{"url": "https://1001dizi.net/yazi-2017nin-dizilerini-degerlendirdiler-637", "text": "Binbir Tv yazarları Işınla Bizi Scotty ve Uzun Çorap, 2017'nin dizilerini değerlendirdi. UÇ: Hımmm. Güzel bir bakış açısı. 2017 yılını şöyle bir düşündüğümde \"Aman süper\" diyemediğimi fark ettim. Fakat tek tek dizilerin üstünden geçerken belki unuttuklarımı hatırlarım, fikrim değişir. Bana diziler bakımından çok güçlü bir yıl gibi gelmedi. Bu yıla damga vuran diziye gelince... Dizilere şöyle bir bakıyorum, bir sürü kısa ömürlü dizi olmuş. Hem de çok. Senenin ilk çeyreğinde başlayıp halen süren 5 dizi var. İstanbullu Gelin, Fazilet Hanım ve Kızları, Fi, Payitaht ve Yeni Gelin... 13 dizi bitmiş. Fi'yi de dışarıda tutabiliriz çünkü reyting rekabetinde değil. Galiba bu soruya genel olarak maskülen diziler diye cevap verebileceğim, sektörü sarsan bir dizi olmadı sanırım. IBS: Bana göre yılın dizisi İçerde'ydi. Uzun zamandır kadın-erkek, genç-yaşlı diye ayırmadan herkesin böyle izlediği, konuştuğu bir dizi olmamıştı. Ben \"dışarda\"ydım. Bir türlü fırsat bulup izleyemedim. Ama bazen dışarıdan bakınca bir şeyin etkisini görmek daha mümkün oluyor. Bir dönem herkes birbirine \"İçerde misin?\" diye soruyordu sanki. Çağatay Ulusoy'un ve kadrodaki pek çok oyuncunun kariyerinde de büyük bir yükselişe sebep oldu. UÇ: Tam \"Sektörü sarsan dizi olmadı\" dedim, ama \"Fi\" var işte. Düpedüz yeni bir alan açtı. Gerçi ondan evvel Blu tv'nin Masum'u vardı di mi, ama Fi hem ücretsiz yayınlandığı için hem de tanıtım bakımından, bu yeni alanda başı çekti demek yanlış olmaz herhalde. IBS: Fi'nin başarısı gerçekten çok beklenmedik oldu benim için. Arkasında Ay Yapım olduğu, çok satan bir roman serisinden uyarlandığı ve yıldız bir kadrosu olduğu için belli bir başarıyı bekliyordum ama Türkiye'de yeni açılan online platformu bu kadar hızla kitleselleştireceğini beklemiyordum. Gerçekten bence de İçerde'den sonra, hatta belki dediğin gibi yeni bir alan açmak açısından, ondan da çok etkili oldu. Epeyce bir dönem de \"Minnoş bir kedi değilsin\", \"Kırmızı tüy\" ve \"Su içme\"yi konuştuk. IBS: Fazilet Hanım ve Kızları'nın mizahı beni de diziye bağlayan özelliklerinden biri oldu. Kendi yoğun dramıyla bile dalga geçen ama göze batmayan, doğal bir mizah anlayışı var dizinin. Mizah konusunda ekip uyumu çok önemli bence. Özellikle de böyle altı çizili değilse. Senaryoda sezdirilen espriyi yönetmenin ve oyuncuların sezip en doğru doz ve zamanlamayla aktarması tam bir ekip uyumu gerektiriyor. Ben FHK'da bunu özellikle geçen sezon Murat Saraçoğlu'nun çektiği Hazan-Sinan sahnelerinde hissediyordum. Ufak Tefek Cinayetler, ülkemizin pek alışık olmadığı bir anlatım diline sahip. Tür olarak bana biraz Pretty Little Liars'ı ve Desperate Housewives'ı hatırlatıyor. Amerikan banliyö hayatı, üst-orta sınıfındaki güç savaşları gibi bir ortak konusu var. 'Sarmaşık' bu bakımdan çok tanıdık. Ama iyi ve kötünün savaşını felsesi olarak tartışırken karakterlerin iç dünyalarına inişi, \"kesin doğru\"ları tartışma şekli öyle başarılı ki.. Bir haftada maratonla tamamladım diziyi ve müptelası oldum. IBS: Yılın başarılı dizilerinden \"Anne\" de benzer bir yol tercih edip ilk sezonda final yaptı. Aradaki fark Anne'nin sezon sonuna doğru ivme kaybetmeye başlamasıydı. İçerde'den beklendiği gibi bir \"Bu başarıyla mutlaka devam etmeli\" beklentisi oluşmamıştı Anne'den... UÇ: Ok. Fi'ye dönersek, malum bu sezon bitiyor. Azra Kohen'le ilgili bir haber oldu geçenlerde. Ben bu konuda yazarla aynı şekilde düşünüyorum. Eğer amaçtan sapıldığını düşünüyor ve içine sinmiyorsa bitirilmeli. IBS: Dizinin ikinci sezonu bir hızlanma, sanki kontrol dışı bir acele, yüzelselleşme hissediyorum ben de. İlk sezondaki psikolojik gerilimin ince ince işlenişini göremiyorum bu sezon. Bu durum, dizinin sezon-bölüm sayısındaki karar değişikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Sürekli farklı bilgiler yayıldı bu konuyla ilgili. İlk sezondaki katmanlı, ince işleyiş sürseydi sezonlarca izleyebilirdim. Ama yazarıyla yaşanan sorunlar bir yana, sadece online platform alışkanlığı yaratma bakımından değil (Dizinin 17 milyon tekil, 100 milyonun üzerinde izlenmesi var. Variety dergisi Fi'yi mega-hit olarak tanımlamıştı bir makalesinde.) insan psikolojisi ve sanat konularını böyle geniş kitlelere izletebildiği için de başarısı büyük. IBS: Dizinin ikinci sezonu bir hızlanma, sanki kontrol dışı bir acele, yüzelselleşme hissediyorum ben de. İlk sezondaki psikolojik gerilimin ince ince işlenişini göremiyorum bu sezon. Bu durum, dizinin sezon-bölüm sayısındaki karar değişikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Sürekli farklı bilgiler yayıldı bu konuyla ilgili. İlk sezondaki katmanlı, ince işleyiş sürseydi sezonlarca izleyebilirdim. Ama yazarıyla yaşanan sorunlar bir yana, sadece online platform alışkanlığı yaratma bakımından değil (Dizinin 17 milyon tekil, 100 milyonun üzerinde izlenmesi var. Variety dergisi Fi'yi mega-hit olarak tanımlamıştı bir makalesinde.) insan psikolojisi ve sanat konularını böyle geniş kitlelere izletebildiği için de başarısı büyük. UÇ: Yanlış anlama fakat Fi'nin varoluş biçimi öncelikli olarak bir dizi değil, yazarın bir misyonu var. Dolayısıyla \"yazarıyla yaşanan sorunlar\" sözüne katılmıyorum... Karşılıklı anlaşmayla ilgili sorunlar mı desek acaba. Eğer dizi bu misyondan sapmışsa bitmeli. Bunun dışında Puhu Tv'nin yasal ve ücretsiz yayıncılığı takdire şayan. Devam ettirebilirler inşallah. Bu arada bir de Netflix olayı var. UÇ: Evet, \"Bana Sevmeyi Anlat\" başından sonuna çok sahiplenerek izlediğim bir dizi olmuştu. Sen İstanbullu Gelin'i de artık Deniz Akçay yazacakmış dediğinde, izlemeye dönsem mi dedim ama aradan epey zaman geçmişti. \"Bana Sevmeyi Anlat\"ta hem cümleler yani ayrıntılar hem de bütünün yani senaryonun ilerleyişi çok doyurucuydu. Adalet, haklar, affetmek gibi temel sorulara bakış açısı sunabilen, bunlara cevap arama cesareti gösteren bir diziydi. Şubat gibi final yaptığı için izlediğim diziler içinde saymadım onu bu yılın dizisi olarak. Yoksa favorilerimden. IBS: Ben sadece birkaç sahnesine rastlamıştım BSA'ın ama diyalogları hemen içine çeken bir gerçekçilikteydi. Yıl boyunca izlediğim diğer dizilere dönersem... İlk birkaç bölümüne şans verip bıraktığım diziler: Siyah Beyaz Aşk, Yüz Yüze, Çoban Yıldızı, Kara Yazı.. Tamamen izleyicisi olduğum eksiksiz, kaçırmadan izlediklerimse: Fi, Fazilet Hanım ve Kızları ve yoğun tavsiye üzerine yetiştiğim ve fena tutulduğum Ufak Tefek Cinayetler. \"Fi\" içlerinde konu olarak bana en çok hitap eden. Fazilet, konu ve tür olarak aslında bana uzak ama Hazan'ın annesine karşı verdiği onur mücadelesi ve Sinan'la arasındaki aşkın içtenliği beni dizinin bağımlısı yaptı. Ufak Tefek Cinayetler'se anlatım dilinin farklılığı, entrika-gerilim gibi tanımlayabileceğimiz konusu ve iyilik-kötülük tartışmasıyla çarptı beni resmen. UÇ: \"Fazilet Hanım ve Kızları\" yoğun dram olmasına rağmen bende bir şekilde mizah duygusu yaratıyor ve izlerken eğleniyorum. Buna sebep olan da yine diyaloglardaki özen, ayrıntılar sanırım. Tabii oyunculuklar da... Hepsi bir bütün. Ufak Tefek Cinayetler'e başta uzaktım ama yeni dizidir, bir bakmalı, şans vermeli deyip bir başladım ve ne göreyim, tam benlik bir diziymiş. Hepimiz Oya'yız. Böyle mikroskobik bakabilen bir diziye çook ihtiyaç vardı. IBS: Fazilet Hanım ve Kızları'nın mizahı beni de diziye bağlayan özelliklerinden biri oldu. Kendi yoğun dramıyla bile dalga geçen ama göze batmayan, doğal bir mizah anlayışı var dizinin. Mizah konusunda ekip uyumu çok önemli bence. Özellikle de böyle altı çizili değilse. Senaryoda sezdirilen espriyi yönetmenin ve oyuncuların sezip en doğru doz ve zamanlamayla aktarması tam bir ekip uyumu gerektiriyor. Ben FHK'da bunu özellikle geçen sezon Murat Saraçoğlu'nun çektiği Hazan-Sinan sahnelerinde hissediyordum. Ufak Tefek Cinayetler, ülkemizin pek alışık olmadığı bir anlatım diline sahip. Tür olarak bana biraz Pretty Little Liars'ı ve Desperate Housewives'ı hatırlatıyor. Amerikan banliyö hayatı, üst-orta sınıfındaki güç savaşları gibi bir ortak konusu var. 'Sarmaşık' bu bakımdan çok tanıdık. Ama iyi ve kötünün savaşını felsesi olarak tartışırken karakterlerin iç dünyalarına inişi, \"kesin doğru\"ları tartışma şekli öyle başarılı ki.. Bir haftada maratonla tamamladım diziyi ve müptelası oldum. UÇ: Benim için \"Ufak Tefek Cinayetler\" ilişkileri çok güzel yansıtıyor. Biraz yakından bakınca görüyorsun ki can ciğer samimi insanlar bile birbirine laf sokuyor ve böylece gururunu kurtarıp sonra bir şey olmamış gibi ilişkisine devam ediyor. Sürekli bir güç savaşı bence çok yorucu. Oya ve Edip arasındaki dostluk daha normal, ötekisi boğulmamak için sürekli suda çırpınma gibi. UÇ: Şaşırmadım galiba hiçbir şeye Aklıma gelen bir şey yok. Ha bir ara Kanal D'de dizilerin yerleri değişti sürekli, bir kararsızlık dönemi yaşandı. Bu tip sektörel bir şeyi kastediyorsun herhalde... IBS: Benim için Ufak Tefek Cinayetler'in başarısı büyük sürpriz oldu mesela. Dolunay'ın makul denebilecek bir izlenme oranı varken günü kaydırıldı UTC için. İlk tanıtımdan itibaren de konu olarak da anlatım dili olarak da izleyicimize uzak gibiydi ama özellikle AB grubunda 10 üzeri reytinge bile varıyor dizi. Tim's & B'nin iddialı projesi Yüz Yüze'nin ikinci bölümde sonlandırılması, Erkan Petekkaya'nın çok iddialı Kayıtdışı disinin başarısızlığı sürpriz oldu. Fi'nin -az önce de konuştuğumuz gibi- online bir dizi olarak hem çok izlenmesi hem çok konuşulması ve İçerde'nin büyük başarısına rağmen tek sezonda bitirilmesi senenin sürprizleriydi benim için. UÇ: Başka bir ilginç durum da, kanalların yıldız isimlerle anlaşıp sonra bir projede hem fikir olunamaması. Engin Akyürek'in, Barış Arduç'un, Elçin Sangu'nun yeni dizilerini bekledik mesela, olamadı işte. Başkaları da vardır, varsa hatırladığın... IBS: Evet onlarındı. O olay da çok tuhaf. O proje ilk önce \"Siyah-Beyaz\" adıyla Ay yapım projesi olarak Star'da başlıyordu. Kıvanç Tatlıtuğ ve Tuba Büyüküstün başrollerdeydi. Sonra senaryoyla ilgili sorunlar yaşandığı gerekçesiyle Ay Yapım \"Cesur ve Güzel\"i hazırlamaya başladı. Siyah Beyaz Aşk'ın hem kanalı, hem yapım firması, hem oyuncuları hem de adı değişti. Hatta artık senaryo da el değiştirdi. Şu anda ana konu dışında her şey faklı. Dizi aynaya baksa kendisini tanıyamayacak. UÇ: Başka bir ilginç durum da, kanalların yıldız isimlerle anlaşıp sonra bir projede hem fikir olunamaması. Engin Akyürek'in, Barış Arduç'un, Elçin Sangu'nun yeni dizilerini bekledik mesela, olamadı işte. Başkaları da vardır, varsa hatırladığın... IBS: Başka aklıma gelen bir isim yok benim de. Bu yapım firması-oyuncu ya da kanal-oyuncu anlaşmalarına çok sıcak bakamıyorum ben. Verimsiz geliyor. Gerçi \"İçerde\" gibi iyi örnekleri de var ama... Bu arada bu seneden bahsederken Ay Yapım'a değinmeden edemeyeceğim. Ülkenin en güçlü yapım firması, bulunduğu durumu korumaya yönelik hareket edebilecekken \"Fi\" gibi bir maceraya çok büyük yatırım yaparak, \"Ufak Tefek Cinayetler\" gibi riskli bir projeye girişerek yeni ve farklı alanlar açtı sektöre. Bu şekilde risk alıp başarılı olarak yeni ve farklı işler denemek isteyen kişilere de yol açılmış, imkan sağlanmış oluyor. Sektöre büyük katkı gerçekten. UÇ: Bu senenin bana göre bir başka ilginç ve önemli bir olayı da epeydir beklenen Tuba Büyüküstün - Kıvanç Tatlıtuğ partnerliğiydi. Eğer hikaye daha başarılı olabilseydi, şu an dizi sürüyor olurdu. Yine de çift olarak sevildiler. Yılların beklentisiydi Bu senenin önemli olaylarından biridir bu bakımdan Cesur ve Güzel. UÇ: Tabii izlediğim diziler için konuşabilirim... Şimdilerde Gökçe Bahadır'ın Oya'daki performansından hoşlanıyorum. O soğuk, donuk, sakin elektriği hoşuma gidiyor. Huzurlu geliyor. \"Edip\" karakterindeki Selim Bayraktar'ın performansı da öyle. Hele son bölümden bir öncekinde, Merve'ye karşı o kaşı kalkık, avcı gibi kurnaz ve kendinden emin bakışıyla, \"İşte nihayet sizi de yakalayan çıktı kızım Merve\" diye hissetmiştim. Selim Bayraktar'ın Muhteşem Yüzyıl'da da çok beğendiğim bir performansı olmuştu, ne diyeceğini şaşırdığı bir sahnede. Süperdi. Onun dışında \"Dolunay\" olsun, \"Ufak Tefek\" olsun, \"Fazilet\" olsun bütün ekipleri başarılı buluyorum. IBS: Benim her zaman bir Halit Ergenç hayranlığım vardır. Vatanım Sensin'le zirveye çıktı bu durum. O kadar usta ki, gözünü kırpmadan duygudan duyguya geçiriyor izleyiciyi. Ekran karizması da inanılmaz... Aslı Enver'in Süreyya'sı yılın en güzel performanslarından biriydi. Çok sıcak, samimi bir performanstı. \"Süreyya\" diye bir kadın var. Her kalbi kırıldığında gidip ona sarılmak, destek olmak istiyorsunuz. Serenay Sarıkaya sürpriz oldu benim için. Oyunculuğuna aşina değildim, izlememiştim daha önce ama Fi'nin en iyi performansı ona ait bence. Duru'nun bastırılmış 'Minnoş kedi'den yırtıcı kaplana geçişi o kadar dozunda ve gerçekçiydi ki, ne hissediyorsa ben de hissettim izlerken. Fazilet Hanım ve Kızları'nın iki genç oyuncusu Deniz Baysal ve Alp Navruz da bu yılki favorilerimden. Hazan ve Sinan karakterleri kolaylıkla karikatürleşebilecek, bıçak sırtı rollerken her iki oyuncu da karakterlerini derinleştirmeyi ve özgünleştirmeyi başarmış. Deniz Baysal'ın duygu çeşitliliği çok zengin. Alp Navruz da özelikle reaksiyonda çok doğal ve samimi. Antipatik bir karakteri sevimli hale getirererek sevdirmek de büyük başarı. Bu konuda Aslıhan Gürbüz de olağanüstü. Merve'yi öyle sevimli bir hale getiriyor ki çok kızamıyorum bile. Aslıhan Gürbüz'ü daha önce de çok beğenirdim ama Ufak Tefek Cinayetler'de şahane bir performas çıkarıyor. Her sahneyi çalıyor desem yeridir. Ben Gökçe Bahadır'ın performansına ikna olamıyorum. Fazla mesafeli geliyor, bu Oya'nın soğukluğu da değil. İzleyici olarak o karakterle göz teması kuramıyorum sanki bir türlü. İkna olamadığım diğer performas da Ozan Güven'in Can Manay'ı. Biliyoum, yılın en beğenilenlerinden ama ben ekranda Can Manay'ı hissedemiyorum bir türlü. Etrafındakileri karizmatik görünerek etkilemeye çalışan bir ergen enerjisi görüyorum. Son olarak, Mert Fırat. Daha önce özel bir beğenim yoktu kendisine ama UTC'nin özellikle romantik sahnelerinde öyle inandırıcı ki.. Şimdiye kadar gördüklerimin en iyilerinden belki de. Oyunculuklar açısından çok güzel bir yıl oldu benim için. Bayılarak izlediğim çok performans odu. UÇ: 2018'de başlayacak dizilerden hangilerini merak ediyorsun? Demin ben \"Jet Sosyete\" ve \"Fatih\" demiştim. Şahsen komik diziye hasretim. Şöyle başından başlayarak sürekli güldüren bir dizi olsa diyorum. Gülmekten gözümüzden yaş getirse... IBS: İyi bir komedi dizisine ben de hasretim. İşler Güçler kalitesinde ve yapısında bir işi dört gözle bekliyorum. Gelecek projelerden henüz ilgimi çeken yok. Tanıtımları izleyince belki fikrim değişir. \"Mehmet Bir Cihan Fatihi\" ve Uğur Yücel'in yöneteceği \"Nefes Nefese\"yi biraz merak ediyorum bakalım. UÇ: Dizilerin ilk duyuldukları isimler güzel oluyor, orjinal oluyor. Mesela bu senenin dizilerinden \"Ölene Kadar\"ın adı başta \"Müebbet\"ti, değiştirdiler, sıradan, çok duyulmuş bir isim yaptılar. Şimdi \"Mavera\" \"Nefes Nefese\" olmuş, \"Fatih\" deyince herkes anlıyordu, o da değişmiş. Kısa ve farklı isimler bence daha akılda kalıcı oluyor. Mavera'yı ben de merak ediyorum. Bir de Onur Tuna'nın yeni dizisi Altın Tepsi'yi. İlk kez maskülen bir dizide oynamayacak galiba. Konu hakkında pek bilgim yok ama. Dizinin adı da ilginç. IBS: Onur Tuna'ın ilk maskülen olmayan projesi değil aslında. \"Benim İçin Üzülme\"de de oynamıştı. \"Altın Tepsi\" hakkında bir fikrim yok şimdilik, bakalım. Televizyonla ilgili yeni yıl dileğin varsa, onunla bitirelim mi madem. Gelenektir... UÇ: Durum dizileri amenna, ama olay dizilerinin bölüm sayıları, senaryoları başından belli olsun. Zaten oyunculuklar, çekim kaliteleri sinema filmi gibi oluyor. Bir tek hikayeler çekilip uzatılmazsa iyi olacak. Dizi süreleri kısalsın. Bir çok diziyi izleyemiyorum bu yüzden. Beren Saat ekrana dönsün. Daha çok komedi dizisi olsun, izlensin, tutsun. Pazartesi Çukur, Söz, salı Edho, çarşamba Diriliş, pazar Savaşçı... Kumandalar hep erkeklerde mi, araştırılsın. Herkes için sevgi, saygı, nezaket, adalet, içtenlik, mutluluk dolu bir 2018 olsun. IBS: Ne güzel dilekler. Benim de en çok katıldığım, dizi süreleri 60 dakikaya insin. Böylece içerik kalitesi artsın, biz de her işe şans verebilelim. Ayrıca yeni, cesur, ufuk açıcı projeler ekranı doldursun. Hem sektör çalışanları hem izleyici mutlu olsun."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-acik-hava-hapishanesi-412", "text": "Onur intihar etti. Alper Berna'yı evden kovdu. Çiçek'ten Berna'nın kendisi ve Leyla hakkında Çiçek'i doldurduğunu öğrendi. Ayla Nezihe'nin Canan olduğunu öğrendi. Alper ve Hakverdi, Leyla'ya tatile çıkalım diye baskı yapan Haşmet'i bertaraf etmek için şef Gürkan'ın cesedini buldular ve polise ihbar ettiler. Leyla Simge'nin Canan'a giysi odası videosuyla şantaj yaptığını öğrendi ve Simge'nin bilgisayarından videoyu sildi. Simge hamile kalmak için Akrokent'in fotoğrafçısıyla birlikte oldu. Burak'a o akşam çektiği fotoları gönderdi. Berna Haşmet'e Leyla ve Alper'in sevgili olduğunu söyledi. Bana Sevmeyi Anlat çok sağlam bir hikayeyle ilerliyor. Dizi başladığından bugüne performansını hiç kaybetmedi, hikaye sağa sola savrulmadı, her bölümde sakinlikle gerginlik, durumla aksiyon arasındaki dengeyi kurmayı ve korumayı başardı. Bu bölüm de yine kendini merakla izleten, güzel bir bölümdü. Geçen yazılarımdan birinde, Alper Çiçek'in hayatını aşkı uğruna nasıl bozacak mealinde fikrimi yazmıştım. Çünkü o sırada Alper kuşkulansa da Berna'nın kendisini aldattığına dair kesin bilgisi yoktu. Onur'un yazlık evi ile başlayan ve abisinin sevgilisinin evinde bulduğu hediye saatle artan kuşkuları ile Berna'nın kazadan önce kendisinden boşanmak istemesi vardı. Yani bunlar sekiz ay sonra komadan kalkmış eşini evden kovması ve kızını annesinden ayırması için yeterli değildi. Ya da Alper Çiçek'in sekiz aydır ayrı kaldığı annesinden ayrılmamak için bu evden gidişine, düzenini bozmasına razı olacaktı. Tabii biz gerçeği biliyoruz, Alper'in o anki bilgisi bakımından yazıyorum. Sonra olaylar öyle bir gelişti ki, \"Evet Alper gerçeği öğrenmese de Berna'yı evde tutmamakla haklı\", diyeceğimiz raddeye geldi. Çünkü Berna, büyük bir hayret ve dehşet yaratarak, Alper'i kaybetmemek için neredeyse kızını gözden çıkardı ve sustu. Maalesef durum bu. Neredeyse bütün bir gün boyunca sustu. Kızının korkmuş olabileceği, \"hasta\" diye nitelediği Onur'un ona verebileceği zarar, hatta ölüm tehditleri bile Alper'i kaybetme korkusunun önüne geçemedi. Bu bakımdan Berna da Alper'i takıntı yapmış gibi ve o da Onur gibi hasta. Zaten bugünkü bölümü izlerken düşündüm, Berna komadan önce de iyi bir anne değildi diye. Hatta Çiçek'i azarlıyordu, kızıyordu, tahammülsüzdü. Çiçek de babasına dert yanıyordu, annem yine bana kızdı, yine annemi kızdırdım diye. Şimdi Berna'nın arkadaşı Hülya, Engin'e gidip \"O çok iyi bir anne\" falan diyor ama öyle değil. Yani Berna \"anne\" tabiatlı bir kadın değilmiş. Olmak zorunda değil zaten ama böyle bir sorumluluğa girdikten sonra... Demek ki süreç içindeyken kaldıramamış. Başından da bilinemiyor haliyle. Zor durumlar. Sonuçta Berna'nın kendince haklı sebepleri de olsa, Çiçek yaşadığı travmatik olayı hafif bir psikolojiyle atlatmış da olsa, Alper de Çiçek'i, kızını önemsemeyen Berna'ya bırakmamakta, kendisini aldatan Berna'yı evinde istememekte haklı. Onur'un ve Berna'nın kendisine ihaneti açığa çıktıktan sonra Gülsüm Teyze'nin evinde Alper'in Leyla'ya gösterdiği mesafeyi hem klişe dışı hem de gerçekçiydi. Alper Leyla'ya bu durumunu 'Güvenim kalmadı, hayatımda en yakınıma aldığım insanları hiç tanımıyormuşum, ben burnumun ucunu göremiyorum,' mealinde açıkladı. Evet, kendisine ihanet edenlerden biri karısı, diğeri en yakın iki dostundan biri. Öte yandan Engin'i bile tanımıyormuş işte Alper. Engin nasıl işlerin içindeymiş bilmiyormuş, haberi yok. Abisi Cihan'la yakınlarmış ama Alper'in abisinin sevgilsilinden de haberi yoktu ve abisi de Alper'den gizli bankadaki parayı çekip Onur'a vermişti, işletsin arttırsın diye. Yani Alper Leyla'ya güvensizlik göstermekte haksız değil. Üstelik Leyla'yı daha yeni tanıdı diğerlerine kıyasla. Berna'nın Alper'i aldattığı haberine bir de Suzan kendi bakış açısını kattı, bu da bölümü zenginleştirdi. Ortada bir olay var ve herkes kendi açısından bakıp yorum yapıyor. Alper kendini suçladı, ben insan seçmeyi bilmiyroum diye. Öte yandan Suzan kendisini de işin içine kattı, biz iki kardeş ne bahtsızmışız, ikimizin de karısı kocası böyle çıktı, falan diye dertlendi. Bölümün bir çok sürprizi vardı. Bunlardan bazıları Haşmet'le ilgiliydi. Haşmet Engin'e \"Ben artık aydınlık tarafa geçiyorum\", diyerek Engin'i şok etti. Bu konuşmada anlaşılan o ki, Haşmet'in sadece restoran işi varmış, diğerleri hep yeraltı işleriymiş. Şahsen daha geniş bir platformda ticaret yapıyor sanıyordum. Nakliye inek, ağıllar, hani bunlar sadece restoranda kullanmak için değildir herhalde. Ama Engin'e yasadışı işleri bıraktıktan sonra da geçiniriz merak etme, işte restoranlar var falan dedi. Haşmet'in bu çabaları, bu özlemleri, Canan'ın Leyla'ya onun hakkında, \"ben onun bu güç ihtiyacının nereden geldiğini çok iyi biliyorum, onn içindeki çocuğu görebiliyorum\" mealindeki sözleriyle de birleşince, masum bir taraf kazanıyor. Çünkü sıradan bir adam olma isteği olan bir adam, pijamasını giysin, akşam karısıyla, çocuklarıyla çay içip televizyon izlesin, geniş ailesiyle aile yemekleri yesin, bayram kutlasın, yazın çoluk çocuk tatile çıksınlar. Sıradan olmanın tatlarına özlem duyan, bu rüyayı gören bir adam. Leyla'yı bu özlemleriyle birleştiren Haşmet'in hikayesi de Onur gibi çıkışsızlığa sürüklenmese bari. Haşmet'in ısrarcı zorbalığına Leyla net tavır gösteremiyor,. Mesela tatili kendisi de istiyormuş gibi konuştu. Adam da \"hayır\"dan anlamıyor. Desen ki, senin bu ısrarların taciz, zorluyorsun, desen, anlamayacak belki de. Mücadeleci olmak bu diyecek, savaşçı olmak diyecek. Tuttuğunu koparmak diyecek. Herhalde kibar kibar söyleyince zorbalık olmuyor sanıyor ama etrafındaki insanlar onun gibi düşünmüyor. Hepsi açık hava hapishanesinde. Diğer sürpriz ise bölümün finalinde gelen, Berna'nın pat diye, Haşmet'e \"Alper ve Leyla sevgili\" deyivermesiydi. Daha önce de sık sık yazdığım gibi, \"Bana Sevmeyi Anlat\"ta bir bölüm içinde bir sürü gelişme oluyor. Yani herhangi birinde bölümü bitirseler, sonraki bölümü yine merakla bekletirler. Dizinin bu güzel akışına rağmen reytinglerinin yüksek olmayışı kanımca karakterlerin epey gerçekçi olmasından. Mesela Leyla normal bir insan. Aşırılıkları yok. Aşırı sempatik değil, aşırı tutkulu değil, her bakımdan mükemmel değil, çok sevilen, popüler biri falan da değil. Epey kendi halinde, normal bir tip. Alper desen, onun da kusurları var. Cesur ama fevri, işinde usta ama yakın çevresiyle iletişim kabiliyeti sınırlı, sabırsız. Dizi yan hikayeler, yan karakterler bakımından zengin. Ezgi ve Engin, Haşmet ve Canan, Burak ve Hakverdi ve diğerleri... Normalde bir dizi için yan karakterlerin böyle güçlü olması iyi ama seyirci kahramanları sivri istiyor ve dizimizde de yan karakterler neredeyse Leyla ve Alper yakın önemdeler diye midir, kimbilir. Kendi açımdan diziden çok memnun olduğumu bir kere daha belirtebilirim. Bakalım Haşmet bu kez nasıl kurtulacak? Herhalde Alper'in kapısına dayanmışken polislerce yakalanacak. Alper'le yüzleşmeleri Haşmet parmaklıklar ardındayken olacak, Alper de rahat rahat içini dökecek. Peki Engin nasıl bir mevzi alacak? O da Haşmet'le açık açık konuşacak mı, yoksa role devam mı edecek... Ya da böyle olmayacak da Haşmet sinsi bir plan tertip etmeyi düşünecek. Bu bölümde Ayla tarafından yapbozla tehdit edilen Canan fragmana göre Leyla'ya gerçeği söylüyor. Fakat fragmanda sağ gösterip bölümde sol vurmalar olabilir, o yüzden söylecek mi, kesin değil yine de. Leyla şu anda Berna tarafından, Eylül tarafından, Simge tarafından nişanlısı Haşmet'i evli bir adamla aldatan kadın durumunda. Haşmet bu sefer en azından hemen kurtulmayı başaramaz ve Alper de gerçeği herkese haykırırsa, Berna değilse de Eylül utansın diye bekliyorum. Simge zaten kendine odaklı, kendiyle ilgili o da utanmaz, pek de umursamaz. Yeni bölümde Alper ve Haşmet kılıçlarını çekerlerse bundan sonrası aleni düşmanlık halinde devam edebilir. Tabii farklı, süprizli bir açılım da mümkün. Beklene görüle."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-aciklamali-anlatimla-pratik-dizi-yapma-tarifi-400", "text": "Bugün sizlere, acil durumlar için her zaman kullanılabilecek kolay, pratik Türk dizisi tarifi vereceğim. Türk dizi sektörünün vazgeçemediği klasik lezzete örnek olan bu dizi her yaş ve her gruptan izleyicinin damak zevkine uygun. -Malzemeler- - Büyük bir malikane, köşk, yalı - En az üç adet SUV (Özellikle zenginli-köşklü bir dizi için araç olarak SUV zorunludur. 4 civarı reyting için 3 adet yeterliyken 6-8 reyting hedefleniyorsa en az 5 SUV gereklidir. ) - Bir holding binası - Boğaz manzaralı ve bahçeli bir gecekondu - Mahkeme salonu - Hapishane (Bütün karakterler en az bir kez hapse gireceğinden bu iş için sabit bir mekan bulunmalıdır. Dizi 3-4 arası reyting için hazırlanıyorsa nezarethane de olabilir) - Hastane - Çok sayıda akllı telefon - Kahvaltı sofrası - Esas kız için, genellikle diz altı floral desenli elbiseler; esas adam için kravatsız lacivert takım elbise tercih edilmelidir - Yaşı ilerlemiş kadın karakter için bol bir şekilde omuzdan aşırtılmış baş örtüsü - Bütün ailenin toplandığı salon için yaldızlı büyük mobilyalar; karakter yatak odaları ve yan karakter evleri için IKEA mobilyaları tercih edilmelidir. -Takoz -İç harcı için malzemeler- - Bir Best Model of the World erkek birincisi - Kumral, uzun saçlı, yeşil gözlü, minyon bir kadın oyuncu - Ana karakterlerin anne ve babası olabilecek, başrol oyuncudan 7-8 yaş büyük 2 kadın 2 erkek oyuncu - Hırslı bir yenge ya da görümce karakteri - Beceriksiz, hırslı, diş bileyen erkek kardeş (dizinin dram değil komedi olması durumunda, bu erkek kardeş esas kızın kardeşi olmalı, kan emici, otlakçı bir karakterde işlenmelidir. Ama en az iki sezon ve 5 reyting için türün komedi değil, dram olarak hazırlanması tavsiye edilir) - Bir eski kız arkadaş-nişanlı - Esas kıza aşık yakın arkadaş, uzak akraba - Esas adamla arasında uzun süredir husumet bulunan bir düşman - Bilge balıkçı - Birkaç aylık bebek - 7-8 yaşlarında çocuk (Dizinin 3. sezona uzaması durumunda esas adamın geçmişteki bir ilişkisinden olan ve varlığından sonradan haberinin olacağı bir çocuk. Cinsiyet fark etmez) - Köşk mutfağı çalışanları - Mafya olarak görünecek kısa boylu geniş, sakallı ya da bıyıklı orta yaşa yakın 4-5 erkek oyuncu. Diyalog kabiliyeti gerekmez - Bir adet doktor -Sosu için malzemeler- -Sır -İntikam -Çok sayıda tesadüf -Maddi durum ve sosyal statü farkı -Gizlenen hamilelik -Bebeğin nüfusu açısından karşılıksız aşk yaşayan yakın arkadaşla sahte evlilik -Eski ve saplantılı kız arkadaşla istenmeyen sahte hamilelik -Geçmişten gelen düşman -Çok sayıda DNA testi -Hafıza kaybı -Konusu belli olmayan çok sayıda ihale -Esas kız için üstün çizim-resim yeteneği. Buna bağlı olarak defileler. -Hazırlanışı- Öncelikle esas kızımızı kendi fakir mahallesinde, esas adamımızı zengin köşkün kahvaltı sofrasında tanıyoruz. Ailesinin geçimini sağlamak için iş arayan esas kız ve mutsuz, aksi, çapkın ama kadınlardan nefret eden esas adamı tesadüf sonucu karşılaştırıyoruz. Gergin geçen bu ilk karşılaşma iki karakter üzerinde de olumsuz izler bırakır. Ardından peş peşe gelen tesadüflerle bu iki karakter tekrar tekrar karşılaşır ve kısa sürede aşık olurlar. Romantik ve mutlu devam eden ilişki neticesinde esas kız hamile kalır. Bu noktada esas adamın henüz hamilelikten haberi yokken zengin anneyi karışıma ilave ediyoruz. Gururu incinen esas kız, esas adamı terk eder. Gururu incinen esas kız, esas adamı terk eder. Oda ısısında beklettiğimiz 'karşılıksız aşk besleyen yakın arkadaş'ı burada ilave edelim; bebek için esas kızla evlilik gerçekleşir. Zengin aile tarafından aşağılanan kız, o güne kadar fark etmediği üstün çizim-resim yeteneğiyle bir firmada kısa sürede büyük başarı elde eder. İntikam planı devreye girer. Esas kız ve esas adam ihalelerde karşı karşıya gelirler. Aralarındaki çekime engel olamazlar ilişkileri yeniden başlar. Bu aşamada göstermelik evlilikteki koca isteğe göre ölebilir ya da boşanabilir. Esas kız ve esas adam ihalelerde karşı karşıya gelirler. Aralarındaki çekime engel olamazlar ilişkileri yeniden başlar. Bu aşamada göstermelik evlilikteki koca isteğe göre ölebilir ya da boşanabilir. Esas adamın aşk barındırmayan, kendi çevresinden devam eden ilişkisi bu aşamada sonlanır. Hamileliği öğrenen zengin anne yeniden devreye girerek oğlunu evlenmeye ikna eder. 1. sezonun sonuna doğru biraz daha sır ilave edebiliriz. Zengin anne ve esas kızın babasının geçmişten gelen ilişkisi gün yüzüne çıkar. Esas adamın ağabeyi bu eski ilişkiden midir? İlk DNA testlerimizi burada kullanalım. Sahte hamilelik bertaraf edildikten sonra esas kız ve esas adamın ilişkisi yeniden başlar; bebeğin gerçek babası olduğunu öğrenir. Bu aşamada ilişki mutlu devam ettiğinden DNA testine ihtiyaç yoktur. Ama damak zevkine göre, zengin annenin isteğiyle bir DNA testi daha ilave edilebilir. 2. sezon başında zengin annenin esas kıza çektirdiklerinin bedelini ödemesi gerektiğinden aile iflasın eşiğine gelir. Borçların ödenmesi için tefeciden yüklü miktarda borç alınır. Mafya devreye girer. Dizide hastane ve göz yaşı unsuru sürekli gerektiğinden zengin babayı, oğluyla girdiği bir tartışmada ölerek çıkartalım. Böylece fakir baba ve zengin anne ilişkisinin de önü açılmış olur. 2. sezon ortasında esas adamın geçmişten gelen ve intikam isteyen düşmanını ilave edebiliriz. Bir tutam ihale ve mafya yine bu aşamada karışıma eklenir. Sezon finaline kadar polisiye ve aksiyon unsurları ile dizi baharatlandırılır. Geçmişten gelen düşmanın ayak oyunları ve iftiralarıyla esas adam hapse girer. Esas adam hapisten çıktıktan sonra, damak zevkine göre acı seviliyorsa düşman, bebeği kaçırabilir. Geçmişten gelen düşmanın ayak oyunları ve iftiralarıyla esas adam hapse girer. Esas adam hapisten çıktıktan sonra, damak zevkine göre acı seviliyorsa düşman, bebeği kaçırabilir. Sır dozunun azalmamasına özen gösterilmelidir. Geçmişten gelen düşmanın, zengin babanın başka bir ilişkisinden oğlu olduğu açığa çıkar. Eğer baba yaşıyorsa kalan DNA'ların bir kısmı burada kullanılabilir. Kardeş çıkan düşmanlar arasında holdingi ele geçirme savaşı başlar. Aşk temasının hiçbir zaman eksik kalmaması gerektiğinden, bu yeni düşman kardeş esas kıza aşık edilebilir. Sezon finali esas kızın, düşman kardeş tarafından kaçırılmasıyla yapılır. 3. sezon düşman kardeşin hırsları sonucu ölmesiyle başlar. Son olarak; esas adamın geçmişten çıkıp gelen sevgilisi 7-8 yaşlarında bir çocuğun onun olduğunu söyler ve onu yeniden elde etmeye çalışır. Kalan son sır ve DNA'larımızı burada kullanalım. Hafif bir tat arzu ediliyorsa esas kızın bu yeni çocuğu bağrına bastığı, geçmişten gelen sevgilinin yurt dışına çıktığı mutlu bir son yapılabileceği gibi, daha ağır ve baharatlı lezzeteler tercih ediliyorsa esas kızın ağır bir hastalığa yakalanması da söz konusu olabilir. Eğer bir miktar daha DNA testimiz kaldıysa, geçmişten gelen eski sevgili, esas kızın gizli kardeşi yapılarak esas kızın hastalıktan kurtulması sağlanabilir. Böylece daha buruk ama yine mutlu bir son sağlanır. -Dikkat edilecek hususlar- - Hikaye kısık ateşte sürekli karıştırılmalıdır. Eğer olaylar durulur, sakinleşir ve karışıklık azalırsa dizimiz topak yapabilir. - Dizideki sır dozu hiç azalmamalıdır. Karışımın tadı sürekli olarak kontrol edilmeli, açığa çıkan sır hemen yenilenerek kıvam korunmalıdır. - Dizinin finalinde, kimse başta anne-babası bildiği insanın çocuğu çıkmamalı, adeta karakterin bütün kabloları sökülüp yeniden takılmalıdır. Burada özellikle dikkat edilecek husus; karakterler arası bağlantılar yeniden kurulurken bir karakterin kendinden yaşça küçük birinin çocuğu çıkmamasıdır. - Fakir bir mahalleden gelen, esas adamın ailesinin istemediği esas kız, ilk sezonun ortalarında 'beni baştan yarat' anı geçirmeli ve diziye sponsor olan markalardan giyinmeye başlamalıdır. - Hikayenin merkezindeki köklü aile, ülkenin sayılı zenginlerinden olmasına rağmen damat, gelin, kayın biradere kadar en az 10 kişilik bir nüfusla aynı evde yaşamalıdır. Bu sayede hem karakterlerin en az bir kez sabit kahvaltı masasında birada görünmesi sağlanır hem her köşeden bir karakterin çıkmasıyla sır gerilimi korunur hem de zengin mekan gösterişi sürekliliği sağlanır. - Dizideki tüm yan karakterler zamanla birbirleriyle çiftleşmelidir. Boşta kalan karakter atıl karakterdir. - Evcil hayvan kullanılmamalıdır. Ana karakterlerimizin her hangi bir hobisi, sosyal hayatı olmadığı gibi evcil hayvanı da olmamalıdır. - Her sahnede en az bir iki SUV, beş on telefon konuşması bulunmalıdır. - İşi biten karakter öldürülerek çıkarılır. Dizinin kıvamına göre ihtiyaç olması halinde o karakter yeniden diziye sokulabilir. - Birer tutam polisiye, aile dramı gibi konular eklense de ana tat olarak aşk teması dışına hiç çıkılmamalı, işlenen tüm yan konular da aşka bağlanmalıdır."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-aklima-takilan-sorular-100", "text": "Dizilerin süreleri 2 saati geçmeye ve yayın süreleri de 3.5 saati bulmaya başladığından beri çok seçici oldum. Hatta dizinin bir şekilde beni yakalamasını, ilgimi çekmesini bekliyorum izlemeye başlamak için. Başı ve sonu, hikaye gelişimi olan bütün bir sinema filminden bile daha uzun olan bir bölümde genellikle pek bir gelişme olmadığından, eğer bir dizi beni on dakikada cezbediyorsa, o diziye gerçekten şans verebiliyorum. \"Şeref Meselesi\"yle de bunu yaşadım. Bir işle uğraşıyorken denk geldim ve on dakika içinde beni sardı. Bölümün kalanını izlemekle yetinmedim, bittiğinde başından tekrar başladım ve önceki üç dört bölümünü de izledim. Bu hafta, yeni bölümünü de merakla, televizyonun karşısına oturarak bekledim. Şu an itibarıyla yirmi bölümünü tamamlamış olan dizinin çömez bir izleyicisi olarak son bölümle ilgili kafamda bazı sorular taşıyorum. 3) Eğer gerçekten bir sağlık sorunu varsa kendisinden özür dileyerek sormak istiyorum: Yasemin Allen sürekli üşüyor mu? Bu durumu ilk fark ettiğimde umutsuz vaka Sibel ve sert adam Yiğit Kılıç dışarıda, sokakta konuşuyorlardı. Yasemin Allen'ın konuşurken dişleri birbirine vuruyor, sesi sürekli içine kaçıyor, söyledikleri kesik kesik duyuluyordu. Ben de oyuncuların soğukta, zor şartlar altında çalıştığını düşünüp \"Niye ısıtıcı vs kullanmıyorlar? Donuyor insanlar!\" diye söylenmiştim kendi kendime. Sonraki sahnelerde fark ettim ki iç mekan çekimlerinde, evde, pastanede her yerde ve sürekli üşüyor gibi görünüyor. Onu izlerken ben titriyorum. Bunlar ve benzeri, pek çok çömezce soru... Dizinin beni en cezbeden kısmı, konudan kopuk yan hikayelerle izleyiciyi hiç yormayışı, her küçük detayın domino etkisi misali pek çok olayı tetiklemesi ve hikayenin ana çizgisinden hiç uzaklaşılmaması. Bu durum, eğer aslına birebir sadık kalınan bir uyarlama oluşundan kaynaklanıyorsa bile, iki buçuk saate yakın bir sürede bunu sağlayabilmek büyük bir başarı. Yine de \"bütün bu bölüm 145 dakikaya değil de bir saate sıkışsa nasıl hızlı, hareketli ve heyecanlı bir dizi izliyor olurdum.\" diye düşünmeden edemiyor insan. 3) Eğer gerçekten bir sağlık sorunu varsa kendisinden özür dileyerek sormak istiyorum: Yasemin Allen sürekli üşüyor mu? Bu durumu ilk fark ettiğimde umutsuz vaka Sibel ve sert adam Yiğit Kılıç dışarıda, sokakta konuşuyorlardı. Yasemin Allen'ın konuşurken dişleri birbirine vuruyor, sesi sürekli içine kaçıyor, söyledikleri kesik kesik duyuluyordu. Ben de oyuncuların soğukta, zor şartlar altında çalıştığını düşünüp \"Niye ısıtıcı vs kullanmıyorlar? Donuyor insanlar!\" diye söylenmiştim kendi kendime. Sonraki sahnelerde fark ettim ki iç mekan çekimlerinde, evde, pastanede her yerde ve sürekli üşüyor gibi görünüyor. Onu izlerken ben titriyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-aktris-kim-av-kim-avci-1300", "text": "Disney+'ın yeni orijinal yerli dizisi Aktris 31 Mayıs'ta tüm bölümleriyle yayınlandı. Diziyi izlemekte tereddüt etmiştim; şöyle bir bakar, belki şans veririm demiştim. Beklentim epeyce düşüktü. Çünkü Aktris, akla gelebilecek en yanlış taktiklerle tanıtılmıştı. Yayınlanan tüm tanıtım filmleri ve görselleri kötü peruklu, histerik kahkahalar atan, anlamsızca hoplayıp zıplayan bir kadından ibaretti adeta. Oysa ilk bir iki bölümü aştıkça görülebileceği gibi, Aktris eli yüzü düzgün, sürükleyici bir polisiye-suç draması. Aktris'in konusundan kısaca söz edecek olursak: Yasemin Derin, ülkenin en ünlü ve en sevilen kadın yıldızlarından biridir; fakat herkesten gizli bir yaşamı daha vardır. Yasemin psikopat bir seri katildir. Bu sırrını paylaştığı tek kişi ise koruması Ahmet'tir. Bir gün telefonuna kimden geldiği belli olmayan mesajlar almaya başlamasıyla işler onun için çok daha karmaşık bir hal almaya başlar. Dizi Yasemin'in bu \"ikinci\" hayatını seyirciye bir sırrı açıklar gibi sunmuyor. Aslında Yasemin Derin'den önce, daha açılış sahnesinde biz gerçek Yasemin'le tanışıyoruz. Dizi, bir cinayet sahnesiyle ve ana karakterimizin nasıl neşesini hiç kaybetmeden ve gerilmeden bu cinayet işleyip, ardından dakikalar içinde o kişilikten kolayca sıyrılarak ışıltılı ve maskeli diğer yaşamına geçişini göstererek başlıyor ve hikayeye hızlı bir dalış yapıyoruz. İlk açılış sahnesinden itibaren sonraki birkaç bölüm boyunca hem kurgu, hem görsellik hem müzikler hem de performansla bizi karanlık ve ağır bir tondan çok eğlenceli, hızlı, dinamik ve modern olmayı amaçlayan bir anlatım dili ve tavır karşılıyor. Bununla birlikte ilerleyen bölümlerde anlatım dili de, ton da, hatta başrol performansı da yavaş yavaşa derinleşmeye ve karanlıklaşmaya başlıyor. Başta kartlarını açık oynayan, katilin bakış açısından izleyeceğimiz bir seri cinayet hikayesi izlenimi veren Aktris, zamanla Yasemin'in peşindeki bir diğer katil ve bir polisle kedi fare oyununa dönüşen; kediyle farenin, avla avcının sürekli yer değiştirdiği, öngörülemez, sürprizlerle dolu bir polisiyeye dönüşüyor. Aktris, son yıllarda ülkemizde hızla yayılıp nerdeyse eskimeye yüz tutan; seri katilin bir adalet sağlayıcı olduğu, toplumsal eleştiriyi seri cinayetler üzerinden anlatan türün yeni bir halkası. Türün pek çok temsilcisinden biri olan Şahsiyet'te bu, adalet sağlamak amacıyla bilinçli eylemler yoluyla anlatılırken Fatma'da kaderin sürüklediği, içine düşülen olaylar silsilesi şeklinde işlenmişti örneğin. Aktris'te adalet arayışı içinde olan, eski bir asker olan Ahmet karakteriyken Yasemin hayatla veya yaptığı eylemlerle duygusal bir bağ kurmayan, onlara anlam yüklemeyen; insanları sevmediği, onlardan sıkıldığı ve sadece yapabileceği için bu cinayetleri işleyen, mentoru Ahmet tarafından kontrol altında tutulan taraf. Aktris, özellikle henüz tırnaklarımızı hikayeye geçirmediğimiz ilk bölümlerde toplumsal eleştirisini, mesajlarını göze sokarak, neredeyse izliyor olduğumuz sahneden bağımsız yapıyor. Zaman zaman hayal sahnelerinde yer alan bazı monologlarla verilen bu mesajlar, tercih edilen bu üslup yüzünden çok derin ve anlamlı gelmiyor doğrusu. Bununla birlikte dizi, eleştiri oklarını sinema/TV sektörünün iç dünyası ve sektörün izleyicilerle olan ilişkisi üzerine de epeyce çeviriyor ve dizinin dünyası TV sektörü olduğu için, bu eleştiriler çok daha altı dolu ve etli bir şekilde gerçekleşiyor. Dizinin anlatım tercihlerinde zaman zaman pek memnun olmadığım yanlar olsa da, geriye dönüş sahnelerinin çizgi roman formunda olması en keyif aldığım yanlardan biri oldu. Yasemin'in çocukluğunu tanıdığımız geri dönüş sahneleri hikayeyi hantallaştırabilecek ve izleyiciyi ritimden kopartabilecekken stilize bir çizgi anlatımın tercih edilmesi, dizinin hızlı ve renkli tarzına katkı sağlamış. Dizinin işleyen seçimlerinden bir diğeri de ana karakterlerimizden Yasemin'in ve Ahmet'in meslek seçimleri. Yasemin'in profesyonel bir oyuncu oluşu, işlediği suçlar sırasında kılıktan kılığa girerek karşısındaki kişiyi ikna edebilmesini mantıklı kılıyor. Çünkü bu aslında yetkinik isteyen bir beceri. Seri katil hikayelerinin çoğunda, o sıradan insanın bunca şeyi nasıl başardığına ikna olmakta zorluk çektiğimiz çok olur çünkü. Yine Ahmet'in eski bir asker oluşu çok sayıdaki aksiyon sahnesini ve Yasemin'in arkasını profesyonelce toplayışını inandırıcı kılıyor. Gizem unsuru, gerilimin tırmanışı ve çözümlenişi kontrollü ve başarılı bir şekilde gerçekleşiyor. Fatih ve Mazhar karakterlerinin yavaş yavaş varlıklarını artırıp, Yasemin'le olan ilişkilerinin derinleşmesiyle anlam kazanmaları, hikayeyi çok daha merak uyandırıcı ve sürükleyici bir hale sokuyor. Ekin karakterininse ağırlığının, ekran süresinin pek iyi ayarlanamadığını düşünüyorum. Bölümler Yasemin'in, sırlarla dolu hayatına Ekin'ni nasıl böyle sorgusuz sualsiz soktuğunu, Ekin'in audition hazırlıklarını neden izlediğimizi, her sahnede neden Yasemin'in sağında solunda bitip sorular sorduğunu, menajeriyle ilişkisini neden izlediğimizi anlamayarak geçti. Ne Yasemin'in onu, kaybettiği kardeşi yerine koyduğu ne de menajer Taner'in cezalandırılmayı hak edecek biri olduğu bilgisi bu karakteri neden bu kadar çok izlediğimiz sorusunu yanıtlamaya yeterli değildi. Dizinin en zayıf yanlarından biri görsel efektler ve makyaj gibi teknik konular. Ne patlama efektleri ne yanık makyajı vb inandırıcı olabilmiş. Küfür kullanımının aşırılığı da bir başka sorun. Dijital projelerde, bir tür özgürlük gösterisi ya da belki sert bir tavır edinme amacıyla, çok yüksek dozda küfür kullanımına alışkınız. Her zaman yerli yerince kullanıldıklarını söylemek zor gerçi. Burada ise inandırıcılık boyutu tamamen aşılmış durumda. Her üç kelimenin beşi küfür. Bir yerden sonra sakin ol şampiyon, tamam anladık dijitaldesin derken buldum kendimi. Oyuncu seçimleri genel olarak başarılı. Pınar Deniz'in ilk bir-iki bölümdeki psikopat performansını fazlaca karikatürize bulsam da, zamanla, Yasemin'in çevresinde kontrolü dışında gelişen olaylarla ürkmeye ve öfkelenmeye başlaması onu çok daha 3 boyutlu ve gerçekçi bir karaktere dönüştürürken Deniz'in performansı da çok daha kontrollü, derin ve inandırıcı bir hal alıyor. Gittikçe popülerleşen ve sıradanlaşan 'adalet dağıtan seri katil' temasının bir suç güzellemesine dönüşmesinin ve suçu, mağdurlarını, kurbanlarını bir eğlence unsuru haline getiriyor oluşunun bende huzursuzluk yarattığını söylersem dizinin eleştirdiği gibi politik doğruculuk yapmış olur muyum? Bu endişeme karşın Aktris'i keyifle ve sıkılmadan izledim. Bunun seri katil hikayesiyle oluşundan memnun olmasam da ekranda gerçekten cesur, güçlü ve bağımsız kadın karakterler izlemekten de her zaman memnun oluyorum. Yasemin Derin karakteri hikaye boyunca yaşadığı derinleşme, kendiyle ve duygularıyla yüzleşmesi ve klişe dışı bir karakter oluşuyla beni bu anlamda tatmin etti. Şık çekilmiş ve sürprizlerle dolu final sahnesi bize 2. Sezon için ipucu veriyorsa, ben diğer sezonu da merakla bekliyor olacağım."