan kişi o geri de kalan mı oluyor? Neden böyle oluyor? Ve oyuncular hamile kaldıklarında neden sahneden uzak kalmak zorundalar? Ya da bir kadın, hamile kaldığında işinden izin alması neden bu kadar zor? Erkeklerin rahmi olsaydı ve doğurabilselerdi, bütün sistemi ona göre entegre edebilecekleri bir dünya olasıyken, neden biz kadınlar için durum böyle değil? gibi sorgulamaların sonucunda ortaya çıkan bir proje: GEBE. Ve bu sorgulamalar Hatice Meryem'in kalemiyle buluştu. Ortaya da tatlı sert bir annelik- kadınlık konularını seyirciye beraberce sorgulama olanağı sunan, yeni bi' dünya mümkün olabilir umudu aşılayan bir oyun çıktı. TUBA: Biz üçümüz de aynı okuldan mezunuz, birbirinden habersiz aynı dönemde hamile kalan 3 arkadaşız. Bu proje Özlem'in tasarlayıp bize sunduğu, bizim de seve seve kabul ettiğimiz bir proje. TUBA: Ben de 6 aylık hamileyim. İçlerinde en son ben doğuracağım. ALAYÇA: Şu anda 27. haftamdayım. Oyun başladığında 29. haftada olacağım. ÖZLEM: Öncelikle şundan bahsetmek isterim. Gebe projesi iki şeye daha gebe. Birincisi Gebe oyunu yeni bir oyun. Gerçekten hamile olan kadın oyuncularını kucaklamak için bekliyor. İlk çıkış noktasında da bu proje bayrak teslimi şeklinde devam etsin niyeti vardı. Yeni gelen gebe kadın oyuncular bayrağı devralsın ve devam etsin proje niyetiyle güdümlendi. Umarım bunu da başaracağız. İkincisi bu biricik projenin bir belgeselini de yapacağız. Ekibimizin tamamı kadınlardan oluşuyor. Özellikle böyle olmasını tercih ettik. Yönetmenimiz Nagihan Gürkan'ın Cana, yardımcı yönetmenimiz Esra Şengünalp'in Maya ve uygulayıcı yapımcımız Elif Özge Maltepe'nin Ali isimli bir bebeği var. Yeni anne oldular. 1 ve 2 yaş arası bebeklerimiz. Hatta Ali bizim oyun afişimizin başrolü. Bu durum bizi kocaman bir kabile yapıyor. Bu birleşme tamamen kadın dayanışmasıyla oluştu ve büyüye büyüye bu noktaya geldi. Beraberiz ve çok güzeliz. Ekibimiz diğer yetenekli kadınları; ışıkta Ayşe Sedef Ayter, müzikte Seçil Metin, kostümde İlayda Çeşmecioğlu var. Asistanımız Berçem Açığ, dekor Kiara de Rocchi'ye ait, afiş tasarımını da Gözde Karaoğlan yaptı. Oyunumuzu dramatik aksiyonlu, 7 aylık hamile ve erken doğum yapacağını öğrenmiş bir kadının başından geçenler olarak tanımlayabiliriz ama bu tanım çok kısa kalır. Bu dramatik aksiyonun üstüne oturtulmuş dev bir kadınlık sorunsalı var. Toplumun kodlarını kırmaya niyet etmiş bir oyun bu. 3 kadın, aynı zamanda binlerce kadının hikayesini anlatıyor. ALAYÇA: Oyunun metni, öğretilen peri masallarını yıkma üzerine kurulu. Ve bu metin, toplumun, kutsal hamile kutsal anne diye adlandırıp bir yandan da kısıtladığı kadınlık annelik kavramlarını tatlı sert bir dille eleştiriyor. TUBA: Tam bir kadın projesi. Kadrosuyla tam bir kadın ve anne dayanışması. Toplumun her şeyde olduğu gibi kadın, annelik ve hamilelik kavramlarıyla ilgili fikri ve dayatmaları çok. Biz bu dayatmaları naif bir yerden yıkmak istiyoruz bu oyunla. Kabul etmiyoruz, meydan okuyoruz. ÖZLEM: Hatice'ye böyle bir oyun yazar mısın diye teklif götürdüğümde, onun anneliğinin 27. yılıydı. Tam o gün konuştuk ve ben 5 aylık hamileydim. Bu müthiş tılsımlı bir buluşmaydı. Hatice zaten bu meseleye yıllar öncesinden beri kafayı takmış. Heyecanı, projeye duyduğu ateşi beni çok etkiledi. Başta çok korktu, çok kısa süre var diye... Ama cesareti ve deliliği o kadar yoğundu ki çok kısa sürede müthiş bir eser çıkardı. Yani ben Hatice'nin önce kendisinden çok etkilendim diyebilirim. ALAYÇA: Oyunda her şey gerçek. Bu gerçeklik bazen mideme bazen boğazıma çöküyor, etkileniyorum. Hatice Meryem çok iyi bir edebiyatçı olduğu için metnin tamamı çok etkileyici. TUBA: Hatice Meryem'in bu meydan okumayı naif bir üslupla anlatması çok etkili. ALAYÇA: Yazılanların bir kısmı bizim kendi duygularımız, iç dökümlerimizden oluşuyor birebir. Hatice Meryem tüm iç dökümlerimizi öyle bir harmanladı ki sadece bizim değil birçok hamile kadının sesi var oyunumuzda. TUBA: Çok şey var. Hatice Meryem'in metni yazma aşamasında üçümüz de iç dökümlerimizi yazdık uzun uzun ve ona gönderdik. O yüzden metnimizde bizden çok şey var. ÖZLEM: Sahnede 6 kişiyiz aslında. Bebeklerimizle beraberiz. Onlar da oynuyorlar. Bu müthiş bir deneyim, performans ve meydan okuma bizim için. Dünyada daha önce böyle bir şey yapılmadı. Bu bir ilk. O yüzden bu konuyla ilgili Guinness Rekorlar Kitabı'na başvur sürecimiz de başladı. Biz bu rekoru kırarken buna şahitlik etme fırsatını kaçırmayın derim. ALAYÇA; Bu şekilde tasarlanan ilk oyun olma ihtimali çok yüksek. Hamile kadınların sahneye çıkmasının çok dışında anlamları olan bir oyun. Daha önce yapıldı mı emin değilim. TUBA: Araştırdık, 3 gerçek gebe oyuncunun sahnede olduğu bir oyun yok. 3 gebe oyuncu ama aslında 6 kişi sahnede! Hamileliğiniz boyunca toplum içinde yaşadığınız sıra dışı veya tuhaf bir şey oldu mu? Ya da sizi rahatsız eden... Çünkü bu dönem etraftan en çok yorum aldığımız dönem! ALAYÇA: Bu sorunun tüm cevaplarını zaman zaman eğlenceli bir dille oyunda vereceğiz. Olmaz olur mu? Özellikle erkekler öyle yorumlarda bulunup akıllar veriyor ki aslında herkesin hamilelik ve kadınlıkla ilgili bir fikri var ve bu fikirler çoğu zaman basmakalıp ve bilimsel olarak doğru değil. TUBA: Çoook! Tanıdık tanımadık bazı insanlar sağlığından daha çok cinsiyetiyle ilgilendi çocuğun. Buna çok kırıldım. Aa sen hamilesin onu yapma bunu yapma... Tebrik edip aman sağlıklı olsun da ne olursa olsun deyip sussalar keşke. Hayatım da ilk defa anne olacağım. Çok mutlu, heyecanlı, keyifli, enerjik bir hamilelik yaşıyorum, keşke insanlar da biraz düşünceli olup kendi fikirlerini söylemeseler. Hepsine sustum. Ama şimdi oyunumuzda onlara cevap veriyorum. ALAYÇA: Neye inanırsan o olur diyorum. ÖZLEM: Ben inanıyorum ama inandığım şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Tarif edemem. Hissel bir şey daha çok. Kötü enerji deyip de geçemeyeceğim daha ezoterik bir şey. Psişik bir duygu. İnsanların birbirini etkileme gücü çok yüksek. Hepimiz frekanslardan oluşuyoruz sonuçta. Bu dalga ve titreşimler birbirine çarpabilir, karışabilir, kendi alanımızı kirletebilir. Kendimizi korumayı öğrenmemiz gerek. Hurafelere gelince, onlara sadece gülüyorum. ALAYÇA: Anneliğin kutsallaştırılıp, annenin eve tıkılmak istenen bir obje haline gelmesi beni çok rahatsız ediyor. Sen çocuk doğur, ona bak, başka da bir şeye el atma, neden? Aaa çünkü annelik kutsaldır! Bu fikir bence baştan çarpık ve kadını hayattan koparan bir bakış açısı. ÖZLEM: Annelik duygusunu sadece kadın taşıyor gibi bir algı var. O duygu hepimizin içinde var aslında: anaçlık. Bir bebeğin çoğu ihtiyacı tabi olarak kadının bedeninden geliyor ama toplum bunu çok abartmış durumda. Kadının çocuğu tek başına yapmadığı gibi tek başına ona bakabilmesi, psikoloji sağlığı açısında çok mümkün değil. Evde tıkılıp sadece bir bebekle ilgilenen bir insanın psikolojisini düşünmek gerek. Toplum, kadını eve kapatıp onu korunması gereken biri olduğunu düşüncesiyle kutsallaştırıyor. Kutsalı koruruz. Bu durum Nepal'de yaşayan ve tanrıça olan Kumari gerçeğiyle çok örtüşüyor. Kumari'yi herkesin araştırmasını tavsiye ederim. O zaman ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. ALAYÇA: Yalan dünya, zaten sosyal medya külliyen yalan. Herkes popüler olma peşinde. Ben çok ciddiye almıyorum işin o kısmını açıkçası. ÖZLEM: Bu pompalanan şeyi ben de aşırı eleştiriyorum. Tamamen markalara hizmet eden bir dünya orası. Gerçek değil. ama Türkiye'de bir sürü insan ne yazık ki onları izleyip sonra kendi hayatlarına baktığında mutsuz oluyor. Böyle bir dünya yok. Balon orası. İnanmayın. Sevmiyorum. Doğru bulmuyorum. Desteklemiyorum. Buna alet olan kadınları da hassasiyete davet ediyorum. Özellikle bu annelik konusundaki içerikler daha dikkatle hazırlanmalı. TUBA: Hiç sevmiyorum bu dünyayı. Çünkü çok sahte, yalan. ÖZLEM: Annelik de babalık gibi zamanla kazanılıyor. Ben hamileyim şu an ve sadece kendimi hamile hissediyorum. Annelik duygusu gibi bir şey henüz gelmedi. İçimde var olan anaçlığım zaten vardı. Çocuğun doğduğu günde bir anda bana yüklenmeye de bilir. Biz bilgisayar değiliz. Ya da sadece içgüdülerimizle yaşayan hayvanlar değiliz. Biz insanız. Aklımız, fikrimiz, düşüncelerimiz, duygularımız, deneyimlerimiz ve hafızalarımız var. Bebekle zaman geçirdikçe o annelik duygusu geliyor bence. Mükemmel ebeveynlik diye de bir şey yok. Bence tüm çocuk yetiştirme kitaplarını çöpe atmalıyız. Bir köylü kadının çocuklarına verdiği koşulsuz sevgi ve şefkat en doğru referans olmalı. Sistemin bizi ve çocuklarımızı dönüştürmek istediği şeye izin vermeden özgürce büyütmeliyiz onları. Hiçbir beklenti olmadan ve üzerine plan yapmadan. Deneyimlerine ortak olmak ve yolculuklarında onları koruyup kollamak tek amacımız olmalı. TUBA: Tabii ki zaman zaman kaygılarım oluyor. Bu da çok normal. Kadınların aşağılandığı, her geçen gün kadına yönelik şiddetin arttığı bu dönemde, toplumun beceremediği bir erkek çocuk yetiştirmeyi umut ediyorum. Emin olduğum şey çok sevgi dolu bir çocuk olacağı.. ALAYÇA: Daha bilinçliler ama aşmaları gereken hala çok şey var. Erkeklerin kendilerine öğretilen erkeklik kavramını yıkmaları şart! TUBA: Çok şükür eşim bana bu hamilelik döneminde çok yardımcı oldu. İyi bir eş ve çok da iyi bir baba olacağından eminim. Oğlumuz babasını rol model alsın, ileride bilinçli bir birey olsun. ÖZLEM: Bu tam olarak bizim dileğimizdi. Ve bu proje sevgili Murat Abbas ve Selin Talaza'nın vizyonuyla buluşunca yolu Yerebatan'a, İstanbul'un rahmi olan bu büyülü mekana kavuştu. Kültür AŞ.'nin bunda katkısı çok önemli. Onlara Ajandakolik aracılığıyla teşekkürlerimizi gönderiyoruz. Ses akustiği konusunda da pek bir endişemiz yok çünkü seyirci kapasitemizi ona göre ayarladık. 100 kişiyle sınırlıyız. Her ne kadar prömiyerde İstanbul'da olamayacaksam da sizleri izlemeyi çok istiyorum. Şimdiden iyi oyunlar ve kolay doğumlar diliyorum. Konuğum olduğunuz için teşekkür ederim. ÖZLEM: Çok teşekkürler Nilüfercim. Seni ve Helen'i kocaman öpüyoruz. Bize Ajandakolik'te yer verdiğin için de ayrıca teşekkürler. Umarım izleme fırsatı yakalarsın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gecmisten-gunumuze-sehir-tiyatrolari-afisleri-sergisi-beyoglunda/", "text": "İBB Şehir Tiyatroları'nın 107 yıllık tarihi boyunca kapalı gişe oynayan, tiyatro tarihine adını altın harflerle yazdırmış oyunlarının afişleri, İstiklal Caddesi'nde Galatasaray Lisesi önünde sanatseverlerle buluşuyor. Tiyatromuzun kuruluşundan harf devrimine kadar kullanılan Osmanlı Türkçesi afişlerden, günümüzün çok sevilen oyunlarının afişlerine kadar pek çok tarihi materyal İstanbul'un kültürel hafızasına katkıda bulunmak için ziyaretçilerini bekliyor. Sergi, 7 Ağustos 2021'e kadar Galatasaray Lisesi önünde ziyaret edilebilir. Şehir Tiyatroları afişleri ilerleyen günlerde İstanbul'un farklı noktalarında sergilenmeye devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gedik-sanatin-besinci-dijital-projesi-robotik-raks/", "text": "Gedik Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı bünyesinde çalışmalarını sürdüren Gedik Sanat, Roboweld Robot teknolojileri markasıyla birlikte dans ve müziği bir araya getiriyor. Projede İDOB Baş koreografı Ayşem Sunal Savaşkurt'un hazırladığı koreografiyle İDOB Baş Dansçısı İlke Kodal'ın performansı, Robotlarla bir araya gelerek teknolojik dönüşüme mercek tutuyor. 10 25 Şubat tarihleri arasında projenin mimarları ve uzman kimliklerle sohbetler gerçekleşecek, ardından Roboweld Uygulama ve Araştırma Alanı'nda çekimleri yapılan performansın ilk gösterimi 25 Şubat Çarşamba akşamı saat 21,00'da Gedik Sanat Sosyal Medya Hesaplarında yayınlanacak. Gedik Sanat tarafından sipariş edilen müzik, 12. Yüzyılda yaşamış Müslüman alim El Cezeri'nin ilk robotik yaratılarından esinlenilerek Mehmet Can Özer tarafından bestelendi. Özer, Bilkent Üniversitesi'nde aldığı eğitimin ardından Cenevre ve Zürih Konservatuvarlarında yaptığı akademik çalışmalar neticesinde Aşure adını verdiği bir müzik yazım biçimiyle eserlerini üretmektedir. Robotik Raks projesiyle 12. yüzyılla günümüz arasında sorgulayıcı bir köprü kuran sanatçının Ayşem Sunal Savaşkurt ile uyumlu çalışması oldukça çarpıcı. Dünyanın en önemli merkezlerinde performanslar sergilemiş olan, 2014 yılında Andante Dergisi tarafından Yılın Kadın Dansçısı seçilen İlke Kodal'ın Robotik Raks projesindeki büyüleyici performansını kaçırmayın. Dönüşen ve değişen yaşamdaki dinamiklere çağdaş sanat yaklaşımıyla mercek tutan dijital projelere imza atan Gedik Sanat; tarih, bilim, teknoloji, dans ve müziği bir araya getirdiği çalışmasında hepimizi çok yönlü düşünmeye yönlendiriyor. Robotik Raks projesinin ilk gösteriminden önce bilgilendirici gönderileri ve sohbet buluşmalarını aşağıdaki program çerçevesinde takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gedik-sanatin-en-yeni-dijital-projesi-karantina-halleri/", "text": "Gedik Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı bünyesinde çalışmalarını sürdüren Gedik Sanat, İstanbul Gedik Üniversitesi ile birlikte kurguladığı Karantina Halleri projesi ile tiyatro ve müziği bir araya getiriyor. Nilay Erdönmez'in yönetmenliğinde bireyin sıkışmışlığı ve arayışlarını konu alan yedi tiyatro metni, üç bestecimizin yeni müzikleriyle birleşti. Geçirdiğimiz zorlu pandemi sürecine mercek tutan çalışma; İstanbul Gedik Üniversitesi Performans Alanında çekildi. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü itibariyle 7 gün boyunca saat 21.00'da Gedik Sanat ve İstanbul Gedik Üniversitesi Sosyal Medya Hesaplarında takip edebilirsiniz. Nilay Erdönmez'in seçtiği ve uyarladığı tiyatro metinleri yazılan müziklerle yeni bir dinamizm kazanırken, müziğin anlatımsal gücüyle metnin desteklenmesi oldukça deneysel bir tecrübeye yol açtı. Peer Gynt, Martı, Rüya Oyunu, Leonce ile Lena, Üç Kız Kardeş, Ağzı Çiçekli Adam, Kuşlar eserlerinin projede bir araya gelmesi farklı kültür yapıları ve farklı zaman dilimlerindeki insanın ortak sorgulamalarıyla karşılaşmamıza yol açıyor. Görüntü Yönetmenliği Cem Önertürk, Sahne ve Görsel Tasarımı Yiğit Uzunefe tarafından yapılan, günümüzün dijital gereksinimlerine cevap verebilen, çok disiplinli bir yapıda sunulan proje; edebiyat, tiyatro, müzik ve görsel sanatların bileşimine de sahne oluyor. Genç kuşağın önce gelen tiyatro oyuncuları Özgün Çoban, Ozan Erdönmez, Beste Koçak ve Nilay Erdönmez performansları ve provalardaki yaklaşımlarıyla Nilay Erdönmez yönetmenliğinde öğrencilere ilham verici ve unutulmaz bir atölye ortamı yarattılar. İstanbul Gedik Üniversitesi ve Gedik Sanat'ın iş birliğiyle gerçekleşen projenin büyüyerek daha fazla gencimize ulaşan örnek bir yaklaşım haline gelmesi planlanmakta. Proje kapsamında metinlerden yola çıkarak müziklerini yaratan besteciler Uğur Çerkezoğlu, Yunus Gençer ve Hakan Ali Toker yedi tiyatro metni için yedi yeni müzik ürettiler. Obua, Flüt ve Viyolonsel için hazırlanan müzikleri, Gedik Filarmoni Orkestrası üyeleri; Selin Nardemir. Cem Önertürk ve Aslıhan Özdemir seslendirdi. Proje kapsamında ilk seslendirilişleri gerçekleşecek eserlerin çıkış noktası ve teması, Gedik Sanat'ın ilk dijital projesi Sözsüz Günlükler'in devamı niteliğinde."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gelecek-gunler-icin-umut-veren-bir-proje-nehri-sanatla-yikamak/", "text": "Baksı Kültür Sanat Vakfı'nın Bocchi desteğiyle hayata geçirdiği Nehri Sanatla Yıkamak projesinde atık toplama işlemleri 6 Haziran Pazartesi günü başladı. Çoruh'u atıklardan arındırmak üzere ele ele veren Bayburtlu çocuklar, eğitmenler eşliğinde dört gün boyunca çalışmalarına devam edecek. Çevre bilinci alanında farkındalık yaratmak amacını taşıyan proje, aynı zamanda çocukları sanat ve yaratıcılıkla buluşturuyor. 6 Haziran Pazartesi günü Bayburt, Kurucakol Kaleardı Şehir Parkı Kopuz mevkiinden start alan Nehri Sanatla Yıkamak projesine, Bayburt genelindeki 10 ortaokuldan toplam 100 öğrenci katılıyor. Projeye dahil olan eğitim kurumları arasında Adabaşı Ortaokulu, Bayburt Ortaokulu, Dede Korkut Ortaokulu, Erdem Bayazıt Ortaokulu, Konursu Ortaokulu, Maden Ortaokulu, Şehit Recep Eşiyok Ortaokulu, Şehit Sebahattin Ortaokulu, TOBB Örence Ortaokulu ve Yunus Emre Ortaokulu yer alıyor. Ayrıca, Bayburtlu Kadınlar Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, Kızılay Derneği, Tema Vakfı ve Yeşilay gibi çeşitli STK'lardan gönüllüler de atık toplama aşamasında öğrencilere destek oluyor. Güncel çevre sorunları arasında önemli bir yer tutan atıkları sanata dönüştürmeyi hedefleyen Nehri Sanatla Yıkamak projesi, sürdürülebilir bir gelecek için hem endüstriyel atık hem de su kaynaklarının temizliği konularına öncelik vermeyi öneriyor. Akarsulardan toplanacak atıklar, Prof. Dr. Hüsamettin Koçan öncülüğünde, Baksı Müzesi ekiplerinin liderliğinde düzenlenecek atölye çalışmalarıyla birer sanat ürününe dönüşecek. Dönüşüm atölyelerine, atık toplama çalışmasına katılan öğrenciler arasından belirlenen 20 çocuk katılacak. Çocukların ürettikleri sanat çalışmaları önce Bayburt'ta Baksı Müzesi'nde sergilenecek, daha sonra İstanbul'a taşınacak. İç içe geçen su ve endüstriyel atık sorunlarına yönelik bir bilinç dönüşümü yaratmayı hedefleyen proje, yıldan yıla Türkiye'nin diğer akarsuları ve o akarsuyun bulunduğu bölgeden çocukların katılımıyla sürecek. Projenin fikir ortağı ve sponsoru olmaktan mutluluk duyduklarını ifade eden Bocchi Yönetim Kurulu Başkanı Şadi Burat ise, Topluma ve doğaya karşı sorumluluklarımızın bilincinde olmak ve bu alanda kalıcı değerler yaratmak en önemli ilkemiz. Bu proje ile bir yandan ülkemizin su havzalarının korunmasına katkıda bulunurken bir yandan da çocukları sanatın ve tasarımın sonsuz olanaklarıyla buluşturmak bize heyecan veriyor diyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/geleneksel-ve-dijital-beyazperdede-mubi-atlas-1948-sinemasi-is-birligi/", "text": "Beyoğlu Kültür Yolu'nun merkezinde yer alan ve yenilenen dijital alt yapısı ile Film Festivalleri, Gala ve Ülke Sinemaları, vizyon filmlerinin yanı sıra sahne sanatları ve konserlere de ev sahipliği yapan Atlas 1948 Sineması ile art house film seçkileriyle sinema dünyasının lider dijital platformu MUBI beyazperde işbirliğine imza attı. İşbirliği kapsamında Aralık ayı itibariyle Atlas 1948 Sineması festivaller, galalar ve vizyon filmlerinin yanı sıra MUBI En İyiler Seçkisine ev sahipliği yapacak. Kült klasiklerden modern başyapıtlara dünyanın her köşesinden filmlerin yayınlandığı dijital platform MUBI'de her ay en çok seyredilen filmler, yenilenen Atlas 1948 Sineması'nda özel MUBI kuşağı ile beyaz perdeye taşınacak. İstanbul Sinema Müzesi ve Atlas 1948 Sineması İşletme Genel Müdürü Ceyhun Tuzcu, pandemiyle birlikte dijital platformların yükseliş trendinde olduğunu belirterek, Biz de köklü geçmişi olan ve son teknolojiyle yenilenen Atlas 1948 Sineması'nda geleneksel ile dijital deneyimi bir araya getiriyoruz. Bizim fiziksel olarak gerçekleştirdiğimiz sinema deneyimini MUBI, online dünyada gerçekleştiriyor. MUBI'nin binlerce film arşivinden izleyicilerin o ay en çok tercih ettiği filmleri MUBI En İyiler Seçkisiyle beyaz perdede sinemaseverler ile buluşturacağız dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/genc-caz-21-albumu-yayinda/", "text": "Gençlerin sesine kulak verin... İstanbul Caz Festivali, 19 yıldır sürdürdüğü Genç Caz geleneğine bu sene yeni bir anlam kazandırıyor. 2021 yılında gerçekleştirilen 28. İstanbul Caz Festivali'nin Genç Caz finalistleri arasında yer alan 5 grubun kayıtlarını Genç Caz 21 albümünde artık dinleme fırsatı buluyoruz! Albüm, İKSV ve Sony Music Türkiye etiketi ve Mehmet Uluğ Fonu desteğiyle 17 Aralık'ta tüm dijital platformlarda yerini aldı. İstanbul Caz Festivali'nin Türkiye'de amatör veya yarı profesyonel olarak müzikle ilgilenen genç müzisyen ve topluluklara festival programında yer alabilecekleri bir platform oluşturmak amacıyla başlattığı Genç Caz projesi bu yıl ilk defa, Genç Caz konserlerine seçilen isimlerle özel bir albüm hazırladı. Artık o albümü dinleyebiliriz! Genç Caz 21 albümünde, Genç Caz seçici kurulunun başvurular arasından belirlediği 2021 Genç Caz finalistlerinden, daha önce profesyonel bir albüm yayımlamamış 30 yaş altı genç müzisyenlerin kurduğu Cazcuz, August, Deniz Akan Trio, Gökhan Ulusoy Trio ve Kick the Switch gruplarının her birinden birer parça yer alıyor. Babajım İstanbul Stüdyoları'nda ve müzik insanı Mehmet Uluğ'un anısını yaşatmak amacıyla oluşturulan Mehmet Uluğ Fonu desteğiyle gerçekleştirilen kayıtlarda genç cazcılara usta müzisyenler Volkan Öktem, Önder Focan, Selen Gülün, Cenk Erdoğan ve Okan Kaya eşlik etti ve destek oldu. Kayıt ve miks mühendisliğini Arın Baykurt, masteringi Güven Ersoysal üstleniyor. Albüm fotoğrafları fotoğrafçı Muhsin Akgün'e, grup ve albüm tanıtım metinleri ise Burak Sülünbaz ait."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/genc-opera-sanatcilarini-bulusturan-yarisma/", "text": "Türkiye'nin opera alanındaki köklü yarışmalarından Siemens Türkiye Opera Yarışması, 22'nci defa başlıyor. Başvuruları 5 Eylül'de başlayacak yarışmanın gala gecesi ise 28 Eylül'de gerçekleştirilecek. Türkiye'deki opera sanatçılarını dünya sahneleri ile tanıştırmak amacıyla 1998 yılından bu yana düzenlenen Siemens Türkiye Opera Yarışması, pandemi nedeniyle verilen aranın ardından tekrar sanat severlerle buluşuyor. Bu yıl ilk kez hibrit olarak gerçekleşecek yarışmanın online olarak alınacak başvuru süreci 5 Eylül itibariyle başlayacak. 14 Eylül'e kadar devam edecek olan başvuruların ardından online ön elemeler sonrasında, 26- 27 Eylül tarihleri arasında yarı final ve final gerçekleştirilecek. Son beşe kalan yarışmacılar arasından seçilecek ilk üç isim ise yarışmanın görkemli galasının yapılacağı 28 Eylül akşamı duyurulacak. Siemens Türkiye'nin sosyal sorumluluk vizyonunda sanat önemli bir yer tutuyor. Türkiye'de 1998 yılından bu yana düzenlenen Siemens Türkiye Opera Yarışması, Siemens'in faaliyet gösterdiği diğer ülkelere de örnek teşkil etti. Türkiye'de düzenlenmeye başladıktan sonra Fransa ve Amerika'da da benzer yarışmalar hayata geçirildi. Bu kapsamda yarışma hem gençlerin potansiyellerini geliştirmelerine destek oluyor hem de Türkiye'nin sesini yurt dışında duyurmaya katkıda bulunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/genc-sanatcilarin-calismalari-base-2020de-sizlerle-bulusuyor/", "text": "Bu yıl 20 Kasım'da Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde kapılarını açan Base 2020, tüm hijyen ve güvenlik önlemlerinin ışığında, 25 Kasım tarihine kadar sanatseverlerin ziyaretine açık olacak. Gündemin nabzını tutarak sanatseverleri Uzak Yakın temasıyla buluşturan BASE 2020, eş zamanlı www. base. ist üzerinden de takip edilebilecek. Serginin açılmasıyla birlikte sanat dünyasının değerli isimlerini ağırlayan ve bu yıl ilk defa online platformda gerçekleştirilen BASE Talks da bugün başlıyor. Türkiye'nin geleceğine ışık tutan yeni mezun genç sanatçı adaylarının eserlerini aynı çatı altında bir araya getiren BASE 2020, 22 şehir, 32 üniversiteden 102 sanatçının katılımıyla gerçekleşiyor. Sergide, resim, video, heykel, yerleştirme, fotoğraf, seramik, cam ve grafik tasarım gibi pek çok farklı sanat dalından 117 eser yer alıyor. Genç sanatçı adaylarına üretimlerini sergileme ve sanat dünyasının önde gelen isimleriyle buluşturma alanı yaratmayı amaçlayan BASE, aynı zamanda sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekleri keşfetmesine aracı olmayı amaçlıyor. Bu yıl ilk kez online platforma taşınan ve bugün başlayan BASE Talks, dileyen herkese diledikleri yerden ilham verici konuşmaları dinleme fırsatı sağlıyor. 20'yi aşkın panelde yaklaşık 60 konuşmacıyı ağırlayacak olan ''BASE Talks' programı www. base. ist adresinden canlı olarak takip edilebiliyor. Bu yıl konuşma programında aralarında Misal Adnan Yıldız, Ali Akay, Ali Elmacı, Ari Meşulam, Aslı Sümer, Ayda Elgiz, Berat Işık, Burak Delier, Cins, Çelenk Bafra, Baha Toygar, Beral Madra, Derya Yücel, Elmas Deniz, Ergin Çavuşoğlu, Esra Aysun, Fulya Çetin, Gözde Mimiko Türkkan, Günnur Ozsoy, Huo Rf, Leman Sevda Darıcıoğlu, Melek Gençer, Melis Tapan, Melis Terzioğlu, Necla Rüzgar, Nermin Kura, Nermin Polat, Osman Erden, Selim Birsel, Serkan Özkaya, Selen Sarıoğlu Süloş, SENA, Serkan Taycan, Taner Ceylan, Tansa Mermerci Ekşioğlu, TUNCA, Vahit Tuna, Yekhan Pınarlıgil'in de olduğu daha pek çok önemli isim yer alıyor. BASE 2020 kapsamında konuklar, özel bir projeyi de deneyimleme şansı yakalıyor. Siesta ve BASE işbirliği ile hazırlanan ve 4 yıldır gerçekleşen 'Siesta/BASE Art Project' isimli proje kapsamında, BASE'e katılmış 10 sanatçı Siesta sandalyelerini birer sanat eserine dönüştürüyor ve BASE'deki yerlerini sonraki yılların sanatçılarına bırakıyor. BASE 2020, Pazartesi hariç 20-25 Kasım tarihleri arasında ücretsiz olarak ziyarete açık. Sağlık Bakanlığı'nın koronavirüs önlemleri kapsamında sanatseverlere güvenli koşullarda sergiyi gezme olanağı sağlanabilmesi adına sergi süresi boyunca sınırlı sayıda ziyaretçi kabul edileceğinden www. base. ist sitesi üzerinden ziyaret günü ve saat aralıklarının incelenerek önceden kayıt olunması zorunludur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/genco-erkal-gencler-tiyatroya-gitmiyorsa-siz-oldunuz-demektir/", "text": "Türk tiyatrosunun usta ismi Genco Erkal'ın kariyerini ve sanat hayatını anlatan Genco isimli belgesel Nilüfer'de sanatseverlerle buluştu. Gösterimin ardından belgeselin yönetmeni Selçuk Metin ile birlikte izleyicilerin karşısına çıkan usta sanatçı, Bizim işimiz topluma ışık tutmak, aydınlanma devrimine katkıda bulunmak dedi. Nilüfer Belediyesi, tiyatronun ulu çınarı Genco Erkal'ın 60. sanat yılında hazırlanan Tiyatroya Adanmış Bir Yaşam: Genco isimli belgeseli Bursalı sanatseverlerle buluşturdu. Genco Erkal'ın senaryosunu yazdığı, Selçuk Metin'in yönetmenliğini, Enka Sanat'ın da yapım sponsorluğunu üstlendiği otobiyografik belgesel Genco, Nazım Hikmet Kültürevi'nde izlenime sunuldu. Görüntü yönetmenliğini Uğur İçbak'ın üstlendiği belgesel, izleyiciyi Genco Erkal rehberliğinde geçmişte bir yolculuğa çıkarıyor. Belgesel, bugüne kadar 55 oyun yönetmiş, 80 oyunda oynamış, 9 oyun çevirmiş, 23 uyarlama yapmış ve 1 oyun yazmış sanatçının, bütünüyle tiyatroya adanmış yaşam öyküsünü ilginç detaylarla anlatıyor. Sanatçının çocukluk, gençlik ve meslek hayatının çok büyük bir bölümünün geçtiği, aynı zamanda dönemin sosyo-kültürel hayatının şekillendiği İstiklal Caddesi'nde başlayan belgesel, kronolojik bir sırayı takip etmekten ziyade, olaylar, zamanlar ve mekanlar arası çağrışımlarla devam ediyor. İzleyici de belgeselde bir dönemin tiyatro tarihine tanıklık ediyor. Genco Erkal'ın ve Dostlar Tiyatrosu'nun arşivinden belgeler, fotoğraflar ve videolar ile izleyicilere görsel açıdan da zengin, benzersiz bir serüven sunan 90 dakikalık belgeselin sonunda salonda bulunanlar Genco Erkal'ı ve yönetmen Selçuk Metin'i ayakta alkışladı. Gösterimin ardından Genco Erkal ve Selçuk Metin izleyicilerle keyifli bir sohbet gerçekleştirdi. 60. sanat yılında böyle bir belgeseli izleyici ile buluşturma hayalini gerçekleştirdiğini anlatan Genco Erkal, Bu yılı taçlandıracak bir belgesel olmalı dedim ve Selçuk Metin'in yönetmeliğinde oldu dedi. Belgeselde kronolojik bir sıralamaya gitmekten kaçındığını anlatan Genco Erkal, Biz normal belgeselin yapısı dışında olsun istedik. Senaryo, kronolojik bir sırayla değil, çağrışımlarla devam etti. Bu aynı zamanda bir kişinin değil, dönemin, Beyoğlu'nun, tiyatronun, hikayesi, tarihi olsun dedik. Arada askeri darbeler geliyor, bir sürü değişiklik oluyor, bütün bunları kapsasın istedik diye konuştu. Genco Erkal, Bursa'da sahnelediği Asiye Nasıl Kurtulur oyunu sırasında yaşadıkları bir anıyı da izleyicilerle paylaştı. Oyunda kullanılan bir bıçak nedeniyle polisin iki oyun arasında gelip bıçağa el koyduğunu kendisinin de ifadesinin alındığını anlatan Erkal, bu tatsız olaya rağmen yıllarca gelip oyun sergilediği Bursa'nın, özellikle de Nilüfer'in gönlünde her zaman ayrı bir yeri olduğunu belirtti. Son dönemde gençlerin tiyatroya olan ilgisinin kendisini mutlu ettiğini de anlatan Erkal, Gençlerin tiyatroya gitmesi her zaman en büyük dertti. Gençler tiyatroya gitmiyorsa, siz öldünüz demektir. Seyircilerimizin yarısının halen gençlerden oluşması bizi çok mutlu ediyor dedi. Günümüzde tiyatroların durumunun ümit kırıcı olduğunu da ifade eden Genco Erkal, yine de umutların yitirilmemesi gerektiğini belirterek Bizim işimiz topluma ışık tutmak. Doğru, aydınlık yolları göstermek, aydınlanma devrimine katkıda bulunmak dedi. Yönetmen Selçuk Metin de Genco Erkal ile eşsiz bir deneyim yaşadığını belirterek Genco Erkal ile çalışmak benim için çok etkileyiciydi. Belgeselin en büyük özelliklerinden biri senaryoyu da Genco Erkal'ın yazması dedi. Çekimleri pandemi koşullarında yaptıklarını anlatan Selçuk Metin, Pandemi nedeniyle yapılan tam kapanma kararı bizim işimizi kolaylaştırdı. Herkes evine kapanırken izin alarak günün her saati normalde yoğun olan İstiklal Caddesi'ni bomboş bulduk ve çok kolay çekimler yaptık dedi. Söyleşinin sonunda Genco Erkal, Nazım Hikmet'in Yaşamaya Dair şirini okudu. İzleyicilerin usta sanatçıyı ayakta alkışladığı gecede Nilüfer Belediye Başkan Yardımcısı Zafer Yıldız da sahneye çıkarak, Genco Erkal ve yönetmen Selçuk Metin'e bütün Nilüferliler adına teşekkür etti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/genco-erkalin-sanati-ve-hayati-uzerine-belgesel-genco/", "text": "ENKA Sanat'ın yapım sponsorluğunu üstlendiği Genco adlı belgeselin çekimleri başladı. Sahnede 60 yılını tamamlayan, Türk tiyatrosunun usta ismi Genco Erkal'ın kariyerini ve sanat hayatını ele alan belgeselin, Temmuz ayında ENKA Sanat'ta gerçekleştirilecek bir prömiyer gösterimle izleyiciyle buluşması hedefleniyor. ENKA Sanat'ın daimi sanatçılarından, Türk tiyatrosunun ulu çınarı Genco Erkal'ın sanat hayatı belgesel oluyor. Senaryosunu Genco Erkal'ın yazdığı ve bu nedenle benzerine az rastlanır otobiyografik bir nitelik de taşıyan belgeselin yapımcılığını ve yönetmenliğini Selçuk Metin, görüntü yönetmenliğini Uğur İçbak üstleniyor. ENKA Sanat'ın, Türk tiyatrosuna katkılarını bir adım öteye taşımak amacıyla bir süredir üzerinde çalıştığı belgesel, kurumun sanatçı ve kurucusu olduğu Dostlar Tiyatrosu ile yaklaşık 25 yıllık köklü birlikteliğine dayanıyor. Yalnızca bir sanatçının kariyerini değil, Türk tiyatrosunun da önemli ve büyük bir dönemini anı ve anekdotlarla aydınlatacak belgeselin, çekim ve kurgu sürecinin tamamlanmasının ardından, ilk gösteriminin Temmuz ayında ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nda yapılması planlanıyor. ENKA Sanat ile ilgili güncel bilgiler için, enkasanat. org, facebook @enkakultur, twitter- instagram @enkasanat adresleri takip edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/generallerin-bes-cayi-oyunu-ile-cihangir-atolye-sahnesinde-yeniden/", "text": "Bülent Düzgünoğlu tarafından yönetilen ve 30 Ekim'de prömiyer yapan Generallerin Beş Çayı oyunu, Cihangir Atölye Sahnesi'nde tekrar izleyici ile buluşuyor. 1920 1959 yılları arasında yaşamış ve 39 yıllık kısacık ömrüne çok fazla eser sığdırmış olan Boris Vian, 1951 yılında yazdığı Generallerin Beş Çayı oyunu ile orduyu, bürokrasiyi, ekonomiyi kahkahalarla yerden yere vuruyor. Cihangir Atölye Sahnesi, Oyun Atölyesi 2. sınıf öğrencilerinin rol aldığı oyun 11 Aralık Cumartesi günü Cihangir Atölye Sahnesi'nde tiyatroseverleri bekliyor. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, Fransa'da aşırı üretimden kaynaklanan bir kriz yaşanmaktadır. Meclis yana yakıla bu krizin çözümü için yollar arar. Çözümse bildik bir çözümdür: Savaş. Fransız, Amerikalı, Rus, Çinli generaller, bürokratlar, piskoposlar, huysuz bir anne, savaşın adının bile yerlerinden sıçramalarına yeten generaller; bizleri savaş denen bu sinsi ve trajikomik oyunda seyre davet ediyor. Ayça Öztürk, Cahit Karaoğlu, Emine Selen Demirci, Hasan Dağtekin, Mehmet Arduç, Mine Yağız, Nazlı Ceylan ve Onur Çolak'ın oynadığı Generallerin Beş Çayı, 11 Aralık Cumartesi akşamı 20:30'da CİHANGİR ATÖLYE SAHNESİ'nde."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gercek-bir-demir-leblebi-anil-yildizdan-alacakaranlik-edebiyati/", "text": "Edebiyat, felsefe ve sosyoloji alanlarında yazılarıyla tanınan Anıl Yıldız, Alacakaranlık Edebiyatı serisinin yeni kitabı Yeni Bir Edebiyat Keşfine Doğru ile yeniden okurla buluşuyor. Kitap, Artshop Yayınları'ndan çıktı. En sevdiği yazar Orhan Kemal ve Nahid Sırrı Örik ile birlikte Yaşar Kemal olan biri olarak; ikinci kez İnce Memed serisini okurken Yaşar Kemal ile Binbir Çiçekli Bahçede sempozyumuna katılmak çok heyecanlıydı. Yaşar Kemal'in efsaneleri, cümleleri, imgeleri, dünyaları ile dolu dolu iki gün (2-3 Aralık 2022, İzmir Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi) geçirdik. Anıl Yıldız'ın kitabını işte bugünlerde okudum. Her katılımcı için bir fidan bağışının yapıldığı sempozyumun odak noktası Yaşar Kemal'in anlatı dünyasındaki insan ve doğa ilişkisi; alt başlığı ise Yaşar Kemal'in Anlatı Dünyasında Doğa, Çevre ve Ekolojik Gerçeklik idi. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Yaşar Kemal Vakfı tarafından organize edilen sempozyumda muhtelif akademisyen, gazeteci, sanatçı, edebiyatçı ile usta yazarın dostları yer aldı. Toplam 7 oturumdan oluşan sempozyuma Yaşar Kemal'in fotoğraflarından müteşekkil bir sergi de eşlik etti. Yaşar Kemal, öğrenim hayatını ortaokul son sınıfta keserken; ırgat katipliği, ırgat başılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yapar. Yazarın Bir Ada Hikayesi ve İnce Memed roman dörtlemeleri, Bu Diyar Baştanbaşa gezi yazıları dörtlemesi, birbirinden güzel efsaneleri... Yaşar Kemal külliyatına baktığınızda edebi metinlerin altında mübadele, özgürlük, barış, devlet-köylü ilişkisi, bürokrasi, hiyerarşi, köylülerin kendi aralarındaki mülkiyet temelli ilişkileri görürsünüz. Toplumsal statüler, sosyal merdivenler nasıl oluşur, insanların davranışlarını, birbirlerini algılamalarını nasıl etkiler, insan zihni nasıl sebepli sebepsiz korkular üretebilir, Yaşar Kemal okurun gözüne sokmadan sorar bize. Karıncanın Su İçtiği'nde o adadayız, deniz hep çok sakin, karıncalar yanınızda su içiyor denizden. Ya da Çukurova'nın sıcağı, engin çeltik tarlalarının sinekleri, ışıkları odanızda, Yaşar Kemal okuduğunuz mekanda bizzat. Sayfalarca tasvir nasıl bu kadar akıcı, okunası olabilir sorusunun yanıtı. Sempozyumda en çok etkilendiğim bildiri Yaşar Kemal Romanlarında Bitkiler Bize Ne Anlatır? İnce Memed Serisinden Çıkarımlar ile İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi öğretim üyesi ve Yüksek Orman Mühendisi Doç. Dr. Cihan Erdönmez'in çalışması oldu. Örneğin İnce Memed 1'de en çok yer alan bitki çakırdikeniymiş. Erdönmez'in analitik yaklaşımı edebiyata farklı disiplinlerden yaklaşmanın önemini bizlere hatırlatıyor. Anıl Yıldız'ın en büyük başarılarından biri de bu noktadan güç kazanıyor: Edebiyata farklı disiplinlerden yaklaşmanın şaşırtıcı, zihin açıcı artıları var. Felsefi, kısmen de sosyolojik bir artalandan edebiyata doğru yol almak hiçbir kısırdöngüye imkan vermiyor. Anıl Yıldız'ın kitabındaki cümleleri bir anda okuyup geçivermek mümkün değil, yavaş yavaş düşünerek, sindirerek ilerlemek gerekiyor. Üstelik belki de bir ön hazırlığı da mecbur kılıyor. Cioran'ın, Nietzsche'nin Dostoyevski'nin metinlerine, düşünüş biçimlerine aşinaysanız satırlar kendi üstlerine yeni katlar ekliyorlar. Zihninizde ilave patikalar oluşuveriyor. Kitap boyunca 7 defa Spinoza ile karşılaşıyoruz. Yıldız'ın fikirlerini eklemlediği, temellendirdiği yerler bazen gündelik hayatın somut bir detayından bazen çok entelektüel bir noktadan başlıyor. ALACAKARANLIK EDEBİYATI Yeni Bir Edebiyat Keşfine Doğru'da defalarca rastlaştığımız Foucault'nun (üzerinde saatlerce düşünebileceğimiz atıflardan birine özellikle dikkatinizi çekmek isterim: beden, bizzat beden adeta bir dil düğümüdür (sayfa 38)) Büyük Yabancı isimli kitabında belirtilen yöntemin kitabın da derdi olduğunu söylüyor yazar: Acemi bir dil olarak delilikten edebiyata gitmek yerine, zaten deliliğin sınırlarında olan şu edebiyat dilinden söz etmek (sayfa 11). Devamını da birlikte okuyalım isterim: Bu minvalde Alacakaranlık Edebiyatı damgalanmış, sesi kısılmış kişilerin suskunluğunu aktarabileceği bir alan dil bulmalarında bir işaret fişeği olabilirse bu konudaki görevini yerine getirmiş olacaktır (sayfa 11). Yazarın iddialı niyetleri, güçlü fikirlere; güçlü fikirleri temelli yorumlara ilerliyor. Bu fikir zincirinde her okurun zihninde yeni kapılar açılacağı kesin. Hayata, edebi metinlere bakarken yeni yol arkadaşlıkları oluşacağı kesin. Anıl Yıldız zor sorular, ağır fikirler arasında ilerlerken kendi özgün patikasını açmayı hiç ihmal etmiyor. Verdiği örnekler kitabı enikonu bir demir leblebi kılıyor. Ancak bu tür kitaplar sayesinde insan kendi haddini aşabilir, kendi haddini ve bağlarını soru işaretleriyle donatabilir. Benzer çerçevelerde dolanmamak, yeni patikalarda düşünsel nefesler almak ancak Anıl Yıldız'ın kitabı gibi ilerletici kitaplarla mümkün."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gercek-bir-kopegin-hikayesi-uc/", "text": "Yazar Stephen Michael King'in gerçek bir köpeğin hikayesinden yola çıkarak yazdığı Üç, Sarp Dakni'nin hayalgücüyle MEAV Yayıncılık'tan çıkan kitaplar arasında yerini aldı. Bugüne kadar 80'den fazla kitaba imza atan ödüllü yazar ve illüstratör Stephen Michael King, gerçek bir köpekten ilham alarak yazdığı ve Poland Sendromu teşhisi konulan erkek kardeşine ithaf ettiği Üç'te, üç bacaklı bir köpeğin sıcacık öyküsünü anlatarak kalplere dokunuyor. Çünkü kendini olduğu gibi sevebilmek muhteşem bir şeydir! Walt Disney için çalıştı, televizyon programlarına özel kuklalar tasarladı, kendi hikayelerinden tiyatro oyunları uyarladı ve yaklaşık 20 yılda 80'den fazla kitaba imza attı. Kitapları dünya çapında çok satan ödüllü yazar; eşi, iki çocuğu ve evlat edindikleri üç köpeğiyle birlikte Avustralya'da yaşıyor. Her gün stüdyosunda yazıyor, çiziyor, tasarlıyor... Bir gün kitaplarının çevrildiği tüm ülkeleri ziyaret etmek istiyor. King, Poland Sendromu teşhisi konulan erkek kardeşine ithaf ettiği İşte Üç kitabını, gerçek bir köpeğin hikayesinden ilham alarak yazdı. 1975 Ankara doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi bölümünden mezun oldu. Editör, müzik yazarı, DJ. Barınaktan evlat edindiği ve hayatına aniden giren Pöti'yle köpeklerin dünyasına adım attı. 10 yılı aşkın süredir Tanış Onunla projesiyle terk edilmiş köpeklerin tedavileri ve yuva bulmaları üzerine çalışıyor. Üç köpeği ile birlikte Ayvalık'ta yaşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gercek-canavarlarin-gercek-ustu-dunyasina-karanlik-bir-yolculuk-monsters/", "text": "Wolverine Weapon X kitabı ile tüm dünyaca tanınan İngiliz ressam ve karikatürist Barry Windsor-Smith uzun bir aradan sonra Monsters ile tekrar çizgi roman hayranlarının karşısına çıktı. Karakarga Yayınları etiketi, Emre Yavuz çevirisiyle yayınlanan Monsters, birçok otorite tarafından sanatçının başyapıtı olarak görülüyor. Barry Windsor-Smith'in uzun süredir beklenen yeni çizgi romanı Monsters nihayet yayımlandı. Amerikan ordusunun Nazilerden arakladığı gizli bir genetik programa katılan Bobby'nin travmalarla dolu geçmişinden insanüstü bir canavara dönüştükten sonra geçmişiyle yüzleşmesini bizzat Bobby'nin zihninin içine girerek anlatan kitap okuru, insanın karanlık köşelerinde karanlık bir yolcuğa çıkarıyor. Barry Windsor-Smith'in çizgi roman kariyerine tepeden başladığını söylesek yanılmayız sanıyorum. 1969 yılında tıfıl bir çizgi roman aşığı olarak X-Men ve Daredevil gibi Marvel karakterlerini çizerek başladığı kariyerinde ani bir sıyrılmayla bu sefer Conan'ı çizmeye başladı. Kendine has tekniğiyle çizgi roman dünyasına yeni bir tarz kazandıran Windsor-Smith çizgilerle örülü bu dünyada hem ustalarının hem de okurlarının takdirini topladı ve sayısız ödülün de sahibi oldu. Berni Wrightson, Mike Kaluta ve Jeff Jones gibi yeni kuşak sanatçılarla birlikte bağımsız bir yol seçen Windsor-Smith, 90'lara gelindiğinde tamamen kendine ait, The Freebootersi Young Gods ve The Paradox-Man isimli üç farklı çizgi roman yayımladı. 1999 ve 2000 yılında ise Fantagraphics tarafından Opus Vol 1 ve Opus Vol 2 adıyla iki tane otobiyografik kitabı yayımlandı. Barry Windsor-Smith uzun bir aradan sonra Monsters ile tekrar çizgi roman hayranlarının karşısına çıktı. Karakarga Yayınları etiketi, Emre Yavuz çevirisiyle yayınlanan Monsters, birçok otorite tarafından sanatçının başyapıtı olarak görülüyor. 1964 yılının Amerika'sında açılan kitap Bobby Bailey adında, kelimenin tam anlamıyla hayattan azade genç bir adamın tutunacağı bir dal niyetiyle ABD ordusuna gönüllü olarak yazılmasıyla birlikte başlayan ve sonrasında hiç beklenmedik olaylara yol açan bir süreci anlatıyor. Babası eski bir savaş gazisi olan Bobby, Amerikan ordusunun, İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilerden devraldığı Prometheus Deneyi programı için orduya kabul ediliyor. Bobby bu program için biçilmiş kaftan zira kurtulmak için her şeyi yapmaya hazır olduğu berbat bir geçmişi var. Ailesi, sigorta kaydı, özgeçmişi gibi normal hayatta olması gereken hiçbir şeye sahip değil. Katılacağı program ise, tam aksine Bobby gibi adamların joker niyetine kullanılacağı bir içeriğe sahip: Canavar gibi güçlü bedenler ve zehir gibi zekalar yaratmak. Önce inceden de olsa el üstünde tutulan Bobby, zamanla ordunun bir neferi haline gelip programa katılana dek gerçek bir asker gibi yaşamaya başlıyor. Prometheus Deneyi başladığında uzun süre gözlem altında tutulan adamımıza insanüstü kimyasal yüklemeler yapılıyor. Her seferinde çıkan sonuç yetersiz bulunduğu için bu işlem devam ediyor ve nihayetinde işler çığırından çıkarak Bobby istenmeyen bir canavara dönüşüyor. Onu bu programa dahil eden Teğmen McFarland, durumdan pişman olsa da yapacak pek bir şeyi kalmıyor çünkü kontrol çoktan rütbeli canavarların eline geçmiş bulunuyor. Bir şekilde onların elinden kurtulan Canavar Bobby, modifiyeli haliyle her şeyin başladığı yer olan çocukluğundaki eve dönüyor ve başından geçenleri bir bir gözünün önüne getiriyor. Burada farklı bir hikayeye dönüşen Monstersda, İkinci Dünya Savaşı'ndan bedenen taş gibi zihnen ise kayışı koparmış halde eve dönen Bobby'nin babası Tom'un alkole yüklenip evde terör estirmesini bizzat Bobby'nin zihninden görerek onda derin yaralar bırakan zamana tanık oluyoruz. Yine bu aşamada Windsor-Smith'in savaşa dayandırdığı yıkımlar teker teker ortaya çıkarak Monstersı, insanın en tuhaf ve karanlık köşelerinde gezdiriyor. Arada sırada çıktığı gerçek üstü boyutla da kafaları allak bullak eden Monsters 365 sayfalık her yönden yoğunluğu yüksek bir serüven ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/geyikler-annem-ve-almanya-40-yilina-ozel-bir-baskiyla-okuru-selamliyor/", "text": "Nursel Duruel'in ilk kitabı Geyikler, Annem ve Almanya, özgün ve yalın anlatımıyla, yarattığı yaşayan öykü kişileriyle içimizde derin izler bırakan öykülerden oluşuyor. Bu yıl 40. yılını kutlayan kitap, özel baskısıyla okurla buluşuyor. Nursel Duruel'in öykülerinin merkezini insan sevgisi oluşturur. Kişinin içinde bulunduğu koşullarla nasıl şekillendiğini ele alır. Öykülerinde toplumsal sosyolojik gerçekleri yansıtır. Bu kitaptaki öykülerine göç olgusunu yansıtıyor. Geride kalanların ve gidenlerin öyküleri yer alıyor bu kitapta. Eser 1987 yılında TRT yönetmenlerinden Tuncer Baytok tarafından televizyon filmi olarak uyarlamıştır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gezi-tutuklulularindan-bogazici-universitesine-politik-soylemli-bir-antalya-altin-portakal-film-festivali-ve-en-iyileri/", "text": "Antalya Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde gerçekleşen 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali, Antalya Kapalı Spor Salonu'nda düzenlenen Ödül Töreni ile sona erdi. Altın Portakal'ın En İyi Filmi; Özcan Alper'in yönettiği Karanlık Gece oldu! Emin Alper imzalı Kurak Günler geceden En iyi Yönetmen Ödülü dahil 9 ödülle ayrıldı. Nefise Karatay ve Yekta Kopan'ın sunduğu Halk TV ekranlarından canlı yayınlanan, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Muhittin Böcek'in ev sahipliğini yaptığı geceye Yeşim Ustaoğlu, Ahmet Mümtaz Taylan, Azra Deniz Okyay, Harun Tekin, Nurgül Yeşilçay, Uğur İçbak, Anamaria Marinca, Nikolaj Nikitin, Valdimar Johannsson, Ezgi Mola, Melikşah Altuntaş, Nazlı Elif Durlu, Ceylan Özgün Özçelik, Hilmi Etikan, Elif Ergezen, Görkem Yeltan, Feyzi Tuna, İsmail Güneş, Murat Erşahin, Olkan Özyurt, Uğur Vardan'ın yanı sıra Mustafa Alabora, Aybüke Pusat, Melisa Sözen, Gülsen Tuncer, Nilüfer Aydan, Ayşenil Şamlıoğlu, İpek Bilgin, Ayşe Erbulak, Abdurrahman Keskiner, Engin Ayça, Tarık Papuçcuoğlu, Nurcan Eren, Şerif Gören, Tayfun Pirselimoğlu, Serdar Orçin, Melike Demirağ, Serap Aksoy, Salih Güney, Biket İlhan, Tolga Karaçelik, Serpil Tamur, Ayçin İnci, Elif İnci gibi sinema ve televizyon dünyasından çok sayıda isim katıldı. Bu yıl Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda 10 film yarıştı. Jüri başkanlığını yönetmen-yapımcı-senarist Yeşim Ustaoğlu'nun üstlendiği, oyuncu-yönetmen Ahmet Mümtaz Taylan, yönetmen-senarist Azra Deniz Okyay, müzisyen Harun Tekin, oyuncu Nurgül Yeşilçay ve görüntü yönetmeni Uğur İçbak'tan oluşan, ani gelişen iş programı nedeniyle şair Haydar Ergülen'in ayrılmak zorunda kaldığı jüri, yönetmenliği Özcan Alper'e, yapımcılığı Soner Alper, Necati Akpınar, Ersin Çelik ve Bülent Makar'a ait Karanlık Gece filmini En İyi Film seçti. Karanlık Gece, En İyi Film Ödülü'nün yanı sıra Murat Uyurkulak ve Özcan Alper'e En İyi Senaryo Ödülü'nü kazandırdı. Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü'ne Belmin Söylemez'in yönettiği, Haşmet Topaloğlu'nun yapımcısı olduğu Ayna Ayna filmi layık görüldü. Ayna Ayna filmindeki performansıyla da Laçin Ceylan, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazandı. Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülü Kar ve Ayı filmine verildi! Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülü'nü Selcen Ergun'un yönettiği, Nefes Polat'ın yapımcısı olduğu Kar ve Ayı aldı. Merve Dizdar, filmdeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü aldı. Kurak Günler filmi geceden 9 ödülle ayrıldı! En İyi Yönetmen Ödülü'ne Kurak Günler filmiyle Emin Alper layık görüldü. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ise Kurak Günler filminin başrol oyuncularından Selahattin Paşalı ve LCV filmindeki performansıyla Cem Yiğit Üzümoğlu arasında paylaştırıldı. Kurak Günler filmiyle Christos Karamanis En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü'nü kazanırken, filmin müziklerine imza atan Stefan Will En İyi Müzik Ödülü'ne layık görüldü. Erol Babaoğlu Kurak Günler filmiyle En İyi Yardımcı Erkek OyuncuÖdülü'ne layık görüldü. Cahide Sonku Ödülü'nün bu seneki kazananı, Kurak Günler filminin yardımcı yapımcılarından Çiğdem Mater oldu. Özcan Vardar ve Eytan İpeker, Kurak Günler filminin kurgusuyla En İyi Kurgu Ödülü'ne layık görülürken, Cahide Sonku'nun anısını yaşatmak ve Türkiye sinema sektöründeki kadın temsili ile görünürlüğüne dikkat çekmek amacıyla verilen 50 bin TL para destekli Cahide Sonku Ödülü'nün bu seneki kazananı, Kurak Günler filminin yardımcı yapımcılarından Çiğdem Mater oldu. Çekmediği bir film sebebiyle 18 yıl ile ceza alan Gezi Davası tutuklusu Mater'in, Bakırköy Kadın Cezaevi'nden gönderdiği mektubu Zümrüt Burul okudu. Burul Çiğdem bu ödülü Kurak Günler filmine emek veren kadınların birlikte almasını rica etti dedi. Emin Alper, Kurak Günler filmiyle, Feyzi Tuna, Görkem Yeltan ve İsmail Güneş'ten oluşan jüri tarafından, bu yıl usta yönetmen Erden Kıral anısına verilen FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödülü'ne de layık görüldü. Sinema yazarları Murat Erşahin, Olkan Özyurt ve Uğur Vardan'dan oluşan jürinin, bu yıl sinema yazarı Murat Özer anısına verdikleri SİYAD En İyi Film Ödülü ise Emin Alper'in yönettiği Kurak Günler filmine verildi. Meral Efe Yurtseven ve Yunus Emre Yurtseven, Kaan Müjdeci imzalı Iguana Tokyo filmiyle En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü'ne layık görüldüler. En İyi Belgesel Kim Mihri 10 filmin yarıştığı Ulusal Belgesel Film Yarışması'nın Ceylan Özgün Özçelik, Elif Ergezen ve Hilmi Etikan'dan oluşan jürisi, En İyi Belgesel Film Ödülü'nü Berna Gençalp'in yönettiği Kim Mihri filmine verdi. Jüri Özel Ödülü ise Ekin İlbağ ve İdil Akkuş'un birlikte yönettikleri Düet filmine verildi. Ben Tek Siz Hepiniz En İyi Kısa Film Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması'nda ise toplam 12 kısa film yarıştı. Ezgi Mola, Melikşah Altuntaş ve Nazlı Elif Durlu tarafından yapılan değerlendirme sonucu, Barış Kefeli ve Nükhet Taner'in yönettiği Ben Tek Siz Hepiniz En İyi Kısa Film seçildi. Jüri Özel Ödülü'nü Özgürcan Uzunyaşa'nın Cehennem Boş Tüm Şeytanlar Burada adlı filmi kazandı. Uluslararası Yarışma'nın en iyisi Ziyaretçi 10 filmin yarıştığı Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması'nın, oyuncu Anamaria Marinca, oyuncu Jean-Marc Barr, film küratörü ve eleştirmeni Nikolaj Nikitin, Arte France direktörü Olivier Pere ve yönetmen, senarist Valdimar Johannsson'dan oluşan jürisi, Martin Boulocq'un Ziyaretçi / The Visitor adlı filmini En İyi Film seçti. Jüri bu yıl ayrıca Michal Vinik imzalı Valeria Evleniyor / Valeria is Getting Married filmine Jüri Özel Ödülü verdi. En İyi Yönetmen: Damian Kocur Jüri, En İyi Yönetmen Ödülü'ne Ekmek ve Tuz / Bread and Salt filminin yönetmeni Damian Kocur'u layık gördü. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'ne Canavarlar / The Beasts filmindeki performansıyla Marina Fois, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne ise Mahkeme / Dustland filmiyle Pejman Jamshidi layık görüldü."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/giacomo-papi-kitaplar-tarihte-her-zaman-otoriter-rejimler-icin-halk-dusmani-olmustur/", "text": "Radikal Şıkların Sayımı kitabıyla otoriter rejimlerin, dili kullanarak entelektüellere nefes aldırmadığı distopik bir İtalya'nın fotoğrafını çeken İtalyan gazeteci ve yazar Giacomo Papi ile söyleşi yaptık. İtalyan yazar Giacomo Papi ile Radikal Şıkların Sayımı kitabı vesilesiyle konuştuk. Kitabında bizi, halka düşman olarak gördükleri entelektüelleri kontrol altına almak için dili hedef alan baskıcı bir rejimin hüküm sürdüğü karanlık bir İtalya'ya götürmüştü. Her ne zaman karmaşık bir şey yazsanız veya önemli yazar veya filozoflardan alıntı yapsanız sizi düzelten, susturan ve hatta öldüren bir devlet otoritesi düşünün. Dilin Büyük Birader'i olarak nitelendirebileceğimiz bu birim, kitapta İtalyan Dilinin Sadeleştirilmesi'nden Sorumlu Daire Başkanlığı ismiyle karşımıza çıkıyordu. Ancak bu birim, bugün sadece İtalya değil, Türkiye dahil birçok ülkede izlerine rastlayabileceğimiz, hatta kendi içimizdeki otosansür mekanizmasında karşılığını bulabileceğimiz bir kontrol aracı. Bugün hava güneşli. Ama üç yıl önce bugünlerde, Noel zamanı İstanbul'daydım, hayatımda gördüğüm en son kar yağışlarından biri yaşanıyordu, bunu hatırlamak bana güzel bir nostalji yaşatıyor. Zıtlıklarla dolu harika bir kenti ziyaret ettiğimi söyleyebilirim. İstanbul'da Asya ve Avrupa, gelenek ve modernlik, güzel ve eşsiz bir enerjiyle harmanlanıyor. İstanbul'dayken, şehrin canlılığı ve yaratıcılığı karşısında hayrete düşmüştüm. Radikal şık ifadesi, başta radikal solcu gibi davranan zengin insanlar için bir suçlama olarak kullanılıyordu. Bu tip insanlar, yoksulların durumuyla ilgileniyormuş gibi yaparken içten içe konforlu bir yaşam isterler. Ancak bu ifade, İtalya'da son yıllarda kitaplara, kültüre ve dile biraz olsun sevgi gösteren herkes için kullanılmaya başladı. Ve kitaplar tarihte otoriter rejim ya da otoriter bireyler için hep halk düşmanı olmuştur, çünkü kitaplar ve düşünceler, duygulardan daha az kontrol edilebilir ve tahmin edilebilirdir. Bu arada geçtiğimiz günlerde Netflix'te Bir Başkadır'ı izledim. Çok beğendim. Doğu-Batı ve modernlik-muhafazakarlık karşıtlıkları romanımdaki zıtlıklarla benzeşiyor. Mesela dizideki psikiyatrist Peri karakteri tam anlamıyla bir Radikal şıktır diyebiliriz. Umarım beklemiyordur. Ancak muhafazakar partilerin, yazar ve düşünürleri halkı kandırmakla suçladıkları doğrudur. Cehaletin kültürden daha güvenilir olduğunu söylüyor gibiler. Ben onların gerçek fikirlerinin, halkın güzelliği, şiiri, edebiyatı takdir edemeyeceği ve cahil kalmaları gerektiği yönünde olduğuna ve bu düşünce tarzının da halka yapılabilecek en kötü hakaret olduğuna inanıyorum. İtalya'nın içinde bulunduğu siyasi ortam. Gerçi Macaristan, Brezilya, Polonya ve hatta Türkiye gibi pek çok ülkedeki siyasi durum da bundan hariç tutulamaz. Her roman belirli bir durumdan doğar ve evrenselliğe ulaşmayı hedefler. Romanların içeriği, insanların içindeki şeylerin benzer olduğunu gösteriyor. Bu, farklı zaman ve farklı ülkeler için de geçerli. Bu arada kitabımın Grasset tarafından basıldığında Radikal Şıkların Ülkesi Fransa'da nasıl okunacağını da merak ediyorum. Doğru! Ama kitapta da gördüğünüz gibi içimizdeki otosansür mekanizması, dışımızdaki devlet otoritesinden daha zayıf. Buna karşın her zaman ayağa kalkabilir ve neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda vicdan sahibi olabiliriz. Bu benim ve aynı zamanda kitabın da umududur. Evet öyle. Fakat aynı zamanda entelektüellerin de hoşlarına giden bir şeyi paylaşmak için değil de üstünlüklerini ifade etmek için bilgilerini ve dillerini kullandıklarını düşünüyorum. Bu gerçekleştiğinde kültür, bir güç aracı olarak kullanılmış oluyor ve entelektüeller başka bir inanç biçiminin rahipleri gibi davranmış oluyor. Aydınların anlaşılır konuşmak için çabalamaları gerektiğine ve aynı zamanda halkın da karmaşıklığı anlamak için çaba göstermeleri gerektiğine inanıyorum, bu da tam olarak spor gibi bir eğitim gerektirir. Çünkü güç daha karlı. Bence çoğumuz mantığı ve yaratıcılığı seviyoruz. Ancak kültür ve bilginin, günümüzde güç kazanmak ve onu sürdürmek için çok önemli olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz zamanlarda politikacılar için kültürü ve bilgiyi gizlemek, dolayısıyla insanlara daha yakın görünmek daha iyidir. Bu, özellikle en yoksullar ve cahiller için büyük bir aldatmacadır. Zor soru! Fruttero & Lucentini'nin açıklaması, sosyal ağ ve dijital devrimle bugün daha da doğrudur. İsteyen herkes kendini kelimeler, fotoğraflar veya fikirlerle ifade edebiliyor bugün. Bu devrim bir bakıma iyi bir şeydir, tarihte hiçbir zaman insanlar bugün olduğundan daha fazla yazıp okumamıştır. Öte yandan aptallık ve cehaletin yayıldığı da açık. Bence entelektüellerin görevi, düşünmeye, yazmaya ve resim yapmaya devam ederek ama sadece toplumları tarafından tanınmak ve takdir edilmek amacıyla değil, herkes için değerli bir şeyler söylemek amacıyla baskıyı aşmaya çalışmaktır. Üstünlüğünüzü ortaya koymak için kelimeleri asla bir güç aracı olarak kullanmayın. Her zaman karmaşıklığı birkaç basit kelimeyle ifade etmeye çalışın: bu sizin için yararlı olacaktır. Kelimeler gerçeği gösterir ama aynı zamanda gerçeği gizler de. Sizin gibi düşünen arkadaşlarınız tarafından sevilmek için yazmayın, diğerlerine ulaşmak için yazmaya çalışın. Benim için sadelikten kasıt bu. Gazeteci ve televizyon yazarı olarak yazmaya başladım. Neden sonra bir roman yazmak için felsefi dil dışında farklı üslupları öğrenmem ve özümsemem gerektiğini hissettim. Tastamam bir yazar listesi yapmak kesinlikle imkansız ama Leo Tolstoy, Gadda, Manzoni, Fenoglio, Virginia Woolf, Scott Fitzgerald, Emily Bronte, George Orwell ve Stephen King ilk aklıma gelenler. Felsefi geçmişimdeki belki de en önemli düşünürler ise Walter Benjamin ve Michel Foucault. Carlo Emilio Gadda. İtalyancası o kadar zengin ki onu tercüme etmek oldukça imkansız. Belleville'den bir ay önce istifa ettim. Ancak yazmanın öğrenilebileceğini biliyorum. Özellikle de size bir metnin neden iyi olup olmadığını öğretebilecek biriyle birlikte okuyarak. Buna karşın yaratıcılığın öğretilemeyeceği veya öğrenilemeyeceğini düşünüyorum. Yazmak bir yol aramak gibidir, kendinize giden bir yol. Kendiniz bulmalısınız. Öğretmen yardımcı olabilir veya önerebilir, ancak yazar olarak kim olduğunuzu öğrenmek yalnızlık meselesidir. Birçok yönden etkiledi. Ben bu süreçte salgının, toplumumuz hakkında neler gösterdiğini anlamaya çalıştım. İtalya'da yeni yayımlanan Happydemia adlı romanım da bunun üzerine. Amazon, salgında çok fazla güç ve para kazandı. Buna karşın kütüphaneler zor durumda. Buna rağmen insanlar bu dönemde çok okuyor, çünkü kitaplar zor zamanlarla baş etmek için en iyi savunma aracı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gisenin-lideri-dilberay/", "text": "Vizyona girmeden bile üzerinde en fazla konuşulan, yılın en merak edilen filmlerinden DİLBERAY seyirciyle buluştuğu ilk hafta sonu sinemaseverleri salonlara çekmeyi başardı. Şarkıcı Dilber Ay'ın hayatını anlatan Ketche'nin yönettiği film, elde ettiği 4 milyon liraya yakın hasılatla gişenin lideri oldu. Gerçek hayat hikayelerinin sinemaya uyarlanıp beyazperdeden izleyiciyle buluşmasının son halkası olan DİLBERAY filmi, vizyona girdiği ilk hafta sonu izleyiciden tam not aldı. En fazla izlenen ikinci film olurken elde ettiği 3.715.579 TL hasılatla gişenin lideri oldu. Aytaç Medya, Fikri Harika Prodüksiyon ve Metronom Film Yapım ortak yapımcılığıyla çekilen filmin başrolünde Büşra Pekin yer alıyor. Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz usta sanatçı Ayberk Pekcan'la birlikte Nursel Köse, Zeliha Kendirci, Deniz Hamzaoğlu ve Selen Uçer gibi yıldız isimleri de kadrosunda barındıran film, CJ Entertainment aracılığıyla 407 salonda vizyona girdi. Çadırda başladığı hayatına birçok üzüntü ve acı sığdıran Dilber Ay, 13 yaşında para karşılığı kendinden yaşça büyük bir adama satıldı, çocukları oldu. Şarkı söylediği için dayak yedi, işkence çekti ama o, yaşadığı bütün acılara inat, Allah vergisi sesinden aldığı güçle adım attığı sahnelerde zirveyi de gördü, hapishaneyi de... Hiç yılmadı. Hep şarkı söyleyerek çıktı düştüğü dipsiz kuyulardan. İşte bu çok özel hayatı, satırbaşlarıyla anlatan DİLBERAY filminin senaryosu Nalan Merter Savaş ve Kamuran Süner tarafından kaleme alındı. Ketche'nin yönettiği filmde, Görüntü Yönetmeni olarak Jean Paul Seresine, Kurgu Yönetmeni olarak Mustafa Presheva ve Müzik Direktörü olarak İskender Paydaş'ın imzası bulunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gitar-virtuozu-steve-vai-istanbul-ve-ankarada-konser-verecek/", "text": "Bundan dokuz yıl önce Küçükçiftlik Park'ta verdiği konserde heyecandan küçük dilimizi yutmuştuk! Onu soluksuzca izlemiş, müziğin evrenselliğini kutsayarak çok özel o gecenin hafızamızdan hiç eksilmemesini dilemiştik. Ve şimdi yine yeni yeniden... Rock müziğin en önemli gitar virtüözlerinden Steve Vai, Epifoni organizasyonu ile 2 ayrı şehirde konser vermek üzere yıllar sonra bir kez daha Türkiye'ye geliyor. Grammy tarihine damgasını vuran ABD'li besteci, gitarist ve prodüktör Steve Vai, geçtiğimiz yıl yayınladığı son albümü İnviolate'in Avrupa turnesi kapsamında 18 Nisan Ankara Congresium'da, 19 Nisan'da ise İstanbul Volkswagen Arena'da sahnede olacak. Bugüne dek 15 milyondan fazla albüm satan usta virtüöz, son albümü Inviolate dışında kariyerinin en önemli şarkılarını çalacak. Hızla tükenen konserlerin biletleri satışa çıktı! 30 yıllık eşsiz başarılarla dolu kariyeri boyunca enstrümantal rocktan hard rock'a, heavy metalden progressive rock'a pek çok farklı tarzda kayıtlar gerçekleştiren bir virtüöz olan Steve Vai, 1980 yılından bu yana tekniği ve ürettikleriyle kendisinden sonra gelen jenerasyonlara ilham kaynağı oldu. Birçok farklı dergi ve web sitesi tarafından hazırlanan en iyi gitarist listelerinde defalarca yer bulan Steve Vai, Alcatrazz, David Lee Roth ve Whitesnake, Ozzy Osbourne, Mary J. Blige, M83, Travis Barker, Devin Townsend, Zakk Wylde ve Terry Bozzio'nun da aralarında bulunduğu birbirinden ünlü isimlerle de çalıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gizem-duman-sesen-kultur-ve-turizm-bakani-ile-iletisim-sorunu-yasadigimiz-gunler-geride-kaldi/", "text": "Pandemi sürecinden en çok etkilenenlerin başında hiç kuşkusuz müzisyenler ve tiyatro emekçileri geliyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, çoktandır görmezden gelindiği düşünülen bu iki meslek grubunun temsilcileriyle bir araya gelerek sanatçılara nasıl destek olunabileceği konusunda çözüm önerilerini konuştu. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile bir araya geldiğimiz toplantıda Özel Tiyatrolar Destek yönetmeliği için yapmış olduğumuz öneriler tartışıldı. Pandemi paketleri konuşuldu. Pandemi döneminde bir video arşiv projesi ve rutin özel tiyatrolar destek projesi tiyatrolarla buluşturulmuştu. Her birinin farklı koşulları var. Koşulları sağlayabilen tiyatrolar ancak bunlardan yararlanabildi. Şimdi önümüzde bakanın ilan ettiği üç destek paketi daha var. Sesli okuma adı verilen destek paketi, daha önce oynanmamış yerli yazarların oyunlarından oluşan bir çeşit arşiv projesi. Dijital Oyun paketi; geçtiğimiz aylarda Telif Hakları Genel Müdürlüğü ile yapmış olduğumuz video arşiv projesinin benzeri. Fakat bu defa Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü ile yapılacak. Oyunların yayınlanması konusunda Bakan Yardımcısı Özgül Özkan Yavuzun'un hem sanatçının telifini ve eserini koruyan hem de seyirciyle buluşmamızı sağlayan önerileri oldu. Turnelerse üçüncü proje; ne yazık ki yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Virüs bizi ne zaman terk ederse o zaman yollara düşebiliriz. Bu dönemi az hasarla atlatmaya çalışıyoruz ama ne yazık ki mümkün olmuyor. Özel sahnelerin durumu çok kötü. Onları kaybetmek üzereyiz. 'Bu yüzden Dijital Oyun projesine katılacak olan tiyatroların çekimlerini özel sahnelerde yapması önemli. Bakanımız çekim için Devlet Tiyatrosu sahnelerini açmış olsa da bize düşen hep beraber dayanışmak. Bütçeler önümüzdeki günlerde açıklanacak. Böylelikle sahnelerimizi de destekleyebileceğiz. Bakanlıkla iletişim sorunu yaşadığımız günler geride kaldı. Pandemi döneminde dokuzuncu aya girmişken geç de olsa edindiğimiz kazanımlar önümüzdeki günler için umut verici. Ekonomik ve psikolojik direnişimizin sonuna geldiğimiz bu günlerde aklım, yüreğim hep sahnelerimizde. Eminim kapanmalara bir yenisi eklenmeden hep birlikte çözüm bulacağız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gizem-duman-sesen-yazdi-devletten-destek-alabilmemiz-icin-borcsuz-olmamiz-gerek-tiyatro-olmasak-da-olur/", "text": "Gizem Duman Şeşen, pandemi sürecinde zor günler yaşayan ve hiç destek alamayan bağımsız tiyatroların durumunu Ajandakolik'e yazdı. Pandemi ile birlikte ülkedeki tüm özel tiyatrolara çağrı yaptık. Her birini tek tek aradık. #TiyatromuzYaşasın dedik. Hazırladığım 7 maddelik metni yüzlerce tiyatro, binlerce tiyatro emekçisi imzaladı. Cumhurbaşkanlığı ve ilgili tüm bakanlıklara imzalarımız gönderildi. Görüşmeler yaptık, dilekçeler yazdık. Onlarca röportaj verip uzun uzun anlattık. Pandemiden devlet desteği olmadan çıkmamızın mümkün olmayacağını herkes biliyor. Pandemi öncesi de çok parlak bir dönemde değildik. Sıklıkla oyunlarımız iptal ediliyordu. Herkesin bildiği gibi maçların, vahşi kadın programlarının, yüksek izlenme oranı olan yarışmaların, komedi filmlerinin, şovların yayınlanmaya devam ettiği, eğlence mekanlarının ağzına kadar dolu olduğu günlerde bizim oyunlarımız iptal edilir. Belediyeler hemen her yere yazar: Etkinlikler iptal. Biz etkinlik yapmıyoruz. Tiyatronun ne olduğunu bilmeyen, oyun izlemeyen, kitap okumayan, konsere gitmeyen yöneticilerle yaşıyoruz. Tiyatromuz Yaşasın İmza Kampanyası ile çıkılan yola Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi olarak devam ediyoruz şimdi. İmza metnimizdeki 7 maddemizin her biri oldukça önemli. Vergi muafiyeti, sigortaların düzenlenmesi, kamu kaynaklarından yararlanma, yerel yönetimlerin doğrudan desteği, Kültür Bakanlığı'nın destek biçimini değiştirmesi ve 30 yıllık mesele olan Tiyatro Yasası. Ah bu Tiyatro Yasası! Yıllardır yapılamayan, herkesin konuştuğu ama kimsenin bilmediği Tiyatro Yasası. Mesleki tanımlarımızın yapılması, haklarımızın belirlenmesi gerekiyor. Bugün yasamız olmuş olsaydı süreci hep birlikte daha kolay ya da en azından borçsuz atlatabilirdik. Bunun için tüm tiyatro örgütleri çalışıyor. Yakın zaman da bir araya gelerek çalışmalarımızı paylaşacağız. Bunun mutlaka bir sonucu olacaktır. Yıllardır kişisel sebeplerle alınamayan önlemleri şimdi tüm özel tiyatrolar hep birlikte alacak. Artık söküğünü dikebilen terzileriz çünkü. 1 Temmmuz'da buyurun açın sahneleri dedikleri zaman sorumluluğu tamamen sahnelere ve tiyatrolara bıraktılar. Yarı kapasiteye ek, mesafeli oturma düzeni, maskeler, dezenfektasyon derken artık kira almak için bekleyen mal sahipleri, biriken faturalar ve de hep var olan vergi borçları ile elbette sahne açmak mümkün olamadı. Sevgili Bakan Yardımcımız Özgül Özkan Yavuz, sıklıkla pek rahatlatıcı söyleşiler verdi. İki katına çıkan özel tiyatrolar proje desteği, dijital projeler için verildiği söylenen milyonlar... Ancak henüz hiçbir tiyatroya bahsi geçen destekler verilmedi. Çünkü koşulları var. Koşulları sağlamamız bekleniyor. Hem borçsuz olmamız hem de karşılığında proje yapmamız isteniyor. Bu yok zamanda projeler yapıldı, videolar çekildi ama her gün bir mevzuata takılıyoruz. Gelecek sezon için vermeyi planladıkları özel tiyatrolar desteğine başvurabilmek için çoğu tiyatro borç harç vergilerini ödemeye çalıştı ya da taksitlendirdi. Alacakları da garanti değil. Komisyon kimlere verecek belli değil. Başvuramayan da bildiğim epey tiyatro var. Zaten başvuru koşullarının en acısı tiyatro olmandan ziyade borçsuz bir şirket olman. Haliyle biraz önce de bahsettiğim gibi borçsuz, TİYATRO OLMAYAN AMA TİYATRO PROJESİ YAPANLAR BAŞVURU YAPABİLDİ. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile defalarca görüşüldü, yerel yönetimlerin kapıları aşındırıldı ama elde edilmiş bir kazanım ne yazık ki yok. Bazı belediyeler açık hava festivalleri yaptı, onlarda da tüm tiyatroların yer alması mümkün değil. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ile yapmış olduğumuz toplantı oldukça umut vericiydi, bu hafta tekrar görüşülecek. Seçim zamanı bahsi geçen kültür sanat destekçiliğini hep birlikte göreceğiz. Hep bir ağız Her şey çok güzel olacak demiştik, değil mi? Bugünü yöneticiler güzelleştiremeyecekse... Eğer yarına kalırsak... Gerisini BİZ güzelleştiririz, güzelleştireceğiz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gokce-irtenle-kendimiz-gibi-olmanin-mutlu-dunyasinda-kendin-gibi/", "text": "Yazar ve illüstratör Gökçe İrten'in kaleminden: Kendin Gibi, İrten'in sıcacık renkleriyle bizi kendimiz gibi olmanın mutlu dünyasına götürüyor. Unutma, herkesin bir şeyleri yapma şekli başka. Hiçbir şeyi başaramadığını düşündüğün zamanlar oluyor mu? Herkesin senden daha iyi olduğunu düşündüğün zamanlar?.. Peki herkes her şeyi çok iyi mi yapıyor dersin? Hepimizin kendine özgü yetenekleri olduğunu, kusur sandığımız şeylerin bazen avantaja dönüşebileceğini, en iyi olmak zorunda olmadığımızı, hayvanlar aleminden örneklerle tatlı tatlı okumak sana çok iyi gelecek. Sanatçı, illüstratör & yazar ve çiçeği burnunda anne Gökçe İrten, lisansını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, yüksek lisansını Sabancı Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı bölümünde tamamladı. Tezini 'Çocuk Resimli Kitaplarının Tasarım Prensipleri' üzerine yazdı. Central Saint Martins, Londra'da çocuk kitabı illüstrasyonu üzerine eğitim aldı. 2019 yılında Aydın Doğan Çocuk Kitabı İllüstrasyonu başarı ödülü kazandı. Yazıp resimlediği kitaplar İngilizce, İspanyolca, Almanca, Çince, Korece gibi çeşitli dillere çevrildi. 2017 ve 2022'de iki kişisel sergi açtı. Yurtiçi ve yurtdışında karma sergilere katıldı. Apple, Unilever, SAP, Pera Müzesi ve Sabancı Üniversitesi gibi kurum ve markalarla iş birlikleri yaptı. 2020 yılında, Anadolu desenlerinden ilhamla, günlük yaşama sanat parçaları ekleme prensibiyle yola çıktığı el yapımı porselen markası Goho'yu kurdu. Multidisipliner sanatçı, çalışmalarına İstanbul'da devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gokce-yavas-onaldan-anneligin-matrak-kitabi-anne-bak/", "text": "İçimdeki Buhranlar adlı kitabında içimizdeki buhranların gönüllü sözcülüğünü üstlenen Gökçe Yavaş Önal, Anne Bak! ile bu kez hamilelik ile çocuk sahibi olma sürecinde bir kadın olarak neler yaşayıp hissettiğini mizahi bir dille çizgilerine taşıyor. Bir annenin haklı ama bir o kadar da komik isyanı... Hayatımızın miladı artık çocuk. Annelik kimliğiyle birlikte hızla değişen hayatından renkli kesitler paylaşan sanatçı, toplumun kadına yüklediği rollerin yanı sıra hurafe, dedikodu ve önyargıların, üzerinde yarattığı baskıyı ve dayatılan mükemmellik algısını da komik bir perspektiften ele alarak anlatıyor. Onun çizgilerine de kalemine de bayılıyoruz. Yazar Gökçe Yavaş Önal, Anne Bak! kitabı ile zaten yeterince kirlenen dünyaya masum bir bebek getirme ikileminden hem fiziksel hem de duygusal anlamda anneliğe hazır olup olmama sorunsalına; hamileliğin yorucu ama bir o kadar da tatlı sürecinden bebeğin ilk kez kucağa alındığı o unutulmaz anlara; lohusa sendromundan babalık müessesesi ve diğer aile büyükleri ile ilişkilerdeki gelgitlere; bebeğin, dünya için küçük ama ebeveyn için büyük önem taşıyan ilklerinden bebeğin göz açıp kapayıncaya kadar çocukluğa terfi etmesine kadar pek çok şeyi; kısaca anneliğin binbir halini sayfalarına taşıyor. Anne adaylarının ve elbette müstakbel babaların zihinlerini meşgul eden pek çok sorunun yanıtını kahkahalar eşliğinde veren bu matrak kitap, yıllar önce benzer deneyimleri yaşayan kıdemli anne-babalara da anılarını neşeyle yad etme fırsatı sunuyor. Anneliği, kimilerinin ısrarla savunduğu gibi kutsal bir görev gibi görmeyip, tamamen içgüdüleriyle hareket etmeyi tercih ettiğini söyleyen Gökçe Yavaş Önal; anneliğin biraz da yolda öğrenilen bir şey olduğunu ve anne-çocuk ilişkisinde yaşanan her şeyin aslında kendiliğinden geliştiğini ifade ediyor. Annelik çok güzel, gelsenize!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gokhan-akcuradan-cumhuriyet-doneminde-turkiyedeki-eglence-anlayisina-cok-sesli-bir-bakis/", "text": "Araştırmacı yazar Gökhan Akçura, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı Yıldızların Altında Cumhuriyet Döneminde Türkiye'de Eğlence Yaşamı, sinemadan müziğe, danslardan şenliklere Türkiye tarihine çok hareketli ve çok sesli bir bakış atıyor. Eğlence kültürü üzerinden farklı bir okuma... 500'den fazla görsel ile toplumsal tarihimizin yanı sıra bireysel tarihimize de ışık tutan bir rehber adeta. Yıldızların Altında Cumhuriyet Döneminde Türkiye'de Eğlence Yaşamı, yepyeni bir kimliğin inşasının eğlence tarihine yansımasını ele alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gokhan-erarslan-yazdi-tiyatro-oluyor-diye-ciglik-atanlara-inat-bu-sanat-yasamaya-devam-edecek/", "text": "Theo Angelopoulos'un muhteşem filmi Ulysses Gaze Ulis'in Bakışında beni derinden etkileyen bir sahne vardır. Saraybosna'da savaşın hüküm sürdüğü yıllarda, insanlar kör bir kurşunla ölmemek için mücadele ederken, harabeye dönmüş şehirde sanatçılar her şeye rağmen konser verip tiyatro yapıyorlardı. Müthiş bir sahnedir bu. Pandemi boyunca o sahne defalarca kez gözlerimin önüne geldi. Tıpkı o filmdeki gibi sanki, bizler de şu an amansız bir savaşın içindeyiz ve her şeye rağmen sanat yapmaya çalışıyoruz. Kabul etmek gerekir ki, şehirler yerler bir olmadıysa da, yakında harabeye dönecek pek çok tiyatro mekanının ardından benzer bir sahneyi yaşamak durumunda kalabiliriz. Bazı sahneler kapanmaya başladı ne yazık ki. Çok üzücü. Sahnede icra ettikleri mesleklerine karşılıksız gönül verenler aylardır para kazanamıyor maalesef. Peki biz bu noktaya nasıl geldik? Covid-19 salgını bu durumun sebebi değildir bana kalırsa. Sonucudur. Yıllardır süregelen saçmasapan kavgaların, içi boş tartışmaların, çıkamayan tiyatro yasasının, kurumsallaşamayan tiyatro işletmelerinin, sanatı ve tiyatroyu bir ihtiyaç olarak görmeyen siyasilerin, tiyatroya birkaç ünlü görmek için gelen sözümona entelektüel seyircinin, bu sanatı politik bir araç olmaktan çıkarmaya çalışanların, tiyatroyu salt para kazanma amacıyla yapan sermaye tiyatrolarının ve bu tiyatroların değirmenine su taşıyanların, halktan kopuk tiyatro yapan elitist sanat erbabının, çağın tiyatrosuna uzak kalan akademilerin ve daha daha nicesinin bu kaçınılmaz sonda payı vardır. Şu an gemi su alıyor. Battı batacak. Mevcut durumuyla yeni sezonda pek çok tiyatro iş yapamayacak. Kiralar, telifler, nakliye, yevmiye bedelleri, tasarım bedelleri, dekor-kostüm giderleri, depo vd. pek çok kalemi özel tiyatroların şu şartlar altında karşılaması çok zor. Ben salgının başından beri bir şeylerin değişeceğine dair umut taşımayanlardanım. Umarım bu süreç bir şeylerin değişmesine vesile olur. Zihniyet değişimine yani. Umarım ben yanılırım. Tiyatro inatçı bir sanattır. Tiyatro ölüyor diye çığlık atanlara inat, bu sanat yaşamaya devam edecektir. Her şeye rağmen buna inanmak istiyorum, kendimi inandırmak istiyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gokhan-yavuz-demir-ile-kesin-doneceksiniz-ve-don-quijote-uzerine/", "text": "KHK'li olmak gibi bir prangayla hayat mücadelesi veren ve bu mücadeleyi de kalemiyle sürdüren bir yazarla birlikteyiz. Sevgili Gökhan Yavuz Demir'le kısa romanı Kesin Döneceksiniz ve okuruna her daim söyleyecek sözü olan Don Quijote üzerine konuştuk. Yazmanın zorluğu ve hazzı, sözün gücü, konuşmaya değer kütüphanesi ve minik dostları da ister istemez sohbetimize sızdı. Söyleşinin girişini uzatarak vaktinizi almayalım çünkü yolumuz uzun ve ırmak çağıldıyor. Evet, söylediğin gibi yarım asrı deviriyorum. Fakat bunu saklayacak veya bundan utanacak değilim. Aksine yaşlı bir yazarın daha tecrübeli ve bilge olacağına dair boş bir önyargıdan belki faydalanırım diye de umuyorum. Madem benzetmeyi futbol üzerinden kurduk bir kere, oradan devam edelim. Her futbolsever çoğu kez sahada yaşananların soyunma odasında konuşulan ve planlananlardan farklı cereyan ettiğini bilir. Sahadaki oyunun stratejilerden ve taktiklerden daha farklı ve öngörülemez bir ruhu ve kaderi vardır. Hayat da bir oyundur ve bütün oyunlar gibi hayat da öngörülemezdir. Bizler neler tasarlarsak tasarlayalım, neler planlarsak planlayalım, her şey bir süre sonra olduğu şekilde olmaya başlar ve çoğu kez bir bakmışsınız kendiniz de kendi hayatınızın bir seyircisine dönüşüvermişsiniz. Saha koşulları ve oyunun gidişatı bizim planlarımızı önceler ve şekillendirir. Zaten büyük teknik direktörler de, tıpkı büyük hayat bilgeleri gibi, bunu çok iyi bildikleri için kendi planlarını sahadaki oyuna dayatmaktan ziyade planlarını sahadaki oyuna göre revize edip, oyunun iradesine boyun eğerler. Bu anlamda meydan muharebelerindeki generallerden, tuval başındaki ressamlardan, saha kenarında saç baş yolan teknik direktörlerden çok da farklı değildir roman yazmak niyetinde olan bir yazarın yazma tecrübeleri. Doğrudur, on beş yaşında roman yazmaya, daha doğrusu hayatımı yazı yazarak kazanmaya karar verdim. Ama o vakitler taşradan gelen bir memur çocuğunun koltuk altındaki dosyayı hemen yayınlatabileceğine dair safiyane hayallerim vardı. Gider bir yerde sessizce romanımı yazar, sonra o yazdığım romanı yayınlatır ve hayatımı böyle kazanarak birbiri ardına romanlar yazarım diye düşünüyordum. Cehalet hakikaten insanı daha mutlu ve huzurlu kılıyor. Fakat çok geçmeden bir üniversite öğrencisiyken bu işlerin böyle olmadığını anladım. Hem arenada beni koruyacak entelektüel zırhlara, hem ilişkilere, hem de fark yaratabileceğim bir donanıma ihtiyacım vardı ve hepsinden mühimi, evvela hayatta kalmalıydım. İşte o zaman akademik bir kariyer yapmam gerektiğini kavrayıverdim. Neticede birden yaşıtlarımın aksine kendimi romanımı değil, doktora tezimi yazarken, doktora tezimi yazarken de kullandığım literatürü tercüme ederken buluverdim. Daha roman yazmaya hiç teşebbüs edememişken bir süre sonra önce çevirmen, ardından da doçent oluvermiştim. Artık roman yazarım derken de üniversiteden ihraç edilip işsiz kalınca birden eleştirmen oluverdim. Kendim kitap yazamıyordum ama hayatta kalmak için yazarlar ve kitaplar hakkında yazılar yazıyordum. Saha kenarında istediğim kadar yırtınayım, sahada oyun hiç öngörmediğim şekilde cereyan ediyordu. Kısacası zaman zaman kendi küçük dünyamda pek çok şeyi planladım ama çoğunlukla kendimi o planlardan çok başka işlerle iştigal ederken buldum. Bunun için de tasarladığım ilk romanın aksine kendimi üç günde Kesin Döneceksiniz'i yazarken bulduğuma hiç şaşırmadığım gibi, bunu bayağı normal de karşılıyorum. Hayatın olağan akışı tam da böyle bir şey işte. Ne kadar buluş değeri taşıyor bilmiyorum ama çoğu fikri köpekleri sabah, akşam veya sabaha karşı gezdirirken buluyorum. Onlar her yeri koklaya koklaya telaşsızca yürürlerken insanın kendi içine dönmeye ve düşünmeye fırsatı oluyor. Henüz küçük fragmanlarını yazdığım Geleneğin Dehası fikri beni mesela bir sabah saat üçte Çapul'u boş sokaklarda gezdirirken buldu. Kesin Döneceksiniz'de ise keşif partnerim Kocabaş idi. Bir akşam üzeri Kocabaş'ı gezdirirken aklıma hiç tanımadığım birinin ağzına Don Quijote ile vurma fikri geldi. Bu fikri çok sevdim ama işin doğrusu bu fikirle ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Kime vurduğu hala meçhul olsa da bir süre sonra, belki de bir sene sonra Don Quijote'yi yazılış amacına uygun olarak kullanan Refik Çavuş belirmeye başladı. Sanırım bir sene de bu final sahnesi ve Refik Çavuş'la geçti. Üç günde yazılan o metin, belki de hiç yazmayı denemediğim için olsa gerek, kendini sandığınızdan çok yavaş açtı. Fakat nihayet yazmak için masaya oturduğumda, aslında o final sahnesi ve Refik Çavuş'tan daha fazlasını derinlerimde bir yerlerde bildiğimi anladım. Yine de yazma aşaması sancılıydı. Mesela Refik Çavuş benim tahmin ettiğimden daha çabuk avukatın yazıhanesinden çıktığında ben de apışıp kaldım. Ama Çavuş yine de bir biçimde benim istediğim o final sahnesine ulaştı ve bir yazar olarak ilk defa o sahnede ben de Don Quijote'yle kimin ağzına vuracağımızı görmüş oldum. Bir oyun olarak benim hayatım, hiç kuşkusuz benim tercihlerimden ve karakterimden bağımsız şekillenmiyor, fakat çoğu kez benim öngördüğüm bir şekilde de şekillenmiyor. Oyunu ve hayatı birbirine benzer ve mucizevi kılan belki tam da budur, kim bilir... Eski bir meslektaşımın benim için, O kadar çok roman okudu ki şimdi de hayatı bir roman kahramanı gibi yaşıyor, dediğini duydum. Evet, herkes kendi hayat hikayesinin baş kahramanıdır ama sanırım ben pek çok insanın hayatından daha fazla roman kahramanı gibi yaşıyor olabilirim. Bu da en az roman yazmak kadar keyifli ve heyecan verici benim için. Gabriel Garcia Marquez, eşi Mercedes, çocukları Gonzalo ve Rodrigo'yla Acapulco kumsallarında yapacakları kısa bir tatil için direksiyon başındayken, yıllardır başlangıcına bir türlü karar veremediği için bitiremediği ve sonunda farklı isimle, ona ününü kavuşturacak romanının başlangıcını bulmuş, sonra daktilo başına oturduğunu söylemişti. Yeni İnsan Yayınevi'nden çıkan Kesin Döneceksiniz de önce kafanda tamamlanıp sonra yazıya geçti o halde. Ah, Gabo ile aynı cümle içinde yer almak bile nefes kesici! Ama elbette onun muazzam yazma serüveniyle benim sefil yazma serüvenim arasında dağlar kadar fark var. Benim tecrübemde bir başlangıç yoktu, aksine sadece bir son vardı. Sadece çok bunalmıştım ve Filiz'e bahçede dert yanıyordum. O da git ve yaz, dedi. Ne yazacağım hakkında onun ne kadar fikri varsa, aslında benim de o kadar fikrim vardı. Ama onu dinledim, zaten şu hayatta ne zaman onu dinlediysem sonuç iyi oldu. Yazı masamın başına geçtim, bilgisayarda boş bir word dosyası açtım. Boş sayfaya bir süre baktım ve yazmaya başladım. O çok iyi bildiğim sona nasıl gideceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Biraz yazar ve rahatlarım diye düşünüyordum. Ama sonra ipleri eline Refik Çavuş'un aldığını fark ettim ve o anda bu kitabı artık bitireceğimi biliyordum. Yazdıkça her şey benim için daha açık hale geldi. Öngördüğüm bir hikayeyi hiç öngöremediğim biçimde yazıverdim. Hikaye ancak bittiğinde kafamda açıklığa kavuştu. Hepsi bu. O alıntıları bile ancak kitap bittikten sonra bulup metnimin başına koydum. Çünkü bütün yazım süreci o kadar plansız ve öngörülemez gerçekleşti. Ben içinde bu kadar belirgin bir pencere metaforu olan bir metin yazdığımı ancak ikinci günün sonunda fark ettim. Sadece o yaz Rilke ile Rodin'in ilişkisini anlatan harika bir kitap okumuştum. Ve kitapta da Rilke'nin o şiirinden alıntılar vardı. Okuduğumda çok etkilenip şiirlerin tamamını bulmuştum. Sonra o şiiri okurken, Gabo'nun da bu şiiri okumuş ve benim de doktora tezimde atıf verdiğim Kolera Günlerinde Aşk'taki pencere tadında çay metaforunu Rilke'den kendine mal etmiş olabileceğini düşünmüş ve bir yazıda kullanmak için not etmiştim. Kısmet Kesin Döneceksiniz'eymiş. KHK dediğiniz garabet aslında tam da insanın penceresini yıkmak için tasarlanmış bir şeytan icadı! Ben aslında bu süreçte penceremi muhafaza etmeye, dünyaya ve hayata ısrarla kendi penceremden bakabilmeye çalıştım. Ama yaşadıklarımız ve hala yaşamaya devam ettiklerimiz düşünüldüğünde, bence bir toplum olarak hepimizin penceresinden görünen manzara değişti. Bazılarımız Eflatun'un mağarasındakiler gibi karanlıktaki gölgeleri, bir Karagöz-Hacivat perde oyunu izler gibi izlemekten çok memnun, bazılarımız pencereden gördüklerini yürekleri kaldırmadığı için perdelerini çekmeyi tercih ediyor, bazılarımız da birilerinin bu manzaradaki çöpleri süpürmesini bekliyor. Bense penceremden gördüklerimi anlamaya ve hepimizin hikayesine dönüştürmeye uğraşıyorum. Bunun için de kütüphaneme ve çalışma masama sığındım. Penceremden gördüğüm ise kendisine kıyan ve cinnet geçiren bir toplumun acımasızlığı. Bu manzarada şahit olduklarım ise hayat kadar çoğul. İçinde ihanet de var, dayanışma da; düşmanlık, kıskançlık ve görmezden gelme de var, dostluk, vefa ve şefkat de. Kısacası Yunus Emre de Rilke de Kundera da Cercas da haklılar. Hayata dair bütün tecrübemiz, yaşamak dediğimiz o yorucu oyun, aslında hep penceremizin önünde gördüklerimizle ilişki kurma tarzımızca belirleniyor. Yaşamak aslında kendi pencereni inşa etmek, onu muhafaza etmek ve daima o pencereden gördüğün manzarayı güzelleştirmek için çabalamaktan ibaret. Sanmıyorum. Meslektaşlarımla, onlara sert cevaplar verecek bir ilişkim kalmadı bir süredir. Hatta bence daha doğru ifade eski meslektaşlarım olabilir. Çünkü bence son yedi senedir meslektaş bile değiliz. Yedi senedir hiçbir yere yaslanmadan hayatta kalma mücadelesi veriyorum ve inanın tek yeteneğim doçent olmak olsaydı hayatta kalamazdım. Hiçbir zaman bir devlet memuru olduğumu düşünmemiştim ama yedi senedir gerçekten de serbest piyasa koşullarında üstelik de KHK'lı olmak gibi bir prangayla hayat mücadelesi veriyorum. Bu sebeple bütün bunlar yaşanırken hiçbir şey olmamış gibi sınıfta Arendt veya adalet anlatan ve aybaşında maaşını alan eski meslektaşlarımla artık meslektaş değilim. Dolayısıyla asıl mesele hayatta kalmak iken, kimseye laf yetiştirecek veya sert cevaplar verecek halim de enerjim de vaktim de yok. Belki bütün bunlar yaşanmasa Dilin Belirsizliği'nin devamı olacak Artı Anlam'ı veya Türk Dil Reformunu ve Güneş-Dil Teorisini anlatacağım Türkçenin Pirus Zaferi'ni yazabilirdim fakat ben Ekmek Parası Yazıları'nı yazdım. Çünkü ekmeğimin derdindeyim ve şükürler olsun ki ekmeğimi de entelektüel birikimimle taştan çıkarıyorum. Don Quijote zaten bir defa okumakla bitirebileceğiniz bir kitap değil. İnsan, hayatın içinde onu bir kez tanıdı mı dönüp dönüp okumak istiyor. Bazen baştan sona, bazense sizin yaptığınız gibi rastgele açıp içinden bir pasaj veya bir sayfa. Ama her defasında kitap size daha önce hiç göstermediği bir yüzüyle karşınıza çıkıyor. Nedeni de size söyleyeceklerinin veya öğreteceklerinin zaman içinde hiç tükenmemesi. Don Quijote bir kahraman. Hatta kahraman gibi bir kahraman. Fakat bizim Refik Çavuş veya bendeniz asla kahraman değiliz. Refik Çavuş, yer yer hepimizin olabileceği gibi, bezgin ve biraz da mızmız bir karakter. Beklemeyi, beklerken de sızlanmayı ve şikayet edinmeyi alışkanlık haline getirmiş. Bu da onun hayata tutunma tarzı. Büyük fırtınaların içinde hiç hasar görmeden her şeyin kendiliğinden geçeceğine dair tuhaf bir inancı var. Ama hayat öyle bir şey değil. O da Don Quijote kadar büyük bir okur, fakat Refik Çavuş bence daha ziyade Batı Edebiyatının başka bir büyük okur karakterine benziyor. Hamlet'e. Yahut daha doğru bir ifadeyle Refik Çavuş Don Kişotlaşmış değil de basbayağı Hamletleşmiş bir karakter. Belki de bu nedenle itici ve sevimsiz. Bana gelince, ben hiçbir zaman yel değirmenleriyle savaşmak gerektiğine inanmadım. Yel değirmenleriyle savaşmaktan ziyade, yel değirmenlerini teorize etmek veya hikayeleştirmek bana hep daha cazip geldi. Belki umudumla Don Quijote'ye, umutsuzluğumla da Refik Çavuş'a benziyorum. Belki de sürekli o ikisi arasında gidip gelen bir faniyim. Bu sebeple yel değirmenleriyle savaşmak konusunda çoktan Hamletleştiğimi itiraf etmeliyim. Umutlanmak herkes gibi beni de hem korkutur hem de korkutmaz. İşin aslı umut olmadan olmaz. Çünkü umut hayata anlam atfettiğimiz değerlere dair bir beklentidir. Bu sayede yaşamaya devam ederiz. Fakat elbette hayat da sürekli umut ettiğimiz gibi devam etmez. Hayatın en büyük ironisi de budur: biz ısrarla umut ederiz, hayat da ekseriyetle o umutlarımızı dümdüz eder. Bu cehalet festivali yüzyılda elbette umutlanmak pek de mümkün değil. Ama bütün bu cehalet ve felaketten de yine umutlarımızla sıyrılacağız. Umutlarımızı dile getiren ve gerçeğe dönüştürecek yeni metaforlarla... Bu anlamda hem iyimserim hem de kötümser. Uzun vadede çok iyimserim, umutluyum; çünkü insanlık kendi ahmaklıklarını aşabilecek ve ardından da yeni ahmaklıklar inşa edebilecek kadar zekidir. Kısa vadede kötümserim, umutlarım dile getirilemeyecek kadar cılız; çünkü iyimser olmak için neredeyse hiç sebep yok. Dünyanın geneli için söylüyorum, nihayetinde bugünleri anlatan büyük sanat eserleri, teorileri yine ortaya koyacağız ve mutlaka yeni bir toplum sözleşmesi düzenleyip yeni metaforların hayat verdiği artı anlamlar yaratıp bambaşka saçmalıklar içinde debelenmeye devam ederek varoluşumuzu sürdüreceğiz. Genelde insanlıktan, özeldeyse memleketten umut kesilmez. Fakat kısa vadede hiçbir şeyden umudum yok. Mesela göreve iade konusunda hiç umudum yok. Elbette kesin döneceğiz. O nedenle ifadene kızmıyorum. Geçtiğimiz Eylülde Eskişehir'de Kesin Döneceksiniz üzerine Ertuğrul Uzun ve Kasım Akbaş ile söyleşmiştik. Orada Kasım yazarken hiç farkında olmadığım bir şeye dikkatimi çekti. Dedi ki Ya hu 'kesin döneceksiniz' gibi masum ve iyi niyetli bir ifade nasıl bu kadar öfke yaratabilir? Haklı. Aslında hakikaten çok masum ve iyi niyetle dile getirilen bir ifade. Fakat ne bileyim, insan bunu lüzumundan fazla işitince ve neticede de hiçbir şeyin değişmediğini görünce sinirleniyor galiba. Aslında komik bir ifade. İnsan çok rahat bunu gülerek geçiştirebilir. Ama Refik Çavuş da ben de bazen hayatı tiye alamayacak kadar ciddiye alıyoruz galiba. Belki ilk zamanlar yahut Anayasa Mahkemesi'nin lehimize verdiği o herkesi bağlayacak kararından sonra kendimi kürsüde ders anlatırken hayal etmiş olabilirim. Ama hepsi bu kadar. Çünkü hayat mücadelesi verirken insanın böyle boş hayallere kapılması veya gerçekleşmeyecek umutlara bel bağlaması çok da sağlıklı değil. Çünkü netice belli: sert bir düşüş, hızla çakılma ve büyük bir hayal kırıklığı. Aslında üniversiteye dönüp dönmemek çok da umurumda değil. Çünkü üniversiteye ihtiyacım olmadığını çoktan gördüm. Birçok mecrada ders anlattım, hala da anlatıyorum. İhraçtan sonra da pek çok öğrencim oldu. Kafa olarak akademiden çoktan uzaklaştım. Evet, bir gün döneceğim; bunu zaten hepimiz biliyoruz. Fakat ben hiç dönemeyecekmiş gibi yaşamaktan ve mücadeleyi gevşetmemekten yanayım. İlk başlarda yaşadığımız şey o kadar anormaldi ki insan zihni bunu ancak arızi, geçici bir durum olarak anlamlandırabiliyordu. Sonra bir aydınlanma yaşadım ve bu durumun arızi değil, asli olduğunu anladım. O günden beri ne zaman dönerim, dönersem ne yaparım vb sorularıyla zihnimi hiç meşgul etmedim. Zaten normalde benim gündemimi bu sorular belirlemiyor. Belki de bu sebeple en çok Ertuğrul ve Kasım'la yan yana olduğumda kendimi iyi hissediyorum. Çünkü biz üç kader yoldaşı, üç kafadar, beraberken bu meseleleri çok konuşmuyoruz yahut da konuşsak bile bir süre sonra bu konu gündemimizden hemen düşüyor ve yerini yazdıklarımıza, çevirdiklerimize, okuduklarımıza bırakıyor. Elbette onların hissiyatları adına konuşamam, belki benden farklı düşünüyorlardır fakat ben bir tek onlarlayken bu manada rahatım. Çünkü onlara nazaran daha içe kapalı ve daha asosyal bir hayat sürüyorum. Bu meseleyi bana ancak aile dostları, akrabalar, eski meslektaşlar ve okurlarım sorup hatırlatıyor. Muhtemelen dışarıdan öyle görünüyor. Ve sevenlerimiz de ilgilerini göstermek için ne zaman döneceğimizi sorup, ardından da kesin döneceksiniz diye teselli ediyorlar. Oysa üniversiteye ne zaman döneceğim sorusu ya hiç umurumda değil yahut da sadece Ertuğrul ve Kasım ile konuşabileceğim kadar mahrem bir konu benim için. Açıkçası bendeniz üniversiteyi çoktan unuttum. Ağır Ceza'da beraat etmeme ve Anayasa Mahkemesi'nin ortada suç yok kararına rağmen OHAL Komisyonu başvurumu reddetti. Böylece altı senedir ilk defa hukuk yolu açıldı. Ben de mahkemeye gittim. Fakat Ankara 20. İdare Mahkemesi başvurumu reddetti. Oysa geçen ay Ankara 21. İdare Mahkemesi benimkine benzer durumdaki başka barış imzacısı meslektaşlarımın başvurularında iade kararı verdi. Bu bir ilk. Anlaşılan 20. İdare Mahkemesi ret kararı verirken, 21. İdare Mahkemesi de iade kararı verecek. Dilin Belirsizliği'nin yazarının memleketle imtihanı! İşte böyle zamanlarda eş dost öfkelense de beni bir gülme tutuyor. Böyle bir saçmalığın içinde ret almışım iade almışım, üniversiteye dönmüşüm dönmemişim, çok da fark etmiyor. Benim daha acil dertlerim var: teslim etmem gereken tercüme, yetiştirmem gereken yazılar, yazabilmem için evvela okumam gereken kitaplar ve anlatacağım dersler. Sanırım bir gün üniversiteye iade edileceğim ve o gün göreve başlama dilekçemle beraber emeklilik dilekçemi de vereceğim. Galiba tek ve en büyük hayalim bu. Sözün gücüne inanmasam yazamam. Fakat sözün gücünün de sınırları var. Bir kere söz etkin olabilmek için her şeyden evvel bir kulağa, yani bir muhataba ihtiyaç duyar. İşitilmeyen, dinlenilmeyen, ciddiye alınmayan veya bağırış çağırışla susturulmaya çalışılan sözün an için ne hükmü olabilir ki! Ama eğer söz anlamlı bir içeriğe sahipse, işte o söz belki yüz sene sonra bile olsa muhatabını bulur ve şüphesiz ki işte o vakit o söz dünyayı yerinden oynatabilir demektir. Bugün için sözümü söyleyebileceğim mecra bile neredeyse yok. Bütün toplumun tek sesliliğe mahkum olduğu bir zamanda, sadece herkesle bir ağızdan bağırıp aynı ezberleri heyecanla tekrar edenlerin sözleri kendilerine bolca kanal veya medyum bulabiliyor. Bugün için sözümün gücü olsaydı hakikaten, o vakit yazdıklarımı insanlar açıkça paylaşırlar veya överlerdi, oysa sadece bu övgüleri sosyal medya hesaplarımdaki direkt mesaj kutusuna yolluyorlar, yani kimseye duyurmadan övmeyi tercih ediyorlar. Bütün toplumun birbirinden farklı sözlerinin, tek bir sözün tepeden inme zart zurtları arasında nasıl güçsüz ve duyulmaz kaldığının daha iyi bir örneği olabilir mi! Ama benim sözümün bir hükmünün olup olmadığını ancak yüze sene sonra birileri kıymet verip okurlarsa anlayabiliriz ki bunu asla bilemeyeceğiz. Ben yazma türleri arasındaki ayırıma hiç itibar etmedim, etmem de. Bana göre iyi yazı ve kötü yazı vardır. Bir yazı özenle yazıldıysa iyidir. Bu edebiyatta da böyledir akademide de. Türkiye'de insanlar hangi meslekten oldukları fark etmeksizin çoğunlukla ana dillerinde yazı yazamıyorlar. Mesela akademisyenlerin çoğu yazı yazmayı bilmez. Hatta basbayağı kötü yazarlar. O kadar ki ne yazdıkları anlaşılmaz. Yani kötü bir Türkçeyle özensiz yazmayı bilimsel ve akademik yazma sanırlar. Bu nedenle kamuoyunda böyle bir yanılgı var. Oysa insanın ne yazdığından bağımsız bir meseledir yazmak. Hangi türde yazarsanız yazın, evvela anlatacağınız içeriğe en uygun üslubu bulmanız gerekir. Mesela bir gazeteye, bir dergiye, bir siteye, bir derlemeye hep aynı üslupla ve aynı uzunlukta yazamazsınız. Mecra değiştikçe üslup da değişir. Aynı konuda mesela üç bin vuruşluk yazıyla, beş bin veya on beş bin vuruşluk bir yazı aynı şekilde kurgulanıp aynı üslupla yazılamaz. Konu, mecra ve üslup arasında denge gözetmeyi beceremiyorsanız zaten yazı yazmayı bilmiyorsunuzdur. Dilin Belirsizliği'ni de Kesin Döneceksiniz'i de aynı özen ve aynı dil hassasiyetiyle yazmaya çalıştım. İkisinde de asıl amacım okunabilir ve anlaşılabilir bir metin yazmaktı. İnsan anlatacağı şeyi kendi anlamamışsa elbette başkasına da anlatamaz. Sanırım önce kendi meselemi iyi anladım ve ardından da dilim döndüğünce anlatmayı denedim. Hep söylediğim gibi kötü ifade edilmiş iyi fikir olmaz. Kötü yazılmış hiçbir metni okuyamam. Asgari dürüstlük gereği de bir okur olarak tercih etmediğim metinlerin benzerini yazamazdım. Başka yazarların bir okur olarak bana göstermedikleri saygıyı, gücüm yettiğince bir yazar olarak ben okurlarımdan esirgememeye çabalıyorum. Bana göre yazmanın, bilhassa da bahsettiğim o özenle yazmanın kendisi zor. Yazmak zaten bir fiil olarak zor. Her metnin yazma aşamasında önünüze yığdığı kendince dağ gibi zorlukları var. Yazarsanız bunları tek tek halletmek ve aşmak zorundasınız. Eğer o dil bir okur olarak size şırıl şırıl ve gürül gürül geliyorsa, o zorlukların hatırı sayılır bir kısmını bir yazar olarak alt etmişim demektir. Kesin Döneceksiniz'de etkisini güçlü bir şekilde hissettiren Don Quijote'nin senin için büyük bir önem taşıdığını biliyorum. Selahattin Özpalabıyıklar da bu kitap için Don Quijote Türk edebiyatında, belki dünya edebiyatında da daha önce hiç bu kadar doğru işlevle kullanılmadı. diyerek yerinde bir saptamada bulunuyor. Don Quijote'nin sendeki yerini sorsam cevabının bir kitaba sığacak uzunlukta olacağını da biliyorum. Yine de sormak ve mümkünse çok da uzun olmayan bir cevap almak isterim. Don Quijote benim için kutsal bir kitaptır. Hem bir okur olarak seviyorum, çünkü onu okurken çok iyi vakit geçiriyorum; hem de bir yazar olarak seviyorum, çünkü her an ondan yeni bir şey öğreniyorum. Cervantes bu kutsal metinde o kadar türlü türlü numara çekiyor ki bir yazar olarak başınız her sıkıştığında ondan kopya çekebilir veya ilham alabilirsiniz. Elbette hepsini okumadım, hatta yarısını bile okumamış olabilirim. Kütüphane her şeyden evvel bir entelektüelin çalışma aracıdır. Nasıl bir tesisatçının İngiliz anahtarı, bir bahçıvanın çapası varsa bir entelektüelin de kitapları vardır. Hepsini okumadım ama çalışırken neyi nerede bulacağımı veya hangisine müracaat etmem gerektiğini bilecek kadar da kütüphaneme hakimim. Hayatım kiracılıkla geçtiği için her taşınmada yeni yeni tasnif sistemleri geliştirdim. Elbette bu mucit yanımı en çok artan kitap sayısı ve her zaman yetersiz kalan raflar motive etti. Fakat ömrü hayatımda ilk defa yerleşik hayata geçtim. Üstelik borç harç da olsa eşim Filiz, köydeki evimizin bahçesindeki hayvan damını benim için bir kütüphane yaptı. Yani evden işe gidebileceğim bir ofisim var. Fakat yedi-sekiz bin civarında olduğunu tahmin ettiğim kitaplarımı yine mevcut raflara sığdıramadım. Bu sebeple yeni bir tasnif sistemi üzerinde çalışıyorum. Normalde teori ile kurgu kitaplarını ayırıyorum. Rafların yarısında sosyoloji, felsefe, tarih, psikoloji, linguistik, edebiyat teorisi, sanat kitapları, diğer yarısında da roman, hikaye, deneme, şiir kitapları durur. Bu sefer sırf bir rafı sözlüklerime ayırdım. Yine teori ile kurguyu ayırdım fakat daha büyük bir rafı en sevdiğim ve en çok kullandığım yazarlar ve metinlerle doldurmaya karar verdim. Yani aynı rafta Derrida, Refik Halid, Eco, Çetin Altan, Cioran, Pessoa, Gabo, Dovlatov, Manguel, Shakespeare vb yan yana duracak. Ayrıca Don Quijote ve Alice kolleksiyonlarımın olduğu ayrı bir raf daha var. Ama henüz tam manasıyla yerleşemedim. Sorunuzun asıl cevabı tamamen yerleştiğimde meydana çıkacak. Sığdıramadığım kitapların çaresizliğiyle her an yeni bir tasnif metodu geliştirebilirim. Kabaca elimdeki Don Quijote nüshaları şu dillerde: Türkçe, İspanyolca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rusça, Bulgarca, Danca, Felemenkçe, Maltaca, Portekizce, Çince, Farsça, Uygur Türkçesinde, Arnavutça, Macarca, Lehçe vb. Bazı dillerde iki veya üç farklı baskı da var. Ayrıca tam metin olmasa ve çocuk uyarlaması olsa da Fransızca, Yunanca, Arapça, Japonca baskılar da mevcut. Elbette özel illüstrasyonlu baskılar da bulunuyor. Hiçbirini satmadım. Zaten satsam da alacak bir başka manyağın olduğunu sanmıyorum. Elbette Avrupa'da sahaflarda gördüğüm ve aklımda kalan on sekizinci yüzyıl baskıları oldu. Fakat hala Osmanlı Türkçesinde bir Don Quijote'm yok, çok da dert değil. Çünkü bu bir keyif meselesi. Koleksiyonumdaki her nüshanın bir hikayesi var. Bazılarını ben gezdiğim ülkelerde aldım, bazılarını dostlarım gittikleri ülkelerden benim için getirdiler, bazılarınıysa hiç yüz yüze tanışmadığım sosyal medyadaki arkadaşlarım kargoyla yollama nezaketini gösterdiler. Bu sebeple ben koleksiyonuma baktığımda eksik dilleri veya baskıları görüp hayıflanmak yerine, mevcut nüshaların hikayelerini hatırlamayı tercih ediyorum. Sanırım bir koleksiyonun tadı ancak böyle çıkarılabilir. Kendisinin yapması gerektiği halde yapmadığı şeyi ve ne yapması gerektiğini ve aslında bunun neden mutlaka yapılması gerektiğini düşünürdü herhalde. Çünkü bir yazarın başka yapacağı bir şey yoktur. İşsiz ve yalnız kaldı, bütün kapılar yüzüne kapandı diye hiçbir yazar yazmaktan vazgeçemez. Refik Çavuş kesinlikle bunu düşünürdü. Ama onun için de geç değil. Zararın neresinden dönülse kardır. Yazmak için uygun koşulları beklerseniz, Hamletleşip hiç yazamazsınız. Oysa insan, koşulları eliyle bir yana itip önündeki kağıda odaklanıp yazmaya koyulmayı bilmelidir. Seksen sene sonra da olsa Refik Çavuş'un da bunu yapabileceğine inanmak istiyorum. Romana farklı isimlerle giren ve Refik Çavuş'un iç dünyasını anlamak açısından büyük önem taşıdığını düşündüğüm dostlarına da değinmeden bitirmem bu söyleşiyi: Fıstık, Çapul, Toprak, Kocabaş ve Zeynep... Hangisini hangi roman karakterine benzetirsin. Kısa kısa nedenleriyle birlikte açıklarsan sevinirim. Gerçi Zeynep'i Red Kit'teki Rin Tin Tin'e, Toprak'ı da Teksas'daki Profesör Oklitus'a benzetmiyor değilim. Ama soruda çizgi roman demediği için bu benzerlikleri daha öteye taşımaya niyetim yok. Umarım hem sizi tebessüm ettirebilmişimdir hem de bizim çocuklara haksızlık etmemişimdir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gokisafilmfestte-yilin-sanatcisi-zuhal-olcay/", "text": "22-23-24 Ekim 2021 Ordu'da gerçekleşecek GOKISAFİLMFEST, zengin bir programla sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Her yıl büyüyerek devam eden festival kapsamında; bu yıl ulusal yarışmalı bölümün yanı sıra film gösterimleri, sinema sektöründeki deneyimli isimlerin birikimlerini aktardığı çeşitli atölye çalışmaları ve söyleşiler, konser ve masterclasslar olacak. Geniş bir kitle tarafından takip edilen kısa filmlerin yapımını özendirmek, uygun koşullarda gösterimini ve izleyiciye ulaşmasını sağlamak, ülke sinemasına katkıda bulunan yeni sinemacıları desteklemek, kısa filmi tanıtmak, dünyadan ve Türkiye'den gelen farklı kültürlerdeki örneklerini sunmak, bir festival kültürü içinde kısa filmin tartışılacağı platformu sağlamak, sinemaseverlerin keyifle izleyecekleri bir festival geleneği oluşturmak amacıyla Güzel Ordu Kısa Film Festivali ilk olarak 2017 yılında gerçekleştirildi. İlk yılında Karadeniz, ikinci yılında Çocuk Hakları, üçüncü yılında Kadın Hakları dördüncü yılında Adalet temalarıyla düzenlenen Festival'in yarışma bölümü her yıl bir önceki yıldan daha fazla ilgi gördü. Yarışmanın 2021 yılı teması ''Dalga'' olarak belirlendi. Yapılan her şey kendi dalgasını oluşturur. GOKISAFİLMFEST 2021 yılı teması olan ''DALGA'' ile; suyun yüzeyine atılan minik bir taşın oluşturduğu dairesel dalgalar gibi, hayatta ki küçük dokunuşların pozitif etkisini ileriye taşımak için, oluşan dalgalara, sanat aracılığıyla farkındalık sağlamaya ve sinema yoluyla odaklanmaya davet ediyor. GOKISAFİLMFEST Kısa film Yarışması'nda finale kalan eserler için gerekli belgelerin son teslim tarihi ise 10 Ekim 2021. GOKISAFİLMFEST' artık her yıl bir sanatçıya adanacak. Güzel Ordu Kültür Sanat Derneği Kısa Film Festivali bu yıl itibari ile her yıl sanat'a üreterek katkı sağlayan bir sanatçıya adanacak. Bu yılın sanatçısı toplumsal konuları ele alan filmlerde usta oyunculuğuyla adından söz ettiren çok yönlü sanatçı ZUHAL OLCAY oldu. Festival; Zuhal Olcay'ın oynadığıHiçbir Yerde filmi ile açılacak. Festivalde ayrıca Zuhal Olcay Kısa Film Seçkisi katılımcılar ile beraber izlenecek. GOKISAFİLMFEST Yönetim ekibinde;Tevfik Serdar Köksal-Başkan, Uğurcan Ataoğlu- Kurumsal İletişim Direktörü, Mine Alpar-Festival Direktörü, Gülçin Üstünbaş ve H. Sercan Poyraz'da üye olarak yer alıyor. Festivalin 2021 yılı Seçici Kurulu ise Ömür Atay-Yönetmen&Senarist, Müge Turalı-Yapımcı, Ayris Alptekin-Kurgucu, Zeynep Arısoy-Yönetmen, Selim Atakan-Müzisyen, Levent Erden-Akademisyen ve Özge Özacar-Oyuncu olarak belirlendi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/goknil-ozkok-incinin-kitabini-ahmed-adnan-saygunun-cok-sevdigim-eserinden-yola-cikarak-kurguladim/", "text": "Yakın zamanda okurla buluşan İnci'nin Kitabı, değerli bestecimiz Ahmed Adnan Saygun'a bir saygı duruşu. Aynı zamanda viyola sanatçısı ve akademisyen olan kitabın yazarı Göknil Özkök ile sadece bu müzik devini değil, aynı zamanda geçmişten bugüne saklanması gereken değerlerimizi, kültürümüzü ve yazdığı, yazacağı kitaplarını konuştuk. İnci'nin Kitabı serüveni aslında 2015 yılında başladı. O tarihte başka bir yayınevinin benden kendileri için bir kitap yazmamı istemeleri üzerine bu proje üzerine yoğunlaştım. Değerli bestecimiz Ahmed Adnan Saygun'un çok sevdiğim ve çocuklara ulaştırmak istediğim eserinden yola çıkarak kurguladığım öykü ile; hem Türkiye'de çok sesli müziğe atılmış ilk adımları hem de dünya çapında eserleri seslendirilen ve büyük değer gören bestecimizi onların zihinlerinin bir köşesine iliştirmek istedim. O projede çok da güzel bir sürpriz vardı. Ahmed Adnan Saygun'un öğrencisi çok değerli Devlet Sanatçımız piyanist Sayın Gülsin Onay'ın eseri icra ettiği bir CD ile yayımlandı kitap. Fakat ne yazık ki, içerdiği değere ve misyonuna rağmen sessizce, bir yere ulaşamadan bekledi yıllarca. Ve sonunda geçen yıl, on beş yıldır yazarı olduğum Can Çocuk'la yeniden hayata döndürdük İnci'yi. Editörüm sevgili Mehmet'le İnci, küllerinden yeniden doğdu diyoruz. Metni dahil her şey yeniden revize edildi. Sevgili Başak da illüstrasyonlarıyla İnci'yi ve onun dünyasındaki her şeyi, benim yazarken zihnimde gördüğüm renklerle ve o ruhla kağıt üzerinde görünür kıldı. Kitap yayına hazırlanırken, üstelik bu pandemi döneminde karşılaştığımız aksaklıklara rağmen herkes sevgiyle çok emek verdi. Buradan da emeği geçen herkese yeniden teşekkür etmek isterim. Sanata yatkınlığı olan kişilerde rastlanan bir merak ve olgunluk durumu diyebiliriz belki. Kişinin iç dünyasının zenginliğinden ya da iç dünyasını zenginleştirmeye meyilli olma halinden belki. Herkesin baktığı yerde görülmeyeni görmek, duyulmayanı duymak gibi. Ben dört yaşında kendi kendime okuma yazma öğrenmişim, dolayısıyla kitaplardaki dünyaları erken keşfe çıkmış oldum. Öte yandan erken öğrenme sürecinin, içimdeki öğrenme ve keşfetme isteği ile de tetiklenmiş olabileceğini düşünüyorum. Kitaplarla dolu iki ev arasında yaşıyordum dolayısıyla gazeteci olan dedem ve anneannemin evinde daktilo sesi ile büyümemin ve çok sıkı bir okur olan annemin elbette edebiyata bulaşmam da büyük payı var. İnci ile benim çocukluğumun ortak yönü de bu; merak, çevreyi gözlemek, düşünceler, sürekli yeni bir şeyler öğrenme ve deneyimleme isteği. Tek ortak olmayan tarafımız ise, İnci ne kadar olgun ve sakin bir çocuksa benim tam tersi enerjide bir çocuk olmam. Evet, çok güzel plaklar dinledim çocukluğumda. Kartuş kaset bile gördüm o yıllarda. Sonrasında da her zaman plak çalarım oldu. Kızımla da bebekliğinden bugüne birlikte çok plak dinledik. Bunun verdiği keyfi yaşayarak öğrenmiş oldu. Plakçaların çocukken benim için anlamı ebeveynlerimin hikayeleriydi. Onların çocuklukları, gençlikleri... Çocukluğun en güzel yanı, yaşadığınız evin ya da misafirliğe gittiğiniz evin eşyalarının beraberinde size geçmişten hikayeler getiriyor olmasıdır. Şimdi, ne yazık ki çocuklarımızın birlikte büyüdüğü eşyalar hikayesiz ve sıradan. Birilerine ait olmamışlar çünkü artık yeni ve kullanılmamış olan makbul. Çocuklarımız için de her şeyin en yenisini ediniyoruz. Ama unutulan çok önemli bir gerçek var ki; çocuklarımız anne babalarının yirmi, otuz yıl önceki yaşadığı dünyadan habersizler. Kullandıkları eşyalardan, öğrencilik hayatlarından hatta konuştukları dilden... Ve tüm bunlar birer anı olarak paylaşılıyor. Oysa ki, bunlar geçmişteki anılar olarak kalmamalı, çocuklarımıza, gelecek nesillere aktarılması gereken kavramlar ya da eşyalar vs.. olmalı. Neden evlerimizde hala plak çalar olmasın? Neden her yerden kolayca, saniyede ulaşabildiğimiz müzikleri arada sırada plaktan, kasetten de dinlemeyelim. CD bile tarih oldu artık. O nedenle ben, çocukların çağımızın yeniliklerine ayak uydurmaları, teknolojiyi yetkin bir şekilde kullanabilmeleriyle birlikte, kendi içinde büyüsü olan eski eşyaları da yaşamlarına katmalarından yanayım. O zaman eşya değil, kültür sahibi olursunuz. Ne iyi açıkladınız. Büyülü bir cümle oldu bu: Eşya değil, kültür sahibi olursunuz. Çok doğru! Hepimiz hayal ve gerçeklik arasında yaşamıyor muyuz aslında? Her insan hayal kurar ama kurduğu hayalin aslında kendi gerçeği olabileceğini fark eden insan daha farklı, daha dolu dolu yaşar bana göre. Ben kurguda da bu girift yapıyı seviyorum. Geçmişi kentsel anlamda bugüne taşımayı da her zaman sevdim. Ama biz bu kentte ne yazık ki, iki, üç yıl önceki semtimizi, sahilimizi, evlerimizi bile fotoğraflara hapsetmek zorunda kalıyoruz. Dünyada bizim gibi şehrinin çehresini an be an silen başka bir ülke yoktur sanırım. Bu nedenle ben, çocukluğumun geçtiği sokakları, sahili o günkü hali ile çocuğuma gösteremiyorsam, bu kayıpları bir şekilde yazma ihtiyacı hissediyorum. Mektup her anlamda en yıkıcı kayıplarımızdan. Artık yazmayan bir toplum olduğumuz için konuşamıyoruz da. Benim dileğim, İnci'nin hayatındaki bu geçmişe aitmiş gibi görünen ama elimizde tutmamız gereken kavramların okurda merak uyandırması. Aslında bu, yazarken ne hissettiğinizle ve neyi hedeflediğinizle ilgili. Wolfgang Amadeus Mozart'ın yaşam öyküsünü anlattığım ilk kitabım Sihirli Mozart bundan tam on beş yıl önce 2006 yılında yayımlandı. Daha yolun başındayken, farkında olmadan önemli bir şey kazanmıştım. Okurla sohbet etmek. Bunu, Sihirli Mozart'ın hala çok sevilerek okunmasına ve okurlardan aldığım geri dönüşlere istinaden söylüyorum. Amacım, Mozart hakkında bildiğim ve kitabımın yazım aşamasında öğrendiğim pek çok şeyi kendi üslubumla anlatmaktı. Bir viyola sanatçısı ve akademisyen olmama rağmen niyetim hiçbir zaman kitaplarım yoluyla çocuklara, özellikle müzikle ilgili bir şeyler öğretmek, mesaj vermek olmadı. Yazarken odaklandığım şey; sözcüklerimle okurun zihnindeki tüm pencereleri ardına kadar açmak. Bir de dil konusuna çok önem veriyorum aslında. Söyleşilerimde de anadilimiz üzerine mutlaka konuşuyorum çocuklarla. Başka diller öğrenmek çok önemli ama bir başka dili iyi konuşabilmek için kendi ana dilimizi çok iyi biliyor ve doğru kullanıyor olmamızın öneminden söz ediyorum. Yazdığım metin, gerek kurgu olsun gerek gerçek bir yaşam öyküsü, paylaşmak istediğim bilgi, diyalogların içinde, sıradan konuşmaların arasında okurun aklının bir köşesine tutunuyor ve sanıyorum ki unutulmuyor da. Bir vefa ve saygı niteliğinde, evet. Bundan dolayı onur duyarım. Ben de yıllardır, değerli müzik insanımız Ahmed Adnan Saygun'un ömrünün sonuna dek, uzun yıllar eğitim verdiği, emek verdiği ve pek çok değerli öğrenci yetiştirdiği bir kurum olan MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuvarı çatısı altında eğitim vermekten dolayı çok mutluyum. Şu an biyografi dizisinin son kitabı olan Ludwig Van Beethoven'in hayatını yazıyorum. Sonrasında müzikle ilgili başka kitap yazar mıyım, bunu şimdiden öngöremiyorum. Çocukları müzik tarihinden kişilerle tanıştırmam onların çok hoşuna gidiyor. Çok severek okuyorlar ve bu sayede birçok çocuğun müziğe yöneldiğini, bir enstrümana başladığını hatta konservatuvara gitmeye karar verdiğini öğrenince çok mutlu oluyorum. On beş yıl önce Sihirli Mozart'ı okuyanlar şimdi yirmi üç, yirmi dört yaşlarındalar. Bazen fuarlarda yanıma gelip; Ben küçükken sizin kitaplarınızı okuyordum, dediklerinde nasıl mutlu oluyorum anlatamam. Müzikle ilgili kitaplarımın böyle bir yanı var. Diğerleri için de sanıyorum yetişkin okurum çok. Ebeveynler çocuklarına okuyor çoğunlukla, onların geri dönüşleri de inanılmaz. Yani siz bir hikaye anlatıyorsunuz, tanımadığınız birçok insan sizin hikayenizle güzel bir şeyler yaşıyor. En kıymetli yanı bu bence. Bu isimleri neden tek tek yazdığımı şöyle açıklamak isterim. Tüm bu yazarlar benim ortaokulun son yıllarından itibaren okumaya başladığım yazarlar. Hala bir çırpıda bu isimleri yazabiliyor, ilk hangi kitaplarını okuduğumu dahi hatırlıyorum. Kitaplığımda da onları özenle koruyorum. Genç zihinle okunan tüm bu kitaplar okurun geleceğini şekillendirir. Kişinin yönünü bulmasına yardımcı olur çünkü kişi yaşayamayacağından çok daha fazlasını deneyimler, sorgular bu kitaplarla. Dönem romanlarından, tarihe dair çok daha fazla bilgi edinirsiniz çünkü o öğretici değil bir anlatıcı tarafından, onun gözünden, onun yorumuyla yazılmıştır. İnsanlara dair çok şey öğrenirsiniz, onca insan tanıma şansınız olmasa bile. Bu nedenle ders kitapları geçicidir. Ülkemizde eğitim; sorunun yanıtı olacak olan kutucuğu bulma odaklı bir sistem olduğu sürece gerçek bilgiyi, hayatı deneyimlemeyi, bakış açısı kazanmayı, empati yetisini hatta ekran karşısında eriyen insani duyguları kazanabilmeyi bize ancak kitaplar sağlayacaktır. Çok teşekkür ederim. Gün Bey'in Penceresi benim için de yeri ayrı bir hikaye. Yağmurlu bir akşam eve dönerken gördüğüm bir pencereden yola çıkarak yazmıştım. Önce o pencerenin dışındaydım sonra içeriden dışarı bakmaya başladım. Unutamayacağım bir süreçtir. Şimdi kitabın sayfalarına yerleşen Gün Bey'le birlikte okurlar da o pencereden bakıyorlar. Ben kitaplarımı planlayarak, konu belirleyerek yazmıyorum. Biyografiler dışında tabii. Böyle düşünsem yazamam eminim. Yazarken hissettiğim her şey gerçek, bu da okura yansıyor sanırım. Planlayarak, ölçüp biçerek, reçeteyle kitap yazılabileceğini düşünmüyorum. Çocuklara yazıyorum diye, ölümden söz etmeyeyim, aman üzücü ya da korkutucu bir şey yazmayayım, aman karakterlerim hep iyi şeyler anlatsın gibi kaygılarım yok benim. Samimiyetle anlattığınız her şey çocuğu hayata karşı daha donanımlı kılar çünkü. Zarar vermez. Hikayeyi yazma süreci gerçekten tuhaf bir süreç. Aynı anda birkaç yerde olmak gibi. Kalabalık bir yerde, insanlarla bir aradayken bile, kendi karakterlerimin yanı başımda olmaları çok keyifli bir o kadar da tuhaf bir duygu. O nedenle, kitaplarımla, müzikle, enstrümanımla yaşıyor olmak da beni daha üretken kılıyor çünkü zihnim başka şeylere kapalı. Yazma süreci bittiğinde bir on, on beş gün bazen daha uzun bir süre yazdığım metne bakmıyorum. Biraz uzak kalıyorum ve sonra okuyorum. Sanki ben yazmamışım gibi. Bu da bütüne bir parçacık objektif bakabilmemi sağlıyor. Ben deftere yazıyorum. En son aşamaya kadar bilgisayar kullanmıyorum. Dolayısıyla, küçüklüğümden bu yana mürekkebin karşı konulmaz cazibesine kapılmış biri olarak bir dolma kalem severim ve kitaplarımı da dolma kalemle yazıyorum. Masamın üzerinde yalnızca defter ve kalemlerim oluyor. Yazarken zaten ruhen orada olmadığım için masamın üzerindeki nesnelerin bana görsel anlamda da bir faydası olmuyor. Çocuk kitapları okuyorum tabii. Ama çok fazla değil. İyi kurgulanmış ve edebi dile, edebi anlatıma sahip metinlerden hayranlıkla etkileniyorum. Ama bir yazar olarak yazmak anlamında etkilenmezsiniz çünkü bir okur olarak okursunuz. Zaten sizin de başka bir üslubunuz, başka bir diliniz vardır. Başak çok genç bir illüstratör. Başarılı ve etkileyici pek çok işe daha imza atacağına eminim. Ben özellikle İnci için Başak'ın resimlerini gördüğümde sanki tüm kitabı görmüş gibi oldum. Başak da o benim gördüğüm hüznü ve sakinliği hissedebildi. Biz yalnızca birtakım objeler üzerine konuştuk bir de kapak resmi için. Onun dışında Başak istediği gibi çalıştı. Yazarın çizere müdahale etmesi konusunda ise; ben çizerden yana olan yazarlardanım. Gün Bey'in Penceresi için de böyle olmuştu. Ceyhun'un bir portresini görüp İşte bu Gün Bey! dedim ve sonrasında hemen Ceyhun'la iletişime geçtik. Ortaya hikayenin içinden ne müthiş sahneler çıktı. Ben illüstratörden eminsem gerisi artık onundur. Hikaye bir de onun süzgecinden geçer ve o, bu nedenle özgür olmalıdır. Metin de illüstratörü etkilemişse bu da çok önemli bir unsurdur. Yazar ve illüstratörün kağıt üzerinde uyuşabilmesi çok önemli. Ben en başından beri bu konuda çok şanslıyım. Kitaplarıma her birinin çok büyük katkısı var ki, resimli kitapların başarısı yazar-illüstratör yarı yarıyadır. Çok uzun yıllardır ajandam var. Günlük notlarımın dışında, aklıma gelen fikirleri, yazmakta olduğum kitapla ilgili notları da buraya yazıyorum. Ev seven bir insan olduğum için bu süreçte çok da zorlandığımı söyleyemem. Kızım ve eşimle tüm gün bir arada olmak çok keyifli. Eşim de benimle aynı konservatuvarda hoca olduğu için ailece okullarımıza evden devam ediyoruz. Pandeminin başından bu yana üç tane resitalim iptal oldu. Gelecek sezon için bu konserlere hazırlanıyorum. Bir de şu an üzerinde çalıştığım Beethoven biyografisi var."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/goktug-canbabadan-hayaller-tarlasina-davetiniz-var/", "text": "Çocuk edebiyatının sevilen yazarlarından Göktuğ Canbaba özgün anlatımı, son kitabı Hayaller Tarlası'na Davette akıcı kurgusu ve renkli karakterleriyle yaşamın bir parçası olan vedalaşmayı, hayallerin gücünü ve cesareti konu alıyor. Bu davette resimleriyle ona Ceyda Karlı eşlik ediyor. Prenses, Ejderha, KaraKanat, Konuşan Saman Beyefendi, Sufle Şövalyesi ve atı Kremşanti... Hayaller Tarlası'nda yaşayanlar hem gizemli hem de eğlenceli. Bu yolculuğa çıkmak istiyorsan sen de Cesaretini topla ve daveti bekle! Defne'nin aklı annesinin ona anlattığı Hatıralar Ağacı efsanesinde kalmıştı. Efsaneye göre hatıralarımız yıldızlardı ve gökteki tüm yıldızlar parıldayan iplerle Hayaller Tarlası'nın derinliklerinde yaşayan Hatıralar Ağacı'nın dallarına bağlıydı. Defne'nin bu ağaca ulaşmak için çok önemli bir sebebi vardı ama yola çıkmadan önce tarlanın özel davetine ve bolca cesarete ihtiyacı olacaktı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/goktug-canbabadan-macera-dolu-bir-seri-yarasa-cikmazi/", "text": "Çocuk edebiyatının sevilen yazarı Göktuğ Canbaba'nın kalemi ve Berk Öztürk'ün çizimleri ile yepyeni ve soluk kesici bir seriye hazır olun: Yarasa Çıkmazı! Valizdeki Kedi, Gökyüzü Boyacısı, Ay'daki Gizemli Kereviz Yemeği ve daha pek çok çocuk kitabının üretken yazarı Göktuğ Canbaba, şimdi de bir seri ile okurunu karşılıyor. Yarasa Çıkmazı soluk soluğa okuyacağınız bir maceraya kapılarını açılıyor ilk olarak: Mumalevi Malikanesi. Konusuna gelince... Karanlıktan hiç hoşlanmayan ve asla cadı olmayı istemeyen Gredi'nin kaderinde Bayan Mumalevi'nin malikanesinde yaşamak ve cadılık eğitimi almak vardı. Zavallı çocuk bu koca malikanenin tuhaf sakinleri arasında öyle yalnız hissediyordu ki... Üstelik sene sonuna dek cadı olmayı öğrenmeli ve tılsımlı hayvanını çağıracak büyüyü yapabilecek hale gelmeliydi. Gredi yalnızlığının aniden sona ereceğini ve kendini karanlık bir gizemin peşinde bulacağını nereden bilebilirdi!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/golgemiz-kendimiz-ve-sahip-cikmamiz-gereken-karanligimiz/", "text": "Bir oturuşta okunacak, üzerine tek bir yazı yazılacak bir kitap değil, Gölgeyle Buluşma. Connie Zweig'in yazdığı önsöz sanki kırklarında hayatı altüst olan bir kadının romanını okuyacakmışım gibi bir merak uyandırıyor. Yazar, kitap editörü Connie Zweig ve terapist, yazar, danışman Jeremiah Abrams'ın editörlüğünde hazırlanan kitabı Türkçeye çeviren Özgür Ertuna. Çevirmenin önsözü ve çeviri üzerine birkaç nottan başlayarak kitabın müthiş bir özveriyle hazırlandığı ortada. Okur ve araştırmacılar için her türlü kolaylık gözetilmiş, okuyanın hayatını değiştirdiği iddia edilen kitap anlaşılan o ki çevirmen için de uzun ve çok şey öğreten bir yolculuk olmuş. Kitabın iki editörünün yazdığı Giriş: Günlük Yaşamın Gölge Tarafı makalesi bize bu kitabın içinde nelerle karşılaşacağımıza dair ipuçları veriyor. Gölgeyle karşılaşma, yaşamın hızını yavaşlatmayı, bedenin verdiği ipuçlarını dinlemeyi ve gizli dünyadan gelen şifreli mesajları sindirmek için yalnız kalacak zamanı kendimize ayırmayı gerektirir. Bu cümle aslında bu kitabı okurken geniş okuma, düşünme ve hatta kendimize dair yazma zamanları ayırmamızı öneriyor bir yanıyla. Bizim ülkemizde ve bu zamanda en başta hayat bu kadar pahalı ve gündelik siyaset her yana her ana sirayet etmişken depresyona girmek, uzun uykular uyumak, kendimiz için herhangi bir şey yapmak gitgide lüks haline gelmiş ve bize ait zamanları sadece beynimizi daha fazla uyuşturmak için kullanırken, gölgeyle konuşmak, onunla yüzleşmek ve hatta ona kavuşmak için insan ne kadar zaman ayırabilir ki? Uzun uykular, bedeni hırpalamak ve beyni bomboş şeylerle uyuşturmak dururken buna gerçekten ihtiyacımız olduğunu nasıl anlarız? Gerçek bir umutsuzluk ya da aniden gelen bir karanlık deneyimiyle bir ihtimal. Bu sorunun cevabı da aslında bu kitabın ağır satırları arasında yer alıyor. Size biraz kendi deneyimimden bahsedeyim. 2012-2013 yılları arasında yaşadığım kayıplar ve geçirdiğim ağır bir trafik kazası sonucu hem de tam 24-25'li yaşlarımda kendimi de kaybettim. Sokaklarda sadece başıma bir şey gelmesi temennisiyle dolaştım. Pek çok şey geldi ama ortadan yok olmayı beceremedim. Sonra destek almaya karar verdim ama terapistime bir şekilde sürekli değil çeşitli olayların gelişiminde ve onların sonucunda yere her defasında tekrar çakılışımla gittim. O yüzden belki iyileşme sürecimi çok uzattım. 2017'den beri düzenli olarak bir terapistle görüşüyorum ve ilaç kullanıyorum. 15 günlük görüşmelerimizde doktorumla aramdaki birkaç şey hayatımı olabildiğince dengeli hale getirmemi sağladı. Birincisi sosyal hayatımda asla olmayan bir insana bütün günah, sevap iyi ve kötü düşüncelerimi anlatma rahatlığı bana çok iyi geldi. İkincisi kendimi kendi sesimden duymak ve derdimi kelimelere, mimiklere, seslere dönüştürerek anlatmak; oradan çıktıktan sonra ne anlattığımı hatırlamasam bile içimdekileri bir enerjiye dönüştürmüş olmanın rahatlığına kavuşmam ve benim gölgelerimden biri olan çocukluğumu artık yok saymaktan, dövmekten onu itip kakmaktan vazgeçmemi sağladı ve hala sağlamaya devam ediyor. İnsan kendini ne kadar okursa okusun ne kadar yazarsa yazsın tek başına ne iyileştirebiliyor ne de gerçekleştirebiliyor. İyi ya da kötü fark etmeksizin ebeveynler, aileler, içinde yaşadığımız toplum bir şekilde cehennem ateşinden kaçmaya çalışan bizleri ayaklarımızdan tutup kaçamazsın diye oraya bağlamaya çalışıyor. O yüzden insanın gölgelerinden biri de bence vicdanı. Çünkü kendimiz dahil kendimizden bile özgür olmaya hem de kendimize de biraz vicdanlı davranmaya hepimizin ihtiyacı var. Vicdanı merhamet ve acımayla karıştırmamayı da öğrenmeye elbette. Bütün bu girişin ardından kitap bize gölgeyi tanımlayarak anlatmaya başlıyor, gölgenin evrimini, onun bildiklerini, tarih ve edebiyattaki yerini, rüyalarda ve gerçek yaşamda nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Sonrasında işin benlik kısmına geçiyor; sahte benliği, ihaneti, inkarı, anne-kız ilişkinin karanlık taraflarını ve ebeveynlerin nasıl gölge olduklarına geçiyor. Aile içerisinde gölge kavramını anlatmaya kardeşlik üzerinden, eşler üzerinden ve kuşaklar üzerinden devam ediyor. Kötülüğü, sağlığı, hastalığı, gölgenin bedenle ve cinsellikle arasındaki ilişkiyi anlatıp sonrasında bütün bunları toplumsal hayatta yönlendiriyor. İş yeri, başarı, sahtelik, yalancılık, kusurlar ve hatalar, teknoloji ile benliğimizin aldığı yaralar ve vahşi dünya ile aramızdaki uçurum ile beden ve benlik ilişkisini kapatıyor. Kitap buradan sonra dinlere ve siyasete yöneliyor. İnsan kötülüğünün temeline, masumiyetin tehlikesine ve içsel bölünmelerimizi nasıl kabul edeceğimize değiniyor. Sonrasında dünya yönetimi ve siyasal yapılardaki bizler ve onlar üzerinden gölgeleri tanımlıyor. Bütün bunları anlattıktan sonra gölge terapisine dair bilgiler veriyor, yöntemler anlatıyor. Ve son bölümde gölgemizi nasıl sahipleneceğimizi ve onu nasıl evcilleştireceğimize dair onunla yaşamayı öğrenme biçimleri sunuyor. Ben yazarken yoruldum, çevirmeni burada bir kez daha tebrik ediyorum. Gerçekten çok zor bir işin altından alnının tam anlamıyla akıyla çıkmak bu olsa gerek. Ben bu kitabı içinde tanıdığım bildiğim sevdiğim yazarların yazdıklarına öncelik vererek, konu başlıklarından ilgimi çekenleri göz önüne alarak okudum. Bu kitabı çok uzun süre başucumda tutacağımı, ara ara açıp okuyacağımı, daha çok sağını solunu karalayacağımı biliyorum. Bazı kitapların ilginç zamanlamaları oluyor, bu kitabın bana gelişi ve onun üzerine çalışmamda böyle bir garip zamanlama. Neye neden niçin olduğunu bilmediğim bir melankoli ile baş etmeye çalışırken sevdiğim birinden ayrılıp, çok uzak geçmişten pek tanımadığım ve karşılıklı olarak birbirimizi sevmediğimize emin olduğum birisiyle vicdani sebeplerle görüşmek zorunda kaldığım bir zaman. Hayatını belli bir yaştan sonra tamamen kendi tercihleriyle kurmuş bir kadın olarak, kurduğum hayatın ne kadar doğru artık ne kadar sürdürülebilir ve bu hayatta kaderin ne kadar rol aldığını sorguladığım bir dönemde öfkemi yeniden evcilleştirebilir miyim acaba diye sorarken yaşadığım bir gölgeyle buluşma aslında. Kitaptan bir alıntı ile sonlandırayım bu yazıyı, buna neden ihtiyacımız olduğunu bir kez daha hatırlatmak niyetiyle herkese şifa olmasını dilerim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gorevimiz-tehlike-7-ve-8in-vizyon-tarihleri-ertelendi/", "text": "Görevimiz Tehlike hayranları, Ethan Hunt'ın dünyayı yaklaşan yıkımdan kurtarmasını izlemek için biraz daha beklemek zorunda kalacak. Paramount Pictures, uzun süredir devam eden casus serisinin sonraki iki filminin vizyona girmesini pandemi şartları nedeniyle ertelemeye karar verdi. Daha önce 30 Eylül'de vizyona girmesi beklenen Görevimiz Tehlike 7, 14 Temmuz 2023'te seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Bu, en son 7 Temmuz 2023'te vizyona girmesi planlanan Görevimiz Tehlike 8 in de ertelendiği ve 28 Haziran 2024'te vizyona gireceği anlamına geliyor. Serinin sonraki iki filminde bir kez daha Tom Cruise, IMF ajanı Ethan Hunt olarak karşımıza çıkıyor. Mission: Impossible Fallout ve Mission: Impossible Rogue Nationı yöneten Christopher McQuarrie, aksiyon serisinin bu son iki bölümünü yönetmek için geri dönüyor. Kadroda ayrıca Rebecca Ferguson, Hayley Atwell, Ving Rhames, Henry Czerny, Simon Pegg, Vanessa Kirby ve Angela Bassett yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gozde-seda-altuner-bana-gore-sadakat-oldukca-gorece-bir-kavram/", "text": "Bu ara ekranda en çok onu izlemeyi seviyorum! O yüzden onunla bu söyleşiyi bayılarak yaptım! Sadakatsiz dizisinde Gönül karakteriyle karşımıza çıkan ve Türk dizi tarihine en tatlı kötü kadın rollerinden birini armağan eden Gözde Seda Altuner, Ajandakolik'te konuğum oldu. Hem Gönül'ü hem Gözde'yi birlikte deşifre ettik. Son zamanlarda keşfettiğim oyunculardan biri de Gözde Seda Altuner. Ben onu ilk defa her çarşamba yayınlanan Sadakatsiz dizisiyle tanıdım. Her ne kadar dizinin dramatik yönü ağır bassa, bazı sahneleri insanı gerim gerim gerse ve sinirlendirse de, Gözde'nin sahnelerinde o hava yok oluyor. Standart güzellik oranlarına inat balıketi görüntüsü, acayip sıcak enerjisi ve baygın sesi, kendinden onlarca büyük yaştaki Gönül karakterini zenginleştiriyor, seyircinin onu daha da çok sevmesini sağlıyor. Sözü daha fazla uzatmadan Gözde Seda Altuner ile henüz tanışmadıysanız sohbetimize katılın. 1982 yılında Tokat'ta doğdum. Orada büyüdüm. Aslına bakarsan, o dönemde yaşadığım çevre ve koşullar tiyatrocu olmayı hedeflemek için çok teşvik edici bir ortam sunmuyordu. O yıllarda Anadolu'nun küçük kentlerinde yaşamış olanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Buna rağmen içimde hep bu mesleğe dair bir sevgi ve arzu taşıdım. Meslek olarak oyunculuğu seçmek isteyen hemen her çocuğun ailesi gibi benim ailem de öncelikle başka bir meslek edinmemi mantıklı buluyordu. Yeditepe Üniversitesi'nde Radyo Sinema ve Televizyon bölümüne girdim. Tiyatro Kulübünün kapısından ayrılmadığım için okul pek iyi gitmiyordu. İçimdeki hevese daha fazla kayıtsız kalamayacağımı hissettim. Aynı yıl Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nin sınavına girip burslu olarak kazandım. Hayatımdaki en önemli kırılma noktasıydı. Eğitimim süresince ve sonrasında Müjdat Gezen Tiyatrosu'nda oyunlarda oynadım. Sinema filmlerinde ve televizyon dizilerinde rol aldım. İlk televizyon deneyimim Eşref Saati dizisiyle oldu. Sadakatsiz'den önce son olarak Paramparça dizisinde oynamıştım. Ayna karşısında hiç poz kesmedim ama kendimde o ışığı, enerjiyi daima hissettim. Söylediğim gibi yaşadığımız kentte sürekli faaliyet gösteren tiyatrolar yoktu. Hatta uzunca bir dönem sinemamız bile olmadı. Etrafımızda öykünebileceğimiz, örnek alabileceğimiz insanlar yoktu. Bunca yıl sonra, oyunculuğun insanın doğarken içinde getirdiği bir duygu olduğuna gerçekten inanıyorum. Başka meslektaşlarımın benzer hikayeleri de destekliyor bu inancımı. Okulda müsamereler için en istekli kişi hep ben oldum. Lisede kendi yazdığım bir stand-up gösteri yapmıştım. İlgim, merakım hep bu yöndeydi. Çocukluğum sokaklarda, lojman bahçesinde geçti. Bunun için kendimi şanslı addediyorum. Hem özel hayatımda hem de mesleğimde bu deneyimin bana çok değer kattığına inanıyorum. Biz çocukluğumuzda arkadaşlarımla, kuzenlerimle kendi oyunlarımızı yazıp oynardık. Eğlenmek için yapardık ve çok da eğlenirdik. Bugün geriye dönüp baktığımda ne kadar yaratıcı ve yetenekli olabildiğimize şaşırıyorum. Sadakatsiz ile yolun nasıl kesişti? Rolünle bütünleşmiş görünüyorsun ve bence seyirci en çok seni izlemeyi seviyor! Oyuncu görüşmesine gittim. Meslektaşlarım bilir, genellikle stresli ve sıkıntılı bir süreçtir bu görüşmeler. Gittiğim görüşmede yönetmenimiz Neslihan Yeşilyurt benimle beraber oynadı. Bir seçmede değil provada gibi hissettim. Sadece orada olmak bile keyif ve moral vermişti. Enerjimiz çok iyi tuttu. Hatta sonrasında sevgili menajerlerim Gülin ve Ceyda'ya bu görüşme için ayrıca teşekkür ettiğimi hatırlıyorum. Sadakatsiz'le yolumuz bu şekilde kesişti. Rolümle bütünleştiğimi ben de hissediyorum. Gönül'ü daha iyi tanıdıkça daha da bütünleşiyorum. Tabii ki bunda senaristlerimiz Kemal Hamamcıoğlu ile Dilara Pamuk'un ve kamera önünde, arkasında birlikte çalıştığım insanların etkisi çok büyük. Gönül, bütün yaşamını ve çevresini kontrol etmeye odaklanan bir kadın. Kocasını gerçekten seviyor ama soyadı 'Güçlü' olan biriyle evlenmiş olması kesinlikle tesadüf değil. Güç ve kontrol takıntısı olan her insan gibi özünde çok ürkek ve kırılgan bir karakter. Kimliğindeki bu tezat ve sürekli yaşadığı duygusal gelgitler nedeniyle komik durumlara düşüyor. Kontrol etme takıntısı nedeniyle çoğu zaman mantığı felç oluyor ve şuursuzca olayları tekrar kontrol altına almaya çabalıyor. Ailesini her şeyin üzerinde tutuyor. Kendi öğrendiklerinin, kabuğunun içindeki ezberlerin esiri olmuş pek çok insandan biri aslında. Kendisi için doğru olduğunu düşündüğü şekilde hareket ediyor. Fevriliği bazen ortalığı çok karıştırsa da Gönül'ün kötü kalpli biri olduğunu düşünmüyorum. Bana göre sadakat oldukça görece ve bıçaksırtı bir kavram. Size göre küçük bir hata olan bir eylemi bir başka insan büyük bir ihanet olarak değerlendirebiliyor. Bunda insanların kimliğinin ve yaşantısı çok belirleyici. Buradan hareketle, hepimiz hayatımızın bir yerinde sadakati temsil eden biri ya da hain olarak görülebiliyoruz. Dizideki karakterler de böyle. Mağrurla mağdur arasında gidip geliyorlar. Senaryoyu ve karakterleri bu şekilde görmekte yarar var. Dizi aslında bize, farklı yapıda insanların gözünden sadakatsizliğin nasıl algılandığını aktarıyor. Nazlı çok güzel ifade etmiş. Sadece şunu ekleyebilirim. Hikayenin geçtiği sosyal çevre çok küçük ve kendi yazılmamış kuralları olan bir ortam. Bence tüm karakterler bu kurallara göre hareket ediyor ve şekilleniyor. Diğer taraftan, Sadakatsiz'deki kadın karakterlerin benzer durumlarda kadına 'tanımlanan' sınırların dışına çıktıklarını, uğradıkları haksızlıklar karşısında çok dik durduklarını, kendilerini ve bir bakıma temsil ettikleri tüm kadınları iyi ifade ettiklerini söyleyebilirim. Gayet iyi bir iletişimimiz var. Cansu çok zarif, tatlı bir insan. Kendisiyle aynı sahneyi paylaşmak çok güzel. Birlikte Gönül'e çok gülüyoruz. Yüksek enerji yönünden birbirimizi andırıyoruz. Gönül kadar sınırlarından bihaber bir insanla arkadaş olabileceğimi düşünmüyorum. Krizlerle, zor durumlarla başa çıkabilmek biraz yaşam tecrübesiyle biraz da serinkanlılıkla mümkün olabiliyor. Her ikisi de yaş ilerledikçe gelişen şeyler. Ben de son yıllarda bunu daha fazla başarabildiğimi hissediyorum. Karaktere sempatinin de öfkenin de kökeninde tanıdık gelmesi var. Herkesin hayatında kötü niyetli olmasa da şuursuzluğu nedeniyle sorun yaratan insanlar vardır. Ya sabır dersin, dişini sıkarsın ama bir taraftan da gülersin bu tiplere. Gönül'ü sevenlerin ve sevmeyenlerin durumu da bu bence. İkisi de kolay değil. Kötüyü oynamak daha çok malzeme ve renk sunduğu için kolay ve eğlenceli görünebilir. Ancak dozunu tutturamazsanız bu defa karikatür ve itici gelmeye başlar. İyiyi oynarken de doğallığı yakalama dengesi zorluk yaşatabilir. Denge kaçarsa sıradan ve sıkıcı olma riski doğar. Ben daima bu doz ve denge konusuna dikkat etmeye gayret ediyorum. Mustafa Alabora'nın daima kulağıma küpe olmuş bir tavsiyesi var: Doğal oynamakla alelade oynamak arasında ciddi bir fark vardır. Peki iyi kötü dedik madem... Dizilerde kötü karakteri oynayan kadınların saç renginin hep açık renkte olduğunu sen de düşünüyor musun? Sanki siyah saçlılar hep iyiymiş gibi! Öncelikle bu dönem herkes için gerçekten zor geçiyor. Sadece işler yönünden değil psikolojik yönden de yıpratıcı bir süreç oldu hepimiz için. Umarım en kısa zamanda sağlıklı günlere ve normal bir yaşam düzenine geçeriz. Ben de herkes gibi kendi şartlarım çerçevesinde kendi önlemlerimi almaya, kendimi ve çevremdekileri korumaya gayret ediyorum. Set dışında evden neredeyse hiç çıkmıyorum. Setimizde zaten gerekli tüm önlemler fazlasıyla alınıyor. Sağlığımız ve rahat çalışmamız için gerekli koşullar özenle hazırlanıyor. Bunun gerçeklemesi için emek veren çok fazla insan var. Onlara da çok teşekkür etmek isterim. Burak Ağabey çok büyük bir usta. Oyunuma kesinlikle müdahale etmiyor ama zaten o kadar iyi oynuyor ki doğal olarak yönlendirmiş oluyor. 30'larında olmana rağmen dizide aslında yaşça daha büyük bir kadını oynuyorsun. Çevrendeki kadınlar, 50'lerini geçkinler, ayrıca bu yaşta torunun var! Yaşının genç olduğunu tahmin etmek güç değil ama o yaşlara da yakışıyor, halini tavrını yakıştırmayı biliyorsun. Benim galiba oyunculuğunda en sevdiğim şeylerden biri bu. Teşekkür ederim, Nilüfer. Gözlemcilik insanın içinde olan bir şey. Bunu sonradan geliştirmek zor. Beni oyunculuğa yönlendiren temel motivasyonun da bu olduğunu düşünüyorum. Oyunculuk farklı kimliklerde, farklı mahallelerde, farklı devirlerde ve yaşlarda gezinmeyi gerektiren bir yolculuk. Bunun içini de hem gözlemle hem de kendi özelliklerinizle dolduruyorsunuz. Her zaman, her rolde mümkün olmayabilir. Ancak Gönül'e, onun dünyasına ve yaşına iyi uyum sağlamış gibiyim. Bu arada kızını oynayan Melis Sezen ile de birbirinize ana kız olarak cuk oturduğunuzu söylemeliyim. Birlikte çok sahneniz oluyor. Nasıl geçiyor, eğleniyorsunuzdur mutlaka! Melis çok tatlı ve çok yetenekli bir insan. İkimizin de muzip bir damarı var. Bazen gülmemek için gözlerimizi birbirimizden kaçırdığımız oluyor. Birlikte çok eğleniyoruz. Sahnelerimizde çok rahatız çünkü birbirimizi çok iyi anlıyoruz. Bu da büyük bir şans. Sadece Melis de değil bu dizide birlikte rol aldığım insanlar açısından kendimi çok şanslı hissediyorum. Ekranda karakterin görünmesi gerektiği gibi görünmeyi öncelik kabul ediyorum. Dolayısıyla sürekli estetik görünmek gibi bir kaygım yok. Şu ana kadar herhangi bir estetik operasyon geçirmedim. Ama buna karşı olduğum anlamı çıkmasın. Bence herkesin özellikle de oyuncuların gerektiğinde bilimin sunduğu olanaklardan yararlanması gerek. Gerekli gördüğüm noktada ben de yaptırmayı düşünürüm. Herkes kadar benim de takıntılı olduğum konular var. Kendi düzenim, yaşam alışkanlıklarım ve mahremiyetim konusunda takıntılıyım diyebilirim. Hayata hep pozitif yaklaşmıyorum. Bunu da biraz sıkıcı buluyorum zaten. Hayat inişleri çıkışları, yağmurlu ve güneşli günleri olan bir yolculuk. Bunun her anına aynı duyguyla yaklaşmak bence samimi de olmaz. Pozitif ve mutlu olabildiğim zamanlara daha sıkı tutunduğumu söyleyebilirim. Yaşadığımız dönemin kostümüyle sokakta annem de görse tanımayabilir beni. Tanıyanlar oluyor tabii. Bazen Ah sen yok musun edasıyla müstehzi gülüşler oluyor. Karakterle bir husumetleri olduğunu ama bir taraftan da onu sevdiklerini hissettiriyorlar. Çalışma tempomuz hayli yoğun. Kedilerimle vakit geçiriyorum. Bu dönemde bana onlardan daha iyi gelen hiçbir şey yok. Okumaya ve yazmaya vakit ayırmaya çalışıyorum. Bir şeyler izlemeye son zamanlarda pek fırsat bulamıyorum. Bu yoğun dönemde fırsat bulup izleyemediğim filmleri izliyorum. Dizilerden son olarak Bir Başkadırı ve Lupini izledim. Bir de Masumlar Apartmanını izliyorum. Ezgi ve Merve gerçekten çok etkileyici bir performans sergiliyor. İlham yönünden her oyuncudan hatta her insandan biraz beslendiğimi söylesem yanlış olmaz. Yeteneğine hayranlık duyduğum, rol model gördüğüm isimler de var ama saymakla bitmez. Beni en çok heyecanlandıran oyunculara örnek olarak Meryl Streep, Marlon Brando ve Viola Davis'i sayabilirim. Aslında yazmaya olan sevgim oyunculuğumdan biraz daha eskiye uzanıyor. Henüz okurla veya seyirciyle buluşmamış olsa da yazdığım hikayeler, üzerinde çalıştığım çeşitli fikirler var. Biraz daha zaman ve enerji ayırarak onları değerlendirmek için sabırsızlanıyorum. Tiyatroyu, sahnede olmayı gerçekten çok seviyorum. Pandemi öncesinde de uzun süre sahneden uzak kaldım. O nedenle, özlemenin de ötesinde, burnumun direği sızlıyor desem yeridir. Ben çok teşekkür ederim. Yeni yıl hepimize sağlık ve mutluluk getirsin."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gozen-kamaz-buyudukce-yildizlarin-hikayesinin-oldugunu-ogrendim/", "text": "Hem yazıyor hem çiziyor, henüz çok genç ama hayal gücü kim bilir kaç fersah önünden gidiyor... Geçtiğimiz yıl Desen Yayınları'ndan çıkan kitabı Ayışığının Gökyüzü Atlası ile Gözen Kamaz, radarıma son takılan sanatçılardan. Onunla çocukların dünyası için bir hayli etkileyici olabilecek, hareketli kitabı hakkında söyleştik. Sohbetimiz vesilesiyle öğrendim ki kitabın devamı da gelecek! Üniversitedeyken çocuk kitapları ile ilgilenmeye başlamıştım. Son senemde tez projem için fikir araştırmalarına başladım. Benim yazıp çizdiğim bir çocuk kitabım olsun istiyordum ama farklı bir fikir arayışındaydım. Araştırmalarımı yaparken bu tekniği gördüm ve nasıl yapıldığını öğrenmeye çalıştım. Yaklaşık 3 ay üzerine çalıştıktan sonra nasıl yapıldığını öğrendim, açıkçası hala daha yeni şeyler eklemeye ve tekniği geliştirmeye çalışıyorum. Bu teknikten ilham alarak bir hayal kurdum ve kitaba dönüştürdüm. Ayışığı'nın Gökyüzü Atlası'nı ne zaman yazmaya başladın? Hikayenin hikayesini senden dinlemek isterim. Çocukken de gökyüzüne oldukça meraklı, üzerine düşünen kendimce hikayeler oluşturan ve onları kafamda canlandıran bir çocuktum. Tabii konu gökyüzü olunca ilk olarak aklıma yıldızlar ikinci olarak da ufolar geliyordu. Gündüz bahçede küçük el aynasının yansımasından ufo yapıp onunla ilgili hikayeler uydurur, geceleri ise yıldızlarla ilgili hayallere dalardım. Bu hikaye oluşturma merakım annemden gelmiş olabilir, onunla hem sabahları hem de geceleri yatakta beraber hikayeler yaratırdık. Büyüdükçe yıldızların gerçekten hikayeleri olduğunu fark ettim ve hayallerim gerçek karakterlerle daha da gerçek oldu. Kinegram tekniğini (Işığın yansıma, kırılma ve girişim özelliğinden yararlanılarak 1997 yılında Gianni A. Sarcone tarafından geliştirilen bir teknik. Ticari olarak çocuk kitaplarında kullanılması ise Scanimation Books adı altında 2006 yılında olmuş.) çözme aşamasındayken bu hayallerim ve hikayelerim aklıma geldi. Gökyüzüne merakı olan küçük ben'i ve canlanan yıldızları yazdım, çizdim. 2016 yılının sonlarına denk geliyor hikayeyi yazmam. Ve bu yolculuğa bu şekilde başladım. Okuma yazmayı öğrendiğimden beri yıldızların hikayelerinin farklı farklı versiyonlarını hep okumuştum, üniversitedeyken de mitoloji hep karşıma çıktı. Kitabı ilk yazmaya başladığımda daha kapsamlı bir araştırma yapmaya başladım ve o şekilde mitolojik hikayelerin şimdiye kadar olan en doğru versiyonlarını toplamaya başladım. Bilgileri toplarken öğrendim, öğrendikçe betimledim. Evet çok özgür oluyorsun. Bazen de bu durum dezavantaj olabiliyor. Sürekli değiştirme ve daha iyisini yapma çabasına giriyorsun ve bütün kitap senin olduğu için çoğunlukla her kararı sen veriyorsun ve süreç uzayabiliyor. Bu yüzden mutlaka bir editöre ve dışarıdan bir göze ihtiyacınız oluyor. Kitapla çok zaman geçirdiğiniz için yaptığınız işle alakalı körlüğünüzde olabiliyor. Bu süreçte sizi dizginleyen ve aynı zamanda da körlüğünüzü ortadan kaldıran fikirlere ihtiyacınız oluyor. Bu aralar Yüksek Lisans için tezime odaklanmış durumdayım. Bazı yayınevleriyle de dönem dönem illüstratör olarak yer aldığım projeler çıkartıyoruz. Aynı zamanda Ayışığı'nın bir devam hikayesi üzerinde çalışıyorum. Ayışığı'nın devam hikayesi de aynı teknikle olacak. Ayrıca bambaşka bir karakter ve hikaye fikrim var yine aynı teknikle yapacağım. Bunun üzerine çalışmaya devam ediyorum. Henüz gelişme sürecinde. Açıkçası öğrenciliği seviyorum, sürekli bir şeyler araştırmayı, yazıp çizmeyi, yeni şeyler keşfetmeyi. Mesleğime de çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Sürekli tazeleniyormuş gibi hissediyorum. Tezimi bitirdikten sonra yeni kitap projeleri üzerine yoğunlaşmayı planlıyorum. Aynı zamanda 2020'de eşimle beraber kurduğumuz Digikedi'de Art Direktörlük yapıyorum. Not defterim var, ajanda kullanmayı pek başarabilen birisi değilim maalesef. İki ayrı not defterim var, birini işler için birini ise kitaplarla ilgili notlarım ve eskizlerim için kullanıyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gozlerde-yas-kalplerde-sizi-guldunyanin-hikayesi-gule-agit-sahnede/", "text": "Deniz Altun'un yazdığı, töre cinayetlerinin sembol ismi Güldünya Tören'in hikayesinin anlatıldığı Gül'e Ağıt seyircinin kalbine dokundu. Özgür Kaymak'ın yönettiği oyun, 23 Şubat 2022 Çarşamba günü Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde ilk gösterimini yaptı. Oyunun prömiyerine; Şehir Tiyatroları Müdürü Ceyhun Ünlü, Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İşsever, Müdür Yardımcısı Mehmet Karaosmanoğlu'nun yanı sıra birçok sanatçı katıldı. Oyun, 2004 yılında kendi ailesi tarafından öldürülerek Türkiye'de işlenen töre cinayetlerinin simgesi haline gelen Güldünya'nın hikayesi ekseninde namus, töre ve ahlak kavramlarını sorguluyor. Selamlama konuşması için sahneye çıkan Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İşsever; Bizi yalnız bırakmadığınız için hepinize teşekkür ediyorum. 21. yüzyılda, yaşadığımız coğrafyada, kadını yok sayan bir zihniyetle maalesef mücadele etmeyi başaramadık. Her televizyonu, gazeteyi açtığımızda bunu tekrar tekrar yaşıyoruz. Ama mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Biz Şehir Tiyatrosu ailesi olarak küçük bir dokunuş yapmak istedik. Bunu hiç unutturmak istemiyoruz. Arkadaşlarımı can-ı yürekten kutluyorum dedi. Gül'e Ağıt, 24-26 Şubat, 2-5 Mart 2022 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde, 23-26 Mart 2022 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde. Müziğini Okan Kaya'nın, dekor-kostüm tasarımını Zuhal Soy'un, ışık tasarımını Murat Selçuk'un, efekt tasarımını Hamza Değirmenci'nin yaptığı, fotoğraflarını Sadi Ayan'ın çektiği oyunda Aslı Nimet Altaylar, Ayşem Yağmur Ulusoy, Can Tarakçı, Cüneyt Arda Pamuk, Çağrı Büyüksayar, Fahri Kıncır, Gülsün Odabaş, Hikmet Körmükçü, İskender Bağcılar, Murat Üzen, Tarık Köksal, Tarık Şerbetçioğlu, Uğur Dilbaz, Uğurtan Atakan, Yasemin Güvenç rol alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gozunuz-atasun-optik-ile-aski-gorsun/", "text": "Zamansız hediyeler arayan çiftlere birbirinden şık alternatifler sunan Atasun Optik, bu Sevgililer Günü'nde de romantik anlara eşlik etmeye devam ediyor. Sevgililer Günü'ne özel her çiftin tarzına uygun güneş gözlüğü modelleri, 8-14 Şubat 2021 tarihleri arasında tüm Atasun Optik'lerden, www. atasunoptik. com. tr ve Atasun Optik mobil uygulaması üzerinden yapılacak olan alışverişlerde %60'a varan indirim imkanıyla sunuluyor. Güneş gözlüklerinde Inesta'nın son yılların vazgeçilmez modası çekik modellerinin, Osse'nin pastel tonları ile bulunduğunuz ortamda sıcacık ve romantik esintiler hissettiren ürünlerinin ve degrade camlı modellerin bu Sevgililer Günü'nde de kadınlar tarafından büyük ilgi görmesi bekleniyor. Erkek güneş gözlüklerinde ise klasik ama vazgeçilmeyen modelleriyle Hugo Boss, çift köprülü modelleri ile Unofficial ve çiftlerin kombinlerinde mükemmel uyumu yakalamasını sağlayan Prive Revaux'un unisex modelleri öne çıkıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/grafik-roman-asik-kedi-sergi-olarak-da-karsimizda/", "text": "Çocukluğundan bu yana resim yapan, 2003 yılında Leman Dergisi'nde, 2011'de Bayan Yanı Dergisi'nde karikatür ve çizgi roman çizmeye başlayan Elif Nurşad'ın yazdığı grafik roman Aşık Kedi, 13-19 Temmuz tarihleri arasında aynı isimle sergi olarak da sanat severlerle buluşuyor. Aşık Kedi grafik roman kitabı, bir kedinin, İstanbul'un vahşi bir kedisinin, bir kedi kadının, kilometrelerce uzaktaki bir denizciye duyduğu imkansız aşkının yıllar süren seyir defterini sunuyor. Sevginin yeryüzünde kalan son taşıyıcısı olan kediler, sevilen her kediyle sevildiğini hissederek yıllarca çizmeye tutkuyla sarılmış Kedi Kadın'ın sanal iletişiminin kurmaca evreninde hayat buluyor. Ve nihayetinde, sanatın gücü, sanal aşkı yaşanabilir kılıyor. Elif Nurşad'ın Aşık Kedi'sinde, eskiz olmaktan eser olmaya giden notlar, resimler, desenler, metinler hayranlık uyandıran detaylarla bir grafik romanın panellerine dönüşüyor. Kedi olanın aşık bakışlarının ve henüz kedi olmayanın karşı-aşkının romansında denenmemiş bir güzergah, dahası kendi yolunu kanla açan bir anlatıcıyla karşılaşıyorsunuz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/granolalarda-farkli-bir-deneyim/", "text": "Çikolatanın yanı sıra atıştırmalık lezzetleri ile de hayatı keyiflendiren Patiswiss Handmade Chocolates; Badem & Hindistan cevizli, çilek & çikolatalı ve yaban mersinli granolaları ile farklı bir deneyim imkanı sunuyor. Çikolata yapmak sanattır inanışı ile yola çıkan Patiswiss Handmade Chocolates, granola ürünü ile de keyifli bahar kahvaltılarının vazgeçilmezi oluyor. Özellikle yaza fit bir başlangıç yapmak isteyenlerin kahvaltılarını renklendiren Patiswiss Granola; Badem & Hindistan cevizli, çilek & çikolatalı ve yaban mersinli lezzetleri ile gün içerisindeki atıştırmalık ihtiyacının en keyifli destekçisi olmaya aday. Yüksek lif ve tam tahıllı içeriği sayesinde doyurucu özelliğe sahip olan Patiswiss Granola formunu düşünenlerin gün boyu enerjisini korumasını sağlıyor. Ayrıca içerisindeki yüksek lif oranına sahip siyez buğdayı ile sindirimi kolaylaştırıyor. Patiswiss Handmade Chocolates'ın bu özel lezzetlerine https://www. patiswiss. com. tr/ internet sitesinin yanı sıra, çeşitli online satış sitelerinden, Ankara fabrika satış mağazası ve Esenboğa Havalimanı'ndaki satış noktasından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/grimm-masallarina-shaun-tan-heykelleriyle-dokunmak/", "text": "Yazar illüstratör Shaun Tan, yeni kitabı Şakıyan Kemikler için heykeltraş kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Masal denince akla ilk gelenlerden Grimm Masalları'na kendi yorumunu getiren yazar, tasarladığı 75 adet minyatür heykel ile peri masallarına karanlık bir atmosfer sunuyor. Sanki sihirli bir kitap... Sayfaları açtıkça karşınıza sadece masallar değil masal heykeller de çıkıyor. İki asrı aşkın süredir anlatılmasına rağmen hiç eskimeyen, sayısız uyarlamaya ilham verip değişik sanatsal formlarda tekrar vücut bulan Grimm Masalları; çok yönlü Avustralyalı sanatçı Shaun Tan'in ellerinde bu kez de masal heykellere dönüşüyor. Kurbağa Kral'dan Parmak Çocuk'a Grimm Kardeşler'in külliyatından yetmiş beş masalın özel olarak seçilen kısımlarının yer aldığı Şakıyan Kemikler, Desen Yayınları etiketiyle okurlarla buluşuyor. Kitaptaki masallar, Shaun Tan'in bir avucun içine kolaylıkla sığabilecek şekilde, kağıt hamuru ve kilden tasarladığı özgün heykelleri eşliğinde sunuluyor. Neil Gaiman'ın Shaun Tan ve sanatı üzerine yazdığı önsöz, Jack Zipes'ın ise Grimm Kardeşler hakkındaki giriş yazısı ile taçlandırdığı bu sert kapaklı özel koleksiyon kitabı; her yaştan okurunu, masalların yarattığı baş döndürücü bir düşsel eşikten geçiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulay-yildirim-ay-in-ilk-kisisel-sergisi-ic-ice/", "text": "Yeni yılın ilk günleri... 2020 sizin için sanat dolu geçsin! Yılınn ilk sergi haberlerinden biri de Ankara'da Çağdaş Sanatlar Merkezi'nden geldi. Hadi biraz sergi turu yapalım! 2009' da Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Resim öğretmenliği bölümünden mezun, Ressam Gülay Yıldırım Ay'ın ilk kişisel sergisi İç İçe, 6 16 Ocak tarihleri arasında sanat severlerle buluşuyor. Sanatçı çalışmalarının yanı sıra eğitmenlik yapıyor, atölyeler düzenliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulcin-ergul-whitney-houston-beni-cennetten-izliyordur-umarim/", "text": "Gülçin'in sesini dinlemeyi her zaman sevdim. Müzikte bireysel olarak yoluna devam etme azmi, istikrarı ve sürekliliği, ona olan sevgimi daha çok artırdı. Sesi çok güçlüydü ve hemen fark ediliyordu ama duruşuyla sesine daha da güç kattı. 2011 yılında ilk solo albümü Bravo, alkış seslerinin giderek çoğalacağının habercisiydi. O yüzden adına yaraşır bir ilk albüm olduğunu söylemeliyim! Hep üretti, dans etti, renkli klipleriyle özellikle çocukları ve gençleri mest etti, onlara ilham verdi. Ortalama olarak her iki yılda bir çıkardığı yeni albümleriyle müzikte kalıcı olmanın yolunu açtı. Şimdi peş peşe gelen Davet ve geçtiğimiz hafta yayınladığı İngilizce albümü Invitation ile yine iddialı bir Gülçin Ergül olarak karşımızda. Çok geç olmadan yeni şarkılarını ve bu ara nasıl olduğunu konuştuk. Koronayı atlattım ama şimdi ses ve nefes performansım üzerinde biraz emek vermem gerekiyor. Öksürmekten sesim çok etkilendi ve nefes egzersizleri yapmak çok önemli korona sonrasında. Onun dışında pandemide müzik sektöründe ne kadar iyi olunabilirse o kadar iyiyim. Müzisyenler intihar ediyor. Ben de zor dönemler geçiriyorum. Çalışmamak çok zor. Umarım olabildiğince çabuk atlatırız bu pandemiyi. Teşekkür ederim, Nilüfer. Focus track olarak seçtiğimiz Beni Bu Rüyadan Uyandırma şarkımın İngilizcesi Don't Wake Me Up disco pop. Onun dışındaki şarkılar aynen R&B, pop, neo soul gibi benim beslendiğim tarzda. Beğenmene çok sevindim, çok güzel yorumlar alıyorum ve bu beni çok mutlu ediyor. Üç tane Türkçe şarkımın İngilizce versiyonu dışında, bir Whitney Houston cover'ı ve benim yazdığım dört yeni İngilizce şarkı yer alıyor. Aynı anda iki albümü birden bitirdik. İngilizce albümü bir süre elimizde tuttuk. Davet albümüm doğum günümde çıkmıştı ama zor bir döneme denk geldi; çıktığı gün deprem oldu, bir süre promosyon yapmadık. İki albümün süreci ve için enerjisi aynı olduğu için isimleri de aynı. Eğer dinlemeyen varsa iki albümü de dinlemeye davet ediyorum. Dün bir anket yaptım Beni Bu Rüyadan Uyandırma ve Don't Wake Me Up arasında bir seçim yapmaları gerekirse hangisi seçilir diye merak ettim. İngilizce versiyonu tercih ettiler. Benim müziğim İngilizceye çok uyumlu; benim tarzımda müzik dinleyenlere kendi dilinde müzik dinleme olanağı sağlıyor. Bu boşluğu doldurmak benim için büyük bir zevk ama anlayamayanlar oluyor bunu. Çünkü arabesk içerikli pop müzik çok popüler ülkemizde; benden de bazen o tarzda şarkılar isteyebiliyorlar. Ama ben o değilim. Arabesk albümüm aslında daha çok yapımcıların hatrına yaptığım, kendi tarzımın sentezlenmiş bir halini sunduğum, arşivlik bir albüm oldu. Yapmaktan çok kaçtığımı itiraf edebilirim. Ama yaptığım her şeyin arkasındayım; güzel de oldu ve dinleyeni de çok. Davet ve İngilizce albümüm Invitation, beni son derece güzel yansıtan albümler oldu, aslında en güvenli alanım orası. Daha sürdürülebilir bir tarz, çünkü içimden böylesi geliyor. Müzik konusundaki cesaretim, gerçekten nereden aldığımı bilmediğim bir cesaret gibi görünse de zamanla sadece kafamın dikine gitmem gerektiğini öğreniyorum. Kendim olmak bana güven veriyor. Çocukluğumda Kevin Costner ile başrolünü paylaştığı Bodyguard filmi ve filmin müzikleri çok ünlüydü ve ben de o şarkıları söylemeye çalışırdım. İngilizce bilmediğim halde hatta... Ve bu ailem tarafından ilgiyle karşılanırdı. Küçüklüğümden beri belli bir tarzım var. Bunun özel bir şey olduğunu düşünüyorum ve bu konuda Whitney Houston gibi bir divanın etkisi büyük. Cennetten izliyordur umarım. Mariah Carey de bir ekol bence. Bir diğer etkilendiğim isimdir. Narinliği ve o naif bakışları, beni kendisine hep yakın hissettirir. İlk başta öğrenme süreçlerinde taklit ederek şarkı söylemeye başlamak çok mühim. Bence gelişimde önemli rol oynuyor. Çocukken ben Gülçin'dim diyen ve benim gibi şarkı söylemeye çalışan kişilerin olması da beni bu nedenle çok mutlu ediyor. Ve böyle başlayıp çok iyi vokal olan kişiler tanıyorum. Bir yerlerden onları etkilemiş, kalplerine dokunmuş olmak inanılmaz bir onur. Don't Wake Me Up ve Beni Bu Rüyadan Uyandırma aynı gün Murat Joker yönetmenliğinde çekildi. Şimdi davet albümünden Bulut Falı isimli bir şarkıma klip çekme planımız var. Ama kendimizi riske atmadan... Korona olma tehlikesi yaşamak istemiyoruz. Davet ve Invitation albümlerimde kendimi olduğum gibi ifade ediyorum aslında Nilüfer. Tarifi bu albümlerde. Ama her geçen gün daha iyisini yapmak için çalışacağımı biliyorum ve söz veriyorum. İlerideki projelerim şu andan planlanıyor ve çok güzel hayallerim var. Bu süreçte benimle olan, ailem haline gelen tüm dinleyicilerimize teşekkür etmek istiyorum. Şimdi hatırladım da kedin Dudi için de şarkı yapmıştın. Belki bir albümde yer alır. İlham verenlerden biri Dudi sanırım. Kedim annemle beraber kalmak zorunda kalmıştı, ben İstanbul'a geri dönmüştüm. O yaz benim için büyük bir eksiklik oldu, Dudi'nin yokluğu. Evimin huzurunu kedim yaratıyor gibi bir şey benim için. Özlemimden böyle esprili bir şarkı yazdım ve YouTube kanalıma yükledim. İsmi Dudi Blues. Hatta yetenekli ve tatlı küçük bir kız bu şarkımı yorumladı, benim için izlemesi çok mutluluk vericiydi. Aslında yoga ve meditasyon üzerine eğitimler aldım, öğretebilirim fakat o konuda kendimi cesur hissetmiyorum. Arkadaşlarıma ders verdiğim oluyor ama şu sıralar daha çok kendi pratiklerim için bilgilerimi kullanıyorum ve online derslerle pratiklerimi uyguluyorum. Benim bedenim küçüklüğümden beri dans ve spora alışkın. Bir süre onlardan uzak kalırsam bedenim büyük ölçüde değişime giriyor. Ama devam ettiğim zaman hemen cevap veriyor çünkü belli bir altyapısı var. Ben de dolayısıyla kendime iyi bakmakta yükümlü olduğumu düşündüğüm için kendimi aktif tutuyorum. Ben zaten çok yönlü biriyim. Yemek yapmaya başladım daha çok, onun dışında yeni bir hobi ya da ilgi alanı olmadı. Zorluklar her zaman yaratıcılığı tetikler diye düşünüyorum. Biz de kendimizi küçük şeylerle mutlu etmeyi öğrenmek mecburiyetindeydik. Kendimizle yalnız başımıza mutlu olmak zorunda kaldık. Pandeminin başından bu yana aylarca yalnız başıma kaldım. Ve bu piskolojim için bir yerden sonra zor olabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulcin-ergulden-yeni-tekli-gokyuzu-cagirdi-aski/", "text": "Tam bir yıl önce bugün Ajandakolik sayfalarına konuk olan ve kariyerinde hep farklı ve güçlü adımlar atan şarkıcı şarkıcı Gülçin Ergül, yepyeni teklisi Gökyüzü Çağırdı Aşkı ile müzikseverlerle buluşuyor. Hepsi müzik grubu ile beraber 17 yıl önce adım attığı müzik piyasasındaki kariyerine, uzun yıllardır tek başına devam eden ve Ara Ara, Bir Tanecik Aşkım, Ağlat Beni, Birbirimize İyi Gelmiyoruz gibi birçok hit şarkıya imza atan Gülçin Ergül, Gökyüzü Çağırdı Aşkı isimli teklisini DMC etiketiyle müzikseverlerin beğenisine sunmaya hazırlanıyor. Gökyüzü Çağırdı Aşkı adlı yeni single çalışmasının sözü ve müziği Genco Ecer'e, düzenlemesi ise başarılı genç aranjör Metehan Köseoğlu'na ait. Aşkını gökyüzüne uğurlayan bir sevgilinin hikayesinin anlatıldığı şarkının klibinin yönetmen koltuğunda ise ödüllü yönetmen Ahmet Can Tekin oturuyor. Gülçin Ergül'ün yepyeni single çalışması Gökyüzü Çağırdı Aşkı 29 Nisan Cuma günü DMC etiketiyle tüm dijital platformlarda yayında olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulriz-sururi-engin-cezzar-tiyatro-tesvik-odulunun-bu-yilki-sahipleri/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, tiyatro sanatçısı Gülriz Sururi'nin bağışıyla hayata geçirilen ve 2018 yılından bu yana her yıl, yaptıkları üretimlerle ve yenilikçi yaklaşımlarıyla tiyatromuzun gelişimine katkıda bulunan tiyatro topluluklarına veya kişilere verilen Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü'nün 2020 ve 2021 sahipleri belirlendi. 2018 yılında Gülriz Sururi'nin de seçici kurul başkanı olarak yer aldığı Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü'nün bu yıl, İstanbul'un kültür-sanat hayatına katkı sağlayan 14 tiyatro sahnesine, COVID-19 salgınının neden olduğu zor koşulları atlatmalarına bir katkı olarak, karşılıksız şekilde verilmesine karar verildi. 2020 ve 2021 yılına ait toplam 210.000 TL ödül tutarını eşit olarak paylaşacak tiyatro sahneleri, İKSV Genel Müdürü Görgün Taner'in başkanlığında bir araya gelen; oyuncu, senarist ve girişimci Mert Fırat; oyuncu ve eğitmen Tilbe Saran; çevirmen ve tiyatro eleştirmeni Seçkin Selvi; İstanbul Tiyatro Festivali Direktörü Leman Yılmaz ve oyuncu Selçuk Yöntem'den oluşan seçici kurul tarafından, çeşitli kriterler gözetilerek belirlendi. Ödül, 2017 ve öncesinde kurularak bugüne kadar çalışmalarını aralıksız sürdüren, 12 ay kira ödediği yerleşik bir mekanı olan ve koltuk sayısı 100'ü geçmeyen tiyatro sahnelerinden Asmalı Sahne, Altkat Sanat Tiyatrosu, BiSahne, Cihangir Atölye Sahnesi, Craft Tiyatro Kadıköy, Çıplak Ayaklar Stüdyosu, Entropi Sahne, Eylül Sahnesi, GRİ Sahne, istanbulimpro Sahne, Kadıköy Emek Tiyatrosu, Kadıköy Theatron, Kumbaracı50, Tatavla Sahne arasında paylaştırılacak. Bu yıl ödülü almaya hak kazanan sahnelerin geçen yıllardan farklı olarak, yeni bir eser üretmeleri beklenmeyecek. 2018 Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü'ne Altkat Sanat Tiyatrosu ve Altıdan Sonra Tiyatro toplulukları layık görülmüş; 2018 için değeri 100.000 TL olarak belirlenen ödül, ertesi yıl sahneleyecekleri yeni prodüksiyonlarında kullanılmak üzere bu iki topluluk arasında eşit olarak paylaştırılmıştı. 100.000 TL değerindeki 2019 yılı Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü ise, Tiyatro D22, Bam İstanbul ve Tiyatro BeReZe toplulukları arasında, bir sonraki prodüksiyonlarında kullanılmak üzere, sundukları proje bütçelerine oranlı olarak verilmişti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulse-birselden-disneya-ozel-yilbasi-gecesi-filmi/", "text": "Disney+, yerli orijinal içeriklerine bu defa Gülse Birsel'in kaleminden, Ozan Açıktan rejisinden ortaya çıkan Yılbaşı Gecesi kod adlı filmi ekliyor. The Walt Disney Company'nin tüm dünyada milyonlarca üyeye sahip dijital yayın platformu Disney+ yerli orijinal içeriklerinde seyirciyi bu kez bir film ile buluşturmaya hazırlanıyor. Yapımını BKM'nin üstlendiği filmde Alican Yücesoy, Alina Boz, Ayta Sözeri, Boran Kuzum, Büşra Pekin, Cengiz Bozkurt, Derya Karadaş, Emir Benderlioğlu, Fatih Artman, Gülse Birsel, İrem Sak, Kubilay Tunçer, Nazmi Sinan Mıhçı, Serkan Keskin, Şebnem Bozoklu, Zeynep Güngör yer alıyor. Film, pandeminin sonlarına yaklaştığını umarak uzun bir zaman sonra tüm sevdikleriyle bir arada Yılbaşı Gecesi'nde buluşmaya hazırlanan Didem'in yılbaşı sabahında aldığı tatsız haberle başlar. Günlerdir sevdikleriyle birlikte Yılbaşı Gecesi'ni kutlamayı hayal ederken son anda ilan edilen sokağa çıkma yasağı Didem'in tüm hayallerinin yıkılmasına sebep olur. Ozan pandemi süreci boyunca eve hapsolmuş olan eşinin günlerdir özenerek hazırlandığı Yılbaşı Gecesi'ni kötü geçirmemesi adına, çareyi sitedeki komşularını kapı kapı gezerek partiye çağırmakta bulur. Birbiriyle asla bir araya gelmemesi gereken insanların yanlışlıkla çağırıldığı bu komşu partisinin neye yol açacağı ve nasıl bir Yılbaşı Gecesi geçirecekleri ise büyük bir merak konusudur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulsen-twistin-yeni-marka-yuzu-oldu/", "text": "Gülşen, ilham veren özgün stili ile TWIST'in yeni marka yüzü oldu. Bu yaz hem şarkısı hem de TWIST Koleksiyonu ile Gülşen tam bir lolipop! Sokağın en özgür stillerinin buluşma noktası TWIST, tüm yıl sabırsızlıkla beklenen yaz aylarına popüler kültürün 90'lardan bu yana değişmeyen stil ikonu olan Gülşen ile 'merhaba' diyor. Odağındaki lolipop renkleriyle sezonun en heyecan verici iş birliğine imza atan Gülşen X TWIST Koleksiyonu, 2022 Yaz'ının oyun kurucuları arasında yerini almaya hazır. 40 parçadan oluşan Gülşen X TWIST Koleksiyonu, Twister'ları özgür ruhlarını tazeleyecekleri 90'lar yazına doğru retro bir yolculuğa davet ediyor. Parlak dokulara, cut out'lara, göz alıcı taş işlemelere ve sezonun en cool bağlama detaylarına sahip olan tasarımlar, sorbe tonlarındaki renk paletini seksapel dozu yüksek silüetler ile harmanlıyor. Gün batımında göz alıcı bir ihtişam yaratan mikro kristal taşlı ateşten elbise ve sarı payet işlemeli takım ise 2022 Yaz'ına sıcak bir karşılama sunuyor. Terracota, pudra, papaya, lavanta tonlarının yanı sıra etnik şal desenleri ise bohem stiller için alternatif oluşturuyor. Ayarlanabilir büzgü ipli streç jarse etekler, cesur yırtmaçlar, retro esintisi yaratan ince pantolonlar, degrade efektli, hafif kumaşlar ile hazırlanan viskon elbiseler de yaz akşamlarının iddialı eşlikçileri arasında yerini alıyor. Koleksiyonun en çok ilgi uyandıran #soTwist parçaları ise havlu dokuya sahip tasarımlar. Hem şehirde hem de sahil şeridinde mix&match imkanı sunan sweatpants ve sweatshirt ile mini şort, eforsuz şıklığı destekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulten-akin-mektup-odulune-basvurular-devam-ediyor/", "text": "Nilüfer Belediyesi'nin 2021 Yılın Yazarı Gülten Akın etkinlikleri kapsamında düzenlediği Mektup Ödülü için başvurular devam ediyor. Nilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğü, yılın yazarı ilan edilen Gülten Akın'ın yakından tanınması, ondan ilhamla yeni eserler üretilmesi amacıyla yıl boyunca etkinlikler düzenliyor. Bu etkinliklerden biri de 2021 Yılın Yazarı: Gülten Akın Mektup Ödülü oldu. Nilüfer Belediyesi'nin bu yıl ilk kez düzenlediği Mektup Ödülü ile Gülten Akın'ın edebiyatımıza getirdiği birikimin yol açıcılığıyla yazmaya yönelen, yazmayı uğraş edinenlerin insana, yaşama dair yeni bakış ve yorumlarını içeren çalışmalarının değerlendirilmesi amaçlanıyor. Herkese açık olan Mektup Ödülü'nde konu; Gülten Akın'ın kuvvetli bir etik hatırlatmayı da içeren Yanlış mı belledim, insan sorumluluktur dizesinin odağında; anlamak, anlatmak, anlaşılmak isteğini içeriğinde taşıyan; dünyada, kendinden ve ötekinden sorumlu olmanın anlamını sorgulayan, cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan sorunlara ilişkin olacak. Katılımın rumuz ile yapılacağı ödüle, dosya halinde iki mektup ile başvuru yapılması gerekiyor. Ödüle katılan mektup metinleri, daha önce herhangi bir yarışmaya katılmamış, internet ortamı dahil hiçbir yerde yayımlanmamış, basılmamış ve ödül almamış olması da şartlar arasında. Mektup Ödülü'ne başvurmak isteyenler başvuru formunu, Nilüfer Belediyesi'nin tüm kütüphanelerinden, www. nilufer. bel. tr veya Nilüfer Kütüphane sosyal medya adreslerinden bilgisayar çıktısı olarak temin edebilecek. Başvuruları 27 Ağustos 2021 tarihinde sona erecek olan 2021 Yılın Yazarı: Gülten Akın Mektup Ödülünde büyük ödül, 3 bin TL olacak. Ayrıca bin TL değerinde 5 mansiyon verilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulten-dayioglundan-gezegenimiz-uzerine-dusunduren-bir-roman-yanardagin-yankisi/", "text": "Çocuk ve gençlik yazınımızda birçok nesli etkileyen yüze yakın kitaba hayat veren Gülten Dayıoğlu, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Yanardağın Yankısı kitabında bizleri gezegenimiz üzerine düşünmeye yönlendiriyor, geleceğimizle ilgili merak uyandırıyor. Dero yaşıtlarından oldukça farklı, çok özel bir gençtir. O daha küçük bir çocukken bir gün gökyüzünde mekik şeklinde bir yarık belirir ve yarıktan rengarenk ışınlar yayılır. Dero tanık olduğu bu olayın ardından başka bir boyuta geçebildiğini fark eder. Doğduğunda başı bedenine göre fazla büyük olduğundan doğumundan beri çevresi tarafından hep dışlanmıştır. Bu durum Dero'yu içten içe üzdüğünden, tek başına Tendürek Dağı'ndaki bir mağaraya yerleşip gün geçtikçe kendini evinden, arkadaşlarından, dünyadan soyutlar ama bir yandan dünyayı anlamaya çalışır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulumse-eisner-odulu-gulumsenin-yaraticisi-raina-telgemeierin/", "text": "Gülümse kitabının yaratıcısı Raina Telgemeier, çizgi roman dünyasının prestijli ödüllerinden iki Eisner Ödülü'nün sahibi oldu. Gülümse, Kardeşim ve Ben, Hayaletler gibi çoksatan grafik romanlarından tanıdığı Raina Telgemeier, çizgi roman dünyasının en saygın ödüllerinden biri olan Eisner Ödülleri kapsamında iki ödüle birden değer görüldü. Haydi Biraz Cesaret isimli kitabıyla En İyi Yazar ve En İyi Çocuk Yayını dallarında ödül alan Amerikalı sanatçı, Eisner Ödülü'nü dördüncü kez, üstelik iki ayrı kategoride birden kucaklama başarısını elde etti. Dünya çapında büyük yankı uyandıran Gülümse kitabının devamı niteliğindeki Haydi Biraz Cesaret, Desen Yayınları'nın 2021 bahar yayın planında yer alıyor. Diğer kitapları da yine Desen Yayınları'nda bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gulusun-ses-getirsin-sloganiyla-okullarin-muzik-odalarina-destek/", "text": "Tüketici beklentileriyle teknolojinin sunduğu yenilikleri başarılı bir şekilde bir araya getiren inovasyon lideri P&G, kişisel bakım markası İpana ile gençlerin müzik eğitimine katkıda buluyor. Toplum Gönüllüleri Vakfı ile iş birliği hayata geçirilen kampanya kapsamında Gülüşün Ses Getirsin sloganıyla; yapılan her bir İpana alışverişinde okullarda müzik odaları yapılması için destek sağlıyor. İpana, Toplum Gönüllüleri Vakfı ile gençlerin hayatına dokunan yepyeni bir projeyi hayata geçiriyor. Yürüttüğü uzun soluklu sosyal sorumluluk projeleriyle toplum ve çevre için sürdürülebilir değer yaratırken, sivil toplum kuruluşları ile birlikte yürüttüğü çalışmalarla da sağladığı fayda ve etkiyi artırmaya devam eden İpana; gençlerin kişisel gelişimlerine katkı sağlamayı amaç edinen TOG ile aynı paydada buluşarak İpana ile Gülüşün Ses Getirsin kampanyasını başlattı. 15 Mayıs tarihine kadar geçerli olan kampanya ile Migros Mağaza ve sanal marketten yapılan her İpana alışverişlerinde belirlenen okullara müzik ekipman desteği sağlanacaktır. Her yıl düzenlenen İpana Türkiye On-Line Liseler Arası Müzik Yarışması'ndan ilham alan İpana, Gülüşün Ses Getirsin kampanyasıyla gençlerin hayatına dokunmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gunes-ozgecin-dusu-simdi-80ler-disco-90lar-pop/", "text": "Güneş Özgeç şarkısı Düş'e hazırlanan ilk remiksi dinlediniz mi? Türkçe Synth-Pop'un en önemli temsilcilerinden Jakuzi'nin kurucularından olan ve ödüllü film müzikleriyle tanınan müzisyen ve yapımcı Taner Yücel, Düş Remix ile dinleyenleri 80'ler disko müziği ile 90'lar pop'unu birlikte buluşturuyor. Güneş Özgeç'in 2021'in sonunda çıkardığı Düş şarkısının biraz daha gizemi artırılmış, ışıltılı bir dans şarkısına dönüştüğü yeni haliyle henüz tanışmadıysanız Apple Music, Deezer ve Spotify platformlarında artık keşfedebilirsiniz. Mastering'ini Çilekeş grubunun vokalisti ve bas gitaristi olarak tanıdığımız müzisyen Görkem Karabudak'ın yaptığı şarkının kapak illüstrasyonunda ise güncel sanatçı Vardal Caniş'in imzası bulunuyor. Güneş Özgeç'in sözünü ve müziğini yazdığı Düş'ün 3D animasyon çekilen ve yeni medya sanatçıları Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar'ın birlikte yönettikleri video klibini de sanatçının YouTube kanalında izleyebilirsiniz. Güneş Özgeç sözünü ve müziğini yazdığı Düş'ün doğuş hikayesini Sürüklendiğimiz karmaşık düşler ve bulanık sulardan çıkışın yine bize bağlı olduğunu hatırlamak ve yardım dilerken aslında kendi kendimize konuştuğumuzun çelişkisini fark etmek, sonra bu çelişkiyle eğlenip, onu kutlamak, onunla dans edebilmek hallerinden doğdu sözleriyle anlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gunes-ozgecin-en-yeni-dusundeyiz/", "text": "Her yeni şarkısıyla bir öncekinden çok daha başarılı işlere imza atan Güneş Özgeç'in sözünü ve müziğini yazdığı yeni teklisi Düş dijital müzik platformlarında yayında. Dinlemediyseniz hemen hemen! Güneş Özgeç'in vokalleri, enstrümanları, düzenlemesi ve prodüksiyonunu tek başına üstlendiği şarkının mikslerini Alp Turaç, mastering'ini Erdem Helvacıoğlu yaptı. Şarkının çıkış hikayesini Sürüklendiğimiz karmaşık düşler ve bulanık sulardan çıkabilmenin yine bize bağlı olduğunu hatırlamak ve yardım dilerken aslında kendi kendimize konuştuğumuzu fark etmenin çelişkisiyle eğlenmek sözleriyle anlatan sanatçı Düş'ün bu bilgiyi kutlayarak dansa davet ettiğini söylüyor. Kapak fotoğrafını Merve Terzioğlu'nun çektiği şarkının 3D animasyon çekilen video klibinin yönetmenliğini yeni medya sanatçıları Ahmet Rüstem Ekici ve Hakan Sorar birlikte yaptılar. Güneş Özgeç'in Düş adlı teklisini Apple Music, Deezer ve Spotify'da dinleyebilir, video klibini de sanatçının YouTube kanalında izleyebilirsiniz. Bu arada Özgeç'in fotoğraflarda gördüğünüz makyajının, Instagram Hikayeleri'nde filtre uygulaması olarak hazırlandığını biliyor muydunuz? Yani siz de deneyebilirsiniz!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gunes-ozgecin-yeni-teklisi-opusunle-boynumdan/", "text": "Güneş Özgeç'in sözünü ve müziğini yazdığı yeni teklisi Öpüşünle Boynumdan şimdi tüm dijital müzik platformlarda. Kendi şarkıları dışında Kalben'in Ocak 2022'de yayınlanan Eski Dünyanın Yangını isimli albümünde yer alan Bugün Bana Tatil'in yaylı aranjesini, Karasinek Senfonisi ve Kedi adlı şarkıların aranje ve prodüksiyonunu yapmış, başka sanatçılar için aranje ve prodüksiyon çalışmalarını da sürdürmektedir. Dünyada kadın+'lar müzik sektörünün %3'lük bir bölümünü kapsıyor. Güneş bu konuya dikkat çekmenin, kendini bu alanda var etmek isteyen kadın+'lara cesaret vereceğine ve bu yüzdeyi arttıracağına inanıyor, bu yönde paylaşımlara özen gösteriyor. Şarkılarını tekliler halinde yayınlayan Güneş, 2023 Mart'ında yayınlamayı planladığı ilk albümü için çalışmalarını sürdürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/guney-koreli-yazar-sun-mi-hwangdan-yine-dokunakli-bir-roman-kiraz-tepesindeki-mucize/", "text": "Bugüne kadar kırktan fazla kitabı olan Güney Koreli yazar Sun-Mi Hwang'ın Türkçeye çevrilen üçüncü kitabı Kiraz Tepesindeki Mucize, bu ay nihayet okurla buluştu. Roman, derin ve duygusal hikayesiyle çağdaşlarının yanında yerini alıyor. Güney Kore'nin çok sevilen yazarlarından ve New York Times Çok Satanı Sun-Mi Hwang'ın Uçabileceğini Hayal Eden Tavuk (2000) kitabının bundan iki yıl önce incelemesini yazdığımda ne henüz bir sonraki kitabı Hayal Kurmaya Cesaret Eden Köpek (2016) Türkçeye çevrilmiş ne de yazar Kiraz Tepesindeki Mucize romanını yazmıştı. Hwang'ı çağdaş edebiyat alanında evrensele taşıyan bu iki romanı Türk okurlar tarafından çok sevilmiş olacak, Genç Timaş da elini çabuk tuttu ve Sanem Üner çevirisiyle 2021 yılında basılan son kitabı Kiraz Tepesindeki Mucize ilk baskısını bu ay yaptı. Yazar bu defa hayvanlar dünyasından çıkarak yaralı bir adamın insanlığa inancını yeniden kazanmasını dostluk ve yeniden var olma çerçevesinde ele alan sıcacık bir hikayeyle geri döndü. Bu, Kang Dae-su adında bir adamın hikayesidir. Yoksulluktan başarılı bir inşaat şirketi yönetmeye yükselen tüm hayatı mucize olan bir adamın... Yaşlılığında Kang'a beyin tümörü teşhisi konur. O da hayatının geri kalan günlerini daha dingin geçirebilmek için çocukluğunun yuvası olarak gördüğü Kiraz Tepesi'ne dönmeye karar verir. Burada her şeyden uzaklaşmak, biraz sükunet ve yalnızlığın tadını çıkarmak için geniş bir arazideki eski evi satın alır, ancak kasaba sakinleri bu durumdan pek de hoşnut olmaz. Kang'ın özel mülküne izinsiz girip çıkarlar. Kang kısa süre sonra mülkün sahibi olmanın, mülkün kendisine ait olduğu anlamına gelmediğini keşfeder, çünkü bu huysuz mahalleli, yaşlı adamın mahremiyetine tecavüz eder. Hikaye, Kang'ın çocukluğunun ana hatlarını ve evle olan bağlantısını ortaya çıkarırken bu izinsiz girişlerin Kang'ı pişmanlıkları ve kızgınlıklarıyla nasıl karşı karşıya bıraktığını ve bu evin sadece Kang'da değil, aynı zamanda mahalle sakinlerinde de nesiller boyunca nasıl yankılandığını okura gösterir. Bu ev ve Kiraz Tepesi gerçekten kime aittir? Mahalleyi gençleştirmeye çalışan inşaat şirketine mi yoksa araziyi o nesilden bu nesile hep keşfederek ve severek kullanan sakinlere mi? Roman, bu sorunun cevabını düşünmek için hikaye boyunca bol bol fırsat veriyor. Batı edebiyatındaki süslü ve bol betimlemelerin aksine duyguları daha sade bir dille aktaran Sun-Mi Hwang'ı, yine İngilizce çevirisiyle okumak her ne kadar orijinal dilinden çevrilmemiş bir eser olduğu için eksiklik duygusu yaratsa da, Sanem Üner'in dildeki işçiliğini es geçmemek gerek. Özellikle Kang Dae-su'nun çocukluğuyla yüzleşirken hissettiği duygularla boğuştuğu sahneleri okurken çevirinin gücü iyiden iyiye fark ediliyor. Güney Kore'de çok sevilen Kiraz Tepesindeki Mucize, bir adamın manevi kurtuluşa ulaşmasının öyküsünü doğanın ve insanların kırılganlığını gözler önüne sererek vurucu ve bir o kadar dokunaklı bir şekilde ele alıyor. Çevresindeki insanlarla isteksizce etkileşime geçtiğinde yaşlı adamın buz gibi kalbi erirken okur olarak gözyaşlarına hakim olmak da epey güç."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/gurultunun-ortasinda-direnen-bir-kitapci-alacati-kitabevi/", "text": "Ömer abi, otuz yıldır idare ettiği kitabevinin kuruluşundan Aziz Nesin'e dair anılarına, Alaçatı'da insanların komşularını rahatsız etmemek için parmak ucunda yürüdüğü günlerden bugüne yaşadığı dönüşüme kadar anlattı da anlattı. Biz de dost kahvesi eşliğine dinledik. Onca gürültünün ortasında Ömer abinin kısılan sesine kulak verin istedik. Alaçatı Kitabevi'nin hikayesi 1989'da başladı. Ben öncesinde 25 yıl terzilik yapmıştım. Beni hayatımda hep kokular yönlendirdi. Ortaokula giderken sünnetlik elbiselerimi diktirmek için terziye gitmiştim. Oradaki kumaş kokusu beni kendine hayran etti. Sonra gittim anneme dedim ki ben zanaatkar olacağım. Sonra başladık, sekiz sene çıraklıktan sonra tam 25 sene terzilik yaptım. Gelelim 1989'a. 15 Eylül Alaçatı'nın işgalden kurtuluş bayramıdır. O dönem illerden uzak birçok ilçede olduğu gibi buranın da kitap sıkıntısı vardı. Kitabı devlet veriyordu o dönemde ama baskı yetişmiyor tabii. 15 Eylül Kurtuluş Bayramı programını hazırlarken Alaçatı Ortaokul Müdürü Ahmet Yaşar Çağlaşan'la sohbet ederken Ben Alaçatı'ya bir kitapçı dükkanı açayım. önerisinde bulundum. Çünkü okulda bir sınıfta Türkçe kitabı yoksa diğerinde Matematik yok. Tabii bu ihtiyacın yanında yine kokular iş başındaydı. İzmir'e gittiğimde girdiğim kitabevlerindeki o kitap kokusu beni mest ediyordu. Müdür Çağlaşan da Çok iyi olur, çok büyük bir hizmet yapmış olursun. dedi. O konuşmada sonra kararımı verdim. Eşime de anlattım durumu, Ben terziliği bırakıyorum, kitapçı dükkanı açacağım. dedim. Tabii ki. Kokulu silgiler, rengarenk kalemler, kitaplar. Kitabevini açtıktan sonra aradan bir sene kadar geçti, sene 1990. Ben dedim çocukları yazarlarla tanıştıralım. İlkin İzmir'de çocuk kitapları yazarı Mevlüt Kaplan'ı konuk ettik. 2'den 6. sınıfa kadar o çocukların sorduğu sorulara şaşakalmıştım. Gülten Dayıoğlu, Muzaffer İzgü, Hüseyin Yurttaş, hepsini çocuklarla tanıştırdık. Sonra ses getirecek bir imza günü düzenlemek istedim. 1993'te Madımak Olayı'nı biliyorsunuz, adını bile anınca tüylerim diken diken oluyor. Aradan iki yıl geçmiş, 1995'te bile ona karşı büyük bir tepki vardı. Konya'ya gidecekti. Oradaki halk Aziz Nesin'i kabul etmedi. Ben de onu duyduğum gün İzmir'den kitapçı için toptan roman, dağıtımcıdan da çocukların kaynak kitaplarını alıyordum. O gün Agora Yayınları'nın sahibi Osman Akınhay ve Yaşar Tok'la oturduk. Gelin dedim Aziz Nesin'i Alaçatı'ya getirelim. Hemen aradık, cevap vermedi. Onun sekreterliğini yapan Ayben Hanım açtı telefonu, anlattık, Aziz Bey'e bu isteğinizi ileteceğim diye karşılık verdi. Neden sonra Aziz Nesin, Yaşar'ı arayıp numaramı istiyor. Aradan 3-4 gün geçti. Telefon çalıyor, zrrrr zrrrr! Alo merhaba, ben Aziz Nesin. Benim için dünyanın en büyük yazarının sesi bu; ahize elimden düştü. Sonra aldım tekrar ahizeyi, birkaç dakika konuştuk. Meramımı anlattım, Geleceğin aydınlarını küçükten yetiştirelim deyince ben, hoşuna gitti. Ben size imza gününe geleceğim, dedi. Aradan zaman geçti. Ben afişleri 5 Haziran diye asmıştım. Tekrar aradı, Almanya'da Kürtlerle ilgili bir program var, ona muhakkak katılmam gerekiyor, dedi. Sonra 5 Temmuz diye sözleştik. Ona müsaade ettiğim için de bir değil, iki günlük de söz verdi. Hem tatile de ihtiyacı varmış. Ben hemen otel araştırdım. O zamanlarda şimdiki gibi otel kaynamıyor ki burası. Bir de deniz kıyısı istemişti. Turban Oteli, Altınyunus Oteli ve Şifne'de o zamanki adıyla Kardiye Oteli var. Bana, Sen kitapçısın fazla masraf etme. Mütevazı ve temiz bir yer olsun yeter, dedi. Orayla anlaştık, bir arkadaşımız da sponsor oldu sağ olsun ama sonra otelin sahibi duymuş, Para ödemeyeceksiniz, Aziz Nesin'i misafir edeceğiz, dedi. Ne yaparsın abi? Allah'ım bunu bana nasıl yaparsın? diye dizime vura vura bir hal oldum, morluğu uzun süre geçmedi. Madımak'ta yangından kurtulmuş, gelip burada hayatını kaybediyor. Olacak iş mi! Aziz Nesin'i soyan bendim. Altında bir pijama, üstünde rengi solmuş, eprimiş bir tişört. Ayaklarını bağladım. Ben aynı zamanda eski imamım, iyi yaparım bu işleri, para almadan hayır işi olarak yapıyordum. Komünist İmam derlerdi bana. Neyse savcının işi bitti, sabah ezanı okundu derken teslim ettik naaşını. Ben iki tane oda tutmuştum. Yanında Ayben Hanım varmış. Zaten ilk olarak Piriştinalar ve Sadun Aren'in olduğu akşam yemeğinde bir rahatsızlanmış. Doktora götürelim diyorlar, bir şeyim yok benim diye reddediyor. Bir de buraya gelmeden 20-25 gün önce bir kalp rahatsızlığı geçirip yatmış. Neden sonra Ali Kırca, Onu oraya gönderenler, onu oraya çağıranlar suçlu burada, demişti. Bu benim içimde kaldı, Acaba ben mi suçluyum? diye kendi kendimi yedim. Sonra tesadüfe bak, bir gün Ali Kırca bizim kitapçının önünden geçiyordu, laf attım. Durumu anlattım, Yok senin için değil, doktorlar için dedim ben onu demişti de içim rahatlamıştı. O günden sonra Alaçatı Dost Kitabevi olarak benim ismim duyulmaya başladı. Halen de devam ediyoruz işte. Çocuklar başta olmak üzere genciyle yaşlısıyla burada bir kültür hizmeti verme çabasındayım. Alaçatı bugünkü gibi değildi ki. Biz 1989'da Türkan Akyol ve Olcay Poyraz ile oturup Alaçatı Uluslararası Gençlik ve Çocuk Tiyatroları Festivali yapmıştık mesela. O tarihten önce burada iki kapalı sinemamız vardı bizim. Her akşam dolardı ve en güzel filmleri getirirdi. Burası çok kozmopolittir, bakmayın bugünkü haline; Boşnaklar, Arnavutlar, Selanik göçmenleri var burada. Buranın ayrı bir büyüsü, doğal zenginliği var; buraya gelen, gitmek istemiyordu. Buranın enginarı, anasonu, mis gibi doğası; şimdi talan ediyorlar, çünkü popüler oldu. 1990'lardan sonra buraya İstanbullular geldi. Başta her şey iyiydi. Sonradan sonraya gelen arttı. Buradaki binaları kendilerine göre çok ucuza getirerek aldılar. Ama alan satan razıydı tabii ki. Beach Club'lar açıldı. Sörfçüler akın etti. Tütün ve anason yasakları derken doğası da bozulmaya başladı. Basın da burayı çok şişirdi; ekranda bir yana Bağdat Caddesi diğer yana burayı koyuyorlardı. Sonra burası bir rant alanına döndü. Emlak fiyatları beş katına fırladı. Alaçatı'da eski ruhun kalmasını isteyenlerdenim. Mesela İstanbul'dan buraya turizm amacıyla gelen ilk kadınlar, yaptıkları butik otellere televizyon ve telefon koymamış, buraya dinlenmeye gelin mesajı vermişti; aslında bu benim hoşuma da gitmişti. Belediye Başkan Vekili iken Alaçatı Kültür Sanat Festivali'nden tut Alaçatı Koruma Derneği'ne kadar bu minvalde çalıştık. Ama kişiler hep birbirini yedi. Alaçatı Turizm Derneği ve 2012'de Alaçatı Sanat ve Kültür Derneği'ni kurduk. Bu kapsamda Alaçatı Ot Festivali'ni başlattık; Arap saçı, radika, turp otu vb yabani otları tanıtalım istedik. Gürültüyle Mücadele Platformu oluşturduk, şikayetler ettik. İstediğimiz dönüşleri alamadık; burada yalnız kaldık. Aman Batuhan kardeşim, yarama dokunma! Ben burada imza günü düzenleyemiyorum, bırak onu evimde uyuyamıyorum. Kitapları ve işimi çok seviyorum ama huzurum kalmadı, mutsuzum. Diyorum ki üç ay dişini sık ama o üç ay işkence. Aslında ses kontrol yetkisi İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne verildi. Gönderiyorlar birilerini, 20-30 metre ileriden ölçüyor. Gelip niye buradan, gürültünün göbeğinden ölçmüyorsun? Geçen gittim kıstırdım müziği, dedim böyle çaldırsan daha güzel değil mi? Bana diyor ki müşterisi, yandakinin sesini duymaktan rahatsız oluyormuş, o yüzden o da daha çok açıyor, onu bastırıyormuş. Diğerine gidip bekliyorum önünde, ben gidince kısıyor sonra tekrar açıyor. Bu nedir yahu! Eskiden komşuluk diye bir şey vardı. Çocukken evimizin önünde tütün dizerken yan binamızda öğretmenler olurdu, onlar siesta yapacak diye parmak ucunda yürüyor, fısıldayarak konuşuyorduk. Sesim güzel ya, şarkı söylemek isterdim ama annem sustururdu. Yıllar yıllar önce buraya Uğur Dündar, Yılmaz Özdil ve Nedim Şener'e ortak imza günü yapmıştık. Daha doğrusu Doğan Kitap'ın üç yazarıydı. O zaman Deniz Yüce Başarır sağ olsun organize etmişti. Daha öncesinde Selim İleri, Hıncal Uluç, Tuna Kiremitçi, Elif Şafak, Nermin Bezmen gibi isimler gelmişti. Gelelim Dost ismini nasıl kaybettiğimize: Radikal ve Hürriyet gazetelerine tam, Posta'ya ise yarım sayfa Elif Şafak, Alaçatı Dost Kitabevi'nde diye ilan vermişler. Neyse gün geldi, Elif Şafak imzaladı, gitti. Ertesi gün dükkana gittim, telefon çalıyor, zrrr zrrr! Bir açtım, Ankara'daki ünlü Dost Kitabevi'nin hukuk danışmanı: Dost Kitabevi ismini kullanırsanız yasal işlem başlatacağız. Ben 25 sene burada Dost Terzihanesi ismini kullanmıştım, kitabevini de o isimle açtığımı kendilerine bildirdim. Alaçatı'nın köhne bir yerinde 50 metrekarelik bir dükkan burası, diye de belirttim. Kabul etmediler. İndirdik tabelayı. Dost Kitabevi adı gönüllerde şimdi, eskiler öyle biliyor ama resmi anlamda Alaçatı Kitabevi burası. Bu arada 50 metrekare dedim de daha da küçüldük, işte burayı görüyorsunuz. Küçüle küçüle ne hale geldik. Kapitalizm bizi ne hale getirdi. Butik kitapçı diye avutuyorum şimdi kendimi. Olmaz mı! Meg Ryan ile Tom Hanks'in bir filmi var, neydi o... Mesajınız Var! Kadın orada bir mücadele veriyor, güzel bir kitabevi; benim hayalim öyle bir yerdi. Gerçekleşmedi. Bu boyutta bir kitabeviyle değil. Buradan para kazanmıyorum ben zaten. Mesela burada Keyfekeder diye bir kitabevi açılmıştı. Çok sevinmiştim onun açılmasına ama devamı gelmedi işte. Bıraktı ama niye bıraktı bilmiyorum. Kırmızı Kedi denedi olmadı. Şimdi Sofilya Kitabevi diye bir yer var. O da yazar getiriyor aralıklarla. İşte Elif Şafak geldi. Ayşe Kulin geliyordu her sene, bu yıl pandemi olunca gelmedi tabii ki. Geldiği zaman sırf benim para kazanmam için tüm kitapları bitene kadar gitmez, 12'ye kadar da olsa durur, imzalar. Mesela Levent Gültekin'i getirdim. Sosyal medyadan etmedikleri küfür kalmadı bana. Solcuyu getirsem ona da gelmiyor sonra bana küfür ediyor. Adam karşı mahalleden gelmiş bakın, gelin karşıt olsanız da bir dinleyin. Dükkanı kapatıp eve giderim. Çıkarım üst kata, daha üstümü değiştirmeden açarım kitabı. Nasıl beş vakit namaza başlarsın öyledir bende kitaplar, fırsatı kaçırmayacaksın, boş oturmak yok. Oturdun mu önce eline alıp koklayacaksın. Bu arada kapak çizgisine de azami önem veririm, kırmadan açarım. Altını çizmem. Buraya gelenlerden de aynı özeni isterim. Dükkanı açtım mı; alırım elime bir kitap, okşarım, sevişirim kitapla. Sonra oturur düşünürüm, her sabah türlü düşünceler. Mesela derim ki şu kitabın kapak tasarımı için kim bilir ne kadar uğraşıldı, kaç kişi karar verdi vs. Burada bir sanat var. Bu benim hastalığım. Bunu yapmazsam keyif alamıyorum. Kitaplara aşıkım! Edebiyat olsun da... Neredeyse bütün yazarları severim. Ancak kişisel gelişim olayını sevemedim bir türlü. Oo bundan 10 sene önce, bu gürültü yokken açardım hafiften Şirin Pancaroğlu'nu, arpçıdır kendisi. O olmadı J. S. Bach. Tıkır tıkır. Şimdi dükkanda okuyamıyorum gürültüden. Ben okuyamayacak mıyım burada kitabımı? Bunlar yüzünden burayı kapatmayı düşünüyorum. İnsana yapılabilecek en değerli hizmeti yapıyorsunuz. İsim sıkıntındansa kapatma düşüncesi, bir yolu diye düşünüyorum. Örneğin, DOSTT DOSTta gibi farklı varyosyanlar düşünülebilir. E ticaret yapsanız hani hak veririm. İsim sahiplerine. Bu yöntemi bir sorun bilgili ilgili olanlara, ne diyecekler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/guzin-ozturkten-okuma-zorlugu-ceken-cocuklara-ozel-bir-alis-harikalar-diyarinda/", "text": "Tüm zamanların en çok sevilen çocuk klasiklerinden birini bana sorsanız muhtemelen Alis Harikalar Diyarında diye cevap veririm. Dünya Çocuk Kitapları Haftası'nda sizi bu defa Alis'in diyarına götürüyorum. Yazar Güzin Öztürk, disleksik ve okumaya isteksiz çocuklara özel olarak hazırladığı SEN de OKU Klasikler koleksiyonu için Alis Harikalar Diyarı'nı yeniden anlattı. Yazarla bu özel koleksiyonu ve Lewis Carroll'un unutulmaz kitabını konuştuk. Sanal Zombi Anneannem'i okurken kahkahalar atmanıza sevindim. Çocuklardan aldığım yorumlar da bu şekilde. Çok çılgın bir hikaye! diyenler oldu. Kitabın resimlerini de aynı derecede çılgın ve komik bulmuşlar. Sorunuza gelecek olursam, evet, Sanal Zombi Anneannem, Sen de Oku koleksiyonu için yazdığım ilk kitap. Bu hikayeyi kaleme alırken, dikkate aldığım ilk şey, çocukların okurken eğlenmesini sağlamaktı. Çünkü, okurken öncelikle tat almayı, okumaktan zevk duymayı isteriz. Sen de Oku koleksiyonu, okumaya isteksiz ve disleksik çocuklar için hazırlanmış bir koleksiyon. Bu nedenle, kullandığım dilin çocuğun yaşına uygunluğuna, cümlelerin kısalığına, dilin sadeliğine ve anlaşılır olmasına, konunun ilgi çekici olmasına dikkat ettim. Kullandığım mizahi dil, çocukların merakını uyandırdı. Tudem Yayınları'nın, bu koleksiyon hakkında yaptığı bilgilendirme de işime yaradı. Kuş Olsam Evime Uçsam'ı, Sen de Oku koleksiyonuna katmayı düşünmedim. Kuş Olsam Evime Uçsam'ı, Sen de Oku koleksiyonu için uyarlamak isteseydim bazı şeyleri değiştirirdim. Çünkü, az önce de belirttiğim gibi, bu koleksiyondaki kitapları okuyacak çocuklar, okumaya isteksiz ve okuma güçlüğü çeken çocuklar. Anlatıcıyı aynı bırakırdım, Beşir ve savaştan kaçan tek ağaç Tartus üzerinden hikayeyi anlatırdım. Yayınevimin seçimiydi ancak ben seçseydim, ben de Alis Harikalar Diyarında'yı seçerdim. Zorluk kısmına katılıyorum. Ancak dil açısından zorlanmadım çünkü çocuklar için yazan biri olarak okurun gelişimine, diline ve gerçekliğine uygun dili kullanmayı bilmek zorundasınız. Bu nedenle, yayınevim Sen de Oku Klasikler serisi için öneride bulunduğunda hiç tereddüt etmedim. Dünyada her beş çocuktan biri disleksik ve bu beyinlerindeki yapısal bir farklılıktan kaynaklanıyor. Yetkin okur, yoğun olarak sol beyninin arka kısmını kullanırken, disleksik okur, sol beynin ön tarafını ve sağ beyinde yeni açtığı engebeli patikaları kullanır. Dolayısıyla, her iki okurun gittiği yer aynıdır ancak okuma güçlüğü çeken okur buraya daha uzun ve çok yorucu bir yolculuktan sonra varabilir. Disleksik okurun bu denli zorlanması, okuma konusunda giderek artan bir güven kaybına neden olur. Yayınevim Tudem Yayınları'nın, Sen de Oku kitapları ile, okuma güçlüğü çeken çocukları kitaplara yakınlaştırmaya çalışmasından son derece memnunum. Düşünsenize, Sen de Oku Klasikler serisi olmasaydı, okuma güçlüğü çeken çocuklar hiçbir zaman Dünya Klasikleri'ni okuyamayacaktı. Bu nedenle, ben Alice Harikalar Diyarında'yı uyarlarken, tüm bunları dikkate alarak hareket ettim. Daha sade bir dil, çocuğun yaşına ve okuma seviyesine uygun bir anlatım, yaşa uygun cümle uzunluğu veya kısalığı, kelime tekrarları gibi konulara titizlikle yaklaştım. Özgün metne sadık kalarak akıcı bir anlatım oluşturmaya çalıştım. Alice Harikalar Diyarı'nda, başlı başına eşsiz bir yapıt. Çocuklar, yazar Lewis Carroll'un sesini duysunlar ve bu eşsiz klasiği bizlerin okuduğu şekliyle okusunlar istedim. Bunu yaparken de kendi kelimelerimden yararlandım ve anlatıcıyı değiştirdim. Çocuklar, Güzin Öztürk'ün anlatımıyla Alice Harikalar Diyarında'yı okuyarak tavşan deliğinden aşağıya bizim gibi heyecanla atlasınlar istedim. Evet bunun için bir çalışma yaptım. Yayınevimin vermiş olduğu kitapları okudum. Değişik yayınevlerinden çıkan birçok Alice Harikalar Diyarında kitaplarını okudum. Yayınevim Tudem Yayınları ile yapmış olduğumuz toplantı doğrultusunda edinmiş olduğum bilgileri dikkate aldım. Filmini izledim, eski yapım bir animasyon vardı, onu izledim. Ayrıca, bir yayınevinin uyarlaması vardı, çizgi roman şekline dönüştürülmüştü. O uyarlamayı inceledim. Kitap hakkındaki yorumları ve inceleme yazılarını okudum. Benim için son derece keyifli bir süreçti. Sen de Oku serisinin, okumaya isteksiz veya okuma güçlüğü çeken çocuklar için atılmış çok önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde, okumaya isteksiz çocukların çizgi romanlar ile tanıştırılması yararlı olabilir. Okuma güçlüğü çeken veya okumaya hevesi olmayan çocuk için, bir kitabı kolaylıkla, bir çırpıda okuyabilmek, onların okumaya hevesini artırabilir, güvenlerini yerine getirebilir. Sen de Oku serisi ve klasikler serisi, kolay okunur kitaplar. Her kitabın hitap ettiği bir okur kitlesi var. Ben on iki yaşına kadar oğluma geceleri yatmadan önce kitap okumaya devam ettim. Gece birlikte okuduğumuz kitap başkaydı, kendi okuduğu kitap başka. Çocuğunuza kitap okumak, çocuğunuz için ona özel bir zamandır. O sırada çocuk ile anne veya babası arasında bağ kuvvetlenir ve çocuğun kalbine kitap aşkının filizleri atılır. Ebeveynler, evde kitap okumuyor ve çocuğun ulaşabileceği yerlerde kitap bulundurmuyorsa, çocuktan da kitap okumasını beklemek yanlış olur. Ben çocukken de kitap okumayı çok severdim. Çünkü, evde iki kitap kurdu ablam vardı ve onları sürekli elinde kitaplarla görürdüm. Annem, geceleri bize, seslendirmelerle, canlandırmalarla dolu okumalar yapardı. Bir kütüphane kartım vardı ve kitap değiştirmek için kütüphaneye gideceğim günü iple çekerdim. Okuduğum kitaplar değişkenlik gösteriyordu, belli bir türe yönelik değildi. Hala öyledir. Sen de Oku koleksiyonunda yer almaya devam etmeyi istiyorum ve bu koleksiyon için yazmayı düşünüyorum. Klasikler için de çalışmalarım devam edecek. Farklı projelerde yer almayı seviyorum. Sen de Oku kitapları arasında yer alan bir kitabı, okuma güçlüğü çeken veya okumaya isteksiz bir çocuğun tat alarak okuduğunu ve son sayfayı kapattığında yüzündeki tebessümü hayal ediyorum. Bir kitabı baştan sona, zorlanmadan, keyifle, heyecanla okuyan bir çocuğu düşünmek her zaman güzel. Sen de Oku kitaplarına, biraz romantik yaklaşıyorum. Çocuklar için, çocuklar okusun diye yazıyorum ve bu beni mutlu ediyor, umudumu taze tutuyor. Bu güzel sorularınız ve söyleşi için size teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/haberiniz-olsun-29-izmir-avrupa-caz-festivali-basliyor/", "text": "İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı'nın, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla düzenlediği 29. İzmir Avrupa Caz Festivali 03 Mart 02 Nisan 2022 tarihleri arasında yapılacak. İzmir İtalya Konsolosluğu, İsviçre İzmir Fahri Konsolosluğu, Slovakya Cumhuriyeti Büyükelçiliği, Goethe Enstitüsü İzmir ve Institut Français de Turquie İzmir işbirliğiyle düzenlenen Festival, 03 Mart 2022 Perşembe günü AASSM'de yapılacak açılış konseri ile başlayacak. 29. İzmir Avrupa Caz Festivali programında ayrıca çeşitli atölyeler ve söyleşiler de yer alacak. İzmir Art'ta yer alan habere göre genç neslin en parlak müzisyenlerinden Eylül Ergül ve caz dünyasının büyük ustası Önder Focan Grup 29. İzmir Avrupa Caz Festivali'nin açılışını Nat King Cole Project ile 03 Mart 2022 Perşembe günü saat 20.00 de AASSM'de yapacak. Kontrbasta Ozan Musluoğlu, davulda Burak Durman'ın yer aldığı Eylül Ergül-Önder Focan Grup, müzik dünyasının en etkileyici sanatçılarından Nat King Cole'ün unutulmaz şarkılarını seslendirecek. 29. İzmir Avrupa Caz Festivali kapsamında 4 Mart 2022 Cuma günü özellikle gazetecilik öğrencilerine yönelik, caz yazarlığını ve eleştirisini konu alan Write Stuff atölyesi düzenlenecek. Atölyeyi, Türkiye'de bu işin en iyilerinden Ümit Tuncağ ve gazeteci Sirel Ekşi yürütecek. İlgi duyanlar atölyeye ücretsiz katılabilecek. İzmir İtalya Konsolosluğu işbirliği ile 7 Mart 2022 Pazartesi günü saat 20.00'de AASSM'de yapılacak Italian Metamorphosis konseri, flügelhorn ve piyano birlikteliğini sergileyecek. Dario Doronzo ve Pietro Gallo'dan oluşan Re- Imagine Duo, klasik eserleri melodik, armonik, tınısal ve ritmik düzeyde değişiklik ve çeşitlemelerle demonte edip yeniden bir araya getirerek, dinleyiciyi bestelerin gerçek değerini tam anlamıyla keşfetmeye sevk edecek. İkili aynı gün saat 11.00'de İKSEV'de gençlerle bir atölye çalışması da yapacak. 29. İzmir Avrupa Caz Festivali'nin izleyicileri, caz dinlemenin inceliklerini 8 Mart 2022 Salı günü İKSEV'de yapılacak Caz'ı Nasıl Dinlerim? konulu söyleşide Ümit Tunçağ'dan dinleyebilecek. Saat 18.00'de başlayacak söyleşiye, ilgi duyan herkes ücretsiz katılabilecek. 10 Mart 2022 Perşembe günü AASSM'de olacak Festival izleyicileri İsviçre'nin gururu piyanist, besteci Marc Perrenoud'u triosu ile dinleme fırsatı bulacak. İsviçre İzmir Fahri Konsolosluğu işbirliği ile yapılacak konserde Marc Perrenoud Piyano, Marco Mü ller Bas, Cyril Regamey Davul, beşinci albümleri bol ödüllü Morpheei seslendirecek. Şair, küratör, gezgin, hikaye anlatıcısı ve @ayzeradant galeri sanat yönetmeni olan Nihat Özdal, 11 Mart 2022 Cuma günü 18.30'da İKSEV'de sıra dışı bir atölye yapacak. Edebiyatın Cazı, Cazın Edebiyatı konulu atölyede Özdal kendi yazdığı metinleri paylaşacak ve genç müzisyenler metnin üzerine doğaçlama yapacak. İlgi duyanlar atölyeye ücretsiz katılabilecek. 29. İzmir Avrupa Caz Festivali'nde 19 Mart 2022 Cumartesi günü AASSM'de, Slovakya'nın dünya caz sahnelerinde isim sahibi olmuş davulcusu Martin Valihora ve grubunun konseri yer alacak. Slovakya Cumhuriyeti Büyükelçiliği işbirliği ile gerçekleşecek konserde Valihora'ya piyanoda Eugen Vizvary ve basta Juraj Griglak eşlik edecek. Sesi ve piyanosuyla caz severlerin gözbebeği olan Olivia Trummer, İzmir Goethe Enstitüsü işbirliği ile 29. İzmir Avrupa Caz Festivali'ne katılacak. Trummer, 23 Mart 2022 Çarşamba günü saat 11.00'de İKSEV'de genç müzisyenlerle bir atölye yapacak. 24 Mart 2022 Perşembe günü saat 20.00 de de basta Rosario Bonaccorso ve davulda Nicola Angelucci ile For You adlı çalışmalarını seslendirecek. 29. İzmir Avrupa Caz Festivali, sıra dışı çalışmalarıyla tanınan Marc Buronfosse ve grubunun Institut français İzmir işbirliği ile peş peşe vereceği iki konserle sona erecek. Gülay Hacer Toruk vocal, Monika Kabasele vocal, Ananda Brandao davul ve vokal Hugo Corbin gitar ve Marc Buronfosse'den bas oluşan gurup Aegean Nights A Smyrna Story adlı çalışmalarını 1 Nisan 2022 Cuma günü Institut français İzmir'de ve 2 Nisan 2022 Cumartesi günü de AASSM'de seslendirecek. 29. İzmir Avrupa Caz Festivali biletlerini 18 Şubat 2022 Çarşamba gününden itibaren Biletix gişelerinden ve AASSM'deki İKSEV gişesinden alabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hafiza-yetersiz-hrant-icin-bir-film-bu-aksamdan-itibaren-hrant-dink-vakfi-internet-sitesinde/", "text": "19 Ocak 2007'de katledilen gazeteci yazar Hrant Dink'in sözünü renge, şekle ve sese büründürerek aktaran Hafıza Yetersiz filminin ilk gösterimi dün akşam, Cemal Reşit Rey Konser Salon'unda yapıldı. Ümit Kıvanç'ın tasarlayıp kurguladığı film, Hrant Dink'e ve sözüne yaşam alanı tanımayan 'sistem'in nerelerde 'hata verdiğini' gözler önüne seriyor. Film, cinayetin 15. yılında, Hrant Dink'i hedef haline getiren tutkusuna; şu zor günlerde onun kendi sesinden dinleyeceğimiz Türkiye ve dünya hayaline ışık tutuyor. Bir saatlik film gösteriminin ardından Zeynep Sungur'un moderatörlüğünde Fethiye Çetin, Ümit Kıvanç ve Arat Dink'le kısa bir söyleşi yapıldı. Gösterim sonrası söyleşinin moderatörlüğünü yapan, Hrant Dink Vakfı İletişim Koordinatörü Zeynep Sungur, Hrant Dink'in yaşamı boyunca savunduğu değerleri böyle güzel bir belgeselde bir araya getirdiği ve bu belgeselle hafızalarımıza seslendiği için Ümit Kıvanç'a teşekkür ederek, Hrant Dink'in sözlerinin ve savunduklarının, zamandan ne kadar bağımsız olduğunu, bugün dahi geçerli olduğunu yeniden hatırladığımızı söyledi. Fethiye Çetin, Bu topraklarda 3.000.000 nüfustan cumhuriyete geçerken 300.000 olduk. O üç yüz bini de tükettiler, atalarımın ürettiğini de tükettiler diyerek yaraya işaret eden Hrant Dink'in, en katı kalplere dahi kolaylıkla ulaşabilen lügatiyle, barışçıl bir geleceği nasıl kuracağımızı gösterdiğini hatırlattı. Bugün geleceğe dair umutlu olmamızın yolunun yaralarımızın yasını birlikte tutmaktan geçtiğini ifade ederek, Hrant Dink'in hepimize verdiği en önemli mesajlardan birinin bu olduğuna dikkat çekti. Ümit Kıvanç, bu filmi neden yapmak istediğini, neden şimdi yaptığını ve filmin isminin nereden geldiğini şu sözlerle açıkladı: Böyle bir borcumuz olduğunu da düşünüyorum ama ancak şimdi yapabildim; daha önce Hrant Dink'in konuşmalarıyla günler geçirecek cesaretim yoktu. Hrant Dink yazmaktan çok konuşan bir insandı; sesiyle mimikleriyle, kaşını gözünü oynatışıyla söylediklerini bir bütün olarak hissediyoruz. Yazıları da kalıcı ama onun o canlı varlığı başka bir şeydi, o da filmle aktarılabilirdi. Hrant Dink'in sözünü dinleyebilmek için bir hafızaya ihtiyaç var ama bizim yaptığımız o hafızayı kapatmak. 'Hafıza Yetersiz' filmi, bu akşam, 13 Ocak, saat 20.00'da Hrant Dink Vakfı internet sitesinde yayınlanacak ve vakfın sitesinde kalmaya devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hakan-gunday-yazdi-onur-saylak-yonetti-bir-aile-kara-komedisi-uysallar/", "text": "Hakan Günday'ın kaleminden, Onur Saylak'ın gözünden sekiz bölümlük disfonksiyonel aile kara komedisi Uysalların fragmanı yayınlandı. Dizinin yayın tarihi 30 Mart. Başrollerini Öner Erkan, Songül Öden, Haluk Bilginer, Uğur Yücel'in paylaştığı, oyuncu kadrosunda aynı zamanda Umut Yeşildağ, Nilay Yeral, Bilyana Jovanovska, Serkan Altunorak, İbrahim Selim, Nezaket Erden'in yer aldığı Uysalların yapımcılığını ise Ay Yapım üstleniyor. Uysallar; 2020 yılında çarpık kentsel dönüşümlü İstanbul'un keşfedilmemiş sokaklarında ve yükselmeye devam eden plaza, rezidanslarında geçen, üst orta sınıf mimar Oktay Uysal'ın ve onun geniş sayılabilecek ailesinin kim olduğunu sorgulama ve uyanış hikayesi. Uysal ailesi ideal bir aile gibi gözükebilir, ancak her birinin birbirinden gizlediği ikili hayatları vardır. Aile üyeleri birbirlerinden habersiz, hayal ettikleri hayatları yaşarken, onların trajik, komik ve karanlık yanlarıyla tanışırız. Uysallar, arka planda İstanbul'un tanımlanamayan şehir görselliğinde izleyiciye alternatif bir aile hikayesi sunarken aynı zamanda Ben en son ne zaman mutluydum? diye sordurtacaktır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hakan-mericliler-tanju-okani-sahneye-tasiyor/", "text": "Türk Pop Müziği'nin eşsiz yorumcusu ve sesi Tanju Okan, Hakan Meriçliler'in çok özel bir projesiyle anılıyor. Meriçliler'in, Okan'ı ilk kez sahneye taşıyacağı proje ''Yıl 1974 Tanju Okan Şarkıları'' adıyla sanatseverlerle buluşacak. Yazan, yöneten, sahneleyen, söyleyen ve anlatan olarak Hakan Meriçliler imzası taşıyan projenin yapımcılığını, Serdar Akkaya önderliğinde, Vigor Kültür Sanat üstleniyor. Dinleyenleri unutulmaz bir yolculuğa çıkaracak proje, 9 Haziran'da Baba Sahne'de yapacağı Prömiyer ile ilk kez seyircilere kapılarını açacak. Proje, 15 Haziran'da Dada Salon Kabarett, 30 Haziran'da ise Urla Dam'da seyircilerle buluşmaya devam edecek. Hakan Meriçliler, Tanju Okan'ın dillerden düşmeyen şarkılarını; eşsiz yorumuyla zamansızlığını her dönemde koruyan, ayrılık ve sevda şarkılarını, canlı performansla piyanist Süleyman Alnıtemiz eşliğinde seslendirecek. Şarkıların yanı sıra Tanju Okan'ın anıları, dönüm noktaları, aşkları, mutlulukları, hüzünleri, hayal kırıklıkları samimi bir dille anlatı olarak sahneye taşınacak. Tanju Okan'ın hayatının heyecan, zorluk, aşk dolu dönemlerine değinilen projede; Okan'ın en güzel şarkılarını bu dönemde yaptığı bilinen ve kariyerinin en önemli noktası olan 1974 yılına odaklanılıyor. Tek perdelik performansta Hakan Meriçliler, Tanju Okan'ın unutulmazları arasında yer alan ''Öyle Sarhoş Olsam ki'', ''Kaderim'', ''Dostlarım'', ''Var mısın İçelim?'', ''Seni Hayatımca Sevdim'', ''Hasret'', ''Bilsem ki'', ''Kadınım'', ''Deniz ve Mehtap'', ''Deli Gibi Sevdim'' olmak üzere on şarkıyla, izleyenlere eşsiz bir dinleti sunacak. Meriçliler, kostümünden saçına, yürüyüşünden mikrofonu tutuşuna kadar Tanju Okan tarzıyla sahnede olacak. Performans için uzun bir süredir titizlikle çalışan Meriçliler, ''Tanju Okan benim de çok hayran olduğum bir sanatçı. Onun gibi bir efsanenin şarkılarını söylemek ve onun yaşamından bazı anıları aktarmak bir ayrıcalık. Onu doğru aktarmanın peşindeyim'' dedi. Hakan Meriçliler'e piyanist Süleyman Alnıtemiz'in eşlik edeceği ve Tanju Okan'ın ilk kez anlatılacağı projenin 9 Haziran'da Baba Sahne'de gerçekleşecek Prömiyerinin biletleri ve 15 Haziran'da Dada Salon Kabarett, 30 Haziran Urla Dam'da gerçekleşecek performansların biletleri https://www. babasahne. com adresinden bugün (9 Mayıs'ta) satışa sunuldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/haldun-taner-oyku-odulu-burce-bahadira-verildi/", "text": "Edebiyat dünyasının prestijli ödüllerinden biri olan Haldun Taner Öykü Ödülü yarışmasında ödülün sahibi Burçe Bahadır oldu. Haldun Taner'in anısına Milliyet Gazetesi tarafından 33 yıldır düzenlenen Haldun Taner Öykü Ödülü yarışmasını kazanan yazar açıklandı. Bu yıl ödül Notabene Yayınları'ndan çıkan Deliliğe Zarif Bir Giriş adlı öykü kitabıyla Burçe Bahadır'a verildi. Jüri başkanlığını Doğan Hızlan'ın yaptığı seçici kurulda; Demet Taner, Handan İnci, Nursel Duruel, Metin Celal, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Kamil Erdem yer aldı. Haldun Taner Öykü Ödülü'ne aday eserler, 10 Ocak 2023, Salı günü çevrimiçi yapılan toplantıda değerlendirildi. Seçici kurul, kazanan isim ve gerekçesini; Hayatın farklı sahnelerinden, kanıksanılmış sanılan durumları incelikli, duyarlı bir yorumla ve yalın, akıcı bir dille resmetmesi; an/süreç dengesini kurmadaki başarısı nedeniyle Burçe Bahadır'ın 'Deliliğe Zarif Bir Giriş' adlı kitabına verilmiştir cümleleriyle açıkladı. Yarışmaya katılacak yazarlar; 1 Ocak 2021 31 Aralık 2021 tarihleri arasında Türkçe yayınlanmış kitaplarının değerlendirildiği yarışmaya kendi imzalarıyla başvurdu. Bunun yanı sıra yayınevleri, üniversiteler, sanat ve eğitim kurumları, meslek kuruluşları, sivil toplum örgütleri de ödül için eser sahibinin imzalı onayıyla bir aday gösterebiliyordu. Bir süre önce Haldun Taner Öykü Ödülü kısa listesi açıklanmış, listede şu isimler ve kitapları yer almıştı: Burçe Bahadır Deliliğe Zarif Bir Giriş, Makbule Aras Eivazi Sonun Bacakları, Eda İşler Görünür Bir Yerde, Zehra Tırıl Kapıların Kışında ve Faruk Turinay Dipsiz Göl."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/haldun-taner-oyku-odulune-basvurular-basladi/", "text": "Haldun Taner Öykü Ödülü 30 yılı aşkın süredir aralıksız devam ediyor. Edebiyat dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olan yarışmaya adaylar 30 Eylül 2021 tarihine kadar başvurabiliyor. Yarışmanın Seçici Kurulu'nda ise; Demet Taner, Doğan Hızlan, Metin Celal, Prof. Dr. Handan İnci, Nursel Duruel ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu yer alıyor. Milliyet Gazetesi'nin Haldun Taner'in anısına gerçekleştirdiği Haldun Taner Öykü Ödülü yarışması 32'nci senesinde de düzenlenmeye devam ediyor. Edebiyatta isimlerini duyurmuş olanlar kadar edebiyat dünyasına yeni adım atmış yazarlar da yarışmaya katılabiliyor. Yarışmaya katılacak yazarlar; 1 Ocak 2020 31 Aralık 2020 tarihleri arasında Türkçe yayınlanmış kitaplarının değerlendirildiği yarışmaya kendi imzalarıyla başvurabilecek. Bunun yanı sıra yayınevleri, üniversiteler, sanat ve eğitim kurumları, meslek kuruluşları, sivil toplum örgütleri de ödül için eser sahibinin imzalı onayıyla bir aday gösterebilecek. Türk Edebiyatının en saygın ödüllerinden olan Haldun Taner Öykü Ödülü'ne başvurmak isteyen yarışmacıların, kitaplarını en geç 30 Eylül 2021 Perşembe günü saat 17.00'a kadar Milliyet Ödülleri, Milliyet Gazetesi, Demirören Medya Center, 100. Yıl Mah. 2264. Sok. No:1 Bağcılar / İstanbul adresine göndermesi gerekecek. Ödülün 20 bin TL olarak belirlendiği yarışma hakkında adaylar Milliyet web sitesi (https://www. milliyet. com. tr/vitrin/turk-edebiyatinin-degerli-yarismasi-haldun-taner-oyku-odulu-6551546 ) üzerinden veya Elif Berişler (0212-337-61-36) ile iletişime geçerek ayrıntılı bilgi alabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/halil-ergun-altin-portakal-film-festivalinde-yapilanlar-kabul-edilemez/", "text": "Sinema ve tiyatromuzun yüz akı, değerli halk sanatçımız Halil Ergün, 5. Bandırma Kitap Günleri'nin onur konuğuydu. Ülke olarak kültürel açıdan bir çözülme sürecinden geçtiğimizi belirten Ergün, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yaşananları ve Yılmaz Güney'le ilgili tartışmaları değerlendirdi. Birkaç gündür Bandırma'da bulunan Ergün, Kent kültürünü ve kentli hayatını bu kadar iyi taşıyan ve hissettiren kentimiz çok azdır. Bandırma, bir Cumhuriyet şehri olarak dimdik ayakta, diyerek Bandırma halkını kutladı. Seyircilere, Türkiye ağır bir kültürel çözülme döneminden geçiyor, diye seslenen Ergün, cumhuriyetin kazanımlarının çeşitli bahanelerle gümbürtüye gittiği bir süreci yaşadığımızı söyledi. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yaşananların da kültürel çözülmenin bir parçası olduğunun altını çizen Ergün, Siyasetten hukuka, kültür sanattan ekonomiye kadar yapılan bütün bu siyasal tasarruflar, hepimize yapılmıştır. Bunlar bizlere yapılan baskılar ve zulümlerdir. Artık yorgunuz ve acı çekiyoruz. Bu yüzden ses çıkaran da bizler olmalıyız, dedi. Buna karşın bir filmin, ülke yöneticileri ve Kültür Bakanlığı tarafından yasaklanması, seçkiden kaldırılması faşizmdir. Kimsenin de buna hakkı yoktur. Bu müdahaleye ses çıkarmamak da suçtur. Yukarıdaki yönetici çıkıp filmi yasaklıyor, sen kimsin demek lazım, diyerek eleştirilerini dile getirdi. Biz büyük bir tarihin ve kültürün üzerinde oturuyoruz. Başta Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları olmak üzere çok önemli bir cumhuriyet kültüründen geliyoruz. Buna her anlamda sahip çıkmalıyız, diyen Ergün, söyleşi sonrası hayranlarıyla fotoğraf çektirdi. 7 Ekim'e kadar sürecek olan 5. Bandırma Kitap Günleri, birbirinden değerli konukları ağırlamaya ve kitapseverleri kültür sanatla buluşturmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hanzade-servi-su-gunlukleri-1-arkadas-miyiz-kitabini-anlatiyor/", "text": "Bazı söyleşileri yaparken gerçekten çok eğleniyorum ve hatta mutlu oluyorum! İlk defa ve çok severek kitabını okuduğum Hanzade Servi'yle yaptığım söyleşi de bunlardan biri oldu. Kitaplarını yediden yüz yetmiş yediye, ayrım yapmaksızın her yaştan ruhlar için yazması boşuna değil. Aslında çocuklar için yazdığı Su Günlükleri 1 Arkadaş mıyız? kitabını 30'larının sonlarındaki ben kahkahalarla okudum, şimdi inanmayacaksınız belki ama annem okuyor. Eğer henüz Su Hoşeda Enmutlu ile tanışmadıysanız sizi şöyle alalım! Kendisi çok matrak bir kız, benden söylemesi! Hayal gücü geniş mi geniş, tıpkı kalbi gibi! Bir YouTube kanalı yok belki ama günlüklerinde anlatacağı çok şey var! TUDEM Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan Su Günlükleri 1 Arkadaş mıyız?, 11 yaşındaki matrak bir kızın hikayesini günlüğü vasıtasıyla bize anlatıyor. Kitabın yazarı Hanzade Servi, şimdiye kadar yazdığı onlarca kitabına yepyeni karakterler ekleyerek çocukların dünyasını renklendirmeye devam ediyor. Sadece çocukların mı, büyüklerin de! Hanzade Servi'yle hem kitabı hem de yazın hayatını konuştuk. Ve ne mutlu biz okuyuculara ki Su Günlüklerinin devamı da yolda, geliyoooor! Biz Arkadaş mıyız? Su Günlükleri 1in kapağını henüz kapattım. Öncelikle çok teşekkürler! Çocuk kitaplarım için yetişkinlerden aldığım böyle güzel geri dönüşler, benim için çok değerli. Çünkü ben iyi bir çocuk kitabının, yetişkinleri de mutlu etmesi gerektiğine inanıyorum. Su Günlükleri 1-Biz Arkadaş mıyız'ı, 2018'in aralık ayında yazmaya başladım. İlk kez bu tarzda bir kitap yazdığım için, çok değişik bir deneyimdi. Su kesinlikle çok fırlama, cingöz bir karakter ama en az onun kadar cingöz çok karakterlerim var. Okuma yazmayı kendi kendime öğrendiğim andan itibaren, sürekli okumaya ve günlük tutmaya başlamıştım. İlkokul hayatım boyunca hep günlüklerim vardı ve hala duruyorlar. Ama ben günlük tutmayı, gerçek hayatımı yazmaktan sıkılıp, hayal ettiklerimi yazmak istediğim için bırakmıştım. Yani Su Günlükleri'nde, anılarımdan parçalar var diyemem. Çocukluk günlüklerimi bugün okuduğumda anlatım dilimi eğlenceli bulsam da, anlattığım şeylerin çok da ilginç olmadığını görüyorum. Zaten sıkılmamın sebebi buydu. Ortaokulda hayal gücümü kullanarak öykü yazmaya başladığımda, gerçekten yapmak istediğimin bu olduğunu hemen anlamıştım. Su'nun ailesi ve arkadaşlarını Su'nun gözünden tanıma fırsatı buluyoruz. Üstelik yüzeysel de değil, epey ayrıntılı. Karakter yaratımında nelerden besleniyorsunuz? Önceden taslaklar oluşturuyor musunuz? Bu konudaki çalışma tarzını öğrenmek isterim. Aslında karakter yaratma aşamalarım her kitabımda farklı oluyor. Bazen aklıma önce konu geliyor. O zaman, o konuya uygun karakterler oluşturmaya başlıyorum. Bazense zihnimde önce bir karakter beliriyor. O karakteri öyle canlı görüyorum ki, konuyu ve diğer şeyleri onun etrafında oluşturmaya başlıyorum. Benim için isimler de çok önemli. Eski bir isimler sözlüğüm var ve her yeni kitaba başlarken o sözlüğü açıp isim seçmeye uzun zaman ayırıyorum. Bazen 'bu karakterin adı B harfiyle başlamalı' gibi hislerim oluyor. Karakterler çoğunlukla, isimleri belirlendikten sonra kafamda tam anlamıyla oluşmaya başlıyor. Beslendiğim şey elbette hayal gücüm ve hayal gücümü de, gözlem yeteneğim besliyor. Önceden taslaklar oluşturuyor, karakterlere dair ayrıntıları not alıyorum. Ama en sevdiğim şey, yazarken tüm o notlarımın geçersiz kalması... Çünkü yazdıkça, karakterleri daha iyi tanımaya başlıyorum ve neleri yapıp neleri yapmayacaklarını bir anlamda bana kendileri söylüyor. Buna dayanarak, karakterler aslında yazma anında canlanarak oluşuyor diyebilirim. Resimleme ve o resimlerin kitaba yerleştirilmesi aşamasına ben dahil olmadım, çünkü çok hakim olduğum bir alan değil. Nerelere nasıl resimler çizeceğine, Ali Benice karar verdi. Kendi mizahını kullanarak bazı resimlere ufak notlar eklemesi, kitabı daha da eğlenceli hale getirdi. Her karakterin ayrı yazı fontunun olması gibi muhteşem ayrıntılar da, yayınevim Tudem'in titiz çalışmasının eseri... Su Günlükleri, hepimizin ilk kez deneyimlediği bir kitaptı ve bu sebeple yazar-çizer-yayınevi olarak gerçekten çok çalıştık. Ali Benice'nin hayal gücümle dans etmesinin iki sebebi var: İlki, hayata aynı mizah penceresinden bakmamız... İkincisi ise, onun da kalemine hayran olduğum, müthiş bir yazar olması! Çizimlerine, yazarlığını da kattı diyebilirim. Harika bir iş çıkaracağını elbette biliyordum ama sonuç, aklımdakinin çok çok çok ötesinde muhteşem oldu! Tüm dünyada, bu tür günlük kitaplarında yazarla çizer çoğunlukla aynı kişi oluyor. Hem yazıp hem çizmek, tabii ki işi kolaylaştırıyor. Ama yazarla çizerin farklı kişiler olduğu bir günlük kitabında metinle çizimlerin böyle uyumlu olması gerçekten mucizevi bir şey. Çizimlerdeki sözler ve kitabın sonundaki Dudu Nine'nin mutfağı bölümü tamamen Ali Benice'nin oluşturduğu yerler. Evet, ödevler her zaman öğrenciliğin olmazsa olmaz yanlarından biri. Bazen büyük bir heyecanla yapardık, bazen de canımız istemezdi ve ailelerimiz yardıma koşardı. Maketler, projeler, pamuğa ekilmiş fasulyeler... Özenle hazırladığımız bir ödeve meyve suyu döküldüğünde onu kurtarmaya çalışmak ya da tekrar yapmak zorunda kalmak, kesinlikle talihsiz maceralardı ve bunu kitabıma katmak istedim. Böylece çocuklara hem Ben de o yollardan geçtim, sizi çok iyi anlıyorum dedim hem de ödevlerimizin başına gelen tatlı kazaların bizi yıldırmaması gerektiğini anlattım. Olmuyor, çünkü anlayacakları şekilde yazdığımı biliyorum. Kitaplarımı okuduktan sonra bana mesaj ya da elektronik posta yoluyla ulaşıp fikirlerini söylüyorlar. Yorumlarını okuduğumda İyi ki yazmışım / iyi ki yazıyorum diyorum. Anlatmak istediğim şeyleri kitaplarımdaki karakterler üzerinden, hikayenin içinde verdiğim için, o maceranın bir parçası oluyor. Mesela Yanlış Anlaşılma Canavarları, Alkış ve Su'nun arasındaki bir yanlış anlaşılmayı görmemizden sonra devreye giriyor. Hepimizin hayatında da yanlış anladığımız ya da yanlış anlaşıldığımız zamanlar olabildiği için, heyecanla Evet, tam da öyle! diyoruz. Ailemde, yine kitaptan yola çıkarak, Dudu Nine kadar ilginç biri sanırım yok. Ben de dahil... Bazen okurlarım Hayatınızı yazmayı düşünüyor musunuz? diye soruyor. Ben de O kadar sıkıcı bir kitabı okumak istemezsiniz diyorum ve bu bana çok mantıklı geliyor. İnsanları çok güldüren kitaplar yazan bir yazarın, gerçek hayatında sürekli espriler yaparak gezdiği düşünülebilir, ama genellikle bunun tam tersi olur. Kendimi ilginç ve eğlenceli biri olarak görmüyorum. Bence tam da bu sebeple, kitaplarım ilginç ve eğlenceli. Su Günlükleri'nin ikincisini çoktan yazdım ve yayınevim Tudem'e teslim ettim. Kitap şu an, Ali Benice'nin ellerinde hayat bulma aşamasında. İkinci kitapta yine arkadaşlık ve aile kavramlarının öne çıktığını söyleyebilirim. Kardeşler ve arkadaşlar arasındaki kıskançlığa değiniyorum. Yine çok komik bir kitap olacağının garantisini de vereyim. Kesinlikle! Ve bu iletişim, benim için çok değerli. Kitaplarımı heyecanla okuduklarını, kendi istekleriyle başka kitaplarımı da aldıklarını gördüğümde, biraz önce de söylediğim gibi İyi ki yazıyorum diyorum. Tüm kitaplarımın devamını okumayı çok istiyorlar. Devam kitaplarına okur olarak çok ilgim olmadığı için, yazarlık hayatıma da katmayı düşünmemiştim. Ama Su Günlükleri'nin heyecanına kapıldıktan sonra, Sevgili Hiç Tanımadığım Çocukun ikincisini yazdım ve gerçekten heyecan verici bir kitap oldu. Sanırım bundan sonra, yeni kitapların yanı sıra okurlarımın devam kitabı isteklerine de kulak vereceğim. Evet, çocuklar için yazdığım ilk kitap, Ortanca Balıktı. Yarışmaya gönderirken Çocukları güldürebilecek bir kitap yazabildim mi?den çok, Bu bir çocuk kitabı mı? diye düşünüyordum. Yayınevim Tudem'in bana güveni ve hem çocuklardan hem yetişkinlerden aldığım harika geri dönüşlerle, bu yola girdim. Kendi üslubumu oluşturmak zaman almadı, çünkü o üslup bence doğuştan gelen bir özelliğim. Ama tabii ki her kitabımla tekniğim, yazma gücüm gelişti, gelişiyor. Yıllar önce yazdığım bir kitabımın başına bugün otursam, bir sürü yeri siler, bir sürü farklı bölüm eklerim. Tabii ki bunu yapmamam gerek. O kitaplar, onları yazdığım dönemimdeki kalemimi yansıtıyor. Tüm kitaplarımı bugünkü aklımla elden geçirmeye başlasam, yeni kitap yazmaya zaman bulamam. Bugün değiştirdiğim bir bölümü de, seneye bambaşka bir hale dönüştürmek isteyebilirim. Yazarlığımda bana en çok yol gösteren akıl hocam da, Ortanca Balıktan beri tüm kitaplarımı okuyan ve önerilerine çok değer verdiğim editörüm Burhan Düzçay'dır. Yazarlık yolculuğuma katkısı oldu. Kitaplarıma yayımlanma kapısı, Tudem'in yarışmasıyla açıldı. Yarışmalar, hiç şüphesiz ki isminizin daha çok duyulmasını sağlıyor. Tabii ki kazanmak güzel bir duygu. Ama hiçbir yarışmayı kazanamasaydım da, yine aynı heyecanla yazmaya devam ederdim. Çünkü bir okur olarak, yazdıklarımı çok sağlam bir şekilde değerlendirebiliyor ve Bu kesinlikle olmuş ya da Bunun üzerinde biraz daha çalışmalı diyebiliyorum. Bu, en çok aldığım ve beni en çok mutlu eden sorulardan biri. Kitaplarımı her yaştan okurların gülerek, hüzünlenerek, heyecanla okuduğunu görmek, inanılmaz bir duygu! Ama bir püf nokta tarifi vermem mümkün değil. Çünkü elime kalemi alırken, Öyle bir kitap yazayım ki, hem çocuklar hem yetişkinler elinden bırakamasın demiyorum; kendiliğinden öyle oluyor. Yani benim kalem tarzım bu. Çoğu zaman çocuk ve genç okurlarım, Sanki bu kitabı bizim yaşımızda biri yazmış diyor. Bu, klişe bir deyişle, çocuk ruhunu kaybetmemekle ilgili. Ama çocuk ruhunu kaybetmemek, zorlama bir şekilde çocuksu davranmak gibi bir şey değil. Siz ciddi bir bakışla bankta oturup bulutları izlerken, dünyanın en sıkıcı yetişkinine benzeyebilirsiniz. Hiç kimse o dakikalarda, içinizdeki çocuğun kalbinizin üzerinde seksek oynadığını göremez. Ama benim içimdeki çocuk, yazdığım kitapların sayfalarının arasında seksek oynuyor ve onun heyecanı, her yaştan okuruma geçiyor. Belki bunun sırrı, sınırsız bir empatide gizlidir. Çünkü yazarken kendimi tüm karakterlerin yerine koyup, hissettikleri her şeyi yaşayabiliyorum. Kendimi bildim bileli hep defterlerim oldu. Çünkü kitaplarımı deftere yazıyor, sonra bilgisayara geçiriyorum. Defterler, hayatımın en önemli şeylerinden biri diyebilirim. Çocukken günlüklerimi de, o zamanın ajandalarına yazıyordum. Ajandaları çok severim, ama onları kesinlikle kendi amaçları için kullanmam. Yılımı, aylarımı, günlerimi programlamak, bana kendimi kısıtlanmışım gibi hissettirir. Ajandalarımın, çok daha heyecan verici bir görevi vardır: Onlara kitap yazarım! Sürekli çantamda taşıdığım, yanımdan hiç ayırmadığım kedili not defterimde ise ailemin, arkadaşlarımın ve iş hayatımdaki kişilerin telefon numaraları yazılıdır. Hani bazen sosyal medyada Rehberim silindi, numaralarınızı yollar mısınız? diye paylaşımlar görürüz ya... İşte o paylaşımı asla yapmayacak biriyim. Telefonlardaki takvimleri, not alma uygulamalarını da asla kullanamam. Etkinliklerimi, çantamda taşıdığım cep takvimime, kalemimle işaretlerim. Yani iflah olmaz bir defterciyim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hasan-atesin-uzak-dunya-siirleri-okuru-cok-uzaklardan-alip-daha-az-uzaklara-dogru-yolculuga-cikariyor/", "text": "Hasan Ateş'in Uzak Dünya Şiirleriyle henüz tanıştım. Ateş'in ilk kitabı olmasına rağmen şiirlerindeki yetkinlik daha ilk sayfalarda kendini gösteriyor. Hem insanın içinde olduğu hem de aslında bir o kadar uzak olduğu Dünya'nın şiirleri, var oluşu, insanın yaşama olan tutkusunu ve yaşama edinimini dizelerle güzelliyor. 2021 yılında Tilki Kitap tarafından yayımlanan bu ilk kitabın dünyasına şairiyle birlikte daldık. Kitap evvel zaman içinde yazdığım şiirlerden oluşuyor. Uzak Dünya konsepti esasında yeni değil, benim 2010'lu yıllarda besteleyip 7DX Demo Party'de yayınladığım bir parçaya uzanıyor: Into the Farland... Babama ithaf ettiğim, benim için özel bir parçaydı. İlerleyen dönemde bir süre müzikten uzaklaşarak düzyazıya meyletmiş, masal formatında olan ama çocuklardan ziyade yetişkinlere hitap eden yazılar yazmış ve bunları Uzak Dünya Masalları / Tales from the Farland adı altında toplamayı düşünmüştüm. Fakat sonradan farkına vardım ki kelimelerle şiir düzeni içinde oynamak beni görece daha çok heyecanlandırıyor; o projeyi bir kenara koyarak çok daha eskiden kaleme almış olduğum şiirleri terekemden çıkardım. Yazılışlarının üzerinden on yılı aşkın bir süre geçtiği için nispeten daha tecrübeli ve tarafsıza yakın bir gözle bakma fırsatı buldum şiirlerime ve gördüm ki Uzak Dünya Şiirleri olarak anılmayı hak ediyorlar. Kitaplaşma süreci bu şekilde gelişmiş oldu. Bu süreçteki desteklerinden ötürü değerli hocam Prof. Dr. Nurullah Ulutaş'a teşekkürlerimi sunuyorum. İfade bana ait ama cümlenin kurulmasındaki altyapıyı hazırlayan birkaç önemli eser var ki adları mutlaka anılmalı. Birincisi, Papalagi: Göğü Delen Adam. İnsan dediğimiz canlıyı yalın bir gözle izleme şansı veren bu kitabı çok önemsiyorum. İkincisi, Metin Münir'den Ölümden Sonraki Hayatım. Üçüncü ama en önemlisi, Harari'nin Sapiens'i. Kitabımdaki şiirler her ne kadar benim tarafından yazılmış olsalar da her birinin egomdan soyutlanmış bir şekilde insanlık tarihi içindeki yerini almasını istiyorum. Nasıl ki doğmak, doğmaya hak kazanan canlının iradesi dışında gerçekleşen bir eylemse, yazdıklarımın da ortaya çıktığı andan itibaren ortaya çıkarandan bağımsız bir hak ve özgürlüğe tabi olmasını istiyorum. Bugünkü imkanlarımızla iki buçuk milyon yıl geriye baktığımızda insanlığın hangi aşamalardan geçerek bu çağa geldiğini görebiliyorsak, bundan milyonlarca yıl sonraki insanlığın da bugüne bakarken bu yüzyılın ilk yarısında sapiens'in böyle bir kitap yazmış olduğunu görüp bundan o zaman için faydalı çıkarımlar yapabilmesini umuyorum. Uzak Dünya Şiirleri olması da bu yüzden mi? Aslında hem dünyanın içinde ama hem de buradan çok uzaklarda... Dünyevi ama değil. Dünya konusunda saplantılıyım. Kendi hali ve etrafında sessizce dönen mütevazı bir gezegen bunca yıldır yaşam için elverişli şartları sunuyor ve bizlere ev sahipliği yapıyorsa bence uzak veya yakın birkaç kelamı hak ediyor. Geçmişte yapılanların her birinin değerli olduğunu idrak etmekle birlikte her geçmişte yapılana körü körüne bağlanmayı doğru bulmuyorum. Ben şiire bir nevi müzik gözüyle bakıyorum: Müzik notalarla yapılır, şiir kelimelerle. Her kelimenin kendine ait bir duygusal değeri ve cümle içine girdiğinde kendine has bir ezgisi var. Benim bazen bir kelimeyi, o kelimenin anlamından kopmak pahasına, sırf okuyucuya çağrıştıracağı duygu nedeniyle şiirimde kullandığım olmuştur. Ben ilhamımı okuduğum ve duyduğum her tür eserden alıyorum. Bir gazete yazısı, şans eseri rastladığım bir YouTube videosu pek ala bir esin olabiliyor. Kitaba vurucu bir şiirle giriş yapmak istemiştim, zannediyorum amacıma ulaşmışım. İnsan dediğimiz, bir ikilem içerisinde yaşıyor. Kendini tüm canlılar arasında üstün bir yere konumlandırmış ve ayrıcalıklı olduğu kanısında. Fakat günün sonunda her an herhangi bir sebeple ölebileceği gerçeğiyle yüz yüze. Ortalama yaşam süresi giderek uzuyorsa da kendisine ayrılan süre her daim kısıtlı. Bu süreyi samanlığa da fidanlığa da çevirmek sadece ama sadece kendisinin elinde. İnsan, eşref-i mahlukat olduğu yanılgısından kurtuldukça huzura erecek. Benim not defterim Evernote. Kullandığım tüm cihazlarda kurulu olduğu için her koşulda not tutabilme özgürlüğü veriyor bana. Dokuz yıl önce kullanmaya başlamışım ama içindeki dijital arşiv ondan da geriye gidiyor. Benimle aynı ada sahip rahmetli dedemin bana bıraktığı soy kütüğü Şereceyi Ateşoğulları var mesela. Rahmetli babam Mustafa Necat Ateş'in okul yıllığına yazdığı bir şiiri taratıp orada saklamışım. Önemli bulduğum Wikipedia makaleleri ve tabii ki aklımda belirdikçe not aldığım birçok dağınık düşünce de arşivimde. Müzikle ilgim ortaokul zamanlarıma dayanıyor. Önce mandolin ile başlayan çabalarım, sonra o zaman sahip olduğumuz Amiga 500 ile bilgisayar ortamına taşındı. Sonraları sesini Yeni Türkü'nün şarkılarından duyarak aşırı derecede etkilendiğim ud enstrümanı ile önce amatör sonra zamanla profesyonel anlamda ilgilenmeye başladım. Takip eden yıllarda teknolojinin ilerlemesiyle çalışmalarımı hem kayıt hem de elektronik altyapı olarak desteklemeye başladım. Udperest, hem bu çalışmalarımı değerlendirmeyi hem de müzik dünyasında ud çalgısına odaklanan bir platformun eksikliğini gidermeyi planladığım bir proje olarak şu anda markalaşma sürecinde. Projemin ilk fikirlerini paylaştığım üstadlarımdan olumlu dönüşler aldığım için kendimi şanslı hissediyorum. Özellikle Doç. Dr. Sami Dural ve Münir Nurettin Beken'e bu bağlamda teşekkür ederim. Şiirlerimin bestelenmesi konusuna gelecek olursak; bunu bu konudaki yetkin müzisyenlerin takdirine bırakmak istiyorum. Bu noktada ismini anmadan geçmek olmaz: Gönderdiğim kitabımı beni kırmadan zaman ayırıp okuyan saygıdeğer üstadım Cengiz Onural'a güzel dönüşleri için şükranlarımı sunuyorum. Çok teşekkür ederim. Yolunuz açık, okurunuz bol olsun. Ben de teşekkür ediyorum bu keyifli söyleşi için."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hasan-kocadan-iz-trace-resim-sergisi/", "text": "Trump Alışveriş Merkezi'nde yer alan Trump Art Gallery, yerli ve yabancı sanatçılara ve sanat eserlerine ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Trump Art Gallery bu kez ünlü moda tasarımcısı Hasan Koca'nın 'İz Trace' adlı resim sergisi için kapılarını açıyor. Kadın ve erkek giyimini aynı koleksiyonda buluşturarak Türk modasında unisex tasarıma öncülük eden genç moda tasarımcısı Hasan Koca'nın 'İz Trace' resim sergisi, sanatçının 10 yıl içinde ürettiği resim çalışmalarından oluşuyor. Hasan Koca'nın ilk dönem çalışmalarında yer alan erkek ve kadın figürleri 'İz 'sergisinde belirsiz formalara dönüşüyor, moda tasarımlarında kullandığı geometrik formların ortaya çıkışına izleyici tanıklık ediliyor. Sergi aynı zamanda, Koca'nın şehir hayatının bulanık halinden uzaklaşarak kendiyle kaldığı ve bunu bir kaçış olarak görerek İstanbul'dan uzaklaştığı dönemlerdeki üretim süreçlerini yansıtıyor. Ayrıca sergi süresince; Birkan Sokullu, Burcu Biricik, Kemal Doğulu, Keremcem, Murat Boz, Murat Dalkılıç ve Sarp Apak gibi pek çok ünlüye kıyafet tasarlayan Hasan Koca'nın moda tasarımları da ziyaretçilere ve satışa açık olacak. Küratörlüğünü Kenan Bahadır Derre'nin üstlendiği sergi, Ocak ayı boyunca Trump Alışveriş Merkezi B3 katında bulunan Trump Art Gallery'de ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hayalden-gercege-acilan-bir-kapi-selimiye-cocuk-kulubu/", "text": "Küçücük bir köyde bir çocuk kulübü! Kitap okuyorlar, hikayeler yaratıyorlar, atölye çalışmaları yapıyorlar, sosyalleşiyorlar, öğreniyorlar, öğrendikçe paylaşıyorlar... Bir yazarın girişimcilik hayalinden doğan Selimiye Çocuk Kulübü, çocukların üretimlerini destekleyen, onlara kitap sevgisi aşılayan, hayallerine, düşüncelerine yeni bakış açıları sunan bir alan... Civar köylere ilham vereceği kesin. Kurucusu Dilek Sever, tüm heyecanıyla bana kulübü anlattı. Hoş bulduk Nilüfer! Kulübün hayalini üç yıl önce kurmaya başlamıştım, açılışı ise ocak 2022'de yapabildim. Selimiye'ye yerleştikten bir süre sonraydı, burada ve civar köylerde çocuklara yönelik bir alan olmadığını fark ettim. Şehirdeki çocukların kolayca ulaştığı atölyelere, etkinliklere ve hatta sinemaya gitmek için bile köyden ilçeye, yani Marmaris'e inmek gerekiyor. Bu da gidişiyle dönüşüyle iki saatlik yolculuk demek. Haliyle sayılı çocuk bunu yapabiliyor. Zaman içinde köydeki çocuklarla ve ailelerle tanıştıkça kulüp fikrimi dile getirmeye başladım ve aynı heyecanı başka yüzlerde de görünce işe koyuldum. Atölye çalışmalarını yalnız yapıyorum ama içerikler değişip geliştikçe misafirlerim de olacak. Kulübün logosunu Sedef Özge çizdi. Sosyal medyada paylaştığım animasyon filmleri Şafak Özdemir hazırlıyor. Açılışa kadar olan süreçte çokça destek gördüm. Köye benim gibi sonradan yerleşen meziyetli arkadaşlarım tüm tamirat işlerine yardım ettiler. Çocukları için en az onlar kadar heyecanlı olan Selimiyeli anneler de desteklerini hep hissettirdiler. Kulüp fikrini anlattığımda köyün muhtarlık ekibi de memnun oldu ve daha önce takı atölyesi, spor salonu gibi farklı şekillerde kullanılan mekanın kapısını bu kez çocuklar için açtılar. Evet tabelamız çok tatlı ama bir o kadar da ciddi! Aileler de bu uyarıyı dikkate aldı gerçekten, içeride çocuklar varken girmemeye özen gösteriyorlar. Birkaç haftaya yayılan atölye çalışmaları yalnızca 8 13 yaş grubuna açık. Şu anda çalışmaları devam eden iki hikaye, bir de felsefe ekibi var. Gelecek planlarım resim, sinema, drama ve habercilik atölyeleri. İşte bu kısımlarda köydeki çocuklar çizerlerle, gazetecilerle, sinemacılarla ve oyuncularla da yan yana gelecek. Beni ve çocukları en heyecanlandıran şey ise atölye bitişlerinde yapacağımız üretimler. Örneğin hikaye atölyeleri bittiğinde kendi kitabımızı yazıp kendimiz için kendimiz bastıracağız. Herkes için nefis bir hatıra olacak. Sinema atölyesini kısa film çekerek, habercilik atölyesini ise kendi gazetemizi çıkararak taçlandıracağız. Pandemi dönemindeyiz hala... Bu dönemde böyle bir kulüp açmak biraz riskli değil mi? Aslında büyük bir cesaret aynı zamanda... Ailelerin yaklaşımını da merak ediyorum. Öncelikle yan yana geleceğim çocukların yaş grubunu dikkate aldım. Onların eğlenerek düşünmesini ve kendi istekleriyle üretim yapmasını istedim. Atölyeyi kış şartlarında açtığım ve çalışmaları yalnız yapacağım için hakim olduğum alanlardan başladım. Hikaye yazarlığı bunların başında geliyor. Gazetecilik ve sinema da eğitimini aldığım ve profesyonel olarak yaptığım işler arasında. Tabii atölye fikirlerimi çocuklarla paylaşarak onların neye ne kadar ilgi gösterdiğini de anlamaya çalışıyorum. En heyecanlandıkları ise habercilik atölyesi. Yani 10 yaş ve üstü için yeni atölyemiz şimdiden belli. Evet ya, bu benim de ilgimi çekti, işim dolayısıyla! Şu biraz önce bahsettiğin gazete çıkarma projesini anlatsana biraz. Ben de yardımcı olmak isterim! Bu teklife bayıldım, röportaj dersimize online bağlanmaya ne dersin? Gazete çıkarmak için elbette önce dersimize çalışacağız, haberci kimdir nasıl çalışır, haber nasıl yazılır, mesleğin etik kuralları nelerdir, bir gazetede neler olmalıdır vs... Daha şimdiden bu dersler için söz aldığım haberciler var. Öncelikli hedefimiz tek seferlik basılacak bir gazete hazırlamak, ama çocuklar bunun devamını da getirmek istiyor. Yazılı basından ziyade dijital medya haberciliğine aşinalar. Bu yüzden atölyenin devamında bir sayfa açıp düzenli olarak haber yayımlamak istiyorlar. Senin yazdığın kitapları da okuyor musunuz? Eminim Dev Bir Benek bayılmıştır çocuklar! Tabii benim kitaplar da kütüphanedeki yerini aldı. Ama bazen onları saklamak istiyorum. Çocuklar sanırım beni tanımak istedikleri için önce onları okumak istiyorlar, oysa daha neler var o raflarda neler! Benek 11 yaşın üstünde iyi gidiyor, 9-10 yaşındakiler ise Tudem'den çıkan Gerçeklerin Peşinde serisine epey ilgi gösteriyor, biri okuyup bitirince hemen bir başkası kapıyor. Öyle ya da böyle kütüphaneden ödünç alınan her kitap beni mutlu ediyor. Her çalışmayı o yaş grubuna uygun şekilde hazırlıyorum. 8 yaşındakilerle yan yana geldiğimizde bu yüzden az yazıyor, çok konuşuyoruz. Hikayelerimizi, karakterlerimizi ve onların duygularını konuşarak belirliyoruz. Birlikte kitap okuyoruz, hikayeleri tartışıyoruz ve yaratıcılığı tetikleyen oyunlar oynuyoruz. Mesela Hadi karakter yaratalım demek ve bunun formüllerini anlatmak o yaş grubu için doğru değil. Ama süper kahraman pelerini taktıklarında otomatik olarak bir karakter yaratmaya girişiyorlar. O karakterin adı ne, gücü ne, hayali ne, evi nasıl bir yer, bütün bunları hemen bulabiliyorlar. Günün sonunda eve o gün öğrendiklerimizi uygulayacakları bir ödevle dönüyorlar, yazmak için birkaç günleri oluyor ve gerçekten beni çok şaşırtan hikayelerle dönüyorlar. Bir de şunu eklemem gerek, hikaye atölyesi sadece yazmaya değil kitapları daha çok sevmeye ve öykülere daha dikkatli gözlerle bakmaya da yarıyor. Sanırım diğer köyler için yeni sınıf açma düşüncen de var. Bunu ne zamana planlıyorsun? Oralardaki çocukların eksik kalmamaları ve kulübün birer parçası olmaları çok önemli. Çocuklarla felsefe benim de henüz keşifte olduğum bir dünya. Aylar önce Onur Bakır'ın çalışmalarına katıldım, benim için epey zihin açıcıydı. Şimdi öğrendiklerimi uygulamaya geçtim. Felsefe sınıfında 7-8 yaşındakiler var, her hafta farklı bir kavram üzerine sorular sorup cevaplar arıyoruz. Mesela bu hafta gruplar halinde kendi ıssız adalarına yerleştiler, orada bir arada yaşamak için nelere ve hangi kurallara ihtiyaç duyduklarına karar verecekler. Kültürel etkinlikler ve yaratıcılık egzersizleri çocuğun hayal gücünü ve merakını tetikler. Kavramlar ve duygular üzerine daha derin düşünmesini sağlar. Bakış açısı genişler ve bu da onun tüm hayatına yansır. Korkuları azalır, kendine güveni artar, soru sormaktan çekinmez, merak etmenin tadını alır ve haliyle önüne çıkan problemleri çözmeye daha yatkın olur. Bir de merkezlere uzak köylerde yaşayan çocuklar için farklı bir etkisi var. Şehirdeki akranlarının kolayca ulaştığı, izlediği, dinlediği, okuduğu, güncel eserlerle ve fikirlerle tanışırlar. Birkaç yıl sonra üniversite için tek başlarını başka bir şehre gittiklerinde bugün yaptığımız çalışmaları, kulüpte geçen konuşmaları sık sık hatırlayacaklarına inanıyorum. Yolunuz açık olsun, kulübünüzün zili hep çalsın, çocuklar koşa koşa, güle oynaya gelsin... Dilerim daha da büyür, çoğalırsınız! Kızınla birlikte bizi ziyarete geleceğin günleri görmeyi de çok isterim Nilüfer. Kulübe gösterdiğin ilgi ve güzel dileklerin için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hayalet-babalar-cagi-bitti-mi/", "text": "Ailesini tek kelime etmeden terk eden, aniden karar verip yeni bir hayat kuran ya da sanki evde bir odayı kiralamış bir ev arkadaşı gibi davranan babalar ülkesindeyiz. Hayalet babalar ülkesi burası. Şeffaf, istedikleri zaman görünür olan göründü mü de genelde korku salan babaların ülkesi. Bir sohbet sırasında tanıdığım biri şöyle dedi, Arkadaşım o kadar iyi bir baba ki kızı onun Anneler Günü'nü kutlamış. Ne tatlı değil mi? Bilmem... Gerçekten tatlı mı? Çaktırmadan zehirli mi yoksa? Bir çocuğa ilgi göstermeyi, ona bakım vermeyi annelik olarak tanımlayınca işler karışıyor. Yani babalık hala tercihen üstlenilen bir rol. Adeta bir bonus. Onu yapınca fedakar, cefakar ve örnek oluyorsunuz. Elbette bu hiç şaşırtıcı değil. Ailesini tek kelime etmeden terk eden, aniden karar verip yeni bir hayat kuran ya da sanki evde bir odayı kiralamış bir ev arkadaşı gibi davranan babalar ülkesindeyiz. Hayalet babalar ülkesi burası. Şeffaf, istedikleri zaman görünür olan göründü mü de genelde korku salan babaların ülkesi. Anne, babalar olarak hiç bilmediğimiz bir dili konuşmaya çalışmak kolay değil. Sevgi dili, eşitlik dili, emek dili bu. Pek çok kelimesini biliyoruz, bazılarını tanımasak da kulak aşinalığımız var, daha önce bildiğimiz dillerle ortak kelimeleri var. Ama bilmediğimiz kalıplar, anlayamadığımız dil bilgisi kurallarıyla dolu bir dil bu. Elimizde sözlüklerle dolaşıyoruz. Bazen şaşkın şaşkın birbirimize bakıyoruz. Gelin adını koyalım, biz aslında yeni bir anne babalığın manifestosunu yazmaya çalışıyoruz. Kırık dökük, yaralı, zar zor. Ama cümle düşüklükleriyle dolu olsa da yazıyoruz. Annelik nerede başlar?, babalık nedir?, dayanışma nasıl olur? Düşe kalka öğrenmeye çalışıyoruz işte. Bu arada kimi alkışladığımız, neyi normalleştirdiğimiz ya da kahramanlaştırdığımız çocuklarımızın nasıl hayatlar yaşayacağını belirleyecek. Babalık eden herkesin, Anneler Günü'nü değil Babalar Günü'nü kutlarım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hayallerin-gucu-adina-turlu-cesitli-fikirler-balonlar-ve-tekirler/", "text": "Barbunya Prensesi, Olmadık İşler Araştırma Merkezi, Mırıldanan Rengarenk Gezegen-Olmadık İşler Araştırma Merkezi 2 kitaplarının yazarı Mine Pöge, yine İthaki Çocuk'tan çıkan rengarenk ve eğlenceli kitabı Türlü Çeşitli Fikirler, Balonlar ve Tekirler ile okuru tatlı bir karakterle tanıştırıyor: Leyla. Yazar Mine Pöge'nin hayallerin uçsuz bucaksız dünyasını anlattığı Türlü Çeşitli Fikirler, Balonlar ve Tekirler, Leyla'nın rengarenk oyununa katılmak isteyen minik okurlarını bekliyor. Ahmet Uzun'un resimleriyle eşlik ettiği bu oyunlarda hayal kurmak bedava, hayal kurmak sonsuz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hayallerine-simsiki-saril-aslinda-hic-de-uzak-degiller/", "text": "Türkçeye daha önce Edi Uçabilecek mi? ve Hangisi Doğru Top? kitapları çevrilen Slovak yazar-çizer Katarina Macurova'nın Ay Tohumu kitabı da Timaş Çocuk etiketiyle okurla buluştu. Küçüklere fantastik bir hikayenin kapılarını açan kitap, güçlerini sevgiden alan iki sevimli kardeşin yolculuğunu anlatıyor. Yolumuz Sepetçiler Evreni'ne düştü bu defa. Bir tutam kaplumbağayı andıran ama hangi hayvan oldukları tam da bilinmeyen iki kız kardeş Nola ve Tula'nın hikayesine konuk oluyoruz. Bir rüyanın peşinden gitmenin büyüsüyle lirik ve eğlenceli bir hikaye bu. Ay Tohumu, yardımlaşma, kardeşlik ve hayal kurmayı odağına alan okul öncesi, 3 yaş ve üzeri çocuklara göre yazılmış bir masal, sıra dışı kurgusu ve resimleriyle adeta bir düş gezegeni. Sepetçiler Evreni demiştik... Burada yaşayan Sepetçiler, sırtlarında sırf eğlence olsun diye sepetlerindeki bitkilerle yürümeyi çok severler. Kitabımızın baş kahramanları Nola ve Tula da işte o sepetçilerden sadece ikisidir. Ancak onlar, diğerlerinin aksine sepetlerinde bitki değil de taş taşımaya bayılırlar. Türlü, irili ufaklı, değişik taşlar... Bir gün kendilerine yeni taşlar bulmak için etraflarına bakınırlarken Nola, en büyük hayalini kız kardeşi Tula ile paylaşır. O, dünyadaki en güzel taşı taşımak istemektedir. Ve o taş, onlardan kilometrelerce uzakta ve hatta göğün yedi kat üzerindedir. Hangi taş mı? Ay diye sessizce geceye fısıldar, Nola. Hikaye burada bitmez, bitmez ama devamını da buradan okumak olmaz. Türkçeye daha önce Edi Uçabilecek mi? ve Hangisi Doğru Top? kitapları çevrilen Slovak yazar-çizer Katarina Macurova'nın Ay Tohumunun sürpriz finalini benden duymuş olmayın, güçlerini sevgiden alan iki sevimli kardeşin inanılmaz yolculuğuna bizzat kendiniz ve çocuklarınız eşlik edin."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hayat-bizden-roll-caldi/", "text": "Tam 144 sayı bıraktılar geride, dile kolay... Bundan tam 11 yıl önce ekonomik kriz nedeniyle kepenk indirmek zorunda kalan biricik müzik dergimiz Roll'ün anısına bir çift söz edeyim, ilk gençliğime yine bir el sallayayım dedim. Bakıyoruz ilk sayı, yıl 1996. Efendiiiim, kimler var kapakta? Dağılmamış bir REM solisti Michael Stipe ile hemen arkasında iki yıl öncesinde intihara meyleden ruhuyla göçüp giden bir Nirvana Kurt Cobain var. Türklerden Bülent Ortaçgil var mesela en tepede, o yıl Oyuna Devam albümünü çıkarmış, biz hiç kaybetmedik desem yalan, oyuna devam diyor mırıldanarak. Pearl Jam, Musa Eroğlu, Ciwan Haco, Suzanne Vega selam duruşunda yazıyla. Kapakta tek kadın ismi Vega, biraz moralleri bozsa da Michael Stipe'ın tişörtündeki Patti Smith durumu toparlıyor. Sağ üst köşede Syd Barrett selamlıyor bizi, henüz ölmesine 10 koca yıl var. Dördüncüsü, 144. Roll'a, sonsuzdan bir önceki sayıya. Veda sayısına. 13 yıl önce bu mevsimde şeytana uyduk. Uyunca da, baktık olmazsa olmayacak, zaten olmuş olmayacak olan, olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın deyip yola çıktık. 13 yıl önceki kasım ayının ilk günlerinden bu yana 144 defa buluştuk altı da özeli, toplam 150. George Harrison, Beatles olmasaydı dünya sıkıntıdan patlardı demiş. Doğru. u da doğru: Roll olmasaydı sen-ben-o sıkıntıdan patlardık. Vedalaşırken gözlerinden öpelim Leo Ferre'yi: Tenk yu şeytan! Bize Roll'u verdiğin için."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hayatin-anlamina-ya-da-anlamsizligina-solen-gibi-bir-film-another-round-druk/", "text": "93. Akademi Ödülleri adaylarında en iyi yabancı film kategorisinde yarışan en iddialı yapımlarından biri Another Round. Danimarka Sineması denince akla gelen ilk aktör Mads Mikkelsen'in adeta hayatı kutlama filmi! Filmin perde arkasında pek çok kişinin bilmediği dramatik bir hikaye de var. Mikkelsen'in canlandırdığı Martin karakterinin iki oğlu yerine aslında bir oğlu ve bir kızı olacaktı. Ve kızını, filmin yönetmeni Thomas Vinterberg'in kızı Ida Maria Vinterberg oynayacaktı. Ancak Ida, filmin çekimlerine dört gün kala Belçika'da bir araba kazasında hayatını kaybetti. Film Ida Maria Vinterberg'e adandı. Bir film hakkında yazmaya final sahnesini överek başlamak adetim değildir ama söz konusu olan filmin ruhunu tek başına temsil edebilecek bir sahne ise o zaman iş değişir. Mads Mikkelsen'in Another Round'un finalindeki coşkulu dansı işte tam da böyle bir güce sahip. Fiziksel performansın şahaneliği bir tarafa, sahnenin izleyene kendini iyi hissettiren ve filmde o ana kadar olup bitmiş her şeyi anlamlı kılan bir büyüsü var. Her gün alınan eser miktarda alkol içimizde hapsolmuş yaratıcılığı, cesareti ve yaşam enerjisini serbest bırakacak olan anahtardır. Hatta bazı ünlü siyasi liderler başarılarını alkolün yarattığı bu motivasyona borçludur. Norveçli psikoloji profesörü Finn Skarderud'a ait bu ilginç teorinin orta yaş bunalımından muzdarip dört lise öğretmeni tarafından tatbik edilişine şahit olduğumuz filmde, önceleri her şey yolunda gibi görünse de şişede durduğu gibi durmayan alkolün etkisiyle adeta züccaciye dükkanındaki fillere dönüşen kafadarların kendilerine ve etraflarına zarar vermeye başladıklarını görürüz. Sosyal devletin kusursuz çalıştığı, o tarafta dertlenecek fazlaca bir şey bulamayıp başka birtakım sebeplerle aşırı alkole düşen Danimarka vatandaşlarıyla empati kuramadığımdan olsa gerek, filmin bu alkolün azı karar çoğu zarar mealindeki kamu spotu mesajını pek umursamadım. Bu filmin benim için asıl değeri, insanın yaş aldıkça çeşitli sebeplerle zincirlediği benliğini artık çok geç demeden bir şekilde özgür bırakabileceğini ve böylelikle zamanla yitirdiği hatta belki de hiç sahip olamadığı neşeye kavuşabileceğini ikna edici bir sinema diliyle anlatıyor olmasında saklı. Filmi seviye atlatabilecek hamle ise Martin ve karısı Anika arasındaki ilişkiyi biraz daha eşelemek olurdu. Ne yazık ki senaristler bu tarafa yeterince bakmayarak önemli bir fırsatı ıskalamışlar. Sinemayı süsten ve yapaylıktan kurtarıp adeta çırılçıplak soymaya niyetlenen Dogma 95 manifestosunun Lars Von Trier ile birlikte ortak yaratıcısı olan Thomas Winterberg, filmini üzerlerine inşa ettiği dört arkadaşı canlandıran oyunculardan usta işi performanslar alıyor. 2012'de çektiği The Hunt 'tan sonra ikinci kez başrolü teslim ettiği Mads Mikkelsen'in tarih öğretmeni Martin'de sergilediği ise bu performansların en göz alıcı olanı hiç şüphesiz. Danimarkalı yönetmen, yaşayan en iyi oyunculardan biri olduğunu düşündüğüm Mikkelsen'in gözlerinden taşan anlamı takip etmek suretiyle son derece etkileyici bir gerçeklik yakalıyor. Dogma 95, sinema hareketi için artık mazi oldu diyebiliriz dolayısıyla ortada Winterberg'in filmlerini müzikle süslemekten kaçınmasını gerektirecek bir durum da kalmadı. Bu anlamda Another Roundın başlıca süsleri ise Scarlet Pleasure grubunun seslendirdiği What A Life, Franz Schubert'in F Minör piano için Fantasia'sı ve birkaç yerel koro şarkısı. Özellikle final sahnesini alevlendiren What A Life'ın bir süre dilinize dolanmasına hazırlıklı olun. Avrupa Film Akademisi tarafından Film, Yönetmen, Senaryo ve Erkek Oyuncu olmak üzere dört temel kategoride 2020'nin en iyisi seçilen, şu sıralar yabancı dilde en iyi film Oscar'ı için de adı geçen bu sıcacık filmin zamanla başrolünde alkol olan en iyi filmler listelerinin gediklisi olacağına hiç şüphem yok."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/haydi-distopyacilar-kaleme-kagida/", "text": "10-12 Aralık tarihleri arasında bu yıl ilk kez düzenlenecek olan Türkiye'nin ilk Uluslararası Distopya Film Festivalinde distopya türündeki filmlerin üretimini arttırmak amacıyla Ulusal Kısa Film Senaryo Yarışması düzenleniyor. Son başvuru tarihine çok az kaldı. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü'nün katkıları Üsküdar Belediyesi iş birliğiyle Uluslararası Bağımsız Sinema ve Sanat Derneği tarafından düzenlenen Uluslararası Distopya Film Festivali'nin Ulusal Kısa Film Senaryo Yarışması'na başvurular devam ediyor. Distopya temalı daha fazla filmi sektöre kazandırmak amacıyla düzenlenen yarışmaya 15 Ekim 2021 tarihine dek başvuru yapılabilecek. Tür çeşitliliğini dengelemek ve çağı yakalayan yenilikçi filmlere fırsat eşitliği yaratmak amacıyla hayata geçirilen Uluslararası Distopya Film Festivali; distopya türü film yapmak isteyen sinemacılara destek sağlayacak. Sadece distopya temalı kısa film senaryolarının katılabileceği yarışmada, En İyi Senaryo Ödülü'nü alan projenin filme dönüşmesi sürecinde Uluslararası Bağımsız Sinema ve Sanat Derneği mentörlük edecek. Distopya türündeki kısa film projelerini desteklemek ve sektöre yeni yönetmenler kazandırmak amaçlı yapılan Ulusal Kısa Film Senaryo Yarışması'nda dereceye girecek film projesine En İyi Senaryo Ödülü olarak 7.500 TL fon sağlanacak. Özellikle yaşanılan pandemi sonrası distopya film türlerinin daha da önemsendiği dünyada, festival sinema dünyasında kendine önemli bir yer ediniyor. Festival kapsamında yalnızca distopya türüne özgü filmlere yer verilerek distopyanın daha iyi kavranmasına ve bu türün tüm detaylarına dikkat çekilecek. Bu yıl ilk kez 10-12 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek Uluslararası Distopya Film Festivali'nin Ulusal Kısa Film Senaryo Yarışması'na başvurular festivalin resmi internet sitesi distopyaff. com'dan yapılabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/healthy-bakerynin-kurucusu-didem-korkmaz-bir-evde-firinda-pisen-seyin-kokusunun-mutlulukla-bir-ilgisi-var/", "text": "Pandemide pek çoğumuz mutfak işlerine sardı, pasta ve hamur işlerinde hünerlerini sergiledi. Hele evde ekmek yapımı, tüm instagram hesaplarının adeta olmazsa olmazıydı. Didem Korkmaz ile bundan yıllar önce tanıştım. Yeni kurduğu lezzet markası Healthy Bakery sayesinde. Bir kadın girişimcinin sağlıklı ürünlerle yola çıktığı bir tatlı bir yolculuk onunkisi. Pastadan kurabiyeye, kekten granola bara sunduğu özenli, şık, en önemlisi fit ve sağlıklı bu ürünler, lezzetli olanın ille de sağlıksız olmayacağına işaret ediyor. En iyisi ondan dinlemeli! Boğa burcu olarak doğduğumdan beri ilgiliyim. Benim için halihazırda bir tutku olan yemek meselesine farkındalığım yeni tatları keşfetmek ile oldu. Gerçekten ilgi duymaya başlamam üniversitede yaz okulu için gittiğim yurt dışı seyahatlerimde deneyimlediğim tatlar ile başladı. Daha bilinçli bir yaklaşım ile sırasıyla sevdiğim şeyleri özenle, lezzet arayışı ile hazırlamaya başladım. Esasen Orduluyum, Ordu'da doğdum ve 10 yaşına kadar orada büyüdüm. Daha sonra annem ve babamın eğitim hayatımızı Ankara'ya taşımak istemesi üzerine Ankara serüvenimiz başladı, iyi ki de başladı. Üniversiteden mezun olduğumda ise iş nedeniyle İstanbul hayatıma girdi. 2003 yılında Citibank'ta işe girerek İstanbul'a geldim. 8 yıl mutlulukla çalıştığım kurumumdan gençlik hayalimi gerçekleştirmek üzere 10. yılımda, 2013 yılında ayrıldım. Aradaki o 2 yıl (2011 2012) anne oluşum, doğum izni, ücretsiz izinlerle birlikte Healthy Bakery'yi hayata geçirmeye karar verişimi barındırıyor. İşten ayrıldıktan sonra Chef's Table Mutfak Akademisi 8 aylık Pastacılık ve Ekmekçilik programına kayıt oldum, sertifikamı aldıktan sonra işe koyuldum. Markayı kuruşum ve şu anki atölyemi kiralamam, mimari dekorasyon ve ar-ge derken ilk ürünü fırınlamam 2015 Nisan ayında ve web sitemizi duyurmamız 2015 Haziran'da oldu. 6 yıldır devam eden, geliştirici, eğitici, zaman zaman zorlu ama bir o kadar keyifli bir yolculuk Healthy Bakery benim için. Kutlama bölümündeki pastalarımız eskiden annelerimizin doğum günlerimizde hazırladığı klasik pastalardan ilham alınarak düşünülmüş bir kategori mesela... Şeker hamuru, kremşanti gibi malzemeler yerine çikolata, süt kreması ile de güzel pastalar yapılabileceğini hatırlatmak üzere kurgulanmış bir kategori. Bu alanda glütensiz, rafine şekersiz ve vegan pastalarımız dahi mevcut. Fit kategorisindeki ürünlerde rafine şeker kullanmıyoruz; granola bar, chia pudding, fit cookie bu alanda yer alıyor. Sağlıklı kategorisindeki iddiamız ise hiçbir kimyasal kullanmadan, tamamen doğal ve en iyi malzemeyi kullanarak kaliteli üretim. Çocuğuma yedirmeyeceğim hiçbir şeyi satmamak üzerine 6 yıl evvel web sitesinde de yer verdiğimiz mottomuza şu an birçok markanın pazarlamasında rastlamak mutluluk verici. Aklına gelebilecek birçok fırın ürünü bu kategori dağılımında hayata geçirirken amacımız ve çıkış noktamız bu ürünleri daha sağlıklı formda üretirken lezzetli de kılmaktı. Evet bu bir riskti çünkü Healthy Bakery'yi kurarken İstanbul'da bu minvalde bir üretim/marka bulunmazken glüten, tüketicinin gündeminde hiç yoktu, rafine şeker konusu ise çok az kişinin önceliğiydi. Süregelen alışkanlıkları, yeni ve farklı ürünler kullanarak üretime dönüştürmek zor ancak heyecan vericiydi ve sanırım lezzet noktasında iyi bir ivme yakaladık. Bunu aldığımız güzel geri bildirimler ve müşteri taleplerinin devamlılığı ile ölçüyoruz. Üç kişiyiz, ekip ruhu çok çok önemli. Güvendiğim insanlarla mutlulukla üretim yapıyoruz zira mutfak, mutsuz bir ruh halini telafi edebilecek bir alan değil. Ekip ruhundan beslendiğim doğru; ahenkli bir ekip çalışmasının sonuca büyük ölçüde yansıdığı, hem inandığım hem de deneyimlediğim bir düşünce. Tam olarak öyleyim çünkü her biri için verilmiş ciddi bir emek var, defalarca yılmadan denediğim kendime ait tariflerimin hepsi benim için çok özel. Kitap yazmak üzere bir yolculuğumuz da başladı geçen aylarda, orada belki bazılarına yer vereceğiz. Favorim fit kurabiye, glutensiz kurabiye, brownie ve muzlu kekimiz. Fark mı bilmiyorum ama önceliğimiz bu işi vicdanlı, dürüst, etik bir şekilde gerçekleştirmek ki bu da bizim için iyi malzeme ve hijyen birlikteliği demek. Farkımız ise ilham almakla kopyalamayı ayırt ederek özgün işler çıkarabilmek; bir ürün masaya geldiğinde bu Healthy'den mi algısını yaratabilmek. Daha çok sipariş üzerine üretim yaptığınızı biliyorum ama bir mekan da var sanırım. İlk başta sadece sipariş üzerine başladık fakat ürünler sevilince ve talep artınca günlük üretime geçmeye karar verdik ve atölyemizi mimari olarak da bu türde bir deneyim alanına dönüştürdük. Pandemide sağlık güvenliği gereğince sadece sipariş üzerine üretime dönüş yaptık ancak ara verdiğimiz günlük üretimimize gel-al veya kurye ile gönderim üzerinden tekrar başladık. Bu yönde talepler hep var, çok istemekle birlikte şu an buna zaman yok çünkü tüm ürünleri ekip ile birlikte bizzat kendim hazırladığımdan üretim zamanımın büyük kısmını alıyor. Eş zamanlı yürüttüğümüz franchise projemiz ve kitap hazırlıklarımız da geriye kalan zamanı. Bizim atölyemiz İstanbul Resitpasa'nın mesken ağırlıklı bir bölgesindeydi ve ilk açılan iş yerlerinden biri de Healthy Bakery olduğundan kendi mevcut düzenleri içerisinde bu şekilde bir değişim ve dönüşüme pek sıcak pek bakmadılar diyelim. Sonra karşılıklı anlayışla hallettik. Öze dönüş ve terapi diyorum. Bir evde fırında pişen bir şeyin kokusunun mutluluk ile bir ilgisi var. Manevi noktada ise zor şartlarda kişinin kendi kendine yetebilmesine, üretimin her türlüsünün mutluluk verici olmasına bağlıyorum. Mutfak ile ilgilenmenin / üretmenin insanları mutlu ettiğini her zaman gözlemliyorum. Masa düzenleme / dekorasyon / tekstili olabilirdi. Orası da çok keyif aldığım ve zaman içerisinde kendi işimle buluşturmayı düşündüğüm bir alan. Şekerli vanilin yerine vanilya özütü veya vanilya çubuğu kullanmak olayı başka bir noktaya taşır. Yumurta, süt, tereyağı gibi ürünleri mümkünse en iyi markalardan ve organik kullanmak, çikolata ve kakaoda kaliteden ödün vermemek de aynı şekilde.. Aceleci bir tavır ile değil itina ile hazırlamak, ön hazırlık süreci, başlamadan adım adım ne yapılacağını bilmek, özenli olmak, iyi ve kaliteli malzeme kullanmak önemli. Böyle güzel bir platformda yer verdiğiniz ve beni & markamı bu güzel dilekleriniz ile uğurladığınız için ben teşekkür ederim. Çok kıymetli."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hedonutopia-en-iyi-album-henuz-yapilmamis-olandir/", "text": "Hedonutopia geri döndü! 7 yılda 7 albüm hedefine emin ve yenilikçi adımlarla giden ikilinin 6. albümü Nergist, hedon şizoların kulaklarının pasını siliyor. Nergist'te hedonistik ruhumuzun dehlizlerine dalarken, bir synthesizer canavarının usta bir elde nasıl ehlileştiğine tanıklık ediyoruz. Bir önceki söyleşide akreple yelkovanı bir hayli yorduğumuz için bu sefer kısa bir görüşme yapalım, baltayı taşa vuranların yalnız olmadığını söyleyelim istedik. Kerem: En iyi albüm henüz yapılmamış olandır. Her albüm en iyisini yapmak için yola çıkıyorsunuz zaten, temenniler umarım gerçekleşmiştir. Fırat: Bizce en iyi albümümüz NERGİST. K: Nergist'te bass'ları ve synth'leri yeni ekipmanımız Moog One synthesizer ile kaydettik. ABD'de el yapımı çok sesli bir ses üretim cihazı kendileri. Ses katmanlarının tek bir cihazdan oluşturulması, ses çeşitliliği ve bütünlüğü olarak albüm sound'unu çok etkiledi iyi anlamda. F: Cihaz çok sonsuz duruyor. Anlamak ve ustalaşmak çıldırtıcı. K: Her albüm kendi hissiyatı ve duygusuyla geliyor. Kayıtlara başlarken biz de bilmiyoruz yolculuk nereye gider. Ses mühendisimiz Cansın Dugan'ın harika mix ve mastering dokunuşlarıyla, aldığımız kayıtların, içimize sinen şarkılara dönüşmesini deneyimlemek heyecan verici oldu. Arayışlar hiç bitmiyor ki. F: Yeni dürtülere açığız. Eskiler zaten bizde. Her albüm Eşek Kral, Zürafa Kral, Örümcek Kraliçe yapacak değiliz. Üstümüzden geçiyor dünya. Değişmeyen muhafazakardır. Değişim bilinçsiz ve kendiliğindense zorunluluktur. K: Her ikisi de doğru bence, Ucube Dizayn'dan Beyaz Durak'a diskografiyi kapsayan bir albüm oldu. Her albümde yeni bir hikaye yazıyoruz. Bu hikayeler dinleyiciyle buluştuğunda tek bir hikaye olarak birbirleriyle tanışıp kaynaşıyor. En son noktada sahnede şizolarla bir bütün olup hikayeyi bir vücutta topluyoruz. Nergist de bu vücudun yeni bir uzvu oldu bizim için. F: Pandemi Masalı. Baltayı taşa vuranlar mı dersin, birbirine Başkan olanlar mı! Maskesiyle birlikte bitti şükürler olsun. Minnettarız yine de. İyi deneyimdi. Büyüdük. Daha da büyüyeceğiz. 7 yılda 7 albüm hedefine bir adım uzaktayız. Sonrasını hep birlikte göreceğiz. F: Pandemide yedikleri haltları hatırlatıyoruz. Yenilenmenin ve kendini keşfin çağı geldi. Şizolarla beraber yeni çağa ayak uydurmamız için var NERGİST. Yeni bir adım, yeni bir soluk, yeni bir zihin, yeni bir ruh. F: Ressam Enis Malik Duran ve Ayşe Uluçay birlikte bir fotoğraftan yola çıktılar ve hislere şahitlik ettiler. Çok mutluyum. İki halı bir nargileye eşdeğer bir kapak bence. Şu ana kadarkilerin en arşa çökmüşü budur. Oh! Sevinj Yusifova'nın unutulmaz desteğiyle Buta Assos Zeytinyağı Fabrikası'nın muhteşem elektrikli manzarasında, 30 rüya gün boyunca kaydedien Nergist, beğenmeyen, inanmayan, güvenmeyen, kırılgan, kızgın, sessiz ve sıkılgan bir çiçeğin özütünü, özgün damıtma tekniğimizle siz şizo kulakların hizmetine sunduğumuz 6. Hedonutopia albümüdür. Mix ve mastering, dostumuz ve mühendisimiz genç-usta kulak Cansın Dugan'a emanet edildi. Yönetmen ve yarenimiz Sevinj Yusifova, Kutay Akyürek klipleriyle görselliğimize boyut atlattılar. Kapak görselleri ressam Enis Malik Duran'ın dost gözüyle var oldular. Emir Çantay ve Merve Seçkin'in fotoğraflarıyla, bütün bu serüveni anbean kaydettik. Yolumuza ışık tutan Dokuz Sekiz Müzik ailesinin hızlı desteklerinin verdiği kafa rahatlığını ne kadar övsek az. K: 2022 ile birlikte var birtakım hayaller. F: Pelin Furuncı ve 9/8 Müzik bir yurtdışı çalışması yapıyorlar. Doğru adımlar atmak lazım. Müziği yaymak, dinletmek, her toprakta ve her ruhta; gayemiz bu. Çalışıyoruz. Ülkemizde başarı, önceliğimiz ve zorunluluğumuz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hekate-mitolojiden-gunumuze-seytanlastirilan-kadinin-oykusu/", "text": "Özlem Ertan, son kitabı Hekatede, mitolojinin şeytanlaştırılmış tanrıçası Hekate'nin yaşamına odaklanıyor. Kitap, ayakta kalmak için tarihin en büyük dayanağı sayılan erkeğe, yani başka bir tanrıya veya erkek akrabalarına pas vermeden yaşamanı sürdüren bir kadının öyküsünü hiç bilinmeyen taraflarını su yüzüne çıkarak ele alıyor. Aşık Kadınlar Denizhanesi (2015), Benim Güzel Gözlü Ölülerim (2017), Dolunay Ayini (2021) adlı romanları, Olimpos Öyküleri, Aşkın Karanlık Yüzü, Karanlık Yılbaşı Öyküleri, Karanlıktaki Kadınlar öykü derlemelerindeki öyküleriyle ve kültür sanat yazılarıyla tanıdığımız Özlem Ertan, son kitabı Hekatede, mitolojinin şeytanlaştırılmış tanrıçası Hekate'nin yaşamına odaklanıyor. Destek Yayınları etiketiyle yayımlanan kitap, ayakta kalmak için tarihin en büyük dayanağı sayılan erkeğe, yani başka bir tanrıya veya erkek akrabalarına pas vermeden yaşamanı sürdüren bir kadının öyküsünü hiç bilinmeyen taraflarını su yüzüne çıkarak ele alıyor. Kadın bir zamanlar yeryüzünün hakimiydi. Ne de olsa doğuran, besleyen, hayatın sürekliliğini sağlayan Toprak Ana'ydı. Dünyanın ta kendisiydi. Tarihöncesi insanlar, hayatlarını sürdürmek için ihtiyaç duydukları yiyeceği ve yeraltı sularını onlara bahşeden, nesillerinin devamını sağlayan Toprak Ana'yı kadim bir tanrıça olarak kişileştirip, yaşamlarının merkezine aldılar. Ne ona ne de evlatlarına saygısızlık yaptılar. Doğada barınan canlılar Toprak Ana'nın hem evlatları hem de tezahürleriydi. Toprak Ana bazen yüce bir dağ olarak gösterirdi kendini, bazen de yerden mucizevi bir şekilde fışkıran bir kaynak... Kimi zaman vahşi hayvanların formuna girer öyle çıkardı insanların karşısına, kimi zaman da başı göğe uzanan, yemyeşil yapraklar giyinmiş bir ağaç olurdu, diye niteliyor Özlem Ertan Toprak Ana'yı. Girişi buradan yapmak önemli zira Toprak Ana, Ana Tanrıça olarak, Gök Tanrı'yla birlikte birbirilerini tamamlayıp yeryüzünü sevgi, güzellik, bolluk, bereketle doldururken, önce kentlerin sonra buradan doğan krallıkların ve kralların tahtını korumak için ihtiyaç duyduğu silahın ortaya çıkması, erkeğin de, erkekliğinin ispatı olarak buna sarılmasıyla düzenin ataerkilliğe dönüşmesiyle, bir anlamda Hekate'nin kaderi de önceden çizilmiş oluyor. Ancak Hekate, henüz doğmadan yazılmış alınyazısını, hemcinslerinin aksine bozarak, kimseyle evlenmiyor. Çocuğu yok. Herhangi bir tanrıyla bir münasebeti de olmuyor. Ona arka çıkacak babaya veya bir ağabeye de sahip değil. Bu yüzden de gerçek anlamda yalnız gücünü kendi iradesine borçlu bir tanrıça olarak anılıyor. Diğer sükseli tanrıçalar gibi bir efsanesi olmadığı için de ismi çok fazla bilinmiyor. Özlem Ertan'ın yazdığına göre; antik tragedyalarda kendisi için biçilen kötücül bir rolle yer alıyor Hekate. Euripides'in Medea tragedyasında çocuklarını öldüren büyücü Medea'nın kötülüğünün kaynağı olarak betimleniyor. Romalı şair Vergilius'un Aeneas Destanı'nda da Hekate'nin, bu sefer Kartaca Kraliçesi Dido'yu, onun adıyla büyü yaparken karşımıza çıktığından bahsediyor yazar. Hekate'nin yaşam öyküsüyle başlayan kitap, onun özelliklerine, kökenine, tek başına ve bekar bir kadın olarak yaşamını nasıl sürdürdüğüne değinerek devam ediyor. Bu detayları okurun merakına bırakıp, Özlem Ertan'ın Hekate'yi ele alış biçimine değinmekte fayda var. Zira Ertan, Hekate'yi çok haklı bir yerden yakalayıp yaptığı yorumlarla zenginleştiriyor ve meselenin ucunun günümüze kadar nasıl geldiğini çok net şekilde toparlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/helen-mirrendan-dunya-tiyatrolar-gunu-uluslararasi-bildirisi/", "text": "Bu yıl 27 Mart Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi, İngiliz tiyatro, sinema ve televizyon oyuncusu Helen Mirren tarafından kaleme alındı, Eylül Deniz Doğanay tarafından çevrildi. Geride bıraktığımız dönem canlı performans dünyası için çok zor geçti; birçok sanatçı, teknisyen ve zanaatkar zaten belirsizliklerle dolu bu meslekte hayatlarını güçlükle idame ettirebildiler. Belki de sektörün içinde barındırdığı bu daimi belirsizlik, onları pandemi sürecini daha akılcı ve cesur bir biçimde atlatmaya hazırlamıştı. Hayal güçlerini günün koşullarına uydurarak, tabii ki büyük ölçüde internet sayesinde, yenilikçi, keyifli ve dinamik etkileşim yolları buldular bile. İnsanlar dünya üzerinde var oldukları günden beri birbirlerine hikayeler anlattılar. Ve güzelim tiyatro kültürü biz insanlar burada olduğumuz sürece yaşamaya devam edecek. Yazarların, tasarımcıların, dansçıların, ses sanatçılarının, oyuncuların, müzisyenlerin, yönetmenlerin yaratma güdüsü asla bastırılamayacak ve çok yakın bir gelecekte yeni bir enerjiyle, hepimizin paylaştığı bu dünyaya dair yeni bir anlayışla yine meyvelerini verecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hem-gulduren-hem-dusunduren-bir-matematik-hikayesi/", "text": "Matematiği sevmek ya da sevmemek. İşte bütün mesele bu! Matematiğe karşı beslenen önyargıları yıkmak ve çocukları sayıların dünyasına yaklaştırmak gibi idealist bir felsefesi bulunan deneyimli öğretmen Sümeyra Güzel'in kaleme aldığı Bir Matematik Hikayesi; matematiğin gündelik hayatımızdaki yerine dikkat çekiyor. Sayıların ardında yatan gerçekleri merak edenlerin ya da her fırsatta matematiğin ne kadar zor ve gereksiz olduğunu dile getirenlerin zihinlerinde uçuşup duran soru balonlarına yanıt bulmaya çalışan bu sohbet tadındaki kitap, öğreticiliğe kaçmadan, matematiği yürekten sevmenin kısa yollarını paylaşıyor. Mizahtan beslenen eğlenceli üslubuyla, hem güldüren hem de düşündüren Bir Matematik Hikayesi, farkında olmadan kullandığımız matematiksel durumlara işaret ediyor ve matematik bilenlerin işini şansa değil, akla bırakacaklarını hatırlatıyor. Bir çay kaşığına kaç pirinç tanesi sığar? Zenginin parası züğürdün nesine yarar? Peki, bir tepsi mantının matematikle ne ilgisi var? Mantıklı düşünmek bir matematik meselesidir demişler. O halde gelin matematik üzerine biraz kafa yoralım. Milattan Öncesine uzanıp ışık hızıyla günümüze dönelim. Pisagor ve Gauss'la birlikte düşünmenin yollarını araştıralım. Sonsuzluğun sonu olup olmadığını tartışıp Pi sayısını sorgulayalım. Matematik sayesinde yapabileceğimiz iyiliklerin büyüklüğünü hesaplayalım. Evet, yanlış okumadınız, bunların hepsini ve çok daha fazlasını matematikle yapmak mümkün! Gelin, önyargılarımızı bir kenara bırakıp bir kez olsun matematiğe söz hakkı tanıyalım... Yaşamımızı düzenlemek için attığımız her adımda kapısını tıklattığımız matematiği günlük hayatımızdan kesitler eşliğinde aktarma yoluna giden Sümeyra Güzel bu kitabıyla, matematiğin bize sadece sayıları değil, aynı zamanda insanlığı da anlattığını savunarak zihinleri açıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hem-tarihlerini-yasatiyorlar-hem-koye-katki-sagliyorlar-gelisli-ailesinin-baba-yadigari-konagi-konak-bindalli/", "text": "Ahşap merdivenlerin gıcırtıları arasında yukarıda beni bekleyen odaya çıkıyorum. Karşımda çoğumuzun hemen otantik tanımını yapacağı, butik otellerde pek alışık olmadığımız başka bir manzara var. Kırlentleriyle dizi dizi sıralanmış yastıklar bir yerde, bir yerde de şömine, Kış gelse de yine buraya gelsem ve sığınıp buralarda çalışsam diye iç geçiriyorum. Feride Hanım beni aynı zamanda mutfağı ve balkonu da olan çatı katındaki geniş odaya çıkarıyor. Bir daha gelirseniz burada kalırsınız eşinizle diyor, Hay hay diyorum, duraksamadan. Safranbolu'nun sonbahar güneşi yüzüme vuruyor, burnumdan ahşap kokusu gitmiyor ve daha İstanbul'a dönmeden bu konağı özleyeceğimi hissediyorum. Durun şimdi sizi Konak Bindallı'nın sahipleri Feride ve Kemalettin Gelişli ile tanıştırayım. Feride Hanım : Ben Feride Gelişli, 4. kuşak olarak bu konağın sahibi oldum. Evin asıl sahibi anneannem Münevver Hanım'ın annesi Feride Hanım ve Niyazi Bey. Burası onların konağı. Kemalettin Bey : Eşim ve ben aslen Karabük doğumluyuz. Eşim ev kadını. Ben İstanbul'da bir ilaç fabrikasında Kalite Yöneticisi olarak çalışıyordum. Emeklilik planlarım içinde büyüklerimizin mirasına sahip çıkmak adına konağı restore etmek vardı. Böylelikle emeklilik sonrası köy ortamında yaşayıp yaşatacağımız bu konakla misafirlerimizin de konaklamasını sağlamak istedik. Bir yandan konağı tanıtırken bir yandan yeni insanlarla tanışma fırsatı yakalayacaktık. Ve nihayet bu, hayata geçti. İçeri girer girmez bir bindallı gözüme çarptı. Kim giydi bunu, otelin hikayesinin bir parçası olmalı. F: Bu bindallıyı gelinlik olarak büyük anneannem Feride Hanım giymişti. 1912 yılında bu gelinlik ile Yazıköye gelin geldi. F: Biz yapımız gereğince misafirperver bir aileyiz. Normal zamanlarda da misafirimiz hiç eksik olmazdı. İnanıyorum ki onlar da çok mutlu olurlardı. Köyde sayılan sevilen bir aile olduğumuza inanıyoruz. K: Konağı eşim ile birlikte işletiyoruz, aslında konak işletmekten farklı olarak eşimin de belirttiği gibi misafir ağırlamak, onlara kendi evlerindeymiş gibi hissettirebilmek, birlikte kahvaltı edip sohbet etmek bu işin en keyifli tarafı. Konuklarımız da bu ortamda çok daha iyi ve rahat hissedip mutlu ayrılıyorlar. F: Evet bu kapsamda yeni girişimler var. Köyümüzün Muhtarı Sayın Deniz Tüzer de bu konuda çok heyecanlı ve bu tür girişimcilere destek oluyor. K: Safranbolu ve Karabük'ten saat başı toplu taşıma ile ulaşım mevcut. K: Konağımızın yüzyıldan fazla bir geçmişi olduğu için tescilli bir yapı. Bu kapsamda Kültür Varlıkları Koruma kurulundan onaylı bir proje ile restorasyonu gerçekleştirdik. Dolayısıyla kurumdan az da olsa onarım konusunda maddi yardımı aldık. Tüm restorasyon sürecinde başta ahşap işleri olmak üzere tüm süreci sahiplenip ustalığını gösteren ahşap ustası mobilyacı ve doğramacı eniştem Lütfü Terzioğlu'nun çok büyük emeği ve ustalığı var. Bu güzel eserin başarıyla ortaya çıkmasındaki büyük rolü için ona çok teşekkür ederiz. Restorasyon sonrasında ve açılış aşamasında Safranbolu Kaymakamı Sayın Mehmet Türköz, Safranbolu Belediye Başkanı Sayın Elif Köse ve Yazıköy Muhtarı Sayın Deniz Tüzer'i manevi destekleri ile hep yanımızda hissettik. F: 5 standart oda ve 1 çatı katı suit daire olmak üzere toplam 6 odamız bulunmakta. Dekore ederken klasik döşeme anlayışına biraz modernize etmek istedik. Ortaya böyle bir sonuç çıktı. Dekorasyon konusunda hiç kimseden yardım almadık. Bütün dekorasyon aşamasını eşim ve ben üstlendik. F : Sosyal medya üzerinde yapılan tanıtımlar arttırılmalı. Safranbolu, Batı Karadeniz'de kesinlikle ziyaret edilmesi gereken çok değerli bir bölge ancak çoğu insan bundan haberdar değil. Buraya şans eseri gelen insanlar da gelip gezdikleri zaman bunun farkına varıyor. Bunun yanı sıra klasik tur anlayışının dışına çıkılıp treeking turu, kamp organizasyonları, kanyon turu gibi turlar düzenlenmeli. Çünkü Safranbolu dört mevsimiyle de insanı büyüleyen bir doğaya sahip, bu iyi değerlendirilmeli. K: Safranbolu ya kattığı değerin paha biçilemez olduğu kesin. Çok istememize rağmen festival nedeniyle gelen misafirlerimizi en iyi şekilde ağırlayabilmek için işlerimiz dolayısıyla katılamadık. Ancak bu şekilde de Safranbolu'yu ve Yazıköy'ü misafirperverliği ile de tanıtmış olduğumuzu düşünüyoruz. K: Evet bu konuda şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Ancak inandığımız bir şey daha var ki o da çok isteyince ve konuda çaba gösterip bir şeyler yapmak için karşılarına çıkan fırsatları iyi değerlendirince dileklerin gerçekleşme olasılığı artıyor. F: Yeri geldiğinde çıkmaza girdiğimiz birçok konu oldu ve şu anda da olmaya devam ediyor ancak her zaman üstesinden gelmeyi bir şekilde başardık ve başarmaya da devam edeceğimizi düşünüyorum. Çoğu zaman zıt fikirlerden güzel sonuçlar ortaya çıkıyor. Ben eşim Kemalettin Bey'in hizmet sektöründe de bu kadar özverili olacağını düşünmüyordum ama görüyorum ki bu işin de üstesinden başarıyla geliyor. F: Eşimle birlikte Safranbolu Yazıköy'de hem tarihimizi yaşatmak için hem de köyümüze katkıda bulunmak ve Safranbolu'yu herkese tanıtmak ve sevdirmek için bir yola çıktık. Tarihin içinde doğayla iç içe huzurlu bir aile ortamında tatil yapmak isteyen herkesi bekliyoruz. Eşimin de belirttiği gibi çok istedikleri hayallerinin peşinde koşup gerçekleştirmek için özverili çaba göstermelerini öneririm. Her şeyin bir bedeli var, değeceğini düşünüyorsanız peşini bırakmayın. Biz de bu konuda biraz geç kaldığımızı düşündük ama yine de yılmadık ve başardığımızı düşünüyoruz. Son olarak size bu değerli söyleşi için çok çok teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hem-yazari-hem-cizeri-icin-cok-ozel-bir-kitap-gece-parlayan/", "text": "Bulut Tepesi'nde kocamandı evlerin duvarları. Öyle ki... bulutlara uzanırdı çatıları. İşte o evlerden birince bir çocuk yaşardı, Duman'dı adı. Küçük okurların dünyasına merhaba diyen yepyeni bir kitap bu. Onun da Gece Parlayan adı... Hayal gücünün ve arkadaşlığın verdiği gücün cesur öyküsünü anlatan kitap, geçtiğimiz günlerde Tudem Yayınları etiketiyle yayımlandı. Aynı zamanda 2019 TUDEM Edebiyat Üçüncülük Ödülü'nün de sahibi olan Gece Parlayan, yazar Tuba Kumaş ve çizer Ahmet Uzun'un da birbirini besleyen yeteneklerinden güç bulan sihirli bir kitap. Sayfaları çevirirken hem yazar hem çizer konuşsun, ben dinleyeyim istedim. İşte şimdi tam da Ay'ın karşısında, Gece Parlayanın kalbindeyim. Bundan yaklaşık beş yıl önce, bir otobüs yolculuğunda Ay'ın etrafında daha önce görmediğim kadar hızlı yer değiştiren, gri bulutlar gördüm ve hemen not aldım: Ay'ın etrafında dolaşan karnı aç bir kurt var, Sonra da unuttum. Ta ki karşıma Tudem Edebiyat Ödülleri Resimli Kitap Yarışması ilanı çıkana kadar. Ay'la ve kurtlarla ilgili bir hikaye yazma fikri beni heyecanlandırdı. Yazmaya başladığım anda Duman ve Tan hikayedeki yerlerini aldılar. Gece Parlayan ismi zihnimde belirdiğinde bu kitapla ilgili her şeyin yolunda gideceğini biliyordum. İlk kitabımdan beri şiirsel bir üslupla yazıyorum aslında. Özellikle çocuklar için yazarken bir müzikalin içinde gibi hissediyorum kendimi. Ritim, kafiye, neşe ve canlılık kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu fikir beni çok heyecanlandırıyor. Belki Duman ve Tan'ı bir kez daha, bu defa bambaşka bir hikayenin içinde ama yine aynı savaşçı ruhla görürüz. Uzun yıllar çizgi film senaristliği yaptım. Çocuklar için yazmak benim mesleğimdi. Ama yaratıcılığımı istediğim gibi kullanamıyordum. Çünkü dahil olduğum projelerde pedagojik kaygılar yaratıcılığımın önüne geçiyordu. Ben çocuklara ders vermek, yazdığım senaryoyu mesajlarla doldurmak istemiyordum. Bu sırada ilk öykü kitabım yayınlandı ve orada çok daha özgür bir alana sahip olduğumu gördüm. Bu benim için bir kırılma noktası oldu diyebilirim. Yaratıcılığımı istediğim gibi kullanabilmek için öykü yazmaya devam etmek istedim. Ödül törenleri aynı sektörde çalıştığınız insanlarla bir araya gelmek için önemli bir fırsat sağlıyor. Ahmet'le de bu şekilde tanıştık. Ben öykü kitabı dalında ödül alırken o illüstrasyon dalında ödül aldı ve aradan bir yıl geçmeden birlikte bir kitap yapıp o kitapla ödül aldık. Bunun dışında ödüllere çok fazla anlam yüklediğimi söyleyemem. Ödülünüzü bir köşeye kaldırıp çalışmaya devam etmek zorundasınız. Arada sırada ona bakıp motivasyon kazanmak serbest tabii ki. Çocuklar çok iyi hikaye anlatıcılarıdır aynı zamanda. Başlarına gelen küçücük bir olayı bile öyle içten, öyle yaratıcı, öyle kendilerine has bir üslupla anlatırlar ki kendinizi ağzınız bir karış açık Şimdi ne diyecek acaba? diye dinlerken bulursunuz. Kısaca cevabım evet; çocukluğumdan besleniyorum çünkü oradan daha iyi bir kaynak bilmiyorum. Shaun Tan, Neil Gaiman gibi çocuklar için yazmayı fazlasıyla ciddiye alan, her kitaplarını birer sanat eserine dönüştüren yazarlar, Laika Animasyon Stüdyosu'nun ve Tim Burton'ın tüm harika filmleri, Goosebumps, İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü, Ürkünç Susie ve Domuzları Tekmeleyen Çocuk gibi bambaşka bir zihinden çıkmış, ilham verici çocuk kitapları. Bu konuda çok şanslıyım. İlk kitabımda da işlerine hayran olduğum bir çizerle çalıştım ve o kitap da ciltli olarak basıldı. Üç kitabımdan ikisinin bu şekilde basılması Türkiye'de mucizeye eş değer bir durum. Ahmet mükemmel bir çizer. Ona Gece Parlayan'ı senden daha iyi çizecek kimse yok çünkü bu kitabı kendi kitabı olarak görecek senden başka kimse yok, dediğimi hatırlıyorum. Bu ikimizin kitabıydı. Bu konuda kimse şüpheye düşmedi. Kimse diğerinin alanına müdahale etmedi ve sonuç harika oldu. Hayatımda kendim için yaptığım en iyi şeylerden biri Dramatik Yazarlık eğitimi almaktı. Yurt dışında ancak yüksek lisans seviyesinde alabileceğimiz dersleri Türkiye'de lisans öğrencisi olarak aldık. Türkiye'nin en iyi yazarlık eğitimi veren okuluydu bana kalırsa. Aldığımız teorik eğitimin yanı sıra her hafta elimizde yeni bir metinle çıkardık hocalarımızın karşısına. Yazdıklarımı başkalarıyla paylaşmayı, eleştirildiğimde bunu kişisel algılamayıp daha iyisini yapmak için çabalamayı orada öğrendim. Hala görüştüğüm ve desteklerini hissettiğim mükemmel hocalarım ve sınıf arkadaşlarım da okulumuzla ilgili çok şanslı hissettiğim diğer şey. Yeteneğimi mesleğim haline getirebileceğimi daha küçük bir çocukken bile biliyordum ama bu işe dahil olarak çevremde benim için endişelenen insanları da buna ikna etmiş oldum. Çünkü onlar yazarak hele de fantastik şeyler yazarak para kazanmamın imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Yazarken mutlaka müzik dinlerim. Yeni kitabımı Oingo Boingo isimli yeni keşfettiğim ama yetmişlerin sonunda kurulmuş, çok eğlenceli bir grubu dinleyerek yazıyorum. Yazmayı bitirip metnimi okumaya başladığım anlardaysa müzik durur ve çıt çıkmasın isterim. Yurt dışından, çoğunlukla müzelerden topladığım kalemlerin durduğu kalemlik, dizüstü bilgisayarım ve şu an aynı anda okumaya çalıştığım dört kitap. Ajandam var ama daha çok telefonuma not alıyorum. Gecenin bir yarısı olsa bile aklıma iyi bir fikir geldiğinde kalkar not alırım. Gece Parlayan da yıllar öncesinde aldığım bir not sayesinde yazıldı. İlk okulda defterlerimin kenarına süsleme çizimler yaparak başladı, diyebilirim. Daha sonra lisans, yüksek lisans teferruattı. Keyif aldığım işleri yapmaya çalıştım her zaman, hala da öyle yapmaya çalışıyorum. Tuba, öykülerine hayran olduğum bir yazardı. Gece Parlayan'dan önce de beraber çalışmıştık. Gece Parlayan ise ikimiz içinde içselleştirdiğimiz çok özel bir çalışma oldu. Birlikte birçok kitaba imza atacağımızı düşünüyorum ama Gece Parlayan her zaman ikimiz için de çok farklı bir yerde olacak. Her gün en az bir tane geleneksel eskiz yapmaya çalışıyorum. Kağıt ve kalemden kopmamak tatmin açısından benim için önemli. Ama yaptığım işlerin neredeyse tamamı dijitalde yapıyorum. Geleneksel tekniğimi yeterince geliştirmiştim o yüzden dijitale uyum sağlamak benim için çok kolay ve keyifli oldu. Herhangi bir teknikte gelişmek içinse en önemli şey düzenli bir şekilde çalışmak ve üretmek diye düşünüyorum. Başta Tudem Yayınları olmak üzere pek çok yayınevine çocuk kitapları yaparken aynı zamanda yurt dışında da çalışmaların var. Metinlerdeki özgünlük ve özgürlük, senin resimlerini de şekillendiriyor mu? Örneğin yabancı yazarlar ölüm, yas gibi kavramları çok daha açık ve net işleyebiliyor kitaplarında. Kesinlikle çok etkili oluyor. Çok keyifli işler yaptım. Doğruyu söylemek gerekirse çocuklar için karanlık öyküler resimlemek, yatağın altındaki canavarın üzerine gitmek istiyorum. Çok büyük bir çalışma masam var. Bilgisayar, çizim tableti, not defteri ve eskiz defteri, katıldığım etkinliklerin biletlerini sakladığım bir kutu, Wall-e filminden Wall-e ve EVE karakterlerinin maketleri, Pablo Bernasconi'nin Sonsuzluk ve Guojing'in Biricik kitapları var. En son bu iki kitabı aldım ve okuyup inceleyene kadar masamda bekletip daha sonra kitaplığa koyacağım. Boyarken en çok hangi rengi seçmeleri gerektiğini soruyorlar. Sebebini bilmiyorum. Biraz mekanik bir cevap olacak ama tıkanmıyorum. Bir projeyle ilgili yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu düşünürsem de ara vermeden başka bir projeye geçip onda devam ediyorum. Diğer işe döndüğümde ise sorun her neyse hallolmuş oluyor. İyi bir okur olduğumu düşünüyorum, yazmak konusunda da denemelerim elbette var ama bunlar şimdilik deneme ve notlardan ibaret. Derli toplu birkaç yazımsa edebi bir ihtimamı olmayan akademik yazılar. Okumalarını tavsiye ederim. Okumayanlar için de bir sorun olduğunu düşünmüyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hep-yeni-kal-ile-bahara-merhaba-konserleri/", "text": "Hep Yeni Kal, baharı birbirinden iyi müzisyenlerin konserleriyle karşılıyor. Orada mıyız, oradayız! Hep Yeni Kal'ın sunduğu konserler serisi kapsamında, Epifoni organizasyonu ve Powertürk'ün medya sponsorluğunda, Türk Pop ve rock müziğin en iyi isimleri 20 Mayıs Cumartesi günü KüçükÇiftlik Park'ta bir araya geliyor. Türk müziğine getirdiği yeni solukla, döneminin en etkili ve üretken isimlerinden biri haline gelen yorumcu ve müzisyen Mabel Matiz, geçtiğimiz yılın en büyük çıkışını yapan KÖFN, Türk rock'ın son dönem popüler gruplarından Palmiyeler, Fulya ve Firuze Görmüşoğlu kardeşlerden kurulu The Sisters'ın 2000'ler party konseptli setiyle sahne alacağı bu müzik şöleni ile baharı hep birlikte karşılıyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/her-eser-biriciktir-peki-size-kim-inaniyor/", "text": "Yazardan Direkt, sizden mükemmel olmanızı beklemez çünkü biricik olduğunuza inanır! Her yazarın okuruna ulaşması kadar, okurların da kaliteli bir yazar ve eser arayışı var. Bunca seçenek arasında kaliteli bir karşılaşmanın mümkün olması klasik yayıncılık anlayışıyla oldukça zor. Hemen hemen bilinen tüm yayınevlerinin, asla vazgeçmediği yazarlar ve risk sevmezlik gibi bir özellikleri var. Nadiren de olsa, yeni bir yazara yer verdiklerinde ise en büyük beklenti tutacak bir kitabı yayımlamak üzerine gelişiyor. Dolayısıyla bu noktada kişisel yayıncılığın, okura daha fazla yeni ve farklı eser sunmak gibi büyük bir fırsat sunduğunu artık biliyoruz. Kaliteli bir kişisel yayıncılıkla, yazarlar gerçek okurlarına; okurlar da değerli eserlere kavuşuyor. Haliyle kitapçılarda, reklamlarda sürekli yine mi dedirten aynılık içine sıkışmaktan da kurtulmuş oluyoruz. Yazan herkesin bir meselesi vardır ancak iş kitap yayımlatmak ve o kitabı okura ulaştırmak aşamasına geldiğinde, yazan kimliği yerini yazara bırakıyor. Yazarların meselesi bir anda şekil değiştirerek yerini, o sözcüklerin birilerine ulaşmasına bırakıyor. Her şeyin hızla geliştiği bir dönemde yayıncılığın klasik kalması ise gerçek bir çelişki olarak görünüyor. Aslında bu bir çelişki değil ve hiçbir zaman değişmeyecek bir kural. Yeni risklidir! Kişisel yayıncılık bu riski almanın ötesinde birkaç yıldır gerçek anlamda yazarlara ve okurlara yepyeni umutlar ve başarılı geri dönüşler sunmayı başardı. Haliyle yazarlara kitap yayımlatmak sorulunca, klasik yayınevlerinin kapısından içeri girememiş eserlerine hayıflanmak yerine kalite ve deneyimle yazarlara birbirinden fazla seçenek sunan kişisel yayıncılığı tercih ettiklerini duyabiliyoruz. Dünyada kişisel yayıncılık ve bağımsız yazar ilişkisi oldukça eski ve gittikçe gelişiyor. Yazardan Direkt Yayınevi ile dünyanın bildiği ve gayet başarılı örnekleri olan sistem Türkiye'de farklı bir seçenek yaratmakla kalmadı, okur ve yazar bağının güçlenmesini sağladı. Klasik yayınevlerinden farklı olarak riske giren, inandığı yazarı sonuna dek destekleyen kişisel yayıncılık kaliteli ve bilinçli yapıldığında dünyanın farklı yerlerinde bile okur kitlesine kavuşan yazar sayısı artıyor. Kitap yazmak yeterince zorlu bir süreçken, kitap bastırmak ve onu hayallerindeki okurla buluşturmak gibi çoğu zaman uzun prosedürler gerektiren süreç Yazardan Direkt'in yazarıyla kurduğu bağı sonuna dek götüren destekleyici yapısıyla sona erdi. Her eserin değer görme felsefesinden ödün vermeden, eserlere satar mı demek yerine kalıcı bir kitap haline nasıl gelir sorusunu sorarak ilerleyen bir kişisel yayınevi olarak, editörlük ve tasarım, tanıtım ve başka dillere çeviri gibi olanakları da sunuyor olması, yazara yazmak için büyük bir motivasyon anlamına geliyor. Yazarlar, eserlerinin biricikliğine inanırlar. Bunun öznel olması da çok doğal ancak her zaman kendilerine inanan ve aynı şevkle ikna edebilecekleri birilerine ulaşmaları pek kolay olmuyor. Kişisel yayıncılık sisteminde yazarını dinleyen, adının ne olduğuyla değil, yazdığı eserle ilgilenen yepyeni bir kültür gelişti. Her yazara sınırlarını ve onu aşması konusundaki dinamikleri anlatabilen deneyimli Yazardan Direkt kadrosu, okunmanın ve okumanın değerini günden güne arttırıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/her-saat-her-dakika-her-saniye-sonsuza-kadar-cumhuriyet/", "text": "Saat&Saat markası, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılını kutlamak için anlamlı bir reklam filmi yayınladı ve antika saatlerin çıkardıkları seslerle yapay zeka teknolojisini kullanarak Türkiye Cumhuriyeti'nin nişanesi olan İstiklal Marşı'nı yeniden yorumladı. Saat&Saat 100 Yıldır Kalplerde Çalan Tek Beste mesajıyla yayınlanan projede farklı dönemlerden seçilen saatlerle geçmişimize saygı duruşu yapmanın yanı sıra geleceğe ilham vermek amacıyla 'Her saat, her dakika, her saniye boyunca Cumhuriyet'in sonsuzlukta yankılandığının altını çiziyor. Geçmişi ve geleceği bir araya getiren bu özel projenin parçası olarak, tarihi saatlerin karakteristik sesleri, özenle kaydedilip gelişmiş yapay zeka algoritmaları ve ses mühendislerinin dokunuşlarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin İstiklal Marşı, özgün bir besteyle yeniden yorumlandı. Sanat ve teknolojiyi bir araya getiren bu proje, izleyenleri Her saat, her dakika, her saniye... Sonsuza Kadar Cumhuriyet mesajıyla zamanda yolculuğa çıkarıyor. Saat&Saat, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılını kutlayan anlamlı bu reklam filmini SALVO ile gerçekleştirdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/her-seyin-baslayip-bittigi-yer-burasi/", "text": "İsveçli yazar Alex Schulman'ın ilk uluslararası romanı Hayatta Kalanlar, ailevi bir trajedi sebebiyle birbirinden ayrılan üç kardeşin yeniden bir araya gelişinin dokunaklı hikayesini, özgün bir anlatı yapısıyla anlatıyor. Her şeyin başlayıp bittiği yer burası; göl kenarındaki bir yazlık ev ve çevresi. Roman, birbirini tamamlayan iki paralel anlatı üzerine kurulu. Bu anlatılardan biri, annelerinin küllerini dağıtmak için göl kıyısındaki evde yıllar sonra bir araya gelen kardeşlerin bir gününü ele alıyor. Alışık olmadığımız bir şekilde son yaşanandan ilk yaşanana doğru kurgusal bir geriye sarma söz konusu. Bu akışa paralel olaraksa 7, 9 ve 12 yaşlarındaki üç kardeşin yazın göl kıyısında geçen çocukluklarına gidiyor, anılarına tanık oluyoruz. Bu anlatı, ailenin geçmişine ışık tutarak bizi, tahmin edemeyeceğiniz bir trajediye doğru götürüyor. Stephen King'in yazarken bir delikten içeri girip kaybolduğunu hissetmesi gibi biz de bu kitabı okurken bir nevi solucan deliğinden geçerek kimi zaman tatlı kimi zaman da sert gerçekçi aile hatıralarıyla dolu bir hafızanın dehlizlerine sürükleniyoruz. Bu haliyle üç kardeşin geçmişe dönüşlü hikayeleri, okurda merak uyandırıyor. Sahneler bir araya gelerek sekansları oluşturuyor. Sonunda da başarılı bir dram filmi kafanızda tamamlanmış oluyor. Ailenin geçmişte yaşadığı dair bazı olaylar, yer yer sizi de kendi aile geçmişinizi düşünmeye itiyor. Kardeşler arasında en büyük yarayı alanın ortanca kardeş Benjamin olduğunu görüyoruz. Kardeşlerine göre anne babasının arasındaki ilişkiyle yakından ilgileniyor. Zaten hikayeyi de farkındalık sahibi olduğunu düşündüğümüz Benjamin'in tanıklıkları ve gözlemleri üzerinden okuyoruz. Yazar bizi doğrudan Benjamin'in iç dünyasına götürüyor. Her ne kadar birinci tekil anlatım kullanılmamış olsa da romanı yazanın Benjamin olduğu hissine kapılıyoruz. Ebeveynler sevgisiz değil, geçmişte birbirlerinden kopuk olduklarını da söyleyemeyiz. Ancak ilişkilerinde dengesizlik olduğu hissine kapılmadan da edemiyoruz. Her ne kadar sıkıntılı zamanları olsa da özellikle Benjamin'in ailevi gerilimlere dayalı duygusal değişiklikleri, ne olursa olsun sevgiye ve sıkı aile bağlarına her daim özlem yaşandığını düşündürüyor. Zira ebeveynlerin gözdesi, derslerinde başarılar elde eden büyük oğul Nills olurken anne ve babasından gördüğü en ufak ilgi ve sevgi anı, Benjamin için paha biçilemez bir değere sahip. Yazarın bizi peşinden sürüklediği trajedi ise yaklaşık yirmi yıl önce yaşanan travmayı da belli belirsiz romanın merkezine koyuyor. Tabii biz, psikolojideki bastırma durumunda karşılığını bulan bu travmanın ne olduğunu kitabın sonlarına doğru, çözüm kısmında anlıyoruz. Birey için üzüntü verici bir travmatik olay ve durumların unutulmaya çalışılması, yani bilinçaltına itilmesinde karşılığını bulan bilinçaltına itme vakasına tanık oluyoruz. Benjamin'in Sanki bir parçam evde olduğumu söylerken diğer parçam buradan gitmem gerektiğini haykırıyor. (s.61) sözleri de yaşanan trajedinin bütün bir ömre yayılan hüznünü yansıtıyor. Son sayfalara gelene kadar bu travmanın ne olduğuna dair merak uyandıran bir akışa kapılıyoruz. Aynı zamanda sıradan bir ailenin küskünlük ve suçluluk duygularına dayanan geçmişi de yazarın ustalığı sayesinde sıkıcılıktan epey uzakta durarak okur için sürükleyici bir içerik sunuyor. Bu yolda yazarın tasvir ve anlatımı da gayet başarılı; yaşanan olay ve duyguları, okurların zihnindeki beyaz perdeye başarıyla yansıtıyor. Tabii hikayenin en güzel yanlarından biri de yabanın içinde kurulan atmosferi. Hayatta Kalanlar, her şeyin başlayıp bittiği yerin özü itibariyle doğayla içkin bir anlatıma sahip. Yeri geliyor kendinizi ağaçlarla çevrelenen bir patikada buluyorsunuz, yeri geliyor yolda karşınıza bir alageyik çıkıyor. İsveç'in eğimli coğrafyasından sulak arazilerine dolaşırken bir an durup huş ağaçlarının arasından sakin bir göle doğru bakarken huzur buluyorsunuz. Pastoral tonlarda resmedilen bu romanda, nemli toprak ve yaprak kokusunu da burnumuzda duyuyoruz. Doğayla iç içe geçen bu anlatım, anne ve babaya özlemin ağır bastığı bir aile hikayesiyle bir araya gelerek nevi şahsına münhasır bir eser sunuyor. Yazar, karmaşık ve dikkat gerektiren bir teknik kullanmasına karşın anlaşılırlıktan yana hiçbir sıkıntısı yok. Lakin iç içe geçen paralel anlatılar size göre değilse, dümdüz anlatımlardan hoşlanıyorsanız bu kitaptan sıkılabilirsiniz. Bilakis bu yeknesaklıktan sıkıldıysanız ve farklı üsluplara açıksanız Hayatta Kalanlar size güzel bir okuma sunuyor. Her şey yerli yerinde; ne eksik ne fazla. Zaten yazar da kitabın teşekkür kısmında bunu dile getiriyor: Yazı söz konusu olunca kılı kırk yararım; metnin tam olarak hazır olmadığı, her zaman yapılacak daha fazla şey olduğu düşüncesi hoşuma gidiyor. Bu açıklamanın ne kadar yerinde olduğunu, metni tamamladığınızda, hikayenin adım adım geriye doğru giderek çarpışma noktasına nasıl da ustaca vardığını görünce anlıyorsunuz. Hayatta Kalanlar, Zeynep Tamer'in İsveççe aslından çevirisiyle raflarda, anlatımda yeniliğe açık okurlarını bekliyor. Timaş'ın başarılı bulduğum Dünya Edebiyatı seçkisinin en beğendiğim kitaplarından biri olduğunu, Schulman'ın daha ilk uluslararası eserinden sonraki eserlerini merak ettirdiğini de söylemem gerekiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hey-gidi-yillar-diyen-ve-dedirten-28-isim-28-hikaye/", "text": "Her biri alanının zirvesinde olan 28 ismin söyleşisini zenginleştiren arşiv niteliğindeki fotoğraflarla bir Türkiye panoraması sunan Hey Gidi Yıllar Zeynep Bilgehan'ın imzasıyla Hürriyet Kitap etiketiyle raflarda. 'Hey Gidi Yıllar' kitabında yer alan isimler şöyle: Alpay, Altan Öymen, Prof. Dr. Arif Verimli, Bedri Baykam, Cemal Enginyurt, Cemil Çiçek, Coşkun Aral, Cüneyt Arkın, Doğan Hızlan, Erol Evgin, Ezel Akay, Fatma Şahin, Güneri Cıvaoğlu, Hakan Bayrakçı, Haldun Dormen, İdil Biret, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, Muazzez İlmiye Çığ, Prof. Dr. Naci Görür, Nevzat Aydın, Nilgün Belgün, Oya Eczacıbaşı, Selda Bağcan, Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, Vedat Milor ve Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hic-caba-harcamadan-direct-message/", "text": "Mayo ve bikini modelleriyle plajların vazgeçilmezleri arasında yer alan Direct Message, şimdi de yeni nesil Saç Bakım Serisiyle doğal ve kolay bakımın yeni adresi. Saç Bakım Maskesi, Saç Şekillendirici Krem, Elektriklenme Karşıtı Sprey'in yer aldığı Saç Bakım Serisi ile en kısa zamanda saçlar özgürlüğüne ve güzelliğine kavuşuyor. Moda ve Stil Danışmanı Deniz Marşan'ın markası Direct Message, plaj giyimindeki başarısı sonrası şimdide saç bakım ürünleri ile dikkatleri üzerine çekiyor. Güzel saçlara kavuşmak için harcanan zamana karşı bir tavır sergileyen Direct Message Saç Bakım Serisi, kısa zamanda etkili sonuçlara ulaşmak isteyenler için tasarlandı. Hayatın akışına hızlı ayak uyduran Yeni Nesil Saç Bakım Serisi Direct Message, böylece zamandan tasarruf sağlayarak saçların çabasız ve doğal güzelliğini gözler önüne seriyor. Direct Message Saç Bakım Serisi: Yıpranmış ve yavaş uzayan saçları yeniden yapılandırmada etkili olan Saç Bakım Maskesi, saçınızı ağırlaştırmadan şekil vermenize yardımcı olan çok yönlü Saç Şekillendirici Krem, elektriklenme karşıtı formülüyle saçı anında kusursuzlaştıran ve şekillenmeye hazır hale getiren aynı zamanda UV koruması sayesinde güneşin zararlarından da koruyan Saç Spreyi ile saçlarınızın özgürlüğünü yeniden tanımlıyor. Direct Message Saç Bakım Serisine directmessage. com. tr ve Watsons mağazaları ve watsons. com. tr'den ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hicabi-demirci-cumhuriyeti-karikatur-yoluyla-anlatan-tek-kaynak-yasasin-cumhuriyet/", "text": "Ödüllü karikatürist Hicabi Demirci'nin kariyerinde kilometre taşı olarak nitelediği Yaşasın Cumhuriyet kitabı, geçtiğimiz günlerde Desen Yayınları etiketi ile okurla buluştu. Cumhuriyet'imizin 100. yılına bir övgü, bir armağan niteliğindeki Yaşasın Cumhuriyet, Demirci'nin başta Mustafa Kemal Atatürk ve onun önderliğinde emperyalizme karşı için mücadele etmiş olan kahramanlara büyük bir vefa borcu. 29 Ekim 2023'te Cumhuriyet'in 100. yılını kutlarken karikatürist Hicabi Demirci'nin Yaşasın Cumhuriyeti ile geçmişe bir yolculuk yapmaya ne dersiniz? Bugünlere kolay gelmediğimizi çizgiler yoluyla sunan ve Cumhuriyet'i karikatürler üzerinden anlatan tek kaynak olmasıyla da önemli olan kitabı Demirci ile konuştuk. Neredeyse iki buçuk yıl sonra yeniden bir Ajandakolik söyleşisinde bir araya geldik sizinle. Uzun bir süredir sosyal medyadaki hesaplarım üzerinden her yıl Cumhuriyetimizin önemli günleri ile ilgili çizimleri yayımlamaya başlamıştım. Son derece ilgi gören bu çizimler arşivlik özelliği de taşıyordu. Geriye dönüp baktığımda doğal bir birikimin olduğunu fark ettim. Cumhuriyetimizin 100. yılı da yaklaşmaktaydı. O zaman karar verdim bu çizimleri projelendirmeye. Böylelikle hiçbir yerde yayımlanmayan çizimlerde bu sürece dahil oldu. Ben geriye baktığımda hüzünlü bir noktadayım. Şundan; Cumhuriyetinin 100. yılı ile ilgili çok az projenin yapıldığını üzülerek görüyorum. Bizlerin bu toprakları emperyalizm bataklığından çekip alan Mustafa Kemal Atatürk'e ve silah arkadaşlarına bir borcumuz var. Ne yapsak ödenmeyecek bir borç bu. Onların bu ülke için ne yaptıklarının farkında olduğumuzun bilinmesini istiyorum. Ekonomik kriz ve politik süreç ne yazık ki bu önemli yıldönümünün heyecanını ve çoşkusunu perdeledi. Dünyada hiçbir lideri salıncakta sallanırken göremezsiniz. Salıncak, çocukluktur, masumiyettir. Mustafa Kemal Atatürk'ün gerek cephede gerekse devrimlerin gerçekleşmesi için verdiği mücadele ile elde edilen tüm kazanımları Türk gençlerine ve çocuklarına armağan ettiğini biliyoruz. Bu durum tesadüf değildir. Çocukluk, saflık ve masumiyet ise gençlik, enerji ve umut demektir. Cumhuriyetin temel olarak bu kavramların üzerinde kurulması ve ilerlemesi Mustafa Kemal Atatürk'ün bilinçli bir tercihidir. Kitabın çocuklarımıza Cumhuriyeti karikatürler üzerinden anlatan tek kaynak olmasıyla da önemli bir yere konumlandığını düşünüyorum. Mizah dergilerinin kapandığı, karikatürün gazete sayfalarından uzaklaştırıldığı bir dönemde çizerler seslerini sosyal ağlardan duyurmaya çalışıyor. İzleyiciyle interaktif bir temas kurmanın ön koşulu gündemi takip etmekten geçiyor. Sanatçıların ölüm yıl dönümlerine değinecek olursam bu topraklarda gerçekten sanata ve bilime gönül vermiş insanların hayatları hiç kolay olmadı, olmuyor. Cumhuriyetin ışığını güçlendirmek, ileriye taşımak, farkındalık yaratmak için idealist, fedakar ve cesur olmanız gerekiyor. Aramızdan ayrılan yaratıcı insanların ülkemize kattıkları değerler için teşekkür niteliğinde çizdiklerim. Kız çocuklarımızın geleceği, Cumhuriyetin geleceği ile özdeş bir durum taşıyor benim için. Söylediğiniz konuların hepsi ülkemin daha refah, huzurlu, geleceğe umutla bakmasını talep eden konular. Dünyanın giderek milliyetçi muhafazakar bir yola girdiğini düşünüyorum. Kaynakların azalması, düzensiz göçler, ekonomik sorunlar insanlığın geleceğini tehdit eden ve ayrışmayı derinleştiren konular. Bu durum savaşların devam etmesini de tetikliyor. Dünyada beni en çok etkileyen olayların başında İranlı kadınların, Mahsa Amini için saçlarını keserek verdikleri özgürlük mücadelesi diyebilirim. Küresel iklim krizi ve gıdaya bağlı sorunların önümüzdeki yıllarda giderek artacağını düşünüyorum. Türkiye'de ise yaşadığımız depremin yarattığı can kayıpları, sefalet ve çaresizliğin yarattığı büyük kaos, vicdanlı insanların hafızalarından asla silinmeyecek. Bilimin ve doğanın bizlere söylediklerini kulak arkası yapmanın faturası çok ağır oluyor. Bu sorunuzun yanıtı için farklı iki cevabım olabilir. Birincisi daha gençken bu ödüllerin benim için bir motivasyonu ve heyecanı vardı. Olgunlaştıkça daha az yarışmaya katıldığımı söyleyebilirim. Ödüller sayesinde birçok ülkeyi görme şansım oldu. Şimdilerde ise çizimlerimin kamuoyunda bir karşılık bulması ve ilgi görmesi en güzel ödül. Karikatürlerimin kitaplaşmasını çizgi yolculuğumun bütününün algılanmasında ve gelecek nesillerle buluşması adına son derece önemli buluyorum. İnternetin kendi algoritması sizin en iyi işlerinizi ve yaşam felsefenizi perdeleyebilir. Bizler de diğer bütün sanat dallarındaki gibi birer hikaye anlatıcısıyız. Hikayelerimizi nesneyi, insanı, doğayı bozarak ve yeniden kurgulayarak yapıyoruz. Mizahın etkisi ve iyileştirici gücü buradan geliyor. Karikatür düşüncenin damıtılmış halidir. Zamanı ve yeri iyi ayarlanmış mizah, gerilimi dağıtmada, sorunları çözmede en iyi ilaçlardan birisidir. Bu sorunuzu şöyle algılamak istiyorum: Sanatçılar anlaşılmama korkusu ile yaratıcılıklarına sınır getirmeli mi? Yazısız karikatürlerdeki metaforlar dünyası anlaşılmayı zorlaştırabilir. Okullarda karikatürde görsel okuma etkinliklerinde çocuklarımızın hayal dünyasının ne kadar zengin ve etkili olduğunu görüyorum. Bu durum yaratıcılığıma sınır getirmeme konusunda bana umut veriyor. Sosyal medyada ise yetişkin izleyicilerin karikatürün nasıl algılandığı konusunda birbirlerine müdahale ederek bir tartışma ortamı yarattığını görüyorum. Farklı hayaller ve düşüncelerin oluşması karikatürün ne kadar güçlü, zengin olduğunu bize gösterir. Siyasi figür çizmediğim için hukuki bir süreç yaşamadım şu ana kadar. Karikatürlerim de kişilerden çok kişilikleri ele almayı tercih ediyorum. Politikacıyı çizdiğinizde sadece onu çizmiş olursunuz, oysa onu var eden, meşrulaştıran ve birbirlerine benzeyen diğer bireylerin varlığı da karikatürün konusuna girer. Bunu ihmal etmek istemem. Kişilikler üzerinden insanoğlunun hep var olacak olan egosu, ahlakı, sevgisi, vicdanı gibi konularla ilgileniyorum. Böylelikle zamana dirençli karikatürlerin önü açılıyor. Öte yandan çocuklarımıza yönelik taciz ve istismar konularında birtakım gruplardan tehditler aldım. Toplumun ve hukukun bu istismarı yapanlarla değil, bir daha olmaması için bu konulara ışık tutan, uyaranlar üzerinden hesaplaşması son derece acı ve dramatik bir durum. Cumhuriyetin bugüne kadar şiir, resim, öykü gibi diğer bütün sanat dallarında ortaya konan eserler üzerinden bir karşılığı vardı. Artık karikatür üzerinden de bir karşılığı var. Bu kitapta ise en çok beğendim çizimlerden biri Fatih Sultan Mehmet ile Mustafa Kemal Atatürk'ün karşılaşma anı. Bu karşılaşma İstanbul'un fethi ile İstanbul'un işgalden kurtulması arasındaki tarihi bağı gösteriyor. Yukarıdaki örnek üzerinden devam edersem, birçok dil bilen ve askeri görüş ve yeterliliği, zekası ile İstanbul'u fetheden ve burayı bilim ve sanat merkezi haline getiren Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u işgalci ve emperyalist güçlerin elinden alan Mustafa Kemal Atatürk'ü kucaklar ve o da kendisi gibi bilimin ve sanatın ışığına takip eden Cumhuriyet için, Yaşasın Cumhuriyet derdim. Labirentin içinde kaybolmuş ve kendini arayanların olduğu bir ülke çizerdim. Adaletin, hoşgörünün, umudun arandığı bir ülke. Gençlerimizin ülke dışına gidiyor olmasına çok üzülüyorum ve onlara başka seçenek bırakmayan sürecin bir an önce değişmesini umut ediyorum. Ajandakolik'te yeniden konuğum olduğunuz için çok teşekkür ederim. Umarım Yaşasın Cumhuriyet pek çok çocuğun yoluna ışık katar. Bende bu güzel sorularınız için teşekkür ediyorum. Sorularınızın bu ışığın bir parçası olduğunu düşünüyor ve ben de Yaşasın Cumhuriyet diyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hicabi-demirci-karikatur-cocuklugunu-kaybetmeyen-cizerlerin-varligi-ile-ilerler/", "text": "Çizgilerle dolu bir hikaye, çizgisiz geçmeyen bir ömür... Karikatürist Hicabi Demirci ile Çizgili Dünya ve Çizginin Çizgisi kitaplarından yola çıktık, karikatürün içine daldık... İyi pazarlar! Karikatürümde korana ile başlayan süreçte sığınmacıların, sınırın öbür tarafındaki yönetici erkle olan karşılaşmasından bir kesit sundum. Korana sınıfsal fark tanımadığı gibi, korkularınızdan kaçarken bazen ülkenizde görmek istemediklerinize sarılabilirsiniz. İnsan haklarıyla ve demokrasileriyle övünen birçok gelişmiş toplumların, göçmenleri ülkelerinde görmek istemediklerini biliyoruz. Oysa o göçmenleri yerlerinden edenlerde bu gelişmiş ülkelerin politikaları. Ben özellikle uluslararası yarışmaları önemsiyorum. Bu sayede birçok ülkeyi görme ve farklı kültürlerle tanışma fırsatım oldu. Karikatürün evrensel dilini konuşan pek çok meslektaşımla bir araya gelmek son derece keyif veren bir durum. Sanırım çizerlerin bu konudaki serüveni çocukluk yıllarına uzanır. Ben de resim derslerinde başarılı bir öğrenciydim. Ankara Gazi Lise son sınıftayken her okul çıkışı Ulus bölgesindeki resim galerilerine giderdim. Düzenli yaptığım bu aktivitelerin birinde karikatür sergisiyle karşılaştım. O serginin kalkmasına kadar geçen 15 gün boyunca her gün o galeriye uğradığımı hatırlıyorum. Beni oraya çeken, çizginin iletişim gücüydü. Sonraki yıllarda bunu kendime şöyle tarif ettiğimi hatırlıyorum. Örneğin, herkes bir köpeğin ne kadar güzel çizildiği ile ilgilenebilir, karikatür sanatı aynı zamanda o güzel çizilmiş köpeğin bizlere söylemek istedikleriyle de ilgilenir. Karikatür bunun için vardır. Kelimelerden arındırılmış bir sanatla uğraşıyor olmanızın bir sürü zorluğu var hiç kuşkusuz. Kendinize özgü bir dil yaratırken bu dilin anlaşılır olması, bulunduğunuz labirentin içinde kaybolmamanız için de gerekli. Basite ulaşırken, anlaşılır olmaya çalışmak, zorlukları da beraberinde getiriyor. İşinize olan tutkunuz, bağlılığınız zorlukları aşmak için yeterlidir diye düşünüyorum. İlgim hep yazısız karikatür üzerinde yoğunlaştı. Çizgiden bir dil yaratıldığını gördükten sonra bu dilin peşine düştüm. Karikatürün bir okulu olmadığını biliyoruz. Usta çırak ilişkisiyle varlığını devam ettiren bir sanat dalıdır karikatür. Benim de takip ettiğim ve etkilendiğim büyük ustalar oldu. Turhan Selçuk ve İranlı karikatürcü Kambiz Derambakhsh'ı örnek olarak verebilirim buna. Turhan hocamı rahmetle anarken Kambiz hocama sağlıklı uzun yıllar diliyorum. Çizginin Çizgisi'ndeki Hico, benim karikatür serüvenimin küçük bir parçası. Lise yıllarındayken İstanbul'a gelip o yıllarda Babı-Ali de olan Milliyet gazetesinde Ercan Akyol ustamı ziyaret etmiştim. Bana neler yapmam gerektiğini tek tek anlatmış, çalışmalarımdan bazılarını tekrar eskiz olarak yorumlamıştı. O eskizleri hala saklarım. Kitapta yer alan karikatür tarihine yolculuk bölümü ise okul davetlerinde gerçekleştirdiğim görsel okuma etkinliklerinde ortaya çıktı. Çocuklarımızın başta Türk karikatürünün destanını yazan Turhan Selçuk olmak üzere karikatür ustalarımızın isimlerini hiç duymadıklarını fark ettim. Bu nedenle, çocuklarımızın sıkılmadan okuyabilecekleri bir dil ile karikatür tarihine küçük bir giriş yapmayı uygun gördüm. Aynı zamanda genç karikatürcüler, karikatüre başlayacak yeni sesler, kalemler için bir el kitabı Çizginin Çizgisi. Dikkatimi çekenlerden biri de Hico'ya önerilerde bulunan usta karikatüristin tipografinin öneminden bahsettiği bölüm. Yani desen ve mizah gücü ve kompoziyonun yanı sıra tipografinin de önemi de vurgulanıyor. Bunu açar mısınız? Sizin tipografiyle işiniz olmadı galiba hiç! Tipografi bir karikatürün sesidir. Çizilen figüre kişiliğini, ruhunu veren en önemli unsur olduğunu düşünüyorum bu sesin. Örneğin çizilen karakter konuşmasında kendince önemli bir noktaya vurgu yapmak istiyorsa yazının o kısmını bold ve büyük harflerle yapmamız, ifadenin gücünü artıracaktır. Sorunuzdaki tespitin doğru olduğunu söyleyebilirim: çoğunlukla yazı kullanmadığım için tipografiyle haşır neşir olmadım. Resim yeteneğimin annemden geldiğini düşünüyorum. Çünkü annem çocukluk yıllarımız boyunca birbirinden güzel desenleri olan örgüleri grafiksel bir bütünlük içinde yapardı. Mizah gücümün ise rahmetli babamdan geldiğine eminim. Yaşadıklarını inanılmaz bir mizahi dil kullanarak yeni bir kurguyla bizlere aktarırdı. Halen çocukluk evresinde olduğumu düşünüyorum. Karikatür, çocukluğunu kaybetmeyen çizerlerin varlığı ile ilerler. Bu sorunun birden çok cevabı olduğu kesin. Özgür insan olmaya çalışan insanla yönetici erk arasındaki direncin, mizahın gücüyle yumuşatılmasını demokrasiye çok ciddi katkı sunacağını düşünüyorum. COVID-19, dünyanın küçük bir köy olduğunu ve insanlığın sorunlarının ortak olduğunu bize bir kez daha gösterdi. Dogmatik düşünleri terk edip bilime ve sanata yönelen toplumların daha çok özgürleştiğini biliyoruz. Herkesin eşit şans yakaladığı bir ortamda demokrasi de büyüme şansı yakalayacaktır. Karikatüristlerde Kral çıplak! diye bağıran çocuğun cesareti vardır. Yöneticiler bu cesareti sevmezler. Karikatür sanatı, bireyin değil toplumun çıkarlarını koruma içgüdüsüyle hareket eder. Sayfalarca dolu bir analizi tek karede anlatma gücünü elinde tutar, karikatür sanatı. Karikatürün elindeki bu gücü almak isteyenler, çizerleri tutuklama seçeneğini tercih etmiştir hep. Karikatürlerimde politik figürlere değil sisteme yönelik eleştirilerim olduğu için böyle bir korku yaşamadım açıkçası. Zamana dirençli ve kelimelerden arındırılmış karikatürler özgürlük konusunda bana daha geniş bir hareket alanı açıyor. Ama bu durum, çizerlerin özgürce çizebildiği anlamına da gelmemeli. Editoryal karikatürün ülkemiz dahil dünyadaki basın organlarında da daha az kullanıldığını ve baskı altına alındığı bir dönem yaşıyoruz. New York Times gibi bir gazete Trump ve Netanyahu için çizilen karikatürlerden sonra iktidardan gelen baskılar sonucu siyasi karikatür yayınlamayacağını duyurdu. Demokrasiyle karikatür sanatı arasında çok güçlü bir bağ vardır. Bir ülkenin gazetelerinde karikatüre ayrılan alan azaldıkça oradaki demokrasi ve insan haklarının ihlalinin arttığını söylemek mümkün. Mizah hoşgörü kültürüne katkı sağlarken, farklılıklarımızın bir zenginlik olduğunu her zaman bize hatırlatır. Bilgelik ve mütevazılık arasında güçlü bir bağın olduğunu düşünüyorum. Büyük ustaların çocuksu yanlarını koruduklarını, çok çalıştıklarını ve karikatürlerinden ödün vermediklerini gözlemledim. Adını bahsettiğiniz dergiler elimde yok malesef. Ama önemli kütüphanelerin arşivlerinde olduğunu biliyorum. Evet. Çizgili Dünya çeşitli karikatürlerimin toplamı bir kitap. Savaşın olumsuzluklarını, cinsiyet eşitsizliğini, çevre kirliliği gibi konuların işlendiği karikatürleri bu kitapta bir araya getirdik. Ben bir karikatürcünün kendi dilini, kendine has kurgusunu yaratmasına önem veriyorum. Sempe, Quino, Turhan Selçuk ve Kambiz'in karikatürlerindeki kurguyu ve mizah dilini önemsiyorum. Birçok mizah dergisi bu anlamda zor bir dönemden geçiyor. Gerek iktidarın baskıları, gerekse sosyal medyanın yarattığı hız ve yeni mecralar, dergilerin baskı maliyetleri gibi faktörler çizerleri yeni arayışlara yönelttiğini biliyoruz. Bazı çizerler karikatürlerini interaktif olarak sunmaya başladılar. Karikatür çizemeyen ama mizah dili üst düzeyde olan bireylerin de sosyal medyada alternatif mizah ürettiklerini ve çok ciddi sayıda takipçilerinin olduğunu söyliyebilirim. Dijital dünya bütün alanlarda olduğu gibi karikatür ve mizah dünyasında da kartları yeniden dağıtıyor. Bu sorunuza ilk önce daha geniş açıdan cevap vermek isterim. Liyakatın, temsil yeteneğinin yok hükmünde sayıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu seçenekte ısrar edilmesi bileşik kaplar misali toplumun alın teri döken, bilgiye inanan kesimleri tarafından dramatik bir sonuç yarattığını düşünüyorum. Kadın cinayetlerinin sistematik bir noktaya geldiği bir yerde, hukukun tercihlerini ideolojik kullanması sayesinde her şeyin gölgelediğini düşünmekteyim. Sorunuza ki gölgeleme meselesine dönecek olursam, kadın çizerlerin bu alanda ısrarcı olduklarını sevinerek görüyorum. Özellikle illüstrasyon alanında son derece üst düzey yaratıcı kadın çizerlerimiz var. Dijital dünyanın olanakları, eserlerini başkalarına ulaştırma konusunda herkese eşit şans verdiğini düşünüyorum. Artıların ve eksilerin içe içe olduğu bir süreç pandemi. Bağlı olduğum gazetem evden çalışma periyoduna ilk geçenlerden. Gündelik olarak gazeteme illüstrasyon ve grafik desteğim devam ediyor. Gazete için hazırlanan haberlerin tazeliği karikatürüme çok ciddi bir katkı sunuyor. Gözlem yeteneğinden uzak kalmak ise bir dezavantaj. Karikatürümde insanoğlunun çocukluk yıllarındaki masumiyet duygusunun yok olduğunu göstermek istedim. Yok olan bu masumiyet, aynı zamanda doğayı da yok ediyor. Herkesin kendi çıkarı için çıktığı bir yağmur duasından kimseye hayır gelmez. Çizmeye vakit bulamadığım karikatürleri unutmamak için not aldığım bir defterim var. Detayların ve küçük dokunuşların ne kadar önemli olduğunu bana karikatür öğretti. Karşıma çıkan seçenekleri değerlendirirken, hangisi beni karikatürden koparmaz sorusunun cevabını aradım her zaman. Bir parça şansın da yardımıyla karikatür çizmeme seçeneğini hayatımın dışında tutma başarısı gösterdim. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji bölümünü bitirdim. Belki bilimin aydınlık yolunu seçerdim. Terzi kendi söküğünü dikemez derler. Bu durumu, beni iyi tanıyan meslektaş arkadaşlarımın çizgilerinde görmek isterim ben."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hicbirsahnekapanmasin-tiyatrolara-destek-devam-ediyor/", "text": "Sevilen tiyatro topluluğu Kumbaracı50, bir süre önce sanatseverlerden destek talebinde bulundu. Tek gelirinin bilet olduğunu ve aylardır kapalı olan tiyatronun kapanma aşamasına geldiğini belirten grup sözcüsü Gülhan Kadim, internet üzerinden bir destek kampanyası başlattı. Kampanya kısa sürede başarıya ulaştı ve hedeflenen miktar toplandı. Destek kampanyası şimdi de yazar ve yoga eğitmeni Hande Şarman'ın yoga etkinliğiyle devam ediyor. Kampanyaya gelen desteğin devamı, grubu başka bir düşünceye itti. Toplanan paranın devamıyla zor durumda olan diğer sahnelere destek sağlamak da mümkün göründü. Topluluk, Duvarda izin olsun sloganıyla Duvara bırakacağınız parmak izi, hem bizlere güç verecek hem de Beyoğlu'nda aktif olarak devam eden en eski ikinci tiyatro olan Kumbaracı50'nin bu krizi atlatmasını sağlayacak. Desteğiniz ve dostluğunuz için teşekkürümüzle... diyerek başladığı kampanyaya diğer sahneler için devam ediyor. Hiçbirsahnekapanmasın etiketiyle devam eden kampanya için yazar ve yoga eğitmeni Hande Şarman bir etkinlik düzenliyor. Şarman, 22 Kasım akşamı 22.00'de Zoom Online üzerinden yapılacak bir yoga drama çalışmasıyla hiçbirsahnekapanmasın demeye hazırlanıyor. Etkinliğe katılımın tek şartı Kumbaracı50'nin kampanyasına herhangi miktar destekte bulunmak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/homend-pottoman-ile-kopuklu-turk-kahvesi-mis-gibi/", "text": "Türk kahvesi gurusu Homend Pottoman ile bambaşka bir kahve keyfi deneyimlemeye hazırlanın! Homend Pottoman'ın özel ısı dengesi sayesinde, közde pişirilmiş lezzetteki bol köpüklü kahveleriniz, hem sizin hem de sevdiklerinizin keyfine keyif katacak. Ürünlerinin tasarımı ve fonksiyonelliği ile mutfakta hayatı kolaylaştırarak, kullanıcılarının yaşam kalitesini yükselten Homend'in Türk kahvesi gurusu Pottoman'la eşsiz bir deneyim yaşayacaksınız. Homend Pottoman'ın özel ısı dengesi sayesinde, közde pişirilmiş lezzetteki bol köpüklü kahveleriniz, hem sizin hem de sevdiklerinizin keyfine keyif katacak. 5 fincan Türk kahvesi pişirebileceğiniz geniş hazneli Pottoman, akıllı sensörleri ile haznedeki miktarı algılayarak kahvenizin taşmasını önleme özelliğine sahip. Bu sayede her zaman bol köpüklü kahve yapmanızı sağlayacak olan Pottoman, size temizlikle ilgili sorun da çıkarmıyor. Mutfağınızın her köşesinde şıklığı ile de dikkat çekecek olan makineniz, kahvenizi pişirip haznesini çıkardığınızda da kendini otomatik olarak kapatıyor. Başka bir düğmeye basmanıza gerek bırakmadan kahvenizin doyumsuz lezzetinin keyfini çıkarmak da size kalıyor. Kırmızı, bulut kremi ve su yeşili olmak üzere 3 renk alternetifi bulunan Homend Pottoman, işiniz bittiğinde otomatik kapanması, sesli ikaz özelliği, 300 ml'lik kapasitesi, haznesinde su olmadığında çalışmama ve taşma emniyetleri ile mutfakta hayatınızı daha da kolaylaştırıyor. Homend Pottoman Türk Kahvesi Makinesi'ni, www. homend. com. tr adresinin yanı sıra, Karaca Grup satış noktaları, önde gelen online pazaryerleri ve teknoloji mağazalarında bulabilirsiniz. Türk kahvesi gurusu Homend Pottoman'ın fiyatı Sevgililer Günü'ne özel kampanya ile yüzde 15 indirimle sadece 279,99 TL."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/homofobik-baskilar-mashrou-leila-grubunun-sesini-susturdu/", "text": "Türkiye'de Onur Haftası kapsamında yürüyüşler yasaklanırken ve İstanbul Valiliği LGBTİ+ karşıtı yürüyüşe izin verirken Lübnan'da da homofobik baskılar nedeniyle Türkiye'de de tanınan ve çok sevilen Mashrou' Leila grubunun da dağıldı haberini aldık. Müzik yazarı Ömer Karaküçük, grubun şimdilik müziğe ara vermesini Ajandakolik'e değerlendirdi. 2008 yılında Beyrut'ta müzik hayatına başlayan Alternatif Rock müzik grubu Mashrou' Leila, belirsiz bir süre faaliyetlerine ara verdiğini duyurdu. Grubun açık kimlikli eşcinsel solisti Hamed Sinno, Lübnan'da bir podcast programına verdiği röportajda: Sosyal medyada sürekli uğradığımız taciz bu kararı almamızda etkili oldu. Bizi çok baskı altında hissettirdi. Facebook'ta 100 bin insanın size ölmeniz gerektiğini söylemesi normal bir hayat değil. Böyle çalışmaya ve üretmeye devam edemezdik dedi. Mashrou' Leila; kurulduğu günden bu yana mezhepçilik, cinsiyet eşitliği ve homofobi ile mücadele eden bir tavır takındı. Bu tavır nedeniyle bölgedeki pek çok ülke tarafından etkinlikleri yasaklandı. Ürdün, ülkeye girişlerini yasakladı. 2017'de Mısır'da verdikleri konser sırasında atılan sloganlar nedeniyle pek çok insan tutuklandı, konserde LGBTQ+ bayrağı açan Sarah Hegazi aylarca polis tarafından işkence gördü ve ardından hayatına son verdi. Son olarak 2019 yılında Lübnan'ın Byblos şehrinde verecekleri konser hükümet tarafından kan dökülmesini önlemek gerekçesiyle iptal edildi. Konserden önce özellikle Lübnan'ın Hristiyan cemaatlerinde grubun Ibn El Leil (2015) albümüne yönelik satanizmi övdüğü ve Hristiyanlığı aşağıladığı yönünde tepkiler vardı. Grubun 2010 yılında Byblos şehrinde verdiği ilk konserde, ilk defa LGBTQ+ bayrağı açılmış, dönemin başbakanı Saad Hariri'nin de katıldığı konserde polis şiddetini ve ülkedeki yozlaşmayı kınayan şarkılar söylenmiş, hiçbir sorun yaşanmamıştı. Sosyal medya tepkileri bardağı taşıran son damla olmuş gibi görünüyor. Grubun müzik yapabilmesinin önündeki bütün yollar bir şekilde tıkanmıştı zaten. Geçtiğimiz haziran ayında The Guardian'a röportaj veren grubun kemancısı Haig Papazyan, Müziğimiz Orta Doğu'da susturuldu ancak uluslararası Queer topluluğu bize güç veriyor demişti. Yine aynı röportajda, 2017 yılındaki Kahire konserlerinin grubun kaderini tamamen değiştirdiğini anlatıyor: Ertesi gün Mısır polisi Kahire'deki tüm LGBTQ+ topluluğuna yönelik operasyonlar düzenledi. Duygusal olarak sıkışıp kaldık, ilerleyemiyorduk. Yas tutacak zamanı bile bulamadan bir krizden ötekine sürüklendik. Hamed Sinno'da verdiği bir röportajda bu olaydan sonra suçluluk duygusunun hiç geçmediğini söylüyor. Grup bu olaydan sonra bir süre daha devam etmeye çalışıyor. 2018 yılında yeni albüm için Beyrut'ta buluşan grup üyeleri, Lübnan'ın içinde bulunduğu sayısız krizle birlikte de umutsuzluğa kapıldıklarını anlatıyor. Takip eden yıllarda müzik aletlerini dahi nadiren ellerine aldıklarından bahsediyorlar. Pandemi, Beyrut liman patlaması, Lübnan'ın iflası, devam eden konser yasakları ve her gün sosyal medyadan gelen binlerce ölüm tehdidi, hakaret. Orta Doğu için böylesine ender bir sesin, bir tepkinin, bir duruşun kaybı üzüntü verici. Müziğiyle gerçekten bütün Orta Doğu'da özellikle genç kitleleri yakalamayı başarmış, onların sesi olabilmiş bir grup Mashrou' Leila. Lübnan'da, Mısır'da, Ürdün'de gençlere, yeni isimlerden kimleri dinlediğini sorduğunuzda alacağınız muhtemel ilk cevaplardan biri. Türkiye'deki kitlesi de az değil, defalarca konser verdiler. Lübnan'ın ve tüm Orta Doğu'nun yalnızca 8-10 yıl önceki haliyle bugününü kıyasladığımızda karanlığın daha da güçlü olduğuna dair bir başka kanıt oldular sanırım. Geride kalan 14 yılda çok özel şarkılar bıraktılar ve uzun yıllar çok özel bir şekilde anılmaya devam edilecekler. Umalım ki bu kısa bir ara olsun. 2008 yılında Beyrut'ta müzik hayatına başlayan Alternatif Rock müzik grubu Mashrou' Leila, belirsiz bir süre faaliyetlerine ara verdiğini duyurdu. Grubun açık kimlikli eşcinsel solisti Hamed Sinno, Lübnan'da bir podcast programına verdiği röportajda: Sosyal medyada sürekli uğradığımız taciz bu kararı almamızda etkili oldu. Bizi çok baskı altında hissettirdi. Facebook'ta 100 bin insanın size ölmeniz gerektiğini söylemesi normal bir hayat değil. Böyle çalışmaya ve üretmeye devam edemezdik dedi. Mashrou' Leila; kurulduğu günden bu yana mezhepçilik, cinsiyet eşitliği ve homofobi ile mücadele eden bir tavır takındı. Bu tavır nedeniyle bölgedeki pek çok ülke tarafından etkinlikleri yasaklandı. Ürdün, ülkeye girişlerini yasakladı. 2017'de Mısır'da verdikleri konser sırasında atılan sloganlar nedeniyle pek çok insan tutuklandı, konserde LGBTQ+ bayrağı açan Sarah Hegazi aylarca polis tarafından işkence gördü ve ardından hayatına son verdi. Son olarak 2019 yılında Lübnan'ın Byblos şehrinde verecekleri konser hükümet tarafından kan dökülmesini önlemek gerekçesiyle iptal edildi. Konserden önce özellikle Lübnan'ın Hristiyan cemaatlerinde grubun Ibn El Leil (2015) albümüne yönelik satanizmi övdüğü ve Hristiyanlığı aşağıladığı yönünde tepkiler vardı. Grubun 2010 yılında Byblos şehrinde verdiği ilk konserde, ilk defa LGBTQ+ bayrağı açılmış, dönemin başbakanı Saad Hariri'nin de katıldığı konserde polis şiddetini ve ülkedeki yozlaşmayı kınayan şarkılar söylenmiş, hiçbir sorun yaşanmamıştı. Sosyal medya tepkileri bardağı taşıran son damla olmuş gibi görünüyor. Grubun müzik yapabilmesinin önündeki bütün yollar bir şekilde tıkanmıştı zaten. Geçtiğimiz haziran ayında The Guardian'a röportaj veren grubun kemancısı Haig Papazyan, Müziğimiz Orta Doğu'da susturuldu ancak uluslararası Queer topluluğu bize güç veriyor demişti. Yine aynı röportajda, 2017 yılındaki Kahire konserlerinin grubun kaderini tamamen değiştirdiğini anlatıyor: Ertesi gün Mısır polisi Kahire'deki tüm LGBTQ+ topluluğuna yönelik operasyonlar düzenledi. Duygusal olarak sıkışıp kaldık, ilerleyemiyorduk. Yas tutacak zamanı bile bulamadan bir krizden ötekine sürüklendik. Hamed Sinno'da verdiği bir röportajda bu olaydan sonra suçluluk duygusunun hiç geçmediğini söylüyor. Grup bu olaydan sonra bir süre daha devam etmeye çalışıyor. 2018 yılında yeni albüm için Beyrut'ta buluşan grup üyeleri, Lübnan'ın içinde bulunduğu sayısız krizle birlikte de umutsuzluğa kapıldıklarını anlatıyor. Takip eden yıllarda müzik aletlerini dahi nadiren ellerine aldıklarından bahsediyorlar. Pandemi, Beyrut liman patlaması, Lübnan'ın iflası, devam eden konser yasakları ve her gün sosyal medyadan gelen binlerce ölüm tehdidi, hakaret. Orta Doğu için böylesine ender bir sesin, bir tepkinin, bir duruşun kaybı üzüntü verici. Müziğiyle gerçekten bütün Orta Doğu'da özellikle genç kitleleri yakalamayı başarmış, onların sesi olabilmiş bir grup Mashrou' Leila. Lübnan'da, Mısır'da, Ürdün'de gençlere, yeni isimlerden kimleri dinlediğini sorduğunuzda alacağınız muhtemel ilk cevaplardan biri. Türkiye'deki kitlesi de az değil, defalarca konser verdiler. Lübnan'ın ve tüm Orta Doğu'nun yalnızca 8-10 yıl önceki haliyle bugününü kıyasladığımızda karanlığın daha da güçlü olduğuna dair bir başka kanıt oldular sanırım. Geride kalan 14 yılda çok özel şarkılar bıraktılar ve uzun yıllar çok özel bir şekilde anılmaya devam edilecekler. Umalım ki bu kısa bir ara olsun."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/hos-geldin-gain-medya/", "text": "Yepyeni bir video izleme deneyimi sunma hedefiyle 30 Aralık'ta yayın hayatına başlayan GAİN'in Ocak takvimi belli oldu. Dizilerden belgesellere, müzikten eğlence programlarına, herkesin bir alternatif bulacağı GAİN'in Ocak takviminde deneyimli isimlerin yanı sıra dijital çağın kaliteli içerik üreticileri dikkat çekiyor. Gain, mobilde kullanım kolaylığı sağlayan dikey format yeniliği, kısa ve benzersiz içerikler, akıllı izleme teknolojisi ve kişiye özel yayın akışı ile dijital platform yayıncılığına yepyeni bir soluk getiriyor. Gain'de farklı kategorilerde, yüzlerce zengin içerik kullanıcılarla buluşuyor. Hayatımız için önemli sorunlara dikkat çeken, zihin açan içerikleri dinamik ve eğlenceli bir formatta sunan GAİN, hem sektörde hem de izleyicilerin hayatında bambaşka bir dönemin kapılarını açıyor. Birbirinden merak uyandırıcı diziler Ocak'ta GAİN'de! Başrollerini Engin Günaydın ve Devin Özgür Çınar'ın paylaştığı 10 bölümlük komedi dizisi 10 Bin Adım'ın senaryosu Devin Özgür Çınar'a, yönetmenliği Duygu Güzelmeriç'e ait. Uzun ve sağlıklı bir yaşam için her gün 10 bin adım atmaya ve birlikte yürümeye karar veren iki eski sevgili Ezgi ve Memet'in bu yürüyüşler esnasında yaşadıkları Ocak ayında Gain'de. GAİN'in psikolojik gerilim tarzındaki mini dizisi 'Terapist' Ocak ayında seyirciyle buluşacak. Zeynep Dadak'ın yönetmenliğini üstlendiği dizide başrolleri Çağdaş Onur Öztürk, Dolunay Soysert, İlayda Alişan, Muhammed Uzuner, Murat Kılıç ve Zeynep Çamcı paylaşıyor. Farklı tarzlardaki programlarla stand-up'tan yarışmalara herkes için yeni seyir deneyimleri Ocak ayında GAİN'de! Tarihi değiştiren kişiler, yön veren kavramlar, olaylar, akımlar... İlber Ortaylı hepsini kısa ve eğlenceli bir formatta anlatıyor. Ayrıca insan hayatına yön veren duygular ve deneyimler de Ortaylı'nın bilgeliğiyle buluşuyor. Her ders konusu için, önce tarihte en yoğun yaşandığı ana gidilip eğlenceli bir yolculukla bugüne kadar geliniyor. Sosyal medyada yaptığı anketlerle fenomene dönüşen ünlü gurme Vedat Milor'laeğlenceli bir program. Milor, karar vermesi zor sorularıyla hem sosyal medyanın hem de eşzamanlı olarak konunun uzmanlarının görüşlerini dinleyip kendi kararını ve gastronomik gerekçelerini açıklayacak. 'Vedat Milor ile En İyisi', Ocak ayında GAİN'de izleyicilerle buluşacak. İstanbul sokaklarını gezeceğimiz, kentin farklı semtlerinin kültürüne ve yeme-içme noktalarına dair bilgiler edineceğimiz 'Ahmet Mümtaz Taylan ile İstanbul Hesabı' Ocak ayında GAİN'de başlıyor. Kısıtlı bütçeyle İstanbul'u dolu dolu yaşayıp, gezip, uygun bütçeyle lezzetli şeyler yiyip içmek mümkün mü? Bu sorunun cevabını Ahmet Mümtaz Taylan'ın bizzat deneyimleyerek seyirciye aktaracağı programda, hem İstanbul'un farklı bölgelerinin ünlü yemeklerini tanıyacak hem de yerel halkla oranın kültürü ve tarihi üzerine eğlenceli sohbetlere ortak olacağız. Hayatımızda yer etmiş birbirinden güzel şarkıların, bambaşka müzisyenlerin yorumlamaları ile yeniden ortaya çıkarmayı odağına alan SAHNE, ağırladığı müzisyenlerin geniş yelpazesini özel bir görsel ve işitsel dünya ile izleyici karşısına çıkarıyor. Müzikal üretimler arasında bir köprü olma görevi görecek olan SAHNE'de, her hafta kendi hayatlarına dokunmuş parçaları yeniden seslendirecek olan sanatçılar bunun yanı sıra kendi orjinal bestelerini ve SAHNE ARKASI duygu, düşünce ve hallerini seyirci ile paylaşıyor. Yeni yılın hemen başında sizlere umut ve güzel duygular bırakması ümidiyle, bu sefer SAHNE sizlere konuk oluyor. Yepyeni bir tarz olan müzikli tirat GAİN'in özgün içeriği 'Yusufi Müzik' ile Ocak ayında izleyici karşısına çıkıyor. Sanatçı Emre Yusufi'nin oluşturduğu spontane müzik altyapısına oyuncu Nilperi Şahinkaya'nın seslendirdiği tiradına eşlik edeceği eğlenceli masa başı programı ile izleyicilere keyifli bir seyir deneyimi sunuluyor. Podcast dünyasını sallayan, senelerce listelerde bir numara olan 'O Tarz mı?' ve 'Podcastia' yaratıcılarından yepyeni bir eğlence programı 'Oyunlar Holding' Ocak ayında GAİN'de başlıyor. Eğlenmek için kutu oyunlarından bilgisayar oyunlarına, parti oyunlarından pinpona kadar akla gelebilecek her türlü oyunu, el emeği kostüm ve amatör DIY objelerle oynayan üç arkadaşı ve konuklarını izleyeceğimiz programda eğlence bir an olsun eksik olmuyor. Stand-up komedi kültürünün Türkiye'de yaygınlaşmasını amaçlayan komedi kulübü Tuz Biber'in bağımsız komedyenlerinden oluşan sahne şovları 'Tuz Biber' Ocak ayında GAİN'de izleyicilerle buluşuyor. Birbirine benzemeyen onlarca komedyen ve komedyen adayının farklı konulardaki fikirlerini ve bakış açılarını mizahi bir dille anlatacakları program izleyicilere kahkaha dolu anlar yaşatmaya hazırlanıyor. Metroda yaptığı kısa yarışma ile çok kısa sürede ünlenen ve sevilen genç YouTuber Berk Keklik'in metro dekorlu bir stüdyoda dünya ve ülke gündemine dair herkesin merak ettiği konuları uzman konukları ile eğlenceli bir şekilde konuşacağı programı 'Duraktan Durağa' Ocak ayında GAİN'de. Kimseye benzemeyen, kendilerine has mizah anlayışlarıyla son senelerin en çok öne çıkan özgün komedi ekibi KALT'ın ülkemizde çok da göz önünde olmayan spor branşlarını kendilerine has üslupları ve mizahi bir dille aktaracakları KALT Spor'da komedi ve spor bir araya geliyor. Hem özgün mizah hem de sporseverlerin kaçırmaması gereken 'KALT Spor' Ocak ayında GAİN'de. #EvdeYap yeni hobiler için ilham verecek yepyeni bir talk show formatı. Derya Şensoy her bölümde herkesin evde yapabileceği bir el işi projesini ünlü konuklarıyla tatlı bir rekabet içinde hayata geçirecek. Derya Şensoy'la beraber herkesin deneyebileceği genç ruhlu el işi projelerini hayata geçirecek olan ünlü konuklar, elişi yeteneklerini test etmiş olacaklar. Kadir Has Üniversitesi Yaratıcı Endüstriler Platformu iş birliğiyle DCC Film tarafından gerçekleştirilen #EvdeYap, evlerimizde daha çok zaman geçirdiğimiz bu dönemde, evlerimizi daha güzel ve eğlenceli hale getirecek yaratıcı fikirlerle dolu. Instagram'da yüzlerce farklı karaktere bürünerek milyonları güldüren Var Böyle Tipler hesabının yaratıcısı, komedyen Kıvanç Talu, Bir Daha Söyle'nin sivri dilli sunucusu olarak izleyicilerin karşısına çıkıyor. Her bölümde ünlü bir şarkıcıyı konuk alan Kıvanç, sanatçı en sevilen şarkısını söylemeye başladığında yanındaki çarkı çeviriyor ve üzerindeki her bir dilimde farklı bir müzik tarzının yazılı olduğu çark nerede durursa, sanatçı şarkısını o türden söylemeye devam ediyor. Böylece sevdiğimiz şarkıların hiç bilmediğimiz türleriyle tanışıyoruz. E tabi bir yandan da kıkır kıkır gülüyoruz. Ela Başak Atakan'ın gerçek hikayesini ele aldığı aynı isimli kitabından uyarlanan 'Bir Şifa Bağımlısının İtirafları', bir aktüel belgesel serisi. Kızının çare yok denilen hastalığına tedavi bulmak için rotasını alternatif tıp dünyasına çeviren ve giderek bir şifa bağımlısına dönüşen Ela Başak Atakan'ın bu yolda uğradığı tüm şifa durakları ve çok daha fazlası Caner Özyurtlu'nun yönetmenliğinde yeniden arşınlanıyor. Seride, yogadan şaman ayinlerine, nefes terapisinden sülük tedavisine, aile diziminden ayurvedik beslenmeye denenebilecek her şey deneniyor. 'Bir Şifa Bağımlısının İtirafları' Ocak'ta Gain'de. 50 yıla yaklaşan müzik kariyerleriyle sadece Türkiye'nin değil dünyanın da en uzun süredir birarada kalan müzik grubu olan MFÖ, grup üyelerinin hiçbir yerde yayınlanmayan perde arkası görüntüleri ve belgesel için çekilen özel röportajlarıyla Gain'de. İnsan hayatı, sayısız kırılma noktasının birbirine eklenmesiyle şekil alıyor. Bu zinciri oluşturan halkaların biri yolculuğun yönünü belirliyor. Yol ayrımında zirveye giden yönü seçenler yıllar sonra dönüp o anı anlatıyor. Türkiye'nin ünlü ve başarılı isimlerinin her şeyin değiştiği noktayı hatırlayıp aktardığı bu program seyirciye ilham verecek. Avrupa'dan ithal bir konut tarzı olan apartmanların yapım sürecini, hikayelerini, içinde kimlerin yaşadığını ve günümüze kadar uzanan serüvenlerini anlatan, arşiv değerindeki belgesel serisi 'İstanbul Apartmanları', Ocak ayında GAİN'de. Kentin belleğini oluşturan binaların yer aldığı seride izleyiciler Mısır Apartmanı'ndan Deniz Palas'a, Narmanlı Apartmanı'ndan Apelyan Apartmanı'na pek çok mimari şaheserinin öyküsüne tanıklık etme fırsatı yakalayacak. Türkiye'nin en derin magazin çukurunun kazıcısı Şokopop, Türkiye'nin dört ikonuna odaklandığı serisiyle yalnızca GAİN'de. Taçsız kraliçe Hülya Avşar, megastar Tarkan, Afrodit Banu Alkan ve bir döneme güzelliğiyle damga vuran Harika Avcı'nın kariyer yolculukları, iniş ve çıkışları, hikayelerinin bilinmeyen yönleri, bugüne kadar bakılmamış bir pencereden ve Şokopop'un eşsiz anlatımıyla Ocak ayında GAİN'de izleyicilerin karşısına çıkıyor. Heyecan verici, bu zamana kadar çok fazla duyulmamış ya da hatırlanmayan pek çok detay... Bu zamana kadar yapılmış en dürüst Zeki Müren biyografisi, Şokopop'un sunumuyla Ocak ayında Gain'de başlıyor. Türkiye'nin 'Sanat Güneşi'nin hayatına dair en ince ayrıntılara değinen bu beş bölümlük dev biyografi belgesel serisi, ince elenip sık dokunmuş bir araştırma sürecinin ürünü. Müren'in binbir emek ve ustaca stratejilerle Türkiye'de star sistemini nasıl kurduğunu, bu erişilmez konumunu nasıl koruduğunu dinlerken çok etkileneceksiniz. Sanatçının özel hayatından şaşırtıcı kesitlerin yanı sıra kişiliğinin bilinmeyen yönlerine de ışık tutacak bu seriyi kaçırmayın. Türkiye'deki kadınların kendi ifadeleriyle yapılan bugüne kadarki en kapsamlı belgesel 'Türkiye'de Kadın Olmak' Ocak ayında GAİN'de. Farklı yaşlardan bambaşka hayatlara sahip kadınların kıskançlıktan anne olmaya, kaderden 'konu-komşu ne der'e pek çok perspektiften hayatlarının nasıl etkilendiğini anlattıkları belgesel serisinde profesyonel yaklaşımları ile tarihçiler, uzman psikologlar ve sosyologların değerlendirmeleri de yer alıyor. Türkiye'de yaşamanın zorluklarına aldırmadan yolunu kendi çizen, kendi hikayesini yazıp kahramanı olanların ilham veren hikayelerinin anlatıldığı belgesel serisi 'Cep Hikayeleri' Ocak ayında GAİN'de başlıyor. 'Cep Hikayeleri'nde izleyiciler tutkularının, hayallerinin, daha iyi bir hayat ihtimalinin peşinden gidenlerin, ısrar edip en sonunda elde edenlerin gerçek hikayelerine tanıklık edecekler. Metin-Ali-Feyyaz'lı Beşiktaş'tan, birinci lige çıkar çıkmaz şampiyon olan Trabzonspor'a, kadın voleybol takımlarından genç nesillerin hiç bilmediği kadrolara... Tarih yazan, kitleleri hayranı yapan, unutulmayan takımları anlatan spor belgeseli 'Efsane Takımlar' Ocak ayında GAİN'de. Seyirci bu belgesel serisinde köklü kulüplerin sembolleşmiş takımlarının hikayelerini Mert Aydın'ın anlatımıyla izleyebilecek. Bir şeyi sevmekten daha ötesi... Bazen tutkuyla bazen de elinde olmadan ona bağımlı hale gelmek... Bir şeyi kafaya takan, onsuz yapamayan insanların belgeseli olan 'Bağımlılık' Ocak ayında GAİN'de izleyici karşısına çıkıyor. Bu zamana kadar çok da değinilmemiş bağımlılıkları odağına alan belgesel serisi kapsamında fal bağımlılığından spor bağımlılığına kadar geniş bir yelpazede bağımlı insanların dünyasına odaklanarak, tutkularını bir de onların ağzından dinleme olanağı bulacağız. Mersin Tarsus'ta sanayide çalışan motor sevdalıları otobanda motorun üzerine yatarak gerçekleşen sıra dışı bir yarışa hazırlanıyorlardır. Bu yarış için her şeylerini vermeye hazır olan motor sevdalılarının yarış hazırlıklarını izlerken, bazen sanayideki bir sohbetlerine, bazen kanala atlayıp yüzdükleri bir güne bazen de rakı masasındaki sohbetlerine tanıklık edeceğimiz 'Beni Kendimden Koru' belgeseli samimi anlatımı ve sıcak dili ile Ocak ayında GAİN'de izleyicilerle buluşuyor. Dinlerken Acaba bu şarkı nasıl yapıldı? Kime yazıldı? diye düşünmeden edemediğimiz şarkıların hikayelerini anlatan belgesel serisi 'Şarkı Hikayeleri' Ocak ayında GAİN'de. #vebenyalnız, #evdenuzakta, #levonuntavernası, #varolmayanyerler gibi başarılı YouTube projelerine imza atan şair ve müzisyen Levent Sevi'nin şarkıların birebir yaratıcılarıyla gerçekleştirdiği söyleşileri izleyeceğimiz bu seride Yasemin Mori'nin Aslında Bir Konu Varından Yüzyüzeyken Konuşuruz'un Ne Fark Eder şarkısına kadar pek çok farklı müziğin hikayesine tanık olacağız. İçine iki farklı kıta sığdırmakla kalmayıp bir o kadar da farklı insanı barındıran Türkiye'de her milletten her mezhebe, zengininden işçisine, sanatçısından evsizine kadar pek çok farklı kültür ve çok farklı hikayeler bulunuyor. Bu çeşitliliğe odaklanan ve fark yaratmış insanların belgeseli olan 'Türkiye'nin İnsanları', yaşamlarıyla dikkat çeken insanların konuştuğu, İstanbul'da başlayıp bütün Türkiye'ye yayılan kısacık ama iç ısıtan bir mini belgesel olarak Ocak ayında GAİN'de izleyici karşısına çıkıyor. Reality belgesel formatındaki programda muhteşem dans gösterilerinin arka planları, hazırlık süreçleri ve DansFabrika öğrencilerinin farklı dans ekollerinden performansları, her hafta farklı bir dansçının perspektifinden izleyiciyle buluşuyor. Ünlü konuklar, müzik, performans sanatları ve insan hikayelerini bir araya getiren DCC Film yapımı program 8 bölümden oluşuyor. 6 Kuşak, 6 Kadın, 1 Konu... Her bölümde ilginç bir konuyu ele alan '661', altı farklı kuşaktan kadının sesini aklını ve tecrübelerini tartışmaya açarken, kuşaklar arası bir köprü kurmayı hedefliyor. Yaşamın her alanından, 6 farklı kuşaktan kadınlar tecrübelerini, fikirlerini, farklılıklarını, endişe ve zaferlerini, ilginç hikayelerini ve çok daha fazlasını sadece aynı yaş grubundaki kadınlarla değil, tüm jenerasyonlardan kadınlarla paylaşarak yaşla değişmeyen duyguları, gelişen fikirleri ve eskiden kalan düşünceleri izleyicinin yorumuna sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/huaweidan-fazla-akilli-fazla-saglikli-bir-saat-watch-fit-elegant/", "text": "Oksijen satürasyonu olarak da bilinen SpO2, kişinin kan dolaşımındaki oksijen seviyelerinin tahmini bir göstergesidir. Bunu neden izlemeliyiz? Ortalama bir yetişkinde kalp normalde dokulara dakikada 5000 ml kan ile birlikte yaklaşık 1000 ml oksijen verir. Kandaki oksijen seviyesi çok düşükse vücut düzgün çalışamaz, bu duruma hipoksemi denir ve ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Hipoksemi görece birçok bağlamda ortaya çıkabilir. Yüksek rakım gibi hipoksik ortamlarda olanların yanı sıra çok meşgul ve stresli bir ortamda çalışanlar, horlama sorunu yaşayanlar veya yaşlılar hipoksemiye yatkındır. Bu nedenle, 7/24 durmaksızın SpO2 takibini desteklediği ve seviyesini önceden kontrol altına aldığı için HUAWEI'nin en yeni akıllı saati Watch Fit Elegant bu gibi sağlık sorunlarını tespit ederek kullanıcıyı uyarır. Adım 1: Kolunuzu sabit tutun, kayışı sıkıca bağlayın ve ekranın yukarı baktığından emin olun. Adım 2: SpO2 özelliğini bulana kadar ekranda kaydırın, ardından bir ölçüm başlatmak için ilgili ikona dokunun. Ölçüm bir dakikadan fazla sürmez. HUAWEI giyilebilir cihazlarda SpO2 ölçümü çok hassas bir şekilde çalışıyor ancak HUAWEI Watch Fit Elegant ile tamamen yeni bir seviyeye taşınıyor. HUAWEI Watch Fit Elegant, kullanıcısının kan oksijen satürasyonunu günün 24 saati sürekli olarak izlemesini sağlamakla kalmıyor, SpO2 seviyesi anormal olduğunda kullanıcıyı uyarıyor. Adım 1: HUAWEI Health uygulamasını açın. Adım 2: Alt menü çubuğunda Cihazları seçin ve ardından listeden o anda kullanılan cihazın simgesine tıklayın. Adım 3: Sağlık izlemeyi ve ardından Otomatik SpO2 ölçümünü seçin. Adım 4: İşlevi etkinleştirmek için kaydırıcıyı sağa doğru hareket ettirin. Kullanıcı mevcut istatistiklere bir göz atıp SpO2 kayıtlarının normal aralıkta olduğundan emin olabilir. Bunu yapmak için, uygulamada bulunan diğer sağlık verileri arasında görüntülenen yeşil SpO2 grafiğine tıklamak yeterli. Bu, daha ayrıntılı tabloları görmenize ve sonucu gün, hafta, ay ve yıl perspektifinden kontrol etmenize olanak tanır. Üstelik bu veriler, HUAWEI akıllı saatinizin saat yüzünde de görüntüleniyor. HUAWEI'nin SpO2 ölçüm işlevi iOS ve Android için de mevcut. HUAWEI WATCH FIT Elegant, siyah ve beyaz renk seçenekleriyle HUAWEI Online Mağaza üzerinden, 999 TL tavsiye edilen son kullanıcı fiyatıyla tüketicilerle buluşuyor. Vade farksız 4 taksit imkanından yararlanabilecek tüketiciler, aynı zamanda HAUWEI Kablosuz Tripod Selfie Stick'e de yalnızca 1 TL farkla sahip olabiliyorlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/husamettin-kocan-baksi-insanoglunun-yasama-anlam-katma-cabasini-yansitan-bir-muze/", "text": "Doğu Karadeniz'e ilk gidişim. Çoruh Vadisi'ne bakan tepeye doğru tıngır mıngır ilerliyor otobüs. Bir uzay üssünü andıran heybetiyle Baksı Müzesi görünüyor ufukta. Dağların orta yerinde yalnız ve kocaman. Geçmişte Baksı olarak anılan bugünkü adıyla Bayraktar köyünden yükselen Baksı Müzesi, çağdaş sanat ve geleneksel sanatı birlikte yaşatan, yaşayan bir mekan olmaktan öte, geçmişle geleceği kucaklayan, toplumsal hafızaya değer veren kadın ve çocuk odaklı, sanatla dopdolu geniş bir dünya. Müzenin kurucusu ressam, akademisyen Hüsamettin Koçan ile bir gurbetçi çocuğun hikayesinden bugünlere hayatın ve Baksı'nın nasıl yeşerdiğini konuştuk. Kazak ve Kırgızlar, Şaman yerine Baksı kullanıyorlar. Biliyorsunuz şaman, iyileştirici, hekim, lider, din adamı gibi anlamlara geliyor. Ve Şamanizmin temsilcisi kişiye deniyor. Genel olarak yalnız yaşar, ruhlarla temas kurar ve bir tane post üzerinde oturur. Elinde davulu vardır Çünkü o ruhlarla trans haline geldiğinde davulunun ritminden yararlanır. Biraz sihirbaz biraz büyücü. Yani eski bir Asya dini veya inanç sistemi olan Şamanizmden geliyor, Baksı. Evet evet... Türklerinde inançlarında önce animizm var. Animizm de meseleyi son derece kavramsallaştıran bir inanç. Oradan yaşam tarzına göre Şamanizm'e geçiyorlar. Şamanizm daha çok göçer kültürün inancı ve yerleşmeye başladığı andan itibaren de bu inançta mal hukuku yok, klan var. Yerleşik değiller, hep hareket halindeler. Hangi otlak daha verimliyse o yoldan gidiyorlar. Yerleşik oldukları zaman bir yere götüremeyecekleri bir malları var. Doğal olarak da bunun bir hukuku olması lazım. Fıkıh lazım onlara. İslamiyet'in kabul edilişi daha çok budur diye düşünürüm ben. O yeni hayatı kavrayacak bir hukuk lazım. Ama inançlar kendisini bir şekilde devam ettiriyor. Birdenbire bir şey değişti diye her şey değişmiyor. Onun için de bizde Şamanist ritüeller Türk gruplarda devam eden bir özelliği var. Kadının konumu da daha farklıdır, her şeye rağmen. Kadının rolü daha eşitlikçi bir rol. O da savaşıyor, hayata katılıyor, mücadelenin içinde yer alıyor. Şamanizm de bence bu. Buna yanıt arayan bir inançlar bütünü. Burada bir sürü şamanist ritüel olmalı! Oooo hem de ne çok, saymakla bitmez! Bak mesela gelinin başına sacı saçmak diye bir ritüel vardır. Bereket anlamına gelir bu. Ürün saçarlar aslında. Şimdi para da atıyorlar sanırım, şeker atıyorlar falan. Bir başka örnek çok fazla yağmur yağdığında tandırın üzerinde haça benzer bir şey vardır: hatırcek. Onu dışarı atarlar. Neden biliyor musun? Yıldırım oraya düşsün diye... İşte bu da şamanik bir ritüel ve Baksı'da yerleşik bir ritüel. Baksı'ya gelmeyen bir sürü insan var. Benim de bu ilk gelişim... Her ne kadar son yıllarda ismini sıklıkla duymaya başlasak da bilmeyen çok kişi var. Burayı nasıl tanımlarsınız bize? Şöyle özet bir hikayesini dinlemek isterim. 2000'de ilk kazmayı vurduk. Gurbetçi babama bir teşekkür için ilk başta burayı bir konak yapmak istedim. Konaklar Kültür Merkezi'ydi çünkü. Onu devam ettirmekti arzum. Ama zaman içinde bu, evrime uğradı ve bugünkü haline geldi. Bir ara Konaklar El Sanatları Araştırma Merkezi kuralım dedik. Sonra yanına şunu da koyalım bunu da koyalım derken amaçlarım da vardı. Birincisi sanatı toplumun hayatına, insanın olduğu yere götürmekti. Bizim kuşağın özlemidir bu. İkincisi burada kaybolan el sanatlarına sahip çıkmaktı. Üçüncüsü ise burada istihdam yaratarak insanların gurbete gitmesini engellemekti. Çünkü gurbet, büyük bir yabancılaşma getirdi. Gurbet, acıların tanığıdır aynı zamanda. Çok beklemelerin yükünü taşır. Bir gurbetçi çocuğu olarak bunu biliyorum. Annemi izleyen birisi olarak bunu biliyorum. Hatta derler ya gurbetçinin karısı dul, parası puldur diye... Bu, doğru bir şeydir. Kadınların, çocukların hayatları beklemekle geçer. Haberler gelir uzaklardan ve bunlar üzücü haberlerdir. Benim babamın üç defa öldü haberi geldi. Öyle valla! Bu haberlerden sonra ikisinde de babam çıktı geldi ama üçüncüsünde sahiden öldü. Bir kış ayıydı, ben de alıp babamı köyüne getirdim. Ben İstanbul'daykenvefat etti. Bana da öncesinde sanki bir şeyleri ima eder gibi bir hali vardı, yük yüklemezdi babam insanlara... O ölünce bu konak meselesi falan yeniden başladı. Bizim Baksı'nın özelliği şu... Bilindiği gibi Türk toplumunda kültür çatışması var. Gelenekçiler dediğim grup, İslam ve Türk öncesini kabul etmezler. Bizim aydınlanmacı grubumuz ise ondan öncesini kabul ederler. Bu ikisi de yanlış bir tutum. Bir insanın bir tarihi, hikayesi vardır. Gelenek dediğimiz şey başkasının değil, bizim hikayemizdir. Ama bizim bir de gelecek özlemlerimiz var. Çağın ruhu dediğimiz şey de bize o gelecek özlemlerini verir. Onun için burası hem hatırlayan, hem de gelecek özlemlerine yanıt arayan, istihdam eden, insanları bir araya olmaya çağıran yeni bir müzecilik anlayışına sahip. Zamanında bütün el işleri neredeyse yok olmuş. Yani ehramı dokuyanlar gitmiş, nakış işleyenler gitmiş, taş işçileri, sıvacılar, marangozlar hep gitmiş... Hiçbir şey kalmamış burada. Onları geri çağırmak önemli. Mesela ehramın yeniden gündeme gelmesi için kurslar düzenledik. Tasarımcı arkadaşlarımızdan rica ettik, onlar bize ehramlı tasarımlar yaptılar. Özlem Süer, Arzu Kaprol gibi önemli tasarımcılar bunlar. Bu sene de Hatice Gökçe bir koleksiyon yaptı. Ehram motifleriyle son derece özgün bir kumaş... Tüm el işlerini geri çağırdık biz. Bunların çok değerli olduğunu biliyor ve bir marka oluşturmayı düşünüyoruz. Bizim müzemiz kadın ve çocuk odaklı bir müze. Geleceğin kadın ve çocuk aracılığıyla daha iyi bir gelecek olacağını biliyoruz. Ehram bunun için verebileceğim iyi bir örnek. Kadınlar bunu gerçekten iyi yapıyorlar. Doğal boya ve el işiyle yaratacağımız markayı dünyaya pazarlayacağız. Karşılıklı iki atölyemiz var. Birisi geleneksel dokumacılar, diğeri de tasarımcılar. O iş birliğiyle yeni bir marka doğacak. Gelecekten bu kadar bahsetmişken Baksı'nın geleceği ne olacak? Ne yapmayı planlıyorsunuz? Allah gecinden versin, çok uzun yaşayın isterim, aklınızda olanı merak ediyorum. Hep birlikte uzun yaşayalım, Nilüfer. Sürdürülebilirlik için kaynak yaratma diye bir şey var. Ben Osmanlı Vakfiyesi'ne iyice baktım. Onlar mesela örneğin bir cami yaptılar, yanına bir dükkan koyuyorlar, hamam koyuyorlar. Sonra oradaki gelirlerle bunların bakımını yapıyorlar. Ben aslında biraz da bunu yapmaya çalışıyorum. Türkiye'de bir müzede yapılmış ilk konukevi burasıdır. Burada şimdi bizim 30 tane odamız var. Buranın gelirleriyle sürdürülebilirliğini sağlıyoruz. Ayrıca Bayburt'ta Kadın İstihdam Merkezi de bizim vakfın olacak. Oradaki üretilmiş marka aracılığıyla da girdiler sağlanacak. Tüm bunlarla Baksı'nın sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlıyoruz. Önemli olan şu: ortaya koyduğumuz içeriğe inanmış insanların olması gerekir. Vali Bey'e de bu soruyu soruyorlar. O da desteklediklerini ama benim herhangi bir paraya ihtiyacım olmadığı düşündüğünü söylüyor. Aslında biz biraz öyle de yapıyoruz. Sivil olmak istiyoruz çünkü. Bürokraside önümüz kesildiği zaman Vali Bey önümüzün temizlenmesine destek veriyor. Mümkün mertebe ben de resmiyetle aramda bir mesafe olsun istiyorum. Yoksa para istersek oradan buradan gelir ama başka şeyler de gelir bu sefer. Bizim sivil ve özerk olmamız lazım. Buna da alışmamız lazım. Sürekli devlete yaslanarak oradan geleceklerle bir şeyler yaparsanız olmaz o iş. O zaman zaten sivil olmazsınız. O zaman çözüm ortağı olmazsınız. Sana şöyle anlatayım, geçtiğimiz günlerde Aydın'da yaşayan genç bir kız burayı ziyarete gelmiş, yanıma uğradı ve bana artık Bayburtlu olmaktan gurur duyduğunu söyledi. Bak bizim bir müzemiz var diyor şimdi insanlar. Bu çok önemli. Ayrıca çevrede yeni müzeler kurulmaya başladı, epey ilham verici olduğunu düşünüyorum Baksı'nın. Sana şunu söyleyeyim Nilüfer, elbette olumlu bakıyorum ama bir kere bir şeyin düzgün sunulması lazım. Buna önem veriyorum çünkü ben. Öylesine yapılmış olanlara karşıyım. Koleksiyonu koyarsınız, üzerine gerekli işlemleri yaparsınız, adına müze dersiniz. Olur size müze. Tamam bunda bir sorun yok ama bunun bir sözü, aidiyeti, kimliği olması lazım. Toplayıp karma sergiler açan, koleksiyonu ikide bir çevire çevire sunan bir müze bence yeterince kimliğe sahip değil. Müzenin bir enerjisi olacak. Dayandığı bir felsefe olacak. Bir dünya görüşü olacak. Bakın biz Baksı'daki Depo Müze'de bunu açıklamaya çalıştık. Biz, hiçbir döneme, hiçbir şeye ait bir müze değiliz. Biz, insanoğlunun yaşama anlam katma çabasını yansıtmaya çalışan bir müzeyiz. Çıkış noktanız, sizin sözünüz bu yani! Evet evet, kesinlikle bu! Orada çömleği de var, köylünün bilmemnesi de var, caminin direği de var. Huykesen Ağacı var sonra... Günümüz sanatçılarının heykelleri var, video sanatları var. İnsanı öyle görünce insan olduğunuzdan dolayı gurur duyuyorsunuz. Öteki türlü belli bir dönemi yerine getiren bir şey olarak görürseniz insan çok sınırlı. Bu kadar değil insan. Daha büyük bir şey, daha büyük bir bakış açısı, hafıza, daha büyük bir yürek. Öyle bakmak lazım. Biz öyle bakıyoruz. Yerel olmayı, buranın hikayesini önemsiyoruz. Gelecek hayallerini de, yeniliği de öyle... Hatırlamayı ve özneyi önemsiyoruz! Bizim yaptığımız iş budur. Diyorlar ki Müzecilik açısından ilham verici bir örnek, Baksı. Bizi burada kimse müzeden saymıyordu da Avrupa müzecileriyle müzeciliği tartıştık Baksı'da. Taaa buraya, Bayburt'a geldiler. Düşün, bu dağın başına o insanları getirmek inan kolay değil. Bütün bunları bu özgün davranışımız sağladı. Şimdi müze diyorlar buraya. Gördüler çünkü, burada gerçek bir şey var. Bana ne gelmesinler! Gelmesinler... Yani hiç düşünmedim açıkçası. Sağlıklı, tutarlı bir şey yaparsanız gelir insanoğlu sizi bulur. Biz o kadar da vefalıyızdır ha! İnsanımız o kadar da tahrip etmez! Burayı kar maksadıyla kurmadığım için belki de bunları düşünmedim ben. Buraya gelip bir işaret koymuş oldum. Siz örneğin benim gibi bağımsız gazetecilik yapan biri için de aslında bu noktada ilham vericisiniz. Özgün ve teksiniz çünkü. Emeğimin karşılığını alamadığım zaman yıkıldığım zamanları hatırlıyorum. Bu, sıkça da başıma geldi. Ama hep ayağa kalkmaya ve yeni baştan yaratmaya çalıştım. E yapman gereken bu. Ne diyorum, o birileri gelip seni bulacak sana! Sen buna inanmışsın, bir yol çizmişsin kendine. Bak böyle bir işte en önemli şey ne biliyor musun? Benim için neler sana sıralayayım: Masumiyet, vicdan ve adanmışlık. Bunları çok önemsiyorum. Yani bir şeye kendini adarsan birileri eninde sonunda sana el uzatıyor. Valla ben onu gördüm Nilüfer. Bak bu projeye başladığımda çok güzel, lüks bir hayatım vardı. Ama ben ne yaptım, bütün kaynaklarımı buraya aktardım. Tabii tabii, mutlaka! Eşim Oya uyardı beni ama hep de yanımda durdu. Geçen sene mal beyanında bulunurken ben baktım ki beşte üç fakirleşmişim. Yani mesele para değil, para bulunur. Sizin hikayeniz var mı, bütün mesele budur. O yüzden üretmeye, dik durmaya devam. Oluyor sonra her şey! Entelektüel düzeyde düşünüyorum ama yeteri kadar tahlil edildiğini düşünmüyorum. Ayrıca ben bunu bir sanat eseri olarak yaptım. Bunu sadece bir müze olarak düşünsem yapamazdım. Resim yapar gibi heykel yapar gibi yaptım. Benim en büyük eserim bu. Batılılar burası için Land Art diyorlar. Bizimkiler bakıyorlar başka bir şey görüyorlar. Bence bu bir çalışma konusudur. Ben birini işe alırken Dayanıklı mısın? diye soruyorum. Şaşırıp bakıyorlar. Gerçekten dayanıklı mısın? Bunun en büyük nedeni ne biliyor musun, insanlar bir hevesle giriyorlar. Bir süre sonra cayıyorlar. Biz burada neler yaşadık. Beni tehdit eden bir sürü insan oldu. Eşime çaktırmadan kaç defa gece ikide kalkıp etrafı kontrol ettim. Bırakamam burayı. Gidemem bir yere... Tatile gidecektik güya bu yıl, çok da yorgundum. Eşime dedim ben gelemem. Ama sen git dedim. Yani bu benim hikayem ve sen işte bu kadar yıl bu hikayeye kendi hayatını adadın. Daha fazlasını isteyemem senden dedim. Bir süre sonra enerjiniz eski enerjiniz olmuyor. Yaşlılık diye bir şey var sonuçta. Çok teşekkür ederim, Nilüfer. İyi bir adam olduğumu biliyorum. Bugüne kadar herhalde altı yedi tane ameliyat geçirdim. Çok yıprandım ben, kendimi çok da yıprattım. Ama ben öyle bir adamım. Eşimle evliliğimiz 50 yıl oldu galiba, şunu görüyorum. Oya, Selanikli bir ailenin kızı. Bedeni ona teslim edilmiş en kutsal şey. O kadar özen gösterir ki kendine. Benim bedenimse bir köle. Katiyen özen göstermem. Öyle eğitilmedim ki ben. Ben böyle doğanın içinden bir adamım, köy çocuğuyum. Yani anlatabiliyor muyum; burası varken ben bırakıp gidemem. Halbuki tatile gitmem, kafamı dinlemem lazım benim. Dinlenmem lazım. Pandemide ilginç bir deneyim yaşadım ben. Benim kütüphanemi buraya getirdik. Eşim bana Gönderme kütüphane olmadan olmaz dedi. Ya ne olacak üniversitede bir malzeme lazım olduğunda kitap falan gerekir dedim. Sonra canım klasikleri okumak istedi, ara tara hiçbir klasiği bulamadım ben. Hepsini göndermişim işte. Oradan buradan gelen klasikleri okuyoruz şimdi. Evet evet, Rus Edebiyatı. Yazarların arasında hemen hemen bir tercih yapamam ama... Yaşar ağabey de çok severdi, Fransız Edebiyatından Fernand Braudel'in Akdenizini çok sevdiğimi söyleyebilirim. Braudel öyle güzel anlatıyor ki bir coğrafyayı, onu tekrar okuma arzusu oldu bende. Sonra resim yapmak istiyorum. Evde bir atölyem vardı, küçük diye daha büyük bir hale getirmek istedim. Büyük istemek de her zaman iyi bir şey değil, onu öğrendim. Ve yine öğrendim ki bir sanatçının kütüphanesiyle atölyesi hayatı olmalı. Bu pandemi sırasında bütün gazeteleri aldım. Pandemi haberleriyle yeni insan portreleri hazırladım. O şimdi bizim evin duvarında duruyor. Onlarla ilgili şimdi yeni bir şeyler yapıyoruz. Böyle yürürken buralarda falan Erik Satie dinlemeyi severim. Eşimle eskiden her pazartesi günü sinemaya giderdik. Ama artık öyle bir zamanımız yok. O eski disiplini kaybettik. Kitap okuma konusunda da böyle. Beş kitap okurdum, hepsi farklı yerde dururdu. Biri arabamda, biri çantamda, biri üniversitedeki odamda, biri yatak başucumda ve tuvalette. Bu kitapları okuma zamanım artık yok. Yoruldum diye boşa demiyorum. Normal hayatımı yaşayabileceğim pek zamanım yok. Büyükşehir Belediyesi'ne bir tane müze yaptık, biliyorsun: İGART. Sanatçıya bir sürü alan açtı bu sayede. Çok meşgul oldum. Yani diyebileceğim çok doluyum, konferanslar, davetler, toplantılar. Zaman fakiri olmak diye bir şey var. O bende var maalesef. Yaşınızın ilerlemesiyle işlerinizi yapamayacak olma kaygısı var mı? Bu kadar aktif olan bir insanın her zaman yaşlanmaya karşı direnç gösterdiğini düşünüyorum çünkü. Kaza geçirdiğimde Tüh be, bu erken oldu dedim. Yani biraz daha zamana ihtiyacım vardı ve hep burayı düşündüm. Biz ölürsek diye düşünmedim yani. İşte o sürdürülebilirlik sorun vardı ya demin, o aklımdaydı hep. Yani Baksı'nın iyice oturduğunu bir göreyim, ondan sonrası vız gelir tırıs gider. Eskiden vardı. Şimdi ben program yapmıyorum. Asistanlarım notlarını alıyorlar. Şu sıra kararlıyım, atölyeme kapanacağım. Aslında fena da yazmam. Rauf Mutluay vardı, Cumhuriyet'te kitap eleştirileri yazardı. Rauf Bey bizde edebiyat hocasıydı, çok da birikimli bir adamdı. Dedi ki bir gün Hüsamettin, ben bu kadar kitap eleştiriyorum. Fakat benim yazma kabiliyetim yok. Fakat herkesin bir yazma hakkı vardır. Ben onu kullanacağım. Şimdi ben de bunu düşünüyorum. Bir edebiyatçı değilim ama benim de bir yazma hakkım var. Baksı'da şu an hangi sergiler var diye merak ederseniz burayı tıklayın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/husnu-senlendirici-harbiye-acikhavada-dianne-reevese-eslik-edecek/", "text": "İstanbul Caz Festivali, 5 Temmuz Salı akşamı Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda cazın efsane sesi Dianne Reeves'i konuk ediyor. Reeves'e konserde dünyaca ünlü müzisyen Hüsnü Şenlendirici eşlik edecek. 