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-alper-ve-hakverdinin-plani-ne-360", "text": "Bu bölüm de geçen bölüm gibi heyecanlı, sürükleyici, temposu yüksek, bir sürü önemli gelişmenin olduğu bir güzel bölümdü. Hüp diye başladı, şıp diye bitti. Gelelim bölümün detaylarına. Bölüm geçen haftanın final sahnesiyle başladı. Fragmanlarda da görmüştük, Alper'i oraya çağıran Hakverdi imiş. Hakverdi başına geleni ve bildiklerini Alper'e anlattı. Alper tam ikna olmadı. Hakverdi de Leyla'nın, Haşmet ve adamları tarafından darp edilmesine tanık olduğu Gürkan'ı hatırlatıp Alper'e \"Gürkan'ı sor soruştur ara bul, bulamazsan gel beni bul. O zaman konuşalım senle.\" dedi. Bunun üzerine Alper Gürkan'ın eşinin evine gitti. Kadının Gürkan'dan 1 aydır haber alamadığını öğrenince Hakverdi'ye hak verdi. Fakat Alper'in bir tek bununla ikna olması ikna edici olmadı. Dizi flashbackleri yerli yerinde, keyifli kullanıyor. Burada da Alper'in Leyla'nın tanık olduğu olayı anlatışını hatırlayıp bunun Alper'i ikna olmaya bir adım daha yaklaştırdığı gösterilebilirdi. Hem Leyla da aklanmış olurdu. Şöyle ki, geçen bölüm için yazdığım yazıda bahsetmiş miydim, hatırlamıyorum ama Haşmet'le karşılaşmaları ve konuşmalarından sonra, Haşmet Leyla'yı, tanık olduğu o olayı yanlış anladığına inandırınca, Leyla herkesin gözünde olayları abartan, yanlış yorumlayan, fevri, sorumsuz, kaprisli bir insan durumuna düşmüştü. Halbuki herkes anlayacak ki Leyla haklıymış. Alper'in de buna hak verişini görebilirdik. Alper Hakverdi'nin anlattıklarıyla hem Haşmet'i hem Engin'i karşısına aldı. Engin onun bunca yıl, hatta çocukluktan arkadaşı, en yakın arkadaşı. Dolayısıyla öğrendikleriyle hiç mi sarsılmaz. Gerçi Eylül ve Burak için gittikleri karakolda Engin'e \"Bildiklerime karşın ne kadar sakin olduğumu bilsen şaşarsın\" dedi ama hiç üzüntü yok Alper'de. Kızgınlık, çokça da alay var. Tuhaf. Leyla'ya tutumu da tam yerine oturmuyor. En başta Leyla'ya karşı dostça ve sevecendi, özenliydi. Sonra Engin'in söylediklerini yarım yamalak tanık olduklarıyla birleştirip Leyla'dan uzaklaştı ve sertleşti ama gelinen şu noktada Hakverdi'nin Leyla ve kendisi hakkında söyledikleri, Leyla'nın karşısında onca çırpınışı, Berna'ya söyledikerini duymasına rağmen Alper hala Leyla'ya buzdan hallice. Hakverdi'nin \"Leyla'yı korumak için ondan uzak durmalısın\" demiş olması bu tutuma hak vermek için yeterli değil. Uzak durabilir ama sevecen olabilir. Alper sanki hala Leyla'ya kızgın. Eylül'ün karakol olayında da öyleydi, tahammülsüzdü. Bölümün diğer önemli olaylarından devam edelim. Engin ve Onur para tesliminde kavga ettiler. Onur \"tencere dibin kara seninki benden kara\" muamelesi yaptı Engin'e. Kendisinin işe yaramaz bir dost olduğunu kabul etti ama Engin'in de aynı durumda olduğunu \"Alper'i senden kim koruyacak\" diyerek ifade etti. \"Alper şansız bir çocukmuş, hayatında bütün kısa çöpleri çekmiş. Ben onu anca sarsarım, sen nakavt edersin. O yüzden ikimiz de susucaz.\" dedi. İkisinin arasındaki fark şu ki, Engin bu durumdan memnun değil ve Alper'e gerçekten değer veriyor, onu yakını görüyor; Onur ise Alper'i hiç umursamıyor. Aslında Onur sadece Berna'yı umursuyor gibi. Rüzgar'ın kaçırılma olayında annesini de pek umurmasamadığını gösterdi. Annesi Gülsüm de bunu söyledi, Rüzgar'ın oğlunun tefecilere borcu yüzünden kaçırıldığını Ayla'dan öğrendikten sonra Onur'u eve çağırıp \"Ben bütün gece burada acı çektim, vicdan azabı çektim, sen umursamadın, senin yüzünden ömrümde ilk kez gördüğüm birinin dilnden tokat yedim\" dedi, o tokadı Onur'a ciro etti. Fakat belagatli adam Haşmet. Leyla evinde kalmaya başlayınca, rahatlayıp sırrı ortaya dökmeye karar vermiş ve Canan'ı akşam yemeğine davet etmiş. Derdini, duygu ve düşüncelerini bir güzel anlattı Canan'a. \"Sana söylemeyeceğime dair Leyla'ya söz vermiştim ama altında ezildim,\" dedi. Leyla'nın durumunu da güzel anlattı, detaya girmese de bunca zaman söylememesini haklı göstererek, Leyla'yı överek, aklayarak. Canan'ın tepkileri de çok güzeldi. İlk tepkisi \"Sert bir kahve\" demek oldu. Sonra da tepki vermekte hiç acele etmedi. Sonra bunca zaman aptal yerine konmasının hesabını sordu. Sonra \"Ya benim duygularım?\" dedi. Orada Haşmet'e karşı duygularını kastettiğini sandım önce. Belki gerçekten itiraf edecekti ama Haşmet yine konuşmayı ustaca idare etti, kendi istediği yöne çekti, \"Sessizliğin beni eziyor. Senin bu sertliğinin kırılganlığından olduğunu biliyorum. Nolur beni anla. Sen de aşık olmuşsundur Canan\" dedi. Ah orada Canan \"He ben de aşık oldum, senin gibi bir xxx\" deseydi de içini dökseydi, varsın sonrasını Haşmet düşünsün. Haşmet Canan'ın kendisine duygularını sanki bilmiyor mu? Acımadı, tarümar etti kadını. Canan'ı aldı bir düşünce. Flashdisk şimdi Haşmet'in eline geçse, Canan'ın gönderdiğini anlayacak. Gerçi önceden de anlardı da, şimdi daha bir ayan beyan olacak. Canan şimdi fdi geri almaya karar verdi. Bir şekilde Haşmet'in evine gidecek herhalde. Acaba ortalığı karıştırıp fdi ararken bir şey mi bulacak? Belki yeni bir sır. Muhtemelen bizim de bilmediğimiz, ilk kez öğreneceğimiz bir şey. Bu arada Simge beni şaşırttı. Hem fde kendiliğinden bakmadı, gerçi elinin altında bilgisayar da yokmuş ama istese Burak'a bilgisayarını kullanabilir miyim falan der, fırsat bulurdu, bir de şimdi yüksek lisans diyor, daha evvel restoranda çalışmak isityor, evde sıkılıyorum, diyordu. Peki lisansı ne üzerine, mevzusu geçmiş miydi önceki bölümlerde? Neyse, bundan sonrası için önceki tahminim Simge'nin Alper'e şantaj yapmasıydı, restoranda iş vermesi için, ama hem Alper buna pabuç bırakacak bir adam değil, hem de Simge o kadar entrikacı değil gibi. Dur bakalım. Suzan Eylül'e Burak'la konsere gitmesi için izin verdi. Hatta ne izin vermek, düpedüz ısrar etti. Elinden gelse belki zor kullanırdı. Bir de \"Halasıyım ben onun\" diyor Alper'e, yani benim izin vermeye hakkım var manasında, ne halalık yaptıysa. Eylül Doruk'u konsere çağırmamış, o belli oldu, yani Burak'ın zannetiği gibi değil ama Eylül tam da masum değil. Doruk'u görür görmez Burak'a \"Ben lavaboya gideceğim\" dedi. Yani kendisi aksiyon yaptı. Doruk da peşinden gitti tabii. Dursana sen durduğun yerde. Burak'a gelince, ne iyi ki dayısı Haşmet'e benzemiyor, ne güzel aklı selim, makul, dürüst bir çocuk diyordum, yaptığına bak. Kum torbası muamelesi yaptı ötekine. Doruk yerde devrilmiş, vurduğu falan yok, bu hala vuruyor. Neyin hırsı bu. Sonra da Eylül'e trip yaptı. Zaten aralarında da sekiz yaş fark varmış, biri daha 18'inde. Karakolda Doruk'un muayenesinden gelecek sonucu beklerken Eylül amcası Alper'i aramaya korktuğu için Leyla'yı aradı. Daha önce gayet zıtlaştığı bir kimse olarak büyük bir adım bu Leyla'ya. Gerçi sevdiği için değil, Alper'in üzerinde etkisi olabileceğini tahmin ederek. Ama beklediği gibi olmadı. Zaten Leyla da dedi bunu, \"Sandığın kadar etkili değilim tatlım\" dedi. Alper'in etrafındaki bütün kadro, seyirci de dahil, Alper'e \"Sen Leyla'yı seviyorsun, sen aşıksın arkadaş\" diyoruz, ama adam inkarda. Tavırlarına da yansıdı bu. Neyse, bu bölüm evlilik yüzüğünü geri takmış. Tabii ki, Leyla'yı kandırmak, kendinden uzak tutmak için, Hakverdi'nin ısrar ve isteğiyle. Zaten orjinalini denize atmıştı, bunu göstermelik satın aldı. Neyse, bu hareketi de Leyla'yı Berna'ya sürükledi. Hastaneye gidip güzel bir konuşma yaptı Leyla, Alper için \"milyonda bir erkek\" dedi. Bunu Alper duydu ve galiba ilk kez Leyla için değerli olduğuna biraz olsun ikna oldu. Ah Engin, allak bullak ettin Alper'i. Artık uyuşturucu vs. pis işlerini de öğrendi, acaba artık inanır mı ağzından çıkacak söze. Bu arada Alper'in Berna'nın teyzesinin vasi olmasıyla boşanacak olması da bölümün sessiz sedasız ama çok önemli gelişmelerindendi. Bunu duyan Berna da gülümsemeye başladı sanki. Başta da yazdığım gibi, Alper'in Engin'den vazgeçişi nasıl bu kadar kolayca oldu? Engin için ise böyle kolay olmayacak. Hatta şimdiden bunun arada kalışlarını, sıkıntılarını yaşamaya başladı. Engin Alper'e onun kendisine olduğundan daha düşkün gibi. Zaten nereden baksan, Alper'in kızı var, abisinin kızları var, kız kardeşi Suzan var, çevresinde insan var fakat Engin öyle mi, tek yakını Alper. Onur \"Sen Alper'i nakavt edersin\" dedi ama Alper Engin'den vazgeçerse asıl nakavt olan Engin olacak gibi. Bu arada Hakverdi bir sürü olayı anlatırken işlerin başında Engin var, dedi ama kendisini uçurumdan itenin Engin olduğunu söylemedi. Gerçekten bunu bilmiyor mu acaba... Bilse herhalde başka olurdu. Engin'e kişisel bir tavrı olurdu, şu anda Haşmet'in baş adamı olarak görüyor sadece. Engin de Haşmet'in sağ kolu ama her işe bizzat koşuyor, bir alt kadrosu falan yok. Hakverdi'ye gelince bu kadar şeyi nereden nasıl öğrenmiş? Gürkan'ın akıbetini nereden öğrenmiş? Daha evvel babasından para almadan otobüse binemediğini söyleyen adam 21 gündür karnını nasıl doyurmuş, nerede yatıp kalkmış, bir de bunları araştırmış, nerelere girip çıkarak? Sonra Alper mezarlığa geldiğinde, hop arkasında bitti. Hakverdi'ye bir haller olmuş. Alper Hakverdi'ye seninle olurum ama bir şartla, benden habersiz tek adım atmayacaksın, dedi. Hakverdi de kabul etti. Şimdi anlaşılan o ki bir plan yapmışlar ortak. Alper bu plan dahilinde, haber vermeden Haşmet'in evine gitti ve Hakverdi de oraya geldi. Bu büyük sürpriz oldu. Çünkü Hakverdi yine kendini gizli tutar, ne yapacaklarsa böyle yaparlar diye tahmin ediyordum. Oysa açığa çıktı. Ne umuyorlar ki bundan? Haşmet ve Engin, Hakverdi'nin kendilerini bildiğini herhalde biliyorlardır, bunca zaman bu işlerin içinde olarak, herhalde Hakverdi'den daha kurnazdırlar, tabii Hakverdi başka bir adam oldum ben diyor, yani Hakverdi de onları alt edebilir. Edebilir de kendi başına bir şey yapamamış işte, İstanbul'da tek güvenebileceğim insan sensin diyerek Alper'i aramış. Leyla da aynı şeyi söylemişti, Ezgi'den sonra güvenebileceğim tek insanın tanımadığım biri olması ne garip demişti Alper'e. Her yol Roma'ya çıkar hesabı, her yol Alper'e çıkıyor bu ailenin çocuklarında."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-analar-ve-anneler-etkili-basladi-124", "text": "\"Analar ve Anneler\" ilk bölüm için oldukça zor ve riskli bir seçimle başladı yayın hayatına. Birbirleriyleriyle hiçbir ilişkileri olmayan iki karakteri ve onların hızla gelişen, bol olaylı hikayelerini izledik yaklaşık iki saat boyunca. Kader 1070'lerin başında, anne ve babasını kaybetmiş, yaşlı ve hasta halasıyla birlikte köyde yaşayan, ağanın tarlasında işçilik yapan bir kız. Ağanın oğluyla birbirlerini seviyorlar ve evlenmek istiyorlar. Ağa duyduğu an karşı çıkıyor bu evliliğe, çünkü onun da gözü Kader'de. Kader'in hayatı bir gecede değişiyor. Ağanın tecavüzüne uğruyor, halasını da aynı gece kaybediyor ve olayın sabahında köyü terk edip İstanbul'a gidiyor. İki saat boyunca heyecan, tempo hiç düşmese; çok dramatik olaylar peş peşe izleyicinin ilgisini çekmeyi ve duyguyu hep yüksekte tutmayı başarmış olsa da eksiği gediği de yok değildi elbette. Adeta iki ayrı dizinin anlatılıyor olması çok sayıda karakterin, çok sayıda ilişkinin de bir tek bölümde işlenmesine neden olmuştu ki maalesef bunların çoğu çok yüzeysel işlenmişti. Zeliha'nın Tahsinle, Murat'ın dayısı Ayhan'la ilişkileri çok yüzüysel geçilmiş, çoğu duygu gösterilemeden apar topar bir cümleyle söylenerek geçiştirilmişti. Şu ilk bölümdeki çoğu karakter, ilişki ve olay en az üç-dört bölümde uzun uzun işlenebilse çok daha derinleşecek ve anlam kazanacaktı aslında ama ilk bölümden 'asıl' hikaye olan bebek mücadelesine de giriş yapılması gerekiyordu elbette. Sadece bu bakımdan bile anlatmak için zor bir hikaye \"Analar ve Anneler\". Aslında iki ana karakter olan Zeliha ve Kader'in dışında çok az karaktere yaklaşabilsek de bazıları diğerlerinden ön plana çıktılar. Her ne kadar senaryonun acelesi olduğu için Zeliha ile aralarındaki sorunlara derinlemesine girilememiş olsa da Murat ilgiyi üzerine çekmeyi başaran bir karakterdi. Bunda, dizinin ilk bölümünde konuk oyuncu olarak yer alan Hakan Kurtaş'ın inandırıcı ve güçlü performansının da etkisi büyüktü. Bölümün en güçlü sahnelerinden biri, yine diğer ilginç karakterlerden olan Ayhan'la Murat arasında geçen ve Murat'ın ölümüyle sonlanan sahneydi. Okan Yalabık ve karakteri Ayhan, tanıtım dönemi boyunca en öne çıkırılan oyuncu ve karakterler olsalar da ilk bölümdeki ağırlıkları çok azdı ama bu kısa süreyle bile bizi çok sıradışı, ilginç ve zor bir karakterin beklediğini söyleyebiliriz. Aynı sırada, İstanbul'da üniversiteli Zeliha, yeni eşi Murat'ın isteği ve yönlendirmesiyle siyasal olaylara ve eylemlere dahil oluyor. Evleri basılıyor, polis tarafından aranmaya başlıyorlar. Kendi ailesinin, evliliği nedeniyle redettiği Zeliha, Murat'ın annesi tarafından da istenmiyor. Aynı gün Murat'ın bir cinayet işlediğini öğreniyor ve aynı akşam Murat da, dayısı tarafından öldürülüyor. Birbirleriyle hiçbir ilişkileri, hiçbir ortak noktaları olmayan ama hayatları aynı gün allak bullak olan bu iki genç kadının yolları sekiz ay sonra kesişiyor. Aynı hastanede, aynı anda erken doğum yapıyorlar. Ve asıl hikayemiz de bu nokta da başlıyor. Son yıllardaki çok ağır reyting rekabetini düşünecek olursak, yeni bir dizinin ilk bölümünün izleyicinin ilgisini çekmesi, çok sayıdaki rakibin karşısında izleyiciyi iki saat boyunca karşısında tutabilmesi kolay değil. İzleyicinin henüz tanımadığı karaketerler, bilmediği olaylar karşısında uzun süre merakını kaybetmeden kalabilmesi zaten çok zorken bir de karmaşık denebilecek bir kurguyla, iki ilişkisiz hikaye arasında zigzaglar çizmesini, daha neyin ne olduğunu, kimin kim olduğunu anlamadan, adeta başka bir diziye geçer gibi diğer hikaye geçip geri dönmesini ve ilgisini kaybetmedmesini beklemek, bunu sağlamak imkansız gibi. Ne var ki \"Analar ve Anneler\" ilk bölümüyle bunu başararabildi ve bu cesur, riskli seçimin hakkını verdi. Öncelikle senaryo, anlatım dili, tempo, izleyiciye mesafe gibi ortaklıklarla sağladı bu 'kopmama'yı. Ardından da bir hikayeden diğerine geçerken kullanılan ortak objeler, duygular, durumlar ve benzer karelerle... Zaman zaman bir dürbün oldu bu ortak obje, zaman bir baş örtüsü. Bölümün finalindeki, iki hikayenin birleştiği ve artık iki genç kadının aynı bebeğin annesi olmak için verecekleri mücadelenin başladığı noktadan, hikayenin ne kadar ilerleyebileceği, derinleşebileceği merak konusu. Bebeğin kendi bebeği olmadığını bilen Kader ne kadar güçlü bir mücadele verebilir, Zeliha'nın gerçeği öğrenmesi ve bebeğini geri almaya çabalaması ya da Ayhan'ın onu kovalaması ne kadar sürebilir? Bu hikaye, girdiği yolda ne kadar açılım yaşabilir, göreceğiz? Dizinin geleceği hakkında tahminlerde bulunmak için henüz çok erken olsa da çok güçlü ve etkili bir ilk bölümle iyi bir başlangıç yaptığını söyleyebiliriz elbette."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-annemin-adi-ne-929", "text": "Hayatta söylenebilecek en acı ve en zor cümlelerden biri. Yetimhanede büyümüş Kadir'in annesiyle ilgili sorduğu, cevabını bir ömür boyunca bulamadığı çok soru var aslında: \"Anne, beni hiç sevdin mi? Beni neden yalnız bıraktın, anne? Neden beni almaya gelmedin hiç, anne? Beni neden sormadın, anne? Beni neden yalnız bıraktın, anne?\"... Ama bu soruların hiçbiri \"Annemin adı ne?\" cümlesi kadar can acıtıcı değil. Nefesinden, kanından beslenerek içinde var olduğu, ilk dünyası annesi öyle uzak, öyle yabancı ki; binlerce insanın adını biliyorken, onu var eden kadın adını bile bilemeyeceği kadar yabancı..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-asagi-bakarsan-ucurum-801", "text": "Gencecik pırıl pırıl bir kız, elindeki valizi kenara bırakıyor. Sırtındaki çantayı çıkarıyor. Yüksek bir binanın çatısının korkuluklarına çıkıyor. İleriye, önünde uzanan, artık ona ulaşılmaz görünen hayata ağlayarak bakıyor. Yanında, endişe ve merakla ona ve çevresine bakınan küçük çocuğa \"Bir oyun oynayalım mı seninle? Superman gibi uçmak ister misin?\" diye sorarak elini uzatıyor ona ve yanına çağırıyor. Sonsuzluğa dönüşmüş, upuzun bir anda bir \"ileriye hayata\" bakıyorlar, bir de \"aşağıya, uçuruma\" çaresizliğe... Fazilet Hanım ve Kızları'nda keyifle izlediğim Alp Navruz'un ve ekrana her zaman çok yakıştırdığım Alina Boz'un birlikte ortaya koydukları enerjiyi sevdim. Fiziksel olarak da, oyunculuk olarak da uyumlu bir çift vardı karşımızda. Azra'nın ve henüz hakkında hiçbir şey bilmesek de, bencil, kibirli, kibar ama saygısız biri olduğunu kısa sürede anladığımız Cenk'in ilişkisinin bu çizgide gelişmesini ve birkaç bölüm daha bu tonda izleyebilmeyi isterdim ama her ikisinin hikayesi de, böyle eğlenceli bir tonun sürmesine izin veremeyecek kadar dram yüklüydü. Ağırlıklı olarak Azra ve ailesinin başına gelmek üzere olanları izlesek de, Cenk'in ailesiyle ilgili geçmişten gelen sorunlarına da paralel olarak tanık oluyorduk bu esnada. Azra ise, Cenk'e benzer bir şekilde küçük yaşta annesini kaybetmiş. Restoran sahibi babası, ikinci bir evlilik yapmış. Azra'nın otizimli küçük bir kardeşi ve üvey annesinin önceki evlilğinden bir üvey kız kardeşi var. Birlik içinde, mutlu bir ailesi ve mutlu bir hayatı var Azra'nın. En azından Azra'nın inandığı bu. Babasının boğuştuğu maddi güçlüklerden; iflasın eşiğine geldiğinden; babasının en yakın arakadaşı tarafından dolandırıldığından habersiz. Daha da kötüsü bu maddi güçlükleri bir şekilde hep birlikte aşmaya çalışabilecekken üvey annesinin her şeyi daha da güçleştiren, babasını çıkmaza sürükleyen bir insan olduğundan, bencilliğinden de habersiz. Azra'nın hayatını tepetaklak eden, dizinin enerjisini bir anda değiştirip izleyenleri koltuklarına çivileyen trajediler silsilesi bu noktada başlıyor işte. Azra'nın babası borç batağına saplanmışken elektrik kontağından kaynaklı bir patlamayla, kendi doğum gününde ölüyor. O ana dek, tek derdi babasına doğum günü pastasını zamanında yetiştirmek olan Azra, annesinden sonra \"bana pes etmemeyi, hemen yıkılmamayı senden öğrendim\" dediği babasını da kaybediyor. Yaşadığı zorluklar bununla da bitmiyor. Bu acıyı paylaşarak birlikte göğüsleyeceklerini düşündüğü üvey annesi onu kardeşiyle birlikte kapı dışarı ediyor. Sigortadan gelecek olan yüklü ödemeden habersiz olan Azra'nın eline biraz para sıkıştırarak, babasını dolandıran Mesut'un evine gönderiyor onları. Mesut'un eşi tarafından pek iyi karşılanmayan Azra, otizmli kardeşine şiddet gösterilmesiyle gecenin bir yarısı oradan da ayrılmak zorunda kalıyor. Ceplerindeki parayı da çaldırınca çaresizlikle burun buruna gelip, işte o çatıdaki duvarın üzerine çıkıp, göz yaşları içinde atlamayı düşünürek kardeşine elini uzattığı o ana varıyor. Bölümün en etkileyici sahnesi de bu kesişmeyi, bu iki hassas ruhun hayatlarının dönüm noktası olan olayların benzerliğini görebildiğimiz sahneydi. Azra'nın patlama haberini alarak koşup geldiği ve babasının cesediyle karşılaştığı, tüyleri diken diken ederek feryat ettiği anda, ona ulaşmaya çabalarken olayı duyarak gelen Cenk'in gördüğü manzara karşısında kendi dönüm noktasını, babasının ölüm anını hatırlayışıydı. İki ana karakterimizin hikayelerinin birleşmesi de aslında bölüm boyunca süren valiz-bavul kriziyle değil, bu ortak acı anıyla oldu. Cenk, artık Azra'ya karşı herkesten daha yakın hissediyordu kendini. İlk bölümde yaşanan hikaye genişliği, bu hikayeler işlenirken yaşanan odaklanma problemleri ve bazı kritik karakterlerin alt yapısız ve inandırıcılıktan uzak işlenişi gibi sorunlarına karşın, duygusal olarak gittikçe derinleşeceği belli olan Elimi Bırakma büyük bir potansiyele sahip."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ascet-mi-astay-mi-118", "text": "Bölüm Asiye - Hale kavgasının dumanı üstündeliğiyle başladı. Hale tutarsızı laboratuvardaki hileyi Asiye'den bildi. Tamam, araları iyi değil ama Asiye ölüm tehditleri aldığı zaman bile Hale'nin falan üstüne atlamamıştı. Yoksa atlamış mıydı? Neyse, Asiye Hale'nin hayatını kurtardığı halde araları iyi değil, anlaşılan o ki de böyle gidecek. Semra manevralarını sürdürüyor. Asiye'nin tabiriyle alışverişten başka bir şey yapmadan, yalıdaki herkesin hayatını etkiliyor. Bu bölümde de gayrımeşru Belenoğlu Ömer'e soyadı kaptırmamak için kocasının cesedini yasadışı yollarla mezardan çıkartıp satın aldığı araziye gömdürdü. Bu işleri yaptırabilmek için de insanların minnettarlıklarını ya da çaresizliklerini kullanmaktan çekinmiyor. Dizinin afişinde başroller olarak Asiye ve Taylan görünüyor. Bu da ikisi arasında bir aşk olacağı fikrini uyandırıyor. Senaryo bir süredir tamamen uzak sularda yüzüyordu. Dolayısıyla iki bölümdür yine bu tarafa çark edince, afişteki vurgu aklıma geldi. Yani senaryo başlangıcından sapmadı ve Taylan - Asiye aşkı fikri demek ki bitmedi diye yorumluyorum. Aslında sosyal medyada AsÇet diye bir şey de başladı ama şahsen Taylan - Asiye ilişkisinin daha heyecanlı olacağını düşünüyorum. Bölümün görsellik bakımından zirve sahnesi bence bu sahneydi. Çetin Asiye'ye sürpriz bir yemek hazırlığı yapmış, yalının bahçesine sofra hazırlatmış, bahçeyi renkli ışıklar ve balonlarla süsletmiş. Sonuçta ortaya seyirlik bir bahçe çıkmış. Nasıl ki dizinin kötüsü Pervin yalanından hilesinden haset fesadından vazgeçmiyorsa, Ali'nin de Mine'ye karşı haddini bileceğine dair pek umut yok. Pervin Ali'nin ihalesi Mine'ye kalmasın diye, ihaleye fesat karıştırıp Mine'nin özel telefonundan Taylan'ı aradı. Sonra Taylan geri arayınca, yaptığını tamamlamak için koşa koşa telefonu gidip getirdi. Bununla da yetinmedi \"Arayanı gördüm ama ben söylemeyeyim\" falan filan deyip herkesin ortasında aramaya gölge düşürdü. İşte eski Ali burada sahaya çıktı ve Mine'nin özel eşyası değilmiş gibi uzatttı kolunu ve Mine'ye sormadan aldı elinden. Hayır sana ne oluyor? Mine rahatsız olursa aramadan kendisi zaten cevap verir. Bu yetmezmiş gibi, Mine'nin çilesi ertesi gün de devam etti. Ertesi gün Ali'den emrivaki, zırt telefon, \"Mine gel annem seni gününe çağırıyor. \" E bu kızın bir planı yok mudur, o gün işi gücü yok mudur, kayınvalide olacak o kadın niye önceden haber vermiyor? Üstelik isterse önceden haber verip çağırsın mide gitmek zorunda mıdır? Ali diyor ki telefonda \"Ya Kızım işte gelinim diye hava atmak istiyor\" Külahına! Gelinim diye değil, gelinimi nasıl eziyordum diye hava attı o kadın günde. Ayrıca Mine öğrenimine devam etmek istiyor ve burs için bugün görüşmesi vardı. Planlanmış görüşmeye önem vermiyormuş gibi gününde gitmezse, yarın gitse kaç yazar, hiç o bursu verirler mi? Mine daha evlenmeden böyle kendini ezdirmeye başladı. Zaten günde de iyice canı çıktı. Mine'nin gidişi gidişat değil. Üzülecek gibi görünüyor. Bu kadar iyi bir kız bunu hak etmiyordu. Burada da onu Taylan'dan ayırıp Taylan'ı Hale cadısının eline bırakan Asiye zil taksın, oynasın. Kimi tek taraflı, kimi uzatmalı, kimi bir tarafta başlayıp diğer tarafa da sıçrayan, kimi gönül eğlendirmeceli, kimi gelgitli, kimi vurdulu kırdılı, kimi sert lügatlı, kimi aldatmalı, yarı yolda bırakmalı, kimi bir çeşit işbirlikli, çeşit çeşit aşk ve ilişki izliyoruz Kara Ekmek'te. Mine ve Ali'ninki başka cins, Asiye ve Berkant'ınki başka, Taylan - Hale başka, Taylan - Mine başka. Ömer - Canan, Ömer- Hale?, Taylan - Asiye, Pervin - Ali başka. Bu bölümde de Ali tüm entrikalarına uyanmasına rağmen Pervin'e hala hörmetle \"Abla\" diyor. Ayrıca Pervin'in bu durumunu hadi Salim'e söyleyemiyor, Mine'den saklamasa bari. Mine'nin Pervin'in sürekli kötü oyunlarına maruz kaldığı belli işte, Ali Pervin'in durumunu saklayarak suçlarına ortak olmuş oluyor. Ali'nin kardeşi Çiğdem, Çetin'in devralıp işletmeye başladığı atölyede çalışmaya ve akabinde de Çetin'den hoşlanmaya başladı. Senaryo Taylan ve Asiye aşkına yönelecekse, ee Çetin ne olacak diye düşünüyor, üzülüyor insan. İyi bir çocuk Çetin, sevilmeyi de hak ediyor, derken, işte Ali'nin kardeşi çıktı cevap olarak bu bölümde. Gerçi yaşı Çetin'e göre biraz küçük mü ne. Hale laboratuvarda test sonucunu değiştiren memuru buldu, zorla yalıya getirdi. Hadi burasına da tamam da, kıza Selen'i gösterip bu mu diye sorması, resmen hedef göstermek. Yani evet desin diye bir kendi \"evet\" deyip kızın ağzına vermediğ kaldı. Kız sırf konu uzamasın diye, yani asıl suçluyu korumak için bile \"Hı, hı\" deyip geçebilirdi. Ama Hale zaten evet desin diye getirdi kızı yalıya, gerçeği bulmak için değil. Semra manevralarını sürdürüyor. Asiye'nin tabiriyle alışverişten başka bir şey yapmadan, yalıdaki herkesin hayatını etkiliyor. Bu bölümde de gayrımeşru Belenoğlu Ömer'e soyadı kaptırmamak için kocasının cesedini yasadışı yollarla mezardan çıkartıp satın aldığı araziye gömdürdü. Bu işleri yaptırabilmek için de insanların minnettarlıklarını ya da çaresizliklerini kullanmaktan çekinmiyor. Dizinin afişinde başroller olarak Asiye ve Taylan görünüyor. Bu da ikisi arasında bir aşk olacağı fikrini uyandırıyor. Senaryo bir süredir tamamen uzak sularda yüzüyordu. Dolayısıyla iki bölümdür yine bu tarafa çark edince, afişteki vurgu aklıma geldi. Yani senaryo başlangıcından sapmadı ve Taylan - Asiye aşkı fikri demek ki bitmedi diye yorumluyorum. Aslında sosyal medyada AsÇet diye bir şey de başladı ama şahsen Taylan - Asiye ilişkisinin daha heyecanlı olacağını düşünüyorum. Kimi tek taraflı, kimi uzatmalı, kimi bir tarafta başlayıp diğer tarafa da sıçrayan, kimi gönül eğlendirmeceli, kimi gelgitli, kimi vurdulu kırdılı, kimi sert lügatlı, kimi aldatmalı, yarı yolda bırakmalı, kimi bir çeşit işbirlikli, çeşit çeşit aşk ve ilişki izliyoruz Kara Ekmek'te. Mine ve Ali'ninki başka cins, Asiye ve Berkant'ınki başka, Taylan - Hale başka, Taylan - Mine başka. Ömer - Canan, Ömer- Hale?, Taylan - Asiye, Pervin - Ali başka. Bu bölümde de Ali tüm entrikalarına uyanmasına rağmen Pervin'e hala hörmetle \"Abla\" diyor. Ayrıca Pervin'in bu durumunu hadi Salim'e söyleyemiyor, Mine'den saklamasa bari. Mine'nin Pervin'in sürekli kötü oyunlarına maruz kaldığı belli işte, Ali Pervin'in durumunu saklayarak suçlarına ortak olmuş oluyor. Ali'nin kardeşi Çiğdem, Çetin'in devralıp işletmeye başladığı atölyede çalışmaya ve akabinde de Çetin'den hoşlanmaya başladı. Senaryo Taylan ve Asiye aşkına yönelecekse, ee Çetin ne olacak diye düşünüyor, üzülüyor insan. İyi bir çocuk Çetin, sevilmeyi de hak ediyor, derken, işte Ali'nin kardeşi çıktı cevap olarak bu bölümde. Gerçi yaşı Çetin'e göre biraz küçük mü ne. Hale laboratuvarda test sonucunu değiştiren memuru buldu, zorla yalıya getirdi. Hadi burasına da tamam da, kıza Selen'i gösterip bu mu diye sorması, resmen hedef göstermek. Yani evet desin diye bir kendi \"evet\" deyip kızın ağzına vermediğ kaldı. Kız sırf konu uzamasın diye, yani asıl suçluyu korumak için bile \"Hı, hı\" deyip geçebilirdi. Ama Hale zaten evet desin diye getirdi kızı yalıya, gerçeği bulmak için değil. Asiye keşke aldığı tehditleri Mine'ye haber verseydi. Artık onlar da tehlikede ve bilmeleri lazım. Nitekim yaş pastanın kurbanı Salim oldu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-asiye-yetiskin-cetin-toy-toy-112", "text": "Kara Ekmek birkaç bölüm öncesine kadar favori dizilerimdendi. Hala da öyle sayılır ama giderek artan bir meraksızlık eğilimindeydim. Diziye sonradan katılan gayrımeşru kardeş klişesi falan da olunca, sıkılmıştım. Fakat sonuçta takip ettiğim bir dizi ve birkaç bölüm ara verince, sonradan arayı kapatmak zor oluyor. Malum her bölüm 2 saat kadar. Neyse biraz kendimi zorlayarak da olsa izlemeye başladım ve tahminimin aksine oldukça keyifli, eğlenceli, hoş bir bölümle karşılaştım. Oley! diyorum. Çetin ve Asiye'yi en baştan beri yakıştıramıyordum. Çünkü Asiye daha yetişkin gibi, Çetin daha toy toy. Asiye'ye anca Taylan uygun olur, diyordum. Dolayısıyla, bu durumu şaşırtıcı bulsam da, bölümün böyle eğlenceli gelmesinde Çetin ve Asiye ilişkisinin hakaret, itiş kakıştan, tatlı flörte evrilmesinin büyük etkisi oldu. Bu bölümde Asiye ile Taylan arasında da bir kıvılcım oldu. Yani Çetin saflığı, şaşkınlığı ve annesiz babasız büyümüş olmasının getirdiği yalnızlığı ile çok şefkat uyandırsa da ve böyle üzüntüyü haketmediğini düşünsem de ve güzelim Mine-Taylan ilişkisini bozdu diye Asiye'ye karşı mesafeli olsam da Asiye ve Taylan arasındaki enerji nasıl olurdu, merak ediyorum. Bir de Asiye'nin Çetin'e Taylan için \"\"Benim hayatımda öyle düzgün adam görmüşlüğüm mü var, bir an için gözümü kamaştırdı\" demesi yok mu! Ekran başındakilerde de bu sözlerle bir kamaşma oldu! Hele sonrasında Çetin'in Asiye'ye \"Senin burnunda tütebilmem için benim daha ne kadar yanmam gerek?\" demesi! Helal! Mine demişken, Mine ile Ali evlilik yolunda hızla ilerliyorlar. Ali bu bölümde çıkan engellere karşı oturma eylemi yaptı. Şaka bir yana, kendi çıkardığı engellere karşı oturma eylemi yaptı aslında. Ne kadar epey iyi çocuk, düzgün çocuk olsa da, insan izlerken düşünmeden edemiyor. Sonradan evlenince karısına şiddet gösteren, hakaret eden, aşağılayan kimbilir kaç erkek bu cicim aylarında böyle sevimli davranmış, aklınca marjinal saydığı kahramanlıklar, fedakarlıklar yapmış, kızın gönlüne girmeye çalışmıştır. Yine de Mine'yi dizi başladığından beri böyle mutlu görmemiştim. Havalarda uçuyor kızcağız. Ne güzel. Çünkü şu dizide mutlu olmak kimin hakkı dense, Mine bir Taylan iki. Başlarda dizinin anneannesi Semra'nın rolünün azlığı dikkatimi çekiyordu. Biraz daha arttırmaları lazım, diyordum. Sonunda olan oldu, rolü öyle bir arttı ki, ortalığı kendi etrafında döndürmeye başladı. Kendi kendine \"Bu evdeki en akıllı kişi\" benim demesi de haksız değil, müthiş pratik, akıcı bir zekası var. Sıkıştığı durumlara anında cevap buluveriyor. Asiye'yi bile şaşırttı, eminken kuşkuya düşürdü. Evlerden uzak olsun, entrika da ayrı bir zanaat! Canan'ın Hale'nin bebeğininin doğumunu riskli göstermesi tuhaf ve saçmaydı. Zaten Ömer bile, sonradan kabul etse de ilk duyduğunda tepki gösterdi. Gerçi al birini vur ötekine, nasıl tepki gösterdi: Kızın yüzünü mengene gibi kıstırdı. Canan'ın da gıkı çıkmadı, dur ne yapıyorsun bile demiyor, sakin sakin açıklama yapıyor. O da bunu normalmiş gibi kabul ettiğine göre, demek ki yine bir hasta adam, hasta kadın, hasta ilişki. Halbuki Ömer de ne kadar temiz yüzlü bir genç adam. Bu konunun klişesiz, entrikasız bir yönü yolu yok muydu, illaki de bu konu işlenecek idiyse. Çetin'in saçları yine bildiğini okumaya devam ediyor. Bir bölüm gelecek, Çetin'deki değişimle birlikte saçı da düzgün taranacak diye bekliyordum ama sanırım tarzı bu, değişecek bir şey yok. Fakat bu kılık kıyafet güzel olmuş. Bu bölümde Hale bana Evrim Akın'ı hatırlattı. Hale tek çocuk olmasaydı, kardeşi rolünde gayet uygun olurdu. Bu bölüm Hale annesine böyle bir şey var mı, gibisinden sordu. Biraz da tuhaf bir diyalogdu. Bir bakar mışız, Hale'nin bir kardeşi çıkar gelirmiş. Çetin ve Asiye'yi en baştan beri yakıştıramıyordum. Çünkü Asiye daha yetişkin gibi, Çetin daha toy toy. Asiye'ye anca Taylan uygun olur, diyordum. Dolayısıyla, bu durumu şaşırtıcı bulsam da, bölümün böyle eğlenceli gelmesinde Çetin ve Asiye ilişkisinin hakaret, itiş kakıştan, tatlı flörte evrilmesinin büyük etkisi oldu. Bu bölümde Asiye ile Taylan arasında da bir kıvılcım oldu. Yani Çetin saflığı, şaşkınlığı ve annesiz babasız büyümüş olmasının getirdiği yalnızlığı ile çok şefkat uyandırsa da ve böyle üzüntüyü haketmediğini düşünsem de ve güzelim Mine-Taylan ilişkisini bozdu diye Asiye'ye karşı mesafeli olsam da Asiye ve Taylan arasındaki enerji nasıl olurdu, merak ediyorum. Bir de Asiye'nin Çetin'e Taylan için \"\"Benim hayatımda öyle düzgün adam görmüşlüğüm mü var, bir an için gözümü kamaştırdı\" demesi yok mu! Ekran başındakilerde de bu sözlerle bir kamaşma oldu! Hele sonrasında Çetin'in Asiye'ye \"Senin burnunda tütebilmem için benim daha ne kadar yanmam gerek?\" demesi! Helal! Canan'ın Hale'nin bebeğininin doğumunu riskli göstermesi tuhaf ve saçmaydı. Zaten Ömer bile, sonradan kabul etse de ilk duyduğunda tepki gösterdi. Gerçi al birini vur ötekine, nasıl tepki gösterdi: Kızın yüzünü mengene gibi kıstırdı. Canan'ın da gıkı çıkmadı, dur ne yapıyorsun bile demiyor, sakin sakin açıklama yapıyor. O da bunu normalmiş gibi kabul ettiğine göre, demek ki yine bir hasta adam, hasta kadın, hasta ilişki. Halbuki Ömer de ne kadar temiz yüzlü bir genç adam. Bu konunun klişesiz, entrikasız bir yönü yolu yok muydu, illaki de bu konu işlenecek idiyse. Çetin'in saçları yine bildiğini okumaya devam ediyor. Bir bölüm gelecek, Çetin'deki değişimle birlikte saçı da düzgün taranacak diye bekliyordum ama sanırım tarzı bu, değişecek bir şey yok. Fakat bu kılık kıyafet güzel olmuş. Bu bölümde Hale bana Evrim Akın'ı hatırlattı. Hale tek çocuk olmasaydı, kardeşi rolünde gayet uygun olurdu. Bu bölüm Hale annesine böyle bir şey var mı, gibisinden sordu. Biraz da tuhaf bir diyalogdu. Bir bakar mışız, Hale'nin bir kardeşi çıkar gelirmiş."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ask-elimden-oluk-oluk-akiyorken-132", "text": "Üzerinden bir gün geçtikten sonra, bölümden şu an itibarıyla kalan tat şöyle: Hafif.. mutluluğa yakın bir his. Bir parfümün sıkıldığında havada görünmeyip de incecik, tül perdemsi dokunuşuyla algılanması gibi... Yani çok coşkulu bir mutluluk değil ama sınırın mutluluğa yakın kısmında. Üzmeyen, hafif mutlu eden bir bölüm oldu. Yine de hikaye buraya kadar güzel geldi ve özetle hikayedeki bu güzel kıvrımlar biraz da Defne sayesinde oldu. Bundan sonrası için artık Defne biraz daha ön plana gelirse, karakteri belirginleşip kemikleşirse, tutarlılık değil tutarsızlık bir istisnası haline gelirse, Ömer'le eşitlenirse daha iyi olabilir. İkisinin de zikzakları, olursa da aşktan olsun. Dinlemek isteyenler için \"Meltem\" şarkısı aşağıda geliyor... Bu bölümde önceki bölümlerden daha çok seven bir Defne ya da Defne'nin sevgisini daha somut görmek mutlu etti. Yani önceki bölümlerde de Defne sevdiğini söylüyordu, kritik noktalarda çok önemli şeyler de yapıyordu Ömer için ama, soğuk mesafeli hatta neredeyse bıkkın dense yeri, coşkusuz bir duruşu vardı Ömer'e. Mesela Ömer'in fıstık ezmesi kaşıkladığı akşam, karşısında aşık, heyecanlı ama uzak durmaya çalışan bir Defne yoktu. Diziyi yeni izlemeye başlayan biri kavuşamamış bir çift yerine, çoktan evlenmiş bir çift zannedebilirdi. Defne'nin Ömer'e sevgisi neredeyse bölümlerdir hissedilmiyordu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ask-iki-kisilik-bir-sey-552", "text": "İstanbullu Gelin 10. bölümünün iki ana konusu vardı. Bölüm, Begüm'ün Faruk'un karşısına çıkması ve Murat'ın Bade'yle birlikte olduğunun açığa çıkması üstüne kuruluydu. Begüm'ün, Süreyya'nın okul açılışına oğlu Emir'le birlikte gelmesi bekleniyordu ama çocuğun, varlığının babasına açıklanacağı çok stresli bir görüşmede bulunmaması mantıklı olandı. Faruk'un Begüm'ü karşısında, hayatlarının tam da ortasında görmesi çok büyük öfkesine neden olduğu için, Begüm, oğluyla ilgili gerçeği ona açıklama fırsatı bulamadı. Faruk, Süreyya'nın en önemli, en mutlu gününü kendi olayı haline getirmeye çalıştığı için Begüm'e daha da çok sinirlenmiş ve onu dinlemek istememişti. Ne var ki Begüm'ün açıklayacakları, gururu kırılarak söylemekten vazgeçilecek şeyler değildi. Faruk'tan kendisini hastanede ziyaret etmesini istedi. Faruk bu isteği geri çevirmedi ama bu ikinci görüşme daha da büyük bir öfke patlamasıyla sonuçlandı; çünkü Faruk'un esas sorunu Begüm'ün yıllar önce, hiçbir açıklama yapmadan terkedip gitmesineydi. Begüm gerçekleri yine açıklayamadı. Faruk'un hesap sormaları o kadar şiddetliydi ki, sadece kardeşleri ya da iş arkadaşı değil, seyirci olarak biz de 'Faruk, Begüm'ü hala kalbinden atamadı mı yoksa' diye sormadan edemedik. Faruk ve Süreyya, her ne kadar birlikte çok mutlu olsalar ve biz tatlı romantizmlerine sık sık tanık olsak da Faruk'un Begüm'ün her bahsi geçtiğinde içine girdiği ruh hali, ortada hala çok derin, gerçek ve taze bir şey ler olduğu hissini yaratıyor. Faruk, Begüm'ün eski sevgilisi olduğunu Süreyya'dan saklamaya karar verdi. Gerekçesi, Süreyya'nın hamile olması ve bu konudan olumsuz etkilenebilecek olmasıydı. Ama çok kısa bir süre önce birbirlerinden hiçbir şey saklamayacakları ve birbirlerine koşulsuz güvenecekleri konusunda söz vermiş oldukları düşünülünce, Faruk'un bu tercihi rahatsız ediciydi. Burada Osman'ın tavrından, Süreyya'yı korumaya çalışmasından çok memnum oldum. Sürekli olarak, Osman'ın dizide kendisine çok az yer bulmasından şikayet ediyorum. Osman çok ilgi çekici, sıcak bir karakter ve son iki bölümdür nihayet varlık görsermeye başladı. Bu bölüm hem Faruk'a Begüm konusunda gösterdiği hem de Murat ve Bade konusunda annesine gösterdiği tepki, tam da kendisinden beklediğimiz dürüst, onurlu, şövalye ruhlu bir karaktere yakışır cinstendi. Bölümün, Begüm dışındaki diğer ana konusu olan Murat-Bade olayında, özellikle Süreyya'nın Bade'yi Esma'ya karşı koruması bölümün en can alıcı olaylarından biriydi. İntihar girişiminden sonra Bade, çalışanlar tarafından eve getirildi. İntihar girişiminde bulunduğu evdeki herkesten saklandı. Ne var ki meleğimiz Süreyya, Bade'nin yokluğunu fark etmişti. Mutfaktakilerden 'zehirlendiği' için hasta olduğunu öğrenince Bade'yi ziyaret etti. Kızcağız, duygusal olarak o kadar yorgun, bitkindi ki Süreyya'nın onun zehirlenmediğini anlaması uzun sürmedi. Esma'nın onu, yaşça kendisinden çok büyük biriyle evlendirmek istediğini duyunca kan beynine fırladı, konakta fırtına estirdi resmen. Esma'ya avazı çıktığı kadar bağırarak hesap sorarken Faruk ve Osman'ın eve gelişi ve konuya dahil olmalarıyla olay büyüdü, herkese yayıldı. Gerçi herkesin bildiği, diğerinin bilmediği çok önemli şeyler yüzünden ortalık karıştı ama her şey kısa sürede açığa çıkabildi. Bu konuda Faruk'un tutumunu da çok ama çok beğendiğimi söylemeliyim. Tamamen Bade'yi sahiplenen, Murat'ın kendisini mazur göstermeye çalıştığı tüm bahaneleri redderek sorumluluk almasını isteyen ve annesine de karşı çıkan tavrıyla kalbimi kazandı. Faruk son birkaç bölümdür evrim geçirdi diyebiliriz. Normalde senaryo gruplarının değişimiyle karakterlerin ters yüz olmasından pek hoşlanmam; ama Faruk'un Süreyya'ya karşı olan o maço, baskıcı tavrından kurtulduğumuz, Faruk eşine ve kadınlara saygı duyan bir adama dönüştürüldüğü için diziden çok daha fazla keyif almaya başladığımı söylemeliyim. Faruk ve Süreyya'nın 'biz aslında birbirimizi tanımadan evlendik' tartışmalarındansa, birbirlerine destek olup, dış sorunlarla uğraştıkları bir ilişkilerinin olmasının diziye daha çok katkı sağladığını düşünüyorum. Bölümde sevdiğim bir başka sahne de Adem ve Dilara sahnesiydi. Her iki oyuncu da çok hassas, çok yerli yerince canlandırmışlardı sahneyi ve çok zarif gelişti her şey. Hoşlanmadığım ise İpek ve Fikret arasındaki sahneydi. İpek, kocasının tecavüzüne uğramıştı. Bu yüzden de büyük bir travma geçirdi doğal olarak. Yavaş yavaş Fikret'e alışıyorken, belki yavaş yavaş bu yaşadığını atlatıyorken, kocası kendisine bir ev aldı diye her şeyi unutuvermesi, hiçbir duygusal ilgisinin olmadığı bir adamla birlikte olmak istemesi böyle bir travmayı küçümseyen bir yaklaşım olmuş. Bölümün bombası ise Süreyya'dan geldi. Emir'i konaktaki mangal partisine getirdiğinde, herkesin içinde, önemini hiç fark etmeden onun Begüm'ün oğlu olduğunu söylemesi Boran kardeşlerde tam bir bomba etkisi yarattı. Bu eski sevgili, varlığından haberdar olmunmayan çocuk gibi konulara çok erken girildiğini düşünüyorum. Umarım hikayeyi erken tüketmez bu durum ama neyseki her ne konu yazılırsa yazılsın çok ince ve zevkli işleniyor artık."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ask-mi-gerilim-hikayesi-mi-513", "text": "Faruk ve Süreyya ilk karşılaşmalarında birbirlerinden etkilendiler. Aslında Faruk, samimiyeti ve doğallığıyla Süreyya'dan daha çok etkilendi belki de. Sonrasında yaşanan birkaç tesadüf ve ısrarla çok kısa sürede büyük bir aşk başladı aralarında. Doğrusu ben bu aşkın gelişimini de gücünü de çok hissedemedim ama akışa göre, olan bitenin adı 'kısa sürede gelişen büyük aşk' oldu. Süreyya, Faruk'un hayatından ve medyadaki şöhretinden ürktü. Onun hayatına girip çıkacak herhangi bir kadın olmak istemediği için uzak durmaya çalıştı. Faruk'sa Süreyya'nın gönlünü kazanabilmek için her türlü numaraya/hileye başvurdu. Sonunda Faruk'un Süreyya'yı Uludağ'da esir ettiği bir akşamın sabahına aşkları başlamıştı. Ardından gelen her şey de -başlangıcı gibi- paldır küldür gelişti. Uludağ gezisinin ertesi günü Faruk, Süreyya'yı evine bırakırken, peşinden ayrılmayan sapığı tarafından bıçaklandı. Bu olayın ne olduğu, nasıl olduğu anlaşılmadan; hatta birlikte doğru düzgün birkaç gün bile geçirmeden evlendiler. Eh, hadi yıldırım aşkıydı, akılları başlarından gitti, romantik rüzgarlar onları nikah dairesine savurdu da.. Peşinden o kadar koşulan, hem ilişki hem evlilik için ikna edilmeye çalışılan Süreyya neden mesleğini, işini, çevresini, evini, hayattaki ailesine ait tek kişi olan teyzesini, bütün hayatını ve yaşadığı şehri bırakıp Faruk'un doğup büyüdüğü şehre taşındı? Faruk orada yaşıyor ve çalışıyor olsa, \"ben işimi bırakamam, sen bırak\" bencilliğiyle bunu istese 'neyse' diyeceğim ama biz ilk bölüm boyunca Faruk'un İstanbul'dan Bursa'ya bir türlü dönmediğini, İstanbul'daki işleri bırakamayacağını ve orada da evi olduğunu dinleyip durduk; annesiyle bu konuda sürekli sorun yaşıyorlardı. Ne var ki hep bir iktidar savaşı içinde olduğunu anladığımız annesinin, ilişkisine kesinlikle karşı çıkmasının devamında ani bir kararla evlenen Faruk için aile en önemli kavram haline geliverdi. Süreyya'nın isteğine rağmen İstanbul'da değil, Bursa'da yaşamak zorundaydılar, hem de ayrıbir evde bile değil; muhakkak ki o konakta! Peşinden onca koşulan ve ikna edilmeye çalışılan Süreyya'nın değil, onu bu ilişkiye ikna etmek için her şeyi yapmaya göze almış görünen Faruk'un istekleri doğrultusunda gelişti evlilikleri. Müzisyendi, sahnede şarkı söylüyordu. Eşi-dostu o çevredendi. Sahne ve eğlence hayatı onun içine doğduğu ve kendi gibi olduğu yerdi. Faruk'sa Süreyya'yı Süreyya yapan bütün bu şeylerden uzaklaşıp Boranların gelini olmaya 'uygun' davranmasını bekliyordu ondan. Peşpeşe yaşadıkları gerilimler aslında birbirlerini tanımadıklarını kanıtlıyordu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ask-yenidenin-bebegi-96", "text": "Bu yazımda Aşk Yeniden'in Bebek Selim'ini konu aldım: Bebek Selim, namı diğer Selim Şekercizade. Şekercizadelerin son mirasçısı. Araştırmalarıma göre, Bebek Selim daha ilk bölümde uçakta oturuken, o cool haliyle seyircilerin kalbini çaldı. Bebek Selim'in oyun arkadaşı Fatih'le aralarındaki uyum da seyircilerin gözünden kaçmıyor. Fatih Bebek Selim'i daha ilk bölümden, gerçekten kendi oğluymuş gibi sevdi ve benimsedi. Bebek Selim gayet uyumlu, sakin bir bebek görünüyor. Yüzündeki yetişkin ifade ona ayrı bir anlam katıyor, gülüverince tamamen yaşına dönüyor. Dizide Zeynep, Selim ve Fatih giderek gerçek bir aile oluyorlar. Araştırmalarım neticesinde Selim Bebek'i, bir değil iki bebeğin canlandırdığını buldum. Bu iki bebek tek yumurta ikizleri: Yiğit ve Yağız Sayın kardeşler. Çekimler sırasında bebekler dönüşümlü olarak diziye dahil oluyorlar. Bebeklerden uykusu gelen ya da yorulan bebek yerini ikiz kardeşine bırakıyor. Sevimli Selim bebeklerin sevenleri çok. İsimlerine hem resmi hem de hayranları tarafından sosyal ağ hesapları açılmış durumda. Bu hesaplarda Yiğit ve Yağız Sayın kardeşlerin çekim dışı zamanlarına da tanık olmak mümkün. Bebek Selim'in oyun arkadaşı Fatih'le aralarındaki uyum da seyircilerin gözünden kaçmıyor. Fatih Bebek Selim'i daha ilk bölümden, gerçekten kendi oğluymuş gibi sevdi ve benimsedi. Çekimler sırasında bebekler dönüşümlü olarak diziye dahil oluyorlar. Bebeklerden uykusu gelen ya da yorulan bebek yerini ikiz kardeşine bırakıyor. Sevimli Selim bebeklerin sevenleri çok. İsimlerine hem resmi hem de hayranları tarafından sosyal ağ hesapları açılmış durumda. Bu hesaplarda Yiğit ve Yağız Sayın kardeşlerin çekim dışı zamanlarına da tanık olmak mümkün."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-askolsun-gulseren-97", "text": "Büyük olaylar olsa da çok da fazla heyecan duymadığım, yine de sıkılmadan keyifli izlediğim bir bölüm oldu. Gelelim bu bölümde neler olduğuna: Hazal ifade verdi ve tanıklığıyla Yağız'ı ve babasını vuranlar yakalandı, o sorun halloldu. Cihan üm basına Dilara'dan ayrıldığını duyuran bir ilan verdi. Bunun hıncını almak isteyen Dilara Özkan'ı şoförü ve yakın koruması yaptı. Cansu Dilara'nın kendisinden gizlediği Özkan'ın gönderdiği mektubu okudu, Özkan'ın kendisi hakkında para kabul ettiğini Dilara'dan öğrendi. Cihan Özkan'ı Almanya'dan getirenin ve Türkiye'de de hapisten çıkartanların babası Rahmi ve Dilara olduğunu öğrendi. Ozan henüz ehliyeti olmadığı halde, arkadaşıyla araba yarışına kalkıştı. Kaza sesiyle ekran karardı, bölüm de böylece bitti. Genelde dizilerde hapishane sahneleri karamsar olabiliyor, ama bu bölümde Keriman'lı bu sahneler dizinin belki de en eğlenceli yerleriydi. Keriman'a kızıyorum ediyorum falan ama o da ayrı bir cins, ayrı bir tür Gurursuz kötü olduğu için oradan olmazsa buradan bir şekilde anlaşma zemini oluşturuyor kendiyle. Sürekli açlık çekmesi ve gece kalkıp yemek aşırması, azar işitince hemen alttan alıp gücü bulunca üste çıkıvermesi, ya eğlendirici ya bezdirici. Bir de çok konuşuyor ki bir etkili silahı da o. döküyor, konuşmak için Cihan'ı aradı. Telefonu Hazal açtı. Demediğini bırakmadı, yok Cihan Cansu'nun babası değilmiş, Cansu nasıl böyle sahiplenebiliyormuş. Neler neler. Üstelik Cihan'a Cansu'nun aradığını haber vermediği gibi, Cihan bakıp da görmresin ve geri aramasın diye aramaları da telefondan sildi. Bu bölüm Cihan Cansu'yla konuşur ve bunu öğrenir, ilk defa Hazal'a bir ayar verir diye umdum ama olmadı. Cansu Hazal'ı şikayet etmedi. Karakterli bir kız işte. Bölümde en memnun olduğum yer Cihan'ın Yıldırım aracılığıyla tüm basın organlarında Dilara'yla boşanma sürecinde olduğunu duyurmasıydı. Bir sürü olay oldu, taramalar, saklanmalar, ifadeler, bu arada kaynarsa diyordum, kaynamadı bereket. Dilara'nın yaşayacağı zor durum biraz daha detaylı verilebilirdi. Mesela İpek Durkal'ın canlandırdığı gazeteci dışında başka gazetecler de arayabilirdi Dilara'yı, vakıftan akbaba dostları geçmiş olsun diye arayabilirlerdi. Çevrem, itibarım, dostum ahbabım diye yana yakıla gezinen Dilara'nın durumu daha iyi verilebilirdi. Dilara Özkan'ı görünce, ancak borcunu ödemek için gelmiş olabilirsin derken, Cihan'a kapak olsun diye gitti kendisine şoför ve yakın koruma yaptı. Bu ikili ilerde neye dönüşür tahmin ediyoruz/bilmiyoruz tabii ama Cihan'ın ne tepki vermesini istediğini de anlayamadım Dilara'nın. Özkan'ın bu teklifi kabul etmesi ise makul. Hem parasal açıdan hem de Cihan'a hırsı bakımından. Özkan ablası Keriman'dan farklı, daha gururlu, daha duygusal bir tip. Çıkarına ters olsa bile duygularına göre davranabiliyor. Niye Aşkolsun Gülseren! diye başlık atmama gelince, kaç bölüm oldu, hala Gülseren şu Cansu'yu kızım diye bir bağrına basamadı. Bana hala; \"İşte bu iyi kız da benim kızımmış\" şeklinde bir duygu veriyor, hani komşunun kızı da olsa, yine bu kadar sever. Senaryoda Gülseren için domestik, anaç bir tablo çizilmiş olduğu anlaşılıyor ama o domestisizm bu Gülseren'de yok. Anaç da değil. Her seferinde \"Oh oh\" diye diye Cansu'nun saçları haşat oluyor ama bir sevgi, şefkat varsa da ekrandan bu tarafa geçmiyor. Rahmi'nin yeni kumar borçlarından daha ses seda yok. Rusya'daki borçlarından da ses yok. Önümüzdeki bölümlerde Dilara'yı yeni ödemeler bekliyor gibi. Alper-Solmaz ikilisinin çocuksu kurnazlıklarını izlemek de İki yaramaz çocuğu ve evcilik oyunlarını izlemek gibi tuhaf bir keyif veriyor. Ebeveynleri de Dilara. Genellikle giyim kuşama düşkün olarak kadın cinsi işlenir, bu dizide Alper Solmaz'dan beter. Stop butonu da yok. Parası yokken bile alıyor, alıyor. Bir klişe de böylece aşılmış oluyor. Alper'i izlemek böyle yeni bir şey izlemek bakımından da bir keyif de veriyor. Keriman'ın mahalle komşusu Hacer ve Özkan'ın oto tamircisi arkadaşı Engin'le, Cihan'ın Yıldırım'la, Dilara'nın Candan'la, Gülseren'in Derya'yla diyalogları da diziye renk katan, diziyi genişleten unsurlar. Bu bölümde Ozan az göründü. Bu bölümden hareketle, gelecek bölümlerde onun arkadaşlarıyla ilişkileri diziye eklenirse iyi olur gibi. Gelelim \"gelecek bölümde ne olur\" tahminlerine: Keriman'ı hapishanede kimsenin umursadığı yok, ama herhalde bunun bir duruşması görülecek, daha ne kadar kalacak bu kadın orada. Hem artık Özkan da iyi para kazancak. Dolayısıyla herhalde Keriman en azından duruşmaya kadar hapishaneden çıkar. Ozan'ın araba yarışında bir kaza oldu. Peki kazayı kim yaptı? Ozan mı, arkadaşı mı, yoksa iki araç birbirine mi çarptı. Ozan yapmamıştır, araba da pert olmamıştır, ailesinden uyarı alır. Gülseren'in Özkan'la duruşması yapılır, boşanma gerçekleşir. Özkan Dilara'ya hafiften ilgi göstermeye, Dilara'nın sınırlarını esnetme denemelerine başlar. Basında çıkan boşanma ilanının yankıları bu bölümdekiyle kalmaz, gazeteler ve tvler program için Gülpınar ve Gürpınar ailelerini aramaya başlarlar. Fazla su yüzüne çıkmak üzere bekleyen bir gerçek, çözüm bekleyen bir düğüm yok gibi. Beklenip görülecek. Genelde dizilerde hapishane sahneleri karamsar olabiliyor, ama bu bölümde Keriman'lı bu sahneler dizinin belki de en eğlenceli yerleriydi. Keriman'a kızıyorum ediyorum falan ama o da ayrı bir cins, ayrı bir tür Gurursuz kötü olduğu için oradan olmazsa buradan bir şekilde anlaşma zemini oluşturuyor kendiyle. Sürekli açlık çekmesi ve gece kalkıp yemek aşırması, azar işitince hemen alttan alıp gücü bulunca üste çıkıvermesi, ya eğlendirici ya bezdirici. Bir de çok konuşuyor ki bir etkili silahı da o. döküyor, konuşmak için Cihan'ı aradı. Telefonu Hazal açtı. Demediğini bırakmadı, yok Cihan Cansu'nun babası değilmiş, Cansu nasıl böyle sahiplenebiliyormuş. Neler neler. Üstelik Cihan'a Cansu'nun aradığını haber vermediği gibi, Cihan bakıp da görmresin ve geri aramasın diye aramaları da telefondan sildi. Bu bölüm Cihan Cansu'yla konuşur ve bunu öğrenir, ilk defa Hazal'a bir ayar verir diye umdum ama olmadı. Cansu Hazal'ı şikayet etmedi. Karakterli bir kız işte. Rahmi'nin yeni kumar borçlarından daha ses seda yok. Rusya'daki borçlarından da ses yok. Önümüzdeki bölümlerde Dilara'yı yeni ödemeler bekliyor gibi. Alper-Solmaz ikilisinin çocuksu kurnazlıklarını izlemek de İki yaramaz çocuğu ve evcilik oyunlarını izlemek gibi tuhaf bir keyif veriyor. Ebeveynleri de Dilara. Genellikle giyim kuşama düşkün olarak kadın cinsi işlenir, bu dizide Alper Solmaz'dan beter. Stop butonu da yok. Parası yokken bile alıyor, alıyor. Bir klişe de böylece aşılmış oluyor. Alper'i izlemek böyle yeni bir şey izlemek bakımından da bir keyif de veriyor. Keriman'ın mahalle komşusu Hacer ve Özkan'ın oto tamircisi arkadaşı Engin'le, Cihan'ın Yıldırım'la, Dilara'nın Candan'la, Gülseren'in Derya'yla diyalogları da diziye renk katan, diziyi genişleten unsurlar. Bu bölümde Ozan az göründü. Bu bölümden hareketle, gelecek bölümlerde onun arkadaşlarıyla ilişkileri diziye eklenirse iyi olur gibi. Gelelim \"gelecek bölümde ne olur\" tahminlerine: Keriman'ı hapishanede kimsenin umursadığı yok, ama herhalde bunun bir duruşması görülecek, daha ne kadar kalacak bu kadın orada. Hem artık Özkan da iyi para kazancak. Dolayısıyla herhalde Keriman en azından duruşmaya kadar hapishaneden çıkar. Ozan'ın araba yarışında bir kaza oldu. Peki kazayı kim yaptı? Ozan mı, arkadaşı mı, yoksa iki araç birbirine mi çarptı. Ozan yapmamıştır, araba da pert olmamıştır, ailesinden uyarı alır. Gülseren'in Özkan'la duruşması yapılır, boşanma gerçekleşir. Özkan Dilara'ya hafiften ilgi göstermeye, Dilara'nın sınırlarını esnetme denemelerine başlar. Basında çıkan boşanma ilanının yankıları bu bölümdekiyle kalmaz, gazeteler ve tvler program için Gülpınar ve Gürpınar ailelerini aramaya başlarlar. Fazla su yüzüne çıkmak üzere bekleyen bir gerçek, çözüm bekleyen bir düğüm yok gibi. Beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-askta-iki-ucten-buyuktur-628", "text": "Kültür olarak çok mutlu olmayı, sevinmeyi kabahat olarak görürüz, malum. Çok gülünce, ardından çok ağlamayı bekleriz bedel olarak. Dolayısıyla yirmi dördüncü bölümün bize getirdiği bu sürpriz mutluluğun bedelini ödememiz gerekeceği korkusu anında içimize yerleşti elbette. Bölüm boyunca geçen bazı konuşmalar, söylenen ve tekrar edilen bazı şeyler Hazan ve Sinan'ın bu mutluluğunun çok sürmeyeceği endişesini doğurdu. Fazilet Hanım ve Kızları, daha ilk bölümden bir aşk üçgeninin vaadiyle başlamıştı. Bu, iki erkek kardeş ve bir genç kız arasında yaşanan aşk üçgeni çok bilindik bir şablon aslında. Önceki yazılarımda da değindiğim, çok çeşitli uyarlamarını izlediğimiz sinema klasiği Sabrina şablonuna göre; önce yakışıklı, çapkın erkek kardeşe gönlünü kaptıran genç kız zamanla bu aşkın yüzeyselliğini fark edecek ve bu arada aşka kapısı kapalı, soğuk, mesafeli ağabey ile gerçek ve derin bir aşka başlayacak. Ne var ki, Fazilet Hanım ve Kızları başta bunu vaat etse de bu vaade uygun devam etmedi. Bu şablona göre, Hazan ve Sinan ilişkisi tam olarak derinleşmeden, hep daha çok güçlendiği sınavlar vermeden bu ilişkiyi terk etmemiz gerekiyordu. Öyle olmadı. Hazan ve Sinan birlikte çok şey yaşadılar, çok şey paylaştılar. Bu aşk her ikisi için de değiştirici, dönüştürücü oldu. Özellikle Sinan, Hazan'a duyduğu aşkla eski toyluklarını, şımarıklarını, bencilliklerini geride bıraktı. Derinleşti ve hayatındaki insanları kendisinden çok önemseyen birine dönüştü, aynı zamanda masumlaştı da. Yine de 24. bölümdeki bazı konuşmalar ve gelişmeler hala bu aşk üçgeninden vazgeçilmediğini düşündüren ipuçlarını barındırıyor gibiydi. Sinan, Hazan'la yeniden biraraya gelmeleri için yaptıklarına teşekkür ettiğinde Yağız'ın \"Bu o kızla ikinci şansın, bunu da mahvetme. O kızı bir daha üzmeyeceksin, eğer üzersen karşında beni bulursun. Ağabeyini değil, beni!\" sözleri, Yağız'ın oyundan çıkmadığının ve onun elini kolunu bağlayan \"ağabeylik\"inin de rafa kalkabileceğinin göstergesi miydi? Yine Hazan'ın \"Sinan ben korkuyorum, tekrar yaralanmaktan korkuyorum. Bir daha kaldıramam.\" sözleri de çok kritik sorunlar yaşanacağının sinyali miydi? Aşk üçgeninin seyrinin ne yönde olacağına dair en düşündürücü olansa Sinan'ın, Hazan gitmek üzereyken söylediği \"Benden kurtulacaksın ama bizden bir ömür boyu kurtulamayacaksın Hazan. Biz yarım kaldığımız sürece, bizi yaşamayadıkça birbirimizin içinde yaşamaya devam edeceğiz.\" sözleriydi kuşkusuz. Bu sözler, Hazan ve Sinan hikayesinin kapatılacağının ve baştaki şablona dönüş yapılacağının işareti olabilir elbette. \"Hazan, şimdi Sinan'a aşık olduğunu düşünüyor ama ilişkileri başlayınca ve Sinan'ı tanıyınca bunun gerçek olmadığını anlayacak.\" gibi olasılıklar akla geliyor ama Hazan ve Sinan, Sinan'ın annesinin ölümüyle başlayan, birlikte yaptıkları kazayla ve Sinan'ın Hazan'ın peşini bırakmamasıyla devam eden sekiz aylık süreçte öyle çok şey yaşadılar ki bu teori de mantıksız görünüyor. Fazilet Hanım ve Kızları'ndaki en sevdiğim sahnede, Hazan gördüğüm en saf, en içten aşk itiraflarından birini yaparken çok güzel dile getiriyor paylaştıklarını: \"Sen benim için nezarete girdin, ben yalnız kalmayayım diye başını belaya soktun. Ben değersiz miyim senin için? Benim için yaptığın onca şeyden sonra, bana rağmen yaptıklarından sonra, sen annene ben babama birlikte ağladıktan sonra, kayıkta sabahladığımız o geceden sonra, konuşmalarımızdan sonra, nezaretten sonra...\" Üstelik Hazan bu sözleri, Sinan onu kurtarmak için var gücüyle çalışmadan, birlikte ölüm tehlikesi geçirmeden ya da ayrılık dönemlerinde Sinan, Hazan'ın yatağının başucunda göz yaşı dökmeden önce söylüyor. Dolayısıyla bir ilişkileri olmadığı için Hazan'ın duygularının gerçek olmadığını söylemek ya da Sinan'ı yeterince tanımadığını söylemek mümkün değil. Hazan'a aşık olduğunu söyleyen Yağız'ın onu tanıdığından çok daha fazla tanıyorlar birbirlerini ve yaşayamadığı için aşkı ölümsüz olacağı söylenen Yağız'ın Hazan'la paylaştıklarından çok daha fazlasını paylaştılar. Bu yarım kalmış halleriyle bile... Bölümdeki ipuçlarından devam edersek; Ece'nin Yağız'a söylediği \"Aşk yaşanmadığında ölümsüz. Geçmiş olsun Yağız Egemen, artık ölümsüz bir aşkın var.\" sözleri de yine Yağız'ın aşkının bitmeyeceğinin bir kanıtı olarak önümüze serildi. Eğer Hazan ve Sinan aşkı \"yaşanarak\" bitecek, yani tükenecek ve önemsizleşecekse Yağız'ın aşkının ölümsüz ve değerli kalması için de hiç yaşanmayacak olması ve kendisinin de söylediği gibi onun \"Yalnız kalacak olan\" olması gerekiyor elbette. Bu sahnede Ece'nin \"Senin bu yaptığın ağabeylik değil, Sinan'la bir ilgisi yok. Sen bunu kendine yapıyorsun. Kendi duygularından kaçmak için yapıyorsun.\" sözleri de izleyicinin bu üçgende Yağız'ı nereye konumlandırması gerektiği bakımından ilginçti. Bu hikayenin varılacağı nokta Hazan ve Yağız aşkıysa eğer, artık bizim vicdanımızın \"kardeşinin sevgilisine aşık olan\" adam yükünden kurtulmamız ve Yağız'ın erdemine inanmamız, onun kardeşi için büyük fedakarlıklarla elinden geleni yaptığını görmemiz gerekiyor. Ama bu sahnede Yağız'ın bunca şeyi kardeşi için değil, kendi duygularından kaçmak için yaptığının ve bunun ağabeylikle ilgisi olmadığının altı çiziliyordu. Yine iki kardeşi içeren bir aşk üçgeninin vicdan yükü bakımından Hazan ve Sinan'ın ilk öpüşmesinin Yağız'ın gözü önünde olması da ilginç bir gelişmeydi. Çektiği acıyı dramatik bir şekilde sergilemeden sadece tanık olması sağlanmıştı. Senaryoların, varacakları noktaya en başta karar vermiş olmalarını, hikaye gelişirken bu amaçla hareket edilmesini ve izleyicinin bu doğrultuda yönlendirilmesini bekleriz ki, hikaye tamamlandığında her şeyin yerli yerine oturduğunu düşünüp tatmin olmuş hissedelim. Dolayısıyla bu hikayenin varacağı nokta Yağız ve Hazan ilişkisi ise bizim bunca zaman Yağız'ın tarafında olmamız ve bu ilişkiyi yadırgamamamız için bütün adımların doğru atılmış olması gerekirdi; ama olmadı. Sinan, her şeyi göze alıp gerçeği kendisi Hazan'a açıklayacakken buna engel olup, gerçeği en kaba ve çirkin haliyle Hazan'ın duymasına neden olan da Yağız'dı. Hazan'a duyguları olduğunu fark ettikten sonra bile, olur olmadık sebeplerle, gecenin geç saati habersiz çat kapı, sürekli Hazan'ın evinde beliren ve Sinan'ın Hazan'la ilişkisini daha da çıkmaza sokan şüpheleri yaratan da oydu. Yağız'ın, söylediği yalan yüzünden kardeşinin ne kadar büyük bir pişmanlık içinde olduğunu ve Hazan'ı kaybetmekten ne kadar korktuğunu gördükten sonra Hazan'ı onu dinlemesi için ikna edeceğine intikam almaya yönlendirmesi de bir ağabey olarak onun erdemine inanmamızı ve izleyici olarak onun tarafını tutmamızı imkansız hale getirdi. Senaryonun izleyiciyi yönlendirmesini bekliyoruz ve bu nedenle bölümlerde yaşanan gelişmeleri ipucu olarak görmeye meyilliyiz. Peki, bir hikaye mutlaka bir şablona uymak zorunda mı? Her şüpheli replik bizi bir yere ulaştırmalı mı? Her dizi, bize bildiğimiz bir hikayeyi evirip çevirip yeniden mi anlatmalı? Belki de daha önce gidilmemiş bir yoldan gitmeyi ve farklı bir şeyi söylemeyi seçecek bu hikaye? Elbette bunca gerilime neden olmuşken, bölümler boyunca Yağız'ın aşkı işlenmişken ve artık bunu bilen bir başkası da varken konunun kapanması bekleyemeyiz. Yağız'ın bu sırrı bir noktada açığa çıkmalı ama bu, mutlaka Hazan'la bir ilişkiye mi varmalı? Bu konu, dizideki aşk hikayesi gibi önemle işlenen kardeşlik hikayesinin bir gerilimi olarak da işlenemez mi? Fazilet Hanım ve Kızları'nın en baştan beri süren iki ana gerilim konusundan biri olan evlatlık çocuk konusu bir süredir uykuda. Yeni bölüm fragmanında hissettirildiği gibi Kerime'nin oğlunun Yağız olduğunu düşündüm hep. Ama şöyle bir ihtimal de var: Yağız, Hazan'a \"Bir gün gazete haberleriyle ilgili gerçeği söylemeye karar verirsen önce bana söyle.\" demişti hatırlarsanız. Bunu da geleceğe yönelik bir ipucu olarak görüp görmemek bize kalmış elbette ama Yağız'ın bu sırra ulaşması, Hazan'la gerçeğin peşinde koşarlarken Kerime'nin oğlunun Sinan olduğunu öğrenmeleri, bu sırrı paylaşmaya başlamaları ve bu durumun Hazan ve Sinan arasında yeni bir soruna sebep olması, Sinan'ın gerçeği öğrenmesiyle kardeşlik bağının işlenmesi de mümkün. Sinan ve Hazan ilişkisinin bundan sonra, tıpkı 24. bölümde olduğu gibi, bir rüya misali ilerlemesini izlemek çok keyifli olurdu ama devam eden bir dizide bu mümkün değil. Üstelik hala kapanmamış konular var. Yeni bölüm fragmanında Yasemin'in otel odası konusunu lansmanda ortaya serişini görüyoruz. Bu, Hazan ve Sinan'ın şimdiye kadar yaşayacağı en büyük sınav. Konu ikisinin arasında kalamayacak bu kez, tüm ülkeye ifşa olacak. Bu noktada ilişkilerine sahip çıkabileceler mi? Sinan, Hazan'a söylediği \"Bu el avuçlarımdan bir kez kaydı; korkaktım, güçsüzdüm, tutamadım. Ama şimdi yanımda sen varsın, daha güçlüyüm ve korkmuyorum.\" sözlerinin hakkını verebilecek mi? Hazan'ın içine düşeceği bu durumda sorumluluk alıp savaşabilecek mi? Korkmadığını, kaçmadığını ve Hazan için orada olduğunu kanıtlayabilecek mi? Ben Sinan'ın bunu başarmasını istiyorum. Aşkın büyüttüğü, iyileştirdiği hatta masumlaştırdığı Sinan'ı kaybetmek istemiyorum. \"Aşk bir insanı iyileştirecek kadar güçlü değildir\" demesini istemiyorum bu dizinin. Hikayenin aşk üçgeni konusunda yolunu seçmesi için artık bu son fırsat. Aylardır süren aşk üçgeni konusu, hiçbir gelişme kaydetmeden, Sinan'ın kıskançlıklarına, Hazan'ın öfkesine, Yağız'ın karşılıksız duygularına sıkışmış bir şekilde kendini tekrar edip duruyordu. Her bölüm bu durum daha da sıkıcı bir hale geliyordu ki her hafta reytingin biraz daha azalması da izleyicinin bu kısır döngüden sıkıldığının kanıtı gibiydi. Bu kısır döngünün kırıldığı ve başımızı aşk üçgeninden dışarı çıkarıp nefes aldığımız 24. bölümde izlenme oranları haftalardır ilk kez yükseliş gösterdi. Ama reytingler ya da dizinin sıkıcılaşması bir tarafa, öyle tatsız bir hal aldı ki bu üçgen konusu, \"artık gerçekten son bulmalı\" demeden edemiyor insan. Bir aşk üçgeni söz konusu olduğunda, hele ki bu üçgen güçlü bir kardeşlik bağını da içeriyorsa, hiçbir şey doğru ve tam hissettirmiyor. Hiçbir şey yeterince güçlenemiyor, yoğunlaşamıyor, derinleşemiyor. Başkasının mutsuzluğu çalıyor o duygulardan. Bir ilişki kendini büyütmeye çalışırken diğeri zayıflıyor, eriyor, kopuyor. Üç kişilik bir aşkta her mutluluk diğerinin mutsuzluğu.. Her sevinç diğerinin acısı.. Her şey buruk ve yarım.. Aydınlık her anın üzerinde bir gölge.. \"Doğru\" ancak iki kişi arasında kurulabiliyor ve aşk söz konusu olduğunda üç, ikiden hep az."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ayriligin-provasi-248", "text": "Defne için birçok yazımda, tutarsız, karakteri çok savruluyor, diye yazmıştım. Bu bakımdan yorucuydu ama şöyle bir renkliliği olduğunu fark ettim. Defne tek bakış, tek mimik, tek duygu bir karakter değil. Bir zaman geliyor, kısa paçalı erkek çocuğu gibi tavırlarda, bir bakıyorsun sokak çetesinde, ağzında sakız, elinde zincir serseri tayfa, bir bakıyorsun utangaç, pembe yanaklı, mahcup bir kız, başka bir zamansa cüretkar tavırlarda, bir başka gün maça gitsin slogan atsın bağırsın, sonra evde komşu teyze arasında hanım hanımcık olsun, an gelsin safoz sakar takılsın, başka zaman kısık göz, zeki bakış, bazen hırçın soğuk, bazen sıcak sokulgan, envai çeşit var Defne'de. Bir de şu önemli. Defne'ye, olaylarda piyon olmaktan ve kendisine aşık olmaktan başka suçu olmayan Ömer'e herşeyin suçluysuymuş gibi davranmasından dolayı mesafe almıştım ve son bölümlerdeki ev olayında da yine Ömer'den gerçeği sakladığı, hayatını paylaşmadığı için hah işte yine aynı Defne, aynı hatalar diye düşünmüştüm fakat sonra Defne ev ahalisine neden Ömer'e söylemediğini açıkladı. Defne için birçok yazımda, tutarsız, karakteri çok savruluyor, diye yazmıştım. Bu bakımdan yorucuydu ama şöyle bir renkliliği olduğunu fark ettim. Defne tek bakış, tek mimik, tek duygu bir karakter değil. Bir zaman geliyor, kısa paçalı erkek çocuğu gibi tavırlarda, bir bakıyorsun sokak çetesinde, ağzında sakız, elinde zincir serseri tayfa, bir bakıyorsun utangaç, pembe yanaklı, mahcup bir kız, başka bir zamansa cüretkar tavırlarda, bir başka gün maça gitsin slogan atsın bağırsın, sonra evde komşu teyze arasında hanım hanımcık olsun, an gelsin safoz sakar takılsın, başka zaman kısık göz, zeki bakış, bazen hırçın soğuk, bazen sıcak sokulgan, envai çeşit var Defne'de. Bir de şu önemli. Defne'ye, olaylarda piyon olmaktan ve kendisine aşık olmaktan başka suçu olmayan Ömer'e herşeyin suçluysuymuş gibi davranmasından dolayı mesafe almıştım ve son bölümlerdeki ev olayında da yine Ömer'den gerçeği sakladığı, hayatını paylaşmadığı için hah işte yine aynı Defne, aynı hatalar diye düşünmüştüm fakat sonra Defne ev ahalisine neden Ömer'e söylemediğini açıkladı. Yani bazen doğru davranış yapılmış bile olsa, o kişi doğru davranmış bile olsa, siz bu karar bilinçle mi alınmış bunu öğrenmek istiyorsunuz. Yani alınan karar bir gerekçeye dayandırılmalı. İşte Defne bu gerekçeyi verdi ve aramızda bölümlerdir süren buzları eritti. Defne mala mula değer vermeyen, para pulda gözü olmayan, aslında içten, samimi, hem gururlu hem kaprissiz bir kız. Koşulların onu zorlayarak getirdiği bu noktada, isteriz ki gerçek ortaya çıktıktan sonra bile Ömer Defne'nin bu değerlerini görmezlikten gelmesin. Öte yandan, nasıl çözülür, zor iş. Ömer ve yıkılmış dünyası, Defne ve kaybettiği aşkı, itibarı. Yani şu gelinen noktada işin kiri niye bütün bütün Defne'nin üzerinde kalıyor, o da çirkin. Sonuçta Defne Ömer'i tanımıyordu bu işe mecburen evet derken ama Neriman tanıyordu, Necmi tanıyordu, Sinan tanıyordu. Ayıpsa, asıl onların. Bütün bir ikinci sezon bu barışmayla geçse, eğer gerçekçi işlenirse değer. Böyle bir konuda bir insan nasıl affedebilir, iyi bir örnek olur. Tolga karakteri bu bölüm hiç görünmedi galiba. Dizideki rolü, etkinliği bir türlü tam oturamadı. Bu gidişle de tamamen çıkacak gibi görünüyor. Bu konuda Ceyda da saha dışına yakın sanki. İkisinin toplam etkisini Rüzgar'dan bekleyecek gibi geldi gidişat. Pelin ve Sinan ikilisinin arasında Tolga girdi, Ceyda girdi, şimdi sıra Rüzgar'da. Bu kez farklı bir engel. Zarar vermiş bir engel değil, minnet edilmiş bir engel. Sinan minnet borcu altında ezilmeyecek gibi görünüyor ama bakalım. Bölümde Pelin ve Sinan arasındaki eller havada tutkulu sahnesinde, ikisinin sakin sakin konuşması olayın parodisi gibiydi. Yani bazen doğru davranış yapılmış bile olsa, o kişi doğru davranmış bile olsa, siz bu karar bilinçle mi alınmış bunu öğrenmek istiyorsunuz. Yani alınan karar bir gerekçeye dayandırılmalı. İşte Defne bu gerekçeyi verdi ve aramızda bölümlerdir süren buzları eritti. Defne mala mula değer vermeyen, para pulda gözü olmayan, aslında içten, samimi, hem gururlu hem kaprissiz bir kız. Koşulların onu zorlayarak getirdiği bu noktada, isteriz ki gerçek ortaya çıktıktan sonra bile Ömer Defne'nin bu değerlerini görmezlikten gelmesin. Öte yandan, nasıl çözülür, zor iş. Ömer ve yıkılmış dünyası, Defne ve kaybettiği aşkı, itibarı. Yani şu gelinen noktada işin kiri niye bütün bütün Defne'nin üzerinde kalıyor, o da çirkin. Sonuçta Defne Ömer'i tanımıyordu bu işe mecburen evet derken ama Neriman tanıyordu, Necmi tanıyordu, Sinan tanıyordu. Ayıpsa, asıl onların. Bütün bir ikinci sezon bu barışmayla geçse, eğer gerçekçi işlenirse değer. Böyle bir konuda bir insan nasıl affedebilir, iyi bir örnek olur. Tolga karakteri bu bölüm hiç görünmedi galiba. Dizideki rolü, etkinliği bir türlü tam oturamadı. Bu gidişle de tamamen çıkacak gibi görünüyor. Bu konuda Ceyda da saha dışına yakın sanki. İkisinin toplam etkisini Rüzgar'dan bekleyecek gibi geldi gidişat. Pelin ve Sinan ikilisinin arasında Tolga girdi, Ceyda girdi, şimdi sıra Rüzgar'da. Bu kez farklı bir engel. Zarar vermiş bir engel değil, minnet edilmiş bir engel. Sinan minnet borcu altında ezilmeyecek gibi görünüyor ama bakalım. Bölümde Pelin ve Sinan arasındaki eller havada tutkulu sahnesinde, ikisinin sakin sakin konuşması olayın parodisi gibiydi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-b-plani-devrede-406", "text": "Eylül ve Burak evlendi. Engin tutuklandı. Nakliyecinin suçu üzerine almasıyla Haşmet ve Engin serbest bırakıldı. Engin ve Ezgi barıştı. Bu süreçte Alper Engin'in nasıl Haşmet'in yanında çalışmaya mecbur kaldığını ilk kez öğrendi, biz de Alper ve Engin'in arkadaşlıklarının geçmişiyle ilgili yeni şeyler öğrendik. Burak'ın evlendiğini öğrenen ve Eylül'den hakaret işiten Simge intihara kalkıştı, Ayla'nın görüp hastaneye yetiştirmesiyle kurtarıldı. Canan kızının Leyla olduğundan emin oldu. Leyla'nın ağzını aradı, Leyla sert tepki verdi. Haşmet muhbirin peşine düştü. Alper'i yakalamak üzereyken Canan Alper'i kurtardı. Alper, Canan'ın Leyla'nın annesi olduğunu öğrendi ve Haşmet'in yasadışı yönünü Canan'a anlattı. Salih Haşmet tutuklanmaktan kurtulunca onu ortadan kaldırmak üzere silah bulmaya girişti. Alper B planını devreye soktu ve Engin'e onları kendisinin ihbar ettiğini söyledi. Dizinin şu yönü takdire şayan: Her bölümde bir sürü gelişme oluyor, sırlar açığa çıkıyor, birileri bilmedikleri bir şeyler öğreniyor. Sağdan sola dönüyorsun hop önemli bir şey. Bu bölümde de heyecan ve tempo vardı. Haşmet'in elini kolunu sallaya devire hapisten kurtulması gibi hoşumuza gitmeyen şeyler olduğu gibi, Canan'ın Alper'le \"Şimdi Haşmet'e karşı ne yapıyoruz\" gibi kendini hemen onların yanında konumlamasına benzer tatlı üstü kaymak tadında hoşluklar da vardı. Canan'ın ekibe yani Alper, Leyla, Hakverdi ve Ezgi'den oluşan ekibe katılmasıyla sanki olaylar hızlanacak gibi. Bölüm geçen bölümün final sahnesiyle açıldı. Alper yıldırım nikaha Edirne'den yıldırım hızıyla yetişmişti fakat bu onun nikaha engel olmasına yetmedi. Eylül gözyaşı dökse, Burak'la kavga edip tartışsa da sonradan kendisini almaya gelen Mercan ve Alper'le geri dönmedi. Eylül'ün dinamikleri karışık. Alper hem kızgın hem bir yandan hak da veriyor. Zaten tam Alper'i affetmişti ki Berna'nın uyanması Eylül'ün kavgasını tekrar başlattı. E, Alper ne yapsın, Berna'yı yani kızının annesini evden mi kovacak? Eylül'ü bir öğrenci yurduna yerleştirebilirdi ama Eylül'ün başına buyruk davranışları yüzünden sonrasında güvenemezdi ve denetleyemezdi. Herkes için zor bir durum. Artık evli, çocuksuz ama yine mutsuz bir Eylül var. Canan Leyla'nın kızı olduğunu anladıktan sonra hızla ofisten çıktı ve arabaya binerek bir ağlama krizi yaşadı. İlginç olan, burada yaşadığı üzüntüye, duygu şiddetine eşdeğer bir heyecanı Leyla ile telefonda konuşurken ya da yüzyüze ilk gördüğünde yaşamaması. Yani evet hep konuştuğu ve gördüğü Leyla, ama artık başka gözlerle görüyor kızını, yıllar yıllardır görmediği kızı olduğunu bilerek bakıyor artık ona. Malum bir şeye birkaç türlü bakabiliyoruz. Önce bir kendimiz bakıyoruz, sonra başkalarının gözünden bakıyoruz, başkalarının ne düşünceğini tahmin etmeye çalışarak. Şimdi Canan'ın da edindiği bu yeni bilgiden sonra Leyla'ya sesini ilk kez duyuyormuş gibi, yüzünü ilk göz görüyormuş gibi dikkatle, heyecanla yaklaşması lazımdı. Bebekken bıraktığı yüzün nasıl değiştiğini, aradaki kayıp yılları Leyla'nın yüzünde görmeye çalışarak. Leyla eve gelip içeri girdiğinde, Canan arkasından, saçlarına vb. bakabilirdi, salona bakmak yerine. Evet, anlaşılan sakinleştirici almış ve belki de donuklaştı. Ama yine de her an aklı fikri Leyla'da değildi. Yani tam beklediğim gibi değildi Canan. Alper ufak yoldan Berna'ya kapıyı gösterdi. Berna \"Hayat bana ikinci bir şans verdi, sen veremez misin?\" dediğinde Alper \"Bizim artık bir olurumuz kalmadı Berna, bundan sonra bir süre misafirimsin, o kadar.\" dedi. Şimdi bu durumda Berna bu evde misafirse, bir süre sonra gidecek demektir. Nereye, nasıl gidebilir, dizide bu konuda bir ipucu yok. Ayrıca bu, Çiçek de bu evden gidecek mi demek oluyor? Çiçek ve Berna gittiğinde, Çiçek hem yeni bir eve, hem de babasız yeni bir düzene alışmak zorunda kaldığında Alper bu evde Leyla ile rahat rahat yaşayacak mı? Ya da Çiçek'ten annesiyle kendisi arasında bir seçim yapmasını mı isteyecek. Çiçek'in 8 aydır yoksun kaldığı annesini seçmek yerine kendisiyle kalmayı seçeçeğini mi düşünüyor. Alper'in ne düşündüğü hakkında henüz yeterince bilgi yok. Gelecek bölümlerde netleşir herhalde. Ezgi Haşmet tutuklanınca Engin'i bulmak için evine koştu. Engin de eve yeni gelmişti. Ezgi içeri girdi. Kapı kapandı. Hemen çıkman lazım diyor. E sen içeri girmeden Engin'i dışarı çekseydin ya. İki dönüm içeri girince iki saat çıkamadınız tabii. Aslında neticede Engin'in kaçmaması iyi oldu ama Ezgi bunu nereden tahmin etsin. Bu süreçte Engin kurtulsun istiyorduk, çünkü masumdu, bu yolun gönüllü yolcusu değildi, mecburiyetten 'içerde'ydi. Dolayısıyla Engin kurtuldu, sevindik. Gerçi Alper diyor ki, ben zaten Engin'in katil olduğuna hiç inanmadım. Hakverdi'yi kurtardığı için artık Engin'in katil olmadığına emin gibiler ama Engin 9 yıldır Haşmet'in yanında, acaba hep bir şekilde Haşmet'in kendisine öldürme görevi verdiği kişileri hep kurtardı mı? Haşmet'in Engin'e böyle görevler verdiği Hakverdi'den belli. Yani aslında gerçeğin ne olduğunu ekip de biz de bilmiyoruz. Alper ve Engin - Restoranda. Karşılaşıp sarıldıktan sonra, Alper Engin'e onları kendisinin ihbar ettiğini söylerken. Canan - Alper ile kafede, Haşmet'in karanlık yüzünü öğrenirken ve Leyla'nın annesi olduğunu söylerken. Ayla, Simge, Hakverdi, Eylül - Sabah, kahvaltı masasında. Ayla Eylül'e atar tutar gider yaparken. Ezgi - Sabah, Engin'in evinde, Leyla'ya Haşmet'in ihbarcıyı bulmak üzere olduğunu mesajını çekerken. Yeni bölüm fragmanları, özeti çıktı. Berna artık kartını açık oynayacak, Leyla ile konuşmaya gelmiş. Herhalde Çiçek üzerinden ve kendi durumu üzerinden empati yaptırarak Leyla'nın çekilmesini sağlamaya çalışacak. Leyla bu durumdan etkilenebilir ama Alper'le aralarında epey şeffaf bir ilişki oldu, Berna'nın gelip kendisiyle konuştuğunu -Berna'nın olası ricasına rağmen- söylerse iyi eder. Sonra yine ne karar verirse versin. Birkaç yazımda yazmıştım, Engin de ekibe katılsın, hep beraber Haşmet'i yakalatsınlar diye. Özete göre Engin bu yönde davranmayacak, öyle anlaşılıyor. Bunda da Haşmet'in daha önceden Engin'e karşı savurduğu tehditlerin ve Haşmet'in acımasızlığını bilmesinin etkisi var herhalde. Yine Alper'i bu işlerin peşini bırakmaya ikna etmeye çalışacak gibi görünüyor. Alper ihbarı üzerine aldığı için Engin'in işin içinde Ezgi'nin de olduğundan bir süre haberi olmayabilir ama Ezgi'nin bu sırrı fazla saklamak isteyeceğini sanmam. Salih silahı bulmuş anlaşılan ama sonrası o ve Hakverdi'nin umdukları gibi gitmeyecek görnüyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bebelere-balon-dizilere-isim-85", "text": "Olay yerine geldiğimde 50 kadar dizi ismini çeşitli bakımlardan analiz ettim, mevcut bilgi birikimimi de ekleyerek aşağıdaki sonuçlara ulaşmış bulunuyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bedel-odemeyen-karakter-sevilir-mi-223", "text": "Üçüncü bölümüyle birlikte Kördüğüm'de artık ilişkiler ve karakterler iyice oturmaya, hikaye netleşmeye, köşeleri-kenarları belirginleşmeye başladı. Dün akşam yayınlanan bölümle Ali Nejat'ın babasıyla arasındaki çocukluğa kadar dayanan sorun, kendisinin sebep olduğu trajedi nedeniyle ablasıyla arasındaki iletişim kopukluğu, Naz ve Umut ilişkisinde -aralarındaki sevgiye rağmen- gittikçe açılan uçurum iyice belirginleşti. Ali Nejat karakterinin oluşturulmasında, en baştan önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Ali Nejat'la tanışmamız, neredeyse hayatını adadığı o büyük tuttkusuna da tanık olduğumuz anda başladı: Arabalar ve hız. Onu ilk gördüğümüzde İtalya'da bir şehrin dar sokaklarında, lüks aracıyla hız yapıyordu. Etkileyici ama soğuk ve ukala bir tipti. Zamanla anladık ki babasının rızası olmasa da otomobil üretimi işine yatırım yapmak istiyordu. Aynı sırada Ali Nejat hakkında öğrendiğimiz bir diğer gerçek de altı-yedi yaşlarındaki yeğeninin, Ali Nejat'ın kullandığı araçta aşırı hız nedeniyle ölmüş olduğuydu. Ali Nejat'ın ablası küçük yaştaki oğlunun bu şekilde ölümü nedeniyle psikolojikl sorunlar yaşıyordu. Ne var ki Ali Nejat -ara sıra dalıp gitmesi dışında- sebep olduğu bu trajedi nedeniyle büyük bir yıkım yaşamış gibi görünmedi hiçbir zaman. Olaydan sonra hayatına olduğu gibi devam etmiş, otomobil üretimi fikrinden de bir adım bile geri gitmemişti. Diğer yandan Ali Nejat vicdan azabıyla otomobil üretiminden vazgeçmiş olsa hikayenin üzerine inşaa edildiği kördüğüm de ortadan kalkmış olacaktı belki de. Naz'ın eşi Umut'un en büyük hayali de otomobil üretmek çünkü. Ve bu iki adam ortak hayalleriyle biraraya gelirken, aynı kadına aşık olacakları için de karşı karşı karşıya gelecekler. Dolayısyla bir kördüğüm de hikayenin kurulumda var gibi görünüyor. Ana karakterin, hikayenin kurulması ve akması için gereken özellikleri bizim ona karşı olan olumsuz duygularımızın da nedeni. Bu olumsuz duyguları yıkmak da başta reddettiği oğlunu, aniden çok istemeye başlamasıyla ve onu \"kahramanca\" kucaklayıp merdivenden indirmesiyle ya da orada bulunmasının en baştaki sebebi kendisiyken, ablasını akıl hastanesinden kucaklayarak, ağır çekimle çıkarmasıyla değişecek gibi değil. Diziyle ilgili en baştan beri söylediğim bir başka sorun da yan hikayelere, bu kadar erken girilmiş olması. Şu an devam eden yan hikayelerin hemen hepsi ilgi çekici, eğlenceli ama çok erken ortaya çıktılar ve derinleştiler. Yeni tanıyor olduğumuz ana karakterlerimize bile yabancıyken ve henüz onların sorunlarını bile çok da umursamıyorken bir de yan karakterlerin gittikçe büyüyen sorunları dikkat dağınıklığına neden oluyor. Ama bu Kördüğüm'ün kendisinden ziyade sektörde yaşanan genel bir sorunla ilgili. Reklamsız, özetsiz iki buçuk saatlik bir diziyi sadece üç karakterin hikayelerine ve ilişkilerine konsantre olarak işlemek mümkün değil elbette. Dizide işlenen hikayelerden en sıcak ve etkileyici olanı, Didem'in hikayesinin son bulması büyük bir eksiikliğe neden olmuş durumda. Didem'in ikinci bölümde çıkışı nedeniyle bu üçüncü bölümde belirgin bir duygu eksikliği vardı. Bu eksiklik zamanla Kaan ve Ali Nejat arasındaki bağın oluşmasını izlerken yakalanabilir mi, kim bilir? Ali Nejat'a olan olumsuz duygunun epeyce bir silinmesi gerekiyor önce."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-begumun-intikam-yemegi-394", "text": "Yüksek Sosyete'nin bu bölümü genel olarak yine iyi bir bölümdü. İlk yarısı biraz durağandı, ikinci saatte ise peş peşe gelişmeler, olaylar oldu: Keremlerin evine haciz geldi, Bedia Mert'i mirasından reddetti, Süreyya Levent'i terketti, vakfın organizsyonundan çekildi, Metin'e boşanma davası açtı, Bedia Çalhan'ın kanser olduğu öğrenildi, Mert babannesiyle barıştı. Bölüm geçen bölüm kaldığımız sahneyle, yani Kerem ve Cansu'nun öpüşerek barıştığı, Begüm'ün de ağaç arkasında onları hayret, hayal kırıklığı, kıskançlık ve fesatlıkla izlediği sahneyle açıldı. Sonrasında Kerem ve Cansu adını koymasalar da ilişkilerine fiilen tekrar başladılar, Begüm ise koşa koşa annesine Cansu'yu şikayet etti. Büyüsek de bir yanımız hep çocuk. Olay bundan ibaret. Dizinin huzur kısmı dediğim Kerem'in ailesi, Ayşen ve Yılmaz çifti memleketteler malum. Kerem'e biz memlekete dönüyoruz diye not yazıp gittiler. Böyle olunca, insan şöyle düşünüyor: Ne zaman başın sıkışsa, maddi ya da manevi bunalsan, dönüp sığınabileceğin bir sıla olması ne güzel. Orası hep açık bir kucak, bitmek tükenmez bir kaynak. Orada yoksulluk yok, orada kimse eksilmiyor. Ne zaman gitsen eskisi gibi bulursun. Tüm geçmiş orada donmuş gibi duruyor. Orada dert yok, kavga yok. Güvenlik var. Herkese yer var. İşte böyle cennet bir yer \"sıla\". Tamamen gerçekçi değilse de, hepten de boş değildir herhalde. Metin'in duruşması sonrası Işıl bunlara gelince Süreyya'nın sabrı taşıp Ela bebeği alıp yerine Metin'i verdi. Sokakta kalan Metin ya otel ya Işıl seçeneklerinden oteli seçecekken, Işıl'ın ısrarıyla karar değiştirdi. Bu seçim sonucunda yeni bir bebek dünyaya gelecek gibi. Işıl bu potansiyeli Süreyya'ya yetiştirdi. Bu hafta Süreyya Metin'e nihayet boşanma davası açtı. Bu aksiyonunda Bedia Çalhan'ın \"Hayat kısa, kendi hayatını istediğin gibi yaşa, sen herkesten değerlisin\" tavsiyeleri kadar Işıl'ın bitmek bilmez rezaletlerinin de etkisi olmuştur herhalde. Süreyya'nın boşanma davası açmasına Levent'le barışma kararı da dahil mi, henüz bilmiyoruz. Bu davayı açmadan önce, bölümün başlarında Levent'le ayrıldılar. Aralarında yaş farkı olan bir kadın ve erkeğin ilişkisini güzel işliyor dizi. Çok altını çizmeden ama yokmuş gibi de yapmadan, ince bir ayarda. Levent'le ayrılmalarına, trajikomik biçimde Cansu sebep oldu. Annesiyle başbaşa bu konuyu konuşmak istedi. Bu konuşmada Süreyya ilk kez Levent'e aşık olduğunu itiraf etti. Sadece Cansu'ya değil, bize de. Ayrıca Cansu'ya \"Evli bir kadın olduğumu hiçbir zaman unutmadım. Sadece kalbim...\" dedi. Çok masumdu. Cansu da onu destekleyici şeyler söyledi. Şaşırtıcı olan şey, tüm bu konuşmaların sağ göstermesine rağmen finalin sol vurması. Süreyya deminden beri bu konuşuluyormuş gibi Levent'ten ayrılma kararı alıverdi. Levent de buluşacaklar diye hazırlık yaptı, sonsuzluk kolyesi almış, keman, deniz, gül, ne lazımsa. Süreyya \"Biz ne yaşadık ki seninle, birkaç yemek, biraz sohbet hepsi bu.\" diyerek hançerini de sapladı. Şimdi bilmiyoruz, ne olacak. Fakat Levent herhalde Süreyya'nın dava açtığını öğrenecek ve zaten pres bir adam, sahayı boş bırakmayacaktır. Bu sefer sır Kerem'in. Babasını kendisinin ihbar ettiğini Cansu'dan saklıyor. Ansızın Cansu'yla barışıverince, elinde bomba gibi sırrıyla kala kaldı. Bölümü izlediğimde bu sır birkaç bölüm gider herhalde diye düşündüm ama fragmana göre Kerem pat diye Cansu'ya söyleyiveriyor, iyi de yapıyor. Cansu Metin'in kızı evet ama Kerem'in ailesine haciz getirdiklerini öğrendiğinde belki Kerem'i affeder. Zaten Koranların önceden de Kerem'e ve ailesine karşı işlenmiş sosyal suçları var. Ama kestiremiyorum Cansu'nun ne yapacağını. Çünkü Mert Çalhan'ın sözüne uyup Kerem'i korumak için terkedivermişti. Sahilde barıştıklarındaysa Kerem'e bir daha ayrılmayalım falan filan diyor. Terk etmezsen ayrılmazsınız Cansu Koranım. Sen değil miydin bu ilişkiyi bitiren? Şimdi de ailem Kerem'lere zarar veriyor, onları korumalıyım deyip terkediverirse şaşırmamak lazım. Yani hem kızgınlıktan hem şefkatten Kerem yine kendini Cansu'nun kapısının önünde bulabilir. Ama isterim ki Cansu şaşırtsın ve Kerem'in yanında dursun. Sizleri de yanımızda görmek isteriz. Biz Ece Sert ve Çalhan Mert kurabiye ve süt gibiyiz diyen minnoş bir düğün davetiyesi hazırlamışlar, Ece ve Mert. İkisi arasında \"Minnoş\" sözü şifre gibi bir şey oldu. Bir şey minnoşsa, Ece ve Mert'le ilgilidir. İlişkilerinin bundan sonrasında, yani Bedia'nın hastaneye gelen Mert'ten Ece'yi terketmesini istemesinden sonra, Mert'in Ece'ye gerçeği açıklayıp, Bedia bu ilişkiye rıza gösterene kadar izin istemesini bekliyorum. Yani temelli terketmesini değil. Ece böyle bir durumda anlayış gösterecektir. Mert Ece ile gizli gizli de haberleşebilir bu sırada. Tabii basın da gizli görüşmelerini flaş haber diye yakalayıp Mert'in yalanını ifşa edebilir. Bakalım olaylar ne yönde gelişecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ben-de-bunu-anlattim-949", "text": "Halka'nın üst düzey rejisi, ilgi çekici karakterleri, başarılı performansları, etkileyici müzikleri gibi birçok özelliğinin yanında en başarılı yanlarından biri de ince ince işlenen hikayesi. Halka, kendisi çok zekice kurulmuş bir senaryoya sahipken, aynı zamanda izleyicisinin zekasını da küçümsemeyen bir iş. Şu ana dek yaşanan tüm gelişmeler beni, bir izleyici olarak düşünmeye, aklımı çalıştırarak bulmacanın parçalarını bulma oyununa çeken bir yapıda başarılıyla ilerledi. 7. bölümde İrem, tam Cihangir'in kayıp hafızası konusundaki gerçeklere ulaşmış ve ona bunları açıklamak üzereyken öldürülünce, bu cinayetin failinin Halka'nın bilinen yöneticilerinden biri olması mümkün olmadığı için, gördüğümüzün ötesinde bir yapının varlığını işaret ediyor olabileceğini düşünmüştüm. Bu bölümde ise cinayetin arkasındaki kişinin Cihangir'in annesi Gülay olduğunu gördük. İrem'le konuşmaya gelmiş ve Cihangir hakkındaki gerçekleri öğrendiğini görünce bunu engellemeye karar vermişti. Halka'nın Cihangir üzerindeki planlarından tamamen bağımsız olarak, hatta tesadüfen gerçekleşmiş bir cinayetti. Üstelik Gülay'ın İrem'i öldürmek için bulduğu tek yol, babasının cenazesi için Türkiye'de bulunan Arif'in kızı Yıldız'ı arayarak ona babasının ölümünden sorumlu olan kişinin İrem olduğunu söylemekti. Doğrusu bu açıklama beni tatmin etmedi. Olayın gerçekleşme şeklinin inandırıcı olmayışından öte Cihangir'in gerçekleri öğrenmesinin, kafayı gelinine takmış kayın validenin tesadüfen onu öldürtmesi gibi bir olayla engellenmesi, Halka dizisinden beklemeyeceğim bir şeydi. -Biri beni öldürdüğünü sandı, diğeri de öldüğümü. -Ne anlatıyorsun sen, Terzi? -Bana \"o kız niye öldü?\" dedin, ben de bunu anlattım. Bu diyaloğun bize işaret ettiği; Yıldız'ın İrem'i öldürdüğünü ve Sitare'nin de buna şahitlik ettiğini sandığı. Muhtemelen Yıldız gerçekten İrem'i vurdu ama ölümüne sebep olan o muydu? Cihangir'in kendisiyle ilgili gerçekleri öğrenmesini engelleyen gerçekten Gülay mıydı? Yoksa onlar da tıpkı, Cihangir ve Kaan'ın Terzi'nin öldüğünü düşündükleri gibi bir yanılgı içindeler mi? Ayrıca, Gülay'ın anlattıkları ve olaya ait flashback sahnelerinden hiçbirinde İrem'in öldürülüş anını görmedik. Terzi'nin bir süre sonra Çağatay'a İrem'i kimin öldürdüğünü bulduğunu söylediğinde kast ettiği kişinin Yıldız ya da Gülay çıkacağı çok şüpheli. Bölümde, İrem cinayetindeki muhtemel şaşırtmacaya benzer bir olay daha oldu. Halka'nın bir önceki (7. bölüm) ilgili yazdığım yazıda 'Sen aslında kimsin Kaan Karabulut?' diye sormuştum. Kaan'ın gerçek kimliği, kimin oğlu olduğu konusunda hiçbir bilgimizin olmaması ve Nadir'in \"babanı tanıyorum\" sözünün yarattığı şüpheyle Kaan'ın Halka için önemli birinin oğlu olabileceği ve Hümeyra'ya bırakılmasının onu saklamak, korumak gibi bir sebebi olabileceği ihtimali üzerinde durmuştum. -Korktun mu, Hümeyra? Bir gün geleceğimi biliyordun. Bir gün karşına geçip \"Sana bir şey bırakmıştım. Onu almaya geldim.\" diyeceğimi biliyordun. -\"Bir şey!\"... Bir \"şey\" öyle mi? O \"şey\" dediğin neyse, alamazsın o \"şey\"i benden. -Alırım, Hümeyra. Nasıl verdiysem, öyle alırım. 3 yıl önce gerçekleşen bu konuşmanın konusunun Kaan olduğu belliydi elbette. Bölümün daha öncesinde izlediğimiz, \"oğlum nerede?