29. İstanbul Caz Festivali, bu sene de dopdolu bir programla 25 Haziran-7 Temmuz tarihleri arasında 200'ü aşkın yerli yabancı sanatçıyı ağırlayacak. İstanbul'un en güzel açık hava mekanlarında 13 gün sürecek festivalde efsane isimler sahne alacak. Efsane isimler arasında caz tarihinin olduğu kadar müzik tarihinin de en büyük seslerinden olan Dianne Reeves de yer alıyor. Beş Grammy ödüllü Dianne Reeves, müzik tarihinin tartışmasız en büyük vokallerinden biri. Caz vokaline bir opera sanatçısıymışçasına yaklaşan Reeves, teknikle duyguyu muazzam bir dengede tutuyor. Sıklıkla efsane Sarah Vaughan ile karşılaştırılan sanatçı, güçlü vokalini Daniel Barenboim şefliğinde gerçekleştirdiği Şikago Senfoni Orkestrası konseriyle de kanıtladı. Gregory Porter, Robert Glasper, Lalah Hathaway ve Esperanza Spalding gibi genç nesil caz müzisyenlerle kaydettiği son stüdyo albümü Beautiful Life ile 2015'te En İyi Caz Vokal Performansı Grammy'sini kazanan Reeves'in Berklee College of Music ve Juilliard School'dan fahri doktora unvanı da bulunuyor. Dünya cazının efsane ismi ve seçkin vokali İKSV'nin 50, İstanbul Caz Festivali'nin 29'uncu yılında, 5 Temmuz Salı günü Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda yankılanacak. Dianne Reeves'den önce ise klasik cazdan çağdaşa kadar geniş bir yelpazede üretim yapan besteci, piyanist Ercüment Orkut üçlüsüyle izleyicileri karşılayacak. Festival izleyicisi konserde bir sürpriz de bekliyor, klarnet virtüözü Hüsnü Şenlendirici, Dianne Reeves'in konserine konuk oluyor. Daha önce İstanbul Caz Festivali'nin yerel ortaklığı ile 2013 yılında International Jazz Day/Uluslararası Caz Günü kapsamında Aya Sofya'da gerçekleşen konserde aynı sahneyi paylaşan ikili, 9 sene sonra 29. İstanbul Caz Festivali sahnesinde yeniden bir araya geliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/huzurlarinizda-orkestra-sefi-ali-poyrazoglu-ve-desiderata-insan-sesine-konan-kus/", "text": "Usta oyuncu Ali Poyrazoğlu'nun yepyeni projesi Desiderata İnsan Sesine Konan Kuş, klasik müziği, operayı ve tiyatroyu buluşturuyor. Desiderata, 7 Ocak 2023 Cumartesi akşamı Türk Telekom Opera Sahnesi'nde seyircilerle buluşacak. Geçtiğimiz günlerde tiyatrosundaki depoda yangın çıkan ve oyun dekorlarının yanı sıra kuracağı tiyatro müzesine ait 200'den fazla kukla ve maske koleksiyonu yanarak kül olan usta aktör Ali Poyrazoğlu, en yeni projesinde konuk orkestra şefi olarak hem Zdravko Lazarov idaresindeki İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası'nı yönetecek hem de mizah diliyle klasik müziğin eşsiz eserlerinin eşliğinde sanatın yaşamlarımızda yarattığı farkın altını çizecek. Gecede; İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları; mezzosoprano Nesrin Gönüldağ, bariton Murat Güney ve keman sanatçısı Oleksandr Samoylenko solist olarak yer alacak. Programın ışık tasarımı Taner Aydın'a ait. Programda ; Georges Bizet'nin Carmen Operası'ndan bölümlerin yanı sıra; Havanaise, Op.83, Zigeunerweisen, Op.20, Goyescas: Intermezzo adlı eserler yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ibb-sehir-tiyatrolari-acikhava-yaz-oyunlari-basladi/", "text": "İBB Şehir Tiyatroları, 7'den 77'ye tiyatro seyircisini Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde buluşturmaya başladı. Açıkhava Yaz Oyunları'nda ilk olarak Pollyanna oyunu 26 Haziran Cumartesi günü sahnelendi. Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi, Antigone ve Hastalık Hastası olmak üzere üç oyun daha sahnelenecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları oyunlarının biletleri, İBB Şehir Tiyatroları gişeleri, https://sehirtiyatrolari. ibb. istanbul/ adresi ve İBB Şehir Tiyatroları mobil uygulamasından satışa sunuluyor. Açıkhava Yaz Oyunları Şehir Tiyatroları'nın sezon içinde sahnelenen yeni oyunlarıyla devam edecek. Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi, Antigone ve Hastalık Hastası Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde izleyicilerle buluşacak. Osmanlı İmparatorluğu'nun son demlerinde, Girit'teki yurtlarından sürgün edilen bir ailenin İstanbul'a Çanakkale'ye ve nihayet Ayvalık'a uzanan maceralı yolculuğu. Rüstem'in, Cemal'in ve hayatlarındaki diğer insanların kimi zaman gülünç kimi zaman hüzünlü ama sımsıcak hikayeleri. Cengiz Toraman'ın yazıp yönettiği oyunda Esen Koçer, Levent Üzümcü rol alıyor. Sophokles'in binlerce yıl önce kaleme aldığı aynı adlı oyunundan uyarlanan Antigone'de; aynı savaşta birbirini öldüren, ama biri kahraman diğeri hain ilan edilen iki kardeşine de, son görevini yapmakta kararlı olan Antigone ile; devletin varlığıyla kendi varlığını eş tutan Kreon'un buyruklarından geri adım atmayan duruşu karşı karşıya geliyor. İnsanlığın tüm kadim deneyimleri tarihe gömülürken yine de çözülmeyen, kaybolmayan çelişkilerimizi sahneye getiren Antigone, dünden bu günü tartışıyor. Sabahattin Ali'nin çevirdiği Engin Alkan'ın uyarlayıp yönettiği oyunda Aslı Menaz, Cengiz Tangör, Destan Batmaz, Gözde İpek Köse, Onur Şirin, Özgün Akaçça, Zafer Kırşan rol alıyor. Argan hastalık hastasıdır. Evde bir doktor bulunursa hem istediğim zaman tedavi olurum, hem de cebimden beş kuruş çıkmaz düşüncesiyle, kızını bir doktorla evlendirmeye karar verir. Kızı ise bir başkasına aşıktır. Argan'ın sırf parasını seven karısı ise onu hem aldatmakta, hem de elinde avucunda ne varsa almaya çalışmaktadır. Evin, her şeyden haberdar olan son derece zeki ve iş bilir hizmetçisinin gönlü bu duruma razı olmaz. Hakikatin ve aşkın kazanması için elinden geleni yapar. Moliere'in yazdığı Tolga Yeter'in yönettiği oyunda Ayşecan Tatari, Barış Çağatay Çakıroğlu, Çağrı Büyüksayar, Çiğdem Gürel, Gün Koper, Hüseyin Tuncel, Sevinç Erbulak, Şükrü Türen, Şirin Asutay Ersin Sanver, Besim Demirkıran, Elif Verit rol alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ibb-sehir-tiyatrolari-ve-mor-catidan-kadina-yonelik-siddete-karsi-etkinlikler/", "text": "İBB Şehir Tiyatroları'ndan Emre Koyuncuoğlu ve Cemre Baytok; Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'nın hazırladığı Kadına Yönelik Şiddet Deneyimleri ve Şiddete Karşı Anlatılar kitaplarından bir derleme oluşturdu. Buna göre İBB Şehir Tiyatrolarına bağlı Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi, kadına yönelik şiddete karşı Mor Çatı Sığınağı Vakfıyla birlikte okuma tiyatrosu, söyleşi ve atölye gerçekleştirecek. Kadına Yönelik Şiddet Deneyimleri ve Şiddete Karşı Anlatılar kitaplarından oluşan derlemenin içinde şiddete karşı kadınların verdiği mücadelenin aktarıldığı gerçek hikayeler yer alıyor. Aslı İçözü ve Lerzan Pamir rejisinde, İBB Şehir Tiyatroları oyuncularından Bennu Yıldırımlar, Sevinç Erbulak, Sevil Akı, Ebru Üstüntaş, Hazal Uprak, bir okuma tiyatrosu ile bu projeyi sahneye taşıyor. Ayrıca söyleşi ve atölyelerin de düzenleneceği etkinlikler, 1 Aralık Çarşamba saat 13.00'te Ümraniye Kültür Merkezi'nde, 7 Aralık Salı saat 13.00'te Fatih Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ibb-sehir-tiyatrolari-yeni-oyunlariyla-spotifyda/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, kültür-sanat etkinliklerini Spotify'da online olarak yayınlamaya başlıyor. Sanatseverleri Spotify'da güncel oyunlardan bölümler, yönetmenlerin ve oyuncuların söyleşileri vb. pek çok etkinlik bekliyor. Nisan ayında Şehir Tiyatroları'nın Spotify hesabından sanatseverlerle buluşturacağı programlar açıklandı. 9 Nisan Cuma günü Leyla Nazlı'nın yazdığı Kısraklı Kadın'dan bir bölüm, sonrasında Onur Demircan'ın oyunun yönetmeni Lerzan Pamir ile yaptığı söyleşi, 16 Nisan Cuma günü Cem Düzova'nın yazdığı Nihat Alpteki'nin yönettiği Geçit oyunundan bir bölüm, 23 Nisan Cuma günü Rüstem Ertuğ Altınay'ın yazdığı Jale Karabekir'in yönettiği Melek oyunundan bir bölüm, 30 Nisan Cuma günü Şirin Gürbüz'ün yazdığı Emre Koyuncuoğlu'nun yönettiği Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık oyunundan bir bölüm dinleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ibb-sehir-tiyatrolarinin-oyunlari-eylulde-muze-gazhanede-basliyor/", "text": "Darülbedayi'den İBB Şehir Tiyatroları'na, İstanbul'un ve Türkiye'nin en köklü sanat kurumu, Müze Gazhane'de yeni iki sahnesinde, oyunlarını seyircisiyle buluşturmaya hazırlanıyor. Müze Gazhane, İBB Belediye Başkanımız Ekrem İmamoğlu'nun ve davetlilerin katılımıyla temmuz ayında açıldı. Endüstriyel kültür mirası olarak kabul edildikten sonra, titizlikle yürütülen bir restorasyonun ardından tarihi Gazhane köklü bir değişim yaşadı. Ve bu sayede İstanbul, Müze Gazhane ismiyle yeni bir kültür ve sanat kompleksi kazandı. İklim Müzesi, Karikatür ve Mizah Müzesi, Bilim Merkezi, açık hava sergi alanı, restoran, kafe, tiyatroları, kütüphane ve sosyal alanlarıyla Müze Gazhane, İstanbulluların yeni buluşma mekanı olacak. Müze Gazhane, üstlendiği yeni misyon ve kimlikle, insanları sanatın ışığıyla aydınlatmaya başlıyor. İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, Hasanpaşa Gazhanesi'nin tiyatro sahnesine dönüşüm sürecini anlattı: Uzun zamandır düşünülen ancak bir türlü tamamlanamayan projelerden biriydi Gazhane'deki sahneler. Hem kalıcı iki bina kazandırmanın hem de gerçekten heyecan veren mimari örnekler sunmanın heyecanı içindeyiz. Göreve başladığımın ilk haftalarında ziyaret ettiğim bu kompleksin bir an önce hayata geçmesi için yoğun bir çaba verdik. Büyük sahne, seyirciye, daha salona girerken bile çok etkileyici bir deneyim sunuyor. Buranın projesi bitmeden bir orkestra çukuru ve hidrolik ön sahne eklemeyi de başardık. Fuayesi de Avrupa'da aşina olduğumuz bir endüstriyel alandan kültür merkezine dönüşüm örneği."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ic-mimar-hakan-kutahyanin-web-sitesinden-ogrenecekleriniz-var/", "text": "Alışverişten dekorasyona, fotoğrafçılıktan müzik ve seyahate uzanan içeriklerin yer aldığı hakankutahya. com yayında. Geçtiğimiz dönemde TLC'de yayınlanan Bırak Ben Yapayım ve YouTube kanalındaki özgün içerikleriyle geniş kitlelere ulaşan Hakan Kütahya, şimdi de hakankutahya. com ile takipçileriyle buluşmaya hazır. Evinizi baştan yaratacak detaylardan; sinema, müzik ve gezi başta olmak üzere Hakan Kütahya'nın zevk aldığı, hayata dair özgün içeriklerin yer aldığı hakankutahya. com yayında. Kısa süre önce kendine özel bir formatı hayata geçirerek YouTube kanalını kuran Kütahya, web sitesinde yayınlamaya başladığı farklı ve özel içeriklerle takipçileriyle buluşacak. Kütahya'nın hayatından farklı kesitleri paylaşacağı hakankutahya. com, Hikayenin bir parçası olmak yerine kendi hikayeni yarat mottosuyla açıldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/idso-ve-gulsin-onaydan-yasamini-mucadele-icinde-gecirmis-bestecilerin-muzikleri-konseri/", "text": "İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası 2022'in son ayının ikinci hafta konserinde yaşamları mücadele içinde geçmiş bestecilerin, müziğe kazandırdığı bestelerden oluşan bir repertuarla müzikseverlerle buluşuyor. Ülkemizin en önemli piyanistlerinden Gülsin Onay'ın solist olarak katıldığı konseri başarılı şef Josef Sulien yönetiyor. Konserde, Berlioz'un sevilmeyen bir operasının temalarından doğmasına rağmen en sevilen eserlerinden biri haline gelen Roma Karnavalı Uvertürü'nün ardından Saint-Saens'ın sadece 17 günde tamamladığı n ve bestecinin eleştirilen performansına rağmen halkla buluşan İkinci Piyano Konçertosu'nu müzikseverler dinleyecek. Son olarak ise yaşamı boyunca mezhebi ve müziği sebebiyle İngiltere'nin sanat çevrelerinde dışlanan Edward Elgar'ın bestecilik yaşamında bir dönüm noktası olan Enigma Varyasyonları dinleyicilerle buluşuyor. AKM Tiyatro Salonu'nda saat 20.00'de başlayacak konserin biletleri biletinial. com'dan satın alınabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iki-farkli-cocugun-acayip-guclu-hikayesi/", "text": "Henüz altıncı sınıftayken roman yazmaya başlayan Amerikalı yazar Rodman Philbrick'in aynı zamanda sinemaya da İyilik Meleği ismiyle uyarlanan Freak the Mighty, Ebru Elbaşıoğlu çevirisiyle Acayip Güçlü adıyla Pan Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor. Kitabın kapağına bakıp bunun yalnızca genç okurlar için olduğunu söylemek yetişkinlere haksızlık olur, bizden söylemesi... Zira herkes bu romanda kendinden çok şey bulabilir. Yirmili yaşlarında New England bölgesinde liman ve tersane işçisi olarak çalışan, önceleri yetişkinler için polisiye romanların yanı sıra William R. Dantz ve Chris Jordan takma adlarıyla bilimkurgu romanları yazan ABD Boston doğumlu yazar Rodman Philbrick'in 1993 yılında kaleme aldığı Freak the Mighty, bugüne kadar onlarca dile çevrilmiş bir ilk gençlik kitabı. Dünyanın pek çok yerinde okullarda da okutulan kitabın bu kadar sevilmesinin hiç kuşkusuz en büyük nedeni; zorbalığa uğrayan iki dışlanmış çocuk arasındaki dostluktan geliyor. Yazarın evinden birkaç sokak ötede yaşayan bir çocuktan esinlenerek yazdığı roman, 1998 yılında kadrosunda Sharon Stone'un olduğu İyilik Meleği filmiyle de seyircinin kalbini kazanmış, duygusallığıyla izleyenleri gözyaşlarına boğmuştu. Ender rastlanan bir hastalık yüzünden gelişim sorunu olan ve boyu uzamayan Kevin ile onu sırtında taşıyan irikıyım Max'in hikayesi, akran zorbalığı ve toplumsal önyargılarla başa çıkmanın ne demek olduğunu sonuna kadar hissettiriyor. Yazarın naif ve mizah dolu üslubu, kitabın dramatik yapısını çok daha anlamlı kılıyor. Romanın odak noktasında yer alan iki ana karakter Max ve Kevin'ın farklı oldukları için okul arkadaşlarının acımasız muamelesine katlanıyor. Max'in annesi, babası tarafından öldürülmüştür ve babası hapiste yatmaktadır. Öğrenme zorluğu çeken bu dev cüsseli çocuk, büyük annesi ve büyük babasıyla yaşamaktadır. Engelli olduğu için koltuk değneği kullanmak zorunda kalan arkadaşı Kevin ile yolları kesiştiğinde hayatın tüm engellerine karşı gelebilecek acayip güçlülerdir. Kitabın sonunda yer alan Acayip'in Sözlüğü ise bir sürpriz olarak okurun karşısına çıkıyor. Önden söylemiş olalım; roman boyunca geçen tuhaf ama komik sözcüklerin anlamlarına kitabın en arkasında yer alan bu sözlükte bakılabileceğini söyleyelim. Mesela Çekiç Kafa, çok bilmiş, ukala, İlkel, eski güzel günler anlamına geliyor. Acayip Güçlüyü önce kitap olarak okuyup sonra filmini izlemek gerektiğini söylemeye gerek yok sanırım. O zaman şimdiden iyi okumalar!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iki-kisilik-hirgur-ankarada-promiyer-yapacak/", "text": "Usta yönetmen Işıl Kasapoğlu'nun çevirip yönettiği, Ayşenil Şamlıoğlu ve Reha Özcan'ın rol aldığı İki Kişilik Hırgür 20 Kasım'da Ankara'da Cüneyt Gökçer Sahnesi'nde Ve perde! diyor. Absürd tiyatronun önde gelen temsilcilerinden Eugene Ionesco'nun 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan toplumsal erezyonu, şiddetin ve umutsuzluğun bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini aktardığı İki Kişilik Hırgür, Işıl Kasapoğlu rejisiyle, sahnede Ayşenil Şamlıoğlu ve Reha Özcan'ı bir araya getiriyor. Ionesco'nun ilk dönem oyunları arasında yer alan İki Kişilik Hırgür, savaşın ardından insanlığın içine düştüğü anlamsızlığı, kendi küçük dünyalarına kapanan bir adamla bir kadın üzerinden aktarıyor. Adam ve kadının ilişkisi de tıpkı savaş gibi çatışmadan, şiddetten besleniyor. Son olarak iki efsane besteci Mozart ile Salieri'nin çatışmasını anlatan Amadeusu sahneye koyan Işıl Kasapoğlu, İki Kişilik Hırgürde savaşın karanlığını ve kirini sahneye taşıyor. Amadeus'un dekorunu yapan Hakan Dündar ve Amadeus'un kostümlerini tasarlayan Nalan Alaylı da İki Kişilik Hırgürün dekor ve kostümlerine hayat veriyor. Müzikleri Serdar Öztop'a ait olan oyunun dramaturjisi ise Bilgesu Kasapoğlu imzasını taşıyor. Oyun, Ankara'nın ardından aralık ayında İstanbul, Eskişehir, Tekirdağ, Kocaeli ve Konya'da izleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iki-kisilik-hirgur-ile-sahnede-kahkaha-tufani/", "text": "Usta yönetmen Işıl Kasapoğlu'nun çevirip yönettiği, Ayşenil Şamlıoğlu ve Reha Özcan'ın rol aldığı İki Kişilik Hırgür, Ankara'daki prömiyerinin ardından aralık ayında İstanbul, Kocaeli, Eskişehir ve Konya'da izleyiciyle buluşuyor. Ionesco'nun 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan toplumsal erozyonu, şiddetin ve umutsuzluğun bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini aktardığı İki Kişilik Hırgür, Işıl Kasapoğlu rejisiyle, sahnede Ayşenil Şamlıoğlu ve Reha Özcan'ıyla adeta bir kahkaha tufanı! Dekoru Hakan Dündar, kostümleri Nalan Alaylı, ışık tasarımı Mustafa Karakoyun, müzikleri Serdar Öztop'a ait olan oyunun dramaturjisi ise Bilgesu Kasapoğlu imzası taşıyan oyun, 20 Kasım'da Ankara Cüneyt Gökçer Sahnesi'nde gerçekleşen prömiyerinin ardından 2 ve 3 Aralık'ta Kocaeli'de, 7 Aralık'ta Konya'da, 8 Aralık'ta Eskişehir'de,11 ve 22 Aralık'ta İstanbul'da izleyiciyle buluşacak. Biletlere Biletix. com ve Biletix satış gişelerinden, passo. com. tr, Passo mobil uygulaması ve Passo perakende satış noktaları ile sahnelenecek salonların gişelerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iki-yil-aradan-sonra-ahmet-umit-imza-gunlerine-devam-ediyor/", "text": "Son romanı Kayıp Tanrılar Ülkesi, Haziran 2021'de Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Ahmet Ümit, pandemi nedeniyle iki yıl ara verdiği imza günlerine devam ediyor. Farklı şehirlerde yapılacak bir dizi imza ve söyleşiyle okurlarıyla tekrar bir araya gelecek olan Ümit'in ilk imzası 14 Mayıs 2022 Cumartesi günü saat: 15:00'da Yapı Kredi Yayınları Beyoğlu Kitabevi'nde olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iki-yil-aradan-sonra-sarkici-darbenin-ortasinda-oyunu-izmirli-seyirciyle-bulusacak/", "text": "Tiyatro Kalemi'nin iki sezon önce sergilediği ödüllü oyunu ŞARKICI/Darbenin Ortasında yeniden izleyici ile buluşacak. ŞARKICI/Darbenin Ortasında'nın yazarı ve yönetmeni Kamer Yıldız Ok, Şarkıcı oyunuyla 2018 yılında; Bedia Muvahhit Tiyatro Ödülleri ve Direklerarası Seyirci Ödülleri'nde yılın en iyi yazarı ödüllerine layık görülürken aynı zamanda da yılın yönetmenine aday gösterilmişti. Ege İdea Dergi tarafından da oyun; yılın oyunu seçilmişti. Oyunun baş karakteri Melis Caba ve Lale Başara yılın en iyi kadın ve yılın en iyi yardımcı kadın oyuncu dallarında adaydılar. Oyun; 25 Haziran Cuma günü saat 19.30'da Ünal Gürel Sahnesi'nde sergilenecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ikonik-wrangler-turkiyede-mi-dediniz/", "text": "Kökleri 1904 yılı North Carolina'da Greensboro'ya kadar uzanan, 1947'de kovboyların ve çiftlik işçilerinin zorlu ihtiyaçları için yaratılan ürünlerden doğan ve günümüzde farklı yaşam tarzlarını bir arada sunan Wrangler, yeni başlangıçların simgesi olarak şimdi Türkiye'de! Denimin, 1950'lerde gençlik hareketinin üniforması olarak adapte edildiğinde, gençlik tavrıyla eşanlamlı hale gelen Wrangler; çalışan, eğlenen ve cesur bireyselliği tanıyanların ruhuna hitap eden bir Amerikan simgesi. Her vücut tipi ve her yaşa uygunluğuyla öne çıkarken kalitesinden ödün vermeden rahat kalıplarıyla tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yükselişe geçen Wrangler, ikonik parçalarını 2021 İlkbahar / Yaz koleksiyonunda yeniden yorumluyor. Öncü ruha sahip bir denim markası olan Wrangler, yenilikçi broken twill denimi icat etti. Wrangler'ın yeni sezon tüm kadın ve erkek koleksiyonunu daha yakından görebilmek için Wrangler mağazalarını ve www. wrangler. com. tr 'yi ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iksv-biletleri-artik-10-tl/", "text": "Gençlerin sanata daha kolay erişebilmesine katkı sağlamayı amaçlayan Eczacıbaşı Topluluğu'nun desteğiyle, İKSV'nin 2022'deki tüm etkinliklerinde öğrenci biletleri 10 TL'den satışa sunulacak. Türkiye'de kültür-sanat alanında önemli yatırımları olan Eczacıbaşı Topluluğu, gençlerin hayata katılımına ve sanatla buluşmasına yönelik geliştirdiği yeni bir projeyi hayata geçiriyor. Topluluk desteği ile 2022'de 50. yılını kutlayan İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın tüm etkinliklerinde geçerli olmak üzere öğrenci biletleri 10 TL'den satışa sunulacak. Yarınları şekillendirecek gençlerin hayatında sanatın varlığına büyük önem veren Eczacıbaşı Topluluğu, bu desteği ile kurucu sponsoru olduğu İKSV'nin bu yıl düzenleyeceği 50. yıl özel etkinliklerinde, İstanbul Film Festivali, İstanbul Müzik Festivali, İstanbul Caz Festivali, İstanbul Tiyatro Festivali, Filmekimi, Gezgin Salon ve ve Salon İKSV'de öğrencilerin unutamayacakları deneyimler yaşamalarına vesile olacak. İKSV'nin yıl boyunca düzenleyeceği festivallerde yer alan tüm öğrenci biletleri Eczacıbaşı Topluluğu desteği ile 10 TL'den satılacak. Yaklaşık 20.000 öğrenci biletine ek olarak festivallerde son dakika biletleri de bu yıl ilk defa öğrenciler için 10 TL'den satışa sunulacak. Böylece toplamda 25.000 biletle gençler, İstanbul'un en önemli sanat festivallerine katılabilecek. Faaliyet gösterdiği her alanda gençlere kıymetli olduklarını hissettiren Eczacıbaşı Topluluğu, kuruluşunun 75. yılında da gençlerin kültür-sanata erişimini artırmak amacıyla sadece 18-25 yaş arası üniversite öğrencilerinin başvurabildiği ve 1.000 öğrenciye verilen 250 TL bakiyeli İKSV Kültür Sanat Kart'ın sponsorluğunu üstlenmişti. Bu kartın adını daha sonra Eczacıbaşı Kültür Sanat Kart olarak değiştiren Topluluk, İstanbul Modern etkinliklerini de kart bünyesine dahil etmişti. Pandemi döneminde de gençlerle ilişkisini kesmeyen Eczacıbaşı Topluluğu, Eczacıbaşı'nda Gençlerin Yeri Ayrı sloganı ile festival bazlı bilet dağıtımı kampanyalarını hayata geçirmişti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iksv-galalarinda-penelope-cruz-ve-antonio-banderasin-son-filmi-resmi-yarisma-var/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen İKSV Galaları, özel gösterimlerine kaldığı yerden devam ediyor. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali'nde yapan Resmi Yarışma, vizyona girmeden önce 29 Kasım Salı 21.30'da City's Nişantaşı-CineWAM'da gösterilecek. Resmi Yarışma, Penelope Cruz ve Antonio Banderas ile Arjantin'in en tanınmış oyuncularından Oscar Martinez'i başrollerde buluşturuyor. Arjantinli yönetmen ikili Gaston Duprat ile Mariano Cohn, İstanbul Film Festivali'nde gösterilen 2016 tarihli kara komedi El ciudadano ilustre / Saygın Vatandaş'ta edebiyat dünyasını hicvettikten sonra bu kez de yaldızlı sinema dünyasının perde arkasını acımasız bir dille alaya alıyorlar. Penelope Cruz ve Antonio Banderas'ın üçüncü kez bir araya geldiği ayrıca idari yapımcıları arasında yer aldıkları bu hareketli komedide Penelope Cruz komplocu, heyheyli auteur yönetmen Lola Cuevas'ı canlandırıyor. Lola son filmindeki iki düşman kardeşi birbirine gerçekten zıt iki oyuncuya teslim ediyor: tiyatro kökenli eğitimci Ivan ile Hollywood aksiyon yıldızı Felix. Lola'nın giderek daha da çığrından çıkan girişimleri sonucu egoları yeteneklerinden de büyük Felix ve Ivan sadece birbirleriyle değil, kendileriyle de yüzleşmek zorunda kalıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iksv-galalarinda-yilin-ilk-filmi-darren-aronofskynin-balinasi/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen İKSV Galaları, yeni yıla yine çok beklenen bir filmle başlangıç yapıyor. Darren Aronofsky'nin son filmi The Whale / Balina vizyondan önce çok özel bir gösterim için 16 Ocak ve 17 Ocak'ta İKSV Galaları'nda. Biletler 5 Ocak Perşembe Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışın ardından 6 Ocak Cuma günü Passo'da genel satışa açılıyor. Adı şimdiden Oscar ödülüyle birlikte anılan Brendan Fraser'ın unutulmaz bir performansla beyazperdeye dönüşünü müjdeleyen The Whale / Balina, aşırı kiloları yüzünden evinden çıkmadığı gibi hem sağlığı bozulan hem de ruhsal sorunlar yaşayan yalnız bir İngilizce öğretmenini izliyor. Brendan Fraser'ın canlandırdığı, Moby Dick'teki beyaz balinayı saplantı derecesinde seven Charlie, uzun zaman önce ailesini terk etmiştir ve yıllar sonra genç yaştaki kızıyla yeniden yakınlaşmak için üstün bir çaba gösterir. Darren Aronofsky, 2017 tarihli Mother! / Anne! filminden bu yana kamera arkasına geçtiği bu ilk film için Balina, yaptığım en umut dolu film. İçinde bolca mizah var. Ve bolca umut var diyor. Balina'nın dünya prömiyeri dakikalarca ayakta alkışlandığı Venedik Film Festivali'nde yapıldı ve film Interfilm, UNICEF Altın Aslancık, Milano Sinemateki, En İyi Yabancı Film ödüllerine layık görüldü. Balina ayrıca Mill Valley Film Festivali'nde İzleyici Ödülü, Montclair Film Festivali'nde Genç Jüri Ödülü'nü de kazandı. Filmin senaryosunu ise ödüllü yazar Samuel D. Hunter kendi kaleme aldığı aynı adlı oyundan uyarladı. Oyuncu kadrosunda The New Yorker'ın önümüzdeki aylar boyunca hepimiz bu performanstan bahsedeceğiz sözleriyle övdüğü Brendan Fraser'ın yanı sıra Sadie Sink, Hong Chau, Ty Simpkins ve Samantha Morton yer alıyor. Balina 10 Şubat'ta tüm Türkiye'de vizyona girecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iksvden-yeni-kultur-politikalari-raporu-ekolojik-donusum-icin-kultur-ve-sanat/", "text": "İKSV, kültür politikaları çalışmaları kapsamında 2011'den bu yana yayımladığı raporlara bir yenisini ekliyor. Küresel ekolojik krize dikkat çeken Ekolojik Dönüşüm için Kültür ve Sanat başlıklı dokuzuncu raporunda kültür-sanat dünyasında ekolojik dönüşüm üzerine bir tartışma alanı açmayı amaçlıyor. Raporda ayrıca, kültür-sanat kurumları için dönüşüm nerede başlayabilir sorusuna cevap olabilecek bazı somut öneriler de sunuluyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın kültür politikaları çalışmaları kapsamındaki dokuzuncu raporu, Ekolojik Dönüşüm için Kültür ve Sanat başlığıyla yayımlandı. Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hande Paker tarafından hazırlanan rapor, insanlığın en acil meselelerinden ekolojik krize dikkat çekerek kültür-sanat dünyasını konu üzerine birlikte düşünmeye ve çözüm sürecinin bir parçası olmaya davet ediyor. Kültür-sanat alanının iletişim gücünü arkasına alarak kamuoyunda bir tartışma alanı açmayı hedefleyen rapor, ekolojik krizi sosyal, politik, ekonomik ve kültürel yönleriyle tartışıp sürdürülebilirliğin nasıl tesis edilebileceğini mercek altına alıyor. Kültür-sanat aktörlerine ekolojik sorunları tüm boyutlarıyla değerlendirebilecekleri kapsamlı bir analiz sunan raporun aynı derecede önemli diğer bir amacı ise, kültür-sanat aktörlerinin ekolojik dönüşüm için eyleme geçmekte oynayabileceği etkin rolü vurgulamak. Olağanüstü zamanlardan geçerken hazırlanan bu raporun, ekolojik kriz karşısında yan yana gelmek için yaratıcı ifadeden beslenen bir zemin oluşturmasını amaçladıklarını belirten İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları Direktörü Özlem Ece raporla ilgili olarak, 2021 yılında, iklim müzakerelerinin yirmi altıncısı yaklaşırken, ekolojiyi gözeten bir dönüşümün gerçekleşmesi için yol hala uzun. Yine de, yapılması gerekenler artık daha iyi biliniyor. Dünya'da ve Türkiye'de çevre hareketi ve yükselen genç sesler bunları tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Yaşadığımız gezegenin bugününü ve geleceğini tehdit eden ekolojik krize karşı değişim yolunda güçlü bir sözü olan kültür-sanat dünyası, aynı zamanda kendi pratiklerini dönüştürme sorumluluğunu duyuyor. Bu nedenle, yaratıcı seslerin daha gür duyulacağı koşulları sağlamak ve dönüşüme yardımcı olacak araçları sunmak, kültür politikalarının en acil meselelerinden biri olarak karşımıza çıkıyor dedi. Raporu kaleme alan Doç. Dr. Hande Paker ise, İçinde bulunduğumuz ekolojik kriz hem yerel hem küresel olarak tecrübe ettiğimiz en yaşamsal sorun. İklim krizi bir yandan gezegenimizi tahrip ederken diğer yandan toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri artırıyor. Krizi atlatabilmek için gereken dönüşüm iklim adaletiyle şekillenmiş siyasal ve kültürel bir eksen değişimi. Bu değişim için kültür sanat aktörlerinin devreye soktuğu çeşitli yeşil araçlar bir başlangıç yaratıyor. Dönüşüm hem kültür-sanat alanında hem de çevre hareketleri tarafından benimsenen yerele odaklanma, katılımcılık, ağ kurma gibi yeni pratiklerle güç kazanıyor yorumunda bulundu. Ekolojik Dönüşüm için Kültür ve Sanat başlıklı raporun tamamı buradan okuyabilirsiniz. Raporda sürdürülebilirlik kavramının ortaya çıkışı, yaygınlaşması ile farklı kullanım ve tezahürlerine ilişkin tartışmalar, eleştirel bir perspektifle inceleniyor. Hollanda ve İngiltere'den kurumlarla yürütülen saha araştırmasından yola çıkarak, kültür-sanat alanında ekolojik dönüşüm için yapılabilecekler ve iklim hareketinin bu yolda ilham verdiği yeni anlayışlar ve pratikler inceleniyor. Raporda kültür-sanat aktörlerine somut adımlar, tedbirler ve geliştirilmesi gereken politikalarla ilgili öneriler sunuluyor. Ekolojik dönüşüm yolunda ilk adımlarını atmak isteyen kültür-sanat aktörlerine başlangıçta yardımcı olabilecek bir diyagram ve yeşil araçlardan oluşan bir seçki sunuluyor. Küresel düzeyde ekolojik kriz ve dönüşüm sürecindeki bazı önemli tarihler bir zaman çizelgesinde listeleniyor. Saha araştırmasında görüşülen kurumlar hakkında bilgiler ve aralarındaki bağlantılar interaktif bir ağ haritasında gösteriliyor. Ekolojiye dair raporda yer verilen çeşitli kavramların kısaca tanımlandığı bir sözlük ise okuyucuya hızlı bir kaynak oluşturmayı amaçlıyor. Raporda, kültür-sanat aktörlerinin ekolojik dönüşümde oynadığı roller, saha çalışmasının sonuçları ışığında değerlendiriliyor. Kültür ve sanatın sürdürülebilirlikle ilişkilendirilmesi iki ana boyut üzerinden tartışılıyor: alanın ekolojik ayak izini küçültmek ve yaratıcı ifadenin gücünü kullanarak ekolojik dönüşüm için geniş kitleleri harekete geçirecek yeni anlatılar oluşturmak. Birinci boyut, kültür-sanat sektörünün kendi ekolojik ayak izini küçültmesiyle ilgili. Araştırma, pek çok kültür kurumu, sanatçı ve tasarımcının yeşil pratikler benimsemeyi önceliklendirdiğini gösteriyor. Ekolojik krize kültür-sanat alanından cevaplar aranırken, İKSV'nin kültür politikaları çalışmaları kapsamında bugüne dek odaklandığı katılımcı yaklaşımlar, yerel kültür politikaları, kültürel çoğulculuk gibi pek çok konu yeniden gündeme geliyor. Kültür-sanat kurumları için ekolojik dönüşüm nerede başlayabilir sorusuna cevap olabilecek bazı somut yeşil araçlar da sunan raporda, çevre problemlerinin en kapsamlı tezahürü olan iklim krizini durdurabilmek için toplumsal, siyasal ve kültürel bir dönüşümün kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor. Bu dönüşüm olmadan sürdürülebilirliğin tesis edilemeyeceği, gezegenin limitlerini dikkate almanın önemi ve dönüşümde kültür-sanat aktörlerine önemli işler düştüğü ortaya konuluyor. Kültür sanat kurumları ve etkinliklerine; ekolojik ayak izlerini azaltmak için birtakım önerilerin sunulduğu raporda, enerjiyi sürdürülebilir kaynaklardan kullanmak, döngüselliği tesis etmek yani atıklardan mümkün olduğu kadar yeniden kullanım sağlamak, seyahatleri azaltmak, yerel üreticilerle çalışmak sürdürülebilirlik için gerekli önlemler olarak öne çıkıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iksvnin-50-yil-cantalari-festivallerin-brandalarindan/", "text": "Bir zamanlar İstanbul Müzik Festivali, İstanbul Caz Festivali, İstanbul Film Festivali, İstanbul Tiyatro Festivali, İstanbul Bienali, Venedik Bienali Türkiye Pavyonu ve İstanbul Tasarım Bienali'nin tanıtım malzemeleri olan brandalar, Reflect Studio'nun işbirliği ve Hüner Aldemir'in tasarımlarıyla çanta olarak ileri dönüştürüldü. Sınırlı sayıda üretilen İKSV 50. yıl çantalarının her biri farklı bir desene sahip. İki farklı boyda satışa sunulan çantaların büyük boyu (37x37 cm) içinde dizüstü bilgisayar, tablet ya da defter taşımaya; küçük boyu (30x15 cm) ise makyaj çantası, kalemlik veya el çantası olarak kullanmaya uygun. Çantaların dış malzemesi dayanıklı ve uzun yıllar kullanabileceğiniz vinil malzemelerden, iç astarı ise %100 pamuklu kumaştan hazırlandı. İKSV 50. yıl çantalarının büyük boyu 300 TL, küçük boyu ise 220 TL'den satışa sunuluyor. Üyelikleriyle İKSV'nin yıl boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri çantaları %25'e varan indirimlerle satın alabiliyor. Siyah ve Beyaz Lale Kart üyeleri %25; Kırmızı Lale Kart üyeleri ise %15 indirimden faydalanabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iliskiler-sirlar-ve-sahnede-kutular/", "text": "Başrollerini Burcu Görek, Dilara Gül ve Ekrem Can Arslandağ'ın paylaştığı, Bu Yapım'ın yepyeni oyunu Kutular 31 Ekim'de prömiyer yapıyor. İlişkilere dair bir oyun olan Kutular; seyircileri bilinmeyene, herkese anlatmaktan korktuğumuz sırlarımızı ortaya dökmeye doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Burcu Görek'in yazdığı Kutuların yönetmenliğini Balım Kar ve Semih Değirmenci üstleniyor. Oyunun başrollerini Burcu Görek, Dilara Gül ve Ekrem Can Arslandağ paylaşıyor. Prömiyerini 31 Ekim'de House of Performance Bakırköy'de yapmaya hazırlanan Kutular; 14 Kasım'da bir kez daha House of Performance'de ve 24 Kasım'da Fişekhane İkinci Sahne'de izleyici karşısına çıkacak. Uyandığımda Sesim Yoktu oyununda başrolü paylaşan Burcu Görek ve Dilara Gül, 5. Priştine Uluslararası Tiyatro Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'ne layık görülmüştü."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ilk-singlei-kuzgunu-cikaran-gulce-duru-artik-hazirim/", "text": "Solo kariyerinin ilk single'ı Kuzgun ile geçtiğimiz haftalarda yeniden müzikseverlerle buluşan Gülce Duru'nun sesine aslında yıllardır aşinayız. Size Kaybedenler Kulübü desem, filmin soundtrack'inde yer alan o güzelim cover'lardaki kadın sesi mutlaka hafızanızda canlanacaktır. Şimdilerde kariyerinde yeni sayfalar açan Duru ile geçmişe selam göndererek bugünü konuştuk. Sesi ve yorumu ile ciddi bir hayran kitlesi edinen, düet çalışmalar dışında solo konserlerine de devam eden GülceDuru, Ajandakolik'te sorularımı cevaplıyor. Seninle ilgili aklıma gelen ilk şarkılar Reviens ve My Woman. Hatta Türk mü bunu söyleyen? deyip seni araştırdığımı hatırlıyorum o yıllarda. Aynı şeyi birlikte düet yaptığın Can Gox için de düşünmüştüm. İkinizin de ismini ilk duyduğum yıllar... Kaybedenler Kulübü. Film müzikleriyle adımızı ilk kez duyuyor olmanız da olağan. Çünkü o döneme dek ben 10 yıldır müzik yapmıyordum. Can başka bir mesaili işin yanında müzik yapıyordu. Film müzikleri ile birlikte tam olarak profesyonel müzik yaşantımız başladı denilebilir. Her ikimiz de diğer mesleklerimizi bırakıp sadece müziğe yöneldik. Filmin, film müziklerinin hayatımda yeri çok önemli. Tanıdığım arkadaşlarım vasıtasıyla projeye dahil oldum. Bir müzik kariyeri düşünmediğim, şarkı söylemeye uzun bir ara verdiğim, bir sanat galerisinde çalışıp bir yandan Müzecilik alanında yüksek lisans yaptığım bir dönemdi. İlk gençliğimde Kaybedenler Kulübü radyo programı takipçisi ve hayranıydım. Yıllar sonra Can Gox vesilesiyle Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk ile tanışmıştım. Can, Film Müzikleri ekibinde yer alıyordu, şarkı üretimi ve icrası kısmıyla ilgileniyordu. Yönetmen Tolga Örnek, Film müzikleri için bir de kadın vokal olsa... dediğinde ben de şarkı yazım ve vokal sürecine dahil oldum. Daha sonra o müziklerin bir albüm olarak yayınlanması ve çok ses getirmesiyle birlikte konserlerimiz başladı. Benim için bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Hiç hesapta yokken müziğe geri döndüm ve profesyonel müzik hayatı maceram başladı. Doğrudur. Beş yıl boyunca birlikte özgün bestelerden oluşan üç tane albüm yaptık, canlı performans videoları çektik ve sayısız konser verdik. Bir yandan kendi kişisel müzik yolculuğumuz devam ediyordu. İlk başladığımızda bu kadar uzun bir süreç olacağını öngörmemiştik. Neticede bir aşamada birlikte çalışmayı bırakacaktık. Ozbi, zaten aktif olarak solo kariyerine devam ediyordu. Ben başlamak için doğru zamanı bekliyordum. Tek bir tarz ve projeye bağlı kalmak, kendini tekrar etmek yerine birbirinden farklı üretimlerde bulunmayı doğru buluyorum. Film müzikleri, Rakılı Live haricinde kendi yazdığım şarkılar, Fransızca caz ve film müzikleri yorumladığım başka bir projem oldu. Bundan böyle de birbirinden farklı pek çok türde müzik yapmaya devam etmek istiyorum. Hikaye çok küçük yaşlarda, çok müzik dinleyerek, kendi kendine şarkı söyleyerek, teybe kayıtlar yaparak, okul temsilleriyle başladı. Az biraz piyano öğrendiğim, müzik okullarını kazanıp da gitmediğim oldu. Lise yıllarında sokakta, okul şenliklerinde, mekanlarda şarkı söylemeye, şarkı yazmaya başladım. Üniversite için yurtdışına gitmemle birlikte müziği bıraktım. Sanatın farklı bir dalında, Plastik Sanatlar alanında eğitim gördüm. Sahne arkasında olmayı, farklı bir üretim biçimini tercih ettim. 10 yıl sonra, hiç beklemediğim bir anda müzik gelip beni buldu. Sonrasında albüm teklifleri de gelince işi ciddiye aldım. Kendimi geliştirip gerçek anlamda müzisyen olmaya karar verdim. İlerleyen dönemde caz vokal alanında yüksek lisans yaptım, şarkı yazımı, doğaçlama, armoni ve vokal eğitimi aldım. Bir yandan da Rakılı Live devam ediyordu. Ben de şarkılar yazıp solo projeme hazırlanıyordum. Ve nihayet ilk single'ımı yayınladığım zamanlardayız. Bundan sonrasında ise, birer aylık kısa aralarla yeni şarkılar dinleyicilerle buluşacak. Sırada gözümün bebeği, yuvam, memleketim Emirgan için yazdığım Mirgün adlı şarkı var. Ağustos başında geliyor. Ben kolektif üretimi çok seviyorum. Müzik benim için bireysel olarak yaptığım değil, farklı deneyimi ve yeteneklerini, kişiliklerini, dünyalarını katan birden çok insanın yaptığı bir sanatsal ve yaşamsal pratik. İş birliği yapmak bana çok şey kazandırdı, ben de bu projelere elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalıştım. Bu kolektif ruh bence bu projelerin bu kadar çok sevilmesinde önemli rol oynuyor. Sadece vokal olarak değil, şarkı yazımında da birlikte çalıştığımız projeler. Bir yandan da, kendimi gerek mesleki bilgi gerekse tecrübe ve özgüven anlamında solo projem için hazırlarken, sahnede ve üretimde tek başıma olmamak bana büyük konfor sağladı. Bu kadar uzun zaman beklemiş olmamın sebebi eksiklerimi tamamlamak ve işimi hakkıyla yapmak konusundaki titizliğimden kaynaklanıyor. Artık hazırım. Küçük bir ekibiz. Büyük şirketlerin desteğiyle bir şeyler yapmaya ikna olamadığım için kendi prodüksiyonumu kendim finanse ediyorum. Kısıtlı imkanlarla minimal bir çalışma düzeni yürütüyoruz. Çağdaş besteci ve aranjör Uğurcan Öztekin şarkılarımın düzenlemelerini yapıyor ve prodüksiyon sürecini yönetiyor. Değerli ses mühendisi arkadaşlarım Esra Arslan vokal kayıtlarımı alıyor, Onur Güngör mix ve masteringleri yapıyor. Kuzgun için ilk single olduğu söyleniyor ama 2018 yılındaki Buradayım Hala değil miydi ilki, aklım karıştı. Buradayım Hala yı dijital müzik platformlarında yayınlamadım. Sadece YouTube kanalımda Yolda adlı bir şarkımla beraber canlı icra ve video kaydı var. Bu kayıt ve çekim arkadaşlar arasında deneme amaçlı yaptığımız bir projeydi. Düzenleme ve teknik anlamda çok içime sinen bir proje olmadı. Farklı düzenlenmiş ve teknik aksaklıkları giderilmiş bir versiyonunu daha sonra yayınlamak üzere o mecraya kondu. Bir başkaldırı manifestosu, duruş bildirisi niteliğinde bir şarkı. O an diyeceğimi diyebilme ihtiyacı yüzünden orada. Dolayısıyla Kuzgun ilk resmi teklim oluyor. Albümden önce tekliler ve belki EP formatında yayınlar olacak. Daha önce de belirttiğim gibi kısa aralıklarla, Ağustos Eylül ve Ekim'de yeni şarkılar geliyor. Ben her ne kadar caz eğitimi almış olsam da, popüler müzik yapıyorum. Çok farklı esin kaynakları ve farklı türlerden beslenen, tınılar taşıyan bir müzik yapmaya çabalıyorum. Tek bir tür ve tarzla kısıtlanmaktan kaçınıyorum. Şarkılarım da değişkenlik gösteriyor. Ama tabii ki eğitimim ve eğilimim gereği caz armonisini, vokal melodilerini andıran bir hava sezilecektir. Tabii ki etkiledi. Performanslar bitti. Video çekimli seyircisiz bir konser yaptık Fransızca projemizle. Seyircinin yokluğu beni o kadar sarstı ki, eziyet gibi geldi. Umarım her şey düzelir ve performansın doğasının gerektirdiği gibi dinleyici, izleyici karşısında konserlere devam ederiz. Ayrıca müzikal üretimim durdu. Hayatın akışından, deneyimlerden, insanlardan, mekanlardan, durumlardan ilham alarak şarkı yazıyorum. Yaşadığımız şey benim anlayışımla pek hayata benzemiyordu. Beslenemediğim için de üretemedim. Bunu becerebilenleri çok takdir ediyor ve onlara imreniyorum. Ben bu süreçte halihazırdaki şarkılarımı yayına hazır hale getirmek ve yayınları planlamakla uğraştım. Bir de yaratıcılığımı başka bir alana yöneltip takı tasarımı ve uygulamasına başladım. Terapi niteliğinde, el emeğimle takılar yaptım ve işi ciddiyete vardırıp BizuBiju by Gülce Duru adıyla markamı kurup satışa başladım. Benim için pandeminin olumlu bir getirisi bu olmuştur. İkisine de çok hevesliyim, çok özledim. Ayrıca tiyatro ve sergileri de... En kısa zamanda niyetliyim. Henüz açılmaya tam adapte olamadım, hala işler için dışarı çıktığımda biraz anksiyete sorunu yaşıyorum. Bu süreçte çok sessiz bir mahallede çok kapalı devre yaşadığım için, trafik, kalabalık ve gürültü gibi pek çok uyaran bende paniğe sebep oluyor. Pandeminin hasarı bu... Yavaş yavaş alışmaya çabalıyorum. Bir süre düet yapacağımı sanmıyorum, bence yeterince yaptım. Tek başıma şarkı söyleyerek de yeterli olabileceğimi gösterebilmeyi umuyorum. Sıklıkla dijital platformlarda yer alan keşif listelerini dinliyorum. Yeni çıkanları takip ediyorum, algoritma önerilerinin peşinden keşiflere varıyorum. Yerli sahneden Melike Şahin'in albümü Merhemi çok beğendim ve sık sık dinliyorum. Kuzgunun dinleyeni bol olsun. Albümü ve o güzel sesini bol bol dinlemeyi heyecanla bekliyoruz! Çok teşekkür ederim... Ben de yeni şarkıları yayınlamayı ve konserleri sabırsızlıkla bekliyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ilkay-akkaya-ve-deniz-tekin-ayni-konserde-bir-arada/", "text": "Çağdaş Halk Müziği ve protest müziğin önemli seslerinden İlkay Akkaya, bugün Bostancı Gösteri Merkezi'nde sahnede olacak. Sanat hayatında 33 yılı geride bırakan, müzik kariyeri boyunca sesiyle birçok türküye can veren İlkay Akkaya, 23 Mart Çarşamba günü Bostancı Gösteri Merkezi'nde sevenleriyle bir araya geliyor. Moon Stage, Orfe Yapım ve Pangolin Art Event organizasyonuyla gerçekleşecek gecede Çağdaş Halk Müziği ve Protest Müziğin ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden İlkay Akkaya'ya yeni neslin yükselen yıldızı Deniz Tekin de sürpriz performansıyla konuk sanatçı olarak eşlik edecek. Geçmişten günümüze en güzel eserlerin İlkay Akkaya'nın büyüleyici sesiyle hayat bulacağı, sevginin ve umudun yayılacağı bu özel konserde yerini almayı unutmayın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/inci-sirin-yazdi-karantina-ile-gelen-donusum/", "text": "Tuhaf günlerden geçiyoruz. Genci, yaşlısı, tanıdığım hiç kimsenin daha önce deneyimlediği bir durum değil bu pandemi süreci. Hatta pandemi, karantina gibi kelimeleri cümle içinde kullanmışlığım bile yoktu şu zamana kadar. Tuhaf günlerden geçiyorum, hatta geçiyoruz. Genci, yaşlısı, tanıdığım hiç kimsenin daha önce deneyimlediği bir durum değil bu pandemi süreci. Hatta pandemi, karantina gibi kelimeleri cümle içinde kullanmışlığım bile yoktu şu zamana kadar. Bir iki hafta önceydi sanırım. Son günlerde zaman kavramını iyice yitirmeye başladım, herkes gibi. Sosyal izolasyon başlayalı birkaç gün oldu olmadı, aylardır görmemişçesine özlediğim babamla görüntülü konuşurken bir umutla sordum, Ne zaman bitecek bu işler be babacığım? Hiçbir fikrim yok dedi. Bu cevabı alınca istemsizce Her konuda bir fikrin olur bu konuda nasıl olmaz? deyiverdim. İçimde nedensiz ve bir anda ortaya çıkan çocuksu bir kızgınlık... Sanki bu süreçte içimdeki küçük yaramaz kıza dönüşmüştüm. Zaten çok sık konuşur olduk bu aralar onunla. Her gece koltukta yan yana oturup zaman yolculuğuna çıkıyoruz. Eski anılarımızı, çok sevdiğimiz bir filmi izler gibi seyrediyoruz birlikte. Kaçıncı kendi izlediğimiz hiç umursamadan. Bazen umutsuzluğa düşüp Ne umduk, ne bulduk? diyoruz, bazen de gelecek güzel günlerin hayalini kuruyoruz, içimiz kıpır kıpır. O listeyi döndürüp duruyorum sıklıkla bu ara, hem de alabildiğince yüksek sesle. Hem dinleyip zamanda yolculuk ediyorum hem de hissede hissede eşlik ediyorum her birine. Ee ben hiç de fena şarkı söylemiyormuşum yahu! Her şarkıda sarılıyorum sanki sevdiğim birine. Sevdiği bir müziği dinlerken aşık olmuş gibi kalbi çarpan biri olduğum için son günlerdeki sarılma yoksunluğumu böyle gideriyorum belki de. Maddiyatı önemseyen, kariyer hırsları olan bir insan hiç olmadım ama şimdi hepsi daha da bir önemini yitirdi sanki. İşte tam da bu yüzden sadece yaşanacak güzel duygular, ileride hep gülümseyerek hatırlanacak anılara dönüşecek olan o anlar üzerine kuruyorum hayallerimi. Bir de daha çok insan tanıma sevdası düştü içime. Ne kadar çok insan tanırsam o kadar çok hayatı içime çekebilirmişim gibi. Ne saçma sapan şeyleri kafama takıp dert ettiğimi de fark ettim. Şimdi birçoğu aklıma bile gelmiyor düşününce üstelik. Bugünlerde o eski kalp kırıklıkları iyi kilere dönüşüyor sanki birer birer. Bir taraftan da melankolik yanımla barıştım. Öyle bir barıştım ki dinlemekten bile kaçtığım o hüzünlü şarkılardan bile yeniden keyif almaya başladım. Eskiden o melankoliklikten kurtulmaya çabalar, hatta bazen abartılı neşeli hallerin arkasına saklanırdım. Yüzümde gülümsemeden oluşturulmuş mutluluk maskeleriyle. Şimdilerde kendisi ortaya çıkmaya karar verdiğinde Hoş geldin deyip sarılıyorum ona. Tabii o çok şaşkın bu yeni duruma, yeni halime bir türlü anlam vermiyordur eminim. Elimde değil ne yapayım. Hem onunla hem kendimle barıştım. Ne kadar çok şeyi ertelemiş, ötelemişim son zamanlarda. Kimi arkadaşlarım için aman nasıl olsa görüşürüz yaaa demiş üşenmiştim ya da hadi itiraf edeyim, üşenmek istemiştim. Kimi yapmak istediğim şeyleri Yaparım bir ara deyip kenara saklamıştım. Spora bile başlayamamıştım. Bazı insanlara duygularımı söylemeyi bile ertelemişim. Şimdiyse hayat sanki bana bir anda Canım o işler öyle olmaz. 5 dakikada değişir bütün işler dedi de Hollywood filmlerindeki gibi dünyanın sonu geliyormuş ve ben canhıraş ihmal ettiğim herkesle internet üzerinden bile olsa konuşmaya, sosyalleşmeye uğraşıyorum. Yıllardır hayat gailesiyle ayrı düştüğüm arkadaşlarım düşüyor bir bir aklıma. Hepimiz yaşam denen nehrin akıntısına kapılıp başka yönlere sürüklenmişiz, kaybolmuşuz. Elimi uzatıyorum onları bulmak için bu bulanık günlerde. Kendimi bile bile yormak için her gün spor yapıyorum, sanki olimpiyatlara katılacağım! Kendime özen gösteriyorum sonra. Fark ediyorum ki aslında istersem azimli, kararlı ve hedefine odaklı olabilirmişim. Tüm felsefe akımlarında olmanın ilk yolunun kendimin iyi olmasından geçtiğini, değişime ilk kendinden başlaman gerektiğini söylemeleri boşuna değilmiş. Bunu aslında hep biliyordum, biliyordum da, şimdi anlıyordum. Bu duraksama döneminde harala gürele yaşıyorum işte hayatı. Her anını dolu geçirmeye özen gösteriyorum. Bir yandan yaşama telaşıyla yanıp tutuşurken bir yandan da sakinliğin kıyısında hissediyorum. Gidenlerin arkasından paniğe kapılmıyor, bunu yapan sanki eski ben değilmişim gibi gitmesi gerekene teşekkür edip veda edebiliyorum. Yazdıkça yazıyorum bir de. Kimi zaman kimse okusun istemeden, kendimle konuşur gibi, suya anlatır gibi içimi döküyorum satırlara. Kimi zaman da bütün dünya okusun istercesine heyecanlanıyorum. Ama her ne hissedersem hissedeyim yazıyorum işte. İyi geliyor özellikle de bugünlerde. Neil Gaiman'ın insana ilham veren konuşmasında dediği gibi, iyi sanat yapmaya çalışıyorum. Herkesin kafasında tıpkı benimkinde olduğu gibi Ne zaman normale döneriz? sorusu var, biliyorum. Sahi, normalden kastımız ne? Bu süreç bittiğinde döneceğimiz normal şimdiye kadarki normalimizden farklı olacağa benziyor. Eskiden şikayet ettiğimiz her şey daha şimdiden bize ne kadar da farklı geliyor. Değişim öyle ya da böyle her zaman güzel. Hem biz değil miydik rutinden sıkılan, boğulan? Alın size değişim, dönüşüm! Yepyeni alışkanlıklar bizi bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/inciadan-bebek-ve-cocuklara-ozel-ilk-sampuan/", "text": "Sevgili anneler, müjdemizi isteriz! En doğal markaların başında gelen Incia'dan bebek ve çocuklara özel bir ilk şampuan artık satışta. Anneler ve babalar için bebek ve çocuk bakımı en önemli konular arasında yer alıyor. Ebeveynlerin bebekleri ve çocukları için tercih edecekleri şampuanların da hassas ciltlere özel olarak tasarlanması ve zararlı kimyasallardan arındırılmış olması gerekiyor. INCIA, ebeveynlerin bu arayışına %100 doğal içeriyle güvenle kullanabilecekleri şampuan seçenekleri ile son veriyor. Cilt florası ile uyumlu, %100 doğal INCIA ürünleri paraben, sentetik koku, petrokimyasal bileşikler, alkol ve boya içermiyor. Hipoalerjenik olarak üretilen doğal şampuanların pH değeri bebeğinizin ve çocuğunuzun hassas cildine uyum sağlıyor. INCIA Bebek Köpük Şampuan ve Çocuk Jel Şampuan, bebeğinizin ve çocuğunuzun hassas cildine zarar vermeden saçlarını ve saç derisini nazikçe temizliyor. INCIA Bebek Köpük Şampuan ve Çocuk Jel Şampuan çeşitleri %100 doğal içeriğiyle de güvenle kullanılabiliyor. Ürünlerin içeriğinde yer alan keklik üzümü ekstresi sebumu düzenleyerek ciltte pürüzsüz bir görünüm sağlıyor. Lipoaminoasit kompleksi sayesinde saç derisini temizleyerek kepekten arındırıyor, Karaçam ağaçlarından elde edilen doğal Galactoarabinan ciltte koruyucu bir tabaka oluşturarak cildin doğal neminin korunmasına destek oluyor. Lavanta yağı ile de bebeklerin ve çocukların rahatlamasına, sakinleşmesine yardımcı oluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/infinit-harbiye-acikhava-konserlerinden-nil-karaibrahimbil-ve-mfo-sahnede/", "text": "Nil Karaibrahimgil ve MFÖ'nün sahne alacağı konserlerin biletleri biletinial. com üzerinden alınabiliyor. İstanbul'un en eski sahnelerinden Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi, sezonu Infinit organizasyonu ile 22 Ekim'de Serdar Ortaç'ı, 23 Ekim'de Yüksek Sadakati ağırladı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür A. Ş. ve kültür sanat sektörü iş birliğiyle gerçekleşen Koltuk Senin! kampanyası büyük ilgi gördü. Konser öncesi 24 yaş ve altı İstanbullular uzun kuyruklar oluşturdu. Nil Karaibrahimgil'den bu sezon ilk ve son Harbiye Açıkhava konseri! Serdar Erener tarafından hazırlanan Bahçemde bir gece konseptinde evinin bahçesini 26 Ekim'de Harbiye Açıkhava sahnesine taşıyacak. Son iki yıldır, orman kenarında doğayla iç içe yaşayan Nil Karaibrahimgil, bu hayatı ve bu hayatın onda yarattığı ilhamı paylaşmak üzere, bahçesini İstanbul'un ortasına taşıyacak. Sanatçı, iklim kriziyle ilgili çalışan, kurucularından olduğu Yuvam Dünya Derneği için yazdığı, kendisinin 'çevre için insanları uyandırma şarkısı' diye adlandırdığı 'uyan anne' parçasını da seslendirecek. Sayısız beste ve sözleri sayesinde dinleyicisiyle 50 yıla dayanan eşsiz bir bağ kuran MFÖ, neredeyse her gün yeniden doğan şarkıları ve çok sesli müziğiyle, Infinit Harbiye Açıkhava Konserleri serisinin son günü olan 27 Ekim Çarşamba akşamı sevenleriyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/institut-francais-turkiye-fransizca-ceviri-odulu-ebru-erbasin-oldu/", "text": "Bu sene ilk kez verilecek olan, Insitut Français Türkiye Fransızca Çeviri Ödülü'nün sahibi Mahir Güven'in Grand Frere adlı romanını, Ağabey adıyla Türkçeye aktaran Ebru Erbaş oldu. Fransızca Çeviri Onur Ödülü ise Aysel Bora'ya verildi. Institut Français Türkiye, yayımlanmış eserlerin Fransızcadan Türkçeye çevirisini destekleyip teşvik etmek ve tercümanlık mesleğini öne çıkarmak, tercümanın Türkiye'de kitap ve yayıncılık sektöründeki yerini güçlendirmek amacıyla bir manifesto yayımlayarak Fransızca Çeviri Ödülleri'ni başlattı. Başkanlığını INALCO Türkçe Kürsüsü Yöneticisi ve Actes Sud Türkçe Koleksiyonu Müdürü Timour Muhidine'in yaptığı Institut Français Türkiye Çeviri Ödülleri Seçici Kurulu; Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Doç. Dr Lale Özcan, Hacettepe Üniversitesi Çeviri Bölümü Başkanı Doç. Dr Zeynep Oral, Galatasaray Üniversitesi Öğr. Gör. ve çevirmen Dr. Şilan Karadağ ve çevirmen editör Ayça Sezen'den oluşuyor. Ödül gerekçesine göre Ebru Erbaş, her bir roman karakterine göre değişen roman dilini, çok katmanlı olay örgüsünü, romanın temel ekseninde yer alan kültürel karşıtlığı Türkçeye aynı nüanslarla ve eşdeğer bir biçimde aktarmayı başarmıştır. Paris banliyölerine ait olan güncel argoyu ustalıkla ve eşsiz bir denge oluşturarak erek dilde de kurabilmiştir. Üslup ustalığına dayalı bu romanı dil düzeyiyle, eşdeğer anlatımıyla, bütünlük içinde Türkçede karşılamayı başarmıştır. Tüm bu evrensel meseleler karşısında karakterlerin ağzından dökülen öfkeyi, eleştirel yaklaşımı ve bunun hissettirdiği çaresizlik duygusunu çevirisinde okura yansıtabilmiştir. Klasik edebiyattan modern ve çağdaş edebiyata uzanan geniş bir yelpazede, yılların deneyimiyle Fransızcadan Türkçeye yaptığı çevirilerle Türkiye okurunu frankofon edebiyatla buluşturan ve kaynak metne hakim olmanın yanı sıra, erek dilde eşdeğer bir üslup yaratarak metni okura en doğru ve anlaşılır biçimiyle aktaran Aysel Bora Fransızca Çeviri Onur Ödülü'ne layık görülmüştür."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/internetin-perde-arkasinda-neler-oluyor/", "text": "İngiliz gazeteci-yazar James Ball, Pulitzer Ödüllü kitabı Sistem: Dünyayı Ele Geçiren İnternet Aslında Kimin Elinde ile gündelik hayatımızı saran ağın perde arkasını, herkes için anlaşılır bir dille anlatıyor. Şimdi birlikte düşünelim: Sabah uyandığımızda baktığımız ilk şey nedir? Çoğu insanın ilk baktığı şeyin, akıllı telefonları olduğunu düşünmek akıl dışı olmasa gerek. Uyanır uyanmaz internet sayesinde dünyanın diğer ucunda ne olduğundan haberdar oluyor, hangi işte çalışırsak çalışalım internete ihtiyaç duyuyoruz. Kısacası bu ağa ucundan köşesinden ya da bir süreliğine değil, sabahtan akşama kadar dahil oluyor, bu ağın içinde yaşıyoruz. Oxford Üniversitesi'nde Felsefe, Politika ve Ekonomi lisans eğitimi aldıktan sonra yönünü gazeteciliğe çeviren James Ball, araştırmacı karakterini, gündelik hayatın felsefesiyle birleştirdiği kitabı Sistem: Dünyayı Ele Geçiren İnternet Aslında Kimin Elinde? ile internetin nasıl çalıştığının ve kimin elinde olduğunun peşine düşüyor. Kitabın zihin açıcı ve alarm niteliği taşıyan uyandırıcı bir kitap olduğunu baştan söylemek lazım. İnternetin hayatın her alanına sirayet etmesi yakın bir geleceğe karşılık geliyor. Öyle ki Ball'un verdiği rakama göre, bugün 1,7 milyar insan, internetin icadından sonra dünyaya gelmiş durumda. Ve bu hikaye, Dayanıklı, sağlam ve özel bir bilgisayar ağı kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin, 1960'larda birkaç kıdemli akademisyen vasıtasıyla birtakım araştırmalar yapmasıyla başlıyor. Ball'un, kitabın Mimarlar bölümünde anlattığı üzere -ABD Savunma Bakanlığı'nın desteğiyle- Kaliforniya Üniversitesi'nde 1969 yılında neredeyse bir oda büyüklüğündeki bir bilgisayarda, internet üzerinden ilk mesajın gönderilmesiyle başlayan süreç, önü alınamaz bir hale dönüyor. Paradigma değişimi yaratıyor. Bu teknolojide ışık görülmesi üzerine internet için 1980'lerde yatırım ve büyüme süreci başlıyor. Alınan sonuçların ardından internet dünya çapında ilgi çekmeye başlıyor. Başta yerel ve özel bir ağ kurmak amacıyla geliştirilmeye başlanan teknoloji, sadece otuz yıl gibi kısa bir süre içinde uluslararası bir ağa dönüşüyor ve modern insan hayatının değişmez bir parçası haline geliyor. Bugün internet, soluduğumuz hava kadar zaruri bir nitelikte. İnternete bağlı herhangi bir teknolojik cihaz için verdiğimiz tüm izinler, bizi perde arkasındaki bazı odakların hedefi haline getiriyor. Sözgelimi internette sevdiğiniz bir kitabı araştırmaya başladığınızda bir gün sonra başka bir aplikasyonu kullanırken o kitap ya da bir gün önce aradığınız başka bir ürün size reklam amacıyla sunuluyor. Bu masumane gözüküyor gibi olabilir ama değil. Ball'un araştırmalarını okurken anonim olma hakkımızın nasıl elimizden alındığını ve metaya dönen bilgilerimiz için nasıl ve kimler arasında bir savaş yaşandığını anlıyoruz. Tabii anladıklarımızın birçoğu, buzdağının yalnızca görünen kısmı. Ball bu süreçleri bize gayet sade ve anlaşılır bir şekilde aktarıyor. Bir gazeteci olarak internetle ilgili araştırmalarını bize yansıtırken konusunda uzman ve hatta perde arkasında bir şekilde yer almış kişilerle de görüşerek onların bilgi birikimini de bizimle paylaşıyor. Mesela internetin aslında ne olduğunu açıklayan dijital kanaat önderi Steve Crocker gibi insanlarla konuşuyor. UCLA'daki ilk deneyler sırasında orada bulunan ve internetin sağlam bir temele oturmasını sağlayan protokolleri geliştiren isimlerden biri olan Crocker, internetin ilk yıllarında bile bilgi edinme hakkı gibi masum bir amaçla geliştirilen bir şey olmadığını, nükleer caydırıcılık ve olası düşmanlar hakkında bilgi edinmek ve korunmak gibi gayelerin söz konusu olduğu bir teknoloji olduğunu belirtiyor. Aman öğrenseler ne olacak demeden önce olaya şuradan bakalım: Kendinizi, ihtiyacınız olmayan bir elektronik cihazı alırken buluyorsanız ve bunu yaparken de borçlanıyorsanız bu sizin için büyük bir sorun değil mi? Satın alma tercihlerinizin yanlış yönde etkilenmesinden, ödemek için yıllarınızı verdiğiniz, sabah akşam çalıştığınız, sizi hayattan geri bırakan borçlarınızdan bahsediyoruz. Bu, üzerinde durulması gereken, bize dair önemli konular. Kitapta buna benzer olarak düşündüren ve hayatınızda bazı küçük ama etkili kararlar almanızı sağlayacak birçok bilgi var. Ball'un görüştüğü, internetin kuruluşunda veya bugününde yer alan diğer paydaşlardan da çok önemli bilgiler ediniyoruz. Mesela internette gezerken trafiğimizi kimler görebiliyor? Bu bilgiyle neler yapılabilir? Gördüğümüz şeyleri şekillendirenler kimler ve amaçları ne? Bizim internetteki gezintimizden kimler, nasıl paralar kazanıyor? Ülkeler, internet güvenliğine neden bu kadar fazla fon ayırıyor? Siber savaşlar neden oluyor? Bir internet içeriği toplumsal hayatta ve karar mekanizmalarında neleri değiştirebilir? Arka planında internet bulunan skandallar neden yaşanıyor? Şirket ile devletler arasında neler yaşanıyor? Bu ve buna benzer birçok sorunun cevabını buluyoruz kitapta ya da en azından bunlarla ilgili fikir sahibi oluyoruz. Aynı zamanda interneti araç olarak kullanan büyük teknoloji aktörlerinin, Amazon, Apple, Facebook ve Google'ı da bünyesinde barındıran Alphabet'ten ibaret olmadığına dair de önemli bilgiler öğreniyoruz. Ball, önce mekanizmayı, ardından işleyişi, sonra bu sürecin yönetimini ve taraflar arasında yaşanan savaşı gösteriyor ki bu, dünyayı şekillendirmeye ve kontrol etmeye çalışmaya karşılık geliyor. Biz de bu süreçte hangi noktada olduğumuzun farkında varıyoruz. Sıkça teknik terimlere rastlasak da Ball'un kitaptaki üslubu, bunca karmaşık ve iç içe geçmiş bilgilerden oluşan bir meseleyi herkes için anlaşılır kılıyor. Kısaca Sistem denen ağın işleyişine dair fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Ball, işin bir şekilde içinde bulunanların bile tam olarak kavrayamadığı zor konuları basit bir şekilde anlatma gayretiyle, bazı şeyleri anlamak için bilgisayar mühendisi olmaya gerek olmadığına ikna ediyor bizi. Komplo teorileri kurmak yerine sıfır noktasından ve sistemi bilen isimlerden aldığı görüşler ve gerçek bilgilerle sağlam bir kaynak niteliği taşıyan Sistem, Yasin Konyalı'nın çevirisi ve Timaş Yayınları etiketiyle raflarda okurunu bekliyor. Yazarın dijital sömürgecilik olarak nitelendirdiği bir düzene işaret eden bu kitabı okuduktan sonra sistemi daha iyi anlayacaksınız ve basit bir arama yaparken bile daha dikkatli olacaksınız. Her şeyden de öte, ele geçirilmek için robotlara gerek olmadığını, zaten ele geçirilmiş olduğumuzu düşüneceksiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/irkciliga-karsi-mucadele-eden-sambanin-kralicesi-elza-soares-hayatini-kaybetti/", "text": "Tüm zamanların en büyük Brezilyalı şarkıcılarından biri olan Elza Soares, Rio de Janeiro'daki evinde 91 yaşında hayatını kaybetti. Brezilya sambasının kraliçesi olarak anılan Elza Soares, 60 yıla yayılan kariyerinde 30'dan fazla albüm çıkardı. Soares müziğini ırkçılığa ve diğer ayrımcılık biçimlerine karşı kampanya olarak da kullandı. Ailesi onun doğal sebeplerden öldüğünü söylerken onu, sesiyle insanları etkileyen bir müzik ikonu olarak nitelendirdi. 1930'da Rio De Janeiro'nun gecekondu mahallelerinde yoksulluk içinde dünyaya gelen Soares'in yaşamının büyük bir kısmı trajedi ile doluydu. Babası onu 12 yaşında evlenmeye zorladı ve bir yıl içinde ilk çocuğunu doğurdu. Sıklıkla tacize uğradığı ilk kocasından yedi çocuğu oldu. Ancak ilk ikisi erken doğmuş ve genç yaşta ölmüştü. 21 yaşındayken de kocası öldü ve daha sonraki yıllarda ailesini geçindirebilmek için yiyecek çaldığını itiraf etti. Dokuz yaşında ölen oğlunun babası Brezilyalı futbolcu Garrincha ile evliliği 17 yıl sürdü. Eşinin kariyerinin sonuna kadar alkolizmle mücadelesinde ona destek oldu. Elza Soares'in kişisel zorluklarına rağmen, bir müzisyen olarak başarısı onlarca yıl sürdü ve yeteneği, Soares'in 1968'de Brezilya'ya yaptığı ziyarette tanıştığı Kraliçe de dahil olmak üzere birçok kişi tarafından takdir edildi. Kariyerinin henüz başlarında barlarda gördüğü ırkçılığı asla unutmadı ve bu onu Brezilya'da sosyal ve ırksal adaleti savunan çalışmalarda bulunmaya yöneltti. Geçen yıl 90. yaş gününü kutlamak için verdiği bir röportajda, Irkçılık hala devam ediyor, ama onunla savaşacağız ve ilerleme kaydedeceğiz. Irkçılık bir hastalıktır açıklamasında bulundu. Hayatı ve başarıları Brezilya'da her zaman övgü konusu oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/is-sanatin-unutulmaz-konseri-sarkilarin-cumhuriyeti-ile-29-ekim-coskusu/", "text": "İş Sanat'ın, Cumhuriyetimizin 100. Yıl kutlamaları kapsamında, Ocak ayında dinleyicilerine unutulmaz bir akşam yaşattığı, Dilek Türkan'ın solist olarak yer aldığı Şarkıların Cumhuriyeti konseri 29 Ekim Pazar günü Bloomberg HT'de izleyicileriyle bir araya geliyor. Konser saat 21.00'de Bloomberg HT'nin yanı sıra İş Sanat Youtube kanalında da yayında olacak. İş Sanat sahnesinin bir köşkün salonundan, ülkenin ilk radyo yayınlarına ve o dönem hayal edilen batı sazları ile Türk sazlarının bir arada olduğu büyük bir konser salonuna dönüştüğü konserde Dilek Türkan, bir döneme damga vuran, uzun yıllar kimsesiz, bir köşede unutulmaya bırakılmış ancak unutulmamış şarkıları seslendiriyor. İstanbul Radyosu'nun ilk yayınlarında yer alan besteler, tangolar ve Cumhuriyet dönemindeki Türk müziği eserlerinin seslendirildiği konser, izleyicileri Cumhuriyet döneminin aydınlığı ile buluşturuyor. Batı müziği temsilcisi enstrümanların, Türk musikisi sazları ile bir araya geldiği konserde Dilek Türkan ve müzisyenler, izleyenleri Cumhuriyet öncesinde evlerinin salonunda müziğe yalnızca ses verebilen kadınların hikayesinden, 1927 yılında Türkiye İş Bankası katkılarıyla yayına başlayan radyonun ilk Türk müziği kayıtlarına götürecek. Konser, yurt dışına eğitime gönderilen besteciler ve müzisyenlerin ülkeye hizmete dönmesiyle yıllar içinde gelişen, çok sesliliği yansıtan orkestrasyon ve radyo yayınlarıyla ulaşılan Türk müziğinin modern sesini temsil eden eserlerle devam ediyor. Radyo yayınlarıyla birlikte tek sesli müzikten çok sesliliğe geçişin yaşandığı yılların temsilcilerinden Udi Şekip Memduh Bey ile eşi İrfan Hanım ve Cemal Reşit Rey'in programlarından yola çıkarak hazırlanan konserin repertuvarında Ruhumda Ey Neşe, Kapıldım Gidiyorum gibi eserlere yer veriliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-dun-aksam-nick-masonla-pink-floyd-sarkilari-soyledi/", "text": "Dün gece İstanbul'dan bir efsane geçti. Tüm zamanların en sevilen rock gruplarından Pink Floyd'un davulcusu Nick Mason, 57 yıl sonra Türkiye'ye gelerek Saucerful Of Secrets grubuyla 6 Haziran Pazartesi akşamı BKM ve Pozitif Organizasyonu ile Volkswagen Arena'da müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşattı. Pink Floyd şarkılarının hep bir ağızdan söylendiği gecede Nick Mason's Saucerful of Secrets, Pink Floyd'un ilk albümünden, 1972 tarihli Obscured by Clouds albümüne kadar şarkılarla birlikte ilk kez Echoes parçasını Pink Floyd grubunun efsanevi davulcusu Nick Mason, Nick Mason's BKM ve Pozitif organizasyonu ile Türkiye'deki ilk konserini veren, Pink Floyd'undavullarına büyüsünü katan efsanevi bateristi Nick Mason'ın grubu Nick Mason's Saucerful of Secrets, 6 Haziran akşamı Volkswagen Arena'yı dolduran müzikseverlere unutamayacakları bir akşam yaşattı. Konserin açılışını ''Days parçasıyla yapan grup konser için hazırladığı repertuarda ''Arnold'', ''Emily'', ''Astronomy'', ''Bike'', ''Saucerful'', ''Burning Bridges'', ''Remember Days'', ''Fearless'', ''Childhoods End'', ''If / Atom / If'' gibi sevilen parçalarına yer verdi. Nick Mason's Saucerful of Secrets, toplamda 18 şarkı ile katılımcılara unutamayacakları bir gece yaşattı. Verdikleri her söyleşide İstanbul konseri için çok heyecanlandıklarını dile getiren Nick Mason's Saucerful Of Secrets grup üyeleri Nick Mason, Gary Kemp, Guy Pratt, Lee Harris ve Dom Beken ; konser öncesi Istanbul'da tarihi yerleri gezerek Ayasofya'dan da Instagram hesaplarından paylaşım yaparak, fotoğraflar paylaştı. İstanbul'da yeniden esen Pink Floyd rüzgarı ve rock efsanelerinin unutulmaz performansı ile müzikseverler tarihi bir ana şahit oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-film-festivalinin-bu-yil-restore-edecegi-film-beklenen-sarki/", "text": "İstanbul Film Festivali, Türk sinemasının önemli yapıtlarını restore ettirerek gün ışığına çıkarıyor ve bu klasiklerin yeni kopyalarını Türk sinemasına kazandırıyor. Bu yıl seyirciler, sinemamızın ilk kadın yönetmeni Cahide Sonku'nun yapımcılığını üstlendiği ve Zeki Müren ile birlikte rol aldığı Beklenen Şarkı restore edilmiş kopyasından izleyebilecek. Beklenen Şarkı, İKSV tarafından 8 19 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek 41. İstanbul Film Festivali'nin Dünden Bugüne Türk Klasikleri bölümü kapsamında, yenilenmiş kopyasıyla yeniden beyazperdede izleyiciyle buluşacak. Adı anıldığında akıllara aynı adlı şarkısını ve Cahide Sonku ile Zeki Müren'in piyano başındaki ikonik pozlarını getiren Beklenen Şarkı, birçok ilki bünyesinde barındırdığı için Türk sinemasında ayrı bir yere sahip. O dönemde Zeki Müren radyo sayesinde tüm Türkiye'de tanınırken Sonku ise büyük bir sinema yıldızıydı. Muhsin Ertuğrul döneminin tek gerçek yıldızı, Türkiye'de yıldız sistemini kuran Cahide Sonku, 1949'da ilk kez kamera arkasına geçti, 1950'de yapım şirketi Sonku Film'i kurdu. 1951'de Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni olarak Sami Ayanoğlu ve Orhon M. Arıburnu ile Vatan ve Namık Kemal filmini yönetti. 1953'te Beklenen Şarkı filmini de aynı ekiple çekti. Cahide Sonku'nun hem başrolü, hem yapımcısı hem de yönetmenlerinden olduğu Beklenen Şarkı, sonra birçok şarkılı filmde başrol oynayan fakat o sırada Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenimi süren Zeki Müren'in ise ilk filmi. Senaryosu, operetlerle şöhrete kavuşan Sadık Şendil tarafından yazılan filmde, Bedia Muvahhit Zeki Müren'in annesini, Jeyan Ayral Tözüm ise sevgilisini canlandırıyor. Filmin diğer oyuncuları Hadi Hün, Abdurrahman Palay, Talat Artemel, Sami Ayanoğlu, İbrahim Delideniz, Rıza Tüzün ve Muhip Arcıman. Beklenen Şarkı adını, Zeki Müren'in vals formundaki nihavend bestesinden alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-film-festivalinin-bu-yil-restore-edecegi-film-intikam-melegi-kadin-hamlet/", "text": "İstanbul Film Festivali, Zurich Sigorta işbirliğiyle Türk sinemasının önemli yapıtlarını restore ettirerek gün ışığına çıkarmaya ve bu klasiklerin yeni kopyalarını sinemamıza kazandırmaya devam ediyor. Sinemaseverler bu yıl Metin Erksan'ın senaryosunu yazıp yönettiği, Hamlet rolünü Fatma Girik'in üstlendiği, 1976 yapımı İntikam Meleği Kadın Hamlet'i Atlas Post Production tarafından restore edilmiş kopyasından izleyebilecek. Zaman içinde kült mertebesine ulaşan İntikam Meleği Kadın Hamlet, 42. İstanbul Film Festivali kapsamında geçen yıl hayatını kaybeden Fatma Girik anısına restore kopyasından gösterilerek yeniden beyazperdeyle kavuşacak. Gerçeküstü öğeleri filmlerinde sıkça kullanan Metin Erksan, İntikam Meleği Kadın Hamlet'te de fantastik bir dünya yarattı. Shakespeare'in bu belki de en ünlü oyununu kendine özgü benzersiz sinemasal görüşüyle yeniden şekillendiren Metin Erksan'ın versiyonunda olay örgüsü çağdaş bir dönemde, Türkiye'de geçer, Hamlet erkek değil kadındır ve ABD'de eğitim gören bir tiyatro öğrencisidir; filmde pop şarkıları ve hayali orkestralar gibi öğeler öne çıkar, Hamlet dışında kimsenin adı aynı kalmaz. Fantastik-dram-trajedi türleri arasında gezinen filmin konusuysa özgün oyundan pek uzaklaşmaz. Moskova ve San Francisco film festivallerinde gösterilen İntikam Meleği Kadın Hamlet'in yönetmeni ve senaristi Metin Erksan, görüntü yönetmeni Cahit Engin, kurgucusu Süleyman Karakaya. Filmde Timur Selçuk ile Dmitri Shostakovich'in besteleri kullanılıyor. Başroldeki Fatma Girik'in yanı sıra Sevda Ferdağ, Reha Yurdakul, Orçun Sonat, Nevra Serezli, Ahmet Sezerel, Yüksel Gözen, Ali Cağaloğlu, Ahmet Turgutlu da filmde rol alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-fringe-festival-basliyor/", "text": "Türkiye'den ve dünyadan tiyatro, dans ve performans disiplinlerinde üretilen alternatif işleri katılımcılarla buluşturan Istanbul Fringe Festival 4. edisyonu ile 17-24 Eylül tarihleri arasında bir kez daha kente yayılıyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür AŞ'nin şehir sponsorluğu ve Paribu'nun resmi sponsorluğunda gerçekleşecek olan festival, Türkiye'nin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, Brezilya, Fransa, Hollanda, Singapur, Slovakya ve Yunanistan'dan ekipleri ağırlayacak. Fiziksel olarak gerçekleşecek festivalin programında atölyeler, konuşmalar ve partiler yer alacak. Uluslararası Fringe Topluluğu'nun bir parçası olan festivalin bu yılki mekan sponsorları Arter, Akbank Sanat, Babylon Bomonti, Bakırköy Belediyesi Yunus Emre Kültür Merkezi, BeReZe Gösteri Evi, DasDas, ENKA Sanat, Fugamundi, HannSahne, Kadıköy Belediyesi Alan Kadıköy, Kadıköy Emek Sahnesi, Kültüral, Müze Gazhane, Sakıp Sabancı Müzesi, Tuha er, İBB Yüzer Platform ve Yerebatan Sarnıcı olacak. Bu yıl yine dolu dolu bir programla Türkiye'den ve dünyadan sanatçıları katılımcılarla buluşturacak Istanbul Fringe Festival 2022'nin biletlerine 4 Ağustos'tan itibaren tiyatrolar. com. tr'den ulaşılabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-fringe-festival-eylulde-basliyor/", "text": "Türkiye'den ve dünyadan tiyatro, dans ve performans disiplinlerinde üretilen alternatif işleri katılımcılarla buluşturan Istanbul Fringe Festival, 18-26 Eylül 2021 tarihleri arasında yer alacak fiziksel, dijital ve online etkinliklerin yanı sıra, tüm tiyatro sezonuna yayılacak. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığının katkılarıyla, İBB iştiraklerinden Kültür AŞ'nin Şehir Sponsorluğunda ve Hollanda Başkonsolosluğunun destekleriyle gerçekleşecek festivalde Türkiye'nin yanı sıra ABD, Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İspanya, İsrail, İtalya, Japonya, Macaristan, Polonya, Rusya, Ukrayna ve Yunanistan'dan ve 30 farklı ekibin işleri yer alacak. Festivalin hibrit formatı dolayısıyla gösteriler 3 farklı kategoride programa dahil oluyor. Şehrin farklı mekanlarında fiziksel olarak gerçekleşecek gösterilerin yanı sıra festival haftası boyunca gösterilerin online olarak izlenebilecek profesyonel kayıtları ile dijital mecralar için üretilen işler programda yer alıyor. Mekanlarda fiziksel olarak gerçekleşecek toplam 9 etkinliğin yanı sıra, online platformlarda da 21 gösteri katılımcılarla buluşacak. Festival deneyimini ve etkileşimi güçlendiren paneller ve atölyelerden oluşan yan etkinlik programı da ilerleyen tarihlerde duyurulacak. Devam eden pandemi şartlarında festival tarihleri içinde sınırlı sayıda fiziksel gösteri yer alıyor. Ancak geçen seneden bu yana festival topluluğuyla fiziksel olarak buluşturulamayan gösteriler, tiyatro sezonu boyunca, yani Mayıs 2022'ye kadar her ay şehrin çeşitli noktalarında İstanbullu sanatseverlerle bir araya gelecek. İBB iştiraklerinden Kültür AŞ'nin Şehir Sponsoru olduğu Istanbul Fringe Festival 2021 Hybrid, fiziksel gösteri mekanları ile kentin farklı noktalarına da yayılıyor. Kültür AŞ Genel Müdürü Murat Abbas konuyla ilişkili açıklamasında İBB ve Kültür AŞ olarak İstanbul için en büyük hedeflerimizden biri, şehrimizi yaratıcılığın, çok sesliliğin ve çok renkli bir kültür sanat yaşamının dünyadaki sayılı merkezlerinden biri haline getirmek. Bu nedenle de Şehir Sponsoru olarak, bünyesinde pek çok farklı sanat disiplinini, yerel ve global performansları barındıran Istanbul Fringe Festival'a şehrimizin kapılarını açmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Önümüzdeki dönemde İstanbul'un sağlayacağı etkiyle dünyadaki örnekleri arasında da farklı bir noktaya geleceğine inandığım festivalin, İstanbullu sanatseverlere uzun süredir özledikleri bir deneyim yaşatacağına, şehrimizin global anlamda imza işlerinden bir olacağına eminim şeklinde konuştu. Uluslararası Fringe Topluluğu'nun bir parçası olan festivalin fiziksel programı ayrıca Mekan Sponsorları olan BeReZe Gösteri Evi, Çevre Tiyatrosu, DasDas, DOTOrmanda, ENKA Açıkhava Tiyatrosu, Kadıköy Boa Sahne ve Sakıp Sabancı Müzesi'nde sahnelenecek. Bu yıl festival programında farklı disiplinlerden sanat kurumlarıyla birlikte gerçekleştirilecek programlar da yer alacak. XJAZZ İstanbul, Performistanbul ve İstanbul Bilgi Üniversitesi iş birliğiyle hayata geçirilecek projeler, ilerleyen günlerde açıklanacak. Istanbul Fringe Festival 2021 Hybrid Biletleri için Mobilet! Istanbul Fringe Festival 2021 Hybrid biletleri 1 Temmuz'dan itibaren biletleme partneri Mobilet'te satışa çıkacak. Fiziksel etkinlik biletlerinin alınabileceği platformda ayrıca, festivalin online etkinlikleri de Mobilet üzerinden izlenebilecek. Festivalin Medya Sponsoru ise Aposto! olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-fringe-festival-kapsaminda-bugun-ve-yarin/", "text": "Türkiye'nin tamamen dijital ilk performans sanatları festivali Istanbul Fringe Festivali kapsamında I Come to You River: Ophelia Fractured, 29 ve 30 Ocak saat 20.30'da Kadıköy Belediyesi Alan Kadıköy'ün katkılarıyla sahneleniyor. Biletleri hızla tükenen I Come to You River: Ophelia Fractured, Heiner Müller'in Hamlet Makinesi'ndeki ve William Shakespeare'in Hamlet'indeki Ophelia figüründen esinlenerek üç aktris tarafından sahnelenen bir gösteri. İş, Ophelia'yı kendi kişisel deneyimlerle yapıbozuma uğratarak dikkatle inceliyor. Sadece bu karakterin klasik tasvirinde değil, her kadının hayatında mevcut olan ilişkiler, kadınlık, intihar, baskı gibi temalara ışık tutmaya çalışıyor. Istanbul Fringe Festival için biletlere tiyatrolar. com. tr üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-modern-sinemada-yonetmenin-secimi-nisan-dag/", "text": "İstanbul Modern Sinema yeni bir program serisine başlıyor. Bir yönetmenin kariyeri boyunca etkilendiği, ilham aldığı ya da sevdiği filmlerden oluşan Yönetmenin Seçimi adlı programın ilk konuğu Nisan Dağ olacak. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş.'nin katkılarıyla hazırladığı Mart programında, son günlerde Bir Nefes Daha ve Pera Palas'ta Gece Yarısı gibi işleriyle adından söz ettiren yönetmen Nisan Dağ'ın seçtiği 5 filmi izleyiciyle buluşturuyor. 21-31 Mart tarihleri arasında müzenin web sitesi üzerinden bu filmleri çevrimiçi ve ücretsiz olarak izleyebilirsiniz. Geçen ay Berlin Film Festivali'nde Alcarras ile Altın Ayı kazanan Carla Simon'un ilk filmi '93 Yazı, annesinin ölümünden sonra taşradaki dayısının çiftlik hayatına alışmaya çalışan altı yaşındaki Frida'nın öyküsünü anlatıyor. Otobiyografik öğeler taşıyan filmin 90'larda çekilmiş bir tür aile videosu gibi gözükmesini isteyen İspanyol yönetmenin kamerası da gerçekten yaşayan, nefes alan bir gözlemci gibi. Hikayeyle atmosferi arasında özenli bir denge tutturan, bir çocuğun yalnızlığı ve duygusal karışıklığını şefkatli ve incelikli bir yolla aktaran filmde, özellikle çocuk oyuncuların performansları dikkat çekici. Dünya prömiyerini Sundance'te gerçekleştiren filmin merkezinde psikolojik rahatsızlığıyla uğraşan Madeline karakteri var. Oyunculuğa başladığı doğaçlama tiyatro grubunun yönetmeni, Madeline'i annesiyle olan zorlu ilişkisini sahnede oynaması konusunda cesaretlendirir. Böylece akıl hastalığıyla ergenlik buhranı, rol ile gerçek hayat dramatik bir şekilde iç içe girer. İçeriği kadar biçimiyle de dikkat çeken, çiğ duyguların sinemanın plastik dünyasında patladığı bu filmin en büyük değeri her şeyden önce başrolündeki Helena Howard. Sundance Film Festivali'nde prömiyerini yapan Elizabeth Wood'un bu ilk uzun metrajı, Leah adlı üniversite öğrencisini takip ediyor. Kız arkadaşıyla yeni bir mahalleye taşınan Leah, partilemeyi sever. Evin köşesinde takılan torbacı Blue ile tanışmasıyla uyuşturucu piyasasının içine girer, ancak Blue'nun hapse girmesiyle hayatı daha karmaşık bir yola sapacaktır. New York'un vahşi sokakları, neon ışıklı iç mekanlar, yakın plan çekimleriyle izleyiciye hem özel bir görsel dünya hem de suçun nerede ve kime ait olduğunu sorgulayan eleştirel bir dram sunuyor. Utah'ın ücra bir bölgesinde yaşayan Mormon cemaatine mensup 15 yaşındaki Rachel, gizlice bulup dinlediği kasetteki bir rock şarkısına aşık olur ve onu söyleyen adamdan hamile kaldığına inanır. Bu mucize bebeğin babasını bulmak üzere ailesinin kamyonunu çalarak Las Vegas'a gider. Kamyonun arkasında küçük kardeşi de vardır. Yönetmenin kendi Mormon geçmişinden izler taşıyan ve hicivle dram arasında, büyüsel gerçeklik de diyebileceğimiz anları olan filmin en güçlü yanı başroldeki Julia Garner. Babası annesini öldürdüğünde çok küçük olan Angel, hayatını babasından öç alma planlarıyla geçirir. Angel'ın 10 yaşındaki kardeşi Abby ile birlikte ıslahevinde başlayan çetin hayat mücadelesini anlatan Gece Yaklaşıyor, güçlü oyunculukları, cesur ve içten senaryosu ve yönetmenin şefkatli anlatımıyla acı tatlı bir büyüme hikayesi. Dış dünyanın acımasızlığına karşın birbirine sığınan bu iki kız kardeşin dramı ABD toplumunun karanlık tarafına da ayna tutuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-modernde-eserlerle-bayramlasin/", "text": "Bayramda şehirde kalanlar ve İstanbul'u ziyaret edenler Türkiye'nin ilk modern ve çağdaş sanat müzesi İstanbul Modern'i ziyaret rotasına alabilir. Müzenin 2. katında çağdaş sanat dünyasının doğa ve çevre üzerinden şekillenen farklı yapıtları yer alıyor. Sergide resim, heykel, video, yerleştirme, fotoğraf gibi farklı disiplinlerde doğa kültürünün izini süren, çevre sorunlarına duyarlı sanatçıların yakın dönemde ürettiği çalışmalara odaklanıyor. 3. katta ise 1950 sonrası Türkiye sanat ortamındaki soyut ve figüratif resmin gelişimi, kronolojik bir akış içerisinde, ikonik örnekler üzerinden sergileniyor. İlk kez izleyiciyle buluşacak yapıtların da yer aldığı sergide farklı kuşaklardan 30 sanatçı ve 2 sanatçı ikilisinin 40 yapıtı sergileniyor. Kuzgun Acar, Haluk Akakçe, Erol Akyavaş, Tomur Atagök, Alper Aydın, Barbara Zafer Baran, Bedir Baykam, Cihat Burak, Ergin Çavuşoğlu, Nejad Melih Devrim, Latifa Echakhch, Neş'e Erdok, Abidin Elderoğlu, Ahmet Elhan, Tayfun Erdoğmuş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Kamil Fırat, Mehmet Güleryüz, Neşet Günal, Balkan Naci İslimyeli, İhsan Cemal Karaburçak, Komet, :MentalKLINIK, Nusret Nurdan, Orhan Peker, Jennifer Steinkamp, Ziya Tacir, Canan Tolon, F. Tülin, Ömer Uluç, Fahrelnissa Zeid. İstanbul Kalkınma Ajansı'nın Yenilikçi ve Yaratıcı İstanbul Destek Programı çerçevesinde desteklediği Uluslararası Misafir Sanatçı Programı kapsamında, dünyanın dört bir köşesinden sanatçılar, İstanbul'daki zanaatkarlarla Türkiye'de bir müze çatısı altında ilk kez buluştu. İstanbul'un küresel ölçekte tanıtımını ve görünürlüğünü arttırmayı da amaçlayan programa katılan misafir sanatçılar, İstanbul'da ahşap oymadan halı dokumaya, metal sıvamadan yorgancılığa kadar pek çok zanaatın ustasıyla bir araya gelerek üretimlerini gerçekleştirdi. İstanbul'daki zanaatlardan ilham alarak ortaya çıkan üretimlerin sergilendiği Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar sergisi 10 uluslararası sanatçının çalışmalarına yer veriyor. İstanbul Modern'in küratöryel ekibinden Öykü Özsoy ve Ümit Mesci'nin küratörlüğünü üstlendiği sergide yapıtları yer alan sanatçılar, kendi üretim süreçlerinde zanaat ve gelenek konularına odaklanıyor ya da farklı malzeme ve tekniklerle çalışmalarını yürütüyor. Uluslararası bienallere, sergilere katılmış, dünyanın önde gelen müze ve sanat kurumlarının koleksiyonlarında yapıtları yer alan sanatçılar şöyle sıralanıyor: Faig Ahmed, Rana Begum, Benji Boyadgian, Rodrigo Hernandez, Servet Koçyiğit, Outi Pieski, Randi & Katrine, Wael Shawky ve Jorinde Voigt. İstanbul Modern, 1950'li yıllardan itibaren dünyada ve Türkiye'de edebiyat ve sanat alanına yön veren kişilerin portre fotoğraflarını çeken Lütfi Özkök'ün sergisini ağırlıyor. İzleyiciyi portre fotoğrafının sunduğu farklı anlamlar üzerine düşünmeye davet eden Lütfi Özkök: Portreler adlı sergi, aynı zamanda bir döneme tanıklık etmeyi de amaçlıyor. Yazar ve sanatçı portreleri ile uluslararası alanda tanınan fotoğraf sanatçısı Lütfi Özkök'ün hayatını geçirdiği Stockholm'deki arşivinden derlenen seçkide 80 ismin portresine yer veriliyor. Özkök'ün edebiyat dergilerinde yayımlanan yazılarına eşlik etmesi için fotoğraf çekmeye başladığı 1950'lerden 1990'ların sonuna uzanan döneme ait fotoğraflardan oluşan sergide, 24 Nobel ödüllü yazarın aralarında bulunduğu 89 portre bulunuyor. Küratörlüğünü İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi Yöneticisi Demet Yıldız'ın yaptığı sergide fotoğraflara eşlik eden metin, obje ve belgeler aracılığıyla; Lütfi Özkök'ün portrelerini çektiği kişilerle ilişkisi izleyiciye sunuluyor ve sanatçının kişisel hikayesi üzerinden bir dönemin okuması da yapılıyor. İstanbul Modern Kurban Bayramı süresince 1-2 Ağustos günleri ziyarete açıktır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-modernde-genclerle-bulusma-sirasi-yonetmen-pelin-esmerde/", "text": "Genç Salı Eğitim Programı, resim, heykel, yerleştirme, sinema ve fotoğraf gibi farklı alanlarda sanatçıların, eğitim yaşantılarından kişisel ve profesyonel gelişim hikayelerine uzanan deneyimlerini gençlerle paylaşmalarını amaçlıyor. Program katılımcılara, yaratıcı üretimlerde bulunmanın engelleri ve sorunlarını tanımak, bunları aşmanın olasılıklarını tartışmak için sanatçılarla tanışmak, tecrübelerini dinlemek ve yeni bakış açılarını keşfetmek için fırsatlar sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-modernden-kadinlar-gunu-programi/", "text": "İstanbul Modern, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde tüm kadınlara sanat dolu bir gün hediye ediyor. Tüm kadın ziyaretçilere müze girişi, atölye çalışması, rehberli tur ve film gösterimi ücretsiz olurken İstanbul Modern Mağaza'da alışveriş yapan tüm kadınlara poster hediye ediliyor. Kadınlara özel düzenlenen rehberli tur, modern ve çağdaş sanatın temsilcileri olan kadın sanatçıların çalışmalarını kapsıyor. Yönetmenliğini Julie Bertucelli'nin yaptığı Otar Gittiğinden Beri adlı filmin gösterimi de kadın izleyicilere ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Katıldığı festivallerden ödüllerle dönen, sıcak ve dokunaklı bir kadın hikayesi olan filmde Esther Gorintin, Nino Khomasuridze, Dinara Drukarova rol alıyor. Gösterime katılan yönetmen Julie Bertucelli izleyenlerin sorularını yanıtlamak üzere İstanbul Modern Sinema'da olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-modernin-koleksiyon-sergisi-yenilendi/", "text": "İstanbul Modern, Beyoğlu'ndaki geçici mekanındaki yeni koleksiyon sergisini izleyiciyle buluşturdu. Sergide, 1950 sonrası Türkiye sanat ortamındaki soyut ve figüratif resmin gelişimi ile doğa ve çevre üzerinden şekillenen çağdaş sanat yapıtları bir araya geliyor. İstanbul Modern, 2004 yılından bu yana Türkiye modern ve çağdaş sanat tarihinin değişim ve dönüşümüne yer verdiği, uluslararası bir yönelimle gelişen koleksiyonunu paylaştığı sergilerine devam ediyor. Müzenin 2. katında çağdaş sanat dünyasının doğa ve çevre üzerinden şekillenen farklı yapıtları sergileniyor. Sergi bu katta resim, heykel, video, yerleştirme, fotoğraf gibi farklı disiplinlerde doğa kültürünün izini süren, çevre sorunlarına duyarlı sanatçıların yakın dönemde ürettiği çalışmalara odaklanıyor. Bu seçim ve sergileme doğanın yitimine, kaynakların tükenmesine ve çevre sorunlarının önlenemez artışına dikkat çekmek isteyen bir yaklaşımla, farklı kuşaklardan sanatçıları bir araya getiriyor. 3. katta ise 1950 sonrası Türkiye sanat ortamındaki soyut ve figüratif resmin gelişimi, kronolojik bir akış içerisinde, ikonik örnekler üzerinden sergileniyor. İlk bölüm, geometrik ve lirik bir yaklaşım ekseninde temellenen soyut resmin Anadolu ve İslam kültüründen beslenen görsel ve düşünsel etkilerini görünür kılıyor. İkinci bölümde ise figüratif resmin toplumsal gerçekçi örneklerinden 1970'li yılların yeni figüratif yaklaşımları ile 1980'li yılların dışavurumcu ve kavramsal örneklerine uzanıyor. İlk kez izleyiciyle buluşacak yapıtların da yer aldığı sergide farklı kuşaklardan 30 sanatçı ve 2 sanatçı ikilisinin 40 yapıtı sergileniyor. Kuzgun Acar, Haluk Akakçe, Erol Akyavaş, Tomur Atagök, Alper Aydın, Barbara Zafer Baran, Bedir Baykam, Cihat Burak, Ergin Çavuşoğlu, Nejad Melih Devrim, Latifa Echakhch, Neş'e Erdok, Abidin Elderoğlu, Ahmet Elhan, Tayfun Erdoğmuş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Kamil Fırat, Mehmet Güleryüz, Neşet Günal, Balkan Naci İslimyeli, İhsan Cemal Karaburçak, Komet, :MentalKLINIK, Nusret Nurdan, Orhan Peker, Jennifer Steinkamp, Ziya Tacir, Canan Tolon, F. Tülin, Ömer Uluç, Fahrelnissa Zeid."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-muzik-festivali-2020-yili-yasam-boyu-basari-odulu-alexander-rudinin/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla düzenlenen İstanbul Müzik Festivali'nin 2020 yılında pandemi sebebiyle verilemeyen Yaşam Boyu Başarı Ödülü, 20 Ağustos Cuma akşamı Rahmi M. Koç Müzesi'nde gerçekleştirilen bir törenle viyolonselci, şef, piyanist ve klavsenci Alexander Rudin'e takdim edildi. Dünyaca ünlü viyolonselci, şef, piyanist ve klavsenci Alexander Rudin'e ödülünü İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı verdi. Ödülün takdiminin ardından, Rus ekolünün önde gelen temsilcilerinden Alexander Rudin, piyanist İris Şentürker ve viyolacı Efdal Altun ile birlikte Yıldızlarla Oda Müziği: Altun & Rudin & Şentürker başlıklı bir konserle müzikseverlerle buluştu. Nobel İlaç'ın gösteri sponsorluğunda gerçekleştirilen konserde Schumann, Schubert ve Brahms'tan eserler seslendirildi. Konser öncesinde ise Konsere Doğru Konuşmaları kapsamında, Aydın Büke ile Brahms ve Schumann başlıklı bir sohbet gerçekleştirildi. Düzenli olarak uluslararası senfoni ve oda orkestralarını yöneten Alexander Rudin Moskova Devlet Konservatuvarı'nda profesörlüğünün yanı sıra eski notalar üzerine araştırmalar yapıyor, oda müziği notaları edisyonları hazırlıyor. Popüler eserleri olduğu kadar daha önce hiç icra edilmemiş eserleri de kapsayan geniş repertuvarı sayesinde dünyanın dört bir yanında müzikseverler pek çok eseri ilk kez onun sayesinde dinleme imkanına kavuşmuştu. Halen hem Rusya'da hem yurtdışında en aranan müzisyenlerden biri olan Alexander Rudin, Rusya Federasyonu Devlet Sanatçısı, Devlet Ödülü ile Moskova Hükümet Ödülleri'nin sahibi. Rudin, 1988'den bu yana Musica Viva Oda Orkestrası'nın sanat yönetmeni ve daimi şefliğini yürütüyor. Festival Başka Bir Dünya Mümkün temasıyla, 16 Eylül'e kadar 14 farklı mekanda 20 konsere ev sahipliği yapacak. Festival kapsamında ayrıca ücretsiz hafta sonu konserleri, konsere doğru etkinlikleri ve çocuk atölyeleri de düzenlenecek. Festivalin 2021 yılı Yaşam Boyu Başarı Ödülü ise 6 Eylül Pazartesi akşamı Four Seasons Hotel İstanbul at the Bosphorus'ta gerçekleştirilecek Modigliani Quartet Bir Prömiyer: Vasks başlıklı konser öncesinde besteci Peteris Vasks'a sunulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-sokaklarinda-dev-kuklalar-karsiniza-cikabilir/", "text": "Dünyaca ünlü Bread and Puppet Theater'ın dev kuklaları, 17. İstanbul Bienali kapsamındaki yürüyüş ve açık hava gösterileriyle 4 gün boyunca İstanbulluları selamlayacak. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 2007 2026 Bienal Sponsoru Koç Holding'in desteğiyle düzenlenen 17. İstanbul Bienali, 17 Eylül'de kapılarını açmaya hazırlanıyor. Bienal katılımcılarından, dünyaca ünlü protest kukla tiyatrosu Bread and Puppet Theater, açılış günlerinde İstanbul'un farklı semtlerinde bir dizi performans ve açık hava gösterisi sergileyecek. Bread and Puppet Theater, bienal kapsamında Toplumumuzun Kötülükleri temalı geçit töreni ve açık hava performansı hazırlıkları için İstanbul'a gelerek atölye çalışmalarına başladı. Proje aynı zamanda Türkiye'nin önde gelen Karagöz ustalarından Cengiz Özek'in günümüzdeki çevre sorununa işaret eden oyunu Çöp Canavarı'ndan bir bölümü de izleyiciyle bir araya getirecek. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programı işbirliğiyle gerçekleştirilen atölye çalışmalarına, yapılan açık çağrı sonucu belirlenen 50'nin üzerinde gönüllü katılıyor. Katılımcılar, santralistanbul Kampüsü'nde 3 hafta süren atölyelerde hem kampüsten temin edilen atık malzemeleri ileri dönüştürerek kuklaları hazırlıyor hem de koreografi ve sahnelerin tasarımı üzerinde çalışıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-sozlesmesi-1-agustosta-doodle-olsun/", "text": "İstanbul Sözleşmesi 1 Ağustos'ta doodle olsun! Duy sesimizi Google! İstanbul Sözleşmesi, 1 Ağustos'ta doodle olsun! Hadi, hadi Google! Uçan Süpürge Vakfı'ndan kadınlar sosyal medya hesaplarından yayınladıkları çağrı ile Google'a seslendi. Uçan Süpürge, 1 Ağustos 2014'te yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi'nin altıncı yıldönümü için Google'a 1 Ağustos İstanbul Sözleşmesi Doodle'ı olsun çağrısında bulundu. Altı yıl önce 1 Ağustos 2014'te İstanbul Sözleşmesi bundan altı yıl önce, 1 Ağustos 2014'te yürürlüğe girmişti. Ancak şu günlerde Türkiye'nin, imzacısı olduğu ve kadına yönelik şiddetle ilgili devlete önemli yükümlülükler getiren İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesi gündemde. Türkiye'den ve dünyadan pek çok kadın, Türkiye'de kadınlara yapılan şiddete karşı olduklarını ve seslerini duyurmak için sosyal medya hesaplarındasiyah beyaz fotoğraflarını paylaşarak tepkilerini ortaya koyuyor. Jennifer Aniston'dan Salma Hayek'e, Anna Paquin'den Juliette Binoche'ye dünyaca ünlü pek çok sanatçının da desteklediği kampanya, ses getirmeye devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-sozlesmesinden-cekilmeyi-reddediyoruz/", "text": "Kadın hak ve özgürlükleri, kadın cinayetleri gibi konularda yıllardır mücadele veren ve toplumu bilinçlendirmek için çalışan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'ndan, İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesi üzerine bir açıklama geldi. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmeyi reddediyoruz! Türkiye kadına yönelik erkek şiddetini önleme yükümlülüğünden geri adım atmış olsa da biz kadınlarla dayanışmamızı sürdürmeye ve birlikte güçlenmeye yıllardır olduğu gibi devam edeceğiz. 2011'de erkek şiddetini önlemek, failleri cezalandırmak, kadınları şiddetten korumak ve şiddete karşı desteklemek yükümlülüklerini üstlenerek sözleşmenin ilk imzacısı olup mecliste onaylayan Türkiye, bir gece yarısı cumhurbaşkanı kararı ile İstanbul Sözleşmesi'nden çekildi. 6284 sayılı Kanun'un da temel referansı olan İstanbul Sözleşmesi, şiddetin kaynağı olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çeker, bütünlüklü bir yaklaşımla kadınların desteklenmesini merkezine alır ve kadınların şiddetten korunmasının yanı sıra şiddetin önlenebilirliğine vurgu yapar. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmek, uluslararası zeminde kadına yönelik şiddetle mücadeleye dair verilen sözden dönülmesinin yanı sıra erkek şiddetiyle mücadelede devletin yükümlülüklerini tanımama ve kadınları şiddete mahkum etme anlamına gelmektedir. Erkek şiddeti evrensel ve politiktir. Türkiye'de ve dünyanın her yerinde, kadına yönelik şiddetle mücadelenin yolu, hiçbir bahane ve ayrımcılığa yer bırakmadan şiddeti önleme, kadınları şiddete karşı koruma, failleri cezalandırma ve şiddete karşı bütünlüklü politikalar üretilmesiyle mümkün. Ülkelerin kültürleri ve gelenekleri kadına yönelik şiddetin bahanesi olamaz. Hiçbir değer kadınların can güvenliğinden ve devletin vatandaşlarını her koşulda koruma görevinden üstün olamaz. İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılarak bütün bunlar hiçe sayılmıştır. Kadına yönelik şiddetle mücadelede İstanbul Sözleşmesi'nin yok sayılmasına ve 6284 sayılı Kanun'un gerekliliklerinin yerine getirilmemesine yıllardır yakından tanıklık ediyoruz. Sonuçlarını kadınların hayatlarında görüyoruz. Devletin kendi kanunlarını uygulamaması sonucu şiddetin önlenememesinin faturası İstanbul Sözleşmesi'ne kesilmeye çalışılıyor. Her geçen yıl kadınların haklarına saldırılar el artırıyor. Kadınlar olarak İstanbul Sözleşmesi'nin değil feshini, tartışmaya açılmasını dahi reddediyor, devletin tüm kadınları, LGBTİ+'ları ve çocukları şiddetten koruma yükümlülüğünden vazgeçmesini kabul etmiyoruz!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbul-uluslararasi-edebiyat-festivalinin-temasi-bulutlarin-ustunde-edebiyat/", "text": "Bu yıl 13'üncüsü düzenlenecek İTEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali, 1 5 Haziran 2021 tarihleri arasında Bulutların Üstünde Edebiyat temasıyla ilk defa sadece dijital olarak edebiyatseverlerle ekranlarda buluşmaya hazırlanıyor. 2009 yılından bu yana, kar amacı gütmeyen bir kurum olan Kalem Kültür Derneği tarafından düzenlenmekte ve hem İstanbul'da hem de Anadolu'nun pek çok şehrinde yerli ve yabancı yazar ile edebiyat profesyonellerini Türk edebiyatıyla, Türkiye'deki kültür sahneleriyle, ülkemiz edebiyatçıları ve yayıncılarıyla buluşturan İTEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali, İTEF'in internet sitesinde düzenlenecek. Çocuk kitapları illüstratörü ve yazarı Deniz Üçbaşaran'ın afişini hazırladığı festival, Norveçli yazar Vigdis Hjorth'ün katılacağı etkinlikle başlıyor. Simultane tercüme destekli etkinliklerde izleyiciler tüm söyleşileri Türkçe olarak izleyebilecek. İzleyicilerin yazarlara soru sorabilmesini mümkün kılacak olan Zoom katılımı 100 kişiyle sınırlıyken tüm etkinlikler İTEF'in Instagram, Facebook ve YouTube hesaplarından da canlı olarak izlenebilecek. Program: Dilek Başak'ın dilimize kazandırdığı ve 2021 yılında Siren Yayınları tarafından basılan Miras adlı kitabın yazarı ve Norveç edebiyatının en önemli seslerinden biri olan Vigdis Hjorth, bir aile portresinin arka planını resmederken gerçeklere dayalı travmatik bir geçmişin hikayesini anlatıyor. Program: Gülşah Ercenk'in çevirisiyle Yan Pasaj'dan yayımlanan ve Fransa'da çok satanlar arasında yer alan Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü, tek hayatı yoğun işi olan bir kadının sürpriz bir yolculukla farklı bir yola girmesini ve seçimler yapmasını anlatıyor. Program: Arap edebiyatının güçlü temsilcilerinden Halid Halife tarafından kaleme alınan ve Hümeyra Ruzvanoğlu Süzen çevirisiyle Delidolu'dan yayımlanan Bu Şehrin Mutfaklarında Bıçak Yok kitabında politik, dini ve cinsel zorbalığın gölgesi altında yaşayan Suriyeli bir ailenin üç nesle yayılan hikayesi anlatılıyor. Program: Yabancı Yayınları'nın okurlarla buluşturduğu Kaos Yürüyüşü serisi, Biz Ölümlüler, Son ve Ötesi ve Delidolu'nun yayımladığı Canavarın Çağrısı kitaplarıyla tanıdığımız Patrick Ness, her kitabında genç okurlara farklı bakış açıları sunuyor ve şaşırtıcı kurgularıyla derin sorular akla getirerek okuru düşündürmeye yöneltiyor. Program: Pegasus Yayınları'ndan Sevinç Seyla Tezcan'ın çevirisiyle yayımlanan Auschwitz Dövmecisi ve Cilka'nın Yolculuğu kitaplarıyla tanıdığımız Heather Morris, Auschwitz-Birkenau toplama kamplarında geçen bir yaşam öyküsünü kaleme alıyor. Program: Seda Ersavcı'nın çevirisiyle Çınar Yayınları'ndan çıkan Leziz Kadavralar kitabının yazarı Agustina Bazterrica, son dönemin en acımasız ve bir o kadar da dokunaklı distopyasını yazarak, var olan besin zincirine farklı bir bakış açısı sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbulun-animasyon-festivali-animist-basliyor/", "text": "Bu yıl hibrit bir şekilde düzenlenen Animist Festivali, animasyonla ilgilenen profesyonel, amatör, öğrenci, eğitmen ve yediden yetmişe herkese hitap eden programlarla, eğitim kurumları ve ilgilileri bir araya getiriyor. Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Çizgi Film ve Animasyon Bölümü tarafından 13 -16 Ağustos tarihlerinde düzenlenecek olan İstanbul'un Animasyon Festivali: Animist, bu yıl Animasyonun Gücü, Kültürde Kadın Gücü söylemleriyle ve hibrit şekilde izleyiciyle buluşacak. Animasyonun kültürel ve ekonomik değeri; kapsadığı, değdiği alanlara dair farkındalık yaratmak ve Türkiye'de sektörün gelişimine katkı sağlamak amacıyla düzenlenen festivalin bu yıl ki konukları arasında; Birleşik Krallık'ta animasyon dünyasındaki kadınları destekleyen Animated Women UK danışmanı, animatör, ve eğitimci Helen Piercy ve bu seneki festival afişini tasarlayan Kozmonot TV' nin kurucusu ve animasyon yönetmeni Serin İnan da bulunuyor. Ayrıca Güney Kore ve Kanadalı animatör ve eğitimci Namkook Lee ve bu sene kurulan GEAS Görsel Efekt ve Animasyon Sanatçıları Derneği temsilcileri ile uzun yıllar sektörde önemli projelerde imzası bulunan 1000 Volt ekibi de konuklar arasında olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/istanbulun-sadece-arka-plan-olmadigi-roman-supheli-seylerin-kesfi/", "text": "Sanat yazılarıyla tanıdığımız Bihter Sabanoğlu'nun ilk romanı Şüpheli Şeylerin Keşfi elime geçtiğinde önce isminden ardından arka kapak yazısından yola çıkarak bu romandan direkt bir sinema filmi çıkabileceğini düşünmüştüm. Sayfaları çevirdikçe Sabanoğlu'nun adeta bir İstanbul turuna, şehrin tarihi mekanlarına davet ettiğini fark edip polisiye okur gibi tarih ve psikolojiyle harmanlanmış kitabın peşine düştüm. Artık tek amacım şüpheli şeyleri keşfetmekti. Edisyon Kitap'tan çıkan ilk romanı Şüpheli Şeylerin Keşfi ile edebiyat dünyasına hoş gelmiş bir yazar Bihter Sabanoğlu. Belli ki tarihle ilişkisi çok canlı. İstanbul'u iyi gözlemlemiş, karış karış gezmiş, kokusunu epey içine çekmiş ki dokusunu kitabına ince ince işleyebilmiş. Kentin daha çok Bizans ile özdeşleşen yörelerine dokunan romanı, 2020 yılının Şubat ayında geçiyor. Kitabın birbirini hiç görmeden beraber büyümüş iki başat karakteri Ayla ve Edhem, hala yazarın bir parçası. Bunu ben demiyorum, kendisi diyor ve ekliyor: Onlar için yazılmamış senaryolar üretiyorum. Sevgili Bihter Sabanoğlu ile bu yıla damgasını vuran kitabını beraber karıştırdık. Romanın gördüğü yoğun ilgi beni memnun etmekle beraber daha çok yayımlanan inceleme/eleştiri yazılarının bana umut verdiğini söyleyebilirim. Edebiyat/sanat eleştirisinin ülkemizde çok gelişmiş bir alan olduğunu iddia etmek zor, dolayısıyla romanım hakkında çıkan fikir yazıları benim için son derece değerli. Romanla ilişkim de açık konuşmak gerekirse biraz gelgitli. Bazen roman artık benden çıktığı ve okurlarla buluştuğu için karakterlere kendimi uzak hissediyorum. Bazense bir sayfayı okur okumaz kendimi tekrar o karakterin derisinin altında buluyorum, acılarını, kuşkularını, heyecanlarını aynı yoğunlukta yaşıyorum. İkinci romana başladığım için duygularım bazen o taraftaki aleme ve orada yeni yarattığım karakterlere kayıyor bazen de gün içinde umulmadık bir anda aklıma Ayla'nın, Edhem'in, Selim'in durumu düşüyor. Onlar için yazılmamış senaryolar üretiyorum. Karakterler hala hayatımın bir parçası; insani ilişkilerde olduğu gibi kimi zaman yakınlaşıyoruz kimi zaman aramıza mesafe giriyor. Ben İstanbul'u bir palimpsest olarak algıladım hep; bilirsiniz bu üzerindeki yazılar yenilerine yer açmak üzere silinmiş parşömenlere verilen isimdir. Parşömendeki yazılar temizlenir, üzerine yeni cümleler işlenir fakat eski harflerin izleri tam anlamıyla silinemediğinden ortaya, kelimenin gerçek anlamıyla, katmanlı bir metin çıkar. İstanbul da buna benzer; kentte hiçbir uygarlığın, hiçbir imparatorluğun izleri tam anlamıyla silinemez, yaşamlar, kalıntılar, kültürler birbirine karışır. Bu baş döndürücü karmaşayı kendine göre yorumlayan, anlamlandırmaya çalışan karakterler yaratmak istedim. Ayla, örneğin, kentle organik bir bağ kuruyor ve o palimpsest'in katmanları arasında akışkan bir görüntü çiziyor. Edhem daha sert bir duruşa sahip, biraz eleştirel, biraz dogmatik, hafif de Oryantalist. Roman ilerledikçe karakterler de hem şehirle ilişkilerini hem de şehrin o muktedir varlığının gölgesinde kendi hayatlarını dönüştürüyorlar. Kentin, karakterlerin hayatındaki rolünü katmanlandırmak istedim daha çok. Onun sadece bir arka plan görevi görmesini istemedim. Ayla insanların şehre karşı neredeyse kabuk bağlamış olmalarına, o nasırlı tavra üzülüyor. İnsanların vurdumduymazlığı onun kente daha da çok bağlanmasını sağlıyor. Haliyle kent de onun hayatının ayrılmaz bir parçası haline geliyor; belleği de İstanbul'un belleğiyle bir, hassasiyetleri, acıları da. O yüzden romanın başında kendini Anemas Zindanı'na bakarken Bizanslı bir mahkumun orada hissetmiş olabileceklerini hayal ederken buluyor. Edhem ise şehirle bu bağı ancak zaman ilerledikçe oluşturabiliyor, hatta belki de ancak romanın son günü olan 28 Şubat'ta. Oralarda artık biraz da kentin şifa verici etkisi başlıyor, yasla baş etmenin bir yolu haline geliyor kentle kurulan bu ilişkiler. Paris'ten İstanbul'a döndükten sonra burada yazı yayımlamaya sanat eleştirileri ile başladım. Çeşitli mecralara bazen güncel sanat sergileri hakkında eleştiriler yazıyorum bazen de klasik sanat üzerine araştırmalar yapıp bunları makaleye dönüştürüyorum. AICA'da yer alıyorum. Benim esas öğrenim gördüğüm branş İngiliz Edebiyatı fakat Paris'te bulunduğum sürece pek çok sanat tarihi eğitimi aldım; bunların arasında Eski Mısır sanatı da vardı Bizans da. Sümeroloji ve Hiyeroglif çözümlemesine kadar uzandım. Romanda karakterlerin İstanbul gibi karmaşık bir kenti ve onun içinde kendi hayatlarını çözümlemesi sürecinde farklı kültürlere başvurmak doğaldı benim için; o yüzden Ayla, Edhem'de sezdiği o intihara meyli, ölümü düşündüren bakışları bir Mısır mezar sanatı olan Fayum portreleri ile ilişkilendiriyordu. Ya da Edhem'in Ayla'nın doğasını tam anlamıyla kavrayabilmesi için onu Arkeoloji Müzesi'ndeki bir heykelle özdeşleştirmesi gerekiyordu. Çoğu yazar gibi ben de yazmaya başladığımda artık o klişeleşmiş ilk roman her zaman otobiyografiktir saptamasından elimden geldiğince uzaklaşmaya çalıştım. Fakat yazım sürecinde bu fikrin neden yerleştiğini de birinci elden anlamış oldum. Türü ne olursa olsun insanı bir roman yazmaya itecek kadar kuvvetli duygular yıllar boyu vücutta -zihinde, kalpte, derinin altında, her neredeyse- biriktiğinde, bunların bir anda kalemden taşmaması pek mümkün olmuyor. Ayla'nın bu cümleyi sarf etmesinin kimi psikolojik, sosyolojik sebepleri var. Kısa bir cevap vermem gerekirse evet, otobiyografik diyebilirim. Evet. Çınar ile tanışmamız benim onun işleri hakkında bir eleştiri yazısı yazmamla gerçekleşti. Sonrasında yakın arkadaş olduk. Romanı yazma sürecimde yanımdaydı; karakterlerin, olay örgüsünün oluşumundaki bazı kilit noktalardan da haberdardı. Kapağın onun elinden çıkmasını istiyordum çünkü sanatına çok güveniyordum. Kitabı bitirdiğimde kendisine verdim, okudu, hikayenin ona hissettirdiklerini çizdi. Şahane eskizler çıkardı. Seçim zor oldu ama halihazırdaki kapak resminde karar kıldık. Yeni romanıma başladım ama detaylı bilgi vermem istemem henüz; süreç içinde bambaşka bir şeye dönüşebilir. Şimdilik yalnızca bir ego-doküman formatında olduğunu söyleyebilirim fakat kim bilir, belki onu bile değiştiririm. Hem sanat yazılarıma hem araştırmalara devam ediyorum elbette, son olarak Sanat Dünyamız dergisi için Bienal'in küratörleriyle bir röportaj yaptım. Manifold'a Kerime Nadir'in Cilo Dağı'nda yaşayan hedonist, neo-liberal, özgürlükçü kadın vampiri Ruzihayal'inin sosyolojik ve ekonomik bir incelemesini yazdım. Geçtiğimiz günlerde de K24'te Modern Türk Edebiyatında Bizans İmgesi başlıklı bir yazım yayımlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iste-karsinizda-hayvanlar-aleminin-en-iyi-anneleri-ve-babalari/", "text": "Uzun zamandır bir kitabı bu kadar çok severek okumamıştım. Hiç bitmesin, hep sayfalarını karıştırayım ve yeni şeyler öğreneyim istedim. Henüz on bir aylık, tazecik bir anne olmanın da bunda etkisi var muhakkak! Sözün özü, hayvanlar aleminin En İyi Anne ve Babalarıyla tanışmak beni pek mutlu etti. Bazı türlerin tıpkı tıpkı insanlar gibi yavrularının gelişiminde bu kadar rol oynadığını hiç bilmiyordum. Bugüne kadar okuduklarımdan değil ama izlediklerimden hafızamda en iyi kalan ise İmparator Penguen'in kışın kuluçkaya yattığı, yumurtasını yaptıktan sonra onu baba penguene verip yiyecek aramak için uzun bir yolculuğa çıktığıydı. (March of the Penguins / İmparatorun Yolculuğu, 2005 yapımı belgesel film) Ama mesela iki ay boyunca, anne yokken, kuluçkaya yatan babanın 20 kilo verdiğini hiç duymamıştım ya da hatırlamıyorum. İthaki Çocuk'tan geçtiğimiz nisan ayında çıkan Süper Hayvanlar serisinin ilki En İyi Anne ve Babalar yavrularına karşı çok ilgili hayvanları okurla buluşturuyor. Yalnızca küçük okurun değil, yetişkinlerin de ilgisini çekecek bu kitabın sayfalarında gelin, daha fazla gezintiye çıkalım ve bazı hayvanlar hakkında yeni bilgilere sahip olalım. Açılış sayfasında kitabın yazarları Reina Ollivier ve Karel Claes, böyle karşılıyor bizi ve sonrasında sayfalarda karşılaşacağımız mükemmel anne ve babalardan örnekler veriyor. En İyi Anneler ve Babalarda İmparator Penguen, Tilki, Orangutan, Palyaço Balığı, Karayip Flamingosu, Kızıl Kanguru, Hint Bülbülü, Kurt ve Denizatı olmak üzere sekiz hayvan türü yer alıyor. Ama insan merak ediyor, bu kitabın bir devamı olur mu, hayvanlar aleminin en iyi ebeveynleri sadece bunlarla mı sınırlı diye. Orijinaline baktığımızda henüz bir devam kitabı yok ancak serinin başka kitapları mevcut. İthaki Çocuk'un yakın zamanda onları da kitaplığına katacağı kesin. Merakla beklediğimi buradan duyurayım. Kitapta hayvanların ne kadar iyi anne ve baba olduklarının yanı sıra nerede yaşadıkları, nasıl beslendikleri, hızları, düşmanları hakkında da genel bilgilere sahip olmak mümkün. Örneğin Palyaço Balığı'nın dünyaya erkek olarak geldiği, eğer sürüde başka bir dişi yoksa en büyük erkek balığın dişi olduğu gibi çarpıcı notlar var. Hayvanlar aleminin en iyi babalarından birinin penguenler, en iyi annelerinden birinin ise orangutanlar olduğunu söylemeden geçmeyelim de haksızlık olmasın. Orangutanlar sekiz yıl boyunca yavrularını emziriyormuş. Sekiz yıl boyunca anne orangutan yavrusunun yanından hiç ayrılmıyormuş. Darwin'e buradan selam olsun!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/italyan-yazar-irene-guglielmi-ajandakolikte-mavi-ari-aslinda-hepimiziz/", "text": "Bence sözsüz yani sessiz kitaplar, bir hikaye anlatmak için sonsuz olanak ve anlatı çözümleri sunuyor. Üstelik kelime kısıtlaması olmadan. Şahsen sessiz kitap yaratmayı seviyorum. Sayfalar boyunca okura resimler rehberlik ediyor. Bunu başarabilmek için de görsel ritme özellikle dikkat ederim. Okuyucuyu karşılarken şaşırtmak, heyecanlandırmak benim için önemli. Çocukluğumdan beri çizmeyi ve boyamayı hep sevmişimdir; sanat daima beni büyüledi ve ilgimi çekti. Artık büyüdüğümde bu tutkumu çalışmalarıma yön vererek geliştirmeye karar verdim. Sanat Okulu'na ve daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi'ne gittim. Bir şeyler icat etmek ve resimlerle hikayeler anlatmak en sevdiğim şey. Ve böylece ilk kitabım Benim Adım Mavi ortaya çıktı. Hadi şimdi senin şu Mavi Arı'ndan bahsedelim biraz. Tipik sarı renkte olmak yerine mavi renkte olduğu için diğer arılardan farklı ve bundan utanç duyuyor. Diğer arılar ona gülüyor, onunla alay ediyor ve bu da onu çok üzüyor. Hatta rengini değiştirmek için tatlı bir plan da yapıyor ama işe yaramıyor. Evet tam da senin söylediğin gibi... Bu hikaye, farklı görünüşü nedeniyle diğer arılar tarafından dışlanan ve kötü davranışlara maruz kalan Mavi Arı'yı anlatıyor. Diğer arılar gibi olmak için bir hileye başvuruyor ancak çok geçmeden foyası ortaya çıkıyor. Kitabımda anlatmak istediğim, farklı olarak kabul ettiğimiz şeyler üzerine biraz düşünmek ve kendi farklılıklarımızı kabul edip sevmek üzerine kurulu. Başkalarına benzemeye ihtiyaç duymadan, kendimize has olan biricikliğimizle yaşamayı öğrenmekle ilgili. Benim Adım Maviyi hazırlamaya 2020'nin sonlarında başladım. Mavi'nin hikayesinin herkesle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Eminim pek çoğumuz hayatımızın bir döneminde çeşitli nedenlerden dolayı Mavi Arı'nın hissettiklerini yaşamışızdır. Ve yine eminim ki herkes içinde kendinden bir parça bir şey bulacak. Mavi Arı aslında hepimiziz. Kesinlikle finalde umut ışığı var. Mavi, çok sayıda şekil ve rengi keşfederek sonunda herhangi bir yapaylığa ihtiyaç duymadan kendini özgürce kabul etmeyi başarıyor. Belki fark etmişsindir hikayenin son çiziminde sarı ve siyahın varlığını vurgulamak istedim. Tüm o sahneyi uzaktan izleyen arı. Bu arı, her şeyi yeniden değerlendirme olasılığını temsil eder. Alaycılığın ve dışlamanın yerini hoşgörü ve kabul ediş alır. İtalyan çocukların kitaba büyük bir empatiyle yaklaştığını söyleyebilirim. Hikayenin sonunda Mavi'nin nihayet mutlu ve huzurlu olduğuna sevindiler. Artık Türkiyeli çocukların da Mavi'nin hikayesini öğrenebilecekleri için çok mutluyum. Bu duygusal hikaye üzerinde derinlemesine düşünmelerini ve kalplerine girebilmesini ümit ediyorum. Kesinlikle, bu aralar yeni hikayem üzerine yoğunlaştım. Yine sadece görsel dille anlattığım sessiz bir kitap olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/italyayi-edebiyatla-gezmek-itef-italya-ozel/", "text": "İTEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında online ekranda olacak. Programa konuk olacak Daria Bignardi, Giuseppe Catozella, Matteo Strukul, Paola Peretti ve Susanna Tamarro ile İtalyan edebiyatı üzerine konuşulacak. Programın ilk etkinliği 23 Ağustos Pazartesi saat 20.00'de Kalem Ajans'ın kurucusu Nermin Mollaoğlu ve İtalyan Kültür Merkezi müdürü Salvatore Schirmo'nun açılış konuşmalarının ardından yazar Daria Bignardi'nin konuşması, yazarın aynı zamanda Türkçe çevirmeni olan moderatör Eren Yücesan Cendey ile başlıyor. Türkiye'de ikinci kitabı Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanan Aşk Hak Edilmeli üzerinden, aile bağlarının güçlü yanlarının ve sevginin bağlayıcılığının yanı sıra yıkıcılığının da konuşulacağı bir söyleşi gerçekleşecek. 24 Ağustos Salı saat 20.00'de Epsilon Yayınları'nın yayımladığı ve Bengi Oya tarafından çevrilen Sakın Korktuğunu Söyleme isimli romanında savaşa, korkuya ve zorluklara rağmen pes etmeden olimpiyatlara hazırlanan bir kız çocuğunun hikayesini anlatan Giuseppe Catozella, moderatör Damla Karakuş ile güzel bir sohbet gerçekleştirecek. 25 Ağustos Çarşamba saat 20.00'de Matteo Strukul ve moderatör D. Ayça Çakmak ile Epsilon Yayınları'nın yayımladığı, Melis Köymen ve Aslı Aldemir tarafından çevrilen, Medici üçlemesininin ilk kitabı olan Floransa'nın Efendileri'ni konuşacağız. Floransa kentinde hüküm süren, siyasetten finansa, bilimden sanata, Rönesans'a adını altın harflerle kazıyanMedici Henadanı'nın hikayesi üzerinden bu kez sadece roman hakkında değil, bir kültür hakkında da yeni bilgiler edinilecek. 26 Ağustos Perşembe saat 20.00'de Paola Peretti, Esma Fethiye Güçlü tarafından çevrilen, Timaş Yayınları aracılılığıyla okurlarla uluşan ve yazarın ilk romanı olan Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe üzerine Tolga Yozcu ile söyleşecek. Edebiyatseverlerin ilgiyle takip edecekleri dört günün ardından 27 Ağustos Cuma günü saat 20.00'de ise Can Yayınları'ndan Eren Yücesan Cendey çevirisiyle yayımlanan Büyük bir Aşk Hikayesi'nin yazarı Susanna Tamaro'yu ekranlarda olacak. Yazar, romanlarının Türk okurlarıyla buluşmasında önemli bir rolü olan çevirmen Eren Yücesan Cendey ve Kalem Ajans'ın kurucusu Nermin Mollaoğlu ile birlikte son etkinlikte bir araya gelecek. Etkinliklerin tamamı İtalyanca çevirmen Nur Öztürk ile simultane çeviri desteğiyle izleyicilerle buluşacak. Programı takviminize kaydetmeyi ve etkinlikleri hem Zoom uygulaması hem de İTEF Youtube / Instagram ve İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Youtube / Instagram hesapları üzerinden canlı olarak izlemeyi; moderatörlerimiz Eren Yücesan Cendey, Damla Karakuş, D. Ayça Çakmak ve Tolga Yozcu'yu sosyal medya hesaplarından takip etmeyi unutmayın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iyi-bir-fikrin-icinde-her-zaman-bir-tutam-delilik-vardir/", "text": "New York Times Çok Satan Yazarı ve dünyaca ünlü Fransız sanatçı Herve Tullet'in çocuklar için yazıp resimlediği interaktif kitaplarından biri daha artık Türkçede... Timaş Çocuk'tan daha önce çıkan Karıştır Renklendir, Ses Çıkaran Kitap, Oyun Oynayalım mı? ve Binbir Oyundan sonra Bir Fikrim Var, yine sanatçının çok renkli çizgi dünyasını okurla buluşturuyor. Daha önce hiç Herve Tullet'in cümleleri az, resimleri bol kitaplarıyla karşılaştınız mı bilmiyorum. Kim bilir belki bir kitapçının rafında göz göze gelmişsinizdir. Çünkü Tullet'in kitap kapaklarını fark etmemek mümkün değil! Ne demiştim, az cümle çok resim! Ama onun resimleri de bir başka! En doğru kelimeleri cımbızla seçtiği sihirli bir dünyası var ve sizi hemen ele geçiriyor. Sırrı da anlatacaklarını bambaşka bir üslupla aktarmasında... O, çağımızın en farklı yazarlarından... Hermes tasarımlarından çocuk kitaplarına uzanan bir geçmişe sahip olan yazar, illüstratör Tullet'in en yeni kitabı Bir Fikrim Var! da tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi basit ama güçlü bir mesajla geliyor. Bir Fikrim Var! ile Tullet, başlangıçtaki belirsiz bir sezgiden, yanlış fikrin peşinden giderek kişinin hüsrana uğramasına, sadece doğru fikri yakalamanın ve onu beslemenin verdiği coşkuya kadar yaratıcı süreci eğlenceli anlatımı ve basit çizimleriyle ortaya koyuyor aynı zamanda. Bunu yaparken de okuru yüreklendiriyor, ona cesaret veriyor. Bir Fikrim Var!, Tullet için bir fikri hayata geçireceğinize dair bir yol haritası, bir rehber niteliğinde. Ve bu sürecin nasıl olduğunu anlatabilmek için de eğlenceli bir tasvire ihtiyaç duyuyor. Bu da onun rengarenk resimleriyle biçimleniyor. Çocukların onu ve kitaplarını bu kadar sevmesi pek şaşırtıcı değil. Çünkü her kitabı için çok iyi bir fikir buluyor ve tüm bu fikirlerin içinde her zaman bir delilik oluyor. Çünkü o tam bir sanatçı!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iyi-bir-stephen-king-romanindan-farksiz-john-ajvide-lindqvistten-gir-kanima/", "text": "Gir Kanıma, kadim vampir efsanelerinden günümüz insanının sıkışmışlığına uzanan; kan, vahşet ve kara mizahla yoğrulmuş doğaüstü bir polisiye romanı. Tasarladığı dehşetengiz atmosferin orta yerinde filizlendirdiği tedirgin edici dostluk hikayesiyle okuru ıssız bir karanlığa çeken İsveçli yazar John Ajvide Lindqvist, büyümenin getirdiği acıyı hiç büyüyemeyen kan emicilerin bitimsiz hayatları üzerinden anlatıyor. İki defa sinemada endine yer bulan, yakın geçmişte büyük prodüksiyonlu bir dizi filme de uyarlanan bu kült kitap; zorbalık, taciz ve yalnızlaşma gibi meseleleri aykırı bir yolla ele alarak klasik bir vampir hikayesinden çok daha fazlasını vadediyor. Yıl 1981. Stockholm'ün küçük bir banliyösündeyiz. Havanın dondurucu soğukluğu yetmezmiş gibi gri apartmanlarından çıkmaya erinen çevre sakinlerinin ruhları da adeta soğuktan buz tutmuş durumda. İnsanlar içlerindeki devasa boşluğa sığınmakla meşgulken yaşadıkları şehrin kaderi ise yeni baştan yazılmak üzere, hem de kanla... Peşi sıra işlenen korkunç cinayetler yüzünden herkes endişeli, herkes tedirgin. Ve tüm bu sarsıcı olayların ortasında, hayatını değiştirmeyi düşünemeyecek kadar bile ümitsiz bir çocuk var: Oskar. Okulda zorbalığa maruz kalan, kendisine yalnızlıktan ve hayallerden ibaret bir dünya kuran on iki yaşındaki Oskar. Oysa şimdilik farkında değilse de hayatı çok yakında tümden değişecek. Hatta dönüşecek. Eli sayesinde. On iki yaşındaki Eli sayesinde. 200 yıldır on iki yaşında olan, yeni yan komşusu Eli sayesinde. Dünya basını tarafından iyi bir Stephen King romanından farksız olarak tanımlanan ve ilk kez İsveççe aslından Yonca Mete Soy tarafından Deli Dolu Yayınevi için Türkçeleştirilen Gir Kanıma, hacimli yapısına rağmen okuru kendisine bağlamayı başaran çokkatmanlı bir anlatı sunuyor. John Ajvide Lindqvist düş gücünü cömertçe sergileme fırsatı bulduğu bu ilk kitabında, vampir edebiyatına Kuzey'in soğukluğu ve ıssızlığıyla yepyeni bir yorum getiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iyi-ki-anilarimda-tiyatronun-havarisi-metin-serezli-var/", "text": "Türk tiyatro, sinema ve televizyon dünyasının aktörlerinden Metin Serezli'nin bugün doğum günü. O gürül gürül sesini, uzun silüetini ve kendisi gibi oyuncu eşi Nevra Serezli'ye olan sevgisini hiç unutmadığımız Serezli'yi, anısı bugün bile taze hatıralarla, hislerle Pınar Erol'un kaleminden selamlıyoruz. Öyleyse, pazar kahvesine gel dedi, madem komşuyuz. Ben de Metin Serezli'yi dinleyip Cevat Kelle tarzımla teybim, fotoğraf makinem, sorularım ve hiç bitmeyen heyecanımla evlerinin yolunu tuttum. Bodrum'dan getirdikleri begonviller, bir gülümseme gibi duruyor sehpanın üstünde. Ormanı yalayıp denizi gören o güzelim manzaraya bakmayı unutarak hemen sohbete başladık. Tiyatro konuşacağımız için heyecanlıyız çünkü. Daha sohbetin başlarında, Nevra Hanım'a Durdurun Dünyayı İnecek Var oyunu teklif edildiğinde, Metin Bey'i bırakıp Ankara'ya gitmek istemeyişini ama Metin Bey'in böyle bir rol, bir oyuncuya on beş-yirmi yılda bir nasip olur sözleriyle onu ikna edişini konuşurken, Ankara'da, o süre zarfında, Bülent-Güneş Akkurt'ların misafiri oluyorsunuz diye araya girmiştim. Metin Bey'in Bunu nereden biliyorsun? sorusu karşısındaki keyfimi anlatamam. 12 Ocak 1934'te doğan sanatçının dedesi ve amcası Selanik'e 30 kilometre mesafedeki Serez mutasarrıflığının müftüleri, babası ise vakıflar müdürü. Atatürkçü bir aileden geliyor. Avukat ve öğretmenlerin çoğunlukta olduğu aydın bir ailede sanatla iç içe büyüyor ve ailenin ilk sanatçısı oluyor. Şans ve tesadüflerle başlayan tiyatro, hayatı olur. Fenerbahçe genç takımında profesyonel futbolcuyken, dönemin meşhur antrenörü Laszlo Szekely onu A takımına transfer etmek ister. Ama gönlünün terazisinde tiyatro ağır basar. Beyazıt'taki Hukuk Fakültesini'nin o meşhur yolundan geçerken, bir üniversite öğrencisinin spor dışında bir sosyal faaliyeti de olmalı diye aklından geçirir. Kantinin kapısına vardığında, Talebe Birliği'nin Gençlik Tiyatro'sunun çalışmalara başlayacağını okur ve onlara katılır. Kararı bu kadar kısa sürede somutlaşır işte, o yol, onu tiyatroya çıkarır. Orada Brezilyalı milletvekili yazar Pascal Carlos Magna'nın Yarın Başka Olacaktır oyunu ile sahneye ilk adımını atar. Avni Dilligil'in ona makyajını yapıp sahneye çıkmasını söylediği gün, onun doğum günüdür. Yani 12 Ocak. Heyecanının, gömleğinin altında inip kalkan göğüs kafesiyle tabak gibi ortada olduğunu, kalp atışlarının gömleğinin dışından göründüğünü düşünür. Öyle bir heyecan! Aktör olmaya karar verir vermesine ama hem Hukuk Fakültesi'ni hem tiyatroyu yürütemeyeceğini anlayınca, İktisat Fakültesi'ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü'ne girer. Burhan Felek hocasıdır. Edebiyat Fakültesi'nde Haldun Taner'in tiyatro kürsüsüne devam eder. Yanında İlhan İskender de vardır. Profesyonel olan bu iki aktörün derslerine girmesi Haldun Taner'i çok memnun eder. Dünya, Vatan ve Tan gazetelerinde ve Türk Sanatı dergisinde oyuncularla röportajlar yapar, tiyatro kritikleri yazar. Profesyonel olduğunda ise kritik edilmek üzere işi diğer eleştirmenlere bırakır. İlkelidir. Tiyatro yaşamının en mutlu dönemini, Talebe Birliği'nden sonra, 1957-1962 yılları arasında Küçük Sahne'de geçirir. İsmi Dormenler ile özdeşleşir. Askerliğini bile tiyatroya göre ayarlar. Haldun Dormen, Metin Serezli'ye askere beraber gitmeyi, dönüşte de yine beraber tiyatro yapmayı önerir. Nitekim başrolde Erol Günaydın'ın olduğu Teyzesi ile Küçük Sahne serüvenini başlatırlar. Kamp 17 10 yılda bir gelecek, özel oyunlardan biridir ve uzun süre oynanır. Ardından Zafer Madalyası gelir. Artık bu oyunla ünlenmeye başlamıştır. Oyundaki küçük bir rol için Talebe Birliği döneminde yönetmenliğini yaptığı Tuncel Kurtiz'i Dormenlere getiren de odur. Bilet kuyruklarında gişe camlarının kırıldığı günlerdir. Cengizhan'ın Bisikleti ilk kompozisyon rolüdür. Fare Kapanı, Çikolata Asker, Müfettiş, Beş Parmak, Ben Bir Fotoğraf Makinasıyım o dönemin oyunlarıdır. Çıplak Ayaklar ile Dormenler'de komedi oyunculuğuna kayar. Hayvanat Bahçesi çok sevdiği oyunlardan biridir. Diğeri de tüm oyuncuların çok iyi olduğu ve kendisinin de iki başrolden birini oynadığı Montsrerratdır. Gazebo, İkinci Baskı, Sokak Kızı İrma, Pasifik Şarkısı, Cinayetin Sesi, Şairin Mektupları, Sevgilime Göz Kulak Ol, Altın Yumruk, Ayı Masalı, Alamanyadan Bir Yar Gelir Bizlere, Şahane Züğürtler, Puntila ve Uşağı Matti devamında oynadığı oyunlardan bazılarıdır. Halikarnas Balıkçısı'nın sanatçı topluma borçlu doğar sözü Metin Serezli ve Altan Erbulak'ı harekete geçirir ve 1971'de Kocamustafapaşa'da müteahhit Hasan Zengin'in yaptığı Çevre Tiyatrosu'nu kurarlar. Bu, Muhsin Ertuğrul'un üzerinde önemle durduğu bölge tiyatrolarının devamı niteliğindedir. Gösteri sanatlarında bireysel olmanın yanlışlığını ve evrime ters düşüşünü kanıtlarlar. Her şeyi birlikte yaparlar. Hep aynı kişilerin başrol oynamasını bir kenara itip içinde yetiştikleri toplumun yararına oyunlar oynarlar. Kah güldürerek, kah düşündürerek... Altan Erbulak, sanatçının ilk ve son ortağı olur. Onun aktörlüğün ilk otuz beş yılı çok kolaydır, iş ondan sonra zorlaşır sözü doğrultusunda eh ben de fena değilim sanırım diyebilmek için mesleğinde ilk on yılını geride bırakması gerekir. 1957'de ilk filmi Son Saadetten 2001'de oynadığı Son filmine kadar 50'e yakın filmde rol alır. Aynı zamanda seslendirme, radyo oyunları, televizyon programları ve sunuculuğu ve dizi çalışmaları yapar. Bozuk Düzen, Dağlar Kızı Reyhan, Ayşecik'le Ömercik, Son Hıçkırık, Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde, Özgürlüğün Bedeli, Talihli Amele, Zübük, Hayat Sevince Güzel, Sisli Hatıralar, Şoför Nebahat, Yavrum ve Senede Bir Gün filmlerinden bazılarıdır. 1975'ten sonra televizyon çalışmalarına ağırlık verir. Olacak O Kadar adlı parodi programı 10 yıl sürer. Ancak tiyatroyu hiç bırakmaz. Dormenler 1984'te ikinci kez açıldığında Metin Serezli yine ailededir. Türk yazarların yanı sıra Peter Shaffer, Gogol, Brecht, Moliere'e gibi yabancı yazarların oyunlarıyla da zenginleştirdiği oyunculuk yelpazesinde sevmediği rol yok gibidir. Yine enerjik, yine kıvrak, yine nüktelidir Metin Serezli. Alkış sesleri ve kahkaha iç içedir... Beşten Yediye, Hangisi Karısı, Kaç Baba Kaç, Muhteşem İkili, Bu Filmi Görmüştüm, Hastalık Hastası, Karmakarışık, İkinin Biri, Papaz Kaçtı, Çılgın Sonbahar ve Komik Para bu dönemde oynadığı oyunlardan bazılarıdır. Dormenler'in en çok oyununda oynayan Serezli, serüvenine Tiyatro İstanbul ve Tiyatrokare'de oyunculuk ve yönetmenlik yaparak devam eder. Nevra hanımla evlenme hikayeleri de ilginçtir. Aşşşk oyunuyla başlayan aşkları, Paramparça ile evliliğe gider ve-fakat sapasağlam sürer. Metin bey, Nevra hanımın Aşşşk oyunundaki otuz beş-kırk yaş rol kişisi için çok genç olduğunu düşünse de makyaj ve oyunculukla halledileceğine ikna olur. Hem fena mı olur? Oyun bir aşkı başlatır. Oyunda onlara Erol Keskin eşlik eder. Nevra hanım, Metin beyin kulis ve turnedeki tavırlarından, üşüdüğünde hemen çıkarıp hırkasını vermesinden falan etkilenir. Metin bey, Paramparçayı oynarlarken tek gül ve gofretle Nevra hanımı istemeye gider. Okuduğundan beri Küçük Prensteki Sen benim gülümsün ve senden ben sorumluyum cümlesini Nevra hanıma saklamıştır. Aslında nikahı parasızlıktan tiyatroda kıyarlar ama bana sorarsanız bu ilginç ve anlamlı mekan seçimi, onlar için biçilmiş kaftan. Salonu balonlarla süsleyen arkadaşları, davetlileri kapıda karşılar. Böyle bir şey olamaz. Düğün kameramanları Altan Erbulak ve Ekrem Bora'dır. Nikahta, salon full, bu oyun tuttu diye espriler yapılır. Tiyatronun kolektif ruhu, o nikahı unutulmaz bir anıya dönüştürür. Ve nikahtan üç saat sonra da Paramparçayı oynamak için işlerinin başına dönerler. Tarih 7 Mart 1968. Murat ve Selim isimli iki oğulları olur. Sevgiyle, aşkla sürdürdükleri evliliklerinde birbirlerini özgür bırakmak, değiştirmeye çalışmamak ve kavgalarının üzerine güneş doğurmamak ilişkilerinin güzelliği, sağlamlığıdır. Aynı meslekte birbirlerini çoğaltarak el ele yürürler. Metin Serezli, illüzyon tiyatrosuyla epik tiyatroyu bir araya getirmeye çalışır. Onun, İftiharla söylediğim bir şey var. En sevdiğiniz oyun hangisi sorusuna, şu anda oynadığım oyun diyorum sözünü çok seviyorum. Derhal kendime uyarlıyorum. En sevdiğin röportaj hangisi sorusuna, şu an yaptığım röportaj diye cevap veriyorum. O da Hayatı seviyorsanız, mesleğinizi çok sevmek zorundasınız çünkü mesleğiniz giderek hayatınız oluyor cümlesini seviyor. Ondan kutusu olan aktör sözünü duyuyorum. O'na da Şirin Devrim söylemiş. Bu makbul olmayan tabir, Amerikalı oyuncular için kullanılırmış. Doğuştan yetenekli oyuncular, ağla dendiğinde o kutudan ağlamayı, gül dendiğinde gülmeyi, kin duy dendiğinde kini çıkarırlarmış. Bir süre sonra hep aynı şeyi çıkardıkları için yeni bir şey getirmezlermiş oyunculuklarına. Metin Serezli'nin provalarda yaptığı bir şeyi rol arkadaşları beğense de oyunun yönetmeni Şirin Devrim ona çok kızmış ve bunun üzerine Kutusu olan aktör olma, çalışan aktör ol! demiş. Metin Serezli'in ilk izlediği oyun Cyrano de Bergerac. Zamanında karakterin uzun burnunu kendisininkine benzettiği için Abdülhamid'in yasakladığı oyun yani. Şimdi bu sansür meselesinin iç acıtan kıyımına hiç girmeyeceğim. Burun farkıyla tekrar sahnelerde olan bu oyunu, ailesiyle birlikte kendilerine ait localarından izliyor. Hayatı boyunca ez çok oynamak istediği rol de o. Hisar'da yirmi kişilik düello sahnesini, dört-beş dakika oynayıp hemen ardından hiç tıknefes olmadan o romantik konuşmayı yapıp herkesi şaşırtmayı çok istiyor. Fiziği de, kondisyonu da buna müsait ama denk gelmiyor işte. Metin Serezli'nin sesi, duyduğum en güzel seslerden. Gürül gürül. Aynı zamanda müthiş bir arşivci. Oyunların kitapçıklarını, tiyatro biletlerini, haklarında yapılan röportajları, kritik yazılarını dosya dosya arşivliyor. Günün birinde yazacağı kitabı için başvuracak. O da olamıyor... Bana da araştırmak istediğim oyunlar/oyuncular/tiyatrolar için önce ona gitmemi tembihliyor. Röportajımız -evet, bu röportajlar iki tarafa da ait- yayınlanır yayınlanmaz beni arıyor. O çağıl çağıl sesiyle hem teşekkür ediyor hem kutluyor. Röportajımız, gözde röportajlardan biri olarak dosyasındaki ayrıcalıklı yerini alıyor. Öyle söylüyor. Ben hayatımın en özel, en değerli, en donanımlı ve en sadık okuyucusunu kazandığımdan habersiz telefonu kapatıyorum. Yüzümün halini tahmin edersiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iyi-ki-dogdun-baba-sahne-iyi-ki-dogdun-savas-dincel/", "text": "Pandemi nedeniyle kutlamalara ve Savaş Dinçel Tiyatro Ödülleri'ne iki yıldır ara veren Baba Sahne'nin 5. yaşı ve 2007'de kaybettiğimiz usta oyuncu Savaş Dinçel'in 80. yaşı birlikte kutlandı. Sevilen oyuncu Şevket Çoruh'un da ustası olan ve 2007'de hayatını kaybeden usta oyuncu Savaş Dinçel'in 80. doğum günü; Çoruh'un büyük emek harcayarak tamamen kendi yatırımıyla kurduğu ve Kendimizi yetim hissetmemek için Baba Sahne adını verdiği tiyatronun Savaş Dinçel Salonu'nda kutlandı. Savaş Dinçel'in eşi Sumru Dinçel, Şevket Çoruh, eski öğrencileri, torunu ve torunları sayılan öğrencilerinin çocukları, bu yıl da sahnede bir araya geldiler. Öğrencileri sahnede, Savaş Dinçel'in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyununda seslendirdiği ve sözleri kendisine ait olan Bir Sanatkar Asla Ayı Değildir şarkısını söylediler, ardından doğum günü pastası kestiler. Dinçel için özel olarak hazırlanan videonun gösterimi sırasında duygulu anların yaşanmasının ardından Müjdat Gezen'in paylaştığı anılarla salondan kahkahalar yükseldi. Usta oyuncunun vefatının ardından her yıl doğum gününde verilen Savaş Dinçel Tiyatro Ödülleri, iki yıllık zorunlu aranın ardından düzenlenen gecede, 13. kez sahiplerini buldu. Kazananlara ödüllerini Müjdat Gezen ve Şevket Çoruh'un takdim ettiği gecede Zerrin Tekindor En İyi Kadın Oyuncu, İlyas Özçakır ise En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine layık görüldü. En İyi Oyun Yönetmeni ödülünü kazanan Güray Dinçol adına ödülü Ece Zeynep Taşkın, En İyi Oyun seçilen Kalabalık Duasının ödülünü ise oyunun yazarı Volkan Çıkıntoğlu aldı. Baba Sahne'nin oyun yazarlarının teşvik edilmesi, tiyatro oyunu repertuvarının gelişmesi ve zenginleşmesi amacıyla 2019 yılında düzenlediği ancak pandemi nedeniyle ertelenen Oyun Yazma Yarışması'nın ödülleri de aynı gecede sahiplerini buldu. Seçkin Selvi, Ayşenil Şamlıoğlu, Özen Yula, Selen Korad Birkiye ve Tilbe Saran'dan oluşan seçici kurulun yaptığı titiz değerlendirmeler sonucunda yarışmanın birincisi Rindlerin Akşamı adlı eseriyle Onur Ümit olarak belirlendi. Yarışmada ikincilik ödülünü Empati Odası adlı eseriyle Öznur Babur, üçüncülük ödülünü ise Yanyana İki Nokta adlı eseriyle Ayşegül İnan Gürer aldı. Kazananların ödülleri Seçkin Selvi ve Şevket Çoruh tarafından takdim edildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iyi-ki-dogdun-mickey-mouse/", "text": "Geçmişten bugüne, eğlenceli, iyimser ve dost canlısı tavırlarıyla tüm dünyada 7'den 70'e tüm hayranlarının kalbinde yer edinen, dünyanın en çok tanınan ve sevilen popüler kültür ikonu haline gelen Mickey, doğum gününü Türkiye'de de renkli aktivitelerle kutluyor. 18 Kasım 1928'de senkronize edilmiş ilk sesli animasyon filmi Steamboat Willie ile ilk kez beyazperdede seyirciyle buluşan Walt Disney'in en ünlü karakter tasarımı Mickey, bu yıl da renkli aktivitelerle yeni yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Kutlamalar Disney Channel Türkiye Instagram sayfasında gerçekleştirilen Mickey çizim yarışması ile başladı. 17 Kasım saat 23.59'a kadar sürecek yarışma kapsamında, #sihirliyetenekler ve #iyikidoğdunmickey etiketleri ile yapılan paylaşımlar sonrasındaki elemelerde kazanan çizimler 18 Kasım'da Disney Channel ekranlarından ilan edilecek. Ekranlarda çıkma şansı yakalayamayan çizimlerin sahiplerine de doğum gününe özel hazırlanmış hediyeler gönderilecek. Çizim yarışmasına katılmak için tek yapmanız gereken @disneychanneltr sayfasını ziyaret etmek! Sosyal medya üzerinden gerçekleşecek kutlama aktiviteleri arasında bir de bilgi yarışması yer alıyor. Disney Channel Türkiye Instagram ve Facebook sayfaları ile Disney Türkiye Facebook) ve Disney Studios Türkiye Instagram sayfalarından doğum gününe özel düzenlenecek renkli bir bilgi yarışması ile hayranlarının Mickey'i ne kadar iyi tanındığı test edilecek. Kutlamaların ana mecrası Disney Channel'da, 18 Kasım'da izleyenleri gün boyu birbirinden eğlenceli Mickey içeriklerinden oluşan İyi Ki Doğdun Mickey temalı özel bir yayın akışı bekliyor. Ayrıca hafta boyu FOX ekranlarında süregelen paylaşımlarla her yaştan hayranı, Mickey'nin doğum günü kutlamalarına ortak ediliyor. Tatlısız kutlama olmaz diyenleri de unutmadık elbette! Mickey hayranlarına ilham verecek özel tarifler, 24Kitchen Türkiye Instagram (@24kitchentr) hesabında meraklılarının beğenisine sunulacak. Nat Geo Türkiye Instagram hesabından ise doğum günü şerefine eğlenceli post ve story paylaşımları ile Mickey'nin doğal hayattaki dostlarına da kutlamaların bir parçası olma fırsatı sunulacak. Perakende kanadında Mickey'nin birbirinden eğlenceli ürün ve koleksiyonların da yer aldığı e-ticaret platformu HepsiBurada doğum gününü şerefine Mickey'i 18 Kasım'da ana sayfasına taşıyacak. Türkiye'deki yolculuğuna 1930'lu yıllarda Miki Maus adlı çizgi romanlarla başlayan Mickey, o tarihten günümüze birbirinden renkli hikaye kitapları, bilmece-bulmacalar, yapboz setleri; Disney Channel ve Disney Junior'un yanı sıra ulusal kanallarda yayınlanan eğlenceli televizyon içerikleri; farklı kategoride ve perakende noktalarında satışları bulunan lisanslı ürünleri ve topluma değer katan sosyal sorumluluk projeleri başta olmak üzere pek çok temas noktası üzerinden Türkiye'deki hayranlarıyla buluşmaya devam ediyor. Disney Channel'ın sevilen içeriklerinden Mickey Kısaları'nın İstanbul'a özel bölümü Mickey İstanbul'da 2016 yılı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları kapsamında Disney Channel'da yayınlanarak çocuklara armağan edildi. İstanbul'un tarihi sembollerinden Kapalı Çarşı'da, Mickey ve arkadaşlarının eğlenceli maceralarını konu alan bu bölüm, Disney'in Türkiye'yi konu alan ilk çizgi filmi olması açısından büyük önem taşıyor. 1- Mickey'nin ilk gösterimi olan Plane Crazy, 15 Mayıs 1928'de, sessiz film olarak yayınlanmıştır. 2- 1928 yılında yayınlanan ve Mickey'nin başrolde olduğu Steamboat Willie, ilk ses efekti kullanılan çizgi film olarak animasyon tarihine geçmiştir. 3- Mickey The Karnival Kid (1929) filmine kadar sadece ıslık çalıyordu. Bu filmde ise ilk defa konuştu ve ilk sözleri Hot Dogs! oldu. 4- Mickey 1946 yılına kadar Walt Disney tarafından seslendirildi. 5- Mickey, Hollywood'un ünlü bulvarında kendi yıldızını alan ilk çizgi film karakteridir. 6- Mickey'nin ilk uzun metrajlı filmi Fantasiadır. 7- Mickey, kısa filmleri ile 9 kere Oscar Ödülü'ne aday olmuştur. 8- Mickey'nin kulakları, TIME dergisi tarafından 20 ve 21'inci yüzyılın en büyük kültürel simgelerinden biri olarak belirlenmiştir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iyi-ki-dogdun-uzun-corapli-kiz-pippi/", "text": "İyi ki doğdun Uzun Çoraplı Kız Pippi! TEGV'den Pippi Uzunçorap'ın 75. doğum gününde çocuklara ilham verecek bir seminer. Küçük bir kasabada, bakımsız bir bahçenin içinde eski, rengarenk boyanmış ahşaptan bir ev vardı. İçinde, Pippi Uzunçorap adında annesiz-babasız, dokuz yaşında bir kız oturuyordu. İnsanlar onun yalnız yaşamasına şaşırsa da Pippi halinden çok memnundu. Pippi annesini hiç hatırlamıyordu, çünkü henüz o bebekken annesi ölmüştü. Annesinin artık gökyüzünde bir melek olduğuna ve oradan kızına küçücük bir delikten baktığına inanıyordu Pippi. Babasının ise Okyanus'ta bir adada, adalıların kralı olduğuna, başında da altın bir taçla dolaştığına inanıyordu. Omzunda Bay Nilsson adında bir maymunu, evin verandasında yaşayan benekli, beyaz bir atı vardı. İşte Pippi Uzunçorap böyle biriydi! Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, İsveçli dünyaca ünlü yazar Astrid Lindgren'in, dünya çocuk edebiyatına 75 yıl önce hediye ettiği; kendi kendine yeten, pozitif ve neşeli kendine has bir karakteri olan, sık sık gülen, yaratıcı olduğu kadar mücadeleci, iyi kalpli olduğu kadar yardımsever Pippi'yi, çocuklara daha yakından tanıtmak ve çocuk haklarına dikkat çekmek için İstanbul İsveç Başkonsolosluğu ve İsveç Enstitüsü iş birliğiyle bir etkinlik düzenledi. Pippi'nin doğum günü, aynı zamanda Dünya İnsan Hakları Günü olan 10 Aralık'ta TEGV çocukları, gönüllüler ve davetli konuşmacıların katılımıyla yapılan seminerde, 75 yıldır her yaştaki insanı birçok konuda düşündürmeye ve dünyaya başka pencereler açmaya devam eden Pippi'nin hayata dair öğrettikleri çerçevesinde konuşma ve tartışmalar gerçekleştirildi. Çocuklar ve gönüllülerin Pippi Uzunçorap hakkındaki düşüncelerini aktardıkları paylaşımlarla başlayan etkinlikte, Sanatçı ve Aktivist Saadia Hussain ile Tarihçi, Sanat Eğitimcisi, Yazar ve Küratör Maria Taube Çocuk Hakları, Toplumsal Cinsiyet ve Yaratıcılık konularına çocuksu bakış açısı ile yaklaşarak görüşlerini katılımcılarla paylaştılar. Doç. Dr. Mine Göl Güven'in, kitaplarının çocuk gözünden anlattıkları konusunda yaptığı konuşmanın ardından İsveç Başkonsolosu Peter Ericson ve TEGV Genel Müdürü Sait Tosyalı kapanışı yapmak üzere konuşmalarını gerçekleştirdiler. Ericson, Pippi Uzınçorap'ın 75. Yılını kutlarken TEGV'in de 25. Yılını kutlamaktayız. Bu projede yer almanız, bu denli özverili çalışmanız ve Pippi Uzunçorap İsveçli bir kız iken onu Türkiye'de de yaşatmanız bizleri çok mutlu etti. Sizlere ve tüm gönüllülerimize çok teşekkür ederiz. derken, Sait Tosyalı da Pippi`nin renkli karakteri, güçlü kişiliği, yeni deneyimlere her zaman açık, neşeli ve yaratıcı olmasıyla bütün çocuklarımız için bir ilham kaynağı olmasını ümit ediyoruz dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/iyi-seyler-zaman-alir-anneanneler-hep-akilda-kalir/", "text": "Almanya'nın ödüllü yazarlarından Gudrun Mebs, yalnızca çocuklar için değil, yetişkinleri de içine alan biraz masal epey gerçek bir anneanne torun ilişkisini hamur gibi yoğuruyor ve fırından sıcacık, mis gibi bir ekmek çıkarıyor. Tıpkı adını bilmediğimiz ama kendi anneannemiz olduğuna yemin edeceğimiz bu anneanne figürünün torununa pişirdikleri gibi. Evet evet, tam olarak böyle; her öykünün başında küçük Frieder hep yeni bir şey yapmak istiyor, anneanne de homurdanıp ona nasihatte bulunuyor. Sonrasında da bu istek üzerine bu tatlı ekürinin oyunları başlıyor. O yüzden her hikayenin girizgahında Frieder'in yine hangi istekte bulunacağı okur için bir merak konusuna dönüşüyor. Alman Gençlik Kitabı Ödülü, Avusturya ve İsviçre Çocuk Kitabı Ödülleri sahibi yazar Mebs, yalnızca çocuklar için değil, yetişkinleri de içine alan biraz masal epey gerçek bir anneanne torun ilişkisini hamur gibi yoğuruyor ve fırından sıcacık, mis gibi bir ekmek çıkarıyor. Tıpkı adını bilmediğimiz ama kendi anneannemiz olduğuna yemin edeceğimiz bu anneanne figürünün torununa pişirdikleri gibi. Yazarın Anneanne ile Frieder hikayeleri o kadar sevilmiş olacak ki, bu tatlı ikilinin yolcuğu da kaldığı yerden bir ikinci kitapla taçlanıyor: Anneanne ile Frieder'in Yeni Maceraları. Bir yanda muziplikleriyle anneannesinin kalbini mest eden minik adam, bir yandan onun her türlü yaramazlığına ayak uyduran pek şahane bir kadın. Rotraut Susanne Berner'in resimleri de bu inceliklerle dolu komik kitaplara adeta kanaviçe gibi işleniyor. Mebs'in esprili diline uyumlu illüstrasyonlarda Frieder'in afacanlığı ve anneannenin bilgeliğini kolaylıkla fark etmek mümkün. Yazar Ayşe Sarısayın'ın çevirisiyle okurla buluşan kitaplar, her zaman bağışlayıcı olan ve torununu koşulsuz sevgiyle kucaklayan bir anneannenin ve sürekli mızırdanan ama sonunda hep anneannesinin kalbini kazanan Frieder'in sevgisinin gücünü ortaya koyuyor. Anneannenin sabırsız torununa aralıklarla söylediği İyi şeyler zaman alır ifadesi ise kitap boyunca en akılda kalanlardan. Anneanne ile Frieder, artık hayatta olmayan anneannelerle yaşadığımız tüm o güzel anılara bir kez daha sarılmak için yazılmış gibi. Anneannesiyle büyüyenlerin beni hemen anlayacağına eminim. Mendilinizi hazır edin, bir daha hiç gelmeyecek olan çocukluğu hatırlamak insanın gözlerini sulandırıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/izlandayi-bilinmeyen-yonleriyle-kesfetmek-ister-misiniz/", "text": "Alexander Armstrong'un İzlanda serüvenini konu alan ve üç bölümden oluşan 60 dakikalık belgeselin ilk sezonu, BBC Earth ekranlarına geliyor. Nefes kesen manzaraları ile doğa şöleni yaratacak bu seri, İzlanda ile ilgili bilinmeyenleri meraklıları ile buluşturacak. Doğa harikası görselleriyle Alexander Armstrong ile İzlanda belgeselinin ilk bölümü, 26 Ocak Çarşamba günü saat 00:00'da Digitürk, Tivibu ve KabloTV platformlarında yer alan BBC Earth ekranlarında altyazı seçeneği ile ekranlara gelecek. Kaçıranlar için ise 31 Ocak Pazartesi günü saat 20:35'te tekrar ekranlarda olacak. Pointless bilgi yarışması sunucusu Alexander Armstrong'un bu destansı yolculuğu, her yaştan doğa severi dünyanın bir ucuna, Buz ve Ateş diyarına götürüyor. Eşsiz doğa harikaları, farklı kültürü ve tüm bilinmeyenleri ile İzlanda'ya dair pek çok şey bu belgeselde keşfedilmeyi bekliyor. Armstrong doğa serüveninde, İzlanda'nın sıra dışı kültür ögelerine, enfes coğrafyasına ve ada tarihine duyduğu heyecanı, Bu Nordik ülkenin, volkan ve buzullardan ibaret olmadığını gördüm!'' diye dile getiriyor ve Daha önce ziyaret ettiğim yerlerden oldukça farklı. Burada doğa, gücünü derinden hissettiriyor. Benim için harika bir deneyimdi! diye ekliyor. Tehlikeli ama bir o kadar da büyüleyici bu yolculukta Armstrong, patlayan volkanları izliyor ve olağanüstü buzulları ziyaret ediyor. Ekmek pişirmek için volkan ısısını kullanan bir fırıncı ile tanışıyor ve İzlanda kültüründe incelik olarak kabul gören, çürük köpek balığı etini tadıyor. Reykjavik'in hareketli sokaklarında gezintiye çıkan Alexander, rotasını kuzeye çevirdiğinde gece yarısı golf oynuyor ve safkan İzlandalı bir ata biniyor. Ocak ayı BBC Earth içerikleri, İzlanda'nın eşsiz doğasını tanıtmakla da kalmıyor. Vahşi doğa hikayelerinin konu edildiği Serengeti heyecan verici altı bölümlük ikinci sezonu ile 2 Ocak Pazartesi günü saat 12:00'de; dünyanın ücra köşelerinin ziyaret edildiği Cennet: El Değmemiş Gezegen belgesel serisinin yeni bölümleri ise 1 Ocak Cumartesi saat 12:00'de BBC Earth'te seyircisiyle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/izmir-arenada-ruya-gibi-bir-festival-kendine-has-sunar-alternatif-panayir/", "text": "Kendine Has Sunar: Alternatif Panayır 17 Haziran'da, İzmirlilere yepyeni bir festival deneyimi yaşatacak. İzmir Arena'da gerçekleşecek Alternatif Panayır, müzik ve birbirinden keyifli aktiviteler ile İzmirlileri kendine has bir deneyimin parçası olmaya davet ediyor. Gün boyunca sürecek festivalde; başlangıçta indie-folk olarak adlandırdıkları müzik tarzlarını yaptıkları deneylerle sürekli evrimleştirerek, elektronik unsurları ve dans beat'leri de ekleyen bağımsız alternatif rock grubu Yüzyüzeyken Konuşuruz, R&B, bedroom pop ve arabesk türlerini birbirleriyle harmanlayan prodüktör, şarkıcı ve şarkı yazarı Mert Demir, synth-pop, indie pop, dream pop türlerini benimseyerek ürettiği parçalarında şehir yaşantısını ve modern zamanın yaşattığı duyguları yansıtan Soft Analog ve müzik dünyasında iz bırakmış birçok yerli ve yabancı eserleri kendi düzenlemeleri ile yeni bir tat oluşturan Beyza Başak müzikseverlerle buluşacak. Kendine Has Sunar: Alternatif Panayır'da ünlü sanatçıların müzik performanslarının yanı sıra festival için yaratılacak şeffaf odada, müzisyenlerin ve dinleyicilerin başbaşa olduğu, kişiye özel konser deneyimi yaşatacak konsept, Biraz Yalnız Kalabilir Miyiz? de tüm gün katılımcılara sıradışı bir deneyim sunacak. Kendine Has Sunar: Alternatif Panayır'ın programında yer alan diğer bir farklı deneyim ise festival alanında özel bir bölgede kurulan Kendine Has Parkur olacak. Katılımcılar, Kendine Has Parkurda hem kendileriyle hem de rakipleriyle yarışırken, festival ruhunu doyasıya yaşayabilecekler. Katılımcılar, ayrıca Turan İzban durağından, İzmir Arena'ya Kendine Has Pedicap'leriyle kolayca ulaşım sağlayabilecekler. Kendine Has Sunar: Alternatif Panayır biletleri www. bubilet. com. tr'de!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/izmir-bagimsiz-tiyatrolar-inisiyatifinde-ikinci-yil-basliyor/", "text": "İzmir'de faaliyet gösteren ve her yıl düzenli olarak kentin tiyatro hayatına kültürel etki sağlayan on üç bağımsız tiyatro topluluğu, İZMİR BAĞIMSIZ TİYATROLAR İNİSİYATİFİ çatısı altında 21 Haziran günü; dayanışmanın ikinci yılına girdi. İZMİR BTİ kuruluşundan bu yana; birçok kurum ve kuruluşla çözüm ve dayanışma amaçlı görüşmelerde bulundu. Pandeminin zorlu koşullarına rağmen, İzmir Bağımsız Tiyatro Günlerini düzenleyerek kentin tiyatroyu özleyen sanatseverleri ile buluşurken, öte yandan birbirinin hem seyircisi hem de emekçisi olmayı başardı. Bağımsız Sohbetler adı ile yurt genelinde farklı tiyatro çatıları, ekipleri ve sanat bileşenleri ile bir araya gelerek tiyatro örgütlenme modelleri ve pandemiye dair iki hafta süren canlı yayınlar gerçekleştirdi. İkinci yılında da Buradaydık! Sahnedeydik! diyebilmek adına projeler üretmeye devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/izmirden-sicacik-bir-merhaba-salut-de-smyrne/", "text": "Onları henüz keşfettim! Ege ve Anadolu'nun çok renkli ve dilli müzik kültüründen yola çıkarak Dünya halk şarkılarının peşine düşen üç kişilik bir müzik grubu, Salut de Smyrne. İzmir'den Merhaba anlamına gelen isimlerini İzmir'in 1900'lü yıllarında çekilmiş fotoğraflarından oluşturulan kartpostallardan almışlar. Onları daha da yakından tanımak istedim. Memleketim Ege'ye doğru yola çıkarmış gibi ben de onların peşine düştüm. Vokal ve perküsyonda Serap Çiğdem Şahin, ud, bas gitarda Murat Küçükarslan, santur, klavye, mix ve masteringde Deniz Perhan, Salute de Smyrne'nin as kadrosu. Me Meraki ismini verdikleri albümlerine klasik gitar ile Arif Tunç Konak'ın ve klarinet ile Aykut Uykan'ın destek verdiğini de söylemeden geçmeyelim Yunanca şarkılardan oluşan Me Meraki albümünü dijital ortamlardan keşfederken sohbetimize siz de katılın. İzmir'e o güzelim Yunan ezgileriyle merhaba deyin! Murat Küçükarslan: Salut de Smyrne kurulmadan önce Çiğdem'le ve Deniz'le farklı gruplarda buluşma şansım oldu. Bu çalışmalar sayesinde üçümüzün de ortak müzik merakları olduğunu, üretmeyi ve paylaşmayı seven, hamuru dostlukla karılmış bir ekip olabileceğimizi düşündüm. Çiğdem'le Deniz'in tanışmalarının ardından 2020 yılı Eylül ayında ilk defa bir araya geldik. Grup, birlikte çıktığımız ortak bir yolculuk olmasının yanı sıra, her birimizin kendi müzik yolculuğu açısından da çok şey ifade ediyor. Bu grupla birlikte uda olan merakım, Çiğdem'in farklı dillerde kültürlerdeki müziklere duyduğu merak, Deniz'in üretmeye ve paylaşmaya duyduğu merak ete kemiğe büründü. Grup olarak nereye gideceğimiz ise bu heveslerimize ve meraklarımıza yenilerini ekledikçe belirginleşecek. Serap Çiğdem Şahin: Me Yunanca'da ile demek. Meraki yaptığın işe kendinden bir parça koymak demek. Bir anlamda tutku ile bir şeyi yapmak ve o işin yapan kişiye de dönüşmesi. Biz bu albümü hem Türkçe anlamıyla bu şarkılara ve ortak kültüre bir merak duyarak hem de tutku hissederek oluşturduk. O yüzden bu albüme Me Meraki yani Merak İle demeyi tercih ettik. Serap Çiğdem Şahin: Aslında niyetimiz birçok dilden ve coğrafyadan şarkılar çalmak bu yolculukta. İlk aşamada Yunanca ile başladık. Benim de hakim olduğum şarkılar olduğu için. Bir de bu ortak melodileri farklı bir dilde sunmak istedik. Bu şarkıların arka planının bu coğrafyanın dillerinden beslenen ve zengin bir kültürel birikim olduğunu hatırlatmak adına. Deniz Perhan: Aslında Me Meraki bizim yayınladığımız ilk çalışma değil. Mart ayının başında Anathema Ton Aitio Olta Dayanışma'nın 5. Albümünde yer aldı. Yayınladığımız ilk şarkı ile bu dayanışmanın bir parçası olmak bizim için oldukça kıymetli. Aslında 3 şarkıdan daha fazlasını dinleyiciye sunmak istiyorduk. Ancak ilk şarkının yayınlanmasının ardından belki de heyecanımızdan olsa gerek çok fazla beklemek istemedik. Murat da ben de müzisyenliğin yanında, işin mutfak kısmına yani prodüksiyona da ilgi duyuyoruz. Şarkıları ev stüdyosunda kendimiz kaydettik. Pandemiden dolayı aynı şehirde olsak da çok az bir araya gelebiliyorduk. Ama kayıtlar aramızda sürekli dolaşıyor, üzerine düşünüyor çalışıyorduk. Serap Çiğdem Şahin: Ben Rebetiko ve Rumca halk şarkılarını daha iyi anlayabilmek adına Yunanca dersleri almıştım. Bu dili öğrenmek de Rebetiko ve Rumca ve Türkçe halk şarkıları ile ilişkimi oldukça derinleştirdi. Ortak kelimeler, söyleyiş şekilleri ile geçmişte ne kadar zengin bir kültürün paylaşılmış olduğunu anlamamı sağladı. Serap Çiğdem Şahin: To Ponemeno Stithos Mou eski bir Ege halk şarkısı. Anadolu'dan bir Rumca ezgi. Benim Ağrıyan Göğsüm anlamına geliyor. Göğsüm ağrıyor ama hiçbir şey söylemiyor, dudaklarım gülüyor ama kalbim ağlıyor... diyerek başlayan acısını içinde yaşayan bir sevda şarkısı. Serap Çiğdem Şahin: Şarkı aslında Hariklaki isminde bir kadına olan aşkı anlatıyor. Çalgı çalan, gönlünün istediğiyle eğlenen ve içki içen özgür ruhlu bir kadın. Türkçe sözleri ile pek yakın bir anlamı yok. Murat Küçükarslan: Albümde yer alan şarkılar için Rebetiko şarkılar diyemeyiz ancak pek çok anonim halk şarkısı gibi Rebetiko'yu besleyen kılcallardan olduğunu söyleyebiliriz. Rebetiko hem belirli bir dönemi hem de bestecisi az çok bilinen bir müziği ifade ediyor. Ne var ki bu müziğin içinde farklı kültürlerden pek çok halk şarkısının izlerini görmek mümkün. Serap Çiğdem Şahin: Birçok halk şarkısı aslında tek bir dile ait değil. Melodiler yaşadıkları dillerde hikaye değiştirseler de duyguda buluşan ortak bir hafızaya sahip. Örneğin Üskürdar'a Gideriken Türkçe, Yunanca, Arapça ve belki benim bilmediğim başka dillerde de popüler bir halk şarkısı. Toplumlar bugün birbirinden çok ayrı ve farklı görünseler de bu şarkıların ortaya çıktığı dönemlerde bir arada yaşıyorlardı. Aynı melodiyi benimsediler ve çeşitli hikayeler yazdılar. Dolayısıyla her şarkının bir hikayesi var evet. Farklı coğrafyalara doğru hareket ettiler, yeni bir yere yerleştiler. Fakat kökleri bir. Bizim-Sizin Kavgasından öte hikayeler anlatmaktalar. Deniz Perhan: Evet! Kesinlikle yeni çalışmalar gelecek. Seferad şarkıları ile devam etmek istiyoruz. Muhtemelen yeni bir EP ya da albüme kadar birkaç tekli yayınlarız. Arayı çok açmak istemiyoruz. Deniz Perhan: Salut de Smyrne'nin dışında hepimizin solo projeleri var. İşin solo kısmında hepimizin birbirinden farklı tarzlarda besteleri de var. Ancak henüz Salut de Smyrne ortak imzasıyla bir bestemiz yok. Kültürel bağımızın olduğu coğrafyaların müzikleriyle devam edeceğiz. Ancak öyle bir yer ki burası, etkileşimde olduğumuz çok az kültür var gibi. Arapça, Ermenice, Kürtçe, Lazca ve Balkan dillerinde de şarkılar söyleyeceğiz gibi duruyor. Tabii Türkçe de. Deniz Perhan: Oldukça eski ve kadim bir çalgı santur. Santur için piyanonun büyük büyük dedesi demek yanlış olmaz. Tını olarak oldukça farklı olsa da, mızrapları yardımıyla tellere vurarak ses çıkaran bir çalgı. Kökeni konusunda farklı varsayımlar var. Hindistan ve Mezopotamya. Ancak zaman içerisinde bir çok farklı coğrafyaya gitmiş ve formunda değişiklikler olmuş. Örneğin Macaristan'ta Cimbalom, Amerika'da Hammered Dulcimer deniliyor. Ve aslında bizim kültürümüzde de çok ciddi yeri varmış eskiden. Bazı eski Osmanlı minyatürlerinde görmek mümkün. Yeşilçam filmlerinden aşina olduğumuz Şehnaz Longa'nın bestecisi, Santuri Ethem Efendi'dir örneğin. Ancak onun çaldığı santur, Osmanlı Santuru olarak geçer. Bu da Yunan Santuruna benzerdir form olarak. Bense hem klasik İran Santurunu icra etmeye çalışıyorum, hem de bizim müziğimize uygun olması için mandallı santur kullanıyorum. Serap Çiğdem Şahin: Santur mübadeleden önce İzmir'de sıkça sesi duyulan bir enstrüman. Keman ve ud kadar orkestralarda önemli bir yer edinmiş. Bir anlamda İzmir'in yerlisiymiş. Hatta Kafe Santur'lardan bahsediyor birçok araştırma. Santur çalınan kahvehaneler varmış. Fakat mübadele ile birlikte santur da buralardan icracıları ile birlikte göç edip gitmiş maalesef. Serap Çiğdem Şahin: Kendi adıma bu şarkıların kırılgan olduklarını düşünmüyorum. En azından, bizim bildiğimiz kadarıyla, yüz yıl öncesinde plaklara kaydedilip bugüne kadar gelmişler. Dilden dile dolaşmışlar. Bugün bizden başka pek çok müzisyen bu şarkıları birçok versiyonuyla, kimi zaman modern kimi zaman geleneksel şekilde, çalıp söylüyor. Bu da bu melodilerin zaman karşısında ne kadar güçlü, eskimeyen, ortaya başka bir lisanda çıkıverip bizi şaşırtacak kadar da canlı olduğunu gösteriyor. Öte yandan bu tarz çalışmalar zaman değişse de savaşlar ve göçler insanları hareket ettirse de bu şarkıların, bu lisanların, bu enstrümanlarla 100 yıl sonra hala burada olduklarını göstermenin de bir yolu. Deniz Perhan: Zaman zaman başka bir zamanda yaşamayı dilediğim çok olmuştur. Örneğin Çekirdek Sanat Evi'nde Fikret Kızılok'u dinlemeyi çok isterdim. Ancak bu özlemi kısa bir süre önce bir kenara bıraktım. Çünkü günümüzde de çok sevdiğim çok iyi şarkılar üretildiğine yakından şahit oluyorum. Örneğin Ankara'da Boyalı Kuş grubu var. Ve harika besteler üretiyorlar. Ancak bugün popüler kültürde ne yazık ki kendilerine pek yer bulamıyorlar. Bunun gibi çok örnek var. Şöyle bir alıntıyla bitireyim. Afşar Timuçin bir yazısında, Şiir yazmakla şair olmayı birbirine karıştırmayalım diyor. Bugün müzik için de benzer bir durumun söz konusu olduğunu düşünüyorum. İyi olanı üretmek de tüketmek de zor çünkü. Kendi adıma zor olanı istiyorum. Başarabilir miyiz? Bilmiyorum. Serap Çiğdem Şahin: Bizden de tüm dinleyenlerimize sevgiler ve selamlar. Herkese destekleri için çok teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/j-k-rowlingden-fantastik-bir-masal-ickabog/", "text": "Dünyaca ünlü İngiliz yazar J. K Rowling'in kendi çocukları için yazdığı bir masal olan Ickabog, 1 Eylül 2020'den itibaren Yapı Kredi Yayınları'nın internet adresinden dizi şeklinde ve ücretsiz olarak yayımlanacak. Yazarın kendi çocuklarına uykudan önce anlatmak için bundan on yıl kadar önce yazdığı Ickabog'un basılı ve e-kitap versiyonları da Aralık ayında yine Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkacak. J. K. Rowling'in Türkiye'deki yayıncısı Yapı Kredi Yayınları'nın internet adresinden 1 Eylül 2020 ve 16 Ekim 2020 tarihleri arasında dizi şeklinde yayımlanacak olan Ickabog'a 23 Ekim 2020 tarihine kadar http://www. ykykultur. com. tr/ickaboghikaye adresinden ulaşılabilecek. Dizi şeklinde ve ücretsiz olarak yayımlanacak olan Ickabog, J. K. Rowling'in bundan on yıl kadar önce, kendi çocuklarına uykudan önce anlatmak için kaleme aldığı özgün bir masal. İlk üç bölümü resmi internet sitesinden ve İngilizce olarak yayımlanan hikaye, ilk kez 26 Mayıs 2020'de okurlarıyla buluştu. Daha sonra ise siteye 10 Temmuz 2020'ye kadar hafta içi her gün yeni bölümler eklendi. Hayali bir ülkede geçen ve J. K. Rowling'in diğer çalışmalarıyla hiçbir bağı olmayan Ickabog, yazarın metinlerinde sık sık işlenen temaları da içeren tek bir hikayeden oluşuyor. Çocuklarının çok sevdiği bu hikayeyi Covid-19 salgını döneminde yaşanan sokağa çıkma kısıtlamaları sırasında paylaşmaya karar veren Rowling, bunu çocukları, anne babaları ve çocuklarla ilgilenenleri eğlendirmesi için yapmış. J. K. Rowling, basılı ve e-kitap versiyonları da Aralık ayında yayımlanacak olanIckabog'un satışından elde edilecek olan teliflerin tamamını İngiltere ve dünyada pandemiden zarar gören kişilere yardım eden projelere bağışlayacak. J. K. Rowling'in Türkiye'deki yayıncısı Yapı Kredi Yayınları, hikayenin internet sitesi üzerinden yayımlandığı süre içinde bir de resim yarışması düzenleyecek. Çocuklara özel bu yarışmada kazanan resimler, kitabın Aralık ayında çıkması planlanan Türkiye baskısında yer alacak. Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen resim yarışmasının başvuruları, çocukların ebeveynleri ya da yasal temsilcileri tarafından yalnızca http://www. ykykultur. com. tr/ickabogyarisma adresinden yapılacak. J. K. Rowling resim yarışması boyunca kazanan resimlerin seçim sürecinde yer almayacaktır. Dizi şeklinde yayımlanacak bu yeni hikaye ve resim yarışmasıyla ilgili daha fazla bilgiye 1 Eylül 2020 saat 15:00 itibariyle http://www. ykykultur. com. tr/ickaboghikaye adresinden ulaşabilirsiniz. Yarışmanın bitiş tarihi 23 Ekim 2020 saat 18:00'dır. Ebeveynler #TheIckabog ve #IckabogTürkiye hashtag'lerini kullanarak çocuklarının resim ve çizimlerini sosyal medya kanallarında paylaşabilirler. Ickabog bir Harry Potter hikayesi değil. Olaylar Büyücüler Dünyası'nda geçmiyor. Masal türünde, devamı olmayan özgün bir metindir ama J. K. Rowling'in metinlerinde sık işlediği temaları da içeriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/j-k-rowlingden-sicacik-bir-kitap-noel-domucu-ile-jackin-muthis-maceralari/", "text": "Dünyanın en iyi hikayecilerinden biri olan J. K. Rowling'in en yeni kitabı insanın içini ısıtacak, sıcacık bir maceradan yola çıkıyor! Bir çocuğun en sevdiği oyuncağını bulmak için ne kadar ileri gidebileceğini anlatan illüstratör Jim Field'ın göz alıcı resimleriyle Noel Domuçu ile Jack'in Müthiş Maceraları, ailedeki herkesin çok seveceği bir klasik olmaya aday. Domuç yumuşacık havlu kumaştan yapılma minik oyuncak bir domuzdu. Karnında ufacık plastik boncuklar vardı, bu yüzden onu bir yerlere fırlatması çok eğlenceliydi. Pofuduk ayakları gözyaşı damlalarını silmek için birebirdi. Sahibi Jack daha çok küçükken her gece, Domuç'un kulağınıemerek uyuyakalırdı. Jack konuşmaya başladığında domuz diyemediğinden Domuç dedi ve böylelikle Domuç'a adını vermiş oldu. Bir süre sonra da herkes Domuç a kısaca Dom demeye başladı. Jack'in iyi gününde de kötü gününde de Dom hep onun yanında olmuştur. Ta ki bir Noel arifesine dek: Ne yazık ki korkunç bir şey olmuş ve Dom kaybolmuştur. Ama Noel arifesi mucizelerin gerçekleşip kaybolan umutların geri döndüğü, her şeyin canlanabildiği bir gecedir oyuncakların bile."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/james-deani-hayata-donduren-film-finding-jack/", "text": "Başlığı görünce şaşırmış olabilirsiniz ancak teknoloji, 65 yıl önce hayatını kaybeden James Dean'i yeni filmiyle ekranlara taşıyor: Finding Jack, 20 Kasım 2020'de vizyonda. Yanlış duymadınız, Asi Gençlik filminin efsanevi aktörü James Dean'in yeni filmi Finding Jack, bu yıl sinemalarda... Film, Vietnam Savaşı'nı konu alan bir aksiyon filmi olurken James Dean'in mezarından kalkıp yeni bir filmde oynayamayacağına göre bunun nasıl mümkün olduğunu da izah edelim öyleyse... Bilgisayarla Yaratılmış Görüntü teknolojisi iş başında! İşleyiş şu şekilde: Çekimlerde Dean'in dublörü rol alıyor ve işin geri kalan kısmını CGI hallediyor; mimiklerinden hareketlerine kadar karşımıza dijital James Dean çıkıyor. Seslendirmeyi de başkası yapıyor. Anton Ernst ve Tati Golykh'in yönetmen koltuğuna oturduğu ve James Dean'in gerçekçi bir versiyonunu yaratma amacında olan projede, Kanadalı VFX Imagine Engine ile Güney Afrikalı VFX şirketi, MOI Worldwide ile birlikte çalışıyor. Gareth Crocker'ın aynı ismi taşıyan romanından Mari Sova tarafından beyazperdeye uyarlanan Finding Jack'in, savaş temalı bir aksiyon filmi olmasının yanında dramatik de bir hikayesi var: Vietnam Savaşı sırasında ağır bunalım geçiren askerlerin hayata bağlanmasını sağlayan askeri köpekler vardı. Bu köpekler, savaşın sonunda ABD Ordusu tarafından fazla askeri teçhizat denerek geride bırakılmıştı. Az da değil, 10.000'den fazla askeri köpekten bahsediyoruz. Filmde, Jack'in köpek dostunu geride bırakmasının dokunaklı hikayesini izleyeceğiz. 20 Kasım 2020'de vizyona girmesi beklenen filmin yönetmeni Ernst, filmin ikincil karakteri Rogan için uzun süren bir araştırmanın ardından bu role James Dean'i uygun bulduklarını belirtti. James Dean'in mirasçılarının kendilerini desteklemesinin onur verici olduğunu belirterek Dean'in mirasının sağlam bir şekilde korunmasını sağlamak için her türlü önlemi alacaklarını ve hayranlarını hayal kırıklığına uğratmak istemediklerinin altını çizdi. Filmin yapımcıları, Dean'i ekranda tekrar hayata döndürmek için kullanılan CGI teknolojisinin, yakında diğer tanınmış unutulmaz figürlere de uygulanabileceğini umuyor. Burt Reynolds, Christopher Reeve, Ingrid Bergman, Neil Armstrong, Bette Davis ve Jack Lemmon akıldaki ilk isimler... Yönetmen Ernst, Güney Afrika'daki ortaklarının bu konuda çok heyecanlı olduğunu, çünkü bu teknolojinin aynı zamanda kültürel mirasın önemine değinen öyküler anlatmak için de bir araç olduğundan dem vuruyor. Sözgelimi, bu teknolojinin Nelson Mandela gibi tarihi ikonları yeniden yaratmak için kullanılması bekleniyor. Fragmanın yayınlanmasının ardından büyük tepkiler de peşi sıra geldi. Bu durumun performans sanatlarının geleceği için korkunç olduğunu ifade eden oyuncu Zelda Williams, ölülerin şöhretleri için kukla haline getirildiği eleştirisinde bulundu. Bilindiği üzere Zelda, unutulmaz oyuncu Robin Williams'ın kızı. 2014'te hayatını kaybeden babası, bu teknolojinin geleceğini önceden sezmiş olacak ki ölümünden önce, kendisinin bu teknoloji kullanılarak bir film, TV şovu veya bir hologram olarak gösterilmesini 2039 yılına kadar yasaklatmıştı. 1993 yılında hayatını kaybeden güzel oyuncu Audrey Hepburn, 2013'te Framestore'un Galaxy çikolataları için hazırlanan reklamda yeniden hayat bulurken ona benzeyen bir dublör kullanılmıştı. Oyuncuların yeniden canlandırılması aslında yeni bir gelişme değil. Hayatını kaybetmiş başka şöhretli oyuncular da telif hakkını elinde bulunduran şirketlerin/ailelerinin izniyle reklam amaçlı olarak daha önce yeniden canlandırılmıştı. Audrey Hepburn ve Bruce Lee bunlardan yalnızca ikisi. Hepburn, 2013 yılında bir çikolata reklamı için dijital olarak tekrar yaratılmıştı. Hepburn'ün yüz yapısına ve vücut şekline benzeyen hatlara sahip bir dublör kullanıldıktan sonra Hepburn'e ait görüntülerin taranması, bu reklamı mümkün kılacaktı. Aynı yıl Bruce Lee, yine CGI teknolojisiyle viski markası Johnnie Walker için Çince bir reklamda yer aldı. Hem Hepburn hem de Lee'nin hayranlarının bir kısmı onları yeni projelerde görmekten memnuniyet duyarken dijital Dean projesinin ardından tepkiler yeniden su yüzüne çıktı. Ancak bu teknolojiyi kullanmaya hevesli film endüstrisi, bu tepkilere anlam veremiyor. Dean'in telif ve imaj haklarını elinde bulunduran CMG Worldwide'dan Mark Roesler, yeni James Dean filmi için aktörün imajını genç nesillerle buluşturmanın bir yolu açıklamasında bulunarak bu teknolojiyi savundu. Dijital Dean'in arkasındaki şirketlerden biri olan Worldwide XR'nin CEO'su Travis Cloyd ise artık birçok oyuncunun buna sıcak baktığını, çünkü bu sayede, mirasçılarına önemli bir fırsat sağlayabileceklerini öngördüklerini belirtti. Şirket, yeniden canlandırmanın Finding Jack filmiyle sınırlı kalmayacağını, gelecekte James Dean'in çeşitli sanal veya artırılmış gerçeklik ortamlarında boy göstereceğinin de sinyallerini verdi. Tabii teknolojik olanakların yıldan yıla gelişmesiyle birlikte ucuzlaması da daha birçok şöhretli oyuncuyu yeni projelerde ekranda göreceğimizin habercisi. Hepburn'ün oynadığı çikolata reklamının yaratıcısı İngiliz görsel efektler şirketi Framestore'dan Tim Webber da buna işaret ederek bu teknolojinin son beş yılda daha uygun fiyatlı ve daha ulaşılabilir hale geldiği açıklamasında bulundu. CGI teknolojisi artık öyle bir noktaya geldi ki artık bir oyuncu sıfırdan canlandırılabiliyor. 2013'te Gravity filmiyle görsel efekt dalında Oscar kazanan Webber, Bugün yaşıyorlarsa, onları tarama donanımlarına koyabilirsiniz, vücutlarının her ayrıntısını çok dikkatli bir şekilde analiz edebilirsiniz ve bu, yeniden yaratımı çok daha kolay hale getirir, ancak mevcut fotoğraflardan çalışmak zor ifadelerini kullandı. Genç Prenses Leia olarak gönlümüzde taht kuran Carrie Fisher, ölümünün ardından çekilen Star Wars Rogue Oneda CGI teknolojisi kullanılarak yeniden yaratılmıştı. Tartışmalara neden olan CGI teknolojisinin, hayatını kaybetmiş olan şöhretli isimleri yeniden canlandırma kabiliyeti, kamu mirası ve imaj hakları sorunsalına neden oluyor. Bununla birlikte miraslarına zarar verme riskini de beraberinde getiriyor. Hayatını kaybeden birinin mirasından yararlanmanın, ailesinin veya halkın arzularıyla çelişebileceğini söyleyen Newcastle Üniversitesi'nden İnternet Hukukçusu Prof. Lilian Edwards, ünlülerin dijital olarak yeniden yaratılması kolaylaştıkça böyle bir teknolojinin oyuncuları işsiz bırakma ihtimali üzerine görüş bildirerek, bu gerçekleşse bile çok uzun bir zaman alacağını öngörüyor. Bunun nedeni, izleyicilerin, öldüklerini bildikleri birini imitasyon bulması riski. Edwards buna örnek olarak 2016'da Carrie Fisher'ın ölümünden sonra çekilen Star Wars: Rogue Onea gösterilen tepkileri veriyor. Fisher'ın genç Prenses Leia olarak dijital rekreasyonuna yaygın bir tepki gösterilmişti. Yasal olarak, bir kişinin adının ve imajının, ölümünün ardından ticari kullanımını kontrol etme hakları, ülkeler ve hatta ülke içinde eyaletler arasında bile farklılık gösteriyor. Bununla yanında, teknolojinin gösterdiği gelişimle birlikte ekranlarda daha çok dijital karakter göreceğimiz de aşikar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/james-franco-kuba-lideri-fidel-castroyu-canlandiracak/", "text": "Amerikan sinema dergisi Variety, James Franco'nun Alina of Cuba isimli bağımsız filmde Kübalı devrimci Fidel Castro'yu canlandıracağını doğruladı. Franco, Castro'nun gayri meşru kızı Alina Fernandez'in hayatına odaklanan filmde Alina'yı canlandıracak oyuncu Ana Villafane ile birlikte rol alacak. Arjantinli yıldız Mia Maestro da Alina'nın annesi, Küba sosyetesinden Natalia Revuelta rolüyle izleyici karşısına geçecek. Film, Alina'nın ülkeyi terk etmeden ve 1993'te İspanya'ya kaçmadan önceki hayatını konu alıyor. Jose Rivera ve Nilo Cruz tarafından senaryosu yazılan Alina of Cuba, Miguel Bardem tarafından yönetiliyor. Filmin çekimlerinin 15 Ağustos'ta Kolombiya'da başlaması planlanıyor. Filmin yardımcı oyuncu kadrosunda Alanna de la Rosa, Maria Cecilia Botero, Harding Junior, Sian Chiong ve Rafael Ernesto Hernandez yer alıyor. Alina Fernandez, kendi hayatını anlatacak olan filmin biyografik ve yaratıcı danışmanlığını yapıyor. James Franco'nun Castro'yu canlandıracak olması da Fernandez tarafından onaylandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/japon-tarihi-ve-inanislarina-isik-tutan-tekinsiz-oykuler/", "text": "Batuhan Sarıcan, Japon yazar Akinari Ueda'nın meşhur eseri Yağmur ve Ay Öyküleri'ni inceledi. İthaki'nin Japon Klasikleri arasındaki yerini alan eser, Japon Edebiyatı'nın en önemli eserlerinden birisi sayılıyor. Japonya tarihinde dönemler, hüküm süren imparatorlara atfen Heian, Edo ve Meiji gibi isimler alıyor. Japon Edebiyatı'nın en sevdiğim yönlerinden birisi de bu dönemlerin bir şekilde edebiyata sızarak o dönemin yaşamına, inanış ve kültürüne pencere açması. Edo Dönemi (1603-1867) yazarı ve şairi olan Akinari Ueda (1734-1809) da en meşhur eseri Yağmur ve Ay Öyküleri'nde (Ugetsu Monogatari, 1776), merkezine insanı alan sıra dışı öyküleriyle, okura Budizm'den Japon geleneklerine, batıl inançlardan dönemin siyasi kargaşalarına kadar kısa ama öz hikayeler sunuyor. Yazarın tarihi bilgi birikimi ve felsefeye olan yakınlığı da her öyküde kendini gösteriyor. Kadim Çin ve Japon kültürünün etkileri bulunan öyküleri, hayalet hikayeleri anlatan Kaidan yaklaşımının bugüne kalan nadide örnekleri arasında yer alıyor. Japoncada , garip ya da sıra dışı; ise konuşma anlamına geliyor. Ueda'nın öyküleri genelde... olduğu rivayet edilir, veya Bu öykü kuşaktan kuşağa aktarıldı, gibi ifadelerle sona eriyor. Bu haliyle yazarın, kulaktan kulağa aktarılan sözlü anlatı geleneğinin yazıya dökülüşünde önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlatıların teması da çoğunlukla doğaüstü hikayeler olarak karşımıza çıkıyor. Ueda'nın öykülerindeki baş kahramanların karşısında beliren karakterler, bir anda hayaletlere veya bir boşluğa; ihtişamlı ve bakımlı evler ise bir anda dört bir yanını yabani otlar sarmış virane yapılara dönüşebiliyor. Tıpkı Latin Amerika Edebiyatı'nda büyülü gerçekçilik akımının doğduğu metin olarak kabul edilen Juan Rulfo'nun Pedro Paramo eserinde olduğu gibi gerçek ile düş arasındaki sınırlar kalkıyor. Yazar, okuru tekinsiz bir atmosferin içine sürüklüyor. Öyküler, kadim Çin ve Japon halk hikayelerine dayandığı için ve aslında yazarın inandırıcılık marifeti sayesinde bu doğaüstü yaklaşımı yadırgamıyorsunuz. Bu doku her hikayede kendini gösteriyor ancak yer, zaman ve üslup birbirinden farklılaşarak öyküler özgünlüğünü koruyor. Japonya'da tilkilerin oyununa gelmek diye bir ifade var. Tilkilerin, çeşitli numaralar yaparak insanları kandırdığına inanılıyor. Bu haliyle yazar da -olağanüstünü olağan göstermedeki marifetiyle- bir tilki ise biz de okur olarak onun oyununa getirilmiş gibi bir hisse kapılıyoruz. Fiziksel ile metafiziksel arasındaki tekinsiz karşılaşmalarda bilgelik dolu öğretiler de su yüzüne çıkıyor, yazarın ruhani yönünü gözler önüne seriyor. Aynı zamanda erdem, adalet, dostluk, sadakat ve saygı kavramlarının öne çıktığı hikayelerde, çıkar ilişkisi, zenginlik ve mevkii hırsı gibi meselelerin de sık sık işlendiğini görüyoruz. Böylelikle karşımıza doğru yolda olmayı öğütleyen bir yazar olarak da çıkıyor Ueda. Her ne kadar yüzyıllar öncesinden gelen hikayeler olsa da bu öyküler, bugüne dair çok şey söylüyor. Sutra duacısını ziyarete gelen ölü imparatorlar, yolundan sapmış Samuraylar, çizdiği balıklara dönüşen ressamlar gibi enteresan karakterler var. Mesela Resimdeki Sazan öyküsünde, Budizm inanışındaki Araf ve ruhun öte tarafa gidip gelmesi durumu çok iyi anlatılıyor. Bu öykü kitabın en iyi öykülerinden birisi aynı zamanda. Yazarın yarattığı karakterler arasındaki diyaloglar da kendi kafasındaki düşünsel tartışmaların bir yansıması olsa gerek. Sözgelimi kitaptaki ilk öyküde, babasının emriyle tahtını üç yaşındaki Toşihito'ya bırakan ve bir şekilde Heici Ayaklanması'na neden olarak ülkeyi kargaşaya sürükleyen İmparator Sutoku'nun huzursuz ve öfkeli ruhu ile onun Budist öğretiye dönmesi ve sakinleşmesi için tapınağa sutra okumaya gelen bir din adamı-şair Saigyo'nun konuşmasına tanık oluyoruz. Saigyo ile aralarında geçen tartışmalarda ahlak, bencillik, kişisel hırs ve arzular gibi insani meseleler üzerinden bir tartışma yürüyor. Bunun, yazarın kendi içinde verdiği bir ahlak tartışması olduğunu da söyleyebiliriz. Zaten eserdeki birçok öyküde ahlak kavramını irdelediğini görüyoruz. Bu öykü, Japonya'daki Budist öğreti ve taht savaşlarına dair de önemli bilgiler veriyor. Yüzlerce sayfalık tarih kitaplarına bedel bilgi, usta bir yazarın elinde, belki bir öykü veya birkaç satırda özüyle anlatılıyor. Bu da özellikle Meiji Restorasyonları öncesi Japon yazarlarının önemli özelliklerinden birisi. Krizantem Vaadi öyküsü de yine ülkenin taht kavgalarıyla geçen Samuray geçmişini, merkezine insan duygularını aldığı bir hikaye olarak sunuyor. Kamon No Suke ile Tsunehisa arasındaki kavganın getirdiği karışıklıktan uzaklaşan bir Samuray, yolda hastalanıyor ve tanrı misafiri olarak geldiği yerde iyi bakıldığı için minnet borcu hissederek bahara döneceğim, diyerek ayrılıyor. Dönüşü ise Ueda'nın doğaüstünü normalleştiren yaklaşımına yaraşır biçimde oluyor. Yazar, Harap Ev öyküsünde ise 15. yüzyıldaki yıllar süren taht savaşlarının neden olduğu kaos ve kan gölünü de ustaca resmetmekle kalmıyor, yine insanın en saf duygularından aşk ve sadakati de dokunaklı bir şekilde işliyor. Bu kitabındaki öyküleriyle birlikte Ueda'yı, mirasını vaka ve haiku türü şiir formları ile çevirmenin de önsözde belirttiği üzere ukiyo zoşi türü basit halk hikayelerinden alan ve yazılı Japon Edebiyatı'nın doğuşunu da simgeleyen Yomihon türünün kurucuları arasında sayabiliriz. Yomihon öncesi eserlerde daha çok çizimler ağırlıktayken bu türle birlikte metin ön plana çıkarak okumak için kitap anlayışı benimsenmeye başlıyor. Bu eserlerde doğaüstü güçler ve hayali yaratıkların tasvir edildiği ve karmayı odağına alan Budist öğretinin okura aktarıldığı görülüyor. Ueda'nın öyküleri de bundan nasibini alıyor. Dolayısıyla Yağmur ve Ay Öyküleri de kurucu metinlerden birisi olarak kabul edilebilir. Öykülerinde insan nefsine, kibre, erdeme ve savaşın geride bıraktığı acılara odaklanan Ueda'nın, kurgusal metnin karmaşık doğasından sade bir üslup ve özgün hikayeler üreterek çıktığını ve yüz yıllara meydan okuyarak bugüne kadar geldiğini söyleyebiliriz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/jehan-barburdan-turkiye-ve-dunya-icin-bir-umut-sarkisi-guzel-seyler-var/", "text": "Her şeye rağmen hayatta güzel şeyler var! Ve tıpkı Jehan Barbur'un insanın adeta içine nefes veren şarkısı Güzel Şeyler Var gibi... Yitirmeyelim umudumuzu, umutsuz yaşanmıyor. Jehan Barbur, yeni şarkısı Güzel Şeyler Varı dinleyiciyle buluşturuyor. Bugün itibariyle Sony Music Turkey etiketiyle yayınlanan şarkı, son dönemde toplumun derinden hissettiği mutsuzluk ve umutsuzluğa karşın güzel şeylerin de olduğunu hatırlatıyor. Sözü ve bestesi Jehan Barbur, düzenlemesi de sanatçının birçok eserinde birlikte çalıştığı aranjör-müzisyen Eylül Biçer imzası taşıyan Güzel Şeyler Var, Türkiye'nin ve dünyanın içinde bulunduğu karanlık günlerde bir umut şarkısı. Güzel Şeyler Var tüm dijital platformlarda dinleyiciyle buluşurken Murat Aslankara yönetmenliğinde çekilen keyifli klibi de sanatçının youtube kanalında yayında."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/jim-carreynin-anilari-ve-yanilsamalari-uzerine/", "text": "The Truman Show, Maske, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Salak ile Avanak gibi unutulmaz filmlerin usta oyuncusu Jim Carrey, bu defa Dana Vachon'la birlikte kaleme aldığı romanı Anılar ve Yanılsamalar ile hayranlarının karşısına çıkıyor. Carrey'nin hayatından ve kariyerinden gerçekleri kullanarak kurgusal bir çöküş ve yeniden doğuş hikayesini anlatan Anılar ve Yanılsamalar, Epsilon logosu ve Aslı Perker'in çevirisiyle Türkiye'deki okurlara ulaşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/jivamukti-yoganin-temel-eseri-yeni-insan-yayinevinden-cikti/", "text": "Hem ilham verici hem de tam bir akıl hocası... Jivamukti Yoga kitabı, mevcut yoga kaynaklarına önemli bir katkı sunuyor. Yoga felsefesinin derinliklerine inerken modern hayattan güncel örnekler vermesi ve çok sayıda açıklayıcı fotoğraf içermesi sayesinde kolay okunur bir kitap olmayı başarıyor. Sharon Gannon ve David Life'ın 1984'te New York'ta açtıkları ufak bir stüdyo ile temelleri atılan Jivamukti Yoga yöntemi bugün dünyada en tanınmış ve yaygın uygulanan yoga türleri arasında yer alıyor. Bu türün ünlü öğrencileri arasında Sting, Madonna, Uma Thurman, Donna Karan gibi ünlüler de var. Jivamukti yoganın en bilinen özelliği dinamik ve canlandırıcı bir asana pratiği. Öte yandan meditasyon, mantralar ve canlandırıcı müzikler ve nefes pratikleri de Jivamukti yoganın ayrılmaz bir parçası. Sanskrit dilinden türetilen bir kelime olan Jivamukti, ruh anlamına gelen jiva ve özgürleşme, azad olma anlamına gelen mukti kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Jivamukti yoga pratiğinde nihai amaç yoga haline ulaşmak, Gerçek Öz'ü idrak etmektir. Jivamukti Yoga'nın beş temel direğinin ilki, yoga felsefesidir ve öğretisi kadim yoga eserlerine dayanır. Kendini adayarak çalışmak, dünyaya ve etrafındaki diğer canlılara elinden gelen en az zararı vermek, duymayı ve konuşmayı arındırıcı şekilde canlandırıcı müzik kullanmak ve son olarak da meditasyon, bu temellerini oluşturur. Bunların hepsi ayrı ayrı derslerde kullanılmak yerine tek bir ders içinde yer alır, birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturur. Yoga kitaplarını okumak genelde terminolojiye hakim olmayı, gizli ve simgesel anlamları anlamayı gerektirir, bu nedenle de kadim yoga eserlerini yoga felsefesine hakim ehil birinin yorumları ve yönlendirmeleriyle okumak gerekir. Bu kitap ise yoga felsefesini günlük dille anlatması, terimleri sırayla ve günlük hayattan örnekler vererek tanıştırması, bolca fotoğraf ve hikaye içermesi sayesinde okuyucuyu içine çeken, kolay okunan bir tarz sunuyor. 800-saat sertifikalı Jivamukti Yoga eğitmeni Yeliz Utku Konca'nın çevirisiyle basılan kitap, hem başlangıç hem de ileri seviye yoga uygulayıcıları için pratiklerini geliştirecekleri bir rehber olma özelliğini taşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/john-lennon-ve-the-beatlesin-hatiralari-nft-olarak-satisa-cikiyor/", "text": "John Lennon'un en büyük oğlu Julian, babasının kişisel koleksiyonundan birkaç müzik parçasının ve eşyasının NFT olarak satışa sunulacağını duyurdu. Bununla birlikte, her bir hatıra parçası, değiştirilemez token olarak satılacağından, fiziksel varlıklarını da elinde tutacak. Müzayedede satılan ürünler arasında, Help! filminde babası John Lennon'ın giydiği siyah bir pelerin ve The Beatles'ın unutulmaz şarkılarından Hey Jude için tutulmuş el yazısı notlar da yer alıyor. John Lennon'un televizyon için hazırlanan Magical Mystery Tour filminde giydiği Afgan ceketinin NFT'lerini ve Julian Lennon'a babası tarafından verilen üç Gibson gitarı da müzayede satışa çıkacaklar arasında olacak. Paul McCartney'nin Hey Jude şarkısı için elle yazdığı notların NFT'sinin açık artırmada en çok kazandırması beklenen parça olduğu belirtiliyor. Parçanın yaklaşık 30 bin dolar (406 bin Türk lirası) başlangıç fiyatından açık arttırmaya çıkarılacağı duyuruldu. NFT satışından elde edilen gelirlerin bir kısmı, Julian Lennon'un White Feather Vakfı'na bağışlanacağı açıklandı. Açık arttırma 7 Şubat'ta gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/johnny-depp-ve-amber-heard-davasinin-perde-arkasi-blutvde/", "text": "Sıradan bir boşanma davasından çok uzakta olan ve tüm dünyanın takip ettiği Johnny Depp ve Amber Heard'ün ilk davası şimdi BLUTV'de. İki bölümden oluşan Johnny vs Amber, ilk bölümde dosyayı Johnny'nin bakış açısından ele alırken ikinci bölümde ise Amber'ın iddialarına odaklanıyor. Belgeselde uzman avukatlar ve ikiliye yakın isimlerin görüşleriyle birlikte çiftin kendi çektiği görüntüler de yer alıyor. Hollywood'un gözde çiftlerinden Johnny Depp ve Amber Heard'ün sancılı boşanma sürecini ve 2020 yılında İngiltere'de gerçekleşen davalarının mercek altına alındığı 'Johnny vs Amber' ABD'den sonra ilk kez discovery+ ayrıcalığıyla BluTV'de yayında."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/journers-insanlarin-dinlerken-kapatmadigi-bir-muzik-yapiyoruz/", "text": "Büyük hayranlarıyım, şarkılarını ne zaman dinlesem kalabalıkları yarıp İstanbul'dan alıp başımı çok uzaklara kaçmak, doğanın içine karışmak, kaybolmak istiyorum. Sizi bilmem ama Journers benim için son dönemin en iyi rock grubu. Ve bu söyleşiyi onları çok seven dinleyicileri Nilüfer olarak yaptım. Muhabbet ettik, kahkaha attık, belki yan yana değildik ama yüz yüze Zoom üzerinden samimiyetle söyleştik. Eğer hala Journers ile tanışmadıysanız buna vesile olmak beni mutlu eder! Kimileri onların müzikleri için neo saykodelik dese de Journers'ın kafasında bir kategorizasyon yok çünkü özgürler Şimdiye kadar çıkardıkları altı single ile gönülleri mest eden Journers, kendi deyimiyle yoldaşlar, farklı meslek gruplarında çalışan üç eski dostun müzikli yolculuğunun ortak ismi. Gitar, vokal, klavye ve prodüksiyonda Burak Yeşildurak, vokalde Metin Akdülger ve gitarda Mehmet Can Erdek'ten oluşan grup, bizi özlediğimiz tınılarla buluştururken özgürlük hissini doyasıya veren sözler ve müzikal altyapısıyla 70'li yılların ruhuna götürüyor. Bu arada grup üyelerini saymışken ilk benden duyun istedim, çok yeni haber: Journers'a dördüncü bir isim eklendi, davulda Efe Türkoğlu. Hadi gelin, şimdi bu yolculuğa birlikte çıkalım... Fonda Döngümü çalın bir de mesela! Burak Yeşildurak: Bursa'dayız. Yıl 2003-2004. Tan Lisesi'ndeyiz. Hepimiz oradan çıkmayız, orada tanıştık zaten. O zamanlar da müzik yapıyorduk ama Journers adı altında yapmıyorduk. Ben gitar çalıyordum, kayıt yapıyordum. Metin bas çalıyordu. Mehmet Can da keza öyle. Ama hepimiz ayrı ayrı takılıyorduk. Daha sonra Metin'le iki şarkı yaptık. O zamanlar çok yeniyetmeyiz, çok ilkeliz. Öyle şartlarda yapıyoruz ki şarkı bile değil yani. Ondan sonra üniversitede bir şarkı yaptık Metin ile. Tabii sonra dağıldık farklı yerlere. Okullarımız bitince hepimiz tekrar Bursa'ya geldik ve biraz kendi kendimize takılınca artık bir grup kuralım diye karar verdik. Mehmet Can: Benim bestem yok o zamanlar. Piyanoyla başladım küçük yaşta. Liseye geldiğimde dedim bu piyanoyla olmuyor, benim gitar öğrenmem lazım. Gitar daha popüler bir enstrüman. Sora gitar çalarken dayımın kütüphanesinde siyah Metallica kasetiyle karşılaştım, Black albümüydü. Sonra dinlediklerim, çaldıklarım rock ve metal müzik üzerindeydi. Metin Akdülger: Ben o dönem cazı yeni keşfetmiştim. Frank Sinatra'yı biliyordum. Bursa'da Çokran Plak diye hepimizin bildiği bir yer vardır. Orada oynadığım video oyunlarında Mafya diye bir video oyunu vardı. O oyunun müzikleri çok hoşuma giderdi ama bilmiyordum ne olduklarını. Çokran Plak'ın başındaki Ahmet Çokran'a sormuştum. O da bana bir cd verdi. İçinde blues da vardı caz da. Ella Fitzgerald, Stan Getz, Muddy Waters gibi isimleri dinledim. Amerikan külliyatını 20'lerden 50'lere, 60lara kadar dinledim. Liseye başladığımda Mehmet Can da benim sıra arkadaşımdı. Ama müzikle ilgili sohbetler etmiyorduk. Ben Mehmet Can'ın müzisyen kimliğinden çok haberdar değildim. O dönemde ben bunları dinlerken lise birde ben Yeşil ile tanıştım. Benim hayatıma biraz daha rock müziği soktu. Erkin Koray, Jimi Hendrix, Metallica gibi hem Türk hem Amerikan külliyatını 60'lı yıllardan sonrasını keşfetmemi sağladı. Burak Yeşildurak: Benim de lisede müzik hayatımı şekillendiren grup Metallica'ydı. Onun dışında böyle Slipknot, Korn gibi sert grupları dinledim. Evde dinlenilen müziklerden ötürü bir etnik müzik anlayışım da vardı, babam dinliyordu çünkü.. Bursa'daki sahaflarla birlikte plakla da haşır neşir oldum. Plağı keşfetmemle birlikte eski Türkçe pop müziği, Jimi Hendrix'ler falan da hayatıma girdi. Biraz da Woodstock kafasına da kaymış oldum açıkçası. Journers kelimesinin anlamını siz Yoldaş olarak ifade ediyorsunuz. Ben sizi ilk dinlediğimde üç seyyah adamın yolculuğu bu demiştim. İngilizcedeki journey kelimesinin seyahat anlamına geldiğini düşünerek journers benim aklıma seyyah tabirini getirmişti. Metin Akdülger: Aaa o da güzel! Mehmet Can: Ben Yoldaşı tercih ediyorum. Çünkü birbirimize çok şey katıyoruz. Birlikte adım adım ilerliyoruz. Metin ve Burak, Journers'ı başlatanlar. Ben sonradan dahil oldum ama güzel bir yerinden dahil oldum. Metin Akdülger: Hemen dahil oldun zaten. Üç ay sonra! Mehmet Can: Değişik, kimsenin tahmin edemeyeceği bir döneme denk geldik tabii. 2019'un sonunda kurulduk ama hemen sonrasında pandemi ortaya çıktı. Canlı konser izlemeyi ve çalmayı özler duruma geldik. Başlangımız böyle oldu umarım sonumuz hayırlı olur. Üç ay evden hiç çıkmadan üretmek imkansız gibi geliyor kulağa. Güzel bir kamp dönemi oldu. Burak Yeşildurak: Journers kelimesine kapıldım ben. Anlamını geçtim, kelime olarak sevdiğim bir isim oldu. Metin Akdülger: Journers kelimesinin mucidi bize göre Yeşil. Amerikan İngiliz jargonunda da bu kelime var ama az kullanılıyor. Yeşil, aynı zamanda tasarım mezunu. Hayata böyle estetik olarak da farklı açıdan bakabilen biri. Bizim kurumsal kimliğimizi oluşturan başat kişilerden biri o. Journer ismini biz sadece fonotik olarak değil, yazılı olarak da beğendik. Böyle bir resim olarak da güzel duruyor. Klavyede yazarken journer'ı yazmak kolay. Ama ben mesela anlam olarak yoldaşı seviyorum, senin biraz önce söylediğin seyyahı da sevdim, bunun tartışılmasını da sevdim. İnsanların bunu türetebiliyor olması bizi heyecanlandırıyor. Müziğimizin temasında da genellikle bir hikaye ve bir yolculuk anlatırız. Ve yol kelimesi işin içinde geçer. Bir yolu paylaşmak aslında bizim kafamızdaki imaj. Ama yolu paylaşan insanlar da aynı zamanda seyyahtırlar. Seyyah onun daha tekil versiyonu. Yoldaş hepimizi kapsayan bir versiyonu. Metin Akdülger: Kategorilere, yaftalara çok takılmayan insanlarız. Akademik olarak bunu incelemek, sınıflandırmak, en azından rafa koymak için iyi niyetle bir şey olduğunun farkındayız ama üreten insanlar olarak kendimizi bir janra sıkıştırmayı doğru bulmuyoruz. Mehmet Can: Şarkı içinden nereye gidiyorsa oraya gidiyor yani bir kategorisi yok. Metin Akdülger: Yarın öbür gün başka bir müzik türüne göz kırpan bir şey de yapabiliriz. Bu özgürlüğün bizde saklı kalması bizi heyecanlandırıyor. Mehmet Can: O dönemin şarkıları bize yalın geliyor. Onu özlüyoruz belki de. O sadelik güzel. Pink Floyd'da belk bir sürü enstrüman var. Ama dinlerken bizi hiç yormuyor. O dönemlerin müziğinde hiçbir kaygı da yoktu. Beğeni alma endişesi, amacı yoktu. İçlerinde ne varsa onları dökmüşler. Burak Yeşildurak: Benim en çok Erkin Koray'dır. Tabii ki Cem Karaca ve Moğollar da var ama en somut gösterebileceğim kişi Erkin Koray'dır diyebilirim. Burak Yeşildurak: Döngüm hep şuramızda kalıyor. Mehmet Can: Ama son şarkı da gayet bizi yansıtıyor diyebiliriz. Metin'in söylediklerine ek olarak şarkılarınıza nüfuz eden o nostaljik havanın da insanlara yakın geldiğini düşünüyorum. Biraz önce Mehmet Can'ın da dediği gibi çoğumuz eskiyi seviyoruz. Mehmet Can: Evet hem öyle hem de mesela Bu tam bir yol şarkısı. Dinleyerek bir yere gidelim gibi yorumları çok alıyoruz. Her şarkıda özellikle bunu söylüyorlar. Metin Akdülger: Bir yandan özgürlük hissini de veriyor şarkılar. Kesinlikle! Peki, aslında böyle bir düşünceniz olmadığını ahmin ediyorum ama buradan başka bir yere varacağım için bunu soracağım. Grup olarak öyle ünlenelim, tanınalım, kızlar çığlıklar atsın gibi dertleriniz pek yok, değil mi? Herkesin sizi bilmesini, tanımasını istiyor musunuz? Varacağım nokta ise şu. Basında çıkan bazı haberlerin başlıklarında özellikle Metin Akdülger'in grubundan yeni şarkı gibi ifadeler kullanılıyor. Bunları okumak dışarıdan bir göz olarak beni bile rahatsız oluyorum. Metin Akdülger: Üzülüyoruz böyle haberler görünce! Burak Yeşildurak: Elbette bizim kendimizi gösterelim gibi bir derdimiz var. Aslında her müzisyenin de böyle bir duygusu vardır zaten. Beğenilmek istersin, çok normal. Ama bunun için bir planımız yok. Tamamen akışında gidiyor. Amacımız öncelikle canlı müzik yapıp o tadı almak. Metin tanınan bir kişi olduğu için o haberleri ben normal karşılıyorum açıkçası. Sonuçta Metin'in piyasada bir değeri var. Bunun üzerinden insanlar tabii ki tutunmak istiyor. Metin Akdülger'in yeni şarkısı gibi şeyler söylüyorlar. Şimdi Journers deseler ilgi çekmeyebilir, bizim açımızdan da iyi oluyor. O yüzden abartmıyorum içimde. Metin Akdülger: Ben şurada araya girmek isterim çünkü benden bahsediliyor madem. Ben oyuncu olduğum için benim silahım piyasada az olmak. Metin olarak kendimi ne kadar az gösterirsem size, sahnede o kadar inandırıcı olurum. Ben buna inanan oyunculardanım. Beni magazinde görmezsiniz. Oralara çıkmamayı tercih ediyorum. Bu bir kariyer tercihi. O yüzden de aslında ben oyuncu olarak da çok ünlü biri değilim. Benim tipimi görür, tanır, oynadığım şeyi belki bilir ama ismimi çok bilmezler. Bu bir avantaj benim için. Journers'ta da ben en başından beri kendi adımla Journers'ı ayrıştırma taraftarıyım. Buna göre bir yol aldık. Hem bunu arkadaşlarıma bir saygısızlık olarak adlediyorum kendi içimde. Onların böyle düşünmediğini biliyorum. Çünkü Mehmet Can da Yeşil de çok çok değerli müzisyenler. Ve ben onlar kadar bu işin içerisinde değildim. Onlar sayesinde, onlar olduğu için ben müzik yapıyorum. Ama bu, ben kötü bir müzisyenim demek de değil. Kendimi de kötülemiyorum. Biz beraber şu an bir trio olarak hareket ediyoruz. Hepimizin farklı artıları ve eksileri var. Birbirimizi bunlar üzerinden tamamlıyoruz. Benim şu andaki görevlerimden biri de başka bir sanat dalıyla ouşturduğum tanınırlığı müziğimizi yaymakta kullanmak. Ve ben bunda bir beis görmüyorum. Biz birbirimizi çok iyi tanıyan ve birbirimize çok güvenen insanlarız; bunun aramızda bir sorun teşkil ettiğini de düşünmüyorum. Aksine bunu doğru bir şekilde kullanırsak birbirimize daha çok inanarak var olabileceğimizi düşünüyorum. Mehmet Can: Çok güzel tarif ettin. Burak Yeşildurak: Ben tasarımcı olduğum için o iş bende. Bir de sanat yönetmenimiz var. Osman Oğuz Öğün. Journers'ın kurumsal bir kimliği var. Kullandığı renkler olsun, yazı fontu olsun, kapaklardaki plaksı, eskimsi görünüm olsun... Sürekli bir tasarım yapıyoruz kendi içimizde. Yaptıktan sonra da fikir alışverişi yapıyoruz; bu bizi yansıtıyor mu yansıtmıyor mu... Zaten Journers da o noktada doğuyor. Mehmet Can: Hem mesleğimiz var hem de bir uğraşımız, paylaşımımız var. Müzik sektörü ne kadar dijital platformlar üzerinden yürüyor gibi görünse, böyle bir döngüsü varsa da sahnede canlı yapılan konserler çok daha önemli. Albüm dediğimiz şey artık kalmadı. Müzisyenlere hem maddi hem manevi getirisi olan şey, konserler. Evet maddi kazanç olarak çok büyük bir kayıp ama bir yandan dinleyiciye somut olarak ulaşmak çok tatmin edici. Bunu görmek, bunu hissetmek... Müzisyenler bunu çok özlüyor. Metin Akdülger: Sadece pandemi dönemi için konuşmuyorum. Yeni bir yaşam şekline geçiyoruz bence. Bildiğimiz bir çok şeyin tanıtım değişiyor; eğitimin, mesleklerin tanımı çok hızlı değişiyor hem de. Mesela şu an dördümüz de bir tane işle kendini tanımlayan insanlar değiliz. Ve bu, dönemin yeni var oluş çeşitlerinden biri olacak. Bence insanlar artık tek bir meslek yapmayacaklar. Çünkü artık tek bir meslekte uzmanlaşmak eskidi. Birçok şeyde mahir olmak gerekiyor bu dönemde. Ben aynı zamanda müzikle uğraşıyorum, aynı zamanda tiyatro yazarlığı yapıyorum; benim ilk işim tiyatro yazarlığı... Bir yandan siyaset bilimleri mezunuyum. Bir yandan sinemayla ilgileniyorum, senaryo yazıyorum. Bir yandan da çevre örgütleriyle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Yeşil, bir yandan tasarımcı, bir yandan müzisyen, bir yandan sokak aydınlatmaları üzerine sahip olduğu bir iş var. Mehmet Can mühendis, aynı zamanda müzisyen, aynı zamanda koca... Çok üzülüyorum, intihar eden müzisyenler var. Çok zor bir dönemden geçiyoruz gerçekten. Bunun çözümünün, yanlış anlaşılacak diye çok korkuyorum şu an ama, birden fazla şeyle uğraşmak olduğunu düşünüyorum. Yeni dünya düzeninin ayakta kalmak için bunu talep ettiğini düşünüyorum. Burak Yeşildurak: Pandemi sürecinde ben evdeydim. Ne arayan var ne soran var, güzeldi. Sadece müzikle uğraşıyordum. Üç ay boyunca şarkı çıkaralım, bunu yapalım gibi hep müzikle geçti. Bir yanda sıkıcılığı da vardı tabii. Arada insan çıkıp dışarı sosyalleşmek istiyor. Mehmet Can: Ne olacağını bilememek ürkütücüydü. Yılbaşında deselerdi ki üç ay sonra maske takarak gezeceksiniz, inanmazdık. Ben kendi işimi de evde yürüttüm, müziğimi de yaptım. Lahmacun da ekmek de yaptık. Ama işte bir şeyleri bilememek zorladı bu dönemde. Metin Akdülger: Yeşll ve Mehmet Can çok güzel bir habitatta, Bursa'da yaşıyorlar. Ben 27. katta, iki artı bir, psikopat bir evde yaşıyorum. Benim babam 65 yaş üzerinde. Ama mesela özellikle o üç buçuk ay evden hiç çıkmadım. Oraya yanına gitmem gerekebilir diye... Kendim için değil ama ailem için sağlam olmalıyım düşüncesindeydim hep. Bu baskı beni çok gerdi. Ondan sonra kendimi çok disipline ettim. O dönem benim için bir sebat dönemiydi ama çok yorucuydu. Müzik üretimimiz olmasaydı gerçekten çıldırabilirdim. Ben biraz ceremesini çektim. Öncesinde ve sonrasında kendimde ne değişti dersem, daha korkusuzlaştım. Bu bilinmezlik, ne olacağını bilmemezlik korkusu, bende bir şeylere eeehhh! dedirtti. Günlük hayatta artık çok daha kemiksiz konuşuyorum insanlarla, çok daha fütursuzum. Çok daha özgür hissediyorum kendimi. Garip bir tezat ama bende böyle oldu. Metin Akdülger: Biz çok yakın arkadaşlar olduğumuz için elbette kendi aramızda anlaşmazlıklarımız, inişlerimiz, çıkışlarımız, ümitsizliklerimiz oluyor. Bu olmazsa bence garip. Bu olmazsa bir problem var demektir. Çatışmanın olmayan yerden hikaye çıkmaz, çatışmanın olmadığı yerden uzlaşı çıkmaz. Uzlaşının olması için de çatışma gerekir. Tabii ki oluyor böyle zamanlarımız. Yaşadığımız gerçeklerle de bunlar katmerleniyor bazen. Zor bir ülkede yaşıyoruz. Bazen bunalabiliyoruz. Ama bunaldığımız zaman müziğimizle, birbirimize kendimizi ifade etmemizle işi çözmeye çalışıyoruz. Mehmet Can: Ben eskilere dönüyorum. Bugünlerde Queen dinliyorum daha çok. Metin Akdülger: Bir rol arkadaşım Delta Sleep isimli İngiliz new age rock grubunu önerdi. Birkaç gündür sürekli onları dinliyorum. Uzun süre sonra Beatles'a döndüm. Revolution'ı çok dinliyorum. Burak Yeşildurak: Ben de sizinle konuşmadan önce Beatles'ın akustik coverlarını dinliyordum. Ben de aynı kafadayım şu an. Bir de ben eski dönem müziklerini, sinematik müziklerini dinliyorum. Burak Yeşildurak: Mesela Yok mu?dan bahsedeyim. Bir gün Metin'i aradım hani Banana Boat şarkısı var ya, Heyooo heyooo... Ya da Grup Vitamin'in cover'ı Yok mu, yooook mu! dedim bunun Banana Boat versiyonunu cover'layalım, bunu çalabiliriz derken elim değişik notalara gitti. Böyle farklı söyleriz falan dedim. Tabii sırf bu şarkı özelinde konuşuyorum. Sonra bizimkilere bir kayıt yolladım. Metin de onayladı. Yani bir fikir çıkar bir yerden ondan sonra herkes bu fikre kendini ekliyor. Sonra yakın arkadaşlarımıza yolluyoruz. Metin Akdülger: Yok mu üzerinde böyle bir şekilde başladık ama mesela uzunca bir süre sözlerini yazmadık. Normalde sözleri Yeşil ile beraber yazıyoruz sonra Mehmet Can bir fikir belirtiyor. Bazen o bir söz yazıyor. Şunu şunu şunu biz yazdık diyemeyiz ama üçümüz sözler, müzikler ortaya çıkarıyoruz. En sonunda Yeşil'in elinden geçiyor. Yeşil, editör gibi diyebilirim sözler için. Ama hepimizin kelimeleri var tüm şarkılar içinde. Ortak derdimizi ortaya çıkarmaya çalışıyoruz çünkü ancak ortak derdimiz ifade edildiği zaman hepimiz can-ı gönülden katılabiliyoruz. Mehmet Can, Yok mu?nun solosunu öyle atabiliyor, ben vokali öyle çıkartabiliyorum, Yeşil o klavye soloyu öyle yapabiliyor. O zaman özgürleşmiş hissediyoruz kendimizi. Mehmet Can: Şarkının içinde özgürüz aslında. Bir ahenk var ama herkes kendi cümlelerini koyuyor içine. Son olarak efsanevi grup üyelerinin ve müzisyenlerin hangileri sizin için daha birinci planda, onu soracağım. Metin Akdülger: Ray Manzarek'in The Doors'un asıl adam olduğunu biliyorum ama benim için Jim Morrison. Morrison'ın fütursuzluğu ve düşüncesizliği özgürleşitirici geliyor bana. Yapamayacağım şey gibi geliyor. Ben Ray Manzarek gibi olmayı daha doğru bulurum ama Morrison'a özenirim. Burak Yeşildurak: Evet, benim için de Jim Morrison. Bambaşka bir ruhu var. Metin Akdülger: Ben de Lennon diyorum. Burak Yeşildurak: Ben de David Gilmour'cıyım. Metin Akdülger: Ben Syd Barret diyorum. Bana çok acıklı ve aynı zamanda çok gerçek geliyor. Onu düşününce melankoliyle konfor arasında bir his vardır ya. Ama şefkat de değil, komfor da değil, melankoli de değil. Ama anladığımı düşünüyorum onu. Mehmet Can: Cohen'in depresif ruhunu seviyorum. Burak Yeşildurak: Ben ikisi arasında tam karar veremedim. Metin Akdülger: Cohen diyorum. Morrison diyorsan Dylan diyemezsin. Metin Akdülger: Çok zor bu be! Mehmet Can: Yüzde 60 Erkin Koray, yüzde 40 Barış Manço. Çok teşekkür ederim Ajandakolik'e konuk olduğunuz için. Hayranı olduğum bir grup olarak beni onore ettiniz. Yolunuz hep devam etsin yoldaşlar, nice yolculuklara, nice şarkılara Journers! Metin Akdülger: Asıl sen bizi onore ettin, biz çok teşekkür ederiz. Çok naziksin. Mehmet Can: Ne güzel bunları duymak, sağ ol."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kaan-tangozeden-ikinci-album-asik-mahzuni-serif-turkuleri/", "text": "Türk rock müziğinin başarılı temsilcilerinden DUMAN grubunun solisti ve birçok bilinen parçanın bestecisi ve söz yazarı olarak tanınan Kaan Tangöze ikinci solo akustik albümünü tamamladı. Ünlü Türk Halk Ozanı Aşık Mahzuni Şerif'in 10 bestesinin Kaan Tangöze tarafından yeniden yorumlandığı albümün ilk teklisi Haşlayın Beni, 17 Eylül 2021'de, ikinci tekli Gül Yüzlü Cananım 22 Ekim 2021'de dinleyiciyle buluşmuştu. Büyük ilgi gören teklilerden sonra albümün tamamı 7 Ocak 2022'de tüm dijital platformlarda yerini alacak. Albüm şarkılarından Boşu Boşuna ve Divane Ettim Aklımı adlı eserlerin klipleri önümüzdeki günlerde izleyiciyle buluşacak. Tangöze'nin İstanbul'daki stüdyosunda kaydedilen 10 şarkılık albümün; vokal, akustik gitar ve aranjesi kendisine ait. 7 Ocak'ta tüm dijital platformlarda dinleyiciyle buluşacak olan Kaan Tangöze'den 'Aşık Mahzuni Şerif Türküleri' albümünün klipleri de Kaan Tangöze YouTube kanalında olacak! Çekimleri Kayseri'de gerçekleşen klipler, eserlerin ruhunu yansıtan pastoral öğelerle dolu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadikoy-cizgi-festivali-basliyor/", "text": "Kadıköy Yoğurtçu Parkı'nda 24 Eylül'de Kadıköy Çizgi Festivali başlıyor. Festival, çizer söyleşilerinden canlı çizimlere, sergilerden mezatlara kadar birbirinden renkli etkinliklerle 26 Eylül'e kadar devam edecek. Kadıköy Belediyesi'nin ilkini 2019'da KADFEST Uluslararası Çizgi ve Sahaf Günleri kapsamında gerçekleştirdiği festivale, pandemi nedeniyle geçtiğimiz yıl ara verildi. Yeni normale uygun olarak, festivalin çizgi etabı bu yıl 24 Eylül'de Yoğurtçu Parkı'nda başlıyor. Kadıköy Çizgi Festivali adıyla 3 gün sürecek festivalde çizerlerin yer alacağı söyleşiler, canlı çizimler, imza günleri, film gösterimleri gibi renkli etkinlikler yer alacak. Festival alanında kurulan stantlarda çizgi roman, karikatür dergileri ve ürünleri de meraklısı ile buluşacak. Programın mezat bölümünde ise nadir bulunan, çizgi ve karikatür dünyasının dergi ve çizimleri meraklılarına açık artırma yoluyla sunulacak. Festivalde çocuklar da unutulmadı. Çocuk yayınevi stantları ile birlikte çocuklar için atölye çalışmaları da yer alacak. Festival'de Haziran ayında yitirdiğimiz çizer Kaan Ertem'in anısına, çizerin kendi eserlerinin yer aldığı bir de sergi olacak. Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü'nün hazırladığı festivaldeki etkinlikler çizgi romancı, karikatürist, illüstratör, eski yeni kuşak bağımsız çizerlerin, çizgi dünyasından çeşitli platformların ve Karikatür Evi eğitmenlerinin katılımıyla Yoğurtçu Parkı'nda 24 26 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadikoy-plak-gunleri-basliyor/", "text": "Plak sevdalılarını böyle alalım mı? Kadıköy Plak Günleri, 2 Ekim Cumartesi Kadıköy Belediyesi bahçesinde başlıyor. Bu yıl plaklar halk ozanı, usta Neşet Ertaş anısına dönecek. Kadıköy Belediyesi'nin bu yıl 5'incisini düzenlediği Kadıköy Plak Günleri 2 3 Ekim tarihlerinde Kadıköy Belediyesi'nin Hasanpaşa'da bulunan merkez binası bahçesinde başlıyor. Etkinlik, 25 Eylül 2012 yılında aramızdan ayrılan halk ozanı Neşet Ertaş'ın anısına düzenleniyor. Program kapsamında, Bozlak geleneğinin yeni temsicilerinden biri olan müzisyen İsmail Altunsaray, Neşet Ertaş Anısına bir konser verecek ve konserinde usta sanatçının eserlerini seslendirecek. İki gün boyunca sürecek programda bu yıl da plakçılar stantlarını açacak ve plak koleksiyoncularına ve müdavimlerine keyifli bir buluşma yaşatacak. Programda ayrıca söyleşiler, imza günleri ve dj performansları da yer alıyor. Programın ilk günü saat 12.00'de analog müzik şöleniyle başlayacak. İlk gün programında Türk popunun ilk kadın seslerinden Ayferi ile Çal Çingene Çal başlıklı söyleşi ve imza günü gerçekleşecek. Program, müzik yazarı Murat Beşer'in Plak Kültürü ve Koleksiyonerlik söyleşisi ile devam edecek. Beşer'in konukları koleksiyoner Ercan İmre ve pek çok müzik türüne ait yeni, nadir ve ikinci el plakların bulunabileceği Rainbow45 Records mağazasından Salih Karagöz olacak. Birinci günün son söyleşisi müzik yazarı Artemis Günebakanlı'nın Yeni Oyuncular: Değişen Müzik Sektöründe Kuralları Kendin Yazmak söyleşisi olacak. Günebakanlı'nın konukları müzisyen Nilipek ve Nova Norda olacak. Halk müziğinin duayen sanatçısı Ümit Tokcan ise yeniden basılan Hekimoğlu plaklarını sevenleri için imzalayacak. Birinci gün programı, müzik grubu Lalalar'ın konseri ile kapanışını yapacak. Kadıköy Plak Günleri ikinci gününde de açılışını analog müzik şöleniyle yapacak. Gün boyu, plak koleksiyoneri Volkan Judocu; radyocu, müzik eleştirmeni, koleksiyoner Mete Avunduk ve koleksiyoner Abanoz'un dj performansıyla plaklardan müzik sesleri yükselecek. Programın ikinci gün söyleşisinin konuğu Hakan Tamar ve Özgür Can Öney olacak. Radyo Eksen Yayın Yönetmeni Gülşah Güray'ın moderatörlüğünü yapacağı söyleşi 18.00'de başlayacak. Kadıköy Plak Günleri saat 21.00'de gerçekleşecek konserle kapanışını yapacak. Konser, 2012 yılında aramızdan ayrılan Türk Halk Müziği'nin değerli ismi Neşet Ertaş anısına yapılacak. Bozkırın Tezenesi adına yapılan konserde, Türk Halk Müziği sanatçısı İsmail Altunsaray, usta sanatçı Neşet Ertaş'ın türkülerinden oluşan birbirinden değerleri eserleri seslendirecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadikoy-sokaklari-kadinlarin-sloganlari-ile-isildadi/", "text": "Kadıköy Belediyesi, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde belediye çalışanlarının duygu ve düşüncelerinin yer aldığı 21 sloganı, gece Kadıköy sokaklarına yansıttı. Projeksiyonlarla caddelere ve sokaklara yansıtılan sloganlar büyük ilgi gördü. Kadıköy Belediyesi bu yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü mesajını farklı bir yöntemle verdi. Belediye çalışanlarının duygu ve düşüncelerinin yer aldığı 21 slogan, Kadıköy cadde ve sokaklarına yansıtıldı. Gecenin karanlığını aydınlatan sloganlar, kadınlar tarafından büyük beğeni topladı. Kimi bir daha baktı kimi de fotoğrafını çekti. Kadıköy Belediyesi Tasarım Atölyesi tarafından 8 Mart haftası boyunca Kadıköy cadde ve sokaklarını kadın sloganlarıyla aydınlatan bir çalışma yapıldı. Çalışma kadınlar tarafından büyük beğeni topladı. Yere projeksiyon cihazı ile yansıtılan yazılar arasında, Erkek şiddetini yıkıp yerine brokoli ekeceğiz, Saçımı süpürge etmiyorum, süpürgeme binip uçuyorum, İstanbul Sözleşmesi yaşatır, Ne giydiğim zevk meseledir, ahlak meselesi değil, Kadınlar birlikte güçlü, Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz, 6284'ü uygula! faili koruma! İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!, Kadın istihdamı sosyal sorumluluk projesi değil, haktır!, Kadın kadının yurdudur, kadın dayanışması yaşatır!, Ne şan şöhretiniz ne de takım elbiseniz. Suçunuzu hafifletmez. İMZA:GERÇEK ADALET!, Beyaz atlı prens boşuna gelme, Kırmızı ruj politiktir! gibi ifadeler yer aldı. Kadıköy sokaklarında yansıtılan sloganları görünce çok mutlu olduğunu söyleyen Su Ökdemir, Fikir olarak çok beğendim. Üstünün kapatılamayacağı ve karalanamayacak olması yönünden çok yaratıcı bir eylem şekli diye konuştu. Kadınların daha özgürce yaşayabildiği bir dünya hayalini paylaşan Melike Gencer de Türkiye'ye ve Dünya'ya baktığımızda kadınlar hep arka plana atılıyor, 'şunu yapamazsın bunu yapamazsın, sen susacaksın' deniliyor. İnsanların bize 'şunu yapacaksın' demesini kesinlikle istemiyorum. Her zaman susturuluyoruz. 8 Mart'ın sadece bir değil 365 gün kutlanması gerektiğini düşünüyorum. Ben ailemden böyle öğrendim dedi. 8 Mart'ı müzikle, dansla kutlamak istediğini belirten Tuğba Bekgöz ise 8 Mart'ın çıkış noktası kadınların, kadın işçilerin mücadelesi. Yıllar geçmesine rağmen, biz hala aynı haklar için mücadele ediyoruz. Bunlar olmadan 8 Mart'ın müziklerle, çiçeklerle, danslarla, kadın olmanın getirdiği güzelliklerin keyfinin sürerek geçirmek isterim ifadelerini kullandı. Kadın dayanışmasının çok önemli ve değerli olduğunun altını çizen Gamze Felek da Bu ataerkil düzen gerçekten her alanda karşımıza çıkıyor. Kendimizi ve kendi etrafımızı çok küçük şeylerle değiştirmekle başlayacak. Önce biz kadınlar birbirimize sahip çıkacağız. Daha sonrasında da haklı davamızı tüm dünyaya göstereceğiz diye konuştu. Artık daha fazla kadın ölmesin diyen Beray Velioğlu ise, Sadece 8 Mart'ın değil, tüm günlerin Kadınlar Günü olarak değerlendirilmesini istiyorum. Artık daha fazla kadın ölmesin istiyorum. Bu noktada İstanbul Sözleşmesi'nin önemi çok büyük, umarım bir an önce yapılması gerekenler yapılır. Kadın kadının yurdudur evet ama bu mücadeleyi sadece kadınların değil erkeklerin de desteklemesi gerektiğini düşünüyorum dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadikoyde-gurultu-kirliligine-karsi-teatral-bir-farkindalik-projesi/", "text": "Kadıköy Belediyesi, ilçeye özellikle son zamanlarda artan yoğun rağbet ile birlikte oluşan gürültü kirliliğine karşı bir farkındalık projesi gerçekleştirdi. Proje kapsamında Kadıköylü sanatçılar sokaklarda sergilediği performans gösterileri ile yüksek sese dikkat çekti. Küresel salgında yeni normale geçişle birlikte, kent içi hareketliliğin odak noktası olan Kadıköy'e de rağbet arttı. Özellikle son zamanlarda artan gürültü kirliliğine çözüm arayan Kadıköy Belediyesi; mahalle muhtarları, esnaf dernekleri, mahalleliler ve Kadıköylü performans sanatçılarıyla ortak bir proje geliştirdi. Kadıköy Hepimizin temasıyla hayata geçirilen projede, Kadıköylü sanatçıların sergilediği sokak performansı gürültü kirliliğine dikkat çekiliyor. Sanatçılar Caferağa Mahallesinde gürültü kirliliğinin fazla olduğu 4 ayrı noktada 4 farklı performans gerçekleşti. Performanslarda; çocuğunu uyutan anne, hasta ve yakını, ders çalışmaya çalışan genç ve 65 yaş üzeri uyumaya çalışan mahalleliler canlandırıldı. Proje kapsamında her yaştan mahallelinin rahatsızlıklarını belirttikleri mektuplar da binaların dış cephelerine asıldı. Bu mektuplarda, mahallede yaşayan 6 yaşındaki Berk'in Ben Berk. 6 yaşındayım. Bu mahallede doğdum. Mahallemi çok seviyorum ama geceleri gürültüden uyuyamıyorum. Lütfen gürültü yapmayın. Çok ses var.; 70 yaşındaki Ahmet'in Ben Ahmet. 70 yaşındayım. 3 kuşaktır Kadıköylüyüm. Kadıköy benim evim. Evimi çok seviyorum ama gürültüden dolayı her gece uykusuzluk çekiyorum. Lütfen gürültü yapmayın.; sağlık çalışanı Ayşegül'ün Ben Ayşegül. Sağlık çalışanıyım. 7 senedir bu mahallede yaşıyorum. Yarın hastanede nöbetim olacak. Gürültüden uyuyamıyorum. Lütfen gürültü yapmayın. mesajları yer alıyor. Proje 10-11 Eylül tarihlerinde Caferağa Mahallesi'nde saat 21.00 01.00 saatleri arasında farklı noktalarda devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadin-cinayetlerine-dijital-bir-anit-anit-sayac/", "text": "SALT'ın Ten, Beden, Ben sergisinde İpek Duben'in işlerine eşlik eden sanatçı Zeren Göktan'ın Anıt Sayaç projesi, Yakından Bakınca video serisinde ele alınıyor. SALT Beyoğlu'da İpek Duben'in işlerine eşlik eden Anıt Sayaç (2013-süregiden) işi, 2008 yılından bu yana Türkiye'de işlenen kadın cinayetlerinin kaydını tutuyor. Dijital bir anıt niteliğinde olan web projesi, basında çıkan haberleri kaynak alarak her gün güncelleniyor; ziyaretçileri kadınların hikayelerine yönlendiriyor. Türkiye'de erkek şiddeti yüzünden hayatını kaybeden kadınların birer istatistik olarak kalmasını reddederek adlarının ve öykülerinin yaşatılmasına olanak sağlayan Anıt Sayaç'ta, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun desteğiyle düzenli olarak çapraz veri sağlaması yapılıyor. Zeren Göktan'ın Anıt Sayaç işini anlattığı Yakından Bakınca videosunu buradan izleyebilirsiniz. SALT Beyoğlu'nun üç katına yayılan Ten, Beden, Ben, erkek şiddetinden toplumsal cinsiyete, yerinden edilme ve göçten tüketim alışkanlıklarına uzanan konuları irdeleyen İpek Duben'in üretimine yeni bir bakış sunuyor. Sergi süresince saltonline. org ve SALT Online sosyal medya kanallarında yayınlanacak Yakından Bakınca videoları, Duben'in pratiği boyunca zihnini meşgul eden temaları sergide sunulan işler odağında inceleyerek gündeme getiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadin-yazarlarin-sesi-daha-da-gucleniyor-22-kadin-22-oyku/", "text": "Geçen yıl 21 Kadın 21 Öykü mottosuyla başlayan yeni kadın edebiyat geleneği, bu yıl da 22 Kadın 22 Öykü olarak devam ediyor. Heyecan verici projenin fikir annesi olan Funda Ergenekon yıllarca sürecek bir geleneğin ikinci yılında, 22 Kadın 22 Öykü kitabının editörlüğünü de üstleniyor. Projenin temel fikri 2021, 2022, 2023 ve devam eden yıllarda sayıları yıllarla artacak kadın öykü yazarını aynı kitapta buluşturmak. Sayılar arttıkça kadın yazarların sesi daha da güçlenecek. Öyküler biriktikçe edebiyatta kadının adı daha fazla duyulacak. Geçen yıl bir ilki gerçekleştirerek başlayan proje, edebiyat geleneklerinde eril ezberleri de bozuyor. Kadınların öykülerinin unutulmaz seslerini duymak ve edebiyatta kadın sesini desteklemek için yeni çıkacak kitabı okuyabilirsiniz. Her yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde yılın sayısına göre artan kadın öyküleri, bir kitapta buluşuyor. Artshop Yayıncılık tarafından basılan bu kitap aynı zamanda modern öykücülüğün de arşivini tutacak bir çalışma. Kadınlar için kayda değer bir 8 Mart armağanı olan bu gelenekle, nesilden nesile aktarılacak bir dayanışma başlamış bulunuyor. İsimler ve öyküler her yıl değişiyor ve dayanışma yıllara meydan okuyacak bir zaman kırılmasını tetikliyor. Kitapta öyküleri ile Aybüke Çolakoğlu, Aysun Eliş, Belgin Bıyıkoğlu, Berrin Yıldırım Yelkenbiçer, Burçin Kaya, Cemile Kurtaş, Çilem Bila, Dilek İşcen Akışık, Elif Yalçın, Esra Sungun, Ferah Aladağ, Funda Ergenekon, Gülşah Babayiğit, Hatice Dökmen, İlkay Genç, Mehtap Alpak, Meltem Akhan, Meyrem Karadeniz, Nesrin Ata, Neşe Cengiz, Özlem Barlok ve Yasemin Aslıhan Babalık yer alıyor. Kitabın kapak tasarımında yer alan yağlı boya resim ise ressam Hülya Boyacı fırçasından çıktı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadin-yonetmenler-festivali-yarisma-filmleri-ve-gosterim-seckisi-belli-oldu/", "text": "İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla, Avrupa Sivil Düşün Projesi desteğiyle, Megapol Sponsorluğunda Kadın Yönetmenler Derneği tarafından 7-12 Mart 2023 tarihleri arasında İzmir'de düzenlenecek olan 6. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nin seçkileri belli oldu. Yönetmen A. Ayben Altunç, Dr. Öğr. Üyesi Ebru Özyurt, oyuncu Gülsün Odabaş, Öğretim Üyesi Doktor Dilaver Bayındır, Arş Gör. Çağdaş Ülgen, Sare Yıldırım, Dilek Çolak, Öğretim Üyesi Doktor Ozan Otan, Doçent Doktor Ragıp Taranç'ın yer aldığı ön jüri, 69 ülkeden gelen 418 film arasından finalistler belirlendi. 32 ülkeden 125 filmin yarışacağı ve gösterileceği filmler Institut Français de Turquie ve İzmir Sanat'ta sinemaseverler ile buluşacak. 6. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nde kadın yönetmenler, Altın Makara için yarışacak. Festivalin kurucu direktörü Gülten Taranç, Bu yıl temamız dalgaları aşmak ve gerçekten ülke olarak olağanüstü zor bir dönemden geçiyoruz. Sanata ve sinemaya ihtiyacımız var çünkü her birimiz yaşanan deprem felaketinden çok etkilendik ve derinden sarsıldık. Sanatın iyileştiriciliğine inanıyoruz, bugüne kadar ki izleyicilerimizi için devam etmek zorundayız. Bizler bu toplumun bellekleriyiz, bu dönemi asla unutmayacağız, unutturmayacağız. Tüm sinema severleri festivalimize film izlemeye davet ediyoruz şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadinlar-hep-beraber-wowda-bulusalim/", "text": "5-6-7 Mart tarihleri arasında dijital olarak düzenlenecek WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul, British Council ve Sabancı Vakfı iş birliği ile gerçekleşiyor. Festival, British Council ve Sabancı Vakfı YouTube hesaplarından ücretsiz izlenebiliyor. WOW Women of the World Vakfı, Jude Kelly tarafından 2018'de, global WOW Dünya Kadınlar Festivali hareketini hayata geçirmek amacıyla kuruldu. Festival ilk kez Birleşik Krallık'ta 2010'da kadın ve kız çocuklarını kutlamak, potansiyellerini kısıtlayan engelleri anlamak için ve karşılaştıkları sorunlara dair farkındalığı artırmak ve bu sorunlara kolektif çözümler geliştirmek amacıyla düzenlendi. İstanbul da bu yıl 5-6-7 Mart'ta gerçekleşecek olan festivalle birlikte bu hareketin içinde yer alıyor. British Council ve Sabancı Vakfı iş birliğiyle düzenlenen ve 100'den fazla kişi ve kurumun katıldığı festival, YouTube hesaplarından ücretsiz izlenebiliyor. Toplumsal cinsiyeti odağına alarak kapsayıcı bir alan yaratmayı hedefleyen WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul, on beş milyondan fazla kişinin yaşadığı İstanbul'da Şehirde Kadın Olmak temasını ele alıyor. Festival, WOW Vakfı Başkanı ve kurucusu Jude Kelly, British Council Türkiye Direktörü Cherry Gough, British Council Mütevelli Heyeti Başkanı Stevie Spring ve Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı'nın açılış konuşmaları ile başladı. WOW Dünya Kadınlar Festivali'nin ilk gün sunuculuğunu gazeteci Duygu Demirdağ üstleniyor. Festivalde bugün; Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü'nün Osmanlı'dan günümüze kadın hareketini ele alacağı konuşmasının ardından, İBB Sosyal Politikalar Koordinatörü Zelal Yalçın Küçük, Engelli Kadın Derneği üyesi avukat Arzu Şenyurt Akdağ, Kadın Koalisyonu gönüllüsü Sinem Mısırlıoğlu gibi Türkiye'nin önde gelen aktivistlerinin yanı sıra Birleşik Krallık'tan Kadınların Eşitliği Partisi Başkanı ve Londra Belediye Başkan Adayı Mandu Reid kadınların toplumsal hayata katılımında önlerine çıkan engellerin yanı sıra pandemi döneminde kısıtlanan haklara kadar pek çok farklı konuyu Şehir Hayatına Katılım panelinde ele alacak. Festivalin Büyük Fikirler bölümünde ise, Gamze Elibol, Gülseren Onanç, Elif Eda Güneş, Simay Dinç ve Arzu Çelebi cesaret veren hikayelerini, kadın hakları mücadelesine kendi kulvarlarından katkılarını paylaşacaklar. Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan moderatörlüğündeki Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar söyleşisinde ise, Sabancı Vakfı Fark Yaratanları İlayda Eskitaşçıoğlu, Özlem Ceylan ve Nurdeniz Tunçer tabuları yıkmaya, dayanışma platformları oluşturmaya ve bağımsız yaşama dair yürüttükleri çarpıcı çalışmalarını anlatacaklar. Birlikte Yemek bölümünde Refika Birgül bizlerle kendi hikayesini paylaşacak, ardından Pelin Turgut hikaye anlatıcılığına dair ufuk açıcı paylaşımlar yapacak. Bu bölüm sürpriz bir tarifle son bulacak. Birleşik Krallık ve Türkiye'nin yükselen müzisyenlerinin ve performans sanatçılarının performansları da British Council ve Sabancı Vakfı YouTube hesapları aracılığı ile izleyici ile buluşacak. WOW Performans bölümü, Birleşik Krallık'tan MAYK Tiyatrosu iş birliği ile davet edilen, deneyselliği ve önceden belirlenmiş olanla kendiliğinden olanın etkileşimini kucaklayan dansçı Laila Diallo ile performans, koreografi ve canlı sanat alanlarında çalışan Jo Bannon'un sahne almasıyla başlayacak. WOW Sesler bölümünün ilkinde ise Birleşik Krallık'tan Selector Radyo katkılarıyla Neo-soul ve folk müziği karışımı tarzıyla şarkıcı ve söz yazarı Maya Law, dinleyeni her an değişik bir ses manzarasına sokan çok disiplinli sanatçı Heka ve armonik vokalleriyle incelikli şarkı yazımına hayat veren Bryony Jarman-Pinto yer alacak. Festivalin ilk günü Serious Müzik'in programlamasıyla WOW Konser'de yer alacak olan yetenekli kemane sanatçısı Melisa Yıldırım ile yarı Bahreynli yarı İngiliz trompet sanatçısı muhteşem Yazz Ahmed'in performanslarıyla son bulacak. 6 Mart Cumartesi günü gazeteci Burcu Karakaş, akademisyen Aksu Bora, Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Genel Başkanı Gülhan Benli, Derin Yoksulluk Ağı Kurucusu Hacer Foggo ve gazeteci & yazar Saima Mir pandemi ile birlikte artan ev içi şiddet, ev içi emek ve derin yoksulluğu Şehrin Görünmeyen Yüzü başlığı ile tartışacak. British Council'in Türkiye'deki 80 yılı boyunca yolunun kesiştiği 80 kadının hikayesini anlatan 'Kesişen Yollar: 80 Yılda Değişen Hayatlar' seçkisinde yer alan Güneş Terkol, Esra Gönen ve Ezgi Yalınalp'in ilham veren hikayelerini British Council Türkiye Ülke Direktörü Cherry Gough sunumuyla anlatacak. Büyük Fikirler bölümünde, Erişilebilir Her Şey kurucularından Hale Yıldız, teknolojikanne. com kurucuları İpek Süer ve Derya Devrikli Gül ve Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Nora Tataryan, bambaşka alanlardaki girişimleri ve hikayeleriyle festivalin konuğu olacak. British Council'ın 'Kadın Sanatçılar için Kültürde Kadın Gücü Destek Programı' ile Türkiye'den seçilen performans sanatları profesyonelleri Banu Açıkdeniz, Ekin Tunçeli, Dilan Balkay ve Duygu Demir'in pandemi koşulları nedeniyle seyirciyle buluşamamış üretimleri, WOW Performans bölümlerinde yer alacak. Katılımcılar 6 Mart'ta Birlikte Yemek bölümü ile Suriye'de başlayan hayatları Okmeydanı'nda kesişen kadınların kurduğu Kadın Kadına Mülteci Mutfağı ile yeni tarifler keşfedecek. Birlikte Hareket bölümünde ise Londra'da yaşayan performans sanatçısı Ekin Bernay ile Performatif Atölye Çalışması gerçekleştirilecek. Barış İçin Müzik Vakfı WOW Konser'de festivalin ikinci gününde keyifli bir kapanışa imza atacak. Festivalin üçüncü ve son günü 7 Mart, beş yılda 85 milyon kere indirilen The Guilty Feminist podcast'inin sahibi, komedyen ve senaryo yazarı Deborah Frances-White'ın açılış konuşması ile başlayacak. Ardından festivalin sunuculuğunu da üstlenen gazeteci Zeynep Miraç'ın moderatörlüğünde Şehirde Dayanışma Panelinde, 5 Harfliler kurucularından akademisyen Hazal Halavut, araştırmacı, müzisyen ve WOW İstanbul Danışma Kurulu Üyesi Rümeysa Çamdereli, İstanbul Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği Başkanı Adile Doğan ve feminist tarihçi Jade Bentil bir araya gelecek. WOW Büyük Fikirler'in son buluşmasında ise pentatlet İlke Özyüksel, yönetmen Berna Gençalp ve Metal Kolektif kurucusu Hediye Yaşar hikayelerini, çarpıcı çalışmalarını, kendilerine tanınmayan fırsatları nasıl yarattıklarını paylaşacaklar. Birlikte Hareket bölümünde katılımcılar, Ebru Atilla ile Şimdi Bir Nefes Al diyecek ve festivalin son gününde feminist yoga yaparak hareket edecekler. Festivalin son Birlikte Yemek bölümünde ise şehirde daha az tüketim ve sağlıklı yaşamı hedefleyen EkBiçYeİç ile Şehirde Ekolojik Yaşam Atölyesi düzenlenecek. Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması: Kısa Film Uzun Etki bölümü ile katılımcılar toplumsal konularda farkındalık yaratmak amacıyla başlatılan Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması'nda finale kalan üç kadın yönetmenin filmlerini izleme şansı bulacak. WOW Sivil Alan'da ise Sabancı Vakfı Hibe Programı seçkisi ve paydaşlardan görüntüler izlenebilecek. Zeynep Miraç'ın kapanış konuşmasının ardından WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul, Kardeş Türküler konseri ile sona erecek. Pozitif organizasyonuyla gerçekleşen WOW İstanbul Festivali, Erişilebilir Her Şey danışmanlığında herkes için daha erişilebilir olmayı hedefliyor. Festival yayınlarında, simultane Türk İşaret Dili çevirisi, Türkçe ve İngilizce altyazı çevirileri ve simultane Türkçe sesli çeviri yapılacak. WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul, British Council Türkiye ve Sabancı Vakfı resmi YouTube hesaplarından ücretsiz izlenebilir. Festivalin detaylı programı için www. wowistanbul. org web sitesini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kadro-sahane-hamletin-cagdas-yorumu-tum-bolumleriyle-gainde/", "text": "Shakespeare'in ölümsüz eseri bir kez daha bu defa dizi olarak karşımıza çıkıyor. Kaan Müjdeci'nin yazıp yönettiği ilk dizisi, yeni nesil içerik platformu GAİN'in ses getirecek projesi Hamlet, 19 Ekim'den itibaren izleyiciyle buluşuyor. Müjdeci'nin, Shakespeare'in en sevilen eserlerinden uyarlayarak gerçek bir hikayeyle harmanladığı dizi, Büyükada'daki fayton krallığı üzerinden hem hayatın hem de Türkiye'nin akıl almaz görünen, çarpıcı ve bir o kadar da absürt gerçeklerine adeta ışık tutuyor. Hamlet, her şeyiyle içimizden bir uyarlama; cinayet, intikam, keder, ihanet, aşk unsurlarıyla bezeli bir aile draması sunuyor. Oyuncuların muhteşem performansları, sürükleyici hikaye anlatımı ve etkileyici görselliğiyle sezonun en iddialı yapımları arasında yer alan dizide Erdal Beşikçioğlu, Elit İşcan, Şebnem Bozoklu, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar, Murat Kılıç, Çiğdem Selışık Onat, Cihat Tamer, Serdar Orçin, Emrullah Çakay, Ozan Çelik, Kutay Sandıkçı, Çiçek Acar ve Mustafa Alabora rol alıyor. Kaan Müjdeci'nin çağdaş bir yorumla uyarladığı ve yönettiği Hamlet, 16. yüzyıldaki krallığın yıkılışına ve güç dengelerinin değişimine bugünkü fayton krallığı üzerinden bakıyor. Üstelik bu kez, Hamlet genç bir kadın... İstanbul Büyükada'da, 81 atın topluca gömüleceği bir gece, faytonların sahibi olan adam öldürülür. Katilse erkek kardeşidir. Maktulün genç kızı, babasının katilini bulmak ve karanlık ilişkileri ortaya çıkarmak için bir intikam planı hazırlar: Şüpheli olan herkesi TV'nin en meşhur reality show'unda, sahnede buluşturacaktır. GAİN ve Asteros Film ortak yapımı Hamlet, geçtiğimiz ay Avrupa'nın en büyük televizyon içeriği festivali Series Mania'ya seçilen ilk Türk yapım olmuş ve uluslararası kategoride dünya prömiyerini gerçekleştirerek övgü toplamıştı. Türkiye'de izleyiciyle buluşmaya hazırlanan Hamlet tüm bölümleriyle 19 Ekim 2021 Salı günü yeni nesil içerik platformu GAİN'de yayınlanacak. Yedi bölümlük sıradışı dizi, sinematografik başarısının yanı sıra değindiği derin konularla da çok konuşulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kafes-filmi-iki-festivalde-de-yarisiyor/", "text": "58. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Altın Portakal için yarışan ve Türkiye prömiyerini yapan KAFES filmi, Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından 23 30 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek 9. Boğaziçi Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda da Altın Yunus için yarışacak. Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından 23 30 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan 9. Boğaziçi Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda En İyi Film Ödülü için yarışacak filmler açıklandı. 10 filmin yarışacağı Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda Altın Yunus için yarışacak KAFES, aynı anda her iki festivalin de Ulusal Uzun Metraj Yarışma Filmleri seçkisinde yer aldı. Yönetmen, senarist, fotoğraf sanatçısı Cemil Ağacıkoğlu'nun dördüncü uzun metraj filmi Kafes, 2-9 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin heyecanını yaşarken, 23-30 Ekim tarihleri arasında da Boğaziçi Film Festivali'nde de Altın Yunus için jüri karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Senaryosunu Cemil Ağacıkoğlu'nun yazdığı KAFES on kişilik bir teknik ekiple çekildi. Tarhan Karagöz, Murat Kılıç, Özay Fecht, Mehmet Esen, Sema Poyraz, Sencar Sağdıç, Sonat Dursun, Görkem Yeltan, Gökhan Soylu, Erkan Atbaş, Maria Gavril, İlyas Özçakır'ın rol aldığı film, sıra dışı senaryosu ve hikaye kurgusuyla ön plana çıkıyor. Eski polis memuru Hasan, işini kaybettikten sonra İstanbul'un arka sokaklarında, kimsesizlerin ve göçmen kadınların konakladığı bir motelde çalışmaya ve yaşamaya başlar. Motel sakinlerinden 50'li yaşlarındaki İlona ile arkadaş olur. Hasan'ın amacı avukat için gereken parayı biriktirip, mahkemede adını temize çıkarıp mesleğine geri dönmektir. Meslekten atılması için kendisine tuzak kurduğunu düşündüğü eski arkadaşı Yahya'yı takip eder. Mahalledeki bir cinayet ve İlona'nın ansızın kaybolması Hasan'ın içindeki karanlığı ve paranoyayı büyütür. Çaresiz bir anında Yahya'dan yardım ister, fakat Yahya hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeden yardım etmeyi reddeder. Adaletin sağlanacağına dair inancını tümden yitiren Hasan, Yahya ile hesabını kendisi kapatmaya karar verir. Yapımcılığını Sezgi Üstün San'ın üstlendiği, Sezz Film yapımı KAFES, yönetmen ve senarist Reis Çelik'in başkanlık edeceği Boğaziçi Film Festivali jürisinin karşısına çıkarak, İstanbul'daki ilk gösterimini de yapacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kafkanin-oksuz-cumleleri/", "text": "Fransız romancı Pierre Serges'nin kaleme aldığı Siluet Çalışmaları, Kafka'nın yarım kalmış, yarım kalmaya bile başlamamış taslakları, birkaç satırlık cümleleri, tamamlanacakken kesilmiş paragrafları, Serges'nin kendi üslubuyla tamamladığı yazılardan oluşan deneysel bir anlatı. 1968 yılında, Fransa'nın Drome il sınırları içinde yer alan, Romans-sur-Isere adlı bir komünde dünyaya gelen Pierre Serges, son dönemin çağdaş ve özgün Fransız yazarları arasındaki Vila-Matas, Luiselli, Gonçalo M Traves gibi isimlerle anılan bir romancı. Kendini tamamen yazmaya verdiği 1991 yılına kadar alaylı bir müzisyen olarak cazla ilgilenen, müzik öğretmenliği yapan ve caz konserleri veren Serges'nin toplamda 19 kitabı, çeşitli edebiyat dergilerinde çıkmış onlarca makalesi ve yetmişin üzerinde radyo programı bulunuyor. Eserlerinde metinlerarası geçişleri kullanmaktan sakınmayan Serges'nin, -bir cazcı olduğunu da hesaba katarsak- emprovize metinler yaratmaktan sakınmadığını, buradan hareketle barok ve düzyazıya kolayca geçiş yapabilmesiyle ucu belirsiz yazılara attığı imzalara rastlamak mümkün. Ketebe Yayınları'ndan Barış Tut çevirisiyle yayımlanan Siluet Çalışmaları da, Serges'nin bu çalışmalarının en önemli örneklerinden birini oluşturan karma bir anlatı. Kafka'nın yarım kalmış, yarım kalmaya bile başlamamış taslakları, birkaç satırlık cümleleri, tamamlanacakken kesilmiş paragrafları, Serges'nin kendi üslubuyla tamamladığı düzyazılardan meydana gelen kitap, hayli farklı, zihin açıcı, emsaline az rastlanır bir çalışma. Serges, Kafka'nın, tam da bu büyüleyici imkansızlıklarıyla yolda kalmış parçacıklarını kendi cümleleriyle bileylemeye başlayarak işe koyulmasıyla başlıyor kitabına. Kafka'dan ödünç aldığı paragrafları bold'layarak onun hakkını verirken devamını kendi getirerek bambaşka, acayip, kusurlu dünyalara doğru sürüklüyor kalemini. Buradan karşısına çıkacaklardan bir çekincesi yok. Zira yazacağı her neyse, başından itibaren ona emanet edilmiş gibi. Belki başka bir tarafa akacakken o öksüz kelimeler, cümleler, Serges'nin elinde yatak değiştiriyor. Kafka'nın suyu, Serges'nin yolunda kendini buluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kahramanmaras-7-uluslararasi-kitap-ve-kultur-fuarina-geri-sayim/", "text": "Edebiyat ve şiirin başkenti Kahramanmaraş, bu yıl yedincisi düzenlenecek Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı'na ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Kahramanmaraş 7. Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı 22 Ekim'de başlıyor. Kahramanmaraş 7. Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı'na Sevil Atasoy, Ahmet Mümtaz Taylan, Kemal Sayar, Tarık Tufan, Pelin Çift, Tufan Gündüz, Erhan Afyoncu, Emrah Sefa Gürkan, Bülent Parlak, Ahmet Murat, İsmail Kılıçarslan, Hatice Kübra Tongar, Bahadır Yenişehirlioğlu, İhsan Süreyya Sırma, Sıtkı Aslanhan, Alişan Kapaklıkaya, Hayati İnanç, Nurullah Genç, Melih Tuğtağ, Kahraman Tazeoğlu, Şeyda Betül Kılıç, Yavuz Dizdar, Murat Tavlı ve Yusuf Kaplan katılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kahveniz-romm-coffee-olsun-gune-iyi-baslayin/", "text": "Kendi ülkesinin en kaliteli çekirdeklerini alıp, ülkemiz damak tadına uygun kavuran Romm Coffee, kısa sürede nitelikli kahve severlerin ve kahve bağımlılıarının ilk tercihi olmayı başardı. Aralarında tek seferlik pratik paketlerin de bulunduğu 10 farklı çekirdekten oluşan Romm Coffe seçenekleri, gerçek kahve tutkunları arasında büyük beğeni toplayınca, çeşitlerini artırmaya başladı. Geleneksel demleme yöntemleriyle modern kahve lezzetlerini birleştiren Romm Coffee; özenle seçilmiş çekirdekleri ustalıkla kavurarak % 100 doğal lezzetler elde ettiği farklı kahve çeşitleri ile her damak tadına hitap ediyor. Çekirdeklerin yetiştiği bölgede yer alan diğer bitkilerin tadını gövdesine saklayan kahve; Romm Coffe aracılığı ile tatlıdan ekşiye, odunumsudan baharatlıya kadar farklı tonlarını damaklarda hissettiriyor. Gerçek kahve tutkunlarının fark edebildiği bu gövde aromaları ve asidite oranları ile nitelikli kahve severler kendi damak tatlarına uygun kahveyi, istedikleri demleme yöntemiyle hazırlayabiliyorlar. Pratik demleme paketlerinden oluşan filtre kahve seçenekleri ise; sıcak su ve fincan olan her yerde Romm Coffee lezzetlerini devam ettirmenizi sağlıyor. 2015 yılından bu yana Türkiye'yi gezen ve konspet gastronomi paylaşımları ile dikkat çeken, sosyal medyanın sevilen yüzü Ayhan Mortepe'nin tutkunu olduğu kahve için yarattığı markası Romm Coffee, Kadıköy Ayrılık Çeşmesi'ndeki atölyede, ev baristalarına uygun temel kahve eğitimleri vermeye başladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kalbe-giden-aromali-yol/", "text": "Sevgililer gününde hediye seçeneklerine Siemens Tam Otomatik Kahve Makinesi TQ505R09, eklendi. Yeni nesil kahve deneyimini üst düzeyde hissettiren iAroma teknolojisine sahip TQ505R09 modeli, anlamlı bir Sevgililer Günü hediye seçeneği olarak dikkat çekiyor. Arkadaşlar arasında olduğu kadar sevgililer arasındaki bağları da güçlendiren sohbetlerin olmazsa olması, Siemens TQ505R09 tarafından hazırlanan kahve şimdi, kokusu, lezzeti ve tam kıvamı ile Sevgililer Günü'nde de içinizi ısıtıyor. Siemens'in mükemmel kahve deneyimini yansıtan TQ505R09 Tam Otomatik Kahve Makinesinin hassas aroma teknolojisi iAroma, her fincanda aromayı en iyi şekilde sunan bir kahve deneyimi yaşatırken her çeşit kahvede ve suyun her sertlik seviyesinde tam kıvamında lezzetler sunuyor. İşte Siemens'in yeni nesil kahve deneyimini tutkuyla maksimize ettiği TQ505R09, tam da bu nedenle 'kalbe giden yol' sözünü hak ediyor. Siemens TQ505R09 Tam Otomatik Kahve Makinesi, yeni bir başlangıç yapmak veya aşkını tazelemek isteyenlerin 2021'in Sevgililer Günü için güçlü bir hediye seçeneği olarak öne çıkıyor. Benzersiz iAroma sistemi sayesinde Siemens TQ505R09 Tam Otomatik Kahve Makinesi en yüksek kalitede içecekler hazırlamanıza olanak tanır. Seramik öğütücü, akıllı ısıtma ve su pompası sistemi ve yüksek teknolojili demleme ünitesi çekirdeğin leziz tadını fincanınızdaki mükemmelliğe dönüştürür. Yenilikçi aroma Double Shot fonksiyonu sayesinde, aromadan ödün vermeden ekstra sert kahve hazırlayabilirsiniz. Arka arkaya iki defa öğütme ve demleme işlemi ile aroma Double Shot fonksiyonu size en iyi aromayı sunar. Bu otomatik işlem, daha az su daha az acı tat salgılanması anlamına geldiği için ağızda acı bir tat kalmamasını, yalnızca en iyi çekirdeklerin bardağınıza gelmesini sağlar. CeramDrive Seramik öğütücü çelik öğütücülere kıyasla uzun ömürlü olmasının yanı sıra kahve aromasını bozmadan öğütme işlemi gerçekleştirir ve çekirdeklerin eşit boyutta öğütülmesi sayesinde dengeli bir aroma sunar. İster latte macchiato, ister kremsi dokulu bir cappuccino, ister ekstra sert espresso... oneTouch fonksiyonu sayesinde tam otomatik kahve makineniz size tek dokunuşla dilediğiniz kahveyi hazırlama imkanı sunar. Üstün teknoloji ile geliştirilen otomatik sistem, kahve ve süt bazlı içeceklerinizi tam dilediğiniz gibi hazırlamaya olanak tanır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kalbenin-ilk-romani-eski-dunyanin-yangini/", "text": "Kalben'den ne zamandır bir kitap bekliyorduk, o vakit bu vakit sevgili okur ve Kalbensever müziksever! Takdim edelim o zaman: Eski Dünyanın Yangını, Kalben'in ilk romanı. Aynı zamanda son albümü ile de aynı ismi taşıyor. Hatta aynı isimde bir de şarkı var albümde. Bir roman ve o romandan ilham alınarak icra edilmiş bir albüm ilk kez birlikte yayımlanıyor. Bu da kültür hayatımızda bir ilk. Roman, Kalben'in doğum günü olan 17 Ocak'ta raflarda olacak. Kalpten bir iyi ki doğdun Kalben! Bekleyin, az kaldı... Artık sayfalarca Kalben! Holden Kitap'tan çıkacak olan Eski Dünyanın Yangını'nda Kalben, birlikte büyüyen iki kadının hikayesini anlatıyor. Erkek egemen dünyada hayatta kalmaya çalışan kadınların mücadeleleri, hayalleri, sevme ve sevilme biçimleri üzerinde duruyor. Koda ile Kantante yolları daha çocuk yaşlarda kesişen, erkek egemen dünyanın acıları ile büyüyen iki kadındır. Birbirlerine olan yakınlıkları ortak sevgilerden ve ortak eksikliklerden kaynaklanmaktadır daha çok. Aile kurumunun yarattığı travmalardan kurtulmaya çalışırlar. Büyüdüklerinde evden uzaklaşır, daha iyi bir yaşam için mücadele verirler. Oysa dışarısı da en az bir yuva kadar tehlikelerle doludur. Birlikte büyüyen iki arkadaşın yolları zamanla ayrılır. Ortalıktan bir anda kaybolan Kantante'nin nereye gittiğini, kimse bilmemektedir. Koda Kantante'nin günlüğünü bulur ve yazdıklarından yola çıkarak onu bulmaya çalışır. Annelerinin küskün ve hüzünlü gölgesinde yeryüzüne kök salmaya çalışırken birbirine yaren olan iki yalnız çocuğun şarkısı bu. Doğdukları ormanda kaybolmuş iki kadının insanı insanla kesip parçalayan bir dünyada kendi kendinin kahramanı olma macerası. Gerçek bir dostluğun romanı. Eski Dünyanın Yangını, küçük bir sahil kasabasındaki ilkokulda yolları kesişen, benzer acılardan müşterek bir gelecek yaratmaya çalışırken özgürlüğün keskin köşeleriyle yaralanıp ayrı yönlere sürüklenen Koda ve Kantante'nin bütün katillere vedası. Ev, aidiyet, aşk, dostluk, korkular ve yalnızlık üzerine yeni bir şarkı söylüyor Kalben. Sevmekle başlayan, sevmekle biten."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kalbenin-yarasi-spotifyda-dinlenme-rekorlari-kirdi/", "text": "Kalben'in Yara şarkısı online müzik dinleme platformu olan Spotify'da 100 milyonu aşkını dinleyiciye ulaşarak yeni bir rekora imza attı. Şarkıcı, söz yazarı ve hikaye anlatıcı Kalben'in Sonsuza Kadar albümünde yer alan Yara isimli şarkısı şimdiye kadar 100 milyon 160 bin kez dinlenerek sanatçının klasikleşen şarkıları arasında adını bir kez daha altın harflerle yazdırdı. Türkiye'nin dört bir yanı ve yurtdışında verdiği konserlere hız kesmeden devam eden ve son olarak Hoş Bir Seda etiketiyle yayınlanan Çek isimli tekli çalışmasının klibini sevenleriyle buluşturan Kalben, en yeni parçasının stüdyo çalışmalarına da devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kamer-yildiz-ok-yazdi-bagimsiz-tiyatrolar-olarak-seslerimizi-yukseltmek-icin-pandemiyi-beklemis-olmamiz-ayri-bir-trajedi/", "text": "Pandeminin ilanından hemen sonra tiyatrolar ilk kapananlar arasındaydı. Bizler tiyatrolarımızda, bağımsız tiyatrolarımızın çatıları altında gayretle, emekle mesleğimizi sürdürme zorlukları yaşarken, bizlerin tek meselesi tiyatro iken pandemi bir anda üzerimize tam anlamıyla kara bulut gibi çöktü. Bağımsız tiyatrolar arasında yer alan bizler yani ödeneksiz tiyatro emekçileri; yönetmeninden oyuncusuna, tasarımcısından müzisyenine, gişecisine kadar aylardır hiçbir ödenek almadan ve kazanamadan ayakta kalma çabası içerisindeyiz. Bir yandan virüse yakalanmamaya çalışırken diğer yandan tiyatrolarımızı yaşatmaya çabalıyoruz. Aslında bu çaba bir anlamda bizlerin dayanıklılığının pandemiden önceki hiçbir zaman iyileştirilmemiş ödeneksiz tiyatro koşullarıyla yaşama alışkanlığımızın devamı niteliğinde. İtiraz etmediğimiz, kabul ettiğimiz, asla biz sanat üreticilerinin meslek icrasıyla uyuşmayan ticari kimliklerimiz, bu durumu yaşıyor olmamızın en büyük nedeni. İtiraz ise kabul görmüş, alışılagelmiş, rahatsızlığını hep örtbas etmiş bizlerin tiyatrolarında ancak örgütlenmeyle kendini var edebilir. Tiyatro Kalemi Tiyatro Topluluğu olarak, biz de ilk bizimle örtüşmeyen bir nace koduyla şirketimizi açtık, ticaret odasına kaydımızı yaptırdık ve bizlere dayatılan baştan kabulle vergimizi ödemeye, SGK primlerini yatırmaya başladık. Tüm bu koşulları yerine getiriyor olmak bizleri kurumsal tiyatrolara değil de ticaret ile uğraşan tiyatrolara büründürdü. İtiraz ettik mi? Hayır... Pandemi tüm illerde bağımsız tiyatroları tam da bu paydada bir araya getirdi. Dertler ortaktı. Salonu olan ve salonu olmayan özel tiyatrolar aynı anda kelimenin tam anlamıyla işsiz ve yalnızdı. Televizyonlarda devletin insanları Özel tiyatrolara iyileştirme yapacağız dedi, daha da hastalandık; Destek paketleri açıklayacağız dediler, destek göremediğimiz gibi, var olan desteklere başvurabilmek için pandemide hepimizden borcu yoktur evrağı istendi, daha da yalnızlaştık. Bizlerin aynı anda seslerimizi yükseltmek için pandemi gibi bir trajediyi beklemiş olmamız ise ayrı bir ironi! Tiyatromuz Yaşasın imza kampanyasının yedi maddelik hak taleplerine ilişkin oluşturduğu maddeleri gördüğümüzde aslında var olması gerekenin yıllardır bu olması gerektiğini hatırladık. Tüccar değil sanat üreticisi olduğumuzu, oynadığımız sahnelerinse ticarethane değil tiyatro sahneleri olduğunu... Neredeyse 1949 yılında Devlet Tiyatrosu ve Operası'nın Kuruluş Yasası olarak tanımlanmış olan ödenekli tiyatroların dışında, bağımsız/özel/ödeneksiz tiyatroları kapsayan ve tanıyan herhangi bir yasada adımız dahi yok. Tam da bu yüzden; Tiyatromuz Yaşasın imza kampanyası tüm kentlerden yaklaşık 500 bağımsız tiyatro topluluğunu bir araya getirip yaklaşık 2 bin tiyatro emekçisinin imzasıyla Tiyatromuz Yaşasın diye haykırdık. Şimdi İnisiyatif olarak yola devam ederken, öncelik her daim tiyatroların farklılıkları ve farklıların aynı ortak sorunlarda ne denli çareler aradığı olmalıdır. Tabii ki bu da tarafsız ya da orta yolcu bir bakış açısıyla maalesef hiçbir zaman gerçekleşemez. Bu yüzden de Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi yedi maddelik hak taleplerinin karşılık arayışını sürdürürken diğer yandan da tüm tiyatroların ortak dertlerinin çare arayışlarını da sürdürmeye devam edecektir. Öte yandan Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi ile başlayan bir araya gelme süreci, kentlerin kendi sınırlarında da kendi bölgesel taleplerini dile getirebilmek için bir arada olduğunda güçleneceğinin idrakine sebep oldu. Her tiyatronun kendi bağımsızlığını gözeterek ortak bir mücadele içinde olması her ne kadar imkansız gibi görünse de İzmir'de şu an İzmir Bağımsız Tiyatrolar İnisiyatifi çatısı altında var olma, üretebilme mücadelesi sürdürülmekte. Pandemi koşullarında sevgili tiyatro sanatçısı Yılmaz Tüzün'ün Birlik olmaya var mısınız? çağrısı ile başlayan yolculuk, şu an yönetim biçimi tek adamlık olmayan, çok sesli bir yapının farklı ve eşit paydaşlarının üretme ve birbirini destekleme biçemiyle kararlı yoluna devam etmektedir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kaplumbaga-terbiyecisi-tablosunun-icine-girmek-ister-misiniz/", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Türk resminin en çok tanınan yapıtlarından biri olan Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi'ni bir sanal gerçeklik projesiyle canlandırıyor. Eserin Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu'na girişinin 15. yıldönümünde hayata geçirilen proje Osman Hamdi Bey'in Dünyasına Yolculuk: Sanal Gerçeklik Deneyimi başlığı taşıyor. Çeşitli arşiv ve koleksiyonlarından derlenen bilgi ve belgelerle zenginleştirilen VR uygulamasında, izleyiciler sanatçının çalışma odasını ziyaret edebiliyor, sanatçının özel eşyalarından dönemin müziklerine, birçok önemli unsurla buluşabiliyor. Pera Müzesi, Osman Hamdi Bey imzası taşıyan c'ni sanatseverlerle yeniden, bu kez farklı bir platformda buluşturuyor. Muse VR tarafından gerçekleştirilen Osman Hamdi Bey'in Dünyasına Yolculuk: Sanal Gerçeklik Deneyimi başlıklı proje, bu nadide eserin 1906 yılının ilk aylarında, Osman Hamdi Bey'in çalışma odasında deneyimlenmesine olanak tanıyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı'na aitOryantalist Resim, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri ve Kütahya Çini ve Seramiklerikoleksiyonlarından eserlerle zenginleştirilen ve dönemin karakteristik özelliklerini yansıtan detaylarla örülen bu deneyim, sanatseverleri Osman Hamdi Bey'in çalışma odasına taşıyor. İzleyiciler, sanatçının çalışma masasındaki kitaplardan resimlerine, gözlük ve fırçalardan fotoğraflara kadar birçok detayı yakından inceleme fırsatı bulurken, Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun da içine girebiliyor. Bu sıra dışı deneyim, Sevgi ve Erdoğan Gönül Galerisi'nde Osman Hamdi Bey'e ayrılan özel bölümde sanatseverleri bekliyor. 'Osman Hamdi Bey'in Dünyasına Yolculuk: Sanal Gerçeklik Deneyimi', Pera Müzesi ziyaretçilerine ücretsiz sunuluyor. VR deneyimi hafta içi 11.00 14.00 ve 16.00 19.00, Cuma günleri 11.00 14.00 ve 17.00 21.00, hafta sonları ise saat 11.00 17.00 arasında ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10:00 19:00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12:00 18:00 saatleri arasında gezilebilir. Müzede Cuma günleri hem uzun hem de ücretsiz! Uzun Cumalarda müze 18:00 22:00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. 'Genç Çarşamba' günlerindeyse tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kardan-kiz-kardesim-muzikli-bir-kar-kuresinin-icinde-yurumek-gibi-sihirli-bir-kitap/", "text": "Aslında bu kitabı bir yaz günü değil de kışın ateşin başında okumak isterdim. Hem de tam yeni yıl arifesinde... Can Çocuk tarafından geçtiğimiz günlerde özel cildiyle ve orijinaliyle birebir aynı şık tasarımıyla yayımlanan Kardan Kız Kardeşim, Norveç çocuk edebiyatının son dönemdeki en iyi eserlerinden biri kabul ediliyor. Şimdiye kadar 36 dilde yayımlanan kitap, okuru bir tutam Andersen Masalları'na biraz da Charles Dickens'ın unutulmaz novellası Noel Şarkısı'na götürüyor. 24 bölümden sıcacık bir Noel hikayesi Kardan Kız Kardeşim, yılın en özel çocuk kitaplarından biri olarak raflarda çocuklara göz kırpıyor. İskandinav çocuk edebiyatını yıllardır takip ediyorum. Kuzey ülkelerinin çocuk kitaplarını diğer ülkelerinkinden ayıran en büyük özellik hiç şüphesiz konu seçiminde ve söz söyleme konusundaki ustalıklı cesareti... Ustalıklı diyorum çünkü başta İsveç olmak üzere Danimarka ve Norveç gibi ülkelerde yazarlar ve yayıncılar, okurlarının özgürlüklerine son derece saygı duyuyor, edebiyatın ruhuna aykırı sınırlandırmalar, yasaklar getirmiyor ve böylelikle seslerini daha güçlü dile getirebiliyorlar. Henüz çok küçük yaşta tanıştığım Uzun Çoraplı Kız Pippi'nin 40 yaşına gelmiş bir kadın olsam da hala en büyük kahramanlarımdan biri olması da belki bu yüzden. Çocuk ve hayvan hakları, eşitlik, ekoloji gibi önemli konuları savunan, toplumda şiddet ve baskıya karşı savaşan Danimarka'nın en ünlü yazarlarından Astrid Lindgren'in Uzun Çoraplı Kız Pippisi, macerayı seven, özgür düşünen ve yaşayan, yetişkinleri sorgulayan yapısıyla sadece yazıldığı dönem içinde değil bugün de çocuk edebiyatının en farklı ve gerçekten çocuk yaşta birey olmayı başarmış karakterlerinden biri. Adeta bir yılbaşı peri masalı ve modern sanat kitabı olarak nitelendirilebilecek bir baş yapıt Kardan Kız Kardeşim, her ne kadar ilk bakışta yılbaşı ruhunu yansıtan bir kitapmış gibi görünse de, sevdiklerimizin ölümünden sonra bununla nasıl baş ettiğimizi anlatan; bir yandan hüzünlü ve gizemli bir yandan sıcacık bir dostluğa odaklanarak kalbi saran bir masal. Ve bu masal sadece çocuklara ya da gençlere değil, yetişkinlere de seslenmesini hem görsel hem de metinsel olarak iyi biliyor. Kardan Kız Kardeşim, 2018'de Norveç'te en çok satılan kitap olarak ülkenin tarihine geçti. Polonya Edebiyat Ödülü Child Friendly Worldü kazandı, birçok ödüle aday gösterildi. Estonya'da 2019'da En İyi Çevrilmiş Çocuk Kitabında kısa listeye girdi. 250 bin nüsha olarak basılan ve şimdiye kadar tam 36 dilde yayımlanan kitap için Hollywood da bir film projesi içinde. Yazar Lunde, 2019 yılında kitabın senaryosu konusunda çalışmalar yapmaya başladı. Ancak henüz filmle ilgili net bir bilgiye ben ulaşamadım. Can Çocuk etiketiyle henüz raflarda yerini alan roman Maja Lunde'nin samimi ve incelikli anlatımı, Ebru Tüzel'in dupduru çevirisiyle nihayet artık Türkçede."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/karikaturist-ressam-haslet-soyozden-turk-armatorlerinin-buharli-gemileri-sergisi/", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, sanatta 40 yılı geride bırakan usta karikatürist ve ressam Haslet Soyöz'ü, 'Türk Armatörlerinin Buharlı Gemileri' başlıklı resim sergisiyle beşinci defa konuk ediyor. Geçtiğimiz yıllarda Haslet Soyöz'ün 'Cennetin Gemileri', 'Delkos'tan Karaburun'a, 'Vesait-i Havaiye, Berriye, Bahriye' ve 'Fenerler' sergilerine ev sahipliği yapan müze, Türk ticaret donanmasının buharlı gemilerinin en güzel örneklerini sanatseverler ile buluşturuyor. 14 binin üzerinde objesiyle Türkiye'nin ilk ve tek sanayi müzesi olan Rahmi M. Koç Müzesi, Haslet Soyöz'ün 19 yağlıboya resminden oluşan 'Türk Armatörlerin Buharlı Gemileri' sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatseverlerin ziyaretine açılan sergide, Soyöz'ün aylarca süren araştırmaları sonucunda resmettiği, hurdaya giden veya ilk jenerasyon armatörlerin vefatı nedeniye el değiştiren demir efsaneler yer alıyor. Ziyaretçiler, Türk denizci aileleri ve Türk ticari denizciliği için bir arşiv görevi gören sergiyi 11 Nisan'dan itibaren Rahmi M. Koç Müzesi'nde ziyaret edebilecek. Karşıyaka: 1920 yılında yük gemisi olarak inşa edilen gemi, ABD ve İngiltere'yi 3 farklı isimle gezdikten sonra 1949 yılında Avni Nuri Meserretçioğlu'nun sahipliğinde 'Karşıyaka' adıyla denizlerde boy gösteriyordu. 1958 yılında İstanbul'da söküldü. Filyos: 1901 Almanya Bremen'de bulunan A. G. Weser Tersanesi'nde yük gemisi olarak inşa edilen gemi, 'Diana' adıyla kızaktan indi. 1954 yılında Mehmet Tahsin Cerrahoğlu firması tarafından satın alınan yük gemisi 'Karabük' adıyla denizleri arşınlarken 1954 yılında Cerrehoğulları Umumi Nakliyat Vapurculuk ve Ticaret A. Ş tarafından satın alınarak 'Filyos' adıyla hayatına devam etti. 1962 yılında dizel motora sahip olan gemi, 1975 yılında Selim Onur ve Rıza Batuk firmasına satıldı. 1983 yılında İstanbul'da söküldü. Meserret: 1920 yılında S. Shilds İngiltere J. Read&Sons Ltd. Tersanesi'nde yük gemisi olarak inşa edilen gemiye, The Shipping Controller tarafından 'Wan Gannet' adı verildi. 1920-1937 yılları arasında İngiltere'de 'Trewyn', 1937-1940 yılları arasında Almanya'da 'Moni Ricmers', 1940-1948 yılları arasında Hollanda'da 'Salondo' olarak hayatına devam eden gemi, 1948 yılında Türkiye'ye geldi. Avni Nuri Meserretcioğlu tarafından satın alınan geminin adı Meserret olarak değiştirildi. 1959 yılında Deniz Nakliyat ve Ticaret A. Ş satın alınca adı 'Y. Meserret' oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/karinca-kardo-ile-tum-cocuklar-tanismali/", "text": "Melike İlgün'ün kaleme aldığı, Tuğçe Karaburçak'ın resimlediği Karınca Kardo ile bütün çocuklar tanışmalı! Meraklı ikizler Ali ve Ayşe, bir sonbahar günü bahçede karşılaştıkları Kardo'nun sırtına atlıyor, karıncaların yeraltındaki dünyasında arkadaşlık ve kardeşlik duygularını pekiştiren bir maceraya dalıyorlar. Melike İlgün'ün yazdığı, Tuğçe Karaburçak'ın resimlediği Karınca Kardo, Uçan Fil logosuyla kitapçılarda çocukları bekliyor. Karınca Kardo, sevimli mi sevimli, dost canlısı bir antenli. Ali ve Ayşe doğanın sesine kulak verip Kardo'nun peşine takılıyorlar. Yer altının derinliklerinde, karınca yuvalarından örülmüş gizemli bir labirentte yolculuğa çıkan Ali ve Ayşe'ye katılmaya ne dersiniz? Arkadaşlık ve kardeşlik kavramlarını pekiştirirken, bir yandan da karıncaların yaşamları hakkındaki gizemleri keşfetmek için Karınca Kardo, çocuklara dost eli uzatan bir kitap."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/karsinizda-siritik-mahallesi-ve-sakinleri/", "text": "Sanem Gençalp yazdı, Ege Karadayı da Gençalp'in hayallerine ortak olup kitabına illüstrasyonlarıyla renk verdi. Meav Yayıncılık'tan çok taze çıkan Sırıtık Mahallesi, oldukça komik bir hikaye! Bu kitapta, Sırıtık Mahallesi sakinlerinin bir köpekle beklenmedik bir anda buluşmasına tanık olacaksınız. Ama daha da önemlisi, aniden kesişiveren yaşamlara, sürprizlerle dolu hayatımızın inceliklerine ve sevginin karşı konulmaz gücüne gülümseyeceksiniz. Gülümsemek ne kelime; kahkahalar atacaksınız! 1985 yılında İstanbul'da doğdu. Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. Kadir Has Üniversitesi'nde Film ve Drama Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. 2010 yılında kurdukları Tiyatro Lir bünyesinde birçok çocuk ve yetişkin oyunu yazıp yönetti. 2019'da Gazel'in annesi oldu. Birçok marka, kurum ve dijital platform için çocuk içerikleri yazıyor. Piyano çalmayı, sahilde yürümeyi, günün ilk saatlerini, yemek yapmayı, kızıyla delirmeyi ve hayvanları sevmeyi çok seviyor. 1990'da Marmaris'te doğdu. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü'nden mezun oldu. İki yaşından beri çizim yapıyor. Çeşitli gazete ve dergilerde çalışmaları yayımlandı. Son zamanlarda ise çocuk kitaplarıyla haşır neşir. Yurtiçi ve yurtdışında karikatürleriyle ödüller alan çizer, aynı zamanda müzikle de profesyonel olarak ilgileniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/karsu-hatayin-ve-ailesinin-kulturel-mirasina-karsunun-mutfagi-kitabiyla-sahip-cikiyor/", "text": "Yaşamını Amsterdam'da sürdüren Hatay kökenli şarkıcı, piyanist, besteci ve söz yazarı Karsu, Hollanda'da haftalarca en çok satanlar listesinin birinci sırasında yer alan yemek kitabı Karsu's Kitchen'ı şimdi de Türkiye'deki sevenleriyle buluşturmaya hazırlanıyor. Carnegie Hall gibi dünyaca ünlü birçok konser salonunda sahne alan, Türkiye'de sahneleri dolduran ve Hollanda'nın ünlü televizyon programı Beste Zangersta en etkili konuk olan Karsu, birkaç yıldır da televizyon kanalı 24Kitchen'da Türk yemekleri hazırlayıp pişirerek sunuculuk yapıyor. Şarkılarıyla tanıyıp sevdiğimiz, piyano resitalleriyle mest olduğumuz, tatlı ve samimi sohbetiyle kendimize yakın hissedip ailemizden biri kabul ettiğimiz Karsu, şimdi de yemek tarifleriyle sofralarımıza ortak olup ağzımızı tatlandırıyor. İlk yemek kitabı Karsu'nun Mutfağı'nda Türkiye'nin zengin mutfak kültüründen en sevdiği 77 tarifi bizlerle paylaşan Karsu, sadece bu coğrafyada yaşayanların değil, herkesin Türk yemeklerine hayran kalacağını kanıtlıyor. Sebze yemeklerinden balığa, et tariflerinden meze tabaklarına, pratik yemeklerden kahvaltıya kadar çeşitli lezzetleri ödüllü fotoğrafçı Remko Kraaijeveld'in ve Elvan Ünlü'nün muhteşem fotoğraflarıyla bizlere sunuyor. Kişisel hikayelerle harmanladığı tarifleriyle Hatay ve İstanbul arasında bir mutfak yolculuğuna çıkaran Karsu, UNESCO'nun Gastronomi Bölgesi Hatay'ın en iyi yemeklerini ve elbette kendi ailesinin gözde tariflerini de paylaşıyor. Ayrıntı Yayınları'nın renkli markası Düşbaz Kitaplar, Karsu'nun Hollanda'da çok büyük ilgi gören kitabı Karsu'nun Mutfağı'nı Türkiye'deki okurlarla buluşturmaya hazırlanıyor. Karsu'nun Mutfağı, 5 Mayıs'tan itibaren yayınevinin kendi internet sitesi üzerinden ön siparişe açılacak, kitapların dağıtımına ise 20 Haziran'da başlanacak. Karsu'nun Mutfağı, yaz aylarında ise raflarda ve internet satış sitelerinde yerini alacak. Tüm Türkiye'yi derinden etkileyen deprem felaketinde ailesinden büyük kayıplar veren ve afetin ardından yardım çalışmalarına yoğun destek veren Karsu, kitabının ön siparişinden elde edilecek gelirinin tamamını kendi kurduğu Karsu Vakfı üzerinden depremzedelere aktaracak. Deprem bölgesinde aracısız olarak yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştıran vakıf, ilerleyen dönemlerde ebeveynlerini kaybeden çocuklar için barınma ve eğitim imkanı sağlayacak bir yapı inşa etmeyi de hedefliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kas-caz-festivaline-dogru-2/", "text": "Akdeniz'den kulağımıza caz tınıları geliyor. Bir yandan sizinkine de gelsin istiyoruz! Bu yıl 4. kez düzenlenecek olan Kaş Caz Festivali, ülkemizin uzun soluklu festivallerinden biri olarak bu yıl da dopdolu ve keyifli bir programla katılımcılarını cazın büyülü gücüne doyurmayı hedefliyor. 26-27-28 Ağustos'ta Setur Marina ev sahipliğinde her kesimden müzikseverlerle buluşacak olan Kaş Caz Festivali, uluslararası alanda ses getirmiş önemli isimlerden oluşan sürprizleri de olacak. Akdeniz çanağına çok yakışan caz müziği, ılık esintiler ve yıldızlar altında misafirlerine unutulmaz bir gece yaşatırken, müzisyenler solo ve grup performansları ile bu yıl da cazseverleri büyüleyecek. Kaş'ın muhteşem doğası eşliğinde gerçekleşecek Kaş Caz Festivali'nin bu yılki önceliklerinden biri de kapsayıcılık ve çeşitlilik. BM nin 'Hiç kimseyi geride bırakmamak' yaklaşımı ile festivalimizin her aşamasının herkes için erişilebilir ve ulaşılabilir olmasını sağlayarak eşitlikçi bir festival organizasyonu örneği sunuluyor olacak. Ön satış biletleri yakında satışta olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kasimda-balthazar-geliyor-sonbahara-hazirlan-istanbul/", "text": "Salon İKSV'nin, şehrin farklı mekanlarında geniş kitlelere ulaştığı etkinliği Gezgin Salon, +1'in katkılarıyla 20 Kasım'da Belçikalı indie rock grubu Balthazar'ı Volkswagen Arena'da ağırlayacak. Biletler 30 Temmuz Cuma günü satışa çıkıyor. Solo projeleriyle daha önce Salon İKSV'ye de konuk olan indie rock ikilisi Balthazar, müziğin neşesini paylaşmak ve yeni şarkılarını canlı çalmak için bir kez daha İstanbul'a geliyor. Belçikalı grup, pandemi sonrası ilk turnelerinde, +1 Katkılarıyla: Gezgin Salon kapsamında 20 Kasım Cumartesi günü 21.30'da Volkswagen Arena'da dinleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor. Konserin kapı açılış saati ise 19.00. Belçika'nın Gent kentinden çıkma lise arkadaşları Jinte Deprez ve Maarten Devoldere'in ruha dokunan pop rock'u, 2019'daki dünya turneleri sırasında yazıp pandemi döneminde kaydettikleri yeni albümleri Sand ile yeni bir soluk kazanıyor ve müzikseverlere kocaman bir nefes aldırmak üzere İstanbul'a da uğruyor. Balthazar konserinin biletleri Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 30 Temmuz Cuma günü 10.30'dan itibaren, passo. com. tr internet sitesi üzerinden ve İKSV ana gişeden genel satışa sunulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kaslara-dogal-cozum-nasil-olacak-belli/", "text": "Son dönemlerde kaş ve kaş ürünleri makyajın yükselen trendleri arasında yer alınca kaş ürünleri de makyaj çantalarının vazgeçilmezi oldu. Avon Mart kataloğunda yer alan ürünlerle doğal görünümlü belirgin kaşlara ulaşmanız ise çok kolay. Her an bakımlı kaşlar için üç renkli, kaş kemiğini aydınlatırken açık ve koyu tonlarla doğal görünüm veren kaş paleti, sabitleyici ve kaş pudrası içeren bakım kiti ve microblading etkisi veren uzun süre kalıcı tatoo kalemi... Hepsi ama hepsi doğal görünümlü kaşlara ulaşmanız için sizi bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kasta-caz-bu-yaz-da-baska-bir-yaz/", "text": "Her yıl olduğu gibi bu yıl da Kaş'ta caz bir başka! Bu yıl 25-26-27 Ağustos'ta gerçekleşecek olan Kaş Caz Festivali için sadece bir mevsim kaldı! Kaş Caz Festivali heyecanı başlıyor! Caz'ın büyüleyici ritimleri Kaş'ın ılık rüzgarlarına karışıyor. Muhteşem bir müzikal yolculuğuna hazırsanız Kaş Caz Festivali 25-26-27 Ağustos'ta Setur Marina'da. Müzisyenlerin solo ve grup performansları, misafirlerine denizin kıyısında caz müziği ile unutulmaz bir gece yaşatırken, ılık esintiler ve yıldızlar altında bu yıl da eşsiz geçecek. Kaş'ın muhteşem doğası eşliğinde Setur Marina'da gerçekleşecek olan Kaş Caz Festivali'nin programı çok yakında sizlerle. İyi müzik, iyi hisset!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kavuk-devir-teslim-gecesinin-geliri-cagdas-yasami-destekleme-dernegine/", "text": "Türk Tiyatrosu'nun güldürü geleneğinin nişanesi sayılan Kavuk, özel bir tören ve Bir Baba Hamlet oyununun gösterimiyle, Tiyatro Sanatçısı Rasim Öztekin'den Şevket Çoruh'a devredildi. Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda gerçekleştirilen bu özel gecenin bilet geliri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağışlandı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği elde edilen gelir ile; üniversitede Oyunculuk eğitimi alan öğrenciler için Rasim Öztekin Tiyatro Öğrencilerini Destekleme Fonu oluşturarak öğrencilere burs imkanı sunacak. Rasim Öztekin başta olmak üzere tiyatro sanatçılarıyla buluşmalar gerçekleştirerek bursiyerlerin sahne sanatları konusunda deneyim kazanmalarını sağlayacak. Tören öncesi Rasim Öztekin ve Şevket Çoruh ile bir araya gelen ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel öğrencilerin eğitimine verdikleri destek için, Rasim Öztekin'e ve Şevket Çoruh'a teşekkür plaketi takdim etti ve bu özel etkinliğe sosyal sorumluluk yaklaşımıyla ayrı bir anlam kattıkları için sanatçıları kutladı. Devir teslim töreninde Kavuk'un hikayesini ve gecenin önemini aktaran Öztekin, Bu güzel geceye bir güzellik daha yapalım dedik. Sanatın, tiyatronun ve hatta ülkenin geleceği için çağdaş beyinlere ihtiyaç var. İşte bu gecenin de gelirini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağışlama kararı verdik. dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kedi-gezegeni-zor-durumda-yardim-et-dunya/", "text": "Kainatta bir yerde Kedi Gezegeni diye bir gezegen olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyorsanız birazdan okuyacaklarınız mırnav dostlarımızın patilerinin özgürce dolaştığı bir gezegenin başına neler geldiğini anlatıyor. Kedileri, kuşları, sincapları, gökyüzünü ve çocukları çok seven yazar Büşra Tümkaya'nın ikinci kitabı Kedi Gezegeni, Timaş Çocuk etiketiyle minik okurların kütüphanesinde yerini almak için hazır. Bir tüy yumağı tüm bunları havadan görebiliyordu. Havada iyice yükselen tüy yumağı sonra bir eve girdi. Bal Kedi'nin tüylerine gelip kondu. Tüy yumağı Bal Kedi'nin ta kendisine aitti ve yine bir sabah gezintisinden sonra evine dönmüştü. Bal Kedi'nin ise o gün heyecanı bambaşkaydı. Kedi Devleti'ne gidecek ve Kedi Gezeni ile ilgili önemli bir bilgiyi Kedi Devleti'nin başkanına verecekti. Bu önemli bilgi Kedi Gezegeni'nin tehlikede olduğuyla ilgiliydi. Kedi Başkanı huzuruna çıkan Bal Kedi ile ilgili yeterince bilgiye sahip olmadığından yardımcısı Zeytin, Miyavdesk'e bakıp Bal Kedi ile ilgili bilgileri sıraladı: Beş kardeşin en küçüğü, Mırşehir Üniversitesi Uzay Bilimleri Bölümünün birincisi, atletik ve güçlü bir kedi. Şimdiye kadar Bal Kedi'nin yalan ve kötü miyavladığını ne duyan ne bilen vardı. O hep güzel, doğru miyavlardı. Akıllı ve zekiydi hem sonra, işini de en iyi şekilde yapardı ve çok güvenilirdi. Bütün kediler hazırlanıp uzay istasyonuna koştular. Artık herkes zeminin sıcaklığını hissedebiliyordu. Pamuk Zemin Araştırma Ekibi gezegenden kalmaya karar verdi. Ekibin lideri Sumak, bu olay çözmeye ant içmişti bile. Bal Kedi ve Kedi Başkanı uzay aracına binerek Kedi Gezegeni'ne el salladılar. Geride bıraktıkları gezegenleri ah ne güzeldi. Tüm kediler artık tek tek yükselen uzay araçları içinde mavi şekerden bir gezegene doğru yol alıyorlardı. Nereye mi? Dünya'ya! En büyük güçleri zekaları ve sevimlilikleri olan bu kedilerin maceralarını okurken eminim çocuklar da en az benim kadar eğlenecek. Üstelik sadece eğlencesine değil, çevre bilincine sahip olmak için Kedi Gezegeni okuruna çok şey vadediyor, bunu da söylemeliyim. Bu kitap hakkında bir şeyler yazmaya otururken bir küçük araştırmayla Çin edebiyatında da bir Kedi Gezegeni kitabı olduğunu öğrendim. Çin edebiyatının en önemli ve en ünlü karşı-ütopyacı eseri olarak bilinen bu eserin çocuklar için olmadığını belirtmekte fayda var elbette... Ama Kedi Gezegeni, biz insanoğlunun düşünde var, orası kesin! Biz yine dönelim bizim Kedi Gezegeni'ne... Büşra Tümkaya'nın zeki kaleminden dökülen öykü, özellikle 7 ve 8 yaşa hitap ediyor. Yazarın incelikli kurgusuna eşlik eden illüstrasyonlar ise daha önce yine Ajandakolik'te söyleşi de yaptığım Ay'ı Aradığımız Gece kitabının çizeri Rumeysa Abiş'e ait. Söyleşimizi buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kedi-ile-fare-bal-gibi-de-arkadas-olur-baksaniza-piriltili-ile-kokusa/", "text": "Kedi ile fare bal gibi de arkadaş olur! Ötekileştirilenlerin hayatına göz kırpan cesur eserleriyle Alman çocuk ve gençlik edebiyatının hayranlık uyandıran yazarlarından Andreas Steinhöfel, güçlü kalemini bu defa ezber bozan bir kedi fare hikayesinde konuşturuyor: Pırıltılı ile Kokuş. Farklılıkları nedeniyle aileleri tarafından istenmeyen bir pırılkedi ile kokarfarenin hayret verici arkadaşlığını sayfalarına taşıyan Pırıltılı ile Kokuş, dünyayı baştan sona kateden iki kafadarın çizgi filmlere şapka çıkartan serüvenlerini konu ediniyor. Etiketleme, tektipleştirme, diğerleştirme ve dışlama gibi ayırımcı yaklaşımlar üzerine okurlarını düşündüren Pırıltılı ile Kokuş, görünenin ardında yatan gerçeği ince bir mizahla, ustalıkla yansıtıyor. Kaderlerini yeniden çizmek hayaliyle ortaklaşa bir yaşam kuran iki yoldaşın başından geçen komik olayları anlatan Steinhöfel, bu kitabıyla alışılagelmiş kedi fare hikayelerine bambaşka bir yorum getiriyor. Sevginin, paylaşmanın ve dayanışmanın arkadaşlığın olmazsa olmazları arasında yer aldığını hatırlatan Pırıltılı ile Kokuş, bizi biricik kılan farklılıklarımızla barışık kalmanın hayatımızı ne denli güzelleştireceğine vurgu yapıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kedi-oykulerinden-sonra-simdi-de-kopek-oykuleri/", "text": "Yazar Kadir Aydemir'in editörlüğünde yayına hazırlanan özel bir derleme kitap Köpek Öyküleri. Yitik Ülke Yayınları'nca yayımlanan kitapta 33 yazar bir arada bulunuyor ve öykülerin ortak bir özelliği var: Her yazar, hayatına dokunan ya da yeryüzünde yolunun kesiştiği bir can dostun hikayesini kaleme almış. Köpeklere dair bu yaşanmış öyküler, okundukça insanın yüreğine işliyor, insanı alıp başka bir evrene götürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kedi-siiri-degil-siir-kedisi/", "text": "Şiir, söyleşi, öykü ve inceleme yazılarıyla Varlık, Kitap-lık, Kök Şiir, Cin Ayşe, Ecinniler, Buzdokuz gibi dergi ve fanzinlerde yer alan, Ara Kat Sesleri adlı dosyasıyla 2019 Altın Defne Genç Şiir ödülünü kazanan Petek Sinem Dulun'un ikinci öykü kitabı Şiir Kedisi, İthaki Çocuk etiketiyle yayımlandı. Dulun'un kedilerle bezeli şiirsel bir dille harmanladığı hikayesine, ortaokul sıralarından tanıdığım çizer Gözde Başkent eşlik ediyor. Hava kararmaya başladığında Mia, başına geleceklerden habersiz, bir konserve kutusuna önce patisini sıkıştırır, sonra dengesini kaybedip paldır küldür yere kapaklanır. Karşısında bu defa öfkeli bir ayakkabı yerine kitapçı Salih'in ona yuva olacak göbeği vardır. Salih, yardımına koşar Mia'nın, ona kutulardan bir ev yapar, oh Mia artık rahattır, bir de bakmıştır ki kitapçının kedisi olmuştur. Gün geçtikçe birbirine alışan bu ikili, kitapların kokusu sinen dükkanda birbirlerine yoldaş olur, tıpkı Salih'in şiirleri gibi. Sonra bir gün bir başka tekir kedi çıkar gelir, Salih'in kapısına. Mia ile kapışacaklarını sananlar yanılır, Salih'in şimdi iki kedisi vardır, Mia ve Kaju. Devamını kitaptan okuyun, sevgili okur! Ne yaraşır kedi şiire ya da şiir kediye... Aklıma ilk gelen hep Ece Ayhan'ın Bakışsız Bir Kedi Kara şiirinin dizeleridir. Sonra da Bilge Karasu'nun Ne Kitapsız Ne Kedisiz deneme kitabını düşünürüm. Okudukça bilgeleşir, okudukça kedileşirim. Şair yazar Petek Sinem Dulun'un Şiir Kedisi kitabına konuk olan kediler, sayfalar boyunca mırladıkça sözcükler üşüşür, şiirleşir, ahenk katar kedi şiire, şiir kediye... Zaten edebiyatla hep kedinin işi vardır sanki! Ne çok kitabın konusu olur, bu pembe patili, yaramaz mı yaramaz, candan can dostlar! İthaki Çocuk'tan tazecik okurla buluşan Şiir Kedisi, illüstratör Gözde Başkent'in çizimleriyle daha da anlamlaşıyor, renkler, desenler şiire bulanıyor, sıcacık bir öykü daha çocukların dünyasına katılıyor. Bu buluşmaya ortak olmak için bana da çocukları davet etmek düşüyor. Şiir Kedisi, dizelerinde kediler dolaşırken miniklerin kitaplığında yerini almak için sabırsızlıkla bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kedilerle-insanlarin-bulustugu-oyku-bana-pisi-pisi-diyebilirsiniz/", "text": "Merve Doğruer'in farklı olmak ve kimlik arayışı üzerine yazdığı, Volkan Akmeşe'nin resimlediği, kedilerle insanların buluştuğu, iç içe geçtiği, sürprizlerle dolu bir öyküyü anlatan Bana Pisi Pisi Diyebilirsiniz; MEAV Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı. Büyük bir sırrın, dönüşümün ve kimlik bulma serüveninin anlatıldığı kitap, fantastik ögelerle yükselen kurgusu ve gizemli atmosferiyle genç okurlara çarpıcı bir okuma deneyimi vadediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kedisiz-sergi-de-olmaz-elbet-benim-kedilerim/", "text": "Daha önce Ajandakolik'te 'Benim Kedilerim' kitabına yer verdiğimiz ressam ve grafik sanatçısı Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun tasarımlarından oluşan aynı isimli 'Benim Kedilerim' sergisi 11 Nisan 8 Mayıs tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi'nde ziyarete açılıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kemeralti-hikayeleri-projesi-ile-edebiyat-ve-illustrasyonlar-ic-ice/", "text": "Sizi bu defa İzmir kokulu bir projeyle tanıştıralım. Ege'nin incisi İzmir'in güzeller güzeli Kemeraltı'sından çıkmış hikayeler, sanatçıların illüstrasyon çalışmalarıyla hayat buluyor. Kemeraltı Hikayeleri Projesi Kentimiz İzmir Derneği koordinasyonunda altı farklı kurumun yaptığı çalışmalarla tamamlandı. Kitapta 10 değerli insanın hikayesi anlatılıyor. 15 Haziran 2020 tarihinde ulusal ve uluslararası ağlar içinde kültürel projelere ortam, mekan ve kaynak sağlayan Goethe-Institut, Hollanda Büyükelçiliği, İstanbul İsveç Başkonsolosluğu ve Fransız Kültür Merkezi'nin öncülüğünde İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Anadolu Kültür'ün iş birliğiyle gerçekleştirilen Kültür İçin Alan programından aldığı destekle serüvenine başlayan Kemeraltı Hikayeleri Projesi, 15 Kasım 2020 tarihi itibariyle Kemeraltı için büyük değer oluşturan 10 insanın yazılı belleğe görsel sanatlar ile aktarımını tamamladı. Proje, tüm dünyayı etkisi altına alan yeni tip koronavirüs salgını sürecinde 10 gönüllü yazar ile 10 gönüllü çizeri buluşturarak farklı çağları, dinleri ve kültürleri temsil eden Kemeraltı'nın 2500 yıllık tarihinde bir yolculuğa çıkardı. Salgın sebebiyle yazar, çizer ve ortakların düzenlediği tüm atölye ve toplantılar çevrimiçi platformlarda gerçekleşti. Yazarlara hikaye biriktirme ve yazımı konusunda eğitimler verilirken çizerler için de özel baskıya yönelik hazırlık atölyeleri düzenlendi. 10 insan hikayesini anlatan yazarlardan biri de arkadaşımız 9 Eylül Gazetesi Kurumsal İletişim Direktörü Gökmen Küçüktaşdemir oldu. Kitap, hayat yolculuklarında onlara uğur getiren tarihi kent merkezinin başeczacısı Süleyman Ferit Eczacıbaşı'ndan fotoğrafçı Hamza Rüstem'e, spor kulübü Altınordu'dan şair Attila İlhan'a uzanan on değerli ismin hikayelerine yer veriyor. Projenin internet sitesinde ücretsiz olarak yayınlanan kitabı sesli olarak dinleyebilir ya da elektronik kitap olarak da okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kendimizi-bir-kesfedemedik-gitti/", "text": "Türkan Bayraktar Uzun'un, gerçek bir hikayeden yola çıkarak kaleme aldığı Sebebi Sende Gizli, kötü tecrübelerle dolu geçmişlerinin üzerini örterek birbirilerini iyileştirmeye çalışan Ece ve Can'ın badirelerle dolu aşkını anlatıyor. Çetrefilli yollardan geçerken aslında içlerine dönmekte olan ikilinin öyküsü olan roman, kendini keşfetme alanında yazılmış binlerce satırdan farklı tek bir kelimeye dahi sahip olmayan kitaplar arasındaki yerini özenle alıyor. Psikolojik danışman, eğitmen, aile danışmanı olan Türkan Bayraktar Uzun, Technichal University Of America'da Psikoloji eğitimi almış. Biyografisinde yazdığına göre; her şeyden önce tabiat ve hayatın talebesi olduğunu düşünüyormuş. Öğrenmeyi ve öğrendiklerini paylaşmaktan mutluluk duyan yazar, tam bir iyileşmenin ancak beden, düşünce, duygu ve ruh ele alındığında gerçekleşeceği kanısındaymış. Hayat mı bizi yoruyor biz mi kendimizi yoruyoruz? sorusuna sıkça cevap arıyormuş. Bir yandan evrenin mucizelerine tanıklık ederken diğer yandan da incelemekten, gezmekten, eğlenmekten, yeni keşifler yapmaktan hoşlanan, hayallerin ve hedeflerin gerçekleşeceğine inanan Uzun'un, alanına denk düşen, üniversite dışında da eğitimleri mevcut. Bunlara ek olarak da, Destek Yayınları etiketiyle yayımlanan Sebebi Sende Gizli kitabıyla okurların karşısında. Aşağı yukarı aynı sorunlarla cebelleşmiş mazileri olan Can ve Ece'nin kötü bir tecrübe sonrasında birbirilerine kendilerini açarak yaralarını kapatmaya çalışmalarını konu edinen kitap, bu iyileşme sürecinde, esasen her ikisinin de bir anlamda yeniden doğuş yolculuğuna dokunuyor. Türkan Bayraktar Uzun'un, gerçek bir hikayeden yola çıkarak kaleme aldığı Sebebi Sende Gizli, kendini keşfetme alanında yazılmış binlerce satırdan farklı tek bir kelimeye sahip olmayan kitaplar arasındaki yerini özenle alıyor. Kitabın karakterleri Ece ve Can'ın yolu, Can'ın karısının Ece'nin patronuna musallat olmasıyla kesişiyor. Patronuna türlü yalanlarla Ece'nin ne haltlar karıştırdığını anlatan Kezban'ın iftiraları Ece için bir yerden çekilmez bir hale geliyor. Kezban'ın yalanları karşısında, patronuna karşı kendini sürekli korumak zorunda kalan Ece sonunda gemileri yakıp savcılığa suç duyurusunda bulunuyor. Patronu ve Kezban'ın kocası Can da şahit olarak ifade vermeye çağrılıyor. Can meselenin özünü açıklamak için Ece'yle buluşuyor ve tüm gerçeği olduğu gibi anlatıyor. Ece, Can'ın açıklamalarına inanıyor. Can da zaten boşanacağını söylüyor. Sohbetin bu kısmı geride kaldığında laf lafı açıyor ve ikisi birbirine kendi hayatlarından bahsedince, aslında ne kadar da benzer geçmişleri olduğunun farkına varıyorlar. Ece de ilk kocasının tonla huysuzluğundan, tembelliğinden, kızı Mina'ya babalık yapamamasından çok çekmiş. Sonunda Ece çareyi boşanmakta bulmuş. Can da o zamanki karısının akla hayale gelmeyecek hallerinden en az Ece kadar mustarip olmuş."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kendine-has-babylon-soundgarden-festivali-icin-mayis-sonunu-bekleyin/", "text": "Kendine Has Babylon Soundgarden, Pozitif deneyimi ile 28- 29 Mayıs'ta şehre dönüyor. Eğlencesi kendine has festival Kendine Has Babylon Soundgarden, iki gün boyunca Yapı Kredi bomontiada'nın dört tarafını hem müzik hem de birbirinden farklı deyimlerle dolduracak. 1999 yılından bu yana yerli ve yabancı binlerce sanatçıyı müzikseverlerle buluşturan Babylon, Kendine Has Babylon Soundgarden ile şehre geri dönüyor. Gerçekleştirildiği her sene müzikseverler tarafından ilgiyle takip edilen festival Kendine Has Babylon Soundgarden, Pozitif deneyimi ile 28-29 Mayıs tarihlerinde Yapıkredi bomotiada'da gerçekleştirilecek. İki gün boyunca katılımcılar müziğin yanı sıra birbirinden farklı aktiviteleri deneyimleme fırsatı bulurken, festivale özel hazırlanmış menülerin tadını çıkarma imkanı da bulacak. İki güne yayılan festival boyunca; dinamik electro-funk tarzlarını güçlü synth düzenlemeleri ve melodik stilleriyle birleştiren Hollandalı elektronik ikilisi Weval, 2011'de Engin Sevik ve Kaan Boşnak tarafından kurulan yerli sahnenin sevilen isimlerinden indie-folk grubu Yüzyüzeyken Konuşuruz, geleneksel müziğin, fütürist surf'ün ve post-punk'ın zıtlıklarını bir araya getiren müziğiyle Gaye Su Akyol, Mode XL ile müzik dünyasına giren VEYasin'in, 70'li yılların psikedelik ve funk türündeki şarkılarını disko ritimleriyle birleştirdiği mix'leriyle büyük beğeni toplayan solo projesi Hey! Douglas, new school hip-hop, trap ve urban üretimleriyle rap sahnesinin üretken ve başarılı prodüktörlerinden Artz ve Bugy, caz, ska, dub ve rock formlarını müziğinde birleştiren ve yerli müzik sahnesinin öncü reggae gruplarından Sattas, multi-enstrümanist, şarkıcı ve söz yazarı Dilan Balkay, R&B, bedroom pop ve arabesk türlerini müziğinde bir araya getiren İstanbul çıkışlı prodüktör, şarkıcı ve şarkı yazarı Mert Demir, roots reggae ortak temelinde kurulan İstanbul çıkışlı grup Bosphoroots, caz, rock, halk müziği, elektronik müzik ve progresif türlerini yorumlayarak kendi sesini oluşturan Geeva Flava, drum'n bass, jungle gibi farklı underground türlerinden dans müziğinin birçok alt tarzını etkileyerek dünyanın dört bir yanına yayılan sound system kültürünün yerli temsilcisi Simba Roots Sound System, Çingene, Türk ve Arap müziğinin çok çeşitli renkli müziklerini de bünyesinde barındıran akordeon ve perküsyona dayalı geleneksel Balkan topluluğu Balkan Marching Band müzikseverlerle buluşacak. Babylon, Populist ve avluda yer alan DJ setlerde ise Kaan Düzarat, Hünkar, Garan Garan, Volkan Judocu, Bantmag DJ'leri, Discolog, Murat Beşer & Levent Şen, Ras Memo & Da Frogg ve kiwi keyifli set'leriyle festival ruhunu gün boyu sürdürecek. İki gün boyunca dört tarafı müzikle çevirili olacak Yapıkredi bomontiada'da Pozitif deneyimi ile gerçekleştirilecek Kendine Has Babylon Soundgarden'ın biletlerine şimdi Biletix üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kendine-hastan-kadikoyu-ele-gecirecek-bir-etkinlik-semtine-has/", "text": "Tüm haftayı kapsayacak etkinliklerde müziğin sesi tüm Kadıköy'de açılacak. Nilipek., Evdeki Saat ve Deniz Tekin'in pop-up performanslarının yanı sıra Semtine Has için yaratılacak şeffaf odada, müzisyenlerin ve dinleyicilerin Biraz Yalnız Kalabilir Miyiz? ile birlikte sıra dışı konser deneyimi de programda yer alacak. Katılımcılar aynı zamanda Mert Demir'in bir prova havasındaki akustik performansını izleyebilecek, Youtube'da başlayan kariyerinin bugünlere geliş hikayesini dinleyebilecekler. Rotaların tamamlanmasının ardından yine Kadıköy ruhuyla örtüşen partiler de programda yer alıyor. Kadıköy Label Night'ta, Kadıköy merkezli bağımsız plak şirketleri Tantana Records, Shalgam Records, Tamar Records ve Hexe Music ile açılışı yapılacak olan parti serisi, Rundamental koşusu sonrası Post- Run Cooldown ile devam edecek. DJ kabininde Asena Hayal ve Tuğçe Şenoğul'un olduğu Gizli Oturum ve müzik dünyasında aktif olarak yer almak isteyen kadınlarla uluslararası bir program yürüten Beats by Girlz gibi birbirinden farklı isimlerin performansları ise haftaya renk katacak. Youtube'da yayınlanan ve Caner Özyurtlu'nun hazırladığı Loş Sohbet programı ise Semtine Has'a özel ilk defa seyirlici olarak Kadıköy Karga'da gerçekleşecek. Loş Sohbet'in konuğu ise aynı zamanda bir Kadıköy sakini olan Uraz Kaygılaroğlu olacak. Dünya müzik endüstrisinin önde gelen DAW firması Ableton desteğiyle gerçekleşecek Ableton Meets Istanbul etkinliğinde ise, elektronik müziği farklı disiplinlerle icra eden wipeç, Randomized Issues, OX ve Reverie Falls on All performanslarının yanı sıra, pop-up bir sergi ile Hoş Atölye'de ziyaretçilerini ağırlayacak. Hafta kapsamında, İstanbul'un en hareketli ve çevre dostu semtlerinden Kadıköy'de, patili dostlarımız için Onaranlar Kulübü ile birlikte kasalarla kedi evi yapım atölyesine veya Kind Cooky Ezgi Gökkaya ile evcil hayvan dostu vejetaryen pizza atölyesine katılabilirsiniz. Aynı zamanda tüm rotaları sevimli dostunuz ile birlikte tamamlamanız da mümkün. Atölyeler yalnızca sevimli dostlarla sınırlı değil, hafta boyunca farklı farklı birçok aktiviteye katılabilirsiniz. Rundamental ile rehberli Kadıköy koşusu, müzik sektörü profesyonelleriyle müzisyenler için çıkış stratejisine dair ipuçları söyleşisi, Cheesy Instruments ile şişelerle synthesizer yapımı, Kamufle ve Barış Demirel ile Trombeat atölyesi, sadece semt sakinlerini değil, tüm İstanbulluları kucaklayacak. Kendine Has Sunar; Semtine Has sanatın birçok dalında da Kadıköy'ü mesken haline getirecek. Lübnanlı illüstratör ve heykeltraş Shirine Sbaiti'nin kişisel sergisi Are You in Limbo? Hood Base'de, illüstratör ve video sanatçısı Uğur Acil'in tasarladığı şişme yerleştirme Thales'te, sokak sanatçısı Cins'in graffiti performansı ise yine Semtine Has rotası üzerinde sanatseverlerle buluşacak. - Dream Gigs Illustrated Sergisi / Hera - Uğur Acil'in şişme karakterleri ile mekana özgü yerleştirme / Thales - Sokak sanatçısı Cins ile Live Grafiti - Deneyim: Biraz Yalnız Kalabilir Miyiz? / Hera - Sergi: Are You in Limbo? / Hood Base - Onaranlar Kulübü ile Kent Hackleme / Thales, Kadife Sokak - Pop Up Konser: Deniz Tekin / Moda Havuz - Dream Gigs Illustrated Sergi Açılışı / Hera - Parti: Kadıköy Label Night: Tantana Records, Shalgam Records, Tamar Records, Hexe Music / Stereogun - Onaranlar Kulübü ile İleri Dönüşüm Atölyesi/ Thales - Who Let The Dogs Out? Patili Buluşma/ İleri Sokak - Pop Up Konser: Deniz Tekin / Moda Havuz - Ableton Meets Istanbul / HOŞ Atölye - Suckmywalls ile Rehberli Kadıköy Sokak Sanatı Turu - Sokak Sanatı Söyleşisi: İrem Güler Moderatörlüğünde Cins, Somonzi ve MRE / Punch - Rundamental Koş-Tur: Rundamental ile Rehberli Kadıköy Koşusu / Sokak - Post- Run Cooldown/ Stereogun - Mert Demir ile Canlı Prova + Prova Sonrası Söyleşisi / No: 5 - Beni Kim Dinleyecek? Müzisyenler için müzik yayımlama stratejileri. / No:5 - Parti: Gizli Oturum / Mecra - Barış Akpolat ile Plak Dükkanları / Plak Dükkanları - Tadım: Mezopotamya'dan Bugüne Lezzet Rotası / Hiç Pub - Pop Up Konser: Nilipek. / Moda Havuz - Caner Özyurtlu ile Seyircili Loş Sohbet / Karga - Cheesy Instruments ile Şişelerle Synthesizer Yapım Atölyesi / Muhit - Mezopotamya'dan Bugüne Lezzet Rotası / Barmy - Rundamental ile Semt Koşusu / Sokak - Parti: Beats by Girlz Partisi / Mecra - Kamufle & Barış Demirel ile Trombeat Atölyesi / Muhit - Mezopotamya'dan Bugüne Lezzet Rotası / Karga - Sanatçı Atölyeleri Turu: Big Baboli, Kerem Ardahan & Candan İşcan, Emre Karaoğlu, Aylin Bilgiç, MRE / Sanatçı Atölyeleri - Pop-Up Performans: Deniz Göktaş / Moda Havuz - Pop Up Konser: Evdeki Saat / Moda Havuz"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kendini-kucuk-hisseden-buyuk-insanlarin-kitabi-minicik-miyim-2/", "text": "Minicik bir kızın gözünden bizi heyecanlandıran ve dönüştüren dünyanın büyüklüğüne tanık olmaya ne dersiniz? Vanesa Martinez'in yazdığı kitap, Katalanca orijinal adıyla A Voltes Em Sent Menuda, İngilizce çevirisiyle Sometimes I Feel Small, geçtiğimiz günlerde çocuk edebiyatının sevilen yazarlarından Sevde Tuba Okçu tarafından Minicik miyim? ismiyle Türkçeye çevrildi. Viv Campbell'ın olağanüstü illüstrasyonlarıyla hayat verdiği bu mini minnacık hikayeyi siz de minicik bir kızı dünyaya getirmeye hazırlanan benim gibi çok seveceksiniz. Küçük bir kız kocaman dünyanın içinden sesleniyor hepimize, bazen kitap okurken kendini minicik hissettiğini söylüyor, kimi zaman geceleri gökyüzüne baktığında, gökyüzündeki sonsuz yıldız ve gezegenin arasında... Tıpkı pek çoğumuz gibi... Sonra çevresindeki insanlara dönüyor yüzünü. Onlarla tanıştırıyor bizi. Mesela her sabah çöpleri düzenleyen ve geri dönüşüme gidecek olanları dikkatle ayrıştıran arkadaşı Ömer'den ya da her gün sınıfı mutlu etmek için şarkılar söyleyen öğretmeni Leyla'dan. Onlar hiç de minik değil çünkü büyük işler yapıyorlar. Doktor amca da öyle, uzun pamuk bıyıklarıyla doktor, küçük kıza şakalar yaparak onu güldürüyor, hastalar onun muayenesinden sonra daha iyi görünüyor. Yani hiç de minik olmayan çok büyük bir iş yapıyor! Fahriye Teyze'den bahsetmese olmaz çünkü Fahriye Teyze de yaşlı olmasına rağmen her gün yemek yapıp aşevine götürüyor. Nasıl minik olsun ki, çok çok büyük bir iş yapıyor! Küçük kız her ne kadar kocaman dünyanın içinde kendini minik hissetse de diğer çocukları düşünerek hepsinin ayrı ayrı güzel ve önemli olduğunu anlıyor. Sonra çevresindeki diğer insanları düşünüyor tek tek. Onu korkularından uyandıran annesini, bir gün astronot olabileceği hayaline inanan Leyla Öğretmeni'ni, çevreyi önemseyen biricik arkadaşı Ömer'i, insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan doktor amcayı ve mahallenin sakinlerini doyuran Fahriye Teyze'yi. Onları düşündükçe büyüyor, hatta kendini kocaman hissediyor. Katalan yazar Vanesa Martinez'in küçük okuyucuları güçlerini keşfetmeye, korku, aşağılanma gibi duygulardan vazgeçmeye ve nasıl olurlarsa olsunlar kendileriyle gurur duymaya teşvik eden Minicik miyim?, herhangi bir jestle veya tavırla kişinin fark yaratabileceğini göstermesi bakımından çok değerli bir anlatıma, küçücük ama aslında kocaman bir öyküye sahip. Yazar Martinez ve çizer Campbell, genç okuyucular için büyük ya da küçük hissetmenin ne kadar göreceli olduğunu ve küçük hissetmenin aslında o kadar da kötü bir şey olmadığını düşündürüyor. Çünkü bazen küçük şeyler en önemli olan. Martinez'in özellikle vurgulamak istediği şey; küçük gibi görünse de yapılan bazı eylemlerin hayatın seyrini değiştirebileceği ve ona bir şeyler katabileceği yönünde. Kendimizi bazı zamanlarda küçük hissedebiliriz ama etrafımızdaki insanlara bakarsak onların büyük, çok büyük olabileceğini anlarız. Minicik miyim? de de küçük bir kızın gözünden, bizi heyecanlandıran ve dönüştüren dünyanın büyüklüğünü daha iyi anlıyoruz. Genç ya da yaşlı hepimizin her şeyi, en küçük olanları bile harika hale getirebileceği gerçeğine işaret eden hassas ve bir o kadar dokunaklı bir kitap bu. Ailelerin, kendimize empoze ettiğimiz korkular, zihinsel sınırlamalar, değerler ve bizi iyi hissettiren şeyler veya diğer konuların yanı sıra daha iyi bir toplum inşa etmeye nasıl dahil olabileceğimiz hakkında konuşmalarına izin veren bir kitap."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kendini-kucuk-hisseden-buyuk-insanlarin-kitabi-minicik-miyim/", "text": "Minicik bir kızın gözünden bizi heyecanlandıran ve dönüştüren dünyanın büyüklüğüne tanık olmaya ne dersiniz? Vanesa Martinez'in yazdığı kitap, Katalanca orijinal adıyla A Voltes Em Sent Menuda, İngilizce çevirisiyle Sometimes I Feel Small, geçtiğimiz günlerde çocuk edebiyatının sevilen yazarlarından Sevde Tuba Okçu tarafından Minicik miyim? ismiyle Türkçeye çevrildi. Viv Campbell'ın olağanüstü illüstrasyonlarıyla hayat verdiği bu mini minnacık hikayeyi siz de minicik bir kızı dünyaya getirmeye hazırlanan benim gibi çok seveceksiniz. Küçük bir kız kocaman dünyanın içinden sesleniyor hepimize, bazen kitap okurken kendini minicik hissettiğini söylüyor, kimi zaman geceleri gökyüzüne baktığında, gökyüzündeki sonsuz yıldız ve gezegenin arasında... Tıpkı pek çoğumuz gibi... Sonra çevresindeki insanlara dönüyor yüzünü. Onlarla tanıştırıyor bizi. Mesela her sabah çöpleri düzenleyen ve geri dönüşüme gidecek olanları dikkatle ayrıştıran arkadaşı Ömer'den ya da her gün sınıfı mutlu etmek için şarkılar söyleyen öğretmeni Leyla'dan. Onlar hiç de minik değil çünkü büyük işler yapıyorlar. Doktor amca da öyle, uzun pamuk bıyıklarıyla doktor, küçük kıza şakalar yaparak onu güldürüyor, hastalar onun muayenesinden sonra daha iyi görünüyor. Yani hiç de minik olmayan çok büyük bir iş yapıyor! Fahriye Teyze'den bahsetmese olmaz çünkü Fahriye Teyze de yaşlı olmasına rağmen her gün yemek yapıp aşevine götürüyor. Nasıl minik olsun ki, çok çok büyük bir iş yapıyor! Küçük kız her ne kadar kocaman dünyanın içinde kendini minik hissetse de diğer çocukları düşünerek hepsinin ayrı ayrı güzel ve önemli olduğunu anlıyor. Sonra çevresindeki diğer insanları düşünüyor tek tek. Onu korkularından uyandıran annesini, bir gün astronot olabileceği hayaline inanan Leyla Öğretmeni'ni, çevreyi önemseyen biricik arkadaşı Ömer'i, insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan doktor amcayı ve mahallenin sakinlerini doyuran Fahriye Teyze'yi. Onları düşündükçe büyüyor, hatta kendini kocaman hissediyor. Katalan yazar Vanesa Martinez'in küçük okuyucuları güçlerini keşfetmeye, korku, aşağılanma gibi duygulardan vazgeçmeye ve nasıl olurlarsa olsunlar kendileriyle gurur duymaya teşvik eden Minicik miyim?, herhangi bir jestle veya tavırla kişinin fark yaratabileceğini göstermesi bakımından çok değerli bir anlatıma, küçücük ama aslında kocaman bir öyküye sahip. Yazar Martinez ve çizer Campbell, genç okuyucular için büyük ya da küçük hissetmenin ne kadar göreceli olduğunu ve küçük hissetmenin aslında o kadar da kötü bir şey olmadığını düşündürüyor. Çünkü bazen küçük şeyler en önemli olan. Martinez'in özellikle vurgulamak istediği şey; küçük gibi görünse de yapılan bazı eylemlerin hayatın seyrini değiştirebileceği ve ona şey katabileceği yönünde. Kendimizi bazı zamanlarda küçük hissedebiliriz ama etrafımızdaki insanlara bakarsak onların büyük, çok büyük olabileceğini anlarız. Minicik miyim? de de küçük bir kızın gözünden, bizi heyecanlandıran ve dönüştüren dünyanın büyüklüğünü daha iyi anlıyoruz. Genç ya da yaşlı hepimizin her şeyi, en küçük olanları bile harika hale getirebileceği gerçeğine işaret eden hassas ve bir o kadar dokunaklı bir kitap bu. Ailelerin, kendimize empoze ettiğimiz korkular, zihinsel sınırlamalar, değerler ve bizi iyi hissettiren şeyler veya diğer konuların yanı sıra daha iyi bir toplum inşa etmeye nasıl dahil olabileceğimiz hakkında konuşmalarına izin veren bir kitap."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kerem-sedefle-sakalli-sohbet-markasi-odini-anlatti/", "text": "Kerem Sedef'i nasıl bilirsiniz? Davulcu, müzisyen, Viking adam, hangisi? 2018 yılında A Planı albümünü çıkaran yetenekli müzisyen, bu defa bir albümle değil, sakal yağıyla karşımızda! Evet evet, yanlış okumadınız... İskandinav mitolojisinde ve paganizmde en büyük tanrı olarak kabul edilen Odin isminden yola çıkarak kendi markasını yaratan Sedef'le ilk defa müzik dışında bir şeyler konuştuk. Sakalım yok ki yağım olsun! Ama olsun! Bu, sakaldan konuşmak için engel değil! Müzisyen Kerem Sedef, uzun zamandır emek verdiği kendi markası ODIN için kolları sıvadı. Sadece besleyici ve sağlıklı içeriğiyle değil aynı zamanda şık kutusu ve Sedef'e ait özel mühürüyle de dikkat çekici bir erkek ürünüyle işe girişti; sakal yağıyla... Bu arada Kozmetik dünyasının yeni kralı davulcu Kerem Sedef diye Kerem ile aramızda şakasını da yaptık ama belli olmaz, olur mu olur! ODIN'i sordum, anlattı... Sakallıların dikkatine! Sakalına bakınca özen gösterdiğin zaten çok belli! Sakal bırakmaya başladığım ve sakal ile ilgili dünyada ürünler çıkmaya başladığından beri çok farklı ürünler denedim. Biri güzel kokarken istediğim gibi yumuşatmıyordu sakalımı, bir diğeri çok iyi bakım yapıyordu ama çok yağlı bir his bırakıyordu. Böyle bir sürü deneyim yaşadım. En son artık karar verdiğimde yedi sekiz aylık yoğun bir ar-ge dönemine girdim. Sürekli denemeler yapıyor ve istediğim özelliklere nasıl ulaşacağımıza bakıyorduk ve sonunda Odin ortaya çıktı. İçeriğinin en önemli kısmı tamamen doğal, GDO'suz yağların zehirsiz tarım ile üretilmesi. Bir sürü kimyasal ile istediğimiz sonuçlara ulaşabilirdik ama biliyorsun ki beslenmeme ve vücuduma dikkat eden biriyim, bunu bakımda da uygulamak istedim. Nasıl vücudumuza giren besinlere dikkat ediyorsak yine cildimiz için kullandığımız ürünlere de dikkat etmeliyiz. Bunun için huzurlu bir şekilde Odin'in keyfini çıkarabilir beyler. Bence ODIN'i kullanacak beylerin kız arkadaşları, eşleri de keyfini çıkarabilir! Limon kokusu iç açıcı ve çok ferah! Şu anlık sadece Instagram üzerinden satış yapıyorum. Direkt bu linki tıklayarak yazdığım adresten sanal marketime girip alışveriş yapabilirler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kievde-bir-muzede-eserleri-yanan-maria-prymachenko-kimdir/", "text": "12 Ocak 1909'da Çernobil'den sadece 30 kilometre uzaklıkta bulunan Kiev Oblastı, Ivankiv Raion'daki Bolotnya köyünde doğdu ve hayatının tamamını burada geçirdi. Çocukluğunda çocuk felcine yakalandı ve bu hastalık onun tüm hayatını etkiledi. Akrabaları, Prymachenko'nun doğaya ve her canlıya karşı merhametli bir insan olduğunu söylüyor. Doğaya olan ilgisi ve sevgisi ileriki yıllarda eserlerine de yansıdı. Çok renkli eserlerinden bazıları Ukrayna posta pulu üzerinde sergilendi. Kompozisyonlarında daha çok Ukrayna insanın hayatından beslenen halk hikayeleri, efsaneler, mitolojik canavarlar ve hayvanlar yer aldı. Onun resimleri peri masallarından ilham aldığı için her zaman gizemli bir çekiciliğe de sahip oldu. Aslanlar, leylekler, kırlangıçlar, ayılar ve tavşanlar yine eserlerinde sıkça yer alan başlıca hayvanlar arasındaydı. İyi ve kötü arasındaki mücadele de Prymachenko'nun tüm eserlerine nüfuz etmiştir. İyi her zaman galip gelen taraftır. Ancak neşeli motifler yerini genellikle kedere bırakır. Resimlerinde çiçeklerle ve hasırlarla süslenmiş bir mezar sıklıkla betimlenir. Maria Prymachenko'nun resimleri kendi ülkesi dışında tüm eski Sovyetler ülkelerinde, Polonya, Bulgaristan, Fransa ve Kanada'da sergilendi. UNESCO, 2009 yılını ona ithaf ederek Maria Prymachenko Yılı olarak ilan etti. Aynı zamanda seramik üzerine çizim, nakış ve boyama ile de uğraşan Maria Prymachenko, 18 Ağustos 1999 yılında hayatını kaybetti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kings-of-convenience-ile-eylul-ayini-bitirip-ekime-baslamak/", "text": "Zarif gitar ve piyano melodileri ile huzurlu vokalleri dinleyicileriyle buluşturan, 'Misread', 'I'd Rather Dance with You', 'Mrs. Cold' gibi akıllara kazınmış ve dillere dolanmış şarkılara imza atan indie folk-pop'un kült isimlerinden Kings Of Convenience, 30 Eylül ve 1 Ekim tarihlerinde Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Unutulmayacak konser serisine son günler Zorlu PSM, indie folk-pop denince akla gelen efsane isimlerinden Kings of Convenience'ı Turkcell Sahnesi'nde hayranlarıyla buluşturmaya hazırlanıyor. Armoni açısından zengin şarkılara, naif ve nazik tınılara sahip olan Norveçli ikili dinleyicileri sakin ve keyifli bir yolculuğa çıkaracak. Erlend Oye ve Eirik Glambek Boe'den oluşan Kings Of Convenience, 1999 yılında Belle and Sebastian ve Coldplay ile müzik dünyasına yeni bir kapı açan Yeni Akustik Hareketin öncüleri arasında yer alıyor. 'Declaration of Dependence' ile 2009 yılına damgasını vuran grup, uzun süre sessizliğe büründükten sonra, 2021 yılında 'Peace or Love' albümüyle sessizliğini bozdu. 'Know How', 'Misread', 'I'd Rather Dance with You', 'The Weight of My Words', ' Me in You' gibi şarkılara imza atan grubu canlı dinlemek, sakinliği, huzuru, aynı zamanda neşe ve coşkuyu aynı anda deneyimlemek için Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde 30 Eylül ve 1 Ekim'de iki gece sürecek bu unutulmaz konserleri sakın kaçırmayın! Sınırlı sayıdaki Kings of Convenience biletlerine passo. com. tr üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kirmizi-baslikli-kizin-hayatini-degistiren-yazar-melek-ozlem-sezer-ile-soylestik/", "text": "Hepimizin çok iyi bildiği bir masala başka bir gözle bakmaya ne dersiniz? Hani şu hasta büyükannesi için ormanda tek başına yollara düşen Kırmızı Başlıklı Kız Masalı'na... Daha önce Masallar ve Toplumsal Cinsiyet isimli bir kitapla bugüne dek yazılmış tanıdık pek çok masalı inceleyen Melek Özlem Sezer'in yazdığı Ormanda Tek Başına, kırmızı bereli kızın benzer başlayan ama bambaşka bir yoldan giden hikayesi ile okuru şaşırtıyor, ona başka bir gözle bakma ve düşünce biçimi sunuyor. Kişinin tek başına da güçlü olabileceğini, özellikle kadınlara odaklanan bu masalda farklı bir dil ve olay örgüsüyle sunan Sezer ile Sayfayı Çevir ismini verdiği masal serisinin bu ilk kitabını ve masalların toplumlar üzerindeki derin etkisini konuştuk. Sayfayı Çevir'le çocukların masalları sorgulamasını, onları değişmez, katı, kutsal metinler olarak görmemesini ve hayata kendi özgür fikirleriyle bakmalarına destek olacak motivasyonlar kazanmalarını hedefledim diyor söyleşimizde yazar Melek Özlem Sezer. Can Çocuk etiketiyle geçtiğimiz günlerde yayımlanan serinin ilk kitabı Ormanda Tek Başına, hepimizin ezbere bildiği o masala çelme takıyor, ona yeni bir kimlik ve anlam kazandırıyor. Elbette, tahmin ettiğin gibi değirmenin suyu oradan geliyor ne de olsa... Masallar ve Toplumsal Cinsiyet'te; çocukken aldığımız iletilerin yetişkin yaşamımızı nasıl belirlediğini, masalların ideolojik amaçlar doğrultusunda algılarımızı yönetmek üzere en etkili yatırım zemini olan çocuk zihnine attığı duygu ve düşünce tohumlarını anlatmıştım. Çocukluk üzerinden oynanan bir oyunun yetişkinlere anlatıldığı akademik bir çalışma. Dolayısıyla çocukların okuması mümkün değil ama ben hep kıyısından köşesinden de olsa bu algoritmaları onlara da anlatmak istedim. Masal atölyelerinde çok bereketli ve eğlenceli zaman geçiriyoruz çocuklarla, orada hedeflerime daha geniş bir çerçevede ulaşıyorum. Bir yandan da masalla ilişkiyi derinleştirmek için kitap çalışmaları var. Daha önce Masallar ve Toplumsal Cinsiyet'in bakış açısını çocuklar için Miço'da mizah formuyla masal kahramanlarına sorulara dönüştürmüş ve Sordum Durdum adıyla kitaplaştırmıştım. Şimdi de Sayfayı Çevir'le çocukların masalları sorgulamasını, onları değişmez, katı, kutsal metinler olarak görmemesini ve hayata kendi özgür fikirleriyle bakmalarına destek olacak motivasyonlar kazanmalarını hedefledim. Temel amaç, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirmek. Bu nedenle kadınlara bağımlılık, anneliğin kutsallığı, hangi tür şiddete maruz kalırsa kalsın mağdurun ödüllendirileceği inancıyla tahammül ve umut ederek aileyi sırtlanmak gibi fikirler işleniyor ki; kadın her koşulda ailede kalarak ileride makbul vatandaşlar olacak çocuklar üretsin. Erkeğe de kahramanlık, kurtarıcı olmak, sorgusuz itaatle canı pahasına savaşmak gibi ihtiyaçlar işleniyor ki onlar da kimin çıkarı için öleceklerini ya da o savaşın mantığını düşünmeden hevesle asker olsunlar. Bu iletileri bir söyleşide özetlemek mümkün değil ama çok kısaca Hansel ve Gretel'den söz edelim. Çocuklar için korku filmi gibi. Üvey anne fakirliği bahane ederek çocukların ormanda ölüme terk edilmelerini önerir. Çocuklar planın farkındadır, ceplerine doldurdukları çakıl taşlarını yola serperek eve iki kez geri dönerler. Üçüncü seferde anne bu numarayı anlar, çakıl taşlarını alır. Çocuklar ormanda kaybolur. Cadının şekerden eviyle karşılaşırlar. Cadı bu tuzakla onları alıkoyar. Bir yamyam anne figürü olarak cadı Gretel'i yiyecektir ama önce semirmesini istediği için hapseder. Parmağına dokunarak yağlanıp yağlanmadığını kontrol edecektir. Hansel ona parmağının yerine bir dal parçasını uzatmasını söyler. Nasıl oluyorsa şekerden ev yapacak kadar gözleri çalışan cadı, dokunma hissiyle de dalla parmağı ayıramaz. Ama sonunda sabrı taşar, onu sabaha fırına atıp pişireceğini söyler. Peki o fırınlara odunlara kim taşır? Hansel. Bütün gece kardeşinin diri diri yakılıp yenme ihtimalini ve o odunları senin taşıdığını düşünsene! Masal travma üstüne travma yüklüyor ve ne hikmetse hala romantik bulunuyor. İlk çocuk masalın travma yaratma gücünü, ikincisi ise ötekileştirmeyi ve siyasi çıkarı anlatıyor. Masalda birine cadı deyip, ötekileştirileni öldürmeyi normalleştiren; bir gün tutar bir başkasını ötekileştirir ve ona yapılan da normalleştirilir. Bu masalın yazıldığı Almanya'da Yahudiler tıpkı o cadı gibi fırınlarda yakıldı. Sivas'ta çocuk yakmaya varan katliamda da yine ötekileştirme kullanıldı. Masal işte denilip geçilen algı yönetimi bu kadar ağır sonuçlara hizmet edebiliyor işte. Yaptığım masal atölyeleri için çok basit formüller keşfettim. Böylece atölyelere katılan herkes çocuk ya da yetişkin kendi karşı masalını kolayca yazıyor. Öyle çok patika var ki yazılan, her bir karşı masalla ben de şaşıracak yeni bir şey bulup seviniyorum. Atölyelerde hem müthiş eğleniyoruz hem de gelişiyoruz ve yepyeni keşiflere açılıyoruz. Yalnızca başlangıç noktamız sabit: Masalın ideolojisini sorgulamak, iletilerini çıkarmak ve sonra yeni fikrin üzerine hikayeyi kurmak. Ormanda Tek Başınada kızına özgürce seçimler sunan anne, asıl masalda neredeyse hatırlamadığımız anne figürünün aksine çok dikkat çekici örneğin. Hayatla mücadelemiz, hayatı öğretenle mücadeledir çoğu zaman. Bir yetişkin olarak düşündüklerimizin aksine hareket etmekten kurtulamadığımız, kararlarımızın ardında duramadığımız ne kadar sorunumuz varsa altından çocukluk çıkar. Çocukken tıpkı bir bilgisayar gibi beynimize kodlar işlenmiştir. Bunların bir kısmı iktidarların çıkarlarına uygun olarak marşlar, ahlaki değerler, klasik masallar gibi çeşitli aygıtlarca ve toplum aracılığıyla işlenen kodlardır; bir kısmını da bize ailemiz verir. Ki her ikisinin de uyumu sağlama işlevi vardır. Aynı şekilde düşünüp, aynı şekilde duygulanıp, aynı şekilde davranan insanların birlikteliğinin kolaylığı... Bunları yanlış bulduğumuzda düşüncelerimizle aşmaya çalışırız. Ama asıl mesele inanç olduğu için bilinçdışımızın yolumuza serptiği taşlara takılıp kalırız. Yolumuz her ne ise bir de bakarız ki yön tabelalarının çoğunu bize annemiz vermiş. Anneler kişiliğimizin oluşumunda en büyük etkiye sahiptir ve onlarla olan yoğun duygusal bağımız nedeniyle en çok onların miraslarını bırakmakta zorlanırız. Gariptir ki tüm ilişkilerimizdeki düğümlerin, en alakasız görünenlerin bile arkasından anne çıkar. Ben bu nedenlerle korkuyla hayatı denemekten kaçan ve bir başkasına sığınmak zorunda hisseden değil de, kendini korumak için gerekli donanımların verildiği bir çocuk yetiştiren bir anne karakteri çizdim. Hep Ya başka türlü yetiştirilseydik? deriz ya... Mesela sokağa çıkma, geceyi yaşama, erkekler taciz eder vb. Oysa bunun yerine karate kursuna git denebilirdi. Tehlikeleri önceden görme ve özgüvenle, hızla tedbirini alma eğitimiyle desteklenebilirdik. Çocukluğumdan beri başkaları için hayattan, geceden ve en çok ormandan yani doğadan mahrum kalmaya isyanım vardı. Kitabı yazarken en çok değiştirmeyi istediğin şey ne oldu? Tüm bu farklılıklara masalı yeniden kurgularken nasıl karar verdiğini de sormadan geçmek istemem. Oysa anne sözünü değiştirdiğinde, her şey kendiliğinden değişiyor. Külkedisi üçüncü kitap olacak. Şu anda Rapunzel resimleniyor. Aslında bu seriye ben genel yayın yönetmenimiz Samiye Öz'ün önerisiyle dokuz on yıl önce başladım. Metinler o kadar çok elden geçti ve doğru ressamı buluncaya kadar editörüm Mehmet Erkurt'la, kitabın her ihtiyacıyla ilgilenen Ceylin Aksel'le, ayrıca desteğini esirgemeyen Semih Erelvanlı ile o kadar çok emek verdik ki... Hala da gözden geçirmeye devam ediyoruz. Çünkü bu seri benim için bambaşka bir değere sahip. Elbette değil ama önceliği en çok bilinen masallara vermek istedim. Ki simgeleri analiz etmek için en elverişli zemin oldukları ve daha çok yaygınlaştıkları için Masallar ve Toplumsal Cinsiyet'te de Batı masallarının analizi ağırlık kazanmıştı. Ama Anadolu masalları da vardı, ki orada özellikle ikisini nasıl yönetildiğimizi anlamak açısından önemli buluyorum. Sorgusuz itaati kodlama, emir kulu yetiştirme yöntemleri açısından Kuyuya Düşen Kız ve Halime bugünü anlamamız açısından çok ilginç veriler sunuyor. Mesela Halime gazetede rastladığımızda aklımızı donduran haberleri, din aracılığıyla körleştirmenin mekanizmalarının ne kadar köklü olduğunu göstererek anlamamızı sağlıyor. Bu siyaseti doğrudan ilgilendiren masalların dışında da bağımlılığı destekleyen, ensesti özellikle kayınpederin geline tecavüzünü işleyen, şiddet ve pornografi içeren pek çok masal var. Keloğlan'a gelince, tam bir düzen insanı... Tembel, hayta ama kurnazca istediklerine hak etmeden kavuşuyor. Evet, sevimli ama bu sevimlilik onun iletilerini gözden kaçırdığı için bir tuzak niteliğinde. İpek Konak'la yol arkadaşlığımızdan çok mutluyuz bu projede. Kitap yalnızca toplumsal cinsiyet sorununu da ele almıyor; sırf onları seviyoruz diye hayvanlara gösterdiğimiz bencilliğe de ayna tutuyor. Bu bakımdan da farkındalık ve duyarlılık geliştiren bir hikayesi var. İnsan kendini dünyanın tek sahibi sandıkça, o kadar haddini aşıyor ki bencilliğinin sonuçları canlı türlerinin yok olmasına kadar varıyor. Ben tüm varlıkların yaşam hakkına saygı duyulmasının en acil meselemiz olduğuna inanıyorum. Şapkadaki Balık, Benim Adım On Üç gibi kitaplarda da öncelikle empati kurmaya ağırlık verdim bu nedenle. Büyükada'da kediler, martılar, kirpiler, kargalarla olan ilişkimi hep komşuluk fikri üzerinden yürütüyorum. Bana göre insan yalnızca kendi türüyle iletişimde olduğunda sığlaşıyor. Evet, finalde büyükanne sürpriz yapıyor. Çünkü o, Hayatın bitti işte, yetin ve köşene çekil! denerek konulan statülerin yıkılmasının sembolü. Ayrıca annenin de nasıl bir anne sayesinde bu özgür bakışı, kendi yaşam haklarına sahip çıkma yetisini, sevginin özgürlükle bağını kazandığını göstermek için bir simgeydi. Sayfayı Çevir serisindeki masallar aynı başlangıçla ne kadar farklı sonlar yaratabileceğini gösteriyor. İsterim ki çocuklar da kendi masallarına farklı sonlar üretirken, sonraki kuşağa daha özgür ve adil bir dünyada hayata başlamayı armağan etsinler. Elbette ki hayır ama dünyayı değiştirmesini umut ettiğimiz kişileri geliştirecek. Not aldığım kağıtları hemen bilgisayara geçirmeye çalışıyorum. Yoksa bazen el yazımı okuyamıyorum. Ama şık defterlere ve hele bir zamanlar hep onları kullandığım için ajandalara hevesimi çocukluktan kalan bir duygusal bağla koruyorum. En son okuduğum değil ama görselliğiyle, metniyle, savaşın saçmalığını ele alış biçimiyle, yalınlığıyla, fikirlerindeki sağlamlıkla çok hayran olduğum bir kitabı önermek isterim: Düşman. Davide Cali ve Serge Bloch tarafından yaratılan kitap Ginko Çocuk'tan çıktı. Öyleyse ben de çok sevdiğim bir Abhaz sözüyle veda etmek isterim. Abzıyırzı hanı haybabayt, güzel günlerde görüşelim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kirpigin-dusmesin-yere-mor-oykuler-kitabini-satin-alin-cunku/", "text": "Sevda Karadağ Çırak tarafından yayına hazırlanan Kirpiğin Düşmesin Yere Mor Öyküler kitabı, Notabene Yayınları'ndan çıktı. Sevda Karadağ Çırak'ın yayına hazırladığı Kirpiğin Düşmesin Yere Mor Öyküler adlı kitap NotaBene Yayınları tarafından okurlara sunuldu. 20 kadın yazarın öyküleriyle katkı sunduğu kitaptan elde edilecek gelirin tümü Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'na aktarılıyor. Kitapta öyküleri yer alan yazarlar; Arzu Armağan Akkanatlı, Arzu Eylem, Arzu Uçar, Ayça Erkol, Banu Özyürek, Berna Durmaz, Çilem Dilber, Esmahan Devran İnci, Fatma Nuran Avcı, Jale Sancak, Kader Menteş Bolat, Mevsim Yenice, Müge İplikçi, Neslihan Yiğitler, Nurhan Suerdem, Nilüfer Altunkaya, Onur Bütün, Semrin Şahin, Serap Üstün ve Sibel Öz. NotaBene Yayınları tarafından basılan 152 sayfalık Kirpiğin Düşmesin Yere Mor Öyküler kitabı 25 TL fiyat etiketiyle kitabevlerinde ve online kitap mağazalarında okuyucularını bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kis-mevsimine-adeta-bir-kalkan-jowae/", "text": "Güney Kore'nin mucizevi bitkileri ve Fransa'nın üstün dermokozmetik deneyimini eşsiz bir uyum ile bir araya getiren Jowae, derinlemesine temizlenmiş, sağlıklı bir cildin anahtarını sunmaya devam ediyor. Evlerde geçirdiğimiz, kendimize ve cilt bakımımıza önem verdiğimiz bu günlerde Jowae vücut ürünleri cildiniz için eşsiz bakımı sağlayarak kış mevsiminin soğuk günlerine kalkan oluşturuyor. Kışın soğuk ve kuru günlerinde hassaslaşan cildinize derinlemesine bir bakım sunan Jowae, vücut balsamı, canlandırıcı losyon, besleyici vücut balsamı ve besleyici kuru yağ gibi seçenekleri ile cildinize hak ettiği ferah ve taze görünümü kazandırıyor. Cildinizin ilgiye en çok ihtiyaç duyduğu kış mevsiminde Jowae cildinizi ışıltı ve sağlıklı görünüme kavuşturuyor. Kuru ve çok kuru ciltler için önerilen vücut balsamı yumuşak yapısıyla cildi bir kılıf gibi sararak eşsiz bir bakım sağlıyor. Manolya, freza çiçeği ve su miski notalarını hissettiğiniz yapısı ile yumuşak bir görünüme kavuşmayı destekleyen vücut balsamı antioksidan etkili lumifenol ve kamelya yağı ile de cildinizi derinlemesine besliyor. Tüm vücudunuza sabah ve akşam uygulayabileceğiniz balsam kış bakımınızın vazgeçilmez cilt bakım ürünü olacak. İçeriğindeki kamelya ve argan yağı ile cildin yumuşak ve ışıltılı görünüme kavuşmasına yardımcı olan besleyici kuru yağ kuru ve hassas ciltler için öneriliyor. Çok amaçlı besleyici kuru yağ aynı zamanda saçınıza uygulandığında besleyici etki de sunuyor. Kadifemsi yapısı Asya esintisini cildinizde hissettirirken hızlıca emilen yapısı tüm vücudunuza yumuşak cilt etkisi sağlıyor. Cildinizi yumuşatıp ışıltılı bir görünüme kavuşmasına yardımcı olan nemlendirici ve koruyucu yüz ve vücut balsamı yapışkan ve yağlı olmayan dokusu ile cildiniz tarafından hızlıca emiliyor. İçeriğindeki babassu yağı ve gliserin, cildi rahatlatıyor ve koza görevi görüyor. Tüm cilt tiplerinin kullanımına uygun olan balsam ile soğuk havalarda dahi cildiniz nemli kalıyor. Cildinizi yumuşatıp ışıltılı bir görünüm kazandırmak için geliştirilmiş nemlendirici ve canlandırıcı losyon yağsız dokusuyla uygulamadan hemen sonra giyinebilme rahatlığı sağlıyor. İçeriğindeki bambu suyu cilde canlı bir görünüm kazandırırken, lotus çiçeğinin dingin kokusu keyifli bir bakım zamanı oluşturuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kisisel-yayincilikla-5-yildir-yazardan-direkt-okura-ulasiyorlar/", "text": "Yazardan Direkt Yayınevi kişisel yayıncılıkta 5. yılını kutluyor. Kurulduğu günden bu yana pek çok bağımsız yazarın okurla tanışmasına vesile olurken 240 esere ulaşmanın da mutluluğunu paylaşıyor. Yazardan Direkt Yayınevi, Türkiye'de eserlerini okurla buluşturmak isteyen ama bu süreçte zorlu yollardan geçmek zorunda kalan yazarlar için beş yıl önce bir bahar günü kuruldu. Elbette henüz pek de tanınmayan kişisel yayıncılık kavramıyla yola çıkarken bunun kolay olmayacağını ama Türkiye'de gereksinim duyulan bir konuya temas ettiğini bilerek... Kendi imkanlarıyla kitap bastırmak, klasik yayınevlerinden birinin yazarı olmamak henüz anlaşılır şeyler değildi. Oysa dünyada bugün tanınan, sevilen ve değeri tartışılmayacak pek çok yazar kişisel yayıncılık sayesinde biliniyor. J. K Rowling, çocuğuna hikaye anlatmak üzere başlayıp bugün artık klasikleşen Harry Potter serisini ve E. L. James, Grinin Elli Tonu adlı kitabını klasik yayınevlerinden değil de kişisel yayıncılıkla okurlarına ulaştırdı. Klasik Rus edebiyatının önde gelen yazarı Tolstoy'un, 'Savaş ve Barış' adlı eserini yayımlatmak için binlerce ruble ödediği bilinmektedir. T. S. Eliot, D. H. Lawrence, Rudyard Kipling, James Joyce ve Mark Twain gibi yazarlar da benzer yollardan geçerek, bugün sahip oldukları okur kitlesiyle tanıştılar. Yazarın doğrudan, hiçbir aracı olmaksızın okura ulaşması, gereksinim duyduğu konularda yayınevinden yol arkadaşlığı beklemesi demektir. Özellikle Amerika'da bu anlamda çoktan düzene oturmuş bir sistemin varlığını bilen yayınevi kurucularından Sedef Kutlubay Demirkan, Gürhan Demirkan ile pek çok bağımsız yazarın hayatında yeni bir dönem başlattıklarının altını çiziyor. İlk günde bize inanan editör Çiğdem Uğurlu'nun katkılarıyla gerçekleşen projeler sayesinde yazarların kişisel yayıncılıkla tanışması mümkün oldu. Yazardan Direkt Yayınevi birbirinden değerli yazar ve eğitimcilerin katkılarıyla günden güne güçlenirken kuruluş ve gelişim sürecinde en büyük desteği, değerli yazar Yeşim Cimcoz ve yazı atölyesinden gördü. Ortak projelere imza atarken Yazı Evi'nde yetişmiş yazarların eserleri okurla buluştu. Kuruluş aşamasında; hem lise hem de üniversite arkadaşım olan yazar Müge İplikçi ile yapılan sohbetler bize doğru yolda olduğumuzu gösterdi. Bugün 5. yılımızı kutlarken geldiğimiz yere bakınca İyi ki! diyoruz. Kitabını kendi yayımlayan yazarların heyecanını paylaştıkça görüyoruz ki en doğru adımları atmışız. diyor Sedef Kutlubay Demirkan. 2018 yılında yayınevinin yönetimini Çağla Miniç devraldı. Yeni nesil yönetim ve Serda Kranda Kapucuoğlu gibi değerli editörlerin de katkılarıyla gelişen Yazardan Direkt Yayınevi 5. yılında çok daha fazla kitap ve okuruna yeni kitaplarını sunmaya hazırlanan yazarlarıyla kocaman bir aile. 2020 yılında büyüyen ekiple yoluna devam etti. 2021 yılına Türkiye ve dünya çapında toplam 240 kitapla girmenin sevincini yaşayan Yazardan Direkt Yayınevi ve Cosmo Publishing bu noktada, eserini dünyadaki okura ulaştırmak isteyen yazarlar için de seçenekler sunuyor. Artık yazılan eserler çekmecelerde değil yazardan direkt okurun elinde."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kisisel-yayinclik-destegi-veren-yazardan-direkt-yayinevi-neler-yapiyor/", "text": "Kitap yazmak istiyorsunuz ya da halihazırda yazdığınız bir şeyler var ve onları kitaplaştırmak istiyorsunuz. Ancak yayınevlerinin kapısını tek tek çalmak, haftalarca belki aylarca olumlu ya da olumsuz gelecek cevabı beklemek istemiyorsunuz. Reddedilmekten korkuyorsunuz ya da hiçbirine zaten cesaretiniz yok. Kitabınızı kendiniz yayınlamak ister misiniz? Türkiye'de kişisel yayıncılık konusunda hizmet veren Yazardan Direkt Yayınevi, yazarlara, yazar adaylarına kendi kitaplarını yayınlama imkanı veriyor. Kişisel yayıncılık nedir? sorusunun cevabı ülkemizde henüz herkesçe tam olarak bilinmiyor. Biz bir yandan işimizi yaparken bir yandan da herkesin kişisel yayıncılığı doğru tanımasını sağlamaya çalışıyoruz. Yazar, kişisel yayıncılık yaparken yani kendi kitabını tüm gelir ve kullanım hakları kendisinde kalacak şekilde yayınlarken, sürecin gerektirdiği tüm teknik ve yasal bilgiye sahip olamaz, olmaması da doğaldır aslında. Biz bu aşamada devreye girerek gerek editörlük gerek mizanpaj, basım dağıtım ve satış gerekse yasal süreçler konusunda yazara ihtiyacı olan servisleri sağlıyor ve sonrasında yazarın talebi doğrultusunda devrede kalıyor veya devreden çıkıyoruz. Düşünün ki yazar kendisine tüm uzman ekibi ile bir yayınevi kiralıyor ve kitabı için gerekli süreçleri tamamlatıyor. Yazardan Direkt, 2016 yılında Sedef Kutlubay ve Gürhan Demirkan tarafından kuruldu. Cosmo Publishing adında bir yayınevimiz de Amerika'da uzun zamandır faaliyet gösteriyor. Gürhan Bey 30 yılı aşkın süredir Amerika'da yaşıyor, Türkiye'deki kişisel yayıncılık eksiğini fark etti ve Yazardan Direkt'in yolculuğu böyle başladı. Bu bir aile şirketi, kurulduğu günden beri pek çok projeye dahil ve destek olsam da 2018 yılı ortalarında tam anlamıyla çalışmaya, öğrenmeye başladım. Yıl sonunda Gürhan Bey ve Sedef Hanım'ın Amerika'ya dönüş yapmasıyla Yazardan Direkt Genel Koordinatörü oldum ve yayınevini devraldım. O zamandan beri de ben ve ekibim Türkiye'de Yazardan Direkt'i, Sedef Hanım ve Gürhan Bey de Amerika'da Cosmo Publishing'i devam ettiriyoruz. Bu iki yayınevi çoğu zaman birlikte çalışıyor. Evet, yazar danışmanı konusu önemli, ancak yazar koçuyla karıştırmamak gerek. Yazar koçu denince akla, yazma konusunda yazara yardımcı olan kişi geliyor. Danışman ise bambaşka.... Yazar danışmanı, yazarla/yazanla/yazmak isteyenle iletişime geçen ilk kişidir. Yazar, yayıneviyle iletişime geçtiğinde yazar danışmanı öncelikle yazara yayınevi hakkında kapsamlı bilgi verir. Yazarın istek ve ihtiyaçlarını dinler, yayınevinin kapasitesi dahilinde çözümler ve öneriler sunar. Yayınevinin çalışma şekli hakkında yazarı bilgilendirir. Anlaşma sağlanıp birlikte çalışılmaya başlandığı takdirde de yazarla birebir iletişimde olmaya, süreç hakkında bilgi vermeye devam eder. Yazarın endişelerini giderir, merak ettiklerini cevaplar. Yazarla yayınevi arasındaki köprüdür. Bu durumu hiç bilmeyenler için şöyle bir benzetme yapılabilir; önemli bir iş için yurt dışına gittiniz ve size bir tercüman tahsis edildi; bu tercüman, aynı dili konuştuğunuz, en çok vakit geçirdiğiniz, her söylediğinizi anlayan, her tecrübeyi sizinle paylaşan tek kişidir. İşte yazar danışmanı da yayınevine gelen yazar için aynı şeydir. Biz kişisel yayıncılık yapıyoruz. Yani aslında yazar tüm hakları kendisinde kalacak şekilde bize basım, dağıtım ve satış için yetki veriyor. En başta da söylediğim gibi, Kişisel yayıncılık nedir? sorusunun cevabı henüz tam olarak bilinmiyor. Bu çok önemli ve dikkat edilmesi gereken bir konu. Yazar/eser sahibi aldığı hizmetler için bir hizmet bedeli ödüyor ve bize tüm bu işlemleri yapabilmemiz için yetki veriyor, günün sonunda kitabı, kapağı, telifi, satış geliri vb. hepsi yazara ait oluyor. Kişisel yayıncılığın tam anlamı da bu zaten. Yazar ve yazan tanımlamaları herkese göre değişmekle birlikte, genel kabuller doğrultusunda biz herkesin yazan olabileceğini ve kitabını yayınlama hakkı olduğunu savunuyoruz. İyi bir yazar olup olmadığına her zaman okuyucu karar verir, bunun için de okuyucuya ulaşmak gerekir. Biz Amerika'da yayıncılık yapan Cosmo Publishing 'in Türkiye kolu olarak kurulmuş bir yayıneviyiz. Kişisel yayıncılık kavramı da oradan geliyor zaten. Amerika'daki yayınevinin olanaklarını Türkiye'deki yazarlara kullandırabilmek, yeni bir kapı açmak için uğraşıyoruz. Amazon, KOBO, Barnes&Noble gibi kitap dağıtım kanalları yalnız Amerika'da değil, dünyanın dört bir yanında kitap basım, dağıtım, satış olanağı sağlıyor ve biz bu erişime sahibiz. Amerika-Türkiye bazlı bir yayınevi olmamızın avantajından Türk yazarların da faydalanmasını sağlıyoruz, çeviri/yurt dışı satış / yurt dışı tanıtım gibi hizmetlerimiz sayesinde yazarların/yazanların tüm dünyaya açılmasına olanak sağlıyoruz. Özetle söylemek gerekirse, bir yayınevinin beğenisini kazanmak, bekleyen yüzlerce dosya arasından şans yakalamak, yayınevlerinin ticari kaygılarından etkilenmeden okuyucuya ulaşmak için yıllarca beklemek ya da kapı kapı dolaşmak... Ve şans yaver giderse eserin tüm haklarını yayınevine vererek kitabını yayınlamak pek de yeğlenir bir durum olmasa gerek. Bizim baktığımız yerden kitabını kendi yayınlamak, eserine güvenmek, sahip çıkmak ve kimsenin eline teslim etmemek adına elini taşın altına sokmak, çok daha prestijli bir durum. Dilerseniz yazım aşamasında editör ve iş birliği yaptığımız yazar koçları ile çalışabilir, dilerseniz kitabınızı bitirip editör desteği almak üzere bize gelebilir, dilerseniz de tüm yazım aşamalarını bitirip kapak, basım, dağıtım ve satış süreçleri için bizden hizmet alabilirsiniz. Her aşamada yazar ile birlikte çalışarak, en uygun hizmet paketini birlikte hazırlıyoruz. Standart paketlerden ziyade yazarın ve kitabının ihtiyaçlarını esas alarak kişiye özel hizmet sunuyoruz. Kitap dağıtımı için pek çok alternatif söz konusu. Başlangıçta maliyetleri düşük tutmak ve adım adım ilerlemek isteyenler için e-kitap veya İstek Üzerine Basım ile satış dağıtımdan tutun da tüm Türkiye'deki kitabevlerine dağıtım yapmaya kadar, farklı seçeneklerden oluşan dağıtım paketlerimiz var. Burada yine yazarın isteği ve bütçesi doğrultusunda birlikte karar alınıyor. Örneğin ilk etapta İstek Üzerine Basım sistemiyle çıkan bir kitap sonradan çoklu basılarak dağıtıma çıkabiliyor. Bu da yazarın isteği ve ihtiyacıyla ilgili bir durum. Farklı tanıtım paketlerimiz var. Basın bülteni, sosyal medya tanıtımları, web site kurulumu, ilgili dergi/gazetelerde reklam çalışması, mailing gibi pek çok farklı tanıtım hizmeti sunuyoruz. Bu soruya net bir cevap vermek zor olsa da bizimle iletişime geçen her yaş grubundan yazan var. Piyasadaki kitaplarımızı baz alacak olursak, genellikle 35-75 yaş aralığında yazarlarımız var, kadın erkek oranı ise neredeyse eşit. Bu arada hayvan sever ve doğa dostu bir kurum olduğunuzu da öğrendim! Evet, neredeyse tüm ekibin evinde sahiplenilmiş hayvanlar var, karantina döneminde onların da olduğu video ve fotoğraflar paylaştık. E-kitap konusunu yaygınlaştırmaya çalışma sebeplerimizden biri de doğaya verdiğimiz önem. 4. yaş günümüzde tüm yazarlarımız ve tüm ekibimiz için ağaç diktirdik örneğin. Kağıt çöplerinin ayrıştırılması, geri dönüşüm gibi konularda da elimizden geldiğince özenli davranıyoruz. İlk başladığımız günlere, kişisel yayıncılığa, Türkiye'deki bakış açısına bakacak olursak çok güzel yol kat ettik ve güven oluşturduk. Dört yıl hiç bilinmeyen hatta tam tersine bilinip de olumsuz önyargıyla bakılan bir konunun kabul edilir hale gelmesi için oldukça kısa bir süre. Gururla ve mutlulukla söyleyebilirim ki bu konudaki önyargıyı kırmaya başladığımızı, önemli bir farkındalık yarattığımızı düşünüyorum. Bilinirlik konusunda ise güzel bir noktaya gelmiş olsak da sürecin henüz tamamlanmadığını düşünüyorum. Yazardan Direkt'ten ziyade kişisel yayıncılık konusunun bilinirliği tam olarak oturmadı ama emin adımlarla ilerliyor. Son çıkan kitaplarımızdan biri olan Reha Tanör'ün Levrek Buğulama Da İstemeyin Ama... ile saymaya başlayabilirim. Aasma Estefan'ın yazdığı Uyanış Rehberi hem yurt içinde hem yurt dışında çok ciddi satış yakalamış kitaplarımızdan. Asena Sevinç Aşkın Yolculuğu da yine yayınevimizden çıkarak okurla buluştu. Yeşim Cimcoz, Yaprak Özer gibi bilinen isimlerin kitapları da yakın zamanda e-kitap olarak çıktı örneğin. Amazon'da başarıyı yakalamış olan, çevirisini bizim yaptığımız Şafak Göktürk'ün Anunnaki Theory Authenticated with a New Twist: Historical Evidence of Anunnaki Presence yine aklıma gelenlerden biri. Böyle birkaç kitap sayınca, saymadığım yazar ve kitaplara haksızlık ediyormuş gibi hissediyorum bir yandan. İkinci ve üçüncü kitaplarını birlikte hazırlamaya başladığımız yazarlarımız da var. Karantina sürecinde, hayat şartları ve alışkanlıklar değişmeye başladı, biz de 'yeni normal'e ayak uydurduk ve iki yeni platform tasarladık, www. ydatolye. com ve www. onlineogreniyorum. com adlı iki farklı eğitim platformu geliştirdik, siteler geçtiğimiz hafta açıldı, eğitimler ufak ufak tamamlanıyor. Bu sitelere eğitmenler ücretsiz olarak eğitimlerini yüklüyor, öğrenciler ise satın alarak istedikleri zaman istedikleri yerde izleyerek eğitim alabiliyorlar. Bu sitelere eğitmenler ücretsiz olarak eğitimlerini yüklüyor, öğrenciler ise satın alarak istedikleri zaman istedikleri yerde izleyerek eğitim alabiliyorlar. www. heryerdekitap. com kitap satış sitemiz, dağıtıma çıkan/çıkmayan tüm kitaplarımız bu sitede satılıyor. Ayrıca Bağımsız yazarların kitap satış sitesi mottosuyla kitabını kendi çıkartmış olan, farklı bir yayıneviyle çalışmış ancak telif hakları kendisine ait olan yazarların kitaplarını satabilmeleri için de imkan sağlıyoruz. Kadıköy Life, Cadde Dergisi gibi bazı dergilerin de satışları yapılıyor zaman zaman. Bazen de telif hakları yazarda olmasa da yayınevinden izin alınması koşuluyla yazarlar yine kitaplarını satışa sunabiliyorlar. Yazarın beklenti ve bütçesine göre değişir Maliyetli mi? sorusunun cevabı. Tam olarak da bu sebepten kişiye ve ihtiyaca göre paketler tasarlıyoruz aslında. Yazarın bütçesine uygun paketler hazırlanabilir, tabii her işin bir maliyeti var ancak, maddi durumu çok iyi olmayan biri kitabını piyasa çıkartamaz demek değil bu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kissa-karsa-sevgililer-gunu-serefine-doktor-jivago-izlenir/", "text": "Beykoz Kundura'nın sinema salonu Kundura Sinema, yılın ilk gösterimini beyazperdenin unutulmaz aşk filmlerinden Doctor Zhivago / Doktor Jivago ile yapıyor. David Lean'in yönettiği 1965 yapımı klasik, 4K çözünürlüğündeki restore kopyasıyla Türkiye'de ilk kez, 14 Şubat Sevgililer Günü'nden hemen önce 13 Şubat Pazar günü Kundura Sinema'da seyirciyle buluşuyor. Rus edebiyatının büyük şairi Boris Pasternak'ın Nobel Ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan film; Oscarlı görüntüleri, kostüm tasarımı ve sanat yönetimi kadar Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllerini toplamış Maurice Jarre imzalı müzikleriyle de sinema tarihinin başyapıtları arasında sayılıyor. Uluslararası bir yıldıza dönüştürdüğü Mısırlı aktör Omar Sharif başta olmak üzere Julie Christie, Geraldine Chaplin, Rod Steiger, Alec Guinness, Klaus Kinski'yi buluşturan rüya kadrosuyla da görkemini çoğaltan film, İngiliz Film Enstitüsü tarafından 'Tüm zamanların en büyük 27. filmi' olarak gösterilmişti. 13 Şubat Pazar günü saat 17:00'de Kundura Sinema'da gösterilecek Doktor Jivago için sınırlı sayıda biletler beykozkundura. com adresinde satışta! Beykoz Kundura'nın Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası'nın kazan dairesinden dönüştürülen ve özgün endüstriyel mimarisiyle sıradışı bir izleme deneyimi sunan sinema salonu Kundura Sinema, yılın ilk gösterimini sinemanın görkemli aşk filmlerinden Doctor Zhivago / Doktor Jivago ile yapıyor. 1965 yapımı klasik, 50. yılına özel BFI tarafından restore edilmiş 4K çözünürlüğündeki yenilenmiş kopyası ile Türkiye'de ilk kez, 13 Şubat Pazar günü saat 17:00'de Kundura Sinema'da seyirciyle buluşacak. Great Expectations / Büyük Umutlar (1946), Oliver Twist (1948) gibi unutulmaz edebiyat uyarlamalarının yanı sıra Oscar'la karşılanan The Bridge on the River Kwai / Kwai Köprüsü (1957) ve Lawrence of Arabia / Arabistanlı Lawrence (1962) filmleri ile tanınan usta İngiliz yönetmen David Lean'in yönettiği Doktor Jivago, Rus edebiyatının büyük şairi Boris Pasternak'ın Nobel Ödülü de almış, aynı adlı ilk ve tek romanından uyarlandı. Senaryosu Oscarlı senarist Robert Bolt'un imzasını taşıyan film, Rusya'da 1917 Bolşevik İhtilali'nin hemen sonrasında yaşanan iç savaş döneminde geçiyor. Şair ve doktor Yuri Jivago ve bir devrim lideriyle evli olan Lara arasındaki imkansız aşkı odağına alarak ihtilalinin gölgesinde yaşanan hayatları anlatan Doktor Jivago, dönemin politik dinamiklerine ve Moskova'nın sahne olduğu toplumsal karışıklığa da tanık oluyor. Amerikan Film Enstitüsü'nün sinemanın 100. yılında hazırladığı 'En İyi 100 Film' listesinde 39. sırada yer alan ve İngiliz Film Enstitüsü tarafından 'Tüm zamanların en büyük 27. filmi' olarak gösterilen Doktor Jivago, başrolündeki Omar Sharif ve Julie Christie'nin ikonik performansları kadar, Geraldine Chaplin, Rod Steiger, Alec Guinness, Klaus Kinski'yi buluşturan rüya kadrosuyla da gerçek bir klasik sayılıyor. Tarihi ve destansı üslubuyla büyüleyen, Oscarlı sanat yönetimi ve kostümleriyle göz dolduran film, Freddie Young'ın görüntüleri ve ünlü Fransız müzisyen Maurice Jarre'a ait Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllü müzikleriyle de hafızalara kazınıyor. Cannes'da Altın Palmiye için yarışan ve En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil toplam 10 dalda Oscar'a aday olan Doktor Jivago, Uyarlama Senaryo, Görüntü Yönetimi, Sanat Yönetimi, Kostüm ve Müzik dallarında heykelciğin sahibi olmuş; Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo ve En İyi Müzik ödüllerinin hepsini birden toplamıştı. 13 Şubat Pazar günü saat 17:00'de gerçekleşecek Doktor Jivago gösteriminin sınırlı sayıdaki biletlerini Tam 85 TL, indirimli 65 TL'den beykozkundura. com adresinden satın alabilir, iki ve daha fazla bilet alımlarında %25 indirimden yararlanabilirsiniz. Brunch ve yemek programı da, günü erkenden kutlamak isteyenler için romantik bir alternatif olacak. Demirane Restoran'a rezervasyon yaptıran biletli izleyiciler rezervasyon bilgileri ile Beykoz Kundura'ya erken giriş yapabilecekler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kitabevi-guncesinde-sadece-kitaplar-yok-musteriler-de-var/", "text": "Kitabevi Güncesinde sadece kitaplar yok, müşteriler de var! Çocuk kitapları yayıncısı ve çevirmen olarak tanıdığımız Burcu Ural Kopan yazarlığa adım atıyor. Burcu Ural Kopan'ın yıllar içinde biriktirdiği notlardan yola çıkarak kaleme aldığı Kitabevi Güncesi 21 Ağustos'tan itibaren okurla buluşuyor. Gökçe Akgül kitaba çizimleriyle can veriyor. Kitabevlerinde sadece çeşit çeşit kitap olduğunu mu düşünüyorsunuz? Aslında türlü türlü müşteri de var. İşte kitabevi çalışanlarının gözünden bir gün. Burcu Ural Kopan, kitabın önsözünde, Kitabevi Güncesi'nde açıldığımız günden bu yana çocuk ya da yetişkin müşterilerle yaşadığımız ve benim not alıp biriktirdiğim olayları, diyalogları bulacaksınız. Amaç okuma kültürüne bakışımızda biraz farkındalık yaratmak ve çokça da güldürmek, eğlendirmek, diyor. Yazar aynı zamanda ülkemizdeki çocuk kitapları yayıncılığı ve okuruyla ilgili bizlere bir fikir veriyor. Gökçe Akgül'ün ustaca çizgi romanlaştırdığı kitap her yaştan okura hitap ediyor. Kitabevi Güncesi Kalabalık Bir Cumartesi, 21 Ağustos'tan itibaren hep kitapetiketiyle raflardaki yerini alacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kitabi-kapagina-gore-yargilamali-mi-yoksa-yargilamamali-mi/", "text": "Okurların çok iyi bildiği gibi her türlü kitap, içerisinde ayrı bir dünya barındırır. Sadece kağıt ve kelimelerden oluşmaz elimizdeki nesne; kişiler, mekanlar, zamanlar, hatta renkler ve kokularla tamamen kendine has bir dünyadır okura sunulan. Bu sunuşta kapak ve sayfa tasarımı ne kadar önemli? Elbette deyimdeki gibi kitabı kapağına göre yargılamamak gerek ancak her şeyde olduğu gibi kitaplarda da ilk izlenimin kapak tasarımından geçtiği de bir gerçek. Çoğumuz, hakkında bir şey bilmediğimiz bir kitabı raflardan elimize aldığımızda önce kapağındaki tasarıma odaklanırız. Kullanılan renkler, şekil veya desenler, parlaklık, kabartmalar gibi pek çok unsur üzerinden ilk izlenim ediniriz. Daha sonra sayfalarını şöyle hızlıca bir tarayıp yazıda kullanılan fontu, sayfa rengini, yazı boyutunu vb. inceleriz. Bu, bizim o kitapla kurduğumuz ilk iletişimdir. Tıpkı yeni bir insanla tanışmak gibi: Ya hemen ısınıp iletişimi devam ettiririz ya da bir yargıda bulunup iletişimi hemen orada bitiririz. Okur ile eser arasında sağlam bir ilişkinin temellerinin atılması için kapak tasarımı çok önemlidir. Kitaplardaki tasarımın bir diğer önemli yanı da içeriği ne kadar yansıtabildiğidir. Örneğin fantastik türe ait bir romanın kapağında tarihsel bir figürün yer alması beklenmez. Veya aşk şiirlerinin toplandığı bir eserde antik kent fotoğrafının olması yersiz olacaktır. Kitabın kapağı, içerideki dünyadan süzülmüş bir öz gibidir ve sanatlar arası aktarımın da en önemli duraklarından biridir. Yazınsal ürünün, görsel ürünle buluştuğu noktadır. Kapak konusundaki beğeniler belli zevklere hitap edecektir elbette. Örneğin kimi okurlar görsel açıdan çok yoğun kapaklardan hoşlanırken kimi okurlar kapakta hiç görsel bulunmamasını beğeniyor olabilir. Hangi zevke hitap ederse etsin; kitap ile kapağı arasındaki bağın güçlü kurulması gerekir ve kapağı hiç resim eklenmemiş olsa bile eserin ve yazarın isminin yazıldığı font bile bir tasarımın ürünüdür ve belli bir amaçla yapılmıştır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kitap-seciminde-cocuklarin-fikri-alinmali/", "text": "Çocuklar için yazmanın ya da çocuk kitaplarını yayına hazırlamanın kolay iş olduğuna yönelik bir algı var. Oysa iyi bir masal yazmak zorlu bir meşakkat. Üstelik sorumluluğu da yüksek. Yetişme çağındaki bireylere ileteceğiniz mesajın sonuçları, erişkin okurlara göre daha titizlikle düşünülmesi gerektiği açık. Ama tartışılması gereken çocuklar için yazılacak ya da hazırlanacak kitapların nasıl olması gerektiği. Ebeveynler ya da öğretmenler çocukların okuyacağı kitapları seçerken çoğunlukla incelerler. Akla ilk gelen fikir derslerine de yardımcı olsun ise, orada bir sorun var. Çünkü öğretici, ders verici metinler yazılması gerektiği fikri artık çok tartışmalı bir konu. Tartışma ve fikir ayrılıkları bununla da sınırlı değil. Peki, yüzlerce kitap arasından hangilerinin daha doğru olduğunu nasıl belirleyeceğiz? Nelere dikkat edilmesi gerektiğini ve çocuk kitapları piyasasının sorunlarını bu kitapları yazanlara ve yayına hazırlayan editörlere sorduk. Ortak fikir kitap seçiminde çocukların fikrinin alınmasının çok önemli olduğu yönündeydi. Çocuklar bir şeyleri öğretme kaygısıyla yazılan kitapları hemen fark ediyor ve bir kenara atabiliyorlar. Güçlü karakterlerin olduğu, çocuğun keşfetme arzusuna hitap edecek, eğlenceli ve bazen de dramatik nitelikli kurgular iyi bir çocuk kitabını oluşturuyor bence. Çizimler de çok önemli. Çizgiler çocuğun hem beğenisine hitap edebilmeli hem de düşünce dünyasını genişletebilmeli ve ona bir şeyleri dikte etmeden poetik bir resim dili sunabilmeli. Artık çok iyi grafikerlerimiz, editörlerimiz ve illüstratörlerimiz var. Nitelikli eserleri basmaya hevesli yayıncılarımız da... Aileler de çocuklarına en doğru kitapları ulaştırmak istiyorlar. Çocuklar kendilerine değen kitapları seçiyorlar ve diğer kitapları hemen eliyorlar. Hoşlanmadığı şeyi, kendine değmeyen kitabı okumuyorlar. Neden Harry Potter rağbet görüyor? Çünkü içinde bilim var, gizem var, aksiyon var ve daha pek çok bileşen var. Bu da kitabın iyi mi kötü mü olduğunu zaten söylüyor. Çocuklara yönelik yayınlarda sorun olarak sansür ve otosansür en başa yazılmalı. Çocuklara her konu yazılabilir, önemli olan çocuğa göreliğin gözetilmesi, dilin yetkinliği, kitabın deneyimli bir editörün desteğini alması. Sağlam bir felsefeye oturmayan, dili, kurgusu zayıf, çocuğu sadece eğitmek, hatta önyargılarla donatmak amacıyla yazılmış kitapları teşvik eden sansür mekanizmaları çocuk edebiyatını dar sınırlara hapsetmeye çalışıyor. Özgürce ve ustalıkla yazılmış kitapların çocuklar tarafından keyifle, eğlenerek okunması önemsenmiyor, hatta yeğlenmiyor; kitaplar yoluyla illa ki çocuklara 'ders verilmesi' amaçlanıyor. Son yıllarda, eli kalem tutan pek çok kişinin yazar olma sevdasının niteliksiz kitaplara dönüşmesi de özellikle bizim alanımızda ciddi bir sorun olarak yükselmekte. Çocuk kitapları alanı 2000'lerden bu yana hem nicelik hem nitelik bakımından son derece zenginleşti. Bu da kaçınılmaz biçimde pazarı dönüştürdü. Fakat bu dönüşüm sürerken kötü örneklerle de karşılaşabiliyoruz. Bu örnekler, bazen çocuğa görelik kıstasının karşılanmaması, bazen didaktik unsurları ağır basan metinler, bazen yayına hazırlanma ve baskı süreçleri tatmin edici olmayan kitaplar olarak çıkıyor karşımıza. Bu durumu gelişim süreci olarak görüyorum ve okurun bilinçlenmesinin, nitelikli kitapları çoğaltacağına inanıyorum. Okuma kültürünün gelişmesi, çocuğun yeni keşifler yapıp zenginleşebilmesi için, hedef yaş grubu, tür, içerik, üslup bakımından farklı kitaplara erişimin sağlanması gerekiyor. Bu da erişilebilir ve zengin çocuk kütüphanelerinin ülke çapında yaygınlaşmasından geçiyor. Çocuk edebiyatı yayıncılığı özel bir sorumluluk, titizlik ve nitelik arayışı gerektiriyor. Son yirmi yılda bu konuda epey ilerleme katettiğimiz doğru. Ancak edebi nitelikte ve öykü anlatmada, çocuğa bakışımızdan ve onunla hayatı konuşabilme konusundaki güven eksikliğimizden ileri gelen bir didaktizm var. Aynı durum, kitap arayışımızda da geçerli. Çocukla toplumsal normların, inanç kalıplarının, geleneksel çizgilerin dışına çıkamadığımız ve edebiyattan beklentimizi kendi yerelimize hapsettiğimiz sürece, insan olmanın evrensel kapsamını ve derinliğini çocuk edebiyatına taşımamız zor. Çocuk yayıncılığı, genellikle önemsenmeyen hatta küçümsenen bir alan ülkemizde. Bu küçümseme ister istemez üretimlere de yansıyor. Özellikle telif eserlerde, kendini çokça tekrar eden didaktik metinler bolca yer buluyor. Yanı sıra, dini çocuk kitaplarında olduğu gibi politik amaçlarla yazılmış ya da sadece popüler kültür ögeleriyle bezeli, para kazanma amacıyla piyasaya sürülmüş kitapların fazlalığından bahsedebiliriz. Çocuklar için, gerçekten nitelikli işler üretmeye çalışan az sayıda yayınevi bulunuyor. Ekonomik ve politik zorluklar da yayıncılığı zorlaştıran etmenler. Mesela sürekli artan kağıt baskı maliyetleri ya da dağıtım tekellerinin istekleri... Son yıllarda artan sansür talepleri ve uygulamaları da önemli bir konu çocuk yayıncılığı için. Siyasal erkin, kendisi için tehlikeli saydığı yayıncılık pratiklerine karşı tutumu, iç açıcı değil ülkemizde."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kivanc-tatlitug-denizaltinda-gorundu-into-the-night-evreninin-uzantisi-yakamoz-s-245/", "text": "Kıvanç Tatlıtuğ bir göründü pir göründü. Netflix'in heyecanlı dizilerinden Into The Nightın ikinci sezonunun son sahnesinde sezon boyunca beklediğimiz Kıvanç Tatlıtuğ'un saniyelik görüntüsü kafalarda soru işareti yaratmıştı. Acaba üçüncü sezonda olacak mıydı? Nihayet güzel haber geldi! Ama hiç de beklemediğimiz gibi! Tatlıtuğ'un da oynadığı Into The Night evreninin uzantısı olan Yakamoz S-245, 20 Nisan 2022'de tüm dünyayla aynı anda sadece Netflix'te. Netflix, yapımcılığını Onur Güvenatam'ın, yapımını OGM Medya'nın, yönetmen koltuğunda ise Tolga Karaçelik ile Umut Aral'ı gördüğümüz Yakamoz S-245'in ilk tanıtım fragmanını ve yayın tarihini paylaştı. 20 Nisan'da tüm dünya ile aynı anda yayına girecek 8 bölümlük dizi, Jason George, Atasay Koç, Cansu Çoban, Sami Berat Marçalı ve Murat Uyurkulak tarafından kaleme alındı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kiz-cocuklarinin-egitimi-icin-gulriz-sururi-bebek/", "text": "Biz bu bebekleri çok sevmiştik. Şimdi onlara bir de kardeş geldi! Hitit kraliçesi Puduhepa'nın yeni kız kardeşi bu defa sanat dünyasından. Eğer Puduhepa ve Kız Kardeşleri ile henüz tanışmadıysanız bu gurur kaynağı kadınların ilham verdiği bebeklere mutlaka göz atmanızı öneririz. Çünkü onlar sıradan birer oyuncak bebek değil. Puduhepa ve Kız Kardeşleri, bu topraklardan çıkmış gerçek kadın kahramanların hikayelerinden ilham alan ve kız çocuklarının eğitimi için TOÇEV ile birlikte çalışan bir proje... Puduhepa ve Kız Kardeşleri, 2018'den bu yana 18 kız çocuğunun iki senelik eğitim masrafını karşılarken; Bartın'dan Bursa'ya, Karabük'ten İstanbul'a Türkiye'nin dört bir yanından 50'den fazla kadına da istihdam yarattı. Hitit kraliçesi Puduhepa'nın ilk kız kardeşi, NASA'da görev alan ilk Türk bilim kadını Dilhan Ege Eryurt'tu. Şonlara sanat dünyasından bir kardeş geldi. Gülriz Sururi yaşamı boyunca kız çocuklarının eğitimi için emek harcadı. Ölümünden iki yıl sonra bu yola ışık tutmaya devam ediyor. İçinden geçtiğimiz pandemi döneminde en çok yara alan iki alan, eğitim ve sanat oldu. Kostümü Özlem Süer tarafından tasarlanan Gülriz Sururi bebeği, bu iki alana da destek olmayı hedefliyor. Hem Gülriz Sururi'nin yaşam öyküsüyle yaratıcılığın kapılarını aralayacak, hem bebeğin satışından elde edilecek gelirle kız çocuklarının eğitimini desteklemek hem de kadın istihdamına katkıda bulunmak mümkün. Amaç, satın alınan her bir Puduhepa bebeğiyle kız çocuklarımızın güçlü, kendine güvenen, başarılı, ne istediğini bilen, mutlu bireyler olarak büyümelerine destek olmak. Kadın istihdamına katkıda bulunmak ve maddi ihtiyacı olan kız çocuklarımıza elimizi uzatmak. Fonlama sürecimiz bittikten sonra siteden satışa başlanacak: www. puduhepavekizkardesleri."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/klondike-filmine-berlin-uluslararasi-film-festivalinden-odul-geldi/", "text": "Maryna Er Gorbach'ın yönetmenliğini, Mehmet Bahadır Er'in ortak yapımcılığını üstlendiği, 72. Berlin Uluslararası Film Festivali'nin Panoroma Bölümünde yer alan Ukrayna-Türkiye ortak yapımı 'Klondike' filmi, Ekümenik Jüri tarafından ''En İyi Film'' ödülüne layık görüldü. Klondike, 72. Berlin Uluslararası Film Festivali'nin Panorama Bölümüünden ''Ekümenik Jüri Ödülü almaya layık görüldü. Yönetmen Maryna Er Gorbach ile filmin ortak yapımcılığını üstlenen Mehmet Bahadır Er, Sundance Film festivali'nin ardından Berlin Uluslararası Film Festivalin'den de ödül almaktan dolayı büyük onur duyduklarını; filmin hikayesi ile Ukrayna'nın sesi olarak, sekiz yıldır süren şiddet ve işgali seyirciye aktarabilmenin çok önemli olduğunu dile getirdiler ve ödülün filmin görünürlüğüne katkıda bulunacağı için mutlu olduklarını belirttiler. Klondike filmin gala sunumu 14 Şubat'ta Berlin Uluslararası Film Festivali yöneticisi Mariette Rissenbeek tarafından yapılmıştı ve Mariette Rissenbeek konuşmasında Klondike'nin 2014 yılında geçen bir film olmasına rağmen gerçekliği neredeyse bugün yaşanıyormuşçasına hissedilen sanatsal bir başyapıt olduğunu vurgulamıştı. Ukrayna Devlet Film Ajansı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ve TRT 12 Punto ortak yapımı Klondike, Ukrayna Rusya sınırında yaşayan, köyü ayrılıkçı gruplar tarafından kuşatılmış olmasına rağmen evini terk etmeyi reddeden hamile bir kadının hikayesine odaklanan film, sivil bir yolcu uçağının 17 Temmuz 2014'de Ukrayna'da düşürülmesi olayını da beyaz perdeye taşıyor. Ukrayna-Türkiye ortak yapımı Klondike filmi dünya prömiyerini 20-30 Ocak'ta çevrimiçi düzenlenen Sundance Film Festivali'nin ana yarışma bölümüne yaparak En İyi Yönetmen ödülünün sahibi olmuştu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/koksal-ekincinin-11-albumu-tam-baharlik-sonsuza-uyan/", "text": "Şarkı yazarı Köksal Ekinci'nin 11. albümü Sonsuza Uyan bahar aylarının ruhu tazeleyen ve yenileyen enerjisine eşlik ediyor. Notalarıyla yıldızların buluşmasına öncülük eden müzisyen Köksal Ekinci, hareketli ritimlerin, elektro gitarın ve akordeonun Akdeniz sıcaklığıyla buluştuğu yeni şarkıları dinleyiciyle buluştu. Ekinci'nin 11. albümü olan Sonsuza Uyan'da 6 parça yer alıyor. Albümde yer alan şarkıların düzenlemeleri Alper Gemici tarafından yapıldı. Mastering ise Evren Arkman imzası taşıyor. Ekinci, yeni albümü için Doğanın kış uykusundan uyanması gibi ruhlarımızın da bu bahar mevsiminde harekete geçip canlanmasını melodilerimle yansıttım diyor. Sonsuz yaşam döngüleri Sonsuza Uyan'daki albüm kapağı görselinde yaşam ağacı ile buluşarak özlenen bahar mevsiminin gelişini müjdeliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/koku-uzmani-bihter-turkan-ergulden-gulun-bilgeligi-uzerine-bir-kitap/", "text": "Türkiye'de ve dünyada bir ilk olan Koku Akademisi'nin kurucusu, koku uzmanı Bihter Türkan Ergül'ün, çiçeklerin kraliçesi gülün, tarih boyunca insan yaşamındaki yerini ve önemini anlattığı Gülün Bilgeliği kitabı, Pika Yayın etiketiyle raflarda yerini aldı. Ergül, Gülün Bilgeliği kitabında gülün kullanım alanları ve mucizesine dair değerli bilgiler ile birlikte gülle yapılacak birbirinden özel güzellik ve bakım tarifini de okurları ile paylaşıyor. Uzun yıllardır koku ilmi ile ilgilenen ve dünyanın sayılı koku uzmanları arasında yer alarak Hollywood starları, dünya liderleri, sanat ve siyaset camiasının bilinen yüzleri için kişiye özel tasarladığı eşsiz parfümleri ile tanınan Bihter Türkan Ergül'ün Gülün Bilgeliği kitabı güllerin Antik Yunan ve Roma, Hıristiyanlık, İslam ve Sufizm dahil olmak üzere birçok kültürde ve zaman içinde nasıl öne çıktığına dair pek çok bilgiye yer veriyor. Aynı zamanda gülün gündelik yaşamımız üzerindeki etkilerine, kullanım alanlarına ve mucizesine dair çok katmanlı bir sunumla gülün bilgeliğini okurları ile buluşturan yazar, gülle ilgili çeşitli tarifler, deyimler, sözler, şiirlerden alıntılar, gül toplanması-damıtılması-gülyağı ve gülsuyunun nasıl elde edildiği ile ilgili değerli bilgileri de paylaşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kolekta-ile-5000in-uzerinde-sanat-eseri-dijital-ortamda/", "text": "Türkiye'de güncel sanat üretiminin tek bir adresten takip edilmesini sağlayan Kolekta, 600'ü aşkın sanatçıyı, 40'a yakın galeri ve alternatif sanat alanını, 5000'in üzerinde sanat eserini dijital ortamda bir araya getiriyor. Güncel sanat eserlerine bir tuşla erişebileceğiniz Kolekta'nın zengin dijital sanat arşivinden sevdiklerinize sanat eseri hediye edebilirsiniz! Resimden baskıya, fotoğraftan kolaja pek çok eserin derlendiği Kolekta Özel Yılbaşı Seçkisi'ne de göz atmayı unutmayın! Türkiye'deki güncel sanat üretimini erişilebilir kılarak geniş kitlelere ulaştırmayı hedefleyen Kolekta, sanatçılar hakkında doğru bilgiyi tek elde toplayan ve her geçen gün içeriğini daha da zenginleştiren dijital sanat arşivini sanatseverlerle buluşturuyor. Genç ve usta sanatçıların resimden fotoğrafa, heykelden enstalasyona, özgün baskıdan desene, kolajdan seramiğe, yeni medyadan videoya en güncel eserlerini bir araya getiren Kolekta, nitelikli sanata hızlı ve etkin erişimin yolunu açıyor. Haziran ayında hayata geçen Kolekta, Türkiye genelindeki tüm galerilerin sanatçı portföylerinin ve eserlerinin olduğu kadar bağımsız sanatçıların eserlerinin de bir arada görülebileceği özgün bir platform. Bütünleyici, kapsayıcı, sanat piyasasındaki tüm aktörlerin ihtiyaçlarına cevap veren ve sanata olan erişimi arttırmayı amaçlayan Kolekta, platform üzerinden koleksiyoner hikayelerine yer vererek insanların evlerinde sanat eserleriyle olan ilişkilerini göz önüne sermeyi, ilham vermeyi ve sanatla ilgilenen kitleyi genişletmeyi de kendine misyon ediniyor. Gün geçtikçe büyüyen ağı ile Kolekta, Türkiye'de güncel sanatın dijital arşivini tutarken, İngilizce versiyonu ile Türkiye'nin sanat dünyasını yurtdışına da açmayı hedefliyor. Güncel sanatın en değerli eserlerine tek tuşla erişim kolaylığı sunan Kolekta, her ay sanat dünyasının öne çıkan isimlerini de konuk aldığı özel seçkileri ile sanatseverleri farklı temalar ve bakış açılarıyla buluşturuyor. Kolekta Yılbaşı Özel Seçkisi, sanat danışmanı Melis Terzioğlu'nun kadın sanatçılardan oluşan seçkisi, Kezban Arca Batıbeki'nin farklı disiplinlere göz kırpan karma seçkisi, küratör Derya Yücel'in 'Ekosentrik Yaklaşımlar' başlıklı seçkisi, Yasemin Elçi'nin 'Fotoğrafa Nereden Başlamalı' adlı seçkisi, koleksiyoner Sarp Evliyagil'in özel seçkisi ve 10.000 TL altındaki geniş güncel sanat seçkisi dikkat çekiyor. Koleksiyon Hikayeleri bölümünde farklı koleksiyonerlerin evlerinden de ilham alabilirsiniz. Sanatın iyileştirici, motive eden gücünden hareketle sevdiklerinize yıllar geçse de değer kaybetmeyen bir hediye vermek için Kolekta'nın özel seçkilerine göz atabilir, sanatçılar hakkında yeni bilgiler edinebilir, güncel sanatın en güncel dijital arşivini www. kolekta. com. tr adresinden ziyaret edebilirsiniz. Galeriler arasında, artSümer, Anna Laudel, Art On Istanbul, Bozlu Art Project, BüroSarıgedik, C. A. M Galeri, Ekavart Gallery, Evin Sanat Galerisi, Ferda Art Platform, Galeri/Miz, Galeri 77, Galeri Nev, Galeri Nev İstanbul, Galeri Selvin, Galerist, Krank Art Gallery, Labirent Sanat, Martch Art Project, Merkür Galeri, Mixer, Öktem Aykut, PG Art Gallery, Pi Artworks, Pilevneli Gallery, Pilot, Piramid Sanat, Sanatorium, Siyah Beyaz, The Empire Project, The Pill, Versus Art Project, x-ist ve Zilberman; alternatif sanat alanlarında Daire Sanat, Evliyagil Dolapdere, Kasa Galeri ve NOKS Bağımsız Sanat Alanı yer alıyor. Kolekta bünyesinde Abidin Dino, Ahmet Doğu İpek, Ahmet Elhan, Ali Alışır, Ali Elmacı, Ali Kazma, Antonio Cosentino, Ardan Özmenoğlu, Ayça Telgeren, Berat Işık, Beyza Boynudelik, Burçak Bingöl, CANAN, Candaş Şişman, Çağrı Saray, Erkut Terliksiz, Elif Uras, Evren Erol, Ferhat Özgür, Fulya Çetin, Gözde İlkin, Gülçin Aksoy, Güneş Terkol, Günnur Özsoy, Hale Tenger, Horasan, İnci Furni, Kezban Arca Batıbeli, Komet, Leyla Gediz, Melis Buyruk, Memed Erdener, Metin Çelik, Mithat Şen, Murat Germen, Murat Akagündüz, Murat Morova, Murat Palta, Nadide Akdeniz, Nalan Yırtmaç, Neriman Polat, Nilbar Güreş, Özdemir Altan, Saliha Yılmaz, Seçil Erel, Selim Birsel, SENA, Serpil Mavi Üstün, Sibel Horada, Sidar Baki, Sinan Logie, Şahin Kaygun, Şakir Gökçebağ, Şener Özmen, Tarık Töre, Tayfun Gülnar, Tiraje Dikmen, Tomur Atagök, Yusuf Sevinçli ve Yuşa Yalçıntaş gibi isimlerin de arasında olduğu 500'ü aşkın sanatçı bulunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kolektif-bir-sanat-dayanismasi-karadeniz-tiyatro-kooperatifi/", "text": "Pandemiye inat her yerde sanat, ille de sanat! Karadeniz'de faaliyet gösteren 7 özel tiyatronun girişimi ile geçtiğimiz mart ayında Samsun'da kurulan Karadeniz Tiyatro Kooperatifi, sanat adına umut verici bir kolektif dayanışma örneği. Geçtiğimiz yıl patlak veren ve bir yılı aşkın süredir devam eden pandemi nedeniyle özel ve bağımsız tiyatroların zor günler yaşadığını Ajandakolik sayfalarında çok sesli olarak duyurduk, duyurmaya devam ediyoruz. Düşevi Oyuncuları'nın kurucularından Cem Kaynar da bu sesler arasındaydı. Devlet desteği olmadan zar zor ayakta kalmaya çalıştığını kendi satırlarıyla dile getirmişti. Kaynar, şimdilerde henüz kurdukları Karadeniz Tiyatro Kooperatifi ile bölgedeki bağımsız tiyatrolar için bir çıkış yolu arıyor. Karadeniz Tiyatro Kooperatifi, Samsun'dan Düşevi Oyuncuları, Hayal Atölyesi Tiyatrosu, Karma Sahne, Trabzon'dan Tiyatro Panki, Amasya'dan İris Sanat Tiyatrosu, Giresun'dan Kayıp Oyuncular, Gümüşhane'den Yankı Kumpanya Kooperatifin kurucu Ortak Tiyatroları'ndan oluşuyor. Karadeniz Tiyatro Kooperatifi; Karadeniz Bölgesinde üretimden gelen güçleri birleştirmek, tiyatro sanatını geliştirmek, dezavantajlı çevrelere projeler üretmek, Ulusal ve Uluslararası projeler gerçekleştirmek amacı ile kurulmuş bir sosyal kooperatif örneği olarak karşımıza çıkıyor. Karadeniz Tiyatro Kooperatifi;Tiyatro sanatının Ortak İş yapma düşüncesinden hareket ederek ortaklarıyla birlikte üretmek ve sorunlara çare bulmak için faaliyet göstermeyi hedefliyor. Karadeniz Tiyatro Kooperatifi; Ulusal ve Uluslararası fon ve paydaşlarla ekonomik, sosyo-kültürel projeler üretmeyi hedefler. Bünyesinde barındırdığı ortak tiyatro ekiplerinin hukuki haklarını savunma, Ulusal ve Uluslararası sanatsal bilinirliliğini arttırmaya çalışıyor. Tiyatro Sanatı ile ilgili eğitimler düzenler, seyirci kazanmak amaçlı projeler geliştirir. Bölgesinde tecrübeli, nitelikli tiyatroların ortaklığında kurulan Karadeniz Tiyatro Kooperatifi, Türkiye'de kurulan 4. Tiyatro Kooperatifi olma özelliği taşıyor. Örgütlenmeye önem veren, kolektif iş yapabilme disiplini geliştirme hususunda çaba harcamak isteyen Karadeniz Tiyatro Kooperatifi, Karadeniz bölgesinde kooperatif bünyesinde olmak isteyen özel tiyatrolarla buluşmayı istiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/komiliden-bir-zeytin-hasadi-hikayesi/", "text": "Bu yıl, Komili Zeytin Hasadı'nda bir ilk gerçekleşti. Türkiye'de zeytinyağının en önemli merkezlerinden Ayvalık'ta sektörün güçlü ve lider markası Komili, Geleneksel Hasat Etkinliği ile bu yıl her zamankinden farklı bir projeye imza attı. 142 yıllık uzman zeytinyağı markası Komili, 23. Ayvalık Zeytin Hasadı'nda Zeytinyağına Takıntılı Şefler ile Ayvalık'ta bir araya geldi. Türkiye'nin ilk zeytin hasadı belgeseli; Zeytinyağına Takıntılı Şefler, iş duayenleri ve sektörün uzman isimlerinin eşsiz aidiyet duygusuyla birleşti. Belgesel; şeflerimiz; Elif Edes Tapan, Danilo Zanna, Fatih Tutak, Ömür Akkor, Somer Sivrioğlu ile hem Ayvalık'a hem de zeytinyağına olan tutkularından her fırsatta bahseden başarılı iş insanları; Muhtar Kent, Şerif Kaynar ve Madra Ailesi'nin rehberliğini sunuyor. İş insanlarının ve Bunge Gıda Ülke Lideri Turgut Yeğenağa`nın katkılarıyla, benzerini hiçbir yerde izleyemeyeceğiniz bu belgeselde; Ayvalık'ın en eski zeytin üreticilerinden Madra Ailesi, Ayvalık tutkunu Şerif Kaynar ve Muhtar Kent'in çok değerli aktarımları yer alıyor. Ayvalık'ın coğrafi güzelliklerinden, kültürüne, tarihine, dünya zeytinyağı üretimine katkılarına kadar her şeyi, izleyicinin beğenisine sunan belgeselde, hasat zamanının eğlenceli yanlarıyla keyiflenip, birlikte şeflerimizin öğretici tecrübelerinden faydalanıyoruz. Zeytinyağına Takıntılı Şefler'in, bölgenin eşsiz manzaralarının içinde degüstasyonlar, online workshoplar yaptığı, onların zeytinyağına ve Ayvalık'a dair yorumlarını duyacağınız, festival filmi tadındaki belgesel, bölgenin ve zeytinyağının tanıtımına katkı sağlıyor. Geçmişten geleceğe bir rehber niteliğinde hazırlanan belgesel, farklı bölümlere ayrılarak, ilgilendiğiniz kesitleri izleme imkanı da sunuyor. Degüstasyon, Workshop, Röportajlar, Hasat ve Anıt Ağaç özelinde ayrışan belgesel merak ettiklerinize daha kolay ulaşmanızı sağlıyor. İş duayenleri; Muhtar Kent, Şerif Kaynar ve Madra ailesi üyelerinin söyleşileri için ayrı bir bölüm, Danilo Zanna'nın degüstasyonunu için ayrı bir bölüm, Anıt Ağaç projesi ile ilgili merak ettikleriniz ve dahası için ayrı bir bölüm, hasat alanındaki keyifli anlar içinse ayrı bir bölüm izleyebileceksiniz. Kullandiginiz bu gorsel kesinlikle Turkiye degil, olsa olsa ispanya ya da Italya. Shame on you, as if there is a shortage of visuals from Turkey, I bet you did not even pay Shutterstock for copyright!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/konser-de-var-tiyatro-da-hatta-basketbol-turnuvalari-da-her-sey-bir-arenada/", "text": "Sevdiğin müzisyenler, beğendiğin oyuncular, hayranı olduğun sporcular... Dev konserlerden etkileyici oyunculuk performanslarına, ulusal ve uluslararası basketbol turnuvalarından dünya çapında Espor şampiyonalarına kadar her türden etkinlikte Volkswagen Arena'da buluşuyoruz. Her şey bir arada, her şey bir arenada! Türkiye'nin yüksek sesli canlı performans altyapısıyla donatılan ilk çok amaçlı kapalı müzik ve etkinlik mekanı olan Volkswagen Arena, Her Şey Bir Arenada mottosuyla Eylül ve Ekim ayı boyunca; ApplePie Production organizasyonuyla Türkçe rap'in efsane isimlerinden Sagopa Kajmer, Jeton Records sunumuyla ve hybrid set performansıyla elektronik müzik ve techno'nun sembol figürlerinden Carl Cox, FG sunumuyla hybrid techno'nun öne çıkan isimlerinden Alman DJ Kevin de Vries, Ziz Müzik organizasyonuyla geleneksel türkülere modern yaklaşımını katan Mem Ararat, Jeton Records'un kurucusu Ferhat Albayrak'ın yılda bir kez gerçekleştirdiği konsept serisi All Night Long, Zakon organizasyonuyla Notre Dame de Paris müzikalindeki Quasimodo rolüyle klasikleşen Kanadalı müzisyen Garou, Kod Müzik organizasyonuyla modern jazz müziğinin yaşayan efsanesi olarak anılan Marcus Miller, Almanya'nın en ünlü festivallerinden olan +1 Oktoberfest'te; güçlü kadın besteci ve yorumculardan Göksel, 70'li yılların saykodelik, funk ve soul şarkılarını güncel alt yapı ile tekrar düzenleyen Hey! Douglas, Alman yapımcı, şarkıcı, DJ Shantel ve Balkan müziğinin öne çıkan değerli isimlerinden Goran Bregovic'i Freebird Agency organizasyonuyla ağırlayacak. Yüzüncü yıl dönümüne yaklaşan ve 2023 Dünya Turu kapsamında bir senelik aranın ardından daha önce hiç sergilemedikleri bir oyunla yeniden Türkiye'ye Freebird Agency organizasyonuyla gelen Harlem Globetrotters, Basketbol Şampiyonlar Ligi'nde 2023-2024 sezonundaki nefes kesen maçları ile Darüşşafaka Lassa Basketbol Takımı, dünyada sadece üniversite öğrencilerinin katılabildiği en büyük VALORANT turnuvası olan ve üçüncü senesinde ilk defa İstanbul'da gerçekleştirilecek Red Bull Campus Clutch Dünya Finali ile adrenalin dolu mücadeleler de bir arenada, Volkswagen Arena'da olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/konusan-resimler-bu-topraklarin-ozanlari/", "text": "Bizi biz yapan kültürel bağları yeni yorumlarla geçmişten günümüze, bugünden geleceğe taşımayı hedefleyen #BağımızVar projesi, Samsara Multidisipliner Resim Sergisi kapsamında gerçekleşecek Konuşan Resimler Bu Toprakların Ozanları sergisi ile devam ediyor. #BağımızVar sponsorluğunda gerçekleşen Konuşan Resimler Bu Toprakların Ozanları sergisinde, bu toprakların unutulmaz ozanlarının öyküleri, resim, sesli metin ve müzikle günümüze taşınıyor. Sergi, 22 Şubat 1 Mart tarihleri arasında Yapı Kredi Bomontiada 4. katta gerçekleşecek. Bu toprakların kültürünü, yeni yorumlarla yaşatmak hedefiyle Yalkın Yel küratörlüğünde ve Diren Şarapları kurumsal sponsorluğunda hayata geçen #BağımızVar projesi, yoluna heyecan verici yeni bir adımla devam ediyor. Genel Sanat Yönetmenliğini sanatçı Ebru Ceylan'ın üstlendiği Samsara Multidisipliner Resim Sergisi bünyesinde, #BağımızVar sponsorluğunda gerçekleşecek Konuşan Resimler Bu Toprakların Ozanları sergisi de yer alıyor. Konuşan Resimler Bu Toprakların Ozanları sergisi Neyzen, Erkan Oğur, Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Pir Sultan Abdal, Aşık Mahzuni Şerif, Yunus Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Nesimi gibi bu toprakların ölümsüz ozanlarını konu alıyor. Sergi kapsamında, kolektif hafızamızda yer etmiş bu ozanların her biri için, Sanatçı Ebru Ceylan tarafından bir resim yapılıyor ve özel bir metin hazırlanıyor. Sergide resimlerin yanında yer alacak QR kod kullanılarak dinlenebilecek bu metinleri Selma Ergeç, Deniz Çakır, İrem Helvacıoğlu, Jülide Ateş, Başak Daşman, Birce Akalay, Selen Öztürk gibi isimler seslendiriyor. Bu seslendirmelerin fonunda ise, bir diğer unutulmaz proje Anadolu'nun Kayıp Şarkılarından ezgiler yer alıyor. Anadolu'nun Kayıp Şarkıları yurdun uzak köşelerinde provasız ve canlı kaydedilen otantik ses ve görüntülerin, modern enstrümanlar ve evrensel ritimlerle düzenlenmesinden oluşuyor. Konuşan Resimler Bu Toprakların Ozanları ve Samsara Multidisipliner Resim Sergisi, Ebru Ceylan ve Yalkın Yel'in Reklamania çatısı altındaki proje ortaklığı ile 22 Şubat 1 Mart tarihleri arasında Yapı Kredi Bomontiada 4. katta gerçekleşecek. Biletix'te satışa sunulan sergi biletlerinin satış gelirlerinden, sanat proje ve etkinliklerini sokak hayvanları için iyileştirici bir güce dönüştürmeyi hedefleyen Bir Pati Bir Aşk projesine kaynak aktarılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kopegi-bubunun-gozunden-turkan-saylan/", "text": "Esra Karagülle'nin yazdığı, Belkıs Aksu'nun resimlediği, Doğan Çocuk kitaplığından okurla buluşan Bubu Türkan Saylan'ı Anlatıyor kitabının telif geliriyle ÇYDD Anadolu'da Bir Kızım Var Öğretmen Olacak projesi destekleniyor. Siz de bu kitabı okuyarak bir kız çocuğuna yardım eli uzatabilirsiniz. Cumhuriyetin kızları yüreklidir, azimlidir, çalışkandır. Türkan Saylan onlardan biriydi. Yaptığı çalışmalarla uluslararası ödüller kazandı, hastalıklara çareler buldu, pek çok insanın hayatını güzelleştirdi. Kız çocuklarının okuması için mücadele etti. İnsanlar kadar hayvanları da çok sever, tüm canlıların iyiliği için elinden geleni yapardı. Türkan Saylan'ın çocuklara ilham olması için hazırlanan bu kitapta onun hayata bakışını, yaşam felsefesini ve yaptığı çalışmaları okuyacak, onu daha yakından tanıyacaksınız. Bir kış günü, İstanbul'da, bir hastane bahçesinde doğmuşum. Hava buz gibiymiş. Hatta o kadar soğukmuş ki hastane bahçesinde beni bulduklarında tir tir titriyormuşum. Beni bulan hemşireler önce bir güzel karnımı doyurmuşlar. Daha sonra ne yapacaklarına karar verememişler. En iyisi Türkan Hoca'mıza soralım, demişler ve Sema Hemşire beni kucağına aldığı gibi Türkan annemin odasına götürmüş. Türkan annem beni görür görmez çok sevmiş. O kadar sevmiş, o kadar sevmiş ki aramızda o an bir bağ kurulmuş sanki ve o günden sonra bir daha hiç ayrılmamışız. İstanbul'da doğdu. İlkokul eğitimini aldığı yıllarda İzmir Devlet Konservatuarı'nda yarı zamanlı öğrenci olarak bale eğitimine başladı. Klasik bale ile birlikte, Piyano ve Tiyatro gibi eğimleri yan meslek dersleri olarak gördü. İlk iş hayatına lise eğitimi esnasında, İzmir Devlet Tiyatrolarında sahnelenen Boy Friend isimli müzikal tiyatro da yer alarak başladı. İşletme eğitimi tamamladıktan sonra çalışmaya başladı. Karma resim sergileri oldu. Güzel sanatların her bölümünü çok seven Karagülle için yaratıcılık hayatının merkezinde yer alıyor. En büyük ilgi alanlarından biri de Psikoloji olan Karagülle, birçok eğitime katıldı. Güç kaynağı gönüllü adanmışlık olan Karagülle, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zekeriyaköy Şube Proje Koordinatörü ve aynı zamanda derneğin mentorleri arasındadır. Yazar, ilk kitabı Yok Artık Çıp Çıp'ın Bale Pabucu'nu kızı Serra ve on beş yıldır birlikte yaşadıkları kaplumbağaları Çıp Çıp'tan ilham alarak kağıda döktü. Ardından, kitabın tüm telif haklarını Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Anadolu'da Bir Kızım Var Öğretmen Olacak Projesine bağışladı. Bilime, sanata ve spora duyduğu ilgiyle yaşamını sürdüren ve farklı disiplinlerle kendini her daim besleyen Karagülle, son dönemde çalışmalarını çocuk edebiyatı üzerine yoğunlaştırdı. 1988 yılında İzmir'de doğdu. Resim yapmayı, çocukken ailesindeki sanatçılardan öğrendi. Ege Üniversitesi'nde felsefe lisans, reklamcılık yüksek lisans eğitimleri aldı. Reklam ajanslarında metin yazarı ve grafik tasarımcı olarak çalıştı. 2015 yılında, gezdiği yerlerde yaptığı kent çizimlerinden oluşan Urban Sketches koleksiyonuna başladı. 2018'de Üsküp'e taşınıp kendi tasarım şirketini kurdu. Uluslararası firmalar ve yayınevleri için illüstrasyonlar üretiyor, eğitimler veriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/koray-avci-cakman-ay-tavsani-dedem-ve-ben-oykusunu-yazarken-goz-pinarlarimda-nobet-tuttu-damlalar/", "text": "Hayatı çocuklarla algıladığı, onların deneyimleriyle gözlemlediği için çıkıyor bu öyküler, romanlar! Ödüllü yazarlardan Koray Avcı Çakman, Can Çocuk'tan çıkan son kitabı Ay Tavşanı, Dedem ve Bendeki öyküleriyle kah güldürüyor kah şaşırtıyor kah hüzünlendiriyor okuru. Duygu dolu, coşkulu, oyunbaz öykülerin kahramanlarının yerine koyuyorsunuz kendinizi, edebiyatın en sıcak, en güzel limanına sığınıyorsunuz; hayal gücüne... Çakman ile içi içine sığmayan yeni öykülerini konuştuk. Çok teşekkür ederim. Evet hayli zaman olmuş. Murathan Mungan, Takvim düzeni herkes için aynı olsa da zaman herkesin içinde başka türlü ilerler, der. Ben bu süreçte yazarak ve anlatarak eksilttim takvim yapraklarını. Ay Tavşanı, Dedem ve Ben'i de yaklaşık iki yıl önce yazmıştım. Evet, Ay Tavşanı, Dedem ve ben bir roman değil, bir öykü kitabı. On iki kısa öyküden oluşuyor. Kitaba sizin de söylediğiniz gibi istediğiniz öyküden başlayabilirsiniz. Bunun yanı sıra baştan sona okunduğunda da okuru Acaba bunlar aynı kahramanlar mı? diye düşündürüyor. Bazen kayıp bir çorabın peşine düşüyor, bazen martı kralla birlikte Kız Kulesi'nin hiç bilinmeyen efsanesine tanık oluyoruz. Okuma serüvenine pi sayısı, uzaylılar, sabırlı hindistancevizleri, tamtamlar eşlik ediyor. Çok teşekkür ederim. Kitabın ruhuna çok uygun şeyler söylediniz. Yazarken sanırım ben de oyunbaz bir ruh haline büründüm. Uykucu bir anneanne de oldum, Empati Gezegeni'nden gelen bir uzaylı da. Kırık çıkık bir öykü de yazdım, ilginç bir öykü de. Bir gün Küçük Prens çaldı kapımı, Sana anlatacaklarım var, dedi. Durdum kulak verdim ona. Bir gün Pi sayısı takıldı aklıma. Başka bir gün uzaylılar. Ay'da Ay Tavşanı varsa, bir duman konuşursa neler olur? diye düşündüm. Üzüm Üzüm İki Gözüm Şirketi'nin ürettiği sirkeler yüzümüzü güldürse, Portakal Kabuğuna Sığan Düşler Atölyesi Tayakınlar'daysa derken bu öyküler çıktı ortaya. Ben o öyküyü yazarken göz pınarlarımda nöbet tuttu damlalar. Alzheimer sözcüğünü öyküde özellikle hiç kullanmadım. Dedeye ve toruna sütten bıyık kondurdum, oyunlar uydurdum. Torunun kaygısını ve özlemini Ay Tavşanı'nın dostluğuyla sarıp sarmaladım. Yitip gidenlerin hüznünü yaşarken, bellekte biriken hazinelerin de farkına varalım istedim. Çocukları yetişkinlerden ayıran en temel fark bence onların ne yapıyorlarsa onu yapmaları. Bir çocuk gülüyorsa gülüyor, oynuyorsa oynuyor, kızıyorsa kızıyordur. Oysa biz yetişkinler sık sık Mış gibi yaparız. Oysa neysek, ne hissediyorsak odur yaşam! Hayatı çocuklarla algılamak tam olarak bu bence. Edebiyat da beni çocukların düş dünyasında uçuran kanatlarım. Sevgili Çağla Yiğit'in muhteşem desenlerine hayran kalmamak elde değil. Çizimleri görünce İşte bunlar benim hayal kahramanlarım! Bu Ay tavşanı, bu uykucu anneanne, bu benim Küçük Prens'im dedim neşeyle. Kitaplarım resimlendiğinde mutlu oluyorum. Ama hep resimli kitaplarımın olmasını da tercih etmem. Zaman zaman okur o desenleri kendi zihninde çizmeli, kahramanlarını kendi şekillendirebilmeli. Bol bol okudum, hayal kurdum ve yazdım. Yurdun dört bir yanındaki okurlarımla online etkinliklerle değişik projelerde bir araya geldik. Çocukların sordukları sorular, yaptıkları yorumlar zihnimde bambaşka ufuklar açtı. Kitaplarımı sanki bir film izler gibi okuduklarını söylerler genellikle. Bu beni çok mutlu ediyor, çünkü ben de yazarken bir filmin içindeymiş gibi hissederim. Bulunduğum yeri, takvimlerdeki zamanı unutur; adeta kurgunun geçtiği mekan ve zamana ışınlanırım. Evet, bir değil birkaç ajanda tutarım. Etkinlik tarihlerim, küçük notlar, sevdiğim bir söz, beni etkileyen bir mısra, bir köşesine çizdiğim bir resim... Ne ararsanız vardır ajandalarımda. En sevdiğiniz masal ve masal kahramanını merak ettim. Keloğlan masallarını çok severim, Keloğlan'ı da. Onun saflıkla, azmi harmanlayışı, tembelliğine sığmayan hayalperestliği beni hem güldürür hem düşündürür. Can Yayınlarından çıkan Bir Keloğlan, Bir de Eşeği adlı kitabımda ben de Keloğlan masalları yazmıştım. Yaşam anlardan ve anılardan oluşur. O anlar uzar, kısalır, eskir, yenilenir, özlenir ve beklenir. Böylece dün, bugün ve yarın olur. Geçmişi anılarla hatırlarız, gelecekte de kusursuz anılarımız olsun isteriz. İsteriz de sanki tüm bunları düşler ve düşünürken bugünü biraz ihmal ederiz. Oysa hayatın ana fikri tam da bugündür bence. Özdemir Asaf Anı bahçelerinde üşümek sıcaktır, der. Sanırım üşürken o sıcaklığı yakalayabilmek bizim elimizde."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/koray-candemir-gitarlarin-yandigi-sarkilar-da-yapariz/", "text": "Türkiye'de rock müzik denince akla gelen ilk isimlerden biri, Koray Candemir. Pek çoğumuzun kalbinde Kargo'nun yakışıklı sesi olarak yer etse de o, çok uzun zamandır kendi şarkılarıyla yola devam ediyor. Ve şimdi geçtiğimiz hafta çıkardığı son single'ı Kimileri ile Koray Candemir özlemimize nihayet son veriyor. Geçmişte çok röportaj yapmış birisi olarak son senelerde azalttığımı itiraf etmeliyim ama döneme göre değişiyor. Her şeyden daha çok zevk aldığımız ve heyecanlandığımız zamanlardı. Hayatın kaosu azdı, bu da netlik getiriyordu. İşimize tamamen konsantre olabiliyorduk. Serkan'la yaşadıklarımız çok özel. Bir nevi hayatı paylaştık Amerika'da. Maskott'u yaratıp, övündüğümüz bir albüm yaptık. Hala da paylaşmaya devam ediyoruz. Ekibin diğer üyeleriyle nadir temas ediyoruz ama saygıyla uzaktan takip ediyorum. Çeyrek asırda metal yorgunluğu olmaz mı? Hayata ve işime daha olgun baktığım yaşlar diyelim. Tahammül yerine göre değişkenlik gösteriyor, iş ilişkisi yıpranmalarına çok kafayı takmıyorum. Huzurlu olmayı tercih ediyorum. İlk cümleleri iltifat olarak alıp teşekkür ediyorum. Müzikte yeni sound arayışları içine girdik. Yeni şarkılar bu çalışmaların ürünü. Zaman geçtikçe müziğe olan sevgim artıyor. En son 2016'da Son isimli şarkımı paylaşmıştık. Son birkaç senedir şarkılar yapıp beni tatmin edecek hale getirmeye çalışıyoruz. Hala devam ediyor. Şirket önerdi, aramızda konuştuğumuz ihtimallerden biriydi. Biraz zaman aldı ama güzel sonuçlandı. Kendinle barışık olmaya gönderme yapan bir yanı var esasında Kimilerinin. Ne kadar bu döneme yazılmış gibi dursa da pandemiden önce yazmıştım. Bu zor zamanları sakin ve soğukkanlı geçirmeye çalışıyorum ama çok dert olunca etkilenmemek pek mümkün değil. Evet, hepsi albümde toplanacak. Şu ana kadar Cem Şahin, Cemre Kabaş, Serkan Çeliköz, Burak Gürpınar, Tarkan Gözübük, Güven Ersoysal, Evren Göknar prodüksiyonun çeşitli aşamalarında yer aldılar. Onlara kalpten teşekkür ediyorum. Genellikle tür seçmeden sevdiğim albümleri dinlemeyi seviyorum. Döneme göre değişiyor. Şu an pikapta Tori Amos var. En sonunda her şey hep işinizi nasıl yaptığınızla ilgili. Güzellik göreceli kalıyor. Hiç aklımda olan bir şey değil ama hayat bu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/korkulacak-bir-seyi-olmayan-korku-hikayeleri/", "text": "Mehmet Fırat Pürselim'in yazdığı Kumsalda: Korku Hikayeleri, bir dönem herkesin diline dolanan korku dolu şehir efsanelerini, Pürselim'in kendi özgün korku hikayeleriyle harmanladığı ancak her yönden eksik olduğu için korkulacak hiçbir şeyi olmayan bir kitap. Edebiyatta korku ve mizah türünde yazmak biraz riskli bir iştir. Zira iki tür de fazlasıyla görselliğe ihtiyaç duyar. Bunu yapmak için de sağlam bir hikayenin yanı sıra aynı kalıpta bir görsel yazın gereklidir. Yazdığınız satırların okurun kafasında net olarak canlanması elzemdir. Hikayeniz ne kadar iyi olursa olsun, işin görsel anlatım kısmı eksikse, okura tesiri de o derece az olur. Hikaye kısmı zayıfsa da, onu okurun kafasında vücuda getirecek anlatımınızın güçlü olması gerekir ki bir yerden kurtarsın. En azından türe dahil edilebilir olsun. Konuya böyle girmemin sebebi, Mehmet Fırat Pürselim'in İthaki Yayınları'ndan çıkan Kumsalda: Korku Hikayeleri adlı kitabı. Edebiyatımızda önemli bir boşluğu dolduracak bir kitap gibi fazlasıyla iddialı bir nitelemeyle önümüze gelen Kumsalda: Korku Hikayeleri, bir dönem herkesin diline dolanan korku dolu şehir efsanelerini Pürselim'in kendi korku hikayeleriyle harmanladığı ancak her yönden eksik olduğu için korkulacak hiçbir şeyi olmayan bir kitap. Üniversiteye gitmeden önceki son yaz tatilini geçirmek üzere ailesiyle birlikte deniz kıyısında bir yazlığa giden Tufan, ortamda arkadaşı olmadığı için bir gece dolaşmaya çıktığında ne tesadüftür ki kumsalda ateş yakmış dört genç görür. Tatili tek başına geçirmek istemediği için de hemen yanlarına sokulur. Ufak tanışma faslından sonra gençler birbirilerine korku hikayeleri anlattığını söylerler ve Tufan da muhabbetten ayrı kalmamak için el mecbur onlara katılır. Yeni arkadaşları Murat, Itır, Taygun ve Sesil, O da bir şey mi? kabilinden hikayelerini sıralamaya başlar. Kimisi kendini uykusunda havaya zıplatan ayakları ters dönmüş birilerini görmüştür, kimisi mezarlıkta dolaşan yaşlı teyzelere denk gelmiştir, içlerinden biri karganın laneti yüzünden hayalindeki işi kapamamıştır, ötekinin gece evinde kaldığı adam seneler evvel ölmüş biridir vs. 2000'lerin başlarında hastası olduğum Şehir Efsaneleri diye bir internet sitesi vardı. Sitede anlatacak bir hikayesi olan üyeler, bazılarını o dönem birçok kişinin bildiği, bazıları da şehirlerdeki türbe, kilise, camii, mezarlık vs. ile ilgili hesapta orijinal olan korku hikayelerini yazarlardı. Mehmet Fırat Pürselim'in kitabındaki korku hikayeleri de bahsettiğim internet sitesindekilerle fazlasıyla örtüşüyor. Hatta ters dönmüş ayaklar, gecenin bir vakti Karacaahmet'te gezinen tuhaf teyzeler aynı ve evet, bunlar birer şehir efsanesi. Ancak Pürselim'in bunların arasına eklediği kendi özgün korku hikayeleri, korkunun hiçbir öğesini taşımadığından fazlasıyla eğreti duruyor ve sonu çok önceden tahmin edildiği için de özgün tanımını karşılamıyor. Yinelemeye gerek yok ama hatırlatmak adına yazalım: Korku, gerilim, polisiye gibi türlerde olaylar henüz gelişme aşamasının başındayken, mevzuya aniden eklenen biri ya da bir şey varsa; hikayenin sonunun da ona bağlanacağı kesindir. Pürselim'in kitabındaki özgünlük iddiasının ortadan kalkması da, bütün hikayelerinde böyle karakterler ve şeylerin çıkagelmesinden kaynaklanıyor. Bunların haricinde standardın çok altında bir teen slasher filmindeki esprilerin Türkçe versiyonlarının hikayelere, Gerek var mıydı? diye sordurarak dahil edilmesi, az buçuk bir temele sahip bu hikayeleri konudan iyice uzaklaştırarak kendinden soğutuyor. Özellikle de arka kapak yazısındaki, Gizem, korku ve maceranın eksik olmadığı, her yaştan okura hitap eden Kumsalda: Korku Hikayeleri, edebiyatımızda önemli bir boşluğu dolduracak bir kitap, açıklamasının ise yanından bile geçmiyor. Elde kala kala, sonuna zar zor gelinen bir kitap kalıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/korkularimiz-ve-muzigin-gucu-ile-ilgili-tatli-bir-hikaye-arthur-ama-ya/", "text": "Çok satan Avustralyalı yazar ve illüstratör Heath Mckenzie, hayallerini gerçekleştirirken kendine olan güvenini kazanan köpek Arthur'un özel hikayesini, muhteşem çizgiler ve renklerle anlatıyor. Derinlerde gizlediğimiz korkularımız ve müziğin birleştirici gücüyle ilgili tatlı bir hikaye Arthur ve Ama Ya? Meraklı Tilki Kitaplığı'ndan çıktı. Oysa Arthur'un kafasındaki müzik ve kalbindeki keman çalma isteği hiç durmaz. Her gün işe gidip gelirken bir grup müzisyeni müzik yaparken izler ve onların arasında kemanını çalmayı çok ister. Günlerden bir gün, doğaçlama yapılan bir müzik performansına davet alır. Arthur bu performansa katılmaya karar verir. Ama oraya farklı bir biçimde gidecektir. Bir posta kutusu kostümü içinde!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/korona-gunlerinde-evden-calismak/", "text": "Herkese Bilim Teknoloji dergisi editörü Batuhan Sarıcan, hayatımızı etkisi altına alan koronavirüsten yola çıkarak evde çalışmanın önemine vurgu yapan yazısıyla Ajandakolik'te. Koronavirüsle dolup taşan bilgi dağarcığınıza bir damla daha ekleyip bardağınızı taşırmak istemiyorum. Ancak bilim editörlüğümün getirdiği üç beş cümlelik söz hakkımla çok kısa bir girizgah yapacağım. Bilim insanlarının çoğalma sayısı adını verdikleri R0, bir hastalığın bulaşıcılığını izlemek için temel bir ölçek. Örneğin bu değer, yeni koronavirüste (COVID-19) resmi olarak 2,5 olarak bildiriliyor. Yani tek bir hastanın, söz konusu virüsü, aşılanmamış bir popülasyonda en az 2,5 kişiye bulaştırması bekleniyor. Bu arada R0, varsayımsal bir değer olup istisnai durumlar da yaşanabiliyor. Sözgelimi Güney Kore'de tedavi olmayı reddeden COVID-19 taşıyıcısı bir kadın, domino etkisiyle 1.160 kişiyi enfekte etmiş durumda. Bu arada söyleşi yaptığım kişi Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden epidemiyolog Prof. Dr. Önder Ergönül'dü. Kendisi hem soluma hem de dokunmanın ardında yatan bulaştırıcı etkiden bahsetti. Yani aerosol etkiden. Ergönül, Öksürme ya da tıksırma olmayabilir ama ağız veya burundan biz fark etmeden çıkan küçük parçacıklar, göze gözükmese de bu şekilde bulaşabilir diyordu. Bu sebeple sosyal mesafelendirmenin, yani insanlardan mutlak surette uzak durmanın kritik önemi var. Sizi zincirin dışında tutarak toplumu koruma amacı güttüğü için Evde Kal çağrısı çok kıymetli. Tabii bunu kaç şirket yöneticisi idrak edip de uygulamaya geçirmiştir onu bilemiyorum. Ama diyelim ki şirketiniz önlemini aldı; evden çalışmanıza izin verdi. Yani aklıselime sahipseniz bu zincirden çıkmamanız için hiçbir neden yok. Peki ama bugüne kadar hiç evden çalışmadıysanız şimdi ne yapacaksınız? Ve verimlilik üzerine kafa yoranlar, burada hepinize yetecek bilgi var. Şimdi, evden çalışacak ve çalıştıracaklara faydası olacağını düşündüğüm kısma geliyoruz. Uzaktan çalışmayla ilgili merak edilenleri Harvard Business Review'a değerlendiren örgütsel davranış uzmanı Prof. Tsedal Neeley, evden çalışmanın verimliliği olumsuz etkilemekten ziyade işe gidip gelme ve ofisin diğer dikkat dağıtıcı unsurlarını ortadan kaldırdığı için daha etkili olabileceğini dile getiriyor. 65 ülkede uzaktan çalışan ekipleri bulunan Business Reporter ise dünyanın dört bir yanında uzaktan çalışan 3.000 elemanının çalışma alışkanlıklarını araştırdı. Ankete katılanların üçte biri 3-4 yıldır; dörtte biri 5-9 ve onda birlik kesim ise 10-15 yıldır uzaktan çalışma deneyimine sahipti. Reporter öncelikle uzaktan çalışanların genel olarak halinden memnun ve üretken olduğunu belirtiyor. Görüşmecilerin beşte dördünden fazlası (% 84) iş yüklerinin üstesinden gelebildiğini, yaklaşık % 90'ı ise uzaktan iletişimi mümkün kılan araç-süreçlerden memnun olduğunu söylemekle beraber patronlarının kendilerine özerklik verdiğini de düşünüyordu. Esnek bir yaşam tarzına sahip olmak ise çoğu görüşmeci (%52) tarafından belirtilen uzaktan çalışma avantajlarının başında geliyor. Ankete katılanların en çok dile getirdiği diğer avantajlar ise sırasıyla şu şekilde; Üçte birinden fazlası (% 38) işe gitmemeyi; neredeyse bir o kadarı (% 35) da daha az masraf yapmayı; %32'si ise ailesi, evcil hayvanı veya yaşlanan/hasta akrabalarına vs. bakma imkanı sağlamasını, %32'si anksiyete ve streslerini azaltması açısından uzaktan çalışmayı avantaj olarak görüyor. Tabii bir de dezavantajlar var. Görüşmecilerin neredeyse yarısı (% 47) en büyük dezavantajın evdeki dikkat dağıtıcı unsurlar olduğunu söylüyor. % 35'i meslektaşları veya müşterileriyle iş birliği halinde olmamanın, yine %35'i izolasyon ve yalnızlık hissinin zorlayıcı olduğunu söylüyor. Şaşırtıcı bir şekilde, belki de üçte birinden daha azı (% 29) motive olamamak ya da çalışmak için çok fazla zaman harcamak, % 28'i ise tükenmişlik ile mücadele ettiğini ifade ediyordu. Uzaktan çalışmaya geçişin salgın sebebiyle zorunlu hale gelmesi üzücü olabilir ama ekolojik bir faydası var. Öncelikle Karbon ayak izi kavramının ne olduğunu bilmeyenler için tekrarlayalım: Bir bireyin, küresel ısınmadaki payının en temel ölçütü olarak bilinir. Aldığınız yeni bir tişörtten yediğiniz öğle yemeğinize kadar hepsi, kişisel karbon ayak izinizi artırır. Peki, bu kavramın sizin uzaktan çalışmanız veya evde kalmanızla ne ilgisi var? İşe gelip giderken ve iş seyahatlerine çıkarken bindiğiniz toplu taşıma araçları ve uçakların yaktığı yakıtlar, küresel ısınmaya bağlı küresel iklim değişikliğinin doğrudan sorumluları. Çünkü bu taşıtların yaktığı fosil yakıtlar, küresel sera gazı emisyonlarını artırarak gezegenin daha fazla ısınmasına neden oluyor. Sonuç olarak da gezegendeki yaşamı stres altına sokuyor. Rakam vermek gerekirse taşımacılık, dünyayı yaşanmaz bir yer haline getiren artan sera gazı emisyonlarının % 26'sından sorumlu. Mesela Türkiye'de karbondioksit (CO2) salımlarında ulaştırma faaliyetlerinin payı %17. (İstanbul'da bu oran %30'a tırmanıyor.) Ve bu rakam her yıl artıyor. Tabii tek etken bu da değil, çalıştığınız ofisin enerji tüketimi de doğrudan fosil yakıtlara bağlı ve bunun ekolojiye maliyeti ulaştırmadan daha yüksek; %35 ila %38 arasında. Kısacası evden çalışmak, gezegen için düşündüğünüzden daha faydalı. Sadece ekolojik faydası bile uzaktan çalışmayı daim kılmanın faydalı olduğunu göstermeye yetiyor. Bu yüzden gönlünüz rahat olsun. Salgınla birlikte çalışma anlayışının da değişmesini yorumlayan iş geliştirme ve danışmanlık şirketi CMI'nın Başkanı Ann Francke, geçici gibi gözüken evden çalışma uygulamasının, ofis anlayışını sonsuza dek değiştirebileceğini, işçilerin, yöneticileriyle günlük doğrudan temastan uzakta yeni rutinlere uyum sağlamak için ise sadece zamana ihtiyaçları olacağını söylüyor. Evde çalışmaya alışık olanlar bu yazıyı bırakıp Ajandakolik'teki son söyleşiyi okumaya çoktan başladı. Ama SEN; patronunun nefesini ensesinde duymadan çalışamayan arkadaşım ya da SEN; hayatında ilk defa eşiyle aynı odada çalışacak uzaktan emekçi kardeşim, gözlerini dört aç ve yazının kalan satırlarını iyi oku. Çünkü burada çalışma disiplinini sağlayabilecek bazı çözüm önerileri var. Her sabah belli bir saatte uyan ve kalktığın gibi pijamalarını değiştir. Bu, yaptığın işe saygı duymanı, sanki ofisteymiş gibi iş disiplinine bağlı kalmanı sağlar. Unutma! Uzaktan çalışmak, çalışmamak anlamına gelmez. Patronunun ensendeki gözleri kadar etkili olur mu bilemiyorum ama uzaktan çalışmayı etkili hale getirecek en büyük öneri geliyor. Çalışmak üzere masana geçtikten sonra atacağın ilk adım bir Yapılacaklar Listesi hazırlamak olsun. Uzun vadeli hedeflerine katkıda bulunan küçük ve yönetilebilir günlük görevler belirlemek, yapman gerekenleri etkili bir şekilde takip etmene yardımcı olabilir. Şimdi en güzel kısmı geliyor; her bir görev tamamladığında bir çizik atarak kendini ödüllendir. Evden çalışmaya alışık olmayanlar, uzaktan çalıştığında günün herhangi bir saatinde istediğini yapabileceğini düşünme gafletine düşer. Çamaşır, bulaşık, temizlik ve diğer ev işlerini hazır evdeyken yapayım derken gününün tüketmesine izin verme. Bu işleri verimliliğin düştüğü saatlerde veya Yapılacaklar Listesindeki iki iş arasında yaparak gününe fiziksel hareket de katabilirsin. Bak burası çokomelli! Birçok insan evden çalışmanın hayalini yıllardır kursa da davulun sesi uzaktan hoş geliyor olabilir. Hafta sonu ve akşam saatleri tamam ama günün her saati birlikte olan çiftler için bu süreç biraz sıkıntılı geçebilir. Okulların kapalı olması sebebiyle çocukların da evde olması da cabası. Bir de iş yetiştirmeye çalışacaksın ki eyvah! Bu size kapana kısılmışlık ve tecrit edilmişlik hissi verebilir. Bu yüzden fiziksel bir temastan ziyade sosyal mesafelendirme şartlarına uygun bir şekilde insanlarla iletişim kurmayı ihmal etme. Evde egzersiz yapmak da zihin ve fiziksel sağlığını korumana yardımcı olabilir. Aynı zamanda okumayı ertelediğiniz kitaplara vakit ayırabilir veya nitelikli içerik üreten dijital mecralarda zaman geçirebilirsin. Mesela Ajandakolik söyleşileri ile Konuk Yazar kısmına bir göz at derim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/koy-enstitulerinin-kurulusunun-83-yilinda-ayvalikta-fikir-ve-kultur-gunleri/", "text": "Türkiye'nin en önemli eğitim ve aydınlanma modeli olarak bilinen Köy Enstitüleri, kuruluşunun 83'üncü yılında Ayvalık Belediyesi'nin ev sahipliğinde, üç gün boyunca, Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi'nde Fikir ve Kültür Günleri/2023 adı altında gerçekleştirilecek. Her yıl olduğu gibi bu yıl da etkinlik, Köy Enstitüleri'nin simge bir ismi köy edebiyatı akımını başlatan yazar, şair ve öğretmen Mahmut Makal adına düzenlendi. Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin, üç yıl önce yaşama geçirdikleri Fikir Ve Sanat Günlerinin üçüncüsünü geniş bir katılımla gerçekleştirmekten büyük bir mutluluk duyduklarını söyledi. Başkan Ergin, 28 Nisan günü başlayacak olan ve 30 Nisan akşamına kadar devam edecek olan etkinlikte birbirinden değerli, kamuoyunun yakından tanıdığı önemli düşün insanları Ayvalıklarla buluşacak; bu buluşmaya herkesi bekliyoruz dedi. Atölye Kültür Sanat organizasyonu ve Ayvalık Belediyesi'nin ev sahipliğinde düzenlenecek olan etkinlikte bu yıl yine panel, söyleşiler ve tematik film gösterimi üç gün boyunca Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi'nde yapılacak. 28 Nisan'da Köy Enstitüsü araştırmacısı yazar Hayrettin Filiz moderatörlüğünde gazeteciler Sedef Kabaş, Yaşar Aydın ve Siyaset Bilimci Dr. Ali Mert Taşcıer'in konuşmacı olarak katılacağı Köy Enstitüleri Aydınlığından Günümüz Karanlığına başlıklı panel düzenlenecek. 29 Nisan günü saat 16.00'da ise Tarihçi-Yazar Sinan Meydan, Kuruluşundan, kapatılışına Köy Enstitüleri başlıklı söyleşisi ile tarihi gerçekleri bir kez daha gözler önüne serecek. Aynı gün akşamında saat 20.00'de Köy Enstitüleri'ni en iyi anlatan filmlerden biri olan Yarım Kalan Mucize filmi ücretsiz olarak gösterime sunulacak. Son olarak 30 Nisan günü saat 16.00'da Toplum Bilimci, yazar ve Akademisyen Prof. Dr. Emre Kongar Köy Enstitüleri'nin Toplumsal Yansımaları adlı söyleşi ve sonrasında kitap imzası ile Ayvalıklılar ile buluşacak. 1950'de Köy Edebiyatı akımını başlatan Türk yazar, şair ve öğretmen Mahmut Makal, 1930 yılında Aksaray ilinin Gülağaç ilçesi Demirci'de doğdu. 1943 yılında İvriz Köy Enstitüsü'ne başladı. 1947'de enstitüden mezun olunca kendi köyüne yakın, Aksaray'a bağlı Nurgöz köyünde 6 yıl öğretmenlik yaptı. Edebiyata şiirle başladı. İlk olarak 1945'te Türk'e Doğru ve 1946'da Köy Enstitüsü dergilerinde şiirler yazdı. Varlık Dergisi'ndeki Köy Notları ile dikkat çekti. Başta görev yaptığı Nurgöz köyü olmak üzere, köyü anlatan yazılar yazdı ve bu yazılar her ay Köy Notları başlığıyla Varlık dergisinde yayımlandı. İlki 1948'in Mayıs ayında yayımlanan bu yazı dizisi ve 1950'de Bizim Köy adıyla kitaplaştırıldı. Kitap büyük yankı uyandırırken Makal tutuklandı ancak ceza almadı. Öğretmenlikten sonra 1953 yılında Ankara Gazi Enstitüsü'ne girdi ve o yıllarda Fransa'da Avrupa Sosyoloji Merkezine araştırma yapmaya gitti. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi'nden İstanbul adayı oldu. Sırasıyla Antalya, Ankara ve Adana bölgesinde İlköğretim Müfettişliğinde bulundu. 1971'de İstanbul Sağır ve Dilsizler Okulu'nda Türkçe öğretmeniyken görevi bıraktı. 1971-1972 yılları arasında Bizim Köy Yayınları'nı yönetti. 1972 yılında Venedik Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. Meslek hayatı 17 yıl sürdü. Kitapları ve düşünceleri yüzünden mahkemelerde yargılandı ve bir müddet cezaevinde yattı. Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı tarafından müfettişliği elinden alınarak tekrar öğretmenlik statüsüne indirildi ve Sağırlar Okulu'na atandı. Eserlerinden bazıları Almanca, Rusça, Fransızca, İngilizce, Macarca, İtalyanca, Bulgarca, Lehçe, Romence, Farça ve İbranice gibi çeşitli dillere çevrildi. Makal 1967'de Unesco tarafından dünya gençliğine örnek insan olarak seçildi. 10 Ağustos 2018 tarihinde Ankara'da hayatını kaybetti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kristen-stewartin-lady-dianayi-canlandirdigi-spencer-filmi-19-kasimda-sinemalarda/", "text": "Kristen Stewart'ın Prenses Diana'yı canlandırdığı, yılın en çok merak edilen ve heyecanla beklenen filmlerinden Spencer, 19 Kasım'da Türkiye'de gösterime giriyor. Prenses Diana'nın Britanya kraliyet ailesindeki sırlarla dolu yaşamına ve kraliyetten ayrılışına odaklanan 'Spencer'ın yönetmenliğini usta Şilili sinemacı Pablo Larrain üstlendi. Usta yönetmen Tony Manero (2008), No (2012), Neruda (2016) ve Jackie (2016) gibi övgüye boğulan, bol ödüllü filmleriyle tanınıyor. Galasını Venedik Film Festivali kapsamında gerçekleştirilen Spencer, beklenmedik ölümüyle sevenlerini yasa boğan Lady Diana'nın Prens Charles'la evliliğine son vermeye ve kraliyetten ayrılmaya karar verdiği, hayatının en kritik üç gününü konu alıyor. Film ismini Prenses Diana'nın evlenmeden önceki soyadından alıyor. Yıldız oyuncu Kristen Stewart, filmdeki performansıyla şimdiden en iyi kadın oyuncu Oscar'ı adayları arasında gösterilirken ödül sezonu boyunca isminin sık sık duyulmasına kesin gözüyle bakılıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kucuk-bir-arinin-farkli-hikayesi-benim-adim-mavi/", "text": "2021 SBC Sessiz Çocuk Kitapları Yarışması Gianni de Conno Ödülü'nü kazanan 30 yaşındaki İtalyan sanatçı Irene Guglielmi'nin ilk kitabı Io Sono Blu, Benim Adım Mavi ismiyle artık Türkçede, Timaş Çocuk etiketiyle henüz yayımlandı. Kitabın en büyük özelliği sessiz kitap olması. Yani ne kısa ne uzun cümleler ne de kelimeler var bu kitapta, dile gelenler yalnızca resimler... Onlar zaten her şeyi anlatıyor, harflere gerek bile kalmıyor. Hikayenin sessiz ama güçlü anlatımı da Irene'nin geniş hayal gücü ve müthiş çizimlerinden okura ulaşıyor. Ne zaman bir çocuk kitabı çizeriyle konuşsam ya da söyleşi yapsam ona dünyanın en güzel mesleklerinden birinin çocuk kitaplarını resmetmek olduğunu söylerim. Her ne kadar benim işim kelimelerle de olsa, tıpkı dekor kostüm tasarımcısı annem gibi elimin yazmaktan ziyade resmetmek için kalem tutmasını sanırım artık daha çok ister im. Nedeni çok açık değil mi? Resmin dili evrensel, herhangi bir çevirmen olmaksızın tüm evrene aynı anda aynı hızla ulaşabiliyor. Bunu çok yeni elime ulaşan İtalyan yazar Irene Guglielmi'nin yazdığı Benim Adım Mavi ile bir kez daha iyi anladım. İlk defa bir kitabı yayımlanan, daha çok tasarımlarıyla bilinen sanatçının mavi bir arının hikayesini yarı hüzünlü yarı esprili bir dille, kelimelere başvurmaksızın yalnızca resim diliyle anlattığı kitabı sessiz kitaplar listemde büyülü gerçekliğin kapılarını sonuna kadar açarak özel bir yere kavuştu. Irene'nin en az sözcükler kadar kırılgan, en az sözcükler kadar vurucu, en az sözcükler kadar neşeli ifadelere sahip resimleri, hep bir sonraki sayfada bana yeni dünyalar, yepyeni başka hikayeler sundu. Keşfetmenin tarifsiz heyecanını yaşadığımı da buna eklemem gerek. Benim Adım Mavi, mavi rengiyle diğer arılardan epey farklı görünümde bir arı. Türdaşları ne kadar sarı renkteyse o da o derece mavi. Ve o bu farklılığından dolayı yalnız kaldığı için epey üzgün. Çünkü diğer arılar onun farklılığıyla alay ediyor, kendilerine hiç de benzemeyen bu mavi şeyi dışlıyor. Mavi arı ise onlara yakın olabilmek için bir plan yapıp değişimin daha doğrusu onlara benzemenin planını yapıyor ama çuvallıyor ve yine tüm maviliğiyle uçmaya devam ediyor. Bu minik hikayenin sonunu söyleyip kitapla bağınızı koparmayacağım elbette, aksine içinde empati kurma, dostluk gibi çok önemli kavramları sessizce işleyen Benim Adı Maviyi 6 yaş ve üzeri çocuklar için buraya not düşeceğim. Kendine benzemeyeni kabul etmeme ve bunun sonucunda ortaya çıkan ötekileştirme gibi günümüzde sadece kendi coğrafyamızda değil dünyanın pek çok yerinde karşılaştığımız bu önemli probleme küçücük bir arının yaşadıklarıyla gözler önüne seren kitap, farklılıkların hayata güzellikler katacağını söylüyor. Irene Guglielmi'nin bir ilk kitap olarak oldukça başarılı hikayesi Benim Adım Mavi, kendini kalabalıklar arasında yalnız hisseden yetişkinlerin de kalbine sızacak derinlikte. Dedim ya ne zaman bir çocuk kitabı çizeriyle konuşsam ya da söyleşi yapsam ona dünyanın en güzel mesleklerinden birinin çocuk kitaplarını resmetmek olduğunu söylerim. Irene'ye de bunu söylemek istedim ve ona söyleşi için sorularımı gönderdim. Tüm mavi arılar adına şimdi cevaplarını bekliyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kucuk-bir-cocuktan-gezegenimize-mektup-var-sevgili-dunya/", "text": "Çocuklar ve yetişkinler için büyüleyici bir resimli kitap olan Sevgili Dünya, yaşadığımız gezegeni kurtarmak için hala vaktimiz olduğunu hatırlatıyor. Balinalarla baloncuklar çıkardı, kuşlarla gökyüzünde süzüldü... Tessa, gezegenimizin ne kadar özel bir yer olduğunu herkes bilsin istiyor ve onu kurtarmak için hala bir şansımız olduğuna inanıyordu. Olcay Mağden Ünal çevirisiyle, okurlarını selamlayan bu kitabı mutlaka okuyun ve Tessa'nın mesajına kulak verin! Meav Yayıncılık'tan çıkan Sevgili Dünya, çocuklara gezegenimizin bulunduğu duruma farkındalık kazandırmak açısından bir başucu kitabı. Kitap, 3 yaş ve üzeri için öneriliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kucuk-bir-multeci-kizi-simgeleyen-dev-kukla-amalin-turkiye-yolculugu-sona-erdi/", "text": "9 yaşında Suriyeli bir mülteci kız çocuğunu simgeleyen 3,5 metre boyundaki kukla Küçük Amal, Türkiye rotasını 8 Ağustos'ta Çeşme'de onu uğurlamaya gelen çocuklar ve aileler eşliğinde tamamladı. Küçük Amal, 27 Temmuz günü ilk adımını attığı Gaziantep'in ardından Adana, Tarsus, Musalı Köyü Mersin, Antalya, Pamukkale, Denizli, Selçuk, Urla, İzmir ve Çeşme'yi ziyaret etti, önemli dernek, vakıf ve sanatçıların işbirliği ile hazırlanan kültür-sanat etkinliklerine katıldı. Ücretsiz olarak gerçekleştirilen etkinliklere her yaştan izleyici katıldı. Küçük Amal'in bu özel yolculuğu @walkwithamal hesaplarından da takip edildi. Projenin Türkiye Elçileri ünlü oyuncular Bergüzar Korel ve Halit Ergenç kendi sosyal medya hesaplarından Küçük Amal'ın Türkiye rotasını duyuran paylaşımlar ile destek oldu. Küçük Amal Çeşme'de Türkiye'ye Veda Etti! Küçük Amal, iki haftalık Türkiye yolculuğunun son durağı olan Çeşme'de, Musalla 1108. Sokak'taki Sağlık Plajı'nda, mülteci krizi süresince şehirden yolu geçenleri ve karşı kıyıya geçerken Akdeniz'de hayatını kaybedenleri temsil etmek üzere K2 Güncel Sanat Merkezi'nin desteği ile İzmirli genç sanatçıların ayakkabılardan oluştuşturdukları bir patikadan yürüdü. Amal, Türkiye rotasının son gününde, onu yalnız bırakmayan İzmirli aileler, mülteci aileler ve proje yürütücüleri ile birlikte gün batımını izledi. Etkinlik, Suriyeli DJ OM. EL BEAT'in 'hasret' temalı uğurlama konseri ile son buldu. Küçük Amal, annesini bulmak üzere çıktığı Türkiye'den başladığı yolculuğu, Yunanistan, İtalya, Fransa, İsviçre, Almanya, Belçika'nın ardından 3 Kasım'da Birleşik Krallık'ta son bulacak. Küçük Amal, 4 ay boyunca 8 ülke sınırını geçerek 8.000 km yol kat edecek ve ziyaret edeceği tüm kentlerde sanatçılar ve sivil toplum kuruluşları tarafından halka açık gerçekleştirilecek pek çok kültür ve sanat etkinliğiyle karşılanacak. Yapımcılığını Stephen Daldry, David Lan, Tracey Seaward ve Naomi Webb'in üstlendiği The Walk- Yürüyüş, Birleşik Krallık merkezli tiyatro topluluğu Good Chance Tiyatrosu ile dünyanın önde gelen kukla topluluklarından, War Horse Savaş Atı'nın yaratıcıları Handspring Kukla Kumpanyası işbirliğinde gerçekleştiriliyor. The Walk Yürüyüş'ün sanat direktörlüğünü Amir Nizar Zuabi üstleniyor. Projenin Türkiye yapımcıları ise İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve kültür yöneticisi Recep Tuna."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kucuk-idil-biretin-dans-eden-parmaklari/", "text": "En Çocuk Dostu Akademisyen Gülçin Alpöge, İdil Biret Dans Eden Parmaklar kitabında dahi piyanist İdil Biret'in başarılarla dolu çocukluk ve gençlik yıllarını çocuklar için kaleme alıyor. Can Çocuk etiketiyle yayımlanan İdil Biret'in öyküsü, her yaştan okura iham verecek bir görkemliliğe sahip. Annesi iyi bir amatör piyanist. Onu ilk olarak dinleyip çalmaya üç yaşında başlamış. Anneannesi de piyanoda klasik Türk müziği çalarmış. Aynı zamanda Beethoven, Chopin ve Brahms hayranıymış! Annesinin teyzesi çok güzel keman çalarmış. İstanbul Üniversitesi'nde profesör olan dayısı ise keman konserleri verirmiş. Baba tarafını pek bilmemekle birlikte babasının anlattıklarına göre aile hemen her akşam birlikte müzik yaparmış. Sesi güzel olanlar söyler, diğerleri çalarmış. Sözün özü, İdil Biret'in müzisyen olması kaçınılmaz olmuş. Dünyanın en geniş repertuvarlı piyanistlerinden kabul edilen İdil Biret bugünlere nasıl geldi? Çocuk edebiyatının değerli isimlerinden Prof. Dr. Gülçin Alpöge'nin yazdığı İdil Biret Dans Eden Parmaklar, ünlü piyanistin hayatını çocukluk ve gençlik yılları üzerinden ele alarak küçük okurlara anlatıyor. Öyle bir hayat ki bu, okurken etkilenip de imrenmemek mümkün değil. Düşünsenize, bugün besteci Fazıl Say'dan ressam Bedri Baykam'a pek çok sanatçının Avrupa'da çocuk yaşta eğitim görmesini sağlayan Harika Çocuklar Yasasının çıkış noktasının ta kendisi İdil Biret! Ve bu yasanın bir diğer adı da İdil Yasası. Müziksever ve müzisyen ruhlu ailenin kızı İdil Biret, iki yaşında müzikle ilgilenmeye, dört yaşında da Bach'ın prelüdlerini çalmaya başlıyor. Üstelik ayakları pedallara ulaşmadan, pedalla elde edilen sesi yalnızca tuşları kullanarak verebilmesi, herkesi çok şaşırtıyor. Ardından Mithat Fenmen ile ilk notalar, ilk dersler, İdil'in müzik kariyerinin basamaklarını oluşturuyor. 1948 yılında ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün, Biret'in yurt dışında eğitiminin gereksinimlerinin karşılanması için TBMM'ye sunduğu teklifin kabulüyle kanun çerçevesinde eğitimi için ailesiyle birlikte Paris Konservatuvarı'na gidiyor, küçük İdil. Fransa yılları aydınlık bir geleceğin ilk parıltılarını gösteriyor. Burada yeteneğinin serpilip büyümesi sağlayacak olan 20. yüzyılın önemli pedagoglarından Nadia Boulanger ile çalışıyor. Sekiz yaşında Paris Radyosu'nda ilk konserini veriyor. Onunla ilgili gazete haberleri de peşi sıra geliyor. Kitapta buna benzer gazete ve dergi kupürlerine, bolca fotoğrafa da rastlamak mümkün. Özellikle de küçük okur için bir dolu minik İdil fotoğrafı yer buluyor. Bunlar arasında elbette en çok verdiği konserlerin fotoğrafları var. İdil Biret'in muzip çocukluğu ve gençliği çerçevesinde müziğe olan tutkusunu yalın ve akıcı bir dille anlatan Alpöge, müzisyenin hikayesini yazarken kitabın sonunda da yer verdiği birçok kaynaktan yararlanmış ve Biret ile de bir görüşme gerçekleştirmiş. 15 başlıktan oluşan Dans Eden Parmaklar'', çocuklar için çocuk İdil Biret'in portresini çizerken diğer çocuklardan farklı olmayan yaramazlıklarına, komikliklerine, oyunbazlıklarına da değinerek müzisyeni salt müzisyen kimliğiyle ortaya koymuyor. Biret'in çocuk dünyasını okumak işte bu yüzden okura çok daha keyif ve neşe veriyor. Üstelik didaktik olmaktan çok ötede, Biret'in öyküsünü müziğe olan aşkını, çalışkanlığını, hümanizmini ve alçakgönüllüğünü yumuşacık bir üslupla okura geçiriyor. Gülçin Alpöge, 23 Nisan 2012'de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği bir organizasyonda, çocuklar tarafından En Çocuk Dostu Akademisyen seçilmişti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kucuk-kadinlar-romanini-ozleyenler-icin-tadimlik-bir-baslangic/", "text": "Louisa May Alcott'un büyük başarı elde eden ve çok sevilen Küçük Kadınlar romanının ilk dört bölümünden oluşan kitabından derlenen Kız Kardeşler, Can Yayınları etiketiyle raflarda. Alcott'un Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın ikinci yarısında yazdığı büyük eseri Küçük Kadınlar'dan derlenen Kız Kardeşler, savaş nedeniyle maddi sıkıntılara düşen ve savaşa katılan babalarından ayrı kalan March ailesi kızlarının dünyasına konuk eder okuru. Eser aynı zamanda üç kız kardeşiyle geçim zorlukları içinde büyüyen Alcott'un yaşamından da izler taşır. Güzel ve becerikli Meg, kimi zaman asabi ancak sevgi dolu Jo, yumuşak ve şefkatli Beth ve şımartılan en küçük kardeş Amy çocukluktan kadınlığa adım atarlarken değişmeyen tek şey birbirlerine duydukları bağlılık ve sevgi olur. Yoksulluk, kalp kırıklıkları, cinsiyet bunalımları, hastalıklar ve ayrılıklar yaşansa da ailenin evinde değişmeyen tek şey dört kızın susmayan kahkahalarıdır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kucuk-mimin-buyuk-cesaret-oykusu-ucmayi-ogrendigim-gun/", "text": "Bundan yaklaşık iki yıl önce yine Ajandakolik'te bir başka çocuk kitabını ele alarak söyleşi yapma fırsatı bulduğum çocuk kitaplarının üretken yazarı Tuba Kumaş ve çizer Ahmet Uzun, bu defa da Uçmayı Öğrendiğim Gün kitabında buluştu. Kumaş'ın güçlü metnine Uzun'un kendine özgü stilini yansıttığı desenleri eklenince ortaya okumaktan gerçek anlamda keyif veren bir kitap çıktı. İtiraf edeyim ne zamandan beri bir çocuk kitabının kahramanını bu kadar sevmedim: şehir şehir gezen bir akrobat ailesinin minik üyesi Mim'e adeta sarılmak istedim. Panayıra gelen bazı çocukların alay ettiği, kitap kurdu, çelimsiz Mim, tüm o renkli dünyanın içinde kendi karanlığında yaşarken ve ondan çıkamazken kalbim acıdı ve kitabın sayfalarını çevirirken içimden bol bol Hadi Mim, biraz cesaret! sesleri yükseldi. Uçmayı Öğrendiğim Gün, bir cesaret öyküsü! Mim, aslında istemediği sandığı ve yapmaktan çekindiği akrobasiyi yapabilmek için tüm cesaretini toplayacak, en iyi arkadaşı Dünyanın En Güçlü Adamının hayatta en korktuğu şeyin arılar olduğunu öğrenip şaşıracak ve bir gün uçmayı gerçekten öğrenecek. Mim'in farklı ve ilham veren hikayesi, cesaretin izini süren herkesi peşine takacak denli güçlü ve zengin. Ve ve ve bir o kadar hayat dolu!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kucuk-prense-siirsel-bir-guzelleme/", "text": "Dünyanın en çok okunan kitapları arasında sayılan, her yaştan okuyucuyla buluşan Küçük Prens'in, çocukları görsel ve şiirsel bir şölene davet eden uyarlaması Redhouse Kidz tarafından yayımlandı. Louise Greig'in şiirsel üslubu ve Sarah Massini'nin büyüleyici resimleriyle hayat bulan Küçük Prens uyarlaması, Redhouse Kidz'in titiz çalışmasıyla Türkçeye çevirilerek yayına hazırlandı. Dünyanın en çok okunan kitaplarından biri olan Küçük Prens'in bu kısa ve benzersiz uyarlaması, çocukların kalbini çalacak bir şiirsellik ve görselliği bir arada sunuyor. Ödüllü şair ve yazar Louise Greig, bu kısa uyarlamada klasik romanın özünü koruyarak, Küçük Prens'in gülüyle ilişkisine odaklanıyor. Karakterin içten ve saf bir bakışla hayatın bazı gerçeklerini keşfetme yolculuğunu kısa ve etkileyici bir hikaye üzerinden anlatan uyarlama, öyküsü ve resimleriyle daha küçük çocukların da edebiyatın temel eserlerinden biri sayılan bu klasiğe erişmesine olanak tanıyacak. Uçağı bozulunca çölde gölgesiyle baş başa kalan bir pilot, sabah uyandığında olağanüstü bir çocukla karşılaşır. Bana bir koyun çizer misin lütfen? der küçük oğlan. Pilot kağıt kalem çıkarır ve güzeller güzeli bir gül, bir tilki ve hayata dair pek çok sırrı içeren sihirli bir öykü başlar. Türkçenin yanı sıra aralarında Yunanca, İtalyanca, Japonca, Korece, Almanca, Portekizce, Çince ve Lehçenin de bulunduğu 15 dilde yayımlanan bu resimli uyarlama, kısa sürede pek çok editörün övgüyle tanıtıldı. Sahip olduklarımızın değerini çok geç olmadan anlamak lazım; yazar ve çizer bu mesajı çok güzel veriyorlar. diyen The Times yazarı Alex O'Connell'i, The I Dergisi ise Klasik öykünün ilk resimli kitap uyarlaması, etkileyici görsellerle onun şiirsel, gizemli ruhunu yakalıyor ifadesiyle destekliyor. Orijinal hikayenin özünü korurken, onu çocuklar için erişilebilir kılarak, verdiği mesajın parlamasını sağladığını aktaran The Scotsman incelemesinde, Küçük Prens her zamanki gibi büyüleyici ve Massini'nin resimleri, onun yaşadığı gerçeküstü dünyayı muhteşem bir şekilde yakalıyor. Meraklı genç okuyucular için mükemmel, son sayfa çevrildikten sonra uzun süre akıllarında kalacak bir hikaye sözleriyle eseri yüceltiyor. Bu resimli Küçük Prens uyarlamasını Red Reading Hub, Metni ve resimleriyle gizemli ve şiirsel bir güzellik olarak nitelendirirken, Book Gift Blogger ise Çağdaş ama zamansız illüstrasyonlar, bir klasiği gelecek nesle taşımak için mükemmel bir yöntem açıklamasıyla kitabı okuyucularına anlattı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kucukciftlik-bahce-tiyatrosunun-acilisi-bir-delinin-hatira-defteri-ile/", "text": "KüçükÇiftlik Park'ın yeşil yüzü KüçükÇiftlik Bahçe'de gerçekleştirilen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda 2021 sezonu, Erdal Beşikçioğlu'nun yıldızların altında sahneleyeceği Bir Delinin Hatıra Defteri ile başlıyor. Gogol'un unutulmaz eserini, usta aktör Erdal Beşikçioğlu'nun olağanüstü performansıyla buluşturan Bir Delinin Hatıra Defteri, tiyatrolarla seyircilerini açık havada yeniden buluşturan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda 7 Temmuz Çarşamba ve 8 Temmuz Perşembe akşamları sahnelenecek. URU organizasyonu ve Mey|Diageo kurumsal desteğiyle gerçekleşen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenecek oyunun biletleri, etkinlik başlama saati olan 21.00'e kadar online olarak Biletix'ten temin edilebilir. Geçtiğimiz yaz misafirlerinin içleri rahat bir şekilde açık havada vakit geçirmelerini sağlayan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda COVID-19 nedeniyle alınan hijyen tedbirleri bu yıl da en üst düzeyde uygulanacak. Yalnızca online biletleme sisteminin kullanıldığı, kapıda bilet satışının yapılmadığı etkinliklerde misafirlerin ateş ölçümü sağlık görevlileri tarafından yapılacak. Ortak kullanım alanlarında birçok noktaya dezenfektan üniteleri kurulan etkinlik alanında maske takma zorunluluğu bulunurken, maskesi olmayan seyircilere maske temin edilecek. Bilet fiyatlarının 60-180 TL arasında değişiklik gösterdiği oyunların başlama saati ise 21.00 olacak. Biletler oyun başlayana kadar online olarak Biletix'ten temin edilebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kulturel-toplumsal-ve-biyolojik-cesitliligi-kucaklayan-figur-paketi-little-people-human-kind/", "text": "Fisher- Price, okul öncesi oyuncak kategorisinde bugüne kadarki en kapsayıcı Little People figür paketi 'Humand Kind'ı çocuklarla buluşturuyor. Little People Human Kind figür paketi; etnik kökenler, meslekler, cinsiyetler, yaş, engellilik ve sağlık durumlarının yanı sıra saç stilleri ve renkleri açısından da çeşitlilik içeriyor. Dünyanın 1 numaralı ilk yaş ve okul öncesi çağı markası Fisher-Price; dünyada çeşitli yeteneklere, geçmişlere, yaşlara, ırklara, dinlere, cinsiyetlere ve diğer özelliklere sahip bireylerin kabul edilmesinin, hoş karşılanmasının ve adil davranılmasının kutlandığı World Inclusion Daye özel, çocuklar için sınırlı sayıda ürettiği Little People Humand Kind figür paketini duyuruyor. World Inclusion Day insanlarda kültürel, toplumsal ve biyolojik çeşitliliği kucaklayan bir bakış açısı oluşturmayı amaçlıyor. Pakette altı cilt tonunun, farklı mesleklerin, farklı sağlık durumlarının, farklı engellerin ve cinsiyetlerin yanı sıra farklı yaşların, çeşitli saç stillerinin ve renklerinin temsil edildiği Little People karakterleri bulunuyor. Little People Humand Kind figür paketi, Fisher-Price adına yürütülen ve ebeveynlerin küçük çocukları için okul öncesi oyuncakların kapsayıcılık ve temsiliyeti hakkındaki görüşlerine dair bağımsız bir araştırmanın sonuçlarına dayanarak hazırlandı. Ebeveynlerin kapsayıcı oyuncakların önemini anladıklarını ortaya koyan araştırmaya katılanların yüzde 98'i çocukların her zaman kolay erişilemeyen kapsayıcı oyuncaklara sahip olmasının önemli olduğunu ifade ederken, Türkiye'deki ebeveynlerin yüzde 93'u çocuk oyuncaklarında kapsayıcılık ve temsiliyetin artırılması gerektiğini düşündüğünü belirtiyor. Ebeveynlerin yüzde 24'ü ise mevcut durumda reyonlarda kapsayıcı seçeneklerin bulunmadığını veya kapsayıcı seçeneklerin sayısının çok az olduğunu dile getiriyor. Fisher-Price Little People Humand Kind figür paketi, 10 Ekim World Inclusion Dayden itibaren Toyzz Shop ve Armağan Oyuncak mağazalarında satışa sunuldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kulup-dizisinin-yeniden-hatirlattigi-turkiyede-sefarad-muzigi/", "text": "Kulüp dizisinin yarattığı etki ile Sefarad müziği yeniden gündeme geldi. Türkiye'nin geçmişinde de önemli bir yere sahip olan bu müziğin dünden bugüne kimlerin icra ettiğini hatırlamanın veya keşfetmenin tam zamanı. Kulüp dizisi ile birlikte Türkiye'nin uzun zamandır gündeminde olmayan bir parçasını, Sefarad Yahudilerini, hatırladık. Dizi çıktığından beri pek çok arkadaşımla içinde varlık vergisi, Şükrü Saracoğlu, Ladino dili, eski İstanbul geçen sohbetler ettik. Aslında yüzyıllardır burada olan insanlar hakkında Nereden geldiler, nerede yaşadılar, yemekleri nelerdir, Ladino nasıl bir dildir, düğün-cenaze törenleri nasıl olur? gibi sorular sormaya ve ardından okumaya başladık. Dizideki oyunculukları kamera kullanımı nasıldı, iyi bir kurgusu var mıydı vs. diye düşünmedim bile. Sırf bize bu soruları sordurduğu için bile çok sevdim. Ve bir kültürle tanışmanın/kaynaşmanın en iyi yollarından biri olan Müzikleri nelerdir, nasıldır? sorusu takip etti. Zaten dizide kullanılan şarkıların sizi etkilememesi pek mümkün değil. Dizi öncesinde de Janet & Jak Esim ve Yasmin Levy isimlerini yakından tanıyordum fakat dizinin ardından Türkiye'den ve dünyadan farklı müzisyenlerle de tanıştım. Sefarad müziği adına Türkiye'nin ne kadar önemli bir geçmişi olduğunu ve bugün dahi Sefarad müziğinin en aktif şekilde yaşadığı ülkelerden biri olduğunu gördüm. İstanbul'un her geçen gün azalan Yahudi nüfusuna ve Ladino dilinin yok olma tehlikesine karşın Kulüp dizisi ile birlikte ortaya çıkan bu havayı devam ettirmek adına Sefarad müziğinden bahsetmek istedim. İlk olarak Edirne'de doğmuş, büyümüş, yaşamış; Sefarad müziğine katkıları ile çok büyük bir üne kavuşmuş ve kendinden sonra gelen hemen bütün Sefarad müzisyenlerini etkilemiş bir isimle başlamak istiyorum. Edirneli Haim Efendi. 1853 yılında Edirne'de doğuyor ve 1925 yılına kadar da Edirne'de yaşıyor. 1925 yılında Mısır, İskenderiye'ye göç ediyor ve 1938 yılında Kahire'de hayata gözlerini yumuyor. Ne yazık ki hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz için bu göçün nedenini de tam olarak bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şeyse Haim Efendi'nin Türkçe, Arapça, İbranice ve Ladino dillerinde yaptığı düzenlemeler ve bestelerle derin izler bırakmış olması. Günün koşullarına bakınca oldukça enteresan geliyor ancak bu önemli müzik insanı müzik eğitimini Edirne'de, Maftirim isimli yerel bir Yahudi korosunda almış. Osmanlı İbrani müziği repertuarı, ilk defa Şabat sabahları Edirne'deki Portekiz Sinagog'unda seslendirilmiş. Edirne'nin o dönemde Sefarad dini müziğinin en önemli merkezlerinden biri olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte Haim Efendi devam eden yıllarda dini müzik bestecisi olarak kalmamış, Sefarad Yahudileri arasında çok sevilen, klasik haline gelen seküler ve folklorik eserler bestelemiş. Bu eserleri ile birlikte Avrupa'dan Anadolu'ya Levant'a ve Mısır'a pek çok turne düzenlemiş. 1911-1913 yılları arasında, Odeon ve Orfeon müzik şirketleri tarafından kayıt altına alınan eserleri 20. yüzyılın geri kalanında dünyanın dört bir yanına yayılmış ve Alberto Hemsi, Moshe Attias, Leon Algazi, Isaac Levy gibi dünyanın farklı köşelerinden çok önemli Sefarad müzisyenlerini etkilemiş. Ladino dili, İspanyolca ile ne derece benzeşiyor bilemiyorum ama bugün Haim Efendi'nin, mi corazon, amore, gitara gibi İspanyolca sözler içeren ve bir yandan da gayet makamsal müziğini dinlemek gerçekten farklı bir deneyim gibi geliyor. Edirneli Haim'in eserleri bugün hala Hanuka'da, düğünlerde, cenazelerde ve Şabat sabahlarında Yahudi toplumu tarafından dinlenmeye; Yahudi müziği araştırmacıları tarafından incelenmeye devam ediyor. Haim Efendi ile birlikte modern dönemde yeni bir kimlik kazanan Sefarad müziğinin şimdi de daha yakın tarihte Türkiye'deki temsilcilerine bakalım. Yani iki haftadır çılgınlar gibi dinlediğim temsilcilerine. İzzet Bana, Selim Hubes, Yavuz Hubes ve Karen Şarhon'dan oluşan grup en son 2017 yılında, dünyanın farklı köşelerinden topladıkları Sefarad Tangolarını bir araya getirdikleri Sandığın Dibinden Sefarad Tangoları isimli albümü çıkardı. Albümden bu yana da birkaç yerde konser vereceklerini duydum fakat canlı dinleme şansını yakalayamadım. Tam da bu yazıyı hazırlarken, bu pazar günü Hanuka Bayramı'nın 8. gecesi kutlamaları için Balat'ta halka açık bir konser vereceklerini gördüm. Hanuka coşkusuyla birlikte Los Paşaros Sefaradis dinlemek kolay kolay denk gelebileceğiniz bir cümbüş değil gerçekten. Türk Yahudi Toplumu 5 Aralık Pazar günü, saat 18:00'da, Balat Cemil Meriç Görme Özürlüler Parkına herkesi davet ediyor. Buradan da duyurmuş olalım. Bahsetmek istediğim ikinci grup yalnızca Türkiye içi değil, bütün bir dünyada Sefarad müziği adına oldukça sıra dışı bir deneyime sahip Sefarad grubu. 1996 yılında Sami Levi, Cem Stamati ve Ceki Benşuşe tarafından kurulan grup 2005 yılında Volume 2 isimli adı üzerinde 2. stüdyo albümünü yayınladığında, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir şekilde Ladino dilinde bir albümle Türkiye müzik listelerine girdi. İki CD'den oluşan albümde şarkılar bir CD'de Türkçe diğerinde Ladino şeklinde yayınlandı. Satış rakamlarına ulaşamasam da albümün yüz binlerce sattığını söyleyen kaynaklar gördüm. Albümün açık ara en çok satan Sefarad müziği albümü olduğu düşünülüyor. Grubun kendi adını taşıyan ilk albümünde de bahsettiğim ikinci albümünde de gerçekten çok eğlenceli Türkçe sözlü şarkılar bulunuyor. Türkçe ve Ladino'yu birleştiren albümler, Sefarad müziğinin daha geniş bir kesim tarafından duyulmasına ciddi bir katkı sağlamış gibi görünüyor. Klasik Sefarad ve Türk müziği örneklerinin dönemin pop müzik trendine çok iyi uyum sağlayan bir şekilde düzenlenmesini de bir kenara atamayız tabii. Grubun 2005 yılında Milliyet gazetesinde çıkan bir röportajına denk geldim. 500 yıllık Sefarad şarkılarıyla rockçılara bile göbek attırdık demişler. Hakikaten öyle. Bu iki müthiş albümün ve konserlerle geçen birkaç yılın ardından gruptan uzun süre haber alamıyoruz. Yazı vesilesi ile neler yapıyorlar acaba diye bakarken yalnızca bundan dört gün önce yeni bir albüm yayınladıklarını gördüm. Heyecan verici bir andı bu. Sefarad kültürü adına çok bereketli zamanlara girmişiz gerçekten. Si Me Olvidare Mi Lingua isimli birden ortaya çıkan bu üçüncü albüm, aradan geçen 10 küsur yıldan sonra grupta önemli değişimler olduğunu gösteriyor. Sanırım üyelerinde değişimler olmuş, kadın bir solist eklenmiş gruba. Albümün varlığı dışında grup hakkında hala bilgi edinemediğim görülüyordur. Fakat albümü ilk dinleyişte çok sevdiğimi söyleyeyim. Müzikleri poptan sıyrılıp gitar temelli, folklorik bir çizgiye gelmiş. Albüm bir şiir bir şarkı şeklinde ilerliyor. Umarım albümdeki şarkılar ve grup hakkında daha detaylı bilgilere yakında ulaşabiliriz. Ve son olarak sıra geldi sevgili Janet & Jak Esim Ensemble'ye. Dizinin ilk bölümünde Mine Geçilmez'in yorumladığı meşhur Yo Era Ninyayı bizlere tanıtan, meşhur eden grubumuz. 40 yılı aşkın bir süredir Sefarad müziğini araştırıyor, derliyor ve yorumluyorlar kendi tabirleri ile. Fakat geçtiğimiz hafta Gazete Duvar'a verdikleri röportajda Kulüp dizisi ile birlikte şimdiye kadar hiç görmedikleri bir ilgi ile karşıya karşıya olduklarını söylüyorlar. Ülkenin ve hatta belki de dünyanın en aktif Sefarad müziği gruplarından biri olarak sayabiliriz onları. Avrupa'da en çok konser veren grup olduğunu söyleyenler var ki hiç şaşırmazdım. Bir gün İspanya'da, bir gün Fransa'da, bir gün Ankara Sinagogunda, bir gün Flamenko festivalinde denk gelebilirsiniz. Bir yandan da bugüne kadar hazırladıkları radyo programları, Sefarad müziğinin yanında İstanbul'un farklı etnik kültürlerinin müzik derlemeleri, unutulmaya yüz tutmuş arşivlik kayıtları, yazıları, festivalleri, belgeselleri derken İstanbul'un ve Türkiye'nin kültür potansiyelini ortaya çıkarmaya dönük çok önemli katkılar yapmışlardır. Janet ve Jak Esim ile birlikte Yusuf Esim, Bekir Şahin Baloğlu ve Oray Yay gruptaki diğer isimler. Bununla birlikte çeşitli albüm kayıtlarında ve konserlerde Bülent Ortaçgil ve Erkan Oğur onlara eşlik etmiş. Nasıl bir müzik yaptıklarını da yine en iyi kendileri yazmış aslında: Topluluk vokallerin ön plana çıktığı daha yalın, doğu batı sentezinin daha belirgin hale geldiği otantik bir müzikal lezzet oluşturmaya çalışıyoruz demişler. Bütün bu çabaları için teşekkür etmekten başka söyleyebileceğimiz fazla bir şey yok. Jak Esim her fırsatta Ladino dilini konuşan son nesil olduklarını, Ladino'nun yok olmasıyla bu müziğin de Türkiye'de yaşama şansının azalacağını dile getiriyor. Böyle bir senaryonun yaşanmaması adına Karen Şarhon'un koordinatörlüğünde Osmanlı-Türk Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi çeşitli çalışmalar yapıyor. Bugün bahsi geçen bütün sanatçılar yaptıkları albümler, katıldıkları konserler ve festivallerle bütün bir kültürün tanıtımı ve müziğin hayatta kalmaması için önemli bir katkı koyuyor. Ayrıca İzzet Bana'nın Estreyikas d'Estambol Çocuk Korosu, yeni jenerasyonların bu müziği öğrenmesi ve geleneğin devam etmesi adına belirli derecede etkili oluyor. Umarız bütün bu çabalar, Kulüp dizisinin yarattığı etki ile birlikte büyüyerek devam eder ve Türkiye, Sefarad müziğini yalnızca tarihin bir parçası olarak anmaktan kurtulur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kumbaraci50den-duvarda-izin-olsun-cagrisi/", "text": "Tüm dünyayı olduğu gibi ülkemizi de etkisi altına alan Covid-19 pandemisi nedeniyle mart ayından beri kapalı olan ve oyunlarını sahneleyemeyen Kumbaracı50 Sahnesi kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Sahne, oyunlarını oynamaya devam etmek ve mevcut ihtiyaçlarını karşılama hedefiyle Duvarda İzin Olsun sloganıyla fonlanma kampanyası başlattı. Kumbaracı50, Covid-19 salgını nedeniyle mart ayından bu yana kapılarını seyirciye kapatmak zorunda kaldı. Kasım ayı itibarıyla sahnesini tüm tedbirleri alarak kısıtlı olarak açacak olan tiyatro, maddi kayıplar nedeniyle kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Bunun üzerine Duvarda İzin Olsun adıyla bir fonlanma kampanyası başlatan Kumbaracı50, tiyatro severleri destek olmaya çağırıyor. Verilecek destekler kampanyaya özel tasarlanan panoda parmak izine dönüşürken Kumbaracı50'den yapılan açıklamada, Duvara bırakacağınız parmak izi hem bizlere güç verecek hem de Beyoğlu'nda faaliyet halindeki en eski ikinci tiyatro olan Kumbaracı50'nin bu krizi atlatmasını sağlayacak ifadeleri yer alıyor. Başlatılan fonlanma projesi ile Kumbaracı50, destek olmak isteyenler için farklı seçenekler sunuyor. Belirlenen miktarlar doğrultusunda destek olabilecek olan kişileri ise bazı hediyeler bekliyor. Başlatılan bu fonlama hareketi ile sahnenin mevcut ihtiyaçlarını karşılaması hedefleniyor. Kampanya detaylarına ve destek platformuna www. kumbaraci50. com üzerinden ulaşılabiliyor. Aynı zamanda Instagram ve Twitter üzerinden Kumbaracı50 sosyal medya hesaplarını takip ederek kampanyaya dair detaylı bilgileri edinmek ve destek vermek de mümkün. Kumbaracı50, 1993-1999 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde temelleri atılan Altıdan Sonra Tiyatro ekibinin Beyoğlu Kumbaracı Yokuşu'nda Kasım 2009'da faaliyete geçirdiği tiyatro sahnesi. Kumbaracı50, kısa sürede hem ulusal hem de uluslararası pek çok performans sanatçısını İstanbul seyircisiyle buluşturan önemli mekanlarda biri haline geldi. Grup üyelerinin bireysel birikimleri ve 300'den fazla destekçinin katkılarıyla açılan Kumbaracı50 ürettiği 40 oyun akademisyenler, eleştirmenler ve seyirciler tarafından çok beğenilerek 51 ödüle layık görüldü. Kumbaracı50 Sahnesi 10 yılda, 150'den fazla grup ve 300'ü aşkın oyun ve performansa ev sahipliği yaparak İKSV ve Fringe İstanbul gibi uluslararası festivallerde de 55 binden fazla seyirciye ulaştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kundura-sinema-james-bondun-sinemadaki-60-yilini-bu-filmlerle-kutluyor/", "text": "Bond heyecanı hafta sonu Kundura Sinema'da başlıyor. Kundura Sinema'nın James Bond'un sinemadaki 60. yılını kutlayacak seçkisi 60 Yaşında: Bond, James Bond, serinin ilk filmi de olan 1962 tarihli Bond klasiği Dr No ile 8 Ekim Cumartesi günü başlıyor. Sean Connery'i ilk kez Bond rolünde gördüğümüz ve serinin devamında dünyanın başını türlü belalara sokacak terör örgütü SPECTRE ile ilk kez tanıştığımız film, en ünlü 'Bond kızları'ndan Ursula Andress'in ikonik Honey Ryder performansıyla da gerçek bir klasik. 9 Ekim Pazar günü, Kapalıçarşı, Sultanahmet, Yerebatan Sarnıcı ve Ayasofya'ya da uğrayarak 60'ların İstanbul'unda heyecanlı bir tura çıkaracak From Russia with Love / Rusya'dan Sevgilerle ile devam edecek seçkideki 11 film, MGM Stüdyoları'nın Bond serisinin 60. yıl kutlamalarına özel restore ettiği yenilenmiş kopyalarıyla Türkiye'de ilk kez sinemaseverlerle buluşacak. 60 Yaşında: Bond, James Bond seçkisi, Ekim ve Aralık aylarında hafta sonları Beykoz Kundura'da, sınırlı sayıda biletler beykozkundura. com'da! Kundura Sinema'nın Restore Klasikler programı kapsamında, sinema tarihinin en uzun soluklu serisini yaratmış James Bond'un sinemadaki 60. yaşını kutlayacak 60 Yaşında: Bond, James Bond adlı seçki, serinin ilk filmi de olan Dr. No (1962) ile 8 Ekim Cumartesi günü başlıyor. MGM Stüdyoları'nın Bond'un 60. yılına özel restore ettiği kopyalarıyla gösterilecek 11 filmlik seçki; 9 Ekim Pazar günü, 60'lar İstanbul'unda aksiyon dolu bir yolculuğa çıkaracak From Russia with Love / Rusya'dan Sevgilerle (1963) ile devam edecek. Casus kitapları yazarı Ian Fleming'in 1953'te bir roman kahramanı olarak yarattığı 007 kodlu meşhur MI6 ajanı James Bond'un beyazperde yolcululuğunun başlangıcı da olan Dr. No, kaybolan bir İngiliz ajanına neler olduğunu öğrenmek için Jamaika'ya giden James Bond'un peşinde, gerilim ve aksiyonu yüksek bir maceraya sürüklüyor. En etkili James Bond aktörü Sean Connery'i ilk kez Bond rolünde gördüğümüz ve serinin devamında dünyanın başını türlü belalara sokacak terör örgütü SPECTRE ile ilk kez tanıştığımız film, en ünlü 'Bond kızları'ndan Ursula Andress'in ikonik Honey Ryder performansıyla da gerçek bir klasik. Türkiye'de çekilen ilk Bond filmi de olan Rusya'dan Sevgilerlede ise, Sean Connery, Bond rolüne devam ediyor ve SPECTRE tarafından çalınan bir Sovyet şifreleme cihazını geri almak için İstanbul'a geliyor. Kapalıçarşı, Sultanahmet, Yerebatan Sarnıcı ve Ayasofya gibi şehrin birçok ünlü mekanına da uğrayan Bond, 1883-1977 yılları arasında Paris ile İstanbul arasında hizmet vermiş Şark Ekspresi'ne de biniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kurak-gunler-gisede-rekor-kirdi/", "text": "Dünya prömiyerini Cannes'ın 'Belirli Bir Bakış' bölümünde yapan, eleştirmenlerin övgüyle bahsettiği Emin Alper'in son filmi Kurak Günler, gişede rekor kırdı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sağlanan desteği faiziyle birlikte geri istediği film, vizyondaki ilk haftasında 51 bin seyirciyi aştı. Box Office Türkiye'nin paylaştığı bilgilere göre 9 Aralık'ta vizyona giren Kurak Günler, Türkiye'yi Cannes Film Festivali'nde temsil eden filmler arasında en yüksek açılışa imza attı. Rekorun önceki sahibi ise Nuri Bilgi Ceylan'ın Ahlat Ağacı filmiydi. Ahlat Ağacı ilk haftasında 46,9 bin, toplamda da 246,8 bin seyirciye ulaşmıştı. Ceylan'ın bir diğer filmi Kış Uykusu ise 43,5 bin seyirciye ulaştıktan sonra, toplamda 304,8 bin kişi tarafından izlenmişti. Yönetmen Emin Alper, gişedeki başarının ardından izleyiciye Twitter'dan teşekkür etti. Emin Alper tarafından yazılıp yönetilen ve yönetmenin dördüncü uzun metraj filmi olan Kurak Günler, bir süredir kuraklık sorunuyla boğuşan Yanıklar kasabasına yeni atanan genç savcı Emre ile belediye başkanı Selim ve avukat oğlu Şahin, yerel gazeteci Murat ve kasabanın eşrafı arasında yaşanan çekişmeleri konu alıyor. Filmin başrollerinde Selahattin Paşalı, Ekin Koç, Selin Yeninci ve Erol Babaoğlu yer alıyor. Birgün'ün haberine göre Kurak Günler, dünya prömiyerini Mayıs ayında sinemanın en prestijli organizasyonlarından 75. Cannes Film Festivali'nin 'Belirli Bir Bakış' bölümünde yaptıktan sonra, Ekim ayında 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali'ne damga vurmuştu. Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması ödüllerinde Kurak Günler, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı Erkek, En İyi Müzik, En İyi Kurgu, En İyi Görüntü Yönetmeni, Cahide Sonku Ödülü, SİYAD En İyi Film, Film-Yön En İyi Yönetmen olmak üzere 9 dalda ödül kazanmıştı. 'Kurak Günler' Hırvatistan'ın bu sene 69'uncusu düzenlenen Pula Film Festivali'nden 3 ödülle dönmüştü. Film, 'en iyi film', 'eleştirmenler jürisi özel ödülü' ve 'en iyi ortak yapım' ödüllerini almıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kutuphane-sehri-projesi-ile-daha-fazla-cocuk-kitap-okuyacak/", "text": "Kütüphane Şehri Projesi ile daha fazla çocuk kitap okuyacak! OKUYAY Platformu'nun destek verdiği pilot projelerden Kütüphane Şehri Projesi, Ankara'da çocukları kitaplarla buluşturmaya başladı. T. C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından yürütülmekte olan Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı kapsamında hibe almaya hak kazanan, Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından kurulan OKUYAY Platformu, Ankara, İstanbul ve Adana olmak üzere 3 ilden okuma kültürüyle ilgili 4 pilot projeye destek veriyor. Kütüp-Anne Platformu tarafından yürütülen projenin en önemli ve eğlenceli faaliyetlerinden biri olan KütüphaneŞehri Kur oyunu için evlere gönderilen okul öncesi ve ilk okuma kitapları, hazırlanan özel posterlerle birlikte sahiplerine ulaşıyor. Okuma kültürüyle mahalle kültürünü pekiştirmeyi amaçlayan ve apartman sakinlerinin birlikte başvurabildiği proje kapsamında, pencerelere asılan posterlerle apartmanlarda her bir hane bir kitap, her bir kat bir raf ve her bir apartman bir kitaplığa dönüşüyor. OKUYAY Platformu'ndan hibe almaya hak kazanan, Ankara'dan Kütüp-Anne Platformu'nun Kütüphane Şehri Projesi, apartman ve mahalle ölçeğinde okuma ağının kurulmasına öncülük ediyor. Projeyle, COVID-19 sürecinin çocuklar üzerindeki etkilerin en aza indirilmesi; okuma kültürünün desteklenmesi; yalnızca çocukların değil, ailelerin de şehrin okuma kültürü altyapısını keşfetmesi; mahalle kültürünün okuma kültürüyle pekiştirilmesi ve çocukların kendilerini bir bütünün parçası olarak hissetmesi amaçlanıyor. 3-6 ve 7-10 yaş grubundaki çocukları ve onlara bakmakla yükümlü yetişkinleri kapsayan proje kitap okuma sıklığını, süresini ve evdeki kitap sayısını arttırmayı hedefliyor. Kütüphane Şehri Projesi'nin projenin en önemli ve eğlenceli faaliyetlerinden biri olan Kütüphane Şehri Kur oyunu 2,5 aylık yoğun hazırlık süreci sonrasında evlere kitap gönderimiyle geçtiğimiz günlerde başladı. Oyun kapsamında, proje uzmanları tarafından seçilen okul öncesi ve ilk okuma kitaplarından ve 50x70 cm boyutunda posterlerden oluşan 600 set hazırlandı. Posterlerin bir yüzünde kitap kapağı görseli yer alırken, diğer yüzünde Benim Kütüphanem başlıklı etkinlik sayfası bulunuyor. Çocukların kitabı daha iyi anlamasını ve anlatmasını sağlayan çalışma posterlerinde, bilmedikleri kelimeleri biriktireceği bir koleksiyon, okuduğu kitapları yazacağı bir çizelge ve okuma kavramıyla farklı içeriklerde ilişki kurmasını sağlayacak 21 günlük yönerge tablosu yer alıyor. Kütüphane Şehri Kur oyunu kapsamında kitaplara kavuşan çocukların pencerelerine asacağı posterlerle, apartmanlarda her bir hane bir kitap, her bir kat bir raf ve her bir apartman bir kitaplık olarak görünecek. Şehrin farklı ilçelerinden gelen katılım talepleriyle Ankara sokakları çocuk kitaplarıyla renklenecek, proje kapsamında kaydedilen anılar, #kütüphaneşehri ve #kutupanne etiketleriyle sosyal medyada paylaşılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kuzey-adami-bir-gun-guney-kadiniyla-tanisir-odullu-bir-grafik-ask-romani/", "text": "İngiliz illüstratör ve yazar Isabel Greenberg'in imzasını taşıyan Evvel Zaman İçinde Dünya, insanlığın imgeleminde yaşamsal bir yer tutan kahramanın yolculuğu temasını naif bir aşk hikayesiyle buluşturan, bol ödüllü bir grafik roman. Yaradılış mitleri, insanlığın en eski kültürlerine dair arketipler, anlatılar, tanrılar, büyücüler ve şifacılar gibi kültür tarihimizi oluşturan pek çok folklorik öğeyi destansı bir yol hikayesiyle birleştiren Evvel Zaman İçinde Dünya, okuruna, gerçekte evreni oluşturan şeyin aşk, yola düşmek ve hikayeler olduğunu hatırlatıyor. Özgün tasarımı ve ayrıntılı çizimleriyle dikkat çeken Evvel Zaman İçinde Dünya, çoktandır unutulmuş nice ilginç anlatıyı ve miti günümüze taşıyarak eski kültürlere ve geleneklere dair ansiklopedik bilgilere de yer veriyor. Dünyamızın köklerine dair olağanüstü bir içgörü sunan ve gerek diliyle gerek desenleriyle içinize işleyecek bu grafik roman, insanı insan yapan en temel değerlerin sevmek ve asla vazgeçmemek olduğunu yineliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kuzey-kutbunda-yetisen-bitkilerden-uretilen-polaar-turkiyede/", "text": "Sizi keşif bölümümüzde yepyeni bir markayla tanıştıralım! Üstelik taa Kuzey Kutbu'nda yetişen bitkilerden üretilen bir marka bu: Bir aile hikayesi ile başlayarak, keşif ve bilim sevgisiyle bir nesilden diğer nesile aktarılan POLAAR artık Türkiye'de. Polaar, otuz yıl önce Daniel Kurbiel'in kuzey kutbunda bulunan arktik bitkilerin aşırı zor koşullarda hayatta kalabilme yeteneğini keşfetmesiyle hikayesine başlıyor. Keşfe olan inancıyla Polaar ailesi, kuzey kutup dairesinde yetişen bitkilerden ilham alarak Polaar'ın mükemmel ürünlerini hayata geçiriyor. Formülleri, olağanüstü özelliklere sahip saf ve nadir arktik bitkilerden oluşuyor. Kutupsal bilimsel araştırmalardan doğan Polaar, Laponya kadınlarının geleneksel güzellik tariflerinden ilham alan formülleriyle, cilt bakım ritüelinde bir ilke imza atıyor. Polaar ürünleri, İskandinav ülkelerinde yerel üreticiler tarafından yetiştirilen ve hasat edilen arktik bitkilerin içeriğinden oluşuyor ve vegan özelliği taşıyor. Doğaya ve cilde büyük hassasiyet duyan Polaar, paraben, mineral yağ ve alkol içermeyen formüller sunuyor, hayvanlar üzerinde test etmiyor. Polaar, her şeyi borçlu olduğumuz doğaya saygı duymaya özen gösteriyor. Doğanın saflığının ve kırılganlığın bilincinde olarak korunması için bilimsel kuruluşlarla birlikte çalışıyor. Fransız deneyiminin mükemmelliğinden yararlanılarak Fransa'da üretilen Polaar, sadece www. makyajtrendi. com 'da satışa sunuluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kuzguncuk-sanat-sezonu-canlanma-sanat-uzerine-bir-masal-ile-aciyor/", "text": "Kuzguncuk Sanat, 2021-2022 tiyatro sezonunu CANLANMA-Sanat Üzerine Bir Masal ile açıyor. Sait Faik Hikaye ve Orhan Kemal Roman Armağanı, Haldun Taner Öykü Ödülü, Yunus Nadi ve Cevdet Kudret Ödülleri sahibi; öykü ve roman yazarı Faruk Duman'ın halk masallarından uyarladığı metinler, usta müzisyen Burhan Şeşen'in özgün besteleri eşliğinde Gizem Duman Şeşen'in sahne performansı ile hayat buluyor. Kuzguncuk Sanat Canlanmanın prömiyerini 3-4 Ağustos tarihlerinde Van Devlet Tiyatrosu sahnesinde gerçekleştirecek ve sezon boyunca Türkiye'nin çeşitli kentlerine turne yapacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/kylie-minogue-ve-ikonik-dj-peggy-goudan-magnuma-ozel-duet/", "text": "Müzik dünyasının efsane ismi Kylie Minogue ve Güney Kore'nin ünlü DJ'i Peggy Gou, dünyanın en ünlü dondurma markalarından Magnum için bir araya geldi ve birlikte dünyanın en ünlü şarkılarından birinde düet yaptı. Dünyaca ünlü pop ikonu Kylie Minogue'un hit parçası Can't Get You Out Of My Head, kulüp kültürünün ünlü ismi Peggy Gou'nun House ve Techno müziğin sıcaklığına, neşesine ve özgürlüğüne duyduğu doğal hisle remikslendi. Can't Get You Out Of My Headin çıkışından 20 yıl sonra yeni düzenlemesinde bir araya gelen ikilinin düeti, 19 Mayıs Perşembe günü Cannes'da yapılacak Magnum lansmanında haz tutkunlarıyla buluşacak. Hazsız geçen her günün kaybedilmiş bir gün olduğuna inanan Magnum, müzik dünyasının efsane isimleri Kylie ve Peggy ile herkesi harekete geçirmeye ve modası asla geçmeyecek klasikleri deneyimlemeye davet ediyor. Kylie ve Peggy, Magnum'un TikTok hesabında teaser'ı yayınlanan parçanın remiksinde 2000'lerin ve günümüzün benzersiz seslerini bir araya getirdi. Kylie Minogue, iş birliği ile ilgili; Bu parçanın yayınlanmasından bu yana 20 yıl geçtiğine inanamıyorum. Peggy'nin büyük bir hayranıyım ve herkesin yeniden düzenlenen bu parçayı duyması için sabırsızlanıyorum dedi. Peggy Gou ise; Tartışmasız bir kulüp klasiği olan bu parçanın remiksi için Kylie ile beraber çalışmak bir rüyanın gerçeğe dönüşmesi oldu. Bence Can't Get You Out Of My Head, dünyanın her yanındaki insanları harekete geçiren ve mutlu eden parçalardan biri. Klasiklerin modası asla geçmez. Bu işin bir parçası olmak bana büyük bir haz verdi. İnsanların duyması için sabırsızlanıyorum. Bu efsanevi parçaya günümüzün house tarzını getirebilmek, bize klasiklerin asla modasının geçmeyeceğini gösteriyor dedi. 19 Mayıs'ta Magnum'un Cannes'daki plajında gerçekleşecek geleneksel partisinde Peggy Gou, Can't Get You Out Of My Headin bu düet versiyonunu ilk kez sergileyecek. Haz Peşinde Koşanlar, parçayı Spotify'dan dinleyebilecek ve Magnum'un YouTube kanalından izleyebilecek. Ayrıca TikTok, Twitter ve Instagram'da yayınlanacak özel içerikleri de takip edebilecekler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/la-bayadere-balesi-ile-hindistana-gidiyoruz-hazirlanin/", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi 2008'de Atatürk Kültür Merkezi tadilata girmeden önce sahneye koyduğu son bale eserini şimdi yeni AKM'de ilk bale prömiyeri olarak seyircisiyle buluşturmanın heyecanını yaşıyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi, romantik ve klasik dönemlerin arasında önemli bağlantılar kuran ve kendisinden sonra gelen beyaz balelerin habercisi; en büyük bale eserlerinden biri olan La Bayadere'i bale severlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Prömiyerini 14 Ocak akşamı Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu'nun görkemli atmosferinde yapacak olan La Bayadere balesi; Hindistan'da geçen konusu, aşk ve entrika yüklü sihirli atmosferi, Marius Petipa'nın eşsiz koreografisi, Ludwig Minkus'un müziğinin melodik çekiciliğinin yanı sıra, gösterişli töresellik ve etnik ögeler içeren sahneleri ve mükemmel danslarıyla bale severlere çok şey vadediyor. İlk kez St. Petersburg Bolşoy Kamenny İmparatorluk Tiyatrosu'nda 4 Şubat 1877 'de sahnelenen, bestesi 1871-1886 yılları arasında bu tiyatroda resmi bale müziği bestecisi olarak görev yapan Ludwig Minkus'a ait olan eserde, yaylı çalgılar eşliğindeki yumuşak notalardan, vurmalı çalgılar eşliğindeki sert notalara geçiş yapan müzik, iyi ve kötü olayları önceden haber verir niteliktedir. Koreografideki her adım, müzik ile muhteşem bir uyum içindedir. Batının koreograf Petipa'yı tanımasını sağlayan La Bayadere, çağdaş eleştirmenler tarafından en büyük başyapıtlardan biri olarak değerlendirilirken, özellikle üçüncü perdedeki eşsiz bölüm ''Gölgelerin Krallığı'' sadece La Bayadere'in değil, klasik balenin de koreografi anlamında en akademik ve en zorlayıcı sahnelerinden biri olarak nitelendiriliyor. Türkiye prömiyeri 31 Mart 1997'de Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından gerçekleştirilen La Bayadere'i Ayşem Sunal Savaşkurt sahneye koyuyor. Bale severlerin Efter Tunç'un dekorları, Gülden Sayıl'ın kostümleri, Önder Arık'ın ışıkları ile Hindistan'ın baharat kokulu mistik ve etnik atmosferini derinden hissedecekleri La Bayadere, 14 Ocak akşamı gerçekleşecek prömiyerinin ardından 18, 21, 25, 28, 31 Ocak ve Şubat ayında izleyicisi ile buluşmaya devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/la-casa-de-papelin-berlini-pedro-alonso-yazdi-filiponun-kitabi/", "text": "Tüm dünyanın yeni sezonunu merakla izlediği La Casa de Papel dizisinde hayat verdiği Berlin karakteriyle dünya çapında tanınan Pedro Alonso O'choro'nun kaleme aldığı Filipo'nun Kitabı şimdi Türkçede. Pedro Alonso göz alıcı illüstrasyonların eşlik ettiği dikkat çekici kitabında, hipnoz yoluyla yapılan bir regresyon seansıyla başka bir yaşama ve başka bir bedene yaptığı yolculuğu anlatıyor. Geçmişine yaptığı bu spiritüel yolculukta, imparatorluk günlerinde doğuda göreve giden Romalı asker Filipo olarak reenkarne olan Pedro Alonso, tükenmiş ruhuna bir can suyu ararken keşfettiklerinin ona sunduğu öğretilerin peşine düşüyor. Filipo'nun Kitabı, çarpıcı hikayesinin yanı sıra Pedro Alonso ve Tatiana Djordjevic'in ortak çalışmasıyla ortaya çıkan göz alıcı illüstrasyonlarla da dikkat çekiyor. Pedro Alonso O'choro'nun kaleme aldığı Filipo'nun Kitabı, Epsilon logosuyla raflarda ve internet satış sitelerinde! Regresyon, psikolojik açıdan gerileme ya da geri çekilme yani daha önceki az gelişmiş bir aşamaya dönme anlamında kullanılır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/la-casa-de-papelin-berlini-pedro-alonsonun-istanbuldaki-imza-gunleri-ne-zaman/", "text": "La Casa de Papel dizisinde canlandırdığı Berlin karakteriyle dünya çapında tanınan Pedro Alonso O'choro kaleme aldığı Filipo'nun Kitabı adlı ilk kitabıyla, sevenlerinin karşısında bu defa yazar kimliğiyle çıkıyor. Türkiye'de Epsilon Yayınevi tarafından basılan kitabının tanıtımı için İstanbul'a gelen oyuncu, 15 Ekim Cuma günü CVK Park Bosphorus Hotel'de düzenlenen basın toplantısında medya mensuplarıyla bir araya geldi. Günlerdir beklenen nihayet gerçekleşti ve La Casa de Papel dizisinin hiç şüphesiz en sevilen karakterlerinden Berlin'i canlandıran Pedro Alonso O'choro, Türkiye'ye geldi. Epsilon tarafından yayımlanan Filipo'nun Kitabı'yla oyunculuğunun yanı sıra yazarlıkta da iddiasını ortaya koyan O'choro, ilk olarak, 14 Ekim Perşembe akşamı Şebnem Soral Tamer'in moderatörlüğünde gerçekleşen çevrimiçi bir atölye çalışması için Köprü Atölye Kitap Kulübü'ne konuk oldu. Pedro Alonso O'choro, 15 Ekim Cuma sabahı CVK Park Bosphorus Hotel'de gerçekleşen toplantıda ise Türkiye'deki basın mensuplarıyla bir araya geldi. Kitabının yanı sıra yazarlık ve oyunculuk kariyeri hakkında da soruları yanıtlayan Pedro Alonso, ardından birebir röportajlar gerçekleştirdi. Pedro Alonso O'choro Filipo'nun Kitabı Basın Toplantısını buradan izleyebilirsiniz. Pedro Alonso O'choro, 16 Ekim 2021 Cumartesi günü İstinyePark D&R mağazasında, 17 Ekim 2021 Pazar günü ise Akasya Acıbadem D&R mağazasında 12.00-14.00 saatleri arasında, D&R Kitap Fuarı'na özel düzenlenen imza günü etkinliklerinde okurlarıyla buluşacak. Fatmagül Ezici'nin İspanyolca aslından dilimize çevirdiği Filipo'nun Kitabı, çarpıcı hikayesinin yanı sıra Pedro Alonso ve Tatiana Djordjevic'in ortak çalışmasıyla ortaya çıkan illüstrasyonlarla da dikkat çekiyor. Kitapta hipnoz yoluyla yapılan bir regresyon seansıyla başka bir yaşama ve başka bir bedene yaptığı yolculuğu anlatılıyor. Pedro Alonso, geçmişine yaptığı bu spiritüel yolculukta, imparatorluk günlerinde doğuda göreve giden Romalı asker Filipo olarak reenkarne olur... Filipo'nun Kitabı, Epsilon logosuyla raflarda ve internet satış sitelerinde. Regresyon, psikolojik açıdan gerileme ya da geri çekilme yani daha önceki az gelişmiş bir aşamaya dönme anlamında kullanılır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/lancomeun-ilk-lokal-marka-elcisi-hazal-kaya-oldu/", "text": "Dünyaca ünlü Fransız kozmetik markası Lancome, başarılı oyuncu Hazal Kaya'nın yeni marka elçisi olduğunu duyurdu. Lancome ailesinin en yeni üyesi Hazal Kaya, global markanın temsilciliğini üstlenen ilk Türk yıldız oldu. Lancome parfüm ve cilt bakım ürünlerini kapsayan birliktelik, yeni reklam filmi serisiyle taçlanacak. Serinin, çekimleri tamamlanan ilk filmi; dijital platformlarda izleyici ile buluşmaya hazırlanıyor. Lancome'un parizyen ve elegan ruhu, Hazal Kaya ile hayat buluyor. Henüz 17 yaşındayken herkesçe tanınan, oynadığı rollerdeki başarısı ve doğal güzelliğiyle sevenlerinin kalbinde taht kuran Hazal Kaya; Lancome'un Türkiye marka elçisi oldu. Kaya, ikonik markanın en yeni ürünlerini, yeniliklerini ve trendleri güzellik tutkunlarıyla buluşturacak. Kadın ve insan hakları savunuculuğu, kariyer başarısı, güçlü, samimi ve duyarlı yönüyle bir rol model olarak öne çıkan Hazal Kaya; doğa ve kadın için mücadele eden, kendisiyle ortak değerlere ve hedeflere sahip Lancome ile çalışmaktan duyduğu heyecanı paylaşırken, birlikte güzel işlere imza atmak için sabırsızlandığını iletti. Lancome ve Hazal Kaya iş birliği, yeni reklam kampanyasıyla izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Çekimleri tamamlanan reklam filminde Hazal Kaya, markanın ruhunu güzellik tutkunlarına yansıttı. PPR İstanbul'da gerçekleşen çekimlerde saç ve makyaj artistlerinden reklam yönetmenine kadar tüm ekibin kadınlardan oluşması dikkat çekti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/lara-di-laradan-ayri-ya-da-farkli-teklisi-geldi/", "text": "Lara Di Lara ufak bir aranın ardından kardeşi için yazdığı Ayrı Ya Da Farklıyı dinleyicisiyle buluşturdu. Tüm dijital platformlarda yerini alan şarkı için sanatçı, insan olmanın özüne odaklanıyor ve aslında farklılıklarımızın bizi birbirimizden ayrı kılmadığına, hepimizin aynı yaşam çizgisinde 'bir' olduğuna dikkat çekiyor. Ayrı Ya Da Farklı ile tüm insanların aynı temelden geldiğini hatırlatan Lara Di Lara, hepimizin kanının aynı şekilde aktığına, kalbinin aynı şekilde attığına, doğduğuna ve bir noktada bu hayatın bittiğine dikkatimizi çekmeye çalışıyor. Aslında düşündüğümüz kadar farklı olmadığımızı hatırlatan Lara Di Lara; ayrılıklarımıza odaklanmak yerine hepimizin aynı yolda olduğuna odaklanırsak birbirimizin elinden tutabileceğimizi söylüyor. Sözü ve müziği Lara Di Lara'ya ait şarkının prodüksiyonunu Levni üstlendi. Şarkıda kullanılan her unsur, anlattığı hikayenin naifliği, insanlığı ve anlattığı her unsuru kulaklarımıza olduğu gibi taşımak için tasarlanmış. Lara Di Lara vokallerinin bezendiği şarkının farklı katmanlarında sanatçının synth gibi manipüle edilmiş sesini duyuyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/latife-tekinin-yeni-kitabi-zamansiz-okurla-bulusuyor/", "text": "Çağdaş edebiyatın büyük yazarlarından Latife Tekin karantina sürecinde yazdığı bu sürpriz kitabında zamansız, tanımsız, insan varoluşunun ötesinde her türden başkalaşıma açık kadim bir aşk duygusunun izinden gidiyor. Gelincik ile Yılanbalığı suretinde açan yeni bir hikayeyle toprağın, gölün, insanın ve kalp çarpıntısının kaydını tutuyor. Sevgili Arsız Ölüm, Ormanda Ölüm Yokmuş, Unutma Bahçesi gibi kitapların yazarı, edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Latife Tekin'in son romanı Zamansız yine Can Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluşuyor. LATİFE TEKİN, 1957'de Kayseri'de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle İstanbul'a geldi. İlk kitabı Sevgili Arsız Ölüm 1983'te çıktı. Ardından Berci Kristin Çöp Masalları (1984), Gece Dersleri (1986), Buzdan Kılıçlar (1989), Aşk İşaretleri (1995), Gümüşlük Akademisi (öykü, 1997), Ormanda Ölüm Yokmuş (2001), Sedat Simavi Ödülü'nü kazandığı Unutma Bahçesi (2004), Muinar (2006), Manves City ve Sürüklenme (2018) adlı romanları, 2009'da Rüyalar ve Uyanışlar Defteri, 2020'de de Altınçayır Vadisi'nin Çocukları adlı çocuk kitabı yayımlandı. 2019 Erdal Öz Edebiyat Ödülü'ne değer görülen Latife Tekin'in Türkçenin yarına kalacak büyülü mirası olarak nitelenen romanları İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Japonca, Felemenkçe ve Farsça başta olmak üzere pek çok dile çevrildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/lays-firindandan-kadin-emegini-degerlendirme-vakfina-destek/", "text": "Yüzde 50 daha az yağlı Lay's Fırından, kullanıcılarına dakikalar içinde mutluluk ulaştıran Getir ile birlikte kadınlara destek olmayı amaçlayan yeni bir kampanya başlatıyor. 15 Kasım 15 Aralık 2020 tarihleri arasında geçerli olacak kampanya süresince, Getir'den Lays Fırından portföyünde yer alan ürünleri satın alan herkes KEDV'e destek sağlamış olacak. Lay's Fırından, dar gelirli kadınlarımızın kekik, nane, haşhaş gibi bitkileri fırınlarda kurutup satarak ekonomik değer yaratmalarına destekte bulunacak. Bu alanda yerel uzmanlıklar geliştiren kadınlar, ailelerinin geçimlerine katkıda bulunacak. KEDV, 1986 yılından bu yana, yoksulluk ve eşitsizliklerin var olmadığı güçlü bir toplum oluşturmaya katkıda bulunmak amacıyla, kadınların yaşamlarını iyileştirme çabalarına destek olmak ve yerel kalkınmadaki liderliklerini güçlendirmek için çalışıyor. Vakıf bu doğrultuda, bireysel ve kolektif kapasite geliştirme, kooperatifleşme, ekonomik güçlenme ve afet/göç alanlarında programlar yürütüyor. Kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olan KEDV, dar gelirli kadınların yoksullukla mücadeledeki uzmanlıklarına, ailelerini ve toplumu geliştirme, dönüştürme güçlerine inanıyor. Kuruluş bu inançla, dar gelirli kadınlarla ilkeli bir ortaklık anlayışıyla çalışıyor, tüm projelerini onların ve çevrelerinin sinerjisiyle geliştirirken, yerel yönetimler ve toplumdaki diğer aktörlerle de iş birliği yapıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/leeden-ultra-esnek-bir-koleksiyon-extreme-motion-serisi/", "text": "Lee, DNA'sının temel bileşenleri olan yenilikçi ve özgün stili yaşatan koleksiyonları arasında özel bir yeri olan Extreme Motion ile bu yaza da damgasını vuracak. 2023 İlkbahar Yaz Sezonunda, yaz aylarında tarzından taviz vermek istemeyen jean tutkunlarına özel ürünler yer alıyor. Bel bölgesindeki bantları, kumaşı ve kesimiyle rahatlığı, hareket kolaylığını, ferahlığı ve şıklığı bir arada sunan Extreme Motion ürünleri yaz boyunca harekete devam diyenlere hitap ediyo r. Lee'nin Performans Serisi altında yer alan Extreme Motion özellikli jean'lerin en göze çarpan özelliği jean pantolon görünümünü ve Lee'nin efsaneleşmiş kesimlerini görsel anlamda tam olarak yansıtırken belindeki iç bantlar sayesinde ultra esneklik ve rahatlık sağlaması. Ürün bu özelliği ile yaz aylarında alınabilecek ekstra kilolar için de rahatlıktan ve hareket kolaylığından ödün vermeyen bir özelliğe sahip. Seride jean tutkunlarına mavi, açık mavi, koyu mavi, camel, kahverengi, bej, siyah, antrasit gibi renklerden oluşan geniş bir renk skalası sunuluyor. Seride yer aklan 5 cepli pantolonlar da yazın gözdesi olmaya aday."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/lego-ilk-lgbtqia-setini-cikardi/", "text": "Lego Group, Herkes Mükemmeldir sloganıyla yola çıkarak ilk LGBTQIA+ temalı Lego setini Onur Ayı'ndan hemen önce düzenlediği bir lansmanla tanıttı. 1 Haziran'da Lego çevrimiçi mağazasında satışa çıkacak olan set, her biri kendi saç stiline ve gökkuşağı rengine sahip 11 monokrom figürden oluşuyor. Setteki renkler gökkuşağı bayrağından ilham alıyor. Set aynı zamanda LGBTQIA + topluluğundaki herkesin çeşitliliğini temsil etmek için siyah ve kahverengi renklerin yanı sıra transseksüel topluluğu temsil eden soluk mavi, beyaz ve pembe renkleri de içinde barındırıyor. Lego Group'un tasarımdan sorumlu başkan yardımcısı Matthew Ashton yaptığı açıklamada, kapsayıcılığı simgeleyen bir model yaratmak istediğini söyledi. Ashton, Bu set, dünyadaki tüm güzel drag queenlere verilmiş bir selam dedi. Aslında seti ilk olarak kendi masası için tasarladığını belirten tasarımcı, Ofis değiştirdim o yüzden beni ve parçası olmaktan gurur duyduğum LGBTQIA+ toplumunu anlatacak bir şey istemiştim diye konuştu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/lego-ninjago-serisinin-10-yilina-ozel-etkinlikler/", "text": "Dünyanın en ünlü eğlence merkezlerinden LEGOLAND Discovery Centre İstanbul, LEGO NINJAGO serisinin onuncu yılını Artırılmış Gerçeklik dijital etkinlikleriyle kutluyor. 28-31 Ekim 2021 tarihlerinde gerçek ve sanal dünyanın iç içe geçeceği bu etkinlikte ziyaretçiler LEGO NINJAGO dünyasını deneyimleme ve en sevdiği karakterlerle birlikte heyecan verici görevleri tamamlama fırsatını yakalayacak. Tüm dünyadaki LEGOLAND Discovery Centre'lar NINJAGO'nun onuncu yılını çeşitli etkinliklerle kutluyor. Manchester, Berlin ve Dubai'nin ardından İstanbul'da yapılacak kutlamalarda 3-10 yaş arası çocuklu aileler için eğlenceli ve öğretici aktiviteler sunan LEGOLAND Discovery Centre İstanbul, LEGO NINJAGO serisinin onuncu yılında ilk defa Artırılmış Gerçeklik teknolojisini kullanarak sürükleyici bir etkinlik düzenleyecek. Ziyaretçiler ninja olmanın ne olduğunu 28-31 Ekim 2021 tarihleri arasında dört gün sürecek etkinliklerde, yanında en sevdiği karakterlerle birlikte öğrenecek. Artırılmış Gerçeklik teknolojisi ile meydan okumayı tamamlayan çocuklar Golden Amulet isimli altın tılsım hediyesini almaya hak kazanacak, kendi LEGO panolarında Ninja harflerini bulup isimlerini yazacak, ateş ninjası Kai'den imza alabilecek ve LEGO Duplo tuğla kırma etkinliğiyle doyasıya eğlenecekler. Sanal etkinliklerin yanı sıra fiziksel ortamda da kurulan oyun ve etkinlik alanlarında çocuklar gün içinde MINILAND'de saklı NINJAGO minifigürlerini bulup hediye kazanacak ve LEGO parçalarıyla Ninja maskesi yapacakları workshoplara katılabilecek. Artırılmış Gerçeklik etkinliklerinin yanı sıra konsepte uygun olarak tasarlanan oyun ve etkinlik alanlarında çocuklar eğlenceli anlar geçirebilecek. Master Wu ninjaları eğitmeye başlamadan önce Spinjitzu öğretilerini Altın Tılsım'a işlemişti ancak Lord Garmadon'un kalbindeki kötülüğü gördükten sonra onunla paylaşmaktan çekindi. Tılsımı öğrenen Lord Garmadon, altı parçaya ayırdı ve her bir parçayı dünyanın çeşitli yerlerine sakladı. Şimdi Master Wu'nun bu parçaları bulmak için yardıma ihtiyacı var. Etkinliğe katılacaklar altı adet Altın Tılsım parçasını bulacağı ve Spinjitzu mirasını korumak için bir araya getireceği görevin bir parçası olabilecek. Görev sırasında Kai, Cole, Zane, Jay, Lloyd ve Nya da element güçlerini dijital olarak paylaşacak. Bunu yaparken çocuklar kendi ninja videolarını çekebilecek ve görevi başarıyla tamamlayanlar özel NINJAGO ödülünün sahibi olacak. Etkinlik programı 28-31 Ekim 2021 tarihlerindeki her gün için geçerlidir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/leonard-cohenin-hayati-cizgi-roman-olursa-teldeki-kus/", "text": "Philippe Girard tarafından yazılan/çizilen, Mahir Ünsal Eriş tarafından dilimize çevrilen Leonard Cohen Teldeki Kuş Karakarga Yayınları'ndan çıktı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/levent-yuksel-binlerce-hayrani-ile-sana-soz-yine-baharlar-gelecek-dedi/", "text": "Türk Pop Müziği'ne yön veren şarkılara imza atan ve bu sene sahnelerdeki 30'uncu yılını kutlayan Levent Yüksel, geçmişten günümüze en sevilen şarkılarını binlerce hayranı ile birlikte seslendirdi. Günler öncesinden biletleri tükenen konserde salonu dolduran genç yaştaki dinleyiciler dikkat çekti. Konserin ikinci yarısını Tuana şarkısı ile açan sanatçı dakikalarca ayakta alkışlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/leyla-gencer-olumunun-15-yilinda-la-scala-uyeleriyle-aniliyor/", "text": "Dünya opera sahnelerinin en büyük divalarından La Diva Turca Leyla Gencer, ölümünün 15. yıldönümünde, dünyanın en prestijli opera akademisi La Scala Akademi üyelerinin vereceği özel konserle anılıyor. 10 Mayıs 2008'de Milano'da hayatını kaybeden Leyla Gencer'in ölümüne kadar görev yaptığı La Scala Akademi üyeleri, Gencer'in 15. ölüm yıldömünde, CRR'de konser verecek. Konserde, La Scala Akademi baş korrepetitörü James Vaughan piyanosuyla soprano Sara Rossini ve bariton Paolo Ingrasciotta'ya eşlik edecek. Konserde; G. Rossini'nin Sevil Berberi, C. Gounod'un Faust, Mozart'ın Cosi Fan Tutte, G. Puccini'nin Turandot ve La Boheme, G. Verdi'nin ise Falstaff, Giovanna D'arco ve La Traviata operalarından bölümler yorumlanacak. Konser biletleri 40,75, 120 ve 150 TL olarak CRR Konser Salonu Gişe ve Biletix'ten temin edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/lierac-sunissime-serisi-ile-gunesi-gucunuz-haline-getirin/", "text": "Lierac, global güneş koruma teknolojisine sahip yaşlanma karşıtı, enerji veren ve göz alıcı ten rengi efsanevi Sunissime serisini sunuyor. Global yaşlanma karşıtı etkiyi aynı anda sunarak enerji veren güneş koruması Sunissime, luminoterapi teknolojisinden ilham alınarak geliştiriliyor. İçeriğinde bulunan Pro Taurine ile cilde enerji verirken, global koruma sunan etkisi ile %100 tüm güneş ışınlarını hedefliyor. Sunissime serisi cildinizi kırışıklık, esneklik kaybı ve koyu lekelere karşı koruyor. İçeriğinde bulunan hyalüronik asit ile cildinizi pürüzsüzleştirmesi ile birlikte derinlemesine nemlendirici bir etki sağlıyor. Global yaşlanma karşıtı koruyucu BB krem cilde enerji vererek anında daha canlı, sağlıklı ve ışıltılı bir görünüme kavuşmasına yardımcı olur. Koruyucu BB krem, içerisindeki %100 global güneş koruması teknolojisi ile cildinizi tüm zararlı güneş ışınlara karşı koruyor. . Hem zararlı güneş ışınlarına karşı koruma sağlayan hem de tüm yıl kullanabileceğiniz bir BB krem fonksiyonu sunan krem, hyalüronik asit ile cildi nemlendirip, yaşlanma karşıtı bakım sağlarken bronzlaştırıcı peptidler ile eşit tonda, sağlıklı bir ten rengine kavuşmanıza yardımcı oluyor. Yüz ve dekolte bölgesi için sağlıklı bronzluk sunan Lierac Sunissime Global Yaşlanma Karşıtı Enerji Veren Güneş Kremi içeriğindeki pro-taurine ile güneş ışınları nedeniyle oluşan serbest radikalleri enerjiye dönüştürüyor ve cilde canlılık veriyor. Luminoterapi teknolojisi cilde yeniden enerji kazandırırken içeriğindeki hyaluronik asit pürüzsüzleştirici ve dolgunlaştırıcı etki sağlıyor. Sunissime Global Yaşlanma Karşıtı Enerji Veren Vücut Sütü %100 tüm güneş ışınlarını hedef alarak üstün koruma ve mükemmel bir bronzluk sunuyor. Yazı anımsatan yasemin ve bergamot notaları ile ferah kokusu, ekstra ince ve ipeksi doku anında yağlı his bırakmadan eşsiz cilt tonu vaat ediyor. Sunissime göz çevresi ile 2 sorun tek çözüm: Foto Yaşlanma karşıtı & kırışıklık karşıtı. Işık terapisi tekniğinden ilham alınarak geliştirilen Sunissime Global Yaşlanma Karşıtı Göz Çevresi koruması daha kaliteli ve ışıltılı bir göz çevresine kavuşmanızı sağlıyor! Stick, içerisindeki %100 global güneş koruması teknolojisi ile göz çevrenizi tüm zararlı güneş ışınlara karşı korur. %100 mineral filtresi ile hassas göz çevresini rahatlatır ve hassasiyet oluşumunu önler. Sunissime After Sun Rescue Mask güneş sonrası maske, yaz mevsiminde favori kurtarıcınız olacak! İçeriğindeki güvercin ağacı ekstresi sayesinde güneşten kaynaklanan yaşlanmanın belirtileri olan kırışıklık görünümü ve esneklik kaybının azalmasına destek olan yüz maskesi, avokado yağı ile cildi beslemeye ve yatıştırmaya yardımcı oluyor. Hyaluronik asit ile cildi nemlendirmeye ve dolgun görünüm sağlamayı destekleyen maske içeriğindeki mimoza ağacı ekstresi ile cildi onarıyor ve zengin nemlendirme etkisi sunuyor. Güneşlenme sonrası veya ihtiyaç duyulduğunda kuru cilde uygulanarak ve 15 dakika bekletilen Sunissime After Sun Maske, soğukluk etkisi veren cryo teknolojisi ile cilt sıcaklığının dengelenmesinde etkili bir destek kaynağı. Yüz ve dekolte bölgesi için güneş sonrası global yaşlanma karşıtı onarıcı serum güçlü yaşlanma karşıtı ve nemlendirici etkisi ile cildinizde güneşten kaynaklı kırışıklık, esneklilk kaybı ve cilt bozukluklarını derinlemesine onarıyor. Güneş sonrası bakımında, global yaşlanma karşıtı ve uzun süre bronzluk için geliştirilen Global Yaşlanma Karşıtı Nemlendirici ve Onarıcı Balsem Cryo teknolojisinden yararlanarak aktif bileşenler ile cilt sıcaklığını dengeliyor. Yüz ve dekolte bölgesi için kullanabileceğiniz balsam güneş sonrası bakımızı taze ve ipeksi kokusu ile eşsiz bir şekilde tamamlıyor. Balsam maske olarak da kullanıma uygun. Vücut için bronzlaştırmayı hızlandırıcı ve onarıcı güneş sonrası global yaşlanma karşıtı süt global yaşlanma karşıtı etkiyi aynı anda sunarak enerji veriyor. Vücut sütü luminoterapi teknolojisinden ilham alınarak geliştirildi. İçeriğinde bulunan Pro Taurine ile cilde enerji verirken, global koruma sunan etkisiyle güneş sonrası bakımınızda nemlendirici ve onarıcı bir etki sunuyor. Cildinizi kırışıklık, esneklik kaybına karşı korurken derinlemesine nemlendirici bir etki sağlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/limak-filarmoni-orkestrasindan-yilbasi-konseri/", "text": "Limak Vakfı tarafından çok sesli müziği geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla 2017 yılında kurulan Limak Filarmoni Orkestrası, 21 Aralık tarihinde Ankaralı sanatseverlere müzikle dolu unutulmaz bir gece yaşattı. CSO Ada Ankara'da gerçekleşen konserin, orkestra şefliğini Francesco Ivan Ciampa üstlenirken, sahnede dünyaca ünlü solistler Anna Pirozzi ve Murat Karahan yer aldı. Limak Vakfı tarafından çok sesli müziği geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla kurulan Limak Filarmoni Orkestrası, yeni yılı kutlamak amacıyla planladığı Ankara ve İstanbul konserlerinin ilkini Ankara'da gerçekleştirdi. 'Limak Filarmoni Operanın Yıldızlarıyla' adı verilen konser dizisinin ilkine, Ankara'nın iş ve sanat dünyası başta olmak üzere medya da yoğun ilgi gösterdi. CSO Ada Ankara'da gerçekleştirilen ve Şef Francesco Ivan Ciampa'nın orkestra şefliğini yaptığı yeni yıl konserinde, dünyanın en büyük sahnelerinde yer alan iki solist Murat Karahan ve Anna Pirozzi yer aldı. Konserde P. I. Tchaikovsky'den Nutcracker, Waltz of the Flowers, J. Strauss'dan Die Fledermaus, Gianni Schicchi'den O Mio Babbino Caro gibi eserlere yer verildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/livanelinin-muzikleri-engin-hepilerinin-basroluyle-ben-nazim-muzikali-acikhavada/", "text": "Nazım Hikmet'in hayatını anlatan biyografik müzikal Ben Nazım, dünya prömiyerini 20 Eylül Salı akşamı saat 21.00'de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleştirecek. Zülfü Livaneli şarkılarıyla, Mehmet Balkan rejisi ve koreografisiyle, Rengim Gökmen müzik direktörlüğü ve şefliğinde sahneye konan Ben Nazım müzikalinin başrolünü ise Engin Hepileri üstleniyor. Hepileri'ye dansçılar, solistler, senfoni ve rock orkestralardan oluşan yaklaşık 100 kişilik bir ekibin eşlik ettiği müzikalin ilk temsili, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla halka açık olarak gerçekleştirilecek. Ben Nazım prömiyerinin ücretsiz davetiyeleri, 13 Eylül tarihinden itibaren Radar İstanbul uygulaması üzerinden temin edilebilecek. Ben Nazım müzikali, 1970'ten bu yana Nazım Hikmet şiirlerini besteleyen usta sanatçı Zülfü Livaneli'nin tüm dünyada yorumlanmış şarkılarından oluşuyor. Müzik direktörlüğünü ve 40 kişilik Symphonista Orkestrası'nın şefliğini Rengim Gökmen'in üstlendiği müzikalin rejisi ve koreografisi Mehmet Balkan'ın, metinleri Şirin Aktemur'un, müzik düzenlemeleri ise Tolga Taviş'in imzasını taşıyor. Nazım Hikmet'e hayat veren Engin Hepileri'ye sahnede Vera rolünde İlke Kodal, Piraye rolünde Deniz Alp ve Münevver rolünde Petek Çetintemel eşlik ediyor. RockA grubu ve solistler Görkem Ezgi Yıldırım, Sibel Gürsoy, Zeynep Halvaşi, Petra Nachtmanova, Serkan Taylan, Mehmet Yılmaz ve Teyfik Rodos'un sesleriyle mozaik bir anlatı oluşturdukları gösteride Duende Global Çağdaş Dans Topluluğu ise büyüleyici danslarıyla yer alıyor. Ben Nazım müzikalinde Nazım Hikmet rolünü Engin Hepileri ve Hakan Özgömeç dönüşümlü olarak üstleniyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla ilk temsilini halka açık olarak gerçekleştirecek iki perdelik Ben Nazım müzikalinin ücretsiz davetiyeleri, Radar İstanbul uygulaması üzerinden 13 Eylül Salı gününden itibaren temin edilebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/logitechten-buyuk-elli-kullanicilara-ozel-konsept/", "text": "Logitech'in üstün kalitesini uygun fiyata sunduğu ürünler arasında yer alan M190 Tam Boyutlu Kablosuz Mouse ve Logitech MK270 Kablosuz Klavye & Mouse Seti, kablosuz teknolojiyi ve konforu bir arada yaşatmayı hedefliyor. Büyük elli kullanıcılar için tasarlanmış, kıvrımlı şekle ve gecikmesiz bağlantıya sahip Logitech M190 Tam Boyutlu Kablosuz Mouse, kablosuz teknolojiyi ve konforu bir arada yaşatmayı hedeflerken, MK270 Kablosuz Klavye & Mouse Seti 10 metreye kadar gecikme veya kopmayı önleyen güvenilir bir bağlantı sağlıyor. M190 Tam Boyutlu Kablosuz Mouse, büyük elli kullanıcılar için tasarlandı. Uygun fiyatlı ve hassas bir imleç kontrolüne sahip mouse, doğru satır kaydırma özelliği sunuyor. M190, 10 metre mesafeye kadar güçlü, istikrarlı kablosuz bağlantı özelliği ile neredeyse hiç gecikme veya kesinti olmadan güvenle çalışabilmeyi destekliyor. Tam boyutlu, iki elle kullanıma uygun tasarıma sahip M190, hem sağ hem de sol el kullananlar için uzun saatler boyunca rahatça çalışmayı sağlıyor. Tüm dünyada en çok satılan klavye ve mouse seti olan Logitech MK270 Kablosuz Klavye & Mouse Seti, kablosuz bağlantı teknolojisi sayesinde 10 metreye kadar gecikme veya kopmayı önleyen güvenilir bir bağlantı sağlıyor. Klavye 36 aya kadar pil ömrü sunuyor. 18 aya kadar pil ömrü sunan mouse ise, kullanıcıların yanında rahatça taşıyabilmesi için bilgisayar çantalarına ve ceplerine kolayca sığacak büyüklükte tasarlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/louvredaki-sanat-eserlerine-gecici-yuva/", "text": "Fransa'nın başkenti Paris'teki Louvre Müzesi, değerli sanat eserlerini bir sel felaketi ihtimaline karşın zarar görmemesi için başka yere taşıyor. Antik çağlardan 19. yüzyıla kadar uzanan tablolar, halılar, duvar halıları, büyük heykeller, küçük heykelcikler, mobilyalar ve dekoratif parçalar dahil olmak üzere şimdiden 100 bin eser buraya çoktan aktarıldı bile. Fransa'da salgın nedeniyle müzelerin kapanmasıyla Louvre'un müdürü Jean-Luc Martinez, Müzemiz sel bölgesinde. Kanalizasyondaki suların burayı basma tehlikesi var ve bu atık su eserlere zarar verebilir. Bu yüzden de bir çözüm bulmalıydık açıklamasında bulundu. Louvre, Seine kıyısı boyunca alçak bir zeminde bulunuyor. 2016 yılında, Paris'teki şiddetli sel yüzünden binlerce sanat eseriyer altı deposundan alınıpp daha yüksek yerlere taşınmak için 24 saatlik bir acil bir operasyon başlatmıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/lubnanli-yazar-hoda-barakattan-yalniz-bir-adamin-hikayesi/", "text": "Lübnanlı yazar Hoda Barakat, kendisine Necib Mahfuz Edebiyat Ödülü kazandıran Akdeniz Sürgünü'nde, iç savaş sonrası harap olmuş Beyrut'ta, babasının kumaş dükkanının yıkıntıları arasında hayatta kalmaya çalışan, halüsinasyonlar gören yalnız bir adamın çokkatmanlı hikayesini anlatıyor. Issız, yer yer gerçeküstü ve hatta distopik sayılabilecek bir şehir manzarası fonunda, hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı metinde yazar, Doğu Akdeniz kültürünü ve felsefesini incelikli bir şekilde yansıtıyor, Lübnan'ın zengin kültürel kumaşının nasıl dokunduğuna dair şiirsel bir anlatı sunuyor. Güçlü tarihsel arka planında, Orta Doğu'daki giyim tercihlerinin evrimine ve bunun günlük hayattaki etkilerine de yer veren roman; geriye dönüşlerle örülü hikayesini savaş, travma ve insan üzerinden şekillendiriyor. Akdeniz Sürgünü, Lübnan İç Savaşı'nın yaşandığı puslu yıllara götürüyor, Beyrut'u yerle bir eden bombardımanlardan birinde harap olmuş bir kumaşçı dükkanının kapılarını sonuna kadar açıyor. Kumaşlar ve renkler arasında buğulu bir kompozisyon kuran yazar Hoda Barakat; okuru, dünyaya bir de ketenin, kadifenin, ipeğin, dantelin yani kumaşların gözünden bakmaya çağırıyor. Baba yadigarı bir dükkanın yıkıntıları arasında, sanrıların ve halüsinasyonların esiri olmuş bir adamın geçmişiyle hesaplaşmasını gözler önüne seren eser; kabusu andıran bir şehirde, eski güzel anıların, tekinsiz mutlulukların izini süren kahramanının iç dünyasını ustalıkla aktarıyor. Okurlar, kitabın yaydığı eski Beyrut ışıltısı eşliğinde insan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşırken, rengarenk kumaşların iyileştirici özelliğini adeta teninde hissediyor. Bazı kumaşlar gibi insan ruhunun da sentetik sayılabilecek bir değişim ve dönüşüm sürecinden nasibini alabileceğine dikkat çeken roman, insanların mekan ve zaman ekseninde kumaşın değerini ve önemini unutmalarından dem vuruyor. Damıtılmış hikayesinin yanı sıra üslubu ve diliyle de farklılaşan Akdeniz Sürgünü, Beyrut'u yaşayan ve yaşatan, sofistike bir metne dönüşüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/m-banu-aksoy-ile-majanda-bir-yillik-eglence-defteri-2022yi-konustuk/", "text": "O zaman geçen yıl tekrarladığım cümleyi şimdiye uygulamanın vakti geldi de geçiyor bile! 2022'e şurada ne kaldı! Ajandalar hazır mı? Ajandakolik olarak çok sevdiğim ajandalardan biri de TUDEM Yayınları'ndan çıkan M. Banu Aksoy ve Yıldıray Karakiya çiftinin birlikte hazırladığı MAJANDA! Bu, diğer ajandalardan çok daha farklı ve eğlenceli bir ajanda, pardon MAJANDA! Üç yıldır çocukların dünyasında rengarenk sayfaları, eğlenceli konuları, oyunları, yaratıcı el işi çalışmaları ile adeta kafa açan bir defter MAJANDA. Bir yandan takvim ve ajanda işlevi görürken bir yandan da hayata dair püf noktalarıyla hiç de sıradan ve sıkıcı olmayan yol gösterici bir rehber! Aslında özetle; bir günü, bir haftayı ve bütün bir ayı kapsayan etkileşimli içeriğiyle, çocuklara zaman yönetimi ve planlama becerisi kazandırmayı hedefleyen çok yönlü bir kişisel gelişim rehberi. Okurlara kendilerini keşfetme vaadinde bulunuyoruz. Önce kendi içlerinde bir keşfe çıkmalarını; ardından etraflarında görüp keşfedecekleri şeyler olduğunu söylüyoruz. Son olarak tüm yıl boyunca yaptıkları bu keşifleri toplulukla paylaşabilecekleri; sergi, konser, gösteri ve dergi gibi ürünlere dönüştürebileceklerine dair fikirler veriyoruz. 2022 MAJANDA'sı konusu üzerine kafa yorarken farklı ifade biçimlerini ele alma fikri doğdu. Kendimizi pek çok farklı biçimde ifade edebiliriz. Bunu hepimiz yapabiliriz. Hepimizde bildiğimiz ya da hiç farkında olmadığımız bir potansiyel var. Anlat Kendini! diyerek MAJANDA okurlarına bunları keşfetme şansı sunuyoruz. Kişisel ilgi alanlarımız elbette işin içine giriyor. Yapmaktan keyif aldığımız ya da yeni keşfedip de beğendiğimiz bir şeyi neden başkalarıyla da paylaşmayalım diye düşünüyoruz. Bir de Anlat kendini temasını belirledikten sonra konu başlıklarını en iyi nasıl içeriklerle doldurabiliriz diye çok uzun bir beyin fırtınası ve araştırma dönemi geçirdik. Rap kültürü çok köklü ve zengin bir kültür. Üstelik çok güçlü ve kitleler üzerinde etkili bir ifade aracı olduğu da bilinen bir gerçek. İfade biçimlerinden söz edince rap konusunu ele almasak MAJANDA eksik kalırdı. Bilginin temellerine gelince... Yıldıray zaten rap kültürüne ilgi duyduğu için, bu konuyla ilgili daha derinlemesine bir araştırma yaptı. Bilgiyi bulma konusuna gelmeden önce ana fikri bulup bir çatı kurmak ve içerikle ilgili mantıklı bir akış oluşturmak bana göre işin daha zor kısmı. Ne anlatmak istediğimize karar verdikten sora ise araştırma yapmak ve elde edilen bilgiyi okura keyif alacağı bir biçimde sunmak kalıyor. İkimiz de araştırma yapmaktan keyif alan insanlar olduğumuz için zorluk çekmedik. Bundan sonra MAJANDA ile devam etmek sadece bize değil yayıncımız TUDEM''e ve okurların talebine de bağlı bir durum elbette. Evet, zaman zaman paylaşanlar oluyor. Bugüne kadar hep güzel geri dönüşler aldık. Bu yıl sosyal medya hesabımızdan paylaşma çağrısı da yaptık. Neler geleceğini biz de merakla bekliyoruz. Son iki yılı tuhaf ve alışık olmadığımız bir biçimde geçirdik. Her ne olursa olsun umudu kaybetmemek bizi ayakta tutan şey oluyor her zaman. Umarız 2022 tüm dünya için sağlıklı ve huzurlu geçer."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mabel-matiz-sevgililer-gununde-volkswagen-arenada/", "text": "Mabel Matiz 2022 Kış Turnesi, 14 Şubat Pazartesi akşamı Volkswagen Arena'da sevgililer gününe özel şarkılarıyla başlıyor. Dinleyicisi tarafından modern çağın ozanı olarak nitelendirilen, yorumcu ve müzisyen Mabel Matiz, 2022 kış turnesine, 14 Şubat Pazartesi akşamı Volkswagen Arena'da sevgililer gününe özel şarkılarıyla başlıyor. Alkış toplayan vokal performansı ve özenle hazırlanmış canlı aranjeleriyle tanıdığımız Mabel Matiz, bu sene de yenilenen sahne tasarımı ve her bir kendi alanında önemli isimlerden oluşan orkestrası ile dinleyenlerini farklı duygularla dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Geçtiğimiz günlerde yayınladığı 'Hanfendi' şarkısı ile her kesimden beğeni toplayan, sadece dijital platformlarda bir haftada toplam 2,5 milyonu aşkın dinleme alan Mabel Matiz'in, KerkiSolfej organizasyonunda gerçekleşecek iki aylık konser takvimi ise şöyle; 14 Şubat İstanbul, Volkswagen Arena / 19 Şubat Gaziantep, Mavera KSM / 25 Şubat Ankara, Congresium / 11 Mart İzmir, Kaya Thermal & Convention / 16 Mart Konya, Grand Hotel / 18 Mart Kayseri, Erciyes Kültür Merkezi / 19 Mart Mersin, Yenişehir Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi / 31 Mart İstanbul, Zorlu PSM Turkcell Sahnesi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mabel-matizden-kavsaklar-teklisi-geliyor/", "text": "Türk müziğine getirdiği yeni solukla, döneminin en etkili ve üretken isimlerinden biri haline gelen yorumcu ve müzisyen Mabel Matiz, heyecanla beklenen 5. solo albümünden Kavşakları tekli olarak dinleyicisiyle buluşturuyor. Sözü ve müziği Mabel Matiz'e, aranjmanı Alaca'ya ait olan Kavşaklar, makam müziği ve urban-pop'u harmanlayarak etkileyici bir sound örneği sunuyor. Kavşakların artwork çalışması Şilili sanatçı Maria Jesus Contreras'a ait olup Blind'da çekilen video klibin yönetmenliğini Cenan Çelik, sanat yönetmenliği ve styling'ini Anıl Can üstlendi. Kavşaklar 8 Nisan Cuma günü Pose Records etiketiyle bütün dijital platformlarda ve Mabel Matiz resmi Youtube kanalında yayında olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/macin-yeni-ilham-kaynagi-cruella/", "text": "Özgün. Eşsiz. Asla pişmanlık duymayan... Elbette Cruella de Vil'den bahsediyoruz; Oscar ödüllü Emma Stone tarafından canlandırılan Disney'in efsanevi karakterinin ilk isyankar günlerini konu alan Cruella filmi yakında vizyona giriyor. Ve M·A·C, bu defa ilham kaynağını Cruella'dan alıyor. M·A·C tarafından, koyu kırmızı dudakları ve yoğun siyah-beyaz gölgeleriyle kreatif ve kötü şöhretli moda ikonundan ilhamla hazırlanan ve 70'ler Londra'sının punk-rock dönemini mükemmel bir şekilde yansıtan Disney Cruella Koleksiyonu'nu keşfedin! M·A·C Makyaj Sanat Direktörü Terry Barber koleksiyonu, Karşıt kültür öğelerini yeniden trend haline getirirken, M·A·C 'in başlangıçta onu başına buyruk bir marka yapan cesur kendin yap mottosuna geri dönüşünü ve dönüşümünü hissettiriyor. sözleriyle tanımlıyor. Sınırlı sayıda üretilen göz, dudak ve ten ürünlerinden oluşan bu asi ve göz alıcı seri, modaya düşkün en sevdiğimiz Cruella karakterinin yeni filmindeki kötü şöhretinin yükselişini kutluyor. Cruella her zaman trendlere öncülük ederek, isyankarları, dışlanmışları, uyumsuzları ve kural çiğneyenleri temsil ediyor! Cruella'nın ekrandaki görünümlerini oluşturmak için kullanılan gölgeler ve sanat yönetmenliğinden dokunuşlar barındıran, punk-rock kırmızısı ve metalik tonlardan oluşan bu göz alıcı koleksiyon, ikonik görünümüne gönderme yapan özel iki renkli ambalaj tasarımıyla satışa sunuluyor. Barber Yeni jenerasyona sunulan büyüleyici bir yaklaşım. olduğunu belirtiyor. Oscar ödüllü Emma Stone, sinemanın şöhretli ve moda tutkunu kötülerinden efsanevi Cruella de Vil'in asi ilk günlerini konu alan Disney'in yepyeni filmi Cruella'da başrolde. 1970'lerin Londra'sında punk rock devriminin ortasında geçen film, tasarımlarıyla adını duyurmaya kararlı, zeki ve yaratıcı Estella adında genç bir dolandırıcıyı konu alıyor. Estella, kötülüğe olan iştahını arttıran bir grup genç hırsızla arkadaş olur ve birlikte Londra sokaklarında yeni bir hayat inşa ederler. Bir gün, Estella'nın moda yeteneği, iki Oscar ödüllü Emma Thompson tarafından canlandırılan, son derece şık ve etkileyici bir moda efsanesi olan Baroness von Hellman'ın dikkatini çeker. Ancak Estella'nın kötü tarafını kabullenerek kaba, şık ve intikam peşinde koşan Cruella'ya dönüşmesiyle ilişkileri bir dizi olayı harekete geçirir. Cruella'nın başrollerinde Emma Stone, Emma Thompson, Joel Fry, Paul Walter Hauser, Emily Beecham, Kirby Howell-Baptiste ve Mark Strong yer alıyor. Filmin yönetmenliğini Craig Gillespie, senaryosunu Dana Fox ve Tony McNamara, hikayesini ise Dodie Smith'in 101 Dalmaçyalı adlı romanından uyarlayarak Aline Brosh McKenna, Kelly Marcel ve Steve Zissis yazdı. Filmin yapımcılığını Andrew Gunn, Marc Platt ve Kristin Burr üstlenirken, Emma Stone, Michelle Wright, Jared LeBoff ve Glenn Close idari yapımcı olarak görev aldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/madam-giyotin-24-istanbul-tiyatro-festivalinde/", "text": "Lauren Gunderson'un yazdığı Yağmur Yağmur'un yönettiği ve Betül Arım, Buket Gülbeyaz, Özlem Ulukan, Simel Aksünger ve Zeliha Gürsoy'un rol aldığı Madam Giyotin 24. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 17 Kasım Salı akşamı 19.30'da Fişekhane İkinci Sahne'de seyirciyle buluşacak. Feminist ve aktivist oyun yazarı Olympe De Gouges, 100.000 kişinin kellesini tek bir kelle ile değiştiren gözü pek suikastçı Charlotte Corday, Agostino Brunias resminden fırlayan üst aklın temsilcisi bir casus, renksiz kadın Marienne ve hiçbir zaman gerçek bir arkadaşa sahip olamayan, istemeden nezaketsiz ve tuhaf bir şekilde ileri görüşlü Marie Antoinette. Gerçek hayatta yolları hiç kesişmemiş olsa da eylemleri ve fikirleriyle aynı tarihin, Fransız Devrimi'nin birer parçası olmuş ve giyotinle idam edilmiş dört kadın. Madam Giyotin, bu dört kadını zamansız ve mekansız bir ortamda buluşturuyor. Madam Giyotin, Fransız Devrimi Korku Krallığı sırasında, cesurca yaşamış dört gerçek kadın hakkında yazılan acımasız bir komedi, gerçek bir öykü ya da tamamen kurgu. Nihayetinde merdivenlerden idam sehpasına çıkışa ve ölümüne kadar bütün oyun Olympe'in zihninde. Bu oyun, Korku Krallığı zamanında kim olabileceğimizi bulmanın bir yolu ya da bizim zamanımızda onların kim olduklarına dair 18. Yüzyıl Fransası ile yapılan bir konuşmanın tohumu. Tersine dönmüş dünyada, zamansız ve mekansız bir düzlemde, ortak kanamalar yaşayan bu dört kadın ekseninde dönen rüya benzeri bu komedi; şiddet ve miras, kadın hakları ve korku, sanat ve aslında dünyayı nasıl değiştirdiğimiz/ değiştirebileceğimiz hakkında. Açıklanması gereken adaletsizlikler nelerdir? Bir kadın hakları beyanına sahip olsak bu nasıl olurdu? Aşırılık ve şiddet karşısında sanat ne yapabilir? Bu oyun, cevabını arayan sorularla ilgilidir ve tüm sevdiğimiz ruhlar ekseninde henüz kayıp olanlara da adanmıştır. Başrollerinde Betül Arım, Buket Gülbeyaz, Özlem Ulukan, Simel Aksünger ve Zeliha Gürsoy'un rol aldığı Madam Giyotin 24. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 17 Kasım Salı akşamı 19.30'da Fişekhane İkinci Sahne'de seyirciyle buluşacak. Madam Giyotin, 28 Kasım Cumartesi Saat 20.00'de de K! Kültüral Performing Arts'ta sahnelecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/madimak-30-yil-sonra-kullerinden-doguyor/", "text": "Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu'nun kurulmasına önayak olduğu Madımak Katliamı Hafıza Merkezi açıldı. Yitirdiğimiz 33 canımız için anıt niteliği taşıyan bu web portalı, katliamı unutturmamak adına faşizme karşı toplumsal hafızayı güçlendirme amacı taşıyor. İşe girmek için başvurular yapan bir erkeğin en büyük ayak bağlarından birisi, askerlik görevini yapmamış olmaktır. Ben de 2011 yılında, şimdi hangisi olduğunu hatırlamadığım bir celp döneminde askerlik şubesine gidip başvurumu yaptım; yılın son ayında asker olacak, yeni yıla kışlada girecektim. Neden sonra görevlendirme belli oldu: Jandarma yazıyordu. Acemi birliğim Kastamonu, Gölköy'deki Jandarma alay komutanlığıydı. Bir ay kadar sonra da Sivas'taki usta birliğime geçmiştim. Sivas Merkez Karakolu'nda görev alırken şehri her gün köy köy, bucak bucak dolaşıyorduk. Buz tutan kardan bembeyaz kesilmiş topraklara ayak basıyor, adeta Tanrı'nın bile unuttuğu yerlere gidiyorduk. Türkiye'nin acı gerçek yüzüne; yoksulluğun ve yalnız bırakılmanın ne demek olduğuna oradaki toplama köy okullarında ve derme çatma köy evlerinde tanık oluyordum. Nöbetlerde Rahmi Saltuk'un dizelerini kulağımın ta içinde duyuyordum: Jandarma biz sosyalistiz, dostuz yalnız biz sana / Kurtuluşun bizimledir elini uzatsana... Nöbet sırasında sıkıntıdan sık sık okuyordum bu dizeleri, Saltuk'un gür sesini acemice taklit ederek. Neyse ki sadece sabahı müjdeleyen kuşlar beni duyuyordu. Atatürk Bulvarı'ndaki esnafa sordum, Madımak Oteli nerede? Kimisi cevap vermedi, kimisi Yok öyle bir yer, yanlış gelmişen, dedi. Nasıl yok yahu! Sonra bir tanesi sessizce yanıma yanaştı. Kardeş sen askersin galiba, niye sorarsın orayı? diye sorunca, Sadece görmek istiyorum, diyebildim. Parmağıyla işaret etti, Şurası bak, dedi. İşaret ettiği yere şöyle bir baktım, otel, müze veya anıta benzer hiçbir şey yok. Arkamı dönerken ağzımdan çıkan, Tam olarak neresi? sorumdaki kelimeler, Sivas'ın demiri eğen soğuk havasında buhar oldu gitti, tıpkı bana yeri işaret eden adam gibi. Bulvarı kesen Belediye Sokak'a girdim, belli belirsiz gösterdiği binanın girişinde, Sivas Bilim ve Kültür Merkezi tabelası var. Neyse, dedim, Bir de buraya sorayım. İçeri girdim ve malum soruyu sordum. Görevli kem küm etti ve sonunda, Burasıydı cevabını verdi. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Toplumsal hafıza mekanı olarak insanlara her daim gösterilmesi gereken bir olay yeri, nasıl böyle bir şeye dönüştürülebilmiş, adeta yok edilmişti? Aslında cevabı belliydi, Sivas'ın tam ortasındaydım! İşte tam da bu yüzden, yok edilme nobranlığına karşı toplumsal hafızayı diri tutmak, unutturmamak ve yüzleştirmek adına bu tip öneme sahip yer ve olayların bir şekilde anıtlaştırılması gerektiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Şişli'de bulunan 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekanı bunların en somut örneklerinden birisi. Yeni ve duyulması gereken bir başka örneği ise Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu'nun kurulmasına önayak olduğu Madımak Katliamı Hafıza Merkezi. Hakikatlerin toplumsal hafızada yer edinmesi, dünyaca tanınması ve gelecek kuşaklara aktarılması için oluşturulan Madımak Katliamı Hafıza Merkezi, Sivas'ta Alevilere, sola ve aydınlığa karşı gerçekleştirilen bu gerici katliam karşısında farkındalık yaratmak ve sorumlularıyla yüzleştirme amacı taşıyor. Madımak Katliamı'na yönelik 30 yıldır üretilen bilgi birikiminin dağınık, erişimi zor, kaybolmuş, unutulmuş, gün yüzüne çıkmamış ve belirsiz bir halde olduğunu ifade eden AABK, öncelikle bu dağınıklığa son vermek; katliama ilişkin her türlü yazılı, görsel ve işitsel materyali toplamak, tasnif etmek ve kamusal erişime sunmak üzere dijital bir platform oluşturma fikriyle yola çıktıklarını ve bu sanal hafıza mekanıyla gökyüzüne bir anıt diktiklerini belirtiyor. Katliamın hiçbir zaman unutulmaması için unutMADIMAKlımda düşüncesiyle kurulan bu anıtta; Sanal Müze, Web Belgesel ve Sözlü Tarih Görüşmeleri ve söyleşilerin yanı sıra dönemin gazete kupürlerinden fotoğraflara, süreli yayınlardan katledilen sanatçıların biyografilerine kadar geniş çapta bir kütüphane arşivi de sanal ortamda ziyaretçilerini bekliyor. Dijital olduğu için her daim yeni içerik ve kanıtlar eklemenin mümkün olduğu bu dinamik arşivde, sahadan ekran başına emeği geçen yüzlerce kişiye toplum olarak büyük bir teşekkür borçluyuz. Benim de yıllar önce yerinde bulamadığım o anıtı, katliamın 30. yıl dönümünde gökyüzünde bulmanın buruk sevincini yaşadığımı söylemem lazım. Madımak Katliamı Hafıza Merkezi'ne https://kutuphane. madimak. org/ adresinden ulaşabilirsiniz. Yaşanan acılar hiç unutulmasın, kanıtlarıyla nesilden nesle aktarılabilsin diye... 33 canımızın devirleri daim olsun. Not: Bütün fotoğraflar, Madımak Katliamı Hafıza Merkezi'nin izniyle, anıtın tanıtımı amacıyla kullanılmıştır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/magnolia-bakery-ile-bu-cadilar-bayrami-bir-baska-renkli-olacak/", "text": "Henüz keşfetmeyenlere, rengarenk partilere imza atmayı sevenlere... Eylül ayında Avrupa'daki ilk mağazasıyla Türkiye'de sevenleriyle buluşan ve önündeki uzun kuyruklarla dikkat çeken Amerikan pastane kültürünün önde gelen temsilcisi Magnolia Bakery, Halloween'a özel tasarımlarıyla misafirlerini karşılıyor. Birbirinden taze ve lezzetli tatlarıyla Amerikan pastane kültürünü Türkiye'ye taşıyan Magnolia Bakery, Cadılar Bayramı partisine renk katmak isteyenlere ve eşsiz bir hediye tercihi olanlara özel tasarım pastaları ve cupcakeleri ile misafirlerine eğlenceli bir deneyim sunuyor. Magnolia Bakery'nin Halloween'a özel tasarladığı birbirinden leziz cupcakeler ve pastalar 24 Ekim'de Magnolia Bakery mağazasında satışa sunuluyor. Benzersiz ve rengarenk tasarımlarıyla dikkat çeken cupcake çeşitlerinin tamamı ise Vanilla Buttercream dolgusu ile göze olduğu gibi damaklara da hitap ediyor. Misafirler Halloween pasta ön siparişlerini en geç 48 saat önce mağazayla iletişime geçerek verebilecek olup ayrıca Vanilla Cake & Vanilla Buttercream, Chocolate Cake & Vanilla Buttercream pasta çeşitlerinden dilediklerini seçebiliyorlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/magnum-fotografcisi-koudelkanin-belgeseli-ayni-nehirden-gecmek-ilk-defa-seyirciyle-bulusuyor/", "text": "8-19 Nisan tarihleri arasında 41'incisi gerçekleşecek olan İstanbul Film Festivali, çok özel bir filmin Türkiye prömiyerine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Dünya tarihine iz bırakan sayısız olayı ve yüzlerce antik kent ve arkeolojik kalıntıyı fotoğraflayan efsanevi fotoğrafçı Josef Koudelka'nın Ruins adlı çalışmasının Türkiye ayağını belgeleyen Koudelka Aynı Nehirden Geçmek, ilk kez sinemaseverlerle buluşacak. Belgesel fotoğraf çalışmaları ve filmleriyle tanınan ödüllü fotoğrafçı Coşkun Aşar'ın, efsanevi Magnum fotoğrafçısı dünyaca ünlü Josef Koudelka ile 6 yıl boyunca Ege ve Akdeniz bölgelerinde her yıl ortalama 6 bin kilometre kat ettikleri ve toplamda 11 şehir, 60'a yakın antik kenti ziyaret ettikleri seyahat, Koudelka Aynı Nehirden Geçmek adlı filmle sinemaseverlerle buluşuyor. Bu yıl, 8-19 Nisan tarihleri arasında düzenlenen 41. İstanbul Film Festivali'nde prömiyerini yapacak olan film, Ayhan Hacıfazlıoğlu'nun kurgusuyla beyazperdeye taşınıyor. 1968'in en ikonik fotoğraflarının sahibi efsanevi fotoğrafçı Koudelka, Ruins projesinin en büyük bölümünü oluşturan Türkiye'de 6 yıl boyunca yaklaşık 60 antik kenti fotoğrafladı. Bu süre boyunca Coşkun Aşar, Koudelka'yla birlikte Ege ve Akdeniz bölgelerinde her yıl ortalama 6 bin kilometre yol kat ederek Koudelka'yı bu seyahatler sırasında filme aldı. Koudelka'nın 2008'de Pera Müzesi'nde açılan retrospektifi için geldiği İstanbul'da tanışan ikili, ilk yolculuklarına 2011'de çıktı. Çekimleri 6 yıla yayılan, inatçılığı ve mükemmeliyetçiliğiyle ünlü efsanevi fotoğrafçının adımlarını bir gölge gibi takip eden Aşar, yolculukların son bulmasının ardından 130 saatlik görüntü ve 30 saati aşan söyleşiyi kayıt altına almıştı. 2018 ve 2019'da Koudelka'nın rotasını takip eden Aşar ve Hacıfazlıoğlu, ek sahneler, yeni görüntüler ve yeni sesler ile filmin çekim sürecini tamamladı. Koudelka Aynı Nehirden Geçmek, yıkımın estetiğini zamanın izleriyle birleştirirken, antik kalıntıların eşsiz tarihi Koudelka'nın panoramik fotoğraflarında nasıl kusursuz imgelere dönüştüğünü gözler önüne seriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mahir-unsal-eris-cevirisiyle-harf-devriminden-hemen-once-yazilmis-son-polisiye/", "text": "Kayıp Kitaplar Kütüphanesi'nin yeni üyesi, Arap harfleriyle yayımlanmış en son polisiye romanlardan Kırmızı Köşk'ün Esrarı, Mahir Ünsal Eriş'in çevirisiyle okurla buluşuyor. Pertev Şevket'in yazdığı eseri Mahir Ünsal Eriş dilimize çevirdi ve günümüz Türkçesine uyarladı. Kırmızı Köşk'ün Esrarı Karakarga Yayınları'ndan çıktı. İzmirli bir tüccarın eline geçmesiyle birbirini takip eden bir sürü olay patlak veriyor. Cinayetler, hırsızlıklar, işi cinlere, perilere kadar götüren gizemli hadiseler... Bütün bunları aydınlığa kavuşturmak üzere vakayı üzerine alan Müddeiumumi Muavini Hüseyin Macit kendini bambaşka hikayelerin içinde bulur. Olay giderek karmaşık bir hal alırken hikayeye tanıdık bir sima dahil olur: Sherlock Holmes! KIRMIZI KÖŞK'ÜN ESRARI, Harf Devrimi'nden hemen önce, belki de Arap harfleriyle yayımlanmış en son polisiye romanlardan biri. Oldukça katmanlı ve heyecan verici hikayesinin yanı sıra karakter çeşitliliği ve dilinin güzelliğiyle de yaklaşık 100 yıl sonra, Mahir Ünsal Eriş'in çevirisiyle, yeniden okurunu bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mahir-unsal-erisin-ilk-romani-dunya-bu-kadar-yeni-baskisiyla-can-yayinlarinda/", "text": "Edebiyatımızın usta ve üretken kalemlerinden yazar-çevirmen Mahir Ünsal Eriş'in ilk romanı Dünya Bu Kadar, yeni baskısı ve Utku Lomlu tasarımı kapağıyla Can Yayınları'nda sarı sıcak gülümsüyor. Dünya Bu Kadar, Mahir Ünsal Eriş'in ilk romanı. Gelgelelim onun öykü dünyasına sıkı sıkıya bağlı bir roman bu. Bir ikindi kahvaltısına gelemeyen Güneş'in hikayesiyle yola koyulan yazar geri dönüşlerle, sıçramalarla Güneş'in anne babası Turan Bey ve Mükerrem Hanım'a, Kore Savaşı yıllarına, Yalova Depremi'ne, Hasan Fehmi Bey'e; evlere ansiklopedi satan Korhan'la Fevziye'den bu ansiklopedilerin yayıncısı Nuri'ye; kaymakam beyin kızı Yeliz'den Şelhum Asteğmen'e ve daha pek çok figür ve yaşantıya sahne açıyor. Karakterden karaktere, andan ana, mekandan mekana geçerek yıllara yayılan, tesadüflerin peşi sıra geldiği bu kanlı canlı romanda hayat kesitleri, kumdaki ayak izleri gibi doğallıkla kesişerek bir bütünde birleştiriliyor. Dünya Bu Kadar, hem alabildiğine yaratıcı olay örgüsü hem satırlarından ışıyan enerjisi hem de benzersiz duyarlılığıyla edebiyat dünyamızdaki yolculuğuna devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mancali-adam-muzikali-kadikoy-sureyya-operasi-ve-akmde/", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi, Mançalı Adam müzikali ile sanatseverler ile buluşmaya hazırlanıyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdür ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan'ın, 24 Mayıs 2022'de bu görev ile sahneye çıkacağı son temsil olma özelliğini de taşıyan Mançalı Adam müzikali, Kadıköy Süreyya Operası ve Atatürk Kültür Merkezi'nde sanatseverler ile buluşacak. Mitch Leigh'in bestelediği, metin şarkı sözü Dale Wasserman ve Joe Darion tarafından yazılan, Güngör Dilmen tarafından Türkçeleştirilen müzikalin yönetmeni Murat Göksu. Eserde orkestrayı Hüseyin Kaya yönetirken dekor tasarımı Ferhat Karakaya'ya, kostüm tasarımı Gizem Betil'e, Işık tasarımı ise Taner Aydın' ait. Don Kişot rolünde Suat Arıkan, Murat Göksu; Sancho rolünde Çağrı Köktekin, Yücel Özeke, Onur Turan; Aldonza rolünde Şebnem Ağrıdağ Kışlalı, Hande S. Ürben; Hancı rolünde Gökçe Şenyüz, Barbaros Taştan; Rahip rolünde Serkan Bodur, Ufuk Toker; Dr. Carrasco rolünde Can Reha Gün, Anıl Önder; Antonia rolünde Betül Görgülü, Begüm Karacasu Lazarov, Ayşegül Karkıner dönüşümlü olarak rol alıyorlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/manga-yeni-albumu-antroposen-ile-turne-yollarinda/", "text": "Müzik hayatında kariyerinin on yedinci yılını kutlayan Türkçe alternatif rock müziğinin MTV ödüllü öncü grubu maNga, 2022'yi yeni albümü Antroposen ve Türkiye'nin bambaşka köşelerinde vereceği konserlerle karşılıyor. Moon Stage ve Orfe Yapım organizasyonuyla gerçekleşecek Antroposen turnesi 14 Ocak'ta Malatya'dan başlayacak oradan Sivas, Kayseri, Mersin, Adana ve Gaziantep'e uzanacak, 22 Ocak'ta Diyarbakır'da son bulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/manu-chao-29-agustosta-kalamis-yaz-festivalinde/", "text": "Dünyaca ünlü sanatçı Manu Chao, 29 Ağustos'ta Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği Kalamış Yaz Festivali'nde sahne alacak. Kadıköy Belediyesi, her yıl yaz aylarına damgasını vuran Kalamış Yaz Festivali'nde bu yıl dünyaca ünlü bir sanatçıyı ağırlayacak. Dünya müziğinin kült ismi Manu Chao, 10 yıllık bir aradan sonra Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği Kalamış Yaz Festivali için İstanbul'a geliyor. Fransız İspanyol müzisyen Chao'nun Kalamış'ta gerçekleştireceği konserin biletleri 1 Ağustos'ta satışa çıktı. 29 Ağustos Salı günü saat 21.00'de Kalamış Atatürk Parkı'nda gerçekleştirilecek konserin biletleri online platformlarda satışa çıktı. İstanbul'daki hayranlarıyla buluşmak için gün sayan Manu Chao, 29 Ağustos'ta Kalamış'ta müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşatacak. Festival, 10 Eylül'e kadar sürecek Kadıköy Belediyesi'nin 7 Temmuz'da Kalamış Atatürk Parkı'nda başlattığı Kalamış Yaz Festivali ikinci ayına girdi. Kalamış'ta festival coşkusu, birbirinden değerli sanatçıların sahne alacağı konserler ve sinema tarihine damgasını vuran çok özel filmlerle Ağustos ayında da tüm hızıyla sürecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/manuel-citak-adalet-agaoglunun-fotograflarini-cektigi-o-gunu-anlatti/", "text": "Fotoğrafçı Manuel Çıtak, Adalet Ağaoğlu'nun lamba koleksiyonunun fotoğraflarını çekmek için gitmişti o gün evine... Yıllar sonra o günü Ajandakolik'te kaleme aldı. Adalet Ağaoğlu'nun bu fotoğrafını 1992 yılında çektim. Büyükdere'deki evinde çekildi. O zaman Skylife dergisi için fotoğraf çekiyordum. Çekime derginin grafik tasarımcısı Lalehan Uysal ile gitmiştik. Adalet Hanım dergide gaz lambası koleksiyonu üzerine bir yazı kaleme almıştı. İlginç bir koleksiyonu vardı. Bizi çok iyi ağırladıklarını hatırlıyorum. Özellikle eşi Halim Ağaoğlu'nun eşinin yazar kişiliğine olan saygısını ona verdiği değeri görmemek mümkün değildi. Çok misafirperver ve dostaneydiler. İlerleyen zamanda görüştük. Bu arada benim eşim de yolun daha çok başında olan bir yazardı. Adalet Hanım eşimin Şebnem İşigüzel olduğunu öğrenince şaşırmıştı. Bizi yemeğe davet etmişlerdi. Halim Bey eşinin yazabilmesi için gerekirse dünyayı durduracak kadar ilgiliydi. O yemekte sohbetimizden hatırladığım, Şebnem bilgisayar kullanarak yazdığını anlatmıştı. Halim Bey, Adalet Hanım'ın da artık bilgisayara geçmesi gerektiğini söylemişti. Hatta bunun için ona bilgisayardan anlayan bir asistan bulduğunu, bilgisayar kullanmayı öğrenmesine yardımcı olduğunu anlatmıştı. Ama Adalet Hanım, kendi sistemini, sanırım daktilo kullanıyordu yazarken, terk etmekten yana değildi. Birlikte pek az fotoğrafları olduğunu söylemişlerdi ve bu fotoğrafın onların diyaloğunu nasıl aktardığından mutlulukla söz etmişlerdi. Adalet Ağaoğlu, eşimi iki yıl önce ev telefonumuzdan bir yazısı için aramış. Şebnem kendisine kızımızın tiyatro okuduğunu ve kendisinin tiyatro oyunlarından çok etkilendiğini anlatmış. Yani Adalet Ağaoğlu'nun üzerimizde kuşaklar boyu etkisi var. Bu sanatın ta kendisi bence. Normalde çok unutkan bir insanımdır ancak fotoğrafını çektiğim insanların bende bıraktığı hisleri asla unutmam. Adalet Hanım çok kişilikliydi ve asla sözünü esirgemiyordu. İtirazlarını dillendiren güçlü bir kadın olarak hatırlıyorum kendisini. 1996 yazında geçirdiği kazadan sonra da kendisini ziyaret etme fırsatımız olmuştu. Çok sıkıntılı bir süreç yaşamışlardı. Hiç kuşkusuz o dönem Adalet Hanım'ın hayatından yazacağı birkaç romanı alıp götürdü. Yakın zamana kadar yazmaya devam etmesi yaratıcılığın bize hediyesi aslında. Kendi işimle kıyasladığımda sanatçının neredeyse ölene kadar sanatıyla meşgul olması müthiş bir şey. Bu bir tür gençlik gibi aslında. Sanatçı ruhen yaşlanmıyor. Portre çekmek benim için hep önemli olmuştur. Resim yapmak gibi düşünürüm bunu. Adalet Hanım da tıpkı Şebnem gibi fotoğrafın yazmak gibi olmadığını düşünüyordu. Fotoğrafın pek çok şeye bağlı geliştiğinin ve hatta bunların bir kısmının sanatçının kontrolü dışında olduğunu söylemiş ve işimi zor bulmuştu. Çoğunlukla böyle olur. Öğrencilik yıllarımda herkes gibi Ölmeye Yatmak ile tanımıştım Adalet Ağaoğlu'nu. Bir yazarın portresini çekmek aslında bir hissi resmetmek, belgelemek gibi... Adalet Ağaoğlu'nun açıksözlü kişiliği onu bir anlamda muzipleştiriyordu aslında. Halim Ağaoğlu ile birlikte fotoğraflarında da gülüşünü ve içten bakışını yakalamak benim için kıymetli olmuştu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/marina-abramovicin-akis-flux-sergisi-yeniden-ziyarete-acildi/", "text": "Akış / Flux sergisini kaçırıp üzüldüyseniz size güzel bir haberimiz var. Performans sanatçısı Marina Abramovic ve kurucusu olduğu Marina Abramovic Enstitüsü'nün Türkiye'deki ilk sergisi olan Akış / Flux Sakıp Sabancı Müzesi'nde yeniden ziyarete açıldı. 31 Ocak 2020'de kapılarını açan ancak salgın nedeniyle ziyaretlerine ara verilen Akış / Flux sergisi, yeniden sanatseverlerle buluşuyor. Sergi, 20 Aralık 2020 tarihine kadar pazartesi günleri hariç 12.00 18.00 saatleri arasında görülebilecek. Performans sanatının tarihini ulaşılır ve anlaşılır kılmanın amaçlandığı sergi, Abramovic'in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı kapsamlı bir retrospektifi, açık çağrıya cevap veren ve projeye davet edilen sanatçılarla MAI ortaklığında geliştirilen canlı performansları ve video gösterimlerini kapsıyor. İki bölümden oluşan serginin ilk kısmında sanatçının erken dönem resim çalışmaları ile Rhtyhm 0 (Ritim 0), Rhtyhm 10 (Ritim 10), The Artist is Present ve Confession gibi zihninin ve bedeninin sınırlarını zorladığı performanslarıyla Abramovic'in 50 yıllık sanatsal yolculuğunun ayrıntılı bir incelemesi sunuluyor. İkinci bölüm ise Türkiye'den 12 sanatçının ve bu projeye dahil olması için davet edilen dört uluslararası sanatçının canlı performanslarından oluşuyor. Her güne özel tasarlanan performansların güncel programında Metehan Kayan ve Umut Sevgül, Murat Adash, Evren Kutlay, Halil Atasever, Merve Vural, İlyas Odman, Dilek Champs ve Bahar Temiz'in canlı performansları yer alıyor. Sadece uzun süreli canlı performansların yer aldığı bu bölümde tüm performanslar, müzenin açık olduğu her gün, günde altı saat olmak üzere kesintisiz gerçekleşiyor. Sergi kapsamında daha önce gerçekleştirilen performanslardan, Virginia Mastrogiannaki'nin SJ ve Murat Ali Cengiz'in Müzisyensiz Bölge adlı çalışmalarının dokümantasyonları da yine bu bölümde gösterilecek. Ayrıca Abramovic'in sanat pratiğine ve MAI'nin etkinliklerine dair bilgilendirici bir nitelik taşıyan videolar da sergi boyunca müzenin konferans salonunda izlenebilecek. Ziyaretçiler müzenin web sitesi üzerinden veya gişeden tek giriş veya çok girişli olarak farklı kategorilerde bilet satın alabilecek. Önceden satın alınmış çok girişli sergi biletleri de yeni dönemde geçerliliğini koruyacak. Pandemi şartları sebebiyle sergiye girişlerde kişi sayısı sınırlamaları olacağı gibi, web sitesi üzerinden rezervasyon yapan ziyaretçilere de girişte öncelik tanınacak. Tüm ziyaretçilere ana kapı girişinde mobil termal kamerayla temassız ateş ölçümü yapılacak ve ayrıca ana bina girişi x-ray'de termal kamera ile kontrol sağlanacak. Ziyaretçilerin maske takması zorunlu olacak ve ziyaretler sırasında sosyal mesafe kuralları geçerli olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mavi-dolunayin-fotograflarini-iyi-cekmek-isterseniz/", "text": "Az kaldı! 31 Ekim Cumartesi gecesi gökyüzünde nadir görünen doğa olaylarından biri gerçekleşecek. Normalde her ay bir kez meydana gelen dolunay, 2020 yılında 13 kez gerçekleşerek Ekim ayında ikinci kez ortaya çıkacak ve herkes Mavi Dolunaya tanık olacak. Canon marka elçisi ve dünyaca ünlü doğa fotoğrafçısı Andrew Fusek Peters, çok nadir gerçekleşen Mavi Dolunay gecesinde göz alıcı fotoğraflara imza atmak isteyen tüm fotoğraf tutkunlarına altın değerinde ipuçları sunuyor. Gökyüzü, bu ay Mavi Dolunayın ihtişamına sahne oluyor. 31 Ekim Cumartesi gecesi meydana gelecek dolunay, aynı ay içinde ikinci kez dolunay gerçekleşmesi ile ortaya çıkan nadir bir gökyüzü olayı olan Mavi Dolunay olarak adlandırılıyor. Bu dolunay, ayrıca 1944'ten beri dünyanın her yerinden görülebilen ilk dolunay olması özelliğiyle de fotoğraf severlere muhteşem kareler için kaçırılmayacak bir fırsat sunuyor. Canon marka elçisi ve doğa fotoğrafçısı Andrew Fusek Peters, yaratıcılıklarına meydan okumak isteyen fotoğrafçılara bu olağanüstü anın en iyi şekilde görüntülenebilmesi için ipuçlarını paylaşıyor. İlk olarak ayın nerede ve ne zaman yükseleceğini bilmelisiniz. Eskiden bu hesaplamaları yapmak bir hayli zor ve zahmetliydi fakat günümüzde bu iş için belirli yazılımları kullanabilirsiniz. Dış mekan ve manzara fotoğrafçıları için bir ışık görselleştirme aracı olan The Photographer's Ephemeris 3D programı bu konuda size yardımcı olabilir. Bu program sayesinde 50 metrelik bir alan içerisinde plan yapabilir, ayın yükseliş zamanını da öğrenerek evinizden çok uzaklaşmadan çekim yapabilirsiniz. Mavi Dolunayı daha geniş bir hikayenin bir parçası olarak fotoğraflamayı tercih edebilirsiniz. Bu sayede çokça gördüğümüz yakın plan ay çekimlerinden daha yaratıcı bir içerik ortaya çıkartılabilir. Bu konudaki en önemli ipucu ise hem Mavi Dolunayı hem de ön planı tüm ihtişamıyla göstermek adına çekim yaparken RAW formatının kullanılması olabilir. Doğa çekimlerinde hız ve doğru karar verme çok önemlidir. Bu sebeple bu tarz çekimlerde gerçekçi düşünmeli ve hareket etmelisiniz. Bunu bir örnekle açıklayan fotoğraf sanatçısı Andrew Fusek Peters: 2016 yılında The Times'in ön sayfasında kullanılan Süper Ay fotoğrafımı neredeyse çekemiyordum. Çekimi bıraktım ve eve dönüyordum. Eve dönüş yolunda aniden Shropshire'daki Stretton Kilisesi'ne doğru giderken bulutların açık olduğunu gördüm. Ay, Üç Parmak Kayası adlı volkanik bir yapı olduğunu bildiğim şeyin hemen arkasındaydı. 'İşte bu!' diye düşündüm. Canon EOS 7D Mark II, Canon EF 500mm f / 4L IS II USM lens ve 1600 mm'lik Canon Extender 2x III ekipmanlarından oluşan kitim sayesinde iyi bir görüntüye ulaşabileceğimi biliyordum. Bir çiti tripod olarak kullandım ve arka arkaya 3 görüntü çektim. Odak noktamı önceden belirlediğim için ilk çekimim asıl görselim oldu dedi. Özellikle bu tarz çekimlerde tripod kullanmaktan kaçının. Çünkü çok hızlı tepki verebilmeniz ve konumunuzu değiştirebilmeniz gerekebilir. Böylece ayı çerçevede tam olarak istediğiniz yere yerleştirebilirsiniz. Ayrıca çekim için fazla zaman da olmayacak çünkü çekim yapacağınız ışık, günün son ışığı olan alacakaranlık ışığı... Eğer büyük bir telefoto lens ve uzatıcı kullanıyorsanız hızlı tepki verebilmek adına dizinizi bir tripod olarak kullanmanız işinize yarayabilir. Bu çekimde odak noktanız Mavi Dolunay olacağı için enstantane hızı ve ISO'yu oldukça düşük tutabilirsiniz. Mavi Dolunayı pozlarken hikayenizde yakalayabileceğiniz manzara detayının miktarı kullanacağınız kameranın kalitesine bağlı olarak değişkenlik gösterecektir. Bu gibi çekimlerde Canon EOS 7D Mark II gibi cihazlar kullanmak, odaklanma ve gölge detaylandırma konularında yararınıza olacaktır. Eğer büyük bir ay fotoğrafı istiyorsanız büyük lensler kullanmalısınız. RAW resminizi aldıktan sonra, ay hala oldukça yuvarlak ve şişik görünecek. Ayrıntıları ortaya çıkarmak için vurgulara, beyazlara ve gölgelere ve son olarak radyal filtrelere dikkat edin. Ön planınız için ise gölgeler ve dereceli filtrelerle çalışmak iyi bir fikir olabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mavi-mini-ile-ara-bul-etkinliklerinin-yazari-aysenur-kurtulus-peltek-ile-oyun-destekli-kitaplari-uzerine-bir-soylesi/", "text": "Çocuklar oyun oynamayı çok seviyor, oyunla öğreniyor, eğleniyor ve oyunla büyüyor. Ben de oyun oynamayı çok severim. Kitaplarımla oynuyorum fikri çıktı ortaya. Sadece bir etkinlik kitabı da olmasın, iyi bir hikayesi olsun, sorulara içine çeksin, zengin görselleri ve nesne bulma oyunuyla okur sayfada daha uzun kalsın, okurken aynı zamanda görsel algıyı da geliştirsin diye düşündük. Kitaplar 4 yaş ve üzeri için uygun. Anne babalar çocuklarıyla kaliteli vakit geçirme çabasında ve çözüm arayışındalar. Hedeflediğimiz yaş grubu ebeveyn ile hem kitap okumuş hem de oyun oynamış olacak. Küçük oğlum 5 yaşında, kendi yaş grubuna ait kitapları aldığımızda peş peşe birkaç okuyup bitiriyoruz ve aradan zaman geçince yeniden okuyoruz. Mavi Mini ile arabul kitaplarındaysa etkinlik süresi uzun, hatta odaklanma süreleri kısa olduğundan bir defada bitmiyor. Çocuklar hikayenin kalanını merak ediyor ve yine oynayarak vakit geçirdikleri için devam edecekleri zamanı heyecanla bekliyorlar. Kitap sevgisini oyunla destekleyerek kazanmalarını istedim. Mavi Mini ile yolculuk yapmayı seven 4 kişilik bir ailemiz var. İlk kitapta bir hafta sonu gezisini anlatmıştım. Okul Yolunda'da hemen hemen tüm çocuklara tanıdık gelebilecek bir yaz hikayesi var, tatil, akraba ziyaretleri, yolda durulan mola yerleri, günübirlik geziler, yazın sonu ve okula hazırlık heyecanını anlatmaya çalıştım. Hikayenin kendi hayatlarına benzerliği arttıkça kitaba daha çok bağlanabildiklerini gözlemledim, özellikle küçük yaş grubunun. Aynı bizim gibi, aynı benim gibi, evet biz de öyle yapmıştık diyebilecekleri bir macera oldu. Günümüzde çoğumuz memleketimizden ve akrabalarımızdan uzakta yaşıyoruz. Ayrı kalmak, özlemek ve kavuşmak kavramlarını özellikle kullanmak istedim. Benim de en çok oynadığım oyunlardandır gizli nesne bulma oyunları. Nesneleri bulmaya çalışırken hemen resimlere odaklanıyor çocuklar. Sayıları da tanıyorlarsa hızlıca oyuna geçiyorlar. Hikaye ile ilgili sorular ekledik. İşitsel yetenekleri de gelişsin, okunanı dinlesin, odaklanabilsin ve arkasından sorulana cevap verebilsin diye. Çok büyük bir sorumluluk! Kitap okumak iyidir diyor ve onların çokça kitap okumasını istiyoruz. Kitabın kapağı açıldığı anda çocuk yazarla baş başa kalıyor. Yetişkinler için yazarken sınır yok, ama çocuklar için yazmak büyük dikkat ve özen gerektiriyor. Karşımda bir çocuk var ve ben ona söylediğim her kelimeyi seçmeliyim. Düşünmeden hiçbir şey söylememeliyim. Yaşına, mantığına, duygusal ve ruhsal yapısına uygun olmalı. Anlattıklarımın onun tertemiz sayfalarına, aklına, ruhuna dolduğunu bilmeliyim. Ben kitaplarla büyüdüm, çocuklarıma aldığım her kitabı önce kendim okudum. Dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum ve dilerim bunu hakkıyla yapanlardan olurum. Çünkü çocuklar eğlenmeli, mutlu olmalı. Bu herkes için geçerli. Çocuklar bol bol oynamalı. Bunlar da oyunlu kitaplar, anne, baba, çocuk hep birlikte oynayabilirler. Her gelen sayfayı öyle büyük heyecanla inceledim ki! Fadime Kıymık ve Arife Şeyma Gök harika birer çalışma yaptılar. Siz bir hayal kuruyorsunuz, belki gözünüzün önünde sahneler beliriyor, anlatmaya çalışıyorsunuz ama hayalinizden çok daha güzel sonuçlar geliyor önünüze. İkisine de hayranım. Üstelik çok yoğun ve zor birer çalışma oldu. Sayfalar detaylarla dolu. Her bir kompozisyon aynı birer oyun gibi. Ben genel sahneyi anlatmaya çalıştım, sayılarla nesneleri belirledim. Sayfaları onlar zenginleştirdiler. Öyle güzel geldi ki sonuçlar üstüne söyleyecek söz kalmadı. İkisine de çok teşekkür ediyorum. Gezmeyi seven bir aile, yine bir yolculuk hikayesi ile gelecekler ama karar veremediler, seçenekler bol, gezip görecek çok yer var. Aslında seriye başlarken düşündük ekip olarak, bu yol bizi nerelere götürür diye. Üçüncü kitap komşu ülkelere olabilir. Notlar almayı severim, renkli cici ajandaları ve defterleri de ama ikisini pek buluşturamam. Genellikle günlük listelerim olur. Nesnelere bağlanmayı pek sevmiyorum sanırım. Notlarım da dağınıktır, her yerden bir şey çıkar. Galiba asıl ajandam bilgisayarım. Güncel kitapları takip etmeye çalışıyorum, yeni yazarlar tanımayı, farklı tarzlarda metinlerle tanışmayı seviyorum. İlham almak konusuna gelince özellikle yerli yazar, çizer, sinema ve tiyatro oyuncuları, yönetmenler, sanatçılar neler yapıyorlar, hangi işlerle hangi konularla ilgileniyor, neyi önemsiyor, nasıl çalışıyorlar, nerede zorlanıyor, nasıl çözümlere ulaşıyorlar çok merak ediyorum. Bizden nasıl işler çıkıyor, biz ne yapabiliyoruz onu görmeye anlamaya çabalıyorum. Sayabileceğim çok isim var bu konuda, röportajlarını okumaya, söyleşilerini takip etmeye, hikayelerini dinlemeye çalışıyorum çünkü bu topraklardan besleniyorlar ve aynı yerden bakıyoruz dünyaya. Ama hayatıma dokunan ve belki de dönüm noktası diyebileceğim, en sevdiğim ve beğendiğim yazar J. R. R. Tolkien. Kurgusu, gerçeklikle hayalin birleşmesi, masallar ve insanlar, dünya, savaş, barış... Belki okuduğum dönemdeki bana çok iyi geldiği için bilemiyorum. Fantastik ve bilimkurgudaki tüm yenilik çabası, olmayanı anlatma, kurgu, hayalgücü, gerçekten uzaklaşma ama onsuz da yapamama halinden etkileniyorum. Bana edebiyatı babam sevdirdi, edebiyatı anlamayı da sayın hocam Hakan Akdoğan öğretti. Ondan sonra tüm yazarlara ve tüm sanat eserlerine bakışım değişti. Sezgisel beğenilerim mantıksal incelemelere dönüştü. Hiç tanımadığım yazar ve tarzlarla tanıştım, hepsi de çok kıymetli. Şermin Yaşar okumaktan çok keyif alıyorum. Behiç Ak, Birsen Ekim Özen ve Mustafa Orakçı kitaplarını severek okuyoruz çocuklarımla. Çocuklar İçin Felsefe ile tanışmam Murat Moroğlu ve Deniz Alter sayesinde oldu, yeni çalışmalarını merakla takip ediyorum. Daha küçük yaş grubu için çalıştığımız bir serimiz daha var. Onun için de yeni fikirler, hazırlıklar var. Haydi Kurtaralım Dünyayı başlığıyla planladığımız serinin de danışmanlığını yapıyorum. Henüz iki kitap çıktı, diğerlerinin çalışmaları sürüyor. Mavi Mini ile iyi yolculuklar diliyorum! Siz yazın, çocuklar da hep okusun, arayıp bulsun ve en önemlisi hayaller kursun. Konuğum olduğunuz için teşekkür ederim. Güzel bir söyleşi olmuş. Ayşenur hanimı yıllardır taniyorum.. mimarlik yaptiği zaman bile cocuklarla ilgili neler yapabilirim vardı aklinda hep.. kafasında hep projeleri olurdu görüştüğümüz zamanlarda anlatirdı bize.. Bu başarıyı yakalayacağini biliyordum dahada fazla eserlere imza atacak biliyorum.. taktir ediyorum onunla gurur duyuyorum.."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mavisel-yener-okurlarim-mavi-zamanlarin-devamini-yazmami-cok-istiyordu/", "text": "Çocuk ve gençlik edebiyatının üretken kalemlerinden Mavisel Yener, Tudem Edebiyat Birincilik Ödüllü romanı Mavi Zamanlar'ın okurla buluşmasının 20. yıl dönümününde Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları isimli sürpriz devam kitabıyla okurunu yine sürükleyici bir maceraya davet ediyor. Yener ile kitabının 20. yılını birlikte kutladık. Mavisel Yener'den yeni bir kitap, Mavisel Yener ile yeni bir söyleşi... Bu kitabı yazmam benim için de sürpriz oldu. Aslında, okurlarım Mavi Zamanlar'ın devamını yazmamı yıllardır çok istiyordu. Neden yirmi yıl beklediğimin yanıtını kitapta veriyorum aslında diyor. Okurlarının çok sevdiği Mavi Zamanlar'dan 20 yıl sonra gelen devam kitabı Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları, onun deyimiyle İzmir'in şah damarından beslenen kurmaca bir roman. Bursa Kitap Fuarı'nda yakaladığım yazar ile yine klavyeler arası iki lafın belini kırdık. 20 yıl önceye bir gidelim, o Mavi Zamanlara... 2003 yılında TUDEM Edebiyat Birincilik Ödülü kazanan kitabınız Mavi Zamanları nasıl yazmaya karar verdiniz, biraz nostalji yapalım. Anadolu'muzun kültürel varlıklarından olan Allianoi antik kentinin sular altında kalma olasılığı içimi acıtıyordu, bunu okurla paylaşmak, dertleşmek istedim. Çocuklara öğretmek için değil, onlarla dertleşmek için yazdım Mavi Zamanlar'ı. Sonrasında da dosyayı yarışmaya gönderdim, birincilik ödülü alarak okurla buluştu. Elinize bir kitap aldınız, okumaya başladınız. Birdenbire kitapta şu uyarı ile karşılaştınız: Onca kitabın içinden bunu seçmen bir rastlantı olamaz, değil mi? Şimdi bir sözleşme yapmalıyız seninle. Bu masalı okumaya başlarken bilmelisin ki ya sonsuza taşımalısın bu gizemi ya da hemen bırakmalısın okumayı. Çünkü o sana, dereden tepeden, dumanlı dağlardan, ateşli sulardan geçip de geldi. Senin dünyan hangi zaman diliminde olursa olsun, suyun ateşinin kaynağındaki gizemi bulmalısın. Masalım seni Mavi Zaman'daki hamama götürecek, çözmen için gizemi. Sakın demeyesin, hamamın kubbesi yok, tası yok, kurnası yok! İşte ilk ipucu sana. Dünya güzeli su perisi hala yıkanıyor orada (S.10). Böyle bir uyarı ile siz karşılaşmış olsaydınız ne yapardınız? Kitabı hemen elinizden bırakır mıydınız, yoksa okumaya devam edip işin gizemini çözmeye mi çalışırdınız? Mavi Zamanlar 20. yılında da bu soruyu sormayı sürdürüyor okuruna. Serüvene olan merakları sayesinde masalın şifrelerini çözen çocukların, sözcüklerin gerisinde, yaşama dair nice anlamlar keşfetmeleri, geçmişle geleceğin buluşması, tarihe saygı, geleceğe aktarılan umut, masal ve gerçekle iç içe geçmiş sıra dışı bir öykü sunuyor Mavi Zamanlar. O şiir Mavi Zamanlar yayımlandıktan sonra yazıldı. Dizeleri çok sevdim, sonraki baskılarda kitabın başına, şairin izniyle koydum. Elbette defalarca gidip gözlem yaptım. O sıralar arkeologlar kazıları sürdürüyorlardı. Henüz baraj yapılmamıştı. Bu antik kent ve ortasından geçen İlya çayı bana pek çok masal anlattı. Beni en çok etkileyen yanı, termal/şifalı suları olduğu için var olmuş ama sular altında yok olacak bir kent olmasıydı. Ona kulak verdim, yüreğimle dinledim. Genel olarak edebiyat dünyasında efsaneler ve mitolojiler, yüzyıllardır yazarlar ve sanatçılar tarafından ilham kaynağı olarak kullanılmış. Türk edebiyatı da dünya edebiyatı gibi efsaneler ve mitolojilerden beslenen bir geleneğe sahip. Elbette ben de bu zenginlikten etkilenmiş bir yazarım. Homeros'un İlyada ve Odysseia'sı, Oğuz Kağan, Köroğlu gibi Türk mitolojisinden etkilenerek oluşmuş destanlar, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Sabahattin Ali gibi Türk mitolojisinden etkilenmiş ve yapıtlarında bu öğeleri kullanmış yazarlar beni bu anlamda beslemiştir. Eserlerinde İskandinav ve Kelt mitolojilerini kullanan, Yüzüklerin Efendisi serisi ile ünlenen Tolkien, eserlerinde Kelt ve Germen mitolojilerini kullanan, Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden olan Poe beni besleyen yazarlar arasındadır. Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları, tarih boyunca insanın sesini, macerasını, içsel yolculuğunu da yansıtan, fantastik ve bilim kurgusal yanı da olan, İzmir'in şah damarından beslenen kurmaca bir roman. Tarih, coğrafya, genetik, tıp gibi bilim dallarına dikkat çekerken okurun merak, serüven duygusunu tetikleyen bir kitap. Okurlar sayfalarda dolaşırken eski bir arkadaşa rastlamış gibi olacak. 1974, 2035 ve 2185'de geçen üç bölümden oluşan roman, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bağ kuruyor. Romanın kurgusu, 1974'te yaşanan büyük İzmir depremi ekseninde gelişmeye başlıyor. Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları isimli, antika, el yazması kitabın Cenovalı kaşif Kristof Kolomb ile ilişkisi, Tarihi Kemeraltı Çarşısı, Agora kalıntıları, Kızlarağası Hanı, Saat Kulesi, Meksika'nın yüksek yaylalarındaki Aztek Diyarı ile İzmir'in bağlantısı ve daha pek çok gizem bekliyor okuru. Bu roman, çok çok uzaklardaki başka yaşantılarla yolumuzun kesiştiğini fark ettiriyor, kültürlerarası bağ kuruyor. Roman, uygarlığın bir döngü olduğunu, tarih öncesi dönemlerde de insanlığın dünyaya hükmetme duygusunun, açgözlülüğünün uygarlıkların sonunu getirdiğini anlatıyor. Okuruna Kötülüğe karşı iyilik, yalancılığa karşı dürüstlük, cimriliğe karşı paylaşımcılık var. Seçim senin! diyerek, geleceği onların avuçlarına bırakıyor. Kurgunun en zorlayıcı ama en zevkli yanı üç ayrı zamanı birleştirmekti. Çok dikkatli çalışmak gerekiyordu. Abartmak istemem ama belki bin kez yeniden yeniden okudum, boşluk kalmamasına ve o zamanların özelliklerine sadık kalarak yazmaya özen gösterdim. Bu konuda yayınevim de büyük katkı verdi. Üç editör emek harcadı; İlke Aykanat Çam, Hülya Dayan, Barış İnce defalarca okudular. İyi bir takım çalışmasıyla okurların hak ettiğince nitelikli bir kitap sunduğumuzu düşünüyorum. Bu seriye yirmi yılda bir devam ettiğim düşünülürse, üçüncü için pek de zamanım kalmadı gibi... Şaka bir yana, şu andaki iç sesim serinin bittiğini söylüyor. Fakat günün birinde hala anlatılacak bir şeyler olduğunu düşünürsem neden olmasın. Mekan kitaplarımda önemli bir yer tutar, o mekanların fotoğraflarını paylaşarak, okuru gerçek ve düş arasındaki o görünmez çizgiye daha da çok çekmiş oluyorum. Kurguyu gerçek olaylardan yola çıkarak yaparken ilkin, hikayenin geçtiği dönemi ve yerleri araştırıyorum. Bu, olayların nedenlerini, koşullarını ve sonuçlarını daha iyi anlamama yardımcı oluyor. Tarih kitapları, gazeteler, dergiler araştırma yaparken kullandığım kaynaklardan. Eğer gezip görme şansım varsa bunu da mutlaka yapıyorum. Gerçek olayları doğru bir şekilde tasvir etmek önemli, ancak bunları kurgusal hikayeye uygun hale getirmek de önemli. Hikayedeki karakterlerin gerçek hayatta yaşayan kişilerden ilham alması mümkün. Ancak, genellikle karakterleri yalnızca gerçek hayattaki kişilere bağlı kalmadan, onların kişisel özelliklerini ve hedeflerini belirleyerek oluşturuyorum. Gerçek olaylar arasında geçen bağlantıları, kurgusal hikayemle uyumlu hale getiriyorum. Olayların sıralaması ve karakterlerin karşılaştığı engeller, gerçek olaylarla örtüşmeli, ancak hikayem için anlamlı ve etkileyici olmalı. Hikayenin açıklanmayan yönlerini veya alternatif tarih senaryolarını, kurgusal öğeler olarak kullanıyorum elbette. Bunları yapmak yazma sürecimi uzatıyor ama katmanlı bir roman için gerekli. Kitaba koyacağımız fotoğraf ve gazete küpürleri için bile epey mesai harcadık. Örneğin, İzmir Saat Kulesi'nin iç mekanının fotoğrafını okurlara göstermek istedim. Meğer bunun için izinler alınması gerekiyormuş. Büyük Şehir Belediyesi, İzmir Emniyet Müdürlüğü, İzmir Valiliği, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ayrı ayrı yazışarak resmi izinleri aldım ve fotoğraf sanatçısı Birol Üzmez kuleye girerek çekimleri yaptı. Anlayacağınız, kitabın mutfağında hummalı bir çalışma yapıldı. Sizi yazmaya teşvik eden en büyük motivasyonunuzu merak ediyorum. Genelde içsel motivasyona sahip biriyim, yazma sürecinden keyif alıyorum. Hikayeler yaratmayı seviyorum. Eğer Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları'ndan söz ediyorsanız, en büyük motivasyonu okurlarım veriyordu yıllardır. Fakat ikinci romanın kendine özgü tarzıyla, sesiyle Mavi Zamanlar'ın gölgesinde kalmayacak bir yapıt olması gerekirdi. Bu nedenle biraz çekiniyordum doğrusu. Devam kitabı için Tudem Yayınevi yayın yönetmeni İlke Aykanat Çam ile editörüm Hülya Dayan beni motive ettiler. Böylece, Mavi Zamanlar'ın devamını kaleme aldım. Mutlaka her gün yazarım ve okurum ama saatlerle işim yok doğrusu. Kendime süre kısıtlaması koymam. Her yerde, her zaman yazabilirim. Sen de Oku projesi pek çok yazarın katkısıyla devam ediyor. Çocuklar çok sevdi o seriyi. Beni heyecanlandıran bir proje. Yazma yolculuğunda limitler koymamayı öğrendim; şimdilik öyle bir düşüncem yok ama yüreğimin beni götürdüğü bir klasik olursa çocuklar için bu koleksiyona onu da katmayı düşünürüm elbette. Evet var ve çok heyecanlıyım. Yine, yeni bir roman için araştırmalar dünyasına daldım. İlhamın doğası gereği, gece gündüz aklımda. Mavi Zamanlar'ın ve Tudem Edebiyat Ödüllerinin 20. Yılını kutlama kitabımız olan Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları'nı Ajandakolik okurlarıyla paylaşmak benim için sevinçti, emeği gördüğünüz için teşekkür ederim. Okurlarımın kitapla ilgili görüşlerini heyecanla bekliyorum. Bana www. maviselyener. net adresinden yazabilirler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mavisel-yener-sen-de-oku-kitaplari-cocuk-haklari-projesidir/", "text": "Size daha önce TUDEM Yayınları'nın okuma güçlüğü çeken, disleksik çocuklar için hazırladığı Sen de Oku klasikler koleksiyonundan bahsetmiştim. Özverili çalışmalar sonucu yazarlar tarafından yeni baştan anlatılan klasiklere her geçen gün yenileri ekleniyor. Yüzyıllar önce yazılan ve sanatın her dalına esin kaynağı olan Ezop Masalları da bu koleksiyona eklenen en yeni kitaplardan. Masalları yeniden anlatan çocuk edebiyatının üretken kalemlerden Mavisel Yener'den bu çok değerli projeyi dinleyelim. Hatırlarsınız, çok değil bir ay kadar önce burada bu defa Güliver'in Gezilerinden yola çıkarak okuma konusunda zorlanan, ilgi dağınıklığı olan çocuklar için hazırlanan bir kitap projesiyle birlikte tanışmıştık. Çocukların gelişimine katkı sağlayan bu çok özel çalışmada yazarlar, hem kendi yazdıkları kitaplarla katkı sağlıyor hem de pek çoğumuzun çok iyi bildiği çocuk klasiklerini yeniden anlatarak okuma güçlüğü çeken çocuklar için bunu kolay kılmayı amaçlıyor. Şimdiye kadar onlarca çocuk kitabı yazan Mavisel Yener ile yazın hayatının farklı serüvenlerinden biri olan Sen de Oku koleksiyonu üzerine konuştuk. Öğrenme güçlüğü çeken çocuklar, dislektik çocuklar, farklı nedenlerle göz problemi yaşayan, sözcük ve satır atlayarak okuyan, bir kitabı bitirememe korkusu olan, okumayı sevmeyen çocuklar için hazırlanan böyle bir koleksiyonun Türkçe yazılmış ilk eseri olan Tembel Teneke Acaba Nerede? adlı romanı kaleme almak beni heyecanlandırdı. Hemen ardından seriye ikinci bir kitap daha yazdım: Çok Acayip Bir Macera. Tudem Yayınları'nın Yayın Yönetmeni İlke Aykanat Çam projede bulunmamı teklif ettiğinde, hayatını çocukların okumasına adamış bir yazar olarak, bunun önemli bir sosyal sorumluluk olduğunu düşündüm. Bu, bir anlamda çocuk hakları projesiydi, çünkü her çocuğun okumaya hakkı vardır. Yayınevimden gelen proje teklifini hemen kabul ettim, elimdeki bütün çalışmaları öteleyip buna odaklandım. Diğer kitaplarımdan farklı olarak bu kitaplar disiplinlerarası çalışmayı gerektirdiği için, yayın yönetmenimiz ve editörlerimiz projeyi oluştururken, uzun soluklu bir ön hazırlık sürecini gerçekleştirmişlerdi. Defalarca yaptığımız toplantılarda ölçütleri konuştuk, dünyada bu alanda ne gibi çalışmalar yapılmış onlara baktık, akademik kaynakçayı gözden geçirdik. Evet evet, kesinlikle öyle. Araştırma, okuma, gözlemleme gibi bireysel hazırlığımı yaparken, hekim olmamın yararını gördüm. Birbirlerinin hayatına dokunarak sevgiyi, önyargısız olmayı, duygu yönetimini öğrenen, farklılıklardan rahatsız olmayan kahramanlar yaratarak çocuklara keyifli bir okuma serüveni sunmak istedim. Aynı zamanda hangi sorunları paylaşabilirim, onları bu çözüme nasıl ortak edebilirim, diye düşündüm. Bu ön hazırlıkların ardından yazım süreci başladı. İki kitapta da eğlenceli bir kurgunun yanısıra, anlatımda farklı bir teknik uyguladım. Tembel Teneke Acaba Nerede?, Çok Acayip Bir Macera ve Ezop Masalları'nın bir başka ortak özelliği daha var, üçü de insan-hayvan-doğa ilişkisi bağlamındaki serüvenlerin izini sürmeye davet ediyor okurları. Okuma zorluğu çekse de çocuklar benzer şeyleri merak edip, benzer şeylere gülüyorlar. Ve elbette hepsi müthiş hayal gücüne sahip. Temel çıkış noktam diğer kitaplarımdaki gibi, okumayı sevdirmek, onlara yeni hayaller kurdurabilmekti. Çocuklara ne anlatacağım konusunda hiçbir zaman zorlanmam zaten, bu projede hangi teknikle anlatacağım önemliydi. İyi bir hazırlık dönemi geçirip, okuma güçlüğü çeken isteksiz çocukların beklenti ve gereksinimlerini anladığım için onlara ulaşamazsam korkusu hiç yaşamadım. Birlikte çalıştığım proje ekibine çok güvendim, bu konuda öyle çok araştırma yapmışlardı ki hedef kitlede bulunan çocukların gözüyle bakabiliyorduk hepimiz. Yirmi beş yıldır çocuklar için kitaplar yazan biri olarak, çocukların ilgisini çekebilecek kurgular tasarlayabileceğimden kuşkum yoktu. Edebi yönden korkum hiç olmadı, teknik olarak da takımımız çok iyiydi. Aslında Çok Acayip Bir Macera ismiyle bile ilgi çekici! Umarım çocuklara yeterince ulaşabilmiş ve onları o çok acayip maceranın içine çekebilmiştir! Tembel Teneke Acaba Nerede ve Çok Acayip Bir Macera kısa sürede yeni baskılarını yaptıklarına göre çocuklara ulaşabildi, ilgi çekti, sevildi diye düşünüyorum. Aslında sadece okuma güçlüğü çeken çocuklar değil, tüm çocuklar tarafından sevinçle okunduğunu görmek beni ve yayınevi ekibini mutlu ediyor. Ezop Masalları'nın da aynı ilgiyi göreceğini umuyorum. İnsanlık kültürünün büyük değerlerinden olan Ezop Masalları'nın söyleyecekleri asla tükenmiyor. Her metnin söyleyecek sözü vardır; didaktik olarak algılanması ya da algılanmaması onun nasıl anlatıldığına bağlıdır. Eğer didaktik bir dil ve anlatım kullanmazsanız o metin didaktik olmaz. Ezop Masalları'nı yeniden anlatmamın nedenlerinden biri de bu aslında. Çocukların sıkılmadan, eğlenerek okuyabileceği, iletileri alt metin aracılığıyla alabilecekleri bir dil tutturmaya çalıştım. Yüzyıllar öncesinin Ezop masallarında karşımıza çıkabilen şiddet, ayrımcılık, didaktizm gibi öğeleri kesinlikle metin dışında bıraktım. Ezop masallarını şiir formunda yeniden kaleme aldım. Şiir ile masal türünü birleştirerek kolay, eğlenerek okunabilecek bir format ortaya çıkmasını istedim. Yeniden anlattığım bu Ezop Masalları'na, çocukların klasiklerden zevk alabilmeleri, seçimlerini yapabilmeleri, geçmişi ve geleceği anlayabilmeleri için, kolay okunabilir, manzum olarak düzenlenmiş masallar diyebiliriz. Çocuklar için kitap yazmanın doğasında ölçütlerimiz her zaman vardır zaten. Bu tür ölçütlerin yanısıra Sen de Oku serisi için ek ölçütler de devreye girdi. Eğlenceli, ilgi çekici, merak uyandırıcı kurgu, mizahi dil, metni zenginleştiren resimler zaten her çocuk için önemli. Okuma güçlüğü çeken çocuklar için hazırlanan kitaplarda, kolayca okunabilecek, kısa bölümleri tercih ediyoruz. Bir sözcüğün beyin tarafından otomatik olarak tanınması için sözcüğün beş, on kez görülmüş olması gerekir. Dislektik çocukların ise beş on kereden çok çok daha fazla görmeleri/okumaları gerekiyor; sözcükleri otomatik olarak tanımada zorlanıyorlar. Okuma güçlüğü çeken çocuklar için özellikle yaptığım sözcük yinelemelerinin, hece tekrarlarının nedeni bu. Anlatımda sözcük tekrarlarından kaçınan bir yazarım fakat bu özel kitaplarda anlatımda tekrarlar yapmak dislektik çocukların okuma akıcılığının geliştirilmesi açısından şarttı. Zor okunabilen sözcükleri seçmemek, kısa cümleler kurmak, ritmik cümle yapıları, harf oyunları, tersten okunduğunda da aynı olan sözcükler, elden geldiğince az noktalama işareti kullanmak bu kitaplarda uyduğum kurallardan bazıları. Çocukların söz dağarcığına katkıda bulunacak, ilgisini çekecek bir anlatıyı yeğledim. Hikayelerin ucunu açık bırakarak, okurun yorumlaması, düşünmesi, kitaba katılımını istedim. Okuma güçlüğü çeken çocuklar için hazırlanması nedeniyle, Tudem Yayınevi'nin özel seçtiği puntolar, ürettiği yazı karakterleri, satır aralıkları, tasarım, resimlerin teknik özellikleri, projeye uygun olarak geliştirildi. Konforlu okuma alanı yaratan sayfalar, okuma güçlüğü çeken herkes tarafından rahatça okunuyor. Çocukken tam bir kitap kurduydum, diyebilirim. Macera kitapları, bilimkurgu en sevdiğim türlerdi. Bir de başucu kitabım vardı: Fazıl Hüsmü Dağlarca'nın Kuşayak isimli şiir kitabı. Şiir sevgimi ona borçluyum. Evet üstünde çalıştığım kitaplar var. Sen de Oku serisi beni çok heyecanlandırıyor. Düşünsenize, bir kitabı ilk kez bitirebildiğini söyleyen, okuyabildiği için kendine güven geliştiren çocuklar ve nice farklı duyguyla bu seriye sarılanlar var. Çocuğu/ öğrencisi kitap okuyabildi diye çok mutlu olan aileler, öğretmenler var. Multidisipliner bir bakış taşıdığı, edebiyat ile çocuk sağlığını aynı potada erittiği için bende yeri ayrı bu kitapların. Bir hekim ve yazar olarak bu projede yer almasam üzülürmüşüm doğrusu. Kitapları çocuklarına sevdirmek isteyen anne babalara verdiğimiz ipuçlarının hepsi disleksik çocukların ebeveyni için de geçerli. Kitap seçimini birlikte yapmak, ilgisini çekecek kitaplarla buluşturmak, yaş grubuna uygun kitaplar seçmek gibi pek çok önerimiz, dislektik çocukların aileleri için de önerimiz. Çocuğunuzun sevdiği bir seri ya da yazar olunca o serinin, o yazarın kitaplarını takip edin. Kitap seçiminde bu iyi bir ölçüttür. Dislektik çocuklarda sözcük okuma, algılama biraz daha fazla zaman aldığı için uzun cümlelerden, uzun paragraflardan, uzun sözcüklerden kaçınmak gerekir. Uzun olursa çocuğunuzun kitaba ilgisi kısa sürede kaybolur. Kendine güvenini yitirir. Aileler çocuğun ilgisini çekebilecek konularda yazılmış, okuma güvenini artıracak, eğlenceli, kısa cümleli, kısa paragraflı kitaplar tercih etmeli. Uzun hikayeler yerine kısa bölümleri olan kitapları seçin. Yazı büyüklüğü, yazı aralığı, kitabın kenar boşlukları, yazı tipi değerlendirmeli. Yazılar çok büyük de olmamalı, çok küçük de olmamalı. Bu konuda yetkin, bilimsel yaklaşımı önceleyen yayınevlerinin kitaplarını tercih etmekte yarar var. Unutmayın ki resimler, anlaşılmayı kolaylaştırır. Bu nedenle resimlemeye dikkat edin. Görsel stresi ve göz yorgunluğunu azaltmak için hafif renklendirilmiş kağıt kullanılması gerektiğini bilin. Kitaptaki metinlerin ve görsellerin arka sayfada iz yaparak kafa karıştırmasını önlemek adına kalın kağıt kullanılması gerekliliğini bilin. Okuma seviyesi, ilgi yaşı kriterleri çok önemlidir. Kitap seçimi yapmanın en güzel yolu, çocuklara bu kitaplardan birkaç sayfayı kitabevlerinde, kütüphanelerde ya da internet sayfalarındaki tadımlıklarından okutmak ve gözlemlemektir. Çocuğun bir sayfada okuyamadığı kelime sayısı 5 ve üstündeyse o seviye onun için zordur. Bir alt seviyeyle denemeye devam edilebilir. Okuma güçlüğü çeken çocuklar için hazırlanan kitaplarda okuma seviyelerinin mutlaka bulunması gerekir, bu da ailelere seçimde kolaylık sağlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mavisel-yenerden-cocuklara-surpriz-bir-devam-kitabi-gizli-gecitleri-bulmanin-yollari/", "text": "Çocuk edebiyatının çok sevilen yazarlarından Mavisel Yener, Tudem Edebiyat Birincilik Ödüllü romanı Mavi Zamanlar'ın okurla buluşmasının 20. yıl dönümünü, Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları isimli sürpriz devam kitabıyla taçlandırıyor. Kurmaca ile gerçeği, üç ayrı zaman diliminde geçen nefes kesici bir serüvende buluşturan yazar; okurları masalların ışığında yıkanmaya, ortak kültür mirasımıza sahip çıkmaya ve iyiliğe uzanan gizli geçitlerin sırrını keşfetmeye çağırıyor. Kadim kent İzmir'in şah damarından beslenen eser, uygarlığın bir döngü olduğuna dikkat çekiyor; tarihin tozlu sayfalarının, dünyayı hükmetme hırsıyla yakıp yıkan nice açgözlü insanı yazdığını hatırlatıyor. Sadece ona hazır olanların eline geçerek kendisine sorulan tüm sorulara yanıt veren antika bir kitap. Tekrarlayan rüyalarda beliren gizemli bir çocuk. Dolunaylı gecelerde bir araya gelen Dolunay Masalcıları için yine, yeni, yeniden ayrım yapmaksızın yeryüzündeki herkese yardım eli uzatma vakti geldi de geçiyor. Yerel ile evrenseli su gibi akan bir anlatıda buluşturarak insanın tarihteki rolü üzerine düşündüren bu çok katmanlı roman; 1974, 2035 ve 2185'te cereyan eden esrarengiz hadiseleri son sayfalara kadar gizemini koruyan müthiş bir kurgu eşliğinde sunuyor. Geçmişte yaşananları bilmeden bugünü anlayamayacağımızı ve geleceğe umutla bakamayacağımızı ileri süren Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları, okurları iyilik yolunda birleşmeye ve yeraltında güvenle saklanan sırların edebi koruyuculuğunu üstlenmeye davet ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mayis-ayinda-vibefestte-bulusalim/", "text": "Baharın ilk büyük festivali VibeFest, 6-7 Mayıs'ta Life Park İstanbul'da müziğin yıldızlarını bir araya getiriyor. Yaz geliyor, festivaller de kapıda! Seksendört'ten maNga'ya; Fatma Turgut'tan Emir Can İğrek'e; Ozbi'den İkiye On Kala'ya; Dedublüman'dan İkilem'e 10 sanatçı ve grup 2 gün boyunca iyi müzik ve gerçek festival deneyimini katılımcılarına yaşatacak. Birbirinden özel sanatçıların performanslarıyla dans edip, hep birlikte şarkılara eşlik ederken baharın gelişinin de kutlanacağı etkinlikte eğlencenin ritmi ve müziğin sesi VibeFest'te yükselecek. Hayvan Dostu Festival VibeFest 2 gün boyunca çeşitli workshop ve etkinliklerin de gerçekleşeceği VibeFest patili dostlarımıza da açık. Evcil hayvanlarınızla da katılabileceğiniz festival sizi sevdiklerinizle unutulmaz bir hafta sonu geçirmeye davet ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mecburevde-sahneden-dijitale-mucbir-sebep/", "text": "Prömiyeri 4 Kasım 2020'de Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleşen ve pandemi sürecinde insan halleri, kısıtlamaların insan üzerindeki etkilerine dansla tanıklık eden Mücbir Sebep'i, koreograf Zeynep Tanbay filme dönüştürdü. Cemal Reşit Rey Konser Salonu YouTube kanalının çevrimiçi yayınları devam ediyor. Sırada Mücbir Sebep var. Şimdi Evde kal süreciyle birebir örtüşen bu versiyonu yaratmak için dansların her bölümü pandemi kısıtlamalarının izin verdiği ev/balkon/teras/bahçe gibi alanları simgeleyen değişik mekanlarda filme çekildi. Kısıtlı yeni dünya düzeninde, sahnede sergilenen Mücbir Sebep'ten dijital #mecburevde çıktı. İlk gösterimi 7 Mayıs 2021 CRR YouTube kanalında yapılacak olan #mecburevde bir hafta boyunca YouTube kanalından izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mehmet-atilla-cagimizin-toplumsal-ve-tarihsel-sorunlarini-cocuk-edebiyatina-tasiyor/", "text": "Bazı söyleşilerin söyleşiden öte beni beslediğini, sorularıma karşılık aldığım cevapların beni bütünlediğini düşünüyorum. Edebiyatımızın değerli kalemlerinden Mehmet Atilla ile yeni romanı üzerine yaptığımız bu söyleşi de bunlardan biri. Sözlerinden, kelimelerin ardındaki alt metinden bir şeyler öğrenmek benim için hep çok kıymetli. TUDEM Yayınları'ndan çıkan ve Müjde Başkale'nin kapağını resimlediği Hayal Rüzgarları, iki coğrafyanın çocuklarını karşı karşıya getirmek zorunda bırakan bir olayın izlerini taşıyor. Türk ve Yunan çocukları, yetişkinlerin ve siyasetin aksine düşmanlığın ve savaşın yanında değil, kardeşliğin ve barışın kurucuları olarak romana damgasını vuruyor. İki buçuk yıl sonra sizinle yeniden Ajandakolik söyleşilerinde buluşmak ne güzel, sevgili Mehmet Atilla! Üstelik bir ilk gençlik romanıyla; Hayal Rüzgarları. Son romanınız 1995'in son günlerinde Türkiye ve Yunanistan'ı savaşın eşiğine getiren Kardak Kayalıkları veya tarihsel adıyla Kardak Krizi üzerine kurulu. Ben de hayal meyal hatırlıyorum o günleri. Henüz 13-14 yaşlarındaydım ve savaş çıkacak diye çok korkmuştum. Siz de romanınızın merkezine hem bu coğrafyanın hem de karşı kıyının çocuklarını koyuyorsunuz: Meltem, Poyraz, Bora, Tifonas, Notos ve Anemos. Kitabı yazma sürecinizi ve her biri rüzgar ismi olan bu çocukların öyküsünü sizden dinlemek isterim. Hayal Rüzgarları kendimce belirlediğim bir üçlemenin son kitabı aslında. Çağımızın toplumsal ya da tarihsel sorunlarını çocuk edebiyatına taşıma kararının sonucu da denebilir. Bu kararın oldukça riskli olduğunu bilmeme karşın böyle bir sorumluluğu üstlenmek istedim. Yaşantımızı etkileyen sorunları yetişkin dünyasındaki metinlere hapsetmekten yana değilim çünkü. Çağımızın iletişim ortamı bu kadar kör ve sağır değil. Hepimiz aynı havuzun içinde yüzüyoruz uzunca bir süredir. Öyleyse bazı çelişkilerin üzerine çocuklarla birlikte yürünebilir de. Onları uzak köşelerde tutmanın anlamı yok. Sorunuzun ikinci bölümüne gelirsek, Hayal Rüzgarları'nı bir barış arayışı olarak özetlemek mümkün. Olay örgüsü, yakın tarihimizden kaynaklanan ve hala da sıcaklığını koruyan bir gerilime dayanıyor: Kardak Kayalıkları sorunu. Birçok kişinin bildiği gibi Kardaklar patlamaya hazır iki bomba gibi duruyor denizin ortasında. Bölgesel bir savaşı tetikleme olasılığı son derece güçlü iki kayalık. İşte bu olasılığı silmeye çalışan ve savaşı değil barışı gündeme taşımak isteyen bir duruşu var Hayal Rüzgarları'nın. Duruşu böyle ama olay örgüsünün ete kemiğe bürünmesi de çok önemli. Herhangi bir izleği yapıta dönüştürürken kuşkusuz ki bazı tekniklere, yöntemlere başvuruyoruz. Ben de kimi seçimler yaptım, arayışlarda bulundum. Bunlardan biri, roman kahramanlarının adlarında somutlaştı. Hem ana hem de yan karakterlere birer rüzgar adı vererek rüzgarların sınır tanımayan özgürlüğüne, esintiden fırtınaya geçebilen değişkenliklerine sığınmak istedim. Kayalıklarda buluşan çocukları barış rüzgarlarının bir araya gelmesi ve oluşturdukları sinerjiyi dünyanın değişik yerlerine taşımaları olarak yorumlamak da mümkün. Öteki yorumlar da okurların olsun isterim. Savaşın gölgesinde barışı getirmenin derdine düşünen bu altı çocuğu neden Hayal Rüzgarları olarak tanımlıyorsunuz, merak ettim. Romanın içeriğinin, ana karakter Meltem'in hayallerinden oluştuğunu fark etmişsinizdir. Bunu pek de vurgulamadım doğrusu. Kitabın sonlarında biraz daha belirginleştirmekle yetindim. Olayların gerçek ya da hayal olarak algılanmasının önemi yok benim açımdan. Önemli olan romanın özünün yaşamla bağının güçlü olup olmadığı. Bu bağlamda Hayal Rüzgarları sert bir gerçekçilikten beslense de romanın kendi dünyası bir çocuğun hayalleri üzerine kurulmuş durumda. Kitaptaki hologram özellikli yardımcı karakterler de olağandan olağanüstülüğe, hatta gerçekten gerçekdışılığa geçişi simgeliyor. Bütün bunları yapmamın nedeni, hedef kitleyi savaşın sert yüzünden uzaklaştırıp barışın iyimserliğine sürüklemekti. Fakat alt metin olarak savaşın soluğunun her an ensemizde olduğunu, insanlık tarihinde barışın değil savaşın doğal sayıldığını, bu nedenle de barışı kurmak için ayrı bir çaba harcanması gerektiğini vurgulamaya çalıştım. Sık sık Barış kendiliğinden oluşmaz, onu üretmek gerekir, deyişim de bundan. Kardak Krizi'nin yaşandığı günlerde İzmir'de yaşıyordum. Yine de olanı biteni dikkatli biçimde izledim. Yazılıp çizilenleri de elimden geldiğince araştırdım. Bunun özel bir nedeni var: Doğup büyüdüğüm ve şimdilerde yaşamakta olduğum kasaba, Kardak Kayalıkları ile karşı karşıya sayılır. Hemen her gün gözüm o kayalıklara bir şekilde kayıyor. Nitekim romanın ilk kıvılcımı, kasabanın yüksekçe tepelerinden birinden Kardakları seyrederken çaktı. Şu küçücük kayalıkları niye paylaşamıyoruz? Birini biz alsak, diğerini Yunanistan, dünya mı yıkılır? türünden bir yaklaşımdı bu. Elbette ki günümüzün politik gerçeklerine uygun bir çözüm değildi ama sanatsal gerçekliğe son derece uyumlu buldum. Romandaki Türk ve Yunan çocukları aynı anda birer kayalığa çıkarma düşüncesi de bu paylaşım duygusunu güçlendirmek içindi. Metnin atmosferini oluştururken zihnimin bir köşesinde 1974 Kıbrıs Çıkarması sırasında yaşadıklarımız da vardı. Ben o günlerde de İzmir'deydim gerçi. Lise öğrencisiydim, yalnız yaşıyordum. Ampullerin, farların, pencere camlarının mavi kağıt ya da örtülerle kapatılması, sokak lambalarının söndürülerek karartma geceleri uygulanması yaşantımızı etkiledi ama benim için daha da önemlisi, olası bir saldırıda Bodrum'daki ailemin ve yakınlarımın başına ne geleceği korkusuydu. Nitekim bazı geceler evlerini boşaltıp tepelere çekilmek zorunda kaldıklarını, o sırada yaşadıkları korku-uyku çekişmesini kendilerinden onlarca kez dinledim. Bu tür yaşanmışlıkların böyle bir konuya eğilmemde payı olmuştur sanırım. Çok haklısınız, Ne yazık ki dünya hiçbir zaman savaşsız kalmadı, kalmıyor. İki yüz yıldan beri Immanuel Kant da bunu haykırıyor zaten. Onu izleyen diğer felsefeciler de. Uzaklara gitmeye gerek yok, Rusya-Ukrayna savaşı hemen şurada. Suriye, İran, Irak... Yarın bir başkası... Savaş tehlikesinin ya da barış kırılganlığının yaşamımızdan bir türlü eksilmediği gerçeğini kabul etmek zorundayız. Ama aynı zamanda geleceğin daha barışçıl olabileceğine de inanmalıyız. Yoksa insana, ahlaka, hukuka, vicdana olan güvenimiz kaybolur. Farklı düşünenler, duruma daha kötümser yaklaşanlar olabilir. Ben onlardan değilim. İnsanın kendisi gerçekleştiremese bile doğa koşullarının günün birinde dünya barışını dayatacağına inanıyorum. Keşke o günleri beklemesek... Bir an önce insancıl ve silahsız bir geleceğe yönelsek. Hayal Rüzgarları bu yönelmeyi öneriyor ve çocukları da bu yönelmeye ortak etmek istiyor. Üstelik bu ortaklıkta çocukların seyirci değil oyun kurucu olabileceklerini öne süren bir anlayışın ürünü. Görsel medyanın herkesi izleyici kimliğine tutsak ettiği ve seyret-unut komutuna sıkıştırdığı bir dünyada, barışseverliği yüceltme çabası olarak da değerlendirilirse ayrıca sevinirim. Bence de kitabın en büyük şansı, sevgili Müjde Başkale'nin o harika kapak tasarımı. İçerikle uyumu, mantığı, çizgileri ve renkleriyle olağanüstü bir çalışma. Kendisine birkaç kez teşekkür etme fırsatım oldu, bir kez de sizin aracılığınızla yinelemek isterim. Öteki çalışmaları da belli bir düzeyin üstünde gerçi, fakat oralara geçip çizmeyi aşmak istemem. Yeri gelmişken şunu da eklemeliyim; bir kitabın okura sunulmasında çoğu okurun gözden kaçırdığı etkenler oluyor. Yayınevinin çizgisi, editörlerin bakış açısı, düzeltmenlerin dikkati, satış ekibinin birikimi gibi ögeler pek fark edilmiyor ne yazık ki. Bütün bunları görünür kılan, yazarın tanınırlığı ve kapak görselinin çekiciliği. Bu anlamda Müjde Başkale'nin hem bana hem de yayınevine katkısının değerli olduğunu düşünüyorum. Planlı programlı çalışan biri değilim. Günlerce bir şey yazmadığım olur. Böyle durumlarda yaptığım okumalardan notlar alırım, yeni bilgilere ulaşmaya çalışırım. Bunların çoğunu kullanacak zamanımın olmadığını ve koşulları uygun hale getiremeyeceğimi biliyorum ama öğrenmekten, araştırmaktan aldığım hazzı ertelemeyi de sevmiyorum. Üstelik parçalanmış, dağılmış bir yazınsal dünyam da var. Hem yetişkinler hem çocuklar hem şiir hem düzyazı derken oradan oraya savruluyorum. Şu günlerde de yazmaktan çok okumaya yoğunlaştığım için masamın üzerindeki kitaplardan ikisini anarak sorunuzu yanıtlamış olayım: Hüseyin Köse'den Sera Toplumunda Çöl Olmak ve John Ajvide Lindqvist'ten Gir Kanıma. Başucumdaki komodinin üzerinde ise çocuk kitapları olur genellikle; orada da Değirmenler Vadisi bekliyor, Roberto Piumini'den. Ara sıra notlarıma göz atıyorum ama hangisinin üzerinde yoğunlaşacağıma karar vermedim henüz. Bir kitap bitmeden sonrakini planlayacak kadar çalışkan olmadığım için yayımlanan her kitaptan sonra boşluğa düşerim böyle. Bu arada pek de boş durmam aslında, şiir çalışmaları yaparım örneğin, dergilerden gelen yazı isteklerini karşılamaya gayret ederim. Nitekim iki ayrı dergiye Ayla Kutlu ve Hüseyin Yurttaş hakkında yazılar yazdım geçen aylar içinde. Şiir dosyamı bir daha gözden geçirdim, iki kısa öykü yazdım. Biraz da oyalandım, bilmiyorum. Sen de Oku serisini gerçekten önemsiyorum ve dört kitapla katkıda bulunabilmiş olmaktan mutluyum. Bu serinin hedef kitlesi, öğrenme güçlüğü ya da isteksizliği yaşayan çocuklardan oluşuyor dediğiniz gibi. Onlara ulaşma çabası, niyeti, özverisi benim için çok özel bir duygu. Birçok yazar arkadaşımla birlikte gerek özgün yapıtlarımızla, gerekse dünya klasiklerini yeniden anlatarak bu çocuklara el uzattık, uzatıyoruz. Çeviri kitaplar zaten serinin güç kaynağı. Koleksiyonu oluşturan kitapların sayısı 40'ı aştı sanırım. Okurların, öğretmenlerin, anne babaların ilgisi sürdükçe bu seri genişlemeye devam edecek. Yayınevinin kararı ve tutumu böyle. Sürecin bundan sonrasında yer alabilir miyim, kesin bir şey söylenemez. Yayın dünyasında taşlar oldukça kaygan. Her ne olursa olsun, ben bu serinin gerçekten çok özel bir çaba ve katkı olduğunu yüksek sesle belirtmeyi sürdüreceğim. Çok sık olmasa da okul etkinliklerine katılıyor, söyleşiler yapıyorum. Bu tür toplantılarda önceden hazırlık yapıldığı ve öğretmenlerin desteği güçlü olduğu için beklentilerimin karşılandığını ve geleceğe yönelik umutlarımın zayıflamadığını söyleyebilirim. Çocukların algı ve yorumlama düzeyleri de tahmin edilenin çok üstünde. Bu sevindirici. Ancak kendiliğinden kitaplara uzanan çocuk sayısı konusunda kuşkularım var. Ekran bağımlılığı ve görünür olma kaygısı hepimizde olduğu gibi onlarda da belirleyici. Yine de kötümser olmaya gerek yok. Yazınsal metinler bir süre daha çocukların yaşamında önemini koruyacak gibi görünüyor. Basılı kitaplarla ekran okumaları eşitlenecek belki. Olabilir. Doğru kaynaklardan yayıldığı sürece ekran aracılığıyla okumaların sakıncası yok. Tek sorun, kaynak kirliliği ve denetimsizlik. Şu aşamada müthiş bir kandırma ve çarpıtma yaşanıyor. Kırpılmış, oynanmış, yazarı ya da şairi değiştirilmiş metinler ortalıkta kol geziyor. Bütün kazanımları silip süpüren bir olgu bu. Çocukların bu konularda özellikle uyarılması ve eğitilmesi, hepimizin ödevi olmalı. Sesli kitaplara karşı değilim ama ben dinlemiyorum. Bunun önemli bir nedeni, gerek duymuyor oluşum. Bir kasabada yaşamanın sonucu da denebilir. Büyük kentlerin trafiğiyle boğuşsaydım ya da uzun yolculuklar yapsaydım, en azından denerdim. Zamanı değerlendirmek ve iki işi aynı anda yapmak açısından büyük bir şans diye nitelendiriyorum. Yalnızca şiir konusunda sesli kitaplara uzak duran bir tavrım olurdu. Şiirin gözle de sıkı bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum çünkü. Dizelerin kırılma yerlerini, bölümlenmesini, harflerin kullanılışını, noktalama işaretlerini gözümle görmek isterim. İyi bir sesle ve tonlamayla şiir okunmasını küçümsemek haddim değil, ancak sözcüklerin konumlanışını görmek de bambaşka."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mehmet-gurelinin-ucurtmasini-senem-demircioglu-ve-iklim-tamkan-yorumladi/", "text": "Müzik, sinema, resim ve edebiyatın duayen ismi Mehmet Güreli ile Sony Music Türkiye ve Elma Yapım iş birliğiyle gerçekleşen ve toplam on iki parçadan oluşacak Mehmet Güreli ile Buluşmaların beşinci teklisi; Uçurtma Senem Demircioğlu & İklim Tamkan yorumuyla dinleyiciyle buluştu. Fazıl Say'ın prodüktörlüğü ve yapımcılığında kaydettikleri İlk Atlas albümüyle dikkatleri üzerine çeken sanatçılar Senem Demircioğlu ve İklim Tamkan Mehmet Güreli ile Buluşmalar projesi kapsamında Uçurtma şarkısının yepyeni bir yorumuyla karşınızda. İkili kendine has renkleriyle, senelerdir dinlemeye alıştığımız Mehmet Güreli yorumuna büyülü bir atmosfer kazandırdı. Bestesi Mehmet Güreli, sözleri ise Görkem Yeltan'a ait olan Uçurtma şarkısı, Mehmet Güreli YouTube kanalından yayınlanan özel klibiyle birlikte şimdi tüm dijital platformlarda yayında."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mehmet-turgut-babam-beni-hep-elestirdi-ama-bana-hep-iyi-geldi/", "text": "Fotoğrafçı Mehmet Turgut ile hem babası hem ustası Ahmet Turgut anısına Photocup platformunda ilk defa düzenlediği Ahmet Turgut Fotoğraf Kupası vesilesiyle söyleştik. Benim uzun sorularım vardı çünkü üç kuşak 100 yıllık fotoğrafçı olan bir ailenin hikayesini gerçekten merak ediyordum. Onun kısa cümleleri vardı, daha uzun anlatabilmesini dilerdim. Fotoğrafçı Mehmet Turgut, geçtiğimiz yıl kaybettiği portre fotoğrafçısı babası Ahmet Turgut'u ve düzenlediği yarışmayı Ajandakolik'e anlattı. Stüdyoya sanırım annemin kucağında girmişimdir ama gerçek başlangıcım sanırım askerden dönmem ve fotoğrafın dijitale evrilmesiyle oldu. Üzerimdeki etkisi hep iyi yönde oldu; iyi bir esnaf olmamı sağladı. İnsanları tanımamı, insanların çalıştırılmayacağını, beraber çalışılması gerektiğini öğretti. Çok küçük yaşlarda meslekle tanıştığınızda böyle korkularınız olmuyor. Biliyorsunuz ki bileğinizde altın bilezik var ve büyük küçük her yerde bu mesleği yapabilirsiniz. Başarılı olmak için sıkılmamanız, merakınızı kaybetmemeniz ve gerçekten çok sevmeniz gerekiyor. Ben başarıyı böyle tanımlamıyorum. Başarı sadece kariyer değil etrafınıza yaydığınız ve içinizde hissettiğiniz iyi enerjidir. Birçok meslek kaybolup gidiyor, arkadan gelen nesiller devam ettirmiyor ettirse de çıtayı yükseltmiyor. Genetik miras kendinizi geliştirmediğiniz sürece anlamını kaybediyor. Mesleğin devam etmesini çok istiyorum. Turgut ailesinde gelenek, Herkes fotoğrafı bilecek ama isterse yapacak şeklinde oldu hep. Dileyen herkes 7 Şubat tarihine kadar photocup. com sitesinde kolaylıkla fotoğraflarını yükleyebilir, dileyenler oylama da yapabilirler. Yarışma sadece profesyonellere değil herkese açık, telefonla bile çektikleri fotoğrafları yollayabilirler. Oldukça fotoğraf geleceğini düşünüyoruz, ki gelmeye başladı. Photocup özel jürisi ve benim seçeceğim bir Mehmet Turgut özel ödülü de var. Ben sıralamayı şöyle yapardım; Önce iyi ışık, kompozisyon ve fikir. Babam meslekten 60 yıla yakın para kazandı. Ben de 25. yılımdayım. Darısı benim başıma.. Ben askerden döner dönmez stüdyomuzu dijitale çevirmek için harekete geçtim, babam başlarda çekimser davransa da sonrasında adapte oldu ve çok sevdi. Hatta Dijital keşke 20 yıl önce gelseydi derdi hep. Meraktan ziyade mecburiyet olmuş babaannem için. Savaş zamanı dedem orduya katıldığında Foto Aile'yi kurmuş ve bütün çocuklarının geçimini bu sayede sağlamış. Basın bülteninde devamı yazıyor, oradan kullanabilirsiniz. Babam Türkiye'nin en iyi portrecilerindendi, sevilen ve aranan bir fotoğrafçıydı. Beni hep eleştirdi ama bana hep iyi geldi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/melez-bir-cizgi-roman-sergisi-9-sanata-yolculuk/", "text": "Institut français Türkiye, geleneksel basılı yayınlar için çizilen çizgi romanlarla ve tamamen dijital yeni formatlarda yaratılan çizgi romanların karışımından oluşan melez bir çizgi roman sergisi sunuyor. Bu sergi, bu yıl Institut français tarafından dünya çapında düzenlenen çizgi roman senesini de sona erdiriyor. İstanbul seçkisi, çizer Ersin Karabulut'un Fransızca ve Türkçe yayımladığı çalışmaları arasında derlenen çizgi roman sayfalarıyla zenginleştirildi. İki dilde iki güzergaha ayrılan sergi, 1981 İstanbul doğumlu bu müthiş çizgi romancının resmedilmiş dünyalarını ziyaret etmenizi sağlayacak. Çizgi romanın diğer yeni yüzleri olarak, dijital format biçiminde Le grand mechant renard ve Phallaina isimli eserler sergileniyor. Bu dijital çalışmalar, Institut français Machine a bulles sergisi bünyesinde yapılan dijital çizgi roman panelindeki örneklerden ikisi. Çizgi romanın çok yönlü ve olağanüstü dünyasını deneyimleyin, 9. sanatın birçok yüzünü keşfedin. 9. Sanata Yolculuk sergisini 26 Eylül'e kadar Pazartesi-Cuma, 10:00 18:00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz. 1981 yılında İstanbul'da doğdu. Lise yıllarından başlayarak Pişmiş Kelle, Gırgır, Lombak, Penguen ve kurucusu olduğu Uykusuz da dahil olmak üzere bir çok yayında karikatürler ve çizgi öyküler yazıp çizdi. Mimar Sinan Üniversitesi, Grafik Tasarım bölümünden mezun oldu. Reklam ajanslarına storyboard ve illüstrasyonlar hazırladı. Uykusuz Dergisi'ndeki editörlük ve çizerlik görevinin yanı sıra 2016'dan beri Fransız yayınevleri Fluide Glacial ve Dargaud için çalışıp, Türkçe ve Fransızca çizgi roman albümleri üretiyor. Yurtiçi ve yurtdışında çizgi roman ve öykü anlatımı üzerine atölyeler düzenliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/memet-ali-alaboranin-yonettigi-galler-bir-siginak-ulkesidir-kisa-filmine-londrada-buyuk-odul/", "text": "Uzun süredir yaşamını sürdürdüğü Galler'de hem oyuncu hem de yönetmen olarak birçok farklı projeye imza atan Memet Ali Alabora'nın yönetmenliğini üstlendiği, Galler Mülteci Konseyi'nin Galler Bir Sığınak Ülkesidir adlı kısa filmi, Yardım Filmi Ödülleri kapsamında büyük ödül olan Yılın Yardım Filmi Ödülü'nü aldı. Yasası planına karşı çıkıyor. Filmi, festivalin internet sitesinden ve YouTubeüzerinden İngilizce altyazı seçeneğiyle izleyebilirsiniz. oynadığınız ya da sizin için şiirler yazan arkadaşlarınızın da bir anda ortadankaybolabilmesi anlamına geliyor. Ve biz bunu istemiyoruz! Ben, aslen Türkiye'denim. Deprem yaşandığında ilk hafta boyunca herkes dünyanın en iyi insanıydı. Kriz zamanlarında her şeyi unuturuz. Kimliklerimizi, ülkelerimizi, nereden geldiğimizi unutur ve sadece birbirimize yardım ederiz. Bizi insan yapan budur, sözleriyle tüm dünyada gündem oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mercan-selcuk-dans-toplulugundan-uyanistan-ozgurluge/", "text": "Mercan Selçuk Dans Topluluğu, çocuk ve gençlerden oluşan 50 kişilik dansçı kadrosu ile insanlığın kendi özünden ve doğadan kopuşunu, kendini yeniden bulma yolculuğunu, günümüz ikliminde özgürlüğe tutunuşunu anlatacak. Sezonu Babamın Şarkıları ile karşılayan Mercan Selçuk Dans Topluluğu, bu yıl 4. yılını kutlarken 4. eseriyle sanatseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Pandemi koşullarına rağmen ara vermeden Babamın Şarkıları ile İstanbul'un farklı sahnelerinde perde açan MSDT, yeni eseri Uyanıştan Özgürlüğenin prömiyerini 26 Mart saat 20.00'de Kozyatağı Kültür Merkezi'nde Gönül Ülkü Gazanfer Özcan Sahnesi'nde yapacak. Çocuklar ve gençler için modern bale eseri olan Uyanıştan Özgürlüğe, klasik bale ve modern dans sanatını birleştiriyor. İzleyiciyi hem Batı hem de Türk bestecileriyle buluşturuyor. Kurgu ve koreografide Mercan Selçuk imzası var. MSDT'nin yaşları 10 ile 30 arasında değişen 50 kişilik dansçı kadrosunun performansları sahneye yansıyor. Uyanıştan Özgürlüğe bir kayboluştan yeniden özünü bulmaya doğru uzanan bir arayışı anlatıyor. İnsanlığın gelişen modern dünyada, doğadan ve kendi özünden kopuşu; kaybetmeye başladığımız duyguları, aşkı, zarafeti ve naifliği yeniden bulma yolculuğu beden dili ile izleyiciye aktarılıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mercedes-benz-fashion-week-istanbul-da-cevrimici/", "text": "Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul'un yeni sezonu da dijital platformlarda gerçekleşecek. Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul'un 15. sezonunun tarihleri resmi olarak açıklandı. Etkinlik 12-16 Ekim tarihleri arasında, Türkiye Tanıtım Grubu desteği ile uluslararası dijital platformlar üzerinden gerçekleşecek. Tasarımcı markaları ve tasarımcılar www. mbfwistanbul. com adresinde konumlandırılacak olan sanal etkinlik alanında koleksiyonlarını dijital formatta sunma fırsatı bulacaklar. Ayrıca sanal showroom'lar, paneller, Podcast'ler ve farklı disiplinleri bir araya getiren işbirlikleri etkinlik takviminde yer alacak. Moda endüstrisinin kurallarının global ölçekte tartışıldığı, önceliklerin ve beklentilerin yeniden tanımlandığı ve alternatif moda haftası takvim ve içeriklerinin bir bir açıklandığı COVID-19 sonrası dönemde, ilk sezonundan beri aynı takvim içinde sunduğu kadın ve erkek giyim koleksiyonlarının yanı sıra bu sezon cinsiyetsiz koleksiyonlara da kucak açıyor. Değişimi, inovasyonu ve endüstrinin sürdürülebilirlik ekseninde geleceğini sahiplenen MBFWI, yeni sezonunda İlkbahar-Yaz 2021 sezonlarının yanı sıra Sonbahar-Kış 2020/21 sezonlarına da yer vererek hem sezon içi koleksiyonları son tüketici ile buluşturan yaratıcı bir season-free platform işlevi görecek, hem de her zaman olduğu gibi sektör profesyonellerinin gelecek sezon tasarımlarını keşfetmelerini sağlayacak. Ayrıca farklı sezonlara yönelik tasarımları aynı koleksiyon çatısı altında sunmak isteyen tasarımcı markaları ve tasarımcılara da kapılarını açacak. 30'dan fazla tasarımcının katılacağı bu dijital etkinliğin defile çekimleri Galataport ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde gerçekleşecek. İstanbul'un kültürel ve tarihi zenginliklerini dijital moda haftası aracılığıyla eş zamanlı olarak global moda platformlarına taşınacak. Dijital moda haftasının gerek katılımcılara, gerekse izleyicilere sınırların kaldırıldığı, daha özgür ve yaratıcı bir platform sunduğuna ve daha geniş bir kitleye hitap etme fırsatı tanıdığına inanan MBFWI Organizasyon Komitesi, etkinlikle ilgili yenilikleri önümüzdeki günlerde paylaşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mercedes-benz-fashion-week-istanbulun-tanitim-filmi/", "text": "Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul'un 12-16 Ekim tarihleri arasında, Türkiye Tanıtım Grubu desteği ile tamamen dijital platformlar üzerinden gerçekleşecek olan 15. sezonu için Türkiye'nin benzersiz destinasyonlarında bir tanıtım filmi çekildi. Türk moda sektörünün en önemli etkinliği olan MBFWI kapsamında hem Türk tasarım gücünü öne çıkaran hem de ülkemizin kültürel ve tarihi değerlerine atıfta bulunan tanıtım filmi global çapta farklı platformlarda yayınlanacak. Dünya çapında tanınan moda fotoğrafçısı ve yönetmeni Koray Birand'ın yönettiği filmin stil danışmanlığını ise Burak Sanuk üstlendi. MBFWI'ye katılan 37 tasarımcı arasından seçilen görünümleri taşıyan modeller, tanıtım filminde İstanbul'dan yola çıkarak ülkenin en gözde noktalarında yürüdükten sonra modanın kalbi olan İstanbul'a geri dönüyorlar. Dünyaca ünlü markaların podyumlarında yürüyen başarılı Türk model Öykü Baştaş'ın yanı sıra Ece Bıçak, Esin Bıçak, Efe Sorarlı, Ege Aydınız ve Özge Bilici de modeller arasında yer alıyor. Ani Harabeleri'nden Tuz Gölü'ne, Sultan Sazlığı'ndan Kapadokya'ya, Nemrut Dağı'ndan Topkapı Sarayı'na, Galata Köprüsü'nden Sultanahmet Meydanı'na ve Salacak Sahili'ne kadar uzanan, toplam 6 şehri kapsayan çekimler için 1 haftada 5000 km yolculuk yapıldı. 0'dan 2500 metreye kadar uzanan farklı rakım yüksekliklerinde yapılan çekimlerde 6 model ve 25 kişilik teknik ekip çalıştı. MBFWI bu sezonunda bir yandan Türk tasarımına destek olurken diğer yandan da eş zamanlı olarak Türkiye ve İstanbul'un kültürel ve tarihi zenginliklerini dijital moda haftası aracılığıyla global moda platformlarına taşımayı hedefliyor. İlk defa dijital olarak gerçekleştirilecek moda haftası http://www. mbfwistanbul. com adresinden ve etkinliğin sosyal medya platformlarından seyredilebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mert-arik-hayal-gucu-insanin-sahip-olabilecegi-en-guzel-meziyet/", "text": "Çocuk edebiyatının sınır tanımaz hayal dünyasında bir yolculuğa daha çıkmaya ne dersiniz? Öğretmen-yazar-senarist, kısaca çok yönlü, yetenekli baba Mert Arık'ın çocuklar için yazdığı ve Timaş Çocuk'tan çıkan en yeni kitabı Çantamdan Fil Çıktı, yine küçük okuru sıra dışı bir hikayeye keşfe çıkarıyor. Arık ile tüm hayalleri toplayıp kitabı gibi rengarenk bir söyleşi yaptık. Çantamdan Fil Çıktı kitabında da dediğim gibi her şey bir hayalle başlar. İnsan her zaman hayaller kurar. Hayalsiz yaşayamayız. Hayal gücünün bizi çok güzel yerlere götüreceğine inanıyorum. Bence hayal gücü, insanın sahip olabileceği en büyük meziyettir. Bu kitabı yazarken hayalim çocuklara oyun kurgulama becerilerini duyumsatmaktı. Sahada da sıkça gözlemliyorum. Oyun üretebilen çocukların eş zamanlı olarak birçok becerileri de gelişmeye başlıyor. Bir çocuk için oyun üretmenin çok önemli olduğuna inanıyorum. Bugünün oyun oynayan çocukları yarının üreten bireylerine dönüşecek. Yarının üreten insanları mutlu bir toplumu oluşturacak. Ben buna inanıyorum. Oyunlarla çocukların üretme, kurgulama becerilerinin gelişeceğine inanıyorum. Bu kitap bu anlamda bir kıvılcım olacaksa çok mutlu olurum. Çocukken en büyük şansım evimizde çok güzel bir kitaplık vardı. Abim edebiyat öğretmenidir. Kitaplara çok meraklıydı. Evimizde binlerce kitap vardı. O kitapları okur, hayallere dalardım. Başka başka dünyaları, coğrafyaları hayal ederdim. Dünyada yalnız olmadığımı bilmek hoşuma giderdi. Başka hayatların da olduğunu kitaplarla yaşamak benim hayal gücümü harekete geçirirdi. Yazarlığımın da tabii öğretmenliğime faydası çok oldu diyebilirim. Ben sınıf öğretmeniyim. 6-10 yaş grubu çocuklar için kitap okuma sevgisi çok önemli. Onların nasıl kitapları seveceğini iyi bildiğimi düşünüyorum. Okuma kültürü oluşturmak için yazarlığım sınıfta bana birçok alternatif sunuyor diyebilirim. Yazarken ben çok eğleniyorum. Ben eğlenmezsem zaten yazmam. Yazsam da yayımlamam. Ben yazdıklarıma çok gülüyorum. Yazdıklarım beni heyecanlandırıyor. Defalarca okuyorum bazı bölümleri... Yazdıklarımdan çok keyif alıyorum. Benim hayal gücümü en çok besleyen şey belgeseller... Özellikle doğa, insan ve uzay belgeselleri... Uzayla ilgili her şey bana çok ilham veriyor. Hayal gücümü harekete geçiriyor. Eskiden yazarken disiplinim vardı. Ritüellerim vardı. Sessizliği ve sabah saatlerini çok severdim. Ama zamanla o disiplinler, ritüeller kendini bambaşka şartlara bıraktı. Şimdi kalabalıkların içerisinde, bir havalimanı koşturmacası esnasında, gecenin bir yarısında uykudan uyanıp yazabiliyorum. Artık her saatte ve her yerde yazabiliyorum. Önceden daha seçiciydim yazarken... Şimdi kendimi şımartamıyorum zira yazmak zorundayım. Yazmam gerek çünkü yetiştirmem gerek. Yapımcı bekliyor, editör bekliyor. Bu bekleyişler artık zamanla benim disiplinim oldu. Çocuklar didaktik olmayan metinleri daha çok seviyor. Bu bilimsel bir gerçek. Bu gerçeklik bence bu gücü oluşturuyor. Amacımız çocuklarda okuma kültürünü oluşturmaksa kalemimizi de didaktiklikten arındırmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Bu arada BluTv'de Benim Zürafam Uçabilir kitabının çizgi film uyarlaması yapıldı. Kim bilir belki bu kitabınız da çizgi filme uyarlanır. Ahh evet! Benim en büyük hayalim bir gün tüm dünya çocuklarının izleyeceği bir animasyon filmi yapmak. Tabii bu hayalim için çalışmalar yapıyorum. Bu hayalimle yaşıyorum ben. Her gece bu hayalle uyuyorum. Ne yaparsam yapayım bu hayalim için yapıyorum. Çalışıyorum. Senaryolar üretiyorum, projeler geliştiriyoruz. Çok güzel bir ekibimiz var. Yayınlanan çizgi filmlerimiz var. Yayınlanmayı bekleyenler var. Bir gün mutlaka... Var bir hayalimiz! Çok fazla ajandalarım, not defterlerim var. Renk renk... Çeşit çeşit... Bir kırtasiyede, kitapçıda güzel bir ajanda görürsem hemen alırım. Ama bunları kullanıyor muyum? Üzülerek belirtiyorum... Hayır. Her defasında bu sefer not defterim olacak, yanımdan ayırmayacağım diyorum. Sonuç hep hüsran. Yazmak için notlarımı genellikle telefonuma kaydediyorum. Dijital not defterleri kullanıyorum diyebilirim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/merve-atilgan-derin-orman-kitabimdaki-kucuk-kiz-benim/", "text": "Özgün ve özgür illüstrasyonlarıyla çocuk kitaplarının aranan çizerlerinden Merve Atılgan, kendi ormanından yola çıkarak yazdığı ve resimlediği Derin Orman ile okuyucuyu keşiflerle dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculukta ona eşlik etmek isterseniz önce söyleşimize göz atın. Merve ile tanışmanın tam sırası. Öncelikle çok teşekkür ederim seninle söyleşmek benim için büyük keyif, Nilüfer. Aklımda hep bir kitap fikri vardı fakat daha zamanı gelmemiş gibi de bir his vardı içimde. İki yıl önce ilk başta kitabın adı düştü aklıma. Derin Orman'ı yazmak ve çizmek istiyordum, içinde biraz gizem ve sihir de olsun ama nasıl olsun. İşte bu soru cevabını ancak bir yıl önce 2022 Mart ayında buldu ve bir tatil dönüşü ekranın başına oturduğum gibi metin elimden aktı, sonrası da rahatça geldi zaten. Loreena McKennitt çok çok sevdiğim ve beni başka dünyalara götüren bir müzisyen hatta bana göre simyacı. Sanat tüm dallarıyla her alanda bizi ortak paydada buluşturan alternatif bir dünya biçimi fikrimce. Ve bu harika kadın ile o dünyada buluştuğumuzu hissediyorum. Eterik, büyülü, uçucu fakat güçlü bir enerjisi var çok sevdiğim ve aynı kollektif ilham ve bilgi havuzundan farklı alanlarda besleniyoruz. Sanki içimde var olan kadim dişiliğe ve avalonun ruhuna dokunuyor. Buna bir öneri sunabilir miyim bilemiyorum çünkü herkesin kendini keşfetme yolculuğu nev-i şahsına münhasır. Ama kendi hayatımda, bana öğretilen her şeyi, bana mı ait yoksa tamamen öğrenilmiş ve aslında bana ait olmayan bir bilgi veya duygu mu diye sorgulama alışkanlığım var. İnsan ne kadar kendine ait olmayan şey biriktirirse o kadar kendi özünden uzaklaşıyor ve kendi Derin Orman'ı ile bağı zayıflıyor. Bir de çok düşünmeden biraz risk alarak içgüdülerini takip etmeyi bilmek gerek. Eminim yol herkesi kendi derinliklerindeki o sihirli ormanına götürecektir. Kitapta karanlık, bir karaktere dönüşüyor ve önce korkulan sonra da arkadaş olunan aslında kendi karanlığımızı da temsil ediyor metaforik olarak. Hepimizin içinde var olan karanlık-aydınlık, iyilik-kötülük gibi kavramlar aslında bir bütün ve birbirini tamamlayan parçalar. İçinde bulunduğumuz evrenin ve yaşamın kurallarından, ikililiği yani çift kutupluluğu karşıtların birleşmesini temsil ediyor. İnsanlar, toplumda yer edinmek ve kabul edilebilir olmak için aydınlık diye tabir ettiğimiz taraflarını ön plana çıkarırken kendine ait olan, karanlık diye düşünülen ama sadece insan olmanın bir başka yüzünü temsil eden diğer tarafı gizlemek ve bastırmak ihtiyacı duyuyor. Bizler kendimizi kabul ettiğimiz kadarı ile var oluyoruz bence ve kabul etmediğimiz taraflar olduğu müddetçe tam olarak kendimiz olamıyoruz. Metindeki cümle biraz bunun felsefesine dayanıyor. Genel olarak dijital çalışıyorum fakat son iki yıldır analog dokular yaratıp dijital ile birleştiriyorum. Daha çok karışık tekniğe giden bir tarz oluşuyor. Bazı programların ve programlardaki fırçaların fazla popüler olması biraz tarzlarda aynılaşma yaratıyor ve sektörde üretilen işler birbirine benziyor gibi gelmeye başladı. Bu yüzden geleneksel çalışma metotları artık benim için daha ön planda. Aslında her şey diyebilirim. En çok doğa, başka sanatçılar ve mitoloji fakat çok sıradan bir an'da çok sıradan bir şeyden de ilham alabiliyorum. Bazı sanatçıların hayat hikayelerini dinlemek, izlemek ve kendi içlerindeki kaotik ruh hallerinden çıkışları da esinlendiklerim arasında. Organik yapılı, canlı olmaya, insan olmaya ait her türlü görsel ve işitsel kaynak. Sözde, toplum standartlarına göre kusurlu ve bana göre mükemmel olan her şey. Primitif, eski dünyalara ait mağara resimleri, şaman kültürleri sembolize eden figürler ve resimler. İsim vermeye gelirsek, Gustav Klimt, Egon Schiele, Edmund Dulac, Kay Nielsen, Magdalena Abakanowicz, Carson Ellis, Julia Sarda ve Brecht Evens. Ortaçağ Arturyen efsaneleri, iyi müzik (özellikle klasik ve 70'ler dönemi). Witchy diye tabir edebileceğimiz her türlü şey. Özellikle 90'ların cadı temalı filmleri ve dizileri. Bir de diğer sanatçıların kişisel hikayeleri ve bu hayatlarının detaylarında keşfettikleri yaratıcılık ve motivasyondan oldukça etkileniyor ve ilham alıyorum. Özel bir taktiğim yok fakat iyi bir çay koleksiyonum var. Sadece bitkileri çok kaynar suyla şoka sokmamak gerekiyor çünkü o zaman şifalarını veremiyorlar. Onun dışında, siyah earl gray çay favorim ve bu konuda fazlasıyla klasik ve gelenekselim. Anima mundi markasının çay karışımlarını çok seviyorum, onun dışında sütlü Oolong ve rooibos earl gray ikilisini karıştırmayı çok seviyorum. İçine biraz hibiscus, karanfil, tarçın ve nar çiçeği koyunca da harika oluyor. Bir de mavi lotus, gül, lavanta, karabaş ve ashwagandha beraber favori gece çayım. Peru'dan çok çok etkilenmiş biri olarak, en çok Güney Amerika, tercihen Şili ve Paskalya adası. Onun dışında Kosta Rika, Uzakdoğu'ya da şöyle bir adım atıp Vietnam ve Sri Lanka'yı görmek isterim. O kadar çok kitabım var ki okumam gereken. Birkaç kitabı aynı zamanda okuma huyum var ve bazen yarıya kadar gelip kitabı kapatıp bir yıl sonra okumaya devam ediyorum. Bu da benim garip okuma alışkanlığım. Bu ara Moon Spells, Green Witch, Vahşi Orman ve Womb Awakening kitaplarını okuyorum. Bunu kelimelere dökemeyecek kadar karmaşık bir derin ormanım var. Ormanın sınırlarını sürekli genişletmek ve yeni diyarlar eklemek bana her zaman iyi geliyor diyebilirim. Tabii hemen aklımda belirdi ikinci kitap ve bu sefer derin ormanın sularında geçeceğini söyleyebilirim. Bunun yanında kafamda bambaşka hikayeler de var, ingilizce yazmakta olduğum. Yüzüklerin Efendisi, Yerdeniz Büyücüsü ve tabii ki. Ursula K. Le Guin ve Alice in Wonderland. Dört oldu biliyorum ama Harry Potter'ı da es geçemem. Şu an Google benzeri bir proje yok ve olmasını çok isterim çünkü aşırı keyifli bir işti. Fakat çok heyecanlandığım bir sergide olacağım aralık ayında. Şu an bütün odağım sergide. Çok teşekkürler böyle düşünülüyorsa ne mutlu bana. Umarım hep doğaya empati ile yaklaşacakları ve kendilerini ondan ayrı tutmayıp bütünün bir parçası olacakları bir hayat biçimi benimserler. Bir de, onlara sistem tarafından iyi ve kötü sunulan her şeyi sorgulamalarını isterim, sorgulamak ve çevrelerinde ne olursa olsun kendi olma cesaretini göstermek çok kıymetli şimdiki zamanda. Kendi derin ormanlarının içinde keyifle, yaratıcılıklarını ve orijinalliklerini kaybetmeden yaşamalarını isterim. Farklılıklarını kutlamaktan ve sergilemekten kimse çekinmemeli."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/merve-dizdar-ve-ceren-moraydan-bir-shakespeare-komedyasi/", "text": "Dijital Sahne'de bu hafta Ceren Moray ve Merve Dizdar'ın performansı ile On İkinci Gece seyirciyle buluşuyor. Zorlu PSM prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş.'nin katkıları ile seyirciyle buluşmaya başlayan Dijital Sahnenin bu haftaki gösteriminde hem İngiliz edebiyatının en büyük yazarı hem de dünyanın en iyi oyun yazarı olarak anılan William Shakespeare'in karmaşıklaşan ilişkilerin komedyasını anlatan başyapıtlarından On İkinci Gece seyirciyle buluşuyor. Günümüz Türk tiyatro sahnesinin en cesur ve özgün rejilerinde imzası bulunan İbrahim Çiçek uyarlaması ve yönetmenliğinde, tiyatronun kültleşmiş eserlerinden kesitleri görsel hikaye anlatıcılığıyla birleştirerek dijital dünyaya taşıyan Dijital Sahne klasikleşen eserlere modern bir yorum kazandırarak seyirciye yeni nesil bir tiyatro izleme deneyimi sunuyor. İhtimalin hayale, hayalin ihtimale dönüştüğü bir dünyada biz kimiz ki! Shakespeare'in en bilinen oyunlarından biri olarak hafızalarda yer eden On İkinci Gece, Ceren Moray ve Merve Dizdar'ın etkileyici performansı ile seyirciyle buluşuyor. On İkinci Gece, bazen bir yasın bazen bir aşkın bazen de bir ihtimalin beklentisini anlatarak Kime, nasıl aşık oluruz? Ya da ne şekilde? sorusunun peşine düşüyor. Beklentiler üzerine kurulu bir oyun olan On İkinci Gecede izleyiciler, hayal kırıklığında da, büyük yanlış anlaşılmalarda da yaşanabilen aşka tanıklık ediyor. Oyundan kesit, İhtimalin hayale, hayalin ihtimale dönüştüğü bir dünyada biz kimiz ki üzerine düşündürtüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/merve-ergenoglu-uc-bakalim-farkliliklar-ve-zitliklara-ragmen-her-seyin-mumkun-oldugu-umutlu-bir-dunyanin-hikayesi/", "text": "Hayal gücünün, nostaljinin, hayatın küçük detaylarının, en çok da umudun simgesi bir çocuk kitabıyla tanıştırmak isterim sizi bu defa: Uç Bakalım! Kırmızı Kedi etiketiyle okurla buluşan bu kitap, sıcacık hikayesi ve göz alıcı resimleriyle son dönem okuduklarım arasında en sevdiklerimden oldu. Yazıp çizdiği ilk kitabını, en az hayalleri kadar özel bir kadınla konuştum. Merve Ergenoğlu, Ajandakolik'te konuğum oldu. Bir gece yatakta uzanırken bir anda aklıma bir fikir geldi. Gözümün önünde bazı resim kareleri oluştu ve yazmaya başladım. Yani önce fikri zihnimde çizdim, sonra kelimelere döktüm. diye anlatıyor Uç Bakalım! ın ortaya çıkış hikayesini, Merve Ergenoğlu. Anlatacakları çok, tıpkı çizecekleri gibi. Onunla önce bu ilk kitabı sonra da son günlerde alevlenen çocuk kitaplarındaki cinsiyetsizlik konusunu konuştuk. Her cümlesi çok değerli. Mutlaka kulak verin. 1990 yılında karada dünyaya gelen, deniz tutmasına rağmen hayatını okyanuslarda geçirmeyi arzulayan, boş zamanlarında bulutlara bakıp hayal kuran, renkli dünyalara yelken açmış bir illüstratörüm. 2012 yılında Gazi üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra bir yıllık avukatlık stajı sürecinde mesleği yapmama kararı alıp dümeni başka limanlara kırdım. O günden beri çizim yapıp bir şeyleri boyuyorum. Son 6 yıldır da profesyonel olarak çizerlik yapıyorum. Resimlediğim birçok çocuk kitabının yanı sıra markalarla ve ajanslarla yaptığım çalışmalar da var. Uç bakalım! ise benim yazıp resimlediğim ilk kitabım. Pandemi sürecinde hem bir şeyler üretmek hem de kendimi geliştirmek için okuma ve yazma atölyelerine katılıp sürekli bir şeyler yazarak kendimi geliştirmeye çalışıyordum. Uç Bakalım da, Aslı Tohumcu'nun liderliğinde bol bol yazma pratikleri yaptığımız Karadankaçanlar Akademi'de yazdığım bir hikayeydi. Bumerang gibi başladığı noktaya dönen hikayeleri okumayı çok seviyorum. Böyle bir şey yazmayı istiyordum hep. Bir gece yatakta uzanırken bir anda aklıma bir fikir geldi. Gözümün önünde bazı resim kareleri oluştu ve yazmaya başladım. Yani önce fikri zihnimde çizdim, sonra kelimelere döktüm. O yüzden çizmek daha kolay oldu benim için. Sonra Kitabın editörü Özlem Akcan'a hikayeyi yolladık, o da çok beğenince hemen kitap hazırlıklarına başladım. Böyle bir eşya hiç olmadı sanırım, hatırlamıyorum. Ama bir dönem buna benzer bir durumu daha farklı şekilde yaşadım. 2015 yılında arkadaşım Meryem ile birlikte çizimlerimizi broş ve kolyelere dönüştürdüğümüz 'Mild Foxes' adında bir İnstagram hesabı açtık. Online olarak satış yapıp dünyanın birçok yerine tasarımlarımızı yolluyorduk. Birkaç defa yolda yürürken bir keresinde de bir kafede, insanların ceketlerinde kendi tasarımımı gördüm. Bu asla tahmin etmediğim bir hediyeydi benim için. Benim elimden çıkmış bir tasarımın sevilip kullanılması ve karşıma çıkması, Umut'un kağıt uçağının geri dönmesi gibiydi. Ne güzel detayları fark etmişsiniz. Sanırım çizimlerimdeki detayları fark eden insanlara sarılmak istiyorum. Onlarla aynı dili konuşuyoruz gibi sanki. Detaylar hem hayatımda hem de çizimlerimde çok fazla gerçekten. Benim kendimi var etme biçimim olabilir bu. Ayrıntılı, ince ince detaylarla işlenmiş her eser, zihnimizde çocukluktan beri birikmiş onca verinin belli bir düzen içinde bize sunulması gibi bir şey ve hayat bu detaylarla güzel. Analog dünyada ayrıntılara daha çok yer verilirken dijital dünya bunu gereksiz ve karmaşık bulabiliyor. Kitapta da aslında sahaf sahnelerinin çizimlerindeki ayrıntılarda buna vurgu yapmak istemiştim. Bir dönemin takvim yaprakları, plakları, çevirmeli telefonları, hesap makinaları, fihristli not defterleri o dönemin çok değerli detaylarıydı. Fakat şu an nerdeyse birçoğu hayatımızda yok, hepsi tek bir şeyde birleşti. Hayat kolaylaştı ama detaylar yok oldu. Sahafın masasının üstünü boş hayal edin, o zaman dakikalarca o sayfaya bakıp üzerinde konuşmayacak, hemen diğer sayfaya geçecektik. Günümüzdeki çocuklar o sayfaya baktıklarında muhtemelen birçok nesneyi bilemeyecekler. Çocukların aileleriyle resim üzerinde uzun uzun konuşacakları, ailelerinin de biraz geçmişe dönecekleri anlamlı bir sahne bence. Kesinlikle çok güzel bir avantaj. Bugüne kadar hep başkasının yazdığı metinleri resimledim. Çok değerli yazarlarla çalışma şansım oldu. Hepsi çok kıymetli. Orada yazarın zihnindekine, hayal ettiğine yakın bir şeyler çizmek durumundayım. Her ne kadar çizeri özgür bırakan yazarlarla çalışmış olsam da, insan yazarken bir şeyler hayal ediyor ve çizimlerin onunla uyumlu olmasını istiyor. Bunu bir şeyler yazmaya başladığımda daha net anladım. Uç bakalım ile ilk defa kendi yazdığım bir şeyi resimleme şansım oldu. Çok özgür hissettim açıkçası. Karakteri istediğim gibi yaratıp, sahneleri istediğim gibi kurgulamanın tadı çok başkaymış. Metinlerin kırmızı çizgili defter sayfası üzerinde yazılı olması da senin buluşun olsa gerek. Onu da çok sevdim! Görselin gücünü ayrı metnin gücünü ayrı veriyor. Herkes her kitabı okumak zorunda değil. Aileler kendi değer yargılarına göre kitap seçmekte serbestler. Değil bu kitap, herhangi bir kitap insanlara okumak için dayatılmadığı sürece, bu radikal uçlara gitmeyi gerekli görmüyor ve bu saldırgan tavırları da doğru bulmuyorum. Eleştirenler kitabı almama tercihini kullanabilir. Bunu yerine kitabı hazırlayanlara agresif bir tavır sergileyip belli bir kesimin kışkırtılmasına sebebiyet veriyorsa, bu kitaplar yasaklanıp toplattırılıyorsa, ayrımcılık burada başlıyor demektir. Bu konu özelinde ise; burada cinsiyetsizlik ifadesinin ne için kullanıldığı önemli. Canı isteyen istediği gibi yorum yaparak kişileri ve kurumları suçlamamalı bence. Belki yazar/çizer, ifade etmek istediğine daha uygun, başka bir kelime seçilmeliydi. Bir hikayede, yazar ya da çizer karakteri yaratırken az önce bahsettiğimiz gibi şablon tiplerden uzak durma tercihini kullanabilir. Bu, kişilerin eleştirdiği anlamda cinsiyetsizlik değildir. Herhangi bir topluluğu savunmak anlamına gelmediği gibi, kimse cinsiyetsiz çocuklar yetiştirip büyütmek gibi bir ideolojiyi de savunmuyor. Bunda amaç, kitabı okuyan çocuğun karakterle daha kolay empati kurmasını sağlamaktır. Bir çocuğun cinsiyetinden bağımsız, hikayenin baş karakteriyle kolay iletişime geçebilmesine yardım etmektir. Uç Bakalım'ı hazırlarken biraz geçmişe döndüm sanırım. Radiohead çok severim, çizimleri yaparken biraz onun albümleriyle nostalji yaşadım. Kitaptaki müzisyen karakterime ilham olan Yavuz Çetin'i dinledim. Çok uzun süre izlemek için ertelediğim ve yine eski bir dizi olan Six Feet Under'ı izledim. Yine kitabı yazarken ilham olan Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi kitabını yeniden okudum. Yeni bir şeyler keşfetmekten çok eskilere dönüş yapmışım sanırım. Gidip görmediğim bazı yerlere Umut'un kağıt uçağıyla seyahat ettiğimi hayal ettim, içimde oralara karşı bir özlem oluştu. İnsan gidip görmediği yerleri nasıl özleyebilir ki... Almanca'da fernweh diye bir kelime var. Sanırım bu duyguyu tam olarak karşılayan kelime bu. Hikayesini yazdığım ama çizimlerine henüz başlamadığım bir kitap projem daha var. 2023 yılı içinde de onu hazırlamayı planlıyorum. Gönlüm yine resimli kitaptan yana, bu nedenle çizimleri için biraz zamana ihtiyacım olacak. Ben, daha çok hayal gücünü destekleyen, duygulara ve bunları ifade etmenin önemine yer veren, illüstrasyonları ile göze hitap eden kitapları tercih edip öneriyorum. Türkiye'de hem hikayesi ile hem de çizimleriyle kaliteli bir kitap bulmak çok da kolay değil. Seçici olmak gerekiyor. Umarım bir gün o müthiş dileğin gibi hayatını okyanuslarda geçirir ve hayallerinin eşsiz yolculuklarına bizi davet etmeye hep devam edersin. Ajandakolik'te konuğum olduğun için teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/metin-altiok-siir-odulu-icin-basvurular-basladi/", "text": "Bu yıl 15'incisi verilecek olan Metin Altıok Şiir Ödülü için başvurular başladı. Katılım için son başvuru tarihi: 22 Şubat 2022. Şair Metin Altıok'un anısını yaşatmak için Kırmızı Kedi Yayınevi'nin Zeynep Altıok'la birlikte düzenlediği Metin Altıok Şiir Ödülü yarışmasının seçici kurulu Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Eray Canberk, Ali Cengizkan, Haydar Ergülen, Şükrü Erbaş ve Salih Bolat'tan oluşuyor. Adaylar, 22 Şubat 2022 tarihine kadar 2021 yılı içerisinde yayımlanmış şiir kitaplarını 9 kopya olarak iletişim bilgileriyle birlikte Kırmızı Kedi Yayınevi'ne göndererek başvurularını yapabilirler. Ödülün veriliş yeri ve tarihi daha sonra açıklanacak. 14. Metin Altıok Şiir Ödülü, Kendinin Ağacı kitabı ile Seyyidhan Kömürcü'ye verilmişti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/meydanlarda-istanbul-sozlesmesi-yasatir-diye-haykirmaya-devam-edecegiz/", "text": "Güne yine umutsuzlukla ve öfkeyle başladık! Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kararıyla Türkiye, 11 Mayıs 2011'de İstanbul'da imzaya açılan ve bu yüzden İstanbul Sözleşmesi olarak anılan sözleşmeden ayrıldı. Tüm kadınları yok sayan bu karar karşısında kadınlar bugün ülkenin dört bir yanında protesto için bir araya geliyor. Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye, İstanbul Sözleşmesi'nden ayrıldı. Kadınlar için hayati öneme sahip olan İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması kararı sosyal medyada büyük tepkilere neden olurken kadın dernekleri kararı kınamak için harekete geçti. Tek ses olan kadınlar ülkenin dört bir yanında eylem çağrısında bulundu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mimar-bilen-gunes-yazdi-mayanin-dugunu/", "text": "Maya's Hochzeit yani Maya'nın Düğünü, Mimar Bilen Güneş'in günlüğü. Tek tek her gününü not ettiği bir günlük değil ama... Yaşanmışlıklarından elinde kalan, hayatının kendisinde iz bırakan kesitlerini ve kırılma anlarını bazen yazıyla bazen çizgiyle not düştüğü bir kolaj. Serbest mimar olarak çalışan Bilen Güneş, günlüğü için Malum; hayat bir yolculuk... Kimi zaman yolların, kimi zaman koşulların değiştiği ama yolu yürüyenin değişmediği iki kapılı bir han. Bu kitap bir yolcunun günlüğü; yaşadıklarının, hissettiklerinin bazen yazıya bazen de çizgiye döküldüğü bir günlük. Bir hatırada, bir duyguda, bir düşüncede ya da bir kişide yaşananları yaşatmak için çıkılan bir yolun ilk öyküsü diye tanımlıyor. Bir de ikinci öykü var: Maya Home yani İda Dağları'nın eteklerinde, bahçesinde Nazım'ın zeytin ağacı; bir mimar olarak yapmayı düşlediğim, kapısı tüm canlara açık bir mekan."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mimar-orhan-bayrak-jurnal-hotel-tarih-ve-sanatin-tam-gobeginde/", "text": "Bu aralar Jurnal sokak pek meşhur! Bunun en büyük nedeni hiç kuşkusuz bu yıla damgasını vuran Masumlar Apartmanı dizisi... Ekranlarda sık sık görmeye alıştığımız sokak, apartmanın önünde fotoğraf çektirmek isteyen birçok kişiye ev sahipliği yaparken sokaktan ismini alan Jurnal Hotel de o apartmanın hemen çaprazında göze çarpıyor. Mimar Orhan Bayrak'ın tasarladığı otel, konuklarına kültür sanatın merkezinde bir otel anlayışı sunuyor. Fiyatları da oldukça makul. Tek yapmanız gereken şehrin tadını çıkarmak! Beyoğlu'nun simgesel semtlerinden, kültür sanatın merkezindeki Asmalımescit'te 2019 yılında kurulan Jurnal Hotel, otelden çıkmama üzerine kurgulanmış bir konaklama mekanından ziyade şehrin kültürel dokusunu bir an önce keşfedebilmeleri için bir liman görevini üstleniyor. Bu anlamda diğer otellerden farklı bir konsept sunan Jurnal Hotel'in mimarı ve Kinesis İnşaat AŞ. Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Bayrak ile hem otelden hem Beyoğlu'nun değişen yüzünden hem de pandeminin turizme etkisinden konuştuk. Benim için altına imza attığım her işin bir hikayesinin olması çok önemli. Kinesis İnşaat olarak, bulunduğumuz bölgenin tarihi yapısına aykırı düşmeden geleneksel olan ile modern olanı harmanlayan işler yapıyoruz. Mekanların hafızası da projelerimize çok güzel detaylar eklememizi sağlıyor. Alaçatı'daki Ala Otel'e ek olarak İstanbul'un en sevdiğim yerlerinden Asmalımescit'te Jurnal Otel ve Ataşehir'de The City Suites isimli iki butik otelimiz daha bulunuyor. Bölgenin kalbinde olmasına rağmen misafirlerimize sessizliği, konforu, mahremiyeti yaşatacak detaylara her zaman özen gösteriyoruz. Ala Otel ile başlayan otelcilik hikayemizde hem hizmet hem de mimari anlayışımızla sektöre yeni bir soluk getirmeyi hedefledik. Bu hedef doğrultusunda lüks, beş yıldızlı otel düşüncesiyle değil ama şıklık ve konfordan asla ödün vermeyen, kendimize özgü bir ara otel formu oluşturduk. Çünkü Türkiye'de beş yıldızlı otel konforunda fakat daha erişilebilir fiyatlarla otelcilik anlayışının eksik olduğuna inanıyoruz. Bu düşüncemiz aslında misafirlerimizin memnuniyetinde kilit rol oynuyor. Taksim, Türkiye'nin en önemli lokasyonlarının başında geliyor. Dolayısıyla çok fazla otel olması normal. Her keyfe ve kaliteye hitap eden oteller var. Taksim'in ana fikri ve her dönem Taksim'siz yaşanamamasının altında yatan sebebin çok geniş bir yelpazeye sahip insan kitlesi olduğunu düşünüyoruz. Otelimiz çok farklı iki tarihi binanın birleşiminden oluşuyor. Farkımız; konuklarımızı sessiz ve konforlu odalarda dinlendirip, sonrasında kendilerini dışarıya, şehrin en keyifli sokaklarına atmalarını sağlamak. Hemen hemen diğer tüm otellerin konsepti abartılı dekorasyonlar. Sanki insanları dışarı bırakmak istemezmişçesine ve şaşırtarak mutlu etmek üzerine kurulu bir mimari zihne sahipler. Ancak Asmalımescit bu değil. Biz otelimizde insanlara konforu sağlıyoruz. Burada dinleniyor ve soluklanıyorlar ama sonrasında dışarıya çıkıp doya doya tarihi ve eğlenceyi yaşıyorlar. Dolayısıyla Taksim'de bulunan otelimiz, otelden çıkmama üzerine kurgulanmamalıydı ve sanırım başardık. Konuklarımız çok hızlı bir şekilde mahallenin bir parçası olup Galata veya Asmalımescit muhitinin bir sakini gibi hissediyorlar. Yalnızca turistik lokasyonlara değil kültür ve sanatın iç içe harmanlandığı mekan ve kurumlara da çok yakın olmasıyla dikkat çekici. Çevrenizde bu anlamda hangi mekanlar var, bir de sizden dinlemek isteriz. Şehrin en önemli kültür, eğlence ve iş merkezlerinden olan Beyoğlu, tarih boyunca birçok ilkin yaşandığı ilçe olarak da öne çıkıyor. Örneğin; İstanbul'daki ilk tersane, ilk banka, ilk stat buradaydı. İlk tiyatro oyunu Beyoğlu'nda oynandı, ilk tramvay Beyoğlu'ndan yola çıktı. Yürüme mesafesinde ister alışveriş yapabilir ister tarihi yerleri gezebilirsiniz. Tarihi ve sanatsal mekanları sıralamak oldukça kolay. Tarihi yarımada dediğimizde, yani İstanbul'da turistik ve tarihi nereler varsa onların tam göbeğindeyiz. Galata Kulesi, Tünel, Rus, İsviçre Konsoloslukları, geç gotik ve barok apartmanlarla çevrili İstiklal Caddesi... Veya Sultanahmet, Mısır Çarşısı, İstanbul Modern, Deniz Müzesi, Ayasofya, Galata Köprüsü, tarihiyle Karaköy ve eğlenceleri, binlerce çeşit farklı lezzet sunan butik restoranlar... İstanbul'un aynadaki görüntüsü, Boğaz sırtındaki Asmalımescit'tir. Sıralamakla bitiremeyiz. Pandemide Asmalımescit'i içimizde hissettik, yaşanmış sessizlikleri duyduk, onlarla geçirecek vakitleri bulduk. Bu dönemde, sessizlikten dolayı İstiklal'in barındırdığı hüznü hissettik. Nasıl da fark edememişiz... Sanki yıllarca hoyrat bir biçimde kullanılan sokaklar ve binalar dinlendi. Ama en çok, sırtında çok ağır yük taşıyor izlenimi veren İstiklal Caddesi dinlendi, arındı ve tazelendi. Bu dinlenmişlikten gelen müthiş enerji, bütün duygusal yorgunluğumuzu sildi ve her şey çok güzel olacak duygusunu hepimize yaşatmayı yeniden başardı. Jurnal Hotel'de daha çok yurt dışından gelen misafirleri ağırlıyoruz. Ancak pandemi nedeniyle sınırların kapatılması ve seyahat yasağının getirilmesinin ardından biz de 1 Şubat 1 Temmuz 2021 tarihleri arasında otelimizi kapattık. Şu an 32 odamızla Only Room konseptiyle hizmet veriyoruz. Temmuz ayı itibarıyla Hollanda başta olmak üzere Almanya, Yunanistan ve kendi ülkemizden rezervasyonlar almaya başladık. Pandemiyi geriye bırakmaya çalıştığımız bu günlerde, özellikle yurt dışı taleplerinin çok artacağını ve eski günlerdeki gibi yüzde 100 kapasitede çalışacağımızı düşünüyoruz. Yıl sonuna kadar pandemi öncesinde başlattığımız ama çalışmalarına ara verdiğimiz kafe, sağlıklı beslenme, self servis mekanımızı aktif hale getirmeyi planlıyoruz. Bu yıl için planladığımız yeni bir projemiz daha var. Oldukça büyük bir sağlık oteli açmayı düşünüyoruz. Yeni otel için yeri satın alarak bir yatırım yaptık, lokasyonumuz düşündüğümüz konsept için çok uygun. İnşaata başlamak için ekonomik şartların ve pandemi şartlarının düzelmesini bekliyoruz. Dördüncü otelimiz için Hollandalı bir grupla görüşüyoruz, her iki ülkede de projelerimizin olmasını sabırsızlıkla bekliyoruz. İstiklal Caddesi hep Türkiye olmuştur. Ülkenin yüzünü yansıtır. Her hali güzeldir; devinim halindedir, gelecekte farklı yüzlere de evrilecek olması insanları diri tutar, tutkuyla bağlar ve onları buraya bağımlı yapar. Zira bana göre güzel olan yönü de budur. 1923'ten beri hep eskiye bir sitem de vardır aslında. Hep konuşulur mazi. Ama yine de kopmak mümkün değildir. Hep gelinecek ve sevilmeye devam edilecektir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/minik-kus-ve-geyikin-yolculuguna-minikler-de-katilmali/", "text": "Bu bir kayboluş, yolculuk ve arkadaşlık hikayesi... Bu, düşüp kanadını kıran ve bu yüzden sürüsünden ayrılmak zorunda kalan Minik Kuş ile ona bütün mevsimler boyunca yardım eden sevimli Geyik'in hikayesi... Bu, hepimize ilham verecek etkileyici bir masal. İngiliz yazar Patricia Heagarty'nin yazdığı Eyvah Kayboldum Ormandaki Macera, Sebastian Van Donninck'in pastoral çizimleriyle ilkokul çağındaki minik okurların kitaplığında bir an önce yerini almalı. Minik Kuş'un sürüsüyle birlikte uçup gitme zamanı gelmiştir, ancak bir yaz günü uçarken kanadından ağır hasar görür. Neyse ki şanslıdır, ormanda Geyik ile tanışır ve Geyik, Minik Kuş'u taşımayı nazikçe teklif eder: Atla bakalım, Minik Kuş. Benim yanımda güvende olursun. Ormandaki hayvanlardan nasihat istemek için yola çıkarlar. Açık alana geldiklerinde Minik Kuş, başına gelenleri, ormana nasıl düştüğünü anlatır. Herkes bir kafadan konuşur. Ayı onlara sürünün sıcak bir yer bulmak için güneşe doğru gideceğini söyler. Ne de olsa Büyük Yaşlı Ayı en iyisini bilir! Böylece Geyik ve Minik Kuş, yaz, sonbahar, kış mevsimi boyunca birbirlerine şarkılar söyleyerek yolculuk ederler ve nihayet bir gün sürüsünü bulan Minik Kuş, Geyik'e veda eder. Bu yolculuğun sonunda Geyik de kendine özel bir arkadaş bulur. Okumayı henüz sökmüş çocuklar için okunması kolay ve tatlı bir arkadaşlık hikayesi olan Eyvah Kayboldum!, Sebastian Van Doninck'in fırçasıyla ormanın derinliklerine dalıyor, küçük okuru doğayla, çeşitli hayvanlarla tanıştırıyor ve mevsimlerin doğayı nasıl değiştirdiğini gözler önüne seriyor. Yazar Patricia Hegarty'nin doğanın çeşitli tonlarındaki kitabına eşlik eden eğlenceli resimlerde Van Gogh'un sarı sıcak renklerini anımsatan manzaralarsa insanın nefesini açıyor, sıkışıp kaldığımız şehir hayatından bizi bir an olsun uzaklaştırıp tazeliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/minilandde-cin-seddi-minyaturu-ilk-defa-ziyarete-aciliyor/", "text": "Dünyanın en ünlü eğlence merkezlerinden LEGOLAND Discovery Centre, İstanbul'daki altıncı yaş gününü kutlamaya hazırlanıyor. 31 Temmuz Cumartesi günü gerçekleşecek kutlamada, İstanbul'un ve dünyanın en önemli yapılarının minyatürlerinin yer aldığı MINILAND'de Çin Seddi minyatürü ilk kez ziyarete açılacak. 3-10 yaş arası çocuklu aileler için eğlenceli ve öğretici aktiviteler sunan LEGOLAND Discovery Centre İstanbul, altıncı yaş gününü kutluyor. 31 Temmuz Cumartesi günü gerçekleşecek kutlama kapsamında, hem yerel hem dünyadan önemli yapıların sergilendiği MINILAND'de Çin Seddi minyatürü ilk kez ziyaretçilerle buluşacak. Tasarımı ve yapımı LEGOLAND Discovery Centre Model Yapım Uzmanı Deniz Can Doğan'a ait olan, 3 metre uzunluğundaki Çin Seddi minyatürü için yaklaşık 100 bin LEGO parçası kullanıldı. Yapımı 220 saat süren minyatür, Çin'deki LEGOLAND Discovery Centre'dan sonra dünyadaki ilk Çin Seddi modeli olma özelliğini taşıyor. Model Yapım Uzmanı Deniz Can Doğan'la eğlenceli atölyeler ve LEGO pasta seramonisinin de düzenleneceği altıncı yaş günü kutlamaları çerçevesinde ayrıca, LEGO tutkunlarına özel mağazada tüm ürünlerde yüzde 15 indirim olacak. Çin Seddi minyatürüyle birlikte MINILAND'de 15'i yerli 10'u dünyaca ünlü yapıların modelleri olmak üzere toplamda 25 yapı yer alıyor. LEGOLAND Discovery Centre İstanbul, orijinalinin 90'a bir ölçeğiyle toplam 250 saat çalışmayla hazırlanan İstanbul'un abide yapısı Dolmabahçe Sarayı ve Saat Kulesi'nin yanında Topkapı Sarayı, Aya Sofya ve Boğaziçi Köprüsü, Tac Mahal, Eyfel Kulesi, Big Ben, Kolezyum, Özgürlük Heykeli, Mısır Piramitleri gibi yapıların LEGO parçalarından inşa edilmiş versiyonlarını görme ve bu yapılara entegre edilmiş oyunlar ve bilgi yarışmalarıyla hem eğlenme hem de bu önemli yapılarla ilgili bilgileri öğrenme fırsatı sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/miray-daner-ile-cheetos-bir-arada/", "text": "Miray Daner ile Cheetos bir arada! Son dönemin parlayan oyunculardan Miray Daner ve Cheetos renkli bir proje için bir araya geldi. Oyunculuğu ve sesiyle son dönemde dikkat çeken Miray Daner hem şarkı söyledi hem de klip çekiminde yer aldı. Dijital platformlarda 24 Aralık tarihinde yayınlanan video büyük ilgi çekti. Ailelerin vazgeçilmez lezzeti Cheetos, oldukça beğenilen projelerine bir yenisini daha ekledi. Hem oyunculuğu hem de sesiyle son dönemde adından sıkça bahsettiren Miray Daner ile bir araya gelen marka, bu yepyeni projeyle uzun süre akıllarda kalacak. Mısırın Cheetos Şekli adlı şarkı geçtiğimiz hafta yayınlandı. Tüm aile bireylerinin keyifli anlarına eşlik eden Cheetos, yüzde yüz mısır irmiğinden, bitkisel yağ kullanılarak kızartılmadan ve fırınlanarak hazırlanıyor. Konuyla ilgili açıklama yapan Miray Daner Cheetos çocukluğumdan beri en sevdiğim atıştırmalık markalarından biri. Bu eğlenceli projenin içerisinde yer almak beni gerçekten çok heyecanlandırıyor dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mitoloji-sahnesinde-kadinlar/", "text": "Resmi ideoloji, görüş, tarih, adına ne derseniz deyin, dünyanın hatta evrenin erkeklere ait olduğunu, her şeyin ondan var olduğunu kafamıza kaktığı için cesur kadınlarla ancak Dünya Mitolojisinde Kadınlar: Tanrıçalar, Kahramanlar, Cadılar gibi gayrı resmi kitaplar sayesinde tanışabiliyoruz. Dünya Mitolojisinde Kadınlar: Tanrıçalar, Kahramanlar ve Kadınlar, mitolojinin ataerkil tarihine kafa tutan, cesur, bilge, zeki, savaşçı kadınlarının özellikle az tanınanlarına ya da hiç tanınmayanlarına yer vererek mitolojinin aralanması, hatta sonuna kadar açılması gereken bir kapısına omuz veriyor. Çok uzun bir zamandan beri mitolojilerde erkeklere odaklanılmaktaydı: tanrılar, kahramanlar ve geleneksel olarak erkek savaşçılar üzerinde durulurken onlarla birlikte yer alan kadınlardan çok az söz edilmekteydi. Öte yandan, aslında mitolojiler, her zaman tanrıçalara ve kadın kahramanlara, hatta 'canavar' olarak nitelenen yaratıklara saygılı oldular ama bu günümüzdeki ataerkil anlayışa yansımıyor. Bu kitapta Jenny ve Genn tüm dünya mitolojilerindeki kadınları ele alırken en ünlü tanrıça ve kadın kahramanların bile daha az bilinen nitelikleri üzerinde durarak popüler mitoloji antolojilerinde çok az dile getirilen öyküleri aktarıyor. Tıpkı eğlenceli ve kolay ulaşılabilen Ancient History Fangirl podcast'ında yaptıkları gibi, Jenny ve Genn geleneksel Batı görüşünün ötesine geçip bu kadınların sesini duyurmak için özel bir çaba gösteriyorlar. Dünya Mitolojisinde Kadınlar: Tanrıçalar, Kahramanlar, Canavarlar Amaterasu'dan İştar'a ve Kali'den Mami Wata'ya kadar sizi tüm sevdiğiniz tanrıçalarla tanıştıracak, diyor Let's Talk About Myths, Baby! podcast'in sunucusu Liv Albert, Say Yayınları'ndan Ekin Duru çevirisiyle çıkan Dünya Mitolojisinde Kadınlar: Tanrıçalar, Kahramanlar, Canavarlar adlı kitapta. Söylediklerinin hiçbirinde haksız değil. Bunun sebebinin tarihsel ve toplumsal bir arka planı var elbette: Mitoloji de tarihe tabii olduğu için ve resmi tarih de erkekler tarafından yazıldığı için kadınların bu sahnede boy göstermesi pek kitapta yazılan tarihle ters düşecekti. Bu yüzden mitolojide Athena, Lilith, İsis, Medusa gibi tanrıçalar dışında pek bir bilgimiz yok. Çünkü resmi ideoloji, halklara, kültürlere, tarihe ve insanlara mal olmuş kadınlar hakkında bunu istemiyor. Ama Dünya Mitolojisinde Kadınlar: Tanrıçalar, Kahramanlar, Canavarlar, bu betonarme görüşü yıkmaya niyetli, o çabayla yazılmış ve hedefi de tam on ikiden vuran bir kitap. Kitabın Kahramanlar bölümünde ise gerçek savaşçılar, kendilerine ithaf edilmiş birer öyküsü olan, anaç kadınlar yer alıyor. Ataerkilliği yıkan efsanevi Somali Kraliçesi Arawelo, Eski Yunan Savaşçısı, aynı zamanda bir atlet ve Argonot olan Atalanta, Kartaca'nın kurucusu Dido mitolojinin kahraman kadınlarından sadece birkaçı. Son bölüm olan Cadılara ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Zira malum cadı nitelemesi tarihin hiçbir döneminde ve hatta günümüzde iyi niyetle kullanılmadı. Ancak yine tarihçilerin yazmadığı tarihte yazana göre; La Llorona ve Alcha Kandicha gibi halklarını sömürgecilerden kurtaran, Medusa ve Geyik Kadın gibi de zalimleri alaşağı ederek onların güçlerini mazlumlara veren kahraman cadılar mevcut örneğin. Bizim bunların hiçbirinden haberimiz yok çünkü yinelemek pahasına bir kez daha yazalım: Resmi ideoloji, görüş, tarih, adına ne derseniz deyin, dünyanın hatta evrenin erkeklere ait olduğunu, her şeyin ondan var olduğunu kafamıza kaktığı için bu cesur kadınlarla ancak Dünya Mitolojisinde Kadınlar: Tanrıçalar, Kahramanlar, Cadılar gibi gayrı resmi kitaplar sayesinde tanışabiliyoruz. Şair, yazar, hikaye anlatıcısı, metin yazarı ve Ancient History Fangirl podcast'inin ortak yaratıcısı Jenny Williamson'la aynı podcast'in diğer yaratıcısı ve araştırmacı yazar Genn McMenemy'nin birlikte hazırladığı Dünya Mitolojisinde Kadınlar: Tanrıçalar, Kahramanlar ve Canavarlar, bizi mitolojinin ve dolayısıyla da günümüzde birçok konunun esin kaynağı olan cesur, savaşçı, bilge, zeki ve daha birçok meziyete sahip kadınlarının dünyasına sokuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/miyase-sertbarut-kendimi-ve-okurlarimi-iyiligin-gucune-ikna-etmek-istiyorum/", "text": "Çocuk edebiyatının çok sevdiğim yazarlarından Miyase Sertbarut'un yine çocuklar için yazdığı son kitabı Bir Gün Herkes, oya gibi işlenmiş duygularla örülü, bir tür gelişimsel bozukluk olan otizmin yarattığı çevre baskısını merak uyandırıcı bir macerayla işleyen yepyeni bir roman. Sadece çocukların değil, ebeveynlerin de ilgisini çekecek olan Bir Gün Herkes, umudun, en umutsuz zamanlarda bile görünmez olmadığını kanıtlayan derin bir hikayeye sahip. Yazar Sertbarut'un bana söylediklerine kulak verin. Yalnızca çocuk edebiyatı değil, her edebiyatçının başkasının gözüyle de dünyayı görebilmesi gerekir. Yazar kendi kimliğinden sıyrılmayı bilmelidir; kadının, erkeğin, yaşlının, çocuğun, hayvanın, ağacın, iyinin, kötünün gözüyle de olup biteni anlamalı ve anlatmalıdır. Yazdıkları o zaman sahici olur, samimi olur, okuru ikna eder. Yani iyi bir tiyatro oyuncusu gibi kılıktan kılığa girmeli, rolünün hakkını vermelidir. Buna inanarak başlıyorum yazmaya, yeterince samimi olmadığımı, canlandıramadığımı düşündüğümde yazmaya devam etmiyorum ve perdeyi seyircinin yuhlamasını beklemeden kendim kapatıyorum. Bunu nasıl geliştirdim? Elbette okuyarak empati becerisini güçlendirmek mümkün, dinlemek de çoğu zaman aynı etkiye sahip. Empati yeteneğini güçlendirirseniz koşarken düşen bir çocuğun dizindeki sızıyı kendi dizinizde hissedersiniz. Çocuklar için yazıyorsanız umudunuz olur, benimki toz pembe bir iyimserlik değil; ben kötüyü, acıyı, yalnızlığı, karanlığı, distopik unsurları da anlatsam insana şans veririm. Çünkü insan denilen canlının içi sürprizlerle dolu. Kendi karakterine uymayan çıkışlar da yapabilir, çok cesur olsa bile aynı zamanda korkabilir. Davranışlarımıza yön veren beynin çözülemeyen, anlaşılamayan pek çok noktası var, bu yüzden iyiliğe şans vermek istiyorum. Hem bir şeyi kırk kez söylerseniz olurmuş ya, işte o kırkları çoğaltmak gerek. Sanırım kendimi ve okurlarımı da iyiliğin gücüne ikna etmek istiyorum. Neye inanırsan o olur, derler hani, bu düşünce biraz teyzeizm gibi görünse de karamsarlığın çukurunda boğulmaktan iyidir. Asmin, gözlemci, yardımsever, duyarlı bir kız. Ender ise çok komik, hazır cevap ve duyarlı olsa da bunu çok belli etmeyen bir tip. Bir gün sınıflarına Fahir isimli ufak tefek yeni bir çocuğun gelmesiyle dünyaları değişiyor. Rehberlik öğretmenleri, onlardan bu sessiz çocuğa arkadaşlık etmelerini istiyor. Buna çok fazla yanaşmıyorlar ancak sonra bu arkadaşlığın içinde buluyorlar kendilerini. Evet, Ender daha gerçek bir çocuk, ona yakınlık duymamız bu yüzden. Herhangi bir misyon yüklenmek istemiyor, çünkü sorumluluk insanı yorar ve çocuk da doğal olarak o sorumluluktan kaçmaya çalışıyor. Benim bu kitabı yazmaya başlamam görünmezliğin çekiciliği ile oldu diyebilirim. Salgından önce kafamda bir karakter ufak ufak canlanmaya başlamıştı. Bir çocuk var, görünmezliği keşfetmeye çalışıyor. Başaracak mı başaramayacak mı bilmiyordum, ama çok uğraşacağını seziyordum. Okullara gittiğimde salondaki çocuklara bazen sorardım, İçinizde görünmez olmak isteyen var mı? diye. Salonun yarıdan fazlası el kaldırırdı, hatta bazı öğretmenler de el kaldırırdı. Sonra yine sorardım, Neden istiyorsunuz? Her şeyi yapabilirim o zaman, diye cevap alırdım. Yani istediğimiz her şeyi yapmamıza engel olan o toplumsal baskıyı çocuklar da hissediyordu. Aynı sözcükleri kullanarak tarif etmeseler de bu stresin farkındalar. İşte bu durum Fahir'i anlatma motivasyonumu güçlendirdi. Tabii ki çocuğa görünmezlik arzusu için bir gerekçe bulmalıydım. O zaman da kardeş olgusu belirdi. Kardeşinin, ailesinin ve kendisinin üzerindeki toplumsal baskıyı kaldırmanın çözüm yolu olarak görünmezliği keşfetmek istedi. Tüm kitaplarımda olduğu gibi Bir Gün Herkeste de meseleyi didaktik hale getirmeden anlatmayı seviyorum. Önceliğim kitabın rahat okunması, karakterlerinin inandırıcı olması, doğal diyaloglar... Bu teknik olmazsa çocuk o kitabı severek okumaz. İnternette yaptığım araştırmalarda birinci ağızdan annelerin, babaların yakınmaları da bana bu kitabı yazabilmem için gerçekçi bir yol gösterici oldu. Kitapta otizmli bir çocuğu odak noktası yapmadan olayları anlatmak istedim. Onlar var, çok sık karşılaşmıyor olmamız otizmli bireylerin çok fazla dışarıda olmamasından kaynaklanıyor. Hayatı, parkları, sınıfları, sokakları eşit paylaşamıyoruz, çünkü farklı görünüyorlar ve insanın içindeki ilkellik Farklı olanı reddet! diyor. Otizmli birey, bu reddedişin farkında olmasa bile ailenin diğer bireyleri için hiç kolay değil. Bu yüzden çocuklarının başka yönlerini ortaya çıkararak onu farklı açılardan yücelterek toplumda yer edinmesini istiyor ve çok emek harcıyorlar. Bazen de kendilerini kandırıyorlar. Bugün neredeyiz? Geçmişe göre daha iyi bir yerdeyiz. Özel eğitim merkezleri var, dernekler var, çalışabilir durumda olan otizmli bireylerin hayata katılabileceği mekanlar var, aileler arasında dayanışma var. Peki ya edebiyatta, günümüz hikayelerinde bu konuya yeterince yer verildiğini düşünüyor musunuz? Bu kitap, güçlü hikayesiyle bir farkındalığa da dikkat çekiyor. Edebiyatta da sinema dünyasında da otizm kendine yer buluyor. Bu kaçınılmaz bir şey, çünkü otizmli bireyler var ve sanat var olan her şeye bakmak zorunda, baktığınız şeyleri de bazen kaleminizle bazen kameranızla gösterip diğerleri de baksın istersiniz. Bir Gün Herkes, çocuk okurlara yeni bir pencere açacak ve kalplerindeki kabul et odalarının sayısını arttıracak diye umuyorum. Otizmle ilgili okuduğum kitaplar arasında en beğendiğim Mark Haddon'ın Süper İyi Günler kitabı oldu. Başkaları da okusun isterim. Yetişkinlerin kitap seçimi konusunda bazı ezberleri vardır, dünya ne kadar değişse de, bakış açısı farklılaşsa da çocuklarının kendileriyle aynı şeylerden hoşlanacaklarını sanıyorlar. Oysa aynı değiliz, farklı şeyler yaşadık; beğenimiz, sözcüklerimiz, oyunlarımız aynı değil. Aileler kitap okuma konusunda bazen çok ısrarcı bazen vurdumduyaz olabiliyor. Her iki tutum da kitaba yönlendirmiyor; okuru soğutuyor, kaçırıyor. Elbette niteliksiz kitapların da okuma sevgisi aşılayamayacağı gerçeği var ve yayınevleri bu konuda daha titiz olmalı. Bir filmin hissettirebildiği heyecan, kitap kurgularıyla da mümkün. Çocuklara iyi kitaplar sunarsak Türkiye'deki okur sayısını büyük oranda arttırabiliriz. Pek çok kitap notum oluyor; şunu yaz, şöyle yaz gibi sürüyle not. Ama seçtiğim konu üzerinde çalışmak, araştırma yapmak apayrı bir serüven. Yaklaşık iki yıl önce Yuan Huan'ın Kulübesi'ni yazdıktan sonra yapay zekaya ilgim arttı. Dijitalleşme ve makinelerin insan hayatına dahil olması, makinelerin öğreniyor olması beni çok heyecanlandırıyor ve bu heyecandan yola çıkarak yeni bir romana başladım. Atanamayan bir edebiyat öğretmeni var, öğrencilere yakın olmanın bir yolu olarak ve tabii para kazanmak için de liseye yakın bir kafe açar. Okuldaki gençlerle de arkadaşlık etmeye başlar. Öte yandan bir de kitap yazma girişiminde bulunur ama yayınevlerinden olumlu cevap alamaz. Eski bir okul arkadaşı aracılığıyla bilgisayarına henüz deneme aşamasında olan bir asistan program yükler. Bu dijital asistan onun roman yazmasına yardımcı olacaktır, ama daha fazlası olur, çok daha fazlası! Umarım alnımın akıyla bu çalışmayı tamamlayabilirim. Çantamda, ceplerimde, mutfak masasında not defterleri ya da kağıtlar olur. Bunları bazen market için alışveriş listesi olarak kullanırım. Çoğu zaman ise ve özellikle evde değilsem aklıma gelen bir cümleyi, bir paragrafı yazmak için kullanırım. Bu cümle, bir karakterin söylemesini istediğim bir söz olabilir veya yazmakta olduğum kitabın planıyla ilgili bir yönlendirme olabilir. Sonradan, bunu neden not almışım diye düşündüğüm de olur. Bu kaygıyı hep taşırım içimde, kitabın okuru olsaydım nerede sıkılırım, nerede kahkaha atarım, neyi merak ederim? Aslında kendimi de okuru da heyecanlandırmak isterim. Yaşımı, kitabın yazarı olduğumu unutmayı tercih ederim. On iki yaşındayım diye düşünürüm veya kitap daha küçükler içinse dokuz da olabilirim. Empatiyle hareket ederim. Ben de teşekkür ederim, sorularınızla kendimi anlatma fırsatı buldum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/modaya-termosunla-git-kahveni-yuzde-20-indirimli-ic/", "text": "Kadıköy Belediyesi'nin tek kullanımlık kahve bardaklarının kullanımını azaltmak amacıyla başlattığı Az Atık Çok Kahve kampanyası Rasimpaşa'dan Caferağa'ya yayılıyor. Yeldeğirmeni'nde başlayan proje çok yakında Caferağa'daki kafelerde de geçerli olacak. Restoran arama ve keşif rehberi Zomato işbirliği ile düzenlenen kampanyada Karakolhane Caddesinde bulunan kafelere kendi termosu ve kupası ile giderek kahve alanlara yüzde 20 indirim uygulanıyor. Kahve atıkları da Kadıköy Belediyesi Çevre Müdürlüğü personeli tarafından düzenli olarak kompost yapılmak üzere toplanıyor. Kadıköy'de bulunan tüm kafeler cevre. mudurlugu@kadikoy. bel. tr mail adresine mail atarak kampanyaya katılabilir. Kadıköy Feneryolu'nda uzun ömürlü, ambalajsız ve ekolojik ürünlerin yer aldığı Atıksız Dükkandan 100TL'lik alışverişe termos hediye. Sınırlı süre, stoklarla sınırlı devam edecek kampanyaya Pvc pencere sistemleri üreten Winsa firması termos hediyesi ile destek veriyor. Rasimpaşa Mahallesi Karakolhane caddesinde başlatılan Az Atık Çok Kahve projesine destek olmak amacıyla başlatılan kampanyada Atıksız Dükkan'dan alışveriş teşvik edilerek tüketim alışkanlıklarının çevreye duyarlı yönde değişimi hedefleniyor. Kadıköy Feneryolu'nda bulunan Atıksız Yaşam Pazarı'nın içinde tek kullanımlık ürünler yerine uzun ömürlü, ambalajsız ve ekolojik ürünlerin yer aldığı 'Dükkan'dan yerel tohumlardan üretilmiş, mevsiminde temin edilebilecek sağlıklı gıdaların yanı sıra; günlük yaşam, temizlik, kişisel bakım ve mutfak eşyaları gibi uzun ömürlü ve ekolojik ürünler yer alıyor. Ambalajsız veya geri dönüştürülebilir ambalajlarla satılan ürünler, tercihe göre cam kavanoz, bez torba veya evden getirilecek kaplarla tüketiciye sunuluyor. Kadıköy Belediyesi'nin Atıksız Yaşam Hareketi kapsamında Rasimpaşa Mahallesi Karakolhane caddesinde başlattığı bir diğer proje olan Az Atık Çok Kahve projesi de bu bütüncül politikanın bir ayağını oluşturuyor. Karakolhane caddesinde başlayan, talep üzerine Moda'da projeye katılmak isteyen kafelerde de uygulanacak olan projede, tek kullanımlık bardaklar yerine termosu ile gelen müşterilerine yüzde 20 indirim yapılıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/modern-fotoroman-ucuncu-kitapla-devam-ediyor/", "text": "Gençlik aşkı tanımının hakkını sonuna kadar veren Hayatımın Aşkı serisinin üçüncü kitabı yayımlandı. İlk iki kitapta bir türlü birbirilerine açılamayan Hyeji ve Hyesung, bu defa aralarındaki kilidi kırıyor ve aşk bahçesine ilk adımlarını atıyor. Yazar Jeong Halim ve karikatürist Kim Yeonwoo'nun kafa kafaya vererek ortaya çıkardıkları Hayatımın Aşkı serisinin üçüncü kitabı, yine Athica Yayınları'ndan Merve Tığ çevirisiyle yayımlandı. İlk iki kitapta, eski Kore güzeli annesinden miras güzelliğiyle, gençlik aşkını arayan okulun ve sosyal medyanın popüler kızı Yang Hyeji'nin muradına erme serüvenine dahil olmuştuk. Hyeji, girdiği jelibon krizi sonrasında, markette tanıştığı cool çocuk Hyesung'a hafiften abayı yakmıştı. Üçüncü kitapta ise, Hyeji ve Hyesung'un gönüllerinin bir olduğu iyiden iyiye ortaya çıkarken, Hyeji'nin peşinden koşan yakışıklı oyuncu Heo Jaehwi'nin işleri karıştırmasını okuyoruz. Hayatımın Aşkının yeni kitabında Hyeji, takipçi sayısını arttırmış, artık daha da popüler olmuş. Haliyle biraz da büyümüş. Eskiye nazaran daha olgun davranışlar sergiliyor. Gözü Instagram hesabında o kadar takılı kalmıyor. Bunun en büyük sebebi, cool'luğundan milim sapma yapmadan Hyeji'nin etrafında dolanan Hyesung elbette. Hyeji'ye olan ilgisi daha da artmış. Onunla daha fazla diyalog halinde. Eski şımarıklığını üzerinden atan Hyeji'nin tavırları, Hyesung'a daha da çekici geliyor. Bol bol mesajlaşıyorlar. Gecenin bir vakti yaşlarına yakışan aşıklar gibi birbirilerini arıyorlar. Kısa, net, öz mesajlar. İnceden romantizm kokan bu hareketlerle ikili arasında adı konulmamış ilişkinin başladığını anlayabiliyoruz. Ancak ortada bir pürüz, bir üçüncü kişi var: Heo Jaehwi. Her ne kadar Hyeji ona tam pas vermese de arada Jaehwi'yle vakit geçirmekten de geri kalmıyor. Duruma uyuz olan adamımız Hyesung ise kıskançlığını açıkça belli etmiyor ama tavırlarıyla, duyduğu rahatsızlığı Hyeji'ye hissettiriyor. Sayfalar ilerledikçe Hyeji ve Hyesung'un yakınlaşması da artarken, nihayet Hyesung, sevdiceğine sinemaya gitmeyi teklif ederek hem niyetini açıkça belli ediyor hem de Hyeji'ye dünyaları vermiş oluyor. Zira Hyeji, erkeklerin kalbini pır pır ettiren bir kız olsa da şu ana kadar hayatının aşkını bulamamasının yanında hiç çıkma teklifi almadığından da fena halde sıkıldığı için Hyesung'un randevu teklifi onu havalara uçuruyor. Öteki tarafta Heo Jaehwi, statüsünü kullanıp Hyeji'yi ve ona yalvarıp yakaran sınıftan birkaç kızı daha filminin galasına davet ediyor. Filmi izlemeye Hyesung da geliyor ancak kardeşinin kendini sakatlaması sebebiyle hastaneye kaldırıldığını öğrenip ivedi bir şekilde onun yanına gidiyor. Artık duygularına ket vuramayan Hyeji de onun peşinden hastane hastane dolaşıp sonunda Hyesung ve yaralı kardeşini buluyor. Artık tüm şartlar aşk kokan bu atmosferi iyice yayılması için uygun hale geliyor. Ve ikili birbirlerine olan duygularını açıkça serbest bırakıyor. Hayatımın Aşkının üçüncü kitabında yazar Halim hikayenin gelişme bölümüne hızlı bir giriş yapıyor. İlk iki kitaptaki gibi yoğun diyaloğa boğmadan yükün epey bir kısmını karikatürist Yeonwoo'ya bırakarak kitabın kahramanları Hyeji, Hyesung ve Jaehwi'nin duygularına daha çok çizgilerle tercüman oluyor. Bize ve yine özellikle genç okurlara da, serinin kalan iki kitabını beklemek kalıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/modern-ile-geleneksel-arasinda-kalan-bireyin-hikayesi-ardindan/", "text": "Batuhan Sarıcan, Japonya tarihinden Natsume Soseki'nin yazarlığa bakış açısına uzanan bir perspektifle Japon Edebiyatı'nın modernizasyonunda öncü bir rol üstlenen yazarı, Ardından eseri üzerinden inceledi. Japonya'da 1603'ten 1860'lara kadar süren Edo Dönemi'nde sakoku adı verilen bir dış politika benimseniyordu; ülkenin limanlarına yabancı gemilerin girişi büyük ölçüde yasaktı. Sınırlar, yabancı uyrukluların girişine ve Japon halkının da dışarı çıkışına karşı kontrol altındaydı ve söz konusu dış politika, iki asırdan fazla sürdü. Batılı tarihçi ve araştırmacıların dillendirdiği gibi tam izolasyon söz konusu değildi; Kore ve Çin gibi yakın komşularla ilişkiler devam ediyordu. İzolasyon, daha çok Batı'ya karşıydı. Kiraz çiçeği topraklarındaki bu sert dış politika, 1850'lerde ABD'li Matthew C. Perry komutasındaki Perry Seferi'nin, Japonya'yı Batı'ya açılmaya zorlamasıyla gücünü yitirecekti. Neden sonra Kanagawa Konvansiyonu adı verilen bir dizi anlaşma yoluyla Batı'ya kapılar açıldı; tek neden bu değildi, ülke içindeki baskılar da bu politikanın değişmesinde rol oynadı. Bu dönem, Japonya'nın iki asırlık Batı izolasyonundan sıyrılışına karşılık gelen zorlu bir geçiş dönemiydi. Tabii ki edebiyat da bundan nasibini alacaktı. Yazılı ve sözlü dilin birleştirildiği Meiji Dönemi'nden önceki Japon Edebiyatı'na renga ve haiku gibi şiirsel türlerin yanı sıra seyahatname ve günlük gibi türler hakimken Batı tarzında romanlar da bu modernleşme hareketiyle birlikte Japon Edebiyatı'nda hakimiyet kazanmaya başladı. Eserler farklı dillere çevrildi. Ancak Batı tarzına karşılık gelen Modern Japon Edebiyatı söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerin Natsume Soseki (1867-1916) ve Ogai Mori (1862-1922) olduğunu söyleyebiliriz. Bu yazıda da Soseki'nin 1909'da tefrika edilen, Japon Edebiyatı klasiklerinden Ardındanı ele alıyoruz. Meiji Dönemi'yle Japonya'da yaşanan toplumsal değişimlere ve bireyin toplum karşısındaki özgürlük savaşımına ayna tutan bu eserde, Japon aile kültürüne, ahlak anlayışına ve toplumsal baskılara dair önemli izlenimler ediniyoruz. 1905'te sona eren Rus-Japon Savaşı'nın da hemen ertesine denk gelen bu dönemde Japon toplumu, modernleşme süreci ile geleneksel değerleri koruma arasında ikilemde kalıyor. Birey, bu ikilemden fazlasıyla etkileniyor. Ana karakterimiz Daisuke ise tuzu kuru diye tabir ettiğimiz; ailesinden ayrı yaşadığı Tokyo'daki evinde kitap okumak ve bitkilerle uğraşmak dışında pek bir işi olmayan, ev işlerini hizmetçisine yaptıran, zengin bir genç adam olarak karşımıza çıkıyor. Ailesinin serveti sayesinde her türlü imkana sahip olsa da düşünmek dışında herhangi bir konuda üretkenliği olmayan, sadece düşünen ve yeri geldikçe uzun uzadıya konuşan bir karakter. Daisuke'ye para, babadan geldiği için karşısında her fırsatta ahlak dersleri vermeyi reva gören sert bir baba figürü var; periyodik aralıklarla baba evine para almaya gittiğinde ve neredeyse her karşılaşmada Daisuke'yi işe yaramaz hissettiren, evlenmesine kafayı takmış, her fırsatta onu azarlayan bir baba karakteri. Bu çatışma, Meiji Dönemi çocuklarının da kaderi aynı zamanda; geleneklere meydan okuyan seçimleri, onları izolasyon ve yalnızlıkla karşı karşıya getiriyor. Burada Daisuke'nin kendisini, yaşadığı toplumdan ayrık gören bir yapısı var. Onun, toplumun karmaşık bir renk şemasına göre bölünmüş düz bir yüzey gibi olduğunu ve kendisinin hiçbir rengi olmadığını düşünmesi de buradan geliyor. Daisuke'nin genç bir erkek olarak yetişkinliğinin ilk yıllarında yaşadığı buhranlar ve kalbinin doğrultusunda yaptığı seçimler çatışmayı tırmandırıyor. Zira Daisuke, toplumun ahlakına aykırı düşen ve onu hayattaki konforundan etmekle tehdit edecek bir seçim yapıyor. Başka bir deyişle, ana karakter, kurgunun seyrini belirleyen trajik hatayı bu noktada yapıyor. Olaylar bu hatanın etrafında şekilleniyor ve ilerliyor. Daisuke, aile servetine yaslanarak üretmeyen bir adam olsa da kendisini birçok konuda yetiştirmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor; yeri geliyor bir bitki, yeri geliyor bir resimle ilgili uzun uzadıya konuşabiliyor, toplumsal normlarla ilgili kapsamlı fikir beyanlarında bulunabiliyor. Bunu da iyi eğitimine ve entelektüel birikimine borçlu. Bu arada yazar, gerçek hayatta entelektüel birikim açısından Daisuke'ye yakın olsa da onun öğrencilik yıllarından arkadaşı olarak kitapta ara sıra kendisini gösteren Terao'da, Natsume Soseki'nin hayatından izlere rastlıyoruz; Daisuke, çeviri ve yazı işleriyle geçinen Terao'yla tartışmalı, yer yer kavgaya varan entelektüel sohbetler etse de ona maddi ve manevi olarak sık sık yardım ediyor. Yazar Terao'yu yazısıyla geçinen başı dik bir karakter olarak çiziyor. Soseki'nin ailesinin itirazları üzerine mimarlık okuduğunu biliyoruz. 15 yaşından itibaren yazar olmayı kafasına koyduğu için de yazmaya ilgisini yitirmiyor ve uzun yıllar süren çabaları sonucunda ses getiren ilk eserini 30'lu yaşlarında yayımlıyor. Bununla birlikte yazın dünyasının içine dahil ettiği gazeteciliğe de saygı duruşunda bulunmadan edemiyor. Natsume Soseki'nin hem öz farkındalık hem de toplum açısından iyi bir gözlemci olduğunu söylemek lazım; Meiji Dönemi'yle birlikte geleneksel ile modern arasında kalan bireyin yalnızlığını ve hayal kırıklıklarını yaşamış birisi olarak bu çatışmaları eserine ustaca işliyor. Düşünür yönünü de okurdan sakınmıyor; yeri geliyor ana karaktere, okurun gündelik hayatında da karşılıkları bulunan felsefi çıkarımlarda bulunuyor. Dönemin toplumsal değişimlerini de ilk elden yaşayan birisi olarak, romanda sosyal gözlemler yaptığı kısımlarda edebi gazeteciliğini konuşturuyor. İyi bir yazarın olmazsa olmazlarından güçlü gözlem yeteneğinin getirisi olarak detaylara da düşkünlüğü var, betimlemeleri özgün ve klişelerden uzak. Sinematografik bir anlatımı benimseyen yazar, kelimeleriyle her şeyi gözümüzde canlandırıyor. Uşağı Kadono'dan yengesi Umeko'ya kadar yarattığı tüm karakterler de ayırt edici güçlü özelliklere sahip. Bu romanın atmosferi bazen sakin bazense çok gergin; başta Daisuke olmak üzere karakterlerin gerilimi ve duyguları da bu dalgalanmaları başarılı bir şekilde oluşturmaya hizmet ediyor. İthaki Yayınları'nın önemli bir iş yaparak Japon Klasikleri'ni Türkiye'deki okurla buluşturduğu serinin bu kitabını, Habibe Salğar'ın Japoncadan çevirisiyle okuyoruz. Japonca bilmediğimiz için çevirinin niteliğiyle ilgili yorum yapmamız mümkün değil. Fakat -neyse ki Türkçe bildiğimiz için- tashihler gözden kaçacak gibi değil, yer yer ciddi hatalar var. Böyleyken böyle. Bir sonraki baskı öncesinde kitabın, editörleri tarafından gözden geçirilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/modern-sanat-muzesi-vans-is-birliginde-siradaki/", "text": "Sanatın giyim koleksiyonlarında kendini göstermesini seviyoruz. Sizi bu defa MoMA ve Vans işbirliğiyle buluşturuyoruz. Bakın burada kimlerin eserleri var! Eylül ayındaki ilk işbirliğinin ardından, MoMA ve orijinal aksiyon sporları markası ve yaratıcı ifadenin savunucusu Vans, ikinci bir ayakkabı ve giyim koleksiyonunu hayata geçirdi. Koleksiyonun ikinci bölümü Edvard Munch, Jackson Pollock, Lybov Popova ve Faith Ringgold'un etkileyici sanat eserlerinden ilham alınarak tasarlandı. Dünyaca ünlü sanatçıların çeşitli çalışmaları, Vans'in klasik ayakkabı ve giyim stillerinde özenle sergilenecek. Norveçli bir ressam Edvard Munch dünyaca ünlü eseri Çığlık 1895 Vans X MoMA koleksiyonunda yerini alıyor. Doğanın sonsuz çığlığını ve endişeyi yansıtan eserin tekrarlı baskı bir versiyonu, Vans Era'nın kanvas panellerinin her birinde, Old Skool sırt çantasında, kısa kollu tişört ve kapüşonlu üstte yeniden hayat buluyor. Jackson Pollock, yüzeylere fiziksel bir şekilde boyalı ipleri fırlatıp dökerek yapılan aksiyon resminin Jackson Pollock'un One: Number 31, 1950 isimli eseri, Vans Authentic modelini tamamen kaplayan bir uygulama yeniden tasarlanıyor. Dijital baskı versiyonu ise kısa kollu düğmeli ve camper tarzı bir şapka üzerine uygulandı. Popova resme, hareket ve dinamizmi ifade etmek için renk, çizgi ve şekillerin kullanıldığı boyutsal bir inşa eylemi olarak yaklaştı. Vans ve MoMA işbirliğinde Popova'nın 'İsimsiz, 1917' eseri Vans Sk8-Hi modelinin orta ve yan taraflarına uygulandı. Sanatçının avangart vizyonunu yansıtan diğer modeller ise polar ve ringer tişört. Salvador Dali, Vasily Kandinsky ve Claude Monet ile başlayan ve iki bölümden oluşan Vans x MoMA koleksiyonu da çok taze Koleksiyonun ikinci bölümü ise Kasım ayında yeni sanatçılarla devam edecek. Dünyanın dört bir yanında, ilham verici bireysel ifadeye olan ortak tutkularıyla Vans x MoMA bu sonbaharda bir dizi üründen oluşan özel bir koleksiyon oluşturdu. Salvador Dali, Vasily Kandinsky, Claude Monet, Edvard Munch, Jackson Pollock, Lybov Popova ve Faith Ringgold gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserleri MoMA'nın koleksiyonunun çeşitliliğini yansıtıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/modern-zaman-fotoromani-hayatimin-aski/", "text": "Jeong Halim'in yazdığı, Kim Yeonwood'un çizdiği Hayatımın Aşkı animasyon serisinin ilk iki kitabı yayımlandı. Eski zamanların fotoromanlarını andıran hikayesiyle Hayatımın Aşkı, gençlerin kıyısından da olsa kendilerinden bir şey bulacakları bir animasyon serisi olduğunu rahatlıkla ispatlıyor. Yazar senarist Jeong Halim'in, animasyon senaristliğine varan yolculuğu çocukluğundan beri tutkuyla bağlı olduğu çizgi roman sevdasıyla başlamış. Kafasındaki hikayeleri sıradan insanların gündelik, basit sorunlarıyla birleştirerek onları birazcık da olsa teselli etmek ve güldürmek istediği için yazıyormuş. Animasyon senaristliğine 2016 yılında başlayan Halim, şu ana kadar Webtoon, Webdrama, Cartoons gibi yerlerde çalışmış. Karikatürist Kim Yeonwood'un hikayesi de Jeong Halim'inkinden çok farklı değil. O da her çizer gibi küçük yaşlardan beri manga çizmeyi ve resim yapmayı çok seviyormuş. Okuldaki derslerinde bile gizli gizli çizimler yaparmış. İçindeki heves giderek büyüyen Yeanwood, yaptıklarını insanlarla paylaşmaya karar verince çalışmalarını sosyal medyaya koymuş. Bu sayede de Webtoon'da çalışma fırsatını yakalamış. Ve bu ikili kafa kafaya verip hem dünyada hem Türkiye'de epey hayranı olan Hayatımın Aşkı serisini yaratmışlar. Türkiye'de Athica Yayınları'ndan Merve Tığ çevirisiyle ilk iki kitabı yayınlanan Hayatımın Aşkı nokta atışıyla gençlere hitap eden, dizi tadında bir ilerleyen bir öykü sunuyor. İlk kitapta serinin ana karakteri Yang Hyeji'yle tanışıyoruz önce. Annesi eski Kore Güzeli olan Hyeji hem okulda hem sosyal medyada çok meşhur. Genlerinden de gelen güzelliği sayesinde erkekleri etrafında pervane gibi döndürüyor. Sosyal medya hesabını neredeyse dakika başı aktif etmeden duramıyor. Bütün ilginin üzerinde olmasından memnun ve bunu da kaybetmek istemiyor. Ancak diğer taraftan da dertli. Zira onunla çıkmak için dört dönen erkeklerden henüz ikinci buluşmalarında ayrılıyor. Hyeji'nin istediği erkek önce milletin ağzını sulandıracak derecede yakışıklı olmalı. Nerede nasıl davranacağını bilmeli ve en önemlisi de Hyeji'nin yanına yakışmalı. Fakat uzun bir süre böyle birini bulamıyor. O da gerçek aşkı bulana kadar sabretmeye ve gönlünü dolduracak erkekle çıkmayı kafasına koyuyor. Stresli uyandığı sabahlarda siniri alsın diye jelibon yemeden duramayan Hyenji yine böyle bir günde jelibon krizine giriyor. Arıyor, tarıyor şekerlemeyi bulamıyor. En sonunda kendini bir markete atıyor. Fakat orada da bulamıyor. Tam dükkandan çıkarken kasada bir paket olduğunu görüyor. Ancak o paket de parasını verip almayı unutan birine ait. Hyeji kasiyerle jelibon pazarlığına girişmişken, şekerlemenin sahibi Hyesung'un dükkana giriyor. Gönülde kopmaya hevesli her tatlı fırtına gibi Hyenji ve Hyesung'un tanışması da hayli hararetli oluyor. Hyenji, Hyesung'a inceden kesiliyor ama elbette çaktırmıyor. Sonrasında gittiği yerlerde Hyesung, Hyenji'nin karşısına sıradan bir çalışan olarak çıkıyor. Hyenji onu radarına alıyor, Hyesung da kendini tam olarak açık etmese de hafiften bir ilgi duymaya başlıyor. Ve böylece ilk kitabın sonu da geliyor. Hayatımın Aşkı serisi, Jeong Halim'in senaristlik yapmaktaki amacından bahsederken kullandığı, sıradan insanların gündelik, basit sorunlarıyla birleştirerek onları birazcık da olsa teselli etmek eylemini gençlik parantezinde fazlasıyla karşılıyor. Günümüz genç kuşağının doğal diyalogları, o yaşın kafada oluşturduğu aşk tanımı ve onun getirdiği davranışları çok iyi yansıtmayı başarıyor. Eski zamanların fotoromanlarını andıran hikayesiyle Hayatımın Aşkı, gençlerin kıyısından da olsa kendilerinden bir şey bulacakları bir animasyon serisi olduğunu rahatlıkla ispatlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/molierein-tartuffe-oyununun-ilk-gosterimi-tiyatro-gununde-is-sanatta/", "text": "İş Sanat'ın Provadan İzle serisi Moliere'in Tartuffe eseri ile devam ediyor. Ölümsüz tiyatro eserlerinin bir masa etrafında, okuma provası düzeninde seyircilere sunulduğu seride, Fransız komedya ustası Moliere'in Tartuffe oyununun ilk gösterimi Dünya Tiyatro Günü olarak kutlanan 27 Mart Pazar, saat 20.30'da İş Sanat'ın YouTube kanalında yayınlanacak. Yiğit Sertdemir'in yönetmenliğini üstlendiği oyunda, Tartuffe'ü Murat Kapu canlandırıyor. Ayşe Demirel, Yiğit Sertdemir, Sinem Öcalır, Meriç Rakalar, Ceyda Akel, İbrahim Arıcı, Tuğra Can Bıçak, Gülhan Kadim, Ayşegül Uraz ve İlayda Ulcaylı'nın rol aldığı Provadan İzle serisinin yeni oyunu Tartuffe, ilk gösterim tarihinden itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalında ücretsiz izlenebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mona-lisa-tablosuna-pastali-saldiri/", "text": "Fransa'nın başkenti Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenen Leonardo da Vinci'nin dünyaca ünlü eseri Mona Lisa, bu pazar günü pastalı saldırıya uğradı. Tablo, neyse ki üzerinde bulunan cam tabaka sayesinde zarar görmedi. Mona Lisa tablosu saldırıya uğrarsa... Louvre Müzesi'ne peruk ve tekerlekli sandalye kullanarak yaşlı bir kadın kılığında giren bir adam, cam çerçevenin içinde korunan tabloya pasta fırlatarak gündem oldu. Pazar günü meydana gelen olayda, aynı adam, müzenin güvenlik görevlileri tarafından yakalanmadan önce etrafa güller fırlattı ve Gezegeni yok etmeye çalışanlar var. Dünya'yı düşünün diye bağırdı. Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde müzenin kalabalık bir anında olayın gerçekleştiği anlaşılıyor. Saldırı sonrasında krema içinde kalan tablo, cam çerçeve sayesinde hiç zarar görmezken müze çalışanları tarafından temizlendi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/monica-bellucci-leyla-gencerin-kendisinde-onemli-bir-yeri-oldugunu-soyledi/", "text": "Piu Entertainment ve Zorlu PSM iş birliğiyle 21 ve 22 Nisan tarihlerinde İstanbul'da sahneye çıkacak ünlü yıldız Monica Bellucci, Piu Entertainment ortakları Raif İnan ve Cemil Demirok ile bir araya geldi. Sinema kariyerindeki başarısını sahne sanatlarındaki performansıyla sürdüren Monica Bellucci, Maria Callas: Mektuplar ve Anılar oyunu ile Piu Entertainment ve Zorlu PSM iş birliği ile izleyenleriyle buluşacak. Bellucci, PIU Entertainment'in 10. yılındaki özel etkinlikler kapsamında 21-22 Nisan tarihlerinde İstanbul'da, 24 Nisan'da ise Londra'da sahneye çıkacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/monica-belluccinin-sahnede-izi-kaldi/", "text": "Dünyaca ünlü yıldız Monica Bellucci, Tom Volf'un yazıp yönettiği ve Maria Callas'ın hayatına dair bilinmeyen detayların ve ilginç hikayelerin yer aldığı tek kişilik oyunuyla, Zorlu PSM ve Piu Entertainment iş birliğiyle ikinci kez Türkiye'de sahne aldı. Tüm zamanların en büyüleyici, en nadide ve en hüzünlü sesine sahip Yunan asıllı ünlü soprano Maria Callas'ın Tom Volf tarafından kaleme alınan Maria by Callas kitabından yine kendisi tarafından sahneye uyarlanan Maria Callas: Mektuplar ve Anılar dünyaca ünlü İtalyan oyuncu Monica Bellucci'nin göz dolduran performansı ile dün akşam son kez Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde sevenleriyle buluştu. Sinema kariyerindeki başarısını birkaç defa seçildiği dünyanın en güzel kadını unvanıyla taçlandıran ve uluslararası sinemanın en ünlü yüzlerinden olan Monica Bellucci, kariyerinin yeni projesi olan Maria Callas: Mektuplar ve Anılar oyunuyla Türkiye'deki hayranlarına bir kez daha unutulmaz bir performans sergiledi. Dünyaca ünlü efsane sopranonun gücü ve kırılganlığını titizlikle yorumlayan İtalyan oyuncu Monica Bellucci'nin bu unutulmaz performansı İstanbul'daki izleyicilerine hafızalardan silinmeyecek anılar bıraktı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/monopolyde-kamu-fonu-kartlari-yenileniyor/", "text": "Efsanevi oyun Monopoly, 85 yıllık tarihinde ilk kez Kamu Fonu kartlarını yeniliyor. Tüm dünyada 19 Mart'ta başlayacak oylamayla oyun severler yeni Monopoly'de görmek istedikleri kartlara oy verebilecekler. Dünyayı çocukları ve aileleri için daha iyi bir yer haline getirme misyonuyla çalışan Hasbro, toplumsal dayanışmanın her zamankinden daha fazla önem taşıdığı bu günlerde Monopoly'nin Kamu Fonu kartlarını yenileme kararı aldı. Dünyanın dört bir yanından oyun severler, monopolyoylamasi. com adresinde oy kullanarak 16 Kamu Fonu kartının yenilenmesini sağlayacak, toplumun bir parçası olduklarını en iyi şekilde yansıtan, iyi hissettiren anları Monopoly'nin de bir parçası yapabilecekler. Oylamaya katılanlar; güzellik yarışması, vergi iadesi, yıllık faiz ödemesi gibi eski kart içeriklerinin yerine Bir yavru köpeği kurtar, Komşuna yardım et, Yerel esnaftan alışveriş yap gibi gerçek hayatta kamunun anlamını yansıtan kartlara oy verebilecekler. Hasbro Türkiye, küresel oylamayla eş zamanlı olarak Bay Monopoly'nin kamuya fayda sağlayabileceği bir bağış kampanyası da düzenliyor. Influencer'ların desteğiyle Çocuk ve Eğitim, Çevre, Hayvan Hakları ve Kültür-Sanat olarak belirlenen 4 farklı kategori sosyal medyada oylamaya sunulacak ve en çok destek alan kategorilerde faaliyet gösteren Sivil Toplum Kuruluşlarına Hasbro Türkiye tarafından fon sağlanacak. Yapılan çalışmayı Monopoly markasının toplumsal fayda yaratma çabasının bir göstergesi olarak değerlendiren Hasbro Chief Consumer Officer Eric Nyman, Monopoly'nin 85 yılı aşkın süre önce evlerde oyun severlerle buluştuğu günden bu yana dünya pek çok değişimden geçti. Kamu kavramı da şüphesiz bugün her zamankinden daha önemli. 2021 yılının Monopoly hayranlarına kamu kavramının kendilerine ne ifade ettiğini anlatma fırsatı vermek için mükemmel bir zamanlama olduğunu düşündük. Yeni kartların hangileri olacağını görmek için sabırsızlanıyoruz. dedi. Yenilenen Kamu Fonu kartlarıyla üretilecek yeni Monopoly, sonbaharda oyunun hayranlarıyla buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/montblanc-starwalker-koleksiyonu-uzay-yolculugunda-yer-aldi/", "text": "Uzay kaşiflerinin ruhundan ilham alan Montblanc'ın StarWalker koleksiyonu, Inspiration4 ile Dünya'nın yörüngesinde yaptığı yolculuktan sonra St. Jude Çocuk Araştırma Hastanesi yararına açık arttırmaya çıkarıldı. Açık artırma ile St. Jude Çocuk Araştırma Hastanesi için 237 milyon doları aşkın bir fon elde edildi. Montblanc, Dünya'nın yörüngesine, tamamı sivillerden oluşmuş bir ekiple yapılan ilk yolculuk olan Inspiration4'ün bir parçası oldu ve dört kişilik mürettebatın her birine kişiye özel StarWalker kalem ve kırtasiye malzemeleri sağladı. StarWalker koleksiyonu, uzay yolculuğunun birer parçası olduktan sonra, ekibin St. Jude Çocuk Araştırma Hastanesi'nin hayat kurtaran çalışmalarına kaynak sağlama amacına hizmet etmek üzere açık arttırmaya çıkarıldı. Açık artırma ile Amerika'da 1962 yılında kurulan ve çocuk kanserlerine karşı ücretsiz tedavi imkanı sunan St. Jude Çocuk Araştırma Hastanesi için 237 milyon doları aşkın bir fon elde edildi. StarWalker koleksiyonu insanoğlunun en gizemli ve önemli maceralarından birinin, bir uzay keşif gezisinin parçası olmanın muhteşemliğini vurguluyor. Kalemlerin siyah reçinesi uzayın geniş, karanlık boşluğunu simgelerken, logonun altındaki ışığı yansıtan kubbe; Ay'ın ufkundan yükselen Dünya'ya gönderme yaparak gezegenimizi onurlandırıyor. Cilalı platin kaplı kapak ve gövde ise astronotu temsil ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mor-ve-otesinin-sirenlerinin-calmasina-son-2-gun/", "text": "mor ve ötesi uzun süre sonra çıkaracağı ilk stüdyo albümü 'Sirenler'in ismini, kapağını ve çıkış tarihini sosyal medya hesaplarından duyurdu. Albümü 20 Ocak'ı 21 Ocak'a bağlayan gece yarısı tüm dijital platformlardan dinleyebilirsiniz. mor ve ötesi, geçtiğimiz hafta sonu 11 şarkıdan oluşan albümün 52 dakika uzunluğunda, üç bölümden oluşacağını açıkladı. Birbirlerine birer bağ şarkı ile bağlanan bu üç bölümde de üçer şarkı yer alacak. Bir konsept albüm niteliği taşıyan çalışmadaki bu üç bölüm, birlikte var olan üç farklı zamana ve üç farklı duygu durumuna işaret ediyor. Grubun hafta sonuna yayılan sosyal medya paylaşımları büyük ilgi gördü. Yeni albümünün adını albümdeki şarkı sözlerinden birer cümle ve şarkılardan kısa bölümler eşliğinde duyuran grubun dinleyicileri yeni albüm haberini büyük heyecanla karşıladı. mor ve ötesi 8. stüdyo albümü için iletişim ve tasarım alanlarında çok yetkin isimlerle iş birliğine gitti. Klipler, kapak tasarımları ve sosyal medya gönderilerinin tümünü kapsayacak şekilde albümün sözel ve müzikal dünyasına paralel bir evren kuruldu. Forsa ve Dünyaya Bedel ile başlayan süreç, tasarım direktörü Koray Doyran ve kreatif direktör Sami Basut'a emanet. Fotoğraflarda Emre Ünal, kapak illüstrasyonunda Aykut Aydoğdu, animasyonlarda Mahmut Kalyoncu ve grafik tasarım uygulamalarında yine Koray Doyran ve Ataberk Akalın'la çalışan grubun albümü kısa zaman içinde CD ve plak olarak da yayınlaması planlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mor-ve-otesinin-tarihi-inonu-stadi-konseri-film-oldu/", "text": "Ne konserdi ama! dediğiniz bir konser... Ah ben de orada olsaydım! dediğiniz bir konser. Yılın en iyi konseriydi! dediğiniz bir konser. Bir daha böyle konser olur mu? dediğiniz bir konser... Uzun yıllar stat konseri verme hayali kuran mor ve ötesi grubunun bu yıl mayıs ayında Beşiktaş İnönü Stadı'nda gerçekleşen unutulmaz konserini izlemeyenler için büyük şans! Artık bu tarihi konseri siz de evinizde izleyebileceksiniz. Alternatif rock müziğinin sevilen gruplarından mor ve ötesi'nin Kerki-Solfej'in organizasyonu ile bu sene Beşiktaş İnönü Stadı'nda 35 bin kişiye unutulmaz bir gece yaşattığı konser, sinema filmi olarak vizyona girmeye hazırlanıyor. Grubun 29 şarkıdan oluşan konseri, 13 Ocak'ta izleyiciyle buluşuyor. Film, konseri kaçıranları tarihi geceye götürme şansı sunarken konseri unutamayanlara da o özel anları yeniden yaşatacak. Tamiri Mümkün adını taşıyan filmin yönetmen koltuğunda Recep Yılmaz oturuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mottosu-bir-tuvalde-iki-tablo/", "text": "Ressam Recep Çiftçi'nin Bir tuvalde iki tablo mottosuyla sunduğu ve son zamanlarda ilgi gören ve tamamı optik illüzyon tablolardan oluşan eserlerinin yer aldığı VERITY Koleksiyonu Mayıs ayı sonuna kadar sanatın yeni adresi Sapphire Art'ta yer alacak. Ressam Recep Çiftçi'nin tutarlı bir ahenge ulaştığımızda hakikatin netlik kazanacağını vurgulayan eserlerinde ilk bakışta soyut bir renk kompozisyonu görülmektedir. Çıplak gözle soyut bir resim olarak görülen eserlere cep telefonlarınızın kameraları ya da fotoğraf makinelerinin kadrajından yani bileşik mercekle bakıldığında ise bir suret ortaya çıkar; yani gerçeği görebilirsiniz. Sanatçının merak yaratan eserlerini, residence algısına farklı bir yaklaşım getiren Sapphire Residence'ın lounge alanında yer alan Sapphire Art'ta görebilir; çıplak göz ve mercek arasındaki farkı birebir deneyimleyebilirsiniz. Recep Çiftçi imzalı eserlerin yer aldığı 'Verity', Sapphire Art'ta yer alan ilk solo sergi olarak da dikkat çekiyor. Küratörlüğünü Feride Çelik'in üstlendiği sergi Nisan ve Mayıs ayları süresince bizlerle."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mubinin-mayis-ayi-seckisinde-ezel-akay-filmleri-de-var/", "text": "Sinemamızın özgün hikaye anlatıcılarından Ezel Akay, MUBI'nin mayıs seçkisinde yer alan 3 kült filmiyle sinemaseverlerle buluşuyor. Kendisini film anlatıcısı olarak tanımlayan, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği yapımlarla ulusal ve uluslararası alanda birçok ödül kazanan Ezel Akay, gösterişli set tasarımları ve yıldızlarla dolu oyuncu kadrolarını buluşturarak, geçmişin ve şimdiki zamanın iç içe geçtiği, sinemamızda eşi olmayan bir üslubun mimarı oldu. Geleneksel anlatıları ve halk öykülerini postmodern bir estetikle harmanlarken komedi ve müzikal türlerini adeta yeniden tanımlayanyönetmenin en sevilen filmlerinden NEREDESİN FİRUZE, HACİVAT KARAGÖZ NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ? ve 7 KOCALI HÜRMÜZ, MUBI'nin mayıs seçkisinde izleyicileri geçmişe doğrubir yolculuğa çıkarıyor. Dillerden düşmeyen müzikleri, rengarenk dünyası ve capcanlı ruhuyla sinemamızın modern klasiklerinden biri olmayı başaran NEREDESİN FİRUZE, kaset devrinin son demlerinde müzik sektöründe adaletsiz sisteme ayak uydurmaya çalışan bir dizi tutunamayan karakterin hikayesini anlatıyor. Bu topraklardan çıkmış en başarılı müzikallerinden biri olarak kabul edilen film, renk cümbüşü kostümleri, dillerden düşmeyen replikleri, birbirinden eğlenceli dans figürleri ve tabii Ya Evde Yoksan? parçasıyla daha uzun yıllar zihinlerimizde yer etmeye devam edecek. NEREDESİN FİRUZE, 13 Mayıs'tan itibaren MUBI'de. Metin Erksan'a ithafla açılan, mizah geleneğimizden pek çok önemli isme teşekkürle sona erenHACİVAT KARAGÖZ NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ?, Ezel Akay'ın Anadolu Ortaçağ Üçlemesi olarak planladığı serinin ilk filmi olarak Bursa'da çekildi. Gölge oyununun ortaya çıkışı ile ilgili önemi bir efsanenin canlandırıldığı ve Hacivat ile Karagöz'ün hayali yaşam öykülerinin beyazperdeye taşındığı bu yapım, sinemamızın aykırı ancak bir o kadar sevilen filmleri arasındaki yerini aldı. Haluk Bilginer ve Beyazıt Öztürk'ün Hacivat ve Karagöz'e can verdiği film, hiciv doluöğelerle bütünleşirken çok gülen çok ağlar atasözünün de bir nevi sinemadaki ifadesi. HACİVAT KARAGÖZ NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ?, 20 Mayıs'tan itibaren MUBI'de.. Ezel Akay sinemasının kendine has özelliklerini barındıran bir başka film de, Sadık Şendil'in klasikleşmiş tiyatro eserinden uyarlanan 7 KOCALI HÜRMÜZ. Başrollerinde Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Sarp Apak, Mehmet Ali Alabora, Erkan Can ve Öner Erkan gibi isimlerin yer aldığı bu özgün müzikal, eril kalıpları yıkan, masalsı, mizahi bir tona sahip. Birbirlerinden habersiz, her biri bambaşka karakterlere sahip 6 tane adamı idare etmeye çalışan genç bir dul kadının hikayesinin anlatıldığı filmle ilgili Ezel Akay şöyle diyor: Filmde erkek kadını değil, kadın erkeği seçer. Film seçen kadın olsaydı nasıl olurdu sorusunu cevaplıyor. 7 KOCALI HÜRMÜZ, 27 Mayıs'tan itibaren MUBI'de."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/muharrem-erbey-yazdi-tahir-elci-siradan-bir-hukukcu-degildi-degerli-bir-entellektueldi/", "text": "28 Kasım 2015 tarihinde Diyarbakır'ın Sur ilçesinde silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi'nin hayatını Tahir Elçi Hikayesi isimli kitabında kaleme alan Muharrem Erbey, ölümünün beşinci yılında Barış Elçisi için Ajandakolik'e yazdı. Avukat ve yazar Muharrem Erbey, Tahir Elçi'nin ölümünden üç yıl sonra Tahir Elçi Hikayesini bu sözlerle tanımlamıştı. Erbey, ölümünün beşinci yılında kitabın hazırlanışından yola çıkarak Elçi'yi Ajandakolik'e anlattı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/muralist-kadikoy-festivali-2019/", "text": "Boyalar hazır mı peki ya duvarlar? Kadıköy'ün duvarları renklenmeye devam ediyor. Kadıköy Belediyesi'nin bu yıl 8'incisini düzenlediği Muralist Kadıköy Festivali 2019, 19 Ağustos'ta başlıyor. Kadıköylüler Muralist Kadıköy Festivali kapsamında Kadıköy'ün duvarlarını renklendirecek murallardan ikisini birlikte seçiyor. Bu murallardan biri Kadıköy Belediyesi hizmet binası duvarına çizilecek Atatürk temalı duvar resmi, diğeri de Kolombiya temalı mural olacak. Bu eğlenceli festivalde ayrıca sanatçılarla söyleşiler, 'Resmin Sokak Hali' adıyla düzenlenecek fotoğraf sergisi, çocuklarla mural atölyeleri gibi etkinlikler de düzenlenecek. Muralist Kadıköy Festivali 2019 programı için www. muralist. com. tr adresinden bilgi alabilirsiniz. Halk oylaması için http://anket. muralist. com. tr/ adresinden oyunuzu belirtebilir, hangi resimlerin Kadıköy'ün duvarlarında olmasını istediğinizi belirtebilirsiniz. Bugüne kadar yerli yabancı birçok sanatçının katıldığı Muralist Kadıköy Festivali ile boş bina cephelerine yapılan resimlerle Kadıköy'ün sokakları açık hava sergi salonuna dönüştü ve 2012-2018 yılları arasında 24'ü yabancı olmak üzere 36 sanatçı 36 duvarı özgün çalışmalarıyla renklendirdi. Keşke İstanbul'daki diğer belediyeler ve hatta diğer şehirlerdekiler de murallerden nasibini alsa... Düşünsenize tüm sokaklar rengarenk olsa belki insanların içleri de renklenir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mustafa-kemal-yilmaz-yazdigim-her-sey-yayinevine-gitmeden-once-kizimin-onayindan-geciyor/", "text": "Yaklaşık üç aydır St. Petersburg'da ailesiyle birlikte yaşayan yazar Mustafa Kemal Yılmaz, Türkiye'de çocuklar için yazdığı şiirli hikayelerden oluşan üç çocuk kitabıyla Ajandakolik Söyleşileri'nde konuğum. O aslında bir çevirmen. Rus edebiyatından Türkçeye kazandırdığı pek çok eser var. Baba olduktan sonra yönünü çocuk edebiyatına çevirerek çocuk kitapları yazmaya başlamış. Üstelik bu hikayelerin hepsi birbiriyle kafiyeli metinlerden oluşuyor. Yani şiirli hikayeler yazıyor. Kitaplarının en büyük esin kaynağının kızı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal Yılmaz ile aynı zamanda ince bir mizah taşıyan çocuk kitapları üzerine, arada binlerce kilometrelik mesafeler olsa da, sohbet ettik. Ben kitaplarını okurken hep gülümsedim, bence sizler de çocuklarınızın yüzündeki gülümsemeyi görmek için Yılmaz'ın kitaplarını keşfetmelisiniz. Çocuk edebiyatının parçası olmak aklımın köşesinden bile geçmezdi. Ne çevirmen ne de yazar kimliğiyle. Ama baba olmak bunu değiştirdi. Eşimin ana dili Rusça. Kızımız büyürken ona kendi dilinden çocuk klasikleri okuyordu. Küçücük bir çocuğun hikayelere, özellikle de şiirli anlatılara verdiği tepki aklımı başımdan almıştı. Çocuklar için yazılmış kitapların böyle bir kuvvete sahip olduğunu bilmiyordum. Benim için tekerleğin keşfine denk bir aydınlanma anıydı. Böyle bir endişem olmadı. Hatta tam aksini düşündüm. Ölçü ve kafiye insan zihnine son derece uygun şeyler. Hele de küçük insanların. Buna kendi kızımın büyüme sürecinde bizzat tanık oldum. O dönem Moskova'da yaşıyorduk. Elimizin altında sınırsız Rusça kaynak vardı, ama Türkçe yoktu. Ya Türkçesi geri kalırsa! endişesi aklımı meşgul ediyordu. Yazmaya başlamamda bu endişenin önemli rolü oldu. Çoğu zaman gündelik hayatın içinden çıkıyor. Primatlar'ı, banyoda aklıma gelen dizelerden yola çıkarak yazmaya başlamıştım. En önde Babun, elinde terlik, havlu, bir de sabun. Fakat sonrası gerçekten de kafa patlatmak. 300-500 kelimelik şiirli bir hikayeyi olgunlaştırmak aylar alıyor. Primatların ilk taslağının ortaya çıkması altı ay sürdü. Hazır hale gelmesi için yanlış hatırlamıyorsam bir altı ay daha harcamıştım. St. Petersburg'da yaşıyorum. Bu şehirle ilgili bir şeyler yazmak düşüncem var ama henüz çok ham bir fikir. Bir yere varır mı, ya da neye evrilir, bilemiyorum. Tudem'de birlikte çalıştığımız Hülya Dayan sayesinde dahil oldum projeye. Dosyam bir süredir ellerindeydi. Hikayenin Sen de Oku Koleksiyonu için dikkate aldıkları kriterlere oldukça uygun olduğunu fark etmişler. Pelin bu şekilde girdi koleksiyona. Evet. Kızımın kahvaltı masasında yaramazlığı arşa çıkardığı bir sabahtı. Üç yaşına basmamıştı daha. Hikayedeki gibi sürekli bir şeyleri döküp yalıyordu. Dilin şimdi masaya yapışırsa görürsün! demiştim. Der demez de bunun ilginç bir olay örgüsü olacağı fikri aklıma düştü. Etkiden de öte, biricik ilham kaynağım diyebilirim. Dahası yazdığım her şey yayınevine gitmeden önce onun kontrolünden, onayından geçer. Pisi Pisi Paşa aslında benim ilk projem. Moskova'da tasarlamıştım. Annesi Katyuşa'ya Rusça çocuk klasiklerini okurken ben de müzik dinletiyordum. En sık dinlediklerimizden biri de o türküydü. Bir yandan kulağım her gün Korney Çukovski'nin absürt çocuk şiirleriyle bombardıman ediliyordu. Çukovski'nin de etkisiyle türküye başka bir gözle baktığımı ve Bundan iyi bir hikaye çıkabilir diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama bu düşüncenin ete kemiğe bürünmesi zaman aldı. Sineğin oyuna getirdiği mandanın hikayesi aklımın bir köşesindeydi, fakat yavrusunu nasıl kurtarabileceğime dair bir fikrim yoktu. Sonra Nazım Hikmet'in Rusçadan uyarladığı bir masalda pisi pisi paşa adını gördüm. Adının bir kere anılması dışında hiçbir rol üstlenmeyen hikayesiz bir kedicikti. Çok hoşuma gitti bu ad. Ben kendime bir kahraman bulmaya çalışırken, o da kendine bir hikaye arıyordu adeta. Neden olmasın diyerek içeri buyur ettim. Peki ya Primatlar Banyo Sırasındaya ne demeli? Babundan Beyaz Yüzlü Saki'ye, Mangabey'den Cüce İpek Maymun'a hepimizin ilk bakışta maymun diyeceği memeli takımının yani primatların türlerini öğreniyoruz kitabınız aracılığıyla. İçel Anadolu Lisesi mezunuyum. Yabancı dilde fen ağırlıklı eğitim veren, son derece iyi bir okuldu. Aldığım eğitim için öğretmenlerime sonsuz minnet duyuyorum ama yedi yıllık okul hayatı boyunca bir kere bile Charles Darwin'in adını duyduğumu hatırlamıyorum. Eratosthenes, Toricelli ve Becquerel bile hala ders ders aklımda ama Darwin yok. Benim okuluma özgü bir durum değil elbette. Kim olduğumuz ve bu dünyadaki yerimizi anlamamıza muazzam katkıda bulunmuş bir bilim devine yapılmış büyük bir haksızlık bu. 29 yaşındayken ajandasına şöyle bir not düşmüş: Babunu anlayan metafiziğe Locke'dan daha fazla katkı yapar. Felsefeye çok meraklı olduğumu söyleyemem ama babunu anlamak hevesinin bu kitabı yazmamda etkisi olduğunu söyleyebilirim. Anlamak için de öncelikle bilmek gerek. Haberdar olmak ve haberdar etmek gerek. Primatlar Banyo Sırasında ile yapmaya çalıştığım şey de esasen bu. Editörüm Hülya Dayan'ın rolü büyük çizer seçiminde. Ama her seferinde benim de fikrimi almıştır. Taslak aşamasından matbaaya kadar her aşamada sürece beni de dahil etmiştir. Bu açıdan kendisine minnettarım. Harikulade bir çalışma arkadaşı. Pelin'i yazmaya karar verdiğimde kızım üç yaşına henüz basmamıştı ve pek çok çocuk gibi yemekle problemi vardı. Şimdi yedi yaşına basmak üzere ve hala var. Benim sağlıklı beslenme takıntımla onun tatlı düşkünlüğü arasındaki gerilimi işlediğim bir mutfak piyesi yazdım. Yine şiirli bir hikaye. Ama henüz yayıncı arayışına çıkmadım. İlkbahar ayları çok gergindi. Endişe, belirsizlik, korku... Ama insan zihni alışmaya ve bir noktadan sonra daha az önemsemeye çok meyilli. Bence anahtar kelime hikaye. İyi bir hikaye yazmak gerçekten çok zor. Bunu başarabildiğiniz sürece, isterse kahramanlarınız çakıl taşları olsun, okurla buluşacaktır, inancım bu yönde. Süreci her yönüyle gözleyebildiğimi söyleyemem. Üretimin çok olmasına, çok kitap basılmasına olumlu bakıyorum. Hayatın pek çok alanına adaletsizlik hakim. Ama sanki sanat bunlardan biri değil gibi geliyor bana. Nesin Yayınevi'yle birlikte iki Daniil Harms kitabı yaptık bu yıl. Kasım sonunda çıktılar. Çocuk edebiyatı söz konusu olunca Rusya bir okyanus. Devamını getirmeyi elbette çok isterim. Her sanat dalı gibi edebiyat da bir cümbüş, bir festival benim gözümde. Fakat ağır çekimde ilerlediği için bu pek fark edilmiyor. Kendi adıma, çevirmen ve yazar sıfatıyla bu cümbüşün bir parçası olmaktan büyük keyif alıyorum. Her türlü çeviriye mesleki refleksle eleştirel bakma eğilimindeyim. Ama bu bakışın odağında sadece metnin kendisi olur, çevirmenin yaşı, cinsiyeti ya da başka bir özelliği değil. Kağıt ajandam yok ama Google Docs'u ajanda gibi kullanıyorum sanırım. İçinde çeviri projeleri ile ilgili notlar, şiir taslakları ve fikir kırıntıları var. Teşekkür ederim. Çok keyifli bir sohbetti. En büyük dileğim pandeminin sona ermesi. Seyahat etmeyi özledim. Mustafa Kemal Yılmaz, Rusya'ya ilk gittiği günden beri bir blog tutuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/mutantlara-robotlara-canavarlara-hazir-olun-istanbul-comics-and-art-festival-basliyor/", "text": "Şehrin en yeni sanat güzeli Müze Gazhane gururlar sunar ve sizi farklı bir deneyime davet eder: Müze Gazhane: İstanbul Comics and Art Festival, 16 17 Ekim'de Müze Gazhane'de... Ajandanıza mutlaka not edin ve orada olun! Mutantlar, canavarlar, robotlar ve sıra dışı görülen tüm karakterler, 'Ötekiler' temasıyla Müze Gazhane: İstanbul Comics and Art Festival'inde! Çizgi romandan karikatüre, illustrasyondan animasyona ve çok daha fazlasına ev sahipliği yapacak festival, herkese açık ve ücretsiz olacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin çok yönlü bir restorasyon projesiyle kente kazandırdığı Müze Gazhane, meraklılarının ilgiyle beklediği bir etkinliğe hazırlanıyor. Uzun yıllar sonra Müze Gazhane'de yeniden kent hayatına giren Karikatür ve Mizah Müzesi, dönüşünü İstanbul Comics and Art Festival ile kutluyor. Ötekiler teması ile düzenlenecek festival; çizgi roman, karikatür, illustrasyon, animasyon, fanzin ve sokak sanatı atölye, sergi, söyleşi programlarıyla 16-17 Ekim'de Müze Gazhane'de ve şehrin duvarlarında ziyaretçileri ile buluşacak. İki gün boyunca atölyeler, söyleşiler, sergiler ve çeşitli performanslarla sanatın ruhunu kamusal alanın dinamizmiyle buluşturacak festivalin finali 'In Hoodies' konseriyle yapılacak. Etkinlik, sanatın diliyle mutantlar, canavarlar, robotlar ve norm dışı görülen tüm ötekilerle buluşmak isteyen herkese açık ve ücretsiz olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/muzigin-en-sosyal-hali-sosyal-muzik/", "text": "Sosyal Müzik de neyin nesi derseniz böyle gelin... Besteci, söz yazarı, sanatçı, prodüktör Eren Tokgöz, müzisyen, prodüktör, yönetmen Emre Çakar, senarist, yönetmen ve oyuncu Elif Özsüt ve oyuncu, tiyatro drama eğitmeni Nur Dilara Gül'den oluşan, şirketlere özel, tanıtım ve motivasyon amaçlı kullanılabilecek şarkıların yanı sıra, jingle / film müziği / albüm prodüksiyonu ve kişiye özel şarkılar yapan bir platform. Son olarak İyi Bayramlar videolarıyla dikkat çeken Sosyal Müzik'i, kurucularından Eren Tokgöz, Ajandakolik'e tanıttı. 90lı yıllardaki ortaokul günlerimden beri doğaçlama müzik ve beste yapma ile iç içeyim. Bunda insanları müziği ile birleştiren pek çok sanatçının yanı sıra Bobby McFerrin, MFÖ Özkan ve Freddie Mercury'nin seyirci ile gerçekleştirdiği interaktif konserlerin de büyük payı var. Uzun grup ve sahne deneyimlerinden sonra 2009 yılında 1. olduğumuz Jack Daniel's Beste Yarışması sonrası grubum Herkes Kırmızı'nın talihsiz dağılması üzerine kurduğum Ahmet Beyler ile doğaçlamayı bu kez sahneye taşımaya karar verdim. Herkes Kırmızı'dan grup arkadaşım Emre Çakar'ı Ahmet Beyler'de çalması için davet etmem ve onun da kabul etmesi ile birlikte Sosyal Müzik ve bundan sonra birlikte hayata geçireceğimiz tüm müzik projelerinin dönemi başlamış oldu. Ahmet Beyler olarak 2011 yılından beri konserlerde gerçekleştirdiğimiz, gönüllü seyircilerin, sahneye çıkıp kendi hikayelerini doğaçlama şarkı şekilde anlatabildiği konsepte, izleyen ve sahneye çıkan herkes için sosyalleştirici ve kaynaştırıcı etkisinden dolayı Sosyal Müzik adını verdik. Konserlerde şarkıyı başlatıyor ve doğaçlamaya başlıyorduk. Bugün erken kalktım, kahvaltı yaparken elimi yaktım, yolda trafik vardı, canımı sahneye zor attım sonra isteyen seyirci, şarkıya kaldığı yerden devam ediyor. Her konuda şarkı söylemek serbest, içinde ne varsa şarkılarla anlatabilirsin! Ev arkadaşına kırgınlığını da, patronunu da, merdivenden düşme maceranı da, canının istediği her şeyi! 2016 yılında Sosyal Müzik'in isim hakkını da aldık ve Ahmet Beyler konserleri dışında da uygulayabileceğimiz bir Sosyal Müzik Atölyesi formatı tasarladık. Katılımcıların kendilerini müzikle ifade edebilmeleri ve sosyalleşmeleri için tasarladığımız 2 2.5 saatlik atölyelerde önce müzikli buz kırıcılar başlıyor, sonra oyunlar oynanıyor ve sonra da çeşitli konularda doğaçlama şarkılar yer alıyor. Her atölye, katılımcıların hikayeleri sayesinde kendine has oluyor ve tekrarı olmuyor. 2019 yılına kadar Unilever, Peyman, Cartoon Network, Eko Fest, Atölye İstanbul, Nefess, Gitar Live gibi gibi pek çok şirket / etkinlik / mekanda atölyeler yaptık. 2019 yılı itibariyle senarist, oyuncu Elif Özsüt ve drama eğitmeni, oyuncu Nur Dilara Gül'ün ekibe katılmasıyla herkese açık düzenli atölyelerimiz başladı. Hem de tiyatro, drama ve senaryo tecrübeleriyle, atölye deneyimi gelişti, zenginleşti. Düzenli olarak ayda bir Beşiktaş Container atölyesi, iki ayda bir Bomontiada ALT atölyesi, ayda bir Palavra Art'da İngilizce Social Music Workshop; Sabancı Holding, Pecha Kucha, ING, Yapı Kredi, Pazarlama Konferansı gibi kurumsal şirketlerde etkinlikler, Soundgarden festivali, Benetton Çocuk Festivali gibi etkinlerde sahne almamızın yanı sıra Kayaköy Sanat Kampı, 5 günlük Sosyal Müzik Atölyesi gibi etkinlikleri de başarıyla gerçekleştirdik. 2020'de konferanslar, atölyeler, etkinlikler ile dolu yoğun bir Mart ve Nisan dönemi bizi bekliyorken Pandemi oldu ve dünyadaki tüm aktivitelerle birlikte Sosyal Müzik de bir günde durdu. Fiziksel atölyelerde olduğu gibi, katılımcılar kendilerini ifade etti bu sefer Instagram mesaj alanından- ve yine fiziksel atölyelerde olduğu gibi birbirlerine ilham ve enerji alıp verdiler. Birbirlerini görmeyen insanlar aralarında bağ kuruldu, önyargılar yıkıldı, tek tek bireyler büyük bir topluluğun parçası haline geldiler. Canlı yayına katılanların yazdıkları cümleler o anda doğaçlama olarak tek bir şarkıya dönüştü, bütünleşti. Sosyal Müzik de amacına ulaşmış oldu, John Lennon'ın da dediği gibi hepimizin bir olması amacına. 25 Mart 2020'de başlayan Kolektif Şarkılar / Videolar konseptinden bu güne, sözleri katılımcılardan toplanan 30'un üzerinde kolektif şarkı yayınladık.. Sosyal Müzik'i takip edenler ve Sosyal Müzik'e inananlarla bağımızı Instagram'da yayınladığımız şarkılar, canlı yayınlar ve Zoom atölyeleri sayesinde canlı tuttuk. Nispeten küçük bir kitle Sosyal Müzik'i tanıyorken, ilk büyük patlama 2020 Mayıs ayında Anneler Günü Kolektif Şarkımız / Videomuz ile gerçekleşti. Her zaman olduğu gibi canlı yayında gönderilen yorumlardan bestelediğimiz Annemin Süper Güçleri Var şarkısı, yurtiçinde ve yurtdışında Türkler arasında viral oldu. Whatsapp gruplarında Anneler Günü tebrikleri bu şarkıyla yapıldı. 2021 yılında ise online eğitimin vahim durumunu komik bir dille anlatan Öğretmenim Dondu Kaldı şarkısı ikinci viral hitimiz oldu. Öğretmenler, online derslerine Sosyal Müzik klibimizle başladı, öğrenciler, Tam bizim sınıf diye paylaşımlar yaptı. Sosyal Müzik bir kez daha duygulara tercüman oldu. 2021 yılında, Ümit Besen'in katılımıyla gerçekleştirdiğimiz Sevgililer Günü şarkımız, Burhan Şeşen'in katılımıyla gerçekleştirdiğimiz Müzik Susmasın şarkımız ve online eğitimin umuyoruz son- serisi olarak yayınladığımız Öğretmenim Ses Kapalı şarkılarımız başta olmak üzere ve toplamda 40'ın üzerinde şarkıya, 2021 Haziran ayı itibariyle de Instagram üzerinde 20 binlik takipçi kitlesine ulaştık. Katılımcıların gönderdikleri sözler ile besteler yapmaya devam ediyoruz. Bir yandan firmalara Zoom atölyeleri düzenliyoruz, bir yandan 2021'e kadar Otopark Müzik markamız altında sunduğumuz reklam ve film müzikleri de artık Sosyal Müzik çatısı altında yürütüyoruz. Sosyal Müzik olarak müziğin birleştirici gücünü kullanarak yolumuza devam ediyoruz. Ve yüz yüze atölyelerde görüşeceğimiz günleri de çok özlediğimizi belirtmeden geçmiyoruz!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/muzun-gunahi-ne-hepsi-andy-warholun-yuzunden/", "text": "Muz aşağı muz yukarı! Şu günlerde sanatla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanların bile 'sanat eseri' muzdan bahsettiğini bir tek biz iddia ediyor olamayız herhalde! Ve yine çünkü muz, cinsel çağırışımı bol, sekse gönderme yapan bir meyve olarak gösterildiği için sanatsal açıdan daha çok malzeme veriyor. Muzun, şehvetli ve müstehcen bir kimliğe sahip olmasında insanoğlunun cinsellikle beslenen hayal gücünün parmağı var elbette. Hem kıvrımlı hem uzun hem yumuşak hem de soyulabilir olması, erotik bir nesne-meyve olarak algılanmasına neden oluyor. Sanat tarihine baktığımızda muzun özellikle resim ve fotoğrafta başrolü epey üstlenen bir meyve olduğunu siz de göreceksiniz. Bunun pek çok örneği var. Yakın zamanda Varşova'daki Milli Müze'de yaşanan 'muz krizi'ni belki hatırlasınız. Bakın orada da muz yine başroldeydi ve yine bir fetiş nesne olarak sunulmuştu. Sanatçı Natalia LL'nin 1973 yılına ait video ve fotoğraf çalışmasında bir kadın modelin 'muz emiyor' olması ortalığı velveleye vermiş ve eser, apar topar müzeden kaldırılmıştı. Oysa sanatçının yaşadığı ülkede, bir zamanların komünist Polonya'sında muz, değerli bir emtia olarak görülürken hem cinsel hem de maddi arzu nesnesiydi. Zenginliği, ticari bir objeyi simgeliyordu. Yani muzu yalnızca cinsellikle sınırlandırmak pek doğru değil. Örneğin Paul Gauguin'in 1891'de yaptığı 'The Meal' isimli resminde masada bir demet muzun varlığı dikkat çeker. Resme ilk bakıldığında üç çocuktan hemen sonra muzları görmek olasıdır. Tahiti'ye keşif yolculuğuna çıkan Gauguin'in Avrupa'nın çok da aşina olmadığı bu etnik meyveden çokça etkilendiği açıkça ortadır. Muzun görsel anlamdaki zenginliği, Gauguin'in resmini şölensel bir ziyafetle güçlendirmiştir. Pop Art akımının öncüsü Andy Warhol'un ikonikleşen muzu da Amerikan sanatında bir sembol, adeta çıkış noktalarından biriydi. Aslında The Velvet Underground grubunun Nico'yla 1967 yılında çıkardığı albümün kapağı için Warhol'un bizzat kendisi tarafından tasarlanan bu muz, daha sonraları yepyeni varyasyonlarıyla karşımıza çıkar. Amerikan sanat tarihinin de hiç kuşkusuz en popüler çalışmalarından biri olarak hafızada yerini aldı. İşin en ilginç yanı, bu yenilikçi albüm kapağında daha sonra içlerinden Lou Reed'i öne taşıyacak olan rock'n roll kumaşlı The Velvet Underground grubuyla ya da Nico'yla ilgili hiçbir şey olmaması. Albümün ilk basımlarında muz sapının yanında Yavaşça soy ve gör yazıyordu. Muz kabuğu gerçekten soyulabilmekteydi ve altından da pespembe bir muz çıkıyordu. Tıpkı albümde yer alan şarkılardaki cinsel içerikler gibi kapakta da cinsellikle paralel giden bir gönderme olması, sansasyonelliğin dozunu elbette arttırdı ve muzun hakkını muza teslim etmesini bildi! Warhol'un tüketici kültürüne olan tutkusuyla tanımlanan ünlü imza tarzı, zaman içinde seri üretimi ve dağıtımdaki artışı sembolize eden muz gibi birincil konular olarak sıradan nesneleri sergilemeye başladı. Sanat dünyasında aykırı seslere alışık olan dünya, cinsiyetçilik ve ırkçılıkla mücadeleye adanmış feminist, kadın sanatçı grubu The Guerrilla Girls'ün 'yarattığı' muzları da gördü! Kadın sanatçılar, sanattaki erkek egemenliğine karşı gelmek amacıyla protestolarında muzları kullanarak seslerini duyurdu. Sotheby's'deki müzayedede ve sanat müzelerinde kadın sanatçılara erkeklerden çok daha az yer verilmesini eleştiren kadınlar, bu 'oral yoldan eğlence' anlayışını bu defa kadın organını simgeleyen bir figüre dönüştürerek çağrılarını yaptı. Amaç dikkat çekmekti ve bunda da yine muzu kullanmaktan başka çıkar yol yoktu. Muz, eril egemen dünyaya ait bir nesne olarak kendini gösterirken iki muzun birleşimiyle oluşan yepyeni form, kadın dünyasına aidiyetini müjdeliyordu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nadir-gokturk-bu-hizli-tuketim-caginda-siir-gibi-bos-islerle-ugrasan-genc-insanlar-bana-umut-veriyor/", "text": "Şimdi diyeceksiniz ki Canım o yaşta çocuk şiir mi yazarmış. Ama ben o yaşlardayken, dönemin başbakanına bile mektup yazmışım, hala da arşivimde durur: Adnan Menderes, şeker bulamıyoruz diye... Tabii sesli harfleri falan yazmaya pek gerek duymamışım. Galiba o dönem memlekette şeker darlığı varmış. Daha sonra, lise yıllarında müziğe merak sardığım için, şiirle çok fazla uğraşmadım. Bu sefer şarkı sözü yazmaya başlamıştım çünkü. Bu durum askerden dönüşüme kadar devam etti. Ama 20'li yaşlardan itibaren tekrar şiire döndüm. Biraz, o dönemki yakın arkadaşlıklarımın da bunda etkisi oldu sanıyorum. Mevlana'dan Ece Ayhan'a, Shakespeare'den Aragon'a, Nazım Hikmet'ten Can Yücel'e çok çeşitli şairler ve şiir türleriyle haşır neşir olduk. Aşık da olduk tabii ki... Ve bir yandan biz de yazmaya çabaladık, ama hiçbir zaman aklımıza gelmedi bunları yayınlamak. Bir tür boşalımdı galiba bu bizim için, bu da bize yetiyordu. Yazdığımız şiirleri birbirimize okuyup eğleniyorduk aslında. Siz öyle algıladıysanız öyleyimdir muhtemelen. Duyarlıydım tabii ki, ama duyarlı olmak, beni aynı zamanda asi olmaya itti galiba. Gene o yıllarda yazmış olduğum UYARI isimli şiirimi okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Bu kitapta son yıllarda yazmış olduğum şiirler de var, yirmili-otuzlu yaşlarda yazdığım şiirler de. Biraz rastgele seçtiğim şiirler bunlar. Yani bir bu kadar şiir daha var aslında birikmiş. Zaten bu yüzden Evde Kalmış Şiirler bunlar. Şimdi, şiir ve şarkı sözü aslında birbirinden çok farklı şeyler. En baştan 'şarkı sözü' diye işe giriştiğiniz zaman iş farklı bir şekilde ilerler. Genellikle şarkı sözü olarak tasarlananlar, müzik olmadan pek bir anlam ifade etmezler. Oysa ki şiir, zaten kendi başına var olmaya yeter. Birçoğu da müziğe hiç elverişli değildir zaten. Müziklemeye çok uygun bulduğunuz şiirlerde bile size zorluk çıkaran bölümler bulunabilir. Ufak tefek değişiklikler yaparsanız, bu da haklı olarak şairinin hoşuna gitmez. Çok zor bir iştir yani şiir müziklemek. Belli bir melodinin üstüne şiiri oturtan uyduruk işlerden söz etmiyorum tabii. Evde kalmalarının nedeni de, belki taliplerinin çıkmamasındandır. Şiir yazan her kişiye şair deniyor. Ama, bence bu konuda çok acele etmemek lazım. Geçmişe dönüp baktığımız zaman; insanoğlu yazılı bir şeyler bırakmaya başladığından beri kim bilir ne şiirler yazılmıştır defterlere, ama bugünlere hangileri kalmış ona bakmak lazım. Yani bu işi sadece zaman gösterir. Onun için ben kendime asla şair sıfatını yakıştıramam. Sadece, ara sıra şiir de karalayan birisiyim kendimce. Bu da benim hoşuma gidiyor. Bu yazdıklarımı paylaşmış olmam, aklınıza başka bir şey getirmesin. Şiirin de iyisi vardır, şarkı sözünün de. Önemli olan işin gereğinin yapılmasıdır bence. Eğer insanların aklında, fikrinde, ruhunda, artık hangi kapıları varsa, orada, bir ışık olabiliyorsanız, bu yeterlidir. Bence bu durum her iş için geçerli bir şey. Vallaha, belki bu pandemi denen illetin etkisi olmuş olabilir. Nasıl karar verdim, ya da nasıl cesaret edebildim bilemiyorum. Kusurum varsa af ola..! Ama bu konuda kitabımın basılmasını sağlayan Sia Kitap'a da teşekkür etmem gerek. Sonuç olarak, birileri basmasa, kitap basılamaz kendi kendine. Günümüz şairleri derken ne kastettiğinizi tam olarak anlamadım. Çünkü yaş ilerledikçe bazı kavramlar farklılaşıyor. Benim, daha dün diye gördüğüm bazı şeyler, kimileri için tarih öncesine tekabül edebiliyor. Ama ben, her dönemde, elimden geldiğince şiir mecrasını takip etmeye çalışıyorum. Bu hızlı-tüketim ve alış-veriş çağında, şiir gibi boş işlerle uğraşan genç insanları gördükçe, insanoğlunun geleceğine olan umutlarım, biraz olsun olumluya dönüşebiliyor. Onu ben bilemiyorum. Bu konuyu dinleyicilere sormak lazım aslında. Blog değil de, bir web sayfam var. Ara sıra birşeyler ekliyorum, ama çok da aktif sayılmam bu konuda. Biraz özürlü de sayılabilirim bu dijital mecralara karşı. Sağlığımda ciddi bir değişim yok. İdare ediyoruz yani. Soranlara da Ölmedik, yaşıyoruz diyorum. Ülkemizde son 2 yıldır müzisyenler gerçekten de çok zor bir dönemden geçiyorlar. Çünkü her türlü çalışma ortamları kapalı, bu yüzden hiçbir gelirleri de yok. Zaten müzisyenlik bir meslek olarak da kabul edilmez hem toplumda hem de devlet katında. Hani Kıza dikkat etmezsen ya davulcuya ya da zurnacıya kaçar denir ya, bu tür avantajlarının dışında, hiçbir güvencesi yoktur. Bunda tabii ki müzisyenlerin çalışma koşullarının payı büyük. Genellikle her akşam farklı bir yerde, farklı koşullarda çalıştıkları için örgütlenmeleri ve mesleki haklarını birlikte aramaları imkanı da pek yok ki. Bu yüzden ne sigortalılıkları ne iş garantileri ne emeklilikleri, sosyal ve ekonomik yönde hiçbir kazanımları yok. İşte, böyle dönemlerde görüyoruz işin gerçek yüzünü. Devletin bütün bunları dikkate alarak bu konuda birtakım düzenlemeler yapması gerekiyor. Çok teşekkür ederim hem bir yıl sonra yeniden konuğum olduğunuz hem de Evde Kalmış Şiirleri bizlerle buluşturduğunuz için. Çok yaşayın siz!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nadir-gokturk-yazdi-minik-serce/", "text": "Senelerce senelerce evveldi. Deniz kıyısında yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz diye başlıyordu şiir. Edgar Allan Poe'nun bu şiirini ezberlemiştim. Şiirin adı 'Anabel Lee'ydi. Evet, şiirdeki gibi, senelerce senelerce evveldi, geceleri şiir ezberliyor, sabahları okula gidiyor, akşamüstü de kızların dağılma saatlerinde gizlice okul kapısında bekliyordum. Bir kız vardı, onun okul kapısından çıkışını bekler, sonra da uzaktan, çaktırmadan onu izlerdim. Bunu hemen hemen her gün yapardım. O, okuldan çıkar ve hep aynı istikamete doğru yürürdü. Yanında hep aynı arkadaşları olurdu. Kendi aralarında bazen gülüşürler ama etrafa karşı da hep ciddiymiş gibi yaparlardı. Çantası yoktu, kitaplarını elinde taşırdı, daha doğrusu göğsünün üstüne iki eliyle bastırarak sanki onları koruyormuş gibi yaparak yürürdü. Onların ders kitapları mı yoksa hatıra defterleri mi olduğunu hep merak ederdim. Kimbilir neler yazılı ki öyle sıkı sıkı sarılıyor diye düşünürdüm. Sağa sola hiç bakmaz, ama nedense, bende, her şeyin farkında olduğu gibi bir izlenim bırakırdı. Acaba benim de farkıma varmış mıdır diye utanırdım bazen. Çünkü onu takip ediyor olmaktan hep rahatsızlık duyardım. Onu benden başka takip edenler de vardı ve hatta sayıları da oldukça fazlaydı. Ve gülerken, yanındaki kız arkadaşına mı yoksa etraftan gözlerinin değdiği birine mi gülüyor anlaşılmazdı. Ben her ihtimale karşı, elimde, her zaman cebimde taşıdığım, küçük bir kağıda yazılı 'konuşma teklifi'ni tutardım. Belki eline tutuştururum, belki cebine sokuştururum falan diye düşünürdüm. Ama böyle bir hareket yapmaya kalksam, kağıdın o kargaşada yere düşeceğinden de emindim. Eğilip alsam herkes ne yapmaya çalıştığımı anlayacak, almasam, biri alıp okuyup dalgasını geçecekti. Ama kağıt hep avucumda hazır duruyordu, hem de ona hiçbir zaman veremeyeceğimi, vermeye cesaret edemeyeceğimi bile bile... Bu bütün bir yıl boyu devam etti. Sonra okullar kapandı ve ben yaz tatilinden sonra da üniversite sınavını kazanıp Edebiyat Fakültesi'ne kaydolduğum için İstanbul'a gittim... Sonra da o konuşma teklifini yazdığım kağıt kaybolup gitti zaten. Aradan kaç yıl geçmişti bilemiyorum, Taksim'deki elektrik idaresinin oralarda biryerlerde, hani o eski binalardan birinin 5. katında bir kayıt stüdyosu vardı. Biz de bir albüm kaydı için her gün buraya taşınıyorduk. Kayıtlarımızı İhsan yapıyordu. Binanın asansörü yoktu, ya da belki vardı da, bizim stüdyoya gelişimiz hep elektrik kesintisine denk geldiği için merdivenleri dinlene dinlene çıkardık. Malum, o yıllarda, günün belirli saatlerinde değişik semtlere elektrik kesintisi uygulanırdı. Kimi sabah stüdyoya geldiğimizde, kayıt odasını boş şişeler ve dolu kül tablalarıyla bulurduk. Odanın her milimetrekaresinde geceki kayıttan bir iz bulunurdu. Yırtılmış nota kağıtları, işi bitmiş şarkı sözleri, boş sigara paketleri, yerde artık gözyaşı mı kusmuk mu olduğu pek de anlaşılmayan lekeler... Hatta kollardaki jilet izleri bile duruyor gibi olurdu ortalıkta. Sözleri oracıkta alelacele tamamlanmış şarkıların nağmeleri duvarlardan hala yankılanırdı. Bunlar, gece stüdyoya kapanan arabeskçilerin 'hücum kayıt' kalıntılarıydı. Normalde 2-3 ayda biten bir albüm kaydını bu hücum kayıtçılar bir gecede tamamlarlardı. Akşam kemanlarını, darbukalarını, cümbüşlerini ve nevalelerini alıp gelirler, sabah da kasetlerini ellerine alıp giderlerdi. Ama normal kayıtta 2-3 ayda tüketilen alkol miktarına da, hücum kayıtçılar bir gecede ulaşırlardı, o da ayrı.. İşte gene böyle günlerden birinde, İhsan'la muhabbet ettiğimiz bir ara, yanımıza çıtı pıtı bir kız yaklaştı. Ne yalan söyleyeyim başımı çevirip bakmadım bile.. İhsan'la bir şeyler konuştular, ben de ilk aranjörlük denemem olduğu için notaları kurcalamaya başladım. Ama konuşmalarının sonunda, İhsan telefonu çevirip Şanar Abi, Sezen geldi deyince ben gayrı ihtiyari dönüp baktım. Evet O'ydu. Okul önlüğünü çıkarmış ve hatıra defterlerini evde bırakıp çarşıya çıkmış gibiydi sanki. Omuzunda çantası, ayaklarında ayakkabıları... Gerçi ayaklarında ayakkabı olması çok normal bir durum gibi görünse de, ben hep okullu kızların kıyafetlerini üniforma şeklinde algıladığım için, onu böyle sivil ayakkabılarla ilk defa görüyordum herhalde. Ben ya beni tanırsa diye düşünerek gözgöze gelmemek için gene notalara döndüm. Hiç değişmemişti. Sevgilisi var mıdır acaba diye düşündüm, belki de evliydi. Ama sanki liseye de devam ediyor gibi bir hali de vardı. Belki o da beni seviyordu da, belli etmek istemediği için hiç dönüp bakmamıştı. Ama seviyorduysa bile artık unutup gitmiştir dedim kendi kendime, çünkü epey meşhur olmaya da başlamıştı. Bütün bunlar ve daha birçok soru kafamda dolaşırken o çoktan gitmişti bile. Belki de o değildi diye düşündüm. Ama ne kadar da benziyordu. O gözler o dudaklar kaç tane kızda vardır ki... Esas ben onun o gizli çapkın bakışlarına hasta olmuştum. Ama ne olursa olsun, bunlar onun doğasında vardı, o yaştaki hiçbir kız numaradan öyle görünmeyi beceremezdi. O gün onu bir daha görmedim. Belki giderken İhsan'a Hoşça kal deme bahanesiyle bir uğrar falan diye bekledim açıkçası. Ama gelmedi. O akşam evde yemekten yeni kalkmıştık, televizyonda duyduğum sesle kendime geldim. O'ydu gene, daha bugün görmüştüm ve sanki ben hiç yokmuşum gibi davranmıştı, şimdi de odanın içinde şarkı söylüyordu. Koca bir yıl peşinden koştuğum halde bir kere olsun dönüp bakmayan o kız, şimdi kameranın gözünün taa içine bakıyordu. Sesini hiç duymuyordum bile, sanki sadece bana bakıyormuş gibi hissetim bir an. Gözgöze gelmiştik sonunda işte.. Evdekiler fark edecek diye tedirgin oldum, ama gözlerimi de alamıyordum bir türlü. Acaba gerçekten O muydu? Kafamda hep bu soruyla uyumaya çalıştım o gece ama ne mümkün.. Ertesi gün plakçının önünden geçerken girip plağını almayı düşündüm, ama sonra hemen vazgeçtim. Bilmiyorum neden, vazgeçtim işte. Belki de bu kadar yakın hissettiğim birinin plağını para verip almak, beni de yabancı konumuna düşürür diye mi korktum nedir, vazgeçtim. Şimdi bizimle mezara gidecek, yaşamadığımız şeyler. Anılar Heraklit'in suları gibi, hınzır anılar. Onları ancak sanatla canlandırabiliriz. Şiir olur, öykü olur, şarkı olur, film olur... Bu yeniden canlandırma yetisini yalnız sapiense mi vermiştir doğa? Pek de emin değilim ama, şimdilik öyle görünüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nadir-x-cizgi-romani-ile-nadir-hastaliklara-tatli-bir-bakis/", "text": "Nadir-X'te neler mi anlatılıyor? Nadir gücü tuza hükmetmek olan Kistik Fibrozis hastası Tuz Çocuk'tan üstün koku alma gücüyle tüm sorunların üstesinden gelmeyi başaran Sistinozis hastası Biber Kız'a ve geleceğin teknolojisiyle donatılmış Duchenne Musküler Distrofi hastası Robot Çocuk'a kadar üç farklı kahramanın birbirinden keyifli maceraları sizleri bekliyor. Çizer Erhan Candan'ın kalemi ve yine onun çizimleri Nadir-X'i hayata geçirdi. Beş yüz farklı nadir hastalıklara karşı çocuklarımız ve aileleri amansız bir mücadele veriyor. Toplumda yaygın görülmediği için kamuoyunda yeterli derecede gündeme gelmiyor olması, bu süreçlerin ne denli çetin yaşandığı gerçeğini asla değiştirmiyor. Nadir hastalıklar için farkındalık oluşturmak amacıyla, GEN'in koşulsuz desteği ile yola çıkılan Nadir-X projesi sayesinde hem toplumun bilinçlenmesi hem de bu hastalıklarla mücadele edenlere destek olunması amaçlanıyor. Siz de kitaplığınızda bu çizgi romana yer vererek bu kıymetli farkındalık yolcuğumuzun yılmaz destekçilerinden biri olabilirsiniz. Alacağınız her çizgi roman ile Kistik Fibrozis Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Sistinozis Hastaları Derneği, Duchenne Kas Hastalığı ile Mücadele Derneğine bağışta bulunmuş olacaksınız. Uzun zamandır çocuklarla çalıştığını ifade eden Nadir-X çizgi roman kitabı çizeri ve yazarı Erhan Candan, bu çalışmanın birçok açıdan türünün ilk örneği olduğunu söylüyor. Çocukluğunun astım hastalığı mücadelesiyle geçtiğini hatırlatan Candan, Ben de hastalığım nedeniyle zor bir çocukluk geçirmiştim. Ama bu geçirdiğim zor günler, bugün hem yarattığım tiplerle hem de bu hassas çocuklarla empati kurmamı sağladı. Umarım kitabımızı severler onların dünyalarındaki bazı gizemli yerlere dokunabilir kahramanlarımız diyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nasil-kafalar-bunlar-pictoheads/", "text": "Bütün kızlar toplandık, gece gece Ajandakolik'in perdesini mutlu mesut, renk renk, cıvıl cıvıl kapatalım dedik, bugünlük. Sizi #keşif bölümünde Nazlı Tunalı'nın Pictoheads @pictoheads markasıyla tanıştıralım. Nazlı'nın yaptığı her şeye ayrı ayrı öyle bayılıyorum ki hepsi benim olsun gibi bir iştahım var, aman aman! Peki Pictoheads neyin nesidir, hangi 'kafa'dadır da bu kadar pozitiftir, hadi keşfedelim... Nazlı, seramikten yaptığı 'araç gereçleriyle' aslında tam da bir kadın dünyası yaratmış! Bu dünyanın içinde seramikten bardaklar, masa lambaları, çanlar, kaşıklıklar, servis ve çay tabakları var. Hepsi komik suratlı, komik biçimli bu kadınlar, mutfağın başrol oyuncusu olmasa ayıp! Ayrıca tasarımcı arkadaşımızın yarattığı başka pictoheads karakterler de var. Bunlarla da cüzdanlar, çantalar, clutch'lar da tasarlıyor. Yetenek üzerine yetenek, kafalar kafalarca... Hepsi satışta. Göz atın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/naturagen-kolajenden-yeni-yila-ozel-en-dogal-saglik-ve-guzellik-onerileri/", "text": "Kolajenden gelen güzellik sloganıyla yola çıkan Naturagen Kolajen, sağlıklı, güzel ve canlı bir yıl isteyenleri iyi yaşam reformuna davet ediyor. Naturagen Kolajen, Pro Assist, Beauty Assist ve Life Assist'den oluşan üç farklı serisiyle yıllar içinde kaybettiğiniz kolajeni size geri kazandırarak vücudunuzun içten dışa beslenmesine destek oluyor. Vücudun önemli bileşenlerinden biri olan kolejen, cildin elastikiyetini arttırarak iyileşmesini destekliyor. Kırışıklık oluşumunu azaltan ve yaşlanmayı geciktiren kolajen aynı zamanda kıkırdak bütünlüğünün korunmasına yardımcı oluyor. İlerleyen yaş, stres, yetersiz uyku, yanlış beslenme ve sigara kullanımı gibi pek çok faktör zamanla kolajen rezervlerini azaltıyor. Yaşlandıkça üretimi azalan kolajen; cildin sıkılığını kaybetmesine, kırışıklık görünümünün artmasına, kemiklerin zayıflamasına neden oluyor. Sağlıklı bir güzellik için azalan kolejen üretimine dışardan destek olmak gerekiyor. Hyalüronik asit, Vitamin C, Biotin, Koenzim Q10 ve çeşitli vitaminlerden oluşan Naturagen Kolajen ürünleri günlük beslenme rutinine kolayca dahil edilebiliyor. Vücuttaki kolajenin yüzde 90'ını oluşturan Tip 1 ve Tip 3 kolajenlerini içerisinde barındıran Naturagen Kolajen sağlıklı güzellik ve canlılık için vücudu içten dışa destekliyor. Sağlıklı yaş almak ve doğal cilt görünümünü geri kazanmak isteyenleri farklı aromalarda tablet, tek içimlik sıvı, toz saşe, toz form ve bar formları ile buluşturan Naturagen Kolajen şeker, gluten ve renklendirici içermiyor. Naturagen Kolajen ürün gamında bulunan toz ve saşe ürünler stevia bitkisiyle doğal olarak tatlandırılıyor. AR-GE merkezinde geliştirilen partikül teknolojisi sayesinde kolajenin doğasında olan kokuyu ortadan kaldırarak eşsiz bir aroma sunuyor. Helal Sertifikasına sahip Naturagen Kolajen ürünleri yüzde yüz sığır kolajeni kullanılarak üretiliyor. Pro Assist serisi içeriğindeki Hidrolize Kolajen, Vitamin C ve Hyalüronik Asit ile cildin ve vücudun doğal kolajen üretimine destek oluyor. Spor yapanlar ve sağlıkla yaş almaya önem verenlere tavsiye edilen Pro Assist, 220 gramlık kutuda toz halinde sunuluyor. Doğal limon aromasına sahip Pro Asist, benzersiz lezzeti ve limon ferahıyla keyifli bir içim sağlıyor. Hidrolize Kolajen, Hyalüronik Asit, Biotin, Koenzim Q10, Vitamin B, Vitamin B6, Vitamin C, Vitamin E içeriği ile cildin daha iyi nemlenmesini sağlayan Beauty Assist serisi, vücudun doğal kolajen üretimine destek oluyor. Optimum cilt yapısını ve sağlıklı cilt görünümünü destekleyen Beauty Assist, toz ve sıvı olmak üzere iki farklı formda sunuluyor. 7, 14, 30 tek kullanımlık şaseler şeklinde sıvı olarak tek seferde içilen Beauty Assist, 40 ml'lik 15'li shot şişeler ile tüketilebiliyor. Beauty Assist, yeşil elma aromalı toz formu ve şeftali aromalı sıvı formu ile farklı aromalar deneyimlemek isteyenlere birbirinden lezzetli aromalar sunuyor. Hidrolize Kolajen, Hyalüronik Asit, Biotin, Çinko, Vitamin B6, Vitamin C'den oluşan 30 tabletlik Life Assist serisinin ise yetişkinlerin günlük gıda takviyesi olarak iki tablet halinde almaları tavsiye ediliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nazim-hikmet-ve-oglu-mehmet-ran-gunduz-vassaf-dizelerinde/", "text": "Gündüz Vassaf'ın yazdığı, M. K. Perker'in çizimleriyle eşlik ettiği Mehmet'in Babası Nazım Karakarga Yayınları'ndan çıktı. Nazım Hikmet'i memleket, hasret, en çok da eşitlik, özgürlük ve ille de umut dolu şiirleriyle hepimiz tanırız. Peki, Nazım baba olarak kimdir? Gündüz Vassaf yeni kitabı Mehmet'in Babası Nazım'da bu sorunun peşinden giderek eşsiz bir okuma deneyimi sunuyor. Nazım'ın çocukluğundan başlayarak çıktığımız bu yolculukta hem Nazım'ın hem de Vassaf'ın dizeleriyle Mehmet'in hikayesine ilk kez tanık olacağız. Mehmet'in Babası Nazım, bir ilk kitap. Hem Nazım Hikmet'in hayatını her yaştan kişinin okuyabileceği hem de oğlu Mehmet'le aynı sayfalarda buluştuğu bir ilk kitap. Gündüz Vassaf'ın şiirsel dili ve M. K. Perker'in çizimlerinin buluştuğu bu kitapla sizleri baba Nazım ve oğul Memo'nun çocukluklarıyla tanışıp anne Münevver'i de yanımıza alıp her yaştan okuyucuyu birleştirecek ortak bir okumaya davet ediyoruz. Bu kitaptaki şiirler ve çizimlerle Nazım'ın hayatına bir yolculuğa çıkacak, oğlu ressam Mehmet'in hikayesini ilk kez okuyacak, Mehmet'in babası Nazım'la tanışacaksınız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nazim-hikmetin-120-dogum-gunu-serefine/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi büyük şair Nazım Hikmet'i 120. doğum gününde özel bir etkinlikle anıyor. İBB Kültür Daire Başkanlığı'nın Nazım Hikmet Sanat Vakfı işbirliği ile düzenlediği 15 Ocak 2022 Cumartesi akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleştirilecek İyi ki Doğdun Nazım Hikmet etkinliğinde; yapımcılığını Nazım Hikmet Sanat Vakfı ve Bir Yudum İnsan Film'in, yönetmenliğini Nebil Özgentürk'ün üstlendiği Nazım 120 Yaşında belgeselinin ilk gösterimi olacak. Türk şiirini dünyaya tanıtan, şiirleri elliden fazla dile çevrilen; sevdayı, özlemi, direnci, özgürlüğü ve memleket sevgisini şiirleriyle buluşturan Nazım'ın hayatından kesitlerin yer aldığı belgeselde, şairi Şahin Sancak canlandırıyor. Belgesel gösterimin yanı sıra şair hakkında duygu ve düşüncelerini aktaran sanat ve edebiyat dünyasından birçok ismin yer aldığı Ne Dediler video gösteriminin yer aldığı etkinlik Serenad Bağcan'ın Ferhat Livaneli Orkestrası eşliğinde Nazım şiirlerinden oluşan şarkıları seslendireceği konser ile son bulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nazim-hikmetin-dogum-gunu-harften-ve-notadan-konseriyle-kutlaniyor/", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, eserleri YKY tarafından okurla buluşturulan büyük şair Nazım Hikmet'in 120. doğum yıldönümünü, onun klasik müziğe olan sevgisinden yola çıkarak bir konserle kutluyor. Harf'ten ve Nota'dan. Radyonun alaturka yayınlarının müptelası. Dede Efendi'nin hayranı. Münir Nureddin Selçuk ve Mesut Cemil'le arkadaş. Kemal Tahir'le ortak zevki, segah makamında bir şarkı. Bir dönem dilinden düşürmediği beste, Yesari Asım Ersoy imzalı... Nazım Hikmet'ten söz ediyoruz. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, eserleri YKY tarafından okurla buluşturulan büyük şairimizin 120. doğum yıldönümünü, onun klasik müziğimize olan sevgisinden yola çıkarak, bir konserle kutluyor. 30 Ocak Pazar günü saat: 17:00'da Loca'da yapılacak olan Harf'ten ve Nota'dan dizisini hazırlayan ve sunan Nurinisa Gül, onun şiirleri ve mektuplarında yankılanan şarkıların izini sürecek. Solist Güzin Değişmez ve kıymetli müzisyenlerimiz bu şarkıları yorumlayacaklar. Etkinlik biletlidir. Biletleri Biletix üzerinden alabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nazli-bulum-kimsesiz-ve-egitimsiz-genc-bir-kadinla-bir-bashekimin-yol-arkadasligini-cok-dokunakli-ve-cesur-buluyorum/", "text": "Bıcır bıcır, çok candan, hani fındık kurdu derler ya, tam da öyle! Whatsapp'ta yazışırken yıllardır iki arkadaş gibiyiz. Sonra beni arıyor, mutlu bir sesle set bitince cevapları göndereceğini söylüyor. Muhabbet ilerlemişken ben ona birkaç soru daha gönderiyorum, o yine dizi setinde, Akşam mutlaka cevaplayacağım diyor, cevapsız bırakmıyor, sıkılmıyor, unutmuyor. İlk olarak Bartu Ben dizisiyle çıkış yakalayan ve şimdilerde Sadakatsiz ile iyice tanınmaya başlayan Nazlı Bulum ile geniş zamana yayarak uzun uzun sohbet ettik. Ortaya çıkan işi heyecanla takip edip samimiyetle sahiplenen, çok güzel ve geniş bir seyirci kitlesi oldu. Bu tabii ki mutluluk verici! Benden Nil karakteri için bir deneme çekimi istendiğinde, yönetmenimiz Neslihan Yeşilyurt ile kez tanıştığımda ve birlikte çalıştığımda, oyuncu yönetiminden de, role ve hikayeye bakışından da çok etkilendim. Hemen bir bağ kuruldu aramızda. Sürecin başından beri tüm bileşenleriyle büyük heyecan duyduğum ve içinde yer almayı kalpten istediğim bir projeydi. var ve bu karakterin yolculuğunu da genişletiyor. Doğru, bu çok merak ediliyor; Tekirdağ'da da çektiğimiz sahneler oldu ama İstanbul'da oluyor çekimlerimiz. Sadakatsiz genel ortalamaya göre bölüm süresi kısa olan bir iş ama haftalık bir yayın için yine oldukça uzun. Herkes ortaya koyduğu işin çizgisinin hep daha üstüne çıkmaya uğraşıyor bir yandan. O yüzden sette hep hummalı bir çalışma var. Neslihan Yeşilyurt Ve Benal Tahiri tarafından çok iyi yönetilen bir set. O yüzden ben sete hep çok mutlu ve coşkulu gidiyorum açıkçası. Oyuncu kadrosundaki herkesle denk gelmek bana ayrı bir mutluluk veriyor. Aylardır birlikte çalışıyoruz, varlıklarından mutluluk duyduğum arkadaşlar edindim ekipten. Taro'yla çekimlerden önce prova yaptığımız bir sistemimiz var ki, set dışı bu paylaşımımızı çok önemsiyorum. Neslihan Yeşilyurt ve Cansu Dere ile ise bu serüvenin başından beri çok özel bir paylaşımı deneyimlediğimi tekrar tekrar hissediyorum ve buna müteşekkirim. Bu konuda en büyük zorluğu ekip yaşıyor ama oyuncular için de ilk seferde olabilecek en iyi performansı vermeye çalışmak zor bir durum. Süreler kısalsa tabii ki tüm işlerin kalitesi de çalışma şartları da iyi yönde değişecektir. Covid dönemi set kurmak zor ve hassas bir konu. Bizim yapımcılarımız ve ekibimiz son derece özenli. Dolayısıyla önlem almamız, kontrol altında tutmamız kolaylaşıyor. Bir de kalabalık kadrolu bir kastımız yok, çok nadir kalabalık gerektiren sahnemiz oluyor. Mekanlarımızın da çoğu camekan, havalandırmak mümkün oluyor. Karakterlerin kırılmalarının birbirleriyle çarpıştığı noktalar bence çok etkileyici. Nil Asya ilişkisi özelinde de, ilk bölümde Nil'in manipülatif bir aşk ilişkisinin denklemini, çıkışsızlığını, Asya'nın anlayamayacağını söylemeye çalıştığı bir yer var. Sorduğu sorulardan biri, Kocanız paranızı çalıyor mu? mesela. İlerleyen bölümlerde anlıyoruz ki, Volkan çocuklarının geleceği için ayırdıkları birikimle sevgilisiyle bir hayat kurmuş, bu iki farklı hayatı birlikte yaşıyor. Bu çok sert bir ihanet. Kimsesiz, eğitimsiz genç bir kadınla onun üst jenerasyonundan bir başhekimin hikayelerinin kesiştiği her anı ve dolayısıyla güçlenen yol arkadaşlıklarını, birbirleri için aldıkları riskleri çok dokunaklı ve cesur buluyorum. Asya, Nil'in kaçtığı bir gerçekliği kendisine itiraf etmesine fırsat tanıyor ve ona koşulsuz yardım edeceğini söylüyor. Bu sayede Nil, hayatına dair karar verebilecek gücü kendisinde buluyor. Evet, bir kadın dayanışması var burada. Bunu izlemek de bence seyirciye kendini iyi hissettiriyor. Ama bir dizide neredeyse tüm erkekler mi bu kadar sinir bozucu olur, canım! Çoğu kadın gibi ben de hem eski sevgilini oynayan Tarık Emin'e, Mert rolündeki Eren Vurdem'e ve elbette ki Asya'nın kocası Volkan'a yani Caner Cindoruk'a kılız! Bu üç karakter bence toplumda sıklıkla rastladığımız, bildiğimiz bir erkeklik halinin, üç farklı temsili gibi. Aşkı, cinselliği de; kini, kavgayı da saklanmak, kendilerini saklamak için kullanıyorlar aslında. Onunla böyle bir partnerliğim olduğu için çok şanslıyım bence. Karşılaştığım en çalışkan oyunculardan biri. Hem çok keyifli bir arkadaşlığımız oldu; birlikte eğleniyoruz, hem de birbirimizi motive ediyoruz. Nil ve Selçuk ikimiz için de çok kıymetli bir mesai ve hayatımızın odağında olup bizi zorladıkça da heyecanlanıyoruz. Ama bu hikaye bittikten sonra da tekrar bir araya gelelim isterim elbette. Ataşehir Güzel Sanatlar Lisesi Tiyatro Bölümü'nde okurken başladım profesyonel hayatıma. DOT'ta Emre Koyuncuoğlu'nun yönettiği, sevgili Cüneyt Türel ve Mine Tugay'ın oynadığı Karatavuk oyununda çocuk oyuncuydum. Aynı yıl 2010 Avrupa Kültür Başkenti: İstanbul ve Galataperform'un ortaklığındaki Liseli Gençler Oyun Yazıyor' projesine katıldım. Bu projenin sonunda katılımcı beş kişiyle, Ceren Ercan'ın yönettiği performansları yazıp oynadık. Zamanla kolektif bir ekip olup sinema üzerine çalışmaya başladık. Bu arada Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nü kazandım, 2015'te de mezun oldum. Mezun olduğum yaz da Köprüden Görünüş oyunu için seçmeye girdim. O zamandan bu yana da Oyun Atölyesi'nde oynuyorum. Müthiş güvenli bir alanda, sonsuz deneme, risk alma şansı. Bütün ekip vapura binip tiyatroya yürümeyi, o kapıdan girmeyi o kadar özlemişim ki... Çok coşkulu bir ekibiz biz, birlikte çok güleriz. Kendimize has bir iletişimimiz, dengemiz var. Uzun zamandır birlikteyiz, iki yüze yakın oyun oynadık. O gün de bir yandan çalıştık bir yandan hasret giderdik. Güzel bir gündü. Bu etkinlikten ancak çok küçük bir kazanç elde edilebilir, esas finansal problemleri çözmek için asla yeterli olamaz. Görünmüyor tabii ki. Özel tiyatrolar, sahneler zaten büyük fedakarlıklarla ayakta kalıyor. İnisiyatifler çok zorlu bir çalışmayı, büyük bir saygı ve sükunetle yürütüyorlar. Ama biz tiyatrocular bu salgının yarattığı tahribatlarda gündemde bile yokuz uzun zamandır. Çok acı bu. Tabii ki, umarım! Her zaman bekleriz. Bence öyle. Her ne kadar tiyatro seyircisi, bağımsız sinema takipçisi beni tanısa ya da aşina olsa da, Bartu Bende geniş bir oyun alanım vardı benim. Birçok yönden hayatımda önemli bir kırılma noktasıdır diyebilirim. Sadakatsiz'den hemen önce yine Blu TV'de seyredebileceğiniz Yarım Kalan Aşkları tamamladık. Dijital projelerde hikayenin tümünü en baştan tasarlama ve çalışma şansı var ve bu, üretim biçimini sinemaya yaklaştırıyor. Bir de yeni biçim ve içerik arayışı var dijital mecralarda. Bu yüzden artması, oyuncu olarak da, seyirci olarak da heyecan verici benim için. Katherine Hepburn'ün Bu işe başladığımda, ne oyuncu olmak ne de oyunculuğu öğrenmek gibi bir isteğim vardı. Yalnızca ünlü olmak istiyordum diye bir sözü olduğu söylenir. Senin de böyle bir düşüncen oldu mu hiç? Ünlü olmak, parmakla gösterilmek senin için önemli mi? Bu diziyle öyle olduğunu varsayıyorum artık. Bu ilgi çok güzel. Karakterimin sahiplenilmesi de çok değerli, tatlı geri dönüşler alıyorum. Oyunculuk uzun bir yol. Kendi zamanında, seni bir sanatçı, üretici olarak merak edip takip eden insanların çoğalmasına tanık olmak çok özel. Ün ise, yaptığın işle oluşmak zorunda değil, beklenmedik bir şekilde bir gün, bir süreliğine ünlü olabilirsin içinde yaşadığımız zamanda. Oyunculuk; bu işi yapma motivasyonunun senin kim olduğunu belirlediği ve bunun kitleler tarafından da görülebildiği bir meslek. Bu yüzden bir oyuncunun görünür oldukça işine bakışı da maalesef değişebilir, üzerinde baskı hissedebilir; bu görünür olma haliyle baş edemeyen çok insan vardır. Ve yaptığı işi, kendisi farkında bile olmadan aşağı gören oyuncular da olabilir. Bu yıl 2021 Rakılı Ajanda'ya yazdığım liste ile birlikte Bant Mag ile bir birlikteliğim oldu. Instyle dergisi için geçtiğimiz yıl çektiğimiz, yapımcılığını üstlenip oynadığım Büyük İstanbul Depresyonunun sürecine dair bir yazı yazdım. Aynı zamanda Beyoğlu Sineması haftalık dergisi 1989'a bir filmden unutamadığım bir sahneyi yazdım. Ve yazabildiğim bir mecra olarak dergiyi çok sevdim. Zeynep Dilan Süren'in yazıp yönettiği, Kübra Balcan ve Şebnem Hassanisoughi ile oynadığım ve aynı zamanda yapımcılığını üstlendiğim kısa metraj filmimiz bizim. İstanbul'da okudukları üniversitelerden mezun olalı birkaç yıl geçmiş ve işsizlikle boğuşmakta olan iki genç kadının iki gününe odaklanıyor. İstanbul Film Festivali'nde açılışımızı yaptıktan sonra Uluslararası prömiyerimizi dünyanın en prestijli festivallerinden Saraybosna'da yapma şansına sahip olduk. Dilan bir de En İyi Öğrenci Filmi ödülüne değer görüldü filmiyle. Başından bu yana çok özel bir süreç oldu ikimiz için de bu film. Şu sıra festival yolculuğumuz devam ediyor. Çoğu şu an pandemi sebebiyle online gerçekleşen gösterimlerimizden haberdar olmak için filmimizin instagram ve Twitter hesaplarını takip edebilirsiniz. Gerçekten üçü de bambaşka deneyimler. Bir de o oyunun, dizinin ya da filmin ne olduğu, benim nasıl bir süreç geçirdiğim de çok önemli. Ama evet, sahneden hiç kopmamayı diliyorum. Açıkçası psikolojik olarak çok etkileniyorum. İçinden geçtiğimiz bu zorlu salgın döneminde zaten yaşadığımız bu çıkmazlık hissi ve kaygı, en çok bu haberlerle buluyor beni. Aklı selim herkes, Hukuksal adalet istiyoruz, hemen, şimdi! der. Şu anda dünyada ve Türkiye'de kadın hareketinden, taviz vermeyi reddetmekten bahsediyoruz artık. Bu bana umut veriyor. Toplumsal seyir alışkanlığımızı ve eğitim düzeyini ortaya koyduğunu düşündüğümde herhangi bir kurmaca içeriğin seyirciyi etkileme oranı üzücü aslında. Ama televizyon zaten doğası gereği insanı manipüle etmeye açık bir araç, evet. Bu yüzden televizyon içeriğinin ve seyirciyle etkileşiminin konuşuluyor ve tartışılıyor olması çok önemli. O zaman yazan ve çeken kişiler, şirketler de başka bir algıyla üretebilir. Bu sezon uzun zamandır devam eden biçim ve hikaye tekrarında bence bir kırılma oldu. Seyretmeye pek vaktim olmuyor ama var olan ve gelecek işleri takip etmeye çalışıyorum. I May Destroy You ve I Hate Suzie son dönemde beni en çok etkileyen diziler. En son seyrettiğim film Hayaletler. Uzun zamandır seyretmeyi bekliyordum, çok da sevdim. Şu sıra pek bir şeyi loop'a almıyorum, müzik konusunda inanılmaz karışık bir dinleme düzenimin olduğu bir dönemdeyim ama ilk bölümü çıkardıkları günden beri Kalt Podcastlerini loop'a alırım. Adalet Ağaoğlu'nun Damla Damla Günlerini ve Pınar Öğünç'ün Beterotu'nu okuyorum. Ergenliğimden bu yana her daim iki defterim ve bir ajandam oldu. Ajandalarımı daha sade kullanırım, defterlerim karışıktır. Hem içerik olarak hem de kullanım olarak. Çok not alan biriyim. Defterlerim günlük gibi de olur, detaylı ajandam da olur. Seyrettiğim bir şeyle ilgili hislerimi de ona yazabilirim. Yılbaşı ve doğum günüm yakın zamanlarda. İkisini de öyle ya da böyle kutlarım ve önceki yıllarda da o günleri nasıl geçirdiğimi hatırlarım. Astroloji konusunda bilgili değilim, o yüzden bilmiyorum gerçekten. Aldığım kararların duygusal mı mantıkla mı olduğu, kararın neyle ilgili olduğuna göre inanılmaz değişiyor. Gündelik hayatta eril hegemonyanın normalize edildiği her an ve durumun, iklim krizinin değişmesini istiyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/neil-gaimanin-cizgi-romanindan-uyarlanan-the-sandmanin-kamera-arkasi-goruntuleri/", "text": "Heyecanla beklenen The Sandman, 5 Ağustos'ta tüm dünyayla aynı anda sadece Netflix'te. İzleyiciyi The Sandman'in kamera arkasına davet eden videoda Neil Gaiman, dizi sorumlusu Allan Heinberg ve oyuncu kadrosunda yer alan Tom Sturridge, Gwendoline Christie, Jenna Coleman ve Kirby Howell-Baptiste dizinin destansı dünyasına ışık tutuyor. Dünyalar arası bir yolculuğa çıkacağınız The Sandman'in nasıl yaratıldığını merak ediyorsanız bu videoyu kaçırmayın. Gözlerimizi kapatıp uykuya daldığımızda bizi bambaşka bir dünya bekler. Rüyalar Alemi denen bu yerde Düşler Lordu Sandman, en derindeki tüm korkularımızı ve fantezilerimizi şekillendirir. Ancak Düş, beklenmedik şekilde yakalanıp yüz yıl boyunca tutsak edilince, yokluğu hem rüyalar alemini hem de gerçek dünyayı sonsuza dek değiştirecek bir dizi olayı tetikler. Düş, düzeni yeniden sağlamak için farklı dünyalarda ve zamanlarda seyahat ederek sonsuz varlığı sırasında yaptığı hataları telafi etmeye çalışır. Bu yolculuk sırasında hem eski dost ve düşmanlarıyla tekrar karşılaşır hem de kozmik ve insani yeni varlıklarla tanışır. Neil Gaiman tarafından yazılan ödüllü popüler DC çizgi romanından uyarlanan The Sandman, ana karakter Düş'ün yaşadığı maceraları konu alan on destansı bölümde, kusursuzca iç içe geçen mitoloji ile karanlık fantastik öğelerin karakter odaklı, zengin bir harmanını sunuyor. Neil Gaiman'ın hayata geçirdiği ve yürütücü yapımcısı olduğu The Sandman'in dizi sorumlusu olarak yapım ekibinde Allan Heinberg ve David S. Goyer bulunuyor. Dizinin oyuncu kadrosunda Tom Sturridge ile beraber Boyd Holbrook, Patton Oswalt, Vivienne Acheampong, Gwendoline Christie, Charles Dance, Jenna Coleman, David Thewlis, Stephen Fry, Kirby Howell-Baptiste, Mason Alexander Park, Donna Preston, Vanesu Samunyai John Cameron Mitchell, Asim Chaudhry, Sanjeev Bhaskar, Joely Richardson, Niamh Walsh, Sandra James-Young ve Razane Jammal yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/neil-young-ve-joni-mitchellden-spotifya-boykot/", "text": "Müziğin iki dev ismi, dünya çapındaki içerik üreticilerinden milyonlarca şarkıya ve diğer içeriklere erişmeni sağlayan dijital müzik, podcast ve video mecrası Spotify'dan geri çekmek istediklerini açıkladı. Önce Amerikalı müzisyen Neil Young'ın başlattığı bu tavra Kanadalı sanatçı Joni Mitchell de sahip çıktı. Bunun temel nedeni ise Spotify'ın aşı karşıtı bir podcast yayınlaması. Joni Mitchell, cuma günü yaptığı açıklamada, müziğini Spotify'dan çıkarmak için arkadaşı Neil Young'a katılacağını duyurdu. 78 yaşındaki Mitchell, web sitesine yaptığı açıklamada, Müziklerimi Spotify'dan kaldırmaya karar verdim. Sorumsuz insanlar, insanların hayatlarına mal olan yalanlar yayıyorlar. Bu konuda Neil Young ve küresel bilim ve tıp topluluklarıyla dayanışma içindeyim dedi. Young gibi geçmişte çocuk felci geçiren Mitchell, Spotify'ın çok sevilen podcast'i The Joe Rogan Experienceın aşı karşıtı temelsiz komplo teorilerini destekleyen yayın yaptığını söyleyerek kamuoyunu yanlış bilgilendiren yayından ötürü Spotfy'a şarkılarının kaldırılması için başvurdu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nejat-yavasogullari-yeni-sarkilari-okaliptusu-ve-karantina-surecini-ajandakolike-anlatti/", "text": "Karantina süreci genel olarak kötü oldu tabii. İnsanlar ve hatta işletmeler gelir kaybına uğradı. Müzisyenler hiç para kazanamadılar çünkü konser faaliyetleri tamamen durdu. Dijital alandan gelen gelirler de ülkemizde o kadar verimli çalışmıyor. Sonuçta evde oturunca masraflar da azaldı ve toplum bunu sürdürebildi. Bu arada elektrik şirketleri, gaz şirketleri halka fiyat bindirmekten geri durmadılar. Bana gelince bu karantina fena olmadı diyebilirim sadece yiyecek için para harcanınca daha az parayla yaşayabiliyormuşuz, bunu anlamış olduk. Ben yoğun yaşantının yarattığı vakitsizlikten dolayı yarım kalmış şarkılarıma döndüm; onlarla uğraştım, birkaçı bitti, yenileri çıktı. Karantina bitiyor diye üzülüyorum yani... Normale dönüşte her şey kaldığı yerden devam edecek mi bilmiyoruz, göreceğiz. Evet, Okaliptus şarkısı bu süreçte kayıt imkanı buldu. Şarkıda az parayla çok yaşadığımızdan, doğadan, arkadaşlıktan bahsediyorum. Ki bunlar kısmen yaşanmış şeyler. Bu şekilde yaşasak olmaz mıydı, az parayla çok yaşasak yani? Karantina günlerinde bu daha da etkili geldi şarkıyla uğraşırken. Leman dergisinden tanıdığımız Mehmet Çağçağ'ın boş İstanbul görüntülerini görünce de şarkıda anlatılanları daha derinden hissettim. Çalışırken öylesine çektiğimiz görüntülerden klip yaptık. Çağçağ'ın görüntülerini çelişkiyi güçlendirsin diye kullandık, umarım işe yaramıştır. Hakan Kurşun'un müzik atölyesine arka yollardan ulaşarak yaptık bunları; bana yakın zaten. Sokağa çıkma yasağı olmadığı bir gün Bulutsuzluk Özlemi davulcusu Mert Alkaya gelip davul çaldı. Aslında biliyorsun Blutsuzluk Özlemi olarak yaptığımız ve uzun yıllar üzerinde çalıştığımız ve nihayet bitirdiğimiz Şeyh Bedreddin Destanı albümü var, Nilüfer. Senfoni ve koro ile yaptık ama o da korona yüzünden çıkamadı. Formaliteleri halledip dijital mecralarda bir an önce çıksın istiyorum. Şahları da Vururlar oyununa da hazırlanıyorduk, üç gün sonra oynayacaktık. Sonra karantina başladı; 1 aylık biletler satılmıştı, her şey yarım kaldı. Bilindiği gibi ben ve Gündoğarken müzikleri yapıyorduk sahnede. Bu efsane oyuna talep çok yüksek oldu sanırım normalleşme olunca tekrar çalışmalar başlar ve sonbahar sezonunda sahneye konur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nerden-bulayim-ben-hitit-sarabini-simdi-salih/", "text": "Çok erken, çok saçma bir gidiş bu Salih! İkimizin de Ankaralı olduğu yıllarda bir gün gel imge avına çıkalım demiştin. Çıkamadık hiç!