\" konuşması, bu diyaloğun hemen akabinde gerçekleşiyor olmalıydı. Bu iki sahne Cengizhan'ın Kaan'ın gerçek babası olduğunun işareti olabileceği gibi, bambaşka bir durumun maskesi de olabilir. Dizinin başından itibaren, açıkça hiç değinilmemesine rağmen, alttan alta süren bir gizemle Kaan'ın gerçek kimliğinin önemi hep gündemde tutuldu. Eğer Kaan'ın gerçek babası Halka'nın lideri Cengizhan olsaydı, bunun açığa çıkışı adeta pek önemli bir olay değilmiş gibi, bu şekilde laf arasında, belli belirsiz gerçekleşmezdi. Dizinin harikulade rejisinin böyle büyük bir sırrın açığa çıkışının hakkını sonuna kadar vereceğinden eminim. Öyleyse bu sahneler ne anlama geliyor? Kaan, gerçekten Halka ve Cengiz Erkmen için çok önemli. O kadar önemli ki onu yılarca Hümeyra'nın gözetiminde saklamak istiyor. Cengiz'in önemli bir rakibinin/düşmanın oğlu, yani rehin alınmış bir veliaht olabilir mi Kaan? Hümeyra ile aralarında geçen, üstü kapalı konuşmalardan, Cengiz'in gerçeği Hümeyra'dan saklayarak Kaan'ın kendi oğlu olduğunu söylemiş olabileceği düşüncesi de akla geliyor. Hümeyra ve Cengizhan arasında geçen bu konuşmalar, Kaan'ın üzerine atılan ve hapse girmesine sebep olan iftiranın kaynağı konusunda iki ihtimali gündeme getirdi: İlki; Kaan'ı, Cengizhan'dan korumak isteyen Hümeyra'nın bizzat kendisi... İkincisi; Kaan'ı Cengizhan'dan ve Halka'dan korumak isteyen, tutuklanmadan kısa bir süre önce onu gözetim altında tutan ve anahtarı da iftiraya konu olan soygunda kullanılan arabanın koltuğuna saklayarak Kaan'a veren Nadir... Kaan'a atılan iftiranın kaynağı hala netleşmese de hem Kaan'a hem Cihangir'e cinayetin nasıl gerçekleştiğini anlatan DVD'leri gönderenin, bölümün başındaki cenaze sahnesinde, bir gün intikamını almak için öfkesini nasıl canlı tuttuğunu ve hesap soracağı günü beklediğini anlatan Hümeyra olma ihtimali çok yüksek. Halka'yı içerden çökertmek ve hepsine bedel ödetmek isteyen Hümeyra, Cengizhan'a vekalet ederken bunu yapabilecek imkanı da ele geçirmiş durumda. Nadir'in Kaan'a anahtarını bırakmış olması Kaan'ı korumak ya da Kaan'a bir konuda hakkını teslim etmek için gibi görünüyor ki, bu durum Halka ile ilgili henüz bilgimizin olmadığı başka bir savaşın ipucu olabilir. Nadir'in anahtarını Kaan'a bırakmış olması önemli bir olay olsa da, bu aniden ortaya çıkıveren 'anahtarı başkasına bırakma' kuralı pek inandırıcı, altyapısı sağlam bir gelişme gibi görünmedi bana. Gizlilik ve güvenliğin en hassas noktası olduğu, polisin 25 yıldır varlığını bile kanıtlayamadığı, çok iyi saklanan bir örgütün böyle bir kuralının olması, üyelerinin anahtarlarını canlarının istediğine vermesi ve anahtar sahibi diğer üç kişinin bunu yapabileceklerini bugüne kadar hiç duymamış olmaları mümkün mü? Bu olay pek ikna edici olmasa da bir şekilde Kaan'ın Halka'ya bir üye olarak girmesine sebep oldu ve bunun, hikayenin akışını çok değiştirebilecek bir gelişme olduğu da ortada."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ben-haftalardir-bu-sahneyi-bekliyormusum-409", "text": "Seviyor Sevmiyor 22. bölümü yazabilmek için, bölümü baştan sona -biraz hızlandırılmış olarak- yeniden taradım. Çoğu sahneden, hatırladığımdan daha çok keyif aldığımı fark ettim. Uzun zamandır izlediğimiz en eğlenceli bölümdü belki de. Mizah, önceki bölümlere göre çok daha iyiydi. Komedi açısından diyolagların tümü doluydu, zekiyceydi. Ve Zeynep Çamcı delicesine komikti. Zaman zaman sıkıcılaşsa, temposu düşse de olay bağlantılarının, ilişkilerin başarılı bir şekilde kurulduğu, genel olarak iyi bir bölümdü. Önceki yazılarımda Tuna'nın bu acılarını görmekten duyduğum üzüntüden söz etmiştim. Tuna'nın içine düşürüldüğü durumdan çok şikayet ettim ama izleyici nankör ve şımarık bir canlı biçimi aslında. Ya da hadi, suçu herkesin üstüne atıp yükümü hafifletmeyeyim şimdi. Ben acı da çekiyor olsa, karşılığını hiç bulamayacağı bir aşk için kendi halden hale soksa, zaman zaman küçük düşürülse de Tuna'nın Deniz'e aşkını izlemeyi seviyorum. Bu aşk tamamen bitirilip Tuna başka ilişkilere yönelirse benim gözümde bu dizi öneminden çok şey kaybedecek. En başından beri Seviyor Sevmiyor'un 'Seviyor' kısmı oldu hep Tuna. Yine bu bölümde de kendisi o kadar acı çekerken, öfkeliyken, hayal kırıklığına uğramışken gecenin bir vakti Deniz'in nasıl olduğunu merak edip penceresinin buğusuna şekiller çizip Deniz'i gülümsetmeye çalışıyordu. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, o sahnenin hem fikrini hem karakterler açısından işlenişini hem çekimini çok sevdim. Tuna'nın dönüp o kalbi çizmesi, kalbin silinip Deniz'İn resminin belirmesi çok zarif detaylardı. Ama yüzleşmelerden söz edeceksek, elbette asıl konuşmamız gereken Yiğit ve Deniz arasında geçenler. İlki ofisteki 'gıybetin elli tonu'un hemen adından Deniz'in Yiğit'in odasına girdiği ve 'artık konuşmamız lazım' dediği sahne. Bu sahnede Deniz'in kendini ifede etmeye ve Yiğit'e ortak anılarıyla ulaşmaya çalışması, Yiğit'in tam kalbi yumuşayıp gözleri dolmaya başlarken toparlanıp, bir kaşını havaya, çenesini yukarı kaldırıp sert patron numarasına bürünmesi çok sevimliydi. Bu sahnenin sonunda, Deniz'in 'atmaya kıyamadım' diyerek çıkarıp verdiği çocukluk fotoğrafı sayesinde Yiğit'in kardeşlerinden haberdar olmasının da önü açıldı. İkinci yüzleşme, İzmir dönüşü Yiğit'in kendi intikam planını Deniz'e açıkladığı ve 'adalet' istediğini söylediğiydi. Sonuncu olarak da her şeyin nedeninin açıklandığı, herkesin eteğindeki taşları döktüğü, sorulması gereken bütün hesapların sorulduğu, otobüs durağındaki asıl yüzleşme. Dizinin başından beri Yiğit'in gerçeği öğrenmesini beklediğimi sanıyordum. Meğer benim heyecanla, sabırsızlıkla beklediğim bu yüzleşmeymiş. İkisinin de birbirlerine ettiği haksızlıkların yüze vurulmasını, hesap sorulmasını, hesap verilmesini ve 'gerçek' gerçeklerin açığa çıkmasını bekliyormuşum ben. Deniz: Sen beni ilk parkta gördün. Acı olan da neydi biliyor musun? Sen beni orada da görmedin. Çünkü tanımadın beni. Başka bir kızın yanına gittin. Onunla tanıştın. Hatırlıyor musun? Hatırlamazsın tabi; çünkü senin aklındaki Deniz Aslan benden çok daha güzel, çok daha başarılı bir kızdı. O yüzden de beni tanımadın. Kendimi o kadar kötü hissettim ki. O kadar berbat hissettim ki kendimi. Sonra kendi yerime İrem'i gönderdim. İnandın, çünkü senin hayallerindeki Deniz Aslan tam olarak oydu. Zorluk çekmedin, hatta ona aşık oldun, evlenme teklif ettin. O sıralarda ne yapıyordun biliyor musun? O sıralarda bana kötü davranmakla meşguldün. Ne olacaktı, sana o zaman söyleseydim ne olacaktı? Ne yapacaktın? Hayal kırıklığına uğramayacak mıydın? İnanmayan gözlerle bana bakmayacak mıydın? Söylesene! Sonra ne oldu biliyor musun? Ben sana söylemeye karar verdim, tam sana söyleyecektim; en yakın arkadaşım sana aşık olduğunu söyledi bana. Ben o kızın hayatıyla mı oynasaydım? Yapamadım. Nasılmış Yiğit Balcı, bana kızmak kolay mıymış, beni anlamak zor mu? Sonra İrem sana aşık olduktan sonra her akşam gelip senden bahsetti bana. İlşkinizi anlattı, birbirinize nasıl aşık olduğunuzu anlattı. Senin onu nasıl öptüğünü, nasıl evlenme teklif ettiğini söyledi. Sustum; çünkü mutlu olsun istedim, mutlu olun istedim. Ağzımı bile açmadım. Ben kan kustum, mutlu olun istedim. Aptal! Dergi konusu avantajlı, kullanışlı bir konu olsa da Go Filamingo ofis sahnelerini her zaman eğlenceli bulmuyorum. Birbirine benzer temalarla, yan hikaye olarak bölüm doldurmak için işlenen konular olmaktan öteye gidemiyorlar benim gözümde. Ana karakterlerle bir şekilde bağlandıklarındaysa ilginçleşebiliyorlar. Bu bölümdeki şemalı 'gıybetin elli tonu' sahnesiniyse oldukça sevdim. Çizimler, ortamdaki gerilim çok eğlenceliydi; diyaloglar çok başarılıydı. Bölümün devamında İrem'in terfi kutlamasını ofiste yapma fikrini ise zorlama buldum. Cemal ve Çağdaş'ın aynı anda İrem'e vurulmaları hikayesinin önü açıldı ama süreç doğal akmadı. Bu arada İrem'in birdenbire ortaya çıkan bu yalnızlığı da mantıklı görünmüyor. İrem dizinin başında çok popüler bir kızdı. Doğum günü kutlaması insan doluydu. Şimdiyse terfisini kutlayacak kimsesi yok. Şimdi sürekli olarak bu yalnızlıktan şikayet etmese, Deniz'den başka hiçkimseyle mutlu olamadığı için bu yalnızlığı kendisi tercih ediyor diyeceğim ama sürekli şikayet ediyor ve Tuna'yla bu yüzden yeniden arkadaş olmaya çalışıyor. İnandırıcı değil bu durum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-berna-ve-leylanin-savasi-393", "text": "Yine güzel, yine aksiyonlu, yine bir sürü gelişmenin olduğu, kendini başından sonuna heyecanla izleten bir bölümdü. Bizim ev meydanında \"Bana Sevmeyi Anlat\" izlendi ve takdir edildi. Reytinglerine girmek istemiyordum ama söylemeden geçemeyeceğim, niye düştüğüne anlam veremiyorum. Bölüm geçen bölüm final sahnesiyle başladı. Yer: Berna'nın gözlerini açtığı hastane odası. Durumu fark eden, Berna'yı kontrole gelen hemşire oldu ve hemen Çiço, Suzan ve büyük teyze Semra'ya haber verdi. Bu arada Alper ve Leyla Bolu'da çekim öncesi karavandalar. Haşmet ve Engin de gizli kameradan onları gözlüyorlar. Bu kompozisyon harika düşünülmüş, süper heyecanlı bir sahneydi. Alper ve Leyla'nın ne söyleyecekleri çok önemliydi, ağızlarından çıkacak herşey çok kritikti. Doğrusu Haşmet karavanı izlerken çok heyecanlı değildi. Ama bir bakıma normal, çünkü heyecanlıdan ziyade gergindi adam. Kuşkuları, endişeleri, öfkesi tepesinde.. Neyse, sonrasında herşey o kadar güzel denk geldi ki, ancak bu kadar olabilirdi. Suzan'dan gelen telefon, ardından Hakverdi'nin mesajı. Zaten Leyla ve Alper arasındaki, adı konmamış bir şey olduğu için, yani ortada verilmiş bir söz, dile gelmiş bir itiraf olmadığı için, Alper Leyla'ya sevinçli haberi verdiğinde, Leyla'nın \"Şimdi bize ne olacak?\" diye soracağı bir durum da yoktu. Neticede herşey süper denk geldi. Şimdi devam etmeden önce söylemek istediğim bir şey: Alper'le Leyla'nın artık duygularını dile getirmelerinden ve birbirlerine somut adım atmış olmalarından herhalde dizinin seyircileri olarak gayet de memnunuz. Fakat Alper, Leyla'nın sadece kendisini sevdiğini falanı filanı artık biliyor olmasına rağmen bir türlü ilk başlardaki Alper'e dönemedi. Üzerindeki o gerginliği atamadı. Leyla'ya \"Seni tanıdıkça Haşmet'in neden senden vazgeçemediğini anlamaya başladım\" diyen şüpheyle kirlenmemiş temiz yürekli Alper'liğine dönemedi. Olup bitenler adeta onu başka, sinirli, asabi, gergin bir adam yaptı. Haksız mı? Değil aslında. Karısının onu aldattığını öğrendi, abisini temize çıkarmak üzereyken bir cinayet vuku buldu. en yakın dostu Engin'in ve patronu Haşmet'in pis işlerini öğrendi, kardeşi Suzan kocası tarafından dımdızlak ortada bırakıldı ve Alper'in evine sığındı. Alper neye elini atsa darmadağın. Bir de Leyla'yı Haşmet'in elinden kurtarmaya çalışıyor. Yani asabiyeti normal. Normal de tatlı değil. Engin, Haşmet'in Leyla'yı takip ettirdiğini anlar anlamaz Alper'i uyarabilirdi. Ortama güvenmiyorsa, Haşmet'in kulağı vardır diyorsa, telefonla konuşmak yerine Hakverdi'nin yaptığı gibi Alper'e mesaj atabilirdi. Alt tarafı Haşmet Leyla'yı takip ettiriyor, dikkat edin, falan filan yazacaktı, hepsi bu. Bölümde bir sürü gelişme oldu diye yazdım ya... Say say bitmeyecek gibi ama başlayalım: Haşmet, Alper ve Leyla ilişkisinden kuşkulanmayı bıraktı. Fakat Leyla'nın uzaklığına anlam veremediği için dengesini kaybetti, çok içti, sonra da Leyla'yı öpmeye kalktı. Leyla onu odasından kovunca Haşmet Canan'a gitti. Bu olay üzerine Canan ve Leyla ilk kez kartlarını açtılar. Canan kıyafet odasındaki gizli kamera kaydını Leyla'ya gösterdi. Leyla da Alper'e aşık olduğunu itiraf etti. Bu arada Leyla da Canan'ın Haşmet'e aşık olduğunu öğrendi. Leyla baharda bu düğün olmayacak diye Canan'a garanti verdi. Alper ve Leyla ilk kez aralarındakini açık açık konuştular ve birbirlerini apaçık anladılar. Salih, Canan'ın eski eşi Nezihe olduğundan emin oldu ve ona içinde eski bir fotoğrafı ve kimlik bilgileri olan bir kutu gönderdi. Ayla, Salih'in Nezihe'yi bulduğunu öğrendi. Simge Canan'a yaptığı şantaj neticesinde dergiye gelip fotoğraf çekimine girdi, girmiş yani, biz çekim sırasında poz verirken gördük. Berna taburcu oldu ve eve döndü. Berna'nın eve dönmesi Eylül'de bardağı taşıran damla oldu ve evden ayrılmaya karar verdi. Haşmet'in yeğeni Burak, Eylül'e evlenme teklif etti. Eylül kabul etti. Leyla, Ezgi ve Engin arasındaki gelişmeleri, evlilik teklifini öğrendi. Bunun üzerine de Ezgi, Engin'le ilgili gerçeği, yani yasadışı işlerini öğrendi. Bundan sonra da Haşmet'i ve Engin'i hapse tıktırmak misyonlu ekip üye sayısı 4'e çıktı. Alper ve Leyla, Hakverdi'yi kurtaranın Engin olduğunu öğrendiler. Alper, Leyla ve Hakverdi, Haşmet ve Engin'in planladığı yeni yasadışı sevkiyatın ne zaman yapılacağını öğrendiler. (5 Aralık Pazartesi. Yani yeni bölüm tarihi :)) Berna, Onur'la kazadan önce yasak ilişkisi olduğu önce hatırlamadı, hatırlayınca da Onur'u reddetti. Anlaşılan Berna-Onur ilişkisi bitti. Bundan sonra Onur'un ne yapacağı da ciddi bir merak konusu. Asabiye mi bağlayacak, yoksa Berna'dan vaz mı geçecek. Berna'nın tavrı çok netti. Hatta çıldıracak gibi oldu. Onur usul usul sokulayım diyemez artık herhalde. Berna, teyzesi ve Alper aralarında konuşurlarken Alper'in kendisinden boşanmak istediğini öğrendi. Sonraki günlerde fizik tedavisi başladı. Suzan ve ikisi eve dönerken sabık kuyumcularıyla karşılaştılar. Adam Alper'in özel tasarlattığı kolyeden bahsetti ve fotoğrafını gösterdi. Sonra Berna kendisine sandığı bu kolyeyi Leyla'nın boynunda gördü ve durumu anladı. Bölüm de orada bitti. En önemlisi, Canan'ın Leyla'nın kendi kızı olduğunu öğrenmesi. Bu herkesten, hatta Leyla'dan bile çok Canan için şok olacak. Çünkü Leyla'ya acımasız ve düşmanca davranıyor. Davranışlarında oluşacak değişiklik merak unsuru. İkinci olarak, Canan, Haşmet'in yasadışı bir adam olduğunu öğrenecek. Peki aşkı bu gerçeğe rağmen sürecek mi? Belki de önce bu yasadışılığı öğrenecek, aşkı sürecek ama Leyla'nın kendi kızı olduğunu öğrenince aşkı bitecek. Haşmet, Alper ve Leyla'nın ilişkisini öğrenecek. Bunu ne aşamada öğrenecek acaba. Hapse girerken mi? Engin, Ezgi'nin \"ihanetini\" öğrenecek. Olayların seyrini etkiler mi bilinmez ama Leyla, oğlu Rüzgar'ı kaçıranın Haşmet olduğunu öğrenmeli. Alper, Berna'nın kendisini aldattığı, abisini dolandırıp parasını çalan kişinin yakın dostu Onur olduğunu öğrenecek. Hikayenin şu aşamasında ekibin tüm hedefi Haşmet'i hapse göndermek. Fakat Haşmet kaç yıl hapiste kalacak? Hapisten çıktığında ne olacak? İntikam almaya kalkmaz mı? Ya da hapiste bile olsa ya eli kolu dışarıya uzanırsa? Neyse, Alper ve Leyla bunları düşünüp de ne yapsınlar... Başka ne çözüm bulabilirler? Haşmet'in müebbet hapis falan almasını umabilirler herhalde. Ya da bir şekilde Haşmet'in önüne Alper'e olan can borcu gelecek, üstüne aşka saygı duyacak, Canan'ın da 20 yıllık hatırı var ve gönül rızasıyla Leyla'dan vazgeçecek. Yani özgür iradeye zerre saygısı yoksa, bunlar var. Bu adamın da bir şeylere saygısı olması lazım."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-beyefendiye-bir-kala-84", "text": "Başrollerini Kenan İmirzalıoğlu, Bergüzar Korel, Çetin Tekindor, Erhan Yazıcıoğlu'nun paylaştığı, zengin kadrolu dönem dizisi Karadayı'nın bu bölümündeki gelişmeler, hikayede sona yaklaştığımızı hissettirdi. Mevcut bilgiye göre dizi bu sezon final yapıyor. Zaten geçen yıl finali bekleniyordu, bu sezona uzaması tartışmalara sebep olmuştu. Doğrusu ben de başta karşı çıksam da şimdi iyi ki uzamış diye düşünüyorum. Böylesi daha gerçekçi oldu ve hikayenin de kıvamını arttırdı. Gelelim 101. bölümün gelişmelerine... Bu bölümde Mahir'in duruşması yapıldı ve Mahir kurtuldu, Feride hamile olduğunu öğrendi, Belgin hapisten çıktı, Ayten'in albümü çıktı, Orhan abisine katıldı, Mehmet Saim bakan oldu, İlknur ve Yasin'in evliliği iptal oldu, Necdet merdivenlerden düştü, Mahir İlknur'un Seyis'le evlendiğini öğrendi. Belgin Feride'nin hamile olduğunu ve Mahir'le ilişkisinin devam ettiğini öğrendi. Savcı Adnan Feride hakkında soruşturma açtırdı. Bu gelişmelerin kimisi tamamlandı, kimisi yarım kaldı, kimisi de kuluçkada, yani bölümün son sahneleriydi ve gelecek bölümünde devamları görülecek. Gelelim detaylara.. Bölüm Feride ve Barut Necdet sahnesiyle açıldı. Turgut'un adamları Feride'yi kurtardı, Feride Mahir lehine tanıklık yaptı ve Mahir kurtuldu. Bu tanıklığı yüzünden Feride'nin tehlikeye giren hakimlik mesleği babasının müdahalesiyle kurtuldu. Mehmet Saim ne yaptığını kendi de bilmiyor diye düşünüyor insan, bundan biraz önce gazeteci tutup kızını gazetelerde rezil edip hakimlikten attıracak kendisiydi, şimdi bakan olmuş, artık olmazmış. E daha önce de bakan olma ihtimalin vardı, niye gözünü karartmıştın? Onun yüzünden savcı Adnan gibi tipler de sağını solunu şaşırıyor, atı dehliyor, sonra yularını çekiyor. Bölümün en keyifli sahnelerinden biri, kısa da sürse, Mahir'in İlknur'un evlendiğini öğrendiğindeki şaşkın bakakalış anıydı. Adeta duyduklarını anlamakta zorlandı. İlknur'un bilmediği gerçekleri biz ve Mahir, Orhan ve diğerleri bildiğimiz için istiyoruz İlknur anla. Fakat bu aşamada İlknur haklı. Zaten söylediği şeyler karşısında Mahir de bir şey söyleyemedi. İlknur dedi ki, \"İsmail uyansın, kendisine soralım, bak onu da bıçakladılar, ona da tuzak kurmuş olabilirler.\" Bir hataysa, Mahir'in hatası her şeyi kendi başına yapması, ailesiyle pek paylaşmıyor. Fark ettim hala Orhan'ı bile biraz dışarıda tutuyor. Bunca zaman Orhan'ın abisine gücenik yaşamasında Mahir'in lider, tek tabanca tarzı mizacının da etkisi var. Neyse, İlknur'un görünürdeki hassas, uysal, çok fazla beklentisi ve hırsları olmayan insan tipine rağmen bu kadar kararlı ve dik durabilmesi, kararından vazgeçmemesi, üstelik Mahir gibi bir gerek aile içinde, gerek ülke çapında, maddi ve manevi iktidar sahibi bir insan karşısında, ki bir minnet borcu var İlknur'un Mahir'e, takdire şayandı. Mahir'in ailesinin katillerini bulmak için aralarına daldığı kabadayılar mitoz bölünmeye devam ediyorlar. Bir farkları, çoğalmıyor, azalıyorlar. Koskoca Kabadayı kalburüstüleri iki kişi kaldılar. Belgin zaten aralarında var mı yok mu, belli değil. Seyis hastanede, Sosyete canını kurtarma derdinde. Mahir ortada kabadayı bırakmadı neredeyse. Tabii asıl kabadayı kim biliyoruz, Mehmet Saim. Ayten'in plağı çıktı. Doğrusu şarkısı da güzeldi. Bölümde tekrar dinlemek isterdim fakat yer kalmadı şarkıya, fırsat kalmadı. Bölümün herhangi bir yerinde çalmadığı gibi, gazinodaki ilk akşamı da yalan oldu. Sosyete Yusuf firar etmek zorunda kalınca gazino kapandı. Bundan sonra o gazinoyu artık ancak Mahir falan açar, açarsa. Çünkü Yusuf büyük ihtimal geri dönemez. Canını kurtarırsa yurt dışına falan kaçar. Belgin diziye ilk girdiği zamanlarda, Mahir'e aşık olacağı belliydi ya, genel klişelerden farklı bir profil çizdi Belgin, bu bakımdan da hoş bir çeşni kattı ve ufukları genişletti. Düşmüş ama gururlu bir kadın klişesi yerine, düşmüş ama çıkarcı bir kadın olduğunu gördük. Çok zeki orası da ayrı. Çıkarcılığı, bir kedi gibi sırnaşıklığı, şımarıklığı, özgüveni ile, amaç için her yol mübahtır düsturuyla azıcık suda fırtına koparmayı başarıyor, bu başarıysa. Yasin Komiser hala açıkta. Bölümde bu sebeple nikahı erteleyelim dedi. Nazif de kabul etmedi. Apar topar bir nikah, ne davetli var ne gelen. Sanki yangından mal kaçırılıyor. Mahalleden bile bir kişi olsun gelen yok, Yasin'in ailesinden gelen yok. Yani zaten belliymiş bu nikahın olmayacağı. Yasin nikah öncesinde \"Songül'ün mutluluğu için kendimden vazgeçerim, onu üzmem\" dediğinde, içimden \"palavraya bak,\" diye geçti. Fakat Yasin nikahtan vazgeçerek gerçekten sevdiğini kanıtladı. Songül ve Osman'ın aşkları için de yol açılmış oldu. Yasin bilmiyor ama biz seyirci olarak biliyoruz, Yasin için de mutluluk çok uzak olmayabilir, adliyede kendisini seven, huyu huyuna, yaşı yaşına uygun üstelik yakın meslekten biri var! Ama gönül bu, dizide olur der geçeriz de, Karadayı epey gerçekçi dizi, bu işler belli olmaz. Nikah sonrasında Nazif evin salonunda otururken, içimden Nazif Baba dedim, bu duruma sen sebep oldun, Songül ve Osman'ı bile bile ayırdın, Osman'a haksızlık ettin, Songül'ü tokatladın, Songül'e yaptığın haksızlığın bedelini hiç beklemediğin yerden, evin en makul kişisi İlknur'da ödedin. İşte bunları düşünürken, Nazif de zaten Mahir'e \"Benim yüzümden\" diyerek hatasını itiraf etti. Yani kendisi de anlamış durumu. Bölümün sonunda iki kritik sahne vardı. Biri Feride arabasında, onun hamile olduğunu öğrenen Belgin de peşinde. Belgin zaten hapis cezası yüzünden Feride'ye acayip kızgın, bir de şimdi ilişkilerindeki gerçeği öğrendi, belki kandırıldığını da düşünüyordur. Feride'ye zarar verebilir, Belgin'den beklenebilir. Diğer sahne Sosyete Yusuf'un ve Mehmet Saim'in Sirke Fabrikasındaki durumları. Sosyete silahını Mehmet Saim'e doğrultmuş, bir bilmece sormuş, cevabı için süre vermiş. Mahir de yolda. Üçü karşılacak, beklenmedik bir durum olmazsa. Orhan abisine katıldı, Mehmet Saim bakan oldu, İlknur ve Yasin'in evliliği iptal oldu, Necdet merdivenlerden düştü, Mahir İlknur'un Seyis'le evlendiğini öğrendi. Belgin Feride'nin hamile olduğunu ve Mahir'le ilişkisinin devam ettiğini öğrendi. Savcı Adnan Feride hakkında soruşturma açtırdı. Bu gelişmelerin kimisi tamamlandı, kimisi yarım kaldı, kimisi de kuluçkada, yani bölümün son sahneleriydi ve gelecek bölümünde devamları görülecek. Gelelim detaylara.. Bölüm Feride ve Barut Necdet sahnesiyle açıldı. Turgut'un adamları Feride'yi kurtardı, Feride Mahir lehine tanıklık yaptı ve Mahir kurtuldu. Bu tanıklığı yüzünden Feride'nin tehlikeye giren hakimlik mesleği babasının müdahalesiyle kurtuldu. Mehmet Saim ne yaptığını kendi de bilmiyor diye düşünüyor insan, bundan biraz önce gazeteci tutup kızını gazetelerde rezil edip hakimlikten attıracak kendisiydi, şimdi bakan olmuş, artık olmazmış. E daha önce de bakan olma ihtimalin vardı, niye gözünü karartmıştın? Onun yüzünden savcı Adnan gibi tipler de sağını solunu şaşırıyor, atı dehliyor, sonra yularını çekiyor. Bölümün en keyifli sahnelerinden biri, kısa da sürse, Mahir'in İlknur'un evlendiğini öğrendiğindeki şaşkın bakakalış anıydı. Adeta duyduklarını anlamakta zorlandı. İlknur'un bilmediği gerçekleri biz ve Mahir, Orhan ve diğerleri bildiğimiz için istiyoruz İlknur anla. Fakat bu aşamada İlknur haklı. Yasin Komiser hala açıkta. Bölümde bu sebeple nikahı erteleyelim dedi. Nazif de kabul etmedi. Apar topar bir nikah, ne davetli var ne gelen. Sanki yangından mal kaçırılıyor. Mahalleden bile bir kişi olsun gelen yok, Yasin'in ailesinden gelen yok. Yani zaten belliymiş bu nikahın olmayacağı. Yasin nikah öncesinde \"Songül'ün mutluluğu için kendimden vazgeçerim, onu üzmem\" dediğinde, içimden \"palavraya bak,\" diye geçti. Fakat Yasin nikahtan vazgeçerek gerçekten sevdiğini kanıtladı. Songül ve Osman'ın aşkları için de yol açılmış oldu. Yasin bilmiyor ama biz seyirci olarak biliyoruz, Yasin için de mutluluk çok uzak olmayabilir, adliyede kendisini seven, huyu huyuna, yaşı yaşına uygun üstelik yakın meslekten biri var! Ama gönül bu, dizide olur der geçeriz de, Karadayı epey gerçekçi dizi, bu işler belli olmaz. Nikah sonrasında Nazif evin salonunda otururken, içimden Nazif Baba dedim, bu duruma sen sebep oldun, Songül ve Osman'ı bile bile ayırdın, Osman'a haksızlık ettin, Songül'ü tokatladın, Songül'e yaptığın haksızlığın bedelini hiç beklemediğin yerden, evin en makul kişisi İlknur'da ödedin. İşte bunları düşünürken, Nazif de zaten Mahir'e \"Benim yüzümden\" diyerek hatasını itiraf etti. Yani kendisi de anlamış durumu. Bölümün sonunda iki kritik sahne vardı. Biri Feride arabasında, onun hamile olduğunu öğrenen Belgin de peşinde. Belgin zaten hapis cezası yüzünden Feride'ye acayip kızgın, bir de şimdi ilişkilerindeki gerçeği öğrendi, belki kandırıldığını da düşünüyordur. Feride'ye zarar verebilir, Belgin'den beklenebilir. Diğer sahne Sosyete Yusuf'un ve Mehmet Saim'in Sirke Fabrikasındaki durumları. Sosyete silahını Mehmet Saim'e doğrultmuş, bir bilmece sormuş, cevabı için süre vermiş. Mahir de yolda. Üçü karşılacak, beklenmedik bir durum olmazsa. Gelecek bölümde ne olur? Seyis bu bölümde hayati tehlikeyi atlattı. Peki konuşur mu, İlknur'a gerçeği söyler mi? Büyük ihtimalle hayır. Pusuya düşürüldüğünü söyler, böylece de Bülent'i gizler. İlknur da ona inanır. Orhan ve Bülent bakarlar ki, İlknur bir yalana inanıyor, kendileri de gizledikleri yüzünden buna destek oluyorlar, Bülent bir cesaretle İlknur'a gerçeği söyler. İlknur gider, Seyis'le tekrar yüzleşir, Seyis bu kez Bülent tarafından bıçaklandığını itiraf eder ama geri kalanını inkar etmeye devam eder. Ben de \"kütük Nail diye biliyordum,\" der. İlknur da bir müddet daha inanmaya devam eder. Mahir, Beyendi'nin ensesinde ama bizzat görürse dizinin heyecanı biter. Demek ki Mehmet Saim kaçmayı becerecek. Sosyeteden ipucu öğrenecek Mahir, onun peşine düşecek. Gelecek bölüm süprizlerle dolu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bir-ingiliz-bir-italyan-338", "text": "Bu hafta Kiralık Aşk'ı parça parça izleyerek, ancak Pazar günü tamamlayabildim. Vakit bulamadığım için izlemekte geciktim ama çok merak etseydim başka türlü olurdu diye düşünüyorum. Neyse bölümde fazla bir olay olmasa da izlerken sıkılmadım. Gelelim detaylara.. Ömer Pamir'in arabasının önünü kesip Defne'yi zorla indirmeye çalıştı, Sinan gelip kızı iki erkeğin arasından, Ömer'in şuursuz şovundan kurtardı. Gerçi kurtarılmaya daha çok ihtiyacı olan Ömer'di ve Sinan Ömer'i alıp götürebilseydi daha uygun olurdu ama böyle oldu. Pamir ve Ömer olay sonrası gittikleri barda Defne için birbirlerine hodri meydan dediler. Kılıçlar çekildi. Aslında Pamir bayağı sakindi. Ömer de sakinleşmek zorunda kaldı. Hani Defne'nin vaktiyle çıktığı okul arkadaşı bir firma doktoru vardı. Defne'ye çiçek falan göndermişti. Ömer ona davrandığı gibi efelenemedi Pamir'e. Üstelik hani arkadaşın kız arkadaşına ilelebet yan bakılmaz diye yazılmamış bir kuraldan bahseder ya bazı erkekler, yani o arkadaşları çok yakın olmasa bile, neyse Pamir o kuralı da kibarca yıktı, devirdi. İyi de yaptı. Mahalleye çocukların oyun gürültüsünden rahatsız olan ve İso'yla takışan biri taşınmış, tanıştık: Meğer yardımsever, İso'nun kalbini de uzun zamandan sonra ilk kez yerinden oynatan armut reçelcisi Ayşegül'ün kocasıymış Cevdet. Seda, Sinan'ın sıcakkanlı, canayakın, neşeli, enerjik, 72 milletle barışık halinden etkilenmeye başladı. Bu arada gerçekten Seda'da bir aksi tutum var. En son söylenecek şeyi peşin peşin söylemesi buna sebep oluyor. Gerilim tırmanmadan durumu gerilime sıçratıyor. Aslında dürüstlük ve netlik yapıyor. Kendini, fikrini hiç kıvırmadan en başta açık açık ortaya koyuyor. Ama Sinan şu konuda haklı, uzlaşma konusunda bir çabası ya da ufak olsun bir empatisi yok. Ömer ve Defne arabadan indirme olayı sonrası konuştular. Ömer bu konuşmadan sonra Defne'nin kendisini affetmeyeceğine ve bu aşka ikinci bir şans vermeyeceğine hükmedip hem Defne'nin peşinde koşmaktan hem de bu işyerinde yani Stil Vagonu'yla aynı binada birlikte çalışmaktan vazgeçmişken, tesadüfen Defne'nin özel mavi kutusundan haberdar oldu. Defne bu özel kutuyu elemanlarından birine verip bir yer bul, sakla demişti. Ama bu kutunun o sürekli, dolup boşalan hareket halindeki depo içinde el ve göz değmeden, stabil saklanabileceğini müdür olarak Defne bilmiyorsa, eleman nasıl bilsin, dahası Defne verip, bunu sakla diyor ama kendisi de bilmeyecek sonra adamın nereye koyduğunu. Benden sakla, gözüm görmesin demek gibi bir şey. Acayip durum. Neyse Ömer kutunun içine baktı. Kutuda vaktiyle Defne'nin üzeri ıslanınca giysin diye üzerinden çıkarıp verdiği kendi tişörtünü görünce, Defne'nin hala kendisini sevdiğini anlayıp kalıp mücadele etmeye karar verdi. Ama ne mücadele. Süreki yandan çarklı bir kaytan gülüş. Ben senin ciğerini bilirim, alaycı bakışı. Üstelik bir pause düğmesi yok. Durduramıyorsun. Bir tek bölüm sonunda, Defne'yi evine girmiş, koltuğunda görünce şaşkınlaştı, hassaslaştı, birinci sezondaki Ömer oldu yine. Ayakkabı üretimindeki teknik elemanlar Passionis'e geri dönmüyorlarmış, bir de Necmi konuşsun diye Sinan kendisine akşam yemeği teklif etti. Böylece Necmi ve Sinan aylar sonra ilk kez karşılaşmış oldular. Necmi personel müdürüydü ya, Necmi'nin bu elemanlar üzerinde çok hatırı varmış ve başta Sinan dönün teklifi yaptığında reddetmelerine rağmen, Necmi'yi kıramadıkları için geri döndüler Passionis'e. Olmaz değil ama pek de ikna olmadım. Necmi Passionis'te bir yıl ya çalıştı ya çalışmadı. Zaten eskiden aylak bir adamken Neriman'ın Defne ile Ömer arasında olan biteni gözleyip kendisine haber versin diye zorlamasıyla işe başlamıştı. Gezi falan düzenlemişti, çalışanlarla da arası iyiydi ama o kadar. Yani onsuz da yürüyordu işler, gerçekten Ömer ve Sinan'ın personel üzerinde yapamadığı neyi yapıp fark yarattı, pek bilmiyoruz. Neyse, Necmi sayesinde teknik ekip işe geri dönünce Ömer teşekkür etmek için amcasını aradı. Ama bunun dışında aralarında bir konuşma geçmedi. Defne'nin Passionis deposu için elle çizdiği kopyasız plan, Defne'nin masasından havalanıp Ömer'in evine gitmiş. Defne Şükrü'den istedi getirmesini. Ömer Şükrü'ye izin vermedi. Gelsin kendisi alsın dedi, niyeyse. Kendisi mi götürdü ki Ömer'in evine kendisi alsın. Neyse plan nasıl muamma bir şekilde eve ışınlandıysa, Defne de aynı muamma şekilde Ömer'in evine ışınlandı, Ömer iş çıkış bir geldi, Defne koltukta oturuyor. Bu ne hız, ne anahtar. Seda'nın boşanmakta olduğu eşinin meğer zeynep diye bir sevgilisi varmış, kızları Lara'yla bu Zeynep'i tanıştırmış. Yani Seda anlaşılan aldatılmış. Ömer'in dönmesinden sonra, Neriman Pamir'le konuşmaya geldi. Pamir'in Deföm'ü öğrendiğini de biliyor ve Pamir Neriman'a \"Ben böyle oyunda oynamam\" dediğinde hala daha \"oyun senin oyunun, bundan sonra istediğin gibi oyna\" diyor Pamir'e. Bir akıllanmıyor. Ömer üzülecek diye düşünmüyor. Ama Neriman'ı biraz daha iyi anladım galiba. Tek derdi para değil. Sürekli olayların içinde olsun, herşeye burnunu soksun, yönlendirsin, aksiyon olsun, öyle bir kadın. Bir eylem kadını. Ömer Sadri Usta'yı ziyarete geldi. Sadri Usta'ya Defne'nin bu bir yılı nasıl geçirdiğini sordu, Sadri Usta da \"Hiç bilme, kaldıramazsın\" dedi. Fakat Defne'nin başında Anneannesi var, yanında abisi Serdar, kardeşi Esra var, ailesi kadar yakın Nihan ve İso var. Ya Ömer? Ömer'in yanında kim var? Hadi kaçıp gitmeseydi, burada kalsaydı yanında kim olacaktı? Kim Ömer'i sarıp sarmalayacaktı? Sadri Usta Ömer'e, sen bu bir yılı nasıl geçirdin bile demedi. Sanki görüşmeyeli bir kaç hafta olmuş, muhabbet kaldığın yerden devam. Zaten Ömer de Türkiye'ye gelir gelmez Sadri Usta'yı aramadı. İlginç bir ilişkileri var. Sanki görüşünce yakın ama görüşmeyince de çok akla gelmeyen falan. Bu arada Ömer ve İso da bir yıl sonra ilk kez yüzyüze geldiler. İso selam falan vermedi, hemen dükkandan çıkıp gitti. Ömer \"Olaylar iyi insanları da karşı karşıya getirebiliyor\" dedi. Bu dizinin ana fikri olabilir. Öte yandan acaba Neriman'ı falan da affetmek mi lazım diye düşünüyorum, bedeli ağır da olsa, her şerde hayır vardırın bir uygulaması gibi karıştırdığı işler, döndürdüğü dolaplar Ömer ve Defne'yi bir araya getirdi, o parayı vermekle Defne'nin abisini mafyanın elinden kurtardı. Affedince de ya yine yaparsa endişesi. Al işte, o kadar pişman olmasına rağmen, yine aynı şeyi yapıyor. Defne ile Koray Sargın sohbet ettiler. Koray Defne'ye gencim, güzelim, seni üzerim diyeceğine pasifsin, edilgensi falan filan dedi. Defne'nin içine bir kurt düşürdü. Defne de fikrini sormak için Nihan'ı aradı. İyi ki Defne'nin hayatında Nihan gibi hem uyanık hem temiz kalpli biri var. Defne'den kat kat uyanık. Neyse, Nihan Defne'ye daha da ileri gidip \"Korkak\" dedi. Bununla ateşlenen Defne'de soluğu Ömer'in evinde aldı. Bölüm bu sahnede bitti. Artık bu konu arkada kalsın istiyorum. Ömer bir şeyleri kendi içinde halletmiş ve eskisinden başka biri. Başka bir Ömer. Eski naif, ciddi, dimdik duran Ömer değil. Daha sağ sol yapan eğilen bükülen bir adam. Defne'yle barışmak sürecinde de kanımca bu yeni kişiliğinin verdiği hatayla, olaya ciddiyetle ve karşıdan girmiyor. Durumu kolaydan alan, hesaplaşmadan herşey hallolmuş gibi bir tavır içinde. Çok kendine güvenli görünüyor. Bu da tuhaf geliyor bana. Ne gerek var. Defne madem senin yabancın değil, yakının, niye onu faka bastırmış gibi davranıyorsun. Ama Ömer de ne yapsın eski haliyle olmadı, şimdi değişti, affetti geldi, bir de gördü ki, kendisi unforgiven olmuş. Ne yapacağını şaşırmakta haklı. Neyse, bu bölümde de Defne haklı mı haksız mı diye tartışılınca, Defne'nin, bu kiralık aşk oyunundan utandığını, Pamir'e kendini aklamak için çırpındığını görünce, ben de Defne'ye herhangi bir haksızlık ediyor olmamak için, bugüne kadarki fikrimi daha detaylandırmak gereği duydum: Defne mi Ömer mi deyince, Ömer'i daha haklı buldum bunca zaman. Ama Defne'yi Neriman'ın teklifini kabul ettiğinde haksız bulmadım. Çaresizdi. Zaman kısıtlıydı. Üstelik Neriman'ın da bu oyunun saçmalığını anlayacağını umuyordu. Hemfikirim. Defne'yi Ömer'i terkettiğinde bile haksız bulmadım. Bir yalanın yüküyle bu kadar özel bir şey yaşamaya dayanamadı. Bir yanda Ömer bir yanda Neriman sıkıştı, taşıyamadı, sürdüremedi, kaçtı, uzaklaşmak istedi, doğal, olabilir. Fakat terkedildiği halde Ömer, \"Neler oluyor Defne, neden böyle yapıyorsun\" demek için, gururunu çiğneyip Defne'nin peşinden geldiği zaman, sanki bu oyuna kendisini Ömer zorlamış gibi, ya da Ömer kendisini terketmiş gibi tuhaf bir şekilde kızgın davrandığında, sert soğuk davrandığında, hoyrat davrandığında ve bundan da pişmanlık duymadığında haksızlıkta metrelerce düştü. Üstelik bunu Ömer'e bir kere de yapmadı. İz geldiğinde de yaptı. Ömer'i yere düşürmüştü, bir de üstüne çıkıp ezdi. Kendisini Ömer'in yerine koymadı. Ömer şimdi aklında soru işaretleri, kimbilir ne haldedir deyip yumuşamadı, kendisi olduğu yerde durdu, bencilce kendini düşündü. Tepedeki Evden kaçışıyla başladı bu süreç. Defne orada başladı aşağı yuvarlanmaya. Ama haklılık haksızlık bir yer kadar. Bu konuyu tartışmayı da içim istemiyor artık, ama dediğim gibi dizide birkaç yerde geçince yazdım mecburen. ingiliz kültürü almış, sütlü çayı merasimle içen sarışın Pamir Marden ve italyan kültürü almış kahveden vazgeçmeyen esmer Ömer İplikçi. Ortalarında da kızıl saçlı kızıl gözlü İrlandalı Defne. Yani Türk televizyonlarında Uefa ligi falan seyrediyoruz. Bir İngiliz, Bir İtalyan bir de İrlandalı varmış diye başlayan fıkralar vardır ya, bu sezon da öyle gibi oldu. İso'nun yeni komşuları Cevdet'e söylediği söz. Cevdet, sokak arasında oynayan çocukları gürültü yapıyorlar diye kışkışlayınca İso kendi bakış açısıyla Cevdet'i suçlu bulup ayar verirken söyledi bunu. Ben söz veriyorum. Hiç beklenmedik yerde geldi bu söz Defne'den. Az sözle dünya kadar da şey anlatmış oldu. Lafı gediğine koydu. Hem geçmişten hem gelecekten aynı cümlede bahsetti. İşte Ömer de bu sözle bütün derdini anlattı. Defne \"Belki arkadaş olabiliriz, belki iyi iş arkadaşları oluruz\" deyince. \"Artık aramızda engel de kalmadı,\" dedi. Düşününce mantıklı, artık sır falan yok. Yeni Nöro ve Pamir işbirliği dışında herkes herşeyi biliyor. Ömer aramızda engel kalmadı deyince, Defne \"Engel sensin Ömer, benim paramparça olan kalbim, senin öfken, aynı dünkü gibi\" dedi. Ömer'in öfkesi? Ömer öfkeli bir adam değil, öfkeli bir adam olsaydı düğünü darmadağın ederdi, ama kendisinden beklediğimiz gibi hiçbir şey olmamış gibi davranmış, zerafetle ve sessizlikle. \"Dünkü öfke\" yeni Ömer'in öfkesi, pek de tanımadığımız, değişmiş, öncekinin çoğu gitmiş azı kalmış, biraz kazanovaya bağlamış, duygularını içinde değil bayağı uluorta yaşayan bir Ömer'in öfkesi. Aslında yukarıda da yazdığım gibi henüz dengesini bulamamış bir Ömer, bu yeni Ömer. Aytekin Ömer'e dedi bunu. Bana da \"Aytekin Derya'nın bir versiyonu\" diye düşündürdü. Yani Ömer ve Defne arasındaki gerçekleri eksik bilip yanlış yorumlayan Derya gibi. Aytekin bir bilse, Ömer'in Defne'yi ne kadar iyi tanıdığını, Kime kimi anlattığını. Derya da sürekli Ömer'in Defne'yi istemediğini falan ima ediyor. İnsan diyor, Ömer ofis mofis takmayıp herkesin içinde bir şeyler yapsın, Defne beni affet falan diye mi bağıracak Defne'nin arkasından, ne yapacaksa, Derya'nın Defne'yi küçümsemesinden kurtulalım. Canları sıkılacaksa, daha gidecek yolları var demektir. Sadri Usta söyledi, İso'ya. Torun uyanınca da görmek için işi bırakıp eve gitti. Bu ayrıntı doğal olmuş, gerçekçi olmuş. Dizide İso bebek de maşallah çok tatlı, şöyle ses çıkarırken, emeklerken falan daha çok görsek. Gerçekçi bir şeyler görsek. Bir bebek tatlılığı görsek. Teslim ol diyor. Dedi Defo. Ne anlaması, düpedüz biliyor Defocik. Ömer öğrendi. Sakladığın kutuyu, vazgeçemediğin tişörtü gördü, öğrendi. Bizzat senden öğrendi. Defne daha baştan bu kadar yelkenleri suya indirirse, bütün sezon ne olacak acaba. Bu arada bu bölümde Pamir-Defne romantik sahnesi azdı, biraz daha çok olmalıydı. Bu kiralık aşk versiyonunda Pamir'in ilgisini şu anda Defne'den çok Ömer'le rekabet kısmı çekiyor gibi. Sakin, acelesiz üslubu hoş. Deniz Tranba da Defne'ye tutulsun istemiştik, bir türlü rayına oturmamıştı, bakalım Pamir Marden'de bu tutulma gerçekleşecek mi. Twilight Saga Eclipse. Defne, hislerini bebek isocuka anlatıyor, sen de olmasan ben kime anlatacağım bunları diyor. E Nihan var ya. Demişti ya, senin magazininle, kendi \"sefil\" hayatının sınırlarından çıkabildiğini, üstelik O Ömer'e de kızgın değil, kararsızlardan. Yani çok uygun bir kıvamda. Hem zaten kadınsal güdülerle Ömer'i de beğeniyor. Anlat Ona, Anlar O."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bir-kariyer-hikayesi-102", "text": "Bugün yani Pazartesi akşamları izlediğim iki dizi var: Karadayı ve Paramparça. Hangisine öncelik versem diye düşündüğümde aklıma Karadayı'nın geçen bölüm son sahnesi geldi. Nazif'in Feride'ye gerçeği, babasının \"Beyefendi\" olduğunu söylediği sahne. Bölüm çok kritik, heyecanın zirve yaptığı bir yerde bitmişti. Böylece seçimimi yapmış oldum. Bölüm bütünüyle doyurucu, heyecanlı bir bölümdü. Olayların hızlanmasında, dizinin finale yaklaşmasının da \"zannımca\" etkisi var. Nazif'e Feride'ye \"Ben gerçekleri bilmen gerektiğine inanıyorum\" dedi. Helal olsun! Çok şükür ki, artık dizilerde biri bunu söyledi ve sözünün de gereğini yaparak gerçekleri dile getirdi. Ayrıca olayı dosdoğru da anlattı: \"Babanın ne kabul ettiğini duydum, ne de inkar ettiğini\" dedi. Yani tanımlar aslında Mehmet Saim'e uyuyor ama işte Feride'nin babası olunca, Suna da dahil \"Aa yok canım Feride, hiç olur mu.\" Keşke olmasaydı. Feride dizi gereği herhalde bunca yıllık meslek deneyimine uymayacak adımlar atabiliyor. Gelip Turgut'a sordu, sormakla kalmadı, üstelik Turgut'a bilgi de verdi, üstelik yanlış bilgi de vermiş oldu, detaya girmeden konuşması yüzünden. Turgut \"Beyefendi'nin Mehmet Saim olduğunu\" Feride'ye Mahir'in söylediği sandı ve işler karıştı. Feride Turgut'a sormakla da çok fena yaptı. Hala olaya tam ayamadı. Bunca zaman Mehmet Saim nasıl kendini korudu, bir sürü ihbarcısı sayesinde. E, Feride biliyor ki, Turgut'a güvenemez. E, ya gidip Mehmet Saim'e yetiştirirse. Feride bunu hesaba katmadı, katamadı. Nitekim Feride gider gitmez Turgut ihbar mesaisine başladı: Mehmet Saim'e durumu haber verdi. Konuşma sırasında da \"Siz unuttunuz herhalde ama size Mahir'in suçüstü tuzağını haber vererek iyilik ettim\" mealinde sözler sarfetti. Evet, Turgut bu şekilde Mehmet Saim'e \"iyilk etmişti\" ama daha yakınlarda, Sosyete'yle ikisini biraraya getiren bir tuzak kurmuş, Mehmet Saim canını zor kurtarmıştı. Ne oldu Mehmet Saim, bunun niye hesabını Turgut'tan sormadı, şimdi de aklına gelmedi. Turgut yine Turgut'luğu yaptı, Kerime Hanım'ı da ele verdi! İnanılmaz. Bu Turgut eşkiyası inanılmaz. Sakin konuşmasıyla, güler yüzüyle nasıl da uyuttu kaç bölüm bizi, Yoksa Turgut biraz olsun yumuşadı mı, biraz olsun başkalaştı mı, sanki eskisi kadar kötü değil derken, oldu işte. Şu Kerime Hanım'la yaptığı işbirliği anlaşmasında Kerime'ye zerre faydası dokunmadı. Bölümün yan hikayelerine Turgut'lunki de eklendi. Turgut'un kabadaylılıkta kariyer edinme sürec. Turgut bunca yıllık savcılık ve pis işler kariyerine yakışmayacak bir taleple herkesi şaşırttı. Sosyete'den kalan boş yere ve işlere talip oldu. Fakat onunki kabadayılık olmayacakmış, \"Patronluk\" olacakmış. Mehmet Saim'den de bu işlerde kendisini desteklemesini, polisle, emniyetle vb. sorun yaşarsa kendisini ört bas ettirmesini istedi. Bu ikisi kişilikleri ve mazileri yüzünden yine bir işbirliğine doğru sürükleniyorlar. Bu arada Turgut'un aleme dahil olma girişimine Orhan'dan ve Seyis'ten veto geldi. Bakalım Turgut ne yapacak. Turgut'tan haberi alan Mehmet Saim faaliyetlerine başladı. Önce de Kerime'yi uyardı. Yani Feride gelipsana sorarsa inkar edeceksin falan filan. Buralarda Kerime'ye kızdım da kızdım."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bir-osmana-mi-zaman-yok-536", "text": "Çalışan, bekar bir anne. Yedi-sekiz yaşlarında, küçük bir oğlu var. Hayatında neredeyse oğlundan başka kimsesi yok. Oğlunun babasıyla yıllar önce ayrılmışlar. Eski sevgilinin şu anda bir oğlu olduğundan haberi yok. Bu bekar anne, bir gün çok ağır bir hastalığa yakalandığını ve durumunun tedavi edilemez derecede ağır olduğunu öğreniyor. Artık yapabileceği tek şey kendisinin yokluğunda, çocuğuna güvenli bir gelecek ve sıcak bir yuva verebilmesi için babaya gidip çocuğun varlığını açıklamak. Bu anlattığım, geçen yıl Fox'ta ekrana gelen Kördüğüm dizisinin başlangıç hikayelerinden biriydi. Dizinin en etkileyici ve en iyi işlenmiş hikayesiydi de bana göre. Neredeyse birebir aynısına İstanbullu Gelin'de şahit oluyoruz bu günlerde. Faruk'un, annesi Esma yüzünden ayrılmak zorunda kaldığı eski sevgilisi Begüm, yıllar sonra Londra'dan Bursa'ya dönüyor. Faruk'a anlatması, açıklaması gereken şeyler olduğunu söylüyor sürekli. Begüm'ün hikayesi yavaş yavaş açıldığı için Faruk'tan Emir adında bir oğlu olduğunu geçen haftaki bölümde; Begüm'ün Bursa'ya dönmesine sebep olan mecburiyetinin, tedavisi mümkün olmayan bir hastalık olduğunu ise bu bölümde öğrendik. Begüm, maddi olanakları çok daha güçlü olduğu ve bu zor zamanlarında onunla ailesi kadar yakından ilgilenen dostları olduğu için Kördüğüm'ün Didem'ine göre çok daha şanslı. Üstelik Begüm - Didem'in aksine- eski sevgili tarafından gerçekten sevilmiş. Didem hikayenin daha başında çok dramatik bir şekilde ayrılmışken Begüm, Faruk ve Süreyya ilişkisinde büyük bir sorun yaratmak üzere, uzun süreliğine geliyor gibi görünüyor. Bazı farklılıklar olmasına karşın iki hikaye arasındaki benzerlikler şaşılmayacak gibi değil. Tesadüflerden söz etmişken.. Süreyya, Faruk'u bulmak için öylesine bir gün, öylesine bir saatte Gölyazı'ya gittiğinde, Begüm'ün de aynı gün, aynı saatte, Gölyazı'nın aynı noktasında olması nasıl bir tesadüftür öyle? Kaderin cilvesi işte! Mantıkla ikna olamayacağınız olay akışı, karakterlerin sıcaklığı ve doğallıyla, akıcı diyaloglarla bir şekilde atlatılıyor. Dizide de sık sık değinildiği gibi, Süreyya çok tatlı, doğal ve sıcak bir karakter. Faruk ve Süreyya'nın başbaşa oldukları sahnelerde, ikisi arasındaki hem romantik hem sevimli sahneler dizinin en büyük kurtarıcılarından. Bu konuda özellikle Aslı Enver'in hakkını bol bol teslim etmek gerek. Süreyya'yı bir başkası canlandırsaydı karakterin böyle sevimli, böyle doğal olacağını ve duygusal olarak diziyi bu denli sırtlayabileceğini hiç sanmıyorum. Bölüm boyunca çok sürükleyici, önemli olaylar olmasa da iyice tanımaya başladığımız, alıştığımız karakterileri görmek ve ilişkilerine tanık olmak isteği, diziden çok fazla sıkılmadan karşısında kalabilmek için yeterli oluyor artık. Sekiz bölümün ardından az çok herkes için bir fikrimiz var; kimden ne bekleyebileceğimizi, ne bekleyemeceğimizi biliyoruz artık. Senarist değişiklikleri nedeneiyle zaman zaman sıkıntı yaşansa da taşlar yerli yerine oturdu. Hırsını bir kenara bırakıp amaçsız, bunalımlı bir halde konakta dolaşıp duran İpek eski iddialı günlerine geri döndü örneğin. Esma ise her şeyi kontrol etmek isteyen, kibirli ve aşağılayıcı karakterinden bir adım bile sapmıyor. Esma tutarsızlığında bile o kadar tutarlı bir karakter ki neredeyse hiçbir hareketi şaşırtmıyor artık. İşte bu yüzden Murat'ın yaptığını anlamak mümkün değil. Şimdi, bana sorun örneğin; kim olduğunu kimsenin bilmediği, motorcu bir kızı akşam yemeğine habersiz getirirsen Esma'nın kıyameti kopartacağını ben biliyorum; Murat sen ne gamsız, ne aklı bir karış havada bir adamsın. Bade'yle yaşadığın saçma sapan durumu hiç açmayayım bile."