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nesilden-nesile-babamin-sarkilari-hep-sahnede-hep-alkisla/", "text": "Bale Sanatçısı, Koreograf Mercan Selçuk'un, Timur Selçuk'un unutulmaz şarkılarını klasik bale ve modern dans sanatıyla yorumladığı Babamın Şarkıları'', Münir Nurettin Selçuk'tan bugüne 3 nesildir süren sanat yolculuğunun bir izdüşümü olarak sahneye yansıyor. Sezon açılışını geçtiğimiz ay Uniq İstanbul'da yapan Babamın Şarkılarının Anadolu Yakası'ndaki ilk gösterimi 5 Aralık saat 19.00'da Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde olacak. Mercan Selçuk Dans Topluluğu, bu özel proje ile 27 Aralık'ta CKM'de, 18 Ocak 2022'de Zorlu PSM'de sanatseverlerle buluşmalarını sürdürecek. Büyük Usta Timur Selçuk'a özlem ve saygıyla gerçekleşen temsillerde Gazeteci Nebil Özgentürk'ün ''Bir Yudum İnsan'' belgeselinden de bir bölüm gösteriliyor. Sanatçı bir ailenin 3. nesil temsilcisi olan Mercan Selçuk'un, Timur Selçuk'un ''İspanyol Meyhanesi'', ''Beyaz Güvercin'', ''Ayrılanlar İçin'', ''Ekonomi Bilmecesi'' gibi klasikleşmiş şarkılarına yaptığı klasik bale ve modern dans koreografileri MSDT dansçılarının performanslarıyla sahneleniyor. MSDT'nin modern bale eseri olan Babamın Şarkıları, ilk prömiyerini pandemi öncesi Zorlu PSM'de yapmıştı. Performansları izleyen büyük usta Timur Selçuk coşkulu alkışlar arasında sahneye çıkarak izleyiciyi son kez selamlamış, salonda hep bir ağızdan ''Güneşin Sofrasında Söylenen Türkü'' seslendirilmişti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/netflix-cem-yilmaz-imzali-yeni-dizisi-ersan-kunerinin-galasi-yapildi/", "text": "Netflix, heyecanla beklenen, Cem Yılmaz imzalı fenomen karakterine odaklanan Erşan Kuneri'nin galası dün gerçekleştirdi. Katılım ve ilginin yüksek olduğu gecede başta dizinin yaratıcısı ve yönetmeni Cem Yılmaz olmak üzere dizinin başrol oyuncuları; Zafer Algöz, Ezgi Mola, Çağlar Çorumlu, Uraz Kaygılaroğlu, Merve Dizdar, Nilperi Şahinkaya ve Bülent Şakrak tam kadro yer aldı. Cem Yılmaz'ın ilk dizisi olan Erşan Kuneri'yi izlemeye geçmeden önce tüm misafirler projenin hikayesini bizzat yapımın kahramanlarından dinlediler. Yekta Kopan'ın moderatörlüğünde gerçekleşen sohbette Cem Yılmaz ve dizinin oyuncuları Erşan Kuneri'nin merak edilenlerini yanıtladı. Eğlenceli anlara sahne olan söyleşinin ardından tüm davetliler farklı bir izleme deneyimine davet edildi, her bölümün içinde yer alan birbirinden farklı filmler farklı salonlarda İki Film Birden konseptiyle misafirlere sunuldu. Galaya sanat, eğlence ve moda dünyasından, Ayhan Sicimoğlu, Ayşe Özyılmazel, Buse Terim, Ceyda Düvenci, Ekin Koç, Emre Altuğ, Ertuğrul Özkök, Görgün Taner, Hakan Altun, Hasan Can Kaya, İbrahim Selim, Pınar Altuğ, Sedef Gali, Umut Eker ve Yağmur Atacan'ın da yer aldığı pek çok ünlü isim katılırken izleme sonrası gece Duygu Soylu'nun sahnesiyle devam etti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/netflix-uyelik-ucretleri-ne-kadar-pakete-gore-2022-fiyatlari-listemizde/", "text": "Dünyanın en popüler dijital yayın platformlarından bir tanesi olan Netflix birkaç yıldır Türk kullanıcılara da hizmet veriyor. Son dönemde ise adı yükselen abonelik fiyatları ile anılmaya başladı. Peki, Netflix üyelik ücretleri ne kadar? Gelin 2022 Netflix ücretlerine ve üyelik türlerinin özelliklerine yakından bakalım. Netflix dünyanın en popüler dijital yayın platformlarından bir tanesi. 2016 yılında Türkiye pazarına giriş yaptıktan sonra ülkemizde de sevilen bir platform oldu. Özellikle Netflix Türkiye orijinal içerikler epey ses getirdi. Ancak son dönemde yapımları ile değil, Netflix ücretleri ile bu platformdan bahseder olduk. 2022 yılı Netflix fiyatları pek çok kullanıcı tarafından tepki çeken rakamlara sahip. Webtekno editörleri tarafından hazırlanmış olan sinema ile dizi haberleri ve içeriklerini incelediğimiz zaman karşımıza Disney Plus, Amazon Prime, Exxen ve daha pek çok dijital yayın platformu çıkıyor. Bu platformların fiyatları ile Netflix fiyatları karşılaştırıldığı zaman bazı kullanıcıların neden böyle bir itirazda bulunduklarını anlamak mümkün. Gelin 2022 Netflix ücretlerine ve üyelik türlerinin özelliklerine yakından bakalım. - Netflix temel plan - Netflix standart plan - Netflix özel plan Netflix temel plan aylık ücreti 37,99 TL. Temel planı seçerseniz 480 piksel çözünürlüğünde iyi bir video kalitesi ile karşılaşıyorsunuz. Üyeliğiniz kapsamında televizyon, bilgisayar, cep telefonu ve tabletinizden tüm Netflix yapımlarını izleyebilirsiniz. Temel planda aynı anda yalnızca bir cihazda oturum açılabilir. Netflix standart plan aylık ücreti 57,99 TL. Standart planı seçerseniz 1080 piksel çözünürlüğünde daha iyi bir video kalitesi ile karşılaşıyorsunuz. Üyeliğiniz kapsamında televizyon, bilgisayar, cep telefonu ve tabletinizden tüm Netflix yapımlarını izleyebilirsiniz. Standart planda aynı anda iki cihazda oturum açılabilir. Netflix özel plan aylık ücreti 77,99 TL. Özel planı seçerseniz 4K + HDR çözünürlüğünde en iyi video kalitesi ile karşılaşıyorsunuz. Üyeliğiniz kapsamında televizyon, bilgisayar, cep telefonu ve tabletinizden tüm Netflix yapımlarını izleyebilirsiniz. Özel planda aynı anda dört cihazda oturum açılabilir. - Adım #1: Netflix internet sitesini açın. - Adım #2: Sağ üst köşede bulunan Oturum Aç yazısına tıklayın. - Adım #3: Açılan ekrandaki Şimdi Kaydol butonuna tıklayın. - Adım #4: Güncel e-posta adresinizi girin ve Başlayın butonuna tıklayın. - Adım #5: Üyelik planınızı seçin. - Adım #6: Şifre belirleyin. - Adım #7: Ödeme bilgilerinizi girin. - Adım #8: Bilgilerinizi onaylayın. - Adım #9: İşlem tamam. Yukarıdaki adımları izleyerek mobil internet tarayıcınız ya da masaüstü internet tarayıcınız üzerinden Netflix üyeliği alabilirsiniz. İlk kez üye olacaksanız mobil uygulama ya da TV uygulamasından bu işlemi gerçekleştiremezsiniz. Ancak abonelik yenileme işlemlerini tüm cihazlardan yapmanız mümkün. - Adım #1: Netflix internet sitesini açın. - Adım #2: Hesap bilgilerinizle giriş yapın. - Adım #3: Hesap sayfasını açın. - Adım #4: Ekranın altlarına inin. - Adım #5: Üyeliği İptal Et seçeneğine tıklayın. - Adım #6: İşlemi sürdürün. - Adım #7: Netflix üyeliğiniz iptal edildi. Netflix üyeliğinizi iptal etmek için yukarıdaki adımları izlemeniz yeterli. Tıpkı üyelik alma işleminde olduğu gibi üyelik iptal işlemi de mobil uygulamada ya da TV uygulamasında olmuyor. Bunun için mobil internet tarayıcınız ya da masaüstü internet tarayıcınız üzerinden işlem yapmalısınız. - Our Planet 9,3 - The Last Dance 9,2 - Dark 8,8 - Peaky Blinders 8,8 - Black Mirror 8,8 - Narcos 8,8 - The Queen's Gambit 8,7 - Better Call Saul 8,7 - Stranger Things 8,7 - House of Cards 8,7 - The Haunting of Hill House 8,7 - The Crown 8,7 - Bir Başkadır 8,6 - Mindhunter 8,6 - La Casa de Papel 8,6 - Love, Death and Robots 8,6 - Making a Murderer 8,6 - After Life 8,5 - BoJack Horseman 8,5 - Narcos: Mexico 8,4 - The Last Kingdom 8,4 - Ozark 8,3 - Kingdom 8,3 - Sex Education 8,3 - Bodyguard 8,2 - Lucifer 8,2 - The Witcher 8,2 - Wild Wild Country 8,2 - Altered Carbon 8,1 - The End of the F ing World 8,1 - Suburra 8,1 - The Umbrella Academy 8,1 - Orange is the New Black 8,1 - Explained 8,1 - Unorthodox 8,0 - El Chapo 7,9 - The OA 7,9 - Russian Doll 7,9 - Icarus 7,9 - How to Sell Drugs Online 7,9 - Inside the Bill's Brain: Decoding Bill Gates - The Maniac 7,8 - You 7,8 - Talihsiz Serüvenler Dizisi 7,8 - Santa Clara Diet 7,8 - 13 Reasons Why 7,7 - Seven Seconds (7 Saniye) 7,7 - Chilling Adventures of Sabrina 7,7 - Extracurricular 7,7 - Fatma 7,6 - I Am Not Okay With This 7,6 - Atiye 7,6 - The 100 7,6 - Ragnarok 7,5 - Locke & Key 7,4 - Living with Yourself 7,2 - Lost in Space 7,2 - 50M2 7,0 - Snowpiercer 6,7 - The Rain 6,3"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/netflixin-yeni-turk-filmi-iyi-adamin-10-gununde-nejat-isler-basrolde/", "text": "Mehmet Eroğlu'nun aynı adlı romanlarından uyarlanan, Ay Yapım'ın yapımını üstlendiği üçlemenin birinci filmi İyi Adamın 10 Günü, şubat ayında Netflix'te. Nejat İşler ve Uluç Bayraktar'ı Netflix'te ilk kez buluşturan yapımın oyuncu kadrosunda; İlayda Alişan, Şenay Gürler, Nur Fettahoğlu, Yurdaer Okur, Barış Falay, Esra Ronabar, İpek Türktan Kaynak, İlayda Akdoğan, Ata Artman, Gözde Kaya, Kaan Turgut, Erdal Yıldız, Rıza Kocaoğlu ve Kadir Çermik gibi başarılı isimler yer alıyor. Oyuncu kadrosu kadar heyecan ve gerilimi yüksek hikayesiyle de dikkat çeken İyi Adamın 10 Günü, 10 Şubat'ta tüm dünya ile aynı anda sadece Netflix'te. Sadık, kötülüklerle dolu bir dünyada iyi bir adam olmak için çabalamaktadır. Şimdi bu sıra dışı özel dedektif, zorlu bir vakayı çözmeli ve bu süreçte yolunun kesiştiği dört kadına yardım etmelidir. Çetrefilli bir kayıp vakasına bulaşınca iyilikle kötülük arasındaki çizgi bulanıklaşır ve Sadık iyi bir insan olmanın anlamını sorgulamaya başlar. Mehmet Eroğlu imzalı roman üçlemesinden uyarlanan bu gerilim filmi; mafya adamları, insan kaçakçıları ve sadist katillerin dünyasına adım atan bir özel dedektifi konu alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/neutrogena-cellular-boost-ile-yeniden-genc-gorunmek-ister-misiniz/", "text": "Neutrogena uzmanlığıyla lekesiz, genç ve ışıltılı cilt sunmak için Hücresel Boost serisi yeni ürünleriyle, kadın hissettikleri yaşta görünmeye davet ediyor! Güzellik ve bakım dünyasını devrim yaratan yenilikler ile buluşturan Neutrogena, onun geçen gün ürün portföyüne yeni bir yanıt sırasını yayın yayın sunucu sunucuları da geliştirmeye devam ediyor. Son olarak Hücresel Boost serisine iki yeni ürün ekleyen marka, Neutrogena uzmanlığı son teknoloji ile bir araya getirerek pürüzsüz, ışıltılı, tonu eşitlenmiş ve daha genç görünen bir cilt için aradığınız her şeyi sunuyor. Marka, Cellular Boost serisi ile son dönemin en popüler C vitamini ve retinolü, Neutrogena uzmanlığında, tek bir üründe buluşturuyor. Seride bulunan cilt bakım ürünleri içeriğindeki retinol ile kırılması azaltken, C vitamini ile cilt tonunu eşitliyor. Ayrıca, lekelere iyi gelen C vitamini, cildi ölü hücrelerden arındırıp parlak ve bir görünüme kavuştururken, cildinde uygulandığında cildin kolajen ve elastin üretimini hızlandırarak cilt bakımını yapıyor. Retinol ise kırışıklıkları azaltıp cildi pürüzsüzleştirirken pigmentasyonu da azaltmaya yardımcı oluyor. Cellular Boost Serisi ile çok kısa sürede mükemmel cilde ulaşmayı vadeden Neutrogena, evinizin rahatlığında cildiniz için uzman bakımı deneyimi yaşamanızı sağlıyor. 60 yılı aşkın cilt bakımı sadece uzmanlığıyla çalışmak, kullanım için 4 haftanın pürüzsüzlüğünde bir cilde sahip olmak için aradığınız ona sahip olun. Cildin uygulamalı göre farklılaşan formülleri ile hem gece hem gündüz cilt bakımında kullanılabilen Hücresel Boost serisi, yaşla birlikte cildinizin değişen formülüyle yaşlanma belirtilerine karşı da en iyi yardımcınız aday olmaya aday. Cellular Boost serisi çok sevilen yanı sıra sıra yeni haberleriyle oldukça iddialı. Seriye son olarak Leke Giderici Serum ve C Vitamini Peeling kısa sürede cilt sorununa çözüm bulmayı vadediyor. Sağlıklı bir cilt için uzman bakım sunan seri, yaşlanma belirtileriyle savaşırken içerik sayesinde daha pürüzsüz ve tonu eşitlenmiş bir cilt sağlıyor. Yeni ürünler tüketicinin ciltte lekelerine neden olabilir. Sunulan serumu ve yaşlanma karşıtı içeriklerle hazırlanmış peeling sağlıklı bir cilt bakımı için sunulan her şeyi sunuyor. C Vitamini ve retinol formülüyle leke 1 hafta gibi kısa bir kısa sürede. Düzenli kullanımında tonu, ışıltılı ve daha genç görünen bir cilt sunar. Tüm cilt tonlarına uygundur. Glikolik Asit ve C Vitamini formülüyle cildi nazikçe soyarak ciltte yenilenmesini tetikler. Anında pürüzsüz, ışıltılı ve tonu eşitlenmiş bir cilt sağlar. Cildi hücrelerden arındırır, ciltte yenilenmesini tetikler ve cildi pürüzsüzleştirip ışıltı verir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nezihe-meric-hikayeleri-is-sanata-geliyor/", "text": "İş Sanat'ın edebiyatla müziği bir araya getirdiği dinletilerinde bu ay Nezihe Meriç'in beş hikayesi yer alacak. Yeşil, dalga dalga gölgeleniyor... başlıklı dinleti 25 Nisan Pazartesi, saat 20.30'da İş Sanat'ın YouTube kanalında ilk kez edebiyatseverlerle buluşacak. Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından biri olan Nezihe Meriç'in Çalgıcı, Bazıları, Kapalı Öykü-1, Işın, Sepetli Kadın hikayelerini Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar, Hakan Gerçek ve Aslı Yılmaz seslendirecek. Hikayeleri, Atilla Birkiye düzenledi. Eski bir radyo kayıt stüdyosu dekoruyla sunulan dinletiyi Mehmet Birkiye sahneye uyguladı. Serdar Yalçın'ın müzik yönetmenliğini üstlendiği dinletiye Seda Subaşı ve Şemsa İdil Ural eşlik edecek. Etkinlik, ilk gösterim tarihinden itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalından izlenebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nice-12-yillara-cosmed/", "text": "Her bir ürününü güçlü ve uzun araştırmalar sonucunda, dünya standartlarında üreterek eczacı ve dermatologların tavsiyeleriyle son kullanıcıya ulaştıran COSMED Cosmeceuticals, 12. yaşını ve yenilenen marka yüzünü bir partiyle kutladı. Momo Bebeköy'de gerçekleşen partiye; iş, sanat ve cemiyet hayatından birçok ünlü isim katıldı. Osmanlı'nın güzellik sırrı olan, harem kadınlarının parlak ve pürüzsüz bir cilt elde etmek için kullandıkları Çiğdem Çiçeği ile formüle edilmiş bir dermokozmetik markası olan COSMED, 12. yaşında marka yüzünü yeniledi. Momo Bebeköy'de düzenlenen partiye iş, sanat ve cemiyet hayatından birçok ünlü isim katıldı. Partiye aralarında Pelin Karahan, Nilay Cafer, Deren Talu, Hande Acar, Merve Oflaz, Gizem Hatipoğlu'nun da yer aldığı isimler katıldı. COSMED'in 12. yaş partisinde konuşan COSMED'in yaratıcısı Deren Öztürk Mataracı, 2020 yılının durgunluğu nedeniyle yenilenmeye zaman ayırabildik diyebilirim. Markamız yenilenmiş logomuz ve ambalajlarımızla artık sahada. Müşterilerimiz karşılarında yepyeni bir COSMED görecek dedi. Yenilenme stratejilerinin ardında dünyaya açılma hedefleri olduğunu vurgulayan Deren Öztürk Mataracı, Yeni ambalajlarımız ve konseptimiz ile çiğdem çiçeğini dünyaya anlatmaya hazırız. Global bir marka olma hedefimizde ilerlerken karşımıza çıkan en büyük soru 'Peki neden bir Türk markası alayım ki?' oluyordu ve bu soruya cevabımız sonradan tüm ürünlerimize dahil ettiğimiz, Osmanlı dönemi Harem kadınlarının ve Anadolu'nun güzellik sırrı olan Crocus Chrysanthus yani Çiğdem Çiçeği'ydi. Ürünlerimize çiğdem çiçeğini dahil ettik fakat ambalajlarımızla aynı mesajı veremediğimizi fark ettik ve bu paralelde COSMED olarak bir yenilenme sürecine girdik. Topkapı Sarayı Harem'inden aldığımız ilhamla yeni bir marka kimliği yarattık, logo tasarımımızdan ürün gruplarımızın renklerine, fontlarımızdan, ikonlarımıza kadar daha bizden bir konsept yarattık. Yeni marka yüzümde; biraz tarih var biraz da bugün. Yenilenen marka kimliğimiz yabancı iş ortaklarımız tarafından da büyük bir beğeniyle karşılandı. Eminim ki COSMED için yepyeni bir yolculuk başlıyor şeklinde konuştu. COSMED Cosmeceuticals'ın uluslararası standartlardaki güvenilir ürünleri; yetkili eczaneler ve Watsons mağazalarında satışa sunuluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nice-yillara-herkese-bilim-teknoloji-dergisi/", "text": "Bilim, teknoloji ve inovasyon konularını, dünyadaki gelişmeleri güncel izleyerek, geniş bir yazar ve akademisyen kadrosunun da katkılarıyla haftalık olarak okurla buluşturan Herkese Bilim Teknoloji dergisi, bağımsız bir yayın organı olarak 9 Nisan'da beşinci yılını kutluyor. Herkese Bilim Teknoloji'nin yayın danışmanlığını Orhan Bursalı, yayın yönetmenliğini Özlem Yüzak üstleniyor. Dergide sadece Türkiye'den değil dünyanın çeşitli ülkelerinden de bilim insanlarının ve araştırmacıları yazıyor, görüşlerini paylaşıyor. Uzay çalışmalarından, tıp ve sağlıktaki son gelişmelere, felsefeden, bilim tarihine, antropolojiden, arkeolojiye çok geniş bir yelpazede yazı haber ve söyleşilere yer veren dergi yalın, basit ve anlaşılır bir anlatımla toplumun bilim ve teknolojiye olan ilgisini her geçen gün daha da artırmaya çalışıyor. Ayrıca, başarı öyküleri aracılığıyla toplumsal rol modellerinin oluşumuna verdiği destek, akademi dünyasındaki bilimsel tartışmaları yansıtma tarzı ve genç profesyoneller için iş dünyasındaki gelişmeleri anlatmasıyla her kesimden insana ilham vermeyi de amaçlıyor. www. herkesebilimteknoloji. com adresinden de günlük bilim ve teknoloji haberlerini yayınlayarak okurlarına daha fazla özgün bilgiyi ulaştırmaya çalışıyor. Cumhuriyet Gazetesi'nin haftalık eki olarak 30 yıl boyunca yayınlanan Cumhuriyet Bilim Teknoloji dergisini kapatma karanının ardından okur ve akademik dünyanın 'yola devam' baskısı ve desteği ile 2016 yılında kurulan Herkese Bilim Teknoloji dergisi, kendini Türkiye'nin bilim, kültür ve eleştirel düşünce platformu olarak tanımlıyor. Doğan Kuban, Orhan Bursalı, Tanol Türkoğlu, Ali Akurgal, Müfit Akyos, Reyhan Oksay, Özlem Yüzak, Batuhan Sarıcan, Murat Altaş, Tüles Hasdemir, Meral Doğan Erdinç, Erdal Musoğlu, Nilgün Özbaşaran Dede, Rita Urgan, Tayfun Akgül, Bayram Ali Eşiyok, Can Gürses, Cem Say, Tevfik Uyar, Mustafa Çetiner, Önder Ergönül, Ahmet Yavuz, Haluk Ertan, Celal Şengör dergiye katkıda bulunan isimler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nick-cave-the-bad-seeds-21-agustosta-parkormanda/", "text": "Gelene bakın gelene! Ve bir kez daha! Müziğin dev ismi Nick Cave & The Bad Seeds, İKSV'nin 50. kuruluş yıldönümü kutlamaları kapsamında 21 Ağustos'ta Parkorman'a geliyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı 'nin 50. yıl kutlamaları kapsamında, uzun yıllar akıllarda kalan performansları ve Red Right Hand, Into My Arms, Jubilee Street gibi şarkıları ile tanınan Nick Cave & The Bad Seeds, 21 Ağustos'ta Parkorman'da hayranlarıyla buluşacak. 2018'de İstanbul Caz Festivali kapsamında verdiği unutulmaz konserden sonra İstanbul'a tekrar gelecek olan Avustralyalı şarkıcı, söz yazarı, besteci, senaryo yazarı, şair ve aktör Nick Cave, müzik kariyeri boyunca çok sayıda sanatçıya ilham kaynağı oldu. İstanbul'da uzun zaman hafızalardan çıkmayacak bir performansa imza atmaya hazırlanan Nick Cave & The Bad Seeds, 1984'teki ilk albümleri From Her To Eternity'den başlayarak toplam 17 stüdyo albümü kaydetti. Son albümleri Ghosteen, The Bad Seeds'in en iyi çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor. Grubun albümleri dünyanın dört bir yanında beş milyondan fazla sattı, müzik dünyasındaki etkileri de derin ve geniş çaplı oldu. 1. avantajlı dönem biletleri, 7 Şubat Pazartesi Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 14 Şubat Pazartesi günü 10.30'dapasso. com. tr ile İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) satın alınabilecek. Gösterinin biletleri, kısıtlı bir dönem için ayakta tam 400 TL, sahne önü 550 TL, özel platform 850 TL olacak. Özel platform + sahne önü özel paket ise 1000 TL. Ayakta öğrenci bileti fiyatları ise Eczacıbaşı Genç Bilet sayesinde sadece 10 TL olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nick-cave-the-bad-seeds-konseri-icin-sinirli-sayida-biletler-satista/", "text": "Yıldızı hiç sönmeyen kariyerinin pek çok aşamasında yolu İKSV ile kesişen Nick Cave & The Bad Seeds, akıllara ve ruhlara kazınan şarkılarını bu kez, İKSV'nin 50'nci yılına özel olarak, Parkorman'da söyleyecek. Konsere az bir süre kala biletleri tükenen kategoriler için sınırlı sayıda bilet satışa açıldı. Nick Cave & The Bad Seeds, 2 Haziran'da başladığı, Primavera Sound, Rock Werchter gibi festivalleri ve Berlin, Oslo, Porto gibi şehirleri gezdiği Avrupa turnesi kapsamında, bu sefer 21 Ağustos'ta İstanbul'a geliyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın 50'nci yılını kutlamaları kapsamında düzenlenen konser, Go Ons, We Are The Walkers ve Audi Türkiye'nin katkılarıyla Parkorman'da gerçekleşecek. Nick Cave & The Bad Seeds konseri öncesinde, Barcelona'da Primavera Sound'un yıldızları arasında gösterilen alternatif rock grubu Black Country, New Road sahnede olacak. 21 Ağustos pazar akşamını Nick Cave & The Bad Seeds ve sevenleriyle birlikte, yeşillikler içinde geçirmek, öncesinde güçlü tınılarıyla Black Country, New Road'a en önden kulak vermek için kontenjanlarla sınırlı kategorilerde yerinizi ayırın. Biletler passo. com. tr ile İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) satın alınabilir. Gösterinin ikinci genel dönem bilet fiyatları 650 TL, 850 TL, 1.200 TL ve 1.500 TL. Siyah ve Beyaz Lale Kart üyeleri biletlerini passo. com. tr %25 indirimle, Kırmızı Lale Kart üyeleri ise %15 indirimle alabiliyor. Eczacıbaşı Topluluğu'nun desteğiyle İKSV'nin bu yıl düzenlediği tüm etkinliklerde satışa çıkan 10 TL'lik Eczacıbaşı Genç Bilet'e ise ilgi büyük oldu. 10 TL'lik biletler satışa çıktıktan birkaç saat sonra tükendi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nihal-yalcinin-zuhal-filmi-ilk-defa-41-istanbul-film-festivalinde/", "text": "Bu yıl 8-19 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek 41. İstanbul Film Festivali'nin ulusal yarışmasında jüri karşısına çıkacak filmin Erge Yeksan imzalı posteri de bugün yayınlandı. İlk kez geçen yıl Ekim ayında 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde seyirciyle buluşan ve başrolündeki Nihal Yalçın'a En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü getiren film, uluslararası prömiyerini de Kasım ayında Tallinn Black Nights Film Festivali'nde yapmıştı. Kara komedi türündeki Zuhal, başarılı bir avukat olan ve İstanbul'un merkezinde yalnız yaşayan Zuhal adlı bir kadının evinin derinlerinden gelen bir kedi sesinin peşinde çıktığı çaresiz arayışı ve o güne dek yüzlerini bile görmediği komşularıyla yaşadığı absürt karşılaşmaları konu alıyor. Senaryosunu Nazlı Elif Durlu ve Ziya Demirel'in birlikte yazdığı, yapımcılığını Anna Maria Aslanoğlu'nun üstlendiği filmde Nihal Yalçın ile birlikte Sadi Celil Cengiz, Nur Sürer, Serpil Gül, Sencar Sağdıç, Aysan Sümercan, Burcu Halaçoğlu, Şebnem Sönmez, Çağdaş Ekin Şişman oynuyor. Ödüllü kısalarıyla tanıdığımız yazar ve yönetmen Nazlı Elif Durlu'nun ilk uzun filmi Zuhal, İstanbul'da ilk kez 41. İstanbul Film Festivali kapsamında seyirciyle buluşuyor. 8-19 Nisan 2022 tarihlerinde gerçekleşecek festivalin Ulusal Uzun Film Yarışması'nda jüri karşısına çıkacak Zuhalin tasarımcı Erge Yeksan tarafından hazırlanan posteri de bugün yayınlandı. Senaryosunu Nazlı Elif Durlu ve Ziya Demirel'in birlikte yazdığı, yapımcılığını Anna Maria Aslanoğlu'nun üstlendiği Zuhal, başarılı bir avukat olan ve İstanbul'un merkezinde yalnız yaşayan Zuhal adlı bir kadının, evinin derinlerinden gelen bir kedi sesinin peşinde çıktığı çaresiz arayışı ve o güne dek hiç iletişim kurmadığı komşularıyla yaşadığı absürt olayları konu alıyor. Zuhal rolünde Nihal Yalçın'ı izlediğimiz filmde Sadi Celil Cengiz, Çağdaş Ekin Şişman, Sena Başdoğan, Sencar Sağdıç, Aysan Sümercan, Serpil Gül, Burcu Halaçoğlu, Sarp Aydınoğlu, Fatih Al, Şebnem Sönmez ve Nur Sürer rol alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nihan-aypolat-bagimsiz-tiyatro-oyunculugu-bu-ulkede-direnis-demek/", "text": "En son Çocukluk dizisiyle ekranlarda seyirciyle buluşan İstanbul Drama Topluluğu oyuncusu Nihan Aypolat ile pandemi günlerinde sinema ve tiyatroyu konuştuk. Sahneyi çok özlediğini söyleyen Aypolat'ın en büyük oyunculuk hayalini de öğrendik: Ölmeden öce Medea'yı oynamak. Bugün Ajandakolik'te konuğumuz olan Aypolat ile yalnızca oyunculuktan değil, doğadan ilham aldıklarından, özgürlükten ve kadın mücadelesinden de bahsettik. Ah Disko Topu'm, evet orada tanışmıştık seninle, büyük heyecanıma ortak olanlardandın. Canım kadın Ayça Güçlüten''in kitabının okuma performansı meslek hayatımın en heyecan verici deneyimlerindendi. Yeri hep ayrı kalacak. Oyunculuğa tiyatro ile başladım. Kendimi öncelikle tiyatro oyuncusu olarak tanımlıyorum. Köküm tiyatro. Orta son sınıftayken Suç ve Ceza oyununu izlemiştim Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Oyunun bir anında Raskolnikov'un yüzünü yıkadığı sular sahnenin dışına taştı. O an büyülendiğimi hatırlıyorum. Bu bir işaretti bana göre. Gözlerimin önünde kanlı canlı bir sanat vardı fakat dokunulmaz ve ulaşılmazdı. Buna rağmen o bana kendi dünyasında sularını sıçratabiliyordu. O oyundan sonra tiyatro aklımdan hiç çıkmadı. Üniversiteyi ailemin tercihi üzerine İktisat Fakültesi'nde okudum. Sonrasında 2007'de iki yıllık bir oyunculuk okulu olan Gösteri Sanatları Merkezi'ni bitirdim. Aktif oyunculuk hayatıma ise koşulları uygun hale getirdikten sonra 2012 yılında başladım. Tercihen konservatuvar okumadım. Nedenlerini, okul dediğimiz kurumla ilgili görüşlerimi belki başka bir sohbetimizde ayrıntılı konuşuruz. 2012'den beri tiyatroyu hiç bırakmadım. Ta ki pandemiye kadar, fakat az kaldı, kavuşacağız. Sekiz yıl hiç ara vermeden tiyatro yaptım. Her sezon en az iki oyunum oldu yetişkin tiyatrosunda. Dört farklı oyunumun olduğu bir sezonu hasretle hatırlıyorum mesela, 2016/2017 sezonuydu sanırım. Eş zamanlı olarak bir yıl öncesine kadar her zaman çocuk tiyatrosu da yaptım. Sezonda 5 ya da 6 farklı oyunum olurdu. Ne şanslıyım ki klasikte ve çağdaşta çokça karakterle buluşabildim. Daha da fazlasını temenni ediyorum. Çünkü bu beni hayatta tutuyor. Benim için tiyatro hayatta bugüne kadar yapabildiğim en iyi şey. Dünyaya geliş amacım konusunda içimi rahatlatan yer. Bir gün herhangi bir şeyi tiyatrodan daha iyi yapar ve yaptığımda daha tamamlanmış hissedersem onu yaparım ama bugüne kadar öyle bir keşfim olmadı. Belki buna en yakın his doğada olmak olabilir. Dabbe benim tiyatro dışında ilk uzun soluklu işim. Ondan önce Hasan Karacağ ile tanışmamızı da sağlayan Kurşun Bilal dizisiyle başladım kameraya. İyi bir deneyimdi Dabbe. Korku filmi oyunculuğuna dair bir fikir oluşturmamı da sağlamıştı. Henüz mesleğin başındayken iyi bir okul olmuştu bana. Ama henüz Özcan Alper, Emin Alper, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Serdar Akar, Kaan Müjdeci ve Kıvanç Sezer ile çalışamamışken tiyatro sinema kıyaslamasını yapamam. Fakat şunu söyleyebilirim ki dinamikleri, dokunulmazlığı, hikayenin ve anlatıldığı dünyanın akışının asla bozulamaması özellikleri sebebiyle tiyatro her zaman önde gelecektir. Tiyatro büyülüdür. Çok teşekkür ederim güzel sözlerin için. Oynadığım karakterin adı Lale'ydi. Oldukça zorlayıcı oldu evet. Dediğin gibi anne değilim ve öncelikle bu duyguyu keşfetmem gerekiyordu. Yerine bir şeyler koymam, bendeki karşılığını bulmam gerekiyordu. Sonrasında da deformasyona uğramış bir annelik duygusunu anlamam, kavramam gerekiyordu. Uzun bir süreçti. Lale'yi anlamamda Müfit Aytekin'in, Nadim Güç'ün ve Merve Girgin'in çok büyük emeği var. Anlayabildikten sonra artık oynaması benim için çok keyifli olmaya başladı. Hepimizin kafasında bir anne ideası vardır değil mi ve onu görmek isteriz. Arketipin dışına çıkıldığında seyirciyi de ikna etmek zorlaşıyor ve benim için asıl tutkulu macera orada başlıyor. Benim bu işteki en büyük şansım çocuklu set olmasıydı. Bir yerde çocuk varsa orada saflık, temizlik vardır ve onu görmeyi bilirseniz ne yorulur ne üzülürsünüz. Çocuklardan çekimler boyunca özellikle oyunculukla ilgili çok fazla şey öğrendim. Şöyle bir an anlatmak istiyorum; bir gün çocuklardan biri diğer çocuğa, Sen burayı hiç güzel oynayamadın dedi. Dikkatle yorumu alan çocuğu izlemeye başladım. Kesin ağlayacak, üzülecek, sete devam edemeyecek dedim. Çocuk önce bu yoruma şaşırdı, bir an durdu, Çok güzel oynayacağım şimdi dedi gülerek ve gitti oynadı. İşte bu kadar basit. Bir yetişkin olarak bu yorumu alsak başa çıkmamız çok zor olabilirdi. Ama çocuklar sadece oyunlarıyla ilgileniyorlar. Dünyaya geliyorlar ve oyun oynuyorlar. İlham verici bu. Çok naziksin çok teşekkür ederim. Tiyatro yapmayı çok ama çok özledim. Şu dönemde kendi kendime hem antrenman olması hem de belki her şey düzeldiğinde sahneleyebileceğim umuduyla tek kişilik bir oyuna çalışıyorum. Henüz yeni bir diziyle anlaşmadım ama yakında olacak gibi görünüyor. Seslendirmelerim devam ediyor. Şu an Enerjisa'nın eğitim videoları projesi var elimde. Ama sahne ve set benim yuvam ve yuvaya döneceğim günü bekliyorum. Toplumca kolay kabul görmeyecek her rol beni çok heyecanlandırıyor. Tiyatroda ise ölmeden Medea'yı oynamak istiyorum. Evet, her ama her fırsatta şehirden gidiyorum ve dağlarda, denizlerde, ağaçların yanında yani aslında olmamız gereken yerde kendimle buluşuyorum. Arada bu buluşmaları gerçekleştirmezsem kaybolur giderim ve birçoğumuz kayboluyoruz. Bize ait olmayan bilgilerle, ezberlerle yaşayıp gidiyoruz. En kötüsü bize ait olmadıklarını fark edemiyoruz bile. Bizi öyle güzel oyalıyorlar ki kendimizi bulamıyoruz. Yaşadığımız düzende ürkütücü bir seçeneklilik durumu söz konusu. Ben bu kadar seçenekte boğuluyorum. Sürekli manipüle ediliyoruz. Sen onu aldın ama daha iyisi var, onun da iyisi var ve daha da iyisi. Çünkü ben senin aklını karıştırmak için çok çalışıyorum. Algılarını yönetmek için çok çalışıyorum. Bunu diyen birileri var. Doğada ve küçük yerlerde zaten ne yiyeceğiniz ne giyeceğiniz ne yöne doğru gideceğiniz bellidir. Bu seçeneklilikten sıyrıldığınızda ve neyi seçmem gerekiyor mesaisini azalttığınızda kendinizle, düşüncelerinizle, kalbinizle daha fazla vakit geçiriyorsunuz. Ben kendimi anlarsam insanı anlarım, bununla birlikte yaşamı anlarım. Bunları anlamamın en iyi yolu ise doğayı izlemek. Orası ilahi bir okul. Bir de poi çevirmeyi çok seviyorum, henüz yaklaşık 10 kombinasyonuyla çalışıyorum ama yaklaşık 3000 kombinasyonu var dünyada. Uzun bir yolculuk poi de. Resim, sinema ve dans ise sığınaklarım. İyi bir seyirciyim. Yemek yapmayı çok severim, hele ki sevdiklerime yapıyorsam dünyanın en tatlı meşguliyeti olur benim için. Çokça ilham aldığım oyuncu var. Gerçekten saymakla bitiremem. Ben bir taşın başında dakikalarca duran ve büyülenen biriyim. Her insan engin bir okyanus, düşünün halimi. Yapın! Bu kadar. İçinizde ateş yakan her şeyi yapın. Bu oyunculuksa bunu mutlaka yapın. Evet, bizim ülkemizde zor, çılgınlık hatta. Evet, aileler çok haklı, sigortalı bir işimiz olsa iyi olurdu. Evet, iş alanı az ve çok fazla oyuncuyuz. Ama yaşam enerjisi paradan daha kıymetli bir şey ve sevdiğiniz iş size yaşam enerjisi verir. Yaşam enerjisiyse size hayatta kalmak için çözümler buldurur. Sahne bulamıyorsanız kendi kendinize oyun çalışın, konservatuvara almıyorlarsa dışarıda kendinizi eğitin. Ama şöyle bir gerçek var, mutlaka elinizden başka bir iş de gelsin. Size para kazandıracak bir alanda da kendinizi geliştirin. Çünkü yaşamak zorundayız ve oyunculukla ilgili her şey her zaman yolunda gitmeyebilir. İşsiz kaldığınızda o süreci atlatmanıza yarayacak bir beceriniz olsun elinizde. Bakınız: gerçekler. Oyunculuk, özellikle bağımsız tiyatro oyunculuğu bizim ülkemizde direniş demek. İşte bu mesele çok ama çok büyük bir açık yara. Bu mesele benim kelimelerimin kifayetsiz kaldığı büyük bir acı. Ben burada bunları yazarken bir kadın şu an evinde şiddet görüyor. Biz meydanlarda kadın haklarını savunurken de o kadınlar evlerinde şiddet görüyor. Şöyle bir teklifim olmuştu twitter üzerinden, meydanlara çıkalım tamam ama asıl gidip bu kadınların evlerinin önünde nöbet tutalım demiştim. O kadınların ihtiyacı olan bu. O kadınların tek duası gece boyu dayak yedikten sonra birinin kapıyı çalması ve yeter deyip onu oradan çekip alması. Ben çok yakından biliyorum bu kadınlardan birini maalesef. Yapacağımız şudur, sessiz kalmamak, dönüp gitmemek. 2016-2017 sezonunda, psikoloji literatürüne Seyirci Etkisi olarak geçmiş Kitty Genovese olayını sahnelediğimiz oyunda da bunun altını çizmeye çalışmıştık. Bir şiddet olayına şahit olduğumuz an -tabii ki kendi güvenliğimizi de sağlayarak- müdahale etmek zorundayız. Metoo Hareketi, maruz kalanı bir nebze özgürleştiren, yalnız olmadığını hissettiren, maruz bırakanı da deşifre korkusuyla biraz da olsa temkinli davranmaya iten bir hareket oldu. Ama bu maruz bırakanlar var ya, daha zekice yollar buluyorlar. Onlarla savaşımız ömür boyu sürecek gibi! Her zaman not defterim olur. Uzun uzun yazmasam da kilit anların cümlelerini not alırım. Geriye dönüp baktığımda yol gösterici oluyorlar. Geçmişteki Nihan'ı unutmamamı sağlıyorlar. Tabii ki sahneye çıkmayı çok özledim. Bir de gerçekten doya doya sarılmayı özledim. Bu sıcak sohbet için çok teşekkür ederim, Nihan. Diliyorum en kısa zamanda tekrar sahnelerde seni alkışlayalım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nilufer-belediyesi-yeni-oyun-yazarlari-ariyor/", "text": "Şimdiye kadar düzenlediği pek çok sanatsal etkinlikle her zaman sanatçının yanında olduğunu gösteren Nilüfer Belediyesi, tam beş yıldır yeni oyun yazarlarını keşfetmek için önemli bir çalışmaya imza atıyor. 2016 yılından bu yana düzenlediği Sahne Eseri Yarışması'nı bu yıl da Mitos Boyut Yayınları iş birliği ile gerçekleştiren belediye, genç yazarlara kapısını açarak Türkiye'nin tiyatro birikiminden beslenerek kendine özgü bir yapı ve dil üreten yerli tiyatro oyunu repertuarını zenginleştirmeyi ve edebiyatçıları, şairleri tiyatro oyunları yazmaya özendirmeyi amaçlıyor. Başvurular Yüzüncüyıl Eğitim ve Sanat Merkezi'ndeki Nilüfer Belediyesi Tiyatro Müdürlüğü'ne elden, iadeli taahhütlü posta veya kargo yoluyla yapılacak. 04 Mayıs 2021 saat 17:00'den sonra belirtilen adrese ulaşan başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. Ödüle değer bulunan oyunlar 2021 yılı Ekim ayı içinde www. nilufer. bel. tr/nilufertiyatro ve www. niluferkentiyatrosu. com adresinden duyurulacak. Yarışmada birincilik ödülü 10 bin TL, ikincilik ödülü 8 bin TL, üçüncülük ödülü 6 bin TL olarak belirlendi. Nilüfer Belediyesi Özel Ödülüne değer görülen eserin sahibine de 10 bin TL para ödülü verilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nilufer-muzik-festivali-yasaklar-karsisinda-iptal-edildi/", "text": "Eylül ayında yapılacağı duyurulan 7. Nilüfer Müzik Festivali, getirilen yasaklar nedeniyle iptal edildi. Konuyla ilgili açıklama yapan Başkan Erdem, yaşam tarzına müdahale eden yasakçı zihniyeti protesto etmek amacıyla iptal kararı aldıklarını söyledi. Türkiye'de bir kamu kurumu tarafından düzenlenen en büyük kamplı müzik festivali olan, ulusal ve uluslararası alanda pek çok ödüle değer görülen ve yüz binlerce izleyici kitlesine ulaşan Nilüfer Müzik Festivali, gerçekleşmesine sayılı günler kala yine engellerle karşılaştı. Bursa'ya değer katan bir organizasyon haline gelen Nilüfer Müzik Festivali, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da kamp ve alkol yasağıyla karşı karşıya kaldı. Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, Balat Atatürk Ormanı girişinde yaptığı basın açıklamasında, yasakçı zihniyeti protesto etmek amacıyla, bu yıl Nilüfer Müzik Festivali'ni iptal etme kararı aldıklarını duyurdu. CHP Bursa Milletvekilleri Kayıhan Pala ile Hasan Öztürk, CHP Bursa İl Başkanı Turgut Özkan, CHP Nilüfer İlçe Başkanı Fırat Yılmaz ve CHP Bursa İl Gençlik Kolları Başkanı Elifnur Yamak'ın da katıldığı basın açıklamasında yaşanan süreç hakkında kamuoyunu bilgilendiren Başkan Erdem, 2015 yılından buyana Balat Atatürk Ormanı'nda, artık ülke genelinde marka haline gelmiş olan bir müzik festivali düzenliyoruz. Bu yıl da 1-3 Eylül tarihlerinde 7. Nilüfer Müzik Festivali'ni yapacağımızı duyurmuştuk. Ancak Nilüfer Kaymakamlığı kanalıyla bize ulaşan bir engelleme girişimiyle karşı karşıya kaldık. Festivalimize kamp ve alkol yasağı geldi. Hatırlayacaksınız geçen yıl da aynı durumla karşılaşmıştık. Aynı tarihlerde Büyükşehir Belediyesi'nin kamplı bir festivaline izin verilmiş ancak festivale bir gün kala bize izin verilmemişti. O nedenle bu engellemeye direndik ve geçen yıl festivalimizi kamplı yaptık. Ancak bu yıl yine aynı engelleme girişimiyle karşı karşıyayız dedi. Türkiye'nin farklı bölgelerinde benzer girişimler sonucu festival ve konser iptallerini üzülerek takip ettiklerini söyleyen Başkan Erdem, bu durumu yaşam tarzına müdahale olarak değerlendirdiklerinin altını çizdi. Türkiye'deki siyasi iklim ve bu tür gelişmelerden gelecek adına duyduğu kaygıları dile getiren Başkan Erdem, konuşmasına şöyle devam etti: Şimdi size sormak istiyorum... Ne değişti? 2015 yılından buyana hiçbir sorun çıkmadan bu organizasyonu yaptık.. Şimdi ne değişti de izin verilmiyor. Bu festival Türkiye'de bir kamu kurumu tarafından düzenlenen en büyük festivaldir ve Avrupa Festivaller Birliği YOUROPEa Türkiye'den üye olan tek kamplı festivaldir. Bugüne kadar uluslararası düzeyde pek çok ödül almış, başka festivallere ilham kaynağı olmuş, örnek alınmış bir festivaldir. Biz ne yapıyoruz burada? Ülkemiz ve dünya sahnelerinin başarılı isimlerini müzikseverlerle buluşturuyoruz. İsteyen kamp alanında çadır kurup konaklayarak konserleri izliyor, atölye çalışmalarına katılıyor, yeni dostluklar ediniyor. Katılan herkes; şehir hayatının stresini, ekonomik krizin yorgunluğunu, kısıtlanan özgürlüklerle büyüyen sıkıntılarımızı dışarıda bırakıp, umutla, dostlukla, doğanın kucağında müzikle tazeleniyor. Hepsi bu... şeklinde konuştu. Bugüne kadar 42 ülkeden 173 performans ağırlayan, 300.000 katılımcı ve 30.000 çadırlı misafirin konuk olduğu festivalde her türlü güvenlik önlemi alındığı için hiçbir sorun yaşanmadığını vurgulayan Başkan Erdem, Bu engellemeyi haklı çıkaracak hiçbir şey yok. Ama yaşam tarzına müdahale var, gençlerin soluk alacağı ortamlar birer birer yok ediliyor. Bu zihniyeti protesto ediyoruz... Biz bu engelleme girişimi nedeniyle 7. Nilüfer Müzik Festivali'ni iptal etme kararı aldık. Festivali festival yapan niteliklerini ortadan kaldırırsanız, festivali hem içerik açısından hem de ekonomisi açısından yapılamaz bir noktaya getirmiş olursunuz. Ayrıca yaptığımız diğer açık hava konserlerinden bir farkı da kalmaz. Biz gençleri müzikle buluşturmaya devam edeceğiz elbette. Öte yandan bu engellemelere karşı gerekli hukuki süreçleri de başlatacağız. Ve bugüne kadar satılan biletlerin ücretini de iade edeceğiz. Ben, gelinen noktadan üzüntü duyuyorum, hak ve özgürlükler adına kaygı verici bulduğum bu gelişmeyi kamuoyunun takdirine bırakıyorum dedi. CHP Bursa Milletvekili Hasan Öztürk de karara tepkisini göstererek, Maalesef 21. yüzyılda gençlerin nasıl eğleneceğine dair bir dayatma ve yaşam tarzına müdahaleyle karşı karşıyayız. Bunu kabul etmiyor, protesto ediyoruz açıklamasında bulundu. CHP Bursa Milletvekili Kayıhan Pala ise, birileri istiyor diye yaşam biçimlerine kimsenin müdahale etmesine izin vermeyeceklerini belirterek, İktidar sahiplerine sormak lazım. Gençlerin eğlenmesinden neden rahatsızlık duyuyorsunuz? Siz rahatsızlık duyuyorsunuz diye bu ülkenin gençleri eğlenmekten vazgeçmeyecekler. Bundan emin olun. Bilim ve sanat, değer verilmediği yerde durmaz. Bu yalnızca festivalin iptal edilmesi, gençlerin eğlenmesinin önüne geçilmesiyle sınırlı bir durum değil. Bu aynı zamanda 'Hekimler için giderlerse gitsinler' diyen zihniyetin, müzisyenler ve sanatçılar için de bu ülkede barınma koşullarını giderek zorlaştıran bir tutumun yansımasıdır. Her şeye rağmen bu ülkede bilim insanları, sanatçılar, müzisyenler de kalmaya ve üretmeye devam edecekler diye konuştu. CHP Nilüfer İlçe Başkanı Fırat Yılmaz ile CHP Bursa İl Gençlik Kolları Başkanı Elifnur Yamak da, yasak kararına tepkilerini dile getirerek, yaşam tarzına müdahalenin kabul edilemez olduğunu vurguladılar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/niluferden-bes-yil-sonra-gelen-album-kendine-bi-sans-ver/", "text": "Türk Pop Müziği'nin eşsiz sesi Nilüfer, beş yıl aradan sonra yeni bir albümle müzikseverlerle buluşuyor. Volga Tamöz prodüktörlüğünde 26. albümüyle dönen Nilüfer'in, beş yeni şarkıdan oluşan Kendine Bi' Şans Ver'' ve albümün çıkış şarkısı Boşverin klibi, bugün tüm platformlardaki yerini aldı. Yeni şarkılar ve yeni bir sound ile özenle hazırlanan albüm, Nilüfer'in kendi müzik şirketi Nilüfer Prodüksiyon'un etiketini taşırken, albümün dağıtımcılığını ise DMC üstlendi. İki amatör besteciye şans veren Nilüfer'in albümünde; sözü Gülsen Karatoprak, müziği Volga Tamöz ve Gülsen Karatoprak'a ait Boşver, sözü Fatma Özcan'a, müziği Nazan Palu'ya ait 17 Yaşımda'', söz ve müziği Fatma Özcan'a ait Gidiyorsun'', söz ve müziği Febyo Taşel'e ait Durum Bundan İbaret'', söz ve müziği Ali Emre Özbayraktar'a ait Olmayınca Olmuyor'' şarkıları yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nobel-edebiyati-odulu-fransiz-yazar-annie-ernauxun/", "text": "Ve 2022 Nobel Edebiyat Ödülü sahibini buldu. Kazanan isim Fransız yazar Annie Ernaux oldu. Sınıf atlama, evlilik, kadın özgürlüğü, cinselllik, kürtaj, hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi meseleleri kendi deneyimleri üzerinden aktarırken, arka planda daima toplumsal yaşam ve onu oluşturan kültürel, siyasi, tarihi olaylara yer vererek, toplumsal bellek yazını olarak nitelenebilecek eserlere imza atan Fransız yazar Annie Ernaux, 2022 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan isim oldu. Nobel jürisi tarafından yapılan açıklamada, 82 yaşındaki yazarın, kişisel hafızanın köklerini, mesafelerini ve kolektif kısıtlamalarını keşfetmedeki cesaretinden dolayı bu yılki ödüle layık görüldüğü bildirildi. Yazarın Boş Dolaplar, Babamın Yeri, Yalın Tutku ve Seneler romanları Can Yayınları etiketiyle yayımlanmıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nouvelle-vagueden-20-yil-sonra-gelen-cover-only-you/", "text": "Nouvelle Vague, cover'ların çok ötesinde, 2000'li yılların başından bu yana post-punk klasiklerini yeniden keşfediyor. Hala korudukları melankolik tarzlarına bossa nova havası aşılarken Camille veya Phoebe Killdeer gibi ikonik şarkıcıları bu yolda bizlere hatırlatıyor. Grup, Yazoo'nun orijinal üyelerinden biri olan Melanie Pain ile birlikte seslendirdiği Only You parçasının cover'ını bugün yayınlarken 16 Şubat 2024'te yayınlanacak Should I Stay Or Should I Go? adlı yeni albümlerini de duyurdu. Nouvelle Vague, 20. yıl dönümleri şerefine 2024 ve 2025'te büyük bir dünya turuna çıkacak ve bu turda İngiltere, İrlanda, Almanya, İspanya, Belçika ve Fransa için ilk tarihler şimdiden duyuruldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nuran-direk-o-kadar-cok-sorunumuz-var-ki-felsefeden-baska-ne-yapabiliriz/", "text": "1994 yılından beri Türkiye Felsefe Kurumu Çocuklar İçin Felsefe Birimi Başkanlığı görevini yürüten, Uluslararası Felsefe Olimpiyatları kurucu üyesi Nuran Direk, çocuklar için yazdığı felsefe kitaplarından sonra bu yıl ikinci baskısını yapan Gençler İçin Felsefe kitabını Ajandakolik okurları için anlattı. Lise yıllarından bu yana felsefe ve edebiyata ilgi duyan ve pek çok yazardan etkilenen Direk ile sanat ve felsefenin vazgeçilmez birlikteliğinden ilham kaynaklarına, gençlerin felsefe ile olan ilişkisinden metinlerle eleştirel okuma ve düşünme tekniklerine pek çok şeyi konuştuk. Galiba fark etmeden oldu. Lise birinci sınıfta, İlk okuduğum felsefe kitabı, J. J. Rousseau'nun Emil kitabıdır. Daha sonra Fransız ve Rus edebiyatına merak sardım. Andre Gide, Dostoyevski gibi yazarlardan etkilendim. İstanbul Kız Lisesi'nde çok değerli bir felsefe öğretmenim oldu. Öğretmen olarak davranışlarından, kişiliğinden etkilendim. Piyasada ne kadar farklı yazarın felsefe ders kitabı varsa hepsini okuyarak derslere hazırlanırdım. Hepsinden de farklı bir şey öğrenirdim. Ders notum hep 10 oldu. O zamanlar habersiz yazılı yapılırdı. Hastalanıp gelmediğim bir günün ertesinde o gün anlattığı derse ait tek soruluk bir sınav yapmıştı. Ben boş kağıt verdim. Yazılıları okuduğunda bana sıra geldiğinde 10 diye okudu. Bir an aklımdan demek ki hoca okumadan not veriyor diye geçirdim. Muhtemelen yüz hatlarımdan bir anlam çıkarmıştır. Ders bitince beni çağırdı, Seni mahcup etmek istemedim. Neden boş kağıt verdin? Bir sorunun mu var? diye sordu. Mazeretimi söyledim ve teşekkür ettim ama sonuçta notumu düşürmedi. O zaman şöyle düşündüm: Demek ki felsefe eğitimi insanı böyle bir kişi yapıyor. Üniversitede felsefe okuma isteğim pekişti. İlkokuldan beri hep okuyan bir çocuktum. Okurken ya bir tema ya da bir yazar seçerdim. İlkin Türk edebiyatı, daha sonra Fransız edebiyatı ve Rus edebiyatı ile ilgilendim. Edebiyattan felsefeye kolay geçilebiliyor. Lisede babası edebiyat öğretmeni olan bir sıra arkadaşım vardı. O da beni okuyacaklarım konusunda çok etkilemiştir. Benim ikinci öğretmenim, Sahaflar Çarşısında Elif Kitabevi'nin sahibi rahmetli Arslan Kaynardağ oldu. Param olsun olmasın paran olunca ödersin diye bana okumam gereken felsefe kitaplarını önerirdi ve ısrarla verirdi. Bütün haftalığını kitaba yatırır, okula otobüsle gidip eve yayan dönerdim. İstanbul Üniversitesinde çok değerli hocalarımız oldu. Seminer yönetimi açısından Nermi Uygur hocamdan, yarım zamanlı çalışan bir öğrencisinin eksiklerini giderme konusunda destek veren Hüseyin Batuhan ve İsmail Tunalı hocalarımdan ve tam bir filozof olan Takiyettin Mengüşoglu hocamdan ve öğrencilerine sınavlarda bile çok zarif ve saygılı davranan başta Macit Gökberk olmak üzere bütün hocalarımdan etkilendim. Benim yolumu çizen ise öğrenciyken asistanım olan İoanna Kuçuradi hocamdır. Bugün neysem çoğunu ona borçluyum. Felsefede elbette zor metinler vardır ama her filozof için geçerli değildir bu. Ele aldığı konuyu çok anlaşılır bir dille anlatan filozoflar çoğunluktadır. Okuma uğraşı bir süreçtir. Okuduğunu anlama ancak metin üzerinde birlikte tartışmayla olur. Felsefe okuma ve felsefe yapma birlikte gider. Liselerde keşke öğrencilerin zevkle okuyabileceği felsefe ders kitapları olsa. Yine de felsefe öğretmenleri gençlerin felsefeye ilgi çekmesini sağlayabiliyor. Her öğrencinin felsefeye ilgi göstermesi beklenemez. Önemli olan ilgilenebilecek yapısı olan öğrencileri bulup ortaya çıkarmaktır. Tıpkı bir spor koçu gibi öğrenciyi fark etmek lazım. Felsefe öğretmeninin rolü öğrencinin ilgisini çekmek açısından çok önemli. İyi bir felsefe öğretmeni varsa sınıfta, felsefe dersi sıkıcı olmaz. Öğrenciyi işe katmadan yapılan ders sıkıcı olur elbet. Bu hem kullanılan metinlerle hem de öğretmenin aktif öğrenme yöntemlerini kullanıp kullanmamasıyla ilgili bir şeydir. Sanat, bir konuyu direkt olarak anlamanızı sağlar, felsefe ise düşünüm yoluyla konuyu açıklamaya uğraşısıdır. Biri duygulara diğeri akla hitap eder. Bertolt Brecht'in Sezuanın İyi İnsanı oyununun iyilik hakkındaki savını anlarsınız ama metin, akılla temellendirilmiş bir bilgi vermez. Ama Aristoteles'in Nikomakhos'a Etik kitabı, iyi kavramıyla ilgili mantıksal çözümlemeler yapar. Eğer edebiyatla işe başlarsanız sınıfınızdaki herkese bir kavram ya da bir sorunu anlamanın verdiği zevki yaşatırsınız. Anlamanın verdiği zevk felsefenin yolunu açar. İlkin kendi deneyimlerimden biliyorum. Ben felsefeye edebiyat sayesinde ulaştım. İkincisi, çocuklarla felsefe alanında öğrenmeye ve çalışmaya başladıkça edebiyatın felsefeye giriş için ne kadar değerli olanaklar sağladığını gördüm. Daha sonra da Fransız okullarında okutulan felsefe kitaplarında sanatın nasıl işlevsel olarak kullanıldığını gördüm. Kısaca yaparak ve yaşayarak öğrendim diyebilirim. Bu konuda en güzel örneklerini Sanata Felsefeyle Bakmak kitabında Sevgili Hocam Prof. Dr. İoanna Kuçuradi vermiştir. Onun ışığından yararlandım. Filozof Çocuk, Bilgin Çocuk, Küçük Prens Üzerine Düşünmek ve Çocuklar için Felsefe kitaplarınızdan sonra 2019 yılında Gençler İçin Felsefe kitabını yazdınız. Pan Yayınları'ndan çıkan ve ağustos ayında ikinci baskısını yapan bu kitap, metinlerle eleştirel okuma ve düşünme çalışmalarını kapsıyor. Yine edebiyattan besleniyor, edebiyatla felsefeyi harmanlıyorsunuz. Kitabın çıkışını sizden dinleyelim. İstanbul Liseleri Felsefe Kulüpleri'nde her yıl bir tema seçer ve farklı okulların öğrencileriyle ders dışı zamanlarda öğrencilerle metin okumaları ve tartışmaları yapardık. Müthiş zevkli tartışmalar sonunda öğrenciler arasında işbölümü yapılır ve sunumlar hazırlanırdı. Bu deneyimler bana metinler üzerinde çalışmanın ne kadar öğrenciye zevk veren ve felsefeyi sevdiren bir yöntem olduğunu gösterdi. Fransız okullarındaki derslerimde derslerde metin incelemelerine mümkün olduğunca yer verdim. Biraz Fransızca öğrenmek de işime yaradı. Fransa'da liselerde kullanılan kitapları inceledim. Fransız bakalorya sorunlarından esinlenerek sorular oluşturdum ve eğer benim elimde olsaydı liselerde nasıl bir felsefe kitabıyla ders yapmak isterdim diye çalışmaya başladım. Bu çalışmada benim kadar Pan Yayınları'nın sahibi sayın Işık Tabar'ın da emeği oldu. Çok iyi bir okuyucu ve eleştirmendir. Sanırım birlikte iyi bir iş çıkardık. Bir kısmı felsefe kulüplerinde, Dünya Felsefe Günleri programlarında öğrencilerin kullanması için vaktiyle seçtiğimiz metinlerdir. İtiraf etmem gerekirse ben edebi bir eser okurken bu parçayı, şu probleme giriş için kullanabilirim diye bakıyor ve işaretliyorum. Beynim böyle çalışıyor. Her kitabım aslında yeni bir yol arayışıdır. Kendimi tekrar etmeyi sevmiyorum. Küçük Prens Üzerine Düşünmek, Çocuklar İçin Felsefe ile tanışmamı sağlayan Matthew Lipman'ın yöntemini kullanarak geliştirdiğim bir denemeydi. Lipman yöntemini iki yıl süreyle onun Zeyno adıyla çevirdiğim Pixie kitabı üzerinden çocuklarla çalışmıştım. Küçük Prens öyküsü bu yöntemi uygulamak için çok elverişliydi. Bence çocuklar için çok değerli felsefi tartışmalara olanak sağlıyordu. Bana göre Zeyno kitabından içerdiği konular açısından bizim yaşadığımız sorunlara daha uygundu. Ben Küçük Prens öyküsü üzerine yaptığım seminerlerde çoğu bölüme fazla uzun olmayan felsefi metinler de ekledim. Belki bir gün ek olarak bunları da yayınlarım. Aslında pek çok çocuk öyküsü kitabı için ilköğretim öğretmenlerine yönelik uygulamalı çalışmalar yaptım ama bunların felsefi alt yapısını kurmak için yüz yüze çalışmalar yapmak gerekiyor. Felsefi bilgi olmadan bu iş olmaz. Ben her kitabımda ayrı bir yol göstermeye çalıştım. Elbette yapılabilir ama şimdilik bir planım yok. Bizim avantajımız şu: O kadar sorunumuz var ki felsefeden başka ne yapabiliriz? Edebi geleneğimiz ve yeteneğimiz var ama gerekçelendirme ve temellendirmede zorlanıyoruz. Ne düşündüğümüzü söylemek yeter sanıyoruz oysa felsefe gerekçeli düşünmek demek. Aşılama diye bir şey söz konusu değil. Evinde okuyan bir anne gördü. Kitap gördü. Çocukluğunda bile çok sorgulayıcıydı. İlkokul öğretmeninin bile doğru saydığı bir yanıtı yanlış bulduğu için eleştirmişti. Ben çalışan bir anne olarak onun yetişmesi için olanak sağlamış olabilirim ancak. Lisede öğretmeni oldum ama artık o benden değil ben ondan öğreniyorum. Ben onun zamanını almamaya özen gösteririm. Her zaman yanında olduğumu bilir. Üretimine devam etmesi için hayatını kolaylaştırmaya çalışırım, annelik de bu değil mi zaten. Olmaya bırakmak. Bir ajandam var. İçinde şifrelerim, HES kodum, E-Devlet şifrem var. Okumam gereken kitapların, izlemem gereken filmlerin adı var. Gerisi telefona kayıtlı zaten. Her şeyden önce ilgilendikleri bir konudan, bir kavramdan ya da bir sorudan hareket ederek okuma yapmalarını öneririm. İlk önce Felsefenin ne olup ne olmadığını öğrenmelerini öneririm. İoanna Kuçuradi'nin Uludağ Konuşmaları, Nietzsche ve İnsan, Etik, İnsan ve Değerleri gibi kitaplarını, Nermi Uygur'un, Uluğ Nutku'nun kitaplarını Zeynep Direk'in Çağdaş Felsefe, Çocuk Allah kitaplarını yeni başlayanlara öneririm. Benim Gençler İçin Felsefe kitabımda da her bölümün arkasında kitap öneriler vardır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nuri-bilge-ceylan-cannesda-uc-saatlik-filmi-izlediginiz-icin-tesekkur-ederim/", "text": "Bu yıl 76.'sı düzenlenen Cannes Film Festivali'nde Kuru Otlar Üstüne filminin gösterimi yapıldı. Gösterime filmin yönetmen Nuri Bilge Ceylan, senarist Ebru Ceylan ve oyuncular katıldı. 76. Cannes Film Festivali'nin Ana Yarışma'sında yarışacak filmler arasında yer alan Kuru Otlar Üstüne filminin dünya prömiyeri gerçekleşti. Gösterimde filmin oyuncuları Musab Ekici, Merve Dizdar, Deniz Celiloğlu, Ece Bağcı da vardı. Cannes Film Festivali'nde yarışan Nuri Bilge Ceylan gösterimin yapıldığı salona geldiğinde büyük alkış koptu. Film, gösterim bittikten sonra 11 dakika boyunca ayakta alkışlandı. Doğu Anadolu'nun ücra bir beldesinde zorunlu hizmetini yapmakta olan resim öğretmeni Samet'in başına gelen ve anlam vermekte zorlandığı olaylara odaklanan filmin gösterimi sonrasında konuşan ödüllü yönetmen Nuri Bilge Ceylan, üç saatlik bir filme vakit ayırdığı için seyirciye teşekkür etti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/nuri-bilge-ceylan-kuru-otlar-ustune-yazdigimiz-en-uzun-senaryo-oldu-250-sayfa/", "text": "Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi ''Kuru Otlar Üstüne'' Türkiye prömiyerini 30. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde yaptı. 76. Cannes Film Festivali'nde, Merve Dizdar'a oyunculuk performansıyla En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran film, Türkiye'de ilk kez Altın Koza' da sinemaseverlerin karşısına çıktı. Film biletlerinin satışından elde edilen gelirin İhtiyaç Haritası aracılığıyla deprem bölgelerine ulaştırılacağı gösterim yedi salonda aynı anda gerçekleştirildi. Tüm salonların kapalı gişe olduğu ve biletlerin günler öncesinden satıldığı filmi izleyenler arasında; filmin oyuncularından Merve Dizdar, Deniz Celiloğlu, Musab Ekici, Ece Bağcı, Ahmet Erdem, Şenocak Cindoruk, Savaş Özbilir yapımcı Mediha Didem Türemen yer aldı. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar ve Nuray Karalar'ın da katıldığı gösterimde, filmi izleyenler arasında Halil Ergün, Mert Fırat, Gani Müjde, Berkay Ateş, Özge Acar, Yeliz Arman. Gülay Avşar da vardı. Film sonunda dakikalarca ayakta alkışlanan oyuncular, film ekibi, yönetmen Nuri Bilge Ceylan ve senarist Ebru Ceylan ile birlikte sahneye gelerek, Esin Küçüktepepınar'ın moderatörlüğünde seyircilerin sorularını cevapladılar. Nuri Bilge Ceylan, Adana'yı çok severim. Entelektüel birikiminden belli. Türkiye'nin en çok sanatçının çıktığı şehir. Burada prömiyer yaptığım için çok mutluyum dedi. Filmin çıkış noktası için Tesadüflerle oldu diyen Nuri Bilge Ceylan, Ben okul işlerinden kurtulmak istiyordum. Ahlat Ağacı'nı birlikte yazdığımız Akın'ın, askerlik sırasında tuttuğu notları vardı. Onları okudum ancak film yapmayı düşünmedim önceleri. Sonra sonra, yapsam mı, duygusu geldi. Herhalde yapmam dedim. Yazdığımız en uzun senaryo oldu. 250 sayfayı buldu. Kurguda senaryo atmayı sevmiyorum. Bu büyük bir özgürlük. Başka taraflardan kısıp her şeyi çekmeye karar verdim. O kadar çok şey çektik ki beş saat oldu. Ama çok farklı sahneler vardı, mesela final böyle değildi. En çok para harcadığımız sahneler filme girmedi. Çok kalabalık sahneleri sevmiyorum. Filmin sonu Merve'de bitiyordu, Deniz'e döndük dedi. Cannes'te ''En İyi Kadın Oyuncu'' ödülünü alan Merve Dizdar, seyircinin alkışları arasında; Nuri Bilge Ceylan filminde olmanın kendisi için çok büyük bir şans olduğunu söyledi. Dizdar, ''Nuri Bilge hocayla çalışma fırsatı yakaladığım için çok mutluyum. Filmin herhangi bir yerinde olmak bile benim için çok önemliydi. Nuri Bilge Ceylan'ın anlattığı hikayeler herkese dokunuyor.'' dedi. Filmde Samet'i canlandıran Deniz Celiloğlu, zor bir karakter canlandırdığını söyledi ve ''Hala ara sıra etkisinde oluyorum. Her zaman Nuri Bilge Ceylan karakterlerinden etkilendim. Karakteri, kendimi oynarken hayal ederek okuduğumda, ilk aklıma gelen şey; kendimi çıplak hissettiğim oldu. Bu kadar görünür müyüm dışarıdan, diye hissettim. Çok istedim rolü. İlk okuduğumda da bu rolü alacağım, dedim'' diyerek rolüyle ilgili önemli bir detay verdi. Filmin genç oyuncusu Ece Bağcı ise ilk filmi olan Kuru Otlar Üstüne'' için Müthiş bir deneyimdi. Benim ilk filmim. Kalbimde çok özel bir yerde duruyor, Sevim karakteri dedi ve Nuri Bilge Ceylan'a olan hayranlığını da dile getirdi. Filmin senaryosunda imzası olan Ebru Ceylan, Bütün karakterleri yaratırken, güç benim için belirleyici olmuyor. Karakterlerin haklı ya da haksız olmaları değil benim önceliğim. Olaylar karşısında serbest bir zeminde hareket edebilecek karakterler yaratmaya çalışıyoruz. Bilakis zayıflıkları, zaafları, çelişkileri, benim daha çok ilgimi çekiyor. Karakterlerin duygu durumları üzerine çalışmalar yapıyorum dedi. Seyircilerin sorularını da yanıtlayan Nuri Bilge Ceylan, gelen bir soru üzerine; Filmlerim için hep taşrada çekiliyor konusu çok abartılıyor. İnsan her yerde aynıdır. Her zaman da aynıydı. Değişmeyen şeyler var, ben onlar üzerine film yapıyorum. Yazacak şey bulamayanlar var, bu tuzaklara düşmemeleri gerekiyor. Taşrada olmuş, olmamış ne fark eder? Nerede geçtiğinin önemi yok ki. Aynı şeyler her yerde yaşanabilir'' dedi. Filmlerindeki karakterlerin tıpkı gerçek hayatta da olduğu gibi, her söylediğine inanmamaları gerektiğini söyleyen Nuri Bilge Ceylan, Asıl mesele karakterlerdir. Her zaman merkez orada. Herkeste çok fazla duygu var. Her şey görünmez hale geliyor. Görünmesini istediğimiz şeyin tozlarını silkip ortaya çıkarmak zorundayız dedi. Çok kolay ötekileştirdiğimizi de sözlerine ekleyen Nuri Bilge Ceylan, Kendi ruhumda hissetmediğim şeyi karaktere koymam dedi. Festival bu yıl, 6 Şubat'ta ülkemizi derinden sarsan deprem felaketiyle büyük acıların yaşandığı bölgelere bir nebze yardımcı olabilmek amacıyla İhtiyaç Haritası ile iş birliği yaptı. Filmin bilet satışından elde edilecek gelir İhtiyaç Haritasına aktarılacak. İhtiyaç Haritasının afet bölgesinde kurduğu Hatay Komünite Merkezi başta olmak üzere farklı konteyner kent ve alanlarda çocuklara ve gençlere yönelik kalıcı mekanlar kurularak çeşitli eğitim ve etkinlikler gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/o-cok-iyi-bildigimiz-masallar-degisiyor-oyle-degil-boyle/", "text": "Ya o çok iyi bildiğimiz klasikleşmiş masallar yeniden yazılsaydı... Birleşmiş Milletler Kadın Birimi UN Women önderliğinde yürütülen Uyandıran Masallar projesiyle, yeni nesiller için masallar tekrar kurgulanıyor! Avrupa ve Orta Asya'dan 28 yazarın katılımıyla gerçekleştirilen projede Türkiye'den Aslı Tohumcu The Storyteller adlı öyküsüyle yer aldı. Bu öyküden yola çıkarak kaleme aldığı hikaye kitaplaştı; Öyle Değil, Böyle! genç okurlar için Can Çocuk Yayınları tarafından yayımlandı. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi UN Women'ın önderliğinde, Avrupa ve Orta Asya'dan yazarların kaleme aldığı 28 hikayeden oluşan Uyandıran Masallar projesi, kız çocuklarını güçlendirmek amacıyla yeni nesiller için masalları tekrar kurguluyor ve dünya çapında herkesi #AwakeNotSleeping etiketi altında buluşmaya davet ediyor. Farklı ülkelerden yazarların katılımıyla, kolektif bir yaratımla gerçekleştirilen Uyandıran Masallara İngilizce olarak buradan erişmek mümkün. 28 hikayeden oluşan güçlü bir masal koleksiyonu! Uyandıran Masallar klasik masalları bugüne taşıyarak, tanımlanmış toplumsal cinsiyet rolleri hakkında kanıksanan normları dönüştürmeyi amaçlıyor. Klasik masalların yaratıldıkları dönemin kısıtlayıcı cinsiyet rollerine, beklentilerine ve yasalarına başkaldıran karakterlerle kurgulanan bu yeni masallar, normları yıkmak, klişelere meydan okumak için bir güç yaratmayı hedefliyor. Uyandıran Masallar projesinin lansmanı 18 Kasım'da canlı yayın olarak gerçekleştirildi ve projeye katkıda bulunan isimlerle İstanbul'da bir buluşma düzenlendi. Oyuncu Özge Özpirinçci ve Kerem Bürsin ile şarkıcı ve söz yazarı Manizha da, proje için yaratılan 28 hikayeden bazılarını seslendirdi. #AwakeNotSleeping ve #GenerationEquality etiketleriyle sosyal medyada tanıtılan proje dünya çapında herkese ulaşmayı amaçlıyor. Aslı Tohumcu'nun yazdığı, Pelin Turgut'un resimlediği Öyle Değil, Böyle, Tohumcu'nun bu proje için kaleme aldığı The Storyteller adlı öyküden yola çıkarak kitaplaştı ve Türkiye'de Can Çocuk Yayınları etiketiyle genç okurlarla buluştu. Tohumcu'nun farklı bakışıyla, toplumsal cinsiyet eşitliğini temel alan yaklaşımıyla ve eğlenceli anlatımıyla kurguladığı masalların masalını, illüstratör Pelin Turgut karakterleriyle, renkleriyle, sahneleriyle canlandırdı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/odullu-filmler-atlas-1948-sinemasinda/", "text": "Beyoğlu'nun kalbinde yer alan ve yenilenen dijital alt yapısı ile film festivalleri, gala, ülke sinemaları ve vizyon filmlerinin yanı sıra sahne sanatları ve konserlere de ev sahipliği yapan Atlas 1948 Sineması, merakla beklenen bağımsız filmlere ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Özcan Alper'in yönetmenliğini yaptığı, Berkay Ateş, Cem Yiğit Üzümoğlu, Taner Birsel, Pınar Deniz, Sibel Kekili gibi önemli isimlerin rol aldığı Karanlık Gece, 25 Mayıs ve 30 Mayıs tarihlerinde 13.00 ve 21.15 seanslarında Atlas 1948 Sineması'nda. Altın Portakal Ulusal Film Yarışması'nda En İyi Film ve En İyi Senaryo ödülünün sahibi olan Karanlık Gece, linç kültürüne, şiddete ve vicdansızlığa dair bir anlatı niteliğinde. Boğaziçi Film Festivali'nde SİYAD En İyi Film ödülü alan, yönetmenliğini Ümit Köreken'in yaptığı Bir Umut, 25 Mayıs Perşembe günü saat 18.30'da Atlas 1948 Sineması'nda izlenebilecek. Bir Umut, sinema oyuncusu olmak isteyen Umut'un, 20 yıldır görmediği MS hastası annesinin gelişiyle 42 saatte değişen hayatını anlatıyor. Dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali'nde en iyi ilk filme verilen Altın Kamera ödülünü kazanan Savaş Atı, 30 Mayıs'ta saat 18.30 seansında Atlas 1948 Sineması'nda sinemaseverler ile buluşacak. Filmde, ABD'deki en fakir alanlardan Pine Ridge Kızılderili Rezervasyon Bölgesi'nde yaşayan, Oglala Lakotalarına mensup Bill ve Matho'nun hikayesi anlatılıyor. Kısa yoldan başarıya ulaşmanın yollarını arayan Bill ile babasına kendini kanıtlama sevdasındaki Matho'nun aidiyet arayışları ve Amerikan Rüyasının işlevsizliği beyaz perdeye yansıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/odullu-kisa-film-stiletto-fransa-ve-arnavutlukta-yuruyecek/", "text": "Yakın zamanda Uluslararası Ayvalık Film Festivali'nde ve dijital platformlardan da MUBİ'de seyirciyle buluşan, Can Merdan Doğan'ın yazıp yönettiği Stiletto, Türkiye'deki gösterimlerine devam ederken şimdi Fransa ve Arnavutluk'a doğru yürüyor. Yarın akşam, dünyanın önde gelen medya gruplarından Fransız CANAL+'ın Cinema kanalında yayınlanacak Stiletto, gelecek hafta da, Balkanlar'ın en önemli sinema etkinliği sayılan ve Arnavutluk'un ilk uluslararası film festivali de olan Tirana Film Festivali'nde gösterilecek. Türkiye'de 17 Eylül'de MUBI Türkiye platformunda gösterime giren film, Aralık ayında Uşak Kısa Film Festivali'nde yarışacak. Yapımcılığını Erkan Taşkıran'ın üstlendiği Türkiye ve Almanya ortak yapımı Stiletto, Ankara Film Festivali'nde En İyi Kısa Film, Dublin Film Festivali'nde En İyi Uluslararası Kısa Film seçilmiş, İzmir Kısa Film Festivali'nde İkincilik Ödülü ile En İyi Oyuncu Ödülü'nün yanı sıra Akbank Kısa Film Festivali'nden de Mansiyon Ödülü'nü almıştı. Murat Kılıç ve Nihal Yalçın'ın oynadığı film, arzuları ve toplum değerleri arasında seçim yapmaya zorlanan taksi şoförü Hasan'ın yaşadıklarını anlatıyor. Yapımcılığını Erkan Taşkıran'ın üstlendiği, Türkiye ve Almanya ortak yapımı Stiletto, arzuları ve toplum değerleri arasında seçim yapmaya zorlanan taksi şoförü Hasan'ın yaşadıklarını konu alıyor. Başrollerini Murat Kılıç ve Nihal Yalçın'ın paylaştığı filmin görüntü yönetmenliğini Fırat Lita Sözbir üstlenirken, kurgusunu Çisem Baydar, sanat yönetmenliğini Elif Taşçıoğlu, kostüm tasarımını ve uygulayıcı yapımcılığını ise Selda Durna yaptı. Filmin özgün müziklerinde ise genç müzisyen Uran Apak'ın imzası bulunuyor. Geçen yıl Ekim ayında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde ilk kez seyirciyle buluşan ve uluslararası gösterimini BFI Londra Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde yapan Stiletto, Ankara Film Festivali'nin Ulusal Kısa Film Yarışması'nda En İyi Film seçilmiş, İzmir Kısa Film Festivali'nde de İkincilik Ödülü'nü almış, başrolündeki Murat Kılıç'a da En İyi Oyuncu Ödülü'nü getirmişti. Film ayrıca, Dublin Film Festivali'nde En İyi Uluslararası Kısa Film Ödülü, Akbank Kısa Film Festivali'nden Mansiyon Ödülü ve Türkiye Almanya Film Festivali'nden de Üçüncülük Ödülü ile dönmüştü."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/odullu-turk-filmi-bir-nefes-daha-blutvde/", "text": "Oktay Çubuk ve Hayal Köseoğlu'nun başrolünde yer aldığı, Nisan Dağ'ın yazıp yönettiği, Santa Barbara Uluslararası Film Festivali En İyi Yabancı Film ve 24. Tallinn Black Nights Film Festivali En İyi Yönetmen ödüllü Bir Nefes Daha, 25 Şubat Cuma günü BluTV'de yayında olacak. Nisan Dağ'ın ikinci uzun metraj filmi, 2020 yapımı Bir Nefes Daha BLUTV seçkisine ekleniyor. Oktay Çubuk ve Hayal Köseoğlu'nun başrolde oynadığı bu bol ödüllü film, farklı hayatlar sürseler de benzer duyguları yaşayan genç rapçi Fehmi ile elektronik müzik bestecisi Devin'in birbirlerine tutkuyla bağlanması etkileyici bir aşk hikayesini anlatıyor. Filmde Oktay Çubuk ve Hayal Köseoğlu'na başarılı oyuncular Müfit Kayacan ve Ushan Çakır eşlik ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ogun-sanlisoy-yasamaya-devam-cunku-yasamak-lazim-olene-kadar/", "text": "Bu ayın ilk günlerinde umutlu bir albümle geldi, Ogün Sanlısoy. Yaşamaya Devam, sabrın ve umudun tükendiği bugünlerde dinleyicinin ruhuna iyi gelecek şarkılarla dolu. Sanlısoy ile yasakların olduğu bir günde çektiği albümün ilk klibinden yola çıktık, pandeminin özellikle sanatçıları nasıl vurduğunu, Türkiye'de müzisyen olmayı ve her şeye rağmen yaşamaya devam etmek gerektiğini konuştuk. Özellikle bugünlerde çıkan her yeni albümü dinlemenin bir başka anlamı var. Pandeminin bünyelerde yarattığı çaresizliğe inat üretkenliğini koruyan ve bunu aşılayan sanatçıları takip etmek ilham verici. Ogün Sanlısoy da 11 şarkıdan oluşan yeni albümü Yaşamaya Devam ile umutsuzluğun başladığı noktada adeta bir çıkış yolu sunuyor. Ogün Sanlısoy, bugün Ajandakolik'te konuğum oldu. Evet İstanbul'daydım, evde, çalışmakla meşguldüm. Sadece yazın, yasakların kalktığı dönemde, gitaristimiz Fırat Öz'le bir dostumuzun Bodrum'daki açık mekanında bir, iki performans yaptık. Şarkıda geçen sözler yalnızlığı ve boşluğu çağrıştırsa da, İstanbul'u boş bulmak, her gün caddelerinde, parklarında, meydanlarında on binlerin dolaştığı bir yeri ıssız göstermek pek mümkün değildir. Fakat hafta sonları uygulanan sokağa çıkma yasaklarında gerekli izinler ve şartları hazırlarsak böyle görüntüler yakalayabileceğimizi düşündüm. Bunun için gerekli tüm çalışmaları yaptık. Hava şartlarını, izinleri beklemek biraz zaman aldıysa da sonunda çekimleri gerçekleştirebildik. İstanbul'un iki yakasında, farklı 20 noktada çekim yapmak ve şehri bu haliyle görmek, benim gibi İstanbullu biri için oldukça etkileyici oldu doğrusu. Boş haliyle görünce biraz hüzün vermedi değil, fakat bir yandan da gerek ulaşım rahatlığı, gerek insanlar yokken şehrin sessizliği, durağanlığı, hayvanların, doğanın güzelliğine şahit olmak da çok başka ve güzel bir deneyimdi. Kadıköy'de şemsiyeler göğünde İstanbul Sözleşmesi Yaşatır sloganı klibin belkemiği olmuş sanki. Evet, Kadıköy'de bir sokakta asılı olan bir pankart o. İstanbul Sözleşmesi diye bilinen, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa konseyi sözleşmesi. 2011 yılında ilk Türkiye tarafından imzalandı. Sözleşmenin altında başbakan ve 20 den fazla bakanın imzası var. İmza attıkları sözleşmeyi uygulamak da yine onların görevi. Albüm 5 Şubat tarihinde tüm dijital platformlarda yayınlandı. Bu albüm akustik bir albüm olarak planlandı. Beni takip eden dinleyiciler biliyorlardır 2012 yılında bu projenin ilk örneği Akustik 2012 adlı albümdü. Bu albümde de tamamen akustik enstrümanlardan oluşan bir tını yakalamaktı amaç. Sosyal medya hesaplarımdan peyderpey kayıt aşamalarından görseller paylaşarak zaten tüyo vermiştik. Her şarkıya bizim asıl soundumuzu oluşturan davul, bas gitar ve akustik gitarlar dışında, şarkıların içeriğine uygun farklı enstrümanlar da kullanmayı düşündüm. Bir şarkıda piyano, bir şarkıda, ukulele, bir şarkıda buzuki, akordiyon, çello ve hatta armonika kullanmaya karar verdim. Kaldım İstanbul'da şarkısına da keman, bendir, darbuka, ud ve cümbüşün çok yakışıp İstanbul havasını daha iyi hissettireceğini düşündüğümden yer verdim. Yani bu şarkının tınısı albümün genel tınısı değil, her şarkının eklenen sazların ruhuyla başka bir tarzı oldu. Hep Böyle Kal müziği Melih Kibar'a, sözleri Çiğdem Talu'ya ait eski bir şarkı.1980 yılında ilk Erol Evgin'in sesinden dinlemiştik. 80'li yıllarda Feneryolu'nda oturduğumuz apartmanın yanında Melih Kibar otururdu. Onunla çok uyumlu bir ekip olan Çiğdem Talu ve Erol Evgin'i de Melih Abi ile birlikte gördüğümü hatırlarım. Yıllar sonra ilk albümümün mastering işlemi için 1999 yılında Melih Abi'nin Mel-Ki isimli stüdyosunda çalışmıştım. Hep Böyle Kal, birkaç yıl evvel konser repertuarıma koymayı düşündüğüm, sevdiğim bir şarkıdır, hatta bir demo kaydı bile yapmıştım. Fakat bir türlü fırsat olmadı. Yıllar sonra çocukluğumun geçtiği mahalleye çok yakın bir yere taşındım ve o mahalleden geçerken bu şarkıyı akustik projemde kullanmaya karar verdim. Hemen Zeynep Talu'ya ulaştım, işin ilginç tarafı Çiğdem Talu'nun varisi Zeynep Hanım ile ilk albümüm zamanı tanışmış ve Tempo Müzik'te birlikte çalışmıştık. Durumu, isteğimi ve işin hikayesini ona anlattım. Eksik olmasınlar, varisler olarak bana şarkıyı kullanmam için her türlü destek ve yardımı yaptılar. Nostaljik ya da güncel, benim bir şarkıyı söylemem için demin anlattığım minvalde bir bağ olması veya bir hikayesi olması gerekiyor benim için. Sözü ve müziği bana ait. Ben de çıkan sonuçtan çok memnunum. Ceylan zaten 2006 yılından beri tanıdığım, kıymetli bir arkadaşım, iyi ve kendine has tarzı olan, iyi bir yorumcu. Birlikte güzel bir düet yaptık, belki birlikte güzel bir klip de yaparız. Dijital platformlar dönemi, güncel şartlar ve hızlı tüketim, hem müzisyenleri hem yapımcıları albüm yerine tek şarkılar çıkarma dönemine itti. Ben de 2009'dan beri ara ara single çıkardım. Fakat albümlere olan sevgim ve albümü hazırlamanın keyfi çok daha iyi geliyor bana. Bir şarkı ile kendinizi ve o dönemki müzikal ifadenizi sunmak daha zor iken, albümde en az 10 şarkı hazırlayarak, bir kompozisyon kurma şansınız oluyor. Sounduyla, albüm kapağıyla, video görselleriyle kendinizi daha rahat ifade edebiliyorsunuz. Kafamdaki konsepti hayata geçirmek, çalıştığım müzisyenlere ve ekibe de çok bağlı. Ben bu konuda şanslıydım. Birlikte sahne aldığım davulda Alpay Şalt, bas gitarda Cem Gürel, gitarda Fırat Öz'den oluşan hepsi çok değerli ve rahat anlaşabildiğim, enstrümanında usta olmuş isimlerle kayıtlara girdim. Ayrıca; perküsyonda Cengiz Ercümer, ud ve cümbüşte Fatih Ahıskalı, kemanda Veysel Samanlıoğlu, ukulelede Metin Türkcan, çelloda Çağ Erçağ, piyanoda Dengin Ceyhan, akordiyon ve buzikide Ozan Tügen gibi çok değerli müzisyenler de albüme dahil oldular. Bir de Babajim İstanbul stüdyoları ekibi; kayıt ve miksleri Arın Baykurt, mastering Güven Ersoysal'ı da eklemek isterim. Müzik, resim, heykel ya da kısaca sanatla uğraşmak aşk, tutku gerektiren işlerdir. Müzik yaparak para kazanmayı, hayatını burdan gelenle idame ettirmeyi, hatta zengin olmayı hedefleyenlere, hayal edenlere bu işi pek tavsiye etmem. Ülkemizde az da olsa iyi bir dinleyici kitlesi olmakla beraber, genellikle müziğe ve müzik yapanlara pek değer verilmez maalesef. Müziği sadece eğlence aracı olarak gören bir anlayış hakimdir hala. Her kötü olaydan sonra ilk konser ve sanatsal etkinlikler iptal olur mesela, her şey ve her iş normal seyrinde devam ederken hem de. Biz, müzisyenlerimize, sanatçılarımıza en çok öldükten sonra değer veririz. İyi işler yaptığını, çok değerli olduğunu, hayattayken söyleyemediğimiz veya yarım ağızla söylediğimiz bir kişi öldüğünde herkes onun ne kadar kıymetli olduğundan ve büyük kayıp yaşandığından dem vurur hep. Atatürk'ün çok değerli bir sözü vardır Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. O anlayıştan bugünkü duruma nasıl gelindi bunu da düşünmek gerek. Pentagram ile online iki üç konser verdik. Aslında benim tahminlerimin çok üstünde katılım oldu ve izlendi. Bizler kadar müzik severler de çok özlediler konserleri, hiç yoktan iyidir tabii. Fakat deneyimlerden edindiğim izlenimim asla canlı bir konserin tadı olmuyor. Biz şarkıları yine aynı şekilde çalıyoruz fakat seyircinin coşkusunu, göz göze teması, onların sesini ve alkışını duymamak prova ile televizyon çekimi arası bir his veriyor. Ekranın arkasında on binler olduğunu bilsek de aynı ortamda, aynı atmosferi yaşamak bambaşka. Umarım bir an önce bu durumlar geçer ve tekrar canlı konserler başlar. Hatta artık başlamalı. Yaşamaya devam çünkü yaşamak lazım ölene kadar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/okan-bayulgenin-richardi-18-kasimda-festival-kapsaminda-sahnede/", "text": "Unutulmaz televizyon programlarının sunucusu, oyuncu, seslendirmen, fotoğraf sanatçısı, yönetmen kimliğiyle ülkemiz eğlence ve sanat dünyasına damgasını vurmuş isimlerden Okan Bayülgen, Shakespeare'in III. Richard'ını sahneye taşıyor. 26. İstanbul Tiyatro Festivali'nde prömiyer yapacak olan ve biletleri şimdiden tükenen oyunda, 2012 senesinde İngiltere kralı III. Richard'ın kemikleri bir otoparkta bulunur. Londra'da çoğunlukla sıra dışı sanat oyunları üreten küçük bir tiyatro ise aynı dönemde istek üzerine III. Richard oynayacaktır. Tiyatroya sığınan Richard önce oyundaki Richard rolünü, daha sonra da oyunun sahneye konuluşunu üstlenir. Bir yandan hoşgörülü ve demokrat sanatçıların desteğini alırken, diğer yandan tiyatrodaki yapıyı bozmakta, sanatın kurumsal etik ya da hiyerarşik her şeyine karşı gelerek, ortaya alışılagelmemiş bir Richard prodüksiyonu çıkarmaktadır. Yeni yüzyılın ilk çeyreğinden Shakespeare'in III. Richard'ına farklı açılardan bakılan oyun, 18 Kasım'da Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde tiyatroseverlere unutulmaz bir deneyim yaşatacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/okudugunuz-kitaplar-bundan-sonra-kitap-gunlugumde/", "text": "Çok sevdiğimiz illüstratör ve bizim kuş gözlemcimiz Gökçe Yavaş Önal'ın matrak çizimleriyle baştan sona yenilenen Kitap Günlüğümün yeni edisyonunu gördünüz mü? Eğer daha önceki versiyonunu sevdiyseniz buna bayılacaksınız, bizden söylemesi... Veee bundan böyle okuduğunuz kitapları unutmayacaksınız! Kitap Günlüğüm, okuduğunuz kitaplara dair ayrıntıları, görüşleri, önerileri not edip yıllar boyunca saklayabilmeniz, sonra tekrar bakıp hatırlayabilmeniz için tasarlanan pratik ve eğlenceli bir günlük. Okuduğunuz her kitabı bu günlükle paylaşabilirsiniz. Önemli olan, kitap hakkındaki görüşleriniz, düşünceleriniz ve elbette hayal gücünüz. Günlüğe kitapla ilgili yorumlarınızı da yazabilirsiniz. Ayrıca en sevdiğiniz cümleyi ya da günün birinde kitabın yazarıyla tanışırsanız söyleyebileceğiniz şeyleri bile not edebilirsiniz. Hatta kitabın kapağını yeniden tasarlayabilir ve kitaba puan dahi verebilirsiniz! Unutmayın, her okurun hakları var. Bir kitabı bitirmemek ya da tekrar tekrar okumak sizin elinizde! Kitap Günlüğüm'e notlarınızı yazarken Daniel Pennac'ın Okur Hakları Bildirisi'nde yer alan diğer okur hakları üzerine de tekrar tekrar düşünme fırsatı yakalayacaksınız. Tamam tamam, daha fazla ipucu vermek yok... Bu günlüğü başucunuzdan eksik etmeyeceğinize eminiz. Hatta evde sıkılmamak için sürekli kitap okuyan dostlarınıza verebileceğiniz anlamlı bir hediye olarak bile düşünebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/okumak-sihirli-bir-sey-kitaplar-gercek-bir-hazine-hikaye-hirsizi/", "text": "İngiliz sanatçı Graham Carter'ın yazıp resimlediği Hikaye Hırsızı, kitapların hayatımıza kattığı güzellikleri paylaşarak çoğaltmamızı sağlayan serüven dolu bir arayışın öyküsünü okurla paylaşıyor. Hikayecilerin nasıl ortaya çıktığını düşünüyorsunuz? Acaba gerçekten hikayeleri toplamışlar mıdır? Yoksa onları çalmışlar mıdır? Çalmak burada hem iyi anlamda hem kötü anlamda kullanılabilir. Tıpkı hikayemizdeki Hikaye Hırsızı Ahtapot gibi. Sevdiği bir şeyi keşfederken çıkış noktası belki çok doğru olmasa da ona destek olanlarla en sevdiği şeyi yapmaya başlayan ve dünyanın en iyi hikayecisine dönüşmesini anlatan bu kitabı sevdim. Kitapların ve hikayelerin öneminin böylesi bir kurgu ile çocuklara ulaştırılması fikri benim çok hoşuma gitti. Hikayedeki karakterlerimizden Lulu, utangaç ve çok fazla evinden dışarıya çıkmayan bir çocuk. En sevdiği ve kendisini bulduğu yer kitaplar. Kitapların ona anlattığı hikayelerle çıktığı hayal yolculukları. Tabii bunu daha da kıymetleştiren şey, her akşam babasının ona kitap okuması. Heyecanla her akşam yeni bir kitap ile hangi maceraya çıkacağının hayalini kurması, nitelikli kitapların çocuklarda bıraktığı izleri görmemize neden oluyor. Lulu'nun yine nadiren dışarı çıktığı bir gün babası ile kayıkta okuduğu kitap, suya düşüyor ve suyun derinliklerinde yapayalnız yaşayan bir ahtapotun önüne yerleşiyor. Ahtapotun onun ne olabileceği hakkında en ufak bir fikri yok. Kitapla bazı denemeler yapıyor ama hala ne olduğuna tam karar veremiyor ve merakla kitabın izini sürüyor. Bu merakı onu Lulu'nun yaşadığı evin penceresine getiriyor ve tam o anda ahtapot gördüğü, duyduğu mutluluktan çok etkileniyor. O andan itibaren bir hikaye hırsızı olarak ada sakinlerinin en sevdikleri kitaplarını her gece tek tek topluyor. Hikaye anlatıcılığının geçmişten günümüze sözlü ve yazılı kültürel aktarımı dışında, insanlar için ne kadar kıymetli olduğunu gösteriyor bu kitap. Anlatılmayan, okunmayan her hikaye günün birinde yitip gidecektir. Yitip giden hikayeler insanlardan uzaklaştıkça geçmiş ile bağı kopacak, geleceğe dair bir umudu kalmayacaktır. Günümüzde birçok anlatıcı var fakat geçmiş ile bağı, kuşaklar arası aktarımı ya da anlatıları ile tek tek insanlara birebir dokundukları zamanlar gibi değil. Tabii hala bu paylaşımı yapabilen başka diyarlarda ya da kendi yaşadıkları çevre sınırlarında olan birçok kıymetli ses illaki vardır. Bu seslere bir de yazı ile destek veren hikaye derleyicileri ya da eskilerden günümüze gelen hikayelerin sağlam zeminine güvenerek yeniden kitaplaştıranlar çok. Her bir adım tabii ki çok önemli. Kitaplar ve anlatılanlar, yazılanlar ve okunanlar geçmişin belleğinden sıyrılıp günümüze gelebilenler geleceği inşa edecekler için rehber olacaktır diye düşünüyorum. Hikayelerin sihirli dünyasına kapılan bir ahtapot gibi çocukların da böylesi sihirli bir dünya ile ne kadar erken tanışmış olmaları çok çok kıymetli. Okuma sevgilerini pekiştiren, meraklarını destekleyen kitaplar hep yanı başlarında olsun."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/okura-yeni-bir-bakis-acisi-kazandiracak-kitap-cocuklar-neden-basarisiz-olur/", "text": "Amerikalı yazar ve eğitimci, evde eğitimin ve özellikle okulsuz eğitim yaklaşımının savunucusu James Holt'un Çocuklar Neden Başarısız Olur? kitabı Koridor Yayınları'ndan çıktı. Çocuklar Neden Başarısız Olur? ilk yayımlandığı 1960'lı yılların ortasından bugüne dek devam eden bir eğitim reformunun öncüsüdür. Yazar John Holt, 1982 baskısında kitaba pek çok yeni eklemeler yaparak çocukların dünyayı nasıl algılayıp inceledikleri, sınıf içi öğreniminde yıllardır süregelen problemler, derecelendirmeler, sınavlar ve her türlü öğrenme durumunda güvenin ve otoritenin oynadığı rolleri açımlayarak okura yeni bakış açıları kazandırdı. Holt'un çocukları algılayışı, düşüncelerindeki netlik ve çocuklara duyduğu sevgi ve yakınlık, hem Çocuklar Neden Başarısız Olur? kitabını hem de onun tamamlayıcısı niteliğindeki Çocuklar Nasıl Öğrenir?i zamanı geçmeyen eğitim klasikleri arasına dahil etmeyi başarmıştır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/okuyay-platformuna-yilin-is-birligi-odulu/", "text": "Türkiye Yayıncılar Birliği öncülüğünde hayata geçirilen ve ülkemizde okuma kültürüne yönelik bugüne kadar yapılan en kapsamlı projelerden biri olan OKUYAY Platformu, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Kütüphanecilik ve Yayıncılık Ödülleri kapsamında Yılın İş Birliği Ödülüne layık görüldü. 57. Kütüphane Haftası kapsamındaT. C. Kültür ve Turizm Bakanlığıtarafından düzenlenen ödül törenine katılan Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk, ödülü Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve T. C. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy'dan aldı. En büyük ödülün ülkemizde okuma kültürünün geliştiğini görmek olduğunu vurgulayan OKUYAY Platformu, Yılın İş Birliği Ödülü için T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na, platformun kurulmasında katkı sağlayan tüm kurumlara, kuruluşlara, kişilere, hibe merciine, projeye destek olan tüm paydaşlara, sivil toplum örgütlerine ve inisiyatiflerine ve ilk günden bu yana faaliyetlerin gerçeklemesi için canla başla çalışan proje ekibine teşekkürlerini iletti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/olaf-koens-cocukken-aydini-gormek-benim-hayalimdi-bu-kitapla-bunu-gerceklestirdim/", "text": "Geçtiğimiz günlerde çocuklarla ve ülkemizi ziyaret eden beyaz balina Aydın'ı hatırlayan tüm dostlarla buluşan Aydın: Bir Beyaz Balinanın Gerçek Hikayesi kitabının yazarı Olaf Koens'e soracağım çok soru vardı. Önce çocukluğumun bu tatlı kahramanını biraz daha iyi anımsamak için Google'a başvurdum sonra da Aydın'ı şimdiye kadar hiçbir Türk yazarın kaleme almamasına hayıflandım. O yüzden ilk sorum Olaf'a tam olarak bununla ilgiliydi. Benim gibi 90'lı yıllarda çocuk olanlardansanız, beyaz balina Aydın'ın Türkiye sularını ziyaretini de hatırlarsınız. Tüm televizyonlar, gazeteler, uzun bir süre Aydın'ın Karadeniz'de bir sahil kasabasına gelişini ve hikayesini manşetlerine taşımıştı. Ben de bu gerçek hikayeden çok etkilenmiş ve çocuk kalbimde Aydın'la tanışabilmenin ve uzak denizlerde birlikte yüzebilmenin hayallerini kurmuştum. Meğer yalnız değilmişim. Üstelik yalnızca bu ülkede değil. Okyanuslar ötesinde benimle aynı duyguları paylaşan biri daha varmış: Olaf Koens. Hollandalı meslektaşım, bu hayalini bir çocuk kitabına dönüştürerek hem kendine hem de tüm dünya çocuklarına unutulmaz bir hediye vermiş. İyi ki de vermiş. Aydın şimdi yalnızca hatıralarla değil bir kitapla ölümsüz oldu. Aydın Bir Beyaz Balinanın Gerçek Öyküsü sayesinde ben de 11 yaşıma geri döndüm ve Aydın'ı haberlerde izlediğim ilk anı hatırlayıp hem mutlu oldum hem hüzünlendim. Hollandalı bir gazeteci yazar olarak Aydın'ı yazma fikri nereden geldi? Açıkçası bugüne kadar bunun bir Türk yazarın aklına gelmemesi epey şaşırtıcı! Beş yılı aşkın süredir İstanbul'da yaşıyorum. Türkiye'de o kadar çok hikaye var ki!.. Birkaç yıl önce bir gazeteci olarak, Orta Doğu ülkelerindeki insanlarla hayvanlar arasındaki ilişkiler hakkında bir kitap kaleme aldım. Bu kitabımda Irak, Suriye, Filistin ve tabii Türkiye'den hikayeler vardı. Aydın'ın hikayesini işte o zaman yeniden keşfettim. Yeniden keşfettim diyorum, çünkü onu çocukluğumdan hatırlıyordum! Kendi dünyasında hayal ve gerçek arasında gidip gelen o küçük çocuğun Aydın ile ilk karşılaşmasında duyduğu heyecanı anlatırken sen neler hissettin? Çocukların mutlu olması bir yandan çok kolay ama eşi benzeri görülmemiş Aydın gibi bir beyaz balinayla karşılaşmak müthiş heyecan verici olsa gerek! Bu unsur kurmacaydı. Çocuğu küçük yatak odasından, Karadeniz'de, Gerze yakınlarında bir tekneye nasıl götürebileceğim fikriyle birazcık oynadım. Deniz feneri de rol oynuyor tabii ama daha da önemlisi, rüyaların gücünün bir ifadesi. Çocukluğumda bazen rüyalarla gerçekleri birbirinden ayırt etmenin nasıl da imkansız olduğunu çok net anımsadım ve doğruyu söylemek gerekirse, bazen hala öyle hissediyorum. Rüyalarda, bir anda hiçbir şeyden korkmamaya başlarsınız ve her şeyi yapabilirsiniz. Gerze'deki balıkçıların da beyaz balinayla ilk karşılaşmalarında hiç korkmadıklarını anlatmalarından da biraz yararlandım. Kitabı yazarken Aydın'ın son görüldüğü sahil kasabası, Gerze ile de yakın temasta bulunmuş olmalısın. Oraya ilk ne zaman gittin, Gerze halkından insanlarla görüşürken onların sana olan yaklaşımı nasıldı? Ve Aydın hakkında sana neler anlattılar, merak ediyorum. Erişebildiğim tüm makaleleri, haber kupürlerini okuduktan ve kamera kayıtlarını saatlerce izledikten sonra, Gerzelilerle konuşmak üzere Gerze'nin yolunu tuttum. Oraya iki defa gittim, önce 2019 yılında, iki yıl sonra da pandemi sırasında. Aydın'ın hikayesinin hala hatırlanıp hatırlanmadığını bilmiyordum, yaklaşık otuz yıl önce olduğu için çoktan unutulmuş da olabilirdi. Beni şaşırtan, herkesin onu hatırlaması oldu. Limandaki balıkçılara Aydın'ı hatırlayıp hatırlamadıklarını sordum, yüzleri güneşte yanmış, kocaman elleri olan bu iri ve güçlü adamlar, ben Aydın'ı sorduğumda ağlamaya başladılar! Onu elbette hatırlıyorlardı! Nasıl unutabilirlerdi! İlçenin eski belediye başkanıyla, benim yaşımdaki, limanda Aydın'la oynadıklarını hatırlayan insanlarla konuştum ve ellerindeki fotoğrafları istedim. Şanslıydım ki Gerze'deki fotoğrafçılardan birinin o döneme ait birçok fotoğrafın olduğu geniş bir arşivi vardı. Ayrıca Gerze halkı da bana evlerinde sakladıkları kendi fotoğraflarını gösterdiler. Çok sıcakkanlı ve misafirperver bir karşılamaydı. Beni etkileyen iki şey oldu. İlki, balıkçıların kararlılığı, Aydın'ı besleyip onunla ilgilenmeleri. Unutulmamalı ki 1990'ların başında Türkiye zengin bir ülke değildi, bu devasa canlı çıkagelmişti ve pahalı bir balık türüyle beslenmesi gerekiyordu. Buna rağmen balıkçılar kendi aralarında para topladılar ve Aydın'la ilgilendiler. Bu çok anlamlı. İkincisi de onun için nasıl savaştıkları. Gerze'de tüm dikkatleri üzerine toplayan bu hayvanı Sinoplular kıskanmış ve kendi limanlarına götürmüşler. Balıkçı Kemal Aydın'ı almak için tekneyle Sinop'a bizzat kendi gitmiş. Beyaz balinanın asıl sahiplerine teslim edilmesi gerektiği anlaşılınca da bunu protesto edip limanı tekneleriyle kapatmaya hazırlamış. Beni en çok etkileyen şey buydu işte. İnsan duygularının hayvanlara atfedilmesi yaygın rastlanan bir hatadır, ama Aydın'a Gerze'de çok iyi bakıldığını açıkça söyleyebileceğimizi düşünüyorum. Bir gazeteci olarak, Aydın'ın Gerze'ye dönüşünden sonra ne olduğunu elbette biliyorum, ama bir romancı olarak bunu sizlere söylemeyeceğim. Hikayenin bazı bölümlerinin anlatılmaması daha iyidir. Çocuklara, Aydın'ın hala Karadeniz'de yüzüyor olabileceğini söylüyorum. Kitabı yazma sürecinden de bahseder misin? Nasıl geçti o dönem; ne kadar sürede yazdın, ne kadar çok insanla konuştun, ayrıntılarını senden dinlemek isterim. İlk sorunun cevabında bahsettiğim kurgu dışı kitabımda Aydın'la ilgili bölümü yazdıktan sonra, çocuklarım bana ne yazdığımı sormaya başladılar. Ne tür şeyler yazdığımı merak ediyorlardı, ben de onlara Aydın'ı anlattım. Çok heyecanlandılar. Beni, çocuklar için bir kitap yazmaya zorlayan eşimdi aslında. Uzun bir süreçti. Başta, şiir gibi, yalnızca birkaç satırdan oluşan sade bir metinle ilerlemek vardı aklımda, ama sonra yayıncım metnin daha uzun olması gerektiğini söyledi, ben de adım adım yazmaya, üretmeye başladım. Sonlara doğru, sadece yazmaya odaklanmak için her şeye bir hafta ara verdim. Bunu, tüm kitaplarımda yaparım. Geceleri, çocuklarım uyurken yazar, düzeltir, hikaye taslağı hazırlar, hikaye üzerinde uzun süre çalışırım. Daha sonra biraz ara verip kendimi dış dünyadan tamamen soyutlarım. Bu kitabı hazırlarken de, o bir hafta süresince o sıralar 7 yaşında olan kızım Sophie ile Selçuk yakınlarında bir otelde kaldık. Kızım oyunlar oynuyordu, birlikte uzun yürüyüşler yapıyorduk, konuşuyorduk ve ben de yazıyordum. Çok güzel bir dönemdi. Umarım bunda ufak da olsa bir rolüm vardır. Özel ve unutulmaması gereken bir hikaye bu. Çocukların anne-babalarının Aydın'ı çocukluklarından hatırlamaları ve çocuklarına hikayeyi anlatmaları arasında müthiş bir ilişki var. Geçen haftalarda Gerze ve Sinop'ta etkinliklere katıldım, harika geçti. Aydın için bu kadar heyecanlanan bu kadar çok sayıda çocuğu görmek öyle güzeldi ki. Bir yazar olarak bazen kendinizi bir hırsız gibi hissedersiniz. İnsanların hikayelerini, tarihini alıp bundan yeni bir şey çıkarırsınız. Ama aslında hikaye size ait değildir. Bu hikaye Gerze halkına ve Türkiye'ye ait. Aydın'ı Türkçeye çevirip yayımladıkları için Can Çocuk Yayınları'na müteşekkirim. Böylece hikaye ait olduğu yere dönmüş oldu. Mark Jannsen dünyanın en iyi illüstratörlerinden biri. Çalışmalarını takip ediyordum, bu kitabı düşünürken ona bir mektup yazdım. Yayıncım beni uyardı. Çok tanınan ve aranan bir illüstratör olduğunu, ne çizeceğini kendisinin belirlediğini ve çok zamanı olmadığını söyledi. Mark mektubuma çok güzel bir cevap verdi ve bu işi yapmayı kabul etti. Süreç boyunca pek konuşmadık, onu rahatsız etmemeye karar verdim. Ona hikayeyi anlattım, yazdığım metni okudu, Gerze'de bulduğum fotoğrafları gönderdim ona. Çizimlerini gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Yalnızca Aydın'la ilgili hikayeyi değil, çocukluğumla ilgili kısımları da çok iyi yansıtmıştı. Ancak kitap yayımlandıktan sonra yüz yüze tanışma fırsatı yakalayabildik. Türkiye hem kültürel hem coğrafi anlamda dünyanın en ilginç ülkelerinden biri. Etrafındaki ülkelerin hepsi farklı alfabeler kullanıyorlar. 2017 yılında, İstanbul'a coğrafi konumundan dolayı taşındım. Bir gazeteci olarak Orta Doğu hakkında haber yapıyorum, uçuş bağlantıları işimi çok kolaylaştırıyordu. Ama daha önce hiç Türkiye'ye odaklanmamıştım. Ancak pandemi sırasında hiçbir yere uçamadım. Derken ülkeyi keşfetmeye ve hakkında haber yapmaya karar verdim. İstanbul'da sürücü ehliyeti aldım ve ülkenin her yerine arabayla seyahat etmeye başladım. Hatta arabayla çıktığım ilk seyahat Gerze'ye gerçekleştirdiğimdi. Daha sonra, ülkenin birçok etkileyici köşesini görme şansı yakaladım. Son yıllarda, İran-Ermanistan ve Gürcistan sınırındaki Van'da bir sürü haber yaptık. Dünyanın çok etkileyici köşelerinden biri burası. Aynı şey Kürtlerin yaşadığı bölgeler için de geçerli. İnsanlar inanılmaz derecede canayakın, misafirperver ve yardımsever. Tabii deprem bölgesinde de haber yaptım. Bu güzelim yerlerin harabeye dönmesi, bu kadar çok can kaybı olması beni çok üzüyor. Dürüst olmak gerekirse, çocuklar için yazmak kolay değil, hem de hiç kolay değil! Son kitabım, beni ve ailemi derinden etkileyen, Ukrayna'daki savaş hakkında. Birkaç kitap fikrim var, aynı zamanda bir roman yazmaya devam ediyorum, ama şimdilik planlarım arasında bir çocuk kitabı yazmak yok. Kibar ve dost canlısı bir sürü çocuk, Aydın'la ilgili yeni bir kitap yazmamı istedi benden. Belki bu konuyu düşünürüm. Onlara, hayallerinden asla vazgeçmemelerini tavsiye ederim. Çocukken Aydın'ı görmek, onunla oynamak ve arkadaş olmak benim hayalimdi. Bu kitap, bir bakıma tam da bunu gerçekleştirmiş oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/olaganustu-bir-senfoni-etkileyici-bir-sinema-filmi-sarsici-bir-sahne-gosterisi-hayatin-siirsel-ritmi-naturmort/", "text": "2008 yılında Almanya'nın en önemli edebiyat ödülü sayılan Georg Büchner Ödülü'nü kazanan Josef Winkler'in yazdığı Natürmortu çevirmen Ebru Elbaşığlu Ajandakolik okurları için inceledi. İçinde bulunduğum ruh durumuna pek uygun olmadığını düşünerek isteksizce çeviriyorum sayfaları. Kitap 2001 yılında Avusturya'da, 2010 yılındaysa Burak Özyalçın'ın çevirisiyle Pan Yayıncılık tarafından Türkiye'de yayımlanmış. Üstelik yazar Josef Winkler'a 2001 yılında Alfred-Döblin Ödülü'nü kazandırarak, 2008 yılında alacağı en büyük Almanca edebiyat ödülü Georg Büchner Ödülü'nü müjdelemiş adeta. İşte gözden kaçırdığım bir başka yazar daha diye hayıflanıyorum. İlkbahar da habercisi değil bir şeylerin. Ölgün ruhlarımıza bundan daha uygunu bulunmaz diyerek Natürmort'u okumaya başlıyorum. Madem durağanlıktan, hareketsizlikten, ölümden kaçamıyoruz, o halde biraz daha derinine inelim. Fakat Natürmort daha ilk sayfadan müthiş bir canlılık, çarpıcı renkler ve doğal bir hareketlilikle beni şaşırtıyor. Roma'nın ana tren istasyonunun metro merdivenlerinde Natürmort'un içine çekiliyorum. Metro istasyonundaki insan cümbüşünde, uzun kirpikleri neredeyse çil içindeki yanaklarına dokunan, boynunda çarmıha gerilmiş gümüş bir İsa taşıyan on altı yaşlarında siyah saçlı bir oğlan dikkatimi çekiyor. Ana karakteri bulduğumu düşünerek peşine takılıyorum. Novella boyunca her şeyi bu on altı yaşındaki oğlanın gözünden göreceğimi zannetsem de kısa sürede öyle olmadığını anlıyorum. Sık sık gözden kaybediyor ve yine defalarca karşılaşıyorum bu uzun kirpikleri neredeyse yanaklarına dokunan, siyah saçlı oğlanla. Adı Piccoletto, incir satıcısının oğlu. Piccoletto'nun peşinden Vittorio Emanuela Meydanı'ndaki pazara giriyorum. Kasap tezgahında morumsu parlayan sineğin kanadında her yere konup kalkıyorum. Az ötede kümes hayvanları tezgahında içi boşaltılmış bir tavuğun karnına tıkılmış bir avuç kiraza takılıyor gözüm. Sebze tezgahlarının arasında rüzgar, yerdeki beyaz ve kırmızı kuru soğan kabuklarına daireler çizdiriyor. Balık tezgahına geldiğimde uzun kirpikleri neredeyse yanaklarına dokunan, siyah saçlı oğlanı çalışırken buluyorum. Fakat pazar yeri öyle canlı, herkes öyle hayat dolu ki etrafta dolaşırken Piccoletto'yu unutuveriyorum. Akşam pazar toplanırken Vespasıyla, çürüyen meyve ve sebzelerin üstünden, bozulmuş narenciyelerin üstünden, tavuk boyunlarıyla tavuk yüreklerinin ve sarı horoz pençelerinin üstünden kahkahalar atarak geçtiğini görüyorum. Kasaptan azar işitmelerine rağmen, trompet çalmaya devam ederek Vittorio Meydanı'nın merdivenlerinden aşağı koşan iki Çingene çocuğun peşinden gidiyorum. Ertesi gün Vatikan'da turistler, seyyar satıcılar, hacılar, dilenciler, fahişeler, evsizler, uyuşturucu bağımlıları, hediyelik eşya dükkanları arasında uzun kirpikleri neredeyse yanaklarına dokunan Piccolettoyla karşılaşıyorum yine. Fakat ne bu on altı yaşındaki oğlanın, ne koyu kırmızı develi bluz giymiş sarışın kızın ne de üst üste öksürürken kan tüküren, sapsarı yüzlü, ölü gibi solgun teni siyah lekelerle dolu, kısa boylu kambur adamı izleyen siyahlara bürünmüş rahibenin gözünden katılıyorum hayata. Bir film kamerası gibi yargılamadan, güzeli ve çirkini, iyiyi ve kötüyü yaftalamadan, görsel bir şölenin ortasında hayranlıkla dolaşıyorum. Çürümeye başlamış ve küflenmiş limonları satmaya çalışan adamın elektronik sesiyle kendime geldiğimde, Josef Winkler'ın ustalığını düşünmeden edemiyorum. Yetenekli bir ressamın elinden çıkmış muhteşem bir natürmort değil bu sadece. Olağanüstü bir senfoni, etkileyici bir sinema filmi, sarsıcı bir sahne gösterisi, hayatın şiirsel ritmi aynı zamanda. Canlı tasvirler ve yaşam dolu karakterlerle böylesine kuşatılmışken, Natürmort'un incelikle örülmüş kurgusunu ancak, küflenmiş portakalların, yarılmış narların ve ezilmiş yeşil incirlerin arasında, sessizce hışırdayan, rüzgarda hareket eden ve dönen, Sicilya'dan gelme Moro kan portakallarına ait buruşuk portakal kağıtlarına bakarken fark edebiliyorum. Natürmort'un doruk noktası bile kurguya öyle doğallıkla yerleştirilmiş ki, hayat gibi etkisi zamana yayılıyor. Natürmort; durgun doğasına inat, yaşam dolu bir sanat eseri. Okumayı bitirince altını çizdiğim cümlelere göz atmaktan alamıyorum kendimi: Balığı temizlerken birkaç balık pulu zenci kadın müşterinin kara derili elinin tersine düştü. Kapaktaki balığın pullarına dokunuyorum, kaygan ama pürtüklü."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oleceksek-gulmekten-olelim/", "text": "Kadim meseledir edebiyatın derdinin olup olmaması. Bam telimize dokunan bir şeyleri kaleme alırken toplumcu gerçekçi mi olacağız? Hadi olduk diyelim, kantarın topuzunu kaçırıp modern anlatıdan uzaklaşır mıyız? Dert edinelim bir şeyleri elbette de ne var elimizde dert edinecek? Dersim, kentsel dönüşüm, 6-7 Eylül, LGBT hikayeleri, 12 Eylül, dön başa Dersim, kentsel dönüşüm... Sanki işçi cinayetleri yokmuş, mahalle baskısı başka memlekette yaşanıyormuş, emek sömürüsü sanatın değil de sırf son ütücülerin derdiymiş, sanki dar alan faşizmleri yaşanmıyor, kadınların canına kıyılmıyormuş gibi temcit pilavına devam. Bir de en önemlisi ama çok ama nasıl önemli, yazar sıkıntısı, bunalımlar, duygular, yazarın yazım sürecinde yaşadıklarını yazan yazarın nasıl da yazım yazım yazılıp ufka bakıp duygularıyla yüzleştiğini ele alan yazarın yazdıklarına dair bunalımlar ve yazar. Evet, bu konu fevkaladenin fevkinde önemli olsa gerek, işliyoruz, işliyoruz sonu gelmiyor. Çünkü memurlar, madenciler, sanayi sitelerindeki çıraklar, dükkan kapatan bakkallar, kamyoncular, ev hanımları, pazarcılar, kasiyerler, öğrenciler yok. Onlar yok. Yazar var. Yazarı yazalım. Hep yazar. Bir şeylerle eğlenmiyorum, aman sakın yanlış anlaşılmasın. Bilenler bilir, bilakis, derdi olmayan edebiyatı ya da şöyle diyelim, topluma dair sorunları değil de kişisel bunalımları göz önüne seren metinleri pek sevmem, o tür eserlerden pek hoşlanmam. Bu tür metinler kötüdür değil demek istediğim. Ben hoşlanmam! Ama öte yandan, metnin derdinin olması meselesine dönecek olursak da o konuda edebiyatımızda bir kısır döngü olduğu su götürmez bir gerçek. Ama ne anlatıldığının, neyin dert edildiğinin ötesinde de ağır bir sorunu var sanırım güncel edebiyatımızın. Metnin derdinin olmasıyla, metnin dertli olması arasındaki ince çizgi çok zaman ıskalanıyor. Daha çok öyküde ama çok zaman roman ya da diğer anlatı biçimlerinde de melodram öğeler barındıran, yürek kanatan, okuru kasvetle tavlayan hatta Arabesk'e kayan eserler okuyoruz. Evet, evet. Arabesk metinler kol geziyor kitaplarda. Ferdi'lerin Müslüm'lerin vakti zamanında müzikle yaptığını kelimelerle yapan yazar prototipi söz konusu. Peki, böyle olmak zorunda mı? En ağır dertler, toplumsal eksen kaymaları, sosyolojik sorunlar, tarihin kara sayfaları ve edebiyatın konusu olabilecek benzeri tüm unsurlar, içinde ironi de barındıran metinlerle aktarılamaz mı okura? Malzeme konusundaki kısır döngünün üslup ve anlatım biçemine de illa yansıması mı gerekiyor? Elbette hayır. İroninin neden ve nasıl metne yedirileceğine dair örnekleri ben değil, edebiyat kendisi sunsun. Hem bizden hem dışarıdan örneklerle. Ahmet Hamdi Tanpınar, edebiyatımızın, her görüşten insana değen en önemli isimlerinden birisidir. Hem Huzur'daki iç nizam arayışı ve hem de Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ndeki Osmanlı-Cumhuriyet kırılması, pekala edebiyatın derdi olan başlıklardır. Peki, özellikle Hayri İrdal'ın kaderci, lakayt, hayalperest halleriyle Halit Ayarcı'nın her devrin adamı, işbilir, kurnaz halleri basbayağı ironi değil midir? Gülerek, gülümseyerek okumaz mıyız bu olağanüstü başyapıtı? Böyle bir anlatıyla derdini anlatamamış mı Ahmet Hamdi? Tam tersi, ne Osmanlı ne de Cumhuriyet kelimelerini bir kez kullanmadan ve kullandığı harikulade dengeli ironiyle derdini fevkalade anlatmıştır. Büyük ve kalemi kuvvetli yazar, dilini metnin gerektirdiğince kullanmasını da bilen, ritmi o yönde akıtan yazardır. James Joyce, dünya edebiyatının tartışmasız en büyük isimlerinden birisi, belki de birincisi. Anlattığı dönemin de etkisiyle Dublinliler'de kasvetli ve durağan bir dil kullanmışken, Sanatçının Delikanlılık Portresi'nde, özellikle vaaz sahnelerinde rahibe, öyle gerektirdiği için, ergenlik çağında bir öğrencinin duyduklarıyla kanının çekilmesini yansıtan iç karartıcı, dehşetli bir dil biçmiştir. Oysa Ulysses'e geldiğinde, özellikle bazı bölümlerde dil kanatlanır ve eğlenceli bir kisveye bürünür. Özellikle yüzeysel ve kof nitelikleriyle tam bir alay konusu olan İrlanda milliyetçisi karakterin sahne aldığı onikinci bölümün okunması çok keyiflidir. Gözlük takmakla aydın, subliminal ve konformist demekle kültürlü olunacağını sanan kimilerininse oradan buradan duyduklarıyla karanlığın ve kasvetin romanı falan sandığı Finnegan Uyanması ise tam aksine düpedüz eğlenceli, müthiş komik ve tüm insanlık tarihini bir yanıyla sarakaya alan bir romandır. Edebiyatta ironinin kullanımından bahsederken bir eserin dilinin büsbütün eğlenceli olması zorunluluğu değildir elbet kastım. Metin psikolojik tahlilleri ya da felsefi yapısıyla görece ağır akabilir. Ama yazar yine de isterse ve becerikliyse ironiyi metnine yedirebilir. Yusuf Atılgan, hem Aylak Adam'da hem de Anayurt Oteli'nde varoluşçu ve absürd metinler ortaya koymuştur ve birisi psikolojik, diğeriyse hem psikolojik hem de sosyolojik ağır dertleri olan metinlerdir. Ama yine de elipaketliler, kestaneciyle edilen kavgalar ve sair söylem ayrı renk katar metne. İroni deyince bir dünyadan, bir bizden iki ismi ayrı, bambaşka bir yere koymak gerekir belki de. Jose Saramago ile Oğuz Atay'dan bahsediyorum. Kabil başta olmak üzere bütün Saramago eserlerinde ironi başat bir öğedir. Kitabın arka kapak yazısında da dillendirildiği şekliyle, gerçeğin ironik, yalın ve dolaysız dilini kullanır yazar. Adem ile Havva, Habil ile Kabil ve hatta Tanrı, bu pek eğlenceli dilden nasibini bolca alır. Yitik Ada'nın Öyküsü, İsa'ya göre İncil ve diğer kitaplarda da ironi, yazarın dilinden kopan bir geleneğe dönüşür. Tutunamayanlar ise, Selim ile Turgut arasındaki hayali mahkemeden, Solomon Spear'a ithaf edilmiş, Selim'in demesiyle Şarkılı bölüme hemen her satırına sinen ironisiyle yakalamıştır okuru. Peki, bu kült eserin derdi olmadığını kim söyleyebilir? Burjuvazinin tuhaflığını, yarı aydının olmamışlığını, toplumun ezberci bakış açısını ironik bir dille anlatmamış mıdır Oğuz Atay? Bu saydıklarımı anlatabilmesi için ille de içimizi mi kıyması gerekiyordu? Ve hatta Tehlikeli Oyunlar'da bu dil yapısı daha da öteye taşınır ve Hikmet Benol, edebiyatımızdaki en sıradışı kişiliklerden biri olarak önümüze çıkar. Korkuyu Beklerken'de kitaba da adını veren öyküde, hayali düzlemden bilinmez bir dille yazılarak kahramana ulaşan mektubun kahramanımızı soktuğu haller hem çok şey anlatır ve hem de çok güldürür. Bu anlamda daha pek çok isim, yazar, kitap bu yazının konusu ve öznesi olabilir. Aziz Nesin'in neredeyse tüm metinlerinden Ayfer Tunç'un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'ne, Mark Twain'den Pirandello'nun Biri Hiçbiri Binlercesi'ndeki Moscarda'sına varana dek ironinin bulaştığı kahraman, kitap ya da yazarlar, o kasvetli romanlardaki kadar, hatta belki çok daha güçlü bir şekilde okurla hemhal olup, topluma sinen dertlere ışık tutarlar. Velhasıl başa dönecek olursak, metnin derdinin olması için ille de buram buram dertli, ağdalı bir dil barındırması şart değildir. İroniyle yapılan sapasağlam edebiyata dair dilimiz döndüğünce örnekler vermeye çalıştık. Ama çok yakın hafızamızda, daha pek taze ve çok güçlü bir başka örneğimiz daha var; Gezi Edebiyatı. Gezi üzerine yazılanlar değil, bizzat Gezi'de üretilen, duvarlara ve zihinlere kazınan edebiyat kastettiğim. Slogan Bulamadım, Kahrolsun Bağzı Şeyler, Oh Mis Gibi Temiz Duvar, Tomalara Göğüs Geren İşte Benim Zeki Müren ve daha yüzlercesi. Bir yandan halkı güldüren ama bir yanıyla da muktedirin algısına yumruk gibi inen edebiyat. Yani, ironiyle edebiyat yapılmaz, edebiyat ciddi, kederli, oturaklı ve mümkünse somurtkan bir şeydir savındakiler, Joyce'tan ve Tanpınar'dan, Saramago'dan ve Oğuz Atay'dan utanmasalar bile belki, en azından, umarım ki Gezi'nin dipdiri dilinden utanırlar. Yok, yok. Kimse utanmasın. En güzeli gülelim ve gülerek direnelim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oliver-jeffers-kitaplarinda-hem-kaybolmak-hem-ucmak/", "text": "Olıver Jeffers kitaplarında hem kaybolmak hem uçmak! Kuzey İrlandalı yazar ve illüstratör Oliver Jeffers'ın 2005 ve 2010 yıllarında çocuklar için yazıp resimlediği orijinal isimleriyle Lost and Found ve Up and Down, yıllar sonra nihayet Türkçede, Can Çocuk etiketiyle okurla buluştu. Celal Üster'in çevisiyle Kayboldu Bulundu ve Uçtu Uçamadı, bir penguenle çocuğun yalnızca dostluğunu anlatmıyor, ortak hayat yolculuklarıı keşfetmemizi sağlıyor. Suluboya resimleri ise kitabı almak için başlıca neden. İlk hangi kitaptan başlayayım diye düşünmeden Uçtu Uçamadının sayfalarını araladım hemen. Mutlaka bir sırası vardı ama Oliver Jeffers'ın illüstrasyonlarının büyüsüne o kadar kapılmıştım ki hemen okumaya başladım. Meğer ilk sırayı Kayboldu Bulunduya vermeliymişim! Dünyaca ünlü resimli kitapları bugüne dek 46 dile çevrilen ve 14 milyondan fazla okura ulaşan yazar, çizer Oliver Jefferson'ın, 3-8 yaş aralığındaki çocuklar için yazdığı resimli kitaplardan Kayboldu Bulundu, bir çocuk ve penguenin nasıl arkadaş olduklarını anlatıyor. Yolunu kaybeden penguenin nereden geldiğini öğrenmek için Kayıp Bürolarına kadar giden, gece gündüz demeden dağ gibi dalgaları aşıp minicik kayığıyla nihayet onu, geldiği yere, yuvasına, Kuzey Kutbu'na götüren cesur ve fedakar bir çocuk, penguen için bu dünyadaki en iyi arkadaş olmasın da ne olsun! Jeffers, kendi dünyalarına dönünce aslında her ikisi de yalnız olan kahramanlarının birbirine kavuşunca mutlu oldukları hissini olağanüstü çizimleri ve sıcacık anlatımıyla öyle iyi veriyor ki, Kayboldu Bulundu, aslında tam olarak çocuğun ve penguenin arkadaşlıklarını bulmasının hikayesini anlatıyor. Oliver Jeffers'ın yıllar sonra Türkçeye kazandırılan bir diğer kitabı, aslında Kayboldu Bulundu'nun ikiz kitabı diyor, çevirmen Celal Üster, Uçtu Uçamadı için. Bu ikinci kitapsa, günden bu yana bir an olsun ayrılmayan, her şeyi birlikte yapan kahramanlarımızın yeni bir macerasını anlatıyor. Bir gün penguen, yapmayı istediği önemli bir şey olduğuna karar vermiş: UÇMAK! Kanatları olmasına rağmen ne yaparsa yapsın bir türlü uçamıyormuş. Yine imdadına arkadaşı koşmuş. Onun için kitaplar karıştırmış ama anlamışlar ki penguenlerin uçmak konusuna pek şansı yokmuş. Sonra yardım istemek için yollara düşmüşler ve hayvanat bahçesine gitmişler. İşte asıl macera da bundan sonra başlamış. Bizim penguen yine ortadan kaybolmuş! Arkadaşını aramaksa yine çocuğa kalmış. Kocaman sayfalarda başarılı seçilmiş yazı fontu ve esprili resimlerle Uçtu Uçamadı, çocuk ve penguenin bir sonraki maceralarının ne olduğunu şimdiden merak ettirmiyor değil hani. Yazar, engin hayal gücünün yanı sıra duyarlı ve mizah yönü kuvvetli cümleleriyle, her iki hikayenin de çocuklarla sıcacık bir iletişim kurmasını sağlıyor. Biz de buna çevirinin gücü diyoruz işte! Kayboldu Bulundu, Uçtu Uçamadı için kitaplığınızda yer açın. Çocuklarınızla paylaşırken Jeffers'ın eşsiz dünyasında bu defa kaybolan siz olacaksınız!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/olivia-colemanli-karanlik-kiz-vizyondan-once-iksv-galalarinda/", "text": "Oyunculuğuyla ünlenen Maggie Gyllenhaal'ın yönettiği ilk film, Elena Ferrante'nin aynı adlı romanından uyarlanan The Lost Daughter / Karanlık Kız vizyona çıkmadan önce, 15 Aralık Çarşamba, 21.30'da İKSV Galaları kapsamında City's Nişantaşı CINEWAM'da gösterilecek. İKSV Galaları aralık ayında Maggie Gyllenhaal imzalı The Lost Daughter / Karanlık Kız ile devam ediyor. Napoli Romanları'yla ünlenen Elena Ferrante'nin aynı adlı romanından uyarlanan Karanlık Kız, Secretary'den Sherrybaby, The Dark Knight ve The Kindergarten Teacher'a birçok filmden, The Deuce gibi dizilerden oyuncu olarak tanıdığımız Maggie Gyllenhaal'un yönetmenliğini üstlendiği ilk film. Dünya prömiyerini 78. Venedik Film Festivali'nde yapan film, Gyllenhaal'a En İyi Senaryo ödülünü getirdi. Filmin başrollerini Olivia Colman ile Dakota Johnson paylaşıyor. Filmin kalabalık oyuncu kadrosunda deneyimli oyuncu Ed Harris'ten Normal People dizisiyle ünlenen Paul Mescal'a birçok ünlü isim yer alıyor. Karanlık Kız, kasım ayında New York'ta düzenlenen Gotham ödüllerinde başta En İyi Film olmak üzere, En İyi Yeni Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Oyuncu ödüllerini kazandı. Ayrıca New York Film Eleştirmenleri Birliği tarafından En İyi İlk Film seçildi. The Wrap'e göre bir şaheser. Olivia Colman resmen harikulade, The Guardian'a göre leziz bir dram olan Karanlık Kız, bir üniversite profesörünün yaz tatilinde geçmişiyle yüzleşmesini anlatıyor. Olivia Colman'ın canlandırdığı Leda, yalnız başına çıktığı yaz tatilinde, sahilde vakit geçiren Nina ve kızıyla karşılaşıyor. Anne-kız arasındaki yakın ilişki Leda'nın hem dengesini bozuyor hem de kendi anılarını ve anneliğinin ilk döneminde yaşadığı duygusal çalkantıları depreştiriyor. Karanlık Kız biletleri, 8 Aralık Çarşamba 10.30'da başlayacak Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 10 Aralık Cuma 10.30'da genel satışa açılacak. Biletler passo. com. tr/tr üzerinden, Passo perakende noktalarından ve İKSV gişesinden alınabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/olmek-degil-olmak-onunkisi-can-yucel/", "text": "Şimdi 22 yıl mı olmuş Can Yücel öleli! Koskoca 20 yıl, yetmezmiş gibi üstüne bir iki yıl daha! Hadi canım sen de! Ölmek değil onunkisi! OLMAK, basbayağı... Şiir olmak, şair olmak, farz et hiç ayrılmamak, sahi bir de rakı olmak! Can değil mi bu, canımızın şairi! Vaziyet-i umumi, biz biliriz onun halini, memleketinin halini bildiği gibi! 12 ağustoslar bir bir geçerken onsuz, Güler'ini de aldı şimdi yanına, oh ne keyif!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/olumunun-6-yilinda-yasar-kemal-etkinliklerle-aniliyor/", "text": "Türk edebiyatının büyük ustası, büyük çınar Yaşar Kemal, vefatının altıncı yıl dönümünde çeşitli etkinliklerle anılıyor. Yaşar Kemal anısına, Yaşar Kemal Vakfı, Büyükçekmece Belediyesi, Maltepe Belediyesi, Sarıyer Belediyesi, Tarsus Belediyesi ve Türk Tabipleri Birliği ortaklığında 27-28 Şubat günlerinde etkinlikler düzenlenecek. Etkinliklerin tümü Yaşar Kemal Vakfı YouTube kanalından izlenilebilecek. Yaşar Kemal ile başlıklı etkinliklere Feridun Andaç, İdil Biret, Sacide Bolcan, Vecdi Çıracıoğlu, Ali Dönmez, Cihan Erdönmez, Selim İleri, Barış İnce, Zülfü Livaneli, Çiğdem Odabaşı, Taylan Özgür Ölmez, Nebil Özgentürk, Türkan Şoray, Ayşegül Tözören ve Ahmet Ümit gibi yazar ve sanatçılar konuk olacak. Söyleşi ve panel etkinliklerinde konuklar, Yaşar Kemal'in edebiyatını; toplum belleği, toplum vicdanı, öncü bir doğa kavrayışı, katmanlı insan ve toplum gerçeği gibi pek çok yönüyle kendi pencerelerinden değerlendirecek. Programda Nebil Özgentürk'ün Yaşar Kemal belgeseli de gösterilecek. Bu etkinliklerin yanı sıra şubat ayını Yaşar Kemal ayı ilan eden Tarsus Belediyesi de edebiyatı gençlerin yaşamlarına katmak, gençlerde okuma kültürünün yerleşmesine destek vermek amacıyla 1 Mart'a kadar devam edecek olan Yaşar Kemal Okuma Günleri düzenliyor. Yapı Kredi Kültür Sanat'ın YouTube kanalından 28 Şubat Pazar günü, saat 18:00'de canlı yayımlanacak Yaşar Kemal'i Anıyoruz: Masalların Sesi, Doğanın Nefesi başlıklı bir söyleşi gerçekleşecek. Faruk Duman ve İnan Çetin'in konuşmacı olarak yer alacağı söyleşide, Yaşar Kemal'in bir yazar olarak doğayla ve masallarla kurduğu ilişki tartışılacak. Yaşar Kemal'i Anıyoruz: Masalların Sesi, Doğanın Nefesi söyleşisi herkesin katılımına açık ve ücretsiz olacak. Büyükçekmece Belediyesi ve Yaşar Kemal Vakfı işbirliğiyle düzenlenen ilk etkinlikte Sacide Bolcan'ın moderatörlüğünde Feridun Andaç, Anlatı Anakara'sından İzler/Yansılarda Deniz Küstü, Al Gözüm Seyreyle Salih, Kuşlar da Gitti romanlarına yansıyan İstanbul'u Yaşar Kemal'in bakışı ile anlatacak. Sarıyer Belediyesi ve Yaşar Kemal Vakfı işbirliğiyle aynı gün düzenlenen ikinci etkinlikte Zülfü Livaneli, İdil Biret, Selim İleri ve Türkan Şoray kendi sanat yolculukları ve anıları eşliğinde kendi Yaşar Kemallerini paylaşacaklar. Türk Tabipleri Birliği ve Yaşar Kemal Vakfı işbirliğiyle düzenlenen günün ilk etkinliğinde Feridun Andaç'ın moderatörlüğünde; Vecdi Çıracıoğlu, Ali Dönmez, Cihan Erdönmez ve Ayşegül Tözören Yaşar Kemal'in edebiyatındaki doğa teması ve yazarın öncü doğa kavrayışı üzerine konuşacaklar. Maltepe Belediyesi ve Yaşar Kemal Vakfı işbirliğiyle düzenlenecek programda Nebil Özgentürk belgeselini sunacak. Barış İnce ve Ahmet Ümit, Yaşar Kemal edebiyatı üzerine değerlendirmelerde bulunacaklar. Etkinlik Taylan Özgür Ölmez konseri ile sona erecek. Tarsus Belediyesi, Yaşar Kemal Vakfı desteğiyle şubat ayını Yaşar Kemal ayı ilan ederek, 3 Şubat-1 Mart tarihleri arasında ilk ve ortaöğretim öğrencilerine ve yetişkinlere yönelik Yaşar Kemal Okuma Günleri etkinliği düzenliyor. 1 Mart'ta yapılacak Kilikya'nın İncisi Tarsus'tan Çukurova'nın Homeros'una Selam-Yaşar Kemal'e Saygıyla etkinliğinde; online söyleşiler, belgesel film gösterimi, şiir ve türkülerle Yaşar Kemal dinletisi, okuma günlerinde yer alan öğrenci ve öğretmenlerin çalışmalarından örnekler sergilenecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/one-directionin-uyesi-louis-tomlinsonin-turkiye-konser-biletleri-satista/", "text": "2020 yılında ilk solo albümünü yayınlayan ve solo kariyerinde de kendisini kanıtlayan Louis Tomlinson, 30 Haziran tarihinde BITEXEN ana sponsorluğu ve TemaCC & Smiley Strawberry organizasyonu ile ilk kez İstanbul'da KüçükÇiftlik Park'ta sahne alacak. Louis Tomlinson 2010 yılında katıldığı X Factor'ün yedinci sezonunda dikkati çekti. Nicole Scherzinger önerisi ile kurulan One Direction grubuna dahil oldu ve X Factor yarışmasına böylece devam etti. One Direction yarışmayı üçüncülükle bitirdi. İlk albümleri Up All Night, 18 Kasım 2011'de piyasaya sürüldü. Sonra da 2012 yılında Take Me Home adlı albümü çıkarmışlardır. Ardından 25 Kasım 2013'te Midnight Memories adlı üçüncü stüdyo albümlerini yayınladılar. Daha önceki albümleriyle kırdıkları rekoru bu albümleriyle de bir kez daha kırdılar ve tarihinin en hızlı satılan albümü unvanına bir kez daha sahip oldular. En son olarak 17 Kasım 2014'te FOUR adlı dördüncü stüdyo albümlerini yayınladılar. FOUR albümünün Deluxe versiyonu iTunes'da 67 ülkede #1 numaraya yerleşti. 31 Ocak 2020 tarihinde, yayınladığı ilk solo albümü Walls, 50 ülkenin iTunes listesinde 1 numaraya ulaştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/onlar-aslinda-tum-dunyanin-cocuklari-jip-ve-janneke/", "text": "Andersen ödüllü Hollandalı yazar Annie M. G. Schmidt'i bugün pek çok kişi, artık bir klasik olmuş Jip ile Janneke kitap serisi ile tanıyor. İlk olarak 1952 yılında Amsterdam gazetesi Het Parool için haftalık bölümler olarak yazdığı hikayeler, bugün dünyanın pek çok ülkesinde kimi orijinal ismiyle kimi Endonezya'daki gibi, Tini & Tono, farklı isimlerle onlarca dile çevrilerek kitap olarak yayımlandı, yayımlanmaya devam ediyor. Can Çocuk da serinin iki kitabını Jip ile Janneke Beraber Oynayalım mı? ve Jip ile Janneke Sonsuza Dek Arkadaş isimleriyle okurla buluşturuyor. Gündelik hayatta iki çocuğun birlikte geçirdikleri vakitleri konu alan ve oldukça yalın bir dille kaleme alınan bu küçük hikayelerin baş kahramanlarının nüktedan anlatımlarının en büyük özelliği Schmidt'in yalın ve sade kalemi, Westendorp'un da onları birer silüet olarak resmetmesi. Yazar ve çizer ortaklığının en iyi örneklerinden biri olarak karşımıza çıkan ve 50 yıldan uzun bir süredir yalnızca çocukları değil, yetişkinleri de gülümseten Jip ve Janneke, öyle popüler oldu ki, pek çok okurun kalbinde ikonlaşarak bugünlere geldi. Jip ile Janneke Beraber Oynayalım mı? ve Jip ile Janneke Sonsuza Dek Arkadaş isimleriyle yayımlanan kitaplar, aslında hem birbirini takip eder gibi görünen hem de birbirinden bağımsız bi' dolu macerayla dolu. Henüz okula gitmeyen biri erkek biri kız iki çocuğun, saklambaç oyunlarından su birikintilerinin üzerinde atlamalarına, Jans Bebekle oynamalarından kum havuzu yaparken nasıl çalıştıklarına, sıradan bir küçük çocuğun günlük hayatını ele alıyor. Jip ile Janneke Beraber Oynayalım mı?, bu sevimli ekürinin oyunlarına dikkat çekerken Jip ile Janneke Sonsuza Dek Arkadaş, arada bir tartışsalar da hemen barışan ikilinin başlarından geçen ilginç olaylara odaklanıyor. Jip ve Janneke, bugün Çin'den Endonezya'ya dünyanın pek çok ülkesinde çocuklar tarafından sevilip okunuyor. Onları bu kadar evrensel yapan tüm çocuklar gibi hem sıra dışı hem de sıradan olmaları. Serinin bu kadar başarılı olmasının altında yazarın oldukça basit hikayeleri yine basit ve esprili dille anlatması yatıyor. Hatta öyle ki bu anlatım tekniği, geçen yıllar içinde Jip ve Janneke'yi kendi ülkesinde bir ifade biçimine dönüştürüyor. Flamenkçede yalın veya basit anlatım tarzı, jip-en-janneketaal yani Jip ve Janneke dili olarak isimlendiriliyor. Örneğin bir politikacı, söylediklerini halkın anlayabilmesi için politik terimlerden ziyade Jip ve Janneke dilini kullanarak en basit anlatımı tercih ediyor. 1988 yılında çocuk edebiyatının en önemli ödülü sayılan Hans Christian Andersen Ödülü'nü, Astrid Lindgren'in elinden alan Annie M. G. Schmidt'in Can Çocuk'tan çıkan diğer çocuk kitapları da yine çocuk karakterler üzerine kurulu. Pluk ve Kırmızı Çekicisi ile Floddertje de en az Jip ile Janneke kadar ilgiyi hak ediyor. Üstelik yine Fiep Westendorp'un birbirinden fantastik çizimleriyle! Serinin orijinalinde sekiz kitap bulunuyor. Bakalım Can Çocuk diğer kitapları ne zaman yayımlayacak, bekliyoruz!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/online-degil-23-nisan-coskusu-kadikoy-sokaklarinda/", "text": "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, pandemiye rağmen Kadıköy caddelerinde coşkuyla kutlanacak. Kadıköy Belediyesi, palyaço ve jonglörlerin yer alacağı TIR'lar ve ses sitemi ile donatılmış araçlarla Kadıköy'deki bütün çocuklara ulaşmaya çalışacak. Pandemiyle mücadele kapsamında alınan kısıtlamalar nedeniyle, Kadıköy Belediyesi tarafından Kadıköy'ün 21 mahallesinin park ve bahçelerinde çocuklar için planlanan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı etkinlikleri iptal edildi. Kısıtlamalar nedeniyle etkinliklerini iptal eden Kadıköy Belediyesi, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı coşkusunu, çocuk şarkılarının ve marşların yükseleceği 2 tır ve 25 araçla cadde ve sokaklarda yaşatacak. 23 Nisan'a özel olarak hazırlanmış tırlarda sosyal mesafe ve hijyen kurallarına uyacak şekilde palyaço ve jonglörler yerini alacak. Kutlamalar, Kadıköy Belediyesi'nin Hasanpaşa'da bulunan merkez binasında saat 12.30'da Kadıköy Belediyesi Çocuk Sanat Merkezi ritim atölyesi ve bando eşliğinde başlayacak. Belediye binasından 13.00'te hareket edecek araçlar, Kadıköy'ün 21 mahallesinde seslerini çocuklara duyuracak. 13.30 sularında ise Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, Dr. Faruk Ayanoğlu Caddesi'nde konuşlanacak tırdan çocuklara seslenecek. Etkinlikler Youtube üzerinden yayın yapan TV Kadıköy ve Kadıköy Belediyesi'nin sosyal medya hesaplarından da izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/onyargilardan-kurtul-degisime-kucak-ac/", "text": "Çocuk edebiyatında aramıza yeni katılan bir kahraman Korsan Maviparmak! Bakmayın yeni dediğime, aslında ilk kitabıyla tanışma faslını geride bıraktık bırakmasına amaaaa maceraları daha şimdi başlıyor, sıkı durun! Fantastik bir kitap serisi olacağını daha kapağı görür görmez tahmin etmiştim ya, neyse ki çok geçmeden serinin ikinci kitabı Korsan Maviparmak Viking Köyü ile huzurlarımıza teşrif etti! Şunu baştan söylemem gerek; öyle bildiğiniz diğer korsanlara benzemiyor, Maviparmak! Hazine aradığını sakın ha düşünmeyin, onun için en büyük hazine, ha bu diyar ha şu diyar gezmek, farklı insanlarla tanışmak! Evet, evet farklı! Bu kelimeyi yazın bir yere, hepimize lazım olacak! En çok da bu Viking Köyü'nde! Hah, ne diyordum, bizim Korsan Maviparmak'ın o tahta bacak, tek göz korsanlarla tek ortak noktası, gemisiyle açık denizlerde seyahat etmesi olsa gerek! Onun asıl derdi evrenin sırrını bulmak! Aradığı sırrı bulmak için de dünyayı dolaşıyor, hep yeni bir şeyler öğreniyor ve öğrendikleri onu bu sırra bir adım daha yaklaştırıyor. Yardımcıları Alfa, Dudu ve Hipatya ile bir Viking Köyü'ne yolu düşen Maviparmak, sıra dışı ve bir o kadar anlaması güç bir dünyanın içine dalış yapıyor. Turuncu saçlı insanların yaşadığı bu soğuk rüzgarlarıyla ünlü memleket, hiç de gülümseyerek kapılarını açmıyor, bizim üçlüye! Ağustos ayında bile kapıları, pencereleri sımsıkı kapalı bu köy, her zaman her şeye olumlu bakmasını bilen Dudu'ya başta çok sevimli geliyor. Hipatya, uzaktan kendilerini fark eden köylüye vermek için kütüphaneden kitaplar seçiyor, ama o da ne! Kıyıdaki köylüler, mürettebatı fark edince evlerine hızlı hızlı girip çıkmaya ve kıyıya bir şeyler yığmaya başlıyor. Kumaşlar, yiyecekler, koyunlar... Sanki köylüler Maviparmak ve arkadaşlarını karşılamak için bir tür hazırlık yapıyor ama nedense hepsinin yüzü asık, aralarından tek bir kişi bile gülmüyor. Özen'in üstün hayal gücü ve Emre Karacan'ın kendine özgü eğlenceli çizimleriyle Korsan Maviparmak serisini kaçırmayın. Fantastik edebiyatın yeni yeni kahramanıyla eşsiz yolculuklara yelken açmanın tam sırası! Hadi o zaman, vira vira dalgalansın dünya!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/orchestra-theatrein-ilk-oyunu-lora/", "text": "Hayalinin peşinden koşanları bir araya getiren Orchestra Theatre ilk oyunu Lora ile 21 Ekim'de seyircilerle buluşmaya hazırlanıyor. Türkiye'nin ilk içerik şirketi Orchestra Content fark yaratan üretimlerini bu kez tiyatro alanında ortaya koyuyor. Orchestra Content tarafından, deneyimli tiyatrocu Şebnem Sönmez süpervizörlüğünde hayata geçirilen Orchestra Theatre; birlikte üretmek, birlikte neşelenmek ve iddiasıyla değil hayaliyle var olanları bir araya getirme hedefiyle sahnelerdeki yerini almaya hazırlanıyor. Kolektif üretimi odağına alan ve sahneleyeceği her bir oyunun ilk kez seyirci karşısına çıkacak metinlerden oluşacağı Orchestra Theatre, Mithat Ozan Küren tarafından kaleme alınan Lora ile 21 Ekim'de tiyatro severlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Ortak akılla üretme prensibinden yola çıkan Türkiye'nin ilk içerik şirketi Orchestra Content özgün içerik üretimini tiyatro alanına taşıyor. Orchestra Content'in tiyatronun deneyimli isimlerinden Şebnem Sönmez süpervizörlüğünde hayata geçirdiği Orchestra Theatre, yaratıcılarla tanışabilmek, birlikte ve neşeyle üretebilmek düsturuyla seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Orchestra Theatre, Mithat Ozan Küren'in yazdığı Lora oyunuyla seyircisine merhaba demeye hazırlanıyor. Geçen yıl Kıyafetlerimin Neden Üzerimde Olmadığının Hikayesi metniyle Nilüfer Kent Tiyatrosu'nun Mitos Boyut Tiyatro Yayınları iş birliği ile düzenlendiği Sahne Eseri Yazma Yarışması'nda üçüncülük ödülü kazanan Mithat Ozan Küren'in yönetmen koltuğuna oturduğu oyunun başrollerini Çağdaş Ekin Şişman ve Mehmet Okuroğlu paylaşıyor. İşten eve dönen ve karnını doyurmak, dinlenmek, uyumak gibi bazı basit işleri yaparken zorlanan Lora'nın akşamdan sabaha süren kısa bir hayat kesitine sahnede tanıklık ediyoruz. Yivine oturmayan her nesneyle birlikte geçmişi ve geleceği de bir olup üzerine çökerken, sendromları ve göz kamaştıran yenilgileri ile Lora, izleyicileri hiç sevmediği evinin ve aklının içine davet ediyor. Birlikte ve keyifli üretimi odağına alan ve projelerini özgün yapımlar üzerine konumlayan Orchestra Theatre, sahneye koyacağı her oyunda farklı yol ve yöntemleri odağına alan multidisipliner bir yapıyla sahnede hayalini inşa etmeye hazırlanan pek çok isimle üretimlerine devam ediyor. Sezon boyunca İstanbul Avrupa ve Anadolu yakasındaki farklı sahnelerin yanı sıra gerçekleştirmeyi planladığı yurt içi ve yurt dışı turneleriyle pek çok farklı bölgedeki tiyatro izleyicisine ulaşmayı hedefleyen Lora'nın ilk gösterim biletlerine Tiyatrolar. com. tr üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/organik-yagli-turk-kahvesi-boom-ile-tanisin/", "text": "Geleneksel içeceğimiz Türk kahvesi; lezzeti aynı ama etkisi farklı yepyeni bir enerjiyle yeniden harmanlandı: Organik Yağlı Türk Kahvesi BOOM... İçerisinde bulunan organik yağlar sayesinde, tüketildiğinde vücuda enerji veren, zindeliği arttıran ve iştahı da dengeleyen BOOM, diyet listelerinin de vazgeçilmezi olacak. O, Türk mutfağının en olmazsa olmaz içeceği; geçmişi Osmanlı dönemine kadar uzanıyor. Artık tüm dünyanın beğenisini kazanarak farklı mutfaklara da giren Türk kahvesini daha da sağlıklı hale getiren yepyeni bir seçenek var: Yağlı Türk Kahvesi BOOM. Nedir farkı? diye merak edenler için hemen açıklayalım. Yağlı Türk Kahvesi BOOM, kokusuyla benzersiz bir haz yaratan taze kahve çekirdeklerinin, organik Hindistan cevizi yağı ve sade yağ ile kavrulmasıyla hazırlanıyor. Lezzeti aynı kalırken, içeriğindeki bu yağların vücuda katkısı ise saymakla bitmiyor. Türk kahvesi; kolesterolü düşürmesi, kolay nefes almaya etkisi ve hatta ağrı kesici özelliğiyle zaten dillere destandı. Şimdi de TeaShop tarafından üretilen Yağlı Türk Kahvesi BOOM, içerisindeki organik yağlarla Türk kahvesi keyfini enerji ve zindelikle tamamlıyor. İçeriğindeki Hindistan cevizi ve sade yağların direkt hücreye ulaşmasıyla hem beyne hem de vücuda hızla enerji veren BOOM, aynı zamanda iştahı da dengeliyor. Son yıllarda diyet listelerinde ve sporcular arasında trend haline gelen yağlı kahve, BOOM ile artık tarif arayıp ölçü tutturmaya çalışmadan şık kutusunda kahve tutkunları ile buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/orhan-kemal-roman-armagani-odulu-herkul-millasin-aile-mezarina/", "text": "Orhan Kemal'in ailesi ve Everest Yayınları'nın birlikte düzenlediği Orhan Kemal Roman Armağanı'nın yeni sahibi Herkül Millas oldu. Millas, Aile Mezarı adlı romanıyla ödüle değer görüldü. Herkül Millas'a ödülünün ileri bir tarihte takdim edilmesi planlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/orhan-pamuk-veba-gecelerini-videolarla-anlatiyor/", "text": "Yazar Orhan Pamuk, 23 Mart'ta çıkacak yeni romanı Veba Gecelerini on iki kısa videoyla anlatacak. Mart ve Nisan ayları boyunca Yapı Kredi Yayınları'nın sosyal medya hesaplarından aralıklı olarak yayınlanacak videoların ilki 12 Mart Cuma günü yayınlandı. Bu videoda Pamuk, kitabının yazım sürecine denk gelen pandemiden ve kitabındaki korku temasından bahsetti. 12 Mart Cuma günü Yapı Kredi Yayınları'nın YouTube, Facebook, Instagram ve Twitter hesaplarında yayınlanan ilk videoda Orhan Pamuk, yeni romanı Veba Gecelerini yazarken başlayan koronavirüs pandemisini ve bu pandeminin ona öğrettiği en büyük şeyi, yani korku'yu anlattı. Pamuk'un bir sonraki videosu ise 15 Mart Pazartesi günü yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/orhan-pamuka-italyadan-costa-smeralda-edebiyat-odulu/", "text": "Yazar Orhan Pamuk, 28 Mayıs Cumartesi günü İtalya'nın Sardunya adasında Costa Smeralda Edebiyat Ödülü'nü alacak. Pamuk, bütün eserleri için verilen ödülünü almak için gideceği Sardunya'da, Nobel Ödüllü(1926) ve Sardunyalı yazar Grazia Deledda'nın şehri Nuoro'da da bir konuşma yapacak. Mart 2021'de Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Orhan Pamuk'un son romanı Veba Geceleri, geçtiğimiz günlerde Rusça, Sırpça, Fransızca, Almanca, İspanyolca, Katalanca ve Korece yayımlandı. Fransa ve İspanya'da çok satanlar listesine giren romanın tanıtımı için bir süredir yurt dışında bulunan Pamuk, yabancı okurlarıyla bir araya geldi. Kısa bir süre önce de Paris Kitap Fuarı'na katılan ve Pantheon'da bir konuşma yapan yazar, önümüzdeki sene Paris'teki College de France'da edebiyat üzerine dört hafta ders verecek. Veba Geceleri kısa bir süre önce de Almanya'nın en önemli yayınlarından biri olan Der Spiegel'in çok satanlar listesine girmişti. Costa Smeralda, İtalya'nın büyüleyici kumsalları ve manzaralarıyla tanınan, çevreye duyarlı Sardunya adasındaki Costa Smeralda bölgesinde verilen deniz ve okyanus hikayelerine adanmış ilk edebiyat ödülüdür. İtalyan Çevre Bakanlığı tarafından desteklenen ödül, üç kategoriye ayrılır; kurgu, kurgu olmayan ve mavi inovasyon."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/orhan-pamukun-resimli-ozel-hatira-defterinden-secmeler/", "text": "Orhan Pamuk, on dört yıldır her gün küçük not defterlerine notlar alıyor ve resimler yapıyor. Sayfalarda günlük hayatını, güncel gelişmeleri, duygularını, yazmakta olduğu romanların sorunlarını anlatıyor ve tartışıyor. Bazen roman kahramanlarıyla konuşuyor bazen bir rüyasını ya da bir yolculuğu anlatıyor bazen da manzara resmi ya da mutluluk hakkında fikir yürütüyor. Bir sayfadaki resme ya da yazıya üzerinden aylar hatta yıllar geçtikten sonra yeni renkler ve kelimeler de ekliyor. Böylece defter sayfaları yazılarla renklerin ve şekillerin iç içe geçtiği ve yeni manaların araştırıldığı yoğun, zengin ve benzersiz resimli sayfalara dönüşüyor. Pamuk defterindeki binlerce sayfadan Uzak Dağlar ve Hatıralar adını verdiği bu seçkiyi düzenlerken, özel bir hatırası olan bir rüya üzerinden hayatını bütün açıklığıyla hem kelime hem de resim olarak ortaya koyuyor. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Uzak Dağlar ve Hatıralar, Pamuk'un okurlarınca bilinmeyen-günce tutan ressam yanını, günlük hayatını, şaşırtıcı hayallerini ve deneyimlerini okura ulaştıracak ve dünyaca ünlü yazarı bir insan olarak tanımamıza ışık tutacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/orhan-pamukun-veba-geceleri-kitap-kapagi-ve-yeni-videosu/", "text": "Yazar Orhan Pamuk'un 23 Mart'ta çıkacak yeni romanı Veba Geceleri'ni anlattığı on iki kısa videonun ikincisi yayınlandı. 15 Mart Pazartesi günü Yapı Kredi Yayınları'nın sosyal medya hesaplarında yayınlanan ikinci videoda Veba Geceleri'nin kapağı da ilk defa gösterildi. Pamuk, videoda kitabını yazarken yararlandığı fotoğraflardan ve bu fotoğraflardan yola çıkarak yaptığı resimlerden bahsetti. Yapı Kredi Yayınları'nın YouTube, Facebook, Instagram ve Twitter hesaplarında yayınlanan ve Veba Geceleri'nin kapağının ilk defa paylaşıldığı ikinci videoda Orhan Pamuk, romanını yazarken 1900'lü yıllardan çekilen fotoğraflardan nasıl yararlandığını anlattı. Günümüzden yüz yirmi yıl önce geçen Veba Geceleri'ni yazabilmek için çok sayıda tıp tarihi, anı ve tarih kitabı okuduğunu belirten Pamuk Okura 1901 yılında bir Osmanlı adasında olduğu duygusunu verebilmek için fotoğraflardan çok yararlandım. 1900'lerde çekilmiş fotoğraflara bakarak bazen resimler de yaptım. O dünyanın ayrıntılarına yaklaşmama, 1901 yılını ve eşyalarını sevmeme yaradı bu resimler. Sonra bu resimlerdeki hikayeyi Veba Geceleri'ne aktarırdım dedi. 1900'lerin başında Avrupa'daki büyük mağazaların sattıkları ürünleri gösteren kataloglar yayımladığını ve bu kataloglardaki eşyaların ressamlara resmettirildiğini anlatan Pamuk Bu kataloglardaki resimlerden Veba Geceleri'nde yararlandım. Fotoğraf meraklısı olan Abdülhamit bütün Osmanlı İmparatorluğu'nu, özellikle kendi yaptırdığı binaları fotoğraflatmıştır. Dönemin manzara, sahil şehri, iskele fotoğraflarına bakarak Veba Geceleri'ndeki Minger Adası'nı hayal ettim. Fotoğrafların merkezindeki camilere, köprülere değil, kenardaki insanlara, ağaçlara, boş yollara sokaklara, at arabalarına, manzaraya, küçük evlere bakar, merkezdeki Arkaz şehrini ve limanlarını hayal ederdim. Böyle manzara resimlerine bakarak Minger Adası'nı, kıyıları hayal ettim. Daha sonra kahramanlarıma benzeyen kişiler resmettim. Mesela romanda vebaya karşı dezenfekte edici sıvı püskürten tulumbacıyı resmettim önce. Sonra onu Arkaz şehrinin içine oturttum. Aynı zamanda bu karantinacıların hikayelerini romanımda anlatıyordum. En sonunda kitabımın kapağına koyduğum bu resmi ve içindeki haritayı bina bina, sokak sokak nasıl resmettiysem Veba Geceleri'ni de öyle, bütün insanlarıyla adım adım, hikaye hikaye, ev ev yazdım dedi. 20 yıl resim yaptıktan sonra bu kapağın çıkması., yetenek olmadıktan sonra çalışmanın süresinin önemi olmadığının ispatı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/orhan-pamukun-veba-gecelerinde-ataturku-kucuk-dusurdugu-iddialari-asilsizdir/", "text": "Yapı Kredi Yayınları'ndan Orhan Pamuk'un son kitabı Veba Geceleri ile ilgili çıkan iddialarla ilgili bir açıklama geldi. Bazı basın yayın organlarında ve sosyal medya hesaplarında yer alan, Orhan Pamuk'un Veba Geceleri romanında Atatürk'ü küçük düşürücü ifadelere dair iddia ve yorumların gerçeği yansıtmadığını kamuoyu ile paylaşmak isteriz. Yayınevimiz tarafından yayımlanan Orhan Pamuk'un Veba Geceleri romanında Atatürk'ü küçük düşürücü ifadelerin yer aldığına dair iddialar tamamen asılsızdır. Veba Geceleri kitabında yer alan Kolağası Kamil karakteri, romanın geçtiği 'hayali' Minger adasının tüm vatandaşları tarafından bir halk kahramanı ve kurtarıcı olarak görülmektedir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/orman-olmak-kitabinda-yan-yana-ciceklenen-iki-kadin-yazar-bengisu-gencay-ve-cizer-gizem-gozde-ucar/", "text": "Bu defa bir çiçeğin dünyasına dalıyoruz çocuk edebiyatında... Bir camgüzelinin öyküsünü şiirsel bir dille kaleme alan Bengisu Gençay'ın Orman Olmak kitabı, son dönemde okuduğum en farklı çocuk kitaplarından biri. Aslında yalnızca çocuk kitabı demeye de dilim varmıyor pek. Yaşsız bir öykü bu, herkesin içinde kendinden bir şeyler bulacağı... Siz de tanışın, siz de okuyun isterim. O yüzden de kitabın yazarı Gençay'ı ve duygusal bir hayal gücüyle resmedilen çizimlerin illüstratörü Gizem Gözde Uçar'ı Ajandakolik'e davet ettim. İki kadının yeteneklerinin de çiçeklendiği bir çiçeklenme öyküsü bu. Uçan Fil Yayınları'ndan geçtiğimiz aylarda çıkan Orman Olmak, çiçekler dünyasını kişileştiren hikayesiyle hem yazarının derin anlatımının hem de çizerinin duygu dolu resimlerinin birleşimiyle pek çok kişinin severek okuyacağı bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. Yazar Bengisu Gençay ile Orman Olmak fikrini ve hayatının maceralarını, çizer Gizem Gözde Uçar ile de okuyucuya duyguları aktarabilmek için kullandığı ışığı, renkleri, açıları konuştuk. Camgüzeli tamamen solmak üzereyken, arı şahini ile tanışıyor. Arı şahinleri bilge kuşlar... Yolculuk rotaları, İstanbul üzerinden geçip Afrika'ya dek uzanıyor. Kim bilir yol boyunca neler görüyorlar? Bizim arı şahinimiz de camgüzeline kendi biricikliğine sahip çıkması gerektiğini hatırlatıyor. Uzun zamandır bu konuda yazmak istiyordum ama hikayesini, imgesini henüz bulamamıştım. Derken herhangi bir hedefim olmaksızın camgüzelinin hikayesine başladım bir de baktım, yazdıklarım kendiliğinden oraya akmış. Ya yeterliysem? diye sorması gerek. Bizi yetersiz olduğumuza inandırdıkça kazanan bir ekonomik sistemde yaşıyoruz. Başkalarına ideal görünmek için hırpalanan ruhlar korosuyuz. Peki ya yeterliysek? Eyvah! Bu soruyu sorunca, bütün yaşam kurgumuz tepetaklak oluyor. O zaman kimseye borcumuz, verecek hesabımız, ispat edecek davamız kalmıyor. Her şeyi kendi istediğimiz için, varoluşumuz bunu gerektirdiği için yapmamız mümkün. Aslında hem yeterli hem de özgürüz ama bunu fark etmek sarsıcı bir deneyim çünkü bize şimdiye dek hep tersi öğretildi. 8 yaşındayken okul pikniğine gitmiştik. Ertesi gün öğretmenimiz bize bir komposizyon ödevi verdi. Gezide yaşadıklarımızdan bahsedecektik. Ben, çocukların yokluğunda kendini yalnız ve üzgün hisseden sıraları ve kara tahtayı yazdım. Yani gidenlerin değil kalanların hikayesini anlattım. İşte ilk metni yazarken kendimi gerinen bir kedi, koşan bir çıta, kuyruğunu açan bir tavus kuşu falan gibi hissetmiştim. Zaten yapmam gerekeni yapıyorum, olmam gerekeni oluyorum duygusu. Çok sade, temiz, net bir histi. Eşimle Brezilya'dan yola çıkıp Uruguay, Arjantin, Patagonya, Şili ve Bolivya'ya uzanan, Peru'da ise geçici yerleşikliğe dönüşen uzun bir yolculuk yaptık. Bu sırada geçimimizi günlük işler yaparak sağladık, çiftliklerde gönüllü çalıştık. Peru'da And Dağları'nda Quechua yerlilerinin yaşadığı bir köye yerleştik. Zem Sesini Arıyor'u işte orada yazdım. Bizim için çok şey öğrendiğimiz, kendimizi ilmek ilmek söküp baştan ördüğümüz bir deneyim oldu. Bundan sonra yeni yollar var mı? Henüz bilmiyorum. Ama yeni kitaplar gelecek. Kitaplarımın filme dönüşmesini çok isterim. Ancak animasyon film üretimi oldukça pahalı bir süreç olduğundan bu hayal, çok az çocuk kitabı için gerçek olabiliyor. Bundan daha çok gerçekleşmesini istediğim hayal, kitaplarımın başka ülkelerde yayınlanarak oradaki çocuklarla buluşması. Umarım bu hayalin en kısa sürede gerçek olur! Çocuk edebiyatında üretimler veren bir yazar olarak günümüz Türk çocuk edebiyatını uluslararası edebiyat düzleminde nasıl buluyor, değerlendiriyorsun? Aynı zamanda çocuğuna kitaplar seçen ve alan bir anne olarak da düşünceni merak ediyorum. Üzerinde yaşadığımız topraklar yeryüzüne çok önemli öykücüler yetiştirmiş. Elinde davullarıyla dengbejler, şamanlar, aşıklar... Bazı coğrafyalar sihirlidir, Anadolu da bunlardan biri. Günümüzde de sırtını tüm bunlara yaslamış, heyecan verici modern zaman hikayecileri, çizerleri var. Üstelik tüm dünyayla temas halindeler ve evrensel meseleleri konu ediyorlar. Önümüzdeki yıllarda, uluslararası arenaya çıkan kitapların sayısında hızlı bir artış göreceğiz. Bir anne olarak oğluma kitap seçerken çok mutlu oluyorum. Anadilinde bu kadar çeşitli ve nitelikli kitap okuyabildiği bir dönemde büyüdüğü için çok şanslı. Yok. Zihnim aynı zamanda not defterim. Söyleşi sonrası ilk işim, bir mobil hikaye uygulaması için seslendirilmek üzere çocuk hikayesi yazmak olacak. Benimle birlikte bir orman olduğun, yan yana çiçeklendiğin için çok teşekkür ederim Gizem! Genellikle ne çizeceğimi, nasıl çizeceğimi ana hatlarıyla yolun en başında, hikayeyi ilk okuduğumda belirlemiş oluyorum. Okudukça kafamda görseller canlanıyor, sonrasında da üzerinde çalıştıkça son halini buluyor. Benim için hikayenin duygusunu yansıtmak ve kelimelerin ötesine götürmek çok önemli. Bu yüzden kitabımızın karakteri camgüzeli gibi mimikleri ve yüz ifadeleri ile duygularını belirtemeyen bir karakteri çizerken ışığı, renkleri ve açıları, bu duyguları okuyucuya aktarabilmek için kullandım. Örneğin, camgüzelinin kıskançlığını hissettiğimiz sayfada göze garip gelen dramatik bir açı kullandım ki baktığınızda garipseyin ve bir şeylerin ters gittiğini hissedin. Ve tabii ki odağınız hemen camgüzelinin yapraklarında yayılan kırmızıya yani kıskançlığa odaklansın. Ya da cam güzelinin diğer bitkileri tehdit olarak gördüğü sahne. Bitkiler onu köşeye sıkıştırmış gibi olsun, onun ile aynı korkuyu hissedin istedim. Dikkatli baktığınızda yaprakların gölgelerine gizlenmiş suratlar göreceksiniz. Bu sayfaya dışarıdan bir okuyucu gözüyle katılmıyorsunuz, bir sıkışmışlık hissi yaşıyorsunuz. Aynı camgüzeli gibi. Ancak bunun aksine, camgüzelinin diğer bitkilerle orman olduğu sayfaya bir bakın! İşte bu sayfa da diğeriyle tam bir zıtlık oluştursun istedim. Ferah ve güzel bir sayfa. Tüm bitkiler kendi güzellikleri ile oldukları gibi görünüyorlar. Çünkü artık cam güzeli de onları öyle görüyor. İkisine yan yana baktığımızda ışık, renk ve açının duyguları nasıl yansıttığını çok net görebiliyoruz. Kesinlikle, zaten hikayenin bu kadar içimize dokunmasının da sebebi bu. Bu kitap ile kendi için çiçeklenme yolculuğuna başlamaya ilham alacak çocukları ve büyükleri düşünmek beni çok mutlu ediyor. Bitkiler ve genel anlamıyla doğa benim çok ilham aldığım ve ilgi duyduğum bir konu. Ev bitkileri ile de aram iyidir ve evimde bir sürü bitkim var. Ama bir zamanlar böyle değildi tabii. Bundan belki on sene önce üniversite yıllarımda yaşadığım evimde hiç bitkim yoktu, bakamam diye hiç almayı düşünmemiştim. Ancak anneannem bana şimdilerde anane çiçeği dediğim bir çiçek vermişti saksıda. Ben gerçekten de o çiçeğe bakamadım. Aradan zaman geçti, pencerenin bir köşesinde unutuldu o çiçek, sarardı kurudu. Atayım diye elime aldığımda bir de ne göreyim, uzun zamandır susuz, güneşte kuruyan bitkinin altından küçük, yeşil yapraklar çıkıyor. Nasıl da her şeye rağmen hayata tutunmuştu! İşte o an oturdum ağladım ve bitkilerden öğrenecek ne kadar çok şeyim olduğunu fark ettim. İçimi kocaman bir saygı ve sevgi doldurdu. İşte o günden beridir evimin içini olabildiğince bitki arkadaşlarımla doldururum, her birinin anlatacaklarını dikkatle dinlerim. Çok ama çok şey katıyorlar bana. Bu arada o kuruyan çiçeği tekrar canlandırdım ve öyle bir çoğaldı ki arkadaşlarımın evlerinde bile var artık. Saksılar dolusu bir çiçek oldu. Hikayenin başında minik bir Gizem ve siyah pastel boyayla kendine kopyalama kağıdı yapıp, yazıp çizdiği hikayesini çoğaltmaya çalışması var. Sonra Koç Üniversitesi İngiliz Dili ve Karşılaştırmalı Edebiyat ve Uluslararası İlişkiler okuyarak çift anadal tamamladım. Sonra editör oldum. Sonra sevdiğim şeylerin etrafında dolaşmayı artık bırakıp içine dalmaya karar verdim ve istifa ettim. Zaten en başından beri yaptığım gibi yazıp çizmeye başladım. Daha doğrusu yazıp çizdiklerimi yayınevleri ve çocuklarla paylaşmaya başladım demeliyim. Çocuklar için sınırlandırdığım olmuyor. Çocuklar için sınırlandırmak gerekiyormuş gibi düşünen büyükler bazen bu sınırları talep edebiliyorlar. Oysa çocuklarla onların dilinden konuştuğunuz, çizdiğiniz sürece sınırsızsınız. Çocuklara kalpten bir hikaye verdiğinizde onu hemen kabul ediyorlar. Bir sürü değişkene takılan genellikle büyükler oluyor. Ben çocuklar ve onlar gibi bakabilen büyükler için yazıp çiziyorum. Zaten onlarla göz göze gelip konuştuğunuzda kurulan bağ her şeyi anlatıyor. Pek çok not defterim ve çizim defterim var. Aklıma gelen düşünceler, gördüğüm güzellikler, üzerine yazacağım ve çizeceğim şeylerin notları ya da kitapların ilk taslaklarını ayarlayıp sayfalarını çıkardığım defterler var. Yakın zamanda da yeni bir resimli günlük tutmaya başladım. Gün içinde gördüğüm, esinlendiğim şeyleri çiziyorum. Size oradan bir sayfa göstereyim. Yetişmek o kadar doğru bir fiil ki... Kalbimin çoktan yazıp çizdiği hikayeleri ellerimle kağıda işlemeye gideceğim. Bir nevi kendime yetişmeye çalışacağım diyebilirim. Ona bu güzel hikayesi ve kalbinden, ruhundan gelecek daha bir sürü güzel hikaye için teşekkür etmek istiyorum. Onun gibi çocuk edebiyatımıza böyle değerli bir eser veren bir yazar ile çalışmak benim için çok büyük bir mutluluk."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ormanin-derinliklerinde-seri-cinayetler-amerikan-kirsalindan-manzaralar/", "text": "İthaki Yayınları etiketiyle yayımlanan Amerikalı yazar Joe R. Lansdale'in kitabı Ormanın Derinliklerinde, salt bir gerilim-polisiye romanı olmaktan çıkarak bir dönemin Amerika'sına ayna tutuyor ve seri cinayetlerle ikisini sağlam bir dengeye oturtmayı başarıyor. Ödüllü yazar Joe R. Landsale'in yazdığı Ormanın Derinliklerinde, Amerikan kırsalında siyahi kadınların öldürülmesiyle başlayan seri cinayetleri etrafında dolanan bir polisiye-gerilim romanı olsa da sırtını yasladığı Büyük Buhran dönemindeki Amerikan kırsalından manzaralar, kitabı bu nitelemenin dışına çıkararak sosyo-politik ve folklorik unsurların da çokça yer aldığı, farklı bir okuma alanı açan bir romana dönüştürüyor. Joe R. Landsale, 1951 yılında Amerika, Doğu Teksas'ta doğmuş. Aynı zamanda bir dövüş sanatları ustası olan Landsale, korku, gerilim, gizem, bilimkurgu türünde onlarca romana, öyküye, senaryoya imza atmış. Yapıtlarında folklorik unsurlarla, sırtını çevirmediği ülkesinin tarihini hafiften kara mizahla harmanlayan yazarın birçok kitabı filme de çekilmiş. Edgar Ödülü, Britanya Fantezi Ödülü, Bram Stoker Ödülü'ne layık görülen Joe R. Landsale'in en önemli romanlarından biri sayılan Ormanın Derinliklerinde, İthaki Yayınları Gölge Dizisi'nden Peren Gülmez'in çevirisiyle yayınlandı. Landsale'in gerilim, gizem, polisiyeyi iç içe geçirdiği Ormanın Derinliklerinde, Büyük Buhran zamanında Doğu Teksas'taki bir kasabada öldürülen siyahi kadınların izini süren beyaz bir aile üzerinden Amerikan tarihi, ırkçılık, mitler, efsanelerle örülü bir hikaye sunuyor. Kitabın anlatıcısı ve ana karakterlerinden, ailenin küçük oğlu Harry, üzerinden geçen 80 yılın ardından, bir huzurevinde ölümle burun buruna bir vaziyetteyken başlıyor yaşanılanları anlatmaya. Birinci Dünya Savaşı bitmiş olmasına rağmen dumanı hala tütüyor. Amerika'nın üzerinde de bu savaşın kalıntılarıyla ülke tarihinin en büyük krizi olan Büyük Buhran'ın kara bulutları dolaşıyor. Harry, kardeşi Tom, kasabanın hem berberi hem de polisi olan babası Jacob ve annesiyle beraber asgari yaşam ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar para kazanarak geçinmeye çalışıyor. Günler rutin. Kalk, tarlada, bağda bahçede çalış, ye, yat. Ölmek için zaman tutulan bir süreç yaşamdan daha çok. Harry ve kardeşi işten arta kalan zamanlarda aksiyon olsun diye kasabanın yakınındaki ormana gidiyorlar oynamak için. Yine böyle bir günde, ormanın içinden geçen Sabine Nehri'nde siyahi bir kadının cesedini görüyorlar. Ceset, sadece bir cesetten ibaret değil. Çünkü bunu her kim, nasıl yaptıysa ölü bedenin üzerinde çeşitli oyunlar oynamış. Harrry hemen babasına haber veriyor. Jacob olay yerine gelip cesedi önce kendisi inceliyor sonra da kasabanın doktoruna inceletiyor. Yaşadıkları kasabada vaka-i adiyeden sayılan siyahların öldürülmesi gibi değil bu olay. Bu yüzden de sakin bir hayat süren kasaba ahalisinin hayatına istenmeyen bir hareket geliyor. Olay çevre köy ve kasabalara da yansıyor ve maktulün ölümünden çok onun ten rengiyle ilgili tartışmalar yükseliyor. Bunlar yaşanırken aynı şekilde öldürülmüş iki siyah kadın daha bulunuyor. Bu iki ceset, kasabada hararetin iyiden iyiye yükselmesine sebep oluyor. Herkes birbirinin rengine bakarak kendince bir katil buluyor ve Artık devlet benim sözünü şiar edinip kendi katillerini cezalandırmaya çalışıyor. O zamana dek Karındeşen Jack dışında, ölülerle böyle ritüeller düzenleyen bir katil duymamış olan kasabalı yetkililer, yaşananları bir seri katil vakası olduğundan bihaber şekilde aydınlatmaya çalışıyor. Böyle bir ortamda en önemli iletişim aracı olan dedikodunun dolaşıma sokulmasıyla zaten sadece kırıntıları olan kanun namına artık hiçbir şey kalmıyor. Bir günah keçisi bulunup bileti kesiliyor. Ancak Jacob tüm bu olup bitende kendini sorumlu tutarak kendini alkole veriyor. Bu sırada Collins ailesini ziyarete gelen büyükanne ve torunu Harry, cinayetleri aydınlatmak için kolları sıvıyor ve esas gerilim de bu şekilde başlamış oluyor. Ormanın Derinliklerindede, Joe R. Landsale'in Doğu Teksaslı bir tamircinin oğlu olması, yazarın diğer eserlerinde de rastladığımız Amerikan bozkırından hayli ayrıntılı manzaralar sunmasına katkı sağlayarak okuru henüz kitabın başında sokmak istediği atmosferin içine yerleştiriyor. Anlatıcı yaşlı Harrynin biz farkında olmadan aradan çekilmesiyle 1933 yılına geri gitmemiz ise öyküye bizzat bizim de tanıklık etmemizi sağlıyor. Cinayetlerin teknik detaylar dışında çözülememe sebeplerinden biri olan o dönemdeki Ku Klux Klan'ın etrafta dolaşmasıyla Ormanın Derinliklerinde, salt bir gerilim-polisiye romanı olmaktan çıkarak bir dönemin Amerika'sına da ayna tutuyor ve seri cinayetlerle ikisini sağlam bir dengeye oturtmayı başarıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ortacgilin-eski-ve-yeni-sarkilari-elli-bucukta/", "text": "Bu şarkılar hala adam olmaz mı bilinmez ama Bülent Ortaçgil, müzik kariyerinin 50. yılında ilk ve yepyeni şarkılarıyla yeniden onu çok seven dinleyicisini mutlu ediyor. Sanatçının Elli Buçuk isimli ikili çalışması yayınlandı. İlk albümde yer alan ve Ortaçgil imzasını taşıyan yeni beş şarkı tüm fiziki ve dijital formatlarda dinleyicisiyle buluşuyor. Elli, Hangisi Hayat, Göründüğü Gibi, Olmuyor Blues ve Ak Kuşlar Kara Kuşlar isimli parçalar klasik Ortaçgil müziği formunda sevenlerini heyecanla selamlıyor. Çalışmadaki dört şarkı yeni, sadece 1986 tarihli Ak Kuşlar Kara Kuşlar, bu proje için yeniden kaydedildi. Çalışmanın sürprizi ise Elli isimli yeni beş şarkının yanında meraklısı ve arşivciler için yer alan Buçuk isimli diğer albüm. Bülent Ortaçgil'in TRT İzmir Radyosu'nda Ümit Tunçağ tarafından 1969 yılında kaydedilen şarkıları bu albümde yer alıyor. Genç Ortaçgil'in sesinden duyduğumuz Anlamsız, Yüzünü Dökme Küçük Kız, Niçin, Kapılar-Yollar, Çukurdaki İnsan, Kim Bilir O An Geldi, En İyisi, Balloons, ve Şık Latife sanatçının geçmişine bir selam duruşu olarak dinlenebilir. Bülent Ortaçgil ayrıca bu yıl 'Elli Buçuk' albümü ve bağıntılı pek çok etkinlik ile sanat hayatının 50. yılını kutluyor. Ortaçgil, yayınlandığı proje albüm ile mayıs ayında başlayacağı konserler ve yıl sonuna dek devam edecek etkinlikler dizisi ile bol bol gündemde olacak. Küratörlüğü grafik sanatçısı Emre Senan tarafından yapılan sergi ve etkinlikler çok yakında sanatçının ve Ada Müzik'in hesaplarından duyurulacak. Albümdeki şarkıların tüm söz, müzik, akustik gitar ve vokalleri Ortaçgil imzasını taşıyor. Ortaçgil'e her zaman olduğu gibi Türkiye'nin en iyi müzisyenlerinden Baki Duyarlar, Cem Aksel, Erdal Aksoy, Barlas Tan Özemek, Erkan Oğur, Akın Eldes eşlik ediyor. Baştan 'buçuk' ekini düşünmemiştik. Nerde ve nasıl yayınlanacağını bilmediğimiz bir kayıttı o! Ne var ki bu 50 yıl anmasında arşivciler, sıkı takipçiler ve meraklılar için bir belge bırakmak istedim. . Elinizdeki kayıt bir 19. yaş anısıdır, öyle dinlenmesini ve çok da ciddiye alınmamasını isterim doğrusu. '50' ise 10 yıllık aradan sonra oluşan şarkıları içeriyor. Biri dışında! Şarkılar tam istediğimiz gibi olan Hayyam Stüdyosu'nda donanımlı isimler tarafından geniş ve konforlu bir ortamda çoğu canlı olarak kaydedildi. 'Ak Kuşlar Kara Kuşlar' 1986 yılında Çekirdek'te yapılmıştı ancak daha iyi şartlarda ve yeniden duymak istedim. Bu amaçla Erkan Oğur'un çaldığı kısmı, Ertan Keser'le birlikte portatif kayıt cihazı ile Gümüşlük'te sevgili Erkan'ın evinde kaydettik. Yardımcı olan, emeği geçen tüm arkadaşlara, yıllardır konserlerimde bana eşlik eden ancak ilk kez kayıt yaptığımız müzisyen kardeşlerim Baki, Cem, Erdal ve Barlas'a çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ortak-yapimdan-turkiye-tiyatrosuna-10-yeni-eser/", "text": "BKM, DasDas, ENKA Sanat, İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Zorlu PSM'nin, ülkemizin kültür birikimine katkıda bulunacak yeni tiyatro yapıtları üretilmesi amacıyla başlattığı Ortak Yapım projesi kapsamında seçilen oyunlar belirlendi. Proje kapsamında her kurum ikişer oyunun yapımcılığını üstlenecek. Tiyatro alanında yeni oyun üretimine destek sağlamak amacıyla Haziran ayında Ortak Yapım projesi için bir araya gelen BKM, DasDas, ENKA Sanat, İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Zorlu PSM, projenin sonuçlarını 27 Ekim Salı günü Zorlu PSM Sky Lounge'da gerçekleşen bir basın toplantısıyla açıkladı. 10 yeni yapımın ülkemiz tiyatrosuna kazandırılmasını amaçlayan Ortak Yapım projesi kapsamında desteklenecek oyun metinlerinden beşinin yazarı projenin seçici kurulu tarafından belirlenmiş; kalan beş metin için ise açık çağrı yapılmıştı. Açık çağrıya bir ay gibi kısa bir sürede toplam 786 proje başvurmuştu. Başvuru ve değerlendirme sürecinin ardından destek almaya hak kazanan oyunlar seçici kurul tarafından belirlendi. Ön Değerlendirme Kurulu ile Tiyatro Sanatçısı Demet Akbağ, Zorlu PSM Programlama Yöneticisi Duygu Bayram, Tiyatro Sanatçısı Mert Fırat, Dramaturg Beliz Güçbilmez, Tiyatro Eleştirmeni, Akademisyen, Yazar Dikmen Gürün, ENKA Sanat Direktörü Gül Mimaroğlu, Tiyatro Sanatçısı Tilbe Saran ve İstanbul Tiyatro Festivali Direktörü Leman Yılmaz'dan oluşan Seçici Kurul, açık çağrıya gelen başvurular arasından, Ortak Yapım projesi kapsamında desteklenecek oyunlara oy çokluğuyla karar verdi. Proje kapsamında Ceyda Aşar'ın Oysa, Maviydi Gök Bu Sabah, Gökhan Erarslan'ın Nuh'un Gemisini Aramak, Şamil Yılmaz'ın Haset, Ülkü Oktay'ın Fikri'nin Vişne Bahçesi ve Zeynep Kaçar'ın Şirket isimli oyunları desteğe değer bulundu. Oyun yazarlarına 7500 TL tutarında destek verilecek. Seçilen beş oyuna ek olarak, Seçici Kurul tarafından belirlenen beş oyun yazarı da proje kapsamında sahnelenecek oyunlarının yazımını tamamladı. Ortak Yapım projesi için Ahmet Sami Özbudak Şimdi Gerçek Bir Şey isimli oyunu, Ceren Ercan Beni Sakın Yumruklardan isimli oyunu, Ebru Nihan Celkan Bir İhtimal Daha Var isimli oyunu, Firuze Engin Kusursuz Çiftin Harikulade Serüvenleri isimli oyunu ve Yeşim Özsoy Kum Zambakları ve Mümkün Dünyalar isimli oyunu kaleme aldı. Proje kapsamında BKM, DasDas, ENKA Sanat, İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Zorlu PSM tarafından sahiplenilecek oyunlar da belirlendi. BKM Ahmet Sami Özbudak'ın Şimdi Gerçek Bir Şey ve Zeynep Kaçar'ın Şirket isimli oyunlarının; DasDas Ebru Nihan Celkan'ın Bir İhtimal Daha Var ve Ceyda Aşar'ın Oysa, Maviydi Gök Bu Sabah isimli oyunlarının; ENKA Sanat Firuze Engin'in Kusursuz Çiftin Harikulade Serüvenleri ve Gökhan Erarslan'ın Nuh'un Gemisini Aramak isimli oyunlarının; İstanbul Kültür Sanat Vakfı Ceren Ercan'ın Beni Sakın Yumruklardan ve Şamil Yılmaz'ın Haset isimli oyunlarının ve Zorlu PSM Yeşim Özsoy'un Kum Zambakları ve Mümkün Dünyalar ve Ülkü Oktay'ın Fikri'nin Vişne Bahçesi oyunlarının yapımcılığını üstlenecek. Oyunları sahneleyecek yönetmen ve oyuncu/topluluklar, yapımcılığı üstlenen kurum tarafından seçilecek. Oyunun prömiyeri de 2021 yılı içinde yapımcılığı üstlenen kurum tarafından belirlenen bir sahnede yapılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oruc-aruobayi-olumunun-birinci-yilinda-ozlemle-aniyoruz/", "text": "Değerli yazar, şair Oruç Aruoba'yı, aramızdan ayrılışının birinci yılında kızına yazdığı Zilif isimli mektup kitabındaki şu satırlarla anıyor, onu özlüyoruz. yapman gerektiği için yapabileceğini yapmıştın işte seni insan yapan da bu. artık bu yaşa geldiğine göre, öğrenmişsindir; biliyorsun, biliyorum: öyle 'insanlar vardır ki, babaları onlardan erik istese, gidip, şöyle bir bakıp, ağaçta erik yok diyebilirler. böylesi 'insan'ları tanıdın, biliyorsun."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oscarin-unutulmaz-filmleri-blutvde/", "text": "Tüm dünyanın dikkat kesildiği 94. Akademi Ödülleri'ne sayılı günler kala Türkiye'nin yerli online video platformu BluTV'nin kütüphanesinde yer alan unutulmaz Oscar'lı filmler dikkat çekiyor. Oscar haftasındayız malum! Yarın 94. Oscar Ödülleri sahiplerini buluyor. BluTV de en iyi filmden en iyi yönetmene, en iyi oyuncudan en iyi senaryoya kadar Oscar'ın farklı kategorilerinde ödül kazanmış unutulmaz filmleri seyirciyle buluşturuyor. - The Dark Knight - Matrix - Green Book - I Tonya - Bohemian Rhapsody - The Motorcycle Diaries - Dallas Buyers Club - Mar Adentro - The Big Short - Zero Dark Thirty - Whiplash - The Hurt Locker - LA Confidential - Birdman - Pan's Labyrinth - Mad Max Fury Road - Midnight In Paris - JFK - Arrival - La La Land"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/otobusun-penceresinden-oykuler-okuyun/", "text": "Sibel Oral'ın çağdaş edebiyatımızın 17 yazarının bir otobüsün penceresinden dünyaya baktığı 17 öyküsünden derlediği Otobüsün Penceresinden adlı kitabı Doğan Kitap etiketiyle artık raflarda. 17 yazar, şehirden şehre, geceden gündüze, geçmişten geleceğe ve sonrasında şimdiye varan 17 öyküde bir araya geliyor. Bu öykülerin yazarları ise Ahmet Ümit, Aslı Perker, Ayşe Sarısayın, Başar Başarır, Bedia Ceylan Güzelce, Defne Suman, Doğu Yücel, Haydar Ergülen, İsmail Güzelsoy, Mahir Ünsal Eriş, Mario Levi, Murat Yalçın, Pelin Buzluk, Sibel Oral, Şebnem İşigüzel, Şermin Yaşar, Yekta Kopan. Sonra yol biter, hikaye devam eder ve herkes varmak için kendine döner."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oya-dogan-duygu-gunlugum-zor-durumlarla-basa-cikabilmek-icin-bir-rehber-kitap/", "text": "Hayat akıp giderken kimi zaman hepimiz bazen korkar, kaygılanır, heyecan duyar veya umutsuzluk rüzgarıyla birlikte savruluruz. Bu gibi zamanlarda stresle baş etmek zordur, hele içimiz karanlıktaysa hareketlerimiz bile kısıtlanır, kendimizde hiçbir şey için güç bulamayız. Timaş Çocuk Psikoloji Kitaplığı'nın yeni serisi Duygu Günlüğüm, zor duyguları anlamak ve onlarla yaşamanın sanılanın aksine o kadar da güç olmadığını gösteren bir kitap ile karşımızda. Yazar Oya Doğan ile 10 kitap olarak belirlenen bu serinin sayfalarını açtık. Duygu Günlüğüm, Timaş editörlerinden Yalçın Yaman Bey'in fikriydi. Projenin düzenlenmesi ve toparlanması yaklaşık üç yıl sürdü. Yurt dışından çevirisi yapılmış bazı kaynaklar vardı ama evrensel duygular da olsa yerelleştirilmesi gerekiyordu. Bu yüzden bizcesi olsun istedik. Yaşadığımız kültürde nefes alan, sosyalleşen, üzülen, sevinçleri olan ve hayal kuran çocukların hikayesi oldu. Son bir yılda da gerek saha çalışmaları gerekse işin mutfak kısmını bir araya getirerek Mira'nın sizlerle buluşmasını sağladık. Mira görünürde bir çocuk kitabı olsa da hepimiz için yazıldı aslında. Yaşam mücadelemizde karşılaştığımız zorluklara karşı anahtar çözümlerimiz olsun istedik. Biraz teknik biraz da yaşanmışlığı işin içine katarak sıcacık bir günlük oluşturduk. Mira'da herkesin hissedeceği renkler olsun istedim. O, hepimizden bir hikaye aslında. Mira bizimle büyüyecek ve hepimizin hikayesi olmaya devam edecek. Burada yeri gelmişken değerli Gülfem Özer'e de çok teşekkür ediyorum. Hayal ettiğimin ötesinde, düşlerimin tüm renkleriyle Mira'yı bana hediye etti. Sadece çizimlerle bile Mira'nın bize, okurlara destek olacağına inanıyorum. Aslında okuyucuyu kitaba dahil etmemizdeki amaç başa çıkabilme yöntemlerini öğrenirken aynı zamanda hayatında aktif olarak kullanabilmesi ve belki de çevresindeki insanlara da bunu yansıtabilmesiydi. İki kişilik yalnızlık yaşayan tüm güzel yürekler için de yeni bir dost olsun istedik. Bu arada günlük kurgusunun tamamını Genel yayın yönetmenim Savaş Özdemir tasarladı. Ona da Ajandakolik aracılığıyla sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Günlüğün psikolojide önerilen bir teknik olmasının sebebi tam olarak bu. Hepimizin yaraları ve yarım kalanları var. Ve kelimeler çoğu zaman bizi iyileştirebilirler. Yazarken bir yandan da yüklerimizden kurtuluyoruz sanki. Dahası geri dönüp hikayemizin bize anlattığı cümleleri tekrar okuyunca ne kadar geliştiğimize ve değiştiğimize an be an şahit oluyoruz. Mira'nın hikayesinin belli bir kurgu içerisinde ilerlememesi günlük tutma fikrini de beraberinde getirdi. Günlük kişiye özel ve biricik olduğu için okuyucuyla bunun paylaşılması da Mira'nın samimiyetini arttırdı. Ben buna kişisel gelişimden çok bir farkındalık süreci diyebilirim. Duyguları tanıma, en önemli basamak bu. Günlük yaşamda her an karşılaştığımız zorlukların karşısında alacağımız aksiyonlarla ilgili bir rehber de denilebilir. Günlük tutmak sadece bir yöntem olarak verildi burada. Ana kazanımlar; duygu farkındalığı, stres yönetimi, zor durumlarla başa çıkabilme yöntemleridir. Diğer tüm amaçlar; kitabı okuyan herkesin kendi heybesine doldurmak istedikleriyle oluşuyor. Belki klişe bir cevap olacak ama bende yazarak kendini ifade edenlerdenim. Küçük yaşlardan itibaren yazarak kendi duygu regülasyonumu sağlıyorum. Açıkçası Mira'yı yazarken tek bir tedirginliğim vardı. Çocuk ruhuna inebiliyordum ancak çocuk kelimeleriyle frekansı yakalayabilecek miydim, emin değildim. Fakat Mira'yı okuyanlardan gelen tepkiler beni rahatlattı. Sanırım en kolay ve keyifli kısmı burasıydı. Gülfem sadece Mira'yı okudu ve çizimleri bana getirdi. Renkler, Mira'ya hayat veren çizgiler, zihnimin içini okumuş gibiydi. Sanırım meslektaş olmanın hatta aynı okuldan mezun olmanın ve düşlerimizin aynı gökyüzünde buluşmasının keyfini yaşadık. Marmara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümü mezunusun. Ulusal ve uluslararası alanda eğitimler veriyor ve profesyonel olarak psikolojik danışmanlık yapıyorsun. Çocuklarla da çalışıyor musun? Biraz bundan bahsedelim. Evet, yaklaşık 20 yıldır sahada çocuklarla çalışıyorum. Açıkçası çocuklarla temas etmeden yazılan bir hikayenin eksik kalacağını düşünüyorum. Edip Cansever'in de dediği gibi Gökyüzü gibi bir çocukluk hiçbir yere gitmiyor. Çalıştığım tüm çocuklarda bunun önemini bilerek adım atmaya gayret ettim. Onların o masum dünyası Mira'nın en büyük çıkış noktası. Bir yetişkine ihtiyaç duymadan Mira'yla kendi yolcuklarında nefes alabilmeleri de bu kazanımla mümkün olabildi. Çocuğun üç ebeveyni vardır. Anne, baba ve anne-babanın ilişkisi. Bu çerçeveden baktığımızda bir çocuğun ailede vazgeçemeyeceği iki temel zemin vardır huzur ve güven ortamı. Ailelere önerebileceğim slogan bir cümle gerekiyorsa; kararlı olun ama sert olmayın ve iki özellik üzerinde yoğunlaşın: sabır ve istikrar. Oldukça grift ve birçok dinamiğe bağlı cevaplanması gereken bir soru. Fakat şöyle bir metaforla izah edilebilir, yağmur yağıyorsa hepimiz ıslanıyoruz. Etki alanımızda olan şeyleri net belirlemeli ve enerjimizi buraya kanalize etmeliyiz. Kontrol alanımızda olmayan durumlarda ise psikolojik sağlamlığımızı desteklemek adına kendimize iyi gelen şeylere yönelmeliyiz. Ben de birçok meslektaşım gibi bir ajanda koleksiyoneriyim. Notlarım, hayallerim, hedeflerim kağıda ve kaleme dokunarak aktarılıyor. Henüz dijitalle yeterli bağı kurabilmiş değilim. Ayrı anlamlar yüklediğim ajandalarım kütüphanemde ihtiyaç duyduğumda bana eşlik etmek üzere bekliyorlar. Mira'nın hikayesi yeni başladı ve sürprizlerle dolu. Şimdilik seriyi 10 kitap olacak şekilde planladık. İkinci kitap da bitti, yayınevine teslim ettim ve şu an çizim aşamasında. Bu kitaplarla birlikte Mira'nın tüm duygularına şahit olacağız ve onun yolculuğuna eşlik etmeye devam edeceğiz. Mira'nın gençlik hikayeleri gelir mi; henüz zihnimde flu. Mira tam olarak hepimizin hikayesi olduğunda ve duygularımız artık Mira'nın duygu günlüğünden taşmaya başlarsa elbette hepimiz gibi o da bir çocukluk edip büyüyecektir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oyku-akarca-kuslu-koy-hayatimin-en-onemli-ve-en-zor-doneminde-geldi-bana/", "text": "Merhaba Nilüfer, seninle bir arada olmak çok güzel öncelikle bunu söylemesem olmazdı. Aslında tiyatrodan vazgeçmedim ama hayat beni biraz uzaklaştırdı diyelim. Hayallerimi gerçekleştirecek seviyeye ve evet artık yeter bu benim hayatım deme bilincine eriştim ve hep hayalini kurduğum çocuk kitaplarının dünyasına kendimi bıraktım. İyi ki de öyle yapmışım şimdi ait olduğum yerdeyim ve bunun için kendimi çok şanslı hissediyorum. Sonra ver elini edebiyat dergileri, çocuk kitapları ve kitap kapakları... Çocuklar için çizerken nelerin hayalini kuruyor, hangi dünyalarda geziniyorsun, merak ediyorum. Kendi dünyam o kadar yoğun ve kalabalık ki, katlar arası yolculuk gibi hissediyorum bazen. Katlardan birinde durup soluklanıp kendimi ilhamla dolduruyorum. Şehir hayatında sıkışık hissettiğimde doğada olduğumu, bir sakız ağacının yanına oturup uyukladığımı hayal ediyorum, toprak kokusu yaprak hışırtıları derken başlıyorum hayal etmeye, üretmeye ve çalışmaya. Can Çocuk ekibini daha önceden tanıyordum fakat ilk çalışmamızdı ve iyi ki de yollarımız kesişti, tüm ekibe kocaman sevgiler. Kuşlu Köy hayatımın en önemli ve en zor döneminde geldi bana, hediye gibi, devam etme gücü gibi çok özeldi. Bir de o dönemde kuşlarla ilgili kaynak kitaplar alıyordum ve biraz amatör kuş gözlemciliğine merak salmıştım, masamda kuşlarla ilgili kitaplar birikirken bir anda Kuşlu Köy belirdi ve sanki öncesinde bana geleceğini haber vermişti, hep öyle güçlü bir bağ hissettim. Sevgili Sevim Ak her zaman çok severek okuduğum ve saygı duyduğum biriydi. Tanışmak, böylesine tatlı ve uyumlu hissettiğimiz bir kitapta bir araya gelmek benim için çok değerli. Birlikte üretmek, konuşmak ve dokunmak o kadar kıymetli ki benim için. O yüzden yıllar geçse de hep iyi ki diyeceğim. Kendimi çok özgür hissettiğim bir süreç yaşadım çizimleri yaparken. Resimlediğim tüm kitaplarla büyük bağlar kuruyorum. Uzunca bir süre o kitapların ruhlarında, dünyalarında dolanıyorum, bazen gerçeklikten kopup onlarla yaşıyorum. Kuşlu Köy'ü okuduğum anda da tüm sahneler, tüm dünya gözümün önünde canlandı ve birden kendimi orada hissettim; bu benim için çok heyecanlı bir süreçti. Her şey o kadar güzel bir şekilde, dans eder gibi uyumla aktı gitti benim içimden. Kendimi derinden tanıdığım, sınırlarımı zorladığım bir dönemde çizdim Kuşlu Köy'ü, bunun da çok büyük etkisi var tabii. Benim için bir umuttu. Eskiyi çok seven, biriktiren, dokunduğum her şeyle hemen bağ kuran ve değer veren biriyimdir. Sevindiğimde, üzüldüğümde hemen kendimi toprağa, ağaçlara bırakmayı çok severim. Doğayı gözlemlemek, koklamak ve dinlemek, deneyimlemek her zaman bana ilham olur. Uyumlanmak ve ait olmak bence doğanın bir parçası. Kuşlu Köy'deki umut, arayış ve farkındalığı hepimizin hayatına uyarlaması gerektiğini ve bu dünya ile bir uyum içinde olmamız için en önemli şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. Kaybettiğimizi sandığımız şeylerin aslında yanı başımızda olduğunu ve onlara tekrar ulaşabilmenin sadece bizim elimizde olduğunu, umut etmenin, vazgeçmemenin ve etrafımıza yaptığımız her şeyin bir kelebek etkisi olduğunu fark etmemiz gerek belki de. Sanırım başka bir gezegen mümkün olsa onu insansız çizerdim. Bu çok zorlayıcı belki bilemiyorum ama insanın girdiği, insanın olduğu her yerde tahribat var. Doğada en güzel en sihirli köşeler hep keşfedilmemiş olan, dokunulmamış kirlenmemiş yerler. Hayvanlar, böcekler, insan hariç tüm canlılar hepsi doğa ile uyumlu ve bir bütün fakat biz insanlar maalesef bunu beceremiyoruz. Kendimiz de dahil olmak üzere artık bu çağda kimsenin kimseye saygısının kalmadığını düşünüyorum. Hep doğanın ahenginden, kendi özümüzden, benliğimizden, eski kadim bilinçlerimizden ruhumuzdan, özümüzden uzak kalıyoruz. Bencil bir dürtüyle yakıp yıkmak ve habitatı yok edip kendimize alan açmaktan vazgeçemeyeceğimiz için insansız bir gezegen hayal edip çizerdim. Hatırlıyorum da bundan bir iki yıl önce Ayşegül Dede'nin Duvarın Arkasında Ne Var kitabı için çizdiğin çocuk resmi Twitter'da birinin anlamsız, tuhaf eleştirileri nedeniyle olay olmuştu. Çocuğu cinsiyetsiz çizdiğin gerekçesiyle neredeyse lince varan söylemlere maruz kalmıştın. Sonrasında konuyla ilgili kendini yeterince ifade edebildin mi, bu korkunç zihniyetle mücadele etmek zorunda kalmak seni yormuş olmalı! Bu konu hakkında sonrasında hiç konuşmadım çünkü benim için çok zorlayıcıydı. Asla iletişim kurulamayacak bir sürü tanımadığım insan... Bir şeyler anlatmanın da fikirlerini pek değiştireceğini sanmıyorum. Benim için çocuk sadece çocuktur, bir kalıba veya başka bir şeye sokmadan sadece çocuk, fakat bunu anlatabilmek maalesef çok zor. Çünkü toplumda belirlenmiş kodlar ve şablonlar var. Eğer onun dışındaysan ötekileştiriliyorsun, eğer çoğunluğa uymazsan ve farklıysan ötekileştiriliyorsun. Peki, sonrasında yazarın desteğini aldın mı, merak ediyorum. Hayır almadım. Yalnız bırakıldığım için zaten bir tek kişi üzerine gidildi bu konuda. Kolay olan buydu belki de. Destek alıp almamaktan ziyade hedef gösterilmek üzücü olandı. Sonuçta ortaya çıkan kitap yazar, çizer ve editör arasında ortaklaşa bir yaratım sürecinin sonucunda çıkmıştı. Çok teşekkür ederim. Bende bunu sürekli kendime söyleyip duruyorum. Sait Faik Abasıyanık Yazmasam deli olacaktım der ben de ondan ilhamla hep, çizmesem deli olacaktım derim. Bu ara bolca doku çalışmalarım var. Yeni bir kitaba başladım ve ara ara doku çalışıyorum. Onun dışında bolca okuduğum kitaplar, okunmayı bekleyenler var. Kendi hikayem için çizdiğim eskizlerim, dokularım var. Yok hiç rahatsız etmez aksine bahsetmekten mutlu olurum. Kanser süreci evet çok zorlayıcı, yıpratıcı ve yorucu bir süreç. Bunu en iyi yaşayanlar anlayacaktır çünkü ben de kanser olduğumu öğrendikten sonra anladım ki aslında kansere karşı hiçbir şey bilmiyormuşum ve aynı kanser türü olsa bile herkesin tedavisi ve süreci parmak izi gibi kendine özelmiş. Nisan ayında 2. evre meme kanseri olduğumu öğrendim. Şans eseri çok çok erken bulundu. Tabii insan ilk öğrendiğinde uzun bir süre boşlukta hissediyor, gerçek değilmiş gibi geliyor. Bir anda bir sürecin içinde savrulurken buluyorsunuz kendinizi, tetkikler, kontroller derken her şey daha da belirginleşiyor. Doktorumun yanına ilk gittiğimde bana kanserimin türünü şeklini anlatırken sanki genel olarak kanserden ve onun nasıl yayıldığından bahsediyor sanmıştım, eşim ve annemle göz göze geldiğimizde onların yüzündeki ifadeden anladım ki benden bahsediliyor. Hiçbir zaman kendimi bir savaşın içinde ya da bir mücadelenin içinde gibi hissetmedim, bu başıma gelmişti ve bundan öğrenmem gereken, almam gereken şeyler vardı. Onları alacaktım ve yollarımız ayrılacaktı. Hiç sağlığımı kaybetmiş ya da hasta gibi hissetmedim, kendimi hiç bırakmadım ve bu süreçte çalışmak üretmek çizim yapmak bana ilaç oldu. Benim için bu süreçte hayatım boyunca asla unutamayacağım ve her zaman yeri çok ayrı olacak iki kitap var. Birini kanser olduğumu öğrendiğim dönemde tamamladım, biri de kemoterapilerim başlamadan önce başladığım Kuşlu Köy. Şimdi tedavilerim bitti ameliyatımı oldum. On aya yakın sürecek bir ilaç tedavim var ama bunu düşünmeyip üretmeye renklere çizimlerime odaklanacağım. Ben de seni çok seviyorum Nilüfer, iyi ki varsın. Çizerlerin hem yazıp hem resimledikleri kendi kitaplarını yaratmalarına bayılıyorum. Uzunca bir süredir üzerinde düşündüğüm, etrafında dolaştığım sürekli eklemeler çıkarmalarla üzerinde çalıştığım bir hikayem, bu süreçte tamamen netleşti ve canlandı kafamda, bir anda döküldü benden. Bu en büyük hayallerimden biri ve umarım ki yakın bir zamanda gerçekleşir. Ayvalık'tan sana kocaman sevgiler ve bol bol şifa gönderiyorum! Çok çok teşekkür ediyorum ve kocaman sarılıyorum sana!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oyku-karayel-marti-ile-dijital-sahnede/", "text": "Zorlu PSM prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş. katkılarıyla hayata geçirilen ve tiyatronun kültleşen eserlerinin günümüz perspektifinden yorumlandığı kesitleri seyirciyle buluşturan 'Dijital Sahne', Martı ile 14 Ocak saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalında. Rus yazar Anton Çehov'un en çok sahnelenen eseri Martı;'nın başrollerinde Öykü Karayel ve Selahattin Paşalı yer alıyor. Rus ve Dünya Edebiyatının en büyük kalemlerinden biri olan Anton Çehov'un en çok sahneye konan kült oyunu Martı, Dijital Sahne serisi kapsamında yepyeni bir anlam üretimi ile seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. İlk aşkı, ilk hevesi, biri olma ama özellikle önemli biri olma üzerine verilen mücadelelerin hikayesini anlatan zamansız bir metin olan Martıda izleyici Nina ve Treplev'in bambaşka hayallerin peşinde ortaklık kurabilme ihtimalini Öykü Karayel ve Selahattin Paşalı'nın göz dolduran performansı ile izleme fırsatı buluyor. Aileden gördüklerimizden kaçarken tam da dibine düştüğümüz bir hayat mücadelesi içerisinde her ihtimalin can yaktığı ve olmak istediğimize izin verilen bir ütopyaya gelene kadar hikayenin hep aynı kaldığı bu Martı kesiti izleyiciye yeni bir sahnelemeyle başka bir sese kavuşarak tazelenen bir seyir deneyimi sunuyor. Çehov'un Martısını daha önce deneyimlemediğiniz bir seyir deneyimi ile dijital formatta 14 Ocak akşamı saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oylum-yilmaz-yazdi-musibet-roman/", "text": "Bu romanın bitmesi lazım, çünkü bitmesi lazım bu romanın. Şimdi size hepsini tek tek anlatacağım. Hepi topu üç hafta oldu musibet gelip hepimizi bulalı. Çin'in milyarlarının içinde birileri, Asya'nın milyon kilometrekarelerinin ortasındaki o neresiymiş adı şimdi aklımda yok, oraların içinde bir yerlerinde, pislikten mi çıktı desen, biyolojik silahtan komplo teorisinden mi, insanlığın milyar kalabalığından milyar kabalığından mı desen, bilinmez, bir hastalık haberi üfleyiverdi dünyanın kulağına. Daha doğrusu ağzına, burnuna. Olur mu olmaz mı derken, aldı yürüdü. Ben bir yandan roman yazıyorum, çünkü bu romanın bitmesi lazım. Olan biteni şimdilik pek de sallamıyorum açıkçası, gelir geçer bu dalgalar falan diyorum kendi kendime, yazıyorum, zaten evin işi gücü bir yandan. Kalkmışız, hem öyle eskiden falan da değil, neredeyse daha dün, kaça kaça dünyanın burasına gelmişiz. Dünyanın burası yani Londra, yağmuru bol, rüzgarı uğultulu, merkezi kalabalık, ara sokakları sakin sessiz, yeşili zümrüt, insanı nazik, güleryüzlü, birbirine mis gibi mesafeli bir harika şehir. Şehirse Londra olsun be diyorum her gün içimden, bahçede tilkiler yaşıyor bak Oylum, balkona papağanlar konuyor, nehir kenarında yürümek gibisi mi var diyorum Oylum, bak ağaçlarla ilgili roman yazıyordum, ormandan bir şehre geldim, işin iş diyorum, romanını yazmaya bak sen diyorum, üç haftayı geçti, şu Çin'i hep kulak arkası ediyorum. Çin'den de uça uça geliyor sanki musibet; sahibinin kırbacı tepesinde şaklaya şaklaya geliyor, davullar zurnalar çala çala, gümbür gümbür geliyor. Vay İran, bir parçayla da İtalya, İspanya falan, derken ben yine de roman yazıyorum. Dünya bunu umursuyor mu bilmiyorum ama dünya dursa ben roman yazıyorum. İnsanı sevmem zaten, malum. Dünya, genel olarak güzel bir yer evet, onu insandan daha çok seviyorum. Hani mesela bu virüs değil de Avustralya'daki yangınlara içim daha bir cız ediyor gibi, yani bilmem anlatabiliyor muyum. Virüsten ölmesek bir yerlerde her gün zaten aşağı yukarı bu sayılarda birbirimizi boğazlıyoruz zaten, aman ne takacağım kafama. Kafalara takmak benden sorulur hem, öyle kuvvetli sararım ki, üçten beşten fazla şeyi takamıyorum canım şu an kafaya. Yani, sevgilim, çocuğum, Londra'da kurduğum üç bar taburesinden hallice şirket, bir de şu roman. Başka bir şeye yer yok yani, Çindi virüstü, savaştı şuydu buydu. Dünyanın gündelik hayhuyunu, onun bana roman falan yazdırmayacağını yıllar var anlamışım. Fazlasını kaldırmıyor bu kötü kalbim, ne yapayım yani, diyorum. Boyumun ölçüsünü almam yaklaşıyor yavaş yavaş, bekliyorum. Annem geliyor derken, burun deliklerine batikonlar sürmüş, havaalanında yüzünde maske selfi çekerek kalkmış evden Londralara gelmiş, elimize yüzümüze kolonyalar sepeleye sepeleye söyleniyor. Annemle birlikte virüs de Almanya'ya, Hollanda'ya, İngiltere'ye... Çat, kapanıyor mu derken hava sahası. Oh diyorum, oh mis. Annem gitmez burada kalır, toruna bakar gündüzleri, ben de cafeydi, kütüphaneydi gider gider yazar bitiririm şu romanı. Kalbim küçük, kötü, sefil, selfiş bir kurtçuk. Şirket de daha kurulduğu ay, yani bu ay batmış ama ne gam! Ne diyeyim yani şimdi dünya durmuş, benim şirket mi durmayacak! Hani çocukken sonbaharın başlarında okula Ada'dan vapurla gidip gelirken bir patlardı lodos, iki gün her şey iptal. Kalakalırdık adada. Millet üzülür dersleri falan kaçırıyoruz diye, ne üzüleceğim ben, elim cebimde aylaklık turlarına devam, çıkarırdım Ada'nın tadını hazır sonbahar, hazır el ayak gereksiz kim varsa çekilmişken ortalıktan. Oh be mis gibiydi hani. İşte aynı ruh hali sarıyor içimi. Çocuklaşıyorum giderek. Benden öte, benden büyük bir şeyler dönüyor ortada, ben daha çok küçüğüm, oyunuma bakayımlaşıyorum. Nermin teyzelerin, babaannemlerin falan limonata gibi dediği türden bir denize ılık ılık bırakmak gibi kendimi. Amannn, dünyanın işi dünyaya diyorum, dünya çalışınca biz de çalışır hale yola koyarız elbet işleri. Esas şu roman bitsin, olur geçer musibetlerin nasıl olsa her biri! Geçmiyor. Gelip dayanıyor işte kapıya. Her gün saat beşte mesaiye başlar gibi açıyoruz televizyonu geçiyoruz Boris'in başına. Boris bir tuhaf adam, başlarda böyle salık salık bir halleri, içimi rahatlatıyor, biz diyor, bir sürüyüz ve bir sürü'yüz, hiç endişelenmeyin, böyle grip gibi olacağız, hapşu hupşu, atlatacağız hep birlikte. Derken, yok yok böyle olmayacak, hadi diyor, hepimiz sürü gibi salık olamazmışız artık, tıpış tıpış evlere. Kış kışlıyor bizi Boris, ölümler bir bir gelip bulmaya başlıyor bu zümrüt ağaçların şehrini de. Eh diyorum, dünyanın kaderinden var mı ayırmak Oylumcum kendini, yok tabii. Artık saat beşten sonra romanımı yazamıyorum. Böyle bir feragati melekler görür elbet, bencil küçük kalbimi rahatlatıyorum. Evimizin hemen önünde, nehrin kıyısından başlayarak kilometrelerce uzanan, hani neredeyse İstanbul'un ufarak iki semti büyüklüğünde bir mezarlık var. Oturma odamızın penceresinin karşısına geçip her gün çaresizlik içinde dikilirken gözümü bu uçsuz bucaksız yaşamla ölüm arasındaki yemyeşil parka dikiyorum hep ister istemez. Çaresizlik içinde kıvranıyorum. Lockdown'un en sert günlerindeyiz, ülkede ölümler yüzleri geçti, binlere yaklaşıyor. İsimleri gizlenen, adsız sansız, ailesiz hatırasız, cenazesiz duasız gömülen binler... Bazen kendi kendime soruyorum, gerçekten ölüyorlar mı bu hiç bilmediğimiz binler? Gerçekten de oluyor mu yani bu olanlar? Aklım ve ruhum ikna olabilmek için bir hikaye arıyor kendine. Sayılar bir hikaye değildir çünkü biliyorum, insan beyni hikaye edemezse eğer üzülmeyi bile beceremez. Ölülerimize üzülemezsek ve artık bunu da beceremezsek bu sefer de insanlıktan çıkarız. Musibetle artık aramızda başka bir savaş hüküm sürüyor. Ondan hem can hem de insanlığımızın hikayesini alacağımız var. Mezarlığın gökyüzüne yükselen, insanın içini ürperten demir kapısında, stay home, save lives yazısı asılı duruyor. Ben şimdi içinde yazamadığım evden çıkıp geldim bu kapının önünde tüm cesaretimle dikildim. Kapı diyor ki bana, otur oturduğun yerde de buradakiler gibi olma. Kapıya diyorum ki, konuşma fazla, ben ölümsüzlüğe oynuyorum. Ve işte tahminimde de yanılmıyorum, bana bunu diyen kapı açık, doğru mu görüyorum! Hani roman ödülü verip tutuştursalar elime öyle bir sevinç yayılıyor içime. İçimde burulan başka bir yerden de ayrıca kırık bir ses yükseliyor, bak diyor, şehrin parkları kapalı, mezarlıkları açık, nasıl bir dünyaya kaldık! Sağı solu çaktırmadan kolaçan edip sızıveriyorum içeriye, in cin top oynuyor tabii haliyle. Girişin hemen solunda böyle içerlek, ağaçların yaşlılıktan ve gürlükten başlarını eğe eğe önünü ardını kapattığı kuytudaki banka siniveriyorum. Mezarlığın kısmen yaşlı, ihtiyarlamış, hatıraları tarihe karışmış bir bölgesi bu, geleni gideni hiç yok, kargası, kuzgunu, nar bülbülleri, saksağanları çok. Hem bilemezsiniz ne çok. Kimseyi görmeden, kimseye temas etmeden, tek başıma, ağaçlarla ve kuşlarla, dünyanın sonunda, dünyadan saklanmanın yolunu işte böyle buluyorum. O gün bugündür yağmur yağmadığı her gün burada mezarlıktayım, diz battaniyem, termosum, çayım. Şimdi de size zaten buradan yazıyorum. Malum, bu romanın bitmesi lazım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oyuklar-ve-hoyukler-gobekli-tepe-ye-bir-bakis/", "text": "İstanbul, New York ve Urfa ekseninde çalışmalarını sürdüren sanatçı Sinem Dişli'nin 'Oyuklar ve Höyükler: Göbekli Tepe' ye Bir Bakış' isimli sergisi Ara Güler Müzesi ve Leica Galeri İstanbul'da aynı anda sanatseverlere kapılarını açıyor. Sergide sanatçı Sinem Dişli tarafından üretilen fotoğraf, video, resim ve enstalasyonlarının yanı sıra Ara Güler'in Göbekli Tepe fotoğrafları sanatseverlerle buluşacak. Doğuş Grubu'nun kültür ve sanat alanında gerçekleştirdiği ilk fotoğraf sanatçısı müzesi olan Ara Güler Müzesi ile Leica'nın dünyadaki sayılı galerilerinden biri olan Leica Galeri İstanbul önemli bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Son yıllarda özellikle fotoğraf üretimiyle uluslararası başarılar elde eden ve 2007'den bu yana Göbekli Tepe ve çevresinde çalışmalar yürüten Sinem Dişli'nin, 'Oyuklar ve Höyükler: Göbekli Tepe'ye Bir Bakış' isimli sergisi Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi ile Leica Galeri İstanbul'un destekleriyle Yapı Kredi bomontiada'da kapılarını sanatseverlere açıyor. 16. İstanbul Bienali'ne paralel düzenlenen serginin ana odağını Şanlıurfa'da yer alan ve bilinen en eski tapınak olan Göbekli Tepe Arkeolojik Alanı oluşturuyor. Ara Güler Müzesi bu sergi kapsamında ilk kez genç bir sanatçıya kapılarını açıyor. Sergide Sinem Dişli'nin fotoğraf, video, resim ve enstalasyonları sanatseverler ile buluşuyor. Sanatçı, bu uzun dönemli projesinde 'su ve taş üzerinden tarih okuması' yaparken arkeoloji, jeoloji ve coğrafya gibi bilimlerden yararlanıyor. Belgeselle kurguyu harmanlayarak, bölgenin mitolojisine uygun sembollerle yaşam ve tarih döngüsünü, insanın kendine biçtiği rolleri sorguluyor. Urfa, İstanbul, New York arasında yaşayan sanatçı farklı medyumlar kullanarak evrensel dil olan sanat üzerinden ortak tarihimizi anlatıyor. Ara Güler Müzesi bu sergide eş zamanlı olarak ustanın Göbekli Tepe fotoğraflarını ilk kez izleyici ile buluşturuyor. 'Oyuklar ve Höyükler: Göbekli Tepe'ye Bir Bakış' sergisiyle aynı adı taşıyan sanatçı kitabı da okuyucularla buluşuyor. Ara Güler Müzesi tarafından hazırlanan kitapta Dr. Christopher Lightfoot, Prof. Dr. Wendy M. K. Shaw, Doç. Dr. Ahmet A. Ersoy, İpek Ulusoy Akgül'ün Sinem Dişli'nin işleri üzerine metinleri yer alıyor. Söyleşilerin de gerçekleşeceği sergi, 15 Ocak 2020'ye kadar ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/oyuncular-sendikasi-meslektaslarimizin-her-gun-viruse-yakalandigi-sektoru-gormezden-gelmeyin/", "text": "Oyuncular Sendikası, sosyal medyada Görünmez olduk! başlıklı bir açıklama yayımlayarak kamu otoritelerine çağrıda bulundu. Türkiye'de görsel işitsel ve sahne sanatları alanında çalışan oyuncular, opera şarkıcıları, seslendirme oyuncuları ve dansçılar olarak bugüne kadar ürettiğimiz her alanda övüldük, ödüller aldık, örnek gösterildik. Dünyanın her bir köşesinde yayınlanan diziler ile ihracatta dünya 2. olduğumuzla övünüldü, ancak tüm o dizilerin tanınmasına, ülke ekonomisinden turizmine katkı sağlayan sektör çalışanları olarak unutulduk. Tüm kamu otoriteleri ile yan yana geldik, toplantılar organize ettik, sayısız yazışmalarımız oldu, raporlar yazdık, tespitler ve hakkaniyetli çözüm önerileri sunduk. Bugüne kadar görmezden gelinen çözümü ertelenen tüm yapısal sorunları çözmek için tüm tarafları bir adım atmaya davet ettik. Meslektaşlarımızın taleplerinin yerine getirilmesi için ısrar ettik ama sektör olarak kaderimize terk edildik. Ekonomik mağduriyetler ve ne kadar süreceği belli olmayan bir belirsizlik altında meslektaşlarımız ezildi. Varlığı için mücadele ettiğimiz ve en çok bugünlerde ihtiyaç duyduğumuz en insani, en temel çalışma haklarımız, meslek onurumuz görmezden gelindi. İlgili bakanlıkların dokuz aydır yürüttüğü tüm çalışmalardan çıkan fotoğraf; çalışma statüsü sebebiyle desteklere başvuramayan, asgari geçimini sağlayamayan, sahneler alanında çalışan meslektaşlarımızın tamamen gözden çıkarılması; setlerde ise Covid-19 riskine rağmen, uygulamaların yetersiz olduğu, denetlemenin yapılmadığı, kendi kaderine terk edilmiş, kötü çalışma şartlarına mecbur bırakılan sektör çalışanları oldu. Sektörün ayakta kalmasının teminatı; sağlıklı ve tam iyilik halini koruyabilen meslektaşlarımızın varlığına dayanıyor. Sektör ancak çalışanların başta sağlığının korunması ve aşağıdan yukarıya ekonomik olarak asgari bir güvenceye alınmasıyla ayakta kalabilir. Bu bağlamda birincil olarak tüm görsel, işitsel ve sahne sanatları çalışanlarını maddi olarak güvence altına alacak bir model çalışması bir an önce tamamlanıp yürürlüğe girmelidir. İkincil olarak da üretimin devam ettiği başta setler olmak üzere tüm alanlarda Covid-19 pandemisinin gereği olarak, uygulanan ve denetlenen asgari bir 'Sağlıklı ve Güvenli Çalışma Protokolü' uygulanmalıdır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ozan-aciktan-gecen-yaz-cinsel-tansiyonun-sebep-oldugu-bir-buyume-oykusu/", "text": "Geçen Yazı izlediniz mi? 9 Temmuz'da Netflix'te vizyona giren ve 1990'larda Bodrum'daki Ortaköy Tatil Sitesi'nde geçen bir yazı anlatan Geçen Yaz, bence son dönem Türk Sineması'nın en samimi işi! Filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristlerinden Ozan Açıktan ile Geçen Yazdan yola çıktık, kalbimizin güm güm attığı efsane 90'ları uzun uzun konuştuk. Açıktan'ın bazı cevaplarını, kendisinin izniyle sesli olarak yayınlamak istedim. Böylece filmin enerjisini daha çok hissedeceksiniz. Silsile, Annemin Yarası, Aile Arasında, Yarına Tek Bilet, Atiye gibi ses getiren film ve dizilerin yönetmeni Ozan Açıktan, çok üretken, vizyonu çok geniş bir sinemacı. Son filmi Geçen Yaz ile şimdilerde ismini daha çok parlattığına eminim. Onunla film vesilesiyle geçmiş yazlara uzanırken ben de sayesinde 1997 yazımı yeniden yaşadım. Ona ayrıca teşekkür ederim. Hatırlıyorum, üniversitenin ilk yılıydı. Radyo Televizyon Sinema okumaya başlamıştım, siyaset bilimcisi olmak isteyerek Radyo Televizyon Sinema bölümüne girmiştim. Herhalde oralardan bir yerden televizyon gazeteciliği yaparım diye düşünerek. O dönemin ilk yazıydı. Bir yaz aşkım tabii ki vardı. Ve çok çok sevdiğim, çok eski bir arkadaş grubumla, annemlerden bağımsız ilk tatilimi, ailemizden bağımsız tatillerimizi yapar olmuştuk. Bir hafta biz bize olabiliyorduk, izin çıkıyordu. Ve 1997 yazında Bodrum'daydık. Geçen Yaz gerçek bir 97 hatırasıyla yazılmadı. Tanıdık duygular, hem gördüğüm, tanık olduğum hem hissettiğim bir sürü duyguyu içinde barındırarak yazıldı. Bazı hisleri anlatabilmek için yeni mizansenler, yeni sahneler bulduk tabii. Olay örgüsünü ona göre yarattık. Peşinde duyduğumuz bir duyguya hizmet edecek senaryoyu bulma derdiyle, kendi kişisel arşivlerimizi araştırdık, derinlerine daldık. Oradan bulduklarımızı senaryolaştırdık. Elbette bütün o dönemki yazların ortak noktalarını bir arada bulundurabilmek için elimizden geleni yaptık. Hitchcock, İsviçre'de bir film çekiyorsanız içinde çikolata ve Alpler olmazsa yanlış bir film yapmışsınız der. Onun gibi düşünerek yani 97 yazının, 90'lardaki bütün yazların hatta bir yaz tatilinin olmazsa olmazlarının hepsini içinde barındırmasını düşünerek hayal ettik. Yara kabuğundan kayalıklara, yer tutmaktan arabanın farlarını söndürmelerine kadar filmde olan her mizansen aslında o dönemlerin bir yazda olmazsa olmazları nelerdir diye düşünerek üzerinden geçtiğimiz şeyler oldu. Elbette cep telefonunun olmayışı sebebiyle iletişim kurma ya da kuramamanın da bu senaryonun başat inşaat noktalarından biri olduğunu söylemeliyim. Sami Berat'la kasım aralık ayları arasında bir araya geldik. Ben ona bir öykü sipariş etmiştim. O da bana bir öykü getirdi. İkisi de istediğimiz yerlere gitmedi ama biz birlikte istediğimiz bir yere gider olduk. O fikirleri, senaryoları bir kenara atıp, biz oradan hissettiğimizi, ben de onun yazdıklarının bende uyandırdıklarını ona anlatmamla ortak bir yol bulduk. Hikayeyi birlikte geliştirdik sonra da onu senaryolaştırdık. Filmin çekimi de evet geçen yaz oldu. Pandeminin en sert döneminin çıkışında Bodrum'da bir kamp yeri yaratarak hem oyuncular hem ekip için konforlu ve sağlık anlamında güvenli bir çalışma ortamı yaratma fırsatımız oldu. Bodrum'da olduğumuz ve oyuncularımızın takvimi uyabildiği için geçen yaz, Geçen Yazı çektik. Zaten yaş grubu anlamında çok da ünlü oyuncunun var olduğu bir yaş grubu değil. Ece Çeşmioğlu uzun süredir çalışmak istediğim bir oyuncuydu. Aslıhan Malbora'yı tanıyordum. Bu filmle yaptığı audition'la kendisine hayran oldum ve çok çalışmak istedim. Halit Özgür Sarı, keza az çok bildiğim yeni gelen yüzlerden biriydi. Geri kalan genç kuşak oyuncular audition'larla belli oldu. Filmin senaryosunu da aslında bu oyuncu seçimleriyle yazdık. Yani bir haftaya yayılan bir oyuncu denemesi süreci oldu İstanbul'da ve o bir haftada hem yaş gruplarını hem bir arada nasıl olduklarını, birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını anlamakla çok vakit geçirdik. Bunu yaparken de senaryoyu tekrar yazdık. Yani oyuncu seçme süreci, senaryoya da çok etkin bir şekilde dahil oldu bu filmde. Tanıdık ya da tanımadık, ünlü ya da ünsüz oyuncu ayrımım bu film de olmadı, aslında hiçbir filmimde olmuyor. Çünkü iyi oyuncular var ve o iyi oyuncuları bulmak için siz bir yola çıkıyorsunuz. Bazen aday olarak tanıdığınız, bildiğiniz, daha önce arkasında kilometresi olan oyuncular denk geliyor. Bazen de hiç tanımadığınız bir yerden yepyeni oyuncularla çalışmanız gerekiyor. Ben filmlerimde bu dengeyi tamamen rolün isteği, karakterin beklentisi üzerine inşa ediyorum. Elbette prodüksiyon sürecini filmi ayaklandırmayı hızlandıran kararlar da oluyor. Yarına Tek Bileti Dilan Çiçek Deniz ve Metin Akdülger ile yapmasam no name iki oyuncuyla yapsam muhtemelen film gösterime giremezdi. Elbette bazen de oyuncuların ünlerinin filmin yapımına, ulaşılır hale gelmesine katkısı oluyor. Bunu da yadsıyamam. Ama Geçen Yaz özelinde oyuncuların çok da tanıdık yüzler olmamasının filmin inanılırlığına çok etki ettiğine eminim. Kendi filmlerimde kararları ekibimle ve yapımcılarımla birlikte veriyoruz ama son söz elbette benim oluyor. Netflix sürece o anlamda hiç karışmıyor. Diğer yaratıcı süreçlerde de yaratıcı dokunulmazlığımız oluyor. Muazzam bir his. Elbette Atiye gibi bana yönetmenlik yapmam için gelinen sipariş işlerde sürece çok daha kalabalık bir yaratıcı ekip dahil oluyor. O tarz islerin işleyişi çok farklı. Şöyle bir söz var Sinema yönetmenin, tiyatro oyuncunun, televizyon yazarın. Bence Netflix de algoritma ve yapımcının. Geçen Yaz, Netflix'te yayınlanan bir sinema filmi. Oyuncularına karar verme süreci de bir hayli uzun sürdü bu arada. Filmin çekimleri çok eğlenceli geçti. Çünkü bu genç grup, pandemi koşulları yüzünden onlara yarattığımız kampüste yaşadı. Bu yüzden çok kapalı devre bir hayatımız vardı ekip olarak. Ben ve yapımcım başka bir yerdeydik sadece. Onun dışında ekip hep aynı yerde kaldı. Onların orada kendilerine ait bir hayatı oldu. Filmin sanki backstage'inde filmin bir başkası yazılıyor, yapılıyor gibi oldu. Herkesin birbirini tanımasıyla filmi yapışımız eşzamanlı gitti. Dolayısıyla bunun filme çok yansıdığını düşünüyorum. Kendi adıma ise Biz yaparken çok eğlendik diyebileceğim bir şey değil çünkü ben öyküyle, oyunculuklarla ve sinematografiyle çok iç içeydim. Dolayısıyla pek eğlenmeye fırsatım olmadı ama sıkılmadım da. Kendi işi yapma özgürlüğü olan biri olduğum için her zaman sete mutlulukla koşarak gittim. Uzun süredir bir arada çalıştığım bir ekiple, yardımcı yönetmenim Burçin ve yapımcılarımla yan yana olmak, görüntü yönetmenim, okul arkadaşım Maciek Sobieraj ile onun ilk filmini yapıyor olmanın da bir neşesi bir coşkusu hep vardı. 1990'lı yıllar pek çoğumuzun hayatında önemli izler taşıyor. Dinlediğimiz müziklerden yaşadığımız aşklara, insan ilişkilerine her şeyin rengi başkaydı sanki. Ve bir 90'lara özlem durumu hep var. Çok enteresan bir durum tabii ki, 90'larda geçen bir film yaptığınızda Ya her yerde 90'lar bas bas bağırıyor diye yorumlar okuyorum. E yani 90'larda geçince film, her şey 90'larda geçiyor oluyor! Ben hatta 90'lar konusunda gazı çok açmadığımızı, biraz zamansız bir hikaye olduğunu düşünüyorum. Çünkü o zamanki saç stilleri ve styling konusunda biraz daha elimizi korkak alıştırdık. Oyuncularımın o kadar da kötü görünmelerini istemiyordum, bizim kendi fotoğraflarımıza bakıp. Saç stillerimize baktığımda neredeyse Biz bunu ne ara iyi fikir olarak kullanmışız? diye düşündüğüm oldu. Dolayısıyla 90'lara yaptığım vurgu, aslında filmin atmosferi için yaptığımız bir vurgu. Öncelikle bunu söylemeliyim. 24 yıl olmuş 97'den bu yana... 97'yi tek başına referans almasak, 90'lardan bu yana 30 yıldan bahsediyoruz. Bu 30 yıl içinde ülkedeki inanılmaz değişimi bir şekilde gösterdiğimizi de görüyorum bu film sayesinde. Geçen zaman hem ilişkilerde hem dünyadaki durumda hem Türkiye'deki koşullarda birçok şeyi değiştirmiş. Bir anlamda zamanın nabzını tutmanın işte getirdiği bir yan etki olmuş gibi görünüyor. Benim 90'lara çok bir özlem durumum yok. Ben hayatın, zamanın geçmesiyle çok kavga etmiyorum. Sadece unutmakla ilgili bir derdim var. Güzel ve kötü olan her şeyi hatırlayıp devam edebilmeyi istiyorum. Hafızayı çok değerli buluyorum. Günümüz koşullarının daha iyi olması, insanın ne istediğini belirlerken yaptığı seçimlere etki eden halinin, filtresinin bu hafızayla direkt ilgili olduğuna inandığım için benim için 90'lara özlem durumundan çok 90'larda bunu yaşadık, buradaki parçalar bize bir şey yaptı, bizi bir şeye, birine dönüştürdü, o kişinin kim olduğunu anlamak için o yaraları, o anıları hatırlamanın da şart olduğunu düşündüğümden... Bir nostaljik hava var belki. Onun dışında hayat orada kalmış da ilerlemekle hayata yapmış gibi pek düşünmüyorum. İlerlemenin, hayatın gidişatının çok da karşısında durulmasının ya da durmaya çalışmanın, geçmişe özlemin ya da geleceğe olan korkunun bizi bir yerlere götüreceğini düşünmüyorum. Türk dizilerinden ya da daha büyük filmlerden alışık olduğumuz inişli çıkışlı bir olay örgüsü yok. Daha mahrem daha küçük bir alanda hareket eden bir olay örgüsü var. Çok ince örülmüş bir kaçma kovalamaca var. Filmin baş karakterlerinden Deniz, Aslı ile yalnız kalabilmek için başka bir erkeğin, Burak'ın çevrelerine girmesine, yakınlaşmasına izin verene kadar gelen psikolojik bir derinliği de var, konunun. Ama filmin gücü, konu etiği bu duygular elbette. Benim filmlerim içinde bence bir duyguyu, bazı duygu anlarını anlatmakla haşır neşir olmuş en net filmim diyebilirim. Sıkılmaya izin verilmeyen bir dünyada yaşıyoruz sanki. Bizim büyük çaresizliğimiz demem ben buna ama eskiden cep telefonu olmadığı için bazı sohbetler uzar bazı anlar büyür, başka şeylere dönüşürdü. Şimdi sıkılmaya tahammülümüz yok. Bu da bazı anları değersiz kılıyor bence. Değerli anları değersizleştiriyor, içinden birazcık çalıyor zamanımızın, o kesin. Tarkan, 90'lar için efsane bir isim hepimiz adına. Çılgınlar gibi dinlediğimiz, barlarda, kulüplerde çaldığında herkesin bir doz daha yükseldiği, eğlendiği Tarkan, o dönemdeki hayatımızın vazgeçilmezi. Ama benim hayatımda Tarkan dışında o dönemde 90'larda ne varsa o vardı ama rock müzik daha fazla vardı. Teoman, çok daha fazla dinliyorduk. Athena inanılmaz bir şekilde hayatımızdaydı. Bütün konserlerine gidiyorduk ki hala zaten hem Teoman'ın hem Athena'nın hayranlığına devam ediyorum. Başka kim vardı dersen yani bir liste yapmak lazım ama onu da çok keskin bir listeye haline getirmek istemem çünkü yani Faithless'ın Insomnia'sı da 90'lar benim için, Ace of Base de 90'lar... Ama Metallica da 90'lar. Çılgın bir şekilde Rage Against The Machine dinlediğimiz bir dönem var. Fazlasıyla rock müzik dinliyordum, o kesin. Türk pop müziğinden daha çok rock müzik dinleyip rock barlara gidiyorduk, eğleniyorduk. Filmin ergenlikten gençliğe geçişteki erotizm mevzusu, eğer dikkatli ve biraz da iyi niyetle seyredilirse görülecektir ki, ilişki olgunlaşmaya başladığında veya herhangi bir ilişki kurulduğunda biraz daha başkalaşıyor. Deniz'in bakışları artık cinsel kaçamak bakışlardan ziyade, gözlere ve ana odaklanıyor. Bunu yönetmenin bilinçli yaptığına emin olacağımız kadar net bir ayrım var bu bakışlar ve cinsel arzu nesnesi haline dönüştürme planlarının filmdeki yerleri açısından. Bu nedenle Geçen Yaz'ın esas derdi cinsel tansiyon üzerinden bir büyüme öyküsü değil. Cinsel tansiyonun sebep olduğu bir büyüme öyküsü. Deniz, Aslı'yı önce cinsel olarak idealize ederken, Burak'ın da denkleme dahil olmasıyla aslında büyümüş olmayı idealize etmeye başlıyor. Birisi olmak, sevişmekten daha değerli bir şey haline geliyor. Üçüncü teker olma durumunu başka bir ruh hali açıklasın istemedim bu film özelinde. Bu anlamda Aslı ile geçirilecek vakit onun için cinsellikten bir adım önde. Bu hayati indirgemeye / klasifike etmeye, dahası bir şeye önce nereden Bence olmamış demek için bakanlar için anlaması çok zor bir durum. Ya da gençliklerini sadece bir şeyin ekseninde yaşamış insanların bu derinliği anlamasını bekleyemem. Deniz'in büyüme öyküsü, buraya özgü olanı görmezden gelecek kadar kalıpları olanların ulaşacağı bir yerde değil. Coming of an age filmleri cinselliği içerir elbette ama esas konuları bazen o olmayabilir. Naiflik de gençlikte terk etmek veya beraberinde taşımak konusunda karar verdiğimiz bir hayli değerli bir özelliktir. O nedenle, Deniz'in bir mastürbasyon sahnesi vardı da atmış değilim. Onu göstermenin filme bir şey katacağına inanmadım. Seyircime güvendim. Bazen göstermedikleriniz daha kuvvetlidir. Filmin öyküsünde de ilerleyen sahnelerde, Deniz de şefkatli ve dikkatli seyircilerin göreceği gibi cinselliğe değil ilişkilere, dikkate alınmaya, ilgi çekmeye, dinlenmeye değer verir oldu. Bunun da sinematografiye yansıdığını düşünüyorum. Bir başka nokta da şu, çoğu izleyici için Türkiye'de çekilmiş en iyi sevişme sahnelerinden birini çekmiş bir yönetmen olarak, Geçen Yaz'da herhangi bir otosansüre şahsen gitmedim. Kabullenilmesi belki zor ama benim tanık olduğum 90'lar gençliği cinselliği da biraz böyle mesafeli, biraz örtülü, biraz naif yaşadı. Bizim yeni projeler adına Netflix'le zaten yürüyen bir anlaşmamız var. Onların Ozan Açıktan filmlerine yer vermek arzusu var. Benim de onlarla birlikte film yapma arzum devam ediyor. Çünkü kendime has olmama izin verilen ve seyirciye ulaşmama da bu yolculukta fazlasıyla destek olan ve yüzlerce dile çevrilen filmler yapmama yardımcı olan, daha önce hayal bile edemeyeceğimiz bir alandayım şu anda. Dolayısıyla Netflix'le ortaklığımız devam edecek. Sipariş işlere gelince Atiye gibi bir proje Onur Güvenatam'ın OGM'nin getireceği bir dizi projesine de sıcak bakıyorum ve yakında öyle bir projeyle de yola çıkmayı hesaplıyoruz. Onun dışında da yine yıllardır, 2010'dan beri çalıştığımız bir proje var, onu ayaklandırmaya çalışıyoruz. Sinemayı heyecanla bekliyoruz. Sinema salonlarına seyircilerin gitmesini, oradaki hareketlenmeyi bekliyoruz. Bir yol çizmiş değilim ama Ozan Açıktan filmlerinin bir bölümü sadece Netflix'te olacak. Kısa filmler, öykü, makale, deneme türü gibi... Biraz nevi şahsına münhasır anlatımları olan ve bir kalıba girmeleri zor olan. işler. Uzun metrajlı sinema filmleriyle, uzun hikayelerle reklamı şöyle ayırabilirim. Reklamı, Beni sevin diye yapıyorum aslında. Çünkü reklamın cümlesi Beni sev. Artık orada koyduğumuz ürün, anlattığımız hikaye ne ise onların hepsi sevilir olmak için yapılıyor. Sinemayı ise anlattığım karakterleri sevmek için yapıyorum. İyi karakter kötü karakter olmasın diye... Oradaki herkesi anlayabilmek ve onları benim filmi yapan, yazarı, yönetmeni olarak sevmek için yapıyorum. Çıkardığım az sahne oldu. Uzun zamandır çalışmak istediğim, değerli dostum ve çok beğendiğim aktör Kubilay Tunçer'in majör bir sahnesini çıkarttık. Baba oğul bir konuşma sahnesi vardı. Deniz'in Aslı ile ilgili duygularını ifade etmeye çalıştığı bir sahneydi. Sahnenin filmin akışına o kadar da katkı sağlamayacağını, kısa olursa filmin daha çok izleneceğini ve izleyiciyle daha iyi iletişim kuracağını düşündüğümüzden çıkarttık. Daha sonra Kubilay da izleyince filmi benimle hemfikir oldu. Kariyerim boyunca hep bir sonraki işimi daha çok beğendiğimi söyleyemem. Hep bir sonraki işimi daha çok beğenmek için yaptığımı söyleyebilirim. Bu kesin. Ama daha doğrusu bir önceki işimi, bir sonraki işimi yapabilme ehliyetini yapabilmek için yapıyorum. Bu ehliyetin kerterizi değişik olabilir. Gişe filmi yapacağım diyebilirim, eşim Pemra sevsin diye yapabilirim, oğullarıma bir söz bırakmak için yapabilirim ya da Netflix algoritmasında sıyrılsın diye yapabilirim. Mühim olan bu kararı benim veriyor olmam, bir. İkincisi de son filmimin bir sonraki filmimi yapabilmeme zemin, koşul yaratması ve bendeki şevki ateşlemesini sağlamak. Film bittiğinde o filmle helalleşmek, o filme elimden geleni ruhumdan geleni aşkla, canla başla koyup koymadığımı bir süzüyorum. Bunlar tamamsa yeni filmim için şevklenebiliyorum, yeni bir hayale yelken açabiliyorum. Önemli olan bir önceki filmimin bir sonraki filmimin şevkini kırmaması ya da sosyoekonomik olarak da biz zemin hazırlaması. En son dizi olarak aslında Ayak İşlerini izledim Caner Özyurtlu'nun, çok beğendim. Film olarak da Logan Luckyyi izledim. Steven Soderbergh'in izlemediğim filmlerinden biriydi, onu da çok beğendim. Bütünselliği, bütün o küçük parçalarda koruyabilmek bence. Film çok parçalı, çok katmanlı, çok bileşenli bir mecra. Oyuncu iletişiminden pr'ına, görüntü yönetmeniyle sinematografik gramer kurmaktan setteki o andaki tansiyonlara, gün ışığında çekim yapmaktan gece sabaha kadar çekim yapmaya bir sürü kendine has bileşeni var. Ama tüm bunların içinden bir öykü ve o öykünün yaratacağı duygunun bütünlüğünü koruyabilmek, küçük küçük parçalara ayırıp o her parça için savaşıp yine de aynı duygu bütünlüğünü, anlatı bütünlüğünü sağlayabilmek meselesi. 90 dakikalık, 120 dakikalık bir filmde seyircinin yaşayacağı süreci, o nabzı yakalayabilmek, o küçücük parçaları yaratırken filmin seyircisi olabilmeyi başarabilmek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ozden-dilek-karakisla-yazdi-neden-tiyatro-degil-de-masal-diye-soranlar-oldu/", "text": "Oyuncu, masal anlatıcısı Özden Dilek Karakışla, kadınların evrensel dertlerini tiyatro sahnesine taşıyarak anlattığı Kadın Dilinden Masalları Ajandakolik'e yazdı. Masallar çocukluğumdan beri hayatımda hep oldu. Ben çocukken ciltli, deri kaplı ve üzerleri kuşe baskı kağıt kaplamaları olan masal kitapları satılırdı. Her gece yatağımda masalları sesli sesli okuduğum ve hatta yatakta canlandırdığımı hatırlıyorum. Galatasaray Lisesi'nde yatakhanede, ortaokul yıllarında çocukluğumdan aklımda kalan masalları arkadaşlarıma anlatırdım. Sonrasında kızım Yağmur'a bebekliğinde her gece masal anlattım. Hatta kızımın odasında iki taraftaki dolaba tutturduğum beyaz çarşaftan sahne fonu yapıp arkasına fenerlerle ışık düzeneği oluşturduğum kukla tiyatrosu sahnemiz vardı. Kızımın oyuncaklarını konuşturarak o an uydurduğum masalları canlandırırdım. Yağmur hala o masalları hatırlıyor. Bundan yaklaşık dört yıl önce tiyatro serüvenine profesyonel olarak başladığımda, o dönem oyunculuk eğitimi aldığım Sadri Alışık Akdemi'de hocam, oyun yazarı ve yönetmen sevgili Gökhan Erarslan'a kadınların evrensel dertlerini bir tiyatro oyununuyla paylaşma amacıyla masal anlatıcılığı yapma düşüncemi paylaştım. Kendisinin de desteğiyle, Kadın Dilinden Masallar adıyla dünya masallarından seçme bir seçki oluşturup sahneledik. O günden bugüne bana kucak açan Cep Sahne'ye de müteşekkirim. Yaklaşık üç yıldır sahnelenen bu oyun, beklemediğim bir ilgi gördü. Masalları anlatırken seyircilerin de içine girip anlatıcıyla beraber düşünmesini, masalların gidişatını birlikte sohbet ederek konuşalım istedim. İnteraktif bölümde masalın anından günümüze geçip seyircilerle sohbet ediyoruz, insanlık dertlerini konuşuyor, çok gülüyor, eğleniyoruz. Hatta bazı günler öyle güzel tepkiler geliyor ki seyircinin arzusuna göre masalların gidişatında doğaçlama değişiklik yapıyorum. İlk zamanlarda masal anlatıcılığı yapıyorum dediğimde, bazı kişiler Neden tiyatro değil de masal? diye sordu. Kimileri tarafından yüzeysel ya da naif olarak algılanan masalların kültürel morfolojisi, değişim dönüşüm gücü bana insanı anlamaya dair daha etkili gelmişti, hala da öyle geliyor. Masallardaki hikayeler birçok dağınık konuyu bir araya topluyor, sadeleştiriyor, doğadan ilham alıyor. Öyle ki, insanı çözümlemedeki zihinsel yolculuğu, insanın gerçek doğasına daha uygun ve masalların sonları da çoğu zamanda güzellikle birleşiyor, anlatana da dinleyene de mutluluk veriyor, gülümsetiyor. Üstelik bugün birçoğumuzun dinleyerek büyüdüğü Bremen Mızıkacıları'nın, Kırmızı Başlıklı Kız'ın Ezop Masalları'nın, La Fontaine'den Hayvan Masalları'nın, Küçük Prens'in, hatta Binbir Gece Masalları'nın hayatı çözümlemeye dair eğitici gücünü inkar edemeyiz. Kadın Dilinden Masallar'da anlattığım karakterler, hikayelerin nesilden nesile aktarılmasıyla oluşmuş kültür mirasın evrensel kişilik figürleri, arketipleri. Masallarımda, bugün insanların kaybettiği iç değerleri, maddi manevi taptığı şablonik hayatın dışındaki içsel zenginliği ve sahici ruhun zenginliğini hatırlatmaya çalışıyorum. Aslında masal olsun, tiyatro oyunu olsun, sahne sanatının bir amacı var ki o da çok bilinen o sözün de dediği gibi, geçmişten, bugünden ve hatta gelecekten insanı insana, insanla insanca anlatma sanatı. Bu yaz sevgili arkadaşım yazar Meryem Şahin'le değerli yazar Mine Söğüt'ün Bir Deli Kadın Hikayeleri öykü kitabından uyarlamaya başladığımız yeni bir kadın oyunu yazma sürecine girdik. Önümüzü göremediğimiz bir süreç olduğu için 2021 sezonu sahnelemeyi dilediğimizi söyleyeyim. Umarım sevgili tiyatromuz, pandemiden az hasarla kurtulur, tiyatroya gönül vermiş tüm tiyatro emekçileri, üreticileri sahnelere en kısa zamanda döner. Ajandakolik'e bana yer verdiği için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Masallar.. yetişkin olunca başka bir türlü kıymetini bildiğimiz masallar. Ben de masalsever bir çocuktum öyle ki ağabeyim farkına varmış uyuyamadığinda benden bir masal anlatmamı isterdi. Ben de hepsinden karışık o an uydurduğum madallar anlatırdım. Olmayanı oldurttuğun hiç de bu yüzden garipsenmeyen masallar. Bir çocuğun hayal dünyasının zenginleşmesi. Sanırım en çok onlara borçluyum. Iyi ki masallarla başladın sevgili özden. Yolun hep açik olsun."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ozel-tiyatrolar-ve-kultur-mekanlari-icin-cozum-yolu-yok/", "text": "Tiyatro Kooperatifi, kontrollü normalleşme sürecinin başlamasıyla birçok kurum ve işletmenin faaliyetlerine ilişkin açıklama yapılırken adı anılmayan özel tiyatrolar ve kültür mekanları için çözüm çağrısında bulundu. 01.03.2021 tarihinde kontrollü normalleşme sürecinin başlamasıyla restoran, lokanta, kafeterya, tatlıcı, pastane, kıraathane, çay bahçesi, halı saha, yüzme havuzu, düğün salonu ve benzeri tesislerin zaman ve kapasite kısıtlamalarıyla faaliyetlerinin sürdürmeleri doğrultusunda kararlar açıklanırken, tiyatroların ve kültür-sanat mekanlarının akıbetine değinilmedi. Özel tiyatrolar, Covid-19 salgını ile mücadele kapsamında Mart 2020'de resmi olarak kapatıldı. Haziran 2020'de kademeli normalleşme sürecine girdi; fakat Kasım 2020 itibarıyla hafta içi 21.00 sonrası ve hafta sonu sokağa çıkma kısıtlamalarının uygulanmasıyla resmi olarak kapatılmış olan özel tiyatrolar, yasak saatleri sebebiyle faaliyetlerini tamamen durdurmak zorunda kaldı! Bu dönemde T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından oluşturulan 'Dijital Kütüphane' ve 'Dijital Tiyatro' projeleri değerli olmakla birlikte, desteklerden yararlanmak için karşılanması gereken vergi/SGK borcu olmaması, Ticaret Odası'na kayıtlı olunması gibi ön koşullar ve projeler kapsamında gerçekleştirilen işler için yapılan harcamalar göz önünde bulundurulduğunda, bu destekler maalesef yetersiz kaldı. Özel tiyatrolar, kültür sanat ekosisteminin bir parçası olmanın yanı sıra bulundukları bölgenin ekonomisine, kültürel ve sosyal kalkınmasına önemli katkılar sunan ticari işletmelerdir. Yaklaşık 1 yıldır gelir elde edemeyen özel tiyatro işletmeleri, faaliyetleri duran ve/veya sekteye uğrayan sektörler için T. C. Ticaret Bakanlığı'nca sunulan destek paketlerine de maalesef dahil edilmedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ozel-tiyatrolar-yasam-savasinda-son-noktaya-geldi/", "text": "Gücünü ortaklıklardan alan Tiyatro Kooperatifi, özel tiyatroların özellikle pandemi sürecinde verdikleri yaşam savaşında son noktaya geldiğini açıklayan bir metin kaleme aldı. Mevcut ekonomik koşullar ve artan faturalar, toplumun tüm kesimleri ile birlikte özel tiyatroları da derinden etkiledi; pandemi koşullarının etkisini henüz atlatamayan özel tiyatrolar, verdikleri yaşam savaşında son noktaya geldi. Toplumun ihtiyaçlarını beslenme ve barınma mücadelesine indirgeyen bu ağır ekonomik koşullar, sosyal gereksinimlerin karşılanmasını imkansız kılıyor. Oysa sanatın tüm dalları insanların sosyal yaşamları için bir gereklilik ve ihtiyaçtır. Pek yakında, ödenemeyen faturalar, karşılanamayan giderler ve büyük vergi yükü sebebiyle, başta sahnelerimiz olmak üzere özel tiyatroların da yok oluşuna şahitlik edeceğiz. Buradan hareketle, sahne önü ve arkasındaki tüm çalışanlarıyla birlikte özel tiyatroların varlığının korunması, değerlendirilmesi ve desteklenmesi için gereken tüm tedbirlerin alınması elzemdir. Tiyatro Kooperatifi olarak Haziran 2019'daki kuruluşumuzdan bugüne, özel tiyatroların koşullarının ve ihtiyaçlarının gözetildiği bir yasal statü oluşturulması ve bu alandaki teşviklerin uluslararası standartlara erişmesi için çalışıyoruz. Başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere, ilgili tüm kamu kuruluşlarını aşağıdaki önerilerimizi acilen hayata geçirmeye ve ortak çözüm için iş birliğine davet ediyoruz. - Tiyatrolar, mevcut mevzuatta tacir statüsündedir; faaliyetlerimize özgü bir tanım yapılması - Özel tiyatroların üzerindeki tacir statüsüne bağlı ağır vergi yükünün azaltılması; ilk adımda KDV'nin %1'e indirilmesi ve bu oranın kalıcı kılınması - Özel tiyatrolar için sponsorluk teşviklerinin sağlanması - Özel tiyatroların bağış alabilmesi - Özel tiyatrolara yönelik desteklerin hali hazırda çok sınırlı olması sebebiyle, desteklerin çeşitlendirilmesi - Sigortalanma mevzuatında gerekli düzenlemelerin yapılması - Belediyecilik mevzuatında gerekli düzenlemelerin yapılması Yerel yönetimlerin özel tiyatroların desteklenmesi ve halkın sanata erişiminin sağlanması için üstlerine düşen sorumluluğu gerektiği biçimde yerine getirmelerini bekliyoruz. Bununla birlikte tüm özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarını, kültürel kalkınmanın bir parçası olan özel tiyatroların birer birer kapanışına seyirci kalmak yerine iş birliğine ve dayanışmanın bir parçası olmaya çağırıyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ozge-ozpirincci-benim-sacim-ezberlerinotesinde/", "text": "Dove bir kez daha saç konusunda toplum tarafından yakıştırılan etiketlere meydan okuyup, kendi tercihlerinin arkasında duran kadınları ekrana taşıdı. İçinde bulunduğu sektörün tüm dinamiklerine rağmen saçlarını boyatmayan Özge Özpirinçci, kendi doğallığına bıraktığı beyaz saçlarıyla Dove'un kampanyasına destek vererek #EzberlerinÖtesinde diyen cesur kadınlar arasında yer aldı. Tüm dünyada tek tip ve kusursuz güzellik anlayışını eleştiren ve güzelliğin tanımsızlaştırılması gerektiğini savunan Dove, kendi tercihlerinin arkasında duran cesur kadınlarla birlikte Benim Saçım #EzberlerinÖtesinde kampanyasına devam ederek ideal güzellik kalıplarının pekiştirildiği saç etiketlerine meydan okuyor. Kadınların alışılagelmişin dışında herhangi bir saç stilleri olduğunda bu tercihlerinin toplum tarafından olumsuz etiketlere maruz kalmasını gündeme getiren Dove'un yeni kampanyasına, 2021 yılında ünlü bir isim de destek veriyor. Uzun zamandır boyatmadığı saçları nedeniyle pek çok kez eleştiriye maruz kalan Özge Özpirinçci, bu tercihinin ardında yatan doğallığa vurgu yaparak benim saçım #EzberlerinÖtesinde diyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ozge-samanci-herkesin-super-bir-gucu-var-benimkisi-de-gecmisi-tum-detaylariyla-hatirlayabilmek/", "text": "Gündem bu kadar yoğun ve ülkemizde yaşanan depremle yüreklerimiz derinden sarsılmışken bir çizgi kitap ile tanıştım, üzerimdeki kara bulutlar biraz olsun dağıldı. KaraKarga Yayınları'ndan okuyucuyla buluşan ve bir kız çocuğunun gözünden 80'li yıllarda Türkiye'de büyümenin tam olarak nasıl olduğunu anlatan Bırak Üzülsünler Türkiye'de Büyümek mizah yönü yüksek, ironik ve bir o kadar döneme eleştirel bir gözle bakabilmeyi sağlayan grafik anı kitabı. Kitabın yazarı Özge Samancı ile hiç bitmesin diye okuduğum kitabını konuştuk. Hangimiz çocukluk günlerimizi özlemle anmıyor? Kimimizin hafızası o kadar iyi değil, kimimiz günlüğe karaladıklarıyla o günleri ışınlanıyor, kimimiz ise hatırladıkları, hatırlayabildikleriyle mutlu. İzmir'de doğan ve Chicago, Illinois'te yaşayan sanatçı ve Northwestern Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Özge Samancı'nın durumu biraz daha farklı. Yazdığı çizgi kitap ile çocukluğun ve ilk gençliğin kuytularına inebilecek kadar müthiş bir belleğe sahip çünkü o. Hem resimleyip hem de yazdığı otobiyografik kitabı Bırak Üzülsünler Türkiye'de Büyümekte bunu, kimi zaman kahkahalar attıracak kimi zaman da epey düşündürecek kadar görebiliyoruz. Söyleşimiz sırasında diyor ki Herkesin bir süper gücü var. Benimkisi de geçmişi tüm detayları ile hatırlayabilmek. İşte bu yüzden böyle güçlü bir dönem kitabı çıkıyor. Türkiye'de yeniden ilk kitabımın ulaşılabilir olmasına seviniyorum. Dare to Disappoint 2015 yılında Amerika'da çıktı ve altı dile çevrildi. Kitapla ilgili çok gezdim, pek çok okurla buluştum. Şimdi İkinci kitaba odaklanmış durumdayım. Bir arkadaşım 22 yıl önce bana çizgisiz defter hediye etmişti çizmem için. Ben de defteri annemle olan anılarımla ilgili anekdotlarla doldurup aynı arkadaşıma kendi doğum gününde hediye etmiştim. Sonra o defter arkadaş grubumuz içinde popüler oldu. Arkadaşlarımız fotokopisini çektirip başkalarına hediye etmeye başladı. Tanımadığım insanlar, Aaa ben o defteri biliyorum, deyip boynuma sarılıyor, Bak benim de çok benzer anılarım var diye anlatmak istiyordu. O zaman yaşanmış hikayelerin çizgi dünyasında çok güçlü bir şekilde anlatılabildiğini keşfettim. O zamandan beri kafamda böyle bir kitap yapmak vardı. Kitap 2015 yılında Amerika'da yayımlandı. Yıllarca bu kitabı kafamda taşımıştım. Herkesin bir süper gücü var. Benimkisi de geçmişi tüm detayları ile hatırlayabilmek. Anıların içinde sanki şimdiymiş gibi gezebiliyorum. Yakın hafızam iyi değil ama uzak hafızam çok güçlü. Yaşamanın bir amacı da süper gücümüzü keşfetmek. İnsan kendi gücünün farkında olamıyor, hep bununun ucunda olduğu için herkes aynı şeyi yapabiliyor zannediyor. Yaşadıkça tuhaf bir konuda güçlü bir yanımız olduğunu keşfediyoruz. Evet, İngilizce başlığı doğrudan çevirince Türkçede kulağa güzel gelmiyor. Aynı anlama gelen bir başlık Bırak Üzülsünler. Hayatımızın dramı. Sevdiklerimizi üzmemek için gerçek kimliğimizi yaşayamamak. Hayatlarımızın kitaba dönüşmüş olması, kendilerini çizilmiş bir karakter olarak görmek hoşlarına gitti. Ama o öyle olmamıştı diyen olmadı. Teyzemin de çok önemli etkileri olmuştu. Üniversitede okurken hazırlık yılında bütünlemeye kalmıştım. Teyzemin İngilizcesi çok iyiydi. Beni kampa almış çalıştırmıştı, anca öyle geçmiştim, İngilizceyi devlet okullarında öğrendiğim için. Sonra ben niye kitapta yokum diye sitem etti. Haklı. Ben okurken dürbünle ablasını okula giderken izleyen Özge ve annesinin olduğu ilk bölüm Evin Karşısı ile içinde ciddi bir eleştiri barındıran ve aynı zamanda beni epey duygulandıran Av Sahası bölümlerini çok sevdim. Galiba favorilerim onlar, bir de Patates! Üç bölümde ortak noktası okul. Annem babam öğretmen. Okul habitatım. Lisedeki öğretmenimizin 3 yaşındaki çocuğunun gözünün önünde taranıp öldürülmesi, o zaman için bize olağan gelmişti. Aslında anormal olan, bize normal gelmesi. Dalmıyorum. Üniversitedeyken su altı kulübüne girmeye çalışmıştım. Eğitim açık havuzda karlı bir günde sıcaklık çok düşükken yapılıyordu. Bana göre dalış giysisi yoktu. Geniş bir giysi verdiler. İçine su dolduğu ve su içinde hapis kalmadığı için yine soğuk su giriyor, giysi işe yaramıyordu. O gün üşüdüğüm kadar hiç üşümedim. Sonra heyetten dalabilir diye rapor almak gerekiyordu. Doktor doktor gezecek kadar param yoktu. Öyle kaldı. Sonra hevesim geçti. Yıllar sonra Kaş'ta bir dalış öğretmenin elini tutarak 2 metreye daldım. Benim özendiğim macera hissiydi. O macera hissini daha sonra çok başka yerlerde buldum hayatta. Ama su altı ve okyanus konusunu yaptığım etkileşimli sanat islerinde çalışıyorum. Okyanus konusunda çok okuyorum. 19 yıldır Amerika Birleşik Devletleri'nin farklı kentlerinde yaşadım. Son 11 yıldır Northwestern Üniversitesinde Sinema Televizyon Bölümde öğretim üyesiyim. Yeni teknolojilerle sanat üzerine işler yapıyor ve ders veriyorum. İstanbul aşkın ve İstanbul ile bağın sürüyor mu? Ülkemizde yaşanan deprem felaketinin ardından İstanbul'da olası bir deprem herkesi endişeye sürüklemiş durumda. İnsanlar göç edebilmenin derdine düştü. Sen oradan nasıl bakıyorsun? Yurt dışında yaşayan bir Türk olarak seni de bu durum epey endişelendiriyor olmalı. New Yorker dergisine yollamak için bulduğum esprilerin olduğu bir defter var. Çizgi roman fikirlerim için ayrı bir defter var. Etkileşimli medya sanatı yerleştirmelerim için başka bir defterim var. Çok organize değil. Bazen hepsi birbirine karışıyor. Bunları dijital olarak tablette tutmaya çalıştım. Olmadı. Kağıt kalem gibi olmuyor. Temiz çizim yaptığım, daha eli yüzü düzgün bir defter de var. Daha düzenli olmayı isterdim. Kafası oradan oraya atlayan bir insanım, annem de öyledir, defterlere de hayata da yansıyor. Kitabın öyle bir işlevi oldu. Türkiye'de süregelen durum şu. İnsanlar farklı kimlikler olabileceğini kabul etmiyor. Güç kazanan kimlik, diğer kimlikleri ezme peşine düşüyor. Herkes kendisi gibi olsun ve öyle yaşasın istiyor. Bu yaşa kadar sevdiklerimle gelebildiğim için şanslıyım. Ama hayat hiç adil değil. Sosyal hayat mesafesiz, canlı ve absürtlüklerle dolu. Ama bu da herkesin işine karışmasına yol açıyor. Tam bir döngü. 2024 Mart Ayında Uncivilized Books Yayınevi'nden Evil Eye isimli çizgi kitabım çıkacak. 280 sayfa. Boğaziçi Üniversitesi'nde geçiyor. Bir de bu yıl dünyayı gezen VastWaste isimli etkileşimli medya sanatı işim var. İşin davet edildiği yerlere işi kurmaya gidiyorum. Hayalim çizgiye daha çok zaman ayırabilmek. Lynda Barry, Roz Chast, Chris Ware, David Mazzucchelli, Zah Kanin, Kate Beaton, Sam Gross, Sempe ve daha bir sürü çizer."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ozgur-masurdan-cumhuriyetin-100-yili-serefine-anatolia-koleksiyonu/", "text": "Modacı Özgür Masur, Cumhuriyetimizin 100. yılında Ülkeme bir armağan diyerek tanımladığı Anatolia by Özgür Masur koleksiyonunu, Tersane İstanbul' da, 100 tasarımın, 100 mankenle sunulduğu defileyle tanıttı. Anadolu'nun geleneksel üretim tekniklerini ve kumaşlarını güncel formlarla buluşturarak, kadınların bu mirasa kattığı değeri vurgulayan Özgür Masur, Anadolu tarihinin ötesine, medeniyetler arası 100 yıllık bir yolculuğa çıkarken, Cumhuriyetimizin bu özel yılına atıfta bulunuyor. Masur, her bir işleme detayını toplumsal bir hikaye ile bağdaştırıyor, Anadolu kültürüne ait büyüleyici parçalara hayat veriyor. Tamamı bu topraklarda geliştirilen işleme teknikleri ile yine bu toprakların yetiştirdiği zanaatkarlarla üretilen koleksiyon, Masur'un eşsiz couture yeteneğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Anatolia koleksiyonunu ülkesine bir armağan olarak tanımlayan tasarımcı; Bu benim ikinci imza koleksiyonum ve bu süreçte kendi DNA'mın peşine düştüm. Anatolia ile kadınlarımızı onurlandıran bir koleksiyon ortaya koymaya ve bu topraklarda gizlenen hikayeleri kadının perspektifinden anlatmaya özen gösterdim. Bu topraklardaki her birey gibi bunu yaparken ben de cesaretimi Cumhuriyetimizden aldım. İşte bu yüzden sadece yüz yıllık değil, yüz parçalık bir hikayeye dönüştü. Ben koşullar ne olursa olsun kadının gücünü kutlamaktan vazgeçmeyeceğim, çünkü Cumhuriyet sınırsız, sonsuz ve koşulsuz düşünmeyi beraberinde getirir. diyor. Anadolu medeniyetlerinden ilham alan formları Özgür Masur evreninde içselleştirerek, birçok sanat akımından referans alan tasarımcı, yeni koleksiyonunu Türkiye'nin dört bir yanındaki kadın enstitülerinde gerçekleştirdiği üç yıllık araştırma süreci ardından tamamladı. Cumhuriyet dönemiyle birlikte kendi rönesansını yaşadığının altını çizen Masur, ilhamını Cumhuriyetin getirdiği cesaret ve kadınların özgürleşmesinden alıyor. Koreografisini ve prodüksiyonunu Uğurhan Akdeniz'in üstlendiği defilenin styling çalışmalarını Burak Sanuk gerçekleştirirken, makyaj tasarımları Kryolan ürünleri ile Ece Birsen tarafından, saç tasarımları ise İbrahim Zengin ve No21 ekibi tarafından gerçekleştirildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ozgur-taburoglu-yavaslamayan-bir-dunyanin-felaketlere-ne-kadar-acik-oldugunu-ogrendik/", "text": "Geçtiğimiz ekim ayında Deli Dolu Yayınları tarafından yayınlanan Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam, tam da da bugünlerde daralan varoluşumuzu sorgulatan ruhumuza sesleniyor. Kitabın yazarı Özgür Taburoğlu ile pandemide bile neredeyse hiç kapanmayan şu alışveriş merkezinin kapılarından içeri daldık. Gözlerini vitrinlerden kendine çeviren bir adamın hikayesi bu. Hayatını kalabalık bir alışveriş merkezi içinde, kimsenin yolunun düşmediği bir ara mekanda sürdürmeye başlayan isimsiz bir adamın alışılmadık girişimi üzerine bir hikaye... Hem trajik hem komik! Aslında hepimizden biri o adam! Bu, bizim tuhaf hikayemiz. Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam kitabı, simgelediği tüketim, gösteriş, yapaylık ekseninde dönen kurgusuyla alternatif bir varoluş biçiminin olup olmadığını sorguluyor. Yazar Özgür Taburoğlu ile kitabını konuştuk. Her ikisi de yazar dediğimiz bir öznenin zihinsel üretimi. Ancak kurmaca ya da kurmaca dışı bir metin ortaya çıkarken, aynı zihnin ve bedenin kendisiyle, dünyayla ve başkalarıyla olan ilişkisi biraz farklı olabilir. Kurmacada dünyaya daha duygusal ve duyusal bir yerden yaklaşırken, kurmaca dışında düşüncelerimiz daha fazla ayrıcalık kazanır bence. Ama aralarında nitelik farkları görmemeli. Her ikisinde de zihnin 3D işlevi dediğim duyum, duygu ve düşünceler farklı devinimler içerisine girerler. Her iki üretimde de kendine özgü nesnellik biçimleri açığa çıkar. Ama bir düşünce eserinde bulunması gerekli tutarlılık ve nedensellik edebiyat yapıtında biraz daha esnetilebilir. Bu esneklik yeni dil oyunları, biçimler ve onunla uyumlu içeriklerle ilgili deneyler yapmaya imkan sağlar. Freud'un temel ayrımlarını kullanırsak, kurmacada haz ilkesi ve onunla uyumlu fanteziler temel dil malzemesi olurken, diğerinde gerçeklik ilkesi metne daha fazla hükmeder. Ama eğer akademik, bilimsel bir dil oyunu içerisine yerleşmeden kurmaca dışı bir metin kaleme alıyorsanız bu ikisi arasındaki farktan çok benzerlikler daha fazla dikkatinizi çeker. Bu defter fikri yayıneviyle yürüttüğümüz detaylı tashih sürecinde belirdi. Genel hatlarıyla ortaya çıkan metne zaman ve zemin hazırlamak için eklendi. Birçok kurmaca çalışmada böyle bir fikir bulunur. Örneğin Leyla Erbil Cüce'de Zenime adında bir kadının notlarını toparladığını söyleyerek metni açar. Kendisini bir düzeltmen, derlemeci, okur gibi mütevazı bir konuma yerleştirir. Başkasının yazdıkları, düşündükleri, arkasında bıraktıkları üzerine çalışmak ayrıcalıklı özne olarak yazarın kuvvetini elinden alan bir tavır olabilir. Birçok başka edebiyatçı da yazarın metin içerisindeki güçsüz konumunu anlatı konusu ederler. Öyle ki, anlatıcı, anlatı kişisi ve okur yazardan daha fazla söz sahibi olabilirler. Kurmaca dışı denilen çalışmalarımda her ne kadar zaman, yer, tarihçe vs. pek olmasa da hayata izlenimci bir yerden bakmaya çalışıyorum. İzlenim, düşünceye göre şimdi ve buradanın bağlamına daha açık bir bakış aracı. Düşüncesine kapanmış bir yazarın metafiziğinde kesintiler yaratan duyusal etkileri ve doğal olarak onunla gelen duyguları da düşünceye koşut bir yere yerleştirmeye çalışmalı diye düşünüyorum. Kavramları bazen bir izlenimle, görüngüyle birleştirmek kafamızda cereyan eden şeylere ara vermemize imkan verebilir. Edebiyatçının da duyusal ve duygusal yamaçtan düşüncenin meskenine doğru yaklaşması verimli olabilir. Edebiyat işleri birbirine ulanan hissiyatlardan veya tam tersine hadiselerin hissiz ve düşüncesiz akışından uzaklaşabilir. Kant, Saf Aklın Eleştirisinde Algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür gibi bir cümle yazar. Kavramla algının karşılıklı birbirini yankıladığı, yansıladığı bir anlatıya kurmaca veya kurmaca dışı demek de zorlaşır. Metinde böyle izlenimci bir gözle gezinen karakterin bir deneyin parçası olduğu söylenebilir. Özellikle hızın bir buyruk gibi hayatlarımıza egemen olduğu bir zamanda yavaşlamak mümkün müdür gibi bir sorunun cevabını kendi halinde göstermiş olabilir. Ama onu önceden belli bir niyetle, cevapla gezdirmedim. Kalabalık ve eşyalarla dolu bir yerde dolaşıp, etkileşimler içine girdikçe cevabı da bu eylemiyle vermeye başladı. Bir ara Birikim'de 1+1 Yaşam Formu adında bir yazı yazmıştım. Bu kısa düşünce yazısının amacı o dönemde büyük bir evden 1+1 bir başka eve taşınmamın doğru bir karar olup olmadığını sınamaktı. Örneğin anneme bu fikir ilk başta katlanılmaz geliyordu. Bu yazıda da evin içine bazı eşyalarla beraber kentli bir adamı yerleştirdim ve sonuçta muhtemel ziyaretçileriyle orada yaşayabileceği sonucuna vardım. Gerçekten de orada sorunsuz bir şekilde, yer darlığı çekmeden aylarca kalabildim. Bir Ankaralı olmanın gereği olarak alışveriş merkezlerine girip çıktıkça bazı izlenimler ve düşünceler beni yakalamaya başladı. Sonradan çok basit bir bakış, belli belirsiz bir beden dili, eşyalarla, mekanla ilişkinin, ışık ve sesin bize teması kısa bölümlere dönüşmeye başladı. Bu sırada sisteme eleştiri getirmek gibi bir amacım yoktu. Alışveriş merkezlerinde dolaştıkça yakalandığım zihinsel bir durumun peşine düştüm biraz. İçinde duyuların, duyguların ve düşüncelerin olduğu bir devinimle yazmaya başladım. Bence özellikle kurmaca gibi metinlerde yazarın niyetini yazdıklarına dayatması genellikle kötü sonuçlanır. Eğer böyle bir anlatının değeri varsa o kendisini bir fikri temsil etmeye erkenden koşmaz. Kendisinden başka bir içeriğe ve biçime doğrudan, kasten işaret etmez. Kendim, dünya ve başkaları arasındaki dolayımların içinde beden kazanır. Anlatmak istediği tam olarak bu alakalarla kurulmuş bir kendiliktir. Ama alışveriş merkezinde sistemin bize şekil vermek isterken uyguladığı şiddet ile bizim dirençlerimiz arasındaki mesafeyi ölçtüğümüzde sistem eleştirisine dair doğrudan bir metrik elde ederiz. Bu sırada sistem bizi yaşatmaya mı yok etmeye mi meyillidir çok açık ortaya çıkar. Anlatının kendi iklimi, izleği, yeri ve zamanı içerisine yerleşen kişilerin mizacı da onunla uyumlu olarak şekilleniyor sanırım. Adı var kendisi yok çok fazla anlatı kişisi vardır muhtemelen; Beckett kişileri gibi. Özel isim gerçekten de bizi ferdi varlık olarak ayırt etmeye çoğu zaman yetmez. Özel isimlerimizi bile cins bir isim, türün parçası gibi üzerimizde taşıyabiliriz. Diğer yandan isimsizlik de o varlığa özel bir isim olabilir; yine Beckett'in Adlandırılamayanı gibi. İsimsizlik, olağan koşullarda kendi istenciyle ürettiği eylemlerin değil de olayların akışına kapılmış bir varlığı işaretler. Eşyalar, dünya veya başkaları arasında kendi mizacını ilan edemeyen bir canlının durumuyla uyuşur. Çok fark görmemek gerekli bence. Evlerimiz, en mahrem iç mekanlar da dışarının veya genelleşmiş tek gözlü büyük içerisinin parçası olabilir. Mahremiyet kaybını sadece gözetim ve denetim teknolojileriyle ilişkili görmemek gerekli. Kendimizi de bir dikizci gibi izliyor olabiliriz. Sistemin en mahrem bilgilerimizi çalması için büyük bir komploya, aşılanmaya ihtiyacımız yok sanırım. Alışveriş merkezi bu anlamda nicel olarak evden daha büyük ve daha farklı zihinsel halleri uyarabilecek büyük bir kozmoloji açar. Örneğin dizilerde veya filmlerde polisiye türü çok değişik dramatik imkanlar sunar. Çünkü polis birçok hayatı, cebren de olsa çapraz kesebilen bir kişidir. Alışveriş merkezi de böyle tüm iç mekanların örnekçesi gibi muhtemel kapalı mekanları içerisinde barındırır. Kendimizden, dünyadan ve başkalarından alınmış büyük ve karmaşık kesitler buluruz orada. Ama aynı karmaşayı tek odalı bir evde de bulabiliriz. Hilton banyonun, Amerikan mutfağın ima ettiği evinizde de bir pansiyoner gibi hayat sürüyor olabilirsiniz. Özellikle yeni medya yardımıyla hayatların bitiştiği yerler ve zamanlar arasındaki nitelik farkları kaybolur. Her mekan büyük içerisinin azaları olur. Nazar: Başkası Nasıl Görür? adlı çalışmada nazarın yıkıcı değil de daha çok yaratıcı taraflarına odaklanmıştım. Nazarın habis etkilerini ayırt etme davranışının başkasıyla aramızda doğru bir ilişki olmadığının işareti gibi okumuştum. Sürekli nazar değen insanların ülkesinde büyük bir kaynak sıkıntısı çekerek bu sonuçlara vardım üstelik. Nazar bize bilmediğimiz, görmediğimiz yerden bakanlarla aramıza bazı engeller, duvarlar yerleştirmek için lüzumlu bir inanç görüngüsü gibi anlaşılabilir. Kötülüğün, uğursuzluğun kaynağını bizden olmayanlarda aramanın da bir ifadesi olabilir. Kendimizin, evin, köyün, ülkenin, son çare dünyanın dışından olanları etrafımızda yolunda gitmeyen olayların kaynağı sayarız. Alışveriş merkezinde gezinen adam da böyle nazarlar altında yaşıyor sanırım. Tüm nesneler ona bakıyor, dokunuyor. Bunu bir paranoya gibi değil de eşyanın doğası gibi tecrübe ediyor. Zaten herkesin ve her şeyin birbirine temelde baktığı bir mekanda var oluyor. Nazar ya da bakış dediğimiz görüngü sayesinde bizim kendi istencimiz dahilinde etrafımızı görmediğimizi, şeylerin bize bakmasıyla görü alanımızın aydınlandığını anlıyoruz. Yani çok bilinen ve görmeyi bakıştan daha derin ve esaslı sayan özdeyişi ters çevirmek mümkün. Bakış görmeyi temellendirir. Görmeyi bize bakanlar öğretirler. Çocuğun büyümesi için gerekli olan her eyleme de bakım denilmesi sanki bu varsayımı onaylar. Annem bana çok iyi bakıyor der bazı çocuklar. Yakın zamanda Yavaşlık Felsefesi adında bir çalışmam düşünce dostu yayınevi Doğu Batı tarafından yayımlandı. Burada yavaşlayın gibi kestirme bir öneride bulunmanın çok mümkün olmadığını dile getirdim. Yavaşlamak sistemin imkansız ufku gibi görünüyor. Hızlanmanın olağan, doğal eylem olduğu ve sistemin metabolizmasını hızlı failler ve onların her sabah daha da sürat kazanan eylemlerinin oluşturduğu koşullarda yavaşlamak olağandışı bir iradeye muhtaç gibi. Zaten yavaşlamak artık iradi eylemlere ve kendimizi ifade çabasına da ara vermeyi gerekli kılar. Bu varsayım bile ne kadar uygulaması zor bir öneri olduğunu baştan ele veriyor. Kişisel gelişimin yönünü değiştirmeye kimse tahammül edebilir mi örneğin? İradenin meyli ve ifadenin biçimi değişmiş bir eylemci tiplemesi çizmek oldukça zor. Ama metinde de yapmaya çalıştığım gibi, bize sürat kazandıran etkileri ayırt ettiğimizde en azından daha fazla hızlanmamak için ne yapacağımızı görebiliriz. Her şeyden önce yavaşlamayı öznenin kararına terk etmemenin, küresel olarak uygulamanın zorunlu olduğu da ortaya çıkıyor. Diğer türlü yavaşlığı yüzyıllardır olduğu gibi azgelişmiş coğrafyaların sakinlerine terk etmek onları daha da yoksullaştırır. Zamanımız için farklı olan fazla gelişmiş yerlerde de bu zorunluluğun açıkça yüzeye çıkması. Yavaşlamayan bir dünyanın felaketlere ne kadar açık olduğunu pandemi ayları kendi halinde öğretti bizlere. Alışveriş merkezi türünden yerler herkese seslenir. Metin içerisinde adamların, kadınların, çocukların veya hayvanların da içerisinde gezindiği bir mekan olarak işaretlenmiş olduğunu düşünüyorum. Hepsi kendi arzularına bazı karşılıklar, nesneler arıyorlar. Çünkü böyle karmaşık ve tuhaf bir yer arzunun muhtemel nesneleriyle fazlasıyla dolu. Burasını sadece kadınlar için uygun yerler gibi anlatmak biraz eril bir söylemi de işaret ederdi benim adıma. Fakat metin ile yazar her zaman aynı cümleleri kurmayabilir. Okunmaya değer olanlar özellikle böyledir. Bahtin, Dostoyevski'nin değerini roman kişileriyle farklı düşünmesinde ve bu anlamda yazdıklarını aklından geçenlerin edilgin bir serimlemesine dönüştürmemesinde bulur. Alıntıladığınız satırlar adamın bilinç akışından bir parça sunuyor. Kadınları arzulayan bir adamın aklında geçenler bunlar. Genelleşmiş bir cinsellik, cinsel deneyler, arzu nesnelerini çoğaltmaya çalışan birisinin fikirleri olabilir. Arzunun gizemi de burada aranabilir. Her zaman farklı, hiç umulmadık bir nesnede ifadesini bulabiliyor çünkü. Psikanaliz üzerine bir süredir okuyorum. Özellikle bilinçdışını hesaba katmayan düşüncelerin ne kadar eksik kaldığını fark ediyorum. Psikanalizin belli bir yorumu, mevcut olanı hep olmayanla ilişkili olarak kavramamıza imkan veriyor. Güzellik, iyi ve doğru olanın her zaman var ve yok arasındaki ilişkide saklı olduğuna ikna ediyor bizi. Bu durumda aydınlığın bir tarafı hep karanlığa, bilgininki cehalete yaslanıyor. Hayatlarımızı temel önemde ve zorunlu bir yanlış anlamanın, yabancılaşmanın veya yanılsamanın yönettiği açığa çıkıyor. Sağduyulu, aklı başında olmamızı da kapsamlı ve ne zaman gerçekleştiğini unuttuğumuz bir inkara borçlu olduğumuzu fark ediyoruz. Yanlış anlamanın temel bir izlek olduğu, yazarın, anlatıcının ve anlatı kişilerinin kendi zihinlerinde dönenleri bilmedikleri bir dramı vermeyi istiyorum. Birçok sanatkarın, edebiyatçı veya düşünürün yaptığı gibi, hakikate yanlış anlamanın, yalanın, yanılsamanın biçim verdiğini görünür kılmak önemli görünüyor. Bu durumda hakikat-sonrası gibi farklı bir zamanda olduğumuzu ilan etmek mümkün değil. Hakikatin çok kökensel bir yabancılaşmanın, yalanın eseri olduğunu fark edebiliyoruz. Çünkü hakikat gün içinde kendini inşa edip günün sonunda yalanlayacak bir süratin içerisine yerleşti. Bu tanıklığa başvurarak, yalan her zaman hakikatten daha eskidir denilebilir. Eski bir alışkanlıkla küçük bir defter ve değişik renklerde çok sayıda kalemle dolaşıyorum. Ama elle not almaya giderek daha çok mesafeli yaklaşıyorum ben de. Birçoğumuzun yazısı bu yüzden düzgün değil. Düzgün olmaması bir yana tutarlı da değil, harflerin ne tarafa yattığı belli değil, aynı harfi her seferinde farklı çiziyoruz. Harfleri belirli bir mizaçla kağıda geçirmekte zorlanıyoruz. Ama geçmişe özlem duygusuyla çok sayıda boş ajandam ve çok fazla kelem var kütüphanemde. Çoğu kalemin mürekkebi kullanılmadan kuruyor. Böyle bir düşüncem olmadı ama birisi şu yazıları resme geçirelim, bir çizgi roman yapalım diyebilir tabii. Ortaya çıkan çalışmalara biraz mesafeli yaklaşıyorum sonradan. Eskiden yaşanmış güzel ama tamamlanmış bir ilişki gibi belki de. Onlar hakkında iyi ya da kötü sözler söylemeden. Hatta yeni basımların yapılmaması da mümkün; düşüncenin hareketi en son yazılan cümlelerde mesken tutuyorsa eğer. Akademik, bilimsel ısrarla davranmadığınızda ortaya çıkan işleri kendi hallerine bırakmak daha kolay oluyor. Şunu yazdım demenin de zorlaştığı bir zaman geliyor sonra. Tao Te Ching'de dile gelen Tao'nun yarattıklarını serbest bırakması, kendi eseri zannettiği şeylerde bile başkalarının elinin, gözünün hissesini görmesi değerli geliyor bana. Aklından geçmek, aklına esmek, aklına girmek, aklından çıkmak gibi fiiller de benzer yerlere götürür bizleri. Yani bir metni ortaya çıkarırken başınıza gelen düşünceler de, duyular ve duygular gibi bize uğrar; onlara yakalanırız, kafamızda kendi halinde ortaya çıkmaz, yoktan var olmazlar. Konuk olduğumuz için çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim çalışmaya değer katan yorumlarınız için."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pandemi-oncesinde-sanat-etkinliklerinde-cektigin-fotograflari-gonder/", "text": "Sanatseverlerin en son kültür-sanat haberlerini yakından ilgiyle takip ettiği Milliyet Sanat Dergisi, bu sene Contemporary İstanbul 2020'de Ayşegül Sönmez danışmanlığında Fırat Gürgen tarafından hazırlanacak çevrimiçi fuarın video sanat projesinde yer alıyor. İçinde sanat geçen fotoğraflarını göndererek projeye katılan okurlar Contemporary İstanbul 2020'de Milliyet Sanat ile projenin bir parçası olarak yer alacaklar. Milliyet Sanat Dergisi, Contemporary İstanbul 2020 çerçevesinde Ayşegül Sönmez danışmanlığında Fırat Gürgen tarafından üretilecek çevrimiçi fuarın video sanat projesi ile katılıyor. Milliyet Sanat Dergisi bu projeye ortak olmak isteyen sanatseverleri davet ederek; pandemiden önceki dönemde kültür sanat etkinliklerine katıldığı, açık havada konserler izlediği, sergi salonlarını gezdiği, müzelerde ve fuarlarda selfie çektiği, kısacası içinden sanat geçen fotoğraflarını dergiye göndermelerini istiyor. Böylece gönderilen fotoğraflarla hazırlanacak video, projenin bir parçası olarak Contemporary İstanbul 2020'de video sanat projesinde gösterilecek. Bu proje ile Milliyet Sanat Dergisi pandemi öncesine dair duyguları tetikleyerek herkesi yarına dair umutlandırmayı amaçlıyor. Katılmak isteyenler, pandemi öncesindeki çeşitli sanat etkinliklerinde çektikleri fotoğrafları 5 Aralık 2020 tarihine kadar msanat@milliyet. com. tr adresine gönderebilir. Her yıl Türkiye ve dünya çağdaş sanatının en iyi örneklerini İstanbul'da bir araya getiren ve Contemporary İstanbul, bu yıl çevrimiçi olarak 19 20 Aralık 2020 tarihleri arasında ön izleme, 21 Aralık 2020 06 Ocak 2021 tarihleri arasında ise genel ziyarete açık bir şekilde sanatseverlerle buluşacak. On sekiz gün sürecek çevrimiçi fuar https://virtual. contemporaryistanbul. com adresinden ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pandemide-2-defterde-bulusan-2-sanatci/", "text": "Baysan Yüksel ve Başar Kurnaz hem çağın hem bu çağın akışını hızlandıran salgın dönemi iletişimine uyumlanarak bir araya gelmiş iki sanatçı. Onlar henüz hiç karşılaşmadı, fakat birlikte sıra dışı bir işe imza attılar ve sayelerinde biz de 2 defter projesini sosyal medyadan takip etme şansı bulduk. Eğlendiren, merak uyandıran bir arkası yarın tadında, iki sanatçının da süreç içinde ruh halinin damıtıldığı sayfaları ve değişimi izlemek, karşılıklı etkileşimlerini görmek şahaneydi! Bu söyleşi yayımlanana dek 8. turu da bitirdiler ve 2 defter 9. defa yer değiştirdi. Belki buradan ileride bir sanatçı ikilisinin doğuşu, belki dijitale giden bir yol görebiliriz kim bilir! Başar Kurnaz: Ortaokul / lise yıllarındaki dönemde defter/kitap kenarına sevdiğim grupların logolarını karalamayı saymazsak, üniversite yıllarından beri görsel sanatlar ve tasarım alanının içerisindeyim ve hem profesyonel alanda hem de kişisel üretimlerimle yaşantıma devam ediyorum. Elde yaptığım çalışmalar yanında dijital sanat / illüstrasyon ve arada ufak tefek müzik / video çalışmaları da yapıyorum. Arada birkaç dergiye iş yaptığım dönemler de oldu fakat genel olarak bağımsız olarak çalışıyorum. Kendimi bu şekilde ifade ederek ve üreterek yaşıyorum. 2 defter projesinin doğaçlamaya ve karşılıklı etkileşime açık yapısı bana çok yakın geliyor. Projedeki özgürlük bana iyi geliyor diyebilirim bir de. Gündelik hayatlarımızı tahakkümler altında yaşamak zorundayız. Burada bu şekilde bir durumun olmaması kendimi iyi ve rahat hissetmemi sağlıyor. Baysan Yüksel: 2005 yılından beri çeşitli yayınlara illüstrasyonlar yapıyor ve sanat projelerinde yer alıyorum. Uzun zamandır sanatla iç içe bir hayat yaşıyorum. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Sosyoloji okuduktan sonra Marmara Üniversitesi Resim bölümünde yüksek lisansımı tamamladım. Bağımsız bir sanatçı olarak çalışıyorum. Rutinler, inançlar, gelenekler, tüketim kültürü gibi kavramları sorgulayan disiplinler arası işler üretiyorum. Bu anlamda rüyaları ve evrensel sembolleri kolektif bilinçaltına işaret ettiği için birer gösterge olarak kullanmayı tercih ediyorum. Çizim, kolaj, üç boyutlu nesneler, sanatçı kitapları, video, yerleştirme ve yazı tercih ettiğim disiplinlerden bazıları. Her türlü yüzeyi; tuval, kağıt, duvar ya da bulunmuş nesneleri kendi içimden ve dış dünyadan topladığım hikayeleri aktarmak için birer araç olarak görüyorum. 2 defter projesi de bu anlamda ürettiğim işlerle bağlantılı. Özellikle iki sanatçı arasındaki diyalog sürecine yoğunlaşmış olması benim açımdan önemli. Sanatsal üretim oldukça kişisel bir alan, 2 defter'de bu kişisel alanı hem koruyor hem de etkileşim içinde olması için çalışıyoruz. Baysan: Pandemi dönemi yeni tanışmalar açısından da alanı sınırlandırmış oldu. İnternet ve sosyal medya olmasaydı sanıyorum ki hepimizin mücadelesi çok daha zorlu olacaktı. Aynı şekilde sanatın zaten kısıtlı olan görünürlük alanı daha da kısıtlanmış oldu bu süreçte. Pandemide tanıştığım herkesle Zoom üzerinden görüştüm ben. Başar'la o şekilde oldu sohbetimiz. Bizim görüşmemizden önce sanatçılar arasında böyle bir dönemde nasıl bir ortak proje olabilir sorusu üzerine düşünüyordum. Başar ortak proje yapmayı önerinde aklıma defterleri kargo yolu ile değiş tokuş ederek sürdürebileceğimiz bu fikir geldi. 2000'li yılların başında da sanatçı arkadaşlarımla ortak defter projeleri yapmıştık ama bu defa o projelerden farklı olarak defterlerin sanatçılar arasında bir diyalog oluşturması üzerine yoğunlaşalım istedim. Başar da projeye sıcak bakınca arkası çorap söküğü gibi geldi. Başar: Evet, belki de pandemi olmasa bu proje doğmayacaktı. Evlere kapandığımız bir ortamda daha önce çok da yaygın olmayan online görüşmeler hayatımıza girdi. Anlık bir sosyal medya etkileşimi iki sanatçının bir tanışma toplantısına ve kısa bir sürede de uzun soluklu bir sanat projesinin doğumuna sebep oldu. Bugüne kadar telefon / online görüşme hariç yüz yüze hiç görüşmedik mesela. Başar: Çok güzel gözlemlemişsiniz. Kişisel ruh durumları direkt işlere direkt yansıyor. Kısaca açıklamak gerekirse; 2 eskiz defterimiz var ve 5'er sayfa iş üretip birbirimize yolluyoruz ve birbirimizin kaldığı yerden devam ediyoruz. Yani her 'tur' dediğimiz dönemde ikimizde de birer defter oluyor. Hiçbir zaman 2 defter bir kişide olmuyor yani. Bir yandan üretirken bir yandan da karşı taraf ne yapıyor acaba diye de merak ediyorsunuz. Baysan: İçinden geçtiğimiz duygu durumları kaçınılmaz olarak defterlere yansıyor. Pandemi sürecinin yıpratıcı etkisi, mevsim geçişleri, kapalı alanlarda geçirilen uzun saatler nasıl ruh halleri bırakıyorsa üstümüzde defterde de onlara tanık oluyoruz. Sessiz kitaplar dünya sanatında ve edebiyatında önemli bir alan, ama bizde pek gelişmiş değil. Sessiz kitaplara sıra dışı bir örnek oldunuz diye düşünüyorum. Var mı hiç sizinkine benzer şekilde gelişmiş bir kitap daha önce? Bir de 2 defter bir sessiz kitap olarak hayatlarımıza girebilir mi, ne dersiniz? İlginç bir sergileme / erişim imkanı olabilir! Baysan: Çok uzun zamandır sanatçı kitabı yapıyorum ben. Kitaplarım dünyanın çeşitli galerilerinde, müzelerinde sergilendi ama Türkiye'de kendine bir alan bulmakta zorlandı. Ancak son zamanlarda ülkemizde hem sanatçı kitaplarıyla hem de sessiz kitaplarla ilgili gelişmeler yaşanıyor. Bu alanlara olan ilgi de artıyor. Sessiz kitaplara daha çok çocuk kitapları alanında yer verildiğini gözlemliyorum. Zamanla bu alanın görünürlüğünün artacağına da inanıyorum. 2 defter gibi bir projeye daha önce denk gelmedim. Bir benzeri var mıdır bilmiyorum. 2 defter'i sessiz kitap yaklaşıma göz kırpan bir sanatçı kitabı olarak görüyorum. Defterleri kitap haline getirmek gibi bir niyetimiz var. Bununla ilgili girişimlere de başladık. Aynı zamanda bir sergi de planlamak istiyoruz. Defterleri neredeyse yarıladık. Bir taraftan çizimleri yaparken bir taraftan da kitaplaştırma ve sergileme üzerine plan yapıp çalışıyoruz. Başar: Kitaplaştırma konusu önemli ama bunun yanında birçok yan fikir de var hayata geçebilecek. Bunları da görüşmelerimizde sürekli konuşuyor ve üzerine kafa yoruyoruz. Sırası geldiğinde hayata geçireceğiz. Başar: Kendi açımdan bu dönemde başka bir sanatçıyla tanışıp bir projeye girişmek pozitif anlamda etkiledi beni. Hem bir amacın peşinde koşmak ve sürecin parçası olmak, hem de kısıtlamalar ve işim sebebiyle evden doğru düzgün çıkamadığım bir dönemde eve gelecek olan bir kargo aracılığıyla fiziksel olarak bir arada olamadığınız; benzer ilgi alanlarına, dünya görüşüne sahip olduğunuz bir insanla ya da dış dünyayla bir iletişim kurma işlevini de görüyor aslına bakarsanız bu proje. O yüzden hoşnutum. Önümde boş bir sayfa olması hep heyecan vermiştir bana ama 2 Defter'de uzun bir periyod koşuyor olma duygusu ve sonunda defterlerin bitmiş hallerini inceleyecek olmak ayrı bir değer katıyor sürece. Baysan: Kesinlikle olumlu bir etkisi oldu benim açımdan da. Başar'ın da dediği gibi uzun soluklu ve adanmışlık isteyen bir projenin içindeyiz. Bu da pandemi sürecinin yarattığı belirsizlik hissini biraz azalttı ve motivasyonumu arttırdı. Önümüzde devam ettiğimiz bir proje var çünkü. Bu dönemin bir tanığı bir yandan da 2 defter. Kendimizi sınırlandırmadan ifade edip paylaşıyor olmak sanatsal yalnızlık hissine de ilaç gibi geldi. Baysan: Her tür deneysel yönteme açık olmak projeye başladığımız günden bu yana odaklarımızdan biriydi. Bu anlamda birbirimizi serbest bıraktık. Defterleri 12 x12 cm kare olarak seçtik. Şimdiye kadar ikimiz de sayfaların tüm yüzeylerini kullanmayı tercih ettik. Ben çok çeşitli malzemeleri bir arada kullandım. Mürekkep, akrilik, suluboya, mum boya, guaş, kağıt kolaj gibi teknikleri birbiriyle harmanlamayı tercih ettim. Aynı zamanda anlatım dilinde denemeler yapıyorum. Diyalog kurmak 2 defter'in ana odağı olduğu için hem birbirimizin işlerine cevap veriyoruz. Hem de birbirimizin kullandığı malzemelerden ilham alıp malzeme çeşitliliğini arttırıyoruz. Malzeme kullanımı da bu şekilde diyaloğun bir parçası oluyor. Başar: Ben de renkli pilot kalemlerle başladım fakat sonradan Baysan'dan da etkilenerek senelerdir elimi sürmediğim fırçayı da hayatıma tekrar sokup bunların yanına guaş boyayı da ekledim. Şimdilik bu ikisiyle ilerliyorum. Kolaj da aklımın bir köşesinde duruyor aslında hep. Bakalım.. Başar: Bu soru ilginç oldu aslında benim için. Farklı pencereler açtı kafamda. Duygusunu tabii ki etkileyecektir ama pratikte işin özünü kaybedeceğini düşünmüyorum. Dijitalde yayımlanacak eşzamanlı performanslar yapsak mesela, yine etki-tepki, doğaçlama ya da sanatsal değer olarak bir kayıp olmayacaktır. Ya da bu defterleri 3d modelletebilecek olsak ve bir şekilde dijital ortamda deneyimlenmesini sağlayabilsek izleyici yine bizim muğlak dünyalarımıza ulaşacaktır diye düşünüyorum. Şu an biraz daha sayfaları üretmeye odaklanmış durumdayız aslında farklı şekillerde kendini göstermesini isterim projenin. Bakacağız; farklı fikirler zaten ileride olacaktır. Baysan: Üzerinde kafa yormaya da devam ediyoruz. Dijital üretim ortaklıkları da mümkün ileride. Defterleri tamamladıktan sonra da üretmeye ve projeyi geliştirmeye devam edeceğiz. Baysan: Evet, yıllık ajanda kullanıyorum. İçinde günlük, haftalık ve aylık planlarım, üzerinde çalıştığım projelerle ilgili notlar, çok sevdiğim film ve kitapların listeleri ve bol bol sticker var. Başar: Bir dönem kullandım ajanda ama uzun süredir kullanmıyorum. Bir de 2defter. wordpress. com adresinde projenin detaylarını inceleyebilirler. Web sayfamız da proje ilerledikçe yenileniyor ve gelişiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pandemide-radyo-nostaljisi-cocuk-radyo-tiyatrosu/", "text": "Pandemi nedeniyle sosyal hayatları kısıtlanan, okullarından uzak kalan Bizim Çocuklar tiyatro ekibi, televizyonun olmadığı dönemlerde severek takip edilen radyo tiyatrosunu günümüze taşıdı. Bizim Çocuklar tiyatro ekibi Kral Çıplak masalına sesleriyle, yeni nesil radyo deneyimi podcast formatında hayat verdi. Kadıköy Belediyesi Halis Kurtça Çocuk Kültür Merkezi'nin düzenlediği Çocukça Tiyatro atölyesinde tiyatro eğitimi alan Bizim Çocuklar tiyatro ekibi, pandemi sürecinde diğer bütün çocuklar gibi eğitimlerinden ve sosyal hayatlarından fedakarlıkta bulundu. Evde kalan ve sınırlı saatlerde dışarı çıkabilen çocuklar, öğrendiklerini unutmamak ve bu süreci üretken bir şekilde geçirmek için radyo tiyatrosunu araştırmaya ve yeni nesil uygulamalarla birleştirmeye karar verdi. Online olarak sürdürdükleri tiyatro eğitimlerini, Kral Çıplak oyunu ile podcast formatına taşıdı. Bizim Çocuklar ekibinin Kral Çıplak, Hansel ve Gretel, Keloğlan gibi masalların uyarlamaları Spotify'dan dinlenebiliyor. Bizim Çocuklar tiyatro ekibinin eğitmenlerden Uğur Cabiroğlu ve Can Yılmaz, yaptıkları araştırmalara göre bu projenin Türkiye'de yapılan ilk çocuk radyo tiyatrosu oyunu olduğunu ifade etti. Radyo tiyatrosu fikrinin ortaya çıkışını anlatan Uğur Cabiroğlu, Tiyatro sahne sanatıdır, ama zorunluluktan online olarak yapıyoruz. Bu süreçte 17 çocuğu 4 saat oturtarak nasıl tutabiliriz, onların enerjisini nasıl atabiliriz diye düşünürken okumalar yaptırdık. Okumalarda duygu, tonlama çalıştırdık. Sonra aklımıza radyo tiyatrosu geldi. dedi. Çocukların bu süreçte çok sıkıldığının altını çizen Can Yılmaz da Biz çocuklara radyo tiyatrosunu dinlettiğimizde aslında ne olduğunu hiç bilmiyorlardı ama podcast diye bir şey biliyorlardı. Bunu çocuklar hayal gücü ve düşünceleriyle birleştirdiler. Bizler de çocukların üstündeki bu yükü atmak istedik. Çünkü günde sadece 4 saat dışarı çıkabiliyorlar ve bunu çok uzun süredir yaşıyorlar. Onlara da çok faydalı olduğunu düşünüyorum dedi. Bizim Çocuklar tiyatro ekibinin hazırladığı radyo tiyatrosu eserleri Hansel ve Gretel, Keloğlan gibi bilinen masallarla devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pandeminin-turkiye-sinemasina-etkileri/", "text": "En son Bir Başkadır dizisinin yardımcı yönetmenliği yapan, yönetmen, senarist Damla Kırkalı, koronavirüs nedeniyle kış uykusuna yatan sinema salonlarını, sekteye uğrayan festivalleri, dijital yapımların ağırlık kazanmasını, pandeminin Türkiye Sinemasına etkisini Ajandakolik için yazdı. Çok değil, yalnızca birkaç yıl önce Çin'de adını duymadığımız bir yerde bir virüsün yayılmaya başladığını duyduğumuzda bize hayatlarımızın tamamen ters yüz olacağını, böylesine bir salgına şahitlik edeceğimizi söyleselerdi distopik bir film gibi duyulduğunu düşünürdük herhalde. Ne var ki, Mart ayında Türkiye'de ilk vakanın görülmesiyle beraber yepyeni bir gerçeklikle tanıştık. Daha ne olduğunu bile tam anlayamadan evlerimize kapandık, sosyal hayatlarımızı askıya aldık ve beklemeye koyulduk. Aradan tam 10 ay geçti ve her ne kadar artık sokağa çıkmak daha normal olsa da hala ne kadar süreceğini hiç bilmediğimiz bir bekleyişteyiz. Pandeminin ülkemizde baş gösterdiği ilk günlerde, içlerinde Sinema TV Sendikası ve Oyuncular Sendikası'nın da olduğu sektörün başlıca meslek birlikleri setleri durdurma çağrısında bulundu. Henüz devlet kısıtlamalarının yürürlüğe konmasından önceki bu süreçte sektörde devam etmekte olan yapımların yaklaşık %98'i durdu. Tahmin etmesi zor olmayacaktır; devam eden birkaç set ise ülkenin büyük TV kanallarının dizi yapımlarıydı. Çok kısa bir süre sonra ise devlet kısıtlamaları yürürlüğe girdi ve sinema salonları kapılarını kapadı. Havaların ısınmasını takiben vaka sayılarındaki düşüş ve yeni normalleşme süreciyle beraber tekrar açılsalar da sinema salonları zaten son birkaç senedir yaşanan maddi sıkıntıların üzerine gelen pandeminin zararını telafi edememiş oldu. Zincir sinema salonları da, bağımsız sinema salonları da zaten pahalı olan biletler bir yana, kapalı mekan olmaları sebebiyle seyirciye çok cazip gelmedi. Bu süreçte Rexx Sineması kapandığını duyurarak İstanbullu sinemaseverleri derinden yaraladı. Zaten güçlükle ayakta duran Beyoğlu Sineması ise pandeminin başında çıkarttığı, adını salonun kuruluş yılından alan 1989 adlı dijital bültenle kemikleşmiş seyircinin desteğini alarak bir şekilde kendini idame ettirmeyi başardı ama ileriki günler ne gösterecek belli değil. Zira yeniden konan kısıtlamalar kapsamında tüm salonlar kış uykusuna girdiler. Film festivalleri de süreçten nasibini aldı. Dünyanın en seçkin festivallerden Berlin Film Festivali henüz salgının bu kadar yayılmadığı Şubat 2020'de gerçekleşerek iptal olmaktan kıl payı kurtuldu ancak Cannes Film Festivali iptal edildi. Mayıs ayını izleyen süreçte ise hem ülkemizde, hem dünyada birçok festival çevrimiçine döndü. Türkiye'nin önde gelen festivallerinden İstanbul Film Festivali Nisan'da fiziki olarak gerçekleşemeyince, yazın düzenlediği açık hava gösterimleriyle sinefilleri sevindirdi. Ardından Ankara, Adana ve Antalya film festivalleri de sınırlı kapasite ve azami tedbirle seyirciyle buluşmuş olsa da her geçen gün perdeyle buluşamayan sinema filmi sayısı arttı. Bu sinema filmleri, bir filmin yolculuğunda festival ayağını pas geçerek doğrudan vizyona girme imkanı da bulamayınca sistemin çarkları giderek ağırlaşmış oldu. Tamamlanmış filmleri bir kenara koyup, yapım aşamasındaki hikayelere baktığımızda da manzaranın çok parlak olmadığını görmek zor değil. Zira, zaten yapım maliyeti oldukça yüksek olan sinema filmleri, setlerde alınması gereken Covid-19 tedbirleri ve sigorta bedelleri yüzünden iyice güçleşti. Normalde bile yüksek riskli sınıfta yer alan, yoğun insan ve ekipman sirkülasyonun olduğu setlerde, oyuncu ve ekiplerin sağlığı için alınması gereken önlemler bütçelerin en az yüzde 20'sini oluşturuyor. Üstelik, ne kadar önlem alınırsa alınsın salgının önüne tamamen geçmek neredeyse imkansız. Sinema TV Sendikası'nın son verilerine göre, salgının başından beri kaydedilebilen 32 dizi, 4 sinema setinden toplam 143 vaka görülmüş. Bunun yaklaşık 110'u Eylül ayı itibariyle bildirilmiş vakalar. Dahası, pandemi öncesinde geçen bir hikaye çekmek ise ayrı bir zorluk haline geldi. Kalabalık ya da sokakta geçen bir sahne çekmek artık hem riskli hem de bunun ciddi bir ek maliyeti var. Haliyle yapımcı ve yatırımcılar bu riskleri ve sorumlulukları almaktan iyice çekinir oldu. Diğer yandan, henüz pandemiyi konu alan ya da arka plana koyan çok az proje var. Her sosyal olayda olduğu gibi bunun da sanatsal üretimi etkileyeceği malum. Bu sebeple, yakın bir zamanda salgının tüm dünyada yarattığı neredeyse distopik düzen, toplumsal algıdaki değişim ve birey olarak yaşadığımız psikolojik deneyimlerin yakında hikayelere yansıyacağı kuşkusuz. Belki perdede ille maskeli insanlar izlemeyeceğiz ama bireysel ve kolektif olarak yaşadığımız yalnızlık, kapanma ve fiziksel teması minimuma indirgeme deneyimlerini duyumsayabileceğimiz hikayelerin sayısı artacaktır. Muhtemelen şimdiden yazılmış olan birçok senaryo geliştirilmeyi bekliyor bile. Ülkemizde bir sinema filminin finansmanı için tek kamu fonu Kültür Bakanlığı desteği. Uzun bir aradan sonra tekrar senede iki başvuru alınmaya başlanmış olsa da başvuru sayısındaki artış sebebiyle bu destekten yararlanmak halihazırda bir hayli zor. Üstüne yurt dışındaki senaryo geliştirme atölyeleri ve destekleri, ortak yapım marketleri ve networking etkinlikleri de sekteye uğramış olduğundan henüz senaryo aşamasında olan projeler raflarda kalakaldı. Yeni sinemacı adayları da beklemek zorunda kaldı. Sinema sektörünün çetin bir dönemden geçtiği aşikar. Öyle ki, şu anda çekilmekte olan yapımların büyük çoğunluğunu TV ve dijital platform dizileri oluşturuyor. Öte yandan, bu aslında tablo çok da kötü olmadığının bir işareti. Halihazırda giderek hayatımızda daha büyük yer kaplamakta olan dijital platformlar pandemiyle beraber daha da kıymet kazandı. İzleme alışkanlıklarımız ve dolayısıyla yapımların sayısı bu süreçte belki de sonradan tam olarak anlam verebileceğimiz denli değişti. Bu sayede işlerin kaliteleri hem içerik hem de görsel olarak çok daha iyi. Dahası, başta Netflix olmak üzere bu dijital platformlar sinema filmlerinin alışılageldik yolculuklarının seyrini değiştirip, asıl mecrası haline gelmeye başladı. İlerleyen günlerin neler getireceği meçhul. Bir daha ne zaman eskisi gibi sinema salonlarında buluşacağımızı, festivallerde yeni bir filmle tanışmanın heyecanını yaşayacağımızı elbette bilmiyoruz. Kesin olan bir şey var ki; en imkansız görünen zamanlarda bile sanat da, sinema da var olmaya devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/paola-peretti-mafalda-ve-kiraz-agacinin-ucuncu-kitabi-da-yolda/", "text": "İlk kitabı Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe ile Türkiye'ye de büyük bir okur kitlesi edilenen İtalyan Paola Peretti, devam kitabıyla geri döndü. Filippo, Ben ve Kiraz Ağacı, ilk kitabın güçlü kurgusunu sürdürüyor, karşımıza biraz daha büyümüş baş karakteriyle okuru da yeni duyguların peşinden sürüklüyor. Peretti ile artık seriye dönüşen kitaplarını konuştuk. İtalyan yazar Paola Peretti'nin Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe kitabını okuduğumda, bu kitabın etkisinin Küçük Prensten bile fazla olduğunu iddia etmiştim. Exupery'nin tüm zamanların en sevilen çocuk kitaplarından Küçük Prens bir yana, Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe, dokunaklı öyküsü ve baş karakteriyle bana göre bu çağın en başarılıları arasında yükseliyor. Okuduğum tüm kitaplar arasında beni o güne kadar Mafalda kadar etkileyen bir roman karakteri pek olmamıştı. Görme yetisini henüz 10 yaşındayken kaybetmeye başlayan bu naif ama bir o kadar güçlü kız, hayatta her şeyden şikayet etmeye meraklı insanoğluna bir ders niteliğindeydi. Mafalda büyüdü ve bitti sanıp üzüldüğüm hiayesiyle Paola'nın devam kitabında yeniden benimle buluştu. Ve bu sayede yeniden Paola ile bir araya gelip onunla bu ikinci kitap hakkında sohbet etme şansı yakaladım. Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe adlı ilk kitabı yazarken, bir devam kitabı olacağını düşünmüş müydün? Aslında ben sana bu soruyu ilk söyleşimizde sormuştum, sen de bitti demiştin. Haklısın Nilüfer. Ben de hikayenin bittiğini sanıyordum, ta ki bir genç kızın hayatının kısa sürede değiştiğini ve Mafalda'nın da gelişmesi gerektiğini anlayana kadar. Çünkü o da herkes gibi büyümeyi, harika bir ergenlik dönemi yaşamayı hak ediyor. Bu yüzden onun hakkında tekrar yazmaya karar verdim. Bu ayrıca bir geçiş ve hazırlık kitabı: Hikayesinin üçüncü ve nihai parçasını çoktan düşündüm. Yani bir bakıma hikayenin yarım kaldığına karar verdin ve Filippo, Ben ve Kiraz Ağacı böyle doğmuş oldu. Evet, tam olarak öyle. 2020/2021'den sonra okula dönene ve öğrencilerle konuşana kadar benim bitmişti aslında. Öğrencilerle olduğum süre boyunca Mafalda'nın artık bir genç olduğunu ve hikayesinin devamının anlatılması gerektiğini anladım. Yedi yıldır öğretmenlik yapıyorum. Çok büyük sorunları olan birçok çocuk ve gençle tanıştım. Sanırım bu yüzden belki de onları duygusal olarak daha iyi anlayabiliyorum. Öğretmen olmak benim için büyük bir şans oldu. Mafalda, ilk kitaptakine göre artık çok daha olgun bir kız. Ve yaşıyla bağlantılı olarak yeni sorunlarla yüzleşmek zorunda. Hayatın bu dönemi bizi kendimizi başkalarına açmaya ve sonuç olarak Debbie, Nino ve Elsa gibi diğer kişiliklerle uğraşmaya zorluyor. Ergenlikte hepimizin bir idolü vardır ve bu kitapta da Elsa Mafalda için bir idol. İlk kitapta büyükannesini kaybeden Mafalda'ya bu kitapta da yaşlı biri yardım etmeliydi, yaşlı komşu Nino, bu görevi üstlendi. Mafalda ile aynı sınıftaki güzel kız Debbie ise her gencin arkadaş grubunda yaşadığı çatışmayı temsil eden bir karakter. Ve babanın durumu, bir yetişkinin de gerçek hayatta üzülebileceğini ve zayıf olabileceğini gösteriyor. Yazmaya başlamadan önce genellikle tüm ayrıntılar hakkında çok uzun süre düşünürüm: Karakterlerimi derinlemesine tanımalıyım, onların hayatlarını iyi bilmeliyim. Önce bunları çiziyorum, karakterlerimle konuşuyorum ve notlar alıyorum Ancak metnin taslağını oluştururken birden aklıma bir detay gelirse ve eğer işime yararsa onu eklemeye çalışırım. Yazmak denemektir! Kiraz ağacı aynı zamanda bir mihenk taşı ve hayallerin yeri. Mafalda'nın huzur bulabileceği ve sevdiklerini hatırlayabileceği ama aynı zamanda gerçek bir şeyle temasa geçebileceği bir sığınağı temsil ediyor. İlkbaharda geçen bu ikinci kitapta çiçek açan ağaç, onun ergenlik çağına başladığının işareti. Evet hala ciddi bir görme sorunum var, Mafalda'nınkiyle aynı. . Ama bunu bir engel gibi hissetmiyorum yazarken. Bunun beni benzersiz kılan bir şey olduğunu kabul etmeyi öğrendim. Görme yetimi kaybetmek, beni olabildiğince hızlı ve çabuk yazmaya itiyor. Bu büyük bir itici güç. Kesinlikle terapi olarak görüyorum. Yazarken kendimle ilgili aydınlanmalar yaşıyorum. Ve bu beni üzmüyor. Aksine daha güçlü yapıyor. Evet sevgili Nilüfer, şu ara üçüncü kitap üzerinde çalışıyorum. Hikayenin bir sonraki parçasında ne olmasını istediğimi ve neye ihtiyacım olduğunu tam olarak biliyorum. Elbette Mafalda ve Filippo arasındaki ilişkinin gelişmesi gerekiyor ama gelecekleri şimdilik bir sır. Ben en iyisi bir şey söylemeyeyim. Dört yıldır mesajlar alıyorum ve herkese cevap vermeye çalışıyorum. Hatta bir okurum bana devam kitabı hakkında yazdı ve beğendiğini öğrenince öyle mutlu oldum ki! Herkese, ebeveynlere, öğretmenlere, okuyuculara, yayıncılara, çizerlere, bloggerlara ve benimle hep iletişim halinde olan sana buradan teşekkür etmek istiyorum. Sevildiğimi öyle hissediyorum ki... Bu bir yazar için müthiş bir şey! Hayır, aksine geleceğe olumsuz bakıyorum! Ama bunu kontrol edemeyiz, bu yüzden benim deneyimime göre yaşamanın tek yolu elimizden gelenin en iyisini yapmak; başkalarına ve kendimize karşı nazik ve fedakar olmaktır. İnsanlar bana ilham veriyor. Onların hikayeleri yazmamın en büyük sebebi. Galiba bir de onların kitaplarımı okurken daha az yalnız kalacağı düşüncesi. Günde en az bir saat yazmam gerekiyor ama günün büyük bir bölümünde kitabımın atmosferini ve karakterlerini oluşturmaya çalışıyorum. Bazen iki bazen on saat kadar yazıyorum ama aklım hep hikayede. Ben kitabın tamamını editörlere gönderdiğimde baskı hissettim. Yoksa baskı ile yazamazsın. Ben kim ne düşünür düşüncesiyle yazmıyorum çünkü biliyorum ki bu hiçbir işe yaramaz. Okurlarım beni anlayacak, diğer durumda beni eleştirmekte elbette özgürler. Her okuyucunun kendine özgü, kişisel bir edebi zevki vardır. Türkiye'ye tekrar gelmeyi düşünüyor musun? Belki bu sefer İstanbul'da değil, şu anda yaşadığım Türkiye'nin Ege bölgesindeki Ayvalık'ta buluşuruz. Bu defa da orada seni görmeyi çok isterim elbette Nilüfer. Ama şimdilik ne zaman Türkiye'ye geleceğimi bilmiyorum açıkçası. Keşke! Belki 2024'te gelirim. Tam üstüne bastın! O zaman sana şunu söyleyeyim: İtalya'da Kiraz Ağacıyla Aramızdaki Mesafe filmi çekilecek. Çekimler henüz başlamadı ve başka dillerde seslendirilip seslendirilmeyeceğimi bilmiyorum. Ama umarım öyle de olur. Sen de izlersin böylece! Seninle yeniden söyleşi yaptığımız için çok mutluyum. Okurun bol olsun, Paola! Paola Peretti, on beş yıl önce gözlerinde görme kaybına sebep olan sonra da tamamen körlükle sonuçlanan, Stardtgardt genetik hastalığı olduğunu öğrendi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/paolo-cognettinin-sekiz-dag-kitabi-film-oluyor/", "text": "Paolo Cognetti'nin, Kafka Kitap etiketiyle Türkiye'de yayımlanan ödüllü otobiyografik romanı Sekiz Dağ filme çekiliyor. Yönetmenliğini, 2016'da Sundance Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Felix Van Groeningen'in ve Charlotte Vandermeersch'in üstlendiği filmin başrollerinde başarılı İtalyan oyuncular Luca Marinelli, Alessandro Borghi, Filippo Timi ve Elena Lietti yer alıyor. Cognetti'nin senaryosu üzerinde bizzat çalıştığı ve diyaloglarını denetlediği filmin çekimleri, İtalyan Alpleri'nde yazarın yaşadığı muhteşem dağ köylerinde ve Nepal'de gerçekleşiyor. Çocukluk, yetişkinlik, dostluk, insanın dünyadaki yerini bulması, baba-oğul ilişkileri gibi evrensel temaları lirik bir dille işleyen Sekiz Dağ ve yazarın kendi hikayesini anlatmaya devam ettiği alan Bıldırcın Karı Dağ Günlükleri adlı otobiyografik romanları, Kafka Kitap logosuyla okurlarını bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pasta-sefi-zeynep-ozcan-iyi-bir-kurabiye-butun-sorunlari-cozer/", "text": "Bir pasta şefiyle bir araya gelince, benim gibi tatlıyı çok seven biriyseniz, pastadan, kekten başka bir şey düşünemez hale geliyorsunuz. Zeynep Şef ile sohbetimizde itiraf etmeliyim sürekli iştahım kabardı, midem nice tatlı için zil çaldı ve çok sevdiğim Çikolata filmini hayal ettim. Geçtiğimiz haftalarda e-kitabı yayınlanan Zeynep Özcan ile kelimenin tam anlamıyla tatlı tatlı sohbet ettik. 25 reçetelik ilk kitabı Çörek Otu Bir Karamelli Tart yaptık: Konu nerelere geldi vesilesiyle onu daha yakından tanıyıp kendisinden iki tane de tarif kaptım. Gelin, onun ilk kitap heyecanını birlikte yaşayalım ve pastacılık dünyasının zahmetli ama pek keyifli görünen dünyasının içine dalalım. Gül ağacı hassas bir bitki. Hastalık geldiğinde asma bağlarının önünde olması, ilk gül ağacında fark ediliyor. Asmalara ulaşmadan önlem alıyorlar. Birçok çiftçi bu yöntemle asma bağlarını koruyor. Merak duygumu okuma alışkanlığımla birleştirince zor olan olayları daha farklı karşıladığımı gördüm. Merak ettiğim ne varsa kendi hayatıma kolaylık sağladı. En güzel yanı şef olma yolculuğumda merakımın ve heyecanımın bana verdikleri. Babaannem ve annem çok güzel ve lezzetli yemekler pişirirdi. Doğduğum günden bu yana hiç kötü bir şey tatmadım. Çocukluğumdan itibaren pişirmeyi ve mutfakta disiplinli olmayı öğrendim. Kesinlikle ön hazırlık yaparlardı pişirmeye başlamadan önce, bu da benim öğrenmemi kolaylaştırdı. Büyüdükçe bir şeyleri lezzetli pişirmenin çok keyif verdiğini gördüm. Merakımı ve keyfimi birleştirdim. Evimizdeki mutfaktan başlayıp bütün dünya mutfaklarını öğrendikçe daha heyecan verici olmaya başladı. Babamın ekmek fırını vardı ve çocukluğumdan bu yana kendimi başka bir dünyadan geldiğimi hissederek büyüdüğüm için her gün sabah fırına ekmek almaya gittiğimde gözlerimi kapatıp mutfak kısmında ekmek hazırlarken hayal ederdim. Aslında ben daha önceki hayatımda ekmek pişiren, lezzetli kurabiyeler yapan, bunları sıcak çikolata ile ikram eden bir fırıncıydım. Tecrübe eksikliğim, heyecana kapılmam ve ticaret yapmayı sevmemem. Sadece lezzetli ve kaliteli bir şeyler pişirmek, kafe sahibi olmak için yeterli değilmiş. Çörek otu kafeyi açma sebebim atölye ve okul olarak önce kendimi sonra pişirmeyi seven ve bu işi meslek edinmek isteyen insanlara yardımcı olmaktı. İşin içine ticaret girince işler değişti. Ekonomik olarak gücüm yetmedi, destek almak istemediğim için de kafeyi kapattım. Çörek otu evde ile evden pişirmeye ve denemeye devam ettim. Çörek otu bu sürekli şekil değiştirir ama vazgeçmez. Peki bir daha kafe açar mıyım, hayır. Zeynep ticareti beceremiyor. Biraz para kaybettim ama yaşadığım tecrübe kitap yolculuğumda çok yardımcı oldu. 30 yaşından sonra turizme girmeye karar verdim. Hiç deneyimim yoktu. İş görüşmesi için gittiğim birçok otelin kapısından geri çevrildim haklı olarak. En sonunda Tamer şefim benim heyecanıma inandı, beni işe aldı. İlk başladığımda farklı mutfaklarda çalıştım. Ekip arkadaşlarımın yardımı ile birçok eksiğimi ve nasıl çalışmam gerektiğini öğrendim. Biraz hırsım ve merakım sayesinde Meksika alakart mutfağına geçtim ve başarılı oldum. İtalyan mutfağı ve Fransız mutfağında çalıştım. Turizmde her mutfakta çalışabilirim. Ama eksik olan bir şeyler vardı, onu bulmam gerekiyordu ve pasta şefliğini seçtim. Pasta şefliğini öğrenmem gerekiyordu ve uzun bir yolculuk gibiydi. Keyifli, tatlı ve çikolatalı. İçinde çikolata olan her reçeteyi pişirmeyi seviyorum. Kurabiye biraz özeldir benim hayatımda. İyi bir kurabiyenin bütün sorunları çözdüğünü düşünüyorum. Sizinle korova kurabiyesini paylaşmak çok keyifli olur. Fırın ısısına dikkat etmeniz, fırınınızı tanıyor olmanız size pişirme konusunda çok yardımcı olur. Kurabiye hamurunu bir gece önceden hazırlarsanız daha iyi bir sonuç alabilirsiniz. Kurabiye hamurunu 3 gün buzdolabında 1 ay derin dondurucuda saklayabilir, canınız ne zaman isterse oda ısısına gelmesini beklemeden önceden ısıtılmış fırında pişirebilirsiniz. Un kakao ve karbonatı birlikte eleyin. Kurabiye aparatı takılı stant mikserinin kasesine tereyağı, kahverengi şeker, beyaz şeker ve vanilya özütünü ekleyin. Orta hızda krema kıvamına gelene kadar karıştırın. Kasenin kenarlarından başlayıp alttan üste doğru spatula ile karıştırıp karışımın iyice karıştığına emin olun. Unlu karışımı ekleyip orta hızda sadece un parçaları kaybolana kadar karıştırın. Çikolata parçalarını ekleyin, düşük hızda birleşene kadar karıştırın. Hazır olan hamuru tezgah üzerinde, eliniz ile toparlayıp iki ayrı parçaya bölün ve 20 cm kütükler oluşturun. Streç filme sarıp buzdolabında en az 6 saat tercihen bir gece soğutun. Fırını 160 drece ısıtmaya başlayın, iki adet fırın tepsisini yağlı kağıt ile kaplayın. Kurabiye hamurunu keskin bir bıçak kullanarak 2 cm olarak dilimleyin. Tepsiye aralarında 3 cm boşluk olarak dizin. Fırının orta rafında 14 dakika pişirin. Diğer hazır olan tepsiyi bu aşamada buzdolabında bekletin. Pişen kurabiyeleri 5 dakika fırın tepsisinde daha sonra tel ızgara üzerinde soğumaya bırakın. Kurabiyeler piştiğinde yumuşak olacak soğudukça lezzetli kıvama gelecek fazla pişirmemeye özen gösterin. Yakın zamanda pastacılıkla ilgili bir kitabınız çıktı. İçinde neler olacak? Heyecanlı olmalısınız. İlk pasta şefi olmaya karar verdiğimde birçok kitap satın aldım. İnternetten çok araştırma yaptım. Ben okuyarak bir şeyleri öğrenmeyi seven bir insanım. Kitap için pişirmeyi sevenlerin anlayacağı dilde bir çalışma hazırladım. Yeni ve çok lezzetli reçeteler bulunuyor. İlk kitabımda 25 reçete var, ince detaylar ve not kısmında kolaylık sağlayacak bilgiler var.100 reçetelik 4 kitap olarak hazırladım. Yıl içinde diğer kitapları da yayımlayacağım Evet, biraz heyecanlıyım. Öğrenmek isteyenler için hayatlarını zorlamayacak programlar hazırlıyorum. Lezzetli pastalar, kekler, kurabiyeler, mayalılar ve ekmek yapmayı öğrenmek isteyen bana ulaşabilir. Eğitim vermeyi seviyorum. Kaliteli malzeme, kurallara uyma, kullandığı fırını tanıma. Bu kadar basit aslında. Evet, ben yazmayı not almayı seven bir şefim. Her zaman yanı başımda en az 10 tane defterim ve özel notları aldığım ajandam bulunur. Araştırma yapmak benim ruhumda var. Her yıl kendime yeni ajandalar ve defterler alırım. İçinde birçok reçete ve bilgi olur. İleride hepsini toparlayacağım. Marie-Antoine Careme (1784 -1833) hakkında çok az bilgi var ama mutfağı seven insanların tanıması gereken bir şef. Aşçılık konusunda beni heyecanlandıran şefler arasında Anthony Bourdain, Nigella Lawson, Eric Lanlard, Murat Bozok, Batuhan Piatti ve bana bu işi sevdiren Ahmet Kır şefim. Ben televizyon karşısında olamam; bunun için projem ve düşüncem yok. Evet, mutfağın içinde olmayı sevdiğim için başka kitaplar gelecek. 20 cm altı çıkabilir tart kalıbını hazırlayın. Bıçak aparatı takılı mutfak robotuna kaju fıstığı, kakao, deniz tuzu ve akçaağaç şurubunu ekleyin. Sık aralıklarla çalıştırın. Birleşmiş karışımı kalıba eşit bir şekilde yayın buzdolabında soğumaya bırakın. Bıçak aparatı takılı mutfak robotunda Antep fıstığı akçaağaç şurubu matçha çayı tozu vanilya özütü ve tuzu birleştirin. Sık aralıklarla 10 dakika kadar çalıştırın. Parçalı bir karışım olacak. Hazır olan Antep fıstığı karışımını hazırladığımız tart kabuğunun içine eşit bir şekilde yayın, buzdolabına kaldırın. 10 dakika soğutun. 170 g çikolatayı benmari usulü eritin. İçine akçaağaç şurubunu ve tuzu ekleyin karıştırın. Hazır olan çikolata karışımını soğuyan tartın üzerine dökün ve 1 saat soğuması için buzdolabına kaldırın. Hazır olan tartı servis etmeden önce dilimleyin. Burada önemli detay tartı dilimlerken bıçağı sıcak su ile ısıtın, kurulayın ve dilimleyin. Ben evde olmayı seven bir insanım. Uyumayı, okumayı, araştırmayı sonra mutfağımda yeni lezzetler deneyip yazmayı seviyorum. Genel anlamda hayatım evde geçiyor ve bu durumdan çok mutluyum. Sevgili şefimiz, kurabiyelerinin lezzetini kendisinden Çooook uzakta da olsak, tatma fırsatını bize sağlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pauline-harmangenin-erkeklerden-nefret-ediyorum-kitabi-turkcede/", "text": "Tüm dünyada yankı uyandıran I Hate Men artık Türkçede. Pauline Harmange'dan es geçilmemesi gereken metin Türkçe ismiyle Erkeklerden Nefret Ediyorum Mundi Yayınları'ndan çıktı. Erkekleri sevmeme hakkımız olmalı, diyen Harmange bu kitapta, kişisel düzeyde değil de genel anlamda kadınların erkeklerden hoşlanmama ve onlara güvenmeme hakkına sahip olması gerektiğini savunurken, kadın dayanışmasına yönelik modern tavırları sorguluyor. Bu bağlamda Erkeklerden Nefret Ediyorum; feminizm, cinsiyetçilik ve kadınların her gün maruz kaldığı eril baskı üzerine kaleme alınmış, dayanışmayı ve kız kardeşliği kucaklayan, es geçilmemesi gereken bir metin."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/paulo-coelho-yeni-kitabi-okcunun-yolunu-mete-gazoza-adadi/", "text": "Dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho, Can Yayınları'ndan çıkan 'Okçu'nun Yolu' adlı yeni kitabını okçuluk branşında Tokyo Olimpiyat Oyunları'nda altın madalya kazanan Mete Gazoz'a adadığını açıkladı. 74 yaşındaki yazar, Mete Gazoz'a O okçuluk dahisi, bu da benim okçuluk eserim. Bu kitabı Mete Gazoz'a adıyorum dedi. Mete Gazoz'un ok attığı bir görüntünün önünde poz veren Coelho Gazoz'a bir kitap da imzaladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/peki-beethoven-gercekte-boyle-miydi/", "text": "Sanatçı Hadi Karimi'ye göre bu resimlerin, bu yıl 250'inci yaşını kutlayan Alman romantik Beethoven'ın doğum günüyle pek bir ilgisi yok. O, daha çok Beethoven'ın imajını biraz daha insani görünümde kılmak istediğini söylüyor. Karimi, Beethoven'ın yüzünü yeniden yapılandırmak için 1812 yılında Amerikalı ressam ve heykeltraş Franz Klein'ın yaptığı bestecinin büstünden yola çıktığını belirtiyor. Beethoven'ın burada 42 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Sanatçı, Beethoven'ın şimdiye kadar yapılmış pek çok resminde bir insandan çok mitolojiden fırlamış Yunan tanrısı gibi resmedildiğini, büstten yola çıkarak onu insan gibi göstermek istediğini belirtiyor. Renklendirilmiş ve üç boyutlu tüm bu resimleri Instagram sayfasında paylaşan Karimi, pek çok takipçisi tarafından olumlu tepkiler aldı. Peki, asıl soru Beethoven gerçekte böyle miydi? Orasını tahmin etmek elbete ki imkansız ama onu bu kadar canlı görmek oldukça ilginç."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pelin-gunes-cocuklari-kendimizden-bir-parca-olarak-gormeye-o-kadar-alisiyoruz-ki/", "text": "Eğer bu kitabı çocukken okusaydım Tuana'yı Nilüfer sanırdım! Çocuk ve gençlik edebiyatının eğlenceli ve üretken kalemlerinden Pelin Güneş'in Tudem Yayınları'ndan çıkan son kitabı Sıkıldım İki Hafta Yokum, akranları ile iletişim kurmakta zorlanan ve kitaplarıyla kendi dünyasına çekilen bir ergenin yolculuk hikayesi! Tuana da işte o ergenin ta kendisi! Kitabın yazarı Pelin Güneş'i Ajandakolik'e konuk ettim. Pek çoğumuz için tuhaf ve zorlu geçen ergenlik yıllarından dem vurarak yeni kitabını konuştuk. İkiz çocuklarının ortaokul zamanlarında yaşadıklarından yola çıkan Pelin Güneş, aslında yalnızca bu dönemi atlatmaya çalışan gençler için değil aynayı kendilerine de tutması gereken ebeveynler için de bu kitabı yazmış. Hikaye eğlenceli olduğu kadar düşündürücü, hikayedeki yolculuk güzel olduğu kadar öğretici. Her şeyden yıldığımız bu usanç günlerinde hem çocuklar hem de aileler için Sıkıldım İki Hafta Yokum, kendini yeniden bulmak isteyenlere iyi gelecek türden. Mutlaka okuyun. Teşekkürler güzel sözleriniz için. Tuana'da kendimden, kızımdan, arkadaşlarımın çocuklarından, yaşadığımız dönemden çok izler var ama birebir gerçek hayattan aktarılmış bir olay yok. Tuana'nın yapısı, ailesi, okulla ilişkisi, eğitime ve sosyal hayata bakışı, Münü, Muzi, Buselik ve diğerleri gerçek hayattan esinlenilmiş yaratımlar. Tuana karakteri, içe dönük olmanın, kitaplara, fantastik dünyaya ve hayallere dalmanın o kadar da sakınılacak bir durum olmadığını ve hatta iyi kotarılırsa, büyüme yolculuğuna katkısının da olabileceğini anlatıyor ki ben de buna yürekten inanıyorum. 14 yaşında ergenliğin sınırlarında dolaşan bu genç kızın hikayesini ne zaman yazmaya başladınız? Yazma sürecini sizden dinleyelim. Dört yıl önce ikiz çocuklarımın ortaokula başlama sürecinde tanık olduklarım, bu hikayeme kaynak oldu diyebilirim. O zamana dek farkında olmadığım ya da unuttuğum, pek de hoş olmayan bir dönem açıldı önüme. Özellikle kız çocuklar arasındaki grup çekişmeleri, akran zorbalığına varan sözel tacizler, incitmeler, kırıcı tavırlar beni şaşırtıp endişelendirdi. Velilerin ve rehberlik servisinin de müdahil olmasıyla bazen içinden çıkılmaz durumlar yaşanıyordu. Bu uzun ve yorucu dönemin tek olumlu yanı öğretici olmasıydı diyebilirim. Ayrıca işi anlatmak olan bir insan için kağıda kaleme sarılma zamanıydı. Evet olabilir. Ya da büyük resme uzaktan bakabilmek. Kitabın sonlarına doğru büyük bir ipucu var aslında; Ela'nın oynadığı bilgisayar oyunu ile başlayan çözülmeler. Hayatımızda farkındalık yaratan insanlar, her yaştan her meslekten ve yaşamdan olabiliyor. Bunun için de biraz uzaklaşmak bence iyi. Kitapta ebeveynlerle ilgili eleştiri sayılabilecek birtakım gözlemler var. Örneğin Tuana'nın annesi, kızıyla ilgili şikayetlerde bulunurken 12 yaşımız yeni bitti. Ergenlik başlangıcında biraz melankolik olabiliyoruz gibi ifadeler kullanıyor. Tuana da içten içe bununla alay ediyor hatta. Ben bu birincil çoğul şahıs kullanımını anneler sadece bebekleri için kullanır sanıyordum. Doğru teşhis. Bence de kitabın can alıcı ve aynı zamanda can acıtan noktalarından biri bu. Çocuklarımızı kendimizden bir parça olarak görmeye o kadar alışıyoruz ki, ''Öğretmeni bugün ödevimizi yapamadık biz'', ''Babası nasıl olmuş saçımız?'' gibi cümleler çok olağan geliyor kulağa. Bu aslında annelerin sorunu. Büyüdüklerini kabullenemiyoruz belki de. Oysa birey olma çabası içinde olanlar, beş yaşlarında kullanılan cümleleri duymak istemiyorlar. ''Düş dünyası'' güzel tanımlama. Evet, insanın ara ara sığınabileceği düşsel bir dünyasının olması sadece çocuklukta değil, her yaşta güzel. Başarılı olmayı başkalarına ispat için değil, kendi tatmini için arayan ve isteyen çocukların daha zengin bir iç dünyaları, düş dünyaları olduğunu düşünüyorum. Ya da itiraf edeyim, düşlüyorum. E bunun için de biraz yalnız kalmayı göze almak, düşünmek, sorgulamak gerekiyor. Herkes az ya da çok hırpalanıyor o dönem diye düşünüyorum. Ben Tuana kadar içe dönük olmasam da pek de sosyal sayılmazdım. Müsabaka içeren takım oyunlarından özellikle uzak durduğumu, kalabalık arasında kendimi pek de rahat hissetmediğimi, iki üç kişilik arkadaş grubum dışındakilerle iletişim kurmaya çalışmadığımı hatırlıyorum. Kitaplar tabii ki bu yapıda insanlar için her zaman iyidir ve pek çok kaçış yolu sunar. Bir de her fırsatta karaladığım resimler, desenler vardı. Ufak ufak yazmaya da başlamıştım. Yani, sonraki hayatımı şekillendiren temeller o dönemde atılmış fark etmeden. Bu kitabı okuyanlar fantastik edebiyatı çok mu sevdiğimi soruyor. Aslında gerçekçi edebiyat her zaman daha fazla ilgimi çekmiştir. Özellikle de biyografi ve psikolojik romanları tercih ederim. Ama öğretmenlerin çocukların kitap zevkine müdahale etmelerini, türler arasında kıyas yapmalarını doğru bulmuyorum. Zaman zaman ben de çocuklarıma ve sohbet ettiğim öğrencilere kendi sevdiğim yazarları tanıtıyorum ama sonuçta seçim onların. Kitabın özet cümlesi Bazen uzaklaşmak iyidir olsa gerek... Tuana'nın komşuları Münü'den gelen havadisle Eskişehir'e onunla birlikte yola çıkması, hikayenin kırıldığı nokta ve benim en sevdiğim bölüm. Ankara Eskişehir yolculuklarını da özlediğimi hissettim. Hele bu pandemi döneminde! Ah... Ben de çok özledim. Treni, otobüsü, uzun seyahatleri, yolun akışını, kafamda oluşan yeni fikirleri ve tabii Eskişehir'i, Odunpazarı'nı ve masalsı havasını özledim. Harry Potter'ın tren yolculukları da serinin en eğlenceli yerlerindendi bence. Kesinlikle. Yaşanmışlıkların sindiği objeler, aynı zamanda hikayeler anlatırlar. Resimsiz duvarları, biraz dağılmamış kitaplıkları, yemek kokusu sinmemiş mutfakları sevmiyorum. Vitrini caddeye cepheli dükkanlardan çok, sokak aralarındaki küçük esnafı, pasaj ve han içlerindeki dükkanları arar bulurum. Onların havası her zaman başkadır. Sırtında çantası ile çıktığı her yoldan kafasında yeni planlar ve fikirlerle dönüp, ucu yırtık terliklerini ayağına geçirdiğinde ohh diyen Pelin... Bu durumdan şikayetçi değil. Çok. İçinde yemek tarifinden, çocukların öğretmenlerinin telefonlarına, yeni hikaye taslağından, akşamki belgeselde duyduğum özlü söze, pazar listesine, ödemelere, küçük desenlere varana dek beni sevindiren bir karmaşanın olduğu defterlerim çoktur. Evet birkaç dosya var üzerinde çalıştığım. Yeni kitap kısa hikayelerden bir derleme olacak sanırım. Aslında bir yetişkin dosyam var basılmasını çok istediğim ama henüz geri dönüş olmadı. Planlı olmasa da çocuk ve gençlik olarak devam edecek gibi. Ajandamız dolu olsun diyeceğim. Aklımız, fikrimiz, görselimiz zengin olsun, çocuklar da bunları yol arkadaşı etmeyi öğrensin."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pen-turkiye-depremi-odagina-alarak-ayin-kitabini-bir-gun-gece-olarak-belirledi/", "text": "Bir Gün, Gece PEN Türkiye tarafından ayın kitabı seçildi. PEN Türkiye ayın kitabı olarak, Türkiye'nin dokuz gündür gündeminde olan depremi odağına alarak Mine Kırıkkanat'ın Gölcük depreminden dört yıl sonra yazdığı Bir Gün, Geceyi seçti. Bundan tam 20 yıl önce, Körfez Depremi'nden dört yıl sonra uyarmıştı usta yazar Mine G. Kırıkkanat. 2003'de yayımladığı 'Bir Gün, Gece' romanı 'distopya' olarak okundu, okunuyor. Ne yazık ki distopyaların, ütopyalardan önce gerçekleşmek gibi huyları da var. Bugün yaşadığımız iki deprem ve sonuçları, ülkemizin başta insan olmak üzere tüm değerlerini yok ediyor, kapanmaz yaralar açıyor. Eli kulağında depremlere karşı hiçbir şey yapmadığımız düşünülürse, Kırıkkanat'ın Bir Gün, Gece'sindeki distopik ögelerle yüz yüze kalmamıza da pek bir şey kalmadığı anlaşılır!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/penti-plaj-koleksiyonundan-her-yas-ve-tarza-ozel/", "text": "Doğa ile yeniden buluşmak, dinlenmek ve rahatlamak... Yaz, artık bizimle! Plaj modasında trendlerin öncüsü olan Penti, doğadan ilham aldığı yeni koleksiyonuyla özlenen yazı taçlandırıyor. Her yaş ve tarzın hikayesinin bir parçası olacak koleksiyon, aksesuarlarla ve plaj kıyafetleriyle de tatilde ihtiyaç olan her şeyi bir arada sunuyor. Bu yaz 8 farklı tema sunan Penti Plaj Koleksiyonu; gün batımının renklerinden ilham alan, turuncuyu, kiremiti, sıcacık toprak rengini, yosun yeşilini minimal ve zarif çizgilerle bir araya getiren Earthy ve Midnight Sun teması, temiz havayı hissettirecek, mavinin tüm tonlarıyla dans eden ve çizgilerin mükemmel karışımıyla karşımıza çıkan Fresh Summer teması, doğadaki soft renklerle doğal güzelliğe eşlik eden Soft Natural teması, tropikal renklerle özgür ruhlara seslenen Tropic teması, yaza yakışan neonları sportif kesimlerle bir araya getiren Soft Neon, ilhamını ruha dokunan leylak çiçeklerinden alan Lilac teması ve vazgeçilmez siyahı odağına alan Fresh in Dark'tan oluşuyor. 8 farklı temanın yanı sıra; bakir koyları yansıtan ve her sene merakla beklenen özel Formentera koleksiyonunu, cesur Ma Vie Privee koleksiyonunu, genç, dinamik BU4U koleksiyonunu ve olmazsa olmaz Bride koleksiyonunu da unutmayan Penti, bu yaz sahil kıyısında bambaşka hikayelere imza atacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pera-muzesinde-minyatur-2-0-guncel-sanatta-minyatur-sergisi/", "text": "Pera Müzesi'nin merakla beklenen yeni sergisi Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür ziyarete açıldı. Minyatüre yeni bir bakış sunan eserleri bir araya getiren sergi, farklı coğrafyalardan sanatçıların heykelden videoya, tekstilden yerleştirmeye çeşitli formlarla günümüze ait yaşayan bir sanat biçimine dönüştürdükleri 'güncel minyatür'ü ve onun dinamiklerini sorguluyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, pandemi döneminde yeni bir sergiyi daha sanatseverlerle buluşturdu. Azra Tüzünoğlu ve Gülce Özkara'nın küratörlüğünde hazırlanan Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür adlı sergi, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi farklı coğrafyalardan 14 sanatçının 40'ı aşkın eserini bir araya getiriyor. Serginin sanatçıları arasında; Hamra Abbas, Rashad Alakbarov, Halil Altındere, Dana Awartani, Fereydoun Ave, CANAN, Noor Ali Chagani, Cansu Çakar, Hayv Kahraman, Imran Qureshi, Nilima Sheikh, Shahpour Pouyan, Shahzia Sikander ve Saira Wasim gibi günümüz sanat dünyasında kendine yer edinmiş isimler yer alıyor. Sömürgecilik, oryantalizm, ekonomik eşitsizlik, toplumsal cinsiyet, kimlik politikaları, ayrımcılık, toplumsal şiddet, zorunlu göç, temsiliyet gibi konuları sorunsallaştırarak yeniden ele alan Minyatür 2.0 sergisi, 11 Ağustos 2020 17 Ocak 2021 tarihleri arasında Pera Müzesi'nde izlenebilir. Minyatür, sadece Osmanlı İmparatorluğu'nda değil, İran ve Hint imparatorluklarında da bir saray sanatıydı. 18. yüzyıla gelindiğinde ekonominin zayıflaması, matbaanın keşfi ve imparatorların ilgisinin Batı sanatına kayması ile birlikte minyatür, saraydan ve hatta kitaplardan çıkarak yeni bir arayışa girer. Nakkaşlar yeni konulara yönelir ve yeni denemeler yapar. Ancak minyatür, 18. yüzyılda bu değişimlerden geçmiş olsa da yaşadığı coğrafyalarda yoluna devam edemez ve yok olur. Pera Müzesi'nin yeni sergisi Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür, modernitenin içinden yeniden doğarak farklı bir biçime bürünen, klasik tanımından uzaklaşmış, yaşayan, günümüze ait bir sanat formuna dönüşen 'güncel minyatür'ü ve onun dinamiklerini sorguluyor. Sergi, minyatürden yola çıkan eserleri yan yana getirerek bu geleneksel sanat türü aracılığıyla yeniden biçimlenen güncel yaklaşımları açığa çıkarmayı hedefliyor. Sergi, güncel minyatüre bir toplumsal olgu ve direniş aracı olarak yaklaşıyor. Bilindik Doğu-Batı karşılaştırmalarının ötesine geçerek, sanat ve topluma ilişkin sorulara yanıt veren eserler, izleyiciye, başka yaşam ve düşünüş biçimlerinin mümkün olduğunu gösteriyor. Sergideki sanatçılar minyatürü güncel sorunlar, olaylar ya da eğilimler hakkında yorum yapmak için kullanırken; geçmiş-şimdi, geleneksel-çağdaş, yerel-küresel gibi karşıtlıkların ötesine geçmeye ve sınırları aşmaya çalıştıkları görülüyor. Sergi kataloğunda, Azra Tüzünoğlu ve Gülce Özkara'nın küratöryel metnine, minyatür sanatının tarihsel ve güncel uygulamalarına ilişkin yazıları ile küratör Hammad Nasar, akademisyen minyatür sanatçısı Filiz Adıgüzel Toprak, akademisyen kültür, politika ve kadın hakları uzmanı Vishakha N. Desai ve sanat tarihi profesörü Nada Shabout katkıda bulunuyor. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 11.00 18.00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12.00 18.00 saatleri arasında gezilebilir. Müze Cuma günleri 16.00 18.00 arası tüm ziyaretçilere, Çarşamba günleriyse Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrencilere ücretsiz!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pera-muzesinden-mini-bir-animasyon-serisi-kayboldum-ben-galiba/", "text": "Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu'na yönelik bir mini animasyon serisi hazırladı: Kayboldum Ben Galiba! Bu seri, 4-12 yaş arası çocukları Pera Müzesi koleksiyonları ile tanıştırmayı amaçlıyor. Bir elçi ve yemiş aramak için haremden çıkan bir maymunun zamanda yolculuk yaparak müzede bir araya gelmesiyle başlayan animasyonda karakterler koleksiyon sergilerini gezip eserleri eğlenceli bir dille anlatıyor. Elçinin Serüveni bölümünde, yanlışlıkla kendi zamanlarından yüzlerce yıl sonrasına seyahat edip günümüz Pera Müzesi'nde bir araya gelen karakterler, 21. yüzyılı anlamaya çalışırken Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar koleksiyon sergisini keşfe çıkıyor. Jean-Baptiste Vanmour'un dört resimden oluşan saraya kabul serisini yakından inceleyen karakterler, yaklaşık 300 yıl önce Topkapı Sarayı'nda gerçekleşen resmi törenin detayları üzerine sohbet ediyor. Kayboldum Ben Galiba!: Elçinin Serüveni çocuklara basitçe sanata ve tarihe nasıl bakılabileceğini anlatırken, sergiden yola çıkarak temel sanat ve uluslararası diplomasi terimlerini öğretmeyi amaçlıyor. Yönetmenliğini Ethem Onur Bilgiç ve Emrah Tümer'in yaptığı Kayboldum Ben Galiba! animasyon serisinin müzikleri Nilipek ve Berkay Küçükbaşlar'a ait. Maymunu Meltem Cumbul'un, elçiyi Yekta Kopan'ın seslendirdiği animasyon Elçinin Serüvenini Pera Müzesi Youtube kanalından izleyebilirsiniz. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri ise 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pera-palasta-geceyarisi-bugun-itibariyle-netflixte-yayinda/", "text": "Geceye dizinin başrol oyuncuları Hazal Kaya, Selahattin Paşalı, Tansu Biçer ve Engin Hepileri'nin yanı sıra dizinin yaratıcısı, aynı zamanda yönetmeni Emre Şahin, yönetmenliği paylaşan Nisan Dağ Netflix Türkiye İçerik Direktörü Pelin Diştaş da katıldı. Tüm misafirlerin kendilerine ayrılmış otel odalarinda eş zamanlı olarak ilk bölümü izleyerek başladığı gece, balo salonunda gerçekleşen kokteyl ile devam etti. Aralarında moda, sanat ve eğlence dünyasından Ali Atay, Beyza Şekerci, Ece Yüksel, Enis Arıkan, İbrahim Selim, İpek Filiz Yazıcı, Melikşah Altuntaş, Meriç Aral, Serkan Cayoğlu, Selin Şekerci, Öykü Karayel, Özge Gürel gibi ünlü isimlerin de olduğu konuklar gece boyu dizinin dünyasından referansla hazırlanan sürprizleri deneyimledi. Pera Palas'ta Gece Yarısı genç bir gazeteci olan Esra'nın İstanbul'daki efsanevi Pera Palas Oteli ile karşılaşmasını konu alıyor. Otel hakkında yazı yazmak üzere görevlendirilen Esra, yanlışlıkla 411 numaralı odanın 1919 yılına açılan bir kapı olduğunu keşfeder. Geçmişe doğru bir yolculuk yapar ve siyasi bir komplonun ortasına düşer. Artık Esra, kurnaz otel müdürü Ahmet ile birlikte tarihin akışını ve geleceğini korumak zorundadır. Ancak, Esra, İstanbul'un en çılgın kulübünün sahibi, yakışıklı ve gizemli Halit ile tanışır tanışmaz, 1919 İstanbul'unda hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ve kimsenin aslında söylediği kişi olmadığını anlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/performans-sanati-pratikleri-sanatseverlerle-bulusuyor/", "text": "İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programı ve uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul iş birliğiyle, Performistanbul'un yürüttüğü PA315 Performans Sanatı Pratikleri dersi kapsamında 15 farklı performans hazırlandı. PA315 Performans Sanatı Pratikleri başlığı altında BİLGİ'li öğrenciler tarafından sergilenecek performanslar, 24 Ocak 28 Şubat tarihleri arasında, hem fiziksel hem de online kanallar üzerinden sanatseverlerle buluşacak. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programı ile performans sanatı alanındaki ihtiyaçlardan yola çıkarak bu disiplinin gelişmesi için çalışmalarını sürdüren uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul iş birliğiyle hazırlanan performansların gösterimleri başladı. Performistanbul'un yürüttüğü PA315 Performans Sanatı Pratikleri dersi kapsamında Performistanbul sanatçı ve küratörlerinin mentorluğunda hazırlanan performanslar, BİLGİ'li öğrenciler tarafından sergilenecek. Hazırlanan 15 farklı performans hem fiziksel hem de online kanallar üzerinden sanatseverlerle buluşacak. Üniversitelerde performans sanatı bölümlerinin açılması, genç, yeni performans sanatçılarının yetişmesi, bu alanda araştırmaların yapılıp disiplinin geliştirilmesi için çalışmalarını sürdüren Performistanbul ve İstanbul Bilgi Üniversitesi, pratik bazlı derslerde performans sanatçıları ile öğrencileri buluşturdu. Dönem boyu Performistanbul'un 10 farklı sanatçısı ve küratörleri; Batu Bozoğlu, İ. Ata Doğruel, Dila Yumurtacı, Ebru Sargın L., Ekin Bernay, Özlem Ünlü, Gülhatun Yıldırım, Aslı Dinç, Leman Sevda Darıcıoğlu, MK Yurttaş, Simge Burhanoğlu, Azra İşmen ile birebir çalışma fırsatı bulan BİLGİ'li öğrenciler 15 farklı performans hazırladı. Öğrenciler, Performistanbul sanatçılarının daha önce gerçekleştirdikleri performansları, birebir sanatçılarla beraber kendi bedenleri üzerinde deneyimlediler. Sanatçılar kendi pratiklerinden esinlenerek tasarladıkları egzersizlerle, öğrencilerle etkileşime geçtiler. Böylece öğrenciler performans sanatındaki farklı pratikleri uygulamalı olarak öğrenme ve ardından tartışma imkanı buldular. PA315 Performans Sanatı Pratikleri dersi kapsamında her öğrenci bireysel projesi için Performistanbul platformundan bir mentor seçerek çalıştı. Ortaya çıkan 15 farklı projede; Elif Okyay, Tolga Cuğ, Görkem Celayir, Tanya Arısoy, Hasan Eflatun Akay, Altınay Kapsız, İris Göğüsgeren, Göksu Göker, Ayşin Can, Ece Devrim Küreksiz, Bilge Yüceer, Zeynep Su Topal, Gülce Bulduk, Zeynep Duman ve Umut Rışvanlı'nın performansları yer alıyor. Hem çeşitli dijital platformlar üzerinden hem de fiziksel olarak izleyiciye açık hayata geçecek performanslar, 24 Ocak 28 Şubat 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/performans-sanatinin-konusulmayan-yonu-belge-ve-arsiv/", "text": "Performans sanatı üzerine bir sergi düşünün, içinde canlı bir performans olmayan... Canlı sanatın alışık olmadığımız yanlarını karşımıza çıkartan, performans sanatının belgeleme türlerini ve bu türler arasındaki ilişkiyi inceleyen. Performistanbul'un, SENKRON Eş Zamanlı Video Sergileri kapsamında, 15 Nisan-14 Mayıs tarihleri arasında izleyiciyle buluşan Seçkiler: performistanbul. data/izle adlı sergisi tam da bu konulara dikkat çekiyor ve bizi alışık olmadığımız bir perspektiften bakmaya davet ediyor. PCSAA & Performistanbul Kurucu Direktörü ve Performans Küratörü Simge Burhanoğlu ve PCSAA & Performistanbul Eş Direktörü ve Küratör Azra İşmen ile Seçkiler: performistanbul. data/izle sergisi özelinde sohbet ettik. İkiliden, üç ana başlık üzerinden canlı performansların kurgulu, kurgusuz video kayıtlarına ve seyircisiz olarak sadece kamera için gerçekleştirilen performans videolarına odaklanan sergi hakkında merak ettiklerimizi dinledik. Video, performans sanatının başlıca belgeleme metodlarından biri. İşin, görsel ve işitsel kaydının tutulabilmesine imkan tanıyan bu format eserin arşivlenmesi, tekrar sergilenebilmesi, analiz edilebilmesi için veri sağlıyor diyebiliriz. İzleyicinin ancak kamera üzerinden dahil olabildiği, kamera için performans olarak tanımlanan videolar dışında, bu belge niteliğindeki videolar kesinlikle performansın kendisi olarak algılanmamalı. Performansın kendisi gerçekleştirilmeli ki videosu olabilsin. Eğer bir karşılaştırma yapacaksak; video sanatında belirli bir kurgu yaratma amacıyla gerçekleştirilen eylem / sahne / kadraj ilişkisinin ardından eserin kendisi ortaya çıkıyor. Performansta ise eserin kendisinin kaydı alınarak, canlı performans gerçekleştirildikten sonra en iyi şekilde aktarılabilmesi için bir video oluşturuluyor; olabildiğince az kurgu ile sürecin en doğru şekilde yansıtılması hedefleniyor. Her performans özelinde, nasıl/nereden/ne sürede ve hangi formatta kayıt alınacağını yeniden belirliyoruz. Bu doğrultuda kameranın mesafesi, pozisyonu, kadrajı, sonrasında kurgusu yapılacaksa onun detayları mutlaka performans öncesinde, sanatçı ve dokümantasyon ekibi ile belirlendikten sonra performans sürecini en az etkileyecek fakat en iyi yansıtacak şekilde kayıt gerçekleştiriliyor. Kayıt her şeyi etkileyebiliyor. Bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Etkiden öte bir dönüşüm ve değişim söz konusu diyebiliriz. Başka bir medyuma, esere aracılık ediyor gibi düşünebiliriz. Canlı, tüm duyulara hitap edebilen, dört boyutlu bir medyumu, iki boyutlu sadece görsel ve işitsel, içinde yaşayamadığımız, müdahale edemediğimiz bambaşka bir yapıya çevirmek... Tabii kayıtların türleri de canlı sanata etkilerini değiştiriyor. Nitekim tamamen fiziksel/bedensel bir deneyimi iki boyuta nasıl indirgeyebiliriz? İster istemez performansta sizi içine alacak, belki hep aklınıza kazınacak bir detay/koku/his belgelemede tamamen yok olup gidebiliyor. Performansın içeriğine dair tüm bilgileri bulunduran belgeler; yazışmalar ve sözleşmeler gibi. Performansın somut kalıntıları; bunlar süreçte dönüşen, toplanan veya performansa özel üretilen malzemeler. Olduğu gibi muhafaza edilemeyen, performanstaki deneyim aktarımına dair sergileneceği zaman tekrar üretilebilir/kurulabilir organik malzemeler; bunlar daha çok koku, tat ve dokunma duyularına hitap eden eserlerde olabiliyor. En önemli konulardan biri bu; videoların da kendi içinde farklı türlere ayrılması konusu hep atlanıyor! Sergide de bu türleri Kamera için Performans, Performans Dokümantasyonu ve Performans Videosu başlıkları altında 3 farklı kategoriye ayırdık. Aradaki farklara gelecek olursak, ilk olarak seyircisiz sadece kamera önünde ve kamera için gerçekleşen performans videoları bulunuyor. Bunlar, çevirim içi mecralardan canlı yayından ekran karşısındaki izleyiciyle eş zamanlı buluşabilir veya performans bitip kurgusu yapıldıktan sonra izleyiciye ulaşabilir. Başka bir örnek olarak, işi belgeleme amaçlı kullanılan yöntem olan yorumsuz, belli bir mesafeden performans alanının genel görüntüsünü aktaracak nitelikte, tek ve sabit açıdan çekilen performans dokümantasyonları var. Son olarak da kameramanın objektifinden, videoyu çeken kişinin gözünden hareketli olarak izlediğimiz, sürecin çeşitli yakın ve uzak planlarla kaydı alındıktan sonra kurgudan geçerek müdahale edilen, sürecin kesip biçildiği subjektif olarak adlandırabileceğimiz kayıtları sayabiliriz. Türkiye'de ilk defa Agah Uğur, Bernay'ın İhtiyaç: Sen dahilinde 2018 yılında gerçekleşen Ne İstiyorsun? işinin yeniden gerçekleştirme hakkını koleksiyonuna katarak ilk adımları atmış oldu. Sonrasında aynı performans Azra Tüzünoğlu küratörlüğünde gerçekleşen Çanakkale Bienali'ndeki eser seçkisine dahil ederek yeniden hayata geçti ve yukarıda bahsettiğimiz döngüyü tamamlamış oldu. Yaşamsal olan performans sanatını, canlı tutarak yaşatmaya devam etmek dileğiyle."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/performistanbul-sanatcisi-ekin-bernay-tatete/", "text": "Uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul sanatçısı Ekin Bernay, iki çalışmasıyla Tate tarafından hayata geçirilen Resilient Responses projesinde yer aldı. Bruce Nauman'a atıfta bulunan Resilient Responses başlıklı performansın küratörlüğünü Tate'in genel program küratörü Annie Bicknell üstlendi. Performans, dans ve müzik alanında çalışan sanatçılar Thomas Heyes, Ekin Bernay ve Rowdy SS ile özel konuk Rebecca Bellantoni'nin yer aldığı video, karantina sırasında kameralara canlı kaydedilerek izleyicisiz boş kalmış tanklarda gerçekleştirildi. Projede yer alan her sanatçı pandemi döneminde kimlik, izolasyon, yabancılaşma ve insan direnci etrafında yaptığı araştırmaları üretimlerine yansıttı. Dört sanatçıyı bir araya getiren performans videosunda yer alan çalışmaların çoğunda dikkat çeken ortak temalar ile Bruce Nauman, Resilient Responses'ın referans noktasını oluşturuyor. Resilient Responses adlı performans videosu mevcut gerçekliğe, mekanın özelliklerine ve kimliğe yaratıcı yanıtlar oluşturmaya teşvik etmeyi amaçlıyor. Performans sanatçısı, dans ve hareket psikoterapisti Ekin Bernay'ın Resilient Responses kapsamında gerçekleşen Resilient Responses: Repair and Restore adlı sanatçı atölyesi izleyicilerle buluştu. Bernay'ın izleyicileri dinginliği, hareketi ve nefesi keşfetmeye teşvik eden; vücutla harita olarak çalışarak fiziksel sınırları ve direnci keşfetmeyi amaçlayan meditatif atölyesi, içsel güç ve direnç ile yavaşlama, derin düşünme ve bağlantı kurmaya davet ediyor. Atölye, Bruce Nauman'ın insan olmanın ne anlama geldiğini keşfetmek için bedenini materyal olarak kullandığı çalışmalarından ilham alıyor ve salgına yanıt olarak hayata geçiyor. Resilient Responses adlı performans videosunu 4 Mart'a kadar buradan Resilient Responses: Repair and Restore adlı sanatçı atölyesi ise 21 Şubat'a kadar buradan izleyebilir ya da Tate'in internet sitesini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/performistanbuldan-yine-sasirtan-performanslar-hafizanin-donusumu/", "text": "Uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul sanatçılarından Gülhatun Yıldırım, Mk Yurttaş ve Leman Sevda Darıcıoğlu'nun performans dokümantasyon ve yerleştirmelerinin yer aldığı Hafızanın Dönüşümü'nü 15 Nisan-12 Mayıs 2021 tarihleri arasında Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı'nda ziyaret edebilirsiniz. SENKRON Eş Zamanlı Video Sergileri kapsamında, SAHA desteğiyle hayata geçen Performistanbul küratörlüğündeki Hafızanın Dönüşümü'nde, üç sanatçının performans dokümantasyon ve yerleştirmesine sırayla yer veriliyor. Gülhatun Yıldırım'ın Senin Yarın Su (15-22 Nisan 2021), Mk Yurttaş'ın Bitkilerin çok uzun bir zaman içinde çürümesiyle oluşmuş olan koyu renkte organik toprak (26 Nisan 3 Mayıs 2021) ve Leman Sevda Darıcıoğlu'nun Beyaz Güller, Pembe Simler (5-12 Mayıs 2021) performanslarının izleri Hafızanın Dönüşümü'nde yeniden hayat buluyor. Performistanbul'un 2018 yılında gerçekleşen Bu Bir Performans Değildir adlı sergisi, performans kalıntılarını izleyici ile buluştururuken sürece ve dönüşüme dikkat çekerek, elle tutulamayan performans sanatının, süreç sonunda esere dönüşen objeleri ile izlerini ortaya koymuştu. Hafızanın Dönüşümü de Bu Bir Performans Değildir ile diyalog kurarak Yok olan nasıl sergilenir? Performans hafızası nasıl aktarılır? sorularına cevap aramayı sürdürüyor. Performistanbul, farklı bir zaman diliminde, farklı bir mekanda gerçekleşmiş bir performansın hangi form da izleyici ile doğasına uygun biçimde yeniden buluşabileceğini incelemeye devam ediyor. Pierre Nora'nın hafıza mekanlarında olduğu gibi, Hafızanın Dönüşümü performansın hafızasından ziyade hatırasını odağına alıyor; saf hafızayı dönüştürerek onu hem sanatçının hem de izleyicinin deneyiminden yola çıkarak yeniden aktarmayı deniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/peri-masallarina-inanin-delal-aryadan-yeni-bir-serinin-ilk-romani-gozcu-kulesinde-oteden-beri/", "text": "Bazı insanlara daha tanışmadan kanınız kaynıyor, onun özel bir insan olduğunu uzak mesafelerden bile hissedebiliyorsunuz. Fantastik çocuk edebiyatının hünerli kalemlerinden Delal Arya benim için işte bu insanlardan biri. Can Çocuk'tan çıkan yeni kitap serisinin ilk romanı Gözcü Kulesinde Öteden Beri için klavyeler arasında sohbetimize hiçbirimizinkine benzemeyen çocukluğundan peri masallarına, annelikten İstanbul'a ve hayallerine bi' dolu şeyi sığdırdık. Umarım bir sonraki söyleşimiz yüz yüze olur da bu peri masallarının peri yazarını daha da yakından tanıma şansını yakalarım. Gemi bir çocuk için hayali bir yerde yaşamak gibidir. Bazen yüzlerce odası olan bir kaleye dönüşür, bazen tehlikeli yaratıklarla dolu ıssız bir adaya veya bir uzay gemisine. Bütün bunlara geminin aşçıbaşısının sadece çocuklar için pişirdiği kurabiyeler, kaptan katı güvertesindeki suyu denizden alınan küçük bir havuz ve günbatımıyla beraber havuzun kenarına kurulan açık hava masaları da eklendiğinde bir çocuk için olabilecek en eğlenceli yere dönüşür. Makine dairesinin karanlık ve tehlikeli koridorlarında mağaracılık oynamalar, geminin burnundan sarkıp yunuslarla sohbet etmeler... Bunlar da yetmezmiş gibi biz gemideki çocuklar her limanda bir hayvan alma hakkımız olduğunu düşünürdük, büyükler de bizi kırmazlardı. Kedi, köpek, maymun, papağan... Gemilerden birinde eşek beslendiği bile duymuştum ama hiç görmemiştim. Onun dışında kümesi olan bir gemiyi biliyorum. Tavuklarına saldıran martılara savaş açmış bir Bosi Mehmet'imiz de vardı. Bazen albatroslar geminin üstünde seyahat ederler, mürettebatla arkadaş olurlardı. Her liman farklıydı. Bir gün kendinizi yağmur ormanlarının içinde bir Afrika şehrinin kenarında buluyordunuz, başka bir gün sokaklarında tramvayların dolaştığı bir Avrupa kentinde. Babam hayat dolu, korkusuz ve değişik bir insandır. Saçlarımı kendi keser, bitli olup olmamasına aldırmadan Mısırlı deve satıcılarının türbanlarını başıma geçirirdi. Liman barlarına onunla birlikte gider, mürettebat paspas olurken ben de gece yarılarına kadar bilardo oynar, müzik kutusuna para atardım. Tüm denizciler gibi bir takma ismim bile vardı. Kaküllü diye çağırırlardı beni. Hatırladığım en güzel duygu kendimi hiçbir ülkeye veya kültüre ait hissetmememdi. Ben gemiye aittim. Bütün varlığım o küçük kamarada, ranzamın üst katındaydı. Daha da genel bir ifade istenirse denize aittim. O kocaman gemilerin demirden ölü kütleler oldukları düşünülür. Ama denizciler için onlar canlıdır ve daha da önemlisi onlar içindeki mürettebatı koruyan annelerdir. Hem denizin ıssız derinliklerine hem gökyüzüne ait bir bilgelikleri vardır ve korkunç fırtınalarla dövüşecek kadar cesurdurlar. Şimdi bile yaşadığım yere yakın büyük bir gölün buzlarını yara yara gelen dev göl gemilerini gördüğümde içim aynı huşuyla doluyor. Bu yüzden ilham aldığım şeylerin başında gemiler geliyor. O demirden kütlenin içinde yaşamak bana evrende yalnız olduğumu, ama tek ve eşsiz olduğumu öğretti. İç dünyama, karanlığıma, hayallerime kulak vermeyi öğretti. Büyüdükçe bunun aslında bir tür meditasyon olduğunu fark ettim. İnandığım şey, hikayeler anlattıkça içimdeki beni ben yapan öze, yani en eski şeye buna ister Dünya'nın kendisi deyin, ister ilahi bir varlık daha çok yaklaştığım. Son yıllarda peri masallarıyla alakalı çok şey okudum. Masalların tek tanrılı dinlerle birlikte yok olan eski doğa inanışlarını ve dinlerini yansıttığını fark ettim. İçlerine şifrelenmiş mesajlar gerçekten dikkat çekici ve büyüleyici. Masallar bize doğanın vahşi gücünü anlatır. Cadılar, tavuk bacaklı kulübeler, karanlık ormanlar, vahşi kurtlar, içlerinde ateşler yanan kafatasları ve dikiş çarkları, çıkrıklar, iğler hepsi eski ve toprağa, Doğa Ana'ya ait inanışların sembolleridir. Hayatın bir döngü olduğunu fısıldarlar. Karanlık aydınlığa evrilir; cadı aslında küçük kızın kendisidir. Arkeoloji okumuş olmam da bana bu sembolleri anlamakta çok yardımcı oldu. Bana kalırsa peri masalları Hansel'in eve dönüş yolunu bulabilmek için yere döktüğü ekmek kırıntıları gibi bizi o kadim bilgeliğe götüren ipuçları barındırır. Küçük kızlara bu vahşi gücün farkına varmaları ve ataerkil dünyada kendi içlerindeki ateşi bulabilmeleri için gereken yolu gösterir. Masalı doğru okuduğunuzda karanlık korkulacak bir şey olmaktan çıkar. Cadılar çocukları yemez, onları bilginin ateşinde pişirirler. Peri masalı yazarı olmak için bu işaretleri görmek ve onları ekmek kırıntıları gibi hikayenin içine serpiştirmek yeterli midir bilmiyorum. Ama Öteden Beri serisinin uzun bir peri masalı olarak okunabilecek eskiye dair bir bilgeliği olduğunu düşünüyorum. Kitabın kahramanı on bir yaşındaki Çay'ın insanlar arasında büyümüş periler aleminden bir çocuk olması, boğa kafatası, ağırşak, tavus kuşu tüyü gibi semboller, şehri ele geçiren karanlık orman ve bu ormanın içinde kaybolmuş harabelerin içinden yükselen esrarengiz bir konak, kitabın peri masallarıyla paylaştığı türden özellikler. Hikayenin geçtiği Konstantiniyye, bir periler şehri. Gulyabanilerin, ejderhaların, acuzelerin ve daha nicelerinin yaşadığı mahallelerle karşılaşabildiğiniz bir yer. Üstelik büyülü yaratıklar şehir hayatıyla bütünleşmişler. Esnaf lokantası işleten bir acuze, pastacı bir gulyabani, sahafta çalışan bir tanrı... Eskiye dair bilgisini ve köklerini kaybetmemiş bir şehir aynı zamanda. Buz Devri'nden kalma bir tanrıça inancının hala gizli saklı yaşandığı, Galata'ya adını veren Kelt kabilelerinin tapınaklarının bulunduğu ve Peri Masalı Yazarları Kulübü adında kaybolmuş veya unutulmuş bilgileri ve büyüleri toplayan bir cemiyetin sözünün geçtiği bir yer aynı zamanda. Çok kültürlü, çok dilli, çok yüzlü ve boğazına kadar büyüye batmış bir şehir. Bugünün İstanbul'unun kaybettiği tüm zenginliğini, çok kültürlülüğünü, Levantenlerini, kaybolan mimari eserlerini kitaptaki hayali Konstantiniyye'de görebilirsiniz. Ama burası da kusursuz bir şehir değil. Kusursuzluk ne kelime, yok oluşun eğişine kadar gelmiş bir yer. Tahtta oturan padişah perilerin özel izinler dışında yaşadıkları mahallelerden çıkmasını yasaklamış, karanlık bir orman tüm şehri ele geçirmiş, binalar korkunç bir hızla büyüyen ağaçların altına kalmış, Boğaz'ın suları yalıları ve deniz kenarındaki sarayları yutmuş, sokaklar, caddeler ve bulvarları nehir suları basmış. Daha da kötüsü Kehanet Melahat denilen falcı bir kocakarı güruhu Konstantiniyye'yi yok edecek Büyük Tutulma'nın yaklaştığını haber vermiş. Fakat o güne kadar bilenen her şeyden daha güçlü bir şey yaklaşıyor ve şehir bunu iliklerine kadar hissediyor. Kitaplarımda yazdığım karakterlerin arkasına gizlendiğim de oldu ama aslında daha çok onları kafamın içindeki hayali kılavuzlar olarak kullanıyorum. Mesela Pera Günlükleri'nin Ran'ı gibi umursamaz ve iç güdülerine göre hareket eden biri olmayı isterdim. Yedi Denizlerde'nin Renda'sı benim gibi gemide büyümüş. Ama o çok cesur ve ticaret rüzgarları kadar özgür. Kararlı ve yolundan şaşmayan küçük bir denizci. Dünyayla büyük bir uyumu var. Zor durumda kaldığımda içimdeki Renda bana hep yol gösterir ve yardım eder. Onlar benim ruh rehberlerim. Öteden Beri Gözcü Kulesindeki rehberim ise Çay'dan çok Ekaterina. Zaman zaman, ev işleri çok üstüme geldiğinde, yalnız kalamadığımda Ekaterina olmayı özlüyorum. Kendi meselelerinden başkasını düşünmeyen, inlere cinlere karışmış olsa da pahalı kıyafetlerle davetlere katılmayı ihmal etmeyen bu peri masalı yazarı benim en büyük idolüm. Fatura ödemek ve incik boncuk dizmekten hiç anlamasa da engin bir bilgisi var. Oğlu Arat'ı bir piton yılanı yutmaya kalktığında bile kılını kıpırdatmadan çocuğun bu deneyimi yaşamasına izin verecek kadar metanetli. Giremediğim bir dünyanın anahtarlarını taşıyor sanki. Çay da büyüdüğünde teyzesine benzeyecek belli ki, ama o henüz küçük meraklı bir fare. Öteden Beri serisini düşünmeye pandemiden önceki dönemde başladım. Aslında tam Amerika'ya göçtüğümüz zamandı. Yeni bir dünyaya ayak uydurmak, soğukla başa çıkmak, henüz çok küçük olan çocuklarıma bakmak ve bir kitap yazma ihtiyacı birbirine karışmıştı. Bu yüzden kitabın farklı farklı yirmiye yakın başlangıcı oldu. Birinde Ekaterina ve çocuklar ıssız bir coğrafyada giden karanlık bir geminin kamarasındaydılar ve dünyanın geri kalanı haritadan silinmişti. Bir başkasında geriye kalan son şehrin kolonilerinden birinde, buzulların içinde bir apartman bloğunda yaşıyorlardı. Cenova'ya gelene kadar onlar da hayallerimde çok yer dolaştılar. Tavus'la Çay'ın hikayesi her birinde aynı olan tek unsurdu. Ama hepsinin damıtılmış ve demlenmiş hali bu son hikaye. Bir nevi farklı duyguların ve anlatım şekillerinin birleşimlerden oluşturduğum ve farklı ölçülerde ısıttığım kendi küçük simya taşım. Kitapta rastlamayı en çok sevdiğim ve bir sonraki bölümün başlığı altında ne olacağını hep merak ettiğim alıntılar da dikkat çekici. Yeri geliyor Duman grubunun bir şarkı sözüne yeri geliyor Kavafis'in o çok sevdiğimiz şiirinin dizelerine sokuluyorsun. Melih Cevdet Anday bir diğer yandan, Ömer Hayyam, Mor ve Ötesi ve daha kimler kimler bir diğer yandan... Hep sevdiğin müzisyenler, filmler, şarkılar mı bunlar? Her birini teker teker bir bölüme yaraştırman çok özenli bir seçim olmalı! Hemen hemen hepsi öncelikle göçmenlik ve memleket özlemiyle alakalı alıntılar. Eski bir hayata özlem bu. Bu duygunun çok değişken ve her gün yeni bir yıkımın tehdidi altında yaşayan bin bir yüzlü İstanbul'a da çok uyduğu kanısındayım. Benim için her şarkı sözünün, her şiir dizesinin, her repliğin karşılık geldiği, ama artık çok değişmiş bir sokak, bir bina, bir oda var. Hepsini birleştirdiğinde geçmişteki (muhtemelen 90'lardaki) bir Delal'in iç dünyasının haritası çıkabilir. Mesela Mor ve Ötesi benim için sabahları Alman, İtalyan ve Fransız liselerinin öğrencilerinin bindiği yedi çeyrek vapuru demekti. Sezen Aksu, Galata'da eski bir binanın en üst katındaki resim atölyesiydi. Yıldırım Türker, arka bahçelerde filizlenen bir vahşi doğaydı. Duman, deniz kenarındaki salaş lokantalardı. Harabelerle ve bir zamanlar güzel olan ama sonradan terk edilmiş apartmanlarla, büyük bahçelerle dolu Galata ise gerçek ve rüya arasında yaptığı medcezirler yüzünden Ahmet Hamdi Tanpınar'dı. Çay'ın Konstantiniyye'ye dönüşü rüyalarında gördüğü ve hep özlem duyduğu birine kavuşmak gibi. Benim için ise kaybolan bir İstanbul'a küçük çengellerle tutunmaktan farkı yok. Konstantiniyye ve Çay aslında birbirlerinin yansıması. Şehrin ve kızın ikiz kardeşler olduklarını bile söyleyebilirim. Kitapta buna dair ipuçları var. Daha fazlası da olacak. Ana karakter Çay olduğu kadar şehir de. Bu fikir bana çok büyülü ve mitolojik geliyor. Çay şehri kurtarırken aynı zamanda kim olduğunu da keşfediyor. Öteden Beri üç kitaplık bir seri olacak. İkinci kitapta şehrin peri ahalisini ve sakladığı sırları daha yakından tanıyacağız. Üçüncü kitap Siyah Mürekkep lakabını kullanan Efrandisyab adındaki karanlık büyücüye odaklanacak. Hikayeyi biraz da onun tarafından dinlemek ve şehrin yok oluşunun ne anlama geldiğini öğrenmek heyecan verici olacak. Volkan Akmeşe çok yetenekli ve hayal gücü çok geniş bir illüstratör. Öteden Beri'yi resimlediği için kendimi çok şanslı hissediyorum. Çok ince, ama çok güçlü etkiler bırakan desenleri var. Eminim Öteden Beri'nin dünyasında yaşasaydı böceklerinki kadar incecik, tığ gibi parmaklarla çizen sabırlı ve kararlı bir peri olurdu. Editörüm Mehmet Erkurt, ben ve Volkan birkaç kez kitap hakkında konuştuk. Aklımızdaki sahneleri paylaştık ve bize ilham veren şeylerden bahsettik. Sonrasında çıkan kapak ve iç resimler tam benim hayalimdeki gibiydi. Hatta daha da iyiydi. Gözlerim yaşararak Ursula K. Le Guin diyorum. On iki yaşımdan beri ona tapıyorum. Bu fotoğrafı çekerken hava -21 dereceydi ve dışarıda bembeyaz bir güneş parlıyordu. Karların içeri girmesini istediğim için pencereyi açmıştım ama sonra dışarı çıkmaya karar verdim. Her gün on beş dakika bile olsa dışarıda yazmaya gayret ediyorum. O kısacık anlarda yazdığım cümleler içimdeki karanlık uzayın en parlak en büyük yıldızları. Onlardan duyduğum sözcükleri çoğu zaman kristal bardaklar gibi gazete kağıdına sarıp saklamak istiyorum. Saflıkları, yeni şeyler karşısındaki heyecanlı ifadeleri beni büyülüyor. Onlar altı yaşına gelene kadar her gece yataklarının arasında bağdaş kurup uykudan evvel yeni bir hikaye anlattım. Hepsi kendi uydurduğum hikayelerdi. Gezegenler, duvarların ardındaki büyülü ormanlar, ejderha yumurtası bulan küçük oğlanlar... Hiçbirini yazmamış olsam da böyle sonsuz bir hikaye anlatma gücüm olduğunu anlamam açısından çok değerliydi. Bu sayede hikaye anlatma çarkımı hep döndürdüm, körelmesine hiç izin vermedim. Gözcü Kulesinde Aras ve Pamir'in bir şeyleri anlayacak yaşa geldikleri sırada yazdığım ilk kitaptı. Duvara yapıştırdığım notlara bakıyorlar ve ne kadar ilerlediğimi takip ediyorlardı. Her gece bu bölümde ne oldu diye soruyorlardı. Çay için endişeleniyorlardı, gözlerinden anlıyordum. Ama Arat'a çok gülüyorlardı. Sırf onlara anlattığım, kitaptan bağımsız Arat hikayelerim var. Gene de itiraf etmeliyim iki çocuğun varlığı altında kitap yazmak kükreyen bir rüzgara karşı kıpırdamadan durmaya çalışmak, bir yandan da doğanın pastel renkleri karşısında büyülenmek gibi. Dilerim ki kitaplarımı okuyan çocuklar dünyaya daha meraklı gözlerle baksınlar. Mitolojileri, arkeolojiyi, uzak ve farklı kültürleri öğrensinler. Bu dünyayı kurtaracak şey bence farklı olanı kabul etmek ve onu tanımaya çalışmaktan geçiyor. Güneşli ama buz gibi Ayvalık'tan kış uykusundaki bembeyaz Minnesota'ya sevgiler. Seni tanıdığıma memnun oldum! Ben de seni tanıdığıma memnun oldum Nilüfer. Helen çok şanslı bir kız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pes-etmemenin-ve-ilerlemenin-kitabi-basarisizlar-kulubu/", "text": "Nohut Adam, Balino, Uzun Kulak, Zürafa Sözü gibi çok sevdiğim çocuk kitaplarının yazarı Anıl Basılı'nın en yeni kitabı Başarısızlar Kulübünü yine soluksuz okudum! Çocuklara ve bence büyüklere de bi' dolu sözü olan Başarısızlar Kulübü, gerçekten bir şeyler başarmamış insanların bile başarılı olarak görüldüğü bu tuhaf dünyada, kendini başarısız hisseden insanlara adanmış, cesaret verici, ilham dolu bir roman. Önce size Çimen, Yağmur ve Polen'den bahsetmeliyim! Başta birbirlerini hiç tanımayan bu üç çocuk, bir ödev sunumu için tahtaya çıkıp cesaretini bir türlü toplayamayan Çimen'in kendini başarısız hissetmesiyle kurduğu Başarısızlar Kulübünün çatısı altında bir araya gelen ve çok iyi dost olan hikayenin başlıca kahramanları. Zaten kitabın daha ilk sayfalarında yer alan Karakterlerle Tanışalım bölümünde Emre Karacan'ın çizgileriyle onlar hakkında ufak da olsa bilgiler alma imkanı buluyoruz. Yağmur, kaykay dünyasında bir yıldız! Ama onun bile bundan haberi yok çünkü henüz bunu kendine bile kanıtlayamamış. Poo ya da Polen ise sahnede tam bir dev. Çimen ve Yağmur onunla ilk tanıştıklarında elindeki renkli hulahoplarıyla okulun koridorlarında dans etmeye çalışıyordu. Biraz heyecanlı, bu da dengesini bulmasını engelliyor. Çimen, Yağmur ve Polen'in yollarının kesiştiği Başarısızlar Kulübünün bir de şartları var. Tıpkı her kulüpte olduğu gibi! Bu kulübe başarısız olma korkusuyla yüzleşmek isteyen herkes katılabilir. Yani belli bir konuda başarısız olduğunu düşünmeye gerek yok! Herkese kapısı açık, herkesi kucaklayan bir kulüp bu kulüp! Başta Çimen'in her konuda başarılı olan iş insanı babası ve okuldaki diğer çocukların tepkisiyle karşılaşsa da, kısa zamanda büyük işlere imza atacağını söylemeliyim! Anıl Basılı'nın yalın ama bir o kadar zengin anlatımıyla kurguladığı roman, karakterleri ve merak uyandırıcı olay örgüsüyle okuru hikayeye hızla bağlıyor. Sonra bir bakmışsınız 155 sayfalık roman bir günde şıp diye bitivermiş! Başarı ve başarısızlığın aynı cümlede yan yana geldiği ve gerçek başarının anlamı ve kişinin yeteneğinin farkına varması üzerine yoğunlaşan Başarısızlar Kulübü, kendini yalnız hisseden ama asla yalnız olmayan çocuklara ve yetişkinlere Pes etme diye fısıldıyor. Türkiye'de ve yurt dışında illüstrasyonlarıyla tanınan Emre Karacan'ın siyah beyaz çizimleri ise hikayeye renk veriyor. Kitap, Genç Timaş etiketiyle henüz raflarda yerini almayan roman, 11 Ocak'ta okurla buluşuyor. Hatta Anıl Basılı da Başarısızlar Kulübünün yayımlanacağı müjdesini çok yeni verdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pet-festivalinin-slogani-bu-dunya-hepimizin/", "text": "Hayvanlara karşı duyarlılığı ve hayvan sevgisini arttırmak, onlarla beraber uyumu yaşama bilincini gerçekleştirmek amacıyla yola çıkan Pet Festivali, 25 26 ve 27 Haziran tarihleri arasında, Bu Dünya Hepimizin sloganı ile İstanbul'un yepyeni açıkhava kültür ve sanat merkezi YBY Kemerburgaz'da gerçekleşecek. Kedi, köpek, can dostunuz hangi hayvan olursa olsun hep birlikte iyi vakit geçirip eğleneceğiniz festival boyunca birçok eğlenceli etkinlik de sizleri bekliyor olacak. Patili dostlarımızın özgürce alanda dolaşabileceği, özel alanlarda yeni arkadaşlarla tanışabilecekleri, tüm ihtiyaçlarını giderebilecekleri alanda pet sektörünün en önde gelen firmaları da standlar kuracak. Konserler, çeşitli yarışmalar, seminerler, şovlar, söyleşiler, workshop ve atölyelerle dopdolu bir içerik sunan Pet Festivali, ayrıca sosyal sorumluluk projesiyle alanda ihtiyaç sahibi olan hayvan dostlarımız ve barınaklar için mama ve bağış yardımı da toplayacak. 3 gün sürecek festivalde, 26 Haziran Cumartesi müzik dünyamızın en önemli kadın seslerinden biri olan Ceylan Ertem sahne alacak. Pandemi yüzünden sahnelerden uzak kalan, kendisi de çok iyi bir hayvansever olan Ceylan Ertem, uzun bir aradan sonra İstanbul'da müzikseverlerin karşısına çıkacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/peter-jackson-yoko-ono-the-beatlesi-mahvetmedi/", "text": "Yüzüklerin Efendisi serisinin yönetmeni Peter Jackson'ın The Beatles belgeseli Get Back, 25, 26 ve 27 Kasım'da Disney+'ta izleyicilerle buluştu. Her biri iki saatlik bölümlere ayrılmış üç parça şeklinde yayınlanan belgesel, tüm zamanların en sevilen grubu hakkında bilinmeyenleri deşifre ediyor. Görüntüler o kadar canlı o kadar parlak ve The Beatles o kadar gerçek ki, sanki bugün çekilen bir film gibi! Çıktığı günden bugüne milyonların sevgilisi olan dünyanın en ünlü müzik grubu The Beatles'ın The Beatles: The Get Back isimli 6 saatlik belgeseli Disney+'ta yayımlandı. Üç parçalık bir deneyim olarak izleyiciyle buluşan belgeselde The Beatles'ın on ikinci ve son albümü olan Let It Be ile aynı yıl yayınlanan ve albümün kayıt sürecini anlatan, 1970 yapımı orijinal The Beatles belgeseli Let It Benin yeniden düzenlenmiş versiyonuna rastlıyoruz. Videoda, The Beatles'ın daha önce hiç görülmeyen 1969'un başlarından 1970'e toplamda 55 saatlik içerikten oluşan görüntülerle bir araya getirilen belgesel filmden izlenimler yer alıyor. Pandemi nedeniyle hem kurgu aşaması hem de gösterimi ertelenen belgesel, Let It Be'nin 50. yılı için yeni bir versiyonuyla yayınlanıyor. Şimdiye kadar pek çok Beatles hayranı, John Lennon'ın eşi Yoko Ono'nun grubu parçaladığı görüşünü savundu. John Lennon'ın gruptan ayrılmasında Yoko Ono'nun parmağı olduğu yazıldı çizildi. Ancak belgesel, bu konudaki görüşleri bir tutam değiştirecek nitelikte görüntüler ortaya koyuyor. The Beatles Get Back'i izleyenler, filmde gösterilen görüntülerin, Yoko Ono'nun, genellikle karakterize edildiği gibi Beatles üzerinde müdahaleci bir etkisi olmadığını düşünüyor. Belgeselde Ono'nun albümün yapımında grupla yan yana olduğu, ancak tüm zamanların en iyi albümlerinden biri kaydedilirken genç kadının bunları umursamayıp gazete okumayı tercih ettiği gösteriliyor. Belgeselin yönetmeni Peter Jackson da Ono'nun grubun dağılmasından sorumlu tutulmaması gerektiği konusunda pek çok izleyiciyle hemfikir. Jackson 60 Dakika'ya verdiği bir söyleşide Yoko ile hiçbir sorunum yok... George, Paul ve Ringo'nun bakış açısından bunun biraz garip olduğunu anlayabiliyorum. Ama Yoko'nun hep söylemesi gereken şey, kendini onlar stüdyoda kayıt yaparken buna kendini empoze etmemesi. Mektup yazıyor, mektup okuyor, dikiş dikiyor, resim yapıyor, bazen bir kenarda sanat eseri yapıyor. Grubun çaldıkları üzerine asla fikir beyan etmiyor. Çok iyi huylu ve gruba en ufak bir müdahalede bulunmuyor şeklinde konuştu. Paul McCartney ise yakın zamanda bir röportajda grup üyelerinin o günlerde John Lennon'un Yoko Ono ile olan ilişkisine tepkilerini dile getirerek bu ilişkiye fazla gönüllü olmadıklarını itiraf etti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/piano-turcadan-umutsuzluga-karsi-bir-gun/", "text": "İnsanın içine işleyen müziğiyle Piano Turca, bu defa umutsuzluğa Bir Gün hayaliyle karşı duruyor. 2020 Yılında Ankara'nın resmedildiği en eski tablodan ilham aldığı Bir Ankara Manzarası albümüyle ses getiren Piano Turca'nın yeni bestesi One Day tüm dijital platformlarda yayında. Beste ve piyano düzenlemesi Piano Turca'ya ait olan şarkının video klip yönetmenliğini Veysel Aslan, mix ve mastering'i ise Can Yurttagül yaptı. Şarkı Zuhal Müzik Kentpark stüdyolarında kaydedilirken, video klip çekimleri ise Plato No 25'de gerçekleştirildi. Piano Turca, dinleyicilerle buluşturduğu yeni bestesi One Day ile müzik severleri umut dolu bir hayale davet ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/picassonun-pencerenin-yaninda-oturan-kadin-portresi-satisa-cikiyor/", "text": "20. yüzyılın en ünlü ressamlarından Pablo Picasso'nun sanatına ilham perisi olmuş genç sevgilisinin portresi olan 1932 tarihli Pencerenin Yanında Oturan Kadın resmi, 11 Mayıs'ta New York'taki Christie's Müzayede Evi'nde mezata çıkacak. Tablonun en az 55 milyon dolar (yaklaşık 450 milyon TL) civarı bir fiyata alıcı bulması bekleniyor. Tabloya esin kaynağı olan Marie-Therese Walter, henüz 17 yaşındayken 1927 yılında Picasso ile sevgili olmuştu. 1932 yılında resmedilen Pencerenin Yanında Oturan Kadının yanı sıra Picasso'nun bazı heykellerinde ve başka çizimlerinde de Walter'dan ilham aldığı belirtiliyor. Portre, müzayede evinin Empresyonist ve Modern Sanat kategorisinde yer alırken 1870'lerden 1980'lere kadar olan eserleri içeren 20th Century Art Evening Sale kapsamında satışa çıkarılacak. Fusco, yeni formatın müzayedelerin düzenlenme şeklini yeniden tanımlamaya ve koleksiyoncuların toplama şekline yanıt vermeye yönelik organik bir ihtiyaçtan ortaya çıktığını ifade etti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pink-floydun-davulcusu-nick-masons-saucerful-of-secrets-grubu-istanbulda/", "text": "Pink Floyd grubunun efsanevi davulcusu Nick Mason, Nick Mason's Saucerful Of Secrets grubuyla 2022 yılındaki Avrupa turnesini duyurdu. Grup üyeleri, 6 Haziran'da Türkiye'nin kapısını çalıyor. BKM ve Pozitif organizasyonu ile Istanbul Volkswagen Arena'da dinleme ve izleme fırsatı bulacağımız Pink Floyd'un efsanevi davulcusu Nick Mason'ın 2018 yılında kurulan grubu Nick Mason's Saucerful Of Secrets, Ukrayna'daki savaştan etkilenenlere yardım etmek için 6 Haziran'da konserde bir araya gelecek. Nick Mason's Saucerful Of Secrets grup üyeleri, Nick Mason, Gary Kemp, Guy Pratt, Lee Harris ve Dom Beken, Pink Floyd'un ilk albümünden, 1972 tarihli Obscured by Clouds albümüne kadar şarkılarla birlikte ilk kez ''Echoes'' parçasını da bu konserde çalacak. Covid-19 pandemisi nedeniyle geçen yıl ertelenen turnenin Avrupa ayağına Türkiye'yi de katan grup, Almanya, Çek Cumhuriyeti, İsviçre, Fransa, Lüksemburg, Belçika, Hollanda, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Rusya, Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan, Hırvatistan, Avusturya, İtalya ve Türkiye'de konser verecek. Nick Mason'ın bu turnesi, bugüne kadarki en büyük Avrupa turnesi olacak. Ayrıca Crash Test Dummies, Ruslana ve Jamala'nın yanı sıra çok sayıda ünlü isim, Ukrayna'daki savaştan etkilenenlere yardım etmek üzere 17 Haziran'da çevrim içi konserde buluşacak. Savaştan etkilenenler için bilet ve bağışlarla 10 milyon dolar toplanmasının hedeflendiği etkinlik, gece 03.00'ten itibaren canlı yayımlanacak. Biletleri www. worlduniteforukraine. com adresinden satışa sunulan etkinlikten elde edilecek gelirin, savaş mağdurlarının yemek ve barınma, tıbbi malzeme, kıyafet ve insan ticaretiyle mücadele için harcanması amaçlanıyor. Konser, 24 saat boyunca tekrar izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/piyanonun-efsane-ismi-richard-clayderman-istanbulda/", "text": "Dünyaca ünlü piyanist ve müzisyen Richard Clayderman, Tar Events Turkey organizasyonu ile 28 Nisan 2023 tarihinde konser vermek üzere ülkemize geliyor. Görkemli kariyeri boyunca 80 milyondan fazla albüm satan, 70 platin, 270 altın albüme ve 2000'den fazla konsere imza atan Richard Clayderman, muhteşem bir orkestra eşliğinde Maslak Tim Show Center'da sahne alacak. Henüz 6 yaşındayken dedesi tarafından ona hediye edilen eski bir piyano ile anadili olan Fransızca'dan daha kolaylıkla notaları okumaya ve piyano çalmaya başlayan, Londra Royal Filarmoni Orkestrası, Tokyo Senfoni Orkestrası, Pekin Senfoni Orkestrası ve Şangay Filarmoni Orkestrası gibi prestijli orkestralar ile unutulmaz performanslara imza atan, şov dünyasında en çok konser vermiş müzisyenlerin arasında olan Clayderman, 80'ler ve 90'larda birçok çocuğun piyano çalması için de ilham kaynağı oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/pj-harveyin-10-albumu-yolda/", "text": "Alternatif rock, bağımsız rock, deneysel rock, punk blues, folk rock gibi müzik türlerinin öncü kadın müzisyenlerinden PJ Harvey onuncu stüdyo albümü I Inside the Old Year Dying'i yeni teklisi A Child's Question, August, ile duyurdu. İngiliz müzisyen PJ Harvey'in 2016 Grammy adayı The Hope Six Demolition Project'ten bu yana ilk albümü olan yeni albüm, 7 Temmuz'da Türkiye'de GRGDN Müzik temsilciliğindeki Partisan Records etiketiyle dinleyicilerle buluşuyor. Albümün yapımcılığını uzun süredir birlikte çalıştıkları Flood ve John Parish üstleniyor. Bugün yayınlanan tekli, Steve Gullick tarafından yönetilen bir video ile taçlandırılıyor. 53 yaşındaki PJ Harvey, kariyerinin başından beri dikkatleri üzerine toplayarak Birleşik Krallık'ın Mercury Müzik Ödülleri'nde ilk kez 2001'de Stories From The City, Stories From The Sea albümüyle, 2011'de ise Let England Shake albümüyle birden çok ödül kazanmayı başardı. Başarılı bir şair ve görsel sanatçı olmasının yanı sıra bir müzisyen ve söz yazarı olan sanatçının eseri, orijinalliğiyle dikkat çekiyor: canlı, sürükleyici ve farklı. Memleketi Birleşik Krallık'ta 1 numaralı olan albümü The Hope Six Demolition Project'in yayınlanmasından bu yana en son Sharon Horgan'ın beğenilen Bad Sisters adlı mini dizisi için olduğu gibi çeşitli dizi, film, sahne müzikleri için iş birliğinde içerisinde oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/planet-earth-serisinin-sonuncusu-planet-earth-iii/", "text": "BBC'nin büyük beğeni toplayan serisi Planet Earth, üçüncüsüyle geri dönüyor. Sir David Attenborough'un seslendirdiği Planet Earth III, dünyanın en büyük yaşam alanlarını ve bu habitatlarda yaşayan olağanüstü hayvanları keşfettiği yepyeni 8 bölümüyle 12 Kasım Pazar günü saat 20.00'de BBC Earth kanalında ekranlara geliyor. Uzun süredir heyecanla beklenen doğa tarihi belgeseli Planet Earth serisinin sonuncusu Planet Earth III, Sir David Attenborough anlatımıyla ekranlara dönüyor. Dünyanın en uç köşelerine yolculuk yapan 8 bölümlük üçüncü seri en ilginç ve şaşırtıcı türleri takip ediyor. Heyecan verici olağanüstü hikayeleri izleyiciyle paylaşan seri, her bölümünde kıyılar, denizler, okyanuslar, ormanlar gibi habitatları konu alarak dünyadaki tüm yaşam alanlarını kapsıyor. Çekimi yaklaşık 5 yıl süren Planet Earth III, dünyanın ve yaşamın harikalarını ortaya çıkarmak için öncü film yapım teknolojisini kullanıyor. Hafif insansız hava araçları, yüksek hızlı kameralar ve uzaktan kumandalı derin deniz dalgıçları gibi aletleri kullanarak el değmemiş ormanlardan en karanlık mağaralara kadar görülmemiş tüm manzaraları ekranlara taşıyor. İlk serinin yayınlanmasının üzerinden neredeyse 20 yıl geçtikten sonra bilim, teknoloji ve dünyamızın nasıl değişip geliştiği gözler önüne seriliyor. Her serisinde izleyiciyi dünyanın farklı bir güzelliğiyle bir araya getirmeyi amaçlayan Planet Earth serisinin ilki, dünyanın hayranlık uyandıran görüntüsüne tanık olmak ve izleyiciyi insan eli değmemiş vahşi doğa alanlarına götürmek üzerineydi. Planet Earth II, izleyiciyi hayvanlarla yakın bir bağ kurmaya, onların yanında olmaya, zaferlerini ve mücadelelerini deneyimlemeye yönelikti. Serinin sonuncusu olan Planet Earth III'ün her bölümü el değmemiş ortamları, olağanüstü hayvanları ve hayatta kalmak için geliştirdikleri stratejileri gözler önüne sererek dünyaya yepyeni bir perspektiften bakıyor. Her bölümde göz kamaştırıcı farklı bir habitatı keşfeden serinin final bölümünde dünyadaki vahşi hayatı ve önemli ekosistemleri koruma mücadelelerine yer veren Planet Earth III 12 Kasım Pazar günü saat 20.00'de BBC Earth kanalında sevenleriyle bir araya geliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/podcastin-gucu-giderek-buyuyor/", "text": "Dijital dünyanın yeni içerik türü podcastler her gün milyonlarca insan tarafından dinleniyor. Özellikle pandemi döneminde trendi yükselen podcast dünyası 2021 yılında rekor bir seviyeye ulaştı. Dünyada 2021 itibarı ile 485 milyon aktif dinleyiciye sahip podcast mecrasında, 2021 yılında 150 bin içerik üretildi. Ülkemizde de her geçen gün etkisi büyüyen podcastler siyaset, sanat, kültür, spor, mizah ve birçok başlıkta dinleyicilerle buluşuyor. Son yıllarda hem üretici hem de dinleyici bağlamında etkisini büyüten podcastler, istikrarlı yükselişini 2021 yılında da devam ettirdi. Podcaster App tarafından yayınlanan 2021 Dünya Podcast Raporu'nda verilen detaylar sektörün 2022 hedeflerine de ışık tuttu. 2021 yılı itibarı ile 485 milyon dinleyiciye ulaşan podcast dünyası, 150 bin yeni podcast ile bu dinleyicilere ulaştı. Spotify ve Apple Podcast platformları başta olmak üzere 10'un üzerinde platformda yayınlanan podcastler; siyaset, tarih, sanat, spor, mizah, psikoloji ve kişisel gelişim gibi birçok farklı konuda içerik üreticisine ev sahipliği yapıyor. Podcaster App tarafından yayınlanan rapora göre, 14 milyar dolar değere sahip podcast sektörünün önümüzdeki yıllarda 100 milyar dolar bandına yaklaşması öngörülüyor. 2025 yılında 800 milyon aktif podcast dinleyicisine ulaşması beklenen sektörün dinleyici grafiği ise yeni platform ve içeriklerle her geçen gün yükseliyor. Rapora göre en yüksek podcast bilinirliğine sahip kıta Avrupa olurken, en fazla podcast bilinirliği olan ülke ise yüzde 78 ile Amerika Birleşik Devletleri. Avrupa'da en çok podcast dinleyen ülke ise yüzde 41 ile İrlanda oldu. İspanya, Norveç, İtalya ve Amerika gibi ülkelerin yoğun olarak dinlediği podcastlere Türkiye'de ilgi her gecen gün artıyor. Haziran 2021'de Reuters Gazetecilik Enstitüsü'nün raporuna göre son bir ayda Türkiye'de podcast dinleyenlerin sayısı yüzde 37 olarak duyuruldu. Beyhan Budak tarafından yayınlanan Kendine İyi Davran podcast serisi en çok dinlenen Türkçe podcast serisi olurken, Beyhan Budak'ı Deniz Dülgeroğlu tarafından yayınlanan Merdiven Altı Terapi ve ardından Sesli Kitap Dünyası podcast kanalları takip etti. Ülkemizde en çok takip edilen podcastler genel itibariyle gündem içeriklerini konu alan podcastler oldu. Müzik platformu olarak önce çıkan Spotify ve Apple, podcast dünyasının gelişiminde büyük rol oynadı. Her iki platformda yayınlanan içerikler yüz milyonlarca dinleyiciye podcastleri ulaştırdı. Podcast içerik üreticilerinin bu platformlardan gelir elde etmeye başlamasıyla sektörün reklam hacmi de önemli ölçüde büyüme gösterdi. Podcast dünyasının global pazar değeri 2021'de 14 milyar doları geçerek bir rekora ulaştı. Spotify Wrapped verilerinin de yer aldığı Podcaster App 2021 Dünya Podcast Raporu'nda platformdaki podcast dinleyicilerinin %200 oranındaki artışı ve %23'lük dinlenme süresi artışı da rapora yansıdı. Podcast dünyasının gelecek öngörülerine de yer ayrılan Podcaster App 2021 Dünya Podcast Raporu'nda sektörün 2028 yılında 100 milyar dolara yakın bir hacme ulaşacağı belirtildi. 2025 yılında 800 milyon dinleyiciye ulaşmayı bekleyen podcast dünyası ivmesini yeni içerikler ve mecralarla büyütmeyi hedefliyor. Türkiye'nin ilk global podcast uygulaması olma amacıyla yola çıkan Podcaster App, Türkiye'de podcast odağında birçok noktada içerik üretmeyi de amaçlıyor. Bu kapsamda 2022 yılı boyunca her ay podcast özelinde bir rapor yayınlayacak olan Podcaster App, 2022'nin ilk raporunu ise 2021 Dünya Podcast Raporu başlığıyla yayınladı. Türkiye'de ilk defa bu kapsamda ve başlıkta hazırlanan raporun, 2021 yılı boyunca tüm kıtalardaki podcast gelişmelerini aktarması ve dünya podcast ekosistemi hakkındaki bilgiler için Türkiye'de podcast profesyonelleri ve reklam dünyası için başvuru kaynaklarından biri olmasını hedefliyor. Raporda öncelikle dünya için genel bir çerçeve çizildikten sonra kıta kıta podcast gelişmelerine yer verildi ve söz konusu kıtalardaki önemli ülkelerin podcast ekosistemi hakkındaki bilgiler derlendi. Ayrıca önemli podcast haberleri ve reklam dünyasındaki gelişmelerin aktarıldığı raporda kapsayıcı şekilde tasarlanmış ve Afrika'daki podcast ekosisteminin yanı sıra siyahi podcastler hakkında da ayrı bir başlık açıldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/porseleni-sanata-donusturenler-maji-atelier-dunya-tiyatrolar-gununu-kutluyor/", "text": "İki kız kardeş Rana Durak ve Eda Durak Yüksel'in 2021 yılında kurduğu Maji Atelier markası, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü'nü sahneden ilham alan porselen koleksiyonlarıyla kutluyor. Öyle ki sanat ve tasarımı incecik zevkleriyle buluşturan ikili, yüzde yüz el yapımı koleksiyonda unutulmaz bir sofra deneyimine davet ediyor. Heykelsi formlar, şık parçalar, stil sahibi bir ruh ve geniş bir hayal gücü... Maji Atelier, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü'nü; tragedyalardan ve tiyatro denince akla gelen ilk yazar Shakespeare'den aldığı ilhamla kutluyor. Efsaneleri stilize bir ruhla yorumlayan Maji Atelier, adeta bir tiyatro oyunundan çıkan karakterleri tasarımlarıyla canlandırıyor. Kişiye özel fincanlar, kaseler ve masa örtüleri yaratmaya devam eden marka, sanat ve tasarımı buluşturduğu bu özel koleksiyonunda Shakespeare repliklerini figüratif heykelsi fincanlarına yansıtıyor. Yüzde yüz el yapımı tasarımlar sunan Maji Atelier, 24 ayar altınla dekorlanan Infinity porselen kaseyle; sonsuzluğa uzanan erkek ve kadın figürlerini sofralara taşıyor. Fincan ve yastıktan oluşan Uyuyan Güzel ise ilhamını masallardan alan eşsiz tasarımıyla büyüleyici bir estetik sunuyor. Yunan mitolojisinin büyücü tanrıçası Kirke'nin büyülü gizemine ise altın sır ile süslenen Kirke fincanda rastlamak mümkün. Her bir ürünü birbirinden farklı olan, yüzde yüz el yapımı ürünler tasarlayan Maji Atelier'in tüm tasarımları kişiye özel. Marka, tüm tasarımlarında kaliteli, sofra sunumuna uygun hammaddeler kullanıyor. Yiyecek, içecek kullanımına uygun sırlama teknikleri ve ithal porselen çamurlarıyla, her aşaması titizlikle tasarlanmış bir üretim sürecini yürüten Maji Atelier, özenle tasarladığı ürünlerini farklı sofralar kurmak isteyenlerle buluşturuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/portakal-cicegi-karnavali-10-yilini-kutluyor/", "text": "Adana sokakları, 10. Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı ile pandemi dönemi sonrası yine rengarenk günler yaşatmaya hazırlanıyor. Bu yıl 10'uncu kez 23-27 Mart 2022 tarihleri arasında düzenlenecek Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı etkinlikleri, iki yılın ardından tekrar Adana sokaklarına taşınacak. Türkiye'nin ilk ve tek karnavalı olma özelliğini taşıyan karnaval, 23 Mart Çarşamba günü başlayacak ve 26 Mart Cumartesi günü resmi açılış, kostümlü kortej ile Haluk Levent'in sahne alacağı karnaval konseri gerçekleştirilecek. Bunun yanında birbirinden renkli kostümleriyle çeşitli koroların ve sanatçıların konserleri de karnaval coşkusunu zirveye taşıyacak. Karnavalın sürprizlerinden biri de Türkçeyi çok iyi konuşup bağlama çalmayı öğrenen Japon Yukari Fumuro olacak. Türküleriyle karnavalı renklendirecek olan Yukari Fumuro'ya yine Japonya'dan Hikaru Wabita eşlik edecek. 27 Mart Pazar günü sona erecek karnavalda çok sayıda eğlenceli etkinliğin yanı sıra kültürel ve sanatsal aktiviteler ile birlikte ilgi çekici projeler de yer alacak. Portakallı Lezzetler Yarışması, Halk Koşusu, Rengarenk Fest, Su Korteji, TJK Pony Club ve KindyRoo Çocuk etkinlikleri, Uluslararası tanıtım stantları, Gastronomi Fikir Kulübü'nün Hızlı Dürüm Yeme Yarışması ve Mutfak Workshop'u ile TJK Portakal Çiçeği Koşusu karnavalda düzenlenecek etkinlikler arasında yer alacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/prens-harrynin-ani-kitabi-spare-sonbaharda-turkcede/", "text": "2023'ün en önemli kitapları arasında gösterilen Prens Harry'nin anı kitabı Spare, Mundi Kitap etiketiyle sonbaharda yayımlanacak. ABD, Kanada ve Birleşik Krallık'ta ilk günden toplam 1,4 milyon adet satan ve dünya çapında 16 dilde yayımlanacak otobiyografinin Türkçe yayın haklarını Mundi Kitap aldı. Sussex Dükü Prens Harry'nin yayımlandığı ilk günden itibaren büyük ilgi gören ve Amazon'un çoksatar listesinde zirvede yer alan anı kitabı Spare, Penguin Random House'un açıklamasına göre şimdiye kadar yayımladıkları kurgusal olmayan kitaplar arasında ilk günden en iyi satan kitap oldu. Spare, annesini kaybetmeden önce kaygısız biri olarak bilinen ve daha çok yedek plan olarak görülen Prens Harry'nin değişen kaderini anlatıyor. Harry'nin okul dönemine yayılan öfke sorunları, annesinin ölümünden basını sorumlu tutması, her daim spot ışıkları altında yaşaması, oyuncu Megan Markle'la evlenmesinin ardından ikilinin çevresini saran ırkçı şakalar ve kraliyet baskısı, nihayetinde kraliyetten ayrılma süreci gibi toplum gözünde sansasyonel olmaktan öteye gidemeyen konular, bu otobiyografide derinleşiyor. Prens Harry ilk kez kendi hikayesini yalın, gözü kara bir dürüstlükle aktarıyor. İçgörü, kendini sorgulama ve sevginin keder üzerindeki ebedi gücü etrafında örülen Spare'den elde edilecek gelirinse İngiliz hayır kurumlarına bağışlanması planlanıyor. Geçmiş yıllarda Michelle Obama'nın tüm dünyada büyük ilgi gören anı kitabı Benim Hikayem'i (Becoming, 2018) ve Lisa Brennan-Jobs'ın babası Steve Jobs'ı merkeze yerleştirdiği anı-portresi Gençlik Hatası'nı (Small Fry, 2018) okurla buluşturan Mundi Kitap'ın Spare'i sonbaharda yayımlaması bekleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/puruzsuz-cilt-icin-gillette-venus-dokunusu/", "text": "Kat kat giyindiğimiz kıyafetler, cildimizi nemsiz ve kuru bırakan soğuk kış günleri artık geride kaldı. Özlediğimiz elbise ve eteklerin içerisinde pürüzsüz cildimizle özgüvenle parlamamız mümkün. Pürüzsüz bir cilt için acılı ve zahmetli tüy alma yöntemleri yerine konforlu ve kullanışlı Gillette Venus ailesi ile hayalindeki pürüzsüz cilde kolaylıkla ulaşabilirsin. Sert kimyasallardan ve kötü kokulardan uzak bir uygulama olanağı sağlayan, tüylerini alırken bir yandan da ölü derilerden arındıran, cildi kayganlaştıran jel barlarıyla da ipek gibi yumuşak bir cilde sahip olma imkanı sunan Gillette Venus Comfortglide Breeze ile anında mükemmel pürüzsüzlük elinin altında. Suda aktifleşen jel barları ve 3 bıçaklı oynar başlığı sayesinde %100'e kadar pürüzsüzlüğün tadını sonuna kadar çıkarabilirsin. Diz, dirsek, bilek gibi kıvrımlarına kolayca uyum sağlayan oynar başlığı ve kayganlaştırıcı jel barlarıyla tıraş jeline gerek kalmadan acısız ve pratik bir şekilde istediğin ışıltılı cilde birkaç dakika içerisinde kavuşmak mümkün. Aynı zamanda Gillette Venus Comforglide Breeze'in dörtlü yedek başlığı paketini haftada 2 kez kullandığında 4 aya kadar kullanım sağlayabilirsin. 4 aya kadar kullanım sayesinde bir adet Gillette Venus Comfortglide Breeze'in 4'lü yedek başlık paketi tüm yaz boyu pürüzsüzlük sırrını keşfetmeni sağlar. Gillette Venus Comfortglide Olay, Amerika'nın önde gelen cilt bakım markası Olay içerikli jel barları ile cildin etrafını sararak nem kaybını önlüyor ve cildin nem dengesini korumasına yardımcı oluyor. Jel barlar suyla temas ettiği anda harekete geçerek; ekstra herhangi bir jel ya da köpüğe ihtiyaç duymadan ciltte rahatça kayarak konforlu bir tıraş imkanı sunuyor. Aynı zamanda başlığında yer alan 5 bıçak ile ekstra pürüzsüzlük vadediyor. Gillette Venus Comforglide Olay'in ikili yedek başlığı ise haftada 2 kez kullanıldığında 2 aya kadar kullanım olanağı sağlıyor. Gillette Venus tıra makineleri sayesinde evde konforlu ve ekonomik pürüzsüzlüğün keyfini sürebilirsin."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/puskinin-anadoluya-dair-notlari-erzurum-yolculugunda/", "text": "Modern Rus edebiyatının kurucularından Aleksandr Puşkin'in seyahat notları olarak anılan Erzurum Yolculuğu adlı eseri, VakıfBank Kültür Yayınları aracılığıyla okurla buluşuyor. Eyüp Karakuş'un çevirisiyle Türkçeye kazandırılan eser, şairin 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Kafkasya üzerinden Osmanlı İmparatorluğu'na yaptığı yolculuğu konu alıyor. Kafkasya'daki Rus karargah şehrine vardığında, sürgün döneminde tanıştığı asker arkadaşlarının Erzurum'u istila etmek üzere sefere çıktığını öğrenen şair, izni olmadığı halde Osmanlı sınırlarını aşar, Erzurum'a kadar gelir. Yolculuğu boyunca birtakım eskizler çizer, notlar alır: karşılaştığı Türk askerleri, Erzurum Komutanı Salih Paşa ve eşi, Tatarlar, Tellak Hasan ve Paşa'nın konağı... Gözlemlerini yalın bir dille paylaşan Puşkin, Rusların başarısını yeterince övmediği için eleştirilecek ve Erzurum'a yaptığı bu izinsiz yolculuk, Çar I. Nikola'nın Puşkin'i ev hapsiyle tehdit etmesiyle sonuçlanacaktır. 19. yüzyıl Anadolu'sunun resmini çeken Puşkin, bu eserle savaşa ve farklı yaşamlara tanıklık etmenin ötesinde sosyal ve tarihsel açıdan Anadolu'ya dair birkaç yüzyıllık öngörülerine yer veriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/r-onur-duru-yazdi-tiyatro-yasasi-derhal-yapilmali/", "text": "Yönetmen, oyuncu, Tiyatromuz Yaşasın Yürütücü Kurul Üyesi R. Onur Duru, Ajandakolik'e pandemi sürecinde neredeyse kapısına kilit vuracak duruma gelen tiyatroların, devlet tarafından tacir olarak görüldüğünü ve bir an önce tiyatro yasasının çıkması gerektiğini yazdı. Zor günlerden geçiyoruz, demek isterdim bu yazıya başlarken. Ama maalesef zor günler, tiyatroların çok uzun zamandır gerçeği, yaşama şekli. Tiyatrolar için, pandemi ile zor günler, kara günlere dönüşmeye başladı. Çünkü ülkemizde yasası olmayan, hukuk tarafından pek de tanınmayan bir mesleğimiz var. Bu durum, direkt olarak tiyatro sahibinin ve dolaylı olarak oyuncu, yönetmen, kreatör, teknisyen, gişeci, temizlik görevlisi, asistan, kantinci kim varsa tiyatro çalışanlarının hiçbirinin haklarını savunamaması, ağır vergilerle yükümlendirilip geçim kaynaklarının sınırlandırılması demek. Çünkü sanat üreten bu kurumlar, Devlet tarafından Tacir olarak görülüyor. Oysa ki sanat üreticileri, diğer mesleklerden farklı dinamik ve yaşam koşullarına ihtiyaç duyuyor ve aksi durumlarda üretim yapamaz hale geliyorlar. Tam da burada açıklamak gerekir ki, sanatçılar ayrıcalık değil, zorunluluklarının karşılanmasını bekliyorlar. Dahası, Tacir sıfatıyla, hiçbir yetki belgesine ihtiyaç duymadan herkes tiyatro açabiliyor. Oysa ki her meslek ve sanat dalı gibi, tiyatronun da yeterlilik belgesi gereksinimi var. Bütün bunlar, mesleki tanımlarımızın olmamasından kaynaklı. İşte bu nedenle Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi olarak, Tiyatro Yasası derhal yapılmalıdır diyoruz. İnsanlık tarihinin en eski sanatlarından birinin, Tiyatro Sanatı'nın icracıları olarak, 21. yüzyılda hala adalet arıyor, hala hakkımızı alamamaktan bahsediyoruz. Kültür ve turizmin iç içe geçirildiği geniş kapsamlı bir bakanlığa tabii olmanın ötesinde Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı'na karşı sorumlu tutuluyor ve bu bakanlıkların her birinin ayrı işleyişine maruz kalıyor, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü ve Telif Hakları Genel Müdürlüğü'nün birbirinden habersiz yönetmelikleri içinde savruluyoruz. Bu karmaşanın ötesinde bir de tekelleşmiş bir telif ajansının tek taraflı yaptırımlarına mecbur bırakılıyoruz. Neden? Çünkü bizi savunan bir yasamız yok. Üstüne bir de pandemi süreci başladı. İlk biz yasaklandık, her yer açıldı, biz hala kısıtlıyız. Devlet, vereceğim dediği desteği henüz hiçbir tiyatroya vermedi. Düzelteyim, verecek ama orada da öyle mevzuatlar giriyor ki, nasıl altından kalkılır bilinmez."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/radika-aromaterapiden-ask-motivasyonunuza-guclu-destek/", "text": "Sevgililer Günü'nde özenle düşünülmüş hediyeleri ve gerçek aşkı arayanlara Radika Aromaterapi'den tam destek! Aşk motivasyonunu güçlendiren önerilerle Radika Aromaterapi çiftlere; ilişkilerinde güven, empati ve sadakat üzerinde olumlu etkilere sahip uçucu yağ seçenekleri sunarken, yalnız kişileri, duyguları yöneterek doğru aşka hazırlayacak yollar öneriyor. Binlerce yıllık geçmişe sahip olan aromaterapi öğretileri, söz konusu aşk olduğunda elbette ki önemli bir kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Bitkilerin kök, yaprak veya çiçeklerinden damıtma yoluyla elde edilen yağları kullanarak yaşam kalitesini yükseltmeyi amaçlayan aromaterapi, çiftlerin hediye alternatiflerinde yer alan en özel seçeneklerin başında gelirken, yalnız olan ve kalbinin sahibini aramaya çıkan herkesin de kurtarıcısı oluyor. Koklama yöntemiyle vücudumuzda hayati önem taşıyan hormonların salgılanmasını kontrol eden ve beyinde yer alan limbik sistemi uyaran en etkili yöntem olan aromaterapi, olumsuz duygulardan kaynaklanan hormon seviyelerini dengeleyerek hem kişilerin ruh hallerine denge kazandırıyor hem de ilişkisine pozitiflik katmak isteyen herkesin gözdesi oluyor. Radika Aromaterapi'nin kurucularından Aromaterapist Derya Acar beyinde duygularımızı kontrol eden limbik sistemi etkileyerek aşk ve sevgi motivasyonunun kontrol edilebileceğini söylüyor. Aşk hormonu olarak bilinen ve aşık olacağımız zamanı, kişiyi ve sadakat duygumuzu yöneten oksitosin hormonu çiftler arasındaki aşk ve sadakatin yapı taşı olma görevini üstleniyor. 2013 yılında Oxford Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü bir çalışma, oksitosinin ilişkilerde güven, empati, pozitif ilişki anıları ve sadakat üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu gösteriyor. Oksitosin hormonunun salgılanmasını teşvik etmenin en önemli yolu kortizol, yani stres hormonunu azaltmaktan geçiyor. İşte aromaterapi ve uçucu yağlar da tam da bu noktada devreye giriyor. Aromaterapist Derya Acar konuyla ilgili yapılan araştırmalara dikkat çekiyor ve Araştırmalar, misk adaçayı yağı da dahil olmak üzere bazı uçucu yağların hormonları dengelemeye yardımcı olabileceğini ve aşk hormonu üretimini teşvik edebileceğini gösteriyor diyor. Misk Adaçayı Uçucu Yağı ile kalbinizi stres yerine aşka açın! Kişinin aşkla bütünleşmesinde hormon değerleri de büyük önem taşıyor, stres seviyesi azaldığı zamanlarda kişinin oksitosin hormonu yükseliyor. Research Trusted Source araştırması misk adaçayı uçucu yağının stres hormonlarını azaltabileceğini ve bu yolla da aşka sıkıca bağlanabileceğini gösteriyor. Zarif Lavanta Uçucu Yağı'yla modunuzu aşka çevirin! Zarif Lavanta yani Lavandula Angustifolia uçucu yağının kaygı ve stresi önemli ölçüde azalttığını birçok araştırma kanıtlıyor. Aşkın ihtiyaç duyduğu ruh hali ise tam da bunu gerektiriyor. Yapılan birçok araştırma Ylang Ylang uçucu yağını koklamanın coşku duygusuyla ilişkili olduğunu ve depresyonu hafifletmeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Kaygı giderici, sakinleştirici bir etkiye sahip olan gül uçucu yağı geleneksel olarak afrodizyak olarak da kullanılıyor. Gülün bu etkisinden faydalanmanın en kolay yolu ise gül suyunu kullanmak. Radika Aromaterapi'nin kurucularından Derya Acar uçucu yağların kullanım yöntemleri konusunda ise uyarıda bulunarak, Uçucu yağlar direkt olarak tenimize sürülmemeli ve koklanmamalıdır. Etkilerinden faydalanmak için masaj yağına karıştırabilir ya da difüzörde kullanılan suya damlatarak kullanabilirsiniz. diyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ragip-ertugrul-yazdi-tum-ozel-tiyatrolari-hak-mucadelemiz-icin-sorumluluk-almaya-davet-ediyoruz/", "text": "Rest Tiyatro kurucusu, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı, Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi Yürütücü Kurul Üyesi Ragıp Ertuğrul, koronavirüs nedeniyle aylardır kapalı olan bağımsız tiyatrolarda çalışan emekçilere Ajandakolik aracılığıyla sesleniyor. Tiyatromuz Yaşasın Kampanyası nasıl ki kişi ve kurumlardan bağımsız Türkiye'nin her yerinde bağımsız tiyatro yapan emekçilerin ortak dertlerini özetleyen talepler çerçevesinde düzenlendiyse bu kampanyadan hareketle taleplerimizi takip noktasında oluşturduğumuz İnisiyatif de tüm bu emekçilerin meselelerinin çözümüne yönelik adımlar atmayı hedefliyor. İnisiyatif olarak gerek bakanlıklardan gerekse yerel yönetimlerden taleplerimizi sadece pandemi dönemiyle bağlantılı görmüyoruz. Bunlar uzun yıllardan beri süregelen, kendi ekosistemi içinde yalnız bırakılan, umursanmayan, önemsizleştirilen ve son yıllarda nedendir bilinmez itibarsızlaştırılmaya çalışılan tiyatro sektörünün ve bu sektörde var olma savaşı veren, toplumun kültürüne hizmet etmeye çalışan, yaşama estetik değerler katan sanat emekçilerinin vazgeçilemez hak talepleri. Şimdiye kadar gözlerini kapayıp sanatlarıyla hayatı anlamlandırmaya çalışan emekçiler, salgınla birlikte kapanan salon kapılarının ardında yalnızlıklarıyla baş başa kaldılar. Dertleşecek, meseleyi kendi meselesi olarak hissedecek ve teselli edecek, umut yeşertecek de yine meslektaşları olacaktı ki tiyatrocuların bu samimi, doğal, pazarlıksız ve akılcı Tiyatromuz Yaşasın haykırışları diğer sanat emekçilerinden ve sanatseverlerden de yoğun ilgi ve destek gördü. Bu bakımdan Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi'nin üstlediği sorumluluk ve ulusaldan emekçilerin katılımcılığı ile temel varlık sorunlarımızın orta ve uzun vadede çözülmesine yönelik aksiyon planı, şu anda hiçbir tüzel kimliği olmayan oluşumun biricikliğini gösteriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/rapciler-tirat-albumunde-bulustu/", "text": "Türkçe Rap müzik piyasasının en önemli isimlerini bir araya getiren Tirat albümünde Şanışer'den Cash Flow'a kimler var kimler... Warner Music'in ilk Türkçe rap projesi olma özelliğini taşıyan albüm, 29 Nisan'da müzikseverler ile buluşacak. Tirat, kelime olarak tiyatro oyununda oyuncuların bir seferde söylediği parça, yazı veya konuşmada bir düşüncenin kesintisiz gelişimi anlamını içermesi bakımından, rap müzikteki 'flow'lar ile büyük benzerlik taşıyor. Buradan yola çıkarak albümde Türkçe Rap Müzik sektörünün kalemi en kuvvetli, yeni nesil şairleri olarak anılan isimleri Tirat konsepti altında bir araya getirildi. No.1, Motive, Şanışer, Şehinşah, Cash Flow, Allame ve Ahiyan'ın şarkılarından oluşan albümün prodüktörlüğünü Osman Çello yapıyor. Albümde sürpriz bir isim de yer alıyor. Albümün intro parçasına sevilen tiyatro oyuncusu Erdal Beşikçioğlu seslendirdiği Shakespeare tiradı ile imza attı. Usta oyuncu böylece ilk kez bir rap albümünde yer almış oldu. Albüm müzik tekniği açısından da yeniliklere imza atacak. Dolby Atmos teknolojisi ile yapılan albüm dinleyicilere yepyeni bir dinleme deneyimi vadediyor. Albümün lansman konseri ise 5 Haziran'da Harbiye Açıkhava sahnesinde. Albümün kreatif direktörlüğünü Anıl Can yaparken fotoğraf sanatçısı Erdi Doğan sanatçıların fotoğraf çekimlerini, yönetmen İsmail Sabotiç ise video çekimlerini üstleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/red-bull-dance-your-style-yarismasinda-dunyanin-en-iyisi-kieran-lai/", "text": "Birçok sokak dansı stilini bünyesinde barındıran dans yarışması Red Bull Dance Your Style, TikTok'ta tüm dünya ile eş zamanlı olarak kıyasıya bir mücadeleye sahne oldu. Final elemeleri seyirci oylamasıyla gerçekleşen yarışmada birincilik ödülünü ise İngiltere'den katılan Kieran Lai isimli dansçı kazandı. Dünyanın en iyi sokak dasçılarının belirlenmesinde rol oynayan yarışma bu yıl Red Bull Dance Your Style Challenge adıyla TikTok üzerinden ilk kez online olarak düzenlendi. Türkiye dahil dünya çapında binlerce kişi 15 Kasım tarihine kadar başvurularını gerçekleştirdi. 47 ülkeden 1500 dansçı, Red Bull Dance Your Style sahnesinde yer alabilmek için Black Eyed Peas'in 'Get Loose Now' şarkısı eşliğinde gerçekleştirdiği 30 saniyelik performanslarını TikTok'ta paylaştı. Dünyaca ünlü isimlerden oluşan yarışmanın iddialı jüri kadrosu, başvuruları sıkı eleyerek finale kalan 8 ismi belirledi. Önceden belirlenen 8 yarışmacı ile toplamda 16 finalist, birinci olabilmek için dans pistine meydan okudu. Red Bull Dance TikTok hesabı üzerinde seyircinin oylarıyla belirlenen kazanan isim, İngiltere'den katılan Kieran Lai isimli dansçı oldu. Japonya'dan katılan bir diğer finalist olan Lin ile son ana kadar başa baş mücadele eden Kieran Lai, seyirci oylarındaki üstünlüğü ile (yüzde 21'e karşı yüzde 79) birinci oldu. Böylece Kieran Lai, 2021'de Red Bull Dance Your Style Dünya Finali'nde yarışma hakkını elde etti. Yarışmanın arkasından duygularını ifade eden Kieran Lai, İngiltere'de karantina ilan edildikten sonra TikTok'ta içerik üretmeye ve takipçilerimle bir araya gelebilmeye başladım. Bu derece destek aldığımı görmek beni çok mutlu etti. 2021 yılındaki Red Bull Dance Your Style Dünya Finali için inanılmaz heyecanlıyım dedi. Red Bull Dance Your Style'a dair daha fazla bilgi için Red Bull/DanceYourStyle adresini etmek mümkün."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/red-bull-doodle-art-basvurulari-icin-son-gunler/", "text": "Dünyanın dört bir yanındaki öğrencileri ve yaratıcıları, zihinlerinde canlanan doodle'ları kağıda dökmeye davet eden Red Bull Doodle Art'a başvuru için geri sayım başladı. Türkiye'de dördüncü kez hayat bulan yarışmada maharetli eller ve yaratıcı zihinler, yaptıkları doodle'lar ile Mayıs'ta Amsterdam'da gerçekleşecek dünya finaline katılma şansı için yarışıyor. Çizerler, başvurularını 24 Mart 2023 tarihine kadar www. redbulldoodleart. com adresinden iletebiliyor. Yaratıcı çizerlerin zihninden geçenleri doodle'lar ile kağıda dökmelerine imkan tanıyan Red Bull Doodle Art'a başvuru için geri sayım başladı. 2012 yılındaki ilk edisyonundan beri yaratıcılığı sanat ve teknolojiyle buluşturan Red Bull Doodle Art, Türkiye'de dördüncü kez hayat buluyor. Katılımcıların klasik usül kağıt kalem veya dijital olarak çizdikleri yaratıcı karalamalar ile katılabileceği yarışma; sanatı ve çizmeyi seven, 18 yaşını doldurmuş yetenekli tüm gençleri bekliyor. 24 Mart 2023'e Kadar Başvurular Devam Ediyor! Başvuruları 24 Mart tarihine kadar devam edecek Red Bull Doodle Art yarışmasında 60'tan fazla ülkeden katılımcı, çizim konusundaki becerilerini sergileyecek. Alanında öne çıkan jürilerin yapacağı elemeler ile belirlenecek yarışmanın kazananı, Türkiye finalisti olarak 25-28 Mayıs tarihlerinde Amsterdam'da gerçekleştirilecek Red Bull Doodle Art 2023 Dünya Finali'nde ülkemizi temsil etme şansını yakalayacak. Ülke finalistleri aynı zamanda dünya finali kapsamında yetenekli ve dünyaca tanınmış sanatçılarla buluşma ve atölyelerde deneyim paylaşma imkanı da bulacak. 60'tan fazla ülkeden finalistin eserleri ayrıca halkın katılımına açık bir sergi ile sanatseverlerle buluşacak. Alanında öne çıkan isimlerin de aralarında bulunduğu jüri tüm eserleri yaratıcılık, artistik beceriler ve eğlenceli içerikler çerçevesinde değerlendirilecek. Red Bull Doodle Art 2023 dünya birincisi sanat ve inovasyonu harmanlayan, 3 gün boyunca sürecek etkinliğin sonunda açıklanacak. 24 Mart'a kadar devam edecek Red Bull Doodle Art başvuruları, eleme tarihleri ve detaylara www. redbulldoodleart. com adresinden ulaşılabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/renaud-pellegrinonun-yeni-koleksiyonunda-saten-ve-kadife-basrolde/", "text": "Cesur renk ve heykelsi formlarıyla benzersiz çanta tasarımlarına imza atan Renaud Pellegrino, 2021 Sonbahar/Kış koleksiyonunda saten ve kadife kumaşlar, kristal ve incilerin yer aldığı zengin malzeme seçkisiyle öne çıkıyor. Renaud Pellegrino, kendi ismini taşıyan markasını kurduğu günden bugüne, kimliğini yansıtarak lüks el çantaları tasarlıyor. Estetik aşığı tasarımcının, cömert el işçiliği ile bütünleşen koleksiyonlarında kullandığı teknikler, renk ve malzeme seçimlerindeki yaratıcılık, onu eşsiz kılan özellikleri arasında yer alıyor. Ancak Renaud Pellegrino'yu sadece bir çanta tasarımcısı olarak tanımlamak yetersiz olur. Tutkuyla tasarladığı benzersiz çantaları, Paris Dekoratif Sanatlar Müzesi'nin kalıcı koleksiyonlarında yer alan sanatçının birçok tasarımı mücevher/sanat eseri statüsünde kabul ediliyor. tasarımcı Yves Saint Laurent ile başlıyor. Sekiz yıllık uzun soluklu birliktelikte, büyük bir hayranlıkla çalıştığı markanın hem hazır giyim, hem de couture koleksiyonlarında deri aksesuar tasarımlarına imza atıyor. 1983 yılında kendi yolunda yürümeye karar veren tasarımcı, Pellegrino Paris atölyesinde elegan çantalarını tasarlamaya başlıyor. Tasarımlarını şekillendirirken ilk adımda renklerden ilham alıyor, malzeme ve şekilleri deneyip karıştırarak farklı detaylar oluşturuyor. İnsanların yaşamlarını ve hareketlerini izliyorum, onların vücut ritimlerine, mizaçlarına uygun formlar oluşturuyorum, vücutla bütünleşerek hareket eden çantalarla limitsiz bir ifade şekli yaratıyorum. cümleleriyle sanatını anlatıyor. Özellikle gece çantalarının ön plana çıktığı Renaud Pellegrino koleksiyonlarında gündüz çantaları, clutch, kartvizitlik ve cüzdanlar da yer alıyor. Renaud Pellegrino Tasarım Evi, Sonbahar/Kış koleksiyon ilhamını çarpıcı ve saf renklerin öne çıktığı Fovizm akımından ve güçlü ressamlarından alıyor. Imaginary Winter koleksiyonunda, kutu formlu tasarımlar, saten ve kadife kumaşlar, kristal ve incilerin yer aldığı zengin malzeme seçkisi ve her zamanki gibi cesur renk kullanımı öne çıkıyor. Markanın ikonik çantaları, yeni formlarla etkileşime geçiyor, temiz ve net hatları, eşsiz desenler ve zanaatkarların el işçiliği süslüyor. Tasarım evinin özüne odaklanan Imaginary Winter koleksiyonu, Renaud Pellegrino'nun vazgeçilmezi olan şıklık kavramını, derin, zarif ve parlak bir estetik anlayışıyla keşfe çıkıyor. Taşıdıkları çanta ile mükemmel hikayeler anlatabilen dünya kadınlarına adanmış olan koleksiyon modernist fikirleri markanın göz kamaştıran dna'sı ile zenginleştiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ressam-yazar-asuman-portakal-ile-picassonun-gozleri-uzerine-bir-soylesi/", "text": "Hayata, Picasso'nun gözleriyle bakmak... Çocuk edebiyatının değerli yazarlarından Asuman Portakal, son kitabı Picasso'nun Gözleri ile hem 20. yüzyılın dahi ressamının çok yönlü sanatçı kişiliğinin hayatından hem de Guernica gibi başyapıtlarından izler taşıyan öyküleri, küçük okurlarla buluşturuyor. Portakal ile Picasso'nun dehasını, eserlerini ve sonsuza kadar sürecek ölümsüzlüğünü öyküleri vesilesiyle konuştuk. Sonunda Mavi, Pembe, Afrika, Kübizm ve Sürrealizm dönemlerinden seçtiğim birer yapıtı Picasso'nun Gözleri ismiyle oluşturduğum klasöre attım ve yazmaya başladım. Bu seçimi yaparken sanatçıyı derinden etkileyen kişisel ve toplumsal olayların sonucunda ürettiği resimlerin yanı sıra çocukların hayal gücünü de harekete geçirecek yapıtlar olmasına özen gösterdim. Kitap yayıma hazırlanırken editörle yaptığımız görüşmede öykülere konu olan resimlerin fotoğraflarını da kitaba koymaya karar verdik. Telif hakları konusunda titiz davranan yayınevinin bu konudaki girişimleri ne yazık ki olumlu sonuçlanmadı. Özellikle eserin orijinalini elinde bulunduran bir özel koleksiyonere ulaşmak mümkün olmadı. Bu yüzden resimlerin fotoğraflarını kitaba koyamadık. Sonunda tablet, PC, akıllı telefon kullanan dijital çağın çocuklarına ve öykülerin onlarda uyandıracağı merak duygusuna güvendik. Okurların bu resimleri kolayca internetten bulup inceleyebileceklerini düşünüyorum. Böylece kitapta öyküleri bulunmayan Picasso'nun diğer resimlerini de görme fırsatı yakalayabilirler. Üstün yeteneği ve dehası sayesinde çok genç yaşlarda akademik resmin inceliklerini kavrayan Picasso, sahip olduğu ustalığın ona getirdiği başarıyla yetinmemiş. Sanatında tırmandığı zirvelere çakılıp kalmadan yeni arayışların peşine düşmüş. O zirvelerde tek olmanın verdiği ayrıcalıklı duyguyla adeta dalga geçmiş ve her seferinde yaptıklarının üstüne bir sünger çekerek yeniden başlamış. Bu, sanatla uğraşan insanların kolay kolay göze alabileceği bir şey değil. Yaptıklarını korkusuzca bozması, bilinmezliklerle mücadele etme gücü ve sürekli yeni olanın peşinde koşması övgüye değer. Endüstri devrimiyle Avrupa'da gelişip güçlenen burjuvazinin içinden çıkan bazı önemli koleksiyoncular, özellikle 20. yüzyılın başında gelişen modern resim akımlarını ve sanatçıları çok desteklemişler. 1917 Ekim devrimi öncesinde ünlü Rus tekstil fabrikatörleri Sergei Shchukin ve Ivan Mozorov, Picasso'nun ve Henri Matisse'in birçok tablosunu alıp Moskova'ya götürmüş. Devrim sonrası kamulaştırılan bu koleksiyonlar, zamanla Puşkin ve Hermitage Müzeleri'ne yerleştirilerek halka açılmış. Avrupa'nın kültürel ve sanat ortamının zenginliği Amerikalı koleksiyoncuları da Paris'e çekerek, sanat piyasasını daha da hareketlendirmiş. Özellikle Leo ve Gertrude Stein kardeşler ile Claribel ve Etta Cone kardeşler, Picasso'nun birçok yapıtını satın alarak sanatçıya erken yaşlarda ekonomik güç kazandırmışlar. Picasso'nun sahip olduğu ünü ise en az yapıtları kadar incelenmeye değer buluyorum. On dokuz yaşındayken beş parasız Paris'e gelip on yıl içinde parasızlıktan kurtulan sanatçı, otuz sekiz yaşından itibaren zengin bir adam olarak hayatına devam etmiş. Sanatındaki başarının yanı sıra renkli kişiliği, modern dünyanın ölçütlerini iyi kavrayıp keskin bir iş zekasıyla hareket etmesi onun daha da zenginleşmesini sağlamış. Üstelik bunu yaparken sanatından en ufak bir taviz vermeyerek sanatçı masumiyetini korumayı da bilmiş. Ayrıca heykel, seramik, illüstrasyon, kostüm ve sahne tasarımı çalışmalarıyla sanatın her alanında önemli işler yapması, hakkında çıkarılan efsaneleri desteklercesine yaşaması ününe ün katmış. Ünlendikçe daha çok kazanan Picasso, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Fransa'nın güneyinde, bir tablo karşılığında 17. yüzyıldan kalma bir malikane satın almıştır. Zenginleştikçe daha da ünlenen sanatçının yapıtları dünyanın dört bir yanında alıcı bulmuş. Bir ressamın ölümünden sonra eserlerinin büyük değer kazanması ancak gerçek sanatçılar için söz konusudur. Bir tablonun değerini artıran onun eskiliği ya da bir kez yapılabilir olması değildir. Sanat tarihinde tüm zamanları aşabilecek özgünlükte eser üretebilen dehalar çok ender görülür. Picasso da o sanatçılardan biridir. Yazdığım kitaptan söz ediyorsanız, bu sorunun yanıtını ancak okurların verebileceğini düşünüyorum. Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun büyüdükten sonra sanatçı kalabilmekte, sözleriyle toplumsal kuralların yaratıcı ve özgür düşüncenin önünde bir engel olduğunu vurgulaması önemlidir. İki büyük dünya savaşı gören Picasso, çağın sorunlarına kafa yormuş ve ülkesi İspanya ile Avrupa kıtasını kana boğan faşist yönetimlere ve savaşa karşı korkusuzca tepki göstermiştir. 1937 yılında yaptığı Guernica tablosu dünyanın en önemli savaş karşıtı resimdir. Kitabımda, bu resmi ve hikayesini Picasso'nun Fırçası isimli öyküyle anlatmaya çalıştım. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilere direnen Fransız direniş hareketini sonuna kadar destekleyen Picasso, 1940 yılında Nazilerin Paris'i işgal etmesiyle zor günler geçirmiş ama pes etmemiştir. Atölyesi sık sık Nazi subayları tarafından basılıp kendisine gözdağı verilmesine ve eserlerinin yoz kültür olarak nitelenip aşağılanmasına rağmen yoluna devam etmiştir. Yakın zamanda bir sergi açmayı düşünmüyorum ama resim yapmaya devam ediyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, 2019 yılında Altın Kitaplar Yayınevinin yayımladığı Marc Chagall'ın resimlerinden kurguladığım öykülerden oluşan Şagali'nin Düşleri isimli kitabım var. Bugünlerde modern resmin diğer dev ismi Henri Matisse'in yapıtlarından yola çıkarak yazdığım bir öykü kitabı üzerinde çalışıyorum. Salvador Dali, Rene Magritte, Joan Miro, Paul Klee'nin resimlerini de öyküleştirmeyi düşünüyorum. Güzel Sanatlar Akademisinde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun son öğrencilerinden biriydim ve onun sözleri, yürüdüğüm yolda bana rehberlik etmeye devam ediyor. Hocamız, sanatla uğraşmayı belalı bir oyuna benzetir ve günde ortalama en az sekiz saat tezgah başında, meslek emrinde olmamızı, hatta uykuda bile sanat düşünmemizi söylerdi. Nasıl ki bilim insanı laboratuvarına kapanıp ömrünü bilime adıyorsa, sanatçı da kendini sanatına adamak zorunda bence. Bu alanda önemli ve kalıcı işler yapabilmek için yetenek, hayal gücü, yaratıcılık, işini aşkla sevmek, bilgi ve sürekli çalışma elzemdir. Sanatçı inişli çıkışlı ve bilinmezliklerle dolu bir yolda yürür ve bu yolda ilerleyebilmek için güçlü bir iradeye sahip olmak zorundadır. Sanat aynı zamanda özgürlüğe sevdalıdır ve bir çevre işidir. Ressamların, şairlerin, yazarların, heykeltıraşların serbestçe sanatın sorunlarını tartıştığı ortamlar bütün sanatçıları besler ve beslemiştir. Buna en güzel örnek 20. yüzyılın başındaki Paris sanat çevresini gösterebiliriz. Picasso, Cezanne'ın akıl yorduğu konuları ressam arkadaşı George Braque ile birlikte ele alarak çözmeye çalışmış ve sonunda Kübizmi geliştirmiştir. Sanatçıların aynı zamanda alçak gönüllü olmaları gerektiğine inanıyorum, çünkü bu özellik onları başarı ve başarısızlığın travmalarından koruyarak yollarını açık eder. Bir sanat yapıtının ölümsüzlüğünü sağlayan ise daha önce hiç söylenmemiş, yapılmamış ve insanları farklı bir algı eşiğine taşıyacak güce sahip olmasıdır. Özgün ve yaşayan yapıtların sanatçıları da ölümsüzdür. Küçük yaş grupları için yazdığım resimli kitapları ben resimliyorum. Çoğu zaman öykülerden önce resimler oluşuyor zihnimde ve hikayeyi o görüntülerle birlikte oluşturuyorum. Diğer yaş grupları ve ilk gençlik kitaplarımı genellikle illüstratör arkadaşlar resmediyor ve ben bundan büyük mutluluk duyuyorum. Çok yetenekli, metnin ruhunu yakalama konusunda çok başarılı illüstratörlerimiz var, birlikte güzel işler üretmek bana sevinç veriyor. Yazdığım kitaba son noktayı koyduktan sonra çoğu zaman heyecanım da son buluyor. Ben aşkla yazabilen biriyim, beni heyecanlandırmıyorsa tek cümle bile yazamam. Metne son noktayı koymama rağmen, heyecan devam ediyorsa resimleri de yapıyorum. Editör de uygun görürse sadece yazar olarak değil, ressam olarak da o kitaba adım yazılıyor. Kitap söz konusu olunca hiçbir zaman yeterli diyemem, çünkü ne kadar çok nitelikli kitap üretilirse kültürel alanda o hızla gelişeceğimize inanıyorum. Ülkemizde sanatla ilgili daha çok yabancı yayınevlerinin çeviri kitapları var. Bunların bazıları kurgu kitaplar ve çok da başarılı yapıtlar. Bir kısmı ise sanatçıların biyografilerinden oluşan kısa metinler. Bu alanda büyük bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Sanatın gerektiği kadar önemsenmediği ve gündelik ihtiyaçlar listesinde ilk sıralara konulmadığı toplumlarda sanat kitaplarının çok satılmayacağını düşünen yayınevlerinin bu konuda daha cesur davranması gerektiğine inanıyorum. Sanat sevmeyen, sanattan haz duymayan, sanatın bir gereklilik olduğunu görmezden gelen toplumların ne sanatı ne de sanatçısı olur. Hayal kurmak, özellikle yaratıcı hayaller kurmaktan yoksun olmak, insanın ve toplumların mutluluğu ve geleceği için büyük şanssızlıktır. Fovizm akımının kurucusu Henri Matisse'in muhteşem resimlerinden öyküler kurguluyorum son günlerde. Umarım yazdığım öyküler çocukların düşlerine, gözlerine ve Matisse'in o rengarenk resimlerine layık olur. Çok teşekkür ederim bu güzel söyleşi için, ellerinize sağlık. Okuru bol olsun!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/retrobus-grubuyla-70ler-80ler-ve-90lara-yolculuk/", "text": "Retrobüs grubu, 25 Mart Cuma akşamı Tamirane Akasya'da sahne alıyor. Grup, 70'lerin, 80'lerin ve 90'ların efsane isimlerini anarak Türk müziği tarihinde müzikal bir yolculuğa çıkartıyor. 70'ler, 80'ler ve 90'ların unutulmaz eserleri arasında gezerken şarkılarını yorumladıkları ustalara da atıfta bulunmayı unutmayan Retrobüs grubu, dinleyenleri geçmişe götürerek 7'den 70'e herkese ve her kesime, yerli pop, rock ve blues şarkılarıyla hitap ederken, sahnede giydikleri dönem kostümleri, kullandıkları aksesuarlar ve ses taklitleriyle konserler aynı zamanda tiyatral bir gösteri havasına bürünüyor. Dünya mutfağından farklı lezzetleri, en özel şekilde hazırlayan Tamirane ise; her mevsime özel olarak hazırladığı menüsü bünyenizi tamir ederken, ruhunuzu da şımartıyor! Tamirane logosunun hikayesi de bu noktada devreye giriyor; çekiç işareti kendinizi tamir etmenizi sağlayan tazelik ve sağlık dolu yemekleri, çatal işareti ise; kendinizi şımartmak için tercih edebileceğiniz fiyakalı yemekleri temsil ediyor ve yemeklerin yanına müziği de ekleyip, Kendini iyi yemek ve iyi müzikle tamir et mottosuyla yola devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/revlon-ile-wonder-woman-olmaya-ne-dersiniz/", "text": "Dünya çapında sevilen gişe rekortmeni Wonder Woman serisinin ikinci filmi Wonder Woman 1984'ün global sponsorluğunu üstlenen Revlon, filme özel olarak çıkardığı Wonder Woman tasarımlı makyaj koleksiyonunu beğenilere sunuyor. Türkiye'de Aralık ayında vizyona girmesi beklenen Wonder Woman 1984 filminde başrolü önceki filmde olduğu gibi Revlon'un marka elçisi Gal Gadot üstleniyor. Revlon'un Wonder Woman özel makyaj koleksiyonunda Color Stay Likit Eyeliner, Super Lustrous ruj çeşitleri, Ultra HD Matte Lip Mousse ve Revlon Ultra HD Vinyl Lip Polish yer alıyor. İnce ya da kalın, siz nasıl isterseniz! ColorStay Likit Eyeliner ile kusursuz çizgilere sahip olmak çok kolay. Kullanım kolaylığı ile dikkat çeken ürün suya dayanıklı yapısı ile dağılmıyor ve bulaşma yapmadan tüm gün sizinle kalıyor. Revlon'un ruj kategorisinde bir ikon olan Super Lustrous ruj çeşitleri Nude Matte Amazon ve Red Matte Super Heroine renkleriyle kış mevsimini renklendirmeye hazırlanıyor. Zenginleştirilmiş nemlendiriciler ve C & E vitaminleri içeren yapısı ile dudaklara süper kremsi ve pürüzsüz bir his veren Super Lustrous ruj çeşitleri dudaklarınıza rengi eşit olarak dağıtıyor ve gün boyu kalıcılığını koruyor. Mat kremsi yapısı ve yoğun renkleri ile göz dolduran Revlon Ultra HD Matte Lip Mousse çeşitleri, kalıcılığı ile soğuk kış günlerinde hayat kurtarıyor. Yoğun pigmentli yapısı, canlı renkleri ve kremsi formülü ile bulaşma korkusunu ortadan kaldırıyor. İçeriğindeki matlaştırıcı pudra sayesinde dudakları kurutmadan yumuşak bir matlık sunan ürün, peluş ve hassas uçlu aplikatörü ile kolay bir kullanım sunuyor. Revlon Ultra HD Matte Lip Mousse, Wonder Woman koleksiyonuna özel Death Valley ve Scorpion Red çeşitleri ile beğenilere sunuluyor. Yüksek pigmentli ve parlak bitişli likit ruj dudak çizgilerine dolmayan ve topaklanmayan formülü ile sizi büyüleyecek. Cherry on Top ve Birthday Suit renklerine sahip seri içerdiği E vitamini, shea yağı ve aloe vera yaprağı ekstresi ile aynı zamanda dudaklarınızın bakımını sağlayacak. Vazgeçilmeziniz olacak Ultra HD Vinyl Lip Polish sadece tek bir kat uygulama ile yoğun renk görünürlüğü sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/reyhan-miray-reyhan-alzheimer-babamin-yaralarina-cozum-ararken-peddon-fikri-ortaya-cikti/", "text": "Ajandakolik'ten girişimci kadınlara her zaman tam destek! Sınırsız hayallerini, llham verici yaratıcılıklarını konuşmak ve paylaşmak için birlikte yürümeye ve büyümeye devam ediyoruz. Bugün konuğum PEDDON markasının yaratıcısı Reyhan Miray Reyhan. Onunla özellikle regl döneminde kadınların imdadına yetişecek Peddon girişiminden konuştuk. Bütün kadınlar toplansın, Reyhan'ın size anlatacakları var. Peddon! Kelimeyi ikiye bölün; ped ve don! İkisini bir arada kullanınca kulağa biraz değişik geliyor, öyle değil mi? O zaman şimdi Peddon'un ismini de cismini de tanıma zamanı! Günlük ve adet döneminde kullanılan pek çok pedin doğaya verdiği zararlardan pek çoğumuzun haberi yok. Peddon markasının yaratıcısı Reyhan Miray Reyhan, hem doğa dostu külotları hem de regl döneminde bile konfor sağlayan ve ped yerine geçen sağlıklı çamaşırlarıyla Türkiye'de bir ilki gerçekleştiriyor. Organik kumaştan üretilen, yıkanabilme özelliği taşıyan, sıvı ve leke geçirmeyen Peddon'lar, çok yakın zamanda kadınlarla buluşmaya başladı. Ben de markanın yaratıcısı Reyhan Miray Reyhan'ı bulup merak ettiklerimi sordum. Babamın Reyhan'ı annem'in Miray'ıyım, balık burcuyum, yükselenim yengeç; su elementi doluyum. O sebeple sürekli bir fikir üretimim var, hayatım boyunca da oldu. İstersek ve emek verirsek olur buna inanıyorum. Ne kadar olacağı ise deneyimleyeceğin yere kadar der, vazgeçeceğim yeri bilirim. Bu hikayede de vazgeçebildiğim için bugün bu noktadayım. İzmir'de doğdum büyüdüm, Başkent Üniversitesi Bankacılık ve Finans mezunuyum. Mezuniyet sonrası İstanbul'a taşındım ve PwC firmasında vergi danışmanı olarak işe başladım. Bir yandan kurumsal firmalarda çalışırken bir yandan da tiyatro ve oyunculuk kariyerim oldu. Son iki yıldır da Peddon girişimim üzerinde çalışıyorum ve nihayet 13 Mart itibariyle satışına başladım. Peddon kendi ismini özgürce kendi seçti. Bu yüzden logomuzda bir kelebek var; her gün uçmaya ve yeniden doğmaya hazır, uçmak için hijyenik ürünlere ihtiyacı olmayan özgür bir kadın gibi... Daha sağlıklı, yenilikçi, geri dönüşüme açık-sürdürülebilir, sıvı ve leke geçirmez; özel tasarımlı ve Patentli kumaşları ile bakteri oluşturmaz, koku yapmaz, sızıntıları emer, gysileri korur. Yüksek nem emici teknolojisiyle bölgenin kuru kalmasına yardımcı olur. Peddon'u deneyimleyene kadar yıkama ve kullanma konusunda doğa dostu pedler alışılmışlık sebebiyle daha fazla güven verse de Peddon ile tanışanlar için durum direkt tersine dönüyor. Bu sebeple güven vermesi ve konforu demek doğru olur. Maddi hiçbir destek almadım, arabamı kendi kazancımla almıştım; onu satınca bu işe vesile oldu. Bir gün yenisini çalışır kazanır alırım yine... Başta ailem olmak üzere manevi desteklerim benim inancımı daha da kuvvetlendirdi. En önemlisi annem Sakine Nurcan Reyhan ve ablam Şenay Reyhan'ın inancı, desteği... Onlar olmasa bir yanım hep eksik kalıcaktı. Ve sosyal medyada gördüğünüz her tasarımı yapan, yol arkadaşım, kuzenim Damla Kocaman. Aslında uzun vadede fiyat performans açısından ped kullanımını sıfıra düşüreceği için avantajlıyız ancak şu an insanlara pahalı geliyor. Daha fazla kişiye ulaşmak zaman alsa da elimden gerekeni yapacağım çünkü amacım tüm kadınlara bu özgürlüğü tanıtabilmek. Bir de Peddon'un özel bir ana kumaşı var; İş yerine istemiştim paketi, o kadar beğendim ki hemen giymek istedim. Yıkamadan giyeceğim için günlük taktım, bu nasıl güzel kumaş! diyenler var. O kadar haklılar ki; bütün evin duvarlarını bile onunla kaplamak istiyorum. Kesinlikle olacak. Bunu zamanla göreceğiz, şimdilik boş zamanlarımda kendi bahçeme çiçekler meyveler sebzeler dikerek, doğal taşlarla enerjiler yükleyerek gelecekte yapacaklarımı hayal ediyorum. Ürünleri şu an içinwww. peddon. com. tr adresinden satın alabilirsiniz. İlerleyen süreçlerde alternatif e-ticaret kanalları, perakende satış noktaları vb. yerlerde de olacağız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ricky-gervais-eger-sakalarima-izin-verirlerse-oscari-bedava-sunarim/", "text": "Bu yıl 24 Mart'ta sahiplerini bulacak olan sinemanın en prestijli ödüllerinden 94. Akademi Ödülleri, üç yıl aradan sonra ilk defa bir sunucunun ev sahipliğinde gerçekleşecek. Oscar'ı kimin sunacağı merak konusu olurken potansiyel bir aday listesi olduğu konuşulmaya başlandı. Bunlar arasında Altın Küre'nin sunuculuğunu birkaç defa üstlenerek unutulmaz anlar yaşatan Ricky Gervais da bir ihtimal var. Bundan iki yıl önce 77. Altın Küre Ödül Töreni'ni sunan After Life dizisinin senaristi, yönetmeni ve oyuncusu Ricky Gervais'in bu sözlerini kimler hatırlıyor? Daha önce de birkaç defa ödül töreninin ev sahipliğini üstlenen İngiliz aktörün bu defa Oscar'ı sunup sunamayacağı merak konusu. Gervais, buna oldukça hevesli ancak Akademi'nin, Gervais'in alaycı ve iğneli üslubunu ve esprilerini kolay kolay kaldırabileceğini kimse düşünmüyor. Kendisi bile! Bununla birlikte Akademi'nin kendi şakalarını yazmasına izin verirse ve herhangi bir hassas konuyu sansürlemeyeceğine söz verirse Gervais törene ev sahipliği yapmaya istekli olduğunu da belirtti Yapabileceğimi söyleseler, bedavaya yapardım. Her ne kadar törenin tamamen sansürsüz bir Ricky Gervais sunuculuğuyla olma ihtimali pek olası görünmese de, 2022 Oscar'larına ev sahipliği yapacak potansiyel adaylar hakkında fa şu an için pek fazla bilgi yok."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/rizacan-kumas-sothebysde-ilk-turk-fotografci-oluyor/", "text": "Rızacan Kumaş'ın Panaromic Portraits çalışması, Sotheby's aracılığıyla 14 21 Ekim tarihleri arasında Natively Digital isimli açık artırmada sergilenecek. Dünyaca ünlü koleksiyoner Pransky tarafından satın alınan ve Sotheby's'de satışa sunulan Panaromic Portraits ile birlikte Rızacan Kumaş bu seçkin ve prestijli platformda NFT eserleri yer alan ilk Türk fotoğrafçı olacak. Vietnam, Çin, Malezya, Singapur gibi 20'den fazla ülkeyi gezerek farklı mekanlardaki yaşamları, mekanları ve duyguları objektifinden yansıtan ünlü belgesel fotoğrafçısı Rızacan Kumaş, son yılların öne çıkan trendi NFT'yi bir kez daha gündemin ön sıralarına taşıyor. Rızacan Kumaş'ın 2017 yılında İpek Yolu'nu Geçmek projesi için başladığı yurt dışı seyahatleri birçok ilgi çekici kareyi kadrajına taşıdı. Şii Müslümanlar, Afgan Basti Mülteci Kampı, Tayland'da Gay Bar ve Budist Manastır Okulu ve Yetimhanesi gibi projeleri hayata geçiren Kumaş yıllardır kadrajına girenleri SuperRare, OpenSea, Foundation ve MakersPlace gibi platformlara taşıyarak NFT koleksiyonerlerinin dikkatini çekti. NFT fotoğrafları yüksek değerde alıcı bulan Rızacan Kumaş'ın Panaromic Portraits isimli çalışması koleksiyoner Pransky'in tarafından satın alınarak Sotheby's'de Natively Digital sergisinde 14- 21 Ekim tarihlerinde sergilenecek. Rızacan Kumaş'ın fotoğrafları daha önce de ünlü koleksiyonerler Pranks ve Danny tarafından satın alınmış ve geliri MalalaFund ve Blue Dragon Children's Foundation kurumlarına bağışlanmıştı. Kumaş'ın NFT dünyasına girdiği son 6 ayda 149 NFT çalışması bulunuyor, bu NFT'lerin toplam hacmi ise 353 Ethereum'a (11 Milyon TL) ulaştı. Fotoğraflarının NFT alanında ilgi ve değer görmesinden dolayı mutluluk duyan Rızacan Kumaş kendi Twitter adresinde destek paylaşımlarına cevap vererek; Panoramik Portreler'im Pranksy sayesinde Sotheby's Natively Digital sergisinde yer alacağı için çok heyecanlı ve gururluyum. Ne diyeceğimi bilemiyorum, bu benim beklentilerimin de ötesinde. Teşekkür ederim! dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/rock-tarihinin-mustesna-cocuklari-the-grateful-dead/", "text": "İlginçtir, müzik tarihinin en özgün ve dayanıklı rock gruplarından The Grateful Dead hakkında Türkçe bilgi bulmak pek mümkün değil. Saygın müzik listelerden aylarca düşmeyen American Beauty, Blues For Allah ve Workingman's Dead gibi albümleriyle hatırladığımız efsanevi grubun ortaya çıkışı, dile kolay yarım asırı geçti. Güzel bir tesadüf üzerine kurulan ve ismini de bir asit deneyimi sırasında alan The Grateful Dead'i bugün yalnızca eklektik müzikalitesiyle değil aynı zamanda '68 kuşağının içinden geçen politik tavrıyla hatırlıyoruz. The Grateful Dead'in söz ve melodileri havayı doldurmaya, neşe bulutu olup gökkuşağı oluşturmaya devam ediyor. Genç Bob'ın 1964 yılbaşı gecesi yapacak bir işi yoktu. Palo Alto şehir merkezinde başı boş sürtüyordu. Sessizlik sinirini bozardı. Sırf ses olsun diye önce yerdeki bira tenekesine bir tekme savurdu, ardından ıslık çalmaya başladı. Hava tam olarak 9 dereceydi; ürperti hissetti ve mantosunu boynuna çekiştirerek soğuktan korunmaya çalıştı. Kafası da biraz iyiydi hani. 534 Bryant'ta yürümeye devam ederken Dana Morgan's Music Store'a yaklaştığında bir melodi duydu ve ıslık çalmayı kesti. Herifçioğlunun teki, banjoyla Woody Guthrie'nin Tear the Fascist Down parçasını tıngırdatıyordu. Hem de ne tıngırdatma! Burası, Bob'ın plaklarını aldığı yerdi. İçeri daldı ve banjoyu çalan herifi gördüğü gibi tanıdı. Daha önce bir türlü tanışamadığı, uzun saçı ve sakalıyla, damla gözlüklü şişman herife de bak hele! Selam dedi Bob. Tıngırtısı yarıda kesilen beriki, Ne oluyor lan? demek istedi ama ağzını açmadı. Karşısında duran uzun kumral saçlı herif, aynasız da olabilirdi pekala. Cebi yeşillik, kalbi mutluluk doluydu. Bob üsteledi, Ben Bob, Bob Weir. Herifin gideceği yoktu ya, Garcia, dedi. Jerry Garcia. Bob, Takılmak ister misin? diye sordu. Jerry'ye göre hava her daim hoştu. Doğaçlama yapmaya başladılar. Saatlerce çaldılar. İşte bir ömür süren abi-kardeş ilişkisinin ilk adımı böylece atılmış oldu. Beat Kuşağı'nın yerinde duramayan, delişmen fikir babası, itici gücü Neal Cassady, şoför koltuğunda. Yola düştüler! Beat Kuşağı'nın delişmeni Neal Cassady'nin şoför koltuğunda oturduğu hippi otobüsünde takılıyorlardı. Körle yatan şaşır kalkar derler ya dans ediyor, hayvan taklidi yapıyor ve yollarda istedikleri gibi vakit öldürüyorlardı. Otobüste herkesin bir lakabı vardı; Bob'a çocuk, Jerry'e ise Captain Trip diyorlardı. Kendisini patolojik olarak otorite karşıtı olarak tanımlayan Bob'ın istediği yaşamdı bu. Bu süreçte yaşadıkları asit testi deneyimleriyle telepatik iletişimi sağlıyor, ritmin ve harmoninin zevkini tadıyor, müzikal uyumlarının temellerini atıyorlardı. Grubun The Other One belgeselinde o günleri anan Bob, Müzik bir zorunluluktu ve ben peşinden gittim, diyecekti. San Francisco bölgesinde konserden konsere koşuyorlardı. Grubun en büyük performanslarından biri, 29 Ocak 1967'de San Francisco Hare Krishna Tapınağı'nda düzenlenen bir karşı-kültür bağış etkinliği olan Mantra-Rock Dance'da gerçekleşti. The Dead, etkinlikte Hare Krishna'nın kurucusu Bhaktivedanta Swami, şair Allen Ginsberg, Moby Grape, Big Brother and the Holding Company ve Janis Joplin ile aynı sahnede yer alacaktı. Karşıt kültürün özgürce serpildiği sokaklarda bir efsane doğuyordu. Haight Caddesi'nde kamyon kasasında çalarken binlerce insanı sokakta topluyor, Golden Gate Park'ta ücretsiz konserler veriyorlardı. 710 Ashbury'de birlikte yaşarken aile oluyor, Bob'ın Akrabalık için kan, sudan yoğundur derler. Bizim için kandan da yoğundu, diyeceği bir bağ geliştiriyorlardı. Bu evde Neal Cassady, Bob'ın oda arkadaşıydı ve sözlerini yazdığı ilk Grateful Dead parçası The Other Oneda Neal'dan yardım alıyordu. Neal, tıpkı Jack Kerouac'a yaşamayı ve yazmayı öğrettiği gibi Bob'a da şarkı sözü yazarken destek oluyordu. Bu sırada Pigpen, kendine alkole vurduğundan durumu pek iyi değildi ve grupta perküsyon ve vokallerle arka planda kalmaya başlıyordu. Tom Constanten ona destek amacıyla gruba dahil oldu. 1970'te grup, ses getiren iki klasik albümünü çıkardı; pastoral tınıların hakim olduğu Workingman's Dead ve American Beauty. Adı geçen ikinci albümdeki Truckin' parçası, 31 Ocak 1970'de polisin Bourbon Caddesi'ndeki otel baskınını dile getirmesi açısından oldukça önemliydi. 1970 yılında kaydettikleri Workingman's Dead ve American Beauty büyük ses getirdi. 1971'de klavyeci Keith Godchaux ve karısı Donna, sırasıyla yeni klavyeci ve yardımcı vokal olarak The Grateful Dead'e dahil oldu. Bir yandan aşıyı tutturmaya çalışıyor, diğer yandan üslubu yakalamaya çalışıyorlardı. Son haliyle folk rock ile country rock tınılarına sahip yerel gruplardan biri izlenimi verse de özellikle Workingman's Dead, grubu kalbur üstü bir noktaya taşıyacaktı. 1972'de çıktıkları Avrupa Turnesi şahane geçiyor, The Grateful Dead'i dünyaca ünlü bir rock grubu mertebesine taşıyordu. Tam da bu sırada grubu sarsan bir gelişme yaşandı: Pigpen lakabıyla Ron McKernan alkolizmle mücadelesini kaybetti ve 1973 yılının başlarında gastrointestinal kanama nedeniyle hayatını kaybetti. Grup kısa bir süre sendelese de bebop ve caz tınıları içeren asit rock janrının ağır bastığı Wake of the Flood ile bugüne kadarki en büyük albüm satışlarını gerçekleştirdi. 1975'te çıkan Blues for Allah albümü ise kazandığı büyük başarının yanı sıra ismiyle de ilgi çekiyordu. Grubun hayranı Suudi Arabistan Kralı Faysal'ın kayıt başladıktan sonra suikast sonucu ölmesi, albüme bu ismi vermelerine neden oluyordu. Albüm aynı zamanda Binbir Gece Masalları'na da göndermede bulunuyordu. Grup, özellikle 70'li yıllardaki canlı performanslarda harika doğaçlamalar yaparak rock tarihindeki yerini pekiştiriyordu. Çaldıkları parçaların ritmi ve yapısıyla oynuyor, şarkılarını 15 ila 20 dakikaya kadar uzatıyorlardı. Caz piyanisti McCoy Tyner'ın John Coltrane'le uyumundan etkilenen Bob, Jerry'nin çalacağı parçalara akor ve ritim sağlayarak benzer bir uyumu gitarla yakalıyordu. Her ne kadar Jerry baş gitarist olup hayranlarının tanrı figürü olarak ilahlaştırdığı isim olsa da aslında kimse ön planda değildi, hikayeyi enerjisiyle en uzağa taşıyan kimse, grup onu takip ediyordu. Ancak bu enerjiyi sağlayan ya Bob ya da Jerry oluyordu. Deadhead olarak bilinen ve onları performanstan performansa takip eden büyük bir hayran kitlesi oluşuyordu. The Grateful Dead, bugünlerde sıkça bilinen bir taktik geliştirdi ve gösterilerinin hayranları tarafından kaydedilmesine izin vermeye başladı. Bu taktik tuttu ve grup, 80'ler boyunca hayran kitlesini genişletti. Gelin görün ki yaprak dökümü devam ediyordu. 1979'da Godchaux çifti gruptan ayrıldı ve 11 yıl boyunca onlarla sahne alacak olan klavyeci ve vokalist Brent Mydland gruba dahil oldu. Keith Godchaux, bir yıl sonra bir trafik kazasında, Mydland ise 1990'ların başında aşırı dozda uyuşturucudan ölecekti. Ancak tüm sarsıntılara rağmen yola devam edildi. Bob, Jerry ve Robert burada oldukça grup dağılmayacaktı. Gruba dahil olan yeni isimler, Vince Welnick ve Bruce Hornsby oldu. Bu süre zarfında grup herhangi bir stüdyo albümü yayınlamasa da turneye devam etti ve sadık hayranları sayesinde yüksek hasılat elde ettiler. The Grateful Dead artık bir efsaneydi. Ve asıl şok, Ağustos 1995'te geldi. Baş gitarist, Bob'ın abim dediği Jerry Garcia, 53 yaşında kalp krizi geçirerek bir rehabilitasyon kliniğinde yıldızlara kavuştu. Grubun üyeleri, Weir & RatDog, Phil Lesh & Friends ve The Rhythm Devils gibi solo projelerle müzik yaşantılarına devam etti. 1998'den itibaren Weir, Lesh, Kreutzmann ve Hart, The Other Ones, The Dead and Further ismiyle çalmaya devam etti. Her ne kadar Weir ve Garcia'nın ismi ön plana çıksa da grubun ruhu, şair Robert Hunter'dı. Nam-ı diğer Mr. Hunter! Robert, hiçbir zaman kayıtlarda şarkı söylememiş ya da grupla bir enstrüman çalmamıştı. Ama grubun en ikonik şarkılarının sözlerini yazmıştı. Mesela Londra'da bir otel odasına kapanıyor ve terebentin tadında reçineli bir Yunan şarabıyla yalnız kalıyor, şarabın yarısını görünce bir masaya oturuyor ve The Grateful Dead'in en güzel şarkılarından biri olan Ripple için sözlerini yazıyordu. Kalemi oynatmaya başlıyor ve Yolu bilseydim seni eve götürürdüm diye bitiriyordu. Sonra aynı gün grubun klasik parçalarından Brokedown Palace ve To Lay Me Downı yazıyordu. Truckin, Uncle John's Band, Friend of the Devil ve daha fazlası hep onun kaleminden çıkmış, Robert'ın sözleri, The Grateful Dead'in tıngırtılarında ruhunu bulmuştu. Hunter, yazdığı sözlerin ne anlama geldiğini hiçbir zaman açıklamadı. Şarkıların kendi adına konuşmasını tercih etti. Kendisi de hiçbir zaman ön planda olmadı. Grubun diğer üyelerine göre daha az fotoğrafı vardı. Sahneye çıkmıyor, sadece yazıyordu. Onu yakalamak zordu. Ancak 2017'de Long Strange Trip belgeselini çeken Amir Bar-Lev, onu filme çekmeyi başarmıştı. Robert ile Jerry, 1961'de Palo Alto'da, gençlerin Damn Yankees adlı müzikal prodüksiyonunda tanışmışlardı. Müzik yazarı Jennifer Finney, yan yana oturmuş iki adamın Heart şarkısını dinlemesinin ne kadar tatlı olduğunu söylüyor. Kalbe sahip olmalısın / Gerçekten ihtiyacın olan tek şey budur / Oranlar senin kazanamayacağını söylediği zaman / Sırıtmaya başlamanın gerektiği zamandır. Uzun yıllar boyunca Jerry'nin kalbinden geçenleri belki de en iyi o biliyor, kimi zaman sırıtıyor kimi zaman da birlikte ağlıyorlardı. Hunter'ın sözleri, Jerry'nin sesi ve Bob'ın ritimleriyle tamamlanıyordu. The Grateful Dead efsanesinin ardında işte bu uyum vardı. Weir'ın yeteneği ve Garcia'nın tamamlayıcılığının yanında The Grateful Dead'in müziğini özgün kılan, psychedelic rock ile country ve folk müziğini eski blues tınılarıyla harmanlaması değil, gospelden R&B'ye ve hatta Appalachian türkülerini bile içinde bulabileceğiniz eklektik bir ses cümbüşü yaratması, bunu yaparken de şiiri kullanmasıydı. Bunun arkasındaki yaratıcı güç ise Hunter'dı. Hayatı boyunca 600'dan fazla şarkı yazdı. Bob Dylan, Bruce Hornsby ve Jim Lauderdale başta olmak üzere birçok isimle iş birliği yaptı. The Dead'in şiirsel ve zeka işi kompozisyonlarına imzasını attı. Rolling Stone dergisinin tüm zamanların en iyi 57. müzisyeni/müzik grubu ilan ettiği, ABD müzik tarihinin en dayanıklı grubu The Grateful Dead'in ünü, dünya çapında 35 milyon albüm satışıyla değil, karanlığı aydınlatan rengarenk ışığıyla ölçülecekti. Jerry ve Robert... Minnettar Ölüler, yazıp söylemeye başka bir yerde devam ediyor şimdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/rodrigo-leaodan-hayat-uzerine-guzelleme-albumu/", "text": "Rodrigo Leao'yu ilk olarak Portishead'in solisti Beth Gibbons ile ortak çalışmaları Lonely Carousel şarkısıyla keşfettik. Müziğindeki zarafeti ve tutkuyu Almodovar da fark etmiş ve onun için boşuna dünyanın en ilham verici bestecilerinden biri dememişti. Ve şimdi yepyeni stüdyo albümü A Estranha Beleza da Vida The Strange Beauty of Life ile yeniden o büyülü uzaklara gitme zamanı... Dinleyin, dinletin. Bir süre bu dünyadan yok olacaksınız. Albümün çıkış şarkısı; Kanadalı şarkıcı-söz yazarı Michelle Gurevich ile düet olan Friend of a Friend ülkemizde de büyük beğeni kazandı. Albümün ünlü konuklarından biri de Lambchop'tan Kurt Wagner. Sanatçı Who Can Resist isimli şarkıda Rodrigo'ya eşlik ediyor. Diğer konuklar ise; Voz de Salda İspanyol diva Martirio; O Ovo do Tempoda Portekizli şarkıcı/söz yazarı Surma; ve İspanyol multi-enstrümentalist ve yapımcı Suso Saiz A Estranha Beleza da Vidada. Sonuç, ışık dolu, mucize dolu, hayat dolu bir albüm."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/romeo-ve-julietin-basrollerinde-miray-daner-ve-kerem-arslanoglu-var/", "text": "Dijital Sahne'nin dördüncü haftasında bu defa sahnede Shakespeare'in ölümsüz eseri Romeo ve Juliet var. Zorlu PSM prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş.'nin katkıları ile seyirciyle buluşmaya başlayan Dijital Sahnenin bu haftaki gösteriminde hem İngiliz edebiyatının en büyük yazarı hem de dünyanın en iyi oyun yazarı olarak anılan William Shakespeare'in en sevilen başyapıtlarından Romeo&Juliet seyirciyle buluşuyor. Günümüz Türk tiyatro sahnesinin en cesur ve özgün rejilerinde imzası bulunan İbrahim Çiçek uyarlaması ve yönetmenliğinde, tiyatronun kültleşmiş eserlerinden kesitleri görsel hikaye anlatıcılığıyla birleştirerek dijital dünyaya taşıyan Dijital Sahne klasikleşen eserlere modern bir yorum kazandırarak seyirciye yeni nesil bir tiyatro izleme deneyimi sunuyor. Her dönem güncelliğini koruyan zamansız bir metin olmasının yanı sıra Shakespeare'in en bilinen romantik tragedyası olarak da hafızalara kazınan Romeo & Juliette izleyiciler, Miray Daner ve Kerem Arslanoğlu'nun büyüleyici performansı ile bu ölümsüz aşk hikayesine tanık olma fırsatı bulacak. Romeo & Juliet imkansızlıkların aşıldığı ya da en azından denendiği bir dünyada tutkunun önemine odaklanıyor. Bazen sarayda bazen sıradan bir apartman katında, kimi zaman da demir bir merdivende olsun; aşkı merkezine alarak Kim demiş bütün aşıkların melankolik olduğunu? sorusunu seyirciye düşündürtüyor. Juliet'in delikanlı tavrıyla aksiyonu yönettiği bir evrende, aşkın yasadışı hallerini de gözler önüne seren oyunda tavlayanın her zaman erkek olduğu miti de alaşağı ediliyor. Rome&Julieti daha önce deneyimlemediğiniz dijital formatta 4 Şubat akşamı saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/rutkay-aziz-rejisiyle-memleketimden-insan-manzaralari/", "text": "Nazım Hikmet'in ölümsüz eseri Memleketimden İnsan Manzaraları Rutkay Aziz'in rejisiyle 10 Ocak Pazartesi günü saat 20.30'de izleyici ile buluşuyor. Nazım Hikmet'in unutulmaz eseri Memleketimden İnsan Manzaralarını sahneye kurgulayan ve oyuncular arasında yer alan Rutkay Aziz aynı zamanda oyunun yönetmenliğini de yapıyor. 1939'da Haydarpaşa basamaklarında başlayan; işsizlik, açlık ve savaş gibi hem ülke hem dünya sorunlarını tartışarak yarınlara umutla bakan hikayeyi Perdeci Oyuncuları ve Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu sahneye hazırladı. Rutkay Aziz, Taner Barlas, Levend Yılmaz, Levent Ülgen gibi zengin kadrosuyla 2 perdelik bu destansı oyunun dekor tasarımını Barış Dinçel, müziklerini Cahit Berkay yaptı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/saatleri-ayarlama-enstitusu-dev-produksiyonla-tiyatro-sahnesinde/", "text": "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çağının çok ötesinde yazılmış eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü, çok konuşulacak dev prodüksiyonu, Serkan Keskin'in onlarca surete büründüğü oyunculuk şöleni, Serdar Biliş'in uyarlaması ve yönetmenliğiyle 12 Nisan'da prömiyerini yapmaya hazırlanıyor. Doğu ve batı, eski ve yeni, geleneksel ve modern kutupları arasında salınıp duran Ahmet Hamdi Tanpınar'ın zamansız eseri 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü', sinema ve tiyatronun iç içe geçtiği çağdaş bir uyarlama ile sanatseverlerle buluşuyor. Serdar Biliş'in yönetmenliğinde sahneye uyarlanan oyunda Tuluğ Tırpan canlı piyano performansı ile hikayeye eşlik ediyor. Oynadığı her projede seyirciyi kendine hayran bırakan Serkan Keskin, güçlü prodüksiyonun içinde tek başına onlarca surete büründüğü oyunculuk performansıyla tiyatroseverlerin karşısına çıkacak. Tiyatro ve sinema arasında hibrid bir dünyanın tasarlandığı oyunun görüntü yönetmenliğini Ahmet Sesigürgil, sahne ve dekor tasarımını ise Gamze Kuş üstleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sabanci-uluslararasi-adana-tiyatro-festivali-22-yilinda-perdelerini-aciyor/", "text": "Sabancı Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları iş birliğiyle düzenlenen Devlet Tiyatroları-Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, 22'nci yılında seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Türkiye'nin en uzun soluklu tiyatro festivali, bu yıl 24 Mayıs'ta başlayacak ve 21 Haziran'da sona erecek. Bu yıl festival boyunca Adana Merkez Park Amfi Tiyatro Park sahnesi ve Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi sahnesi yarı kapasite bilet satışı ile kullanılacak. Daha küçük bir sahneye sahip olan Sabancı Oda Tiyatrosu bu yıl pandemi nedeniyle festivalde hizmet vermeyecek. Pandemi önlemleri kapsamında oyun temsilleri öncesinde seyircilerin ateşi ölçülecek, HES kodları kontrol edilecek ve biletlerdeki QR kodların okutulmasıyla seyirciler temassız bir şekilde salona alınacaklar. Oyun bitimine kadar seyircilerin maske ile oyunu izlemesinin zorunlu olduğu festivalde, görevli tüm personel de maske ve siperlik kullanacak. Salonlar, fuaye alanları, kantinler ve sıra bekleme olasılığı olan her yerde işaretlenen alanlar sayesinde sosyal mesafenin korunması sağlanacak, salonda ise birer aralık ile koltuk satışı yapılarak izleyiciler yarı kapasite ile ağırlanacak. Adana Tiyatro Festivali, bu yıl Türkiye'nin birçok ilinden 9 devlet tiyatrosu, 7 özel tiyatro ve 1 şehir tiyatrosunun katılımı ile toplam 18 farklı oyuna ev sahipliği yapacak. Festivalin açılışında Tiyatro Kare'nin duygusal komedisi Ağaçlar Ayakta Ölür adlı oyunu sahnelenecek. Bu yıl Tiyatro Kare Ağaçlar Ayakta Ölür, Ankara Devlet Tiyatrosu Anna Karenina, Sivas Devlet Tiyatrosu Kendime Kıyamam, Tiyatro Kedi Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını, Semaver Kumpanya Cardenio, Bursa Devlet Tiyatrosu Akide Şekeri, İstanbul Devlet Tiyatrosu Seksen Günde Devr-i Alem, İzmir Devlet Tiyatrosu Yıldızların Altında, Kocaeli Şehir Tiyatroları Macbeth oyunları Merkez Park'ta sahnede olacak. DOT Tiyatro Sesin Resmi, Kumbaracı 50 Muamma, Ankara Devlet Tiyatrosu Sonsuzluk Kitabevi, Van Devlet Tiyatrosu Penceredeki Atlar, Kuzgun Yapım Tuna Kıvrımı, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Kürk Mantolu Madonna, Sadri Alışık Tiyatrosu Dali'nin Kadınları, İstanbul Devlet Tiyatrosu Her Şey Yolundaymış Gibi ve Kocaeli Şehir Tiyatroları Otobüs Durağında Üç Bencil adlı oyunları Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezinde sahnelenecek. Tiyatro sanatının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş ustalara minnet ve saygı duymak amacıyla 2005 yılından bu yana verilen Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü bu yıl usta oyuncu Nevra Serezli'ye festivalin açılış töreninde takdim edilecek. Bugüne kadar Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü almaya hak kazanan ustalar şöyle: Cüneyt Gökçer (2005), Macide Tanır (2006), Bozkurt Kuruç (2007), Yıldız Kenter (2008), Genco Erkal (2009), Müşfik Kenter (2010), Gülriz Sururi (2011), Haldun Dormen (2012), Rutkay Aziz (2013), Prof. Zeliha Berksoy (2014), Cihan Ünal (2015), Erdal Özyağcılar (2016), Ayten Gökçer (2017), Ayla Algan (2018), Işıl Kasapoğlu (2019). Her yıl yerli ve yabancı tiyatro gruplarını Adana'da seyirciyle buluşturan Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, 21 yıldır 45 farklı ülkeden 117 yabancı tiyatro grubunu, yerli ve yabancı 6 binden fazla sanatçıyı ağırladı; bugüne kadar Türkiye'den şehir tiyatroları, özel tiyatrolar ve Devlet Tiyatroları'nın sahnelediği oyunlar da dahil toplam 406 oyun ve bine yakın temsil düzenlendi. Türkiye'nin birçok yerinden seyircinin ilgiyle takip ettiği Adana Tiyatro Festivali'nde sahnelenen oyunlar 1 milyona yakın seyirciye ulaştı. Bu yıl da pandemi koşullarına uygun olarak gerçekleştirilecek festivale ilginin yoğun olması bekleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/saclara-cigir-acici-bir-yenilik-metal-detox/", "text": "Boya, balyaj ve saç açma işlemleri; en sağlıklı saçlarda bile kırılmalara ve renk tutarsızlıklarına yol açabiliyor. L'Oreal Professionnel Paris, Ioannina Üniversitesi ile birlikte yaptığı araştırma sonucunda bu problemlerin kaynağını keşfetti ve yeni Metal Detox Uzman Serisini geliştirdi. Yalnızca L'Oreal Professionnel ürünlerinin yer aldığı seçkin kuaförlerde, uzmanlar tarafından uygulanan Metal Detox servisi; %87 daha az kırılma riski ve %100 güvenilir renk sonucu garantisi sunuyor! Aynı profesyonel bakımı evde de uygulayabilir, saçınızın rengini ve sağlığını bakım yaparak koruyabilirsiniz. En sağlıklı saçlarda bile görülen kırılma ve renk eşitsizlikleri; boya, balyaj ve komple saç açma işlemlerinin yaygın sonuçları arasında yer alıyor. L'Oreal Professionnel Paris, Ioannina Üniversitesi ile birlikte yürüttüğü 7 yıllık araştırma sonucunda, saç telinin kırılmasına ve eşit olmayan renk sonucuna neden olan etkenin, saç teli yüzeyindeki değil, saç telinin içinde biriken metal olduğunu ortaya çıkardı. Saç telinin içindeki metalin; boya, balyaj ve açma işlemleri sırasında oksitleyici bileşenler ile etkileşime girerek, kırılmaya ve daha az güvenilir bir renk sonucuna sebep olduğu keşfedildi. L'Oreal Professionnel Paris, saç telinin içindeki metali hedef alacak kadar küçük bir molekül içeren bir formül geliştirdi. Yalnızca L'Oreal Professionnel ürünlerinin yer aldığı seçkin kuaförlerde profesyonel olarak uygulanan Metal Detox'un merkezinde yer alan Glikoamin isimli molekül, saç telinin içine nüfuz ederek metali kendine çekiyor. Metal nerede olursa olsun Glikoamin sayesinde nötralize oluyor. Böylece boyama, balyaj ve saç açma işlemlerinde profesyonel bir yenilik gerçekleşiyor! Saçtaki metal seviyesi, yaşadığımız yerdeki su kalitesine ve saç gözeneklerine bağlı olarak değişiyor. Duşta veya kuaförde su kullanırken, en temiz suda bile metal yoğunluğu çok fazla olabiliyor. Sık sık yıkama halinde metal parçacıkları saç telinin içinde birikiyor. Aşırı metal birikimi, sağlık riski oluşturmasa da boya, balyaj ve açma işlemleri sırasında oksitlenme yapıyor ve kırılmalar ile güvenilmez renk sonuçlarına neden oluyor. Bilim insanları ve 3 uluslararası kuaför tarafından 102 enstrümantal test ve 1000'den fazla vivo test ile yoğun bir şekilde denenmiş ve sonuçlanmış olan bu protokolün sonuçları oldukça güçlü bir etki gösteriyor. Metal Detox sayesinde saçlarda %87 daha az kırılma riski ve %100 güvenilir renk sonucuna ulaşılıyor. 9 patentle korunan, Glikoamin içeren L'Oreal Professionnel Paris Metal Detox Uzman Serisi; Profesyonel Ön İşlem, Profesyonel Şampuan ve Profesyonel Maske'den oluşuyor. Profesyonel saç bakımını evde devam ettirmek isteyenler için metal önleyici temizleme kremi ve tortu önleyici koruyucu maske; saç renginin canlılığını koruyarak saçı detoksifiye etmeye ve korumaya devam ediyor. Metal önleyici temizleme kremi, performans ve duyusal deneyimlerde yeni kapılar açıyor. Cömert bir köpük oluşturan yoğun bir dokuya sahip, sülfat içermeyen ve boyalı, röfleli veya ağartılmış saçlar için nazik olacak şekilde formüle edilen krem, fazla metali gideriyor. Koruyucu maske ise, saç tellerini derinlemesine besleyerek işlem görmüş saçtaki gözenek seviyelerini azaltıyor ve saçı yeni partikül birikintilerinden daha iyi koruyor. Metal önleyici ve koruyucu bu ailenin kokuları da, profesyonel deneyim yaşatıyor. Hem profesyonel hem de güzel kokularda uzmanlaşmış Frederique Terranova tarafından geliştirilen koku; esansıyla dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sacmaliga-karsi-herkese-kurt-vonnegut-romanlari/", "text": "Amerikalı romancı Kurt Vonnegut'un üç kült romanı Şampiyonların Kahvaltısı, Mezbaha 5 ve Kedi Beşiği usta yazarların çevirileriyle şimdi Can Yayınları'nda. Yazar Kurt Vonnegut, ele aldığı olaylarla, özgün üslubuyla ve sıradışı mizahıyla gerçekliği en çıplak ve absürd haliyle gösteren bir yazardı. Simülasyon teorisinden Amerikan Rüyası'na, garip inanışlardan hakikat sonrasına, nüfus artışından çevre sorunlarına, çağdaş gündemi en çok meşgul eden konuları tartışan postmodern eserler bıraktı. Şimdi bu üç kült roman, Kedi Beşiği Mahir Ünsal Eriş'in, Mezbaha 5 Hamdi Koç'un ve Şampiyonların Kahvaltısı Cem Akaş'ın çevirileriyle okurla buluşuyor. Bu başlangıçla birlikte Vonnegut'un tüm eserleri Can Yayınları'ndan yayımlanacak. Utku Lomlu / Lom Creative bu yeni başlangıç noktasına uygun olarak serinin kapaklarını yeniden tasarladı. Kurt Vonnegut'un ele aldığı güncel temalar üzerinden Grey4129 tarafından oluşturulan tanıtım kampanyası, Vonnegut romanlarını saçmalığa karşı güçlendiren romanlar olarak konumlandırıyor. Romanlara özel olarak hazırlanan tanıtım videolarında da bu saçmalıklar dünyasına karşı Vonnegut romanları tavsiye ediliyor. Romanlar canyayinlari. com/kurtvonnegut adresinde saçmalığa karşı güçlendiren takviyeler temasıyla yer alıyor. Kullanıcılara parodisi yapılan gıda takviyelerinden birinin web sitesini inceliyormuş hissi yaratması için tasarlanan siteden, her bir kitaba özel yazılan prospektüsler pdf olarak indirilebiliyor. Prospektüsler, her bir roman için, kitapların içeriklerini, kullanım alanlarını, olası etki ve yan etkilerini anlatıyor. Okuyucuyu romana zihnen hazırlamak amacıyla oluşturulan bu prospektüsler mizah ve güncellikten besleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sadakatsiz-dizisinin-sponsoru-olan-aris-pirlantadan-baglilik-koylesi/", "text": "Ariş Pırlanta, sadakat sembollerinden oluşan kolyelerini ilişkisinde huzuru, mutluluğu ve bağlılığı isteyenlerin beğenisine sunuyor. Mücevherde trendleri belirleyen Ariş Pırlanta sadakati temsil eden 2 farklı tasarımdan oluşan kolyelerini mücevherseverlerin beğenisine sundu. Nkotimsefo Mpua Sadakat Sembolü'nden tasarlanan kolye, batı Afrika kültüründe hizmet, sorumluluk, bağlılık ve adanmayı ifade ediyor. Gönülden bağlılığı ve ait olmayı temsil eden bu sembolün, onu üzerinde taşıyanların yolunu ve seçimlerini aydınlattığına inanılıyor. Ariş Pırlanta'nın bir diğer sadakat temalı kolyesi ise Mpuannum modelinden oluşuyor. Batı Afrikalı rahibelerin geleneksel saç bağlama şekillerinden ilham alınarak tasarlanan bu model, ilahi bağlılığı sembolize ediyor. Mpuannum sembolü kişiye, işe ve inanca sadakatle bağlı olmanın huzurunu ve bundan doğan mutluluğu anlatıyor. Modern formu ile dikkat çeken sembol kolye tasarımları ile sadakatinizi boynunuzda taşıyarak tüm bağlılıklarınızı koruyacaksınız. Kanal D'de yayınlanan ve milyonların heyecanla izlediği Sadakatsiz dizisinin sponsoru da olan Ariş Pırlanta, sadakati sembolize eden bu 2 özel tasarımla günün her saatinde şıklığınızı tamamlamanızı sağlıyor. İster davette ister günlük yaşamda kullanabileceğiniz formda tasarlanmış olan bu eşsiz kolyelerle tüm bakışların odağı siz olacaksınız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/saf-gumuslu-yuksek-korumali-maske-silver-pro-mask/", "text": "Saf gümüş iplik teknolojisi kullanılarak yıkanabilir, pamuksu kumaştan üretilen Silver Pro Mask; antivirüs ve antibakteriyel özelliklerinin yanı sıra rahat solunum ve cilt dostu özelliği ile de en çok tercih edilen maske oldu. 999 ayar saf gümüş ipliklerle dokunan; antivirüs, antibakteriyel ve antitoksik özellikli yüksek koruyuculu maske Silver Pro Mask; yıkanabilir pamuksu kumaşı ile rahat solunum sağlarken, cilt ve çevre dostu özelliği ile de dikkat çekiyor. Virüsün hızla yayılmaya devam ettiği bu günlerde maske kullanımı daha da bir önem kazanıyor. Tek kullanımlık maskeler ciltte terleme yaparken, medikal atık olarak çevre kirliliğine de neden oluyor. Silver Pro Mask; sık dokulu pamuksu kumaşın arasındaki saf gümüş iplikleri, cilde uygun yapısı ve yıkanabilir özelliği ile en üst seviyede koruma sağlıyor. Çeşitli akredite kuruluşları tarafından Avrupa standartlarına uygunluğu, koruyuculuğu ve kumaş kalitesinin belgelendiği Silver Pro Mask gümüşlü maskelerin, 4 rengi dışında çocuklar için Kral Şakir lisanslı maskeleri de bulunuyor. ,5-7 ve 8-12 yaş için farklı ölçülerde; Kral Şakir, Canan ve Fil Necati karakterleri; kırmızı, mavi, siyah ve beyaz renkleri ile Silver Pro Mask çocuklar için de güvenli ve ergonomik yapısıyla tercih ediliyor. Boyner, D&R mağazaları ve satış siteleri dışında; Trendyol, Hepsiburada, Morhipo, N11 ve İdefix alışveriş sitelerinden satın alacağınız Silver Pro Mask'ları; www. haltermedikal. com sitesinden özel indirim ve kampanyalarla da alabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/safak-guven-bos-istanbulu-fotografladi-18-milyonluk-sessizlik/", "text": "Bu şehir çok badireler atlattı; depremler, darbeler, seller afetler... Zamandaki hızı ve yoğunluğuyla her zaman dünyanın gözdesi oldu. Öyle ki tarihteki önemli her liderin İstanbul ile ilgili söylediği mutlaka bir söz olmuş. Birini hatırlayalım... Fransa İmparatoru Napolyon, 1800'lü yılların başında Dünya bir ülke olsaydı başkenti İstanbul olurdu sözü en bilinenlerin başında geliyordur, hiç kuşkusuz. Dedim ya bu mega kent bir sürü şey gördü ama böylesini görmedi... Sokağa çıkma yasağı olduğu bugünlerde İstanbul adeta bir hayalet şehre büründü, bir süre de bürünmeye devam edecek gibi. Sebebiyse nereden çıktığı, kimin sebep olduğu belli olmayan virüsten başkası değil elbette! Kısa zaman içinde tanıştık bu koronavirüs ile... Birçok kentte olduğu gibi İstanbul'da da hastalığa karşı sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yanlış anlaşılmasın İstanbul'a bir şey olacağından değil ya da diğer canlılara... Tamamen insanlık için. Yoksa İstanbul kimin umurunda; ye, iç, biraz gez, hadi yatağa. Şöyle bir Eminönü'nü turladım. Güvercinlere yem atan polislerle biraz sohbetten sonra bu şehir için çok önemli bir nokta olan ama herhangi bir İstanbulluyu çok az görebileceğiniz Sultanahmet'e gittim. Boş bankların arasında yürüdüm. Terk edilmiş simitçi arabalarına el salladım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/safranbolu-belediye-baskani-mimar-elif-kose-bir-daha-dunyaya-gelirsem-tiyatrocu-olacagim/", "text": "Geçen hafta Safranbolu'daydım. Bu yıl 22. defa gerçekleşen Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali vesilesiyle ilk defa gittiğim Safranbolu'da Türkiye'nin beş kadın belediye başkanından biri Elif Köse ile de tanışma ve hatta söyleşi yapma fırsatım oldu. Yıllarca mimar olarak çalıştıktan sonra siyasete atılan, CHP Safranbolu İlçe Başkanlığı'nın ardından 2019'da Safranbolu Belediye Başkanı seçilen Köse ile sanattan mimariye, siyasetten anneliğe pek çok şeyi konuştuk. Kadın oyuncu, kadın yazar, kadın doktor, kadın şoför, kadın belediye başkanı, vs... ya da daha uzun ifadeler kurarsak Sahnede kadın dokunuşu var, Şehre kadın eli değdi, Edebiyatta kadın sesleri, vs... Bir işi kadın yapınca, mutlaka kişinin kadın olduğunu vurgulamanın gerektiğine inandığımız bir coğrafyada bu kalıpları ne zaman kıracağız, bu söyleşiden sonra bunu daha çok düşündüm. Safranbolu'nun KADIN Belediye Başkanı Elif Köse ile aralıksız devam eden bir kültür sanat festivalini ya da Safranbolu'nun sorunlarını ve/ya güzelliklerini konuşmanın ötesinde kadın olmanın bir mesele olarak görüldüğü konusunda hemfikir iki kadın olarak daha derin mevzulara daldık. Laf lafı açtı. İdeallerden hayallere sıra geldi. Tiyatrocu bir ailenin kızı olduğumu öğrenince Köse, heyecanla şöyle dedi: Bir daha dünyaya gelsem kesinlikle sahne sanatlarından birini seçerdim. Ruhumda hala var. Bence söyleşinin en sıcak anı da aynı şeyleri hisseden iki kadının bu anı oldu. 2018 Eylül ayında İlçe Başkanı oldum çünkü ilçe başkanımız sağlık sebepleri nedeniyle istifa etmişti. Ben iki dönemdir başkan yardımcısıydım. Yönetimdeki arkadaşlar sağ olsunlar beni başkanlığa uygun gördüler ve böylece ilçe başkanı yapmaya başladım ama 2018'in 30 Kasım'ına kadar aday olacakların ya da aday adayı olacakların istifa etmesi gerekiyordu eğer ilçe başkanı ya da il başkanıysa. Üç aylık bir süreçte ilçe başkanlığı yaptım. Aday adayı olacağım için de 30 Kasım'da istifa ettim. 2019'un mart ayında da başkan oldum. Mimar olduğum için yaşadığım kente sorumluluğumun daha fazla olduğunu hissediyordum. İnanın aklımda hep olan şey belediyelerin teknik kişiler tarafından yönetilmesi gerektiğiydi. Özellikle mimar dokunuşu mutlaka olmalıydı ve özellikle kadın yöneticilerin hep daha iyi yöneteceğini düşünüyordum. Çünkü kadınların farkındalığı daha yüksek. Erkekler tek bir şeye odaklanabiliyor. Kadınlarsa türlü şeylerle aynı anda ilgilenebilme kabiliyeti gösterirken aynı zamanda hiçbir detayı da kaçırmıyor, kaçırmamaya özen gösteriyor. Kesinlikle öyle! Bakış açımız bir kere çok farklı! Bir belediye başkanının o kenti yönettiği süre boyunca aldığı kararlarla insanların belki de 50-100 yılı etkileniyor. O kadar ciddi bir iş ki bu... O yüzden belediye başkanlığı sıradan bir şey olarak görülmemeli. Birini seçerken o kentin uzun vadede geleceği düşünülerek kararlar verilmeli. O yüzden belediye başkanının kim olduğu bu açıdan çok önemli. Günü kurtarıcı kararlarla kentler yönetilmez, onun acısını ileride çekiyoruz. Bakın 51 bin nüfuslu Safranbolu'da trafik problemimiz oluşmaya başladı. Alternatif yol açacak yerimiz yok, düşünülmemiş çünkü. Yani kentler o belediye başkanı göreve geldiğinde oranın nüfusu 25 binse 25 bin kalacak diye bir şey yok. Siz birtakım kararlar alırken bu kentin 100 yıllık geleceğini de düşünerek bunu yapmalı, planlamalısınız. Bir kişiliği, kimliği olmalı kentlerin. Bugünü kurtarmak için her şey rastgele yapılmamalı. Ben bunu beğeniyorum, bu olsun! dememek lazım. Ortak bir akılla yola çıkılmalı. Her kentin bir ruhu var. Evet ve ona yaraşacak bir ruh kazandırmak da önemli, diğer yandan! Çok doğru. Bakın ben bir gün kavşakta durdum, her tarafta kaldırım var, her kaldırımda başka bir malzeme. O kadar kötü ki! Belli ki o gün o malzeme bulunmuş o kullanılmış, şu gün şu. Mimar olduğum için ben böyle bakamıyorum tabii. İşçilik olarak da malzeme olarak daha düzgün, o kente neyin yakışacağını bilmek, bunun farkında olmak çok önemli. Sadece kaldırım için örnek verdim şimdi ama bu her şey için geçerli. Bizim tarihi ve turistik bir bölgemiz var. 1994 yılında UNESCO'ya dahil edilmiş olmasına rağmen bu bölgenin çoktan bir üst kurulu oluşmalıydı. Önümüzde 1200 yıl öncesinden örnekler var; eskiden loncalar varmış, Ahilik kültürü gelmiş. Bunlardan örnek alınsa bizim Çarşı dediğimiz yerde bu kadar lokumcu olmazdı mesela. Demirciler Çarşımız bile tehlike altında. Lokumcular oraya doğru sızmaya başladı. Çünkü insanlar demirciyim ben demiyor, lokum daha fazla satıyor deyip o işe yöneliyor. Buna müsaade etmemek gerek. Ama şu an bunu engelleyecek hiçbir sistem yok. Bugüne kadar bir kurul olmalıydı ki oradan izin alınsın. Yapacağı işin ehli mi değil mi, nasıl yapıyor, geçmişi nedir, buraya yakışır mı, bu kadar basit olmamalı. Her şey her yerde yapılmaz. Mimar olmak o kent için halk için bir avantaj olsa da mimarın kendisine, bence örneğin bana çok da avantajlı değil. Çünkü bize hocalarımız hep şunu söylerdi: Bakmaz görür. Çünkü bakmakla görmek arasında çok fark var. Herkes kentte kafasını kaldırıp yukarı bakmaz. Ya bir şeye odaklanmıştır ya da düşünüyordur, hiçbir şeyi görmez. Ama biz her şeyi düşünüyoruz. Estetik olmayan her şey bizi rahatsız ediyor. Aslında vardı ama yetkileri kısıtlıydı ve sadece ana güzergahlardaki binalarla ilgileniyordu. Fakat bu yetersiz. Her proje gelmeli bize. Bu yüzden komisyonun yetki alanını genişlettik. Bir de daha kararlı, asla taviz vermeyen, ne onaylandıysa onaylananın aynısının yapılması konusunda da eğilip bükülmeyen bir komisyon yarattık. Biliyorsunuz bizde her şey olsun diye yapılır, mış gibi gösterilir. Biz öyle çalışmıyoruz. Buraya yapılan her bina doğru düzgün ve şehrin yüzüne uygun olmalı. Birinci sırada Safranbolu'yu koruyan UNESCO var zaten tabii sonra Bölge Koruma Kurulu var. Oralardan izin almadan, belediyeden izin almadan kimse çivi bile çakamaz buralarda. Ekstradan benim yapmam gereken şu: Çarşı bölgesinde mesela öyle bir yozlaşma söz konusu ki her yerde lokumcu, benzer şeyleri yapıyorlar. Bu, yapıları etkileyen bir şey değil ama turizmi etkileyen bir şey. Binaları etkileyense cepheye klima ya da güneş enerjisi veya anten takılması oluyor. Bunlara da müdahale ediyoruz. Ya da sokakları işgal eden tabelalar konusunda dikkat edilmesi gerekiyor. Benim burada daha çok sıkıntılı olduğuna inandığım şey satılan ürünlerle ilgili. Bunların gelen turiste dayatılarak sunulması, bu tavırda ciddi bir problem var. Çok temiz olduğu için mavi bayraklı sahillere verilen sertifikadan yola çıkarak mor bayrak sertifikası kriterleri hazırladık. Evet, buraya özel olsun, buranın rengini simgelesin istedik. Hazırladığımız kriterlerin başında eğitim geliyor. Orada esnafın belli bir eğitimden geçmesi, sattığı ürünlerin kalitesi, iş yerinin tarihe uygun olması gibi kriterlere uygun olması için bu mor bayrakları vereceğiz. Böylece hizmet kalitesinin üst düzey olduğu anlaşılacak. Gelen turları da biz özellikle mor bayrak sertifikalı yerlere yönlendireceğiz. Yani bu kaliteyi artırmak için bir çaba aslında. Onu yapmayın, bunu yapmayın gibi kısıtlamalar yerine neleri yapmaları gerektiğini gösteren bir amaç bu. Makedonya'da Ohrid var ki bizimle benzer bir kenttir. Kazakistan'da bulunan Oş ve Yunanistan'daki Skydra yurtdışındaki kardeş belediyelerimizden. Skydra'da yaşayan birçok insanın ataları bizim burada Kıran bölgesinde yaşamış. Mübadele ile gitmek zorunda kalmışlar. Ankara Çankaya Belediyesi ile kardeşiz ve daha birkaç belediye daha var. Bunu yapma nedenimiz tam olarak ülkemizdeki toplumsal cinsiyet eşitliğinin henüz var olmaması. Yani kadınların desteklenmesi ve onlara ayrıcalık tanınması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden de bu tür projeleri hayata geçirme kararı aldık. Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Bir kadın belediye başkanı olmayı üzerine basa basa söylemek bana çok anlamsız geliyor. Sanki acizmişiz de biz bunu başarmışız gibi. Hele şu Şehre kadın eli değdi gibi ifadeler beni sinir ediyor! İnanın ben de sinir oluyorum. Ben insan olarak görüyorum sadece. Evet biz de karar mekanizmalarında olmalıyız ama ne yazık ki ülkemizde kadına özellikle yüklenen bir sürü yükten dolayı biz ikinci planda kalıyoruz. Enerjimizi siyasete veya bu tür önemli yerlere verme şansımız yok. Çoğu kadının buna enerjisi kalmıyor. İşte buradan yola çıkarak bizim yaptığımız şeylerden en önemlisi oyun evi açmak. Şimdi Oyun Evi'nin ne ilgisi var diyeceksiniz. Burada kadınlar saatlik çocuklarını bırakabiliyorlar. Dilerlerse tüm gün de olabilir tabii. Bunun asıl sebebi kadının ille de işinin olması gerekmiyor. Ev kadını da olabilir. Yorulmuş, evet, bir oh demek istiyor, kendine vakit ayırmak istiyor. Böylelikle belki de psikolojisini düzeltecek, özgüveni gelecek. Bir arkadaşıyla uzunca sohbet etmek istiyor kim bilir, belki de kendine özel bir an yaratacak... Yani çocuğum var diye ben 24 saat onunla vakit geçirmek zorunda değilim. Birçok kadın, beş dakika biri çocuğumla ilgilense de nefes alsam diye düşünüyor. Çok cüzi rakamlarda Oyun Evi, sosyal yardıma ihtiyacı olan kadınlardan zaten herhangi bir para almıyoruz. Normalde saat başı alınan ücret 10 TL. Yani bizim burada amacımız kadını özgürleştirmek. Hanım evi de bir sosyalleşme yeri olarak görülse de aslında orada avukat, psikolog ve diyetisyen desteğimiz var. Gönüllü olarak geliyor bu kişiler. Kendileri başvurdular bize. Onlara çok teşekkür ediyorum buradan gerçekten. Haftanın belli günleri belli saatlerinde kadınlara danışmanlık yapıyorlar. Kadınlar da çok mutlu. Normalde bir probleminiz varken nereye başvuracağınızı bilemiyor olabilirsiniz. Aynı zamanda Üretici Kadın Pazar'ının başına ben Kadın Dernekleri Federasyonu Canan Güllü'yü çağırdım. Onunla birlikte acil yardım hattı protokolü imzaladık. Şiddet gören kadınlar, hemen nereye başvurmalı, nasıl destek alacak, kiminle irtibata geçecek, bu konuya eğiliyoruz. Safranbolu'nun civar köyleri de keşfedilmeyi bekliyor bana kalırsa. Örneğin ben Yazıköy'de Konak Bindallı'da kalıyorum. O civarda hizmete geçmiş tek konak ve ev sahiplerini çok sevdim. Ama oralara arabasız gitmek biraz sorun gibi görünüyor. Ah ne güzel, orada mı kalıyorsunuz! Ben de çok sevdim orayı. Kemalettin Bey ve Feride Hanım zevkle döşemişler konağı. Yazıköy gibi köylerde yatırımcıların bir şeyler yapması lazım. Bakın orada bir konak açmışlar, biz de konuklarımızı oraya da yönlendiriyoruz. Safranbolu'ya sebebi ziyaretim Altın Safran Uluslararası Belgesel Film Festivali ama bunca yıl o kadar festivale gittim. Bu festivalden tam anlamıyla ilk defa bu yıl haberim oldu. Evet haklısınız, duyurmak için elimizden geleni yapıyoruz bu iki yılda. Daha çok ulusal ve uluslararası basında yer alması için çabalarımız var tabii. Yoksa kendi kendine çalıp oynayan bir festival olmasın elbette. Bir de adı uluslararası. İlk ve tek bağımsız uluslararası belgesel festivali bir de, bu çok önemli! Evet, ekim sonu kasım başı gibi 45 gün süren bir safran hasadı dönemi oluyor. O sürecin içinde İki gün boyunca şenlikler oluyor. İleride belki o da festivale dönüştürülebilir. Her geçen gün biraz daha fazla insan duyuyor, geliyor. Neden; çünkü dört beş senedir üretim arttı. Neredeyse bitmek üzereydi safran üretimi. Adı Safranbolu ama safranda üretim durma noktasına gelmiş. Şimdilik üretilen bile bizim ihtiyacımız olanın beşte biri. Hala az. Bir tane büyük üretici var. Onun sayesinde böyle üretimler yapılıyor, şenlik yapılıyor. Ben zoru severim. Ama şöyle bir gerçek hala var. Kadının adı yok ki! Çok azız. Biraz önce de dediğim gibi kadının o kadar çok yükü var ki üzerinde onları hallettikten sonra siyasette ya da karar mekanizmalarında içinde yer alacak gücü kalmıyor. O yüzden erkeklere çok görev düşüyor. Paylaşmak lazım bütün sorumlulukları. Geçen gün neredeyse bütün bürokratların ve yöneticilerin olduğu bir yemekteydim. Sadece gazetecilerin içinde birkaç kadın vardı. Bu kentin, kamu kurumlarının, valisinin, kaymakamının, iş insanlarının olduğu üst düzey bir yemekti. Gazeteciler hariç bir tek ben vardım. Bundan rahatsızlık duyuyorum. Yanımda Emniyet Müdür vardı, ona da söyledim. Ne kadar acı değil mi, hiç kadın yok! Hayır, hiç baskı hissetmiyorum. Farklılaşmıyorum da. Yani dediğiniz gibi tavrımda bir değişim de olmuyor. Ama şöyle bir değişim var. Bakın bu çok önemli. AK Parti'li bir belediye meclis üyesi söyledi bana bunu. Dedi ki Siz kadın olmasanız bu mecliste ooo neler olurdu neler! Bakın bu ne demek biliyor musunuz, kadının olduğu yere bir seviye geliyor demek. Ben var olduğum için o mecliste küfür yok, kavga yok ya da seviyesiz bir şey yok. Bunu kendi ağızlarıyla söylüyorlar. Olması gereken oluyor. Ben normalde çalışırken de böyleydim. Öyle bir duygum hiç olmadı. Çok fazla bağımlılığı sevmeyen biriyim. Bağlıyım ama bağımlı değilim. Özgür olmayı istiyorum. O yüzden kızımla da öyle mıç mıç bir ilişki hiçbir zaman kurmadım. Asya'nın da kendi ayakları üzerinde kalabilecek bir birey olmasını sağlamaya çalıştım. İnanın belediye başkanı olmadan önce de öyleydi. Hep tek başına işlerini yapabilsin istedim. Kızım şu an 14 yaşında ve bir evi çekip çevirebilir, tek başına yaşayabilir. Gözüm arkada asla kalmaz. Benim kızım böyle oldu. Allah dağına göre kar verirmiş ya gerçekten öyle oldu. Çok kolay büyüttüm Asya'yı. Öyle nazlı bir çocuk değildi. Şurada bırakırsınız, kızım ben geleceğim derdim, bıraktığım yerde bulurdum. Çok kendine güvenli, şu anda belki de benden daha mantıklı. Hatta bir arkadaşım Asya'nın içine 50 yaşında bir insan kaçmış diyor. O kadar olgun. Valla iyi, şu an benim işime yarıyor o olgunluk. Hiç beni zorlamıyor. Zorlanmıyorum o yüzden. Şunu yapıyoruz ama... Ben eve gittiğimde telefonlarımızı bir kenara bırakıp sohbet ediyor, o günün nasıl geçtiğini konuşuyoruz karşılıklı. Hep birbirimize vakit ayırıyoruz. Ama sürekli gidip onun yemeğini hazırlayayım falan demiyorum. Türkiye'de ve dünyada kadın mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Demin biraz bu konudaki çabalarınızdan da bahsettik ama biraz daha konuşalım istiyorum bunu. Yaptığım projeler hep daha çok kadına ulaşabilmek ve onlara yol göstermek üzerine kurulu. Ama yine de yeterli bir seviyede olduğunu düşünmüyorum. Üniversite mezunu, kendi parasını kazanabilen, dışarıdan baktığınızda özgüveni olduğunu zannettiğiniz kadın bile şiddet görüyor, buna şahidim. Biz sadece basına yansıdığını biliyoruz. Ama kim bilir kaç evde neler oluyor. Benim son yıllarda öğrendiğim bir vaka, bunu çok açık ortaya koyuyor. Hiç ummadığım birisinin yıllardır şiddet gördüğünü öğrendim. O zaman şunu düşünüyorsunuz, sesi çıkamayan, belki de tek tercihinin ona katlanmak olduğunu düşünen sadece cahil değil okumuş bir sürü insan var. Bunun son bulacağını düşünmüyorum. Ama tabii ki en aza inmesi için biz de elimizden geleni yapmalıyız. Ama bunun için de karşı tarafın ses çıkardığını görmek, bilmek gerek. Biz kadınlar haklarımızı bilmeliyiz. O şiddeti uygulayan kişiyle yaşamak zorunda olmadığımızı bilmeliyiz. Biz çok mu bağımlı yetiştiriliyoruz acaba? Şiddet uygulayan o insan olmadan yaşayamayacağını düşünen insanlar var. Tabii, dizi izlemeyi, film izlemeyi çok seviyorum. Ama filmi de sinemada izlemeyi seviyorum. Pandemiden dolayı dijital mecralardaki dizilerin hastası olduk! Tiyatroyu biz şimdi yeni kurduk. Bu arada benim en çok olmayı istediğim meslekti tiyatroculuk. Ya ne güzel! Ben bir daha dünyaya gelsem kesinlikle sahne sanatlarından birini seçerdim. Ruhumda hala var. Ben üniversiteyken devlet tiyatrosu sanatçılarıyla bir oyunda oynadım. Bana dediler ki tiyatrocu olursan arkanda dururuz. Ama ben cesaret edemedim. Çok çalışkan bir öğrenciydim, ailemin benden beklentileri vardı. Üniversiteyi kazanmışım, sonra onlara diyeceğim ki ben bırakıyorum, tiyatrocu olacağım. Hayal kırıklığı yaşamasınlar diye inanın onlara sormadım bile, böyle bir şeyi teklif edemedim. O sorumlulukla bıraktım. Ama çok isterdim. 27 yıl yaptım. Özlüyor muyum? Elbette, ama o disiplinden aldığım şeyleri yansıttığım için aslında tatmin oluyorum. Onu tamamen bırakmış gibi hissetmiyorum. İlle çizim yapmanız gerekmiyor. Mimar ille de çizen yapan değil tasarlayan da. Onu teknik ekip yapar. Ben yine bir şeyleri tasarlıyorum. Bakın bu bina, Safranbolu Belediyesi'ne aslında fiziksel koşulları yeterli olmasa da biz her metrekaresini daha verimli kullanabilmek için yeniden dizayn etik. O kadar kullanışsız ve vasattı ki, kullanılmayan yerleri bile kullanılır hale getirmeye çabaladık. Bu da benim mesleğim. O dokunuşu her şeyde yaptığımı düşünüyorum. Var, olmaz mı! Günlük notlarım var, unuturum diye akşamdan aldığım. Telefonumda da var notlarım ama ben yazmayı çok seviyorum. Birden fazla kitabı aynı anda okumak gibi bir alışkanlığım var. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 2019'daki yerel seçimlerinde tüm organizasyonunu yapan Ateş İlyas Başsoy'un kitapları çok yol gösterici. AKP Neden Kazanır CHP Neden Kaybeder, Hepimiz Aynı Belediye Otobüsündeyiz gibi çok önemli kitapları var. En sevdiğim yazarsa Stefan Zweig. Birkaç defa okumuşluğum var onun kitaplarını. Kitaplardan notlar alırım. Yazıların altlarını çizmeyi severim. Bir de pozitif enerji çalışmalarını takip ediyorum. Bu içerikteki kitapları da okuyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/saglikli-beslenmek-isteyenlere-ozel-bir-paket-vitalica-wellness-2021den/", "text": "Vitalica Wellness 2021'de sağlıklı beslenme kararı alan ve yenilenmek isteyenlere özel bir beslenme paketi hazırladı. Kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri, 4 farklı özel çay, wellness içeceği, sağlıklı bar ve diğer atıştırmalıklardan oluşan beslenme paketi uzman doktorlar ve beslenme uzmanları tarafından tasarlandı. Paketler, temel besin ögelerinin yanı sıra antioksidanlar, vitaminler, mineraller ve eser elementlerle aktive edilmiş, sağlığı geliştiren organik malzemelerle hazırlanıyor. %100 bitkisel bazlı ve %80 bitkisel bazlı olmak üzere 2 seçeneği olan paket içeriğindeki yemeklerde mevsimlik, yerel, taze ve organik besinler, tahıllar, kuruyemişler, tohumlar, sebzeler, meyveler ve deniz ürünleri kullanılıyor. Bağırsak florasını iyileştiren ve metabolizmayı hızlandıran yemekler aç kalmadan fazla kilolardan kurtulmayı da sağlıyor. Halsizliği önleyip enerjiyi ve canlılığı artırıyor. İçeriği kişiye özel olarak düzenlenen ve adrese teslim edilen yemek paketi, yeni yılda sağlıklı beslenmek ve formda kalmak için bir reform yapma olanağı sunuyor!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/saha-studio-bes-sanatcinin-uretimleriyle-25-mayista-kapilarini-aciyor/", "text": "Türkiye çağdaş sanatını destekleyen projeleriyle 10. yılını geride bırakan SAHA'nın Beyoğlu'nda sanatçı, küratör, yazar ve araştırmacılar için kurduğu SAHA Studio, dönem sonu sunumlarıyla 25 Mayıs 2022 günü kapılarını açıyor. Ekim 2021'den beri araştırma ve üretimlerini SAHA Studio'da yürüten sanatçılar Eser Epözdemir, Berat Işık, Ali Miharbi, İz Öztat ve TUNCA'nın desen, video, heykel ve yerleştirme gibi farklı mecralarda ürettikleri çalışmalarını 25-28 Mayıs tarihleri arasında her gün 12.00-19.00 saatlerinde ziyaret edebilirsiniz. Sanatçıların SAHA desteğiyle ürettikleri çalışmalarının bağlamı hakkında bilgi edinme imkanı sunan SAHA Studio Açık kapsamında bir dizi etkinlik de düzenleniyor. Sanatçı Gülsün Karamustafa, küratör Özge Ersoy ve SAHA direktörü küratör Çelenk Bafra'dan oluşan seçici kurulun SAHA Studio'nun geçmiş katılımcıları ve bağımsız küratörlerden öneri alarak davet ettiği beş sanatçı, SAHA Studio'da ürettikleri işlerin kavramsal ve sürece özgü detaylarını konuşma ve söyleşilerle paylaşıyor: Eser Epözdemir su ve zamanı ilişkilendirmeyi deneyen bir söyleşiye Serhan Ada'yı davet ediyor. İşlerinin gündeme getirdiği sosyopolitik ve hafızaya dair meselelere sinemaya özgü kavramlarla yaklaşan Berat Işık, Yekhan Pınarlıgil ile bu iki pratiğin ortak dili üzerinden sohbet ediyor. Ali Miharbi, sanatçı konuşmasında 2016'dan bu yana tuttuğu ve pandemi döneminde derlediği notlarla hazırladığı sanatçı kitabında geçen kavramları, stüdyoda ürettiği işe de değinerek anlatıyor. İz Öztat, Zişan'ın biyografi kurgusunun bir bölümü olarak ürettiği çalışmasında birlikte çalıştığı Ra ile süreci ve kolektif çalışma yöntemlerini paylaşırken, TUNCA ise Ezgi Bakçay ile bir performans eşliğinde yapacağı söyleşide, dinleyicileri kişisel ve toplumsal tarihin ütopya ve distopyaları arasında, günümüz arka planında bir geziye çıkarıyor. Katılımcılarına SAHA'nın yurtiçi ve yurtdışındaki ortaklıklarının katkısıyla diyalog, iş birliği ve birlikte öğrenme olanakları sunan SAHA Studio, davetli sanatçılara uzun süreli atölye ve ortak çalışma mekanı ile projeleri için araştırma ve eser üretim fonu sağlıyor; Türkiye'nin farklı kentlerinden görsel sanatçıların yanı sıra, yurtdışından yazar ve küratörlerin araştırmalarını İstanbul sanat ortamıyla etkileşim içinde geliştirmelerini destekliyor. Her gün 12.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açık. 18.00-19.00 Performans ve söyleşi: TUNCA & Ezgi Bakçay, 3-2-1!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sahnede-tarihi-bir-komedi-ve-politik-bir-dram-neredeyse-kadin-elizabeth/", "text": "2004 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesinde kurulan Tiyatro Eylül Ateşi'nin 2021-2022 oyunlarından Neredeyse Kadın Elizabeth, 11 12 Ekim Pazartesi ve Salı günleri Tatavla Sahne'de oynuyor. Bu iki perdelik politik komedi oyunu ajandanıza not etmeyi unutmayın! Yönetmen Mehmet Arduç aynı zamanda oyuncular arasında da yer alıyor. Arduç'a Merve Aral, Nur Eyşan Uygun, Yasin Osman Ertürk ve Taha Enes Çaydavul eşlik ediyor. Elizabeth; Dario Fo'nun deyimiyle, bir ayna oyunudur. Kraliçe, Shakespeare'in kendisinin kararsız yönetimi ve baskıcı polis rejimi kurararak ülkeyi yönetmesiyle alay ettiğini, bunu da ünlü politik oyunu Hamletle ima ettiğini düşünür Kraliçe; bazen erkeklere hükmeden, onları yöneten, bazen de erkek egemen kültürü içinde bir kurban olarak kalmış bir kadındır. Oyun tarihi bir komedi ve politik bir dramdır. Oyunda yaşanan politik kavgalar, iktidar hırsı son derece güncel ve ülkemize yakındır. Yazar, güçlü politik mesajlarıyla seyirciyi güldürmeyi asla unutmazken Füsun Demirel'in çevirisi ile kendini bulmuştur. Sıradan bir kadının aşk, dostluk ve kardeş sevgisi ile feodal ve eril bir iktidar sahibi bir kraliçenin arasında ezilen ve deliren bir kadın Elizabeth.... Kendi isyancısına aşık ve iktidarın tek sahibi olmasına rağmen kedisini ataerkil kültürün, erkek egemen sistemin istediği kadın modeline uydurmak için her türlü acıya hazır. Aşığının onu beğenmesi için türlü güzellik işkencelerine katlanıyor. Tiyatroya ilgisi var fakat tiyatronun kendi iktidarını tehdit ettiğini ve Shakespeare'in metinlerinde kendisini hicvedip halkı isyana teşvik ettiğini düşündüğünden tiyatroya karşı savaş açıyor. Kraliçe, kimseye tam olarak güvenmemesine rağmen aşkı gözünü o kadar kör ediyor ki danışmanları, akrabaları onun arkasından türlü dolaplar çeviriyor ve bunun farkına varmıyor. Farkına vardığındaysa bunun bedelini yine halka ödetiyor. Taht kavgasından dolayı kız kardeşi Mary'yi öldürtüyor. Kardeşini alt ettiği için kendisiyle gurur duyuyor ama Mary'nin hayalini hayatı boyunca ensesinde hissediyor. Dostları olsun istiyor ama yanında çalışanların dostu mu hizmetlisi mi olduğu ile ilgili sürekli ikilem yaşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sait-faik-hikaye-armagani-69-defa-sahibini-ariyor/", "text": "Sait Faik Abasıyanık anısına Darüşşafaka Cemiyeti ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle düzenlenen ve her yıl bir öykücüye verilen Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı'na başvurular başladı. Usta öykücü Sait Faik Abasıyanık'ın anısını yaşatmak amacıyla 69 yıldır düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı, 2022 yılında öykü kitabı yayımlanan tüm yazarları bekliyor. Her yıl bir öykücüye verilen armağanın jürisi ise Doğan Hızlan Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Beşir Özmen, Metin Celal ve Jale Özata Dirlikyapan'dan oluşuyor. 2022 yılında öyküsü yayımlanan yazarların başvuru yapacakları hikaye kitabından on (10) nüshayı, başvuru dilekçesini ve 69. Sait Faik Hikaye Yarışması Kişisel Verilerin İşlenmesine İlişkin Aydınlatma Metni'ni imzalayarak, 27 Şubat Pazartesi günü saat 17.00'ye kadar Darüşşafaka Cemiyeti'ne elden ya da posta yoluyla ulaştırması gerekiyor. Yarışmaya katılacak hikaye kitaplarının daha önce herhangi bir ödül almamış olması gerekirken, daha önce aynı armağanı kazanmış yazarlar yarışmaya katılamıyor. Öykü kitapları arasında ön değerlendirmeyi geçen 10 kitaplık kısa liste, 17 Nisan Pazartesi günü duyurulacak ve yarışmanın sonucu ise mayıs ayı içinde açıklanacak. Bugüne kadar Haldun Taner, Orhan Kemal, Necati Cumalı, Adalet Ağaoğlu, Ayşe Kulin, Selim İleri, Oya Baydar, Bilge Karasu, Mehmet Günsür gibi yazarların kazandığı Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı, geçen yıl Yok Yolcu adlı öykü kitabıyla Kamil Erdem'e verilmişti. 1955'te yazarın annesi Makbule Abasıyanık tarafından başlatılan Sait Faik Hikaye Armağanı, 1964'ten beri Darüşşafaka Cemiyeti tarafından sürdürülüyor. Dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşturulan jüri, o yıl içinde yazılmış en iyi hikaye kitabını seçerek Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanını veriyor. Her yıl yazarın vefat yıl dönümü 11 Mayıs'ta verilen Sait Faik Hikaye Armağanı, 2012'den beri Darüşşafaka Cemiyeti ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle, edebiyat dünyasına soluk aldıran eserleri ödüllendiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sait-faik-hikaye-armagani-kisa-listesi-aciklandi/", "text": "Bu yıl 69'uncusu düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı'nın jürisi, yaptığı titiz değerlendirme neticesinde yarışmaya başvuran 100 öykü kitabı arasından seçilen 10 kitaptan oluşan kısa listeyi açıkladı. Kitaplarının telif haklarını ve mal varlığını Darüşşafaka'ya bağışlayarak annesi veya babası hayatta olmayan, maddi olanakları yetersiz çocukların eğitimine destek veren, Türk hikayeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık'ın anısına 1964 yılından bu yana düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı'nın 69'uncusunun sahibinin belirlenmesi için geri sayım başladı. Bu yılki Armağan'ın sahibi ise jürinin kısa listeye giren kitaplara ilişkin değerlendirmesi neticesinde Sait Faik'in vefat yıl dönümü olan 11 Mayıs'ta açıklanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sakip-sabanci-sanat-odullerinde-kadinlarin-zaferi/", "text": "Merhum Sakıp Sabancı'nın kariyerlerinin başındaki genç sanatçıları desteklemek amacıyla 1994 yılında başlattığı ve Sabancı Vakfı'nın devam ettirdiği Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri, 26'ncı defa sahipleriyle buluştu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim, Heykel ve Geleneksel Türk Sanatları bölümlerinden ilk üç derece ile mezun olan genç sanatçılara ödülleri Sabancı Müzesi'nde gerçekleştirilen törenle takdim edildi. Törende 9 başarılı öğrenciye toplam 240 Cumhuriyet Altını değerinde Türk Lirası ödül verildi. Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci Elçi'nin ev sahipliğinde düzenlenen törene iş, sanat ve cemiyet hayatından Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi Nedim Bozfakıoğlu ve eşi Hale Bozfakıoğlu, Bora Gencer, Esin Özbek'in de aralarında bulunduğu isimler katıldı. Sakıp Sabancı Sanat Ödülü'ne layık görülen genç sanatçılar bu yıl kız öğrenciler oldu. 2019 yılının ödül alan isimleri birincilik derecesinden başlayarak Resim Bölümü'nden Su Alara Acerol, Burcu Nur Cengiz, Zeynep Yazgan, Heykel Bölümü'nden Işıl Özsakabaşı, Aylin Taslak, Aysun Telli, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü'nden ise Esra Kocaman, Hatice Kahraman, Zübeyde Uzun oldu. Ödüle hak kazanan genç sanatçıların eserleri, ödül töreni öncesinde Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilendi. 1994 yılında kendi adını taşıyan Sanat Ödülleri'ni başlatan Sakıp Sabancı, tüm hayır işleri ile ödül programlarının devamını sağlamak için Sabancı Vakfı bünyesinde Sakıp Sabancı Fonu'nu oluşturdu. Sabancı Vakfı tarafından devam ettirilen Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri ile 26 yılda 234 genç sanatçı toplam 6.240 Cumhuriyet Altını ile ödüllendirildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/salon-iksv-5-martta-geri-donuyor/", "text": "12 yıldır iyi müzik severlerin buluşma noktalarından biri olan Salon, 2022'de +1'in desteğiyle programına kaldığı yerden devam ediyor. Salon yine hem Türkiye hem de dünyadan alternatif müziğin başarılı isimlerini ağırlıyor. Mart ayında başlayıp mayıs sonuna kadar sürecek konserlerde Salon Kit Sebastian, Seafret, Palmiyeler, Jakuzi, Other Lives, Islandman, Ghostly Kisses, Noga Erez, Lola Marsh ve Jonathan Bree'yi ağırlayacak. Salon, programında yer verdiği çeşitli sanatçılarla mart ayında hızlı bir başlangıç yapıyor. Salon 5 Mart Cumartesi günü +1 Sunar: Kit Sebastian konseriyle yeni sezonunu açıyor. Kit Martin ve Merve Erdem tarafından Londra'da kurulan Kit Sebastian, 70'lerin saykedelik ruhunu Türkiye, Fransa, Brezilya ve Amerika'nın müzikal semalarında arıyor. 10 Mart Perşembe ve 11 Mart Cuma günleri +1 Sunar: Seafret konseriyle vokalist Jack Sedman ve gitarist Harry Draper'dan oluşan İngiliz indie-pop ikilisi dinleyicilere iki gece üst üste en saf duyguların, umudun, hayallerin müziğini çalacak. İngiltere'den sonra rotamızı bir süreliğine Türkiye'ye çeviriyoruz. Önce 12 Mart Cumartesi günü, dinleyicisinin kalbine tropik ferahlık getiren, şarkıları ve varlığıyla mutluluk sebebi indie ve saykedelik pop-rock grubu Palmiyeler, +1 Sunar: Palmiyeler konseriyle yazı erkenden getirecek. Sonrasında ise son zamanların en çok ses getiren darkwave, synthpop grubu Jakuzi, 18 Mart Cuma ve 19 Mart Cumartesi günleri +1 Sunar: Jakuzi konseriyle dinleyicileri 80'lere doğru bir yolculuğa çıkaracak. 24 Mart Perşembe ve 25 Mart Cuma günleri +1 Sunar: Other Lives sahnede olacak. Jesse Tabish, Jonathon Mooney ve Josh Onstott'tan oluşan, destansı ve huzurlu melodileriyle içimizi ısıtan Amerikalı indie-rock grubu müzikseverleri büyüleyecek. 26 Mart Cumartesi günü +1 Sunar: Islandman konserinde ise elektronik yapılar ve etnik ritimler dinleyicileri dansa davet edecek. Mart ayını kapatıp nisanı +1 Sunar: Ghostly Kisses konserleriyle açıyoruz. 31 Mart Perşembe ve 1 Nisan Cuma günleri Quebecli Margaux Sauve'nin rüya pop projesini Salon'da dinleyeceğiz. Salon konserleri mayıs ayında kaldığı yerden devam ediyor. Mayıs programı, 13 Mayıs Cuma ve 14 Mayıs Cumartesi günleri +1 Sunar: Noga Erez konserleriyle başlıyor. Tel Avivli şarkıcı, söz yazarı ve yapımcı Noga'nın çok yönlü vokaline ve hücrelerinizi harekete geçiren beat'lerine hayran olacaksınız. 19 Mayıs Perşembe ve 20 Mayıs Cuma günleri +1 Sunar: Lola Marsh konserlerinde ise İsrailli indie pop grubunun içinizi ısıtacak vokalleri ve aklınıza takılacak gitar melodileri sizi bekliyor olacak. Mayıs ayının kapanışı +1 Sunar: Jonathan Bree konseriyle gerçekleşiyor. Modern yaşam ve aşk hakkında mırıldandığı melodik besteleriyle tanınan Yeni Zelandalı müzisyen, karanlık Disney olarak tanımlanabilecek bir müzik paletine sahip. Cuma ve cumartesi dışındaki günlerde gerçekleşecek konserler için kapı açılış saati 19.30, konser başlangıcı ise 21.30 olacaktır. Cuma ve cumartesi gerçekleşecek konserler içinse kapı açılış saati 20.00, konser başlangıcı 21.30'tur. Etkinlikler hakkında daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak için saloniksv. com adresini ziyaret edebilirsiniz. Salon'un yeni sezon programının biletleri 18 Şubat Cuma günü saat 10.30'da passo. com. tr ile İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa açılacak. Öğrenci bileti fiyatları ise Eczacıbaşı Genç Bilet projesi kapsamında 10 TL olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/saltin-10-yilina-ozel-elektroakustik-bir-muzik-konseri/", "text": "Garanti BBVA tarafından 2011'de kurulan SALT, onuncu yılını, 2 Eylül Perşembe akşamı Maçka Demokrasi Parkı'nda gerçekleştirilecek bir elektroakustik müzik konseriyle kutluyor. İstanbul elektroakustik müzik ortamının yenilikçi isimlerinden Fulya Uçanok, Age Reform ve Serkan Emre Çiftçi'nin sahne alacağı program, 2 Eylül Perşembe saat 20.00'den itibaren Maçka Demokrasi Parkı'nda. SALT 10. Yıl Özel Elektroakustik Sahne, İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Garanti BBVA sponsorluğunda ve T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen 28. İstanbul Caz Festivali kapsamında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür A. Ş.'nin katkılarıyla sunuluyor. Müzisyen ve ses tasarımcısı Ömer Sarıgedik'in hazırladığı SALT 10. Yıl Özel Elektroakustik Sahne, İstanbul elektroakustik müzik ortamının yenilikçi isimlerinden Fulya Uçanok, Age Reform ve Serkan Emre Çiftçi'nin işitsel ve görsel ögeleri harmanlayan performanslarını bir araya getirecek. Ses ve müziğin görsel tasarımla ilişkisinin yorumlanacağı konser programı herkesin katılımına açık ve ücretsiz. Piyanist, elektroakustik müzik bestecisi ve doğaçlamacı; İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. 2010'dan bu yana Age Reform adı altında müzik yapan Berk Çakmakçı, noise ve drone gibi estetikleri kulüp tınılarıyla harmanlıyor. Gevende'nin trompetçisi; solo müzik projesiyle elektronik ve trompet melodilerini bir araya getiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/samanizm-hakkinda-her-sey/", "text": "Dünya dinleri ve halk gelenekleri konusunda araştırmaları ve kitaplarıyla tanınan Margaret Stutley, Say Yayınları'ndan Sinan Köseoğlu çevirisiyle yayımlanan 'Değişen Bilinç Hallerinde Ruhlar Dünyasıyla Bağlantı Kurmak alt başlıklı Şamanizm kitabında, kötü şöhretiyle nam salmış ve birçok farklı yorumlamaya mahal vermiş, kadim bir inanış olan Şamanizm'in köklerine ışık tutuyor. Dünya dinleriyle ilgili yaptığı araştırmalarla tanınan Margaret Stutley'in yazdığı, Şamanizm, geçmişten günümüze dek birçok farklı yorum ve kötü şöhretiyle nam salmış bu kadim inancı, enine boyuna inceleyen bir kitap. Dünya dinleri ve halk gelenekleri konusunda araştırmaları ve kitaplarıyla tanınan Margaret Stutley, Say Yayınları'ndan Sinan Köseoğlu çevirisiyle yayımlanan 'Değişen Bilinç Hallerinde Ruhlar Dünyasıyla Bağlantı Kurmak alt başlıklı Şamanizm kitabında, kötü şöhretiyle nam salmış ve birçok farklı yorumlamaya mahal vermiş, kadim bir inanış olan Şamanizm'in köklerine ışık tutuyor. Şamanizmi dokuz bölüme ayıran yazar Stutley, Erkek ve Kadın Şamanlar adlı ilk kısımda şamanların avcı-toplayıcı zamandan bu yana üstlendikleri görevlere değinirken bir şamanın nasıl yetiştiğini mercek altına alıyor ve şamanların cinsiyetleri arasındaki rol dağılımını inceliyor. Şamanizm'in en önemli hallerinden biri olan transa geçmeyi, Trans, Vecd ve Ruhlar Tarafından Ele Geçirilme bölümünde inceleyen Stutley, bu hali, Şaman, bazı durumlarda bilinç kaybı değil, daha çok değişmiş bir bilinç durumu anlamına gelen olağan dışı bir psişik hal içerisinde bulunur, sözleriyle özetliyor. Şamanların ritüel ve inançlarıyla ilgili olan miğfer, davul, asa, ayna gibi başat eşyalarıyla Şamanizm'in kültürel yönüne de değinilen kitabın Tanrılar ve Ruhlar bölümünde, bu gelenek içerisinde yer alan onlarca ruhun varlığı, çeşitlilik gösteren Şaman inançlarına göre ele alıyor. Birçok hayvana atfedilen ruhsal inanışların bir tasavvurunu ortaya çıkaran bu bölüm, Şamanizmin farklı yorumlarının bir ispatı niteliğini taşıyor. Kitapta ayrıca Şamanların kehanet ve şifalarıyla ilgili yöntemler, ruha, ata kültlerine ve ölüme dair inançları, heykeller ve putların Şamanlar arasındaki anlamı da derinlemesine inceleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sanat-akimlarinda-patiler-dolasiyor-21-kedide-sanat-tarihi/", "text": "İçinde hem patiler var hem de sanat! VakıfBank Kültür Yayınları'nın Türkçe'de ilk kez yayımladığı 21 Kedide Sanat Tarihi isimli kitap, okuru sanat tarihinde sıra dışı bir yolculuğa çıkarıyor. Bunu yaparken akımlar ve sanatçılarla ilişkilendirilerek tasarlanan kedileri kullanıyor. VakıfBank Kültür Yayınları'nın okurla buluşturduğu 21 Kedide Sanat Tarihi adındaki kitapta, tarih boyunca birçok kültürde simgeleştirilen kedilerin sanatçıların atölyelerinde yer almalarına ilişkin bilgiler veriliyor. Sanat akımlarının nasıl ortaya çıktığının ve sanatçıların nelerden etkilendiğinin aktarıldığı kitabın illüstratörlüğünü Nia Gould, Türkçe çevirisini Ebru Berrin Alpay yaptı. Kedilerle Antik Mısır'da başlayan sanat tarihi yolculuğu, günümüzden birkaç yıl öncesinin Genç Britanyalı Sanatçılarına kadar devam ediyor. Kitabın sonunda ise sanatçıları ve akımları bir bakışta özetleyen bir zaman çizelgesi bulunuyor. Kara kedi Antik Mısır'da yeniden doğuşu simgelerdi. Bizans sanatında kedi şımartılır, dahası ilahlaştırılırdı. Yüzler ciddi ifadeler ve abartılı fiziksel özelliklerle betimlenirdi. Figürün aslını yansıtmak amaçlar arasında bulunmazdı. Kitapta bunun nedeninin, sanatçıların konularını dünyeviden ziyade ruhani bir atmosfer içine yerleştirmek istemelerinden kaynaklanması olarak ifade ediliyor. Sanat, bilim, edebiyat ve felsefe tarihinin yükseliş dönemi Leonardo da Vinci ve Johannes Vermeer gibi büyük sanatçıların yaşadığı Rönesans'tı. Realizmi temel alan Rönesans sanatında insanın veya kedinin gerçeğe en yakın şekilde resmedilmesi, dini imgelemden çok daha önemli bir konumdaydı. Michelangelo ve Tiziano gibi sanatçılar da söz konusu geleneksel eğilimlerden uzak durdu, bunun yerine formları üç boyutlu göstermek adına yeni teknikler kullanmayı tercih etti. Kübizm, 20'nci yüzyılın başında ortaya çıktı ve sanat dünyasında büyük bir kargaşa yarattı. Kitapta, Kübist sanatçılar perspektif, ton ve renklerden yararlanarak bir derinlik algısı oluşturmaya çalışmak yerine konularını, geometrik şekilleri beklenmedik düzenlerde bir araya getirerek aynı anda birkaç farklı açıdan gösterdi deniliyor. Picasso'nun da sıklıkla resmettiği kedi formlarını tuhaf bakış açılarından gösterdiği ve en ünlü Kübist olduğu söyleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sanatcilar-yururluge-giren-pandemi-genelgesini-ajandakolikte-tartisiyor/", "text": "Yalnızca sağlığımız değil, sanat da mı elden gidiyor? Bugün itibariyle yürürlüğe giren yeni bir genelgeyle pandemi sürecinde alınan tedbirlere bir yenisi eklendi. Buna göre açık havada gerçekleştirilecek tüm etkinlikler iptal edildi. Yalnızca sanatçıların değil, sahne arkasında çalışan emekçilerin de ekonomik anlamda zorlandığı bu dönemde, sağlığımızı korumak için alınan bu tedbir paketini sanat dünyasının değerli isimleriyle konuştuk. Henüz öğrendik ki 2016 yılından bu yana sahnelerini seyircisine açan Toyİstanbul, pandemi sürecinde yaşadığı sıkıntılar nedeniyle kapılarını kapıyor. Tiyatro Kooperatifi bildiriyor: Özel tiyarolar çöküşte! Bir yandan #tiyatromuzyaşasın diye haykırırken bir yandan bir tiyatro sahnesini kurtaralım diye oyun afişleri satışa çıkarken, düğünlerin ve camilerin aksine sosyal mesafe kurallarını hiçe saymadan insanların ruhunu iyileştirmek için gerçekleşen açık hava sanat etkinliklerinin iptal edilmesi, sanatın ve sanatçının kırmızı alarm vermesine neden oldu. Kültür sanat emekçileri, hiç olmadığı kadar yalnız bırakıldı, ekonomik olarak zor durumda kaldı. Bu sancılı süreç ve bugün itibariyle uygulanmaya başlanan genelge üzerine kültür sanata gönül vermiş isimler, Ajandakolik'te duygu ve düşüncelerini paylaştı. Bu iktidarın hiçbir zaman samimi, gerçekçi, objektif bir sanat politikası, anlayışı, sorumluluğu ve inancı olmamıştır. Kimi sanatçılara sahip çıkılıyormuş gibi yaratılan imaj ise aldatmacanın ta kendisidir. Sanatı, sanatçıyı, sanat ile yapılan eleştiriyi, özgürlüğü asla sevmemişlerdir. Bir devlet politikası ve kararlılığı ile sanata asla yatırım yapmamışlardır. Sürdürülebilir bir sanat perspektifleri kesinlikle olmamıştır. Bu anlamda salgını bile kullanmaktadırlar. Sanatı sanatçıları ve sanat severleri koruyormuş edasıyla getirdikleri engeller ve sosyal mesafe uyarıları aslında: tüm sanat disiplinlerine, sanatçılara ve sanat severlere koyulan mesafelerdir! Sanat performanslarını adeta durdurmak, susturmak, bir samimiyetsizlik ve yeni tip bir sansür örneği olarak çırılçıplak ortada durmaktadır. Sanat; sayenizde can çekişmektedir! Gözünüz aydın! Bir pandemi yaşıyoruz. Dolayısıyla herkes elinden gelen desteği sağlamak ve korunmak durumunda. Ancak sanatçının da bir şekilde korunması ve kollanması lazım. Onun için de alınan önlemlerle birlikte sanatçının da korunmasını gerekiyor. Sadece beden sağlığını korumak için veirlen hizmetlerin dışında sanatçının da ruhunu koruyabilmek için bir şeyler yapılmalı. Bu sektör çok derin bir yara aldı. Meslektaşlarımızın evlerine aylardır ekmek götüremediği çok sert bir krizin içerisindeyiz. Nasıl çözümleneceğini ya da arkadaşlarımıza nasıl yardımcı olabileceğimizi planlamaya çalışıyoruz. Hastalığın başında tam karantina uygulamaya hepimiz hazırdık, çünkü biliyorduk ki gerçekten disiplinli bir süreç ilerleyen zamanlardaki birçok felaketi önleyebilirdi. Tabii ki o zaman da durumlar performans sanatları aleyhineydi; ama ne politikaların ne de desteklerin bu kadar çifte standart göstereceğini tahmin edebildik. Halihazırda haksızlık ve güvensizlik hissimiz iyiden iyiye arttı. Tabii ki şunu söylemek lazım, risk oluşturan hiçbir durum kabul edilemez, hele ki sağlık çalışanlarının durumu, hastanelerin doluluğu ve hastalığın ciddiyeti göz önünde bulundurulduğunda. Ama başka bir vurguyla tekrar etmek isterim; risk oluşturan hiçbir durum kabul edilemez. Her şeyi doğru yapmaya, risk oluşturmamaya çalışırken engellendiğimiz ve her yerden aksi yönde, kalabalık, yakın görüntüler izlediğimiz bir dönemdeyiz. Öncelikle bu salgın hastalığın değişkenler içermesi, benim şimdi söyleyeceğim şeyleri yarın tamamen ters yüz edebilir. O nedenle alınan karara saygı duymakla birlikte bağımsız olarak fikrimi şöyle ifade edebilirim. En son üç hafta önce Sabancı Müzesi Bahçesi'nde gerçekleşen tiyatro etkinliğine katıldım. Şunu söylemeliyim ki, o ana kadar bulunduğum en steril ortam olabilirdi. Sandalyeler mesafeli yerleştirilmiş, seyirci maskeli ve oldukça bilinçliydi. Oyun bitiminde de seyirciler sessizce alanı terk ettiler. Kalan birkaç kişiyse sohbetini hem mesafeli hem maskeli yaptı. Şimdi ben oraya gittiğim için koronaya mı yakalandım? Hayır. Aksine aylardır eve hapsolmuş ruhum şenlendi. Bir yaşam sevinci buldum. Açık alan etkinliklerinin yasaklanmasına bu nedenle çok üzüldüm. Benim gözlemim, sanat seyircisi oldukça bilinçli ve nasıl hareket etmesi gerektiğini biliyor. Asıl mesele, bilinçsizlikten kaynaklanıyor. Biz toplum bilincini, korona ile mücadele denilen başlığı eğitimle geliştireceğimiz yerde, buna en çok hizmet edecek alanları kapatıyoruz. Şimdi kapalı alanlara da aynı kısıtlama gelecek mi bilmiyoruz ama onun da stresi sardı hepimizi. Hem altı aydır işsiz olan bizler, tekrar işimizi yapacağız diye ümit ederken bir yandan da Acaba ne olacak? diye endişe ediyoruz. Kapalı alanlarda da aslında tedbirler çok sıkı. Her salonda oynayamıyorsunuz. Salonun havalandırma sistemi uygunsa ve bildiğiniz gibi yarı kapasiteyle oynanabiliyor. Biz buna rağmen oynamaya çalışıp normalleşme adımları atarken, sanat alanına getirilen her kısıtlama işimizi daha da zorlaştırıyor. Aklımızla oynuyorlar. Binbir emeklerle çıkardığımız oyun, aylarlardır bugünü bekliyordu. Açık havada tüm sosyal mesafeli oturma planları, denetimler, hijyen çalışmaları ve her şey hazırdı. Bir genelgeyle tüm hayaller yıkıldı. Açık hava etkinlikleri yasak ama kapalı salon etkinliklerinin devam ediyor. Onun dışında AVM'ler, ibadethaneler, adliyeler, marketler, okullar, otobüsler, plajlar, kuaförler, kapalı spor salonları her yer tıklım tıklım, korona festivali gibi. Artık mantık da yok oldu. Çocuklar güler bu duruma. Tiyatro ve konserleri sadece eğlence sektörü olarak görüyorlar. Ne yazık. Herkesin anlayacağı şekilde anlatmak lazım. Bakın kardeşim, biz bu işten para kazanıyoruz, 7 aydır kepenkler kapalı, devlet yardım etmiyor, devlet sadece borç veriyor, bu sektörde evine ekmek götüren çaycısından oyuncusuna kadar herkes çok büyük darbe yemiş durumda. Herkes bi şekilde işine devam ederken neden SANAT YASAKLANIYOR. Gönülleri istediklerini elveriyor, istemediklerine el vermiyor. Mustafa Kemal'in dediği gibi SANATSIZ KALAN BİR MİLLETİN HAYAT DAMARLARINDAN BİRİ KOPMUŞ DEMEKTİR. Devletten göremediğimiz desteği, seyircimizden bekliyoruz, seyircimizin sanata ve sanatçısına sahip çıkması gerekiyor. Açıkhava etkinliklerinin iptali üzerine söylenebilecek tek cümle var aslında: AVM'ler açık! Biraz imalı bir cümle gibi dursa da gerçek bu. Elbette ekonominin çarklarının farkındayız. Ancak merkezi yönetimin o çarkların kültür-sanat sektörü için de dönmek zorunda olduğunu görmesi ve önlemler paketini buna göre oluşturması gerekiyor. Şu anda sahne sanatları ie hayatını sürdürmek zorunda olanlar için dayanma gücü kalmamış durumda; enstrümanını satanından şehir değiştirmek zorunda kalanına kadar çok sayıda üzücü hikaye doğurdu bu süreç. Kültür-sanat sektörünün öncelikli beklentisi en az turizm kadar, inşaat sektörü kadar, perakende sektörü kadar önemsenmek ve acil destek paketleriyle nefes alabilmek. Yerel yönetimlerden, STK'lara kadar bu konuda çalışma yapanların önünün açılması ve merkezi yönetim tarafından desteklenmesi gerekiyor. Bu yasaklar belki kısa süre içinde kapalı mekanları da kapsayacak, salgın belki de bir yıl daha sürecek ve henüz kültür-sanat üreticilerine dair doyurucu bir çözüm yolu paketi sunulmadı. Bu sektörünün bu kadar görmezden gelinmesi, salgına dair bir çözüm olmaktan öte bir ülkenin kültürel varlığını, sanat üretimini hiçe saymak anlamına geliyor. Malum genelgeyle engellenen konserimiz belki de kış ayları ve uzun süre boyunca yapacağımız tek ve son konserimiz olacaktı. 25 yıldır müzik yapmaya çalışıyoruz. Neden devlet düşman gördü bizi? Ne yaptık biz? Edebiyat şiir düşündük ve şarkılar yazdık. Türkiye'de maalesef müzik önemli bir şey değil. Daha önemli davalar var! Daha önemli şeyler var! Onların arasında önemsiz varlıklarız biz. Ama sanat olmadığı zaman da işlerin sarpa sardığını görüyoruz. Biz bu ülkenin sanattan uzaklaşmasını istemiyoruz. Geçen hafta İstanbul Caz Festivali kapsamında Maçka Habitat Parkı'nda sahne aldım. Açık hava, sosyal mesafe, kulislerin sırayla kullanımı, tuvaletlerin çok titiz bir şekilde düzenli dezenfekte edilmesi, sanatçı, sahne arkası ve izleyicilerin tüm bu kurallara özenle uyması ve tabii maskelerle birlikte normalde alışık olduğumuzun dışında bir duruma hep beraber uyumlandık. Benim için harika bir konserdi, bu süreçte böyle konserleri sürdüreceğimizi düşünüyordum ta ki 12 Eylül'e kadar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sanatcilardan-ev-ici-canli-performanslar/", "text": "Performistanbul'un yaşadığımız bu sıra dışı günlere alternatif olarak geliştirdiği, pandeminin ilk zamanlarında kolektif bir deneyim ve paylaşım ağı yaratmayı amaçlayarak başlattığı Stay LIVE At Home performans serisi devam ediyor. Hem performans sanatçılarının hem de izleyicilerin güvenli ortamlarından çevrim içi dahil oldukları performans serisi, performans sanatının dönüşümü ve sürdürülebilirliğine önemli bir örnek oluşturuyor. Aşina olmadığımız bir sürece tanıklık ettiğimiz pandemi dönemi ve karantina günlerinde performans sanatının doğası gereği durmaması, dönüşmesi, dönüştürmesi ve kendini adapte etmesi gerektiğine inanan Performistanbul, Stay LIVE at Home Ev performansları serisiyle sıra dışı bir deneyime imza atıyor. Sanatçıların performanslarını evlerinden gerçekleştirdikleri seride hem izleyiciler hem de sanatçılar bu eşsiz deneyime korunaklı dünyaları evlerinden dahil oluyorlar. Her sanatçının canlı performansını çevrim içi olarak gerçekleştirdiği ve isterse dünyanın farklı bir bölgesinden başka bir performans sanatçısını aday gösterebildiği bir performans serisi zinciri kuruluyor. Bir arada olmanın ve bireysel alanlarımız aracılığıyla ortak bir dil yaratmanın iyileşme sürecinin bir parçası olduğunu düşünen Performistanbul, Stay LIVE at Home performanslarıyla sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor. Her sanatçı canlı performans ını çevrim içi gerçekleştirirken, dünyanın farklı bir bölgesinden başka bir performans sanatçısını aday gösterebiliyor. Böylece gösterilen adaylık la, performans sanatçıları kolektif deneyimi yaratmaya, paylaşmaya ve katkıda bulunup dönüştürmeye davet ediliyor. Bu paylaşım zinciri performans serisinin sürdürülebilirliği ve kolektif ruhunu da besliyor. Performistanbul'un Sivil Toplum İçin Destek Vakfı ile Turkey Mozaik Foundation'dan aldığı Kültür Sanat Fonu Hibe Desteği sayesinde programın Mart ayına kadar sürdürülebilirliği, arşivlenmesi ve kitaplaştırılması mümkün olacak. Performistanbul, küresel sağlık krizi sona erene kadar diğer projelerinin yanı sıra Stay LIVE at Home'a yeni başvuruları kabul ederek canlı performansları programa almaya devam edecek. Başvuru için info@performistanbul. org adresine mail gönderebilirsiniz. Mk Yurttaş, İ. Ata Doğruel, Gertruda Gilyte, Erol Birim, Alberto Monreal, Alireza Amin Mozafari, Leman S. Darıcıoğlu, Batu Bozoğlu, Giulia Mattera, Diren Demir, Dominique Baron-Bonarjee, Vivien Tauchmann, Kirsty Black Kia Matanky-Becker, Eymen Aktel, Zoe Marden, Kiki Cicinaş, Anna Nazo, Özlem Ünlü, Pierce Starre, Marie von Heyl Katharina Ludwig Fette Sans Philipp Wüschner, Alisa Oleva, Mazen Khaddaj, Ufuk Şenel, Luk Sips, Alice Jacobs, Türkay Çotuk, Ada Xiaoyu Hao, Madeleine Virginia Brown, Jacqueline van de Geer, Ülkü Çağlayan, Diana Soria, Duncan Hume, Derya Dinç, Vasiliki Antonopoulou, Nina Claire, Katrin Albrecht Skoukje Gummels, Norman Mine, Seyhan Musa, Andrw Houston, Lizzy Tan Charlotte Whittle Jan Margolius, Rezzan Gümgüm Claudia Capa Natalia Brescancini Fazz Moon, Meltem Şahin, Ilka Theurich Marlo Zirr, Dila Yumurtacı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sanatin-dem-atelier-hali/", "text": "Sanatı giyilebilir kılma hedefiyle yola çıkan DEM ATELIER, doğal malzemelerden yapılmış seramik kili ile, her biri özenle şekillendirilmiş takılara hayat veriyor. İstanbul ve Utrecht merkezli marka, tasarımlarında doğal formlardan ve dokulardan ilham alıyor. DEM ATELIER'in tüm ürünleri sınırlı sayıda ve elde üretiliyor. Ayakkabı tasarımı üzerine aldığı eğitimden sonra tasarımın farklı bir alanına yönelen Deniz Yavuz tarafından kurulan marka, tanıştığı herkesin hayatına yeni bir nefes olmayı diliyor. Pürüzsüz yüzeylere küçük bozulmalar ekleyen Waves Koleksiyonu, boş bir tuval hissi veren beyaz kil üzerinde doğal renkleri ve altın tonları birleştiriyor. Ocean koleksiyonundaki her bir parça ise doğal görünümlü ve kıvrımlı kenarları ile özgürlük, kullandığı renklerde ise dinginlik veriyor. Knots koleksiyonu ise kaotik görünümlerine rağmen, biraz huzur, güvenlik ve bağlantı hissi vermek üzere tasarlanan ürünlerden oluşuyor. DEM ATELIER'in tüm koleksiyonlarına www. hipicon. com/dem-atelier adresinden ulaşılabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sanatla-yuz-yuze-bulusmalar-15-contemporary-istanbul-ile-basladi/", "text": "Uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul, Akbank ana sponsorluğunda 15. kez kapılarını büyük bir heyecanla sanatseverlere açtı. COVID-19'un yarattığı kısıtlamalara rağmen Türk çağdaş sanatını desteklemek ve canlandırmak için büyük bir özveri ile gerçekleştirilen fuarın açılışını, Akbank Yönetim Kurulu ve Contemporary Danışma Üst Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ve Profesör Dr. Hasan Bülent Kahraman birlikte gerçekleştirdi. Contemporary Istanbul'un ilk gününde, Der Tagesspiegel, Ard, Deutschlandfunk, Orf, Artension, Moscow Art Magazine ve Financial Times yayınlarının editörleri, Marcus Graf rehberliğinde galeriler ve sanatçılarla bir araya geldi. COVID-19 önlem ve tedbirlerine uygun olarak Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı Rumeli Salonları'nda düzenlenen fuar, 5 Haziran Cumartesi gününe kadar 26 çağdaş sanat galerisi ile birlikte 290 sanatçıya ait yaklaşık 500 eseri, müze ve sanat kurumlarını sanatseverlerle buluşturacak. On beş yıldır gittikçe büyüyen ve gelişen çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul, her yıl bir öncekinin üzerine heyecan katarak etkinlikleri ile tüm yıl etkisini sürdürmeye devam ediyor. Siemens ev aletleri sponsorluğundaki 8. Plugin Istanbul, Esra Özkan'ın küratörlüğünde 18 sanatçıyı sanatseverler ile buluşturdu. Türkiye'de çağdaş sanatın gelişimini destekleyen ve sanatın farklı disiplinlerinde uluslararası projelere yer veren Akbank Sanat, standında Hasan Bülent Kahraman küratörlüğünde 11 sanatçının eserlerini 'Olan ve Aşkınlık' isimli sergisi ile gerçekleştirdi. Contemporary Istanbul Vakfı'nın standında izleyicilerle buluşturduğu Güvenç Özel'in Evrişim adlı Arttırılmış Gerçeklik eseri, İstanbul'un bugünkü yapısallığından farklı şekillerde gelişmesine yer veriyor. Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'ndan yeni medya ağırlıklı eserleriyle interaktif bir deneyim sunan Hareket Eden Anılar sergisi ile izleyiciler teknoloji ve sanatın yakın ilişkisini gözlemleyebilecek. Seçki 6 Ağustos'a kadar Fişekhane Cocoon sanat alanında ziyaret edilebilecek. Pernod Ricard Türkiye sponsorluğunda House of Brothers Lounge'da Crash isimli sergisi ile izleyicilerle buluştu. Koleksiyoner Feride İkiz'in NFT koleksiyonu Contemporary Istanbul'un bu edisyonda ilk kez fiziksel ortamda sergilendi. Koleksiyoner Feride İkiz ve sanatçı ikilisi ha:ar, sanatçı Lev Evzovich, avukat Sima Baktaş, x-ist galeri direktörü Zeynep Pakel'in katılımıyla Burcu Dimili ve Nil Nuhoğlu moderatörlüğünde Piksel Art Talks at House of Brothers adlı bir konuşma serisi ile yer alıyor. Fuar süresi boyunca Pernod Ricard Türkiye sponsorluğunda devam edecek Piksel Art Talks at House of Brothers konuşma serisini Contemporary Istanbul içerisindeki House of Brothers Lounge'da canlı olarak dinlenirken, konuşmaların videoları Brothers1801 Instagram ve Youtube hesapları üzerinden ulaşılabilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sarah-jionun-yeni-romani-londradan-sevgilerle-tum-dunyayla-ayni-anda-turkiyede/", "text": "Epsilon, romantik edebiyatın popüler ismi Sarah Jio'nun yeni romanı Londra'dan Sevgilerle'yi, tüm dünyayla aynı anda Türkiye'deki okurlarla buluşturuyor. Yazdığı kitaplar dünya genelinde milyonlarca satan Jio, yeni romanında Londra'nın pastel renkli sokaklarından aşka, aileye ve bağışlamaya dair umut dolu sıcacık bir hikaye anlatıyor. Birçok eseri New York Times çok satanlar listesinde yer alan ve Türkiye'nin en çok okunan yabancı yazarlarından biri olan Sarah Jio'nun yeni romanı Londra'dan Sevgilerle, tüm dünyayla aynı anda satışta. Yasemin Büte'nin Türçeye çevirdiği Londra'dan Sevgilerle, kitabı yayımlayan ilk ülkelerden biri olan Türkiye'de Epsilon logosuyla okurlara ulaşıyor. Zorlu bir boşanma sürecini atlatmaya çalışan Valentina, yıllardır görüşmediği annesinin öldüğünü ve ona Londra'da Kitap Bahçesi isimli bir kitabevini miras bıraktığını öğrenince Amerika'dan İngiltere'ye uzanan bir yolculuğa çıkar. Çocukluğundan beri gerçek bir kitapsever olan Valentina, Londra'nın en güzel semtlerinden birindeki kitabevini görür görmez bu masalsı yere aşık olur. Her girenin neşe ve huzur bulduğu Kitap Bahçesi, Valentina henüz bilmese de annesinin onun için hazırladığı sürprizlerle doludur. Ne var ki kitabevinin yüklü bir vergi borcu vardır ve Valentina annesinin mirasını yaşatmakla onu satmak arasında bir karar vermek zorundadır. Sarah Jio'nun yepyeni romanı Londra'dan Sevgilerle, tüm dünyayla aynı anda 9 Şubat'tan itibaren Epsilon logosuyla satışta."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/saraydan-kiz-kacirma-farkli-bir-yorumla-istanbul-opera-festivalinde/", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi, yeni bir yorumla W. A. Mozart'ın Saraydan Kız Kaçırma operasını İstanbul Opera Festivali kapsamında İstanbullu sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Gösteri 26 ve 27 Eylül tarihlerinde, Arkeoloji Müzeleri bahçesinde gerçekleşecek. Sosyal mesafenin, hijyenin ve maske takımının önemi, İspanyol gribindeki gibi bugün de koronavirüs pandemisinde önemli bir yere sahip. Rejisör Caner Akın, eserde bu önemli detayları işlemekle beraber, klasik konunun en önemli unsurlarından biri olan Türklerin kin tutmak yerine merhamete önem vermesine de parmak basıyor. Tan Sağtürk'ün koreografisinde ise özellikle Selim Paşa'nın içsel büyüme yolculuğuna vurgu yapılıyor. Orkestra şefi Murat Cem Orhan'ın yönetimindeki İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrasının eşlik ettiği eserde dünyanın dört bir yanında ülkemizi temsil eden solistlerle birlikte esere yeni bir yorum getiriliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sari-post-itlerde-baslayan-bir-dostlugun-hikayesi/", "text": "Bazen okuduğum kitapları öyle seviyor ve sahipleniyorum ki onlar üzerine inceleme yazmakta zorlanıyorum. Çünkü ne kadar iyi yazmaya çabalasam da o kitapları o kadar iyi anlatamayacağımı biliyorum. Kelimeler yetmeyecek, bir şeyler mutlaka eksik kalacak gibi geliyor. Daha önce Ağacın Hafızası isimli kitabı üzerine bir şeyler yazıp çizdiğim Katalan yazar Tina Valles'in Türkçeye Emrah İmre tarafından çevrilen son çocuk romanı bay evdeyokum'un post-itleri işte benim için tam da böyle bir kitap. Benzersiz anlatımı ve yüreğime kuş konduran hikayesiyle Keşke bunu ben yazabilseydim diye kıskandığım bir kitap. Sadece çocukların değil yetişkinlerin de okumasını dilerim. Gelin önce sizi 8 yaşındaki Claudia ile tanıştırayım! Romanımızın baş kahramanı Claudia, meraklı, duyarlı ve sorular sorarak cevaplara ulaşmayı seven ve tam anlamıyla hayatı sorgulayan bir kız. Bir gün öğretmeni, tanıdıkları biriyle mesleği hakkında söyleşi yapmaları için ödev verir. En iyi ödevin karşılığında sınıfın ismi o meslek olacaktır. Claudia tüm ailesini gözden geçirir. Hiçbirinin mesleği kulağına havalı gelmez. Aslında aradığı mükemmel aday binaya taşınan yeni komşularıdır. Ancak önce onun kim olduğunu keşfetmesi gerekir. Nasıl biridir bu komşu, yalnız mı yaşayacaktır ve en önemlisi mesleği nedir? Evin önüne gelen nakliye kamyonundan mesleğini çözmeye çalışır. Bir sürü koli, kolilerin üzerindeki sarı post-itlerden hangi işte çalıştığını çözmeye çabalar. Bu kadar çok kitabı olduğuna göre komşusu pekala bir yazar olabilir. Ancak bunu öğrenmenin tek bir yolu vardır, o da bu gizemli komşu ile tanışmak. Evde olup da olmadığını söyleyen komşusunu anlamak için kafa yoran küçük kız, biraz kırılır ama bu tuhaf adamı tanımak konusunda kararlı ve azimlidir. Ve o sarı post-it'in altında kendisi de bir şeyler yazar. Zamanla gizemli komşuyu sarı post-itlerde yazışarak tanımaya başlayan ve ödevine yardımcı olmasını isteyen Claudia, kurduğu bu özel dostlukla yeni şeyler keşfeder, bambaşka bir dünyanın kapılarını aralarken bi' dünya dolusu post-it ile komşusu arasındaki bağın heyecanına ortak olur. Katalan yazar Tina Valles'in sıcacık kaleminden dökülen bu duygusal hikaye, dijital çağda post-itler yoluyla birbiriyle iletişim kuran iki insanın arkadaşlığını küçük okurlarla buluşturuyor. Her ne kadar çocuklar için yazılmış olsa da benim gibi çocuk kitaplarına gönül vermiş ve hala post-itlere notlar yazan okurun da kalbini kazanacağı kesin. Yakından takip ettiğim illüstratör Christian Inajara'nın resimlerine bu kitapta rastlamak benim için ayrıca büyük sürpriz oldu. Eski bir dostu özlemişim gibi kitabı okumadan önce uzun uzun Inajara'nın çizimlerini inceledim. Claudia'yla önce onun çizgileriyle tanıştım. Muzip, yalın ve çok kendine has."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sarmasik-zamani-dizisinin-avrupa-lansmani-cannesda-yapildi/", "text": "TOD'un iddialı dizisi Sarmaşık Zamanı, bu yıl 39'uncusu düzenlenen ve TV sektörünün kalbinin attığı Cannes'daki MIPCOM Fuarı'nda boy gösterdi. Dizinin başrol oyuncuları Burçin Terzioğlu ve c, kırmızı halıda ilgi odağı oldu. Fransa'nın Cannes şehrinde gerçekleşen ve 16 19 Ekim tarihlerini kapsayan Uluslararası Ortak Yapım ve Eğlence İçerik Fuarı MIPCOM farklı ülkelerden televizyon kanalları, yapımcılar ve oyuncuları bir araya getirdi. Fuara katılan Türk dizilerinden TOD ORIGINALS yapımı Sarmaşık Zamanı oyuncularının katıldığı Inter Medya'nın pavilyonunda gerçekleşen medya tanıtımları heyecan yarattı. Burçin Terzioğlu ve Onur Tuna MIPCOM'da! TOD'un yayına girdiği günden beri etkileyici senaryosu ve oyuncu kadrosuyla çok konuşulan dizisi Sarmaşık Zamanı'nın yıldızları Burçin Terzioğlu ve Onur Tuna yabancı basının ilgi odağı olurken, Terzioğlu şıklığı ve güzelliği ile ayrıca dikkatleri üzerine çekti. Etkileyici konusuyla dikkatleri çeken TOD'un sevilen dizisi Sarmaşık Zamanı katılımcılardan tam not aldı. Yabancı basına röportajlar vererek sempatik tavırlar sergileyen ikili, fuarın en çok konuşulan isimlerindendi. Burçin Terzioğlu diziyle ilgili olarak, Ülkemizde yaptığımız işlerin uluslararası pazarlarda karşılık buluyor olması bizleri çok mutlu ediyor. Kendi kültürümüze has hikayelerimizi anlattığımız gibi evrensel değerleri de barındırıyor içeriklerimiz. Konuştuğumuz dil farklı olsa da yaptığımız işte en önemli şey duyguyu izleyiciye geçirebilmek. Ve bunu da senaristlerimiz, yönetmenlerimiz, oyuncular ve teknik ekiplerimizle büyük özveri ile başarılı şekilde dünyaya sunabildiğimizi düşünüyorum dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sehir-tiyatrolarina-40-yil-emek-veren-nilgun-gurkan-hayatini-kaybetti/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sanatçısı, Dekor ve Giysi Tasarımcısı Nilgün Gürkan hayatını kaybetti. 2001 yılında Hasır Şapka oyunu ile Afife Tiyatro Ödülleri Yılın En Başarılı Giysi Tasarımı Ödülü ve 2010'da Düşüş oyunuyla 35. İsmet Küntay Ödülleri En İyi Kostüm Tasarımı Ödülü kazanan bir tiyatro emekçisi Dekor ve Giysi Tasarımcısı Nilgün Gürkan hayatını kaybetti. Nilgün Gürkan 1941 yılında Şanlıurfa'da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi'den mezun olan sanatçı, 1965 yılında Şehir Tiyatroları'nda göreve başladı. Şehir Tiyatroları'ndaki ilk oyunu Bir Gelin Geldi'dir. Uzun yıllar kapalı gişe oynayan Lüküs Hayat oyununun da dekorunu yapmıştır. Şehir Tiyatroları baş dekoratörü olarak emekli olmuştur. Şehir Tiyatroları'na 40 yıl emek vermiştir. Çıkmaz Sokak Çocukları, Hürrem Sultan, Kanlı Nigar, Kezban, Düşüş, Gönlümdeki Osman Hamdi, Bir Başkası, 4. Murat."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sehrin-kalbindeki-performans-istanbul-fringe-festivali-konustuk/", "text": "Türkiye'den ve dünyadan tiyatro, dans ve performans disiplinlerinde üretilen alternatif işleri katılımcılarla buluşturan Istanbul Fringe Festival 16 Eylül'de başladı. Bu yıl da İstanbul'un farklı noktalarında sanatseverlerle buluşan festival performanslara, film gösterimlerine, atölyelere, panellere ve partilere ev sahipliği yapıyor. Biz de festival ruhunun pek yüksek olduğu bugünlerde Istanbul Fringe Festival'inin Kültür Politikaları Direktörü Zeynep Uğur ile söyleştik. Bu rengarenk yelpazedeki festivalin hem hikayesini hem de bu yılki programını öğrendik. İlk olarak 2019 yılında sanat severlerle buluşan ve bu yıl 16 23 Eylül tarihleri arasında beşincisi gerçekleşecek olan Istanbul Fringe Festival için heyecanlı ve takipteyiz. Festivalin hikayesini sizden dinlemek isteriz. Fringe İngilizce kenar, çeper, sınır, marj gibi anlamlara geliyor. 1947'de Edinburgh Festivali'nde davetli olmadıkları halde gelen gösterilerini şehrin fringeinde, yani bir kenarında sergilemeye karar veren 8 ekiple Edinburgh Fringe Festival başlıyor. Edinburgh Fringe Festival, bugün dünyanın en büyük performans sanatları festivaline dönüşmüş durumda. Genç sanatçıların alternatif işlerine alan açma düsturunu benimseyen fringe akımı, bugün dünyanın 300 farklı şehrinde düzenleniyor. Biz de İstanbul'a bir fringe festival kazandırma hayaliyle 2019'da yola çıktık. Bu sene beşinci senemizi kutluyoruz. İstanbul'un dinamik bir performans sanatları alanı varken şehirde benzer vizyonda uluslararası sanatçıları izleme imkanının olmamasından yola çıktık. Giderek uluslararası alanla bağı kesilip kendi içine kapanan Türkiye'de farklı kültürel arka planlardan gelen insanların sanat etrafında buluştuğu, yeni keşifler yaptığı, dönüştürücü bir deneyim yaşayabildiği bir alan açmak istedik. Bu nedenle festival programında atölyeler, paneller, konuşmalar, partiler de gösterilerin yanında yoğunlukla yer alıyor. Istanbul Fringe Festival, 2019'dan beri her sene 5000 civarı katılımcıyı yurtdışından ve Türkiye'den tiyatro, dans ve performans disiplinlerinden yenilikçi gösterileriyle şehrin farklı mekanlarında bir araya getiriyoruz. 5. yılımıza girerken bu beş yıla hep birlikte bakıp kendi hikayemizi yeniden tanımlarken fringe konseptinin özüne döndük. Fringe isminin kökeni Latince'de fringere fiilinden geliyor aslında. Fringere bizi çevreleyen bir şeyin içindeyken onu dışarıya doğru açmak; ışığın içeri girebileceği bir çatlak yaratmak, dışarıya, yani açık havaya, ötekine doğru gitmek gibi anlamlara geliyor. Bu dışarı doğru gitme eylemi yaratırken dışarının da içeri girmesine izin veren sürekli hareket fikri bize ilham verdi. İlk yılımızdan beri basında daha çok kenarda kalanların festivali gibi marjinal ve alternatif bulunana dair ifadelerle anılıyorduk; bu tanımların bizi tam olarak yansıttığını düşünmüyorduk aslında. Kariyerinin başındaki sanatçıların yenilikçi ve alternatif işlerine yer veriyoruz ama bunu tamamen yeraltı, alternatif, ana akım olana dair her şeyi reddeden bir yerden yapmıyoruz. Kaldı ki özellikle Türkiye'de ana akım-alternatif ayrımının oldukça geçişken olduğunu düşünüyoruz. Geçen sene Aposto iş birliğiyle bu konuya dair Nedir bu alternatif sahne? başlıklı podcast serimizde de bunu uzun uzun tartışmıştık hatta. İçerisi-dışarısı, anaakım-alternatif, merkez-çeper gibi ikiliklerin arasındaki sınır fikrinin kendisini sorgulamayı anlatıyor bu bizim için. Bu ikiliklerin birbirinin içine geçebileceği, birbirini dönüştürebileceği, bu tanımlarla sınırlanmayan üçüncü ihtimallerin ortaya çıkabileceği bir alan yaratmakla ilgileniyoruz. Görünen ve görünmeyen sınırlar neler, nerelerde cam tavanlar var, bu sınırlar nasıl esnetilebilir, nasıl çatlaklar ve geçişkenlikler yaratılabilir gibi sorularla bir oyun alanı yaratmaya çalışıyoruz. Türkiye'den genç sanatçılar ve sanat öğrencileri festivalin kemik kitlesini oluşturuyor aslında ve her sene festivalin kimliğinin oluşmasında da katkıda bulunuyorlar. Bu bizi çok memnun ediyor. Istanbul Fringe Festival her yıl Eylül'ün üçüncü haftasında gerçekleşiyor. Başvurmak isteyenler sosyal medya hesaplarımızdan yayınlanacak açık çağrıyı takip edebilirler. Performans sanatlarında yazılan tanıtım yazısı ile sahnede görülen çok farklı olabildiğinden başvurularda mutlaka bir video talep ediyoruz o nedenle. Türkiye'de sahnelenen oyunlar için de sanat direktörümüz gidip bizzat görmeyi tercih ediyor. Bunu hatırlatmış olalım. Onun dışında festivalle ilgili bize her zaman mail adreslerimizden ulaşabilirler. Teşekkür ederiz. Programda 21 gösteri, 6 atölye, 3 panel ve 2 parti yer alıyor. En büyük etkinliklerimizden biri 20 Eylül Çarşamba günü DasDas'ta gerçekleşecek On Wednesdays We Wear Pink gösterimi. 1991 doğumlu Yunan performansçı ve koreograf Stavropoulos, çağın ruhunu yakalayan, işleri merakla takip edilen bir yetenek. Popüler kültürdeki kadınlık anlatılarına yüksek enerjisi ve güçlü görselliğiyle akılda kalan diliyle farklı bir bakış sunan işleriyle biliniyor. Sanatçı stilize ve masalsı bir görsel dünyanın içinde herkesçe içselleştirilen popüler kültürdeki kadın imgelerini başarılı bir şekilde katmanlandırırken, bu anlatıların içinde kadınların kendilerine açtıkları özgürleşme alanlarını ustalıkla gösteriyor. 20 Eylül Çarşamba akşamı DasDas'ta izleyeceğimiz On Wednesdays We Wear Pink, Stavropoulos'un 2020 tarihli gösterisi Cinderella's'ta da işlenen bu temaların bir devamı niteliğinde. Her iki gösteri de dünyanın en önemli gösteri sanatları seçkilerinden Aerowaves festivalinde yer aldı. Cinderella's, 2021'de Istanbul Fringe Festival kapsamında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür AŞ. iş birliğiyle Müze Gazhane'de açık havada yaptığı gösterimle binlerce seyirciye ulaşarak büyük ilgi görmüştü. Bu gösteriden sonra da pembe dresscode'lu bir partiyle geceye devam edeceğiz. Bu yıl festivalin mekan destekçileri arasında Arter, Barış Manço Kültür Merkezi, BeReZe Gösteri Evi, Caddebostan Kültür Merkezi, Çıplak Ayaklar Dans Akademisi, DasDas, ENKA Sanat, Fişekhane, Hope Alkazar, Kadıköy Belediyesi Alan Kadıköy, Karga, Sakıp Sabancı Müzesi, Tuhafier ve Mehmet Ayvalıtaş Parkı yer alıyor. Türkiye'nin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, Birleşik Krallık, İsrail, İtalya, Hollanda, Hindistan, Japonya, Kanada ve Yunanistan olmak üzere 10 farklı ülkeden sanatçıları ağırlayacağız. Maalesef Türkiye bu açıdan dünyadaki örneklere göre çok zayıf kalıyor. Kamu kurumlarından ayrılan kaynakların yetersizliği, özel sektörde gösteri sanatlarının genellikle sponsorluk kapsamında değerlendirilmemesi, fonların çok az sayıda ve miktarda oluşu, Avrupa Birliği projelerinde Türkiye'den bir aktör olarak yer almanın zorlukları gibi sorunlar sebebiyle Türkiye'de özellikle uluslararası düzeyde iş yapan bir gösteri sanatları festivali kurmak ve devam ettirmek zorlu bir yolculuk. O nedenle dünyadaki örnekler gibi görsel olarak çok ihtişamlı deneyimler sunan, büyük ölçekli ve büyük prodüksiyonları ağırlayan festivalleri Türkiye'de pek göremiyoruz. Bu yatırım olmadıkça bir turizm cazibesi haline gelen, yurtdışından katılımcıları da ağırlayan bir festival olmak biraz zor oluyor. Nitelikli ve kaliteli işler yapmaya çalışan festivaller olsa da oldukça az sayıdayız. Edinburgh, Avignon gibi örnekler şehirlerde çok büyük bir sirkülasyon yaratıp bütün şehrin ekonomisini sırtlanırken Türkiye'de böyle bir örnekten çok uzağız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sehrin-yeni-sanat-alani-brieflyart-ve-ilk-sergisi-kulturel-aktarimlar/", "text": "Sanatçıdan Koleksiyonere mottosuyla online müzayede platformu olarak yolculuğuna başlayan Brieflyart, 12 Mayıs'ta Beyoğlu, Gümüşsuyu'nda şehre yeni bir sanat alanı sunmak üzere kapılarını sanatseverlere açıyor. Sanatın birikimsel yönünü temsil eden Kültürel Aktarımlar konseptinde yedi farklı sanatçının eseri, onların adeta birer parmak izi gibi kendilerine has özellikler taşıyor. Sergiyi 30 Haziran'a kadar Brieflyart'ta ziyaret edebilirsiniz. Proje, sanatçıların edindikleri kültürü, kültürden yola çıkarak araştırdıkları, dönüştürdükleri alanları ele alarak; eserlerinde kültürün katmanlarını nasıl yansıttıklarına değiniyor. Kültürel Aktarımlar sergisi ortak paydaları barındıran kültürden beslenerek farklı üsluplarda üretimleri olan yedi sanatçının bir araya gelmesiyle izleyicinin bakış açısında da anlamlı farkındalıklar yaratmayı hedefliyor. Ali Atmaca Şamanik izleri içinde barındıran Bektaşi ritüelleriyle büyüdü. Yapıtlarında da bu geleneğin yansımaları ile çağdaş yaratım anlayışının verilerini harmanlıyor. Bubi yaşadığı coğrafyanın kültürüyle, kültürün verileriyle, dönüşümüyle, kültürün içindeki ötekiyle hesaplaşan sanatçılardan. Eserleriyle izleyicinin karşısına, salt plastik verilerin ötesinde, her seferinde anlamı, yorumu çoğaltan içerikleriyle çıkıyor. Horasan çalışmalarında imgeleri saklı olanı çıkarmaya ve gözlerden uzak olanı anlatmaya yöneliyor. Çalışmalarında simgeselliğin, salt biçimleri okumakla ilintili olmadığına, insan ruhunun ve zihninin derinlerinde yatanın, söze gelmeyenin bazen bir jestle, bir bakışla, ürperti ya da kaynağı fark edilmeyen bir coşkuyla ilintili olduğunun altını çiziyor. Hüsamettin Koçan, Şamanik izleri barındıran anlatıların, söylemlerin ardından giden özne olarak; kültürlerarası geçişleri izlerken eserlerinde hala burada, bizimle olduklarını, bizim kimliğimizin bir parçasında yaşadıklarını da açığa çıkarıyor. Meriç Hızal, geçmişin yaşanmışlığını entelektüel birikimiyle harmanlayarak zamanın ruhunu bugüne taşıyor. Çünkü eserleri, hem geçmişin yaşanmışlığını, hem de Meriç Hızal'ın entelektüel birikimiyle buluşarak biçimi ve söylemi şimdiye taşıyor. Onay Akbaş, sanat tarihinin büyük ustalarını, aklımıza nakşedilen nesne ve olguları işlediği resimlerinde olduğu gibi; eserlerine anın değerlerini de yüklüyor. Çalışmalarında yaşamımızı değiştiren tarihsel karakterlerin, olguların yeniden, şimdi, burada bizimle iletişime geçtiğini vurguluyor. Şenol Yorozlu'nun dili, keskin bir mizah, ironik bir eğretileme içeriyor. Olympia, Cupid, Çintemani, Kaftan, Kubbe, VAV onun yapıtlarında yeni bir dille konuşuyor. Başka bir deyişle; sanatçı, kültürün kodlarını yapı söküme uğratıyor. Tombak, Genç Sanat, Türkiye'de Sanat, rh+sanart dergilerinde yazı işleri ve editörlük görevlerinde bulundu. Türkiye'de sanat ve rh+sanart dergilerinde güncel sergiler üzerine düzenli eleştiriler yazdı. Sanat ve diğer disiplinler, müze ve sanatsal oluşumlar üzerine özel dosyalar hazırladı. Plastik sanatlar alanında jüri üyelikleri ve danışmanlık yaptı. Sanatçılar üzerine monografik kitaplar kaleme aldı. 2011-2012 yılları arasında yönetmen Semih Kırmemiş ile Bedri Rahmi Eyüboğlu belgesel filmini ortaya çıkardı. 2014 yılında sanat öğrencilerine burs sağlamak amacıyla üzerinde dört yıl çalıştığı, Sanat Objesi Olarak Sanatçı adlı küratöryel sergisini hayata geçirdi. 2015 yılında Diyaloglar sergisi küratörlüğü ile iki sanatçı üzerinden kuşaklararası ilişkiye dikkat çeken sergiyi gerçekleştirdi. 2018 yılında Muğlak Alan başlıklı sanat-tasarım geçişkenliğini irdeleyen küratöryel sergisini hazırladı. İstanbul Aydın Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Sanat Sosyolojsi, sanat tarihi ve günümüz sanatı üzerine dersler verdi. 2019 yılından bu yana Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır. AICA Türkiye Şubesi üyesidir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/seker-portakali-ile-40-yil-sonra-yeniden/", "text": "Jose Mauro de Vasconcelos'un başyapıtı, Brezilya edebiyatının unutulmazı Şeker Portakalı, Can Yayınları'ndan 1983 yılında çıkan ilk kapak tasarımıyla karşınızda. Zeze'nin dostluk, hayaller ve dayanışmaya dair hikayesinde herkes kendisinden bir şey bulacak. Brezilya edebiyatının klasiklerinden Şeker Portakalı, Jose Mauro de Vasconcelos'un başyapıtı kabul edilir. Yetişkinler dünyasının sınırlamalarına hayal gücüyle meydan okuyan Zeze'nin yoksulluk, acı ve ümit dolu hikayesi yazarın çocukluğundan derin izler taşır. Şeker Portakalı'nın başkahramanı Zeze'nin büyüdükçe yaşadığı serüvenleri, GüneşiUyandıralım ve Delifişek romanlarında izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/selcen-ergunun-odullu-filmi-kar-ve-ayinin-fragmani-yayinlandi/", "text": "Dünya prömiyerini 47. Toronto Uluslararası Film Festivali'nde yapan ve birçok festivalden ödülle dönen Selcen Ergun'un ilk uzun metrajlı filmi Kar ve Ayı, 8 Eylülde Türkiye'de vizyona girmeye hazırlanıyor. Festival yolculuğu devam eden filmin Tunçer Şengün'ün kurgusunu yaptığı fragman yayınlandı. Merve Dizdar ve Saygın Soysal başrollerinde yer aldığı filmde Asiye Dinçsoy, Erkan Bektaş, Derya Pınar Ak, Onur Gürçay ve Muttalip Müjdeci onlara eşlik ediyor. Selcen Ergun'un senaryosunu Yeşim Aslan'la beraber yazdığı, psikolojik gerilim unsurları taşıyan 'Kar ve Ayı'da kışın bitmek bilmediği uzak bir kasabaya atanan genç bir hemşirenin oradaki erk ilişkileri, sır ortaklıkları ve şüpheyle yüzleşme hikayesi anlatılıyor. Türkiye prömiyerini 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yapan ve festivalden En İyi İlk Film ile En İyi Kadın Oyuncu ödülleriyle dönen 'Kar ve Ayı', Amerika'nın köklü festivallerinden 66. San Francisco Uluslararası Film Festivali'nde Yeni Yönetmenler Ödülü'nü kazandı. Türkiye Almanya Sırbistan ortak yapımı 'Kar ve Ayı'nın çekimleri 2020 yılında Artvin'in Şavşat bölgesinde kış döneminin zorlu koşullarında yapıldı. Görüntü yönetmenliğini Florent Herry'nin üstlendiği filmin kurgusu Çiçek Kahraman tarafından yapılırken, filmin müziklerinde ise Erdem Helvacıoğlu imzası bulunuyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eurimages, Medienboard Berlin-Brandenburg, Hamburg Schleswig-Holstein ve Sırbistan Film Merkezi tarafından desteklenen film Nefes Films ve Albino Zebra Film yapımcılığında, Riva Film, Set Sail Films, TRT, Intercam Upgrade, Ezgi Mola, Boş İşler Yapım ve Set Pozitif Filmcilik ortaklığında tamamlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/selcuk-tepeli-bizi-biktiran-butun-yapilari-asacak-bir-yol-bulursam-siyasete-girerim/", "text": "5. Bandırma Kitap Günleri, kapanış gününde çok değerli bir konuğu ağırladı. Sekiz gün süren etkinlikte en çok ilgi çeken isimlerinden birisi, FOX TV Ana Haber Sunucusu Selçuk Tepeli oldu. İki Seçim Arasında Siyaset ve Medya isimli bir söyleşi gerçekleştiren Selçuk Tepeli'yi dinlemek üzere yüzlerce Bandırmalı, Cumhuriyet Meydanı'na akın etti. Yoğun alkış eşliğinde sahneye çıkan Tepeli, her türlü soruyu kabul edeceğini ve bunun bir monolog değil, karşılıklı soru cevap şeklinde ilerlemesini istediğini ifade etti. Özgürlükten umuda birçok konuya değinen deneyimli haberci, ana haberin sonuna konan 1 dakikanın perde arkasını da anlattı. Herkesin merak ettiği Siyasete girecek misiniz? sorusunu da cevapladı. Bu noktada hayatın da daima iki seçim arasında yaşandığını dile getiren usta sunucu, iki seçim arasında siyaset ve medyanın, hayattaki bütün saçmalıkların ve rezilliklerin bir özeti olduğunu söyledi. Tepeli, Gerçekten istediklerimizi seçebiliyor muyuz? Seçimler, onlara atfedilen fonksiyonu yerine getirebiliyor mu? Ve bütün bu süreçte haber medyası yapması gerekeni yapıyor mu? sorularını ortaya atarak seçim ve medyaya eleştirel bir bakış getirdi. Söyleşisi sırasında adeta medya dersi veren Tepeli, Sadece Türkiye değil, dünyanın dört bir yanında ne seçimler bir arada yaşamı ileriye taşımak adına beklenen fonksiyonu yerine getiriyor ne de haber medyası bu noktada doğru bir rol alıp yapması gereken işin hakkını veriyor. şeklinde konuştu. Halktan gelen boynuz kulağı geçti yorumu üzerine ise Tepeli, İyi bir sunucu olmak, televizyon çıkmak ve reyting umurumda değil. Bu yüzden kamerayı da görmem. Dolayısıyla boynuzdu kulaktı umursamam, dedi. Tepeli'ye gelen bir başka soru ise şuydu: Siyasete girecek misiniz? Böyle bir baskıyla karşı karşıya olduğunu ama siyasete girmek için geç kaldığı kanaatinde olduğunu ifade eden Tepeli, Yerleşik ve çürümüş, bizi bıktıran bütün yapıları aşacak bir yol bulursam siyasete ancak öyle girerim. Girersem de siyaset dışına çıkmadan gerçekten siyaset yaparım, dedi. Siyaset yapacak insanın hayatın içinde olması lazım, diye sözlerine devam eden Tepeli, Şu anda siyaset yapanlar hayatın içinde değil, siyasetin içinde. Bizim bu şekilde bir yere varma ihtimalimiz yok, ifadeleriyle konuşmasını noktaladı. Bundan sonra Bandırma'yı daha sık ziyaret edeceğini ifade eden Tepeli, Bandırmaspor'u da yakından takip ettiğini belirtti. Tepeli, Bandırma Belediye Başkanı Av. Tolga Tosun'dan kente yakışır bir stat sözü de alarak ve Bandırma'nın il olmasını da istediğini söyleyerek seyircilerden alkış aldı. Tosun, konuşmasının sonunda Tepeli'ye 84 BND 84 numaralı bir plaka armağan etti. 30 Eylül-7 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen 5. Bandırma Kitap Günleri, yaklaşık 70.000 ziyaretçiyi kitaplarla ve kültür sanatla buluşturarak bir sonraki sene gerçekleşecek etkinliğe güzel bir miras bırakmış oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/selen-gulunun-blue-bandi-klasik-caz-orkestrasinin-disinda-bir-format/", "text": "Besteci, piyanist, şarkı yazarı ve şarkıcı Selen Gülün şimdiye kadar müzik adına yapmış olduğu tüm çalışmalarda yenilikçi ve lider kimliği ile diğer çağdaş müzisyenler arasından sıyrılmış ve Türkiye müzik tarihinde kendine yer edinmiş bir sanatçı. Dünyanın çeşitli yerlerinde eserleri seslendirildi, aldığı ödüller ile Roma, New York, Boston, Londra ve Tokyo'da yaşadı, çalıştı, önemli sahne ve festivallerde büyük sanatçılarla sahneye çıkıp müziğini paylaştı. Downbeat, New York Times, Herald Tribune, BBC Radio 3 gibi dünyanın önde gelen medya kuruluşları tarafından haber yapıldı, takibe alındı. Answers albümü Japonya Caz müzik listelerinde 6 numaraya, Başka albümü ise 4 numaraya kadar yükseldi. Selen Gülün'ün sekizinci kişisel albümü olan Blue Band, içinde Türkiye'den her biri birbirinden kıymetli dokuz müzisyenin yer aldığı caz orkestrası ile aynı adı taşıyor. Gülün'ün 25 yıl içinde jazz combo orkestrası için bestelediği müziklerden bir seçkiyi Blue Band, 14-15 Mayıs tarihlerinde Hayyam Stüdyoları'nda müziğin doğasına uygun olarak canlı çalıp kaydetti. Selen Gülün yer yer çağdaş müzik izlerine, Swing'li standart bir caz orkestrası tavrına, kolektif doğaçlamalar olan bölümlere, tatlı melodiler, güçlü armoniler, farklı stiller ve çılgın açık çalımlara denk gelebileceğiniz müzikleri grup elemanlarının karakterlerini tek tek ortaya koyabileceği bir anlayışla yazdı. Bestelerde çalgıların sextet, septet, octet ve nonet olarak farklı kombinasyonlarda kullanılması albümün baştan sonra sürükleyici bir atmosferde dinlenmesini sağlarken yazılı ve doğaçlama müziğin uyumu Blue Band'i Klasik Caz Orkestrası formatının dışına taşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sempanzenin-izinde-insanin-golgesinde-jane-goodallin-anilari/", "text": "İnsan davranışlarını anlamak için eşsiz bir klasik. Evet, tam olarak öyle. BM Barış Elçisi, Primatolog ve Antropolog Dr. Jane Goodall'ın yazdığı İnsanın Gölgesinde, vahşi doğada şempanzeleri gözlemleyip tanımak için yazdığı bir anı kitabı niteliğinin çok ötesinde, bilimsel bir kaynak, bir keşif yolculuğu. Tuğçe Ezgi Yüksel'in çevirisiyle Beyaz Baykuş Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Bundan yıllar önce henüz çocukken izlediğim Sisteki Goriller filmini yıllar sonra yeniden izlediğimde bir kez daha olduğum yere çivilendim. Amerikalı primatolog ve hayvan koruma uzmanı Diane Fossey'in hayatının bir bölümünün anlatıldığı film, gorillerin yaşamını bulundukları doğal ortamda izleyen ve inceleyen bir bilim kadınına ışık tutuyor. Birçok goril grubuyla kapsamlı çalışmalar yapan Fossey, Ruanda'nın dağ ormanlarında yıllarca bu hayvanları gözlemleyerek insan ile olan ilişkisinin ardındaki gizemi bulmaya odaklanıyor. Fossey'in 18 yılını geçirdiği Ruanda Milli Parkı'nda, uğradığı saldırı sonucunda yaşamını yitirmesiyle hikaye son bulurken sisteki gorilleri korumak uğruna kendini feda eden bu kadını hep bir başka primatolog Jane Goodall ile bağdaştırıyorum. Çünkü yaptıkları Goodall'ın şempanzeler üzerindeki incelemelerine epey benziyor. Saygı duyulan dünyaca ünlü bir primatolog ve hayvan koruma uzmanı olmasının yanı sıra aynı zamanda iyi bir yazar da olan Jane Goodall'ın İnsanın Gölgesinde kitabını okurken, gözlerimin önünde hep Sisteki Goriller filminde o dev ormanlı, dev gorilli sahneler vardı. Beyaz Baykuş Yayınları tarafından basılan İnsanın Gölgesinde, Goodall'ın Tanzanya'nın ücra köşesi Gombe'ye gitmesiyle başlayan yolculuğunu, Gombe'nin derinliklerinde vahşi şempanzelerle geçen zamanları, tıpkı bir birey gibi davranan bu hayvanların insanlarla arasındaki derin bağa dair anlayışımız konusunda ufuk açan, soluksuz bir anlatıyı bizlere sunuyor. Goodall'ın primat araştırmalarına ilişkin aldığı notlar, şempanzelerle ilgili saha araştırmasının ve maceralarının ilk yıllarının etkileyici bir şekilde ayrıntılı ve sürükleyici hikayesine ve olağanüstü bir keşfe tanık olmamızı sağlıyor. İngiliz arkeolog ve Afrika'daki insan evrimi çalışmalarıyla öne çıkan doğabilimci Louis Leakey, dünyadaki şempanzeler üzerine çalışma yapması için bu genç kadını seçtiğinde Goodall henüz sekreterlik okulu mezunuydu. 21. yüzyılın en büyük başarılarından birine imza atacağını ikisi de bilmiyordu. Aylar boyu süren umutsuz bekleyişten sonra şempanzelerle kurduğu ilk temasla birlikte genç bilimci, primatların davranışlarını kaydetmeye başardı. Kitapta her adımı okurla paylaşan Goodall, şempanzelerin kaçmadan onun varlığını kabul edene kadar nasıl takip ettiğini, her bir hayvanı tek tek tanımayı ve bu yöntemle hayatlarını gözlemlemeyi nasıl öğrendiğini, vücut dillerini nasıl anladığını, Flo isimli bir şempanzenin ebeveynlik yetilerini izleyerek nasıl iyi bir anne olduğunu anlatıyor. Yetişkin İlişkileri, Flo'nun Cinsel Hayatı, Babunlar ve Yaşlanma, Hiyerarşi gibi 21 bölümden oluşan kitaba ayrıca eklemeler de yapmış. Buralarda ise şempanzelerin yüz ifadeleri ve seslenişleri, silah ve alet kullanımı gibi bilgiler veriyor. Amerikalı paleontolog, evrimsel biyolog ve yaşadığı dönemin en çok okunan popüler bilim yazarlarından biri olan Stephen Jay Gould'ün çektiği 80 fotoğraf da kitabı zenginleştiren önemli kaynaklar. Dr Jane Goodall, bu kitabı yazdığı sırada şempanzeler henüz insanın atası olarak kabul edilmiyordu. Aslında hala da pek öyle sayılmaz. Goodall, şempanzelerin alet kullanma, ailelerine bakma, grup olarak çalışma, eylemlerini planlama gibi insanlık testlerinde başarısız olmalarını bekleyerek saha çalışmasına yaklaştı. Hayvanların önüne engeller koysa da şempanzeler tüm bu testleri başarıyla geçti. Yazının başında da bahsettiğim etolojist Diane Fossey'nin goriller, antropolog ve primatolog Birute Galdikas'ın orangutanlar için yaptıklarını Goodall da şempanzeler için yaptı. Özetle onların insana olan benzerliklerini ortaya koydu. İnsanın Gölgesinde, hayvan davranışlarını anlamak için bugüne kadar yazılmış en etkileyici kitaplardan biri. Her nesile hitap eden merak uyandırıcı, belgesel niteliğinde uzun bir öykü. İnsanın gerçekten gölgesinde kalan şempanzeler ile yeniden tanışmak için bir rehber. Bilim, Jane Goodall gibi kadınlara çok şey borçlu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sen-ben-lenin-akintiya-sadece-heykeller-kapilir/", "text": "Senaryosunu Tufan Taştan ve Barış Bıçakçı'nın yazdığı Sen Ben Lenin, kara mizahın gücünden epey yararlanan iyi bir polisiye. Karakterlerin gerçeğe hemen hemen çok yakın uyarlanması ve her fikirden insanları temsil etmesi, birlik beraberlik duygusunun izleyiciye saf bir şekilde geçmesini sağlıyor. Filmin ismini ilk duyduğumda epey garipsemiştim. Sen Ben Lenin... Fragmanı izlediğimde ise filmin konusu bende merak uyandırdığı için vizyona girer girmez izlemek istedim. 26 Kasım'da vizyona giren Sen Ben Leninin oyuncu kadrosunda Barış Falay, Saygın Soysal, Melis Birkan, Serdar Orçin, Nur Sürer, Hasibe Eren, Binnur Kaya gibi isimler yer alıyor. Film Sovyetler birliği dağılınca yıkılan Lenin heykellerinden birinin Karadeniz'in sularını aşıp Düzce'nin Akçova Kasabası'na gelmesinden uyarlanmış. Ancak hikaye kasabaya gelen heykelin kayıplara karışmasıyla başlıyor. Senaryosunu Tufan Taştan ve Barış Bıçakçı'nın yazdığı Sen Ben Lenin, kara mizahın gücünden epey yararlanan iyi bir polisiye. Karakterlerin gerçeğe hemen hemen çok yakın uyarlanması ve her fikirden insanları temsil etmesi, birlik beraberlik duygusunun izleyiciye saf bir şekilde geçmesini sağlıyor. Film 86 dakika boyunca tek mekanda geçmesine rağmen hiç sıkmıyor. Tufan Taştan, Medyascope söyleşisinde filmin tek mekanda geçtiğini izleyicilerin fark etmediğini söylemişti. Ben de filmin tek mekanda geçtiğini söyleşiyi izlediğimde anladım. Filmdeki sahneler ve karakterlerin diyalogları o kadar ustaca işlenmiş ki izleyici görmediği her kısmı kendi hayal gücüyle tamamlayabiliyor. Bu da Tufan Taştan ve Barış Bıçakçı'nın seyircinin hayal gücüne güvendiği kadar kendi kalemlerine de inandığını gösteriyor. Açıkçası filmin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini bile fark etmediğimi itiraf etmeliyim. Ama çıkınca ben de diğer izleyiciler gibi buruk bir tebessümle yerimden kalktım. Filmin çoğu repliği hala fıkra gibi kulağımda yankılanıyor ve yankılandıkça düşündürüyor. Aziz Nesin'in şu satırlarını düşünmeden edemiyorum: Mizahçı kimyagere benzer. Onun laboratuvarına acı şeyler girer, tatlılaşarak oradan çıkar. Tarih boyunca simyagerler taştan altın yapamadılar; ama mizahçılar ıstıraplardan mizah yapabilirler. Mizahçılar kendi göz yaşlarını kahkahaya çevirip başkalarına sunan kimyagerlerdir. Sen Ben Lenin, işte bu bu titizlikle ve zeka ile yapılmış bir iş. Dünya onurlu insanlar için hiçbir zaman yaşanılır bir yer olmadı. İnsanlar bir yerde bir şeyleri değiştirmeye, herkes için yaşanılabilir bir dünya kurmaya çalıştığında hep bunun bedelini ödedi. Ve sonradan gelenler hep kendinden öncekinin boynundaki urganı çıkarmaya çalıştı. Bunu yazarak, konuşarak, tartışarak, gülerek, güldürerek, nasıl yapabiliyorlarsa öyle yaptılar, yapıyorlar. Fikirlerden, özgürlüklerden, sanattan korkulan bu dünyada bazı insanlar suyun tersine doğru yüzüp özgür ve özgün olmaya çalışıyor. İşte Barış Bıçakçı ve Tufan Taştan da bu insanlardan. Sen Ben Lenin de bunun iyi örneklerinden biri."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sen-de-pola-gibi-ol-kaybolursan-eger-alti-kurali-bil/", "text": "Ailesiyle yeni bir seyahate çıkmak için yola koyulan Pola'nın kaybolma hikayesi bu, okuyacaklarınız... Ama ne kaybolma! Hani insan bir kere kaybolur, iki kere kaybolur tamam da Pola sürekli kayboluyor! Evet o henüz küçük bir kız ve bu yüzden de dikkati hemen dağılıyor ve işte o yüzden de böyle kolay kayboluyor. Kaybolmanın da kolayı mı olur demeyin, siz en iyisi Pola'nın hikayesini benden öğrenin! Bakmayın Pola'nın tüm yolculuk boyunca, evet evet neredeyse otele varana değin ve hatta otelde kaybolup durduğuna... Pola çok zeki ve akıllı bir kız. Ona öğretilen Kaybolanlar İçin Altı Kuralı ezbere biliyor. Ve kitap boyunca her kaybolduğunda bu altı kuraldan biri işine yarıyor ve hepsini yerine getirdiği için de ailesi onu rahatça bulabiliyor. 1. Anne babanı bulmaya çalışma. Olduğun yerde bekle! 3. Gerektiğinde üniformalı kişilerden yardım iste! 4. Tanımadığın biri mi? Ona güvenme! 5. Annenin iletişim bilgileri mi? Ayakkabının içinde saklı! Kriz anlarında çocuklarımıza sakin kalmayı ve güvenliklerini sağlamayı öğütleyen ve bunu bir o kadar sevimli Pola karakteriyle sunan yazarın akıldan çıkmayacak hikayesine en az metin kadar güçlü illüstrasyonlar eşlik ediyor. Polonyalı çizer Magdalena Koziel-Nowak takip edilmesi gereken bir illüstratör. Şimdiye kadar onlarca çocuk kitabı resimleyen Nowak'ın Pola'sını sevmemek ve içten içe ona sarılmamak elde değil. Gabriela Rzepecka-Weiss'ın diğer çocuk kitaplarının bir an önce Türkçeye çevrilmesini dilerim, tıpkı çizer Magdalena Koziel-Nowak'ın resimlerinin yer aldığı kitaplara da bir an önce ulaşma isteğim gibi... Bu arada sıkı durun. Pola'nın hikayesi bu kitapla sınırlı değil. Kendi dilinde iki kitabı daha olan Pola'nın, aslında bir kitap serisinin kahramanı olması sevindirici. Bana çocukluğumun Pıtırcık'ını anımsattı, itiraf edeyim. Pıtırcık kız olsaymış, belki de Pola olurmuş."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sen-hic-yanlislikla-dunyanin-obur-ucuna-ucan-cocuk-gordun-mu/", "text": "Çizgili Pijamalı Çocuk kitabıyla tanınan İrlandalı yazar John Boyne'un imzasını taşıyan Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk, geçtiğimiz temmuz ayında 20. baskısını yaparak, Türkiye'de 100.000'i aşkın okura ulaştı. Kitapseverleri dünyanın en sıradışı çocuklarından Barnaby Brocket'in olağanüstü dünyasıyla tanıştıran bu heyecan verici roman, fantastik macera filmlerini aratmayan hikayesinin satır aralarında normallik-anormallik gibi soyut kavramları ve bunların değişkenliğini sorguluyor, farklılıkların zenginliğine vurgu yapıyor. Yanlışlıkla dünyanın öbür ucuna uçan sekiz yaşındaki bir çocuğun türlü badirelerle sınanan yaşam mücadelesine tanıklık ettiren kitap, olaylara ve insanlara önyargısız yaklaşmanın önemine değiniyor, hoşgörünün yaşamı ne denli güzel kılabileceğinin altını çiziyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sen-yasamaya-bak-film-elestirisi-oysa-sevmeyi-cok-istemistik-bu-filmi/", "text": "Daha iyi bir film olabilir miydi, olurdu. Ama olamamış. Oysa emek var, iyi oyuncular var ve fakat derinliği olmayan, klişelerle dolu bir senaryoyla çıkmıyor işte iyi iş... 21 Mart'ta Netflix'te gösterime giren, Dilberay, Müslüm gibi ses getiren filmlerin yönetmeni Ketche'nin rejisör koltuğunda oturduğu, Aslı Enver ve Kaan Urgancıoğlu gibi iki güzel gülen, güzel bakan ve iyi oynayan oyuncuların başrolü paylaştığı Sen Yaşamaya Bak, Ajandakolik için sınıfta kaldı. Tamam, hep mutlu son'lu değil filmler ama böyle bir dram yaratmak yerine kaliteli bir romantik komedinini kıyısından dönmek neden? Bizim neden iyi romantik komedilerimiz olmasın ki! Üstelik birbirlerine bu kadar çok yakışmış, enerjileri tutmuş, uyum içinde bir çift oyuncuyu da bulmuşsunuz... Komediye bulanan romantizm için biçilmiş kaftan değil de ne! Kapılıp gitseydik aşklarına olmaz mıydı? Olabilirdi ama olmamış... Sen Yaşamaya Bak, ebeveynlik, arkadaşlık ve aşk üçgenini birbirine iyi geçiremeyen ve yitip giden bir film sadece. Keşke senaryoda biraz daha uğraşılsaymış! İlk ve Son, Yarım Kalan Aşklar dizilerinden tanıdığımız senarist Hakan Bonomo'nun kaleme aldığı film, karakterleri daha iyi tanıyabilmemiz bakımından bize açıkçası çok da fazla bilgi vermiyor. Konu iyi başlıyor ama düğüme geldiğinde ters köşe yaparken bile Vay be! dedirtmiyor. Hızla sarılmış bir sona doğru ilerleyen seyircide yarım kalmışlık hissi yaratıyor. Bir kafede çalışan ve bekar bir anne olan Melisa, henüz ana okuluna giden Can'ı tek başına büyüten sorumluluk sahibi, aynı zamanda tam bir eğlenceli arkadaş anne olarak karşımıza çıkıyor. Oğluyla ikili hayatlarında yalnız ama özel bir bağları var. Filmin ilk sahnesiyle birlikte Melisa'nın hastaneden aldığı üzücü haberle bir anda filmin aslında pek de pozitif başlamadığını söylesek yanıltıcı olmayız. Melisa, hasta olduğunu ve hatta beş aylık ömrü kaldığını öğrenir. Bu hastalığı öğrendikten sonra tek düşündüğü oğlu Can olur. Peki o öldükten sonra Can'a kim bakacaktır? Hayatının son aylarında aşık olabileceği ve oğlunu emanet edebileceği birini bulabilecek midir? En yakın arkadaşı da bir yandan Melisa için adaylar ararken bir anda yolu Fırat'la kesişir. Fırat, Bisikletlere Fısıldayan Adam olarak tanınan zengin ve dergi kapaklarına çıkacak kadar ünlü biridir. Bundan sonrası bir çift olma ya da olamama yolunda ilerler ve pek çok sahnede Can'ın annesiyle ilgilenen erkeklere karşı verdiği tepkilerle karşılaşırız. Fırat, Melisa'ya aşık olduğunu anlayınca başta gerçekten bir canavar olarak gördüğü çocukla arkadaş olmak için elinden geleni yapar. Film demin de dediğim gibi her ne kadar üzücü bir haberle açılışını yapsa da aslında ve her şeye rağmen ilk sahneden itibaren gülümseterek başlıyor. Anne ve oğlun kasetçalara koydukları 90'lardan kalma Türkçe pop şarkısının nakaratıyla bağıra çağıra dans etmesi, Can'ın anaokulunun kapısından girdikten sonra duvarlar arasında birbirleriyle ikisinin sessiz bir bağlantı kurması ve Fırat ile kafede tanıştıkları ya da çakıştıkları sahne tatlı bir yabancı bir romantik komedi tadı veriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/senay-gurler-ben-turkan-saylan-ile-sahnede/", "text": "Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Merkezi, Kumpanya Yapım ve Levent Üzümcü Tiyatrosu iş birliğinde gerçekleştirilen Ben Türkan Saylan oyununun galası, ÇYDD'nin unutulmaz Genel Başkanın doğum gününde, Maltepe Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde gerçekleşti. Türkan Saylan'ın fikirlerine, ülkülerine ve yaşamına ışık tutan ve Cengiz Toraman tarafından kaleme alınan oyunda Türkan Saylan'a ünlü oyuncu Şenay Gürler hayat verdi. Aynı zamanda dış ses olarak Mert Fırat, Berna Laçin, Levent Üzümcü, Uğur Dündar ve Yetkin Dikinciler gibi birbirinden değerli sanatçılar ile ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel'in yer aldığı oyunun galasında iş, sanat ve akademi dünyasından birçok davetli bir araya geldi. Maltepe Belediyesi Başkanı Ali Kılıç başta olmak üzere ÇYDD Genel Merkez ve İstanbul şubeleri yönetim kurulu üyeleriyle birlikte dernek üyeleri, gönüllüleri, öğrencileri ve tüm Çağdaş Yaşam dostları yoğun katılım gösterdi. İlk olarak klasik müzik dinletisiyle başlayan kokteylde, Maltepe Belediyesi Başkanı Ali Kılıç, ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel ve ünlü tiyatro oyuncusu Levent Üzümcü konuşma yaparak davetlilere Hoş geldiniz dediler. Daha sonra ÇYDD mezunu genç soprano Buse Usta'nın etkileyici performansı dinleyen davetliler, Türkan Saylan'ın yaşamına ışık tutan fotoğraf sergisini de gezdiler. Kokteyl ardından Ben Türkan Saylan oyununu izlemek üzere salona geçen davetliler, ünlü oyuncu Şenay Gürler'in eşsiz performansı ile duygusal anlar yaşadılar. Dakikalarca ayakta alkışlanan oyunun sonunda ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel, Türkan Saylan, 'Eğitimli her kadının Cumhuriyete borcu var!' diyerek yaşamı boyunca o borcu ödemek için emek verdi, emekleri onu unutulmaz kıldı. O, bu ülkenin çok kıymetlisi. Türkan Saylan'ın doğum gününde, bir asırlık Cumhuriyetimizden aldığımız güç ile bu oyunu sahneye koyan ve oyunda emeği geçen herkesi kutluyoruz. Türkan Hocamızın fikirlerini geleceğe taşıyan bu oyunun, gençlerimize ulaşarak Çağdaş Türkiye'yi daha da ileriye taşıyacağına yürekten inanıyoruz. Unutulmaz Genel Başkanımız Türkan Saylan Hocamızı saygı, sevgi ve özlem ile anıyoruz. İyi ki doğdun Türkan Saylan! dedi. Anlamlı gece, plaket töreniyle sona erdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/senay-gurlerin-oynadigi-medeaya-gore-ahlak-oyunu-uzerine-inceleme/", "text": "Geçtiğimiz 21 Nisan'da Oyun Atölyesi'nde ilk defa seyirciyle buluşan Yeşim Özsoy'un yönettiği, Şenay Gürler ile Özgün Çoban'ın oynadığı Medea'ya Göre Ahlak oyunu, kadın ve ahlak konularını farklı bakış açılarıyla tartışmaya açıyor. Gürler'in, erkek egemen Yunanlıların arasına sızan, onlarla dövüşerek adeta bir Amazon olarak seyirci karşısına geçtiği oyunda Çoban da ahlak kavramının ete kemiğe bürünmüş hali olarak sahnede. Pınar Erol, Ajandakolik için oyunu inceleyip yazdı. Medea, dünyanın kendi etrafında döndüğüne tastamam inanmış ataerkil yapıyı bozguna uğratan bir kahramandır. Euripides sayesinde MÖ 432 yılında metnin odağına yerleşir ve tragedyada kendine yer edinen ilk kadın karakter olur. Erkekler tarafından çizilen kaderine başkaldırır. Feminizme, bilgili kadınların eşitsizliğe isyanı der ve izini sürersek, çağları atlaya atlaya 2500 yıl öncesine, Medea'ya kadar gidebiliriz. İsminin içerdiği kurnazlık ve akıl anlamları ile de örtüşür bu fikir. Euripides, kadını özne yapan metniyle tragedyanın kötü çocuğu olurken, Medea'nın payına da cadılık, büyücülük, evlat katilliği düşer. Öyle kolay değildir kahraman kabul edilmek. Yazar, yeryüzündeki adalet ve düzenin tanrılar yerine insanlar tarafından sağlanmasını konu ettiği için dine uygun düşünmemekle suçlanır. Bu yüzden MÖ 431'de sahnelenen bu eseriyle Dionysos ödüllerinde şampiyonluğu Euphorion'a kaptırır ve üçüncü olur. Rivayet o ki Yunanlıların rüşvetini kabul ederek filisid bir sonu reva görür Medea'ya. Kaçarken çocuklarını bırakmak zorunda kalan anne, onun kaleminde bir canavara dönüşür. O yüzden Euripides'e mizojin denir. Adlarını temize çıkarmak isteyen Korintosluların verdiği serveti kabul edip çocukları sonradan Medea'ya öldürttüğü için. Biz ise benzer vahşeti sergileyen erkek kahramanlara gösterdiğimiz hoşgörüyü bir türlü Medea'ya gösteremeyiz. Çünkü anneliğe atfedilen kutsallık, affedişin önünde sarsılmaz bir duvardır. Ve ikiyüzlülüğümüzün içine sinen devrancılığı yıkmak hiç kolay değildir. Hatırlayalım ne yapmıştı bu aykırı kadın? Aşık olmuştu! Söylenceye göre İason da, Güneş Tanrısı Aietes'in kızı Medea'ya Tanrıların huzurunda sadakat yemini eder. Sevdiği adam uğruna yaşadığı Gürcü topraklarını terk eden, ailesine kafa tutan Medea, büyücülük hünerleriyle İason'ın altın postu elde etmesini sağlar. Bu uğurda kardeşini öldürmekten çekinmez. İason savaşı kazanır, ancak ölen ailesinin peşine düştüğü için tahta geçemez. İason, zamanla Medea'dan sıkılır ve iktidar seviciliği yüzünden kral Kreon'un kızı Glauke ile ona ihanet eder. Tanrıların huzurundaki sadakat yeminini de baskı altındayken verdiğini söyleyip kurtulur yükünden. Kocası, savaşı onun sayesinde kazandığını unutmuş gibidir. Yüz çevirir Medea'ya. Aşkı uğruna vatansız kalan, sürgün edilen, hor görülen, itibarsızlaştırılan, tüm kimlikleri elinden alınan Medea'nın ödediği bedeller umurunda olmaz. O da intikama tutunur. Kocasının evlenmek istediği prensese düğün hediyesi olarak zehirli bir gelinlik gönderir. Hem Glauke hem de kızını kurtarmak isteyen Kreon ölürler. Yaptıklarını, sadece aşık bir kadının içini kavuran acısıyla açıklayamayız. Yaşananlar, yok sayılmanın, dışlanmanın, haksızlığa uğramanın patlamasıdır. Dev bir çığlıktır edimleri, ne yapsa kalbini soğutamadığı. Tarihin en çok tartışılan kadınıdır artık. Bitmeyen bir dilemmanın öznesi; Medea Kompleksinin isim annesidir. Hakkında net bir hükme varılamaz. Peki, geride maktullerini bırakan bir seri katil denebilir mi ona? Ya da taş kalpli bir psikopat? Gözü dönmüş, histerik bir aşık? Peki ya öncü diyenler, mağdur sayanlar haklı olabilirler mi? Cezasını çekmeden ejderhaların çektiği arabayla dedesi Güneş tanrısı Helios'un yanına uçtuğundan akıbetini de öğrenemeyiz. Hakkında tereddütsüz cevaplar veremeyiz. İşte tam burada Athena Farrokhzad'ın Medea'ya Göre Ahlakı devreye giriyor. Yazar bize sizi gidi ahlak bekçileri sizi, orada bir durun bakalım; hesaplaşma sırası Medea'da diyor. Euripides'in antik metninin üzerine kendi şiirsel metnini kurguluyor. Özendiği kelimeleriyle şairliğini konuşturuyor. O kadim dile profil, bumerang, popüler, ajitasyon gibi gündelik sözcükler ekleyerek mitoloji ile bugünü birbirine bağlıyor. Ali Arda'nın çevirisi yazarın dilini, sahibinin sesini gözetiyor. Athena da savaş ve zulüm yüzünden İran'dan kaçıp yeni bir ülke buluyor kendisine. Zamanla anne oluyor ve elbette feminizmi savunuyor. Bu kadar benzerlikle Medea'nın çekim gücüne kayıtsız kalsa şaşardım. Doğaldır ki yazdıkları kendi yaşamından izler taşıyor. Bilgelik, sanat ve ilham tanrıçası anlamına gelen Athena adındaki her anlamın hakkını vererek metnini oluşturuyor. Mülteci, anne ve kadın kimlikleri üzerinden baktığı oyunuyla GalataPerform'ın repertuvarına giriyor. 21 Nisan'da prömiyer yapan ve Medeanın bittiği yerden başlayan bu taze oyun bize 2500 yıllık bir çığlığın yankısını taşıyor. Ahlak, oyunda tüm anlamlarıyla masaya yatırılıyor. Farrokhzad'ın önceki sahnelemelerinden farklı olarak bizde erkek oyuncu tarafından ama cinsiyetsiz yorumlanıyor. Kimi replikleri bana yer yer onun Medea'nın vicdanını oynadığını da düşündürtüyor. Bu fikre, cezasını çekmeyen birinin araftaki sıkışmışlığı ve bitmeyen ızdırabının tasvirinden kapılıyorum. Yargılayıcı tavrıyla seyircilerin arasından seslenen Ahlak'a Özgün Çoban can veriyor. Seyirciden aldığı cesaretle riyakarlığını gizleyebileceği bir siperlik buluyor kendine. Bizler de bilmeden Antik Yunanın korosunu, bugünün kamuoyunu oluşturuyoruz. Kimimiz bu yaftalayıcı tavırdan rahatsız olacak, kimimiz galeyana gelecek. Yüzleşmeyi Medea kadar biz de yaşayacağız. Özgün Çoban, fiziksel özellikleriyle heybetli bir Ahlak oluyor. Sesinin rengi, karakterinin iniş çıkışlarına göre kimlik değiştiriyor. Bazen dürüst, yerinde tespitleriyle bazen de kaypak, işine gelen çıkışlarıyla sıra dışı bir rolü üstleniyor. İyi ve kötüyü tartarken Ahlak'ın esneyebilen yapısını onun bedeninde görüyoruz. Onunla birlikte erdemi, sorumluluğu, ödevi, iradeyi, vicdanı kişinin seçimlerine göre tartışıyoruz. Bireysel ahlak ile toplumsal ahlakın çelişkilerini, sübjektifliğini fark ediyoruz. Ölçütleri neye, kime göre belirliyoruz, bunu bir kez daha düşünüyoruz. Dualiteyi onun kişiliğinde de, kostümünde de buluyoruz. Melis Hafızoğlu, dekor ama özellikle kostüm tasarımında başarılı. Oyunun ağırlığını, gündeliğe taşıyarak dengeleyen de, seyirciyi gıdıklayan da, gülmeyi alan da Özgün oluyor. Her iki oyuncunun performatif, zorlu oyunculukları estetik bir seyirde ilerliyor. Burada Tuğçe Ulugün Tuna'nın koreografisine değinmek istiyorum. Tasarımıyla, hareket tekniğinden çok; oyuncuları harekete geçiren sebepleri açığa çıkarıyor. Bulduğu çıkışlarla iki kişilik oyuna nefes aldırıyor. Karakterlerin çatışmalarını bedenlerinde, devinimlerinde gösteriyor. Işık tasarımında Ayşe Sedef Ayter, oyuna beklenenden fazla katkı sağlıyor. İlk gösterimin sonunda herkesin onun ışıklarını konuştuğunu söylemeliyim. Birçok işine denk geldiğim Ayşe'nin bu tasarımının tüm işlerinin üzerine çıktığını, başyapıtının şimdilik bu oyun olduğunu da eklemeliyim. Yeşiller, maviler, sarılar, turuncular ve bilhassa kan kırmızılarla iç içe geçen tüm tonlar, oyunun dramaturjisini bir kez de ışık üzerinden kuruyor. Euripides, eserlerinde felsefe ve sofistik taşlara yer verir. Rejide de taşlar neredeyse üçüncü rol kişisi kadar yer kaplıyor diye düşünürken oyunun aslında Medea, Ahlak ve Taşlar olmak üzere üç rol kişisinden oluştuğunu öğreniyorum. İşte o taşlar tekrar tekrar medeniyetler kurdu, sınır oldu, yük oldu, yiyecek oldu, mezar oldu, anne rahmi oldu, çocuk oldu... Herkes öldüğünde Medea'yla birlikte taşlar kalınca geriye, bu sefer taşın kendisi oldu; günahsız olan varsa buyursun atsın diye. Bugüne kadar yirmi oyun yöneten Yeşim Özsoy'un bu dişil rejisinde dramdan kurtulan olmadı. Medea, zamanı geri saramadı, yaşam döngüsünü iptal edemedi ama onu bir kadın anlattı diye rahat bir nefes aldı. Tanrıçalığını hatırladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/seniz-bas-canavar-olmanin-zorluklarini-anlatti/", "text": "Siz hiç sevimli ve bir o kadar iyi kalpli, duyarlı bir canavar gördünüz mü? Belki görmüşsünüzdür. Belki de onunla ilk defa bu kitapta karşılaşacaksınız. Yazar Şeniz Baş'ın çocuklar için kaleme aldığı Canavar Olmanın Zorlukları kitabı, canavarlar dünyasının kapılarını aralıyor ve bizi Modivar ve onun insan dostu Bige ile tanıştırıyor. Şeniz Hanım ile kitabından yola çıktık, çocukluğun kuytu köşelerinde saklanan canavarları ve içindeki canavarı ortaya çıkardık. 2017 senesinde ilk kitabımı yazdım, yayımlandı. Elbette alanla ilgilenmeye başlamamın mazisi epeyi eski, üniversite yıllarına dayanıyor. Dilediğim kadar özgür olabildiğim, hayata minik de olsa bir katkı sunduğumu hissettiğim ve üstüne okurların sarılıp öptüğü cennet gibi bir yer. Modivar kendi toplumunun genel özelliklerini taşımayan minik bir canavar. Mizacı farklı. Bu farklılık onu kendini gizlemeye itiyor. Zira ailesi bile ondan başarılar beklerken başka biri gibi, aslında herkes gibi olmasını istiyor. Modivar kendi kendisiyle gireceği bu çatışmanın yaratacağı sonuçların farkında. Ve kendi gibi olmak için feragat edeceklerinin de farkında. Bunları cesaretle göğüslemeye de hazır. Yeter ki birilerine zarar vermesin. Modivar başkalarına karşı merhametli, sevecen, adaletli kalmayı başardığı gibi aynı duyguları kendisine de hissedebiliyor. Bu yönüyle özenilesi bir varlık. Dünyada kendi gibi olmayana mesafeli durmayan, tedirgin olmayan çok az canlı var. Böyle bir doğamız var. İnsanlar ise doğrudan böyle yetiştiriliyor. Dış dünya korkunç ve hepsi seni yemeye çalışıyor. Bu hikayede ise çok farklı birisi daha var: Bige. O kendisinden çok farklı olana hemen merakla bakıyor, sevgiyle sarılıp kabul ediyor. Üstelik dayanışma içinde oluyor. Bu açıdan bu dostluğun kurucusu Bige. Modivar ise sevgiyi görünce tanıyıp kabul edecek kadar duyarlı bir varlık. Ben biraz daha şakacı bir canavar olabilirdim sanırım. Minik oyunlarla bazı sevimsiz özelliklerini görmelerini sağlamayı isterdim. En çok da bencil insanların. Bu arada sorun çok güzel, insan kendi hakkında da bir şey öğreniyor böylece. Nasıl bir canavar olmak istediğimi fark ettim sayende. Türkiye'de bundan 10 yıl önce vizyona giren, tüm zamanların en sevilen ve en başarılı Pixar işlerinden olan, benim de birkaç defa bayılarak izlediğim Monsters, Inc. i seyretmiş miydin? Kitabı okurken sıklıkla aklıma bu film geldi. Orada da canavarlar, çocukları korkutmaya çalışıyor ve bu şekilde puanlar alıyordu. Hatta baş karakter dev canavar Sullivan'ın da tüyleri Modivar'ınki gibi maviydi ve en az onun kadar iyi bir canavardı. Bige de hem görsel olarak hem de Sullivan ile dostluğu bakımından oradaki dünyalar tatlısı Boo'ya benziyor. Hikayeler evrensel. Benim canavarım ötekiyi temsil ediyor. Öteki olmaktan kendi olmaya giden yolu bulmaya çalışıyor. Neden canavar seçtim? Çünkü öteki olan diğerlerinin canavarı. İnsan anlamadığı, tanımadığı herkese ve her kavrama böyle davranıyor. Filmi ise kitabı yazdıktan sonra birisi söyleyince izledim. Benzerlikler beni evrensellik açısından mutlu etti. Canavarımızı ise Eda Ertekin çizdi, onun zihninde böyle canlanmış. Tek kelimeyle bayıldım. Karakterlerin mizaçları çizimlere olduğu gibi yansımış. Bu kadar sevilesi canavarlar yarattığı için ona teşekkür ederim. İnsan olmak sürekli mücadele içinde olmak demek. Kendinle kendin arasında ve dünyayla kendin arasında... Bu iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı belirleyen bir çaba... Bıraktığın an yaşamamış olursun. O kadar çok ki! Gabriele Clima'nın son kitabı Güneşten Sonra, Per Petterson'un Ardından ve Byung Chul Han'ın Şiddetin Topolojisi hemen okunacaklar arasında. Bu alana heves edilmesi, kalem oynatılması genişlemeyi sağlar. Bu açıdan mutluyum. Elbette eşyanın tabiatı gereği çoğalacak ve bir yerde elenecek, bazıları kalacak. Niteliği de bu denemelerin içinde ilerleyerek bulacağız. Benim en çok umutlu olduğum alan çocuk edebiyatı. Aslında tek kitap olarak düşünmüştüm ama daha ilk ayından çok güzel dönüşler alıyorum. Sen de harika fikirler uyandırdın. Neden olmasın!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sensibio-h2onun-yuzu-eda-ece-oldu/", "text": "Bioderma Laboratuvarları tarafından dermatologlarla birlikte geliştirilen dünyanın ilk misel suyu Sensibio H2Onun reklam yüzü başarılı oyuncu Eda Ece oldu. 'Cildin için öncelik, hassas temizlik' diyen Bioderma tarafından en hassas ciltler dahil, tüm cilt tiplerinin kullanımına uygun olarak formüle edilen cilt temizleme suyu Sensibio H2O tanıtımlarında genç oyuncu yer alacak! 'Cildin için öncelik, hassas temizlik' sloganıyla cilt sağlığına önem veren ve Bioderma Laboratuvarları tarafından dermatologlarla birlikte geliştirilen, misel suyun mucidi Sensibio H2O'nun reklam yüzü başarılı oyuncu Eda Ece oldu! Tüketicilerin eczane kanalında #1 numaralı misel suyu tercihi olan Sensibio H2O, cildin kendisinden ilham alarak geliştirilen eşsiz misel teknolojisi ile cilde zarar vermeden cildi tek bir pamukta derinlemesine temizleyerek nazikçe arındırıyor ve yatıştırıyor. Markanın Türkiye'deki ilk reklam yüzü olan Eda Ece kendisinin de ilk reklam filmi olması sebebiyle iş birliğinin kendisini çok heyecanlandırdığını söyleyerek; Cilt sağlığı hepimiz için en önemli konulardan biri. Yoğun çalışma temposu, makyaj, cildin gün içerisinde maruz kaldığı kirlenme sonrasında doğal bir arındırıcıya, temizleyiciye çok ihtiyacımız oluyor. Bioderma ürünlerinin hassas ciltlere uygun olması, alkol, sabun ve alerjen maddeler içermemesi nedeniyle her zaman tercih ettiğim ve güvendiğim bir markaydı ve ilk defa bir markanın yüzü olarak reklam filminde yer alıyorum. Şimdi bu iş birliği sayesinde; Sensibio H2O ürününün, cildin tüm hassasiyetine uygun, eşsiz bir temizleme sağlarken cilde zarar vermediğini, herkesle paylaşmaktan mutluluk duyacağım dedi. Kir, cilt seçmez. Su yetmez, Sensibio H2O yeter! Cilt, gün içinde birçok dış etkene maruz kalıyor... Şehir yaşamındaki doğalgaz ve egzoz dumanı, havaya karışan ağır metaller, polen, kapalı alanlarda maruz kalınan toz ve kimyasallar ciltte gözenekleri tıkayarak hassasiyete yol açabiliyor. Cildin için öncelik, hassas temizlik diyen Bioderma, cilt temizleme suyu Sensibio H2O'nun misel su teknolojisiyle tek bir pamukla makyajı %99 temizliyor. Sağlıklı bir cildin ilk adımı günlük cilt temizliğinden geçiyor, o yüzden sadece makyaj yaptığımız zamanda değil, günlük hayatta da cildimizi temizlememiz gerekiyor. Sensibio H2O, çevre kirliliğinden kaynaklanan ağır metalleri %78 ciltten arındırıyor. Yeni dönemin gereksinimlerinden biri haline gelen maske kullanımı, cildin doğal dengesini değiştirebiliyor, bu dengeyi korumak için ise cildin kendisinden ilham alan ürünleri kullanmak daha önem kazanıyor. Sensibio H2O, cildin doğal florasını %95 koruyor. Hem de ne kadar sık kullanıldığından bağımsız olarak... Kir, cilt seçmez. Su yetmez, Sensibio H2O yeter sloganıyla ürün, yoğun hayat temposunda koşuştururken cilde ferah bir nefes aldırıyor. Tüm bunlarla birlikte en hassas ciltler de dahil olmak üzere tüm cilt tiplerine uygun Sensibio H2O; alkol, sabun ve alerjen içermiyor ve içerisindeki aktif yatıştırıcı olan salatalık ekstresi sayesinde cildi yatıştırıyor, cildin şişkinliğini gideriyor ve ciltte anında ferahlama sağlıyor. Eşsiz temizleme ve makyaj çıkarma gücü ile tüm kiri ve yağı cilde zarar vermeden derinlemesine arındırıyor. Pandemi süreciyle birlikte yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan maskelerin de cilt üzerinde olumsuz etkisi olabiliyor. Maske kullanımından dolayı ciltte oluşan hassasiyet ve kızarıklara karşı da etki gösteren Sensibio H2O maske kullanımı sonrasında veya maske değişimi sırasında kullanılabiliyor. Tam da bu sebeble ürünün çanta boyu da lansmanın bir parçası... Bir makyaj temizleyicisinden çok daha fazlası olan cilt temizleme suyu Sensibio H2O, saf ve yatışmış bir cilt için gün içerisinde ihtiyaç duyulduğu anda tercih edilebiliyor. Üstelik durulama gerektirmeyen formülü sayesinde pratik kullanım imkanı sağlıyor. Göz ve dudak etrafında da güvenle kullanılabiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sepin-inceer-tanriya-ne-yapilirsa-olume-ve-yas-tutmaya-bunu-yaptim-ben/", "text": "Çocuklara ölüm diye bir gerçeğin varlığını anlatan kitapların pek yazılmadığı bu coğrafyada eğitmen yazar Sepin İnceer, Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey isimli bir kitap kaleme aldı. Resimlerini Serhat Gürpınar'ın yaptığı hikaye, yaşam döngüsünü konu alırken okuru doğanın içinden geçen bir göç yolculuğuna sürüklüyor. Bugün Ajandakolik'te Sepin İnceer ile söyleştim. Kitabın son sayfasına geldiğimde gözlerimin dolacağını nereden bilecektim ki! Çocuk kitaplarının da böyle bir etkisi oluyor muhakkak ama bu kitapta başka türlü bir şey var. O hissin tanımını yapabilmek belki biraz zor, tıpkı bir yakınını kaybettiğinde sana nasıl olduğunu soranlara ne cevap vereceğini bilememek gibi biraz. Sepin İnceer'in ölüm ve yas kavramlarını ele aldığı, hayatın ve doğanın içinden usulcacık geçen kitabı Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şeyi okumanızı tavsiye derim. Hem sizin hem de çocuklarınızın... Bu söyleşi buna vesile olsun. Benim de çok sevdiğim şairlerden sevgili Ahmed Arif'in bu dizesine atıfta bulunuyırsunuz, bir bakıma ithaf ediyorsunuz. Bu cümle midir Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey kitabınızın çıkış noktası, öncelikle bunu sormak isterim. Hikayeyi o dizeden yola çıkarak bu ülkenin Güzel Gözlü Güzel Çocukları'na ithaf ettim ve bu ithafı büyük şair Ahmed Arif'in o meşhur dizesine atıfla yaptım. İthafım bu güzel ülkede kelebekler kadar ömrü olamamış bütün çocuklara. Onları hatırlamak dışında, -ki unutmak diye bir şey yok- yapabileceğim hiçbir şey yok maalesef. Ama aslına bakarsanız hikaye içime nasıl girdi inanın hatırlamıyorum, ne desem sonradan kılıfına uydurmuş olacağım. Hayatta sanırım bir doğrusallık yok. Bir şeyler karalamıştım, çiziyorum ben yazarken, eskiz yapmıştım az az, sonra metin bir İstanbul İzmir uçağında geliverdi. Hızlı hızlı yazdım o kısacık yolda. Sonrasında defalarca düzeltmeler oldu tabii. Monarkları ilk Kanada'da gördüm, Temmuz 2019'da, Stephen Jenkinson'ın çiftliğine çalışmaya gittiğimde. Monark kelebekleri Kuzey Amerika'da yaşıyor. Her yıl havalar soğumaya başladığında bir araya gelip hep birlikte daha sıcak bir yere, Meksika'ya göç ediyorlar. Kanada'da havalar tekrar ısınmaya başladığında ise aynı yolculuğun tam tersini yapıyorlar. Bu sefer, Meksika'dan yola ilk çıkanlarla evlerine varanlar aynı kelebekler olmuyor. Yola çıkanlar yolda bir yerlerde ölüyor, onların çocukları yola devam ediyor. Sonra onlar da bir yerlerde ölüyor ve onların çocukları yola devam ediyor. Evlerine varmaları dört beş nesil sürebiliyor. Eşim Okan öldükten sonra ölüm hakkında ne bulduysam okumuştum ama hiçbir şey bana yetmiyordu. Okuduğum birçok şeyi saçma, dünyadan ve benden çok uzak, fazla spiritüel ve yüzeysel buluyordum. Stephen'ın dedikleri ise bana çok iyi geliyordu. Bir gün yine ruhumun karanlıklarında dolaşıp çok cevapsız kaldığım bir anda ani bir şekilde Stephen'ın okuluna e-posta yazdım. Günümüzün genelgeçer ölüm yaklaşımına büyük isyanım olduğunu anlattım, deliriyorum dedim, aynı e-postada bir de Stephen İstanbul'a gelir mi diye sordum. Kısa sürede gelir evet diye cevap geldi. Böylece, Okan'ın birinci ölüm yıl dönümü için Stephen'ı İstanbul'da ağırlamış oldum. Benim evde yemek yedik, Kapalıçarşı, Ayasofya, güzel İstanbul'u gezdik, henüz Ayasofya Ayasofya'ydı. Onunla derinden, kimsenin konuşmak istemediği, giremediği yerlerden konuşmak bana çok iyi geldi. Stephen İstanbul'a geldikten 40 gün sonra bu sefer ben onun çiftliğine gittim. Sonra İstanbul'da başka şeyler planlamaya başladık. Bir müzik grubu var Stephen'ın, pandemi olmasaydı burada bir performans planlıyorduk, hala da planlıyoruz. İlk fırsatta yine Kanada'ya gideceğim inşallah. Noa, büyüklerin merak etmediğini, soru sormadığını görebiliyormuş. Bu onun kalbini kırıyormuş. Çoğu zaman. Kitapta bu cümleyi okuduğumda aklıma ilk gelen bir Ortaçgil şarkısı oldu. Bu iş zor Yonca / Çünkü insanlar günler boyunca / Hiç soru sormadan durur. Büyüdükçe merak etmeyi unutuyoruz Nilüfer Hanım. İyi değiliz biz. Hiç iyi değiliz. Ben eğitimlerde çok sayıda yetişkinle çok yakın ilişkiye giriyorum, hiçbirimiz iyi değiliz. Bence bunu bir görelim de rahatlayalım önce. Yok, iyi değiliz. Yalnızız bir kere. Doğadan bu kadar uzak olmak, bu yalnızlık hepimizi hasta ediyor. Başka şeyler de var, yastan bu kadar kaçmak mesela. Yastan kaçmak bizi hasta ediyor. İşte o kadar hastayız ki, o kadar iyi değiliz ki, merak etmeye takatimiz kalmıyor. Yazık hepimize. O sihir kalbin kırığında. Bana özel bir şey değil, her kırık kalpte var. İş ki o kırığa başını yaslayabilesin. O zaman sihrini sana gösteriyor. Evet bende o sihir var çünkü kalbimin kırığına baş yaslıyorum, bunu çok uzun bir süredir yapıyorum. Ne güzel yakalamışsınız, kitaptaki en büyük detaylardan biri aslında. Sizin dediğiniz gibi düşünmemiştim, dediğiniz de çok güzel. Benim öyle yazmamın sebebi onların da, baş harfini büyük yazdığım diğer her şey gibi canlı olmaları. Dağ da canlı, Nehir de canlı, Ölüm de canlı. Bu hikaye bir döngü üzerine kurulu. Noa, doğadaki yolculuğunda yaşam ve ölüm arasındaki o yolu, Monark kelebeklerinin göç yolculuğunda keşfediyor. Çok dramatik bir keşif bu. Hikayeyi kurgularken ölümü çocuklara anlatabilme cesaretini nasıl gösterdiniz? Zor ve bir yandan karışık bir yandan basit bir konu, bu. Bilmem cesaret mi sizce? Ölüm bizim hanede bizimle yaşayan bir konu olduğu için bana hiç cesaretmiş gibi gelmiyor. Hatta çok kolaydı benim için bu kitabı yazmak. Bildiğim yerden yazdım. Stephen Jenkinson'ın da önsözde dediği gibi çocuklar sona erme kavramını anlamazlar. Ama siz hayal gücünüzü kullanarak ve çocukların da kendi hayalgüçlerini kullanmasını sağlayarak bir sona erme hikayesi anlattınız. Ebeveynlerden gelen tepkiler nasıl? Aslında sadece çocukların değil yetişkinlerin de dikkatini çekecek bir kitap yazdınız. Evet benim çocuk kitaplarımı çocuklar kadar yetişkinler de okuyor. Şimdilik çok güzel tepkiler aldık, hem metin için hem de çizimler için. Burada yine canım çalışma arkadaşlarım çizer Serhat Gürpınar ve editörüm Keriman Güldiken'i anmadan geçmek istemem. Hiçbir fikrim yok. Toplum olarak, kendimizi almamız gerekenden çok ciddiye alıp çocukları ise hiç ciddiye almadığımızı düşünüyorum. Ciddiye almamak derken, çocuklara gerçeği söylememek benim için onları ciddiye almamak demek, onu kastediyorum. Çocukların okuyacağı kitaba, yatacağı saate, gideceği okula, yiyeceği yemeğe harcadığımız bir efor var. Bunlar çocukla alakalı ama aslında çocukla alakalı değil, moda tabiriyle ebeveynlik üzerinden kendini gerçekleştirme ile ilgili. Bu bana deli saçması geliyor. Kendi gerçeğimizi yaşamadan, kendin dışında bir fanustan ebeveynlik yapmak. Oluyor mu, olmuyor. Sorunuza gelecek olursam, var mı böyle bir şey bilmiyorum, ama belki benzer bir yaklaşım çocuklarımıza anlattığımız hikayelerde de vardır. Bahsettiğiniz duruş varsa işte o duruş çocuğu, yani okuru ciddiye almamak demek benim gözümde. Bu kadar gerçekten uzak durmak da bizi hasta eden şeylerden biri, hani demin bahsetmiştim. Aslında çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi insani olan her şeyi duymalı, öyle değil mi? Aslında her şey Monark Kelebekleri'nin Noa'ya fısıldadığı kadar basit: Olan biten bu Noa. Belki de bunu demeliyiz onlara. Bunu önce kendimize dememiz lazım. Tam olarak bundan bahsediyorum. Kendine diyemediğini, bir yerde, bu kitapta okudun diye mesela çocuğuna demek, bu delilik. Kendimize diyemediğimiz bir şeyi çocuğa demeyi büyük bir hadsizlik olarak görüyorum ben. İnşallah. Olsun di mi? Olsun yani. Ben onlara bir şey anlatmadım, onlar benim ölümle kurduğum ilişkiden göreceklerini gördüler. Beni gördüler. Bir kadının aşık olduğu adam öldüğünde o kadına ne olur, en çiğ haliyle bunu gördüler. Yaptıklarımı onlar için yapmadım ama sanırım bu onlar için yaptığım en iyi şey olacak, bütün hayatları boyunca. Aynısını ben babam ölürken annemden görmüştüm. O zaman ne gördüğümü anlamamıştım ama ben hayata annemin babamın ölümünde yaptıklarıyla girmişim. Ölüme ve aşka inisiyasyonum bu olmuş. Vallahi dolandırmadan doğrudan soruveriyorsunuz, ne güzelsiniz. Dağların, özellikle de Kaçkarlar'ın bende tarif edemediğim bir yeri var, müzik gibi belki. Evet Noa'nın ilk olarak Dağ'a gitmesi tesadüf değil. Bunu 400 sayfa boyunca anlattım, yeni çıkacak olan kitabım Ağıtların Tanrısında. O ikisinin tanrı olduğunu düşünüyorum. Tanrıya n'apılırsa, ölüme ve yas tutmaya onu yaptım ben. Doğa da benim için tanrı keza. Evet inşallah. Sizi, okuru nereye götürüyor bilemem de, ben çırılçıplak soyundum bu kitap için. Arada yazdıklarımı düşününce Sepin bebeğim -dalga geçerken kendime bebeğim diyorum- emin misin diyorum. Bakalım neler olacak. Olmaz mı? Hep güzel güzel başlarım ben, sonra devam ettirmem not defterlerimi. Çok defterim var öyle. Bu sene Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey basılınca kendime hediye yeni bir defter aldım, bu ay başlıyorum. İçine benim için günlerin bittiğine dair işaretleri, bu da Stephen'dan bir ödev, yazacağım, gördüklerimi... Yazdığım başka bir defter vardı da, şimdi bu deftere geçecek. Ama tabii ki böyle başlayıp birçok başka şeyi not alacağım. Hep böyle oluyor. Büyük Hafıza'yla çok yakın bir ilişki kurmama vesile oldu 2020. Yıll bitti ama ben bir süre daha 2020'de yaşamaya devam edeceğim sanki, ya da onun miladında. Öyle değişik yerlere fırlattı beni. Olmayacak işler oldu. Bakalım daha neler olacak. Güzelliğe hayret ettiğimiz anlarımız bol olsun inşallah. Olan bitene bakıp, şu güzelliğe bak dediğimiz, dünyanın güzelliğine hayret ettiğimiz anlarımı olsun. Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey'i okurken hiç durmadan dinlediğim tek bir müzik oldu: Jean Sibelius, Jian Wang ve Göran Söllscher'den Etude Op. 76 nr 2. Bir göç yolculuğunu, hayatı ve ölümü aynı anda düşünmeyi benim için daha anlamlı kıldılar. Sizin de dinlemenizi isterim bu söyleşi vesilesiyle. Ve yeni yılda çok daha mutlu, huzurlu olmanızı dilerim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/seray-sahinere-ulker-abla-kitabiyla-duygu-asena-roman-odulu/", "text": "Gazeteci yazar Duygu Asena'nın anısını ve fikirlerini yaşatmak için Doğan Kitap'ın her sene düzenlediği Duygu Asena Kadının Hala Adı Yok Roman Ödülü'nün bu yılki sahibi Ülker Abla adlı romanıyla Seray Şahiner oldu. Kadın hakları özgürlük ve eşitlik konularında öncü bir isim olan Duygu Asena'nın anısını ve fikirlerini yaşatmak için 2007 yılından bu yana armağan edilen ödülün Seçici Kurul'u Doğan Hızlan başkanlığında Asuman Kafaoğlu Büke, Filiz Aygündüz, İhsan Yılmaz, Sibel Oral, Elif Tanrıyar ve geçtiğimiz yılın ödül sahibi Nermin Yıldırım yer alıyor. Jürinin ödül gerekçesinde Seray Şahiner'in, ilk öykü kitabı Gelin Başı'ndan bugüne kariyeri boyunca kadın meselesinin üzerine giden, bunu temel mesele edinen, eserlerinde kadınlar arası dayanışmayı önemseyen bir yazar olduğunu belirterek gösterdiği süreklilikle ve tüm bunları yarattığı güçlü, akılda kalıcı roman kahramanları aracılığıyla okurlara aktaran bir yazar olduğu vurgulandı. Kurduğu bu edebi dünyanın yeni ürünü olan Ülker Abla romanı da kendine özgü dili, gözlem gücü ve hikayesiyle oy birliğiyle ödüle değer bulundu, sözleri yer aldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/seray-sahinlerin-kaleminden-agabeyim-orhan-veli-kitabinin-hikayesi/", "text": "Gazeteci Seray Şahinler, 2012 yılından beri çalıştığı Orhan Veli üzerine bir kitap yazdı. Öyle kıymetli bir kitap ki bu, kuşkusuz tıpkı İstanbul'un bir Garip şairi Orhan Veli gibi yıllar geçtikçe değeri daha iyi anlaşılacak. Ağabeyim Orhan Veli, Seray Şahinler'in, hayatı boyunca ağabeyine yoldaş olmuş Füruzan Yolyapan'la yaptığı sohbetlerden oluşan bir Orhan Veli portresi. Kitapla ilgili basında çıkan söyleşilerden sonra Seray'a bu defa soru sormak yerine Ajandakolik okurları için Ağabeyim Orhan Veli hakkında yazmasını istedik. Türk şiirinin en bilinen, en sevilen şairlerinin başında gelir Orhan Veli... 36 yıllık kısacık yaşamına sığdırdıklarıyla edebi hafızamızın en güçlü karakterlerindendir. 2012 yılında Orhan Veli'nin kendi şiirlerini okuduğu bir ses kaydı yayımlandı. Haberi duyar duymaz iş çıkışı soluğu kitapçıda almıştım. Kitap-cd şeklindeki bu hazineyi açtığımda Orhan Veli'nin sesini ilk kez duydum. Heyecandan yerimde duramadığımı hatırlıyorum. Bu soruların peşinde Füruzan Hanım'ın kapısını çaldım, kayıtlara odaklanan bir röportaj yaptık. Orhan Veli'nin kız kardeşi olması hasebiyle büyülenmiştim. Füruzan Hanım'ın hoşsohbeti, nezaketi, felsefesi beni kendisine hayran bıraktı. İlk söyleşinin ardından belli zamanlarda Füruzan Hanım'ın kapısını çaldım; Orhan Veli'nin doğum ve ölüm yıldönümlerinde ziyaretine gittim. Bu süreçte Orhan Veli'ye, ailesine, dostlarına, aşklarına, ölümüne uzanan sohbetler yaptık. Hepsi çok kıymetliydi ve bunları öğrenebileceğimiz tek kişi Füruzan Hanım'dı. Sohbetlerimizin çoğunu Füruzan Hanım'ın izniyle kaydetmiştim; bunların bir kısmı gazetedeki farklı röportajlarıma konu oldu. Zamanla elimdeki kayıtları tek tek dinledim ve bunların çok zengin bir birikimin olduğunu hissettim. Füruzan Hanım hayatı boyunca farklı yerlere röportajlar vermiş, kitaplara ve araştırmalara katkılar sağlamış. Fakat doğrudan onun ağzından anlatının olduğu bir kitap yoktu. Dolayısıyla Füruzan Hanım'ın anılarını temele alan, Orhan Veli'yi de bütün yönleriyle sunmayı hedefleyen bir kitap fikriyle yola çıktım. Füruzan Hanım ağabeyini kaybettiğinde 26 yaşındaydı. Haliyle onunla anıları çocukluk ve ilk gençlik zamanlarıyla sınırlı. Fakat Orhan Veli'yi daha iyi anlamak için yaşadığı döneme, o dönemin edebiyat dünyasına, edebiyatçılar arasındaki şiddetli tartışmalara, Yaprak dergisine, şiir kitaplarına ve aşklarına atıf yapmak gerekiyordu. Bunun için uzun bir araştırma sürecine girdim. Özellikle 1940'lı yılların gazete ve dergilerini araştırdım, akademik çalışmaları, Orhan Veli hakkında yayımlanan kitapları okudum. Buradan edindiğim yeni bilgilerle Füruzan Hanım'ın kapısını tekrar çaldım. Anımsayabildiği anektodlarla yeni bilgiler paylaştı. Hepsi hikayemi zenginleştirdi, besledi, büyüttü. Ağabeyim Orhan Veli'de şairin çocukluk yıllarında Beykoz'da geçirdiği zamanlara, Paşabahçe'de yapılan kayık sefalarına, Beykoz Çayırı'ndaki aile sohbetlerine, tiyatroya olan sevgisine, Galatarasay taraftarlığına, giyimine kuşamına odaklandık. Akabinde okul yılları, ilk şiirleri, Garip'in ilanı, kitapları, Yaprak dergisi, aşkları ve ölümü geliyor. Hem araştırma sürecinde hem yazım aşamasında öğrendiğim her detay Orhan Veli'ye hayranlığımı artırdı. Naif kişiliğiyle, muzip diliyle, insanlarla kurduğu iletişimle Orhan Veli'nin eşsiz yönlerine tanık oldum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/serenad-bagcan-dunya-anne-sarkilarini-ilk-defa-ajandakolike-anlatti/", "text": "Dünyaca ünlü besteci Fazıl Say'ın bu defa kadın şairlerin şiirlerine yer verdiği Dünya Anne şarkılarını, bu eserlere müthiş yorumuyla hayat veren Serenad Bağcan ile konuştuk. Çok yakında dijital platformlarda albüm olarak da karşımıza çıkacak olan Dünya Anne, Cumhuriyetin 100. yılında tüm bu şairlerimizi hatırlamak ve hiç unutmamak için çok özel ve önemli bir yerde duruyor. İlk başta çok enerjik başladım turneye fakat daha sonra mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcak ve nem oranı beni zorlamaya başladı. Sıcak, nem, güneş, deniz, havuz gibi şeyler sesini kullanan birine hiç iyi gelmediği için turnemizin nimetlerinden de çok faydalanamadım doğrusu. Fazıl Say'ın benim de çok takdir ettiğim ve en sevdiğim özelliklerinden bir tanesi; gelecek 10 yılını ve neler yapacağını planlayarak hiç bekletmeden adım atması ve eyleme geçmesi. Hoş, bunu ilk tanıştığımızda, 20 yıl evvel bestelediğim şarkılarım var Serenad, 3 5 yıl sonra onların albümünü yapalım deyip iki ay içerisinde İlk Şarkılar albümümüzü çıkartarak bozmuş olsa da genellikle hedeflediği projelerin kurgusunu kafasında bitirmiştir. Bir müzisyenin ve bence kanaat önderi ve aydının en önemlisi de bir erkek olarak bu sorumluluğu hissetmesi ve emek vermesi çok değerli ve anlamlı. Zaten bunları düşünebildiği ve hissedebildiği için o FAZIL SAY. Yeni albümün isminin neden Dünya Anne olduğu sorusunun cevabına gelirsek, Nilüfercim; Didem Madak'ın Maviş Anne şiirinde Dünyaya bile bir dünya anne lazım'' dizesinden yola çıktığını ve bu albüme bu ismin çok yakıştığını söyleyebilirim. Elbette düşünüyorum hem de çok düşünüyorum. Konserlerimize gelen izleyicilerimiz ve albüm çıktığında dinleyenlerimiz de böyle düşünecekler bence. Kadın şairlerin bambaşka bir tadı var, dehlizlerinize işliyor, her bir kelimenin altında yatan anlamı, duyguyu hatta şairin neler yaşadıktan sonra hangi hislerle bunu ifade ettiğini anlayabiliyor ve hissedebiliyorum. Bu, belki de kadın olduğum içindir. Her bir şiir bambaşka yerlere dokunuyor içimde. Anne konusu yaşam içerisinde çok özel bir yere sahip olduğundan ve hepimizin bu konuyla ilgili çok duygusal bağlarımızın olmasından mıdır nedir, Maviş Anne içimi titreten bir şarkı oldu. Bence aynı hassasiyet sevgili Fazıl'da da var. Çünkü sözlerle müziğin bu kadar mucizevi bir şekilde birbirlerine kavuşması öteki türlü mümkün olamazdı. Bu topraklarda yaşayıp da gönlü Sezen Aksu'nun şarkılarıyla yıkanmamış, yaralarının acısı dinmemiş, hayatın yüzüne bakmak istemediği zamanlarda radyoyu açmamış, bir şarkı tutmamış ya da balkona çıkıp bağırabildiği kadar bağıramamış, zehrini akıtmamış çok az insan vardır diye düşünüyorum. Sezen Aksu şarkılarının hayatıma mucizevi bir şekilde dokunduğu bir dönem oldu. BLU TV için Bu Kızın Öyküsü adlı bir belgesel için 10 Sezen Aksu şarkısı söylemem istenmişti. Her hafta konuya uygun olarak bir şarkısını söylüyordum. İnan, Sezen Aksu şarkılarını dinlemek ile söylemek arasında dağlar kadar fark varmış onu anladım. Teknik olarak çok geniş bir ses aralığına sahip olduğu için ve bunu da sanki saçını topluyormuş gibi bir kolaylıkla bize sunduğundan, önce bir dumura uğradım diyebilirim. Sonrasında daha derin etkiler şarkıları söylemeye ve hissetmeye, duyguyu anlamaya başlayınca geldi. Söylediğim her bir şarkı müthiş bir senkronizasyon ile kendi yaşamımla eş zamanlı olarak bana yol gösterdi, yoldaşım oldu. Kendi bilmese de belli bir dönem onunla yürüdüm hayat yolculuğumu. O kadınsı duyguları bu kadar zariflikle bu kadar kıvrak bir zekayla, harika bir türkçeyle ve bir de yaşanmışlıklarla harmanladığında sonsuza dek dinlenilesi Sezen Aksu şarkıları çıkıyor ortaya. Yaşadığımız bu felaket hepimizi derinden etkiledi, bir yandan da insanlığımızı ve geldiğimiz hazin noktayı da yüzümüze vurdu. Unutmamak, unutturmamak adına ve toplumsal hafızamızda yer etmesi açısından sevgili Selenay şiirini bir kadın, bir adam ve bir çocuk üzerinden anlatıyor. Fazıl'ın müziği, Volkan Hürsever ve Ferit Odman'ın katkılarıyla bir deprem anı da seyirciye yaşatılıyor. Şiir ile aram dingin ve sakin olduğum zamanlarda çok iyi, stresli ve meşgulsem hiç iyi değil çünkü şiir ilgi ve odaklanma ister. Hep söylüyorum. Bir önceki söyleşimizde de bunu söylemiştim. Sesinizde teatral bir şeyler var. Söylerken yaşıyorsunuz ama yaşarken onu oynuyorsunuz da bir yandan. Bunu en çok Timur Selçuk'ta hissetmişimdir ben ve bir de siz de. Özellikle Say'ın bestelediği şiirlerde bunu duyumsuyorum. Mesela bu konserde Türkiye'de kadın özgürlüğünün ilk temsilcileri ve savunucularından biri olan Şükufe Nihal'in Suçlu Var şarkısı buna bir örnek olabilir. O duyguyu verirken içinizde kim bilir neler yaşıyorsunuz. Sana, şarkıları söylerken yaşadığım konusunda katılıyorum fakat oynadığım konusunda katılmıyorum çünkü oynamak; öncesinde bir çalışma gerektirir oysa ki ben içimden geldiği gibi hareket ediyorum. Şöyle dersek daha açıklayıcı olur bence; sesimin istediğim ifadeyi verebilmesi için bedenimi kullanmam ve beni rahat ettirdiyse o hareketi tekrarlamak olarak açıklayabiliriz. Sesimi korumak benim yaşam rutinimin içinde var zaten. Asitli içecekler içmem, alkol ve sigara kullanmam, erken yemek yemeğe dikkat ederim, son zamanlarda limon, sirke kahve ve çayı da hayatımdan çıkardım. Ambalajlı gıda almam. Ben yıllarca Devlet Çoksesli Korosu'nda şarkı söyledim ve birinci vazifemiz de ülkemizin marşlarını orkestralar eşliğinde söylemekti. O yüzden bu ülkeye ve ordumuza ait bütün marşları bilirim ve söylemişimdir yıllarca. Bir okulun önünden geçerken, Anıtkabir'de yürürken veya herhangi bir yerde marş duyduğumda bilirim ki biz söylemişizdir. Bunu neden söylüyorum, marş konusunda eleştiri yapabilecek yetkinlikteyim. Öncelikle dünya sanatçımız Fazıl Say'ı cumhuriyetimizin 100 yılı için ülkesine bir hediye olarak sunduğu 100. Yıl Marşı'nı bestelediği için kutlamak yerine eleştiri yağmuruna tutmak, hatta vandalizme varan sözlü saldırılarda bulunmanın arkasında yatan şeyleri irdelemek gerekir. O günlerde olup biteni hayretle izledim, sanki ülkede inanılmaz üst seviyede bir müzik eğitimi varmış ve klasik müziği hatmetmişler de marş konusunda da eleştiri yapabilecek hatta Olmamış diyebilecek kadar da kendinden bihaber bir güruhun olması trajikomik bir şekilde güldürdü beni. Düşünsenize ülkenizdeki bir müzisyen halkına bir marş hediye ediyor, ne kadar övünülesi ve mutluluk verici bir olay, nitekim şu günlerde de yarışmalar yapılıyor, ödüller veriliyor, hiçbir marş gündeme geliyor mu ya da eleştiriliyor mu? Hayır! Bence bunun altında çok daha derin bir sorun var. Fazıl Say isminin onlarda yarattığı etkiye bakmak gerekir diye düşünüyorum. Bu, klavyenin başında oturmuş ona buna saydırarak ya da başkalarının hayatlarına özenerek ama hiç bir şey üretmeyerek sadece öfke kusarak Ben buradayım beni de görün artık diye görünür olma isteğinden kaynaklanıyor olabilir mi? Ya da meyve veren ağaç taşlanır misali, üretkenliği, çalışkanlığı, yetenekleri, dünyanın en iyi konser salonlarında alkışlara boğulması, tekrar tekrar sahneye davet edilmesi, Türkiye'de ve dünyada çok seviliyor olması, söylediği bir cümle ile gündem yaratması ve hayata bakış açısı ile hümanistliği, cesareti, en önemlisi de çocuk yönünü kaybetmeden doyasıya kahkaha atabilmesi ve mutlu olabilmesi birilerini rahatsız ediyor olabilir mi? Bence bunu bir düşünmek lazım. Eserleriyle kendimi ve yorumculuğumu keşfettiğimi söylemiştim, bu albümle birlikte yine keşifteyiz. Bu sefer müzik tarzımızda biraz rock biraz caz esintileri var. Onunla çalışmak benim için artık çok kolay. Ne istediğini biliyorum, ortak bir müzik dilimiz var, sahnede bir anda gelen bambaşka bir yoruma cesaretle açığız. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim onun çalışına, tuşesine, müzik kalitesine, yorumuna ve bestelerine hayran olmamak elde değil. UMUT etmezsek yaşam sevincimizi, bizi harekete geçirecek kıvılcımı bulamayız. ONURumuz; umudumuzu gerçekleştirme yolunda bizi, eğilip bükülmeden dürüstçe hedefe ulaştıran iç pusulamız. Elbette bu yıl Dünya Anne konserlerimiz devam edecek. Mesela bu akşam Geleceğe Söz Ver Burs Programı kapsamında Sabancı Üniversitesi Tuzla Kampüsü Amfitiyatro'da bir konserimiz var. Albüm müjdesini zaten biraz önce verdim. Diğer projelerim ise biliyorsun halam Selda Bağcan ile kız kardeşlerim Sonat Bağcan ve Seda Bağcan ile 4 Bağcan Kadını konserleri veriyoruz. Bu projeyi yurt dışına taşıyacağız. Yeni yıl sonrası bir single çıkaracağım. Ve şimdilerde yalnızca bir düşünce halinde olan, gerçekleştirebildiğimde ise herkesin çok hoşuna gidecek sürpriz bir projem var. Ama bu şimdilik bende saklı. Ben DÜNYA ANNE! Üzerimde yaşayan siz evlatlarım, öncelikle şunu söylemeliyim ki hepinizi ayrı ayrı çok seviyorum ve hepinizi görüyorum. Ben, benim bahçemi sizlerle doldurdum, sizlere de alan açtım. Şu güzelim yaşanılası dünyada önce kendi bahçeniz için çalışın, iyi düşünceler, güzel davranışlar, harika dostlar ve dostluklar ekin o bahçeye. Doğruluk ve dürüstlükle sulayın. İçinizdeki hayal ve gerçekleştirmek istediğiniz şey güneşiniz olsun. Yeri geldiğinde onun için yanmaya gönüllü olun, yeri geldiğinde karanlıkta kalın ama umut etmekten asla vazgeçmeyin. Yaratın, yarattıkça neşeniz ve hayat sevinciniz hep sizde kalacak. Yeter ki ne yaratacağınızı keşfedin. Bulmak mı istiyorsunuz; şimdi bahçenize bakma zamanı. Bakın ve görün. Çok değerli Serenad hanımın ifade gücü sadece şarkılar ile sınırlı değilmiş. Duygu ve düşüncelerini ne kadar sade ve içten ifade etmiş."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/seri-katiller-de-merhametli-olur/", "text": "Selim Erdoğan, son kitabı Derin Merhamette, okuru insanın bambaşka bir tarafıyla tanıştırıp zindan gibi karanlık bir zihnin içinde dolaştırarak uzun süre akıllardan çıkmayacak gerçek bir seri katil öyküsü ve portresi sunuyor. Seri katil meselesi bizdeki yazın alanında genellikle polisiyenin içine yerleştirilerek kullanılır. Özne, kendine has karakteristik özellikleri olan bir baş komiserdir. Bir kadın ya da bir veya birkaç erkekten oluşan yardımcıları, üç beş tanık ve figürasyon, yan karakterleri oluştururlar. Cevval baş komiser ve ekibinin çözemediği bir vakaya pek rastlamayız. Zira iyiliğin mutlaka kazanacağı üzerine kurulmuş kitaplardır bunlar. Okur da kitabı bitirdiğinde bunu görmek ister. Kendini emin ellerde hissetme hali midir, kendini iyinin yerinde görme hali mi, onu bilemeyiz. Ama dediğim gibi seri katiller, polisiyenin bir alt türü olarak da değil, tam anlamıyla içinde var olurlar. Bu yüzden de hafızalara kazınan bir seri katil hikayesi çok çok azdır. Halbuki salt bir seri katil hikayesinin polisiyeyle ilişkisi, katilin suyu ısınmaya başlayıp da açık vermesiyle birlikte itibaren olayı soruşturmak için ortaya çıkan polisler neticesiyle başlar. Katilin yakalanmasıyla, ölmesiyle vs. ile de biter. Mutlu son! Son olarak geçtiğimiz yıl FABİSAD tarafından verilen Gio 2022 Roman Ödülü'nü kazanan Kurbağa Adası Bir İstanbul Distopyasıyla okurlarla buluşan Selim Erdoğan, İthaki Yayınları'ndan çıkan Derin Merhamet kitabıyla tekrar karşımızda. Erdoğan, okuru, insanın bambaşka bir tarafıyla tanıştırarak zindan gibi karanlık bir zihnin içinde dolaştırdığı kitabında uzun süre akıllardan çıkmayacak tam bir seri katil öyküsü ve portresi sunuyor. Meriç Tütüncüoğlu 30'lu yaşlarının sonunda yalnız ve tuhaf bir adam. Hesapta fotoğraf sanatçısı. Fotoğrafçı değil! Bunun adını baştan koyalım zira kendisi bu ikisi arasındaki ayrımı yapamayanlara fena uyuz oluyor. Karakter fotoğrafı çekiyor. Bir ressamın portre resimlerindeki usulle çalışıyor. Karşısındakinin aldığı ışığı, durduğu pozisyonu, mimiklerini, jestlerini her şeyi hesaba katarak fotoğraf çekiyor. Ama bu işten ekmek yiyemeyen binlerce meslektaşı gibi hayatını devam ettirmek için dandik bir fotoğraf stüdyosunda vesikalıktan biyometrik fotoğrafa kadar her türlü çekimi yapıyor. Üniversitede kimya bölümünde okumuş. Annesi zengin birini bulduğu için babasını ve onu küçük yaştayken terk etmiş. Bol bol bira içip erkek şakaları yapmaktan başka bir kırıntısını görmediği babasının, Dışişleri Bakanlığı'nda Ateşe olarak değil, evrak işlerine bakan sıradan sıradan bir memur olarak çalıştığını lojmanda kendisiyle dalga geçen arkadaşlarından öğrenmiş Meriç. Esasen bu dünyada bir fazlalık olduğunu, istenmediğini, başka biri ve başka bir yere ait olduğunu ise, ilkokuldaki koro seçmelerinde fark etmiş. Aşık olduğu müzik öğretmeni, çalıştırdığı şarkıdaki çatlak sesi bulmak için öğrencileri arasında ayıklama yaparken Meriç'in doğru okuyamadığını anlayarak onu gruptan ayırmış. O gün bugündür de hep kenarda oturmuş Meriç Tütüncüoğlu. Ama bir tek kendisinin bildiği bir şey olduğunu keşfetmiş zamanla: O, Evren'in seçtiği kişiymiş. Bu yüzden de zamanı geldiğinde sahne ona kalacak, o oyununu oynayacak, herkes onu konuşacak, 40 yıl boyunca görüp de fark etmedikleri bu saydam bedenin nasıl işler başardığı cümle alemin dilinden düşmeyecekmiş. 16 yaşına geldiğinde, beslediği Japon balığını akvaryumundan çıkarıp yerde çırpına çırpına ölümünü izlemekten müthiş bir ruhsal ve cinsel haz duymuş Meriç. İlk icraatı olarak da bunu yazmış bir kenara. Ama artık büyük oynamaya karar vermiş. Karavanıyla ava çıktığında, genç otostopçunun kafasında gitar parçalamak, dedeyle torununu kaçırıp işini görmek, kedi köpek kovalayıp türlü işkenceler yapmak anlık duyarlılığa dönüşmüş. Bir nevi ihtiyaç gibi olmuş. Esas kancayı ise hayatta başarılı olanlara atmak, kendini onlara ispatlamak, onlarla kıyaslamak ve kıyaslanmak, onlardan daha güçlü olduğunu göstermek için artık harekete geçme vaktinin geldiğine inanmaya başlıyor bir yerden sonra Meriç. İlk attığı yemle de büyük balığa kancasını takıyor. İsmi Meltem. Mavi Kuğu adındaki anaokulları zincirlerinin sahibi. Uludağ Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunu. Zengin bir kadın. Kalburüstü bir yaşamı var. Meriç iş görüşmesi ayağına onunla tanışmaya gittiğinde, ardı ardına sıraladığı yalanlar sayesinde işi kapıyor. Meltem'in de gönlünü çalıyor. Meltem, kolunda sadece astronotlar için üretilmiş saati olan, dünya ilaç sektörünün İsviçre'nin elinde olduğuna dair saptamalarda bulunan, tükenmez kalemin dolma kaleme olan üstünlüğünden, bilmem ne köpeğinin kalçasındaki hassasiyetleri hakkında veteriner gibi bilgi veren Meriç'in bu davranışlarına bir anlam veremese de başlarda oluruna bırakıyor. Ancak ilişkilerini sorgulama vakti geldiğinde aklına bazı soru işaretleri takılıyor. Cihangir'de yüksek tavanlı bir evde oturduğunu söyleyen sevgilisinin evini hiç görmemiş, Matilda isimli yatını da. Gerçek işini yapmak için iki üç gün ortadan kaybolduğu karavanını da tüm ısrarlarına rağmen ziyaret etmemiş. Ama Meltem için hava hoş. Nihayetinde evlenecek değil! Meriç de Meltem'in kendi hayatıyla ilgili gerçekleri görmemesi için envaı çeşit yalan uydurması onu kendinden uzakta tutmayı başardığı için şimdilik sorun yok. Fakat Meltem ona, Linda'nın kapılarını açtığında Meriç el büyütüyor. Eski bir avukat olan Linda, şimdilerde aklındaki müşteri profiliyle alakası olmayan Virgil isimli bir kafeyi işletiyor. Meltem gibi hırslarının olmaması, doğallığı ve güzelliği anında çarpıyor Meriç'i. Evren'in de ona ilettiği mesajlar aracılığıyla Linda sayesinde doruğa ulaşmayı ve zirvede bırakmayı düşünüyor. Fakat bir süre sonra Linda'nın üvey kardeşi Nil, ablasını ziyarete gelip de Meriç onu gördüğündeyse sonun adını koymaya karar veriyor... Kitabın konusu aşağı yukarı böyle. Dibine kadar inmeden gerekli detayları verdiğime göre konuyu toparlamaya geçebiliriz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sertab-erener-ve-emre-kula-enka-acikhava-tiyatrosunda/", "text": "ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nun etkinlik programı 28 Ağustos akşamı Sertab Erener & Emre Kula konseriyle devam ediyor. Sanat hayatında 30 yılı geride bırakan Sertab Erener ile yetenekli gitarist, söz yazarı ve besteci Emre Kula, 28 Ağustos'ta bir kez daha ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nun konuğu olacak. Geçtiğimiz yıl gerçekleştirdikleri ve büyük ilgi gören konserin ardından ikili bu kez, Sertab Erener'in son albümü Ben Yaşarım başta olmak üzere sanatçının en sevilen parçalarından benzersiz bir repertuvar sunacak. Konser, saat 21.15'te başlayacak. Eylül ayının ikinci haftasına kadar sürecek olan etkinliklerde, öğrenciler etkinlik biletlerini, ENKA Sanat'ın 40. yaşına özel 40 TL'den satın alabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sevgililer-gunune-sik-bir-hediye-fuu-tursuz-adult-only-mumlari/", "text": "Özgür, özgün ve yaratıcı ürünler tasarlayan Füu-tursuz'un Adult Only mumları bu sevgililer gününde kışkırtıcı, şık ve sofistike hediye alternatifi arayanlar için eşsiz bir atmosfer vaat ediyor. Tasarım detayıyla öne çıkan el işçiliği, üfleme cama yerleştirilmiş Adult Only by Füu-tursuz koleksiyonuna ait vegan mumlar baştan çıkarıcı bir kokuyla yandığı her ortamın enerjisini değiştiriyor. Date Me, Twice A Day, Cigarette After Sex, Love Is love, You're The Worst, Adult Only, Last Night ve Obssessive Exes gibi iddialı isimlere sahip mumlar içinizdeki enerjiyi uyandırırken evinizin en güçlü dekorasyon öğesi ve güçlü bir hediye alternatifi olmayı da vaat ediyor. Birbirini İyi Tanı Kartları ile Cesaretin Konuşsun! Adult Only koleksiyonundan alınan mumlar Füu-tursuz People soru kartlarıyla birlikte geliyor. 'Birbirini İyi Tanı Kartları' ile çiftler, arkadaşlar, ya da henüz yeni görüşmeye başlayan kişiler birbirlerini daha iyi tanırken, cesaret isteyen sorular hem eğlendiriyor, hem de uzun ve derin sohbetlere kapı açacak bir ambiyans yaratıyor. Doğa dostu vegan mumların içeriği koku uzmanlarıyla özel olarak çalışıldı. Odun, narenciye, baharat ve toprak notalarını barındıran Adult Only by Füu-tursuz koleksiyonu kalıcı kokuları ile bu sevgililer gününde sevgilisini süprizli bir hediyeyle şaşırtmak isteyen için ideal bir seçenek sunuyor. Siyah şık kutusunda özenle hazırlanmış Adult Only by Füu-tursuz koleksiyonunun ürünlerine www. fuutursuz. com adresinden ulaşabilirsiniz. Tüm mumlar vegan olmasının yanı sıra içeriğindeki anti-alerjik esanslar sayesinde güvenle kullanılabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sevim-ak-pandemi-bittiginde-eski-hayatlarina-dolu-dizgin-kosan-guruhun-icinde-olmak-istemem/", "text": "Bugüne kadar yazmış olduğu 30'dan fazla kitabıyla çocuk edebiyatımızın en üretken yazarlarından sevgili Sevim Ak, son kitabı Sen, Ben ve Elma Ağacı ile sayıları arası pek iyi olmayan Bilgin isimli bir çocuğun dünyasını, ülkesindeki savaştan kaçıp gelmiş bir çocukla kurduğu dostluk çerçevesinde ele alıyor. Daha önce Sirk Kızı isimli kitabını inceleyip yazdığım ve bir türlü yüz yüze tanışamadığım Sevim Ak ile klavyeler arası söyleşimizde yeni romanını ve çocuk edebiyatını konuştuk. Bu defa Sevim Ak'ın edebiyat denizine dalış yapıyoruz, sevgili okur! Yıllardır çocuklar için yarattığı karakterler, rengarenk hayaller, farklı bakış açılarıyla küçük büyük herkesin kalbinde yeri başka olan bir yazar o! Gün gelir bir gün onu evinde ziyaret eder de çocuklar için oluşturduğu o ev kütüphanesini görürürüm umudunu kaybetmeden, sosyal mesafeli sohbetimize, Sen, Ben ve Elma Ağacı kitabı vesilesiyle başlıyoruz. Siz de bize katılın! Ben öncelikle bunca çocuk kitabı yazan, bu kadar çok üreten sevgili Sevim Ak'a yazma motivasyonunun neler olduğunu sorarak söyleşiye başlamak isterim. Çocuk edebiyatına katkınız çok büyük hiç şüphesiz. Nasıl bir hayalgücü, nasıl bir üretkenliktir bu! Yazı, bizi kuşatan çevrenin yorucu sorunlarından sıyrılıp kurmaca evrende kendi hayallerimi var etmenin aracı benim için. Yaşadığım toplumun gerçekleriyle, politikalarıyla uyumlu, barışık olmayışım, ayrıksı düşüncelerim, gerçek dünyadan zaman zaman ayrılmaya ihtiyacımı besliyor. Her gün yazı masasının başına oturup yazan biri değilim. Toplumun farklı kesimlerinden çocuklarla karşılaşmalarım, gündelik olaylar içinden yakaladıklarım, çocuk dünyasının sorunları üstüne düşünmek, içime tohumlar atarsa onları kurgusal gerçekliğin uçucu atmosferinde sözcüklerle filizlendiririm. Kitabı 2019 yazında Büyükada'da yazmaya başladım. Diskalkuli problemi olan bir çocuğun sayılar söz konusu olduğunda geçirdiği krize tanıklık etmiştim. Bu sahnede üstün sayısal becerileri olan bir ailenin çocuğunun yaşadığı problemlerden sadece biri su yüzüne çıkmış aslında. Kısır döngü haline gelen iletişim bozukluğu çocuğu ezdikçe eziyormuş. Bu konu bir süre kafamı kurcaladı. Sayılarla sorun yaşayan kişilerin azımsanmayacak kadar çok olduğunu fark edince çeşitli okumalar yapma ihtiyacı hissettim. Sonrasında da kendimi yeni bir dosyanın, yazın serüveninin içinde buldum. Afganistan'da çatışmaların göbeğindeki yaşamından kaçmış, kaçak yollardan ülkemize gelmiş, plajda çalışan Afgan mültecisi bir genci her gün izliyordum. Hayal edemeyeceğimiz zorluklarla, ölümle burun buruna yaptığı çetrefil yolculuk hikayesini dinlediğim bu genç durmaksızın ne iş verilse koşuyordu. Bahçe temizliyor, moloz taşıyor, plajda şemsiye açıyor, servis yapıyordu. Yorgunluk belirtisi görmediğim yüzünden ışıltılı gülüşler eksilmiyordu. Musa karakterini onun yaşam enerjisinden, gülen yüzünden esinlenerek kurguladım. Kitabın aslında iki ana konuya odaklandığını söyleyebilir miyiz? Bir yanda insanları yuvalarından eden savaş gerçeğiyle yüzleşirken bir yandan da ailelerinin beklentileri altında ezilen, bununla mücadele eden çocuklarla karşılaşıyoruz. İki yönlü bir konu sanki.. Kendi bilişsel yeteneklerinin benzerini oğullarında göremediği için bir aileye ait olmak ya da dışlamak konusunu çarpık bakış açısıyla abartılı noktalara taşıyan Bilgin'in anne ve babası konforlu yaşamlarını ne yapıp edip gerilimli hale sokmayı başarmışlar. Bir eve zorla tıkılmış gibi korku, şüphe, ön yargılarla çocuklarına gelecek inşa etmeye çalışıyorlar. Köklerinden kopup zorunlulukla yabancı ülkeye savrulan Musa ise kaybettiği ailesinden gelecek minicik umutlu bir habere hasret. Geçmişin anılarıyla, hayalleriyle, gelecek düşleri ve sihirle bütünü yeniden yakalamaya çalışıyor. Korkular, kutsallaştırılmış değerler, basma kalıp fikirler aşıldığında aile kavramı bildik tanımların ötesine geçiyor, öteki yaşamları da içine alıyor, hatta kendine yabancı gelene ait anılara, hayallere, beklentilere sahip çıkıyor. Bu zenginleşmeye kapı açan, çocukların arasında kurulan güçlü bağ, dostluk bilinci. Karakter, kültür farklılıkları, sevginin ve anlama isteğinin önünde engel oluşturmuyor. Birbirlerinden uzak düştüklerinde Bilgin'in depresyona girişi, motivasyonunu kaybedişi, yıkıma sürüklenişi, Musa'nın ise arkadaşının ihtiyaçları üstüne kafa yoruşu, düşünce trafiğini kışkırtan oyunlar icat edişi sevginin farklı göstergeleri... Yetişkinlerin dogmatik sıkışmışlığı içinde çocukları bir araya getirme esnekliğini kendi başlarına kurabilmesi pek olası gözükmüyordu. Babaanne bugün hayatla, insanlarla güçlü ilişkiler kurabilmiş, gününe sanatla renk veren, moralli bir kişilik olarak görülüyor. Tanımadığına karşı tepeden bakıp yargılarda bulunmak yerine, güvenle, sevecenlikle yaklaşıp tanıma yoluna gidiyor. Oğlu ise akademik, teorik bilgilere gömülmüş, yaşamı pencereden gözleyen, içine karışmaya yeltenmeyen, korku, şüphe kültürünün esiri bir adam olup çıkmış gözüküyor. Çocukluk ve gençlik yıllarında o, anne-babasını katı, anlayışsız bulmuş oysa... Aile, nereden bakarsanız bakın sorunlu bir kurum! Ne kadar hassas ve duyarlı ilişkiler kurduğumuzu sansak da tavırlarımızın çocuklarımızın dünyasına yansımasını tahmin etmek zor. Babaanne bugün hayatla barışık, özgür ve eşitlikçi bir bakışa sahip olsa da oğlunda travma yaratacak olayları görmezden geldiği dönemler geçirmiş. Her gün yazmam, yazamam ama her gün okurum. Her ortamda, parkta, cafelerde yazmayı da beceremem. Kendi evimde çalışma masamda ve gündüz saatlerinde çalışırım. En az 10 yıldır yazları Büyükada'da tuttuğum evlerde yazma serüvenimi sürdürdüm. Bir konu seçtim mi, olay akışını düşünür, geçtiği atmosferi ve kişilikleri adım adım oluştururum. Karakterlerin doğduğu andan o yaşa kadar ki öyküsünü yalnız kendim için bir deftere yazarım. Nasıl bir aileye doğmuştur, neleri sever, fiziksel özellikleri nasıldır, arkadaşları kimlerdir... Onları kaydederim. Bu bilgileri, karakterleri konuştururken, başkalarıyla ilişkileri ve olaylar karşısındaki tavırlarını belirlerken kullanırım. Metnin içinde uzun uzun karakteri anlatmak için kullanmam. Konunun gerektirdiği okumalar yaparak metnin arka planındaki temel düşünceyi oluşturmaya çaba gösteririm. Ayrıntılar biriktiririm, gözlemle, okuduklarım ya da izlediklerimden gelen esinlerle. Yeterince olgunlaştığını düşündüğümde bir deftere taslak metni yazarım. Bu aşamalardan sonra bilgisayar başına geçip ilk cümleleri bulmaya çalışırım. Hiçbir zaman önceden hazırladığım metne sadık kalamam, yazı akıp gider, karakterler de öyle... Kimi zaman eğlenceli ama belirsizliklerle örülü, sıkıntısı bol bir süreç beni bekler. Yazmayı hobi olarak, sevdiğim bir uğraş olarak yaşantıma soktum. İlk öykülerimi yazarken ağırlıklı olarak dünya çocuk-gençlik edebiyatından çeşitli okumalar yaptım. Micheal Ende öykü ve romanlarını çok sevdim. Dil ve anlatım özellikleri açısından Dora Gabe adlı Bulgar yazarın Ufacıktım kitabı baş ucu kitabım oldu. Yalın ama atmosfer oluşturabilen, fazlalıkları olmayan dil arayışım bu keşifle somutlandı. Mahalle öykülerimde bu etkiyi hissedebilirsiniz. Bundan 25-30 yıl önce çocuk yazını didaktik, öğretici yanları ağır basan öykülerden oluşuyordu. Ders kitaplarındaki temalara uygun metinler olarak kaleme alınmış havasındaydı. Hayatlarımızı etkileyen birçok konu tabu idi. Boşanma, ölüm, engellilik, savaş, şiddet, zorbalık... vs konuları dile getirilmezdi. Nötr bir ortamda çocukların ideale yakın tavırları, yaşantıları konu edilirdi. Şimdi ise çocuk yazınının alanı zenginleşti, her konuda her yaşa uygun yazılmış çeviri ve yerli edebiyat örneklerine ulaşmak mümkün. Çocuk kitapları alanında cazip bir piyasa, pazar var artık. Çok satan yetişkin edebiyatı yazarlarına yayınevleri çocuk kitabı yazma tekliflerinde bulunuyorlar. Hatta yazar, çocuğa uygun dili yakalamama endişesi taşırsa kimi editörler ünlü yazarın öykülerinden bölümler alarak çocukların diline uygun hale getirmeye çalışıyor. Bana göre, başarılı olsalar bile çoğunlukla bir kitapla sınırlı kalıyor, sürdürmek istemiyorlar. Yetişkin gözüyle çocuk dünyasına seslenmek, çocuğun diliyle konuşmak neredeyse imkansız çünkü. Çocuk edebiyatı, hassasiyetleri olan ayrı bir alan. Her yaşa uygun dili, anlatımı, konuyu bulmak yetişkin için oldukça sınırlayıcı ve deneyim gerektiriyor. Ayşe Deniz'in desenlerini bir süredir izliyordum. İlk önce Sirk Kızı kitabımda birlikte çalışmayı ben istedim, kolaj tekniğini başarılı kullanımını çok sevdim. Bu kitap için farklı bir çizer araştırmak içimizden gelmedi, yine onun kapısını çaldık. Ara sıra desenler üstüne konuşmalarımız oluyor ama ben metnimin çizerde oluşturduğu duyguları keşfetmeyi, onların gözüyle karakterlerimin şekillenmesini izlemeyi seviyorum. Pandemiden önce Anahtar Öyküler adlı bir kitap yazmıştım. FOM Kitap yayımladı. Bir virüsün etkisiyle steril bir hastane odasında yalnız kalan çocuğun pencerenin dışıyla hikayeler yoluyla kurduğu bağı anlatmıştım. Bu dönemde ise ağırlıklı olarak çocuk- gençlik kitapları okuyorum. Yeni dosyam için notlar alıyorum. Pandemi sürecinin içindeyken yaşadıklarımızla ilgili yazmayı düşünmedim. Yeni öğrenmelere gebe süreç bitmedi, sürüyor. Değişen alışkanlıklarımız, ülkelerin farklı yaklaşımları, aşırı tüketimin kaynakları yok edişi, türlerin azalması, iklim krizi... vs çok konulu bir havuz var önümde. O havuzdan çektiğim bir sorudan birçok soru ve yeni fikirler üretecek keşiflere ihtiyacım var. Ben pandemi geçip gittiğinde eski hayatlarına dolu dizgin koşan güruhun içinde olmayı istemem doğrusu. Gidişatı anlamak, öğrenmeye çalışmak, yeni hayatıma nereden, nasıl bir mücadeleden giriş yapacağımı bilmenin adımlarını oluşturmak isterim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sevket-akinci-oteki-cazi-herkes-icin-yazmaya-calistim/", "text": "Türkiye'de cazla ilgili kaynakların çoğu ana akım caza odaklanmış. Özgür caz, özgür doğaçlama, postmodern caz, noise vs... gibi konuları daha bütüncül bir şekilde ele alan Türkçe kaynakların sayısı çok çok az. Bu türleri ele alırken, türler, kültürler ve yaklaşımlar arasındaki etkileşimlere odaklanmaya çalıştım. Birbirine bağlı olduğunu düşündüğüm bu akımları toplayan bir rehber yapmak istedim. Beni ilgilendiren Bu akımlar neden 20. yuzyılda çıktı?, Popüler olmayan bu türler nasıl oldu da evrenselleşti?, New Orleans'ın çok çeşitli kültürel yapısı nasıl ve neden tüm yüzyıldaki değişimleri etkiledi? gibi soruları cevaplarken başka sorular doğdu. Konuyu daha etraflıca ele almam gerektiğini anladım. Tüm bu türler ve dönemler diyalektik bir kontrpuan oluşturuyor. Bunu göstermek istedim ve umarım başarılı olmuşumdur. Sonuçta uluslararası haberleşmenin kolaylaşmasıyla değişik kültürlerin de bu etkileşim içinde bazen başat bazen yoğun bazen de ikinci derecede rol oynadıklarını yadsımak doğru olmaz. Ornette Coleman'ı anlamak için 1950'lerin sonlarına kadar olan caz tarihine, AMM'i anlamak için çağdaş müziğin tarihine de bakmak lazım; Japon cazını anlamak için fluxus hareketini anlamak, John Zorn'u anlamak için postmodernizmi anlamak lazım. Bu sebeple sadece, çok yüzeysel olarak caz tarihinden, 20. yüzyıl çağdaş Batı müziği tarihinden ve postmodernizm tarihinden bahsettim. Kitapta zaman zaman sistematiğe aykırı da görülse önemli gördüğüm bu etkileşimlere mümkün olduğu ölçüde yer vermeye çalıştım. Bir tarihler ve tanımlar silsilesi sunmak yerine bunun sebeplerini ve sonuçlarını anlatan bu kitap umarım bir boşluğu doldurmuştur. Kitabın bir ilk hali olduğundan bahsediyorsunuz önsözde. O ilk halden bu hale geçiş nasıl oldu? Hazırlama sürecini ve kitabın oluşumunu sizden dinleyelim. Bu kitabı yazmam 12 yılımı aldı, deminki soruya da böylece cevap vermiş olayım. Bunun birinci sebebi, merak ettikçe arayışlarımın ve cevapların artması, değişmesi, güncellenmesi ve öğrendikçe soruların artması idi. Ve bu açıdan kitap hala tamamlanmış değil. İkinci sebep ise, uzun aralıkların olduğu dönemlerde hiçbir şey yazmamam. Yaşamı, kendisini üstün hissedebileceği durumlarla sınırlayan, yeni deneyimlere ve değişik yaşantılara kapalı birtakım otoritelerin kültürü de tanımlamaya kalktığı bir dünyada, bu uğraş için gerekli motivasyonu sağlamak zorlaşıyordu ve birçok kere havlu attım ve bu işten vazgeçtiğim ve yazmadığım uzun süreler oldu. Ancak ne zaman vazgeçsem öğrencilerimin yüreklendirmesiyle tekrar başladım çoğu zaman en baştan yazmaya başladım ve devam ettim. Üçüncü sebep de müzik gibi akıl dışı bir eylemi akıl yoluyla anlatmanın zorluğuyla mücadele etmem. Müzik sadece müzik diliyle anlatılır diye düşünenlerdenim, yoksa müzik yapılmazdı. Hala aynı düşüncedeyim. Ders notlarımdan oluşan öğrencilere dağıttığım metin ise çok çok uzun, ana akım cazı çok daha uzun bir şekilde anlattım mesela. Ayrıca var olan İngilizce kaynaklardan çok sayıda alıntı ve çeviri içeriyor. Ve yayımlanan kitabın üçte ikisi o notlarda yok. İkisi ayrı kitaplar olduğunu söyleyebilirim. Evet. Ve izlenimci caz başlığı altında diğer okuduğum kitaplarda isimlerine pek rastlamadığım Edward Vesala, Terje Rypdal, Jon Hassell vs.. gibi birçok sanatçıyı daha detaylı bir şekilde ele almak istedim. Gürültüyle birlikte düzensizlik ve onun karşıtı müzik doğar. Müzikle birlikte iktidar ve onun karşıtı bozgunculuk doğar. Gürültülerde hayatın şifreleri, insanlar arasındaki ilişkiler okunur. Yaygara ve melodi, ahenksizlik ve armoni... Müzik kendini ve başkalarını aşmaya, normların ve kuralların ötesine geçmeye, aşkınlık hakkında zayıf da olsa bir fikir edinmeye teşvik eder. Gürültü, muhalefet için bir isyan aracı, iktidar için de bir baskı aracıdır. Biraz inceleme yaparsak, gürültü ve müziğin tarihinin bozgunculuğun tarihi olduğunu görürüz. Çünkü hep hiyerarşisizliğe ve bozgunculuğa yönelen müzik tarih boyunca, iktidar tarafından manipüle edilse de, muhalefet kazanma yolunu bulmuştur. Örneğin Roma'da imparatorlar ünlerini, popüler gösteriler finanse ederek garantiye alırlar. Sirk oyunlarında hidrolik orglar kullanılır. O zamanlarda müzik aynı halk gibi hem yasaldır hem de tehdit edicidir. Müzik daha sonra kilise tarafından standartlaştırılır. Papa Büyük Gregorius (590-604) iki oktav sınırları dahilinde erkekler tarafından icra edilen Latince dinsel müziği dayatır. Ama sadıklar, kilisenin içinde şarkılar söylese bile rahibin denetiminden kaçabildikleri an, iki oktav sınırını aşarlar. Bunun sonucunda, bir süre sonra ayin söylemek bile yasaklanır. Müzik tek başına iktidarın dayattığı kuralları yıkar. Tek başlarına kaldıklarında jonglörlerin hiciv şarkılarıyla iktidarı ilk tehdit edenler olması gibi. Bazı prensler de halka mesaj vermesi için onları propaganda aracı olarak kullanır. Saray ruhunu yayan troubadourlar yeni enstrümanlar yaratırlar. Bunlar yapıbozumculuğun ilk örnekleridir. Stravinski doğanın seslerinin müziğin hammaddeleri olduğunu öne sürer. Stravinski der ki: Bu doğa eserleri kendi başlarına hoşturlar ama bu pasif zevkin üstünde ve ötesinde müziği düzenleyen, hayat veren ve yaratan aklın olarak kalan müziği keşfederiz. Böylece doğanın bahşettiklerine ustalığın yararları eklenir. İşte sanatın genel anlamı önemi burada yatar. Somut bir şeye biçim vermek amacıyla önce soyut alanda hareket eden bir irade var. Müzikal yaratımın temelinin dışa yönelmiş bir ön duygu. Bu iradenin, ön duygunun hedef alması gereken öğeler ses ve zaman öğeleridir. Bu iki öğe olmadan müziği düşünmek olanaksızdır. Şahsen ben bu tanıma katılıyorum. Kesinlikle özellikle coğrafi ve zamansal görecelilik. Dediğiniz gibi zamanla anlaşılabilir bazı müzikler yeter ki yeni olasılıklara açık olalım ve ezber bozmaktan korkmayalım. Kitapta Louis Armstrong örneğini verdim mesela. 1920'lerde birçok çevrede gürültü olarak algılanan bu müzik, bugün bir nostalji fetişine dönüşmüş durumda. Gürültünün sözlük anlamı istenmeyen, düzensiz, rahatsız edici ses olarak verilmektedir. Bu tanım sıkıntılıdır. Gürültü istenmeyen sestir evet. Ama düzensiz olması hatta rahatsız etmesi kimilerine hoş gelebilir. Gürültü diye adlandırılan kavram müzik kadar göreceli bir kavramdır. Bu bağlamda John Cage'in ünlü sözleri akla gelir: Salonunuzda Mozart dinliyorsanız sokaktaki sesler gürültü gibi gelir. Ama sokağı dinliyorsanız, bu sefer Mozart gürültüye dönüşür. Yani gürültü istenmeyen sestir ama duruma göre... Belli bir zaman ve mekanda gürültü diye adlandırdığımız birçok sesi ömür boyu rahatsız olmadan da duyarız ve bu sesleri gürültü olarak tanımlamayız. Bu sesler yaşamımızın ilk anlarından itibaren vardır. Örneğin bir bebeği uyutmak için saç kurutma makinasını kullanırız, çünkü anne karnındaki ses saç kurutma makinasının çıkarttığı sese benzer. Ama durum ve mekan değişikliğinde aynı ses bir gürültüye dönüşür. Haber sunan bir spikerin saç kurutma makinası açması ve onun sesini bastırmaya çalışması gürültü olur. Gelgelelim aynı spikeri ve saç kurutma makinasını Bienal'de bir enstalasyon olarak izlesek bunun adına sanat denebilir. Fakat bir Bienal'de anlaşılan durum bir konserde anlaşılmayabilir. Aynı saç kurutma makinasını bir enstrüman olarak kullansak, hatta Saç Kurutması Makinası Konçertosu isimli bir eser yazsak, ortaya çıkan sonucun gürültü mü, müzik mi olduğuna dair tartışmalar başlar. Bu nedenle müziğin en soyut sanat olduğu söylenir. Yirmi sene öncesine göre caz müziğine erişimin kolaylaşması, caz kulüplerinin, caz festivallerinin, caz okullarının çoğalması gençlerin ilgisini elbette arttırdı. Benim zamanımda Berklee'ye giden 3-4 öğrenci varken şimdi 30-40 öğrenci gidiyor. Ana akim caza hakim gençler çoğaldı. İsterim ki gençler cazın çok popüler olmayan kısmını da keşfetsinler, o türlerden faydalansınlar ve kendi özgün dillerini keşfetsinler. Dünyada caz alanında yapılan çoğu yeniliğin bu kitapta anlattığım caz türleriyle ana akım cazla birleşmesinden doğduğunu fark edebiliriz. Bu kitabi, yeni bir yöne gitmek isteyen müzisyenlere ya da müzisyen adaylarına rehberlik etmesi veya ilham kaynağı olması ümidiyle yazdım. Gelişen teknolojinin caza etkisi olduğunu elbette yadsıyamayız. Örneğin geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında amplifikasyon keşfedildiğinde kontrbas, gitar gibi enstrümanlar daha ön plana çıkmaya başladı. Mikrofonlama yokken basçılar mesela kendilerini duyurmak için telleri çekerek çalarlardı. Ne zaman amplifikasyon keşfedildi, telleri parmakla çalmaya başladılar. Bu durum müziğin soundunu ciddi bir şekilde etkiledi ve cazı şekillendirdi. 1970'lerde Fender Rhodes piyanonun yerini aldı mesela. Bugün de teknoloji gittikçe hızlanıyor ve müziğin sadece üretimini değil paylaşılma biçimini de etkiliyor. Tek sıkıntı şu: değişim hızı o kadar yüksek ki, insanlar, doğruyu yanlıştan ayırmaya fırsat bulamadan karar vermek zorunda kalıyor. Bir şeyleri hazmetmek eskisine göre daha zor. Elbette! Müzik en iyi müzikle anlatılır. Aşk, inanç gibi akıldan farklı bilinç durumlarını anlatmak için en doğru sözcükleri seçmek gerçekten zor. Ki çoğu zaman yanlış sözcükler konuyu değersizleştiriyor... Caz Kitabının yazarı Joachim Berendt'in coşkulu dilini kıskanıyorum. Benim anlatımımın biraz didaktik olduğunu düşünüyorum. Bu fotoğrafsız şekliyle olsa bile kitabın çıktığına şükrediyorum! Bunun için Pan Yayıncılık'ın fedakar yaklaşımı için ne kadar teşekkür etsem az. Kullanacağımız her fotoğraf için telif ödememiz gerekir, izin beklememiz gerekir, süreç epey uzun bir süreç. Kaldı ki Türkiye maalesef kendi kağıdını üretmiyor, Amerika'dan temin ediyor. Bu yüzden bile çok maaliyetli. İleride belki yeterince fon olursa fotoğraf ve resim de koyarız. Bu konuda biraz old schoolum sanırım. Parça değil de albümün tamamını dinlerim. 3-4 gündür Alice Coltrane'in Carlos Santana ile yaptığı albümü dinleyip duruyorum. Albümün adı Illuminations. Ama parça olarak caz dışında bir parça dinliyorum. Tuareg'li bir grup olan Bombino'nun Nomad adlı albümden Amidinine adlı parçasını. Müthiş bir Sahara Blues örneği. Yok son cd'mi Lale Plak tam kapanmadan önce aldım. Simdi Spotify dinleyen salaklardanım 😊 Ama Spotify'da olmayan o kadar çok albüm var ki... Tzadik'in ve Soul Note/ Black Saint adlı plak şirketlerinin albümleri yok Spotify'da mesela. Her yurt dışına çıktığımda mutlaka alırım. Kitabı pandemi başlamadan önce bitirmiştim aslında, editörlük süreci çok uzun sürdü. Pandemiden sonra, kültür endüstrisi ile ilgili bölüme yeni yazılar eklemem gerekirdi belki. Ama pandemi surecinde filizlenen yeni fikirleri pekiştirmek ve olanları hazmetmem için vakit gerek. Belki, olursa, ikinci baskıya yetişir. Evet, pandemi her müzisyeni olumsuz yönde etkiledi. Devletten hiçbirimiz yardım almadı. Çoğu Avrupa ülkesinde müzisyenler devletin maddi yardımıyla ayakta kalabildi. Geçtiğimiz bir buçuk sene müzik ve müzisyenler yok sayıldı ve bugün de pandemi bahane edilerek var olabilen yok edilmeye çalışılıyor. Müziğin şekillendiği yer, müzisyenlerin kendilerini asıl ve ilk var ettiği yer sahnedir sonuçta. Sadece müzisyenler değil, tüm müzik sektörü çökertildiği için çoğu mekan ciddi ödünler vermek zorunda kaldı. Bazıları da kapatıldı. Sonucun maddi boyutu dehşet verici. Çok sayıda müzisyen intihar etti. Bilal Karaman gibi önemli bir müzisyenin tel değiştirecek parası olmadığını biliyorum mesela. Çok değer verdiğim bir müzisyenin taksisine bindim geçenlerde. Ama tüm çabalara rağmen müzik yok olmayacak! Aşağıya yuvarlandıkça taşı tekrar ve tekrar tepeye taşıyan Sysiphos gibi görüyorum müzisyenleri. Bu gösterilen çaba bile çok anlamlı. Mevcut hükümetin yaklaşımının değişmeyeceği çok açık. Bu korkunç şartlarda müziğin daha da özgünleşeceği ümidini taşıyorum. Bu ahval ve şeraitte asıl çabamız var olan mekanları ayakta tutabilme olmalı. Çünkü refah ülkelerinde bile tüketim hızını büyük ölçüde kontrol altına alan sistemin tokadına en çok müzik maruz kalıyor. Müziği kaliteli bir şekilde yayma alanı olarak görülen konser mekanlarında da bunun baskısı hissediliyor. Bu mekanların sanatçı seçiminin, son 10 yılda bile çok değiştiği; müzik seçimi konusunda araştırıcı, yaratıcı, yenilikçi olan mekanların kapatıldığı daha sık görülüyor. Kapatmayanlarsa birçok kültürel veya finansal ödün vermek zorunda kalıyor. Son birkaç yılda Steve Jobs tarafından yayılan nesnelere tek iletişim ve yayma aracı gözüyle bakılıyor. iPhone'lar özellikle bizi dar ve içinde yalnız olduğumuz bir alana sıkıştırmakta. Toplantılar, doğum günleri kutlamaları, demeçler, hatta zaman zaman konserler bile sanal bir ortamda yapılıyor. Birlikte yalnızız. Öyle bir hale gelindi ki sanki Steve Jobs kendisini insanlardan izole ettiren ne kadar eğilim, kompleks, patoloji varsa; bunları iPhone, iPod, Macbook vs.. gibi yarattığı nesnelerde cisimlendirmiş ve neredeyse tüm insanlığı bu nesnelere bağımlı kılarak; kişisel hayatında onu yalnızlığa iten, başa çıkamadığı sebeplerden intikam alırcasına; bu dünyadan çekip gitmiş; kendisinden daha uzun yaşayan bu nesneleri yaratarak kendisini değil yalnızlığını ölümsüzleştirmiş gibi. Ve gittikçe daha çok insan bir müzik mekanına gitmeye üşeniyor ve pahalılığı bahane ediyor. Ciddi müzik dinleyicisinin gösterdiği çaba azaldı açıkçası. Mesela müzik meraklılarının, satın alınan bir plağı dinlemek için müzik setinin etrafında toplaştığı günler geride kaldı. Bu imtiyaz bugün oldukça pahalı plakları satın alabilen bir azınlığa ait. Üretici ve tüketici tarafından yapılan estetik tercihler ekonomik koşullara çok bağlı artık. Müzisyen hala çok pahalı bir üretim sürecinden geçebilir. Stüdyo, müzisyen masrafları, konaklama, ulaşım, kayıt, miks, mastering masrafları vs... Bunlar değişmedi. Gelgelelim tüketim artık bedava. Bu sanatsal üretimlere artık zahmetsizce ulaşan kitlenin o sanatsal ürüne biçtiği değer verdiği emek ile doğru orantılı olabilir. Ve müzik üretenlerin çoğu zahmetsizce tüketebilen bu kitlenin beklentilerini tatmin etmek üzere sanatsal tercihlerini değiştirmek zorunda hissediyor kendini. Tüm bu anlatmaya çalıştıklarımı göz önünde bulundurmaya çalıştığımda bir caz mekanı açmak ve onu ayakta tutabilmek tam bir deli işi gibi geliyor bana. Fanları olabilecekleri bir müzik yapmaları! Ve bu amaca yönelik kısa, orta ve uzun vadeli hedef oluşturmaları ve eğlenceden taviz vererek çalışmaları, merak etmeye devam etmeleri. Herkes birbirine benzer ama farklı olan küçük bir şey vardır içlerinde, o farklı şeyi keşfedip onu müzikte somutlaştırmaları, sanırım özgünlüğün anahtarı budur. Bu, içgörü ve cesaret gerektirir. Çünkü özellikle linç kültürünün gittikçe yaygınlaştığı Türkiye'de kendin olabilmek cesaret, sebat ve sabır gerektirir. İstediklerini yaparak ve istediklerini düşünerek evet, ama yaptıklarını ve düşündüklerini sorgulayarak, vicdanlarını dinleyerek. Kişi kendi değer yargılarını oluşturabildiği sürece özgürdür ve şüphe olmayan yerde özgürlük yoktur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sevket-coruh-bu-kavugu-tum-tiyatro-emekcileri-adina-aliyorum-basimin-uzerinde-yeri-var/", "text": "Ve ve ve... Kavuk yeni sahibi buldu. Alkışlar lütfen... Bugüne kadar Kel Hasan Efendi'den İsmail Dümbüllü'ye ardından sırasıyla Münir Özkul, Ferhan Şensoy ve Rasim Öztekin'e emanet edilen Kavuk, bugün 20 Eylül Pazar akşamı Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda düzenlenen özel bir törenle, Rasim Öztekin tarafından Şevket Çoruh'a devredildi. Bu sözler, dün akşam Türk tiyatrosunun geleneksel kavuğunu Rasim Öztekin'den alan Şevket Çoruh'a ait. Güldürü geleneğinin nişanesi olarak kabul edilen kavuğun yeni sahibiyle buluştuğu tören Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi'nde gerçekleşti ve duygu dolu, imalı anlar yaşandı. Öztekin ve Çoruh ile yapılan röportajlardan hazırlanan belgeselin gösterilmesiyle başlayan program, beşinci kavuklu Rasim Öztekin'in sahneye gelerek konukları selamlamasıyla devam etti. Kavuğu aldıktan üç ay sonra kalp rahatsızlığı nedeniyle sahnelere uzak kaldığını ve bu nedenle en mağdur kavuklu olduğunu belirten Öztekin, kendi doktoruna ve koronavirüse karşı mücadele eden bütün sağlık çalışanlarına teşekkür etti. Töreni açık havada yapma kararı aldıklarını aktaran Öztekin, Açık hava deyince açıkçası hiç böyle bir şey düşünmüyordum diyerek organizasyonda emeği geçenlere teşekkür etti. Geleneksel Türk tiyatrosunda usta-çırak ilişkisinin önemine dikkati çeken Öztekin, Bizler ustalarımızdan göre göre çırak olduk, daha sonra ustalaştık dedi. Gecede Ferhan Şensoy ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da bir videoyla teşekkür ve selam konuşması yaptı. Şevket Çoruh, özellikle pandemi döneminde zor şartlar altonda yaşama uğraşı veren tiyatrolar adına konuşurken hicvini esirgemeyerek göndermelerini yaptı ve eleştirilerde de bulundu. Konuşması sırasına gözyaşlarını tutamayan Çoruh için Öztekin, Şimdi sana soracaklardır. Hatta hemen, birazdan gazeteci arkadaşlar soracaktır. Kavuğu kime devredeceksiniz diye. Ben daha başıma takmadan bunu sormuşlardı diyerek seyirciyi güldürdü."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sevket-coruh-yasasin-sanat-yasasin-tiyatro-yasasin-insan/", "text": "Rasim Öztekin'in kavuğu devredeceği Baba Sahne'nin kurucusu Şevket Çoruh açıklamada bulundu. Kişisel çabalarımızla doğurup seyirci ve meslektaşlarımızın desteği sayesinde büyüttüğümüz yolculuğun, kendi küçük etkisi büyük bir virüs marifetiyle sekteye uğradığı bugünlerde, resmi makamlar tarafından bir başımıza bırakılmışken bizi yine sarıp sarmalayan, yalnız olmadığımızı hatırlatan ustalarımız oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sevval-sam-avon-anew-power-serum-ile-artik-o-eski-ben-degilim/", "text": "Cilt bakım ürünlerinde Saf Retinol'ü ve Alfa Hidroksi Asit Teknolojisi'ni kullanan ilk güzellik şirketi olan Avon, şimdi de ödüllü Protinol Teknolojisi ile kolajen desteğini geniş tüketici kitlesiyle buluşturuyor. Devrim yaratan ödüllü Protinol teknolojisinin en yeni ve en güçlü üyesi Anew Power Serum ile sadece 1 haftada çok daha genç ve sağlıkla ışıldayan bir cilt görünümüne sahip olmak, artık imkansız değil. Cilt bakımı rutinleriyle güzel ve parlak bir cilde sahip olmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Devrim yaratan ödüllü Protinol teknolojisinin en yeni ve en güçlü üyesi Anew Power Serum ile sadece 1 haftada çok daha genç ve sağlıkla ışıldayan bir cilt görünümüne kavuşmak artık bir imkansız değil. Şimdi sadece 1 haftada % 100 gözle görünür sonuçlar sağlayan yeni Anew Power Serum ile mucizelere inanma zamanı! Kozmetik endüstrisinde çığır açan 20'den fazla yeni ve birçoğu patentli teknolojiyi hayata geçiren AVON, ödüllü protinol teknolojisiyle kozmetik dünyasında öncü olmayı sürdürüyor. Oyuncu ve müzisyen Şevval Sam, Anew Power Serum'un marka yüzü oldu. Şevval Sam marka ve ürün hakkında; Avon, kadınların en çok bildiği, en samimi bulduğu ve hem ürünleri hem de iş modeliyle hakkında en çok konuşulan markalardan biri. Marka ile yolumuz ise gerçekten bir mucize olduğuna inandığım Anew Protinol Power Serum için kesişti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/seyirci-koltuklarinda-oldurulen-kadinlar/", "text": "Kadın Oyunları Festivali, Bilkent Center ev sahipliğinde Ankara Sanat Tiyatrosu iş birliğinde Frida oyunu ile başladı. Festival boyunca sosyal mesafe gereği boş bırakılan koltuklara, kadın cinayetlerine kurban giden kadınların fotoğrafları yerleştirildi. Ulusal ve uluslararası birçok sanat projesine ev sahipliği yapan Bilkent Center, Kadın Oyunları Festivali ile tiyatro severleri Bilkent Sahne AST'ta ağırladı. Oyunun başrol oyuncusu Elif Arman ise Frida'nın çocukluğundan ölümüne kadar geçen sürede yaşadıklarını sahneye koyduğumuz oyunumuzu izleyicilerimizle buluşturduk. Salonda boş bırakılan koltuklarda yaşamını yitiren kız kardeşlerimin fotoğraflarına karşı oynamak beni provalardan oyun aşamasına kadar birçok farklı duyguya sürükledi. Keşke onlar da şu an aramızda olsa ve biz böyle bir farkındalık yaratmak zorunda kalmasak. Festivalimiz vesilesi ile kadına yönelik her türlü şiddetin ve ihlalin son bulması arzumuzu daha geniş kitlelere erişmesini sağlamak en büyük temennim şeklinde konuştu. 4-11 Mart tarihlerinde, Ankara'da, Bilkent Sahne AST'ta hayata geçen Kadın Oyunları Festivali, 8 17 Mart tarihlerinde Çanakkale Belediyesi, 23 27 Mart tarihleri arasında ise Ayvalık'ta Ayvalık Belediyesi'nin ev sahipliğinde Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi'nde devam edecek. Festival boyunca sosyal mesafe kuralları gereği boş bırakılacak koltuklara, toplumsal farkındalık yaratılması amacıyla yaşamını yitirmiş kadınların fotoğrafları yerleştirildi. Bu koltukların satışından elde edilen gelir Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Mor Çatı sivil toplum kuruluşlarına bağışlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sezen-aksu-ve-sertab-erenerden-iyilige-ninniler-dueti/", "text": "Bepanthol Baby'nin hem bebeklerin hem ebeveynlerin hayatına dokunan İyiliğe Ninniler projesi, Sezen Aksu ve Sertab Erener düeti ile devam ediyor. Sezen Aksu'nun besteleyip sözlerini yazdığı ve Sertab Erener'le birlikte seslendirdiği ilk düet olan Yavrucanım İyilikle Büyüsün isimli ninninin dijital dinlenme gelirleri AÇEV'e bağışlanıyor ve iyiliği çoğaltıyor. Bepanthol Baby'nin geçtiğimiz yıl Öykü Karayel ve Can Bonomo'nun Sertab Erener'e birer ninnide eşlik ettiği İyiliğe Ninniler projesi, Sezen Aksu ve Sertab Erener düeti ile devam ediyor. Bebeklerin ve ebeveynlerin hayatına dokunan projeye eklenen Yavrucanım İyilikle Büyüsün isimli yeni ninni, aynı zamanda Sezen Aksu ve Sertab Erener'i bir araya getiren ilk düet olma özelliği taşıyor. Bepanthol Baby, dijital dinlenme geliri Anne Çocuk Eğitim Vakfı'na bağışlanan İyiliğe Ninniler albümüyle iyiliği çoğaltmaya devam ediyor. Sezen Aksu'nun besteleyip sözlerini yazdığı Yavrucanım İyilikle Büyüsün isimli ninni, bir ebeveynin bebeği için hayal ettiği geleceğe dair dileklerini içeriyor. İçerdiği dizelerle anne ve babaların bebeklerine daha eşitlikçi ve daha iyi bir dünyanın sözünü de verdiği ninni, Sezen Aksu ve Sertab Erener'i bir araya getiren ilk düet oluyor. Tüm dijital platformlardan ebeveynlerin erişimine sunulan Yavrucanım İyilikle Büyüsün ninnisinin YouTube, Spotify gibi dijital platformlardan elde edilen dinleme gelirleri ise AÇEV için desteğe dönüşüyor; hem bebekleri hem de iyiliği büyütüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sezen-aksunun-kultur-servisine-actigi-dava-icin-hala-ayni-soruyu-soruyoruz-neden/", "text": "Sezen Aksu'nun sahibi olduğu yapım şirketi SN Müzik'in bağımsız bir kültür sanat haber sitesi olan Kültür Servisi'ne açtığı davanın ikinci duruşması bugün Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'nde, İstanbul 2. Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Duruşma bilirkişi raporunun yeniden hazırlanması kararıyla 23 Aralık'a ertelendi. SN Müzik, Kültür Servisi'ne, Sezen Aksu'nun YouTube'a özel hazırladığı albümü haberleştirirken, albümün ilk şarkısının Youtube yönlendirmesine yer verdiği için mali ve manevi haklara tecavüz suçlamasıyla dava açmıştı. 1 Haziran'da görülen ilk duruşmada, Kültür Servisi'nin avukatı Gökhan Ahi, konuyla ilgili bilirkişi raporunun hazırlanmasını talep etmişti. Mahkemece atanan, bilişim uzmanı Aylin İstek ile fikri ve sınai haklar uzmanı avukat Ezgi Esnik Günay tarafından hazırlanan bilirkişi raporu mahkemeye sunuldu. Raporda, Sezen Aksu'nun Begonvil adlı eserinin mali ve kamuya iletim haklarının, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince eser sahibine ait olduğu kaydedildi. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda eserin kamuya iletim araçları sayılırken internet kavramının geçmediği belirtilirken, kanunun internet kavramını kapsadığı da kabul edilmelidir denildi. Duruşmada SN Müzik'in avukatı bilirkişi raporunu incelemek için ek süre talep ederken, Kültür Servisi'nin avukatı Gökhan Ahi, ara kararla bilirkişi heyetine yöneltilen sorulara raporda yanıt verilmediğini söyledi. Bilirkişi heyetine Embed kodu ile video paylaşımının sanatçının mali haklarını olumsuz etkileyip etkilemediği, embed videoların eserin orijinalindeki gösterim rakamlarını etkileyip etkilemediği, Youtube üzerinden paylaşılan videoların gelirlerinin kime ait olduğu, embed videoların bu gelire dahil olup olmadığı, Sezen Aksu'nun şarkının Kültür Servisi'nde yayımlandığı biçimde başka sitelerde de yayımlanıp yayımlanmadığı sorulmuştu. Davanın duruşması, mahkemece atanan aynı bilirkişi heyeti tarafından raporun yeniden hazırlanması kararıyla 23 Aralık'a ertelendi. Kültür Servisi internet gazetesi 7 Temmuz'da ekonomik zorluklar nedeniyle yayınını sonlandırmıştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/shakespearevari-pirelli-2020-her-kadinin-icinde-bir-juliet-vardir/", "text": "İtalyan fotoğrafçı Paolo Roversi'nin objektifinden 'Looking for Juliet' temalı 2020 Pirelli Takvimi, bugün Verona'daki Teatro Filarmonico'da dünyaya tanıtıldı. Shakespeare'in zamansız trajedisinden ilham alan ve Her kadının içinde bir Juliet vardır diyen Paolo Roversi, bu yıl 47. edisyonu yayımlanan The Cal için kahramanlar olarak Claire Foy, Mia Goth, Chris Lee, Indya Moore, Rosalia, Stella Roversi, Yara Shahidi, Kristen Stewart ve Emma Watson ile çalıştı. karakteri değişik duygular ve ifadelerle canlandırmak için yönetmenin objektifinin önünden geçiyor. Senaryo iki aşamada gelişiyor. İlk aşamada, kahramanların makyajları veya kostümleri olmadan sete geldikleri görülüyor. Roversi ile oturup proje hakkında konuşan her aday, rol için seçilmeyi istiyor, yönetmene kendi deneyimlerini ve Juliet'i gözünde nasıl canlandırdığını anlatıyor, böylece kendisine dair gizli ve özel yönlerini açığa çıkarıyor. İkinci aşamada, adaylar Shakespeare'in kahramanına katacakları kişisel yorumlara dönüşmeleri için tasarlanan kostümleri giyiyorlar. Gerçeğin ve kurgunun birbirinin peşinden gittiği, farklılıklarının tıpkı puslu bir fotoğraftaki gibi bulanıklaştığı bir hikaye anlatma fikrinden yola çıkılıyor. Çekimleri Mayıs ayında gerçekleşen 2020 Pirelli Takvimi ilk defa bir İtalyan fotoğrafçı tarafından yaratıldı. Çekim mekanları olarak genç kadının talihsiz kaderiyle daima ilişkilendirilen Verona ve Roversi'nin kırk yıldır yaşadığı Paris seçildi. Uzun yıllardır opera tutkunu olan Roversi, librettolardan ilham alan benzersiz grafik tasarımlı bir eser yaratmak istedi. 132 sayfalık 2020 Takvimi'nin kapağında aylık takvim, iç sayfalarda ise Shakespeare'in Romeo ve Juliet'inden bölümler ile hikayenin kahramanlarının ve Verona şehrinin renkli ve siyah beyaz 58 fotoğrafı yer alıyor. Kapak açıldığında evreni temsil eden gök kubbe çizimi ortaya çıkıyor ve Juliet'in öyküsünü çevreleyerek ebedileştiriyor. Ön ve arka kapaklarında takvimin kendi fontunda altın renkli olarak Juliet'in doğum tarihi, Romeo ile ilk buluşması, düğünleri ve ölümleri yer alıyor. Bu tarihler, isimleri kapağa serpiştirilen Takvim yıldızlarının doğum tarihleriyle tamamlanıyor ve takımyıldızlarla birlikte adeta şiirsel bir gök kubbe yaratılıyor. Fotoğraf ve film çekimlerinin pek çok kamera arkası anı, ayrıca 2020 Pirelli Takvimi'nin karakterleri ve kulis hikayeleri, www. pirellicalendar. com adresinde yer alıyor. İnternet sitesinin bu özel sayfalarında 50 yılı aşkın The Cal tarihi, filmler, röportajlar, fotoğraflar ve şimdiye dek yayımlanmamış metinler bulunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sharon-van-ettendan-aradaki-yillari-yakalayan-bir-album-remind-me-tomorrow/", "text": "Hüznü ve hayatının inişlerini çıkışlarını ilham bildiği şarkılarıyla içinde bulunduğumuz on yılın en başarılı kadın şarkıcı / şarkı yazarlarından biri haline gelen Sharon Van Etten, bu ay dört yıllık albüm suskunluğu bozuyor. 18 Ocak'ta kulaklarımızda yerini almaya hazırlanıyor. Şarkıları ne kadar sık birer terapi seansı gibi 'kullandığımızın' bazen farkına varmıyoruz. En kötü günde, en iyi günde, en sıradan günde onlardan bir şeyler bekliyoruz. Belki Tony Soprano gibi teşkilatından gizli terapistimizin karşısında oturup bir şeyler anlatır halde değiliz. Ama derde, sıkıntıya, kırık kalbe, belki hafta sonunun gelmeyişine belki tatilin erken bitişine derman ararken şarkılardan medet umuyoruz. Onlar da itiraz etmeden, orada hazır bulunuyor, tam karşımızda. Bizi dinliyorlar. 'bir kasap gibi içimizi parça pinçik eden' şarkılar. Bir dışavurum, bir tedavi Sharon için bu şarkılar. Yaşanmışlıkları bize paslayıp şimdi onlar düşünsün dediği duygular. Aşkın beni öldürüyor dediğinde biliyoruz ki, o aşk hakikaten Sharon'u öldürüvermiş. 'Tarifa' adlı bir şarkısını dinlediğimizde biliyoruz ki hakikaten İspanya'nın Tarifa'sında bir şeyler yaşanmış. Bilgisayar programcısı bir baba ile tarih öğretmeni bir annenin beş çocuğundan biri Sharon Van Etten. Müzik dinlenen bir evde büyümüş, ciddi anlamda bir plak koleksiyonu ihtiva eden bir ailede. Neil Young belki de adını ilk öğrendiği müzisyen, zira babası Young'ın yaptığı neredeyse her albümü dinlermiş. Gelecek ay 38 yaşına basacak Sharon'sa hem rock ve folk'un şarkı yazarlığıyla da takdir eden büyüklerini hem de 90'ların kendini ifade etmekte hiç zorlanmayan kadın müzisyenlerini dinleyerek yetişmiş. 2012'de yaptığı 'Tramp' ve onun başarısını da arkasına alıp iyiden iyiye coştuğu 2014 albümü 'Are We There', Sharon Van Etten'i bir anlamda acıların kraliçesi mertebesine taşıdı. Yeni yüzyılın en çok övülen isimlerinden biri haline getirdi. Tam da o noktada, tam da iyice yükselmişken mevzubahis terapi seansında, albüm-turne-albüm döngüsünde hafif hafif kaybolduğunu, artık dinleyicisiyle bağ kuramadığını hissedişini işaret kabul ederek durdu. Durdu derken, tabii ki hayatını durdurmadı. Bir kenara çekilip sırra kadem basmadı. Bilakis, kaldığı yerden hayatına devam etti. Okula döndü. Psikoloji okumak en büyük isteğiydi çünkü. Davulcusuna aşık oldu. Bir bebeği oldu. Bir filmin müziklerini yaptı. Netflix dizisi 'The OA'de Rachel karakterini oynaması için teklif geldi. Kabul etti. David Lynch'in dirilttiği 'Twin Peaks'inde grubuyla birlikte sahnede çalarken göründü. Van Etten'ın New Yokr'a yazılmış bir aşk mektubu diye nitelendirdiği şarkısı 'Seventeen' de yeni albümden. Ve artık yeni bir albümün vakti geldi. 18 Ocak'ta 'Remind Me Tomorrow' albümüyle 2014'te çıkardığı 'Are We There'den sonra yeniden huzurlarda... Yeniden ve yepyeni Sharon Van Etten şarkıları dinleyeceğimiz bir ay! Üstelik bir miktar da şaşıracağız. Gitarın ve indie-folk'un sesi olarak hatırladığımız Van Etten, bu kez synthesizer'lı, elektronik dünyadan uzak durmayan bir albümle karşımızda. Ama akustik gitarların başrolde olduğu albümler yapıp sonra Pet Shop Boys'a dönen, ve üstüne birebir 80'lerde yapılmış şeyleri kopyalamalarına rağmen ne hikmetse övülüp duran indie grupları gibi değil. Tadında, dozunda, Sharon Van Etten adının hissi tarafını güçlendirecek bir değişim bu. Yeni albüm haberiyle birlikte servis edilen fotoğraflarında David Coverdale'in Whitesnake'e gitarist olarak almak isteyeceği bir görüntüde karşımıza çıksa da Sharon, albümün içeriğinde alışık olduğumuz gibi hala otobiyografisine yeni sayfalar ekliyor. Sadece bu kez biraz daha iyimser, hayatı onu daha iyi hissettirecek bir seyirde gidiyor. Şarkılarında da bu apaçık hissediliyor; yarına biraz daha pozitif bakan şarkılar... Ama terapi seansına zeval vermeyecek şekilde. İnişleri çıkışları görmezden gelmeyerek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/shaun-tandan-uzak-bir-diyardan-eskizler-kitabi-nadide-bir-koleksiyon-albumu/", "text": "Avustralyalı film yapımcısı ve yazar Shaun Tan'ın imzasını taşıyan Uzak Bir Diyardan Eskizler, milyonlarca sanatseverin belleğinde iz bırakan Uzak kitabının eskizlerinden oluşan nadide bir koleksiyon albümü. Desen Yayınları etiketiyle, Damla Kellecioğlu'nun Türkçesiyle raflarda yerini alan Uzak Bir Diyardan Eskizler, bir sanatçının yaratım serüvenine ve nihai bir eserin ortaya çıkışına tanıklık ettiriyor. Değişik göçmen öykülerinden damıtılarak evrensel bir anlatıya dönüşen Uzak kitabına bambaşka gözlerle yeniden bakmamızı sağlayan Uzak Bir Diyardan Eskizler, her detayı karakalemle çizilmiş kült bir eserin ortaya çıkış hikayesini gün yüzüne çıkarıyor. Küçük motiflerden tamamlanmış sanat eserlerine pek çok etkileyici çalışmaya sayfalarında yer veren kitap, uzun soluklu bir projenin adım adım izini sürüyor. Koleksiyonlerlerin mutlaka arşivlerine katmak isteyecekleri kitap, ucu açık fikirlerden sayısız çizime uzanarak, sözsüz bir anlatının yıllar içerisindeki evrimini gözler önüne seriyor. Shaun Tan, tasarladığı görüntülerin sessiz dilini çözmemize kılavuzluk ettiği bu eserinde ayrıca, resimlediği büyülü evrenin arkasındaki gizleri de birer birer açıklığa kavuşturuyor. Sanatçı, her ne kadar elinde bavul taşıyan yalnız bir adamın zihninde canlandırdığı hayal görüntüsünden yola çıkarak Uzakı resimlemeye başladığını ifade etse de; buzdağının görünmeyen kısmında anlatılmayı bekleyen daha nice hikayesi var. Ve şimdi buzdağının görünmeyen kısmına bakma vakti!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sherlock-holmesun-kedi-versiyonu-cafer-blacki-yazari-hande-z-watt-ile-konustuk/", "text": "İskoçya'dan Türkiye'ye taşındığımız yaz, çocuklarımızı Ege'deki bazı antik yerlere götürmeye karar verdik. Mitolojiye ve antik kültürlere her zaman hayran olmuşumdur ve kocam da bir tarihçi olduğundan, çocuklarımız her türlü harabeye ve savaş alanına bizimle birlikte sürükleniyor. Birden fazla kez hem de! Truva'da harika vakit geçirdikten sonra Bergama'ya doğru yola çıktık. Bergama'nın tepesindeki Akropolis turistlerin ilgisini daha çok çekse de, tepenin altındaki Kızıl Avlu benim bölgedeki en sevdiğim yer. Tarihte Romalıların Mısır tanrılarını benimsemesini sembolize etmesi açısından çok önemli bir yer burası. Avluda aynı zamanda Firavun VII. Kleopatra'nın favorilerinden biri olan aslan başlı tanrıça Sekhmet'in uzun bir heykelini görebilirsiniz. Çocuklara Sekhmet'i, Eski Mısır'da kedilerin değerini, teknelerle Avrupa'ya nasıl gittiklerini anlatırken Cafer Black'in tohumları da sanırım o sıralarda ekildi. İstanbul'a taşındığımızda ilk yavru kedimiz Kleopatra'nın gelişiyle birlikte kendimi kedilerle çevrili buldum. Bu durum, sonunda bir kedinin kalemimin ucuna kadar gelip bir hikayeye dönüşmesine dek sürdü. İnanılmaz derecede minnettarım ve kendimi şanslı hissediyorum. Uzun yıllardır İngilizce yazıp ders verdiğim için Türk çocuk edebiyatının yazım tarzındaki incelikleri kavrayabileceğimden emin değildim. Ben de Cafer Black'i İngilizce yazdım ve Mehmet Erkurt'la tanışma şansına sahip oldum. Mehmet sadece iyi bir editör değil, aynı zamanda çevirileri sanat eseri değerinde olan bir sanatçı adeta. Çeviri gerçekten eşsiz bir beceri. Bazıları çeviriyi kelimelerin basit bir dönüşümü olarak düşünebilir, ancak yirmili yaşlarımın başında Penguin Books için Elif Şafak'ın Siyah Süt romanını çevirdikten sonra, iyi bir çevirmen olmanın gerçekten çok sayıda beceri gerektirdiğini fark ettim. Yalnızca yetenekli, yaratıcı bir yazar olmanız yetmez; aynı zamanda yazarın niyetini ve metnin duygusunu kavrayacak duyarlılığa da sahip olmanız gerekir. Ancak iki dili ve onların kültürlerini derinden anladığınızda iyi bir çevirmen olabilirsiniz. Bu yüzden Mehmet'e, Cafer'i artık çocuklara ulaştırdığımız ve umuyorum ki onlara mutluluk getirebileceğimiz için minnettarım. Huysuz kedi Cafer, klasik anlamda iyi bir karakterin aksine daha çok Sherlock Holmes'a benziyor; yani sorunları kendi arzularını tatmin etmek için çözüyor. Ayrıca tıpkı Sherlock'un Watson'ı olduğu gibi, Cafer'in de onu doğru yolda tutan Lütfü'sü var. Evet, Cafer'in bambaşka bir sorunu çözmek için bambaşka bir kıtaya gittiği ikinci bir hikayeye başladım. Hiçbir şeyi açığa vurmak istemiyorum, özellikle de bir kitap basılana kadar metinde bazı şeyler büyük ölçüde değişebiliyorken. Ancak... Ufukta piramitler ve kahinler olabilir diyelim. Ah, ben de büyük bir Agatha Christie hayranıyım. Dedektif Poirot en sevdiğimdir ama Christie'nin asıl gizem yazarlığının matematiği konusundaki muhteşem ustalığına hayranım. Üniversitede yaratıcı yazarlık dersi verirken onu sık sık kullandım çünkü günümüz kurgu yazarlarının yaptığı temel hatalardan biri kötü adamı hikayeye çok geç dahil etmek. Örneğin gizemli bir cinayet kurguluyorsunuz ama sonda her şey açığa çıkmadan önce katilden yalnızca birkaç bölüm bahsediyorsunuz. Bu, bir tür yan çizme oluyor aslında çünkü bu şekilde okuyucunuzun cinayeti kimin işlediğini asla tahmin etme şansı yok. Dolayısıyla, Biliyordum! hissine kapılacakları ya da hoş bir şaşkınlık yaşayacakları o tatmin edici, Ah-ha! anını kaçırmış oluyorlar. Edinburgh Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık ve edebiyat üzerine dersler veren bir akademisyen ve yazarsınız. Yazma serüveninizi sizden dinlemek isterim. Arkadaşlarım için birçok hikaye yazdım ama gerçek dinleyicilerim küçük kız kardeşlerimdi. Akşamları yataklarının yanında otururdum ve hayal gücüm onların heyecanı ve fal taşı gibi açılan gözleriyle kanatlanırdı. Hikaye zamanı bizim için özel bir zamandı; dünyanın tüm kaygılarını eriten, sıcak bir andı. Üniversite için yurt dışına taşındığımda artık yataklarının yanında oturamadığımdan onlara yazmaya başladım ve bu yazılar benim ilk romanım oldu. Bir yaratma eylemi olarak yazmak ruhu besler. Bilgi de hayal gücünü besler. Bu yüzden öğrenmeyi her zaman sevdim. Üniversitede siyaset bilimi ve felsefe alanında çift ana dal yaptım. Ama az bildiğim şeyleri öğrenmek için psikoloji, astronomi, eski Japon ve Rus tarihi dersleri aldım. Edebiyatta bilgi güçtür denir sıklıkla. Ben ise bilgiyi hayal gücü için bir besin olarak görüyorum. Öğrendiğimiz her şey düşüncelerimizi etkiler, hayata bakış açımızı değiştirir ve hayal gücümüze resim yapabileceğimiz bir renk daha kazandırır. Bilgiyi paylaşma isteği beni öğretmeye teşvik etti. Bu yüzden birkaç roman yayımladıktan sonra edebiyat ve yaratıcı yazarlık alanında yüksek lisans ve doktora yapmak için İskoçya'ya taşındım. Ah, mahlasların ardındaki hikaye... Bu biraz yaşımı ortaya çıkaracak çünkü ilk kitap kontratımı aldığımda yayıncılık dünyası farklı bir yerdi. O zamanlar insanlar kitaplarının çoğunu hala kitapçılardan satın alıyordu ve e-kitaplar henüz ufukta görünmüyordu. Editörümün de soyadımla ilgili bir sorunu vardı. İnsanlar kitaplara rastgele göz atıyor, ancak kitapçılar romanları soyadına göre alfabetik sırayla stokluyor, diye açıklamıştı. Tabii ki Z'yle başlayan soyadım beni kitap raflarının en altına indirecekti ki, editörüm, İnsanlar görmeyecek çünkü göz atmak için eğilmiyorlar, dedi. Mavisu gerçekten çok yetenekli bir sanatçı. Çocuk kitaplarının tutkulu bir okuyucusu olarak yıllar boyunca pek çok harika eser gördüm, ancak herkes eşsiz bir tarza sahip değl. Mavisu'nun sanatında ise, Ah, işte bu Mavisu'nun eseri, dedirten, hemen fark edilen bir üslup göze çarpıyor. Çizimlerinde aynı anda hem güçlü hem de romantik bir şeyler var. Cafer için yaptığı çizimler de beni çok heyecanlandırdı ve gerçekten doğru uyum buymuş gibi geldi. Julia Donaldson'ın bir kitabına baktığınızda Axel Scheffler'in onun hikayesini resmedecek doğru kişi olduğunu bilirsiniz, tıpkı Quentin Blake'in Ronald Dahl için doğru kişi olması gibi. Hahah, evet bir ajandam var ve içi kesinlikle aklınıza gelebilecek her şeyle dolu. Eskiden ajandama sinema biletleri, tiyatro taslakları, fotoğraflar gibi her türlü şeyi yapıştırırdım. Ama artık her şey elektronik olduğundan çıkartmalara yöneldim. Yapılacaklar listelerimin yanı sıra kendim, çocuklarım ve ev için bulduğum boşluklara küçük hikayeler yazıyorum, karalamalar yapıyorum, gelecekteki işlerim için modumu yükseltebilecek şarkıları not alıyorum ve çıkartmalar yapıştırıyorum. Gudetama çıkartmaları şu anda favorilerim arasında! Şu anda düzenlemesini yaptığım genç-yetişkin fantastik üçlemenin son kitabını yeni bitirdim. Bu iş yıllardan beri sürüyor, bu yüzden onu iyi bir şekle sokup dünyaya sunacağım için heyecanlıyım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sherlock-holmesun-maceralari-bir-basyapita-donustu/", "text": "Sir Arthur Conan Doyle'un kalemiyle şekillenen, dünyaca ünlü hayali dedektif kahraman Sherlock Holmes'un maceralarını içeren 5 kitaplık seri, The Çocuk Yayınları markasıyla yepyeni bir kimliğe büründü. Başarılı illüstratör Arianna Belluci imzası taşıyan birbirinden orijinal kapak görseller ve siyah beyaz çizimler ile bir başyapıt olma özelliği taşıyan seri, koleksiyon düşkünlerine özel tasarımıyla sadece çocukları değil, macera tutkunu yetişkinleri de okur kitlesine dahil ediyor. Özel olarak tasarlanan kapak görselinin yanı sıra orijinal siyah beyaz çizimleri aracılığıyla Sherlock Holmes'un dahilik eseri olan akıl oyunları içinde kaybolan okurlar, kendilerini maceradan maceraya koşarken buluyor. Sherlock Holmes ile ev arkadaşı Dr. Watson'ın maceraları, 5 kitaptan oluşan dünyaca ünlü seride, Kızıl Dosya kitabıyla başlıyor. Sherlock Holmes ve Dr. Watson'ın kendilerini onlarca yıldır süren bir ihanetin ve Hindistan'dan Londra'ya uzanan bir cinayet sarmalının içinde buldukları Dörtlerin İmzası kitabıyla sürükleyici bir hale dönüşüyor. Serinin 3'üncü kitabı Mavi Yakut, okurları bir kazın peşinden giden Sherlock Holmes ve Dr. Watson'ın içine düştükleri akıl almaz maceranın içine çekiyor. Benekli Kordon kitabı ise Sherlock Holmes ve arkadaşının bir cinayetin gizemini çözmek üzere gittikleri karanlığa doğru yola çıkarıyor. Serinin son kitabı Kızıl Saçlılar Kulübü kitabı, okurlarını basit bir soruşturmayla başlayan, giderek derinleşen olaylar zincirinde şaşırtıcı bir gerçekle karşı karşıya bırakıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sikiliyoruz-oyleyse-maceraya-atilalim/", "text": "Hayat hep ilginç şeyler sunmuyor insana. Hele çocukken hele büyürken! Usta kalem Cemil Kavukçu, iki arkadaşın yaz maceralarını kaleme aldığı İlginç Bir Şey Yapmalıyız ile ilkgençlik günlerine selam ediyor. Henüz on on bir yaşlarındaydım. Sınıftan sevdiğim üç kız arkadaşım ve ben çok sıkıldığımız okul günlerinden birinde ilginç bir şey yapmamız gerektiğine karar vermiş ve o günü renklendirebilmek için fikir üretmeye başlamıştık. Nedense benim gözüm okulun arkasına uzayıp giden bahçedeydi. O bahçede gizlenmiş bir şeyler olduğunu düşünüyor ve içimdeki meraklı arkeologla keşif için adeta zaman kolluyorduk. Ve işte nihayet o gün gelip çatmış, sıkıntımız bir işe yaramış ve son ders zili çalınca merdivenlerden aşağıya dördümüz de nefesimiz tükenene kadar koşup bahçeye konuşlanmıştık... Aradığımız şey tam olarak neydi bilmiyorum ama istediğimiz şey bir maceranın parçası olmaktı, o an bunu bizden başka kimse daha iyi bilemezdi. Akşam ağır ağır inerken gizlice girdiğimiz bahçede bir anda yıldızlarla dolu ağaçlar çevremizi kuşattı. Her gün gitmemek için direndiğim okulun hemen arkasında sanki yıllardır saklı duran bir bahçede rengarenk ışıklarla dolu bir kürenin, bir masalın içinde gibiydik. O gün hayatımda ilk defa ateş böceklerinin ışık gösterisini izledim. Sanki sadece bizim için hazırlanmış kızıl renkte bir bahar seremonisinin altında yürüdüm. Ah o çocukluk, ah o delikanlı çağlar, yerinde duramamalar, hep yeni arayışlar, ilkgençliğe atılan adımlar... Gelin önce sizi kitabın kahamanları Hakan ve Tunç'la tanıştırayım. Sıkıcı geçen bir yaz tatilinde aradıkları şeyin bir macera olduğuna karar veren iki kafadarla... Monoton geçen günlerin seyrini değiştirmek için mahallede terk edilmiş bir eve girme planları yapan bu iki arkadaş, kitaba da ismini veren İlginç Bir Şey Yapmalıyız ifadesinin hakkını vermek için elinden geleni ardına koymuyor. İşte hikaye de tam burada başlıyor! Çocukluk yıllarını geride bırakmanın eşiğindeki iki çocuğun bu heyecanlı öyküsü, gerçek bir maceranın izini sürüyor. Günümüzün hiç kuşkusuz en iyi hikayecilerinden Cemil Kavukçu, okuruna yalnızca gizemli bir macera sunmakla kalmıyor; büyümeyle hissedilen değişimin, yeni arayışlara yönelmenin, ilginç olmaya duyulan isteğin deneyimlerini de son derece yalın bir dille ortaya koyuyor. Çocukluktan ilkgençliğe geçerken yaşanan o karın ağrılarına kahramanlarımızın neredeyse her diyalogunda rastlamak mümkün. Hakan ve Tunç'un yaşadıklarını okurken o çok tanıdık gelen duygularla anıların içine dalmaksa kaçınılmaz. Burak Akbay'ın resimleriyle, Can Çocuk etiketiyle 10 yaş üstü çocuklara hitap eden İlginç Bir Şey Yapmalıyız, çocukların da evlere kapanmak zorunda kaldığı bu salgın günlerinde akla Peki ama nasıl ilginç şeyler yapmalıyız? sorusunu getiriyor. Ben size cevabı vereyim; ateş böceklerini bulmak için bazen yalnızca kitap okumak yeterli. Gerisi hayalgücüne kalmış."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/simdi-90lar-2-albumu-ile-nostaljinin-dibi/", "text": "Kimler kimler yok ki bu albümde! Jale'den Eda & Metin Özülkü'ye, Oya Bora'dan Seyyal Taner'e, Reyhan Karaca'dan Yonca Evcimik'e, Sibel Alaş'a 90'lara ait özlediğimüz o şarkılar bu albümde! Yakında plak ve LP olarak da satışta olacak albüm için arşivciler de unutulmadı ve albümün sınırlı sayıda CD'leri de basıldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/simdi-bir-zeytin-agacinin-golgesinde-yunanistanda-olmak-vardi/", "text": "Nazlı Gürkaş'ın geçtiğimiz yıl mayıs ayında çıkan seyahat kitabı 'Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan'ı gazetecilik mezunu arkadaşımız Sinem Nazlı, Ajandakolik için inceledi. Yazarın, Türkiye'nin adeta Yunanistan kültür ateşeliğini yürüttüğünü de söylemeliyim! Tam bir yol gösterici! Gittiği her yerin notunu almış, durmaksızın yol almış. Ve o yolları paylaşırken sadece fotoğraf çekmekle yetinmemiş, Türkiye ve Yunanistan'ın binlerce yıllık tarihinden gelen ve sürmekte olan gönül kırıklıklarını, hüzünleri, hikayeleri ve elbette ki mutlulukları da kaleme almış. Tatlı tatlı Türkçe konuşan amcaları, dilini anlamasalar bile Nazlimu Nazlimu diye onu seven beyaz mendilli nineleri ve Türkiye-Yunanistan mübadelesi sonrası oluşan/oluşturulan ve her yerde Türkiye'den getirdikleri anıları tekrardan inşa etmeye çalışan göçmenlerin hikayelerini de yazmış. Bu kitap, aslında Yunanistan'a gitmeden önce okunması gereken bir 'rehber' kitabı değil sadece, aynı zamanda göç teması üzerinde çalışanların da okuması gereken profesyonel bir baş ucu kitabı, bana göre... Hatta kitapta benim en çok sevdiğim bölümler de bu hikayeler oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/simdi-cesur-kizlarin-zamani-asla-pes-etmeyenlerin/", "text": "Aslıhan Dağıstanlı Aysev'in kız çocuklarına güç ve ilham vermek için yazdığı Cesur Kızlara Yol Arkadaşları serisinin ikinci kitabı çıktı: Asla Pes Etmeyenler, hiçbir engelin insan iradesinden daha güçlü olmadığını kanıtlıyor. Yazar, gazeteci, iş insanı, sosyal girişimci, iki kız çocuk annesi, Aslıhan Dağıstanlı Aysev'in kaleme aldığı Cesur Kızlara Yol Arkadaşları serisinin ikinci kitabı Asla Pes Etmeyenler Nemesis Kitap'tan 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü'nde çıktı. Aysev, Hayallerimize ulaşmak için hepimiz Asla Pes Etmeyen, Cesur Kızlar olmak zorundayız, diyor. Tüm dünyada kız çocuklarının sırf cinsiyetleri yüzünden çeşitli adaletsizliklere maruz kaldığına dikkat çeken yazar, Biz kadınlar küçük yaştan itibaren önümüzdeki engelleri ve önyargıları çetin mücadeleler vererek aşmaya çalışıyoruz. Bu mücadelede, eşitsizliği körükleyen kalıpçı ifadeler cinsiyet uçurumunu arttırıyor. Ayrımcı dilin ve kızları geri plana iten hikayelerin değiştirilmesi kızlarımıza güç verecektir açıklamasında bulunuyor. Yazar Aysev, kendi kızlarına kitap seçerken, En ilgi çekici, en öndeki kahramanlar neden hep erkek? diye sorgulamaya başlıyor. Yurt dışında yaşayan ailenin küçük kızı da, Türk kadınları neden buradaki kitaplarda yok? Onlar dünyada başaralı olmadı mı? diye sorunca Aslıhan Dağıstanlı Aysev anlatılması en acil hikayelerin henüz anlatılmamış olduğunu görüyor. Yazar, çocuklara fiziksel özellikleriyle öne çıkan prensesler, cici ama arka planda bırakılan karakterler yerine, sınırlarını kendi çizen, kurtarılmayı beklemeden kendini kurtaran, hayallerinin peşinden koşan rol modellerini tanıtmak üzere Cesur Kızlara Yol Arkadaşları serisini kaleme alıyor. Başucu kitabı niteliğinde olan Cesur Kızlara Yol Arkadaşları 2, dünyada ve Türkiye'de iz bırakmış, geçmişten günümüze 30 cesur kızın az bilinen yaşam öykülerinin yanı sıra yazarın kendi çocukluğundan da kesitler içeriyor. Akıcı bir üslup ve renkli illüstrasyonlarla aktarılan Cesur Kızların hikayeleri hiçbir engelin insan iradesinden daha güçlü olmadığının kanıtı. Bu nedenle eser, hem kız hem de oğlan çocukları için yol gösteriyor... Yazar, Oğlan çocukları, kızlara yol arkadaşı olur, esas gücün ezmekte değil sevmekte gizli olduğunu öğrenerek yetişirlerse toplum olarak yüceliriz, diyor. Çocukların sesinin önemini vurgulayan yazar, Türkiye'nin dört bir yanından kendisine gelen çocuk okurların mektuplarına da kitapta yer veriyor. Aslıhan Dağıstanlı Aysev'in Cesur Kızlara Yol Arkadaşları 2 Asla Pes Etmeyenler kitabında yer verdiği isimlerse şöyle: Arzu Kaprol, Bakiye Duran, Bilge Demirköz, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Dilek Livaneli, Dilhan Eryurt, Ebru Baybara Demir, Ece Çiftçi, Ferhan & Ferzan Önder, Halide Edib Adıvar, Hande Özdinler, İlke Özyüksel, İoanna Kuçuradi, Jülide Gülizar, Karsu Dönmez, Melahat Ruacan, Nazmiye Muslu Muratlı, Özlem Türeci, Paris Pişmiş, Prenses Fahrelnissa Zeid, Remziye Hisar, Saadet Özkan, Sabiha Gökçen, Safiye Ali, Selin Gören, Selma Rıza Feraceli, Sertab Erener, Suna Kan, Tomris Hatun, Zümran Ömür. Kendisi de cesur bir kız olarak yetiştirilen Aysev, kitaptan elde ettiği gelir ve halk dayanışmasıyla internet ulaşımı kısıtlı köylerde Cesur Kızlara Yol Arkadaşları isimli kütüphaneler kuruyor. Çocuklarla ve köy öğretmenleriyle birebir yaptığı sosyal çalışmalarla fırsat eşitliği için uğraşıyor. Urfa, Batman'dan sonra sırada Diyarbakır projesi var. Aslıhan Dağıstanlı Aysev'in çocukların yanı sıra yetişkinlere de cesaret bulaştırdığı yolculuğu, Ben Değerliyim. Ben de Yapabilirim. Ben Asla Pes Etmem öz inancını yayıyor. Hayallerimizin peşinden gitmemizi, yanlış yapmaktan korkmak yerine hiç denememiş olmaktan çekinmemizi hatırlatıyor. Aysev'in hayali, dünyayı ilerleten, Özlem Türeci'lerin, Çiğdem Kağıtçıbaşı'ların, İoanna Kuçuradi'lerin bu topraklardan daha sık çıkması... Asla Pes Etmeyen çocukların bir gün bu kitaptakiler gibi hayallerine ulaşmaları. Cesur kızların önünde hiçbir engelin uzun süre duramayacağı mesajını veren kitap, umarız tüm çocuklara kocaman ışıklar saçarak güç verir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/simdi-gel-de-aska-daniska-ve-husnu-arkanla-inanma/", "text": "Duyduk duymadık demeyin! Şarkılarıyla kalpleri okşayan, paylaşımlarıyla ruhları gıdıklayan Daniska'dan yeni düet yeni şarkı geldi, geliyor dostlar! Keşke Meyhanesi'nde bu defa Daniska'nın en yeni konuğu Hüsnü Arkan! Zeki'nin, Müzeyyen'in, Neşet'in birlikte gülüştüğü yerde! Davetlisiniz siz de, şimdi gelin de aşka inanmayın!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/simdi-kim-tutar-hayaletleri-avrupada/", "text": "Başarılı yönetmen Azra Deniz Okyay'ın yazıp yönettiği bol ödüllü Hayaletler filmi, Almanya, Fransa ve İsviçre'de sinemalarda gösterime giriyor. Berlin, Hamburg, Zürih, Bern, Cenevre ve Lozan'ın da aralarında olduğu 15 şehirde birden gösterimde olacak Hayaletler, ayrıca, Paris'te düzenlenen Festival Close-Up'ta ve bu yıl 15. si yapılacak Cinealma festivalinde Fransız sinemaseverlerle buluşacak. Yapımcılığını Dilek Aydın'ın üstlendiği Hayaletler, geçtiğimiz ay HBO Europe'un programına seçilerek Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya, Bosna-Hersek ve Litvanya'nın da bulunduğu 15 Avrupa ülkesinde çevrimiçi gösterime girmişti. Ülkede elektriklerin kesildiği bir günde geçen ve dört farklı karakterin kesişen hikayelerini konu alan filmde, Nalan Kuruçim, Dilayda Güneş, Beril Kayar ve Emrah Özdemir rol alıyor. Kurgusunu Ayris Alptekin, görüntü yönetmenliğini Barış Özbiçer, sanat yönetmenliğini Erdinç Aktürk ve müziklerini de Ekin Fil'in yaptığı Hayaletler, Türkiye'de sinemalarda özel gösterimlerle seyircisiyle buluşmaya devam edecek. Hayaletler ayrıca, 13-19 Ekim tarihlerinde Paris'te düzenlenecek Festival Close-Up'ın Panorama bölümünde; 15-24 Ekim tarihlerinde de, bu yıl 15. si yapılacak Cinealma festivalinde Fransız sinemaseverlerle buluşacak. Eylül'de WarnerMedia televizyon kanalı HBO Europe'un programına seçilen ve aralarında Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya, Bosna-Hersek ve Litvanya'nın da bulunduğu 15 Avrupa ülkesinde birden gösterilen Hayaletler, Türkiye'nin yanı sıra İngiltere, İrlanda, İzlanda, Danimarka, İsveç, Norveç, İtalya'nın da olduğu otuz MUBI ülkesinde çevrimiçi gösterimini sürdürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/simple-shots-booster-serumlar-yeni-vegan-kesfimiz/", "text": "İyi kalpli cilt bakımı Simple, farklı cilt tipi ihtiyaçlarına cevap veren 3 yeni serumunu sunar: Simple %10 Vitamin C, E, F Aydınlatıcı Booster Serum, Simple %10 Vitamin B3 Niacinamide Booster Serum ve Simple %3 Hyalüronik Asit + B5 Nemlendirici Booster Serum. Simple'ın yeni serum serisinin 3 farklı varyantı, Simple %10 Vitamin C, E, F Aydınlatıcı Booster Serum, Simple %10 Vitamin B3 Niacinamide Booster Serum ve Simple %3 Hyalüronik Asit + B5 Nemlendirici Booster Serum serisi raflardaki yerini aldı. Cilde iyi gelmeyen içerikleri ürünlerinden uzak tutan ve her zaman cilde nazik davranan Simple'ın doğal kaynaklı içeriklerden oluşan yeni Shots Booster Serum Serisi; alkol, mineral yağı, hayvansal kaynaklı içerik, renklendirici ve parfüm içermiyor. Dünyanın hiçbir yerinde hayvanlar üzerinde test yapmayan Simple'ın #anındaetkiliserum serisi Shots Booster Serum'lar da diğer tüm Simple ürünleri gibi vegan. Cilde çok hızlı ve derin nüfuz etmesi için süt yapısında emülsiyon gücüne sahip Simple Shots Booster Serum'lar su ve yağ bazlı olup, yağda çözünen aktif maddeler içermesi nedeniyle ciltte yapışkanlık hissi bırakmaz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sinirlari-asacak-bir-festival-5-uluslararasi-kadin-yonetmenler-festivali/", "text": "Kadın Yönetmenler Derneği tarafından 27 Şubat- 8 Mart 2022 tarihleri arasında İzmir'de düzenlenecek olan 5. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nin seçkileri belli oldu. Prof Berrak Taranç, Dr. Öğr. Üyesi Dilaver Bayındır ve yönetmen Dilek Çolak'ın yer aldığı ön jüri, 59 ülkeden gelen 245 film arasından finalistleri belirledi. 28 ülkeden 98 filmin yarışacağı ve gösterileceği filmler İzmir Fransız Kültür Merkezi'nde İzmirli sinemaseverlerle buluşacak. Bazı bölümleri çevrimiçi etkinlikler şeklinde de düzenlenecek olan 5. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nde Altın Makara için yarışacak filmlere ödül olarak dünyadaki pek çok festivale filmleri ile katılabilmeleri için ücretsiz başvuru kodları ödül töreninde takdim edilecek. Bu yıl teması sınırlar olan festival, sınırları aşmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sinoz-ile-yeni-yil-kirmizisi/", "text": "Kadınların beğenilen markası SİNOZ, yeni yıla kışkırtıcı kırmızıları ile hazır! Vücut peelinginden masaj jeline, gül esanslı oda kokusundan vücut spreyine kadar enerjisini yansıtan SİNOZ, kırmızı ürünleri ile yeni yılı kutluyor. Yeni yılın ruhunu en iyi kırmızı yansıtıyor. Yerli kozmetik markası SİNOZ, kırmızı ürünleri ile bedeninize, evinize ve cildinize yenilik katıyor. Kırmızının enerjisi ile terapi etkisi yaratacak SİNOZ ile ister cildinize ister bedeninize özel ürününüzü seçmeye hazır olun! SİNOZ Kırmızı ile yeni bir sen! SİNOZ'un kırmızı ürünleri arasında arındırıcı kil maskesi, kırmızı jel, buram buram gül esanslı Flower Therapy oda kokusu, gül aromalı vücut spreyi, gül kokulu el kremi, duş jeli, vücut losyonu ve vücut peelingi yer alıyor. Elinizden yüzünüze, bedeninizden evinize kadar ruhunuza işleyecek kırmızı ürünleriyle SİNOZ, yeni yılın ruhunu kutluyor. Mest eden kokuları ve uygun fiyatları ile SİNOZ kırmızıları ile tanışın, yeni yılda hem kendinizi hem sevdiklerinizi şımartın! Yeni yıl için birbirinden sürpriz indirim ve kampanyalarla dolu SİNOZ dünyasını ziyaret ederek kırmızı keşfe çıkma vakti! Kadınların 'lovemark'ı yerli kozmetik markası SİNOZ, yeni yıla dopdolu ürünlerle merhaba diyor. SİNOZ, 2020'nin sarsıcı etkilerinden kurtulup hem cilt hem ruhen herkesi değişime davet ediyor. Cilt beden bakımından ev ürünlerine kadar değişime SİNOZ ile başlamanın tam zamanı! Eskilerin en sevdiği Tebdili mekanda ferahlık vardır atasözünden yola çıkarak yeni yılda 2020'nin sarsıcı, kasvetli ve ruhani olarak da insanları etkileyen havasından kurtulmak için 2021 harika bir dönüşüm yılı olacağa benziyor. Herkes, yeni yıla girerken, hayat mottolarını, cildini ve ruhunu yenilemek istiyor. SİNOZ, 2020 yılında ürün gamına eklediği yeni ürünlerinden; sevdiklerine hediye almak isteyenlere setler, evinin enerjisini artırmak isteyenlere oda kokuları, cildindeki izleri geride bırakmak isteyenlere anti-aging ürünler ve beden terapi yapmak isteyenleri birbirinden değerli özlerle bezenmiş losyonlarla dolu dünyasına davet ediyor. Yeni sene değişimin müjdecisi olurken, SİNOZ bu yıla dopdolu ürün gamıyla merhaba diyor. Kadınları ve erkekleri bakım ve terapi dolu dünyasına davet ediyor. SİNOZ ile yeni yılda ister lekelere, ister kırışıklıklara elveda deme vakti! Leke kreminden altın parçacıklı seruma, anti-aging kremlerden C vitaminli serumlara kadar cilt bakımın vazgeçilmez ürünleri SİNOZ'da. Yeni seneye arınmış bir cilt ile girmek isteyenlere arındırıcı kil maskesinden toniğe, peelingden yüz yıkama jeline kadar pek çok detoks etkili ürün sunuyor. Ev yaşam alanlarında da değişime oda kokuları ile eşlik eden SİNOZ, yasemin, narenciye, zambak, bergamot veya gül kokuları ile evin kasvetli eski havasını yeniliyor. Green, Flower ve Mystic Therapy oda kokuları ile her zevke uygun değişime evet dedirtiyor. Yeni yıl için birbirinden sürpriz indirim ve kampanyalarla dolu SİNOZ dünyasını ziyaret ederek eski sana elveda deme vakti!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sirada-yildiz-kenter-belgeseli-var/", "text": "Her anı tiyatroyla dolu 91 yıllık ömrünün ardından 2019 yılında aramızdan ayrılan Yıldız Kenter'in hayatını anlatan belgeselin çekimleri Selçuk Metin'in yönetmenliğinde başladı. Prof. Dr. Dikmen Gürün'ün danışmanlığını üstlendiği belgeselin senaryosu ise Zeynep Miraç tarafından kaleme alındı. Belgeselin, Temmuz ayında ENKA Sanat'ta gerçekleştirilecek bir prömiyer gösterimle izleyiciyle buluşması hedefleniyor. ENKA Sanat, Türk tiyatro tarihinin yapı taşlarını oluşturan birbirinden değerli sanatçıların ilham verici hikayelerini kayıt altına alarak, gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla yapım sponsorluğunu üstlendiği belgesel serisine, 2019 yılında aramızdan ayrılan Türk tiyatrosunun ve sinemasının duayen ismi Yıldız Kenter ile devam ediyor. Belgeselin senaryosunu yazarken Prof. Dr. Dikmen Gürün'ün Tiyatro Benim Dünyam kitabının izinden giden senarist Zeynep Miraç; tiyatrocu, eğitmen, anne, yurttaş, insan Yıldız Kenter'i anlatmak için birlikte oynadığı oyuncuların, aile fertlerinin, öğrencilerinin ve yakın dostlarının tanıklıklarına başvuruyor. Yönetmenliğini Selçuk Metin'in, görüntü yönetmenliğini ise Doğan Sarıgüzel'in üstlendiği belgesele oyun programları, afişler, fotoğraflar, gazete kupürleri ve görüntüler de eşlik edecek. Yıldız Kenter'in kişiliğini, hayata ve tiyatroya bıraktığı izleri odak noktasına alan belgeselde Genco Erkal, Haldun Dormen, Kadriye Kenter, Müjdat Gezen ve Tilbe Saran gibi isimlerin yanı sıra Ayhan Kavas, Bartu Küçükçağlayan, Bülent Şakrak, Demet Akbağ, Demet Evgar, Dikmen Gürün, Engin Hepileri, Filiz Kutlar, Hakan Gerçek, Jülide Kural, Mehmet Birkiye, Nergis Çorakçı, Okan Yalabık, Suat Öztuna ve Yeşim Koçak ile yapılmış röportajlar da yer alacak. İzleyicilere 1940-50'lerin Ankara'sı ile son 50 yılın İstanbul'una dair ipuçları da sunan belgeselin, çekim ve kurgu sürecinin tamamlanmasının ardından, ilk gösteriminin Temmuz ayında ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nda yapılması planlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sisli-plak-festivali-ile-ilk-defa/", "text": "Şişli Belediyesi'nin bu yıl ilk kez 18-19 Eylül tarihlerinde Feriköy Organik Pazarı otopark alanında düzenleyeceği ve gelenekselleşmesi planlanan Şişli Plak Festivali, İstanbul'un müzik kültürünü ve plak atmosferini yaratan tüm paydaşlarını 2 gün boyunca bir araya getirmeyi hedefliyor. Şişli Belediyesi tarafından hayata geçirilen ve iki gün devam edecek Şişli Plak Festivalinde müzikseverler pek çok etkinlik, söyleşi ve konserlerle keyifli zaman geçirecekler. Etkinliklerin ücretsiz olacağı festivalde; plak standları, söyleşiler, sergi ve atölyeler, mezatlar, imza günleri ile Moğollar, Baba Zula, Flört ve Kesmeşeker gibi albümleri plak olarak da basılan Türk rock müziğinin önemli gruplarının konserleri gerçekleşecek. Festivalin 'Art Zone' adı verilen sergi alanında Güven Erkin Erkal'ın poster ve afiş koleksiyonundan seçilen eserler sergilenecek. Efsanevi plak kapaklarının yaratıcısı Betül Dengili Atlı'nın tasarımları da festival boyunca Bomontiada'da yer alacak. Ayrıca bu festivale özel 500 adet koleksiyon plağı basılacak. Cemal Reşit Rey'in 10. Yıl Marşı ve Lüküs Hayat eserlerinin yer aldığı numaralı plaklar koleksiyonerler ile buluşacak. İstanbul'un önemli plak koleksiyoncularının ve plak müdavimlerinin buluşacağı etkinlik; müzik kültürüne katkı sağlarken aynı zamanda geliştirilen içeriği ile plakseverlere keyifli bir buluşma yaşatacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sivil-toplum-kuruluslarina-destek-kadin-haklari-proje-cagrisi/", "text": "Fransa'nın Türkiye Büyükelçiliği ve Institut français Türkiye kadın-erkek eşitliği için ve kadına karşı şiddetle mücadele eden sivil toplum kuruluşlarını desteklemek amacıyla ilk kez proje çağrısında bulunuyor. Kadın hakları proje çağrısı bu alanda çalışan tüm sivil toplum kuruluşlarına açık. Fransa Büyükelçisi Herve Magro, kadın erkek eşitliği konusunun Fransa'nın diplomatik önceliklerinden biri olduğunu hatırlatarak, Fransa'nın gelecek Temmuz ayında Paris'te devlet ve hükümet başkanlarının katılacağı Eşitlik Jenerasyon Forumu'na Meksika ile birlikte başkanlık edeceğini, uluslararası sivil toplum kuruluşlarından 5.000 temsilcinin de zirveye katılacağını ifade etti. Zirve aynı zamanda kadın haklarına ilişkin bugüne kadar düzenlenmiş en büyük konferans olan Pekin Konferansı'nın 25. yılına denk gelecek. Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi Herve Magro, Fransız Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı'nın sözcülüğünde ve feminist diplomasi çerçevesinde Fransa'nın çok oyunculu bir yaklaşımla sahada somut bir şekilde sorumluluk üstlenme arzusunda olduğuna işaret etti. - Kadına karşı şiddetle mücadele - Adalet, ekonomik haklar ve kadınların eğitime erişimi - Öz bakım ürünlerine erişim dahil olmak üzere, cinsel sağlık ve üreme sağlığı ile ilgili hakların korunması ve tanıtılması Proje çağrısı toplam 30 bin Avro'dan oluşan bir desteği içeriyor. Jüri kararıyla belirlenecek üç ila altı proje en fazla 10 bin Avro kadar destek alacak. Proje çağrısına son başvuru tarihi 30 Nisan 2021 olup detaylı bilgiye Institut français Türkiye'nin internet sitesi ifturquie. org adresinden ulaşılabilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sivilceden-kurtulma-sanati-propia-is-basinda/", "text": "Formülü Dermatolog Doç. Dr. Yasemin Oram tarafından geliştirilen ve Fransa'da yüksek kalite odağıyla güvenilir bir şekilde üretilen Propia sivilce oluşumuna karşı 3 adımlı bir cilt bakım rutini sunuyor. Propia'nın yağlı ve akne eğilimli ciltlerin günlük kullanımına uygun Sivilce Karşıtı Yüz Yıkama Jeli, Sivilce Karşıtı Günlük Nemlendirici SPF15 ve Sivilce Karşıtı Gece Bakım Kremi ile 3 adımı tek bir sette sunuyor. Propia Sivilce Karşıtı Bakım Seti etkin formülü ve ProperCare patenti sayesinde sebum üretimini düzenliyor. Kış yeşili bitkisinin yapraklarından elde edilen ve doğal bir salisilik asit olan Amiperfect ER ile cildi, gözenekleri tıkayan ölü hücrelerden, yağdan ve kirden derinlemesine arındırıyor. Gücünü alglerden alan Phycosaccaride ACG ile siyah nokta ve sivilce görünümünü azaltmaya yardımcı oluyor. Cilt yüzeyinin yenilenmesine ve cildin doğal ışıltısını kazanmasına destek olurken aynı zamanda sivilceler oluşmadan önce ortaya çıkan veya çıkabilecek rahatsızlık hissini ve kızarıklığı yatıştırıyor. Aquaxyl ile cildin doğal nem dengesini koruyor. Güne başlarken Adım 1 ile cildinizi arındırın, Adım 2 ile nemlendirin. Uyku öncesi ise Adım 1 ile temizlediğiniz cildinizi, Adım 3 ile yenileyin. www. propia. com adresini ziyaret ederek, 3 adımlı bakım setinin yanında ihtiyacınıza yönelik maske, peeling ya da seyahat boy yüz yıkama jeli hediyelerinden birini seçerek bakım rutininizi tamamlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/siyad-2022nin-en-iyi-uluslararasi-filmlerini-secti/", "text": "Sinema Yazarları Derneği üyelerinin oylarıyla 2022 yılında sinema salonlarında ve dijital platformlarda gösterilen en iyi uluslararası filmler seçildi. Sinema Yazarları Derneği üyelerinin oylarıyla 2022 yılında sinema salonlarında ve dijital platformlarda gösterilen en iyi uluslararası filmler seçildi. Vizyon filmleri içerisinde Ryusuke Hamaguchi'nin yönettiği, geçen yıl En İyi Uluslararası Film Oscar'ını kazanan Drive My Car on filmlik listenin ilk sırasında yer aldı. Bu kategoride, Cem Kaya'nın gurbetçi müziğini anlattığı ses getiren belgeseli Aşk, Mark ve Ölüm ikinci, Cannes'dan jüri özel ödüllü Apichatpong Weerasethakul filmi Memoria üçüncü seçildi. SİYAD üyeleri dijital platformlarda yayınlanan uluslararası yapımlar için de ayrı bir oylama gerçekleştirdi. 2022 yılında Türkiye'deki ilk gösterimi dijital platformlarda yapılan filmlerin dahil edildiği bu oylama sonucunda Park Chan-wook imzalı Ayrılma Kararı zirveye yerleşti. Joanna Hogg'un yönetmen koltuğunda oturduğu Hatıra: 2. Bölüm ikinci sırada yer alırken, usta yönetmen David Cronenberg'in son filmi Müstakbel Suçlar üçüncü oldu. SİYAD üyelerinin hem vizyon hem de dijital platformlarda gösterilen yerli yapımlar arasından en iyileri seçeceği oylama ise önümüzdeki günlerde gerçekleştirilecek. - Drive My Car Yön: Ryusuke Hamaguchi - Aşk, Mark ve Ölüm Yön: Cem Kaya - Memoria Yön: Apichatpong Weerasethakul - Bergman Adası Yön: Mia Hansen-Love - Her Şey Her Yerde Aynı Anda Yön: Dan Kwan, Daniel Scheinert) - Licorice Pizza Yön: Paul Thomas Anderson - Vortex Yön: Gaspar Noe - Hüzün Üçgeni Yön: Ruben Östlund - Örümcek ve Kız Yön: Ramon Zürcher, Silvan Zürcher - 6 Numaralı Kompartıman (Hytti nro 6) Yön: Juho Kuosmanen - Ayrılma Kararı Yön: Park Chan-wook - Hatıra: 2. Bölüm Yön: Joanna Hogg - Müstakbel Suçlar Yön: David Cronenberg - Mucize, Yön: Sebastian Lelio - Arjantin, 1985 (Argentina, 1985) Yön: Santiago Mitre - Guillermo del Toro sunar: Pinokyo Yön: Guillermo del Toro, Mark Gustafson - Beyaz Gürültü Yön: Noah Baumbach - Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz - Benedetta Yön: Paul Verhoeven - Barbar Yön: Zach Cregger"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/siyad-55-turkiye-sinemasi-odulleri-adaylari-aciklandi/", "text": "SİYAD 55. Türkiye Sineması Ödülleri adayları belli oldu. Derneğe üye sinema yazarlarının oylarıyla belirlenen adaylıklarda Kurak Günler 10 kategoride 11 adaylık, Kerr ise 10 adaylık kazandı. Okul Tıraşı sekiz, Beni Sevenler Listesi ile Bergen ise yedişer adaylık elde etti. Sinema Yazarları Derneği'nin, 55. Türkiye Sineması Ödülleri adayları belli oldu. 2022 yılı içinde sinemalarda gösterilen yerli yapımlar için 11 ayrı kategoride adaylar, dernek üyelerinin oylarıyla belirlendi. Buna göre Emin Alper'in yazıp yönettiği ':İrak Günler' 10 kategoride 11 adaylık elde ederken, Tayfun Pirselimoğlu'nun 'Kerr' filmi 10 adaylık kazandı. Ödüllerde Ferit Karahan'ın 'Okul Tıraşı' filmi sekiz, Emre Erdoğdu'nun 'Beni Sevenler Listesi' ile 2022'nin en çok izlenen filmi 'Bergen' yedişer dalda adaylık elde etti. 'Zuhal' beş, 'Anadolu Leoparı' dört adaylıkla listeye girerken, 'Dirlik Düzenlik', 'Bana Karanlığını Anlat' ve 'Dilberay' ödüllerde birer adaylık kazandı. Bu yılın aday listesinde dikkat çekici sonuçlar da yer aldı. Geçen yıl kaybettiğimiz iki usta oyuncu Rıza Akın ve Ayberk Pekcan Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı kategorisinde aday olarak yer aldı. 'Bergen' Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı, 'Kurak Günler' ise Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı kategorilerinde ikişer adaylık elde etti. Bir diğer dikkat çekici sonuç ise Erdem Şenocak'ın hem En İyi Erkek Oyuncu Performansı hem de Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı kategorilerinde iki adaylık elde etmesi oldu. SİYAD üyeleri ayrıca, Dijital Platformlarda Gösterime Giren En İyi Film kategorisi için, ilk gösterimi dijital platformlarda gerçekleştirilen beş uzun metraj yerli filmi aday gösterdi. SİYAD bünyesinde oluşturulan kurullar da çalışmalarını tamamlayarak Uzun Belgesel, Kısa Belgesel, Kısa Film ve Giovanni Scognamillo Fantastik Film Ödülü adaylarını açıkladı. Açıklanan adaylar SİYAD üyelerinin oylarına sunulacak ve her kategoride yılın en iyisi belirlenecek. Ödüller, önümüzdeki günlerde düzenlenecek törende sahiplerine verilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/siyadin-sectigi-en-iyi-yabanci-film-the-father/", "text": "Başrollerini Anthony Hopkins ve Olivia Coleman'ın oynadığı The Father filmi, Sinema Yazarları Derneği üyeleri tarafından yapılan oylama sonucunda 2021'in en iyi yabancı filmi seçildi. Geçen yıl Türkiye'de sinemalarda gösterime giren tüm yabancı filmler arasında Sinema Yazarları Derneği üyeleri tarafından yapılan oylama sonucunda en yüksek oyu toplayan Baba'nın ithalatçısı Bir Film'e ödülü, Mart ayında düzenlenmesi planlanan 54. SİYAD Ödül Töreni'nde verilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/siyadin-yeni-baskani-esin-kucuktepepinar/", "text": "Sinema Yazarları Derneği Olağan Genel Kurulu, pazar günü Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi'nde gerçekleştirildi. Derneğin genel durumunun, sinema yazarlığının geldiği aşamanın tartışıldığı genel kurulda, yeni yönetim de seçildi. Seçimler sonucunda Esin Küçüktepepınar, Şenay Aydemir, Burak Göral, Olkan Özyurt ve Müge Turan yeni yönetim kurulu üyeleri olarak belirlendi. Yönetim kurulu, ilk toplantısında Esin Küçüktepepınar'ı başkan olarak seçti. Başkan yardımcılığına Müge Turan getirilirken, Şenay Aydemir genel sekreter, Olkan Özyurt sayman, Burak Göral ise üye olarak görevlendirildi. Küçüktepepınar öncelikli amaçlarını Kurucularımızın başlattığı geleneği günümüz koşullarında ileriye taşımak, bağımsız eleştiri kültürünü çoğulcu bir şekilde yaygınlaştırmak ve SİYAD'ın sinemanın bir paydaşı olduğunu yeniden hatırlatırken dernek çatısı altında özgür, birleştirici bir anlayışı inşa etmek olarak açıkladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/siyah-beyaz-fotograflarda-istanbul-bir-garip-sehir/", "text": "Timurtaş Onan'ın 2000-2020 yılları arasında İstanbul'da çektiği sokak fotoğraflarından siyah beyaz bir seçki sunan İstanbul Bir Garip Şehir, kentin tarihine önemli bir arşiv bırakıyor. Fotoğraf çekmeye başladığı 80'li yıllardan bu yana İstanbul'u defalarca kadrajına almış olan sanatçı, izleyiciyi bu sefer de değişimin mekanlarına götürüyor. Türkiye'de çağdaş fotoğraf sanatın önemli isimlerinden olan ve İstanbul üzerine gerçekleştirdiği farklı konseptlerdeki projeleri ile tanınan Onan'ın çalışmalarından retrospektif bir kesit sunan İstanbul Bir Garip Şehir, bizleri yanından ne zaman geçtiğimizi hatırlamadığımız bir yere, içinden ne zaman geçtiğimizi tam olarak hatırlayamadığımız bir anımıza götürüveriyor. Ne kadar öznel olsa da, paylaştığımız ortak hafızanın parçaları bu kareler. İstanbul şehrine dair bir çok benzer duyguyu birlikte hissederken belki de en ağır basanı toplumsal olarak şahit olduğumuz değişim ve dönüşüm. 2000-2020 arasındaki sayısız dönüşüm ve değişimi nasıl karşıladık, hala nasıl karşılıyoruz? Onan bizi bir katılımcı olarak bu soruya davet ediyor ve şehre dair tanıklık ettiğimiz sayısız değişimi hatırlatırken dönemsel gerçekleri yorumluyor. Kendine has anlatıları olan Onan'ın sokak fotoğraflarında her bir kare tanıdık ve İstanbul'un geçmiş zamanlarının ve şehrin kendine özgülüğünün parçaları. Onan da bu geçmiş zamanın, gündelik dünyanın dilini yorumlayarak, değişmeyecek tek şey olan değişimi işaretliyor. Çağın ve beraberinde yaşamın, İstanbul'un sosyokültürel değişimini, bu değişimin görsel kayıtları ile geleceğe ulaştırıyor. Kitabın sayfalarını çevirirken, sadece kişisel bir iç dünyayı gözlemlemekten öte, kendi iç dünyamızdan, geçmişin deneyimlerinden ve değişimlerinden bir şeyler anımsıyor, onun sohbetine dalıyoruz. İstanbul Bir Garip Şehir, şehrin kusurları ve eşsizliği eşliğinde İstanbul'un güzel ve garip yolculuklarına çıkarıyor bizleri. 300 adetle sınırlı basılmış İstanbul Bir Garip Şehir Timurtaş Onan'ın fotoğraf kitabını satın almak ve daha fazla bilgi için www. timurtasonan. com sanatçının web sitesini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/siyah-beyazdan-renkliye-edebiyatci-ve-devrimci-fotograflari/", "text": "Eski fotoğraflar renklenirse ne değişir? Belki hiçbir şey, belki her şey. Ama gelin siz, maziye bir de böyle bakın... Enver Gezmiş, sosyal medya hesabında paylaştığı ve bizzat kendisinin renklendirdiği, çoğunluğu edebiyatçı portrelerinden oluşan ve gitgide büyüyen bir fotoğraf arşiviyle Ajandakolik'te. Siyah beyaz fotoğraflarda gördüğünüz o ünlü yüzler şimdi yeni bir kimliğe kavuşmuş gibi... Deniz Gezmiş'i de Nazım Hikmet'i de, Attila İlhan'ı, Edip Cansever'i de birkaç aydır takip ettiğim Twitter'daki bir hesapta çoğunu iyi bildiğimi fotoğraflarda ama bu defa renklendirilmiş halleriyle görüyorum. Sanki o kadar eski değilmiş, hiç ölmemiş, aramızda yaşıyormuş gibi hepsi. Yeniden soluk almışçasına, hayata karışmışçasına yüz yüzeyiz, hemen karşımda. Ahmet Erhan biraz önce yanımda geçmiş, Oğuz Atay bir sigara yakıp konuşacakmış da kederlenmiş, Tomris Uyar gözlerimin içine bakıp da bir şeyler aramış, sonra nedensizce gülümsemiş. Hepsi dün değil de bugün somut olarak varmış gibi, yollarımız hayatla ölüm arasında kesişmemiş gibi. Kıpırtısız değil, kanlı canlı. Tüm bu fotoğrafların renkli olarak yeniden hayat bulmasını sağlayan hünerli parmaklar Bi Mevzu dergisinin Genel Yayın Koordinatörü Enver Gezmiş'e ait. Gezmiş, şimdiye kadar onlarca edebiyatçının ve başta Deniz Gezmiş olmak üzere devrimcilerin fotoğraflarını ve hatta videolarını renklendirme tekniğiyle adeta bir fotoğraf arşivine dönüştürdü. Ona, bazılarını hiç görmediğim, bazılarını neredeyse ezberlediğim tüm bu fotoğrafları nereden bulduğunu, onları renklendirmeye nasıl ve neden karar verdiğini sordum. Ve bugün Türk siyasi ve edebi tarihinde çok önemli izler bırakan, biri 43'ünde ölen, diğeri 17'sinde öldürülen Oğuz Atay ve Erdal Eren'in ölüm yıldönümlerini de Enver Gezmiş'in renklendirdiği o unutulmaz ve 'son bakış' fotoğraflarıyla analım istedim. Şöyle özetleyeyim: öncelikle bir fotoğraf arşivim yok. Fotoğraflara genellikle internetteki çeşitli siteler aracılığıyla ulaştım. Bu işe başlama nedenim bu sıralar çokça yapılan renklendirmelerde genellikle yazarlarımızın yer almamasıydı. Aslında bir yandan diğer tasarımcı arkadaşlardan boş kalan kısımları doldurup ortak bir arşive katkı sağlamak amacıyla başladım renklendirmelere. Normal şartlarda grafiker değilim, Bi Mevzu dergisinin Genel Yayın Koordinatörlüğü'nü yapıyorum. Bu işi de vakit buldukça hobi olarak yapmaya karar verdim. Renklendirmeleri yapmaya başlayalı henüz iki buçuk ay kadar oldu uzun zamandır yaptığım bir şey değil. Renklendirmelere Deniz Gezmiş ile başladım ama Türkiye'deki devrimcilerin fotoğraflarından devam etmeyi düşünmüyorum şimdilik. Çünkü bu başlıkta emek veren ve geniş arşivleri de yaratan emekçi arkadaşlarımız zaten var. İlk olarak Deniz Gezmiş'i renklendirme sebebim de aslında bu yıl ilk kez yayınlanan fotoğrafların vesilesiyle oldu. Ayrıca Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Tomris Uyar İlhan Berk, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Ahmed Arif, Atilla İlhan, Oğuz Atay gibi değerli yazarlarımızın da renklendirmelerini yaptım. İnsanlardan da çok güzel tepkiler aldım açıkçası. Deniz Gezmiş'e ve edebiyatçılarımıza büyük bir sevgi var içlerinde; bunu hissettirdiler bana. Aslında devam etmem için de beni motive eden bu oldu. Derdim biraz da insanlarla bu hisleri paylaşmaktı. Henüz yolun başında olsak da aldığımız yorumlar çok güzel ve teşvik edici umarım zamanla daha geniş ve güzel bir arşivi hep birlikte kurarız diye umut ediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/siyah-giyen-insanlar-black-on-black/", "text": "Trendlere ve moda severlerin güncel tercihlerine yönelik yeni koleksiyonlar sunmaya devam eden Boyner, Yeni Black on Black koleksiyonu ile yine zamansız şıklığın peşinde. Black on Black koleksiyonu, renk karmaşasından uzak durarak, günlük hayatta kullandığı kıyafetleri geceye de taşımak isteyenlere hitap eden rahat ve şık parçalardan oluşuyor. Moda trendleri ve sezon renkleri sıklıkla değişse de siyahtan vazgeçemeyenler koleksiyonun çıkış noktasını oluşturuyor. 60 parçadan oluşan Black on Black koleksiyonu, siyahın renk üstünlüğüyle birlikte rahat, güçlü ve dinamik bir tarz vadediyor. Vegan deri detaylı sweatshirtler, sofistike baskı tekniklerinin kullanıldığı tişörtler, fonksiyonel üstler ile günlük hayattan geceye taşınabilecek sweat pantolonlar koleksiyonun anahtar parçaları arasında yer alıyor. Black on Black koleksiyonunda yer alan parçalar, zamansız ve güçlü duruşuyla trendi takip ederken kumaş seçimleriyle de fark yaratıyor ve fonksiyonel tasarımlarıyla dikkat çekiyor. Yeni formlar ile revize edilen, rahatlığın ön plana çıktığı Boyner'in Black on Black koleksiyonu Boyner mağazalarında ve boyner. com. tr'de siyahtan vazgeçemeyenler ile buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sizi-gokyuzu-boyacisi-ile-tanistiralim-mi-goktug-canbaba-yazdi-ceyhun-sen-resimledi/", "text": "Rengarenk desenler eşliğinde anlatılan öykü, okurlarını gökyüzüne bakıp hayaller kurmaya davet ediyor. Kimsenin onu fark etmediğini düşünerek üzülen Gökyüzü Boyacısı'nın kendini keşfetme macerasını okurken hem Bulut Dağıtıcısı ve Yıldız Hanım ile tanışacak hem de gökyüzünden çocuklara seslenen bu masalı çok seveceksiniz!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sizi-yeni-bir-seri-ile-tanistiralim-alfabe-bulutu/", "text": "Genç okurlar için kaleme aldığı çok sevilen kitaplarıyla tanınan Alp Gökalp, bu kez çocukları alfabenin başrolünü oynadığı bir seriyle buluşturuyor: Alfabe Bulutu ilk iki kitabıyla şimdi raflarda! 7 yaş ve üstü tüm çocuklar için hazırlanan bu seri, hız kesmeden Can Çocuk raflarında okurla buluşmaya devam edecek. Çok uzun zaman önce, insanlar yazmaya ihtiyaç duyduklarını anladılar. Ancak bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı. Tam o sırada, dünyaya en yakın bulut olan Alfabe Bulutu'nda yaşamlarını sürdüren harfler, insanlarla iletişime geçip onlara yazıyı öğrettiler. Alfabe Bulutu'nun düzenli ziyaretçilerinden Alp Gökalp, bu dizide bizlere bazı bulut sakinlerinin hikayelerini anlatıyor. İpek Konak ve Onur Karadağ'ın çizimleriyle serinin ilk iki kitabı raflarda, mutlaka göz atın!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/somestir-tatilinde-somestir-atolyeleri/", "text": "Türkiye'nin ilk ve tek sanayi müzesi Rahmi M. Koç Müzesi, sömestir tatilini atölyelerle renklendiriyor. 5-14 yaş aralığındaki çocuklar, sömestir boyunca düzenlenecek atölyelerle hem öğrencek hem keşfedecek. Çekyalı heykeltıraş Patrik Prosko imzalı 'Anamorfoz Atatürk Projesi'nin' yapımı yaklaşık 3 ay sürdü, 93 farklı temadan toplam 539 parçanın bir araya getirilmesiyle meydana geldi. Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını ve değerlerini simgeleyen bu eseri yakından incelemek ve kullanılan teknikleri etkinliklerle öğrenmek ister misin? Parçadan bütüne giden bu sanat anlayışının sırrını birlikte keşfedelim. Eğlen + Öğren bölümü; 46 adet deney seti ve öğretmen anlatımlarıyla çocuklara, matematik ve fen bilimlerini anlaşılmaz, erişilmez olmaktan çıkarıp dokunulabilir, sevilebilir ve anlaşılabilir kılmayı hedefliyor. Renkli Matematik Dünyası etkinliği, eğlence ile öğrenmeyi bir arada sunarak çocukların Matematiksel Düşünmeyi öğrenmelerine, dolayısıyla da matematiği sevmelerine yardımcı oluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sonar-istanbul-28-29-nisanda-zorlu-psmde/", "text": "Zorlu PSM, Sonar Istanbul'un 7.'si için kapılarını bir kez daha elektronik müzikseverlere açmaya hazırlanıyor. Şehrin kültürel takviminde önemli bir yer tutan ve yılın en çok beklenen festivalleri arasında yer alan Sonar Istanbul, 28-29 Nisan 2023'te Zorlu PSM'de gerçekleştirilecek. %100 Müzik'in katkılarıyla düzenlenecek Sonar Istanbul müzikseverleri bir kez daha canlı performanslar, dj setleri, görsel ve işitsel enstalasyonlarla dolu bir line-up ile buluşturacak. Sonar Istanbul müzikseverleri Zorlu PSM'de iki unutulmaz gün boyunca elektronik müziğin geniş yelpazesinden performanslarla buluşturmaya hazırlanıyor. Görkemli görsel ve işitsel şovların yer alacağı festivalde bu yıl da müzik, yaratıcılık ve teknoloji arasındaki derin bağları keşfeden bir Sonar+D programına imza atılacak. 2017'de gerçekleştirildiği ilk günden bu yana eklektik ve fütüristik bir line-up ile güncel elektronik müziği ve kültürel trendleri İstanbul'un müzik sahnesine getiren Sonar Istanbul'un line-up'ı yakında duyurulacak. Sonar İstanbul ayrıca 15, 16 ve 17 Haziran 2023'te gerçekleştirilecek ve 30. yılını kutlayacak Sonar Barcelona'nın yıl dönümü kutlamaları kapsamında da yer alacak. Erken dönem biletleri 15 Kasım'dan itibaren passo. com. tr'de satışta!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/songul-oden-antigone-ile-dijital-sahnede/", "text": "Kült tiyatro eserlerinden seçilen kesitleri, her Perşembe sürpriz isimlerin oyunculuğunda seyirci ile buluşturan 'Dijital Sahne' dördüncü haftasında Antigone ile 28 Ocak'ta Zorlu PSM YouTube kanalında. Zorlu PSM'nin dijital dünyadan sunduğu içeriklerin en yenisini olarak Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş.'nin katkıları ile seyirciyle buluşmaya başlayan Dijital Sahnenin bu haftaki gösteriminde antik Yunan'ın en sofistike tragedya yazarlarından biri olarak anılan Sofokles'in ölümsüz eseri Antigone seyirciyle buluşuyor. Günümüz Türk tiyatro sahnesinin en cesur ve özgün rejilerinde imzası bulunan İbrahim Çiçek uyarlaması ve yönetmenliğinde, tiyatronun kültleşmiş eserlerinden kesitleri görsel hikaye anlatıcılığıyla birleştirerek dijital dünyaya taşıyan Dijital Sahne klasikleşen eserlere modern bir yorum kazandırarak seyirciye yeni nesil bir tiyatro izleme deneyimi sunuyor. Her dönem güncelliğini koruyan zamansız bir metin olmasının yanı sıra Sofokles'in seyircileri düşünmeye yönelten uyarıcı tragedyalarından biri olarak da hafızalara kazınan Antigoneda izleyiciler Songül Öden ve Güven Murat Akpınar'ın büyüleyici performansı ile bu zamansız hikayeye tanık olma fırsatı bulacak. Antik çağın en büyük kalemlerinden birisi olan Sofokles'in kült metni Antigone ters giden dünya düzenine bir nebze olsun çelme takabilmeye odaklanan iktidar, arzu ve saygı üzerine bir oyun. Dijital Sahne serisi kapsamında seyirciyle buluşmaya hazırlanan oyun, yasakların, kuralların ve şiddetin dünyasında kendinden emin olma çabasını anlatırken, izleyicilerine Ya bütün bunlar bir palavraysa? Ya senin düşüncen doğruysa? sorusunu yönelterek farklı perspektifler sunuyor. İnandığın kadar varsın bu hayatta söylemini odağına alan oyunda, kişilerin eylemlerinin doğruluğuna inanması gerekliliği vurgulanırken, bu inancın hazzına da övgü sunuluyor. Antigoneu daha önce deneyimlemediğiniz bir seyir deneyimi ile dijital formatta 28 Ocak akşamı saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sonmeyecek-atesin-ali-ismail-korkmaz/", "text": "Tüm hakları Ali İsmail Korkmaz Vakfı'na ait olan ve geliri de Ali İsmail Korkmaz Vakfı'na kalacak olan Ali İsmail Korkmaz şarkısını karanfil gibi elden ele uzatıp söyleme zamanı... Şarkının sözlerini Muzaffer Gezer ile birlikte yazan aynı zamanda bestesini de yapan Zehra Er ile konuştum. Şarkının duyurulması için pek çok kanala başvurduklarını ancak yeterince destek alamadıklarını söyledi. Temmuz canımızı yakan bir ay. Kaybettiklerimiz, yitirdiklerimiz hep bu temmuz sıcağında... Sivas'ından Ali İsmail Kormaz'ına her temmuz canımızın ağrısı artar da eksilmez, eskimez. Gezi direnişi eylemleri sırasında polis ve sivil kişilerce darp edilerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz için bestelenen şarkıyı duymuş olmalısınız. Cahit Berkay, Erdal Bayrakoğlu, Ender Balkır, Hilmi Yarayıcı, Hüseyin Turan, İnan Tat, Mahu Hena Yarayıcı, Mazlum Çimen, Muzaffer Gezer, Pınar Aydınlar, Seyfi Yerlikaya, Soner Olgun, Zehra Er, Zeynep BakşiKaratağ gibi pek çok sanatçı, bu çok kısa sürede ortaya çıkan şarkıya ses veren isimler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sonnet-kirmizi-dolma-kalemle-sevgini-yaz/", "text": "Parker'ın 18K som altın uçtan oluşan, zarafet sembolü Sonnet Kırmızı Dolma Kalem'i hem kadın hem de erkekler için Sevgililer Günü'nde en eşsiz hediyelerden biri. Yanına Parker kalemleriyle yazacağınız not ise sevgiden geleceğe kalacak unutulmaz bir armağan olacak. Sevdiklerimize olan duygularımız elbette bir güne sığmaz. Ancak her yıl 14 Şubat tarihinde tüm dünyada kutlanan 'Sevgililer Günü' sevgimizi ifade etmek için en özel anlardan biri. Bu özel güne özel bir hediye arayanların bu yıl da vazgeçilmez adresi yine Parker olacak. İngiltere'de iki kez Kraliyet Arması ile ödüllendirilen Parker'ın eşsiz serilerinden Sonnet, zarafet ve inceliğin şekil almış hali. Sonnet'in özellikle Kırmızı Dolma Kalem'i sevdiğine romantik ancak bir o kadar da anlamlı hediye vererek sevgisini tüm yıla yaymak isteyenler için birebir. 18K som altın uçlu Parker'ın ilk kez 1994 yılında lanse edilen Sonnet serisi, mükemmeliyeti simgeliyor. Sonnet kalemlerde yer alan her ayrıntı Parker'ın mirasını doğrudan yansıtıyor. Aralıksız mürekkep akışı yazı keyfini artırırken, çağdaş ve asla eskimeyecek tarzıyla özenli lake kaplamalı yapısı zarif detaylar içeriyor. Son derece zarif bir tarzın klasik bir dışa vurumu olan Sonnet, Parker'ın zarafet sembolü. Zengin seçenekleri ile her bir ince detayın düşünüldüğü bu kalemler, yazım deneyimlerine seçkinlik katmak için itinayla tasarlandı. Hem erkek hem de kadın tüketiciler dikkate alınarak tasarlanan Sonnet'in birleştirici ok klipsi, kapağı ve özel Cisele kabartmalı desenleri 18K som altın uç üzerinde sunuluyor. Sonnet Kırmızı Dolma Kalem'in fiyatı ise KDV dahil sadece 940 TL. Parker Sonnet Kırmızı Dolma Kalem'i tüm seçkin mağazalarda bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sonsuza-kadar-friendse-kim-hayir-diyebilir-artik-kitabi-da-var/", "text": "Tüm zamanların en çok seyredilen dizilerin başında gelen, TV tarihinin en sevilen, en çok ödül kazanan ve tam 10 sezon devam eden Friends dizisinin kitabının çıktığını biliyor musunuz? Bu mutlu haberi size önce biz verelim istedik! Üstelik Türkçeye de çevrildi. Beta Kitap gururlar sunar... Tabii biz de! Friends dizisinin sonsuza kadar sürdüğünü düşünsenize... Bedava antidepresan! İzleyince durduk yere mutlu eden, en bedbaht, en kötü günde bile insanın ruh halini iyileştiren, tüm zamanların en rekortmen dizisi Friends, Friends Sonsuza Kadar kitabıyla artık Türk okurla da buluşuyor. Evet, ne demiştik sonsuza kadar sürse ya! İşte Friends Sonsuza Kadar, tam bir arşiv niteliğindeki kitap olarak sonsuza kadar sevenleriyle birlikte olmak için merhaba diyor! Başroldeki müthiş altılının Jennifer Aniston, Courteney Cox, Lisa Kudrow, Matt LeBlanch, Matthew Perry ve David Schwimmer'ın daha önce hiç görülmemiş fotoğrafları, özel söyleşileri ve onların ağzından okuyacağınız detayları bulabileceğiniz sürpriz içeriklerle dolu olan kitabı çok-satanlar listesinde yer alan yazar David Wild hazırladı. Kitap; Central Park'ı özümseyen, Ross, Rachel, Chandler, Monica, Joey ve Phoebe ile aralarında bağ kuran, onları izleyerek büyüyen, dizinin bütün kafein sever hayranları için de bir başucu kitabı olma özelliğinde. İçindeki yüzlerce fotoğrafın yanı sıra dizinin sezon tarihçesi, klasikleşmiş cümleleri ve başlangıcından sonuna kadar olan inişli çıkışlı olaylar da yer alıyor. David Wild'ın, Jennifer Aniston, Courteney Cox, Lisa Kudrow, Matt LeBlanch, Matthew Perry ve David Schwimmer ile yapmış olduğu en son Friends söyleşileri de kitabın olmazsa olmazları. Unutulmaz dizinin 296 sayfalık kitabı, özlemle andığımız 1990'lara ve 2000'lerin başlarına bir yolculuk aynı zamanda. Sadece zihninizde, kalbinizde değil, kütüphanenizde de Friends'e yer açın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sosyal-medyayi-altust-eden-kitap-yanki-odasi/", "text": "Attığınız bir tweetle, nasıl bir anda tüm dünyayı karşınıza alabilirsiniz? John Boyne, sosyal medyayı altüst eden bu romanıyla sanal dünyanın çılgın talepleri karşısında peş peşe yapılan hataların kimi zaman geri dönüşü bulunmayan sorunlara neden olabileceğini hatırlatıyor. John Boyne'un hiciv dolu kaleminden çıkan Yankı Odası, dijital çağın kaçınılmaz bir yansıması olarak giderek sanallaşan hayatlarımızın banallığı üzerine düşündürürken, mahremiyet kavramının ne denli sarsıldığını gösteren çarpıcı bir eser. Sahip oldukları her türlü lükse ve konfora rağmen tarifsiz yoksunlukların pençesine düşen bireylerin bitip tükenmek bilmeyen yeni heyecan arama tutkularını keskin bir gözlem gücü ve karakteristik bir mizahla eleştiren yazar, sosyal medya bağımlılığı ekseninde tartışmalı meselelere temas ediyor. Sosyal medya platformlarının ve ardı arkası kesilmeyen influencerların popüler kültür bağlamında toplumda arttırdıkları ahlaki yozlaşmayla gerçeklik anlayışımızı bulandıran roman; algı yönetimi, suç ve itibar gibi demir tellerle örülü konuları sürükleyici bir anlatıda buluşturuyor. İnsan olmak hata yapmayı da içerir ama işleri gerçekten berbat etmek için bazen sadece bir cep telefonu yeter! İrlanda Edebiyat Ödülleri kapsamında finale kalan Yankı Odası; teknolojik harikaların ehil ellerde yepyeni dünyalara açılan birer kapı görevi üstlenirken; gafillerin, dikkatsizlerin ve beceriksizlerin ellerinde ise nasıl hain birer silaha dönüşebileceğinin altını çiziyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/south-park-25-sezonu-ile-geri-donuyor/", "text": "Dünyanın en çok izlenen animasyon dizilerinden South Park'ın 25. sezonu 6 yeni bölümle 2 Şubat'ta izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor. South Parkın 25. sezonu 2 Şubat Çarşamba günü prömiyer yapacak. İlk kez 1997 yılında Comedy Central tarafından ekranlara getirilen animasyon serisinin 25. sezonu altı yeni bölümle başlayacak. Ağustos ayında, South Park'ın ortak yaratıcıları Matt Stone ve Trey Parker, diziyi 30 sezona taşımak için MTV Entertainment Studios ile 900 milyon dolarlık bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, dizinin devamına ek olarak, yakın zamanda piyasaya sürülen Post COVID ve Post COVID: The Return of COVID başlıkları da dahil olmak üzere Paramount Plus için yapılmış 14 South Park filmini içeriyor. Stone ve Parker, South Park'ın yarısını bitirmek büyük bir başarı, yalan yok açıklamasında bulundu. Dizinin yeni bölümleri prömiyer gününden sonra SouthPark. cc. com, CC. com ve Comedy Central uygulamasında yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-ali-alisir-zihinsel-olarak-hepimiz-travestilestik/", "text": "24 Eylül'ü ajandanıza not edin. Sıradışı fotoğrafların, insanın zihnine, kalbine ses eden sergilerin sahibi Ali Alışır'ın kariyerinin 10 yıllık sürecini anlatan 'Ali Alışır 2009 2019' kitabının sayfalarını çevirmeye az kaldı. Bitmedi. Kitapla birlikte tüm dönemlerinden eserlerin yer aldığı bir de sergi var. Alışır'la sergi öncesi sohbet ettik; epey de derinlere indik. Bundan yıllar önce bir söyleşisinde okumuştum: Bu yüzyılda mutlu insan tipi yok diyordu. Sanallığın hükmettiği bir dünyada teknolojiye bağ lı yaşama uğraşı verirken ve her şeyi 'like' alma uğruna çarçur ederken sanallığın içinde kaybolduğumuzun özetiydi aslında bu cümle. Sonra düşündüm: Acaba hangi yüzyılda insanlar gerçekten mutluydu ya da mutlu oldu mu? Fotoğraf sanatçısı Ali Alışır'la sanal dünya üzerinden fotoğrafçılığı, tüketim kültürünü, her şeyin çok ve aşırı yaşandığı 21. yüzyılı konuştuk. Bu arada sergiyi 24 Eylül-26 Ekim Bozlu Art Project Mongeri binasında ziyaret edebilirsiniz. Sergideki yapıtlar geçmişten bugüne üretimlerime ışık tutmak amacıyla seçildi. Sergide Sanal Bedenler, Sanal Mekanlar, Sanal Savaşlar, Sanal Manzaralar, Kozmos ve Melez Ruhlar serilerimden eserler görülebilir. Sergilerimdeki eserler yaşadığımız hayata sosyolojik ve toplumsal eleştiriler getirirken bir taraftan da insanlığın maddi ve manevi süreçlerini sorgulamayı amaçlıyor. 1996 yılında Yeditepe Üniversitesi Grafik bölümünü başarı bursuyla kazandım. Hem okul eğitiminden önce hem de eğitimim boyunca uzun bir süre bölümümün dışında resim yaptım. Okulu bitirdikten sonra İtalya'ya taşınma kararı aldım. Dijital teknolojinin fotoğraf sanatı ile geliştiği bir dönemde Floransa'da Academia Italiana'da fotoğraf üzerine master yaptım. Eğitimim boyunca fotoğrafın da resim gibi dijital ortamda işlenebileceğini deneyimledim. Tabii bunun yanında İtalya'nın o müthiş dokusu ve atmosferi o dönemdeki neredeyse bütün sanatsal çalışmalarıma yansıdı. Kısaca, resim ile gelen yaratıcılığımın zaman içinde fotoğraf ile birleşmesinde yepyeni bir dünya keşfedip bu alanda keyifle ilerlemeye başladığımı söyleyebilirim. Maalesef benim için fotoğraf karelerinin tek başına önemi yok. Bunun nedeni benim bu mesleğe klasik anlamıyla 'fotoğrafçı' olarak başlamamdan kaynaklanıyor olabilir. Eğer konu sanat ise, benim için fotoğraf bir anı yakalamak ve o anı ölümsüzleştirmekten ibaret değil; benim için fotoğraf o anı, mekanı ve insanları tekrar istediğim gibi bambaşka bir şekilde yeniden yaratabileceğim bir alan demek. Dünyayı daha doğru kavrayabilmek için öncelikle geçmişte neler olduğunu ve bugün neler yaşandığını anlamak gerekiyor. Bu bağlamda ben de felsefe ve sosyolojiden yararlanıyorum. Edebiyat, sinema ve sanat tarihi ise dünyadaki güzellikleri ve insan ruhunu anlamamda bana yol gösteriyor. Diğer bir taraftan sanatımda geçirdiğim süreçler hayatımın izdüşümlerini yansıtıyor. Eserlerimde gittikçe derinleşen biçim ve kavramlar, yalnızca sanatsal yeteneğimin gücünden beslenmiyor. Tam tersine, bu derinleşme hayatı kavrayış ve anlayış biçimimin zamanla şekillenmesi ile ortaya çıkıyor. Eserlerinizde sanal olanı sıkça ele aldığınızı en başta verdiğiniz isimlerden görebiliyoruz. Bunlardan biri olan 'Sanal Bedenler' isimli fotoğraf serginiz, bazıları tarafından 'sakıncalı' olarak bulundu. 2011 yılında sanırım Fotokritik sitesi fotoğraflarınızı sansürlemiş ve silmişti. Yaşamın mutlu, mutsuz, tatlı, zor yanları var. Ve bu, herkes gibi beni de etkiliyor. Ama nehir dün bir çölün içinden geçiyordu, bugün ise o ormanın içinden geçiyor. Bu yüzden dün yaşadıklarımın tanımı sonsuza kadar benim tanımım olmuyor. Bence kişi zamanla birlikte sürekli hareket edebilmeli. Geçmiş süreçlerin olumlu ve olumsuz yanlarında kalmamalı. 'Sanal Bedenler' sergisi bir dönem tepki aldı ve o zamanki fotoğraf sitesinde yasaklandı. Ama bu benim için yeni bir başlangıcı beraberine getirdi. Ve döneminde ürettiklerim amacına ulaştı. 'Sanal Bedenler' ile tüketim toplumunundaki bedenin ve bireyin konumunu sorgulamayı amaçladım. Çok fazla kitle iletişim araçlarını takip eden biri değilim. Ama bir sanatçı olarak uzaktan baktığımda toplumda bunun çok büyük yansımalarını ve etkilerini görüyorum. Eskiden 'tehlikeli kitle' olarak adlandırdığımız bir gücün artık kalmadığını adeta büyük bir çoğunluğun toplumsal bir tepkisizliğe doğru itildiğini hissediyorum.'Üretime' dayalı gerçek ekonomi yerine sanal ekonominin seyrine tutsak olan bizlerin zihinsel olarak 'travesti'leştiğini düşünüyorum. 'Sanal Bedenler' sergim 2009 yılında bu eleştirileri ortaya koymak için kurgulanmış bir projeydi. Diğer bir taraftan yaşadığımız bu yüzyılda tüketim kültürünün bir sonucu olarak 'gerçeklik' zorunlu olarak bir değişime uğradı. İnsanların sosyal ilişkilerinin yerini iletişim ortamlarında geçirdikleri elektronik makinaların aracılık ettiği yeni 'sanal' bir ortam aldı. İnsanların sahici yüzleri gitgide sanal bir dünyaya ait yüzlere dönüşmeye başladı. Asıl ile kopya, gerçek ile görünüş iç içe geçti. Bir yandan bedenin etrafı kitle iletişim araçlarıyla sağlık, perhiz, tedavi, arzu gibi söylencelerle kuşatılırken bir yandan da beden bir yatırım nesnesi haline dönüştürülmeye başlandı. Örneğin bir kadın dergisindeki bir modelin sıcaklığı ile modern bir mobilya takımının sıcaklığı neredeyse aynı. Bu bir ambiyans sıcaklığından öteye gidemezken erotik olan arzuya değil onun göstergelerine dönüştü. Dolayısıyla cinsellik de artık sadece cinsellikte değil, birçok yerde karşımıza çıkmaya başladı. Aynı şekilde siyaset de siyasette değil diğer bütün alanlara sıçradı. Futbol biraz siyaset, sanat biraz magazin, magazin de bugün biraz sanat oldu. Ben bütün bu fotoğrafları kugularken sistemin bu ters yüz edilişini ve transeksüel yapısını ortaya koymaya çalıştım. Üzerinde sürekli cinsel, siyasi ve dinsel manipülasyonlara tabi tutulan bireyin parçalanmışlığını ve çaresizliğini konu aldım. O yüzden fotoğraflarımda görmüş olduğunuz klonlanmış bedenler başka bireylerde vücut bulmuştur. Arzu edilecek hiç bir yanı kalmamış androjin kimliklere dönüşmüşlerdir. Delacroix'in çok güzel bir sözü var, Aslında bizleri anlamıyorlar, kabullenmek zorunda kalıyorlar. Sanatta, yalnızca anlayabileceğimiz şeyleri benimsemek bizi güçsüzlüğe sürükler. Çalışmalarımın insanlar tarafından anlaşılmasından ziyade, doğadan öğrenebilecekleri şeylerin daha fazla olduğunu düşünüyorum. Ben doğadan besleniyorum ve anlaşılmasını istediğim tek şey de bu. İşte bu konuda da 2015 yılında doğadan yola çıkarak 'Sanal Manzaralar' isminde bir sergi yaptım, biliyorsunuz. Bu sergi ise bilginin kendi doğasından koparılmasını, yeniden üretilmesini ve paylaşıma sokulmasını konu alıyor. Bunu yaparken de geçmişten günümüze bilginin en eski ve kadim sembolu olan ağaç kavramından yararlanıyor. Çünkü eski mitlere baktığımızda bilgi ve ilahi aleme ithaf edilen ağaç, tarih boyunca birçok öğretide evrenin modeli olduğuna inanılmıştır. Mesela ilk insanın işlediği günahla, yasak ağaç ve elma, dinin konu aldığı ağaç, ezoterik bilgilere göre alemler arası irtibatı simgelemiştir. Kabalistlere göre ise hayat ağacı, evrenin oluşmasının bir modelidir. Şamanlar da bu bağlamda ağacı gökyüzüne ulaşmak için bir merdiven olarak kullanıyordu. Hayat ağacı, aynı zamanda bilgelik ağacıdır. Kısacası geçmişten günümüze doğaya ve onun en önemli parçası olan ağaca atfedilen anlam, teknolojiyle beraber bugün yeni bir boyut kazanıyor. Bugün içinde bulunduğumuz bu manzara sosyal medya ağlarıyla çevrelenmiş, sürekli paylaşımda bulunmaya bizi davet eden bir dünya. 'Sanal Manzaralar', bu iki bilgi dünyasının, geçmişteki bilgelik ağacı ile, günümüzdeki internet, sosyal paylaşım ortamını, bir araya getiriyor. Ve belki de artık her anlamıyla şeffaflaşan dünyamızın, paylaşıma sokulmuş olan her görsel ve metinin arkasında aslında görecek ve öğrenecek bir şey bulamadığımız bir 'manzara' olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalışıyor. Kozmos sergisi, inançlarımı sorguladığım bir dönemde gerçekleşti. Sergi fikri oluşmadan önce çalışmanın etkin gücüne inanan biriydim. Daha analitik bir düşünce biçimim vardı. O döneme kadarki çalışmalarım da bunların izlerini taşıyor aslında. Bu yüzden zihinle yapılmış işler olarak tanımlıyorum ben o dönemimi. 'Kozmos' sergisinde ise 'kalple' ürettiğim bir döneme geçiş yaptığıma inanıyorum. 'Sanal Bedenler, Sanal Mekanlar, Sanal Savaşlar, Sanal Manzaralar' sergilerinde sanki dünyadaki oluşumdan evrene yani Kozmos sergisine doğru bir üretim süreci izlediğimi fark ettim. Yedi yılda gerçekleşen sergilerimle beraber gerçeklik algımda çok büyük değişimler olmuş. O yüzden o dönem sergime gelen insanları düşünmeye değil, hissetmeye davet etmiştim. Gün geçtikçe daha fazla küreselleşen bu dünyada yaşadığımız sistem yeni bir insan türü üretiyor. Bu yeni insan tipi, bedensel olarak 'özgürleştirilirken' ruhsal olarak, kültürel ve siyasi olarak baskılanıyor. Bölünen kültürler, hızla gelişen teknolojilerin arasında sıkışmış bireyler yaratılıyor. Ve bu suni oluşumlar melezlik kavramını doğuruyor. Ben bu kavramdan yola çıkarak bu seriyi kurguladım. Melezlik, bir noktada evrimin duraksaması, doğal sürecinden başka bir şeye dönüşmesi demek. Bu noktada yaşadığımız bu yüzyılda, gerçek insan evriminin doğal sürecinin durakladığına ve o başka bir şeye dönüştüğüne inanıyorum. 21. yüzyıl, her şeyin çok ve aşırı olarak yaşandığı bir yüzyıl. Çok anlamlılık, çok kültürlülük, çok dillilik, çok kimliklilik gibi... Bu 'çok' ve 'aşırılık' kavramları beraberinde yukarıda belirttiğim gibi 'melez' kavramını beraberinde getiriyor. Artık aidiyet kavramlarının bittiği, bölünen kültürlerin, hızla gelişen teknolojilerin arasında sıkışmış bireyleriz. Estetik sektörünün gündelik hayatın bir parçası haline gelmesi, organ nakilleri, genetik mühendislik, üreme teknikleri, iletişim ve bilişim teknolojleri hepimizin hayatına değişik yollardan müdahele etmekte ve insan bedenini, ruhu bir proje, tasarım ve pazarlama unsuru haline getirmekte. O yüzden eserlerimdeki figürler bu modern dünyanın çekiştirmecesine, hızın aşındırıcı kuvvetine, zamanın bu hızlı sürüklemesine karşı dengede durmaya çalışıyor. Modern dünyanın bu hareketliliğini gerek duruşlarıyla gerekse de ruhları aracalığıyla hissettirmeye çalışıyor. Sürekli bir devinim halinde olan bu figürler, ruhlarımıza nüfus etmiş bu modern dünyayanın karmaşıklığını ortaya koyuyor. Galerim Bozlu Art Project ile kitap projesine yaklaşık 1 yıl önce başlama kararı verdik. Bu bir yıllık süre içinde sayısız toplantı gerçekleştirdik. Kitabı sevgili Derya Yücel kaleme aldı ve eşim Şeyma Alışır tasarımını yaptı. Kitapta sanatsal olarak geçirdiğim dönemleri, etkilendiğim sanatçılara ve yapıtlarına yer verirken çalışmalarımı nasıl ürettiğime dair bilgileri de okuyucularla paylaşmaya çalıştık. Bu kitap yalnızca son 10 yıllık sanat hayatımı değil aynı zamanda sanatsal olarak esinlendiğim ve beni hala sanatçı olarak beslemeye devam eden birçok konuyu da izleyici ile paylaşmayı hedefliyor. Hayatın kendisi herhalde, yani her şey. İnsanların ürettikleri sanatın, okudukları binlerce sanat tarihi kitabı ya da izledikleri sanatla ilgili belgeseller, vs.'ler olduğunu düşünmüyorum; hayatın özü olduğunu düşünüyorum. Kafede yapılan sohbetler, yeni ilişkiler, izlediğin filmler... Bunların hepsi. Hayatın kendisi sanattan her zaman daha ağır basıyor. Benim için ilham kaynağı burada. Evet var. Dönem dönem aldığım notlar ve çizimlerim mevcut defterlerimde. Üniversite döneminden beri notlar tutup çizimler yapmaya devam ediyorum. 14. defa düzenlenen Contemporary 2019'a bu 10'uncu katılımım. Bana kalırsa fuarlar her ne kadar ticari platformlar olsa da oldukça önemli bir boşluğu dolduruyor. Ve sanatın, üretimin yayılmasını sağlıyor. Gönlüm buna benzer fuarların daha fazla artması yönünde... Bienaller ise ticaret kaygısı olmadan sanatçılar var olup seslerini, kaygılarını dile getirebilecekleri çok önemli etkinlikler. Bu noktada sanatın var olması ve varlığını daha fazla kitlelere ulaştırması için bu tür etkinliklere daha fazla ihtiyacımız var. Travesti: Tanınmamak için veya tiyatroda rol icabı kılık değiştiren kimse."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-ali-dusenkalkar-turkiyede-oyuncular-sendikali-degil-sendika-dayanismasi-da-gormuyoruz/", "text": "Geçtiğimiz günlerde kurulan ve salgın nedeniyle meslek hayatı durmuş olan tiyatro emekçilerinin temel ihtiyaçlarını karşılamak, geçimlerini kolaylaştırmak amacıyla sesini duyurmaya başlayan Dayanışmanın 100'ü Şiirinin kurucularından Nilüfer Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun Genel Sanat Yönetmeni, oyuncu Ali Düşenkalkar ile platformu ve tiyatroların durumunu konuştuk. Sevgili Tilbe Saran'dan sonra kurdukları Dayanışmanın 100'ü Şiir Platformundan yola çıkarak küçük ve bağımsız tiyatroların, tiyatro gruplarının ve tiyatroya emek verenlerin haklarını konuşmak için bu defa Ali Düşenkalkar sorularımı yanıtladı. Dayanışmanın 100'ü Şiir yaklaşık üç aylık bir proje. Feza Soysal bir gün beni aradı, Ne yapacağız hocam? dedi. Oyuncular üzerine konuşuyorduk. Dayanışmanın 100'ü Şiir projesini nasıl kurgulayacağız diye sorarken sevgili Bahar Çuhadar'ı, Tilben Saran'ı, İhtiyaç Haritası ve TİDER'de çalışan Mehmet Sarıca'yı ve Çağlar Çorumlu'yu aradık. Böyle bir proje var, nasıl yapalım, hadi başlayalım, şiirleri seçelim dedik. Tek tek yayınevlerinden, yaşayan yazarlardan ve edebiyatçılarımızdan, şiir hak sahiplerinden izin istedik. Bunların cevapları zaman zaman üç beş günde bazen de bir haftada döndü bize. Şiirleri Feza Sosyal seçti, gönderme işini Feryal Sosyal gerçekleştirdi. Ben, Çağlar ve Tilbe de sanatçı arkadaşlarımızla birebir telefonda konuşarak onlara üç şiir gönderip birini seçmesini söyledik. Teknik destek veren Atom Film bize bir animasyon yaptı, onu seslendirdik. Ayrıca buradan sizin vesilenizle bizlere dijital ve görsel anlamda destek veren Quark Digital'e, Matuku Film'e, Nejat Biçen'e ve InogarArt'e teşekkür etmek isterim. Aynı zamanda hep dirsek temasında olduğumuz Oyuncular Sendikası ve Tiyatro Kooperatifi'ne ve çok büyük katkılarıyla yardımlarını esirgemeyen İhtiyaç Haristası'na da teşekkürü bir borç bilirim. Sanatçıların hazırladığı videolara gelince... Şiirleri okuyacak sanatçılardan profesyonel bir şey değil de basit bir şey; kendi hallerinde olsun istedik. Onlar da sağ olsunlar bize 20 günde toplamda bu 100 şiiri gönderdi. Bir de manifestomuz vardı, çağrı davetimiz, onları da oyuncu arkadşalarımıza gönderdik. Oluşum böyle gerçekleşti. Sonra Türkiye'nin yaşayan en kıdemli aktörleri Haldun Dormen ve Metin Akpınar da bize destek verdi, aslında 101 şiir oldu. Evet, ciddi bir kucaklaşma var. Dayanışma gerçekleşti. Bu dayanışmanın içinde biz hep Destek ol diyoruz. Çağrıyı tüm insanlara yaparken özellikle meslektaşlarımıza da yapıyoruz. Gittikçe daralan alım gücünden dolayı insanlarda sızlanmalar başlamıştı. Çok haklı da buluyorum bunu. Yevmiyeli çalışan insanların bir an önce işlerine geri dönmesi gerekiyor. Salgın yüzünden kapanan özellikle küçük tiyatrolar zor durumda kaldı ve artık ışıklar yanmıyor, gişeler çalışmıyor. Ödenekli tiyatrolar da kapalı, tüm tiyatrolar kapalı ama ödenekli tiyatroların belli bir geliri vardır ve bunu paylaşırlar ya da kurumsal anlamda ödenekli devlet tiyatrosu, şehir tiyatrosu gibi kurumlar, süreklilik arz ederler; kendi ekiplerini besleyebilirler. Fakat yevmiyeli çalışanlar, küçük tiyatrolarda olan arkadaşlarımız, ışıkçısından tutun da yazarına, koreografına kadar ne yazık ki bir gelir elde edemedikleri için artık belli bir süre sonra gittikçe daralan ve vahşileşen bu yaşamda zor durumdalar. Ve buna bir çözüm bulunmalı. Türkiye'de oyuncular sendikalı değil, sendika dayanışması da görmüyoruz. Pek tabii dayanışmaya her zaman ihtiyaç var. Bütün dünyayı vuran bu virüs bütün sektörleri, tüm para dengelerini, her şeyi sarstı. Şimdi ise geçimini günübirlik sağlayan insanların sektörü olduğumuz için dayanışma için tam da zamanı! Virüs aslında dünyayı çok dikkat çekici uyarıyor. Dengelerin sarsılmasıyla yeni bir yaşam biçimi olacak. Tiyatronun nasıl olacağına dair bir bilgi yok elimizde. Nasıl çalışmalar yapacağımızı da öngöremiyoruz. Ana bir yol yok artık, yan yollar var. Yan yolların arayışına girmek zorundayız. Dayanışmayla mecburuz bunu başarmaya. Bütün oyuncuların, tiyatroların sosyal güvenceleri tamamlanmak zorunda. Sigortasız arkadaşımız çalışmamalı. Demokratik bir mücadele verip bir hedefe ulaşılmalı ve bu hedef içinde güvencesiz çalışma olmamalı. En önemli karşılaştığımız sorunlardan biri bu. İşte bu yüzden güvencesiz tiyatro insanları, emekçileri için dayanışmak şart. Artık böyle bir toplum olmaktan kurtulmalıyız. Dayanışma her zaman olmalı evet ama güvencesiz insan da kalmamalı. Size çok teşekkür ederim bizleri desteklediğiniz için, sevgili Nilüfer."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-alp-ersonmez-muzikle-olan-iletisimimin-temel-lisani-caz/", "text": "Evde olmak da yola çıkmak da iyi. Evine ve kendine, çalışabilmeye zaman ayırabildikten sonra yolda olmak sorun değil. Uzun zamandır yapamadığım işlerim üzerine çalışabildiğim için bu dönemi olumlu değerlendirip ona göre zamanımı değerlendirmeye çalışıyorum. Bunu düşünmüyorum. Müziğin içinde olup en güzel halini yaşamaya çalışıyorum. Galiba öyle. Oturamam ben pek. Rahat batar. Çok uyumayı da, öyle gel keyfim gel takılmayı da sevmem. Ne yapıyorsun? Kafa dinliyorum be ya... diye bir diyalog benim hayatımda hiç olmadı. Çok fazla. Bence bunu konuşmak hepimizi üzecek. Hiç konuşmayalım. Olacak ve oluyor. Buna da alıştık biraz ama ben sahnede müzisyen arkadaşlarımla etkileşim halinde olmayı seven, isteyen ve buna alışık olan bir müzisyenim. Eksikliğini hissediyorum. Müziği seviyorum, müzik yaptığım arkadaşlarımı seviyorum, yapı olarak da çalışkan biriyim. Bir çaba içinde olmak bana zor gelmiyor. Ben kimseyle kapışmam, haddim değil. Ama beraber çalmak isteyeceğim bir basçı söylememi isterseniz Steve Swallow derim. Instagram için çektiğin videolarda neden bağırıyorsun? Hep sesi kısmak zorunda kalıyorum. Ajandakolik Caz Haftası'nda cazın hayatında ne anlama geldiğini sorayım ve bitirelim. Müzikle olan iletişimimin temel lisanı, caz. Yeni bir dil ama çok güçlü. Sınırları çok esnetilebilir bir sanat dalı. Müzik zevkimin ve üretimimin temelinde caz var. Ama kendisi mahalledeki diğer çocuklarla kavga etmeyecek kadar da güzel mizaçlı. O yüzden onu sevmemek mümkün değil."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-asli-alpar-sikilmayi-simarikca-buluyorum-yapilacak-cok-sey-var-ve-hayat-kisa/", "text": "Bu defa Aslı Alpar'ın çizgilerinin peşine düştüm. Her gün sosyal medyada Acaba bugün ne çizmiş? diye açıp bakıyorum, çünkü belki de en cesur, en üretken ve toplumsal sorunları en çok dile getiren çizerlerin başında geliyor. Savunduğu şey net: İnsana, hayvana, yeryüzüne özgürlük! Çok kedili bir kadın, sıkı bir aktivist olan Aslı Alpar ile kendimizi karantinaya aldığımız şu günlerde söyleştik. Korona günlerine çok hazırlıksız yakalandım. 9 Kasım'da çok yakın bir arkadaşımı, insan ve hayvan hakları aktivisti yoldaşım Burak Özgüner'i kaybettim. Ondan beri de çizgiyle de diğer işlerle de aram pek iyi değil. Korona salgını da tuz biber oldu. Ancak iktidarın korona politikaları nedeniyle yaşanan sorunları çizmeden de olmuyor. Çizmek halen iyi geliyor. Ekmek yapmaksa bu aralar daha iyi. Teşekkür ederim öncelikle çünkü bu söylediğin bir çizer için çok önemli, Nilüfer. Eğer öyle ise ne mutlu bana. 2006'dan beri düzenli çiziyorum, düzenli çalışmanın etkisidir ama ne kadar bir zamanda bu hale geldi hatırlamıyorum ve daha nasıl değişir onu da bilemeyeceğim. Çizgiye başladığımda Türkiye'den Behiç Ak, Tan Oral, Piyale Madra, Kamil Masaracı ve Semih Balcıoğlu, dünyadan Sempe'nin çizgilerini örnek aldığımı hatırlıyorum. Halen de onların çizgisinden ilham alıyorum, öğreniyorum. Çizmeye Marksizmle tanıştığım yıllarda başladığım için toplumsal konulara espri üretmeye çalıştım hep. Benim için başlarda işlevsel bir şeydi karikatür çoğu zaman, derdimi anlatabileceğim, sloganı parlatabileceğim bir araçtı. Karikatür de mizahını ezilenin tarafından yükselttiğinden ve ezilen dediğimizde aslında çok geniş bir yelpazeden bahsettiğimizden dolayı sanırım zaman içerisinde ben de farklı alanlarda karikatür çizmeye başladım. Hayvanların, işçilerin, transların, kadınların yanından çiziyorum diyelim. Onların tarafından, onların mizahını bulup çıkarmaya çalışıyorum. Türkiye'de karikatür çok tek tip. Balonlu, bol yazılı. 1950'lerin karikatür geleneği, yazısız çizgi unutuldu hemen hemen. Bu tarz işler, soyutlama beceresinin çok somut bir örneğiydi ama terk edildi. Nedenini iyi düşünmek gerekir sanıyorum. Günümüzün çizgisi ise anlaşılan, sevilen, sahiplenilen bir tür. Benim işlerim de genellikle bu tarza sahip, soyutlamanın daha az olduğu, yazısı ile derdini anlatan, tüketimlik bir çizgi. Sanırım günümüz insanı modern yaşamın koşturmacasında hızlıca bakıp, gülüp geçeceği işleri daha çok seviyor. Asteriks ve Tenten okuduğumu hatırlayamadım ama Avanak Avni'nin çok sıkı hayranıydım. Sonra Sıdıka, Güngörmüşler vardı elimizde, onları severdim. Gazetelerde bant karikatürler olurdu günlük, onları beklerdim her gün heyecanla. Arkadaşım Damla Umut'un bulduğu, bir şarkıyı bozarak yaptığı bir slogan: Alnımın yazısı, ömrümün yarısı, cinsiyet belası, yıkmaya geldim. Çok eğleniyorum şarkılı halde söylüyorum. Karma bir gruptu. Ramize Erer kendi çizgi tarihinden bahsetti ve karikatüre yaklaşımını anlattı ben de toplumsal cinsiyet eşitliği ve çeşitliliğinin karikatüre yansıması üzerine konuştum. Hayranı olduğum, çizgiye başlarken ilham aldığım bir çizerle aynı masada buluşmak gibisi yok. Gerçekten artık kimse kadınlara yardımcı olmasın istiyorum, herkes sorumluluğunu yerine getirsin yeter. Ev işi kadının sorumluluğu değil ki partneri ona yardım etsin. Birlikte yapacaklar, ev işlerinde eşit iş bölümü olmalı. Koronavirüs nedeniyle karantina uygulanan ülkelerde kadına yönelik erkek şiddetinin arttığı yönünde bilgiler var ne yazık ki. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği krizinin üzerine bir de koronavirüs gibi yeni ve neler getireceği bilinmezlerle dolu bir kriz eklendiğinde muhtemelen sadece eşitsizliği derinleştirecek. Ayol evde sıkılınılır mı? Evde kalabilen ve ciddi ekonomik kaygısı olmayan şanslı insanlar kendilerine dönüp dinlensin, kitap okusun, yazsın, çizsin, bir hayvan beslesin. Mükemmel bir fırsat orta ve üst sınıf için... Sıkılmayı genelde de şımarıkça bulan birisiyim, yapılacak çok şey var ve hayat kısa. Çizmekten hiç yorulmuyorum. Aklımda iki hikaye var; zihnen çok yoruyor o iki hikaye, çizemiyorum. Fikir oluştuktan ve yeterli cesareti topladıktan sonra çizmek, kağıda aktarmak en güzel an. Evet, her gün mutlaka çiziyorum. Alışkanlık gibi bir şey, Haydi şimdi çizeyim demiyorum da kendiliğinden... Keyif de alıyorum, başka bir çeşit dinginlik sağlıyor bana. Online devam etmeye çalışacağız, zor biraz ama deneyeceğiz. Bugüne dek farklı şehirlerde çok fazla insanla queer karikatür atölyesi için bir araya geldik. İnanılmaz öğretici oluyor her atölye benim için. Ayrıca her şehirde çizmeye başlayan sık sık görüştüğüm arkadaşlarım var, birbirimizi cesaretlendiriyoruz. Atölyelerde önce mizahı konuşuyoruz sonra toplumsal cinsiyet ve queer politikanın karikatür ile ilişkisini... Ardından hızlandırılmış temel karikatür çizimi eğitimi veeee karikatür çiziyoruz. Hiçbir şey çizemem diyen kişilerin neler neler ürettiğini bir görseniz. Dağınık çalışan biriyim. Aynı dönemde üç dört not-eskiz defterim oluyor ayrıca bilgisayarda online tuttuğum notlar. Eskiz defterine not alıyorum, not defterine eskiz yapıyorum. Bahar da gelir yaz da kış da güz de... Barış için çok yolumuz var. Ama bir şekilde gelecek gibi görünüyor. İnsanlarla ya da insansız. Barış olsun da ben ikisine de evet derim. Teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-ayhan-hulagu-karagoz-sadece-bir-ramazan-eglencesi-degil-dunyanin-kulturel-mirasi/", "text": "Bu söyleşinin bayrama denk düşeceğini tahmin etmemiştim ama Karagöz'ün şansına öyle oldu! Bugün Ajandakolik'te bir Hayali var. Gerçi yeni kuşak Hayali kimdir, necidir muhtemelen bilmez! Hayalci midir, hayali midir diye sorar belki de... Bilmeyenler açıp öğrensin, bilenler beri gelsin... Karagöz hikayelerini önce Türkiye'de seyirciyle buluşturan ardından Amerika'da kurduğu Karagoz Theatre Company ile çok daha fazla insana ulaşan Hayali Ayhan Hülagü, konuğum oldu. Üniversite dönemine uzanıyor hikayesi. 2005 yılları... Pamukkale nÜniversitesi'nde okurken kurduğumuz Hayal Perdesi Oyuncuları'yla geleneksel Türk Tiyatrosu üzerine çalışmaya başladım. Festivaller, turneler, oyunlar... Araştırmaya açık, deneysel, dolu dolu bir süreçti. 2011 yılında Studio Oyuncuları'nda oyunculuk eğitimine devam ederken UNİMA İstanbul şubesinin Karagöz atölyelerine katılıp alanla ilgili profesyonel çalışmaya başladım. O gün bugündür farklı hikayelerle seyirciyle buluşuyorum. Türkiye'deki eğitim sürecinde Karagöz alanında duayen isimlerle aynı atölyeyi paylaşma şansım oldu. Sonrasında uzun süre bireysel çalışmalar yürüttüm. Karakter tasarımı, metin yazımı, performans denemeleri... 2015 yılında Karagöz üçlemesine başladım: 'Karagöz sokakta', 'Karagöz yolda' ve 'Karagöz evine döndü'. İstanbul'da tarihi yarımadada sokaklarda gösteriler düzenledim. Sonra Karagöz ile yola dünya turnesine çıktım. Avrupa, Afrika, Amerika'da birçok şehirde, uluslararası festivalde farklı sahnelemeler gerçekleştirdim. 2017 yılında Amerika'da tiyatro kurup daha evrensel projeler üretmek için yola koyuldum. Sadece Karagöz'e değil, içine doğduğum coğrafyanın hikaye anlatma biçimine 'tutku'yla bağlıyım. Amerika'ya oyunculuk ve dil eğitimi için gelmiştim. Nexstop Theatre Company'de eğitimlere katıldım, ardından kişisel sahnelemelere başladım. Amacım belirli deneyimden sonra dönmekti açıkçası. Sanatçı vizesiyle green card aldıktan sonra daha kalıcı farklı projeler üretmek istedim. Bunun üzerine başkenti Washington DC'de Karagoz Theatre Company'i kurdum ve Türk tiyatrosuna dair yeni çalışmalara başladım. Tiyatrolar, kütüphaneler, üniversiteler derken Harvard Üniversitesi'nden Broadway'e uzanan bir hikaye oluştu. Geleneksel hikayelerden Shakespeare'e geniş yelpazede bir repertuvar oluşturma şansım oldu. Tiyatromuz adını Karagöz'den aldığı için yoğunluğumuz da şu anda gölge oyunu üzerine. Bu sezon geleneksel oyunlardan uyarlanan Cadının Ormanı ile Hamlet Rüyası ile gişe açtık. Anadolu'da Aşuk ve Maşuk olarak bilinen beden kuklasıyla Broadway'de ve festivallerde gösteri yaptık. Amerikalılarla yaptığım 6-7 farklı proje oldu. Yaklaşık farklı disiplinlerden 50'ye yakın Amerikalı sanatçıyla ve müzisyenle sahne aldım. Karagöz sadece Türkiye'nin değil, dünyanın kültürel mirası. Hikayesi 700 yıla yaklaşan, otantik, yenilikçi, fantastik bir sanat formu... Bu sanatla Türkiye'de Ramazan eğlencesi, çocuk oyunu gibi önyargılarıyla ilişki kurulması bana üzücü geliyor. Hem akademi hem sanat üreticilerinin üzerinde çalışabilecekleri dipsiz bir kuyu, yaratıcı bir alan. Oyunculuk ve yazarlık çalışmalarımdan dolayı edebiyat, sinema ve tiyatro üzerine uzun yıllardır okumalar yapıyorum. Yaptığım işlere bir şekilde sızıyor. Antik Yunan metinlerinden Binbir Gece Masalları'na, minyatürden meddah hika yelerine içine doğduğum coğrafyanın kültürel kodlarına dair her şey ilgimi çekiyor. Batıda yaşayan biri olarak bu arayış, sentez, kültürel köprü inşa etme çabalarından çok şey öğreniyor ve keyif alıyorum. Geleneksel Karagöz gösterisi izlemek isteyen seyirciye karşı bir sorumluluğumuz var. Onun için her daim repertuvarda bir geleneksel oyun bulunduruyorum. Hamlet Rüyası oyunu Shakespeare'in Hamlet oyununun güncel bir uyarlaması. Bunun için kendi atölyemde 30 yeni kukla tasarımı yaptım. Gelenek olduğu gibi Karagöz oyunları tek performansçı tarafından gerçekleştiriliyor. Onun için oyunlarda tüm tasarım sürecini kendim üstleniyorum. Atölyemizdeki prova sürecinden sonra tiyatrolarda seyirciyle buluşuyoruz. Michael Jackson, Elvis Presley, Shakespeare, Van Gogh, Don Kişot gibi geleneksel formda tasarladığım yeni kukla koleksiyonumda yer alıyor. Oyunculuk eğitimim sürecinde Shakespeare'in birçok karakterini canlandırma şansım oldu. Oyuncu ve yazar kökenli bir hayali olduğum için bu birikimimi bir şekilde gölge oyununa da aktarmam gerektiğini düşündüm. Metin çözümleme, karakter analizi hayli zor bir süreçti. Sonrasında oyun içinde oyun konseptiyle Amerika'ya yerleşen Karagöz ve Hacivat'ın tiyatrolarını kurup Hamlet'i oynama öykülerini tasarladık. Shakespeare'in karakterinin geleneksel figürlerle iç içe geçtiği deneysel, seyir keyfi yüksek bir performans olduğunu düşünüyorum. Alanda yapılan bir ilk olarak tanımlanması ayrı bir mutluluk. Baltimore ve Washington DC'de gösterimler oldu. New York ve Fas'ta uluslararası tiyatro festivallerine davet almıştık, ayrıca New York ve Cornell Üniversitesi'nde programlarımız vardı. Covid 19 süreciyle hayatı tiyatro ile birlikte buzdolabına aldık. Tekrar dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesini bekliyoruz! Büyük mutluluk kaynağı elbette. Amerika'da üç yıldır düzenli olarak sahne alıyorum. Broadway'den Hollywood'a çok büyük bir endüstri ve üretim var. Bu kadar güçlü ve büyük prodüksiyonların içinden geleneksel sanatlar üzerine çalışma yapan bir ekibin vitrine çıkarılması çok değerli. İnsana güçlü motivasyon kaynağı oluşturuyor. Broadway'de sahne almak nasıl bir deneyimdi? Büyük heyecan yaşamış olmalısınız Karagöz ve siz! Benim Karagöz'den daha çok heyecanlandığım bir gerçek. Kendisi asırlardır seyirciyi selamlıyor zira. Broadway'de 2018 ve 2020'de iki farklı proje yaptım. İlk oyunum sözsüz bir Karagöz oyunuydu, Amerikalı sanatçılarla sahnelediğimiz slam isimli gösteri türünün parçasıydı. 