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bir-tarafa-dagildilar-74", "text": "O Hayat Benim'in 41. Bölümü çocuk yurdunun önünde başladı. Ateş ve Mehmet Emir bir tarafa, Bahar ve Fulya bir tarafa dağıldılar. Aksiyon beyler tarafındaydı. Avukat Ateş aslında polis olacak adammış ama eğitim sistemi işte. Gözükara, cesur, önünü ardını fazla düşünmeden dalıyor olaylara. Bu cevvalliğini teknik hukuki konularda da konuştursa, yani zor durumlarda önüne gelen herkese sadece \"Olmaz, yapamazsınız!\" demek yerine teknik hukuki konuşsa da şu ekran karşısına oturmuş, dört kulak olmuş sade vatandaş da biraz hukuk bilgisi öğrense. Neyse, Mehmet Emir de aksiyon adamı olduğunu gösterdi fakat çocukları dilendiren adamı kovalama, yakalama ve etkisiz kılma sahnesi yeterince uzun değildi, daha yakın çekim, daha detaylı olabilirdi. Bayanlar evde iyi haber beklediler. Beklenen haber çok geçmeden geldi. Ateş Bahar'a haber verirken, Fulya iyi haberi Bahar'dan ikinci el aldı. O sırada Mehmet Emir Esma ile oyun oynuyordu, bu da iyi ama merak içinde bekleyen karısını da bir arasaydı, fena olmazdı. sarılmalar, kucaklaşmalar silsilesi oluyor. Neyse iyi olsunlar da, çok çekti sonuçta Bahar. Mutluluk Bahar'ın, yüksek voltaj herkesin hakkı. Bu arada dizinin ana ekseniyle makası fazla açmaması iyi. Yani Yusuf Ağa'nın ve hepsinin adli, polisiyelik durumu. Zaman zaman başka konular gündeme gelse de ara fazla açılmadan tren yine eksene, konu yine manşete taşınıyor. Bu bölümde dengeler yine yerinden oynadı. Yeni bir düşman eski düşmanları biraraya getirdi, yakınlaştırdı. Ne de olsa bir alışkanlık, bildiklik, bilindikliklik. Bu bölüm diziye giren, Mücella'nın eski yavuksuzu, neydi adı, hah Salih, Mümü'ye yamuk yapınca eski düşmanlar dost, ayrık otları demet oluverdi: Mümü, Efo ve Nuran. top koşturan santrafora tezahürat yapan taraftarın çoşması gibi oluyor seyirci, goll goll!!! Ve top ağlarda! Tabii maalesef ülkemiz normal koşulları altında bunca lafı onca kimse öyle sakin sakin durup dinlemez ama deli deyip geçiyorlar herhalde Yalnız bu bölüm Nuran da çok bağırdı. O komik de bağırmıyor. Bildiğin bağırıyor. İlyas iyi ki \"Yeter!\" dedi bir ara. Yani. Seyircinin de bir kafası var. Mücella iyi niyetle kalkmış pişmanlıkla oturmuş ve bu lafların bir kısmını haketmiş olabilir ama olan ekran karşısına oturmuş sabi sübyana da oluyor. Yapmayın yazıktır. Hülya salonda ağlarken haline içlenip gidip sarılması. Gerçi bu sadece Efsun vak'ası değil, Nuran da Mehmet Emir'e üzüldü etti, dizi biraz o yöne de dümen kırıyor, belli. İki aile yakınlaşacak gibi. En azından Gelincik Yoluşu ailesinde konak ailesine bir sempati var, oluştu birden nedense. Ya Hasret'in Fulya'yı tesellisi ne demeli. Yahu kardeşim Fulya değil miydi handa senin dükkanına gelip, elbiselerini havalı havalı önüne atıp, yapın da size iki kuruş gelir olsun falan filan diyen. Aklı sıra aşağılayan. Tamam Fulya genelde iyi kız, bir Hülya değil, daha adil, daha makul, daha uysal, o da var. Fakat sonuçta sana kötülük yaptı bu kadın. O Hayat Senin'di, hayatını çaldı! Bu ne genişliktir, bu ne şefkattir. Fulya senin kızın da değil ne bu anaçlıktır ona karşı. Biz de diyorduk ki Mehmet Emir hele bir öğrensin Fulya'nın Hasret'i kapıdan gönderdiğini, bak neler olacak, herkes yanlış koltuktan kalkacak, kendi yerine oturacak... Ama öyle olmadı. Bundan sonra Hasret ne yapacak, yalnızdı, yine yalnız mı kalacak? Gerçi ne yapalım herkesin bir huyu var. Hasret'in de böyle demek ki diyeceğiz. Fulya da iyi ki Hasret gibi bir vakur, gururlu bir rakibem var diyecek, samimiyetle sevinecek. Olabilir. Yazıyı bitirir, arabayı kenara parkederken: Bölüm Salih'in oto tamirhanesi önünde bitti. Salih oyunu iyi kurmuş, iki tarafı da ağının içine almış. Şimdilik. Bir soru işareti bıraktı ortaya. Dizinin 42. bölüm fragmanı çıkmış. Fragman bu son sahneden çok başka bir yerde, paralel evrende seyrediyor gibi. 2. fragman çıkarsa biraz daha netleşir durumlar herhalde. Voltaj ayarı: Bu yazıda yaptığımız şakaları gerçek sanmayınız. Bu Cumartesi, geçen haftaya göre Kiraz Mevsimi ve Kertenkele dizilerindeki artışın etkisiyle Total grupta artış, AB grubunda ise, İlişki Durumu Karışık'taki artışa rağmen düşüş var. Beş dizinin aldıkları sonuçların toplamıyla Total grupta (+0,80) artış; ve AB grubunda (-1,36) oranında düşüş söz konusu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bir-uzun-ve-bitmek-bilmez-final-106", "text": "Kara Para Aşk'ı başından beri izliyorum. İlk sezon bol dallı budaklı, uluslararası boyutu bile olan polisiye hikayesinden, çizilen zeki, sıradışı ve başarılı polis karakterinden ve çekişmeli yavaş yavaş işlenen romantik hikayesinden çok hoşlanmıştım. İkinci sezonda diziden çok şey eksildi, hikayede altından kalkılamadığını düşündüğüm büyük değişiklikler yapıldı. Sanırım, oyuncuların ayrılışlarına ya da bazı muhtemel anlaşmazlıklara bağlı olarak, hikaye önemli dirsekler yaptı. Gerilim unsuru iyi yönetilemedi. Bu nedenle ikinci sezon başarı olarak ilkinin çok gerisinde kaldı. Yine de bir şekilde beni Çarşamba akşamları karşısına oturtmayı başardı. Bir tahmin elbette ama geçen sezonun sonunda Nebahat Çehre'nin ayrılmasıyla senaryoda planlanmamış, ani değişiklikler olduğunu düşünüyorum. Çünkü Ömer'in ağabeyi Hüseyin'in cinayetlerin sorumlusu olması çok tepeden düşer gibi, pek de altı doldurulmadan verildi bize. Dahası Hüseyin ilk sezonda, ikinci sezon boyunca karısı Melike tarafından sürekli olarak tanımlandığı gibi yalan söyleyen, karısına çok kötü davranan, eve hiç uğramayan biri değildi. Hüseyinin 'aslında' kim olduğunu öğrendiğimizde şaşıracağımız ama 'evet, gerçekten... demek ondan dolayı..' gibi bir idrak etme yaşayacağımız bir alt yapı olamadı. Belki yanılıyorum, belki yalnızca bunun sunumu iyi planlanmamıştı çünkü aslında Ömer'in ailesinin ne kadar temiz, Elif'inkininse ne kadar sorunlu olduğunun işlenmesi de bir 'ters köşe' potansiyelini barındırıyordu. Bir dizinin iki sezon gibi, pek çok faktörün öngörülemeyeceği bir süreye yayılıyor oluşu eminim senaryo açısından büyük sıkıntılara neden oluyordur. Reytingin azalması ya da az önce de değindiğim, oyuncularla yaşanan sorunlar gibi... Örneğin hikayenin ilk başlarında Elif'in yakın arkadaşı Bahar'ın, sevgilisi Levent'i de kullanarak herkesin peşinde olduğu elmasları ele geçirmek için yaptığı planların birdenbire önemsizleşmesi, silinip ortadan kayboluşu gibi. Dizinin ilk basın görsellerinde bu karakterlerin konumlarına bakılırsa, Fatih ve Nilüfer kadar ağırlıkları olmasının planlandığı da görülebilir zaten ama muhtemelen, bazı zorunlu değişiklikler sebebiyle bu yan hikayeden tamamen vazgeçildi. Yine ilk sezon çok başarıyla oluşturulan ve işlenen, kendisine yeni, itibarlı bir kimlik ve hayat yaratmayı başarmış, tıbba takıntılı ve sadist Tayyar karakterinin de, çocuğuna hamile olduğunu düşündüğü Pınar'ın öylece ortadan kaybolmasını umursamayan bir karaktere dönüşüvereceğini kim tahmin ederdi. Kısaca \"Haydaaa!\" denecek bu durum da muhtemelen oyuncunun projeden ayrılmasından kaynaklanıyor. Hemen hemen bütün karakterlerin peşinde olduğu ve mutlaka bulmaları gerektiği söylenen elmasların birdenbire Tayyar ve Hüseyin arasında \"boncuklar senin mi benim mi\" meselesine indirgenmesi gibi.. Yazık ki bütün bu ani dirsekler ve değişiklikler en başta ince ince işlenerek oluşturulan karakterlerin ve hikayenin inandırıcılığını çok zedeliyor. Bu hikayenin romantizm ayağındaysa çok sıklıkla işlenen \"zengin-fakir\" ve \"ayrı dünyaların insanları\" çatışmasının çok ötesinde, biri nişanlısını diğeri doğum gününde babasını aynı aracın içinde cinayete kurban vermiş iki insanın yollarının kesişmesi gibi hem ilginç hem inandırıcı bir çıkış noktası vardı. Öyle ki bütün bu olayları çözmek için birbirlerine ihtiyaçları vardı, acıları birbirine çok yakındı ama birlikte olmak da başta tercihleri değildi. Zaman içinde oluşan Elif'in bariz ilgisine Ömer, merhum nişanlısına hala duyduğu sevgi ve sadakat nedeniyle karşılık veremiyordu. Elif'in mecburen dahil olduğu kara para aklama işini Ömer'den saklaması da ayrı bir sürükleyici unsurdu. Gerçekten de hikayenin çıkış noktası ve ilk sezon boyunca işlenişi çok başarılıydı. Ömer ve Elif, farkında oldukları sorunlarının tamamını çözdüler, ilişkileri başladı, birbirlerini daha önce kimseyi sevmedikleri kadar çok seviyorlardı... Fakat sürmesi gereken koca bir sezon daha vardı ve dizinin en önemli unsuru olan bu ilişkinin, bir takım sorunlar yaşaması gerekiyordu ki izleyci sıkılmadan, heyecanla ve merakla izleyebilsin. Bu kaygı, bütün diziler için gerekli olan, gayet anlaşılır bir durum ama başarı bunu hikayeye ne kadar doğallıkla yedirebildiğinizde. \"Kara Para Aşk\" maalesef bunu başaramadı. Öyle bir noktaya gelindi ki artık neredeyse bir kılıf bulmaya bile çalışmaksızın diğer karakterler kendi aralarında \"Elif ve Ömer'i mutlaka ayırmamız lazım\" demeye başladılar. Tayyar, Hüseyin'le buluşup \"Ne yaptın, ayırabildin mi onları\" diye soruyordu örneğin. Ya da 'ölerek diziden çıkmış anne' kontejanını doldurmak için sürpriz yumurtadan çıkar gibi çıkıp geliveren, daha önce başsağlığı için bile ziyaret etme gereği duymadığı yeğenlerinin hayatının orta yerine yerleşen Nedret Hala \"Onları mutlaka ayırmamız lazım\" diye dolaşıp türlü entrikalar planlıyordu. İlk sezon çok zekice kurgulanan polisiye olay örgüsü ve inandırıcı aşk hikayesi \"Yoksa Ömer'in gayr-ı meşru bir çocuğu mu var?\" noktasına kadar getirildi. Başından beri takip eden sadık izleyicinin ikna olmadığı bu \"çözüm\"ler yüzünden dizi cazibesini kaybetti. Yine de en başta özgün ve sıra dışı bir şekilde tasarlanmış karakterler ve ilişkiler nedeniyle ilk sezondaki izleyicinin bir kısmı takibe devam etti. Şahsen benim merak ettiğim, \"Şu da olsa da rahatlasak..\" dediğim hiçbir şey kalmadı. Bu dizinin ikinci sezonu ve uzun süren finali iyi planlanamadı. \"Kara Para Aşk\" da \"Keşke fazla uzatılmadan, ilk sezonda final yapılsaydı.\" dediğimiz, büyük bir potansiyelin iyi değerlendirilemediği diziler müzesinde yerini alacak maalesef. Bir dizinin iki sezon gibi, pek çok faktörün öngörülemeyeceği bir süreye yayılıyor oluşu eminim senaryo açısından büyük sıkıntılara neden oluyordur. Reytingin azalması ya da az önce de değindiğim, oyuncularla yaşanan sorunlar gibi... Örneğin hikayenin ilk başlarında Elif'in yakın arkadaşı Bahar'ın, sevgilisi Levent'i de kullanarak herkesin peşinde olduğu elmasları ele geçirmek için yaptığı planların birdenbire önemsizleşmesi, silinip ortadan kayboluşu gibi. Dizinin ilk basın görsellerinde bu karakterlerin konumlarına bakılırsa, Fatih ve Nilüfer kadar ağırlıkları olmasının planlandığı da görülebilir zaten ama muhtemelen, bazı zorunlu değişiklikler sebebiyle bu yan hikayeden tamamen vazgeçildi. Yine ilk sezon çok başarıyla oluşturulan ve işlenen, kendisine yeni, itibarlı bir kimlik ve hayat yaratmayı başarmış, tıbba takıntılı ve sadist Tayyar karakterinin de, çocuğuna hamile olduğunu düşündüğü Pınar'ın öylece ortadan kaybolmasını umursamayan bir karaktere dönüşüvereceğini kim tahmin ederdi. Kısaca \"Haydaaa!\" denecek bu durum da muhtemelen oyuncunun projeden ayrılmasından kaynaklanıyor. Hemen hemen bütün karakterlerin peşinde olduğu ve mutlaka bulmaları gerektiği söylenen elmasların birdenbire Tayyar ve Hüseyin arasında \"boncuklar senin mi benim mi\" meselesine indirgenmesi gibi.. Yazık ki bütün bu ani dirsekler ve değişiklikler en başta ince ince işlenerek oluşturulan karakterlerin ve hikayenin inandırıcılığını çok zedeliyor. Şahsen benim merak ettiğim, \"Şu da olsa da rahatlasak..\" dediğim hiçbir şey kalmadı. Bu dizinin ikinci sezonu ve uzun süren finali iyi planlanamadı. \"Kara Para Aşk\" da \"Keşke fazla uzatılmadan, ilk sezonda final yapılsaydı.\" dediğimiz, büyük bir potansiyelin iyi değerlendirilemediği diziler müzesinde yerini alacak maalesef."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-biri-defneye-soylesin-326", "text": "Kiralık Aşk yeni sezonunu bu bölümle başlamış hissettim. Çünkü, geçen bölüm finalini saymazsak, Ömer ve Defne'nin yüzyüze geldiği sahneler bu bölümle başladı. Şahsen ne kadar Ömer haklı, Defne haksız demeye devam da etsek, dizi bir şekilde kendi rotasında yürüyor, o rota da Ömer'in kendini haksız bulması üzerine kurulmuş durumda. Biz de ya bu rotayı gözleyeceğiz ya da bu diziden vazgeçeceğiz. Ömer aşk ve gurur arasında kalmadı zannımca, aşk ve mantık arasında kaldı, o da aşkı seçti. Şimdi ben de diziye bakıyorum, mantıksız ama dizide beni çeken bir şeyler var, şusu busu çekiyor desem olmuyor, bütün bir şey, ne bilmiyorum, fakat aşk olsa gerek deyip, izlemeye devam ediyorum. Ömer kendini haksız buluyorsa, Ömer'deki bu hava ne canım? Bir mahçup ol, bir mesafe al, bir tedirgin ol, bir gözle. Ama yok. Demek ki Defne'nin kendisini çok sevdiğine olduğuna inanmış. Aslında bu da iyi bir şey. Zaten o sevgiye, o sevginin büyüklüğüne inanmasaydı dönmezdi. Neyse döndü ama beklediği gibi olmadı. O affederek döndü, kendini cezalı buldu... diyecektim ki tam, alışkanlık işte, bir yıl boyunca sırrı bilip saklayan herkes vicdan azabı çekmemiş Ömer duyunca tepkisi ne olur, terkeder diye korkmamış gibi dizi yeni baştan yazıldı ve O kendini suçlayarak döndü, doğal olarak da cezalı buldu. Genel mantık içinde değil, dizinin koyduğu kurallara göre fikir yürütüyorum. Kendini suçlayan, bin pişman bir adam böyle mi davranır a canım. Elalemin kızına otoparkta sarılmalar. Çok film izlenmiş. O filmlerde kız bağırır çağırır adam bastırır, kız sakinleşir, pes eder. Öyle olmadı çok şükür, Defne Ömer'in elinden kurtuldu, bastı gitti. Ömer'in yapacağı... O da ne yapacağını şaşırdı işte. Yalnız Defne'yi Pamir'le giderken gördüğünde dizinin bir dönemi kapandı, yeni dönemi açıldı. İsterim ki, Pamir de Ömer'le Defne'yi başbaşa, samimi görsün, bu samimiyetin illaki canım cicimli olması gerekmez malum, aradaki mesafeden bir şeylerden anlaşılır o, neyse Pamir için de Defne başka bir yere gelsin. Şu anda gerçi kibirli değil, hatta mesafesi de fena değil ama Defne'yle hemen \"ya yaparsın ya yerine başka bir lojistikçi alırız\" falan diye konuşması hoşuma gitmedi. Zaten okumakla ceo mu olunurmuş, sen hiç bir yerde çalışma, okuldan çık ceo ol. Jet kariyer. Geçen hafta Amerika'da olan Necmi bu bölüm Türkiye sınırlarında göründü, Koray Sargın Stil Vagonu'nda işe başladı. Neriman Ömer'e gidip özür diledi, Ömer affetmedi. Nihan Ömer'in döndüğünü öğrendi. Serdar ve Nihan, Defne'ye analı kızlı yemek siparişi verdi. Ekmekarası Defne'nin özel kutusunu buldu, Defne kutuyu işe götürdü. Aytekin Defne'yi sinir edip durdu. Pamir, Defne'ye \"Albertine\" adını taktı. Pamir Defne'ye \"Ömer'in kuzeni\" diye tanıtıldı. Koriş Şükrü'yü ağzına doladı, işten çıksın falan deyip durdu. En son Nazlıcan'a böyle yapmıştı. Ağzından yel alsın. Sadri Usta Ömer'in döndüğünü öğrendi. Ömer Sadri Usta'yı görmeye gelmedi. Ömer'in üzerinde hassasiyetle durduğu kahve makinası çalışmadı, bozuk çıktı. Defne iki firmanın birden Lojistik müdürü oldu. Passionis'e gidip ver bana bir maaş dedi ama haliyle sigorta mevzu olmadı, bari Bes yapsalardı. Seda'nın alt perdeden, sakin, serin konuşmaları hoşuma gidiyor. Üzerimde dinlendirme etkisi yapıyor. Sinan kendisine \"Saldırgansınız Seda Hanım\" diyor ama aslında kendi alanı içinde duruyor ve net. Uzlaşmacı değilsiniz dedi, O konuda bir şey diyemeyeceğim. Sizin yerinize konuşabileceğim biri var mı, onunla konuşayım ben, dedi. Aslında bu sözün aslı, \"sizin yerinize konuşabileceğimiz bir erkek yok mu, bizimle o muhatap olsun\", maalesef deneyimdir, o yüzden Seda bunu kadın-erkek ekseninde almakta haklıdır, Sinan genelde ılımlı bir kişi olmasına rağmen Seda'ya karşı kendisi bizzat suçladığı şeyi yapıyor, saldırgan davranıyor. Fakat bu bir yana, Sinan'ın, sütten ağzı yananın yoğurdu üflemesi misali hiçbir sırra gizli mahrem konuya girmemesi hemen kaçması hoş. İso'nun Defne'nin moralinin bozuk olduğunu anında anlaması hoşuma gitti. Rol yapmasını falan yemedi. Fakat sahip çıkmayı fazla abarttığına bu bölüm tanık olduk. Neriman Ömer'in suçluluğu konusunda kararsızım diyecek oldu, bir ejderha gibi kızın üzerine alev püskürttü. Vaktiyle Nihan'a kara sevdalıyken böyle sahiplenmiyordu Nihan'ı, vaktiyle Nihan'a kötü davranıyor diye Serdar'a atar yapıyorken bile Serdar'a Ömer'e olduğu kadar öfkeli değildi. Bir şey olmuş. Defne affetsin demiyorum. Herkesin kendini korumaya hakkı var. Bu ilişkiden zarar gördüğünü düşünüyorsa tabii ki istediği gibi susabilir, muhatap olmayabilir. Küsçülük oyunu falan deyip kendi yaptığını küçümsedi ama susmanın iyi olduğu durumlar vardır. Fakat sanki Defne'ye kalsa affedecek de anneannesini, etrafında kendisi için bu bir yıl boyunca çabalamış, düzelsin diye uğraşmış insanlara ihanet edecekmiş gibi hissediyor ve kendinden çok onları düşündüğü için sanırım Ömer'e biraz olsun ılımlı davranmıyor. Kiralık Aşk'ın olmazsa olmazı asansör sahneleri yeniden başlayacak galiba."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bu-bahar-atesten-ne-istiyor-95", "text": "O Hayat Benim'in 48. Bölümü, handa İlyas'ın kendini ve dükkanı ateşe verdiğ sahneyle başladı. Başka bir ateş, İlyas'ı kurtardı. Bahar, İsmail Komiser'in teklifini kabul ederek onun evinde kalmaya ve bir yandan iş aramaya başladı. Efsun tesadüfen İsmail'in evine gittiğinde Bahar'ın orada kaldığını gördü ve ikisinin arasında bir ilişki olduğunu sandı. Ateş'e durumu ispiyonladı. Ateş Bahar'la görüşmeye geldi. Bir sonuç alamadan geri döndü. İkinci gelişinde ise Bahar'ın onu hayatından çıkardığını söylemesi üzerine, o da nişan yüzüğünü Bahar'a geri verdi. Bölüm de bu sahneyle bitti. İlyas ve diğerleri Bahar'ın ismail'de kaldığını öğrendiler. Bahar yangını öğrenince İlyas'a mektup yazdı, İsmail götürüp verdi. Hülya, konakta mevlüt yapılırken Ateş'i vurmaya hana gitti. Kızı Müge engelledi. Salih çiçek çukulata, Mücella'yı istemeye geldi. Mücella Nuran'ı Gelincik Yokuşu'ndaki evden kovdu, bir süre gelme dedi. Nuran tek başına müştemilata döndü. Efsun'un, Bahar'ın İsmail'in evinde kaldığını öğrendiğinde gösterdiği tepkiyle, Ateş'in öğrendiği tepki ne kadar farklıydı. Ateş Bahar'ı tanıyor ve güveniyor. Efsun iste ne Bahar'ı tanıyabilmiş bunca zaman, ne de İsmail'i. İkisine de güvenmiyor. Gerçi bu saatten sonra İsmail ve Bahar arasında bir ilişki konusunda haklı da çıksa olur, çünkü İsmail'i hak etmiyor. Bunu belki ikidir belki daha fazladır yazıp duruyorum ama Bahar sesimizi duymuyor. Ateş'in yerinde başkası olsa, mesela ailem dediği birileri olabilseydi bu kadar Bahar da Bahar, Bahar benim ailem demezdi, beni anlamayan Bahar bin uzak olsun derdi, yoluna giderdi. Bahar niye Ateş'e sürekli sen bizi değil intikamını tercih ettin deyip duruyor, nedir bunun mantığı, izahı ayol? Sanki kız Edibe'nin kendi babannesi olduğunu biliyor. Bilse kısmen haklı ama bilmiyor da, e bu ne yahu! Al Baharı, Vur Efsun'a. Efsun komik falan bazen ama bazen de hem komiklikte aşırı gidip tadı kaçıyor, hem de kötülüğü mantık tanımaz bir durumda, bu da işin gırgırını bırakıp izleyince hakikaten kızdırıyor. Bir de car car konuşması yok mu, nefes almadan, çekilir değil. Bahar'ı aramaya Ateş'in evine geldiğinde ve Bahar Sakine'nin eşyalarını getirmesini bir kafede beklerken oraya geldiğinde, sanki Bahar ayıptaymış da saklanıyormuş gibi davranmaları yok mu, bu nasıl bir bünye bozukluğudur, insanda ne sinir bırakır ne sabır, izin versen. Ama ne yaptı Bahar, son lafı süper oturttu, senin bütün hayatın yalan, dedi, Efsun da gık bile diyemedi. Bölüm öncesinde Beyza tüm gerçekleri açıklıyor diye tanıtım yapıldı, hani nerde? Dizi Beyza'nın Efsun'un ve Nuran'ın sakladıklarını bildiğini mi unuttu? Sadece Edibe Atahan'ın telefonundaki bilgiyi Ateş'e verdiği bilgisini paylaştı. Demiyoruz ki, pat diye söylesin, tadı kaçsın, hayır, böyle aşama aşama iyi, ama yanıltıcı, gereksiz heyecanlandırıcı oldu bu tanıtım. Hülya Atahan'ı Paramparça'nın Dilara'sına benzettim bu bölüm iyice. Dilara nasıl, iki kızı de ben alacağım, çünkü ben zenginim diyebiliyorsa, Hülya da Ateş'in hem de çocukken anne babasız kaldığını zerre önemsemiyor. İkisi de sıfır empati. Dilara karşımdaki de bir anne, o da emek vermiş demiyor, Hülya da karşımdaki de bir evlat, o bu acıyı yaşamış demiyor. Bir de Mehmet Emir kendisini suçluyor, annesinin beyin kanaması geçirmesiyle ilgili ama kadının yurt dışında milyonlarca doları varmış, bunları torunları için saklamış, Mehmet Emir'in de haberi yokmuş. E peki Mehmet Emir, mecburen konağı satacağız anne dedğinde kadın üzülmek yerine ve oğlunu böyle açmazda geri göndermek yerine niye dememiş ki, benim param var oğlum, sen müsterih ol diye. Hem kendini üzdü, hem oğlunu üzdü. Fulya da başka bir yüzsüz. Sen Mehmet Emir'e saydır döktür, insan içinde rezil et, orada burada, sonra da konakta bir şey olmamış gibi ye iç yat. Edibe Hanım vefat etmeden önce ayrılmalıydı konaktan. Şimdi hepten gitmiyor. Efsun da şu konuda haklıydı, Bahar'ın bir iki akşam yanında kalabileceği bir arkadaşı yok muydu, tamam öyle denk geldi ama İsmail sonuçta Efsun 'un sevgilisi, hem yakışık almadı hem de İsmail'i de evinden etmiş oluyor. Gelecek bölümde özete göre Mehmet Emir Efsun'u konaktan gönderiyormuş, Ateş'e yardım ederek, Edibe'nin ölümüne sebep oldu diye. Buralar oyuncu performasına çok bağlı. Efsun bozulursa, bozguna uğrarsa oh olsun denecek. Bölüm Ateş-Bahar sahnesiyle bitmişti ama ben gelecek bölümde konaktaki Efsun ve konak kalabalığı arasındaki karşılaşma sahnesini merak ediyorum. Bahar yangını öğrenince İlyas'a mektup yazdı, İsmail götürüp verdi. Hülya, konakta mevlüt yapılırken Ateş'i vurmaya hana gitti. Kızı Müge engelledi. Salih çiçek çukulata, Mücella'yı istemeye geldi. Mücella Nuran'ı Gelincik Yokuşu'ndaki evden kovdu, bir süre gelme dedi. Nuran tek başına müştemilata döndü. Efsun'un, Bahar'ın İsmail'in evinde kaldığını öğrendiğinde gösterdiği tepkiyle, Ateş'in öğrendiği tepki ne kadar farklıydı. Ateş Bahar'ı tanıyor ve güveniyor. Efsun iste ne Bahar'ı tanıyabilmiş bunca zaman, ne de İsmail'i. İkisine de güvenmiyor. Gerçi bu saatten sonra İsmail ve Bahar arasında bir ilişki konusunda haklı da çıksa olur, çünkü İsmail'i hak etmiyor. Hülya Atahan'ı Paramparça'nın Dilara'sına benzettim bu bölüm iyice. Dilara nasıl, iki kızı de ben alacağım, çünkü ben zenginim diyebiliyorsa, Hülya da Ateş'in hem de çocukken anne babasız kaldığını zerre önemsemiyor. İkisi de sıfır empati. Dilara karşımdaki de bir anne, o da emek vermiş demiyor, Hülya da karşımdaki de bir evlat, o bu acıyı yaşamış demiyor. Bir de Mehmet Emir kendisini suçluyor, annesinin beyin kanaması geçirmesiyle ilgili ama kadının yurt dışında milyonlarca doları varmış, bunları torunları için saklamış, Mehmet Emir'in de haberi yokmuş. E peki Mehmet Emir, mecburen konağı satacağız anne dedğinde kadın üzülmek yerine ve oğlunu böyle açmazda geri göndermek yerine niye dememiş ki, benim param var oğlum, sen müsterih ol diye. Hem kendini üzdü, hem oğlunu üzdü. Fulya da başka bir yüzsüz. Sen Mehmet Emir'e saydır döktür, insan içinde rezil et, orada burada, sonra da konakta bir şey olmamış gibi ye iç yat. Edibe Hanım vefat etmeden önce ayrılmalıydı konaktan. Şimdi hepten gitmiyor. Efsun da şu konuda haklıydı, Bahar'ın bir iki akşam yanında kalabileceği bir arkadaşı yok muydu, tamam öyle denk geldi ama İsmail sonuçta Efsun 'un sevgilisi, hem yakışık almadı hem de İsmail'i de evinden etmiş oluyor. Gelecek bölümde özete göre Mehmet Emir Efsun'u konaktan gönderiyormuş, Ateş'e yardım ederek, Edibe'nin ölümüne sebep oldu diye. Buralar oyuncu performasına çok bağlı. Efsun bozulursa, bozguna uğrarsa oh olsun denecek. Bölüm Ateş-Bahar sahnesiyle bitmişti ama ben gelecek bölümde konaktaki Efsun ve konak kalabalığı arasındaki karşılaşma sahnesini merak ediyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bu-cesuru-bir-yerden-gozum-isiriyor-ama-377", "text": "Cesur ve Güzel'i biraz geç kalmış da olsam nihayet izleyebildim. Kıvanç Tatlıtuğ ve Tuba Büyüküstün gibi iki büyük starın yan yana geleceği projeyi merakla bekliyordum ama fragmanlar beni hayal kırıklığına uğratmıştı; merak uyandırıcı, ilginç bir şey bulamamıştım fragmanlarda. Yayın gününde de tercihimi Vatanım Sensin'den yana kullandım. Yine de diziye bir şans vermek istedim. Doğrusu beklediğimden çok daha eğlenceli bir dizi buldum karşımda. Baştaki kaza sahnesi dışında, bölüm boyunca aman aman pek bir olay olmamasına rağmen hiç sıkılmadan, merakla izledim. Genellikle ilk bölümlerde ya çok fazla olay doldurulup neredeyse her şey bir anda elden çıkarılır ya da temposuz, ritimsiz bir şekilde uzun uzun karakterler ve ilişkiler tanıtılır. Cesur ve Güzel ilk bölüm için bu dengeyi çok başarılı kurmuş. Hem kimin kim olduğunu, karakterini, amacını görebildik hem de gelişecek olaylara ilgi çekici bir başlangıç yapılabildi; bir yandan ana karakterimiz Cesur'un gizemi de korundu. Yine yerli dizilerin en büyük sorunlarından olan sahne süreleri de çok ideal tutulmuştu. Bununla birlikte fragmanlardan edinilen klişe izlenimi de haklıydı. 'Tutan' bir dizi yapabilmek için bütün garanti yollara başvurulmuş. Bu dizinin ana konusu şu: Nefretten doğan aşk, intikam, entrika. Bundan fazlasını beklememek gerek belli ki. Daha bölümün başında sinsice, kaza süsü verilmeye çalışılmış bir cinayet girişimi.. Bir kazayla biraraya gelen ve birbirilerini görür görmez etkilenen ama elbette aynı zamanda bir nefret ilişkisi geliştiren ukala bir erkek ve inatçı bir kadın.. Bu kadın, elbette intikam alınacak düşmanın biricik kızı.. Babasının gölgesinde ezilen hırslı bir oğul.. Sahte hamilelik... Klişeden başınızın dönmemesi mümkün değil. Ne var ki dizi kendisini olduğunundan daha derin, daha anlamlı bir iş gibi göstermeye çalışmıyor. Bütün bu konuları, çok da dramatik olmayan, akıcı, hızlı, eğleneceli ve samimi bir şekilde işliyor. Oyuncu seçimleri çok başarılı. Oyuncuların her biri rolüne mükemmel oturmuş. Adeta karakterler cast çalışmasından sonra yeniden mi şekillendi, denecek kadar sahici hepsi. Ama en çok Erkan Avcı'nın performansından etkilendiğimi söylemeliyim. Son derece kanlı-canlı, gerçekçi, enerjik biri Korhan. Hem babasının hem karısının baskısı altında ezilirken bir yandan umutlu, heyecanlı, hayat dolu ve daha önce bu çerçevede izlediğimiz karakterlerden daha farklı ve sahici bir karakter yaratmayı başarmış Avcı. Onun bulunduğu sahnelerde dizinin enerjisi yükseliyor adeta. Kıvanç Tatlıtuğ da Tuba Büyüksütün de ekrana çok yakışan, ekranı dolduran oyuncular. Cesur ve Güzel'de hem fiziksel olarak hem de enerji olarak uyumlular. Yalnız Kıvanç Tatlıtuğ'un kariyerinde yer alan onca etkileyici işten sonra Aşk-ı Memnu'ya geri dönmek istemesi beni şaşırttı. Tatlıtuğ Aşk-ı Memnu'dan sonra peş peşe Ezel, Kuzey Güney, Kelebeğin Rüyası, Kurt Seyit ve Şura'da hem yeteneği hem oyunculuk cesaretiyle herkesi etkilemeyi başarmışken risk almamak adına mı bu geri dönüşü yaşadı? Çünkü Cesur, bildiğiniz Behlül 2.0; bakışları, gülüşü, küstahlığı, kibriyle neredeyse bıraktığımız gibi duruyor. Onun daha erdemlisi, vefalısı, bencil olmayanı elbette... Behlül, Bihter'in ani ölümden sonra uzun süre kendisine gelemez. Yıllar süren inzivadan sonra olgunlaşmış ve hatalarını tamir için kendini zorbaların ıslahına adamıştır. Bu süreçte gerçek ailesine zarar vermiş olan Tahsin Korludağ A. Ş'den intikam alacak ve tüm madurların içine su serpecektir. Planını uygulamaya başlar ama şansa bak ki Korludağ Holding'in güzel mi güzel bir de kızı vardır. Ne kadar acı çekmiş olursa olsun, huylu huyundan vazgeçemeyecektir. 'İmkansız Aşk' Cesur Behlül Alemdar'ın varlık sebebidir. Az sayıda da olsa rahatsız edici ya da kafa karıştırıcı şeyler de olmadı değil elbette. Sühan'ın daha sadece ikinci görüşünde Cesur'a \"senden nefret ediyorum\" diyebileceği kadar ne geçti ikisi arasında? Kısacık karşılaşmalarının sadece beşincisinde alevlerin üstüne 'Cesuuuurrr! Cesuuuur!' nidalarıyla atlayacağı kadar ne yaşadı Sühan? Henüz sebebini öğrenemediğimiz intikamı için her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplayan, işini yasal olarak sağlama almak için uğraştığını gördüğümüz Cesur nasıl olup da kendisini ondan intikam almaya adadığı adamın ailesini hiç araştırmamış; kızı Sühan'ı, damadı Bülent'i hiç görmemiş olabilir. Çok sağlamcı görünen Cesur bu konuda kervanı yolda düzmeye karar vermiş anlaşılan. Sezin Akbaşoğulları, karakterini başarıyla canlandırıyor olsa da Cahide çok yorucu bir kakater olmuş. Bu karakterin entrikaları, sinsilikleri, çırpınışları biraz daha yavaş yavaş işlenebilseymiş daha güzel olurmuş. Bebek konusuna ikinci bölümde girilseymiş mesela."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bu-kimin-hikayesi-127", "text": "Ömer'in geçmişi, Ömer'in duvarları, Ömer'in yalnızlığı, Ömer'in bağımsızlığı, başarısı, Defne'si, Şükrü'sü, Sadri Usta'sı, küs dedesi, yengesi, amcası, kuzeni, İzi, yıldızı, dehası, tasarımları, evi, gizli odası, her güne özel kahvaltısı, sebze suyu, pazı sarması, kırmızı biberli çikolatası, kimse bilmez fıstık ezmesi, ensesi, şiirli italyancası, kayıp başucu kitapları, sihirli müzikleri, sporu, lise basketi, dayandığı golfü, güncel küreği... Sevmedik mi, sevdik. Hala da seviyoruz. O tonu vurgulaması. Anlamca: Aşk tutku sıcak derin, vurgusu \"Umurumda değil\" şeklinde pervasız, aldırmaz, serin. Efelenme dense... Değil de... \"İstersen her an arkamı dönüp de gidebilirim, seninim evet ama tam senin de değilim, olmayabilirim...\" Anlamla ifade arası yüz seksen tane boncuk derece içeren iki kutuplu, gerilimli bir hal: Ne gidebilirsin, ne kalabilirsin, ne bekliyorsun o da belli değil türünden kalbin ağzında, her an tetikte bırakan çekici bir manyetik alan... Ne diyelim, kapıldık gidiyoruz bahtımızın rüzgarına. Rüzgar demişken... O yürürken savrulan ceketler, ne oluyor efendim? \"Alt tarafı yürümek, ne bu rüzgar,\" demiyor, yürüyor işte adam. Lütfen. Öyle de bir yürüyor ki, orayı burayı kaplıyor, \"İstersen yer açma, ben ve rüzgarım geliyoruz, geliyorum\" diyor. Başka başka.. Sinirlense de ağzını bozmaz, küfür etmez, sabrını korur hali, alt dudağa sınır çekme hareketi, yana bakma, tatlı gülme, kısa cümlelerle çok şey söyleme, zarif imalar... Enstrümanları say say bitmez bir senfoni.. O da önce saymıştı Defneyi, Şükrü'ye, \"O saçmalamaları, heyecanlanmaları, tatlı tatlı konuşmaları\" bir şeyler bir şeyler... diye. Sonra İz sorunca \"Ne var bu Defne'de?\" diye, aşk önce dile vururmuş, derine inince de sustururmuş hesabı düşünmüş düşünmüş \"Defne işte...\" demişti... O hesap... Bir tek aşk konusunu yavaş kavrıyor, o da kimbilir, belki mizaçtan, belki tecrübesizlikten. Patron-asistan konusundaki mantıkta haklıydı. O da Ömer'in çelişkisi, yan çizmesi. Bahsi geçen patron \"Sinan\" olunca, iş yerinde bu tip ilişkilere sıcak bakmıyoruz, kendimiz olunca, kimseden saklayacak bir şeyimiz yok. Tabii tabii. Run Ömer Run. Defne'nin bir başka iyi huyu da kin tutmaması, barışçıl, uyumlu olması. Adalet güzel şey ama barış da güzel şeymiş. Neticede, buraya kadarki hikayede Defne'nin haklı noktaları olsa da gelgitleri yorucu oldu. Ayrıca kendini korumaya çalışırken, \"Önce ben sonra Ömer,\" dedi, uzun süre. Ömer ne zaman Defne'nin zaten bildiği şeyleri sayıp döktüğünde hak verip \"Doğru\" dese de, ilk tökezde bunları unutup kendini yine kıskançlıklara vs. ye kaptırdı. Mantığına ya da duygularına kaptırsa ikisinin de yolu Ömer'e çıkacak ama öyle de yapmadı uzun süre. Gelgit'in bile bir tutarlığı olmalı. En azından bir süre tutarlı davranabilse iyi olacak, işte o zaman Defne de sevmelere doyulmayacak. İz'e uydurup \"aniden gelir, aniden gider...\" diyelim. O tüfek gösterildiyse o boş tarihli bilet verildiyse... O yolculuk yapılacak. Yapılacak sanırız da... Gösterilmesine rağmen bekleye durduğumuz şeyler de var, acep bağlanır mı bir yerlere... Mesela Ömer'le Ekmekarası'nın karşılaşması, Ömer'in Defne'ye eziyet ettiği, finalde bardak kırdırdığı bölümde. İz'in Ömer'e \"Tarih yok, ne zaman istersen gel, ben beklerim, ya da yanında istersen, gel dersen gelirim,\" demesi dokunaklıydı. Galiba bu kez gelişi bileti gibi tarihsiz, bir daha gitmemek üzere olacak, hayatının bütün sonrasında bir tek Ömer olsun diye. İz'le Ömer arasındaki elektrik güzeldi aslında, birbirlerine yakışıyorlardı da. Bir de flashbackle anılarını kısa da olsa canlandırsalardı, Ömer ve Sinan'ın ilişki geçmişini verdikleri gibi. Sanki \"eski\" İz ve Ömer onca söze rağmen, tam hissedilmedi, bir şeyler eksik kaldı. İz belki de \"Biz İz ve Ömer'iz\" demek yerine \"Ömer'in iziyim\" deseydi, erkeğin kalbine giden yolun midesinden de geçtiğini gördüğümüz bu hikayede ataerkil bir gol atmış olurdu. Bir de İz'in minik tatlı sesiyle \"çav çav\", \"hello\" selamları tatlıydı, uçucu, havai, dinamik bir enerjisi vardı. Ayrıca kartlarını açık oynuyor, açık sözlü, kibar. Rakibine karşı tutumu da düşmanca değil, onlar da hoş. Bu dizinin kadınları hep azimli, kararlı, aktif, güçlü cinsten. Nerimanı, Sudesi, Yasemini, İzi, Defne'nin annanesi Türkan, hatta Nihan ve kedicik Defne bile. Bu bölümle birlikte iki su birlikte akacak: Biri aşkın ılık tatlı suyu, diğeri er geç hükmü bitip gerçeğe teslim olacak yalanın acı soğuk suyu. Ha öğrendi ha öğrenecek Ömer herşeyi. Zavallı Ömer yıkılacak. Ömer bu yalanları haketmek için ne yaptı? Hem hiçbir şey yapmadı, hem de çok şey yaptı. Bir kere hikayeyi o başlattı. Suyu o bulandıran ilk taşı o, Sinan'ın deyişiyle: \"Günahsızımız\" attı. Yalana karşı olduğu hemen her bölüm orada burada işaret levhası gibi karşımıza çıkan Ömer söylediği yalanla bu hikayeyi başlatan kişi bizzat. Uyku uykunun mayası, yalan yalanın anası demişler. Ömer'in yalanı, önce Neriman'ın sonra Defne'nin, derken Sinan'ın, Necimi'nin yalanlarını doğurdu. İşte Ömer'in yalanı. Yer: Manu. Ömer ve karşısında sosyetik güzel. Neriman yengesi de bir köşede onları gizliden gözlemekte. Ömer Neriman yengesinin ısrarıyla buluşmaya gelmiş ve birden kadından kurtulmak için yalana sarılıyor. Pardon Defne'ye. Sarılmakla kalmıyor, bir de öpüyor, uzuuun uzuuun. İşte işin yalandan çıkıp gerçeğe döndüğü kısım. Neriman da durumu orada yakalıyor zaten. Kimse kimseyi yalandan böyle öpmez. Lütfen yani. Ömer bu kıza boş değil. Gönlü kaymış gitmiş ama kendi farkında mı, değil mi, kimbilir. Ömer adeta yalan gerçeğe dönsün diye uğraşıp duruyor. Yalan sevmez Ömer, ilk yalanında Defne'yi sevgilisi yapmışken ikincisinde de nişanlısı yapıyor. Gidişat, evlenmek için Ömer'den bir yalan daha gelecek gibi gösteriyor. Ama istatistikler yeni veri gelene kadar geçerli. Yani belli olmaz. Ha bir de... Dense ki, bunlar pembe yalan, mis kokulu, yumuşak, kalpçikli, cevaben denir ki, bir sözün nereden itibaren yalan sayıldığını Ömer mi belirleyecek, Greenwich mi kendisi? İlki sosyetikten kurtulmak içindi, ikincisi italyan müşterileri tavlamak için. Yani iki yalan da elzem değil. Defne'ninki gibi can derdi hiç değil. Daha çok Ömer'in belki farkında olmadan gerçek olsun istediği yalanlar. Defne onun sevgilisi olsun, nişanlısı olsun, eşi olsun, evi olsun; yuvası, hayatı olsun. Defne zaten güneş, izin versin Ömer de pervanesi olsun. Ömer'in kışı ayrı da, asıl Defne'nin kışı geliyor gibi. Ya Defne, Neriman İplikçi'nin ördüğü örümcek ağından kaçamayıp düğün sonrası Ömer'i terkedecek, yani en büyük ve son kaçışını yapacak, ya da ilk günden bugüne Demokles'in kılıcı gibi Defne'nin tepesi başında sallanıp duran \"Gerçek\" düğün öncesi bir şekilde ortaya çıkacak, bu sefer de Ömer kaçacak. \"Ver elini Marsilya\" diyecek. İşin heyecanı ve görsel şöleni açısından, gerçek ortaya çıkmaz, bu düğün yapılır ve Defne yine Neriman'dan kaçacağı yerde Ömer'den kaçar gibi geliyor. Defne Deniz'i baloda dansederlerken, hiçbir şey demeden öylece bırakıp gitti. İhanet ettiği günün sonunda Passionis'e de istifasını vermedi. Biriktirip ya da biriktirmeyip ani çıkışlar yapan insan. Masumken ve hakkını ararken harika, gizli iş çevirirken nahoş, fazla kendinden emin davrandığı zamanlardaysa uzak. Bazen tam aklına bazen tam duygularına teslim. Takip etmek zor. Çok dalgalı. Ama bu masalın rengi, ışıltısı, neşesi Defne;. o da ayrı... Sesi ve vurguları da tatlı mı tatlı... Defalarca aynı replikleri geri al al, dinle. Bu bölümde bir sürü balo katılımcısının gönlünün edilmesi, Ömer'in işlerine nasıl doğrudan fayda sağladı, nasıl herşey halledilmiş oldu? Ne nasılı? Ne fayda sağladı, ne bir şey halledilmiş oldu. No, olmadı... Ama bu iş bir yana, Defne çok zeki. Sinan da dedi zaten ama demese de belli: Sen o zamana dek belki bilgisayar bile kullanma, sonra gel titiz dakik pimpirik, dediğim dedik, söktüğüm iplik, çaldığım düdük, günü 24 değil 26 saat isteyen birinin özel asistanlığını dört dörtlük kıvır; hani ehliyetin olsa bile, en azından pratikte trafikte araba kullanmazken biner binmez araba mısın, bana mısın deme, sonra baloda dansın figürlerini hemen kap, döktür. Hızlı öğrenme, Defne'nin niteliklerinden demek ki. Yani biz bunları nasıl öğrendiğini görmüyoruz, ama bakıyoruz yapıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-bu-ne-dunya-kardesim-345", "text": "Sanırım Deniz'de eski romantizm kalmadı. Deniz İrem'e kendini feda etmiş bir dost değil Yiğit'e aşık bir Deniz'ken daha keyifliydi dizi. Hatta Deniz o zamanlar İrem'e de daha dosttu. İrem'le aralarında baştaki muhabbet ve paylaşımlar kalmadı. Mutsuz bir Deniz eşittir tatsız bir Deniz, Tatsız bir Deniz eşittir tatsız bir dizi. Diziye daha mutlu bir Deniz lazım. Mutluluk için de özgürlük. Özgürlük için de cesaret demiş Tukidides. Cesaretin var mı aşka, çarpıyor mu kalbin bir başka, sen de Yiğit gibi sevsen keşke, desen ona yağağağağar Deniz, deyip geçelim. Bölüm, geçen bölümün finaliyle başladı. Baskın basanındır, Deniz ve Tuna partiyi bastılar, 20. Go Flamingo yıldönümüne de damgalarını vurdular, isterlerse Deniz-Tuna çifti buna sahte demeye devam etsinler, Go Flamingo tarihi bunu böyle yazmadı mı? Yazdı. Lamı cimi yok, çünkü neredeyse öpüşüyorlardı. Sonra, Deniz Tuna'nın evinde kaldı, sabah onun yanında uyandı, hazırladığı kahvaltıyı etti, eller omuzda sürekli sarmaş dolaş, Olduğun gibi görünmezsen göründüğün gibi olurmuşsun ya, yani sevgili rolü yapa yapa bir gün bakmışız Deniz Yiğit'i unutmuş, kalbi bir Tuna'da. Gidişat budur. Tuna'nın da bir yeri var kalbimizde ayrı tamam ama, doğrusu dost bir Tuna sevgili bir Tuna'dan daha tatlıydı, ilişki derken suyunu çıkardı yani. Ve Deniz de kendi dalgasında alabora olurken etrafını da alabora ediyor. Deniz'e de bu yüzden şu anda mesafeliyim. Deniz aşkın için mücadele edecek misin, yoksa Yiğit şövalyece bir manevrayla istifa ederken arkasından yaptığın gibi kuru kuru gözyaşı mı dökeceksin? İlk fragman çıktı, bu sorularımıza cevap vermiyor, başka ayrıntılar var. Fragman demişken ondan bahsedelim. Nikah tarihi almak için resmi işlemler aşamasına gelindi. Yiğit İrem'den nüfus cüzdanını istiyor, İrem de bin türlü numarayla saklamaya çalışıyor. Nedir bu kızın çektiği. Gerçek adını sakla, geçmişini, aileni sakla, evinde eşyaları sakla, fotoğraf albümünü sakla, şimdi nüfus kağıdını sakla. Vaktiyle Deniz yüzünü, bedenini Yiğit'ten saklamıştı, şimdi İrem de yüz ve beden dışında herşeyi saklıyor. Zaten bu sırlar, saklamalar ve yanlış anlamalar olmasa diziler sürmez. Dizinin adı \"İrem'in Çekisi\" olabilirmiş. Bir de İrem \"Yiğit artık beni İrem olarak seviyor\" diyordu, e açıklasın madem artık \"Ben İrem'im\" diye... yazıyordum ki tam öpküyü gördüğünü hatırladım. Yani. Deniz ve Yiğit. Kızcağız nasıl açıklasın. Mecbur oyuna devam. Biz hiç yorulmadık, biz hiç yenilmedik, oyuna devam. Haberi aldıktan sonra Yiğit ve İrem farklı davranışlara meylettiler. Yiğit bir yıkıldı, sanki 10 yaş koydu yüzüne. Çöktü adam. İrem'se tip olarak yine tatlı da, his olarak şüphelere gark oldu. Yiğit Deniz'le konuşmaya gitti. Bakamadan konuşuyor garibim. Konuştu da ne oldu. Konuş konuş nereye kadar. Deniz'den gördü kırmızı kartı, çıktı saha dışına. İrem'se partide Tuna'nın, evde Deniz'in ağzını aradı, deşti de deşti konuyu. Yani zannedersin sevgili olsunlar istemiyor ve bunu açığa çıkarmaya çalışyor. Derdin dertsizlik mi İrem, niye sorun arıyorsun, niye çomak sokuyorsun desek, öyle de değil, dertli bir kız. Değişik bir tutum izliyor İrem. Sanki kendisi ak kaşık, kendisi dışında herşeyi deşiyor. Geçen bölümlerden birinde Yiğit'in evindelerdi ve Yiğit'e \"Sen Deniz'den hoşlanıyor musun\" gibi bir şeyler sormuştu. Zaten bu bölümde arabadalarken Yiğit'in İrem'e böyle patlayışının altında, İrem'in kendisine güvensizliğini hissetmesi var sanırım. İşin ilginç tarafı İrem'in kendisi yüzde yüz masummuş gibi böyle bir hesabı tutması. İlginç gerçekten. İlk \"kendim için\" \"Aramızda bir şey olsun istiyorum, ben kendim için soruyorum bu soruyu\" anlamına geldi, Yiğit'ten Deniz'e... Deniz'in cevap olarak söylediği \"Kendim için\" ise, \"Aramızda bir şey olsun istemiyorum, ben istemiyorum\" anlamına geldi. İki kelimeden mürekkep bir \"Kendim için\" cümlesiyle bir dünya kuruldu, bir dünya yıkıldı. Yiğit kurdu, Deniz yıktı. Ne ceza bu, ne reva bu kor yara. Ne hazin son, ne garip bir elveda. Bu ihanet kıyametim ya bu hançer, felaketim. Bu son en son hatam en zor vedam... Biçareyim derdinden, harabeyim, gel gör ki, biçareyim aşkından..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-canan-ne-yapacak-331", "text": "Bana Sevmeyi Anlat 5. Bölüm'ü bir sürü olayın, gelişmenin olduğu bir bölüm oldu. Engin Haşmet'e Leyla'nın yerini bulduğunu söylemişti. İsabet ki, Alper'in yanında bulduğunu söylemedi. Haşmet plan yapmış, Gürkan'ın yaşadığını da ispat için, Gürkan'ı ve Alper'i de yanına alarak Canan'la toplantı ayarlamış. Hastaneden sonra ilk kez Haşmet ve Leyla yüzyüze geldiler. Gürkan'ın yaşadığını gören Leyla'nın gardı düştü, kafası karıştı. Haşmet Gürkan'ı toplantı sonrasında öldürttü. Canan'ın AkroKent Medya dergi grubunun 25. yıl kutlama yemeği Alper'in işletmesini yaptığı, Haşmet'in yeni butik restoranında yapıldı. Leyla Haşmet'le konuştu, yüzleşti. Bu konuşma sırasında kardeşi Hakverdi'nin vefatını öğrendi. Haşmet'e Tekin tarafından suikast girişiminde bulunuldu, Haşmet Alper'in sayesinde kurtuldu, Alper'e \"artık ailemsin, kardeşimsin\" dedi. Haşmet Tekin'i, Salih'e oğlunun Tekin tarafından vurulduğu yalanını söyledi, azmettirerek Tekin'i Salih'e vurdurttu, bu arada Haşmet'in bir adamı da bunu video kaydı yaptı. Canan Alper'e bir yemek programı işi teklif etti. Canan tesadüfen Haşmet'in düğünden kaçan müstakbel karısının, kendi asistanı Leyla olduğunu öğrendi. Ezgi'nin işvereni, ajans sahibi Kemal evinde emzik bulmuş. Ezgi güvenini suistimal ettiği için Ezgi'yi işten çıkardı. Engin Ezgi'yle flört etmeye başladı. Şaşılası olan şu ki, Ezgi de karşılık verdi. Engin Ezgi'ye Alper'in başında olduğu restoranın halkla ilişkiler sorumluluğunu teklif etti, kabul edildi. Yani Ezgi ve Alper artık birlikte çalışıyorlar. Bu bölümde Canan'ın Haşmet'e ilgisi ortaya çıktı, epey bariz bir şekilde. Alper'in kızkardeşi Suzan'ın aile ortamı görüldü. Suzan'ın çocukların sorumluluğunu almak istemediği de seyirciye söylenmiş oldu. Bu bölümde Alper'in Haşmet'in hayatını kurtararak, neredeyse sağ kolu olacak olmasıyla, bir yandan Alper, Haşmet ve Leyla arasında oluşan aşk üçgeni bana bir yeşilçam filmimizi hatırlattı. Farklılıklar var tabii ama özellikle bu bölüm benzerlik arttı. Salih Güney, Hülya Avşar ve Fikret Hakan'ın oynadığı filmden bahsediyorum. Bu filmin başka versiyonları da vardı galiba, başka başrol oyuncularıyla. Filmde Salih Güney ve Hülya Avşar sevgiliyken, Salih Güney kızı terkediyor, parasal sebeplerle. Kız da Fikret Hakan'la evleniyor. Fikret Hakan zengin. Günün birinde Salih Güney Fikret Hakan'ın yanında çalışmaya başlıyor, ikisinin aşkları alevleniyor. Bir yanda da birinin kocası birinin işvereni olan yaşça büyük Fikret Hakan var. Yani üçgen çok benziyor. Farklar ise dizide Alper ile Leyla'nın Haşmet öncesinde bir geçmişi yok. Ayrıca burada Haşmet mafya, karanlık işleri olan bir adam. Leyla, Haşmet'i başka birine aşık olduğu için bırakan bir kadın değil, Haşmet'in karakteri yüzünden bıraktı. Alper ise Salih Güney'in oynadığı karakter gibi para için sevgilisinden vazgeçen bir adam değil, aksine sevgilisi bile olmayan bir kadın için paradan vazgeçen bir adam. Yani karakterler başka, derinlikler, detaylar başka ama demin de yazdığım gibi üçgen çok benziyor. Haşmet hem zeki bir adam, hem de güçlü. Güçlü derken, hem sakin hem sinirli olabiliyor. Deneyim ve yaş olarak da Alper'den büyük. Dolayısıyla Alper çok düzgün bir adam olmasına ve cesur da olmasına rağmen Haşmet'in yanında güçlü kalabilecek mi acaba... Eylül babasının defterini buldu tesadüfen. İçinde Cihan'ın günlükleri var. Alper'in bu defteri göreceğini ve Cihan'ın Onur'la kendisinden gizli parayı çekip yatırım yaptıklarına dair bir not bulacağını umuyorum. Böylece Onur'a karşı zaten artmış şüpheleri güçlenecektir. Eylül hastanede Onur'la karşılaştı. Eylül bunu bir şekilde Alper'e söyleyecektir. Bu bölüm Onur pek aktif değildi. Bu bağlantılardan sonra daha fazla ortalarda görünebilir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-cesur-oldugunuz-kadar-407", "text": "Şirin ve Kemal evlendiler ve balayı için Ürgüp'e gittiler. Hülya'nın ihbar ettiği Turan Fişekçi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı ve Korludağ'a gelerek ihbarcısının Hülya olduğunu öğrendi. Korhan ve Hülya tanıştılar. Hülya Korhan'ın davetiyle çiftlikte kalmaya başladı. Tahsin ve Adalet Antalya'ya gittiler, Tahsin annesinin vefat ettiğini öğrendi. Sühan Bülent'e yüzüğünü geri verdi, ilişkileri bitti. Genel kurul toplantısında şirket hisselerinin halka açılması oylandı ve Tahsin'in karşı çıkmasına rağmen kabul edildi. Tahsin ve Adalet evlendi. Mutlu son. Son iki bölüm hakkında yazdığım iki yazıda, dizinin geriliminin biraz düşürülüp, Sühan ve Cesur'un birlikte geçirdiği sahnelerin artması gerektiğini, ayrıca cevapsız bırakılan soruların arttığını ve bu konuda da bir dengesizlik oluştuğunu yazmıştım. Bu bölüm bunların epeyce telafi edildiği, dengelerin büyük ölçüde kurulduğu bir bölüm oldu. Bu bakımdan keyifli bir bölümdü. Bölüm yine düğün sahnesiyle başladı. Kritik yeri geçen bölümün finaline damga vuran, Fügen'in Tahsin'e \"Katil\" diye bağırdığı andı. Ortalığı yatıştıran, durumu toparlayan Şirin ve Sühan oldu. Tahminimin aksine Cesur'da planım ifşa olacak diye hiçbir endişe olmadı. Doğrusu o anda sadece annesinin sağlığına odaklanması hoşuma gitti. Kontrolcü bir adam olarak Tahsin Şirin ve Sühan'ın söylediklerine rağmen Korludağ Emniyet müdürü Mehmet'e durumu tekrar araştırttı. Biz de bu esnada Fügen ve Cesur'un nasıl nüfus değiştirdiklerine, kendilerini nasıl ölmüş gösterdiklerine dair biraz daha bilgi edinmiş olduk. Bu arada Alemdaroğlu Fügen'in anne kızlık soyadıymış, peki Fügen Fransız asıllı değil miydi? Çok alengirli. Bu kadar alengirli olmasa zaten Tahsin K. çoktan çözmüştü olayı da, Cesur'un baba ismini Hasan bırakmaları yine de kuşkulandırıcı oluyor görüldüğü üzere. Acaba Cesur ve Fügen manevi bakımdan bir bağları sürsün diye mi ismi değiştirmediler. Tahsin kuşkulandıkça Mehmet Müdür'e de angarya iş çıkıyor. Adamcağızın konu kapansın diye heyecanı, isteği buradan hissediliyor. Tebriks. Bu sahne sanki iki farklı hikaye olarak yazılmış, sonra da birbirine monte edilmiş. Amaç seyirciye kısa süreliğine de olsa belirsizlikte ve merakta bırakmak. Şöyle ki, ilk kısımda Adalet gerçeği bilmiyor ve sorar gibi Tahsin'e şunu söylüyor: \"Senede birkaç kez geliyoruz buraya İstanbul'dan. Ne yemekleri iyi, ne servisi iyi...\" Yani diyor ki, niye buraya geliyoruz ki, ne yemekleri iyi, ne servsileri iyi. Hatta Adalet lafın öncesinde, akşam iş yemeğinde buluşacakları iş adamlarını da Tahsin buraya getirecek diye korkmuş. Yani Adalet sebebi bilmiyor. Biz de burada Adalet'le aynı taraftayız, anlamaya, sırrı çözmeye çalışıyoruz. Sahnenin ikinci yarısında Tahsin, garsonların annesinin vefat ettiğini öğreniyor. Orada birden Adalet maskesini düşürüyor ve bizim takımı terkediyor. Anlıyoruz ki, Adalet konuyu çoktan biliyormuş. Tabii arada yani kurguda, montajda Adalet'in durumu anladığına dair bir bakış, bir söz, bir bağlantı sahnesi atılmadıysa. Bunlar dışında güzel replikleri olan, merak edip durduğumuz \"Tahsin'in gerçek ailesi kim\" sorusuna cevap veren iyi bir sahneydi. Bunlardan biri kahvaltıda Sühan ve Korhan arasındaki \"Hasan\" atışmasıydı. Birbirlerini sözlerle avlamaya çalıştılar. Son sözü Korhan söyledi ama bir söz daha gelirse cephanesi kalmadığı ve yenileceği için konuyu alelacele değiştirdi. Bir diğer kritik sahne Hülya'nın Korhan'ı masajla tavlamaya çalıştığı sahneydi. Anlaşılan Hülya Korhan'ı kendine aşık etmeye çalışacak. Bir yandan da Cahide'yi de \"Zafer bebeğe kardeş lazım\" diye tavlıyor, oradan da bir çapa atıyor, işini sağlama alıyor. Yani Hülya buraya kapılandı. Başka bir kritik sahne de Sühan'ın babasına, \"Bu çiftlik annemin ailesininmiş. annemle o yüzden mi evlendin, Mihriban Hanımı o yüzden mi nikah masasında bıraktın\" diye sorduğu andı. Tahsin bu soruya cevap veremeyip konuyu değiştirdi. Ama biz de bölümlerdir sürüp giden soruların birinin cevabını öğrenmiş olduk. Cesur'un Sühan'a gösterdiği ilgi başta sanki intikamı kaynaklıydı ama şimdi ilk görüşte aşık oldum havalarında. Sühan'a \"Seninle evleneceğim\" demesini de buna bağlıyor. Senaryo yön mü değiştirdi, Cesur'un mu kafası karışık. Bence tanıdıkça aşık oldu Sühan'a ama tabiri caizse yazmaya, 'giriş gelişme sonuç' sırası gözetmeden \"sonuç\" bölümünden başladı. Sühan'ın babasına \"Bugün bir yüzünle daha tanıştım.\" dediği depo sahnesinin sanki ön kısmı yok, kesilmiş mi ne olmuş. Sühan nasıl haber aldı da seradan çıkıp oraya gitti. Cesur'a mesaj geldi, hemen çıkıp gitti, toprak sahibi adam o sırada dayak yiyordu. Peki Cesur'a mesajı kim attı? Yani oraya kadar adım adım giden dizi orada hem zaman atladı hem de sanki ritm kaçırdı. Birşeyler hızlı gitti. Oysa böyle önemli bir sahnede gerilim yavaş yavaş tırmandırılmalıydı. Sühan soruyor, Cesur cevaplıyor. Cevaplıyor ama sakladığı şeyler olduğunu da söylüyor ve böylece herşeyi söylemiyor. \"Daha fazlasını bilmen için Cesur olman gerekir\" diyor. Sühan her iki anlamda da \"cesur\" olamayacağına göre, dolayısıyla Sühan'a \"öğrenemezsin\" sınırı çekmiş oluyor. Sühan da açık sözlü, \"Sen Korludağ'a babanın ölümünü araştırmaya geldin. Her şeyden babamı sorumlu tuttuğunu biliyorum\" dedi Cesur'a. Daha fazlasını konuşmalarının ilişkilerine zarar vereceği noktada ikisi de aynı cümleyi kuruyor: \"Seninle savaşmak istemiyorum.\" Bu arada ikisinin ilişkisi Karadayı'yı hatırlattı biraz. Güçlü, nüfuzlu, zengin ve zorba bir babanın cesur ve dürüst kızı ile kimliğini gizleyen, babası haksızlığa uğramış cesur ve zeki bir adamın aşkı. Karadayı'daki gibi ilerlerse bu davada Sühan, Cesur'un yanında yer alacaktır. Fakat iki dizi arasında şöyle bir fark var: Karadayı'da Feride çok ama çok sonra babasıyla ilgili gerçeklere uyanabilmişti. Burada ise neredeyse daha en başından zaten Sühan'ın şüpheleri var. Tahsin de zorbalığı bir ünvan gibi kullanıyor. Bu sebeple bundan sonrası için dizinin nasıl açımlanacağı merak konusu. Tahsin henüz Cesur'un annesinin Fransız olduğunu bilmiyor. Adı zaten Fügen. Fakat eğer Sühan'dan kadının fransızca konuştuğunu öğrenirse iki ucu birbirine bağlar ve al işte elektrik akımı. Bundan sonra Tahsin Korludağ'ı kimse tutamaz. Uyku da tutmaz herhalde. \"Yüksek sosyete\" hakkında yazdığım yazılarda sık sık Kerem'in annesi Ayşen ve babası Yılmaz'ın dizideki huzur kaynakları olduğunu yazmıştım. Bu dizide de, yumuşak huyuyla, sakin, uyumlu geçimli bir insan oluşuyla, birçok kişiye alttan almasıyla, kindar olmayışıyla Korhan Karlıdağ dizinin huzur cazibe noktası oldu. Bir de hazırcevaplık gibi bir özelliği bu bölümde epey ortaya çıktı. Hem Sühan'ı hem Tahsin'i, birini kahvaltıda diğerini de kafede şömine başında nakavt etti. Genel kurul oylamasında da Cahide'nin etkisinden kurtulmayı başararak kendi iradesiyle iyilik tarafında saf tuttu. Babasının horlamalarına ruhunun çektiği çile de cabası. Bölümün yıldızı Korhan Korludağ oldu. Bölüm bu kez çok tehlikeli, meraklı bir yerde kalmadı: Tahsin ve Adalet evlilik haberiyle geldiler. Sühan ve Korhan için kötü bir durum ama bu konuda Adalet'in bir kabahati yok, aksine hayat şartları gerektirmese, bu kadar kötülüğün içine düşmeyecek, hırsları olmayan, kendi halinde ve kibar bir kadın gibi görünüyor. Dolayısıyla abisi Rıza'nın hapisten kaçıp intikam almaya gelmesinden kaynaklanan korkularını, toplum içinde hor görülmelerini de düşününce evlenmeleri iyi oldu. Bu bölümde Cesur ve Banu'nun ellerindeki bilgilerle cinayeti çözmeye dair bir girişimleri ya da gelişme olmadı. Banu artık Sühan için bir risk olmayacak gibi. Bu da bu bölümde olduğu gibi artık geri planda kalacağı anlamına gelebilir. Cahide'nin Korhan'a sevgisi saygısı var mı, emin olmak zor. Hafife aldığı bu bölümde daha net belli oldu. Korhan gerçeği öğrense de Cahide'yi kendinden uzağa atsa daha iyi olur. Cahide'nin vereceği sahte mutluluktan Korhan'a fayda yok. Bu bölümle dizi biraz da geleceğe bakan bir yön aldı sanki. Yani Cesur Tahsin Korludağ'ı yakalatacak ispatların peşinde ve şu anda elinde pek bir şey yok ama Cesur ve Sühan birçok şeyi açıkça konuşuyorlar. Cesur yavaş yavaş şirketin iplerini eline alırken, anlaşılan Tahsin K.'nın suç delillerine de yaklaşacak."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-cesur-ve-suhanin-isbirligi-sart-414", "text": "Zannımca bir kaç bölümdür Cesur ve Güzel'in hikayesi dağılmaya başladı, dolayısıyla ben de hikayeden kopmaya başladım. İlk bölümlerde herşey karışıktı, bir sürü bilinmeyen vardı ama bu karışıklığın ve belirsizliğin arka planının düzgün olduğuna dair bir inançla izledim diziyi ve şimdi gidişattan bu beklentimin karşılığını alamıyorum. Farzımisal, baştan beri Cesur ve etrafındakiler sürekli Hasan Karahasanoğlu'nun öldürüldüğünü söylediler ama birkaç bölümdür anlaşıldı ki, ellerinde buna dair bir delil yok! Neden böyle düşündüklerine dair ne var peki? Anlaşılan saadece kanaat. Adli kayıtlara göre Hasan Karahasanoğlu trafik kazası geçirerek vefat etmiş. Peki neden Fügen Hanım otopsi istememiş? Otopsi yapılsaydı Hasan Karahasanoğlu'nun kurşunlandığı belli olacaktı. Belki yapıldı ama Tahsin ve şürekası yine katakülli çevirip raporları değiştirttiler, olabilir. Yine de şu saatte Cesur var mı yok mu belli olmayan bir tanığın peşinde koşmak yerine babasına da yönelebilir. Mezarı belli. Belki hala bile otopsi yapılsa bu durum ortaya çıkabilir. Cesur'un babasının ölümü bir tesadüfle gerçekleşmiş, planlanmamış bir cinayetti ve sonrasında, cesetten kurtulamaya çalıştıkları o sırada herhalde kimse bu kurşunu çıkartmakla uğraşmamıştır. Tedbiren sonradan mezarı açıp çıkartmadılarsa tabii. Böyle belirsiz bırakılan bir çok şey bölümler ilerledikçe dizinin gidişatını değiştirmek için imkan sağlıyor herhalde. Şimdi o kurşun hala orada mı değil mi bilmiyoruz ama Cesur şu anda da otopsi isteyebilir. Soyadı Alemdaroğlu ve nüfusunda babası Hasan Karahasanoğlu mu görünüyor, kim görünüyor, onu da bilmiyoruz ama eğer Cesur ve annesi Fügen Hanım, cinayet endişesiyle soyisimlerini değiştirdiklerinde bu evrakta sahtecilikle gerçekleştiyse, Tahsin Cesur'u hapse attırmak için, bu konuyu da deşebilir çünkü artık Cesur'un kim olduğu belli oldu. Doğrusu bu sırrın ortaya çıkmasında da bir zayıflık oldu sanki. Sönük oldu. Kaç bölümdür özenle saklanan sır \"Haa öylemiymiş\" tarzında zayıf bir kıvılcım çıkardı. Tahsin de epeydir kuşkulanıyordu bundan, Sühan da... Ama çiftliğin ortasına bomba gibi düşmedi bu gerçek. Mesela bunu öğrendiği akşam Tahsin sakin karşılamak yerine panikleyebilir, herkese bağırıp çağırabilir, ortalıkta dolaşan kimseyi bırakmayabilirdi. Sembolik olarak da kuşbakışında normalde ışıklar içinde gördüğümüz tüm çiftliği karanlıklar içinde görebilirdik. Bu bir milat olurdu. Fakat hikaye kaldığı yerden pek de bir şey olmamış gibi devam ediyor. Cesur'un bunca çabadan, plandan sonra varabildiği yer şu anda var mı yok mu hiç bilmediği bir tanığı umut etmek. Çünkü planları yerle bir. Önceki bölümlerde Tahsin Korludağ'ın güvenini kazanacak, şirketi adım adım sinsi sinsi ele geçirecek, ışın saçan gözleri henüz bizim bilemediğimiz gelişmeleri ufuklarda görebilen karizmatik bir adam vardı. Bölümler bu plan üzerine inşa edilmeyecek miydi? Biz adım adım Cesur'un yükselişine, Tahsin'in yıkılışına tanık edilmeyecek miydik? Oysa şimdi duygusala bağlamış, ne yapacağını şaşırmış, Sühan'a endekslenmiş bir Cesur var. Turan'ın Banu'ya söylediklerini dinledikten sonra Cesur gidip Bülent'e göz dağı verdi. Bülent de aklıyla dalga geçen Cesur'dan daha akıllı davranarak olayı önlemek üzere harekete geçti. Sonunda ne oldu? Turan Banu'yu vekaletten azletti. Gerçi öyle bile olsa Banu'nun elinde kocaman bir ses kaydı var. Bu ses kaydı duruşmada delil olsa, Hülya da, Bülent de ifadeye çağrılır. Gerçi bu hilebazlıkla ona da bir kılıf bulurlar. Belki Bülent resmi makamlar önünde \"Hülya'nın bebeği benim\" diye beyanat verir. Mihriban Hanım aslında var olmayan bir torun için Bülent'e bir süreliğine gücenir. Sühan Bülent'in birliktelerken kendisini aldattığını düşünür, gidip Bülent'i utandırır. Bülent kıvranır ama bir şey diyemez. Fakat bunlar Cesur'un davasına hizmet etmez, bir yere vardırmaz, sadece bizi oyalar. Dizide tali yollar ana yolu çiğneyip geçiyor ama bu, ana yolda tıngır mıngır ilerlemeye çalışan biz seyirci cenahı için iyi olmuyor. Korhan yine yaşadıkları ve hatırladıklarıyla bölümün sürpriziydi. Cesur'un aradığı mucizevi tanık Korhan çıktı. Korhan'ın psiklolojisinin kırılganlığı sadece mizaç değil çocukluğunda yaşadığı bu travmatik olaydanmış aynı zamanda. Bu sırrı, manevi yükü yıllarca tek başına taşımanın getirdiği yorgunluk Korhan'ın kalbinde. Ve düşmanları ise içerden: Onu alenen, herkesin içinde rezil eden, her fırsatta hor gören babası Tahsin kadar, kendisine hiç saygı duymayan, manipüle etmeye çalışan, duygusal zayıflığından sinsi sinsi faydalanan, türlü entrikalarıyla onu hem zihnen hem manen sakatlayan Cahide. Aslında Korhan'ın içinde bir cevher var ama ortam yüzünden açığa çıkamıyor. Cahide geçmişini, kişiliğini yeterince tanımadığı Hülya'yı kanka edindi. Kalbinde para dışında hiçbir şeye sevgi bulundurmayışı, Hülya'yla bu suni arkadaşlığı ve Korhan'a ihaneti Cahide'ye acılı bir bedel ödetecek. Burada Korhan'ın Cahide'den ve babasından kendini kurtarışı, yani geçireceği dönüşüm eğer dizi tarafından iyi işlenirse, işin \"nasıl\"ı yüzeysel ya da üstünkörü geçiştirilmezse, pırıltılı bir hikaye olabilir. Aslında kahramanların çoğu yaralı. Cesur'u biliyoruz, çocukluğunda babasını kaybetmiş fakat asıl acısını yetişkinliğinde, annesinden babasının öldürüldüğünü öğrendiğine yaşamaya başlamış. Bu gerçekle birlikte dedesinin, babaannesinin de öldürüldüğünü öğrenmiş. Bunun tam olarak kaç yıl önce gerçekleştiği dizide verilmedi gibi geliyor. Dizi olay tarihlerini paylaşmak konusunda cömert aslında, bu da takip edilebilirliği kolaylaştırıcı bir şey ama bu konuda bir bilgi hatırlamıyorum. Korhan yaralı. Adalet yaralı. Mihriban yaralı. Tahsin bile yaralı. Hülya bile yaralı. Fakat Cahide'de yara yok gibi, çocuk doğuramıyor oluşu onu üzebilirdi fakat Cahide bu konuya sadece pratik olarak yaklaşıyor, buna üzülmüyor, bu sadece Korludağ serveti üzerinde kendisine risk oluşturan bir engel, hepsi bu. Dizinin en güçlü karakteri ise tüm dramların ortasında hem aklını hem kalbini koruyabilen, herkese hem sevgi duyarken hem mesafe koyabilen Sühan. Sühan'ın şimdilik entrikalarını yuttuğu Cahide'den gün gelip intikam alabildiğini görmek güzel olurdu fakat Cahide de süper teflonlardan. Sühan'ın karşısında olmaktansa evet efendim, sepet efendimle yanında yer alır, onurunu harcar ama Sühan'ı kaybetmez. Bölümün önemli olaylarından biri, Tahsin'in Cesur'la hukuk yoluyla başedemeyeceğini anlayıp kaleyi hem içerden hem dışardan fethetmeye yönelmesiydi. Yani Cesur'un düşüncelerini değiştirip babasının intihar ettiğine inandırmak ve hem de arabasına kaza yaptırmak. Babasının Tahsin tarafından öldürülmediğine inanan bir Cesur, Tahsin için artık tehlike olmayabilirdi, eğer ortada Cesur'un dedesi Muzaffer ve babaannesi Gülbahar'ın da cinayetleri olmasaydı. O halde Tahsin bir tek bu intihar iddiasıyla Cesur'dan kurtulmayı umamaz. Çünkü Cesur gözaltındayken bile Tahsin'e \"Bana 3 can borcun var\" diye bağırmıştı. O halde Tahsin bu intihar yalanıyla nereye kadar ilerlemeyi umabiliyor ki? Tahsin bu kadar kısa mesafe düşünen bir adamdıysa bunca entrikayı, işi ve serveti nasıl yapabildi, bunca yıl nasıl eline yüzüne bulaştırmadan koruyabildi? Dolayısıyla bu iddia bir ölü doğum. Bir tek Cesur gerçeği ortaya çıkarmak için işbirliği teklif ettiği Sühan'a bu intihar notunun Sühan'ın annesinin eşyaları arasında kahya Salih tarafından bulunduğunu söylerse, Sühan da bu acayip tuhaf çirkin ne idüğü belirsiz ima karşısında harekete geçebilir. Bu iddianın sağlayacağı bir açılım bu olabilir. Araba kazasına gelince, dizilerde kişilerin kötülüklerinin kendi ayaklarına dolanması hadisesine bir örnek oldu. Tabii bunda Cesur ve Sühan'ın kabahati ne... Sühan artık babasının bir sürü zorbalık ve hile yaptığına ikna olmuş durumda. Bu bölümde de Cesur'un sanık olarak ifade verdiği duruşmada, babasının gerçekten o arazileri sahte evrakla zimmetine geçirdiğini, Tahsin Salih'i tokatlarken öğrendi. Ama bir katil olduğuna inanmıyor. Bu araba kazası, düşüncesinin yönünü kuşkuya çevirebilir ve bu değişiklik Cesur'la ortak hareket etmesine yol açarsa diziye gereken ana hikayeye yoğunlaşmayı sağlayabilir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-coban-yildizi-hikayesi-derinlesiyor-557", "text": "Yapım firmasına ve oyuncularına inancımdan dolayı, konusu ilgimi çekmemesine rağmen Çoban Yıldızı'nın ilk bölümünü merakla izlemeye başlamıştım ama daha bölümün yarısına varmadan yaşadığım hayal kırıklığı yüzünden izlemeyi bıraktım. Olayların işleniş tarzı, bu iddiada bir yapımdan beklenmeyecek kadar yüzeysel ve demodeydi. Hele diyaloglar inanılmaz yavan ve üstünkörüydü. Bütün sahneler içinde ilgilimi çekebilmiş olan sadece Zühre ve Seyit'in yolda karşılaşmaları ve kısa süreli kamyon yolculuklarıydı; biraz olsun özgünlük barındıran oydu. Yine de sonrasındaki bölümlerden internette yayınlanan sahnelere ya da bazen yayına denk geldiğimde bir şekilde hikayenin akışından haberdar kaldım. 11. bölümde izlediğim sahnelerse dizide bir şeylerin değişmeye başladığını gösteriyor gibiydi. Sahnelerde bir canlanma, diyaloglarda derinlik başlamıştı. Karakterler ve onların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde gerçeklik, derinlik oluşmaya başlamış gibiydi. Adeta dizi ete kana bürünmüştü. Sıkça rastladığım 'Dizi kendini tekrar ediyor, konu tıkandı, her bölüm aynı kaçma-kovalama yaşanıyor.' eleştirilerine kulak verilmiş olacak ki dizinin senaryo grubuna ünlü senarist Cokun Irmak dahil olmuştu ve etkisi de olumlu anlamda kendini hemen göstermeye başlamıştı. 11. bölümde izlediğim sahneler beni hemen kendisine çekip, merakımı da uyandırınca 12. bölümü başından izlemeye karar verdim; yayın saatinde ekran karşına geçtim. Karakol sahnesi de gerilimi, duygusu ve temposu yüksek, başarılı bir sahneydi. Hem Seyit'in şaşkınlığını ve hayal kırıklığını hem Zühre'nin çaresizliğini, yorgunluğunu hissedebildik. Zühre'nin konağa girdiği, odasında vakit geçirdiği, akşam için hazırlandığı bütün sahnelerde karakterin yaşadığı tükenmişlik, keder son derece etkileyici, abartısız, iç sızlatıcı bir şekilde yansıtılmıştı. Bölümlerin tamamını izleyemesem de, gördüğüm sahnelere bakarak, Selin Şekerci'nin perfromansı konusunda soru işaretleri oluşmuştu önceki bölümlerde. Karakterinin mücadele etmesi gereken ya da acı çektiği sahnelerde inandırıcı bir performans ortaya koysa da 'iyi niyetli, masum' genç kızı canlandırması gerektiği anlarda Zühre şaşkın, hatta biraz kaba saba bir kız çocuğuna dönüşüyor; bu yetişkin gibi görünmeyen kızın da romantik bir hikayenin ana karakteri olması inandırıcı olmuyordu. Bu bölümde ise Zühre'nin yaşadığı çaresizlik, kendini bırakmışlık, keder içinde boş vermişlik hali çok etkileyici bir biçimde yansıdı. Ya senaryonun derinleşmesinin oyuncuya olumlu etkisiydi bu ya da Selin Şekerci dramatik yükü ağırlaştığında daha konsrantre bir performans çıkarabiliyor, daha doğru bir ton yakalayabiliyor. Her durumda sonuç dizi açısından bir kazanç. Bölümün ikinci yarısında tempoda bir düşme oldu. İzlerken sıkılmaya başladığımı fark ettim. Konakta, aynı konu etrafında çok vakit geçirildi. Zekkar'ın Zühre'nin konaktaki varlığına tepkisi aşırı dramatik ve inandırıcılıktan uzaktı. Karakayalarda hala bir yapaylık var. Senaryonun gelişimiyle o konuda da doğru tonun bulunacağını umuyorum. Önceden açılmış, bir kenarda bırakılmış bazı konuların hikayeye tekrar dahil edilmesi de, doğru işlenirse konuyu derinleştirebilir. Seyit'in annesinin babası ile yaşadığı çatışma işlenebilir bir konu. Eğer gözden kaçırmadıysam o konu havada kaldı. Oysaki birbirini hiç tanımayan ve ön yargılı dede-torun ilişkisi ilginç bir konu olabilir; özellikle Seyit'in diğer dedesiyle ilişkisine tezatlığı düşünülürse. Seyit'in dedesinin Zekkar tarafından öldürülmesi konusu da öylece bırakılıvermemeli. Hem Seyit'in intikamı hem Zekkar'ın bundan yasal olarak sorumlu tutulması unutulmaması gereken konular. Ürgüp hikayenin tamamen dışında bırakıldı gibi ki hikayenin ve dünyasının orada kurulduğunu düşünecek olursak, bu durum seyircide bir karışıklık hissi yaratıyor. Karakayaların maaile İstanbul'a taşınavermeleri de inandırıcı değil. Zühre'nin ailesiyle artık hiç ilişkisinin kalmaması da eksiklik. Bir nokta da ailesi tekrar devreye girmeli. Zühre'nin konaktaki Seyit'in de hem ona kavuşma hem de Karayalardan intikam alma ve kurtulma mücadelesi ilgi çekici. Yeni bölümü de izlemeyi düşünüyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-dag-fare-dogurdu-398", "text": "Bölümden çok keyif aldığımı söyleyemem. Neyin neden olduğunu anlamadığımız; bir amacının olmasından çok, seyirciyi oyalamak için koyulmuş gibi görünen sahnelerle dolu bir bölümdü. Pek keyif alamadığım için hakkında yazacak fazla bir şeyim de yok aslında, bakalım. \"İntikam oyunu başlıyor. Deniz doğduğuna pişman olacak, hayatı mahvolacak!\" deyince Yiğit gerçekten çok ince ve sinsi bir plan yapıyor sanmıştım. Böylesi iddialı sözlere Deniz, Yiğit'e çok güvenmeli, mutluluktan havalara uçmalı ve kendisini en yüksekte, bulutların üstünde hissettiği bir anda Yiğit'ten yiyeceği bir darbeyle yere çakılmalıydı. Yani Yiğit'in planı en azından buna benzer bir şey olmalıydı ki Deniz'in hayatı mahvolsun, doğduğuna pişman olsun. Nasıl bir şey olabileceğini şu an ben de bilemiyorum ama en azından nikahta rezil edilme, terk edilme gibi daha dramatik bir şey beklerdim. Ama yakın çevrenin olduğu bir yemekte yalanını yüzüne vurmak? Bu mu büyük plan? Oradaki insanların çoğu zaten biliyor olan biteni, hatta bütün oyunun içindeydiler zaten çoğu. Ayrıca Yiğit'in Deniz'i endişelendirmek, germek için yaptığı küçük oyunların nasıl bir katkısı olacaktı bu rezil etme, yüzüne vurma oyununa? Tuna ve Deniz, CD'yi almak için eve girdiler, alarm çaldı, polis geldi.. Ee? Ya da sahte anne-babayla yemek sahnesi? Deniz ter döktü biraz.. Peki o sahnede yaşadıkları, onun her şeyin açığa çıkacağı yemekte daha kötü hissetmesini sağlayacak mıydı? Büyük intikam planına ne katkısı oldu bunların? O sahneler sadece \"Bu konudan daha ne kadar malzeme çıkarabiliriz; nasıl komediye, eğlenceye dönüştürebiliriz?\" gibi bir düşünceyle çıkmış gibiydiler. Zaman zaman tebessüm ettirdiler ama daha çok uzunluklarıyla sıkıcı ve yorucuydular. Onun yerine, Yiğit ve Deniz ilişkisi biraz ilerlese, biraz zaman geçse; Deniz Yiğit'in aşkına bütünüyle inansa, ona güvense; biz ikisi arasında daha fazla romantik sahne izlesek; Deniz böyle endişeyle kıvranacağına mutluluktan havalara uçuyorken yalanı yüzüne vurulsa daha etkili olmaz mıydı? Maalesef dağ fare doğurdu. O sahneye gelene kadar da o kadar uzun ve gereksiz dolaştırıldık ki, sahne geldiğinde kendimi epey yorulmuş ve sıkılmış hissediyordum. Bir de Deniz, zaten kararsız olan ve zorlanan Yiğit'i susturup sözü kendi alınca plan komple güme gitti. Hikaye açısından Deniz'in her şeyi itiraf etmesi, suçu bütünüyle kendisinin üstlenmesi ise doğru bir manevraydı. Hala söylüyor olduğu tonlarca yalana bakıp \"Deniz ona yapacağım her şeyi hak etti!\" diyen Yiğit'in affetmesi için bu itiraf önemliydi. Ama yakın çevrenin olduğu bir yemekte yalanını yüzüne vurmak? Bu mu büyük plan? Oradaki insanların çoğu zaten biliyor olan biteni, hatta bütün oyunun içindeydiler zaten çoğu. Ayrıca Yiğit'in Deniz'i endişelendirmek, germek için yaptığı küçük oyunların nasıl bir katkısı olacaktı bu rezil etme, yüzüne vurma oyununa? Tuna ve Deniz, CD'yi almak için eve girdiler, alarm çaldı, polis geldi.. Ee? Ya da sahte anne-babayla yemek sahnesi? Deniz ter döktü biraz.. Peki o sahnede yaşadıkları, onun her şeyin açığa çıkacağı yemekte daha kötü hissetmesini sağlayacak mıydı? Büyük intikam planına ne katkısı oldu bunların? O sahneler sadece \"Bu konudan daha ne kadar malzeme çıkarabiliriz; nasıl komediye, eğlenceye dönüştürebiliriz?\" gibi bir düşünceyle çıkmış gibiydiler. Zaman zaman tebessüm ettirdiler ama daha çok uzunluklarıyla sıkıcı ve yorucuydular. Onun yerine, Yiğit ve Deniz ilişkisi biraz ilerlese, biraz zaman geçse; Deniz Yiğit'in aşkına bütünüyle inansa, ona güvense; biz ikisi arasında daha fazla romantik sahne izlesek; Deniz böyle endişeyle kıvranacağına mutluluktan havalara uçuyorken yalanı yüzüne vurulsa daha etkili olmaz mıydı? Maalesef dağ fare doğurdu. O sahneye gelene kadar da o kadar uzun ve gereksiz dolaştırıldık ki, sahne geldiğinde kendimi epey yorulmuş ve sıkılmış hissediyordum. Bir de Deniz, zaten kararsız olan ve zorlanan Yiğit'i susturup sözü kendi alınca plan komple güme gitti. Hikaye açısından Deniz'in her şeyi itiraf etmesi, suçu bütünüyle kendisinin üstlenmesi ise doğru bir manevraydı. Hala söylüyor olduğu tonlarca yalana bakıp \"Deniz ona yapacağım her şeyi hak etti!\" diyen Yiğit'in affetmesi için bu itiraf önemliydi. Şimdi, Deniz ve Yiğit bir tarafa.. Biri lütfen söyleyebilir mi, Tuna yine ve yine ve yine neden o sahnede, arka planda Deniz-Yiğit aşkını izliyordu? Evinde mutsuz, kendi başına oturan Tuna neden yine birdenbire bütün olayı çözüp, bir süper kahraman gibi olay yerine koşuyor ve Deniz'in ilan-ı aşkına tanık oluyor? Bu nasıl bir dejavu böyle? Bölümün ortasında biz Tuna-Deniz aşkıyla çok keskin, net bir veda yaşadık. Tuna ve Deniz, CD operasyonundan sonra konuşuyorlarken Tuna'nın Deniz'e vedası sadece ikisi arasında bir veda değildi. Seyirciye de \"Yeter artık Tuna ve Deniz'le bu kadar oyalandığımız. Hadi vedalaşın bu çiftle. O iş olmayacak. Başka hayatta olsa olurdu ama bu hayatta mümkün değil.\" denmedi mi? Hatta bu durum, Tuna'nın bilgisayar başına oturup yazmaya başladığı, \"Başka bir adam daha vardı ama o artık bu hikayenin konusu olmaktan vazgeçmişti\" diyerek kameranın tam oratasına baktığı sahnede daha da belirgin değil miydi? Geçen haftaki yazımda \"Bu hikayenin sonunda kalbi kırılan kim olacak?\" diye sormuştum. Sağ olsun Deniz, Tuna'ya \"bu hikayede üzülen sen olmamalıydın\" diyerek sorumun cevabını verdi. Bu hikayenin sonunda kalbi kırılan Tuna, mutlu sona kavuşan da Deniz ve Yiğit olacak. Birkaç hafta önce bunu söyleyeceğimi düşünmezdim ama şu an varılan noktaya bakınca, Tuna-Deniz ilişkisine hiç girilmese daha iyi olacakmış diye düşünüyorum. Baştan beri izleyicilerin önemli bir bölümü Tuna'nın, herkesi hayran bırakan karşılıksız aşkına bakıp \"Bu ilişki olsa ne harika olurdu; Deniz, Tuna'yı bir fark etse artık\" diye umutlanıyordu. Sizin amacınız sonuçta Deniz ve Yiğit'e varan bir hikaye kurmaksa ve insanların aklından Tuna ihtimalini çıkarmaksa, bunun için yapmanız gereken ya bu ilişkiye hiç girmemek ya da Deniz bir başkasına aşıkken Tuna'yla ilişkisinin ne kadar anlamsız ve mutsuz olduğunu göstermek olurdu. Ama öyle bir ilişki kondu ki ortaya, samimi, sevgi dolu, kendine has bir romantizmi ve içtenliği olan... Tam bir 'arkadaşklık'.. Problemleri varken bile bu problemlerin kendilerinden değil, başka insanlardan kaynaklandığı; onlarınsa bağlarının ve sevgilerinin güçlü olduğu güzel bir ilişki. Tuna-Deniz ilişkisinin ne kadar güzel olabileceğini gösterip sonra aniden direksiyonu diğer alternatife kırmak ne garip bir manevraydı! Deniz -artık Allah bilir her neden girdiyse- bu ilişkiye bütünüyle kendini adamıştı o süreçte. Bu ilişkiyi sürdürmek için canla başla uğraşıyordu ve Tuna için göz yaşı döküyordu. Aldatıldığını sandığındaysa çok acı çekmişti. Peki ya sonra? Deniz'i depresyonlara sokan, Ayça'yla saç saça baş başa kavga ettiren o aldatma yalanı öyle laf arasında itiraf ediliverdi. \"Ha öyle miydi o? Hay Allah, tüh!\" dercesine geçiştirildi. Bir başka dağ da orada doğurdu kendi faresini. Bunun yanı sıra -az olsa da ve sayısız yalanla gölgelense de- Yiğit ve Deniz sahneleri hoştu. Deniz duyguları hakkında nihayet kendisine dürüst olmaya başlayınca, Yiğit'e olan hayranlığını artık saklamaya çalışmayınca, Yiğit de özgürce kendi duygularını ifade edebilince ikisi arasındaki aşkı izlemek keyifli oluyor. Bu haftanın '90lar şarkısı olan 'Emel-Deli Et Beni' Yiğit'in kendinden emin, çekiciliğine çok güvenen hali karşısında Deniz'in hislerini öyle iyi ifade ediyordu ki... Keşke intikam planı bu kadar hızlı ve yalapşap gelişmeseydi, biz Yiğit'in gidip gelen duygularını, aşkı ve öfkesi arasında bocalamasını, Deniz'in yavaş yavaş çözülmesini daha uzun ve keyif alarak izleyebilseydik."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-daha-konusmalari-gereken-seyler-var-399", "text": "Deniz Yiğit'in evlenme teklifini kabul etti. İrem Deniz'e içinde ne varsa sayıp döktü. Tuna, kendisini Ayça'yla aldatmadığını Deniz'e söyledi. Tuna ve Deniz ilişki anlamında vedalaştılar. Önce Tuna, sonra Yiğit, Ayça'yı işten kovdu. Neşe, Gazi'nin kendisinden hoşlandığını öğrendi. Gazi'yi uzak tutmak için ajanstan tuttuğu bir oyuncuyu sevgilisi olarak tanıttı fakat gerçek ortaya çıktı ve Gazi ile açıkça konuştular, ilişkileri başladı. Yiğit gerçekleri söyleyip utandırmak üzere, utanacak herkesi çağırdığı bir akşam yemeği organize etti. Fakat yemeğin finali beklediği gibi olmadı. Gerçeği bildiğini söylemesine fırsat kalmadan Deniz itiraf etti. Yiğit salonu terketti. Bölüm geçen bölümün final sahnesinin devamıyla açıldı. Deniz ve Yiğit arabada, Deniz'in mahallesindeler. Yiğit evlenme teklif etmiş, Deniz'den henüz cevap yok. Zaten Yiğit'in yanında, Deniz'in genel durumu ya konuşamamak, ya sesi kısılarak konuşmak ya da baş ve el kol hareketleriyle derdini anlatmaya çalışmak. Bu kez de sonunda \"Konuşamıyorum\" demeyi başardı ve durumu özetledi. Şöyle gönlü ferah bir \"Evet\" diyemese de bunca zaman sonra hem Deniz'i hem Yiğit'i böyle mutlu görmek bizlere de mutluluk sebebi oldu. Tuna'nın göz yaşlarını görene kadar üzerimize bir afiyet, sinirlerimize bir gevşeme, gönlümüze bir rahatlama geldi. Bölümün en sağlam sahnelerinden biri, epeydir beklenen Deniz ve İrem arasında gerçekleşecek, içerdekilerin söylenmesi, eteklerdeki taşların dökülmesi sahnesiydi. Doğrusu beklediğimden çok ama çok daha sert oldu. İrem'den böylesine acı sözler duymayı beklemiyordum. Birbirlerini çok iyi tanıdıkları için, yakın arkadaşlar arasındaki tüm paylaşımlar derin oluyor. Sevinçleri daha coşkulu, kavgaları daha yıkıcı. İrem de Deniz'i çok iyi tanımasının, tüm arka odalarını, sırlarını, sakladıklarını bilmenin avantajını kendi lehine çok iyi kullandı. Sanki gerildi gerildi sonra kocaman bir dalga gibi vurdu Deniz'e. Neler demedi ki. Ne ezikliği kaldı, ne aynalara bakmaktan utanması, üstelik bunlarda haklı olduğu, İrem'in yerinde olmak istediği, özetle bir zavallı olduğu. Yani Deniz'in elle tutulur, sevilir, değer verilir hiçbir şeyi kalmadı. Daha doğrusu yokmuş, İrem'in gözünde. Köfteci Adem Abi \"Deniz'le ayrıldınız mı\" diye sorduğunda Tuna kendi ilişkisi hakkında \"Zamane aşkları naparsın\" falan filan deyince hem üzerime bir gülme geldi, hem de Tuna'nın mizah yönünü hatırladım. Peh peh peh... Mazi olmuş meğer. Çünkü kaç bölümdür Tuna'nın gözü yaşlı. Zaten dizide bu dörtlüden ağlamayan kalmadı. Her bölümde birer posta göz yaşı döküyorlar. Aslında benzer bir finale Kiralık Aşk'tan aşina idik ama yine de zokayı yuttum. Beklemiyordum Deniz'den böyle bir hamle. Bu sahneyi iki türlü çekmelerine diyecek tek sözüm \"alkış\". Önce Yiğit'in tüm sinirini boca ettiği hem enerjisi yüksek hem de komik versiyon, , hem de Deniz'in monolog yaptığı dramatik versiyon. Doğrusu Yiğit tahmin ettiğinden daha duygusaldı tasarladığı konuşmayı yaparken ve epey zorlandı. Zaten işleri değiştiren de galiba bu oldu. Deniz'in aniden elini onun elinin üzerine koyup Yiğit'i şaşırtmasıyla hem gidişat değişti, hem de aralarındaki denge. Aralarındaki romantizme rağmen, o ana kadar bir yetişkin-çocuk, öğretmen-öğrenci imişler gibi bir enerji içeren ilişkilerinde Deniz birden hakim ve şefkatli, üst bir pozisyona geçti, Yiğit'i de darmadağın etti. Deniz bu konuşmayı ne ara tasarladı, Yiğit'in ne yapacağını anladı da önlem mi aldı, yoksa konuşmasından etkilenip daha fazla kandırmaya vicdanı mı elvermedi, o belli olmadı ama yorumumu ikincisinden yana yapmaya meyilliyim. Ayrıca Deniz'in tüm suçu üzerine alması da kahramancaydı. Herkesi temize çıkarırken bir bakıma kendini de akladı. Ama tabii bu Yiğit için bir şey ifade edemez çünkü burada aslında sadece iki kişi var: Deniz ve Yiğit. Burada gönlü alınması gereken kişi Yiğit. Başbaşa ve Deniz'in gerekçelerini anlattığı daha uzun bir konuşma yapmaları çok daha iyi olurdu. Yiğit şimdi bildiği gerçeği öğrenmek dışında ne öğrendi ki? Teselli bulmak için Deniz'e hak verebilmesi gerek ve şu anda bu olmadı. Deniz'e \"Neden?\" diye sorabilirdi ama sanırım hazır değildi bu itirafa. Dolayısıyla daha konuşmaları gereken şeyler var. İzleyicisi olarak sevindiğimiz bir şekilde bölümün hemen ardından yeni bölüm fragmanı düzenli bir şekilde çıkıyor. Fragmana göre Yiğit Deniz'i affetmiyor, en azından hemen affetmiyor. Üstelik işten çıkarılmasını istiyor. Şimdiye kadar Deniz ne zaman işten çıkacak olsa ya Tuna kurtardı, ya Yiğit. Bu kez Tuna müdahil olmayacak gibi. Ofisten giden Deniz olaydan kopar. Demek ki bu ayrılış ya kısa süreli olacak ya da olmayacak. Olmayacaksa ya birinin engellemesi lazım ya da bir iş falan çıkıp bu ayrılışın sürekli ertelenmesi lazım. Ayrıca Yiğit adına sevindirici bir gelişme: Artık nasıl ortaya çıktıysa, Yiğit'in meğer kardeşleri varmış. Bunlardan biri de anlaşılan, diziye katılacak oyuncu Su Kutlu'nun rolü olacak. Tuna'yla bir ilişki düşünülüyorsa, sanki yaş farkı var gibi, ama dur bakalım, elektrik meselesi. Ayrıca bunca yıldır kardeşleri olduğunu saklaması da babasının Yiğit'e bitmek bilmez yeni yamuklarından biri."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-denize-dusen-defne-denize-sarilir-mi-128", "text": "Defne bu. Sarılabilir. Normalde şaşılası şeyleri o kadar içten, samimi, savunarak, kendini haklı görerek, hatta kendine acıyarak yapıyor ki, Deniz'le anlaşmak normalde yapmaması gereken bir şey ya, Defne yapabilir. Deniz de malum, yüzde yüz değilse de yüksek dozda ikna edici, çarming familiden bir adam. Olabilir... Yani. Deniz tüm kirrli eylemleri ve art niyetleri bir yana, sanki oyun oynar gibi çocuksu türden bir kötülük içinde ki, evlerden işlerden her bi şeylerden ırak ama böyle Bana dokunmayan Deniz...\" atasözü hesabı, izlerken komik ve eğlendirici olabiliyor. Özellikle 2. fragmanda \"Hem ben kazanıcam, hem... yine ben kazanıcam\" derken, tekrar tekrar izle gül. Kazanamayacaksın elbette Deniz. Çünkü bu masalda siz kötücükler ne yaparsanız yapın hoop iyiler kazanıveriyor, tüm yaptıklarınız da dönüp dolaşıp tüm yolların Roma'ya çıkması misali iyilerin işine yarıyor. Ama eğlencelisin, komiksin, seninle bu şölen daha tatlı, daha acı, daha ekşi, daha tuzlu Denizz. Gelelim Sude Helen'i öğrendi, şimdi ne yapar? Beklerdik ki, Defne bacısına gidip, bak Ömerle de sevgiliymişsiniz, siz bir an önce çatınızı çatın, yuvanızı kurun, nedir size engel, ben yolunuzu açayım gibisinden mantıklı bir yol izlesin. Beklerdik ki bu samimiyet ilerletmesinde de Neriman'ın hain sinsi tehditlerini, Defne'nin açmazlarını öğrensin ve karısına karşı pasif aktivist Necmi'nin yapamadığını, iyi sevimli saf Sinan'ın yapamadığını, çivi çiviyi söker hesabı Sude yapıp annesinin oyununu bitirsin, sevenleri kavuştursun, kendi de rahata yani Sinan'a kavuşsun. Bu bölümde yani 21. bölümde Sude'nin Ömer'de kahvaltı ederken Sinan'ın Yasemin'den bir başkasına aşık olduğunu söylediği sahne, bölümün can alıcı sahnelerinden biriydi. Bu konunun hemen kapanmaması iyi olacak gibi. Sinan'ın duygularının derinliği böylece daha iyi anlaşılacak. Meğer Ömer yakın mazide kıskançlıkla o kadar canını yakmış, dolayısıyla Defne'yi de yaktırmış konuyu silmiş gitmiş. Hoop tazesinden çıktı karşına. Bakalım bu gerçekle doğrudan karşılaşınca Ömer ne yapacak? Tadının çıkması açısından Sinan uzun süre Defne'yi kalben bırakmasa iyi olur gibi. Ömer'in aşkı detaylı işlendi, Sinan'ın ki de detaylandırılsa güzell olur. Bu dizide güzel taraflardan biri, herkesin herkesle ilişkili olması. Dolayısıyla kahramanların birbirine söyleyemediği ya da eksik bıraktığı şeyler başkalarıyla konuşurken tamamlanabiliyor, renkleniyor, sürprizleniyor. Dolayısıyla Sinan için de Defne ile yüz yüze gelinceye kadar bu şekilde genişlemesi güzell olur. Ömer Passionis'e döndüğünde Sinan'ın karşılaması ne kadar içten ve çoşkulu, tek kelimeyle \"Şahane\"ydi. Ömer iyi ki dönmüş dedirten, konuyu yüzde doksan dokuz nokta dokuz kapatıp noktayı koyan bir karşılama oldu. Sinan'a bu güzel gönüllü karşılama için ancak tebrik üstüne tebrik gelir. Ömer'in Defne'nin kendisinden gizli Sinan'dan zam, Koray'dan mankenlik ücreti isteyişini öğrenmesi üzerine Defne'nin odasına gidip üzüntüden nefes nefese kalıp konuşmakta zorlandığı sahne, bölümün en güzel sahnelerindendi. Özetle, Defne sarıldı, ihtimal. Defne bu, şaşırtabilir, sarılmaya da bilir. Fakat kınalı beyaz kuzuyla \"Kırmızı Saçlı Kız\" kırması neşeli bir sekişle yağmur altında ö'meee'r diye Ömer'e koşması başına meteor düşmediyse Deniz'den gelen alçak ılıman basınç etkisiyle olsa gerek. Yani ilk fragman bölümün başındaki hadiselerden, ikinci fragman da sonundan, tahmin o ki. Bizi başı mutlu, sonu suratlarda yarım kalmış, ağlamaklı şaşkın bir ifade bırakacak bir bölüm bekliyor olabilir. Ama iyi ki, bu dizide mutsuzluklar da mutluluklar gibi uzun sürmüyor. Bir varmış bir yokmuş. Bir varmış, Defne ve Ömer yarın evlenecek gibiler, pardon \"haftaya\"; bir yokmuş, bir daha karşılaşma ihtimalleri sıfırın altında on, uzaaaak diyarların insanları. Biz seyici olarak, bizi beşikteymişiz gibi, bir o yana bir bu yana tıngır mıngır sallayan bu hali sevdik gibi. Sude prensese gelince. Öncelikle şunu söylemeden geçmek mümkün değil: Sude nasıl iyi cici kız diye beklenirken gözü karalıkta, entrikada neredeyse, kulağı geçmiş boynuz çıktıysa, bir beklenmedik ters köşe de Hulusi Dede ile ilişkisinden geldi. Doğrusu Sude ile Hulusi dedenin arası meğer bal ve kaymakmış. Hulusi dede, Sude'nin tek sırdaşı, dert ortağıymış. Hulusi yüzünü görmediği diğer torunu Ömer için, buluşup görüşüp hasbıhal ettiği biricik torunu Sude'yi harcayacak değilmiş bal gibi de. Dolayısıyla Nöro'nun \"Köşk de köşk\" diye hortlak görmüş gibi korkmasına da gerek yokmuş. Fakat malum tüm masal kahramanları birleşmiş, nehirler denizlere, Ömer de Defne'sine kavuşsun, diye uğraşıp duruyor. Bu hafta bir sürü yeni şarkı, albüm derken, son birkaç gündür Majeste'nin \"Aşk Olalım\" şarkısı geldi bünyeye oturdu. Hem grubun, hem şarkının adı, hem de sözleri bu \"Ben gönlünde bir kiracı, yerleşicem yerleşicem\" diyen tatlı inatçı aşk masalına uydu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-dizide-sirtimi-yaslayacagim-karakter-buldum-147", "text": "Gecenin Kraliçesi'nin ikinci bölümünü de izledim. Doğrusu ilk bölümü daha çok beğenmiştim. Bir kere mekanlar daha güzeldi. Daha çeşitli ve ferahtı. Bu bölümde ise gündüz vakti bile güneş ışığının az girdiği alanlar, loşluklar, gölgeler.. Dış mekanlarda ise grilik, ışıksızlık. Evet mevsim kış, güneş az ama böyleyken böyle. Aşılabilseydi iyiydi. Diziyi izlerken en azından bir karaktere sırtını dayamak istiyorsun. Güvenmek istiyorsun. Bu da genelde baş kahramanlar olsun istiyorsun. Şimdi dizide artık Selin'e güvenemiyorum. Mağdurdu ama yaptığı bu darbeyle, gizemli halleriyle, daha da alacağa benzer intikamıyla, şefkatli müşfik hem anne hem seven kadın rollerine alışmış biz masum izleyiciler sanırım allak bullak olduk. Şu anda Selin'den korkuyorum mesela. Onun dışında Kartal desen, o da öyle ya da böyle bir eşi vardı, aldattı. O tarafa vurduğu darbe yetmezmiş gibi, bir de bu tarafa yani Selin'e darbe vurdu. Hadi seni unutsun istiyorsun, sehpanın üstüne niye para bırakıyorsun şapşik. Hem sen koskoca holdingler bir şeyler yönet, sonra düz yolda paçalarını ıslat. Bu da nasıl bir tabir oldu böyle. Fakat Kartal deyince iki dakikada rüzgara göre karar değiştiren, kararsız bir kişi ortaya çıkıyor. Arkadaşı ne derse etkilenip yapıyor gibi. Gerçi ne kadar zeki de olsa, yalnız bir insan, ailesini doğru dürüst tanımamış. Hem ister tanımış ister tanımamış evlat hep çocuktur bir yandan. Kartal da çocuk. Hatta Aziz de çocuk. Selin de çocuk, bu hesapça ama Selin'den tırstım bir kere. Hem çok esaslı soğuk yapıyor. Bak annesi iyiydi. Dolayısıyla dizide sırtımı dayayacağım bir karakter arıyorum. Şu sırada bana en yakın gelen, halanın kocası, Mert'in eniştesi olan kişi. Çünkü halaya bakıyorum hırslı, acımasızlığa varabiliyor, Mert'e bakıyorum, acı çekiyor ve savruluyor, Aziz desen haşin, öfkeli, Kartal dağılmış, arkadaşı çapkın, Selin intikamcı, annesi Fransa'da, Esra da acı içinde, aşırı uçlarda. Bu ev ahalisi içinde, en makul, en mütevazı, uyumlu ve ılımlı olarak bu enişteyi görüyorum. Oyumu ona veriyorum. İleriki bölümlerde de izleme durumum olursa, sıkışık gerilimli gergin fırtınalı zor durumlarda gözüm onun üstünde. Mekanlar, gizem derken izlememeye meyil etmiştim ama üçüncü bölüm fragmanını izlediğimde acaba mı, dedim, bir şans bir şans daha derken bakarsın izlemeye koyulmuşum Ama kaç tane de diziyi bırakıverdim birden bire ya da yavaş yavaş kopa kopa. Yani belli olmaz. Diziyi izlerken en azından bir karaktere sırtını dayamak istiyorsun. Güvenmek istiyorsun. Bu da genelde baş kahramanlar olsun istiyorsun. Şimdi dizide artık Selin'e güvenemiyorum. Mağdurdu ama yaptığı bu darbeyle, gizemli halleriyle, daha da alacağa benzer intikamıyla, şefkatli müşfik hem anne hem seven kadın rollerine alışmış biz masum izleyiciler sanırım allak bullak olduk. Şu anda Selin'den korkuyorum mesela. Onun dışında Kartal desen, o da öyle ya da böyle bir eşi vardı, aldattı. O tarafa vurduğu darbe yetmezmiş gibi, bir de bu tarafa yani Selin'e darbe vurdu. Hadi seni unutsun istiyorsun, sehpanın üstüne niye para bırakıyorsun şapşik. Hem sen koskoca holdingler bir şeyler yönet, sonra düz yolda paçalarını ıslat. Bu da nasıl bir tabir oldu böyle. Fakat Kartal deyince iki dakikada rüzgara göre karar değiştiren, kararsız bir kişi ortaya çıkıyor. Arkadaşı ne derse etkilenip yapıyor gibi. Gerçi ne kadar zeki de olsa, yalnız bir insan, ailesini doğru dürüst tanımamış. Hem ister tanımış ister tanımamış evlat hep çocuktur bir yandan. Kartal da çocuk. Hatta Aziz de çocuk. Selin de çocuk, bu hesapça ama Selin'den tırstım bir kere. Hem çok esaslı soğuk yapıyor. Bak annesi iyiydi. Dolayısıyla dizide sırtımı dayayacağım bir karakter arıyorum. Şu sırada bana en yakın gelen, halanın kocası, Mert'in eniştesi olan kişi. Çünkü halaya bakıyorum hırslı, acımasızlığa varabiliyor, Mert'e bakıyorum, acı çekiyor ve savruluyor, Aziz desen haşin, öfkeli, Kartal dağılmış, arkadaşı çapkın, Selin intikamcı, annesi Fransa'da, Esra da acı içinde, aşırı uçlarda. Bu ev ahalisi içinde, en makul, en mütevazı, uyumlu ve ılımlı olarak bu enişteyi görüyorum. Oyumu ona veriyorum. İleriki bölümlerde de izleme durumum olursa, sıkışık gerilimli gergin fırtınalı zor durumlarda gözüm onun üstünde. Mekanlar, gizem derken izlememeye meyil etmiştim ama üçüncü bölüm fragmanını izlediğimde acaba mı, dedim, bir şans bir şans daha derken bakarsın izlemeye koyulmuşum Ama kaç tane de diziyi bırakıverdim birden bire ya da yavaş yavaş kopa kopa. Yani belli olmaz."