2020'de Cadının Ormanı ile tekrar perde kurdum. Elbette Broadway, çok gösterişli ve özel bir vitrin. Onun parçası olmak heyecan verici. Benim için bir o kadar özeli Susam Sokağındaki Edi ve Büdü gibi Hollywood'ın efsanevi kukla karakterlerini yaratan Jim Henson Vakfı'nın gösterilerimi desteklemesiydi. Bu özel anlar için Jim ve Karagöz'e teşekkürler. Karagöz'ü başka isimlerle de buluşturmayı düşünüyor musunuz? Don Kişot ve Karagöz bir araya gelse, bence tadından yenmez! Edebiyat uyarlamalarına çok sıcak bakıyorum. Gölge oyunun oyun yapısına uyabilecek, mizah üretebileceğim, üzerine yeni bir söz söyleyebileceğimiz metinler üzerine incelemeler yapmak çok keyifli. Kimi zaman hazırlık aşaması sahneleme sürecinden daha fazla cezbediyor. Don Kişot üzerine hayaller kuruyorum, kimi zaman Charlie Chaplin ile bir maceraya atılıyorum. Hikaye demlendikçe kendisini perdeye çağıracaktır. Amerika'da dünyanın birçok noktasında olduğu gibi hayat durdu. Evdeyiz, sağlıklıyız, şikayet etmeden zamanı değerlendirme çalışıyoruz. Biraz kendime dönüp eksik okumalarımı tamamlama, filmler, belgeseller izleme imkanım oldu. Uluslararası bir sergi planım var, onun için koleksiyonuma yeni karakterler ekledim. Meddahlık üzerine gelecek sezon için bir çalışma yürütüyorum. Onun araştırmaları, metin yazım süreci devam ediyor. Yaşanması gereken bir süreçmiş, yaşanıyor ve elbet bitecek. 2021 sezonuna hazırlanmamız gerekiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-aysegul-yalciner-ev-sahibi-siz-oyuncusunuz-bu-ay-kira-vermeyin-demiyor/", "text": "Bağımsız tiyatroların ayakta kalma mücadelesi devam ediyor. Pandemi sürecinde kan kaybeden özel tiyatrolar devletten destek bulamazken neredeyse kapanma tehlikesiyle karşı karşıya... Kadıköy Halk Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül Yalçıner ile hem bu sürecin yansımalarını hem de aylar sonra yıllardır oynadıkları iki toplumsal oyun; Mor ve Tebeşir İzi ile yeniden sahneye çıkma heyecanını konuştuk. 20 yılı geçti, sadece tiyatrodan para kazanıyorum. Evet, arada sinema filmlerinde, televizyon dizilerinde oynadım, dublaj yaptım, farklı kurumlarda eğitmenlik yaptım. Hiçbir zaman garanti maaşım olmadı. Çalıştıkça para kazandım. Devlet Tiyatroları normalde beş yılda bir kadro sınavı açmalı ama maalesef son sınav 10 yıl önceydi. Ve hala kadro sınavı açılacak mı belli değil. Bizler sahneye çıktıkça yaşıyoruz. İş yapmadığımız zaman bile giderlerimiz var; ekibimizin SSK'sını, vergiyi, stopajı ödememiz gerekiyor. Ki yaşamak için de gelire ihtiyaç var. Ev sahibi Siz oyuncusunuz, bu ay kira vermeyin demiyor. Ya da market sahibi iki replik söyleyince et vermiyor. Yıllar önce kurumlarda kadroya girerek kendi hayatını garanti eden meslektaşlarımla aynı gemide değiliz. Aynı dertlere sahip değiliz. Kadıköy Halk Tiyatrosu olarak ilk 8 Ağustos'ta açıkhavada izleyiciyle buluştunuz. Sonra da Mor oyunu ile Sanat Park'ta... Açıkhavada oynamak nasıldı? Ne özlemişsinizdir! Pandemi yüzünden beş aydır sahnelerden uzak kaldık. Bu durum, bizim gibi bağımsız özel tiyatrolara hem maddi hem manevi açıdan çok büyük yaralar açtı. Zaman zaman bir daha asla sahneye çıkamayacağımı düşündüm. Çaresizlik korkunç bir duygu. Ellerimiz kollarımız bağlı beklerken bir haber geldi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden. Çaresizlikle geçen ayların ardından birkaç gün içinde Tebeşir İzi oyunumuzla sahneye çıkacaktım. Önce inanamadım, hele gerçekleştiği anda rüya gibiydi, yıllardır görmediğim aşkıma kavuşmuştum sanki. İBB oyunu sonrası seyircimize ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne teşekkür konuşması yaptım. Neredeyse sahneden inip seyirciye sarılıp ağlayacaktım. Bir hafta sonrasında da Kadıköy Belediyesi vesilesiyle Özgürlük Parkı'nda Mor'u oynadık. Tüm biletlerin satılması, seyircinin ayakta alkışlaması, sahnede olmak benim için bulutların üstünde uçmak gibi... İki oyun oynadıktan sonra yeniden yaşama sevinciyle doldum. Tiyatro her yerde, her koşulda olur, yeter ki oyuncu ve seyirci olsun. Devlet ve bütün belediyeler özel tiyatrolar ile işbirliği içinde olmalı ki; bizler üretmekten vazgeçmeyelim, yaşamdan kopmayalım. 2018 Ocak ayında prömiyer yaptık. Aslında üç sezon oldu bile... Yaşanmış kadın hikayelerinden yola çıktık. Onlarca ropörtaj, gazete haberi okuduk. Sığınma evinde yaşamış kadınlarla görüştük. Maalesef hepsi gerçek, hatta biz oyunu kurgularken biraz daha steril hale getirdik sığınma evini. Çünkü tiyatro sahnesinde sığınma evlerinde yaşananları birebir bir canlandırsaydık, kimsenin izlemeye gönlü el vermezdi. Mesela özel bir sığınma evinde yaşamış bir kadın anlatmıştı; zengin bir adam yaptırmış evi, sonra da bırakıp gitmiş, ne bir ilgilenen var ne sağlıkçı ne evi toplayacak birisi... O evlerde kalan kadınların her şeyden önce psikoloğa ihtiyacı var. Çünkü ne evi temiz tutmaya ne de kalkıp yemek yapmaya ne çocuklarıyla ilgilenmeye enerjileri var. Sadece öfke var ve müthiş bir sevgiye açlık söz konusu. Biri gelip mesela hırka getirdiğinde, orada yaşayanlar o hırkayı almak için birbirine giriyormuş. Hayatı boyunca tacize uğramamış ya da erkek şiddetine maruz kalmamış kadın olmadığını düşünüyorum. Hepimiz bir yerlerde bir şekilde istemediğimiz durumlar yaşadık. Mor'da beş kadın var ama hiçbirinin adı yok, çünkü bu, hepimizin hikayesi... Özellikle mekan belirtmedik, çünkü dünyanın her yerinde, her koşulda kadınlar benzer hikayeler yaşıyorlar. Rai TV'den gelip oyunumuzla ilgili belgesel yapmışlardı. Program yapımcısıyla sohbetimde öğrendim ki; İtalya'da da başlık parası, kadın cinayetleri var. Mor'u hazırlarken ses çıkaramayan kadınların sesi olmak istedik. Oyundaki karakterlerden birinin ekonomik durumu iyi ve üniversite okumuş, biri kırsalda yetişmiş, biri önce akraba evliliğine zorlanmış ardından pavyona satılmış, biri el bebek gül bebek büyütülmüş, biri çocuk yaşta evlendirilmiş... Bu kadınlar hayatlarının bir bölümünde şiddete maruz kalmış, tacize uğramış, kadın olduğu için ötekileştirilmiş. Oyundaki kadınların derdi büyük ama bu derdi birbirleriyle paylaşmıyorlar. Hatta kendilerine bile itiraf etmiyorlar, yaşadıkları durumun içinde kendilerine bile yabancılaşmışlar. Tam biri anlatmaya başlayacak, diğeri dinlemiyor. Toplumun ve birbirimizin sorunlarına karşı duyarsızlığımızın altını çizmek istedik. Birbirimizle iletişim kuruyor muyuz gerçekten? Birbirimize değer veriyor muyuz? Oyundaki repliklerden biri; Kendi derdimize daldık, diziyi unuttuk, aç kız diziyi. Çok duyarlıymış gibi davranıyoruz ama kimse kimsenin çok da umrunda değil. Hele sosyal medyanın hayatımızı ele geçirmesiyle, ucuz şöhretler ve iletişimsizlik o kadar arttı ki... Her gün kadın cinayetleri oluyor ve biz cinayeti paylaşıyoruz, üzülüyoruz ve bir sonraki gönderiye bakıyoruz, duygularımızın yüzeyselliğine ve geçiciliğine, çabuk tüketime de gönderme yapmak istedik. Bu beş kadın kimi zaman çatışıyor kimi zaman dedikodu yapıyor. Hüzünleri olduğu gibi kahkahaları da var. Mor oyunu için kara mizah örneği de diyebilirim. Seyirciye susmayın, anlatın, yalnız değiliz diyoruz. Popülist bir yerden bakıyor bence medya. Ne kadar popülerse o kadar prim kazanırım derdi var sanki. Çok çirkin bir üslup olduğu için daha çok yayılıyor şiddet. Mesela bir kadının öldürülme anını göstermek, bu şiddeti normelleştiriyor. TV dizilerinden bahsetmek istemiyorum bile. Şiddet çok sıradan ve cezasız bir halde. Bir toplum kültür sanatla evrilir; tiyatroyla, müzikle, resimle, edebiyatla, sinemayla ne kadar çok insana ulaşırsak kardır bence. Kültür sanat politikamızı gözden geçirip, nitelikli işlerle eğitimi sağlayabiliriz. Empati kültürü artan birey zaten şiddet uygulayamaz. Çok sevdiğim bir kavramdır özgürlük. Bir bebeğin anne karnına düştüğü an başlaması gerekir özgürlüğün ama maalesef bu çok ütopik. Çünkü anne baba henüz cenin halindeki yavruya roller biçer, yasaklar koyar, kendi istediği biçimde şekillendirmeye çalışır çocuğunun hayatını. Halbuki çocuklar o kadar özgürdür ki... Ne isteyip ne istemediklerinden çok emindirler. Büyüdükçe, zamanla, aile baskısı, toplum baskısı, elalem ne der kaygısı, bağımlılıklarımız bizleri özgürlüğümüzden uzaklaştırıyor. Kendimize otosansür uygulamaya başladığımızda ortada özgürlük kalmıyor. Kadın birey olduğunun ve kendi gücünün farkına vardığında özgürleşiyor. Bu dünya düzeninde, bu zamanda, bu toplumda güç eşittir para. Örneklerine baktığımızda kendi ayaklarının üzerine basan, maddi gücü olan kadınlar daha güçlü. Halbuki güç; bilgi birikimi ve zeka ile doğru orantılı olmalı. Yedi şarkıyı canlı söylüyoruz oyunda, müzikalden ziyade müzikli oyun diyebiliriz. Şarkı sözlerinin üçü Brecht'in şiiri, dördü Ali Yalçıner'e ait. Oyunun müziklerini Devlet Opera Bale Sanatçısı Ahmet Baykara besteledi, dört kişilik bir koromuz var. Gazanfer Özcan'ın kızı Fulya Özcan ile anne kızı canlandırıyoruz. Fulya ablanın oynadığı karakter gelenekçi, dinine bağlı, Yahudi bir anne. Benim oynadığım karakter ise Hitler hayranı, faşist, saf bir hizmetçi kız. Tebeşir İzi ile hizmet ettiğimiz sistemle ters düştüğümüz anda o sistem bizi yer diyoruz kısaca. S. A. dan bir adamla bir maceram oldu. ve bir küçük haç çizdi avucunun içine, ve nasıl küfrettiğini kendisinin de onlarla birlikte, Onunla üç ay bir arada yaşadım. yok kimin ne olacağı belli değilmiş de, bin dereden su getirerek yeminler etti, Eve gelince ilk iş aynaya baktım, sırtımda beyaz haç var mı diye. Kadıköy Halk Tiyatrosu'nu Ali Yalçıner ile birlikte kurduk. Bizler kendi imkanlarımızla ayakta kalmaya çalışan bağımsız, özel tiyatroyuz. 20 yıldan fazladır özel tiyatro yapan bir çift olarak beş ay boyunca hiçbir gelirimiz olmadan yaşadık. İki belediye işi yapmak bize nefes aldırdı. Bir daha ne zaman gelirimiz olacağı meçhulken vergi, stopaj, personel sigortası ödemek çok zor geliyor. İlk defa iyi ki sahnemiz yok dediğim bir dönem. Birkaç belediye işi daha yaparsak birkaç ay daha yaşayabiliriz sanki. Özel tiyatrolara verilecek devlet destekleri henüz açıklanmadı. Biz destek alabilir miyiz, alırsak ne kadar alırız bilemiyoruz henüz. Birtakım eylemler, imza kampanyaları yapılmalı, biz de aynı sorunları yaşayan bir tiyatro olarak sonuna kadar tüm bunları destekliyoruz. Bu süreçte çok yalnız bırakıldık."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-banu-kanibelli-insanoglunun-dogru-olani-secme-kapasitesine-guveniyorum/", "text": "Bu bir haykırış, bu bir yardım çağrısı, bu bir isyan... Kulak verin! İlk dinlediğimde beni heyecanlandıran bir şarkı oldu, Dünya Evim ve Yanıyorsa. Sonra kim bilir kaç defa daha dinledim, hele bu söyleşiyi hazırlarken artık sözlerini ezberlemiştim. 1980'lerde We Are The Children diye bir şarkı vardı. Dünyaca ünlü birçok müzisyen bir araya gelip Afrika'da açlıktan ölen çocuklar için güçlerini birleştirerek bu şarkıyı seslendirmişlerdi. Ben o zaman çocuktum ve bu şarkının beni çok etkilediğini hatırlıyorum. Tüm o ünlüleri bir arada görmek değildi beni etkileyen, ekranda gördüğüm o çırpı bacaklı çocuklarla aynı dünyada yaşadığım için çok üzülmüştüm. Neden onların yemek yiyemediğini bilmiyordum ama ne o görüntüleri ne de o şarkıyı unuttum. Yıllar sonra bugün dünyanın geldiği nokta çok daha vahim. İnsanlar hala açlıkla mücadele ederken, bir savaş bitip diğeri başlarken, buzullar erirken, birçok hayvanın nesli tükenirken, karbon salınımı giderek artarken, insanoğlu olarak fosil yakıtlara bu kadar bağımlıyken, ağaçlar katledilirken, doğal felaketler kapımızdayken bunu açıkça dile getiren bir şarkıyla karşılaşmak beni sarstı. Üstelik bu defa şarkı Türkçe'ydi. Dünya Evim ve Yanıyorsa, iklim acil krizini dile getiren çok sesli, çok yürekten bir şarkı... Bu şarkıda emeği geçen değerli müzisyen Banu Kanıbelli ile korona günlerinde hem şarkılarını hem de gezegenin durumunu konuştuk. Şarkıda duyduğumuz gençler, Fridays For Future Türkiye'nin şarkı gönüllüleri diyebiliriz. Ve onlara ayrıca eşlik eden müzikal olarak çok yetenekli başka gençler... Haklısınız, şarkının sözleri Greta'yı hatırlatıyor, çünkü onunla başlayarak bugün sekiz milyonu bulan genç iklim hareketinin görüşlerinden ve taleplerinden bir derleme. Onların müzikal sesi. Gözlerimizi ve kulaklarımızı kapadığımız gerçekleri ve bilimsel temellerden yola çıkarak yapılması gerekenleri, biz yetişkinlere anlattıkları bir sesleniş. Greta gibi, Türkiye'de de Atlas Sarrafoğlu ve arkadaşlarının başlattığı çalışmaları yakından takip ediyordum. Tanıştık. Bu şarkıya birlikte sahip çıkma konusunda anlaştık ve çalışmaya başladık. Elimizden gelenin en iyisini yaptık ve şarkımızı tamamladık. Bir önceki iklim grevi, yani 20 Eylül tarihinden beri gündemimizdeydi bu şarkı. Sözlerin oturması, vokalistlerin bir araya gelmesi, İngilizceye çevrilmesi, kayda giriş tarihlerimiz ise Ocak ve Şubat aylarını buldu. Şarkının zamanlaması bilinçli bir tercih miydi? Sanırım 3 Nisan İklim Grevi'ne yetiştirmek de istediniz bir yandan... Tabii grev dijitalden yapıldı. Bir anlamda dijital bir eylem oldu. Evet tabii, özellikle 3 Nisan öncesinde çıkmış olmasını istedik. Müziğin birleştiren ve harekete geçiren gücüne inanıyoruz. Bunu da çok önemsedik çünkü istedik ki ortak bir dünya diliyle söylenecek bu şarkıyla dünya üzerindeki Fridays For Future gençleri birbirini daha kolay bulsun ve bu ortak ses fikriyle, duygusuyla bir şarkı bulutu içinde herkese kolaylıkla ulaşsın. Şarkı gerçekten çok başarılı. Dünyanın imdat çığlığını duyuran bir gücü ve iklim krizini çarpıcı sözlerle anlatan yalın bir dili var. Hip hop olmasına nasıl karar verdiniz? Bu, ilginç bir tercih olmuş ama şarkıya da nasıl yakışmış! Hip-hop çok hakiki bir müzik türü. Saygım büyük. Benim denemem sadece o dili konuşmaya çalışma çabasıydı. Elimden geldiğince. Ama inanarak. Ayrıca, bu müziğin başarısında Tuna Erlat'ı anmak isterim. Beat yazımından yorumuna çok değerli katkıları oldu. Kamufle bizimle bir kayıt günü geçirdi ve dokunduğu her gencin, çekingen ve uysal bir sesten, inanan, haykıran bir sese dönüşmesini hayranlıkla izledim. Onunla tanışmamız ve çalışmamızla eşik atladık. Seri düşüncen ne güzel bir dilek, Nilüfer. Keşke olsa... Hatta bu keşke başka müzisyenlerin de gençlerin seslerini büyüttüğü kollektif bir seri olsa. Evet, buradan duyuralım o zaman sesimizi böylece! Peki, Sinekkuşu Kolibri'nin hikayesi galiba bu şarkı biraz da! Biraz araştırınca önce Dodo'ymuş bu kuş. Ayvalık ve çevre köylerinden gelen Zeytin Çekirdekleri / Renkli Saatler çocuklarıyla iki ayda bir buluşuyor, her seferinde açık bir sohbet ardından ne hakkında şarkı yapmak istediğimize karar veriyor, sözleri hakkında fikirleri topluyorduk. Geçtiğimiz bahar ayarında, o çalışmalardan birinde, dünya üzerine sohbet ederken 7 yaşındaki Aydın nesli tükenmiş bir kuş olan Dodo'yu bize tanıttı. O gün ortaya çıkan şarkının dörtlüğünde, Dodo dünyaya bakıp gördüklerini anlatmaya hazırlanıyordu. 20 Eylül İklim grevi yaklaşırken şarkıyı tamamlamış olmak istiyordum. Sözlerin devamı yine gençlerden gelmeliydi. Fridays For Future gençlerinin sosyal iletişim platformlarındaki sözlerini, iklim krizi ile ilgili bilinmesi gereken gerçekleri manifesto olarak yayımlayan Yokoluş İsyanı açıklamalarını esas alarak şarkı sözlerinin tamamını bir araya getirdim. 20 Eylül'de sevgili Selin Gören'in sinekkuşu hikayesini dinlemiştim. Büyük bir yangını küçük su damlalarıyla söndürmeye çalışan ve elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir sinek kuşuydu bu. Birlikte şarkının nakarat bölümünü Kolibri'ye uyarlamaya karar verdik. Şarkının iki versiyonu olabilirdi. Dodo kuş yine Ayvalık çocuklarıyla tamamlanabilirdi. Fridays for Future sözlerinin de sinek kuşu Kolibri ile yola devam etmesi anlamlı olacaktı. Ortaklaşa yaşadığımız bu heyecan beni çok mutlu ediyor. Şarkının ilgi gördüğünü, sevildiğini görüyoruz. Bunda Ali Kanıbelli'nin hazırladığı video klibin de payı çok büyük. Bugünlerde İngilizce video klibinin hazırlığı içindeyiz. Orada da hedefimiz, 22 Nisan Dünya Dünya Günü beraberinde yapılacak dijital iklim farkındalık etkiliklerinin bir parçası olmak. Teşekkür ederim Lobna'nın Şarkısını ve emeği geçenleri andığınız için... Evet, 5 Silahşörler de bağımsız bir film için yaptığım, sadece birkaç şarkıyla başlayan ancak sonra tüm filmin müziklerine evrilen bir süreç oldu. Filmin içindeki karakterlerden ilham aldığım, onların yaşam içindeki çıkmazları, ihtiyaçları ve birbirlerine sevgi ve dostlukla kenetlenmeleri ve yaşamayı güzel kılmaya çalışmalarıdır bu şarkıların temaları. Açıkçası bir gün nasıl geçiyor anlamıyorum. Günlük işlerin yanı sıra ne yapabilirim sorusunun etrafında dönüp duruyorum. Zamanın olduğu ve ihtiyacın arttığını düşünerek gençlerle yaptığım psikolojik sağlık temelli farklı çalışmalarla günler ve geceler birbirinin içinde. Müzik de var elbet, yine günlerin getirdikleriyle iç içe. Kısacası, büyüyoruz hep birlikte ve yaşamanın her yönüyle. Henüz aklımızın bile kavramakta zorlandığı bir dönüşümün içinden geçiyoruz, öyle değil mi? Değerlerimiz, önceliklerimiz, alışkanlıklarımızla birlikte değişiyor. Yola devam edeceğiz ama eskisinden farklı. Daha önce sormadığımız soruları sormaya ve bunlara dürüst yanıtlar vermeye mecbur olduğumuz zamanlar. Hiç beklenmedik bir şekilde oldu bu ve kayıplarla birlikte yaşanıyor. Ancak yine bu süreçte daha büyük bir resmi görmeye başladık, hem bireysel hem de çevresel ve küresel anlamda. Kulaklarımızda daha fazla kuş sesi. Hava daha temiz. Belli ki doğa mutlu. İnsanoğluna bütünüyle güven duyduğumu söylemem zor ancak, geleceğin var olabilmesi için büyük bir fırsata sahip olduğu bir gerçek. Belki kendimi şöyle düzeltmeliyim. İnsanoğlunun yapabileği her şeye değil ama doğru olanı seçme kapasitesine güveniyorum, evet!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-begum-gokmen-aaa-bir-kadin-kornoyu-nasil-calar-diye-sorup-sasiriyorlar/", "text": "Türkiye'nin ilk uzun soluklu bakır üflemeliler grubu Golden Horn Brass'ı henüz keşfetmediyseniz Ajandakolik olarak buna vesile olmak isterim! Repertuvarlarında klasik ve caz müziğin yanı sıra albümlerinde de yer alan Anadolu ezgileri, gününüze neşe katmak için birebir! En kısa zamanda onları bir konserde dinlemek istiyorum, umarım yakın zamanda bu isteğim gerçek olur. Grubun kurucusu, aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda doçent olarak görev yapan Begüm Gökmen ile söyleştim bu defa... Hiç korno çalan bir kadınla tanışmamıştım, ne mutlu ki artık öyle özel bir kadın var hayatımda! 2004 yılında orkestralardan tanıdığım iyi müzisyenlerle ortak kararımız sonucunda kuruldu. Başta 4 kişiydik ama repertuvar seçimimiz çok kısıtlı olduğu için 5'li olmaya karar verdik ve kentet olduk. İsmimizi o dönem Milliyet Sanat'ta müzik eleştirmeni ve birçok festivalin genel sanat yönetmeni olan Kemal Küçük koydu. Çok ince düşünülmüş bir isimdi. Enstrümanlarımız horn yani boynuzun günümüze gelen en gelişmis hali. Hepsi altın rengi olduğundan ismi golden horn yani altın boynuz oldu. Aynı zamanda İstanbul'un simgelerinden Haliç de boynuz seklinde. Brass ise bakır nefesli sazların ortak adı. Bakır ve pirinç alaşımlı enstrümanlar. Yani ismimiz bu şekilde ortaya çıktı. Ama biz bir bando değiliz. Grupta ilk günden bu yana tek kadın olmadım aslında. Ara sıra iki tromboncu arkadaşım da bize eşlik ettiler ama uzun senelerdir grupta tek kadın olarak devam ediyorum. Bunun avantajı olduğu gibi dezavantajı da var mutlaka. Julian Lupu, Bilkent'te lise yillarında okuduğum dönemde bizim hocamızdı ve benim sınav jürilerimde yer alırdı. RenatoLupu ise onun oğlu, ben de onu okurken tanıdım. Emre Berbergil ve Sinan Şirin ise askeri bando kökenli müzisyenler. Armoni mızıkasında ve Kara Kuvvetleri bandosunda müzik yapıyorlar. Onları da okulda master yapmaya geldiklerinde tanıdım. Gruba davet ettim. Yaklaşık 6 yıldır hiç ayrılmadan grubun son hali ile devam ediyoruz. Nefesli sazlar, benden önceki dönemde daha çok tahta nefesli çalan kadınlarda sayıca fazla. Bakır nefesli sazlarda ben ve benden sonraki dönemde sayıda artış oldu. Bu tamamen hocaların önyargısından kaynaklı. Hemcinslerimiz ne yazık ki kızlar güçsüzdür, yapamaz; bu enstrümanlar sadece erkekler tarafından çalınır gibi önyargılarla sindirilmiş ve ne konservatuvarlara ve özel derslere alınmışlar. Golden Horn Brass olaraksa bu enstrümanlarda eksik enstrümanist kadınlar olduğu için maalesef 5 kadınla yapamazdık. Mesela kadın tubacı hala yok Türkiye'de. Trompet, korno ve tromboncu var ama tubacı yok. Olsaydı emin olun, konserlerimizin sayısı bugünkünden iki kat fazla olurdu. Beni görenlerden çok enstrümanı görenler ilk şoku atlatıyor öncelikle. Ardından Aaaa bir kadın bunu nasıl çalar? diye sorup şaşırıyorlar. Sizin nefesiniz çok kuvvetlidir diyorlar. Akciğerleriniz çok mu büyük? diyorlar. Ya da mesela En uzun ne kadar süre nefes tutuyorsunuz? gibi sorular... Çocuklar enstrümana hemen dokunmak ve onunla ses çıkarmak istiyor. Zaten benim ilk idealim, bu bakır nefeslileri, ülkemizde pek tanınmayan bu enstrümanları halka sevdirmek ve tanıştırmak olduğu için sevinerek onlara denemeleri konusunda izin veriyorum. Birlikte ses çıkarmaya davet ediyorum. Korno çember şeklinde bir borunun içe doğru kıvrılmasıyla oluşmuş, sonu kalak denen bir koni ile biten, buğulu sesi olan güzel ve ilginç bir enstrüman. Hayvan boynuzunun en ilkel formundan gelmiş. Daha sonra piston ya da ventiller eklenerek bugünkü formunu almış bir saz. Bütün sesi oluşturan, ağızlık adı verilen parça. Kornoya takıldığında ise hoparlör görevi görerek çıkan sesi büyütüp anlamlandırıyor. Aslında 3,5 kilo civarında bir ağızlığı var. Kutusu ile 5 kilo. Normalde kısa süreli taşımada sorun olmasa da sabit durup kollarınızla desteklediğinizde epey ağır geliyor bir süre sonra. Ancak sporcular gibi biz de taşıya taşıya o ağırlığı hissetmez hale geliyoruz. Kol kaslarımız güçleniyor. Nefesli çalmak ilk bakışta güç gerektiren bir şey gibi duruyor. Kadın ve erkek nefesleri, nefesli enstrümanlar çalarken aynı şekilde mi zorlanıyor, merak ediyorum. Kadın erkek açısından ciğer kapasitesinin bence bir farkı yok. Önemli olan o kapasiteyi nasıl kullandığınız, öğrendiğiniz. Ancak bir gerçek var ki naif yapılı kadın vücudundan daha fazla güç harcayarak daha büyük daha agresif ve daha güzel ses çıkaran erkek kornocular var. Bazı pasajlarda özellikle romantik ve duygusal temaları ise kadınların daha iyi çaldığı bir gerçek. Dolayısıyla müziğin kadını erkeği yok. Ben eskisi gibi o kadar bilinmediğini düşünmüyorum. Bunun nedeni ünlü dizilerde ya da çizgi filmlerde ya da çocuk kanallarında bu enstrüman görsel olarak oldukça sık kullanıldı. Üstelik birçok reklam, sanatsal afiş ve markanın da bu enstrümanı çok estetik bulup kullandığını görüyorum. Ama tabii ki genele yayarsanız korno halen ilgili olanlar dışında çok bilinen bir enstrüman değil. 2004'te 4'lü olarak kurulduk ve bir yıl sonra 5'li olduk. Grup ilk değişimini orada yaşadı. Ardından hepimizin profesyonel kariyerleri ve bağlı çalıştığı kurumların bazı konserlerimize denk gelmesi ile yaşanan iptaller sonucu grupta birkaç kişi değişti. Ama temel olan 2 trompet Julian ile Renato ve ben hiç değişmedik. Son altı yıldır da aynı kadroyla devam ediyoruz. Birlikte çalmak aile olmayı gerektiriyor. Tüm egoları geride bırakmak gerekiyor. Biz bunu başardık ve ilerlememizdeki en önemli güç bu. Repertuvarı belirlerken özellikle gidilen konser merkezi, semt, şehir ve konser organizasyonunu yapanların istekleri önemli oluyor. Repertuvar seçimi bize bırakılırsa öncelikli olarak klasik müzik ile başlıyoruz ardından sevilen caz örnekleriyle ve en son türkülerle bitiriyoruz. Klasik müzik festivalinde ise tüm program elbette ki klasik eserlerden olusuyor. Caz repertuvar istenmişse caz parçalarından olanları seslendiriyoruz. Son yıllarda türkülere özellikle ağırlık verdik. Hem çok eğleniyoruz hem de inanılmaz derecede alkış alıyoruz. Yurt dışında da kendi müziğimizi çok sesli olarak tanıtmış oluyoruz. Pandeminin başında mart ayından itibaren birçok konserimiz iptal oldu. Özellikle büyükelçiliklerin davet ettiği önemli konserlerin iptali bizi cok üzdü. O konserler artık seneye olacak. Müzikal açıdan da elbette etkilendik. Evden çıkamamak, sahnede olamamak hepimizi etkiledi. Büyük bir özlemle konserleri bekliyoruz. Aslında tek başınıza görev aldınız demek yerine bu orkestralarda grup şefi olarak yer aldınız demek daha doğru olacak. Orkestracı olmanın en önemli ve ilk adımı oda müziği icracısı olmayı öğrenmektir. Bizler okulda oda müziği dersinde ilk adımları atmayı öğreniriz ancak profesyonel hayatta herkesi dinlemeyi, gireceğimiz ölçüyü kaçırmamayı, iyi saymayı, sağını solunu gözlemlemeyi ve yanınızda oturduğunuz ekiple iyi geçinmeyi öğretirler. Yanlış yaparsanız o 100 kişinin sizin yanlışınız yüzünden durması başınıza gelebilecek en kötü andır. Hem orkestracılığı hem de oda müziği icracılığını çok severek yaptım. Tam olarak karşılaştırma yapamıyorum çünkü ikisi de benim için çok güzel. Klasik müzik çevresinde oldukça iyi bilinen bir grubuz. Ancak tüm Türkiye olmasa da müzikseverler arasında da bilindiğimizi düşünüyorum. Elbette bir pop orkestrası kadar ünlü değiliz ancak bunun olması da imkansız zaten. Oluyor elbette. Gerek Dışişleri Bakanlığı'nın gerekse yurt dışındaki brass festivallerinin daveti ile birçok yerde konser verdik. Önümüzdeki 29 Ekim haftasında Paris ve Lyon da olacağız. Ertelenen Lviv ve Kiev konserlerinden de tarih bekliyoruz. 30 Ağustos en yakın görünen konser tarihi sanırım. Urla Belediyesi'nin davetlisi olacağız. İzmirlileri bekleriz. Geldi ve geçiyor bile... Pandemi geçerse bu yıl bir çalışma yapmayı düşünüyoruz. Müzik kesinlikle bunun dışında bir alan diye düşünüyorum. Aramızda mutlaka hainler vardır ama bana denk gelmedi diyebilirim. Yapılan her eylemin, her çağrının bir yararı mutlaka vardır, olmalı. Ancak böylece görünmeyenlerin daha fazla görünür olması sağlanıyor. Ben de katılıyorum bu eyleme! Hep beraber sesimizi duyuruyoruz. Oldu tabii, olmaz mı? En çok sorun yaşadıklarım hemcinslerim ve yöneticilerim oldu. Halbuki zaten bir elin parmağını geçmeyecek sayıda insanız ama birbirimize destek olmak yerine köstek oluyoruz. Ben her zaman ilahi adalete inandığım için o insanlarla tartışmak yerine doğru zamanı bekledim ve sonucunu hep aldım. Bu sözleşme, yalnızca ev içindeki kadınlara yönelik şiddeti değil, aynı zamanda kamusal alandaki kadınlara yönelik şiddeti de yasaklamaktadır. Kadınlar ölmesin artık!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-bosphorus-trio-turk-bestecilerin-eserlerini-genis-kitlelere-duyurmak-istiyoruz/", "text": "Bu haftanın hiç kuşkusuz en güzel yanı onları tanımak oldu. Geç olsun güç olmasın. Bosphorus Trio'nun ilk albümleri Turkish Piano Triosun çıkmasına sayılı günler kala ben de oda müziğine tutkuyla bağlı bu üç değerli müzisyen; Özgecan Günöz, Çağlayan Çetin ve Özgür Ünaldı ile albüm vesilesiyle bir araya geldim. Bosphorus Trio, Ajandakolik'te konuğum oldu. Çağlayan Çetin: Biz aklımızda henüz bir trio kurma fikri olmadan önce de birbirimizi tanıyor ve farklı oluşumlarda birlikte müzik yapıyorduk. İçinde bulunduğum grupların genellikle piyanolu trio olmasına rağmen benim aklımda her nedense bir kuartet kurma fikri vardı. Bu konuyu Özgecan'la birbirimize açtığımızda Özgecan'ın düşüncesiyle piyanolu trio fikri daha ağır bastı ve hemen Özgür'ü arayıp bunu ona sunduk. Ne mutlu ki o da kabul etti ve çalışmalarımız başladı. Özgür Ünaldı: Bu hep merak ediliyor hatta bazen merak edilmeden eleştiriliyor. Mesela ailem yabancı kelime olmasına kafayı taktı, beğendiremedim bir türlü. Aslında Bosphorus Trio adını seçme sebebimiz hiç fena değil. Mesela çıkardığımız uluslararası albüm, katıldığımız yaz okulu, konserler vs. gibi yurtdışında da kariyerimize devam edip sesimizi duyurmayı amaçladığımız için bu adı düşündük. Boğaziçi kelimesindeki Türkçe karakterler yabancılar için hem yazarken hem okurken zor olabiliyor. Markalaşmak ve akılda kalmak için okunabilir ve yazılabilir olmak önemli bir kriter. Ad ve soyadlarımız zaten bu kritere çok uzak, şaka gibi, onları seviyoruz ve değiştirmeyi düşünmediğimize göre bari dedik, grup adımız tüm dünyada okunabilsin. Çağlayan Çetin: Bu konu üzerinde çok düşündük. Öncelikle istedik ki yaşadığımız yerin ismini kullanalım ama aynı zamanda da yabancı bir isim olursa hedefimiz olan birçok noktayı da sembolize etsin. Bosphorus ismi Özgecan'ın önerisiydi ve bu ismi hemen benimsedik. Bosphorus ismi bir özel isimdir ve sadece İstanbul'daki Boğaziçi için kullanılır. Bu ismin bizi yansıttığını düşündük. Özgecan Günöz: Ben müzisyen bir ailenin çocuğu olarak İzmir'de doğdum. 5 yaşında çocuk korosuna katıldım ve piyano dersleri almaya başladım. Kemana 9 yaşında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda başladım, Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda devam ettim ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda yüksek lisans çalışmalarımı yaptım. Bu okullarda sırasıyla Cengiz Özkök, Reyyan Yücelen Başaran, Kartal Akıncı ve Venyamin Warshakvski ile çalıştım. Yurtiçi ve yurtdışında önemli isimlerle çok çeşitli masterclass ve festivallere katıldım. 2007-2011 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda görev yaptım. 2011'den beri İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nda çalışıyorum ve son üç sezondur orkestrada başkemancı yardımcısıyım. Ayrıca 2006 yılından beri Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nda çalıyorum. Orkestra ve trio çalışmalarımdan kalan zamanlarda ise fırsat oldukça solist olarak konserlerime devam ediyorum. Özgür Ünaldı: 7 yaşında Seçkin Gökbudak'tan özel piyano, solfej dersleri alarak müziğe başladım. Konservatuvara epeyce geç girdim, Bilkent'i burslu olarak yetenek sınavlarını kazandığımda 8. Sınıftaydım. Gülnara Aziz'in piyano sınıfında başladım ve aynı okuldan birincilikle mezun oldum. Ardından Moskova Çaykovski Devlet Konservatuvarı'nda İrina Plotnikova'nın öğrencisi olarak okumaya başladım ve Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı'nın bursuyla Sanatta Yeterlik çalışmalarını tamamladım. Avusturya'da halka açık oylamayla yapılan önemli yarışmalardan 17. Uluslararası Brahms Yarışması'nda ikinciliğim var. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok konser, ustalıksınıfı verdim, halen Bursa Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda Doçent unvanıyla Piyano Anasanat Dalı'nda görev yapıyorum, öğrencilerimin çeşitli başarıları var. Çağlayan Çetin: Ben müziğe Edirne'de başladım ve kısa bir süre sonra benim için müziğin kalbi olan İstanbul'da soluğu aldım. Yüksek lisansı bitirene kadar da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda Prof. Reşit Erzin ile çalıştım. 2008 yılında kurulan Orkestra'Sion viyolonsel grup şefliğini üstlendim ve İstanbul'da neredeyse bütün orkestralarda bir süre çalıştım diyebilirim. 2016 yılından beri Borusan Filarmoni Orkestrası'nda ve 2019 yılından beri ise Maltepe Üniversitesi Konservatuvarı'nda çalışıyorum. Özgür Ünaldı: Ne kadar beklediğimizi de hesaplamaya değer. Aslında hazırlık aşamasının ne kadar sürdüğünü tespit etmek zor çünkü yeni yazılmış Oğuzhan Balcı'nın eseri haricinde albümdeki diğer trio'lara kuruluşumuzdan beri konserlerde hep yer verdik. Bunların hepsi kayıt için birer hazırlıktı. Ama eserleri çalmadığımız ara zamanları da hesaba katınca bir buçuk yıl denilebilir. Tabii kayıt bittikten sonra bir yıl daha bekledik, edit, miks, mastering, basım... Bir de biz kuruluşumuzdan beri albüm hayali kuruyorduk, yani bekleyiş aslında dört yıl sürdü de diyebiliriz. Bizim bir de kuruluş mottomuz var: Önce biz. Yani o kadar değerli ama az bilinen hatta hiç bilinmeyen Türk bestecilerimizin sanat eserleri varken, dünyada hazırda yüz farklı kaydı olan klasiklerden başlamak içimize sinmezdi. Ama o klasikler olmadan da müzisyen olunmuyor, temel de atılmıyor. İlk konserimize Haydn, Mendelssohn ve Rahmaninov eserlerinden bir repertuvarla çıkmıştık. Hatta sorunuzdan biraz uzaklaştım ama, üstünde pek durulmayan ama özgeçmişimizde ve tanıtım bültenlerimizde hep yazdığımız bir amacımız daha var: Bu klasikleri de ilk kez seslendiriliyormuş gibi yorumlamak, özgün bir dokunuş verebilmek. Bu çok iddialı bir amaç ama önceki soruda kendimi tanımlarken ifade ettiğim gibi, o maceralı yolda harcanan emek vazgeçilemez. Konumuza dönersek, albümdeki Türk bestecilerini seçerken kronolojik sırayla başladık, bunun devamı da gelecektir, amacımız Türk bestecilerimizin tüm trio'larını kaydetmek. Bir de kronolojinin dışında ama mutlaka albüme çağdaş bir bestecimizi de dahil etmek istediğimiz için değerli Oğuzhan Balcı var albümde. Bestecimizin oda müziği dalında besteleri olsa da piyanolu üçlü için hiç eseri yoktu, biz de onun ilk trio'suna vesile olduk, sağ olsun bizim için besteledi. İçindeki üç bölüm de ayrı ayrı bizleri anlatıyor. İlk bölüm Özgecan, ikinci bölüm Çağlayan, üçüncü bölüm Özgür. Detayları ve bölüm adlarını albümden okuyup dinleyebilirsiniz. Çağlayan Çetin: Kurulduğumuz ilk günden beri piyanolu üçlü için yazılmış oda müziği yapıtlarının yanında Türk bestecilerin eserlerini gündeme getirmeyi hedefledik. Evet, Önce biz diye başladık. Bizim çok önemli bestecilerimiz var ve onların müziklerini daha geniş bir kitleye duyurabilirsek bu bizim için çok büyük bir mutluluk olacaktı. Şanslıyız ki piyanolu trio için yazılmış birçok eser bulduk ve öncelikle ilk yazılmış piyanolu trio'larla başlamak istedik. Konserlerimizde çokça yer verdiğimiz Ferid Alnar ve Ferit Tüzün'ün trioları ile İlhan Baran'ın Dönüşümler ve Oğuzhan Balcı'nın bu albüm için bestelediği Trio No:1 adlı eserle ilk cd mizi tamamladık. 2018 yılında ilk çalınışından 68 yıl sonra Süreyya Operasında İstanbul Premierini gerçekleştirdiğimiz Ferit Tüzün'ün triosu ve günümüzün çok değerli bestecilerinden Oğuzhan Balcı'nın Triosunun ilk kaydı olacağı için çok mutluyuz. Özgecan Günöz: Biz bu albüme kurulduğumuz günden beri fikren hazırlanıyoruz aslında. Projenin düşünce olarak doğması, gerekli yerlerle görüşmek, izinler almak, besteci Oğuzhan Balcı'ya verdiğimiz yeni eser siparişi, albümde çaldığımız diğer eserlerin kayıt yapabilecek kıvama gelmesi için bolca konserlerimizde seslendirme planları derken, dönüp baktığımızda sanırım iki seneye ulaşan bir hazırlık süreci oldu. Kaydımız ise dört buçuk gün sürdü. Kayıt her zaman çok stresli bir iştir. Konserde çalmaktan çok farklıdır çünkü konser için günlerce belki aylarca hazırlanırsınız ama en nihayetinde sahnede tek şansınız vardır. O an ne yaptıysanız o. Bir sürü değişken koşula bağlı olarak çok iyi bir performans çıkarabilirsiniz veya o gün oldukça kötü gidebilir her şey. Ya da mükemmele yakın giden bir performans sırasında bir hata olabilir, ama ne seyirci ne de siz onu umursamazsınız çünkü öyle güzel bir atmosfer yakalamışsınızdır ki, güzellikler ağır basar. Seyircinin varlığının performans sırasında sanatçı üzerinde çok olumlu etkileri vardır. Bu yüzden canlı konser dinlemenin keyfi her zaman çok başkadır. Kayıtta ise yeterince iyi olmayan veya hata olan yerleri tekrar tekrar kaydetme ve arasından en iyiyi seçme şansınız var. Ama hatasız çalmaya çalışmak ve her denemede ilk seferki gibi bir duyguya bürünerek bunu denemek, hata olsa da motivasyonu düşürmeden denemeye devam etmek başlı başlına yorucu ve oldukça stresli bir durum. Bir de bunların üstüne, müzik dışında hiçbir ses çıkarmamak lazım. Örneğin oturduğunuz sandalye o an gıcırdasa, ayağınız yere sürtse veya sayfa çevirirken ses çıkarsanız ya da fazla rahatsız edici boyutta bir nefes sesi çıkarsanız, bunların hepsi kaydı kötü etkileyecek unsurlar olduğundan, sahne üzerinde çalarken mecburen ve doğal olarak hareketlerinize kısıtlama geliyor. Bu da bazen çalışınıza olumsuz anlamda yansıyabiliyor. Tüm bunlara hakim olup en iyiyi başarabilmek sanırım her işte olduğu gibi tecrübe ile gelen bir şey. Bu bizim Bosphorus Trio olarak ilk albümümüz oldu; yorucu ve zaman zaman biraz gergin ama bence çok keyifli ve öğretici geçti. Ç. Ç: Özgecan bizim sürecimizi çok güzel özetledi. Daha önceleri kayıt yapan insanların hikayelerini dinleyince yapmamız gereken en iyi şeyin çalışmak olduğunu düşündük ve bu konuda planlar yaptık başlamadan çok önce. Sevgili Oğuzhan Balcı'nın eseri dışındaki tüm eserleri daha önce konserlerde çalma şansına eriştik. Bu konuda kazandığımız olgunluk kayıt süreci için bize çok yardımcı oldu. Ç. Ç: Tabi ki konser salonları kapanınca bizim de bazı konserlerimiz ertelenmiş oldu. Sokağa çıkma yasakları ilk başladığında evlerimizde bireysel olarak kayıt yapıp sonra birleştirerek bir video yayınladık. Birlikte çalışmak gibi olmasa bile o zor günler için bize küçük bir umut oldu. Müzisyenlerin birlikte çalışma sürecinden öncesi evlerinde çalışarak geçer. Biz de birçok müzisyenin yaptığı gibi evde repertuvarımızı zenginleştirmeye çalışarak geçirdik bu süreci. Ö. Ü: O zaman bundan sonraki ilk 10 konserimize gelmek zorundasınız. Salgın dünya için çok garip bir süreç. Devam da ediyor. Daha birkaç gün önce 90 yaşlarında ihtiyar bir nineyle beraber sırada bekliyorduk, aramızda iki-üç metre olmasına özen gösteriyoruz, nine bana döndü: Sen benden korkuyorsun, ben senden, bugünleri de mi görecektik? dedi, dizlerine vurdu hayıflanarak. O kadar afalladım ki, o yaşta birinin bile görmediği bir süreç şu yaşadığımız. Trio'muzun ertelenen konserlerinin yanında benim de orkestra eşliğinde ve resital olmak üzere solo konserlerim, resitallerim ertelendi. Bu tabii ki moral bozucu çünkü o konserlere olan hazırlığınız da boşa çıkmış oluyor. Aslında ben öğrencilerime hep Hiçbir çalışma boşa gitmez diyorum ama bunu idrak etmek kolay olmuyor. Krizleri fırsata çevirmek lazım. Kötü ruh halinden çabuk kurtuldum. Mesela salgından hemen önce, 15 yıl sonra beste yapmaya tekrar başladım ve büyük formlu ilk eserimi salgın sürecinde bitirmiş oldum. Çünkü konserlere harcayacak zaman boşa çıkmıştı. Yine yıllardır zaman bulamayıp yapamadığım hobim, yapbozlarım vardı, onları bitirdim, trio'muzla çevrimiçi röportajlarımız, viyolacı eşim Elena Ünaldı ile konserim, piyanist Gökhan Aybulus ile kaydım oldu. Eşim Rusya'daki hocasının tüm öğrencilerinin hazırladığı zorlu bir kayda katıldı ve sosyal medyada çok beğeni aldı bu kayıt, değerli Cihat Aşkın'ın öncülüğünde bazı kayıtlar da yapıldı... Herkes kayıt hatta edit, montaj yapmayı öğrendi bu süreçte, işte bunlar sıkıntılı sürecin öğrettiği ve daha önce yaşamadığımız güzel renklerdi. Ö. G. Evet, Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası her sene farklı alanlarda beste yarışması düzenliyor. Bu seneki piyanolu trio için düzenlendi. Bizden de finale kalan 4 eseri final gecesinde yorumlamamızı istediler. Türk bestecilerine ve kendi değerlerimize sahip çıkmayı görev edinmiş bir grup olarak, bu teklifin bize gelmesi ve genç bestecilerimizin eserlerinin ilk seslendirilişini yapacak olmak bizim için çok mutluluk verici. Ö. Ü: Normal şartlarda Nisan ayında gerçekleşmesi planlanıyordu ve son ana kadar belki de seyircisiz, sadece jüri üyeleriyle sosyal mesafe kuralına uyarak yapılabilir diye iptal edilmemişti ama sonra malum o da ertelendi. Ona da epey emek harcamıştım. Ufak bir düzeltme, bu etkinlikte aslında tek bir konser olacak, o da bizim çalacağımız final galası. Finale kalan ve yarışma için yazılmış yeni dört eser bizim yorumumuzla değerlendirilecek. Bu gurur verici ve Türk bestecilerine bu kadar önem vermişken hak ettiğimizi düşündüğümüz bir gurur. Tabii ki stresi de büyük çünkü jürinin değerlendirmesi bizim performansımıza bağlı. Ayrıca canlı olacak konserin CD'si de basılacak. Ç. Ç: Kadıköy Belediyesi'nin genç besteciler için düzenlediği yarışmanın finalinde ilk iki yıl Gürer Aykal yönetimindeki orkestrada ben de yer almıştım. Yeni müziğe karşı büyük bir ilgim var ve bu yıl yarışmanın piyanolu trio düzenlenmesi ve teklifin bize gelmesi benim için de çok mutluluk verici oldu. Bu müzikleri ilk defa seslendirmek ve eşzamanlı olarak konserin albüm kaydı olacak olması da ayrı bir mutluluk sebebi. Ö. G: Müziğe ve beraber çalmaya tutkunluk, bolca fedakarlık, çok ama çok çalışmak ve bir noktada mutlaka maddi destek. Ö. Ü: Zaman çabuk geçiyor, hep genç kalmak mümkün değil. Ayrıca canavar gibi 18'li yaşlarında gerçek gençler varken biz artık o kadar da genç değiliz, yaşımız onların iki katı. Güzel bir soru sormuşsunuz. Cevaplaması kolay, uygulaması zor. Oda müziği gruplarında sürekliliği sağlayabilmek için bence üç temel problemin sürekli olarak çözülüyor olması lazım. Birincisi, yapılacaklar listesindeki tüm işlerin eşit olarak üstlenilmesi, ikincisi grup üyelerinin müzikal seviye ve ideallerinin birbirlerine çok yakın olması. Üçüncüsü ise eşit sayıda taviz. Bu üç problem çözülüyorsa üyeleri birbiriyle alakasız karakterlerden oluşsa bile bu grup çok zor dağılır. Eşit sayıda taviz dedim, bunu biraz açayım. Provalarda grup üyelerinin birbirlerinden istediği her yorum önerisinin denenmesi ve yapılması, reddedilmemesi gerekir. Denendikten sonra ise eğer arkadaşınız beğendiyse, sizin içinize sinmese bile kabul edip taviz vermek zorundasınız. Eğer bu tavizi verirseniz, arkadaşınız da taviz verecektir. Bu tavizlerin sayısı eşit ise hiç problem yok. Ama işin ilginç kısmı bizim grubumuzda bugüne kadar gelen önerilerin yüzde doksanından fazlası içimize zaten sinen, hatta birbirimize teşekkür ettiğimiz önerilerdi. Yani üçüncü problemi çözmek zorunda pek kalmadık. Hiç unutmuyorum, Çağlayan mesela benden o kadar tuhaf duyulan ve hayatımda şahit olmadığım bir şey istedi ki... Buna rağmen denedim, çünkü denemek ilk adım. Karşıma daha önce hiçbir piyanistin kaydında duymadığım bir barok yay yorumu çıktı. Tabii ki bu önerisi sadece sol elimdeki bas partisiydi. Tamam da sağ elimde melodi varken bunu nasıl yapacağım Çağlayancığım? Gülümseyerek ve çekinerek cevap verdi: O da senin işin, yapabilecek bir piyanistsin. Bunu çok kibar ve beni överek söyledi. Yani reddetmek tamamen imkansız hale geldi. Bu anı, güzel sorunuza iyi bir cevap olabilir. Ben bu trio'da hep önerilerle geliştim. Aslında hepimiz geliştik. Çünkü onlar yaylı çalgılar yorumcusu, ben piyanistim, birbirimizden istediğimiz müzikal detaylar çalgılarımıza hiç uymayabiliyor, bu yüzden ben piyanoyu hem çello hem keman gibi çalmak, onlar da kendi çalgılarını piyanoya dönüştürmek zorundalar. İşte biz böyle tek enstrüman olmaya çalışıyoruz. Ç. Ç: Bizi bir araya getiren en büyük tutku oda müziği. Oda müziği, müziğin temeli sayılabilir. En büyük solistler, orkestra müzisyenleri ya da eğitimcilerin ortak noktası oda müziği. Topluluğun içinde tek ses olabilmek elbette ki çok zor ama gerekli olan fedakarlığı göstererek bunun için çalışmak son derece zevkli. Ö. G. Dünya geneline baktığınızda isim yapmış çok sayıda yaylı quartet görebilirsiniz, ama piyanolu trio denilince maalesef o kadar çok çıkmıyor karşımıza. Örnekler daha çok kendi alanında yükselmiş büyük solistlerin, bir veya birkaç konser için bir araya gelip çalması şeklinde oluyor. Sürekliliği olan gruplar sayılı. Bizim grup olarak en beğendiğimiz ve takip ettiğimiz trio, Beaux Arts Trio. Bir de ben, genç bir trio olan Busch Trio'yu çok beğeniyorum. Ö. Ü: Emmanuel Ax, Kavakos, Yo-Yo-Ma; Capuçon kardeşler ve Argerich, Rihter, Rosptropoviç, Oistrah gibi birçok yıldızların bir araya gelerek yaptığı konser ve kayıtları takip ediyorum. Ç. Ç: Galiba ben de üçümüzün de birleştiği bir trio olan Beaux Trio diyebilirim. Ö. G: Bence Türkiye'de gençlerin klasik müziğe ilgisi oldukça yüksek. Klasik müziğin mabedi diyebileceğimiz Avrupa ülkelerine baktığınızda, klasik müzik seyircisinin yüksek oranla yaşı büyük kimselerden oluştuğunu görebilirsiniz. Ama bizim ülkemizde durum biraz daha farklı; yaşı büyük insanlar kadar hatta belki daha fazla gençler de konserlerimize ilgi gösteriyor. Bunu sadece trio konserlerimizden yola çıkarak söylemiyorum. Çaldığım orkestralar ile yaptığım konserler ve bu orkestralar ile çıktığım yurtiçi turnelerde de aynı şeyi gözlemledim. Genç nüfusun klasik müzik konserlerine ilgi göstermesi umut verici. Diğer müzik türlerine gelince, evet size katılıyorum ancak hiçbir müzik türünü kalitelidir veya kalitesizdir diye ayrıştırmak istemiyorum. Müzik, insana iyi geldiği, ruhunu dinlendirdiği, bazen düşünmesine sebep olup, bazense coşturup eğlendirdiği için hayatlarımızda. Kişi, kendini hangi tür müziği dinlerken iyi hissediyorsa onu dinlemeli. İlla şu tarz iyidir, bu tarzı dinlerseniz iyi müzik dinlemiş olursunuz diye bir şey olamaz. Ama, hangi türde olursa olsun yapılan müziğin yeterince iyi veya kaliteli olması diye bir şey var. Yani pop müzikte kötü yapılan bir iş kadar, cazda da kötü yapılan var. Ya da elektronik müzikte çok iyi yapılan kadar rockta da çok iyi yapılan var. Sonuç olarak bence önemli olan, yaptığınız işin hakkını vererek müziğinizi en iyi şekilde yapmak ve sizi dinleyenlere en iyisini, en kalitelisini ulaştırmak. Ö. Ü: Kültürü geliştirmek basit: Seçme hakkını keşfetmek ve seçmeyi öğrenmek. Markette karpuzu seçiyoruz, bilmiyorsak seçtiriyoruz, müziğe gelince de pekala aynısı yapılabilir, böyle bir hakkımız var. Elbette eğitim çok önemli orası ayrı, ama okulda hangi derste karpuz seçmeyi öğrendik? Ama seçmeyi seçmek mesele işte. Seçmeyi seçmemek gelişmemek demek. Çoğumuzun yanılgısı kültürü sabit bir kavram sanmak. Tarihe bakın, gelişmeyen bir kültür yoktur. Bizim kültürümüzde yok veya kültürsüz gibi ifadeler kültürümüzle, eğitimimizle yetinip kendimizi soyutlayarak kaçmamızı sağlar. Tabii ki müzik kültürü de gelişen bir olgudur. Farklı türleri ve anlamları olduğu için bu konuya girsem çıkamam. Ama belirtmem lazım ki şarkıcı ve sanatçı birer unvan değil, yani birbirlerinden üstün bir tarafları yoktur, elma ve armut, kiraz ve kavun gibi. Müzik kültürünü geliştirebilmek için müzik eğitimi veren müzik öğretmenlerine büyük iş düşüyor. Çocuğa ne gösterirseniz onu ister, onu yapar. Tavsiyem şu: Amatör olarak müzikle uğraşın, o zaman müzik dinlerken seçici olursunuz. Tanıdığım bazı doktor arkadaşlarımın hobileri var, gitar çalıp elektronik denemeler yapıyorlar, cover gibi. Onların o amatör çalışmaları o kadar değerli ki... Müzik zevkleri de haliyle seçici oluyor. Ç. Ç: Türkiye'de orkestraların yaşı gittikçe gençleşmeye başladı. Eskisine göre daha çok müzisyen yurtdışında çok önemli okullarda yetişip dünyanın en büyük yarışmalarını kazanmaya başladı. Yeni konservatuvarlar, müzik bölümleri açıldı bir çok şehirde. Bu demek oluyor ki müzikle ilgilenen bir kitle var ülkemizde. Eskiden sadece büyük şehirlerde festivaller olurken şimdi yeni birçok festivalin adını duyuyorum. Dinleyicilere gelirsem; bir dönem Barış İçin Müzik Vakfı'nda viyolonsel dersleri veriyordum. Bu vakıf dezavantajlı çocukları bir çatı altında toplayıp o çocuklara gerekli enstrümanları vererek büyük bir orkestra oluşturmuştu. Orada çalıştığım dönemde özü Güney Amerika'ya dayanan El Sistema'nın tanıtımı için yaptığımız bir toplantıda dönemin müzik direktörü olan Venezuelalı şef kendi ülkesindeki dönüşümü anlattı bize. Yaşadıkları şehirde yaklaşık bir milyon nüfus olmasına rağmen 10 yıl içerisinde Sistema'da yaklaşık beş yüz bin kişi gelip birlikte müzik yapmış. Şefin dediğine göre konserlere çok rağbet olmuş bir süre sonra ve insanların kalite beklentisi yükselmiş. Bu sayede de orkestraların kalitesi de aynı oranda artmış. Yani sanırım eğitim bu konudaki en önemli atılım olacak. Biz trio olarak bireysel bile olsa elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Ulaşabildiğimiz kültür merkezleriyle iletişime geçip Türkiye'nin her yerinde konser vermek istiyoruz. Eğer salgın olmasaydı bu konuda birçok atılımımız olacaktı. Önümüzdeki zamanlarda bu haberleri duyabilirsiniz. Ö. G: Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederiz. Son olarak ilave etmek istediğimiz şey, bu albümün var olmasında ve kayıt aşamasında bize çeşitli şekillerde destek olan herkese ve özellikle sponsorlarımız Muzaffer Kurtcan hanımefendi ve Emek Yağ firmasına teşekkürlerimizi sunuyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-burhan-sesen-ezginin-gunlugu-tribute-albumunu-anlatiyor/", "text": "Ezginin Günlüğü'nün 40. yılında hazırlanan ve 29 Mayıs'ta çıkan 40 Yıllık Şarkılar, tüm o değerli şarkıların varlığıyla ve en çok da onun sayesinde yeni ve tazecik bir albüme dönüştü. Grup Gündoğarken'den Burhan Şeşen, grubun 25. yılında da 40. yılında da onlara bir saygı albümü hazırlayıp tanıdığımız başka seslerde Ezginin Günlüğü şarkılarını buluşturarak çok özel bir vefayı ortaya koyuyor. Aslında neden üstlendiniz sorusu yerine belki de neden beni seçtiler diye düşünmek daha doğru. Gerçekten de bu benim müzik hayatımda gurur duyduğum birkaç önemli anıdan biridir. Müziğe aynı yıllarda başlamış iki gruptan; Gündoğarken grubunun bir üyesi, Ezginin Günlüğü'nün tribute projelerinde bir yerde işin yürütücülüğünü yapıyor. Bıçak sırtı bir durum... Nadir Göktürk ve Hüsnü Arkan başta olmak üzere tüm Ezginin Günlüğü ekibine ve de Dokuz Sekiz Müzik'in sahibi yapımcı Ahmet Çelenk' e çok teşekkür ediyorum bana güvendikleri için. Umarım güvenlerini boşa çıkarmamışımdır. Ezginin Günlüğü, Türk Müziği olduğu kadar Türk Edebiyatı için de çok önemli bir grup. Hem yazdıkları şiir tadındaki sözlerle hem de besteledikleri şiirlerle müzik ve edebiyatı çok güzel harmanlayan bir grup. Aslında sanatçı lafı yerine kendime hep müzisyen denilmesinden yanayım ama Nadir de Hüsnü de sanatçı olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyorlar. Bir defa her türlü egodan uzak insanlar. Alçakgönüllüler. Muhabbetleri acayip ama dedikodusuz. Paylaşmayı seviyorlar. Bencillikleri yok. Hem özel hayatlarında hem işlerinde tutarlılar. Ne bileyim işte. Onlar dostum benim. Yaptıkları şarkılar da kendileri de arkadaşım. Gündoğarken müziğinde etkileri olduğunu düşünmüyorum. Ama iyi bir filmin, edebi bir kitabın üretimimize nasıl faydası oluyorsa güzel bir şarkının da etkilemesi kaçınılmaz. Ezginin Günlüğü'nde bu güzel şarkılardan çok var. Bana sorarsanız albümde yer alan herkes genç. Albümde yer alacak yorumcuları seçerken ilk düşüncemiz Çeyrekte yer alan hiçbir sanatçının olmamasıydı. Bir de bu şarkıları genç nesillere kimler taşıyabilirdi ve de bu gençler 40 yıldır Ezginin Günlüğü'ne sahip çıkan dinleyicileri nasıl etkilerdi? Zira bu tarz grupların yeniliğe pek de açık olmayan bir kitlesi var. Ama yaptığımız toplantılarda biraz riskli de olsa bu şarkıları bu nesle taşıyabilmek için bu dönemin hikaye anlatıcılarına gerek olduğuna karar verdik. Ve de seçimimizi bu belirledi. Zaten bir önceki albümde az çok tecrübe kazanmıştım, hangi şarkıyı kim söyler anlamında. Can Göktürk, Demet Karaduman, Aylin Ay ve Ahmet Çelenk'in de görüşleriyle bugün elimizdeki albümün şarkı yorumcu eşlemesi yapıldı. Evet aynen... Tam da amacımız buydu. Bir önceki tribute albümü Çeyrekte ve 40 Yıllık Şarkılarda ortak şarkılar var: Sabah Türküsü, Aşk Bitti, 1980, Gemi, Ebruli, Düşler Sokağı, Eksik Bir Şey. Ezginin Günlüğü'nün olmazsa olmaz şarkıları vardı. Bütün külliyatı defalarca taradık, bu şarkılara karar verdik ama bizim karar verdiğimiz şarkılar dışında da şarkılar seçildi katılanlar tarafından. Yani daha önce söyleyenler olmasın ama aynı şarkılar olabilir dediniz. Daha önceki çalışmada klip anlamında bu kadar kapsamlı bir çalışma yoktu. Sanırım 20 şarkıya da klip çekilecek. Hem şarkıların düzenlenmesi hem de çekilecek kliplerin senaryosu tamamen sanatçıların insiyatifinde. Zaten böyle olmasını istemiştik. O kadar çok var ki... Ama Çeyrek albümünde de seslendirilen Eksik Bir Şey Mi Var, 1980, Düşler Sokağı ve Gemi ilk aklıma gelenler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-cenk-erdogan-dogaclama-muzigin-basarisinda-muhabbet-var/", "text": "Her zaman turnelerde olan müzisyenler için de bu dönem epey durağan. Bunca zamandan sonra evde kalmak nasıl etkiledi hayatını? Doğum gününü sen uzaklardayken sosyal medyadan kutlayan kızın da ne mutlu olmuştur! Uzun bir turnenin ardından evde olmak çok güzel tabii ki... 33 konser sanıyorum ki gidiş geliş olmak üzere 40 uçak seyahati, 30 bin kilometre yol biraz yordu beni. Eve gelince zaten 10 gün kıpırdamıyor insan. Dönüşüm elbette ailemi ve beni çok mutlu etti ama en çok Zeyno'yu galiba. Öncelikle böyle ise ne mutlu benim için. Aslında sınırlar zihinde, sazın seninle bir alıp veremediği yoktur. Önce düşünsel süreci aşıyorum ben yani bir beste yaparken ya da denemeler yaparken bunu yapamam, edemem demek yerine nasıl yaparım sorusunu koyuyorum ortaya. Oradan ilham alarak ilerlemeye başlıyorum. İşin parmaklara dökülen kısmı ise saatler süren tekrarların getirdiği sonuç. Çoğu zaman olamayacak derken bir anda kilit açılıyor ve çalmaya başlıyorum. O zaman da emeğin karşılığını alan bir işçi gibi mutlu mesut uyuyorum. Perdesiz gitar çalmak perdeli çalmaktan farklı değil aslında teknikler aynı. Ancak üzerine bizim sazlarımızın tekniklerini de eklemek gerekiyor. Burada tabii ki kilit nokta kulak! İyi ve hassas bir kulağınız varsa işler biraz daha kolay diyebilirim. Bana sıklıkla soruyorlar absolute kulak mısın? Değilim, olmak çok ister miydim, bilemiyorum. Ama belki standart birine göre daha derinlemesine duyuyorum diyebiliriz. İçinde gitar olan bir müzikte, dinlerken gitarın çaldığı sesleri nota olarak duyabiliyorum ama bu piano için geçerli değil mesela. Bu sebepten entonasyon dediğimiz kavramı her geçen gün ilerletiyorum ve çalışıyorum. Üstat Erkan Oğur bu sazı yaratan ve bizi bu saza yönlendiren kişi. Onunla aynı dönemde yaşamak büyük gurur. Hemen ardından ismimin anılması benim için büyük keyif. Perdesiz gitarda yıllar içerisinde kendi anlatımımı geliştirdim ben. Yol gösteren olmasa buna ulaşmak zor olurdu. Bu ayrımda sanırım karakter özelliklerinin büyük önemi var. Dönemimizde perdesiz gitara yurt içi ve yurt dışında büyük ilgi var. Biz çok avantajlıyız tabii ki makamsal müziğe aşina olduğumuz için. İlerleyen yıllarda perdesiz gitar için yazdığım bestelerin çalınmasını ve bu sazın repretuvara geçmesini çok istiyorum. Hatta en büyük hedefim diyebilirim. O zaman ülkemin müziğine bir katkı sağlamış olabilirim. Kum Tanesi karantinada çıktı, evet. Aslında o bir doğaçlama. Stüdyoda çalarken video çekmeye karar verdim. Bazı günler insan hissediyor onu. Bugün iyiyim ve kayıt yapmalıyım diye. Başladım çalmaya ve bir saatin sonunda ortaya çıktı. Nasıl oldu azıcık anlatayım. Bir saat boyunca aralıksız fikirler çaldım art arda ve bir yapı oluştu. Son sefer çalarken konsantre olup onu çaldım. Dinledikten sonra zamanın içindeki o üç buçuk dakikayı iyi değerlendirdiğimi düşündüm ve kaydı bitirdim. Bestecilikte nereden başlayacağına ve nerde duracağına karar vermek önemli bir öğretidir ve zamanla oluşur. İşte Kum Tanesi de o zamanın bir ürünü. İyi ki geldi. Bestelerime ve albümlere isim koyarken çok zorlanıyorum ben aslında. Üzerinde çok düşünülmüş ve kenara çok notlar alınmış sayfalardan bu isimlere karar veriyorum. Hepsinin bir anlamı var benim için. Anlatması uzun sürer ancak manası olmayan hiçbir şeyi ne müziğimde çalmaktan ne de hayatımda kullanmaktan hoşlanıyorum. İsim, sorumluluğu olan bir şeydir. Bu, albüme koyarken de böyle çocuğuna koyarken de böyle. Birisi ile tanışmıştım ismim Segah dedi. Bir an durdum ağır makamdır sonuçta, hemen ardından şöyle dedi Sakın çocuğuna taşıyamıyacağı bir isim koyma. İşte bu sebepten dikkatle ve özenle isim seçmeye gayret ediyorum. Lahza III kesin gelir. Ben çalmaya devam ettiğim sürece... İkiz ile müzik yapmayı çok seviyorum. Lahza bizim için iki dostun sohbeti gibi. Tam o sırada kayda basıyoruz diyebilirim. Doğaçlama müziğin başarısında muhabbet var bence. İkiz ile çalarken derinden derinden akan bir sohbet var. Hele ki canlı konserlerimizde müthiş keyif alıyoruz. O sebepten Lahza 3'ler de 5'ler hep olacaktır. Müzik kariyerimdeki en büyük şans Cengiz Onural'dır. Hep ustam olarak kabul ettiğim bir büyük müzisyen. Bilgisi, görgüsü, tecrübesi ile hep yol gösterici olmuştur benim için. Ben de ona iyi öğrenci oldum sanıyorum ki. Ne dese yaptım ve hiç üşenmedim. Bilgi Üniversitesi müzik bölümünü bitirdikten sonra 15 yıllık bir müzik okulu daha okudum diyebilirim. Maalesef ki çok konserim iptal oldu. Bunların 10'u da yurt dışı festivalleriydi. Uzun süreler önce organize ettiğimiz ve beklediğimiz konserler iptal oldu ya da ertelendi. Ertelenmeleri 2022'ye olanlar var. Ölmez de sağ kalırsak çalacağız artık. Çok var aslında ancak söylemek isterim ki çalışmayı hayal ettiğim herkesle çalıştım, ne mutlu bana ki. Tabii bitti mi ? Bitmez, onlarcası geliyor aklını çeliyor insanın. Ancak şu ana kadar bu şansa eriştiğimi söyleyebilirim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-deniz-sujana-ezginin-gunlugu-benim-hayatima-da-o-renklerini-serpistirdi/", "text": "Evet, soyadımın anlamı ve nereden geldiği çokça soruluyor. Yanıtı da köklerimin biraz karmaşık olmasında yatıyor. Babam Endonezya'da doğup büyümüş bir Çinliydi. Sujana oradan geliyor ve Hatrı sayılır kişi anlamındaymış. Babamın yolculuğu burada bitmemiş ve Almanya'ya üniversite okumaya gitmiş. Almanya doğumlu olmam da, babamın ve Türk olan annemin arasında kaderin ağlarını örmesinden ileri gelmiş. Esasında ben çocukluğumdan beri müziğe aşıktım ve kendi kendime hep bir şekilde müzikte aktiftim, fakat ailem genellikle bildiğimiz ailelerin kaygılarını taşıdığı için konservatuvara girmeme kesinlikle izin vermediler. Bu çok büyük bir yaradır içimde. Edebiyat da hayran olduğum bir başka alandı ve İ. Ü. Alman Filolojisi okumaya karar verdim. Okurken bir yandan müzik çalışmalarıma devam ediyordum ve artık profesyonel müzik hayatına da adım atmıştım. Kararlıydım, kim ne derse desin benim mesleğim müzikle ilgili olacaktı. Üniversite'den mezun olduktan bir süre sonra, çocukluk hayalimin peşine düşmeye karar verdim. 6 yaşımda Küçük Deniz Kızını izlediğimden beri Walt Disney filmlerinde şarkı söylemek istiyordum. Henüz bir tane e-posta atmıştım ve bu beni direkt hayalime götürdü ve on yıldır bu işi yapıyorum. Evet, Anna'nın şarkı sesi benim, dublaj sesi de sevgili Damla Özüduru'dur. Biraz önce söz ettiğim gibi bu benim çocukluk hayalimdi. Bu projelerde, müzik direktörüm ve yıllar geçtikçe çok kıymetli ağabeyim ve hocam olan Selim Atakan'la çalışıyoruz. Zaman içinde işleyişi bana da öğretti ve artık seslendirmenin yanı sıra üç yıldır çeşitli animasyon film ve dizilerde müzik direktörlüğü yapıyorum. Yanılmıyorsam 2017 Şubat ayıydı ilk gruba dahil oluşum, ama grup üyeleriyle tanışmam ve çalışmam daha eskiye dayanıyor. Can ile ve doğal olarak Nadir abiyle uzun yıllar önce tanıştık. Hatta Nadir abinin solo albümünde yer alan bir parçada da vokal yapmıştım daha önce. Mahmut Çınar ile birlikte Ezginin Günlüğü şarkılarını konserlerde söylüyordunuz ta ki karantina günleri olana değin. Nasıl birlikte çalışmak? Yeni bir albümde ikinizi dinlemek için sabırsızlanıyorum. Mahmut'la çalışmak çok keyifli. Çok pozitif ve donanımlı bir kişi. Tam birbirimize adapte olmaya başlamıştık; bu talihsiz döneme girdik. Ama şüphesiz bu günleri her türlü telafi edeceğiz. Ezginin Günlüğü herkesin hayatının en az bir dönemine dokunduğu gibi, benim hayatıma da o güzel renklerini serpiştirdi. Kıymetli birikimlerin dışavurumu kendini farkıyla belli eder ya, işte o birikimlerin yansımasına hayrandım ve hayranım Ezginin Günlüğü'ne de. Herkes çok başarılı işler çıkarmış. Hepsini buradan tebrik etmek istiyorum. En sevdiğim şarkılardan bazıları Rüya, Ayrılık Şarkısı, Seni Düşünmek, Gelmiyorsun... Say say bitmez ki şimdi. Bir şekilde, aktif olarak müzik yapmadan duramıyorum o yüzden çok sık olmasa da sosyal medyada ara sıra paylaşımlarım oluyor. Canlı yayın henüz hiç yapmadım. Karantina dönemi benim için yoğun geçiyor, çünkü çocuklar için hala içerik üretiyoruz. Yayınlanacak animasyonların adaptasyonlarını ve vokal kayıtlarını evdeki stüdyomdan yapıyorum bu süreçte. İşlerden başımı kaldırabildiğimdeyse biraz nefes almak için gitarımı tıngırdatıyorum. Yoğunluktan kişisel üretimlerime çok vaktim kalmıyor ama çok eski bir alışkanlığım olan yazmayı ihmal etmiyorum. Bazı bestelerim var. Sözlerimin bazılarını sevgili Selim Atakan'ın besteleriyle birleştirdik. Sürpriz bir şeyler hazırlıyoruz. Küçük öyküler yazıyorum. Sinemaya çok meraklıyım; ara sıra bir şeyler çeker montajlarım. Senaryoları konusunda arkadaşlarımla beyin fırtınası yaparız. Epey keyif aldığım bir şey. Ajanda pek kullanamıyorum fakat not defterim olmadan evden dahi çıkmam. Genellikle içinde gözlemlediklerim vardır veya gördüğüm bir şeyi öyküselleştirerek yazdığım yazılar. Şarkı sözleri ve şiirler vardır, öğrendiğim enteresan bilgilerin notları. Defterin bir de arka kısmı vardır ki; orası kaos! Orada gerçek hayatın yansımaları olduğu için işlerimle ilgili notlarım vardır, sayfa sayfa. Eklektik bir kara defter. İlk işim sevdiklerime koşup sarılmak olacak sanırım. Evet, bir hafta önce kaydetmeye başladık. Karantina sürecinde evlerimizden çalarak söyleyerek iki gün önce klibi yayınladık. Sözleri A. Kadir'e, bestesi Nadir abiye ait olan Olur Biter, daha önce Ezginin Günlüğü'nün İstavrit albümünde Hüsnü Arkan tarafından seslendirilmişti. Biz de yeniden yorumladık."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-dilek-yardimci-kitaplarimin-yuzde-doksanini-otobuste-ise-giderken-yazdim-tatillerdeyse-sehirler-arasi-otobuslerdeyim/", "text": "Tam 17 yıldır öğretmenlik yapan bir yazarla birlikteyim bu defa! Okul sıralarında çocuklarla birlikte geçirdiği zamanların dışında bir yandan onlar için kitaplar yazarak hayallerini genişletiyor. Son olarak maceraperest bir yavru köpeğin hikayesini anlattığı Zıpır Özgürlük Peşindenin yazarı Dilek Yardımcı ile kendi yazın hayatından yola çıkarak çocuk edebiyatını konuştuk. Fotoğraftaki sevimli görüntü aldatıcıdır çünkü kendisi ileri derecede hastadır ve çocuklar için oldukça tehlikeli olan KOB virüsü taşımaktadır. Böyle diyorsunuz biyografinizde ve siz bir öğretmen olarak zavallı öğrencilerinize bu virüsü bulaştırmaya çalışıyorsunuz bir yandan. Nasıl gidiyor bulaştırma işi? Şimdiye kadar kim bilir kaç çocuk nasibini almıştır, virüsten değil mi!! Bulaştırma işi çok tatlı bir ifade gerçekten. Bir Türkçe Öğretmeni olarak benim en çok kafa yorduğum mesele çocukları nitelikli bir okur yapmak olmuştur. Bu sebeple çocuk edebiyatı uzun zamandır yaşamımın en önemli parçası haline geldi. Önce okuma anlayışımı değiştirdim, çocuklarımı kitapların büyülü dünyasına çekmek için epeyce çocuk kitabı okudum; bir yandan da beğeneceklerini umduğum kitapları onlara okuttum. Okuduğumuz kitapları sınıfta tartışmaya başladık. Tartışma anlarında neyi sevdiklerini, bir kitaptan ne istediklerini yavaş yavaş anlamaya başladım. Her sınıfta ortalama on, on iki çocuk okumamak için direniyordu. Vazgeçmedim ve onları hiç zorlamadım. O çalışma süresince edindiğim ana fikir şu olmuştu: Aslında her çocuğun doğasında kitap okuma eğilimi var. Önemli olan onlar için doğru kitabı bulabilmek. Ben de her çocuk için Bir kitap okudum, hayatım değişti. cümlesindeki kitabın peşine düştüm. Bazılarını beşinci kitapta bazılarını altıncı kitapta bazılarını onuncu kitapta bazılarını on beşinci kitapta yakaladım. Eğer çocuk ruhuna uygun kitabı bulabilirse kitapların hiç de korkunç olmadığını görüyor, iyi bir okura dönüşme yolunda adımlarını seve seve atıyor. Burada bizlere düşen en önemli görev: sabretmek ve onları etkileyecek kitapları keşfetmelerini sağlamak. Öğrencilerime KOB virüsü bulaştırma işi elbette çok iyi gidiyor ama bunu asla yeterli görmüyorum. Amacım bütün çocukları nitelikli bir okura dönüştürme yolunda meslektaşlarıma, ailelere ilham vermek. Bu nedenle de çocuk kitapları yazmaya başladım. Kitaplarıma gelen yorumlardan anlıyorum ki doğru yoldayım, bu da ben çok mutlu ediyor. Evet, bir devlet okulunda Türkçe öğretmeniyim. Zıpır Özgürlük Peşinde kitabı Bir gün birinin hikayemi yazacağını biliyordum cümlesiyle başlar. Çünkü Zıpır gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yazıldı. Zıpır, çok yakın dostumun annesinin köpeği. Onunla çok vakit geçirdim, hatta ismini de ben koydum. Emine Nine ve çok özel bir köpek olan Zıpır'ın hikayesi beni çok etkiledi. İstedim ki bu sımsıcak hikaye herkese ulaşsın. Hayaller bizi var eder. Çocuklarımızın varlığı hayal kurmalarına ve hayallerini gerçekleştirme tutkularına bağlı. Uygarlığın bu güne kadar geldiği noktanın hayallerin sonucu olduğundan hareket edersek çocukların gelişiminde hayallerin önemi ortaya çıkacaktır. Haklısınız, yaşamın engellerle dolu bir yol olduğunu düşünürsek Zıpır yapısındaki karakterlerin başına kötü bir iş gelmesi yüksek bir ihtimal. Ancak yolun sonunda karakterimizi mutlu edecek, kendini keşif sürecini daha da anlamlı kılacak gelişmeler de olabilir. Bir örnekle açıklamak isterim. Doğal incinin oluşum hikayesi ilginçtir. İstiridyenin kabuğunun içine kum kaçar, bu kum onu rahatsız eder. İstiridye kumdan kurtulmak için salgı salgılar. Bu salgı bir süre sonra inci ye dönüşür. Düşünsenize inci gibi değerli bir takı rahatsızlığın sonucu oluşmuştur. Dünyadaki pek çok muhteşem eser de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Denemeden bilemeyiz. Riskler her zaman olacaktır. Mühim mesele bu riskleri alırken aceleci olmamak, dikkatli hareket etmektir. Bu düşünceyi okurlarıma geçirmeyi çok istiyorum. Amacım yetenekli, yaratıcı pek çok çocukta cesaret edip yola çıkmaları için farkındalık oluşturmak. Bunu başarabilirsek çok değerli eserlere sahip olacağız. Esasen ilk derdim acaba onlara ulaşabilecek miyim oluyor. Çünkü çocukların beğenisini kazanmak çok daha zor. Küçük sanılan ancak kocaman olan dünyalarında neler olup bittiğini, ilgilerini, korkularını çok iyi bilmelisiniz. Yazar, çocukta yalnız değilsin; duygularının, hayallerinin, korkularının, tutkularının farkındayım düşüncesini uyandırıyorsa, ona yeni ufuklar açıyor, hayallerini besliyorsa dünyanın en içten, en sadık okurlarına sahip oluyor. Bir eğitmen ve yazar olarak itiraf etmeliyim ki çocuklar için yazarken öğretici olmaktan daha ziyade sorumluluk duygusu ön plana çıkıyor. Bu sorumluluk duygusu da bazen öğreticiliğe kaçabiliyor. Çocuk edebiyatında ister istemez öğreticiliğin sınırlarında dolanıyorsunuz çünkü hedef kitleniz öğrenme çağında. Kendini, hayatı, dünyayı keşfederken sizin de küçük dokunuşlarınız olsun istiyorsunuz. Özellikle günümüz çocuklarının yeteneklerinin farkına varmaları, hayaller kurup onları gerçekleştirmek için mücadele etmeleri konusunda fazlasıyla dürtülmeye ihtiyaçları var. Kitaplarımda bunu yapmaya çalışıyorum. Maalesef aileler ve öğretmenler olarak en büyük savaşı teknolojiye karşı veriyoruz. Teknoloji kocaman bir kara delik ve bir şeyler yapmazsak çocuklarımızı yutacak. Kitap okuma alışkanlığı elbette istediğimiz düzeyde değil hatta korkutucu boyutta. Ancak buna rağmen günün birinde Ya hiç kitap okuyan çocuk kalmazsa... cümlesini kurmayacağımızı düşünüyorum. Beni bu düşünceye iten ise son yıllarda çocuk edebiyatının gösterdiği inanılmaz gelişme. Çocuk edebiyatına çok ciddi yatırımlar yapan yayınevleri var. İşlerini çok iyi yapıyorlar. Kitaplar, kapaklarından tutun da içindeki görsellere kadar çok nitelikli hazırlanıyor. Yayınevleri çocuklarla yazarları imza etkinliklerinde buluşturuyor. Yine yayınevlerinin teşvikiyle öğretmen yazarların sayısının artması da çocukları kitaplara çekmek için oldukça etkili oldu. Bu tarz çalışmalar sayesinde çocuk edebiyatı hak ettiği değeri görmeye başladı. Öyle ki günümüzde pek çok usta yazarın artık çocuk edebiyatına kayıtsız kalmadığını, onların da çocuklar için kalem oynattığını görüyoruz. Bu, biz öğretmenler adına mutluluk verici. Nitelikli eserlerin sayısı çoğaldıkça bütün çocukların kitap okuduğu bir Türkiye hayali çok da imkansız gelmiyor. Ancak bunun için öğretmenlere ve ailelere çok iş düşüyor. Böyle nitelikli bir soru sorduğunuz için teşekkür ederim. Ne güzel bir noktaya dikkat çekmişsiniz. Çocuk kitabı yazmanın çocuk oyuncağı görüldüğü, küçümsendiği, çocuklar için yazanların yazar kabul edilemediği bir düzenden çok çektik. Bu konuda günlerce dert yanabilirim. Ancak son yıllarda çocuk edebiyatının hak ettiği saygınlığı görmeye başlamasıyla süreç iki noktada ilerledi. Birincisi usta yazarlar çocuk edebiyatının gelişimine kayıtsız kalamadı. Mesela Zülfü Livaneli'nin Son Adanın Çocukları kitabını yazması beni çok mutlu etmişti. Çocuk edebiyatında Zülfü Livaneli'yi görmek önemli. İkincisi sizin de belirttiğiniz gibi bir de çocuk kitabı yazayım düşüncesinde olanların ve çocuklar için yazmayı popülarite aracı olarak görenlerin sayısının çok fazla olmasının çocuk edebiyatına verdiği zarar. O kadar niteliksiz kitap var ki... Bu konuda bizlere büyük görevler düşüyor. Çocuklarımızı nitelikli eserlerle buluşturup onları iyi bir okura dönüştürdüğümüzde onlar zaten nitelikli eserleri bulma konusunda sıkıntı yaşamıyorlar. Beğeni eşikleri yüksek. Samimi olmayan, onların dünyalarının sınırlarında dolaşmayan kitaplara kolay kolay şans tanımıyorlar. Çocuklar için yazma fikri öğretmen olduktan sonra başladı. Öğrencilerime kitap okuma alışkanlığı kazandırma düşüncesiyle okuduğum pek çok çocuk kitabı ilham verdi. Ve bu ilham bütün çocukların kitap okuduğu bir Türkiye hayaline dönüştü. Sonrasında Hayal Sözleşmesi, Hayallerin Ötesi, Zıpır Özgürlük Peşinde kitapları çıktı ortaya. Yazı masası! O da ne ? Küçükken hayalim deniz manzaralı, üzerinde dumanı tüten bir bardak çayın ve eski bir daktilonun olduğu havalı bir masada yazmaktı. Ancak hayat bana onların yerine Şirinevler'le Taksim arasında yolcu taşıyan 73 numaralı otobüsün en arka koltuğunu uygun gördü. Kitaplarımın yüzde doksanını otobüste 6.40-7.20 arasında işe giderken yazdım. Tatillerdeyse şehirler arası otobüslerdeyim. Finallerimi Kadıköy Moda'nın muhteşem manzaralı çay bahçelerinde yazıyorum. Yazma serüveninde yerleşik hayata geçer miyim bilmiyorum ama yolculukta yazmayı seviyorum. Oturup da yazayım dediğimde yazamıyorum. İlham daha çok otobüste, okulda, bir kafede, doğayla baş başa olabileceğim alanlarda ya da sokakta buluyor beni. Esasen kedilerin dünyası yazmak için oldukça ilham verici ancak hayatım boyunca hep köpeklere daha yakın oldum. Onlarla vakit geçirince haliyle anlatacak öyküleriniz birikiyor. Kim bilir belki günün birinde bir kedi karşıma çıkar ve Zıpır gibi anlatılacak bir hikaye bırakır zihnime. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi kitabı tadında ilham verecek bir kedi bulursam neden yazmayayım! Hayal Sözleşmesi kitabının devamı için okurlarımı çok bekletmiştim. Ancak bu kez öyle olmayacak. Editörüm Burhan Düzçay sayesinde Zıpır'ın devamını da aynı zaman diliminde yazdım, yayınevine teslim ettim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-dilhan-sesen-can-kazaz-nilipek-omer-yener-iyi-ki-bu-hayatta-ezginin-gunlugu-sarkilari-var/", "text": "Ezginin Günlüğü'nün pek çoğumuzun ömrüne değmiş şarkıları, grubun 40. yılında bir saygı albümüyle kutlanıyor. 40 Yıllık Şarkılar, tanıdığımız başka seslerde yeni elbiseler giymişçesine daha farklı bir biçimde karşımıza çıkıyor. 29 Mayıs'ta çıkan albümde yer alan 20 şarkıyı kim bilir kaçıncı defa dinlerken aklıma hep aynı şey vardı. Ezginin Günlüğü şarkılarının nasıl zamansız ve her neslin duygularına hitap eden bir zarafete sahip olduğu. Ajandakolik'te bugün bu saygı albümünde grubun unutulmaz üç şarkısına nefes veren Dilhan Şeşen, Can Kazaz Nilipek. ve Ömer Yener var. Bundan yaklaşık bir buçuk ay önce önce Nadir Göktürk ardından Mahmut Çınar ve Deniz Sujana ile yaptığım yine o karantina söyleşilerinde en çok da merak edip sorduklarımdan biri kuşkusuz Ezginin Günlüğü 40 Yıllık Şarkılar albümüydü. Albüm çıkalı sadece iki gün oldu ve dinleyince bu kadar seveceğimi tahmin etmemiştim. Albümün gerçekleşmesini sağlayan sevgili Burhan Şeşen'e buradan kendi adıma teşekkür ederim. Son zamanlardaki en temiz, en iyi işlerden olduğu kesin. DokuzSekiz Müzik yapımcılığında, bir yılı aşkın bir sürede hazırlanan albümde Bora Duran, Can Bonomo, Can Kazaz, Canozan, Cihan Mürtezaoğlu, Dilhan Şeşen, Dolu Kadehi Ters Tut, Eda Baba, Fikri Karayel, Gripin, Harun Tekin, Karsu, Melek Mosso, Melike Şahin, Nilipek., Ömer Yener, Pinhani, Rubato, Sedef Sebüktekin ve Zeynep Bastık yer alıyor. Valla tam tarihi hatırlamıyorum ama albümün olacağı belli oldu, belli başlı isimler de belli oldu. Ben sonrasında dahil oldum. İyi ki de oldu. İlk Aşk Albümünden Teninle Konuşmak şarkısını söyledim. Kendime yakın gördüğüm için bu şarkıyı seçtim. Projeye dahil olduğum için çok mutluyum. Şarkının farklılaşması benim akorları değiştirmemle başladı fakat sağlam bir zemin değildi o. Sonra sağ olsunlar yakın arkadaşlarım Emre Kuvvetli ve Cihan Reşit Köse, o kurduğum dünyayı daha kuvvetli, daha emin ve daha yaşanılabilir bir yer olarak inşa ettiler. Hatamız olduysa affola, benim içime çok sindi. Vokat kayıtlarını Gevrek Stüdyoları'nda kaydettik. Çok keyifli bir süreç oldu benim için. Umarım herkesin hoşuna gider. Onları çok seviyorum, saygı duyuyorum. İyi ki varlar ve iyi ki bizim gibi genç sanatçılara destek oluyorlar hocalarımız olarak. Çok iyiler! Projeye Dokuz Sekiz müzik ve projenin kürasyonunu üstlenen Burhan Şeşen tarafından gelen teklifle dahil oldum. Gemi şarkısı aslında çok hakim olduğum bir parça değildi. Burhan Şeşen'in önerisiyle parçayla haşır neşir olmaya başladım ve harika bir eser olduğunu fark ettim. İyi ki bu şarkıyı söylemişim. Şarkıya aranjör olarak baktığımda bu şarkının özünden uzaklaşmamak gerektiğini düşündüm. O yüzden de bu şarkıyı benim söylediğimi belli edecek iki enstrümanı bir araya getirdim. Islık ve gitar. Orijinalindeki keman, piyano eşliğinin yerini aldılar. Gemi özünden hiç uzaklaşmadan, sesime daha uygun renklerle yeniden ortaya çıktı diyebilirim. Efe Demiral'ın gitar enstrümanına hakimiyeti ve düzenlediği rönesans vari gitar partları da çok özel bir değer kattı bence parçaya. Vokal stilimde Ezginin Günlüğü'nden çok beslendiğimi söyleyebilirim. Özellikle melodik dağarcığımdaki bazı nağmeler, tamamen bu müzikleri daha önceden dinlemiş olmamdan kaynaklı varlar. Bu kadar yakın hissetmeseydim, dahil olacağım bir proje zaten olmazdı çünkü yorumculuk veya şarkıcılık, benim için şarkı yazarlığından ve prodüktörlükten sonra ikinci sırada geliyor. Kendi yazdıklarımı seslendirmek dışında bir şarkıcılık çabam yok açıkçası. Zerdaliler, 1980 ve Seni Düşünmek Güzel Şey bir dönem çok fazla dinlediğim harika şarkılardan. Yaşıyor olursam biraz daha emekli bir modda olurum sanıyorum. Sanatçı hakları, dinleyici kültürü ve sektör vizyonu konusundaki mücadeleme daha da ağırlık vermiş, mümkünse sonuçlar almış bir noktada olmayı isterim. Bu kadar besleyen, dolu dolu şarkılar iyi ki varlar. Benim için hem öğretici hem de duygularıma yoldaş olmuş muazzam eserlerle nesillerin dinlediği, buluştuğu bir müzik bu. Böyle anlamlı bir projenin bir parçası olabilmek benim için büyük bir onur. Projeyi ilk duyduğumda çok heyecanlıydım ve içinde olmayı çok istedim. Sevgili abilerim Ahmet Çelenk ve Nadir Göktürk'ün de uygun görmesi ile dahil oldum. İlk profesyonel işimin bu çaplı önemli olması da benim şansıma, gurur duyuyorum açıkçası. Düzenlemesi ben ve aranjör Burak Kahya tarafından yapıldı. Zerdaliler çok ağır bir şarkı, duyguların zor sindirilebildiği fazla içten bir şarkı. Biz de elimizden geldiğince duyguyu koparmadan uyarlamaya çalıştık. Çünkü Ezginin Günlüğü tamamen sanat için sanat yapan çok değerli üyelere sahip bir grup. Şarkıya müdahale ederken tereddüt ettim elbette. Çünkü çok bariz bir şekilde Zerdaliler kuvvetli bir karaktere sahip. Bunu değiştirmek ve yanlış bir adım her şeyi kaybetmeye sebep olabilirdi. Tabii ilk işimin olmasının verdiği gerginlik de cabası. Ama çok özendik ve albümün çıkışı ile heyecanım katlandı. Ben 19 yaşındayım. Çok genç olmama rağmen Ezginin Günlüğü bizim nesile kadar ulaşmış, çok kıymetli bir gruptur. Müzik adına bazı adımların başlangıç çizgisi, farklılığa açılış kapısı olmuştur. Dinliyordum ve müzik için el öpülesi bir grup olduğunu düşünüyorum Bu saygı albümünde herkesin büyük emeği var. Emeği geçen bütün Dokuz Sekiz Müzik ailesine, Anıl Şallıel'e ve Burak Kahya'ya çok teşekkür ederim. Açıkçası üstesinden geldiğimizi düşünüyorum. Aklımın kalmadığı, her şeyimi verdiğim, içime çok sinen bir iş oldu. Ezginin Günlüğü gibi bir kök yaşadığı sürece müzik daima daha çok yeşerecek. Projeye Burhan Ağabey'in telefonuyla dahil oldum. O dönem çok yoğunduk aslında, hatta bazı projeleri geri çevirmek zorunda kalmıştık. Ama hem proje hem de genel tavır bizi çok heyecanlandırdı; şarkıyı seçtikten sonra düzenleme tamamen müzisyenlere bırakılıyor, hiçbir yönlendirme yapılmıyordu. Projeye dahil olan herkeste müziğe ve müzik üretimine dair benzer bir heyecan hissedince mutlulukla dahil olduk. Bana birkaç şarkı gönderilmişti, aralarından Papatyayı seçtim. Ama düşününce karşı taraf da yakıştırmış olacak ki gönderilen şarkılar arasında vardı. Olmaz mı, oldu tabii ki. Ezginin Günlüğü'nün yeri çok özel bir de dinleyicileri için. Ama sonuçta bir şarkıyı sevmek ona özen gösterme isteğini, duygusunu en iyi şekilde yansıtma arzusunu da beraberinde getiriyor. Ve ben Papatyayı çok seviyorum. Ezginin Günlüğü evde, çevremizde çok dinlenirdi, haliyle bir tanıdıklık, bir aile hissi var. Ama insana tabii gençliğinde tatlı bir körlük geliyor, ailesinin dinlediği şeylerden uzaklaşıyor. Haliyle grubun müziğini bilinçli dinleyişim, anlayışım, sevişim daha sonraki yıllarda oldu. Hikayeleri tabii ki sahiplerinden dinlemek istiyor insan, içgüdüsel olarak. Ama farklı anlatıcılar, farklı anlatımlar beni hep heyecanlandırmıştır. Bu albüm de epey heyecanlı bir albüm bence, kendi katkımdan bağımsız olarak. Şarkılar belki de normalde gitmeyeceği yerlere gitti ve yeni hikayeler edindi, belki bambaşka kulaklarda, yeni yürüyüşlere, yeni olaylara eşlik edecek. Sanırım bize verdiği ezgiler ve kelimeler için, hayatın her anına dair bizim kulağımıza fısıldadıkları şarkılar için sakince teşekkür ederdim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-dursun-ege-gocmen-edebiyatin-yasinin-olmadigina-inaniyorum/", "text": "Bundan iki yıl önce TUDEM Edebiyat Üçüncülük Ödülü aldığı romanı Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası ile çocuk edebiyatına hem sazlı sözlü, fıkır fıkır hem de cesaret veren bir hikaye kazandıran yazar Dursun Ege Göçmen, Ajandakolik'te konuğum oldu. Geçtiğimiz aylarda ilk baskısını yapan Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası, cesur ve mücadeleci çocukların hikayelerini anlatıyor. Kitabın yazarı Dursun Ege Göçmen, ismi yüzünden akranları tarafından alay konusu olan bir çocuğu merkeze alırken kendi geçmişinde de benzer sorunları yaşadığını Ajandakolik'e anlattı. Göçmen ile yazın hayatından İstanbul Sözleşmesi'ne uzandık, hem edebiyattan hem de ülkenin gündemindeki mevzulardan konuştuk. Kitaplar, çocukluğumdan bu yana en yakın arkadaşlarım. Ekmeğimi de hep okuyup yazarak kazandım. Yıllarca televizyonlarda haber ve program metinleri yazdım, çocuk kitapları yazmaya ise anne olduktan sonra başladım. Oğlum Özgür dünyaya geldikten sonra, önceleri bir anne olarak çocuk edebiyatını takip etmeye başladım. Ardından okumak yetmez oldu, yazmaya başladım. Önce öyküler, masallar ve ardından romanlar... Oğlumun çocuk dünyası, benim de içimde uyuttuğum çocuğu uyandırdı. Bir çocuğun gözünden dünyaya bakmak beni özgürleştirdi ve zenginleştirdi. Çocuk edebiyatıyla yazı serüvenim böyle başladı. Yazdığım ilk kitap olan Canı Sıkılan Çocuk ile 2007'de Gülten Dayıoğlu Vakfı Roman Ödülü'nü kazandım. Ardından ikinci kitabım olan Alacağınız Olsun ile Rıfat Ilgaz Öykü Ödülü'ne layık görüldüm. Kitaplarıyla büyüdüğüm bu iki büyük yazar adına verilen ödüller beni kamçıladı. Ardından Eğitim Sen ve Tudem yarışmalarında da ödüller kazandım. Bu ödüller bana yazmaya devam etmem konusunda cesaret verdi. Ama öte taraftan büyük bir sorumluluk da yükledi. Yani artık vasat bir yazı yazmaya hakkım yok gibi geliyor. En azından ben, aldığım ödüller nedeniyle kendimi iyi yazmaya, güzel yazmaya, güçlü cümleler kurmaya borçlu hissediyorum. Evet, kesinlikle öyle! Aslında ben de Şahap kadar olmasa da çocukluğumda benzer şeyler yaşadım. Adım Dursun ya... Duyanlar önce Dursun erkek adı değil mi? Sen son çocuk musun? diye sorular soruyordu. Dile getirmeseler de modern bir isim olmadığı için de içten içe küçümsediklerini hissediyordum. Ama benim şansım Şahap'ın aksine adımın anlamını daha erken öğrenmemdi. Dursun, doğduğum bölgede batıl bir inanç gereği ölmesin, yaşasın, dursun anlamında konulmuş bir isimdir. Kız çocuklarına da erkek çocuklarına da verilir. Akran zorbalığı, çocukların büyürken yaşadıkları en büyük sancı. Şahap da isminden dolayı arkadaşları tarafından alay ediliyor. Ama bu yalnızca bir bahane. Kültür farkı, ekonomik farklılıklar, engellilik ve bunun gibi pek çok konu akran zorbalığının nedeni olabiliyor. Şahap'ı değiştiren, dönüştüren ve kendisiyle barışmasını sağlayan İpek de kızıl saç rengi nedeniyle alay ediliyor. Ama İpek, Şahap'ın aksine farklılığından utanmıyor, aksine övünüyor. Kitap da işte bunu anlatmaya çalıştım. Evet, dış görünüşümüzü, adımızı, kim olduğumuzu seçemeyiz. Ama nasıl bir yaşam süreceğimizi seçebiliriz. Aslında yaşam iki seçenek üzerinden ilerliyor. Ya pes edip var olanı kabul edeceksin ya da mücadele edip değiştireceksin! Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası, cesur ve mücadeleci çocukların hikayelerini anlatıyor. Tanıtım broşürlerinde 9 yaş üzeri olarak öneriliyor. Ama ben iyi edebiyatın yaşının olmadığına inananlardanım. Yani iyi yazılmış bir çocuk kitabı her yaşta keyifle okunur. Örneğin Antoine de Saint-Exupery Küçük Prensi aslında yetişkinlere yazmış. Ama Küçük Prens, tüm dünyada en sevilen çocuk kitaplarının başında geliyor. O yüzden ben kitaplarımı tüm yaştan okurlara öneriyorum. Keşke olabilseydi. Müzik dinlemeyi seviyorum ama müzik kulağım yok maalesef. Detone olmadan söyleyebildiğim bir tane şarkı bile yok. Ama bir müzik aleti çalmayı çok isterdim doğrusu. Gerçi hiçbir şey için geç değil. Bir gün yan flüt çalmayı öğrenmek istiyorum. Çocuklar ve gençler için karakterler yaratırken en çok nelerden besleniyorsunuz? Kendi çocuğunuz da bunda rol oynuyor olmalı! Açıkçası bir karşılaştırma yapmayı pek doğru bulmuyorum. Her ülkenin, her coğrafyanın çok değerli yazarları, çok güzel kitapları var. Ama şöyle bir farktan söz edebilirim sanırım. Ben de dahil Türk yazarların daha otokontrollü olduklarını düşünüyorum. Yabancı yazarların çok beğenilen, çok okunan bazı çocuk kitapları ile bir Türk yazar Türkiye'de yayıncı bile bulamayabilirdi. Kendimden örnek verecek olursam kitapta yazdığım argo bile olmayan bir söz ya da cümleyi değiştirmem için yayınevindeki editörlerimle konuştuğum oluyor. Oysa edebiyat, hayatın aynasıdır. Gerçek yaşamda kullanılan bir cümlenin ırkçı, cinsiyetçi, açıkça küfür olmadığı halde kitapta geçmesinin ne sakıncası var anlamıyorum. Kısacası yabancı yazarlar bu anlamda bizden daha özgürler. Okuyabildim ama çok yazamadım açıkçası. Pandemi süreci benim zihnimi de biraz olumsuz etkiledi. Yazmaya odaklanamadım. Kafamı dağıtmak için her zaman yaptığım gibi bol bol yerli ve yabancı polisiye kitaplar okudum. Kendim yazamasam da kafamda biriktirdiğim birçok kurgu oluştu. Takip ettiğim yazarların yeni kitapları çıkınca mutlaka alıp okuyorum. Bu dönemde okuyup en çok sevdiğim kitapsa Miyase Sertbarut'un Yuan Huan'ın Kulübesiydi. Kafamda taslağını oluşturduğum ama henüz kağıda dökmediğim birkaç oyun var. Kitap, yazarla okur arasında doğrudan kurulan bir iletişim. Ama tiyatro oyunları öyle değil. Onların seyirciyle buluşması için, sahnelenmeye, oyunculara, yönetmenlere, müzisyenlere, dekoratörlere ihtiyacı var. Türkiye'deki tiyatroların durumu da pek iç açıcı değil. Devlet tiyatroları genellikle klasikleşmiş oyunları sahneliyor. Özel tiyatroların birçoğu ise ekonomik sorunlarla boğuşuyor ve yeni oyun sahnelemiyor. Bu anlamda yazılan oyunun kağıtta kalması ve sahnelenmemesi de biraz şevk kırıyor. Tiyatroda ve edebiyatta kadın yazarların gölgelenmesi konusuna gelince... Toplumun her alanında var bu gölge. Sokakta, işte, hatta evde! Ama bu değişiyor, hemcinsim olan kadınların sesi her geçen gün daha güçlü, daha cesur, daha gür çıkıyor. Dünya bir gün daha iyi hale gelecekse, bu kadınların sayesinde olacak! Madem kadınlardan söz açtık... Kadının yalnızca sanattaki değil toplumdaki yeri özellikle yaşadığımız şu ileri çağda çok tartışılıyor. İstanbul Sözleşmesi imzalansın, imzalanmasın tartışmaları sürüyor. Çocuklar ve gençler için yazan bir yazar olarak bu konuda yazarlara da çok iş düşüyor. Düşüncelerinizi tüm bu kadın toplum çerçevesinde sizden dinlemek isterim. İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! Önce, tavrımın bu olduğunu söyleyeyim. Bu slogan boşuna atılmıyor. Bu ülkede hergün onlarca kadın öldürülüyor. Kim tarafından? Kocaları, sevgilileri, babaları ya da yakınları tarafından. Sadece ölenlerin adını haberlerde duyuyoruz. Oysa kapalı kapıların ardında binlerce kadın ve kız çocuğu aynı zamanda şiddet görüyor. Fiziksel, cinsel, psikolojik şiddetle örseleniyorlar. İstanbul Sözleşmesi, doğrudan doğruya şiddeti önlemeyi amaçlıyor. Kişiler arasında evli, bekar, kadın, erkek gibi ayrım da yapmıyor. Bu sözleşmenin faydaları açıkça ortadayken buna karşı çıkanların iyi niyetli olduklarını hiç düşünmüyorum. Bir kadın, bir insan, bir yazar olarak İstanbul Sözleşmesi'ni her türlü saldırıya karşı savunmayı bir görev olarak görüyorum. Ajandam olmasa ben ne yapardım! Okul etkinliklerime, imza programlarıma ajandam sayesinde vaktinde gidiyorum. Elbette aşırı dağınık ve unutkan olduğum için ajandalarımı yılda birkaç kez kaybedip yenilemek zorunda kalıyorum. Ajandama bazen okuduğum, duyduğum ve etkilendiğim sözleri not alıyorum. En çok da yine tanıtımlarını okuduğum kitapların ve yazarların ismini unutmamak için yazıyorum. Çok uzun bir süredir kafamın içinde dönüp duran ve bir roman var. İlk gençlik romanı diyebilirim. Ama konusunu söylemeyeyim, çünkü bilgisayar başına oturduğumda kafamda olan kitap ile bilgisayarın başından kalktıktan sonra kağıtta yazan kitap her zaman bambaşka oluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-ece-goksu-maruz-kaldiginiz-muzigi-degil-sectiginiz-muzigi-dinleyin/", "text": "Ajandakolik'te yeni bir hafta başlıyor! 30 Nisan Uluslararası Caz Günü'nden yola çıkarak Çünkü Caz Tek Bir Güne Sığmaz mottosuyla caz müziğin Türkiye'de sevilmesine, yaygınlaşmasına emek veren müzisyenlerle uzaktan da olsa bir araya geldik. Kimiyle telefonda kimiyle önce sosyal medyada sonra da mail yoluyla sohbet ettim. Yaklaşık 10 gün boyunca sürecek olan bu mini söyleşi serisinde davulda, piyanoda, bas gitarda, perdesiz gitarda, saksafonda, kontrbasta, vokalde kimler kimler yok ki... O zaman Ajandakolik Caz Haftası başlasın! İlk konuğum bugün Uluslararası Caz Günü etkinlikleri kapsamında Beş Konser Tek Akşametkinliği ile kendi instagram hesabından canlı konser verecek olan sevgili caz vokal Ece Göksu. Hayatım bir iki sene önce değişmeye başladı aslına bakarsanız, karantinaya özel bir değişim yaşadığımı zannetmiyorum ama değişimlerimle barışmama ve yüzleşmeme sebep veriyor diyebilirim. Nasıl geçtiği sorusuna gelecek olursak da, bol bol kendimle ilgilenerek, kitap okuyup, yemek ve temizlik yapıp, çalışıp, arkadaşlarım ve ailemle uzaktan da olsa sohbet ederek geçiyor. Birkaç hafta önce Akbank Sanat'ın #EvinCazHali konserlerinde de Can Çankaya ile beraber yer almıştık. Bundan sonra da yine birkaç tane var ileride görünen, ben de heyecanla bekliyorum hepsini. İlgilenmek ne kelime, opera hala hayatımın büyük bir parçası. Konservatuvarda piyano bölümünde okurken bir yıl piyanoyla aynı zamanda şan bölümünde de okudum, ancak iki dev bölümü aynı anda yürütmek imkansız olduğu için opera bölümünden vazgeçmek zorunda kalmıştım. Caz müziğine olan ilgim evde dinlenen albümler dışında orta okulda çok değerli hocam Prof. İlhan Baran sayesinde olmuştu. Bize solfej derslerinin sonlarında birer saat caz standartlarından söyletirdi. Bu bölüm kısa zamanda dersin en sevdiğim bölümü haline gelmişti ve sayesinde bir sürü şarkı öğrenmiştim. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda caz vokal hocasıyım. Henüz üç yaşında çok yeni bir bölümüz. Her geçen gün biz hocalar da öğrenciler de birbirimize daha çok alışıp, daha çok paylaşabiliyoruz. Aramıza pandemi girdiği için de şu ara biraz mutsuzuz. Bence ilgi konusunda hiçbir problem yok ama hayallerin daha büyük ve daha fazla çalışma azminin olması gerekiyor sanırım. Caz müzisyenliğinin bir hobi ya da kolay bir şey olmadığını ve ancak çok çalışılır ve hareket edilirse hayallere ulaşılabileceğini anlamak gerekiyor. Bizim okul henüz üç yıllık olmasına rağmen giriş sınavları epey kalabalık geçiyor. Yetenekli insanlar çok olmasına rağmen de kontenjandan dolayı bazen istenilen herkes maalesef okula giremeyebiliyor. Denemeye devam etsinler, vazgeçmesinler. Caz tarihinde kadın caz vokalistleri erkeklere göre çok daha fazla. Bir şekilde enstrümancıların erkeği, şarkıcıların kadını gibi dünya saçması bir ayrım oluşmuş. Bu cinsiyet ayrımını çok gereksiz ve anlamsız buluyorum. Konunun cinsiyetle değil, müzisyenlikle ilgili olması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden de kız çocuklarını daha fazla enstrüman çalmaya, erkek çocuklarını da şarkı söylemeye davet ediyorum. Evet var. Geçtiğimiz aylarda Can Çankaya ile beraber bir duo albüm kaydettik. Ancak araya pandemi ve karantina günleri girince maalesef, çok fazla ilgilenemedik. En yakın zamanda kayıtların mix ve mastering kısmını da halledip sizlerle paylaşmak için çok heyecanlıyız. Caz benim hayatımın ta kendisi tabii ki. Kendimi emanet ettiğim müzik. Tıpkı klasik müzik gibi. Hala anlamaya çalışıyorum, hala öğrenmeye çalışıyorum. Bitmeyecek olan ve sürekli akan bir müzik. Bu işle uğraştığım için minnettarım. Müzikle yaşayabildiğim için de şükran duyuyorum. Sadece caz dinleyicilerine değil ama tüm müzikseverlere bir şey söylemek isterim, o da, maruz kaldıkları müzikleri değil, seçtikleri müzikleri dinlemeleri olur. Seçebilmek için sadece biraz daha ilgi yeterli. O zaman hayat daha güzel oluyor, bana inanabilirler. Fonda bugün, Bill Evans 'Time Remembered' çalsın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-efza-evde-lakabim-kucuk-aysel-gureldi/", "text": "Sizi bilmem ama benim yeni keşiflerimden biri Efza! Bu söyleşiyi yapmadan önce şarkılarını dinlemem gerekiyordu elbette, bir ön hazırlık için. Dinler dinlemez çok sevdim, tek dinlemelik olmadı üstelik. 26 yaşında hüzünlü şarkılar söyleyen, iyi bir ses, Efza. Sıradan değil hiçbir şarkısı; cezbedici bir yanı var. Bugün Ajandakolik'te konuğum. Kesinlikle. Bolluk, mutluluk, bereket getiren ve artıran, çoğaltan anlamına geliyor. Opera okumayı, sadece ders içeriklerinin beni geliştirebileceğini düşündüğüm için seçtim. Bu yüzden durmuyor ama bütün edindiğim bilgiler hala cebimde ve çoğunu kullanıyorum. Aslında bu şarkılar çok çok eski, 17-18-19 yaşlarımdan... Defterimde sözleri ve kısmen notaları, telefonumun sesli notlar bölümünde de melodileri hazırda bekliyordu. Yani bütün söz-müzikler bana ait. Hüzün Kokar Bu Şarkı ve Isınsın Biraz'da şu anda eğitim gördüğüm Müzik Prodüksiyon bölümünden hocam Süden Pamir ile çalıştık, düzenlemeleri birlikte yaptık. Sound tasarımı ve mix-mastering ona aitti. Üçüncü parçam Düzen ile birlikte bütün düzenlemeleri ve mix'leri kendim yapmaya başladım. Diğer parçalar da aynı şekilde devam ediyor. Evet, bu parça benim için çok özel ve karantinada özellikle bir klip çekmek istedim... Gündüz Vakti Bir Cazda tamamen kendimle konuşuyorum. Zaten aslında dört duvarın hikayesiydi şarkı. Zamanlama olarak evde kalmak beni buna yönlendirdi; açıkçası hikayesiyle bağdaştığını düşünüyorum. Tabii, kesinlikle bütün parçalarıma klip çekmek istiyorum. Elektronik sesler, canlı enstrümanlar, devrik cümlelerim, akılda kalması zor nakaratlar, kuralsızlık ve sadece içimden geçen her şey... Elektronik üslubu benimsedim. Parçalarım aslında düşük tempoda daha çok diyebilirim. Üzerine sevdiğim farklı türlerden bir şeyler eklemek fazlasıyla hoşuma gidiyor. Hip-hop ve dans ritimlerini çok seviyorum nakaratlarda genellikle bunları kendime göre kesip biçiyorum, üzerine evde perküsyon olarak kullanabileceğim eşyalarla eklemeler yapıyorum ya da ses tasarımları yapmaya çalışıyorum. Kesinlikle birkaç canlı enstrüman kullanmayı seviyorum. Bu şekilde farklı türlerden de etkilenip harmanlar yapmak ve sonrasında Efza oldu demek hoşuma gidiyor. Ne kadar doğru yakalamışsınız. Melankoliyi çok seviyorum. Her şarkının mevsimi olduğu gibi, her mevsimin de bir duygu durumu var bence. O yüzden sadece bahar demem ve evet ben şarkılara melankoliyi ve hüznü çok yakıştırıyorum. Ben mi yanlış anlıyorum bilmiyorum ama sanki neşeli gibi tınlayan şarkılar daha hüzünlü geliyor. Ben de kendime 50 diyorum. Aslında şarkılar içinde çok fazla aşk barındırıyor gibi görünüyor ama aslında pek ilgisi yok diyebilirim. Yazma kısmı ise genellikle yaptığım gözlemler, dinlediğim hikayeler ya da ben içimde yaşadığım basit bir olayla içimi büyütüyorum. Hemen hemen her şey bana ilham kaynağı olabiliyor. Ruh hali olarak da birkaç gün çok fazla sıkışıyorum ve bütün işlevimi yitiriyorum. Kendi kabuğuma çekilip telefonumu uçak moduna falan alabiliyorum. Öncesinde biriken öyküleri kusmak istermiş de, kusamıyormuş gibi bir ruh hali diyebilirim. Ben karantinada spor yapmaya çalışıyorum ve eşlik olarak klasik müziklere yapılan elektronik reworkler çok hoşuma gidiyor, en büyük keşfim bu yönde. Onun dışında yeni çıkanlar ve üçüncü yeni gibi listeleri takip ediyorum; neler yapılıyor diye, beğendiklerimi listelerime ekliyorum. Ama genel olarak ben köklü sevdiğim playlistlerimden gidiyorum sanırım bu sıra. Şiirlerden besleniyorum, bana fazlasıyla ilham veriyor. Küçükken pek taklit etmiyordum diye hatırlıyorum ama annem yaz sıcağında bile ayağımdan çıkarmadığım pembe bir deri pantolonumun olduğunu, onu giyip süslenip bütün ev halkına elimde tarakla konser verdiğimi hep söyler. Bu yüzden evde lakabım küçük Aysel Gürel'di. Şu an için evet özgürlük sağladığını söyleyebilirim ve bu benim çok düşkün olduğum bir kavram, özellikle müzikte. Ama ilerideki planlarım arasında sanırım şirket var. Bazıları sadece şarkı, bazıları sadece şiir ya da her ikiside. Bir kitap hazırlıyorum, ona bazı şarkılarımın sözlerini ekledim mesela. Bence neredeyse ülkenin yarısı eski normale döndü ve bu çok üzücü. Ben tahminen bir ay daha tedbirli olmaya devam edeceğim ve single hazırlıyorum bu süreçte, zaten evde olmam gerekiyor. Açıkçası ben tüm şarkılarını çok başarılı buldum. Seni Ajandakolik'e konuk ettiğim için de ayrıca mutlu oldum. Çok başarılı bir müzik hayatın olacağına inanıyorum. Bol şans!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-emre-oktayoglu-melankolik-bir-sarki-yaptiktan-sonra-aynanin-karsisina-gecip-komik-danslar-ettigimi-bilirim/", "text": "Geçtiğimiz şubay ayında Ada Müzik'ten çıktı Yüzündeki Güneş. Yalnızca her mevsimde açan güneşlere değil, yağmurlara, kara, soğuğa eşlik edecek şarkılarla çıkageldi Emre Oktayoğlu. Bu onun ilk albümü olsa da müzik geçmişi yıllara dayanıyor aslında. Esintili yaz akşamlarına yaraşan sesini ilk duyduğumdan beri onda 1990'larda sevip de dinlediğim şarkıcıların duygusunu alıyorum. Sanki tüm bu şarkılar, o dönemi özleyenler için yeni bir kimliğe bürünmüş gibi kulaklarımın pasını alıyor şimdi. Ajandakolik'te bugün konuğum Emre Oktayoğlu. Evet bu sıklıkla duyduğum bir tespit. 90'lar, ilkokul öğrencisi olarak müzik dinlemeyi keşfettiğim yıllar. Aynı zamanda piyano çalmaya başladığım yıllara da denk geliyor. Dolayısıyla yaptığım müzikte etkisi olması kaçınılmaz. Sesimde o döneme ait bir şeyler var mı emin değilim ama şarkılarımda bu havanın olduğunu ben de düşünüyorum. Hala da 90'lar tınılarını severek dinlediğimi söyleyebilirim. Bahsettiğimiz dönemde özellikle Türkiye'de pop müzik, kaliteli ve kalitesiz örneklerini belirgin biçimde sunmaya başladı. Bunu şimdi geriye dönüp baktığımızda daha sağlıklı analiz edebiliyoruz. O yüzden 90'lardan bir hava taşımanın aslında riskli bir yanı da var. Ama genel olarak o döneme ait olmak bana iyi hissettiriyor. Sahne geçmişim eski yıllara dayanıyor ama albüm kaydı tamamen farklı bir durum. Kayıt süreci oldukça zahmetli. Önceden biçtiğiniz hiç bir süreye sadık kalınamıyor. Belki sadece benimle ilgilidir bu konu ama ne kadar planlı da olsanız, çok aşamalı ve ayrıntılı bir süreç. Ben stüdyo aşamasının daha kısa süreceğini düşünüyordum ama beklediğimden bir parça daha uzun sürdü. Kayıt sürecinden önce, şarkıların çoğunun yazılma ve düzenlenmesi iki sene gibi bir süre aldı diyebilirim. iki şarkı ise önceki yıllarda yaptığım şarkılar. Yıllardır İstanbul 12 Orkestrası'nda albüm ve sahne çalışmalarında yer aldınız. Bir orkestradan sonra tek başınıza bir albümle müzikseverlerle buluşmak heyecan verici olsa gerek. İstanbul12 Orkestrası 18 yaşımda genç bir müzisyenken kendimi içinde bulduğum bir oluşum. Çok önemli müzisyenleri kadrosunda bulundurmuş kaliteli müzik yapmaya özen gösteren bir topluluk. 2011 yılında İlk adında bir albüm yaptık. Bu, besteci ve aranjör kimliğimin ön planda olduğu bir çalışmaydı. Güzel tepkiler de aldık ama kayıt süreci bizi çok yormuştu. İşin doğrusu biraz stüdyo acemiliği de yaşamıştık. İlerleyen yıllarda sahnede canlı müzik yapma durumu daha ön planda oldu. Kayıt kısmını ihmal ettik. Gerçi tekrar şarkı yayınlama niyetimiz var. Muhtemelen pandemi olmasaydı birkaç tane kaydetmiş olurduk. Bu virüs birçok açıdan motivasyonumuzu da dağıttı diyebilirim. Enstrümanım gereği İstanbul12'de sahnede biraz daha arka planda oluyorum. Şarkıcılık özelliğimden çok piyanist kimliğim baskın. Yüzündeki Güneşde ise her ne kadar besteci, söz yazarı, piyanist, gitarist ve aranjör rolüm olsa da daha görünür kimliğimin şarkıcı olmasını istiyorum. Dolayısıyla benim için yeni olmasa da ilk solo çalışmam olduğu için çok heyecan verici. Albüme katksı olan isimlerin hepsi çok değerli. Trompette Şenova Ülker, davulda Alpar Lü, elektrik basta Dünyacan Yılmaz, kemanda Nilgün Lü, viyola ve kemanda Başak Elkutlu ve flütte Zümra Oktayoğlu'nun eşsiz performansları; şarkıları hayal ettiğimden de güzel bir noktaya getirdi. Kayıtları sevgili dostum Tonmeister Ege Semercioğlu'nun Tünel Çinili Han'daki stüdyosunda yaptık. Albüm fotoğrafları da Dilan Bozyel'in objektifinden çıktı. İşin doğrusu single hızlı tüketim dünyasının bize sunduğu bir gerçeklik. Sosyal medyada 10 saniyelik videoların bile insanlara uzun geldiği zamanları yaşıyoruz. Bu durum benim gibi yıllanmışlığa inanan bir insan için çok can sıkıcı. O yüzden ben ortaya çıkardığım ilk çalışmamın adlı adınca 10 şarkılık bir albüm olmasını istedim. Bu demek değil ki önümüzdeki günlerde bir single'ım olmayacak. Ancak ilk ürünümün biraz daha bütüncül bir hikayeyi anlatmasını tercih ettim. Şarkıların bir çoğu yakın zamanlı, bir iki senelik şarkılar. Ama biraz önce de söylediğim gibi iki şarkım üniversite döneminde yaptığım şarkılar. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, şarkıların tümü bir şekilde demlenme sürecinden geçerek son halini buluyor aslında. 90'lar ve 2000'ler oldukça hareketliydi. Hem sayı açısından hem içerik açısından zengindi. Bununla birlikte şu anda da çok fazla kişinin single ile de olsa müzik piyasasında var olmaya çalıştığı görüyoruz. Bunların niteliği ile ilgili bir yargıya varmak için biraz zaman geçmesi gerekiyor bence. Bazı şarkılar değerini zaman geçtikçe buluyor. Bazıları da zamana hiç olmamışçasına eriyor. Elbetteki toplumun tercihleri değişecektir. Rap müziğin dinleyici kitlesi artıyor. Bu, müziğin içinde barındırdığı mesajla ilgili bir şey. Şu anda Rap kitlesinin bu formu duymaya ihtiyacı var belli ki. Bunda hayıflanacak bir durum yok bence. Herhangi bir müzik türünü iyi kötü diye etiketlemeyi yanlış buluyorum. Müzisyenler de yeniliklere açık olmalılar. Fakat sadece Şu anda bu tutuyor, müziğimde buna da yer vereyim anlayışını doğru bulmuyorum. Bir müzisyen istediği müziği alıcısı olur mu olmaz mı engeline takılmaksızın yapmalı. İkinci soruya kocaman bir BİLMİYORUM demek istiyorum. Bu süreçle ilgili gerçekten hiçbir şeyi anlayamıyor ve bilemiyorum. Her jenerasyon böyle radikal etkileri olan olaylara maruz kalmıştır muhakkak ama şu anda gerçekten var olan belirsizlik oldukça can sıkıcı. Açıkçası çok verimli geçiremedim. Zaten odaklanma sorunu olan biriyim. Pandemi süreci benim motivasyonumu olumsuz etkiledi. Albümün ilk konserini 25 Mart'ta Zorlu PSM Touche'de yapacaktık. Fakat tüm konserler gibi iptal oldu. Mekanlarda yeni yeni kıpırdanmalar var, yakın zamanda konser yapmak istiyorum ama gerçekten şu an somut bir tarih zikredemiyorum. Albümü oluştururken şarkı seçiminde biraz endişelenmiştik acaba hepsi çok mu ağır ve kasvetli oldu diye. Fakat sonra yavaş hızlı ayrımı yapmaksızın en beğendiklerimizi belirledik ve ortaya böyle bir ürün çıktı. Benim içim şarkı yazarken o anki ruh halinden çok, o güne kadarki duyguların birikimi ön plana çıkıyor. Yani çok melankolik bir şarkı yaptıktan sonra aynanın karşısına geçip komik danslar ettiğimi bilirim. İnsan birçok duyguyu içinde aynı anda barındırabilen bir canlı. Benim de ruh halim ani değişikliklere uğrayabiliyor. Şarkılardaki kadar romantik miyim buna benim cevap vermem zor ama yaşadığım duygu her ne ise biraz fazlaca yaşadığımı söyleyebilirim. Bu anlık bir kasvet de olabiliyor, uzun bir mutluluk hali de olabiliyor. Zamane aşkları belki biraz çağımızın hızlı tüketim anlayışını yansıtıyor olabilir. Ama bunu eleştirel bir şekilde dile getirmek istemem. Bununla ilgili bir kural koyucu değilim, bir kural olduğuna da inanmıyorum. Herkes birey olarak aşk da dahil olmak üzere her türlü duygusunu özgürce yaşayabilmeli. Geçmiş zaman ile şimdiyi hiçbir alanda kıyaslamak doğru değil sanırım. Bu soruyu birkaç isim vererek cevaplamak çok doğru olmayacaktır. Her müzisyenin beslendiği sayısız kaynak vardır. Ama çok çok küçükken dinlediğim Timur Selçuk benim müziğime yön veren isimlerin başında geliyor. Bunun dışında Stevie Wonder, Nat King Cole, Fatih Erkoç, Jülide Özçelik eskiden beri çok keyiflenerek dinlediğim isimler. Bu soruyu 2-3 sene önce sorsanız teknolojiyi oldukça yakından takip ettiğimi söylerdim. Yeni çıkan uygulamalar, teknolojik ürünlere çok olmasa da meraklıydım. Fakat son yıllarda biraz geride kalmış gibi hissediyorum. Sanki biraz yoruldum her yeni çıkanı bilme zorunluluğundan. Yavaş yavaş çözülüyorum galiba. Çok aktif olmasa da Instagram ve Twitter günde birkaç kez girip baktığım uygulamalar. Elbette. Şu aşamada bir albüm düşünmüyorum ama single'lar mutlaka olacaktır. Albüm tamamen özgün şarkılardan oluşuyor. Belki öncelikle bir cover, ardından yine kendi şarkılarımdan seçerek single'lar kaydedeceğim. Henüz somutlaşmış bir ürün yok ama kafamda uçuşan fikirler var. Tabii birkaç sene sonra yine uzun soluklu bir albüm macerasına da atılırım. Fakat şimdilik bunu konuşmak çok erken."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-eylem-kaftan-meryem-uzerliyle-tanistigimizda-cok-gorkemli-oldugu-icin-bu-role-cok-uygun-olmadigini-soylemistim/", "text": "Madrid'de eylül ayında düzenlenecek Imagineindia Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Film kategorisinde yarışacak Türk filmi Kovandan bir güzel haber daha geldi, bu hafta! Filmin başrol oyuncusu Meryem Uzerli de En İyi Kadın Oyuncu dalında festivalde aday gösterildi. Ülkemizde eylül ayında vizyona girecek olan filmin hem senaristi hem de yönetmeni Eylem Kaftan, bugün Ajandakolik'te konuğum oldu. Geçtiğimiz yıl arıcılık üzerine biri belgesel iki film izlemiş, bu epey emek isteyen meşakkatli iş hakkında ilk defa kafa yormuştum. Türkiye'de arıcılık üzerine bir film izlemediğimi de o zaman fark etmiştim. Eylem Kaftan'ın yazıp yönettiği Kovan, geçimini arıcılıkla sağlayan bir kadının doğa ile mücadelesini Doğu Karadeniz'in sisli yamaçlarında beyazperdeye taşıdığı için hemen ilgimi çekti elbette. Aslında bu söyleşiyi yapmadan önce filmi izlemeyi çok isterdim ancak ne yazık ki Kovan sonbaharda gösterimde olacak. Ama şunu da söylemek gerek; filmin başarısı çoktan ülke dışına ulaştı bile... Ben de hem Türkiye'de arıcılık üzerine yapılan ilk filmlerden biri olma özelliği taşıyan Kovanı hem de bu başarısını konuşmak için senarist yönetmen Eylem Kaftan'la bir araya geldim. Çok teşekkür ederim. Kovan gibi sanatsal iddiası olan filmlerin en büyük meyvelerinden biri ödüller. Filmimizin farklı kültürlerde de karşılığının olduğunu görmek, farklı coğrafyalarda beğenilmesi, takdir edilmesi bizim için büyük bir mutluluk. Madrid'deki İmagineindia Film Festivali, Avrupa'dan ve Güneydoğu Asya'dan yılın en başarılı filmlerini seçkisine alan bir festival. Pek çok festival gibi A festivallerin seçtiği filmleri tekrarlamak yerine, yeni keşiflere şans veriyor. Busan'ın, Locarno'nun, Jeanjou'nun seçtiği filmlerin yüzde doksanını seçmiyor mesela. İspanya'nın en saygın sinema eleştirmenleri filmleri izleyip, çeşitli kategorilerde adaylıklar gösteriyorlar. En korkulan, sert eleştirmenlerden Miguel Marias ve İspanya'nın önemli günlük gazetelerinden El Mundo'nun editörlerinden Alberto Luchini Kovan ve Meryem Uzerli ile ilgili bizi çok mutlu eden yorumlar yaptılar. Luchini, Kovanın Western filmlerini andıran, her türlü güçlüğe rağmen savaşmaktan vazgeçmeyen, unuttuğu kasabasının insanları ile tekrar bağ kuran, güçlü kadın karakteri olan, özgün bir film olduğunu söyledi. Senaryoyu yazarken, coğrafi olarak çok farklı olmasına rağmen Kovanda coğrafya ve insan ilişkisinin Westernlerin yapısına benzediğini düşündüğüm için, bu yorumlar beni çok mutlu etti. Filmin kaba kurgusunu izlettiğim Nuri Bilge Ceylan, film bittikten sonra Arıcılık ne zor işmiş. Bugüne kadar arıcılıkla ilgili bu kadar kapsamlı bir film yapılmamıştır dedi. Gerçekten sadece Türkiye'de değil, dünyada da arıcılıkla ilgili filmler çok az. Honeylandi hala izleyemedim ama çok seveceğime eminim. Kovan'ın hikayesine gelince; öncelikle, Artvin'in Macael ilçesinde, sisli çam ormanlarıyla kuşatılmış, adeta varlığı bile unutulmuş bir sınır kasabasında geçtiğinden başlayayım. Almanya'da işleri bir türlü istediği gibi gitmeyen Ayşe, annesinin ağır hastalandığı haberini almasıyla soluğu anayurdu Artvin'de alır. Annesi ölmeden önce Ayşe'ye son isteği olarak, ona da kendi annesinden yadigar arılığı emanet eder. Ayşe başta karşı çıksa da gönlü, annesinin son isteğini reddetmeye izin vermez. Ancak Ayşe'nin hayalini hiç beklenmedik bir misafir bozacak, Ayşe'yi kaçınılmaz bir sürece sokacaktır. Dev bir ayı yerleşim alanlarının artmasıyla değişen coğrafyada kendine yeni besin kaynakları ararken Ayşe'nin arılığına dadanır. Genç kadın seneler sonra ilk kez bal üretebildiği arılığı ayılara kolay kolay bırakmamaya kararlıdır. Ancak bu sandığından da çetin bir mücadeleye mal olacaktır. Hikayenin çıkış kaynağı, TRT Belgesel kanalına Biçiftlik isimli şehirli çiftçilerin doğaya göçünü anlatan bir belgesel dizisinde yönetmenlik ve sunuculuk yapıyor olmamdı. Anadolu'nun farklı şehirlerinde şehirli çiftçilerin, modern yöntemleri doğaya uygulamaya çalışırken yaptığı hatalar, yerel halkla yaşadıkları trajikomik çelişkiler, doğayla verdikleri çetin mücadeleyi anlatıyorduk. Bu yolculukta tanıştığım arıcılardan, özellikle de arıcı kadınlardan esinlendim. Belgeselci olduğum için herhangi bir konuyu nerdeyse uzmanlık düzeyine gelene kadar araştırma eğilimim var. Onlarca arıcıyla görüşüp, hikayelerini dinledim. Kendim defalarca arılıklara girip, arıcı giysileri giyip, elime petek almayı, elimi kovana sokmayı, arılarla iletişim kurmayı öğrendim. Arılar tarafından sokulmak da bu işin içinde tabii. Bir labaratuvarda kraliçe arıyı kendi ellerimle döllemeye kadar gitti bu iş. Arıcılık uzmanları ve arıcılara senaryoyu okuttum. Yarattığım dünyada bir mantık hatası olmaması için defalarca sağlamasını yaptım. Kovan, felsefi boyutuna baktığınızda büyük şehir hayatında kendisine yabancılaşmış insanın özüne yolculuğunun hikayesidir. O yüzden kadın ya da erkek, her şeyden önce insanın doğayla ilişkisinin hikayesi. Ancak kadın karakterlerin hikayelerine odaklanan filmler az olduğu için kadın filmi de diyebiliriz tabii ki, ben bundan gocunmam. Filmi tanımlamak bana düşmez. Arılar biliyorsunuz ki besin zincirinin en önemli halkası olan hayvanlar. Arı kolonileri kraliçe arıların mühendisliği ve kovanı yönetimiyle varlığını sürdüren, doğanın en anaerkil mikrokozmosu olduğu için, ana karakteri bir kadın yapmak kaçınılmazdı. Ayşe'nin kadın olması, kadın arıcıların arılar gibi daha detaycı ve temiz olması, kadının kendi doğasına daha yakın olması üstünden kadın ve doğa üstüne de çok katmanlı bir tartışma yürütebiliriz. Başrol oyuncusunu bulmak filmin en zor, en stresli işlerinden biriydi. Görüştüğüm ve beni heyecanlandıran birkaç oyuncu arasında Nesrin Cevadzade de vardı. Meryem Uzerli sanırım bu rol için aklıma en son gelecek isimlerden biriydi. Tanıştığımızda ilk başta Meryem çok görkemli olduğu için, bu role pek uygun olmadığını da söylemiştim. Meryem oynadığı her karakterde yeni bir insan olabilen, ezberlerinizi bozabilen bir oyuncu. Hikayeye dahil olup, büyük bir aşkla role kendini adadıktan sonra, Kovan'ın Ayşe'si, meğer yıllardır Meryem Uzerli'yi bekliyormuş dedim. Ömrümün sonuna kadar da İyi ki Meryem olmuş diyeceğim sanırım. Onunla çalışmak olağanüstü, adeta sihirli bir tecrübeydi. Fikir aşamasından sete kadar geçen süre içinde on and off diyebileceğim iki buçuk yıl geçmiştir. Setteyken bile ufak tefek değişiklikler yaparsın senaryoda. En dikkat ettiğim şey hikayenin merak ve gerilim unsurunun yüksek olmasıydı. Çabuk sıkılan bir mizaca sahibim olduğu için, izleyicinin filmimden sıkılması en korktuğum şey olur herhalde. Gösterimlerde izleyicinin filmi gözünü kırpmadan izlediğini gördüğümde Başarmışım dedim. Doğu Karadeniz'in yağmurlu ikliminden ötürü biraz kasvetli bir havası vardır. Eğer yabancısıysanız ve alışık değilseniz bir süre sonra o iklim insana basmaya da başlar. Bu hafif kasvetli hava, tam da yaratmak istediğim atmosferdi. Dışarıdan gelmiş Ayşe'ye de bu sürekli yağan yağmur, bu kalın kestane ormanları, bu sisli yollar bir süre sonra basmaya başladı. Mekan benim için karakteri tamamlayan en önemli unsurlardan biri olduğu için bu atmosferi de hikayeye çok uygun buldum. Benim bütün filmlerimde bir aşk var sanırım. Belgesellerimde de hep bir aşk vardır. Aşk hiç bir zaman başlıca çatışma konusu olmasa da, karakterimizi tanımanın en güzel yollarından biridir. Kovanda Meryem Uzerli'nin canlandırdığı Ayşe ve Feyyaz Duman'ın canlandırdığı İlker karakteri arasında ironik bir aşk hikayesi var. Aslında karamizah barındıran, şu an spoiler vermek istemediğim, şaşırtıcı bir aşk. Doğrudur. Diyaloglardan çok, derdini doğanın ve mekanın değişimleri ile, aksiyonla, umulmadık karşılaşmalarla anlatan bir film Kovan. Daha önceki işlerinize bakarsak daha çok toplumsal konuları ele aldığınızı görüyoruz. Marmara Depremi'yle, töre cinayetleriyle, Kanada'da kalma mücadelesi veren mültecilerle ilgili belgesel çalışmalarınız var. Sinemayı toplumsal bellek olarak nitelendirmenin başarılı örneklerinden birisiniz. Üstelik erkek egemen bir dünyada, sinemada kendi sanatınızla bunu gerçekleştiriyorsunuz. Öyle düşünüyorsanız ne mutlu bana. Kendi iç dünyamda karşılığı olan hikayelerin ve karakterlerin filmlerini yapmaya çalıştım. İlk filmim Bak, Devlet Baba, çocukluğumu geçirdiğim Körfez bölgesinde ailesi ve kasabaları yok olan karakterlerin hafızasını yansıtıyor. 10 yıl Kanada'da yaşadığım için Kanada'daki mültecilerin ülkede kalma mücadeleleri, köksüzleşmeleri, gizli ayrımcılık gibi konulara daha yakın hissettim. 30 yıl önce öldürülen halamın izini sürdüğüm belgesel de kişisel bir belgeseldir. Ama örneğin Saraybosna'da savaş suçlusu olma pahasına kalmayı tercih eden Sırp bir generalin hikayesini anlattığım, Sarajevo, My Love filmim de var. Tük futbolunun ruhunu aradığım Aşk ve Ceza Sahası. Dört görme engelli bireyin hikayesini anlattığım Seeing Isn't Everything. Kendimi bir tür sosyal zelig olarak görüyorum. Kadınların söz hakkının ellerinden alındığı bir dünyada kadınlara karşı özel bir duyarlılığım olabilir ama bu çerçeveye de sığdırılmak istemem. Detaylı bir araştırma süreci sonunda tasarlandığı ve çekildiği için yansıtıyordur. Pek çok ülkeden davet alıyoruz. Henüz dünya satışını gerçekleştirmedik ama çok isterim. Şu an Gerçek Bir Kadın isimli yeni bir senaryo üstüne çalışıyorum. York Üniversitesi'nde Sinema bölümündeki yüksek lisans tezimdi. 80 ve 90'lı yıllar Türk sinemasını inceledim. Friedric Jameson'un üçüncü dünya ülkesi edebiyat eserlerinin hep bir ulusal allegori göndermesi yaptığı teziyle tartışıyordum. Jameson gelişmekte olan ülkelerde bireyin üzerinde kurulan iktidarın, sanatçıları hep ülkeye dair politik bir şeyler söylemeye ittiğini iddia ediyordu. Bu söylemin kendisinin haklı tarafları olmakla birlikte, fazla genelleyici olduğu için kendisinin bir iktidar söylemine dönüştüğünü iddia ederek, Türk sinemasını kendi kimliğini ve ruhunu arayan bir sinema olarak mercek altına aldım. Batılı eleştirmen ve izleyicinin beklentileri ve yabancılaştığı kendi izleyicisi arasında sıkışmış, sanatsal iddiadaki Türk filmleri bugün tematik olarak çok daha büyük bir çeşitlilik barındırıyorlar. Birçok ülke sinemasına göre tanımlanması daha güç bir sinema olduğu için kimlik krizi hala devam ediyor diyebiliriz ama bu aynı zamanda çok da heyecan verici bir şey diye düşünüyorum. Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Michelangelo Antonioni, Andrey Tarkovski, Andrey Zvyagintsev, Naomi Kawase, Lucrecia Martel, Lynne Ramsay, Quentin Tarantino, Clint Eastwood ve tabii Nuri Bilge Ceylan. Yanlışlıkla bir erkek kahvesine düşmüş olmak ama o erkek kahvesinde kendine özgü bir varlık yaratarak, kendini kabul ettirmek. Ah, güzel bir tanım oldu bu! Bu konuda duyarsızlık arttıkça, yeni bir duyarlılık bir yerlerden patlayacaktı. Olmakta olan da budur. Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimini almakla başlayabiliriz. Türk dizilerinden bahsediyorsanız, dizileri çok iyi bildiğimi iddia edemem. Çok teşekkür ederim. Umarım... Böyle yeni sorular sorulunca mutlu oluyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-fatih-kucuk-bir-cizgi-film-okulu-kurmaliyim-dedim-ve-the-cartoon-milli-kurdum/", "text": "Gitmesek de görmesek de orada bir çizgi film okulu var! Üstelik Türkiye'nin ilk bağımsız çizgi film okulu! Zor şartlarla hayat bulup binden fazla çocuğa eğitim olanağı sunan bir okul, The Cartoon Mill. Türkçe ismiyle Çizgi Film Değirmeni. Yaratıcısı, eğitmen Fatih Küçük ile Antalya'nın Kaş ilçesinde yer alan çizgi film okulunu konuştuk. Merak ettiklerim çoktu, ben sordum, o da hayalinin gerçeğe nasıl dönüştüğünü anlattı. Burası Şirinler'in evi gibi adeta! Fotoğraflarını görünce aklıma ilk gelen bu oldu! Bir gün Kaş'a gidersem mutlaka ziyaret edeceğim, Fatih Küçük'e sözüm söz! Neredeyiz? Türkiye'nin ilk bağımsız çizgi film okulu The Cartoon Mill'deyiz. Türkiye'ye ve Türk kültürüne ait bir çizgi film karakteri olmadığını fark ederek işe koyulan ve bir çizgi film okulu yaratan Fatih Küçük, bu yıl aynı zamanda Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar Programı'nın 11. sezonunda Fark Yaratan seçilen The Cartoon Mill'i Ajandakolik'e anlattı. Resim sanatına ilgi duyduğum için Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde Görsel Sanatlar Öğretmenliği bölümünü okudum. 2013-2016 yılları arasında aralıksız olarak şehir şehir dolaşıp köy okullarına gönüllü olarak duvar resimleri yaptım. Duvarlara çizdiğim bilindik çizgi film karakterleri genellikle Türkiye'nin değil, başka ülkelerin yapımlarıydı. Bizim ülkemizden çıkmış dünyaca bilinen karakterler olmaması beni üzdü. Sinema TV alanında yüksek lisans yaparken 9 farklı ülkeye gidip çizgi film sanatlarını araştırarak gittiğim ülkelerin okullarında çizgi film çalışmaları yaptım. Japonya, Güney Kore, Tayvan, Rusya başta olmak üzere 11 farklı ülkeyi ziyaret edip çizgi film tarihini inceledim. İşte bu sırada dünya çizgi film tarihini araştırırken Türkiye'nin bu alanda fazla etkin olmaması dikkatimi çekti. Bir çizgi film okulu kurmalıyım, ülkemizi dünyaya evrensel, vicdani, kültürel değerler taşıyan çizgi filmlerle tanıtmalıyız, bu alanda çalışma yapmak isteyenleri desteklemeliyiz diye düşündüm. Kaş Kaymakamlığı, gönüllüler ve destekçiler ile bir adım atıp çizgi film okulunu kurduk. Projeyi kurmadan önce aslında yaşadığım bir yer tam olarak yoktu. Daha önce de belirttiğim gibi ülke ülke dolaşıp köy okullarına gönüllü duvar resimleri yapıyordum. Projeyi kurmayı planladığım zaman elimde hiçbir maddi imkan yoktu, okulu kurmak için bir arazi ihtiyacım vardı. Pek çok kuruma projemin ülkeye olan katkısını anlatan ve yer talebinde bulunduğum bir mail yazdım. En çok ilgilenen Kaş Kaymakamlığı oldu, dönemin Kaymakamı Bilgehan Bayer, projenin faaliyete geçmesi için yoğun çaba gösterip kullanılmayan, atıl bir okulu bize tahsis etti. Proje, gönüllüler, bağışçılar ve kendi emeğimizle faaliyete başladı. Birinci yılın sonunda TRT Çocuk'a yaptığımız bir çalışma ile bir bütçe edindik. Kendi arazimizi satın alıp okulu oraya yeniden inşaa edip taşıdık. Kaş Kaymakamlığı ile yaptığımız protokol ile ilçede bulunan tüm okulların farklı tarihlerde birer sınıf olarak günübirlik eğitimlere katılması sağlanıyor. 10 yaş üzeri öğrenciler tablet ve telefonlarını faydalı kullanmak adına çizgi film yapımında kullanıyor ve çizgi filmin yapım sürecini öğreniyor. Toplamda yıllık kapastemiz bin üzeri öğrenci ile eğitim yapmaya yönelik. Bu eğitimlerin dışında 2-7 gün arasında değişen eğitim kampları gerçekleşmekte ve katılımcı yaş profili 15 yaş ve üzeri bireylerden oluşmakta. Bu eğitimler seviye seviye ilerliyor ve katılımcı grup bir sonraki seviye için tekrar bizi ziyaret ediyor. Bu eğitim çalışmaları, katılanların meslek edinmesi üzerine kurulu. 10 yaş ve üzeri tüm ilgili bireylere açığız. Yeni kurduğumuz kırsal alan içerisinde öğrencilerin kalacağı 20 kişilik bir yatakhane, çizgi film müzesi, oyuncak atölyesi ve çizgi film mimarisinde eğitim binaları oluşturduk. Çizgi film analizleri yaparak farklı ülkelerin çizgi filmlerini incelediğimiz bir eğitim var, Winnie the Pooh, Asteriks, Vikingler, Tom ve Jerry gibi çizgi filmlerin analizini gerçekleştirdik. Sabancı Vakfı toplumsal sorunlara çözüm üreten bireyleri destekleyen bir kurum. Yaptığımız çalışmaların topluma fayda sağlaması 11. Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar'a seçilmemizi sağladı. Bize Türkiye'nin her bölgesinden ziyaretçi geliyor. Kaş ulaşım olarak dezavantajlı bir bölge; ulaşımı zor. Kapadokya, Türkiye'nin merkezi ve kültürel bir bölgesi. Buradan yola çıkarak Kapadokya'da da bir okul kurup etkinliklerin bir kısmını orada gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Her yıl düzenli olarak Uluslararası Çizgi Film Festivali gerçekleştiriyoruz. Dünyanın farklı bölgelerinden animasyon sanatçıları ve ülkemizden akademisyen ve sanatçılar çizgi film severlerle bir araya geliyor. Çizgi film müzikleri konserleri, atölye ve sergiler gerçekleştiriyoruz. Çizgi film okulunda eğitim ve festivaller için Kaş ilçesine gelen binlerce ziyaretçi oluyor. Haliyle konaklama, yeme içme ve turizm bu ziyaretçilerle hareketlilik kazanıyor. Bölgedeki esnaf ve yaşayanlar olukça dost canlısı. Okulu Türkiye sınırları dışında Tayvan'da kurmayı planlıyoruz. Heidi, Şirinler, Altın Akbaba en sevdiğim çizgi filmlerdi. Çizgi filmler ne yazık ki eğitim ve eğlencenin dışında bir ticaret ve propaganda aracı olarak da kullanıldı, kullanılıyor. Bu yüzden fayda sağladığı gibi zarar da verebilir. Çizgi filmlerin bir uzman tarafından incelenmesi her zaman daha doğru. Açılmayı planlıyorduk ama ne yazık ki ertelemek gerekecek. Şu an için uzun vadeli eğitimler gerçekleşmemekte. İki yıl içerisinde enstitü olacağız ve iki ile dört yıl süren eğitimler verilecek. Ajandakolik'e konuk olduğunuz için çok teşekkür ederim. İlginiz için ben teşekkür ediyorum. Ajandakolik'e başarılar diliyorum. Eksik olmayın."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-ferit-odman-caz-benim-yasama-sebebim-ve-hayatimdaki-en-onemli-sey/", "text": "Bu cumartesiyi sevgili Ferit Odman'a ayırdım. Ajandakolik'te ikinci defa konuğum olan Odman, 20 yıllık profesyonel müzik kariyerinde ilk defa bu kadar uzun süre çalmadığını söylüyor. Koronavirüs için bir de protestosu var. Başarılı davulcu ile karantina günlerinden caza yepyeni bir söyleşi ile karşınızdayız. Güzel cumartesiler! Kısaca kızım Mavi ile iç içe geçiyor. 47 gündür sadece alışveriş için dışarı çıktım. Bu kadar aktif bir hayatın içindeyken birden eve kapanmak ilginç oldu tabii. Ama şikayet edemem, sağlık personeli başta olmak üzere sistemin devamını sağlayan ve çalışmak zorunda olan herkese müteşekkirim. Bu tamamen benim yaşadığımdan farklı bir hayat. Bu kadar eve kapanıp dinleyici ile buluşamamak hiç tercih edeceğim bir durum değil. Umarım bir daha sahneden bu kadar uzak kalmak zorunda kalmam. 20 senelik profesyonel müzik hayatımda ilk kez bu kadar uzun süre çalmamış oldum çünkü. Herkesin durumu farklı. Benim evde çalabilme olanağım olsaydı ve 15 aylık bir bebeğim olmasaydı çok farklı yaşardım pandemi dönemini. Fakat şu an tamamen Mavi odaklı ve sevgi içinde geçiyor. Birçok sanat dalı için büyük bir üretim patlaması yaşanacağı kesin. Bence bunu da ileride işin pozitif tarafı olarak anacağız. Sonuçta müzisyenler olarak enstrümanlarımıza sarılıyoruz böyle dönemlerde. Şöyle izah edebilirim. Geçen sene 250 küsur konser çalmışım, bu senenin sonunda herhalde 100'ü zor bulur. Ses çıkarmayan bir egzersiz davulum var evde. Ama maalesef istediğim hiçbir çalışmayı yapmaya apartman yaşantısında imkanım olmuyor. Davulcuların en büyük sorunu bu. Acilen bir stüdyo bulmam gerekiyor kendime bunu çözmek için. Gerçekten öyle bir ayrım yok benim için. Bizi dinlemeye gelen seyirciye ulaşabildiğim, güzel sahnesi ve enstrümanları olan her yer benim için kutsal. Tek hissettiğim herhangi bir sahnede olabildiğim için şanslı seçilmişlerden olduğum. Babamın caz plakları ile çok küçükken tanıştım. O zamandan beri hiç bitmeyen büyük bir sevgi, işim haline geldi. Kötü melodi ve armoni birinci sırada. Ama daha da önemlisi kötü icra. Dünyanın en güzel caz parçasını bile kötü müzisyenler çalınca gerçekten dayanılmaz oluyor. Bu müzik benim yaşama sebebim ve hayatımdaki en önemli şey. Cazı tüm dünyaya yaymak üzere yaratan siyahi Amerikalıları da unutmadan, onların bize armağan ettiği bu sanat formunu uzun seneler canlı olarak paylaşmak dileği ile herkesin Dünya Caz Günü'nü kutluyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-gokce-irten-kim-hangi-oykude-ah-iste-bu-benim-diyecek-cok-merak-ediyorum/", "text": "15 minik öykü... Hem yazdı hem çizdi... Biz onun çizgilerine alışıktık daha çok; şimdi cebinden çıkardığı öykücükleriyle, kendine has resimlerini hikayeleriyle birleştiriyor. Yaptığı kolaj çalışmalarıyla tanınan tasarımcı Gökçe İrten ile Doğan Egmont'tan çıkan tazecik kitabı Siz Hiç Bir Kitaba Sarıldınız mı? hakkında konuştuk. Aslında İspanya'da eğitim alırken gördüğüm şahane çocuk kitaplarıyla bir zemin oluştu diyebilirim. Kendime çocuk kitapları almaya, okuyup incelemeye başladım. Daha çok okuyup daha da çok sevdim. Akademik bölümü ise, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ndeki lisansımdan sonra yüksek lisansımı Sabancı Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı bölümünde yapmamla oldu. Tezimi çocuk kitaplarının tasarım öğeleri üzerine yapınca işin içine iyice dalmış oldum. Tez projesi olarak bir sessiz kitap yapıp yayınevlerinin yolunu tuttum. Kim Bu Gelen basıldı ve okurla yolculuk başladı. Aslında bir fikir geliyor. Nasıl geliyor ben de bilmiyorum. Bazen gelsin diye çok bekliyorum ama gelmiyor. Önce bir animasyon gibi gözümde oynamaya başlıyor. Çizer yönüm ağır bastığı için görsel kareler oluşuyor kafamda, sonra metin. Bazen de komik bir cümle geliveriyor aklıma, sonra onun görseli. Yani değişken aslında. Öyküler gerçek kişi ve olaylardan esinlenerek kitaba uyarlanmıştır. Öyküler doğru, gerçek. Kitaptaki duygu değişimlerinin hepsine sahibim, hepimiz sahibiz. Mutluyum, sabırsızım, inatçıyım, hevesliyim. Ha! Barbunya çuvalı öyküsü doğru mu dersen, maalesef o da doğru! Okurdum. Annem ve babamın aldığı dev basım klasikler serisi vardı. Dev gibi dediysem, hakikaten öyle. O zaman boyum kadardı tabii, şimdi o kadar değil. İki kitap boyunda gibi, onlar radikal boyutlarıyla en sevdiklerimdi. Bir de pop-up kitaplar alıyorlardı, 3 boyutlu. Açıp kapanmaktan paramparça olup babamın yapıştırmaktan usandığı... Nedense en sevdiğim Bremen Mızıkacıları olarak kazınmış aklıma."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-gokce-yavas-onal-cizerken-benim-icin-ne-mizmiz-tip-derler-diye-korktum/", "text": "Uzun zamandır okuduğum pek çok şeyin beni güldürmediğin fark ettim. Ta ki geçen hafta elime ulaşan İçimdeki Buhranlar kitabını okuyana kadar. Gülümsemeyi geçtim kahkaha attım ayol! Gökçe Yavaş Önal'ın dramatik olduğu kadar komik, komik olduğu kadar dramatik durum ve olayları çizgiyle anlatma kabiliyetine hayran kaldım. Üstelik çizgilerindeki her ayrıntının peşinden giderken de öyle eğlendim ki, bu sarı kapaklı, neşeli, vırvırvır konuşan, düşünen, güldüren kitabın devamı gelsin istedim. İşte bunu söylemek için de çizerin-yazarın kendisiyle bir araya geldim. Ajandakolik söyleşilerinde bugünkü konuğum Gökçe Yavaş Önal. Hani derler ya Elime aldığım an soluksuz okudum. Çizer Gökçe Yavaş Önal'ın Desen Yayınları'ndan çıkan İçimdeki Buhranlar kitabı için ben de bunu söyleyebilirim. Kitabı hızlı bitirmemde bunun bir karikatür kitabı olmasının payı var muhakkak ancak çok severek okumam da durumu soluksuz kıldı. Bu boğuk, sıcak ve bazen sıkıcı günlerde insanın ruhuna iyi geldiğini söylemeliyim. Karantina günlerinde, hele ki kadınsanız, neşenizi bu kitapla bulabileceğinize bahse girerim. Ya da şöyle diyeyim ve beğenimi özet geçeyim, anlayın: Kitabı bitirince aklıma sevdiğim tüm kadınlara içlerindeki buhranlara gülsünler diye bu kitabı hediye etmek istedim. Çok sevindim. Bir iki yıl önce başıma gelen komik anları çizerek günlük tutmaya başladım. Her anımı değil ama komik şeyleri çizip sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyordum. Arkadaşlarımdan Kitap olsa okurdum gibi yorumlar gelince ve çizimler de birikmeye başlayınca ben de heveslendim. Yayınevimden de sıcak baktıkları bilgisini alınca üzerine yoğunlaştım. Tüm dünyada metropoller jungle gibi. Hayatta kalabilmek için sincap bile olsanız zaman zaman aslan taklidi yapmayı becerebilmeniz gerek. Ben metrobüse binemediğimde kendimi aslanlar arasındaki sincap gibi hissediyorum. Ama sincapların da en zayıfı. Gerçekten vahşi doğada olsam ilk yenecek sincap ben olurdum. Çok konuşan insanlara karşı da savunma mekanizması geliştirdim galiba; konu ilgimi çekmiyorsa hiç dinleyemiyorum. Aslında çekse de çok konuşan birini dinleyemiyorum sanırım. Özet seviyorum. Hayat başkasının uzun uzun konuşmasını dinlemek için çok kısa. Ben de aceleciyim biraz. Hiç çok hırslı, ısrarcı biri olmadım. Hayattan gelen her şeyi olduğu gibi kabul ettim. Değiştirmeye çalışmadım. Beceremediysem arkasından el salladım. Bu bakış açısı, insana her şeyin olması gerektiği gibi olduğu hissi veriyor. Uzağa çekilip bakınca da komik yanlarını daha kolay görebiliyorsunuz. Mizah hayatı güzelleştiren bir bakış, üstelik kusurlardan besleniyor. İçimdeki Buhranlar bir yandan matrak bir kitap ama bir yandan da cesur bir kadının izlerini taşıması bakımında önemli ve düşündürücü. Bu kitabın devamı gelir mi? Bana seriye bağlanmalı gibi geldi! Öyle mi düşünüyorsunuz? Halbuki ben çizerken insanlara tam tersi bir his vereceğini düşünmüştüm. Ne mızmız tip! derler diye korkuyordum. Sevindirici bir yorum oldu benim için. Bence yaşadığım sürece içimde hep buhranlarla yaşayacağım, o yüzden devamı gelecektir. Evet, hem yazıp hem çizdiğim ilk kitap. Pek yazdığım söylenemez aslında, çizerek anlattım diyeyim. Daha önce kendimce minik hikayeler yazmayı denedim ama kurgunun altından kalkamadım. Durumları anlatabildiğimi fark etmem iyi oldu. Artık yolum belli. Aslında tüm süreç beni çok mutlu etti. Çünkü başlangıçta tamamen kendim için çizdiğim günlüklerdi. Kimseye beğendirme kaygısı gütmedim. Dolayısıyla elimin ve kafamın en doğal çalışma yöntemiyle yazdım, çizdim. Ama açıkçası kendini anlatmayı hiç beceremeyen biri olarak kitabı okuyan kişilerin beni az da olsa tanıyor olması benim için hayatı çok kolaylaştıracak. Fazla konuşunca fark edecek, boş baktığımda dinlemediğimi anlayacaklar. Haha! Hahaha! Olayların içine hiç girememek. Hiçbir gruba dahil olamamak. Yaşadığın ana kendini bırakamamak. Hatta kitabın adını mindfullness ne değildir? diye değiştirsek tam olarak cevapları kitabın içinde bulabiliriz. Hep bir sonraki adımı düşünüp kaygılanan bir kronik vakayım. İçgüdüsel olduğunu düşünüyorum. Kadınlar, erkeklere oranla daha fazla koruyucu, kollayıcı olma eğiliminde. Yavrusunu, ailesini, inini koruyup kollamak derdinde. Karnı tok, sırtı pek olduğu sürece erkekler, genellikle huzurlu hissediyorlar. Onların türünü devam ettirme içgüdüsü başka şekilde, bizdeki de bu şekilde cereyan ediyor sanırım. Toplumsal bir şey de olabilir. Bizim toplumumuzda kadınlara hep arkasını kollaması öğretile geliyor. Az konuş, fazla gülme, herkese hemen yaklaşma gibi güvensizliklerle yaşıyoruz. Bendekinin böyle bir alt yapısı olduğunu düşünüyorum. Karakter olarak fazla temkinliyim. Zararını görmedim ama Doğu toplumuna has bir kafa yapısı bence bu. Aldık tabii, sen almadın mı yoksa? Her türlü hamur işini denedik. Bazılarında ustalaştık bile. Karantina ilginç bir şekilde iyi geçiyor bizde. Kızımla ben tam ev kuşuyuz. Tüm hayatımızı evde geçirebiliriz. Eşim normalde yoğun çalışıyor. Evde olmak ona da iyi geldi. Sıkılmıyoruz çünkü evde yapacak çok şey var. Daha hepsini yapamadık bile! Gökçe tam bir işkolik. Aslında öyle demek hoş değil, işimi çok severek yapıyorum diyeyim. Çizmek ve annelik dışında kedimiz ve bitkilerim var. Her gün onlarla ilgilenmek terapi gibi benim için. Kedim kuyruğum gibi, evde nereye gitsem peşimden geliyor. Bitkilerim de bir sürü. Hepsinin her gün tek tek toprağını, yapraklarını kontrol ediyorum. Kendimle kalabildiğim nadir anlardan. Oturduğum yerden kuş gözlemi yapıyorum. Değişik kuş tüyleri ve böcek biriktiriyorum. Bir de hobim var: Postcrossing. Dünya çapında bir kartlaşma sistemi. Boş anlarımda oturup saatlerce kart yazıyorum. Hayallerim yok, hedeflerim var. İçimdeki Buhranlardan önce başladığım projemi bitirmek ilk hedefim. Tam da bunu soracaktım. Yeni kitap projeleri olacak mı? Ben senden çizgi dışı romantik bir komedi tadında bir roman bekliyorum açıkçası. Olacak tabii, duramam ki ben. Zaten hali hazırda çizdiğim dergiler ve kitaplar var. Ama kendi projelerime de devam etmek istiyorum. Roman konusunda emin değilim ama annelik konusuna fena halde kafayı takmış durumdayım. İdeal anneler çok fena kanıma dokunuyor. Kızım henüz bebekken başladığım, anneliğe geçiş ve alışma sürecini anlatan durumsal çizimlerim vardı. Onları toparlama niyetindeyim gelecek süreçte. Olmaz mı! Hem ajandam hem not defterim var. İş planım, alışveriş listem, göndereceğim kartlar, çizmek için aklıma gelen fikirler. Yazmazsam asla aklımda tutamam. Balık gibi hafızam var. Yazmadan öğrenemeyenlerdenim, mutlaka önümde kağıt kalem olacak. Tabii. Disiplin konusunda biraz da takıntılıyım belki. Bir iş varsa bitirmeden rahat edemem. Birçok işte olduğu gibi bizde de disiplin ilk şart. Karantina sürecinde aksadı ama her gün belli bir rutinim var. Mesela masam toplu olmalı. Kahvem ve suyum masada olmalı. Arkada kafa yormayan bir dizi, film, müzik olmalı. Çok büyük laflar edemem bu konuda ama insanlara dokunan, kendine yakın hissettiren şeyler değer görüyor bence. İnsanlar kendisine benzeyeni, duygularını anlayabildiği kişiyi benimsiyor. Benim yaptığım iş bu yönde olduğu için ancak bununla ilgili yorum yapabilirim. Gerçekten samimi ve sahici hissettirebildiysem ne mutlu bana! Çok teşekkür ederim güzel sorularınız için."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-goktug-canbaba-mert-tugen-ev-zipziplarimizi-hayal-ettik-peki-seninki-nasil/", "text": "Çocukların çok sevdiği yazar Göktuğ Canbaba ve usta çizer Mert Tugen'in bir araya gelmesine vesile olan Ay'daki Gizemli Kereviz Yemeği okurlarıyla buluştu. Doğan Egmont'tan yayınlanan kitabın birbirinden renkli karakterleri ve hayal gücünü gıdıklayan hikayesini biz çok sevdik. Bu vesileyle hem Göktuğ Canbaba hem de Mert Tugen ile bir araya geldik. Uzay gizemlerle dolu bir yer... Ay Zıpzıpları merak ve heyecan içinde! Çünkü evlerini ziyarete gelen astronot Dünya'ya geri dönerken arkasında gizemli bir şey unuttu: Peki neyin nesi bu? Ne işi var burada? Niyeti ne olabilir?Yoksa... Çocuk edebiyatının çok sevilen kalemi Göktuğ Canbaba'dan okurlarına zıpır kahkahalar attıracak gezegenler arası bir öykü bu. Çizimleri de resimlerine bayıldığımız Mert Tugen'e ait. İkiliyi Ajandakolik'e konuk ettik. Göktuğ Canbaba: Mert'le kitap vesilesiyle tanıştık, çok da iyi oldu. Çizimlerini zaten beğeniyordum, nasıl bir iş ortaya çıkaracağını tahmin ediyordum, beklediğim gibi de oldu. Kitabın atmosferini, derdini, mizahi yönünü çok güzel aktardı çizgileriyle. Mert Tugen: Ben Göktuğ'u kitaplarından dolayı ismen biliyordum ve kitabı resimlemeye başladıktan sonra oturup bir kahve içme fırsatımız oldu ki çok yakın frekanslarda olduğumuzu da görmüş oldum. Kitabın resimleme süreci ve sonrasında da her şey olması gerektiği gibi ilerledi sanırım çünkü resimleri bitirip teslim ettikten sonra en ufak bir müdahale bile olmadan direkt baskıya gitti. Bu da resimler üzerine pek konuşmamamıza rağmen doğru çizgiyi yakaladığımızı gösteriyor. Uzun zamandır resimli kitap yapmak istesem de bir şekilde diğer çalışmalarıma vakit ayırıyordum; son dönemde hem yetişkinler hem de +9 +12 yaş gruplarına roman ve öykü kitapları yazdım. Dolayısıyla resimli kitap hayalimi erteledikçe erteledim. Sonra bir gün ansızın uzaydaki kereviz yemeği ile ilgili bir fikir geldi aklıma. Düşündükçe eğlendim. Sıra dışı bir konuydu, eğlenceli, çılgın bir hikayeydi. Aradığımın bu olduğuna karar verip yazmaya başladım. Astronotun Ay seyahatinde yemesi için annesinin yaptığı kereviz yemeğini orada unutmasını, Ay Zıpzıpları diye bilinen Ay canlılarının içinde kereviz yemeği olan kavanozla tanışmasını ve ona farklı anlamlar yüklemesini anlatıyor kitap. Önyargılarımız, farklılıklarımız, benzerliklerimiz ve ötekileştirdiklerimizle alakalı bir hikaye. Ben genellikle daha durağan sahneler çizmeyi tercih ederim çoğu kitapta ama bu kitap en azından bir noktadan sonra kesinlikle öyle ilerlemiyor. Bu da benim güvenli alanımdan çıkabilmem için çok güzel bir bahane aslında. Fırsat buldukça her yeni kitapta yeni bir şeyler denemeyi seviyorum. O yüzden bu kitapta da hem yeni fırçalar, yeni tiplemeler denedim hem de sakin sahneleri uzay zıpzıplarının oradan oraya savruluşlarıyla bozmaya ve bol bol hareket katmaya çalıştım. Çok isterim bir uzay zıpzıpı arkadaşım olsun ama tanıdığım tek zıpzıp kedim sanırım. Uzay zıpzıplarının kavanozla karşılaşıp koşuşturdukları sahne ve kerevizin krallığının ilan edildiği sahneleri çizmek keyifliydi epey. Kereviz kavanozunun unutulması, astronotun Dünya'ya Ay yüzeyinden bakarken evini, arkadaşlarını, yaptığı şeyleri çok özlemesi ve apar topar Dünya'ya dönmesiyle gerçekleşiyor. Astronotumuz biraz duygusal biraz da unutkan. Ancak yolu yarıladığında farkına varıyor kavanozu unuttuğunu ve iş işten geçmiş oluyor. Kereviz yemeği sever miyim? Ben hiçbir zaman yemek ayırt eden biri olmadım. Ne varsa yerim. Annem portakallı kereviz yapardı ve severek yerdim. Çocuklar kerevizi pek sevmez; ben de onların sevmedikleri bir yemek seçerek bir şekilde onlara meydan okudum aslında. Şimdi düşünüyorum da Ay'daki Gizemli Spagetti ya da Ay'daki Gizemli Kuru Fasulye yemeği olsaydı ismi bence şimdiki kadar güzel olmayacaktı. Kerevizi kullandığım için memnunum. M. T.: Ev zıpzıpının da bu kitaptakiler kadar renkli olmasında hiçbir sakınca yok bence. Ben uzun tüylü, pofuduk ve oyuncu bir zıpzıpla ev arkadaşı olabilirim. Bir de karanlıkta parlayanı olursa harika olur gerçekten. C.: Ev zıpzıpı evin atmosferini, ruhunu hisseden ve ona göre şekil değiştirip kendini yenileyen bir zıpzıp cinsi olabilir. Atıyorum, çok yorgun geldiysem eve, ev zıpzıpı zıplayarak omuzlarıma masaj yapıyor, bir tartışma ortamı varsa üzerindeki minik bacalardan sakinleştirici gazlar salıyor ya da bugünlerde virüs öldürücü salyasıyla kaplı yumuşak diliyle ellerimi falan yalıyor olabilir. Tüylü, pofidik, koca gözlü bir şey canlandı benim gözümde. Sevgili Dünya Zıpzıpları her ne kadar farklı görünsek de aslında aynı yıldızların altında şarkılar söylediğimizi, aynı dünyanın çocukları olduğumuzu asla unutmayın. Önyargılarınızdan kurtulun. Her birimizin rengi farklı ve dünyayı bu kadar güzel kılan şey de bu işte. Kereviz yemeğinin liderliğinde bence Ay Zıpzıpları farklılıkların ne kadar güzel bir şey olduğunu öğrenmiş ve diğer gezegenlerdeki yaşamlara daha sempatik bakmaya başlamış olabilirler. G. C.: Eğer bir başka projede daha yollarımız kesişirse bu beni çok mutlu eder."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-gulsin-onay-sonunda-mutlaka-yeni-bir-duzen-gelecegine-inaniyorum/", "text": "Koronavirüs salgınıyla birlikte sosyal mecralarda canlı konserler vermeye başlayan sanatçıların Türkiye'deki ilk ismi dünyaca ünlü piyanistimiz Gülsin Onay oldu. Ondan sonra pek çok sanatçı, Twitter, Instagram gibi kanallardan canlı yayınlar yapmaya, canlı konserler vermeye başladı. Onay'la aylar öncesinden yapacağımız söyleşi, zamanlama olarak hepimizin evlere kapandığı bir döneme geldi ama yüz yüze sohbet edemesek de birbirimize uzaktan sarıldık. Bu söyleşiyi yayına hazırlarken, o Twitter'da bir başka canlı konseri için yayındaydı. Gülsin Onay'la sosyal medyadaki konserlerinin dışında başka şeyler de konuştuk. Mesela matematik sevgisinden mesela bugünleri geride bıraktıktan sonra yapmak istediklerinden, ustası Ahmet Adnan Saygun'la anılarından da bahsettik. Bugün Ajandakolik'te Türkiye'nin Harika Çocuğu Gülsin Onay var. Gülsin hanım öncelikle tebrik ederim. Siz bir sanatçının, hiç bir stadın, mekanın sahip olmayacağı seyirci sayısına ulaştınız bu online konserinizle. Sizin sayenizde bir kez daha anladık müzik insanı iyileştirir. Çok teşekkür ediyorum. Güzel bir konuya değindiniz. Müzik sadece eğlenmek için değil ruhumuzu beslemek ve arındırmak için çok önemli bir besin kaynağıdır. Nitelikli bir müzik dinlediğimizde iyileştiğimizi, farklı bir duyuşumuzun olduğunu hissederiz. Başka insanların duygularını anlayabilmek, empati kurabilmek ve hatta müzik yaparak onlara sözler söyleyebilmek şansına sahip oluruz. Bütün bu müzikal cümleler bizleri birbirimize yaklaştırır ve karşılıklı anlaştırır. Hangi dili konuştuğumuzun önemi kalmadan müziğin evrensel dili mucizevi bir şekilde kalpleri birbirine kenetler ve birleştirir. Diyebiliriz ki müzik kalplerin dilidir. Koronavirüs nedeniyle konserinizin ertelenmesi üzerine bu kararı aldınız. Peki bize tıpkı bir YouTuber gibi nasıl hazırlandığınızı anlatır mısınız? İnsan koskoca devlet sanatçısının evinde bütün insanlara canlı konsermek için nasıl hazırlandığınızı merak ediyor açıkçası. Benim o gün aklımda tek bir düşünce vardı. Konserlerimin iptali sebebiyle onlardan uzak kalacaktım. Oysa ben her gün ya bir konser için hazırlanırım, ya provam için ya da konser vermek için yola çıkarım. Bütün hayatım onlarla diyalog halinde geçti. Şartlar değişince onlarla buluşma koşulları da değişebilirdi. Böylelikle canlı bir konser verme fikri oluştu. Hemen aynı heyecana büründüm ve hazırlıklar yapmaya başladım. Evimde çalarak dinleyicilerimle çok sık kayıt paylaştığım için kamerayı ve ortamı hazırlamak yeni değildi benim için. Diğer konserlerimde olduğu gibi hazırlandım, giyindim ve onlarla tekrar bir araya geldim. Evet evet yapıyorum. Aynı akşam saat 19:00 da Twitter, 20:00 de Facebook ve 21:00 de Instagram sayfalarım üzerinden canlı yayın yapacağımı duyurdum ve gerçekleştirdim. Her Pazar akşamı böyle devam etmeyi düşünüyorum. Çok yakında YouTube kanalım üzerinden de yayın yapacağım. Hele ki klasik müziğin iyileştiriciliği tartışılmaz. Eğer iyileşirsek tamamen ve umarım, yine konserlerinize böyle aralıklarla evinizden canlı yayınlar yapmayı düşünür müsünüz? Konserlerinize gelemeyen binlerce insan için bu inanılmaz bir lütuf... Hem klasik müziği dinlemeye de teşvik edici. Ben aslında çok sık kayıt paylaşıyorum dinleyicilerimle. Hatta canlı yayın yaptığım zamanlar da oluyordu. Elbette sağlıklı bir şekilde normal yaşantımıza döndüğümüzde konserlerimin yanı sıra önceden olduğu gibi kayıtlar ve canlı yayınlar paylaşacağım. Sosyal medyayı kullanmayı sevdiğinizi de biliyorum. Özellikle Twitter'da çok aktifsiniz. Oradaki dinamizmi nasıl buluyorsunuz? Diğer sosyal mecralara göre daha politize olan bir kitle var çünkü Twitter'da. Sanata olan eğilimi de sizin konserinizle görmüş olduk sanırım. Ama bir de sizin izlenimlerinizi almak isterim. Twitter, Facebook ve Instagram sayfalarımı her gün aynı şekilde kullanıyorum. Hepsinde farklı bir paylaşım ruhu var elbette. Ancak sanat, müzik herkes için bir şeyler ifade ediyor. Politik yönü ağır basan, farklı ilgi alanlarıyla uğraşan ve çok farklı meslek gruplarına dahil olan tüm kişiler de müziğe karşı duyarlılar. Müziğin her kesimden insanı birleştirdiğini hatta farklı politik ve dünya görüşlerine sahip olsalar da bir araya getirdiğini kolaylıkla görebiliyoruz. Evde kalmak benim için çok yeni bir durum. Ben her zaman bir yerden başka bir yere seyahat halindeyim veya konserler, provalar, masterclass çalışmaları derken çok yoğun bir temponun içerisinde oluyorum. Şimdi ilk defa farklı bir durumla karşı karşıyayım. Dışarıda geçirdiğim bir koşuşturmam yok ancak canlı yayın sonrasında basın yayın organları tarafından ve farklı alanlardan o kadar büyük bir ilgi oluştu ki, her gün farklı bir heyecan ve meşguliyetim oluyor. Elbette çalışmalarım devam ediyor. Eşim Tony ile birlikte olmak çok iyi geliyor. Yanımda olduğu için çok mutluyum. Birlikte yemek yapıyoruz, müziği paylaşıyoruz. Çok teşekkür ediyorum. Küçüklüğümden bu yana Harika Çocuk olarak anıldım ancak ailem her zaman bana normal bir yaklaşım sergiledi. Ben hiç bir zaman bunu bir ayrıcalık olarak hissetmedim. Müzik için yetenekli olabilirdim ancak her insan harika değil midir? Ünlü olmak yeni nesil için çok daha kolay elbette. Ancak daha önemli bir konu nasıl bir üne sahip olduğunuz. Çalışmanız, azminiz, kişiliğiniz bunu belirliyor. Bin defa anlatsam da severek cevapladığım bir soru. Chopin ile aramızdaki bağ hiç bir zaman eskimeyen bir aşk aslında ve tazeliğini koruyor. Sürekli bir yenilenme oluyor. Daha doğrusu eserleri beni o kadar beni etkiliyor ki her seferinde sanki yeniden bir şey keşfediyormuşum ve ilk defa çalıyormuşum gibi hissediyorum. Bu da beni çok besliyor. Beni beslediği gibi onun ruhu şad oluyor, dinleyicilere ulaşıyor ve birbirimizle sohbet eder gibi sırlarımızı paylaşıyoruz. 12 yaşlarındasınız. o kadar önemli bir müzik adamı ki gözünüzde iyice devleşiyor. Karşısında müthiş bir saygı, sevgi ve hayranlıkla ağzından her çıkan kelimeyi saatlerce dinliyorsunuz. Anlatabileceğim çok anılar var. Bunların arasında Özsoy Operası'nı yazarken Atatürk ile her gün buluştuğunda yaşadığı anılar beni çok etkilerdi. Hatta öyle bir şey ki o anlatırken Atatürk'ün provaya her gün gelişini sanki film gibi gözümde canlandırmıştım o zamanlar... Atatürk'ün nasıl dinlediğini, sonra neler sorduğunu ve Adnan Saygun'un nasıl bir hızla her şeyi bir ayda yetiştirmek zorunda kaldığını... Öyle bir film olmuş ki o hiç değişmiyor. Çok enterasan. Başka bir resim ve görüntü yerine geçmiyor. 12 yaşında ne gördüysem o filmi görüyorum yine hatırlarken. Böyle bir anıyı paylaşmak istedim. Oğlum Erkin Onay söylediğiniz gibi Ankara Devlet Opera ve Balesi Başkemancısı. Aynı zamanda Trio Hexis ile birlikte oda müziğini paylaşıyor. Birlikte de konserler veriyoruz. Onunla birlikte müzik yapmak büyük bir mutluluk benim için. Müzisyen ailelerde yetişen çocukların müzikle yakın bir bağ kurması çok olağan. Ancak meslek olarak seçmek yerine amatör olarak müzik yapmak veya iyi bir dinleyici olmak da mümkün. Aileler bu konuda yönlendirebilir, ortam hazırlayabilir ancak seçim kişiye ait olmalıdır diye düşünüyorum. Şu ana kadar 5 kıta ve 80 ülkede konserler verdim. Elbette bütün bunların notları var. Bu şekilde hiç düşünmedim. Kendimde bir ışık olduğunu ya da nasıl parladığımı.. Küçüklüğümden bu yana sadece müzik yaparak aldığım mutluluğu yansıtmaktı gayem. Herkesle paylaşmak ve her kapıyı çalabilmekti. Parlayan şey, müziği paylaşarak hissettiğim duygudur ve beni insanlara tanıtan da onlara ulaşma çabamdır. Ego her insanın doğasında var olan ve mücadele gerektiren bir konu. Küçüklükten itibaren başlar. Bu konuda ailem ve öğretmenlerimin yaklaşımı çok etkili olmuştur. Böylelikle kendimi tek ve üstün olarak hiç görmedim. Bildiğim ve öğrendiğim her şeyi daha iyisini yapabilmeleri için insanlarla paylaşmak, beni bütün bu olumsuz duygulardan uzak tuttu. Önceliğim her zaman insanlık ve müzik için oldu. Elbette bir ajandam var. Konserlerim, provalarım, masterclass çalışmalarımın, seyahatlerim var çoğunlukla içlerinde. Katılmayı planladığım tüm etkinlikler bu ajandada yer alır. Hepimiz büyük bir sınavla karşı karşıyayız. Zor bir süreçten geçiyoruz ve bunu bütün dünya ile paylaşıyoruz. Kendimize, birbirimize karşı yaşamsal bir sorumluğumuz var. Doğaya ve her türlü canlıya karşı. Sonunda mutlaka yeni bir düzen geleceğine inanıyorum. Bu süreçte yapılan yanlış ve doğrular daha iyi ayırdedilebilecek. Yeni oluşumlar, yeni düşünceler ortaya çıkacaktır. Sonunda mutlaka iyi ve güzel şeyler olacaktır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-hakan-basar-kendimi-dahi-degil-normal-goruyorum/", "text": "2019 yılında çıkardığı ilk caz albümü On Top the Roofa gelmeden söylenecek çok şey var. İlk konserini 10 yaşında verdi. 2004 doğumlu, evet 16 yaşında ve Türkiye'nin en genç caz piyanisti olarak anılıyor. Dünyada ise bu alanda ismini duyuran beş genç müzisyenden biri. Müzik otoriteleri onun için cazın genç dahisi diyor. Ama o, kendini normal görüyor. Basında Türkiye'nin En Genç Caz Piyanisti olarak çıkan ilk haber, yaş konusunu da beraberinde getirdi. 8-9 yaş seviyelerinde caz müziği ile ilgilenen pek olmamış sanırım. Evdeki çalışmalarımın görüntüleri sosyal medyada büyük ilgi ve destek gördü. Çünkü bu zor müziği çalmaya çalışmak bile bir mucize. Ev kayıtları ve sonrasında yapılan profesyonel kayıtlar hem yurt içinde hem yurt dışında çok beğenildi ve güzel şeyler yazılıp söylendi. Bu da hem sorumluluğumu arttırıyor hem de müziğimi geliştirmeme moral olarak olumlu etki yapıyor. Doğduğumdan beri caz müziğinin kulağımda olduğunu söyleyebilirim. Üç dört yaşlarında da babamın CD'lerini müzik setinde kendim çalmaya başlamışım. Bu şarkıları ve hatta soloları söyleyerek çıkartabilmemle müzik yeteneğim anlaşılmış. Sekiz yaşında da sürpriz bir gelişmeyle piyanoya başladım. Bugüne kadar olan gelişmelerle de müziğe ve caza daha da çok ısındım ve daha çok sevmeye başladım. Tabii müzikal gelişimim o moral ve rahatlığı beraberinde getirdi. İlk ve ortaokul eğitimim devlet okulunda oldu. Piyano çalışmalarımı da ikinci bir okul programı ciddiyeti ve disiplini ile sürdürdüm. Özellikle Sait Cordan Ortaokulu'nda çok destek gördüm. Ben de dersleri de hiç aksatmayarak kendilerine bir anlamda teşekkür etmiş oldum. Ancak ortaokul sonrası günlerce düşündükten sonra bir karar aldık ve sevgili Sabahattin Özbakır'ın desteğiyle Pera Güzel Sanatlar Lisesi'ne başladım. Artık ben de gerçek bir piyanoyla etüt yapabilecektim. Babam cazı çok seven ama tek tarz olarak caza yönelmemiş ancak orkestrasında her zaman Jazzy fikirleri ve soundu sürdürmüş bir insan. Onun son zamanlarında, benim de ilk zamanlarımda birlikte çalışma şansı bulduk. Bana yardımcı olabilmek ve daha fazla vakit ayırabilmek için yedi yıl önce müziği bıraktı. Böylece çok daha hızlı hareket etme şansı buldum. Her şey önüme en ince detayına kadar araştırılmış ve hazır geliyordu. Söylediklerini can kulağıyla dinleyerek yerine getirmeye çalışıyordum. Genellikle bir öğreten değil, iyi bir dinleyici gibi davranıyordu. Herkese paylaşımlarda teşekkür ettim, bir tek babam hariç. Her seferinde Böyle şeylerle uğraşacak vaktimiz yok, işimize bakalım dedi. Baba oğul ilişkimiz ben çok küçükken bir doktor kontrolü sonrası başka bir şekle dönüştü. Normal kontrole gittiğimiz bir muayene sonrası doktor anneme kalbimde üfürüm olduğunu söylemiş. Annem çok üzüntülüymüş, babam ve ablamın ise durumdan henüz haberi yok. Bir yere oturduktan sonra annem durumu babama da anlatıyor yani kalbimin delik olabileceğini söylüyor. Bir de bunun üzerine ben Babacım seni çok seviyorum diye sarılınca babam herkesin içinde çok ağlıyor. Hiç vakit kaybetmeden babam, dünyanın en iyi kalp cerrahlarından biri olan aynı zamanda arkadaşı Prof. Dr. Vedat Aytekin Bey'i arıyor ve kendisinin uygun gördüğü bir doktora aynı gün muayene oluyorum. Zayıflıktan olabileceği ve her şeyin normal olduğu teşhisi bizi çok sevindiriyor. O günden sonra babamla benim için başka bir arkadaşlık başlıyor. Bunu müzikle hatta cazla da daha güçlü bir hale getiriyoruz. Kalp sağlığım gayet iyi, teşekkür ederim. Müzisyen olmaktan vazgeçmeyi hiç düşünmedim. Hedefim öncelikle iyi bir caz piyanisti olmak, ilerleyen süreçte de herkesin beğenebileceği kendi bestelerimi üretmeyi düşünüyorum. Caz müziği zaten başlı başına büyük bir hayal. İlk zamanlar ayağımın ucuyla girdiğim bir denizde değil, artık bir okyanusun derinliklerinde gibiyim. Türkiye'deki tüm önemli festivallerin yanı sıra London Jazz Festival ile de yurt dışına önemli bir başlangıç yaptım. Pandemi sürecinden dolayı Büyük Kanarya, Madrid ve Kanada konserlerim maalesef ertelendi veya iptal oldu ama önemli değil, bu hastalığın bir an önce bitmesi çok daha önemli. Bazı şartlar yerine getirilemediğinden yurt dışı konserlere gidebilmem pek mümkün olmuyor. Burada da kısa zamanda edineceğim tecrübe ve hareket kabiliyeti çok şeyler katabilirdi. Yurt dışında daha çok duyulabilir ve konser verebilirdim. Böylece ilerleme de daha fazla olabilirdi. Sponsor olması pek çok sorunu çözecektir. Örneğin akustik piyano, yurt dışı konserleri, ikinci albüm giderleri ve bunun gibi pek çok şey için sponsor desteği gerekiyor. Benimle beraber 14-17 yaşlarında dört genç caz piyanist var. Amerika'da olmadığım için şu ana kadar onlarla tanışma, buluşma şansımız olmadı. Sadece iyi niyet, temiz düşüncelerle, babamın yaptığı olağanüstü araştırmalar, Ubuntu Music kurucusu Martin Hummel, prodüktör İzzet Öz ve Türkiye'nin en değerli caz müzisyenleriyle tanışma ve çalma şansı yakalamam çok önemli. Bizim tek derdimiz, bu müziği en hızlı şekilde nasıl öğrenebileceğime çözüm getirmek ve bunun için klasik çalışma yöntemlerini sürpriz çalışma yöntemleriyle desteklemekti. Stüdyo kayıtları da bunlardan biriydi ama İzzet Öz albüm diyerek Babajim Stüdyoları'nda çalışmamı sağladı. Kayıtlar, şartlar gereği çok uzun döneme yayılmıştı ama ben her kayda bir öncekinden daha iyi ve daha hazır geliyordum. 2018 Şubat'ta başlayan kayıtlar Kasım ayında bitti. Dışarıdan bakıldığında her şey tesadüf gibi gelebilir ama değil. Babam kendi işlerinden edindiği tecrübeyle, neredeyse dünyadaki tüm booking ve management hatta bazı label şirketlerine ulaşmış ve benim çalışmalarımı göndermişti. Ubuntu Music ve Martin Hummel bize çok samimi ve yakın geldi. Çok fazla beklemeden sözleşme yaptık. Sonrasında başka teklifler de geldi ama teşekkür ederek geri çevirdik ki bu şirketler inanılmaz isimlerdi. Martin Hummel, 22 Mayıs 2019'daki Akbank konserine geldi, ailece tanıştık. Sonrasında albüm anlaşması imzalandı. Kendisine çok teşekkür ederim. Bizim İngiltere diye özel bir tercihimiz yoktu ama öyle oldu. Türkiye için çok büyük sorun olabilecek telif hakları gibi bir konunun sözü bile edilmedi. Albüm 18 Ekim 2019'da tüm dünyada çıktı. Albümde çok değerli isimlerle çalışıyorsun. Aralarında benim de daha önce söyleşi yaptığım isimler var. Evet, albümde Ferit Odman, İmer Demirer, Halil Çağlar Serin, Kağan Yıldız gibi müzisyenler çaldı. Engin Recepoğulları gibi harika bir müzisyenle de bir kaydımız oldu ama üzülerek ve albümdeki parçaların dengelerini gözeterek bu albüme onu koyamadık. İlk defa burada açıklamak gerekirse; Engin abiyle çaldığımız Voyage, fazlaca Kenny Barron hissettiriyordu; diğer parçalarla bağlantıyı kuramadık. Daha da önemlisi hızlı parça sayısı fazla olmuştu. Dinleyenlerin de dinlenebileceği mola yerlerini düşünerek Sometime Ago, If You Never Come To Me ve Star Eyes ile albüm dengeleri oluşturuldu. Şarkı sıralaması denemeleri için ise en az 50-60 CD kullanılmış olabilir. Michel Petrucciani, Bill Evans, Oscar Peterson ilk dönemlerde en çok etkilendiğim isimler. Şu an ise piyanistleri pek dinlemiyorum. John Coltrane, Miles Davis, Kenny Dorham, Ornette Coleman, Freddie Hubbard, Wayne Shorter, Lee Morgan gibi farklı kişileri ve enstrümanları dinliyorum. Tabii George Benson, Wes Montgomery gibi gitaristleri de unutmamak lazım. Ayrıca çalışmalarımı Claude Debussy ve Frederic Chopin ve J. S. Bach ile farklılıklar katmaya çalışıyorum. Pandemi sona erdiğinde yeni kayıtlar düşünülüyor ama şartlar çok önemli tabii. İlk albüm 2019 ekiminde çıktı ama kayıtlar 13-14 yaş performansı. Bugünkü geldiğim nokta ve performanslarımı sunma bakımından yeni kayıtları yapmak için bekliyorum. İki alternatif düşünüyoruz; biricisi solo piyano, ikincisi quintet. Başarı bir yere gelmek değil orada kalıcı olabilmek ve bulunduğun seviyeyi ileriye taşıyabilmek. Spora ilgim vardı ama bilgisayar mühendisliği de alternatifler arasında. Kendimi hiç zorlamıyorum. Hatta bu aralar düzenli çalıştığım bile söylenemez ama sahneye çıktığımda çok konsantre olabiliyorum. Başarıyla ilgili şeyleri konuşmak için şu an erken. Tamamen şartlar ve benim çalışma şeklim başarıyı da beraberinde getirebilir. Ben normalde de çok çabuk sıkılan bir insanım. Her gün belirli bir saat çalışayım gibi bir düzenim yok. Tamamen kendimi iyi hissetmeme bağlı. Bazı günler hiç müzik sesi duymak bile istemem. Bu aralarda dinleniyorum. İlk günler bir felaketti. Camdan dışarı bakmıyorduk neredeyse. Ne olduğu belli olmayan bir hastalık dışarıdaydı ve herkesi bulabilirdi. İnsanlar geçmiş gibi davranıyor ama halen geçmedi ve bazı ülkelerde iyice artmış görünüyor. Her gün yüzlerce, binlerce insanın hayatını kaybettiği bir ortamda biz de müzikle ilgili hassasiyetimizi ve sessizliğimizi koruduk. Ancak Radyo Boğaziçi Yılın Caz Müzisyeni ve Ankara Caz Festivali etkinlikleriyle mecburen müzik paylaşımlarımız oldu. Bu arada yurt içinde albüme büyük destekler gelmeye başladı. Radyo programları birbirini takip etti. Önümüzdeki günlerde yenileri olacak. Röportajlar da bir yandan devam ediyor. Her şey sanki yeni başlamış gibi. 18 Ekim albümün yıl dönümü. 16 Ekim'de ise Yellow Jackets'tan Jimmy Haslip ve Will Kennedy ile olan kayıt, Hub Art Special Edition single olarak yine Ubuntu Music'ten çıkacak. En önemli önerim, en zor zamanlar olan başlangıç aşamasında piyano çalmayı bir oyun gibi görmeleri. Alıştıktan sonra devamı geliyor. Fahrettin Hakan Başar: Önce çocuklarının müzik yeteneği olup olmadığına bakmak lazım. Sonrasında çocuğa uygun enstrüman ve müzik seçimi bence önemli. Şayet hobi olarak ilgilenilecekse çocuğu fazla yormaya gerek yok. Ancak yıldız adayı özel bir çocuk olduğu anlaşılırsa bir veya birkaç kişinin kendini feda etmesi gerekiyor, tamamen o çocuk ve müziği için yaşamalı. Fahrettin Hakan Başar: Aslında yıldız adayı değil, yıldız diyebilirdim ve uluslararası bir yıldızlıktan bahsediyorum. Maalesef Hakan'ın çok hak ettiği destekleri alamadığımız için çekingen konuştum. Şayet Hakan'ın vizyonunu dünya platformuna çıkarabilseydik, facebook'tan booking, management, label yetkililerine Hakan'ı ulaştırarak değil de daha profesyonel çözümler getirilseydi Hakan da diğer 2-3 akranı gibi Jazz At Lincoln Center, The Kennedy Center, SF Jazz Center gibi önemli konser salonlarında konser verebilirdi. Biz ilkel diye adlandırılabilecek ama samimi insani iletişimlerle facebook üzerinden Hakan'ın dünya çapında albümünü çıkarttığımız gibi dünya çapında management anlaşması da yaptık. Ancak yurt dışı konserleri için giderler çok fazla ve bu ilk dönemlerde ciddi destek gerekiyor. Örneğin Kanada'daki bir festival için yol, vize gibi şeylerin tamamı festival organizatörlerince ödenmiyor. Tabii Hakan çok yeni olduğu ve Türkiye'den hareket ettiğimiz için işler zorlaşıyor. Ama hala kaybedilmiş bir şey yok çünkü Hakan her geçen gün inanılmaz bir şekilde müziğini geliştiriyor. Böyle bir ailen olduğu için de çok şanslısın Hakan. Ne güzel... Yolun açık olsun. Nice başarıların olsun. Konuğum olduğun için teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim Nilüfer Hanım, konserlerde görüşmek üzere."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-handan-sendag-alachi-yasam-enerjisi-veren-bir-yer-olsun-istedim/", "text": "Konukseverliği, sıcacık atmosferi ve her sabah pişi yemenin mutluluğunu yaşatan mis gibi organik kahvaltısı ile Alachi Otel, begonvillleri gerdanlık yapmış Ege'nin en popüler beldesinden bana el sallıyor şimdi. Henüz üç yıllık olan otelin sahibi Handan Şendağ'ın huzur veren sesi ve hoşsohbeti ise hala kulaklarımda. Bu yaz tatil yapacak mıyız yapamayacak mıyız diye karar kara düşünürken kendimizi bir anda Alaçatı'da bulduk. Arnavut kaldırımı sokaklarında rengarenk kapıların önünde sanki daha önce hiç çekilmemiş gibi fotoğraflar çekildik, damla sakızlı dondurma yemekten kendimizi alamadık, geceleri acılı turşu suyu içmekten de geri kalmadık. Alaçatı'nın çok sesli kalabalığından uzak düşmek için de tam da huzurun merkezi Alachi Otel ise otelden ziyade yuvamız oldu. İki yıl önce tanıştığım otelin sahibi Handan Şendağ, Ajandakolik'in keşif/mekan bölümünde bugün konuğum. Sağlıkçı felsefesiyle kurduğu Alachi Otel'i konuştuk. Ama tüm sohbet bununla da sınırlı değil. Urlachi Çftliği, embriyoloji, Alaçatı Farkındalık Derneği, chi felsefesi ve elbette koronavirüsün turizme etkisi de sohbetimizin tuzu biberi... İyi okumalar! Alachi üç yıl önce kuruldu. Çok genç, çok yeni bir butik otel. Eşimle ben aslında sağlıkçıyız. Eşim jinekolog ben embriyologum. Böyle bir butik otel açma hayalimiz vardı. İleride daha sakin bir hayata geçtiğimizde Çeşme'de yaşarız ve bu kadar aktif bir hayattan sonra herhalde evde oturamayız, bir hobimiz olsun dedik. Ne yapabiliriz diye düşünürken ben bir arkadaşıma gidip gelirken, babasının butik oteli vardı, böyle bir işi yapabileceğimi düşündüm. Çünkü eşim de ben de misafirlerimizi evde ağırlamaya çok seviyoruz; böyle uzun masalar kurulsun, yemekler yensin. Çok keyif alıyoruz bundan. O zaman dedik biz burada yazın üç ay bir butik otel işletebiliriz. Çünkü Alaçatı daha ziyade yaz konseptli bir otel olabilir, kışın burası pek aktif değil. Kışları dinleniriz, yazları buraya geliriz. Alachi, kendimize vakit ayırabileceğimiz, hem hobi hem emeklilikte çalışabileceğimiz bir alan diye düşleyip kurduğumuz bir yer oldu. Mesleğinizi hiç yapmıyorsunuz o zaman artık. Üniversitesi'nde kuruldu. İlk ekipteydim ben. O anlamda da kendimi şanslı hissediyorum. Çok özel bir meslek. Birçok insana dokunduysam ne mutlu bana diyorum. Kökeni tabii ki Alaçatı ve çi felsefesi. Sağlıkçı olmak nedeniyle her şey hep oraya dönüyor. Diğerlerinden farklı olarak bizim felsefemiz ne olabilir diye düşündük. Sağlıklı beslenmeyi hedefleyerek otelde sunabileceğimiz her şeyin doğal olmasına önem verdik. Ve dedik ki burası, yaşam enerjisi veren bir yer olsun. Urla'da bir çiftliğimiz var; ara ara gençler, arkadaşlarımız oraya gidip ürünleri topluyor. Benim evime ne geliyorsa burada da bunlar yensin içilsin istiyorum. Tereyağından zeyinyağına, domatesten bibere, kahvaltıda yediğiniz her şey organik. Elbette dışarıdan aldığımız şeyler de oluyor. Ama yerel ve lokal olması bizim için çok önemli. Bunlara dikkat ediyoruz. Evet tüm bu saydıklarım dışında mekanda hep hafif caz müziği var. Gürültü kirliliği olmamasına özen gösteriyorum. Çalınan müzik de benim için çok önemli elbette. Otele gelenler için bu tatilin bir detoks olmasını istiyoruz. Örneğin bir zen saunamız, spamız ve masaj odalarımız var. Bu yıl salgın nedeniyle çok fazla açmadık. İnsanların burada gerçekten huzur bulmasını, dinlenmesini, yüzlerinin gülmesini istiyoruz. Bir de oteli kış konsepti yaptık biz, her ne kadar Alaçatı yaz diye düşünülse de. Bizim bir sloganımız var: Dört mevsim Alaçatı, her mevsim Alaçatı. Hakikaten burası kışın da ayrı güzel. Bahçe şöminesi yakıyoruz. Kışın burada kalınıyorsa iki şömine de yanıyor. E o zaman sadece yazın değil kışın da otelinizde kalmak mümkün. Bazen hafta sonu grup organizasyonları için açıyoruz. Diyorlar ki biz yedi sekiz oda gelmek istiyoruz, o zaman açıyoruz. Burada yerden ısıtmalar var, inanılmaz konforlu oluyor. Herkes terliklerle, pijamalarla evinde gibi bahçede oturup şömine keyfi yapıyor. Sıcak şaraplar, sucuk partileri, mangal yapıyoruz. Yılbaşı da çok güzel olur o zaman. Kesinlikle. Denize giremiyorsunuz, yaz mevsimindeki gibi hiçbir şey ama çok farkı bir ambiyans olduğu söylemeliyim. Hem Alaçatı Merkez hem de Alachi Otel. Ama işte hep bir yaz algısı var, tabii. Ama bu da yavaş yavaş değişiyor. Biz şimdi bu konsepti sağladığımız için bu algıyı da kırmaya çalışıyoruz. Bir de Urlachi Çiftlik var. Demin biraz bahsetmiştik. Evet evet, Urlachi bizim kendi çiftliğimiz. Ürünlerimizi buradan sağlıyoruz. Orada keçilerimiz, ineklerimiz, tavuklarımız var. Sütümüz, yumurtamız, yoğurdumuz buradan sağlanıyor. Zeytinlerimizle zeytinyağı üretiyoruz, üzümlerle şaraplarımızı, sonra lavantalarımız var. Odada her daim değişen lavantalar oradan geliyor. Hatta sabunlarımız da yine o lavantalardan. O çiftlikten kendimiz için faydalanırken müşterilerin de bundan geri kalmamasını arzu ettik. Evet çok farklı iki meslek diyebilirim tabii... Ben insanlarla iletişim kurmayı seviyorum. Butik otel işi de iletişimi sevmeyi gerektiren bir iş. Sürekli insanlarla iç içesiniz, hizmet sektöründesiniz bir diğer yandan. Mesela siz şimdi buraya profesyonel bir yönetici ya da müdür koyduğunuzda o kadar sıcak olmuyor bu iş. Sizin başında olmanız gerekiyor, misafirle konuşmanız, onların ihtiyaçlarını sormanız gerekiyor. Temelinde insanları sevmek yatıyor tabii. Hekimlik mesleği de öyle. Çok iyi bir doktor olabilirsiniz ama iyi bir iletişiminiz yoksa, insan ilişkileriniz kuvvetli değilse, hastayla empati yapamıyorsanız çok başarılı olamıyorsunuz. Bu işin de temelinde bence bu var. Alaçatı'ya baktığımda daha çok kadın işletmeciler var, Nilüfercim. Kadınların ellerinin dokunduğu her şeyin daha estetik daha sıcak daha içten olduğunu düşünüyorum, erkekler darılmasın ama bu gerçekten öyle. Tabii ki erkeklerin analitik zekası var. Ben de eşimden çok besleniyorum. Vizyonu ve analitik zekası çok yüksek. Ben ise estetiğim, farklı bakış açım ve duygusallığımla bunu zenginleştirdiğimi düşünüyorum. Tıpkı diğer kadınlar gibi. Yani kadın erkek birleşince güzel oluyor. Çok da ayırmak istemiyorum. Birliktelik, ikililik güzel bence. Birbirlerinin özgürlüğünü kısıtlamıyorsa ortaklıklar zaten çok iyi gidiyor. Bu işte de, aşkta da, evlilikte de böyle. Ama elbette pek çok sektörde olduğu gibi turizmde de erkek egemen bir anlayışın hakim olduğunu söyleyebilirim ben de. Evet, ben biraz hiperaktif bir insanım. Otele girdim ama kendimi kapatmadım. Alaçatı Turizm Derneği'ne, Alaçatı Farkındalık Derneği'ne, Alaçatı Sanat Derneği'ne katıldım. Alaçatı için neler yapabiliriz, bunların peşinden koştum ve koşmaktayım. Çalışmayı çok seviyorum. 14 odalı bir butik otel açtım; aman elimi sıcak sudan soğuk suya değdirmeyeyim demiyorum. Alaçatı'nın sorunları için mücadele ediyorum. Burası için her şeyin iyi olmasına çabalıyorum. Yaptığımız, yapacağımız şeyler turizm için iyi olsun, Türkiye için iyi olsun... Alaçatı, Urla gibi beldelerin hak ettiği yerde de olmadığını düşünüyorum açıkçası. Alaçatı, Toscani gibi, Roma sokakları gibi bir yer ama maalesef değerini bulmuyor. Ben üç yıldır burada olduğum için sizinle öncelikle burada daha uzun yıllar varluğını sürdüren diğer turizmci arkadaşların düşüncesini paylaşayım; Alaçatı biraz kan kaybediyor. İlk çıkışı kültür sanat üzerineydi. Buraya gelen misafirlerin kalitesi çok yukarıdaydı. Başka bir ziyaretçi profiline sahipti. Sergiler, antikacılar, neler neler... Şimdi de var. Bunlar için çok uğraşılıyor, festivaller var mesela... Ancak Alaçatı'ya gelen her türlü işletmeye izin verilmesi ne yazık ki çıtanın düşmesine ve yalnızca sanat alanında değil eğlence anlayışında da olumsuz bir değişime neden oldu. İnsan kalitesini yalnızca Alaçatı ile sınırlandırmamak gerek belki de, Türkiye'nin de yüzü bu anlamda değişime uğradı. Bunu kabul etmek lazım. Örneğin ruhsat verilirlen çok dikkat edilmeli. Dernek olarak yerel yönetime gidiyoruz devamlı. Herkes burada işletme açmak istiyor. Ancak herkes burada işletme açmamalı. Bunun için belli kriterler olmalı. Mesela müzik on ikide bitmeli, belli bir tonda olmalı. Yan komşuyu rahatsız etmemeli çünkü burada yerli halk da yaşıyor. Bunlar unutuluyor maalesef. Kimse ilgilenmiyor bununla. Çok üzücü. Alaçatı Turizm Derneği bu durumla epey mücadele veriyor. Şikayet etmenin dışında, haberleri yapılıyor, yazılıyor çiziliyor. Hatta köşeyazarı arkadaşlarımızdan rica ediyoruz, bu konuya değinmeleri için. Her şey Alaçatı fabrika ayarlarına dönsün diye. Yani burası sörfüyle çok ünlü bir beldeydi, çok yabancı turist çekerdi. Turistler de böyle bangır bangır müzikli bir Alaçatı'yı sevmiyor açıkçası. Ayrıca kontrol edilemeyen rakamlar olmaya başladı. Alaçatı günden güne pahalılaştı. İnsanlar da ucuz yerlere gitmek istiyor haklı olarak. O ucuz yerler de nasıl oluyor, işte böyle oluyor Her türlü ucuz yani, anlatabiliyor muyum? İşte o zaman arz talep denklemine giriyoruz. Herkesin gidebileceği ama belli kriterleri de olan yerlerin çoğalması gerek. Biz de Alaçatı Farkındalık Derneği olarak bu konuda ciddi adımlar atmak istiyoruz. Ancak ne yazık ki bu işler yerel denetimlerden alındı. Biliyorsunuz, Sevgili Kürşat Başar, SG İmalathane ile Sohbetli Sofralar ismiyle seyrüseferler yapıyor. Buraya da geldiler. Tarladan sofraya yemek çerçevesinde Kürşat Bey ile bir sohbet oldu. Umarım önümüzdeki yıllarda da bir araya geliriz yeniden. Çok isterim ben. Burası bu tip organizasyonlar için çok uygun da bir otel. Çok uzun bir masa yaptık o gün. Yine yapabiliriz, güzel buluşmalar, tatlı organizasyonlar hep olabilir. Herkes için gergin bir yaz oldu. Bazı oteller ayrıntılara girmemek için hiç açmadı bile. Biz bütün ekip tedbirler aldık, eğitimler aldık. Daha çok butik oteller ön planda olduğu için özellikle biz butik oteller koronaya çok sıkı hazırlandık diyebilirim. Neredeyse pek çok otel, minik minik hastane ve kliniklere çevrildi. Dezenfektanlar, sterilizasyon paspasları, malzemeleri hep hazırl bulundurduğumuz şeyler. Ben zaten sağlıkçı olduğum için bütün bunlara çok alışkındım. Çok zorlanmadım. Otelimiz de güvenli otel belgesi almış bir otel. Her misafirin giriş çıkışlarda ateş ölçümü yapılıyor. Odalar her değişimde dezenfekte ediliyor. İzolasyon odamız var bir de. Misafirimiz kendini iyi hissetmezse, sağlık ekibi gelene kadar orada misafir ediliyor. Neyse ki şimdiye kadar böyle bir şey olmadı, aman olmasın da... Dikkat ediyoruz, umarım atlatacağız. Her şeyin başı sağlık gerçekten. Sağlık olsun, gerisi hikaye... Peki, Ajandakolik'in klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı? Madem bu kadar yoğun tempoda çalışıyorsunuz, bana vardır gibi geldi. Ah olmaz mı Nilüfer! Var tabii... Her zaman planlıyım ben. Yapılacak listem hep vardır o yüzden de ajandam olmaz mı, var. Planlı yaşamaya inanırım çünkü. Vakit yok diyoruz ama aslında her şeyi yapabiliriz, vakit var. Yeter ki planlayalım. Oğluma da bunu aşılamaya çalışıyorum. Ajandasız yaşayamam. Alachi Butik Otel olarak onları Ekim'de de Alaçatı'ya bekliyoruz. Otelimiz Ekim sonuna kadar açık. Çok teşekkür ederim Handan hanım. Zarafetiniz ve sıcacık enerjinizle hem Alachi'ye hem de sohbetimize renk kattınız. Ben teşekkür ederim. Yine gelin, kışın da buraları görün. Şu günler geçsin daha güzel enerjilerle daha keyifli yazlar yaşayalım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-hedonutopia-bizce-en-iyi-albumumuz-bu/", "text": "Pandemi sürecinde evde kaydettikleri 5. albümleri Beyaz Durak'ın kaydını bitirdikten bir gün sonra Hedonutopia ile buluştuk. Yeni albümü ve haz dolu ütopya yolculuklarını konuştuk. Bugüne kadar yayınlanmış en kapsamlı Hedonutopia söyleşisi, siz Ajandakolik okurları için geliyor. Kerem Feyzi : Eylül başında ilk parça çıkıyor. İlk defa ön sipariş sistemini deneyeceğiz; eylül başında albüm gözükecek ama ilk önce ilk parçayı dinleyebileceksiniz. Bir sonraki ay ikinci parça açılacak. Bu şekilde tek tek single'lar şeklinde çıkıp daha sonra hepsi birleşerek ekim sonunda bütün albüm açılacak. Hepsinin de klipleri olacak. Anlam arayışında değiliz tabii ama Beyaz Durak'ın hikayesini merak ediyoruz. F: Beyaz Durak, Burhaniye Ören'deki bir otobüs durağı; beni, çocukluğumdan beri çok etkilemiş bir yerdir. Yöre halkı bilir o durağı. O durakta beklemişliğimiz de çoktur, fırtınadan yağmurdan sığınmışlığımız da. Yarı ev gibi taştan bir durak. Bu albümde bir bakıma o bölgeyle olan defteri de dürüyoruz; gençliğimizden İstanbul'a kadar olan bir defter bu. F: Olabilir. Dün kayıtlar bitti, bugün sizinle söyleşi yapıyoruz. Şu işler bir bitsin de tatile çıkacağız. Sonrasında doğada yalnız kalıp bakacağız o dönem kapanmış mı kapanmamış mı; bir sonraki, 6. albüm süreci belli eder bunu. F: Daha önce hiç Ağustos'ta albüm bitirmemiştik; normalde Eylül-Kasım aralığında bitiyordu. Çünkü konserden vakit olmuyordu. F: Aslında öyle. Konserler olmayınca albüme çalışma anlamında daha çok vaktimiz oldu. K: Belirsizlik hali benim canımı sıkan bir şeydir. Herkes önünü görmek ister. Ama bizim için Beyaz Durak kurtarıcı oldu. Enerjimizi, odağımızı ona aktarmamış olsaydık zorlanırdık. Zorluğu da oldu tabii; sonuçta izole kalmak ve toplum psikolojisi etkiliyor sizi. F: Pandemi yordu ama bizi. Tam ilk defa para kazanmaya başlıyorduk konserlerimiz iptal oldu. Hayat bizi bunlarla sınasa da ben gülüyorum bunlara; sağlık, birliktelik ve müziğimiz olduğu sürece mutluyum ben. K: Bu albümün en ayırt edici özelliği, prodüktörlüğünü tamamen bizim yapmış olmamızdı. Daha önceki üç albümümüzde prodüktörlüğümüzü Taner Yücel yapmıştı. Haklı olarak biraz dinlenmek istediğini söyledi. Kendi prodüktörlüğümüzü yapmanın bizim için de müzikal bir macera olacağını belirtti. F: Daha önce de böyle bir deneyimimiz vardı aslında; çıkış albümümüz Ucube Dizayn'ı Kerem'le birlikte prodükte etmiştik. K: O albümde tabii daha çok canlı kayıtlar vardı. Üç parça canlı kayıttı. Ancak yeni çıkan albümümüz tamamen bize ait oldu. F: Bunun kaydını, iyi bir ses kartıyla içimize sine sine evde yaptık. K: Mart'ta başlamıştık kayda, sizinle söyleşi yaptığımız günün önceki akşamında bitirdik. K: Açıkçası evde rahat rahat kayıt yapmak güzel bir deneyimdi. İçimize sine sine, tertemiz çalıştık. F: Diyelim ki stüdyo kaydının dört saati 1.000 lira. Haydi yarım saatin kaldı. Gel de rahat rahat çalış. Mesela vokal kaydediyoruz, o anda çok iyi geliyor bize. İki gün sonra dinliyoruz, bazı yerleri samimi gelmiyor. Ne yapacaksın? Evde olunca değiştirme şansımız oluyor. Daha önceki albümler öyle olmadı ki. K: Gerilla usulüydü; iki haftan var, kaydetmek zorundasın. F: 4-5 şarkı sırf bu yüzden boşa gitmiştir. K: Çıkış parçamız öyle mesela, 6-7 yıllık bir şarkıdır. Bizde genellikle şöyle oluyor; eskilerden demlenebiliyor, yeni yaptıklarımız ya da parça parça durup yeniden baktıklarımız oluyor. Parçaların bize ses vermesini bekliyoruz. Ben oldum, dedikleri zaman albüme giriyorlar. Spontane bir süreç bu. Bu albüm sizi tatmin etmiş gibi görünüyor. F: Kesinlikle! İçimize en çok sineni bu oldu. Bizce en iyi albümümüz bu. İlk defa da bir albüm öncesinde böyle konuşuyorum. Daha önce hep alçakgönüllülükle konuşurdum. Bu sefer aksine, Beyaz Durak'ın gücümüzü artıracağını düşünüyorum. Hedon şizoların abi ne yaptı bunlar diyeceğini biliyorum. Ve normalde müziğimizi garipseyenlerin de bu albümle birlikte bize dikkat kesileceğini düşünüyorum. Yani bizi sevenler ile pek aşina olmayanları bir araya getirecek bir albüm olduğunu söyleyebiliriz. Altı ay fark edilmese yedinci ay kendini gösterecektir. K: Evet, biraz geç fark edilebilecek, dinleyicinin kulağında demlenmesi gereken bir albüm olabilir. Öncekilere göre ise daha sakin bir albüm olduğunu söyleyebiliriz. Pandemi albümü oldu işte. Üretimi, prodüksiyonu ve klibiyle da tam anlamıyla bize, bizim mahalleye ait. F: Made in Rasimpaşa diyebiliriz. Yani bu albümün verdiği en büyük mesajlardan biri de Pandemide nasıl üreteceğim, nasıl albüm yapacağım? diyenlere, Al bak isteyince oluyor diyen bir albüm olması. K: Kafa olarak da iyi geldi. Bu süreçte hepimiz eve kapandık, eğer üretemeseydik kötüydü. Kurtuluş oldu bizim için. F: Bu albümde Kerem'in prodüktörlüğü bir hayli öne çıktı. Masada o vardı, mühendis oydu. Yıllardır ev arkadaşı olduğunuzu biliyoruz. Pandemide de aynı evin içinde kendi kaydınızı kendiniz yaptınız. Birbirinize tahammül eşiğiniz yüksek olmalı. F: Tabii ki. Mesela başkası olup bana kayıtla ilgili bir şey dese sinirlenebilirim. Ama Kerem deyince sinirlenmiyorum. Çünkü birbirimizi egomuzla boğacak insanlar değiliz. Tanıyoruz artık birbirimizi. Mesela Kerem bana, Synth'leri kaydederken beni rahat bırak, sen yanımdayken geriliyorum, demişti. Eve bir döndüm, adam muhteşem işler çıkarmış. Mesela bir aşk parçası var ama öyle popüler bir aşk parçası değil. Ben o parçada synth'in parçayı koruyucu ve taşıyıcı olmasını bekliyordum. Kerem onun finaline öyle devrimsel bir synth yapmış ki çıldırdım. Ancak bu yapılabilirdi. İyi ki ben yanında değilmişim, yanında olsam müdahale edip sıçıp batırırmışım. Onun ayarını o bilebilirdi. Birlikte olmak bu yüzden güzel. Biz bu yaşlarda birbirimizi yeniden tanıdık. Güzel oldu böyle, bildiğin iki kişiyle kaydettik albümü; biz yarattık bunu! K: Evet ama burada teknik bilgiye dayalı yılların deneyiminin de büyük katkısı var. Beyaz Durak'ta da albüm nasıl kaydedilir onu öğrenmiş olduk. F: Mesela ben vokal kaydederken yalıtım için yatak döşeklerini kullandık. Elbise dolabının içini doldurduk. Mikrofonun üzerine tül çorap geçirdik. F: Bir albümde bir şeyleri değiştiriyorsak %50'sini koruyoruz. Bu albümde Hedon işi introlardan ziyade biraz daha sakindik ve şarkıya 'dan' diye girdik genellikle. Kendi estetik süzgecimizi de tam olarak uygulayabildiğimizi sanıyorum. Bununla birlikte şizoları besleyecek en az üç Hedon işi parça var. Alışılagelenden farklı üç parça var. Bir şarkı da garip bir dönemden; Bronz... Kerem'in bestesi olan Okyanus çok fena. K: Hepsi var. Biz biraz da dinleyicinin kendi hislerini kendi yollarını keşfetmesini seviyoruz. Mesela ada dedin, senin için ada uzaydır belki, başka biri için kendi içidir bu. F: Mesela şununla da karşılaşıyoruz. Diyor ki İlk albümde şu parçayı ilk dinlediğimde çok gereksiz bulmuştum, aradan iki yıl geçti, sevgilimden ayrıldım ve o parçayı çok sevmeye başladım. O arada belki büyüdü belki başka bir şey oldu, bakış açısı değişti ve o parça onun en sevdiği parça oldu. Bir de aslında biz dinleyiciyi nereye götüreceğimizi pek sallamıyoruz. Çünkü biz de kendimizin nereye gittiğini sallamıyoruz, geziyoruz sadece. Bunların belirleyicisi olmak küçük tanrıları oynamak gibi. Türkiye'de sanatçıların düştüğü en büyük yanılgılardan biri de bu aslında. Ama bu, yaptığımız iş insanları yönlendirmeyecek veya etkilemeyecek demek de değil. Ben Blonde Redhead'i, Radiohead'i dinlediğimde beni etkilemiş, yolda yürüyüşümü bile değiştirmiştir, Sigur Ros beni mahvetmiştir. Ambient janrı ilk dinlediğimde ve bugün iyi örneklerini dinlediğimde etkileniyorum. İyi müzik insanı etkiliyor. Biz de bu tip etkilenmelerin parçasıyız. F: Bizden etkilenip yirmi müzik grubu kuruluyorsa ve bunların beş altısı iyi müzik yapıyorsa bu başarıdır. Biz yaşlandığımızda müzik yaparken bir grup çıkıp derse ki Benim olayım Hedonutopia'dır, İşte bu başarıdır. Hatta gün geldiğinde deseler ki Ben zamanında Hedonutopia'dan etkilendim ama şimdi yavan buluyorum, ben üstüne koymaya çalışıyorum, diyorsa bu da önemli. Daha üst düzey üretimlere sebebiyet vermek benim için mutluluktur. F: Ütopya bana Ernesto Che Guevara'nın, Gerçekçi ol, imkansızı iste. sözünü hatırlatıyor. Diyelim ki bir insan bir taşı en fazla 20 metre ileriye fırlatabiliyor, ama o 30 metre ileri fırlatacağı inancıyla atmaya başlarsa 22-23 metre atmaya başlıyor; 2-3 metre aşmıştır kendini. Bu işte kendi rekorunu kırmaktır. Ütopya işte bu işe yarar. K: Bana göre biraz şu ütopya: Hayatta herkesin kendini gerçekleştirme yolunu fark etmesi ve bu yol için adım atabilmesi; kendi ütopyasının peşinden gitmesi. F: Hayal kurmak gibi düşünelim. Türkiye şartlarına rağmen müzik grubumuzu hiç dağıtmadan üretmeye inat edebilir, dürüstlüğümüzü koruyabilirsek bizim müziğimizi fark edecek insanlar da olacaktır inancıyla yola çıkmak bizim için bir ütopyadır. Sonra bir gün gelir hayaliniz gerçekleşmeye başlar. Ütopya olarak yola çıkmışsınızdır ama bu ütopya fikrini paylaştığınız insanlar sizi fark etmeye, dinlemeye başlamıştır. Ama bu ütopyaya ulaştığınız anlamına da gelmiyor. Soruda bahsettiğiniz Birri'nin de dediği gibi onu yakalamanız mümkün değil. Karanlıkta bir fener gibi diyelim; bilmediğiniz, gidilmemiş bir yol var. Çevrenizdeki birçok insan bu iş olmaz der ama siz o yolda yürüyorsunuzdur; ütopyanın bizim müziğimizdeki karşılığı bu olabilir belki. Ütopyamıza doğru gitmek bizi ileriye doğru taşıyor. F: Biz kendimizden yola çıktık. Kendimizi doyurmayan bir şeyi yapabilecek tipler değiliz. Beyaz yakalı işlerde çalışmak veya popüler müzik yapmak bizi mutlu etmeyecekti. Mesele parayı erken vurmak değildi. Memnunuz biz. Parayı reddedip burada sürünmüyoruz. Bu sürünmek değil bizim için. F: Haz arayışı, ilerlememizi sağlıyor ama dinleyiciye haz vereceğiz diye de müzik yapmıyoruz. Bak şimdi bir şarkı yapacağız ve o Bil Ki gibi haz verecek diyen insanlar değiliz. Bir daha öyle bir parça olur mu bilmiyoruz. Bil Ki'den daha güçlü bir parça geliyor belki, kim bilir. Haz alıyor muyuz o parçadan, tabii ki. Çünkü bir derdi var. Bu derdo derdi değil. Mesela ormanda takılmanın güzelliğini, rahatlığını da bir dertmiş gibi anlatmayı seviyoruz. F: Mesele şu; ben ormana gelmişim, oranın rahatlığını, hazzını yaşayacak bilince sahibim. Ama insanlık da böyle olmalıydı. İnsanlar neden böyle değil. Dert bu. Orhan Kemal'in Avare Yıllar'ın sonunda bir söz var: Herkes sakız çiğner, çingene kızı tadını çıkarır. diye. Herkes o hazzı yaşayabilir aslında anlıyor musun? Ormanda gecenin bir saatinde çalılıkların ardından bir ses geldiğinde ona vereceğin tepkidir haz; ondan haz mı alıyorsun, korkuyor musun, ki korku da hazza dahil olabilir. Şimşekler kafana kafana çaktığında onun korkusuna gülümsemeyi seviyoruz, o da bir hazdır. Bize haz veren her şeyi müziğe taşıyoruz. Peki bunu dinleyici için mi yaptık? Hayır. Ama onu yaparken de içindeki estetik kişilik gülümsüyor ve Şizolar bunu beğenir, diyor. K: Farklı duygular doğuyor tabii ki. Ve bir insan senin yaşadığın duyguları paylaşabiliyorsa bu güzel bir dönüş oluyor bize, tamamlanmış hissediyorsun. K: Ünlü değil de kült bir grup olabilmek istiyoruz. Tanınmış olmak iğrenç bir şey, kendi hayatınızı yaşayamıyorsunuz. Buradaki tek derdimiz, hislerimizi paylaşan insanlara ulaşmak. İşin konser boyutu da var tabii. İkimiz de işimizi bıraktık, bununla geçiniyoruz. Müzik yaparak dünyayı dolaşabilmek bizim için yeterli. Ünlü oluruz olmayız o ayrı. Haluk Bilginer'in çok sevdiğim bir sözü var, Şöhret mesleğimin yan etkisi diyor. Ona kapılmamak gerekiyor. F: Türkiye'de bir Bülent Ortaçgil veya dünyada da bir Blonde Redhead olmaksa ünlülük buna varız. Mesela grubun gitaristi Amadeo Pace, New York'ta sokağa çıkınca rahat yürüyordur. Bazı müzisyen arkadaşlarımız var, otel odasından çıkamıyorlar. Mesela bizim üçüncü albüm çıkmıştı. Kadıköy'de bir mekana girdik, oranın sahibi Oo ünlüler geldi, babalar geldi, diye bağırınca ben sinirlenmiştim. İşte daha 20-30.000 dinlenmesi olan insanlara böyle yapıyorsunuz, bu adamlar kendilerini bir şey zannetmeye başlıyor, uçuruma itiliyorlar. Sonra o insanlar, gerek kapitalizm gerekse başka sebeplerden ötürü sanatsal üretim yeteneği erken yaşta körelmiş veya bu yeteneğe hiç sahip olmamış insanlara üstten bakmaya, onları beğenmemeye başlıyor. Bu Türkiye'de sanatın önündeki en büyük engellerden biridir; balık baştan kokuyor. F: Ayrıksılığın yüzünden boyalı kuş olmak. Diğer insanların arasında Ben niye normal bir müzikten hoşlanmadım. Nedir benim bu tepkiselliğim? diye soranlar. Bir ara delirmiş, sonra geri gelmişler. Kendini hep farklı hisseden ve gören, bu yüzden hep mutsuzluklarla boğuşmuş olan insanlar bütününe Hedon şizolar, kısaca şizolar diyoruz biz. Aylar sonra ilk defa gelen yorumlara baktım geçen gün. Abi biri de mi aptal olmaz. Hepsi kaliteli tipler. Ama mesela delirmiş; iki kere tımarhanede yatmış çıkmış. Şu an iyi ilaçla aramızda. Veya tam tersi, adam beyin cerrahı; diyor ki Sizi yanlışlıkla dinledim, hayranınızım, ameliyatta bizi dinliyor falan. Mesela konserden sonra şöyle bakıyorum; öyle köşede duruyor ikisi, geliyor diyor ki Biz böyle muhabbetleri hiç sevmiyoruz ama bir fotoğraf çektirebilir miyiz? Benden daha müzik grubu gibiler. Biz müziğimizle ulaştık onlara, daha da ulaşacağız. Bu da çok büyük bir güç bizim için. Biz şöyle 40'larımıza, şimdiki gibi üretmeye devam ederek gelirsek işler nereye gider bilmiyoruz. Benim korkum sahnede birinin öldürmesi ama deli deliyi görünce çomağını saklıyor. K: İyi ki varlar! Bu Hedonutopia dinliyorsa benim zevklerime uygundur. diye birbirini bulanlar var mesela. Normalde konsere gitmiyorum ama sizinkileri kaçırmıyorum, diyebiliyorlar. F: Biz bir grup kuralım ve onu dinleyenler şizolar olsun dememiştik. Şizolar parçamızda Şizolar mavi giysin sözü var, üç beş -iyi anlamda- manyağın onu sahiplenmesi üzerine gelişen bir şey bu. Her ne kadar ilk kendimizi doyursak da her albümde onlar için şarkı üretebilmekten ve ekolü beğenmelerinden memnunuz. Çünkü biz de Şizoyuz. F: Peyote'de çalarken çok az kişinin dinlediği çok oldu, gece çalıyorduk, tanınmıyorduk ama hiç yuhalanmadık. Bugünden sonra yuhalanırsak da oradan bir toz havaya kalkar. Dönüp de sorarlar, Sen kimi yuhalıyorsun? diye. Bir gün hiç unutmuyorum: Kadıköy'deki bir konserde Siz ne yaptığınızı biliyor musunuz? diye sormuştu bir Şizo. Bilmiyorsunuz, siz ne ürettiğinizin farkında bile değilsiniz. diye kendini yanıtlamıştı. Bizim Şizolar öyle, Siz ne yaptığınızı bilmiyorsunuz, ben zamanında delirdim ve sizin ne yaptığınızı ben anladım diyorlar. K: İnsanların beklentisi o yönde oluyor. Bakalım öyle çalabilecekler mi diye. Her şeyden önce kendinize dürüst olmanız lazım; ben kolaya kaçıp o sesleri bilgisayardan da verebilirim ama her konsere klavye getiriyorum ki albümdeki gibi kaliteli ve sıcak ses olsun. Bana göre bir grubun ne mal olduğu canlı performansta belli olur. Biz canlı performansları çok seviyoruz. Grubu 2008'de kurduk. 2010'dan itibaren 7-8 yıl Peyote'de yıllarca canlı nasıl çalarız sorusunun cevabını aradık. Bu noktada, istediğin sesi alıp aktarabilmek çok önemli. Çünkü sesi seyirciye göre ayarlıyorlar; müzisyenlerin duyduğu, yani kulaklık ya da monitörden aldığın ses ayrıdır. Albümdeki gibi çalmak dediniz, bunu yapabilmek 10 yıl gibi bir zamanımızı aldı. Yapay zeka ve dijitalleşme sayesinde çaldığımızı tam olarak aktarma yolunda standardizeyi daha iyi sağladık. F: Ben sahnede albümden daha iyi çalmaya, söylemeye zorluyorum her zaman. Ama ilk 10-15 yıl sahnede vokali istediğim gibi yapamadığımı, gitarı da tam istediğim gibi çalamadığımı düşünüyorum. İlk yıllarda zaten üç beş kişi var izleyen, çalamadım çalamadım çalamadım derken sonunda dan diye oturdu. Son 5-6 yıldır istediğim gibi çalıp söyleyebildiğimi düşünüyorum. O kırılma 30 yaşına geldiğimde oldu. O zamana kadar müziği bırakman için hayat sana her şeyi yapıyor. Bir çocuk sırtınıza binip bağırırken şarkı söylemeye benziyor bu. Ya biri şu çocuğu alsın da çalalım diyorsun. K: Her ikisi de tabii ki ama Türkiye'de insanların bilgiyi saklama gibi bir huyu var. Şu öyle miymiş? Oo, yok böyleymiş diye öğrenene kadar yıllar geçiyor. Teknik bir örnek vereyim: Mesela bassların 60 hertz sonraki frekanslarını kesmek gerekiyor ki basslarınız patlamasın. Sahne sistemi o frekansları zaten yükseltiyor. Siz o kesmeyi yapmazsanız bass çok geliyor ve yaptığınız müzik iyi duyulmuyor. İşte kimse size bunu söylemiyor, yıllar içinde sora sora yapa yapa deneyimle gelişiyor. F: Teknik kısmını anlamayanlara şöyle bir örnek verelim: Tereyağlı bir yemek yaptınız. Bunu bir yere götüreceksiniz. O kazanda tekrar ısıtılacak. O kazanın standardı gereği içinde 250 gr erimiş tereyağı zaten var. Şimdi siz bol tereyağında yapıp götürüyorsunuz, tereyağından yenmeyecek hale geliyor. Kimse de size demiyor ki sen az yağla pişirip getir. F: Biz bu konuda bir PDF çalışması yapıp ücretsiz olarak paylaşmak istiyoruz; Türkiye'de iki kişi nasıl müzik grubu kurulur? Hangi temel ekipmanlara ihtiyaç var? Anahtar noktalar neler? gibi sorulara cevap bulabilecek insanlar. Teknik anlamda akımı etkilemek istiyoruz. Bu işten para kazanan, bilgiyi paylaşmayan bütün ses mühendislerinin canını sıkmak istiyoruz. Çalmak istiyorum diyenlere; gitar, synthesizer, ses kartı, bilgisayar, mikrofon mu ihtiyacı olan neyse artık bisikletini mi satıyorsun motorunu mu, anne babanı mı kandırıyorsun ne yap et al, başla diyeceğiz. İki kişiyle grup kurabilirsiniz, üç olmak zorunda değil. Üç olunca ya biri evleniyor ya vazgeçiyor; senin kadar istekli olamayabiliyor. K: Aşkla bakan insan sayısı çok az. Bunu bir yol olarak görmek lazım. Biz hayatlarımızı buna adadık. İşi gücü bıraktık. F: Her ne kadar büyük konuşmayı sevsem de büyük konuşmayayım ama bu dakikadan sonra gruba birini alamayız. Ben Kerem'den başkasıyla çalışamam. K: Pandemiden dolayı iptal oldu. Bütün biletlerimiz de yandı. 10 yıllık da vize almıştık. Yeni keşfettiğim veya çok sevdiğim bir grubun yeni albümü çıktığında güzel hisler yaşatıyorsa boku çıkana kadar dinliyorum. Hedonutopia'nın parçaları da böyle bir niteliğe sahip benim için. Zaman geliyor takılıp saatler ve hatta günler boyu sıkılmadan dinliyorum. Kaset olsa kopar. Sizin de böyle takılıp kaldıklarınızı merak ediyorum. K: İlk aklıma gelen Blonde Redhead'den Where Your Mind Wants To Go... Ama o kadar çok var ki. Duyguya ve döneme göre değişmekle birlikte bizim Spotify'da HEDONUKARMA listesindekiler genelde öyle parçalar. F: Ben mesela bi' takılıyorum Jakuzi'ye. İki gün boyunca Belki De Sen Haklısın parçası kulağımda. Hop! Tim Hecker'in Ravedeath, 1972 albümüne takılıyorum. Palmiyeler'in Yak Ateşi de öyle mesela. Ben bir parçayı 250 defa dinleyebiliyorum. Başasarcı biriyim. Sarhoş ediyorlar beni, hipnotize ediyorlar; bir süre sonra ortama ait bir şeye dönüşüyorlar, duymamaya başlıyorsun. Ben müzik gruplarının canlı performanslarına da çok önem veriyorum. Onlara da takılabiliyorum. F: Yo La Tengo'yla ben çok geç tanıştım. Aslında Kraut Rock olayı sadece Almanya ekolünden çıkmamış. Yo La Tengo'nun evde yaparız biz bu işi deyip kült bir grup haline gelmesini örnek alıyoruz. Çok saygı duyuyorum. F: Bizim için müzik önde, söz değil. Dolayısıyla bizde söz yazıp üstüne müziğini yapmak çok nadir oluyor. Ama melodiyi içermiş halde söz de gelebiliyor. Yani önce müzik geliyor, derdi gelince de söz geliyor. Günümüzde edebiyatın müziği esir aldığını düşünüyorum. Edebiyatı sarmaşık olarak görüyorum. Yanlış anlaşılmasın, sadece müzik açısından konuşuyorum. Yani roman ya da öykü türü olarak edebiyattan bahsetmiyorum. Tüm dünyada müzik, söz tarafından sarmalanmış durumda. Müziğin söze karşı yenilgisinin kanıtı klasik müziğin çöküşüdür. Söze bakmak, punk müzikte zirve yaptı. Günümüzde de bu bayrağı rap devraldı. Bunu rap müziği kötülemek için değil, derdimi anlatmak için söylüyorum. Bu laf ebeliği, müziği ele geçirdi. F: Tabii ki. Dünya müziğinde durum şu şekilde; diyelim ki buradaki altı kişiyle bir şarkı yapıyoruz. Buradaki beş kişi bütün müziği kurguladı. İki kişi beat ve bassları yazdı. İki kişi synthleri, biri enstrümanları kaydetti. Beşiniz belki haftalarca uğraştınız. Ben gece geldim, sözleri yazdım. Şarkı bitti ya, bu şarkıyı götürdüğümüzde o şarkının hak ve dağıtımındaki para talebinde en çok payı bana veriyorlar. Çünkü sözleri ben yazdım ya hani. Sistem sözü ittiriyor. Çünkü müzik tek başına zihin açar, düşündürür; söz uyuşturur ve rahatlatır. O yüzden ambient müzik çok dinlenmez örneğin. Ben söz sevmiyorum, benim için önemli olan müziktir de demiyorum. Öyle düşünsek Hedonutopia'da söz olmazdı zaten. Mesela Beyaz Durak'ın çıkış parçası da sözle vuracak. Bazı parçalarınızda şarkı sözünün ne olduğu anlaşılmayabiliyor. Anlaşılmak zorunda da değil bana göre. Bu belirsizlik de bilinçli bir tercih olsa gerek. F: Biz o belirsizliklerle sözle ele geçirilmiş müzik dünyasına bir tuzak kuruyoruz. Anlamı yok gibi duruyor ama belki bizce var. Mesela Sev Beni'de Riken mi? diyorum. Bir edebiyat öğretmeni, sert ve aşağılayıcı bir tavırla yazmıştı, sinirlenmiştim. K: Her şeyin illa ki bir karşılığı olsun istiyorlar. Belki bizim için katmanlı bir anlamı vardır ya da senin için ne ifade ediyorsa o olsun diye düşünmüşüzdür. İlla bir yol haritası mı vermemiz lazım. Az önce söylediğin gibi Tarkovski'nin yaptığı da işte bu; anlamı olmayan gibi duran ama ona göre belki bir anlamı olan bir sahne kullanıyor örneğin. F: Beyaz Durak'ta da bu tuzaklar var yine. Bir tanesi zerdüşest örneğin. Zerdüşt değil. Bunun benim dünyamda birçok anlamı var. Dur şimdi oraya öyle bir kelime koyacağım ki diye de koymuyoruz bunu, bu bir tepki. Söze, sen bir kenarda bekle diyoruz. Müzik konuşacak. Bunu deneyen nadir gruplardan biriyiz. F: Müzik öğretmenliği ve müzik terapi üzerine 11 yıl, haftanın 3-5 günü çalıştım. Bir yıldır çalışmıyorum. Benden ziyade onların beni uyandırdıkları, zihnimi açtığı yerler oldu. Mesela bizim besteleri, gitar riff'ini arpejleyip reverb yapıp dinletiyordum. Öncelikle beğenileri çok salt ve direkt. Dikkatlerini çeken melodilerin, yerinde ve kendini tamamlamış melodiler olduğunu anladım bu süreçte. Güzel melodileri beğeniyorlar. Arada kalmışları beğenmiyorlar. Dikkat kesilmiyorlarsa orada bir sorun olduğunu anlıyordum. Mesela Beğendiniz mi çocuklar? diye soruyorum. Hayır diyorlar. Çünkü korkmuyorlar. Sıradan insanların önyargılarına sahip değiller. Dünya şekeri çocuklardı. K: Biyoloji geçmişim ve doğada geçirdiğimiz vakit besledi tabii beni. Hani şu noktada etkiledi diyemem ama genele baktığımda doğa, özellikle duygu durumumu etkiledi. Doğa sana ne kadar kırılgan bir canlı olduğunu hatırlatıyor bir kere. Biyoloji de öyle, araştırdıkça ne kadar çok kapının olduğunu görüyorsun, egolarından sıyrılmanı sağlıyor. Reset çekiyor. Bununla birlikte biyolojideki yaşam döngüsü kavramı benim hoşuma gidiyor. Ölüm ve yaşam; bazı şeyler ölecek ki yeni yaşam formları ortaya çıksın. Carbon based lifeforms kavramı da buradan geliyor aslında. F: Bu fakirlikten nasıl üretim doğar, ölecek miyiz biz bu imkansızlıklardan düşünce çıkmazına girdiğimde beni Charles Bukowski telkin etmiştir: Sakin ol evlat, sen üretimine, üretim hızını yükseltmeye odaklan. O sana geri dönecek. dedi bana. Onun dışında Jung iyi geldi. Wilhelm Reich keza; Acunsal Enerji yapıtı mesela. F: Kerem'le biz masaya şarap çanağını koyup birbirimize hep söz verdik: Bu grup dağılmayacak. Hedonutopia olmazsa, bu işi bırakırsak bittik biz, boşuz, boş insanlarız dedik. Çoluk çocuk değil, albüm yani. Her canın çocuk istediğinde bir albüm yap, bir şey üret şeklinde motive ettik kendimizi. Ben bir çocuktan ne çıkacağını bilemem ama bir albümden ne çıkacağını bilebilirim. K: Kendi müziğimizi yapmak ve taşıyabilmek. Bizi var eden şeyden uzaklaşmamak. F: Normal olmaktan tırsıyoruz biz. Müzik hayatımızdan çıkarsa normal bir insan oluyoruz ya hani, müziği koruyup üretime devam edebilmek bizi normal olmaktan kurtarıyor. F: Benim var. Ben insanlıktan ümidi kesmiş biri değilim. K: Umutsuz yaşayamazsınız ki. Umut olmak zorunda ki işinizi yapacak moraliniz olsun. Bazi sorulara verilen cevaplar bile bana icin sarkilar kadar anlaşılmışhissettirdi. Dinleyici kitlesini bu denli taniyan bir grup daha yoktur diye dusunuyor ve size sariliyorum. Bu adamların zihnini keşfetmek çok güzel. En sevdiğim gruba selam olsun."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-ilhan-ersahin-muzikte-yeni-tarzlar-dinlemek-pozitif-dusunmenizi-saglar/", "text": "Dünyanın dört bir yanında onun müziği var. Projeleri hiç tükenmiyor tıpkı enerjisi gibi... Öyle ki karantina sürecinde bile dur durak bilmeden çalışmaya devam ediyor. Koronavirüs salgını nedeniyle bugünleri Brezilya'da geçirmek zorunda kalan müzisyen İlhan Erşahin, Ajandakolik'e konuk oldu. İyi geçiyor, tabii ki tuhaf günler... Bekleyerek, düşünerek geçen günler... Yaratıcı ve güçlü olmaya çabalıyorum. Evet, çok! Ama dediklerine göre çok da fazla beklemeyeceğiz umarım. Sao Paulo'da her yıl düzenlediğim Nublu Caz Festivali için mart ayının ortasına kadar Brezilya'daydım. Festivalin hemen sonrasında 16 Mart'tan sonra New York'ta ve Brezilya'da salgın patlak verdi. Uçuşum iptal oldu ve hala Brezilya'dayım. New York'a dönmek için bekliyorum. Burada yaklaşık altı haftadır karantina var. Tüm restoranlar kapalı. Süpermarketlere falan aynı anda ancak beş kişi girebiliyorsunuz. New York'taki ve İstanbul'daki yakın arkadaşlarımla, müzisyenlerle sürekli iletişim halindeyim. Evet, aslında İstanbul'a, Ankara'ya ve İzmir'e çalmak için gidecektim bugünlerde. İstanbul Sessions olarak Avrupa'daki bazı program tarihlerimiz iptal oldu. Umarım gerçekten de çok uzun sürmez bu durum. İşlerin genel anlamda iyi gideceğini umuyorum ama giderek iyileşeceği konusunda şüphelerim var. Olabilecek en iyi şey, her şeyin eskisi gibi olması, daha iyi olması... Keşke olsa ama emin değilim. Hepimiz kapitalist makineleriz. Dünyanın bundan nasıl çıkacağını bilemiyorum. Evet onunla birkaç defa bir araya gelmiştim. Muhteşem bir insan, gerçek bir sanatçı. Yaptıkları işlerde kendi yollarını ve tarzlarını belirleyen müzisyenleri seviyorum. Sadece tek bir çizgide gitmiyorlar ve diğerleri gibi değiller. Lee Konitz, kendi sesine sahipti ve hep melodileri düşünüyordu. Bir zamanlar beraber müzik yaptığım, çok iyi bir bas gitarist olan arkadaşım Ben Street, Konitz'le birlikte çok çalmıştır. Sanırım onun vasıtlasıyla tanışmıştık. Ayrıca birkaç defa Nublu'ya da gelmişti. Bir süredir birkaç projeyle meşgulüm. İlk üzerinde çalıştığım Butch Morris'in yönettiği Nublu Orkestrası olarak yaptığımız 10 canlı konser. Yaklaşık 8-9 yıl önce bazı festivaller ve konserler yapmıştık, şimdi bunları yayınlamaya karar verdik. Bizim Istanbul Sessions'ın yeni albümünü de hazırladık. Şimdi albüm kapağını, ne zaman çıkacağını falan planlıyoruz. Ayrıca daha önce Wonderland olarak Hüsnü Şenlendirici, Alp Ersönmez, İzzet Kızıl ve Volkan Öktem ile Londra'daki otelde ve Yakup Restoran'nda kaydettiğimiz canlı performansı da yayınlayacağım. Aslında video olarak yayında ama bu defa albüme koyacağım onu. Bir de burada Brezilya'daki müzik grubum Praia Futuro ile bir projeyi bitirmek üzereyim. Birkaç ay önce kaydettik, şimdi de vokalleri ve diğer teknik şeyleri ekliyoruz. Kendimi genel olarak Netflix'ten, televizyondan uzak tutarak meşgul etmeye çalışıyorum yani. Sadece İstanbul'da yok değil. Kulüpler, dünyanın pek çok yerinde çok ama çok az, festivallerse çok daha fazla. Kulüp sahnesinin, müziğin, grupların ve müzisyenlerin büyümesi için gerekli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca seyirciler için caz ve doğaçlama müziği göz önünde deneyimlemek çok önemlidir. Festivaller de harika ama her zaman soundcheck gibi ses sorunları oluyor. Ben kulüplerde çalmayı gerçekten çok seviyorum. Bu konuda tuhaf bir hassasiyetim var. Pek çok saksafoncu saksafonunu, ağızlığını falan değiştirir. Bense 30 yıldır aynı takımı çalıyorum. Öyle en çok çaldığım diye bir şey yok. Yönümü hep değiştiririm. Çoğu zaman bazı albümlere sıkışıp kalırım birkaç hafta ama sonra değiştiririm. Son haftalar müthiş bir müzisyen olan Juliette Greco'yu dinliyorum. Türkiye'de son birkaç yıldır caz dinleyicisinin giderek çoğalmasına ve insanların cazı keşfetmesine seviniyorum açıkçası. 1920'den bugüne gerçek anlamda müzik demek olan caz büyük bir kelime. Ayrıca sadece cazla sınırlı olarak değil genel müzik olarak keşfetmeyi seviyorum. İnsanların yeni şeyleri keşfettiğini görüyorum. Sadece sevdiğiniz albümlerde ya da tarzda kalmamak adına önemli bir şey. Bu, sizi hem bir insan olarak genişletir hem de pozitif düşünmenizi sağlar. İstanbul Sessions'tan İstanbul Underground çalsın madem. Bir de Farewell to Earth videosunu paylaşmanı isterim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-iraz-yontem-kulaklarini-tikayip-gozlerini-kacirmalari-tiyatro-emekcilerinin-varligini-ortadan-kaldirmiyor/", "text": "Her şeyin normal göründüğü bugünlerde sergiler, müzeler kapılarını bir bir açarken 1 Temmuz'da da tiyatrolar Ve perde! demeye hazırlanıyor. Oyuncular ve tiyatro emekçileri, önümüzdeki dönem için oldukça kaygılı. Üç aydır gelirleri kesilen özel tiyatroların ayakta kalarak izleyicisiyle yeniden buluşabilmesi için Tiyatro Kooperatifi'nin çalışmaları ise hız kesmeden devam ediyor. Tiyatro Kooperatifi'nin Yönetim Kurulu Başkanı, oyuncu Iraz Yöntem ile hem kooperatif çalışmalarını hem de süreci konuştuk. Türkiye'de ve dünyada ilk olan bir sosyal kooperatif, Tiyatro Kooperatifi. Mesleki alanda özel tiyatroları temsilen tiyatro sektöründeki tüm üretim ve uygulama süreçlerinin iyileştirilmesi ile profesyonelleşmesini hedefleyen çok sesli bir oluşum. Salgın dönemiyle birlikte iyice zor durumda kalan özel tiyatrolar, her ne kadar 1 Temmuz'da kapılarını açacak olsa da normalleşme süreci dediğimiz bu dönemde finansal sürdürülebilirliği nasıl gerçekleştirecekleri bir muamma ve devlet desteği şart. Aslında tam olarak yola çıkışımız Alternatif Sahneler Birliği değil; kooperatif kurulana kadar çok çeşitli örgütlenme girişimlerinden bir tanesiydi bu birlik. Tiyatro Kooperatifi, mesleki alanda özel tiyatroları temsilen tiyatro sektöründeki tüm üretim ve uygulama süreçlerinin iyileştirilmesi ile profesyonelleşmesini hedefleyerek resmi olarak 26 Haziran 2019'da kuruldu. Kısa vadede tüm üretim ve uygulama süreçlerinde tiyatroların üzerindeki maddi yükü azaltmak, orta vadede gelirlerinde artış sağlayacak çalışmalar yapmak, uzun vadede mesleki alanda yasal mevzuat değişiklikleri yaptırabilmek için kurulmuş bir sosyal kooperatifiz. Kampanyamızda; Tiyatro Sever, Tiyatro Dostu, Tiyatro Müdavimi, Tiyatro Tutkunu, Tiyatro Sevdalısı, Tiyatro Meftunu ve Tiyatro Aşığı olarak ayrı ayrı yedi paketimiz yer alıyor. Farklı ücretlerde birçok paket sunarak herkesin tiyatroya destek olabilmesine imkan sağlayan #BizdeYerinAyrı programına ait paketler, hem bireyler hem de kurumlar tarafından satın alınabiliyor. Kullanımları da şöyle: Pakete dahil haklar için gerekli QR kod oluşturulup, satın alan kişi/kuruma iletiliyor. Satın alınan hak, kampanyaya katılan tiyatroların bilet ücreti oranında QR kodu okutularak kullanılıyor ve bu paketlerle, kampanyaya katılan tüm tiyatroları desteklemiş oluyorsunuz. Henüz yeni olmasına rağmen kampanyaya olan ilgi her geçen gün büyüyor. Mesela ilk kurumsal destek Anadolu Efes'ten geldi. Önümüzdeki günlerde yenileri de eklenecektir. Ayrıca seyircilerimizin de bu destek programımıza yoğun ilgisi var. Aslında bu destek bir dayanışma kültürünün var olduğunun göstergesi! Uzun vadede tiyatrolarımızı ayakta tutabilmek için kamu ve özel dahil tüm sektörlerin; seyircilerimizin de desteğine ihtiyacımız var. Oyun programları açıklanmaya başladığı zaman da seyirciler 48 saat öncesine kadar rezervasyonlarını yaptırabilecekler. Şimdiye kadar sesinizi yeterince duyurabildiğinize inanıyor musunuz? Tüm özel tiyatrolar Tiyatro Kooperatifi altında toplanabildi mi? Onlara ne gibi imkanlar sunuldu? Sanırım 55 kurum da ortaklarınızdan. Büyük bir güç bu! Duyurduğumuza inanıyoruz. Ortaklarımızın günden güne artması da bunun bir kanıtı olsa gerek. Şu an için sadece İstanbul'daki özel tiyatroların ortak olabildiği bir kooperatifiz. Bunun nedeni de kısa vadede olan hedeflerimizi gerçekleştirebilmek için operasyonel bir sınırlama yapmamızın gerekmesiydi. Biz şimdiye kadar ortaklarımız için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Telif Hakları Genel Müdürlüğü'nce açılan oyunların dijitalleştirilmesi projesine çatı kurum olarak başvurduk ve Bizde Yerin Ayrı kampanyasını hazırladık. Temel hedefimiz olan yasal mevzuat değişiklikleri üzerine çalışmaya devam ediyoruz. Ne yazık ki asla yeterli değil. Çünkü tiyatrolarımız zaten üç aydır kapalı ve yaz sezonu da bizim ölü sezon olarak tabir ettiğimiz bir dönemdir. Bu süre içinde dünyanın pek çok ülkesinde sanatçılar ve sanat kurumları devlet tarafından desteklendi fakat biz benzer destekleri göremedik. Bu sürecin uzayacağı ihtimalini de göz önünde bulundurduğumuzda, net ve somut desteklere ihtiyacımızın olduğu gerçek. Bu süreçte ne kadar tedbir alınırsa alınsın, açık havada oyunlar oynansın insanların tiyatroya gideceğini düşünüyor musunuz? Tabii bunu daha çok tiyatroya gitme alışkanlığı edinmiş insanlarla ilgili olarak soruyorum. Pandemi süreci başladığı andan itibaren herkes sanata sığındı. Evlerimizden dünyanın her yerindeki tiyatrolara, konserlere, müzelere erişim kolaylaştı. Bu da bize gösteriyor ki sanat iyileşmek için vazgeçilmez bir ihtiyaç. Fakat fiziksel olarak sanata erişmek için toplumun nasıl bir refleks göstereceği şu aşamada bence belirsiz. Tüm dünyada eşzamanlı olarak bunu deneyimleyeceğiz. Zaten bilim insanlarına öncelikle kulak vermeliyiz; bunun adı bir süre daha normalleşme olamayacak. Dolayısıyla yeni bir sürece giriyoruz ama bu süreçte finansal sürdürülebilirliğin nasıl gerçekleştirileceği çok önemli bir problem. Yeni mekan ve seyir tasarımları keşfedilecek muhtemelen, ama henüz formülleri tartışma aşamasındayız. Önümüzdeki ilk genel kurulda Marmara Bölgesi'ne açılmak için çalışıyoruz. Hatta Türkiye'nin tüm bölgelerinde kooperatifleşme görüşmelerimiz devam ediyor. Hedeflerimizden biri de her bölgenin kendi kooperatifini kurması ve bu kooperatiflerin de birlik çatısı altında birleşmesi. Özellikle bu yaşadığımız süreç örgütlenmenin ve dayanışmanın önemini bize bir kez daha hatırlattı. Bu bilgiyi bir daha unutmamayı diliyorum. Müstakil seslerle taleplerimizi dile getirmenin bizi ilerletmediğini öğrenmiş olmalıyız artık. Bizler bireyler olarak önce kendimiz örgütlenmeliyiz sonra da bu kurumlar birbirleriyle işbirliği içinde çalışmalı. Oyuncular Sendikası ve Tiyatro Kooperatifi bu anlamda iyi bir örnek teşkil ediyor bence. Alanımızın iyileştirilmesi için bir arada çalışan kurumlarımız ve bu bağı daha da güçlendireceğiz. Açıkçası ben bu yeni normali pek güvensiz buluyorum. Tanımlamaları doğru yapmazsak alışkanlıklarımızı değiştiremediğimizi görüyoruz. Kişisel olarak da bu süreçte çok yoğun çalıştığımızı söyleyebilirim. Elbette bir oyuncu olarak sahnede olmayı çok özledim; fakat önce tüm zemini güvenli ve sürdürülebilir hale getirmek için çaba harcamamız gerektiğini düşünüyorum. Topluma ve birbirimize karşı büyük sorumluluklarımız var, bunun bilinciyle hareket etmeye çalışıyorum. Yeni formüllere ihtiyacımız var, evet. Tiyatro Kooperatifi'nin ana hedeflerinden biri olan yasal mevzuat değişikliği bu anlamda ne kadar önemli olduğunu yeniden gözler önüne serdi. Ülkemizde özel tiyatrolar salt tacir konumundalar. Üzerimizdeki vergi yükünün kaldırılması şart; çünkü kamusal bir ihtiyaçtır sanat. Bizler de sadece tacir olarak tanımlanmamalıyız. Türkiye'deki mevzuat hem bizlerin yeniden tanımlanması için iyileştirilmeli ve dönüştürülmeli hem de özel sektörün ve bireylerin de desteklemesinin önü açılacak şekilde yeniden inşa edilmeli. Dünyada hızla gelişen dijital platformlar var, evet; ama ülkemizde bu platformlar henüz çok da gelişkin değil. Hepsi uzun bir zincirin halkaları, yapılması gereken çok şey var ve Sam Mendes'in de dediği gibi yarın ya da üç ay sonra değil; ŞİMDİ yapılmalı bu değişiklikler. Tiyatro sanatı binlerce yıldır var olan bir sanat. Ölmedi ve ölmeyecek de; insanoğlu yeryüzünden silinene kadar yaşamaya devam edecek. Birçok nedenden ötürü değişti, dönüştü; bu durum da devam edecek. Ama kurumlarımızın ve sanatçılarımızın varlığını koruyamazsak çok büyük kayıplar yaşanacak. Bu kayıpların önüne geçmek için çalışıyoruz ama sorumluluk sahibi olan tüm kamu kurum ve kuruluşların da üzerine düşenleri yapması gerekiyor. Kulaklarını tıkayıp gözlerini kaçırmaları bizlerin var olduğu gerçekliğini ortadan kaldırmıyor. Bizler varız! Sanat da toplumu bir arada tutan ve iyileştiren bir tutkaldır. Umutsuz değilim ama gerçeğin ne kadar sert olduğunun farkındayım. Bu bizi hiçbir zaman pes ettiremeyecek. En önemli konu üzerimizdeki ağır vergi yüküdür. Özel tiyatrolar olarak tabi olduğumuz birçok yasal mevzuat var ve bu mevzuatlara göre tiyatroların ticari işletme olarak değerlendirildiği, bir bakkal dükkanından, bir market veya restorandan farkı yok maalesef. Geniş bir mevzuat değişikliğine ihtiyacımız var, biz de bu konu hakkında çalışıyoruz. Hep altını çizdiğimiz bir konu var; kooperatifin uzun vadeli hedefi yasal değişikliklerle Türkiye'deki tiyatro sanatının dünya standartlarında yapılması için yasal zemini oturtmak. Bizim uzun vadeli hedefimiz bu covid-19 süreciyle birlikte hızlandı biraz da. Tiyatro sanatının kamusal bir hizmet olduğunun ön kabulüyle mevcut yasal düzenlemelerdeki eksikleri tespit ederek mevzuatın iyileştirilmesi için ilgili makamlara önerilerde bulunmaya devam ediyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-irmak-zileli-son-bakisi-yazmak-beni-daha-iyi-bir-insan-yapti/", "text": "2012 yılında Eşik romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nün, bu yıl da Duygu Asena Roman Ödülü'nün sahibi Irmak Zileli'yle kurduğu metinlerde dolaştık; nasıl yazıyor, neleri dert ediniyor, nelerden besleniyor, ne yapmaktan kaçınıyor... Yakın dönemin öne çıkan isimlerinden Zileli'nin yaratım sürecini ve romanlarına yayılan dünyevi meseleleri üzerine epeyce derin söyleştik. Türkiye kadın hareketi Duygu Asena'ya çok şey borçlu. Kadınların uğradığı haksızlıkların duyulmasını sağlayan, kadınlara cesaret veren bir isimdi, Duygu Asena. Feminizmin Türkiye'de kitleselleşmesine ön ayak oldu. Bu anlamda pek çok kadının eşitlik talebine sahip çıkma konusunda farkındalık oluşturmasını sağladı. Duygu Asena Kadının adı yok diyerek, kadınların yok sayılmışlığına vurgu yapmıştı. Bugün adı olmayanların, yok sayılanların sadece kadınlar olmadığını biliyoruz. Kadınların yolu bütün ötekileştirilenlerin mücadelesiyle kesişmiş durumda. Eşcinselin, trans bireyin de adı yok. Yoksulun, evsizin de adı yok. Ve göçmenin de adı yok. Doğup büyüdüğü topraklardan ve ailesinden savaş, yoksulluk, açlık yüzünden kopup gelen insanların da adı yok. Sadece kadın ile erkek arasında eşitliği inşa etmek yeterli değil, o yüzden ve zaten sizin deyiminizle feminist yürüyüşü bununla sınırlamak toplumsal cinsiyetin dayattığı dualiteyi baştan kabul etmek anlamına geliyor. Hiyerarşik ön kabullerin tümüne, topyekun bir itirazı anlamlı buluyorum ve feminizm de her alanda bu konuda mücadele verenlerle kader birliği yaptığında ancak kendi çizgisinin hakkını verir diye düşünüyorum. Bu yolu benim nasıl yürüdüğüme gelince, öncelikle ben kendi hayatımda içimdeki iktidarla mücadele ediyorum, beni öteki karşısında kibirli kılan her tür içselleşmiş kabulü sorgulamaya çalışıyorum. Kendimden başlayarak hayatımdaki tahakküme eğilimli unsurlarla yüzleşmeyi, onları değiştirmeyi önemsiyorum. Daha bugün okuduğum kitapta karşılaştığım bir alıntıyı paylaşayım sizinle. Vivien Burr demiş ki: Toplumsal cinsiyet günlük yaşantımızın önünde oynandığı bir perdedir. Varlığımıza öylesine işlenmiştir ki, tıpkı nefes almak gibi, alışılmışlığı nedeniyle görünmez bir hal almıştır. Bu yüzden varlığımıza işlemiş bu toplumsal kodları sürekli deşifre etmemiz, görünür kılmamız gerekiyor. Dilimizde, eylemlerimizde ama en çok insiyaki olarak yaptıklarımızda bu toplumsal kodların varlığının farkına varmak önemli. Sadece olumsuzu ortadan kaldırmaya çalışarak değil elbette. Eşit, yaratıcı, dayanışma esaslı ilişkiler kurarak, bunları çoğaltarak da başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatmak önemli. Edebiyatçı olarak da anlattığım hikayelerin iktidarı, eşitsizliği, hiyerarşiyi dert edinmesi bu yürüyüşün bir parçası kuşkusuz. Gölgesinde kitabımın Leyla'sı da o yürüyüşü boşuna yapmadı. O yürüyüş bu şekilde de okunabilir belki. İsmi Tina mıydı bilmiyorum, Gürcü müydü onu da bilmiyorum ama bir evde bakıcı olarak çalışan, Türkiyeli olmayan bir kadının çatıdan düşüp öldüğünü, söylendiğine göre de anahtarı içeride unuttuğu için çatıya çıktığını, balkona atlamaya çalışırken aşağı düştüğünü duydum. Bu gerçek olay beni çok etkiledi. Duyduğum anda içime yerleşti, sonraki günlerde sık sık aklıma geldi. İnsan neden anahtarı unuttum demeye korkar? Neden çatıya çıkıp eve girmeye çalışır. Neden böyle bir riski göze alır? Bu sorular aklımda dönüp dururken, şu cümle geldi: Kadın korkudan öldü. Onu öldüren korkuydu ama tabii ki bu korku onun kendi kendine, durup dururken edindiği bir şey değildi, içselleştirdiği otoritelerin saldığı korku yüzünden Anahtarı unuttum demeye çekindi ve çatıdan düşüp öldü. İşte bu korku meselesini anlayınca bunun romanını yazmaya karar verdim. Açıkçası yazma sürecini ve halini mistifiye etmeye yol açacak her türlü ifadeden kaçınmak isterim. Yazmak, bir çocuğun oyun oynaması kadar doğal, yalın ve insana ait bir eylem. Yani insanüstü bir ruh haline girmeye gerek yok. Yazmanın bir vecd hali olduğunu düşünmüyorum. Kendini bırakmak, yazıya, hikayeye, karaktere teslim olmak başka bir şey. Bu bana göre oyun oynamaktır ve herkes yapabilir. Düzelteyim, kendini hikayesine yeterince verebilen, odaklandığı bu hikaye için yeterince emek veren, çalışan, hayal gücünü besleyen ve dışarıdan edindiği bütün o besinleri yazıya dönüştüreceği sırada kendi içine dürüstçe bakma açık yürekliliğine sahip herkes yapabilir. Oyun oynamak biraz da budur çünkü. Oyun oynayan her çocuk, iç dünyasına da döner ve içindeki malzemeyle haşır neşir olur, ölüm korkularını, şiddet duygularını, kötücül hisleri görür orada ve onları kurmacaya dönüştürerek sahneye koyar, yani bir bakıma yüzleşerek onlarla baş eder. Tina'nın hikayesini yazarken ben de içimdeki pek çok duyguyla karşılaştım. Bunlar arasında Tina'yla bağ kurmamı sağlayan ve onun mağduriyetiyle özdeşleştiğim taraflar olduğu gibi, ona hükmeden, onu ezen Seval karakterine ait haller ve davranış biçimleri de vardı. Yazarken Tina'ya dönüştüm ve onun zihninden yazdım. Bunun için öncesinde uzun bir çalışma sürecine ihtiyaç vardı elbette, karakterin derinleşmesine ve içimde kök salmasına... Tina'yla aramda bu bağı yazarken derinleştirdiğimi hissettim ve sözcükler oradan çıktı. Hiçbirini okuru etkileyeyim, duygulandırayım diyerek dökmedim kağıda. İçimde kök salan Tina ne düşünüp hissettiyse onlar çıktı. Kendimi Tina'ya ve metne teslim ettiğim oranda mümkün oldu bu. Bunu yapabildiğim anlarda da büyük bir doygunluk hissettim elbette. Tina'yı yazarkenki değil de onunla vedalaştıktan sonraki duygular daha canlı zihnimde. Çünkü yazarken orada ben pek yoktum galiba. Metin bütünüyle ona ait bir alandı. Asfaltta yatan ve öyle hisseden oydu. Bir hikayeyi kurarken meselesine olabildiğince katmanlı bir bakış geliştirmeyi önemsiyorum. Anlatacağım hikayenin ilk bakışta görünen yüzeyinin alt katmanlarını ortaya çıkarmaya, metni bu katmanlarıyla birlikte kurgulamaya çalışıyorum. Son Bakış bunu açıklamak için iyi bir örnek. Kitabı okuyan herkesin hemen göreceği, yüzeydeki hikaye göçmen bir kadının göç ettiği ülkede kendini dışlanmış hissetmesi, görmezden gelinmesi, yok sayılması ve bu ülkenin otoriteleri karşısında hissettiği çaresizlik, korku. Zaten hikaye tam da bu korku yüzünden çatıya çıkıp ölen bir kadını anlatıyor. Kuşkusuz ki bu haliyle bile etkileyici ve önemli bir meseleyi irdeliyor, Son Bakış. Fakat ben bu göçmenliği, yabancılığı, korkuyu, otorite karşısındaki çaresizliği bir ülkeden diğerine göç eden kişinin hikayesiyle sınırlamayarak, başka katmanlar oluşturdum. Örneğin göçmenliğin bir başka ülkeye göç etmesek de insan olmanın özündeki bir meseleyle ilişkisini kurdum. Anne karnından bu dünyaya göç eden insan yavrusunun duygusuyla Tina arasında, Tina'nın hissettikleri arasında bağ kurdum. Böylece aslında ötekileştirdiğimiz göçmenlerin bize o kadar da yabancı varlıklar olmadığını, onların hisleriyle bağ kurmanın hiç göç etmemiş biri için de sandığı kadar zor olmayabileceğini hatırlatmak istedim. Dışlanmanın, yabancılık hissinin, otorite karşısında duyulan korkunun ve çaresizliğin her insanın o veya bu biçimde yaşadığını, farklı koşullar içinde de olsa yaşamış olmasının kaçınılmaz olduğunu vurgulamaya çalıştım. Böylece aslında göçmenliği güncel bir mesele, ya da basit bir sosyal sorun olarak ele almakla kendimi sınırlamayıp, varoluşsal boyutunu da irdeledim. Bu kanaldan ilerlerken aslında ötekileştirme, öteki addettiğimizle ilişki üzerine de düşünerek hikayeyi derinleştirdim ve felsefi bir katman da eklemeye çalıştım. Çünkü öteki dediğimiz kişinin o kadar da öteki olmadığını, onun hislerinin çok benzerlerini kendimizin de yaşadığını anlatmayı istedim. Bu şekilde hem derdimi daha iyi anlatabildim hem de meselemi sınırlamamış oldum. Nitekim bir sanat eserinin, tekil olanı anlatırken tümel olanla bağ kurması gerektiğini, ancak bu şekilde insanın temel meselelerine dokunabileceğini ve zamansızlaşabileceğini düşünüyorum. Göçmen bir kadının hikayesini kazıdığımda altından hepimizin içindeki o yabancılık hissi, dışlanma korkusu, iktidar ilişkileri, çağlar boyunca aktarılan biat kültürü çıktı. Kuşkusuz ki beni dönüştürdü. Bu tüm romanlar için geçerlidir, yazarken başka bir karaktere bürünürüm ve başkası olma deneyimi içimdeki başkalarını keşfetmemi, bilmediğim taraflarımla tanışmamı, bazı açılardan zaaflarımı görerek bir yüzleşme yaşayarak onları değiştirmemi, bazen de onlarla barışmamı, onları kabul edebilmemi sağlar. Son Bakışta bana çok uzak, yabancı gibi görünen bir karakterin içine girerek, ona dönüşürken onunla benzer taraflarımızı keşfettim ve bu benim öteki olarak gördüğüm kişilere bakışımı değiştirdi. Ayrıca sadece Tina'ya dönüşmedim, romanda Seval karakterini yazarken de aslında Seval gibi davrandığım, karşılaşmaktan hiç hoşlanmadığım ötekiyle arasına hiyerarşi koyan, bunu yaparken başkasına kendini kötü hissettiren, ezici tutum ve davranışlarımla yüzleştim. Tina'ya dönersek, içimde otorite karşısında acze düşen, hata yapmaktan ölesiye korkan taraflarımı keşfettim ve Tina'yı yazarken ona duyduğum şefkat, kendi hatalarıma karşı sert ve yargılayıcı tutumumu dönüştürdü. Bir başkasının hata yapma korkusunun yarattığı trajediyi yazmak, kendi hatalarıma karşı beni de daha insaflı kıldı, bu açıdan belki içimde bana parmak sallayan ebeveyn ya da otorite figürlerine Tina sayesinde esaslı bir sınır koyma adımı atmış oldum. Kendine karşı acımasız ve sert olan birinin ötekine karşı da aynı şekilde sert olabildiğini keşfettim. Paradoksal gibi görünen bu durumu fark etmek, kendimle olduğu kadar çevremle de ilişkilerimi iyileştirdi. Sanki Son Bakışı yazmak beni daha iyi bir insan yaptı. Hem kendime hem ötekine karşı. Kendimiz ve ötekiyle ilişkimizin birbirine nasıl bağlı olduğunu idrak etmek şaşırtıcı bir deneyimdi. Eşik, otobiyografik malzemeyi kullanan bir romandı. Dolayısıyla onun için hikayeyi kurmak ya da karakteri oluşturmakla ilgili bir ön çalışma yaptığım söylenemez. Öte yandan bugün bana kendi hikayesini anlatmak için roman yazmak istediğini söyleyen insanlara bu yolu tavsiye etmiyorum. O malzemenin içindeki meselenin ne olduğunu kendilerine sormalarını ve o dert/mesele neyse onun üzerine düşünmelerini, okumalarını, meselelerini derinleştirerek katmanlarını keşfederek hikayeyi kendileriyle sınırlı olmaktan kurtarmalarını öneriyorum. Ben Eşikte meselem üzerine düşündüm, bireysel deneyimle sınırlı tutmamak adına, bu hikayenin kavramsal bağlarını tespit etmeye çalıştım. Buradaki temel soru ben bu hikayeyi neden anlatmak istiyorum sorusuydu. Yani içimi dökmek değilse maksadım, derdim ne? Ben bu hikayenin başkalarını da ilgilendireceği fikrine nereden kapıldım? Çünkü eğer başkalarını ilgilendiriyorsa burda insana dair bir soru ve sorun var demektir. Eşikte bu soruyu ve sorunu tespit etmekle birlikte okumalarım ile yazma sürecim iç içe geçti. Belki de karakterler içimde zaten çok canlı olduğu için yazarken zorlanmadım. Ancak hikayeyi sıfırdan kurduğum, yeni karakterler yarattığım diğer romanlarımda o karakterlerin içimde köklenmesi, oluşması, birer siluet olmaktan öteye geçmesi için meseleye, yazacağım konuya ve anlatacağım hikayeye yönelik okumalar yapmam gerekiyor. Bu okuma, düşünme, tasarlama sürecinde karakter de dil de arka planda yavaş yavaş oluşuyor aslında. Ben karakteri ve dili oluşturmakta acele etmemeyi; onları belirlemektense, konuya ve hikayeye odaklanıp, kendimi bu yönde beslerken, metnin unsurlarının damlaya damlaya birikmesini tercih ediyorum. Sonra bir bakmışım damlalardan koca bir göl olmuş. Karakter ete kemiğe bürünmüş. Bunu onun sesini duyabildiğimi hissettiğimde anlıyorum. Roman için ihtiyacım olan hikayeye dair unsurların esasını bildiğimden emin olduğumda, o sesin gelmekte olduğunu seziyorum ve bekliyorum. Karakterin sesi, metnin dili demek benim için. İlk cümleler geldiğinde kendimi metne, akışa teslim ediyorum. Bu akış sırasında da elbette karakter daha da somutlaşıyor; konuştukça, dile geldikçe aklı, fikri, duyguları belirginleşiyor, bu esnada kuşkusuz yeni keşifler de yapıyorum ya da hikayede yan yollara da sapabiliyorum. Ama önceki çalışma ne kadar yolu dolandırsam ve yeni maceralara atılmayı göze alsam da kaybolmamı engelliyor. Kaybolacaksam o da yine metnin hayrı için oluyor. Dil yazarken daha çok derinleşiyor ve dil derinleştikçe karakter de derinleşiyor. Kuşkusuz metnin ihtiyacı belirler okumayı. Meselem neyse onu derinleştirecek okumalar yaparım ve o konuda yazılıp çizilmiş erişebildiğim, bana katkıda bulunacak her alandan okuma yaparım. Felsefe, psikoloji, sosyoloji, siyaset ve elbette edebiyat. Benim yazmak istediğim hikayeyi besleyecek ne varsa o. Meseleyi derinleştirmek adına yaptığım okumalar, hikayeyi ve karakteri kurarken ihtiyacım olan okumalar ve bir de metnin dilini, yapısını oluştururken bana ilham verecek okumalar yaparım. Örneğin ikinci tekil anlatıcısı olacaksa bunun örneklerine bakarım. Üst kurmaca ise o konuda iyi yazılmış örnekleri incelerim. Benzer bir hikaye kurmuş yazarların metinlerini okurum. Neyi nasıl yaptıklarını anlamaya çalışırım. Bunları yazmaya oturmadan önce yaparım genellikle. Bu süreçte kuramsal kitapların yarattığı fazla analitik dili temizlemek için iyi yazarların öykü ve romanlarını okurum. Edebiyatın dilinden, duygusundan kopmamaya çalışırım. Analitik bakışı ve kuramsal dili böyle böyle içimde eritirim. Bununla paralel olarak karşılaştığım o analizleri de eritmiş ve dönüştürmüş olurum. Hatta belki bir parça da unuturum. Unutmam gerekir ki metne kalıp olarak sirayet etmesin. Okuduğum bütün o kuramlar, fikirler metnin içinde elle tutulamayan bir sis gibi olmalı çünkü. Yazma esnasında genellikle kurmaca okumam. Metnimi besleyecek okumaları esas olarak tamamlamış olsam da ihtiyaç doğarsa yine kurgu dışı okumalar yaparım ya da bambaşka sulara açılırım. Yazma sürecinde artık kendimi akışa bırakmaya ihtiyaç duyduğum için beni durduracak dış etkenlerden kendimi bir parça korumayı tercih ediyorum. Yaptığım her şeyi neden diye sorgularım. Bir metnin konusu üzerine düşünürken özellikle sorarım bunu. Neden bunu anlatmak istiyorum? Eğer bunu sormazsam mesele yüzeysel kalır. Neden sorusu bir fikrin alt katmanlarına inmeyi sağlar. Kitabın bir ideali olması gerektiği için değil. Fakat söylemek istediğimiz bir söz var ki yazıyoruz değil mi? Bu sözün içeriği, toplumsal, politik, felsefi bir anlamı olup olmaması ayrı bir tartışma. Hayatla, dünyayla, kendimizle, yaşadığımız çağ ya da coğrafyayla bir derdimiz olmasa herhangi bir şey üretir miydik? Dolayısıyla bir idealinin olup olmaması değil konu. Derdinin olması. Sanatın ve yaratıcılığın kaynağında dert var. Varoluşsal dert var her şeyden önce ve varoluşsal dert de aslında politik bir derttir. Buradaki politika kavramını güncel siyaset olarak düşünmek gerekmiyor. Ben bu dünyaya neden geldim, bu dünya nasıl bir yer, ben kimim, burada ne yapacağım sorularına verdiğiniz yanıt sizin politikanızı oluşturur. Bu dünyada var olma biçiminizi belirler çünkü. O yüzden hep neden sorusunu sorarım. Neden bu tercihte bulundum? Neden o insanla bu şekilde konuştum? Neden kızıma böyle bir tepki verdim? Neden bu kitabı yazmak istiyorum? Tüm sorularda dikkat ederseniz neden sorusu kişinin önce kendisini sorgulamasını getiriyor, ardından da aslında geleceğe dair de belirleyici bir etkisi var. Neden sorusuna verdiğiniz yanıt sizin yapacaklarınıza etki eder, neden bu kitabı yazmak istiyorum sorusuna verdiğiniz yanıt olmadan nasıl bir çalışma izleyeceğinizi, nasıl bir hikaye anlatacağınızı, nasıl karakterler kuracağınızı, nasıl bir yapı inşa edeceğinizi, nasıl bir dille anlatacağınızı bulamazsınız. Bulsanız bile bulduğunuz şeyler arasında nedensel bağlar eksik ve zayıf kalır, tutarlılık oluşmaz ya da bütünlük kurulmaz. Öte yandan neden sorusu bir kere yanıt verilen ve bir daha dönüp bakılmayan bir soru değildir. Yola çıktığım andan metni tamamladığım ana kadar sürekli yeniden sorarım bu soruyu. Farklı evrelerde, farklı sebeplerle ihtiyaç duyarım sormaya ve yanıt değişip dönüşmeye, dallanıp budaklanmaya açıktır her zaman. O yüzden yeni romanla ilgili şunu söyleyebilirim ki, başlangıçta tek bir konu vardı aklımda ve onun için okumalar yapmaya başlarken bu konuda bir roman yazmayı neden istediğimle ilgili bir tane de yanıtım. Okumalar yaptıkça konu genişledi, alt katmanları ve başka meselelerle bağları ortaya çıkmaya başladı. Bunlar ortaya çıktıkça da neden sorusunun da aynı şekilde çeşitlendi, gelişti. Her tür hiyerarşiden rahatsız olduğum gibi türler arasında da hiyerarşik bir kıyaslamaya gitmekten haz etmem. Kaldı ki bu tür ayrımcı yaklaşımlar; roman yazmayan yazar sayılmaz gibi kesin hükümler çoğunlukla piyasanın dayatmasıyla ortaya çıkar. Piyasanın ihtiyaçları, arz-talep dengelerine göre belirlenir ve satış/pazarlama odaklıdır. Bir edebiyatçı olarak benim yazma eylemiyle ilişkimi bu tür kaygılar belirlemez. Okunma arzusu duymak başka şey, piyasanın istek ve beklentilerini karşılamak üzere bir poetika oluşturmak başka. Dolayısıyla son iki soruya vereceğim tek bir yanıt var; bir yazarın ne yazacağını belirleyen tek şey onun ne yazmak istediği olmalıdır. Yazara yazar demem roman yazmadıysa tarzı yaklaşımları ise komik buluyorum. Müzik ve sinema diyebilirim. Evde sürekli müzik çalar ve yeni müzisyenler keşfetmek beni mutlu eder. İyi bir müzikle karşılaştığımda gerçekten büyük bir doyum ve haz hissediyorum. Bunu tanımlamak, açıklamak mümkün değil ama çok iyi bir edebiyat eseriyle karşılaştığımda yaşadığımdan hiç farklı değil. Yürürken, kitap okurken, düşünürken hayatımda daima müzik var. Bir tek yazdığım esnada dinlemiyorum. Ama bu da değişmez diye bir kural yok. Bir gün bakmışım bir roman kendini müzikle yazdırıyor, bu da mümkün. Ama yazarken dinlemesem bile özellikle Son Bakışı zihnimde dolaştırırken, Tina'yı keşfederken dinlediğim müzikler bana çok ilham oldu. Hatta spotify'da o müziklerden bir şarkı listesi bile oluşturdum. Sinema, son dönemde eskisi kadar yoğun olmasa da hayatımın önemli bir kısmında yeri olan bir alan. Tamamen izleyici olarak. Hemen her romanımda galiba bir iki sinema filmine selam göndermişimdir. Hala da aslında yazacağım konuyu besleyeceğini düşündüğüm filmleri araştırıp bulur ve mutlaka izlerim. O görsellik metnin görselliğini besliyor sanırım. Müzik de metnin sesini, ritmini, ruhunu etkiliyor. Son Bakışta bunu çok somut olarak deneyimledim. Yalnız hayatımda resmin eksikliğini duyuyorum son dönemde. Bu alanda biraz daha beslenmek istiyorum. Bence bir edebiyatçının bütün sanat dallarıyla ilişki kurması çok kıymetli. Aslında bilimsel alanlarla da. Kurmacanın içinde her şey var çünkü; resim ve sinema, metnin görselliğini; müzik ve şiir metnin dilini; psikoloji, antropoloji ve sosyolojik karakteri; felsefe ve siyaset metnin meselesini beslemek ve derinleştirmek için ilham dolu kaynaklardır. Korona'dan sonra rutin mi kaldı diyeceğim. Ama yok, ben bu koşullarda da bir sistem oturttum, çalışmaya halel gelmesin aman! Açıkçası zaman zaman kendimi bir cenderenin içine sokacak denli programlı bir insan olduğumu düşünüyorum. Bunu değiştirmeye, kendiliğinden ve öylesine vakitler geçirme konusunda kendi kendime koyduğum engelleri aşmaya çalışıyorum. Hayatta her şey dengeye oturunca güzel. Roman yazmak, yaratıcı bir iş yapmak için disiplin ve çalışkanlık güzel ama tembelliğe, aylaklık yapmaya, amaçsız bir eylemin içinde oyalanmaya da ihtiyaç var. Bakın bu ihtiyacı açıklarken bile bir amaç yarattım kendime. Yani roman yazmıyor olsam, sırf canım istedi diye boş boş duvara bakıp duramaz mıyım? Bunu yapmak benim için çok zor. Başta belki biraz iradeyle yaparak kendime öğretmem gereken şeylerden biri bu. Zamanla içselleşir. Bir dokundunuz bin ah işittiniz değil mi? Buraya kadar anlamış olacağınız üzere günlerim saati saatine planlı geçiyor. Korona günlerinden önce her sabah kızım Çağla'yı okula yolcu ettikten sonra Frida'yla parka giderdik. Frida bizim köpek ev arkadaşımız. Bir saatlik sabah yürüyüşünün ardından çalışma rutini başlar. Bu yürüyüşte çoğunlukla Melisa'yla telefonda konuşuruz. Melisa Ceren Hasmaden benim hem editörüm hem de en iyi dostum. Aslında kız kardeşim. Bazen tümüyle kişisel muhabbet olur bu konuşmalar, bazen de o sıra çalıştığımız roman üzerine konuşuruz. Metin kurulum aşamasındaysa hikayeye, meseleye, metnin yapısına dair konuşmalar olur bunlar. Ya da yazma aşamasındaysam, yazdıklarım üzerine konuşuruz, bazen de yazacaklarım. Öğlene kadar genellikle masa başı okumaları yaparım. Çalıştığım roman için yaptığım okumalardır bunlar çoğunlukla. Bazen de zihinsel dikkat ve emek isteyen kallavi romanlar, klasikler ya da zor metinler. Öğleden sonra yapılması gereken diğer işlere geçerim. O sırada ne varsa artık elimde. Atölye çalışmaları olabilir, danışmanlığını yaptığım işler olabilir. Tabii ev işleri, alışveriş, yemek gibi şeyler de var. Akşamüstü Frida'yla ikinci tur yürüyüş ve zaten sonra Çağla gelir. Onunla vakit geçiririz. Genellikle elimde üç kitap bir arada olur. Sabah okumasını söyledim zaten. Akşamları ise roman, öykü, deneme gibi daha keyfi okumalar yaparım. Bazen de film ya da dizi izlerim. Korona öncesinde tabii dışarı çıkma imkanları vardı ve bu program kimi sosyal ilişkiler nedeniyle esneyebiliyordu. Ama rutin dediğiniz için söyleyebilirim ki, bu esnemeleri saymazsak günler bu rutinle akıp gider."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-kagan-yildiz-cazin-varolusundaki-ihtiras-ve-keder-onu-mukemmel-kiliyor/", "text": "30 Nisan Uluslararası Caz Günü'nden yola çıkarak Çünkü Caz Tek Bir Güne Sığmaz mottosuyla caz müziğin Türkiye'de sevilmesine, yaygınlaşmasına emek veren müzisyenlerle uzaktan da olsa bir araya geldik ve bu haftayı Ajandakolik Caz Haftası ilan ettik. Kimiyle telefonda kimiyle önce sosyal medyada sonra da mail yoluyla sohbet ettim. Yaklaşık 10 gün boyunca sürecek olan bu mini söyleşi serisinde davulda, piyanoda, bas gitarda, perdesiz gitarda, saksafonda, kontrbasta, vokalde kimler kimler yok ki... Siz de sohbetimize katılın! Canlı performansını ön sıralarda izleyebildiğim için kendini şanslı sayanlardanım. Kerem Görsev Trio'da çalarken hep solo sırasının ona gelmesini beklediğim doğru! İşini aşkla yapanlara bir başka özel örnek çünkü o! Tellere her basışında kendini nasıl kaptırdığını izlemek bile insanın yüzünde kocaman bir gülümseme yaratıyor. Müzik kariyerini yakından takip ettiğim Kağan Yıldız, bugün Ajandakolik'te en yeni konuğum... Ne mutlu bana! Dünya zor bir dönemden geçiyor ve bu pandemi günlerinde öncelikle sağlıklı olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Benim için karantina günleri çoğunlukla İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ve Bahçeşehir Üniversitesi'ndeki öğrencilerimle online ders yaparak geçiyor. Ayrıca doktora da yapıyorum ve derslere online girip ödevlerimi hazırlıyorum. Bunların dışında mutlaka her gün spor yapıyor, dünya sinemasından bir film izliyor, kitap okuyor ve enstrümanıma da çalışıyorum. Bazı günler ise konservatuvardan arkadaşlarımla online playstation futbol maçları yapıyoruz. Gördüğünüz gibi günler oldukça dolu ve verimli geçiyor. Tabii ki kolay değil. Sen müzisyen değilsin ve senin için de kolay olduğunu sanmıyorum, Nilüfer. Ama insan öyle bir varlık ki şartlar ne olursa olsun her şeye bir şekilde uyum sağlıyor. Bunu askere gittiğimde çok iyi anladım. Kendimi bir süre sonra sanki yıllardır askermişim gibi hissetmeye başlamıştım. Yani kısacası evde kalmak herkes için zor ve ben her zaman yaşanan olayın daha da kötüsünü düşünüp adımlarımı o şekilde atmayı tercih ediyorum. Evet maalesef çok fazla konser ertelendi. Can Çankaya ile yaptığımız Timeless albümünün Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'ndeki konseri mesela. Can ile çok çalmak istediğimiz eski bir kilisedir orası. Bunları dışında farklı gruplarla Zorlu Caz Festivali konseri, Yeniköy Caz Günleri, Moldova konseri, Antalya'da Akra Jazz Festivali, Ankara, İzmir, Nardis, Badau ve bunun gibi birçok konser... Pastorale Alla Turca projesi oldukça heyecan duyduğum ve yeni bir şeyler öğreneceğim önemli bir proje. Ama umarım durum iyi giderse yazdan sonra bu konseri yapma ihtimalimiz yüksek. Her gün mutlaka egzersizlerimi yapıyorum. Bu, bir müzisyen için hayati öneme sahip bir konudur. Çalışmazsanız geriye gidersiniz. Bilge'yi eğitmenlik yaptığım Bahçeşehir Üniversitesi caz bölümünden tanıyorum. O zamanlardan beri kendini çok geliştirdi ve çok iyi bestelere imza attı. Bu arada ben aslında Bilge'nin grubunda değildim fakat grubun kontrbasçısı Apospolos Sideris, albüm kayıt tarihleri geldiği zaman bir bel rahatsızlığı geçirdi ve biz Apospolos ile parçaları paylaştık. Apos'un çok uzun süre çaldığı zaman ağrıları oluyordu ve bu şekilde daha sağlıklı bir süreç devam etti. Albümdeki parçalar Bilge'ye ait ve yeni bir tını duyuyorsunuz bu parçalarda. Bu durum müziğe yapılan en önemli katkıdır. Besteler oldukça özgün ve ben Bilge'nin albümünü çok beğendim. Yeni bir proje umarım yakın zamanda olacak. Yeni bir albüm hazırlıyorum ve birçok parça şu anda hazır ama üzerinde çalışmam gereken bazı hususlar var ve birkaç beste daha yapmaya ihtiyacım var. Bu korona günlerinde bunları tamamlamaya da çalışıyorum ve yakında stüdyo günleri gözüküyor gibi. Maalesef 2006 yılında başladığım ve tam 13 sene süren Kerem Görsev Trio serüvenimi geçen aralık ayında bitirdim. Böyle şeyler oluyor hayatta ve özellikle müzik gruplarında bu ayrılıkları oldukça fazla görebilirsin. Bu süreç içinde çok şey öğrendim ve çok güzel konserlere ve albümlere de imza attık birlikte. Çok teşekkür ederim. Ben elimden geldiği kadar müziğe katkı sağlamaya çalışıyorum. İleride bir biyografim kaleme alınacak olsa, yazılmasını istediğim çok spesifik bir konu yok. Sadece bunu yazan kişinin donanımlı ve müzik bilgisi olan bir insan olmasını isterim. Caz müziğinin benim için en değerli anlamı; varoluşundaki ihtiraslar, acılar, zorluklar, kederler; günümüze kadar olan sürecinde yaşanan bu zorlukların notalara dökülmesi, en zor anlarda bile umutların kaybolmaması ve tüm bunların neticesinde ortaya bir mükemmelliğin çıkmasıdır. Unutulmamalıdır ki mükemmelliğin arkasında her zaman ihtiras ve zorluklar vardır. Bu zorluklar neticesinde var olmuş bir müzik de benim için en büyük anlamı ifade eder. Caz dinleyicileri ise çok değerliler ve çok özel insanlar. Sırf caz değil, tüm iyi yapılan müzikleri dinleyen insanlar çok değerliler. Ben de kendilerinin çok değerli olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-kerem-gorsev-gercek-bir-caz-muzisyeni-icin-caz-daima-ilk-secenektir-hayatta/", "text": "Yaklaşık 25 dakika boyunca bir dolu şey konuştuk çünkü... Tam da o gün hayatlarına giren beş haftalık yavru kedi Cat de var söyleşimizde, geçmişte eşe dosta çektiği caz kasetleri de... Mesela hiç öyle teknolojik bir müzisyen değil, Görsev. Kelimenin tam anlamıyla akustik ve romantik bir müzik adamı... Biraz nostalji yaptık, bol bol Bill Evans'ı andık, kimi zaman eleştirdiği şeyler de oldu, caza ve hayata dair. Evet evet, köydeyiz, evdeyiz. Belli bir rutinde geçiyor. Sahneye çıkmayı özledik. En son konseri 25 Şubat'ta vermiştik. Bir an evvel sahneye çıkıp Trio'yla birlikte güzel müzikler çalmayı bekliyorum. Köyden Caz isimli paylaşımlarınız oluyor, sosyal medyada. Canım sıkıldığı zaman paylaşıyorum, bazen bir parça bazen iki parça çalıyorum. Ben yüzde yüz çok şanslı hissediyorum kendimi. Bahçeye çıkıyorum, ekip biçiyoruz. Yürüyüş yapıyorum bahçede. Tertemiz hava burada, gürültü yok, ıssız. Geçen 15 gün önce de denize açıldık. Ben de öyleyim diyebilirim aslında. Hiçbir şey yazamıyorum. Sadece birkaç gündür bir şeyler geliyor aklıma. İki tane farklı parça, biraz onlarla oynuyorum. Ama öyle üretim yok. Televizyon, ağırlıklı haber kanalları açık evde. Ne oldu ne bitti onlara bakıyoruz. Müzik dinliyorum. Bir şey okumak da içimden hiç gelmiyor. Piyano çalmaya gelince bazen piyano da beni kendine çekmiyor. Bazen oturup bir 15-20 dakika çalıyorum. Ama çözülecek bunların hepsi. Her zaman üretken de olunmuyor. Bu durum elbette ki beni de çok etkiledi her açıdan. Sırf müzisyenler değil herkes çok etkilendi elbette ama biliyorsunuz Türkiye'de caz müziği zaten pamuk ipliğine bağlı. Bu virüs başlamadan önce Irak'ta şehitlerimiz olmuştu, ondan da çok etkilenmiştik. Yıllarca süregelen terör patlamalarından hep konserler iptal edildi. Önce bizim sektörümüz kesintiye uğradı. Aslında tam da buna parmak basacaktım ben de. Geçtiğimiz pazar günü İBB'nin başlattığı Evden Açıklamalı Konserler serisinde siz de yer aldınız. Bugün de epey geniş kapsamlı bir festivalin Festtogetherda yer alıyorsunuz. Bu etkileşimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce insanların ilgisi nasıl, izlenimlerinizi alayım. İnsanların bu konserlere ilgisi büyük gerçekten. Bu konuda çok mutluyum. Sanalda da olsa izliyor, mesajlar yazıyor, bunlar güzel. Ama benim şöyle de bir sorunum var. Burada piyanom var. Şehirlerarası yolculuk şu an yasak olduğu için iki aydır akortçu gelemiyor. Piyanonun da akort edilmesi gerekiyor. Gene de işte böyle çalıyoruz. Bir de yurt dışında bir festival için bir şeyler çalıp gönderdim. Elimden geldiği kadar caz müziği seven insanlarla irtibatımı koparmamaya çabalıyorum. Sahneye çıktığım 40 yıldan beri de böyle bu. Sanat daha ulaşılır oldu böylece. Sizin konserlerinize gelemeyen insanlar da sosyal medya aracılığıyla sizi canlı dinleme şansı elde edebiliyor, size ulaşmış kadar oluyor. Bu anlamda da güzel. Evet izleyebiliyor ama benim için pek aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hani kontrbas hani davul hani Volkan hani Ferit hani bizim sahneden alev gibi çıkacak Trio'nun sound'ları? Kendi bestelerimi bile burada böyle istediğim gibi çalamıyorum. Hiçbir zaman olmaz. Alıştık biz Trio sound'una. Gümbür gümbür çalıyoruz çünkü. Burada böyle elimden geldiği kadar eşe dosta, caz sevenlere onlarla iletişimde olmak için çalıyorum, bu da bir görev. Evet, 6 yaşındaydım. Konservatura 1967 yılında girdim. Piyanoya dokunuşumdan bugüne o kadar yıl geçmiş. Piyano değişik bir enstrüman. Piyano orkestra gibi bir enstrüman. Tek başına saksafon olur, tek başına trompet, o da olur, keman olur. Ama cazda bir piyano yanında da öteki arkadaşlar işin içine girince, bir de onun üstüne tenor saksafon, trompet koysanız ballı ekmek kadayıfı olur. Ben piyanist olduğum için söylemiyorum bunu. Bu hakikaten bir gerçek. Müzik, piyanonun üzerine kuruluyor, armoni olarak da ritmik olarak da... Legato çalarken bir balad çalabiliyorsunuz. Piyanonun etrafında toplandığını hissediyorum tüm bu entrümanların. Bir piyanist olarak da daha da mutlu oluyorum. Marka isim falan değilim. Ben de her müzisyen gibi görevlerini yapan, sorumluluklarını üstlenen bir müzisyenim. Bunu şundan sordum aslında. Belki kelimeyi yanlış kullandım ama... Yani caz deyince, herkes bu müzik türünü dinlemiyor ama, Kerem Görsev ismini caz dinlemeden de bilebiliyor. İsim olarak en azından. Bu bilinirlikten yola çıkarak bunu soruyorum. E tabii bunu şuradan düşünebiliriz, TV8'de yedi sekiz yıl kadar program yaptım. Şovum vardı, Kerem Görsev ile Caz diye buradan gelen bir bilinirlik de var. Sonra TRT Müzik'te iki yıl program yaptım. Beş altı yıl kadar da Joy FM'de deKerem Görsev ile Caz programını sundum. Bu kanallar aracılığıyla insanlara ulaşınca daha çok hatırlanıyor olabilirim. Biraz da sosyal bir insanım tabii. İnsanlarla arkadaşlık yaparım, gelen her maile kaçırmadan cevap vermeye çalışırım. Hiçbir röportajı bugüne kadar reddetmedim. Bugün güzel bir şey yaşadık. Ondan bahsedeyim size... Bugün hayatımızda yeni dönem başladı. Annesi kaza geçirmiş, beş haftalık bir yavru kediyi evlat edindik. Aaa evet, biraz önce Instagram paylaşımınızda gördüm onu! Yeni bir heyecan bizim için. Dolanıyor şimdi etrafta... İsmini de Cat koyduk. Biliyorsunuz cazcılara verilen lakaptır Cat. En kısa zamanda olsun diyelim o zaman. Öyle demeyelim. Hemen olmasın zaten. Dört beş ay önce benim yeni albümüm Perfect Balance çıktı. Kafamda başka albüm projesi daha var. Ama bu birkaç ayda konserler oldu hep. Bunlar, yaratıcılığı geriletiyor o süreçte. Biraz dingin olmak lazım. Tam dingin olalım dedik böyle bir dönem başladı, uzun bir dinginlik oldu ama bekleyeceğiz işte. Oooo çok çok! Korsan da yapıyordum ben bunu. Sonra CD makineleri vardı, hatırlar mısınız hani böyle CD'den CD'ye çekme... Çok yapardım. Bir de her saatin müzikleri başkadır mesela. Yani kalkıp da böyle sabahın erken saatlerinde Ornette Coleman dinlenmez. Bana göre tabii, renkler ve zevkler tartışılmaz! Yani ne bileyim böyle güzel bir Bossa Nova parçayla açılış olabilir. Akşamları Round Midnight cazı ne iyi olur. Gecenin ilerleyen saatlerinde senfonik cazlar, yaylı cazlar dinlenebilir. Bunların da bir sıralaması var. Böyle şeyler yapardım işte ben arkadaşlarıma. Ama şimdi böyle bir şey yok ne yazık ki. Spotify'dan istediği müziği dinliyor herkes. Araştırarak kendi listelerini yapıyorlar. Açıkçası ben yeni yeni adapte olmaya başladım. Bazı işlerimi Ferit'e bazı işlerimi eşime yaptırıyorum. Ben akustikçiyim, tahtacıyım. Bestelerimi her zaman kurşun kalemle, nota kağıdıyla yapıyorum. Silerek, çizerek... Akustik ve naif olması daha çok hoşuma gidiyor. Biraz çağ dışı olması gerek bana kalırsa bazı şeyler. İnsanın hayatına teknoloji fazla girdiği zaman romatizm diye bir şey kalmıyor. Evet maalesef duygusallığını yitiriyor. Eskiden mektup denen bir şey vardı. Duyguyu daha iyi hissediyordun. Şimdi whatsappta yazışmalar, mesajlar... Görüntülü arıyorsun. Akustik olarak da çok teknolojik aletler çıktı. İstemediğin kadar çok sound bulabiliyorsun. Ama piyanonun sound'u yine piyano. Yüzyıllardır piyano sesi, davul sesi, kontrbas sesi, bunlar çok özeldir. Ve yerleri değişmeyecektir. Teknolojiyle birlikte türevler çıkıyor. Mesela pop müzikle uğraşan müzisyenler Ben caz albümü yaptım diyor. Olmaz öyle şey! Neyin cazını yapıyorsun? Olmaz! Ben parçalarımın caz versiyonunu söyleyeceğim diyor. Bunlar bana göre cazın dışında olan şeyler. Ha istiyorsa caz standartları öğrensin, söylüyorsa çıksın caz standartlarında söylesin, kendine güveniyorsa... Hem onu yapayım hem bunu yapayım diye bir şey yok. Hayatta da öyle bir şey yok. Caz müzisyeni olmak için 20-30 sene mücadele ediyorsun, hala olamıyorsun, olmaya mücadele ediyorsun. Ooo bu çok zor bir soru. Bill Evans'tan We Will Meet Again çalsın. Bu parçayı Bill Evans abisine yazmıştır. Abisi de bir piyano öğretmeniydi. Abisi piyano dersi alırken Bill Evans da o sırada keman çalıyormuş. Gizli gizli onu izleyip öyle piyanoya başlamış. Tabii ben biraz hayatını didiklediğim için bunları biliyorum. İşte abisi öldükten sonra da bunu yazmış; Tekrar kavuşacağız, tekrar buluşacağız diye... Bill Evans da öldüğünde ne yazık ki 51 yaşındaydı. 15 Eylül 1980'da vefat etti. Caz, uzun yaşanmışlıkların hikayesidir. Öyle pırt diye olmuyor, 10 günde 20 günde çalıp hikaye yaratamıyorsun. Hayatta bir şeyler yaşayacaksın, göreceksin, ondan sonra da bu yaşananları başkalarına aktaracaksın. Güzel sanatlarda bunu görüyoruz işte. Ressam resimlerine, heykeltraş heykellerine, müzisyen müziklerine bunu yansıtıyor. Bir şey yaşıyorsun eğer bu gerçekse, o hikayeyi kalıcı bir şekilde neyle uğraşıyorsan ona çeviriyorsun. Sanat dediğimiz işte böyle ortaya çıkıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-mahmut-cinar-en-buyuk-hayallerimden-biri-ezginin-gunlugu-albumunde-bestelerimin-olmasi/", "text": "Tam da ilk albümü Bul Beninin birinci yaş günü arifesinde yapıldı bu söyleşi. Onu daha çok Bülent Ortaçgil'in Bu Su Hiç Durmaz kitabını yazan olarak tanıyordum çünkü yerinde olmak istediğim bir işe el atmış ve ne de güzel bir kitap ortaya çıkarmıştı. Sonra bir baktım akademisyen, gazeteci ve müzisyen olan bu adam bir de Ezginin Günlüğü'nün son vokalistiymiş meğer! Sevgili Mahmut Çınar, Nadir Göktürk söyleşisinin hemen ardından Ajandakolik'te konuğum oldu. Çok güldüm! Ali Yağmur dobra bir çocuk olacak! Ben çok olumlu bakıyorum duruma. Sosyal medyada, her şeye laf söylemek, hele de mutlaka olumsuz laf söylemek zorunda hisseden çok kalabalık bir kitle var. Neden öyleler bilmiyorum ama bu canlı yayınlarla ilgili ilk günden beri sürekli ya alaycı yahut öfkeli yorumlar yapıyorlar. Benim içinse insanlara bağlanmanın en güzel yollarından biri oldu, evde kapalı kaldığımız bugünlerde. Eskiden pek ilgi göstermezdim, şimdi açıp birçok canlı yayını izliyorum. Bana da böyle bir teklif geldiğinde mutlaka katılıyorum. Kendim de şarkılar, türküler söylediğim canlı yayın yaptım. Kolay döneriz tabii. Ben toplumsal krizleri düşünürken genelde tarihten yararlanıyorum, buna çabalıyorum. Yıllarca süren savaşlardan, milyonlarca kayıptan, sınırların, dillerin, kuralların değiştiği büyük kırılmalardan sonra nasıl hızla toparladıysa insanlık, bu nispeten daha küçük krizden sonra da o kadar hızlı kendine gelecektir. Salgınla birlikte görünür olan küresel sorunlara, kapitalizmin vahşi doğasına yönelik eleştirilerin hemen tekrar sönümleneceğini düşünüyorum maalesef. Bilim bizi bu krizden kurtaracak ancak göreceğiz ki hemen ardından yine manevi bir arayış patlaması yaşanacak. Kısa süre sonra da Ne günlerdi! diye konuştuğumuz bir anıya dönüşecek. Anlayacağın, ne olumlu ne de olumsuz bir kırılma olacağını düşünmüyorum. Geçen haftalarda havadisi adık! Ezginin Günlüğü'nün 40 Yıllık Şarkılar tribute albümü yakında çıkıyor. Sen bu sürece dahil oldun mu? Grubun en son ve yeni solisti olarak proje ile ilgili düşüncelerini merak ediyorum. Oldu evet ama hangisi olduğunu söylemem pek doğru olmaz. Bu tür saygı albümlerini, şarkıları söylenen sanatçıya, gruba verilen bir hediye gibi düşünmek lazım. Size hangi hediyenin alınacağına her zaman karar veremeyebilirsiniz. Hediyenin niteliği, kutuda ne olduğundan ziyade hediye olmasıdır diye düşünüyorum. Gerisini çok tartmak, o iyi, bu o kadar iyi değil gibi yorumlar yapmak istemem. Bugün tam olarak birinci yaş günü Bul Beninin. Albüm sürecimiz uzundu aslında çünkü yapımcı dostlar benimle albüm yapmak istediklerini söylediklerinde henüz ortada bu kadar şarkı yoktu. Şarkıları peyderpey yapıp düzenledik, kaydettik ve çoğunu tekli olarak yayınladık öncesinde. Ardından geçen yıl 19 Nisan'da uzunçalar albüm olarak hem dijital mecralarda hem de CD formatında yayınlandı. Çok heyecanlı bir dönem o, özellikle de şarkıların hayata geldiği, doğduğu zamanlar... Tabii bütün emeklerimizin sonunda elimize bir albüm almanın hazzı da eşsizdi. Sonraki yorumlar, dinleyicideki karşılığı da benim açımdan çok güzel, çok tatmin ediciydi. Henüz şarkı üretmek dışında bir hazırlık, bir takvim yok. Tabii en önemli konu, bu günleri sağlıkla atlatmak. Sanıyorum evde kapalı kalma psikolojisinin bir etkisi olarak hızla bir şeyler üretmeye koyuluruz. Benim en büyük hayallerimden biri, Ezginin Günlüğü albümünde bestelerimin olması ve tabii o albümlerde şarkı söylemek. Çok da geç kalacağımızı sanmıyorum. Benim şarkıcı olma hikayem 2016'da başladı. Yapım şirketinin yönlendirmesiyle çalışmaları Stüdyo Harems'te gerçekleştirdik. Şimdi Ezginin Günlüğü'nün gitaristi olan Deniz Bayrak da o stüdyo çevresinden. En çok onun rolü var bu buluşmada aslında. Hüsnü Ağabey ile şarkı söylediğimde ortada henüz Ezginin Günlüğü ile ilgili bir şey yoktu -ki zaten Hüsnü Arkan gruptan ayrılalı 10 yıl oldu. Nadir Göktürk'le tanışmıyordum. Gruba girdikten sonra yüz yüze tanıştım ilk kez. Biraz önce sözünü ettiğim sürecin sonunda oldu. Deniz, zaten bildiğim, sesini, tavrını çok beğendiğim, hatta Ezginin Günlüğü sürecinden çok önce birlikte, belki solo albümüm için şarkı söylemek için bir araya gelip konuştuğumuz bir isim. Kader, o zaman olmasa da çok sonra bu vesileyle birlikte şarkı söylemeyi olanaklı kıldı. Telefon ettim, sizinle görüşmek istiyorum, aklımda bir kitap var dedim. Başka da detay vermedim. Sonra kalkıp hem tatil de yaparım diye Bozburun'a gittim. Oturduk, sohbet ettik. Tabii Bülent Ağabey biraz dışarıdan göründüğü gibi biri. Yani mesafeli. O mesafeyle karşıladı beni. Fakat sonra ciddi olduğumu anladı, bir kapı araladı sağ olsun. Birkaç ay sonra İstanbul'da, evinde buluştuk ve artık şüpheye yer olmadan ikna olmuştu. Çok da sevdi söyleşi zamanlarımızı. Uzun uzun konuştu, hafızasını tazeledi. Bir yandan da, kendi ifadesiyle, genç bir akademisyenin kendisi hakkında bu kadar bilgiye sahip olması çok hoşuna gitti Ortaçgil'in. Şüphesiz ki aklımdaki portreden farklı yönleriyle tanıştım. Ancak ben genel olarak zaten kafamda, yıllarca Ortaçgil'e dair biriktirdiklerime binaen bir portre çıkarmıştım ki o portre büyük oranda doğru çıktı. Onun asla burnu havada, snob, soğuk bir adam olduğunu düşünmemiştim mesela. Ben daha çok bir iletişim yöntemi olarak insanlarla hemen kaynaşmayan, samimiyetsiz yakınlıklara girişmeyen bir adam hayat etmiştim. Zaten öyle biri. Sadece tahmin ettiğimden çok daha cana yakın olabildiğini gördüm. Ha bir de, çok gülen, çok kahkaha atan bir adam Bülent Ağabey, bunu bilmiyordum ve yaşayarak öğrendikçe çok sevdim bu yönünü de. Sana daha önceki yazışmamızda da söylemiştim aslında ama gerçekten yapmak isteyeceğim bir nehir söyleşi yapmışsın Ortaçgil ile. Öncelikle sırf bunun için bile tebrik edebilirim seni... Türkiye'den birkaç isim say deseler aklıma ilk geleceklerden biri o olurdu kesinlikle... Ne kadar sürdü bu söyleşi tam olarak? Bir de acaba sıkıldı mı dediğin oldu mu hiç, merak ediyorum. 2016'nın Şubat'ında başladık, Mayıs sonu gibi bitmişti. Bir tek son söyleşi için yazın, Temmuz ayında Bozburun'a gittim tekrar. Bu zaman aralığında haftada en az bir kez buluştuk. Çoğu zaman haftada iki gün, onun evine gittim, uzun uzun söyleştik, sohbet ettik, bazen kayıt cihazını kapattık, öyle devam ettik. Hayır, hiç sıkılmadı ya da bana hiç belli etmedi. Benim de gündelik programımın çok yoğun olduğu bir dönemdi, dolayısıyla söyleşi zamanları dışında zamanını hiç çalmadım diyebilirim. Yalnız, çok arşivci bir adam değil Ortaçgil, onunla ilgili gerilimler yaşadığı, daha doğrusu kendi hafızasına dönüp orada bir şeyler ararken gerildiği zamanlar oldu tabii. Ama şöyle düşünün: adamın biri gelmiş, size çocukluğunuz, aileniz, özel hayatınız da dahil, belki ayrıntıları hiç hatırlamadığınız, üzerine pek düşünmediğiniz konular ve dönemlerle ilgili sorular soruyor, uzun yanıtlar bekliyor. Bu, yorucu bir şey. Yine de neredeyse tamamında keyifliydik. Bülent Ağabey, sohbet sırasında çok samimi, çok gündelik, hatta çok küfürbaz. Bu da sohbeti epeyce güzel kılıyor. Pek takılmadı, yani daha doğrusu öyle inceden laflar çarpmadı hiç. Açıktan, doğrudan şeyler söyledi tabii. Hala da, görüştüğümüzde bir şey söyleyecekse şak diye söyler. Bu çok güzel bir özellik. O sıra yeni evlenmiştim, en çok onunla uğraştı. Yedin bir b. k, hadi bakalım filan diye. Bu çok zor bir soru. Yani duygu durumuma göre bu liste her an değişebilir ama şöyle bir düşününce, Bu Su Hiç Durmaz, Her Şey Sevgiyle Başlar, Sana Geldim, Kimseye Anlatmadım, Bozburun diyebilirim sanırım. Hayır, maalesef. Ortaçgil uzun zamandır evde eline gitar alıp şarkı çalıp söyleyen biri değil. Eskiden çok yaparmış tabii. Hatta salonda, köşede hep duran bir gitar vardı, Bak, bu eskiden hep kanepenin üzerinde olurdu demişti. Bir kez kendisine, Ağabey, bir gün birlikte şarkı söyler miyiz? diye sordum, Şüpheli diye yanıtlayıp çok güldü. Ama inanıyorum ki bu hayalim de gerçekleşecek. Kadıköy'e gidip çok sevdiğim bir barda sarhoş olacağım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-mehmet-atilla-amacimiz-okuma-eylemiyle-barisik-olmayan-cocuklari-kitaplarla-bulusturmak/", "text": "Çocukların gelişimine katkı sağlamak için gerçekleştirilen her yeni proje heyecan verici. Hele konu kitaplar olunca tüm ailelerin bundan haberi olsun istiyorum. İşte bu güzelliklerden biri: Sen de Oku koleksiyon kitapları. Okuma konusunda sıkıntı çeken, ilgi bozukluğu olan çocuklar için daha basit metinlerle, daha anlaşılır resimlerle hazırlanan kitaplar, çok daha fazla çocuğun hayallerine ulaşsın diye yazılıyor, yeniden anlatılıyor. Yazar Mehmet Atilla da koleksiyona emek veren isimlerden. Söyleşimizi kaçırmayın. İtiraf edeyim bugüne kadar disleksi ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Hatta bu kelimenin anlamını da yeni öğrendim! Dikkat bozukluğu anlamına gelen disleksi, çocuk yaşlardan itibaren kişide okuma sorunu yaratabiliyor. TUDEM Yayın Grubu, Sen de Oku koleksiyonunu ile okumaya isteksiz, okuma güçlüğü çeken, disleksik çocukların, özel tasarlanmış kitaplar sayesinde okumaktan zevk almalarına katkı sağlayabilmek amacıyla pek çok kitap hazırladı. Özel emek isteyen bu meşakkatli işin peşine düştüm ve bu koleksiyona hem kitap yazan hem de dünya klasiklerini yeniden anlatan yazarlarla söyleşiler yaptım. Bu, onlardan ilki. Şimdiye kadar onlarca çocuk kitabı yazan Mehmet Atilla ile yazın hayatının farklı serüvenlerinden biri olan Sen de Oku koleksiyonu üzerine konuştuk. Bildiğiniz gibi bu proje, Tudem Yayın Grubu'nun özel bir koleksiyonu. Ben de 10 yıldan beri gerek çocuk gerekse yetişkin kitaplarımı bu yayın grubu aracılığıyla yayımlıyorum. Dolayısıyla ilk kıvılcım yayınevinden geldi. Yayın koordinatörü arkadaşlarımın çağrısı üzerine bu çalışmaya katıldım. Başka yazarlarımız da var elbette. Bu zincir her geçen gün biraz daha uzayacak, güçlenecek. Amacımız okuma güçlüğü çeken ya da okuma eylemiyle barışık olmayan çocuklarımızı kitaplarla buluşturmak. Böyle bir kesim var ne yazık ki. Bu kesime sırt çevirmek ya da yok saymak yerine, özel bir çabayla onları da kitaplarını büyülü dünyasıyla baş başa bırakmak istiyoruz. Kolay bir süreç olmadığını biliyoruz, ancak kendine özgü bir sorumluluğu ve heyecanı da var. Neyse ki doğru yolda olduğumuzu kanıtlayan çok sayıda bildirim aldık, alıyoruz. Açık söylemek gerekirse benim beklentilerimin çok üstünde bir ilgi devşirdik. Umarım emeklerimiz karşılık bulur ve olabildiğince geniş bir kitleye ulaşma şansını elde ederiz. Aslında bendeki ilk heyecan, bu serinin çeviri kitaplarını okuyunca başlamıştı. Sen de Okunun ilk kitapları yabancı yazarlardan yapılmış çevirilerdi ve son derece başarılı metinlerdi. Böyle durumlarda kendimde bir sorumluluk hissederim. Niye biz de böyle şeyler yazmayalım? düşüncesi içimi kemirir durur. Ama o dönemde, yayınevinin Türk yazarları da koleksiyona dahil edip etmeyeceğini bilmiyordum. Bu yüzden herhangi bir girişimde bulunmamıştım. Ne zamanki bizleri de kapsayan bir çağrı aldım, içimdeki coşku arttı ve Gülmeyi Bilen Müdür Aranıyor böyle doğdu. Klasik yapıtların Sen de Oku koleksiyonuna katılması fikri gündeme geldiğinde, yayınevi yetkilileri, aklımdan geçen bir kitap olup olmadığını sordular. Ancak ben öncelikle onların seçimlerini öğrenmek istedim. Bu kez de beş kitaptan oluşan bir liste önerildi. Bu kitapların içinden Gulliver'in Gezilerini ben seçtim. Bunun nedeni, kitabın olağandışı serüvenler içeren olay örgüsünün hedef kitleye keyif verebileceğini düşünmemdi. İlk okuduğumda ben de etkilenmiş ve edebiyatın farklı atmosferler yaratabilen gücüne hayran kalmıştım. Okuma isteksizliği yaşayan çocukların böylesine sıradışı olayları zihinlerinde canlandırırken gerçek-kurmaca ilişkisini mutluluk içinde kurabileceklerine ve bu oyunu sevebileceklerine inandım. Edebiyatın haz verici yanlarından biri de bu çünkü; okuru günlük yaşamın dışına çıkarmak. Gulliver'in Gezileri bu anlamda biçilmiş kaftandı. Bana da onu yeniden dikmek kaldı. Sıra geldi yazma aşamasına... Öncelikle Gulliver'in Gezilerinin özgün dildeki kopyasını elimin altında tuttum hep. Daha sonra ciddi yayınevlerinin hem tam metin hem de kısaltılmış olarak çevirdikleri örnekleri inceledim. Aralarındaki ufak tefek uyumsuzlukları özgün metne başvurarak çözdüm. Dikkatimi çeken asıl nokta şu oldu: kitabın içeriğindeki dört yolculuğun yalnızca ilk ikisi anlatılmış, sonraki ikisi ise neredeyse hiç anlatılmamış ya da son derece yüzeysel geçilmişti. Ben bu kolaycılıktan özellikle kaçındım. Kitabımda özgün metindeki dört ayrı serüvene de yer verdim. Okurların romanın kırpılmış ya da koparılmış haliyle değil, gerçek ruhuyla buluşmalarını önemsedim. Böylece kitabın bütünlüğü de bozulmamış oldu. Çekincem olmadı dersem yalan söylemiş olurum. Sonuçta kendiliğinden yola çıktığınız bir atılım değil bu. Hem klasik yapıtlar, hem yeniden anlatım, hem de hedef kitlenizin farklılığı, omuzlarınıza apayrı yükler yüklüyor. Fakat demin de dediğim gibi incelemiş olduğum örnekler cesaretimi artırdı. Birçoğundan iyi yapabileceğime inandım. Sıklıkla söylediğim bir şey var; herhangi bir metni çekici kılan onun içindeki gizli müziktir. Sözcüklerin cümle içindeki yerleri, cümle dizilişlerindeki uyum sayesinde metne akıcılık ve hız katarsınız. Bu konularda sabırlı ve özenli çalışmayı eskiden beri sevdiğime göre, dedim ki Bu da bir deney ve gel bunu deneyime dönüştür. Böylece başladım. Bu konunun kabaca iki boyutu var: Birincisi, tasarım olarak kitabı çekici ve kolay okunur hale getirmek. Harf karakterleriyle, cümle uzunluklarıyla, satırlar arasındaki boşluklarla, iç resimlerle ve de sayfa tasarımlarıyla disleksik çocukların en büyük kaygıları olan karmaşayı en alt düzeye indirmek. Bunlar yayınevinin işi. Sen de Oku koleksiyonu incelendiğinde bu açıdan çok başarılı bir sonuca ulaşıldığı görülecektir. İkinci boyut, yazar olarak bizim sorumluluğumuzda. İçeriğin hem çarpıcı hem yalın olması için özel bir çaba harcıyoruz. Gereğinden fazla dallı budaklı olay örgüsü yerine sürükleyici bir dil ve sağlam bir mantığın egemen olduğu metinler oluşturmaya çalışıyoruz. Koleksiyondaki kitap sayısı arttıkça disleksik çocukların ilgisini çekebilecek bir kitap mutlaka bulunuyor. Anne babaların, öğretmenlerin ve konunun uzmanlarının yardımı işin içine girince de istenilen sonucu elde etmek kolaylaşıyor. Elbette ki birdenbire varılacak bir hedef değil bu. Direnmemiz ve emek harcamamız gerekiyor. Biz yorulalım, çocuklarımızı yormayalım, düşüncesi, aklımızın bir köşesinde. Hep de orada olacak. Bu açıdan şanslı olduğumu söyleyemem. Altmış yaşımı bitirdim. Bodrum'un bir kasabasında doğup büyüdüm. Elli yıl öncesinin koşulları günümüzle kıyaslanamayacak denli yokluklar içeriyordu. Dolayısıyla bizim dönemimizdeki çocukların kitaplarla buluşması oldukça geç ve güç oldu, sistemli ve düzenli bir okuma eylemiyle bir türlü tanışamadık. Elimize geçeni okumakla yetindik. Kimi zaman gazete kimi zaman nereden geldiğini bilmediğimiz yıpranmış bir kitap yardımıyla açlığımızı giderdik. Babam herhangi bir okul bitirmemişti ama okumanın önemine yürekten inanan birisiydi. Oradan buradan kitaplar bularak evimize getirirdi. Bazısı uygundu, bazısı değildi, fakat kitaptı en azından. Asıl kırılma noktasını ise yedinci sınıfta yaşadım. O yıl okulumuza atanan Türkçe öğretmeni Mehmet Koç sayesinde adını duymadığım edebiyat dergileri ve yazarlarla tanıştım. Ondan sonra okumayı büyük bir tutkuyla sürdürdüm. Özellikle de öğretmen olduktan sonra kitaplarla yoğun bir ilişkim oldu, hala da sürüyor. Okuduğum ilk metinler halk hikayeleri, destanlar, pehlivanlık dizileri olsa da yazınsal anlamda ufkumu açan ilk kitap, 10-11 yaşlarına geldiğimde bir gazetede yayımlanmaya başlanan Yaşar Kemal'in İnce Memed 2 romanı oldu. Çeviri kitaplarda da Thor Heyerdahl'ın Kon-Tiki romanından etkilendiğimi anımsıyorum. Her iki kitap da bambaşka insanları ve dünyaları evimizin içine kadar getirme başarısını göstermişti çünkü. Bunlar ilk örnekler... Sonraki yıllarda önemli çocuk kitaplarının çoğunu okudum ama çocuk değildim artık, bu yüzden bir şeyler eksik kaldı hep. Klasikler serisinden devam ederek Tom Sawyer'ın Serüvenlerini de yazdım. Mark Twain sevdiğim yazarlardandır. Tıpkı Gulliver'in Gezileri gibi sıradışı karakterler içeren bir dünya oluşturmayı bilir. Eylül ayının sonuna doğru okurlarla buluşacağını düşünüyorum. Kafamda bir kitap daha var ama bir süre beklemek ve süreci görmek istiyorum. Okurların ve alanda çalışanların yorumları önemli çünkü. Onlardan yeterli cesareti alabilirsem gerek kendi yaratımım gerekse klasiklerin yeniden anlatımı biçiminde birkaç kitapla daha Sen de Oku koleksiyonuna omuz vermek isterim. Her şeyi zaman gösterecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-melike-asli-kilan-taklit-etmek-yerine-bende-var-olan-turkan-saylani-canlandirmayi-tercih-ettim/", "text": "Bundan 11 yıl önce kaybettiğimiz değerli bilim insanı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği eski Genel Başkanı Türkan Saylan'ın hayatı, Ayşe Kulin'in yazdığı Tek Ve Tek Başına Türkan romanından uyarlanarak sonbaharda sahnelenmek için gün sayıyor. Bu tek kişilik oyunda Türkan Saylan'a hayat verecek olan İzmir Devlet Tiyatroları oyuncusu Melike Aslı Kılan, Türkan oyununu ilk defa Ajandakolik'e anlattı. Projemizin yapımcıları, Cumhur Saygı ve Hasan Özkaya. Cumhur Bey henüz 2020'nin Şubat ayında, böyle bir projeleri olduğundan ve Türkan Hanım rolü için beni düşündüklerinden bahsetmişti. Daha sonra yönetmenimiz Barbaros Uzunöner ile iletişime geçmemi sağladı. Bu sayede Barbaros Bey'in yönlendirmeleri ile oyuna heyecanla dahil oldum. Aslında biz Perde! demeye hazırız. Ancak hepimizin bildiği sebeplerden dolayı oyunu Ekim ayında seyirci ile buluşturmayı planlıyoruz. Proje söz konusu olur olmaz Ayşe Kulin'in romanının yanı sıra Türkan Hanım hakkında yazılmış diğer kitapları ve internette bulabildiğim belge bilgi ve haberleri okudum. Metni okuyunca çok heyecanlandım. Belgeseller, anılar, kitaplar, haberler... Elde çok kaynak var. Bu işin iyi yanı. Fakat canlandıracağımız karakterin yakın tarihimizden, çok tanınan bir insan olması ve seyircinin benzetme beklentisi, zorlayıcı unsurlar. Öykü bizzat, 73 yaşındaki hasta haliyle Türkan Hanım tarafından anlatılıyor. Plastik olarak, Türkan Saylan'ın o döneminin temel özellik ve benzerlikleri yansıtmaya elbette çalıştım. Fakat takdir edersiniz ki onu birebir taklit etmek tiyatro dili açısından tercih edilebilir bir yöntem olmazdı. Ben, hayatını inceledikten sonra bende var olan Türkan Saylan'ı canlandırmayı tercih ettim. Bu sebeple sahnede göreceğiniz Türkan'ın, gerçek Türkan Saylan'ı çağrıştırdığını düşünüyorum ancak birebir taklit yoluna gitmedim. Maalesef ben tanışma şansına erişemedim. Ancak yönetmenimiz Barbaros Uzunöner, aynı zamanda radyo programları yapıyor. Türkan Hanım'ı programına çağırıp ağırlamak şansı bulmuş. Türkan Hanım, Cumhuriyet'i, Türk Ulusu için yeni bir milat kabul eden, Atatürkçü aydınların gerçek bir temsilcisi. Bu damardan beslenen bir ideoloji ile hep çözümden yana oluşu, neredeyse yaşamına temas ettiği herkes tarafından altı özenle çizilerek ifade ediliyor. Yaşamı boyunca pek çok alana ilgi duymuş ve ilgilendiği konu her neyse, her şeyden önce Ne yaparım, nasıl faydalı olabilirim? diye sorarak, yalnızca çözüme odaklanmış. Hayatında bu yüzden hep yapıcı olmaya yönelim var, kavga yok, uzlaşma var. Türkan Saylan, önce, binlerce cüzzam hastasının, sessiz çığlığını duyarak ve onlara temas ederek, bu ülkede cüzzamı bitiren kişi oldu. Bunu yaparken hem genç meslektaşlarına hem devlete hem de topluma temas ederek gerekli farkındalığın yaratılmasını da sağladı. Giderek, dokunmak ve duymanın gizli gücünü eğitim alanında da hayata geçirdi. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği sayesinde birçok çocuğu aydınlık ve çağdaş bir geleceğe yönlendirdi. Bütün bu yaptıkları ile bizlere de, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak için nasıl bir mücadele vermemiz gerektiği yolunda da ışık tuttu, yani bu anlamda bizlere de temas etti ve değiştirdi. Evet, ideallerinin peşinden koşmaktan bir an bile vazgeçmemiş bir kadın Türkan Saylan. Role bürünürken kendinizle benzer veya hiç benzemeyen özellikler olduğunu da hissetmiş olmalısınız. Türkan Hanım da ben de çok inatçıyız. Ancak ben buna daha ziyade azimli olmak anlamında bakıyorum. İdeallerimizin peşinden korkusuzca gitmek ve bunu bitmeyen bir hayat enerjisi ile yapmak konusunda ona benzediğimi düşünmek istiyorum. Fakat asla Türkan Hanım kadar sabırlı ve sosyal biri olamayacağım düşüncesindeyim. Hem Barbaros Bey hem de benim için çok ilginç bir süreç oldu. Video konferans yoluyla çalıştık. Oyunun son hali sahnede şekillendi. Şartların zorlaması ile seçmek zorunda kaldığımız bu yöntem zor gibi görünse de koşullar Türkan Hanım gibi bizi de çözüme odaklı düşünmeye teşvik etti. Sonunda bir çözüm yolu mutlaka bulunuyor. Her seferinde kadın olmanın zorluğu ve bereketi ile yüzleşiyorum. Bu bana güç veriyor. Bir toplumun gelişmişlik seviyesi, kadının toplum içindeki yeri ile doğru orantılı. Yani kadının, sosyal, ekonomik, hukusal ve eğitimsel koşulları erkeğinkine ne kadar yakın veya eşitse o toplum o kadar ileridir. Türkan Hanım'ın da kız çocuklarının eğitimi için verdiği mücadele bu gerçeğe dayanıyordu. Umuda gelince, o umut var olmasa bu oyun da olmazdı. Açıkçası biz hazırız. Prömiyeri Eylül başında düşünmüştük. Ancak yaptığımız toplantı sonucunda ülkedeki gelişmelere bakarak Ekim ayını beklemek gerektiği konusunda fikir birliğine vardık. Oyunumuz, tüm Türkiye'de oynayacak. Prömiyer, ya İzmir'de ya da İstanbul'da olacak. Henüz kesin değil. Özel tiyatro, her dönemde yüksek özveri gerektiren bir uğraş olmuştur. Ancak içinde bulunduğumuz dönemin şartları göz önüne alındığında, kamusal bir destek söz konusu olmadıkça, tiyatro adına girişilecek özel teşebbüslerin gerçekten ayakta kalması çok zor olacak. Sorunlar ve çözümleri, seyircinin ve yetkililerin dikkatini çekecek şekilde sürekli gündemde tutulmalı. Israrlı ve sabırlı demokratik eylemlerin sonuç getireceğine inanmak istiyorum. Bu şartlardaki değişim, ancak devlet ve seyirci desteği varsa gerçekleşebilir. Burada benim aklıma ilk gelen soru şu: Sanat, bu ülkedeki toplum ve devletin vazgeçilmez bir gereksinimi midir? Bu soruya vereceğiniz cevap, sonucu tahmin etmenizi kolaylaştırcaktır. Çok teşekkür ederim. Merakla bekliyorum oyunu. Alkışınız bol olsun! Ben çok teşekkür ederim. Prömiyer ve diğer temsil tarihlerini bizzat haber vereceğim. Sağlıcakla, sevgiyle kalın, kolaylıklar dilerim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-merve-atilgan-tomris-uyar-doodleini-yapmam-icin-google-benimle-iletisime-gecti/", "text": "4 Temmuz 2003'te aramızdan ayrılan Türk yazınının değerli kalemlerinden Tomris Uyar'ın 79. doğum günüydü, 15 Mart yani dün... Google, artık bir gelenek haline gelen önemli günler için hazırladığı doodle'larda tema olarak Uyar'ın doğum gününü belirledi. Ve sosyal medyada yaptığı araştırmalarla illüstratör Merve Atılgan'ı bularak doodle'ını ona resmetti, amaaa... Ama'nı Merve ile yaptığımız söyleşide okuyabilirsiniz. Günışığı Kitaplığı'ndaki pek çok çocuk kitabında ismine rastlayabilirsiniz: Merve Atılgan. Son olarak Anıl Mert Özsoy'un yazdığı Can Çocuk etiketli Yeniden Deniz Olmak kitabını resimledi. Maltepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Çizgi Film-Animasyon Bölümü'nden mezun olduktan sonra illüstrasyonlar ve karakter tasarımları yaptı. 2015'ten bu yana illüstrasyon ve çizgi roman atölyesi çalışmalarını sürdürüyor, kitaplara masalsı çizimler konduruyor, yurt içinde ve dışında çeşitli animasyon stüdyolarının, dergi ve galerilerin tasarım işlerini yapıyor ve sergilere katılıyor. Google'ın ana merkezinde, Kaliforniya San Francisco'da bir kreatif ekip var ve doodle için misafir sanatçıları ve aynı zamanda konuları belirliyorlar. Onlar bu doodle için bana e-posta attılar ve her şey öyle başladı. En azından benim bildiğim kısmı bu. Tomris Uyar hayatı çok kendi kafasına göre, özgürce ve çağın kurallarına uymadan yaşamış, kalbinin sesini dinleyen biraz da asi bir kadın. Benim böyle kadınlara her zaman çok büyük bir sevgim ve hayranlığım olmuştur. Kişiliği ve yeteneği ile hayatımıza kattığı hikayeleri ile değerli bir ruh. Kafamda pek bir şey yoktu fakat Tomris Uyar'ı derinlemesine araştırdıkça fikirler oluşmaya ve ilham gelmeye başladı. Tabii eskiz ve colour draft dediğimiz aşamalarda email ile çok gitgel oluyor. Ekipler bakıyor üzerine fikir yürütüyoruz. Bu süreç toplam bir ay sürdü. Bence Tomris Uyar, her yazısını okumadığım için edebiyatından konuşmam pek doğru olmaz, bir olayı veya duyguyu yalın kelimeler ve akıcı bir anlatım ile çok derinlemesine veren bir yazar. Okuduktan sonra biraz durup düşünmek istiyorsunuz üzerine. Bu çok kıymetli bir yetenek. Maalesef yayınlanamadı ve bu beni çok üzdü açıkçası. San Francisco ile aramızda 10 saat var ve dün günlerden pazardı. O yüzden onların e-postalarıma cevap vermesi biraz gecikiyor normal olarak. Onlar da şaşırdı ve çok üzüldü. Sanıyorum teknik bir aksaklık çıkmış, araştırıyorlar. Ama gün geçti gitti artık, darısı başka doodle'lların başına. Hay allah, ben de üzüldüm açıkçası; büyük talihsizlik olmuş! Sen bir yandan çocuk kitaplarına da resimler yapıyorsun. Bize biraz kendinden bahsetsene, seni tanıyalım. İnsanın kendisini tanımlaması zor birşey tabii ama ilk aklıma gelen sezgiselliğim. Ve ayrıca özgürlüğüme çok düşkünüm, spontane yaşamayı seviyorum ve çok çabuk karar değiştiriyorum. Hava burcu özelliklerim çok ağır bastığı için ordan oraya atlıyorum, enerjim çok yükseliyor, bazen o da yorucu olabiliyor tabii. Bir de çoğu zaman kendime meydan okumayı seviyorum, bir nevi kendimi kendime karşı test etmeyi. Bu arada ben Google'ın her ay misafir sanatçısı olduğunu bilmiyordum. Açıkçası ben de bilmiyordum. Her ay olmuyor ama sanırım. Yılda binlerce doodle yapıyorlar ama çoğunu kendi ekipleri yapıyor ve arada bir misafir sanatçılar ile çalışıyorlar. Teşekkürler, Ajandakolik'e konuk olduğun için. Google yayınlasa da yayınlamasa da gurur duyduk, çok özel bir doodle. Ellerine sağlık! Ben çok teşekkür ederim, çok zarifsiniz, ne mutlu bana! Umarım bundan sonra yayınlamayı unutmadıkları doodle'llar da yaparım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-nadir-gokturk-ezginin-gunlugunun-yazilmamis-bir-anayasasi-var/", "text": "40 yıldır yazılıyor günlük... Dünden bugüne onlarca müzisyenin emeğiyle yazılıyor, üstelik... İçinde nakış gibi işlenmiş şarkılarla, türkülerle kocaman bir kitap gibi şimdi. Türk müzik tarihinin en kendine özgü, üretken ve şairane gruplarından Ezginin Günlüğü, çok yakında çıkacak yeni bir tribute / saygı albümünde grubun eski şarkılarını bu defa 20 sanatçıyla bir araya getiriyor. Albüm bahanesiyle Ezginin Günlüğü'nün değişmez usta ismi, klavyecisi, söz ve müzik yazarı Nadir Göktürk ile karantina günlerinde sohbet ettik. Bugünlerde yazışarak söyleşiler yapmanın bir iyi bir kötü yanı var. İyi yanı, herkes evinde olduğu için cevap almakta pek zorlanmıyor insan. Kötü yanı ise söyleşi sırasında birbirinizi göremediğiniz için doğru düzgün bir diyalog kurulamıyor. Hele ki çok sevdiğiniz, hayran olduğunuz bir isimse bu, kayıp gibi geliyor insana! Nadir Göktürk, söyleşi önerime hiç duraksamadan evet deyince önce çok mutlu oldum sonra da yaprak gibi titredim. Titredim çünkü en sevdiğim şarkıların sözlerini, müziklerini hep o yazmıştı. Benim için söz ve müzik yazarından öte o bir şairdi. Bugün Ajandakolik'e konuk olurken benimle abümünden çok özel fotoğraflar paylaştığı için kendisine ayrıca teşekkür etmek isterim. Okuyacaklarınız, çay gibi, martı gibi, çocukluk gibi, İzmir gibi bir şey benim için... Öyle değerli... Güzel pazarlar! 40 Yıllık Şarkılar albümü, hem hazırlık hem de üretim safhalarında birçok kişinin emeğiyle oluşturuldu. Özellikle sevgili dostumuz Burhan Şeşen'in sonsuz emeği vardır. Albümün yapımcısı DokuzSekizMüzik, Ahmet Çelenk ve ekibi de çok çalıştılar tabii ki. Açıkçası biz çok fazla müdahil olmadık. Müzik dünyamızdaki gelişmeler konusunda bizden daha fazla bilgi sahibi olan kişilerin fikirleri bizim için daha önemliydi. Tabii ki hepsini dinledik, hatta kayıt sürecinde bile değişik aşamalarda dinlediklerimiz oldu. Şarkılarımızı seslendiren müzisyenlerin arasında yakından tanıdıklarımız olduğu gibi, hiç tanımadıklarımız da vardı. Benim için de çok güzel ve faydalı bir süreçti. Çok güzel isimlerle tanışmış oldum. En çok hangisini beğendim konusunda konuşmam için, henüz biraz erken sanıyorum. Albüm sanıyorum önümüzdeki bir ay içinde falan çıkacak. Ama, öncelikle bazı şarkılar teker teker bu hafta içinde yayınlanmaya başlayacak. Hatta Dolu Kadehi Ters Tut gurubunun yorumladığı 'Duvar' yayınlandı bile. Ezginin Günlüğü ruhuna benzer bir ruhla sorunuza gelirsek; bence bu tür bir albümde, doğru olan, herkesin kendi tarzında söylemesidir. Öbür türlü pek bir anlamı, özelliği olmaz. Biz zaten söylemişiz kendi tarzımızda. Önemli olan herkesin, bizim şarkılarımızı kendi tarzında yorumlayarak bir anlamda müziği zenginleştirmesi. Evet, her iki albümde de birçok ortak şarkı vardır. Ama yorumcular değişik. Bir anlamda, aradan geçen zamanda oluşan kuşak farklılıklarının müziğimize yansımalarını görmek, kuşakların birbiriyle tanışması, buluşması gibi bir durum... Biliyorsunuz son yıllarda müzik piyasamız da teknolojik gelişmeler, sosyal değişimler, internet gibi yepyeni paylaşım alanlarının ortaya çıkması gibi çok çeşitli nedenlerle ciddi bir bunalım içinde. Mesela biz, eskiden hemen hemen her yıl bir albüm yaparken, şimdi artık aralıklar epey uzadı. Çünkü müzik sektörümüz bütün bu değişimlere henüz tam anlamıyla adapte olamadı bence. Dolayısıyla bu tür albümler, sektörün canlanması açısından da yararlı oluyor anladığım kadarıyla. Çünkü daha geniş kitlelere hitap ediyor. 80'li yıllar, bizim için yasaklı yıllardı aynı zamanda. Televizyon ve radyolarda şarkılarımız çalınmazdı. Konserlerimizi oldukça yoğun baskılar ve kısıtlamalar altında gerçekleştirirdik. Ama çok da dinamik bir dinleyici kitlemiz olduğu için bizi hiç yalnız bırakmıyorlardı. Konserlerimizi, albümlerimizi falan her şeyi kendimiz yapıyorduk. Yani, yapa yapa da işi öğrendik aslında. 80'lerin sonuna doğru plak şirketleriyle tanıştık. 90'larda ise özel televizyon kanallarının devreye girmesi dolayısıyla, klip yayınlanması, tabii ki dinleyici kitlemizin artışına sebep oldu. Müzik olarak ise, ilk yıllarımızdaki repertuarımızın önemli bir kısmını halk türkülerimiz oluşturuyordu. Bir de Nazım Hikmet, A. Kadir, Orhan Veli, Ataol Behramoğlu gibi çeşitli şairlerin şiirlerini üstüne yaptığımız çalışmalar... Kendi yazdığımız sözlerle oluşturduğumuz şarkılar, 90'lardan sonra Hüsnü'nün de gruba katılmasıyla başlamıştır. Aslında böyle uzun ömürlü gruplardaki eleman değişiklikleri çok olağan bir durumdur. Çünkü zaman içinde insanların beklentileri, umutları, hayatları değişebilir. Bu da bir şekilde insanın çalışma ortamına yansır tabii ki... Ülkemizdeki uzun ömürlü gruplara biraz bakarsanız hepsinde benzer durumları görürsünüz. Tabii vokal, dinleyici açısından en ön plandaki eleman olduğu için en çok o göze batar. Geridekileri fark etmezler bile.. Oysa ki bütün elemanların grup içindeki fonksiyonları eşdeğerdir. Hatta Orkestrada basçının çaldığını farketmezsiniz, ama çalmadığı zaman fark edersiniz, çünkü araba devrilir gibisinden bunu anlatan bir laf da vardır... Geriye dönüp baktığınız zaman bizim ekibimizde de, bu yaklaşık 40 yıllık süreçte 100'den fazla eleman değişikliği olduğunu görebiliriz yani. Ama, önemli olan, ruhumuz değişmemiştir. Şarkı yazan kişiler, her gün masalarının başına oturup mesailerini yaparlar genellikle. Hem de bu mesai 8 saatle falan sınırlı değildir. Ama tabii ki konser monser yapılamadığı için canı sıkılanlar da çoktur. Bir de sonu belli olmayan bir süreci yaşadığımız için moral olarak da eksiklikler olabilir, bu da elbette insanın üretimine yansıyabilir. Kadın şair pek fazla yoktur yeryüzünde biliyorsunuz.. Ama, demek ki atlamışsınız, bizim bestelerimiz arasında gene de bir tane var: Benim Sevdiğim Adam Danimarkalı kadın şair Tove Ditlevsen'in bir şiiri. Orijinal adı Sonsuz Üçtür şiirin. Ama şiirleri fazla ellemek pek mümkün değil. Bazen, çok gerektiği zaman ufak tefek dokunuşlar şeklinde... Tabii bunlar bile şairlerin hiç hoşuna gitmiyordur, tahmin ediyorum. Ama bazen buna mecbur kalıyoruz. Artık sahneye çıkamasam da grupta çalışmaya devam ediyorum. Sorumluluk, aslında grubun bütün elemanları için aynı ölçüde geçerli bir kavram. Şimdiye kadar herkes bunun bilincinde olarak hareket etti. Bütün seçimlerimiz, tercihlerimiz hep bu doğrultuda oldu. Yeni solistimiz Mahmut Çınar da zaten grubu çok iyi tanıyan, her yönüyle grubu benimsemiş bir arkadaşımız. Hep söylediğim gibi, Her yeni eleman, kendi rengiyle, kendi kimliğiyle gruba katkıda bulunup, grubu daha da zenginleştirmiştir. Şimdiye kadar bu, hep böyle oldu. Gerçekten de gruplar içinde, söylediğiniz türde sorunlar her zaman çıkabilir. İnsanların beklentileri çok farklıdır genellikle. Ama sanıyorum, Ezginin Günlüğü'nün yazılmamış bir anayasası var ve herkes bunun farkında. Amaçlarımız belli, hedeflerimiz belli, müzik anlayışımız belli, dünyaya bakışımız belli. Ve bütün grup elemanları da tercihlerini yapmakta sonuna kadar özgürdürler. Oya da Bora da benden daha genç arkadaşlar oldukları için 90'lar demeleri normal. Bense özlersem 60'ları özlerim.. Ece Ayhan'ın Ayıptır söylemesi, vakitsiz Üsküdar'lıyız abiler.. diye bir dizesi vardır. Ben de, söylemesi ayıp, 68 kuşağından biri olduğum içim, özlesem özlesem 60'ları özlerim derim. Dünyada pek bir şeyin değişeceğini sanmıyorum. Her şey hep daha kötüye gitmekte. Bu söylediklerim karamsarlık gibi görünebilir, ama gerçekçi olmak da lazım... Geriye doğru bakıp da biraz düşününce, yaşadığımız süreç içinde, ara sıra ufak tefek umut kıpırdanışları olduysa bile hep geriye doğru gitmişiz. Değişirse ne değişir? Belki Amerika gider Çin gelir, belki Rusya Avrupa'ya el verir falan filan. Yani patronlar değişebilir ama 'patronluk' sabit kalır. Öncelikle şunu belirtmem lazım, Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir dizesi Yahya Kemal'e aittir. Sorunuza gelince; benim yazdığım bütün şarkıların hayatımda özel bir yeri vardır aslında. Ama, bazıları belki daha hüzünlüdür, bazıları daha üzüntülüdür. Bazen keyifli olur insan bazen umutsuz olur. Tabii ki yaşadığımız şeyler, ki bunlar bazen somut olaylar da olabilir, şarkılarımıza biçim verebilir. Ama, gerçek olan, dinleyen insanın onunla kurduğu bağlantıdır. Biz onu etkilemek istemeyiz. Yani kısaca, şarkı size ne hissettiriyorsa, gerçek odur. Bir harfe, heceye, insana, dünyaya, renge.. kısacası; gördüğüm duyduğum, hissettiğim her şeye anlam yükleyen nadide insanların başında gelir Nadir Göktürk ve Ezginin Günlüğü.. Onun diline, kalemine yüreğine, seninde ellerine sağlık Nilüfer.. En sevdiklerimle yaptığın, tüm söyleşiler içinde kocaman alkışlar ve çokça sevgiler.. Şahane olduğunun yine farkındayım. tam 65 yaşı dayım ve bu güzelliklerin çok sürmesi dileğim.. Bir gün acı bir haber duymak istemiyorum. Yıkılırım kalbim durmuş gibi olurum.. bir yıldız o kişiliği eserleri insanlığı herşeyiyle. Örnek bir eş ve baba.... Dostum gibi... Herbir notası Dünyamı yansıtıyor. Sağlık ve neşe diliyorum. Başarı zaten onun.... Bu ülkeye bu açıdan bakanla ne olur çoğalsın....."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-nagihan-bakay-arioglu-kendini-bulmakta-zorlanan-o-genc-kadini-gorunur-kilmaya-calisiyorum/", "text": "Profesyonel iş hayatından seramiğe... 23 yıl tekstil alanında çalıştıktan sonra patronsuz bir hayatı mümkün kılmanın yollarını arayan Nagihan Bakay Arıoğlu, o çıkış yolunu resim becerisini seramikle birleştirmekte bulmuş. Ortaya çıkardığı renk renk kadın portreleri birkaç yıldır tabaklarda dile geliyor. Seramik sanatçısı Arıoğlu ile girişimcilik ruhuyla doğan seramik yolculuğunu konuştuk. Çocukken inşaatlardan seramik yapmak için çamur topladığımı da çok net hatırlıyorum. Eğer bir şeyi içinizden gelerek yapıyorsanız ne imkansızlıklar ne de aileniz tarafından desteklenmemenizin önemi kalıyor. Aslında bu söyleşinin özetini oluşturan cümle tam olarak da bu. Seramik sanatçısı aynı zamanda illüstratör Nagihan Bakay Arıoğlu, resim yeteneğini seramikle bir araya getirerek ortaya çıkardığı İllustranaggi markasıyla, uzun zamandır hayalini kurduğu bir düşü gerçek kılmayı başaranlardan. Üstelik bunun sadece yetenekle değil, çok isteyip çaba sarfedip çok çalışmakla mümkün olacağını söylüyor. Seramikten yaptığı duvar tabaklarına adeta nakış gibi işlediği kadın portrelerini eğer henüz keşfetmediyseniz bugün Ajandakolik'te önce Nagihan Bakay Arıoğlu ile tanışın. Çeşitli malzemeler kullanarak ellerimle şekillendirmeyi çok severim. Bu zaman zaman kağıt, ahşap, kumaş olsa da çamurun yeri hep başkaydı. Fakat uzun yıllar yoğun çalışma hayatı içinde olmam, yapmak istediğim birçok şey gibi seramiği de geri plana atmama sebep oldu. Ve sürekli bu çalışma hayatı döngüsünden çıkmanın yollarını aradım. Benim için kariyer başarısı bir şirkete, bir patrona bağlı olmadan yeteneklerimi kullanarak hayatımı kazanmak anlamına geliyordu. Bunu başarabilmek için bazı denemelerim oldu. Bir çocuk giyim markası kurdum. Beş yıl boyunca başaramadığımı kabul etmeden çok uğraştım. Hayat bana her anlamda bu işin olmayacağını gösterdiği halde direndim. O yıllarda duyduğum bir cümle var. Eğer çok çaba harcadığın bir şey olmuyorsa gelecekte daha iyisi olacağı içindir. O zamanlar pek takılmadıysam da şimdilerde buna çok inanıyorum. Neyse sonunda benden girişimci olmaz deyip tekrar bir şirkete girip çalışmaya başladım. Bu süreçte iş hayatının sıkıntılarından ve İstanbul trafiğinden doğaya kaçıp rahatlamanın yollarını ararken İznik'ten küçük bir ev aldık. O zamana kadar ne İznik nede çini sanatı hakkında hiç bilgim yoktu. Bunu hayatımda ilahi bir kadersel dönüşümün durak noktası olarak görürüm. Gerçekten de öyle olmuş. Yaşamaya başladığın şehir, seni bambaşka bir alana yöneltmiş. Evet evet. Çini, yüzyıllardır İznik halkının önemli bir geçim kaynağı, burada çini malzemelerine ulaşmak, yaptığınız işleri çini fırınlarında pişirmek çok kolay. Ben de bir tabağa illüstrasyonlarımdan birini çizip boyadım, aynı resim mantığı ile çalıştığımdan yanlışlıkla döktüğüm boyanın üzerini beyaz boya ile kapatmıştım. Tabağım fırından çıktığında çok şaşırdım. Bütün hatalarım görünür olmuştu, renklerse inanılmaz canlı ve parlaktı. O günden sonra çiniye büyük bir tutkuyla sarıldım. Artık yıllardır çizdiğim kadın illüstrasyonlarım daha somut bir anlama bürünmüştü. Etrafımda yaptığım işleri görenler bana sipariş vermeye başladılar. İnstagram sayfamda takipçilerim artmaya başladı. Ve ben artık sadece bu işi yapmak istiyordum. İşe gitmek benim için bir kabus olmuştu. Sonunda çalışma hayatım bir şekilde son buldu. Artık bütün zamanımı çiniye ayırıyordum. İstanbul'da bu işi yapan insanlarla tanıştım. Onlara yardım ederek nasıl sırlama yaptıklarını öğrendim. Zamanla boyaların dilini daha iyi anlamaya başladım. Başlarda oluşan sır atmaları, renk karışıklıkları zamanla düzeldi; her yaptığım iş bir öncekinden daha iyi oluyordu. Sonrasında bir seramik fırını alıp evimin balkonuna koydum. Artık tüm aşamaları kendim yapıyordum. İlerleyen zamanda çini ile birlikte seramik de çalışmaya başladım. Elimin çamura bulaşması tam olarak bu şekilde oldu. Kızlar kendimi hatırladığım zamandan beri var. Çocukken gazete kenarlarındaki boşluklara, lokum kutularına, boşluk bulduğum her kağıda, sonrasında bahçe duvarlarına hep kadınlar çizerdim. Malum bizler şimdiki çocuklar gibi şanslı değildik. Resim malzemelerimizi bile kendimiz yaratırdık. Çocukken inşaatlardan seramik yapmak için çamur topladığımı da çok net hatırlıyorum. Eğer bir şeyi içinizden gelerek yapıyorsanız ne imkansızlıklar ne de aileniz tarafından desteklenmemenizin önemi kalıyor. Zaman içinde çizdiğim kızların ifadeleri değişti, oranları değişti, ilhamlarım, çalışma tekniklerim değişti ama evet kızlar hep vardı. Hayatımın her döneminde onları çizmekten hiç vazgeçmedim. Konuşurken, düşünürken sürekli çizerim. Bir şeyler çizmeden geçirdiğim gün çok olağan dışıdır. Ailemde resim öğretmenleri ve benim gibi Güzel Sanatlar okuyanlar var. Genetik olarak bir şeylerin olduğunu kabul etsem de becerimin çoğu çalışmaktan kaynaklı diye düşünüyorum. 23 yıl çeşitli şirketlerde çocuk giysi kolleksiyonları hazırladım, Nilüfer. O işi de çok severek yaptım ama artık sürecini tamamladı. Şimdi sadece illustranaggi var. Duvar tabakları, duvar heykelleri, mumluk heykeller, rüzgar çanları var ve aklımda yapmak istediğim tasarladığım çok daha fazla şey var. Duvar tabaklarım tamamen dekoratiftir. Aynı bir tablo gibi, siparişle tekrarlarını yapsam da, her biri farklıdır, tektir. Kadınlar çok ilgili, erkekler ise şu ana kadar sadece satın almak amacıyla ilgilendiler. Aslında atölye çalışmaları yapmak gibi bir niyetim yok fakat 6-7 tane kadın bir araya gelip bana workshop teklif ettiklerinde kabul ediyorum. Ben de keyifli zaman geçiriyorum, onlar da. Belki içlerinden birilerine ilham olmuşumdur diye seviniyorum. Benim seramikle olan ilişkim tamamen içgüdüsel bu işle ilgili eğitim almadım. O yüzden işin inceliklerini anlatmak sanırım bu işin ustalarına düşer. Sakinlik, sabır ve emek isteyen bir iş, sosyal hayattan yorulmuş, dinginlik arayan bir insan için muhteşem bir uğraş. Ben pandemi öncesinde de fazla evden çıkan biri değildim. Üretkenlik anlamında etkilenmedim. Bir de böyle korku ve panik dönemlerinde bir tür terapi yöntemi olarak kendimi daha fazla işe veriyorum. Tabii ki en önemli esin kaynağım kadınlar, yüzlerine yansıyan duygular, aşk, hüzün, masumiyet, tedirginlik ve tabii ki doğa, çiçekler, kuşlar, hayvanlar, masallar ve mitolojik hikayeler. Dünyada ve Türkiye'de hayranlıkla takip ettiğim seramik sanatçıları ve illüstratörler var. Ancak şunu söyleyebilirim; ben heykelin, seramiğin, resimin daha fazla hayatın içinde olmasını isterdim. Keşke sadece metro istasyonlarında ya da resmi binalarda değil, sivil mimarinin içinde de olsa... O mimarinin içinde seramik duvar panoları kullanılsa, hani eski apartmanların dış duvarlarını, girişlerini süslediği zamanlarda olduğu gibi. Bundan iki yıl önce Paşabahçe'yle bir çalışmam oldu. Sonrasında devam ettirmedim. İşimi daha profesyonel hale getirmek için istihdam yaratmak istemiş olsam da, seri üretimin bana uygun olmadığını fark ettim. Ben tek ve özel işler yapmak istiyorum. Mesela kadınlarımı kullandığım büyük duvarlar tasarlamak istiyorum. Mekanların içinde yer almalarını istiyorum. Onlara bakan insanların enerjilerini hissetmek istiyorum. Bazı takipçilerim bana kendinizi mi çiziyorsunuz diye soruyorlar. Kızlar aslında benim çocukluktan gençkızlığa geçiş dönemimin bir yasıması. Ben de pek çok genç kız gibi hayatın bu en güzel dönemini üzerimdeki baskılara içten içe isyan ederek, sesizleşerek ve içe kapanarak geçirdim. Eğer bir de erkek kardeşiniz varsa ona tanınan özgürlüğü ve size gösterilen baskıyı daha net görürsünüz. O yüzden benim kızlarım bu baskının kaynağını anlamlandıramazlar. Onlar masum, ürkek ve tedirgindirler. Belki bağırarak söylemezler ama bu haksızlığı bakışları anlatır. İşte ben işlerimde, sürekli hizmet etmesi beklenilen, kahkahası susturulmuş, sesi kısılmış, ne giyeceğine karar verilmiş, ilk duygusu utanmak olan, kendini bulmakta zorlanan o genç kadını görünür kılmaya çalışıyorum. Tabii ki şiddete uğrayan her canlının kanunlarla korunması gerekiyor. Fakat İstanbul sözleşmesi zaten yıllar önce imzalanmış olmasına karşın kadına şiddette bir azalma olmamış. Demek ki kanunlar gerektiği gibi uygulanmıyor. Ya da şiddetin kaynağı toplumun çok daha derinlerinde yatıyor. Bakıyoruz ki söz sahibi birtakım insanlar, İstanbul Sözleşmesi için toplumu eşcinselliğe özendiriliyor, toplum cinsiyetsizleştirilmeye çalışılıyor ve Türk aile yapısı zedeleniyor diye eleştirilerde bulunuyor. Bu duşünce yapısını hangi anlaşma düzeltebilir ki? Kadının özgürleşmesinden, güçlenmesinden çekinen bir toplumda yaşıyoruz. Bu yüzden biz kadınlar birbirimizin yanında olmalı, birbirimizi dinlemeli, birlikte hareket etmeli, desteklemeli ve haklarımızı korumalıyız. Sıkı bir takipçiniz olarak sanatçı kişiliğinizi taktir ederek, başarılarınızın devamı dilerim. Where can I buy her plates? I have been searching for them. Please help. I love your style!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-neslihan-v-kilic-hacialioglu-bloominbag-ile-canli-zarif-ve-doga-dostu-cantalar-tasarladik/", "text": "Dünyanın neresine giderseniz gidin hep üretken, girişken, hayalini ortaya koyan, çalışan, emek veren kadınlar kazanacak! İş dünyasında da böyle, sanatta da... Neslihan V. Kılıç Hacıalioğlu, yaklaşık dört yıl önce yarattığı çanta markası BloominBag ile hayallerindeki çiçekleri tüm kadınlara dağıtıyor. BloominBag, çiçeklerin doğallığını ve güzelliğini günlük hayatımıza taşımayı amaçlayarak yola çıkmış bir Türk markası. Çantalarımızı doğa dostu olarak üretiyoruz, hem tüm üretim sürecimizdeki kişilerin hem de onları kullananları mutlu olmalarını istiyoruz; çiçeklerin o güzel enerjileri ile mutluluk artırmayı hedefliyoruz. Yaklaşık 10 yıl kurumsal hayatta plazalarda çalıştım. Bu süreçte kadınların şıklıklarına çok özen gösterdiklerini fakat özellikle ofis dışına toplantıya giderken yanlarında taşıdıkları siyah ve erkeksi laptop çantalarının onlara hiç yakışmadığını düşünüyordum. Kendim için kadınsı bir laptop çantası çok aradım ama bulamadım ve yurtdışından getirttim. Tekstilin, modanın ve şık kadının bu kadar çok olduğu Türkiye'de bu eksikliği görüp bunu bir iş modeli haline getirmek istedim. Laptopları koruması elbette. Özellikle bizim çok fazla uyumlu ürün çeşidimizin olduğu Mac bilgisayarlara neredeyse bir servet ödeniyor. Neredeyse 24 saat elimizin altında olan bu laptopların çantaları sağlam olmalı ve ayrıca hayatımızda olan birçok şeyi gibi kişiliğimizi yansıtacak şıklıkta olmalı. Aslında biz yola çıktığımızda hedefimiz sadece laptop çantaları ve kılıflarıydı. Fakat daha ilk koleksiyonumuzda sırt çantaları, ipad/tablet kılıfları, omuz çantaları ve küçük makyaj çantaları için o kadar çok talep geldi ki neden olmasın diyerek onları da üreterek koleksiyonumuzu genişlettik. O site artık yok çünkü orada satılan ürünler farklı tedarikçilerden alınıyor ve sonrasında e-ticaret ve marka yönetimi çalışmaları yapılıyordu. Belli bir zaman sonra daha fazla şey yapmak istedim, yani satışını yaptığım ürünün tasarım ve üretimini de işin içine katmalıydım. Bu sebeple o sitede edindiğim tüm e-ticaret tecrübesini BloominBag'e aktararak yola devam ettim. Çanta, ağırlıklı olarak bir kadın ürünü fakat üretim kısmı tamamen erkek egemen bir dünya. İlk etapta bir kadının onların dünyasına girmesine, işlerini bilmesine, aynı jargonla konuşmasına şaşırıyorlar fakat tüm işlerde olduğu gibi iletişimi doğru kurduğunuzda zorluk yaşanmıyor. Evet yurt dışında da çantalarımız kullanılıyor, henüz dört yaşında bir markayız ve 20 bin adetten fazla çantamız Bloomer'lar ile birlikte çiçek açtı. Markalaşmak çok emek ve vakit isteyen zor bir süreç, evet. Çanta özelinde konuşursak yerli ve yabancı birçok rakibin olduğu bir sektör. Çanta işlevsel olmalı ama aynı zamanda modayı da takip etmeli, modanın içinde olurken kendi tarzını korumalı fakat sıklıkla da değişebilmeli, değiştiği zaman maliyetlerini ve piyasa satış fiyatı dengesini koruyabilmeli, tüm bunları yaparken de marka bilinirliğini her geçen gün artırabilmeli. Ayrıca markalaşmak ciddi pazarlama yatırımı istiyor, dünyanın ve ülkemizin zor ekonomik süreçlerden geçtiği bu dönemlerde belirsizlik birçok yatırımın önünü kesiyor. Tüm bu koşullarda ayakta kalabilmek, büyüyebilmek ve markalaşabilmek çok önemli ve kıymetli. Türk kadınları dünyanın en güzel ve zevkli kadınların başında geliyor. Çalışsın ya da çalışmasın hep üretken ve aktif. İşte biz bu güzel kadının günün büyük bir bölümünde yanında taşıdığı ve stilini tamamlayan çantayı düşündükçe canlı, zarif ve doğa dostu birçok tasarım ortaya çıkıyor. BloominBag'deki çanta desenlerimizden küçük not defterleri ürettik ve hızlıca tükendi. Önümüzdeki dönem tekrar üretmeyi planlıyoruz. Ajanda çantaları da harika bir fikir, yaratıcı fikirlere her zaman çok önem veriyor ve değerlendirmeye alıyoruz. Bizim gibi büyümekte olan şirketlerde ürün fizibilitesi ve tasarım hayali arasında çok kalıyoruz, büyümeye devam etmek için çoğunlukla mantığımızın sesini dinleyerek yola devam ediyoruz. Ayakkabı tasarlamak isterdim, kim bilir belki bir gün o da gerçekleşebilir. Girişimcilik her alanda kendi sınırlarını zorlamak ve özgürlük demek. Evet çok zor fakat okyanusa atlayınca ne kadar ileri yüzdüğünüze inanamayacaksınız!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-ozan-unal-biten-heykelim-artik-eski-sevgilimdir-bana-ait-degildir/", "text": "Karantina günleri üretmeye, sanatla buluşmaya, buluşturmaya engel değil. Heykeltraş Ozan Ünal da bu süreci çalışarak geçiriyor. Onunla hayran olduğum sergisi Bir Var-Lık-Bir-Yok-Luktan yola çıkarak heykellerle geçen hayatını konuştuk. Bir Var-Lık Bir Yok-Luk sergisinin üzerinden tam bir yıl geçmiş. Geçen sene bu zamanlar İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi'nde sergiyi görmüş, nutkum tutulmuştu. Uzun bir süre heykellerin arasında gezinmiş, karşılarında oturmuş ve yarattıkları havanın etkisine kapılıp gitmiştim. Ajandakolik'te benim konuğum işte o heykelleri sanatseverlerle buluşturan heykeltraş Ozan Ünlü. Her ne kadar salgın nedeniyle yeni sergileri ertelense de Ünal, çalışmalarına İzmir Karşıyaka'daki Atölye Pi Tasarım ve Sanat Atölyesi'nde yoğun bir şekilde devam ediyor. İlk karalamalarıma lise yıllarında başladım. Güzel Sanatlar Fakültesi'nde tasarım eğitimi alırken aynı zamanda heykel atölyelerinde çalışıyordum. Mezun olduktan sonra heykel yapma isteği daha ağır bastı ve kendime bir atölye açtım. Sonrasında da hep heykel yaptım. Bir Var-Lık Bir Yok-Luk, yaklaşık iki yıl üzerine çalıştığım bir sergiydi. Bittiğinde önce bir boşluk hissettim hayatımda tabii. Sergi tatmin edici bir şekilde bitmişti. Atölyeme girdiğimde iyi hissediyordum. Ama aynı zamanda yeni bir şeyler yapmalıydım ancak ben bir süre heykel yapıp ardından bunları sergileyen bir sanatçı değilimdir. İsmi, içeriği, konusu heykellerin bir kısmının eskizleri bitmeden malzemeye dokunmam. O nedenle yeni bir konu kafamda oluşana dek sadece düşündüm ve karalamalar yaptım. Sonra Rüya anıdan sayılır mı düştü aklıma ve başladım. Bir heykel sizden sonra bir başkasının oluyor. Ellerinizle işlediğiniz, kendinizden bir parçaymış gibi düşündüğüm tüm bu yapıtlar bir başkasına gidince neler hissediyorsunuz, merak ediyorum. Bir heykelin bana ait olan kısmı; onun aklıma düşmesi ile başlayıp üzerinde çalışmayı bitirdiğim zaman aralığında. Sonra kendi başlarına bir varlık oluyorlar ve benimle bir ilgileri kalmıyor artık. Belki maddi olarak üzerinde hak iddia edebilirim ama bitirip de heykele baktığım zaman sizler gibi sadece izleyici olduğumu hissediyorum. Biten heykelimin gözümün önünde olmasını sevmem. Bir gün öncesine kadar bir aşk yaşar gibi; başka bir şey düşünmeden yaşadığım o heykel, artık eski sevgilidir ve ben yeni bir aşka başlamışımdır. O nedenle gitmesi gereken yere gider; bende değildir artık. Evime yakın ve izole bir yerde olduğu için atölyeme gidebiliyorum. Ama evde süren bir hayat var tabii... Eşim evden çalışıyor, kızım okuluna evden devam ediyor. O nedenle evde daha çok bulunup onlara yardımcı olmam gerekiyor. Evde kendimle kaldığım zamanlarda daha çok çiziyorum. Rüya anıdan sayılır mı sergisi zamanı geldiğinde; bu defa heykellerle beraber, tüm sergi çalışmaları sırasında yaptığım karalamaları, yazıları; bir eskiz defteri olarak kitaplaştırmak istiyorum. Bu nedenle ağırlıklı olarak evdeki zaman yazı-çizi ile geçiyor. Müziğe yatkınlığım var. Ses çıkarabildiğim her aletle dinlediğim ezgiyi çalabilirim. Taklit edebilirim aslında daha doğrusu. Nota bilmiyorum sadece kulaktan. Ama bu kadar. Çünkü bir enstrümanı çok iyi çalabilmenin ne demek olduğunu; benim heykel yapmaya hayatımı adadığım gibi adamak gerektiğini biliyorum. Sadece iyi bir dinleyici olmakla yetiniyor ve keyif alıyorum. Baykuşhane geçen yıl katıldığım bir sosyal kooperatif. Genel olarak sloganımız Sanata ihtiyacımız var ama orijinimiz güzel sanatlar liseleri. Yapabileceğimiz her desteği yapmaya çalışıyoruz. Bu bazen sanat malzemeleri bazen teorik / pratik eğitim desteği olabiliyor. Geçen sene Mardin ve Şırnak Güzel Sanatlar Liseleri vardı gündemimizde. Bu yıl başkaları var. Mardin'de bu iki okulun öğrencilerine üç gün ders verip atölye çalışmaları yaptık. Yaz sonunda da Çeşme Belediyesi ve Alaçatı Sanat ve Turizm Derneği'nin katkılarıyla onları Alaçatı'da ağırlayıp yine atölyeler yaptık. Beni çok heyecanlandıran, bir işe yaradığımı hissettiren bir organizasyon. Hayatlarında şehirlerinin hatta kasabalarının dışına çıkmamış çocukları Alaçatı'ya getirmek ve onları burada ağırlamak çok güzeldi. Önceki buluşmamızdan zaten bir gönül bağımız oluşmuştu. Çok mutlu olduklarını gördüm. En ufak bir tatsızlık olmadı. O kadar güzellerdi ki. Hayatlarında karşılaşma ihtimallerinin çok çok az olduğu sanatçılarla tanışıp dersler aldılar, onlarla sohbet edebildiler. Kendilerini gösterdiler. Sanırım hiç unutamayacakları anılarla döndüler şehirlerine. Benim de bu tarz birkaç paylaşımım oldum. Geçen hafta Baykuşhane çatısı altından müzisyen Cenk Erdoğan ile beraber bir yayın yaptık. Sanırım iki hafta sonra yine bu hesaptan çocuklarla atölye yapacağım. Bu defterler 15 yaşımdan beri var benim için zaten. Hayatın her devresinde olanlar direkt ve dolaylı olarak bu defterlerin içinde oldu. Doğal olarak bir ajanda niteliği de taşıyor. Şu günlerde yazdığım çizdiğim şeylerin bugünlere özel olduğunu, sanırım karaladıklarıma ileride baktığımda hissedeceğim. Bu karalamalardan çıkan heykellere sizler ileride baktığınızda; kişisel tarihimde bugüne bağlı olduğunu göreceksiniz. Ama bunların demlenmesi gerek önce. Ajandakolik'te sizinle bu sohbeti yapmak benim için çok kıymetli sevgili Ozan Ünal. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-selen-ucer-hayatta-en-buyuk-tesekkurum-anneme/", "text": "Ben bu soruları hazırlarken tam da o gece Ümit Ünal'ın çok sevdiğim Aşk, Büyü, vs. filmi, İstanbul Film Festivali'nde En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu kategorilerinde ödülü kucaklamıştı. Birkaç gün sonra filmin başrollerinden Selen Uçer ile aşktan, büyüden vesairelerden konuştuk. Yıllardır denk gelemedik. En son Güle Güle Diva! oyunu için söyleşi yapalım demiştim, ne ben oyunu izleyebildim ne de söyleşi yaptık sonrasında. Aşk, Büyü, vsyi bekliyormuş demek ki her şey... Belki de işin büyüsü buradaymış, kim bilir... İzler izlemez Türk Sineması için çok değerli olduğuna inandığım film, yıla damgasını vururken hem yönetmeni Ümit Ünal ile hem de başrollerinden Selen Uçer ile söyleşi yapmak beni mutlu kıldı. Umarım siz de filmi bir an önce izler ve bu söyleşiyi o vakit yine okursunuz. Evet! En İyi Film Ödülü özellikle beni çok sevindirdi. Beklemiyordum açıkçası. Ben Ümit Ünal'ı tanıdığımda Anlat İstanbul ile İstanbul Film Festivali'nde En İyi Film ödülünü almıştı. Benim de o filmde küçük bir rolüm vardı. Sene 2005 sanırım. Ondan sonra ben Arada oynadım, kariyerim başladı. Ama 15 yıldır Ümit'in ne kadar sıkıntı ve zorluk yaşadığını hem oyuncusu hem öğrencisi hem dostu olarak biliyorum. Bu kadar zaman sonra beraber ödül almak gerçekten büyük bir olay oldu benim için. Üstelik filmin bir diğer başrolü Ece Dizdar ile birlikte En İyi Kadın Oyuncu ödüllerinin sahibi oldunuz. Evet evet, Ece ile birlikte En İyi Kadın Oyuncu ödülünü paylaştık. Altın Portakal En İyi Kadın Oyuncu ödülü beni haliylen çok sevindirmişti ama beraber ödül almak bu sefer ayrı mutlu etti. Klasik bir laf ama, Aşk, Büyü vsde beraber bir hayalle yola çıkmıştık bir buçuk yıl önce ve sonuç güzel oldu. Bu söylediğimi Sevgili Ümit Ünal ve benim hikayem kapsamında düşünürseniz senelere yayılan, ne kadar heyecan verici bir sonuç olduğu aşikar sanırım. Teşekkür ediyorum, sükrediyorum. Ödülü çocukluğumun kahramanı, annemin en sevdiği, güldüğü duayyen Metin Akpınar'dan almak da ayrıca duygusaldı benim için. Annemi yeni kaybettim ve ödülü de benim ilk oyunculuk hocam olarak anneciğime ithaf ettim. Hayat tuhaf işte... Ne olacağını bilemiyorsunuz ve olacak olan da oluyor. Beni çalıştırmıştı ilkokul mezuniyeti oyunu için. Müthiş bir tiyatro izleyicisiydi. Kenter ve Dormen Tiyatrosu'nun bütün oyunlarına giderdik. Devlet Tiyatrosu'na, Devekuşu Kabare'ye de... Edebiyat meraklısıydı. Alman Lisesi'nden ve İTU Kimya Mühendisliği'nden mezundu. Emekliliğinde Almancadan iki Kafka kitabı Babama Mektup ve Dönüşüm, İş Bankası Kültür Sanat'tan iki tarih kitabı çevirdi. Hermann Hesse şiirlerini Almanca olarak ezbere bilirdi. Ruhu şad olsun! Seninle gurur duymuştur hep! Güven'in kızı Selen şanslıymış! Bak, annem için yazdığım yazıyı buradan okuyabilirsin. 2008'de bana ilk başrolümü Ara filmiyle Ümit verdi. Ve Adana Altın Koza'da En iyi Kadın Oyuncu ödülü almıştım onunla. Diğer bölümleri biraz önce anlattım. Aşk, Büyü, vs ile aldığım ödülü tüm hikayemde yanımda olan kadın dostlarıma, üzerimde emeği olan ilk başta annem olmak üzere tüm kadın dostlarıma, tüm hayatıma girmiş-çıkmış kadın oyuncu meslektaşlarıma, birbirinin kurdu değil yurdu olmuş tüm kadınlara, şu günlerde özellikle #istanbulsözleşmesiyaşatır diyenler adına aldım. Alırken söylediklerim bunlar... Tabii ki Ümit'e, Tayfur Aydın'a Ece Dizdar'a ve tüm film ekibine teşekkürlerimle. Aşk, Büyü, Vsnin Ümit Ünal sinemasında çok özel bir yer edindiği de aşikar. Bir olgunlaşma filmi de diyebiliriz... Senaryoyu okuduğunda neler belirdi aklında, Reyhan karakterinin havasına hemen büründün mü? Roller ikinize de cuk oturmuş aslında... Yani senden Eren olmazdı sanki ya da Ece'den Reyhan! Sizler oynamanız gereken karakterlersiniz! Yok öyle birşey! Benim rollere yaklaşımım böyle değil yani. Ben Eren de olurdum, Ece de Reyhan belki... Başka bir yorum olurdu ama olurdu. Sen bu seçimin olumlu sonucunu gördüğün için doğal olarak öyle görüyorsun, amaç da o zaten. Bir rol oynamam gerektiğinde hazırlanıyorum, çalışıyorum, dönüşüyorum ve bir karakter çıkıyor, benim kafamdaki yapıda. Aslında bu arada benim Arada oynadığım Gül karakteri Eren'e benziyordu bazı açılardan. Yani ben öyle bir karakteri, o tür bir rolü oynamıştım zaten diyebilirim. Reyhan'ın kırıklığı, kendini gerçekleştirememişliği, ama yine de hayatta kalışı, yüzleşmesi ve yüzleşmesi, realistliği benim kendi hikayemde uğraştığım yerlere iyi tekabül etti diyebiliriz. Anlayabileceğim bir karakterdi Reyhan. Sanırım sonuç da güzel oldu. Aslında 12 yıl önce Aradaki Gül karakteri de o zaman için denkti. İşte biz oyuncuların hayatındaki roller, filmler, hikayeler olması gereken zamanda ve şartlarda olabiliyor bazen. Mesleğin en büyülü taraflarından biri bu sanırım. Evet, Yeşilçam'ın hikayelerinde yıllarca izlediğimiz en klasik çatışma, sınıf farkı ve aşk. Filmin de ana malzemesi bu. 2019'da da çok fark yok hayatta aslında. Bu hikaye, bu coğrafya, bu kültür aynı şeyi üretiyor bir yandan. Bu hikayelerden herkesin yaşamında o kadar çok var ki... Herkesin kendinde bulabileceği dertleri var, Eren ve Reyhan'ın. Çevremizde onlardan da çok var. Ve evet onlar hemcins, o da bu hikayenin bir detayı. Ama dışlanmak, ötekileştirilmek, ekonomik yaşam dertleri, baskı görmek, kendini gerçekleştirememek cinsiyet ile alakalı değil. Aşk, Büyü, vsnin de esas derdi bunlar zaten. Aya Yorgi tepeleri yokuşlar zordu hakikaten. Havanın sıcak olması ve ada ortamı, Eren ve Reyhan'a daha çok konsantre olmamızı sağladı diye düşünüyorum ben. Zaten izole ve sıradışı koşullardaydık. Aslında o sadece film için yapım desteği sağlamak için çekilmiş bir trailer, filmden bir sahnenin ön deneme çekimi. Çok düşük bütçeli bir film olduğunu biliyorum. Çok küçük bir kadrosu var. Aslında tüm bunlar filmi çok daha özel ve anlamlı kılıyor bir yandan. Kültür Bakanlığı desteği içerik dolayısıyla denenmedi sanırım. Ümit zaten küçük bütçeli, kendi yöneteceği bir süreç olsun istiyordu. Öyle tercih edildi yani. Tayfur Aydın yapımcı olarak, sonra Fuat Volkan küçük bir bütçe ile dahil oldu. Bunlar dışında sponsorumuz yoktu. İnsan çözümsüz kaldığında elinde sadece inancı kalıyor. Kendine inancı, hayata inancı, başka neye inancı varsa onlar devreye giriyor, bazen küçük oyunlarla bu desteklenebiliyor. Büyünün de öyle bir işlevi olabilir diye düşünüyorum. Ayşenil zaten çok hayran olduğum bir usta oyuncu. Geldi bizi büyüledi, gitti valla hakkaten. Onun sahnesi gerçekten çok etkileyici. Filmin en vurucu sahnelerinden biri bence de. Valla hala bu konuların cesaret sayılması bile üzücü. İnsan hikayesinde olan konular bunlar. Çok detaylı bilmiyorum. Ferzan Özpetek'in Hamamı o zamanlar çok ses getirmişti. Daha eskilerde de bu konuları kullanan birçok film var, ana tema olmamış olabilir belki. Ben öyle olduğumu düşünmüyorum. Daha gençken biraz asi denebilir belki. İnsan önemli benim için, gerçek olan, samimi olan önemli. Çalışmak, özenli olmak önemli. Bunda bir muhaliflik, sivrilik yok. Olması gereken, normal olan bu. Farklı anlatım biçimleriyle, farklı türlerde işler yapılabilir, yapılmalıdır bence. Komedi, dram, absurd, ya da hafif bir anlatım veya karanlık bir yapı da olabilir, ayrıca sinema, tv, internet, tiyatro da fark etmez, yaptığım işi iyi yapmaya çalışırım sadece. Eğlenmek, keyif almak ve aldırmak da hikaye anlatmanın önemli bir tarafı. Güzel aktarmak lazım diye düşünüyorum naçizane. Ne yazık ki henüz Güle Güle Diva! oyununu izleyemedim. 10 ve 15 Ağustos'ta DasDas Açıkhava Sahne'de vardı. Pandemi sürecinden sonra nihayet tiyatro seyircisine de kavuştun. Evet Temmuz ve Ağustos'ta iki oyun oynadım DasDas Açıkhava Sahnesi'nde. Pandemi kurallarına uygun olarak seyirci yerleştirildi. Güle Güle Diva, Firuze Engin'in kaleminden müthiş bir hikaye, seyirci ile buluştuğumuz için tekrar sevinçliyim. Devam edeceğiz uygun şartları oluşturarak. Annemi 15 Mart'ta kaybettim. Esas gündemim oydu ne yazık ki. Onun dışında Halil Babür'ün yazıp yönettiği İçimdeki Yangın oyununu prova yaptık, önce online sonra da pandemik şartlarda. Emre Erdoğdu, tiyatro oyununu sinemasal bir perspektifle çekti. Yani oyun canlı oynanmayacak, TiyatrolarTV'de yayınlanacak. Yani sinema ve tiyatroyu buluşturan bir deneme yaptık. Umarım güzel olur izleyiciye geçer. Heyecanla bekliyoruz. Devam etmek lazım... Bir anda düzelmiyor hiç birşey. Kadın ve erkeklerin ne meslekte olursa olsun, eşit şartlarda çalışacakları, eşit ödeme alacakları, eşit değer görecekleri her anlamda, bir dünya hayal ediyorum. Daha fazla ayrıntıya girmeye gerek yok bence. Televizyon için yeni projeler olabilir. Görüşüyoruz. Ödül kazanmak beni teşekkür ettirir. Çalışmaya devam ettirir. Seçmezdim. Birbirini anlamak cinsiyetle alakalı değil bence. Ben erkek ve kadın eşit bir dünya hayal ediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-seran-demiral-insanin-surekli-kesfetmesi-kacinilmaz-muhim-olan-meraki-korumak/", "text": "Kafası karışık beş çocuk... Onları diğer çocuklarla buluşturan bir yazar ve bir felsefe kulübü! Özellikle bilim kurgu ve distopya türü eserleriyle tanınan ve çok genç yaştan bu yana yazmayı sürdüren Seran Demiral, Filozof Çocuklar Kulübü isimli dört kitaplık serisinin yeniden düzenlenmesiyle oluşan Kafası Karışıklar 1: Benden Bize romanıyla bugün Ajandakolik'teki konuğum. Ben o yaşlardayken felsefeden haberim yoktu! Ne Kant bilirdim ne Platon! Şimdiki çocuklar pek şanslı! Dünyayı keşfetmek, daha derinlere dalıp öğrenmek için birçok kitaba erişme şansı elde ediyorlar! Yazar Seran Demiral, bir nesle hitap ettiği Kafası Karışıklar serisi ile ergenliğinin baharında, büyürken hayata ve kendilerine dair sorular soran çocukların hikayesini anlatıyor. Üstelik bunu hiç de sıkıcı olmadan felsefeyle yapıyor. Edebiyatımızın genç ve başarılı kalemlerinden Demiral ile TUDEM Yayınları'ndan çıkan kitabı ve yazın hayatın üzerine söyleştik. Doğrusunu isterseniz ergenlikle hala başım belada! Ne yazarsam yazayım o yaş grubundan bir karaktere doğru kayıyor zihnim, yazdıklarımın ergenlik romanı ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı zamanlarda da kendi ergenliğime doğru yolculuğa çıkıyorum. Ergenlik romanı tanımına katılmanın bir adım ötesine geçeceğim. Ergenlik kişiliğimizi şekillendiren ilginç zamanlar ve benim kurgusal dünyalarımda genel olarak yer tutuyor; tanımlarken ilkgençlik ifadesiyle kendimce yumuşatıyorum. Kafası Karışıklara dönecek olursak, karakterlerimiz ön ergenlik sürecindeler. Hatta ilerleyen kitaplarla birlikte çocukluktan gençliğe doğru kendilerini de tanımlıyorlar bir bakıma, ergenliklerinin ayırdındalar yani. Bu beş çocuğun bütün derdi kendilerini, dünyayı, kendilerinin dünyadaki yerini tanımlamak. Sürekli bir arayıştalar senin de belirttiğin gibi. Yazma sürecine seneler önce başladım aslında. 2012-2014 seneleri arasında Filozof Çocuklar Kulübü serisini ele alırken çocuklarla felsefe alanında kurgusal metinler oluşturmaktı niyetim. O sıralar Çıtır Çıtır Felsefe, Filozof Çocuk gibi serileri görmüş, bu alana ilgi duymaya başlamış fakat hem kendimi bir roman yazarı olarak tanımlamam hem çocukların bizzat felsefe yapmalarının olanağını sorgulamam gereği bu seriyi kendimce yapılandırmıştım. Tek kitap değil aslında; daha önce dört kitap olarak Final Kültür Sanat'tan yayınlanan bu seriyi Tudem'de tekrar baskıda iki kitaba düşürdük. Devamı 2021 programında. Editöryel süreçte şu an. Kitap boyutları, mizanpaj gibi teknik sebeplerin de etkisi oldu seriyi iki kitap olarak kurgulamakta. Öte yandan kitapları tabir-i caizse yeniden-yazım süreci boyunca benim de çeşitli kavram ve soruları çocukların gözünden sorgulama fırsatım oldu. Şunu belirtmeliyim; daha önce yazdığım versiyonlar da iyi dönüşler aldı ve çocuklarla sürdürdüğüm serüvenin, spesifik olarak çocuk yazını alanında çalışmalarımın başlangıcı oldu. Yıllar içinde çocuklarla sadece söyleşilerde değil sahada bir araya gelmem ve çocuklar için felsefe alanında eğitim alıp bunun bir uygulayıcısına dönüşmemse yazdığım kurgusal metinleri yeniden ele almamı gerektirdi. Seneler içinde dünyanın dönüşümüyle çocuklar ve çocukluk da dönüşmekte. Haliyle Filozof Çocuklar Kitabından Kafası Karışıklara, Filozof Çocuklardan Tartışmacılara yaşanan dönüşüm bir bakıma zamansal bir güncelleme olarak da okunabilir. İlk kitap iki kısımdan oluşuyor. İki ana karakterden biri olan Ece'nin Peki, ben kimim? ve benim aralarında kendime en yakın hissettiğim Kaan'ın Nerede olmak isterim sorularıyla. Sorularla kısım yaratma fikrini çok sevdim. Ayrıca bir de bölümler var tabii... Bu soruların önemine değinelim mi? Tam bir kişilik oluşturma süreci! Bundan kaçırmayı başarabildiysem ne mutlu! Az önce söylediğim gibi, çocuklar için felsefe alanındaki kitapların ilhamıyla bu kitaplar ortaya çıktı. Ben teorik olarak da çocuklarla felsefe alanını tanımaya, bu tekniği verdiğim derslerde yazdığım eserlerde yaptığım saha çalışmalarında kullanmaya devam ettikçe sanırım kendim konuşmayıp başkalarına daha çok kulak vermeye ve akıl yürütme sürecini ön plana çıkarabilmeye başladım. Hakikaten felsefi soruşturma kıymetli bir alan, sorunun tek bir cevabının olmaması, doğru-yanlışların sorgulamaya açıklığı ile beraber didaktik olanın yerini soru soran, sorduran, yeni sorulara yer açan bir anlayış alıyor. En azından çabam bu yönde, başka alanlardaki metinlerimde de. Ergenlikten çıkamayan bir ben değilim, desene! Aslında Kaan'ın okula gidip gelmeyi sorgulaması bizim işe gidip gelmeyi sorgulamamızla aynı kaynaktan ileri geliyor. Dahası, bugün tatile çıkma lüksüne sahip çoğunluğa göre ayrıcalıklı orta sınıfları düşün... Bir haftalık tatil için sene boyu haftanın 5-6 günü uzayan mesailerle çalışmaktan usanmış hepimizi... Boş zaman kavramını bu noktada sorguluyoruz elbette, yetişkin olarak farkımız bilginin görece -olası- artışıyla boş zamanın da bir icat olduğunu düşünmek, kapitalizmin kendisini sorgulamaya başlamak belki. Bu kitapların yaratmasını arzu ettiğim etki de dediğimle paralel aslında. Çocukken sorarsak, yetişkin hayatımızı dönüştürme potansiyelimiz olur mu acaba? Büyük bir dönüşüm şart değil, soru sormakla başlamak yeterli. Eleştirel düşünme ve yaratıcılık peşinden mutlaka gelir. Eh, böyle bir hayatta 80 yaşımızda da keşif sürüyor. Hayat sürüyor zira, her şey değişirken insanın sürekli keşfetmesi kaçınılmaz. Mühim olan merakı korumak. Zorunluluklar ile arzular arasında savrulmak modern insanın doğası herhalde. Başka bir yerde olmanın, yeni şeyler keşfetmenin dürtüsü sürdükçe, insan zorunluluklar yerine sorumluluk inşa etmeyi beceriyor bence. Bu kavramlar arasındaki ilişkilerse her yaşta yeniden üzerine düşünmeye değer. Filozof Çocuklar Kulübü versiyonlarını yazarken felsefe okudum yoğun olarak. Lise yıllarından beri felsefe kitapları sevdiğim için felsefe, sosyal bilimler gibi alanlara zamanla akademik olarak da eğildim. Ben kendimi okuryazarlık uğraşı içindeki kişi olarak görüyorum. Yazarlığımı beslemesi için sosyoloji alanına yöneldiğimi söylemem mümkün. Mimarlığın hayatıma kattığı estetik göz, çalışma disiplini bir yana, yazarken sinematografik düşünmemi kimi zaman yazdığım mekanların kağıt üzerinde eskizini yapmamı sağlıyor. Bütün bunlar yazdıklarıma muhakkak etki ediyordur. Kafası Karışıklarda ressamlara, edebiyatçılara da, güncel haberlere de atıflar var; sanırım o anda neyle haşır neşirsem, bilim sanat ve edebiyat, hepsi dahil, o bir şekilde sirayet ediyor. Filozof Çocuklar Kulübünün editörlüğünü yapmış olan Aylin Gergin'le dostluğumuz çocuk kitapları yazmamı sağladı aslında. Benim için uzun vadede yapılacak işler arasındaydı çocuklara yazmak fakat üniversite mezuniyetimin bir iki yıl sonrasında tam zamanlı işe dönüştü. Aylin'e bu vesileyle teşekkür etmiş olayım. Yazma uğraşımın merkezinde çocuk edebiyatının konumlanmasıysa çocuk dünyasını hatırlamamla mümkün oldu. Okuduğum çoğu iyi kitabı ortaokul lise yıllarında okudum ya da okumaya çalıştım. Müzikle, fotoğrafla yine o yıllarda haşır neşirdim, ilk kitabım çocuk yaşımda yayımlandı. Roman yazarlığına liseli bir ergenken başladım. Haliyle çocukluğun hayattaki belirleyici etkisinin bu kadar farkındayken çocuklara yazmam kaçınılmazdı. O kadar farklı konuya ilgim var ki, bütün hayatım okuyup yazarak geçiyor. Fazlasıyla disiplinli, çalışkanımdır ama bu her zaman kurgusal üretim olmadığı gibi her zaman çocuk yazını da olmuyor, çok çeşitli alanlarda kalem oynatıyorum. Ama hemen her gün yazıyorum. Çocuklarla felsefeyi merkeze alan bir seri, bir tiyatro oyunu yazıyorum. Yetişkin romanlarımın biri üzerinde çalışıyor, bir başkasının taslağını kuruyorum. Aynı anda birçok eser üzerinde çalışıyorum aslında ama kitap haline gelen hangisi olacak, bilmiyorum. Yetişkinler için yazdığım üç roman ve Le Guin üzerine yazdığım kurgu dışı bir kitap basıldı. Onun dışında çeşitli derlemelerde öykülerim yayınlanıyor. En son kadın yazar çizerlerin bir araya geldiği Rağmende bir öyküm var mesela, üç sayıda birer öyküyle oraya destek verdim. Karanlıktaki Kadınlar isimli tematik bir kitapta bir bilimkurgu öyküm var. Elbette. Son zamanlarda en sevdiğim yazarlar arasında saydığım isimlerden Andreas Steinhöfel bir çocuk kitabı yazarı mesela. Çocuk edebiyatı üzerine Boğaziçi Üniversitesinde verdiğim bir ders var, orada öğrencilerin de katkısıyla çeşitli coğrafyalardan farklı zamanlarda yazılan eserleri de karşılaştırmalı olarak ele alma fırsatımız oluyor. Daha çok ötekinin çocuk yazınında işlenme biçimlerine değindiğimiz için benim okumalarım da cinsiyet, ırk, etnisite eşitliğini temel alan kitaplar oluyor genellikle. Çoğulculuk evrensel bir değer olarak çağdaş çocuk yazınında kendisine yer buluyor, ekoloji ve çocuk özneliği gibi konular da. Akademik olarak da çocukluk üzerine çalıştığım için çocuk ve genç yetişkin kurgulardan mutlaka haberdar oluyorum. Günümüzde Türkçe edebiyatta da didaktik anlatıların yerini çocuğun sesine yer veren eserler almaya başladı ama farklı tartışmalarımız da oluyor, malum. Sansürden azade, eğitim için araçsallatırılmış kitaplar yerine kitaplarla eleştirel düşünmenin merkeze alındığı çağdaş yazın, arzu ettiğim şey. Bunun için uğraşan çok isim olduğunu biliyorum, o nedenle umutluyum. Keşke sadece bir ya da iki tane olsaydı! Ben bazı konularda old-school kaldım; teknolojiyle haşır neşir olmama rağmen Nokia telefon kullanıyorum, Instagram'ım var ama e-postalarıma daha hızlı dönüş yapıyorum, notlarımı defterlere alıyorum. Tezimi yazarken tuttuğum defterlerle roman notlarımın olduğu defterleri önce ayırıyorum, sonra birleşip karışıyorlar. A5 boyutunda Moleskine benzeri çizgisiz defterlerim, yayınevlerinin sevdiğim ajandaları, A6 boyutunda anlık notlar tuttuğum minik defterlerim var. Çantamda en az ikisi olur. Doktora tezimi bitirdim, savundum! Bana yaradı doğrusu. Üniversitelerde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışıyorum bir yandan, derslerimi online sürdürdüm. Pek çok gözlem yapma, halihazırda üzerine çalıştığım dijital çocukluk, dijital okuryazarlık konularında farklı düşünceler edinmemi sağladı. Olumsuz çok etkisi var mutlaka ama bir şekilde bunları fark etmek ve çözüm arayışına girmek açısından kıymetli. Sevdiğim insanlarla birlikte yaşadığım için şanslı olanlardanım. Ailemle zaman geçirdiğim, pandemi üzerine bir makale ve ütopik bir öykü yazdığım, aynı zamanda bir çocuk oyunu kaleme aldığım verimli bir süreç oldu. En önemlisi de lise yıllarında okuyup aşık olduğum ama şimdi yeni bir gözle okumam gereken bir sürü eseri okudum. Charles Dickens'tan Dostoyevski'ye, Georges Perec'ten Michael Ende'ye çok geniş bir yelpazede klasik kitaplardan söz ediyorum. Şahane bir zaman yarattım kendime, mekan küçüldükçe ben genişledim sanki, tıpkı Kaan gibi, zorunluluklarımdan arzularıma uzanabildim... Umarım bu tempoyla çalışmaya devam edebilirim. Merakla bekliyorum o kitabı da! Teşekkür ederim, iyi ki yazıyorsun... Kalemine sağlık! Çok teşekkür ederim. Harika bir sohbet oldu, Nilüfer!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-sibel-kose-caz-kuluplerinin-artmasini-diliyorum/", "text": "Sanırım evde kalmaya başladığım zamandan bu yana bir buçuk ay geçti. Çok hızlı bir seyahat temposunun ardından gelen durma ve evde kalma durumu biraz ani oldu ilk başta. Şu anda özellikle evlerinde tek başına kalanların neyi niye yaptığını sorguladığı bir dönemden geçiyoruz. Evde olmayı özlemiş olanlar grubunda olmakla birlikte yeni döneme adapte olmak, bu şartlar altında ruhsal ve fiziksel sağlığı sağlam tutmak ve hayatımızda yer alan ancak fiziksel olarak bir araya gelemediğimiz sevdiklerimizle bağlarımızı güçlendirmekle ilgili her şey ön planda yer alıyor. Yarım kalan işleri tamamlamak, yaptığımız şeyleri internet ortamına taşımak, uzun süredir ilgilenmek istediğimiz şeylerle ilgilenebilmek için zaman ayırmak mümkün gibi görünüyor. Yaşadığım konsantrasyon güçlüğü herkesin ortak sorunu sanıyorum. Bu dönemde başta sağlık çalışanları olmak üzere bizlerin evde kalmasını sağlayan ve dışarıda çalışmak zorunda olan herkese sağlık ve kolaylık diliyorum. İlgim daha önce başlamıştı ama üniversite yıllarında arkadaşlarımla beraber söylemeye başladım. Bilkent Üniversitesi'nde Polonyalı müzisyenler tarafında gerçekleştirilen atölyelere katıldım. Usta müzisyen Tuna Ötenel ve değerli hocamız Janusz Szprot ile beraber söyleyerek geliştim. Açıkçası oldukça uzun zaman aldı. Üniversiteyi bitirdikten sonra beş yıl kadar bir yandan gündüzleri görsel sanatlarla ilgili etkinlikler düzenleyen Sanart Derneği'nde yarı zamanlı çalıştım, diğer yandan geceleri kulüplerde söyledim. Bu dönemin sonunda artık sadece müzikle ilgilenmeye karar verdiğimi net olarak hatırlıyorum. Sizin kendinizi tanımlamanızdan daha önemli olan yaptıklarınız. Takdir görmek ise çabanıza ve zamana bağlı. Önder Focan'la kulübün açılışından daha önce birlikte çalıp söylemeye başlamış, sevgili arkadaşlarım Ajlan Büyükburç ve Aydın Kahya'yla birlikte Focan Tunes Sung By Vocalists albümünde yer almıştım. Nardis ülkemizdeki en uzun soluklu caz kulübü oldu, açıldığı günden bu yana sahne alıyorum. Konserlerimizin hatırı sayılır bir bölümü orada geçti desem yanlış olmaz sanırım. Başta Engin Recepoğulları, Kürşad Deniz, Kağan Yıldız ve Cem Aksel 'den oluşan Quintet olmak üzere kendi gruplarımın yanı sıra farklı müzisyenlerin projelerinde söyledim. Yurt dışındaki bazı projeleri İstanbul izleyicisiyle paylaştığımız zamanlar oldu; Jean Pierre Gallis ve Apopsis 7, Bogdan Holownia, Bronek Suchanek ve İmer Demirer ile yaptığımız konser aklıma ilk gelenler. Nardis'te sahne alan Kevin Mahogany, Benny Golson, Larry Coryell, Dee Dee Bridgewater, Roberta Gambarini, Peter Martin, Romero Lubambo gibi sanatçılarla zaman zaman sahnede birlikte söylemek, bazen de performans sonrasında ettiğimiz sohbetler benim için aynı zamanda bir okul oldu. Tierney Sutton, Kurt Elling, Dianne Reeves, Roy Hargrove, Roy Haynes, Jeff Hamilton, Seamus Blake, Gary Smulyan, Scott Hamilton bunlardan sadece bazıları. Bence samimiyet, bireysel yaklaşımın kolektif doğaçlamayla ifade bulması, insan doğasının ve duygularının hesapsızca paylaşılması, her şeyden önemlisi de farklı hayat ve kültürlerden gelen bireylerin anlaştığı ortak bir dil olması. Yeni şeyler denemek ya da dinlemek istemeyenler, ritmik yapısını yadırgayanlar, yabancı dilde söylenen sözlerden hoşlanmayanlar ve önyargıyla yaklaşanlar olabilir, saygı göstermek lazım. Herkesin her şeyi sevmesini beklemek imkansız. Festivallerin daha da artmasını dilerim, pek çok diyorsunuz ama Türkiye genelini düşündüğünüz zaman sayıca ya da ulaştığı kesim açısından çok olduğunu söyleyemem. Daha çok büyük şehirlerimiz ve civarında gerçekleşen festivallerin daha da genişlemesinin hem dinleyici hem de müzisyenler adına faydalı olacağına şüphe yok. Caz aslında kulüplerde filizlenen bir müzik türü olduğu için kulüplerin artmasını içtenlikle diliyorum. Gençler caza örneğin benim gençliğime oranla daha çok ilgi gösteriyorlar diye düşünüyorum. Belki de aynı zamanda eğitim çalışmaları içinde bulunduğum için böyle bir gözlemim var. Caza dair program ve yayınlar her zaman azdı ancak son yıllarda özellikle internet sayesinde pek çok kayıt, malzeme, bilgiye ulaşmak çok daha kolay. Ancak bu müzik en çok çalarak, dinleyerek içselleştirildiği için asıl kulüp sayısının son derece yetersiz olduğunu düşünüyorum. Özellikle genç arkadaşlarımızın bir araya gelerek deneyim kazandığı, yapmak istediklerini çalarak söyleyerek izleyicilerle paylaştıkları daha çok mekana kavuşmalarını içtenlikle dilerim. Bu günlerde yapılan ev konserlerinde sanırım en çok çalınan ve yaşadığımız belirsizliğe rağmen yine de geleceğe umutla bakmamız gerektiğini hatırlatan Charlie Chaplin'in Smile parçası sanırım bu döneme damgasını vurdu. Bir başka caz standardı Alone Together yine yaşadıklarımıza uygun parçalardan."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-suleyman-bulut-kar-tanesi-sadece-ilk-yazdigim-kitap-degil-ayni-zamanda-yazmayi-ilk-ogrenmeye-calistigim-kitap/", "text": "Hiç kuşkusuz bir yazar için kitabının yıllar sonra özel baskıyla yeniden okuyucuyla buluşması hem yazar hem de okuyucuları için çok değerli. Can Çocuk, bu yıl yazın hayatında 40. yılını kutlayan Süleyman Bulut'un ilk kitabı Kar Tanesini ciltli baskısıyla hazırlayarak hem yazara hem de onun biricik okurlarına jest yaptı. Ben de bu vefadan yola çıkarak çocuk kitaplarıyla geçen o 40 yılı bizzat yazarın kendisiyle konuştum. 40 yıl önce yazmakla 40 yıl sonra yazmak arasında benim için değişmeyen tek şeyin yazmaya devam etmek olduğunu söyleyebilirim. Değişen şeylerse pek çok: Anlatım, kurgu, olay örgüsü, karakter oluşturma ve dönüştürme, dilin edebi kullanımındaki anlayışlar... Şöyle söyleyeyim, gündelik dilim Türkçe, yazı dilim de Türkçe, Türkçe yazıyorum ama gündelik kullandığım Türkçe ile yazı dilim olan edebi Türkçe aynı dil değildir, olmamalıdır; yoksa ortaya çıkan edebi bir çalışma olmaz. Zamanla öğrendiğim şeyler bunlar... Şunu da ekleyeyim: Ben zaten 5 yıl önce yazdığım bir kitabımı yeniden okuduğumda, o kitabı yeniden yazma heyecanı duyan bir insanım. Yeniden yazarım da, yazmakta olduğum çalışmalardan fırsat buldukça. Konu elbette aynıdır ama olay örgüsünde, anlatımda az ya da çok değişiklikler yaparım; ana karakter elbette değişmez ama öyküyü zenginleştirmek ya da çağrışımları güçlendirmek için ufak tefek karakterler eklerim. Birçok kitabımı da böyle yeniden yazmışımdır. Hiç tahmin eder miydiniz peki biricik Kar Tanesinin yeniden ve böyle özel baskıyla okuyucuyla buluşacağını? Bu aynı zamanda size bir vefa hediyesi! Doğrusu, hiç düşünmemiştim. Yayınevim bunu bana ilk söylediğinde şaşırmış, bakakalmıştım bir süre; çok mutlu oldum elbette. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde okuyordum. Son sınıfa yaklaşırken iktisatın rakamlara dayalı dünyasından çok harflerin dünyasını sevdiğimi fark ettim. Madem harfleri daha çok seviyorum dedim ve ufak tefek yazma çalışmalarına başladım. İstanbul Radyosu'na oyunlar yazıyor, öykü karalamaları yapıyordum ama bunlar beni pek doyurmuyordu. Bir kitap yazmalıyım, dedim; evet yazar olmak istiyordum ama istemekle olmaz ki bu iş, bakalım yazabilecek miydim? Bunu anlamanın da tek yolu vardı, oturup yazmak... 1978- 79 yıllarından söz ediyorum... 1979, Dünya Çocuk Yılı ilan edilmişti. Gazete, radyo ve TV'de çocuk kitapları üzerine konuşmalar yayınlanıyor, bankalar ve gazeteler çocuk dergileri yayınlıyor, Milliyet Çocuk, Hürriyet Çocuk... Biraz da bu yayınların etkisiyle ve iyi bir çocuk kitapları okuru olarak yazacağım ilk kitabın bir çocuk kitabı olmasına karar verdim. O yıllarda yerli kitap sayısı oldukça sınırlıydı. Varolan çocuk edebiyatı çeviriye dayanıyordu. Bir tespit için söylüyorum bunu, yanlış anlaşılmasın, eleştiri değil. Bizim kuşak dünya çocuk edebiyatıyla o klasiklerin çevirileriyle tanıştı. 1976'larda Cem yayınevi Arkadaş Kitaplar diye bir çocuk kitapları dizisi başlatmıştı. Yöneticisi daha sonra Can Yayınlarını kuracak olan Erdal Öz'dü. Erdal Abi, bir yandan benim gibi yazmaya yeni başlayanları desteklerken bir yandan da yetişkinler için yazan roman ve öykücülerimize zorlaya zorlaya çocuk kitapları yazdırıyordu. Onları ikna etmek için ne diller döktüğüne çok tanık olmuşumdur. Söz gelimi, ünlü romancımız Yaşar Kemal tek çocuk kitabı Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca'yı Erdal Abi'nin uzun ısrarları sonucu yazmıştır. Ayrıca o yıllarda kitapların baskıları pek parlak değildi; kapaklar çoğu kere albenisiz, sayfa tasarımları çok klasik, ciltleri çok zayıftı. Bugün yazarından tasarımcısına, çizerinden baskı tekniğine çok gelişmiş bir çocuk edebiyatımız var. İyi kitaplar yazılıyor, iyi kitaplar çevriliyor, iyi basımlar yapılıyor. Zaman zaman kötü yazılmış, çocuğa göre olmayan, kamuoyunda haklı olarak tartışmalara yol açan kötü örnekler de çıkmıyor değil; bunların da farkındayım ama üç-beş kötü örnek, çocuk edebiyatımızın iyi yanlarını görmemize engel olmamalı. Hemen söyleyeyim, yetişkin ya da çocuk, yazmanın kendisi zor bir uğraştır. Güle oynaya yapılan bir çalışma değildir. Gündelik dünyadan kopup, kelimelerin dünyasına geçmek, bütün dikkatini karakterlerine, onların değişimine, olay örgüsüne vermek gerekir. Onun için ben dikkatimi dağıtacak etkenleri en aza indirmek için odamın kapısını kapatıp çalışma masamda yazarım. Açık havada, parkta, bahçede elbette düşünürüm, notlar alırım ama yazmaya başladığımda çalışma masamda olmam gerekir. Çocuklar için yazarken, yazmanın bu genel zorluğuna küçük bir ek yapmak gerekiyor: Yazarken çocuğa göreyi hiç unutmamak! Cümleni ona göre kurmak, kullanacağın kelimeleri çocuğun düzeyini düşünerek seçmek, olay örgüsünü ona göre geliştirmek... Bugün okul öncesine resimli kitap yazarken ya da 1 ve 2. sınıflara, 3., 4. sınıflara, ortaokul düzeyine yazarken bile aralarında ayrım olduğunu unutmamak gerekiyor. Yazma çalışmalarım sırasında benim yaşadığım korku, anlaşılıp anlaşılmamak değil, iyi yazıp yazmadığım korkusudur. Zaten okumak, yazarın yazdıklarını birebir anlamak değildir. Tersine, okunurken yeni anlamlar üretmeye, yeni çağrışımlar yapmaya, yeni duygu ve tavırlar geliştirmeye olanak tanımalı kitap. Yetişkin ya da çocuk fark etmez, okuyucusuna bu olanağı sağlayan kitaplar iyi kitaplardır. Hayatımızın değişik dönemlerinde yeniden yeniden okuruz böyle kitapları. Bir kitap yazmaya karar verdiğimi yukarıda anlatmıştım... İyi ama ne yazacaktım? Gece gündüz bir karara varmak için kıvranırken ünlü Rus yazarı Maksim Gorki'nin çocuk yazarlarına seslendiği bir yazısını okudum. Yazısında Gorki, doğa olaylarından, rüzgar, yağmur, kardan yola çıkarak çocuklara güzel öyküler yazılabileceğinden söz ediyordu. Aklıma hemen, çocukluğumun haftalarca devam eden karlı günleri geldi. O zamanlar çok kar yağardı ve kar tatili diye de bir şey yoktu. Okula haftalarca karlar içinde bata çıka gider gelirdik. Çocukluğumun o karlı günlerini hatırlamak heyecanlandırdı beni. Yazmak için heyecan duymak elbette gerekli ama yeterli değil... Çünkü yazmak, bir öykü yazmak, başından geçenleri, gördüklerini ya da gözlemlerini kağıda dökmek, anı gibi yazmak değildir. Elbet bunlardan yararlanırsın ama bir olay ya da konuyu edebi olarak yazmak biraz daha fazla çabayı ve öykü yazmayı öğrenmeyi, bilmeyi gerektiriyor. O zamanlar, bugün olduğu gibi yazma tekniklerini konu eden kitaplar da yoktu. Bu 'öğrenmeyi' daha önce yazılmış iyi kitapları tekrar tekrar okuyarak, onların yazılma sırlarını kendime göre çözmeye çalışarak yapmaya çalıştım. Rus edebiyatından beni ilk etkileyen Çehov'du. Onun öyküleriyle lise kütüphanesinden alıp okuduğum, resimsiz, beyaz kapaklı bakanlık klasiklerinde tanışmıştım. Dostoyevski epey bir süre benim için Suç ve Ceza olarak kaldı. Tolstoy ve Gorki'yi, kendi kütüphanemi kurmaya başladığım üniversite yıllarımda keşfettim... Tolstoy, öyküleri ve Anna Karenina'dır benim için; Gorki ise Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken üçlemesi ve Ana'dır. Bu arada Gorki'nin çok sevdiğim bir çocuk kitabı vardır: Danko'nun Yüreği. Şolohov ve Boris Pasternak'ı da çok severek, ilgiyle okudum. Ve Durgun Akardı Don ve Doktor Jivago beni etkileyen romanlardı. Çok haklısınız... Hangi yaş grubuna yazılırsa yazılsın, iyi edebiyat, herkes için, her yaş grubu için iyi edebiyattır. Herkese okuma zevki verir. Yıldızkar, Karpe, Kardo, Kartipi, Karsun... Sonra Obuz, Azbuz, Buzla! Daha ilk kitabınızda karakter isimleriyle yaratıcılığınızı konuşturmuşsunuz. Peki bu ilk kitapta karakter yaratımı konusunda nelere başvurdunuz, nelerden beslendiniz? Yazarken imgelerini de gözünüzün önüne getirerek mi yazdınız, merak ediyorum. Binlerce yazar, yüzbinlerce kitap yazdı ama nasıl yazdığını, yazma sürecini nasıl gerçekleştirdiğini tam açıklayamadı. Yazma sürecinin tabiatına aykırı sanırım bu. Yine de üzerine bir şeyler söylenebilir elbette... Benim çalışma tarzım... Bir fikirden, bir olaydan, bir cümleden yola çıkarım. Rüzgarın bahçede oradan oraya uçurduğu bir yaprak da, o yaprağın peşinde koşan yavru kedi de çıkış noktam olabilir. Sonuç olarak Kar Tanesi fikri de Gorki'nin bir cümlesini okumamla oluşmaya başlamıştı. O cümle bana çocukluğumun karlı günlerini çağrıştırmıştı; oradan yola çıkarak Karlar Ülkesi'nde geçen bir öykü kurmaya karar verdim. Bunun için bir ana karakter bulmalıydım, adına Küçümen Karcık dedim. Ana olay, ana karakter, öykünün başı, sonu... Yazmaya başlamadan önce öykünün ana hattını, omurgasını görmek, kurmak isterim... Ve hemen ekleyeyim: Öykü bittiğinde yaptığım bu planın yüzde 60-70'ini değiştirmemişsem ortaya iyi bir şey çıkaramamışım demektir. Kervan yolda düzülür deyimi en çok yazma süreci için geçerli sanırım. Ama elimde sonra çok şeyini değiştireceğim bir ana plan mutlaka olmalı. Kar Tanesini de böyle bir süreç içinde, yeniden yeniden birçok defa yazarak ortaya çıkardım. Devam kitapları yazmadım ama bir şemsiye altında topladığım seri-dizi kitaplarım var. Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler 3 kitaplık bir dizi. Çocuk Hakları dizisi şimdilik 5 kitap. 101ler dizisi de şimdilik 5 kitaptan oluşuyor. Evet, özellikle fuarlarda kitap imzalatmaya gelen anne ve babaların birçoğu Kar Tanesi ve Sarıtayı kendileri çocukken, ilk yayımlandıkları yıllarda, okumuş oldukları söylediler, söylüyorlar... İnsanı yıllar öncesine götüren, içini titreten karşılaşmalar bunlar. Bizim çocukluğumuzla şimdiki çocukların çocukluğu arasında... Elbette çok şey değişti. Bizim zamanımızda okunacak şeyler kitap, gazete, dergilerdi. Şimdi okuma nesneleri, okuma türleri çoğaldı. Sosyal medya okuru veya okuması diye bir gayya kuyusu var söz gelimi. Benim açımdan gayya kuyusu ama bugünün ve yarının çocukları bu ortamlarda var edecekler kendilerini. Zamanın olanakları ve koşulları bunu gerektiriyor. Önemli olan bu yeni teknolojik olanakların nasıl kullanılacağıdır. Orada işte, anne-babaların çocuklara yardımcı olması gerekiyor. Yasaklama çabasına girerek değil, teknolojik olanakların doğru, dengeli kullanılması için yönlendirme yaparak. Çok şey... Ve bu çok şey, o günler ve haftalarda çalıştığım konulara göre değişir. Çalışmamı böleceği için, çalışırken bir kitap, sözlük, bir kaynak, kalem defter aramaktan nefret ederim... İhtiyaç duyduğum ya da duyacağımı sandığım her şeyi, lazım olduğunda hemen uzanıp alabileyim diye masamın üstüne yığarım. Dışarıdan bakan birine benim masanın üstü çıfıt çarşısı gibi görünür; benim içinse heyecan vericidir. Çalışmaya hazır olduğumu hissederim. Tek, büyük bir masada çalışmayı da sevmem. Küçük ama birkaç masa... Her masada, o masada çalıştığım konuyla ilgili malzemeler olmalı. Bir konuda çalışmaktan çok yorulmuşsam, ilerleyemiyorsam başka masaya ve yeni bir konuya geçerim ki, çalışma heyecanım tazelensin. Oturarak çalışmayı da sevmem, hareket halinde olmam, dolaşmam masanın çevresinde elbette!- gerekir. Sizin anlayacağınız, dağınık bir düzenlilik içinde çalışmayı severim. Düzenli masa üstlerini hiç sevmem. İlkokul dönemimde ders kitaplarının dışında bir kitap görmedim, okumadım da. Köyüme ulaşan kitaplar sadece ders kitaplarıydı. Dolayısıyla öykü, roman ve şiirle ilkokuldaki Türkçe ders kitaplarında tanıştım. İlkokul 4 ve 5. sınıf Türkçe ders kitaplarında okuduğum ve beni çok etkileyen üç öykü de satır satır ezberimde hala: Kirazlar, Kaşağı, Eskici. Bayram törenlerinde okumak için ezberlediğim şiirler dışında sevdiğim için ezberlediğim ilk şiir Behçet Necatigil'in Kır Şarkısı 'ydı. Ders kitapları dışındaki ilk kitabımı, ortaokul için bulunduğum ilçemiz Beyşehir'de bir öğretmenimin yönlendirmesiyle gittiğim Beyşehir Halk kütüphanesi'nden alıp okudum. 1001 Gece Masalları'nın çocuklar için düzenlenmiş baskısıydı. Sonra Reşat Nuri'ye geçtim. Reşat Nuri'yi ilkokul Türkçe kitabındaki öyküsünden biliyordum. Bütün kitaplarını arka arkaya okudum. Benim yazı dilimi ilk etkileyen yazarın Reşat Nuri Güntekin olduğunu söyleyebilirim. Beyşehir Lisesi'nin kütüphanesi vardı ve zamanında Hasan Ali Yücel'in yayımlattığı bakanlık klasikleriyle doluydu. Kitaplık kolu başkanı olarak bu kütüphaneden rahat rahat yararlandım. Balzac'ı, Stendal'ın çok sevdiğim Kızıl ve Kara'sını, Çehov'un bana çok değişik gelen öykülerini, Yakup Kadri'nin Yaban'ını bu kütüphaneden alıp okudum. Bu arada benim iyi bir okur olduğumu fark eden öğretmenlerim de kitaplar veriyordu bana. Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'unu, Füruzan'ın ilk kitabı olan Parasız Yatılı'sını, Camus'un Veba'sını, Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı'sını, Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü'nü ve Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini felsefe, tarih ve edebiyat öğretmenlerimden alıp okumuştum. Sadece ders veren değil, aynı zamanda okuyan öğretmenlermiş, değil mi? Hepsine selam olsun, ellerinden öpüyorum. Çocuklardan duyduğunuz en güzel cümleler neler, merak ediyorum. Etkinlik yaptığım sınıflara ve yaşa göre değişir ama çok sorulan sorulardan ortaya karışık bir sıralama yapayım: Kaç yaşındasınız?/ Siz kendi yazdıklarınızı okuyor musunuz?/ Aileniz yazmanıza karşı çıktı mı? Kimler size destek oldu?/ Bir kitabı kaç günde yazıyorsunuz? / Kaç para kazanıyorsunuz? Yazarken yorulmuyor musunuz?/ Daha yazmaya devam edecek misiniz? / Ünlü olmak nasıl bir duygu?.. Olmaz olur mu? Benim gibi plansız adım atmayı sevmeyen birisi için not defterlerinden daha büyük bir yardımcı olabilir mi? Sadece bir not defteri değil, aynı anda, birkaç not defteriyle çalışırım. Yetmez... Çalışma masamın tam karşısında küçük, beyaz yazı tahtam vardır. Kırmızı, yeşil, turuncu tebeşirlerle sürekli notlar yazılır, silinir, yenileri yazılır. Not: Çeşitli ebatlardaki not defterlerimi kesip, biçip, tutkallayarak kendim yaparım ve bundan büyük keyif alırım. Kimseye akıl vermek gibi olmasın ama sorduğunuz için naçizane, kendi çıkarımlarımı söyleyeyim... Kabaca, ben yazmanın iki yönü olduğunu düşünüyorum: Teknik yönü, yaratıcılık yönü. Gerekli olan ama yeterli olmayan teknik yön öğrenilebilir. Bu konuda Türkçede, yazmanın teknik yönlerini inceleyen onlarca iyi kitap var. Listeyi uzun tutmamak için ikisinin adını vereyim: Murat Gülsoy, Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık; Semih Gümüş, Yazar Olabilir miyim? Ayrıca Fethi Naci, Berna Moran ve Murat Belge'nin kitap değerlendirme yazıları bulunup okunmalı. Okunmalı değil matematik çalışır gibi çalışılmalı. Yazmanın, olmazsa olmaz, yaratıcılık yanına gelince... Yazının o büyüleyici yanı, iyi yazılmış roman ve öyküler tekrar tekrar okunarak; roman okur gibi değil ama, nasıl yazmış diye okunarak ve elbette yazarak, yeniden yazarak ve yeniden yeniden yazarak elde edilebilir diye düşünüyorum. Zor mu? E, yazmanın güle oynaya yapılan bir iş olmadığını söylemiştim yukarıda. Çocuklara yazma kısmına gelince... Yukarıda belirttiğim hazırlıklara, yazarken, mutlaka ve mutlaka çocuğa görelik eklenmeli! Dikkat: çocuğa görelik, çocukları küçümsemek değildir; çocukçalık hiç değildir! Son olarak: Sözlük ve yakın-karşıt anlamlılar sözlüğü okumak yazarlık için en gerekli okumalardan biridir; yazar işini kelimelerle yapar çünkü."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-sumru-agiryuruyen-simdinin-kopruden-onceki-son-cikis-oldugu-gibi-bir-hissim-var/", "text": "Bugünlerde onun şarkılarını dinlemek biraz da şifa gibi... Sumru Ağıryürüyen ile evlere sığındığımız bugünlerde müzik kariyeri üzerine sohbet ettik. Orçun Baştürk ile birlikte yol aldıkları SO Duo projesinden, geçmişten, hayatımızın bu tuhaf baharından bahsettik. Bazı söyleşilere hazırlanırken hayranlığım işimin bir adım önüne geçtiği için heyecanım da bir o kadar büyüyor. Çocukken babamın Ezginin Günlüğü kasetlerinde ilk defa sesini duyup daha sonra Yeni Türkü'nün Süper Baba Film Müzikleri albümünde yeniden kavuştuğum, yıllar sonra çıkardığı Issız albümüyle beni 2009'da bırakan Sumru Ağıryürüyen ile böyle oldu. Dersine yeterince çalışamamış bir çocuk gibi hissettim soruları hazırlarken. Belki bunda yaşadığımız günlerin asap bozuculuğu da vardı bir tutam ama bu söyleşiyi yüz yüze yapmış olmayı tercih ederdim. Benim için memleketin en iyi seslerinden ve müzisyenlerinden biri olan Sumru Ağıryürüyen, her ne kadar kariyerinde pek çok grup ve müzisyenle ortak işler yapsa da benim için hep tek ve eşsiz. Bugün Ajandakolik'te konuğum olduğu için kendimi şanslı sayıyorum. Aile üyeleriyle, dostlarla haberleşmek, birbirimize moral vermekle geçti ilk günler. Ne yazık ki çok sevgili bir dostum yoğunbakımda. Onun dışında evde organize olmakla geçiyor. Bilgi Üniversitesi'nde ders veriyorum bir yandan, onun uzaktan eğitime uyarlanması, çeviri işleri, gündelik işler, yazı çizi işleri, elbette müzik, sinema, kitap vesaire işte... Böyle geçiyor şimdilik. Kaygılarım var elbet. Buradan en az kayıpla, ama fazlalıklardan da arınmış olarak çıkabiliriz umarım. Yeryüzüyle, birbirimizle ilişkilerimizi yeniden düşünerek, tasarlayarak. Ütopyalarımızı yoklayarak. Evde kalmaya alışık mısınız? İnsanlar bu konuda çok zorlanıyor. Önerilere ihtiyaç duyuyor. Aslında ben solo çalışan bir müzisyen değilim. Uzunca sayılacak müzik serüvenimde bir solo albüm var, ama Tanju Duru'nun çok değerli prodüktörlüğü, eşliği, dostluğu ve çok sayıda müzisyen dostumun gönülden katkılarıyla. Yani bayağı ortak bir iş. Onun dışında pek çok müzisyenle gruplar, ortak projeler içinde yer aldım. Orçun ile tanışmamız da böylesi bir buluşmada, sahnede oldu. Ortaklıklarımız ve farklılıklarımız bizi önce Şevket Akıncı dostumuzla çalışmaya yönlendirdi, doğaçlama üçlümüz Konjo kuruldu. Sonra Karadeniz-Balkan Hattı'nda Ayşenur Kolivar, Onur Şentürk, Mikail Yakut ve Anıl Eraslan ile birlikte konserler verdik. O dönemde iki Açık Radyo programcısı olarak ve yine radyomuz için Vassiliki Papageorgiou ile birlikte Sappho Aramızda projesini kotardık. Muammer Ketencoğlu ve Brenna MacCrimmon ile Ayde Mori Yeniden'de yine aynı sahneyi paylaştık. Bir dönem Dunia'da özgür doğaçlama geceleri düzenledik, birlikte atölyeler verdik. Bu arada doğaçlamalar ve şarkılardan oluşan bir ikili çalışma fikri baştan beri vardı. 2016'da bunu gerçekleştirmeye karar verdik. Tarzımız alt-folk ve diğer olarak adlandırılabilir. Orçun, dediğiniz gibi, SO Duo'da hem şarkı söylüyor hem de farklı sazlar çalıyor. Bu, onu başta Replikas olmak üzere ülkemizdeki birçok öncü grubun davulcusu olarak tanıyanları şaşırtıyor olabilir tabii. Ne mutlu bize böyle hissettiyseniz. SO Duo'da bir-iki geleneksel ezgi dışında kendi şarkılarımızı seslendiriyoruz. Sözler de genellikle yerli halkların sözlü şiir geleneğinden, dünyada ve bu topraklarda yaşamış bilgelerin dediklerinden ve zamanın bize söylettiklerinden ibaret. Şarkıların düzenlemeleri, besteleri genellikle Orçun'dan, sözleri ya da sözlere uyarlanması da genellikle benden geliyor. Tabii çokça ortak çalışmaya dayalı süreçler. Ama Orçun'un müzikal birikimi ve vizyonunun yol gösterici olduğunu söylemeliyim. İlk albümümüz Ay Anada yalnızca ikimiz çalıp söyledik, bir şarkıda sevgili Canfeza Gündüz'ün klasik kemençeyle konuk olması dışında. Üç şarkılık The Light EP'si ise bansuri üstadı Steve Gorn ile birlikte canlı kayıtlarımızdan oluşuyor. Dünya çapında bir değer olan Steve ile 2006 ve 2010'da düzenlediğimiz İsmet Sıral Yaratıcı Müzik Atölyesi sırasında tanışmıştık. Albümümüzü dinledikten sonra birlikte çalıp kayıtlar yapmayı önerdi. Nitekim geçtiğimiz Şubat Borusan Müzik Evi'nde de birlikte çalma fırsatımız oldu. Hepsi. Ama Ey Dostu herkesle birlikte söylemek çok eğlenceli, itiraf edeyim. Şarkıyı birilerine söylüyorsanız zaten bir birlikteliğe ihtiyaç duyuyorsunuz demek. Aslında dediğinizi anlıyorum tabii. Ama daha önce de belirttiğim gibi hiçbir projede yalnız çalıp söylemedim. SO Duo ise farklı birikimleri olan iki müzisyenin, belki de başta sadeleşme ihtiyacı olmak üzere benzer yönelimlerinden doğmuştur denebilir. SO Duo ikili bir yapı. Ama sahnede genellikle SO Duo ve Dostlar olarak çalıyoruz. Hem birlikteliğin sinerjisini sevdiğimizden hem de şarkılarımızı layığıyla çalmak istediğimizden. Şimdiye kadar albüm öncesinde Hollanda'da sevgili Oğuz Büyükberber ve soprano dostumuz Claron McFadden ile, albümlerden sonra ise Onur Başkurt, Burhan Hasdemir, Canfeza Gündüz ve Mehmet Tekirdağ ile sahne aldık. Tabii bir de Steve ile. Bunların dışında ikimizin ortak olduğu ya da apayrı projeleri, çalışmaları var. Başka dostlarımızın işlerinde de bir araya gelebiliyoruz. Hayattır, değişir. Şaka bir yana, her dönemin iyi ve kötü yanları var. Bugün sevmediğimiz şeylerden söz ederken bir önceki ilmeğe bir göz atmak iyi olur. Şimdinin, köprüden önceki son çıkış olduğu gibi bir hissim var. Şu anı iyi anlamaya çalışıp önümüze bakmamız gerekiyor bence. İşte bugün geçmişten çok şeyi taşıyor zaten. Nasıl bir dünya derseniz, insanın doğaya ve birbirine saygı duyduğu, kendini yeniden, vicdanıyla tanımladığı, sömürü temelinde dönmeyen bir dünya derdim. Kuraldışı ve MEAV için çok özenle seçilmiş kitaplar çevirdim son dönemde. Zen felsefesi üzerine, şiddetsiz iletişim dili üzerine... Bu yaz sonuna kadar çevrilmeyi bekleyen üç kitap var önümde, onlara yoğunlaşmaya çalışıyorum. Bir de çocuklar için derin dinleme üzerine bir çocuk kitabı kaleme aldım. Umarım yakında o da okurlarıyla buluşacak. Çok şey değişecek. Öyle ya da böyle. Umarım birbirimize ve yaşadığımız gezegene nasıl bağlarla bağlı olduğumuzu daha iyi kavrarız. Karanlık tahminleri dillendirmeyeyim. Ama her durumda kuyruğu dik tutacağız. Bu söyleşiyi kuş sesleri içinde yanıtladım. Size de o güzelim sesleri armağan ediyorum. Dinleyelim bakalım, kuşların derdi neymiş hem. Bilmem. Bence değişiyor ses. Yaşadıklarımız yansıyor. Biraz puslanıyor, kırışıyor. Yani dilerim öyledir. Ruh da öyle. Umudu ve enerjiyi yitirmemekse gençlikten kastedilen, o hep sürsün. Birtakım ajandalarım oluyor. Şu aralar aylık programlarımı yazıyorum, not defterlerime de aklıma gelen sözleri karalıyorum. 2 Nisan Perşembe akşamı saat 20.00'de Kadıköy Belediyesi'nin Konser Evimde online konserler davetine katılıyoruz. Nisan sonunda da uluslararası bir etkinliğe katılacağız. Çok teşekkür ederiz biz de, ilginize, sevginize. Yeni şarkılar yolda, bekleyiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-turgut-alp-bekoglu-muzik-sifali-bir-armagan-sevenlerine/", "text": "30 Nisan Uluslararası Caz Günü'nden yola çıkarak Çünkü Caz Tek Bir Güne Sığmaz mottosuyla caz müziğin Türkiye'de sevilmesine, yaygınlaşmasına emek veren müzisyenlerle uzaktan da olsa bir araya geldik ve bu haftayı Ajandakolik Caz Haftası ilan ettik. Kimiyle telefonda kimiyle önce sosyal medyada sonra da mail yoluyla sohbet ettim. Yaklaşık 10 gün boyunca sürecek olan bu mini söyleşi serisinde davulda, piyanoda, bas gitarda, perdesiz gitarda, saksafonda, kontrbasta, vokalde kimler kimler yok ki... Yepyeni sohbetimiz başlıyor! Güzel geçiyor, sıkılmıyorum. Yürüyüş yapıyorum, kitap okuyorum, arada belgesel gibi aydınlatıcı şeyler seyrediyorum, internetten okuyup araştırıyorum; merak ettiklerimi. Müzik dinliyorum, davul etüd yapıyorum, kayıt yapıyorum arada. Yeterince müzikle vakit geçirebiliyorum. Evde pad ile etüd yapıyorum, küçük bir atölyemiz var, orada davul çalıp kayıt yapabiliyorum. Evet hepsi iptal oldu. En son konserim 21 Şubat Kadıköy Yeldeğirmeni Sanat Merkezi Hakan Kurşun Aşıklar Üçlüsü konserini yapmıştık. Yapmadık, henüz plan yok. Ama arkadaşlarla arada hayal edip konuşuyoruz. Birkaç sosyal medya paylaşımı yapıyorum zar zor, bu konuda genellikle pasifim. Bakalım biraz daha duralım ne olacak, hiçbir şey için acele etmek pek gelmiyor içimden. Sindirerek durmak ve sakince izlemek iyi şimdilik. Kendi iç seslerini dinleyebilirler. Merak ve ilgi güzel bir yolculuk yaptırdı bana. Ama bugünkü kafamla elbette daha farklı yollar izlerdim. İlgili dinleyici, yeterli ses kalitesi ve güzel atmosfer motive edici, içinde bulunduğunuz proje ve üyeleri uyumlu ise heyecanlı ve keyifli oluyor. Erkan Oğur, ilhan Erşahin ve burada adlarını sayamayacağım nice değerliler... Bir de kendimle tanışmak, çünkü kendi keşif yolculuğum güzel. Müzik şifalı bir armağan sevenlerine. Psikolojik ve fizyolojik durumum arada etkiler ama genellikle ilaç gibi müzik dengeler. Müziğe veya seslere yakın bir şeyler sanırım. Bir de kameraya merakım vardı eskiden. Hala arada o günlerdeki gibi bir iki bir şey çekiyorum. Müzik sevenlerine verilmiş eşsiz bir armağan."