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-diziyi-bu-kez-sanemin-gozunden-izledim-834", "text": "Erkenci Kuş'un yeni bölümü için çok heyecanlıydım. Hatta melatonin hormonunu yakalayayım diye bir süredir erkene çektiğim yatma saatimi bile geciktirdim. Yine güzel bölümdü ama Canem sahnesi hem geç geldi, hem de bölümün geneline oranla azdı. Ya da beklentim giderek büyüyor, kimbilir. Polen geçen bölümün sonunda Can'ın platonik aşkının kim olduğunu öğrenmişti ve bu bilgiden sonra Sanem'e karşı nasıl bir tavır alacağını çok merak ediyordum. Klasik davranışta insan \"rakibini\" kıskanır, hınçlanır. Polen'de ise, taksinin önünde bekleyen Sanem'e \"Sen tek başına dönsen sorun olur mu? Ben burada kalacağım\" derken zerre kıskançlık ya da kızgınlık belirtisi yoktu. \"Vay be\" dedim, kendi kendime, \"kadına bak, herkese hakkını teslim ediyor.\" Polen muhtemelen şöyle düşündü, diye düşündüm: \"Can Sanem'e aşıksa, bunda Sanem'in günahı ne? Zaten Sanem'den Can'a karşı sahiplenici bir ilgi olsaydı ben bunu zaten anlardım.\" Dolayısıyla Polen Sanem'e kızmadı... diye düşündüm. Fakat bölümün ilerleyen sahnelerinde gördük ve yeni bölüm (11) videolarından da anlıyoruz ki, kazın ayağı öyle değil. Polen de Sanem'e diş bilemeye, Sanem'in ayağını kaydırmaya çalışmaya başladı. İşin başka da bir yönü var ki, kibir mi demeli, ne demeli: Polen rakibinin kim olduğunu bilmiyorken Londra'ya dönmek kararındayken, bu rakibin Sanem olduğunu öğrenince kalıp savaşmaya karar verdi. Yani Sanem'i kolay lokma saydı. Ama gel gör ki, dünya işleri... Taş kağıt makas... Bu arada, Polen'in kuantum fizikçiliğine ve Londra'da laboratuvar sahibi olmasına aklım yatmadı. Hani bir kuantum fizikçisiyse, ya akademide ya Cern'dedir gibi geliyor. Şahsi laboratuvarı olunca nasıl ekonomisini döndürüyor, emanet bırakılan pimezon mu besliyor ne yapıyor... Bu arada Kimya Gökçe Aytaç'ın Sanem'le \"Tuhaf bir adamdır Can, öyle sırlarını kolay kolay kimseye açmaz, bir tek ben bilirim! O yüzden kulübenin yerini ben bilmediğim halde...\" sahnesindeki performansını ayrıca beğendim. Gece, Sanem'in Polen'i Can'la birlikte kır evinde bırakıp evine döndükten sonra defterine yazdığı satırlar minvalinde benzer düşünceler, güzel bir çakışmayla benim de geçen gün aklıma takılmıştı. Sanem defterine şöyle yazdı: \"Gerçekler hep hayal kırıklığı. Oysa hayallerde herşey limitsiz. Herkes mükemmel. Aşk sonsuz... Mutluluk sonsuz.\" Ben de demiştim ki kendi kendime, nedir dizilerde biri birine aşık olacak diye yaşadığımız bu mutluluk, bu heyecan? Gerçek hayatta yok mu, ya da bulamıyoruz diye mi? Kendimizi esas kız, aşkımızı esas oğlan yerine koyup bir tür avuntu bulmak mı? Sanem'in tespitleri doğru... Ve hatta yazdılarından fazlası da var tabii. Gerçek hayatta bir sürü \"level\" oluyor: Çekicilik, cazibe bir yere kadar, sonra karşındaki de insan sonuçta, iyi ve kötü huyları, mizacı ortak herşeyi etkilemeye başlıyor.. Sohbet muhabbette genişleyebiliyor musunuz, derinleşebiliyor musunuz? Gülebiliyor musunuz birlikte? Aynı müzikten heyecanlanıp, aynı şarkılarda romantizm bulabiliyor musunuz? Hayalinde herşey sana uygun oluyor. Gerçek hayatta ise orası uyuyorsa, burası uymuyor. Sonra hayatlarınızın temel yarası, derin çukurları... Örtüşüyorsa ayrı sorun, başkaysa ayrı sorun oluyor. Bir de aileler, çevreler... Tek başına sevmiyorsun ki bir insanı, tüm hayatıyla, paket olarak geliyor sana, tabii ki sen de ona. Yani zaten senin derdin, yükün kendine yeterken, bir de... Bir şarkıyı hatırladım şimdi. Sözleri \"Ama korkum yok, kederin gelsin\" diye. Yani iki insanın birbirinin hayatına katılışı öyle olsun ki, bu katılış yağmurun toprağı bulması gibi olsun, doğal, kurgusuz, kendiliğinden... Aynı yönde, aynı akışta olun birbirinize... Hiçbir şeyiniz ağır gelmesin; kompleksleriniz, kederiniz bile vızgelsin... İçinde yeni bir tek damlaya bile yer olmayan, su dolu bir kasenin üzerine konmuş gül yaprağı gibi olun. Hani bir öykü var, kimselerin giremediği tapınağa kabul edilmek isteyen genç müridle ilgili, o öyküdeki gibi. Aslında gönülden aşk zaten insana yük değil hafiflik getiren bir şey. Zaten Can da reklam çekimi sırasında birdenbire Sanem'in akşamı Levent'le geçirmediğini öğrendiğinde ve Sanem'le aralarında karşılıklı itiraflaşma gibi bir gelişme yaşandığında, işle ilgili hiçbir sorunu takmamaya başladı. Kriz kriz: \"Mahvolduk Can, Aylin'in seçtiği oyuncu kazma çıktı.\", \"Oyuncunun bağırsakları bozuldu\"... Fakat Can bu kriz çığlıklarına karşı \"Hallederiz kayınçoo, boşveer\" modunda. Aşk varsa dünya toz pembe. Fakat sıkıntı zaten bu duygunun sonsuz olmamasında. Bazıları bu duyguyu bir ilişki biter bitmez yeni bir ilişkiye başlayarak sürekli kılmaya çalışıyor. Bazıları içinse bu o kadar kolay değil. Sen bitirmişsen vicdan azabı ya da karşı tarafın ısrarından kurtulması, karşı taraf bitirmişse onu unutması, kendini onarması sıkıntı olabiliyor. Gerçek hayatta ilişkiler daha çok Can ve Polen ilişkisi gibi. Ve başa dönersek, Sanem'in yazdığı gibi: \"Hayallerde aşk sonsuz, mutluluk sonsuz...\" Bu dizinin daha yaygın bir başka versiyonu, ilişkisi için yıllardır türlü fedakarlığı yapan Polen'in hikayesi de olabilirdi. Şimdi kısa kısa diziye devam edeceğim... Birkaç bölümdür Deren'in ya rolü komikleşti ya da Tuğçe Kumral rolünü böyle yorumlamaya başladı ama öyle ya da böyle şahsen bu değişiklikten gayet memnunum. Dizinin komedi homojenliğini arttırıyor, nötr duygudaki kimi sahneleri komediye taşımış oluyor. Mevkıbe kilo vermeye çalışmıyor muydu? Evde yemek yapmayı da bırakmıştı. Nasıl bitti o mevzu? Fakat uzamadığı iyi oldu. Bu bölümde Nihat, Mevkıbe'nin yaptığı poğaçaları kahvaltıda hapur hupur mis gibi koklaya koklaya yedi. Osman'ın mesleki durumu kasaplıktan aşçılığa, şefliğe dönüşüyor gibi. Hatta bu bölüm Orgatte'nin reklam çekiminde bir de oyunculuk yaptı. Gerçi görsel yönünün devamının geleceğini sanmıyorum ama şefliği devam edebilir. Daha önce Osman'la Leyla'nın iş anlamında ayrı dünyaların insanları olduğunu yazmıştım. Hikaye onları bu şekilde biraraya getirmeye başlıyor herhalde. Leyla'nın iç dünyasına pek tanık olmasak da, anlaşılan o ki, Leyla Emre'den hoşlanmaya başladı. Belki kendisi bile bunun farkında değil henüz. Fakat ikisi arasında bir şey olursa bu Osman'cığa ne olacak? Eskiden \"Osman ve Leyla\", \"Emre ve Aylin\" diye kolaycacık şipliyordum ama artık Emre ile Aylin'i şipleyemiyorum. Aylin Emre'yi geri kazanmak için evlerine gittiği o akşam, Can'a yaptığı oyunla dibe vurdu. Be Aylin! Senin gözünden şıp şıp yaş akıyor Emre için, koca gün boş durup o kadar hırslı olduğun işini bile boşluyorsun, sonra da gidip yaptığın oyuna Can'ı inandırdın diye pis pis gülebiliyorsun. Bu nasıl kimya, anlamak mümkün değil. Burada bahsedeceğim yere gelince, bir parantez açmam lazım. Takip edenler bilir, 8. ve 9. bölüm yazılarını yazamadım. Aslında ilki yarım kaldı, ikincisini ise yazdım ama sonra paylaşmaktan vazgeçtim. Geçen bölüm için yazdığım yazının temel konusu, Sanem'in işi bırakıp bakkala döndüğü günün akşamında, Can'la birlikte kayalıklarda oturduklarında, Can'ın yaptığı duygusal itirafa rağmen, Sanem'in bu itiraftan habersiz gibi hallerinin anlaşılmazlığı üzerineydi. Evet Can \"Sanem, sana aşık oldum\" gibi net bir cümle kurmayarak, duygularını dolaylı anlatarak, itiraf etsin diye Sanem'i zorlayarak, hatta bazen Sanem'le eğleniyormuş gibi görünen bir üslup takınarak yanlış davranmıştı. Fakat buna rağmen Sanem'in kensine \"Sizi istemiyorum\" diyebileceği kadar çok şey de söylemişti. Yani Sanem artık Can'a \"Can Bey yurt dışına gitmeyin\" derse, Can'ın gitmekten vazgeçeceğini düşünecek kadar Can'ın kendisine verdiği değere güveniyordu ve ben de \"Sanem işte emin artık, Can'ın ilgisinden\" diye düşünüyordum. Fakat genelde olumsuz yazmayı, eleştirmeyi tercih etmediğim için bir de Işınla Bizi Scotty ne düşünüyor diye sorayım dedim. Kendisiyle güzel bir fikir alışverişine giriştik. Işınla da Sanem'in kendine güvensizliği üzerinde durdu. \"Sanem'e etrafındaki herkes Can sana bakmaz\" diyor, dedi. Bu da doğru. Hatta bu bölümde Ayhan yine Can'ın skor peşinde olduğunu söyledi Sanem'e. Sanem'in duygularını bildiği halde kendini tutamayıp, \"mükemmel kadın\" Polen'le Can'ın çok yakıştığını da söyledi. Ablası Leyla, annesi Mevkıbe, iş yerince Ceycey... Hepsi Sanem'e Can'la ilgili hayal kurmaması konusunda gizli ya da açık telkinde bulunuyorlar. E Can da Sanem'in yörüngesinde dolanıp duruyor ama net konuşmadı. Yani anladım ki, son zamanlarda diziyi Can'ın gözünden izlemişim. Çünkü erkekler, kadınlar için \"Kadınları anlamak zor; düşündükleri başka, söyledikleri başka\" deseler de aslında erkekler de hem etrafı okurken hem de konuşurken sürekli alt metin halindeler. \"Yemeğe çıkalım mı, seni arayabilir miyim, saçını mı değiştirdin, kıyafetin yakışmış...\" Bunlar hep alarm. İlgi emaresi. Saf saf arkadaş gözüyle bakar, yemeğe çıkarsanız, sinemaya giderseniz bir bakmışsınız karşı taraf yüzük almış geliyor. Özetle, diziyi kayalık sahnesinden beri Can'ın gözüyle yani erkek bakış açısıyla izlediğim için bir zemine oturtmakta zorlanıyordum. Sanem bana da Can gibi anlaşılmaz geliyordu. Işınla ile konuşunca, Sanem'in bakış açısına daha çok girebildim. Diziyi Sanem'in gözüyle izlerseniz sorun yok. Dolayısıyla bölümde Sanem'in Ayhan'a \"Can Bey'in de benden hoşlandığını düşünüyorum bazen\" demesi, ya da reklam çekiminde Can'la karşılıklı itiraflarından sonra ormanda yalnız kalmak isteyip Can'ı yanında istememesi anlaşılır hale geliyor bu bakış açısıyla. Dizide sevdiğim bir unsur, reklam sektörünü bir meslek olarak detaylı bir şekilde ele almaları, yüzeysel işlememeleri. Bu bölümde de Orgatte organik meyve suyu reklam çekiminin sahneleri keyifli ve komikti. Hele Zebercet'in çekimi böldüğünü bilmeden koşa koşa getirdiği vegan köfteyi Sanem'in sinirle ısırışının sevimliliği... Organik içeceği içerken her seferinde farklı bir şekilde beğenmemeyi başaran ve performansı beğenilmeyen reklam filmi oyuncusunun performansı da başarılıydı... Bu arada aklıma gelmişken, bölümdeki sahnede o açı yoktu ama fragmanlarda çok şükür yer vermiş kurgucumuz, Can ve Sanem arasındaki dünya tatlısı \"Niye bana bakıyorsun sabahtan beri?\" sahnesinde, özellikle Can Yaman'ın mırıl mırıl \"Evet, bana denk geldi\" performansı da hem sevimli hem komikti. Gelelim yeni bölüm ön izleme ve fragmanına. Şimdi, bölümde çekim bittiği ve herkes evine gittiği halde, fragmana göre bizimkiler ıslak ıslak sudan çıkıyor ve alana dönüyorlar, aa sürpriz! Herkes de orada! E set dağılmamış, herkes evine gitmemiş miydi? Polen dışında hepsinin kıyafeti de aynı. Sonra Can üstünü değiştiriyor herhalde, karavandan mı, yoksa eve mi gidip değişiyor, artık neredense. Bir de arada Ayhan'la birlikte oturan Mevkıbe görünüyor. Sanki tüm ekip Sanem'in mahallesine gitmişler, Mevkıbe'yi de kapıp dönmüşler. O sırada bizimkiler de sudan çıkmış ve baskın durumu. Sonra Polen Can'a \"Sanem'in mahallesini gördüm\" diyor. Ne ara? Bakalım neler olacak yeni bölümde. Yeni bir çelınc bizi bekliyor. 11. Bölümde görüşmek üzere... Bu bölüm yazısının fotoğrafını, bölüm sonundaki deniz sahnesinden seçtim. Romantizm, sevgi, şefkat, neşe, huzur... Bir sürü duyguyla dopdolu bir sahneydi. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-dogma-buyume-omerli-134", "text": "Kiralık Aşk 24. Bölümle ilgili hasbihale devam ediyorum. Bu minvalde bölümün gelişmelerinden Cherie'nin kuruluşuna gelirsek... Passionis'in tam altında olmasıyla yeri harika oldu, bu gerçek. Defne ve Ömer'in yeni aşk \"köşe kapmaca\"ları için mükemmel. Bir sürü birbirinden yeni romantik gerilimli asansörde karşılaşma sahnesi sırada bekliyor olsa gerek. Bunun haricinde, Ömer'e öyle ya da böyle, isteyerek ya da istemeyerek kazık atmış, üstelik biri diğerinin kuyusunu da kazmış iki güzide insan, Yasemin ve Defne, kendilerine onca müsamahalı davranmış bir insana karşı rakip bir firma kuruyorlar diye aklımdan geçerken birden hatırladım ki, yanlarında bir de en olmayacak kişi var: Deniz Tranba! Yani Ömer istese karşısına böyle bir rüya takım çıkaramazdı. Pardon rüya takıma varmaya daha 8 eksik var, sayalım bakalım bulacak mıyız 8'i: Sinan 4, yavuklusu Sude 5, annesi Neriman 6, kocası Necmi 7, ahbap İz 8. Bak, Derya'ya yer kalmadı bile. Koray'ı da hakem yaparız. O da duygusal davranıp maçta Sinan'ın takımını tutar. Ömer ağzıyla kuş değil topsa hükmen yenik. Tek kişilik takımı için bir slogan da düşündüm: Ben tek, siz hepiniz! Pardon rüya takıma varmaya daha 8 eksik var, sayalım bakalım bulacak mıyız 8'i: Sinan 4, yavuklusu Sude 5, annesi Neriman 6, kocası Necmi 7, ahbap İz 8. Bak, Derya'ya yer kalmadı bile. Koray'ı da hakem yaparız. O da duygusal davranıp maçta Sinan'ın takımını tutar. Ömer ağzıyla kuş değil topsa hükmen yenik. Tek kişilik takımı için bir slogan da düşündüm: Ben tek, siz hepiniz! Takım tutar gibi Defne ya da Ömer'i tuttuğumuza göre, şu durumda elbette biz de izleyiciler olarak kendi takımımızı tutacağız. Doğma büyüme Ömerli olmama rağmen neredeyse her bölümde üzülmekten bıkıp usandığım için Ömer'e bir çelme de ben atıp karşı takım taraftarı olarak kombine bilet alıp artık rahatıma, sloganıma mı baksam diyorum. Çünkü bu senaryonun yakınsak parlayan yıldızı olarak bu Cherie nam girl power, bu man power Passionis'e kök söktürecek, çok ağlatacak ve Ömer de daha çook bir basamak bulup çökecek, gözyaşı dökecek gibi görünüyor. Defne \"Defne\" olurken, Ömer Ömerlik'ten çıkacak. Yaşasın başarı, Yaşasın güç! Ömer, özetle, kusura bakma. Cherie hızlı geliyor, pardon sesli geliyor. Neyse geliyor bir şekilde yani. Gel vatandaş! Durumuna uygun felsefen burada! 25. Bölüm fragmanında Ömer'in ağzından duyduğumuz \"Kadınlar sevilmek için yaratılmışlardır, anlaşılmak için değil./Oscar Wilde\" sözü, ilginç bir söz. Birkaç şey düşündürüyor. Kadın sevilmek için yaratılmış da erkek sevilmek için yaratılmamış mı? Birini hem anlayıp hem sevmek mümkün değil mi? Kadının yaratılıştaki yeri illaki eylemsiz, edilgen mi konumlanmalı? Bu bakımdan Ömer'in Defne'sizlikten bulduğu çıkış yolu bayağı acıklı, taşlı dar bir patika gibi. Diyelim ki Ömer ilişkiyi bu şekilde, yani Defne'yi anlamamaya razı olarak kabul etti. Peki, ihtimal ki 2. sezonda, gerçeği öğrendiğinde ve bu gerçek Defne'nin davranışlarını - onaylanmasa da- anlaşılır kıldığında ne olacak? Hadi bu felsefeyi de at çöpe, Defne'ye göre yeni bir felsefe bul. Diyelim ki Ömer ilişkiyi bu şekilde, yani Defne'yi anlamamaya razı olarak kabul etti. Peki, ihtimal ki 2. sezonda, gerçeği öğrendiğinde ve bu gerçek Defne'nin davranışlarını - onaylanmasa da- anlaşılır kıldığında ne olacak? Hadi bu felsefeyi de at çöpe, Defne'ye göre yeni bir felsefe bul. Pire için yorgan, Defne için toplantı yakan bu Ömer, hayatta görüp görülebilecek en duygusal yurdum erkeği herhalde. Buna rağmen, Manu'da para talep edeceği bankacıları iki yanına dizip masanın baş köşesine oturmasıyla da alfanın dibi. Derya deyince... Yasemin'in bir numaralı hayranı, yakın uzak her şekilde takipçisi, git deyince kaçan, gel deyince uçan biricik asistanı olduğu Yasemin işten ayrılıp hemen alt katta kendi firmasını açıyor da, vaktiyle Passionis'te dedikoducu kızlığa soyunmuş Derya'nın bundan zırnık haberi olmuyor. Yasemin, Defne ve Tranba üçlüsünü öğrendiklerinde Ömer kadar Derya'nın da yüz ifadesi merak edilesi. Dahası Derya, Yasemin Defne'yi işten attırmak isterken kazdığı minik kuyuya düşüp kendisi işten kovulduğunda, Defne'yi alttan iş çevirmekle, tehlikeli olmakla falan filanla suçlamışken şimdi ikisini yanyana karşısında görünce acaba ne düşünecek? Hele bir de Deniz Tranbayı da onların yanında gördüğünde. Hele bir de Deniz Tranba'yı Defne'ye abayı yakmış gördüğünde. Demek ki Derya'nın da Ömer gibi Defne'yle sınanması varmış. Varmış da Ömer ve Derya'nın bu kader ortaklığı pek de iyi gitmiyor gibi. Ömer Defo'nun yerine özel asistanı yaptığı Derya'cığa bağırıp duruyor. Nerede Defne'nin geçmişteki saltanatı, sultanlığı, prensesliği... Yasemin patron olunca sevgili olarak da bir kendine geldi. İso'ya \"Bırak elindekileri, tut elimi\" diye atar verdi. İso'cuk da ne oluyor anlamadı haliyle, \"E hani, el, tutuşmama, falan, filan?\" dedi. Yasemin de Defne gibi hızlı dönüşler insanı. Sanki önceden aman saklan, aman yandan, aman bırak, yoksa trak ayrılırım diyen o değilmiş gibi, şimdi İso'ya \"Tutarım tabi, sevgilim değil misin?\" diye karşı çıkıyor. İstersen özür de dilesin Yasemin? Bu Yaso da Defo da ilişkimizi saklayalım diye adamları şaşkına çevirdiler. Bunlar bir yana, mutlu bir Yasemin mutsuz bir Yasemin'den bin kat iyi. Cesurca Ömer'e gidip \"Ben Tranba'nın Passionis'i bitirme planını bile bile sustum falan fişman pişman\" diye anlatması da Defne'nin bir benzerini yapamadığı bir şeydi. Defo İso'dan öğrenemediğini belki Yaso'dan öğrenir. E İso da bu firmada işe başlasın? Buradan iyi yer mi bulacak, biri can dostu, biri can sevgilisi iki kadın, oh, yakışır. E İso da bu firmada işe başlasın? Buradan iyi yer mi bulacak, biri can dostu, biri can sevgilisi iki kadın, oh, yakışır."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-dolunay-kalbimizi-yan-kesti-584", "text": "Öncelikle söyleyeyim, diziyi beğendim. Hatta az daha tekrarını da izleyecektim de, işim gücüm vardı, tuttum kendimi. Dizi sırasında dolunaya gönderme yapıp durulunca acaba dedim bu akşam göklerden dolunay mı.. Google calendarın ay takvimine göre ayın 7'sinde dolunay bekleniyor. Dolayısıyla dizi erken doğdu. Öte yandan reytingler böyle demiyor. Dizinin gayet de vaktinde doğduğunu, gayet de başarılı olduğunu söylüyor. Biz de tebrik ediyoruz. Diziye devam ediyorum ve burada Kiralık Aşk'tan bahsetmem gerekiyor. Genç, bekar, zengin, soğuk, içedönük iş adamı ve yanında işe başlayan genç, bekar, elidar, sıcakkanlı, dışadönük genç kız konsepti gündeme gelince, hele bu genç kız bir de evde yemek yapacak olunca akla doğal olarak \"Kiralık Aşk\" geliyor. \"Kiralık Aşk\" türünün elbette ilk örneği değildi, hatta konusu itibariyle klişeydi. Ama malum olduğu üzere, bir şeyin \"ne\" olduğu kadar \"nasıl\" olduğu da etkili ve \"Kiralık Aşk\" detaylarla bu klişelere level atlatmıştı. Hal böyle olunca ister istemez Dolunay'ı da bu ölçekle kıyaslıyor insan. Zannımca en azından ilk bölüm için, iki dizi de bu kıyastan geçti sayılır. \"Dolunay\" sınavı Ateşböceği'nden daha yüksek notla verdi. \"Kiralık Aşk\" bir kalp hırsızıydı ama Dolunay da eli çabuk çıktı, kalbimizi yan kesti. Evet dizi hızlı başladı, hızlı ilerledi, akıcıydı. İkilinin arasındaki notlaşmalar gıdıklayıcı bir komiklikteydi. İnsan kahkaha atmak istiyor ama atamıyor. Değişik bir şey. Nazlı Nazmiye Hanımın uçan balonlara notlar yapıştırması pek tatlıydı. Şimdi düşünüyorum da o balonların tümünü kırmızı seçmek ne kadar masum, sorarım size :) Yok muydu turuncu üzerine yeşil çizgili masum sosis balonlardan. Neyse öyle ya da böyle, o notlaşmalar, yazışmalar tekrar izlenir. Japon daveti sahnesinde bir şeyler fazla uzadı, sarktı. Dizinin kötü adamı gelmesi de çıkması da akışa tam oturmadı. Karısı Nilüfer sonuçta Demir ve Deniz 'in kardeşiymiş, Demir de orada olsaydı, aradaki aile bağları ve geçmişten bugüne süren hikaye daha iyi anlaşılırdı. Japon Nakata çifti tatlıydı. Nazlı Ferit'in evinden onları uğurlarken bir iki Japon cümlesi kurmalıydı, arigato falan demeliydi, büyük ihmal etti. Dizide gergn kısımlardan biri erit'in annesine aşırı soğuk yaptığı kısımdı. Ferit belli ki annesine kırgın, kızgın ama sebebi belli değil. Bakalım ileriki bölümlerde bu ilişki bu aşırı gergin fay hattından kurtulabilecek mi. Kiralık Aşk'ta Ömer'in dedesiyle husumeti vardı ama orada da çok başarılı işlenmemişti bence, böyle tatlış bir dizide de anne-oğul gerginliğinden kurtulunsa iyi olur. İnsan arkadaşın seçemese de dostunu seçermiş. Nazlı'yla Fatoş'un ev arkadaşı olduğunu düşünürsek, çok da uygun gelmediler bana. Nazlı daha evcimen, sorumluluk sahibi, Fatoş \"zengin erkekler buraya, eller havaya\" kafasında gibi. Tabii başka bir şehirden ailece tanışıklıkları söz konusu olaiblir ve bu yakınlık dostluktan değil geçmişten de olabilir. Dizinin önümüzdeki bölümünde cıngar Ferit'in kravat iğnelerinden birinden çıkacak. Asuman aklı bir karış havadası çekmeceyi karıştırdı bıraktı ya. Yani Nazlı'nın daha Ferit'ten çekeceği var, o iğneler canını yakacak. Şahsen gramofonun üzerindeki kuş tüyünden de bir cıngar kopacak diye beklemiştim ama tüy hafifliğinde atlatıldı o sahne. Ayrıca Nazlı, Bulut'la dağıttıkları o kadar kuş tüyünü minderlere tıkıştırıp sonra da dikmediyse birkaç minder zayi olmuştur, Ferit Beyimizin eksikliklerini fark etmemesi de no inandırıcı. Yeni bölüm fragmanına göre NazFer/Fernaz arasında bir şey oldu ya da olmadı. No: 309'daki gibi bir süre emin olamayacağız. Fakat dizi portföyümüzün sevgisiz bir hamilelikle başlayıp tutkulu bir aşka dönüşen bir hikaye daha kaldırabileceğini sanmıyorum. Bu bayağı zor bir hikaye. Mabel Matiz, Aldanıyor, Yaşım Çocuk albümü."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-duygular-allak-bullak-364", "text": "Bölümle ilgili ne hissettiğim konusunda kafam karışık. Ya da kalbim mi karışık. Bölümü sevmek istiyorum, ne güzel bölümdü, süperdi, kopmadık mı abi, demek istiyorum ama bir sürü şey frenliyor. Hatta geri vitese takıp geri geri gitme durumu olacak. Yani neredeyse... Dur bakalım yaza yaza netleşirim belki. Geçtiğimiz bölüm sevgili Yiğit'imizin gerçeği duymasıyla bitmişti, kulaklarımız da bir \"Oh\" çekmişti. Bunun çok tatlı, masum bir söyleyişle İrem'in ağzından gelmesi hadiseyi daha da güzel yapıyordu. Gel gör ki tuhaf bir şekilde vicdan yapan Deniz'in annesi koşa koşa gelip İrem'e \"kızımmm\" diye sarıldı. Kafalar mat oldu. Bölüm işte bu sahneyle başladı. Devamı zaten feciat. Korku filmi gibiydi desek olmayacak, dehşetti. Kafeye gidip oturduklarında, o nasıl bir yalan söyleme çabası.. İşin tadını hepten kaçırdı. Eskiden gösterilebilecek çabanın sınırını anlatması bakımından, \"Elimden geleni yapacağım\" denirdi de sonra \"Elimden gelenin fazlasını yapacağım\" sözü çıktı ya, işte Elif hanımcık da yalan konusunda elinden geleni değil, fazlasını yaptı. Tuna Deniz'in ailesiyle mutfakta yemek yedi. Güzelliği olan bir sahneydi. Tüm aile ve goncacık damat Tuna. Sonrasında Tuna aile ortamında yemek yemesini kastederek \"Ben ilk kez böyle bir şey yaşadım\" dedi Deniz'e. Yani. Yiğit olmasa, geçmiş olmasa Tuna da Tuna yani. Hemi de \"Gölge Bey\". Deniz'in annesinin yemek masasının ortasında düğün dernek kına yapıvermeyi isteyeceği kadar var. Fakat o sırada, yani Deniz, annesine \"ısrar etme\" diye çıkıştığında, Tuna'nın Deniz'in kendisine davranışlarıyla ilgili olarak \"Gel der gelirim, git der giderim\" diye laf dokundurması acayipti. Yani bunu söylüyor, mahcubiyet duymadan. Duymasını bekliyorum, duymanı bekliyorum Tuna, çünkü sen yaptırıyorsun bunu kendine, öte yandan Deniz'i de suçluyor bunu söyleyerek, sitem var altında, e buradasın hala, yani Deniz'in yanındasın bir yere de gitmiyorsun, evet, bir yandan gidemediğin için kendine de kızıyorsun, Deniz'e de kızıyorsun. Aşk işte. Belki de normal bu arada kalmalar. Deniz'in de arada kalması, bir sürü ses işitirken her yandan. İrem bağırırken, Tuna sitem ederken, annesi teşvik ederken, kendisi vicdan yaparken, Yiğit de ondan vazgeçemediğini, çaresiz olduğunu söylerken. Deniz patladı. İrem'in de ağlayıp Deniz'i suçlamasıyla patladı. Deniz İrem mutlu olsun istiyordu. Bu hayatının tek amacı haline gelmişti. Tüm çabasına rağmen bu da olmayınca ne yapsın, gayzer misali patladı. Geçmişi bir kutuya doldurup Yiğit'in kapısına dayandı. Adam da sandı ki Deniz \"Senin geçmişin bizim geleceğimizin ayağına dolanıyor, sen geçmişini bırak ki bizim bir geleceğimiz olsun\" demek istiyor. Bir de burada senaryoya alkış. Yiğit'in heveslenişi çok hafif verilmiş, altını çizmeden. Az söz, çok şey anlatış. Yiğit'in o heveslenişine şıp şıp gözyaşı. Düşün bak, Yiğit geçmişinden vazgeçiyor Deniz, anlasana kıymetini. Sadece İrem'i yani Deniz sandığı İrem'i terketmek değil bu, geçmişe dair tüm işaretleri, eşyaları, anıları yakıyor adam. Dönüşü yok. Koyduğu yerde bulamayacak bir daha. Boşuna demedi içinde ateş, varilin başında \"Eğer sen gerçek Deniz Aslan olsaydın ve bana bunları yapmış olsaydın, ancak o zaman senden nefret edebilirdim\" diye. Önceki hayatını yaktırıyorsun adama. Bu güzel sahnenin sonunda ne olsun bekleriz? Beklemediğimiz bir şey oldu: Deniz Aslan bastı gitti. Fakat Deniz Yiğit'in evine geldiğinde de öfkeliydi. Ben önce İrem'e sandım. Denizler de okyanuslara kavuşur, kavuşsun, Deniz de Yiğit'e kavuşsun istedim. Fakat Deniz'de böyle bir elektrik yoktu. Yiğit'in 'senden nefret ederdim, lafı üstüne de küstü galiba ya da Yiğit'i \"sonsuza kadar kaybetmemek\" için... gitti. Ama bana küstü elektriği verdi. Olan oldu, daha ne olsun diyesim geliyor. Deniz, deniz kenarında köprüleri yakıyor. Bizim saf Yiğit yalan kuyusuna gömüldüğü yetmiyormuş gibi şimdi de yalanın içinde acı bir yalanla karşılacak gibi. Hani bir şey vardır ya acı gerçek diye, Yiğit'inki acı gerçek mutlu yalan durumu bile değil, acı yalan durumu, katmerli zehir, püsküllü bela. Neden reva gördünüz bunu ona? Acı yalandan kastım, Deniz'in ona \"Artık bana ateş edemiyorsunuz Yiğit Bey\" diyecek olması, ihtimalen söylüyorum. Yani Yiğit'i sevdiği halde, \"Sevmiyorum, duygularım değişti\" diyecek sanki. Yiğit gittikten sonra, kendiyle başbaşayken de söylese, zannımca Deniz buna kendini inandırmak istiyor. Yiğit'e kızgınlığını da Tuna'yla sevgililiği deneyerek telafi etme çabasında. Fakat ekmek dilimi keser gibi olacak mı bu. Deniz kenarında \"Ben değiştim\" diyor. Daha önceki yazılarımda Deniz'in tipi aynı ama içi değişti diye yazmıştım. Şimdi Deniz değiştim diyor, değişimine sahip çıkıyor ya, niye değişti, anlaşılmıyor ama. İrem'le Yiğit ve Tunayla kendisi arasında pres ola ola değişti desek, kendisini böyle seven ve olayların içinde masum masum çabalayan Yiğit'e karşı duyguları niye değişti ki? Bütün bu uzun sürecin içinde günah keçisi olarak bula bula Yiğit'i mi buldu? İnsanın nazı en sevgilisine geçermiş hesabı belki de. Yine de eğer bu Deniz, fragmandaki o soğuk Deniz olacaksa, eskiden dostluğa, geçmişine sadık bir Deniz varken artık sadece kendisini düşünen bir Deniz olacaksa, o zaman tamam. Yani İrem'i de hayatından çıkaracaksa, artık İrem ve Yiğit arasında kalmayacağım diyecekse, bir nebze mantıklı. Ama tavrı sadece Yiğit'e karşıysa, o zaman da Yiğit'i hala seviyor demektir. Fragman çok az şey söylüyor. En çok da Yiğit'in acıklı halini, Deniz'in soğukluğunu söylüyor. Yiğit'in davayı kaybettiğini bilmeden mutlu umutlu Deniz'in yanından ayrılışı çok acıklı. Fakat biz of ki of derken ikinci fragman gelir, bizimkiler bir 90 lı pop şarkısı eşliğinde neşeyle çocukluklarına dönerler, duygularımız allak bullak seviniriz biz de. Halimiz iç güveysinden hallice."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ecenin-annesi-yuksek-sosyetik-cikabilir-365", "text": "Bölüm geçen bölümün final sahnesiyle, Kerem'in Cansu'yu üzmek için Sude'yi öptüğü sahneyle başladı. Bundan sonra olanlara gelince... Sahnede Cansu'nun gözleri yaşla dolmuştu ama Sude'nin durumu daha acıklıydı. Adam seni öpüyor sonra doğrudan eski sevgilisine bakıyor, seninle ilgilendiği falan yok. Sude'ciğin bakışlarındaki o heves, o büyülenmiş gibi mutluluk... Sahnenin en masumu Sude oldu. İkinci masumu da Kerem oldu. Çünkü öpüşmeden hemen sonra tepkisini görmek için Cansu'ya baktığında ve Cansu'nun peşinden gittiğinde gördüğü gözyaşları kafasını karıştırdı. Kerem galiba Cansu'nun duygularından şüphe ediyordu. \"Cansu benden gerçeği sakladı ama bana değer veriyor\" diye düşünmüyordu. Şu anda yeni bölümün iki fragmanı da çıkmış durumda ve hangi gelişmeyle oldu bilmiyoruz ama fragmanlardan görünen Kerem Cansu'yu affediyor gibi. Doğrusu Kerem hem Cansu'dan hem Mert'ten vazgeçtiğinde böyle bir Kerem'e dönüşmesini, böyle şeyler yapmasını beklemiyordum. Beklentim kendisi olarak kalarak kendi yoluna bakması, kendine yeni bir hayat kurmasıydı. Vizyonlu bir firmada işe girip yükselmesiydi. Bu hikaye Cansu'yla, Mert'le, Ece'yle bir bütün olduğu için de, bir yerde yine tesadüflerle karşı karşıya gelirler diye düşünüyordum. Ama Kerem tamamen intikama yöneldi. Metin Koran, Begüm, Süreyya... kim varsa kendisine güvendirmek için sahte yakınlaşmalar gibi bir yönteme başladı. Hadi başladı madem devam ettirseydi ve bir şeyleri olgunlaştırsaydı. Şimdi fragmanlara bakınca bu oyunlar bozulmuş, meyva hamken dalından kopmuş görünüyor. Bu yüzden bir tahminim de, Kerem'in Cansu'yla evlenme yoluna giriyor görünmesine rağmen hala intikam peşinde olabileceği ve bu evliliği de kendine bir araç olarak kullanacağı. Fakat buna epey ufak bir ihtimal veriyorum. Önceki bölümden devam eden kritik yerlerden biri Ece ile Mert'in Bedia'nın daveti üzerine \"evine, pardon Çalhan villasına\" gidip ayvayı yemeleri bölümüydü. Ece Mert'in arkadaşlarıyla tanışırken sohbete giremeyince doğal olarak sıkıldı, yanlarından ayrıldı. Keşke orada Mert sürekli Ece'nin elinden tutsaydı. Kız yanından ayrıldı, Mert uyuyor maalesef. Bedia bile Ece'yle Mert'ten daha çok ilgilendi, iyi gözle değildi evet ama gözü hep üzerindeydi. Bir de üstüne eve geldiklerinde, annesinden kalan koltuğun Mert'in emrivakisiyle kırıldığını gören Ece'de tabii moraller sıfırın altında ona indi. Mert'e \"Bunlar benim hazinem, bunlar benim hayatım, senin hayatınsa bana hiçbirşey\" demesi güzeldi. Sonra \"Bugün canım çok yandı, daha fazla yanmasın\" demesi de. Zaten bu Ece ile Mert'in diyaloglarında ekstra hoşuma gden bir şeyler oluyor sık sık. Mert'in o koltuğu da tamir ettirip geri getirtmesini umuyorum. Bu arada aklıma ne geldi, Ece'nin kayıp annesi, \"Bana Sevmeyi Anlat\"taki Canan karakteri gibi, bir şekilde sosyetede sivrilmiş bir kadın çıkmasın ileriki bölümlerde? O zaman Bedia'nın tozunu attırırsa, kök söktürürse bir oh deriz. Gerçi gerek duymasak daha güzel. Geçen bölümde Süreyya Işıl'a Ela ile ilgili bir teklifle gelmişti. Bu bölümde Işıl konuyu söylemek için Metin'i aradı ama duyduğu alo, efendim yerine bağırıp çağırma oldu ve sonra da telefonun yüzüne kapanması. Bunun üzerine Işıl koşa koşa dışarı çıktı ve dışarıda Süreyya'yı buldu. Meğer Süreyya gitmemiş. Işıl'ı ve Ela'yı gördüğünde Süreyya'nın ifadesi, onlara doğru yürüyüşü, sonra Işıl'ın \"Ben ailesiz olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Metin konusunda haklıymışsın. Kızımın bir ailesi olamayacaksa bari iki annesi olsun\" demesi, bunlar bana iyi ki bu diziyi izliyorum, bu dizi gerçekten iyi bir dizi diye hissettirdi. Nereden nereye... Paylaşılamayan, uğruna gözyaşı dökülen adam Metin ekarte oluyor, Metin için kavga eden zıt kutup iki kadın Ela için işbirliğine gidiyor. Bölümde en keyif aldığım sahnelerden biri Kerem'in anne ve babasının mutfakta, akşam yemeğinde Kerem hakkında sohbet etmeleriydi. Bu sohbette fark etmediğim, atladığım bir ayrıntıyı dile getirdiler, çok hoşuma gitti. Dedi ki Yılmaz \"Kerem Cansu'nun ailesi sanarak tanımadığı bir aileye parasının yarısını vermiş, Mert de Cansu'nun zengin olduğunu bildiği ve Kerem'in yanlış yere parayı götürdüğünü gördüğü halde buna engel olmamış\" dedi. Bir de böyle bir şey var evet. Mert Kerem'in alınteriyle kazandığı paradan nasıl vazgeçtiğini gördüğü halde ses çıkarmadı, Kerem'in emeğine de, hayallerine de acımadı. Kerem paradan oldu ama verdiği kadıncağızın hayır duasını aldı en azından. Yılmaz \"Kerem'im güvendiği herkesten yara aldı. Biz de bir şey yapamadık maalesef\" dedi. Alaycı bakış, alaycı gülüş, aşağılayan tavırlar, nereye oturtacağını bilemediğin iğneli laflar... vb. böyle ele gelmez şeylerin bu kadar incitici olmasındaki güç şaşırtıcı. Gerçi aşk da böyle bir şey tabii veya içten bir gülümseme. Çok şükür ki güzel şeyler de güçlü. Yılmaz'ın bir sözü daha oldu hoşuma giden, özlü söz gibi: \"Umudunu kaybeden insan yolunu kaybeder\". Daha önce de yazmıştım, Kerem'in ailesi dizinin huzur kısmı diye. Ayşen ve Yılmaz'ın konuşmaları, fikir alışverişleri yine huzur vericiydi. Gerçi Yılmaz fragmanda Kerem'e \"Biz seni böyle mi yetiştirdik\" diye bir bağırıyor ki, sanki yıllarca öfkelenenmediği insanların tüm hıncını oğlundan çıkarıyor. Neyse, çok dağılmadan toparlarlar herhalde. Bölümün final gelişmesi, Bedia'nın Kerem'in artık Koranlarla çalıştığını öğrenmesi oldu. Bunu da Süreyya'ya aksettirdi. Kerem'in vaktiyle Oliva'da çalışmış olduğu ve Cansu'nun eski sevgilisi olduğu gerçeğini öğrenmesiyle, Süreyya'nın Kerem'e karşı yeni inşa ettiği güven yerle bir oldu, Kerem'in onu bunu sahte samimiyetle yanına çekerek dikmeye çalıştığı iskambil kağıdından kule tehlikeye girdi. Yazının başında da yazdığım gibi fragmana göre Kerem ve Cansu barışıyor ve Kerem yeni yolundan vazgeçiyor. Kerem buna mecbur mu kalıyor yoksa bu da B planı mı herhalde yeni bölümde anlaşılır ama Süreyya'nın Kerem'in geçmişinden böyle haberdar olması çok beklenmedik oldu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-efsun-doya-doya-bagiriyor-78", "text": "O Hayat Benim'in 41. Bölümü çocuk yurdunun önünde başladı. Ateş ve Mehmet Emir bir tarafa, Bahar ve Fulya bir tarafa dağıldılar. Aksiyon beyler tarafındaydı. Avukat Ateş aslında polis olacak adammış ama eğitim sistemi işte. Gözükara, cesur, önünü ardını fazla düşünmeden dalıyor olaylara. Bu cevvalliğini teknik hukuki konularda da konuştursa, yani zor durumlarda önüne gelen herkese sadece \"Olmaz, yapamazsınız!\" demek yerine teknik hukuki konuşsa da şu ekran karşısına oturmuş, dört kulak olmuş sade vatandaş da biraz hukuk bilgisi öğrense. Neyse, Mehmet Emir de aksiyon adamı olduğunu gösterdi fakat çocukları dilendiren adamı kovalama, yakalama ve etkisiz kılma sahnesi yeterince uzun değildi, daha yakın çekim, daha detaylı olabilirdi. Bayanlar evde iyi haber beklediler. Beklenen haber çok geçmeden geldi. Ateş Bahar'a haber verirken, Fulya iyi haberi Bahar'dan ikinci el aldı. O sırada Mehmet Emir Esma ile oyun oynuyordu, bu da iyi ama merak içinde bekleyen karısını da bir arasaydı, fena olmazdı. sarılmalar, kucaklaşmalar silsilesi oluyor. Neyse iyi olsunlar da, çok çekti sonuçta Bahar. Mutluluk Bahar'ın, yüksek voltaj herkesin hakkı. Bu arada dizinin ana ekseniyle makası fazla açmaması iyi. Yani Yusuf Ağa'nın ve hepsinin adli, polisiyelik durumu. Zaman zaman başka konular gündeme gelse de ara fazla açılmadan tren yine eksene, konu yine manşete taşınıyor. Bu bölümde dengeler yine yerinden oynadı. Yeni bir düşman eski düşmanları biraraya getirdi, yakınlaştırdı. Ne de olsa bir alışkanlık, bildiklik, bilindikliklik. Bu bölüm diziye giren, Mücella'nın eski yavuksuzu, neydi adı, hah Salih, Mümü'ye yamuk yapınca eski düşmanlar dost, ayrık otları demet oluverdi: Mümü, Efo ve Nuran. top koşturan santrafora tezahürat yapan taraftarın çoşması gibi oluyor seyirci, goll goll!!! Ve top ağlarda! Tabii maalesef ülkemiz normal koşulları altında bunca lafı onca kimse öyle sakin sakin durup dinlemez ama deli deyip geçiyorlar herhalde Yalnız bu bölüm Nuran da çok bağırdı. O komik de bağırmıyor. Bildiğin bağırıyor. İlyas iyi ki \"Yeter!\" dedi bir ara. Yani. Seyircinin de bir kafası var. Mücella iyi niyetle kalkmış pişmanlıkla oturmuş ve bu lafların bir kısmını haketmiş olabilir ama olan ekran karşısına oturmuş sabi sübyana da oluyor. Yapmayın yazıktır. Hülya salonda ağlarken haline içlenip gidip sarılması. Gerçi bu sadece Efsun vak'ası değil, Nuran da Mehmet Emir'e üzüldü etti, dizi biraz o yöne de dümen kırıyor, belli. İki aile yakınlaşacak gibi. En azından Gelincik Yoluşu ailesinde konak ailesine bir sempati var, oluştu birden nedense. Ya Hasret'in Fulya'yı tesellisi ne demeli. Yahu kardeşim Fulya değil miydi handa senin dükkanına gelip, elbiselerini havalı havalı önüne atıp, yapın da size iki kuruş gelir olsun falan filan diyen. Aklı sıra aşağılayan. Tamam Fulya genelde iyi kız, bir Hülya değil, daha adil, daha makul, daha uysal, o da var. Fakat sonuçta sana kötülük yaptı bu kadın. O Hayat Senin'di, hayatını çaldı! Bu ne genişliktir, bu ne şefkattir. Fulya senin kızın da değil ne bu anaçlıktır ona karşı. Biz de diyorduk ki Mehmet Emir hele bir öğrensin Fulya'nın Hasret'i kapıdan gönderdiğini, bak neler olacak, herkes yanlış koltuktan kalkacak, kendi yerine oturacak... Ama öyle olmadı. Bundan sonra Hasret ne yapacak, yalnızdı, yine yalnız mı kalacak? Gerçi ne yapalım herkesin bir huyu var. Hasret'in de böyle demek ki diyeceğiz. Fulya da iyi ki Hasret gibi bir vakur, gururlu bir rakibem var diyecek, samimiyetle sevinecek. Olabilir. Voltaj ayarı: Bu yazıda yaptığımız şakaları gerçek sanmayınız. Bu bölümde dengeler yine yerinden oynadı. Yeni bir düşman eski düşmanları biraraya getirdi, yakınlaştırdı. Ne de olsa bir alışkanlık, bildiklik, bilindikliklik. Bu bölüm diziye giren, Mücella'nın eski yavuksuzu, neydi adı, hah Salih, Mümü'ye yamuk yapınca eski düşmanlar dost, ayrık otları demet oluverdi: Mümü, Efo ve Nuran. top koşturan santrafora tezahürat yapan taraftarın çoşması gibi oluyor seyirci, goll goll!!! Ve top ağlarda! Tabii maalesef ülkemiz normal koşulları altında bunca lafı onca kimse öyle sakin sakin durup dinlemez ama deli deyip geçiyorlar herhalde Yalnız bu bölüm Nuran da çok bağırdı. O komik de bağırmıyor. Bildiğin bağırıyor. İlyas iyi ki \"Yeter!\" dedi bir ara. Yani. Seyircinin de bir kafası var. Mücella iyi niyetle kalkmış pişmanlıkla oturmuş ve bu lafların bir kısmını haketmiş olabilir ama olan ekran karşısına oturmuş sabi sübyana da oluyor. Yapmayın yazıktır. Hülya salonda ağlarken haline içlenip gidip sarılması. Gerçi bu sadece Efsun vak'ası değil, Nuran da Mehmet Emir'e üzüldü etti, dizi biraz o yöne de dümen kırıyor, belli. İki aile yakınlaşacak gibi. En azından Gelincik Yoluşu ailesinde konak ailesine bir sempati var, oluştu birden nedense. Ya Hasret'in Fulya'yı tesellisi ne demeli. Yahu kardeşim Fulya değil miydi handa senin dükkanına gelip, elbiselerini havalı havalı önüne atıp, yapın da size iki kuruş gelir olsun falan filan diyen. Aklı sıra aşağılayan. Tamam Fulya genelde iyi kız, bir Hülya değil, daha adil, daha makul, daha uysal, o da var. Fakat sonuçta sana kötülük yaptı bu kadın. O Hayat Senin'di, hayatını çaldı! Bu ne genişliktir, bu ne şefkattir. Fulya senin kızın da değil ne bu anaçlıktır ona karşı. Biz de diyorduk ki Mehmet Emir hele bir öğrensin Fulya'nın Hasret'i kapıdan gönderdiğini, bak neler olacak, herkes yanlış koltuktan kalkacak, kendi yerine oturacak... Ama öyle olmadı. Bundan sonra Hasret ne yapacak, yalnızdı, yine yalnız mı kalacak? Gerçi ne yapalım herkesin bir huyu var. Hasret'in de böyle demek ki diyeceğiz. Fulya da iyi ki Hasret gibi bir vakur, gururlu bir rakibem var diyecek, samimiyetle sevinecek. Olabilir. Yazıyı bitirir, arabayı kenara parkederken: Bölüm Salih'in oto tamirhanesi önünde bitti. Salih oyunu iyi kurmuş, iki tarafı da ağının içine almış. Şimdilik. Bir soru işareti bıraktı ortaya. Dizinin 42. bölüm fragmanı çıkmış. Fragman bu son sahneden çok başka bir yerde, paralel evrende seyrediyor gibi. 2. fragman çıkarsa biraz daha netleşir durumlar herhalde. Voltaj ayarı: Bu yazıda yaptığımız şakaları gerçek sanmayınız."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-eger-yapabilirsen-sevgini-ver-ona-144", "text": "Kördüğüm'ün ilk bölümünü çok trajik; gerilimi, duygusu çok yüksek bir sahneyle bitirmiştik. Didem, ağır hastalığından kurtuluş umudu kalmadığını öğrendiğinde küçük oğlu Kaanı'ı bırakabileceği hiç kimse bulamamış, en sonunda Kaan'ın babası Ali Nejat'ı çocuğunu kabullenmeye ve onunla ilgilenmeye mecbur bırakmak için doğum günü kutlamasında herkesin için Kaan'ın onun oğlu olduğunu söyleyip kendisini vurmuştu. Diğerleri, Umut'un kardeşi ve annesi, Naz'ın annesi, Ali Nejat'ın ablası Feyza ve babası.. sevimsiz, sıkıcı, ve çoğunlukla da ilginç bir yanları olmayan karakterler. Bütün bu karakterler içinde hem yazılışları hem de aralarındaki ilişkinin resmedilişi bakımından en ilgi çekici, en ikna edici ve izleyiciye en yakın gelen karakterler Didem ve Kaan oldu. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki Didem'i canlandıran Naz Elmas ve küçük Kaan'ı canlandıran Aybars Kartal Özson şimdiye kadar ekranda gördüğüm en uyumlu, oyuncu kimyaları en tutmuş ikililerden biri. Doğrusu Didem'in ve Kaan'ın hikayesi'de Kördüğüm'deki en ilgi çekici hikaye oldu başından beri. Hatta \"Keşke dizinin ana konusu bu anne-oğulun ilişkisi olabilseydi\" diye düşündüğüm çok oldu. Bu sahnelerin devamındaysa Kördüğüm adeta durdu. Onca insan böyle korkunç ve sarsıcı bir olaya tanık olmamışlar gibi neredeyse normal hayatlarına döndüler. Bunun gerçek hayatta bir nebze olsun karşılığı vardır belki ama izleyici olarak yaşadığımız bu sarsıntının hiçbir önemi yokmuş gibi, henüz bu yoğun duygudan arınmadan Umut'un kardeşinin sorumsuzluklarıyla, Genco'nun karşılıksız aşkıyla, tamirhanede börek-çay disişmeleriyle, Ali Nejat ve babası arasındaki gerginlikle, Naz ve Umut arasındaki sorunlarla, Umut'un otombil üretme hayalleriyle, Karasu Holding'teki çalışanların sürtüşmeleriyle vakit geçirmeye başladık. Bütün bu yan hikaye detayları beşinci - altınci bölümlerde ilgi çekici olabilirdi; artık yakından tanıdığımız karakterlerin hayatlarındaki olayları merak ediyor olurduk ama henüz herkes bize yabancıyken, üstelik ortalık toz dumanken, duygular zirve noktasındayken o kadar anlamsız görünüyordu ki.. Bütün bu \"ilgisiz\" olayları izlerken kendimi \"Ciddi misin sen? Ne olur şaka yapığını söyle. Pes!