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-umit-unal-odul-benim-icin-de-buyuk-surpriz-oldu/", "text": "Orada değildim ama sosyal medyada seyirciden çok olumlu bir tepki aldığını gördüm. Ekim ayında Antalya'da da seyirci büyük bir sevgi göstermişti bu filme. Ama festivallerin doğası gereği, her jüri çok farklı, hiç beklenmedik kararlar verebiliyor. Dolayısıyla beklentimi en düşük düzeyde tutuyordum. Seyircinin olumlu tepkisi bizim için en büyük ödül oldu zaten diyordum. Ödül benim için de büyük sürpriz oldu. Çok güzel yazılmış bir gerekçe, jüriye çok teşekkür ederim. İlk işlerimden beri benim için önemli olan seyirciye bir duygu geçirebilmek, seyirciyle başbaşa oturuyormuşuz gibi bir dert anlatmak oldu. Bir yönetmenin önündeki en büyük zorluğun bu olduğunu düşünürüm hep. Bol paranız, vaktiniz varsa teknik açıdan mükemmel bir film çekmek kolay ama o duygu birliğini yakalamak, seyirciyi samimiyetinize ikna etmek en zor iş. Bu film sanırım bunu başardı. Sinemada bence en ideal durum, yazan ve yönetenin aynı kişi olması. Ama bu sonuçta bir şart ya da kural değil. Sinema tarihinde çok iyi anlaşan senarist-yönetmen ikilililer de var. 55 yaşındayım ve neredeyse 35 senedir sinemanın içindeyim. Ama kendimi hiç olgun biri gibi hissetmiyorum. Umarım öyle hissettiğim günler de gelmez. Bence bir sanatçı için kendinden emin olmamak, sürekli bir arayış içinde olmak en doğru konum. Yanlış anlaşılmasın, elbette yılların tecrübesiyle teknik bir ustalık gelişiyor insanda. Bu filmi, bu bütçeyle tasarlayabilmek ve 12 günde çekebilmek için sinemayı, ne yaptığınızı çok iyi biliyor olmanız şart. Olgun değilim derken kastettiğim şey, gelişmemişlik değil; bir duygu durumu. Birkaç hava görüntüsü, Büyükada'nın çok yüksekten kuşbakışı birkaç görüntüsünü koyabilmeyi isterdim. Ama bütçemizi çok zorlayacak bir şeydi, yapamadık. Hikayesi ticari bir bakışla düşünülünce aykırı geliyor sanırım. O yüzden büyük yapım şirketleri ve sponsorlar yaklaşmadı. Çok küçük bir bütçeyle çektik. Filmde çalışanlar gönüllü olarak geldiler. Teknik manada da pek çok lüksten vazgeçtik. Atıf Yılmaz'ın Düş Gezginleri filmi, Kutluğ Ataman'ın İki Genç Kız filmi... İki kadının aşkını anlatan filmler arasında akla gelenler... Türk sineması LGBT filmleri konusunda çok mu korkak? Siz iki kadının aşkını yazarken ve çekerken bir şeylere dikkat etmeniz, bir kesimi rahatsız etmemeniz gerektiği gibi düşüncelere kapıldınız mı? İzlediğimiz masum bir aşk bir yandan. Korkak demeyelim ama Türk sineması erkek bakışını çok zor aşabiliyor. Sadece LGBT hikayelerini değil, kadın hikayelerini işlerken de erkek bakış açısı filmleri zehirleyebiliyor. Ben yine ilk işlerimden beri, erkek dünyasının dışında kalan herkese, birer karikatür gibi tek boyutlu değil, derinden, içeriden bakmaya çalıştım. Onları sadece cinsel kimlikleriyle değil, her yönleriyle, toplumsal bir perspektif içinde anlatmaya gayret ettim. Filmlerimi yazarken kim rahatsız olur diye düşünmemeye uğraşıyorum. Elbette sinema sonuçta ticari bir sanat, sinemalarda gösterilemeyecek bir film yapmayı kimse istemez. Benim de zihnime sızmış şunu yazma, bunu öyle deme diyen bir şeytan mutlaka vardır ama onu susturmaya ve kendimi serbest bırakmaya çalışıyorum. Bundan da önemlisi seyirci başta olmak üzere kimseye yaranmaya, hoş görünmeye çalışmıyorum. Derdimi anlatıyorum sadece. Senaryoyu en baştan itibaren Selen ve Ece için yazdım. Hatta daha yarısındayken, böyle bir şey yazıyorum ne dersiniz diyerek paylaştım. İkisi de daha önceden tanıdığım oyuncular. Ece ile daha önce çalışmadık ama Selen'le çalıştık ve çok anlaştık. Filmin sınıfsal çatışma fonu benim için çok önemliydi. Dediğim gibi bütün işlerimde karakterleri bir toplumsal perspektife oturtmaya özen gösteriyorum zaten. Senaryoları yazdığımda mutlaka yakın arkadaşlara, güvendiğim insanlara okutuyorum. İlk versiyonda beklediğiniz kötü sona yakın, şiddetli bir sahne vardı. Okuyan herkes de o sona takılıyordu. Birkaç kişiden aynı yorumu alınca finali değiştirdim. Şimdiki açık uçlu final benim de çok hoşuma gidiyor. Benim için açık uçlu değil de sanki nihai bir kavuşmaydı! Ankara'da yarışmadayız ama bu ödül sonrası hala geçerli mi emin değilim. Yanlış bilmiyorsam, En İyi Film ödülü alan bir film diğer yarışmalara katılamıyor. Ama bu dönemde yapılabilmiş çok az film var, belki kuralları bu seferlik esnetirler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/soylesi-volkan-oktem-tek-derdim-davul-calmaktan-ziyade-muzikal-ifadesi-dogru-olan-bir-muzisyen-olmak-oldu/", "text": "Ajandakolik Caz Haftası'nda yavaş yavaş sona geliyoruz. Biliyorsunuz, 30 Nisan Uluslararası Caz Günü'nden yola çıkarak Çünkü Caz Tek Bir Güne Sığmaz mottosuyla caz müziğin Türkiye'de sevilmesine, yaygınlaşmasına emek veren müzisyenlerle uzaktan da olsa bir araya geldik ve bu haftayı Ajandakolik Caz Haftası ilan ettik. Kimiyle telefonda kimiyle önce sosyal medyada sonra da mail yoluyla sohbet ettim. Yaklaşık 10 gün boyunca sürecek olan bu mini söyleşi serisinde davulda, piyanoda, bas gitarda, perdesiz gitarda, saksafonda, kontrbasta, vokalde kimler kimler yok ki... Sohbetimize siz de katılın. Yasak olmadığı zamanlarda alışveriş için çok dikkat ederek çıkıyorum ayrıca evde spor yapıyorum ama arada da yürüyüş için çıkıyorum. Evet devamı var. Aslında bu projemde çaldığım şarkıların hepsi daha önce yer aldığım projeler, şarkıcılar ve gruplar ile kaydettiğimiz albümlerden. Salgın öncesi arada sırada yapıyordum ama geniş vakit bulunca #evdeçal konsepti altında seri yapmaya karar verdim. Tabii bu arada bazı insanlar albümlerin bazılarını bilmiyorlar ve haberleri yok. Böylelikle bu şarkılardan haberleri oluyor. Bir farkındalık yaratmış oldum. Bu duruma da ayrıca mutlu oluyorum. Aslında şu an elimde hazırlamış olduğum birçok video var fakat insanların hemen tüketmekten ziyade yayınladığım videolarla biraz vakit geçirmelerini istiyorum. Bu yüzden iki haftada bir yayınlamayı doğru buluyorum. Her zaman tek bir hedefim oldu; bu işi çok iyi yapmak. Tarzların farklı olması benim özel ilgimden ve denk geldiğim müzisyenlerin, yer aldığım sahnelerin çeşitliliğinden. Her gün davul diye sayıklayarak uyanıp günü tekrar müzik aşkıyla bitiriyordum. İyi davul ya da herhangi bir enstrüman çalabilirsiniz ama müzikal boyut olarak yanlış yerde olabilirsiniz. Bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu anladıktan sonra tek derdim davul çalmaktan ziyade müzik yapmak, müzikal ifadesi doğru olan bir müzisyen olmak oldu. Bugünlerde kariyerler uzun süreli planlar ve hedefler ile oluyor; biraz kağıt üstü çalışması gibi ama benim bir planım ya da derdim olmadı. İnandığım tek şey bu işi çok iyi yapmaktı; izlediğim yol da sadece buydu. Arada gelir bu soru bana. Her tarz ayrı bir dünya, ayrı bir dil ve kültür ama belirli bir tarz söylemem gerekirse; latin, yani salsa ve samba stilleri diyebilirim. Sanırım dudaklarımla yaptığım bir mimik var. Çok insan söyledi bunu, ben de videolardan ara sıra görüyorum. Çok fazla konser iptal oldu. Hatta o kadar yoğun bir döneme giriyordum ki, yıllardır o kadar çok konser ve etkinlikte yer alan bir insan olarak hayatımda ilk kez Eyvah ben nasıl organize olacağım? dedim ve bir hafta sonra bütün etkinlikler iptal oldu. Bir daha demeyeceğim söz veriyorum. Yakın gelecek benim düşünceme göre pek iç açıcı değil. Konser tarzı etkinliklerin 2021 yılında normale döneceğini düşünüyorum. Çok teşekkür ederim kibarlığınız için. Daha önce isim veriyordum fakat sonradan unuttuğum isimler çıkıyor ve aklıma gelince canım sıkılıyor. Bu yüzden isim vermeyeyim ama, değişik stillerde branşlaşmış başarılı davulcu arkadaşlarım var, hepsini tebrik ediyorum. Caz müziğinin benim için en büyük ve en önemli anlamı emprovize içeren bir müzik olması. Müzik dediğimiz kavram sadece tek bir tarzı içermiyor, bu bağlamda caz dinleyicilerine caz harici tarzları da dinlemelerini tavsiye ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/spagetti-westernin-efsanesi-sergio-leone-anisina-tum-filmleri-41-istanbul-film-festivalinde/", "text": "Sinemanın içine doğan yaratıcı bir yönetmen, Spagetti Western ustası Sergio Leone'nin tüm filmleri kaçıranlar, özleyenler ve büyük ekranda görmek isteyenler için 41. İstanbul Film Festivali'nin retrospektif bölümünde bir arada gösterilecek. İstanbul Film Festivali'nin retrospektif bölümü bu yıl sinemanın en yaratıcı, en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilen Sergio Leone'ye ayrıldı. 8-19 Nisan tarihlerinde yapılacak festivalde İtalyan yönetmen, yapımcı ve senarist Leone'nin çektiği yedi uzun metrajlı film yenilenmiş kopyalarından sinema salonlarında gösterilecek. 41. İstanbul Film Festivali, geleneksel Western öğelerini kullanmayarak bu türü değiştiren, bozan, büyük popülerlik kazanarak bir çığır açan Spagetti Western türünün yaratıcısı Leone'nin filmlerini beyazperdede izleyememiş sinemaseverleri ve Leone hayranlarını sinemaya çağırıyor. Sergio Leone bölümünde Dolar Üçlemesi ve Bir Zamanlar Üçlemesi olarak anılan klasikler dahil, yönetmenin çektiği 7 uzun metrajlı film yer alıyor. - Rodos Canavarı / Il Colosso di Rodi / The Colossus of Rhodes - Bir Avuç Dolar İçin / Per un pugno di dollari / A Fistful of Dollars - Birkaç Dolar İçin / Per qualche dollaro in piu / For a Few Dollars More - İyi, Kötü ve Çirkin / Il buono, il brutto, il cattivo / The Good, the Bad and the Ugly - Bir Zamanlar Batıda / C'era una volta il West / Once Upon a Time in the Wes - Yabandan Gelen Adam / Giu la testa / A Fistful of Dynamite - Bir Zamanlar Amerika'da / Once Upon a Time in America 1929'da Roma'da doğdu, 1989'da yine Roma'da öldü. Babası yönetmen, annesi oyuncuydu; sinemanın içine doğdu, sonradan filmlerini besteleyecek olan Ennio Morricone sınıf arkadaşıydı. Yirmili yaşlarında kılıç filmleri senaryoları yazmaya başladı. Sinemaya Vittorio de Sica'nın Bisiklet Hırsızları filminde yardımcı yönetmen olarak girdi. Birçok ABD yapımı filmde yardımcı yönetmen olarak çalıştı. 1961'de yönettiği ilk filminden sonra gerçek mekanlarda çekilen Hollywood yapımı büyük Western'lerin düşük bütçeli stüdyo karşılıklarını çekti. Filmleriyle Clint Eastwood'u keşfetti ve ünlendirdi. Kendine özgü kamera ve kurgu hareketleri kullandığı Dolar Üçlemesi bütün dünyada tanındı. Yakın plan yüzleri, uzun çekimleri, anti-kahramanlarıyla akıllara kazınan bu filmler büyük ilgi gördü, gişe geliri yaptı ve eleştirmenler tarafından da takdir edildi, sonradan başka yönetmenlerce taklit edildi. İlk filmi hariç tüm Sergio Leone filmlerinde Ennio Morricone'nin eşsiz müzikleri kullanıldı ve benzersiz etki yarattı; Morricone'nin İyi, Kötü ve Çirkin için bestesi, en çok bilinen melodilerinden birini sinema tarihine armağan etti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/spotifyin-created-by-woman-listesinde-ilk-turk-sarki-dus/", "text": "Spotify'ın Created by Woman adlı global listesinde alternatif sahnelerin özgün söz ve müzik yazarlarından Güneş Özgeç ve Nilipek.'in ortaklığında hazırlanan Düş şarkısı yayınlandı. 50 bine yakın takipçisi bulunan listede Düş, Türkiye'den seçilen ilk şarkı oldu. Sözü, müziği ve vokali Güneş Özgeç'e, remiks yapımı Nilipek.'e ait olan Düş, 50 bine yakın takipçisi olan listeye Türkiye'den seçilen ilk şarkı oldu. Spotify'ın şarkı yazarları, yapımcılar ve yayıncılar için yeni bir küresel buluşma alanı yaratan Noteable birimince hazırlanan liste, üretim sürecinin tamamında kadınların olduğu şarkılardan oluşuyor ve tüm dünyadan yeni çıkmış şarkıları aylık olarak listeliyor. Created by Woman, kadınların sadece % 13'ünün şarkı yazarı, %3'ünün de prodüktör olarak var olduğu dünya müzik endüstrisinde yaşanan ayrımcılığa dikkat çekerken, kadın müzisyenlerin üretimlerini de teşvik etmeyi amaçlıyor. Güneş Özgeç'in 2021'de yayınlanan şarkısı Düşe özel hazırlanan iki remiks geçtiğimiz ay dijital platformlarda yayınlanmıştı. Nilipek. ve Taner Yücel'in imzalarını taşıyan remiks versiyonlarının mastering'ini ise söz yazarı ve müzisyen Görkem Karabudak yaptı. Düş i Apple Music ve Spotify platformlarında dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/steve-jobsin-reddettigi-kizindan-kitap-genclik-hatasi/", "text": "Apple ve film stüdyosu Pixar'ın kurucusu, teknoloji dünyasının en güçlü isimlerinden Steve Jobs'ı nasıl bilirdiniz?Jobs'un 1978 yılında, kız arkadaşı Chrisann Brennan ile birlikteliğinden dünyaya gelen kızı Lisa Brennan Jobs, 2018 yazdığı Small Fry isimli kitabıyla şimdi Türk okurlarıyla buluşuyor. Babası tarafından reddedilişini ve onunla yaşadığı karmaşık ilişkiyi anlattığı kitap, Gençlik Hatası ismiyle Mundi Yayınları'ndan çıktı. Gençlik Hatası, Lisa Brennan-Jobs'ın sıra dışı ama kusurlu iki aile arasında mekik dokuyarak geçen çocukluğuna dair dokunaklı bir anlatı, Steve Jobs mitolojisi için de ciddi ve insani bir eleştiri. Bir çiftlikte doğan ve annesi Chrisann Brennan ile babası Steve Jobs'ın bir tarlada isim verdiği Lisa Brennan-Jobs, ilk gençlik adımlarını hızla değişime uğrayan Silikon Vadisi'nde atar. Hayatında nadiren yer alan babası onun için mitolojik bir karakter gibidir. İleriki yıllarda kızıyla daha fazla ilgilenmeye başlayan Steve Jobs, Lisa'yı malikaneler, lüks tatiller ve özel okullarla dolu bir dünyaya sürükleyecektir. Gösterdiği ilgiyle Lisa'nın başını döndürmesine rağmen mesafeli, eleştirel ve öngörülemez biridir. Lisedeyken annesiyle arası giderek bozulan Lisa babasının yanına taşınmaya karar verir ve her zaman hayallerini süsleyen babaya sonunda kavuşacağını umut eder. Brennan Jobs, babasının Apple'ın ürettiği Lisa isimli ilk kişisel bigisayarına kendi ismini verdiğini ise sürekli inkar ettiğini de kitapta yazdı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/still-corners-dusleri-sarkilarimiza-islemeye-calisiyoruz/", "text": "Tessa ve Greg, nam-ı diğer düş yolcuları... Şarkıları, Jack Kerouac'ın Yolda kitabındaki gün batımı manzaralarını hatırlatıyor her daim. Köprüden önceki son çıkışı, bile isteye görmezden gelerek günbatımına doğru yol aldıkları bir gün, arka koltuklarındaki yerimizi alıyoruz. Arabayı Greg kullanıyor, dikkatini dağıtmamamız lazım. Bu yüzden soruların muhatabı Tessa. Greg'le de ara sıra göz göze geliyoruz. Tekerlekler dönüyor, bizi ufuktaki düşlere götürüyor. Hanımlar ve beyler, karşınızda Still Corners! Sevgili Tessa ve Greg, birbirinizle tanışma hikayeniz bir tesadüfe dayanıyor. O tanışma olmasa bugün bu konuşmayı yapıyor olmazdık. O tanışmanın hikayesini sizden dinlemek isteriz. Bir tren istasyonunda, perondaydık. Tesadüfe bakın ki trenimiz -olması gerektiği gibi- beklediğimiz durakta durmamıştı. Akıllı telefonlar çıkmadan öncesi, yağmurlu bir geceydi. Bir sonraki treni beklerken konuşmaya başladık. Ben o zamanlar koroya gidiyordum; Greg de kendisiyle birlikte çalışacak bir şarkıcı arıyordu. Filmler, kitaplar ve müzik hakkında konuşmaya başladık. Gerisi mazi! Oldukça hızlı bir şekilde demolar üzerinde çalışmaya başladık ama birlikte bir şey yayınlamaya karar vermemiz bir hayli uzun sürdü. Benim korodan sonra bu şekilde şarkı söylemeye geçişe alışmam biraz zaman aldı. Bu kararı verdikten sonra her şey oldukça hızlı gerçekleşti; müzik yayınlamak, sahne almak ve Sub Pop ile ilk plak anlaşmamızı yapmak peşi sıra geldi. Her zaman yaratıcı bir uyumumuz oldu. Yıllar geçtikçe birlikte çalışma konusunda daha iyi olduk. Bazen birbirine mükemmel şekilde uyan melodileri ayrı ayrı buluyoruz. Farklı deneyimlerimiz ve bakış açılarımız, yalnız çalışıyor olsaydık mümkün olmayacak bir derinlik katıyor müziğimize. Şu anda yeni bir parça üzerinde çalışıyoruz ve Far Rider kesinlikle bir sonraki albümde yer almak için aday. Far Rider'ın müziği, sanatsallığı ve videosundan çok memnun kaldık, her şeyin böyle bir araya gelmesi harikaydı. Ne zaman benim için favori olan şarkılarınızdan birini açsam kendimi bir rüyanın içinde, şafağın bir türlü sökemediği, bitmeyecek bir gece yolculuğunda hissederim: Sadece arabanın farları yolu aydınlatır. Bu hissiyatın, sizinle tanıştığım parçayla bir ilgisi olsa gerek; Midnight Drive. Parçalarınızda hep bir kaçış, bir yolculuk var. Yolculuk temasının sizdeki yerini merak ediyorum. Arabaya binip sadece sürdüğümüz zamanki kaçış hissini seviyoruz. O zaman her şey mümkün oluyor. Turnelerde, özellikle de ABD'de yollar sonsuza kadar sürüyor gibi ve zihniniz sizi başka boyutlara götürüyor. Bu büyük ilham kaynağı, yola tam anlamıyla ve yaratıcı bir şekilde dönmeye devam etmemizin nedeni. Bazen hipnotize edilmiş ve bir döngü içindeymişiz gibi hissederiz. Diğer zamanlarda ise tam olarak nereye gittiğimizi biliyoruz. Devam etmemizi sağlayan da işte bu kombinasyon. Evet, o kitabı seviyoruz; fonda caz, şiir ve seyahat! Bana yolculuk tutkusunu hatırlatan güçlü bir kitap. Kerouac, ilham almak için yedi yıl seyahat etmiş ve ardından kitabı üç haftada yazmıştı. Biz de böyle bir bilinç akışıyla çalışmaya gayret ediyoruz; bize her şeyin nasıl olması gerektiğini söyleyen doğuştan gelen düzenleyiciyi uzak tutuyoruz ki filtrelenmemiş bir ifade elde edebilelim. Son turnemiz boyunca Bob Dylan'ın Slow Train Coming albümünü dinlemiştik mesela. Sahne almak için Türkiye'ye gelmeyi çok isteriz ve çok yakında ziyaret etmeyi de umuyoruz. Türkiye'de daha önce Gümüşlük adındaki güzel, küçük bir köyde tatile gitmiştim, yemekler muhteşemdi ve insanlar çok misafirperverdi. Greg cevaplıyor: Düşler geçicidir, ortaya çıkar ve sonunda kaybolurlar. Birçok hayalimiz var ve onları müziğimize dahil etmeye çalışıyoruz. Düş görme hissi, üzerinde çok düşündüğümüz bir şey. Bazen uykuya dalmadan hemen önceki o anı yakalamaya çalışıyorum. Hiç denediniz mi? Uyumaya başladığını fark etmeye çalışıyorsun, bu zor ama yapılabilir. Bazen düşleri birer yankı; geçmişin, şimdinin veya geleceğin yankısı olarak düşünüyorum. Düşler, önceki hayatımızda başımıza gelen bir şey olabilir, belki bir tür mesajdır diye düşünüyorum. Müziğimizde de yaptığımız işin büyük bir parçası düşler ve onları şarkılarımıza işlemeye çalışıyoruz. Masalsı bir gökyüzü ve açık bir yol ile cılız ve tozlu bir manzara. Çok film izliyoruz, çok kitap okuyoruz. Ayrıca dışarı çıkıp keşfetmeyi, yeni insanlarla tanışmayı ve diğer kültürleri tanımayı seviyoruz. - Far Rider - Midnight Drive - Strange Pleasure - Sad Movies - The Trip - The Last Exit - Crying"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/storytelde-2022nin-en-cok-dinlenen-kitabi-kaplanin-sirtinda/", "text": "Zülfü Livaneli'nin son romanı olan ve II. Abdülhamid'in saraydaki son gününden başlayarak kendi dönemine ışık tutan Kaplanın Sırtında, oyuncu Mert Fırat'ın seslendirmesiyle Storytel'de 2022'de en çok dinlenen kitap oldu. Storytel 2023'e, Ahmet Ümit'in en son kitabı Bir Aşk Masalı'nı Toprak Sergen'in sesinden yayınlayarak başladı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da en çok dinlenen kitapları açıklayan Storytel, 2022 yılında en çok dinlenen kitapların Zülfü Livaneli'nin son eseri Kaplanın Sırtında, Matt Haig'in Gece Yarısı Kütüphanesi, J. K. Rowling'in Harry Potter serisi, Jostein Gaarder'in bir dönemin çok konuşulan kitaplarından Sofie'nin Dünyası, Harari'nin Sapiens'i, Madeline Miller'ın Ben, Kirke kitabı, Ahmet Ümit'in Kayıp Tanrılar Ülkesi eseri, Carl Sagan'ın Kozmos'u, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı ve Robert T. Kiyosaki'nin Zengin Baba Yoksul Baba kitabı olarak belirtti. Bir Aşk Masalı, Ahmet Ümit'ten insanlığın en yüce duygusu olan aşkın doğasına dair bir hikayat. Beş prensin sevda uğruna revan oldukları bir yol ve hal macerası olan roman, Kaf Dağı'ndan ıssız çöllere, ücra hanlardan savaşçı kabilelerin çadırlarına, devlerden denizkızlarına, balinalardan devasa yılanlara, cümle tabiatın ve mahlukatın geçiş yaptığı bir hayal perdesi. Yolculukların en çilelisi aşk için yapılandır. Ve zorluk ne kadar artarsa aşk o kadar kıymete biner, o kadar anlam kazanır, o kadar vazgeçilmez bir hal alır... Toprak Sergen'in seslendirdiği roman, özgürlük yoksa, aşk da yoktur diyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/su-an-dunya-uzerinde-kac-din-var-tahminleri-alalim/", "text": "Kısa Dinler Tarihi kitabında Gordon Kerr'in, sadece belli başlı dinleri tanıtma işlevinin dışında değerli bir çabası daha var. Kitap, uzun bir süredir, din, mezhep, dil, ırk uğruna saçma bir şekilde milyonlarca kişinin hayatını kaybettiği bir dönemden geçiyor. İskoçyalı yazar Gordon Kerr'in kaleme aldığı Kısa Dinler Tarihi, salt dünya üzerinde var olmuş ve var olmaya devam eden dinlerin özelliklerine değinirken, içinde bulunduğumuz çağda dini kullanarak, bahane ederek insanı insana kırdırtan düzenin sorgulanıp anlaşılması için de iyi niyetli bir kapı aralıyor. Bu özet sadece dinin ne olduğuna dair getirilen bir cevabın dışında aslında insanın gücünün yetmediğine inandığı yerde başka unsurları devreye sokarak kendini sağlama alma dürtüsünün de bir açıklaması. Zira insan hava koşullarından savaşlara, doğum ve ölümlerden salgın hastalıklara kadar hayatın içinde var olan ve çoğu kendi dışında gelişen olaylar için yazarın deyimiyle- Tanrılar tahsis etmiştir. Ayrıca yine günlük yaşamda karşılaştıkları sorunlara çözümler bulmak için de yine tanrılara başvurmuştur, başvurmaktadır, başvuracaktır. Bunun da nedenlerini çeşitli yerlere çekmek mümkün ancak o kadar detaya girmeyi okura bırakalım. Gordon Kerr'in saptamasına göre; şu anda dünyada 4.200 civarında din olduğu tahmin ediliyormuş. Bunların büyük kısmı, inananları milyonları bulan Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi büyük dinlerden oluşuyormuş. Diğerleri arasında aşina olduklarımızı göstermek adına Yahudilik, Hinduizm, Budizm, Şamanizmi sıralayabiliriz. Kısa Dinler Tarihi de bu kadar dini bir araya getirmek olanaksız olduğu için Antik Mısır, Antik Yunan, Antik Roma'daki dinlere, Kelt dinlerine, İskandinav, Göçebeler, Kolomb öncesi Amerika'da dinlere, Hinduizm, Budizm, Jainizm, Sihizm, Çin ve Japonya'daki dinlere, en sonunda da üç büyük din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam'a kronolojik olarak yaklaşarak bunların tarihsel arka planını, ritüellerini ve genel olarak dünyaya nereden baktıklarını inceliyor. Kısa Dinler Tarihi kitabında Gordon Kerr'in, sadece belli başlı dinleri tanıtma işlevinin dışında değerli bir çabası daha var. Kitap, uzun bir süredir, din, mezhep, dil, ırk uğruna saçma bir şekilde milyonlarca kişinin hayatını kaybettiği bir dönemden geçiyor. İnansak da inanmasak da hayatımızda her daim varlığını sürdürecek olan ve yaşamın birçok noktasına değen din eksenin karşımızdaki bir kişiyi anlayabilmek, iletişim kurabilmek ve anlaşılabilmek için kitapta bahsi geçen dinleri tanıtmanın önemine dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/subat-tatilinde-okumalari-icin-cocuklara-kitap-onerileri/", "text": "Karne günü geldi çattı, okul döneminin en güzel cuması bugün yaşandı ve şimdi önümüzde iki haftalık bir karne tatili çocukları bekliyor. Biz de Ajandakolik Çocuk sayfalarından derleyerek bu tatilde özellikle ilk ve ortaokul öğrencilerinin seveceği kitapları sizlerle buluşturalım dedik. Başarısız olmak ya da olmamak, bu hiç de büyük bir mesele değil! Hem neye göre, kime göre başarı? Başarısızlar Kulübünü okumadıysanız bu sayfalarda bu kitaba rastlayacaksınız. En tatlı bela Selin Püsküllü Bela ile tanıştıralım mı seni? Aslında aynı senin gibi biri, onunla mutlaka bir yerde karşılaşmışsındır. Şimdi kitap sayfalarında seni bekliyor. Dünyada herkesin 15 dakika iyi olduğunu düşünsene! Muhteşem bir yer olmaz mıydı? Hayalini kur, gerçeği olsun. Bir Gün Herkes sıcacık bir arkadaşlık ve farkındalık romanı. Meraklı ikizler Ali ve Ayşe ve Kardo'nun arkadaşlık ve kardeşlik duygularını pekiştiren öyküsünü biliyor musun? Atla Kardo'nun sırtına, atıl yeni bir maceraya daha! Karınca Kardo bak hep seni yanında! Türkiye'nin en değerli bilim insanlarından Türkan Saylan'ın hayatını daha yakından öğrenmeye ne dersin? O zaman seni böyle alalım... Her kadına, her insana örnek olacak bir insanın yaşam öyküsünde sana da ilham verecek pek çok şey var. Buna eminim! Ender rastlanan bir hastalık yüzünden gelişim sorunu olan ve boyu uzamayan Kevin ile onu sırtında taşıyan irikıyım Max'ten söz etmedim mi yoksa! Üstelik bu kitabın bir de filmi var. Acayip Güçlü, birbirinden farklı iki çocuğun gücünü sana da gösterecek. Yarı yıl tatili, okumak için en iyi zaman! Hadi ne duruyorsun!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sumru-agiryuruyenden-sesleri-dinlemenin-guzelligi-uzerine/", "text": "Daha çok müzisyen kimliğiyle tanıdığımız Sumru Ağıryürüyen, uzun yıllardır çocuk edebiyatına emek veren bir çevirmen, editör ve redaktör aynı zamanda. Ağıryürüyen, şimdi bir çocuk kitabıyla karşımızda. Damla ile Bambu, Duygu Topçu'nun resimleriyle Kuraldışı Çocuk Yayınları'ndan çıktı. Sonrası sesler dünyasına cumburlop dalış! Hikayenin baş kahramanları, cankulağıyla dinleme sanatının kapılarını aralarken yaprakların hışırtısında yağmur damlalarına, denizin şarkısından simitçinin sokaklarda yankılanan sesine türlü türlü sesler içinde dinlemenin tadına varıyor. Kedi Bambu, biricik arkadaşı Damla'ya duymak için dinlemenin güzelliğini anlatıyor. Kitap birbirimizi ve çevremizi dinlemenin iyileştirici gücü adına yazılmış, dört yaş üstü çocuklara hitap ediyor. Damla ile Bambunun hikayesine temel olan Zen düşüncesi, Bambu'nun sesler dünyasını Damla ile paylaşmasında rehberlik ediyor. Sumru Ağıryürüyen, bizi kuşatan sesleri, doğayı ve nihayetinde birbirimizi gerçekten, koşulsuz, yürekten dinlemek üzerine yazdığı bu öyküyle günümüzde eksikliğini yaşadığımız dinlemenin iyileştirici gücüne dikkat çekiyor. Kitaptaki suluboya resimleri de Duygu Topçu'nun fırçasıyla Kedi Bambu ve Damla'yı hayalden gerçeğe taşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/superstar-ajda-pekkan-artik-nft-dunyasinda/", "text": "Can Bonomo, Fatma Turgut gibi müzik dünyasının başarılı isimlerinden sonra şimdi pop müziğin süperstarı Ajda Pekkan da bu dünyanın içinde yerini aldı. Türkiye'de birçok ilke imza atan Ajda Pekkan, NFT dünyasında da ilklerin yıldızı olmaya devam ediyor. Süperstar, Nasa Doge ile iş birliği yaparak NFT pazarına katıldı. Ajda Pekkan'ın 100 parçalık ilk NFT koleksiyonu 15 Ocak'ta yayınlanacak. Ancak Ajda Pekkan'ın NFT'lerine sahip olmak sanıldığı kadar kolay olmayacak. 25 Şubat'a kadar Pancakeswap üzerinden 250 dolar değerinde Nasa Doge token alırsanız, Ajda Pekkan NFT'lerine sahip olmak için düzenlenecek çekilişe katılım hakkı kazanaksınız. Yapılacak çekiliş sonrasında Ajda Pekkan'ın NFT'lerine sahip olabileceksiniz. Ajda Pekkan'ın video konuşmasını da NFT NASA DOGE hesabından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/surdurulebilir-yasam-film-festivalinde-bulusalim/", "text": "Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2 yıllık pandemi arasının ardından hem İstanbul'da yeniden salonlarda gerçekleşecek, hem de çevrimiçi versiyonu ile Türkiye'nin her köşesinden izleyicilerle buluşacak. SYFF2022, 15. yılında İstanbul'da 22-26 Kasım'da Pera Müzesi Oditoryumu'nda ve 27-30 Kasım'da Hope Alkazar'da, ardından 1-6 Aralık tarihlerinde Surdurulebiliryasam. net'de çevrimiçi gerçekleşerek kesintisiz 15 gün boyunca devam edecek. Ekosistemin sağlığı ve dolayısıyla insan varlığının devamlılığı kitleler halinde ne düşündüğümüzle, ne hissettiğimizle ve ne yaptığımızla yakından alakalı... Yakın gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağımızı şimdi attığımız adımların belirleyeceğini en iyi bilenler bilim insanları, en yoğun hissedenler ise gençler. SYFF gezegenimiz için kritik olan sosyo-kültürel değişim sürecini desteklemeyi amaçlayan etki odaklı bir film festivali. Katılımcılarını değişimin öncüleri olarak görüyor; onları güçlendirmeyi, ilham vererek ve empati uyandırarak harekete geçirmeyi hedefleyerek seçkilerini hazırlıyor. Festival 2008'den bugüne her sene ışık tuttuğu hikayelerle parçası olduğumuz ekolojik, sosyal ve ekonomik sistemlerin ve etkileşimde olduğumuz tüm dinamiklerin idrak edilmesini sağlamaya çalışıyor. Bunun da ötesinde ivmelenerek artan küresel problemlere karşın kendinden büyük bir amaca sahip olanların, her yerde her koşulda fark yaratabildiklerini gösteriyor. Tüm canlılara karşı şefkat ve adalet duygusu taşıyanları buluşturan SYFF, 15. senesinde de değişimin öncüsü olmak isteyenler için hazırlanıyor. SYFF2022 seçkisi ile dünya turu atmak, duygusal olarak ışınlanmak, hayran kalmak, cesaretlenip bunu ben de yaparım, hatta yapacağım demek mümkün! Seçkisinde yer alan uzun ve kısa metrajlı belgeseller ile SYFF, izleyicilerini geleceği yaratan gençlere, tüm canlılar için iyi ve adil olanı gözetenlere, her konuda yeşermekte olan onarıcı ve iyileştirici bir kültürün aktörlerine, gıda sisteminin dönüşümüne dair ipuçlarına ve daha fazlasına tanıklık etmeye davet ediyor. Festival katılımcıları toplumun her kesiminden, her yaştan, her türlü zorlu koşullar içerisinden çıkan insanların kendilerine dert edindikleri konularda bitmek bilmeyen enerjileri, yaratıcılıkları ve azimlerini izleyecek; kadınları, çiftçileri, balıkçıları, gençleri, çocukları, yaşadığı bölgede denizi, kıyıları, ormanları, dağları, yaban hayatı, böcekleri, çiçekleri gözetenlerin çalışmalarından ilham alacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sureyya-operasi-beste-yarismasi-odulleri-sahiplerini-buldu/", "text": "Çağdaş Türk Müziği alanında bestecileri teşvik etmek, yerli eser repertuvarını zenginleştirmek amacıyla Kadıköy Belediyesi tarafından düzenlenen Süreyya Operası Ulusal Beste Yarışması 2021de dereceye girenler, final konserinin ardından jüri üyelerinin yaptığı oylama sonucu belirlendi. Kadıköy Belediyesi'nin keman-piyano için, müzik ve sahne sanatları alanında yaratıcılığı teşvik etmek ve Türk bestecilerini yeni eserler yaratmaya özendirmek amacıyla düzenlediği Süreyya Operası Ulusal Beste Yarışması'nın ödül töreni bir final konseri ile gerçekleştirildi. Finale kalan 3 eser Kadıköy Süreyya Operası'nda gerçekleştirilen final konserinde icra edildi. Seçici kurul tarafından belirlenen ve finale kalan besteler profesyonel kariyerlerinin yanı sıra Mimar Sinan Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan virtüözler kemancı Pelin Halkacı Akın ve piyanist İris Şentürker tarafından jüriye sunuldu. Eserlerin besteleri rumuzlarla icra edildi. Ardından yarışmacı bestecilerin dereceleri, müzik insanları Cihat Aşkın, Oğuzhan Balcı, Turgay Erdener, Rengim Gökmen, Özkan Manav, Gülsin Onay ve Hasan Uçarsu'dan oluşan jüri tarafından rumuzlarıyla değerlendirildi. Bestecilerin isimleri, bu değerlendirmenin ardından kimlik zarfları açılarak ilan edildi. Kadıköy Belediyesi tarafından 5'incisi düzenlenen Süreyya Operası Ulusal Beste Yarışması'nın birincisi Arda İşkol oldu. İşkol'a ödülünü Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı verdi. Yarışmanın ikincisi Doğaç İşbilen'e ödülünü piyanist Gülsin onay ve üçüncü olan İmge Yağmur Tiryaki'ye Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sosyal İşleri Müdürü Alişan Çaban verdi. Süreyya Operası Ulusal Beste Yarışması'nın birincisi 12.000 TL, ikincisi 10.000 TL, üçüncüsü 8.000 TL ile ödüllendirildi. Final konserinde seslendirilip ödül alan eserler dijital albüm olarak yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sureyyya-evren-ile-houdiniden-sonra-olum-kitabi-uzerine-bir-soylesi/", "text": "Süreyyya Evren'in Pan Yayınları tarafından yayımlanan kitabı Houdini'den Sonra Ölüm, illüzyonist Harry Houdini'nin dünyasını şiir ve düzyazı arasında mekik dokuyarak okurla buluşturuyor. Hakkında çok sayıda kitap, film, araştırma olan Houdini'nin sihirbazlık dünyasındaki efsaneliğine şapka çıkararak Evren ile yeni kitabı üzerine söyleşiyoruz. Houdini'den Sonra Ölüm kitabındaki şiirler, tek cümleyle özetleyecek olursam kişinin kendi kendisini kurtarmasıyla başkası tarafından kurtarılması arasındaki gerilimle ilgili. Tarihten birini çekip, sözgelimi Houdini gibi bir sihirbazı alıp bugün kaleme alınan bir şiir kitabının merkezine oturtmak da o tarihteki kişiyi kurtarma girişimi midir yoksa o tarihteki kişinin bugünü tüm sihirbazlığıyla kurtarması için bir başvuru mudur, bütün bunlar neyle sonuçlanır, tartışılır. Harry Houdini'nin doğumu 1874, ben de 1972'liyim, benden neredeyse tam 100 yıl önce başlamış oyuna. 1926'da hayatını kaybetmiş, şimdi 2022'deyiz. Houdini sihirbazlık dünyasında bir efsane, büyük bir klasik. Hakkında çok sayıda kitap, film, araştırma var. Sihirbazlıkla ilgili pek çok referans kitabın kapağında Houdini fotoğraflarını görürsünüz. Kendi kendisini sürekli ölüme yaklaştırıp geri çeken, durmaksızın kendi kendini sıkıştırıp, hapsedip, tehlikelerden tehlikelere atıp sonra da kurtarmayı bir gösteriye dönüştürmüş bu ilginç adam benim hayatıma ise yaklaşık zannedersem 11-12 yıl önce girdi. Asıl adı Erik Weisz olan Houdini'yi biraz sizin gözünüzden keşfetmek ve sizden dinlemek isterim. Açıkçası ben hayatı filmlere de konu olmuş Houdini'yi ilk defa kaleminizle öğrenmiş oldum. Bill Viola'ya bir söyleşi sırasında karşısındaki gazeteci ısrarla çocukluğuyla ilgili sorular yöneltir ve Viola da sonunda çocukken bir gölde boğulayazdığını anımsayıp boğulmaktan nasıl bir yabancı tarafından kurtarıldığını anlatır. Gazeteci de neden su ile ilişkili bu denli çok iş yaptığınız anlaşıldı der. Viola için kritik bir an olur bu konuşma ve sonra başka söyleşilerde kendisi bu boğulma anısını anmaya başlar. Ben gazetecinin anımsamaya doğru yaptığı bu atağı Viola'nın ikinci kez kurtarılması olarak aldım; ve Viola işleriyle aramdaki yakınlığı da kendi çocukken boğulma anıma bağladım. Ve giderek yeni anımsamalarla yeni kurtarmalar, kurtarılmalar hayal ederek aralarındaki gerilimlere kendimi bıraktım. İlhan Berk'in anısı gibi yaşadığım ve anlattığım olay sözgelimi, İlhan Berk'in başından geçmiş değil, benim de başımdan geçmiş değil, ben kendimi İlhan Berk gibi düşününce bu unuttuğum anıyı anımsadım ancak. Yıl 1955, 6-7 Eylül'den kısa bir süre sonra, Beyoğlu'nda, bir şeyler kurtarmaya çalışmanın anısı. Şiirde bambaşka bir hal aldığına bakmayın, edebiyat eleştirisinde kaçış edebiyatı pek verimli bir damar değildir, fazla bir şey söylemez. Günün siyasi meselelerinden kaçmak için fanteziye, forma, geleceğe, mizaha vs. kaçmayı işaret eder. Öte yandan çok devrimci bir eleştiri de günün siyasi meselelerinden ileriye kaçmak olarak nitelenir. Tarihsel temel arayışı geçmişe kaçmak sayılabilir. Başkalarınca bugünün toplumsal işi olarak belirlenmiş işi yapmayarak kendi bildiğini okuyan her sanat işine söylenebilir bu gözle. Houdini'den Sonra Ölüm'deki şiirleri yorum-şiir olarak tanımlıyorum. Şiir ile düzyazı arasındaki bir çatlağa buzun altından ağzını dayamış, nefes almaya ve bu sırada da soğuk suda donmamaya çalışan bir Houdini gibi. Hurra Aşağılara Yokuş Aşağılara! ile aynı dönemde bitirdim aslında, ve ana izlekleri birbirine dolanıyordu bu iki kitabın. Hurra Aşağılara Yokuş Aşağılara!'da mesleği başkalarını kurtarmaya dayanan bir hemşirenin kendini kurtarma çabası merkezdeydi; Houdini'den Sonra Ölüm'de ise bu başkaları tarafından kurtarılmak ile kendi kendini kurtarmak kapışıyor. İdeal durumda, ne yazar ne de okur doyuma ulaşır, ikisi de doyumun içinden geçerler, diyebiliriz. 'Doyuma ulaşmak' cinsel sağlık el kitabında bir bölüm başlığı gibi; yazar da okur da o bölümü okumaz, atlar, direkt heyecanlı bölümlere sıçrarlar gibi geliyor. Var, çok sevdiğim bir arkadaşım için aşkın kanununu yeniden yazıyorum. Not defteri çok kullanırım, yapılacak, yapılası, yapılması gereken işleri, ıvır zıvır şeyleri yazarım en çok. Sonra bazen yaptıklarımın veya yapmaktan vazgeçtiklerimin üzerini çizerim. Yapamadıklarımı ama hala yapmak istediklerimi başka boş bir sayfaya tekrar yazarım. Houdini üzerine şiirler kitabını bitir maddesini yıllardır boş defterlere yazıp yazıp duruyordum sözgelimi. Bugün de Houdini sorularını yanıtla yazdıydım, hala yanıtlıyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/sus-barbatus-uclemesi-tamamlandi/", "text": "Faruk Duman'ın Sus Barbatus! üçlemesinin son cildi Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Sus Barbatus!'un üçüncü ve son cildinde umutlu yarınlar için çalışan devrimci gençler pınarları kurumuş A. Dağları'nın eteklerinde örgütlenerek Ş. Mitingi için kente inerler. Kadir Ağa'nın gölgesi ve radyodan çalınan marşlar yeni bir kışın, ülkede Eylül darbesinin habercisidir. Faulkner, Yaşar Kemal gibi yazarların kaleminde destanlaşan modern romanın çağdaş bir çeşitlemesini sunuyor Faruk Duman. Gerçeküstünün dilini yaratarak siyasal, tarihsel, toplumsal gerçekleri ete kemiğe büründürüyor. Orhan Kemal Roman Armağanı ve Cevdet Kudret Roman Ödülü'nü alarak geniş bir yankı uyandıran Sus Barbatus! doğanın tahrip edilmediği, ütopyaların diriliğini koruduğu, emeğin ve adaletin saygınlığını yitirmediği, masumiyetin egemen olduğu zamanların romanı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/suzan-kardes-ile-uc-gun-uc-sehirde-hidirellez-bayrami/", "text": "Müzik ve sanat dünyasının eğlenceli isimlerinden Suzan Kardeş, her yıl birbirinden renkli etkinliklerle kutladığı Hıdırellez Bayramı'nı bu sene çok özel konseptler eşliğinde üç farklı şehre taşıdığı eşsiz bir turne ile taçlandıracak. İstanbul'da 3 Mayıs Salı günü Mask Beach Beylikdüzü'nde başlayacak olan Suzan'ın Hıdırellez Bahçesi kutlamaları, sırasıyla 5 Mayıs Perşembe günü İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültürpark fuar alanında ve ardından 6 Mayıs Cuma gününde Edirne Keşan Belediyesi Cumhuriyet Meydanı'nda gerçekleşecek. Her sene 5 ve 6 Mayıs tarihlerinde kutlanan Hıdırellez kutlamalarına Mask Beach Beylikdüzü'nde başlayacak olan Suzan Kardeş, 30 yıldır olduğu gibi bu yıl da baharın gelişini tüm coşkusuyla sevenleri ile bir arada karşılayacak. Hıdırellez geleneklerine uygun şekilde hazırlanan sahnesiyle olağanüstü deneyim sunacak olan Suzan Kardeş, sürprizleri, eğlenceli şarkılarından oluşan repertuvarı ve dev orkestrası ile baharın gelişini tüm Türkiye'ye hissettirecek. Sevenleri için bolca bereket, sağlık, mutluluk ve güzellik dileyecek olan Suzan Kardeş, hayallerini büyük sahnelere taşıyarak on binlerce kişiyle buluşacak. UNESCO'nun Dünya Kültürel Mirası listesinde yer alan Hıdırellez Bayramı'nı festival tadında kutlamalara dönüştüren Suzan Kardeş, katılımcılar için hazırladığı sürpriz hediyeler ve çeşitli ritüellerle unutulmaz bir etkinliğin kapılarını aralayacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/takibe-aldik-icimde-kalacagina-blog/", "text": "İçten, samimi, sözünü sakınmayan ve eğlenceli! İçimde Kalacağına. Yazıyor, anlatıyor, paylaşıyor. ABD'nin Virginia eyaletinde yaşayan ve memleketi İstanbul'u özleyen bir bloggerla kesişti yollarımız. Diyor ki Aldığım mesajlardan, e-postalardan yazdıklarımı okumanın bazı insanlara iyi geldiğini öğrenerek seviniyorum. O insanların çoğalmasını, blogun yolunu bularak aramıza katılmasını ve hassas kalpler zincirine katılmasını diliyorum. Ben de onu en son keşfedenlerdenim. Onunla klavyeler arası yaptığımız sohbete sizi de dahil edeyim istedim. Blogundan içeri sızalım hadi şimdi! Blog açma kararını bir gece geç saatte aldım. Yanımda kedimden başka kimse yoktu ve tıkandığımı hissettiğim bir noktaydım. Hangi platformda nasıl blog açılır, bloga ne yazılır, bu işin teknik boyutları nedir ne değildir... Bu soruları sormadım bile doğrusu... Uzun uzun düşünüp vazgeçmek istemedim. Kararı almam, ismini koymam ki hazırmış içimde, o noktaya gelince kulağıma fısıldayıverdi iç sesim. İlk yazıları yazıp da bloğu yayımlamam derken hepsi sadece birkaç saat içinde oldu bitti. Ve böylece hayatımda adeta yeni bir dönem açıldı. Yazmakla uzun yıllara dayanan küsmeli barışmalı, inişli çıkışlı bir ilişkim var. Ara ara yazmayı bıraksam da düşünmeyi, hissetmeyi ve hatta zaman zaman hayatı bir sosyal bilimci terimiyle katılımcı gözlemci olarak deneyimlemeyi hiç bırakmadım. Ve işte o gece, zaman içinde kar toplar gibi topladığım tüm bu fikirleri, hisleri ve görüşleri içimde kalacağına yazmaya ve dilek balonları gibi havaya bırakmaya karar verdim. Ben de bir dönem hem gazeteciliği hem bloggerlığı beraber yürütüyordum. Blog devrinin kapandığını ve onların yerini yeni sosyal mecraların aldığını düşünenler çok. Sen onlardan değilsin sanırım. Bundan elli yıl önce ne bilgisayar yaygındı ne belli meslek sahipleri dışındaki insanlar internetin farkındaydı. Cep telefonları icat edilmemişti, akıllı cep telefonlarımız yoktu. Birçok evde sabit telefon ve televizyon bile yoktu. Bunu hatırlatıyorum çünkü koşullarımızın ve ondan etkilenen yaşam tarzlarımızın çok hızlı değiştiğini düşünüyorum. Bu öyle afallatıcı bir hız ki yaşadıklarımızı anlamamıza ve hazmetmemize izin vermiyor. Belki bloglar artık popüler değil dediğin gibi... Belki dikkatlerimiz dağıldı, hatta çalındı yazarın dediği gibi... Belki okumaya vakit bulamıyoruz onun yerine seyrederek tüketmeyi tercih ediyoruz çünkü öylesi kolayımıza geliyor. Ama bence hep bir şeyler eksik kalıyor. Hayatımıza dair anlam arayışımız artarak devam ediyor ve emek harcanarak kaleme alınmış her içten yazı o arayışta dostlukla elimizi tutuyor. Öte yandan şu da var tabii; internetin kendisi bambaşka bir mecra, sürekli değişiyor. Google arama kriterleri ve teknik zorunluluklar vb. nedeniyle işler zorlaşıyor. Çünkü bir taraftan yazayım ve o dost elini uzatanlardan olayım diyorsun. Öte yandan Google'ın önemsediği kelimeleri, kalıpları vb. kullanarak yazmıyorsan kimsenin yazdıklarından haberi olamıyor, kelimeler dijital bir sonsuzlukta kayboluyor. Ama o kalıpları kullanacak olursan zaten yazdığın senin olmuyor, senin içinden gelen olmuyor. O yüzden hayallere inanan ve sağ lobunu ağırlıklı olarak kullanan biri olarak içimden geldiği gibi yazıyorum. Aldığım mesajlardan, e-postalardan yazdıklarımı okumanın bazı insanlara iyi geldiğini öğrenerek seviniyorum. O insanların çoğalmasını, blogun yolunu bularak aramıza katılmasını ve hassas kalpler zincirine katılmasını diliyorum. Şaka bir yana, blogda herkese göre bir yazı var çünkü herkese kapım açık.. Çünkü insan olma deneyiminin -tüm sınıfsal, cinsel kimliksel, toplumsal, düşünsel farklara rağmen- görmeyi seçtiğimizden çok daha fazla ortak yanı olduğuna inanıyorum. Ve kapsayıcılığa, empatiye, özgürlük, adalet ve demokrasi gibi ideallere yürekten inanıyorum. Yazım tarzı olarak bakacak olursak büyülü gerçekçiliğe öykünen birçok yazı var, galiba o yazmayı en çok sevdiğim. Çoğu Buralar hep dutluk kalsın başlığı altında toplanıyor. Bunlar ağır konular önem verdiğim, yaşam deneyimimizi zorlaştıran sorunlarla ilgili denemelerimi içeren bir başlık. Orada kadın hakları, kadına karşı şiddet, iklim değişikliği, küresel adaletsizler gibi konuları işliyorum dilim döndüğünce. El yazısı daha çok şiirimsilere ev sahipliği yapıyor. Şundan bundan ise diğer her şeyi, akla gelen hemen her konuda çiziktirdiklerimi içeriyor. Bu ne muhteşem bir atıf! Tomris Uyar'ın kalemi, gözlemleri, içtenliği, derinliği eşsiz... Uyumsuzluk bakımından kesinlikle öyle. Hiçbir zaman bir yapbozun yerine uslu uslu yerleşen parçası olmadım. Olmak da istemedim zaten. Evet, bunlar bir çeşit kişisel tarihe düşülen notlar. Çünkü Sokrates'in dediği gibi Vakit düşündüğümüzden geç. Öte yandan beklemek için geç, umut etmek içinse hep doğru zaman. Kendimi bildim bileli yazıyorum. Ama aralıksız yazmıyorum, ara ara kendimi nadasa bırakıyorum. O zamanlarda başka ifade şekilleri deniyorum, taş boyamak, mandala ya da doğal malzemelerden rüzgar çanı yapmak gibi. Şiir, hikaye, novella, tiyatro oyunu gibi birçok tür denedim. Kitap konusunu ise düşünmedim. Soranlar hatta ısrar edenler var okuyucularımdan, eksik olmasınlar. Ama galiba düşünmüyorum. İstanbul'da doğdum büyüdüm. Boğaziçi'nde Sosyoloji okudum. Ardından hizmet sektöründe ve kültür endüstrisinde farklı alanlarda çalıştım. Sonra ABD'ye geldim, yerleşmeye karar verdim. Burada afet yönetiminden kadın örgütlerine çeşitli konularla ilgilendim. Şimdilerde biraz durdum. Amerikalıların tabiriyle iki iş arasındayım. Durup kendimi dinliyorum biraz. Belki zihnimle değil elimle yapacak, aynı zamanda da çorbayı kaynatacak bir iş arıyorum. Arada gönüllü işler yapıyorum. Aslına bakarsan, kendimi sadece işlerin değil kıtaların, kuşakların hatta soyumda kendimden öncekilerle sonrakilerin arasında, hepsinden biraz, biraz da aynı anda hepsi gibi hissediyorum. Bu aralar meditasyonun dozunu fazla kaçırdım galiba. Aslında en büyük hayalim İyi Bilgeler Arama Konferansı yapmak. Çünkü yaşadığımız devirde sorunların çözümsüz olmadığını, çözüm için bilgi, teknoloji, kaynak vb. her şey olduğunu sadece niyetin ve o niyete kaynaklık eden vicdanın yetersiz olduğunu düşünüyorum. Tüm dünyadan birkaç yüz iyi bilge toplansa, eğitim ve sağlığa erişimde eşitsizlikten, toplumsal cinsiyetler arasındaki adaletsizliğe, farklı düşünmenin düşmanlaştırdığı insan kitleleri arasındaki ayrılığa ve daha da önemlisi bunları çözmeğe dair birçok içgörü ve yürekten geçen yeni yol bulabilir diye inanıyorum. Hepimizin kalplerimizin sesini duymaya ve onlara söz hakkı tanımaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Tiyatroya aşıktım eskiden, ayrıca bale, konserler ve operalar... Ama artık sahne sanatlarından uzak kaldım, özellikle de bu virüsten sonra... Film izlemeyi çok severim: Matt Ross'un yazıp yönettiği 2016 yapımı Kaptan Fantastik mesela, son senelerde en hoşuma giden filmlerden biri. 2018 Fransız yapımı Bad Seeds keza, Kherion'un. Plastik sanatlara, çağdaş sanatlara, her türlü tasarıma ve özellikle tasarım objelere ilgim var. Ama en çok müzik. Yeni uyandığım ve yatmaya hazırlandığım anlar hariç aralıksız müzik dinliyorum, hemen her gün. Bir açıyorum, belki 10-12 saat boyunca dinliyorum. Ve tarz, sanatçı, dönem seçmeden her müziğe şans veriyorum. Birinin dans ritmini seviyorum, diğerinin mesajını alkışlıyorum, öbüründeki vokal disiplinine hayran oluyorum... Japon müziklerinden etnik karışımlara, rock klasiklerinden türkülere ve eski filmlerde çalan melodilere... Bıkmadan usanmadan, adeta oburca müzik dinliyorum. İstanbul burnumda tütüyor zaman zaman. Şehrin kültür sanat çevreleri, müzeleri, oda tiyatroları, yeni salonları... Tabii anadilimde yazın, anadilimde müzik... Sıklıkla siteyi okuyorum, yeni haberleri takip ediyorum. Uzaktan bakıp kedi özledi diye diye kültür sanat haberlerine, söyleşilere bakıyorum. Aslında şehrime geliyorum da ara sıra. Ama çok sık gelmiyorum. Ajandakolik bana biraz İstanbul havası gibi geliyor kısacası. Orada olup bitenleri okudukça sanki şehrin sokaklarında yürüyorum. Vizyondaki filmi okurken sinemaya girmeden küçük bir kesekağıdı dolusu kestane kebap alıyormuşum gibi hissediyorum. Bir sergi haberi görüyorum, sanki sergiyi gezip çıkışta sakızlı kahve ya da şarap içmek için kızlarla buluşmayı planlıyorum. Değişik bir his hem orada hem değil. Evet tutuyorum, el yapımı defterlerim var. Liseli kızların günlüklerini sakladığı gibi tutkuyla saklıyorum onları. İçinde saklı olanları söylemem, sır o. Tabii başka hisler ve duygular da var: Yas var, mutluluk, isyan, yaşama sevinci, öfke, birçok şey var. Hepimizde yok mu, insanı insan yapan zaten duygu değil mi? Yine de sanırım en çok ümit var. O fakirin ekmeği, arabanın benzini; hepimizin ümide ihtiyacı var. Böyle konuşmalar yapmayı pek beceremiyorum korkarım, sevmiyorum da. Sesimden çok kalemimle konuşuyorum o yüzden. Ama galiba onlara yalnız olmadıklarını hatırlamak için okumalarını söylerdim. İnsanlığa dair umutların kaybolduğunu görüyorum birçok kişide. Onlara umutsuzluğa kapılmamalarını, aslında duyguların gücüne ve erdemine inananlar olarak sayımızın kalabalık olduğunu, sadece herkesin kendi köşelerinde saklandığını anlatırdım. Benim blog bizim klanın buluşma yeri, burası güvenli bir yer. Gel, su çok güzel derdim. Seni de öyle... Sesime alan açtığın için teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/talat-sait-halman-ceviri-odulunun-2021-yili-sahibi-suleyman-dogru/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, Talat Sait Halman anısına, nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek amacıyla başlatılan Talat Sait Halman Çeviri Ödülü 2021 yılı sahibi çevirmen Süleyman Doğru oldu. Seçici Kurul değerlendirmeleri sonucunda, 20 bin TL tutarındaki para ödülünün, Mario Vargas Llosa'nın 1981 tarihli çetrefilli, çok katmanlı tarihi romanı Dünya Sonu Savaşı'nı Türkçeleştirmekteki sabrı ve yaratıcılığı sebebiyle Süleyman Doğru'ya verilmesine karar verildi. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü Seçici Kurulu; Süleyman Doğru'ya verilen ödülün gerekçesini; Süleyman Doğru, yer ve kişi isimlerini Portekizce vererek kitapta yansımasını bulan kültürel bir ayrışmaya yerinde bir çözüm bulmuş, diyalogları ve tasvirleri çevirirken hem orijinal metne sadık kalıp hem yaratıcı olmayı başarmıştır. Sözcük seçimleri, şiirsellik, ima ve mecaz gibi unsurların hakkını vermiş, Vargas Llosa'nın diline ve üslubuna, tasvir ettiği dünyanın kültürüne hakim bir çevirmen olarak yazarın kullandığı dille uyumlu bir ritim tutturmuştur. Doğru, bu girift metindeki Hıristiyanlıkla ilgili kavramları ve terimleri Türkçeye taşımaktaki başarısıyla da övgüyü hak etmektedir. Bütün bu becerileriyle, teknik ve estetik açıdan İspanyolcadan Türkçeye çevrilen roman külliyatına benzersiz bir katkı sunmuştur. olarak paylaştı. Başkanlığını yazar Doğan Hızlan'ın üstlendiği Talat Sait Halman Çeviri Ödülü Seçici Kurulu; yazar, çevirmen ve eleştirmen Sevin Okyay; yazar ve çevirmen Ayşe Sarısayın; yazar ve çevirmen Yiğit Bener ile yazar ve çevirmen Kaya Genç'ten oluşuyor. Güncel kültür-sanat üretimini teşvik etmek amacıyla, 2015'te başlatılan Talat Sait Halman Çeviri Ödülü daha önce Siren İdemen, Ahmet Arpad, Fuat Sevimay, Ülker İnce, Gökhan Sarı, Ebru Erbaş, Kamil Kayhan Yükseler ve Erdem Kurtuldu'ya sunulmuştu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tamino-turkiye-turnesi-basliyor/", "text": "Indigo Night, Habibi gibi indie rock şarkılarıyla dünyayı kasıp kavuran Tamino, Gezgin Salon'un ev sahipliğinde, N Kolay katkılarıyla bu hafta Türkiye'nin üç büyük şehrinde hayranlarıyla buluşmaya hazırlanıyor. Türler ve kültürler arası geçişleriyle özgünlüğünü her şarkısında hissettiren, dünyada ve Türkiye'de büyük bir hayran kitlesine sahip olan Tamino yeniden Gezgin Salon'un konuğu olarak Türkiye'de. Yıldız isim, N Kolay'ın katkılarıyla, 13 Eylül Çarşamba Ankara ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisi Çim Amfi'de; 14 Eylül Perşembe İzmir Arena'da, 17 Eylül Pazar ise İstanbul Parkorman'da sevenleriyle buluşacak. Salon İKSV'nin konuğu olarak İstanbul'a her gelişinde şehir efsanesine dönüşen Tamino'nun 23 Eylül'de piyasaya sürdüğü ikinci albümü Sahar'ın yankıları büyüyerek devam ediyor. İlk albümü Amir'in uluslararası başarısını izleyen Sahar, Tamino'nun Antwerp'teki dairesinde doğdu. Gitar ve piyano çalmakta zaten usta olan sanatçının Suriyeli bir mültecinin eğitmenliğinde çalmaya başladığı ut, yazdığı yeni şarkılara ve yakaladığı melankolik evrene damgasını vurdu. Radiohead'in basçısı Colin Greenwood, prodüktör ve ses mühendisi PJ Maertens ve davulcu Ruben Vanhoutte de albüme katkı sundu. Tamino'dan önce, barok rock tarzı ve baladlarıyla öne çıkan Belçikalı müzisyen Loverman sahne alacak. Tıpkı Tamino gibi Belçika'da yaşayan, lirik, narin ve içe dönük bir akustik evrene sahip Loverman, ilk albümü Lovesongs ile müzik dünyasına sağlam bir adım atmaya hazırlanıyor. 27 Ekim'de piyasaya çıkacağı duyurulan albümünü önceleyen tekliler kendilerini Spotify'da tekrar tekrar, pürdikkat dinletiyor. Loverman'in kurduğu puslu manzaralar Nick Drake'e, güven veren vokalleri, benzersiz ve kişisel olduğu kadar evrensel sözleri Leonard Cohen'e benzetiliyor. Loverman'dan önce gecenin açılışını ise Taycan yapacak. Gezgin Salon: Tamino Türkiye Turnesi biletleri için son günler! Büyük ilgiyle karşılanan Gezgin Salon: Tamino Türkiye Turnesi konser biletleri için son günler. Biletler passo. com. tr, Passo mobil uygulaması, Passo perakende satış noktaları ve İKSV ana gişede (Pazar hariç her gün 10.00-13.00 ve 14.00-18.00 arası) satışta."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/taner-ongurun-ilk-solo-albumu-alarm-ile-29-yil-sonra-yeniden/", "text": "Müzik tarihimizin değerli müzisyenlerinden Taner Öngür, 1992'de yayınladığı ilk solo albümü Alarm'ı modifiye ederek Alarm 21 adıyla yeniden yayınladı. Taner Öngür'ün 1976 -1992 yılları arasında yazdığı şarkıları 2021 filtresinden geçirdiği albüm tüm dijital platformlarda yayında. Taner Öngür 10 senelik Almanya macerasının ardından 1991'de Türkiye'ye dönüp Fuat Güner ve Turgut Berkes'in ortaklığında işletilen F. T. stüdyosunda tonmayster olarak çalışmaya başlamıştı. Stüdyonun boş saatlerinde bir taraftan kendi şarkılarını da kaydeden Öngür, o günlerden Bir işyerinde çalışıyor olmaktan ziyade, müzisyen arkadaşlarla yaşanan bol müzikli, güzel anlar geçiriyor gibi hissederdim diye bahsediyor. Bu atmosferde yapılan Alarm albümünün yapımcılığını Taner Öngür'ün ortaokul arkadaşı Ali Rıza Türker'in şirketi Türker Prodüksiyon'un üstleniyor ve albüm raks firması tarafından 1992 yılında kaset olarak yayınlanıyordu. Alarm 21'de aslında 1992'de yayınlanan albümle aynı parçalar aynı sözlerle yer alıyor. O yılların ruhunu korumak için sözlere müdahale etmeyi tercih etmeyen Taner Öngür, ilk Alarm albümünde yer almayan Limon Sıkılmış Deney isimli şarkıyı listeye eklemiş. Bu şarkı Taner Öngür'ün 1973 yılında Levent'teki grup evinde yaşadığı saykodelik bir deneyi anlatıyor. Albüme ismini veren Alarm şarkısını Taner Öngür Türkiye'de yazılan ve yayınlanan ilk çevre temalı şarkı olma özelliğini taşıyor. Taner Öngür 1964'te Frankfurt'ta bir süre bir bezets haus ta yaşıyor. O yıllarda yeni başlayan yeşiller hareketinden arkadaşlarının küresel iklim değişikliğinden bahsetmesinden çok etkilenen Öngür, Alarm'i yazıyor. Uzaya Bak ise Taner Öngür'ün ilk bestesi. 1976 da İzzet Öz, TRT Ankara Televizyonu için bir müzik programı çekiyor ve Taner Öngür de o programa konuk oluyor. Müthiş arşivci İzzet Öz, elbette o programın kayıtlarını da saklıyor ve yıllar sonra Taner Öngür'e veriyor. Taner Öngür 1976'daki genç sesinin söylediği o kaydı, şarkının yeni düzenlemesinin sonunda, uzay ve zamanda belirip kaybolan bir şekilde kullanıyor. Albümde 1999 belki bir pazar sabahı bugün ülkemizde 2000 yılına doğru gibi şarkı sözlerine rastlamak mümkün. Zira bu albümdeki şarkıların sözleri 1976 1992 seneleri arasında yazıldı. Taner Öngür zamanının ruhunu yansıtması adına bu sözleri aynı şekilde korumayı tercih etti. Bu albüm A'dan Z'ye bir Taner Öngür çalışması. Albümdeki şarkıların tamamının söz ve müziği Taner Öngür'e ait. Enstrümanların tamamını Taner Öngür tarafından çalındı. Kayıt, miks ve masteringi de Taner Öngür yaptı. Kapak tasarımı da kendisi yaptı ve albümü kendi girişimi olan @tanerong records etiketiyle yayımladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tango-bardo-orkestrasi-ve-arjantinin-romantik-sesi-roberto-minondi-istanbula-geliyor/", "text": "Tangoseverler burada mı? Tango müziğinin en tanınmış orkestralarından Tango Bardo ve kadife sesli solist Roberto Minondi özel bir şov için İstanbul'a geliyor. tanGO TO İstanbul tango festivali kapsamında gerçekleşecek olan konser, Atatürk Kültür Merkezi 'de 10 Nisan Pazar günü tek günlük özel bir gösteri olarak hazırlandı. Tango Bardo orkestrası ve kadife sesli solist Roberto Minondi'ye aralarında Facundo Pinero & Vanesa Villalba, Juan Malizia & Manuela Rossi (2014 Dünya Şampiyonları ve Un Tango Mas filmi oyuncuları), Dmitry Vasin & Sagdiana Hamzina (2018 Dünya Şampiyonları) ve Giampiero Cantone & Julia Osina olan Tango dansçıları da muhteşem performanslarıyla eşlik edecek. Müziğin ve dansın bu etkileyici ve sıcak buluşmasını dünyanın en iyi icracılarından izlemek istiyorsanız, bu özel gösteriyi ajandanıza not etmeyi unutmayın. Arjantin Tango başta olmak üzere birçok dans türünde eğitimi veren kurum, Türkiye Tango Şampiyonları Murat Elmadağlı ve Eşref Tekinalp tarafından 2009 yılında kuruldu. Dünyanın en büyük Tango Festivali olmak üzere birçok başarılı organizasyona imza atan Okul, İstanbul'da Taksim, Kadıköy, Mecidiyeköy, Bakırköy şubeleri ile bugüne kadar binlerce insanı dansla buluşturmuştur."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tangopera-muzikali-akmde/", "text": "İstanbul Devlet Tiyatrosu, Beyoğlu'nda eski bir hanın ve renkli kiracılarının zamana meydan okuyan hikayelerini Tangopera müzikali ile Atatürk Kültür Merkezinde sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Atatürk Kültür Merkezi, 16-17-18 Haziran tarihlerinde hem görsel hem işitsel bir şölen olan Tangopera müzikaline ev sahipliği yapıyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun sahneleyeceği müzikal, Beyoğlu'ndaki eski bir handa dostluk, vefa ve bağlılık üzerine eşsiz bir hikaye sunuyor. Ragıp Ertuğrul ve Gökay Genç'in kaleme aldığı müzikali Elif Erdal yönetiyor. Müziklerine Burhan ve Gökhan Şeşen kardeşlerin imza attığı gösterinin dekor ve kostüm tasarımı Şirin Dağtekin Yenen'e, ışık tasarımı Akın Yılmaz'a, koreografisi Filiz Dursunoğlu'na, dramaturjisi ise Günay Ertekin'e ait. Müzikalde, Yıldırım Gücük, Ahenk Demir, Kemal Topal, Sevinç Erol, Murat Yatman, İrem Alnıaçık, Evren Akyürek, Ferhat Işıktaş, Ecem Alpay, Kemal Aydın Sezgin, Ceren Narinoğlu, Burhan Yıldız, Mustafa Çirkin ve Ege Sezer güçlü oyunculuklarıyla göz dolduruyor. 20'yi aşkın dansçının da yer aldığı müzikalde, orkestrayı şef Rahim Ozan Demir yönetiyor. Beyoğlu'nda eski bir han, zamana meydan okuyarak ayakta durmakta ve birbirinden renkli kiracılarına ev sahipliği yapmaktadır. Han sahibi Turgut Bey'in kızı evlenmek üzeredir ve herkesi tatlı bir telaş sarmıştır. Ancak bu sevinç kısa sürede yerini endişeye bırakır çünkü tüm kiracıları etkileyen kötü bir haber yayılır: Yaşadıkları tarihi han bir eğlence mekanına çevirilecek ve her biri yerinden olacaktır. Bu haber yetmezmiş gibi terslikler de üst üste gelir. Tüm bu zorluklara bir hal çaresi ararken; dostlukları, vefaları, bağlılıklarıyla sınanırlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tanistiralim-absurd-komedi-tadinda-bir-yarisma-posturut/", "text": "Posturut ekibiyle Zoom'da buluştum. O zaman sol üst baştan say: Aykut Altın, ben Nilüfer Türkoğlu, Aygen Tezcan, orta saha: Özden Dilek Karakışla, Aydın Soysal, Anıl Şafak Kaçar veee Aycan Kızılkaya. Eğlenceli mi eğlenceli, komik mi komik, öğretici mi e vallahi bir de öğretici! Eğer henüz YouTube üzerinden yayın yapan Posturut Yarışma Programı ile karşılaşmadıysanız tam yerindesiniz, sizi böyle alalım... Uzman bir oyuncu kadrosu ve bir de yarışmacı, pek duymaya alışık olmadığımız kelimelerin peşine düşerse ne olur? Gelin bunu Ajandakolik'ten Posturut ekibinin ağzından öğrenin! AYDIN SOYSAL: Merhaba Nilüfer! Kelimenin aslı İngilizce, yani post truth ya da Wikipedia tanımıyla hakikat sonrası. Anlamını merak edenler 1. bölümü izlemeli desem ayıp olmaz umarım. Neden İngilizcesini kullanmadığımızı soracak olanlar için net bir cevabımız yok. Projenin en başında aramızda olan fakat iş yoğunluğu nedeniyle devamını getiremeyen Sevgili Kerem Kurdoğlu isim tartışması sırasında Post truth diyelim ama Türkçesini kullanalım dedi ve hepimiz bu öneriyi benimsedik. ASLI ERALTAN: İlk videoyu 20 Mart 2021'de yayınladık ama öncesindeki Öyle mi olsun, böyle mi? bölümü epey uzun sürdü. Ne yapsak içimize sindiremiyorduk. Önce kendi kendimizi kıyasıya eleştirdik, o da yetmedi bazı videoları eşe dosta, birkaç tiyatrocuya gönderdik, görüşlerini istedik. Sonunda tiplemeyle ciddiyeti harmanlamaya karar verdik ve yayına çıktık. Ayrıca gençlerin aramıza katılması, formatı daha keyifli bir hale getirdi ve enerjimizi olumlu yönde etkiledi. Şu anda yayında 18 bölüm var ama yedekli gidiyoruz. ŞEVKİ EVRENDİLEK: Her bölümde sunucu hariç 4 uzmana yer veriyoruz ama ekip daha kalabalık. Uzmanlar arasında hakkaniyet olmasına özen gösteriyoruz. Ayrıca hepimiz her hafta tam kadro olamıyoruz. Özetle kimin vakti varsa olabildiğince eşit bir dağılımla ilerliyoruz. Ama sunucumuz sabit. Bir nevi 'anchor man' mi desek kendisine. Aydın Soysal! Alfabetik sırayla oyuncuların ismini söyleyecek olursak Posturut ekibi Anıl Şafak Kaçar, Aslı Eraltan, Aycan Kızılkaya, Aydın Soysal, Aygen Tezcan, Aykut Altın, Emel Kurma, Selin Kitiş, Şevki Evrendilek ve Özden Dilek Karakışla'dan oluşuyor. AYGEN TEZCAN: Aslında Posturut için, 70'lerin TRT'sinde çok keyif alarak izlediğimiz, Hangisi Doğru isimli yarışmanın modern/dijital versiyonu diyebiliriz. Cenk Koray'ın sunduğu Hangisi Doğru gerçekten efsane bir işti. Yarışmacıya garip bir cisim gösterilir, üç tiyatrocu, Göktay Alpman, Üstün Savcı ve Olcay Poyraz müthiş bir ciddiyet ve inandırıcılıkla söz konusu cismin ne olduğunu, neye yaradığını anlatırdı. Bu vesileyle onlara da saygı ve sevgilerimizi sunalım. Günümüzde ise doğruyla yanlış, gerçek olanla olmayan arasında bir ayrım kalmadı. Herkes her şeyi kendi istediği şekilde, herhangi bir etik kaygı taşımaksızın eğip büküyor. Gerçekleri nesnel kanıtlar yerine duygu ve algılarla şekillendiriyoruz. Posturut bu kavrama eğilen, bununla eğlenen bir yarışma diyebiliriz. Zoom üzerinden bu işe soyunmamızı tetikleyen ilave unsur da, elbette pandemi nedeniyle evlere hapsolmamız ve sahnelerden uzak kalmamız. AYGEN: Seyirciyle canlı etkileşimin yerini alabilecek bir şey bulunduğuna inanmıyorum. Teknoloji pek çok sanat dalını, gündelik yaşamı çok fazla etkiledi. Tarihçi ve yazar Noah Harari gelecek öngörüsünde, Sapiens'in 40-50 yıl içinde pek çok alanda yerini yapay zekaya bırakabileceğini söylüyor. Sanırım tiyatro bunların arasında yer almayacak. Tiyatronun temel özelliği o anda seyirciyle etkileşim kurabilme hali. Sahne performansı o ana ait bir şey. Aynı oyunu yüzlerce kez oynayıp, her seferinde bugün iyi gitti, bugün seyirci iyiydi gibi yorumlar yapılabilen başka bir sanat dalı var mı bilmiyorum. Özetle seyirciden uzak kalmak bir oyuncu için çok tercih edilen bir durum değil. Ancak bu dijitaldeki performansları hiçe sayan bir yaklaşım olarak algılanmamalı. Örneğin, ben Aycan, Anıl ve Selin Nisan ayında canlı yayında Bernarda Alba'nın Evini oynadık. 6 adet cep telefonuyla yayın yaptık, bir an oyun kişisi olduk, diğer anda kameraman. İlginç bir deneyimdi. Canlı yayın, olayı sinemadan farklı bir yere taşıyordu ama tam da tiyatro değildi. Bu tür çalışmalar zamanla artacaktır. Belki de bu vb. performansları yeniden tanımlamak / tarif etmek gerekecek. Daha sonraki süreçte uzmanlara cevapları önceden vererek tanımlar üzerinde çalışmalarını istedik. Doğru açıklamayı kim anlatacak, yanlışı kim anlatacak belirliyoruz. Ama nasıl bir uzman olacak, nasıl anlatacak uzmana kalmış. Tabii ortada bir tekst falan yok. Çekim öncesi kısa bir prova alıyoruz. Kim neyi nasıl anlatacak diye. Sonrası çekim sırasında ne olursa oluyor. Bazen bir uzman başka bir uzmanın söylediğinden yola çıkıyor, bazen yarışmacının mesleğinden, belli olmuyor. Posturut ekibi, Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları'nın kurduğu ArtNiyet Gösteri Topluluğu'ndan oluşuyor. Eugene Ionesco'nun Kel Şarkıcı oyununu pandemi öncesinde Moda Sahne'de oynayan oyuncular, bu yıl ağustos ayının ikinci yarısı ENKA Sanat'ta sahnede olacak. AYKUT ALTIN: Kesinlikle evet. Pandeminin bizi eve kapadığı günlerde sohbet etmek, birbirimizden haberdar olmak, gülmek eğlenmek için zoom'da toplanıyorduk. Sonra bu sohbetleri bir formata oturtup yayınlamak geldi aklımıza. Uzun süre bir sürü çekim yaptık. Genellikle televizyondaki uzun ve manasız tartışmalar tadında sohbetler yaptık. Uzun oldu, kısa oldu, komik olmadı, enerji düşük oldu gibi kulplar taktık. Sonra birtakım kriterler belirledik ve sohbetlerimiz o kriterler çerçevesinde bir yarışmaya dönüştü. ASLI: İlk provalarda aramızdan biri yarışmacı oluyordu. Çok kullanılmayan anlamını bilmesi zor kelimeler çalışıyorduk. Çakıldak, bulu, ebrar gibi. Çekimlere geçtiğimizde önce aramızdan birinin arkadaşını çağırarak başladık. Şimdilerde arzu eden yarışmacı olabilir diye internet üzerinden çağrı yapıyoruz. Ayrıca şu kelimeyi sorsanıza diyenlerin sorularına da hazırlanıyoruz. Kelime hazinesine güvenen buyursun gelsin. Ama hangi kelimeyi soracağımızı davet ederken söylemediğimiz gibi, kelimenin anlamını da çekimden önce söylemiyoruz. Tam bir yarışma yapıyoruz yani. Yarışmacıdan kendisi olmasını, rol yapmaya çalışmamasını rica ediyoruz. AYKUT: Abartı candır... Her şeyin abartılı olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Abartı bizim ülkede normal. En önemlisi uzmanlarımızın anlattığı içeriğin olabilir duygusunu yaratması önemli. Anlatımların yalan ya da doğru olduğunun apaçık belli olmamasına çalışıyoruz. Gerçekçi ve samimi olması çok şart değil. Bazen gerçeği en karikatürize edilmiş uzman söylüyor. Bazen en detaylı açıklamayı yapan, en samimi anlatan uzman sizi tuzağa düşürebiliyor. Ballandıra ballandıra yalan söylediğini düşündüğünüz kişinin anlattığı ise doğru oluyor. EMEL KURMA: En başta amacımız biraz daha genç kitleyle buluşmaktı. Hatta gençlerin kullandığı kelimeleri seçip, nispeten daha yaş almış kişileri yarışmacı mı yapsak diye düşündük. Fakat yayına başladıktan sonra, seçtiğimiz kelimelerin çoğunun bizim kuşak tarafından da pek bilinmediğini gördük. Bu kelimeyi kullanıyordum ama anlamı bu muymuş diyenlerin sayısı hiç de az değil. ÖZDEN DİLEK KARAKIŞLA: Yarışma için hazırlık aşamasında prova yapmaya hatta biraz hazır metinle çekim yapmaya başladık. Doğallığını ve samimiyetini kaybettiğini gördük. Şimdi çekim öncesi sadece tiplemeleri ve kelimeyi hangi bağlamda anlatacağımızı yaklaşık konuşuyoruz. Çekimde her şey doğaçlama. Hatta uzmanların birbirine laf atması, yarışma sonrasındaki sohbet kurgusal değil, o an hissettiklerimize göre gelişiyor. Zaten tepkiler de bu yönde çok olumlu, çok eğlendiklerini söylüyor izleyiciler. ÖZDEN: Eğlenmek ve unutulmuş ya da kullanılan fakat anlamı bilinmeyen ya da yanlış kullanılan kelimeleri gündeme getirmek diyebiliriz. AYCAN KIZILKAYA: Aygen ve Özden ile üç yıl önce Kumbaracı50 Ondokuzotuz İş Çıkışı Tiyatro Kursu'nda tanıştık. Özden ile iki, Aygen ile dört oyunda birlikte çalıştık. Tabii Art-niyet ekibini ve Kel Şarkıcı işlerini de yakından takip ediyordum. Bir gün Aygen, Zoom üzerinden bir yarışma yapacağız, deneme için yarışmacımız olur musun? diye sordu. Format hakkında hiçbir bilgim olmadan yarışmacı olarak katıldım. Ve çok keyif aldım! Daha sonrasında da yarışmacı olarak bir kelime için daha çekim yapıldı. Bir sonraki hafta çekim için farklı bir yarışmacı vardı, ben kameram kapalı izleyici olarak katılacağımı düşünürken, Hadi bu sefer sen uzman ol, kelime şu.. diyerek bana 5 dakika süre verdiler ve o günden beri her hafta yeni kelimelerle ve yeni saçmalamalarla uğraşıyorum. Doğaçlama işlerinden epey keyif aldığım için Posturut ekibi sahiden içinde bulunmaktan çok mutlu olduğum bir ekip oldu. Aygen ve Özden'i tanısam da ekipteki diğer kişileri tanımıyordum. Çoğuyla da fiziksel olarak hiç karşılaşmadık. Her hafta ekranda buluşup iş ürettiğim, eğlendiğim, aynı dili konuştuğumu hissettiğim insanlarlayım. Bu anlamda kendimi şanslı hissediyorum. Her hafta yeni işler yayınlandıkça seyirci tepkilerini aldıkça daha da motive oluyor, daha iyisini yapmaya çalışıyoruz. Bu keyifli süreç hiç bitmesin istiyorum. ANIL KAÇAR: Bir gün yarışmacı olarak geldim, bir daha gidemedim. Başladığımızda pandemiyle ilgili yasakların da daha yoğun olduğu zamanlardı ve bu proje bence hepimize çok iyi geldi. Sokağa çıkmadan da her hafta buluşup eğlenebileceğimiz bir ortam sağladı, hala da sağlıyor. Uzun yıllardır birbirini tanıyan bu arkadaş grubuna sonradan dahil olup kendimize bir yer bulabildik. Aralarında geçen küçük atışmalara, teknolojiyle yaşadıkları zorluklara tanıklık etmek, hiç duymadığımız kelimelerin bazen tamamen farklı olmasına beraber şaşırmak çok keyifli. SELİN KİTİŞ: Bu kadar uzun süredir bir arada olan ve birlikte bir sürü güzel iş yapmış bir ekibin içinde olmak benim için eğlenceli bir deneyim oluyor. Ekipte herkesin farklı bir enerjisi, farklı bir rengi var ve herkes birbiriyle çok rahat. Farklılıklar canlı bir etkileşim yaratıyor ve bu yapılan işe yansıyor. Posturut benim yoğun bir dönemime denk geldi, o yüzden çok aktif şekilde içinde olamadım. Ama katılabildiğim her provada ve her çekimde o sıcak ve eğlenceli ortam karşıladı beni. ÖZDEN: Öncelikle mizah yaparken, ters mizah yapıyoruz ve ne kadar eğlenceli olursa olsun, gündeme, sosyolojik saptamalara ve genel kültüre dair mutlaka söyleyeceklerimiz oluyor. İçerik kaygısı gütmeden, içerik odaklı bir yarışma programı yapıyoruz. POSTURUT EKİBİ: Bizim en büyük farkımız esasında biz olmamız. Kendimiz gibi içimizden geldiği gibi, nereye varacağını hesaplamadan sürdürdüğümüz bir program. Bu yüzden de eğleniyoruz, eğlenmezsek yapmazdık ya da bir gün sıkılırsak bırakırız o zaman."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tanol-turkoglu-teknoloji-sanati-demokratiklestirmiyor/", "text": "Dijital kültür denildiğinde aklımıza gelen ilk isim olan Tanol Türkoğlu ile zihin açıcı bir söyleşi yaptık. Kendisine sanatın dijitalleşmesinden dijital kültürün toplumsal yansımalarına kadar merak edilenleri sorduk. Dijitalleşmenin NFT, metaverse, web 3.0 gibi kavramları hayatımıza sokmasıyla birlikte kafamız allak bullak oldu. Nedir, ne değildir derken birçok kişi bazı kavramları birbiriyle karıştırır hale geldi. Bu noktada işin uzmanına danışarak hem kavramları yerli yerine oturtalım hem de neler olup bittiğini anlaşılır bir dille okurlara aktaralım istedik. Bu doğrultuda, içinde bulunduğumuz dijitalleşme çağının önemli dönüm noktalarını, bugün hayatımızı; kültür ve sanatı nasıl etkilediğini, dijital kanaat önderi Tanol Türkoğlu ile konuştuk. En sevdiğim, dijital kültür kavramının kendisi aslında. Çünkü ben bunu yeni bir toplum modeli olarak görüyorum. Nasıl ki tarım ve sanayi toplumu vardı. Bu anlamda dijital kültür ögeleri de müstakil bir dijital toplumun altyapısını oluşturuyor. Buna yeni bir paradigma olarak bakıyorum. Bana göre dijital kültür, kendisine kültür dediğiniz her şeyin dijital platformlar üzerinde gerçekleşiyor olmasıdır. Daha önceleri maddi ve manevi kültür dediğimiz şeyler fiziki, yani gerçek yaşam üzerinde kuruluyordu. Dijitalleşmeyle birlikte kültür, dünya içinde dünya diyebileceğimiz dijital ortamda tezahür ediyor. Aslında dijital kültür, yeryüzü ve insanlık kültüründen ayrı bir şey değil, bunun bir parçası ve dijitaldeki izdüşümü halinde düşünülebilir. Örneğin eskiden gazete dediğimizde, içinde haber olan ve kağıda basılı bir şey aklımıza gelirdi. Web sitelerinin ortaya çıkmasıyla birlikte gazetecilik de dijitalleşmiş oldu. Bugün bakıldığında bunların iki ayrı şey olmadığını görüyoruz; platformundan bağımsız olarak bunların hepsine birden medya veya habercilik diyoruz bugün. Kültür ile dijital kültürü de böyle bir yakınsama içinde görüyorum. Dijitalleşme artık etrafımızı saran bir hava gibi her şeyin içine geçtiği gibi kültürel ögelere de işleyecek. Bu noktada dot-com'dan bir adım geriye gidip 80'li yıllarda bilgisayarlaşma nereden çıktı ona bakmak lazım. Bilindiği üzere 50'li yılların sonunda Sovyetler'in Sputnik'i göndermesiyle birlikte başlayan bir uzay yarışı var. Sonra bakıldı ki ne uzaydan bir düşman geliyor ne de oraya gitmek o kadar kolay... Tam böyle bir karambol döneminde Kaliforniya'daki parlak çocuklar, bilgisayar denen bir şey icat etti. Bir anda yatırımlar oraya doğru kaymaya başladı ve bilgisayarlaşmada patlama yaşandı. Bu patlama, dünya ekonomisine 10 yıl kadar kazandırdı. 90'ların ortasında Clinton döneminde küresel bir sıçrama daha yaşandı; daha önce kamusal bir ağ olan internet ağı, world wide web ile birlikte herkes için erişilebilir hale gelmeye başladı. Batı'da her zaman ilginç şeylere yatırım yapacak yatırımcı bulmak olasıdır. Sonrasında da her şeyi internet üzerinden yapabilme refleksiyle bir dot-com çılgınlığı yaşandı. Bu bir süre devam etti. Bu süreçte ABD'de Ofis, demokratlardan cumhuriyetçilere kayıp, 2001'de de 11 Eylül olaylarının yaşanmasıyla birlikte bu janjanlı yatırımlar bıçak kesiği gibi kesildi ve yatırımlar güvenlik yatırımlarına kaydı. Bu süreçte, içerikleri web sitesinin sahiplerinin oluşturduğu Web 1.0'ın bocaladığını gördük ki o da kabuk değiştirerek yerini Web 2.0'a bırakmaya başladı; içeriği artık herkes oluşturabilir oldu. Biz buna bugün sosyal medya diyoruz. Baktığımızda günümüzde YouTube'da milyarlarca video varsa sadece ilkleri o siteyi açanlar tarafından yüklendi. Bugün herkes orada içerik oluşturabiliyor, altına yorumlar ve beğeniler geliyor. Yani iletişim, etkileşime dönüştü. Bu iki yönlülük web teknolojisinin ayağa kalkmasını sağladı. Şimdi de Web 3.0 döneminin içindeyiz. Bunun karşılığının ne olduğu ise farklı yorumlara açık. Blokzinciri, metaverse ve kripto para özelinde farklı yorumlar var bunun ne olacağı konusunda. Kısacası bunların hepsinin, yani dijital dönüşümün özünde, ekonomik açmazı bertaraf etme refleksi var. Ben bunu kökten bir yeni toplum modeli olarak görüyorum. Şimdi biraz geriye gidelim: Feodal toplumla modern toplumu kıyasla desem aklına neler gelir? Feodal toplumda tarımsal bir ekonomik değer, köy ve kasaba hayatı var. Yönetim daha totaliter ve merkezci. Bireylerin söz hakkı yok. Yaşamın tek amacı karnını doyurabilmek. Sanayileşmeye ve kapitalizme, yani modern topluma geldiğinde ise şehirleşme var. Temel dinamo toprak değil fabrika. Mülkiyet hakkı var. Bireyin hak ve özgürlükleri daha fazla vs. Şimdi bunların ardından üçüncü evre olan dijital toplum dediğimiz zaman da ben bu kadar büyük bir dönüşüm bekliyorum. Nasıl ki feodal toplum yok olduysa, sanayi toplumu da yok olarak yeni bir toplum oluşacaktır. Tabii ki bu akşamdan sabaha olmadı. Onlarca yıl sürdü. Şimdi de yıllarca sürecek bir dönüşümün içindeyiz. Bir anda değişim olmuyor. Kapitalizmin gözlüğünden bakarsan buna Endüstri 4.0 deniyor. Yani o görüşe göre eski toplum, kabuk değiştirmiş olarak devam edecek. Ancak dijital toplum dediğimiz şey, kapitalizmin sandığının çok ötesinde bir şey. Bakacak olursan tarım toplumu dağılırken de kabuk değiştirme olmadı, feodal düzendeki köylüler kurmadı sanayi toplumlarını, yeni oluşumlar kurdu. Ve onlar da yeni ekonomik ve yönetim sistemlerini kurdu. Kökten bir değişim yaşandı. Şimdi de buna benzer bir paradigma değişimi içindeyiz. Benim de dijital dönüşüm ve dijital toplum derken kastettiğim de bu. Kapitalist dünya, birkaç sac ayağı üzerine kurulmuştu; teknoloji, liberal ekonomi, politika ve ekonomi ürünlerine bıraktı. Parayı üreten mekanizmanın değiştiğini görüyoruz. Dijital dönüşümün körüklenmesi için de dijital ürün kavramanın yaygınlık kazanması lazım. Bir önceki sac ayaklarına karşılık gelecek paradigmalar lazım. Bunun emarelerini görüyoruz; teknolojik sıçrama açısından yapay zeka, nesnelerin interneti ve büyük verinin birleşimi, buhar makinesiyle gelen sıçramanın muadili olabilir. Ekonomik açıdan bakarsak kripto paralarla gelen merkeziyetsizleşmiş finans sistem ; yönetim açısından da blokzinciri üzerinden gelişecek merkeziyetsiz otonom organizasyonlar. Bunların hepsinin karşılığını, emekleme döneminde olsa da görüyoruz bugün. Bunların hepsi, yeni bir toplumu meydana getirebilir. Bu noktada karmaşık duygular içindeyim. Bir yandan sanatın daha liberalleşebileceğine yönelik teoriler var. Diyelim ki sen tanınmayan bir ressamsın ama güzel resim yapıyorsun. Fakat geniş kitlelere ulaştıramıyorsun. Çünkü galerilerde sergileyecek imkan bulamıyorsun. Web teknolojisiyle sen bu ürünlerini tüm dünyaya ulaştırabilirsin. Teorik olarak bu doğru. Bundan faydalanmış sanatçılar da vardır mutlaka. Ancak kağıt üstünde bu çok düşük bir ihtimal. Madalyonun diğer yüzünde kemikleşen veya tekeldeki sanatsal mekanizma ve oluşumlar, varlıklarını bugün dijitalde de sürdürüyor. Dolayısıyla teknoloji, sanatı demokratikleştiremiyor. Herkese aynı ifade alanını açamıyor. Sanat aynı zamanda dijitalleşiyor. Dijital araçlarla yapılan NFT'ler var biliyorsun. Buna karşı NFT sanat değildir gibi bir görüş de hakim bugünlerde. Çok normal. Çünkü Pop-Art'a bakarsak, mesela sadece klasik ve modern sanatı sanat olarak gören kitle, Andy Warhol'ün eserlerine başta bu sanat değil diyordu. Bunun dijitaldeki izdüşümü ise NFT eserler. Bugün Pop-Art'ı artık sanat olarak kabul etmiş kesim, NFT'ler için bu sanat değil diyebiliyor. Yapay zeka teknolojisiyle yeni bir altın çağ yaşanabilir. Örneğin yapay zekaya Dostoyevski'nin romanlarının veri kümesi olarak öğretildiğini düşün. Yapay zekayı yazar olarak eğitiyorsun diyelim ve sana bir Dostoyevski romanı yazıyor. Veyahut sana bir Monet tablosu çiziyor veya bir Beatles bestesi çıkarıyor. Belki bugün değil ama bir gün bunlar olabilir. Çünkü bugün bu bize yapay gelebilir, ne kadar orijinal olacak, şu an için bilemeyiz. Belki 20-30 sene sonra böyle şeyler yaygınlaşır ve bir norm haline gelirse 50-60 sene doğacaklar için bu çok normal olur; her yıl yeni Dostoyevski kitapları, Monet resimleri, Beatles albümleri çıkabilir. İşin bir de bu boyutu var. Teorik olarak bu mümkün. Bir açıdan haklısın. Son 30-40 yıldır gündemde olan mesele şu ki bir sanatsal eser, ne kadar rağbet görüyorsa o kadar değer atfedilebiliyor. 60x80'lik sadece siyaha boyanmış bir tuval düşün. Onun karşısında Monet veya Dali'nin bir tablosunu düşün. Belki o tablo, birçok iyi ressamın eserinden daha değerli bugün. NFT açısından da baktığın zaman, birisi buna 20 milyon dolar veriyorsa, pragmatik açıdan o eserin nasıl bir sanatsal değeri olduğunu sorgulamak da ikinci planda kalıyor. Hani sadece siyaha boyanan o tabloya 20 milyon dolar verilmesine 20-30 senedir bir şey demiyorduk? Sanatın dikkat çekme özelliği, giderek geleneksel anlamdaki sanatsal değerlerin önüne geçiyor gibi görünüyor son yıllarda. Dikkat çeken neyse, işte o sanatsal değere sahiptir, gibi bir görüş öne çıkıyor artık. Metaverse, en basit tanımıyla gündelik hayatta yaptığımız şeyleri dijital ortamda yapar hale geldiğimiz bir sanal gerçeklik ortamı demek. Meta ve universe kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşan bir kavram. Yani meta evren. Gözümüze takacağımız özel bir cihazla, internet üzerinden dijital bir ortama ulaşıyorsunuz; sanal bir caddedesiniz, başka bir yerde başkaları tarafından kontrol edilen avatarlarla etkileşimde bulunuyorsunuz. Orada dijital bankasından postanesine sanal bir yaşam var. Yaşadığımız evrenin bir üst boyutu olarak değerlendirilebilir. Film ve dizilerden örnek vermek gerekirse Matrix'te Neo'nun sandalyeye oturup bağlandığı/geldiği yer metaverse olarak düşünülebilir. Bruce Willis'in oynadığı Surrogates filmi de bir başka örnek. Oradaki fiziksel dünya, gerçek insanlardan soyutlanmış, robotlar da avatar haline getirilmişti. Ready Player One'da ise Oasis diye bir metaverse vardı. Black Mirror'daki San Junipero bölümünde, şakaklara takılan alet sayesinde gidilen Amerikan kasabası da yine metaverse örneği. Anlayacağınız, metaverse geniş kapsamı olan jenerik bir isim. Metaverse'teki bir sergide sevdiğin bir ressamın resmini satın almak istiyorsun, bu noktada NFT devreye giriyor: Meteverse'teki şu sanat galerisindeki dijital duvarda gördüğün bilmem kaç numaralı tablonun orijinali artık senindir. Çünkü o sertifikayı sen aldın. Bu açıdan ben sanat-toplum-insan üçgeninde bir değişiklik ön görmüyorum. Çünkü aynı anlayış var, sadece araç değişiyor. Şu anki fiziki hayatta da gidip o tabloyu satın alıp duvarına asıyorsun. NFT'de de bu tabloyu alacaksın ve belki de evinin bir köşesine gömülü dijital ekranda bunu ve birçoğunu sergileyeceksin. Sanatı ve sanat ürünlerinin sergilenip satılması ve bu ilişkilerin kurulması konusunda anlayış değişliklerinden ziyade araç değişikliği söz konusu olacak gibi görünüyor. Dediğim gibi bunlar sanatsal ilişkilere yeni bir boyut getirmiyor. Belki işin sunum kısmını daha da kolaylaştırabilir. Büyük bir şirketin sahibi olduğu sanat eserlerini düşünelim. Bunu sergilemesi çok sınırlı; elinde 500 tane varsa belki 50 tanesini sergileyebiliyor. Metaverse'te bunların hepsini ve daha fazlasını rahatça çok geniş kitlelere ulaştırabilir. Bence sanatta ve edebiyatta dramatik değişiklik, yaratım sürecindeki anonimleşmeyle, kitlelerin birlikte yaratmasıyla mümkün olacak. Bugün tam tersine bu üretim süreci çok asosyal bir süreci beraberinde getiriyor ve sanatçı, eserinin bittiğini düşündüğü an bitiyor. Teknolojik ve ekonomik karşılıklarından ziyade toplumsal kabule bağlı bu. Çünkü bugün para dediğimiz şeyi olgusal olarak değerli kılan toplumsal kabul. Kripto paralar, para kavramının üçüncü evresi aslında. İlk evre değerli madendi. Onun değeri kendisindeydi. Ben sana takas için 10 gram altın veya gümüş verdiğimde sen onun karşılığını nereden alacağını düşünmezdin. Ancak lojistik sorunları vardı. Ardından banknot sistemi geldiğinde temsili bir para çıktı ortaya. Devletler, bastığı paranın değeri karşılığında rezervde altın tutmaya başladı. Tabii bu durum ekonomik buhranların ardından 1970'lerde değişti. Birçok ülkede paranın bir karşılığı yok, sadece toplumsal kabul var. Basılan para kadar rezervde altın tutulmamaya başlasa da devlet bastığı paraya değer verdi. Elimizdeki o banknot aslında birkaç kuruşluk bir kağıt aslında ama devlet ona 200 lira değer veriyor mesela. Devlet bunun arkasında durduğu için toplumda kabul görüyor. Toplum o parayı tanımasa o paranın bir değeri olmaz. İşte üçüncü evredeki kripto para için de diyorlar ki Alfanümerik karakter setinden ibaret. Bilgisayarı kapattığında yok olup gidecek bir şey, buna nasıl değer veriyorsun deniyor. O zaman sorarım, e sen cebindeki kağıda nasıl değer veriyorsun? Çünkü toplumsal kabulü var. Bu açıdan kripto para bugün banknota göre bir adım geride. Toplumsal kabul gördüğü zaman bu değişir. Şu an bir çekince var. Bu çekincenin nedeni de soruda bahsettiğin bakkalın senden alacağı coin'le kendi ödemelerini yapamıyor oluşu. O bakkal bunu yapabildiği zaman iş değişecek. Şu an Türkiye'deki mal ve hizmet alışverişlerinde kripto para kullanmak yasak. Ancak ve ancak sen yatırımcı olarak cüzdanında tutabilirsin. Yarın bir gün bunun aşılacağını düşünüyorum. Çok basit örnek verelim: Ben bugün o bakkala gitsem, desem ki sana 1 kg bulgur karşılığında 1 Bitcoin vereceğim. Bunu kabul etmeyecektir. Tabii ki. Ama 1 Bitcoin'in bugünkü değerini öğrenirse bakışı değişir. Teorik olarak evet. Bu açıdan Don Kişotvari bir hareket diyebiliriz. Kripto paranın çıkış noktasında kapitalizme karşı bir hareket olması var. Ancak şu an kapitalist unsurlar tarafından öyle bir manipülasyon yapılıyor ki işin kaymağını onlar yiyor, olan yine küçük yatırımcıya oluyor. Fakat blokzincir uygulamaları hayatımızla ne kadar iç içe olmaya başlarsa aynısı kripto paralar ve onların değerleri için de geçerli olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tanrinin-kulesi-kapilarini-ilk-kez-aciyor/", "text": "Koreli yazar ve çizer SIU'nun on kitaplık Tanrı'nın Kulesi serisinin ilk kitabı Türkiyeli okurlarla buluştu. Yaşamını adadığı Rachel'ı bulmak, ona tekrar kavuşmak için fazlasıyla tehlikeli tipler ve eşiklerle dolu olan bir kulenin en tepesine tırmanmak zorunda olan Bam'in hikayesini anlatıldığı kitap, açılışından itibaren her sayfasında barındırdığı gizem ve aksiyon sayesinde heyecanın temposunu yükseklerde tutmayı başarıyor. Webtoon yazarı Lee Jong-hui, yani takma adıyla SIU, Güney Kore ordusuna alınmadan önce üniversitede görsel sanatlar eğitimi almış. Ordudan kıdemli bir üstünün tavsiyesi üzerine karikatürler çizmeye başlayan SIU, bir süre internet için çizimler yapmış. Daha sonra da kendisini üne kavuşturacak, milyonlarca okuru da peşinden sürükleyecek Tower of God serisini çizmek için kolları sıvamış ve serinin altyapısını oluşturmuş. Zaman içerisinde de seriyi tamamlayarak çizgi dünyasına yepyeni bir fenomen hediye etmiş. Tower of Godın ilk kitabı olan Tanrı'nın Kulesi 1, Athica Books etiketi, Burcu Ayar çevirisiyle kısa süre önce de Türkiyeli okurlarla buluştu. Yaşamını adadığı Rachel'ı bulmak, ona tekrar kavuşmak için fazlasıyla tehlikeli tipler ve eşiklerle dolu olan bir kulenin en tepesine tırmanmak zorunda olan Bam'in hikayesini anlatıldığı kitap, açılışından itibaren her sayfasında barındırdığı gizem ve aksiyon sayesinde heyecanın temposunu yükseklerde tutmayı başarıyor. Tanrı'nın Kulesi gözleri görmeyen Rachel'ın, içinde bulunduğu karanlık dünyadan kurtulmasının yolunun çıkılması olanaksız kuleden geçtiğini ve Rachel'ın da oraya tırmanmak için sevgilisi Bam'den ayrılışıyla açılıyor. Kulenin tepesine ulaştığı vakit, gündüzleri mavi gökyüzünü, geceleri ise ışıldayan yıldızları görebileceğine inanan Rachel, Bam'in tüm ısrarlarına rağmen, sevdiceğini geride bırakıp kulenin yolunu tutuyor. Bam de onu bulmakta kararlı olduğu için Rachel'ın peşinden kuleye gidiyor. Bam'i kulenin girişinde suratı olmayan tavşan Headon karşılıyor. Ortada falso bir durum olduğu açık çünkü kuleye herkes elini kolunu sallayarak giremiyor. Bam ise Headon'a Rachel'ın buraya gelip gelmediğini soruyor. Headon tüm cevapların zirvede olduğunu, aradığını bulması için oraya çıkması gerektiğini anlatıyor. Ancak bu da yine herkesin kafasına göre yapabileceği bir iş değil. Kulenin her katına çıkmak için kuralsızların, yani çat kapı kuleye dalanların bazı testlerden geçmesi gerekiyor. Bunlar insanın canını yerinden alacak türden testler fakat Bam, sevdasından vazgeçmediği için şartları kabul ediyor. Bu sırada aşağıda olan biteni kulenin tepesinden izleyen kıdemliler, Bam'in fiziksel yapısını ve duygusal halini görünce onun bir kat dahi çıkmayı beceremeden öleceğini düşünüyorlar. Ancak olaylar onların görmek istediği şekilde gelişmiyor. Bam önce Headon'un katında içi bilinmez tehlikelerle dolu bir balonu patlatıyor. Sonra kulenin en psikopat kişisi olan Evankhell'in katında ya da cehenneminde imkansız gibi görünen bir teste tabi tutuluyor. Burası kulenin en sakat yeri. Evankhell'in bir psikopat olmasının yanı sıra, çaylaklara sunduğu test de bir o kadar sadistçe. Evankhell'in katından geçmek için orada bulunan 400 çaylağın sayısının 200'e inmesi gerekiyor. Evankhell'in kuralı bu. Nasıl yapılır, nasıl edilir orası Evankhell'i ilgilendirmiyor. Üstüne üstlük bir de öldürmeleri gereken devasa bir canavar da yine bu katın handikaplarından biri ve çaylaklar zamana karşı da savaşıyorlar. Bam, tüm inadı ve inancıyla burayı da arkasında bırakıyor. Tanrı'nın Kulesi, başta da belirttiğim gibi Bam'in ömrünü verdiği sevgilisinin peşinden ölümüne gitmesini konu ediyor. Ancak SIU'nun bunu anlatırken kullandığı biçim, içerisinde inanç, mücadele, yılmamak, insanın kendine dokunan bir şeyler için savaşmak gibi meselelere de değiniyor. Hal böyle olunca, kitap da bir aşk için ölmeli aşk o zaman aşk durumundan kurtulmuş oluyor. Diğer dokuz kitap için beklemede kalmakta fayda olduğunu söyleyip yazıya noktayı koyalım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tanzimattan-cumhuriyete-ressam-hocalarin-ressam-ogrencileri-sergisi-uzerine/", "text": "Hoca ve öğrenci ilişkisi üzerinden, kuşaklar arası etkileşim ve değişimi görünür kılan, ustaların ve onların izinde yürüyerek ustalaşan öğrencilerin eserleriyle birlikte sunulan bir sergi: Tanzimat'tan Cumhuriyet'e: Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri. SSM Resim Koleksiyonu'nda yer alan Hoca Ali Rıza, Halife Abdülmecid Efendi, Hüseyin Zekai Paşa, İvan Konstantinoviç Ayvazovski, Şevket Dağ, Hikmet Onat, Hüseyin Avni Lifij, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Güran'ın yanı sıra öncü kadın sanatçılardan Mihri Hanım'ın aralarında olduğu sanatçıların 115 eserini bir araya getiriyor. Geçenlerde Sabancı Müzesi'nde Tanzimat'tan Cumhuriyet'e: Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri adını taşıyan güzel bir dönemin sergisini gezdim. Sergi, genel olarak hocalar ve hocaların bilgi birikimlerini öğrencilerine aktarışı üzerinden giderek kuşaklar arası etkileşim ve değişimi anlatıyordu. Serginin hemen girişindeki siyah beyaz filmlerde ise bugünü bir de 1915'lerin, 1920'lerin gözüyle görme şansına erişiyordunuz. Ustaların ve onların izinde yürüyerek ustalaşan öğrencilerin eserlerindeki benzerlikleri görerek günümüze kadar gelirken de bu resimleri yapan ressamların nasıl bir dönemde yaşamış olduğunu, yaptıkları resimleri hangi ilhamlarla, hangi zorluklar içinde, neleri bugünlere taşıyıp nelerin mesajını vermek istediklerini daha iyi görüyordunuz. E tabii hal böyle olunca da 1900'lerin ilk yıllarındaki İstanbul'u daha bir derinden hissediyordunuz. İki dirhem bir çekirdek fesli gezen adamların kamerayı ilk görüşleri, onların kameraya 100 yıl önceden gülümseyen aydınlık yüzleri sizi de oracıkta kendi kendinize gülümsetiveriyordu mesela. Sonra filmin devamında karşınıza ihtişamlı görünüşü ile Ayasofya çıkıyordu. Haliç'in şimdiki ile aynı olan köprü demirlerini görünce ise filmin bir yerinde, birden fark ediyorsunuz, hala aynı şehirde yaşamakta olduğunuzu. Galata'da tahta sandalyeli alelade bir kahvehanede bacak bacak üstüne atmış, köstekli saatli, yelekli, Türk kahvesi içen beyefendileri görünce ise onların sizi göremeyeceğine aldırış etmeden gülümsemeye devam ediyorsunuz olduğunuz yerde. Filmin başında görüntüye giren o genç kızların çarşaflarının yanından çıkan kısa bukleli saçlarını, bir geçiş dönemi örtüsü olarak tanımlanan yüzlerini tamamen gizleyen tüllerini ve aynı genç kızların bu çarşaflar içinde kameraya gülerek poz verişlerini yeniden izledikten sonra da yüzünüzde bir tebessüm bırakmış olarak bitiyordu birden film. Sonra da olan biteni görmüş, yeniden hatırlamış olarak bir dönemden miras kalan anların sergisini gezme vaktiniz geliyordu. Bu sergi bana göre nasıl bir sergiydi biliyor musunuz? Bir kaç ay evvel hem dünya hem de Türkiye genelinde yaşanan yangın ve sel felaketlerinin, salgınların yaratmış olduğu umutsuzluk, güçsüzlük ve yorgunluk hislerini resmen bir çırpıda silip geçen bir sergiydi. Çünkü aslında çok önemli dönemlerin kaydını tutuyor bugün Sabancı'da sergilenen bu eserler... Çünkü sergi, SSM Resim Koleksiyonu'nda yer alan Hoca Ali Rıza, Halife Abdülmecid Efendi, Hüseyin Zekai Paşa, İvan Konstantinoviç Ayvazovski, Şevket Dağ, Hikmet Onat, Hüseyin Avni Lifij, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Güran'ın yanı sıra öncü kadın sanatçılardan Mihri Hanım'ın aralarında olduğu sanatçıların 115 eserini bir araya getiren bir sergi. Belki de o nedenle bu sergi, bir öğretinin bir nesilden bir nesile aktarılışının yanı sıra, sanatın yeni yeni kendini göstermeye başladığı günlerde, Tanzimat döneminde ressam olmak, zaman içinde üstesinden gelinen zorluklar ve inancın mücadelesi üzerine daha derin ve daha gerçek mesajlar veriyor bize. Sabancı Müzesi'nin sergi metninde örneğin, Tanzimat döneminde, başta Fransa olmak üzere yurt dışına sanat eğitimine gönderilen ve Paris'te dönemin önemli isimleri Jean-Leon Geroome ve Gustave Boulanger gibi ressamların atölyelerine devam eden, Osman Hamdi Bey ve Halil Bey'in dahil olduğu kuşaktan sanatçıların eserlerinin dışında bu sanatçıların manzara ve natürmortları ile figür ve figürlü anlatımın uzantısı olarak ilgi duydukları portre türüne ait eserlerin yer aldığı yazıyordu. Bu eserlerden ise özellikle kadınları konu alan portreler, o günlerde Osmanlı toplumunda kadınların Tanzimat Dönemi'nden itibaren görünür olma süreçlerini yansıtan önemli eserler arasında sayılıyormuş. Diğer yandan Sabancı Müzesi'nin tek katına yayılmış olan sergide, Türkiye'den ressamların ilk defa yurt dışında, özellikle Paris'teki akademik resim eğitimlerinde çıplak olgusuyla tanışmalarının ardından resmettikleri eserler de ayrı bir odacık içerisinde titizlikle sergileniyor. Ayrıca Sanayi-i Nefise Mektebi'nde yabancı hocaların yerine atanan İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Hikmet Onat gibi isimlerin atölyelerinde yetişen ve Türkiye'de modern sanatın temellerinde yer alan, Cumhuriyet'in ilk sanatçı grubu Müstakiller de sergide sanat tarihindeki önemlerini yansıtacak bir kapsamla sunuluyor. İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Avni Lifij, Feyhaman Duran, Namık İsmail, Hikmet Onat gibi sanatçıların mensup olduğu 1914 kuşağının en gözde konusu olan İstanbul'un sokakları, evleri, tarihi yapıları, sahilleri ve Boğaz manzarasının resmedildiği tablolarda ise yıllar içerisinde büyük bir dönüşüm geçiren Türkiye'yi bambaşka gözlerle en ince detayına kadar görebiliyorsunuz. Serginin ardından ise İstanbul'u İstanbul yapan mekanların ilk günlerini, o günlerin en moda kıyafetlerini, Haliç'i, Galata'yı, Ayasofya'yı, o günün gündelik yaşantısını anlatan ihtişamlı resimleri, o resimleri yapan ressamların hayat hikayelerini, hocaların hocalarını, öğrencilerin hocalarından kendilerine kattıklarını bambaşka açılardan yeniden görmüş olarak da şunu düşünüyorsunuz; kısıtlı kaynakların olduğu ve yeterli desteğin olmadığı bir dönemde yetişmek zorunda kalan Türk sanatçılar, yıllar içinde bugünlere gelirken aslında hiç de kolay şeylerle mücadele etmediler. Büyük fedakarlıklar yapmak zorunda kaldılar. Bir sonraki nesil kendilerinden daha da ileri gidebilsin diye, tekniklerinin ve öğretilerinin bir nesilden diğerine geçebilmesi için var güçleri ile çabaladılar. O nedenle işte bu öğretiden bugün daha da çok ilham almak gerek. O günlerde yapılabilmiş olanların, aslında elde hiçbir şey olmadan yapılabilmiş olduğunu görerek şimdi her şeyimiz varken istenildiği takdirde nelerin yapılabileceğini yeniden idrak etmek gerek. Kısacası geçmişi iyi anlamış olmak ve de gücümüzü bu iyi anladığımız geçmişten almak gerek. Her hafta Salı'dan Pazar'a 10:00 18:00 arasında ziyaret edebileceğiniz Tanzimat'tan Cumhuriyet'e: Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri isimli sergi, bende yaşadığımız ülkenin önemli bir dönemine ilişkin böyle duygular hissettirdi ve beni böyle bir sanat yolculuğuna çıkardı. Bakalım gezip gördüğünüzde bu eserler size neyi anımsatacak, sizden hangi duyguları çıkaracak ve de size kimlerin torunu olduğunuzu yeniden hatırlatacak.."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tarafimiz-her-zaman-belli-pal-sokakliyiz-hepimiz/", "text": "Nemeçek, Boka ve Pal Sokağı'nın diğer çocukları... Bugün dünyanın her yerinde onların isimleri biliniyor. Bu bir cesaret hikayesi, bu bir kahramanlık hikayesi. 1907 yılında Budapeşte'nin yoksul Jozsefvaros semtinde başlayan hikayeleri tüm dünyanın dilinde, tüm çocukların kalbinde! 20. yüzyılın en sevilen çocuk romanlarından Pal Sokağı Çocukları, bu yüzyılda da severek okunmaya devam ediyor. İlk baskısı 1906 yılında yapılan, Macar romancı Ferenc Molnar'ın yazdığı Pal Sokağı Çocukları, yine Zeyyat Selimoğlu çevirisiyle bir kez daha Can Çocuk aracılığıyla okurla buluşuyor. Daha önce pek çok defa Türkçeye çevrilen (İlk olarak 1944 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde, Necmi Seren tarafından çevrildi.) ve pek çok yayınevi tarafından yayımlanan roman, 20. yüzyılın başında hızla gelişen Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de yaşayan biri yoksul diğeri zengin ailelerin çocuklarından oluşan iki topluluğun bir arsa için çatışmasını konu alıyor. Pal Sokağı Çocuklarının edebiyattaki yankısı sinemada da karşılık bulmuş, hem ülkesi Macaristan'da hem de İtalya ve ABD'de filme uyarlanan hikaye, daha çok çocuğa ulaşmayı başarmıştır. Kitabın baş karakteri küçük Nemeçek'in gözü yaşlı hikayesi olarak da kabul edilen roman, yediden yetmişe herkesin aklında, kalbinde yer etmiştir. Aslında her şeyin nedeni bir arsadır. 1889 yılında Budapeşte'de geçen romanda erkek çocuklarından oluşan iki rakip çetenin boş bir arsa üzerinde hak iddia etmesiyle olaylar patlak verir. Bu iki çeteden biri olan, dostluğun, ama aynı zamanda disiplinin, ciddiliğin ve soğukkanlılığının hüküm sürdüğü Pal Sokağı Çocukları, bu küçük toprak parçasını bir oyun alanından öte bir yurt olarak sever, benimser. Onlar için derin bir anlamı vardır çünkü bu arsanın. Burada diledikleri gibi özgürdürler! Hikayenin başkahramanı, grubun en küçük ve çelimsiz çocuğu Nemeçek ve arkadaşlarının oyun alanı olarak kullandıkları bir arsa için başka mahallenin çocuklarına, Kızıl Gömlekliler'e karşı yılmaz bir mücadele verirler. Pal Sokaklılar'ın lideri Boka, Çonakoş, Nemeçek ve diğerlerinin müthiş savaşı, yazar Molnar tarafından öyle iyi betimlemelerle anlatılır ki olaylar adeta bir tiyatro sahnesi izler gibi okurun gözlerinde canlanır. Pal Sokağı Çocukları, iyi kurgulanmış hikayesi, betimlemeleri ve dramatik olay örgüsüyle yalnızca çocuklara değil, yetişkin okura da hitap etmesi bakımından da dünya edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak kabul görür. Satır aralarında rastlayabileceğiniz göndermeler ve analojiler, dönemin toplumsal ve siyasal olayları hakkında da ipuçları vererek okuru bilgilendirir. Dünya çocuk edebiyatının ölümsüz klasiklerinden ve duygusal romanlarından Pal Sokağı Çocukları, edebiyata Oliver Twist ve Tom Sawyer gibi çok önemli bir kahraman kazandırmıştır: Ernö Nemecsek. / Nemeçek. Fakir bir terzinin çelimsiz, zayıf fakat cesur yürekli oğlu Nemeçek, bir fedaidir. Arsayı korumak için verdiği mücadelede Nemeçek'in güçsüz bedeni yenik düşer. Zatürreden hayatını kaybeder. Nemeçek'in ölümüyle çocukların oyun sahası savaşı da son bulur. Kazanan Pal Sokağı Çocukları'dır. Yıllar sonra, geçtiğimiz şubat ayında Can Çocuk etiketi ve Zeyyat Selimoğlu çevirisiyle yeniden çocuklarla buluşan Pal Sokağı Çocukları'nın resimleri de 1909 doğumlu Polonyalı illüstratör Leonia Janecka'ya ait. Çizgiler, kitabın ruhuyla zarif bir uyum içinde, biraz karanlık, oldukça gizemli ve tamamiyle kendine özgü."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tarihi-eserlere-kapsamli-bir-kaynak-anadolunun-gozyaslari/", "text": "Yaşar Yılmaz'ın kaleminden tarihi miraslarımıza dair kaynak bir kitap Anadolu'nun Gözyaşları raflarda yerini aldı. Anadolu'nun Gözyaşları, büyük çoğunluğu 1830-1922 yılları arasında Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden farklı yöntemlerle yurtdışına götürülmüş, şimdilerde ABD ve Avrupa'daki müzelerde sergilenen tarihi eserlerin bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı envanterini sunuyor. Yaşar Yılmaz, kendisine yönelttiği Yurtdışında kaç tarihi eserimiz var; yurtdışına götürülmüş eserlerimize ilişkin bir çalışma var mı? sorularına yanıt ararken başladığı araştırma sonucunda, söz konusu tarihi mirasların izini sürmeye başladı. Yılmaz, çoğunluğu Batı'da bulunan, Anadolu'dan gitmiş eserlere sahip müzeleri tek tek gezerek bir envanter niteliği taşıyan kitabını derledi. Yılmaz, amatör bir araştırmacı tutkusuyla çıktığı bu yolda, yoğun emek ve özveri göstererek 10'dan fazla ülkede 50'yi aşkın müzede araştırma yaptı. Üç yıl süren bu seyahatleri boyunca Anadolu topraklarından götürülmüş ve günümüzde birçok Batı müzesine büyük zenginlik katan tarihi eserleri yerinde inceleyerek envanter numaralarıyla belgeledi. İki bölümden oluşan kitap, Kültür Varlıklarının Değerini Kavrama Süreciyle başlıyor. Diğer başlık olan Tarihi Eserlerimizin Bulunduğu Ülkeler ve Müzeler'de ise, okuyucuların bu müzelerde sergilenen eserlere kolayca ulaşabilmesini sağlamak amacıyla alfabetik bir sıralama veriliyor. Söz konusu eserlerin Batılılarca keşfi, taşınma öyküleri ve ülkemizdeki tarihi eser algısı, Osmanlı'nın son döneminde Anadolu'da keşif ve kazı çalışmaları yürütmüş yabancı gezgin ve araştırmacıların notlarından, günlüklerinden, tarihi belgelerden yararlanılarak anlatılıyor. Almanya, Avusturya, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, Vatikan, Yunanistan ve ABD kültürel varlıkların sergilendiği ülkeler olarak belirtiliyor. Günümüzde Batı müzelerinde Hitit, Likya, Urartu, Doğu Roma, Selçuklu, Osmanlı gibi pek çok Anadolu medeniyetinin ürettiği, sayıları on binlerle ifade edilebilecek tarihi eser sergileniyor. Kitapta, basit mutfak gereçlerinden değerli takılara, mermer ve bronz yontulardan dev boyutlu anıt mezarlara, mozaiklerden halılara, savaş aletlerinden cami mihraplarına uzanan çeşitlilikteki bu eserlerden özgün örneklere yer veriliyor. Anadolu'nun Gözyaşları, www. muzedenal. com adresinden temin edilebiliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tarik-demirkan-eski-bir-konagin-anlatacagi-oykuler-vardir/", "text": "Daha önce özellikle derlediği ve çevirdiği masallarla tanıdığımız gazeteci yazar Tarık Demirkan'ın çocuklar için yazdığı ilk romanı Tarihi Konağın Gizemi, Can Çocuk etiketiyle okurla buluştu. Maceraperest ruhları bir hayli içine çekecek romanın peşine düştük, Tarihi Konağın Gizemi'ni yazarıyla konuştuk. Masalları ve çocuk edebiyatını seviyorum. Pek çok masal derlemem yayınlandı, masal serileri hazırladım. Farklı yaş gruplarına, masal türünde yaşamın hangi öyküleriyle ve daha da önemlisi hangi dille seslenmek gerektiği üzerine oldukça deneyim sahibiyim. Masal söz konusu olduğunda kısa öyküsünden çok dili önemli. Ancak roman elbette farklı. Uzun soluklu bir çalışma, okuyucuda, hele bir de gençse dikkatin ve merakın sonuna kadar dağılmamasını sağlamaya çalışmak öne çıkıyor, bu da kurguyla ilintili. Romanda gerilim hep ayakta kalmalı, okuyucu bir sonraki sayfadaki gelişmeleri büyük bir merakla beklemeli. Zorluk yaşamadım, ancak bu konuya özel önem verdiğimi söyleyebilirim. Sonuçta heyecanın bir an için bile düşmediği sürükleyici bir roman çıktı ortaya. Roman, yazarın dünya ile olan ilişkilerinin bir yansımasıdır. Kendi duygu ve düşünce dünyasından süzdükleri, deneyimleri, anıları, tanık oldukları, insanın başına gelebilecek sevinç ve acılar, bir kurguyla bütünleşerek okuyucuya sunulur. Yani roman bir yanıyla kurgudur, diğer yanıyla da yaşanmış ya da yaşanması da olası tabloların bir öykü içinde harmanlaşmış anlatımıdır. Tarihi Konağın Gizemi, bir şeyleri keşfetme dayanılmaz arzusunu duyan ve macera peşinde koşan bir grup çocuğun yaşadıklarını anlatıyor. Bu duygu elbette kendi çocukluğumdan da çok tanıdık, romandaki ana mekan olan Tarihi konak ve deniz tatilleri de öyle. Hepsinden de önemlisi, çocukların bir amaçla bir araya gelip bir şeylerin peşinde nasıl heyecanla koşmaya başladıklarını da yine kendi anılarımdan çok iyi biliyorum. Diğer yandan her eski konağın, eğer sormasını bilirseniz, anlatacağı öyküleri vardır. Bartın ve Amasra gibi tarihi çok eskilere uzanan kentlerin de bilinmesi gereken ilginç efsaneleri çok değerli bir hazine gibi önümüzde duruyor. Çocuklara bunları anlatmak istedim. Evet, Bartın ve Budapeşte benim hayatımda çok önemli yer tutan iki şehir. Çocukluğum Bartın, gençliğim İzmir ve yetişkinliğim de Budapeşte'dir. İnsan vatanını, yaşadığı, kişiliğine damga vuran şehirleri, hayat onu nereye götürürse götürsün yanında, içinde taşıyor. Bu romanım bu iki şehri bir anlamda birbirine de bağlıyor. Özellikle Bartın ve Amasra, kendi tarihi kişilikleriyle okura kendi gizemli dokularını sunuyorlar. Eminim ki kitabın her satırı okurlar için bilgi, merak ve heyecan taşıyor. Romanım çocukların gözünden tarihi şehirlerin gizemli dokusunu, bir macera içinde ulaşılabilir ve anlaşılabilir kılıyor. Tarihi konakları örnek alalım. Karşımıza çıkan, her direği, her kirişi yüz yüz elli yılın ağırlığı altında esneyen bir konağı, çökmeye hazırlanan bir bina olarak da görebiliriz, ya da bu konağı birkaç kuşağın gizlerini sunmaya hazır bir hazine gibi de değerlendirebiliriz. O konağa nasıl baktığımıza, neleri aradığımıza bağlı. Her konağın, her şehrin, her insanın öyküleri vardır. Daha sorunsuz toplumsal ilişkilere giden yolun, daha güzel yetişmiş bireylerden geçtiği gerçeği bugün artık tartışmasız. Toplumsal doku içinde bireylerin nasıl olacağı ise, ağırlıklı olarak çocuk yaşlarda belirleniyor. Bu nedenle de masalların ve çocuk edebiyatının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Benim yazdıklarım okurlarımda kendisiyle uyumlu, dünyaya ve yaşamın önüne çıkardığı sorulara karşı çocukça merakını hiç yitirmeyen, olabildiğince önyargısız, toplumsal duyarlılığını, insana ve diğer canlılara karşı sevgi ve dayanışma duygusunu sağlam tutan birey olmayı özendirmeyi hedefliyor. Yazmaya devam edeceğim elbette. Masallar da sürecek, ve sanırım Tarihi Konağın Gizemi'nin kahramanlarının maceralarının devamı da gelecek. Dünya çocuk edebiyatı, elbette yaşamı takip ederek farklı mecralar buluyor kendine. Burada ilginç nokta, son dönemlerde çocukların hayal dünyasına yön veren yazarların, fanteziyi ve tarihi çok iyi harmanlamalarıdır. Bu anlamda çok başarılı bulduğum ve yakından takip ettiğim iki yazar Amerikalı Rick Riordan ve İngiliz J. K. Rowling. İkincisi zaten Harry Potter tiplemesiyle kendine çocukların dünyasında çok önemli bir yer edindi. Diğeri de Yunan mitolojisini modern çağlara taşıyarak farklı bir kulvar yarattı. Elbette Kemalettin Tuğcu, Ömer Seyfettin, Charles Dickens, Jack London çok önemliydi. Ve elbette okuduğum iyi kitaplar sadece onların eserleriyle sınırlı değildi. Bazı kitaplar vardır ki, eğer zamanında eline geçerse bir çocuğun yaşamında bir hayli belirleyici etki yapabilir. Sanırım bu benim için de geçerliydi. Yazmak benim için masanın karşısına geçip bilgisayarın tuşlarını tıkırdatmayla başlayan bir eylem değil. Başka işlerle meşgul olurken, mesela Tuna kıyısında gün batımında dolaşırken, ormanda turlarken, hatta bazen otomobil kullanırken kafamda neredeyse benden bağımsız olarak uçuşan düşüncelerim yazma ile ilgilidir. Masanın başına oturduğumda yazacaklarım artık kafamda neredeyse tam olarak şekillenmiş olur. Evet, bir sonraki kitap, hatta iki kitap da tarih içeren macera kitapları olacak. Ancak bunlar arasında sadece çocukları değil, yetişkinleri de ilgilendiren kitaplar da var. Hazırlıklar devam ediyor. Macar çocuk edebiyatı çok güçlü bir edebiyat, ki bu elbette genel olarak Macar edebiyatının köklü ve güçlü bir edebiyat olmasıyla, ve öncelikle yetişkinler için yazan yazarların çocuklara yönelik ürünler üzerine çalışmalarıyla da ilintili. Yani çocuk ve gençlere yönelik edebiyat ürünleri Macaristan'da bugün büyük prestij taşıyor. Magda Szabo, Pal Zavada, Krisztina Toth gibi ünlü yazarların çocuk edebiyatı da yazdıklarını biliyoruz. Macar çocuk edebiyatının en tanınmış eseri Pal Sokağı Çocukları, bu roman çoktan Macaristan sınırları aşıp evrensel bir değer haline geldi. Ama bu arada Istvan Fekete'yi ve Istvan Csukas'ı da unutmamak lazım. Son dönemin popüler çocuk kitaplarının yazarları olan Laura Leiner, Agnes Meszöly, Benedek Totth gibi yazarları da burada hatırlatalım. Elbette bir ajandam var, ama onun içindeki notlar, tarihler, kaydedilen düşünceler, uyarılar, unutulmaması gereken hususlar yaşam kadar kaotik, yani sadece benim çözebileceğim türden şifreler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tarkan-yeni-sarkisiyla-donuyor-geccek-geccek-elbet-bu-da-geccek-gor-bak-umudun-gununu-gun-etcek/", "text": "Tarkan'ın yeni şarkısı Geççek için geri sayım başlasın! 17 Şubat tarihini ajandanıza not edin. Özlediğimiz Tarkan geri dönüyor! Pek çok hitinde olduğu gibi sözü ve müziği Tarkan'a ait olan Geççekin düzenlemesi de yine Ozan Çolakoğlu imzasını taşıyor. Yapımcılığını Hitt Müzik Prodüksiyon'un üstlendiği Geççekin mastering'i ise ABD'de bulunan Sterling Sound'da yapıldı. Yönetmenliğini İrfan Yıldırım'ın, prodüksiyonunu Anima İstanbul'un yaptığı video klibin 4 gün süren çekimleri, İstanbul'da 20'den fazla lokasyonda, yaklaşık 30 oyuncu ve 60 kişilik bir ekiple gerçekleştirildi. Geççek video klibi, Tarkan ve YouTube Shorts'un bir süredir devam eden iş birlikteliği kapsamında 17 Şubat Perşembe günü saat 21.00'de ilk kez Tarkan Youtube kanalında olacak. Geççek şarkısı, aynı gün tüm dijital müzik platformlarında eş zamanlı olarak yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/taylan-biraderler-ve-engin-gunaydindan-andropoz/", "text": "Netflix, Engin Günaydın ve Taylan Biraderler imzalı kara komedi Andropoz'un ilk görsellerini ve yayın tarihini paylaştı. Netflix, Marmaris'te ailesi ile mütevazı bir hayat süren tuhafiyeci Yusuf'un orta yaş bunalımının etkisiyle kendinden başlayarak tüm hayatını değiştirme çabasını konu alan Andropoz'un yayın tarihini diziden ilk görsellerle duyurdu. 50'li yaşlarının başındaki Marmarisli, evli ve iki çocuk babası, tuhafiyeci Yusuf, bedeninin yaşlanmasını kafasına takan bir adama dönüşmektedir. Dış görünüşünü ve yaşam tarzını değiştirmek ister. En büyük hayali ise Meryem ile evlendikleri günden beri oturdukları evden, deniz kenarında bir eve taşınmaktır. Hikaye, Yusuf'un bu evi almak uğruna giriştiği mücadele esnasında kız kardeşi ve eniştesiyle olan aile ilişkilerini odaklanırken bir yandan da Yusuf'un satın almak istediği evin sahibi Mahmut Timuçin'in zengin dünyasının karanlık taraflarına da mizahi bir dille değinmektedir. Senaryosunu Engin Günaydın'ın kaleme aldığı dizinin yönetmenliğini Taylan Biraderler üstlenirken başrollerinde ise; Engin Günaydın, Tamer Karadağlı, Derya Karadaş, Turgut Tunçalp yer alıyor. İmaj'ın yapımını üstlendiği Andropoz'un oyuncu kadrosunda ayrıca Gülçin Santırcıoğlu, Şebnem Hassanisoughi, Yuliia Sobol, Doğa Zeynep Doğuşlu, Ergin Torun, ve Melissa & Merih Dilber gibi isimlerde yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/teb-odullerinde-kadin-erkek-oyuncu-ayrimi-artik-olmayacak/", "text": "30'uncu yaşına yeniliklerle girmeye hazırlanan Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Ödülleri'nde bu yıldan itibaren oyuncu kategorisinden kadın/erkek oyuncu ayrımı kaldırılıyor. Ödüller mayıs sonunda sahiplerini bulacak. Tiyatro alanında eleştiri disiplininin geliştirilmesi için faaliyet gösteren, 74 üyeyle çalışmalarını sürdüren Tiyatro Eleştirmenleri Birliği bu yıl 30'uncusu gerçekleşecek TEB Ödülleri sürecine bazı yeniliklerle başlıyor. 2023 senesinin mayıs ayında verilmesi planlanan 30. TEB Ödülleri, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi olan 11 kişilik jürinin kararıyla belirlenecek. Jürinin aldığı karar doğrultusunda, bu seneden itibaren TEB Ödülleri 'oyuncu' kategorisinden 'kadın/erkek oyuncu' ayrımı kaldırıldı. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği'nin 'oyuncu' kategorisi 'Yılın Oyuncuları' olarak adlandırılacak ve cinsiyet ayrımı gözetmeyecek. TEB Ödülleri'ne bu sene yeni iki kategori eklendi: 'Yılın Yönetmeni' ödülü ve 'Genç Ekip' ödülü. 'Genç Ekip' ödülü kendi imkan ve çabalarıyla tiyatro yapan, faaliyet süresi en fazla iki sene olan toplulukların işlerine dikkat çekmek amacını taşıyor. TEB jürisinde yer alan, gazeteci Bahar Çuhadar, kararı Kültür Meclisi'ne şöyle değerlendirdi. Yaşamın her alanında cinsiyet eşitliğinin gerçekleşmesi için mücadele eder, patriyarkanın ve neoliberal düzenin dayattığı toplumsal cinsiyet rollerine karşı durmaya çalışırken, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği olarak Mayıs'ta 30'uncu kez vereceğimiz TEB Ödülleri'nden 'oyuncu ödülü' kategorisinden kadın/erkek ayrımını kaldırmaya karar verdik. Bu bizim için; genelde ülkemizde ve dünyada, özeldeyse tiyatro alanında sürekli yaşanan cinsiyetçi tutuma karşı eşitlik talebimizin altını çizen bir adım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/telepati-ile-kurulan-grup-yasak-helva-ile-soylesi/", "text": "Yasak Helva, tam olarak telepati ile kuruldu. Bir yanda benim, yeni bir proje için, henüz tanıştığım ama müzisyenliklerinin merakla takipçisi olduğum Onur ve Hakan'ı düşünmem, diğer yanda da beraber düşündükleri proje için prova yapmaya başlayan Hakan ve Onur'un, gitar harici bir telli çalgı ile trio olmak adına beni düşünmeleri; ben tam Onur'la temas kurmak isterken Onur'un bana mesaj atması... Dakika 1, gol 1, stüdyoya girmeden sinerji oluşmuştu sanki. Çok eski ya da nispeten yeni geleneksel ezgilerle başladık ilk olarak. Mesela ilk göz ağrımız Silifke Zeybeği'dir. Sonrasında da zıt bir coğrafyadan, Balkanlar'dan bir halk dansı ezgisi Lalun Flogeres'i çaldık. Herhangi bir bölgeyle ya da türle sınırlı olmayacağımızı, Michael Jackson'ın Billie Jean şarkısını 9/8'lik düzenledikten sonra fark ettik. Şimdiye kadar el atmaktan keyif duyduğumuz parçalar, Muharrem Ertaş'tan Sting'e, Stevie Wonder'dan Talip Özkan'a uzanıyor. Fakat bu safhayı terk etme aşamasındayız, çünkü bu çok keyifli zemin etüdünün ardından, kendi parçalarımıza ağırlık vermeye başladık. İlk albümümüzde kendimize ait 3 parça var. Önümüzdeki birkaç single ardından gelecek ikinci albümümüzün hemen hemen tamamı, Yasak Helva parçalarından oluşacak. İlk albümümüz Rektefe'nin öncesinde ve sonrasında birer çalışmamız var. İlki, dünya genelinde satışa çıkan ve Ironhand Records imzalı Saz Power toplama albümünde yer alan Silifke Zeybeği yorumumuz. Rektefe sonrasında da Tuva gırtlak vokalinin ülkemizdeki başarılı temsilcisi Akdeniz Erbaş ile yorumladığımız geleneksel Tuva ezgisi Eki Attar var. Ve yaklaşık bir yıllık bir demlenme sürecinin ardından Gülbaba Records'dan yayınlanan To Dervisaki ile karşınızdayız. Yaptığımız müziğe, sektörel etiket adına elektrik folk ya da progresif folk diyoruz. Muhtemelen müziğimizin içinde her zaman folk unsuru olacaktır ama elektrik, elektronik, rock, funk, progresif vs kısımlarına sıkı sıkıya bağlı kalmak gibi bir derdimiz yok. Müzik arşivinde Slayer, Alan Parsons Project, Hisarlı Ahmet ya da Markos Vamvakaris'i bir arada tutan insanlarız neticede. Kesinlikle biraz... Daha fazla değil. Günümüzde, bizce gayet yanlış şekilde, Anadolu müziğine 70'ler funk-pop düzenlemesi yapıldığı anda bir saykodelik etiketi olay yerinde bitiveriyor. Sanırız, müzik pazarında daha dikkat çekici olmak adına, dünya çapında tesadüfen ortaklaşa alınmış bir karar. Anadolu pop ve Anadolu funk yeteri kadar açık bir tasvir iken, mikrofonda biraz açılmış eko efektine aldanmamak, kimseyi de aldatmamak isteriz. Kendimize çok saykodelik dersek, Baba Zula'ya, Replikas'a, Fairuz Derin Bulut'a ayıp etmiş oluruz. Hayy'ın sözü ve müziği, bas gitaristimiz Hakan Görkem Bıyık'a ait. Şarkının tohum haline de, meyve vermiş haline de şahidiz. Albümdeki haline gelene kadar birçok aşamadan geçti hem söz hem de müzikal açıdan... Fırında diğer şarkılara göre daha uzun kaldığı için de bu kadar sevilmiş olabilir. Hem sözlerindeki mana hem de müzikal anlatımındaki tutku, karşı tarafa da geçebilmiş demek ki. İnsanların, hayatlarına giren kahramanları ya da kendi kahramanlık hayallerini özlediklerini de çıkarabiliriz. Uluslararası alanda ortak payda olan çalgıları ve müzik türlerini kullanıyorsanız, dünyanın çok farklı köşelerinde algılanmanız, ilgi bulmanız, dinlenmeniz daha kolaylaşacaktır. Yerellik dozu ne kadar artarsa, içinde olduğunuz proje o kadar butikleşecektir. Biz dünya da bizi sevsin diye bu çalgıları çalmıyoruz, 30 yıldır kulağımız 300 farklı yerde, elimiz de şu an çaldığımız çalgılarda olduğu için, elimizdeki malzemeyle yemeğimizi yapıyoruz. Birimiz rebap, birimiz kudüm, diğerimiz sipsi çalıyor olsaydı, onlarla keyfimize bakmaya devam eder, daha çok sevilmek için araya global bir şey mi katsak demezdik misal. Bizim coğrafyadan hepimizin malumu öncü kuvvetler var. Erkin Koray, Moğollar, Zafer Dilek, Mustafa Özkent, Selda Bağcan, Neşet Ertaş, Derdiyoklar... Sonraki nesilden Laço Tayfa, Asiaminor, Erkan Oğur, Baba Zula... Kimisi her şeyiyle, kimisi sadece müziğiyle, kimisi de fikirleri, inatları ve cesaretleriyle bize şevk vermeye devam ediyorlar. Üçlü, muhtemelen hepimizin en sevdiği müzik grubu şekli. Azın bittiği, çokun başladığı yer, kimsenin yeri doldurulamaz ve herkesin üzerinde dolu dolu müzik yapabilmek adına, kalabalık gruplara göre daha büyük bir yük var. Bu yük tek kişi ya da 2 kişide de bu kadar büyük değildir. Normal şartlarda çok sık bir araya gelip prova yaparız ve provalarımızdan insanlara hatıra kayıtları sunmayı çok severiz. Bizim uyumumuzdaki en önemli sebep, hepimizin müziği çok seviyor oluşu. Bu cevap biraz garip gelebilir ilk başta ama emin olun, müzik dünyası, müziği sevmeden müzik yapanlar ile dolu. Biz müziğin getirdiği bir dolu acı-tatlı neticeyi değil, salt müziğin kendisini seviyoruz. Bu durum çalışımıza da şevk getiriyor ve bir süre sonra beden dillerimizi, müzik dillerimizi çok rahat okur hale geliyoruz. Hiçbirimizin haberi yokken, bir parçayı sahnede aynı anda, aynı yöne doğru değiştirebiliyoruz mesela. Pandemi süresince tek performansımız, geçen İstanbul Caz Festivali idi. İlk dönemlerde bir araya gelemedik ama uzaktan üretime devam ettik. İkinci albümümüz ve sıradaki single çalışmalarımız için düzenlemeler, kayıtlar yaptık. Konsersiz geçen zamanların acısını, bolca üretim ve bolca kısa-uzun vadeli plan yaparak çıkarmaya çalıştık. Bizim listemiz hem çok kabarık hem de çok karışık. Düzenlemelerimizde de bu karışık manzarayı duyabiliyorsunuz zaten. Progressive death metal, etnik caz, rebetiko, bozlaklar, arabesk, grunge, 70'ler funk-disko, minimalist elektronik vs... Moda olduğu için iliği kemiği emilen bazı müzik türlerinin, trend isimlerini dinleyemiyoruz. Dinlesek de genel olarak bir kulağımızdan girip, diğerinden çıkıyor. Ajandakolik'e bu keyifli sorular için çok teşekkür ederiz. Dünya gittikçe daha garip ve korkunç bir hale yol alıyor. Her şeye rağmen hala güzel, hala keyifli, hala şifalı kalan tek şeyse müzik. Durmadan müzik dinleyin, vazgeçmeden müzik yapın!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/telli-calgi-cesitleri-telli-calgilar-nelerdir/", "text": "Titreşen telleri sayesinde geniş bir ses skalasına sahip olan telli çalgılar farklı pek çok müzik türünün de temel enstrümanları arasında. Halk müziği, rock müzik, musiki, klasik müzik, pop, blues gibi türlerde sıkça görülebilen telli çalgılar gerek hobi gerek profesyonel kullanım amacı ile de çokça ilgi görmekte. Gitar çeşitlerinden bağlamalara, ukulelelerden kemanlara kadar telli çalgı çeşitlerini canlı performanslarda da sık sık görmek mümkün. Erişilebilir olması ve profesyonellerin sunduğu kurs imkanları sayesinde de telli çalgılara gösterilen rağbet artış göstermekte. En bilinen telli çalgılar arasında yer alan gitar modelleri, genel olarak da en popüler enstrümanlardan biri. Blues, bluegrass, country, flamenko, folk, caz, jota, mariachi, metal, punk, reggae, rock, soul ve pop gibi dünya çapındaki pek çok müzik türünde çeşitli gitarlar tercih edilmekte. Bunlardan elektro gitar en çok rock, metal, indie gibi müzik türlerinde kullanılır. Ayrıca sap kısmı görece biraz daha dar olduğu için tellere bastırmak daha kolay kabul edilir. Bu da başlangıç gitarı olarak elektro gitarları da ideal kılmakta. Özellikle elektro gitar ile beraber çalınabilen müzik türlerini sevmek de işleri kolaylaştırabilir. Bas gitar çeşitlerinin telleri ise elektro gitarlara kıyasla daha kalın. Bu nedenle de bas gitarlar daha tok ve kalın sesleri çıkartmak için ideal. Genelde bateri ile beraber müziğin tümünü destekleyici unsura sahip olması da bas gitarı kendine has bir enstrüman kılmakta. Son olarak klasik gitar ise tüm diğer gitar modellerinin kendisinden türetildiği modeldir. Genelde 6 telden meydana gelen klasik gitarlar, 8 ve 10 telli çeşitlere de sahip. Ses tablası olarak da bilinen ön tarafı çok önemli olup genelde ladin ya da sedir ağacından imal edilir. Akor çalıp üzerine şarkı söylemek açısından avantaj sunması da klasik gitarları buluşma ve etkinlikler için ideal kılmakta. Keman ise telli & yaylı çalgılar grubunda yer alır. Çello, viyola, kontrbas, kemençe gibi enstrümanlarla beraber telli & yaylı çalgıları oluşturan keman dört telli olup violin ailesinin en küçük üyesidir. Esasında bir batı müziği enstrümanı olan kemanlar, bu nedenle klasik müzikte sıkça görülür. Bununla beraber pop, yerine metal müzik gibi farklı türler de kemandan yararlanabilir. Aynı zamanda Türk müziği içerisinde de görülebilen kemanlar ise elektro keman, akustik keman ve klasik keman olarak 3 grupta toplanır. Kendi seslerini kullanan klasik kemanın aksine elektro kemanlar çeşitli ses sistemlerine bağlanabilmekte. Akustik kemanlar ise klasik kemanlar ile benzerlik göstermekle beraber aynı zamanda ekolayzer ile de kullanılabilen keman çeşitleridir. Ukulele de popüler telli çalgılar arasında yer alır. Görünümü itibarıyla gitarı andıran ukulele, bununla beraber gitara kıyasla daha küçük bir müzik aleti. Bu açıdan bir gitar türü olmayıp başlı başına bir enstrüman olan ukulele de soprano, konser, tenor ve bariton olarak 4'e ayrılır. En küçük boyuttakiler sopranodur ve geleneksel ukulelenin tonlarına ulaşmak için sık tercih edilir. Tambur ise Türk müziğinde sıklıkla görülebilen, sap şeklinde gövdesi ve oval, büyük başı ile bilinir. İmalatında ise sert ağaçlar, meyve ağaçları, ladin, gürgen sıkça görülür. Son olarak bağlama ise Türk halk müziğinin vazgeçilmez enstrümanı olarak bilinir. Cura, divan sazı, meydan sazı, tanbura gibi kullanım amaçlarına göre farklı bağlama çeşitleri vardır. 1960'ların sonuna doğru ise elektro bağlama adından söz ettirir ve rock müziğine bağlamanın entegre edilmesi için sık tercih edilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tenteni-istanbula-getiren-iranli-kaligrafi-sanatcisi-hamid-tolouei-fard-yeni-sergisini-ajandakolike-anlatti-2/", "text": "Dünyaca ünlü Tahranlı kaligrafi sanatçısı Hamid Tolouei Fard, pek çoğumuzun gönlünde taht kuran dünyaca ünlü çizgi roman kahramanı Tenten'i fonda çeşitli İstanbul manzaralarıyla resmetti. Günümüz pop kültürünü eserlerine taşıyan sanatçının Tenten İstanbul'da sergisi çok yakında Red art istanbul'da sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. İran'ın en ünlü çağdaş sanatçıları arasında yer alan Fard ile heyecan verici projesini konuştuk. 20. yüzyıla damgasını vurmuş olan Tenten, izlemiş herkesin hafızasında elbet iz bırakmış bir anısı vardır diye düşünüyorum. Maceralı hikayeleri ile çocukluğumuzu renklendirmiş bir kahraman desem abartmış olmam. Hala daha genç, yetişkin fark etmeksizin Tenten hayranlığı varlığını sürdürmektedir. Umarım bir daha yaşamayız ama evlerimize kapandığımız o sıkıntılı dönemde herkes gibi ben de zamanımı verimli nasıl geçiririm diye uğraşıyordum. Elbette durmadan eser çıkarıyordum fakat dünyada işler hiç de iyiye gitmiyordu. Çocukluğumda beni mutlu eden anlarıma kaçarak kendimi güçlü hissediyordum. Eskiden olduğu gibi çizgi romanlar okumaya başladım, çizgi filmler izledim, yaşadıklarımızı bir nebze hafifletmesi adına. Sonra eserlerime de yansıtmak istedim, fark ettim ki tebessüm ettirmek bu zamanların en değerli eylemi. İşte o sıra çocukluğumuzun çizgi film karakterlerinden oluşan Fashion Show isimli bir seri eser hazırlarken kendimi buldum. Tenten'in İstanbul'da geçen macerasını izlerken benim de bir süredir yaşadığım İstanbul'u kendi gözümden resmetmek istedim. İstanbul'un değerleri ve belki de hiç unutulmayacak hallerini benim gözümden de görün istedim. İstanbul, yaşamak için harika bir şehir. Ben 7 senedir ülkenizdeyim, başka bir şehirde yaşamayı düşünmedim. O kadar çok hikayeye sahip, o kadar renkli özelliğe sahip ki bir sanatçı olarak müthiş zengin bir kaynağın içerisinde hissediyorum kendimi. Benim için de önemli, tamamı olmasa da hafızama yerleşmiş birçok yer ve anıya bu seride yer vermeye çalıştım. Evet var. RED art istanbul yeniliklere açık modern bir sanat galerisi. Bu sayede bana da sınırsız düşünme ve uygulama olanağı sunuyor. Daha evvel bir sergimde kendileri ile bir aplikasyon denememiz olmuştu. İlk defa Red Art galeride böyle bir izlenim ayrıcalığına şahit olmuştuk. Bu kişisel sergim için aynı aplikasyonu daha kapsamlı hale getirdik. Eserleri hareketli ve üç boyutlu görme olanağı sağlayan bu aplikasyon, yeni dönem sergileme alternatifleri arasında yer alacak gibi duruyor. Herkesin kendine has bakış açısı ve maceraları var bu dünyada. Filmin içeriğinden çok İstanbul'da geçmiş olması fikri beni etkiledi. Kendi gözümden, kendi deneyimlerden yola çıkarak yedi yıldır yaşadığım bu macera dolu şehrin yaşamını, çeşitliliğini ve değişkenliğini benim perspektifimden görün istedim. Siz dünyanın pek çok şehrinde sergileri gerçekleşen ve müzelerde eserleri yer alan bir sanatçısınız. Dokuz yaşından itibaren ünlü hattatlardan nestalik, küfi ve khatham teknikleri üzerine eğitimler aldınız. Hamid Tolouei Fard'ı kendi ağzından daha da yakından tanıyalım isterim. Çocukluk yıllarından 20 yaşına kadar klasik hat eğitimini tüm kurallarıyla, İran'ın çok kıymetli hocalarından eğitim alarak kendimi ve yeteneklerimi geliştirmeye çalıştım. Üniversite yıllarında aldığım illüstrasyon ve grafik tasarım eğitimleri ile daha önce aldığım klasik hat eğitimine farklı bir gözle bakmaya başladım. O arada birçok ülke gezdim, gezdiğim yerlerdeki her bir manzarada, müzelerdeki sanat eserlerinin üzerinde, dinlediğim müzikte bile hat görüyordum. Klasik hat sanatlarının kurallarından biri de yazdığın hat, okunmalıdır. Ama ben sadece okunsun istemiyordum. Şekil olarak da çok şey ifade ettiği haliyle kullanmayı seçtim. Böylelikle neden benim gördüğüm gibi de başkaları da görmesin diye düşündüm. Özellikle son yıllarda farklı serilerde olmak üzere daha önce görmüş olduğumuz beynimize yer etmiş karakterler ya da ünlü sanat eserleri üzerinde hat çalışmaları yaptığım eserler ürettim. Yakın zamanda ortaya çıkmış olmasına rağmen hala etkilemeye devam eden pop-art sanatı oldukça ilgimi çeken bir sanat dalıydı. Bu sebeple 2015 yılına kadar aldığım tüm eğitimler ile pop-art sanatını harmanlamaya başladım. Daha önce birçok kez İstanbul'da bulundum fakat burada yaşama kararını 2015 yılında aldım. O zamandan bu yana bu muhteşem şehirdeyim. Burada yaşamaya başladığımdan beri daha serbest, daha renkli, daha zengin çalışmalar üretmeye başladığımı fark ettim. Böyle bir soru, göreceli birçok yanıtı barındırıyor bana göre. Birçok klasik ve gelenekselci yaklaşımın kendine has kuralları vardır. Bu modern anlayışa karşı olanlar ya da hoşlanmayanlar vardır elbette ki. Fakat ben bu kurallar dışında da birçok alternatifin uyarlanabileceği görüşüne çok daha yakınım. Bu sebeple farklı kombinasyonlarla bildiklerimi ve gördüklerimi farklı araçlar ile yansıtmayı tercih ediyorum. Bilindiği üzere hat sanatı ve kaligrafi aynı kategoride değerlendirilse de aslında farklı konular. Temelde her ikisini de güzel yazı yazma sanatı olarak adlandırabiliriz fakat hat sanatı Arap harfleri çerçevesinde oluşmuş, daha çok dini yazı içerikli, belli formları ve kuralları olan bir güzel yazı yazma sanatıdır. Kaligrafi, yüzyıllardır görsel sanatların önemli bir parçası olma özelliğine sahip yine güzel yazı yazma sanatıdır. Dünyada her milletin kendine özgü bir kaligrafi tarzı vardır. Hat sanatı da bunlardan biridir. Bu çeşitlilik elbette ki farklı din, dil ve kültür farkından kaynaklanmaktadır. Benim icra ettiğim kaligrafi ise İran kaligrafisidir. Çok yaygın olmamakla birlikte yine de ilgi gören, tercih edilen bir sanat dalıdır. Bunca zaman geçmiş olmasına rağmen genç, yetişkin, çocuk fark etmeksizin maceralarının hayranı olduğumuzu, her ne zorluk yaşanırsa yaşansın, bir yolunu bulan cesur karakterinin bana da ilham olduğunu ve bunun için kendisine sonsuz teşekkürlerimi iletirdim. Bildiğiniz gibi RED art istanbul'un arkasında iki büyük isim var. Yiğit Aydın ve Mert Aydın. Şanslıyım ki beni ve çalışmalarımı anlayan, yeni projeleri değerlendirmekten asla kaçınmayan bu isimlerle çalışmaktayım. Birbirimize iyi gelen, yücelten her projeye karşılıklı açığız. Hem dijital platformda hem de fiziksel sergilemede Türkiye'de ve dünyada birçok programımız mevcut. Evet, elbette var. Birçok sanatçı gibi defter ve kalem benim de vazgeçilmezlerimizden. Hatta eskizlerim için ayrı bir arşiv tutuyorum. Binlerce çalışmamın gelişme ve dönüşme aşamaları onlardan rahatlıkla fark ediliyor. Yeni teknikler denemeyi sevdiğimden her birini kayıt altında tutuyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/terk-edilmis-kiyilar-negatif-fotograflar-cevrimici-promiyer-yapacak/", "text": "Oyuncularla seyirciyi bir araya getirmeden video, ses, performans ve yerleştirmenin birleşiminden bir estetik ortaya çıkaran Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar 24. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında seyirciyle buluşuyor. Ferdi Çetin'in kaleme aldığı Yeşim Özsoy'un yönettiği ve Kübra Balcan, Yaman Ceri, Meral Çetinkaya, Banu Fotocan, Ahmet Ayaz Yılmaz'ın rol aldığı Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar, bir araya gelemeyen bir ailenin akşam yemeğine konuk oluyor. Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar, alışılagelmiş manada bir öykü değil düş ve imgeler aracılığıyla okuyanın ya da dinleyenin hayalinde tamamlaması gereken şiirsel bir anlatı. Bu metin, bir kadının daha önce hiç gerçekleşmemiş bir aile yemeğini hayal etmesi üzerine odaklanıyor. Oyuncular sahnede, gerçekçi bir dekorun önünde bir yemekte buluşuyor. Mekanın imkanları ve görüntünün dili Ferdi Çetin'in metniyle paralel bir anlatı kuruyor. Aile sonunda bir fotoğraf karesine sığıyor. Çekilen fotoğraf bize daha fazlasını anlatıyor. Bu fotoğraf karesi gösterdiklerinin yanında görünmeyen ya da sınırlanan dünyanın ötesine de işaret ediyor. Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar tiyatroda seyreden ve eyleyen konumu üzerine odaklanan bir çalışma. Oyuncuları ve seyircileri bir araya getirmeden teatral deneyimin nasıl olacağına dair olanakları arayan bir süreç. Seyirci bu imgesel anlatıyı kayıt üzerinden seyrettikten sonra bir enstelasyon alanına davet ediliyor. Bu mekanda hiçbir oyuncu mevcut değil. Seyirci bu alanda objeler ve sesler aracılığıyla daha önce seyrettiği imgelerin izlerine rastlıyor. Şimdi seyirci bir aktör olarak enstelasyonun içinde. Artık seyirci karşıdan bakan ya da izleyen değil bizatihi yapıtın içerisine konumlanan bir aktör. Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar, 21 Kasım Cumartesi akşamı saat 20.00'de 24. İstanbul Tiyatro Festivali'nde çevrimiçi prömiyer yapacak. Çevrimiçi gösterim 1 Aralık'a kadar online. iksv. org'da devam edecek. Sahne yerleştirmesi ise 24 Kasım'dan 1 Aralık'a kadar 10.00 ila 20.00 saatleri arasında Yapı Kredi bomontiada'da deneyimlenecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tesder-yaklasan-sonbahar-ve-kis-aylari-icin-endiselerimiz-var/", "text": "Canlı Müzik ve Eğlence Sektörü Derneği TESDER, artan vakalar nedeniyle bir kamuoyu açıklamasında bulunarak pandemiyi önlemekteki en güçlü silah olan aşının kapalı mekanlarda ve kapalı mekanlarda gerçekleştirilecek tüm etkinliklerinde zorunlu kılınmasını doğru bulduklarını ve desteklediklerini açıkladı. Pandeminin başladığı ilk günden itibaren toplumsal sağlığımızın faydasına alınan tüm kararlara harfiyen uyan, son bir buçuk yıllık süreçte uygulanan kısıtlamalarda işini en az yapma imkanı bularak maddi ve manevi anlamda ağır zarar gören müzik ve eğlence sektörünün temsilcisi olarak, yaklaşan sonbahar ve kış mevsimi için ciddi endişelerimiz var! Geride bıraktığımız dönemde, sektörümüz için uygulanan yasaklar, insanlarımızın bir araya toplandığı otel, AVM, restoran gibi mekanlarda, nikah, açılış, kongre vb etkinliklerde eşdeğer bir şekilde uygulanmadığı için kayda değer bir sonuca maalesef ulaşılamadı. Aşı yaptırmanın toplumsal halk sağlığının bir gerekliliği olduğu bilincinin ise henüz yeterince kabul görmediği aşı yaptırmaya karşı olanların rakamsal istatistikleri ile tescillendi. Vaka ve vefat sayılarındaki artışlara bakıldığında gelecek günler için yeni tedbirlerin alınacağı aşikar. Bu noktada pandemiyi önlemekteki en güçlü silah olan aşının kapalı mekanlarda ve kapalı mekanlarda gerçekleştirilecek tüm etkinliklerinde zorunlu kılınmasını doğru buluyor, destekliyor ve öneriyoruz!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-body-shop-ile-turkiye-kadin-dernekleri-federasyonu-el-ele/", "text": "The Body Shop, pandemi kaynaklı sosyal izolasyon döneminde artan ev içi şiddet sebebi ile bu yılbaşı Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ile iş birliği gerçekleştiriyor. The Body Shop, mağazaları ve online satış kanalları üzerinden satılan yılbaşı hediye setlerinden elde edilen gelirin bir kısmını Federasyona bağışlayacak ve satın alınan her bir hediye seti ile ev içi şiddet vakalarından etkilenen kadınların temel ihtiyaçları ve danışmanlık hizmetleri için kullanılmasına katkıda bulunacak. Yılbaşı konseptine uygun tüm hediye setleri ile hem kendinizi hem de sevdiklerinizi mutlu ederken, şiddet mağduru kadınlara yardım amaçlı mücadeleye ortak olabilirsiniz. Çok sevilen ürünlerin yaratıcısı, yüzde 100 vejetaryen ve dünyanın dört bir yanında üretilen Yerel Ticaret içerikleriyle zenginleşen doğal ürünlerin sahibi The Body Shop, bu sene de sosyal sorumluluk adına önemli bir proje gerçekleştiriyor. Kurulduğu günden bu yana kadınların insan hakları mücadelesinin önemli bir aktörü ve ilk üst çatı örgütü olarak çalışmalarını sürdüren Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ile iş birliği yapan The Body Shop, 2021'e girerken bu anlamlı proje ile farkındalık yaratmayı da amaçlıyor. Toplumsal eşitsizlikler en çok kriz zamanlarında ortaya çıkıyor ve artmaya devam ediyor. Pandemi kaynaklı sosyal izolasyon döneminde artan ev içi şiddet de bunlardan biri. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ile gerçekleştirilen iş birliğiyle The Body Shop; mağazalarında ve online satış kanallarında satılan yılbaşı hediye setlerinden elde edilen gelirin bir kısmını Federasyona bağışlayacak ve satın alınan her bir hediye seti ile ev içi şiddet vakalarından etkilenen kadınların temel ihtiyaçları ve danışmanlık hizmetleri için kullanılmasına katkıda bulunacak. Hem kendiniz hem de sevdiklerinizi mutlu ederken projeye ortak da olabileceğinizözel hediye seçenekleri arasında tepeden tırnağa bakım sağlayan Almond Milk & Honey Premium Hediye Seti, sınırlı sayıda üretilen 3 yılbaşı özel serisini birden deneyimlemenizi sağlayan Üçlü Body Butter Hediye Seti, kuru ciltler için vazgeçilmez bir hediye olan Kenevir Nemlendirici Hediye Seti, White Musk For Men Hediye Çantası, Himalayan Arındırıcı Hediye Seti ve onlarca farklı seçenek bulunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-chainsmokers-uzayda-performans-sergileyen-ilk-grup-olacak/", "text": "EDM ve elektropop grubu The Chainsmokers, uzayda performans sergileyen ilk grup olmaya hazırlanıyor. DJ Andrew Drew Taggart ve Alex Alexander Pall'dan oluşan ikilinin, stratosferik bir balona bağlanacak olan basınçlı bir kapsüle girerek Dünya'nın yaklaşık 32 kilometre üzerinde performans sergilemesi bekleniyor. Uzay turizmi şirketi World View'in CEO'su Ryan Hartman da Associated Press'e yaptığı açıklamada, The Chainsmokers'ın uzayda performans sergileyecek ilk grup olacağını doğruladı. Şimdiye kadar uzay uçuşlarına kaydolanların çoğunun bilim insanı ve mühendis olsa da müzisyen gönderecek olmanın ilham ve heyecan verici olduğunu da sözlerine ekledi. Grubun 2024 için planlanan ilk uçuşlarından birinde olacağını belirten World View, ikilinin performanslarını kapsülün içinden kaydedeceğini ve dünyanın dört bir yanındaki hayranlarıyla paylaşacaklarını açıkladı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-dig-arkeolojik-kazidan-cok-ask-kazisi-gibi/", "text": "Konusunu tarihe damgasını vuran 27 metrelik bir gömü gemisinin ortaya çıkarıldığı arkeolojik kazıdan alan The Dig, geçtiğimiz haftalarda Netflix'te yayınlanmaya başladı. Filmin başrolünde neredeyse her sahnede elinden düşürmediği piposuyla Ralph Fiennes ve kendinden epey yaşça büyük bir kadını oynayan Carey Mulligan var. Yıl 1939... Kıvılcımların aleve dönüşmeye başladığı, savaşın anbean yaklaştığı günler... Bisikletin üzerinde bir adam arkeolojik kazı yapmak üzere davet edildiği İngiltere kırsalındaki Sutton Hoo'ya doğru yol alıyor. Adamın adı Basil Brown, İngiliz arkeoloji tarihi için önemli sonuçları olacak bir çalışmayı başlatacak olan kazıcı. Kazıcı diyorum çünkü o kendisini arkeolog değil kazıcı olarak görüyor. Bundan anladığımız, Brown'un kendini okul dışında yetiştirmiş bir alaylı olduğu. 1888-1977 tarihleri arasında İngiltere'de yaşamış bu gerçek karakter, filmde unutulmaz İngiliz Hasta filmiyle hafızalara kazınan Ralph Fiennes tarafından canlandırılıyor. Fiennes benim için tek başına herhangi bir filmi izleme ve muhtemelen de bu yüzden beğenme sebebi. Hayal bu ya, dünyaca ünlü yönetmen olsam mutlaka bir Atatürk filmi çeker, başrolü ona emanet ederdim. Her açıdan Fiennes'in Atatürk'e fazlasıyla benzediğini bir ben düşünmüş olamam! Bir küçük hayal arasının ardından yazıya devam edelim. Kazılacak olan arazinin sahibi Edith Pretty, kalp rahatsızlığına rağmen, oğluna olan sevgisi ve tarihi kalıntıları bulma hayali sayesinde ayakta durabilen varlıklı bir kadındır. Babası gibi annesini de kaybetmekten korkan oğlu ile birlikte malikanelerinde geçirdikleri monoton günler, kazıcının gelmesiyle hareketlenir. Hikaye geliştikçe işveren Edith ile işçi Basil arasındaki ilişkinin karşılıklı hayranlıktan aşka doğru evrilmesini beklesek de film bu aşk köprüsünü hükümetin kazıyı devralmak için gönderdiği ekipte yer alan genç arkeolog Peggy ile Edith'in yeğeni Rory arasında kurmayı tercih ediyor. Bu tercihin, izlemekten keyif aldığım Lilly James'e rağmen filmin aleyhine sonuç verdiğini düşünüyorum. Tabii filmin yaratıcı ekibi, senaryoda adeta yama gibi duran bu imkansız aşk öyküsünü, M. S 6 ile 7. yüzyıldan kalma Anglosaksonlara ait bir gemi kalıntısını gün yüzüne çıkarmaya çalışan arkeologların mesaisinden daha çekici bulmuş da olabilir. Ayrıca, her şey filmde gördüğümüz gibi cereyan ettiyse arkeolojiye özel merakı olmayan bir sinemasever için bu kazı sürecinin yeterli dramatik çatışmadan yoksun olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Nitekim söz konusu olan iki ekibin küçük gerginlikler dışında gayet uyumlu olarak yürüttükleri bir çalışma. Filmde illa ki bir gerginlik arıyorsak kazı alanının üzerinden geçen savaş uçaklarına bakmamız daha doğru olur zira bu uçakların aşağıya bırakacağı bir bombanın asırlardır orada duran eserleri yok edeceğini düşünmek bile korkunç. Bir sahnede mağara duvarındaki ilk insan el izinden bu yana sürekliliği olan bir şeyin parçası olduğumuz yani aslında hiç ölmediğimiz söyleniyor. Bu yakışıklı ifadenin yaklaşmakta olan savaşın ölümcül olduğu gerçeğini değiştiremiyor olması da ne acı. Yazıya başlarken pozitif ayrımcılık yaptığım Ralph Fiennes bir tarafa, bu filmin asıl akılda kalanı Carey Mulligan. Edith rolü için her açıdan mükemmel bir seçim olduğunu düşündüğüm Mulligan, bu kırılgan ama tutkulu kadına nüanslı bir performansla hayat veriyor. İngiliz oyuncunun adını bu yılın ödül sezonunda sıklıkla duyabiliriz. Filmin sonunda Basil Brown ve kazı ekibinin gerçek fotoğraflarını görmek istiyor, insan. Biraz Google'layınca Brown'dan geriye kalan fotoğrafları da sizinle paylaşalım istedik. Değerli yorumcu Giray Yavuz'u ajandakolik çatısı altında görmek çok güzel. Yine titiz ve detaylı bir yorum. kendisinden. Ajandakoliği ilgiyle takip etmeye devam. Çok teşekkürler güzel düşünceler için. Sevgiler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-offspring-asi-olmuyor-diye-davulcularini-turneden-cikardi/", "text": "The Offspring grubu, 2007 yılından beri beraber çalıştıkları davulcuları Pete Parada'yı, COVID aşısı olmayı reddettiği için konser turnesinden çıkardığını duyurdu. Dünyaca ünlü Kaliforniyalı pop punk grubu The Offspring'in davulcusu Pete Parada, doktorunun kendisine nadir görülen bir otoimmün bozukluğu olduğu için Covid-19 aşısı yaptırmamasını tavsiye ettiğini söyledi. Parada, ailesi ve yakın arkadaşlarından özel dileyerek herkesle sosyal medya üzerinden paylaştığı ifadesinde tıbbi gerekçelerle tedavisini reddettiğini ve yakın zamanda stüdyoda veya turnede olmanın kendisi için güvensiz olduğuna karar verildiğini ifade etti. Ünlü davulcu ayrıca giderek bir endüstri zorunluluğu haline gelen şeye uyamayacağını da yazdı. 8 Ağustos'ta ABD turuna başlayacak olan grup, Parada'nın yazdıklarına herhangi bir yorum yapmadı. Parada gruba 2007 yılında katılmıştı ve şu anda kalıcı olarak gruptan ayrılıp ayrılmadığı belli değil. Gruptan şimdilik çıkarılmasına ise herhangi bir kırgınlığı olmadığını söyledi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-organic-pharmacy-ile-anneler-ve-bebekler-icin-dupduru-dokunuslar/", "text": "Kurucu ortağı Margo Marrone olan, İngiltere çıkışlı yüksek performansa ve ileri teknolojiye sahip The Organic Pharmacy; ürünlerinde organikliği ve doğallığı temel almış bir cilt dostu olmakla beraber şimdiyse annelerin kalbini fethediyor. The Organic Pharmacy bu defa anne ve bebek ürünleriyle karşınızda... Marka; hem annelere hem de bebeklerine uygulanabilir birçok ürün ile yine tertemiz, yüksek performansta ve standartta başarılara imza atmaya devam ediyor. Apricot Chamomile şampuan ve saç kremi serisi hafif bir formüle sahip olup saçı temizler, güçlendirir ve bebeğinizin saçında doğal bir koku bırakır. Doğal bitki özleri yardımıyla bebeğinizin saçını yatıştırmak ve korumak için formüle edilmiş nazik bir settir. Zarif ve aynı zamanda naifliğiyle annelerimizin kendisi ve bebekleri için vazgeçemediği bir etki bırakacak. The Organic Pharmacy ürünlerinde doğallığı temel almış olan bir marka olup, bebekler için en bitkisel ürünleri bir araya getirerek tüketicisiyle buluşurken, hem annelerimizin hayatı kolaylaşacak hem de kendi ve bebeklerinin hayat kalite ve standartları artacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-poet-house-haydar-ergulene-kapilarini-acti/", "text": "Endüstrileşmiş kitap pazarının içerisinde kişiye özgü kitaplar üreten, yayımladığı illüstratif şiir kitaplarıyla dikkat çeken The Poet House, yeni şair ve yazarlara ev olmaya devam ederken bu defa iyi bildiğimiz, 1980 sonrası yerli şiirin önemli şairlerinden Haydar Ergülen'e kapılarını açtı. Haydar Ergülen, The Poet House ile Kuşları Göğü Önünde diyerek, yeninin yanında kalmaya devam ediyor. Kuşları Göğü Önünde, çok özel 16 şiire karşılık İsmail Sertaç Yılmaz'ın çizimleriyle buluşarak okurlara başka türlü bir merhaba diyor. The Poet House serüveni 2 yıl önce, yayımcılık dünyasının katı ve seri üretimine karşın şair ve çizer İsmail Sertaç Yılmaz tarafından Toronto'da başladı ve bugün İstanbul'da 50'ye yakın esere imza attı. The Poet House eserleri hiçbir kitapçıda bulunmuyor, online mağazasından sipariş edeceğiniz eserler için thepoethouse. co üzerinden Knock Knock yapabilirsiniz. Kuşların Göğü Önünde, sadece 500 edisyon ve tekrar baskısız üretildi. Sevenleri için kuşkusuz koleksiyonluk bir iş."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-prodigy-yeniden-turkiyede/", "text": "Elektronik müziğin öncülerinden The Prodigy, The Prodigy Back on Tour kapsamında yıllar sonra yeniden 23 Temmuz 2023 akşamı İstanbul KüçükÇiftlik Park'ta sahne alacak. Biletler Mobilet'te satışta! Kendi tarzlarında gerçek bir öncü, yenilikçi ve efsane olan, canlı performansları, dünyanın en çılgın şovlarından biri olarak gösterilen müzik grubu Prodigy, uzun bir aradan sonra Honey Comb Live Türkiye organizasyonuyla yeniden İstanbul'da! 2019 yılında vokalistleri Keith Flint'in ani ölümü ile sarsılan diğer grup üyeleri Liam Howlett ve Maxim Reality ara verdikleri canlı performanslarına 'The Prodigy Back on Tour' ile geri dönüyor. The Prodigy İngiltere'de 1989 yılında Liam Howlett tarafından Moog Prodigy adıyla kurulan, 1991 de ismini The Prodigy olarak değiştirdikten sonra yaptıkları Firestarter, Smack My Bitch Up, Voodoo People gibi parçalarla tüm dünyada kendilerinden bahsettirmiş elektronik müzik topluluğudur. 1998 de yaptıkları The Fat of the Land albümünün satış rakamı, Beatles, Spice Girls ve Radiohead'den sonra grubu tek albüm üzerinden multiplatin plak alabilen tek İngiliz grup olarak tescillemiştir. Yaptıkları müziğe jungle, breakbeat, punk-vokal, big beat gibi isimler takılsada The Prodigy hiçbir zaman sabit bir müzik türü yapmayarak rave dünyasını ve hayranlarını her zaman şaşırttı. Grubun beyni Liam Howlett'in yaptığı bu müzik 1990'lı yıllarda tüm dünyayı etkisi altına aldı. Birçok rave otoriterine göre Liam Howlett elektronik müziğin en önemli elektronik müzik dehalarından biri olarak kabul edilir. The Prodigy'nin böyle bir başarı elde etmesinin nedeni Liam'ın tekno rüyasına zamanının en uç Mc örnekleri olan Keith Flint ve Maxim Reality ile devam etmiş olmasıdır. Aynı zamanda lise arkadaşı olan bu üç kafadar unutulmayacak başarılara imza atacaklardır. Bu yazın en çok konuşulacak konserlerinden biri olacak The Prodigy'nin muhteşem performansını kaçırmayın!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-walk-yuruyus-projesi-kukla-kiz-kucuk-multeci-amal-ile-tanisin/", "text": "Tam üç buçuk metre boyunda bir kukla aslında Amal. Türkiye-Suriye sınırından Birleşik Krallık'a uzanan, 4 ay sürecek yolculuğunu anlatan The Walk Yürüyüş projesinin baş karakteri. Her ne kadar bir kukla gibi görünse de simgelediği anlam çok derin ve oldukça dramatik. Proje, Amal'ın 27 Temmuz'da Gaziantep'te atacağı ilk adımla başlıyor. The Jungle ile yakaladıkları başarının ardından Good Chance, dünyaca ünlü War Horse yaratıcıları Handspring Kukla Kumpanyası işbirliğinde gerçekleşen The Walk Yürüyüş ödüllü oyun yazarı ve yönetmen Amir Nizar Zuabi'nin sanat yönetmenliğinde, mültecileri destekleyen, gezici sanat ve umut festivali. Zuabi bu heyecan verici festival için Dünyanın ilgisi şu an başka yöne kaydığı için, mülteci krizini yeniden masaya yatırmak ve etrafını saran anlatıyı değiştirmek daha da önem taşıyor. Evet, mültecilerin yemek ve yorgana ihtiyacı var ama aynı zamanda kurulu bir yaşama ve seslerini duyurmaya da. Yürüyüş'ün amacı mültecilerin yaşadıkları vahim koşulların altını çizmekten daha çok, mültecilerin potansiyellerini öne çıkarmak. Küçük Amal 3.5 metre boyunda çünkü biz dünyanın onu kucaklayabilecek kadar büyümesini istiyoruz. Büyük düşünmemiz ve daha büyük hareket etmemiz için ilham vermesini istiyoruz diye konuşuyor. 2021 yılında, Suriye-Türkiye sınırından Birleşik Krallık'a uzanan Yürüyüş; ünlü sanatçıları, önemli kültür kurumlarını, toplulukları ve insani yardım kuruluşlarını, şimdiye kadar denenmiş en yenilikçi ve maceraperest kamuya açık sanat eserlerinden birini gerçekleştirmek üzere bir araya getirecek. Yürüyüş'ün kalbinde yer alan kukla 'Küçük Amal', yerlerinden edilmiş, çoğu ailesinden ayrı düşmüş tüm çocukları temsil ediyor. 8,000 km'yi aşan yolculuğunda vereceği mesaj ise: Bizi unutmayın. Bu yolculuğun aynı zamanda kayıt altına alınacağını ve bir belgesele dönüştürüleceğini söylemekte fayda var. Böylece The Walk Yürüyüş boyunca çocukların Amal ile olan karşılaşmasını, tepkilerini görme şansı da elde edeceğiz. Olağanüstü bu küresel değişim döneminde, Yürüyüş, olağanüstü bir sanatsal tepki niteliğinde. Sınırları, siyaseti ve dili aşan kültürel bir odesa, bir destan... Böylece dünya; yerlerinden edilmiş, her biri ayrı bir yaşam öyküsüne sahip ve şimdi küresel pandemi karşısında her zamankinden daha da savunmasız o milyonlarca çocuğu hatırlayacak. Hatırlayacak ki tüm bunlar yaşanmasın... Festivalin en büyük katkısı hiç kuşkusuz farkındalığı artırmak. Bunun için ayrıca bir fon da oluşturulmuş. Yürüyüşü desteklemek için burayı tıklayabilirsiniz. Bu proje, aynı zamanda sanatın toplumsal olaylara, sorunlara bir çözüm yolu olabileceğinin de iyi örneklerinden biri. Küçük Amal 27 Temmuz- 3 Kasım tarihleri arasında ziyaret edeceği her köy, kasaba ve kentte; sanatçılar ve sivil toplum kuruluşları tarafından halka açık, samimi kültür ve sanat etkinlikleri ile karşılanacak. Projeye destek verenlerin başında Türkiye yapımcıları İstanbul Kültür Sanat Vakfı, projenin Türkiye'deki ortaklarından Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği yer alıyor. Ayrıca projenin Türkiye elçileri de Bergüzar Korel ve Halit Ergenç. Korel, The Walk Yürüyüş için düzenlenen basın toplantısında toplumsal sorunlar karşısında alışkanlık kazandığımızı ve bunlara üzülmek dışında pek bir şey yapmadığımızı dile getirerek artık bunun bir adım önüne geçmemiz gerektiğini söyledi. Ergenç ise festivalin tamamen umut odaklı olduğunu ve bunun bir parçası oldukları için onur duyduklarını belirtti. The Walk Yürüyüş hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz https://www. walkwithamal. org/tr/ adresini tıklayın. Küçük Amal, çocuk mültecileri savunmak ve desteklemek için ivedilikle yardımınıza ihtiyaç duyuyor. Yürüyüş'ü bugün bağış yaparak destekleyebilir, mülteci çocuklara siz de umut olabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/the-white-buffalo-da-istanbul-yolcusu/", "text": "The White Buffalo, +1 Rock Fest kapsamında, Vigor Event ve Freebird Agency organizasyonu ile 7 Mayıs Cumartesi günü Volkswagen Arena'ya buyuruyor. Türkiye'de de çok sevilen Sons Of Anarchy grubunun Come Join The Murder, The Whistler, Set My Body Free gibi unutulmaz müziklerinin yazarı Jake Smith, sahne ismi ile The White Buffalo, ikinci kez +1 Rock Fest kapsamında hayranlarıyla buluşmaya hazırlanıyor. +1 Rock Fest programında ayrıca, kendine has şarkı sözleriyle ülkemizin en üretken rock gruplarından Redd'de yer alacak. Ogün Sanlısoy ile Pentagram grubundan tanıdığımız, ülkemizin yetiştirdiği en özel seslerden Murat İlkan akustik performanslarıyla festivalin özel konukları arasında. Gün boyu müziğin devam edeceği etkinlikte, +1 Rock Fest DJ kabininde Rock FM'den tanıdığımız Metehan Mert Çakır bizimle olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tilda-tezmandan-buyulu-bir-tiyatro-yolculugu-daha-oyunnanme-ii/", "text": "Oyunname II, Tezman'ın ilk kitabı Oyunname'nin yayımladığı 2012 yılından bugüne, kesintisiz takip ettiği Avignon Tiyatro Festivali, Paris ve New York sahnelerinde izlediği oyunlar arasından titizlikle seçtiği 70'e yakın oyunu kapsıyor. Kendi gözünden oyunların yansımalarının, oyun izleyerek geçirdiği büyülü saatlerin kalbinde ve zihninde canlı kalması için, yaptığı her yolculuk dönüşünde izlediği oyunları kaleme alan Tezman kitabını; Tiyatroseverlerle paylaştığım samimi mektuplardan ortaya çıkan bir hatıra defteri gibi... diye tanımlıyor. Kitapta sahne sanatları alanındaki birikimler ve kritiklere, sade bir üslup ve oyunlara ait ilham veren fotoğraflar eşlik ediyor. Çocukluk yıllarında başlayan tiyatro sevgisini zaman içinde bir tutkuya dönüştüren ve tiyatro dünyası ile olan ilişkisini uzun yıllar Milliyet Sanat Dergisi başta olmak üzere farklı yayınlarda kaleme aldığı yazılarla da sürdüren Tilda Tezman, kitaplarında tamamen dünya tiyatrosuna odaklanıyor. Tiyatroyu her şeyden önce bir ifade özgürlüğü platformu olarak tanımlayan ve tiyatronun dönüşümüne yakından tanıklık eden yazar, kitabında sahne sanatları alanındaki birikimini ve kritiklerini çok sade bir üslupta ve oyunlara ait, ilham veren görsellerle desteklemiş. İnkılap Kitabevi'nden çıkan Oyunname II, tüm kitapçılarda ve online satış platformlarından satın alabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/timothee-chalamet-79-venedik-film-festivalinde-ray-bani-ile-pek-havali/", "text": "Şu sıralar sinemanın en popüler yıldızlarından olan 26 yaşındaki Amerika-Fransız asıllı ünlü aktör Timothee Chalamet, 79. Venedik Festivali'ne Haider Ackermann imzalı hayli iddialı kostümü ve Ray-Ban'in Lady Burbank model gözlüğü ile katıldı. Dünyanın en popüler televizyon dizilerinden biri olan Homeland ile ünlenen oyuncu Timothee Chalamet İtalya'nın Venedik kentinde düzenlenen Venedik Film Festivali'ne Ray-Ban'in havalı gözlük modeli Lady Burbank ile katıldı. Gündelik yaşamında giydiği havalı parçalar ile anılan Timothee Chalamet, gözlük seçimiyle dünyanın en eski film festivali Venedik Film Festivali'nde konuşulan isimler arasında ilk sırada yerini aldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/timur-soykan-iddianame-okumak-yuzunden-kitap-okumaya-daha-az-vakit-ayirabiliyorum/", "text": "İyi Gazetecilik, İyi ki Gazetecilik kitabını hazırlayan sevgili Barış İnce ile yaptığım söyleşinin girişinde de yazdığım gibi: İki sevdiğim gazeteci aynı kitapta! Evet, şimdi klavyenin diğer ucunda, sorularımızı yanıtlayan bir başka isimde sıra... DeliDolu Yayınları'ndan çıkan yılın önemli kitaplarından birinin baş kahramanı Timur Soykan. Her şeye rağmen ille de gazetecilik diyen bir gazeteci! Mesleğinde etik değerlerden, ahlaktan, vicdandan, doğruluktan şaşmayan biri. 90'lar Türkiye'sinde yükselmeye başlayan yeni medya düzeninin kuruluşuna birinci elden tanıklık eden ödüllü gazeteci Timur Soykan ile Barış İnce'nin hazırladığı İyi Gazetecilik, İyi ki Gazetecilik kitabı vesilesiyle sohbet etme fırsatı yakaladık. Günlerdir beklediğimiz cevapları, yoğun günlerinde nihayet yanıtladı. Bugünlerde gazeteciliğin bu güzel ülke için mücadele etmek ve gerçeği savunmak anlamına geldiğini söyleyen Soykan yine de Bunun için direnmeye değer diyor. Seçimlerden sonra Türkiye'nin önemli bir kısmı gibi ben de büyük bir hayal kırıklığı yaşadım ve yaşıyorum. Ülke yıllardır ucuz bir film senaryosundaki kadar kötülerin kötü, iyilerin iyi olduğu bir dönem yaşıyor. Organize kötülük ve yönetme beceriksizliği aynı iktidarda bütünleşti. Ranta bağımlı yolsuzluk rejimi, hakimiyetini sürdürebilmek için kuvvetler ayrılığını yok ederek yargıyı organına dönüştürdü. Tüm denge ve denetleme sistemlerini, yani demokrasilerde devletin bir rant çetesinin ele geçirmesine karşı geliştirilmiş tüm koruyucu mekanizmaları yok etti. Medyanın büyük kısmını kontrolüne alarak büyük bir algı canavarı yarattı. Ayrıca laiklik başta olmak üzere Cumhuriyet devrimleri boğuldu, bunun yerine istismar yuvası olan tarikatların çağdaş yaşamı hedef aldığı gerici bir dönem inşa edildi. Kara paranın ve onun kirli sahibi uluslararası mafyanın çöktüğü bir ülke haline getirildik. Ekonomi, eğitim, adalet, dış politika, güvenlik, aklınıza gelecek her alan bu bataklığın içinde dibe sürükleniyor. Tek adam rejiminde ekonomist olduğunu iddia eden liderin saçma sapan teorisi milyonlarca insanı yoksullaştırdı. İktidar 'ensar' adı altında Ortadoğu'dan tarihin en büyük göç dalgasını davet ederken yetişmiş, eğitimli, aydın gençlerini Türkiye'den kaçırdı. AKP hükümetlerinin büyük yıkımını daha sayfalarca anlatabiliriz. Buna rağmen iktidarda kalmayı başardılar. Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci yüzyılına büyük bir karanlığın içinde girdik. Bunun sonuçlarıyla şu an zamlar ve gericilerin artan baskılarıyla yüzleşiyoruz. 28 Mayıs'ın gerçek ve çok önemli sonuçlarını zaman geçtikçe daha net göreceğiz. Bu seçimin bedeli Türkiye için ağır olacak. Çünkü güçlü bir demokrasi yerine tek adamın otoriter rejimi galip çıktı. Üstelik adil olmayan, şaibelerle dolu bir seçim süreciydi. Parti devletinin bütün kollarıyla müdahale ettiği, iktidarın kazanmak için bütün ahlaki değerleri ayaklar altına aldığı, otoriter rejimin yargıyı, güvenlik teşkilatını, bürokrasiyi, medyayı kullandığı bir seçim yarışıydı. Demokrasinin ağır yara aldığı bir süreçti. Bunları düşündükçe tabii ki iyi olmak mümkün değil. Adaletsizliğe karşı sessizliğe alışmak mümkün değil. Memleket bir bataklığa gömülürken üzülmemek mümkün değil. Evet Seferihisar'da Barış İnce ve Özlem Gürses ile birlikte kitabı ve medya düzenini konuştuk. Şu an bu paneller konusunda bir plan yok. Benim üzerinde çalıştığım bir kitap var ve bu nedenle çok fazla panellere katılamayacağım bir süreçteyim. Filmi defalarca izledim. Açıkçası üniversite sınavına girmeden önce izlediğimde filmi tam olarak analiz edebildiğimi söyleyemem. Sanırım daha çok tarihe tanıklık etmek, macera ve kötüye karşı duruş kısımları beni etkilemişti. Ayrıca sürprizler barındıran çok iyi bir senaryo. Latin Amerika'da geçen hikaye tüm dünyanın gerçeğini anlatıyor. Emperyalizm, diktatörlük ve ona halkın direnişini ideolojik olarak net ortaya koyan bir film olduğu için seviyorum. Russel Price için gazetecilik sınırlarını aştığı eleştirisini yapabiliriz ama o koşullarda doğrunun ne olduğu çok tartışılır. Bence güzel de bir tartışma olur. Tehditler oluyor. Bu hakikatin peşinde olan tüm gazetecilerin yaşadığı bir durum. Genellikle sosyal medya üzerinden oluyor. Ayrıca iktidarın, tarikatların trolleri de sık sık hedef alıyor. Ayrıca iktidarın baskısı da sürekli üzerimizde. Bu istibdat döneminde haber yapmanın, gerçeği savunmanın bir bedeline dönüştü. Sadece tehditler değil, yalanlar, iftiralar, hedef göstermelere karşı güçlü durmak zorundasınız. Korkusuz bir gazeteci değilim. Herkes korkar ve bu çok normal. Kahraman da değiliz. Sadece işimizi iyi yapmaya çalışıyoruz. Bir gazeteci işinin ilkeleri, onuru gereği demokrasinin yanında durmak zorundadır. Evrensel olarak basının tarifi, etiği budur. Ben 20 yıla yakın bir süre merkez medyada çalıştım ve AKP iktidarının FETÖ'cülerle ortak olduğu dönemde de sonrasında da merkez medyadaydım. Sansürün medyanın tüm damarlarına işlemesine tanık oldum. Gazetede yöneticiyken çalışma arkadaşlarını korumak için ya da gazetede kalan özgürlük alanlarını muhafaza edebilmek için sansüre boyun eğdiğim zamanlar oldu. Kitapta bunlardan bahsettik. Otosansür de böyle işliyor içimize. Şimdi televizyonda yorum yaparken de dikkat etmek zorundasın. RTÜK denilen sansür kurumu, bir cümlenden dolayı kanalı kapatabilir. Buna hassasiyet göstermemek gibi bir şansın yok. Sansür dediğiniz sistem birey olarak sizi esir alamayabilir ama hep düşünmek zorunda olduğunuz başkaları vardır. Bu bir ahtapot gibi çevrenizi sarar. Bunların hepsinin özeleştirisini yapıyorum. Ve hepimiz yapmak zorundayız. Ama merkez medyadan ayrıldıktan sonra bir tehdit nedeniyle haber yapmaktan hiç vazgeçmedim. Her zaman yanıt haklarına da yer vererek haberlerimi yazdım. Haberin değerini düşüren bu kirli medya düzeni, sansür. Medyanın en temel işlevi, kamu adına iktidarı denetlemektir. Yani halkın yararını önceler ve iktidarı halka anlatır. Bu sayede insanlar, kendilerini yönetenler hakkında bir kanaate ulaşır. Ama Türkiye'de sadece tek adamı alkışlayan bir medya düzeni var. Bu düzende haberin bir değeri yok. Hatta skandalları örtmek, gündemden düşürmek misyonunu üstlenmiş medya organları var. Ya da muhalefete saldırmakla görevli devasa bir medya ordusu var. Önemli haberi yok eden bu düzen. Yoksa büyük haberi, sokaklarda yürüyüp bağırarak anlatsanız bile önemlidir. Türkiye'de yazılı basının tirajlarına baktığınızda çok büyük bir düşüş var. Dijitalde haber çok daha hızlı ve etkili yayılabiliyor. NİLÜFER: Peki bağımsız gazeteciliğe nasıl bakıyorsun? Örneğin benim kurucusu olduğum Ajandakolik bağımsız bir kültür sanat web sitesi. Posta'dan işten çıkartıldıktan sonra oradaki köşemi böyle bir mecraya dönüştürerek kendi kendimin patronu olmaya karar verdim. Sürdürülebilir olmasını sağlamak, eğer maaş alan bir gazeteci değilsen, çok zor ama bir şekilde devam ettirmeye çabalıyorum. Gazetedeki büyük/küçük patronlardan sıkılan ya da onlar tarafından işten çıkartılan ve kendi mecrasını kuranlar hakkındaki düşüncelerini merak ediyorum. Eskiden etkili bir medya olabilmek için büyük sermayelere ihtiyaç duyardınız. Bu tekelleşmeye neden oluyordu. Bilişim çağında medyanın kanalları ve tanımı çok değişti. Bu bağımsız haberciliğin, yayıncılığın önünü açan harika bir teknoloji. Türkiye gibi iktidarın medya havuzlarında gerçeğin boğulduğu bir ülke için çok büyük ihtiyaç. Ama bu olanağı da sansürle boğmak istiyorlar. Oysa bağımsız mecraların oluşması sadece haberciler ya da içerik üretenler için demokrasiler için önemli bir avantaj. Türkiye'de gazeteciler uzun yıllardır sendikasız bırakılarak, mesleki örgütleri yasaklanarak sömürüldü. İş güvencesinden mahrum bırakıldı. Bu noktada sadece emekçi düşmanı patronlara değil, gazetecilerin kendilerine de bakması gerekiyor. Otoriter rejimler, kötü ve liyakatsiz insanları bir mıknatıs gibi çeker. Çünkü yetenekleri, birikimleri ya da emekleriyle hedeflere ulaşamayacaklarını bilenler için kestirme yollar vardır. Biat ederek, emirlere uyarak, kötülüğe ortak olarak makamlara kurulabilirler. Bu makamlarda en büyük korku o makamı hak eden vasıflara sahip olanlardır. Bunun için onlar temizlenir ve liyakatsizlik tüm kurumları kısa sürede ele geçirir. Türkiye'de devlet gibi medya da bunu yaşıyor. Buna ürkek sessizlik hizmet ediyor. İyi gazetecilerin özgür olacakları alternatif mecralara yönelmesi gerekiyor. Çünkü aslında haber vermeyen, gazetecilik yapmayan, sadece iktidarın yayın organı olan gazeteler tamamen manasız hale geliyor. Üreterek direnmek ve basın özgürlüğünü savunmak dışında bir seçenek yok. Gazetecilik dışında politik polisiye yazıyorum. Zavallı, Liste ve son olarak Kırmızı Kedi Yayınevi'nden yeni çıkan İblis'i Öldür isimli politik polisiye kitabım var. Polisiye yazmayı seviyorum. Çok çeşitli okumalar yapmaya çalışıyorum. Ama iddianame okumak yüzünden kitap okumaya daha az vakit ayırabildiğimiz bir dönemde olduğumu söylemeliyim. Şu an uluslararası suç örgütleriyle ilgili okumalar yapıyorum. Okuduğum son roman Carlos Ruiz Zafon'un Rüzgarın Gölgesi'ydi. Vazgeçmemelerini ve çok çalışmalarını öneriyorum. Şu an gençlere gazetecilikte direnmelerini söyleyen gazeteci bulmak zor. Ama ben bu mesleği çok seviyorum. Hele bu günlerde gazetecilik, bu güzel ülke için mücadele etmek anlamına geliyor. Gerçeği savunmak anlamına geliyor. Bunun için direnmeye değer. Evet, şu an bir araştırma inceleme kitabı üzerinde çalışıyorum. Güçlü fikirler asla yenilmez. Ama bunun gecikmesi kuşakları harcar. Benim umudum her zaman var. Zaten umudunun kalmadığı yerde yenilmişsin demektir. Size hayal kırıklığı yaşatabilir, çok üzebilir, hatta yıkıldığınızı hissettirebilir. Ama umut iyi bir şeydir. Yeniden başlamanı ve hayatının bir anlamının olmasını sağlar. En önemlisi de bu sanırım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-antidemokratik-yontemlerle-yasatilamaz/", "text": "Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi, pandemi sürecinde zor durumda kalan bağımsız tiyatrolar için yeni bildiri yayınlandı. Nisan ayından bu yana devam edegelen zorlu süreçte, Türkiye'nin her tarafından yüzlerce bağımsız tiyatronun hak temelli mücadelesinde ve çözüm arayışında sesi olan Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi, bu temsiliyeti görmezden gelinerek Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülen tiyatro politikası oluşturma sürecinin ısrarla dışında bırakılmaktadır. Metropollerde faaliyet gösteren bağımsız tiyatro ekiplerinin yanı sıra Anadolu'da tiyatroyu var eden tiyatro topluluklarının gönüllü katkıları ve ortak akıllarıyla, tiyatromuzun sorunlarını çözmeye ve toplumsal diyaloğu oluşturmaya çaba gösteren Tiyatromuz Yaşasın İnisiyatifi'nin temsiliyetinin olmadığı bir Tiyatro Kurulu'nun da tüm tiyatro emekçilerini temsilden yoksun olduğu, dolayısıyla meşruiyetinin baştan tartışmalı olduğu açıktır. Meslektaşlarımızı ve tiyatro örgütlerini, Anadolu'nun dört bir yanından tiyatro emekçilerinin söz hakkını görmezden gelen bu yapılanma konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı'na uyarıda bulunmaya ve temsiliyetimizin görünür kılınması yönünde baskı oluşturmaya davet ediyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-kooperatifi-2-yildir-ozel-tiyatrolari-guclendirmek-icin-ugrasiyor/", "text": "Özel tiyatroların sanatsal üretimini zenginleştirirken ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesini ve sürdürülebilir hale gelmesini sağlamak amacıyla 26 Haziran 2019'da kurulan Tiyatro Kooperatifi, ikinci yaşını kutluyor. Özellikle pandemi dönemindeki çalışmalarıyla dikkatleri çeken kooperatif, kuruluşunun ikinci yılı dolayısıyla Kasım 2019 Nisan 2021 arasındaki çalışmalarını kapsayan 1. Dönem Faaliyet Raporu'nu da yayınladı. Türkiye'deki özel tiyatrolar için 21. yüzyılda dünya standartlarında tiyatro yapabilme alanını tesis etmek amacıyla çalışmalarını sürdüren Tiyatro Kooperatifi, ikinci yaşını kutluyor. Mayıs 2018'de 13 özel tiyatronun girişimiyle çalışmalarına başlayan ve 26 Haziran 2019 tarihinde 32 kurucu ortağıyla resmi kuruluşunu gerçekleştiren kooperatif, yola 64 özel tiyatronun dahil olduğu büyük ve güçlü bir yapı olarak devam ediyor. Resmi kuruluşunun ardından kısa vadede ortakları için ekonomik fayda yaratacak projeler geliştirmeyi, uzun vadede ise mevzuat değişikliğini hedefleyen Tiyatro Kooperatifi, Mart 2020'de tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgını sebebiyle stratejik planlarını güncelledi. Kooperatif, özel tiyatrolar için son derece zorlu geçen bu dönemde özel tiyatroların ekonomik, sosyal ve hukuki olarak güçlenmelerini sağlamak için çalışmalara odaklandı. Tiyatro Kooperatifi'nin tüm çalışmalarını kapsayan 1. Dönem Faaliyet Raporu'nda Kasım 2019 Mart 2020 dönemini anlatan bölüm; yerel yönetimler ve paydaşlarla ilişkiler, kooperatif tarafından düzenlenen ve kooperatifin katıldığı etkinlikler ile fon başvuruları hakkında bilgi veriyor. Raporun pandemi dönemini kapsayan Mart 2020 Nisan 2021 bölümünde ise; kamu kurum ve kuruluşları ile görüşmeler, acil çözüm çağrısı, kurumsal haberler, kooperatifin çalışma grupları ve projeleri, yerel yönetimlerle ilişkiler, kültür sanat alanıyla ilişkiler, ortaklara yapılan bilgilendirmeler, uluslararası ilişkiler ve Tiyatro Kooperatifi'nin katıldığı etkinlikler ve yayınlar yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-kooperatifi-27-mart-dunya-tiyatrolar-gununu-sahnededayanisma-ile-kutluyor/", "text": "Tiyatro Kooperatifi, 27 Mart Dünya Tiyatro Gününü #SahnedenDayanışma'yla kutluyor, sisteme yönelik taleplerini yineliyor! Kurulduğu günden bugüne özel tiyatroların sanatsal üretimini zenginleştirirken ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesi ve sürdürülebilir hale gelmesini sağlamak için çalışmalarını sürdüren Tiyatro Kooperatifi, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü mesajında pandemi, deprem, sel gibi toplumsal olarak yaşadığımız acıların dinmesini dilerken, her türlü krizde özel tiyatroları savunmasız bırakan sorunlar için kalıcı çözümlerin hayata geçirilmesini talep ediyor. - Tiyatrolar ticarethane, tiyatro sanatını icra edenler de tacir değildir. Mevcut mevzuatta özel tiyatroların faaliyetlerine özgü bir tanım yapılması gerekmektedir. - Özel tiyatroların üstündeki ağır vergi yükü kaldırılmalıdır. - Özel sektörün tiyatro alanını desteklemesi teşvik edilmelidir. - Özel tiyatroların bağış alabilmesinin önünün açılmalıdır. - Özel tiyatrolara yapılan çok sınırlı destek genişletilmelidir. - Özel tiyatrolara SGK teşviki verilmelidir. - Belediyecilik mevzuatında kültür sanat alanıyla ilgili gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. - Tiyatro Kooperatifi ortağı özel tiyatrolar, oyun gelirlerinin tamamını veya bir kısmını seçecekleri Afet Platformu'na dahil Sivil Toplum Kuruluşu'na, kendi imkanları doğrultusunda bağışlıyor. - Tiyatro Kooperatifi ortağı özel tiyatrolar oyun gelirlerini, evini kaybetmiş depremzedeler ile kira desteği vermek ya da boş durumdaki evini kullanıma açmak isteyen kişileri buluşturmak için İhtiyaç Haritası tarafından başlatılan #BirKiraBirYuva projesine bağışlıyor. - Tiyatro Kooperatifi ortağı özel tiyatrolar, Afet Platformu'na üye herhangi bir sivil toplum kuruluşunun üyesi, gönüllüsü veya destekçisi olan seyircileri, 1 Mart 2023'ten başlayarak 2022-2023 sezon sonuna kadar #SahnedenDayanışma kontenjanıyla oyunlarında misafir ediyor. - Tiyatro Kooperatifi, depremden direkt etkilenen illerde faaliyet gösteren paydaşları Akdeniz Bölge Tiyatro Kooperatifi ve Ahura Tiyatro Kooperatifi'ne dahil tiyatroların yeniden sahnelere dönebilmesi için depremzede meslektaşlarıyla dayanışmayı sürdürüyor. Bu kapsamda, - Tiyatro Kooperatifi ortakları oyun gelirlerinin bir kısmını depremzede meslektaşlarıyla paylaşacak. - Tiyatro Kooperatifi'nin önerisiyle, İBB Kültür Dairesi Başkanlığı'na bağlı Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nü kapsayan 26 30 Mart tarihleri arasında İstanbul'daki oyunların yanı sıra Akdeniz Bölge Tiyatro Kooperatifi'yle birlikte depremden etkilenen illerdeki tiyatro ekiplerine de sahne veriyor. İBB, depremden etkilenen illerin tiyatrolarına kültür merkezlerinin sahnelerini açıyor ve oyunları İstanbullulara ücretsiz olarak sunuyor. Yıl boyunca sürecek dayanışma projesi kapsamında, bölgedeki tiyatrolar İBB sahnelerinde yer alacak. - Tiyatro Kooperatifi, depremden etkilenenler yeniden bir hayat kurarken, başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere toplumsal iyi oluşu destekleyecek faaliyetler yürütecek. Bölgeye giderek depremzede çocuklarla buluşmak, oyunlar, atölyeler, drama çalışmaları içeren bir projeyi hayata geçirmek için çalışmalar kurgulayacak. Bu projenin detayları netleştiğinde, kamuoyuna ayrıca bir bilgilendirme yapacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-kooperatifi-ietmin-uyesi-oldu/", "text": "Tiyatro Kooperatifi Ocak 2021 itibarıyla, gösteri sanatları alanındaki en eski ve en büyük ağlardan biri olan IETM'in üyesi oldu. Bu yıl 40. yılını kutlayan IETM, gösteri sanatları alanında savunuculuk faaliyetleri yürütmeyi, üyelerinin kapasitelerini geliştirmeyi ve uluslararası ağlarını güçlendirmeyi amaçlıyor. Türkiye'deki tiyatro sanatının uluslararası alanda bilinirliğini ve görünürlüğünü arttırmayı amaçlayan Tiyatro Kooperatifi, 47 ülkeden 500'e yakın üyesi bulunan IETM'in üyesi oldu. Uluslararası kurum, kuruluş, ağ, festival ve organizasyonlar ile kooperatif ortağı tiyatrolar arasında köprü görevi üstlenmeyi; uluslararası kurumlarla iş birlikleri ve ortaklıklar yaratarak dünyanın dört bir yanındaki tiyatro profesyonelleriyle karşılıklı deneyim paylaşımına imkan sağlamayı hedefleyen Tiyatro Kooperatifi, Ocak 2021'de IETM ağına üye olarak bu hedefleri doğrultusunda önemli bir adım attı. Belçika merkezli IETM, gösteri sanatları alanında savunuculuk faaliyetleri yürütmeyi, üyelerinin kapasitelerini geliştirmeyi ve uluslararası ağlarını güçlendirmeyi amaçlıyor. Her yıl farklı ülkelerde üyelerine ve dünyanın dört bir yanından tiyatro profesyonellerine yönelik etkinlikler düzenleyen IETM, pandemi sürecinde çalışmalarını çevrimiçi ortama taşıdı. IETM ile Tiyatro Kooperatifi'nin iş birliğine attıkları ilk adım ise, IETM Çok Mekanlı Uluslararası Gösteri Sanatları Toplantısı 2020 kapsamında kooperatifin ev sahipliği yaptığı Peki Ya Bundan Sonra?: Gösteri Sanatlarında Dayanıklılık başlıklı webinar oldu. Tiyatro Kooperatifi, uluslararası alandaki projelerini önümüzdeki dönemde de sürdürmeyi, farklı iş birliklerine imza atmayı hedefliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-kooperatifi-ozel-tiyatrolar-cokuste/", "text": "Pandemi tedbirleri kapsamında açık havada yapılacak konser, gösteri, festival gibi etkinliklerin 14 Eylül itibariyle artık gerçekleşmeyecek olması üzerine Tiyatro Kooperatifi, tiyatroların çöküşe geçtiğini belirten bir açıklama yayımladı. İstanbul İli Umumi Hıfzıssıhha Meclisi'nin 11.09.2020 Cuma günü yapılan olağanüstü toplantısında alınan 89 sayılı kararın Açık alanlarda yapılacak; konser, gösteri, festival vb. etkinliklere 14.09.2020 08:00'den itibaren hiçbir surette kesinlikle müsaade edilmeyecektir maddesi ile birlikte tüm sahne sanatları faaliyetleri ne yazık ki durmuştur. Mart ayında verilen öncelikli ilk tedbir kararıyla salonlarımız Temmuz ayına kadar tamamen kapatıldı. Sahne önü ve arkasındaki binlerce çalışan, 6 aydır gelir elde edememekte; ekonomik olarak çok zor zamanlardan geçmektedir. Oluşturulan geçici önlemler de ne yazık ki yetersiz kalmaktadır. İstanbul İli Umumi Hıfzıssıhha Meclisi tarafından alınan bu karar; belediyeler ve özel sektörle beraber, sahne sanatlarına destek amaçlı üretilen açık hava sahnelerinde yer alma imkanını da ortadan kaldırarak sahne sanatları alanının son umudunu da tüketmiştir. Kuşkusuz ki salgın koşullarında toplumun her bir zerresi çeşitli ölçülerde yara almış ve almaya devam etmektedir. Ancak bu gibi olağanüstü koşullara çözüm üretmesi gereken yegane yapı, devlet mekanizmasıdır. Gerçek ve planlı risk yönetimi, ancak bu mekanizmayı işler kılmakla uygulanabilir. Anlık kararlar ve kısa dönemli çözümler, var olan problemi daha da derinleştirmekten öteye gitmemektedir. Seyircimizin, oyuncularımızın ve emekçilerimizin sağlığı bizler için her şeyden önemli. Bu süreçte yapılan uygulamalarda bu hassasiyetimiz açıkça görülmektedir. Lakin Temmuz ayı itibarıyla, kontrollü serbestlik kapsamında Sağlık Bakanlığı'nca belirtilen tüm tedbir koşullarına uyulmasına rağmen; yayınlanan genelgeyle yasaklanan düğün, kına gecesi, nişan, nikah, sünnet düğünü vb. eğlencelere, tiyatro etkinliklerinin de salt eğlence olarak görülüp dahil edilmesi bizleri derinden yaralamıştır. Devlet kurumları, sektör temsilcileri, bilim kurulları ile gerçekçi; geleceği hedefleyen; sanatın sürekliliğini önceliğine alan ve hak ettiği değeri teslim eden; sektördeki tüm çalışanların ekonomik ve sosyal haklarını göz önünde bulunduran planlamalarla sahne sanatlarını mümkün olan azami koşullarda korumak için elimizden geleni yapalım. Bu konuda iş birliği yaparak, acil önlem ve kalıcı çözümler üretilmesini talep ediyoruz. Aksi halde çok yakın bir zamanda tüm alanın çöküşüne şahitlik edeceğiz. Buna engel olmak için Kültür ve Turizm Bakanlığı başta olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşlarını sorumlu davranmaya ve beraber çözüm üretmeye davet ediyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-kooperatifi-ozel-tiyatrolar-icin-4-talepte-bulundu/", "text": "Tiyatro Kooperatifi, özel tiyatroların ayakta kalmasının ancak somut ve sürdürülebilir çözümlerle mümkün olduğunu vurgulayarak, yeni yıl için de özel tiyatrolar için acil çözüm çağrısını yineledi. Mayıs 2018'de 13 özel tiyatronun girişimiyle çalışmalarına başlayan ve bugün 75 özel tiyatronun Tiyatro Kooperatifi, 21 Aralık 2022 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile film gösterimleri ve konserlerden alınan eğlence vergisi oranının yüzde sıfır olarak belirlenmesi üzerine 24 Aralık Cumartesi günü #ArtıkÇözümİstiyoruz başlığıyla bir kampanya başlattı. Kooperatiften yapılan açıklamada, özel tiyatrolar için 4 talep sıralandı. Tiyatro Kooperatifi, özel tiyatroların yıllara dayalı köklü sorunlarının çözümü için kuruluşundan bu yana tekrar ettiği, takipçisi olduğu aşağıdaki taleplerinin Artık Gerçekleşmesini bekliyor. 1- Özel tiyatro biletlerindeki KDV oranı kalıcı olarak sıfırlanmalı veya en alt vergi diliminden değerlendirilmelidir. 2- Kurumlar Vergisi ile Gelir Vergisinin yüksek dilimleri; özel tiyatrolar üzerinde bir yüktür ve bu yük kaldırılmalıdır. 3- Özel tiyatrolara sponsor olan gerçek ve tüzel kişilerin yaptığı harcamalar, Kurumlar/Gelir Vergisinden mahsup edilebilmelidir. 4- Özel tiyatroların bağış ve/veya yardım alabilmesi sağlanmalıdır. tiyatro yapabilme alanını tesis edebilmek hedefiyle çalışmaya ve dayanışmayı büyütmeye devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-kooperatifi-ozel-tiyatrolar-yasam-savasi-veriyor/", "text": "İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültür Politikaları Yönetimi ve Araştırma Merkezi iş birliğiyle ve ortaklarının katılımıyla bir akademik araştırma yürüten Tiyatro Kooperatifi, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü vesilesiyle araştırmadan bir ara rapor yayınlayarak son derece dikkat çekici verileri gün yüzüne çıkarttı. Kalıcı çözümler üretilmediği takdirde kayıpların telafisinin on yıllar süreceğine dikkat çeken Tiyatro Kooperatifi, özel tiyatrolar için acil olarak harekete geçilmesi çağrısını yineledi. Pandeminin başlamasıyla çıkmaza sürüklenen özel tiyatroların durumunu çarpıcı rakamlarla gözler önüne seren rapora göre özel tiyatroların üçte ikisi borçlanarak yaşama savaşı veriyor. Kooperatif ortakları, devletten ve yerel yönetimlerden mevzuat düzenlemeleri, depo, ofis, nakliye, iletişim, kira, ücretsiz sahne tahsisi, bilet satın alma; diğer tiyatrolardan bedelsiz kiralama ve sahne paylaşımı; medyadan pandemi sonrası seyircinin tiyatroya gitme konusunda çekincelerine yönelik bilinçlendirme kampanyaları geliştirilmesi; özel sektörden sponsorluk ve tanıtım; seyirciden ise çevrimiçi gösterimlere ve kampanyalara katılım konusunda maddi ve manevi olarak destek bekliyor. Raporda, salgın sürecinde ek destek alamadıkları takdirde özel tiyatroların %50'sinin sahnelerini kapatmak zorunda kalacakları belirtilirken bir yandan da bu süreçte birçok sahne emekçisinin yaşamını sürdürmek için alanının dışında mesleklerde çalışmak zorunda olduklarına dikkat çekiliyor. Pandemi döneminde özel sektörden destek alabilen özel tiyatro oranının sadece %10 olduğu aktarılırken, gelirlerinin %90'ını bilet satışlarından elde eden özel tiyatroların %63'ünün toplam bilet gelirinin de 500 TL'nin altına düştüğü vurgulanıyor. Araştırma, Tiyatro Kooperatifi ortaklarının üçte ikisinin (%60) borçlanma zorunluluğu içinde olduğunu da ortaya koyuyor. Borçlanan tiyatroların yaklaşık üçte ikisi 2019-2020 sezonunda herhangi bir kamu fonundan faydalanamazken, herhangi bir destek alanların ise borçlarının ancak %23'ünün karşılandığı belirtiliyor. Salgın sürecinde hiçbir şekilde gelir elde edemeyen tiyatroların herkes gibi fatura, personel maaşı, vergiler gibi tüm finansal yükleri devam ederken, kira ödemeye devam etmek zorunda olan özel tiyatro oranının da %87 olması, yaşanan durumun zorluğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Tiyatro Kooperatifi, gelecek yıl Dünya Tiyatro Günü'nde sahnelerde yeniden bir arada olabilmek için önerilerini de paylaştı. Kooperatif, hem seyircilerin hem de kurumların gerek özel tiyatroların çevrimiçi ve fiziksel oyun gösterimlerine bilet alarak, gerek hatıra eşyalarından satın alarak gerekse yürütülen kitlesel fonlama kampanyalarına bağış yaparak maddi destekte bulunabileceğini belirtti. Tiyatro Kooperatifi, özel tiyatroların güncel etkinlik ve kampanyalarının sosyal medyada duyurulması, özel tiyatrolara ve projelere sponsor olunması, verilen desteklerin görünür kılınarak diğer kurumlara da kültür sanat alanında destek verme konusunda ilham olunması gibi katkıların da büyük önem taşıdığına dikkat çekti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-kooperatifi-ozel-tiyatrolara-destek-paketi-ile-ilgili-aciklama-yapti/", "text": "Tiyatro Kooperatifi, 2020-2021 sanat sezonu için Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü tarafından özel tiyatroların projelerine yapılan destek konusunda T. C Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bazı sorular yöneltti. İşte Kooperatif'in özel tiyatrolara destek paketiyle hakkındaki açıklaması. Tiyatro Kooperatifi, T. C Kültür ve Turizm Bakanlığı'na gönderdiği ve kamuoyuyla da paylaştığı yazıda özel tiyatrolara bakanlık tarafından verilen maddi desteğin kriterlerini sordu. Bazı taraflı haber siteleri, konuyu Tiyatro Kooperatifi, verilen desteklerden memnun kalmamış olacak ki gibi ifadelere yer vererek dile getirdi. Özellikle pandemi sürecinde bazı sahneler kapanmak zorunda kalırken Moda Sahne çareyi oyun afişlerini satmakta buldu. Özel ve bağımsız tiyatroların çöküşte olduğu bu süreçte Tiyatro Kooperatifi'nin cevap aradığı sorulara göz atmakta fayda var. En kısa sürede desteklerin olması, olan desteklerin iyileştirilmesi en büyük dileğimiz. - Desteklenen oyunların seçiminde kullanılan kriterler nelerdir? - Desteklenen oyunların seçiminde kullanılan kriterlere uyumluluğu değerlendiren kurulda görev alan kişi veya kurumlar kimlerdir? - Başvurusu olumlu sonuçlanan her bir tiyatroya ayrılan bütçe nedir, bütçenin aktarımı ne zaman yapılacaktır? - Destek başvurusu olumlu sonuçlanmayan tiyatrolar, seçim kriterleri kapsamında başvurunun olumsuz sonuçlanma nedenini öğrenmek istemektedir. Hem şeffaflık prensibi hem de bir sonraki destekten yararlanabilmek, desteğin kriterlerine uyumlanmak ve gereken iyileştirmenin yapabilmesi için, başvurusu olumsuz sonuçlanan tüm tiyatrolara seçim kriterleri kapsamında bilgi vermenizi rica ederiz. - Vergi/SGK borcunu yapılandırmak ve/veya İTO kaydı yaptırmak üzere borç/kredi alarak desteğe başvurabilen tiyatrolar için, destekten yararlanamama sebebini şeffaf bir şekilde öğrenmek ayrıca önem arz etmektedir. - Değerlendirmenin objektif kriterlere göre yapılması, sonuçların şeffaf bir şekilde açıklanması gerekmektedir. Bu kapsamda ivedilikle çözümlenmesi gereken konular aşağıdaki gibidir; - Desteğin eski oyunlara verilmesinin adaletsiz oluşu, - Oyun ismini ve/veya başvurucu şirketi değiştirerek aynı oyunların tekrar destekten yararlanması, - Farklı şirketlerle yapılan başvurular sayesinde aynı tiyatronun birden çok oyunla destek alması, - Her başvurusu olumsuz sonuçlanan tiyatroların yanında her yıl kesintisiz bir şekilde destekten yararlanan tiyatroların olması, - Desteğin kapsayıcı olmaması. - Sanatsal kriterlerinin muğlak olması. - Yönetmeliğin 7. ve 8. maddesi başta olmak üzere, Değerlendirme Komisyonu tarafından her sanat sezonunda ek ölçütler belirlenebilir. gibi belirsizlik içeren ifadelerin güncellenmesi gerekmektedir. Bu yönde her türlü iş birliğine ve çalışmaya açık olduğumuzu yinelemek isteriz. - Özel tiyatroların yaklaşık 7 aydır gelir elde edemediği, sahnelerin birer birer ve hızla kapandığı ağır pandemi sürecinde, neredeyse tüm özel tiyatroların vergi ve SGK borcu bulunduğu açıktır. 14 Mart 2020 tarihli toplantımız ve 20 Mart ile 27 Mart 2020 tarihli COVID-19 salgını sebepli acil önlem paketi önerilerimizde verilen desteklerde vergi ve SGK borcu aranmamasının hayati olduğunu sizinle paylaşıp desteğinizi rica etmiştik. - Türkiye çapında tüm özel tiyatrolarla aynı sorunları yaşadığımız gerçeğinden yola çıkarak; 60 özel tiyatronun dahil olduğu ve bir örneklem olarak değerlendirilebilecek Tiyatro Kooperatifi özelinde, ortaklarımızın %43'ü desteğe başvurmuştur. Başvuruda bulunmayan ortaklarımızın %50'si vergi veya SGK borcu olmaması şartının aranması sebebiyle desteğe başvuramamıştır. Eğer başvuru kriterlerinde vergi veya SGK borcu olmaması ve bu dönemde bir maliyet kalemi olan İTO kaydı şartı bulunmasaydı, başvuruda bulunan tiyatroların oranı %72 olabilecekti. Konuyu tekrar bilgi ve değerlendirmenize sunarız. - 27 Mart 2020'de değerlendirmenize sunduğumuz Özel Tiyatroların Projelerine Yapılacak Yardımlara İlişkin Yönetmelik Değişikliği Hakkında Önerilerimizi tekrar paylaşıyoruz. Bu öneriler çerçevesinde kabul gören maddeler dışında, henüz sonuç/değerlendirme/yorumunuzu alamadığımız önerilerimiz için de görüşlerinizi rica ederiz. - 2020-21 sezonunda destek alan kurumların tamamı, sadece tiyatro alanında faaliyet gösteren kurumlar mıdır? Destekten yararlanan kurumların belirlenmesi ve alanda Özel tiyatroların çöküşte olduğu, sahnelerin teker teker kapandığı, tiyatrocuların mesleklerini yapamadığı pandemi sürecinde verilen destekle ilgili T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın tesis edeceği şeffaflık ve kolaylaştırıcılığı önemsiyor, yukarıdaki sorularımıza ilişkin yanıtlarını rica ediyoruz. Yukarıdaki sorulara verilecek yanıtların tamamının, özellikle de bu hassas süreçte tüm sektör açısından güven vermesini gönülden arzu ediyoruz. Ancak kültürel mirasımıza sahip çıkmak ve pandemi bitiminde tiyatrolarımızın var olabilmesi için somut, sürdürülebilir, kalıcı çözümlere ihtiyacımız olduğunu ve iş birliğine açık olduğumuzu bir kez daha yineleyerek, önerilerimizin dikkate alınmasını rica ederiz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatro-kooperatifinden-depremzedeler-icin-sahnedendayanisma-cagrisi/", "text": "Mayıs 2018'de 13 özel tiyatronun girişimiyle çalışmalarına başlayan ve bugün 76 özel tiyatronun dahil olduğu büyük ve güçlü bir yapı olarak yola devam eden Tiyatro Kooperatifi, 6 Şubat 2023'te Kahramanmaraş'ta meydana gelen ve 11 ilde milyonlarca kişiyi etkileyen depremlerde hayatta kalanlarla dayanışmak için #SahnedenDayanışma çağrısı yapıyor. Tiyatro Kooperatifi, 6 Şubat 2023'te Kahramanmaraş'ta meydana gelen ve 11 ilde milyonlarca kişiyi etkileyen depremlerde hayatta kalanlarla dayanışmak için #SahnedenDayanışma kampanyasını başlattı. Tiyatro Kooperatifi, ana işi insana ve insanın duygularına dokunmak olan tiyatro sanatı üretenleri ve icracılarının toplumsal sorumluluğunun bilinciyle #SahnedenDayanışma'yı büyütmeyi hedefliyor. Tiyatro Kooperatifi, ortağı 76 özel tiyatronun katılımıyla başlattığı kampanyada oyun gelirlerinin depremzedelerle paylaşılmasının yanı sıra, bölgedeki hayatın normalleşmesi ve toplumsal iyi oluşa katkı sunacak projeler de yürütecek. Tiyatro Kooperatifi ortağı özel tiyatrolar, oyun gelirlerinin tamamını veya bir kısmını seçecekleri Afet Platformu'na dahil Sivil Toplum Kuruluşu'na, kendi imkanları doğrultusunda bağışlayacak. Tiyatro Kooperatifi ortağı özel tiyatrolar oyun gelirlerini, evini kaybetmiş depremzedeler ile kira desteği vermek ya da boş durumdaki evini kullanıma açmak isteyen kişileri buluşturmak için İhtiyaç Haritası tarafından başlatılan #BirKiraBirYuva projesine bağışlayacak. Tiyatro Kooperatifi ortağı özel tiyatrolar, Afet Platformu'na üye herhangi bir sivil toplum kuruluşunun üyesi, gönüllüsü veya destekçisi olan seyircileri, 1 Mart 2023'ten başlayarak 2022-2023 sezon sonuna kadar #SahnedenDayanışma kontenjanıyla oyunlarında misafir edecek. Tiyatro Kooperatifi, depremden direkt etkilenen illerde faaliyet gösteren paydaşları Akdeniz Bölge Tiyatro Kooperatifi ve Ahura Tiyatro Kooperatifi'ne dahil tiyatroların yeniden sahnelere dönebilmesi için depremzede meslektaşlarıyla dayanışma içinde olacak. Tiyatro Kooperatifi, depremden etkilenenler yeniden bir hayat kurarken, başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere toplumsal iyi oluşu destekleyecek faaliyetler yürütecek. Bölgeye giderek depremzede çocuklarla buluşmak, oyunlar, atölyeler, drama çalışmaları içeren bir projeyi hayata geçirmek için çalışmalar kurgulayacak. Bu projenin detayları netleştiğinde, kamuoyuna ayrıca bir bilgilendirme yapacak. Özel tiyatroların sanatsal üretimini zenginleştirirken ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesi ve sürdürülebilir hale gelmesi için çalışan Tiyatro Kooperatifi, depremden etkilenen kişilerin iyi oluşu için dayanışmayı büyütmeye ve projelerini hayata geçirmeye devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatrocu-kamran-yucenin-arsivinden-kizi-deniz-yuce-basaririn-kaleminden-perde-kapanmasa-gorecektiniz/", "text": "Birkaç yıl önce yaptığımız söyleşide şöyle demişti: Önce kelimeler biriktirmeli insan, kendi kelimelerini bulmadan önce... Aynı söyleşide kitap yazmaya cesareti olmadığını da... Yıllarca sayısız kitabın ortaya çıkış yolculuğuna eşlik eden yayıncı Deniz Yüce Başarır, biriktirdiği kelimeleri yüzlerce fotoğraf ve anıyla bir araya getirerek dev bir arşivden yeni bir arşiv yarattı ve babası Kamran Yüce'nin de kurucularından olduğu Kent Oyuncuları'nın tarihini okuyucuyla buluşturdu. Başarır Perde Kapanmasa Görecektiniz kitabında, bir yandan Kent Oyuncuları'nın, namı diğer Kenter Tiyatrosu'nun tarihini tanıklıklar, belgeler ve fotoğraflarla anlatıyor bir yandan da satır aralarında küçük bir kız çocuğu olarak gülümsüyor. Şimdiye kadar pek çok metnin okurlara ulaşmasına aracılık eden, yayıncılık dünyasının deneyimli ismi Deniz Yüce Başarır, nihayet kendi yazdığı, araştırmaya dayalı çok değerli bir kitapla okurla buluşuyor. Perde Kapanmasa Görecektiniz babası Kamran Yüce'nin arşivinin sayfalarını aralarken Kent Oyuncuları'nın Kuruluş Hikayesi (1959-1986) olarak karşımıza çıkıyor. Perde Kapanmasa Görecektiniz; topluluğun kurucu ekibinde yer alan, oyunculuğunun yanı sıra tiyatronun dergi, afiş, ilan, basınla ilişkiler gibi işlerini de yürüten Kamran Yüce'nin arşivine dayanıyor. Uzun bir araştırma sürecinin sonucunda ortaya çıkan kitap, adını Yüce'nin Gölge adlı şiirinin bir dizesinden alıyor. Kitap Kent Oyuncuları'nı arşivler, belgeler ve fotoğraflarla olduğu kadar gözlemci bir kız çocuğunun duygularıyla da ortaya koyuyor. Deniz Yüce Başarır'ın hatırladıklarını, kendi çocukluk anılarını da katarak yazmaya koyulduğu kitap Haldun Dormen, Genco Erkal, Göksel Kortay, Sema Özcan, Salih Sarıkaya, Güler Ökten, Candan ve Uğur Say, Gül Onat, Mehmet Birkiye ve Mustafa Alabora'nın anlattıklarıyla daha da zenginleşiyor. Perde Kapanmasa Görecektiniz, hem dünya tiyatro edebiyatının hem de bu topraklarda yazılan metinlerin binlerce seyirciye ulaşmasını sağlayan, günümüz Türk tiyatrosunun önemli isimlerini yetiştiren Kent Oyuncuları'nın ilham veren hikayesini ölümsüzleştirirken 60'lı yıllarda tiyatronun Türkiye için ne anlama geldiğini de hatırlatıyor. Harbiye'deki anılarla yüklü sahnenin perdeleri Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter'le açılsa da kitapta sadece onların değil, gişe memurundan dekoratöre, ışık tasarımcısından yer göstericiye herkesin sesi duyuluyor. Tiyatronun bir ekip işi olduğunun, sadece tiyatroda değil yapılan her işte elbirliğine önem verilmesi gerektiğinin altını çizen Perde Kapanmasa Görecektiniz ekip olabilenlerin, zarif ve kibar insanların, mesleğini gönülden sevenlerin, sanatın değerini bilenlerin yolundan gidiyor. Deniz Yüce Başarır'ın kaleme aldığı Perde Kapanmasa Görecektiniz, Kamran Yüce'nin Arşivinden Kent Oyuncuları'nın Kuruluş Hikayesi (1959-1986), İstanbul Kitapçısı'nın mağazalarında ve başta istanbulkitapcisi. com olmak üzere internet satış sitelerinde bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatroda-bambaska-bir-deneyim-hamletin-butun-olulerini-izlediniz-mi/", "text": "Deneysel bir yöntemle pandemi konuşllarına uygun şekilde tiyatro oyunlarını seyirciyle buluşturan Nilüfer Belediyesi'nde bugün ve Mart ayı boyunca Hamlet'in Bütün Ölüleri oyununu izleyebilirsiniz. Nilüfer Kent Tiyatrosu'nun yeni projesinde özel olarak tasarlanmış konteynerlerde sahnelenen E. Feza Soysal'ın yazıp yönettiği Hamlet'in Bütün Ölüleri her defasında bir seyirci ile buluşuyor. Shakespeare'in Hamlet isimli oyunundan yeniden yazım tekniği kullanılarak yazılan ve yönetilen oyun, Hamlet oyununun bittiği yerden ve oyunda ölümü gerçekleşenlerin ağzından bir anlatılar bütünü olarak kurgulandı. Oyunda, sıradan bir ölümlü olduğunu unutan güç tutkunlarının, toplumu enfekte etmekle yetinmeyip, devletin de entübe olmasına yol açan tutumları anlatılıyor. Hamlet'in Bütün Ölüleri isimli oyun Nilüfer Belediyesi Halk Evi önünde, oyun için özel olarak tasarlanmış, dokuz odalı bir konteynerde sergileniyor. Batuhan Pamukçu, İbrahim Ersoylu, Ali Düşenkalkar, Ayşe Gülerman, Adem Mülazim, Mesut Özsoy, Mert Tiryaki, konuk oyuncu Ebru Kara ile video performans yöntemi ile Selçuk Yöntem rol alıyor. Şimdilik sadece Cuma günleri 17.00-20.00 saatleri arasında seyirci ile buluşan oyun, bir günde sadece 10 kişiye sahneleniyor. Aynı gün saat 21.00'de dijital platformlardan da canlı izlenebiliyor. Işığınızı kapatın oyununuzu başlatın mottosuyla seyirci ile buluşan, her yönüyle bir ilk deneyim iddiası taşıyor. Kapalı alan korkusu olanların, oyunu sadece dijital platformlardan izlemesi öneriliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tiyatromuzun-kutup-yildizi-yildiz-kenteri-anlatan-caniko-belgeseli-promiyer-yapti/", "text": "ENKA Sanat yaz sezonu etkinlikleri, 20 Haziran'da Yıldız Kenter'in hayatını anlatan Caniko belgeselinin prömiyer gösterimi ile başladı. 21 Haziran Salı akşamı piyanist ve besteci Çiğdem Erken yönetmenliğinde düzenlenen Yıldız'ın Yıldızları konserinde ise Kenter'in öğrencileri ve dostları sahne aldı. Sanatın her dalına kucak açan ENKA Sanat, yeni sezonunu 20 Haziran Pazartesi akşamı, Türk tiyatro tarihinin yapı taşlarını oluşturan birbirinden değerli sanatçıların ilham verici hikayelerini kayıt altına almak ve gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla yapım sponsorluğunu üstlendiği Yıldız Kenter'in belgeseli Caniko'nun prömiyer gösterimiyle açtı. Haldun Dormen, Göksel Kortay, Kadriye Kenter, Derya Alabora, Ayça Bingöl, Hakan Gerçek, Özge Borak, Güzin Özyağcılar, Zeynep Özyağcılar, Atılgan Gümüş gibi sanat dünyasından pek çok ünlü ismin katıldığı gösterimden önce bir konuşma yapan ENKA Sanat Direktörü Gül Mimaroğlu, kuruldukları günden bu yana sanatın sürekliliğine önem veren bir kurum olduklarının altını çizerek Bu yolculuğumuzda sanatçılarımızla hep yan yana, omuz omuza yol aldık. İşte Yıldız Kenter de, ENKA Sanat'ın 40 yıl önce Bilim ve Sanat Ödülleriyle birlikte yola çıktığı o sanatçılardan biri, kadim dostuydu. Tiyatromuzun duayen isimlerinin ilham verici hikayelerini kayıt altına alarak gelecek kuşaklara aktarma yolunda ilk adımı, geçtiğimiz yıl Genco Erkal ile atmıştık. Bu yolculuğumuzun ikinci adımı olan, 'tiyatromuzun kutup yıldızı' Yıldız Kenter'i anlatan Caniko belgeseli için çok mutlu, çok gururlu ve heyecanlıyız dedi. Prof. Dr. Dikmen Gürün'ün danışmanlığını üstlendiği belgeselin yönetmen koltuğunda Selçuk Metin oturuyor. Senaryosunu Zeynep Miraç'ın kaleme aldığı, görüntü yönetmenliğini Doğan Sarıgüzel'in üstlendiği Caniko'nun müzikleri Murat Evgin imzası taşıyor. Belgeselin seslendirmesini ise Ayça Bingöl yaptı. Türk tiyatrosunun kutup yıldızı Yıldız Kenter'in kişiliğini, hayata ve tiyatroya bıraktığı izleri odak noktasına alan Caniko adlı belgeselde, aynı sahneyi paylaştığı oyuncuların, aile fertlerinin ve öğrencilerinin tanıklıklarına başvuruluyor. İzleyicilere bir özel tiyatronun hangi koşullarda ayakta kaldığını, ülkenin değişen kültürel iklimini ve Kenter Tiyatrosu'nun tarihini de aktaran belgesel, bugüne kadar gün ışığına çıkmamış çok sayıda fotoğraf ve kayıtla da farklı bir içerik sunuyor. Piyanist ve besteci Çiğdem Erken yönetmenliğinde hayata geçirilen ve Yıldız Kenter'e bir saygı duruşu niteliği taşıyan Yıldız'ın Yıldızları konseri ise 21 Haziran Salı akşamı Derya Alabora, Emre Altuğ, Can Başak, Ayça Bingöl, Özge Borak, Selçuk Borak, Atılgan Gümüş, Engin Hepileri, Kadriye Kenter, Yeşim Koçak, Fırat Tanış ve Bennu Yıldırımlar gibi Kenter'in öğrencileri ve dostlarının katılımıyla gerçekleştirildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tom-odell-ile-temmuzda-goruselim/", "text": "Dünyaca ünlü indie pop sanatçısı Tom Odell, 1 Temmuz Cuma akşamı KüçükÇiftlik Park'ta sahne alıyor. Billboard dergisinin müziğini; duygusal, işlenmemiş ve Jeff Buckley ile karşılaştırılabilecek kadar dingin olarak tanımladığı, BRIT Awards sahibi İngiliz şarkıcı ve söz yazarı Tom Odell, Türkiye'ye geliyor. Ülkemizde daha önce verdiği konserlerinin biletleri haftalar öncesinde tükenen Tom Odell, Avrupa turnesi kapsamında Epifoni organizasyonu ile sahnede olacak. Another Love ile listeleri altüst eden; Elton John, Leonard Cohen ve Bob Dylan şarkılarını dinleyerek büyüdüğünü söyleyen Odell, duygusal ve insanı ruhundan yakalayan melodileriyle hayat bulan albümü 'Long Way Down'ı, 2013 yılında çıkardı. Geçtiğimiz yıl son albümü Monstersı yayınlayan Tom Odell, romantik şarkılarını Türk hayranları için seslendirecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tomur-atagokun-retrospektif-sergisi-dongusel-izler-kibele-sanat-galerisinde/", "text": "Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden, doğa ve kadın hakları savunucusu Tomur Atagök'ün retrospektif sergisi Döngüsel İzler Kibele Sanat Galerisi'nde izleyicileriyle buluşuyor. Eserlerinde tanrıçaları olduğu kadar, sıradan kadınları da kendi dönemlerine ve günümüze ait hikayelerin içinde ele alan Atagök, yaşanılan anı, kendi resmi ve yer aldığı mekanla birleştirerek başka bir zamana taşıyor. İnsanın özgür olabilmesi için doğa ile iç içe olması, doğayı anlaması gerektiği hakikati ise sanatçının eserlerinin bir diğer özelliği olarak öne çıkıyor. Aynı zamanda Türkiye'deki akademik müzecilik eğitiminin kurucusu olan Tomur Atagök bu alanda yaptığı çalışmalarla da dikkat çekiyor. Ressamlığın dışında araştırmacı, akademisyen ve müzeci kimliğiyle de tanınan Atagök'ün retrospektif sergisi Döngüsel İzler, Kibele Sanat Galerisi'nde 18 Şubat'a kadar ziyaret edilebilecek. 1939 yılında İstanbul'da doğan Tomur Atagök, Robert Kolej'den mezun olduktan sonra ABD'de Oklahoma State University ve College of Arts and Crafts ve University of California, Berkeley derecelerini alarak Türkiye'ye döndü. 1980-1984 yılları arasında MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdür Yardımcılığı görevinden sonra Yıldız Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak üniversitenin Kültür, Basın ve Dış İlişkiler Başkanlığı'nı yaptı. 1989 yılında Türkiye'de ilk Müzecilik Yüksek Lisans Programını kurarak emekliliğine kadar yürüttü. yanı sıra, yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda karma sergiye katıldı. Aldığı ödüller arasında; Society of Illustrators (1962), En Başarılı Sanatçı Mezun (1962), Mixed Media Award in Mother Lode National Art Exhibition'da Birincilik (1972), Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi (1983), Yeni Eğilimler Sergisi (1983), TBMM Milli Egemenlik Yarışması'nda İkincilik (1985), Ankara Sanat Derneği Yılın En Başarılı Sanatçısı Ödülü (1989) ve Fulbright Araştırma Bursu (1996) bulunuyor. Sanat ve müzecilik alanında çok sayıda yazı yazan ve bildiri veren Atagök, 2006 yılındaki emekliliğinden bu yana İstanbul, Demirciköy'de yaşayıp çalışmalarını sürdürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/topragin-kadinlari-odulu-bu-yil-puduhepa-ve-kiz-kardesleri-projesinin-yaraticisina/", "text": "Dünyayı değiştirmek için harekete geçen kadınların çevre ile mücadelelerine tam 19 yıldır ışık tutan Yves Rocher Vakfı, Birleşmiş Milletler'in Binyıl Kalkınma hedeflerinden biri olan kadın özgürlüğü ve eşitliğini desteklemek amacı ile 2001 senesinden bu yana Toprağın Kadınları'nı ödüllendiriyor. Türkiye'de bu sene 6. kez düzenlenen Yves Rocher Vakfı Toprağın Kadınları Ödülü'nün 2021 kazananı; bu topraklarda yaşamış kadınların başarı hikayeleri ile çocuklara örnek olmayı hedefleyerek 2018'de, Puduhepa ve Kız Kardeşleri isimli sosyal sorumluluk projesini hayata geçiren Renan Tan Tavukçuoğlu oldu. Renan Tan Tavukçuoğlu, 100.000 TL'lik ödülün sahibi olurken aynı zamanda önümüzdeki günlerde Toprağın Kadınları Ödülü'nün uluslararası ayağında da Türkiye'yi temsil edecek. Renan Tan Tavukçuoğlu, içinde yaşadığımız toplumun daha iyi bir toplum olması gerektiğine inanarak, bu yolda yatırımların çocuklardan yana yapılması gerektiğini düşünüyor. Projesi Puduhepa ve Kız Kardeşleri için ilhamını Anadolu'nun gerçek kadın süper kahramanlarının başarı hikayelerinden alan Tavukçuoğlu, çocuklara bu ilhamı aktarmak için bez bebekleri ve ilham dolu hikaye kitaplarını aracı olarak kullanıyor. Bez bebeklerin tümü el yapımı olarak Türkiye'nin dört bir yanından ev kadınları tarafından üretiliyor. Üretime katkı sağlayan ev kadınlarına istihdam sağlanırken, projenin masraflar ve vergiler sonrasında elde kalan tüm geliri ise kız çocuklarının eğitimine destek olması için Tüvana Okuma İstekli Çocuk Eğitim Vakfı'na aktarılıyor. Aynı zamanda bez bebeklerin üretiminde Arzu Kaprol, Zeynep Tosun ve Özlem Süer gibi ünlü modacıların projeye destek olmak amacı ile tasarladığı kıyafetler kullanılıyor. İlk bebek tasarımı için tarihte ilk barış antlaşması olan Kadeş Antlaşması'na mühür basan Hitit Kraliçesi Puduhepa'dan ilham alınırken, devamında NASA'da çalışan ilk Türk kadın astrofizikçi Dilhan Ege Eryurt'un bebeği tasarlandı. 2020 senesinde ise Türk Tiyatro Oyuncusu ve Yazar Gülriz Sururi'nin bebeği tasarlandı. Puduhepa ve Kız Kardeşleri Projesi kız çocuklarının güçlü bireyler olarak gelişimlerini tamamlamaları, kız çocuklarına eğitim desteği verilmesi, kültürel ve tarihsel değerlere sahip çıkarak yeni nesillere ilham olması ve proje bünyesinde çalışan kadın istihdamının artırılması gibi amaçlar ile yoluna devam ediyor. Bugüne kadar 3000'den fazla bebek ve binlerce kitabı satılan proje, Norveç'ten Avusturalya'ya, Belçika'dan Kanada'ya kadar pek çok ülkeye ulaştı. Bez bebeklerin dikimini sağlayan 55'ten fazla kadına iş imkanı sunuldu, TOÇEV vasıtasıyla 18 kız çocuğun 2 senelik eğitim masrafları karşılandı. Kurulduğu günden beri doğaya ve insana saygı ile yaklaşan Yves Rocher Vakfı, bu sene de Türk kadınlarının çevre ile mücadelelerine ışık tutmaya ve onları ödüllendirmeye devam ediyor. Puduhepa ve Kız Kardeşleri Projesi kapsamında bebek ve hikaye kitabı satışlarından elde edilecek gelir ile kız çocuklarının eğitimleri ve sosyal gelişimleri için gerekli masrafların karşılanması, el yapımı ürünlerin üretimini yapan kadınlara evden çalışma imkanı sunulması hedeflendi. Bu hedefler sonucunda Renan Tan Tavukçuoğlu, Yves Rocher Vakfı'nın insan ve doğa ilişkisine olan uzun ömürlü katkı, yerel bağlama uygunluğu ve toplum yararına katkıda bulunma ilkelerini temel aldığı Toprağın Kadınları Ödülü'nün birincisi olmaya hak kazandı. Renan Tan Tavukçuoğlu, Toprağın Kadınları Ödülü'nün uluslararası yarışmasında, diğer ülkelerin birincileri ile yarışarak Türkiye'yi temsil edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/toprak-dede-hayrettin-karacanin-ismi-turkiyenin-dort-bir-yaninda-yasatiliyor/", "text": "Doğanın korunması için örnek bir mücadele sergileyen TEMA Vakfı Kurucu Onursal Başkanlarından Hayrettin Karaca, vefatının ikinci yılında, çevrim içi düzenlenen Hayrettin Karaca'yı Anma ve Anlama Töreninde anıldı. Toprak sevgisi gençlik yıllarında başlayan ve hayatını bu sevgiyi koruyup tüm nesillere aktarmaya adayan Toprak Dede Hayrettin Karaca için düzenlenen anma törenine, ülkenin dört bir yanından binlerce TEMA Vakfı gönüllüsü ve doğasever katıldı. Ömrünü erozyonla mücadele etmeye ve toprağın korunmasına adayan Hayrettin Karaca anısına her sene bir Hayrettin Karaca Hatıra Ormanı oluşturalacağını duyuran Vakıf, törende İzmir, Eskişehir ve Sivas'ta oluşturulan ormanların müjdelerini verdi. Törende ayrıca Türkiye'nin 17 ilinde Hayrettin Karaca adı verilen 17 park, 2 sokak ve 1 botanik bahçenin görüntüleri de paylaşıldı. Törende konuşma yapan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç; 20 Ocak 2020'de kaybettiğimiz Kurucu Onursal Başkanlarımızdan Sayın Hayrettin Karaca'nın yokluğunun acısını her gün daha derinden hissediyoruz. Bugün 970 bini aşkın gönüllüsüyle bir halk hareketine dönüşmüş olan TEMA Vakfı'nı, kendisinin en büyük mirası olarak kabul ediyoruz. Örnek aldığımız doğa sevgisi, fikirleri, yaşam tarzı ve Atatürkçülüğü ile Toprak Dedemizin yolundan yürümeye devam edeceğiz dedi. Ataç, Hayrettin Karaca'nın çok değer verdiği Doğal Yaşlı Ormanlar için başlattıkları Hayrettin Karaca Doğal Yaşlı Ormanlar projesindeki gelişmeleri ise; Her fırsatta Yaşamak için yaşatmaktan başka bir yolumuz yok diyen Toprak Dedemizin adıyla başlattığımız projemizi geçtiğimiz yıl büyük bir mutlulukla paylaşmıştık. Türkiye'de değeri çok büyük olan doğal yaşlı ormanların önemi ve korunması konusunda farkındalığı artırmak ve korunmasını sağlamak amacıyla başlattığımız projemizde ilk adımımız Doğu Karadeniz Bölgesi'nin Orman Haritası'nı oluşturmak oldu. Devamında ise çalışmalarımızı Artvin ilinde derinleştirdik. Ekosistem bütünlüğünün sağlanması için doğal yaşlı ormanların büyük alanlar olması gerektiğinden, Artvin'de ortalama çapı 36 cm'den ve alanı 50 hektardan büyük 69 orman belirledik. Bu çalışmalarımızın ardından sahada incelemelerimizi başlattık. Yapılan arazi çalışmalarıyla Artvin ilinde toplam alanı 3.820 hektar olan 19 adet Doğal Yaşlı Orman belirledik. Projemizin ilk faz çalışmalarının sonucunda ise Orman Genel Müdürlüğü, Orman İdaresi ve Planlaması Daire Başkanlığı'nın katkılarıyla Artvin ilinde 2.795 hektar büyüklüğündeki 19 orman parçası Orman Amenajman Planlarında Doğal Yaşlı Orman olarak tescillendi sözleriyle anlattı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tore-cinayetiyle-oldurulen-guldunyanin-hikayesi-sahnede-gule-agit/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Deniz Altun'un töre cinayetine kurban giderek ismi sembol haline gelen Güldünya Tören'in hikayesinden esinlenerek yazdığı Gül'e Ağıt adlı oyunu seyirciyle buluşturuyor. Özgür Kaymak'ın yönettiği Gül'e Ağıt oyunu, 23 Şubat 2022 Çarşamba günü 20:30'da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde ilk kez sahnelenecek. Oyun, 2004 yılında kendi ailesi tarafından öldürülerek Türkiye'de işlenen töre cinayetlerinin simgesi haline gelen Güldünya'nın hikayesi ekseninde namus, töre ve ahlak kavramlarını sorguluyor. Aylin Aslım'ın yazıp Sezen Aksu'nun seslendirdiği Canım abim vurma beni / Bu dünyadan alma beni / Dökülür mü kardeş kanı / Bir karında yatmadık mı / Bir anadan doğmadık mı / Bir memeden doymadık mı sözleriyle başlayan şarkının yüreğimize nakşettiği Güldünya'nın hikayesi, tiyatro sahnesinde yeniden hayat buluyor. Müziğini Okan Kaya'nın, dekor-kostüm tasarımını Zuhal Soy'un, ışık tasarımını Murat Selçuk'un, efekt tasarımını Hamza Değirmenci'nin yaptığı, fotoğraflarını Sadi Ayan'ın çektiği oyunda Aslı Nimet Altaylar, Ayşem Yağmur Ulusoy, Can Tarakçı, Cüneyt Arda Pamuk, Çağrı Büyüksayar, Fahri Kıncır, Gülsün Odabaş, Hikmet Körmükçü, İskender Bağcılar, Murat Üzen, Tarık Köksal, Tarık Şerbetçioğlu, Uğur Dilbaz, Uğurtan Atakan, Yasemin Güvenç rol alıyor. Oyun, 23-26 Şubat, 2-5 Mart 2022 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde, 23-26 Mart 2022 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi'nde. Bundan iki yıl önce, bu yıl neden olduğunu bilmediğimiz bir şekilde görevden alınan Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen henüz yeni göreve getirilmişken kadın yönetmen ve yazarlarla söyleşi yapmıştık. Deniz Altun ile de Gül'e Ağıt oyununu konuşmuştuk. Altun, oyunu yazma aşamasını Ajandakolik'e şöyle anlatmıştı: Ben kendimi bildim bileli bir şeyler yazdım hep. Bir gün öyle durup dururken içim yandı. 'Abla ben seni en çok bana gökçe erik toplarken severdim' ile başlayan bir şiir yazdım. Şiir, anne gibi gördüğü, kendisini de büyüten ablasını öldürmek zorunda kalan, onu çok seven, genç bir adam hakkındaydı. Güldünya Tören, Türkiye'de aile içi şiddet, tecavüz ve töre cinayeti konularında sık sık anımsanan, sembol bir isim oldu. Aylin Aslım, Güldünya isminde bir şarkı yaptı ve Gülyabani albümünde bu şarkıya yer verdi. 2008 yılında Kadına Yönelik Şiddete hazırlanan Güldünya Şarkıları albümünde Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Nazan Öncel, Emel Müftüoğlu, Zuhal Olcay, Aylin Aslım, Nilüfer, Şebnem Ferah, Şevval Sam, Rojin, Ayten Alpman, Funda Arar yer aldı. Zülfü Livaneli, Güldünya isimli bir şarkı yaptı ve Hayata Dair albümünde bu şarkıya yer verdi. Güldünya ismi şiddet gören kadınlara dair bir diziye, Bitlis'te kurulan bir kadın derneğine, kadına dair eserler basan bir yayınevine verildi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/trompetci-chris-botti-akm-acilis-haftasi-kapsaminda-akm-taksim-opera-salonunda/", "text": "Grammy ödüllü dünyaca ünlü trompet sanatçısı Chris Botti, Ankara sonrasında İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde sahnede olacak. Chris Botti çok uzun bir aradan sonra ilk defa Ankara'da CSO Ada sahnesine 31 Ekim'de konuk oluyor. Yaşayan en büyük caz müzisyenlerinden biri olan Grammy ödüllü ünlü trompet sanatçısı Chris Botti, kendi topluluğu ile birlikte ilk defa Ankara'da CSO ADA ANKARA'da. Botti, bu konser sonrasında, 2 Kasım Salı akşamı İstanbul Atatürk Kültür Merkezi açılış haftası etkinlikleri kapsamında AKM Taksim Opera Salonu'nda izleyici ile buluşacak. 1962 yılında Oregon'da dünyaya gelen Botti trompet ile 10 yaşında tanıştı. Amerika'nın en prestijli müzik okullarından birisi olan Indiana Üniversitesi'nde uzman hocalar denetiminde okuyan sanatçı, mezun olduktan sonra Arif Mardin gibi prodüktörlerin yönlendirmesi ile bir anda pop-caz kulvarında sık sık görmeye alıştığımız bir şahsiyet oldu. Sanatçı, minimalist doğaçlama yeteneği ve sahne duruşu ile sürekli Miles Davis ve Chet Baker ile kıyaslandı. Yeni bir caz kişiliği yaratma hırsında olmayan sanatçı yakaladığı formül ile caz-pop listelerinde sık sık yer almayı başardı. İlk solo albümü olan First Wishi 1995 yılında yayınlayan Chris Botti, bugüne kadar toplam 10 albüm yayınladı. Üç albümü birden Billboard Caz Albümleri listesine 1 numaradan giriş yapan Chris Botti'nin bugüne dek canlı kayıt ve performans yaptığı sanatçıların arasında Frank Sinatra, Sting, Josh Groban, Andrea Bocelli, Paul Simon, Joshua Bell, Joni Mitchell, John Mayer, Michael Buble ve Aerosmith'in vokalisti Steven Tyler yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tuba-buyukustun-eti-browninin-yuzu-oldu/", "text": "Eti Browni Intense'in yeni marka yüzü ünlü oyuncu Tuba Büyüküstün oldu. Her yıl heyecanla yenisi beklenen reklam filminde Tuba Büyüküstün Sadece Intense ve ben varız diyerek herkese kendi keyif anlarını yaratmaları için ilham oluyor. Her yeni reklam filminde Türkiye'nin en sevilen ve beğeniyle takip edilen ünlü oyuncularını izleyicilerle buluşturan Eti Browni Intense, yeni reklamında Tuba Büyüküstün ile ekranlara geliyor. Eti Browni Intense'in yeni reklam filminde Tuba Büyüküstün'ü bu defa evinde, doğal güzelliği ve rahat kıyafetleri içinde gece saatlerinde görüyoruz. Eti Browni Intense yeni reklam filmi ile evlerde olduğumuz bu dönemde günlük hayatın rutin koşuşturmacaları arasında kendine zaman ayıramayanlara sesleniyor. Ev ortamında olsak bile kendimize ayıracağımız özel bir zamanı Eti Browni Intense ile bir mutluluk deneyimine dönüştürebileceğimizin mesajını veren reklam filmi, Sadece Intense ve ben varız. sloganıyla izleyicilere bu keyifli anı yaratmaları için ilham oluyor. Yönetmen Elif Kalkan'ın gözünden Intense Kadını'nın kendine yarattığı keyif anı ve Intense deneyimini yansıtan filmin aratıcı sürecinde ise Propaganda yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tudem-edebiyat-odulleri-20-yasinda/", "text": "20. Tudem Edebiyat Ödülleri'ne başvurular başladı. 2003'ten bu yana çocuk ve gençlik edebiyatımıza çağdaş ve özgün eserler kazandırmak amacıyla gerçekleştirilen yarışma, 20. yılında çocuk edebiyatı alanında ve roman dalında verilecek. Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatındaki yazınsal üretimi artırmak ve bu alanda emek verenleri yüreklendirmek hedefiyle düzenlenen yarışma, yazdıklarını yayımlatma imkanı arayanlar için de büyük fırsat sunuyor. Tudem Edebiyat Ödülleri bu yıl bir ilke imza atıyor ve esin verici eserleriyle yüz binlerce okura ulaşan çok değerli kalemleri 20. yarışmanın jürisinde buluşturuyor: 2022 seçici kurulunda, Tudem Edebiyat Ödülleri'nde birincilik kazanmış yazarlarımızdan Güzin Öztürk, Hanzade Servi, Koray Avcı Çakman, Mavisel Yener ve Miyase Sertbarut yer alıyor. Yarışmada birinciye 10.000 TL, ikinciye 7.500 TL, üçüncüye 5.000 TL para ödülünün yanı sıra, İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal tarafından tasarlanan ödül heykelleri verilecek. Son katılım tarihi 1 Kasım 2022 olan 20. Tudem Edebiyat Ödülleri'nde dereceye giren eserlerin Nisan 2023'de duyurulması planlanıyor. Tudem Yayın Grubu'nun köklü yayıncılık birikiminin en değerli meyvelerinden biri olan Tudem Edebiyat Ödülleri, tarafsız duruşu ve nitelikli eserleri ön plana çıkaran yapısıyla, edebiyat dünyasının önemli referanslarından biri olma özelliği taşıyor. 20 yıllık serüveninde resimli kitaptan şiire, tiyatro oyunundan kısa öyküye uzanarak, çocuk ve gençlik edebiyatımızda eksikliği hissedilen edebi türlere eğilmeyi kendine ilke edinen Tudem Edebiyat Ödülleri, gelecek yarışmalarda da yeni keşiflerde bulunmaya devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tudem-edebiyat-odullerinde-bu-yil-mizah-romani-yarismasi-var/", "text": "2003'ten bu yana çocuk ve gençlik edebiyatımıza çağdaş ve özgün eserler kazandırmak amacıyla düzenlenen Tudem Edebiyat Ödülleri, 21. yılında çocuk edebiyatı alanında ve mizah romanı dalında verilecek. Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatındaki yazınsal üretimi artırmak ve bu alanda emek verenleri yüreklendirmek hedefiyle gerçekleştirilen yarışma, yazdıklarını yayımlatma imkanı arayanlar için de büyük fırsat sunuyor. 21. Tudem Edebiyat Ödülleri'nin seçici kurulu; mizah kültürümüzün gelişmesine önemli katkıları bulunan ve esin verici çalışmalarıyla senaryodan karikatüre, gülmece öyküden tiyatro oyununa mizahın sınırlarını genişleten usta isimleri bir araya getiriyor: 2023 jürimizde Aytül Akal, Gökçe Yavaş Önal, Itır Arda, Pelin Güneş ve Toprak Işık yer alıyor. Son katılım tarihi 1 Kasım 2023 olan 21. Tudem Edebiyat Ödülleri'nde dereceye girenlerin Mart 2024'te duyurulması planlanıyor. Yarışmada birinciye 20.000 TL, ikinciye 15.000 TL, üçüncüye 10.000 TL para ödülünün yanı sıra, İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal tarafından tasarlanan ödül heykelleri verilecek. Tudem Yayın Grubu'nun köklü yayıncılık birikiminin en değerli meyvelerinden biri olan Tudem Edebiyat Ödülleri, tarafsız duruşu ve nitelikli eserleri ön plana çıkaran yapısıyla, edebiyat dünyasının önemli referanslarından biri. 21 yıllık serüveninde resimli kitaptan şiire, tiyatro oyunundan kısa öyküye uzanarak, çocuk ve gençlik edebiyatımızda eksikliği hissedilen edebi türlere eğilmeyi kendine ilke edinen Tudem Edebiyat Ödülleri, gelecek yıllardaki yarışmalarda da yeni keşiflerde bulunmayı sürdürecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tudem-edebiyat-odulu-birincisi-sevtap-ayhan-cocuklar-da-edebiyati-hak-ediyor/", "text": "2020 TUDEM Edebiyat Ödülü birincisi Sevtap Ayhan ile bir ilk roman Düşünmeme Oyunu üzerine söyleştik. Yarattığı Fabula karakteriyle bir büyüme hikayesini kaleme alan yazar, yaşamın getirdiklerine ve götürdüklerine dair önemli sorgulamalarda bulunuyor. Roman, yitirdiklerini unutmayı seçerek acısını hafifletmeye çalışan bir çocuğun her şeye rağmen umut dolu hikayesiyle yalnızca çocukların değil, yetişkinlerin de zihninde kapılar açacak. Düşünme Oyunu ilk romanım ve ödüle değer görülmesi hayatımın en mutluluk verici olaylarından biri oldu, kesinlikle. Çok klasik bir yanıt olacak ama edebiyat çocukluktan beri ilgi duyduğum bir alandı. Kitap okumak daima en keyif aldığım uğraşı oldu. Ben artık yazmalıyım diye karar aldığım bir an hatırlamıyorum. Lise yıllarında kompozisyon derslerinde yazdıklarım dikkat çekerdi. Edebiyat öğretmenlerimin çok değerli yardım ve katkılarıyla nasıl yazmalı konusuna çokça kafa yorduğumu anımsıyorum. O yıllarda il ve ülke çapında birçok yarışmada ödül kazandım. Sonra araya tamamen çocuklarıma ve öğrencilerime adadığım uzun bir dönem girdi. Dur duraksız koşturmalarımdan fırsat bulur bulmaz yaratıcı yazarlık eğitimlerine başladım ve kendi yazar kimliğimi aramaya başladım. İlk kitapla gelen ödül, arayışımın boşa olmadığını gösterdi, bu benim için çok değerli. Düşünme Oyunu benim için bile bir sürpriz oldu desem yalan olmaz. Öncesinde öykü türü üzerinde çalışıyordum ve aklımda çocuk romanı yazma fikri hiç yoktu. Kitap, aslında, zihnimde dönüp duran bir öyküden romana evrildi. Öykü yazma sürecinde anlatmak istediğim büyük hikaye kafamda birçok detayı ile canlanır zaten. Hikayeye hangi açıdan bakayım, neresinden tutayım ve hatta neresinde susayım ki geriye öykü kalsın diye uzun ve sıkıntılı bir süreç yaşarım. Tudem'in açtığı yarışmadan haberdar olunca, uzun bir süre içimde sakladığım Fabula karakterinin yaşadıklarını etraflıca anlatayım; belki buradan bir roman çıkar, dedim kendi kendime. Bir anlamda öyküyü romana dönüştürme, açma, genişletme denemesiydi benim için. Ancak iş o kadar kolay değilmiş. Roman öykünün uzun ve detaylı hali hiç değilmiş. Aklımın bir köşesinde kederli haliyle sessiz sakin duran Fabula, yazıya dökülünce kalemi eline aldı ve neredeyse kendi bildiği şekilde anlattı olan biteni. Beni ciddi şekilde peşinden koşturdu, inanın. Ama onu bir şekilde yakaladım ve artık düşünmesi gereken bazı şeyler olduğuna ikna ettim sanırım. Hikayemizin baş kahramanı Fabula, yaşadığı üzücü olay sonrasında acı çekmeyi reddediyor. Acısını hatırlatabilecek her şeyden ve herkesten uzakta, tek kişilik dünyasında kitap okuyarak, döküntü eşyaları dönüştürerek ve bitkilerle uğraşarak zihninde dönüp duran olumsuz düşünceleri bastırmaya çalışıyor. Okulun arka bahçesinde karşısına çıkıveren tuhaf kılıklı çocuğa kanı bir yerlerden ısınınca, ona kaybettiği annesini bulma sözü veriyor ve aslında bunun bir şekilde kendi yitirdiklerini arayış süreci olduğunu fark ediyor. Düşünmeme oyunu ile her ne kadar unutmaya çalışsa da zihnindeki yaramaz düşünce parçacıkları onu geçmişi hatırlamaya zorluyor. Finalde Fabula'nın hüzünle barıştığını ve hayata karışmaya karar verdiğini anlıyoruz. Elbette, Düşünmeme Oyunu acının şiddetine dayanamayanların yaşadığı psikolojik sürecin evrelerinden birini temsil ediyor. Roman boyunca inkar-öfke-pazarlık-kabul ve yas dönemlerini bu evrelere sımsıkı dolanmış fantastik bir yan öykü ile birlikte işlemeye çalıştım. Öykü ya da roman olsun, ilk belirlediğim unsur çoğunlukla anlatmak istediğim bir meseledir. Sonra bu meseleyi açmakta araç olarak kullanabileceğim olay örgüsünü hayal ederim. Konu az çok belliyse karakter kendiliğinden ete kemiğe bürünür, huyu suyu ortaya çıkar. Aslında yazma sürecinde benim açımdan en kolay olan karakter yaratmak. Çocuklara anlatılması çok güç bir doğal olayı, herkesin bir şekilde gideceği gerçeğini ifade edebilmek için yarattığım kurgusal evrende, Fabula ve diğerlerinin ortaya çıkıvermesi yine kurgunun doğal bir olayı gibidir bana göre. Acı çeken bir çocuk karakteri nasıl yaratacağınız sizin bir yazar olarak hislerinize, gözlemlerinize ve hatta kendi çocukluğunuzda yaşadıklarınıza göre farklılık da gösterebilir. Yaptığım Fabula ve diğer karakterlerin iç dünyamda özgür davranmalarına izin vermekti sadece. Elbette ilk kitabı basacak bir yayınevi bulmak, eserinizin değerlendirilmesi için uzun süre beklemek hiç kolay değil. Üstelik yayınevleri genellikle eserin sadece kendilerine gönderilmesini istiyor. Size çoğu zaman olumsuz bir dönüş bile yapılmayacağını, eseri bir başka yayınevine gönderdiğinizde ne olacağını, daha ne kadar bekleyeceğinizi kestiremediğiniz sıkıntılı bir vadeyi göze almalısınız. Bu anlamda kendimi çok şanslı hissettiğim doğrudur. Umarım şimdilik şans olarak tabir ettiğimiz bu durum ileride hak edilmiş bir güzellik olarak anılır. Kesinlikle oldu. Çocuklar için yazmak çocuksu ya da çocukça yazmak değildir bana göre. Tıpkı yetişkinler gibi çocuk okurun da bir zekası, bir zevki ve hatta beklentileri olduğunu unutmamak gerekir. İlgi çekici bir kurgusal macera niçin edebi bir tat vermesin? Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar eseri kıvamında değil şüphesiz ama çocuk zihninde ve kalbinde etki yaratacak bir üslup kullanmak, okuru elinden tutup hikayenin içinde capcanlı gezdirmek, ona sorular sormak ve onun da sormasını beklemek... Tüm bunlar çocuk okuru ciddiye almak ve ona saygı duymaktır. Çocuklar da edebiyatı hak ediyor, özetle. Yetişkinler için yazarken duyduğunuz serbestliği çocuklar için yazarken mumla arıyormuşsunuz. Gerçekten beni en çok zorlayan bu oldu. Yazım aşaması öncesinde birçok makale ve araştırma okudum. Çocuklara ve gençlere bir şekilde zararım olur mu, diye çok endişelendim. Büyük ve derin bir meseleyi çocuğa anlatırken onu kırmamak, gücendirmemek, ümitsizliğe ya da kedere kapılmasına yol açmamak için anlatıya çok ince bir ayar çekmeniz gerekiyor. Ayrıca eserin her yönüyle evrensel bir anlatıya dönüşmesi için özel bir çaba sarf ettim. Çünkü anlattığım konu her coğrafyada her dönemde insanın en temel meselelerinden biriydi. Düşünmeme Oyunu'nu sadece yirmi günde yazdım ama hazırlık ve araştırma aşamaları çok daha uzun sürdü, haliyle. Didaktik olmamak için de gerçekten ciddi bir çaba gösterdim. Çocuk edebiyatında didaktik metinlere tahammül gösteremiyorum açıkçası. Şimdi siz diyelim ki, akran zorbalığı üzerinden bir roman kurguluyorsunuz ve anlatı boyunca onu yapma, bunu yapma, bak bu yanlıştır, doğrusu budur diyerek çocuğa dersler veriyorsunuz. Her şeyden önce çocuk nasihati sevmez, davranışları örnek alır. Yazar olarak üstümüze düşen çocuğun örnek alabileceği ya da benzemek istemeyeceği karakterler yaratmak ve okurun kurgu içinde kendi yolunu bulmasını sağlamak olmalı. Didaktik metinlerdeki duygu yoksunluğundan çocukken çok rahatsız olduğumu net olarak hatırlıyorum. Bu yüzden, kitabımı okuyacak çocukların önüne öğretici- eğitici kaygılarla çıkmak istemedim. Edebiyat sadece okura bir şeyler öğretmek için kullanılacak bir araç olarak görülmemeli. Bunun için ders kitapları var zaten. Fakir Baykurt Öykü Ödülü ikinciliği de beni son derece onurlandırmış, mutlu etmişti gerçekten. Çünkü, daha önce söylediğim gibi, edebi türler arasında öykü benim için ayrıcalıklı bir yere sahip. Şu an bitirmek üzere olduğum yeni ve yine bir çocuk romanı var. Halihazırda birikmiş öykülerim ve yazmayı planladığım onlarca hikaye yetişkinlerin beğenisine sunulmak üzere bir kitapta buluşmayı bekliyorlar. Eğer ömrüm yeterse çıktığım yoldan dönmek niyetinde değilim. Edebiyat alanında bir toz zerresi kadar bile olsa iz bırakmak en büyük hayalim. Sizin aracılığınızla Nesibe Hanıma buradan tekrar teşekkür ederim. Kitabın resimlenme aşamasında kendimden beklemediğim kadar heyecanlandım. Benim zihnimde adeta etiyle kanıyla canlanan, gece gündüz benimle yatıp kalkan karakterlerin özellikle Fabula'nın illüstrasyon halini inanılmaz merak ettim. Pek tabii, ortaya çıkan çizgi karakterler benim hayalimdekiler değildi ve olmamalıydı belki de. Ancak Nesibe Hanım kendi gördüğünü çok güzel ifade etmiş. Ellerine, yüreğine sağlık diliyorum. Ne yazık ki, ajandakolik olanları memnun edecek bir yanıt veremeyeceğim. Kendime hatırlatma amacıyla kullandığım tek araç cep telefonumun alarmı, uyanabilmek için. Onu da uyku sersemliği ile kapatıp tatlı uykuma devam ediyorum çoğu zaman. Hayatım boyunca ajanda tutmadım. Yazma aşamasında dahi en ufak bir not almıyorum. Tuhaf bir şekilde zihnime, hafızama emanet ediyorum her şeyi. Gün içinde rutin işlerle uğraşırken kendimi otomatik vitese alıp aklımda yazılmakta olan öykülerle oradan oraya koşturuyorum. Yaşım ilerledikçe bu özelliğimi yitirmekten de oldukça çekiniyorum. Umarım ilham perisinin fısıltılarını bir yerlere not almazsam unutacak duruma gelmem bir gün. Benim için çocuk edebiyatının zirve kitabı Küçük Prens'tir. Kaç kere okuduğumu hatırlamıyorum ve hala özledikçe açar okurum, özellikle biricik gülü ile ilgili bölümü. Antoine De Saint Exupery idolümdür doğal olarak. Samet Bahrengi, Jose Mauro de Vasconcelos, Roald Dahl da aklıma gelen çok sevdiğim yazarlardan. Bir de çok fazla bilinmeyen Ördek, Ölüm ve Lale isminde Wolf Erlbruch' ın resimleyip yazdığı müthiş kitap... Yüreğinize vurup geçen bir darbe gibidir; sert ama duygusal, acı fakat olağandır. Onu da anmadan geçmeyeyim isterim. Çok düşünmekten muzdarip biri olarak düşünmeme oyunu oynayabilmeyi çok isterdim, inanın. Dünyanın ve insanlığın gidişatını mesela, keşke görmezden gelebilsem. Ancak hepimizi, özellikle çocuklarımızı ilgilendiren insanlık meselelerini daha çok düşünmemiz ve harekete geçmemiz gerekiyor. O yüzden, hiçbir şekilde fayda bulamadığım, bir şekilde zihnimden uzak tutmak istediğim, hiç bilmesem de olur dediğim üç şey için oynayalım bu oyunu; futbol, magazin ve para piyasaları. Çok teşekkür ederim güzel sorularınız ve bana zaman ayırdığınız için. Ben de size, okurlarınıza edebiyat ve sevgi dolu günler diliyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tudem-edebiyati-odulu-2020-roman-odulu-kazananlarinin-romanlari-raflarda-gordunuz-mu/", "text": "Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatındaki yazınsal üretimi artırmak ve bu alanda emek verenleri yüreklendirmek hedefiyle düzenlenen Tudem Edebiyat Ödülleri meyvelerini toplamayı sürdürüyor. Bu bağlamda, 2020 Roman Yarışması'nda dereceye giren kitaplar okurla buluştu. Kısa sürede edebiyatseverlerden yoğun ilgi gören eserler özellikle Bursa ve Ankara Kitap Fuarlarının en çok satan kitapları arasında yer aldı. Sevtap Ayhan'ın, birinciliğe değer görülen Düşünme Oyunu isimli romanı, kederin neşeyle, reddin kabulle omuz omuza yürüdüğü bir büyüme hikayesini sayfalarına taşıyor; yaşamın getirdiklerine ve götürdüklerine dair önemli sorgulamalarda bulunuyor. Serdar Uslu'nun, ikinciliğe değer görülen Defne ve Diğer Baş Belaları isimli romanı, okurları sınırsız hayal gücü, ele avuca sığmaz kahramanlar ve katıksız mizah eşliğinde eşi benzeri görülmemiş bir dostluk, dayanışma ve mücadele serüvenine ortak ediyor. Fatih Debbağ'ın üçüncülüğe değer görülen Arkadaşlar Arasında isimli romanı ise, çocuğa ve çocukluğa övgüde bulunurken yitip giden mahalle kültürünü günümüz ufaklıklarına duyumsatan sevgi yüklü bir anlatı sunuyor. Çocukların hayatı sabote etme biçimlerini seviyorum. Yetişkinlerin, sırf onların gönlünü etmek için şehirleri salıncaklarla, alışveriş merkezlerini dev oyuncaklarla doldurmaları eğlendiriyor beni. Kerli ferli insanların, çocukların haylaz ellerinde kocaman peluş oyuncaklara dönüşmeleri, kafalarının, onların tuhaf sorularıyla allak bullak olması beni çok güldürüyor. Jorge Amado İnsanın ana yurdu çocukluğudur, diyor. Büyüyüp uzaklaşsanız da hep özlediğiniz bir yer olageliyor çocukluk. Orada mühim işler sıralaması pek olmaz, çünkü her şey istisnasız en mühim meselelerden oluşur. Şükürler olsun ki edebiyat var. Ve biz tüm bu mühim konuları konuşup yazabiliyoruz. Arkadaşlar Arasında tam da bu çocukluğun romanıdır. Çocukluğa, çocukluğuma bir ithaf ve övgüdür."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tudem-yayinlari-baharda-cicek-aciyor/", "text": "TUDEM Yayınları, 2023 baharını tazelenmiş umutlar ve yepyeni kitaplarla karşılıyor. Çocuk ve gençlik edebiyatımızın üretken kalemi Mavisel Yener'in, 2003 Tudem Edebiyat Birincilik Ödülü'ne değer görülen klasikleşmiş romanı Mavi Zamanlar'ın devamı niteliğindeki Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları, bahar kataloğumuzun en çok ses getirecek yapıtlarından. Yüzbinlerce okura ulaşan Mavi Zamanlar'ın 20. yıldönümünü taçlandıracak bu devam romanı, okurları İzmir'de gerçekleşen bir deprem sonrasında tarihi saat kulesinin altında ortaya çıkan gizli bir geçide konuk ediyor ve gizeme eşlik edecek el yazması bir kitap eşliğinde heyecan verici bir serüvene çıkarıyor. Aytül Akal'ın duyular, duygular ve farklılıkların zenginliğine vurgu yapan polisiye serisi Süper Çocukların beşinci cildi Harf Delisi, disleksili çocukların harflerle mücadelesine dikkat çekiyor. Miyase Sertbarut, Üç Kardeşin Kitabı'yla okurları günlük tutma ve yazma konularında heveslendiriyor. Hanzade Servi külliyatında apayrı bir yerde duran ve yazarın bir romandan çok daha öte, bir yaşam felsefesi olarak tanımladığı Yo-Yo, Hebele Hübele Mühendisi isimli yepyeni bir serüvenle geri dönüyor. Sinan Yaşar'ın yeni bir dünya görüşünü sorguladığı Küçük Toplayıcı serisinin ikinci halkası Küçük Toplayıcının Büyük Yolculuğu, zamanı ve mekanı esneten fantastik olaylar eşliğinde maceraya kaldığı yerden devam ediyor. Matematiğin gündelik hayatımızdaki yerine dikkat çeken çalışmalarıyla ünlenen Sümeyra Güzel ise son kitabı Saymadan Duramam ile bu kez de matematik dehası Tarçın'ın izinde çözülemeyen soruların peşine düşüyor. Kataloğumuz dünya çocuklarının okuduğu kitaplarla renkleniyor! Çeviri eserler koleksiyonumuz, bol ödüllü yazarların dünya çapında ses getiren kitaplarıyla iyice genişliyor. Frank Cottrell-Boyce, yeni romanı Süper Brokoli Çocuk'ta, sıradan bir çocuğun süper kahramana dönüşmesini anlatırken içimizdeki gücü keşfetmemiz için bizleri yüreklendiriyor. Ben Davis, gerçek bir olaydan esinle yazdığı Çorba Dayanışması'nda, daha yaşanabilir bir dünya için toplumsal duyarlılığın artırılması gerektiğini savunuyor. Louis Sachar, milyonlarca okuru peşinden sürükleyen Yamuk Okul serisinin 3. kitabı çıktıktan tam 25 yıl sonra maceraya devam ediyor. İlk kez Türkçede yayımlanacak olan Yamuk Okul'da Kıyamet Kopuyor, 2023 baharının en çok beklenen kitapları arasında öne çıkıyor. Okuma güçlüğü yaşayan ve kitaplara mesafeli duran çocuklara okumayı sevdirmek için tasarladığımız SEN de OKU koleksiyonu ve bir uzantısı olarak doğan SEN de OKU Klasikler alt serisi de yeni eserlerle büyüyor. Michael Rosen, Akıllı Kızlar Devlere Karşı ile aklın ışığında yürümenin bizi her daim güçlü kılacağını vurguluyor. Katherine Woodfine'ın yazdığı Gül'ün Hayalindeki Elbise, hedeflere ulaşabilmek için azim ve kararlılığın önemine değiniyor. Lewis Carroll'ın yıllara meydan okuyan klasiği Alis Harikalar Diyarında'nın devamı Aynanın İçinden, Güzin Öztürk'ün lirik anlatımıyla yeniden okurların beğenisine sunuluyor. Okumayı henüz söken ya da hızlı okuma pratiği yapmak isteyen 1. ve 2. sınıf öğrencileri için hazırladığımız Küçük Yıldızlar-İlk Okuma Kitaplığı koleksiyonumuz ise iyiden iyiye serpiliyor. Koleksiyona yeni eklenen Uzayda Bir Gün ve Sihirli Doğum Günü Macerası, çocukları heyecan dolu okumalara davet ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tugce-senogul-kendini-duymak-da-zamanla-gelisen-bir-sey/", "text": "Kulağımızda kulaklık, sokakta yalnız yürümenin tadı başkadır. İçine daldığımız o dünyanın içinde kimseye yer yoktur; kimi zaman kalabalık hayallere dalar mutlu olur kimi zaman geçmişin heyulalarıyla karşılaşır ve yalnız başına tatlı bir karanlığın içine dalarız. Onun Karanlık Huyları da o tatlı karanlığın dehlizlerindeyken yakalamıştı beni. Tuğçe'nin müziğiyle yarattığı atmosferi hep o an ve hislerle hatırlarım. Bende böyledir Tuğçe Şenoğul, siz henüz tanışmadıysanız, işte karşınızda! Kaptanlara selam olsun. İnanılmaz bir deneyimdi gerçekten. Baştan sona rüya gibiydi. Böyle değerli bir mekanda 1500 yıllık bir tarihin içinde, heyecanla beklenilen, bu kadar önemli bir açılışın performansında bana yer verildiği için çok gururlu ve mutlu hissediyorum. Kişisel olarak benim için de önemi başka olan, bir sürü dilek dilediğim, her gidişimde burada şarkı söylesem keşke diye hayal kurduğum bir yer Yerebatan Sarnıcı. Tabii performansların özel durumu nedeniyle çok da heyecanlıydı, hatta zordu ama kesinlikle ömürlük bir deneyimdi. Sayın Ekrem İmamoğlu ve Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'ndan bizi çok onurlandıran, çok ince yorumlar aldık. Decol'ün ve Tilde Sound'un, tüm ekibin gece gündüz inanılmaz özverili çalışmasıyla, gerçekten de mükemmel performanslar gerçekleşti. Vokal bestesi bana ait olduğu için yaratım sürecinin de heyecanı ayrıydı. Vibes İstanbul'da sevgili Ozan Bankoğlu ile saatlerce süren ayin gibi bir kayıt ve çalışma süreci geçirdim. Çok mutluyum bir parçası olabildiğim ve Siren'lerin, Medusa'nın, Şahmeran'ın şarkılarını söyleyebildiğim için. Hala aynı düşünüyorum. Bastırılmış olan karanlıktan korkmak lazım bence. Onun dışında zamanla aydınlık ve karanlığın çok da birbirinden ayrılmadığını düşünmeye başladım. Yani öyle karanlıktı da geride kaldı gibi bir durumdan ziyade daha iç içe, daha birlikte bir gerçeklik aslında yaşadığımız. Gölgelerine benim için bir yüzleşme-kavuşma başlangıcı gibi oldu. Şimdi ses olarak daha geniş bir alanda hissediyorum. Paylaştığım şarkılar O An ve Bu Rüya Değil de bunu hissettiriyor aslında biraz. Tamamen içimdeki arzuyu, isteği, hissi, tutkuyu, sesi dinlemek. Kaptan o ses yani. Neyi duymak istediğim, neyi görmek istediğim, üzerine biraz daha neyi eklemek istediğim, hepsi anbean içimden geçtiği gibi ilerliyor. Bu da bir süreç bu arada. Kendini duymak da zamanla gelişen bir şey. Dinledikçe gelişiyorsunuz. Umarım ileride daha da kalpten duyabilirim. Hiç belli olmaz. Yerli yersiz, belli belirsiz bir süreç. Elbette kağıtla kalemle baş başa kaldığımda da gelenler oluyor ama Onun Karanlık Huyları gibi sokakta yürürken söylemeye başladığım şarkılar da çok oldu. Yolumun müzik olduğunu keşfettiğim birden fazla an oldu ama bi' şeylere ilk ikna oluşum 2010 yılında Senden Korktum Ben'i yazdığım gece oldu aslında. İlk kez çok net bir şekilde, bir duyguya kanallık yaptığımı hissettim. O nedenle albümün başlangıcı ve son şarkısı oldu kendisi. Hiçbirini unutamam her biri çok değerli ve özel benim için ama Gölgelerine lansman konserimin yeri ayrıdır. Sahne korkumu orada bırakmıştım. O gün yanımda olan kaptanlarımın ve tüm dostlarımın da sayesinde yeni bir dönem başladı benim için. Hikayesiyle bir bağ kurabiliyorsam elbette çok isterim. Belki eğitimim fotoğraf üzerine olduğu için de olabilir, şarkılar hep görsel dünyasıyla birlikte geliyor aslında. Biraz sinematik buluyorum müziğimi de. O nedenle doğal bir uyum olur gibi hissediyorum. Wong Kar Wai ile çalışmak istiyorum, evrene bu mesajı da bırakmış olayım. Her türden beslenebildim diyebilirim. Annemden TSM'yi, babamdan Pink Floyd, Bee Gees ve arabeski, ablamdan da Nirvana, Radiohead, Jazz standartları gibi farklı türleri öğrendim. Tabii, müzik dergileri en büyük keyifti. Odasının tamamı poster kaplı olan çocuklardandım; hikayeleri, yorumları okur, fotoğraflara saatlerce bakar ve odamda onlara uygun bir yer bulurdum. Dergilerle büyümek çok güzeldi. Beyonce-Renaissance, Mavi-Veritas, Ruby-Günah, J-Hope-Jack In The Box, Güneş-Atlantis, Kendrick Lamar-Mr. Morale & The Big Steppers son zamanlarda dinlediklerim. Ayrıca her ay kaptanlarımdan gelen şarkı önerilerinden oluşan bir liste güncelliyorum. Onu dinliyorum bol bol. Denizi ve gökyüzünü birlikte görebildiğim yerler, yol hali, yüksekteki manzaralar, evim, balkonlar, sevgi paylaştığım insanlarla buluşmalar, dostlarla uzun masalar, konserler, festivaller, yaşanmışlığı hemen hissedilen, hikayesini merak ettiren yapılar, sahnede kaptanlarımla göz göze olduğum an. Not: Fotoğraflar, sanatçı menajerinin izniyle kullanılmıştır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tuketim-hirsina-karsi-recycle-copten-sanata/", "text": "Resim çalışmalarının yanı sıra düzenlediği ve katıldığı uluslararası workshoplar ve sosyal sorumluluk projeleriyle de tanınan Ressam Burcu Erkal Salman, Recycle Çöpten Sanata adlı 5. solo sergisiyle sanatseverle buluşuyor. 2004'te ilk kişisel sergisini açan ve çalışmalarıyla Polonya'nın Jan Dlugosz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin desteklediği Uluslararası Sanat Sergisi'ne davet edilen tek Türk sanatçı unvanını taşıyan, Amerika, Hollanda, Rusya, Yunanistan ve Bulgaristan'daki sanatseverlerin koleksiyonlarında da eserleri bulunan Burcu Erkal Salman, Recycle sergisiyle tükenmekte olan doğanın sözcüsü olma misyonunu üstleniyor. Eserlerinde doğaya, önlenemez tüketim hırsına ve geri dönüşüm konusuna dikkat çeken Salman, her gün tüketmekte olduğumuz ürünlerin atıklarına ve ambalajlarına sanatsal dokunuşlarıyla yeni bir ruh kazandırarak, yoğun kullandığı boya katmanlarıyla tüketim çılgınlığını ifade ediyor. Doğanın her şeye rağmen çırpınışı gerçeğini tuvalinde gözler önüne sanatçının sergisi Eva Sanat Galerisi'nde 28 Eylül-15 Ekim 2019 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Profesyonel sanat hayatına figüratif çalışmalarla başlayan ve 2011 sonrasında çalışmalarını soyut alana taşırken toplumsal ve evrensel sorunları da dokunan Burcu Erkal Salman'ın bu kez çöpten sanata estetik yolculuğunu sürdürürken, önlenemez tüketim hırsına karşı, geri dönüşüm konusuna dikkat çekmek için atık maddeleri muhteşem sanat eserlerine dönüştürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tum-ayirt-edici-ozellikleriyle-kisisel-bir-devrim-haz/", "text": "Raven Leilani'nin ilk romanı Haz evlilik dışı bir ilişkinin hikayesi. Genç bir zenci kadının ilişki yaşadığı orta yaşın üstündeki beyaz adamın ailesinin bir parçası olduğunda giz dolu sebeplerle tersine dönen ilişkinin hikayesi dersek Haz'la ilgili ilk ipuçlarını vermeye başlamış oluruz. 23 yaşında siyah bir kadın olan Edie'nin hikayesi, bugün ABD'de genç bir kadın olmanın acımasız gerçekleriyle yüzleşme hikayesi gibi duruyor ilk başta fakat Haz'ın kahramanı Edie'nin zencilerin çalışma hayatı başta olmak üzere, aile, ırk ve cinsel politikaların yaşam içerisinde rahatsız edici bir şekilde kesişmeleri romanın yazarı Raven Leilani tarafından ters yüz edici bir anlayışla aktarılıyor. Özellikle ABD'de başlayarak tüm dünyaya yayılan yaşlı erkek, genç kadın ilişkileriyle patlak veren Me Too hareketi ve yine hala ABD'nin en büyük sorunu olan siyah ırka saldırıların Black Lives Matter hareketine dönüşmesi Haz'ın hikayesinin bu konulara farklı bakış açısıyla başka bir boyut kazanıyor. Genç bir siyah kadın olan Edie'nin hikayesi benzer hikayelerin tam aksine bir trajediye dönüşmüyor çünkü. Haz'ın otuzlu yaşlarının başında olan genç siyahi yazarı Raven Leilani klasik siyah trajedileri üzerinden bir hikaye anlatmak istememiş. Bunun yerine şehirli, yaptığı tercihin farkında, zenci genç bir kadın olarak ofis içi çalışma şartlarının kendisi için nasıl işlediğini bilerek hareket eden, teknolojinin çevrimiçi ilişki biçimlerini kullanmaktan çekinmeyip gözü kara ilişkilere girebilen Edie'nin hikayesini anlatıyor bizlere. Edie'nin siyahi genç bir kadın olarak cinselliğinin son derece farkında ve çekinerek değil aksine son derece cüretkar bir biçimde yaşadığını romanın bu ilk açılış cümlesi ile anlıyoruz. Genç kadın Edie ile yaşlı ve evli bir erkek olan Eric'in internette bir flört sitesinde başlayan ilişkisi cinsel engelleri tüm normlar kapsamında yıkıp tabuları kaldırarak ve tüm ihlalleri açısından etkisiz hale getirerek çok hızlı bir şekilde ilerler. Zamanın, ilişki biçimlerinin, cinselliği yaşamanın artık tamamıyla değiştiği böyle bir dönemde Edie'nin yaşamı hızlı bir şekilde zengin, beyaz bir çiftin yaşamına dahil olacaktır. Bir yayınevinin çocuk kitapları hazırlayan departmanında yönetici editör asistanı olarak çalışan Edie'nin depresif kütüphane arşivcisi olan Eric ile ilişkisi toplumsal, ekonomik, sınıfsal olarak keskin bir güç dengesizliğinin güçlü ilacı, başta yaşamın olmazsa olmaz cinsel hazzı ile birlikte tüm diğer hazlarının afrodizyağıdır. Yaşamın sadece cinsellikten gelen hazzını değil diğer durumlarla ilgili her hazzını kapsayıcı şekilde anlatarak güçlü cümlelerle oluşturulmuş bu anlatım Edie karakterinin bilindik genç siyahi kadın motifinden farklı bir şekilde ele alındığını gösteriyor. Yaş, cinsiyet ve yüklü gelir farklılıklarına böyle bir paragrafla dikkat çeken Leilani hemen ardından yazdığı cümlelerde Amerika'nın kanayan ve iyileştirilmek istenmeyen yarasına dikkatimizi çekiyor: Irk. Edie hem sosyal hayatta hem çalışma hayatında hem de ilişkisinde beyaz bilinçlerde gezinmeye alışık, son derece farkında siyahi bir bilinç. Bu yüzden roman tahmin edebileceğimiz bir akışla ilerlerken sıkıcı olmamasının nedeni kurmacanın sürekli şekil değiştirme gücünü Raven Leilani'nin ilk romanı olmasına rağmen iyi kullanıyor olmasında gizli. Bir de tabii Edie'ni Eric'in karısı Rebecca ile hiç planda olmayan ilişkileri bunda büyük etken. Haz bir süre sonra Edie'nin Eric'le olan ilişkisi üzerinden değil de beklenmedik bir şekildekarısı ile olan ilişkisi üzerinden dramatize edilmeye başlıyor. Eric'in evliliği açık bir evliliktir ve etik çıkmazlar karşında duyusal çıkmazlar bu şekilde çözümlenir. Rebacca romanın ilk bölümlerinde yalnızca Eric'in cep telefonu ekranında bir fotoğraf ya da Eric ile Edie'nin davranışlarını yönetmek amaçlı onların kurallar listesinde bir isim olarak görünürken bu üçlü ilişki öyle bir hale gelir ki Rebecca'nın varlığı önem kazanır. Edie romanlarda okumaya aşina olduğumuz hayatındaki boşlukları cinsellik başta olmak üzere hazlarla doldurmaya çalışan kusurlu bir kadın karakter fakat zenci olması ve özellikle Amerika için büyük bir sorun olan bu ırksal özelliğini bir fırsata da çevirebilmiş bir karakter olarak romanlarda yaratılan tüm diğer kusurlu siyahi kadın karakter arasında son derece özgün. Ana konusu siyahi kadın karakterler etrafında dönen hikayelerin aksine, kendi hikayesini kendi ağzından anlatarak yaratan Haz, Raven Leilani'nin Amerikan çağdaş edebiyatına ve dünya edebiyatına güçlü atılmış ilk adımı olarak okunabilir. İthaki Modern serisinden yayımlanan Haz romanının çevirisi için Aslıhan Kuzucan'a teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tum-kiz-cocuklarina-cesaret-verecek-bir-hayat-bilim-insani-marie-curieyi-taniyalim/", "text": "Çocuk kitaplarında bilim insanlarının hayat hikayelerine rastlamak beni her zaman mutlu etti. Çocukların bilimi daha iyi tanımalarına ve anlamalarına biyografiler yoluyla vesile olan tüm bu kitaplar keşke eğitim sistemimiz içinde de yerini bulsa. Timaş Çocuk'un Haydi Kurtaralım Dünyayı serisinin birinci kitabı Marie Curie de özellikle kız çocuklarına ilham vermesi bakımından dikkate alınması gereken bir kitap. Nobel Ödülü kazanan ilk bilim kadının hikayesini sosyal sorumluluk projeleriyle bilinen Ülkü Hazman Hür kaleme aldı. Hür, aynı zamanda 2017 yılında Girişimci Kadınlar Grubu'nun da kurucusu. Bilim dünyasından bir kadın kahramanın hayat hikayesini yazmayı tercih etmesi bu yüzden de pek şaşırtıcı değil. Türkiye'de hala tüm kız çocuklarının okuması ve fırsat eşitliği sağlanması için çabalar sürerken Hür, 150 yıl öncenin Polonya'sında kızların üniversiteye alınmamasının engel olduğu bir döneme yolculuk yapıyor; bilime merakı, kendine olan güveni, çalışma azmi ve kararlılığı sayesinde önündeki tüm engelleri aşan bilim insanı Marie Curie ile küçük okuru tanıştırıyor. Problem çözme, cesaret ve bilim insanları üzerine odaklanan 69 sayfalık kitap, hayatını bilime adayan, çalışmaktan asla vazgeçmeyen ve daima araştıran Marie Curie'nin özel hayatından çalışma hayatına pek çok şeyi anlatıyor. Kendisi gibi bilim insanı olan eşi Pierre Curie hakkında da bilgiler edindiğimiz bu kısa anlatımlı biyografide ayrıca karşımıza çıkan başka bilim insanları da var. Bunlar arasında ilk göze çarpanlar X-ışınlarını keşfeden Alman fizikçi Wilhelm Röntgen ve tüm zamanların en iyi fizikçisi olarak kabul edilen Albert Einstein. Radyoaktivite alanında öncü araştırmalar yapan, Radyum ve Polonyum gibi iki elementi keşfedip bulan ve araştırmaları sonucu Nobel Ödülü'ne layık görülen Polonyalı-Fransız fizikçi ve kimyager Curie, aynı zamanda Nobel Ödülü'nü kazanan ilk kadın olarak da tarih sahnesinde yerini alıyor. Bilime ve hayata eşi Pierre Curie ile müthiş katkılar sağlayan bu eşsiz kadının çocukluğundan ölümüne değin yaptıkları, yaşadıkları, kimi zaman özellikle çizimler yoluyla hikayeleştirilerek anlatılıyor. Radyum nasıl elde edildi, 1. Dünya Savaşı'nda kızı Irene ile neler yaptı, Einstein ile kurduğu dostluk, aldığı ödüller ve hatta ilginç bir ayrıntı olarak giydiği kıyafetler kitabın göze çarpan bölümlerinden bazıları. Marie Curie'yi tanımak için epey bilgiyle dolu olan kitabın, genç illüstratör Afra Elif'in çizimleriyle daha ilgi çekici ve merak uyandırıcı hale geldiğini söylemeliyim. Ancak şunu da belirtmeden geçmek istemem, ben kitabı biraz karışık buldum. Belki kısa olduğu için bilinmesi gereken pek çok şeyin hepsi birden sığdırılmaya çalışılmış. Biraz daha derli toplu olmasını ve küçük okurun anlaması için daha kolay okunur olmasını beklerdim. Zira kitap, 8 yaş üstü çocuklar için öneriliyor. Ancak tüm bunlara rağmen Haydi Kurtaralım Dünyayı Marie Curie, kim bilir kaç kadına cesaret ve güç veren ve mutlaka esin kaynağı olan Marie Curie'yi öğrenmek için iyi ki de yazılmış dediğim bir kitap. Coğrafyanın kaldırıldığı bir eğitim sisteminde çocukların bu ve bunun gibi bilim insanlarını tanımaya, nice buluşları, keşifleri öğrenmeye ihtiyacı var."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/tuna-kiremitci-zuhal-olcay-ile-askinla-her-sey-oldum-sarkisinda-duet-yapti/", "text": "Müzisyen yazar Tuna Kiremitçi, ödüllü Tuna Kiremitçi ve Arkadaşları albüm dizisinin üçüncüsünde, bu kez Türkiye'nin yıldız oyuncularından Zuhal Olcay ile düet yaptı. Pasaj&Garaj Müzik etiketiyle yayınlanan, Aşkınla Her Şey Oldum 29 Nisan'da videosu ile birlikte tüm dijital platformlarda yerini aldı. Sözü ve müziği Kiremitçi'ye ait şarkının düzenlemesi Hüseyin Çebişçi'ye imzalı. Klip yönetmenliğini ise Tayfun Çetinkaya üstlendi. Şarkı; hem tensel hem ilahi aşkı aynı anda, kadın ve erkeğin diliyle anlatıyor. Bunu yaparken de tüm aşıklara ve iyiliklere kucak açıyor. Modaların ötesinde bir müzik zevki vaat ediyor. Müziği ve sahnesi ile kendi yarattığı atmosferle kariyerinin en harika günlerini yaşayan Zuhal Olcay, şarkı ile ilgili Böyle önemli bir yazarın kaleminden ve kalbinden çıkan bu kadar güzel bir şarkıyı yorumlamaktan büyük keyif aldım diyerek duygularını dile getirdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turgut-uyarin-dizeleri-acim-sessiz-bir-gunes-batmasidir-baslikli-dinletisi-is-sanatta/", "text": "Edebiyatımızın usta şair ve hikayecilerinin unutulmaz eserlerinin müzik ile buluştuğu dinletilerde Turgut Uyar'ın dizeleri Acım Sessiz Bir Güneş Batmasıdır başlıklı şiir dinletisi ile 21 Şubat Pazartesi edebiyatseverlerle İş Sanat'ın YouTube kanalında buluşacak. İlk şiirini 1947 yılında yayınlayan, Göğe Bakma Durağı şiiri ile sanatında bir dönüm noktası yaşayan Turgut Uyar'ın 1970 yılında yayınladığı Divan eseri Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek'in sesiyle sahneye taşınıyor. Oyunculara, Seda Subaşı Ceren Gürkan, Verda Gül ve Şemsa İdil Ural'ın yer aldığı yaylı çalgılar dörtlüsü eşlik edecek. Atilla Birkiye'nin düzenlediği, müzik yönetmenliğini Serdar Yalçın'ın üstlendiği, Mehmet Birkiye'nin sahneye uyguladığı, Acım Sessiz Bir Güneş Batmasıdır başlıklı dinleti, ilk gösterim tarihi 21 Şubat Pazartesi, 20.30'dan itibaren İş Sanat'ın YouTube kanalında ücretsiz izlenebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turhan-selcuk-seckisinin-ikinci-kitabi-manzara-i-umumiye-cikti/", "text": "Desen'in, uzun ve titiz bir çalışmanın ardından gururla takdim ettiği Turhan Selçuk Seçkisi, Türkiye'de sözsüz karikatürün öncüsü olan Turhan Selçuk'un mizahını genç nesillere de tanıtmak ve büyük ustanın kendi zamanının çok ötesindeki çizgilerine farklı bir bakış imkanı sunmak amacıyla tasarlanan, üç ciltlik nadide bir koleksiyon. Turhan Selçuk'un, yıllar içinde çeşitli kitaplarda ve mecralarda yayımlanan siyah beyaz karikatürlerinin ayrıntılı bir kataloglama ve tematik düzenleme ile yayına hazırlandığı Turhan Selçuk Seçkisi üç kitaptan oluşuyor: Siyasetin Göbeği, Manzara-i Umumiye ve İnsan Denen Garip Hayvan. Seçkinin ikinci halkası olan Manzara-i Umumiye, sanatçının, 1952-2003 yılları arasında, Türkiye'nin ve dünyanın seçkin gazete ve dergilerinde kendine yer bulan, bazıları farklı dönem ve mecralarda tekrar tekrar yayımlanarak yankı uyandırmış 80 karikatürünü bir araya getiriyor. Turhan Selçuk'un, eleştiri oklarını siyasetçilerden göbekli patronlara ve sömürü dünyasına yönlendirdiği karikatürlerine yer veren Manzara-i Umumiye, emekçilerin mevcut küresel düzen karşısındaki duruşuna, ekonomik istikrarsızlığın ve el değiştiren sermayenin halkın üzerinde yarattığı baskıya odaklanıyor. Kitaptaki seçki ayrıca çürümüş ve yozlaşmış sistem içinde medyanın nasıl pasivize edildiğini, düşünce özgürlüğü ve insan hakları konusunda toplumun nasıl üç maymunu oynamaya itildiğini olağanüstü bir incelikle hicvediyor. Simite talim eden işçilerle giderek semiren patronlar arasındaki karşıtlığa da tuz basmaktan çekinmeyen sanatçı; mizahın birleştirici gücüyle doğru bildiğimiz yanlışlara farklı bir perspektiften bakmamıza olanak tanıyor. Elli yıllık dünya düzeninde gerçekte çok az şeyin değiştiği üzerine bizleri düşündürüyor. Sanat yaşamı boyunca karikatürün ne olduğu ve ne olması gerektiği üstüne kafa yoran Selçuk, toplumsal öngörü yeteneği ve zamanının ötesindeki eserleriyle günümüz okurlarını şaşırtmayı sürdürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turhan-selcukun-cizgilerine-heykellerle-selam-olsun/", "text": "Şişli Belediyesi, sanatçı Hasan Fehmi Hızal'ın Türk mizahının en önemli isimlerinden Cumhuriyet Gazetesi çizeri Turhan Selçuk'un eserlerini yorumladığı '3. Boyutta Turhan Selçuk Çizgi Kahramanları Heykel Sergisi'ne ev sahipliği yapıyor. Şişli Belediyesi Sanat Galerisi, Hasan Fehmi Hızal'ın 3. Boyutta Turhan Selçuk Çizgi Kahramanları Heykel Sergisi'ni sanatseverlerle buluşturuyor. Hızal'ın Türk mizahının en önemli isimlerinden Cumhuriyet Gazetesi çizeri Turhan Selçuk'un eserlerini yorumladığı sergi, tüm zamanların ilk karikatür heykellerinden oluşmasıyla bir hayli dikkat çekici. Hızal, Turhan Selçuk'un çizgi kahramanlarına hayat verdiği bronz ve krom heykellerinde siyasi aktörleri de farklı bir bakış açısıyla irdeliyor. Heykel sergisini 14 Ocak'a kadar ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turhan-selcukun-cizgilerini-genc-nesillere-tasiyan-bir-secki/", "text": "Desen Yayınları üç ciltlik nadide bir koleksiyon sunuyor: Turhan Selçuk Seçkisi. Koleksiyon, Türkiye'de sözsüz karikatürün öncüsü olanSelçuk'un mizahını genç nesillere de tanıtmak ve büyük ustanın kendi zamanının çok ötesindeki çizgilerine farklı bir bakış imkanı sunmak amacıyla tasarlandı. Turhan Selçuk'un, yıllar içinde çeşitli kitaplarda ve mecralarda yayımlanan siyah beyaz karikatürlerinin ayrıntılı bir kataloglama ve tematik düzenleme ile yayına hazırlandığı Turhan Selçuk Seçkisi üç kitaptan oluşuyor: Siyasetin Göbeği, Manzara-i Umumiye ve İnsan Denen Garip Hayvan. Seçkinin ilk halkası olan Siyasetin Göbeği, sanatçının, 1950-1995 yılları arasında, Türkiye'nin ve dünyanın seçkin gazete ve dergilerinde kendine yer bulan, bazıları farklı dönem ve mecralarda tekrar tekrar yayımlanarak yankı uyandırmış 80 karikatürünü bir araya getiriyor. Turhan Selçuk'un, sistemin genel bir portresini yansıtmak üzere koltuk sevdalısı siyasetçilere yer verdiği Siyasetin Göbeği; yoksulluğun, adaletsizliğin ve yozlaşmanın hüküm sürdüğü, gerçeklerin çarpıtıldığı bir siyasal düzeni odağına alıyor. İkiyüzlülüğün, açgözlülüğün ve çürümenin siyaseti nasıl ele geçirdiğini incelikle gözler önüne seren sanatçı, mizahın birleştirici gücüyle doğru bildiğimiz yanlışlara farklı bir perspektiften bakmamıza olanak tanıyor. Elli yıllık dünya düzeninde gerçekte çok az şeyin değiştiği üzerine bizleri düşündürüyor. Sanat yaşamı boyunca karikatürün ne olduğu ve ne olması gerektiği üstüne kafa yoran Selçuk, toplumsal öngörü yeteneği ve zamanının ötesindeki eserleriyle günümüz okurlarını şaşırtmayı sürdürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turhan-selcukun-insan-denen-garip-hayvaniyla-hicvin-doruklarinda/", "text": "Turhan Selçuk'un insan doğasını hicveden karikatürleri üzerine Desen Yayınları'nın hazırladığı Turhan Selçuk Seçkisinin üçüncüsü İnsan Denen Garip Hayvan, yayımlandı. Desen Yayınları'nın okurlarla buluşturduğu Turhan Selçuk Seçkisi, Türkiye'de sözsüz karikatürün öncüsü olan Turhan Selçuk'un mizahını genç nesillere tanıtıyor; büyük ustanın kendi zamanının çok ötesindeki çizgilerine farklı bir bakış imkanı sunuyor. Üç ciltlik seçki, sanatçının yıllar içinde çeşitli kitaplarda ve mecralarda yayımlanan siyah beyaz karikatürlerini ayrıntılı bir kataloglama ve tematik düzenleme çalışmasının ardından yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Seçkinin son kitabı İnsan Denen Garip Hayvan, Selçuk'un 1951-2001 yılları arasında Türkiye'nin ve dünyanın seçkin gazete ve dergilerinde kendine yer bulan, bazıları farklı dönem ve mecralarda tekrar tekrar yayımlanarak yankı uyandırmış 86 karikatürünü bir araya getiriyor. İnsan Denen Garip Hayvan'da, gelmiş geçmiş en yırtıcı canlının kendini daha insan yapma çabasını çizgilere döken Turhan Selçuk, insan doğasının açgözlü ve şiddete meyilli yapısını incelikle hicvediyor. Kitaptaki seçki kadın-erkek ilişkilerindeki yozlaşmadan kültürün metalaşması ve sanatta yabancılaşmaya, bilim ve teknolojideki gelişmelerin toplumdaki yansımalarından sporun ve özellikle de futbolun siyasetle kesişmesine kadar, insana dair hemen her konuya eğiliyor. Seçki ayrıca plansız göçün körüklediği çarpık kentleşme, doğanın altüst olan dengesi, insanın uzayla imtihanı gibi meseleleri de gündeme alarak elli yıllık dünya düzeninde gerçekte çok az şeyin değiştiğini açığa vuruyor. Sanat yaşamı boyunca karikatürün ne olduğu ve ne olması gerektiği üstüne kafa yoran Selçuk, toplumsal öngörü yeteneği ve zamanının ötesindeki eserleriyle günümüz okurlarını şaşırtmayı sürdürüyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turk-mata-hari-memleketin-ilk-oryantali-emine-adalet-peenin-hayati-film-oluyor/", "text": "Büyük ilgi gören Bergen filmiyle milyonlarca izleyiciye ulaşan ve sinema salonlarına hayat veren Orchestra Content, yeni biyografi projesi 'Emine Adalet Pee / Kara Kaküllü Kız' ile yine sıra dışı bir kadının gerçek hayat hikayesini seyirciyle buluşturacak. Türkiye'nin ilk oryantali, Konya'da Atatürk'ün karşısında zeybek oynamış, Kahire'de Ümmü Gülsüm'le sahneye çıkmış, Berlin'de Hitler'in karşısında dans etmiş kadın casus, Türk Mata Hari... Dans ve müzik tutkusunun damga vurduğu, akıllara durgunluk verecek bir hayat sürmüş Emine Adalet Pee'nin gerçek hikayesini anlatacak biyografi yakın bir zamanda seyircinin karşısında olacak. Yaratıcı yapımcılığını Mine Şengöz'ün yaptığı, Şaziye Karlıklı'nın aynı adlı biyografik romanından uyarlanan projenin senaristliğini Zehra Çelenk yapıyor. Yapım ve ön hazırlık süreci başlayan projeye dair detaylar önümüzdeki günlerde açıklanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiye-genclik-filarmoni-orkestrasinin-turnesi-ataturk-kultur-merkezinde-basladi/", "text": "Sabancı Vakfı'nın 15 yıldır ana destekçisi olduğu ve kuruluşunda büyük rol oynadığı Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, 2023 turnesine başladı. 23 Ağustos Çarşamba günü İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde ilk konserini gerçekleştiren TUGFO, performansıyla ayakta alkışlandı. Orkestra, 6 Eylül tarihine kadar Türkiye ve Avrupa'da 9 konser daha verecek. Sabancı Vakfı tarafından desteklenen ve Şef Cem Mansur'un yönetiminde, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, 2023 turnesine 23 Ağustos Çarşamba günü İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde verdiği konserle başladı. AKM'de 2 bini aşkın seyirci kapasitesine sahip Türk Telekom Opera Salonu'nda seyirci ile buluşan orkestra, izleyicilere adeta bir müzik ziyafeti yaşattı. Orkestra, AKM'deki konserinde U. Cemal Erkin, Rachmaninoff, Mendelssohn, J. Sibelius'un eserlerini çaldı. Orkestraya bu yıl solist olarak Başar Can Kıvrak katıldı. Türkiye'de konservatuarlarda okuyan 16-22 yaşları arasındaki sınavla seçilen 73 genç müzisyenden oluşan Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası turne öncesindeki kamp sürecinde, Berlin Filarmoni Orkestrası'nda keman sanatçısı olarak yer alan Hande Küden, İstanbul Devlet Senfoni ve Borusan Filarmoni Orkestrası solo obuacısı Sezai Kocabıyık'ın eğitimleriyle tecrübe kazandı. Şef Cem Mansur'un yönetiminde Türkiye konserlerine 24 Ağustos'ta Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Salonu'nda devam edecek Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, 26 Ağustos'ta da Nevşehir Kapadokya'da, Paşabağları Ören Yeri'nde Devlet Çoksesli Korosu'nun katılımıyla Türkiye turnesini tamamlayacak. Yurt dışı turnesine 29 Ağustos'ta İtalya'nın Sicilya bölgesinde düzenlenen Palermo Classica Festivali ile başlayacak orkestra, 31 Ağustos'ta Agrigento Tapınaklar Vadisi'nde, 1 Eylül'de Selinunte'de, 2 Eylül'de yeniden Palermo Classica Festivali'nde, 3 Eylül'de ise Corleone'da sahneye çıkacak. Türkiye'deki yüzlerce genç müzisyeni ülkemizde ve dünyada dinleyicilerle buluşturan TUGFO, 6 Eylül'de İtalya'nın başkenti Roma'da dördüncü defa davetli olduğu, dünyanın önde gelen senfonik salonlarından Sala Santa Cecilia'da vereceği konser ile turnesini tamamlayacak. Türkiye'nin en dinamik orkestrası olma özelliğini taşıyan Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, genç müzisyenlerin profesyonelleşmeden önce orkestra deneyimi kazanmalarının yanında, yurt içi ve yurt dışı festivallerde konser verme gibi fırsatlar sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiye-tiyatro-vakfindan-yeni-yila-yeni-etkinlikler/", "text": "Türkiye Tiyatro Vakfı, 2022 etkinlik takvimini belirledi. Kuruluşundan itibaren çok yönlü çalışmalarını sürdüren TTV, ikinci yılında da çevrimiçi ve fiziki etkinliklerine devam ediyor. Eleştirel bakış açısıyla ve derinlikli olarak ele alınan her bir konu, konusunda uzman kişilerce Türkiye tiyatro tarihine farklı okuma biçimleri önerirken katılımcıları birlikte düşünmeye davet ediyor. Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları ve Tiyatromuzda Toplumsal Cinsiyet Konuşmaları başlıkları altında toplanan ve Haziran ayına kadar sürecek olan etkinlere ek olarak Ustalar Ustalarını Anlatıyor bölümünde usta bellediğimiz isimler konuk oluyor. Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları kapsamında ele alınacak etkinliklerin ilki Operetten Revüye, Film Müziklerine: Şehir Tiyatrosu Sanatçıları olarak belirlendi. İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı, müzik araştırmacısı ve taş plak koleksiyoncusu Cemal Ünlü tarafından yürütülecek etkinlik 12 Ocak 2022, Çarşamba günü saat 18.00'de zoom üzerinden gerçekleşecek. Kayıt ve ayrıntılı bilgi için vakfın sosyal medya hesapları ve web-sitesi takip edilebilir. Ustalar Ustalarını Anlatıyorun bu ayki konuğu Şahika Tekand. Noyan Ayturan, yürüteceği sohbette, ustası olarak kabul ettiği kişileri anlatacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiye-yazarlar-sendikasi-bir-agac-gibi-tek-ve-hur-ve-bir-orman-gibi-kardesce-yasayabilmek-icin-orgutlenme-cagrisi-yapiyoruz/", "text": "Ormanlar gezegenin sağlığının temel koşulu ve yalnız insanların değil tüm canlıların yaşam kaynağı. Orman zengini bir ülke değiliz. Var olan ormanlarımızı da ne yazık ki koruyamıyoruz. Küresel ısınmanın orman yangını riskini artırdığı gerçeğini görmezden gelen anlayış, gerekli önlemleri almayı başaramayıp, insanlarımıza cehennemi yaşatıyor. Göstere göstere gelen orman yangınlarında yanan bölgelerin turistik tesislere, işletmelere verilebileceği, buralarda yerleşim ve turizm amacıyla yeni emlak balonları patlatılacağı kaygısı yayılıyor. Yanan ormanlık alanlarda yapılaşma olmamalıdır. Devletin ve TOKİ'nin mağdur vatandaşlara sunduğu teklifler tahribatı onarmaktan ziyade kar amaçlı ve kötücül görünmektedir. İnsanımıza hak ettiği desteğin verilmesi, çevrenin, doğanın, derelerin, ormanların, denizlerin korunması için tüm önlemlerin zamanında ve yeterli biçimde alınması gereğine dikkat çekiyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiyede-bir-ilk-kadin-oyunlari-festivali/", "text": "Kadın Oyunları Festivali, Türkiye'de ilk kez Bilkent Center ev sahipliğinde Ankara Sanat Tiyatrosu iş birliği ile gerçekleşecek. 4 11 Mart tarihleri arasında devam edecek festivalin oyunları Bilkent Sahne Ast'ta sergilenecek. Ulusal ve uluslararası birçok sanat projesine ev sahipliği yapan Bilkent Center, Kadın Oyunları Festivali ile tiyatro severleri Bilkent Sahne AST'ta ağırlayacak. Türkiye'nin en köklü tiyatrolarından olan Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sanat yönetmenliğinde, Atölye Kültür Sanat organizasyonu ile oluşturulan Kadın Oyunları Festivali 4 Mart tarihinde başlıyor. Pandemi nedeni ile zor süreçlerden geçen sanatçıları her alanda desteklediklerini belirten Bilkent Center AVM Müdürü Ayhan Aytekin, Sanatı ve sanatçıyı destekleyen projelere ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyuyoruz. İnsanların gülmeye, eğlenmeye ve sosyalleşmeye ihtiyaç duyduğu bu günlerde, AST tarafından organize edilen Kadın Oyunları Festivali'ne ev sahipliği yapmayı bir fırsat olarak görüyoruz. Hem bir farkındalık projesi olması hem de pandemi döneminde sanatçıları destekleyen bir organizasyon olması nedeni ile festivalin her sürecini önemsiyor ve katkıda bulunuyoruz dedi. 58 yıllık tiyatro deneyimi ile Türk Tiyatrosu'na sayısız başarı getiren ustaların büyük hatırasının olduğu Ankara Sanat Tiyatrosu, Bilkent Center'da bulunan yeni sahnesi Bilkent Sahne AST ile 2021 yılında oyunlarını tiyatro severler ile buluşturuyor. Kadın Oyunları Festivali kapsamında, dört ayrı oyun Bilkent Sahne AST'ta sergilenecek. Türkiye'de ilk defa 4-11 Mart tarihlerinde, Ankara'da, Bilkent Sahne AST'ta hayata geçecek Kadın Oyunları Festivali, 8 17 Mart tarihlerinde Çanakkale Belediyesi, 23 27 Mart tarihleri arasında ise Ayvalık'ta Ayvalık Belediyesi'nin ev sahipliğinde Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi'nde devam edecek. %100 doğal havalandırma sistemi bulunan Bilkent Sahne AST'ta üst düzey hijyen önlemleri uygulanacak. Bu kapsamda tiyatro severler salona HES kodu uygulaması ve ateş ölçümü ile alınacak. Sosyal mesafe kuralları gereği koltuk sayısının yarıya indirileceği salonda misafirlerin maske kullanım zorunluluklarına dikkat edilecek. Festival boyunca sosyal mesafe kuralları gereği boş bırakılan koltuklara, toplumsal farkındalık yaratılması amacıyla yaşamını yitirmiş kadınların fotoğrafları yerleştirilecek. Bu koltukların satışından elde edilen gelir Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Mor Çatı sivil toplum kuruluşlarına bağışlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiyeli-kadin-sinemacilar-iranli-kadinlara-dayanisma-cagrisinda-bulundu/", "text": "Stand with Women of Iran Turkey isimli Instagram hesabı üzerinden bir araya gelen Türkiyeli kadın sinemacılar, meslekleri ne olursa olsun, tüm kadınları dayanışma videoları çekmeye ve bu videoları Stand with Women of Iran Turkey hesabını etiketleyerek paylaşmaya davet ediyor. Bundan sadece iki hafta önce başörtüsünü doğru takmadığı gerekçesiyle ahlak polisinin başına vurarak dövüp öldürdüğü 22 yaşında Mahsa Amini olayının yankıları sürüyor. Önce İran'ın tüm eyaletlerinde bir ayaklanma başladı. Ardından dünyanın tüm şehirlerine yayıldı. Tüm kadınlar aynı şeyi haykırdı: Kadının yaşam haklarına özgürlük!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiyenin-en-buyuk-grafiti-calismasi/", "text": "Türkiye'nin önde gelen 6 grafiti sanatçısı, İstanbul Havalimanı'nda uzunluğu yaklaşık 600 metrelik bir duvara Filli Boya ve İGA öncülüğünde grafiti çalışması yaptı. Türkiye'nin en büyük grafitisi olan eser için Filli Boya, 3.500 m alana renk katarak katkı sağladı. Filli Boya ve İGA, Türkiye'nin önde gelen ressam/grafiti sanatçıları içerisinde yer alan Emir Aktunç, Emrullah Örünklü, Furkan Birgün, İbrahim Kurtuluş, Can Berk El, Yusuf Aygeç ile anlaştı. Dünyanın en önemli küresel aktarma merkezi olan İstanbul Havalimanı'nda 3.500 m alana sahip bir duvarın üstüne yapılan Çocukların Uçuş Hayalleri temalı çalışmada, dünya çocukları bir arada tasvir edildi. Türkiye'nin en büyük grafiti çalışmasında kullanılan tüm renkler, Filli Boya'nın AR-GE bölümü tarafından özel olarak çalışılarak tasarlandı. Ürünlerin renkleri ve yapısı titizlikle hazırlanarak, özel bir koleksiyon oluşturuldu. Filli Boya ayrıca zemin konusunda analiz ve testler yaparak doğru zemin uygulamasının yapılmasına katkı sağladı. Çalışmalar açık alanda ve 600 metreye yakın bir duvar üzerinde yürütüldüğü için olumsuz hava koşulları dikkate alındı. Projenin gerçekleşmesi için 2 sanatçı karavanı, 3 konteyner, 10 vinç ve 3 jeneratör sürekli hizmet verdi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiyenin-ilk-bagimsiz-cizgi-film-okulu-the-cartoon-mill/", "text": "Antalya'nın Kaş ilçesinde Türkiye'nin ilk bağımsız çizgi film okulu kuruldu. Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar Programı'nın 11. sezonunda Fark Yaratan seçilen The Cartoon Mill Fatih Küçük'ün biricik projesi. Her yaştan insana eğitim verilen The Cartoon Mill'de; çizgi film tarihi, karakter tasarlama ve çizgi film üretme gibi konularda atölyeler düzenleniyor, katılımcılar kendi çizdikleri karakterlerle, özgün çizgi filmler üretmeyi öğreniyor. Fatih Küçük'ün 2016 yılında kendi çabası ve Kaş Kaymakamlığı'nın eski bir binayı tahsis etmesiyle kurulan çizgi film okulunda öğrencilerin hikaye anlatımı ve el becerilerinin gelişimi için de faaliyetler yürütülüyor. Bugüne kadar binlerce çocuğa ulaşan The Cartoon Mill'de, yıl sonunda etkinlikler bir Çizgi Film Festivali ile sonlandırılıyor. Dünyanın dört bir yanından çizgi film sanatçılarının katıldığı festivalde, öğrencilerin yıl boyunca ürettikleri eserler sergileniyor. Çizgi film okulu sadece animasyon eğitimine değil, yörenin ekonomik gelişimine de katkıda bulunuyor. Yerleşim yerlerinden uzakta, yeşil bir arazi içinde yer alan okulda düzenlenen eğitim kampları için köydeki üreticilerden organik ürünler temin ediliyor. 2009 yılından bu yana 43 şehirden 195 Fark Yaratana ulaşan, toplumsal gelişmeye katkıda bulunan kişilerin hikayelerini görünür kılmak ve topluma ilham vermek için çalışan Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar Programı Fark Yarat Hayatlar Değişsin sloganıyla yeni sezonunda da topluma örnek bireyleri desteklemeye devam ediyor. Başladığı günden bu yana 4.000'e yakın kişi ve kurumun aday gösterildiği Fark Yaratanlar programının videoları, Türkiye ve yurt dışında 35 milyon izlenme rakamına ulaştı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiyenin-ilk-dijital-kultur-sanat-merkezi-sahneportu-kurucularindan-eda-kendirli-anlatti/", "text": "Bir alanda ilk olmayı başarmak, her ne kadar başta havalı gibi görünse de oldukça meşakkatli ve emek isteyen bir iş. Hele ki Tükiye şartlarında hele ki kültür sanat dünyasında... Onlar bunu başardı! Geçtiğimiz nisan ayında açılan Türkiye'nin ilk dijital kültür sanat merkezi Sahneport, dolu dolu online takvimi ile sanatseverlerle buluşmayı sürdürürken kurucularından Eda Kendirli ile her şeyin nasıl başladığını konuştuk. Sahneport; performans sanatları'ndan konserlere; sergi ve müzelerden özel içeriklere kadar geniş kültür sanat seçkisiyle sanatsal içerikleri Video on Demand veya Live Streaming yoluyla sanatseverlere ulaştırmayı hedefleyen Türkiye'nin ilk dijital kültür merkezi olarak hayata başlamış bir portal. Evet, bir ihtiyaçtan kuruldu ancak bu ihtiyacın sebebi pandemi değil, dijitalleşen dünyada ülkemizde yaratılan ve icra edilen sanatın daha geniş kitlelere ulaştırılması mantığından yola çıktık. Hayalimizden çok hayallerimiz var demek daha doğru sanırım. Evet bir amaç uğruna yola çıktık ama Sahneport'un kapsadığı her alan için ayrı ayrı projelerimiz, ayrı ayrı hayallerimiz var. Dediğiniz gibi organizasyonu basit gibi görünen ama dijital alt yapı ile buluşulduğunda sorunsuz çalışan bir sistem oturtmamız gerekiyordu. Bu nokta hayal kırıklığı yaşamak demeyelim ama bizi en çok korkutan noktaydı. Yaptığımız araştırma ve doğru bir alt yapı kurgusuyla bu korkumuzu da bertaraf ettik. Biz Sahneport olarak bu zor koşullara bir nebze de olsun merhem olduğumuza inanıyoruz. Tüm kültür sanat ve eğlence sektörünün aldığı yara o kadar büyük ki... Bu zor koşulların etkisini önümüzdeki yıllarda da yaşamaya devam edeceğiz. Siz de çok iyi biliyorsunuz; pek çok sahne kapandı, müzisyenler intihar etti, zor durumda kalan sanatçılar enstrümanlarını satmak zorunda kaldılar. Koskoca bir sektör 2020 Mart ayından beri durmuş vaziyette. Şimdi yavaş yavaş fiziki etkinliklerin başlamasıyla sektör nefes alacak ancak o kadar sürenin kaybını telafi etmek çok zor. Bugüne kadar ortağım Halim Ercan ile birlikte sektördeki deneyimlerimiz ve daha öncesinde güzel işler yapmamız açıkçası işimizi bu süreçte en çok kolaylaştıran etmen oldu. İkimizin de yurt dışı bağlantıları sayesinde ve girişimci bir ruhla tek tek tüm tanıdığımız veya iletişimini bulduğumuz kurumları arayıp Sahneport'un ne olduğunu anlattık kendilerine. Öncelikle Hollanda Tiyatrosu özelinden başladığımız bu görüşmeler şu an pek çok farklı ülke tiyatrosuyla da devam ediyor. Şu an hepsi açık ve yurt dışından izlenebiliyor. ABD'den Avrupa'daki pek çok ülkeden sahneport. com'da yer alan oyun ve konserlerin izlendiğini gördük. En kısa zamanda da sitenin yabancı dil versiyonlarıyla daha da fazla kişiye erişeceğimizi öngörüyoruz. Sponsor desteği şüphesiz çok değerli. Şu an için medya sponsorumuz bulunuyor Joy FM. Diğer alanlarda da sponsorluk görüşmelerimiz hızla devam ediyor. Dezavantajları yok diyemeyiz ama tabii ki avantajları daha fazla. En büyük dezavantajı daha önce hiç yapılmayan bir şeyi yaptığınızda karşınızdaki kişi ya da kurumları etkileyip sizin kadar inançlı olmasını sağlamanız biraz daha farklı gelişiyor. Fiziki bir kültür sanat merkezi açsak belki de çok daha kolay olurdu işimiz. Sonuçta bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıkıyor karşı taraf aslında. Burada ne mutlu bize ki şu ana kadar tüm çalıştığımız kişi ya da kurumlar bizlere en az bizim kendimize güvendiğimiz kadar güvendi ve 3 ay gibi kısa bir sürede 40'ın üzerinde etkinliğe ev sahipliği yapmaya başladık. Beklediğimizden çok daha iyi ve olumlu genel ilgi. Bu bizleri hem heyecanlandırdı hem de sorumluluğumuzu arttırdı. Çünkü sanatseverlere karşı daha iyisini sunmak ve çıtayı her zaman yükseltmemiz için yaptığımız daha çok çalışma şevki verdi bizlere. Yakın zamanda Glastonbury Festivali'ni live stream izleyebilme fırsatım oldu. Evde de olsam festival ruhunu size geçiren bir iş çıkartmışlar, çok keyif aldım. Şimdi sahnelerin de açılmasıyla daha çok etkinliğe katılabilme fırsatımız olacak. Sahneport'u sadece bir pandemi çözümü olarak hayal etmedik. Uzun vadede hedefimiz hybrid yapı ile fiziki bir etkinliğin aynı anda live stream olarak yayınlayıp bu etkinliğin farklı şehirler ve ülkelerden erişilebilirliğini sağlamak. Şimdi bunun üzerine çalışıyoruz. Etkinliklerin çoğalması için var gücümüzle çalışıyoruz. Pandeminin de etkisinin biraz olsa da azalmasıyla hepimize daha çok müzikli, tiyatrolu, sanat dolu güzel günler diliyorum ve size çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiyenin-ilk-uluslararasi-distopya-film-festivali-basliyor/", "text": "Ve uluslararası festivallerimizde bir ilk daha! 10 12 Aralık 2021 tarihleri arasında Türkiye'de ilk defa Uluslararası Distopya Film Festivali gerçekleşiyor. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığının katkılarıyla ve Üsküdar Belediyesi iş birliğiyle Uluslararası Bağımsız Sinema ve Sanat Derneği tarafından İstanbul'da düzenlenecek olan festivalin sponsorları arasında Ajandakolik de var! Uluslararası Distopya Film Festivali kapsamında distopya türünde ulusal ve uluslararası filmlerden oluşan Uzun Metraj Film Seçkisi, Uluslararası Kısa Film Yarışması ve Ulusal Kısa Film Senaryo Yarışması gerçekleştirilecek. Festival, distopya türüne dikkat çekmek, ülke sinemamız içerisinde distopya film üretimini arttırmak, tür çeşitliliğini dengelemek ve çağı yakalayan yenilikçi filmlere fırsat eşitliği yaratmak amaçlarıyla hayata geçirilecek. Teknolojik gelişmelerin her geçen gün arttığı çağımızda geleceğin öngörüsünü sunan ve bilimsel gelişmelere zemin hazırlayan bir tür olarak distopyalar, çağın ötesinde vizyonuyla distopya türündeki filmlere daha çok alan açılmasının ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor. Uluslararası Distopya Film Festivali'nde distopya kavramı disiplinlerarası bir çerçevede dünyanın prestijli üniversitelerinden akademisyenlerin yer alacağı paneller dizisinde kuramsal olarak ele alınacak. Festivalin teknoloji bölümünde ise yapay zeka ve yeni teknolojik gelişmelere yer verilecek. Festival Direktörlüğünü yönetmen Hatice Aşkın'ın, Sanat Yönetmenliğini yazar Gülşah Elikbank'ın üstlendiği Uluslararası Distopya Film Festivali'ne başvurular distopyaff. com web sitesi üzerinden gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiyenin-ilk-ve-tek-kadin-kar-leopari-esin-handalin-hikayesi-belgesel-oluyor/", "text": "Ödüllü yönetmenler Serdar Kökçeoğlu ve Levent Çetin, Türkiye'nin ilk ve tek kadın kar leoparı Esin Handal'ın hikayesini ekrana taşıyacak. Belgesel filmin çekimleri yeni başladı. Türkiye'nin ilk kadın kar leoparı Esin Handal'ın hayat hikayesi belgesel film oluyor. Yönetmenliğini ödüllü yönetmenler Serdar Kökçeoğlu ve Levent Çetin'in üstlendiği prodüksiyon koordinatörlüğünü Elif Dizdaroğlu'nun yaptığı, Pınar Aygün'ün yapımcılığında çekilecek film, Esin Handal'ın nasıl dağcılık sporuna gönül verdiği, bu unvana ulaşmak adına maddi ve manevi nasıl güçlükler yaşadığını konu alacak. Türkiye'nin önde gelen holdinglerinden birinde geleceği parlak olan bir işte çalışırken tanıştığı dağcılık sporu, tutkusu haline gelen Handal, bu sporu yaparken arıcılık, rafting hakemliği ve postacılık gibi pek çok işi de beraberinde götürerek, kendi tırmanışlarını finanse etti. En büyük destekçisinin annesi ve eşi olduğunu söyleyen başarılı dağcı, kadınların bu sporu yapan erkekler tarafından zayıf görüldüğünü, ekiplerinde istenmediğini de belirtiyor. Handal, Tüm doğa sporları aslında dayanıklılık sporu, mental bir spor. Fiziki güç geliştirebilirsiniz ama sizi asıl zirveye çıkartan mental gücünüzdür. Doğa, cinsiyet ayrımı yapmıyor. Bu ayrımı yapan toplumun kendisi. Ben bir çok tırmanışımı partner bulamadığım için ertelemek zorunda kaldım. Benimle dağa çıkmak istemediler. Gerçek anlamda çelme takıp sakatlamaya çalışan ve ekipten ayrılmamı isteyenler bile oldu. Bir şekilde, tabii ki bunların hepsinin üstünden yine kendi çabalarımla çıktım. Çoğu zaman başarmanız istenmese de, güçlüyseniz, bir yerlere gelebiliyorsunuz diyor. Çekimleri henüz başlayan belgesel filmin pek çok kadın sporcuya ilham olacağı düşünülüyor. Aynı zamanda filmin prodüksiyon koordinatörlüğünü Elif Dizdaroğlu yapıyor. Rusya Dağcılık Federasyonu'nun, Eski Sovyetler Birliği döneminde başlayan ve Orta Asya'daki 7000 metre üzeri 5 zirveye çıkan dağcılara verdiği bir unvandır. Bu unvan, tüm dünyada geçerlidir ve dağcılık sporu için oldukça önemli olarak kabul edilir. Kar leoparı unvanı Türkiye'de 3, dünya genelinde ise 200'ün üzerinde kişide bulunmaktadır. Unvanı almak için çıkılması gereken dağlar; Lenin Dağı (7134 m), Korjenevskaya Dağı (7105 m), Somoni Dağı (7495 m), Khan Tengri Dağı (7010 m), Pobeda Dağı (7439 m)'dır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turkiyenin-ilk-yesil-filmi-neandriayi-reha-erdem-cekiyor/", "text": "Sinemamızın auteur yönetmenlerinden Reha Erdem'in yeni filmi Neandrianın çekimleri başladı. Yapımcılığını Ömer Atay'ın üstlendiği film; Türkiye'nin ekolojik anlamda ilk sürdürülebilir film yapım girişimi de olacak. Neandria antik kentinin yakınlarında, yoksul ve küçük bir köyde yaşayan ve atletizm müsabakalarına hazırlanan Suna adlı genç bir kadının hikayesini anlatacak filmin çekimleri Çanakkale'nin Kayacık köyünde ve Neandria antik kentinde gerçekleşecek. Usta oyuncuları ve yeni keşifleri bir araya getirecek filmde Deniz İlhan ve rap müzisyeni İzzy İsmail ilk oyunculuk deneyimleri ile perdede olacak. Neandrianın oyuncu kadrosunda ayrıca, Ahmet Rıfat Şungar, Bülent Emin Yarar, İnci Nur Daşdemir, Nihal Yalçın, Nur Fettahoğlu, Serkan Keskin, Gizem Katmer ve Ayşegül Kopartan rol alıyor. Film ile ilgili güncel bilgileri Facebook, Instagram ve Twitter hesaplarından takip edebilirsiniz. 1989'da çektiği A Aydan başlayarak Kaç Para Kaç (1999), Korkuyorum Anne (2004), Beş Vakit (2006), Hayat Var (2008), Kosmos (2009), Jin (2013), Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013), Koca Dünya (2016) ve geçen yıl izlediğimiz Seni Buldum Ya! ya uzanan ödüllerle dolu filmografisi ile sinemamızın usta yönetmenleri arasında yerini almış Reha Erdem'in 11. filmi Neandrianın çekimleri başladı. Yapımcılığını Ömer Atay'ın, yürütücü yapımcılığını Serra Ciliv'in üstlendiği Neandria, Türkiye'nin ekolojik anlamda ilk sürdürülebilir film yapım girişimi de olacak. Sette kullanılacak bütün malzemelerden başlayarak ulaşım, konaklama, kostüm gibi her başlıkta çevreye sorunlarına proaktif bir yaklaşımı öngören çözümlerin geliştirileceği film için yerel ve çevreye duyarlı üretim yapan kişi ve birimlerle çalışılacak. Filmin yapım süreci ayrıca, bir belgesel filme dönüşecek. Selin Bonfil'in yöneteceği belgesel, Neandria için yaratılan 'yeşil film' set ortamını belgeleyecek. Çekimleri Çanakkale'nin Kayacık köyünde ve Neandria antik kentinde gerçekleşecek Neandria, atletizm müsabakalarına hazırlanan Suna adlı genç bir kadının hikayesini anlatacak ve usta oyuncular ile yeni keşifleri buluşturacak. Sinemamıza Elit İşcan, Türkü Turan, Ecem Uzun gibi yeni yetenekler kazandırmış Reha Erdem'in Neandria keşfi ise Deniz İlhan olacak. Suna rolünde izleyeceğimiz Deniz İlhan'ın yanı sıra rap müzisyeni İzzy İsmail de ilk oyunculuk deneyimini bu film ile yaşayacak. Neandriada ayrıca, Ahmet Rıfat Şungar, Bülent Emin Yarar, İnci Nur Daşdemir, Nihal Yalçın, Nur Fettahoğlu, Serkan Keskin, Gizem Katmer ve Ayşegül Kopartan da rol alacak. Reha Erdem'in yazıp yönettiği filmin görüntü yönetmenliğini, Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne, Beş Vakit, Kosmos, Jin, Şarkı Söyleyen Kadınlar ve Koca Dünya filmlerini de çekmiş Florent Herry üstleniyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/turunculasmis-saclara-hair-biology-ile-gule-gule/", "text": "Sarı saçlarda mükemmel tonu elde etmek ve onu korumak zordur. Özellikle de profesyonel kuaför bakımı olmadan... Zamanla rengini kaybeder, istenmeyen turunculaşmalar meydana gelir. Fakat bunların hiçbiri artık sorun değil. Pantene tarafından sarı saçlara özel saçın biyolojisine uygun olarak İngiltere'de geliştirilen, özel ve lüks seri Hair Biology ile sarı saçlar hak ettiği lüks bakıma ulaşıyor. Bu özel seri Pro-V, Jojoba yağı ve yüksek yoğunluklu antioksidanlardan oluşan zengin formülü ile sarı saçlardaki turunculaşmayı ve renk bozulmalarını engelleyip, saçın rengini canlandırmaya, boyadan kaynaklanan yıpranmaları onarmaya yardımcı oluyor. Daha canlı renk ve parlak saçlarla mükemmel sarılarının hak ettiği bakım şimdi burada! Her yıkamada daha çok turunculaşan, canlılığını ve parlaklığını kaybeden sarı saçlar artık sorun değil. Pantene tarafından sarı saçlara özel saçın biyolojisine uygun olarak İngiltere'de geliştirilen, özel ve lüks seri Hair Biology Turunculaşma Karşıtı Mor Şampuan ve Saç Bakım Serisi tüm sarı renkte saçlar için renk tonlarını düzenler, boya sonrası meydana gelebilecek istenmeyen turuncu yansımaları nötralize eder. Böylece her yıkama sonrası saç rengindeki solma ve değişimleri engelleyerek, saç rengini canlandırır. Daha canlı renk, parlak ve yumuşak saçlarla ışıl ışıl parlamanı sağlar. Üstelik boyanın neden olduğu yıpranmaları onarır. Sarı saçların biyolojisine özel olarak geliştirilen Hair Biology, mor şampuan formülüyle saçlarının kusursuz ton ve parlaklıktaki rengini koruyabilmen için Pro-V bilimi ile yüksek yoğunluklu antioksidanları ve jojoba yağını bir araya getirdi. Cildi yenilemek için kullanılan bu bileşenler şimdi muhteşem inovasyon ile saç bakımında! Pro-V vitamini saçının ihtiyacı olan besleyiciliği ve gücü sağlar. Antioksidanlar ise saçını yıpratıcı iyonlar ve güneşin UV ışınlarından kaynaklı turunculaşmaya karşı korur. Jojoba yağlı ile de saçlarının parlaklığını geri kazanırken, boyadan kurumuş mat saçlarını ve saç derini nemlendirerek, besleyebilirsin. Şampuan, saç bakım kremi ve maskeden oluşan seriyi birlikte kullanarak en iyi sonuca ulaşabilirsin. Diğer mor şampuanların aksine farklı bir günlük şampuan ya da saç bakım kremi ile birlikte kullanmana gerek yok. Üç adımı takip ederek saçlarının ihtiyacı olan günlük bakımı sağlayabilirsin. 1 Adım: Hair Biology Turunculaşma Karşıtı Mor Şampuan'ı uygula! İlk adımda turunculaşma karşıtı şampuanı uygulayarak istenmeyen yansımaları nötralize ederek, sarı saçlarının renklerini koruyup, canlılığını geri kazanmasını sağlayabilirsin. Islak saçını köpürtüp, ardından durulayarak kolayca uygulayacağın şampuan, kurumuş ve mat saç tellerine ipeksi yumuşaklık ve parlaklık kazandırır. 2. Adım: Şampuan sonrası duşta Hair Biology Turunculaşma Karşıtı Mor Saç Bakım Kremi ile devam et! Şampuan sonrası duşta ıslak saç tellerine masaj yaparak saç uzunluğu boyunca uygula, ürünün iyice emildiğinden emin olduktan sonra durulayabilirsin. İçeriğindeki Jojoba yağı, Pro-V ve antioksindanlar ile saçlarının ihtiyacı olan vitamini sağlar. 3. Adım: Hair Biology Renk Canlandırıcı ve Parlaklaştırıcı Maske ile son dokunuşu yap! Islak saça saç diplerine gelmeden saçın uzunluğu boyunca uygula. 2 dakika beklet ve durula. Haftada 1-2 kez uygulayarak kurumuş, yıpranmış ve turunculaşmaya maruz kalmış saçlarının rengini canlandırır ve daha parlak olmasını sağlayabilirsin. Saçımızda kullanmak istemeyeceğimiz mineral yağlar, fosfatlar, renklendiriciler ve paraben içermeyen zengin içerikli formülü ile Yeni Pantene Hair Biology Turunculaşma Karşıtı Mor Şampuan ve Saç Bakım Serisi saçlarının ihtiyacı olan bakımı sağlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ucan-supurge-baskani-halime-gunere-2021-insan-haklari-odulu-verildi/", "text": "Uçan Süpürge Vakfı Başkanı Halime Güner'e Kanada Büyükelçiliği tarafından 2021 İnsan Hakları Ödülü verildi. 2 Şubat günü Hilton Otel'de gerçekleştirilen ödül tesliminin ardından, 3 Şubat günü yapılan çevrimiçi ödül töreninde Halime Güner'in yanı sıra Kanada'nın Türkiye Büyükelçisi Jamal Khokhar, Prof. Dr. Fatmagül Berktay ile Ashoka Türkiye Temsilcisi Zeynep Meydanoğlu da konuşmacı olarak yer adı. İlk sözü alan Kanada'nın Türkiye Büyükelçisi Jamal Khokhar, konuşmasına önceki yıllardaki ödül sahipleri Prof. Feride Acar, Prof. Yakın Ertürk ve Canan Güllü'ye teşekkür ederek başladı. Khokhar, toplumsal cinsiyet eşitliğinin önemine değinerek Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesi bir kenara bırakılırsa, Türkiye'de kadın hareketinin oldukça uzun soluklu olduğunu belirtti. Khokhar konuşmasının devamında Türkiye'de kadın ve kız çocuklarının haklarının güçlendirilmesine yönelik çalışmaların önemine işaret ederek, 25. yaşını kutlayan Uçan Süpürge Vakfı'nı tebrik etti. Öncelikle Kanada Büyükelçiliği'ne böyle bir ödülü verdiği için çok teşekkür ederim. Son yıllarda, hepimizin bildiği gibi dünyanın her yerinde kadınlara yönelik devam eden baskıcı uygulamaların, toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı, güçlü muhalefet ile birlikte kesişen krizlerin olduğunu çok yakından biliyoruz, yaşıyoruz. Bu nedenle bu ödülü, kader değil benim kararım diyen tüm kadınlarla, son yıllarda yeni buluşmalar yaratan yeni stratejileri birlikte konuştuğumuz Eşitlik İçin Kadın Platformu'ndaki kadınlarla, alanlarda sesimiz olan kadın meclisindeki kadınlarla, yerel yönetimlerle işbirliği içinde olan Kadın Koalisyonu'ndaki kadınlarla birlikte paylaşıyorum. Konuşmama dört yıl önce yitirdiğimiz feminist yazar Ursula K. Le Guin'in şiirlerine atıfta bulunarak başlamak istiyorum. Ursula, insanı anlatırken, ağacı, nehri, ovayı da anlatır. Onlar doğal kaynaklarımız değil, insanın akrabasıdır der. İnsan bir bütünün parçasıdır ve insan parçası olduğu bütünün bilgisini, karakterini taşır der. Ursula şiirinde, Şimdi konuşuyorum kadınların anlaşılmaz diliyle derken, kadınların, kendi dilini yaratmalarından ve eril dilin bozguna uğratılması gerekliliğinden yola çıkarak tarih boyu erkekler tarafından yaratılmış dilin içinde yaşamak zorunda bırakılmış bizlerin, kendi dilimizi yaratmamız için bir çağrıda bulunur. Korkma sakın hiçbir şeyden, duy beni der Ursula. Bugün kadın örgütlenmesi giderek çoğalıyor, yayılıyorsa ve çeşitleniyorsa, bu birbirimizi duyuyor olmamızdandır. Akıntıların, derelerin, nehirlerin getirdikleri bunlar. Biz önce uzak nehirleri takip etmeye başladık. Sesini duyuyorduk uzaktan. 1870'lerden başlayarak biliyorduk aslında, Osmanlı'dan bu yana Ermeni'si, Rum'u, Türk'ü kadınların küçük küçük derecikler halinde çoktan akmaya başladığını. Bunu söz söyleme hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı, oy verme, seçme seçilme hakkı ve aile içinde saygın bir yer edinme hakkı, hatta -tek taraflı bir erkek hakkı olan boşanmanın kısıtlanması- gibi mücadelelerin sesi olarak duyduk. Kah şair olup isyanlarını mısralara döktüklerini, kah kent meydanlarındaki kalabalıklara seslendiklerini biliyorduk. Bugün buraya uzun bir tarihsel yoldan geldik. feminizim herkes içindir diyerek. Toplumun yüzde ellisi miyiz bilmiyoruz ama savunduğumuz hakların yüzde yüzünün öznesi olduğumuzu biliyoruz. Peki eşitliğin yüzdesinin neresindeyiz? diye sorarsanız bunu anlamak için sadece üç istatistiğe bakmamız yeterli: TBMM'nin %83'ü erkek, yerel yönetimlerin %97'si erkek. Ayrıca, ayak bastığımız toprakların yani arazi sahiplerinin de %65'inin erkekler olduğunu söylersem, bu listenin ne kadar uzun bir liste olduğunu tahmin edersiniz. Buna bir de yaşadığımız iklimi ekleyin. Adaletsizlik ikliminden geçerken son yıllarda buna bir de korku ikliminin eklendiğini biliyoruz. Korku altında doğru bakabilmenin, doğru anlamanın mümkün olamadığını, kendimizi korumak için içimize kapanmamız gerektiğini tahmin edersiniz. Bu erkek egemen iktidarın en çok beklediği şeydir. Oysa güzel bir söz var bilirsiniz: İtaat eken isyan biçer. O nedenle her baskı kendi isyanını yaratır diyoruz. Nitekim, 1980 darbesini yaşadığımız dönem de baskılara boyun eğmeyip bedenimize, kimliğimize, emeğimize sahip olmayı, bugünlerdeki gibi konuştuk ve feminizmle buluştuk. Özel alan politiktir dediğimiz ve örgütlenmeleri çoğalttığımız bir dönem olduğunu hatırlatmak isterim. Eşitlik arayışının sürekliliği ufuk çizgisi gibidir, oraya doğru giderken, sürekli derinleşerek, çeşitlenerek daha eşit ve adil dünya arayışını sürdürmenin, bunun eşitlik, adalet ve özgürlük olmadan gerçekleşemeyeceğini bilmek ama bunu yaparken ön yargı bilgi değildir diyerek ayrışarak değil, çoğalarak yapmak gerekir. Ve artık gün birbirimiz ile daha çok dayanışma günü. Uçan Süpürge olarak biz de dünyadaki tüm kadınlarla birlikte ortak bir mücadele örmeye çalışıyoruz. Bunu kuşaklar arasındaki deneyimini de önemseyerek ve güçlendirerek, yeni neslin gücünü, enerjisini harekete katarak yapıyoruz. Dünya Kadın Yürüyüşü ve onun yeni dönem sekretaryasının Uçan Süpürge Vakfı üzerinden Türkiye'ye geçmesi bunun en güzel göstergelerinden bir tanesi. Yine bu yıl 25. sini gerçekleştireceğimiz Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, içinde tarih ve anılar barındıran bir hikaye. Festivalin 25 yıldır kesintisiz sürmüş olması, sivil hareketi sanatla buluşturma çabamızın sonucudur. Direniş için bir platform, özgürleşme için bir araç olan feminist sanat ve festival içindeki filmler mücadelemize dair mesajları taşıyan en güçlü anlatım biçimlerimiz oldu. Bugün geldiğimiz noktada, son zamanlarda kazanılmış hakları tehdit eden her türlü örgütlenmeye engel koyma düşüncesine kadar karşımıza ne çıkarsa çıksın artık örgütlü kadın hareketi var. Artık kadınların sessizliği kırıldı. Kadının insan hakları mücadelesinde yeni bir eşiğe geldik. İstanbul Sözleşmesi ile ilgili yaşananlar bütün ülkede farkındalığın artmasına daha çok yol açtı. Yüzlerce sanatçı video göndererek destek oldu. Yürüyüşler, mitingler, alanlarda sessiz destekçiler çoğaldı. Dilinizi keseriz tehdidine itirazın sözü bir günde 70 dile çevrildi. Hatta öyle ki eczanelerin üzerindeki nöbetçi yazan ışıklı levhalar İstanbul Sözleşmesi Yaşatıra dönüştü. Bu konuda mücadele eden kadınlara ödüller verildi, verilmeye devam ediyor. Bizler tüm bu baskı ve yıldırma girişimlerine karşın küresel çapta örgütlenmeye, umutsuzluğu umuda çevirmeye, kadın hareketinin kurumsal tarihine sahip çıkmaya, dijital ortamın getirdikleri ile daha çok çoğalmaya ve kuşaklar arası diyalog kurmaya devam ediyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ucan-supurgede-cigdem-materin-cekemedigi-filmleriz/", "text": "Didem Pekün'ün yönetmenliğini, Çiğdem Mater'in ise yapımcılığını yaptığı Disturbed Earth'ün dün Uçan Süpürge'deki ilk gösterimi gerçekleştirildi. Uçan Süpürge Vakfı Başkanı Halime Güner ve 25. Uçan Süpürge Program Direktörü Nil Kural tarafından film gösterimi öncesinde yapılan konuşmada Çiğdem Mater'in çekemediği filmleriz ifadesine dikkat çekildi. Çiğdem Mater'in filmini sunmak üzere bizim yanımızda olması gerekiyordu. Ancak 25 Nisan'dan beri çekmediği bir film sebebiyle Bakırköy Cezaevi'nde tutuklu. Uçan Süpürge'den Çiğdem Mater'in çekemediği filmleriz diyen tüm sinema sektörü çalışanlarına selam gönderiyoruz. Perdeyi Sahipleniyoruz ortak seçkisinin parçası olan Lübnan'dan Mavi Zindan'ın gösterimi, yönetmeni Zeina Daccache'nin katılımıyla gerçekleşti. Daccache gösterim sonrasında 14 yıldır hapishanelerle ilgili çalıştığını ve tiyatro oyunu ve sinema terapileri yaptığını belirterek, Mavi Zindan filminin ise 14 yıllık çalışmanın 3. ürünü olduğunu söyledi. Daccache Lübnan'da psikolojik rahatsızlığı olanların suç işlediği takdirde hapse girdiğini ve iyileşene kadar hapishanede kalarak süreç boyunca herhangi bir terapi almadığını belirtti. Mavi Zindan filminde ise hem psikolojik problemleri olan mahkumlar hem de diğer mahkumlarla yapılan çalışmaların bir belgeseli olduğunu belirten Daccache, hapishaneler üzerine yaptığı filmlerinin toplumu değiştirmeye katkı sağladığını ve yönetmenlerin tutsakları ilgilendiren konularda siyasetçilerden daha fazla rol üstlendiğini söyledi. Saat 14.00'de gösterilecek Bu Yağmur Hiç Dinmeyecek, Suriye'deki savaştan kaçarak kendisine ve ailesine daha iyi hayat kurmak için Ukrayna'ya gelen ve burada da kendisini savaşın içinde bulan 20 yaşındaki Andriy Süleyman'ı takip eden bir belgesel. Yönetmen Alina Gorlova, siyah beyaz çektiği bol ödüllü filmi Bu Yağmur Hiç Dinmeyecek'te izleyiciyi insanlığın hiç bitmeyen savaş ve barış döngüsünde etkileyici, görsel açıdan çarpıcı bir yolculuğa çıkarıyor. Suriye'deki iç savaştan Ukrayna'daki çatışmalara uzanan filmde, Andriy'in varoluşu yaşam ve ölümün sonsuz görünen akışıyla resmediliyor. Saat 19.00'da izleyiciyle buluşacak Anais'in Aşkları'nda, Charline Bourgeois-Tacquet, prömiyerini 2021 Cannes Film Festivali'nin Eleştirmenler Haftası bölümünde yapan ve ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu filmde, ilişkiler ve arzunun halleri üzerine hafif, uçucu, bol konuşmalı ve eğlenceli bir hikayeye imza atıyor. Yönetmenin yarattığı bu genç kadının peşine takılmak izleyiciye şen şakrak bir yolculuk sunuyor. 21.30'da gösterilecek Clara Sola'da, Clara Bir şifacı olarak ailesine ve umuda ihtiyacı olan köyüne destek olur, bir yandan doğayla olan ilişkisinde teselli bulur. Yıllar boyu baskıcı annesinin kontrolü altında yaşayan Clara'nın cinsel arzuları yeğeninin yeni erkek arkadaşına duyduğu ilgiyle uyanır. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali'nin Yönetmenlerin 15 Günü bölümünde yapan ve Kosta Rika'nın Oscar adayı olan Clara Sola, baskı altındaki bir kadının özgürleşme hikayesini büyülü gerçekçilikten beslenen güçlü bir atmosferle sunuyor. Programa www. kadinlarinmirasi. com üzerinden, biletlere ise Büyülü Fener Kızılay Sineması gişelerinden ya da biletinial web sayfasından erişmek mümkün."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ucan-supurgenin-bu-yilki-onur-odulunun-sahibi-tilbe-saran/", "text": "Ajandakolik'in üçüncü defa basın sponsorluğunu yaptığı Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, bu yıl 31 Mayıs 7 Haziran tarihleri arasında gerçekleşiyor. 26. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nde Onur Ödülü oyuncu Tilbe Saran'a, Bilge Olgaç Başarı Ödülleri oyuncu Asiye Dinçsoy'a, yönetmen-senarist Belmin Söylemez ve kurgucu Selda Taşkın'a, Genç Cadı Ödülü ise oyuncu Öyküsu Özyürek'e 31 Mayıs'ta düzenlenecek açılış töreninde takdim edilecek. Çeyrek asrı geride bırakan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin her yıl sinemadaki kadın emeğinin altını çizmek ve görünür kılmak, yeni kuşak kadın sinemacıları cesaretlendirmek üzere verdiği ödüller belli oldu. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin sinemamızda yönetmen ya da oyuncu olarak yıllardır üreten ve emek veren kadınlara saygı sunmayı amaçlayan Onur Ödülü bu yıl 21. kez sahibini bulacak. Bu yılki ödül; oyunculuğa 1984 yılında Kenter Tiyatrosu'nda başlayan, hemen iki yıl sonra Dormen Tiyatrosu'nda Hangisi Karısı adlı oyunla ilk ödülünü alan, Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nun kurucularından, yurtiçi ve yurtdışında pek çok oyunda rol alan, 1985 yılında Kırlangıç Fırtınası filmiyle adım attığı sinemada Bir Erkeğin Anatomisi, Kaç Para Kaç, Beş Vakit, Turquaze, Zenne, Çekmeceler, Yol Ayrımı, Seni Buldum Ya ve Bergen filmlerinde unutulmaz performanslara imza atan, televizyon ekranında sayısız projede yer alan ancak İstanbullu Gelin dizisindeki psikolog İdil karakteri unutulmazlar arasında giren ödüllü usta oyuncu, seslendirmen ve eğitmen Tilbe Saran'a verilecek. Bilge Olgaç Başarı Ödülü farklı alanlardan 3 kadın sinemacıya verilecek! Türkiye sinemasının farklı alanlarında emek veren kadınların başarılarını kutlamak amacıyla, erkek egemen sinemamızın ilk kadın yönetmenlerinden Bilge Olgaç anısına verilen Bilge Olgaç Başarı Ödülleri bu yıl üç isme verilecek. 2008 yılında ilk filmi Fırtına ile adım attığı sinemada ikinci filmi Hayatın Tuzu'nda hayat verdiği Meryem karakteri ile Adana Altın Koza Film Festivali Umut Veren En İyi Genç Kadın Oyuncu Ödülü'ne layık görülen, Press filmindeki Songül karakteri ile 44. Sinema Yazarları Derneği En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü'nü alan, Toz Bezi filminde canlandırdığı Nesrin ile 35. İstanbul Film Festivali, 21. Nürnberg Türkiye Almanya Film Festivali ve 27. Ankara Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazanan, Dirlik Düzenlik filminde hayat verdiği Hicran ile İstanbul Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü ve Antalya Altın Portakal Film Festivali Cahide Sonku Ödülü'ne layık görülen, son filmi Yüzleşme şu anda İstanbul Film Festivali'nde yarışan, her filminde güçlü ve farklı kadın karakterlere hayat veren oyuncu Asiye Dinçsoy'a takdim edilecek. Sinemaya ilk adımlarını Bilge Ablası Bilge Olgaç'ın asistanı olarak atan, ondan öğrendiklerini kendi sinemasında her daim yansıtan, ilk deneysel kısa filmi Uyku Hali'nden son filmi Ayna Ayna'ya kadar geçen yaklaşık 25 yıllık sürece Bıyık, ZAP!, Dalgalar, Pencereler, Hayatımın Fotoğrafı, 34 Taksi, Bugün İstanbul Ne Kadar Güzel ve Şimdiki Zaman adlı kısa, belgesel ve uzun metraj filmleri sığdıran ve her filminde odağına aldığı konuya gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşan, kurmaca filmlerinde izleyiciyi farklı ve güçlü kadınlarla tanıştıran, ulusal ve uluslararası festivallerde ödüllere layık görülen filmlerin yönetmeni ve senaristi Belmin Söylemez, festivalden bu yıl Bilge Olgaç Ödülü alacak diğer bir isim. Üniversite yıllarında Gezici Festival, Nisi Masa gibi kültür sanat kurumlarında görsel üretim ve organizasyon ile başladığı kariyerine 2009 yılında kurduğu Punctum Creative Productions ile film, animasyon ve reklam projelerinde yönetmen, yapımcı ve kurgucu olarak devam eden, 70. Berlin Film Festivali kapsamında Berlinale Talents'e seçilen, 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Cahide Sonku Ödülü'nü, 40. İstanbul Film Festivali'nde Zuhal filmiyle En İyi Kurgu Ödülü'nü, 29. Adana Film Festivali'nde Ela ile Hilmi ve Ali filmi ile Ayhan Ergürsel adına verilen En İyi Kurgu Ödülü'nü alan, bu filmler dışında Siyah Beyaz, Taş, Körfez, Küçük Şeyler, Ankebut, Bana Karanlığını Anlat, Çilingir Sofrası gibi uzun ve kısa metrajlı pek çok filmin kurgusunda imzası olan kurgucu Selda Taşkın bu yıl Bilge Olgaç Başarı Ödülü'nü alacak. Genç kadın oyuncuları yüreklendirmek, sinema yolculuklarını destekleyerek bu alandaki üretimlerine dikkat çekmek ve Türkiye sinemasında kadınlara yönelik güçlü, olumlu kadın rollerinin yazılmasını teşvik etmek amacıyla 2009 yılından bu yana verilen Genç Cadı Ödülü Cehennem Boş, Tüm Şeytanlar Burada adlı kısa filmde uğradığı taciz sonrasında çevresindeki erklere rağmen kendi hakikatini korumak için savaş veren bir kadına hayat verdiği performansıyla dikkat çeken, Melisa Önel'in Tokyo Film Festivali'nde prömiyerini yapan önümüzdeki günlerde ülkemizde de izleyiciyle buluşması beklenen filmi Aniden'de rol alan Öyküsu Özyürek'e verilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ucan-supurgenin-bu-yilki-onur-ve-basari-odulleri-belli-oldu/", "text": "Ajandakolik'in de ikinci defa basın sposorlarından olduğu, bu yıl 26 Mayıs 5 Haziran tarihleri arasında 25. defa gerçekleşecek Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin onur ve başarı ödülleri belli oldu. Türkiye sinemasına hayat veren kadınların emeğine saygı sunmayı amaçlayan Onur Ödülü, 20. kez verilecek. Bu yılki Onur Ödülü, 40 yılı aşan sinema ve tiyatro oyunculuğu ile Şerif Sezer'e sunulacak. Şerif Sezer kariyerine sayısız başarı ve ödül sığdırmış, hayat verdiği kadın karakterlerle toplumsal duyarlı anlatılara güç katmış bir isim. Sezer, Türkiye sinemasında öncül nitelikte işlere imza atmış, Yol, Hakkari'de Bir Mevsim, Bir Günün Hikayesi, Av Zamanı, Hamam gibi Türkiye sinemasında iz bırakmış önemli filmlerde ve yakın dönem Türkiye sinemasındaki Mustafa Hakkında Herşey, Babam ve Oğlum, Güneşi Gördüm, Kuzu, Deli Deli Olma gibi daha pek çok filmde yer almıştır. Şerif Sezer, sinema oyunculuğunun yanı sıra kariyerine başladığı tiyatro oyunculuğunu da yıllar boyunca birçok oyunda yer alarak sürdürmüştür. Sinemanın farklı cephelerinde emek veren kadınların başarılarını kutlamak amacıyla, Türkiye sinemasının ilk kadın yönetmenlerinden Bilge Olgaç anısına verilen Bilge Olgaç Başarı Ödülleri bu yıl üç isim arasında paylaştırılacak. Bu yıl Bilge Olgaç Başarı Ödülü alacak Neşe Yulaç, 70 yılı aşkın tiyatro ve sinema oyunculuğuyla kelimenin tam anlamıyla yaşayan bir efsane. İlk defa 1950 yılında Tersine Dünya tiyatro oyunuyla sahneye çıkan Neşe Yulaç, Türkiye sinemasında kendinden sonra gelen yüzlerce kadın oyuncunun cesaretine ve azmine ilham olmuştur. Neşe Yulaç, kariyerinde Şehir Tiyatroları oyunculuğunun yanı sıra, Türkiye sinema tarihinin başyapıtlarından olan Kanun Namına, Kardeş Kurşunu, Son Beste, Hicran Yarası ve Aşk Merdiveninin de aralarında olduğu pek çok unutulmaz filmde yer aldı. Bu yıl Bilge Olgaç Başarı Ödülü'nü alan bir diğer deneyimli oyuncu ise Ayşenil Şamlıoğlu. 40 yılı aşkın tiyatro ve sinema oyunculuğu kariyerinde, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü görevini de üstlenmiş bir kadın oyuncu olan Ayşenil Şamlıoğlu kariyeri boyunca Adana Devlet Tiyatrosu ve Ankara Devlet Tiyatrosu'nda pek çok oyunda yer aldı. Oyunculuğunun yanı sıra tiyatro oyunları da yöneten Ayşenil Şamlıoğlu, sinemada da İşe Yarar Bir Şey, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok ve Aşk, Büyü, vs. gibi birçok önemli filmde yer aldı. Bu yılki bir diğer ödül sahibi ise genç yaşına rağmen Türkiye sinemasında kadın yapımcı olarak pek çok başarıya imza atmış olan Anna Maria Aslanoğlu. Üniversite yıllarında belgesel ve kurmaca film yapımlarında asistan olarak çalışmaya başlayan Anna Maria Aslanoğlu, Beni Unutma İstanbul, Gözümün Nuru, Mavi Dalga ve Sivasın da aralarında olduğu çeşitli kısa ve uzun metrajlı filmlerde yardımcı yönetmen ekibinde yer aldı. Kısa sürede pek çok başarıya imza atan Anna Maria Aslanoğlu, Körfez, Yuva ile Cannes Film Festivali'nde En İyi Kısa Film Ödülü için yarışan Salı, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Belgesel Film Ödülü'nü alan Maddenin Halleri ve son olarak geçtiğimiz yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Nihal Yalçın'ın performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü aldığı Zuhal filminin yapımcılığını üstlendi. Genç kadın oyuncuları yüreklendirmek, sinema yolculuklarını destekleyerek bu alandaki üretimlerine dikkat çekmek ve Türkiye sinemasında kadınlara yönelik güçlü, olumlu kadın rollerinin yazılmasını teşvik etmek amacıyla 2009 yılından bu yana verilen Genç Cadı Ödülü, bu yıl genç sinemacı Nazlı Bulum'a verilecek. Nazlı Bulum, Sarajevo Talents ve Berlinale Talents'ın oyunculuk stüdyolarına katılmış, Sen Ben Lenin, Kar, Mavi Dalga, Beni Sevenler Listesi ve aynı zamanda yapımcısı olduğu Büyük İstanbul Depresyonu gibi yakın dönemde önemli başarılar elde etmiş filmlerde oyunculuğuyla kendinden söz ettirmiştir. Festivalin 2013 yılında ilk kez verdiği; kendi alanında uğraşına bir ömür vermiş kadınları selamladığı Tema Ödülü ise önümüzdeki günlerde açıklanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ugur-yucel-neyzen-tevfiki-hicivler-ve-siirlerle-anlatiyor/", "text": "Uğur Yücel'i yıllar sonra tiyatro sahnelerine döndüren, BKM'nin yapımcılığını üstlendiği Neyzen Tevfik oyunu, İstanbul prömiyerini gerçekleştirdi. Kapalı gişe sahnelenen oyunun sonunda seyirciler usta oyuncuyu ayakta alkışladı. Prova sürecinin ardından geçtiğimiz günlerde ilk kez Bodrum ve sonrasında İzmir'de sahnelenen Neyzen Tevfik oyunu, geçtiğimiz hafta İstanbul seyircisiyle buluştu. Biletleri günler öncesinde tükenen, Uğraş Güneş'in yazdığı, Can Yücel'in yönettiği oyun, Uğur Yücel'in başarılı performansıyla övgüleri topladı. Usta oyuncu Şener Şen, oyunun İstanbul prömiyerinde Uğur Yücel'i yalnız bırakmadı. Uğur Yücel, Neyzen'in hayat hikayesini, dünyasını, dostlarını; anekdotlar, hicivler ve şiirler ile anlatıyor. Neyzen Tevfik; 6 Aralık'ta Caddebostan Kültür Merkezi'nde, 10-21 Aralık'ta Maximum Uniq Box'ta, 15 Aralık'ta Eskişehir Vehbi Koç Kongre Merkezi'nde ve 16 Aralık'ta Bursa Akademik Odalar Birliği'nde izleyicisiyle buluşmaya devam edecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ukksadan-can-babaya-bin-selam/", "text": "Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi tarafından düzenlenen Can Baba'ya Bin Selam, Edebiyat Buluşması, 13. Knidos'un Sır'ı Sanat Festivali'nde Datça'nın pitoresk manzarası edebiyat ve sanatın ışıltılı karışımıyla aydınlandı. 11-12 Ağustos 2023 tarihlerinde düzenlenen festival; edebiyat ve sanat dünyasının değerli isimlerini bir araya getirdi. Pelin Batu'nun samimi, edebiyatı ve UKKSA sanatseverlerini kucaklayan hoş geldiniz konuşması ile başlayan 13. Knidos'un Sır'ı Sanat Festivali Can Baba'ya Bin Selam, Edebiyat Buluşması Datça Belediye Başkanı Abdullah Gürsel Uçar'ın gerçekleştirdiği açılış konuşması ile devam etti. Umur Türker, Nevzat Metin Aramızda başlıklı konuşmasında UKKSA Kurucusu Nevzat Metin'i sevgi ve özlemle andığını belirterek; Nevzat Metin'in yaşamı boyunca ülkemize kazandırdığı önemli değerlerinden, sanata, sanatçıya ve üretilen eserlere karşı özgün ve sahiplenici duruşundan övgüyle bahsetti. Konuşmacılar arasında yer alan İbrahim Çiftçioğlu Can Yücel'in edebiyat dünyasındaki önemine ve unutulmayacak eserlerine ve anılarına değindi. Şair Namık Kuyumcu'nun koordinatörlüğünde devam eden Edebiyat Buluşması, edebiyat ve şiir alanlarında anlamlı ve eşsiz bir diyalogun oluşmasına sebep oldu. Edebiyatçılar, yazarlar ve şairler arasında zengin bir anlayış ve deneyime olanak sağladı. Birbirinden değerli konuşmacılar, Can Yücel Şiir ve Ötesi- Öykü ve Romanda Öteki temasıyla edebiyat dünyasına daldı. Aydın Şimşek, Figen Şakacı, Hatice Meryem, Necla Akdeniz, Akif Kurtuluş, Deniz Durukan, Namık Kuyumcu ve Pelin Batu gibi önemli isimlerin katkılarıyla aydınlatıcı konular ve merak uyandıran şiir ve öykü performanslarıyla keşif devam etti. Şair Sezai Sarıoğlu'nun Cankolik Kazı adlı performansıyla izleyenleri büyülediği festivalin doruk noktası şiir dinletisiydi. Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Devrim Metin, tüm katılımcılara, değerli sanatçılara ve sanatseverlere içten teşekkür ve şükranlarını iletti."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ulus-bakerin-dunyasini-tanimak-icin-ulus-bakeri-okumak/", "text": "Onur Eylül Kara'nın derlediği Ulus Baker'i Okumak, 2007 yılında kaybettiğimiz değerli sosyolog Ulus Baker'in düşünce dünyasına farklı pencerelerden bakan ve alanının önemli isimlerinin yazılarından oluşuyor. Bu kitap, hem Baker'in dünyasına giriş yapmaya hazırlanan okurlar için bir rehber görevi görüyor hem de bu dünyaya aşina olan okurlar için yeni yollar sunuyor. Onur Eylül Kara'nın derlemesinde Şükrü Argın, Ali Artun, Mustafa Çağlar Atmaca, Eylem Canaslan, Özge Çelikaslan ve Alper Şen, Gülsüm Depeli, Toros GüneşEsgün, Beliz Güçbilmez, Can Gündüz, Ahmet Gürata, Fulden İbrahimhakkıoğlu, E mre K oyuncu, Barış Mücen, Oktay Özel, Mehmet Şiray, Özgür Taburoğlu, Latif Yılmaz ve Hakan Yücefer'in katkıları yer alıyor. Kitap, İletişim Yayınları'ndan çıktı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/uluslararasi-antalya-piyano-festivalinde-piyanistler-gecidi/", "text": "Bu yıl 21'incisi düzenlenen Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin en önemli kültür-sanat etkinliklerinden biri olan Uluslararası Antalya Piyano Festivali 11 Aralık'ta başlıyor. 2000 yılından bu yana Antalya'nın uluslararası Sanat Şehri kimliğine katkıda bulunan, Avrupa Festivaller Birliği üyesi Uluslararası Antalya Piyano Festivali bu yıl 11-24 Aralık tarihleri arasında yapılacak. Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle gerçekleştirilemeyen festival, yine yıldızlar geçidine sahne olacak ve dünyaca ünlü sanatçıları müzikseverlerle buluşturacak. Antalya Büyükşehir Belediyesinin ev sahipliğinde gerçekleşek olan Türkiye'nin en önemli müzik festivali 11 Aralık'ta Piyanonun Efsanesi Richard Clayderman konseriyle başlayacak. Heyecanla beklenen müzik şöleni; 14 Aralık'ta geleneksel Türk müziğini klasik batı müziğiyle harmanlayan Selin Şekeranber ve Yudum Çetiner ikilisinden oluşan Duo Blanc & Noir'i;15 Aralık'ta enerjik sahne şovları ve büyüleyici sunum tarzları ile adlarından söz ettiren Queenz of Piano'yu, 17 Aralık'ta Artun Hoinic şefliğinde ve Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde Özgür Ünaldı; 18 Aralık'ta Flamenko'nun yıldız ismi Laura De Los Angeles'ı, 22 Aralık'ta piyanonun genç yıldızı Can Çakmur'u ağırlayacak. Sanatseverlere müzik dolu günler yaşatacak olan festival, 24 Aralık'ta Anjelika Akbar konseriyle son bulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/uluslararasi-booker-odulunu-kazanan-ilk-fransiz-yazar-david-diop/", "text": "2021 Uluslararası Booker Ödülü'nü At Night All Blood is Black romanıyla Fransız yazar David Diop kazandı. Man Booker jürisinin 2 Haziran'da yaptığı açıklamaya göre, David Diop Uluslararası Booker Ödülü'nü kazanan ilk Fransız yazar oldu. İkinci romanı At Night All Blood is Black'te Diop, Senegalli büyük büyük babasının Birinci Dünya Savaşı'ndaki dyaşadıklarına dair dair suskunluğunu anlatıyor. 50.000 sterlinlik ödül, Diop ve kitabın çevirmeni ABD'li yazar ve şair Anna Moschovakis arasında paylaştırılacak. Booker jüri üyelerinden Lucy Hughes-Hallet kitap için Ana karakterin büyücülükle suçlandığı ve okuyucuya esrarengiz hisler veren bu savaş, sevgi ve delilik hikayesi gerçekten çok güçlü şeklinde konuştu. Jüri heyeti romanı büyülü bir nesir ve karanlık, dahice bir bakış açısı olarak nitelendirdi. Uluslararası Booker Ödülü, her yıl İngilizce'ye çevrilen ve Birleşik Krallık veya İrlanda'da yayınlanan tek bir kitap için veriliyor. Fransız-Senegalli yazar ve edebiyat profesörü Diop'un eseri, genç bir adamın deliliğe düşüşünü ve çatışma sırasında Fransa için savaşan Senegallilerin hikayesini anlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/uluslararasi-distopya-film-festivalinin-onur-odulleri-meral-cetinkaya-ve-cetin-tekindora/", "text": "10-12 Aralık tarihleri arasında Daha Derine Dal sloganıyla düzenlenecek olan Uluslararası Distopya Film Festivali, sinemaseverleri salonlarda ağırlamaya hazırlanıyor. Bu yıl ilk defa gerçekleşecek olan festivalin Onur Ödülleri'ni de kimlere verileceği belli oldu. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü'nün katkıları, Üsküdar Belediyesi iş birliği, BKM Mutfak desteği ile Uluslararası Bağımsız Sinema ve Sanat Derneği tarafından düzenlenen Uluslararası Distopya Film Festivali, izleyici ile buluşmak için gün sayıyor. Film gösterimleri ve panellerle dolu dolu geçecek olan festival, sinema severlerle buluşmaya hazırlanıyor. Bu yıl yönetmen Akın Güngör, Ege Üniversitesi Dr. Öğrt. Üyesi Zehra Cerrahoğlu ve kurgu yönetmeni Fırat Terzioğlu'nun 181 farklı ülkeden 200'e yakın başvuru arasından seçtiği 8 film Uluslararası Kısa Film Yarışması'nda En iyi Film Ödülü için yarışacak. Başkanlığını yönetmen Babis Makridis'in üstlendiği, oyuncu Damla Sönmez, oyuncu Didem Balçım, görüntü yönetmeni Feza Çaldıran ve film editörü Ali Aga'dan oluşan jüri karşısına çıkacak filmler arasında; Murat Uğurlu'nun Tapınak, Fehmi Öztürk'ün Bir Annenin Sonatı, Sengthe Vanh Bouapha'nın The Bureau, Gökalp Gönen'in Lal, George Georgakopoulos'ın İfigeneia: No More Tears, Aysun Karaosman'ın Kauai, Nadin Altekhina'nın 2040 ve Pierre Dugowson'ın 2030 filmleri yer alıyor. Direktörlüğünü Hatice Aşkın'ın yaptığı ve gösterimlerin Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi'nde gerçekleşeceği Uluslararası Distopya Film Festivali'nin yarışma kapsamında birinciye 7.500 TL, ikinciye 5.000 TL ve üçüncüye 2.500 TL ödül takdim edilirken, dereceye giren filmlere verilecek ödüllerin yanı sıra finalist filmlere de gösterim telifi ödenecek. Distopya türündeki kısa film projelerini desteklemek ve sektöre yeni yönetmenler kazandırmak amaçlı yapılan Ulusal Kısa Film Senaryo Yarışması'nda 5 senaryo dereceye girdi. Bahçeşehir Üniversitesi Prof. Dr. Nilay Ulusoy, Öğr. Gör. Volkan Budak ve yönetmen Tunahan Kurt'un 70'e başvuru arasından seçtiği 5 senaryo Ulusal Kısa Film Senaryo Yarışması'nda En İyi Senaryo Ödülü için yarışacak. Başkanlığını yönetmen Andaç Haznedaroğlu'nun üstlendiği, oyuncu Fadik Sevin Atasoy, oyuncu Cansel Elçin, yapımcı Müge Özen ve yapımcı-dağıtımcı Marsel Kalvo'dan oluşan jüri karşısına çıkacak projeler arasında; Görkem Arslan'ın Apati, Ersin Karahaliloğlu'nun Ölemeyenler: Öteki Dünya Bileti, Oktay Aydın'ın Emülatör, Mehmet Kanadlı'nın Danışman ve Yusuf Afacan'ın Alışmak yer alıyor. Distopya türündeki kısa film projelerini desteklemek ve sektöre yeni yönetmenler kazandırmak amaçlı yapılan Ulusal Kısa Film Senaryo Yarışması'nda dereceye girecek film projesine En İyi Senaryo Ödülü olarak 7.500 TL fon sağlanacak. Direktörlüğünü sinema yazarı Kerem Akça'nın üstelendiği Uzun Metraj Film Seçkisi'nde bu yıl Türkiye'de ilk kez gösterilecek olan Yuusuke Hirota'nın Poupelle Of Chimney Town, Jonathan Nossiter'ın Last Words, Matthew Eade'nin A Black Rift Begins To Yawnfilmleri yanı sıra Erdem Tepegöz'ün Gölgeler İçinde filmi yer alıyor. Festival açılışını Yuusuke Hirota'nın Poupelle Of Chimney Town ile yaparken kapanışı ise Jonathan Nossiter'ın Last Words ile gerçekleştirecek. Sinema severleri bir araya toplayacak olan Uluslararası Distopya Kısa Film Festivali'nde, Distopya Teorik ve Eleştirel Yaklaşımlar başlığı altında distopya konusu akademik olarak ele alınacak. Distopyanın Tanım Sorunu, Distopya Çağında Ütopyanın Peşinde Distopyada Umut ve Toplumsal Cinsiyet, Distopya Yazınında Metinlerarası Diyaloglar, Eko-Distopyadan Kaçış Yolları, Çevresel Yıkıma Ütopik ve Distopik Yanıtlar, Sinemada Ütopyalar ve Distopyalar, Sinemada Distopik Unsurlar: Stanley Kubrick ve Tekno-Distopyada Kadın Temsili gibi konularla distopya evreninin kapıları aralanacak. Yapay Zeka ve Teknolojik Gelişmeler programının da yer aldığı Uluslararası Distopya Kısa Film Festivali'nde, distopyalar evreninin yakından ilgilendiği konular konuşulacak. Kök Hücre ve Genetik, İnsansız Otonom Araçlar, Dijital Rönesans Çağı, Kripto-Ekonomi ve Gelecek, Dijital Sanat ve Film Yapımcılığı, İnsansı Robotlar ve Dijital Sanatlar ve Film Yapımcılığı gibi konuların konuşulacağı festival, distopya filmlerine merak duyan sinema severlerin ilgisini çekecek. 11 Aralık günü saat 14:30'da gerçekleşecek olan ve iç distopik evrenin konuşulacağı ustalık sınıfında Babis Makridis engin tecrübelerini paylaşacak. Aynı gün saat 19:15'de ise Görüntü Yönetmeninin Sinematografik Yolculuğu başlıklı panel için ünlü yönetmen Feza Çaldıran sinema tutkunları ile buluşacak. 12 Aralık Pazar günü Future Talks programında Emre Oskay ve Serdar Can ile birlikte Distopik Filmlerin Yapım ve Dağıtım Süreci hakkında bilinmeyenler konuşulacak. Distopik filmlerin geleceğine dair bilgilerin aktarılacağı panel, bu konuya merak duyan izleyicilerle buluşacak. Bu yıl festivalde Onur Ödülleri Hazal filmindeki rolü ile 18. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Suyun Öte Yanı ile 4. Ankara Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu, 1996 yılında, Canan Evcimen İçöz'ün yönettiği Solgun Sarı Bir Gül filmiyle 34. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, ödülleri alan Meral Çetinkaya ile Karşılaşma filmiyle 2003 Ankara Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu, Çağan Irmak'ın yönettiği Babam ve Oğlum filmiyle 27. SİYAD Türk Sineması Ödülleri'nde ve 13. ÇASOD Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülleri alan Çetin Tekindor'a takdim edilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/uluslararasi-istanbul-kukla-festivali-25-ekimde-basliyor/", "text": "Sanat yönetmenliğini Cengiz Özek'in üstlendiği Uluslararası İstanbul Kukla Festivali 100'de 25 sloganıyla bu yıl 25 Ekim 5 Kasım tarihleri arasında perdelerini açacak. Cumhuriyetin 100. yılında 25. yaşını kutlamaya hazırlanan festivalde 8 ülkeden 10 oyun izleyiciyle buluşacak. Festivalde Türkiye'den de 6 topluluğun 8 oyunu yer alıyor. Toplam 51 gösterinin yer alacağı festivalde ayrıca film gösterimleri, atölyeler, söyleşilerin yanı sıra bir de geniş kapsamlı bir Karagöz Figürleri Sergisi yer alacak. Festivale bu yıl yurt dışından katılacak oyunlar şöyle sıralanıyor: Çekya'dan Alfa Thatre'ın sergileyeceği Bay Kaspar ve Tuhaf Ailesi, , İtalya'dan Compagnia Follemente'nin Erkekler Tülleri Sever ve yine İtalya'dan Compagnia Walter Broggini'nin Solo adlı oyunları, Macaristan'dan MarkusZinhaz Puppet Thetare'ın sergileyeceği Uçuşun Tarihi ve Slovenyalı topluluk Nebo Theatre'ın sergileyeceği Oda. Avrupa dışından ise Meksika'dan kukla sanatçısı Diego Ugalde'nin sergileyeceği Buffalo ve Neşeli Kuklalar adlı oyunların yanı sıra Özbekistan'ın Karakalpakistan Özerk Cumhuriyeti'nden gelecek olan Karakalpakistan Devlet Kukla Tiyatrosu'nun sergileyeceği Sarayda Sihir izleyicilerle buluşacak. Türkiye'den bu yıl festivale katılacak oyunlar ise şöyle: Çağrı Yılmaz'ın sergileyeceği Döngü: Patikalar, Tiyatro Gülgeç'in biri yetişkinlere, diğeri çocuklara yönelik iki oyunu ile İBB Şehir Tiyatroları'nın sergileyeceği kara tiyatro türündeki Benim Küçük Yıldızım. Türk geleneksel gölge tiyatrosu Karagöz'e de özel bir bölüm ayrılan festivalde Cengiz Özek Çöp Canavarı ve Büyülü Ağaç adlı Karagöz oyunlarını sergilerken, Aytek Önal da Balık Tezgahı adlı gösteriyi sergileyecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin restorasyonundan sonra hizmete açılan Turşucuzade Konağı Sıbyan Mektebi'nde festival boyunca Karagöz gösterileri, film gösterimleri, atölye ve söyleşilerin yanı sıra bir de Cengiz Özek tarafından açılacak bir Karagöz Figürleri Sergisi yer alacak. Festivalin bu yılki gösteri mekanları ise şunlar: Akbank Sanat, Alan Kadıköy, Fişekhane, DasDas, Turşucuzade Konağı Sıbyan Mektebi ve Mall of İstanbul. Turşucuzade Konağı ve Mall of İstanbul'daki gösteriler ücretsiz olarak sergilenirken diğer mekanlardaki gösteriler için biletler Biletinial. com'dan edinilebilir. Festivalle ilgili daha fazla bilgi ve programın tüm ayrıntılarını www. kuklaistanbul. com adresinden edinebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/uluslararasi-kadin-oyun-yazarlari-tiyatro-festivali-basliyor/", "text": "Uluslararası Kadın Oyun Yazarları Tiyatro Festivali, ile dünyanın dört bir yanından sadece kadınların yazdığı seçkin tiyatro metinlerinin yanı sıra kadın yazarların söyleşileri, seminerler ve atölyeler de 16 Kasım 26 Kasım tarihleri arasında Atatürk Kültür Merkezi ile Devlet Tiyatroları Üsküdar Tekel Sahnelerinde seyirci ile buluşacak. Türkiye'den 6, yurt dışından 6 olmak üzere toplam 12 farklı tiyatro oyununun seyirci ile buluşacağı festivalde; Küba, Bulgaristan, Tataristan, Moldova, Gürcistan, Yunanistan ve Türkiye'den seçilmiş kadın yazarlara ait seçkin sahne performansları, sahnelenen oyunların yazarlarıyla seyircilerimizin katılımıyla gerçekleştirilecek oyun üzerine söyleşiler ve bunların yanı sıra; uzman eğitmenlerden tasarım, dramatik yazarlık, oyunculuk ve dans alanlarında seminer ve atölye çalışmaları da festival kapsamında sanatseverlerle buluşacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/uluslararasi-sinemaci-is-egitim-programi-25-ucan-supurgeden-yola-cikiyor/", "text": "Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin ana ortaklarından olduğu Perdeyi Sahipleniyoruz projesinin ikinci aşaması olan Uluslararası Sinemacı İş Eğitimi Programı 1 Haziran saat 17.00'de Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleşecek panel ile başlıyor. British Council'in Uluslararası İşbirliği Fonu kapsamında finanse edilen Perdeyi Sahipleniyoruz projesinin ortakları arasında Birleşik Krallık'tan Birds' Eye View, Lübnan'dan Beyrut Kadın Filmleri Festivali, Tunus'tan Regards de Femmes, Tayvan'dan Women Make Waves Uluslararası Film Festivali ve Türkiye'den Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bulunuyor. Türkiye, Lübnan, Tunus ve Tayvan'dan 18 kadın ve non-binary sinemacının bir yıl boyunca çevrimiçi eğitim görmesini sağlayacak olan Filmonomics eğitim programı kapsamında seçilen yönetmenler pazar, satış, proje teklifi hazırlama ve izleyici geliştirmenin de aralarında olduğu pek çok konuda oturumlara katılacaklar. Filmonomics eğitim programı başvuruları 1 Haziran'da başlayacak ve 5 Temmuz'a dek sürecek. Ağustos ayı sonunda başlaması planlanan 8 oturumluk çevrimiçi eğitimlerin 8 Mart 2023'te tamamlanması planlanıyor. Programa Türkiye, Lübnan, Tunus ve Tayvan vatandaşı olan veya bu ülkelerden birinde yaşayan kadın ve non-binary yönetmenler başvurabilecek. 1 Haziran saat 17.00'de Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde tüm proje ortaklarının katılımıyla gerçekleşecek oturumda eğitim programının ayrıntıları ve başvuru koşullarının yanı sıra Birleşik Krallık, Lübnan, Tunus, Tayvan ve Türkiye'de kadın filmleri festivali düzenleme deneyimleri üzerine konuşmalar yapılacak. Perdeyi Sahipleniyoruz projesinin ilk aşaması olan ortak film seçkisi ise 26 Mayıs 5 Haziran tarihleri arasında 25. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında Ankara seyircisiyle buluşuyor. Perdeyi Sahipleniyoruz seçkisinde Tunus'tan Leyla Bouzid'in Bir Aşk ve Arzu Hikayesi, Lübnan'dan Zeina Daccache'nin Mavi Zindan, Birleşik Krallık'tan Celeste Bell ve Paul Sng'in Poly Styrene: Ben Bir Klişeyim ve Türkiye'den Nazlı Elif Durlu'nun Zuhal filmleri yer alıyor. 25. Uçan Süpürge ikinci gününde de Büyülü Fener Kızılay Sineması ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirilen gösterim ve söyleşilere ilgil yoğundu. Uçan Süpürge'nin British Council Arts'ın desteğiyle programda yer alan Perdeyi Sahipleniyoruz ortak seçkisinin parçası olan Zuhal'in gösterimi 27-28 Mayıs tarihlerinde Büyülü Fener Kızılay Sineması'ndaydı. Gösterimlerin ardından yönetmen Nazlı Elif Durlu ve yapımcı Anna Maria Aslanoğlu ile söyleşi gerçekleştirildi. Söyleşide yönetmen filmin yapım aşamasına ve ulusal festivallerde yarışan kadın yönetmenlerin azlığına dikkat çeken bir soru üzerine yönetmen Nazlı Elif Durlu filmi yapabildiği için çok mutlu olduğunu belirterek, Günümüzde kadınların daha kolay film yapabildiği fikri var buna içeriliyorum çünkü böyle değil, buna karar veren kadınlar bu hassasiyeti geliştirmemiş kadınlar ya da erkekler. Bizim hassasiyetimizi anlata anlata birbirimize destek olmaya çalışıyoruz dedi. Mafifa'nın iki gösterimine de katılan yönetmen Daniela Munoz Barroso'yla da gösterimler ardından söyleşi gerçekleştirildi. Kübalı yönetmen Barroso, Santiago'dan Havana'ya kadar bir gezi yaparken Mafifa ile karşılaşmasıyla, gizemi insanlara sordukça ortaya çıkan bir heyecanı araştırmaya karar verdiğini ve hikayenin bu şekilde ortaya çıktığını söyledi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/umit-mutlu-bugun-de-haber-yok/", "text": "Ülke gündemi bir an bile boş kalmazken bir gün hiç haber olmadığını düşünsenize... Muhabirler tek bir haber bulamamış, spiker bir tanecik haber sunamamış, anlatılacak hiçbir şey yok! Hadi canım sen de! dediğinizi duyar gibiyim sevgili okur! O zaman sizi Ümit Mutlu'nun gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı Bugün Haber Yok kitabına buyur edeyim. Bir gün evet bir gün tam da böyle bir şey oluyor! Ben de öncelikle Ajandakolik'te bana da yer ayırdığın için teşekkür edeyim. Şu an aktif olarak çalışıyorum hala ama gazeteci değilim. Tudem Yayın Grubu'nda çocuk ve yetişkin kitapları editörlüğü yapıyorum. Ufak tefek çevirilerim de var. Bunun yanında elbette yazıp çizmeye devam ediyorum, daha doğrusu çabalıyorum, daha doğrusu sadece yazmaya çabalıyorum çünkü çizimle pek aram yok. Yani yuvarlanıp gidiyorum, yosun tutmamaya uğraşıyorum. Haberciliğin temel ilkelerini irdeleyen bu romanın çocukları gazetecilik mesleğiyle tanıştıracağını söyleyebilir miyiz? Hikayeyi yazma sürecini senden dinlemek isterim. Söyleyebiliriz sanırım. Aslında yola o amaçla çıkmamıştım, bana esin kaynağı olan haberi görünce aklımda bir anda Bunun kitabı yazılır valla düşüncesi doğmuştu sadece. Ardından oturup yazdım, hikaye kendi kendini şekillendirdi. Odakta gazetecilik hep olacaktı tabii, ama kitaptaki örnek haberler, kupürler, temel ilkeler yani işte meslekle ilintili tüm o ayrıntılar sonradan ortaya çıktı. Baştaki amacım basit, tuhaf ve akılçelen bir hikaye anlatmaktı; bir şeyler öğreteyim diye değil, bir şeyler düşündüreyim istemiştim. Fakat amacımın yanında fazlası da olacaksa elbette hayır demem. Elbette, pek çok şey oldu, olmuştur, ama büyük kısmı burada anlatılabilecek olaylar değil sanırım. Gazeteler, özellikle de yazı işleri ilginç bir ortam, tuhaf şeylere gebe. Daimi bir stres ve koşuşturma içeriyor. Bir yanıyla aşırı eğlenceli, mesleğe yıllarını vermiş nice tecrübeli gazeteciden dinlenen hikayeler bazen akla hayale sığmıyor; bir yanıyla da fazlasıyla öğretici, çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorsanız çok fazla ve farklı şey bilmeniz ve bu bilgileri hiç sıkılıp gocunmadan sürekli tazelemeniz gerekiyor. Seksi başlıklar işin eğlenceli kısımlarından biri ve bu başlıkları aramaya başlayınca insan ister istemez klişelere düşüyor; misal 3. sayfada üst üste kaza haberleri varsa Azrail Kol Geziyor, hava muhalefeti yüzünden okullar tatil olduysa Karın Tadını Yine Çocuklar Çıkarıyor, ekonomi bakanı ağzında iki kelime gevelediyse Emekliye Müjde geliyor, akşam saatlerinde gerçekleşen bir deprem yüzünden Vatandaşlar Geceyi Sokakta Geçiriyor ya da dört beş haftalığına sakatlanan bir futbolcu yüzünden takımda Sakatlık Şoku yaşanıyor. Dediğim gibi, işin bu kısmı beni eğlendirirdi vaktizamanında; klişeleri her zaman sevmişimdir de. Şimdilerde bu tür oyunlu başlıkları kitap isimleri için bulmaya çalışıyorum. Ha bir de, kitapta seksi başlık yok ama tık tuzağı terimi geçiyor ve maalesef bugünlerde bu, hayli tatsız bir sorun. Gerçek haberin önümüze düşmesi pek mümkün değil artık; onları hakiki birer cevher gibi kazıp çıkarmak zorunda kalıyoruz. Farklı bir açıdan bakınca, her ne kadar hakiki bir olaya dayansa da kitabın aslında biraz fantastik olduğu söylenebilir. Yani sanmıyorum ki dünyada haber değeri taşımayan hiçbir şey gerçekleşmemiş olsun, tek bir dakikada bile. Ama ya öyle olsaydı sorusu sayısız sanat eserine kaynaklık eden bir soruydu şimdiye dek, ben de oradan ilerlemeye çalıştım. Evsiz Haldun abi ise kitaba yine sonradan, Metin'in yapacağı haberi düşünürken girdi. Şunu fark ettim bir de; yazdığım şeylerin büyük kısmında hep bir evsiz var, evsizlik olgusu beni hem üzüyor hem de çokça düşündürüyor. İnsan haklarının en temel maddesi olmasına rağmen belki de hala en çok boş verileni, en önemsenmeyeni. Bu çağda bu olgunun hala varlığını sürdürmesi insanlık adına bence utanç kaynağı. Hoş, utanacak yüzlerce başka konumuz da var. Dünyanın en güzel haberi olurdu bu! Gerçekten öyle yoğun bir gündem altındayız ki yedi yirmi dört, mecazi nefeslerimizi almakta zorlanıyoruz. Bilenler bilir, ben de yetişemedim ama eskiden bayram gazetesi çıkarılırmış bayram tatillerinde; günlük gazetelerdeki emekçiler de biraz olsun dinlenme fırsatı bulurmuş. Sonra serbest piyasa ve rekabet ortamı bu geleneği yok etmiş. Yani bugün, bırakın bizim habersiz bir gün yaşama ihtimalimizi, haberciler haber yapmamaya uğraşsa bile ortaya bambaşka bir haber çıkar. Elden geldiğince, kendi gündemimizi yaratacağız işte; türlü filtreler ve seçme ölçütleriyle. Bir yanda limon satıp onurlu yaşayanlar, yani neyse ki günümüzde artık daha ziyade Youtube ve türevlerinde kendi kendilerine mesleklerini icra etmeye çalışanlar var; diğer yanda ise bünyesinde çalıştıkları kurumların ideolojisini kesinlikle kabul etmedikleri halde iş kaygısıyla bir yere kıpırdayamayan, isimleri pek çok kişi tarafından duyulmamış emekçiler. Bir diğer kesim daha var elbette ama onların ismini anmaya gerek yok, çünkü bir insan kendine gazeteci diyerek gazeteci olamıyor. İş zor, çok emek istiyor, idealistlik istiyor, oysa ideal dünya her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. Dezenformasyon yasası da yürürlüğe girdi, görüyoruz işte. Sanırım ortalama bir haber okuru olarak yapabileceğimiz en iyi şey, haber konusunda bilinçlenmek ve sorgulayıcı olmayı başarabilmek. Tek Başıma Okuyorum serisi, okumayı söken, okuma edimini artık şifre çözmekten ziyade metinde anlam arayarak, yani sanatsal bir gözle gerçekleştirmeye başlayan ufaklıklar için. Serideki kitapların hikayeleri de bu amaca yönelik; ilgi çekici, düşündürücü, eğlenceli, soyut düşünmeyi tetiklemeye yönelik. Ayrıca dil ve cümle yapıları, üst seviyedeki kitaplara göre daha kolay. Kısacası, Tek Başıma Okuyorum serisindeki kitaplar gerçekten de her yaştan okura hitap ediyor; çünkü bir yetişkin tarafından okunursa da kitabın edebi lezzeti yerli yerinde, genç bir okur tarafından okunursa da. Eserlerin katmanlı yapıları da buna imkan sağlıyor. Evet, Jules Verne'i ben tercih ettim. Böylesi önemli bir seriye dahil olma fırsatı yakalayınca aklıma gelen ilk ve tek kişiydi. Çocukluğum onunla geçti, hayallerim onun sayesinde genişledi. Ama tabii burada kalkıp da Jules Verne'i sahiplenecek halim yok; o deli adam yalnızca beni veya milyarlarca okuru değil, nice bilim insanını bile etkiledi. Yaşamış en tuhaf zihinlerden biriydi. Sen de Oku Klasikler serisi ise başlı başına bir hadise. Piyasada kısaltılmış, özetlenmiş birçok klasik eser var elbette fakat Sen de Okudaki kitapların farkı şu: Kısaltılmıyorlar, yeniden anlatılıyorlar. Her kitabın anlatıcısı, kendi üslubu ve zaman zaman ufacık değişiklikleriyle özgün hikayeyi tekrar anlatarak aslında yeni bir esere imza atıyor ve bunu da Sen de Okunun gerektirdiği özelliklere uyarak yapıyor; kısa cümlelerle, kolay okunur bir biçimde. Zira serinin birincil amacı, senin de dediğin gibi, okumaya isteksiz ve okuma güçlüğü çeken çocukların da rahatça kitap okuyabilmesi. Bu çocuklar klasik eserleri de okuyabilirse, ne mutlu bize. Hatice Karakaş çizimlerde gerçekten harika iş çıkardı; nasıl bilmiyorum ama aklımdaki Hilal ve Ahmet'i bire bir resmetti. Bazı sahnelerle ilgili ben de, editörlerim de fikir verdik ama konu çizim olunca çizerin yaratıcılığı her zaman apayrı oluyor. Kapak illüstrasyonu ise sevgili Burak Tuna'ya ait. Madem gazetecilik hakkında bir kitap bu, kapak da gazeteye benzeyebilir mi acaba düşüncesiyle doğan, gerçekten çok tatlı bir iş oldu. Hem Hatice Karakaş'a hem de Burak Tuna'ya tekrar teşekkür ediyorum ben de burada. Ajanda kullanma huyum yok maalesef. Ama ajanda kullanamayan insanların rahatça anlayacağı gibi, her sene başında alınmış ve 5 sayfadan sonra bomboş kalmış bir sürü ajandam var. Fakat bunun dışında, yirmi senedir kullandığım bir defterim var. Evet, yirmi senedir dolmadı, ben de şaşıyorum. Zaten içi çıfıt çarşısı gibi oldu; bir yerinde bir cümle, bir sayfasında bir rüya, anılar, saçma sapan çizimler, dörtlükler hatta beşlik ve altılıklar... Bilmiyorum, bir gün dolar belki. Ama düşünüyorum da... bu karmaşıklığın zihnime de yansıyor olması hiç hoş değil. Gerçekten, hiç değil. Okunmayı da, yazılmayı da bekleyen çok şey var. Okunacaklar zaten asla bitmeyecek, iyi ki de öyle olacak. Ama yazılacaklar da farklı değil, çünkü her gün yeni bir şey görüyoruz ve yeni fikirlerle besleniyoruz. Bunun tek kötü yanı, bunca bombardıman altında, gerçekten iyi olan ve yazılmayı hak eden şeye odaklanmayı zorlaştırması. Aklımda şimdi, uzun süredir uğraştığım 12+ romanı tamamlamak var. İyi olup olmayacağını değilse de yazarken beni mutlu ettiğini biliyorum. Bir de artık yetişkin öykülerimi derleyip toparlamak istiyorum. Hayır demem gerekiyor ama demeyeceğim. Öneririm. Çünkü içinde bulunduğumuz ortamda hatta yalnızca Türkiye'de de değil, küresel bir durum bu her şeyden fazla hakikat lazım bize. Adı üstünde, hakikat-sonrası çağda yaşıyoruz ve doğan her gün, bu oynak zemini daha da muğlaklaştırıyor. Medyaya dördüncü kuvvet denmesi boşuna değil, çok şeyi değiştirme imkanına sahip. Ve bizim, korkusuz hukukçulara olduğu kadar korkusuz gazetecilere de ihtiyacımız var. Dilerim yakın zamanda ikisine de kavuşuruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/umit-unal-ada-ile-bocu-kitabinda-ocu-fikriyle-barisik-bir-cocuk-hayal-ettim/", "text": "Ajandakolik'te ikinci defa konuğum sevgili Ümit Ünal. Buradan binlerce kilometre uzaklıkta yaşadığı İskoçya'da bu defa çok taze başka bir heyecan yaşıyor. İlk defa çocuklar için yazıp resimlediği kitabı Ada ile Böcü henüz raflarda yerini aldı. İstanbul'da bir vapur yolculuğunda geçen umut dolu, sıcacık bir hikayenin sayfalarını Ümit Ünal ile birlikte açalım dedik. Üç roman bir hikaye kitabı ve bunca senaryo yazdıktan ve üç kitap resimledikten sonra, bir çocuk kitabı yazabilecek olgunluğa ulaştım sanırım: Birkaç yıldır resimli bir çocuk kitabı yapma hayalim vardı. 2017'de Doğan Yayınları için Mehmet Yaşın'ın Abuk kitabını resimlemiştim. Yayınevinden Handan Akdemir desenlerimi görünce Siz bize bir de çocuk kitabı düşünseniz ne güzel olur demişti. Bu iyi bir teşvik oldu diyebilirim. Kitabın girişinde yazdığım gibi, İstanbul'da en sevdiğim yerler vapurlar. Vapur yolculuklarına bayılıyorum. Cihangir'de otururken çok canım sıkılırsa hiç işim olmasa bile Karaköy'den Kadıköy'e gider gelirdim. 20 dakikalık vapur yolculuğu bile insanı rahatlatıyor. Büyükada'da yaşarken de nispeten daha kısa süren motor yerine hep vapur yolculuğunu tercih ederdim. Bu hikaye de aslında o yolculuklarda şekillendi. Kadıköy iskelesini, vapurların içini-dışını vapurlarda kendi çektiğim fotoğraflara bakarak oluşturdum. Evet bu kitapta benim için resimler metinden daha önemliydi, öncelikle bir resimli hikaye kitabı hayal ettim. Hikayesini sadece resimlerle anlatan bir kitap da yapabilmeyi çok isterdim. Maalesef o kadar usta bir çizer değilim. Belki ileride. Mahlukat Bahçesi, 2014-2016 arasında çizdiğim bir seri. Hayvan ya da nesne kafalı, insan vücutlu mahluklardan oluşuyordu. Ama o seri yetişkinler içindi, kimi desenlerde şiddet ve cinsellik dozu yüksekti. Yine de evet, Ada ile Böcü'nün ilhamı Mahlukat Bahçesi'nden geldi diyebilirim. Hayvanlar insan olsaydı dünya nasıl bir yer olurdu, insanlara neler olurdu, o zaman size sormalı! İnsan da omurgalı, memeli bir hayvan aslında. Diğerlerinden bir parça daha iyi organize olmayı, alet kullanmayı vs öğrenmişiz. Oysa ihtiyaçlarımız, bedenimizin genel işleyişi, korkularımız, olaylar karşısında verdiğimiz tepkiler diğer hayvanlarla çok benzer. Tabii bizim hayal gücümüz inanılmaz geniş. O hayal gücü sayesinde kendimize bir mana atfediyoruz. Kendimizi evrenin seçilmiş efendileri gibi görüyoruz, eşref-i mahlukat diyoruz kendimize, türlerin en üstünde, en şereflisi. Diğer hayvanları köle gibi kullanmayı, öldürüp yemeyi, bazen spor olsun diye öldürmeyi normal buluyoruz. Elbette doğa sık sık dersler veriyor insanlara, boğa güreşinde matador boynuzu yediğinde, bir aslan ya da fil avcısını hakladığında neredeyse seviniyorum. Öcü bilinemeyen, yabancı olan, ötekinin adı. Yetişkinler tehlikeli buldukları bir şeyi çocuklara uzun uzun açıklamak yerine öcü deyip geçiyorlar. Ben iyice küçükken, geceleri sokaktan gelen köpek seslerinden korkarmışım. Yaramazlık yapınca annem havhav gelir seni alır dermiş. Ama gündüzleri sokakta gerçek köpekleri çok severmişim. Bu kitapta öcü fikriyle barışık bir çocuk hayal ettim. Doğrudan bir ders veren bir kitap yapmak istemedim ama bu kitabı okuyan çocuklar Ada'yı örnek alsalar ve yabancıya, dışlanmış olana düşman olmasalar ne güzel olur. Kitabın bir seri olmaya yatkın bir kuruluşu var. Eğer okurlar severse devamı gelebilir. Ada'nın Böcü'den öğreneceği çok şey var sanırım. Bu hikaye böyle de bitebilir, belki bambaşka bir dünyada geçen bir şey yaparım. Hiç ileriyi görebilen, planlayabilen biri olamadım, en çok heyecan duyduğum şey o an gönlüme eseni yazmak-çizmek. Ama çocuklar için kitap üretmeye her halükarda devam edeceğim sanırım. Çok eğlenceliydi. Henüz sadece sosyal medyada birkaç kişi paylaştı, şu anki küçük kitlede tepkiler çok olumlu. Şimdi ikisi de yetişkin iki insan. Kitabı onların 5-6 yaşındaki hallerine adadım sanırım. Kitap henüz bana ulaşmadı. Henüz fotoğrafları/videoları dışında basılı halini göremedim. Umarım onlar da sever. Evet burada uzunca kalınca Kavafis'in Yeni bir ülke bulamazsın dizesinin manasını anladım. Memleket sürekli aklımda ve kalbimde, sosyal medyada an be an haberleri takip etmeden duramıyorum. İstanbul gibi dev bir metropolden sonra Glasgow tabii ki küçük ve çok sakin geliyor insana. İskoçlar sıcakkanlı, açık insanlar. Tabii ki her yer gibi buranın da ırkçısı, magandası var. Ama genellikle sokakta dostça bir tavır görüyorsun. Çok yakınımızda buranın en güzel parkları var, zaten bir İstanbullu buranın normal caddelerini de park gibi görebililir. İklime, saatlere alışmakta biraz zorlandım: Çok kuzeyde olduğu için kışın çok erken kararıyor. Yazın da gece 10'da bile akşam gibi. Hava gün içinde sürekli değişiyor, pırıl pırıl başlayıp bir saat sonra fırtına olabilir. Ama alıştım ve her şeyiyle sevdiğim bir yer oldu. İstanbul'a kısa ziyaretler elbette olacak ama bir süre buradayım sanırım. Burada geçen bir senaryo yazdım. Evet bu senaryoyu burada çekebilmeyi çok istiyorum. Büyük bir şans eseri pandemiye rağmen bir yapımcıyla tanıştım, o da senaryoyu beğenip finans arayışına girişti. Şimdilik proje eldeki senaryo ve bolca iyi niyet ve hayalden ibaret, eğer finans da bulunursa hayal olmaktan çıkacak, umarım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/umit-unal-filmleri-mubide/", "text": "Usta yönetmen ve senarist Ümit Ünal'ın beş filminden oluşan özel bir retrospektif MUBI'de gösterime giriyor. Ümit Ünal'ın yönetmenliğe adım attığı ilk film olan 9, Fikret Kuşkan, Ali Poyrazoğlu, Serra Yılmaz, Cezmi Baskın gibi isimlerden oluşan geniş kadrosuyla, farklı anlatıcıların dilinden Raşomon'u hatırlatan parçalı bir anlatı kuruyor. 2000'lerin gizli hazinelerinden biri olan 9, Ümit Ünal özel seçkisinin ilk filmi olarak 15 Eylül'den itibaren MUBI'de. Harold Pinter'ın 'İhanet' adlı güçlü oyunundan bir alıntıyla başlayan ARA, birbirini seven ama aldatan, ölesiye kıran ama bırakamayan dört kişinin hikayesini anlatıyor. Ümit Ünal'ın hem yönetmenliğini hem senaristliğini hem de yapımcılığını üstlendiği filmin tamamı tek bir apartman dairesinde geçiyor. ARA, 23 Eylül'den itibaren MUBI'de. Oyuncu kadrosunda Serra Yılmaz, Erdem Akakçe, İdil Fırat, İrem Altuğ ve Şükran Ovalı'nın yer aldığı NAR, sınıf farklılığıyla birlikte adalet temasının üzerinde duruyor. Ünal, senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı filmle ilgili şunları söylüyor: Hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız: Hem çok benzeriz, hem de çok farklıyız. Ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda. NAR, 29 Eylül'den itibaren MUBI'de. Prömiyerini 24. Adana Film Festivali'nde yapan SOFRA SIRLARI'nın kadrosunda Demet Evgar, Alican Yücesoy, Fatih Al ve Fırat Altunmeşe gibi ilgi çekici isimler bulunuyor. Filmde umutsuz bir ev hanımı olan ana karakter Neslihan'ın gözünden gerçekleri izliyor, Neslihan'ın zihninde dolaşan diğer kişiliğinden de olanları dinliyoruz. İki gerçeklik arasında sıkışıp kalan Neslihan'ın bir seri katile dönüşmesi ise filmin heyecanını artırıyor. SOFRA SIRLARI, 7 Ekim'den itibaren MUBI'de. 39. İstanbul Film Festivali'nde En İyi Senaryo ödülünü kazanan AŞK, BÜYÜ VS. geçtiğimiz yıllarda MUBI'de gerçekleştirdiği dijital prömiyerin ardından yeniden platforma dönüyor. Başrol oyuncuları Selen Uçer ve Ece Dizdar'ın İstanbul Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü paylaştığı film, Büyükada'da küçük yaşta birbirine aşık olan Eren ve Reyhan'ın yıllar sonra adada yeniden karşılaşmalarıyla birlikte değişen yaşamlarını anlatan bir geçmişle hesaplaşma hikayesi. AŞK, BÜYÜ VS. 11 Ekim'den itibaren MUBI'de. Ümit Ünal'ın henüz yirmi yaşındayken kaleme aldığı ve Halit Refiğ'in rejisiyle hayat bulan TEYZEM, bir çocuğun gözünden, çocuk kalmış bir kadının hikayesini anlatıyor. Ünal'ın kaybettiği teyzesinin anısına kaleme aldığı, sinemamızın unutulmazları arasına giren filmin oyuncu kadrosunda Müjde Ar, Haldun Ergüvenç, Tomris Oğuzalp ve Yaşar Alptekin yer alıyor. TEYZEM, 18 Ekim'den itibaren MUBI'de."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/unlu-isimlerden-ajandakolike-8-mart-mesaji-yasta-degil-isyandayiz/", "text": "Her yıl yüzlerce kadının katledildiği bu coğrafyada ne sözümüz ne direncimiz ne mücadelemiz biter bizim. Kalbimiz ağır ama kimsenin gücü yok kanadımızı kırmaya! SES OLUR, BİR OLUR, HER GEÇEN GÜN DAHA DA ÇOĞALIR, ÇAĞLARIZ. ÇÜNKÜ BİZ KADINIZ! YASTA DEĞİL İSYANDAYIZ! Bugün Ajandakolik'te onlarca kadın tek seste yankı buluyor. Düşünceler, ifadeler farklı da olsa, duygular hep aynı. Yazar, politikacı, senarist, müzisyen, yönetmen, gazeteci, oyuncu... Hepimiz buradayız! Mesleklerimizden sonra ille de kadın ismini kullanma gereği duyanlara inat, varlığımızla, aklımızla, fikrimizle, yeteneğimizle, emeklerimizle buradayız. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde de kadının özgürlüğü için direnişimiz devam ediyor. Dünya, kadınların gücüyle çoktan yerinden oynadı bile... Önce İNSAN olmayı unutmadan, kızkardeşlik bağlarımızı sonuna kadar koruyarak tüm kadınlara sevgiler olsun! Çok yaşayın, yaşatın hepiniz! Ben emekçi kadınların çocuğuyum. Öyle bir annenin, öyle bir anneannenin. Gerçi emekçi kelimesini açıp onun içindeki hasletlere bakarsanız hepsini kadınlarda görürsünüz. Akılları, vicdanları, kişilikleri, fikirleri, fedakarlıkları ve vefakarlıkları ile dünyayı yaşanabilir kılan tüm kadınların gününü ve tüm emeklerini kutluyorum. Hiç umutlu bir mesaj veremeyeceğim. Tüm siyasiler klişe mesajlar verecekler hiç utanmadan, İstanbul Sözleşmesi'nin uygulanmadığı, kadına bakışın yobaz bir zihniyet tarafından yönlendirilmesi sonucu ortaya çıkan bu tablonun değişeceğini düşünmüyorum. Bakalım Emekçi Kadınlar Günü'nde kaç kişi hayatını kaybedecek... Sosyal medyaya düşmezse bunu da öğrenme imkanımız olmayacak. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü ne yazık ki özellikle bizim ülkemizde bağlamından çok uzak, kapitalizmin tüketimi teşvik için yarattığı sevgililer günü gibi sıradanlaşan bir gün. Gerçek tutumu yansıtmayan samimi olmayan mesajlar, çiçekler ve hediyelerle sınırlı. Oysa emeği eşitliği önceleyen bir hak arayışı, bir bilinçtir, 8 Mart. Ülkemiz gerçeğinde kadın emeğinin erkekle eşit görülmeyen kadına uygun bulunan alanlara, o da %32 oranında ve güvencesiz olarak sıkıştırıldığını düşünecek olursak dağıtılan karanfillerin güzelliği solacaktır. Geçen yıla oranla kadınların işgücü katılımı %10 gerilemiş durumda. Çünkü tıpkı kadına yönelik şiddetin artma sebebi gibi siyasal iktidarın kadına yönelik bakışı, fıtrat üzerinden kurduğu toplumsal rol ve dayatmalar böyle bir günü kutlamayı anlamsızlaştırıyor. Daha dün korkunç bir cinayet girişimini videoda izledi Türkiye. Adalet bakanının meşhur olan cinayet girişimine tepkisiz kalamayacağı bir durum ortaya çıktı. Peki ya her gün her sokakta, her evde yaşanan görünmeyen ama iktidarın rol biçmesiyle, teşvikiyle, cezasızlıkla meşrulaşan, yargıya çıksa bile serbest bırakılan sırtı sıvazlanan erkek tutumu ne olacak? CB iletişim ofisi 8 Mart arifesinde cinsiyetçi açıklamalarla yaşam tercihlerine saygı duymaksızın kadının, LGBTİ bireylerin haklarını yok sayarak hedef gösterirken oluyor bunlar. Dünya Emekçi Kadınlar Günü benim için bir dayanışma günüdür. Kutlama değil direnme için bilinçtir. 8 Mart Kadınlar Günü'nde dünyayı sevgileriyle vicdanları, sağduyuları, cesaretleri, el emekleri ve sanatlarııyla kadınların kurtaracağına, barışı getireceğine, adaleti sağlayacağına inanarak tüm kadınları kutluyorum. Bugünün kutlanacak bir gün olduğunu düşünmüyorum. Sadece fiziksel şiddet konuşulurken, neredeyse işin ruhsal travma boyutundan hiç bahsedilmiyor. Kadını muhtaç etmek, eğitimden mahrum bırakmak, bireysel özgürlüklerini kısıtlamak, emeğinin karşılığını vermemek, başka kadınlarla kıyaslamak, ne giyeceğine, kiminle görüşeceğine müdahale etmek, toplumun belirlediği doğrulara göre yaşamasını dayatmak, suçlamak, yargılamak, alınmayan sorumluluklar ve tutulmayan sözler vb.. neticesinde iftira atmak, manipüle etmek, tek taraflı haklılıklar, ego ile kadın üzerinde üstünlük kurmaya çalışmak, günah keçisi ilan etmek hastalıklı düşünce yapısının ürünüdür. Bu davranış biçimleri değişmediği sürece kadın-erkek mevzusunu bir dengede tutmak mümkün olmayacaktır. Gücü elinde tuttuğunu sandığını düşünenin, diğeri üzerinde uyguladığı tahakkümü, suistimali, hak ihlalini ve bunu görmezlikten gelme halini anlıyorum. Sistem bunun üzerine kurulu olsa bile sanatçının gücü eserleriyle ölçülür. Yine de dünyanın her yerinde kadınlara karşı hak ihlallerinin olduğu halen gerçek. Eğitim, bilinç çok önemli, ataerkil sistemin kökten değişmesi gerekir. Kadınlar ve LGBTi + hareketi bu konuda çok önemli bir yol kat etti. Filmlerim de bu konuda fikir veriyor sanırım. Kadınlara yönelik her türlü şiddetin, tacizin, tecavüzün son bulduğu, dilin eril söylemlerden kurtulduğu bir dünya diliyorum. Umut etmek için mücadele etmek gerektiğinin bilinciyle nice 8 Mart'lara... İnadına kutluyoruz. Kutlamamızı istemeyenlere inat. Yasta değil isyandayız! Biz kadınlar insan onuruna yakışır, haksızlıklardan, şiddetten uzak ve eşit bir hayat istiyoruz. Dünya nüfusunun yarısını kadınlar oluşturuyor, diğer yarısını da kadınlar yetiştiriyor, unutmayalım... Biz kadınlar sevgi dolu bir dünyada, sevgi dolu bir ülkede yaşamak istiyoruz. Cumhuriyet'in kuruluşuyla kazanılan hak ve özgürlükleri, yaşamın her alanında küçük büyük başarılarıyla, emekleriyle yücelten bütün kadınlarımızın kadınlar gününü kutluyorum. Önümüzdeki yıllarda, ısrarla, inatla eşitliği sağlamaya ömrünü adamış nice öncü kadının sayesinde gelecek güzel günlerin yakın olduğunu hissediyorum. Yaşamın her alanında kadınların ve LGBTİ bireylerin temsilliyeti arttıkça dünyamızın daha adil, daha şefkatli, daha eşitlikçi, daha özgür günlere yaklaştığını kızkardeşler dayanışmasının gücünde hissediyorum. Kadınlar ve LGBTİ bireyler çoktan dünyayı dönüştürdüler. Şimdi herkesin daha iyi insan olmak için çok çalışması gerekiyor. Yıllarca başına dünya geldiği için kadınlar gününün evrensel bir utkuyu gerçekleştirme dileğiyle kutlanmasından yoruldum ve sıkıldım. Kadın döven, kurşunlatan adamların dizilerde, tv programlarında alkışlanmalarından da iğreniyorum. İkiyüzlülüğün sağlamasını yapmayı reddediyorum. Ortada kutlanacak bir şey göremiyorum. Yani kutlamıyorum. Kadın deyince; akla, şiddet, cinsellik, ayrımcılık yerine; sağduyu, yaratıcılık, şefkat, zarafet, yuva, aşk, doğa, sevgi, şifa kelimelerinin geldiği, bunların konuşulduğu ve kutlandığı nice 8 Mart'lar olsun dilerim. Özgür bir dünyayı aşkla paylaşacağımız bir gelecek diliyorum. Sanırım beni en doğru yansıtan bu cümle olur emekçi kadınlar gününde... Aşkla ve eşit! Kadın ve şiddeti yan yana getirmekten yorulmadık mı? Kadına Şiddete Hayır sloganı hızla bırakılmalıdır. Kadın ne çiçektir ne şiddettir. Zihinlerdeki bu eşleştirmeleri silmeliyiz. Bu da yerine başka ifadeler koyarak ve bunları sık sık tekrar ederek olur. Eşit haklara, birlikte üretime, özgürlüğe, adalete, paylaşıma EVET! İnsanca beraber yaşamaya EVET! Bir kadın olarak doğduğumuz gün başlayan bir yolculuğumuz var. Yürüdüğümüz yol ne yazık ki, kadının gücünü asırlardır gölgeleyen, ataerkil bir düzeninin istismar ve şiddet dolu dünyası içinde ilerliyor. Bu dünyanın güvenli bir köşesindeysek bile, yolculuk içimizde, çocukluktan bu yana üzerimize katman katman biçilmiş ve benimsemiş olduğumuz rolleri fark etmemiz ve fazlalıklardan arınmakla devam ediyor. Arındıkça, gerçekten sunabileceklerimize, sevgi, şefkat ve ustalığın gücüne erişiyoruz. İnsana konuşan doğaya yeniden tercüman oluyoruz. Dileğim, bugün sesimizi duyurmak için mücadele ve dayanışmaya devam ederken, bu iyileşmenin, istisnasız her kadının yüreğinde gerçekleşebilmesi. Çünkü ancak o zaman kadın erkek, çocuk büyük, yer gök, hep birlikte hayalini kurduğumuz eşit, adil ve güzel günleri kutlamamız mümkün olabilecek. İnadına gülüyoruz. İnadına haz duyoruz. Arzuluyoruz. Üzerimize basıldıkça çoğalıyoruz. Utancı beraber aşıyoruz, suçluluk duyduğumuzda birbirimizin gözüne bakıp içimizi aklıyoruz. Beraber büyüyoruz. Bizimle beraber isyanımız, isyanımızla insanlık çoğalıyor. Dünya bizimle güzel. Günümüz, mücadelemiz kutlu olsun tüm kadınlar! Kadın olmak güzel şey kardeşim! Aile kavramı çok fazla yüceltiliyor. Aile de elinden geldiğince çocuğu en iyi şekilde yetiştirmeye çalışıyor. Ülkemizdeki şiddet profiline bakınca bu iyi niyetli çabanın yetersiz olduğu ortada. Ama her şeyi de aileden beklemek hatanın büyüğü. Kendi kendini yetiştirmek diye de bir şey var hayatta. Dünya, kadınların hatırına dönmeye devam ediyor! Eğer analar doğurdukları erkek çocukları böyle eğitmeye devam ederlerse Türkiye'de kadın cinayetleri asla bitmez. Ben sevgili Mabel Matiz'in bu yazdığında gerçekten tamamen içimden geçenleri buldum. Sizinle o yazıyı paylaşmak istiyorum. Kadınlarımıza anlatacak çok hikayemiz var. Hep birlikte devam kızlar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/unutulan-ancak-yasanmaya-devam-eden-bir-hikaye-duzlukotu/", "text": "Emek Servi ve Burak Candan'ın birlikte kaleme aldığı ilk eser olan Düzlükotu, okurlarına kadim hikayelerden günümüze hiç değişmeyen bir devinimin ipuçlarını veriyor. Puslu Yayıncılık tarafından yayımlanan eser, iç içe geçen hikayeleriyle derin bir serüven sunarken okuyucularını içsel bir yolculuğa çıkarıyor. Düzlükotu, Ya Sonra ne olacağının cevabını kadim hikayelerdeki örneklerinde arayarak geçmişle gelecek arasında farklı bir bütünlük sunuyor. Bunun için eser, okurlara zamanın ve hayatın değişmez bilinmeyenlerini, kendi hikayelerinde keşfetmeleri için işaretler bırakıyor. Kurgusal bir fikir ustasının sözleriyle renklenen kitap dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümde kitap karakterleri Düzlükotu ve Oysukayı'nın hikayelerinden bahsedilirken, ikinci ve üçüncü bölüm denemelerden oluşuyor. Son kısımda yer alan hikayede ise okurları, içerisinde kaybolacakları bir döngü bekliyor. Emek Servi ve Burak Candan'ın ortak kaleme aldığı Düzlükotu, Puslu Yayıncılık etiketiyle raflardaki yerini aldı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/unutulmaz-titanik-filmi-25-yili-serefine-yeniden-sinemalarda/", "text": "Yönetmen James Cameron'ın dünya sinema tarihine damgasını vuran efsane filmi Titanik, 25'inci yıl dönümünde Titanik 25. Yıl adıyla yeniden beyazperdede izleyicilerle buluşacak. Vizyona girdiği dönem büyük ses getiren ve popüler kültürün de önemli yapı taşına dönüşen, En İyi Film dahil 11 dalda Oscar Ödülü sahibi film, 3D olarak seyredilebilecek. Ne filmler geldi geçti de, seyircinin gözlerini bu kadar yaşartmadı! James Cameron'ın epik filmi Titanik, dev ekrana geri dönüyor. Oscar ödüllü oyuncular Leonardo DiCaprio ile Kate Winslet'ı buluşturan, aksiyon yüklü bu destansı yapım, döneminin yapılmış en büyük hareketli nesnesi olan ve asla batmaz denilen görkemli gemi Titanik'te geçen aksiyon yüklü destansı bir aşkı anlatıyor. Paramount Pictures ve 20th Century Studios imzalı, A Lightstorm Entertainment Production prodüksiyonluğundaki 'Titanik 25. Yıl'da, DiCaprio ve Winslet'a Billy Zane, Kathy Bates, Frances Fisher, Bernard Hill, Jonathan Hyde, Danny Nucci, Gloria Stuart, David Warner, Victor Garber ve Bill Paxton eşlik ediyor. James Cameron'ın aynı zamanda senaryosunu kaleme aldığı filmin yapımcı koltuğunda da Cameron'la birlikte Jon Landau oturuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/uraz-kivaner-sadece-huzurlu-zamanlarda-muzik-yapabiliyorum/", "text": "Müzikle tanışmam doğduğum andan itibaren gerçekleşti diyebiliriz. Evimizde sürekli babam sayesinde caz, pop caz ve Beatles tarzı müzikler çalardı. Ben de bebekken epey dikkatli bir şekilde dinlermişim. Hatta arşivlerde daha emeklerken kulağımda kafamdan büyük kulaklıklı resimlerim vardır.. İlk oyuncaklarım ufak bir davul seti ve halk arasında org denilen küçük bir Casio klavyeydi. Duyduğum şeyleri kendi kendime çalmaya başladım. Tabii ki orijinal hallerinde klasik eserler falan değil, işte kulağımın ve tekniğimin yettiği kadarıyla çaldım. Liseye kadar adam gibi bir müzik teorisi eğitimi almadım. Her şey İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'ne girmemle başladı. Hayatımı tamamen müziğe adamamsa liseden sonra üniversiteyi seçerken karar verdim. Ve de İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü Caz Piyano Performans kısmına burslu girerek bu sonsuz yolculuğa başladım. Açıkçası ben yurt dışı eğitim almadım. Polonya'ya yerleşmemi sağlayan Tuna Ötenel gibi büyük bir müzisyenle 7/24 geçirdiğim bir aylık turneyi saymazsak. Bilgi Üniversitesi'nden mezun olur olmaz Polonya'ya kariyerime başlamak üzere yerleştim. Babamın 15 senedir orada yaşıyor olması büyük etken oldu. Polonya gibi sanatla yaşayan bir ülkede o camiaya katılıp bir parçası olabilmek gerçekten başka bir deneyimdi. Çok değerli insanlarla farklı farklı projeler yaptım. Daha sonra Amerika'daki büyük yolcu gemilerinden birinde caz müzisyeni olarak çalışma fırsatı doğdu. Birkaç sene bu işi yaptım. Asıl pişmem orada haftanın 6-7 günü sürekli çalarak gerçekleşti diyebilirim. Bir sürü farklı milletten müzisyenle çalma ve yaşama fırsatı buldum. Aslında Karayipler'de ve Güney Avrupa'da gezerken en sevdiğin şeyi yapmak ve üstüne para kazanmak gerçek anlamda rüya gibi bir iş fırsatıydı. Ama her şeyin olduğu gibi bunun da sıkıcı yanları vardı. Yine de genel olarak beni çok geliştirdiğine inanıyorum. Yurt içinde ve yurt dışında oldukça fazla festival kulüp ve etkinliklerde müziğini çaldın, konserler yaptın. Eminim bugün bunlara dönüp bakınca bir iç çekiyorsundur. Pandemi döneminden nasıl beslendiğini merak ediyorum. Sanatın el üstünde tutulduğu bir yerde bir sanatçı olarak yaşamışlığınız varsa oraları özlememek mümkün değil malesef. Bu içinde bulunduğumuz süreçte ne yalan söyleyeyim içimden çok fazla müzik yapmak gelmiyor. Kafamda endişe ve sorular varken yeterince konsantre olabilen bir insan değilim. Farklı konularda yeni beceriler edinmek daha çok hoşuma gidiyor. Sürekli internette ilgi alanlarım dahilinde yeni şeyler öğrenip onları hayatıma katmaya çalışıyorum. Yeni bir caz eğitim kanalı kurdum; ilgilenebilecek insanlar için farklı bir tarzda eğitim videoları hazırlıyorum. Bu ara biraz ara verdim çünkü 3D modelleme öğrenmeye başladım. Olmayan bir şeyi gerçekmişçesine sanal ortamda yaratabilmenin verdiği heyecan çok başkaymış. Belki bu eğitim videolarımda da kullanabilirim... Ama elbette yeniden kulüplerde ve festivallerde çalabileceğim o anları iple çekiyorum... Ne zaman olur, orası muallakta. Açıkçası ben bağış toplandığını sonra öğrendim. Hiçbirimiz bağış veya yardım için orada değildik, inanın. Ama bu süreçte herkes çok zor zamanlar geçiriyor biliyorum. Çam sakızı çoban armağını bile olsa yardım yapmak isteyenler için Fongogo sitesinde bir link açıldı. Oraya isteyenler gönüllerinden kopanı bağışlıyorlar anladığım kadarıyla. En azından çekim yapan ekibe ücretlerini verebilsek yeter. Konser hakikaten bir köşe taşı oldu ve arşivlerde yerini şimdiden alması gereken bir proje haline dönüştü. Youtube'a Badau Yılbaşı konseri yazınca konser video linki hemen çıkıyor zaten. Yardım için de bu linki tıklayabilirsiniz. Teklif geldiği sürece ben online da olsa konser yapmaya hayır demiyorum zaten ama dediğim gibi bu ara yeni müzikler üretmek falan pek içimden gelmiyor. Galiba ben sadece huzurlu zamanlarda müzik üretebilen müzisyenlerden biriyim, kim bilir... İlk albümden sonra bir sonraki projem Chet Baker anısına yapmayı planladığım Dedicated to Chet olacak ama bu süreçte çok da ilgilenemedim, az önce bahsettiğim sebeplerden dolayı. Açıkçası ben canı ne isterse onu yapmayı tercih eden bir insanım. Hayatımı doğaçlama yaşamayı seviyorum o yüzden denk gelirse belki bir haftada bile bitirebilirim. Bakalım göreceğiz. Kendi müziğim her insanın karakteri gibi zaman içinde evrilmeye açık ve de haliyle evrilen, geçmişten günümüze kadar duyduklarım ve bende iz bırakan şeylerin stil ayırt etmeksizin harmanlanmış hali. O yüzden içinde bağlama da var, bizim makamlar da var, ana akım caz da... Şarkıcı değilim ama söylemeyi seviyorum. O yüzden içinde söylemeye müsait melodiler de var. Bu yüzden ilk albümde söylediğim iki parça da var. Sinema ve belgeseller en çok zaman ayırdığım şeyler arasında. Görsellik benim hayatımda çok büyük önem arz ediyor. Zannediyorum ki duyumumdan daha da tetiklenmeye müsait bir görsel duyum var. Çok çabuk etkileniyorum izlediklerimden. Ve de yapmayı en sevdiğim şeyler genellikle görselliği içinde barındıran video unsurlarına sahip. Drone'um veya kendi telefonumla çektiğim videolardan gerek değişik müzik videoları gerekse belgesel tarzı şeyler yaratmayı seviyorum. Bu arada küçüklüğümden beri hep en büyük hayalim kendi sinema odam olmasıydı ve en sonunda 6-7 yıl kadar önce evime bir sessiz oda yaptırdım. Yani anlayacağınız çok doğru bir dönemde hem ev stüdyosu hem de sinema odam olarak kulanabildiğim modüler bir odam var. Filmleri ve belgeselleri orada eşimle birlikte büyük keyifle izliyoruz. Valla gerektiğinde girmeye çekinmediğim bir yerdir mutfak. Kahvaltısından tutun da tam teşekküllü bir akşam yemeğine kadar yapabilirim. Genellikle doğaçlama ama sağ olsun eşim bu pandemi sürecinde çok iyi bir şefe dönüştüğü için bana pek gerek kalmıyor. Ara sıra sabahları tost ve muzlu süt yapıyorum ancak. Teknoloji ve bilim en büyük ilgi alanlarımdan, o yüzden internette bu konularla ilgili yeni şeyler öğrenmeyi tercih ediyorum bu sıralar. Ara sıra da piyanoya geçip rutin çalışmalarımı yapıyorum. Spor derseniz ufak bir odamız var. Ben kendime bir golf simülatörü yaptım, golf oynuyorum. Eşim de düzenli olarak aynı odada kendi sporunu yapıyor. Herkes gibi aynı şeyleri istiyorum, başka şeyler değil. Hakkın yenmediği, adaletin herkese eşit şekilde tecelli ettiği, sanatın gerçek tanımının halkımız tarafından anlaşılabildiği, biz sanatçıların sanatlarını icra ederken ayın sonunu getirebilme endişesi yaşamadan özgürce performanslarını yapabildiği ve sömürülmediği bir gelecek istediğim şey. Belki de çok zor ama olur mu olur, belli mi olur!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/usandik-kadin-cinayetleri-haritasi-yayinda/", "text": "Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiği 1 Temmuz 2021'den bu yana önlenebilir cinayetlerde kaybettiğimiz kadınları birer rakam olmaktan çıkarıp portreleri ve hikayeleriyle yayınlayan U'Sandık: Unutmamak İçin Dijital Sandık web sitesi www. usandik. org açıldı. Site ile 1 Temmuz 2021'den sonra kaybettiğimiz kadınların portre çizimleriyle, koruma ve önleme görevini yerine getirmeyen sorumlulara öldürüldükleri şehirlerden baktığı Kadın Cinayetleri Haritası da yayında. U'Sandık'ta, 1 Temmuz 2021'den bu yana önlenebilir kadın cinayetlerinde, korunmadıkları için ya da defalarca şikayete-koruma kararlarına rağmen, kadın cinayetlerine karşı gereken önlemler alınmadığı ya da cezasızlık, egemen politika-sızlık nedeniyle göz göre göre kaybettiğimiz kadınları istatistik-rakam olmaktan öte hatırlamak, hatırlatmak için üretilen portreler yanında, videolar da yer alıyor. 1 Temmuz 2021'den 25 Kasım 2022'ye kadar -bilebildiğimiz- 432 kadın ayrıldığı, boşandığı, erkekleri reddettiği, hayır dediği için: 68 kadın uzaklaştırma kararı aldırmasına rağmen, devlet gözetiminde öldürüldü! Filmmor U'Sandık Kolektifi, erkek şiddeti ile mücadelenin hem erkeklere hem de eşitsizliği ve şiddeti önlemekte etkisiz kalan kamu politikalarına karşı verilen bir mücadele olduğunu hatırlayarak ve hatırlatarak, kaybettiğimiz kadınların hatıraları kadınların belleğinde yaşasın, cinayetleri önleme görevini yerine getirmeyen suç ortaklarına ayna tutsun diye: önlenebilir kadın cinayetlerini izliyor, görselleştiriyor. Kaybettiğimiz kadınların portrelerini çiziyor, hikayelerini derliyor. Aylık, yıllık, tematik videolar hazırlıyor. Cinayetlerin işlendiği şehirlere göre Kadın Cinayetleri Haritası çıkarıyor. Bir gün U'Sandık'a ihtiyaç kalmamasını dileyerek, kadın cinayetlerinde kaybettiğimiz kadınlar için, tek bir kadını daha kaybetmemek için, kadın cinayetlerine ve önlemeyenlere karşı üretiyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/usta-ses-usta-oyuncu-sezai-aydin-son-yolculuguna-ugurlandi/", "text": "İBB Şehir Tiyatroları'nın ve Türk Tiyatrosu'nun değerli sanatçısı Sezai Aydın, Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi'nde düzenlenen bir törenle son yolculuğuna uğurlandı. Diyabet ve kalp rahatsızlığı nedeniyle 20 gündür tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden Türk tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve seslendirme sanatçısı Sezai Aydın bugün son yolculuğuna uğurlandı. Sunuculuğunu Eraslan Sağlam'ın yaptığı cenaze töreninde sırasıyla İBB Genel Sekreter Yardımcısı Şengül Altan Arslan, İBB Şehir Tiyatroları Sanatçısı Ayşegül İşsever, sanatçının oğlu Şehir Tiyatroları oyuncusu Arda Aydın, kızı İdil Aydın, sanatçılar Orhan Alkaya, Selma Kutluğ, Uğurtan Atakan, Mert Turak, Hilmi Zafer Şahin, Sevtap Çapan, Yonca İnal, Elif Acehan, Levent Üzümcü ve İrem Arslan söz aldılar. İBB Genel Sekreter Yardımcısı Şengül Altan Arslan konuşmasında Sezai Aydın ömrünü sanata adadı. Sezai Aydın'ın izlerini öğrencilerinde, babalık, abilik yaptığı gençlerde, onun tedrisatından geçmiş, sahnelerde ve ekranlarda gördüğümüz yüzlerde görmeye devam edeceğiz. Son derece önemli film ve dizilerde seslendirme yaptı. Kim unutabilir Rocky'i, Ayı Yogi'yi, Redkit'teki Joe Dalton'u. Robert De Niro, Al Pacino deyince yine onun sesi kulağımızda duyuluyor. Lüküs Hayat'tan, Pazartesi Perşembe'ye ayakta alkışladığımız, ekranlarda ise Kaynanalar'dan Yahşi Cazibe'ye saymakla bitmeyen birçok projede yer alan Sezai Aydın'la kim bilir ne çok anı biriktirdik. Hepimiz için çok önemli bir kayıp. Yolu açık olsun. Alkışlarla dolu olsun. Işıklar içinde uyusun, dedi. Sanatçının ailesi kendisinin nasıl bir baba ve oyuncu olduğunu anlattılar. Sanatçının dostları Sezai Aydın'ın onlara nasıl yol gösterdiğini, dostluklarını anlattılar, hatıralarını paylaştılar. Tören, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Şengül Altan Arslan, İBB Şehir Tiyatroları Sanatçısı Ayşegül İşsever, Şehir Tiyatroları Müdür Yardımcıları Mehmet Karaosman, Oytun Askeroğlu, sanatçının çocukları oyuncu Arda Aydın, İdil Aydın, Hüseyin Aydın, sanatçılar Hikmet Körmükçü, Selçuk Soğukçay, Bennu Yıldırımlar, Şevket Çoruğ, Mehmet Ergen, Aziz Sarvan, Hüseyin Köroğlu, Şebnem Köstem, Ali Gökmen Altuğ'un da aralarında olduğu sanat camiasının yoğun katılımıyla gerçekleşti. Sezai Aydın 15 Şubat 1952'de Ankara'da doğdu. Tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve seslendirme sanatçısı. Yaptığı seslendirmelerle ünlendi. Ankara Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu olan Aydın, Şehir Tiyatroları sanatçısıydı ve bugüne kadar birçok oyunda oynadı. Sinema ve dizi filmlerde rol alan sanatçı, bu çalışmalarıyla pek çok ödüle layık görüldü. Yıllarca birçok ünlü yerli ve yabancı karakterin seslendirmesini başarıyla yaptı ve seslendirme alanında verilen ilk ödülün de sahibi oldu. Seslendirme ve oyunculuk eğitimleri verdi, bu işi meslek edinmek isteyen insanlara öncülük etti. Şehir Tiyatroları'nda, Lüküs Hayat, Pazartesi Perşembe, Tekrar Çal Sam, Nekrassov, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Rumuz Goncagül, İstanbul Efendisi, Hadi Öldürsene Canikom, Shakespeare oyunlarında rol aldı. Son oynadığı oyun Biraderler Yapım'ın Bir Yaz Gecesi Rüyası oldu. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Hadi Be Oğlum oynadığı filmlerden bazıları ve sayısız dizi filmde izleyici karşısına çıktı. Sezai Aydın 3 çocuk, dünya değiştirecek kadar sevdiği bir eş ve 1 kedi sahibiydi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/utku-lomlunun-klasik-kadinlar-serisine-edwards-gold-odulu/", "text": "Görsel iletişim tasarımı alanında, her yıl farkılı ülkelerden akademisyenler, yayıncılar, gazeteciler ve önemli tasarım dergilerinin editörlerinden oluşan bir jüri tarafından Avrupa'nın en iyi tasarımlarını değerlendirip belirlemek amacıyla 2007 yılından beri düzenlenen European Design Awards tasarım ödülleri sahiplerini buldu. 26 Avrupa ülkesinden yüzlerce tasarım ofisi ve reklam ajansının yarıştığı European Design Awards 2021'de yayın tasarımı kategorisinde Utku Lomlu ve tasarım ajansı Lom Creative Studio, Can Yayınları için tasarladığı Klasik Kadınlar Serisi ile EdAwards Gold ödülünü kazandı. Jüri tarafından yarışmada yer alan 44 farklı kategorinin tümü ele alınarak yapılan değerlendirme sonucunda, Utku Lomlu ve Lom Creative Studio'nun işi büyük ödül olan Ed Awards Best of Show ödülüne layık görülerek Avrupa'nın en iyi tasarımı seçildi. Jüri üyeleri ödülü, yazı ve görüntünün olağandışı bütünleşmesini ve özellikle de yazı tipinin her durumda kapakta baskın olmasını överek açıkladı. Jüri Başkanı, Eye Magazine editörü John L. Walters yaptığı konuşmada, tipografik bir şablon oluşturmanın, farklı başlıkların değişen uzunlukları nedeniyle çok zor bir iş olduğunu, ancak bu durumda Lom Creative Studio'nun, birçokları için örnek teşkil edecek ustaca bir tasarım çözümü getirdiğini belirtti. Utku Lomlu ve Lom Creative Studio ekibi geçtiğimiz yıllarda da farklı kategorilerde ulusal ve uluslararası bir çok tasarım ödülünün sahibi olmuştu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/uyandigimda-sesim-yoktu-oyunu-yeniden-sahnede/", "text": "Dünyanın birçok ülkesinde kapalı gişe oynayan ve baskı gören kadınların hikayesini konu alan Uyandığımda Sesim Yoktu oyunu, Tamer Levent rejisiyle yeniden izleyiciyle buluşuyor. Bu akşam Selamiçeşme Özgürlük Parkı Tepe Sahne'de Ve perde! diyecek olan uzun zamandan sonra ilk defa seyircilerle buluşacak. Mouthpiece oyunu, Uyandığımda Sesim Yoktu tiyatroseverlerle yeniden buluşmaya hazırlanıyor. Çağdaş ve fiziksel tiyatronun yeni yazılmış en iyi örneklerinden biri olarak gösterilen oyun, farkındalık sahibi Kanadalı bir kadının tepkisinin, Türkiye kadınından farklı olmadığının da kanıtı. oyun, geçtiğimiz sezon Burcu Görek ve Dilşad Çelebi'nin performanslarıyla hayat bulurken Çelebi'nin hamileliği nedeniyle oyundan ayrılması üzerine yeni oyuncunun katılımıyla dikkat çekiyor. Bundan böyle Uyandığımda Sesim Yoktunun iki başrolünden biri genç oyuncu Nur Dilara Gül. bulan, yaşadığı birçok korku ve toplumun ona dayattıklarından dolayı kendini ifade edemeyen, sesleri kısılmış, hırpalanmış, hatta canice öldürülmüş kadınların hakları için yazılmış bir başkaldırı oyunu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/valmont-hydra3eye-ile-gozleriniz-mutlulukla-gulumsesin/", "text": "HYDRA3EYE göz çevresi bakımı; küçük kırışıklıkları anında pürüzsüzleştiren inanılmaz derecede güçlü bir jel, yaşlanma izlerine karşı, uykusuz geceleri geri çeviren ; erkekler için de özellikle gözlerin altındaki koyu halkalarla ve diğer yorgunluk belirtileriyle savaşan bir bakım. Bu, Polymatrix DNA'nın ilk kozmetik uygulamasıdır. Valmont'a özel bu teknoloji, cildi her seviyede besleyen üç aşamada nemlilik sağlar. 3 katmanlı cilt için 3 aşama, formülü 8 saat boyunca yoğun nem sağlıyor. Bu ay itibariyle tüketiciyle buluşan HYDRA3 EYE bakışları yeniden mutlulukla dolgunlaştırmaya hazırlanıyor. Yüksek tempolu bir yaşam tarzı, stres, uyku eksikliği ve nemsizlik göz çevresinde ince kırışıklıkların ortaya çıkmasına neden olur. Bu bölgedeki cilt son derece ince ve narindir. Aşırı sürtünme veya yanlış makyaj temizleme ile izler yerleşir. Bu nedenle koyu halkalar ve kırışık cilt kaçınılmaz olur. Aktif bileşenler HYDRA3EYE, her yaşta ışıltılı bir cildin temel ihtiyaçları ile, birikmiş hasarı hemen azaltır ve düzeltir. Nem ile dolan cilt yumuşar ve yenilenmiş görünür. Koyu halkalar düzeltilir, göz çevresi dolgunlaşır. DNA'nın birkaç nesildir faydalarının öncüsü olan Valmont, bir kez daha yeni bir çığır açtı, TripleDNA teknolojisinin başarılı bir şekilde yeniden gözden geçirilmesi: Polymatrix DNA, HYDRA3EYE'ın kronohydrasyon gücünün arkasındaki motor. - Sudaki ağırlığının 10.000 katını koruyabilen üçlü DNA, - Hücrelerin nemi korumasına yardımcı olmak için nemlendirici silanol, - Hyaluronik asit daha fazla nem sağlamak için, - Cilt tarafından oldukça iyi tolere edilen nemlendirici şekerler."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/vanessa-kirbynin-performansiyla-hatirlanacak-bir-film-pieces-of-a-woman/", "text": "Dünya prömiyerini geçtiğimiz eylül ayında 77. Venedik Film Festivali'nde yapan Pieces of a Woman, şu sıralar Netflix'te izlenebilecek en sert gerçekçi filmlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin ilk 22 dakikası tokat gibi! İlk defa İngilizce bir filme imza atan Macar yönetmen Kornel Mundruczo, Pieces of a Womanı son derece sert bir plan sekans ile açıyor. İki saatlik filmin neredeyse dörtte birini içeren bu yönetmenlik gösterisine sadece açılış demek ne kadar yeterli olur bilemiyorum. Dişlerimi sıkarak seyrettiğim belgesel gerçekliğindeki bu evde doğum sahnesi boyunca, bir kadının bebeği ve kendisi için büyük risk teşkil edebilecek böyle bir deneyimi istemiş olmasındaki acayipliği sorgulamadan edemedim. Mundruczo, görüntü yönetmeni Benjamin Coeb ile birlikte filmi Boston'un gri bulutlarla kaplı ekim ayında açarak nehrin buz tuttuğu kış mevsimine doğru usul usul taşıyor. İkilinin yarattığı görsel doku filmin odağındaki Martha karakterinin ruh hali ile paralel seyrediyor. Köprü inşaatında çalışan baba adayı Sean'ın bahsettiği, yapılara zarar veren rezonans tehlikesinin, karısı Martha ile aralarındaki ilişkide gerçekleşmiş olması izleyiciye sunulmuş güçlü bir metafor. Nitekim, karı koca arasında belki de yeterince sağlam inşa edilmemiş olan bağlılık köprüsü doğum sonrasında birdenbire yıkılıveriyor. İşte tam da bu noktada aynı zamanda yönetmenin eşi olan Kata Weber'in senaryoyu yazarken yaşadığı kararsızlığı hisseder gibi oluyoruz. Bir taraftan annesinin Martha'yı kendisi kadar güçlü olamadığı için yargılamasıyla başlayan çatışmayı senaryoya dahil eden Weber, diğer taraftan da doğumda yaşananlarla ilgili hukuki süreç üzerinden bir mahkeme dramasına kapı açıyor. Ele aldığı bunca meselenenin altında ezilmeyen filmin, Shia LeBeouf'ün canlandırdığı Sean karakterinin hikayeyi manasız terk etmesine rağmen tamamiyle dağılmayışını Venedik'ten ödüllü Vanessa Kirby ile annesi rolündeki Ellen Burstyn'in enfes performanslarına borçlu. İlk başrolünü oynayan Kirby'nin bu yılın Oscar adayları arasında olabileceği şimdiden konuşulmaya başlandı bile. Onun bu yarışta gündemde kalmasını sağlayacak faktörlerden biri de Pieces of a Woman'ın yapımcıları arasında Martin Scorsese'nin adının da yazılı olması hiç şüphesiz. Filmde en az köprü kadar güçlü bir başka metafor ise elma. Martha'nın elma koklamasına, yerken çekirdeğini çıkarıp filizlenmesi için pamuklara sarmasına önce anlam veremesek de Martha'nın mahkemede karşı tarafın avukatına söyledikleriyle birlikte bu meyveye yüklenmiş olan derin manayı kavrıyoruz. Bu metafor, filmin final kadrajı ile daha da anlamlı bir hal alıyor. The Lord of The Rings gibi fantastik/epik bir serinin soundtrack'ına imza atmış Howard Shore'un ondan pek de beklenmeyecek dinginlikteki müzik çalışması da filmin önemli bir unsuru. Piyano ve yaylılarla icra edilmiş on adet parçayı içeren albüm, filmi izlediğim günden beri kulaklığımdan eksik olmadı. Film, 7 Ocak'tan bu yana Netflix'te. Öncelikle analizlerinizi çok yüzeysel bulduğumu söylemeliyim. Yer darlığından mı zaman azlığından mı bilmiyorum ama keşke daha incelikli yorumlar okusak diye düşünmeden edemiyorum. Filmin evde doğum yapmakla ilgili tercihi sorgulamaması çok normal zira bu filmin konusu o değil. Amerika'da evde doğumun sıklıkla uygulanıyor olması ve hastanelerde gerçekleşen doğumlarda da birçok komplikasyon yaşanabilme ihtimali bir yana evde doğum vs. Hastanede doğum tartışması anne-kız ilişkisinin ve onların hayata bakış açılarının farklılığını ortaya koyan bir gösterge sadece, hatta bunu sorgulamak tam da filmin istemediği şey. Diğer taraftan köprü metaforu anne-babanın çatırdayan ilişkilerinden ziyade bebeğin kaybıyla ilgili; bazen her şey yolunda gider ama köprü yine de yıkılır, bebek yine de ölür vb. Bunu anladıktan sonra babanın usulca kadrajdan çıkması kadar normal bir şey olamaz, aynı şekilde annenin de bu gerçeği hepimize haykırması ile film bitiyor zaten. Görüşlerinize saygı duyarım emek verip yazmışsınız teşekkürler. Öncelikle bu nitelikli platformun bana dikte ettiği bir yer kısıtlaması bulunmuyor yazılarımı kısa veya uzun yazmak benim tercihim. Şöyle anlatayım, iki tür eleştiri modeli vardır bunlardan ilki, Altyazı dergisinde örneklerini göreceğiniz gibi filmi alt metinleri, psikolojik, sosyolojik referanslarıyla uzun uzadıya irdeleyen ve derin analizler içeren akademik modeldir, Diğeri ise eski Sinema dergisinde gördüğünüz filmin hikayesinden, kısaca meselesinden, oyuncularından, yönetmeninden ve teknik unsurlarından çok da uzatmadan bahseden potansiyel izleyiciye filmi izleyip izlememesi yönünde karar verirken yardımcı olup izlediğinde ise tartışmaya zemin hazırlamak amacıyla yazılan klasik modeldir. Ben bu ikincisine daha yakın bir uslupla yazmayı seviyor\\tercih ediyorum. Sizin tercihiniz ise ilki sanırım ? Yazımda filmin evde doğumu sorgulamamasını hiç eleştirmedim. Bu kanıya nasıl vardınız bilmiyorum ? Filmin derdinin bu olmadığı çok açık. İfade etmeye çalıştığım, evde doğumun içerdiğivciddi risklere rağmen günümüz modern dünyasında tercih edilebiliyor olmasını insani olarak algılamakta zorlandığımdı sadece. Köprü metaforuna biçtiğiniz rol ise bana biraz zorlama göründü ki bu metafor tam da karı kocanın arasındaki bağı işaret ediyor kanımca. Bence herşeyin yolunda gittiği bir durum da yok ortada zaten doğum sonrası hemen aldatmanın yaşanması ilişkide köprünün sağlam kurulmamış olduğunu işaret ediyor. Babanın kadrajdan çıkması dediğiniz durum da pek de usulca değil cebine koyulan parayla oluyor ve bence sinematik olarak da iyi bir anlatım içermiyor. Eşler onca travmayı birlikte atlatmaya uğraşırken adam birden paraya tamah edip adeta buharlaşıyor ve karakterler bu durumu hiç sorgulamıyor, Sanki adam hiç var olmamış gibi film yoluna devam ediyor. Gerçek hayatta bu mümkün olabilir gibi görünse de film dilinde doğru bir anlatım içerdiğini söylemek zor. Tabii bunların hepsinin subjektif yorumlar olduğunu söylememe gerek yok. Sinemanın cazibesi de biraz da buradan gelmiyor mu zaten ? Aynı filmi izliyor farklı şeyler düşünüyoruz. Yapıcı eleştirilerinizi her zaman okumak dileği ile. Selamlar. Ayrıca yazılarımda mümkün olduğu kadar bariz spoiler vermemeye çalıştığımı da fark etmiş olmalısınız. Yukarıda bahsettiğim ilk türde analiz yazıları ise açık spoileri gerektirir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ve-artik-aleyna-tilkinin-de-madame-tussaudsta-balmumu-heykeli-var/", "text": "Madame Tussauds İstanbul 2020'nin ilk sürprizini genç şarkıcı Aleyna Tilki ile yaptı. Henüz 16 yaşında Youtube'un en çok izlenen single'ını yayınlayan, geçtiğimiz yaz Dua Lipa gibi dünya yıldızlarını kadrosunda bulunduran Warner Music'in sanatçıları arasında yerini almaya hazırlanan, Forbes Dergisi tarafından düzenlenen 'İlham Veren Genç' ödülüne layık görülen ve adım attığı her işte kendisinden bahsettiren Aleyna Tilki, Madame Tussauds İstanbul'un yıldızları arasındaki yerini aldı. Merlin Entertainments Genel Müdürü Sarper Hilmi Suner'in tanıttığı Aleyna Tilki figürü büyük bir heyecan yaratırken, Aleyna Tilki'nin heyecanı ise dikkatlerden kaçmadı. Figür ile birlikte objektiflere poz vermesinin ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Aleyna Tilki, Madame Tussauds'ta figürü yer alan en genç isimlerden biriyim. Böylesine büyük bir global bir markayla çalışmak gurur verici, kendimi çok şanslı hissediyorum. dedi. Bunca ince ayrıntısına kadar çalışılması bambaşka bir deneyimdi. Yapım sürecini beraber yaşadık ama şu an kendi figürüme baktığımda daha da mutlu oluyorum. diyerek heyecanını dile getiren Tilki, Buralara gelmek için çok çalıştım. 16 yaşında Amerika'ya indiğimde sırtımda bir tek çantam vardı, şu an Madame Tussauds figürümü yaptı, Warner Music'le de dünyaya açılmayı büyük bir heyecanla bekliyorum dedi. Aleyna Tilki'yi bu özel gününde anne, baba ve kız kardeşinin yanı sıra fanları da yalnız bırakmazken, birlikte fotoğraf çekilebilmek için uzun kuyruklar oluştu. Ben kendimi parmakla gösterip, biricik ve tek olduğumu söylediğimde aslında en iyisi benim demiyorum. Herkes kendi alanında iyi. Hatta iyinin de iyisi var ama 'Ben tekim' diyorum. diyen Aleyna Tilki, Beni eleştirenler tüm ülkeye duyurulmamı sağladılar onlara da buradan teşekkür ediyorum. dedi. Dünyada Türkiye'yi en iyi şekilde temsil etmenin en büyük arzusu olduğunu ifade eden başarılı şarkıcı, Benim ülkemin ne kadar değerli olduğunu tüm dünyaya göstermek istiyorum. Türkiye saklı bir mücevher gibi ama bu mücevheri herkese en iyi şekilde göstereceğim dedi. Yapımı Londra'daki Madame Tussauds stüdyosunda gerçekleşen ve 6 ayda tamamlanan figürün maliyetinin yaklaşık 200 Bin Dolar olduğu öğrenildi. 2017'de çıkan Sen Olsan Bari albümünün kapak fotoğrafı referans alınarak hazırlanan figürle ilgili olarak konuşan Sarper Hilmi Suner, Amacımız ünlülerin en ikonikleşmiş, hayranlarının en bildiği pozlarla figürlerimizi hazırlamak. Dolayısıyla referans aldığımız albüm kapağı hem sanatçımızı çok iyi yansıtan hem de hayranlarının onunla keyifli pozlar vermesini sağlayacak bir fotoğraf oldu dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ve-karsinizda-bihter/", "text": "Dünya çapında milyonlarca izleyiciye ulaşan dijital yayın servisi Prime Video, Türk Original filmi Bihter'in galasını 15 Kasım Çarşamba günü Sait Halim Paşa'da ihtişamlı bir davetle gerçekleştirdi. Halit Ziya Uşaklıgil'in unutulmaz Aşk-ı Memnu eserinin yeniden yorumu olan ve güçlü kadrosunda Farah Zeynep Abdullah, Boran Kuzum, Osman Sonant, Hande Ataizi, Helin Kandemir, Nezaket Erden, Lorin Merhart, Mert Can Tekin, Mert İnce, Ebru Özkan ve Tilbe Saran'ın yer aldığı Bihter, 16 Kasım Perşembe günü sadece Prime Video'da yayınlanmaya başlıyor. 15 Kasım Çarşamba günü Yeniköy'deki Sait Halim Paşa Yalısı'nda keyifli bir kokteyl davetinin ardından Bihter filminin özel gösterimi, Prime Video'dan Alptuğ Çopuroğlu'nun konuşmasıyla başladı. Film gösterimi sonrası gerçekleşen canlı müzik performansının yer aldığı after party ile devam eden geceye filmin oyuncularının yanı sıra aralarında Anıl Altan, Burak Yörük, Çağlar Ertuğrul, Cemal Can Canseven, Danla Biliç, Hivda Zizan Alp, Mina Ceran, Pelin Akil, Tuana Yücel, Yağız Can Konyalı, Yasemin Kay Allen, Zeynep Beşerler'in bulunduğu ünlü oyuncu, müzisyen, önde gelen medya mensupları ve influencerlar katıldı. Filmin başrol oyuncusu Farah Zeynep Abdullah; Çok keyifli bir film sürecinin ardından içimize sinen bir filme imza attık, izleyenlerin de beğeneceğini umuyoruz, sözleriyle heyecanını dile getirdi. Bihter'in hayatı, annesinin hataları ve bu yüzden maruz kaldığı imalı bakışlar tarafından gölgelenmiştir. Görkemini kaybetmiş bir hayat sürmeye pek bir itirazı yokken zengin Adnan Bey'in evlilik teklifini, dönüşmekten korktuğu annesinden kurtulmak için kabul eder. Fakat annesine karşı duyduğu hırs, fark etmeden kendisinin de aynı hataları yapmasına neden olur. Güçlü, para sahibi ve arzulanan bir kadın olmanın ne demek olduğunu keşfettikçe; dönüşeceği hal Bihter'e zor günler yaşatacaktır. Yönetmenliğini Mehmet Binay ve Caner Alper'in üstlendiği, senaryosunu Merve Göntem'in kaleme aldığı, Timur Savcı ve Cemal Okan'ın yapımcılığıyla TAFF Pictures imzalı film; tutku, sadakatsizlik, cesaret ve korkaklık sebebiyle büyük bir felakete sürüklenen eşsiz bir hikaye sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ve-kayip-tanrilar-ulkesi-artik-raflarda/", "text": "Ahmet Ümit'in polisiyeyi arkeoloji ve mitolojiyle harmanladığı son romanı Kayıp Tanrılar Ülkesi bugün itibariyle raflarda. Berlin Emniyet Müdürlüğü'nün cevval başkomiseri Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker, göçmenlerin, işgal evlerinin ve sokak sanatçılarının renklendirdiği Berlin sokaklarından Bergama'ya uzanan bir macerada, hayatı ve insanları yok etmeye muktedir sırların peşinde bir seri cinayetler dizisini çözmeye çalışıyor. Soruşturmanın Türkiye ayağında sürpriz bir ismin olaya dahil olmasıyla heyecanın dozu gitgide artıyor. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Kayıp Tanrılar Ülkesi, Zeus Altarı ve Pergamon Tapınağı'nın gölgesinde mitlere günümüzde yeniden hayat verirken, suçun çağlar ve kültürler boyu değişmeyen doğasını bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ve-odullu-film-zuhal-nihayet-vizyonda/", "text": "İstanbul Film Festivali'nde En İyi İlk Film, En İyi Senaryo ve En İyi Kurgu ödüllerini alan, geçen yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanan Nazlı Elif Durlu filmi Zuhal, 30 Eylül Cuma günü Başka Sinema dağıtımı ile gösterime giriyor. Nazlı Elif Durlu'nun yönettiği, senaryosunu Nazlı Elif Durlu ile Ziya Demirel'in birlikte yazdığı film; başarılı bir avukat olan ve İstanbul'un merkezinde yalnız yaşayan Zuhal adlı bir kadının evinin derinlerinden gelen bir kedi sesinin peşinde çıktığı çaresiz arayışı anlatıyor. Zuhal'in o güne dek yüzlerini bile görmediği komşularıyla yaşadığı absürt karşılaşmaları izleyeceğimiz kara komedi türündeki filmin başrolünde Nihal Yalçın yer alıyor. Yapımcılığını Anna Maria Aslanoğlu'nun üstlendiği filmde ayrıca, Sadi Celil Cengiz, Nur Sürer, Serpil Gül, Sencar Sağdıç, Aysan Sümercan, Burcu Halaçoğlu, Şebnem Sönmez, Çağdaş Ekin Şişman oynuyor. Ödüllü kurgusunda Buğra Dedeoğlu ve Selda Taşkın'ın imzası bulunan filmin görüntü yönetmenliğini Sebastian Weber, sanat yönetmenliğini Osman Özcan, müziklerini de Alexander Lawrence ile Yusuf Tan Demirel birlikte yaptı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ve-perde-diyebilmek-icin-ille-de-tiyatro-yasasin-izmir-sehir-tiyatrosu/", "text": "70 yıldan fazla zamandır özlemi çekilen İzmir Şehir Tiyatrosu'nun kapıları Azizname oyunu ile açıldı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer'in girişimiyle ve 2019 yılında Orhan Alkaya, Zeynep Altıok, Eren Aysan, Cezmi Baskın, Yücel Erten, Hülya Nutku, Bilgehan Oğuz ve Levent Üzümcü'den oluşan bir danışma kurulunun oluşturulmasıyla yola çıkılan bu yolculuk, yeni tiyatronun müjdesini veriyor. Pandeminin etkisiyle kapılarına kilit vuracak duruma gelen tiyatrolar çığlıklarını duyurabilmek için aylarca ses etti, seslenmeye devam ediyor. Her ne kadar normalleşme süreci başlamış gibi görünse de salgın döneminde en çok yara alan sanat dallarının başında tiyatrolar geliyor. Durum pek iç açıcı değil ancak yine de pek çok sahne Ve perde! diyebilmek için kapılarını açtı, seyircileri bekliyor. İşte tam da böyle bir dönemde filiz veren yepyeni bir tiyatro var! Dün akşam Aziz Nesin'in ölümsüz eseri Azizname oyunu ile sanat yolculuğuna adım atan İzmir Şehir Tiyatrosu, duygusal konuşmalarla Merhaba! dedi. İzmir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Yücel Erten'in Aziz Nesin öykülerinden uyarlayıp yönettiği Azizname'nin galasında konuşan Başkan Tunç Soyer, İnsanın içi içine sığmaz; öyle bir duygu yaşıyorum. Bu tarihi binada 70 yılda bir olan bir şeyi bugün birlikte yaşıyoruz ifadelerinde bulundu. Genel Sanat Yönetmeni Yücel Erten, konuşmasına Başkan Tunç Soyer'e, ülkesine ve İzmir'in sanat hayatına kattığı bu büyük armağan için teşekkürlerini sunarak başladı ve devam etti: Büyük armağan sözcüğünü seçerek kullandım. Büyük nedir, küçük nedir diye hep soracağım gelir. Sözgelimi evrenin ölçüleri içinde bakıldığı zaman, bu gece burada toplanmış olan insanlar, bu bina, hatta bu kadim ve kutlu kent, ne kadar küçüktür. İnsanlığın milyarlarca yıllık tarihi içinde bir yerel yönetim tiyatrosunun açılışı, kimbilir ne kadar önemsiz görünür. İzmir Şehir Tiyatrosu, pandemi ve kısıtlı seyirci uygulaması nedeniyle 3 Ekim'e kadar gala gösterimine İzmir Devlet Opera ve Balesi Elhamra Sahnesi'nde devam edecek. Galanın ardından Azizname, 6 Ekim'den itibaren İzmir Sanat'ta İzmirli izleyicilerle buluşmayı sürdürecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/vedat-sakman-sarkilarimizin-onunden-ne-iktidarlar-gecti/", "text": "Türk müziğinin usta ismi Vedat Sakman'ın Caddebostan Kültür Merkezi performansının kayıtları Resital Sanat Yapım, GRGDN Müzik ve the state51 Conspiracy iş birliğiyle geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Kariyerinin 50. yılında Vedat Sakman ile 50 Yılın Senfonik Öyküsü ismindeki bu özel proje bahanesiyle bir araya geldik. Ne zaman bir Vedat Sakman şarkısı dinlesem içimde kuşlar havalanır bir yere... Tutamam o kuşları, hep beni bırakıp giderler. Sakman'ın sesindeki o eşsiz hüzün, söz ve bestelerindeki buruk hava, yarım asırdır içimize dokunuyor. Bugün Ajandakolik'te Vedat Sakman ile geçmişten bugüne müziğini konuşuyoruz. Dilerim ama geriden gelenlere ayıp olur. Popülist anlayışa prim vermeden yolunuzu çizmeyi nasıl başardınız? Bu yolda gidip u dönüşü yapan sanatçıları gördük çünkü hepimiz. Başarı dileğinize teşekkürler. Bu bir tercih meselesi. Aslında uzun vadede seçtiğiniz bu yol size hep güzel şeyler sunar; güven, saygı gibi ve yaşadığınız sürece hep yanınızda olur. Onun için sabredip direnmek iyidir. Ahh ah olmaz mı hiç! Her zaman daha iyisini yapabilirdim fikri peşinizi hiç bırakmaz. Keşke her şeye yenide başlayıp tekrar yapabilsem der sızlanıp durursunuz. Benzetinizle gurur duydum, teşekkürler. Olmaz mı daha iyisi olmak adına verdiğiniz mücadele tarif edilir değildir. Kendinize kızarsınız, müziğe saygı göstermeyene kızarsınız. O abiler hayatımızdan hiç çıkmadılar ki, halen parsel parsel götürüyorlar. Boyları devrilsin. Hayır aslında eğlenceli de oldu. Entelektüel olacağız diye can sıkıcı olmanın alemi yok. Sosyal medyada bir de Çince gibi söylemişler çok güldük. İlk solo albümünüz Müzisyenin çıktığı 1989 yılına gidelim. O yıl Grup Pan ile birlikte Bana Bana şarkısı için de Eurovision sahnesindesiniz. Eurovision dönemleri güzel anılardı. Bana bana şarkısında grup Pan ile dans ederek söylüyoruz. Sosyal medyada beni kastederek Baba ermeden önce böyleydi, iyi de kırıtıyor ha diye yazmış birisi. Gülmekten kırıldık. Bu zekaya hayranım. Yaşadıklarım, yaşamda gözlemlediklerim, tabii ki duygusal hassasiyetimle bunları anlatmak için de kullandığım dil müzik. Şu anda yeni seslerden birçok kardeşim, şarkılarımı söylemek için çalışmaları yapıyorlar. Örneğin yakın zamanda yeni şarkılarımdan birini Yakınlarıma çok yağmurlar yağıyor bu günlerdeyi Selen Servi seslendirdi ve sosyal medyada, dijital ortamlarda yayınlandı. Hala şarkılar yapıyorum, şarkılar söylüyorum. Bugünü yaşıyorum ve hayata teşekkür ediyorum. Oldukça acıklı, bazen trajik, anlatırken gözyaşlarımı tutamadığım anlar oldu. Siyaset şunu bilmeli ki hiçbir zaman hiçbir çağda müziğin gücünü kesememiştir. Şarkılarımızın önünden ne iktidarlar geçti. Bu çalışma müzikte 50. yılımı anlatan bir özet konseridir. Klasik orkestra eşliğinde diğer şarkılarım gücenmesin diye kurayla seçtiğim şarkılarımı seslendirdiğim konser kayıtlarıdır. Bu konseri projelendiren ve yapımını üstlenen sevgili menajerimiz, iş ortağımız Erman Aksoylu'ya buradan çok teşekkürler ederim. Tabii ki yeni bir albüm çalışmasını bitirdim. Önümüzdeki sakin güzel şarkılarımızı özgürce söyleyeceğimiz günlerde beğeninize sunacağız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/vedat-turkali-edebiyat-odullerinde-uzun-listeler-belirlendi/", "text": "Atakum Belediyesi tarafından yazar Vedat Türkali adına verilen Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri'nin ön eleme sonrası oluşan 4 kategorideki toplam 47 kitaplık uzun listeleri belirlendi. 473 eserin başvurduğu yarışmada uzun listelerin jüri tarafından değerlendirilmesi sonucu oluşacak 5'er kitaplık kısa listeler 16 Nisan 2021 tarihinde ilan edilecek. Jürisinde Doğan Hızlan, Zülfü Livaneli, Deniz Türkali, Gonca Özmen, Kemal Varol ve Yavuz Ekinci'nin olduğu Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri'nde her 4 kategoriye ait ödüllerin kazananları 19 Mayıs 2021 tarihinde açıklanacak. Kazananların ödülleri ise Mayıs ayının son haftası takdim edilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/vegan-ve-ekolojik-hijyen-urunleri-tercih-etmek-icin-3-sebep/", "text": "Vegan ve ekolojik hijyen ürünleri tercih etmek, dünyayı paylaştığımız hayvanların yaşam hakkına ve doğanın sürdürülebilirliğine katkı sağlıyor. Temizlik ürünleri, içeriklerinden dolayı çevreciler ve hayvanseverlerin en hassas olduğu konuların başında geliyor. Özellikle bazı markaların ürünlerin test aşamalarında hayvanları kullanıyor olması, toplum tarafında ciddi hassasiyete sebep oluyor. Özellikle pandeminin ortaya çıkması, hijyen konusunun oldukça önemsenmesini sağladı. Çamaşır deterjanlarından bulaşık tabletlerine, yumuşatıcılardan sabunlara kadar hayatın birçok alanında hijyen ürünlerini düzenli olarak kullanmak gerekiyor. Bu ürünlerde de doğa, insan ve hayvan dostu seçenekler artık raflarda yerini aldı. Uluslararası Ecomark ve V-Label sertifikalarına sahip ekolojik, vegan hijyen ürünleri markası Life By Fakir'i bünyesinde bulunduran Saruhan Kimya ve Temizlik Ürünleri Pazarlama Müdürü Zeynep Mercan, Günümüzde insanların çevreye ve hayvan haklarına duydukları hassasiyet giderek artmaktadır. Bu hassasiyet tüketicilerin alışveriş reflekslerini de doğrudan etkiliyor. Özellikle kişisel bakım, hijyen kategorisinde bulunan ve günlük hayatta sık kullanılan ürünlerin satın alım kararını verirken doğaya ve canlılara dost ekolojik ve vegan sertifikalı olmasına dikkat ediyorlar. Biz de Life By Fakir serisi ürünlerimiz ile insanların bu hassasiyetlerine hijyen ürünleri alanında cevap veriyoruz. Ürünlerimizde hayvansal içerikler bulunmamasının yanı sıra hiçbir ürünümüz hayvanlar üzerinde test edilmemektedir. Ayrıca ürünlerimizde GDO, SLS, paraben, klor gibi kimyasallar kullanmayarak doğayı ve insan sağlığını da koruyoruz. dedi. Geçmişten günümüze bazı markaların, ürün test aşamalarında hayvanları kullandıklarını biliyoruz. Bu hayvanların denek olarak kullanılıp çeşitli eziyetlere maruz kalması kabul edilemez. Aynı gezegende nefes aldığımız bu dostlarımızla birlikte ekolojik sistemi bozmadan dünyanın sürdürülebilirliğine katkı sağlamalıyız. İnsanların sonsuzmuş gibi faydalandığı doğal kaynaklar artık alarm vermeye başladı. Özellikle yağışların azlığı ve sulardaki kirlilik oranı başta kuraklık olmak üzere birçok sorunu geleceğimize taşıyor. Aynı zamanda suyun doğru kullanımı da kuraklığı azaltma konusunda oldukça önemli. Günlük hayatta kullandığımız tüm ürünlerin doğada çözünürlüğü kolay ve ekolojik olmasına dikkat ederek doğal kaynaklarımızın sürdürülebilirliğine büyük katkı sağlayabiliriz. İnsan sağlığı açısından da ekolojik ve vegan ürünleri tercih etmek yüksek önem taşıyor. Beslenmeden günlük hayatta kullanılan ürünlere kadar günümüzde bunu yaşam tarzına çeviren birçok insan bulunuyor. İnsanlar, hem doğayı ve doğadaki canlıları hem de kendi sağlığını korumak için bitkisel içerikli ekolojik ve vegan ürünleri tercih edebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/walking-dead-dizisinin-oyuncusu-moses-j-moseley-hayatini-kaybetti/", "text": "Walking Dead dizisiyle tanınan 31 yaşındaki aktör Moses J. Moseley, ailesinin geçen hafta kayıp ihbarinın ardından Georgia'da otomobilinin içinde silahla vurulmuş olarak ölü bulundu. Milyonların çok sevdiği popüler dizilerden The Walking Dead'de Mike isimli bir zombiyi canlandıran aktör Moses J. Moseley, çarşamba günü ölü bulundu. 23 Ocak'tan beri oğullarından haber alamadıklarını belirten ailenin TMZ'ye verdiği açıklamaya göre genç oyuncu, Atlanta'nın eteklerindeki Stockbridge'in Hudson Bridge bölgesinde bir kurşunla ölü bulundu. Polis, aktörün ölümünün olası bir intihar vakası olduğunu düşünüyor. Dizinin oyuncularından Jeremy Palko, Moseley'i kibar ve harika bir insan olarak nitelendirdi. The Walking Dead'den bir başka oyuncu Addy Miller ise Bu parlak ve nazik ruhun ölümünü duyduğuma çok üzüldüm açıklamasında bulundu. Yine dizinin yıldızlarından Melissa Cowan, Facebook'a Gerçekten türünün tek örneğ. Her zaman eğlenceli ve her yeri aydınlatacak bir gülümsemeye sahip diye yazdı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/whitney-houstonin-hayatini-anlatan-film-30-aralikta-vizyonda/", "text": "Dünyanın en ünlü, en iyi seslerinden biriydi. 11 Şubat 2012'de yüksek dozda uyuşturucu yüzünden hayatını kaybettiğinde henüz 48 yaşındaydı. Tüm zamanların albümü en çok satan müzisyenlerinden The Voice /Ses lakaplı Amerikalı şarkıcı Whitney Houston'ın hayatı şimdi film olarak seyirci karşısında. I Wanna Dance With Somebody 30 Aralık'ta Türkiye'de vizyona giriyor. I Wanna Dance With Somebody, 2012 yılında yaşamını yitiren ve müzik kariyerine 6 Grammy ödülü, 16 Billboard Müzik ödülü, 22 Amerikan Müzik ödülü ve 2 Emmy ödülü sığdırmayı başaran müzisyen Whitney Houston'ın hayatına odaklanıyor. Başrolünü BAFTA ödüllü aktris Naomi Ackie'nin canlandırdığı I Wanna Dance With Somebody, müzikal film türünde izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Kasi Lemmons'ın yönetmen koltuğuna oturduğu film, pek çok Oscar adaylığı bulunan Anthony McCarten tarafından kaleme alındı. Filmde ayrıca usta aktör Stanley Tucci'nin yanı sıra 1992 2007 yılları arasında Whitney Houston ile evli olan müzisyen ve dansçı Bobby Brown da yer alıyor. Film, bir döneme damga vuran müzik ikonu Whitney Houston'ın yıldızlığa yükseliş sürecini enerji dolu bir tempoyla ele alıyor. Whitney Houston, ilk oyunculuk deneyimini Kevin Costner ile birlikte başrolünü paylaştığı romantik gerilim filmi The Bodyguard'la yaptı ve filmin müzikleri için ortaya çıkardığı I Will Always Love You şarkısıyla Grammy kazandı. I Will Always Love You, müzik tarihinde bir kadın tarafından yapılan, en çok satan single oldu. Film müziği albümü ayrıca Yılın Albümü dalında Grammy kazandı ve tarihin en çok satan film müziği albümü olmaya devam ediyor. 2020'de Whitney Houston, ölümünden sonra Rock & Roll Onur Listesi'ne alındı ve üç RIAA Diamond Ödülüne sahip olan ilk siyahi sanatçı oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/wonka-filminin-yeni-posteriyle-acilsin-icimiz/", "text": "Roald Dahl'ın Charlie and the Chocolate Factory kitabından uyarlanan Wonka, beyazperdede seyirci ile buluşmaya hazırlanıyor. Dünyanın en büyük mucidi, sihirbazı ve çikolata üreticisinin bugün bildiğimiz sevilen Willy Wonka'ya nasıl dönüştüğünün büyüleyici hikayesini anlatan filmin yeni posteri yayınlandı. Roald Dahl'ın en ikonlaşmış eseri ve tüm zamanların en çok satan çocuk kitaplarından biri olan Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nın merkezindeki olağanüstü karaktere dayanan Wonka, için geri sayıyoruz! Dünyanın en büyük mucidi, sihirbazı ve çikolata üreticisinin bugün bildiğimiz sevilen Willy Wonka'ya nasıl dönüştüğünün büyüleyici hikayesini anlatan filmin yeni posteri yayınlandı. Üçüncü kez beyazperdeye taşınan eserin ikonik karakteri Wonka'yı Gene Wilder ve Jonny Deep'in ardından bu kez yetenekli oyuncu ve son yılların en çok aranan aktörü Timothee Chalamet canlandırıyor. Wonka filminin yönetmen koltuğunda Paul King oturuyor. Senaristliğini Paul King ile birlikte Simon Farnaby'in kaleme aldığı filmin uygulayıcı yapımcılığını Michael Siegel, Cate Adams, Rosie Alison ve Tim Wellspring üstleniyor. Filmin yapımcıları David Heyman, Alexandra Derbyshire ve Luke Kelly bir araya gelerek, sihir ve müziğin, kargaşa ve duygunun muhteşem bir yürek ve mizahla anlatıldığı bu baş döndürücü karışımı seyirciye sunuyor. Filmde Wonka'nın gençliğini canlandıran Chalamet'ye birbirinden başarılı oyuncu eşlik ediyor. Calah Lane, Keegan-Michael Key, Paterson Joseph, Matt Lucas, Mathew Baynton, Sally Hawkins, Rowan Atkinson, Jim Carter ve Olivia Colman'ın oyuncu kadrosunda yer aldığı filmde ayrıca Natasha Rothwell, Rich Fulcher, Rakhee Thakrar, Tom Davis ve Kobna Holdbrook-Smith de yardımcı oyuncu olarak yer alıyor. Görüntü yönetmenliğini Chung-Hoon Chung'un yaptığı filmin yapım tasarımını Nathan Crowley üstleniyor. Kurguda Mark Everson ve kostüm tasarımında Oscar ödüllü Lindy Hemming'in yer aldığı filmin müziğini Joby Talbot besteliyor. The Divine Comedy grubunun üyesi Neil Hannon ise filme özgün şarkılarla katkı veriyor. İzleyicinin genç Willy Wonka ile tanışacağı film, hayattaki en iyi şeylerin bir hayalle başladığını ve Willy Wonka ile tanışacak kadar şanslıysanız, her şeyin mümkün olduğunu kanıtlayacak. Ülkemizdeki dağıtımını TME Films'in üstlendiği, sihir ve müziğin, kargaşa ve duygunun muhteşem bir mizahla anlatıldığı Wonka, 15 Aralık'ta vizyonda olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/wow-dunya-kadinlar-festivali-bugun-basladi/", "text": "Kültür sanat alanını sivil toplumla bir araya getiren WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul, bugün itibariyle başladı. Kadınları destekleyerek, kadınların karşılaştığı güçlükleri ve daha eşit bir dünya için ürettikleri çözümleri görünür kılmayı hedefleyen WOW-Dünya Kadınlar Festivali, 19-20 Mart tarihlerinde katılımcılarla buluşmaya hazırlanıyor. 'Geleneksel' sanat mekanlarının dışına çıkarak izleyicileri çeşitlendirmeye ve yaratıcı alanların kapsayıcılığını ve erişilebilirliğini destekleyerek yeni küratoryel sesleri geliştirmeye odaklanan British Council'ın Türkiye sanat programının önemli bir parçası olan WOW İstanbul, kültür ve sanat alanını sivil toplumla bir araya getirerek kadınların hikayelerini ve seslerini müzik, performans, sohbetler ve atölyeler yoluyla paylaşan eşsiz bir platform sunmaya hazırlanıyor. #birlikteyiz çağrısıyla, İstanbul'da ilk kez fiziksel olarak katılımcılarıyla buluşacak olan WOW İstanbul'un açılışı bugün WOW İstanbul Türkiye Küratörü ve British Council Sanat Direktörü Esra A. Aysun ile festivalin iki gün boyunca sunuculuğunu üstlenen müzik yazarı İpek Atcan'ın sunumuyla başladı. Kadınların değişime ve eşitliğe olan inancını yansıtacak ve birbirlerine ilham olmalarına alan açacak WOW İstanbul'un açılış konuşmasında WOW Vakfı Kurucusu ve Direktörü Jude Kelly, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Şengül Altan Arslan, British Council Türkiye Direktörü Cherry Gough 19 Mart Cumartesi günü saat 10:30'da Müze Gazhane'de katılımcılarla buluştu. Bu sene festival izleyicileri bizleri kendimizi bulduğumuz yaşanılmaz durumlara dayanarak başka bir gerçekliğe ulaşmak için çalışmamızı sağlayacak araç ve inançla donatmak üzere üreten yazar, şair ve aktivist Suhaiymah Manzoor-Khan'ın Nefessizlik geçici bir durum değildir şiir videosunu izleyecek. Gazeteci Zeynep Miraç'ın, WOW Vakfı Kurucusu ve Direktörü Jude Kelly'i ağırlayacağı WOW Söyleşi bölümünde; pandemiyle yaşamaya devam eden dünyada dayanışmanın kadınlar için ne anlama geldiğini, WOW festivallerinin yaratıcı kadınların sanatla kurguladığı farklı değişim yöntemlerini ve kolektif eylemin değerini nasıl ele aldığını konuşacaklar. Ortak noktaları heyecan, cesaret ve aktivizm olan kadınların hikayelerini paylaşacakları Büyük Fikirler bölümünde, yazar Şebnem İşigüzel ve oyuncu Tamar Çıtak, Şebnem İşigüzel'in Gözyaşı Konağı Ada 1876 kitabından performatif bir okuma yapacaklar. Hayata Sarıl Lokantası'ndan Ayşe Tükrükçü ve Avukat Aslı Karataş da zihin açıcı ve motive edici deneyimlerini paylaşacaklar. Rehber Köpekler Derneği kurucusu Nurdeniz Tunçer, Zincir Kıran Kadınlar Derneği kurucusu Hande Karaca, erişilebilirliğin teknoloji desteğiyle nasıl daha sosyal adalet temelli olarak tasarlanabileceği üzerine çalışan Zeynep Yıldız, Uzman Doktor Beyhan Göksan, Özgür Eller Otizm İnisiyatifi'nin kurucu üyelerinden İlhan Yalçın ve oyun yapımcısı ve WOMEN in GAMES Türkiye'nin kurucusu Simay Dinç tarafından paylaşılan hikayeler WOW Kısalar bölümüyle katılımcıların deneyimine açık olacak. SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği'nin ev sahipliğinde düzenlenecek ve festivalde ilk kez yer alacak Hızlı Mentorluk bölümünde, festival katılımcıları bir saat içinde tesadüfi olarak karşısına oturacakları dört ayrı mentorla 15'er dakikalık tempolu sohbetlerde deneyimlerini ve iç görülerini paylaşabilecekler. Bu yıl ilk kez İKSV Alt Kat tarafından Toplum Gönüllüleri Vakfı iş birliği ile gerçekleştirilen WOWsers programı, 18-21 yaş arasındaki toplum gönüllüsü gençlerden oluşuyor. Tasarımcı ve sanatçı Pınar Akkurt'un uygulamaya ve ileri dönüşüm prensiplerine dayanarak tasarladığı 'Çöpler, Kilimler ve Pikseller' atölyesi, çöplerin nasıl süreçlerden geçtiği, tasarımda motiflerin anlamları, atıkların günlük hayata etkisi ve iş birliğinin gücü gibi alanlara odaklanıyor. WOWsers İstanbul sergisi, 19-20 Mart tarihlerinde Müze Gazhane'de gerçekleştirilecek WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul kapsamında gezilebilecek ve katılımcı gençler, festival izleyicileri ile bir araya gelerek üretim sürecine dair paylaşımlarda bulunacak. Politika, sanat, tarih, popüler kültür alanlarında içerik üreten bağımsız medya kuruluşu 5Harfliler tarafından oluşturulan 5Harfli Sesler bölümünde, 5harfli yazarlar hepinizi feminist sesleri paylaşıp çoğaltmaya bekliyoruz çağrısı ile 5harfli okurlarla buluşacak. 5Harfliler editörü Bahar Kılınç'ın moderatörlüğünü yapacağı bölümde, Ahu Öztürk, Birgül Oğuz, Canan Balan, Dılşa Ritsa Eşli, Seçil Epik ve Evrim Hikmet Öğüt konuşmalarıyla eşlik edecek. WOW Sesler aracılığıyla katılımcıları yeni yeteneklerle buluşturan WOW İstanbul, Beatsbygirlz Turkey Chapter'dan Beril Sarıaltun ve Birleşik Krallık'tan müzisyen ve müzik eğitimcisi Mandy Wigby ile dijital müzik prodüksiyonu ve kent hikayeleri anlatıcılığı hakkında üç haftalık eğitime katılmış 21 genç kadın sanatçıdan seçilen altı müzisyenin canlı performanslarının sergileneceği 'Benim Şehrim, Benim Sesim' bölümünü de izleyicilerin beğenisine sunacak. Elif Cemal ve EFG Londra Jazz Festivali'nden Pelin Opçin küratörlüğünde, Londra'dan harika saksafoncu Camilla George ve İstanbul'dan yetenekli şarkıcı-söz yazarı Deniz Taşar'ın birlikte çalışarak hayata geçirdiği ve Flo Moore, Meriç Dönük, Romarna Campbell, Sarah Tandy ve Yasemin Özler gibi yetenekli müzisyenlerden oluşan WOW Konser Serious Sunar: WOW Istanbul Kolektif bölümü, orijinal eserler ve tanıdık ezgilerden Afrika-Karayip ritimlerine ve Türk folk şarkılarına kadar iki coğrafya ve ötesinden özenle seçilmiş parçaların yeni düzenlemelerini ve zengin bir repertuvarı seslendirecekleri unutulmaz bir performansa ev sahipliği yapacak. WOW İstanbul'un ikinci günü, Rümeysa Çamdereli'nin solo gitarla gerçekleştireceği ve şarkılarını, bir hayat hikayesi örgüsünde dinleyiciyle paylaşacağı performansıyla başlayacak. Anadolu ve çevresinin kadın şarkılarını sahneye taşıyan, WOW İstanbul'un bu yılki son etkinliği olan 'Birlikte Söylüyoruz!', Kardeş Türküler'den Selda Öztürk, Fehmiye Çelik, Diler Özer ve Burcu Yankın'ı ağırlayacak. Kadın müzisyen arkadaşları, Beril Sarıaltun, Ezgi Karadayı, Fotini Kokkala ve Kamucan Yalçın'ın eşlik edecekleri konserde, WOW İstanbul çerçevesinde yapılacak 'Kadınların Müziği: Birlikte Söylüyoruz!' atölyesinin katılımcıları da sahneye çıkacak. WOW İstanbul Festivali'nin iki günlük konuşma programı, İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları işbirliğiyle düzenlenen 'Yaratıcı Alanda Eşitlik' başlıklı panel ile sonlanacak. 20 Mart Pazar günkü kapanış paneli, kültür-sanat alanının eşitlikçi bir yaklaşımla nasıl yeniden kurgulanabileceğine odaklanacak. Moderatörlüğünü gazeteci Duygu Demirdağ'ın üstleneceği panelde; Türkiye'den Prof. Dr. Itır Erhart ve Oyuncular Sendikası'ndan Ece Dizdar ile Birleşik Krallık'tan araştırmacı ve eğitmen Vick Bain konuşmacı olarak yer alacak. İKSV'nin kültür-sanat dünyasında toplumsal cinsiyet eşitliğini ele alan ve Nisan ayında yayımlanacak onuncu raporunun bulguları ışığında kurgulan panelde, konunun farklı boyutları masaya yatırılacak. Festival katılımcıları bu ilham verici sohbetle, yaratıcı kadınların değişimi yönlendirme gücü ve kültür-sanat alanının eşitlikçi bir yaklaşımla geleceğe nasıl taşınacağı üzerine birlikte düşünme imkanı bulacak. WOW İstanbul'un katılımcılı bölümü olan Atölye Çalışmaları, bu yıl da şehirde sürdürdükleri farklı çalışmalar ile alanlarında öne çıkan sivil toplum kuruluşlarını; Sürdürülebilirlik Adımları Derneği, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Kız Başına, Havle, SPoD, Erişilebilir Her Şey, Kaos GL, Cins Adımlar'ı festival izleyicisi ile buluşturacak. British Council ve Erişilebilir Her Şey iş birliğiyle düzenlenecek 'Nedir bu kapsayıcılık?: Bir atölye denemesi' atölyesinde katılımcılarla beraber kültür-sanatta kapsayıcılık, çeşitlilik, erişilebilirlik gibi başlıca konuların yeri, atılması gereken adımlar ve öneriler üzerine bir tartışma alanı sağlanacak. Evsiz, toplum tarafından yok sayılan kişilere iş, aş, yaşam imkanı, psikolojik destek ve mesleki eğitim desteği vererek hayatlarına devam etmelerini sağlayan Hayata Sarıl Lokantası, Birlikte Yemek bölümü kapsamında festivalin iki gününde de katılımcıları ağırlayacak. Birlikte Hareket bölümünde, festivalin ilk günü katılımcılarını kadın dayanışmasını bisiklet üstünde hissetmeye davet ederek kadınların özgüvenlerini bisiklet yoluyla yenilemeyi amaçlayan ve kadınlara, temel bisiklet bakımından uzun yol ipuçlarına uzanan bilgiler sağlayan Zincir Kıran Kadınlar, festivalin ikinci günü ise HipHop dansı ve kültürü aracılığıyla kadınlara kendilerini ifade edebilecekleri bir platform sunan ve katılımcılarına hem temel dans adımlarını öğrenip hem de yaratıcı hareket çalışmaları sunan HipHop Ladies Turkey yer alacak. Gazhane Çevre Gönüllüleri tarafından gerçekleştirilen 'Gazhane'yi Arşınlayarak Tanıyoruz' turları da yine festival süresince katılımcılarla paylaşılacak ve festival izleyicilerine şehrin merkezindeki bu eşsiz belleği tanıtacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/wow-dunya-kadinlar-festivali-dijitalde-olacak/", "text": "WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul, WOW Vakfı ortaklığında, British Council ve Sabancı Vakfı işbirliği ile ilk kez 5-6-7 Mart tarihlerinde dijital olarak düzenlenecek. WOW Dünya Kadınlar Festivali, kadınları destekleyerek, kadınların karşılaştığı güçlükleri ve daha eşit bir dünya için oluşturdukları çözümleri görünür kılmayı hedefliyor. Mart ayında Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü kutlayacak olan festival, İstanbul dışında Birleşik Krallık, New York, Nepal, Bangladeş, Pakistan, Tayvan ve Batı Avustralya'da da gerçekleşecek. Bu yıl Şehirde Kadın Olmak temasıyla düzenlenecek festivalde toplumsal cinsiyetin hayatlarımızı nasıl etkilediği, Şehir Hayatına Katılım, Şehrin Görünmeyen Yüzü, Şehirde Dayanışma alt temaları çerçevesinde ele alınacak. Dijital ortamda gerçekleşecek festivalde, sanat ve sivil toplum alanlarından kadınların imza attığı çalışmalara yer verilecek. Kapsayıcı, kesişimsel, adil ve herkese açık bir platform görevi gören festival kadınların sesini duyurmak için imkan yaratıp yeni fikirlerin doğmasına zemin hazırlayacak. WOW Dünya Kadınlar Festivali, düzenlendiği her ülkede, kadınların hayatlarını etkileyen en önemli konulara dair tartışma, öğrenme ve bir araya gelme alanları yaratarak değişimin temsilcisi olmak amacıyla düzenleniyor. 2010'da ilk kez Londra'da düzenlenen festival, 6 kıtada, Avustralya, Amerika, Hindistan, Pakistan, İngiltere ve Brezilya gibi ülkelerde, 2 milyondan fazla kadını bir araya getirdi ve onlara ilham verdi. WOW, dünya çapında kadınların ve kız çocuklarının bir araya geldiği bir topluluk ve İstanbul'un da değişimin bir parçası olmasından çok mutluyum'. 'Sabancı Vakfı olarak, WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul'u British Council iş birliğiyle Türkiye'de ilk kez düzenlemekten memnuniyet duyuyoruz. Festival, sivil toplum alanından ve sanat dünyasından 60'tan fazla kişi ve kurumun katılımıyla, kadın hakları mücadelesinde güncel konuların tartışılacağı ve kazanımların kutlanacağı bir platform sunacak. WOW Paneller bölümünde Türkiye ve Birleşik Krallık'tan sivil toplum temsilcileri, akademisyenler ve sanatçıların bir araya gelerek festivalin alt temalarını tartışacak. WOW Büyük Fikirler bölümünde ise Türkiye'den, engelleri ve sınırları aşan kadınların cesaretlendiren hikayeleri paylaşılacak. Festival, Birleşik Krallık ve Türkiye'den, farklı disiplinlerde çalışan kadın sanatçıları da ağırlayacak. Birleşik Krallık'tan Selector Radyo, Serious Müzik ve MAYK Tiyatrosu iş birlikleri ile Birleşik Krallık'tan davet edilen ve British Council'ın Kadın Sanatçılar için Kültürde Kadın Gücü Destek Programı ile Türkiye'den seçilen müzisyen ve gösteri sanatları profesyonellerinin, pandemi koşulları nedeniyle seyirciyle buluşamamış üretimleri, WOW Sesler ve WOW Performans bölümlerinde yer alacak. Festival kapsamında gerçekleşecek WOW Konser bölümlerinde; EFG Londra Caz Festivali'ni düzenleyen Serious'un programlamasını yaptığı açılış konserinin yanı sıra, Türkiye'den müzisyenlerin performansları da yer alacak. Pozitif organizasyonuyla gerçekleşecek WOW İstanbul Festival'inde toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışmalar yürüten sivil toplum kuruluşları ile iş birliği içinde oluşturulan WOW Sivil Alan Dayanışma Atölyeleri çevrimiçi ve interaktif bir program ile katılımcılarla buluşacak. WOW İstanbul Festivali, Erişilebilir Her Şey danışmanlığında herkes için daha erişilebilir olmayı hedefliyor. Festival yayınlarında, simultane Türk İşaret Dili çevirisi, Türkçe ve İngilizce altyazı çevirileri ve simultane Türkçe sesli çeviri yapılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/wow-dunya-kadinlar-festivali-istanbul-bu-yil-muze-gazhanede/", "text": "19-20 Mart tarihlerinde Müze Gazhane'de düzenlenecek WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul, bu yıl WOW Dünya Kadınlar Vakfı ve British Council ortaklığında ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi desteği ile gerçekleştirilecek. Kültür ve sanat alanını sivil toplumla bir araya getiren bu özel festival, İstanbul'da ilk kez fiziksel katılıma açık olacak. Kadınları destekleyerek, kadınların karşılaştığı güçlükleri ve daha eşit bir dünya için ürettikleri çözümleri görünür kılmayı hedefleyen WOW-Dünya Kadınlar Festivali, 19-20 Mart tarihlerinde İstanbul'un kültür mirası ve yeni yaşam alanı Müze Gazhane'de gerçekleştirilecek. WOW İstanbul, 'geleneksel' sanat mekanlarının dışına çıkarak izleyicileri çeşitlendirmeye ve yaratıcı alanların kapsayıcılığını ve erişilebilirliğini destekleyerek yeni küratoryel sesleri geliştirmeye odaklanan British Council'ın Türkiye sanat programının önemli bir parçası. Sanatın yeni bakış açıları kazandıran ve diyalog oluşturma gücüne dayanarak kültür ve sanat alanını sivil toplumla bir araya getiren festival; müzik, performans, sohbetler ve atölyeler yoluyla kadınların hikayelerini ve seslerini paylaşan eşsiz bir platform sunuyor. Birleşik Krallık'tan ve Türkiye'den katılacak sanatçı, konuşmacı, atölye liderleri ve sivil toplum kuruluşlarından ilham alacak olan WOW İstanbul, sanat izleyicisini festivalin bir katılımcısı yaparak kültürel ve yaratıcı ifadelerin, güvenli, kucaklayıcı ve kapsayıcı bir platformda paylaşılmasını sağlayacak. WOW İstanbul, yaratıcı toplulukların, sivil toplum ve sanat profesyonellerinin ve en önemlisi İstanbullu kadınların hikayelerini paylaşarak ve farklı karşılaşmalar için fırsatlar yaratarak kent sakinlerinin çeşitliliğini yansıtan bir platform oluşturacak. WOW İstanbul, birbirine ilham olmak için #birlikteyiz diyen kadınların değişime ve eşitliğe olan inancını yansıtacak. WOW İstanbul'un #Birlikteyiz başlığını taşıyan Açılış Paneli, WOW Vakfı Kurucu Direktörü Jude Kelly ile gazeteci ve yazar Zeynep Miraç Özkartal Taner'in sohbetine ev sahipliği yapacak. 19 Mart'ta Müze Gazhane'de düzenlenecek panelde, pandemiyle yaşamaya devam eden dünyada dayanışmanın kadınlar için ne anlam ifade ettiği, göç, iklim değişikliği ve yoksulluk etkileriyle tartışılırken, sanatın kadınların bulduğu farklı direnme yöntemlerini nasıl görünür kıldığı da konuşulacak. Bu sene WOW İstanbul, birçok özel kürasyonlu bölüm barındırıyor. Politika, sanat, tarih, popüler kültür alanlarında içerik üreten bağımsız medya kuruluşu 5Harfliler tarafından oluşturulan 5Harfli Sesler bölümünde, 5harfli yazarlar hepinizi feminist sesleri paylaşıp çoğaltmaya bekliyoruz çağrısı ile 5harfli okurlarla buluşacak. WOW Büyük Fikirler bölümü ise gene birbirinden farklı deneyimlere sahip kadınlara kendi hikayelerini paylaşacakları ve kısa konuşmalara ev sahipliği yapacak açık sahne olarak kurgulanıyor. Yazar Şebnem İşigüzel ve oyuncu Tamar Çıtak, Şebnem İşigüzel'in Gözyaşı Konağı Ada 1876 kitabından performatif bir okuma yapacaklar. Hayata Sarıl Lokantası'ndan Ayşe Tükrükçü ve Avukat Aslı Karataş da bu bölüme katılan diğer isimler. WOW İstanbul'un katılımcılı bölümü olan Atölye Çalışmaları, bu sene de şehirde sürdürdükleri farklı çalışmalar ile alanlarında öne çıkan sivil toplum kuruluşlarını festival izleyicisi ile buluşturacak. Ayrıca festivale çocukları ile gelen katılımcıların çocukları için de İBB Kadın ve Aile Hizmetleri Müdürlüğü tarafından atölyeler düzenlenecek. WOW İstanbul Festivali bu sene de şehirdeki kadınların seslerini müzikle duyurmaya devam edecek. WOW Sesler, Beatsbygirlz Turkey Chapter'dan Beril Sarıaltun ve Birleşik Krallık'tan müzisyen ve eğitimci Mandy Wigby liderliğinde gerçekleştirilen #KültürdeKadınGücü 'Benim Şehrim, Benim Sesim' programından bir grup kadın müzisyenin canlı performanslarını izleyici ile bir araya getirecek. WOW İstanbul Festivali, aynı zamanda açılış konseri olarak heyecan verici sanatsal bir iş birliğine ev sahipliği yapacak. Elif Cemal ve EFG Londra Jazz Festivali'nden Pelin Opçin küratörlüğünde Birleşik Krallık ve Türkiye'den müzisyenlerle hayata geçirilen WOW İstanbul Kolektif, festivalin ilk gününde hafızalardan silinmeyecek bir performansla İstanbul ile buluşmaya hazırlanıyor. WOW festivallerinin önemli bir parçasını oluşturan müzik konusunda aynı zamanda katılımcılar, 2021 Birleşik Krallık WOW Festivali'nde sahne alan dünyanın en heyecan verici bazı kadın sanatçılarının özel olarak çekilmiş müzik performanslarından oluşan Birleşik Krallık WOW Sesler'i izleme fırsatı da yakalayacak. Festivalin ilk kez bu sene yapılacak fiziksel versiyonunda yer alacak bölümlerinden Hızlı Mentorluk, SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği ev sahipliğinde düzenlenecek. Hızlı Mentorluk bölümünde festival katılımcıları, bir saat içerisinde tesadüfi olarak karşısına oturacakları dört ayrı mentorle hızlı ve tempolu sohbetler ederek deneyimlerini ve iç görülerini paylaşabilecekler. Bu yıl ilk defa İKSV Alt Kat tarafından gerçekleştirilen WOWsers İstanbul bölümünde, 18-21 yaş arasındaki katılımcılar, sanatçı ve tasarımcı Pınar Akkurt'un 'Çöpler, Kilimler ve Pikseller' başlıklı atölyesinde bir araya geliyor. Festival boyunca açık olacak, WOW İstanbul'un kapsayıcılığı ve çeşitliliğini yansıtan Sivil Alan bölümüne festival daveti ile dahil olacak sivil toplum kuruluşları yer alacakları stantlarda hem ürünlerini paylaşabilecek hem de aktivitelerini tanıtabilecekler. WOW Festivali'nin Birlikte Yemek bölümünü yürütecek olan Hayata Sarıl Lokantası ve Birlikte Hareket bölümünde katılımcılara bisikletli bir hayatı tanıtacak Zincir Kıran Kadınlar, Sivil Alan katılımcılarından sadece birkaçı. Ayrıca, Gazhane Çevre Gönüllüleri de festival süresince 'Gazhane'yi Arşınlayarak Tanıyoruz' turlarını festival izleyicileri ile paylaşıyor olacaklar. WOW İstanbul Festivali'nin İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları iş birliğiyle düzenlenen Kapanış Paneli, kültür-sanat alanının eşitlikçi bir yaklaşımla nasıl yeniden kurgulanabileceğine odaklanacak. Festivalin son günü olan 20 Mart'ta Müze Gazhane sahnesi, Gazeteci Duygu Demirdağ moderatörlüğünde gerçekleştirilecek panelde, Birleşik Krallık'tan araştırmacı ve eğitmen Vick Bain, Türkiye'den Prof. Dr. Itır Erhart ve Oyuncular Sendikası'ndan Ece Dizdar'a konuşmacı olarak ev sahipliği yapacak. Festival katılımcıları bu ilham verici sohbette; yaratıcı kadınların değişimi yönlendirme gücü ve kültür-sanat alanının eşitlikçi bir yaklaşımla geleceğe nasıl taşınacağı üzerine birlikte düşünme imkanı bulacak. Pozitif organizasyonuyla gerçekleşen WOW İstanbul Festivali, Erişilebilir Her Şey danışmanlığında herkes için daha erişilebilir olma hedefini de sürdürüyor. Festival boyunca, simultane Türkçe işaret dili çevirisi ve simultane Türkçe, İngilizce sesli çeviri yapılacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/wranglerin-jean-sortlari-bu-yazin-olmazsa-olmaz-parcasi/", "text": "İkonik Jean markası Wrangler'ın 2021 yaz koleksiyonunda yerini alan jean şortlar, bu sezonun favorileri arasında! Her vücut tipi ve her yaşa uygunluğuyla öne çıkarken kalitesinden ödün vermeden rahat kalıplarıyla meşhur olan asırlık jean Wrangler'ın şortları, yaz sıcaklarını konforlu seçimlerinin başında geliyor. Rahatına düşkün olanlara hitap ederken, doğadan aldıkları tonlarla yaz aylarının kurtarıcı parçası olmaya devam ediyor. Sahil rotalarının da parçası olan Wrangler şortlar, yazın enerjisini yükseltirken modern tavrıyla stillerle yeniden uyumlanıyor. Wrangler'ın yeni sezon tüm kadın ve erkek koleksiyonundaki şortları daha yakından görebilmek için Wrangler mağazalarını ve www. wrangler. com. tr 'yi ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/ya-hayvanlarda-zeka-varsa/", "text": "Hayvanları doğal ortamlarındaki davranışlarıyla değerlendiren bir bilim dalı üzerinde uzmanlaşan Prof. Dr. Loic Bollache'ın Hayvanlar Nasıl Düşünür? İnsan Ne Görür? eseri, hayvanların zekasına yönelik bakış açımızı değiştiriyor. Meseleye bu açıdan yaklaşarak hayvanlarda da zeka olduğunu iddia edebilir ve bununla ilgili onlarca çalışmayı gözler önüne serebiliriz. Davranışsal ekolog Loic Bollache da etoloji bilimi perspektifiyle bunu yaparak farklı hayvan türlerine yönelik algımızı genişletiyor. Hayvan zekasına tarihi bir bakış atacak olursak iki zıt kutupla karşılaşıyoruz: La Fontaine ve Descartes... Bilindiği üzere La Fontaine, fabllarında insanların muhakeme yeteneği ve yine insanların düşebileceği hataları hayvanlara atfediyordu. Buna karşın Descartes, zekanın, akıl ve düşünceden ayrı tutulamayacağını savunarak hayvanlarda zeka olgusuna karşı çıkıyordu. Descartes ile La Fontaine'in bu tartışmasıyla yola koyulan Bollache, bir bilim insanı olarak hayvan zekası fenomeninin peşine düşüyor. İlkin bu konunun -Descartes ve La Fontaine'de olduğu gibi- geçmişteki karşılıklarına, ardından Darwin'le birlikte evrimsel ve davranışsal yönlerine değiniyor. Ne ki Darwin, İnsanın Türeyişi eserinde insanlar ile hayvanların akli melekelerini ve davranışlarının gelişme biçimlerini karşılaştırıyor, bu sebeple büyük tartışmalara da neden oluyordu. Darwin'e göre zeka da doğal seçiminin konusuydu. Sonuçta bir antilop, bir yırtıcıya av olmamak için zekasını kullanmak zorundaydı. Topluluk içinde en yüksek zekaya sahip bireyin, hayatta kalma ve üreme şansı daha yüksekti. Bollache da zeka kavramını, bireylerin yeni durumlara adapte olabilme becerisi olarak tanımlıyor. Güney Brezilya'da balıkçılar ile tekir yakalamak için iş birliği yapan yunuslar, birbirlerini on iki yıl sonra tanıyan filler ve yiyecek tercihini tazeliğe göre yapan mürekkep balıkları gibi uzamsal, epizotik ve sosyal hafızaya yönelik örnekler veren Bollache, hayvanların zekasını küçümsememiz gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Eserinde hafıza ve zeka çerçevesinde birçok konuya değinen Bollache, IQ ve diğer zeka testlerine de değinerek konuya farklı açılardan yaklaşıyor. Ne ki hayvanların zekasını anlayabilmek için hafıza, iletişim, akıl yürütme, problem çözme becerisi, kültür, yaratıcılık ve yenilik gibi bireysel kapasitelerin keşfedilmesi gerektiğini dile getiriyor. Öğrenmeyi de zekanın göstergesi olarak kabul eden Bollache, birtakım ilgi çekici örnekle hayvanlarda zeka meselesini enine boyuna işliyor, açıkçası bizi ikna da ediyor. Hayvanlarda zekaya işaret eden bir diğer unsuru ise iletişim kurma becerisi olarak tanımlayan Bollache, arıların uzaklık, büyüklük, nem oranı ve ısı yalıtımı gibi bilgileri birbirlerine nasıl anlattıkları ve koloninin kurulacağı yeri belirlerken nasıl demokratik davrandıklarını, konuyla ilgili çalışmalarla destekliyor ve bizi hayvanların zekasına hayran bırakıyor. Yine Afrika'nın tropik ormanlarında yaşayan bir primat türünün, yırtıcıların varlığını diğerlerine duyuran bir çığlığa, farklı ekler getirerek tehlikenin havadan mı yoksa yerden mi geldiğini belirten farklı sesler çıkardığını ve ses dizimlerinin 21'e kadar çıktığını ifade ederek şaşırtıyor. Benzer şekilde yunusların 73 farklı ıslık türü ve 8 farklı dil yapısı olduğunu öğrenmek de zihin açıcı oluyor. Belki de en ilginci, her yunusun veya yunus topluluğunun farklı ses dizimleri kullanması. Bollache, bir diğer bölümde ise hayvanlarda sosyal öğrenme ve taklit konularını işliyor. Kuşların birbirinden görerek neler yapabileceğine dair verdiği örnekler de bir hayli şaşırtıcı. Britanya'daki baştankaralar, şişeyle dağıtılan sütlerin jelatinini açıp içerken Hollanda'dakilerde niçin böyle bir şey gözlenmediği, yine zekayla ilişkilendirilen fenomenlerle açıklanıyor. Bir başka sosyal öğrenme örneği ise Japonya'daki makakların, sahildeki kumlarla kirlenmiş patatesleri, doğal ortamlarında yıkamayı öğrenmelerine yönelik. Bollache, Darwin'le başlayıp çığ gibi büyüyen hayvan zekası araştırmalarını, farklı hayvanları ele alarak bir araya getiriyor. İnsanlardaki rasyonel akıl yürütmeyi hayvanlara doğrudan atfetmese bile belli bir zeka formuna sahip oldukları konusunda ısrarcı; ortaya attığı görüşlerin arkasını da bilimsel çalışmalarla dolduruyor. Fransız etolog, arılardan fillere, primatlardan yunuslara kadar belli başlı türlerde zekaya yönelik kanıtları titizlikle irdeliyor ve bilimsel olmasına rağmen sürükleyici bir dille önümüze seriyor. Hayvanlarla fiziksel benzerliklerin ötesinde zeka, kültür, duyarlılık ve duygusallık gibi başka özellikleri de paylaştığımızı ifade eden Bollache, hal böyleyken hayvan deneyleri ve endüstriyel hayvancılık uygulamalarını da sorguluyor. Başka bir deyişle, hayvanlar ile insanlar arasındaki -Aristoteles'ten beri süregelen- hiyerarşik basamağı kırıyor. Timaş Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan Hayvanlar Nasıl Düşünür? İnsan Ne Görür? eseri, her şeyden önce hayvanlardan çok da farklı olmadığımızı, daha doğrusu ilkel olarak benzer duygu ve etkileşimlere sahip olduğumuzu gözler önüne seren, empati kurmamızı sağlayan bir kitap. Çevirisi Seda Sevinç'e ait, iyi okumalar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yaemina-beauty-ile-sahne-senin/", "text": "Emina Jahovic, yılbaşı gecesinin büyüsü altında kusursuz görünümüyle kendinden emin, dikkat çekici, güçlü kadınlara ilham veriyor. Yaemina Beauty 'Teasing a Mad Man' look'uyla makyaj önerilerini kozmetik tutkunlarıyla paylaşıyor. Yeni bir yıl, yeni bir sahne, baştan çıkarıcı bir sen. Yeni yılın enerjisini, ışıltısını makyajınıza yansıtmaya hazır mısınız? Gece boyu en kalıcı ve ışıltılı renkler gözleriniz, dudaklarınız ve teninizle buluşsun. Emina Jahovic'in 2020 yılbaşı makyajına kavuşmak için ihtiyacınız olan ürünlerle tanışın! Makyajınız tüm gece eğlencenize eşlik etsin istiyorsanız Yaemina Beauty Face Alarm Makyaj Bazı tarzınız ne olursa olsun en iyi dostunuz! Canlı ve ışıltılı gece makyajınızın ilk adımı olan ten makyajını Yaemina Beauty ürünleriyle hazırlayabilirsiniz. Teninizi pürüzsüz hale getirecek vegan formüllü makyaj bazınızı ister fondöteninizin altına ince bir tabaka halinde, ister fondöteninizle karıştırarak kullanabilirsiniz. 12 saate kadar kalıcı yüksek kapatıcı özelliğiyle Self-Portrait Fondöten, yılbaşı gecenizin kurtarıcısı oluyor. Electricity illuminator ile yanaklarınıza doğal bir parlaklık katabilir ya da fondöteninize karıştırarak ışıltılı bir baz elde edebilirsiniz. Ten makyajınızı bitirirken yanaklardaki aydınlık görünüm için Secret & Sacred Allık-Aydınlatıcı ikilisinin uyumuyla son dokunuşu yapmayı unutmayın. Gecenin ışıltısını 9 farklı renk tonuyla gözlerinize taşıyacak 'Teasing a Mad Man Far Paleti ', yılbaşı paletine ismini veriyor. Far Paletinizin birbirinden eşsiz ve uyumlu tonlarıyla yapacağınız göz makyajınızın vazgeçilmezi ise dramatik bakışlar. Uygulayacağınız tek bir darbe ile ekstra yoğun ve hacimli kirpiklere Lashes on the Rocks Maskara ile sahip olabilirsiniz. Kremsi ve pürüzsüz dokusuyla gece boyu kalıcılığını koruyacak Radical Decision Velvet Yarı Mat Ruj ile yılbaşı gecesinin en vurucu dokunuşu olmazsa olmaz rengi kırmızı dudaklarınızda! Dudaklarınızdaki sıra dışı rahatlık hissiyle tüm gece sevdiklerinizde iz bırakın!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yalinin-unutulmaz-sarkilariyla-baharda-bulusalim/", "text": "Onlarca hit'i ve kendine özgü yorumuyla aşk şarkılarının en sevilen isimlerinden Yalın, Unutulmaz Şarkılar adını verdiği konser serisiyle sevenleriyle buluşmaya hazırlanıyor. 2004 yılında çıkardığı Ellerine Sağlık albümünden günümüze kadar seslendirdiği kendine özgü aşk şarkıları, etkileyici sesi ve besteleri ile bugüne kadar muazzam bir dinleyici kitlesi yakalayan Yalın, yepyeni bir konser serisine başlıyor. Yalın'ın görkemli sahne tasarımı ve Bigband orkestrasıyla hem kalbimizde iz bırakan Unutulmaz Şarkıları, hem de en sevilen şarkılarını seslendireceği konser serisi, baharın ilk günlerinde Zorlu PSM'de seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. İlk iki performansı 2 Mart ve 30 Mart'ta gerçekleşecek konserlerde Yalın, sanat hayatına yön veren ve ona ilham olan, hepimizin hayatlarında da unutulmaz anıları olan şarkıları Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde söyleyecek. 27 kişilik dev bir orkestrayla iz bırakacak anlara sahne olacak Yalın'la Unutulmaz Şarkılar konserlerinin biletleri passo. com. tr'de satışa çıktı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yaren-leylrk-artik-sinemada-ucacak/", "text": "Sev Yapım'ın yapımcılığında Yaren Leylek ve Adem Yılmaz'ın dostluğunun beyazperdeye taşındığı sıcacık bir aile filmi olan Yaren Leylekin vizyon tarihi belli oldu. Senaryosunu Arzu Yurtseven'in yazdığı, yönetmenliğini Onur Uzun'un üstlendiği, Buğra Gülsoy, Seçkin Özdemir, Hande Doğandemir, Azra Aksu, Emir Ali Doğrul, Atahan Çatalbaş, Meral Çetinkaya, Tarık Papuçcuoğlu, Murat Kılıç, Cenk Gürpınar, Işınsu Zırh ve Ayfer Tokatlı gibi isimlerin kadrosunda yer aldığı 'Yaren Leylek' sinema filminin vizyon tarihi açıklandı. 26 Ocak 2024'te beyazperdede seyirciyle buluşacak film, çocukları unutamayacakları bir hikayenin içine çekerken sımsıcak hikayesiyle yetişkinlerin de içini ısıtacak. Yaren Leylek ve Adem Yılmaz'ın dostluğundan esinlenerek hazırlanan 'Yaren Leylek' sinema filmi, annesi hamile olan ve henüz bir kardeşi olma fikrine hazır olmayan Adem'in, annesi Arzu ve babası Hakan'la birlikte, bir süreliğine babaannesinin evine gelip Leylek Yaren'le tanışmasıyla ilk andan itibaren başlayan dostluklarını konu alırken başlarına gelen bazı olaylar ise ekibi gizemli bir dünyanın da içine sürükleyecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yargi-dizisi-uluslararasi-emmy-odulunun-sahibi-oldu/", "text": "Televizyon Sanat ve Bilimleri Akademisi tarafından ABD dışında üretilmiş yapımlara verilen Uluslararası Emmy Ödülleri, New York'ta sahiplerini buldu. Törende, Ay Yapım imzalı Yargı dizisi, 'En iyi Telenovela' kategorisinde ödüle layık görüldü. New York Hilton Midtown Otel'de düzenlenen törende, 20 ülkeden 14 kategoride 56 yapım temsil edildi. Bu yıl 51. gerçekleşen törende Yargı, 'En İyi Telenovela' dalında ödül kazanarak büyük bir başarıya imza attı. Dizinin yapımcısı Kerem Çatay, yönetmen Ali Bilgin, senarist Sema Ergenekon, başrol oyuncuları Pınar Deniz ve Kaan Urgancıoğlu törende hazır bulundu. 2017'de Kara Sevda, 2019'da Şahsiyet dizilerinin ardından şimdi de Yargı dizisi Emmy ödülünün sahibi olmuş oldu. Böylece Türk dizilerinin uluslararası arenadaki başarısı üçüncü defa tescillendi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yarinin-kadin-yildizlari-gulsin-onay-ile-ayni-sahnede/", "text": "''Yarının Kadın Yıldızları'' bu yıl ünlü piyanist Gülsin Onay'la aynı sahneyi paylaşıyor. 4 yıldır İKSV'nin düzenlediği İstanbul Müzik Festivali'nde TSKB iş birliğiyle yürütülen Yarının Kadın Yıldızları projesi kapsamında şimdiye kadar 53 üstün yetenekli genç kadın müzisyene eğitim desteği sağlandı. Bu yıl fondan yararlanma hakkı kazanan genç kadın müzisyenlerin Yeldeğirmeni Sanat'ta çekilen konseri, İKSV'nin YouTube kanalında 29 Kasım Pazartesi günü izleyiciyle buluşacak. Bu yıl konuk sanatçı Gülsin Onay'ın katılımıyla gerçekleşen ve pandemi sebebiyle Yeldeğirmeni Sanat'ta seyircisiz olarak çekilen konser, İKSV'nin YouTube kanalında yayınlanacak. 29 Kasım'da başlayacak olan 8 bölümlük konser serisi 22 Aralık'a kadar her hafta Pazartesi ve Çarşamba günleri izleyicilerle buluşacak. Kontrbasçı Gökçe Küçükarslan ve piyanist Sıla Şentürk, Schubert'in Arpeggione Sonatı'nın ilk bölümünü seslendiriyor. Aslen arpeggione adlı bir çalgıya özel olarak bestelenmiş bu sonat, viyolonsel repertuvarının en sevilen eserlerinden biridir. Kemancı Bahar Erünsal ve piyanist Sıla Şentürk, Schumann'ın La minör Keman ve Piyano Sonatı no.1, op.105 eserinin ilk bölümünü seslendiriyor. Bu eser, Schumann'ın klasik ve romantik anlayışlar arasında değişen düşüncelerinin tipik bir örneği olan keman sonatlarının ilkidir. Piyanistler Betül Burcu Gündoğdu ve Sıla Şentürk, kendine özgü piyano stili, İspanyol müziğinin tipik ritim ve melodi karakterini çok ustaca stilize edişiyle saygınlık kazanan besteci Isaac Albeniz'in Piyano için Pavana-Capricho, Mi minör, op.12 eserini seslendiriyor. Viyolonselci Beliz Güney, piyanist Lal Karaalioğlu ve kemancı Elfida Su Turan, Sergei Rachmaninov'un Trio elegiaque'lerinin ilkini seslendiriyor. Viyolonselci Beliz Güney ve kontrbasçı Gökçe Küçükarslan, kontrbasın Paganninisi olarak nitelendirilen besteci Giovanni Bottessini'nin 1 numaralı Grand Duetto'sunun ilk bölümünü seslendiriyor. Perküsyoncu Beste Gürkey ve piyanist Betül Burcu Gündoğdu, Emmanuel Sejourne'nin Marimba Konçertosu'nun ilk bölümünü seslendiriyor. Bogdan Bacanu tarafından sipariş edilen ve 2005 yılında bestelen bu konçerto, marimba için yazılmış en popüler konçertolardan biridir. Piyanist Lal Karaalioğlu ve kemancı Ece Namlı, Camille Saint-Saens'in op. 28 Introduction et Rondo Capriccioso, La minör adlı eserinin ilk iki bölümünü seslendiriyor. 1863'te ünlü kemancı Pablo Sarasate için bestecinin deyimiyle İspanyol stilinde yazılmış bu eser, aslen yaylı çalgılar orkestrası ve keman için bestelenmiştir. Konuk sanatçı piyanist Gülsin Onay, Frederic Chopin'in en sevilen eserlerinden Andante Spianato ve Büyük Polonez'i seslendiriyor. Gülsin Onay son olarak bir Johann Sebastian Bach eseri seslendiriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yasak-helvadan-100-yillik-bir-izmir-sarkisi-to-dervisaki/", "text": "Yasak Helva'nın yeni teklisi To Dervisaki, Gülbaba Records etiketiyle 20 Ağustos'ta yayınlanıyor. Alternatif ve folk müzik sahnesinde kısa sürede büyük ilgi gören Yasak Helva'nın 20 Ağustos'ta yayınlanacak yeni teklisi To Dervisaki; bestesi İzmirli Rum müzisyen Evangelos Papazoglou'na ait yaklaşık 100 yıllık bir İzmir şarkısı. Müziğini kendi deyimleriyle modifiye ve melez düzenlemelerle inşa eden grup, bu sefer elektronik & reggae kaynaşmasıyla karşımıza çıkıyor. To Dervisaki, memleket hasretiyle avare bir şekilde yaşayıp giden bir müzisyenin hikayesini anlatıyor. Düzenleme ve miks-mastering'i Hakan Görkem Bıyık'a ait olan şarkıda Salih Korkut Peker'in elektrik cümbüşü ve Bıyık'ın bas gitarı, Onur Ertem tarafından drum pad ile canlı olarak çalınmış elektronik ritmik altyapı ile birleşiyor. Artwork Batuhan Çetin imzası taşıyor. Son dönemlerin dikkat çekici gruplarından biri olan Yasak Helva; birbirinden farklı müzikal geçmişlere sahip olan üç müzisyen Salih Korkut Peker, Onur Ertem ve Hakan Görkem Bıyık tarafından kuruldu. Tarzını electric folk, progressive folk olarak nitelendiren grup, sound'unu yaratmak için ise cümbüş, çağlama, bas ve davul gibi enstrümanları kullanıyor. Alternatif ve folk müzik sahnesinde kısa sürede büyük ilgi gören Yasak Helva, Tunus'ta düzenlenen Jazz a Carthage 2019'da yer aldı. Aynı yıl Murat Ertel, Gaye Su Akyol gibi müzisyenlerden oluşan bir jüri ve dinleyici oylarıyla seçilerek Macaristan'da düzenlenen Sziget Festivali'nde Türkiye'yi temsil etme şansı buldu. İlk albümleri Rektefe'yi 2019 sonbaharında yayınlayan grup, Silifke Zeybeği cover'ıyla Saz Power adlı yeni nesil Türk psychedelic müziğine odaklanan bir serinin ikinci derleme albümünde yer aldı. Albüm, Japonya, ABD ve Avrupa gibi ülkelerde yayınlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yasam-bilgeligi-serisinin-yeni-kitabi-pythagoras/", "text": "Turgut Özgüney'in kaleme aldığı Büyük Düşünürlerden Yaşam Bilgeliği serisinin yeni kitabı, felsefe terimini icat ettiği kabul edilen, ilklerin filozofu Pythagoras'ı öğrenmek ve anlamak için değerli bir kaynak. İnsanın ve evrenin Tanrı'nın suretinden yaratıldığını ve bu yüzden de birini anlamanın diğerinin bilgisine ulaşmak demek olduğunu söyleyen Pythagoras kendinden sonra gelen birçok bilim insanına, sanatçıya ve filozofa ilham kaynağı olmuştur. Plotinus Yeni Platonculuk, İskenderiyeli Philo, Herakleitos ve Sokrates'in ardından Büyük Düşünürlerden Yaşam Bilgeliği serisine eklenen, Turgut Özgüney'in yazdığı Pythagoras Beyaz Baykuş Yayınları'ndan çıktı. Ezoterik felsefenin kurucusu ve tüm zamanların kadim bilgesi Pythagoras, yaratıcı düşünceleriyle Yunanistan'da reforma ve Avrupa'da Rönesans'a öncülük etmiştir. O ilklerin filozofudur. Maddi evrenin işleyişinin matematiksel terimlerle ifade edilebileceği düşüncesini ortaya atan ve Kozmos sözcüğünü evrene ilk uyarlayan kişidir. Matematiği felsefe ile ilişkilendiren ilk düşünürdür. Mısır'daki Hermetik gelenekten ilham aldığı düşünceleri ilkçağda ve ortaçağda birçok bilim insanına, sanatçıya ve filozofa esin kaynağı olmuştur. Felsefe tarihinde Pythagoras'tan etkilenmeyen filozof yok gibidir. Platon, Pythagoras'tan aldığı ilhamla Atina'da akademisini kurmuştur. Yaşadığı çağın geleneğine uyarak kendisini Sophos olarak nitelemekten kaçınarak Philosophos adını benimsemiş ve bu terimi insanlığa armağan etmiştir. Felsefesini aritmetik, geometri, astronomi, müzik üzerine kuran Pythagoras öğretisiyle adeta tek başına koca bir üniversitedir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yasar-kemalin-son-yapiti-tek-kanatli-bir-kus-is-sanatin-youtube-kanalinda/", "text": "İş Sanat'ın şiir ve hikaye dinletilerinde bu ay Yaşar Kemal'in, yazdıktan 44 yıl sonra yayımladığı son yapıtı Tek Kanatlı Bir Kuş, izleyicilerle buluşacak. Eserini Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim. sözleriyle tanımlayan Yaşar Kemal, bir taşra kasabasında geçen, fantastik öğelerle bezediği eserinde, korku temasını ele alıyor. Usta yazarın hikayesini Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek, seslendirecek. Müziklerini Serdar Yalçın'ın yaptığı dinletinin solistleri ise Cengiz Özkan ve Serap Ekinci Yaşar olacak. Bir radyo tiyatrosu atmosferinde sahneye uygulanan eserin efektleri Vehbi Arslan'a ait. Atilla Birkiye'nin metnini düzenlediği, Mehmet Birkiye'nin sahneye uyguladığı Tek Kanatlı Bir Kuş hikaye dinletisi, 31 Ocak Pazartesi, 20.30'da İş Sanat'ın Youtube kanalında yayında olacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yasasin-prensin-2-sezonu-geliyor/", "text": "Sıkı durun Prens severler! Bongomia Krallığı'nın kapıları bir kez daha açılıyor. BluTV'nin severek izlediğimiz komedi dizisi Prensin ikinci sezonu da olacak! BluTV'nin, tarihi dizilere komedi dolu yeni bir yorum getiren dizisi Prens ikinci sezon için onay aldı. Giray Altınok'un Prens performansıyla tüm izleyicileri güldürdüğü, kısa sürede sosyal medyada büyük yankı uyandıran dizi yeni sezonuyla yine BluTV'de olacak. Ünlü oyuncu ve senarist Giray Altınok, sosyal medyada çok beğenilen Prens karakteriyle paylaştığı bir video ile dizinin ikinci sezonun çekileceğini sevenlerine duyurdu. Türkiye'nin ilk yerleşik Virtual Production stüdyosunda sanal prodüksiyon teknolojisiyle çekilen eğlenceli tarihi komedi dizisinin ilk sezon kadrosunda Giray Altınok, Ceyda Düvenci, Derya Pınar Ak, Çağdaş Onur Öztürk, Canberk Gültekin, Burak Topaloğlu, Serdar Orçin, Aslı Tandoğan, Bahadır Vatanoğlu, Yılmaz Gruda, Onur Özaydın ve Hüseyin Avni Danyal yer alıyordu. MGX Studio ve MGX Film tarafından Müşvik Guluzade yapımcılığında hayata geçen dizinin yönetmenliğini Bülent İşbilen üstlenirken senaryosu Giray Altınok ve Kerem Özdoğan imzası taşıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yasli-bir-adam-siska-bir-kopek-tum-hikaye-aslinda-boyle-basladi/", "text": "İtalyan yazar Michele Serra'nın 2021 yılında yayımlanan kitabı Kemik Türkçe ismiyle bu ay Timaş İlk Genç etiketiyle okurla buluştu. Issız bir ormanda yalnız yaşayan yaşlı bir adam ve bir gün hiç hesapta yokken karşısına çıkan sıska bir köpeğin günbegün yakınlaşmasını anlatan kitap, insanoğlunun hayvan ve doğayla kurduğu diyalogun tarihsel geçmişinden de izler barındırıyor. Kemik, Allesandro Sanna'nın basit ve bir o kadar usta desenleri eşliğinde, Serrano'nun incecik anlatımıyla duygusal bir roman olarak hafızalarda yerini alıyor. Mutlaka okuyun. Yakın zamanda şehir hayatını ardımda bırakıp yeni bir dünya olarak tanımlayabileceğim, doğayla daha içli dışlı yaşamaya başladığım bir beldeye taşındım. Kuzey Ege'nin biriciği, Antik Çağ'da Kidonia olarak bilinen güzel Ayvalık'a! Üç katlı yazlık evi andıran apartmanımızın bahçesinde beni karşılayan ve o gün bugündür beni görünce kulakları ağzına varan, kuyruğu titreyen Beri, bir köpekle kurduğum dostluğun baş kahramanı olarak daha ilk günlerden itibaren yeni hayatımın içinde yerini aldı. Yıllardır kedilerle haşır neşir olduğumdan bir köpeğin arkadaşlığının gölgesinde bambaşka duygular yaşayacağımı hiç tahmin etmemiştim. Yılların en büyük soğuğuna uzun bir kış boyu mahkum olan Ayvalık'ta hiç arkadaşımız olmamasına rağmen Beri ile kurduğum bu özel diyalog, insansız bir yalnızlık hissini yüzüme vurmadı hiç. Aksine beni daha çok mutlu etti ve heyecanlandırdı. Michele Serra'nın ormanda tek başına yaşayan ve en sevdiği varlığı torunu Lucilla olan yaşlı adamla bir köpeğin hikayesini anlattığı Kemik, usul usul kurulan bir dostluğun hikayesi. Bizim Beri ile olan neşeli ve çabuk yakınlaşmamızın aksine bir sürece yayılan ve içinde bolca gizem barındıran bu hikayede yaşlı adamın, açlıktan bir deri bir kemik kalmış, sıska bir köpekle iletişim kurmak için nasıl çabaladığını görmek, epey yürek burkuyor. Roman boyunca ikisinin sahip olduğu derin yalnızlığı ve birbirlerine gizliden gizliye duydukları muhtaçlık duygusunu hissetmemek mümkün değil. Serra'nın abartısız, duygu sömürüsü yapmadan yalın anlatımıyla kurduğu cümleler, hayatın tam içinden, sıcacık ama hüzünlü. İtalya'nın en tanınmış çağdaş illüstratörlerinden Alessandro Sanna'nın çizimleri de en az Serra'nın sözcükleri kadar dokunaklı ve basit; Kemikin ruhuna kusursuzca işlenmiş, uyumlanmış. İnsanoğlu ile köpeğin dostluğunu, hikayenin içinde hikaye olarak yer vermeyi seçen yazar, bunu yaşlı adamın torununa anlattığı bir kurt öyküsüyle taçlandırıyor. Otuz bin yıl önce bir kış gününde geçen bu hikayede Vaşakpostu ismindeki genç bir kadının kurt yavrularını nasıl koruduğu, kocası Bufalopostu'nun önüne geçerek onları avlamasına nasıl engel olduğu ve yıllar geçtikçe tüm kasabalının avladıkları kurtlarla ilişkisinin nasıl evrildiği yer alıyor. Timaş İlk Genç tarafından bu ay okurla buluşan kitabı İtalyanca aslından çeviren ise şimdiye kadar pek çok çevirisini yine Timaş Yayınları vesilesiyle okuduğum Esma Fethiye Güçlü. Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe, Çöpçüler, Kaçış Odaları, Ben Cosmo gibi kitaplar, Güçlü'nün dile hakimiyetini defalarca kanıtlayan kitaplardan yalnızca birkaçı. Kemikte de bu hakimiyetin çabasız izleri görülüyor. Patilerinin üzerinde zar zor duran bir köpek ve ormanın ıssızlığında bir başına yaşayan isimsiz ihtiyarın insanı sarıp sarmalayan romanı Kemik, yalnızca genç okura değil, kalbi hayvan sevgisiyle dolup taşan tüm insanlara iyi gelecek türden bir kitap. Ben şimdi Beri ile benim hikayeme döneyim. Biliyorum aşağıda minicik bir kalp başını okşayayım, onunla biraz oynayayım diye beni bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yasliligin-ve-yalnizligin-hikayesi-koridor-filmi-mubide/", "text": "Yaşlılığa ve yalnızlığa mahkum iki kız kardeşin melankolik hikayesini anlatan ve Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu dahil 3 ödül birden kazanan KORİDOR MUBI'de. Tek bir mekanda güçlü bir atmosfer yaratan KORİDOR, eski bir evde, durmadan didişen iki kız kardeş arasındaki bağı anlatıyor. Farklı karakterlere sahip kardeşler, ufak çekişmelerle, bitmeyen hesaplaşmalarla birbirini hırpalarken, bir yandan da dünyanın geri kalanından izole, kendilerine ait bir alem yaratıyor. Erkan Tahhuşoğlu, hem yazıp hem de yönettiği KORİDOR'da, kardeşlik olgusunu irdelerken, ölümün nefesini ensesinde hisseden iki kadının yaşlılığa ve yalnızlığa karşı birlikte direnişini resmediyor. Usta oyuncular, Emel Göksu ve Ayşe Demirel'in performanslarının yardımıyla, bu melankolik öykü, en yakınımızdakilere bazen ne derece zalim olabildiğimizi, en çok onların canını acıtabildiğimizi hatırlatıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yavuz-cetinin-olumunun-20-yilinda-bul-beni-klibi-yayinda/", "text": "Yavuz Çetin'in ölümünün 20. yılında animasyon olarak hazırlanan Bul Beni klibi yayında! Satılık albümü ise tüm dijital platformlarda. 20 yıl önce aramızdan ayrılan Türkiye'nin en ünlü gitar virtüözlerinden Yavuz Çetin, hazırladığı son albümü Satılıkta yer alan Bul Beni parçasının klibiyle yeniden müzikseverlerle buluşuyor. Söz, müzik ve düzenlemesi Yavuz Çetin'e ait parçanın animasyon klibinin yönetmenliğini Kamil Şirin üstlendi. Çetin'in, animasyon görüntülerinden oluşan klibi vefat yıldönümünün 20. yılında MEYPOM YouTube kanalında yayında. Yaşamı boyunca 1960'lı ve 1970'li yılların rock-blues müziklerinden etkilendi. Yaptığı beste ve söz çalışmalarına Rock ve Blues müziğinin ruhunu yansıttı.1990 yılında İstanbul'da müzisyen dostları Batu Mutlugil, Zafer Şanlı ve Kerim Çaplı ile cover grubu olarak tanınan Blue Blues Band'i kurdu. Birçok sanatçının albüm kayıtlarına da gitarıyla imzasını attı. Kıraç'ın Deli Düş ve Bir Garip Aşk Bestesi, Göksel'in Sabır adli şarkısı en bilinenleridir. Göksel'in Sabır şarkısındaki talkbox performansının Türkiye'de bir ilk olması, ona Talkbox Kullanan İlk Gitarist ünvanını kazandırdı. 1996 yılının ortalarında MFÖ grubuyla çalışmaya başladı. Sinan Çetin'in yönettiği Propaganda filminde kullanılan, Erkan Oğur'un perdesiz gitar performansının da yer aldığı Dünya isimli enstrümantal şarkısı dikkat çekti. 1997 yılında İlk adlı ilk albümü, 2001 yılında, tüm söz, müzik ve düzenlemelerin kendisine ait olduğu Satılık adlı ikinci albümü yayınlandı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yayin-dunyasina-hos-geldin-25m2-kitap-ve-mukemmel-plan/", "text": "Büyük fikirlerin küçük mekanlarda doğduğuna inanıyoruz mottosu ile 2017 yılında besteci ve yapımcı Cenk Çelebioğlu tarafından kurulan, yerli ve yabancı pek çok markanın jingle çalışmasına imza atmanın yanı sıra iki yüzden fazla sesli kitap kaydederek edebiyat dünyasına da göz kırpan 25m2 Music Production, yeni oluşumu 25m2 Kitap ile yayıncılık hayatına Merhaba dedi. 25m2 Kitap'ın ilk romanlarından biri olarak raflarda yerini alan Mükemmel Plan, okurları kahkaha dolu satırlarla karşılıyor. 2021 yılının en romantik ve komik kitaplarından biri olmaya aday olan roman; editör-senarist Elçin Barlas'ın ilk romanı. Yaşamlarınızın bir noktasına dokunacak ve en az bir cümlesinde kendinizi okuyacağınız Mükemmel Plan; günümüz ilişkilerini çok farklı ve sıradışı bir bakış açısı ile değerlendiren ve öngörülemeyen tutkulu bir aşk hikayesi. Başarıyla inşa edilen karakterler ve yazarın mizahi üslubu, romanın en güçlü yanları olarak göze çarpıyor. Özellikle romanın ana karakteri olan Ezgi'nin iç sesi olan Yargıç ile sürekli didişen hali okurları kahkaha dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Mükemmel Plan tüm kitap satış sitelerinin yanı sıra e-kitap ve sesli kitap platformlarında da okurlarla buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yayincilar-iklim-krizi-icin-bulustu/", "text": "Yıllık yayıncılık konferansı Zeynep Cemali Edebiyat Günü, kitap dünyasının dikkatini iklim krizine çekti. Konuşmacılar, kitaplara emek veren tüm iş kollarına hemen ve hep birlikte harekete geçmek için çağrı yaptılar. 12 yıldır sektörü bir araya getiren konferans bu kez gezegenin acil gündemi olan iklim krizi odağında, ilk kez tematik kurgulandı. Günışığı Kitaplığı'nın düzenlediği konferans, UNDP Türkiye, İklim Araştırmaları Derneği ve Türkiye Yayıncılar Birliği'nin katkılarıyla düzenlendi. Konferans küratörü, iklim değişikliği uzmanı Naz Beykan açılıştaki çerçeve sunumunda, Sera gazı emisyonlarının 2030'da azalım eğilimine girmesini sağlamamız ve 2050'ye kadar karbon nötr ekonomiye geçmemiz gerek. Tüm sistemlerimizi karbonsuzlaştırmak zorundayız, dedi. İklim değişikliğine uyum kapasitemizi ve dayanıklılığımızı da güçlendirmemiz gerektiğini söyleyen Beykan, dönüşümü yeşertecek yeni kültürel anlatıyı yaratmak ve kitleleri harekete geçirmek için yayıncılığa hayati bir rol düştüğünü belirtti. Konferansın kapanışında konuşan usta yazar Latife Tekin, edebiyatçının dili düşünmesinin önemi ve dilin sınırlarının imgeye doğru nasıl zorlanabileceği üzerinde durdu. Sesten söze, sözden yazıya geçerken dünya üzerindeki varlıklardan kopmaya başladık. Dil olmasaydı dünya bu kadar değişmeyecekti, diyen Tekin sözlerini, Edebiyatçının katkısı, dünyayı gürültüye boğan insan sesini ahenkli bir forma kavuşturmak ve onu doğaya geri ulaştırmak olabilir, diyerek noktaladı. 40 yılı aşkın sanat verimiyle her yaştan okuru etkileyen yazar, düşünce insanı Behiç Ak, iklim kriziyle mücadelede paradigma değişiminin altını çizerken üretim kültürüne dikkati çekti. Doğada aşırı üretim yoktur, aşırı tüketim de yoktur o yüzden. Aşırı derecede beslenmiş ve obeziteden ölmüş bir kaplanla karşılaşmazsınız. Doğada doğal bir denge vardır, diyen Ak, geri dönüşüm ve sürdürülebilirlikten çok daha yeni kavramlara ihtiyacımız olduğunun altını çizdi. Yayıncılığın değer zincirini yaratan alanlardan uzman isimler, iklim kriziyle uzun soluklu mücadelenin olanaklarını değerlendirdiler. Kağıt sektöründen Beyza Bozkurt Elbingil, sektörün iklim krizine etkisini azaltmanın, sürdürülebilir FSC onaylı ormanlardan ağaç temini, geri dönüşmüş hammadde kullanımı, su ve enerji tüketimlerinin azalması, sıfır atık yönetimi ve düşük karbon salımı için alınan tedbirler ve denetimlerle mümkün olabileceğini anlattı. Deneyimli matbaacı Sermet Tolan, Matbaalar, çıkardıkları tüm sarf malzeme atığının hepsi ekonomik değer olduğundan zaten dönüşümün, sürdürülebilirliğin içinde olmak zorundalar, diyerek çok yakında üretim planlamasını karbon ayak izine göre yapmak durumunda kalacaklarını vurguladı. İklim, ekoloji ve çevre konularında yayıncılık yapan Aytaç Timur, sular bastığında ya da açlık baş gösterdiğinde yayıncılığın da faaliyetlerini durdurmak zorunda kalacağını hatırlattı ve, Dünyada yaratıcılık büyük şehirlerde toplanıyor; Türkiye'de de yayıncılık İstanbul'a sıkıştığı için 'kenar etkisi'ni kaybediyoruz, ifadesini kullandı. Hollanda'nın önemli akademik yayıncılarından Elsevier adına konferansa video konuşmayla katılan Rachel Martin, bu konudaki kurumsal yaklaşımlarını ve deneyimlerini paylaştı. Türkiye Yayıncılar Birliği'nden Zeynep Atiker ise, İklim değişikliği, herkes tarafından yaşanılan bir sorun, ancak boyutu, üretim ve tedarik zinciri bakımından herkes için farklı. Herkesin mücadele imkanı aynı değil, diyerek, iklim krizinin özünde bir eşitlik ve haklar krizi olduğunu hatırlattı. Sürdürülebilirlik uzmanı Dr. Emrah Alkaya, yayıncılıkta kaynak verimliliğine odaklandı. Döngüsel ekonominin ilkeleri; reddetmek, yeniden düşünmek, azaltmak, yeniden kullanmak, tamir etmek, yenilemek, yeniden üretmek, başka bir amaca uygun hale getirmek... diyen Alkaya, yayıncılığın değer zincirinin yaratıcılarla başladığının, yayınevi ve matbaa süreçleriyle devam ettiğinin, döngüsel bilinci, yayınevi süreçlerinde yaygınlaştırmak gerektiğinin altını çizdi. Genç aktivistler ve öykücülerle iletişimcilerden güçlü mesajlar! İklim değişikliği odaklı projelere emek veren deneyimli iletişim uzmanları, UNDP Türkiye'den Nuri Özbağdatlı'nın moderasyonunda, İklim krizini nasıl anlatacağız? sorusunu cevaplamak için yayıncılara ilham verecek bakış açılarını dillendirdiler. Myra Ajans'tan Damla Özlüer, Felaket iletişimi insanları durduruyor. Diğer tarafta da abartılı bir doğa güzellemesi var. Hakikatin iletişimini yapmalıyız. Biz iklimdaşız, dilimizi iklimce kurgulamak zorundayız, dedi. EkoIQ ve İklim Haber'den Barış Doğru, KONDA ile yaptıkları araştırmaya referans vererek, Türkiye'nin entelektüel camiasının iklim krizi konusuna yeterince ilgi göstermediğini, oysa anlamak için çaba sarfetmesi gerektiğini, korku dilinin görmezden gelmekten başka bir işe yaramadığını belirtti. Dünya'yı iklim krizinin yıkıcı etkilerinden kurtarmak için çalışan üç genç aktivist; Melisa Akkuş, Rüveyda Eser ve Üveys Kasım Çoban yayıncılara, kitap dünyasına seslendiler. Naz Beykan'ın moderasyonunda konuşan gençler, yetişkinlerin 'Dünyayı sen mi değiştireceksin?' söylemine karşı değişimin kendisi olduklarını vurguladılar. Kimsenin dışarıda bırakılmadığı şiddetsiz iletişim dilini kurmayı önemsediklerini, yaşamlarına giren eko-anksiyete, eko-yas gibi kavramlarla nasıl baş ettiklerini anlattılar. Edebiyat günü kapsamında düzenlenen Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2022 Ödül Töreni'nde konuşan proje başkanı, editör Müren Beykan, uzay temasının gençlerin yüzlerce öyküsüne nasıl yansıdığını özetlerken, Bu yıl gençlerimizin hayal gücü tam anlamıyla serbest kalmış. İlk defa, gerçekçi öykülerden daha çok fantazya, distopya, bilimkurgu türlerinde yazdılar. Doğrusu, gençlerin kolları sıvadığı bir yarışma için bu sonuç, sevindirici, dedi. Konferansın tamamı önümüzdeki günlerde Günışığı Kitaplığı Youtube kanalında ve Aralık ayında keciedebiyat. com adresinde yayınlanacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yazar-cizer-burcu-yilmaz-en-az-seyi-soyleyerek-veya-en-az-cizgiyi-cizerek-nasil-kendimi-anlatirim-derdindeyim/", "text": "Tek bir sözcük kullanmadan sadece resimleyerek bir hikayeyi anlatmak konusunda daha önce deneyimin olmuş muydu? Evden Çıktığımda tam olarak böyle bir kitap çünkü, sessiz bir öykü. Bu benim kendi kendime veya arkadaşlarıma çok sık yaptığım bir şey aslında. Ve küçüklüğümden beri. Yazarak anlatmak nasılsa çizerek anlatmak da öyle benim için. Bu benden ziyade hikayenin tercihi oldu aslında. Yazdığım bir şeyi resimle desteklemek veya tam tersini yapmak benim için daima zor olmuştur. Çünkü birini yaparken hayal gücümün neredeyse tamamını kullanıyorum ve öbürüne yer kalmıyor. Sanırım sosyal fobinin ana mesele olduğu bir kitapta sözcüklerin olmaması biraz da bu problemin yapısıyla ilgili. Çünkü konuşamadığınız, kalakaldığınız ve gördüklerinizi, bedeninizi var kılmaya çalışarak içinden çıkmaya uğraştığınız bir sorun veya kapalılık hali bu. Ve bu hikayenin, aslında kısa hayat hikayemin, bütün sahneleri birdenbire canlandı gözümün önünde. Kağıda hızla dökülen bir hikaye Evden Çıktığımda. Evet, fazla kendine dönük ve evin veya güvenli alanı neresiyle oranın dışında kalanlara karşı ürkek bir çocuk. İpi, güvenli bulunan alanla bağı koparmamanın bir çabası olarak düşündüm ben. Gerçi kitabın sonunda o ip kime geçiyor, kız ipi bırakıyor mu, güvenli alandan ziyade alanlar mı var veya güvenli alan denen bir yer, en azından bazılarımız için, var mı sorgulatmak istedim. Veya ben sorguladım, diyeyim. Evi hepimiz bir sığınak olarak görüyoruz. Özellikle pandemi döneminde pek çoğumuz için bizleri dış dünyadan koruyan bir kaleye dönüştü. Evden Çıktığımdanın sayfalarında dolaşırken asında hep kendimle karşılaştım. Bu kitabın yalnızca bir çocuğun dünyasına ait olmadığını düşünüyorum. Yani özne aslında hepimiziz. Doğru düşünmüşsünüz. Ben belli bir yaş grubunu düşünerek yaratmadım bu kitabı. Yayınevime de en başından beri söylediğim şey bunun yaşsız bir kitap olduğu. Kitap çıktıktan sonra bir arkadaşımla bunu konuştuk. Okura maddi anlamda da alan açan bir kitap olması hoşuma gitti. Boşluklardan yana oldum ben daima. Boşluğun öne çıkarmak istediğim şeyi vurgulamadaki önemli rolünü hiç göz ardı etmedim. Bu nedenle benim bıraktığım boşlukların başkalarının kendilerine bakacağı bir nevi pencereler/aynalar olması hoşuma gider. Profesyonel anlamda 2010 yılında başladı edebiyatla ve illüstrasyonla ilişkim. 2010'un sonunda Sözcükler dergisinde bir şiirim yayımlandı. Ardından gerisi geldi. 2011'de Nesin Yayınevi'ne ilk kitabımı resimledim ve aynı yıl Sözcükler'in editörlüğünü yapmaya başladım. Bu da şöyle oldu: Yazdıklarımı dergilere yollamaktan, editörlere çirkin bir şey okutmamayayım kaygısıyla, çekinmiştim hep. Sözcükler'de şiirlerim yayımlanmaya başlayınca Turgay Fişekçi'ye Benim gibi başkaları da olduğundan eminim. Neden yazdıkları daha önce başka yerde yayımlanmamış kişilerin eserlerine yer vereceğiniz bir özel sayı yapmıyorsunuz? dedim. O da kabul etti, dahası o sayının editörlüğünü benim yapmamı önerdi. Baktı ki o sayı iyi iş çıkardım, Sen devam et burada dedi. Yine aynı yıl Lewis Carroll'dan çevirdiğim bir şiir yayımlandı. Ardından daha çok çeviri, daha çok şiir, daha çok illüstrasyon ve yetişkin edebiyatının yanı sıra çocuk edebiyatı ve Cumhuriyet Kitap Eki'nin çocuk sayfasının editörlüğü geldi. Şu sıralar çevirmem ve resimlemem gereken bazı kitaplar var önümde. Bir yandan Sanat Kritik'teki çocuk edebiyatı üzerine yazılarım devam ediyor. Öte yandan şiir kitabımı hazırlıyorum. Herhalde evden biraz çıkabildim etkisi yarattı bende. Motive edici oldu. Profesyonel anlamda biraz daha görünür oldum sanırım ve sesimin tonu daha belli oldu belki de. Ama dediğim gibi, belki de... Henüz hissedebildiğim başka bir etki yok. Bende hisler biraz geriden ve çığ halinde geliyor sanırım. Her şeyden. Her şeyden. Edebiyattan, balkondaki yeşil biberden, böceklerden, annemin durmadan yerleri süpürmesinden, uzay hakkındaki bir belgeselden, güzel bir müzikten, birinin çıkardığı tuhaf bir sesten, rüyalarımdan, meyvelerden... Genel itibariyle uyanıkken ve uyurken gördüğüm her şeyden besleniyorum. Pek çok kişi var, tanıdığım ve tanımadığım... Bu alanda geri kalmamaya çalışıyorum. Daima yanı başımda olan Lewis Carroll, Asa Lind, Tove Jansson, Beatrice Potter, Rene Goscinny, J. M. Barrie var mesela. George Saunders, Anna Llenas, Manon Gauthier, Oliver Jeffers, Wolf Erlbruch, Daisy Hirst, Roger Hargreaves, Benjamin Tienti, Suzy Lee, Gökçe Ateş Aytuğ, Sevim Ak, Uğur Altun, Chiara Carrer sonra... Bu sayfaları doldurabilirim sanırım. Yukarıda isimlerini saydığım/sayamadığım bütün yazar ve çizerlerle çalışmak isterdim. Bu benim için biraz karışık bir mesele. Bir ipim, o ipi bağlayabileceğim bir evim veya güvenli bir alanım var mı hala anlamaya çalışıyorum. Ama şurası kesin ki kalabalıkla, tanımadığım insanlarla baş edebilmek için korkunç bir çaba harcıyorum. Dahası bu çaba belli olmasın diye o kadar uğraşıyorum ki bir ipim varsa bile görünmez oluyor veya ben hepsini yutmuş oluyorum. Sonra tenha bir yer bulup ipimi görebilmek için uğraşmam gerekiyor. Belki de benim ipim bedenimdir. Sanırım ben de var olmanın dehşeti ve mutsuzluğumla baş etmeye çalıştığım için yaratıyorum. Ajandakolik'in özellikle yazarlara sorduğu bir soru var. Ajandan ya da not defterin var mı varsa içlerinde neler var, merak ediyoruz! Öncelikle bir uyum var mı ona dikkat edilmeli. İki taraf da birbirinin işlerini, üretme biçimini/disiplinini göz önünde bulundurup alanlarına müdahale etmeden ve birbirlerine güvenerek ilerlemeli. Çizer yazarın kafasındakileri çizgiye döken kişi değildir; yazarın hikayesini zenginleştiren, onu kendi hayal gücüyle yoğuran, dahası o işe ortak olan kişidir. Bu yaratıcı ortaklığı gözden yitirmeden çalışılıyorsa ortada bir uyum ve saygı var demektir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yazar-cizer-mark-janssenin-fantastik-evreninde/", "text": "Bence dünyanın en iyi illüstratörlerinden biri o! Türkçede Can Çocuk etiketiyle yayımlanan Sıradan Bir Gün ve Ada kitaplarıyla hem yarattığı hikayeler hem de sınırsız hayal gücüyle ortaya çıkardığı çizimlerle müthiş bir sanatçı. Yazar illüstratör Mark Janssen ile resimlerini yaptığı, kendisi gibi Hollandalı yazar Olaf Koens'in Aydın Bir Beyaz Balinanın Gerçek Öyküsü kitabından yola çıkarak düş dünyasını ve sanatını konuştuk. İlk olarak Adayı okuduğumda çarpıldım! Dev bir kaplumbağanın, bir baba-kız ve köpeklerine yuva / ada olacağı fikrinden yola çıkan hikaye hem görsel hem de metinsel anlamda çok vurucu ve özeldi. Mark Janssen ile ilk defa o zaman tanıştım sonra diğer kitaplarını takip ettim. Henüz Türkçede hem yazıp hem çizdiği iki kitabı olsa da resmettiği birkaç kitabın da okuru olabileceğinizi söyleyebilirim. Örneğin geçtiğimiz hafta yine Ajandakolik sayfalarında söyleşi yaptığım Olaf Koens'in Aydın Bir Beyaz Balinanın Gerçek Öyküsü kitabı onlardan biri, bir diğeri ise Bir Aslan İstiyorum. Zaten artık onu, çizimlerinden çok iyi tanıyorum. Ve şimdi onunla sohbet ediyor olmak da benim için büyük mutluluk. Hanımlar beyler ve çok sevgili çocuklar, işte karşınızda benim çok sevdiğim yazar çizer Mark Janssen! Olaf ve yayımcım, kitabın resimlerini yapmamı teklif ettiklerinde hikayeyi hatırladım! Olaf gibi ben de konuyu 90'larda Hollanda televizyonunda gördüm. Yıllar içinde unutmuştum ama Jeugdjournaal'ın tüm resimlerini ve klibini tekrar görünce her şeyi anımsadım. Böylesine heybetli, adeta cennetten düşmüş bir hayvanının insanlarla dost olması, bir peri masalı gibi. Aydın, insanlara mesajlar getiren bir melek görünümünde ve sanki hepimize şöyle diyor: Birbirinize iyi davranın, dost olun, bakın size ne kadar güveniyorum; benim gibi olun! Ancak gerçek, Aydın'ın sadece Gerzelileri mutlu eden bir hayvan olmadığı yönünde. O, aynı zamanda yakalanan ve casusluk amacıyla eğitilen bir hayvan. Aydın'ın bu eşsiz hikayesi hüzünle sonlanan bir hayat hikayesi. Hepimiz bu hayvanların duyguları olduğunu biliyoruz; korku ve üzüntü dönemleri geçirmiş olmalı. Yani benim için bu gerçek hikayenin iki yüzü var. Hepimiz hikayenin tatlı tarafını severiz ancak birçok durumda olduğu gibi bu hikayenin de acımasız bir tarafı var. Sadece iyi tarafa odaklanan çocuklara yönelik kitabımızla şimdi iç açıcı bir hikaye olmasına sevindim! Hepimiz bu hayvanların duyguları olduğunu biliyoruz; korku ve üzüntü dönemleri geçirmiş olmalı. Yani benim için bu gerçek hikayenin iki yüzü var. Hepimiz hafif taraftan zevk almayı severiz, ancak birçok durumda olduğu gibi bunun da acımasız bir tarafı vardır. Sadece iyi tarafa odaklanan çocuklara yönelik kitabımızla şimdi iç açıcı bir hikaye olmasına sevindim! Ada gerçekten benim için de çok önemli bir kitap. Çok geniş manzaralara yerleştirilmiş birçok karakter çizimi olsa da küçük bir kızın ve dev bir kaplumbağanın ilişkisini anlatan hikaye de çok samimi. Karakalem çizimlerin yanı sıra en çok kullandığım teknik, daha sonra dijital dokunuşlarla kağıt üzerine resim yapmak. Yani her çizim temelde sulu boya ve guaj boya ile elle boyandı. Ancak kağıt üzerinde işim bittiğinde tarama cihazımla bir tarama yapıyorum. Photoshopta pek çok ayrı parçayı bir araya getiriyorum. Doğru kompozisyonu yaratıyorum ve doğru dengeyi bulmaya çalışıyorum. Bazen bir illüstrasyonda 200 farklı dijital katman bulunur. Sonunda her zaman elle boyanmış bir illüstrasyonun doğal havasını korumaya çabalıyorum. Hollanda'da Maastricht kentinde sanat akademisinde öğrenciyken Avusturyalı illüstratör Lisbeth Zwerger'in çocuk kitabı illüstrasyonları beni büyülemişti. Sanat çalışmaları bana ilham kaynağı oldu ve suluboya resimlerini inceleyerek yavaş yavaş kendi tarzımı geliştirdim. Alice Harikalar Diyarında, İncil ve örneğin Bir Noel Şarkısı gibi güzel kitapları resimledi. Hepsi benim için özel. Hepsi benim düşüncelerimin, yazılarımın ve çizimlerimin ürünleri, yaratımları. Tamamen ben. Yani bir yanımın benim için başka bir yanımdan daha özel olduğunu söyleyemem... Umarım ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Bunun yanı sıra, diğer insanlar Ada'dan harika bir kitap olarak bahsediyor, ancak aynı zamanda sevilen birinin kaybıyla nasıl başa çıkılacağı üzerine teselli mesajı veren Always Nearbyı da seviyorlar. Stop! Monsters! da hayal kurmanın gücüyle yazdığım Dreamer kadar başarılı oldu. Evet, Türkçe'ye çevrilmemiş daha çok resimli kitap var. Sanırım yaratma hızıma ayak uyduramıyorlar! Eylül ayında Hollanda'da en yeni resimli kitabım Homeu yayımlayacağız. Bence şimdiye kadar yaptığım en güzel şey. Bu kitap, gezegenimizin güzelliğine bir övgü niteliğinde. Hikayesi ise dünya dışı biriyle arkadaş olan küçük bir kız hakkında. Şu anda çizimlerin ince ayarını yapıyorum. Renklerde küçük ayarlamalar... Ada gibi bu kitap da sessiz kitap aslında. Fakat benim Ada'da yaptığım gibi yabancı yayıncılar benim yazdığım bir metni kullanmayı seçebilirler veya kullanmayabilirler. Bu konuda oldukça heyecanlıyım ve çevremdeki insanların ilk eleştirileri çok iyi. Umarım siz de beğenirsiniz! Kafamın rahatlaması gerekiyor. Yazarlarla kitaplar veya projeler üzerinde çalışmakla meşgul olduğumda, zihnimde yeni hikayelere yer yok. Yani hayal gücü biraz da kapanmak, fişi çekmek demek. Dinlenmek ya da tatile çıkmak için zaman ayırdığımda zihnim hemen bir şeyler aramaya başlar. Yeni temalar, iyi olay örgüleri ya da yeni bir şeye başlamak için ne gerekiyorsa onu düşünmeye başlarım. Bazen sadece yeni bir şeyler ararken bile oluyor. Son kitabım Home için kitap fikrim radyodaki müziği duyarak geldi. Elton John'un 'Rocketman'ıydı.... Biliyor musun ben de Ajandakolik için minik bir video çekmiştim, senin kitabını anlatan. Ama sonra kendime güvenemediğim için o videoya yer vermedim. Şimdi seninle söyleşi yapıyor olmak benim için gurur verici. Umarım bir gün yüz yüze de tanışırız. Kitaplarımı imzalamanı çok isterim. İltifatların için çok teşekkür ederim. Bir gün kitaplarımı tanıtmak için Türkiye'yi ziyaret etmeyi umuyorum ve sonra kesin görüşeceğiz! Dankjewel! Hikayenin tadını çıkarın! Yıllar önce yaşananlar ne güzeldi. Belki hayvanlarla olan ilişkimizi değiştirmek de önemlidir. Daha iyisi için değişmesine izin verin lütfen."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yazar-ferda-izbudak-akinci-ile-yazma-dersleri-uzerine/", "text": "Yazarların yazma deneyimlerini okumak edebiyatla ilgilenen pek çok okur için bulunmaz bir nimet. Hele bir de yazar olmak isteyen ve hayatını yazıya adamak isteyenler için eşsiz bir kaynak. Delidolu Yayınları'nın kurmaca dışı kitaplar koleksiyonunun halkalarından Yazma Dersleri, yazar Ferda İzbudak Akıncı'nın edebiyat yolculuğunu okurla buluşturuyor. Akıncı ile yazarlık deneyiminden yola çıkarak yazar olmanın ipuçlarını topladık. Yazma Dersleri'nin çıkış noktasını kendi yazma deneyimlerim oluşturdu, ama bunun bir nedeni vardı. Katıldığım söyleşilerde en çok sorulan, Nasıl yazar oldunuz? sorusuydu. Bu soru, hemen oracıkta verdiğim yanıtlarla yetinmedi. Zihnimde işleyişini sürdürdü ve bir keşif sürecine dönüştü. Bu keşif süreci yalnızca kendi yazma serüvenimle sınırlı kalmadı. Edebiyat tarihine adını yazdırmış yazarların yazma deneyimlerini de sıçradı. Adını duyduğum, duymadığım pek çok kitap edindim sahaflardan, kitapçılardan. Anılarda ve mektuplarda çok ilginç, heyecan verici hikayelerle karşılaşıyordum. Onlara dalıp kendi maceramı ve yazdığım kitabı unuttuğum zamanlar oldu. Sonunda hepsini harmanlayarak çeşitli başlıklar altında topladım. Bu başlıklar da yine bana okurlarım tarafından sorulan sorulardan kaynaklanıyordu. Böylece Yazma Dersleri ortaya çıktı. Yapabileceği en iyi işin yazarak anlatmak oluğunu düşünen herkes yazar olabilir, gereğini yapmak koşuluyla. İyi kitaplar okumak, sürekli yazma denemeleri yapmak, diğer sanat dallarıyla da ilgilenmek, meraklı, araştırmacı olmak ve bu özellikleri içselleştirerek yaşam biçimine dönüştürmek gerekenlerden bazıları. Yazma Dersleri böyle bir yolculukta olsa olsa kılavuzluk edebilir. Bu sorunun yanıtını araştırırken rastladığım en ilginç yorum İvan Sergeyeviç Turgenyev'inki oldu. Çevirmen ve şair olan bir dostuna yazdığı mektupta, diyordu Turgenyev, Bu görüşe katılıyorum. Ancak insanın ayakkabıcı, fırıncı ya da başka bir meslek sahibiyken de yazar olmaya niyetlenebileceğini düşünüyorum. Elbette bu niyeti gerçekleştirmek için çalışmanın, emek vermenin önemini vurgulayarak. Belki de Turgenyev'in işaret ettiği iyi yazar olmanın yoludur bu. Kurgu ve matematik... Gerçek bir roman, çok bilinmeyenli bir denklem gibi kurulur ve çözülür. Orada rastlantılar bile matematikseldir. Ama bu durum kurgunun en baştan belirlenmiş bir çerçeveye sıkıştırıldığı anlamına gelmez. Çünkü romanın satranç taşlarını oluşturan bu denklem, uzay ve zaman içinde kendi esnekliğini ve kendi roman gerçekliğini de yaratabilir. Sınırları aşabilir ve yeni bilinmeyenlere, yeni çözümlere kapı aralayabilir. Evden zorunlu uzaklaşmalarım dışında her gün yazarım. Genellikle sabahları üç dört saat çalışırım. Ama bu süre değişkendir. Çalıştığım metnin aşamasına göre bütün güne, geceye de yayılabilir. Belli bir çalışma disiplinim var, daha da fazlası olsun isterdim. İlham perilerine değil ama duyarlılığa, esinlenmeye, çalışmaya ve hayatın kendi mucizelerine inanıyorum. Her sanatçı çevresinde, giderek dünyada olup bitenlerle ilgilenir, ilgilenmelidir. Çağın tanığı olarak yaşamayı seçtiğinizde, büyük ölçekli toplumsal değişimlerin, savaşların, açlığın, göçlerin, bütün çirkinliklerin ve güzelliklerin sizde izler bıraktığını, yaraladığını ya da yaralarınızı iyileştirdiğini fark edersiniz. Bütün bunlar yazarı yazmaya, anlatmaya iten olgulardır. Hayatın kendisinden beslenmek gerek. Yaşam sürekli yenilenerek akar. Yaşamın içinde kalmayı beceren yazar da bu yenilenmeden payını alır. Yazmak istemek ve koca evrende yazacak bir şey bulamamak bence trajik bir durum. Yazdıklarımıza çağın, toplumun, tanıma fırsatı bulduğumuz her insanın, bitkinin, hayvanın, mekanların, ülkelerin, yolculukların bir şey katmasına izin vermeliyiz. Kısacası yaşadığımızın farkına varmalı ve bunu kalemimize yansıtmalıyız. Bir yazarın tüm duyargaları dünyaya sürekli açık olmalı diye düşünüyorum. Yazdıklarınızı ilk kime okur ya da okutursunuz? Bu konuda da Yazma Derslerinde sizden bir çift söz duymak isteriz. Bir dosyaya son noktayı koymuşsam, onu doğrudan yayınevine veririm. İlk okuyucuları editörler olur. Ama çocuklar için yazdığım ilk hikayelerin bazılarını çocuklarım okumuştu. Yargılarını çok önemsemiştim çünkü çok kitap okuyan çocuklardı ve ben o zamana dek hep yetişkinler için yazmıştım. Gerçeğin roman halini seviyorum. Yaşanmış büyük buhranları, savaşları, devrimleri, isyanları anlatan romanları, hikayeleri okurken kendimi kaybediyorum. Dünya klasikleri gerçekten ufuk açıcı oldu benim için. Rus edebiyatından, Fransız edebiyatından bir okur olarak çok etkilendim. Hepsini sayamam elbette burada. Dostoyevski, Gogol, Gorki, Tolstoy, Flaubert, Balzac, Zola kitaplarını en çok okuduğum yazarlar oldu. İlya Ehrenburg büyük yazarlarımdan. Yapıtlarını çok severek okuduğum çağdaşım yazarlardan da söz etmeliyim. Öncelikle sevgili Füruzan var. Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Orhan Kemal... Nikos Kazancakis'i, Isabel Allende'yi, olağanüstü diliyle Federico Garcia Lorca'yı başköşeme koyduğumu da söylemeliyim. Dergiler edebiyatın mutfağı olmuş hep. Genç yazarların kalemlerini dergi sayfalarında sınamaları yazın yaşamlarında önemli bir aşama olacaktır. Üretkenliği arttırması da cabası. Ama yazdıklarımız oralarda yayımlanmıyorsa yılmamak gerek. Bir de artık internet dünyası diye ayrı bir dünya var. Kimi düşünürlere göre dünyamız artık Küresel Köy. Manuel Castells de bu küresel köyde yaşayanları ağ toplumu diye niteliyor. Ağ toplumunun yarattığı Enformasyon Çağı, bugünün gençlerinin içine doğduğu çağ olduğu için onlara nasıl iletişim kuracaklarını söylemeye kalkışmak gerçekçi olmayacaktır. Çünkü bilgisayarın en iyi kullanıcıları onlar. Ama yine de edebiyatla ilgilenen, hikayeler, denemeler, romanlar yazmaya girişen gençler eğer ellerinde bir kitabı tutmanın sevgisini ve sıcaklığını hala duyuyorlarsa bilmeleri gereken şeyler var. Yazdıkları internet aracılığıyla kolayca kitlelere ulaşabilir. Ancak kolay yayımlamaların bir yazılar çöplüğü oluşturabileceği de unutulmamalı. Edebiyat aslında çok keyifli ama zorlu bir yolculuk. Yazdıklarınızı önce siz beğeneceksiniz. Bunun için defalarca yazacak, üstünü çizecek, belki yırtıp atacak ve yeniden, yeniden yazacaksınız. Sizden sonra, yayımlanabilmesi için başkalarının beğenisi gerekecek. Bir yayınevinin dosyanızı basmaya değer bulmasını bekleyeceksiniz. Bütün bunlar belki de ancak işin içine girildiğinde yaşanarak anlaşılabilecek zor süreçler. Ama ben yine de yaratıcılığın bir kitabın basılmasıyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Bir yayınevinin bir dosyayı basmamasının değişik nedenleri olabilir. Yazarın işi yazmak. Elbette her yazan kişi yazdıklarının kitap olarak basılmasını ister. Ama bu arzu, iyi bir yapıt ortaya çıkarmak için önkoşul olamaz. Öyle olsaydı Dava, Şato gibi büyük romanların yazarı bir Kafka olmazdı edebiyatta. Gençler iyi kitaplar okumalı ve bol bol yazmalı. Dünya ile ilgilenmeli. Yaşadığı toplumun sorunlarına duyarlı olmalı. Bu özellikler, konu seçiminde her zaman onun elinden tutacaktır. Ve iyi bir konu yetkin biçimde işlenirse basılma şansı yüksek olur. Çalışmayı sürdürmek ve vazgeçmemek bize bütün kapıları açacaktır. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe bölümünden geçtiğimiz ay mezun oldum. Dört yıldır çok yoğun biçimde ders çalışmak zorunda kaldım ama gerçekten çok güzel kitapların içinden geçtim. Bu arada bitirdiğim ama son şeklini vermediğim bir roman üzerinde düzenlemeler yapma fırsatı buldum. Roman, yayınevinin programına göre sonbaharda yayımlanacak. Çok heyecan verici bir eşik. Ayrıca bir gençlik romanı var tezgahta. İlginç bir karakteri yazıyorum. Salgının ve yasakların beni fazla ezmesine izin vermediğimi söyleyebilirim. Zamanımın çoğunu deniz kıyısındaki bahçeli, küçük evimde geçirdim. Yürüyüşler yaptım ve çalıştım. Büyük bir kargaşayı adeta uzaktan izledim. Çalışmak zorunda olan, her gün tıklım tıklım tramvaylarla, otobüslerle, trenlerle işe gidenlerin trajedisini de ne yazık ki yöneticiler uzaktan izledi. Bu süre içinde kendimi korumaya dikkat ettim ama, hastalık korkusuna da kapılmadım. Çevreye sürekli bu korku psikolojisini pompalayanlardan özellikle sosyal medyada uzak durdum. Korkuyu her türlü hastalıktan daha tehlikeli buluyorum. Diğer yandan insanlık bu salgınla büyük değişimler geçiriyor. Çalışma düzenleri, iş nitelik ve biçimleri değişiyor. Üretimin düşmesi büyük çaplı işsizliğe ve gıda fiyatlarının dünyanın her yerinde artmasına neden oluyor. Kaçınılmaz bir durum bu. Dijital yaşama geçiş süreci oldu adeta bu yeni düzen. Bütün bunların toplumsal etkilerini düşündüğümüzde edebiyata çok büyük yansımaları olacak elbette."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yazar-mavisel-yenerin-dunya-cocuk-kitaplari-haftasi-icin-mesaji-var/", "text": "Dünyanın en önemli çocuk edebiyatı ödülü olan Astrid Lindgren Anma Ödülü 2023 Türkiye adayları arasında yer alan Mavisel Yener'in Dünya Çocuk Kitapları Haftası için bir mesajı var. Bize kitapları sevmeyi öğreten çocukluğumuzu kutluyoruz. Bir çocuğun ufacık elleriyle kitaba dokunmasını kutluyoruz. Düş gücü gelişmiş, seçici, eleştirebilen, sorgulayan, gerçek ve kurmaca dünyayla iç içe yaşamanın tadına varabilmiş, okumayı seven bireyler olmamızı kutluyoruz. Kitap kahramanlarıyla birlikte sezmeyi, duymayı, görmeyi, koklamayı, tatmayı, heyecanlanmayı kutluyoruz. Başkalarını anlamayı, farklılıkları kabul etmeyi bize öğreten satırları kutluyoruz. Yazarları, çocuk kitapları yayımlayan yayınevlerini, çocuk kitaplarını resimleyen ressamları ve bir kitabın oluşmasına katkı veren herkesi kutluyoruz. Kitaplar sayesinde, özgür düşünebilen, kendinden başkalarının da düşüncelerini dinlemeyi bilen, sebep sonuç ilişkisini kurabilen, hobileri olan, yaratıcı, bilgi çağının gereklerini bilen, etik değerlere sahip, paylaşan, güvenen, güvendiren, çevresinde olup bitene duyarlı bireyler olmamızı kutluyoruz. Düşünce ve düş dünyamızı bileyen, sellerce taşan, bulutlarca uçan kitapların yaşamlarımızı ışıklamasını kutluyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yazar-sevsen-aslantepeden-bir-oyku-merhaba-dunya/", "text": "Önce sesler duydum. Ne duyduğumu, duymanın ne demek olduğunu, duyduklarımın ses olduğunu da bilmiyordum o zaman. Giderek başka bir şeyin içinde olduğumu sezmeye başladım. Daha iyi anlamaya çalışırken birden kesiliyordu sesler. Bu ses araları uzun sürüyordu kanımca. Sessiz ortamlara girip çıktığımı ses farkından anlıyordum. Duyduğum sesler bazen hafif, bazen de hızlıydı. Farklılıkları adlandırmaya başladığımı da fark ettim ama nasıl olduğunu bilmiyordum. Durup dururken hızlanan vuruşların kalp sesi olduğunu, bir dış sesten öğrendim. Kalp atışları varlığımı kanıtlıyormuş. Dış ses, Kalp sesleri güçlü, diyordu ve ısınıyordu içinde bulunduğum ortam. Duyduklarıma anlam katmaya başlarken sanki yer değiştiriyordum. Giderek sessiz aralıklar kısalmaya başladı. Uyuyup uyanıyordum herhalde. . Daha az uyuyordum sanırım, üzerimde değişimler oluyordu. Her uyandığımda bir farklılık buluyordum. Kalbimin de içinde bulunduğu kesenin uzantılarını gördüğümde gözlerimin de oluştuğunu yine dış sesten duydum. Gözlerimle gördüğümü anladım. Uzantılar giderek büyüdü. Çok geçmeden kesenin üst tarafında yeni uzantılar da belirdi. Bana olanları anlamak için dış sesi bekliyordum, kendimi ondan öğreniyordum. Bir keresinde, İşte bunlar kolları, bunlar ayakları, bunlar da gözleri diyen tanıdık dış sesle tekrar uyandım. Bana çok yakın olduğunu önceden fark ettiğim iç ses, Ah benim canım bebeğim, dedi. O sıra kalbimin acele ettiğini fark ettim. İç ses ile benim aramda güçlü bir bağ vardı. Ondaki değişim galiba bendim; benim ondaki varlığımı o biliyordu. Aşağıdaki ve yukarıdaki çıkıntılarımı sonraları oynatmaya başladım suyun içinde. İç sesten gelen bir sıcaklıkla uyanıyordum. Dış ses galiba buna beslenme diyordu. Kendi iç seslerimi de duymaya başlamıştım. Dış ses, geçirdiğim değişim ve gelişimin hızlandığını söylüyordu. Doğruydu, demek ki bu işler beni yoruyordu artık. Bu nedenle daha çok uyumaya başladım. Böyle bir şey söylüyordu her zamanki dış ses. Beni besleyen ses ise Çok üzgünüm neden ben hissetmiyorum, dedi. Üzgünüm demesi kalbimi hızlandırdı sanki. İç sesten çok etkilendiğimi anladım. Sonraki günlerde tuhaf bir şey oldu. Galiba uyuyordum yine. Çok farklı ve güçlü bir sesle uyandım, kendimi içinde bulunduğum kesenin öte yanına fırlatmışım. Anladım o zaman, Bebek bendim. Bebeğim diyen de annemdi. Soruyu soran da Baba mıydı? Dış ses bunları; anne, baba, bebek, çok söylerdi ama ben bebek ilk kez o gün onları tanıdım. Gerektiği gibi büyüdüğümü, her şeyin yolunda olduğunu söylüyordu Dış ses. Her yanımı harika bir sıcaklık sardı yine, biraz gerindim, yani uzantılarımı uzattım, yine uyumuşum. Bundan sonra daha çok şey anlamaya başladım. Anne de baba da ışıkla birlikte uyanıyorlardı. Annenin karnından ışığı görmek kolaydı. Işık çok olunca uyanıyorlardı onlar; acele ile hep bir yere gidiyorlar, karanlık olunca dönüyorlardı. Annemin eli hep benim üzerimdeydi, Korkma buradayım, diyordu. Babamın eli daha büyüktü ama ezmiyordu beni, ısınıyordum onlar bana yakınlaştığında. Karanlık olduğunda sesler daha güzelleşiyordu. Babam, Haydi biraz müzik dinleyelim, dedi. Farklı sesler kalbimi hızlandırdı, duyduğumu belli etmek istedim, kollarımı bacaklarımı oynattım. Annem de Bak yavrumuz dans ediyor, dedi. Hemen ısındım, uykum geldi. Dış ses bir kez, Mutlu bebek dedi. Evet. Mutlu bebek benim. Sonra Kız galiba, dedi ve İsmi ne olacak? dedi. Bilmiyordum. Ben, bebek, anne, baba, ben, bana, kız, annem, babam... Bütün bunları nasıl öğrenecektim. Uyumak isterken Anne, yani Annem: Kız ya da oğlan hiç fark etmez, sağlıklı olsun yeter, dedi. Yeter ne demek hemen anladım ve Yeter demek istedim, ama uyku geldi, uzantıları uzattım. Annem, Buradayım canım, dedi; ama kız, oğlan nedir, merak ettim. Bu kadar çok sözcüğü duyduğum için mutluydum. Bu kadarı da yeterdi. Annemden bana gelen uzantıyla besleniyordum; yukarı uzantıların sonundaki çıkıntılarla bedenimi tanımaya çalıştım. Bu uzantıların üzerinde ağır bir yük taşıyordum. Bakın burası elleri, burası da ağzı, dedi Doktor; Dış sesin doktor olduğunu, annemin ona böyle demesinden öğrendim. O çıkıntıların el olduğunu da ondan öğrendim. Sonra elimi parmaklarımla birlikte ağzıma sokmayı denedim, sıkıldığımda biraz zorlasam öbür elimi de alacak kadar büyük bir boşluktu. Ne işe yaradığını henüz bilmiyordum. Ağzımın üzerinde iki küçük delik vardı, daha yukarıda ise gözlerim. Gözlerimin üzerinde bulunan yerin değerli olduğunu söyledi Dış ses, yani Doktor. Giderek daraldı içinde bulunduğum yer. Kolumu bacağımı nereye koyacağımı bilemiyor, eskisi gibi rahat uyuyamıyordum. Annem de yerinden kolay kalkamıyordu. İkimiz de uyurken ziller çalıyor, ben her defasında zıplıyordum. Annem, Alo deyip konuşuyordu. Canım annem uyandı hemen, Çabuk olun, beni hastaneye götürün, gibi şeyler söylüyor, ağlıyordu. Çok canı yanıyordu. Onun canını acıtmıştım istemeden. Gideceğimiz yere varınca anladım, beni annemden ayıracaklarını, orada ilk dış sese benzeyen çok fazla dış ses vardı. Sonra çok parlak bir ışık gördüm, çok dar bir geçitten hızla geçtim. Bir güç itti beni, bunu fark ettim. Kolum bacağım boşluktaydı artık. İstediğim gibi hareket edebiliyordum ama annemden ayrılmıştım, çok korkuyordum ve ilk kez ben de ağladım. Ben ağlarken, herkes gülüyordu. Neler olduğunu anlamadım. Sonra bana bir şey yaptılar, çok su yuttum, çok korktum. Anne, kurtar beni! demek istedim ama konuşamadım, daha çok ağladım ve birden ısındım, annemle yine beraberdim. Ağlarken emdim annemin sütünü. Sıkıca tuttu beni kollarıyla. Eskisi kadar değilse de biraz rahatladım, doymadan uyumuşum, yorgunluktan. Doktor, dokuz aylık uzun bir yoldan geldiğimi söyledi o sıra. Uyandığımda annem yine benimle değildi. Hemen ağlamaya başladım. Aslında annemi istiyordum. Neyse ki çabuk anladılar, anneme götürdüler beni, kokusunu sıcaklığını duydum, sütünü emdim, rahatladım, yine karnım doymadan uyumuşum, uyanınca yine ağladım yine kucağına aldı beni. Sonra hatırladım dış seslerin hep Dünyaya gelmek, diye bir şey söylediklerini. Anladım biraz ama annemle sürekli beraberken çok huzurluydum; niye orada kalamadım? Sonra da annemden ayrılmanın gerekli olduğunu anladım. Dünyaya gelmenin iyi bir şey olmalıydı ama annemden hiç ayrılmamayı isterdim. Annemin kucağındaydım o sıra, Kızım bak burası bizim evimiz, dedi, güzel sesiyle. Nerede olduğum hiç önemli değildi, onun kucağında olmak istedim çünkü bir tek onu tanıyordum. İlk günkü kadar korkmuyorum artık. Avazım çıktığı kadar ağlayınca annem yanıma geliyor hemen. O beni sütüyle beslerken yaklaşıp gülümseyen kişinin babam olduğunu anlasam da şimdilik annemin kucağında kalmamın benim için daha iyi olacağını sanıyorum. Karnım doysa da emer gibi yapıyorum çünkü benden uzaklaşıyor uyuduğumda. Buna alışmak zor olacak çünkü istemiyorum. Babamla yakınlaşmak için nasılsa daha çok zamanımız olacakmış. Annem söyledi. Annemin sütünü emerken dünyaya gelmenin de iyi bir şey olduğunu anlamaya başlıyorum. Evimize konuklar geliyormuş ve bana armağanlar getiriyorlarmış. Annem böyle söylüyor. Bana sevgi ile bakan başka gözler de olduğunu kavramaya başlıyorum. Hoşuma da gidiyor herkesin beni izlemesi. Ben bunları size anlatırken annem de beni besliyor. Canım annem. Güvendeyim artık. Her şeyi duyuyor, çok şey anlıyorum, anlamazdan geliyorum, sadece henüz onlar gibi konuşamıyorum. Dünyaya gelmenin tadını çıkarıyorum artık. Merhaba dünya diyorum. Ses vermiyor bana, umursamıyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yazar-sinan-yasar-eger-bir-gucum-olsaydi-doga-icin-insanlari-elli-yilligina-dunya-uzerinden-silerdim/", "text": "Yazıyı Bulan Çocuk, Çetin Ceviz serisi gibi kitapların yazarı, çocuk edebiyatının duyarlı kalemlerinden Sinan Yaşar'ın son romanı Küçük Toplayıcının Büyük Macerası, küresel ısınmaya ve iklim krizine dikkat çeken sürükleyici bir serüven. TUDEM Yayınları'ndan çıkan kitabın devamının geleceğini de Yaşar ile yaptığım söyleşi vesilesiyle öğrendim. Şimdiki çocuklar böyle kitaplar okuyabildiği için gerçekten çok şanslı! Doğa tutkunu küçük bir toplayıcı olan Kahraman ve arkadaşlarının başından geçen ilginç olayları konu alan Küçük Toplayıcının Büyük Macerası, günümüzün en büyük sorunlarından birine parmak basarak dünyamızın insanoğlu tarafından nasıl yaşanmaz hale getirildiğini fantastik bir hikaye çerçevesinde anlatıyor. Yazar Sinan Yaşar, aslında ütopikmiş gibi görünen ama aslında hep mümkün olduğuna inanmak istediğimiz başka bir dünyanın izlerini sürüyor. O dünyanın hayaliyle ben de Yaşar'ın peşine takıldım ve kitabıyla ilgili merak ettiğim soruları sordum. Kitabımı 2020 yılında korona virüs yüzünden evlere kapandığımız ilk dönemde yazmaya başladım. Şehrin çok uzağında bir bağ evinde kalıyordum. Orada kaldığım günler boyunca toprakla, hayvanlarla ve gökyüzüyle bir nevi özlem giderdim. Bir yandan neredeyse el değmemiş tabiatla iç içeydim diğer yandan katledilen ormanların, sökülen zeytinlerin ve yangınların haberlerini okuyordum. Kitabımın konusunu doğa ile iç içe yaşadığım o günlere borçluyum. Aslında kitaplarımı yazarken en dikkat ettiğim husus bir mesaj kaygısı taşımamak ve didaktik olmamak. Sadece bu doğrultuda yazılan ya da ağırlığı bu noktada toplayan çocuk kitapları okuyucularını sıkıyor. Yazdığım tüm kitaplarda buna çok dikkat ettim. Çocuk illaki bir öğreti çıkaracaksa bunu hissetmeden yaşamalı. Belki de kitabı okuduktan yıllar sonra meyvesini almalı. Bu sebeple okuyucu Acaba çevre bilinci kazanmış mıdır? şeklinde bir kaygı taşımıyorum. Benim için önemli olan kitabı heyecanla ve severek okumaları. Okuma kültürü edinmeleri. Sizce çocuklar yaşananların gerçekten farkında mı? Ebeveynlere bu konuda neler düşüyor? Bir baba olarak da düşüncenizi merak ediyorum. Maalesef doğa bilinci çok zayıf bir ülkeyiz. Bunu rastgele bir yere pikniğe giden herkes görmüştür. Yediğimizi, içtiğimizi bile toplamaktan aciziz. Hem öğretmen hem de bir baba olarak bu konunun ailede başladığını düşünüyorum. Doğa sevgisinin çok küçük yaştan aşılanması gerekir. Okul çağı bunun için çok geç. Bunu okul bahçelerine girdiğinizde görebilirsiniz. Yerlere çöp atılmaması gerektiği her ders anlatılır. Duvarlara afişler asılır. Fakat gelin görün ki bahçeler ambalaj atıkları ile kaplıdır. Çocuğum doğduğundan beri her boş anımda onu ormana götürürüm. Canlıları anlatırım, bitki örtüsünü anlatırım, yeraltını anlatırım, evreni anlatırım, sürüngenleri anlatırım. Merak ettiği her soruya sabırla ve sıkılmadan bilimsel cevaplar veririm. Son bir senedir de bu gezilerimizde elimizde poşetlerle çöp topluyoruz. Bu sebeple doğa bilinci çok yüksek bir oğlum var. Evet, bu macera iki kitaplık bir seri olacak. Başka bir dünyanın bu dünyada mümkün olduğunu anlatmayı hedefliyorum. Yazı yazma fikrinin ciddi anlamda kafamda ilk kez belirdiği anı çok iyi hatırlıyorum. On altı yaşındaydım. Suç ve Ceza kitabını okuyordum. Dostoyevski'nin okuduğum ilk eseriydi. Kitabın büyük bir bölümünde yazarla aynı düşünceleri paylaştığımı hissediyordum. Bu bana büyük bir heyecan vermişti. Okudukça, acaba ben de yazabilir miyim diye düşünmeye başladım ve o yıllarda ilk yazılarımı yazdım. Çevremden olumlu dönüşler almaya başladığım zaman ise bu yazıları edebiyat dergilerine göndermeye başladım. Daha sonra fanzinler çıkardık. Çocuklar için yazmaya da bir Türkçe dersinde öğrencilerim sayesinde başladım. Yazdırdığım bir öyküyü o kadar çok sevdiler ki bana büyük bir yol açmış oldular. Deli İbram Divanı'nı okuyacağım. Kendisinin kalemini çok beğeniyorum. Şu sıralar Küçük Toplayıcının Büyük Macerası'nın devamını yazıyorum. Yetişkinler için yazmak en büyük hayallerimden birisi. Fakat kafamdaki konuyu henüz tamamlayamadım. Daha zamanı olduğunu düşünüyorum. Ajandam yok ama küçük bir cep defterim var. Günlük hayatta karşılaştığım ve beni etkileyen olayları not ederim. İlk kez duyduğum kelime ve deyimleri de not ederim. Yıllar sonra geriye dönüp onları okumak beni çok mutlu ediyor. Böyle bir gücüm olsa insanları elli yıllığına dünya üzerinden silerdim. Elli sene sonra geri döndüklerinde salon duvarlarından çıkan çiçekleri gördüklerinde neyi yok ettiklerini anlayacaklardır. Siz hep yazın, bizler de, çocuklar da hep okuyalım dilerim. Konuğum olduğunuz için teşekkür ederim. Beni davet ettiğiniz ve zaman ayırdığınız için asıl ben teşekkür ederim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yazar-yasemin-yazici-cocuklarin-okumada-tembellik-etmesinde-buyuklerin-payi-cok/", "text": "Yazar, senarist Yasemin Yazıcı küçük okurlar için yazdığı ilk resimli kitabı Yazının Dansı ile okuma yazma serüveninin henüz başında olan çocuklara eğlenceli bir hikaye sunuyor. Gözde Bitir Tufan'ın rengarenk resimleri de harfler ve noktalama işaretlerini bir o kadar komik ve sempatik karakterlere dönüştürüyor. Can Çocuk'tan tazecik çıkan bu kitabı, yazarıyla birlikte inceledik. Bakın bana neler anlattı. Rastlantıyla oldu denebilir. Neredeyse yirmi yıl önce, oğlum ve arkadaşları için yazmıştım. Kitap Haftasına dek gelmişti. Yazar anne/babalardan sınıf öğretmeni zaman zaman derslerine katılmalarını ister. Ben de öyle bir etkinlik için sınıfa davet edilmiştim. Hikayeyi çoğaltıp çocuklara dağıttık. İsim boşluğu bırakmıştım yazarken, onlar da çocuk kahramanın yerine kendi isimlerini yazdılar. Tabii biraz daha değişik bir metindi, ama temel olarak harflerin canlandırılmasıydı. O dönemlerde yetişkin edebiyatına odaklandığımdan, çocuk edebiyatında yazmak pek aklımda yoktu. Daha sonra iki binlerin başında bir çocuk romanı yazdım. Çünkü gidişat malum... Çocuklar için endişeli ortam... Eğitim sistemi çok hatalı, iktidarların hep bir çocuk biçimlendirme telaşı var. Kendi söylemlerine uygun çocuklar yetiştirmek merakı hiç bitmiyor. Ama bu yüzden çocuklar çok mutsuz. Bu mutsuzluk ortamında, çocuklar için bir ütopya yazmak istedim. Tek Çocuklar Atlası böyle yazıldı. Uzun bir zaman sonra Bilgi Yayınevi tarafından bu yıl şubat ayında basıldı. 11 /14 yaş aralığına uygun... Biraz zor bir yaş dilimi. Ama artık İlk öğretime geçildiği için sanırım çocuklar daha kolay benimser, zaten on iki yaşına basanlar için bir geçiş romanı. Yazının Dansı'na geri dönersek, onu dosyalarımın arasında fark edince yeniden üzerinde çalıştım. İlk yazımından biraz farklı oldu. Çocukların yazma ve okumayı öğrenmeleri çok önemli bir süreç. Yazmak, gerçekten harflerin dansı... Okumaksa bu dansın keyfini çıkarmak denebilir. Evet, dediğiniz gibi... Amacı onları gaza getirmek gibi oldu. Öyle ki çocukların okumada tembellik etmesinde büyüklerin payı çok. Özellikle okuma kitaplarındaki kimi metinler çocukları okumaktan çok uzaklaştırıyor. Onları öğütlerle yönlendirmek yerine, kendi çocukluk deneyimlerimizle, aramızdaki eşitlik oluşturarak ortak bir dil bulmalıyız. Özellikle kişiliği güçlü çocuklar, bir tür inatlaşmaya girişiyorlar büyüklerin dünyasına. Hepimiz böyle hatalar yapıyoruz. Buna yol açmamalıyız. Ben bilirkişi değilim sonuçta ama, anne olarak edindiğim deneyimlerim böyle. Çocuk da küçük bir insan. Ona saygı duymak, onu anlamak, onun kendini ifade etmesi için ortam oluşturmak gerekli. Öte yandan, çalışan anne babaların zorunlu ve zorlu rutini, eğitimin durmadan değişen sınav koşulları, öğretmenlerin de eskisi kadar idealist olmaması, hatta özel okullarda çocukların öğrenci/ müşteri konumları gibi pek çok olumsuzluk var! Murat ve arkadaşları bu koşuşturmanın içinde kendine yer bulmaya çalışan çocuklar. Okullar tam gün olduğu için oyun saatleri kısıtlı. Çünkü okul bitince ödevler başlıyor. Aileler de birbirleriyle başarı yarışı halinde... Halbuki erkenden okumayı söken çocuklarla okulda öğrenen çocuklar yıl sonunda eşitleniyor. Birinci dönemde okumayı öğrenmiş çocuklara öğretmen hangi notu verecek, diğerlerine hangi notu... Bunlar küçük ama çocukların dünyasında çok büyük şeyler. Hande bir resim karakter. Okuma parçasının başlığında duruyor. Murat'ın cup diye resmin içine düşmesi bir bakıma yazının içine düşmesi. Hande ve harfler, birlikte kurdukları dünyada onu konuk ediyorlar. Böylece Murat, yazının dansının tadını çıkarmaya başlıyor. Ne kadar tatlı bir anı! Tuhaf ama ben öyle kurdele falan takıldığını pek hatırlamıyorum. Ama okula başladığımda iskemleli küçük bir yazı masam vardı. Onun üzerinde ATATÜRK diye sayfalarca yazdığım aklımda kalmış. Çok güzel hava vardı dışarıda. Onu unutmamışım. Belleğimde böyle görsel ayrıntılar daha çok kalıyor. Benim çocukluğum atmışlı yıllara denk gelir, zaten o yıllarda bir an önce okumayı sökmek için can atardık. Kitaptan, dergiden başka bir şey yoktu ki hayatımızda. Gözde Bitir Tufan'ın kitaba görsellik olarak çok şey kattığını düşünüyorum. Resimsiz bir metin olsaydı, bu denli etkili olmazdı, çok güzel resimlemiş, hikayeye can katmış. Ben de çok sevdim. Üstelik benim ilk resimli çocuk kitabım. Can Çocuk Yayınevi çok özenli çalışıyor. Elime alınca çok mutlu oldum. Gerçekten kurmak isteğim dünyaya benzer resimlendi. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Resimli kitaplarda yazar/çizer uyumu çok önemli. Kendimi bu yüzden şanslı hissediyorum. Evet, pandemi hepimizi çok etkiledi. Ama çocuklar için daha zorlu bir süreç. Zaten sorunlu bir eğitim sistemi var. Üstelik bulaş tam da kontrol altına alınmış değil. Hazırlıksız yakalandı herkes. Yüz yüze eğitim elbette çocuklar için önemli. Ancak zaten teknolojik gelişime paralel yeni bir eğitim sistemi arayışı içindeydi gelişmiş ülkeler. Her kuşağın eğitimi, başka çağdaş ihtiyaçlar oluşturuyor. Ezberci eğitim hantal ve çocuğa tekdüze gelen bir eğitim biçimi... Çocuk istekle ve farkında olmadan öğrenmeli bilgileri. Ayrıca yüz yüze eğitimin, çocuğun sosyalleşme becerileri için büyük önemi var. Çevrimiçi eğitimle yüz yüze eğitimin birlikte oluşturulması daha uygun bence. Ama nasıl? Benim idealimdeki genel kültürü önceleyen, ders seçimlerinin özgürleştiği, sınıf geçmekten çok ders odaklı başarıların göz önüne alındığı bir eğitim sistemi. Çocuğun okuma ve oyun zamanlarının fazla olduğu yeni bir zaman tanımı gerekiyor. Ev ofislerin çoğalmaya başladığı gelecek bir yaşam için şimdiden kendini ve zamanını yönetmeyi bilen çocuklar yetiştirmek, yarınları için çok değerli. Okuma yazmaya gelince birinci sınıflar için ilk öğretmen vazgeçilmez. Yüz yüze eğitim özellikle sosyalleşme bakımından ilk adım olan birinci, ikinci sınıflar için çok önemli. Artık tanıdık çevrenin dışında da yeni çocuklarla tanışıyorlar. Sonrasında kendi çevresini kendi seçimleriyle kurmaya başlıyor, sosyal sorunlarla başa çıkmayı öğreniyorlar. Bu büyükler içinde geçerli bir yazı tanımı bence. Özellikle kurmaca yazında, farklı notalarla, koreograf tanımlarıyla oluşan bir dans gibidir yazmak. Bir müzikalitesi vardır. Okur için bir görselleşme sürecini başlatır. Zihinsel bir resimleme yaratır. Bir kitaptan ötekine sanal yolculuklara çıkarır. Bunun tadını duyumsamak için kişisel zaman yaratmayı öğrenmek gerek tabii. Şimdilerde aklımda birkaç çocuk hikayesi var. Ayrıca Tek Çocuklar Atlası'nın ikinci kitabını yazmak istiyorum. Ancak Yazının Dansı tek kitap olarak daha bütünlüklü. Onu uzatmak istemem. Oldukça kendi dünyasında yaşayan bir yazarım. Yazma isteği çok küçük yaşlarda başladı ama sonra benim için bir varoluş alanı oldu. Ayrıca sinemada çalıştım. Düşler gerçeklerle hep çatışma halinde bu ülkede, her şey hızla yeni parametrelerle değişiyor. Kötü kopyacı bir gelişmemeyle savrulup giden toplumsal karmaşa var. Bir yazar için verimli bir ortam belki. Trajik hikayesi bol. Tabii ince ayrıntılara duyarlıysanız, yazarken canınız da yanıyor. Yazı benim için ikinci bir hayat. Bilgisayarımda basılmamış nice dosya var. Olsun. Çok görünür olmamak da özgürlük veriyor yazara. Gündem konuları için ardınızdan iteklenmiyorsunuz. Yine de daha duyarlı, birikimli, gelişi güzel oluşmayan bir sanat edebiyat ortamında yaşamak isterdim. Bu türlüsü çok yorucu. Kişiselleşmek çok zor bizim yazın hayatımızda. Elbette çok başarılı olan yazarlarımız var. Ancak yazmakla geçinmek mümkün değil, eğer yazınızı popülerleştirmediyseniz. Hepimiz emekli olabildiysek, buna şükür diyoruz. Sözgelimi pek çok yabancı yazarın anısında ilk öyküsünün pek çok dergiden eli boş dönmesi ama sonunda bir dergide yayımlanması vardır. Bizim hiçbirimizin anısında böyle bir şey yoktur. Biz de genç bir yazarın öyküsünü yayımlaması bile lütuftur, çoğunlukla ilişkiler ön plandadır. Şimdi yazmanın ederi ne diye düşünürsek... Edebiyat hayatımız sınıfta kalır elbet. Özellikle genç yazarlar için hem kolay hem de zor bir ortam bu. Yine de yayınevlerinin editör kadrolarının genişlemesi, internetteki edebiyat siteleri, kitap ekleri gibi yazar adayları için meslek olarak güzel seçenekler var. Sonuçta yazmak hala zor bir şey bu ülkede. Yeşilçam sinemasının son çalışanlarındanım. Seksenlerin sonunda o çöküşü yaşadım. O sıralarda ilk romanımı yazıyordum. Kaybolan Kasaba, 12 Eylül'de hapisten çıkan ressam bir kızın hikayesiydi. Sovyetler Birliği çökmüş, küresel/kapitalist şenlik yeni yeni başlıyordu. Hani konu olarak çoktan gözden düşmüştü. Ama geri durmadım. Yazdım. Çünkü insanların toplumsal trajedileriyle yüzleşmesi gerek. Bugün Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nı konu edinen romanlar yazılar geliyor, filmler çekiliyor. Her birinde yeni hikayeleri, değişik ayrıntılarla, farklı üsluplarla tanıyoruz. Bizim toplumda ise unutmak topluca bir kaçış hali... Ya da yazarken insan trajedisinden çok ideolojik bir tapınmaya dönüşüyor. -İzm'lerin biri bitiyor, hiç eskisi olmamış gibi yenisi başlıyor. Sonuçta sevdiğim yazarların pek çoğu zorlu bir yazma serüveni yaşamış. Hepsini sıraya dizmek istemem. Avrupa edebiyatını, Rus edebiyatını, İrlanda edebiyatını çok beğenerek okurum. Çevirilerini buldukça az bilinir ülke edebiyatlarını takip etmeye çabalıyorum. Zaten yabancı ülkeleri edebiyatında tanımak, farklı bir gezginlik türü yaratıyor. Virginia Woolf pek çok yazar kadın için güç veren bir yazar. Bu arada feminist araştırmalarla yeniden gündeme gelen eski kadın yazarları da takdirle okuyorum. Özellikle Suat Derviş'in yapıtlarının gün ışığına çıkmasıyla onu tanımaktan dolayı sevinçliyim. Duyarlığını kendime yakın hissediyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yener-cevik-bizleri-bizden-ayiran-tek-sey-sayi/", "text": "İlk rap kaydını Liseli Genç ile 1995'te alan ve o günden bugüne dur durak bilmeden rap müzik yapan Sokak Dili ve Edebiyatı ozanı Yener Çevik'le birlikteyiz. O, İzmir'deki balkonunda biz de İstanbul'daki çalışma masamızda bugünden eskilere doğru süzülüyoruz. Müziğindeki sample ve liriklerin uyumu, bir MC olarak tempo ve duraklara hakimiyeti, arabeski moda olsun diye değil, ilk gençliğinden bu yana dinlediği ve özümsediği için rap ile harmanlayan Yener, Ajandakolik'te. Yolda bir parça var: Yıkıla Yıkıla! Hikayesini senden dinleyelim. Yıkıla Yıkıla geliyor; şarkı her şeyiyle elimizde. 22 Ocak'ta tüm dijital platformlarda. Yıkıla Yıkıla, yıkılmadığımızın bir şarkısı aslında. İnsanlar pandemiden dolayı yıkık; işçi işine gidemiyor, öğretmen okuluna, müzisyen sahnesine, doktor çocuğuna hasret. Yıkıla yıkıla bunu anlatıyor. Aynı zamanda umudu da içinde taşıyor. Mutlu olmadan ölmeyeceğiz devamke diye bir ifade var burada; o direnişin parçası bu. Albüm çalışması yok. Ancak durmuyoruz; 14 Şubat'ta Sarı Kız geliyor. Eşim için yazdım, söyledim. Ondan sonra elimde hazır olan Le Le Le diye bir parça var. Sürprizler devam edecek. Sürpriz olmayan tek şey sound, yine arabesk hep arabesk. Arabesk kral. Arabeskçiler ile şu an arabeske merak salan ve popülerliği sebebiyle dinleyenler arasında büyük fark var. Ben ve beni dinleyenler ciddi arabeskçi bir tayfa. Arabeski sonradan kabullenmiş değiller. Bildiğiniz gibi arabesk bu ülkede fişlenmiş bir müzik. Unutulmasın: Arabesk kelimesi elitist bir ifade değildir. Zamanında elitistlerin reddettiği bir müzik ve kültürdür. Ama dediğin gibi son zamanlarda onların da bünyelerine girdi. Çünkü kimse Michael Jackson ve Madonna ile büyümedi bu ülkede. Yanlış anlaşılmasın, bu isimleri hepimiz dinlemiş olabiliriz. Pink Floyd'dan The Doors'a, Sting'e kadar dinledik ama bizim özümüz Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses, Bergen'dir. Arabesk bu ülkenin müziğidir. Şöyle düşün: Bir çocuğun var. Bu çocuğu kabul etmemek için elinden geleni yapıyorsun ama o senin çocuğun, onu kabul etmek zorundasın. Ağır bir Müslümcü olarak beğenmedim. Daha doğrusu Müslüm Gürses'in şarkılarının başka biri tarafından yorumlanıp bunun dijital mecralarda satılması hoşuma gitmedi. Ama Timuçin Esen'in oyunculuğu çok iyi, ona laf yok; büyük emeği var. Eleştirdiğim tek yan, Müslüm Gürses'in şarkılarının o kişiye okutturulması. Ötelenen insanların, dertlerini şiddetle değil de müzikle anlatması açısından bir bağdaşma söz konusu olabilir. Rap müziğin de çıkış noktası burası zaten. Hip Hop kültürü şiddete başvurmayıp derdini sanatla anlatmayı gerektirir. Ben mesela, varoşlardaki insanların sosyolojik ve sosyopolitik durumlarını, arabesk ritimlerle anlatıyorum. Bu benim stilim. Sokak Dili ve Edebiyatı diye vurguladığım şey bu. Arabesk sample'larına söz yazarak rap müzikte kendi üslubunu oluşturdun. Bu özgün harmanın ortaya çıkışını merak ediyoruz. 1989'da TRT'de bir dizi izlemiştim: The Fat Boys. Orada üç siyahiden oluşan Brooklyn'li bir rap müzik grubu vardı. Abimden onların kasetini istemiştim. Abim de onların kasetini bulamamış, gidip yine üç siyahiden oluşan başka bir grubun kasetini getirmişti: RUN DMC! Onları dinleyerek başladık. Sonra abim bana Malcolm X'in kitabını aldı. Dedi ki dinlediğin müziğin kitabı bu. Baktık aynı dertleri yaşıyorlar. Apayrı coğrafyalarda apayrı yerlerde dertler ortak. Derken sene 1993'de ilk Türkçe rap kaydının sahibi Islamic Force'un albümü geldi elimize. Rahmetli Boe B var, Hakan abi de grupta. Ben de başladım şarkılarını deftere yazmaya, beraber söylemeye. Daha o sırada Karakan ve Cartel yok. Tabii rap dinliyorum ama benim dinlediğim asıl müzik arabesk. Dinlediğim müzikle yapmak istediğim müziği birleştirince de böyle bir sound çıktı. Bu yolda devam ediyoruz. O sıra bir şarkının kaydını 1 ayda alabilmiştim. İstanbul'da simit derler, biz İzmir'de gevrek diyoruz. Ben burada gevrek satıyordum. 1 haftada sattığım gevrek parası, 1 saatlik stüdyo parasına yetiyordu. O ilk parça da Liseli Genç. Müthiş bir heyecandı. Sonuçta bir şeyi hayal ediyorsunuz. Gerçekleşmesi için günlerce çabalıyorsunuz. O hayalinizin gerçekleştiğini görmek de tarif edilemez bir duygu oluyor; hiçbir kitapta yazılamayacak bir duygu. Herkesin kendi seçkisi sonuçta. Biri şu müziği yapmak istemiştir, karşılığında dinleyeni de varsa kötüye gidişten bahsetmek zor. Niteliksiz bir iş var diyelim ortada ve bu belki nitelikli işten daha fazla izleniyor ve beğeniliyor. Demek ki onun alıcısı daha fazla derim. Buna bakmamak lazım. Kimin ne kadar tık aldığın bakarsak yandık. Adam gitmiş Chopin'in güzelim klasik eserlerine 85.000 dislike yapmış. Chopin'den bahsediyoruz. Benzer durumla Beethoven'da da karşılaştım. Ne diyebilirim ki. Bu insanlara ne anlatabilirsin ki. Klasik müzik eserlerinin hiçbiri Rain Man kadar tık almamış düşünsene. İzleme ve beğeni sayılarına bakmamak lazım. Eşimle yemek yerken dinliyoruz. Batı Klasikleri'ni dinliyoruz daha çok; Beethoven, Mozart... Dinlendiriyor, motivasyonu artırıyor. Bu arada eşim Safir'le yaptığımız bir parça var: Duvar. 4 ödül aldık. Şubat 17'de bir ödül daha geliyor. Safir'in yeni soloları da yolda. Albümdeki parçalar da hazırdı ama malum pandemi olunca insanların müzik dinleyecek hali kalmadı. Ürettiklerimizi sunamıyoruz ki. İnsanların geçim derdi var. Adam dolabını dolduramıyor, çocuk okula gidemiyor. Yani insanların bizi dinleyecek hali kalmadı. Hal böyle olunca da ürettiklerimizi sunamıyoruz daha. Ama çalışmaya devam ediyoruz tabii ki. Ben önce sample'ı buluyorum. Nasıl bir melodi üzerine şarkımı yazmak istediğimi kafamda belirliyorum. Sonra prodüktöre altyapıyı yaptırıyorum. Sözü de stüdyoda yazıyorum. Önceden yazmış olduğum bir söz olmuyor yani. Öyle not aldığımız oluyor tabii ki. Ama şarkıyı baştan aşağı yazmıyorum. Ben şarkılarımı sosyolojik olay ve durumlara göre yazıyorum. Empati kuruyorum. Bunun için de sık sık gözlem yapıyorum. Kahvede, berberde, sokakta duruyor ve gözlem yapıyorum. Sonra da gördüklerim içimde birikiyor ve bir gün şarkı oluyor. Aşık Halk Edebiyatı ve müziği beni çok etkilemiştir. Kimler dersen Aşık Daimi, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Dede Korkut deriz, sayarız da sayarız. Kendileri olsunlar. Kendi hayatlarından kaleme alsınlar. Bir sihir dünyasını anlatmasınlar. Çünkü o dünya tabi değil yapay duruyor. Evlerine otobüsle Akbil ile gidiyorlarsa onu yazsınlar, lüks arabalarla dolu şov dünyasını yazmasınlar. Kendisi olan kazanır. Mümkün. Ama tabii ki bu daha yeni yeni mümkün olmaya başladı. Bir de tabii geçinirsin ama nasıl geçindiğine bağlı. İnsanın kendi içinde bir mükemmellik algısı oluyor; hissiyatın ve ruhun varsa anlıyorsun. Yoksa istersen trilyonluk stüdyoya gir bir şey çıkmaz. En büyük sıkıntı ana akım medya; yer vermiyor bize. Bu yüzden de biz de gücümüzü internetten aldık. Ama aşılamayacak bir sorun yok. Onlar bize yer vermiyor, biz de kendi YouTube kanalımızı açıp oradan yayılıyoruz. Çünkü sihir dünyasını anlatmıyoruz. Mesela biz, eve ayakkabıyla girilen, lüks otomobillere binilen, holdinglerde fink atılan şaşalı bir dünyada yaşamıyoruz. Müziğimizde de buna yer vermiyoruz. Biz, ciddi anlamda hayat mücadelesi veren insanların müziğini yapıyoruz. Belki de bu yüzden kabul görmüyoruz. Gerçekten kaçmak, yüzleşmek istemedikleri için bize ana akım medyada yer vermiyorlar. Çok var ama rahmetli Müslüm Baba ile müzik yapmayı çok isterdim. Barış Manço ile birebir müzik yapmayı çok isterdim. Neşet Ertaş hakeza. Tek hakkım varsa hepsiyle bir araya gelip yan yana bir parçayı okumak isterdim. Yok maalesef. Bir tek 2000 yılında Karşıyaka Festivali'nde Barış Manço'nun alt grubu olarak çıkmıştık. Orada görmek nasip oldu. Çok da severim onu, hayatımı değiştirmiştir. Evimizde her pazar dinliyorduk onu. O hepimize 10 puan verdi zamanında. Şimdi hiçbir jürinin karşısında oy dilenmeyiz. Etraf isimli parçanda Seni benden beni senden say / Bizleri bizden ayıran şey sayı diyorsun. Bu bana Bektaşi geleneğini çağrıştırıyor: Bir olmak, birlik olmak. Bu tip ayrışmalar benim kapsama alanımın dışında. Çünkü benim derdim başka, hayata dair anlattığım şeyler var. Kişilerle sorunum olmaz benim. Bir kişiyle dolduramam şarkımı. Kulak faşisti olmaya gerek yok. O an seni ne mutlu ediyorsa ne dinlemek istiyorsan onu dinlersin. Bu bazen Türk Halk Müziği olur bazen rock olur rap olur, tekno da olur hiç fark etmez. Ben mesela aralıklarla döner Moğollar'ı Kurtalan Ekspres'i dinlerim; Cem Karaca ve Erkin Koray'ı... Anadolu Rock müziği iyidir. Derdiyoklar var mesela. Rock müzik demişken en önemli rock virtüözlerinden Yavuz Çetin'i de unutmayalım; kendisini köprüden atmıştı. Onu da anmadan geçmeyelim. Kurt Cobain tişörtüyle dolaşan arkadaşlar Yavuz Çetin'i de bilsin isterim. Doğup büyüdüğün mahalle senin için çok önemli. Çocuklara örnek olmak istiyorsun. Öyle ki sentetik uyuşturucuya karşı daha 1995'teki ilk parçan Lise Genç'ten beri her fırsatta sesini yükseltiyorsun. En büyük amacım, mahallemdeki çocuklara rol model olabilmek. Mesela gidip kavgaya pisliğe bulaşmak yerine yanıma gelip yazdıklarını gösteriyorlar. Acayip mutlu oluyorum. Sentetik uyuşturucuya da kesinlikle HAYIR! Her zaman karşı çıktım. İzmir'deki kardeşlerimiz de bu işin peşindeler. Allah kimseyi düşürmesin, düşeni de kurtarsın. Rap yapsınlar, uyuşturucudan uzak dursunlar. Şimdi tek soru tek cevap gidelim. Müzikten geriye kalan zamanda yaptığın bir şey. İkisi de! Yalnız burayı biraz açalım. İkisi de çok önemli şair. Mesela BIG'nin en büyük özelliği stüdyoda yazmasıydı, ben de onun gibi yapıyorum. Tupac da çok iyi şair. Birini sevip diğerini yok sayma, ikisini birbirinden ayrıştırma, birbirine kırdırma düşüncesi tam bir salaklık. İkisi de var elimde ama ben pikap diyorum. Onun tadı hiçbirinde yok. Olsa da dinlesek. Buzsuz ama soğuk suyla. Bu arada rakı da B ylerb yi Göbek, şekersizdir. Diyeceksin ki Yener doğru dedi."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-bir-dijital-seri-sahne-tozu-yutanlar/", "text": "Zorlu PSM dijital dünyaya yepyeni perspektiflerden içerik sunmaya devam ediyor. Tiyatrodan müziğe danstan müzikale kadar farklı sanat dallarını aynı heyecanla sahnede icra eden pek çok sanatçıyı ağırlamaya hazırlanan Zorlu PSM'nin yepyeni dijital serisi Sahne Tozu Yutanlar 19 Ocak'ta Zorlu PSM Youtube kanalında başlıyor. Dijital dünyaya kazandırdığı yepyeni formatlardaki içerikleriyle seyircilere farklı deneyim ve bakış açıları sunmayı sürdüren Zorlu PSM, şimdi de Sahne Tozu Yutanlar programı ile sahnede olmanın heyecanını, farklı disiplinlerle tecrübe edenleri Youtube kanalında ağırlıyor. Hayallerin sınır tanımadığı bir deneyim alanı olan sahneyi bir de onların ağzından dinleyelim diyerek hayata geçirilen seride, her hafta iki farklı konuğun zaman zaman dertleşmesi zaman zamansa sohbetine dönüşen programla sahnede olmanın anlamı, sahnenin vazgeçilmez isimlerinin ağzından yeniden anlatılacak. Sahne Tozu Yutanlar her Salı Zorlu PSM YouTube kanalından izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-bir-edebiyat-yolculugu-alacakaranlik-edebiyati/", "text": "Alacakaranlık Edebiyatı bir davettir, şölen sofrasından kovulanlara, özgürce yaşama hakkı ellerinden alınanlara edebiyat aracılığı ile uzatılan bir eldir. Edebiyat, büyüsü bozulmuş dünyayı tekrar büyülemenin yollarından biridir. Ama nasıl bir edebiyat pratiği bu sihri tekrar yaratabilir? Alacakaranlık Edebiyatı, bu anlamda bir alternatif olabilir. Bu edebiyat pratiği, verili dil'in dizgesel yapısını parçalayarak sabit bir söz dizimine sahip olmayanları unutulmuşluk uçurumundan çıkartıp onların kendi adlarına konuşmalarını sağlayarak suskunluğu, sessizliğin dilini ortaya çıkartabilir. Alacakaranlık Edebiyatı, Tanrı Yazar'ın ölümünü ilan eder, dönemin hakim edebi kanonuna karşı çıkar. Anlam, kavram labirentine hapsolmuş ötekinin yaşam söylem olanaklarını icat etmesine yardımcı olur. Bu edebiyat anlayışı bir patika- dil keşfetmenin amacındadır. Bu patika-dil ile varlığın en kuytu yerlerini keşfetmek ve yeni bir insan anlayışına doğru ilerlemek amacındadır. Siyasi, dini, büyük felsefi sistemler, yani büyük anlatılar küçük insanların seslerini duyurmalarının önündeki en büyük engellerdir. Alacakaranlık Edebiyatı, eleştiri ve estetiğin birleştiği yerde, dünyanın teninde dans eden bu küçük insanların neşesini geleceğe aktarmaya çalışır. Bu noktada edebiyat ve temsil ilişkisi önemlidir. Bu edebiyat anlayışını geliştirmeye çalışanlar, her temsil ilişkisinin iktidarlaşmanın nüvesini içinde barındırdığını bilir. Ve ötekiyi temsil etme iddiasından uzak durur. İnsan merkezli, dikotomik düşünce eleştirilir. Ve tek boyutlu dünyaya hapsedilmeye karşı, yaratılacak eserlerle estetik bir direniş sergilenir. Burada bahsedilen edebiyat anlayışı, kendinden önceki bilhassa minör bir tarzda yapılan edebiyat eserlerini kapsayarak aşma iddiasındadır. Bilhassa estetik bir kritik üretme önemlidir. Örneğin, Kafka'nın Dönüşüm adlı eserindeki Gregor Samsa karakterinin veyahut Camus'nün Yabancı adlı eserinde yarattığı Mersault karakterinin günümüzde güncellenmesi gerektiğini iddia eder. Çünkü günümüzün ethos'u farklıdır. Ve bu karakterler bu ethos kavranarak aşılmalıdır. Aklın sınırlarını ihlal edenlerin, uçurumdan düşerken yazıp çizenlerin, dünya ağrısını Sisifos gibi sırtında taşıyanların, iyinin ve kötünün ötesini mekan tutanların kendi sözlerini söyleme kudretidir Alacakaranlık Edebiyatı. Bu nedenle gerçekliğin basıncında bir yarık açar. Tarihi gidişatı afallatacak eserler üretebilir ve insanların özgürlüğün kokusunu duyumsamalarını sağlayabilir. Alacakaranlık Edebiyatı yaratıcıları yaşamı bir macera olarak görürler ve bu anlamda bir kaşiftirler. Bir kaşif olarak tıkanmış edebiyat yolunda patika yollar açarlar. Amaçları Edebiyat Olarak Yaşama kavuşarak, yaratıcı ve yıkıcı arzu ile yeni yaşam olanaklarının keşfi ve ufkun ötesine ulaşma isteği ile kendilerinden dahi özgürleşmedir. Böylece kendilerini oluş ırmağında sonsuza kadar arındırmak isterler. Bu edebiyat disiplinlerarası bir çalışma tarzını yukarıda da belirtildiği üzere etik estetik kritik bir üretimle benimser. Felsefe, sosyoloji, psikanaliz, eleştirel sanat okumaları, çalışmaları yapar. Bilgiyi karşısındakine bir iktidar aracı olarak kullanmaz, kalabalıkların uğultusundan, ideolojik sanrılardan, dogmatik insanın hezeyanlarından arınmaya çalışır. Neşeli bir bilgeliğe giden patika yolları keşfetmeyi amaçlar. Absurde Karakter'i çağın koşullarına uyarlar. Bu uyarlamayı Modernite'nin kapanına kısılmış insanın günümüzdeki açmazları doğrultusunda gerçekleştirir. Bu anlamda Alacakaranlık Edebiyatı'nın doruğunda, ufkunda yeni edebi karakterler toplumsal alana müdahale etmek üzere doğarlar. Bu karakterler, insanın insanla, doğayla, toplumla, devletle ilişkisini kökten, geri dönüşü olmayacak bir şekilde sorgularlar. Ve bu karakterler dünyaya hınç ile bakan dogmatik inançlı insanlara karşı bilgeliği, bilgelik sevgisini doğa sevgisi ve aşktan ayrı düşünmezler. İyi edebiyatın yıkıcı ve eleştirel olduğu gerçeği Alacakaranlık Edebiyatı yaratıcıları tarafından hiç akıldan çıkarılmaz. Yazı neyi kurtarır? sorusu bu kişilerin uykusunu kaçırır. Çünkü tek sermayeleri yazıdır. Yazıyı estetik bir görme biçimiyle kullanırlar ve bizlere yeni özgürlük alanları açarlar. Bunu yaparken erkek akıl ile hesaplaşmış, dikotomik ve insan merkezli görüşlerden arınmış bir felsefi düşünüş, gündelik yaşamın çatlaklarından beslenen, sosyolojizmden uzak bir ilişkisel sosyoloji ve arzunun yıkıcı, yaratıcı etkisinin farkında olup bunu bastırmayan bir psikanaliz ile hemhal olup bunlardan yararlanan bir görme biçimi geliştirmeye çalışırlar. Alacakaranlık Edebiyatı'nın etik sorumluluklarından biri de iktidar tarafından ruhu çalınan kelimeleri geri alma arzusudur. Bunu, hafızanın geleceğe ışık tutması için, insanlığın ortak mirasında yara açmamak için, yeni özgürlük alanları yaratmak için yaparlar. Her şeyden önce de ötekileştirilenin iktidarı arzulamasının önüne geçmek için... Çünkü kavramlar, kelimeler yeri geldiğinde iktidarlar tarafından zihindeki bir hapishane olarak kullanılır ve böyle bir durumda kişi de gönüllü- kul haline getirilir. Bu anlamda, felsefe ölmeyi öğrenmekse, edebiyat varlığın içindeki gizi çözme macerasıdır. Ve böylelikle yazma eylemi, belleğe kelimeleri nakış nakış işlediğimiz bir görme biçimi haline bürünür. Alacakaranlık Edebiyatı, dünyanın teninde iz bırakır. Bu izi bırakacak yegane kişiler ise bütün ötekiler, söz söyleme, yazma, çizme kudreti ellerinden alınanlardır. Onların hıncını öfkeye, kötülüğe değil, sanat aracılığı ile bilgeliğe, üstelik neşeli bir bilgeliğe dönüştürür. Bu edebiyat anlayışı bir nevi farmakon'dur. Bireyin ruhunda hem ilaç hem de zehir etkisi yaratır. Böylelikle bireyin dünyaya bakışını ve sınırlarını genişleten heretik eserler yaratır. İnsana ilişkin uç deneyimleri kişiye sunar, düşsel dünyamızı rengarenk kılar. Ve insana ilişkin yepyeni bir kavrayışın kapılarını açar. İnsanlığın özellikle edebiyat alanındaki bütün bilgi birikimini ortaklaşa bir şekilde kapsayarak aşma iddiasındadır. Esrik bir ruh hali ile doğayı seyreder. İnsanın karnavaleks doğasını gözler önüne serer. Arzumuza göre eyleyeceğimiz ve hiçbir kelama sığmayacak bir ömrü yaşamanın isteğinde ve özlemindedir. Bir felsefi düşünüşün büyüklüğünün, vakti geldiğinde kendisini içten patlatmayla imha ederek yeni düşünüş tomurcuklarını evrene saçması olduğunu bilir. Ve bu anlayışı edebiyat pratiğine taşır. Ancak bununla birlikte hiçbir edebiyat eserinin yaşamın bütününü kuşatamayacağını bilir. Bu nedenle Alacakaranlık Edebiyatı yürüyüşünde temkinlidir. Sonuç olarak Alacakaranlık Edebiyatı bir davettir, şölen sofrasından kovulanlara, özgürce yaşama hakkı ellerinden alınanlara edebiyat aracılığı ile uzatılan bir eldir. Kendini bu dünyanın yabancısı hissedenlere, yitirilmiş uzak ezgileri tekrar dinleme ve söyleme kudreti kazandırma arzusundadır. Yersiz yurtsuzların edebiyat aracılığı ile göçebe-yazında bitimsiz bir yolculuğa çıkmalarını sağlama amacındadır. Sanatın yaratıcılığı ve yıkıcılığını, etik-estetik bir birleşimle insanlığın binlerce yıllık birikiminden de yararlanarak günümüze taşıma ve özgürleşme deneyimidir. Ezcümle, Alacakaranlık Edebiyatı binlerce yıllık insan-oluş'un deruni, günümüze uzanan ve her daim kendisini aşacak olan yankısıdır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-donemde-gedik-filarmoni-orkestrasini-cem-mansur-yonetecek/", "text": "2022-2023 sezonu itibariyle Gedik Filarmoni Orkestrası Müzik Direktörlüğü görevine dünyaca tanınmış başarılı Orkestra Şefi Cem Mansur getirildi. Mayıs ayı itibariyle çalışmalarına başlayan Mansur, yeni sezonda YENİ MÜZİK, YENİ ARAYIŞLAR, YENİ ÇÖZÜMLER başlığıyla sıra dışı bir programa imza atmaya hazırlanıyor. Yaz ayları boyunca Gedik Sanat Sanat Kurulu ile birlikte yeni sezon hazırlıklarını yapacak başarılı şef, Eylül ayı itibariyle tüm detayları sanatseverlerle paylaşacak. Yeni görevi ile ilgili sanatçının hisleri şu şekilde; Öğrenciliğimden başlayarak çağdaş müziği mümkün olduğunca repertuarımda tutmaya özen gösterdim. Yaşayan bestecilerle diyalogu sürdürmek, icracıların kolaya kaçmadan misyonlarını yerine getirmeleri açısından kaçınılmaz. Bu birlilktelik, inandıklarımı paylaşabilmem için müthiş bir fırsat.. Gedik Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı çatısı altında, Gedik Sanat bünyesinde çalışmalarını sürdüren Gedik Filarmoni Orkestrası, üç yıldır Cumhuriyet dönemi Müzik yeniliklerinin izinde yeni müzik açılımlarını destekleyerek çalışmalarını sürdürüyor. Antik Anadolu'dan günümüze, birbirinden doğmuş, birbirinin etkisiyle gelişmiş ve zenginleşmiş, kimi kırılımlarla karşılaşsa bile kendini koruyabilmiş, gücünü doğasında bulmuş, etrafına da ilham kaynağı olmuş binlerce yıllık bir ses ve söz geleneğinin mirasçılarıyız ifadesiyle kurucu şef Cemi'i Can Deliorman tarafından tanımlanan Gedik Filarmoni Orkestrası; özgür ve cesur yeni müzik fikirlerinin doğması, olgunlaşması amacıyla, yeni eser siparişleri vererek, dinleyiciye hem farklı tınısal bir tecrübe yaşatmak hem de çağdaş müzik yaklaşımını teşvik etmek arzusuyla üç yıldır yoluna devam ediyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-ismiyle-genc-caz-icin-basvurular-basliyor/", "text": "Genç Caz, 20. yılında yolculuğunu caz ve ötesine taşımak ve yaratıcı genç müzisyenleri teşvik etmek amacıyla ismini Genç Caz+ olarak yeniliyor. İstanbul Caz Festivali'nin gelenekselleşen bölümü Genç Caz, 20. yılında yaratıcı genç müzisyenleri daha geniş bir çerçevede desteklemek amacıyla isim değiştiriyor, Genç Caz'ın yanına daha fazlası, ötesi anlamına gelecek şekilde + işareti ekleniyor. Genç Caz+ caz, funk, R&B, neo-soul, elektronik müzik, hip-hop ve türler arası doğaçlama içeren müzikler yapan tüm genç müzisyenlerin başvurularına açık. Genç Caz+ için seçilecek topluluklar, hem 29. İstanbul Caz Festivali'nde konser verme imkanı yakalayacak, hem de festival sonrasında Genç Caz+ albümünde yer alacaklar. Başvurular için son gün 2 Mayıs Pazartesi. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Garanti BBVA sponsorluğunda 25 Haziran 7 Temmuz tarihleri gerçekleşecek olan 29. İstanbul Caz Festivali kapsamında düzenlenecek Genç Caz+ için başvurular başladı. Bu sene 20. yaşını kutlayacak olan Genç Caz+, Türkiye'de amatör veya yarı profesyonel olarak müzikle ilgilenen, 30 yaş altındaki genç müzisyen ve topluluklara festival programında yer alabilecekleri bir platform sağlıyor. Başvurular sonrasında belirlenecek müzisyen ve topluluklar, İstanbul Caz Festivali kapsamında şehrin farklı semtlerindeki parklarda ücretsiz olarak gerçekleştirilen Parklarda Caz etkinliklerinde uluslararası sanatçılarla aynı sahneyi paylaşma imkanını yakalayacak ve daha sonra yayımlanacak Genç Caz+ albümünde yer alma hakkı kazanacak. Genç Caz+ seçmelerine katılarak İstanbul Caz Festivali'nde konser vermek ve Genç Caz+ albümünde yer almak isteyen müzisyenler ve topluluklar, caz. iksv. org adresinden ayrıntılı bilgiye ulaşabilirler. Başvurular bu adreste yer alan online formu doldurarak yapılabilecek ve 02 Mayıs Pazartesi gününe kadar devam edecek. İlk defa geçen sene Mehmet Uluğ Fonu'nun desteği ve Sony Music Türkiye işbirliğiyle hayat geçirilen Genç Caz+ Albümü bu sene de devam ediyor. Genç Caz+ konserlerine seçilecek toplulukların birer özgün eseri, dijital platformlarda yayınlanacak bu albümde yer alacak. 2013 yılında aramızdan ayrılan müzik insanı Mehmet Uluğ'un anısını yaşatmak amacıyla oluşturulan Mehmet Uluğ Fonu desteği ile albüm projesinin gerçekleşmesinin yanı sıra, genç, yetenekli, umut vadeden müzisyenlerin yaratıcılık ve kariyer gelişimleri desteklenecek ve Türkiye'den dünyaya seslerini duyurmaları sağlanacak. Genç Caz+'ya profesyonel bir albüm yayımlamamış ve 30 yaşın altında olan müzisyen ve topluluklar başvurabilir. Seçmelere caz, funk, R&B, neo-soul, elektronik müzik, hip-hop gibi farklı türler, türler arası doğaçlama içeren müzikler ve benzeri tarzlardaki demoları ile katılınabilir. Müzisyenler, kendi özgün eserlerinin yanı sıra başka parçaların yorumlarından oluşan bir repertuar ile başvurabilirler. Yayımlanacak albümde yer alabilmek için sanatçıların kendi özgün eserleri ile katılmaları özellikle tercih edilecektir. Değerlendirme Konseri'nde yer almaya hak kazanan isimler 9 Mayıs Pazartesi günü festivalin web sitesi üzerinden açıklanacak. Festival ekibi ayrıca, Genç Caz+ seçmelerine katılmayı düşünen adaylarla başvuru süreci ile ilgili haberleşebilmek için, Genç Caz+ web sitesinde belirtilen e-posta adresine Genç Caz+'ya başvurmayı düşündüklerini belirten kısa bir e-posta atmalarını rica ediyor. Bu sene Genç Caz Seçici Kurulu'nda müzisyen Ayşe Tütüncü, müzisyen Cenk Erdoğan, müzisyen Selen Gülün, müzisyen Kalben, müzisyen Volkan Öktem, radyo programcısı Dr. Hakan Rauf Tüfekçi, yazar Yekta Kopan, Sony Music Türkiye Genel Müdürü Özden Bora, Pozitif ve Babylon'un kurucularından Ahmet Uluğ ve İstanbul Caz Festivali Direktörü Harun İzer yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-performda-bu-defa-beyazkanatlar-oyunu-var/", "text": "Bir baba oğul hikayesi Beyaz Kanatlar 27 Şubat Cumartesi akşamı saat 21.00'da YeniPerform'da seyircisiyle buluşacak. Burak Alıcı'nın yazdığı Özgün Çoban'ın yönettiği ve Berfu Aydoğan, Ayşe Lebriz Berkem, Bahadır Buyruk, Sezgi Deniz ve Reha Özcan'ın rol aldığı Beyaz Kanatlar, 27 Şubat Cumartesi akşamı saat 21.00'da YeniPerform'da seyircisiyle buluşacak. Zoom üzerinden canlı bir şekilde yayınlanacak oyun, bir baba ve oğulun hikayesini ele alıyor. Babasının ölümünden sonra eve kapanan Bulut, hikaye anlatıcısı Rüya ile tanışır. Rüya çevrimiçi anlattığı hikayeleriyle, Bulut'u kendi geçmişine açılacak bir dünyanın içine çeker. Bulut kendi zamanından geçmişe bakarak hatıralarıyla ve babasının geleceğine bıraktığı izlerle yüzleşecek, evden dışarı çıkmaya cesaret edeceği ilk adımı Rüya'ya olan sevgisinde arayacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-tiyatro-dergisi-emek-ve-basari-odullerinin-kazananlari/", "text": "Yeni Tiyatro Dergisi Emek ve Başarı Ödülleri'nin 2021-2022 sezonu kazananları belli oldu. Dr. Öğretim Üyesi Erbil Göktaş, Prof. Dr. Sema Göktaş, Prof. Dr. Erhan Tuna, Prof. Dr. A. Didem Uslu, Yetkin Yüksel, Mustafa İri, Şule Kazgan, Birce Semercioğlu, Neriman Uysal, Sibel Tomaç, Oğuz K. Oğuz, Hilal Solmaz, Dalya Uçankuş ve Yavuz Yılmaz'dan oluşuyor. Onur Ödülü: HALDUN DORMEN, BİLGESU ERENUS, ŞENER ŞEN, Emek Ödülü: DEMET AKBAĞ, YILMAZ ERDOĞAN, SÜHEYL UYGUR, BEHZAT UYGUR, NEDİM SABAN,"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-yil-icin-sizi-mutlu-edecek-hediyeler-ecceden/", "text": "Sevginizi ifade etmenin en zarif hali olan mücevherlerle şıklığı yaşam tarzı haline getirmiş sevdiklerinizi bu yılbaşında mutlu etmeye ne dersiniz? Yeni yılda sevdiklerinizi ECCE'nin iyi hissettiren, baktıkça mutluluk veren mücevherleri ile şımartın. Yeni yıl armağanı olarak sevdiklerinize farklı ve özel bir hediye arıyorsanız 'zarafeti' ön plana çıkartan, iyi hissettiren tasarımlarıyla ECCE tam aradığınız adres. Yılbaşında sevdiklerine, yıllar boyu hatırlanacak, özel bir armağan almak isteyenleri ışıltılı dünyasına davet eden ECCE, tasarımlarıyla kendinizi daha iyi hissettirmeye hazır. Zarafet ile şıklığı, pırlanta ve altının eşsiz uyumu ile buluşturan ECCE, yılbaşında şık ve zarif hediye alternatifleri sunuyor. 925 ayar gümüş üzeri 14 ayar altın kaplamalı ECCE Pinleri, gurmelere özel çatal-bıçak'tan, doktorlara özel steteskop'a, patiseverler için patilerden, kırmızı ruj sevdalılarına dek geniş bir ürün gamına sahip. İster gömleğinize, ister kot ceketinize, ister çantanıza... istediğiniz yeri pinlemek size kalmış. Büyük beğeni toplayan ECCE fontunun büyük boyda tekli küpe olarak tasarlanmasıyla ortaya çıkan 'ECCE Very Very Big Initial Earring' koleksiyonu şık bir hediye alternatifi arayanlar için doğru tercih. Kendi yuvarlak pinlerinin yanı sıra istediğiniz küpenizle de kombinleyebileceğiniz tasarımları; ECCE pırlantalı minik harf küpelerinizle de kullanabilirsiniz. ECCE Harf Koleksiyonu, uzun ve kısa zincir alternatifleriyle hem kolye hem de küpe olarak kendiniz ya da sevdiğinizin baş harfini yanınızda taşımanın en şık yolu. Zarafeti, modern çizgilerle birleştirerek göz alıcı mücevherler tasarlayan ECCEde her zevke uygun bir tasarım var. Sevdiklerinin ismini ya da baş harfini hep yanında taşımak isteyenlere özel tasarlanan hareketli bileklikler çok özel bir hediye alternatifi. Kendi tarzını oluşturmak isteyenlere özel tasarlanan minik halka küpelerle ise şıklığınızı minik bir dokunuşla tamamlamak mümkün. Tek olarak satılan minik küpeler, minimal tasarımlarıyla tarzınızı ortaya çıkaracak. ECCE'nin iyi hissettiren diğer tasarımlarına www. eccediamonds. com adresinden ulaşabilir, ayrıca Zorlu Center Beymen ve Trendyol'dan da dilediğiniz tasarıma ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-yilda-okuma-gunlugu-tutmaya-ne-dersiniz/", "text": "Okuma Günlüğü, okuduğunuz kitaba dair unutmak istemediğiniz ayrıntıları, yorumları, anahtar sözcükleri, alıntıları ve sizde uyandırdığı çağrışımları not edip yıllar boyunca saklayabilmeniz için tasarlanan sade ve kullanışlı bir günlük. Okuma yolculuğunuzdaki rotaları adım adım izlemek için yeni bir zemin sunan Okuma Günlüğü, sayfa aralarında Tim Parks'tan Ricardo Piglia'ya George Saunders'tan, Terry Pratchett'a farklı yazarların okuma ve yazma üzerine kaleme aldıkları kısa metinlere de yer veriyor. Böylece okumanın pasif bir eylem olmadığının bir kez daha hatırlatıldığı günlükte yol alan okurlar, etkin bir okur olabilmenin ayrıcalığını yaşıyor. Dört ayrı kapak tasarımıyla yayımlanan Okuma Günlüğü, özel baskılı cildi ve itinalı iç tasarımıyla, kitap tutkunları için hoş bir armağan seçeneği olarak da düşünülebilir. Okuma Günlüğü, Deli Dolu Yayınları'ndan çıktı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-yilda-sevdiklerinize-sidyma-hediye-edin/", "text": "Yeni yıl hazırlıkları başlıyor. 2020 yılında yaşanan olaylar hem dünyayı hem de ülkemizi olumsuz yönde etkiledi. 2021 yılına girerken herkesin en büyük dileği ve umudu sağlık... Siz de sevdiklerinize yeni yılda sağlık dilemek isterseniz, içinde bulundurduğu yüksek polifenol oranıyla sağlığa olumlu faydaları bulunan Sidyma zeytin ekstresini hediye edebilirsiniz. Adını Fethiye'deki antik kentten alan Sidyma, geliştirdiği yüksek polifenollü zeytin ekstresi ürünüyle sağlıklı yaşam tarzına yeni bir bakış açısı getiriyor. Sağlığımıza sunduğu olumlu katkılarla dikkat çeken polifenol, kanser, Alzheimer ve yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkların önlenmesine destek olurken, kalp sağlığının korunmasına ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine yardımcı oluyor. Ayrıca içinde bulundurduğu A, D, E ve K vitaminleri ile cildi besliyor ve sağlıklı bir görünüme kavuşturuyor. Türkiye'nin en yüksek polifenollü zeytin ekstresi Sidyma, yeni yılda sevdiklerinize sağlık katıyor. Muğla'nın Fethiye ilçesinde Mayıs 2017 yılında kurulan Sidyma, bu bölgeye has zeytinlerden elde edilen, sağlık açısından çok değerli olduğu çeşitli klinik ve bilimsel araştırmalarla desteklenmiş yüksek polifenollü zeytin ekstresinin üretilmesini ve tüm dünyaya tanıtılmasını amaçlıyor. Mucize olarak adlandırılan ve fenolik bileşenleri açısından son derece zengin olan, Güney Ege Bölgesi'nin Dilmit, Memecik ve Delice türü zeytinlerinden üretilen Sidyma, yüksek polifenollü zeytin ağaçlarının, bölgedeki yağış, rakım ve diğer benzer faktörler baz alınarak, doğal ortamlarından özen ile toplanılan zeytinlerden üretiyor. Polifenol, vitamin ve minerallere ve özel toplanma ve sıkım yöntemleriyle, yüksek polifenol içeriğinin kaybolmasına izin verilmeden zeytinlere 4 ila 6 saat içerisinde 17 derece veya altında soğuk sıkım işlemi uygulanıyor. Diğer üreticilerin üretim aşamasındaki, yemek ve salatalık zeytinyağı 4-8 kg zeytinden 1 litre oranında elde edilirken, Sidyma yağlarında 35-40 kg zeytinden 1 litre yüksek polifenol içeren zeytin ekstresi elde ediliyor. Sıkım sırasında kullanılan özel yöntemler sayesinde fenoller yağın içine hapsediliyor. 1430 mg/kg polifenol değerine sahip Sidyma, analiz raporunu dünyaca kabul gören ve akredite edilmiş Atina Üniversitesi'nden aldı. Benzer şekilde Sidyma'nın Dünya Zeytinyağı Konseyi'nce akredite, Aydın Ticaret Borsası Laboratuvarı onaylı 1006 mg/kg ve 1037 mg/kg ölçülerinde analiz raporları da bulunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeni-yilda-sevdiklerinize-yargici-hediye-setlerinden-armagan-edin/", "text": "Sonbahar-Kış 2021 sezonunda İngiliz coğrafyasından esinlenen koleksiyonu ile farklı yaşamların değişik anlarına özgün stili ile hitap eden YARGICI, yeni yıla girmeye hazırlandığımız şu günlerde GiftBox'lar ile de seçkin bir hediye alternatifi sunuyor. Sevdiklerine veya kendilerine yeni yıl armağanı almak isteyenler için Yargıcı'nın oluşturduğu bu hediye setleri, stil sahibi duruşunu burada da yansıtıyor. YARGICI hediye setlerinin kutularında yeni yılın tema renkleri olan yeşil ve kırmızı öne çıkıyor. Kırmızı kutu içeriğinde feminen bir tarz hakimken yeşil kutu kombini unisex olarak sunuluyor. Kırmızı kutuda büyük çiçek desenli yün şal, deri cüzdan ve kahve fincanı en şık halleri ile sevdiklerinizin en güzel anlarına eşlik etmeyi bekliyor. Yeşil kutuda yer alan desenli yün şal, kare ve yuvarlak formda iki farklı bardak altlığı ve espresso bardağı ideal bir hediye kombini oluşturarak YARGICI asaletini yansıtıyor. YARGICI'nın benzersiz Gift Box setlerine; İstanbul'da Nişantaşı, İstanbul Havalimanı, Bağdat Caddesi, İstinye Park, Vadistanbul, Akasya, Zorlu Center, Akmerkez, Maslak, Ankara'da Arcadium, Cepa, Armada, Panora, İzmir'de ise Agora ve Hilltown mağazalarında ve www. yargici. com. tr web sitesinden ulaşabilmek mümkün."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yenilenen-sisli-tiyatrosu-perdelerini-acmaya-hazirlaniyor/", "text": "1972 yılında kurulan ve Adile Naşit, Gazanfer Özcan gibi sanatçıların sahne aldığı Şişli Tiyatrosu perdelerini yeniledi. Son olarak Ali Poyraoğlu'nun sahne aldığı Şişli tiyatrosu yenilendi. Uzun süredir kapalı olan Şişli Tiyatrosu milyonluk yatırımla yeniden açılıyor. 1972 yılında kurulan ve Adile Naşit, Gazanfer Özcan gibi sanatçıların sahne aldığı Şişli Tiyatrosu perdelerini açmaya hazırlanıyor. Altı ay önce onarım faaliyetlerine başlanan Şişli Tiyatrosu yoğun bir tempoda yenilendi. Yenileme çalışmaları tiyatronun nostaljik havasına uygun olarak yapıldı. Baştan son yenilenen tiyatroda her türlü can güvenliği de ön planda tutulmuş. Mart ayının başında açılışı planlanan Şişli Tiyatrosu'nun Sahibi Mustafa Kalkan: Biz yatırımımızla sanata ve sanatçıya destek olmayı amaçlıyoruz diyor. Bugüne kadar birçok ünlü tiyatroya ev sahipliği yapan Şişli Tiyatrosu en büyük desteği Şişli Belediyesi'nden gördü. Şişli Belediyesi birçok konuda tiyatronun yatırımcılarına destek sağladı. 230 sanat severi aynı anda misafir edebilecek Şişli Tiyatrosu ve Şişli Sanat Merkezi yeni projelerle kapılarını açmak için gün sayıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeniperformda-bu-ay-neler-var/", "text": "Türkiye'nin ilk dijital sahnesi YeniPerform, Şubat ayında Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar, House of Hundred ve Beyaz Kanatlar oyunlarını izleyici ile buluşturacak. Ferdi Çetin'in yazdığı Yeşim Özsoy'un yönettiği ve Kübra Balcan, Yaman Ceri, Meral Çetinkaya, Banu Fotocan, Ahmet Ayaz Yılmaz'ın rol aldığı Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar, 5, 19 ve 26 Şubat'ta gösterilecek. Oyun, bir kadının daha önce hiç gerçekleşmemiş bir aile yemeğini hayal etmesi üzerine odaklanıyor. Ferdi Çetin ve Yeşim Özsoy'un yazdığı Yeşim Özsoy'un tek kişilik performansı House of Hundred 12 Şubat Cuma akşamı dijital sahnede olacak. Yarı otobiyografik, gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği oyun, Özsoy'un kendi kişisel tarihinden yola çıkarak oluşturduğu hikayeleri ele alıyor. Burak Alıcı'nın yazdığı Özgün Çoban'ın yönettiği ve Berfu Aydoğan, Ayşe Lebriz Berkem, Bahadır Buyruk, Sezgi Deniz, Reha Özcan'ın rol aldığı Beyaz Kanatlar ise 27 Şubat'ta YeniPerform'da izlenebilecek. Oyun, babasının ölümünden sonra eve kapanan Bulut'un, hikaye anlatıcısı Rüya ile tanışması ve ardından gelişen olayları konu alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yepyeni-bir-festival-doguyor-bozcaada-tiyatro-festivali/", "text": "Tenes'in topraklarında her daim coşkuyla karşılanan bağbozumunu, Dionysos'un huzurunda tiyatro ile kutlamaya hazır mısınız? Lemur Company ve K Bozcaada ortaklığında bu yıl ilki gerçekleştirilecek Bozcaada Tiyatro Festivali 1-4 Eylül tarihleri arasında Bozcaada Ayazma Manastırı'nın eşsiz ortamında katılımcıları ağırlamaya hazırlanıyor. Bozcaada'nın kendine has eşsiz atmosferinde yepyeni bir festival doğuyor. Lemur Company & K Bozcaada ortaklığı ile bu yıl ilki hayata geçirilen Bozcaada Tiyatro Festivali 4 güne yayılan programıyla göz dolduruyor. Sezonun en sevilen oyunlarının yanı sıra uzun süredir seyirciler tarafından ilgiyle takip edilen oyunlara da programında yer veren festival, çocuk oyunları, konserler, tiyatro ve Bozcaada deneyim atölyeleri ile katılımcılarına unutulmayacak bir festival deneyimi sunmaya hazırlanıyor. Yaşamaya değer bir sebep bulamayan annesinin hastaneye kaldırıldığını öğrenen bir çocuğun, ona hediye olarak yazdığı yaşamaya değer şeylerin listesiyle başlayan ve zaman içinde yaşam algısını değiştiren bambaşka bir şeye dönüşmesini anlatan, Talimhane Tiyatrosu'nun sezonun en çok konuşulan oyunlarından Harika Şeyler Listesi; ilk gösterimini 25. İstanbul Tiyatro Festivali'nde gerçekleştiren, BAM İstanbul'un seyircisine bu sefer çok sesli bir apartman hikayesi anlattığı Istırap Korosu; küresel kaygının, terörün ve istikrarsız hava şartlarının süregeldiği ve zamanın insan kimyasının aleyhine işlediği bir dönemde çocuk sahibi olmak isteyen genç bir çifti odağına alan Tiyatro. İN'in sevilen oyunu Akciğer; Fiziksel Tiyatro ve Komedi Okulu bünyesinde bir araya gelen Fiziksel Tiyatro Araştırmaları'nın bol ödüllü oyunları Kalabalık Duası ve Şatonun Altında; ismini Ludwig Van Beethoven'ın la majör, 9 numaralı, op.47 keman ve piyano sonatının adından alan ve Beethoven'ın 250. doğum gününde Türkiye'de ilk kez Versus Tiyatro tarafından sahnelenen, müzik, kadın-erkek ilişkileri ve toplumun insan üzerindeki baskısını masaya yatıran Tolstoy'un provokatif metni Kreutzer Sonat; Sarıkız'ın yanağına bıraktığı doğum izi yüzünden kimsenin çevirip de yüzüne bakmadığı, tek dostu olan Keçi'yle dağlara gidip ağaçlara, zeytinlere bakan köylü kızı Nihan'ın köye gelen bir yabancı olan Zerda ile değişen hayatını anlatan Kadıköy Emek Tiyatrosu'nun oyunu Sanki Hiç Unutmayacakmış Gibi; Ankara Çıkrıkçılar Yokuşu'nda, bir döviz bürosu çalışanı olan ve dört bir yandan gelen ve bitmek tükenmek bilmeyen, zaman, emek, para ve sabır isteyen taleplerle baş etmeye çalışan bir genç adamın hikayesine odaklanan Kadıköy Boa Sahne'nin oyunu 'İstifra' Çıkrıkçılar Yokuşu; bastırılmış öfkenin nedenlerinden birisinin de yasın insan ruhsallığındaki evrelerinin doğal bir parçası olan öfke duygusunun modernizimle birlikte, bir baş etme yöntemi olarak bastırılmasından doğan, bireysel ve toplumsal sorunsallara değinen Tiyatro Gülgeç'in Öfkenin Yakın Geçmişi ve Sabahattin Yakut tarafından Mustafa Kırantepe için kaleme alınan ve sanatçının bizlere kendi hafızasında, kendi zihninde resmettiği hayattan ziyade, bambaşka bir hayatı yaşamış, yaşatmış olan bir toprağın öyküsünü anlattığı ve trajikomik anılarını hatırlattığı tek kişilik performansı Bir Alzheimer'ın Anıları prömiyer gösterimi ile Bozcaada Tiyatro Festivali'nde izleyicilerle buluşacak. Festival kapsamında minik tiyatro severler de unutulmadı. Mevsimlerin ve insan doğasının değişip dönüşebiliyor olmasının güzelliğini anlatırken bize büyümek ve olgunlaşmakla ilgili gizli işaretler veren Zoran Drvenkar'ın Çocuk Edebiyatı Ödülü'ne layık görülen ve Mine Kazmaoğlu tarafından dilimize kazandırılan Soğuktan Korkmayan Tek Kuş Tiyatro Gülgeç tarafından 7' den 70' e herkesin izleyebileceği bir kukla tiyatrosu olarak minik festival katılımcılarıyla buluşmaya hazırlanıyor. İnci'nin bağırsaklarında yaşayan Zart ve Zort'un kendi dünyalarında var olma savaşı verirken bir yandan da İnci'nin gelişimine yardımcı olmalarını anlatan Lemur Company & Tiyatro Gülgeç ortak prodüksiyonu olarak hayata geçirilen kuklalı-müzikli çocuk oyunu Pırt, çocuklara vücutlarında gerçekleşen fizyolojik bir olayı masalın ve kuklaların gücüyle anlatmaya hazırlanıyor. Bozcaada Tiyatro Festivali boyunca katılımcılar tiyatro profesyonelleri tarafından verilecek atölyeler ile tiyatroya ait farklı alanlara yönelik pek çok ufuk açıcı bilgiyle de buluşma imkanına erişecek. Bam İstanbul'un kurucusu ve yazdığı metinlerle bugüne kadar pek çok ödüle layık görülen Murat Mahmutyazıcıoğlu'nun yürütücülüğünde Yazı Masasında 2 Gün; Jacques Lecoq pedagojisinin temel alındığı Fiziksel Tiyatro ve Komedi Okulu bünyesinde bir araya gelen Fiziksel Tiyatro Araştırmaları'nın kurucuların Güray Dinçol yürütücülüğünde Anlatıda Fiziksel Olan; Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü'nü dereceyle bitirip Londra Müzik ve Drama Sanatları Akademisi'nde öğrenim gören Kayhan Berkin yürütücülüğünde Tiyatro Metni Olmayan Bir Malzemeyi Sahneye Uyarlamak; bağımsız koreograf, performans sanatçısı ve eğitmen Dicle Doğan yürütücülüğünde Hareket ve Doğaçlama ve 1985 yılından beri mensubu olduğu İBB Şehir Tiyatrolarında halen oyunculuk ve yönetmenlik çalışmalarına devam eden deneyimli oyuncu ve yönetmen Engin Alkan yürütücülüğünde Sahnenin Yatay Hiyerarşi Ekseninde Oyuncunun Yaratım Süreçleri atölyeleri festival boyunca katılımcıları ağırlayacak. Bozcaada deneyim atölyeleri, konserler ve after parti etkinliklerine dair detayların ilerleyen günlerde açıklanacağı festivalin ikinci dönem avantajlı biletleri şimdi satışta! 1 Eylül'de başlayıp dört güne yayılacak ve Bozcaada'nın unutulmaz günbatımının eşlik edeceği Lemur Company & K Bozcaada ortaklığı ile bu yıl ilki hayata geçirilen Bozcaada Tiyatro Festivali'nin Co-sponsorları Kendine Has ve Fit Brokoli, destek sponsorları Aytemiz, GTR Müzik, Ronada Music ve Macro Center, ulaşım sponsoru Kia, medya sponsoru Kafa Dergi ve Kafa Radyo oldu. Birinci dönem avantajlı biletleri kısa bir süre içerisinde tükenen festivalin ikinci dönem avantajlı biletlerine Biletinial. com adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeralti-edebiyatina-yeni-oykuler-sari-vosvos/", "text": "2019'da Klaros Yayınları'ndan 'Dostlar Apartmanı isimli öykü kitabı yayımlanan yazar Özge Burçak Öztürk Güven, yine aynı yayınevinden yeni kitabı Sarı Vosvos ile okurla buluşuyor. En son ne zaman hayal kurdunuz? Ya da en son ne zaman mutlu hissettiniz? Dünya umurunuzda olmadan en son ne zaman kahkahalar attınız ya da hüngür hüngür ağladınız? Kaç yıl oldu? Hatırlıyor musunuz? Özge Burçak Öztürk Güven'in Klaros Yayınevi'nden çıkan yeraltı edebiyatı türünde yazılmış ve 19 adet hikayeden oluşan Sarı Vosvos isimli ikinci öykü kitabı bizi bulunduğumuz yerden alıp çocukluğumuza geri götürüyor. O günlerden ruhumuzda beliren boşluklarla, bedenimizde oluşan ilk morluklarla, kabuk tutan ilk yaralarımızla yüzleşmeye davet ediyor. Özge Burçak Öztürk Güven, 1978 yılında Ankara'da doğdu. Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü'nden mezun oldu. Uzun yıllar kurumsal şirketlerde çalıştı. Çeşitli yayın evlerinde Editör ve Halkla İlişkiler Sorumlusu olarak görev aldı. Güven, evli ve bir kız çocuğu annesidir. 2019'da Klaros Yayınları'ndan Dostlar Apartmanı isimli öykü kitabı yayımlandı. Sarı Vosvos, yazarın aynı yayınevinden çıkan ikinci kitabıdır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yerde-misin-gokte-misin-penguen-sen-neredesin/", "text": "Çok Sevdiğim Çocuk Kitapları Listeme hızlı bir giriş yapıyor, Simon Philip'in yazıp Ian Smith'in çizimleriyle coşturduğu Penguen Görmek İster Misin? kitabı. Çok Sevdiğim Hayvanlar Listemde ilk üçte olan sevgili penguenin neredeyse her sayfada kendini gizli gizli gösterdiği bu sevimli mi sevimli kitap, Timaş Çocuk'un en yenilerinde bence zirvede. Şimdi biraz ben anlatayım, siz dinleyin, sonra da gidip bir koşu bu kitabı edinin. Siz hiç bir penguen uzmanıyla tanıştınız mı? Ben tanışmamıştım ta ki Penguen Görmek İster Misin?i okuyana kadar. Koca şehirde bir penguen arayışına çıkan iki arkadaşın hikayesi aslında bu kitap. Kendi deyimiyle penguen uzmanımız penguen ararken her fırsatta siyah-beyaz bir hayvan buluyor ve onu arkadaşına penguen olarak tanıtıyor. Arkadaşı ise bu hayvanların hiçbirinin penguen olmadığına o kadar emin! Arkadaşının bir penguen uzmanı olmadığına da! Bu arada ben hayvanları tahmin etmekten ziyade şu bizim penguen nerede, ne yapıyorun peşine düştüm desem... Çünkü inanın bana zaten normalde de pek komik olan pengueni Ian Smith'in desenlerindeki haliyle görmek çok daha komik! Her sayfada kahkaha attım! Kitabın son sayfalarında hikaye boyunca penguen sanıp da aslında penguen olmadığını anladığımız hayvanlar hakkında bilgiler olması da elbette ki güzel detaylardan. Mesela ben hiç Kolobus Maymunu diye bir hayvan olduğunu ve bu maymunların ağaç dallarını adeta trambolin olarak kullandıklarını bilmiyordum. Ya da İsviçre Valasi Keçisi'nden bugüne kadar hiç haberim yoktu. Ornitorenkler hakkında bilgiye de Simon Philip sayesinde sahip oldum. Erkek ornitorenklerin aslında zehirli olduğunu duyduğumda çok şaşırdım mı, insanoğlunda karşı cinsi düşününce galiba hayır! Bu arada Penguen Görmek İster Misin? yazar ve çizerin birlikte hazırladıkları ilk kitap olsa da, bunun bir serinin ilk kitabı olduğunu söylemeliyim! Öyle ki serinin ikinci kitabı Lama Görmek İster Misin? çok yakın zamanda İngiltere'de raflarda yerini aldı bile... Umuyorum ki Timaş Çocuk da birkaç aya kalmaz yine Kübra Nur Ocak'ın çevirisiyle bu devam kitabını yayımlar. Belli ki minik okurlar, hayvanlar aleminin pek çok karakterini bu seride tanıma imkanı bulacak. Üstelik birinin peşine düşerken onlarcasıyla tanışarak... Okul öncesi, 4 yaş ve üzeri çocuklara önerilen ve içinde hayvan sevgisi, arkadaşlık ve macera bulabileceğiniz bu kitabı tüm kalbimle öneriyorum. Çocuklara merak duygusunu verirken araştırma ruhu da katacak olan bu seri, benim kızımın da hayallerine ilham kaynağı olacak. Buna eminim."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yerebatan-sarnicinda-3-gebe-gebe-oyunuyla-annelik-ve-kadinligi-sorguluyor/", "text": "Yerebatan Sarnıcı'nda sıra dışı bir oyun: Gebe. Gerçekten hamile olan 3 oyuncu, gece gezilmesi konseptiyle başlayacak olan GEBE oyunuyla sahnede olacak. Alayça Gidişoğlu, Özlem Öçalmaz ve Tuba Karabey'in gerçekleri canlandıracağı tek perdelik eser, sadece 15 gösterimde seyirciyle buluşacak. Annelik ve kadınlık kavramlarının tatlı-sert bir sorgulamalarıyla kaleme alındığı 45 dakikalık oyunun biletlerine Biletix'ten erişilebilecek. Yerebatan Sarnıcının son dönemdeki yenilenmiş hali, kültür sanat etkinliklerine kapılarını açmaya devam ediyor. Bu büyülü alan için özel tasarlanmış ilk proje olan GEBE oyunu 3 Ekim'de prömiyer yapıyor. Sadece 15 gösterimde seyirci ile buluşacak oyun; annelik ve kadınlık üzerine tatlı-sert sorgulamalarıyla ayrıcalıklı bir deneyim sunuyor. Yerebatan Sarnıcı'nın gece gezilmesi konseptiyle başlayan akşam, ses performansı ve 3 hamile kadının muazzam performansıyla seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Doğumlarına az kalan üç oyuncu sahnede olmak ve tam da şimdi bunun sırası diyerek gerçeklerle, bizi biz yapan masallarla yüzleşmek istiyor. Peri masalları yerine gerçekliğe tanıklık olmak isteyenlerin Biletix'ten bilet alarak izleyebileceği GEBE, Alayça Gidişoğlu, Özlem Öçalmaz ve Tuba Karabey'in muhteşem performansıyla özgün mesajlar veriyor. Saat 21:00'da başlayacak ve 45 dakika sürecek tek perdelik eser, kadının değiştirilmesi gereken bir 'şey' haline dönüşmesine meydan okuyor. Hatice Meryem'in yazdığı ve Nagihan Gürkan'ın yönettiği GEBE, dokuz ay boyunca bedeniyle farklı bir yolculuğa çıkan kadınların hikayesine ışık tutuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yeri-geldi-salon-kadinini-yeri-geldi-koylu-kadinini-oynadi-turk-sinemasinin-efsanesi-zumrut-gozlu-fatma-girike-veda/", "text": "Yeşilçam'ın dört yapraklı yoncasının yapraklarından biri kırıldı bugün. Türk sinemasının efsanevi yıldızlarından Fatma Girik'e veda ediyoruz. 63 yıllık sinema kariyerinde 200'den fazla filmde rol alan sanatçı, 1989-1994 yılları arasında Şişli belediye başkanlığı görevini yürütmüş, aynı zamanda televizyon programları da sunmuş, halkın sesi olmuştu. Haksızlığın karşısında dimdik ve mağrur duruşuyla hem sinemada hem de siyasi hayatında baş eğmeyen kadın sembolü olan Fatma Girik, beyazperde de birbirinden farklı karakterlere hayat verdi; yeri geldi salon kadınını yeri geldi köylü kadını oynadı. Masumiyet çağının o boncuk mavi gözlerini yitirmek çok ağır, sinema ve onu sevenler için gerçek bir büyük kayıp. Bugün saat 10.00'da Şişli Belediyesi önünde, ardından 11.00'de Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılması planlanan Fatma Girik'i Anma Töreni olumsuz hava koşulları nedeniyle ertelenmiştir. Tören tarihi daha sonra sizlerle paylaşılacaktır."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yilbasi-icin-dogallik-dolu-bir-koleksiyon-loccitanedan/", "text": "Hepimizin her zamankinden fazla birbirimize destek olmaya ihtiyacı var. L'Occitane bu yüzden doğayı ve onun hazinelerini önemseyen üreticilerinden ilham alarak doğallık dolu bir yılbaşı koleksiyonu hazırladı. Bu koleksiyonda, tarlalardan evinize kadar uzanan müthiş bir yolculuğun öyküsü var. L'Occitane bu yılbaşı, ilk ekilen tohumdan, ürünlerin son haline kadar uzanan yolu rengarenk kurdelelerle vurguluyor. Bu yıl, uluslararası üne sahip sanatçı DFT ile çalışarak, koleksiyonun ardında yatan hikaye ambalajlara taşındı. Yeni yılın tüm sihri ürünlere ve kutulara işlendi. Parisli sanatçı DFT, zamanın ve insanın doğayla olan bağlantısını yineleyen temalarıyla oynayarak, görsel çizgileri adeta şiirsel tasarımlara dönüştürdü. Bu yılın temasında kullanılan sonsuz kurdele ile doğanın müthiş ritmi ele alındı. Doğa ve insan arasındaki bağı vurgulayan kurdeleler, tarlalardan L'Occitane kullanıcılarına en anlamlı hediyeleri sunma taahhüdünü incelikle yansıtıyor. En sevilen, en çok satan koleksiyonumuz Shea, parlak gümüş ve zengin mavi tonlarındaki renklerin kullanıldığı ambalajıyla adeta en sevilen olmanın tadını çıkarıyor. İmzamız niteliğini taşıyan Shea el kremi, vücut bakım kremi vedudak balmını içeren bu koleksiyona bayılacaksınız.. Klasik Shea'nın yanı sıra bu yıl, sınırlı sayıda üretilen Shea Bergamot ile, Bergamot'un taze aromatik kokusu sunuluyor. Bu besleyici Shea yağı, canlandırıcı narenciye notaları biraz ağırdan al ve kendine zaman ayır mesajı veriyor. Bu Early Grey çayının aromasını çağrıştıran büyüleyici davete kulak vermemek imkansız. Bu yıl doğa ve onun uyumundan esinlenilen üç yeni farklı özel üretim koleksiyon tasarlandı. Bu parfüm Aralık ayında Provence semalarına süzülen çıtır çıtır şöminelerde yanan közlerin üzerine atılan mandalina kabuklarının kokusunu taşıyor. Mandalina ve isli sedir ağacının mine çiçeği ile bir araya gelmesiyle harmanlanmış bu koku, sizi Fransa'nın güneyindeki hareketli Noel pazarlarına götürecek.. Provence'ın tatlı ve ikonik şekerlemesi, çiçek açan bahar güllerinin çekici kokusu bu özel seri ile hayat buluyor. Portakal çiçeğinin mis kokulu notaları ile tatlı badem ve sıcak havayı Provence tarlalarına çağıran tüm diğer kokular. Pembenin en tatlı tonlarında tasarlanmış kendine has kokusuyla bu parfüm sizi keyifli ve şımartılmış hissettirecek. L'Occitane, bu yıl için yenilikçi, sınırlı sayıda üretilmiş lüks bir parfüm koleksiyonu sunuyor. Terre de Lumiere Sparkling Oil, bu köpüklü parfümlü yağ, saçlarınızı ve tüm vücudunuzu cennet gibi, etkili bir kokuyla sarıp sarmalayacak.. Provence'ın altın saatlerinin büyüsünü yansıtan, güneşin bal rengi tonlara döndüğü anlarda, parıldayan ışıltısında güneşlendiğimiz o kısacık andan ilham alan bu özel yağ, şakayık çiçeğinin zarif kokusunu, lavantanın sıcak sakinliğini, greyfurtun canlılığını ve Tonka fasulyesinin tatlı karamel notalarını taşıyor.. Yavaşça köpüğe dönen yapısı, duyularınızı harekete geçirecek, sizi yeryüzünün harikulade güzelliğine hayran olmak için durakladığı bu kısacık ama eşsiz ana götürecek.. Terre de Lumiere koleksiyonumuzun bu özel üretim serisi size o mükemmel anı tekrar tekrar yaşamaya davet ediyor. Provence'ın güneyindeki geleneksel tatlılara olan yorumunu yeni bir ev koleksiyonu ile paylaşıyor.. Sıcak ve tatlı aromasıyla tüm sevdiklerinizi bir masa etrafında kahkahalar ve sevgiyle kucakladığınız anlara davet ediyor. Kurutulmuş meyveler ve tarçın kokusuyla kendinizi şımartmanız için. Kokusuyla tüm evinizi adeta şenlikli ruhuyla dolduracak.. İştah kabartan Mis kokulu Meyveleri Dudaklarınızda Hissedin.. L'Occitane'ın yeni yıl özel sınırlı sayıda üretilen rujlarıyla kendi doğal güzelliğinizi ortaya koyun. Sulu ve olgun meyvelerden ilham alan bu rujlar, bir renk patlamasından çok daha fazlası.. E vitamini, greyfurt, havuç ve esansiyel yağlar ile dudaklarınızı yumuşatan ve dolgunlaştıran bir koleksiyon.. Kremsi doku, yoğun renkler ve 8 saate kadar dayanan saten bitiş. Size yeni yılın ruhunu katacak bir koleksiyon.. Holiday 2020 Limited Edition Intense Fruity Lipstick Pink Folie 190 TL limited Ed. İştaj kabartan mis kokulu meyvelerin ışıltısını teninize yansıtın.. Parlaklığını Provence'ın parıldayan ışığından ödünç alan yeni aydınlatıcımızla makyajınızı öne çıkarın. Anında Doğal görünüm elde etmek için elmacık kemiklerinize ve kaşlarınızın arasına uygulayın.. Markanın doğal içeriklerini koruyan, bakımını yapan ve işleyen kadın, erkek tüm üreticiler adeta L'Occitane'ın kalbini temsil ediyor. Tüm bitkilerle uyum içinde yaşadığı doğa ananın ritmini somutlaştırıyor. Ürünlerin tümü üreticilerin yansıması. Ölmez otu hasadı için iki yıl, bir Shea ağacının ilk meyvesini vermesi için 15 yıl bekleniyor. L'Occitane, üreticilerine biyo çeşitliliği korumaya öncülük etmelerine yardımcı olanve eğitim sağlayan bir Agroekolojik ortaklık sunuyor. Bu yüzden marka 2025 yılına kadar Provence'dan ve dünyanın diğer ülkelerinde tedarik ettiği bin bitki çeşidini koruyup, yeniden dikmeyi hedefliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yildiray-karakiya-cocuklarin-gelecege-birakacagi-kisisel-bir-belge-majanda/", "text": "2021'e şurada ne kaldı! Ajandalar hazır mı? Her yeni yılın müjdecisi ajandaların en sevimlisi, en renklisi, en dolu dolu ve hiç kuşkusuz en orijinali ile henüz tanışmadıysanız sizi böyle alalım. Üstelik o bir ajanda değil MAJANDA! Ajadakolik'te bugün MAJANDA'nın yaratıcılarından çocuk yazarı Yıldıray Karakiya var. Biz ne zaman yeni bir şey öğrensek, yeni bir ilgi alanı keşfetsek hemen bunu çocuklarla nasıl paylaşabileceğimizi düşünürüz. MAJANDA da ortaya böyle çıktı aslında. Kendi ajanda deneyimimizi çocuklara yönelik içerikler hazırlama deneyimimizle birleştirdik. Karşımıza bir fırsat çıkar çıkmaz projeyi gerçekleştirdik. Aslında öğretici olmak gibi bir niyetimiz yok. İlgi alanlarımızı paylaşmak, çocuklar için yeni pencereler açmak istiyoruz. MAJANDA, bu işi bütün bir yıla yayarak yapmamızı sağlıyor. MAJANDA, kendi zaman yönetimi meselelerimiz üzerine düşünür ve yeni yollar ararken ortaya çıkan bir proje oldu. O sırada çocuklara yönelik hazırlanmış ajanda ya da takvim benzeri çalışmalar vardı ama MAJANDA gibi bir örnek yoktu. Sonradan oldu tabii ama MAJANDA'ya hiç yaklaşamadılar. Benzerleri dahil çocuklara yönelik diğer ajandalarla MAJANDA arasındaki en önemli fark, MAJANDA'nın yalnızca bir ajanda olmaması aslında. Zaman yönetimi meselesi çocuklar için daha zor bir konu. İstekleri, ihtiyaçları ve görevleri birbirinden ayırıp bunları bir zaman çizelgesine oturtmak biz yetişkinler için bile güç bir iş. Bu meseleyi ne kadar erken çözersek, zamanımızı o kadar verimli kullanmış oluruz. Zamanı verimli kullanmak deyince iş disiplini, üretimde verimlilik gibi yetişkinlerin dünyasına ait meselelerden söz etmiyorum aslında. Çocuklar açısından zamanın verimli kullanılması oyuna ve deneyim kazanmaya ayırabilecekleri en fazla zaman anlamına geliyor. Bunu yapmanın en kolay yolu da görev ve sorumluluklara ayrılacak zamanı belirleyip gerisini güle oynaya harcamaktan geçiyor. Tam da bu nedenle MAJANDA haftalık planlar arasında birçok deney, oyun, etkinlik önerisi yapıyor ve genel kültür konuları sunuyor zaten. Evet, sıradan ajandalarda zaman belirli bir şablona göre düzenlenir. Kullanıcı işini gücünü yazar. Bunu da muhtemelen her yılın ocak ayında, yeni yıl heyecanıyla yapmaya başlar ve şubat ortasını görmeden ajandasını bir kenara atar. Biraz daha gelişmiş olanların bazı sayfalarında ilginç bilgiler, püf noktaları, kedi resimleri ya da edebiyat eserlerinden alıntılar olur. Bunlar kişiselleştirilmeye uygun değildir. Oysa yıl boyunca kullanılmış bir MAJANDA bir başka MAJANDA'ya benzemez. Bunu, kullanıcıya keyifle dolduracağı alanlar açarak sağlıyoruz. Her haftalık plan sayfasında kullanıcının o haftasını değerlendirebileceği bir alan var örneğin. Gün gün duygu durumunu kaydetmek ve o günün, o ayın ve en sonunda o yılın baskın duygusunu kullanıcının kendisinin oluşturacağı bir tür grafik olarak görmesi mümkün. Böylece kullanıcılar yalnızca zamanlarını planlamış olmuyorlar, aynı zamanda geleceğe, dolu dolu yaşadıkları bir yılla ilgili kişisel bir belge bırakıyorlar. Zaten bu nedenle, Ajanda değil, MAJANDA! diyoruz. MAJANDA'nın bazı özellikleri sabit. Örneğin çocukları hesap tutmaya, para kullanma kültürüne yönlendirmeye çalışıyoruz. Ya da alışkanlık takibi yaptığımız bölümler var. Duygu durumunu izlemek, haftayı değerlendirmek MAJANDA'nın ortaya koyduğu yenilikler ve bunlar da sabit özellikler arasında. Zamanı biraz daha eğlenceli kılmak ve çocukları rutinlerinin dışına çıkarmak için hazırladığımız Çılgın Teklif bölümü de MAJANDA'nın olmazsa olmazlarından. MAJANDA 2020 ile 2021 arasındaki farklar hazırladığımız içeriklerde ortaya çıkıyor daha çok. MAJANDA 2020 içerikleri mevsim döngülerine göre hazırlanmıştı, MAJANDA 2021 ise tematik hazırlandı. Bu yılın MAJANDASI değerler konusuna ayrıldı. MAJANDA 2021'de barış, saygı, sevgi, hoşgörü, dürüstlük, alçakgönüllülük, işbirliği, mutluluk, sorumluluk, sadelik, özgürlük ve birlik değerlerinin her birini bir ayın teması olarak belirledik. Bunlar insanların doğayla ve birbirleriyle adil ve özgür bir ortamda bir arada yaşayabilmeleri için olmazsa olmaz değerler. Bu değerlerin biri olmadan diğeri olmuyor. Bu konuda piyasada bolca bulunan örneklerin aksine, farklı düşünce ve yaşama biçimlerine göre bu değerlerin anlam kaymalarına uğramamaları için çok çaba harcadık. Değerler çeşitli çevrelerce en kolay ve yaygın olarak suistimal edilen konulardan biri. Oysa değerler kişi ve topluluklara göre değişmeyen, bir arada yaşamamız için gereken ortamı oluşturan yapı taşlarıdır. İçeriklerimizi hazırlarken odak noktasında ele aldığımız değeri tutmak için uğraştık. Biz başardığımızı düşünüyoruz ama son söz elbette okurun. Umarım dediğiniz gibi yararlı bir kaynak üretebilmişizdir. Gündelik yaşamımızda uyguladığımız ya da özen gösterdiğimiz şeyleri paylaşmaktan keyif alıyoruz. Deneyimlediğimiz konuları elimizden geldiğince samimi biçimde paylaşmaya çalışıyoruz kitaplarımızda. MAJANDA içeriklerinde de geçerli bu yaklaşımımız. Okurlarımızı doğru ve iyi olduğuna inandığımız yaklaşımları deneyimlemeye davet ederek tartışmaya açıyoruz aslında. Böylece daha iyi ve olumlu olana hep birlikte ulaşmayı umuyoruz. Banu'yla o kadar uzun zamandır birlikteyiz ki o olmadan herhangi bir şey yapmayı düşünemiyorum. Biz ezelden beridir çok uyumluyuzdur. Mesela spor yaparken aynı anda nefes alır aynı anda veririz. Hareketlerimiz ayn anda aynı yöne doğru başlar ve biter. Banu'yla birlikte kitap yazarken doğal bir iş bölümü oluşur hemen. Her aşamada birbirimizi bir adım daha ileri taşımak için uğraşırız. Peki MAJANDA'nın hangi yaş grubundaki çocuklara hitap ettiğini söylemeliyiz? Ki bence ebeveynlerin de ilgisini çekmiş gibi görünüyor. MAJANDA, ikinci sınıftan itibaren çocuklarının kendi başlarına değerlendirebilecekleri bir içerik sunuyor. Daha küçük çocuklar yetişkin yardımıyla MAJANDA'nın birçok bölümünden keyif alabilir. Yetişkinlerin de MAJANDA'ya karşı boş olmadığını söylememiz lazım. Çocuğuna aldığı MAJANDA'ya özenip kendine de bir tane alan ya da çocuğu olmadığı halde MAJANDA kullanan çok yetişkinle karşılaştık. Hatta müşterilerine yeni yıl armağanı olarak MAJANDA gönderen şirketler bile var. Ajanda konusu karışık biraz. Aslına bakarsanız bizi MAJANDA'ya ulaştıran yolculuk tam da bu soruyla başlıyor. Bugüne kadar karşımıza çıkan hazır ajandaların hiçbiri olmasını istediğimiz özellikleri veremedi bize. Ajanda denince bizim zihnimizde bir süre boyunca belleğimize yardımcı olacak, düşünmemizi kolaylaştıracak, bakmaktan keyif alacağımız ve bizimle geçirdiği zaman zarfında oluşacak bir tür kayıt aracı canlanıyor. Hazır ajandaların bu tür özellikleri neredeyse hiç yok. Bu nedenle Banu da ben de boş birer defter alıp kendi ajandalarımızı kendimiz kurguluyoruz yıllardır. Üsluplarımız çok farklı. Banu ajandasını oluştururken renkli kalemler, süslü el yazıları, farklı yerlerden toparladığı ya da çizdiği çeşitli görseller kullanıyor. Ben yazı şablonu, cetvel, tek renk kalem kullanıyorum. Banu'nun ajandaları geçirdiği günün ruhuna uygun bir biçimde gelişirken benim ajandalarımda sürekli gelişen ama özünde aynı olan bir sistem işliyor. Ajandalarımızda iş planlarımız, günlük görevlerimiz, çeşitli listeler gibi şeyler yer alıyor. Bunların yanında benim için ajandamın en önemli görevi düşüncelerimin kronolojik kaydının yer alması. İkimizin de ajandalarında birer dizin bölümü var. Ben konu takibi yapabilmek için ajandalarımı kronolojik olarak numaralandırıyorum ve ayrı bir dizin defterinde konuları ajanda ve sayfa numarası üzerinden kaydediyorum. Böylece hangi konuyu hangi ajandanın hangi sayfasında düşündüğümü kolayca bulabiliyorum. Ajandakolik'te MAJANDA'ya ve bize yer verdiğiniz için çok teşekkür ederiz. Biz de herkese sağlıklı, mutlu, adil ve özgür yıllar diliyoruz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yildiz-kenter-anisina-ayca-bingolden-ben-anadolu-sahnede/", "text": "Türk tiyatrosunun duayen ismi Yıldız Kenter'in anısına, sanatçının yıllarca sahnelediği Ben Anadolu oyunu, bu defa Ayça Bingöl'ün yorumu ile ENKA Oditoryumu'nda izleyiciyle buluşturuyor. ENKA Sanat, 2019 yılında aramızdan ayrılan Türk tiyatrosu ve sinemasının duayen ismi, Kenter Tiyatrosu'nun kurucusu ve Devlet sanatçısı Yıldız Kenter'i, 16 Kasım Salı akşamı saat 20.30'da Güngör Dilmen'in klasikleşmiş eseri Ben Anadolu ile anıyor. Anadolu topraklarının özünü oluşturan; toprakla, ağaçla, ürünle, masallarla, tarihle, savaşlarla, sokaklarla bir olan, Anadolu'nun farklı çağlarına tanıklık eden kadınlar, bu kez Ayça Bingöl'ün yorumunda vücut bulacak. Biletlere Biletix. com ve Biletix satış gişeleri ile ENKA Vakfı Ana Gişesinden ulaşılabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yildiz-kenter-belgeseline-emek-verenler-sanat-abidesini-ajandakolike-anlatiyor/", "text": "Bugün 27 Mart Dünya Tiyatro Günü... Bu çok özel günde Türk tiyatrosunun duayeni, Kenter Tiyatrosu'nun kurucularından, büyük usta, hoca, UNICEF Türkiye İyi Niyet Elçisi değerli sanatçı Yıldız Kenter'i, haziran ayında ENKA Sanat sponsorluğunda prömiyerini yapacak olan belgeselin yaratıcılarıyla anıyoruz. ENKA Kültür Sanat Direktörü Gül Mimaroğlu, belgeselin danışmanlığını üstlenen Dikmen Gürün, yönetmen Selçuk Metin ve senarist Zeynep Miraç, Türk tiyatro tarihinin yapı taşlarını oluşturan isimlerden Yıldız Kenter'i Ajandakolik'e anlatıyor. Bundan üç yıl önce 91 yaşında aramızdan ayrılan Türk tiyatrosunun çok önemli isimlerinden Yıldız Kenter'in hayatını genç kuşaklara da aktarabilmek ve geçmişten geleceğe ışık tutmak amacıyla hazırlanan belgeselin çekimleri devam ediyor. Bu sürecin yapım aşamasının izlerini sürmek ve Dünya Tiyatro Günü'nde ustaların ustası Yıldız Kenter'i hiç unutmamak, hep hatırlamak için çok kapsamlı ve epey merak uyandırıcı bu özel belgesele emek veren isimlerle konuştum. Her şeyi ilmek ilmek örmüş, tüm zorluklara göğüs gererek bir tiyatro kurmayı ve yaşatmayı başarmış bir kadının hikayesini dinlemek insanın hem yüreğini titretiyor hem de ilham veriyor. Tıpkı ismi gibi yıldız olan bir sanatçının tiyatro gibi sonsuza kadar yaşayacak olması müthiş bir şey! Tam olarak hatırlamıyorum ne zaman tanıştık Yıldız Kenter'le. Herhalde eleştiri yazmaya başladığım ilk yıllar olsa gerek. Ama daha öğrenciyken kendisini Ankara Devlet Tiyatrosu'nda izlemiş ve hayran olmuştum. Hep devam etti bu hayranlık. 1960'lar özel tiyatro hareketinin başladığı yıllar. 1961 Anayasa'sının getirdiği özgürlük ortamında pek çok özel tiyatro kuruluyor. Yıldız ve Müşfik Kenter'in kurduğu Kent Oyuncuları da bunlardan biri. Ama, yerleşik bir mekanları yok. Karaca Tiyatro'dan başlayan ve Site Tiyatrosu, Ses Tiyatrosu'na uzanan bir trafik söz konusu. İşte bu süreçte karar veriyor Yıldız Kenter kendilerine ait bir tiyatro binasına sahip olmaları gerektiğine. Düşünün ki bir devlet desteği, herhangi bir fon yok yararlanabilecekleri. Ama, Yıldız Hanım inatla uğraşıyor, didiniyor bu düşüncesini hayata geçirmek için. Kolay bir iş değil onca borç altına girmek, koltuk satmağa çalışmak, sıklıkla turnelere çıkmak... Sıfırdan ve büyük uğraşlarla ortaya çıkıyor o güzelim Kenter Tiyatrosu. Müşfik Kenter, Şükran Güngör ve Kamran Yüce elbette sanatçının yanında duruyorlar. Ama, gözünü karartarak doğrudan elini taşın altına koyan kişi Yıldız hanımdır. Ben, kadın olarak yalnız kaldığını veya yalnız bırakıldığını düşünmüyorum. Çünkü, o yıllar, bugün olduğu gibi kadının ötekileştirildiği yıllar değil. Yönetici kadroların tiyatroya, sanata bakışları da bugünlerden farklı. Belki Müşfik Kenter'le önceleri bir tiyatro inşa etme konusunda fikir ayrılığı yaşıyorlar ama sonrasında hep ablasının yanında duruyor Müşfik Bey. Keza, Şükran Güngör, Kamran Yüce de Yıldız Kenter'in yanındalar. Öte yandan, koltuk satma olayının fikir babası Talat Halman'dan tutun dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e kadar pek çok kişi yalnız bırakmıyor sanatçıyı. Tiyatro Benim Hayatım'ın yazım sürecinde hemen her gün beraberdik. Çok kıymetli bir ilişkimiz oldu ve sanatçımız vefat edene kadar da sürdü bu dostluk. Saygı, sevgi ve neşe doluydu. Okumayı severdi. Sadece tiyatroya dair gelişmeler değil, dünya halleri onun ilgi odağındaydı. Hoşsohbet bir insandı. Hemen her buluşmamızın sonunda akşamüstü Boğaz'a karşı şarap yudumlamak ikimizin de keyif aldığı bir olaydı. İyi ki yakından tanıdım Yıldız Kenter'i ve iyi ki benim onu sevdiğim kadar o da beni sevdi. Bana inandı, güvendi. Evet, sevgili Yıldız Kenter'in kitabını okumuş olması beni çok mutlu eden bir olaydır. Koşa koşa götürmüştüm ilk baskıyı elime alır almaz. O da sanırım bir solukta okudu ve mutluluğunu çok güzel sözlerle paylaştı benimle. Birkaç yılda ortaya çıktı bu kitap. Dolayısıyla tabii ki uzun sohbetlerimiz oldu. Benimle paylaştığı ama sonrasında yazılmasını istemediği şeyler de oldu. Hepsini hafızamdan sildim. Unuttum... Ve, ne güzel ki Yıldız Kenter hiç müdahale etmedi kitaba. Bu, karşılıklı bir güven meselesi. Son provaları bile okumadı. Bana gösterdiği bu incelik büyük bir onurdur benim için. Yıldız Kenter'in ve Kenter Tiyatrosu'nun Tiyatro Benim Hayatım adlı kitabımla ve bu belgeselle 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde anılması gururlandırıcı bir olay. Belgeselde kitabımdan yararlanılması beni ayrıca mutlu etti. Selçuk Metin ve Zeynep Miraç muhakkak ki mükemmel bir işe imza atacaklar. ENKA Sanat'a böyle değerli bir çalışmayı desteklediği için, başta Gül Mimaroğlu olmak üzere Murat Ovalı ve tüm ENKA Sanat ailesine teşekkür ederim kendi adıma. Dünya Tiyatro Günü vesilesi ile, tiyatroların sadece türlü maddi sorunlarla değil, tutucu zihniyetlerle, baskı ve sansürle mücadele etmek zorunda kaldıkları şu günlerde tiyatronun önemini bir kez daha vurgulamak isterim. Evet, tiyatro önemli... Şiddetin her türlüsünün tavan yaptığı bir dönemde tiyatronun güçlü nabız atışlarıdır toplumları yüreklendirecek olan. Bu böyledir ve böyle olagelmiştir. Ben 21 yıl boyunca İKSV'den onur ödülü alan sanatçılar için filmler hazırladım. Onlar, kendileri için düzenlenen törenlerde ödüllerini alırken yaptığım filmler gösterildi. Kimler yoktu ki! Yalnızca Türk sanatçılar değil; Sophia Loren, Harvey Keitel, Gerard Depardieu ve daha birçok isim. Yüzden fazla isim için bu çalışmaları yaparken sanatçıların tüm eserlerini bulup inceleyerek 3-4 dakikalık kısa filmler hazırladım. Kocaman bir hayatı 3-4 dakikada anlatmak elbette çok zordu. Bu çok değerli isimleri daha geniş zamanlarda anlatmanın yolu da elbette belgesellerdi. Önce Haldun Taner için hazırladığım Ve Perde, ardından da Leyla Gencer için hazırladığım Leyla Gencer: La Diva Turca geldi. İstanbul Film Festivali için Metin Akpınar'a onur ödülü filmini hazırlarken karar verdim aslında bu belgeselleri yapmaya. Haldun Taner'in belgeseline başladığımda, Metin Akpınar ile de yapmayı hayal etmiştim. Birkaç yıl sonra kapısını çalıp projemi anlattım ve bu serüven başladı. Usta sanatçıların hikayelerini yaşarken kendilerinden dinleyebilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aslında durum hiç de düşündüğünüz gibi değil. Arşiv süreci biraz zorlu olacak. Bir defa Kenter Tiyatrosu'nun bir arşivi yok ortada. Hiçbir zaman olmamış. Bu çok şaşırdığım bir durum da değil açıkçası. Türkiye'de bırakın kişileri, kurumların bile arşivleri maalesef çok düzenli değil. Hep ihmal edilmiş ya da çeşitli sebeplerle ötelenmiş bir konu bu. Bu çok üzüldüğüm bir durum açıkçası. Ne mutlu ki, hem bugüne kadar yaptığım çalışmalardan dolayı oluşturduğum kişisel arşivim sayesinde hem de belgeselin yapımından haberdar olan kişilerin destekleriyle Kenter Tiyatrosu arşivi de bir yerde toplanmış olacak. Çekimlere başladıktan bir süre sonra sosyal medyadan hiç tanımadığım bir kişi bana ulaştı. Yıllar önce Müşvik Kenter'in asistanlığını yapmış olan Emre Şen. Kenter Tiyatrosu'nda geçirdiği dönemde tiyatrodaki tüm fotoğrafları dijital hale getirdiğini söyledi. Emre Şen elindeki tüm arşivi bana teslim etti. Kendisine bu vesileyle de teşekkür etmek isterim. Aslında bu belgeselin başlaması Kenter Tiyatrosu'nun el değiştirerek İstanbul Büyükşehir Belediyesine geçişiyle hızlandı. ENKA Sanat'ın Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşen Genco Erkal belgeselinin galasında, sevgili Gül Mimaroğlu beni Kenter Tiyatrosu'nun tadilatını gerçekleştiren mimar ile tanıştırdı. Sohbet sırasında tiyatronun iki üç ay içinde koltuklarının sökülüp tadilatın hızlanacağı bilgisini alınca aniden başlama kararı aldım. Çünkü Yıldız Kenter'i yakından tanıyan, onunla çalışmış sanatçılarla yapacağımız röportajları tiyatroda çekmeliydim. Tiyatronun tadilatı bitmeden, tiyatronun kokusu ve ruhu henüz ordayken... Ve gerçekten de tüm katılan sanatçılar tiyatrodan girdikleri andan itibaren bu duygularla anlattılar bize Yıldız Kenter'i. Hepsinin anıları canlandı. Yaşadıklarını bize sadece koltukta oturarak değil; kulislerde, odalarda, dekor imalathanesinde gezerek anlattılar. Sevgili Dikmen Hocamın kitabı ise bambaşka bir konu. Kitap ilk çıktığı gün kendisiyle birlikteydik. Çıkar çıkmaz okuduğum, çok sürükleyici bir eser. Bir solukta okunan kitaplardan... Kitabı bitirir bitirmez Dikmen Hocamla konuşmuştuk ve o gün kitabın belgeselini yapmak istediğimi söylemiştim. İkimiz de çok heyecanlı bir şekilde arayışa girdik, hatta birkaç kurum da gezdik ama olmadı. Ne yazık ki Yıldız Kenter hayattayken bu dileğimizi gerçekleştiremedik. Ben her şeyin ancak olması gerektiği zaman olabileceğine inanıyorum artık. Ama vazgeçmeden, sabırla... Yeter ki isteyin. Ve bugün ENKA Sanat'ın destekleriyle projemizi hayata geçirebildik. Belgeselin adı maalesef henüz belli değil. Senaryomuzu yazan Zeynep Miraç ile birkaç isim konuşuyoruz ama şimdilik bir şey söylemek mümkün değil. Çünkü Metin Akpınar belgeselinin ismini son izlemeyi yaparken bulmuştuk. Şu an bitirmek üzere olduğumuz Haldun Dormen belgeselinde ise ilk gün bir isim belirledik ama kurgu aşamasında ismimiz değişti. O yüzden isim son güne kadar sürpriz bir şekilde bizi bekliyor. Söz konusu Yıldız Kenter için yapılan bir belgesel olunca elbette tüm isimler yoğun programlarını zorlayarak takvime uymaya çalıştılar. Çok konuşmacımız olunca da elbette belli günler belirledik. Tüm sanatçılar büyük bir mutlulukla geldiler sete, bunu hissettik. Çekimlerimize katılan oyuncuları düşündüğümüzde, üç farklı kuşağın en önemli sanatçılarını ağırlamak bambaşka bir duygu. Tiyatro tarihimiz açısından farklı bir eser olacağını düşünüyorum. Elbette kişiliği çok etkileyici! Hayatındaki kırılma anları ve sürekli mücadeleyle geçmiş bir yaşam. Ben kendisini üç ya da dört kez izleyebildim ancak güçlü oyunculuğu tüm katılanların birleştiği ortak nokta. Haldun Dormen Ben O'nun gibisini izlemedim! diyor örneğin. Tabii her şeyin üstünde hocalığı var elbette. Türkiye şartlarında bir tiyatro kurmak, onu ayakta tutmak bile başlı başına bir belgesel konusu aslında. Aslında ortaya çıkan eserler bu değerli isimlere bir şükran niteliğinde. Bunun yanı sıra tiyatroyu gelecekleri olarak seçen gençlere de bir kılavuz olması en büyük isteğimiz. Tiyatronun mihenk taşları olan bu isimler geçmişte neler yaşamış, alkışları hak etmek için nasıl zorlu günler geçirmişler. Bunların bilinmesi gerekli. Günümüz popüler kültürüyle yoğrulan sanatçı adaylarının bu yaşamlardan feyz alması bizim de sorumluluğumuzu arttırıyor elbette. Ama en başında her şeyin doğru aktarılması önceliğim. Hiçbir zaman bir oyuncu ya da tiyatro yönetmeni olmak gibi bir idealim olmadı. Ancak uzun yıllardır sanatın içinde olan biri olarak tiyatroyu tüm branşların temeli olarak görmekteyim. Yaptığım işi de bir iş olarak görmüyorum. Sevdiğim işi doğru yapmaya gayret ediyorum sadece. Tiyatroya bir nebze katkım olabiliyorsa ne mutlu bana. Haldun Taner'den bir alıntı yapmak isterim. Dikmen Hanım'ın kitabı Yıldız Kenter üzerine yazılmış tek kitap. İyi ki de böyle bir çalışma yapmış, yoksa çok eksik kalırdık. Elbette Dikmen Hanım ile hep bir dirsek temasında bulunduk. Tiyatro konusunda Türkiye'deki en yetkin kişilerden biri. Bize yol gösteriyor her zaman. Kitap, senaryonun belkemiği... Bu omurganın yanı sıra Yıldız Hanım'ı onu tanıyanlardan, birlikte çalıştığı, hayatı paylaştığı insanlardan dinledik, dinliyoruz. Onlar anlattıkça ete kemiğe bürünüyor bu portre. Ne yazık ki ülkemiz, Selçuk Metin'in de dediği gibi arşiv konusunda geçer not alan bir ülke değil. Sözünü ettiğiniz arşivin var olduğunu söylemek gerçekten zor. Dönemi anlatan farklı kaynaklara, başka yaşam öykülerine başvuruyoruz. Gazete haberleri, tiyatro tarihi kitapları, sözlü tarih çalışmaları bize yol gösteriyor. Deniz Yüce Başarır'ın babası, Kent Oyuncuları'nın kare ası içinde yer alan Kamran Yüce'nin zengin arşivini paylaştığı kitabı Perde Kapanmasa Görecektinizi de anmalıyım. Ben özellikle 1950-1980 arası özel tiyatroların program dergilerini topluyorum. Bunlar da kılavuz görevi görüyor. Evet, Müşfik Kenter vefat ettiğinde onunla Milliyet gazetesi için bir söyleşi yapmıştım. Hüzünlü bir gündü, buna rağmen çok kucaklayıcıydı. Aklıma bir gün bu vesileyle yeniden buluşacağımız gelmemişti elbette. Yine karşı karşıya gelsek ona teşekkür etmek isterdim. Yaşam öyküsüne daha da vakıf olunca acaba ona şükranlarımızı yeteri kadar sunabildik mi diye düşünmeden edemedim. Hayatımızda nasıl bir yeri olduğunu, bizleri nasıl zenginleştirdiğini daha iyi anlıyorum şimdi. Bu topraklarda ömrünü tiyatroya adamış, yüzlerce tiyatrocuya el vermiş, hiçbir zaman kolaya kaçmamış biri Yıldız Kenter. Belki bu belgesel teşekkür etmek için bir vesile olur. Değişim kaçınılmaz ancak tarihin hep ileri doğru hareket ettiğini düşünürsek olumlu bir değişim beklemek daha akılcı. Lakin işler pek öyle yürümemiş buralarda. Geçmişe kuru güzellemeler yapmanın faydası yok, ancak yine de 70 yıl öncesinin muasır medeniyet yolunda yürüyen ülkesini görünce nelerden vazgeçildiği daha da belirginleşiyor. Cumhuriyet'in ilk yıllarında doğmuş Yıldız Kenter. Bir inşa dönemi bu ve insan kazanmak üzerine çalışan bir sistem var. Şimdi, -bu sözcüğü kullanmaktan çekinmeyeceğim- bir yıkım döneminden geçerken o günleri hatırlamanın bize güç vermesini dilerim. Her mesleğin kendi kuralları, zorunlulukları, dayattığı bir yaşam biçimi var. Tiyatro da böyle... Çocukların anne ve babalarını tiyatro ile paylaşmak zorunda kaldıkları zamanlar oluyor. Öte yandan bir ülkenin tarihine adını altın harflerle yazmış bir annenin kızı olmak gurur veriyor. Her iki tarafa da hak veriyorum. Hepimizin hayatında ikilemler var, ben artılara ve eksilere bir bütün olarak bakma taraftarıyım. Tiyatro benim hayatımda çok önemli ve çok belirgin bir yer tutuyor. Tiyatroya duyduğum sevdayla ben ben oldum. Benim için bir aile büyüğü kadar yönlendirici, öğretici oldu. Kendimi inşa etme yolunda bana yol gösterdi. Yıldız Kenter müthiş bir rol model bence; bir işi tutkuyla yapmanın, hayata sevgiyle sarılmanın, yıkıcı anlarda bile yapıcı bir enerjiyle yol almanın örneği... Hepimizin güce, ilhama, yapıcı enerjiye ihtiyacı var bu günlerde. Aradığımızı tiyatroda bulacağımıza inanıyorum. ENKA Sanat olarak kurulduğumuz günden bu yana yürüttüğümüz çalışmalar ile sanatçılar, kurumlar ve izleyiciler arasında yeni ilişkiler yaratmaya, sektörün ülkemizdeki gelişimine katkı sağlamayı hedefliyoruz. Amacımız, kültür sanat sektörünün gelişimine her alanda destek verirken, üretimi ve yaratıcılığı teşvik etmek, bu üretimleri izleyiciyle buluşturmak ve bunu sürdürülebilir kılmak oldu. Kültür ve sanatın sürdürülebilirliğinin, ancak uzun dönemli ve kesintisiz destekle sağlanabileceğine inanıyoruz. Dolayısıyla bu süreçte, her dönemin değişen koşullarını gözetiyor, farklı destek, proje ve programlar geliştiriyoruz. Değişim ve dönüşümlere açık bir kurum olarak, biz her 8-10 yılda bir rotamızı yenilemeyi seviyoruz. Aynı zamanda sektörün önde gelen kurumları ile omuz omuza vererek neler yapabileceğimizi konuşuyor, tartışıyor, güçlerimizi bir araya getiriyoruz. İşte pandemi de rotamızı bir kez daha gözden geçirdiğimiz, kaynaklarımızı yeniden değerlendirdiğimiz bir dönem oldu. Bu dönemde, Türkiye tiyatrosunun belleğini oluşturmak ve bu yönde farkındalık yaratmak açısından çok önemsediğimiz Genco belgeselinin Yapım Sponsorluğunu üstlendik. Projelerimizi ve etkinliklerimizi tasarlarken sadece geleceğin sanatçılarını değil, dokunabildiğimiz tüm gençlerin iyi birer sanat izleyicisi olabilmelerini de hedeflediğimizden, bu belgeselin gelecek nesiller için ülkemiz tiyatro tarihi alanında önemli bir kaynak oluşturduğunu görmek bizi son derece memnun etti. Ancak aynı zamanda, gençlerin bizim duayen olarak tabir ettiğimiz, özellikle Cumhuriyet ilk yıllarında öne çıkan pek çok sanatçıyı yeterince tanımadığını gözlemledik. Türk tiyatro tarihinin en önemli yapı taşlarından biri olan ve 2019 yılında aramızdan ayrılan Yıldız Kenter'in hayatının ve ilham verici hikayelerinin de gençlere ulaşması gerektiğini düşündüğümüzden, bu yıl da Yıldız Kenter belgeselinin yapım sponsorluğunu üstlenmeye karar verdik. Elbette kendisini çok kez sahnelerimizde ağırlama fırsatımız oldu, kendisi aynı zamanda etkinliklerimizi de bir izleyici olarak takip ederdi. Hiç unutmuyorum, Kenter Tiyatrosu'nu ağırladığımız bir yaz günü Açıkhava sahnemizde değerli Yıldız Hanım'ı anne rolünde izledik. Yaklaşık bin kişilik bir seyirci ile birlikte, kah gülerek kah gözlerimiz dolu dolu, nefes bile almaya korkarak ilgiyle izledik onu. Oyun bitiminde bu kalabalık seyircinin yüreğinden kopup gelen alkışlar dinmek bilmedi; anne rolü ile Yıldız Kenter, tüm izleyicilerin kalbini fethetmişti. Bu hislerimi daha sonra ENKA'nın Sesi adlı kurumsal dergimizde kaleme almıştım. Sanatla gençliğimden bu yana iç içe bir hayat yaşıyorum diyebilirim. 1971 yılında ülkemizde Kültür Bakanlığı'nın kuruluşunun verdiği heyecanın üzerine, 1973'de yurt dışında Kabuki Tiyatrosu'ndan harikulade kostümleri ve dekorları ile son derece etkilendiğim bir Noh oyununu izledikten sonra kendimi dönemin tek kuramsal tiyatro okulu olan Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kürsüsü'nde buldum. Burada Sevda Şener, Metin And ve Özdemir Nutku gibi pek çok duayen ismin öğrencisi olma fırsatını yakaladım. Elbette bu isimlerin öğrencisi olabilmek hem büyük bir şans hem de kariyerimin şekillenmesi açısından oldukça ilham verici oldu. Mezuniyetimin hemen ardından 1983 yılında, kuruluşuna şahitlik ettiğim ve kültür sanat alanındaki faaliyetlerinin uzun yıllardır başında olduğum ENKA Vakfı ile yollarımız kesişti. Sahnede olmak değil, sanatın sürekliliğini sağlamak için çalışmak bana hep daha iyi geldiği için o günden bu yana, sanatın tüm dallarına kucak açtığımız ulusal ve uluslararası projeler, etkinlikler ve iş birlikleri ile sektörün ülkemizdeki gelişimine ekibimle birlikte katkı sağlamayı hedefliyorum. Vakfımız çatısı altında yürüttüğümüz bu faaliyetlerde, üç temel kavram, özgür düşünce, estetik bakış ve yenilikçilik, faaliyetlerimizin omurgasını oluşturdu. Pandemi süreci hem sosyal hayatımızda, hem de iş yapış şekillerimizde köklü değişiklikler yaşadığımız, alışılagelmişin dışında bir dönem oldu. Bu dönemin beraberinde getirdiği dijitalleşmenin en önemli kazanımı ise bugüne kadar çeşitli sebeplerle sanatçıların konserlerine, oyunlarına, söyleşilere ve sergilere gitme fırsatı bulamayan pek çok sanatseverin, özellikle de gençlerin bu içerikleri evlerinde izleme olanağı bulması oldu. Bu dönemde hep birlikte sanatta sınırların dijital yolla nasıl eridiğine şahit olduk. Yaşadığımız ilk şokun hemen ardından biz de kısa sürede toparlanıp, sanatın iyileştirici gücünden aldığımız ilhamla, sanat üretimi, pratikleri ve izleyici deneyimini genişletici yeni ve yaratıcı bir sürecin içerisine girdik. Ekip olarak değişimlere açık, yeni fikirlerin üretildiği, yeni üretim formlarının, yeni sunuş biçimlerinin, yeni modellerin ve bu doğrultuda çözümlerin konuşulduğu öğretici, deneysel ve tecrübe katan bir süreç yaşadığımızı söyleyebilirim. Bu süreçte, ENKA Sanat olarak sanatın her dalından en güncel örnekleri #sanatabağlan etiketi altında dijital platformlarımıza taşırken, tiyatronun dünü, bugünü ve geleceğinin konuşulduğu, kimi usta kimi genç tiyatro sanatçılarımızın katıldığı canlı yayınlar gerçekleştirdik. Ayrıca kurumumuzun etkinlik arşivini YouTube kanalımıza taşıdık. Düzenlediğimiz geçmiş dönem etkinliklerinden kayıtları sosyal medya hesaplarımıza taşıyarak bir nevi dijital müzik arşivi oluşturmuş olduk. Ayrıca sanatçılarımız sosyal medya hesaplarımızdan bizler için online söyleşi ve konserler düzenledi. O dönem tüm etkinliklerimiz muazzam bir ilgi gördü. Bu süreçte yaşadığımız deneyimler bize gösterdi ki, fiziki etkinliklerle izleyiciyle etkileşimi destekleyen çevrim içi projeler yan yana hibrit bir şekilde pandemi sonrasında da hayatımızda olmaya devam edecek. Kültür-sanat etkinlikleri, insanların bir araya gelerek sosyalleşmeleri, eğlenmeleri ve rahatlamaları için en güzel vesile. Pandemi şartlarının hafiflemesi ve etkinliklerin yeniden başlaması hem seyircilere hem de sanatçılara iyi geldi. Ekonomik anlamda da sektör yeniden hareketlenmiş oldu. İki yıldır yaşadıklarımızı göz önünde bulundurursak, pandemi sürecinin ardından bir anda sosyalleşme psikolojik açıdan elbette kolay olmuyor. Yine de bu yıl önce Açıkhava Tiyatrosu'nda şimdi de ENKA Oditoryumu'nda düzenlediğimiz tüm etkinliklerin tamamen dolduğunu söyleyebilirim. Bu da elbette bizi çok mutlu ediyor. Tiyatro, yaşamın bir parçasıdır; geçmişi günümüzü ve geleceği anlamamıza yardımcı olur. Düşünce gücü ile düşünce özgürlüğünü öğretir ve ancak aşk ile yapılabilir. Tiyatroya gönül vermiş, sahne üstünde ve gerisinde aşkla çalışan herkesin, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nü kutluyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yildizlar-kosmak-ve-diger-bazi-seyler-ronkenin-yildiz-avi/", "text": "İlk Genç Timaş'tan çıkan ve on yaş üstü çocuklara hitap eden Mavi Kanatlar kitabıyla tanınan Jef Aerts'in Ronke'nin Yıldız Avı adlı ikinci kitabı da artık Türkçede. Kitapları on beş dile çevrilmiş olan yazar Jef Aerts, ülkemizde İlk Genç Timaş'tan çıkan ve on yaş üstü çocuklara hitap eden Mavi Kanatlar kitabıyla biliniyor. Geçtiğimiz yılın ilk aylarında çıkmıştı. 2022'den geçen yıl diye bahsediyoruz bile, bakar mısınız? Neyse, ne diyordum? İki kardeşin maceraları üzerinden saygı, sevgi ve sorumluluk duygusuyla yoğrulduğumuz Mavi Kanatlar'dan sonra Aerts, bu kez de yıl bitmeden Ronke'nin Yıldız Avı adlı ikinci kitabıyla okurla buluştu. Yusuf Yelkenci tarafından dilimize kazandırılan kitapta Aerts, bizi deniz kenarında bir gençlik kampına konuk ediyor. Ronke'nin macerası, maceramız oluyor. Bir gözlemevi de bulunan bu kampta kahramanlarımız, görme engelli fakat alabildiğine koşmak isteyen, ayrıca uzaya, yıldızlara ve gezegenlere meraklı Ronke ve onun en yakın arkadaşı Nouri'nin maceralarına tanıklık ediyoruz. İzninizle hemen bir parantez açmak istiyorum. Ronke, beni çok sevdiğim bir başka kahramana götürüyor; Mafalda'ya. Paola Peretti'nin Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe kitabına yani. Paola'nın otobiyografik bir yansıması olan bu kitabı da çok seveceksiniz. O da bir Genç Timaş çalışması olarak okurunu bulmuştu. Parantezimi hemen kapatıyorum ve devam ediyorum. Engeliyle ruhuna kilit vuruşuna dayanamayan ailesi, Ronke'yi bir kampa yazdırıyor; bir yıldız kampına. Burada Nouri'yle tanışıyorlar. Modern bir gözlemevinde ve ilgili görevliler eşliğinde kalmasına, programlanmış zaman dilimlerinde özel seçilmiş videolarla evren hakkında bilinen her şey paylaşılmasına rağmen mutsuz bir karakter Ronke. Neyse ki bulunduğu ortama adapte olmanın yollarını bulmasını da biliyor. Bunu öğreneli çok olmuş. Hem sonra bilgisayar oyunlarına kafayı takmış Nouri var; onunla nefis bir arkadaşlık yaşayarak maceralı bir yola çıkıyor. Ronke bir yandan yıldız kampında olduğu için mutlu aslında. Babasıyla yedi yaşından beri şekerlemelerden yaptıkları bir yıldız haritaları bile var. Tabii o yine de bir koşu kampında olmayı tercih ederdi, o ayrı ama şu anda ileri yıldız avcılığı kampında. Hem kampın sahil tarafının belirli bir alanında da olsa koşmasına da izin veriyorlar. Zaten Nouri'yle de burada tanışıyorlar. Büyük arkadaşlıkları sıkı bir anlaşmazlıktan sonra başlıyor. Sağlamlığı da oradan geliyor zaten. Gözleri görmediğinden karşısına çıkan bütün sorunları cep telefonu uygulamasıyla çözmeye çalışan Ronke'nin en yakın arkadaşı artık Nouri. Ronke'ninse derdi belli: Bir gün tek başına özgürce koşabilecek mi? Her türlü engellemelere karşın, bulduğu her düzlükte, kumsalda, salonda koşmak isteyen Ronke'nin hep yanında olan Nouri, arkadaşlığını burada da gösteriyor ve onu bu konuda cesaretlendiriyor. Bu arada bilgisayar oyunlarından birinde kendine bir arkadaş bulan Nouri de bir yandan Ronke'yi kollarken bir yandan da sanal alemdeki arkadaşına kampta olanları olduğu gibi aktarıyor ve sanal arkadaşından direktifler alıyor. Bu durum Ronke'nin hiç hoşuna gitmiyor ve arkadaşını uyarıyor. Görüyoruz ki bir hikayenin içinde akıp giderken önemli meseleler de mesele ediliyor. Şu bir gerçek ki, artık internet hayatımızın ayrılmaz bir parçası ve her şey orada; iyi de kötü de. İnternette karşımıza çıkan herkesin bizim arkadaşımız olması mümkün değil. Hissettirdiği şey bu olabilir ama kitap, bunu çocuklara çok güzel aktarıyor. Kitapta işlenen bir başka konu ise Nouri'nin yıllarca kırgın olduğu dedesiyle olan sorunlarını çözmesine tanık olmamızla başlıyor. Aile içi sorunların karşılaştırıldığı, umutların ve kırgınlıkların harmanlandığı, kendi çocukluğumuz ve şimdiki çocukluk reflekslerimizin kıyaslanıp sorgulandığı anda bir kez daha görüyoruz ki, Ronke'nin Yıldız Avı sadece bir ilk gençlik romanı değil. O, hepimizi hayallerinden ve cesaretinden yakalayan bir yetişkin romanı aynı zamanda."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yilin-atamasi-ibb-kultur-asnin-genel-muduru-murat-abbas-oldu/", "text": "Kültür sanat dünyasının değerli isimlerinden Murat Abbas, Serdal Taşkın'dan boşalan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş. Genel Müdürlüğü görevine getirilerek yılın hiç kuşkusuz en önemli atamasının başrolündeki isim oldu. Sevgili Murat Abbas'a yeni işinde başarılar dileriz. İstanbul kültür sanat hayatından kopmadığı için şansımız devam ediyor. Ne mutlu!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yilin-filmekimi-zamani/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 22'nci kez düzenlenecek Filmekimi'nin basın buluşması 3 Ekim Salı akşamı Paribu Cineverse Kanyon'da gerçekleşti. Paribu'nun ev sahipliğinde gerçekleşen gece, Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış seçkisinden, Monia Chokri imzalı Aşkın Tabiatı / Simple Comme Sylvain'in gösterimiyle sona erdi. Filmekimi biletleri 4 Ekim Çarşamba günü 10.30'da başlayacak Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 7 Ekim Cumartesi günü 10:30'da genel satışa açılacak. Cannes'dan Venedik'e Locarno'dan Toronto'ya uluslararası festivallerde dünya prömiyerini yapan ödüllü filmler ve heyecanla beklenen yeni yapımlarıyla dolu programıyla 13-22 Ekim'de İstanbul'da, 20-22 Ekim'de İzmir'de gerçekleşecek Filmekimi'nin gelişi, 3 Ekim akşamı Kanyon Paribu Cineverse'de gerçekleşen bir buluşmayla kutlandı. Geceyi konuşmasıyla açan İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan, sözü İstanbul Kültür Sanat Vakfı Genel Müdür Yardımcısı Yeşim Gürer Oymak'a bıraktı. Yeşim Gürer Oymak, Filmekimi İKSV'nin çok genç, çok dinamik bir etkinliği. Hem programı hem yapısı hem de izleyici kitlesiyle bu dinamizmi doğrudan yansıtan Filmekimi'nde sponsorumuz olarak yanımızda Paribu'yu görmek de bizi çok mutlu ediyor. Bu işbirliğinin her iki kuruma da güç ve enerji verdiğine inanıyoruz. Sinemaseverler için Filmekimi adeta bir tutku. İstanbul Film Festivali'nin hemen ardından Filmekimi için gün saymaya başlanıyor; belki bütün yaz boyunca hangi filmlerin programda yer alacağı merak ediliyor. Dünyanın dört köşesinden en merakla beklenen, ilgiyle takip edilen, bol ödüllü, en yeni, en yenilikçi filmler Filmekimi'nde yer alıyor. Yıllar içinde sinemaseverlerin gönlünde ayrı bir yer edinen bu film haftasının gördüğü ilgiden dolayı çok mutluyuz. Paribu da Filmekimi'nin geniş kitlelerle buluşabilmesine çok önemli katkılar sağlıyor. Bu yıl Filmekimi'ni İstanbul'un yanı sıra İzmir'deki sinemaseverlerle de Paribu'nun değerli katkıları sayesinde buluşturabiliyoruz. Yıllardır Filmekimi'nin önemine bizimle birlikte inanan ve bu etkinliğe desteğini sürdüren Paribu'ya değerli işbirliği için teşekkür ediyorum. Önümüzdeki yıllarda da bu güzel işbirliğimizin devam edeceğine gönülden inanıyorum diye belirtti. 2023 Cannes Film Festivali'nde Tran Anh Hung'a En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandıran Şeflerin Aşkı, En İyi Senaryo Ödülü'nün sahibi, Hirokazu Kore-eda imzalı Canavar ve En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen, Wim Wenders'in yönettiği Mükemmel Günler Filmekimi'nin beklenen filmleri arasında. Cannes'da En İyi İlk Film seçilerek Altın Kamera Ödülü'nü kazanan Altın Kozanın İçinde, festivalin Belirli Bir Bakış kategorisinde En İyi Film Ödülü'nü alan acı-tatlı büyüme hikayesi Nasıl Seks Yapacağız? , aynı kategoride FIPRESCI Ödülü'nün sahibi olan, Felipe Galvez imzalı Sömürgeciler ve Altın Göz En İyi Belgesel Ödülü'nün sahibi Dört Kız Kardeş Filmekimi programında yer alıyor. Programda ayrıca Ryusuke Hamaguchi'nin 2023 Venedik Film Festivali'nde Büyük Ödül'ün sahibi olan son filmi Kötülük Diye Bir Şey Yok, Matteo Garrone'ye Venedik'te En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran Kaptan Benim! , 73. Berlin Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan ve Almanya'nın bu yılki Oscar adayı olan İlker Çatak imzalı Öğretmenler Odası, 2023 Karlovy Vary Film Festivali'nde Büyük Ödül'ü alan Stephan Komandarev imzalı Hayat Dersleri, festivalde Babak Jalali'nin En İyi Yönetmen ödülüne layık görüldüğü Fremont ve bu yıl Cannes Film Festivali'nin açılışında gösterilen, Johnny Depp'in kral 15. Louis'i canlandırdığı merakla beklenen, Maiwenn'in yönettiği dönem filmi Jeanne du Barry bulunuyor. Thomas Cailley'nin bilimkurguyla aksiyon arasında gezinen, Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış bölümünün açılış filmi olarak gösterilen filmi Hayvan Krallığı, 2023 Cannes Gan Vakfı Dağıtım Ödülü sahibi İnşallah Erkek Olur, 2023 Champs-Elysees FF Halk Ödülü'nün sahibi Vincent Ölmeli ve Eric Reinhardt'ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Narsistle Aşk Filmekimi'nde gösterilecek filmler arasında yer alıyor. Zengin programı dışında afiş ve kampanyalarıyla da dikkat çeken Filmekimi'nin bu yılki kampanyasını yeniden Muhabbet üstlendi. #AylardanFilmekimi sloganıyla devam eden Filmekimi'nin reklam kampanyası, Filmekimi'nde arka arkaya film izleyen sahipleri tarafından ihmal edilmiş hayvan dostlarımıza odaklanıyor. Mizahi bir yaklaşımın benimsendiği afişlerde de Filmekimi zamanı eve az gelen sahiplerine isyan eden bu hayvanları görüyoruz. Reklam filminin yapımını Kala Film üstlendi. Filmekimi biletleri, 4 Ekim Çarşamba günü 10.30'da başlayacak Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 7 Ekim Cumartesi günü 10:30'da genel satışa açılacak. Biletler passo. com. tr üzerinden, Passo mobil uygulamasından ve Passo perakende noktalarından satın alınabilir. Lale Kart üyeleri için ön satış dönemi: 4 Ekim Çarşamba 10.30, 5 Ekim Perşembe 10.30, 6 Ekim Cuma 10.30 Siyah Lale Kart üyeleri için rezervasyon kolaylığıyla. Filmekimi filmleri Beyoğlu'nda Atlas 1948 Sineması, Şişli'de City's Nişantaşı CINEWAM Premium, Kadıköy'de Kadıköy Sineması ve Sinematek /Sinema Evi'nde, İzmir'de ise Paribu Cineverse Konak Pier İzmir'de izlenebilecek."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yilin-ilk-iksv-galasi-duygu-dolu-animasyon-filmi-flee/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen İKSV Galaları'nda Jonas Poher Rasmussen'in yönettiği Flee, vizyona çıkışından önce, 19 Ocak Çarşamba 21.30'da City's Nişantaşı-Cinewam ve 20 Ocak Perşembe 21.30'da Kadıköy Sineması'nda gösterilecek. Yılın ilk İKSV Galası Cannes'dan Sundance'e, Avrupa Film Ödülleri'nden Oscar'a, yılın en çok konuşulan en dokunaklı filmlerinden, çokça övgü ve ödül toplayan, belki de Oscarlarda aynı anda hem animasyon hem belgesel hem de yabancı filme aday olan ilk film olarak tarihe geçecek: Flee. Flee, çocuk yaşta Afganistan'dan Danimarka'ya mülteci olarak gelen Amin'in gerçek hayat hikayesini anlatıyor. Evlenmek üzere olan Amin, yirmi yıl boyunca kendinden bile sakladığı, zorluklarla kurduğu hayatın alt üst olmasına yol açabilecek korkunç sırrıyla yüzleşmek zorunda kalıyor ve göç sürecini ilk defa dile getiriyor. The Hollywood Reporter dergisinin belgesel tanımını alabildiğine genişletiyor sözleriyle övdüğü Flee, el çizimi canlandırma sekanslarla arşiv görüntülerini bir araya getiriyor. 2022 Oscar'larda hem En İyi Uluslararası Film dalında Danimarka'nın adayı olarak kısa listede yer aldı hem de En İyi Uzun Metraj Belgesel ve En İyi Animasyon dalında aday adayı gösterildi. Cannes 2020 etiketini alan Flee, dünya prömiyerini yaptığı 2021 Sundance Film Festivali'nde Dünya Sineması Belgesel dalında Büyük Jüri Ödülü'nü kazandı. Flee'nin kazandığı 50'yi aşkın ödül arasında Bağımsız Ruh Ödülleri'nde En İyi Belgesel, New York Eleştirmenler Birliği En İyi Kurmaca Olmayan Film, Avrupa Film Ödülleri En İyi Avrupa Belgeseli, En İyi Avrupalı Uzun Metraj Canlandırma Film ve Avrupa Üniversite Ödülü, Britanya Bağımsız Film Ödülleri'nde En İyi Uluslararası Bağımsız Film, Gotham Ödülleri'nde Özgürlük Ödülü, Annecy Canlandırma Film Festivali'nde Cristal En İyi Film, Dağıtım Ödülü, En İyi Özgün Müzik ödülleri sayılabilir. Flee'nin yapımcıları arasında ünlü oyuncular Riz Ahmed ve Nikolaj Coster-Waldau da yer alıyor. Flee biletleri, 12 Ocak Çarşamba 10.30'da başlayacak Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 14 Ocak Cuma 10.30'da genel satışa açılacak. Biletler passo. com. tr/tr üzerinden, Passo perakende noktalarından ve İKSV gişesinden alınabilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yilin-o-donemi-geliyor-akbank-caz-festivali-ekimde-basliyor/", "text": "31 yıldır şehir ve caz kültürünü bir araya getiren, Türkiye'nin en uzun soluklu festivallerinden Akbank Caz Festivali bu yıl 1-10 Ekim tarihleri arasında 10 farklı mekanda, Türk Caz sahnesinden 100' ün üzerinde sanatçının birbirinden özel performansına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Tüm dinamiklerin değiştiği, konserlerin ertelendiği 2020 yılında, Türk Caz tarihine; kayıtlarıyla, söyleşileriyle ve belgesel çekimleriyle arşiv niteliğinde önemli bir belge bırakan Akbank Caz Festivali, 31. yılını müzisyenler ve dinleyicileriyle yeniden bir araya gelerek kutluyor. Yıllar içinde genişleyen müzikal yelpazesi kapsamında programında klasik ve modern cazın yanı sıra elektronik müzik ve dünya müziğinin farklı projelerine de yer veren Akbank Caz Festivali, şehirde bu sonbaharı caz müziği ile farklı müzik türlerinin bir araya geldiği bir seçki ile karşılayacak. Pozitif işbirliğiyle gerçekleştirilen 31. Akbank Caz Festivali'nde açılış; 1 Ekim'de Galataport İstanbul Paket Postanesi'nde Elif Çağlar'ın caz ile başka türleri harmanlayan şarkıları ve funk, caz, dünya müziğini repertuvarında birleştiren Defjen Daf Ensemble'ın dokunuşuyla olacak. Babylon, Zorlu PSM, The Badau, Nardis Jazz Club, Bova'ya bu yıl Galataport İstanbul Paket Postanesi ve festivale yeni eklenen açık hava sahneleriyle Müze Gazhane, Swissotel Sultan Park eşlik ediyor. callinghouse, festivalin dinamik sahnesine ev sahipliği yaparken; Cazlı Brunch, Bizim Tepe'de Flapper Swing Band performansı ile gerçekleşecek. 31. Akbank Caz Festivali kapsamında gerçekleştirilecek konserleri ve özel projeleri Akbank Sanat, Kültür Sanat ve Organizasyon yöneticisi Gözde Sivişoğlu paylaştı. Özel projeler ile sanatseverlerle buluşmaya hazırlanan 31. Akbank Caz Festivali'nde; Türk makam müziği eserlerinin caz düzenlemeleriyle yorumlandığı OttoJazz Ensemble'da Cenk Erdoğan'a neyzen Muhammed Ceylan ve kemençeci Emre Erdal eşlik edecek. Ramazan Sesler, Akbank Caz Festivali katılımcılarını saksafonda Anıl Şallıel ve piyanoda Kaan Bıyıkoğlu'nun eşlik ettiği, Babadan Oğula Bir Gırnata Efsanesi projesiyle ince makamlardan Trakya-Balkan ritimlerine uzanan bir yolculuğa çıkaracak. Selen Gülün, kadın şarkı yazarı ve bestecilerin görünürlüğünü artırmayı amaçlayan Kadınlar Matinesi projesini, Mehmet Uluğ anısına düzenlenecek özel gecede, Akbank Caz Festivali sahnesine taşıyacak. Kadınlar Matinesinde, Selen Gülün'e Çağıl Kaya ve Özge Fışkın'la birlikte ilk kez Jülide Özçelik eşlik edecek. Güç Başar Gülle, Osmanlı Türk müziğinin çok boyutlu estetiğinden ilham alan son projesi Synthetic Vision ile ilk kez 31. Akbank Caz Festivali sahnesinde olacak. İlhan Erşahin's İstanbul Sessions'ın geçtiğimiz yıl yayımlanan Bir Zamanlar Şimdi albümünün, ilk canlı performanslarından biri için sanatseverlerle buluşacağı konserde; İlhan Erşahin'e usta müzisyen Arto Tunçboyacıyan eşlik edecek. Şehre cazın tüm renkleriyle dönerken, caz müziği ile farklı müzik türlerini bir arada dinleme fırsatı sunan bir diğer konser; hip-hop dünyasının yakından tanıdığı Da Poet ile trompet sanatçısı Barış Demirel'in hip-hop, rap, funk, Anadolu-saykedelik gibi tarzlara dokunan heyecan verici performansı olacak. Akbank Caz Festivali sahnesinde türlerin birbiri içinde eridiği, açık havanın özel performanslarından Kamufle & Lara Di Lara, 2 Ekim akşamı Müze Gazhane'de unutulmaz bir akşam yaşatacak. Okay Temiz, Oriental Wind'in 70'lerin başında Stockholm'de başlayan yolculuğunu 31. Akbank Caz Festivali sahnesine taşırken; Baki Duyarlar, JazzArk Project ile Akbank Caz Festivali'ndeki performansında iki önemli konuğu, Şennur Dinleyen ve Tolga Karaslan'ı ağırlayacak. Türkiye caz sahnesinin en başarılı davulcularından biri olarak kabul edilen Ediz Hafızoğlu'na, türlere sığmayan seçkisiyle Ceylan Ertem eşlik edecek. edeceğimiz Kaan Çelen, sahneyi usta müzisyenler Tolga Bilgin, Tamer Temel, Ercüment Orkut, Volkan Topakoğlu ile paylaşacak. Oğuz Büyükberber'in çağdaş kompozisyonları, caz ve Türk müziği unsurlarıyla kaynaştırdığı stiline ortak olunacak gecede, Can Kozlu, Derya Türkan, Tolga Tüzün ve Apostolos Sideris'e de kulak verilecek. Genç müzisyenleri ülkenin önde gelen cazcılarıyla yeniden buluşturmayı amaçlayan Akbank Caz Festivali bu sene JAmZZ sahnesini, 2013 JAmZZ yarışmasında En İyi Yorum ödülü alan Deniz Taşar ve 2020 kazananları Yunus Belgin ve Atılgan Nalıncıoğlu ile paylaşıyor. Festivalin yeni duraklarından callinghouse'da bir araya geleceğimiz Mousike'ye yeni medya sanatçısı/da'nın görselleri eşlik edecek. 31. Akbank Caz Festivali konserlerinin biletlerini Biletix'ten alabilir, Festival hakkında detaylı bilgi için www. akbanksanat. com ve www. akbankcaz. com adreslerinin yanısıra instagram. com/AkbankSanat, facebook. com/AkbankSanat, twitter. com/AkbankSanat adreslerini takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yilin-odullu-filmi-catlak-ilk-defa-mubide/", "text": "Gösterildiği her festivalden ödüllerle dönen ve eleştirmenlerin övgülerini toplayan Fikret Reyhan filmi Çatlak, Türkiye'de ilk kez MUBI'de gösterime giriyor. Fikret Reyhan'ın yazıp yönettiği, yapımcılığını Nizam Reyhan'ın üstlendiği film, 25 Aralık Cumartesi gününden itibaren MUBI ekranlarında olacak. Aynı gece ayrıca, film ekibinin katılımı ve Muammer Brav'ın sunumuyla gerçekleşecek Çevrimiçi Gala da saat 20:00'den itibaren MUBI'nin YouTube kanalında canlı olarak izlenebilecek. En son, Malatya Film Festivali'nde En İyi Film seçilen ve En İyi Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerinin yanı sıra Sinema Yazarları Derneği tarafından verilen SİYAD En İyi Film Ödülü'nü de kazanan Çatlak, Ankara Film Festivali'nde En İyi Yönetmen, SİYAD En İyi Film ödüllerini almış, İstanbul Film Festivali'nde de En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve FIPRESCI ödüllerinin sahibi olmuştu. Bu yıl ayrıca, Başka Sinema Ayvalık Film Festivali'nde KAV Yılın Yönetmeni Ödülü'nü de alan film, geçen yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü'ne değer görülmüş ve beş kadın oyuncusuna birden En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazandırmıştı. İstanbul'da aynı binada birlikte yaşayan bir ailenin, ödenmemiş bir borç üzerinden çatlayan ilişkilerini konu alan filmin ansambl oyuncu kadrosunda, Hakan Salınmış, Hakan Emre Ünal, Tuğçe Yolcu, Süreyya Kilimci, Giray Altınok, Elif Ürse, Mehmet Bilge Aslan, Gülçin Kültür Şahin, Süleyman Karaahmet, Görkem Mertsöz, Emir Ünver, Canan Atalay, Cihat Süvarioğlu ve Taha Bora Elkoca yer alıyor. Haberle ilgili basın bültenini ve görselleri ekte bulabilirsiniz. MUBI'nin Çatlak'a özel hazırladığı posteri ve fragmanı indirmek için lütfen buraya tıklayınız. Çevrimiçi Gala'ya izleyici olarak katılmak için de buradaki linkten LCV bırakabilirsiniz."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yillar-sonra-adeleden-yeni-sarki-easy-on-me/", "text": "Adele, altı yıllık aranın ardından önümüzdeki hafta yeni şarkısının çıkacağını müjdeledi. 33 yaşındaki İngiliz şarkıcı, bu pazartesi günü Twitter hesabından Easy On Me adlı yeni şarkısının kısa tanıtımını paylaştı. Şarkının çıkış tarihi 15 Ekim. Yine siyah beyaz bir kliple hayranlarıyla buluşmaya hazırlanan Adele, gitmekte olan bir otomobilin camından görülüyor. Easy On Me havadisinin ardından Adele hayranları oldukça sevinirken söylentiler yeni bir albümün de yolda olduğu yönünde. Daha önceki üç albümüne 19, 21 ve 25 olmak üzere yaşlarını isim olarak veren Adele'nin dördüncü albümünün de 30'lu bir isim olacağı tahmin ediliyor. 21 saniyelik paylaşımın büyük ses getirmesine bakılacak olursa Adele yine listeleri altüst edecek gibi görünüyor. Az kaldı, belli ki çok yakında her yerde gümbür gümbür Easy On Me çalacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yine-cok-serenay-yine-cok-mavi/", "text": "Mavi, Serenay'ın ikonik tarzından ilham alarak tasarladığı Serenay X Mavi Icon koleksiyonunun 10. sezonunu, denimin başrolde olduğu modern ve sofistike görünümlerle kutluyor. Gardırobunda güçlü hikayelere yer olan kadınlara dokunmayı amaçlayan koleksiyonda; baştan aşağı denim görünümlere, doğal renklerde ve saten görünümlü kumaşlardaki takım ve üstler eşlik ediyor. Sezonun trendi crop poplin gömlekler, çok amaçlı ceplere sahip yelek ve pantolonlar koleksiyonun enerjisini yükseltiyor. Siyah ve beyazın hakim olduğu monokrom kombinlerin yanı sıra, Serenay x Mavi Icon koleksiyonunun artık ikonikleşmiş çizgisini de taşıyan birbiriyle kombinlenebilen parçalar ve tamamlayıcı aksesuarlarla hem çabasız hem de premium bir şıklık sunuyor. Mavi'nin sürdürülebilir All Blue koleksiyonunun da bir parçası olan denim pantolon ve ceket ise, artık kumaşların özel bir teknikle bir araya getirilmesiyle upcycle bir tasarım hikayesini anlatıyor. 50 parçadan oluşan yeni koleksiyon Mavi mağazaları, mavi. com ve Mavi App'de."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yoksullugun-incecik-melankolisi-parasiz-yatili-50-yasinda-soylesisi/", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, Türk Edebiyatının en büyük öykücülerinden Füruzan'ın ilk kitabı Parasız Yatılı'nın yayımlanışının 50'nci yılında akademisyenler Erkan Irmak ve Yalçın Armağan ile Yoksulluğun 'İncecik Melankolisi': Parasız Yatılı 50 Yaşında başlıklı çevrim içi bir söyleşi düzenliyor. Türk öykücülüğünün köşe taşlarından biri olan 'Parasız Yatılı', ilk olarak Şubat 1971 senesinde Bilgi Yayınları etiketiyle ilk defa yayımlandı. Yayımlanır yayımlanmaz da edebiyat olayı olarak değerlendirildi. Geçen elli yılda defalarca böyle anılmaya devam etti, ediyor ve edecek de.. Artık Türkçenin klasiklerinden biri olarak kabul edilen kitap, bu yıl Füruzan'ın tüm eserlerini yayımlayan Yapı Kredi Yayınları tarafından özel bir baskıyla okurlarla buluştu. 18 Mayıs Salı günü saat 18.00'de Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın YouTube kanalında herkesin katılımına açık ve ücretsiz olarak düzenlenecek olan Yoksulluğun 'İncecik Melankolisi': Parasız Yatılı 50 Yaşında başlıklı söyleşide Erkan Irmak ve Yalçın Armağan, Parasız Yatılı'yı hem edebiyat tarihi hem de metnin içeriği açısından ele alacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yol-oyunu-akmde-promiyer-yapti/", "text": "Ozan Uçar'ın yazıp yönettiği Yol, 22 Aralık Çarşamba akşamı Atatürk Kültür Merkezi Tiyatro Sahnesi'nde prömiyerini gerçekleştirdi. Oyun ilk temsilinde seyircinin büyük beğenisini kazandı. Büyük Hak aşığı Yunus Emre, doğduğu ve içinde büyüdüğü topraklardan ayrılıp, peşinde olduğu manevi gerçekliği bulmak amacıyla bir YOL'a çıkar. Yolculuğu boyunca Anadolu'yu kat ederken yine kendisi gibi hakikat peşinde yola koyulmuş ve Anadolu'yu manevi anlamda zenginleştirmiş tasavvuf ehlinin yer yer izlerine, yer yer de kendilerine denk gelir. Yol oyunu 23 Aralık Perşembe akşamı da Atatürk Kültür Merkezi Tiyatro Salonunda izlenebilir."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yonetmen-begum-aksoy-basmane-cukuru-izmirin-utanci-degil-cok-daha-fazlasi/", "text": "Smirna'nın Çukuru belgeselinin ödüllü yönetmeni Begüm Aksoy ile aslında Basmane Çukuru diye bilinen ve tartışmalı arazi olarak İzmir'e gölge düşürdüğü söylenen mekanın dününü, bugününü konuştuk. Her gün önünden geçtiğimiz pek çok mekanın bir hafızası, belleği var ama bunu çoğu zaman unutuyor hatta üzerine pek fazla düşünmüyor, araştırmıyoruz. İzmir'deki Basmane Çukuru olarak adlandırılan arazi de bunlardan biri. 21 yıldır atıl duran bu arazi, aslında neredeyse 40 yıldır İzmir için olumsuz bir anlam taşıyor. Birçok defa ihaleye çıkan fakat türlü sebeplerden ötürü üzerine taş üstüne taş konulamayan Basmane Çukuru, yönetmen Begüm Aksoy'un belgeseline konu olarak bir mekanın belleğine yolculuk yapmamızı sağlıyor. 2020 yılında 1. Antep Kısa Film Günleri, Ulusal Gösterim Seçkisi'ne giren belgesel, 14. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali Belgesel Yarışması'nın finalistlerinden oldu. Kısa Kısa Kemeraltı Film Yarışması ve Rofife Rotary Uluslararası Kısa Film Festivali'nde ödüller kazanan Basmane Çukuru, en son 22. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'nün sahibi oldu. Genç yönetmen Begüm Aksoy'a belgeseline dair tüm merak ettiklerimi sordum. Çok teşekkür ederim! Basmane Çukuru'nu Karaca sinemasına giderken keşfettim diyebilirim. İki üç yıldır da gelişmelerini takip ettiğim, ara ara üzerine düşündüğüm, çekmek istediğim bir projeydi. Türsak'tan yapım desteği almamla pandemi de filmin çekimlerine başladık. Pandemi koşullarında çekim yapmak bilmediğimiz, alışkın olmadığımız yeni bir süreçti. Biraz zorlansak da öğrendik ve mevcut koşullara adapte olduk. Biz Basmane bölgesinde, özellikle Basmane Çukuru ve Basmane'nin ara sokaklarında çekim yaptık. Filmin çekimi iki ay gibi bir süre aldı ama fikrin kafamda şekillenmesi, araştırma yaptığım, sokaklarda dolaştığım zamanlar çok daha uzundu. Belgesel, 1922 yangınında yanan Surp Krikor Lusavoriç Hastanesi ile başlıyor. Bu hastane bir Ermeni hastanesi. Bugün hastanenin olduğu, Basmane Çukuru diye adlandırılan arazi uzun yıllardır boş, ihaleler ve davalarla da ara ara gündeme gelip İzmir basınında konuşuluyor. Ben belgeselimde Basmane Çukuru'nun dününü ve bugünü anlattım. Basmane Çukuru bence sadece her gün yanından geçtiğiniz, İzmir'in utancı olarak adlandırdığınız, artık bakmadan da orada olduğunu bildiğiniz, mevcut atıl durumuna alıştığınız bir arazi değil. Çok daha fazlası! Hikayeler, yaşanmışlıklar ve bir şehrin tarihi var. Ben bu arazinin ve sokakların bugünkü hallerini çektim. Belki on sene, yirmi sene sonra aynı halde kalmayacaklar. Belki betonlaşma onları da yutacak. Bu belgeselle zamana bir not düştüğümü düşünüyorum. Belgeselin yönetmenliğini ve senaristliğini ben, görüntü yönetmenliğini ve kurgusunu Deya Ar yaptı. Anlattığım dönemle ilgili yazılmış farklı kaynaklardan kitaplar okudum. Anı, hatıratlara ulaşmaya çalıştım. Aynı zamanda Basmane Çukuru ile ilgili yazılmış tezleri, araştırmaları okudum. Alanı benden daha iyi bilen kişilerle sohbet ettim. En sonunda tüm bunları damıtıp tüm bunları yaşamış bir flanöz olsaydım bu sokakları gezerken neler yazardım diye düşündüm. Filmin metinleri böylece ortaya çıkmış oldu. Kesinlikle teşvik edici olduğunu düşünüyorum. Yapım desteklerinin olması da büyük bir avantaj. Ben İzmir'i anlatmama rağmen yapım desteğimi İstanbul'dan aldım çünkü İzmir'de böyle bir olanak yoktu. Altın Safran Belgesel Film Festivali birçok konuda diğer festivallere örnek olabilecek nitelikteydi. Belgesel filmlere verdikleri değer, misafirperverlikleriyle dolu dolu üç gün geçirdik. Ödüller de motive edici olmalı, elbette! Kesinlikle! Parasal ödüller yapım desteklerinin az olduğu ülkemizde yeni film yapımında teşvik edici ve destekleyici oluyor. Onun dışında verilen herhangi bir ödül, takdir ya da alkış size yola devam etmeniz gerektiğini söylüyor. Kolay bir süreç değil, o yüzden bunların önemli olduğunu düşünüyorum. Her türün her alanın kendine göre zorlukları, çözülmesi gereken iç dinamikleri var bence. Belgesel ile ilgili bazı tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim. Belgesel, kısa film ya da uzun metraj gibi her zaman bir plan doğrultusunda tıkır tıkır ilerlemeyebilir. Sürprizler, değişimler hep olacaktır. Belgeselin zorluğu bence bunlara açık olabilmekte yatıyor. Bunları kabul edip tekrar planlamak, bir şekilde fikrin dönüşmesini, budaklanmasını izlemek sabır gerektiriyor. On üç dakika da her şeyi anlatmaya çalışmadım. Yapmak istediğim şey böyle bir yer var, hikayesi var. Sen de bakmak ister misin? Ya da ne kadar bakıyorsun? Ne kadar bakıyoruz? Ben bir başlangıç yaptım ama asıl istediğim bu belgeseli izleyenlerin kendi araştırmalarını yapması ya da bu bakış konusunda bir şeylerin değişmesiydi. Aynı zamanda ihale süreçleri, davalar hikayede büyük yer kaplıyor. Aslında bunları göstermek ve izleyiciyi sıkmadan anlatabilmek zor. Bu yüzden on beş dakikalık bir süre limiti belirlemiştik. İzleyicilerden su gibi aktı, keşke daha uzun olsaydı da izleseydik tepkilerini alınca yerinde, iyi bir süre belirlediğimizi düşünüyorum. Fark etmiyor, mezun olduktan sonra daha iyi anlıyorsunuz. Bu bence daha çok ne anlatmak istediğinle, hikayenle ve tutkunla alakalı. Özünde bir hikaye anlatıyoruz ve bunun birçok yolu var. Okullar ne yazık ki sana yeni ufuklar açan bir konumda olmuyor çoğu zaman daha çok daraltıyor. Eğer her üniversitenin sanatla, iletişimle, sinemayla, özgür düşünmekle iyi bir eğitim verdiğine inanabilseydim okullu olmak derdim. Fakat ne yazık ki inanmıyorum. Şu an üzerinde çalıştığın başka bir projen var mı? Hep mekanlar üzerine bir seri gibi filmler çekmeyi düşünüyor musun? Belki yaşadığın şehir İzmir de buna bir vesile olur. Evet, mekanlar üzerinden bir seri yapmayı düşünüyorum. Bir proje fikrim var fakat daha kişisel bir hikayeden yola çıkacağım. Önünde sonunda İstanbul'a gitmek farz oluyor. Şimdilik İzmir'deyim. İzmir'de olmayı seviyorum. İlham aldığım kadın belgesel yönetmenleri var: Yulene Olaizola, Agnes Varda, Leticia Simones, Karolina Bielawska gibi. Özellikle ilk filmini yapan genç yönetmenleri izlemesini çok seviyorum. Onlardan ilham alıyorum. Benim ne öğrendiğimden bahsedebilirim genç sinemacılara. Hala çok şey öğreniyorum. Her zaman açık olmak ilk tavsiye edeceğim şey. Fikirlere, eleştirilere... Ama fikirleri konusunda da ketum olsunlar çünkü her zaman teşvik edilmiyoruz. Yapıcı olmayan eleştiriler üzerinde çok düşünmesinler. Diğer tavsiye edeceğim şey güvenebilecekleri arkadaşlarından küçük bir ekip kursunlar çünkü sizi anlayan, sizinle mutlu olan insanlarla iş yapmak her zaman bir hediyedir. Bu vesileyle ekip arkadaşlarıma ve size teşekkür ederek bitirmek istiyorum. Çok keyifli bir sohbet oldu."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yonetmen-nisan-dag-odul-meselesini-epey-toksik-buluyorum/", "text": "Bir kenar mahallede bonzai içen bir gencin sevdiği kızla, ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkisini rap müzikle anlattığı hikayeyi seyirciyle buluşturan Dağ, vurucu, sert ama bir o kadar da umut yüklü bir filmle cesur bir işe imza atıyor. Gerisini ondan dinleme zamanı. Rap müziğin henüz trend olmadığı 2015 yılında çektiğim bir belgesel vesilesi ile İstanbul'un çetin mahallelerinde tutkuyla sahiplenilmiş olan Hip-hop kültürünün gençlere nasıl güç verdiğine tanıklık ettim. Bu mahallelerdeki yaşamsal sıkıntıların tüm sertliğine rağmen, rap müziğin bir umut ışığı olarak hayatı yaşanır kılıyor olmasını görmek bana ilham vermişti. Bu ilhamı seyirci ile paylaşmak üzere kalkıştım bu işe. Hiçbir zaman mesaj kaygım olmadı, tek derdim umut ve ilhamı paylaşabilmek oldu hep. Ele aldığım mahalleyi ve karakterleri anlatırken onları romantize ederek anlatma tehlikesinin var olduğunun hep farkındaydım. Belki de bunun farkında olduğum için de özellikle bundan kaçınmak için çabaladım. Bu tarz bir hikayeyi anlatırken daha gerçekçi yaklaşmanın doğru olduğuna karar vermiştim en başından. Kaçındığım şeylerden birisi de self-oryantalize bir bakışa kaymaktı ama dönüp baktığımda ve gelen tepkileri gördüğümde bundan da uzak kalmayı başardığımı düşünüyorum. Senin elindeki en büyük güç sinema ve sesini senaristliğinle, yönetmenliğinle kullanıyorsun. Filmin odaklandığı bonzai meselesinde devlet bir şeyler yapıyor mu? Sanırım bu konuda bir yüksek kurul oluşturulacaktı ama pek söz konusu olmadı. Maalesef devletin çabaları bu konuda da yetersiz. Hatta şu nokta ne gibi bir çaba var onu bile bilmiyoruz. Senaryoyu yazmaya başladığım 2016 senesinde konuyu takip etmek ve neler yapıldığına vakıf olmak adına meclis oturumlarının dökümlerini okumuştum bir süre. O sıralarda uyuşturucu ile mücadele için bir yüksek kurul oluşturuldu, toplantıda çekilmiş bir fotoğraf ile kurulun haberi yapıldı ancak daha sonra bu kurulun hiçbir çalışmasına dair bir gelişme öğrenemedik ne yazık ki... Hatta okuduğum meclis dökümlerinde HDP'nin bonzai ile mücadeleye dair sunduğu önergelerin AKP tarafından sebep sunulmadan reddedildiğini de hatırlıyorum. Bu denli bir eylemsizlikle karşılaşınca, insan bu tepkisizliğin altında bir kasıt olup olmadığını da merak ediyor tabii. Karaçınar, yoksul ve yaşam koşulları sert bir mahalle. Bazı çocukların okula gitmediği, insanların suça itildiği, akşam yemeklerinin bazen kuru ekmekle geçiştirildiği, soğuk kışların delik ayakkabılarla atlatıldığı bir yer. Dışarıdan ürkütücü ve salt kötülükle dolu gibi dursa da, içinde samimi ve kucaklayıcı yürekler, yetenekler ve değerler taşıyan bir mahalle. Mahallenin genç kuşağı bir ışık taşıyor. Hip-hop kültürü orada çok yaygınlaşmış ve mahallenin gençliğine bir umut olmuş. Rap, breakdans ve graffiti onlar için yaşama sebebi olmuş. Bazen aileleri gençlerin bu tutkularını desteklemiyor, ama tutkusu güçlü olanı kimse durduramıyor. Karaçınar gibi mahallelerde, yeni kuşak için arabeskin yerini rap almış gibi geliyor bana. Yanlış anlaşılma olmasın, arabesk tabi ki tamamen rafa kalkmamış bu gençler için. Onlar da efkarlanınca yine arabesk dinliyorlar arada. Ancak rap, bir ifade biçimi olarak daha cazip geliyor bence gençlere. Rap'in doğası gereği daha dinamik bir enerjisi var ve rap'in getirdiği tavır daha güçlü. Gençler artık boyun eğmek istemiyor ve o dik duruşa rap, daha iyi hizmet ediyor. Bu gençlerin normalde dertlerini dinleyen pek kimseleri yok, bu şekilde kendilerini ifade ediyor, Ben varım, buradayım, bizi görmezden gelemezsiniz diyorlar. Aslında tam olarak ben böyle ifade etmem filmi. İlk olarak rap müzik bir süs değil bu filmde, en çok onun altını çizmek isterim. Rap trend olduktan sonra rap'i kullanan pek çok yapım oldu. Ben Bir de içinde rap olsun diye yola çıkarak bir fon gibi kullanmadım rap müziği. Rap bir tutku, bir ilham ve bir çıkış umudu. Filmde İstanbul'un bambaşka köşelerinden gelen iki aşığın kesiştiği ve birlikte var olabildikleri nokta müzik. Sınıfsal ayrımlardan çok, birlikteliklere, ortak noktalara, birbirine ilham veren insanların öykülerine odaklanmak istedim. Film temelinde bir bağımlının iniş çıkışlı mücadelesini ve bu zorlu yolda onunla sürüklenen yakınları ile olan ilişkilerini ele alıyor. Film sadece aşk boyutu ile değil, Fehmi'nin abisi ve grup arkadaşı Yunus ile olan ilişkileri üzerinden de ilerliyor. Benim aklıma birkaç örnek geldi ama sayıca çok fazla değil gerçekten. Neden olabileceğine dair keskin bir cevabım yok, dürüst olmam gerekirse. Böyle bir analizi yapabilmem için dışarıdan bakıyor olmam gerekirdi belki de. Kendi üretimime odaklandığım için ülke sinemasına analitik bakmıyor olabilirim. Filmde bonzai kullanmanın yine sınıfsal bir mevzuyu işaret ettiğini görebiliyoruz. Hatta Fehmi'nin kız arkadaşı Devin'le yaptığı bir konuşmada bununla ilgili iğneleyici sözlerine de rastlıyoruz. Toplumda sayılan kişilerin bazı pahalı maddelere bağımlı olduğu biliniyor ve bu göz ardı ediliyor ama bir yandan da bonzai kullanan kesime önyargılı yaklaşılıyor. Filmde de buna gönderme yaptığım bir sahne, bahsettiğin. Tabii ki derdim Neden bonzai de hoş görülmüyor? demek değil. Ancak Karaçınar gibi mahallelerde yolundan sapmamak zor. Bu nedenle toplumun daha kucaklayıcı bir bakış açısında olması gerekiyor. Sahneleri fazla anlatmaktan hoşlanmamakla beraber detayına girmeden Devin'in bu önyargılı figürlerden birisi olmadığını da not etmek isterim. Fehmi'yi oynayacak kişiyi bulmak bir seneyi aşkın bir serüvendi. Cast direktörümüz Gökçe Doruk Erten ve ekibi ile uzun soluklu bir çalışmamız oldu. Hem gerçekçilik adına rapçileri değerlendirdim, bir yandan da uyuşturucu krizleri gibi yüklü performanslar barındıran bu rol için profesyonel oyuncularla çalışmayı düşündüm. Oktay ile yollarımız o sırada Gökçe'nin ekibinde staj yapan Rena'nın arkadaşı olduğu için kesişti. Onunla ilk tanıştığım an doğru kişi olduğundan emin oldum. Hayal Köseoğlu'nun müzisyen kimliği ile yaptığı kliplerindeki hallerinden çok etkilenmiştim. Aslına bakarsan yönetmenler için de festivallerde En İyi İlk Film ödülü veriliyor, belki onu denk gibi düşünebiliriz Umut veren oyuncu ödülüne. Oktay'ın yolu çok açık, daha pek çok festival olacak önünde En İyi Oyuncu ödülü alacağına da hiç süphem yok. Genel olarak bu ödül meselesini epey toksik buluyorum. Her ne kadar törenler heyecanlı ve onay görmek gurur okşayıcı olsa da, bizim üretimimize odaklanmamız gerektiğini ve özdeğer hissimizin ödüllerin varlığı veya yokluğuna göre iyiye veya kötüye değişmemesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Başarı, ödül ve kabul görmeye odaklanmak yaratıcılığın en büyük düşmanları. Bir Nefes Daha'nın rap müzikleri için 2015'te çok sık Türkçe rap dinlemeye başladığımda hızla favorilerimden birisi haline gelen Da Poet ile çalıştık. Filmin altyapıları üzerinde çalışmaya 2017 yılında başladık. Altyapılar hazır olduktan sonra Hayki ve Ohash ile sözler üzerinde çalıştık. Rap sözleri filmde hikaye anlatımına dair önemli bir araç olduğu için bazı anahtar kelimeleri ve karakterlerin geçmiş hikayelerini Hayki ve Ohash ile paylaştım. Oyuncular Oktay Çubuk ve Erem Çiğdem de söz yazımına katkıda bulundular. Hem rapçiler ile vakit geçirip kendi karakterleri için çalışma yapmış oldular hem de karakterlerinin rap kişiliklerine sözler üzerinden katkıda bulundular. Bir senarist olarak şarkıların filmde geleceği yerleri düşünerek ihtiyacım olan dramaturjik içerik bakımından yönlendirmelerimi yaptım ancak herkese kendi yaratıcıklarını konuşturabilmeleri için alan açmaya da çabaladım. Rap müzik ile aram epey iyidir. Filmi yazarken ve filmin üzerinde çalıştığım dönemlerde daha çok dinliyordum. Zaten yazarken müzikten çok beslenen biriyim, bir de filmin konusu müzikle bu kadar iç içe olunca bol bol rap dinlemek kaçınılmaz oldu. O dönem Kayra'yı da çok dinledim, Hayırsız Evlat şarkısının ruh olarak filmle kesişen bir noktası vardı mesela bana göre. Şanışer, Kamufle, Allame, Baneva ve tabii ki Ceza en çok dinlediğim isimler. Ezhel'i de dinliyorum ama onu Olay parçasındaki duruşunu gördükten sonra çok sevmeye başladım. Yabancılardan da favorim Nas'tır. Bir de filmin içine sızan, iyi ki de sızan animasyonlar var. Fehmi'nin bonzai içince gördüğü halüsinasyonların animasyon anlatımı da oldukça vurucu. Yine Türk filmlerinde pek sık rastladığımız bir anlatım tarzı değil bu. Ama senin animasyonla ilişkin eskiye dayanıyor. Biraz bunu dinlemek isterim senden. Evet hikaye anlatmaya 18 yaşlarımda animasyonlarla başladım. Hem izleyici olarak hem de üreten olarak çok keyif aldığım bir tür. Bonzainin etkisindeyken dünyanın ürkünçleşmesi ve o ölüm tribi denen deneyimi en güçlü şekilde animasyonla anlatabileceğime karar verdim. Mekanların dokusuna ait ögeleri alıp animasyon sahnelerinin içinde bu ögeleri deforme etmeye ve korkunçlaştırmaya dayanan bir yaklaşımı izledim. Animasyonların kabus hissi yaratması ve karanlık bir atmosferi yansıtmasını istedim. Bu mod için en uygun animasyon formunun ise çizim animasyon olduğuna karar verdim. Kare kare üzerine çalışılması gereken zahmetli bir tercih oldu. Hamburg'da butik bir animasyon stüdyosu olan Kim&Him ile çalıştık. Hayatımda yaptığım en keyifli işbirliklerinden birisiydi. Eskişehir çok güzel geçti. Genç ve öğrenci nüfusun yarattığı farkı hissettik. Havaların artık soğumaya başladığı günlere denk geldi ama sinema severlerin montlarına sarılarak ve hatta hafiften titreyerek orada bizimle olması ve filmden sonra çorba eşliğinde onlarla söyleşi yapmak çok güzeldi. Filmin geçen sene dünya prömiyeri yaptığı Tallinn'den bu yana uzanan festival sürecinde, seyirci ile etkileşim anlamında en güzel deneyimim Eskişehir'de oldu. Seyircinin soruları harikaydı. Festivallerde bir arada olabilmenin ve film izlemenin keyfi başka. Yarışma kısmını sevmesem de festivaller çok kıymetli. Ayvalık'ta yarışma olmaması oradaki atmosferi de daha keyifli kılıyordu. Sadece filmlerimizi paylaşmak için değil, sinemacıların bağlantılar kurabilmesi ve birbirleriyle tanışabilmesi için de önemli festivaller. Bağımsız filme gönül vermiş insanları, sanki şükran gününde toplanan aileler gibi bir araya getiriyor festivaller. Hayat tam anlamıyla normale dönmeden sinemaların da eski randımanına kavuşması biraz zor gözüküyor. Bir de bu süreçte değişen alışkanlıkları da düşününce, hayat normale döndüğünde aslında 2019 baharında bıraktığımız yere dönmüyor olacağız. Sinemanın ölmesini istemeyen ve buna inanmayı reddedenlerdenim. Belki pandemi ile değişen alışkanlıklardan dolayı artık daha az insan sinemaya gitmeyi seçecek ama hiçbir zaman evde film seyretmek sinemanın yerine geçemeyecek. Ben de Bir Nefes Daha'nın sinemada izlenmesini diliyorum. Kamera dilinden seslerine, filmi sinemada izlenecek şekilde tasarladım. Şu ana dek bu şekilde denk geldi ancak böyle devam etmek zorunda değil tabi ki. Eğer etkilendiğim bir senaryo olursa yazmadığım bir işi de yönetebilirim. Önemli olan kalbimin çarpması ve hikayeye inanıp içten bir bağ kurabilmem, bu filmin derdi benim de derdim diyebilmem. Ülkemizde, bağımsız sinema sektöründeki en büyük eksikliklerden birinin iyi senaristler olduğunu düşünüyorum. Biraz da bu kıtlıktan dolayı yönetebilmek için yazmak durumunda kalıyorum. Kendi yazdığın işi yönetmek daha kolay ve daha iyi sonuçlar çıkıyor elbet, ama bu durum tersten düşününce demek değil ki yöneten kişi en iyi şekilde yazar. Pera Palas'ta Gece Yarısı dizisinin Mart 2022'de seyirci ile buluşacağı konuşuluyor. Benim için apayrı bir yeri olan, çok heyecanlandığım bir proje. Filmlerimin içsel yolculuğumla paralel gittiğini söyleyebilirim. Deniz Seviyesi de, hem benim hem de filmi birlikte yönettiğim Esra Saydam için kişisel yerlerden bağ kurduğumuz bir projeydi. Filmi çekerken 26 yaşındaydım. O yılların naifliği ve o sıralardaki içinde olduğumuz ruh hallerinden çok beslenen bir filmdi. Şimdi tekrar yapmaya kalksam aynı filmi yapamam. Bunu Bir Nefes Daha için de aynı şekilde. Filmler, senaryo aşamasındayken yaşayan canlı varlıklar gibi geliyor bana, değişen evrilen ve yazarı ile konuşan.. Geçenlerde Loving Vincent filmini izledim. Günler geçti ama hala filmin dünyası benimle. Filmi merak etmemin ilk sebebi, Van Gogh'un hikayesinin, onun fırça darbelerinin tarzı ile, kare kare yağlı boya ile çizilmiş animasyonlarla ve yüzlerce kişilik bir ekiple anlatılıyor olmasıydı. Ancak filmin yakaladığı ruh ve Van Gogh'un dünyasında vakit geçirerek onu daha yakından tanımak beni çok etkiledi sonunda. İşin görsel şölen boyutu ise ayrı bir güzelliği."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yonetmen-yucel-erten-ve-bagimsiz-tiyatrocular-karsi-karsiya-geldi/", "text": "Türk tiyatrosunun değerli yönetmenlerinden Yücel Erten'in kişisel Facebook hesabından yaptığı açıklama, pandemi sürecinde zor dönemden geçen tiyatro emekçilerinin eleştirilerine neden oldu. Erten'in açıklamasına olumlu olumsuz pek çok yorum yapıldı. 1945'te Muş'ta doğdu. 1969 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Yüksek Devresi'ni bitirdi. 1970 yılında kazandığı devlet bursu ile ihtisas öğrenimi yapmak üzere Federal Almanya'ya giderek, Essen Folkwang Yüksek Okulu'nun Reji Bölümü'nü bitirdi. Aynı okulda, Dekor-Kostüm alanında ihtisas öğrenimini tamamladı. Almanya'daki öğrenimi sırasında, Hannover, Zürich ve Essen'de reji asistanlığı ve yardımcı rejisörlük yaptı. Diploma çalışması olarak sahnelediği oyunla Folkwang Ödülünü alarak rejisörlük bölümünü bitiren Erten, 1974 yılında yurda döndü. Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Antalya ve Trabzon Devlet Tiyatroları, İstanbul Şehir Tiyatroları, İzmit Şehir Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, AYSA, Ankara Sanat Tiyatrosu ile Ankara, İstanbul, İzmir ve Mersin Devlet Operaları'nda konuk yönetmenlik yaptı. Yurtdışında da Almanya, Makedonya, Özbekistan ve KKTC'de oyunlar sahneledi. Dönem dönem film ve dizilerde oyunculuk yaptı. Rejisörlüğün yanısıra eğitim alanında da hizmet veren Erten, 1992 Ekim'inden başlayarak 16 ay süreyle Devlet Tiyatroları'nda Genel Müdürlük ve Başrejisörlük görevini yürüttü. 2000 yılında Devlet Tiyatrolarından kendi isteği ile emekli oldu. 2002-2004 arası İzmit Şehir Tiyatrosu'nun Genel Sanat Yönetmenliği'ni yaptı. Bu görevden uzaklaştırılmasından bu yana, serbest rejisör olarak çalışıyor. Erten, sahnelediği 60'ı aşkın oyunda, 7'si yurtdışında olmak üzere 30'u aşkın ödülle onurlandırıldı. Oyun çevirileri ve sahne uyarlamalarının yanısıra, ödenekli tiyatrolarımızın sorunlarına eğilen Devletin Tiyatrosu Olmaz adlı bir kitabı ve Türkçe'den Almanca'ya 6 oyun çevirisi var."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yukselisi-misyon-edinen-bir-sanat-merkezi-decollage/", "text": "Genç ve yeni nesle sanatı sevdirmek, sürdürülebilir ve ulaşılabilir bir sanat ortamı yaratmak ve multidisipliner üretim alanını desteklemek amacıyla hayata geçen Decollage, ilk sergisi Başka Yer ile 12 Mart'ta kapılarını açtı. Viktoria Şahin kurucuğunda hayata geçen Decollage'ın sanat danışmanlığını Begüm Güney üstleniyor. Her katında farklı disiplinlerle karşılaşabileceğiniz, etkileşime geçip atölyelere katılabileceğiniz, performansları izleyip yaratıcı insanlarla buluşabileceğiniz bir deneyim alanı sunan Decollage, bünyesinde heykel ve performans katı, içerisinde Art Shop bölümünün de yer aldığı VKoffee, sanat galerisi, sanat kitaplığı, ofis ve etkinlik alanını barındırıyor. Decollage'ı, hayata geçme aşamasını, misyonunu ve gelecek hedeflerini kurucusu Viktoria Şahin'den dinledik. İnşaat sektöründe faaliyet gösteren aile şirketimiz devam ederken, uzun zamandır hayal ettiğim bu projeyi hayata geçirmeye karar verdim. Kendimi bildim bileli sanat, resim, heykel, müzik ve genel anlamda sanatın tüm dallarına ilgi duyuyorum. Yetenekli ve sıra dışı vizyonları olan yaratıcı gençler için buluşma alanı olarak adlandırdığımız bir sanat merkezi oluşturmanın heyecanını yaşıyorum. Belki de hayalimi gerçekleştirme yolunda pandemi süreci beni tetikledi. İçimize kapanıp izole geçirdiğimiz son üç yılda iletişimin, dokunsal deneyimlerin, sanatın, edebiyat ve müziğin hayatımızda ne kadar önemli bir yer tuttuğu ortaya çıktı. Kendimden yola çıkarak, kızlarım ve bilhassa genç nesilden izlediğim kadarıyla bu tür mekanların bir gereksinim olduğunu fark ettim. Eminiz ki, sanat merkezimizi ziyaret eden herkes mutlaka farklı keşiflerde bulunacak, yeni deneyimler yaşayacak ve kendi içinde yeni perspektifler açacaktır. Her ziyaretçimiz sanatın çeşitli dallarında kendi yeteneklerini keşfetme, deneyimleme ve geliştirme imkanına sahip olacaktır. Bizim asıl hedefimiz, multidisipliner deneyimleri genç nesillere aktarıp içlerindeki yaratıcı ve sanatsal yeteneklerini keşfetmeye ve geliştirmeye motive etmek, ilgilerini çekmektir. Merkezimizde önceliğimiz gençler olmak üzere tüm sanatseverlere hitap etmeye çalışacağız. Decollage'da, farklı sanat dallarında faaliyet göstermeye planlıyoruz. Müzik, tiyatro, resim, heykel, mimarlık ve sanat tarihinin yanı sıra, uzmanların ve usta sanatçıların yer alacağı etkinlik ve atölye çalışmaları düzenleyeceğiz. Geleceğe umutla bakan deneyim merkezi, isminden de ilhamla yükselişi misyon ediniyor. Başka Yer adlı ilk sergimizde yeni, ilgi çekici, sıra dışı ve cesur yaklaşımları sentezleyip modern sanatı temsil etmeyi hedefliyoruz. Sergide; aralarında genç ve usta sanatçıların yer aldığı 18 katılımcının eserlerini sergiliyoruz. Başka Yer modern sanatı, genç sanatçıların yorumuyla farklı bir açıdan değerlendirmeye imkan sunuyor. Bu etkinlik, bizim çok yönlü sanat merkezi olarak kendimizi tanıtma anlamında ilk adımımız, modern sanatla ilk buluşmamız. Her katında farklı disiplinlerle karşılaşabileceğiniz, etkileşime geçip atölyelere katılabileceğiniz, performansları izleyip yaratıcı insanlarla buluşabileceğiniz bir deneyim alanı sunan Decollage, bünyesinde heykel ve performans katı, içerisinde Art Shop bölümünün de yer aldığı VKoffee, sanat galerisi, sanat kitaplığı, ofis ve etkinlik alanını barındırıyor. Yakın gelecekte sergi paralelinde etkinlikler, workshoplar, canlı performanslar, özel buluşmalar ve yeni karma ve solo sergiler gibi pek çok etkinlik ile ziyaretçilerimizi ağırlayacağız. Bunları çok yakında duyuracağız."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yumosa-bak-yumosa-bu-defa-galatada/", "text": "Yumoş'un sembolü haline gelen ikonik ayıları, Nişantaşı'ndan sonra bu kez de Galataport İstanbul'da sürpriz bir şekilde ortaya çıkarak insanları gülümsetiyor. Üstelik yüzlerce sosyal medya hesabında birbirinden renkli paylaşımların aktörü olan Yumoş ayıları, şimdi de yeni sahipleri için en yaratıcı paylaşımları bekliyor. Geçtiğimiz yıl Mart ayında Nişantaşı'nın merkezindeki binaya sürpriz bir şekilde yerleşerek pandeminin olumsuz havasında insanları gülümseten Yumoş'un ikonik ayıları, renkli dünyasını şimdi de Galataport İstanbul'a taşıyarak insanları gülümsetmeye devam ediyor. 22 Nisan 8 Mayıs tarihleri arasında Galataport İstanbul'da Yumoş Ayılı Sokak isimli alanda olacak 350 Yumoş ayısı, Yumoş'un mükemmel giysi bakım performansını Giysilerin Seninle Kalsın sloganıyla duyuruyor. Galataport İstanbul'un Tophane Saat Kulesi girişinden kolaylıkla ulaşılabilecek J-K blokları arasındaki Yumoş Ayılı Sokak, bir ucu Karaköy'e bir ucu denize çıkan muhteşem konumu ile Nişantaşı'nda olduğu gibi Galataport İstanbul'da da selfie severlerin yeni uğrak noktası oluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yuzunu-dokme-kucuk-yagmurdan-sonra-gunes-acar/", "text": "Yeni Arkadaşım Mo, yeni başlangıçlar üzerine yürek burkan sıcacık bir hikayeye sahip... Yeni Arkadaşım Mo, hiçbir üzüntünün sonsuza dek sürmediğini, her yağmurdan sonra mutlaka güneşin açtığını okura sıkça hissetiren, bol bol umut veren bir çocuk kitabı. Yeni Arkadaşım Mo ile bütün çocuklar tanışmalı, tanışmalı ki kocaman bir gülümsemeyle her şeyin nasıl iyileştiğini görebilsinler. Gelelim Yeni Arkadaşım Monun hikayesine! Başının üzerinde şıp şıp şıp yağmur bulutuyla yeni okulunda, yeni sınıfında, yeni öğretmeni ve yeni arkadaşlarıyla mutsuz Midge, anne ve babasının boşanmasıyla yeni bir hayata başlamaktadır. Ancak o, bu yeniyi değil, alışık olduğu eskiyi aramakta, eskiyi özlemektedir. Ailesiyle birlikte kumdan kaleler yaptıkları, uçurtma uçurdukları günlerin içinde olduğu eskiyi... Kendisine kocaman gülümsemesiyle sınıfta yer gösteren öğretmeni Bay Lupin, onun için pek bir anlam ifade etmez. Öğretmenin yanına oturmasını istediği koca gülümsemeli Mo da. Keşke yeni başlangıçlar diye bir şey olmasaydı diye düşünür, Midge. Bir rokete binip yeni okulundan eski okuluna ışınlanmak ister ama sadece hayaldir bu. Öğretmenleri o günü nasıl geçirdiklerini resimlemelerini istediğinde Midge gri renkteki kalemleri seçer, Mo ise rengarenk, kendisi gibi cıvıl cıvıl renkleri. Midge, gri yağmur damlaları çizer, Mo güneşli bir manzara. Kitap boyunca Mo'nun Midge ile arkadaş olmak için yaptığı girişimleri izleriz. Mo, ne kadar olumlu, güler yüzlü, güneşli bir çocuksa, Midge o kadar olumsuz, asıl suratlı ve yağmurlu bir çocuktur. Midge, Mo'nun tüm oyun tekliflerini reddeder. Onun yerine başının üzerinde şıp şıp şıp yağmur bulutuyla bir ağacın altında öylece oturmayı tercih eder. Mo ise tüm sıcaklığı ve arkadaş canlılığıyla Midge'ı oyunlarına davet eder. Ancak bir süre sonra Midge'ın bu üzgün hali, Mo'nun onun kendisiyle arkadaş olmak istemediğini düşünmesine neden olur. Bunun üzerine öğretmeni ona Mo'nun okuldaki ilk gününü hatırlatır. Tıpkı Midge gibi okulun ilk günü Mo da mutsuz değil miydi, o da diğer çocuklarla oyun oynamak istemeyip bir ağacın altında öylece oturmamış mıydı? Sonra anne ve babasının aldığı içinde minik bir gemi olan cam küresini anımsadı. Babası, her üzgün olduğunda bu küreyi sallamasını söylemişti. Gözyaşının ve yağmur damlalarının faydalarını ilk o zaman öğrenmişti, Mo. Bunu, yeni arkadaşı Midge de öğrenmeliydi. Aklına gelen fikri ailesiyle paylaştı ve kısa sürede bir kavanozdan cam küre yapmayı başardı. Bu, Midge içindi! Yağmur yağdıktan sonra güneş açar, gözyaşlarından sonra da her şey parlak görünür. O da tıpkı Mo gibi bunu öğrenmeliydi! Midge'in mutlu olmasına yardım etmeye ve ona üzülmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını göstermeye çalışan Mo'nun başarılı olacağını düşünen kaç kişiyiz? Çünkü hiçbir üzüntü sonsuza dek sürmez!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yves-rocher-vakfi-dogadan-aldigini-tekrar-dogaya-kazandiriyor/", "text": "Yves Rocher Vakfı Doğadan Aldığını Tekrar Doğaya Kazandırıyor! Yves Rocher Özel Yılbaşı Setleri %100 geri dönüştürülmüş plastik paketlemeleri, paraben içermeyen özel formülleri ve çeşitli doğal kokularıyla doğa severler için eşsiz hediye imkanları sunuyor. Kurulduğu günden beri doğaya saygı ve sevgi ile yaklaşan Yves Rocher Vakfı Plant for the Planet kampanyası ile globalde 100 milyon ağaç dikimi, Plant for the Planet Türkiye ayağında ise Konya/Ereğli'de 30.000 fidan dikimi gerçekleştiriyor. İnsanların refahı ve gezegen için hareket etme motivasyonu ve tutkusuyla hareket eden Yves Rocher Vakfı gerçekleştireceği ağaç dikimi projesi ile doğa için gururla mücadele ediyor ve doğadan aldığını tekrar doğaya kazandırıyor. Orman meyvelerinin büyüleyici kokusuyla mükemmel hediye olmaya aday yılbaşı koleksiyonu içeriğindeki meyveler ve doğal formüller ile size ve sevdiklerinize yeni yılın coşkusunu hissettiriyor! Duş Jelleri, Vücut Peelingi, Sıvı El Sabunu, El Kremi, Dudak Balsamı ve Kokulu Mum ürünlerinden oluşan koleksiyon yeni yılda kendinizi yenilenmiş ve huzur dolu hissetmenizi sağlıyor. Kırmızı meyvelerin rahatlatıcı ve taze kokusu; içeriğindeki bitkisel temizleyici ajanlarla cilde zarar vermeden derinlemesine temizlik sağlayan ve nem dengesini bozmayan Duş Jeli, %100 bitkisel tanecikleriyle gözenekleri tahriş etmeden derinlemesine temizlik sağlayan ve ölü hücrelerden arındıran Vücut Peelingi, hızlıca emilen ve nemlendirerek cilde yumuşaklığı anında kazandıran El Kremi ve yoğun nemlendirici özelliği ile dudakları yumuşacık yaparak çatlamaları önleyen Dudak Balsamından oluşan özel setlerde sunularak mükemmel hediyeyi nasıl bulacağım endişesini yok ediyor. Pişmiş elma ve tarçının muhteşem birleşimi ile yılbaşının iç ısıtan kokusunu en derinden hissedin! Baş döndürücü aroması ile yılbaşına özel hazırlanmış koleksiyon Duş Jelleri, Vücut Peelingi, Sıvı El Sabunu, El Kremi, Dudak Balsamı ve Kokulu Mum ürünleri ile yeni yıl coşkusunu sevdiklerinize ve sizlere hediye ediyor. Pişmiş elma ve tarçının eşsiz uyumu ile ciltte huzur dolu bir koku bırakan Yves Rocher Enfes Kış Elması Koleksiyonu ürünlerinden; bitkisel temizleyici ajanlardan oluşan içeriği ile cilde zarar vermeden derinlemesine temizlik sağlayan ve nem dengesini bozmayan Duş Jeli, %100 bitkisel tanecikleriyle derinlemesine temizlik sağlarken gözenekleri tahriş etmeyen ve ölü hücrelerden arındıran Vücut Peelingi, hızlıca emilen ve nemlendirerek cilde yumuşaklığı anında kazandıran El Kremi ve kış aylarında dudakta oluşan çatlakları yoğun nemlendirici özelliği ile engelleyen ve yumuşacık yapan Dudak Balsamından oluşan özel set ileyeni yılın en iç ısıtan hediyesini sunuyor. Kuru ciltler için özel olarak geliştirilmiş ve içeriğindeki organik karite yağısayesinde cilde ihtiyacı olan nemi kazandıran Yves Rocher Karite Rüyası Koleksiyonu yeni yılda kendini şımartmak veya sevdiklerini mutlu etmek isteyenleri bekliyor! Vücut Sütü, Vücut Peelingi, Vücut Balsamından ve özel Vücut Bakım Setinden oluşan koleksiyon ile Yves Rocher yeni yılda derinlemesine beslenmiş, nemli ve pürüzsüz cildin anahtarını hediye ediyor. Sihirli karite dokunuşları ile oluşturulmuş, yılbaşına özel ambalajlarıile sunulan bakım setinde bulunan; gözenekleri tahriş etmeyen cildi ölü hücrelerden arındıran Ultra Nemlendirici Peeling, Kuru Ciltler İçin Onarıcı Duş Kremi ve ciltteki kuruluğu anında onaran, derinlemesine besleyerek konfor sağlayan Vücut Sütü sayesinde yeni yılda kuru cilt problemleri son buluyor. Yeni yıla özel sınırlısayıda üretilen online satış kanallarında ve seçili mağazalarda satışı yapılacak özel ve göz alıcı makyaj ürünleri ile yeni yıl makyajınız Yves Rocher'ye emanet! Yılbaşı akşamında, kızıl tonlarda çarpıcı bir göz makyajı yapmak isteyen veya gri tonlarda çekici bir smoky göz makyajı yapmak isteyenlere özel metalik, sedefli ve mat olmak üzere 3 farklı bitişe sahip iki farklı 3'lü far paleti, etkileyici makyajlar için ihtiyacınız olan tüm ürünleri sunan, metalik, sedefli ve mat bitişlere sahip 15 farklı renk kadife dokunuşlu far, şeftali ve pembe tonlarında 2 renk allık, cilde göz kamaştırıcı parlaklık veren 1 aydınlatıcı pudra ve aynadan oluşan özel Göz ve Ten Makyaj Seti ve göz kamaştıran parlak formülü ile makyajınıza son dokunuşu yaparak ışıltı ve canlılık sağlayacak. Paraben ve silikon içermeyenözel formülü ile Likit Aydınlatıcı dan oluşan makyaj ürünleri cilde zarar vermeden parıldamanızı sağlıyor. Yves Rocher'nin en çok sevilen parfümleri, Parfümlü El Kremi ve Çanta Boyu Parfüm ile bir araya gelerek sevdiklerinize ve kendinize hem kullanışlı hem de büyüleyici bir hediye alma fırsatını sunuyor. Baş döndürücü notalardan oluşan bu özel Parfüm Setleri seçili Yves Rocher mağazaları ve http://www. yvesrocher. com. tr'de sizleri bekliyor!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yves-rocherden-bitkisel-kolajen-devrimi-yeni-lifting-vegetal-serisi/", "text": "Yves Rocher doğadan aldığı ilhamı içeriğindeki güçlü bitkisel aktif Yaban Ajuga Otu'nun sıra dışı gücü ile birleştirdiği yeni Lifting Vegetal serisini sunuyor. Her koşulda mucizevi esnekliği sayesinde büyümeye ve çoğalmaya devam eden Yaban Ajuga otundan elde edilen bitkisel kolajen, bitki özünü korumak için patentli, %100 doğal özümseme teknolojisiyle elde ediliyor. Yabani otun mucizevi gücü La Gacilly'deki botanik bahçelerinden gelerek, Yves Rocher Bitkisel Kozmetik Laboratuvarları'nda uzmanlar tarafından geliştirilen özel formül ile cildinize aktarılıyor. Yaşlanma karşıtı cilt bakımında çığır açan yeni Lifting Vegetal Serisi; kanıtlanmış sarkma karşıtı 3'lü etki ile ciltteki kolajen ağlarını yeniden yapılandırıyor, elastin sentezini uyarıyor ve hücrelerin sıkılaşma gücünü arttırıyor. Seri düzenli kullanım sonrasında yeniden şekillenen yüz ovali, sıkılaşan dolgun bir cilt, azalan kırışıklıklar ve artan esneklik sağlar. Lifting Vegetal serisi %95 doğal içeriği ve doğaya ve cilde saygılı formülü ile paraben, silikon ve mineral yağ içermez. Ferahlatıcı likit dokusu ile yüz ve boyun bölgesine özel geliştirilmiş, Yaban Ajuga otundan elde edilen likit bakım cildi dolgunlaştırıyor, parlaklığını ve ışıltısını arttırıyor. Yüz ovalinin yeniden şekillenmesini sağlayan özel bakım %98'den fazla doğal içerik barındırıyor. Her sabah serinin serumundan sonra uygulandığında canlılığını geri kazanmış, ışıldayan bir cilt sunuyor. Göz çevresinde oluşan koyu halkalar ve göz altı torbaları ile savaşan canlandırıcı göz kremi ferahlatıcı ve nemlendirici jel dokusu ile ciltte güzel ve ferah bir his bırakıyor. Kullanıldığı anda aydınlık göz çevresi ve tazelenmiş bir görünüş sunan krem şişkinlikleri azaltıyor, gözleri canlandırıyor ve tazeliyor. Göz çevrenizde daha az kırışıklık sağlayan göz kremi %97'den fazla doğal içeriği ile sabah akşam uygulanıyor. Geri dönüştürülebilir cam şişe ve kavanozları, sürdürülebilir ormanlardan elde edilen karton ambalajları ile yeni Lifting Vegetal serisi 09 Mart 11 Nisan 2021 tarihleri arasında net %20 ve üzeri indirim ile Yves Rocher mağazalarında, Yves Rocher mobil uygulamasında ve http://www. yvesrocher. com. tr 'de sizleri bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/yves-roucher-sevgililer-gunune-ozel-mon-rouge-kampanyasi/", "text": "Yves Rocher, Sevgililer Günü'ne özel Mon Rouge Kampanyasıyla 1-14 Şubat arası tüm makyaj ürünlerinde net %30, tüm parfümlerde %30'a varan indirimler sunuyor. Yves Rocher özel fırsatlarıyla tüm sevdiklerinize sevginizi yaymaya, kendinizi ve sevdiklerinizi şımartmaya hazır olun! Yves Rocher birbirinden farklı içerikleri, doğal formülleri, büyüleyici kokularıyla hem kadınlar hem de erkekler için uygun ürün çeşitleriyle herkese özel hediye seçenekleri sunuyor. Yves Rocher neroli esansının büyüleyiciliği, irisin duyuları harekete geçiren çekiciliği ve paçulinin karşı koyulmaz gücüyle kendini seven, cüretkar ve iz bırakan kadınlar için çok özel bir parfüm geliştirdi. Mon Rouge Parfümü güçlü, çekici ve büyüleyici etkisiyle tüm kadınların sahip olmak isteyeceği etkileyici kokuyu sunuyor. Çiçeksi, feminen kokusuyla büyüleyici bir iz bırakan Mon Rouge %100 bitkisel alkolden elde ediliyor ve %84'ten fazla doğal içerik barındırıyor. Mon Rouge, geri dönüştürülebilir cam şişe, geri dönüştürülmüş plastikten elde edilmiş kapak ve sürdürülebilir ormanlardan elde edilen karton paketiyle doğaya, kendine ve geleceğine duyarlı kadınların vazgeçilmezi olacak! Yves Rocher Bitkisel Kozmetik Laboratuarları uzmanları tarafından, doğaya saygılı ve bitkisel olarak üretilen Yves Rocher Erkek Parfümleri çarpıcı ve eşsiz kokuları ile gün boyu temiz, ferah ve güçlü hissetmenizi sağlıyor. Yves Rocher teninize ve karakterinize en uygun kokuyla sizleri buluşturmak için birbirinden farklı seçenekler sunuyor. Vetiver, Sandal Ağacı ve Tonka Fasulyesi gibi eşsiz içeriklerden oluşan Cuir Vetiver Parfümü odunsu bir parfümün inceliğini arayan tüm erkekler için ideal opsiyon oluyor. Sonia Constant tarafından yaratılan parfüm, vetiverin ferahlatıcı etkisi, sedir ağacının temiz ve odunsu notaları ve tatlı vanilya ve tonka fasulyesinin büyüleyici kokularıyla mükemmel esansın formülünü sunuyor. Geri dönüştürülebilir şişe ve kutuyla sunulan parfüm Yves Rocher'nin doğaya olan saygısını devam ettiriyor. Aromatik ve odunsu bir koku arayan erkekler için Guayak Odunu, Ardıç Meyvesi ve Kakule içerikleriyle Sonia Constant tarafından özenle yaratılmış parfüm Peygamber Ağacının Notalarıyla hafif ama etkileyici bir koku sunuyor. Canlı kakule etkisi ve ardıç meyvesinin aromatik notalarını birleştiren Nature Peygamber Ağacı ve Ardıç Parfümü çevrenizdekileri anında etkiniz altında bırakmanızı sağlıyor. Misk Adaçayı, Guayak Ağacı ve Paçulli içeriklerini mükemmel dengesiyle bir araya getiren Sonia Constant, Yves Rocher Bois de Sauge Parfümüyle odunsu, aromatik ve ferah kokulardan hoşlanan, özgürlüğüne düşkün maceracı erkekleri tatmin edecek ideal parfümü sunuyor. Paçulinin karizmatik notasunun dikkat çekici etkileriyle girdiğiniz her ortamda ilgilerin üzerinizde olmasını sağlıyor. İçeriğinde bulunan alkolün bitkilerden elde edilmesi ve geri dönüştürülebilir şişe ve kağıttan oluşan paketlemesiyle Bois de Sauge Parfümü markanın doğaya duyarlılığını koruyor ve destekliyor. Vetiver ve Guak Odununun zarif ve odunsu notalarını Bergamot ve Karabiber ile birleştiren Antoine Maisondieu eşsiz içerikleriyle özel bir formül sunuyor. Bergamot, parfüme köpüklü bir tazelik katarken, karabiber notaları formülü canlandırıyor. Çiçeksi ve odunsu bir parfümün gücünü arayan tüm erkekler beklediklerini Comme Une Evidence Parfümünde bulabiliyor. Hassas cilter için özel olarak geliştirilen Hamamelis Özü içerikli Yves Rocher Hamamelis Vücut Ürünleri cildi yatıştırıyor ve nemlendiriyor. Geri dönüştürülebilir plastikten oluşan şişelerde paketlenen Hamamelis Vücut Ürünleri cildinizin mikrobiyota dengesini bozmadan cildinize mükemmel yumuşaklığı kazandırıyor. Yves Rocher Hamamelis Vücut Sütü %98'in üzerinde doğal içerikleri, kremsi ve parfümsüz dokusuyla tüm ailenin kullanımına uygun bir seçenek oluştururken, kullanıldığında hızla emilen süt günlük olarak yüze ve vücuda uygulanabiliyor. Yves Rocher Hamamelis Yumuşatıcı Duş Jeli cildi koruyarak esneklik ve rahatlık hissi kazandırıyor. Cildi temizlerken yatıştıran duş jeli nazik kokusuyla büyülüyor. %94'ün üzerinde doğal bileşenleriyle Yves Rocher Hamamelis Yumuşatıcı Duş Jeli cildinizin dengesini bozmadan nazikçe temizliyor, nemlendiriyor ve yatıştırıyor. Yves Rocher Arnika Özlü El Peeling Yağı kış aylarında kuruyan ellerimiz için kusursuz bakımı sunuyor. İlk andan itibaren cildinizde yumuşama ve pürüzsüzleşme hissi yaratan Yves Rocher El Peeling Yağı, %99'un üzerinde doğal bileşenlerden oluşuyor. Peeling etkisine sahip yağ dokusu losyona dönüşerek cildinizde yağlı olmayan bir his bırakıyor. Krem haftada bir veya iki kez, kuru ele masaj yaparak uyguladıktan sonra ılık suyla durulanıyor. Sağlıklı saçlara giden yolda Yves Rocher kendisi küçük ama etkisi büyük Mini Saç Maskeleriyle saçlarınızın ihtiyaç duyduğu tüm bakımı sağlıyor. Kuru Saçlar İçin Besleyici Saç Maskesi, Yıpranmış Saçlar İçin Onarıcı Saç Maskesi, Boyalı Saçlar İçin Renk Koruyucu Saç Maskesi ve Yağlı Saçlar İçin Arındırıcı Yıkama Öncesi Saç Maskesi seçenekleriyle Yves Rocher saç problemlerinize çözümler sunuyor. Özel olarak geliştirilmiş bitkisel formüller ve her ürüne özel içeriklerle saçlarınız canlı, parlak ve sağlıklı bir görünüme kavuşuyor. Karite Yağı, Kamelya Yağı ve Vegan içeriklerle üretilmiş Yves Rocher Parlaklık Veren Chubby Rujları makyajınız ve dudak bakımınız için tamamlayıcı bir adım! Beslenmiş, pürüzsüz ve hafifçe renklenmiş göz alıcı dudaklar için nemlendirici kalem rujlar nude, pembe, kırmızı ve mor renklerinin farklı tonlarıyla hazırlanmış 8 yeni renk seçeneğiyle doğal bir görünüm sağlıyor. Parlak bitişli, ultra yumuşak ve akışkan yapısı sayesinde nemlendirici chubby rujlar dudaklarınızın daha ışıltılı görünmesinin en doğal yolunu sunuyor. Taşıması kolay ve kullanışlı, asansörlü kalem rujlar dudaklarınızda hoş bir şakayık kokusu bırakırken çantalarınızın vazgeçilmezi oluyor. Yves Rocher, doğal ışıltılar için Hindistan cevizi yağıyla zenginleştirilmiş Yeni Kremsi Stick Aydınlatıcısını sunuyor! Aydınlık ve sedefli bir bitişe sahip stick aydınlatıcılar, cilt tarafından kolayca emilebiliyor. Bitkisel yağlar ve besleyici Hindistan Cevizi Yağıyla zenginleştirilmiş kremsi dokusu ve karşı konulamaz Monoi kokusuyla doğal ve ışıldayan cildin anahtarını sunuyor. Altın renk tonuyla cildi aydınlatarak, makyajda öne çıkarılmak istenen noktalara ışıltı vererek göz alıcı bir görünüm sağlıyor. %82'den fazla doğal içeriğe sahip aydınlatıcılar Vegan, paraben içermeyen içeriğiyle cildinize ve doğaya saygılı. Kullanımı ve taşıması kolay stick aydınlatıcılar ten makyajı tamamlandıktan sonra hafif dokunuşlarla yüzünüzde aydınlatmak istediğiniz noktalara uygulanıyor. 1 14 Şubat 2021 tarihleri arası tüm makyaj ürünlerinde net %30, tüm parfümlerde %30'a varan indirimlerle Yves Rocher sizlere birbirinden güzel fırsatlar sunmaya hazırlanıyor! Sevgililer Gününe özel Mon Rouge kampanyasıyla özel fiyatlar Yves Rocher mağazalarında, Yves Rocher mobil uygulamasında ve http://www. yvesrocher. com. tr 'de sizleri bekliyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/z-kusaginin-gozdesi-halsey-3-eylulde-ilk-kez-kucukciftlik-parkta/", "text": "Ağustos 2021'de çıkardığı If I Can't Have Love, I Want Power albümüyle üçüncü Grammy adaylığını kazanan ABD'li dünya starı Halsey, kendisini sabırsızlıkla bekleyen Türk hayranlarıyla 3 Eylül Cumartesi akşamı KüçükÇiftlik Park'ta kavuşuyor. Z kuşağının en çok beğendiği, takip ettiği ve dinlediği dünya starı Halsey, pandemiden ve anne olduktan sonra çıkacağı ilk turne için geri sayıma başladı. Defalarca ziyarete geldiği ülkemizde, turne kapsamında ilk kez sahneye çıkacak olmanın heyecanını yaşayan dünyaca ünlü şarkıcı, dillerden düşmeyen enerjik performansıyla 3 Eylül 2022 Cumartesi akşamı KüçükÇiftlik Park sahnesinde hayranlarıyla buluşacak. 2022 yazına damga vuracak bir turneye hazırlanan Halsey, hayranları için özel bir şovun hazırlıklarını yapıyor. Lakabını doğup büyüdüğü yerden alan Halsey, şarkı yazmaya 17 yaşında başladı. YouTube ve SoundCloud'a yüklediği şarkılarla ilgileri üzerine çekti. İlk EP'si Room 93ü 2014'te yayınlayan şarkıcı, pop, elektronik ve alternatif rock müziği bir araya getiren hit şarkılarıyla hızlı bir yükselişle imza attı ve dünya çapında bir yıldıza dönüştü. Billboard Hot 100 listesinde 12 hafta üst üste, 20'den fazla ülkenin listelerinde zirvede yer alan, albümleri dünya çapında 15 milyondan fazla satan Halsey, Ağustos 2021'de çıkardığı If I Can't Have Love, I Want Power albümüyle üçüncü Grammy adaylığını kazandı. The Chainsmokers ile yaptığı Closer ve ünlü Koreli grup BTS ile yaptığı Boy With Luv şarkılarla çok ses getiren ünlü yıldızın en çok dinlenen şarkıları arasında Without Me, New Americana, Colors, You Should Be Sad gibi çalışmalar yer alıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zahit-munganin-ucurtmanin-pesinde-projesi-mezapotamyaya-isik-tutacak/", "text": "Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar Programı'nın 11. sezon Fark Yaratanlarından seçilen Zahit Mungan, Uçurtmanın Peşinde projesi ile Mezopotamya'da kaybolmaya yüz tutan bir kültürü yaşatma hedefiyle çalışıyor. Projenin hikayesi, Mardinli Zahit Mungan'ın küçük yaşlardan itibaren içinde var olan uçurtma sevdası ile başlıyor. On dört yaşından beri farklı teknikleri öğrenerek uçurtmalarını geliştiren Zahit Mungan, Mardin'in kültürel mirasının gelecek nesillere aktarılması, çocukların hayal gücünün ve motor becerilerinin gelişmesi için uçurtma atölyeleri düzenliyor. Uçurtmanın geçmişi ve tarihini anlatarak uçurtma kültürünü çocuklara aşılamayı hedefleyen Zahit Mungan bugüne kadar şahmeran, eşek ve taklacı güvercin gibi Mardin'e özgü temalardan oluşan pek çok uçurtma tasarladı. Mardin Kalesi'nin ziyarete kapalı olduğu dönemde kalenin kuş bakışı fotoğraflarını çekmek üzere uçurtmasına telefon bağlayarak, o zamanlar henüz yaygın olmayan drone ile fotoğraf çekimi mantığıyla kalenin fotoğraflarını çeken Zahit Mungan, 5 yılda çektiği fotoğraflardan oluşan seçki ile Uçurtmanın Gözünden Mardin isimli bir fotoğraf sergisi de açtı. Zahit Mungan, aynı zamanda 2016 yılında Türkiye'nin ilk uçurtma festivalini de gerçekleştirerek Mardin'in uluslararası bilinirliğine ve uçurtma kültürüne katkı sağlıyor. Her sene düzenlenen uçurtma festivali dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçileri ağırlıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zamangezer-yatakin-yazari-nuri-kurucu-ve-cizeri-berna-dortpinar-kitabi-anlatiyor/", "text": "Devrim yaratan icatlarıyla nam salmış bir mucitle tanışmaya ne dersiniz? İşte karşınızda Bay Sonra! Hayatı kolaylaştıran türlü icatların mucidi Bay Sonra'nın süper ötesi teknolojik harikalarını ve akla hayale sığmayacak öyküsünü okumak isterseniz sizi böyle alalım. Tudem Yayınları etiketiyle henüz okurla buluşan Zamangezer Yatak, bilim ve keşif dünyasına fantastik bir açıdan bakan epey komik, oldukça matrak, okurken kahkahalar attıracak bir kitap, benden söylemesi... Kitabın yazarı Nuri Kurucu ve çizeri Berna Dörtpınar ile kitabı konuşmasak olmazdı! Fikirlerin ne zaman aklıma düştüğünü tam olarak söyleyemem. Ama nasıl konusunda birkaç cümle kurabilirim. Okuyarak, araştırarak, gezerek, görerek... Kısacası yaşayarak. Bu sürecin bir yerlerinde, farkında olmasam da fikirler biriktirip duruyorum. Sonra hiç beklemediğim bir anda bunlardan bir tanesi parlayıveriyor. Bunu bazen bir olay, bazen bir insan, bazen bir resim tetikliyor. Temelde minik bir kırıntı halinde bu fikirler. Hatta çoğu zaman aklıma sadece bir cümle takılıp kalıyor. Bu öykü için örneğin, önce Bayan Önce doğdu, sonra Bay Sonra doğdu, cümlesi günlerce kafamda dönüp durdu. Ben, bu fikir kırıntısına tutunup kendimce bir dünya yaratıyorum ve orada yaşanması muhtemel hikayeleri kafamın içinde çeşitlendirip duruyorum. Bu süreçte onlarca alternatifini eliyorum ama elediklerimden daha fazlasıyla klavyenin başına geçmekten kurtulamıyorum. Yine de kafamın içindeki tüm bu karmaşaya rağmen ne zaman ilk cümleyi yazsam ikincisi de sırada hazır bekliyor. Tabii o ilk cümleyi yazmak hiçbir zaman kolay olmuyor. Yazmaya başlamadan önce titiz bir çalışma planı, olay örgüsü vs. şeyler yapmak yerine öyküyü akışına bırakmak gerektiğini düşünenlerdenim. Bu noktada imdadıma kendi çocukluğum yetişti. Benzer bir travma yaşamadım ama benim de olmazmatik benzeri icatlarım oldu. Aslında belirli yaşa kadar herkesin birer mucit olduğunu düşünüyorum. Çünkü hepimizin çocukluğu benzer buluşlarla dolu. Bir dal parçasını ışın kılıcına dönüştürebilen, kırlentlerden muhteşem kaleler inşa edebilen, plastik bir bebeği dünya yıldızına çevirebilen, bir karton kutunun içinde dünyanın her yerine gidebilen, eline direksiyona benzeyen veya benzemeyen yuvarlak herhangi bir şey geçtiğinde bir anda harika bir ralli pilotu olabilen bizler gibi bir mucit Bay Sonra. Çocukluğunda yaşadığı minik burukluğa rağmen çok kibar ve iyi niyetli birisi. Öykü boyunca onu tanımak, onunla zaman geçirmek çok keyifliydi. İcatları da karakterini yansıtıyor. Çünkü tümü insanların hayatlarını olumlu yönde etkiliyor. Uyku vakti ninesi sayesinde çocuklar her gece tam vaktinde uyuyor. Sabah hiçbiri uyanırken zorlanmıyor. Diğerleri de tıpkı bunlar gibi kıyısından köşesinden çocuklara dokunuyor. Hımmm... Sanırım bir fikir kırıntısı daha minik minik parlamaya başlıyor. İlk sorularda da gördüğünüz gibi kısa cevaplar vermeyi beceremiyorum. Bir başlarsam bütün hikayeyi anlatırım burada. Yine de deneyeyim. Bay Sonra, karşısına Zamangezer Yatak çıkınca o bir yılı ortadan kaldırmak üzere kendi geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Ama işler pek umduğu gibi gitmiyor. Yaptığı şeyle bir yıldan çok daha fazlasını tehlikeye atıyor. Ama o bir mucit, bu durumun da üstesinden gelebilir. Tabii önce bir bankta somurtarak oturması gerekiyor. Karmaşanın sonunda devreye ilk icadı olmazmatik giriyor. Aralardaki boşlukları doldurmak için de kitabı okumak gerekiyor. Kendi geçmişim özelinde cevap vermem gerekiyorsa onlarca zaman sayabilirim. Ama tüm bunlara ulaşmak için Zamangezer Yatak kullanmama da gerek yok. Fotoğraflar, videolar, aile veya arkadaş sohbetleri oldukça hızlı bir ulaşım aracı. Hatta bazen sadece gözlerimi kapatmam yetiyor. Yazıyorum çünkü yazmayı seviyorum. Sadece çocuklar için de yazmıyorum. Üniversite yıllarından bu yana belirli aralıklarla klavyenin başına oturup duruyorum. Geçmişte, hikaye, roman denemelerim de oldu. Ama hayatın içine atılıp hiç yavaşlamayan bir akışın içine kapılınca yazabilecek kadar dingin bir ortam yaratabilmek çok zor oluyor. Bu yüzden bilgisayarımın kıyısında köşesinde, başlayıp bitiremediğim onlarca dosya duruyor. Kızım Masal Bade kitaplara ilgi duymaya başladıktan sonra çocuk edebiyatıyla tanıştım. Bu alanda yazdığım ilk hikayem Sadece Üçe Kadar Sayabilen Adam en sevdiklerimden. Bu hikayeyi yazdıktan sonra kendimce resimleyip minicik bir kitap da yapmıştım kızım için. Ona okurken aldığı keyif o kadar güzeldi ki birkaç tane daha yazmadan duramadım. Bu öykü kitaplaşmasaydı ne kadar ilerlerdim bilmiyorum. Düşünmüyorum da... O paralel evrende yaşayan, yazdıklarını yayınevine göndermeye cesaret edememiş, doğal olarak henüz yazar olamamış bir Nuri KURUCU'nun sorunu. Söylemeden geçemeyeceğim, editörüm sevgili Gökçe Ateş Aytuğ yazdıklarımın çeşitlenmesinde çok etkili oldu. Doğru yönlendirmeler ile resimli kitapların yanında daha uzun hikayeler yazmayı denememi sağladı. Buradan kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum. Evet, şimdilerde sadece çocuklar için yazmayı düşünüyorum. Çünkü hikayenin bir bölümüne takılıp kahkaha atmalarından, her gece okumalarından veya okutmalarından, kitabı sizden çok sahiplenmelerinden çok keyif alıyorum. Hepimizin içinde bir yerde saklı bir süper gücü var: EMPATİ. Herkes bu gücünü kullansa ve ona göre yaşasa bence diğer tüm süper güçlerden daha etkili olurdu. Mesajımızı verdiğimize göre gayet bencilce olan cevabıma geçeyim. Ben zamanı kontrol etmek isterdim. Zamanı durdurup yazılmış tüm kitapları okumak, tüm filmleri izlemek, her yeri gezmek isterdim. Ben hayatımdan ilham alıyorum. Eşimden, çocuklarımdan, birlikte yaptıklarımızdan çok etkileniyorum. Yazdıklarımı bir an önce onlarla paylaşmak en büyük zevkim. Okuyorum da; çeşit çeşit, ne bulursam okuyorum. Favori yazarım Stephen King. Ne zaman bir kitabını okusam içimde dizginlenemez bir yazma isteği uyandırıyor. Okumaktan keyif aldığım bir sürü yazar daha var: J. R. R. Tolkien, J. K. Rowling, Robert Jordan, Josh Malerman, Michael Crichton, George R. R. Martin, Cengiz Aytmatov, Hüseyin Rahmi Gürpınar... Bu liste bitmez. Güzel bir kütüphanem var. İçi her türden kitapla dolu ama en çok fantastik hikayelerden hoşlanıyorum. Tarih ve mitoloji de ilgimi çekiyor. Çocuk edebiyatında ise favori yazar seçmem çok zor. Tanıştığım veya tanışmadığım, kitaplarını okuduğum, çocuklarıma okuttuğum çok fazla harika yazar var. Bu alanda biraz daha zaman geçirince belki isim de söyleyebilecek seviyeye gelirim ama şimdilik bu kaçamak cevabı verip çekiliyorum. Umarım onlar da çok gülerler. Çünkü ne yazarsam yazayım önceliğim çocukları eğlendirmek. Öğretme, öğüt verme tamamen ikinci planda. Bir sonraki sayfayı da okumak istemelerini sağlayabiliyorsam ne mutlu bana. Ajanda gibi bir ajandam yok. Çünkü doğru kullanmayı beceremiyorum, hemen sayfalara bir şeyler çizmeye başlıyorum, fikirler yazıyorum ama sonra kaybediyorum. Bu yüzden teknolojiden faydalanıyorum. E-posta adresimi ajanda gibi kullanıyorum. Ben Makine Mühendisiyim, doğal olarak tablolarla aram daha iyi. Neredeyse her şey için tablom var. Dosya takibi, öykü fikirleri, revize durumları vs. Evet, ben hayatımdan ilham alıyorum ve şu sıralar hayatımda en büyük yeri çocuklarım kaplıyor. Doğal olarak onlar haricinde bir şeylerden esinlenebilmem pek mümkün değil. Ama bazen hile de yapıyorum, kızıma kendi ilgi alanlarımı aşılamaya çalışıyorum mesela. Kitap okuyalım, yapboz yapalım vs. Vakitsizlikten ve bu kadar bol oyuncak içinde hayal gücümün körelmesinden kaynaklı olsa gerek, kızımın oyunlarına yeterince katılamıyorum. Bu konudaki eksikliğimi de benim iyi olduğum konuların içine onun ilgi alanlarını sıkıştırarak gidermeye çalışıyorum. Biraz onlardan biraz bizden harmanlayınca ebeveynliği daha iyi becerebiliyoruz sanki. Berna Dörtpınar için ne desem eksik kalır. Daha önce de söylemiştim, tekrarlayayım: Berna sanki aklıma girmiş gibi çizmiş. İcatlar, karakterler, mekanlar... Her şey ancak bu kadar kusursuz olabilirdi. Yeniden ellerine sağlık! Umarım onunla birlikte daha binlerce kitap yaparız. Çizer konusunda her yayınevinin farklı bir çalışma tarzı var. Tabii genel olarak yazara da soruluyor uygun olup olmadığı. Bu aşamada biraz formalite gibi de oluyor ama böyle olması bir anlamda iyi. En azından benim gibi bu alanda henüz yeni olanlar için. Çünkü yayınevi de en az sizin kadar kitabınıza değer veriyor ve çizimleri metne en uygun olan çizeri sizden çok daha iyi belirleyebiliyor. Editörüm sevgili Hülya Dayan Berna'nın ismini verdiğinde bu yüzden hiç tereddüt etmedim. Galiba ben bu konuda şanslı bir yazarım. Mevcut ve hazırlanan kitaplarımın tümünde çok iyi çizerlerle çalıştım, çalışıyorum. Şimdilerde kendim de bir metnimi resimliyorum. Bu yüzden Berna'nın yaptığı şeyin ne kadar eşsiz olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Ama ne güzel! Ajandakolik'te konuğum olduğun için teşekkür ederim. Ben de okurken aşırı eğlendim. Zaten fantastik hikayelere bayılırım dolayısıyla resimlemesi de bir o kadar keyifliydi. Serbest çalışmak kesinlikle çok keyifli. Her sabah İstanbul trafiğinde bir yerden bir yere yetişmek zorunda olmamak büyük lüks bana göre. Gerçek anlamda bu sektöre girişim telif haklarımı temsil eden ajansım The Black Cat Agency ye projelerimi göndermemle başladı. Nazlı ve Göksun'a buradan da teşekkürlerimi iletmiş olayım. Çizimlerimi dijital olarak yapsam da ilk taslaklarımı hep kağıt üzerinde kurgularım. Geleneksel tekniklerle yapılan çizimleri çok seviyorum ama dijitalin rahatlığı harika bir şey tabii. Artık öyle dijital fırçalar var ki neredeyse gelenekseldeki tadı yakalayabiliyorsunuz. Klişe olacak ama ilham her yerde. Bulutların şekillerinden karakter tasarlamışlığım çoktur. Markette karşılaştığım bir yaşlı teyzenin bluzunun deseni, resimlediğim bir kitapta duvar kağıdı ilhamı vermişti bana mesela. Yürüyüşe çıktığımda yerdeki kurumuş çam iğnelerinin kendi içinde oluşturduğu dokular... Bunun gibi bir çok şey. Kendi yazıp çizdiğim resimli kitabım Filin Yeteneği Nerede? yakın zamanda Uçanbalık'tan çıktı. Okuyuculardan da çok güzel tepkiler alıyorum, çok mutluluk verici. Yeni hikayeler yazıp resimlemeyi de düşünüyorum. Karakter tasarlayıp onlara hikayeler oluşturmak da bence çok keyifli bir süreç."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zeynep-halvasinin-ilk-albumu-hazan-kadini-uzerine/", "text": "Bundan birkaç yıl önce onu Zülfü Livaneli'nin 'Sevdalım Hayat' projesinde keşfedip söyleşi için bir araya geldiğimizde Bir albüm haberi alabilecek miyiz senden? diye sormuş, o ise bana Uzun yıllar şarkıcılık olgunluğum oluşsun diye bekledim diye cevap vermişti. Aradan iki yıl geçti o buluşmanın üzerinden. Güçlü sesiyle ve duruşuyla o günden beri içime işleyen opera sanatçısı Zeynep Halvaşi, bugün ilk albümünün müjdesini veriyor. Hazan Kadını Ada Müzik etiketiyle raflarda yerini alırken Halvaşi'nin bu defa sadece kendine ait parçalarını dinlemenin mutluluğunu yaşıyorum. Albümün müzik direktörlüğünü, Zeynep Halvaşi'nin sohbetimiz sırasında dilinden düşürmediği besteci, orkestra şefi ve aynı zamanda arkadaşı Oğuzhan Balcı var. Şüphesiz dönemin en başarılı müzik insanlarından biri olan Balcı'nın şarkıların düzenlemelerinde de imzası olduğunu söylemek mümkün. Ses rengi ve farklı müzik dallarını yorumculuğuna katabilmesiyle dikkatleri çeken bir sanatçı olan Zeynep Halvaşi, albümde farklı tarzlardan eserlere içten yorumu ile ses veriyor. Hazan Kadını nda Mes'ud Cemil ve Yavuz Özüstün şarkılarından, Rumeli, Elazığ türkülerine uzanan yelpazede sevilen eserler yer alıyor. Bu albümü daha da özel kılan şarkılar ise Oğuzhan Balcı tarafından Zeynep Halvaşi'ye Hazan Kadını için bestelenen 3 yeni şarkı: Ben Hazan Kadınıyım, En Güzel Günümdeyim ve Kır Kahvesi. Ben Hazan Kadınıyım şarkısına Devrin Usta yönetmenliğinde bir de video klip çekildi. Konser özleminin gittikçe arttığı bu tarihi dönemde, Zeynep Halvaşi ve Oğuzhan Balcı, bu özgün albümleri ile dinleyicilerin hasretini bir dem olsun dindirmeyi istiyor. Uzun zamandır özlenen, çok sesli düzenlemeleriyle canlı konser tadında dinlenebilecek Hazan Kadını, müziğin hepimizin hayatlarındaki iyileştiriciliğini dinleyicisine ulaştırmayı amaçlıyor. Ben de kişisel olarak Halvaşi'yi tanımış ve tıpkı sesi gibi güçlü kişiliğine de hayran olmuş biri olarak bu albümün daha çok dinleyiciye ulaşmasını ve Halvaşi'nin hak ettiği başarıyı sonuna kadar yakalamasını diliyorum."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zeynep-mirac-bugunun-turkiyesinde-bir-insan-nasil-anlatilir-uzerine-bir-arayis-benimki/", "text": "Yılın son Ajandakolik söyleşisi, yaptığı işleri çok beğendiğim gazeteci meslektaşım Zeynep Miraç ile. Bu yıl onun yılıydı desem pek yanlış olmaz. Özellikle portre yazılarıyla tanınan Miraç, 2021'e damgasını vuran Metin Akpınar begeseli İyi ki Yapmışımı yazdı, seslendirdi ve sahnede de sunuculuğunu yaptı. Geçtiğimiz günlerde Doğan Kitap'tan çıkan Seçkin Ödünsüz Bir Yaşam kitabıyla da değerli çevirmen, yazar Seçkin Selvi'nin hayatını satırlara taşıdı. Bu arada başka belgesellere ve portrelere doğru çoktan yola koyuldu bile... Miraç ile bir yıla sığdırdığı çalışmalarını, yeni medya gazeteciliğini, çok derinlere inmeden geçmişi, bugünü konuştuk. Olur da kendi portresini biri yazacak olsa bunun kim olmasını istediğini sorduğumda Kimse yazmasın, çok sıkıcı olur! Okuduklarımı ve yazdıklarımı düşünce, benim portrem bana hiç de cazip gelmiyor. Bence bazı insanlar alkışlanmaya geliyor dünyaya, bazıları alkışlamaya... diye cevap veriyor. Tam da ondan duymayı tahmin ettiğim bir cevap! Gazetecilik deneyimini edebiyatla harmanlayarak çalışmalarına ilmek ilmek işleyen ve bunca yıl verdiği emekle aslında alkışı çoktan hak eden Zeynep Miraç ile 2021'e veda ediyoruz. Herkese mutlu yıllar! Seçkin Hanım'ı 25 yıl kadar önce Gülriz Sururi'nin evinde tanıdım. Çok gençtim ve tiyatroya da edebiyata da sevdalıydım. Ne varsa öğrenecek öğrenmek istiyordum. Daha yazı çizi girmemişti hayatıma, üniversitede öğrenciydim. Çok dinledim. Ne anlattılarsa ne konuştularsa... Sonra karşılıklı sohbet faslı başladı, böylece daha çok vakıf oldum hikayesine. Gazeteciliğe başladıktan sonra Yazmak gerek cümlesini daha kolay kurar oldum ve bir gün gidip tabiri caizse açıldım. Önce biraz duraksadı, sonra sohbetlere başladık. Önce Seçkin Hanım'ın hikayesini baştan sona dinledim. Sonra bunu nasıl anlatacağımız faslına geldiğimizde Seçkin Hanım özellikle toplumsal fonu aktarmak gerektiğini söyledi ve yolumuz çizilmiş oldu. Kimsenin hayatı yaşadığı dönemden ve coğrafyadan bağımsız değil. Hele ki Türkiye gibi bireysel özgürlüklerin alabildiğine kısıtlandığı ülkelerde! Bu nedenle de fazla malumatfuruşluğa girmeden bu yaşamın dekorunu aktarmaya çalıştım. Metin Akpınar belgeseline ben dahil olduğumda Selçuk ile uzunca bir süredir çalışıyorlardı. Yol almışlardı zaten. Haldun Bey'e ise birlikte çiçeğimizi, çikolatamızı alıp gittik. Hayatımızın en güzel hatıralarından biridir. Dediğim gibi, Seçkin Hanım hemen sıcak bakmadı kitap fikrine. Ancak beni kırmadı, sağ olsun. Sohbetler ilerledikçe sanırım onun da içine sindi. Umarım öyledir. Gerçekten merak ediyorum bu yaşamları; nelerden geçtiler, nasıl yaşadılar, nasıl ürettiler, nelere dayandılar ve nelerle mutlu oldular... Şu da var tabii, tiyatroya da edebiyata da tutkuyla yaklaşıyorum. Tabii portresini yazdığım herkesin bana aynı duygularla yaklaştığını söyleyemem, büyük bir öfkeyle yazdıklarım da oldu. Evet, oldum olası severim biyografileri. Otobiyografi, anı kitabı... Hepsini iştahla okurum. Tarihin özünde insan var; büyük olayların, savaşların, zaferlerin, her şeyin özünde. Yaşamöyküleri muazzam bir perspektif sunuyor bana göre; minicik ayrıntılarda koskoca bir toplumun anahtarı duruyor bazen. Portre yazılarının piri Cemal Süreya'dır elbette, ancak örnek aldım dersem haddimi aşmış olurum. Bugünün Türkiye'sinde bir insan nasıl anlatılır üzerine bir arayış benimki. Kadife yeşil ceketi ilk gösterinin sabahında tesadüfen buldum, iyi ki bulmuşum! Belgeseli sahneye taşıma fikri BKM'den geldi. Necati ve Yağmur Akpınar'ın önerisiyle şekillendi. Benim ekran deneyimim var birazcık ama sahne yoktu. Yıllarca kulislerden seyrettiğim oyunlarla aşinalığım var tabii ama sahneye çıkmak bambaşka. Hele ki tiyatro sevdamın müsebbiplerinden biri olan Metin Akpınar ile! Onun güvenini boşa çıkarmak beni mahvederdi. Belgesel gibi gösteriyi de Selçuk Metin'in yönetmesi beni çok rahatlattı tabii. Biliyorum ki ben çuvallasam da o kurtarır. Şunu da söylemeden geçmeyeyim; her akşam seyircinin Metin Bey'e olan sevgi ve saygısını görünce hayata ve ülkeye olan duygularım epey olumlu yönde etkilendi. 2022'de bir Gülriz Sururi ve Engin Cezzar belgeseli veya kitabı beklentim de var, Zeynep Miraç kaleminden. Yanılıyor muyum? Önümüzdeki yıl için planların neler? Sanırım Selçuk Metin ile de yol arkadaşlığınız devam edecek gibi görünüyor. Eskisi kadar iyi bir okur değilim, hele ki edebiyatta hepten sınıfta kalırım. Yine de saymaya gayret edeyim. Çok sevgili arkadaşlarım art arda kitaplar çıkardılar, birlikte sevinmenin lüksü diye bir şey varsa Yekta Kopan'ın Bana Kuşlar Söyledi, Seray Şahiner'in Ülker Abla, Sibel Oral'ın İşitiyor musun Memet?, Filiz Aygündüz'ün Annem Beni Görsün, Ece Temelkuran'ın Hepberaber kitaplarıyla bunu yaşadım. Ayrıca Murathan Mungan'ın Devam Ağacı, Hakan Günday'ın Zamir, Burcu Aktaş'ın çok ama çok sevdiğim Selim İleri ile söyleşisi Düşüşten Sonra, Deniz Yüce Başarır'ın gördüğüm en iyi arşiv kitaplarından biri olan Perde Kapanmasa Görecektiniz, Kaya Tanış'ın Burası Orası Değil, Şengül Kılıç Hristidis'in Kadehlerdeki Dudak İzleri, Şaziye Karlıklı'nın Son Kadın, Başar Başarır'ın Dolunay İki Gece Sürer kitapları severek okuduğum kitaplardı. Hayattayız! Bu yılı da tek parça devirdik. İnatla, boğuşarak ürettik, insan kalmayı başardık. Birbirimizi ve kendimizi hüsrana uğratmadık. Bu da bir kazançtır bence! 90'ların pek özlenecek yanı var mı bilemiyorum. Benim ilk gençlik yıllarım... Hep gergin bir ülke, korkunç trajediler, devasa insanlık suçları... En çok bunlar kaldı o dönemden. Gel dönelim desen ben o bileti yakarım sanki. O dileği her gün tutuyorum ve biliyorum ki yalnız değilim. Ama buradan söylersem ikimizin de başına dert açar! Evet, ben hala ajanda kullananlardanım. Dijital ajandaları sevemedim bir türlü. Hemen her şeyi yazarım ajandama. O günün programını, benim için önemi olan bir olayı, mesela kızımın domatese cizibit dediğini ya da seçim sonuçlarını... Çok kısıtlı bir günlük gibi... Ve elbette her ajandamı saklarım."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zeynep-miractan-bir-metin-akpinar-kitabi-sahneye-adanmis-bir-omur/", "text": "Zeynep Miraç, tiyatro eleştirmeni ve çevirmen Seçkin Selvi'nin hayatından sonra şimdi de tiyatronun usta ismi Metin Akpınar'ın hayatını bu defa bir nehir söyleşi çerçevesinde kaleme aldı. Alasya'nın tiyatro tutkusunu, en yakını Zeki Alasya'yla dostluklarını, eşi Göksel Akpınar'la aşkını, Anadolu'daki turnelerini, Ulvi Uraz'dan Haldun Taner'e hocalarını okura bir bir anlatıyor. Üstelik bu defa karşımıza çıkan manzara yalnızca Metin Akpınar'ın hayatı değil, aynı zamanda bir Türkiye tarihi kesiti. Yakın zamanda Metin Akpınar'ın hayatını ve sanatını konu alan İyi ki Yapmışım belgeselinin senaristliğini de yapan gazeteci Zeynep Miraç, şimdi de Mundi Yayınları'ndan çıkan Metin Akpınar portre kitabı Sahneye Adanmış Bir Ömür: Metin Akpınar ile okurla buluşuyor. Aksaray'da kalabalık bir konakta doğan, etrafı gözleyerek büyüyen, her duyduğunu zihnine kaydeden bir çocuk... Daha lisedeyken öğretmenine, Sen en iyisi tiyatrocu ol oğlum, dedirtecek kadar mayasını belli eden, gizli cevher bir genç... Eşiyle altmış iki yıl aynı yastığa baş koyacak kadar derin bir aşık... Türkiye'de kabare kültürünü başlatan, yüzlerce temsilde yer alan, Yeşilçam'da da birbirinden unutulmaz karakterlere hayat vermiş bir oyuncu... Karşınızda her yönüyle Metin Akpınar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zeynep-ozatalay-gercek-karakterleri-cizmenin-duygusal-bir-tarafi-var-daha-fazla-sorumluluk-istiyor/", "text": "Zeynep'i yıllardır takip ederim. Çocuk edebiyatına katkıları çok büyük, sadece çocuk edebiyatına mı üstelik? Yetişkin kitaplarında da Zeynep Özatalay imzasının sıklıkla görmek mümkün. Onun çizgilerini herhangi bir kitapta tanıdığım zaman mutlu oluyorum. Öyle bir yakınlık benimkisi... Bundan birkaç yıl önce onun da illstrasyonlarının olduğu bir sergide bir araya gelmiştik. Şimdi yollarımız Aytül Akal'ın yazdığı Mıymıy Teyze serisiyle bir kez daha kesişti. Bu defa sorularımla geldim ona, çizgilerin dünyasını konuştuk. Gerçek karakterleri çizmenin duygusal bir tarafı var, daha fazla sorumluluk istiyor. Aslında ben Mıy Mıy Teyze'nin karakterini oluştururken Aytül Hanım'ın annesinden ilham aldığını bilmiyordum. Hatta kendisine de benzetiyor ama hiç onu da düşünmemiştim. Yine de bir şekilde karakterin altında daha sahici bir öykü olduğunu bilmek farklı bir duygu, insanı motive ediyor. Farklı sanırım, bir kere belli bir tutarlılık istiyor. Mesela ben seri çizerken önden basılmış kitapları hep elimin altında tutar, sürekli açar bakarım. Sadece karakter değil, bir ev, bir perde, her şeyin devamlılığına dikkat etmek gerekiyor, tıpkı bir dizi çekmek gibi. Bir de tabii ana karakterlerin çalışmasını çok detaylı yapıyorum. Jo, bana o güne kadar okuduğum kadın karakterlerden çok farklı bir şey vermişti. Kendi döneminin olduğu kadar, benim çevremde gördüğüm yaşamın da normlarına aykırıydı. Birinin iyiliği için güzelim saçlarını kısacık kestirmekten çekinmez, yaşamına kimsenin müdahale etmesine izin vermezdi. O ve Uzun Çoraplı Kız Pippi büyürken bana çok şey öğretti diyebilirim. Ben Jo'nun yazmaya karşı tutkusunun yerine çizgiyi koyuyorum sanırım. Bu işin bir okulunun olduğunu anladığım zaman dünyam değişti galiba. Yani düşünsene, bir okula gidiyorsun ve tek yapacağın şey çizmek! Daha çok küçüktüm, sonra artık gerisini bir şekilde hallederim diye düşündüm. Genellikle önce bir renk paleti ortaya çıkartıyorum, bu paleti ana karakter veya olayların duygu durumu çok etkiliyor. Kitap resimlerken ve editoryal işlerde genellikle dijital çalışıyorum, çünkü süreler kısıtlı iş üzerinde değişiklikler yapmak gerekince dijital mecra daha pratik. Bir sürü kitap ve notlar... Bilgisayar masam daha derli toplu genellikle ama çizim masam daha dağınıktır. Orada bütün malzemeler elimin altında olsun istiyorum. Bir de hayatınızı paylaştığınız kişi de çizer olunca defterler, suluboya kutuları ortamı ele geçiriyor! Neyse ki Murat benden daha derli toplu. Teşekkürler. Tanıdığım çoğu çizerin çalışma koşulları çok yoğun ve kendimize vakit ayırmakta çok zorlanıyoruz. Maddi olarak da zor tarafları var elbette, kitapların yapımı çok uzun sürüyor ve zahmetli bir süreç, buna kıyasla kazançların yeterince doyurucu olduğunu düşünmüyorum. Dışardan eğlenceli gelse de bu tempodan yorulan, bıkan pek çok yetenekli çizer oluyor ne yazık ki. Biraz yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı tıkanmalar yaşanabiliyor tabii... Bir mola verip dışarı çıkmak, birkaç günlüğüne uzaklaşmak, bir film festivali takip etmek ya da sadece kendim için çizmek iyi geliyor bana. Bir de bol bol çocuk kitabı oluyorum, gerçekten bana hayatta en iyi gelen şeylerden biri bu. Bu aralar yeni kitaplar var elimde, yurtdışından bazı işler var, onlara heyecanlanıyorum. Bir tane biyografik çocuk kitabı yapıyorum, bitince paylaşabileceğim ancak. Yakında Bonnier Books'tan resimlediğim bir kitap çıkacak, üzerinde çok çalıştığımız bir iş oldu. Bunun dışında biraz NFT dünyasını anlamaya çalışıyorum herkes gibi, oralarda da ilginç şeyler oluyor. Gerçekten çok sevdiğim bazı karakterler var, mesela Roko ile Konuşmalar'ın Nisa'sı, sevgili Meltem Gürle'nin elinden çıkan nefis bir karakter. Esra Okutan'ın Kelebek öyküsündeki küçük kızı çok seviyorum, bir de Judith Malika Liberman'ın Jozef'i. Hepsinden biraz görüyorum kendimde. Suzy Lee'nin bir sessiz kitabına eşlik etmek isterdim. Tam olarak aynısını değilse de genç ya da yaşlı benzer huyları olan çeşitli insanlar tanıyorum. Hatta bazen kendimi de benzetiyorum, bence arada herkesin huysuzluk yapma hakkı olmalı. Yaşasın huysuz ve öfkeli teyzeler!"} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zorlu-psmde-konser-veren-yasmin-levy-siz-benim-evimsiniz-ailemsiniz/", "text": "Ladino müziğinin sıra dışı yorumcusu olarak kabul edilen ve müzikal yolculuğunda Türkiye'ye ait ezgileri de kullanan Yasmin Levy, 8 Haziran akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde konser verdi. Salondaki dinleyicilerin hep bir ağızdan şarkılara eşlik ettiği konserde Yasmin Levy, yoğun ilgi karşısında müzikseverlerin yanına gidip hayranlarından biriyle dans ederek unutulmayacak dakikalar yaşattı. Yasmin Levy, her fırsatta ikinci evim olarak tanımladığı Türkiye'de yıllara dayanan ustalığı ve farklı türleri harmanladığı etkileyici sesi ile Zorlu PSM ve Piu Entertainment organizasyonuyla müzikseverlerle buluştu. Yerli ve yabancı basının 'Kültürler arası bir müzisyen' olarak adlandırdığı Yasmin Levy, Buika, Ömer Faruk Tekbilek, Enrico Macias, Yiannis Kotsiras, Eleni Vitaly, Natacha Atlas, Montse Kortes gibi birçok ünlü isimle çalışan, Latin ve Sefarad müziğinden İspanyol flamenkosuna Arjantin tangosundan Portekiz fadosuna kadar dünyanın farklı coğrafyalarından müzikleri kendi özgün müzik yolculuğunda harmanlayan, Türk yaylı çalgılarının zengin tonları ile flamenko gitarının tutkulu sesini buluşturan Yasmin Levy, viyolonsel, piyano gibi batı müziği enstrümanlarıyla doğunun ritimlerini harmanlayarak benzersiz tarzını Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde eşsiz konsere imza attı."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zorlu-psmnin-10-yili-serefine-kings-of-convenience-istanbula-geliyor/", "text": "Türkiye'de de büyük bir dinleyici kitlesine sahip olan Norveçli müzik grubu Kings Of Convenience, Zorlu PSM'nin 10. yılı kapsamında 30 Eylül ve 1 Ekim tarihlerinde müzikal bir ziyafet yaşatmak için Türkiye'ye geliyor. Zorlu PSM, 10. yılında da birçok efsanevi ismi ağırlamaya hazırlanıyor. Sonbaharın ilk ayları ve yeni sezonun taze başlangıcında, indie folk-pop denince akla gelen ilk isimlerinden Kings of Convenience, Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde unutulmaz iki konsere imza atacak. Norveçli ikili, Erlend Oye ve Eirik Glambek Boe'den oluşan Kings Of Convenience, 1999 yılında Belle and Sebastian ve Coldplay ile müzik dünyasına yeni bir kapı açan Yeni Akustik Hareketin öncüleri arasında yer alıyor. Armoni açısından zengin şarkıları, naif ve nazik tınıları, dinleyiciyi, acı tatlı bir rahatlık eşliğinde, sakin ve keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. 2001 yılında, tarzlarını çok iyi bir şekilde yansıtan ismiyle, 'Quiet is the New Loud' albümleri, Norveç listelerini altüst ederek, hızlıca Avrupa'da ünlendi. Zaman içinda daha kapsamlı ve çeşitli düzenlemelerle dolu işlere imza atan grup,, 2004'teki 'Riot on an Empty Street' ile Billboard sıralamalarında yer alarak, Norveç'in sakin ve huzurlu müziğini ABD listelerinin zirvesine yerleştirdi. 'Declaration of Dependence' ile 2009 yılına damgasını vuran grup, uzun süre sessizliğe büründükten sonra, 2021 yılında 'Peace or Love' albümleriyle sessizliğini bozdu ve dinleyicileriyle buluşmanın heyecanını yaşadı. 'Know How', 'Misread', 'I'd Rather Dance with You', 'The Weight of My Words', ' Me in You' gibi akıllara kazınmış ve dillere dolanmış birçok şarkısını canlı dinlemek, sakinliği, huzuru, aynı zamanda neşe ve coşkuyu aynı anda deneyimlemek için Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'ndeki iki gece sürecek bu unutulmaz konserleri sakın kaçırmayın! Kings Of Convenience konserinin biletleri 27 Nisan Çarşamba günü passo. com. tr üzerinden satışta."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zorlu-psmnin-yeni-genel-muduru-filiz-ova-oldu/", "text": "Zorlu Performans Sanatları Merkezi yeni dönemde çalışmalarına, Filiz Ova yönetiminde devam edecek. Filiz Ova'nın liderliğinde Zorlu PSM, yenilikçi ve kapsayıcı bir bakış açısıyla farklı sanat dallarında, kaliteli, ilham veren çalışmalara imza atmaya devam edecek. Kapılarını sanatseverlere açtığı ilk günden bu yana, Türkiye'nin kültür sanat hayatına katkı sunmayı amaç edinen ve bu yönde pek çok ilke imza atan Zorlu PSM'de Genel Müdürlük görevini deneyimli sanat yönetmeni Filiz Ova üstlendi. Zorlu PSM Genel Müdürü Filiz Ova yaptığı açıklamada Zorlu PSM gibi kültür sanatın buluşma noktası olmuş, içinde bulunduğu coğrafyanın çekim merkezi haline gelmiş bir kurumda Genel Müdürlük görevini üstlenmekten büyük mutluluk duyuyorum. Kıymetli ekip arkadaşlarımın emekleri ve katkılarıyla bugüne gelen Zorlu PSM'yi çok daha iyi bir noktaya götürme sorumluluğumuz olduğu bilinciyle çalışmalarımızı sürdüreceğiz diye konuştu. Filiz Ova, lise öğrenimini Almanya'nın Esslingen şehrinde tamamladıktan sonra Tübingen Üniversitesi'nde Sanat Tarihi ve Amerikan Edebiyatı eğitimi aldı. 2014 yılında Amerika'nın önde gelen kültür sanat danışmanlık şirketlerinden Devos Institute for Arts Management'in Kennedy Center for The Performing Arts ve Maryland Üniversitesi iş birliği ile gerçekleştirilen uluslararası eğitim programına dahil olan Ova, Türkiye'den bu programa kabul gören ilk sanat yönetmeni oldu. Tüm dünyadan sanat yöneticilerinin katıldığı 3 yıllık eğitim programı ile eş zamanlı New York'ta bulunan International Society for the Performing Arts tarafından hayata geçirilen global burs programına dahil oldu. Kariyerine 2006 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nda başlayan Filiz Ova, kurumun medya ilişkileri bölümünde görev alarak, vakfın düzenlediği tüm festival, bienal ve etkinliklerin uluslararası medya iletişiminde rol aldı. İKSV'deki görevinin ardından 2008 yılında İş Sanat'a transfer olan Ova, Sanat Yönetmeni Yardımcısı olarak başladığı görevini, kurumdan ayrıldığı 2018 yılına kadar Sanat Yönetmeni olarak sürdürdü. Kültür sanat dünyasında önemli bir yere sahip olan İş Sanat, Filiz Ova'nın liderliğinde hem klasik müzik, caz, modern dans ve yerli sanatçıların özel projeleri ile içerik çeşitliliğini artırdı hem de çocuklar ve genç izleyicilere yönelik geliştirdiği etkinliklerle toplumun her kesiminin kültür sanat etkinliklerine erişimi konusunda önemli bir misyon üstlendi. Ova, halen Zorlu PSM'deki Genel Müdürlük görevinin yanında, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin Sanat ve Kültür Yönetimi bölümünde misafir öğretim görevlisi olarak sağlıklı ve sürdürülebilir kültür kurumlarının yönetimini ele alan Mekan ve Lojistik dersi veriyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zuhal-olcay-duygu-asenayi-canlandirirsa/", "text": "Türk tiyatrosunun ve sinemasının usta oyuncusu Zuhal Olcay, edebiyatımızın güçlü kalemşörlerinden Duygu Asena olursa... Dijital medya platformu GAİN'de yer alan Aslında Özgürsün dizisinin bu haftaki bölümünde Zuhal Olcay, dizinin senaryosunun uyarlandığı Aslında Özgürsün'ü kaleme alan Duygu Asena'yı canlandırdı. Usta oyuncu Zuhal Olcay, GAİN Orijinal dizisi Aslında Özgürsün'ün 7. bölümünde konuk oyuncu olarak yer aldı. Dizinin yeni bölümde ünlü bir yazar olan Berna'nın lise yıllarına geri dönüldü. Olcay, Berna'nın gençliğinden beri kendisine rol model olarak aldığı ünlü gazeteci ve yazar Duygu Asena'yı canlandırdı. Zuhal Olcay dizinin çekimleri sırasında Asena ile ilgili düşüncelerini, Duygu Asena Türkiye'de kadın hakları ve feminizm üzerine yüksek sesle konuşulmasını sağlayan çok değerli, çok önemli, çok büyük bir isim şeklinde dile getirmişti. Duygu Asena'nın aynı isimli eserinden uyarlanan senaryosuyla, sıra dışı bir yapım olarak dikkat çeken Aslında Özgürsün, güçlü oyuncu kadrosuyla da adından söz ettiriyor. 40'lı yaşlarındaki iki çocukluk arkadaşı olan Berna ve Belgin'e sırasıyla Deniz Çakır ve Bade İşcil hayat veriyor. Alican Yücesoy, Burak Yamantürk, Saygın Soysal, Berk Cankat, Ceren Taşçı, Ecrin Bolkar, Aslı İçözü, Adnan Biricik, Nurhan Özenen, Perihan Savaş, Janset ve Nükhet Duru gibi başarılı isimler de dizide seyirci karşısına çıkıyor. Senaristliğini ve yönetmenliğini Ali Kemal Güven'in üstlendiği dizinin yeni bölümleri her hafta Pazartesi günü GAİN'de yayınlanıyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zuhal-olcay-ve-cigdem-erken-dunya-tiyatro-gununde-enka-sanatta/", "text": "ENKA Sanat, Dünya Tiyatro Günü'nü Türkiye'nin iki önemli kadın sanatçısı Zuhal Olcay ve Çiğdem Erken'i aynı sahnede buluşturan özel bir konser ile kutluyor. ENKA Sanat'ın tiyatro camiasını ve tiyatro severleri coşkulu bir kutlama için bir araya getiren Dünya Tiyatro Günü Özel Konseri'nde, deneyimli tiyatro müzisyeni Çiğdem Erken ve Orkestrası, bu yıl sesi ile sevenlerini büyüleyen Zuhal Olcay'la birlikte sahne alıyor. 28 Mart Pazartesi akşamı ENKA Oditoryumu'nda izlenebilecek konserde ikili, ülkemizden Melih Kibar, Selim Atakan ve Onno Tunç gibi isimlerin sahneye taşınmış değerli eserlerini seslendirecek. Evita ve Lüküs Hayat gibi ünlü müzikallerden parçalar ile Liza Minelli'nin Kabare filminde seslendirdiği Cabaret ve Mein Herr de Zuhal Olcay'ın sesiyle yeniden hayat bulacak."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zulfu-livaneliden-bir-mustafa-kemal-ataturk-oykusu-arkadasima-veda/", "text": "Cumhuriyet'in kurucusu ve yirminci yüzyılın büyük lideri Mustafa Kemal Atatürk, kadim dostu ve sadık yaveri Salih Bozok'un gözünden anlatılıyor. Hem yetişkinlerin hem de çocukların büyük bir keyifle okuyacağı bu tarihsel kitapta Livaneli'nin anlatımına Ergün Gündüz'ün çizimleri eşlik ediyor. Salih Bozok ve Mustafa Kemal Atatürk çocukluk çağında, henüz altı yaşında Selanik'te tanışıyor. İki dostun bağları çocukluktan itibaren hiç kopmuyor ve ömürlük bir hikayeye dönüşüyor. Bu hikayeye usta edebiyatçı Zülfü Livaneli'nin kalemi ve Ergün Gündüz'ün çizimleri can veriyor. İnkılap Kitabevi etiketiyle raflarda yer alan Arkadaşıma Veda, Mustafa Kemal Atatürk'ün okul hayatını, aile ilişkilerini, askeri ve siyasi dehasını merak eden her yaştan okur için bir anlatı sunuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zulfu-livaneliden-golgeler-kitabi-istanbulun-sanatcilarini-bir-araya-getiriyor/", "text": "Zülfü Livaneli'nin Gölgeler başlıklı uzun hikayesi, İstanbul'la özdeşleşmiş yazar ve tarihi şahsiyetlerin isimlerini İnkılap Kitabevi etiketiyle sayfalara taşıyor. Zülfü Livaneli'nin Konstantiniyye Oteli romanında yer alan Edebi ve Ebedi Gölgeler başlıklı bölümün zenginleştirilmesiyle ortaya çıkan; Gölgeler kitabı, eserlerinin yanı sıra yaşanmışlıklarıyla da iz bırakan yazar ve şairleri İstanbul akşamında bir araya getiriyor. Livaneli'nin romanının bir bölümü olarak başlayıp kendi başına bir eser haline gelen Gölgeler, İstanbul'un büyüleyici atmosferinde can bulan edebi ve tarihi kişiliklere saygı duruşunda bulunuyor. Mustafa Kemal Atatürk'ten Fatih Sultan Mehmet'e, Nazım Hikmet'ten Halide Edip Adıvar'a, kadar pek çok ünlü ismin kendisine yer bulduğu uzun hikayede, edebiyat tarihine ilişkin pek çok ayrıntı da yer alıyor. Aykut Aydoğdu'nun çizimleriyle zenginleşen eser, gözden geçirilmiş yeni baskısıyla İnkılap Kitabevi tarafından edebiyatseverle buluşuyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zulfu-livanelinin-yazdigi-ilk-tiyatro-oyunu-duvar-26-istanbul-tiyatro-festivalinde-promiyer-yapacak/", "text": "26. İstanbul Tiyatro Festivali, Zülfü Livaneli'nin kaleme aldığı ilk tiyatro oyunu Duvar'ı izleyiciyle buluşturmaya hazırlanıyor. Bilge Emin'in yönettiği oyun, dünyanın farklı yer ve zamanlarında benzer acıları yaşamış dört insanın bir otel odasında kesişen yollarını ve iç içe geçen hikayelerini anlatıyor. 31 Ekim ve 1 Kasım'da Zorlu PSM'de sahnelenecek oyunun biletleri passo. com. tr adresinde. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 26. İstanbul Tiyatro Festivali, 25 Ekim'de perdelerini açmaya hazırlanıyor. Sanatçı Zülfü Livaneli, kaleme aldığı ilk tiyatro oyunu Duvar ile festivale konuk oluyor. Bilge Emin'in yönettiği Duvar, festivalin Odeabank'ın tema sponsorluğunda seyirciye sunulan ve kadınlar tarafından yönetilen oyunların bir araya geldiği, sanat alanında kadın üretimini daha da görünür kılmayı amaçlayan Bu İşte Bir Kadın Var başlıklı bölümünde yer alıyor. 31 Ekim Pazartesi ve 1 Kasım Salı saat 20.00'de festivalin yüksek katkıda bulunan mekan sponsoru Zorlu PSM'nin Turkcell Platinum Sahnesi'de gerçekleştirilecek oyun, dünyanın farklı yer ve zamanlarında benzer acıları yaşamış dört insanın bir otel odasında kesişen yollarını, iç içe geçen hikayelerini anlatıyor. Yönetmenliğinin yanı sıra çevirmen ve dramaturg olarak da yurtiçi ve dışında çalışmalarını sürdüren Bilge Emin, 2010 yılında, İntiharın Genel Provası ile 8. Tiyatro Ödülleri'nde Yılın Çevirmeni Ödülü, 2015'te Eğer Bu Bir Film Olsaydı... ile 4. Rotary Tiyatro Ödülleri'nde Yılın Yönetmeni Ödülü ve 2018'de, 5. Anadolu Tiyatro Ödülleri'nde Başarı Emek Ödülü'ne layık görüldü. 26. İstanbul Tiyatro Festivali'nin küratörü Işıl Kasapoğlu'nun Duvar'ı yönetmesi için özel olarak davet ettiği Bilge Emin festival izleyicisiyle ilk kez bu oyunla buluşuyor. Odeabank'ın desteğiyle festivalde kadınlar tarafından yazılan veya yönetilen oyunların bir araya geldiği, sahne sanatları alanında kadın üretimini daha da görünür kılmayı amaçlayan Bu İşte Bir Kadın Var başlıklı bölümde yer alan diğer iki oyun ise Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, Aliye Ummanel'in yazıp yönettiği Kapalı oyunu ile Elif Candan'ın yazıp Pınar Akkuzu'nun yönettiği Bir Tatlı Kaşığı Çamur. Kıbrıs'ın yarım asırdır siyasi sebeplerden dolayı kapalı tutulan bölgesi Varoşa'daki insanların hikayelerini anlatan Kapalı 12 Kasım Cumartesi saat 20.00'de Caddebostan Kültür Merkezi'nde; oyun metni toplumsal cinsiyet araştırmalarına dayanarak yazılan Bir Tatlı Kaşığı Çamur ise 22 Kasım Salı saat 20.00'de Alan Kadıköy'de sahnelenecek. Odeabank'ın tema sponsorluğundaki Bu İşte Bir Kadın Var teması kapsamında ayrıca, tiyatromuzda son yıllarda yer alan kadın oyunlarına dair çok tartışılan sorunlara odaklanılacak Kadın Anlatılarına Feminist Bakış başlıklı bir panel düzenlenecek. 20 Kasım Pazar günü saat 14.00'te Kadıköy'deki Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi'nde gerçekleştirilecek panelde, Bir Tatlı Kaşığı Çamur oyunun yazarı Dr. Öğretim Üyesi Elif Candan ve yönetmeni Pınar Akkuzu, Prof. Dr. Fakiye Özsoysal'ın moderatörlüğünde, bu metinlerin feminist okuryazarlık ışığında nasıl ele alınabileceğini ve sahneye konabileceğini kendi deneyimlerini de paylaşarak konuşmaya açacaklar."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zulfu-livanelinin-yeni-romani-balikci-ve-oglu-on-sipariste/", "text": "Zülfü Livaneli'nin, Egeli bir balıkçı ailenin üzerinden göçmenlik meselesi ve ekolojik yıkıma odaklandığı yeni romanı Balıkçı ve Oğlu ön siparişe çıktı. Zülfü Livaneli'nin üç yıl aradan sonra çıkardığı ve bir ailenin yaşamlarını merkezine alarak toplumsal trajedilerin izinden gittiği yeni romanı Balıkçı ve Oğlu, İnkılap Kitabevi etiketiyle ön siparişe açıldı. Edebiyatseverleri her romanında başka bir dünyanın içinde yolculuğa çıkaran Livaneli, yeni romanında da Ege kıyılarından balıkçı bir ailenin evine misafir ediyor. Ege'de kendi dünyaları içinde yaşamlarını sürdürme gayreti içindeki balıkçıların ve hayal kurmaktan bile mahrum bırakılan göçmenlerin kaderine eğilen Livaneli, toplumsal duyarlılığa kayıtsız kalmayan bakış açısının izlerini yeni romanının sayfalarında da okurlarının karşısına çıkarıyor. Ustalıkla seçilen tasvirlerle hikayeye dahil olan herkesin zihninde capcanlı bir anlatı oluşturan Livaneli, sadece yaşanan can pazarını değil, sermaye eliyle yapılan ekolojik yıkıma da dikkat çekiyor. Usta edebiyatçı Zülfü Livaneli, Balıkçı ve Oğlu ile son yılların en can yakıcı ve büyük dramları arasında yer alan göçmenliği; balıkçı Mustafa, Mesude ve Samir bebek üzerinden anlatıyor. Daha önce yazdığı romanlarında yer alan unutulmaz karakterleri Maya, Profesör Wagner, Leyla, Roxy, gazeteci Pelin, Ahmet Arslan ve Hadım Süleyman'dan sonra bu romanda da edebiyatseverler balıkçı Mustafa ve eşi Mesude ile tanışacak. Romanını yazma fikrine dair bilgiler paylaşan Livaneli, balıkçı hikayesinin göç ile buluşması üzerinde yıllardır düşündüğünü ve bunun ilk bölümünün de Cumhuriyet Pazar ekinde Yunuslar adıyla yayımlandığını belirtiyor. Zihninde başka projelerin de yer aldığını fakat pandeminin de etkisiyle açığa çıkan doğaya özlem ve onu anlama duygusunun ağır basmasıyla birlikte Balıkçı ve Oğlu'nu kaleme aldığını ifade eden Livaneli, Kitap, yazarken canımı yaktı ama aynı zamanda mutlu etti diyor. Romanında birçok toplumsal meseleyi işlemesini İnsanı toplumdan soyutlayarak ele alamayız şeklinde ifade eden usta kalem, toplum içinde yaşayan herkesin değişimlerden etkilendiğini vurguluyor."} {"url": "https://www.ajandakolik.com/zurih-balesinden-solen-gibi-anna-karenina-gosterisi/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Zorlu PSM, İKSV'nin 50. yıl kutlamaları kapsamında, Palo Alto Networks sponsorluğunda, günümüzün önde gelen bale topluluklarından Zürih Balesi'nin Anna Karenina gösterisini İstanbul'a getirmeye hazırlanıyor. Tolstoy'un aynı adlı eserinden sahneye uyarlanan Anna Karenina, koreograf Christian Spuck imzalı ve çoğunlukla Neoklasik dansa dayalı koreografisi, gösterişli kostümleri, çağdaş sahne tasarımı, Rachmaninov'dan Lutoslawski'ye uzanan müzikleri ve Zürih Balesi dansçılarının muhteşem performanslarıyla öne çıkıyor. Her biri solist niteliğinde dansçıları bünyesinde barındıran Zürih Balesi, imza attığı yapımlarla her zaman büyük ses getiriyor. Zürih Operası'nın sezon programının büyük bir kısmını üstlenen topluluk ayrıca dünyanın dört bir yanında turnelere çıkıyor. 2012'de unutulmaz iki gösteriyle İstanbul Müzik Festivali'ne konuk olan Zürih Balesi, pek çok ödül sahibi sanat direktörü Christian Spuck'ın yanı sıra William Forsythe, Sol Leon/Paul Lightfoot, Jiri Kylian, Mats Ek ve Crystal Pite gibi ünlü koreograflarla da düzenli işbirliği yapıyor. Biletler, Lale Kart üyeleri için indirimli ön satış döneminin ardından, 14 Şubat Pazartesi günü saat 10.30'da passo. com. tr ile İKSV ana gişeden (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) genel satışa açılacak. Gösterinin biletleri 200 TL, 350 TL, 550 TL, 650 TL ve 700 TL üzerinden satışa sunulacak. Öğrenci biletleri ise Eczacıbaşı Genç Bilet projesi kapsamında 10 TL olacak."}