\" diyen Naz gibi hayretler içinde buldum. Üstelik bu sahneler çok da uzun sürünce tempo gittikçe düştü, bölüm sıkıcılaştı. İkinci bölümle birlikte karakterlerle daha fazla zaman geçirip, onları biraz daha yakından tanımaya başladıkça izleyinin tam olarak özdeşleşebileceği, yakın bulup tarafını tutabileceği karakter sayısı da iyice azalmaya başladı. İlk bölümde Umut'un neredeyse dört dörtlük bir karakter görünümü çizdiğinden söz etmiş, ne olup da Naz'ın ondan uzaklaşıp Ali Nejat'la yakınlaşmasını tercih eder hale geleceğimizi tahmin edemediğimi söylemiştim. Durum, hemen bu ikinci bölümle birlikte ortaya çıkmaya başladı. Umut, bu bölümde hem eşine hem ortağına hem tanık olduğu trajedinin kahramanı olan küçük Kağan'a karşı son derce duyarsız, umursamaz, bencil, hatta neredeyse vicdansız, gözü hayallerini gerçekleştirmekten başka şey görmeyen bir karakter haline geliverdi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-elli-bolum-dalyanin-yarisi-eder-101", "text": "Bölüm, 49. Bölümün son sahnesiyle başladı. İlyas müştemilattan kovulmuş, yağmurun altında ıslanmış Nuran ve Efsun'u eve almadı. Kapıyı yüzlerine kapadı. Ardından Efsun'un \"Anne gitme\" diye bağırışları duyuldu. Bu bölümle birlikte artık Yeşim Ceren dizide yok. Efsun'un dediğine göre Nuran Mersin'e gitmiş. Nuran'ın Mersin'de kimi var, nereye gitti? Efsun'un şu dediği doğruydu: \"bir gariban kadındı\" dedi Nuran için. Yani kimi kimsesi Efsun'du, İlyas'tı Nuran'ın. Nuran Mersin'de kime gitti? diye düşünürken yeni bölüm fragmanında cevap geldi. Yazının devamında yazacağım. İlyas'ın karısını ve kızını eve almayışı epey şaşıtıcı bir şeydi. İlyas bu davranışıyla şimdiye kadar göstermediği bir kararlılık ve mukavemet gösterdi. Nuran ve Efsun'a set çekti. Gerçi kendi deyişiyle, bunun sebebi kararlılık değil \"artık dayanacak gücünün kalmayışı.\" Bu da yeterli ve mantıklı bir sebep. Baba evinden kovulan Efsun yokuşta Sakine'ye rastladı. Ama bu Sakine de artık Gelincik'te oturmuyor ki, ne arıyordu Gelincik'te de hemen haberi oldu duydu geldi bağırtıyı. Yokuşun başından duyuluyor bağırtınız dedi ama yan evde oturan Hasret ve Refika abla duymadı, hayret! Sokakta kalan Efsun niye Hasret'in yanına gitmiyor, aralarında bir küslük yok ki, niye otelde kalırım diyor Sakine'ye de, hemen yan binada oturan Hasret aklına gelmiyor. Mehmet Emir o kısacık sürede Efsun'un kartlarını Hülya'ya iptal ettirmiş. Efsun ve Sakine gittikleri otelden resepsiyon aşamasında geri döndüler. Sakine \"Nuran Mersin'den dönene kadar anan benim\" demesi, dizinin gelecek bölümlerinde Sakine'nin ağırlığı, dizideki sahne sayısı diyaloğu artacak gibi görünüyor. Efsun ve Sakine geceliği 100 TL'lik bir otel bulup girdiler. Efsun sokakta kalmış, kalacak yer bulamazken Bahar'ı hatırladım. Bahar'a hiç mi arkadaşın yok yanında kalacak diyordu, Efsun'un hiç mi yoktu peki? Kınama başkasını, gelir başına gibi oldu. Tabii Efsun'un Hasret'i yok sayması, aklına bile gelmemesi mantıklı olmadı. Anlaşılan Efsun Hasret'i o kadar sevmiyor ki, onun yanında kalacağına Sakine'nin yanında kalmayı tercih ediyor. Ateş Baharı'ı ailesi kabul etmiş olabilir, güzel ama bu zorla Bahar'ın yakınında yöresinde olacağı anlamına gelmiyor, Bahar'a karışabileceği anlamına da gelmiyor. Fakat şurası da bir gerçek, Ateş Bahar'a dedi ki, \"Bu engelleri neden koyduğunu anlamıyorum.\" Zaten Bahar dışında kimse anlamıyor. Bahar Ateş'in Efsun'u kendine aşık etme oyununu öğrenince Ateş'le arasına mesafe koydu evet, ama Edibe Hanım sebebiyle Ateş'i hayatından çıkardı. Fakat işin aslı Bahar'ın Edibe Hanım'ın torunu oldğunu Bahar bile bilmiyor ki. Geçen bölüm az görünen Hasret nihayet bu bölüm biraz ortaya çıktı. Ateş'le, Bahar'la görüştü. Sonra Efsun'la, sonra da Mehmet Emir'le görüştü. Hayatta da, dizilerde de bazen az konuşmak, bazen de fazla konuşmak soruna sebep oluyor. Burada da az konuşmak sorun oldu, Mehmet Emir Hasret'e olan olayları, detayları anlatmadı. Hasret Mehmet Emir'in yöntemini eleştirmekte haklı ama olayı da bu üstünkörü anlatım sebebiyle hafife aldı haliyle. Bu arada Mehmet Emir ve Fulya'nın evlat edinmek istedikleri yavrucağa, yani Esma'ya ne oldu diye aklıma geliyor birkaç bölümdür. Diziye süre kazandırsın diye dahil edilen, ana hikayeden ilgisiz bir hikayecik miydi. Ama olmaz. Hem hassas bir konu bu. Bence yetiştirme yurdundan Esma'yı alsınlar. Zaten bu bölümün sonunda Fulya'da hamilelik belirtileri ortaya çıktı. Fulya ve Mehmet Emir büyük ihtimalle boşanmayacaklar. O zaman Esma'yı da evlatları olarak alsınlar. İsterdim ki, Fulya'nın, Edibe Atahan'ın vaktiyle Hasret'i kapıdan çevirmeleri, Mehmet Emir'e de yalan söylemeleri yanlarına kalmasın. Fulya bu kadar suçluyken, kaç kişinin kaderiyle oynayıp Mehmet Emir'le arasında hileyle yani ahlaksızca bir evlilik bağı kurmuşken bir de Hasret'e böyle yuva bozan kötü kadın muamelesi yapamasın. Hülya'ya dedektiflik yapan Müştemilata \"Super Mario\" bekçi Hayrettin taşındı. Sakine'nin bekçinin müştemilata taşındığını öğrenince panik olması da abartılı. Sakine niye kendiliğinden suça ortak oldu, niye kendini Yusuf Ağa'nın olayından sorumlu olanlardan biri sayıyor, sadece bilip sustuğu için mi? Bu kadar panik inandırıcı değil. Bu bölümün temalarından biri Efsun'un İlyas'a ve Güleser'e her fırsatta aralarında bir ilişki bulunduğu imasında bulunmasıyı. Hatta Güleser'i evden kovmaya da kalktı. Güleser'e biri artık bu ev senin de evin desin. Yazık kadıncağıza, sürekli diken üstünde, eğreti bir yaşam. Her an evden gitme korkusu, bir türlü yerleşememe. Evet, sonuçta tuhaf bir durum. Geçici geldi, sanki sürekli bir misafir gibi. Artık durumu netleşsin. Hülya, Edibe Atahan'ın adını yaşatmak için çocuklar yararına vakıf kurdu. Bir çocuğu, daha küçücük yaşta anasız babasız bırakmış bir kadın adına çocuklara yardım amaçlı bir vakıf kurulması da ironik mi, trajik mi? Belki de doğrusu. Eğer adını yüceltmek dışında çocuklara da faydalı olursa bu vakıf. Ben bunları düşünürken Efsun geldi, bu düşüncelerimi çat çat söyledi, hatta fazlasını da söyledi. \"Burada kendinizi iyilik meleği gibi gösteriyorsunuz ama ben beş parasız, otellerde kalıyorum\" dedi. Bu arada Hülya Müge'yi vakfın tanıtım gecesini hatırlatmak için aradığında, Müge Berk'le bir kafedeydi. Peki bu Berk ne zamandan beri Müge'den ciddi ciddi hoşlanmaya başladı? Hırsızlık planlarına ne oldu? Dizi bize bu geçişi göstermedi. Başta Müge'ye hırsızlık için yaklaşan bir Berk vardı, şimdi bunun mevzusu dahi yok. Berk'in çaldıkları da yanına kaldı herhalde. Gerçi tamam, hep Müge'ye karşı kibar ve anlayışlıydı fakat Müge gerçeği bilse Berk için acaba ne düşünür, ne hisseder? Bence Berk'in yeni hali iyi, eski hali dizi kazası. Bölümün sonlarında, vakıf gecesinde, yepyeni bir durum ortaya çıktı! Mehmet Emir'in Efsun'u reddetme kararı! Daha önce bu bir seçenek olarak bile dillenmemişti. Bu kararı Hasret'le arasındaki tek bağı da kopartması demek olacak. Dizi hızla Mehmet Emir'le Hasret'i birbirinden ayırıyor. Yeni bölüm fragmanına göre Oya Başar 51. Bölümde diziye giriyor, Nuran'ın ablası olarak. Nuran'ın yerine girmemesi iyi olmuş. Ayrıca Nuran'ın akıbetini de belirsiz yapmışlar sanki ilerisi için bir açık kapı bırakılmış, bu da iyi olmuş. Bakalım Mehmet Emir'in kararına Hasret ne tepki verecek? Nuran'ın ablası İlyasların evinde dengeleri nasıl değiştirecek? Nuran'ı aratmayan bir karakter mi geliyor, yoksa yeni bir Mücella mı? Merak konusu. Beklenip görülecek. Baba evinden kovulan Efsun yokuşta Sakine'ye rastladı. Ama bu Sakine de artık Gelincik'te oturmuyor ki, ne arıyordu Gelincik'te de hemen haberi oldu duydu geldi bağırtıyı. Yokuşun başından duyuluyor bağırtınız dedi ama yan evde oturan Hasret ve Refika abla duymadı, hayret! Sokakta kalan Efsun niye Hasret'in yanına gitmiyor, aralarında bir küslük yok ki, niye otelde kalırım diyor Sakine'ye de, hemen yan binada oturan Hasret aklına gelmiyor. Mehmet Emir o kısacık sürede Efsun'un kartlarını Hülya'ya iptal ettirmiş. Efsun ve Sakine gittikleri otelden resepsiyon aşamasında geri döndüler. Sakine \"Nuran Mersin'den dönene kadar anan benim\" demesi, dizinin gelecek bölümlerinde Sakine'nin ağırlığı, dizideki sahne sayısı diyaloğu artacak gibi görünüyor. Efsun ve Sakine geceliği 100 TL'lik bir otel bulup girdiler. Efsun sokakta kalmış, kalacak yer bulamazken Bahar'ı hatırladım. Bahar'a hiç mi arkadaşın yok yanında kalacak diyordu, Efsun'un hiç mi yoktu peki? Kınama başkasını, gelir başına gibi oldu. Tabii Efsun'un Hasret'i yok sayması, aklına bile gelmemesi mantıklı olmadı. Anlaşılan Efsun Hasret'i o kadar sevmiyor ki, onun yanında kalacağına Sakine'nin yanında kalmayı tercih ediyor. Ateş Baharı'ı ailesi kabul etmiş olabilir, güzel ama bu zorla Bahar'ın yakınında yöresinde olacağı anlamına gelmiyor, Bahar'a karışabileceği anlamına da gelmiyor. Fakat şurası da bir gerçek, Ateş Bahar'a dedi ki, \"Bu engelleri neden koyduğunu anlamıyorum.\" Zaten Bahar dışında kimse anlamıyor. Bahar Ateş'in Efsun'u kendine aşık etme oyununu öğrenince Ateş'le arasına mesafe koydu evet, ama Edibe Hanım sebebiyle Ateş'i hayatından çıkardı. Fakat işin aslı Bahar'ın Edibe Hanım'ın torunu oldğunu Bahar bile bilmiyor ki. Hülya'ya dedektiflik yapan Müştemilata \"Super Mario\" bekçi Hayrettin taşındı. Sakine'nin bekçinin müştemilata taşındığını öğrenince panik olması da abartılı. Sakine niye kendiliğinden suça ortak oldu, niye kendini Yusuf Ağa'nın olayından sorumlu olanlardan biri sayıyor, sadece bilip sustuğu için mi? Bu kadar panik inandırıcı değil. Bu bölümün temalarından biri Efsun'un İlyas'a ve Güleser'e her fırsatta aralarında bir ilişki bulunduğu imasında bulunmasıyı. Hatta Güleser'i evden kovmaya da kalktı. Güleser'e biri artık bu ev senin de evin desin. Yazık kadıncağıza, sürekli diken üstünde, eğreti bir yaşam. Her an evden gitme korkusu, bir türlü yerleşememe. Evet, sonuçta tuhaf bir durum. Geçici geldi, sanki sürekli bir misafir gibi. Artık durumu netleşsin. Hülya, Edibe Atahan'ın adını yaşatmak için çocuklar yararına vakıf kurdu. Bir çocuğu, daha küçücük yaşta anasız babasız bırakmış bir kadın adına çocuklara yardım amaçlı bir vakıf kurulması da ironik mi, trajik mi? Belki de doğrusu. Eğer adını yüceltmek dışında çocuklara da faydalı olursa bu vakıf. Ben bunları düşünürken Efsun geldi, bu düşüncelerimi çat çat söyledi, hatta fazlasını da söyledi. \"Burada kendinizi iyilik meleği gibi gösteriyorsunuz ama ben beş parasız, otellerde kalıyorum\" dedi. Bu arada Hülya Müge'yi vakfın tanıtım gecesini hatırlatmak için aradığında, Müge Berk'le bir kafedeydi. Peki bu Berk ne zamandan beri Müge'den ciddi ciddi hoşlanmaya başladı? Hırsızlık planlarına ne oldu? Dizi bize bu geçişi göstermedi. Başta Müge'ye hırsızlık için yaklaşan bir Berk vardı, şimdi bunun mevzusu dahi yok. Berk'in çaldıkları da yanına kaldı herhalde. Gerçi tamam, hep Müge'ye karşı kibar ve anlayışlıydı fakat Müge gerçeği bilse Berk için acaba ne düşünür, ne hisseder? Bence Berk'in yeni hali iyi, eski hali dizi kazası. Bölümün sonlarında, vakıf gecesinde, yepyeni bir durum ortaya çıktı! Mehmet Emir'in Efsun'u reddetme kararı! Daha önce bu bir seçenek olarak bile dillenmemişti. Bu kararı Hasret'le arasındaki tek bağı da kopartması demek olacak. Dizi hızla Mehmet Emir'le Hasret'i birbirinden ayırıyor. Yeni bölüm fragmanına göre Oya Başar 51. Bölümde diziye giriyor, Nuran'ın ablası olarak. Nuran'ın yerine girmemesi iyi olmuş. Ayrıca Nuran'ın akıbetini de belirsiz yapmışlar sanki ilerisi için bir açık kapı bırakılmış, bu da iyi olmuş. Bakalım Mehmet Emir'in kararına Hasret ne tepki verecek? Nuran'ın ablası İlyasların evinde dengeleri nasıl değiştirecek? Nuran'ı aratmayan bir karakter mi geliyor, yoksa yeni bir Mücella mı? Merak konusu. Beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-emirin-ve-kubranin-yoklugunda-104", "text": "Önceki yazıda, birkaç hafta öncesine kadar hiç izlememiş olduğum \"Şeref Meselesi\"nin, tesadüfen denk geldiğim on dakikada beni sarıp meraklandırdığından ve izlemeye böyle başladığımdan söz etmiştim. Sonraki haftaysa geriye doğru bir kaç bölüm daha izlemiştim ama bu bana yetmedi. Daha önce bir şekilde ilgimi çekmemiş olan dizi hızla bağımlılığa dönüştü ve mecburen 21. bölüm öncesi zorlu bir maratonla diziyi tamamlayıp heyecanla 21. bölümü beklemeye başladım. Ardından da hemen yazımı yazmayı planlıyordum. Ne var ki 21. bölüm pek çok açıdan hayal kırıklığıylıydı benim için. Yazı hevesim de kayboldu, dolayısıyla bugüne kadar ertelendi. Yeni bir karakterin girdiği ve çok önemli başka bir karakterin ayrıldığı 21. bölümün tamamı Sibel'in bölüm sonundaki ölümü üzerine kurgulanmış gibiydi. Önceki bölümlerden bu bölüme taşınan bazı sahneler ve karakterler arasındaki ilişkiler çok yüzeysel olarak geçiştirilip hızla Sibel'in çok uzun ve dramatik vedasına yolculuğa başladık. Bölümle ilgili en büyük sorunların neler olduğuna geçmeden, burada Yasemin Allen ve Kerem Bürsin arasındaki sahnenin gerçekten iyi oynanmış, etkili bir sahne olduğunu söylemek için ara vermek istiyorum. Öyle ki her iki oyuncunun da ama özellikle Yasemin Allen'ın en iyi sahnelerinden biriydi. Bu diziyle ilgili sosyal medyada çok rastladığım eleştirilerden biri karakterlerin tutarsızlığı, savrukluğu ve değişkenliği üzerineydi. Televizyon izleyicisi, rahatını karmaşık, gelgitleri ve grileri olan karakterleri çözmeye ve anlamaya çalışarak bozmak istemiyor. Bundan dolayıdır ki yıllar boyunca pek çok dizide, ilginç olabilecek karmaşık karakterlerin, izleyicinin kabullenememesi yüzünden apartopar ya siyah ya beyaz bir kalıba sokuluverildiğine çok tanık olduk. \"Şeref Meselesi\" bu fedakarlığı yapmayarak risk aldı bir anlamda. İzleyicinin rahatını bir miktar kaçırsa ve yadırgansa da çok da etikeliyici sahnelere, karakter keşiflerine ve az önce de değindiğim gibi oyuncu performanslarına sahne oldu. Bu, ustalıkla sergilenen performansların başında da Şükrü Özyıldız'ın \"Emir\"i geliyor. \"Şeref Meselesi\" oyuncularının hiçbirini daha önce başka bir projede izlemediğimden, oyuncuların yeni bir karakter yaratmadaki maharetleri konusunda bir şey söyleyemeyeceğim ama burada neler yapabildiklerine bakarak belirtmeliyim ki Şükrü Özyıldız çok yetenekli ve yetkin bir oyuncu. Emir karakerini öyle derin, incelikli ve katmanlı işliyor ki karakterin kılcal damarlarını bile hissedebiliyoruz. Ayrıca zaman zaman rol arkadaşlarında görülebilen bir sorunu da hiç yaşamıyor Özyıldız; Emir'i asla bırakmıyor, karakterinden bir an bile uzaklaşmıyor. Emir'in muhtemelen yazılmamış, planlanmamış hislerini ve düşüncelerini kanlı canlı gösteriyor bize ekranda. Hatta karakterini, hikayede ona biçilmiş olan görevin-sınırların dışına çıkmaya zorluyor. Bu da izleyiciyi diğer karakterlerden çok daha fazla Emir'e yaklaştırıyor. Performansın gücünden dolayı, hikayenin ağırlık merkezi ve izleyicinin durduğu/durması gereken yer de değişiyor. Benzer şekilde yine Kübra'ya kanlı canlı bir şekilde hayat veren Burcu Biricik de, özellikle duygusal olarak zor sahnelerde izleyici allak bullak edecek, sarsacak performanslar ortaya koyuyor çoğu zaman. Bu iki oyuncunun, özellikle de ortak sahneleri asla konsantrasyonu kaybolmayan, kurulan dünyanın dışına hiç çıkmadığınız, sinema tadında çok güçlü sahneler oluyor. Bu nedenle, son bölümde Emir ve Kübra'nın, (21. bölümden söz ediyorken verdiğimiz arayı da sonlandıralım) yeni karakter Seyhan'ın gelişi ve Sibel'in uzun vedasıyla geri plana atılması; etkisiz, silik yan karakterler olarak kalmaları, ikili sahnelerinin bile yüzeysel geçiştirilivermesi dizinin dengesini bozmasına, ağırlığını katbetmesine neden oldu. \"Şeref Meselesi\"nin yeni ama çok da meraklı bir takipçisi olarak bölüm boyunca ilgimi zor tuttuğumu fark ettim. Diziye bu bölümde, Nihat'ın kardeşi olarak dahil olan Seyhan'ın bir süre daha kalacak gibi göründüğüne bakarsak bu denge bozukluğu ve açık söyleyelim, sıkıcılık sürecek gibi görünüyor. 'Seyhan' ne kadar uzun bir planlama ve çalışamayla oluşturuldu bilemiyorum ama yazının başında söz ettiğim karmaşık ve derin karakterlerden biri olmaktan çok uzak görünüyor. Kastettiğim, oyuncu performansı da değil, bir mafya parodisi misali sahnelerle ve dizinin dokusundan çok uzakta, asla kaynaşmayan, bir fanteziden öteye geçmeyen, ayakları yere basmayan bir karakter için ne yapılabilir zaten bilemiyorum. Nihat'ın ölümüyle oluşan, zaman zaman Emir-Yiğit / polis-mafya arasındaki heyecanlı kedi fare oyunuyla gideriliyor gibi olsa da hikayenin mafya ayağında kapatılamayan boşluğu doldurmaktan çok uzak 'Seyhan' gerilimi. Nihat'ı onlarca polisin içinde, tereyağından kıl çeker gibi ele geçiren ve defalarca polisin elinden maharetle kurtulan Yiğit'in, Seyhan'ın karşında bu kadar beceriksiz ve şaşkın bir adama dönüşüvermesi inandırıcılıktan çok uzak. Bu dizinin genel olarak en büyük sorunu, süre uzunluğundan kaynaklanan, özellikle mafya/polis ayağının gerektirdiği temponun bir türlü yakalanamayışı (18. bölümdeki yurt dışına kaçırılan 6 milyon dolar oparasyonu bu konuda başarılı bir örnekti, dizinin bu tempoda daha çok sahneye ihtiyacı var). Çok hızlı, heyecanlı ve seri bir şekilde akması gereken olaylar o kadar yavaş ilerliyor ki, heyecan ve merak unsuru buharlaşıyor. Seyhan sahnelerinin uzunluğu ve yavaşlığı, işi iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmiş. Zaten yeterince derinleştirilmemiş, \"psikopat\" olduğunun sürekli söylenmesi dışında, hemen hiçbir özelliği olmayan bir karakter için çok fazla zaman harcanmış. Değinmeden edemeyeceğim; bu dizi sayesinde öğrendik, mafya bir bardak suyu bile slooow-motiooon içiyor ama Seyhan'ın göründüğü her karedeki ağır çekimin bu aşırı kullanımı, sinir bozucu müzik, ilk bölümden beri özenle ve incelikle kurulmuş atmosferi dağatmaktan ve izleyiciyi hikayeden koparmaktan başka bir şeye yaramıyor ne yazık ki. Bölümle ilgili en büyük sorunların neler olduğuna geçmeden, burada Yasemin Allen ve Kerem Bürsin arasındaki sahnenin gerçekten iyi oynanmış, etkili bir sahne olduğunu söylemek için ara vermek istiyorum. Öyle ki her iki oyuncunun da ama özellikle Yasemin Allen'ın en iyi sahnelerinden biriydi. Nihat'ın ölümüyle oluşan, zaman zaman Emir-Yiğit / polis-mafya arasındaki heyecanlı kedi fare oyunuyla gideriliyor gibi olsa da hikayenin mafya ayağında kapatılamayan boşluğu doldurmaktan çok uzak 'Seyhan' gerilimi. Nihat'ı onlarca polisin içinde, tereyağından kıl çeker gibi ele geçiren ve defalarca polisin elinden maharetle kurtulan Yiğit'in, Seyhan'ın karşında bu kadar beceriksiz ve şaşkın bir adama dönüşüvermesi inandırıcılıktan çok uzak. Bu dizinin genel olarak en büyük sorunu, süre uzunluğundan kaynaklanan, özellikle mafya/polis ayağının gerektirdiği temponun bir türlü yakalanamayışı (18. bölümdeki yurt dışına kaçırılan 6 milyon dolar oparasyonu bu konuda başarılı bir örnekti, dizinin bu tempoda daha çok sahneye ihtiyacı var). Çok hızlı, heyecanlı ve seri bir şekilde akması gereken olaylar o kadar yavaş ilerliyor ki, heyecan ve merak unsuru buharlaşıyor. Seyhan sahnelerinin uzunluğu ve yavaşlığı, işi iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmiş. Zaten yeterince derinleştirilmemiş, \"psikopat\" olduğunun sürekli söylenmesi dışında, hemen hiçbir özelliği olmayan bir karakter için çok fazla zaman harcanmış. Değinmeden edemeyeceğim; bu dizi sayesinde öğrendik, mafya bir bardak suyu bile slooow-motiooon içiyor ama Seyhan'ın göründüğü her karedeki ağır çekimin bu aşırı kullanımı, sinir bozucu müzik, ilk bölümden beri özenle ve incelikle kurulmuş atmosferi dağatmaktan ve izleyiciyi hikayeden koparmaktan başka bir şeye yaramıyor ne yazık ki."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-en-guzel-hikayem-en-zor-sinavim-90", "text": "Maral'da 3. bölüm, bir günde geçti: Sabah yeni iş günüyle başladı ve akşam iş çıkışıyla bitti. Yine Maral'ın kendi kabul ettirme sürecini konu aldı. İlk iki bölüm kritik olaylarla bitmişti: İlk bölümde depo hırsızlığı olmuş, heyecanla \"Eyvah şimdi Maral ne yapacak!\" demiştik. Bir de, depoyu soyan Sarp mıymış, olamaz, demiştik. İkinci bölümde beklenmedik bir şekilde, Maral'ın ailesi kabul ettiği bazı çalışma arkadaşları işten çıkartılmış ve yine \"Şimdi Maral ne yapacak\" demiştik. Üçüncü bölüm ilk ikisi kadar krizli bir durumla bitmedi. Fakat yine Maral şimdi ne yapacak diyoruz, çünkü Sarp Maral'a yine gücendi. Üçüncü bölüm bu meyanda mı ilerler, Sarp bu gücenikliğin peşinden mi gider ve bölüm biraz daha romantik mi takılır, yoksa Maral yine Sarp'a boşverir, Sarp da bir şey olmamış gibi davranır, yine Luna başrolde mi olur... Tahminim Luna başrolde olur. İkinci bölümde iyice görüldü ki, Sarp için Maral ilk sırada, Maral için Sarp üçüncü sırada. O da tam belli değil. İlk iki sırada Luna ve çalışanları var. Sarp'a karşı romantik hisleri üçüncü sırada. Sarp'ı bir türlü anlayamıyor. Sarp da net mi, hiç değil, gayet bulanık, mesaj veriyor ama paraziti de var. Bu bölüm İpek Bilgin Luna Akademi'nin başı Canan rolüyle diziye katıldı. Arya'dan Halis Feyman'a video mesaj geldi. Herkes Arya'nın 6 ay daha gelmeyeceğini öğrendi. Böylece Arya'nın nankör sevgilisi Benan baba olacağını anladı. Halis, Maral'ı test etmesi için Canan'ı görevlendirdi. Maral istifa etti, sonra Canan'ın sınavını geçti. Maral arkadaşlarını işten atanın Deniz Feyman olduğunu öğrendi. İşten atılanlar geri çağrıldı. Deniz Feyman, Halis'e boşanmak istediğini söyledi. Sarp hırsızlığının biri tarafından bilindiğini öğrendi ve bu kişi tarafından şantaja uğradı, tekliflerini kabul etti. Bölüm de böylece bitti. Deniz'in hikayesini de biraz daha öğrendik. Deniz de Maral gibi Luna'yı çok seviyor, Luna için de gece gündüz çalışmış. Hatası Luna içinde bir resmi ünvanının olmaması. Bu niye olmamış, niye sınırları belli bir görevi, yeri yok. Arya'nın altında mı çalışmak istememiş, belki de yakışık almadı. Neyse, Deniz'in durumu da acıklı bu yüzden. Onca emek, bir miktar da entrika ve bir muz kabuğuyla kaysın gitsin. Birilerinin ayağı kayacaktı tabii, muz kabuğunu atanın kayması da adil aslında tabii. Sarp'ın annesinin sağlık çalışanı olduğunu öğrendik. Sarp'la telefonda konuşurken \"Ameliyattan çıktım,\" dedi. Sarp'ın çaldığı bir depo Luna kıyafeti için kamyoncuya yakın dediğini öğrendik. Neyse, bölümde önemli gelişmeler oldu. Hemen özetleyelim: Bahar halasına Salih'in söyledikleirini sordu ve Mücella da doğruladı. Bahar bunun üzerine Nuran'ın Sofrası'nın açılış alanına gitti ve tüm davetlileri kovarak ailesiyle yüzleşti. Nuran'a kalsa yine inkar itirazla Bahar'ı savuşturacaklardı fakat İlyas daha fazla dayanamadı ve gerçeği açıkladılar. Bahar ailesiyle kendisinden saklanan gerçeklerin hesabını sorarken, Atahanlar hastanede Edibe Atahan için biraraya geldiler. Edibe Atahan beyin kanaması geçirmişti ve kurtarılamadı. Bahar Yusuf Ağa'nın şu anda nerede gömülü olduğunu da öğrendi. Tüm bölüm Hasret, Mehmet Emir ve polis arasında gezse de hiçbirine gerçeği söyleyemedi. İlyas'a kıyamayıp ihbar edemese de bu duruma ortak olmamak için evi ve ailesini terk etti. Zaten Ateş'e de nişan yüzüğünü geri vermişti. Tekbaşına sokaklarda dolaşırken bayıldı. İsmail Komiser tarafından bulundu. Bu arada Bahar'ın evi terketmesinden dolayı vicdan azabı yaşayan İlyas handa daha açılışını yapıp siftah yapamadıkları Nuran'ın Sofraası lokantalarını kendisini de içeri kilitleyip ateşe verdi. Bölüm de böyle bitti. Bölümün sonlarına doğru Nuran esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Hatta Mücella da dedi, şu annen nerde bunca olay olurken, diye. Acaba Yeşim Ceren Bozoğlu'nun twitterdan diziden ayrıldığı açıklaması öncesindeki sahneler miydi onlar, belki ipler gergindi ve onsuz oynadılar. Bir anormallik vardı çünkü. Kadın nerede ne yapıyor, belli değil. Bahar, Nuran'ın Sofrasının önünde bağırırıken, Efsun'un o hafif kayıtsız hafif de kafa tutar dinleyişindeki dozu, Ceren Moray'ın oyunculuğunu yani, beğendim. Ateş'in en son, Atahanların evine gidip, Mehmet Emir'e \"Elimi omzunuza koyup, 'Abi başın sağolsun' demek isterdim\" dediği sahneyi, içtenlik dostluk anlamında beğendim. İki güzel insan, koşulların getirdiği sonuçlar yüzünden birbirlerine karşı savaşıyorlar. Bir bakıma ikisi de haklı. İsmail'in polis olarak geldiği yerde Bahar'a karşı tanışı olarak insanca, dostça yaklaşımını beğendim. Yani İsmail görevine bağlılıkla, azimle gerçeği ortaya çıkarmaya çalışıyor ama bunu kişileri incitmeden yapmaya da özen gösteren bir tutumu var. Ateş, Efsun ve Mücella, İlyas dükkanın içinde kendini yakmaya uğraşırken neden bir taş, bir demir çubuk bulamadılar da camı kıramadılar.. Bahar tüm kapıları gezdi gezdi de neden içinde tutmaktan hasta olduğu gerçeği söyleyemedi.. Sakine, Bahar'ın Hasret'e girdiğini görünce, niye yanarız yanarız deyip alelacele Nuran'ı aradı. Kendisine ne oluyor, o müdahil değil ki.. Bildi sustu dense, onun adını kim verecekler, kim biliyordu sustu diyecek. Üstelik Sakine başta bu gerçek yüzünden bir süre Nuran'la selam sabahı kesmemiş miydi. Şimdi nasıl bu kadar kraldan kralcı, ortağın önde gideni oldu.. Ateş - Bahar ilişkisinden bana bir yorgunluk geldi. Bahar İsmail'le şöyle dingin sulara mı açılsa diyorum. Ateş için üzülmüyor değilim, çok yalnız, bir Bahar var hayatında bir de Nedim Abisi. Fakat Bahar Ateş'i anlamıyor, Ateş yorulmadı yıldızım yoruldu onları izlerken. Yani anlaşamıyorlarsa yolları ayırmak da bir yol. Efsun İsmail'le mutluluğu bulsun istiyordum ama car carlarından gına geldi, o da kenarda kalsın, kıskansın, ne yapalım. Fulya'nın tuzağı elinde patlasın, mahkemeye delil sunamasın, hakim bir celsede boşasın isterim. Vaktiyle Mehmet Emir'den Hasret'in konağa geldiğini saklamasının bedelini ödesin isterim. Mehmet Emir'le Ateş bir zorlukta yine biraraya gelsin ve bu onları artık temelli barıştırsın isterim. Hülya aradan çıksın isterim. Şu birkaç bölümdür epey gelişme olduğuna göre, bu tempoyla giderse, yine bir sürü gelişme olmasını bekleriz. Bahar İsmail'e söylemez, hastalanır. Dolayısıyla tüm bölüm İsmail'de kalmaya devam eder. Bahar'ın İsmail'de kaldığını Ateş Efsun'dan öğrenir, İsmail'e gider, efelenirler, o sahne öyle biter. Hülya Ateş'i vurur, kolundan yaralar. Ateş hastanelik olunca, bu kez Hülya'dan şikayetçi olur. Hülya tutuklanır, cezaevine konur. Fulya'nın tuttuğu dedektif Hasret'in evini gözetlemeye başlar, birkaç kıytırık fotoğraf çeker. Fulya boşanma davası açar. Efsun İsmail'i Bahar yüzünden tartaklar ama İsmail Bahar'ı evden atmaz. İlyas kurtulur, fakat o da hastanelik olur. Beklenip görülecek. Üçüncü bölüm bu meyanda mı ilerler, Sarp bu gücenikliğin peşinden mi gider ve bölüm biraz daha romantik mi takılır, yoksa Maral yine Sarp'a boşverir, Sarp da bir şey olmamış gibi davranır, yine Luna başrolde mi olur... Tahminim Luna başrolde olur. İkinci bölümde iyice görüldü ki, Sarp için Maral ilk sırada, Maral için Sarp üçüncü sırada. O da tam belli değil. İlk iki sırada Luna ve çalışanları var. Sarp'a karşı romantik hisleri üçüncü sırada. Sarp'ı bir türlü anlayamıyor. Sarp da net mi, hiç değil, gayet bulanık, mesaj veriyor ama paraziti de var. Bu bölüm İpek Bilgin Luna Akademi'nin başı Canan rolüyle diziye katıldı. Arya'dan Halis Feyman'a video mesaj geldi. Herkes Arya'nın 6 ay daha gelmeyeceğini öğrendi. Böylece Arya'nın nankör sevgilisi Benan baba olacağını anladı. Halis, Maral'ı test etmesi için Canan'ı görevlendirdi. Maral istifa etti, sonra Canan'ın sınavını geçti. Maral arkadaşlarını işten atanın Deniz Feyman olduğunu öğrendi. İşten atılanlar geri çağrıldı. Deniz Feyman, Halis'e boşanmak istediğini söyledi. Sarp hırsızlığının biri tarafından bilindiğini öğrendi ve bu kişi tarafından şantaja uğradı, tekliflerini kabul etti. Bölüm de böylece bitti. Sarp Maral'a atar yaptı, Luna çalışanları Maral'a atar yaptı, Alara Maral'a atarı bırak azar yaptı, Deniz Halis'e atar yaptı, Alara Sarp'a atar yaptı, Maral \"Makas Canan\"a atar yaptı, Sarp Oytun'a atar yaptı. Bu durumda en çok golü zavallı Maral'cık yemiş görünüyor. Sarp'ın saçları kısalmış. Uzun daha hoştu. Halis'in saçları da bir kısa bir uzundu. Sarp uzun, Halis kısa olsun. Okeyse, Saç konusunu da böyle hallettikten sonra devam edebiliriz. Bu arada Maral'ın iş kıyafeti olarak seçtiği elbise kendi seçiminden daha yetişkin ve iddialıydı, bu bakımlardan iyi ama yakışmamıştı. Fazla kapalıydı. Boğaz kadar koyu renk kalın elbise, bir de üstüne koyu, katı ceket. Elbisenin üst kısmı öne fırlıyor gibi. Maral neden işten çıkartılan arkadaşları için hemen gidip Halis'le konuşmadı. Onun gibi cesur bir kızdan gidip konuşması beklenirdi. Yine, Deniz'in arabasıyla Halis'in arabasının önünü kesip, boşanmak istediğini höykürüp sonra da havalı havalı yürüyüp gitmesi komikti. Arabası öyle kaldı ortada. Yürüyüp gitmesi iyi kadraj, daha havalı ama saçma oldu. Hazal Kaya'yı bu dizide iyi kız rolünde görmek daha iyi oldu. En son, Hakan Kurtaş'la paylaştığı Aşk dizisinde canlandırdığı Azra sert, gözü kara, bencil, soğuk derecede gerçekçi bir kızdı. Maral'sa yumuşak, hassas, paylaşımcı, hayalci, masallara inanan bir kız. Bu bölümde petibör yani Aslı az göründü. Sabah Maral'a kahvaltı hazırladı, öğleden sonra da kıyafet seçmesine yardım etti. O kadar. Oytun'un iyi huyları biraz daha ortaya çıktı bu bölümde. Özellikle Sarp'la konuşurken. Kompleksiz, savunmacı değil, sakin, sabırlı. Maral ve Oytun biraz daha birbirlirini tanıdılar. Sarp'ın da babasıyla büyük bir ortak yanı olduğunu öğrendik. Mutfağı ve yemek yapmayı sevmeleri, bu konuda yetenekli olmaları. Bölüm Rus ajan - bilimkurgu filmleri gibi bitti. Herhalde gelecek bölümde Sarp bu yeni grubun içine düşerken, Maral da onun olaylarını hiç fark etmez Luna'daki hayal dünyasında kendi dertleri ve mutluluklarıyla yaşar gider. İyi kız, hoş kız da, fazla mı kendine dönük nedir. Zaten o ilk akşamda Sarp'ı istemeden olsa da ekmesi ve sonra da bunu unutması yüzünden bir çentik güceniğim. Ne zaman Sarp'ın saat 22 ye kadar soğukta beklediği o akşamı aralarında konuşurlar, Maral biraz olsun uykusundan uyanır, o zaman bir nebze rahatlar bu gönül. Türkü Turan başta konuk oyuncuydu ama her bölüm bir moda haftasından bir şeyler gönderse, diziye renk katar, hem de kalmış olur."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-engin-gittiyse-hikaye-bitmistir-408", "text": "Önce hızlıca bölümün gelişmeleri: Engin Alper'in Haşmet'e karşı birlikte hareket etme teklifini reddetti. Haşmet, Rıdvan'dan Alper'le işbirliği yapan polisin adını öğrendi ve onu kaçırdı. Berna Leyla'ya gelip Alper'le ilişkisini bitirmesini istedi. Suzan Eylül'e Mercan'ın ateşlendiğini haber verdi. Eylül o akşam Alperlerde kalınca Burak Eylül'ün yalan söylediğine inanarak sarhoş oldu. Simge bu durumu istismar etti. Leyla ve Canan iş dışında başbaşa güzel bir gün geçirdi. Ali polisin Haşmet tarafından kaçırıldığını anlayan Alper ve Hakverdi onu kurtarmaya gitti. Burada Engin vuruldu. Bölüm bir gece iki gündüzde geçti. Önceki bölümlerdeki gibi yine tempolu, akıcı, meraklı bir bölümdü. Hikayenin gidişi hem açımlanmaya hem toparlanmaya müsait. Tebrik. Bölüm geçen bölümün final sahnesiyle başladı. Alper restoranın üst katındaki ofisin önünde Engin'e \"Sizi ben ihbar ettim\" dedi. Sonra Engin, gerçeği bilmesen \"Bu adam masum!\" dedirtecek soruyu sordu: Neden? Alper Engin'e \"Haşmet'in çevirdiği bütün pislikleri biliyorum, sen hala neresinden neyi saklarım diye düşünüyor musun, onu merak ediyorum\" dediğinde, Engin'in sanki yüzünden utancın gölgesi geçti. Sanki yüzüne al bastı. Alper Engin'e diyor \"İşte seni harcayamadığım için karşındayım.\" Halbuki bir de güzel harcamıştı evvelinde. Haşmet nakliyeciye zorbalık yapmasaydı, bugün Engin karşında değil tutuklu yargılanmak üzere hapiste değil miydi? Engin Alper'e \"Beni boşver, bana üzülecek ağlayacak kimse yok\" deyince Alper \"Ben varım\" dedi ama bu suçlama ihbar sürecinde ciddi ciddi Engin için üzülmüş ve endişeli görmedik Alper'i. Daha çok 'ettiyse bulsun' havasındaydı. Engin hiç beklemediği, hazırlıklı olmadığı bir anda bir anda Alper'in, sakladıklarını bildiği gerçeğiyle yüzleşirken, öte yanda Leyla da Alper'in eşi Berna'dan benzer bir eyleme maruz kalıyordu. Yine Engin gibi böyle bir durumu olasılık olarak bile aklına getirmezken. Şu benzerlikler de dikkat çekici: Hem Leyla hem Engin, muhataplarına \"Bu konuşmayı yapılmadı varsayıyorum\" dediler. İki konuşmanın sonunda da kimse kimseyi ikna edemedi, herkes kendi yolunda kaldı. Berna'nın rica görünümü altındaki suçlamasına karşı Leyla alışılmadık, serinkanlı bir duruş sergiledi. Gayet rasyoneldi. Bu herhalde Almanya'da, bizim toplumumuzdan farklı bakış açısıyla büyümüş olmasından kaynaklanıyor. Berna \"Ailemden elini çekmenin zamanı gelmedi mi?\" diye sorduğunda, \"Daha mı açık konuşayım Leyla\" dediğinde, Leyla \"Bu konunun muhatabı ben değilim\" dedi ki, haklı. Aralarında söz bağı olan, Berna'nın kendi yaptıklarına rağmen eğer sorabiliyorsa, hesap sorması gereken kişi Alper. Berna Leyla'ya \"Herkes hata yapmaz mı Leyla?\" diye soruyor. İyi de senin hatanın bedelini niye Leyla ödesin? Alper'e gelince, Berna neyse de, artık Çiçek'e ne yatmadan önce masal okuyor, ne okuldan alıyor.. Hepten Berna'ya bıraktı kızını. Leyla Alper'le akşam dağ evindeyken ve Canan'la spadayken mutlu vakit geçirdi. Engin ve Ezgi de Haşmet'in evinde başbaşa güzel vakit geçirdiler. Canan da Leyla ile iyi vakit geçirdi, ilişkilerindeki yakınlaşmadan memnun oldu. Simge kısa süreliğine de olsa Burak'ın yakınında olmaktan mutlu oldu. Haşmet ne işte ne aşkta mutlu değil. Berna mutsuz, hem Alper bakımından hem Onur bakımından. Eylül mutsuz, hem Alperlerde hem Buraklarda. Salih mutsuz, sürekli tedirgin. Ayla, Leyla ve Haşmet bir an önce evlensin diye bekleyişte. Durumlar böyle. Canan bu bölüm az görüldü, yokluğu hissedildi. Renkli ve izlemesi eğlenceli bir kişilik Canan. Haşmet'le birlikte sahnelerinin de ayrı bir tadı var ve bu bölümde hiç ortak sahneleri yoktu. Leyla ile ilişkilerine gelince, beraber zaman geçirmeleri bölümün en güzel gelişmesiydi ve Leyla'ya karşı yol alması da gayet sevindirici. Buna rağmen Leyla gibi Canan da bizim Yeşilçam kültürüyle büyümüş toplumumuzdan farklı mantalitede bir insan. Kızına karşı duygusal, fedakarlık için çırpınan bir yaklaşımı yok. Hala biraz mesafeli. Alper'den öğrendiklerine rağmen Leyla'ya uzun uzun Haşmet'i savunması ise tuhaf. Leyla, Engin'e, Alper ve Ezgi kadar sıcak ve anlayışlı değil. Engin'i önemsemez konuşmalarını dinlerken Leyla'ya karşı biraz mesafe hissetsem de, aslında Leyla'nın bu hislerinin karşılıklı olması gibi bir gerçek de var. Sonuçta Engin sürekli Alper'le Leyla'yı ayırmaya çalıştı, hatta hileler de yaptı. Leyla'yı yalancı, çıkarcı, iki kişiyi idare eden biri durumuna düşürdü. Leyla'nın uzun süre ve haksız yere Alper tarafından yanlış anlaşılmasına ve kötü davranışlarına maruz kalmasına sebep oldu. Alper ve Leyla şimdiki noktaya, aşklarına taş koyan Engin'e rağmen geldiler. Yani Leyla ne kadar Engin'e uzaksa, aslında Engin de Leyla'ya öyle uzak, Leyla da başından beri Engin'in umrunda değil. Ağılda herkesin birbirini sobelediği sahne süprizli, böyle gergin konusu olmasa neredeyse komik bir sahneydi. Alper ve Leyla'nın dağ evinde birlikte geçirdikleri vakitte özellikle atmosfer, ışıklar, renkler güzeldi. Ezgi'nin Engin'i Leyla'ya uzun uzun, cümle cümle dört koldan savunduğu sahne güzeldi. Engin'i bir tek Ezgi anlamış ve sevmiş dedirten bir sahneydi. Akşam Haşmet ve Salih'in sohbet ettiği, Salih'in kendisinden duyduğumuza bizi şaşırtan bir sürü bilgece söz söylediği, ve yine Alper'in Ali polisle kimliği belirsiz bir mekanda buluştuğunda, Ali polisin bir sürü özlü sözle süslediği sahneler de güzel sahnelerdi. Alper ve Hakverdi, Ali polisi kurtardı, Hakverdi dışarı çıkardı. Burada Alper'in devreler mi yandı, bir özgüven patlaması mı yaşadı, nedir, Ali kurtulup çıktığı halde ve biran önce orayı terketmeleri gerektiği halde, Alper gezinti yapar gibi depoda dolaşıyor. Hayır, deponun içinde aradığın ne? Haşmet'in diğer adamıyla rastlaşıp kavgaya mı tutuşmak istiyorsun yoksa oradan çarçabuk kaçıp gitmek mi? O sırada Engin içeri girdi. Aynı anda da Alper'in az önce bayılttığı adam uyanıp Alper'i hedef aldı. Engin adamı vurdu. Adam düştü. Adam da Engin'i vurmuş o sırada. Adam niye Engin'i vuruyor ki, Alper'e yöneltmiş olması lazım silahını. Zaten daha yeni ayılmış. \"Haşmet'in sağ kolu Engin'e bak, hain çıktı\" diye düşünecek zamanı mı oldu? Bu soruya Ayla gibi cevap verelim: Nein! Bundan sonra ne olur, buradan nereye gider... Engin gittiyse, artık bir yere gise ne, gitmese ne. Engin gittiyse ya hikaye bitmiştir ya da en azından hikayenin mutlu sonu bitmiştir. Engin hapse girseydi Ezgi onu sonuna kadar beklerdi. Böyle bekleyiş dolu bir mutluluk bile mi çok Ezgi'ye... Bir sürpriz olsun ve Engin kurtulsun, gerekirse o ve Ezgi her şeyi arkada bırakıp kendilerine başka bir ülkede başka bir hayat kursunlar. Ezgi Leyla için, Engin de Alper için yeteri kadar fedakarlık yaptı. Fragmanlara göre Alper aldatıldığını bildiğini söyleyip Berna'ya ikinci yumruğu atıyor. Berna Alper'le aralarındaki sorunun gerçekten Leyla değil, kendisi olduğunu zaten fark etmiş durumda ama yine de koruduğu barışma umudunu bundan sonra da koruyabilecek mi. Nakavt olursa hikayenin bu kolu biter, o yüzden inkar etmek zorunda. Go Berna! Engin - Kartal'daki tren istasyonun yakınındaki depoda, Alper'i korumak isterken vuruldu. Haşmet ve Salih - Akşam Haşmet'in zoruyla salonda sohbet ederken. Burak - Sarhoş olup sızdığı gecenin sabahında Simge'yi yatağında görünce evden kendini dışarı atarken. Ayla - Odada, Salih dışarı çıkıyorken ona sitem ederken. Mercan - Akşam ateşli haliyle odasında uyurken."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-erkenci-kus-eksini-yogun-bir-bolumdu-814", "text": "Erkenci kuş sürümüzden bu kuşunuz, grip mi neyim bir şey oldu, üşüttü sevgili erkenciler. Rüzgar oluyor, cereyan yapıyor, sonra hapşu hapşu. Üşüdüğüne de anlamıyorsun, o fena. Zaten orada tufaya düşüyorsun. Sonra gözler çakmak çakmak kırmızı, alnında ateş, yutkunurken bademciklerinde ağrı, burnun şıp şıp; uykum var, bana dokunmayın diye etrafa şekil yapmalar... Geçmeye yakın bu emareler bitip kurusundan öksürük başlıyor. Yine de seviniyorsun çünkü bitiyor. İşte bu süreçte geççi kuş oldum canlar. Şimdi bir yandan bölümün üzerinden tekrar hızlıca uçarken bir yandan da izlerken ne düşündüm, ne hissettim yazacağım. İnşallah kolay gele... Bölümün \"Hadi bekletme nişanlını, ayıp oluyor ona\" açılış sahnesi güzeldi. Can'ın durgunluğu, Sanem'in umutlu parlak gözleri... Biri kalsın demek isterken git diyor, diğeri kalsın desin istiyor, ama gidiyor. Bu arada Demet Özdemir'de zaten uzak doğulu bir hava var, Sanem'in kostümü olarak da kırmızı kimono tarzı bir bluz seçilmiş bu bölüm. Can desen saçları anjinsan samurai. Arkadaki ortancalar yerine üstlerinde bir kiraz ağacı da olsaydı aa japonis film sanabilirdik. Hem yukarıdan çiçekler yağsaydı rüzgarla... Şiirli bir atmosfer olurdu. Sakura vakarimasu arigatu origami. Hatırladığım kelimleri de saydım döktüm ortaya iyi mi. Sonraki eşekli sahnede daha netleşti ki, Ayhan Muzaffer'e artık Muzo diyor. Zaten neden Zebercet diyorlardı, herhalde keşfedilmemiş bir hazine kendisi. Sonra Sanem ve Osman arasındaki, Osman'ın Leyla için gösteremediği cesareti Sanem'e Can için tavsiye ettiği, \"başkasına akıl vermek ne kolay\" diye izleyene özeleştiri yaptıran bölüm vardı. Fakat hep öyle... Biz insan cinsinin yolundaki tuzaklardan... Akıl vermek pek kolayımıza geliyor. Bir de yok yere matahından bir şey yapmış sandırıyor insana kendini insafsız. Sanem'in Can'a itirafı sırasında daldan dala mevzulardan bir buket yapıp Can'a sunduktan sonra \"Anlıyor musunuz?\" diye sorması efsaneydi. \"Dile dökülmeyenin tenhalığında...\" Rahat ol kar'şim. Can çok uzun süredir anlıyor. Hatta karşılıklı olduğunu... ben, o, biz onlar hepimiz anlıyoruz. Bir sen anlamıyorsun, ki hakkındır, bir de \"Bakkaldan prenses\" olmaz diyen ablan Leyla, ki haksızdır. Bu arada gelen telefonla Can'ın kolları yeniden havalandı. Telefonla konuşurken, dostlarına sarılırken, sevinirken, üzülürken hep kolları havada bir adam, bu \"Can Bey\". Ama hem tarzı bu ve hoş, hem de doğru yapıyor, enerjiyi sıkıştırmamak lazım. Mevkibe'nin Leyla'yı, Ayhan'ı ve Osman'ı ipe dizdiği evin bahçesindeki sahnede, Osman anti-kahramanlığa soyunup hemen diğerlerini sattı. Artık Leyla'yı leyl rüyasında görür. Mevkibe'den de ellerinde büyüyen Ayhan'a ve Osman'a bir anne şefkati gördüğümüz yok ama ağzının sopasını esirgemiyor. Leyla Osman'ın sevgili durumlarıyla pek bir ilgili. Meçhul platoniğin kendisi olabileceği aklının ucundan bile geçmiyor ama bu kadar ilgi boşuna değildir. Osman'ın kendisine yıllanmış aşkını öğrenince Leyla'ya da bir haller olacak belli. Fakat öğrenmeden önce bu bölümdeki iki sahnede bahsedilen Ataşehir'li sarışın \"Ayla\" karakterini önümüzdeki bölümlerde görürüz herhalde. Sonra Leyla'da kıskançlık emareleri. Böyle böyle döşenir Leyla'dan Osman'a yolun taşları. Bu arada Emre'den Leyla'ya iltifat geldi bu bölüm. Aman Emre-Leyla şipi mi derken, Aylin ile arasında güzel \"seni seviyorum\"lu el sıkışma sahnesi gerçekleşti. Aylin'in Emre'ye sevgisi gerçek mi, emin olamıyorum. Sanırım gerçek olsun istiyorum. Ayrıca Aylin gerçekten Aziz Bey'in iftirasına mı uğramış, yoksa suç mu işlemiş, önümüzdeki bölümlerde fazla gecikmeden ortaya çıksa iyi olur. Zebercet sağa sola dikleniyor ama sonra pısıp dönüyor ya, aslında takdir edilesi bir yanı var. Çünkü en azından, baştan vazgeçmiş biri değil. Yani bir gayreti var, kendine inancı var. Elinden geleni yapıyor, sonra korkuyor ve geri dönüyor ama aslında hakkını aramaya çalışıyor. Sanem konusundaki ısrarını ve hayalperestliğini bu konunun haricinde tutuyorum. Ormandaki çadır sahnesi güzeldi. Atmosfer de harikaydı. Can'ın anlattığı Ay taşı hikayesinden Sanem'cik çok etkilenmedi gibi. Ama haklı, hikayenin son kısmındaki koyu taş-açık taş kısmı, yin-yang gibi birbirini bütünlemedi. Yine de hoş bir nüans oldu. Kafa kafaya verip yattıklarında Sanem'in sevinci kocamandı. Gözlerinden, yüzünden taşıyordu. Hep böyle gül fakat önce şu Emre'den bunca zaman kandırılmanın hesabını sor. Sanem ne burcu? Öfkeleniyor öfkeleniyor fakat çarçabuk sönüyor. Babasına çekmiş. Bu bölüm aksiyonu romantizminden bol, problemlerle uğraşmacalı bir bölümdü. Şahsen bilmeceli polisiye filmlere çok meylim yoktur, ama Ayhan ve Ceycey'in olduğu bilişim hackerlık kısımları cazipti. Ayhan ve Ceycey için 2. Bölüm hakkında yazdığım yazıda \"Geçiyorum başka bir şipe. Bölümün bir sahnesinde, akşam Sanem ve Ayhan Sanem'in odasındalar ve Sanem Ayhan'a ofisteki insanlardan bahsediyor. Orada sanki Ayhan ve Cengiz arasında bir elektrik oldu. Biri sanaldı ama fark etmez. Bu arada Ayhan'ın soyadı Işık. Eski aktör Ayhan Işık'a bu karakter üzerinden bir gönderme mi var? Her iki bölümde de bunun işaretini aldığımızı hatırlamıyorum. Bu elde var bir, bir de...\" diye yazmıştım. İşte o bölüm bu bölüm oldu. İkisi arasındaki pantolon askılı kıyafet muhabbeti \"Aramızda Kalsın\" dizisindeki Ferit Aktuğ ve Gamze Karaduman'ın canlandırdığı eşofmanlı Arife - Mahir çiftini hatırlattı. Onlar da çok tatlılardı. Bu bölüm Sanem Can'ı slovmoğşın gördü mü? Gördüyse de kısa sürmüş, yetmemiş, bak hatırlamıyorum. Ha rastladım sahneye, görmüş. Ormanda kamp sahnesinden sonra. Ceycey'in Sanem'e \"Ara! Ayhan'ı ara ara\" diyerek krize girdiği komik sahneden sonra. Fakat ne kısa. Bu kadar kısa slovmoğşın mı olur. Bir de bu bölümde heyecanlı romantik tema müziği yoktu. Eksikliği görüldü."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-erkenci-kusta-milat-bir-bolum-oldu-846", "text": "Bu bölüm aşıkların kavuşması bakımından tarihi bir bölümdü. Geçen bölüm yazımda locadaki buluşmanın, Sanem'in dilek ağacına astığı pembe zarfla ilgisi olduğunu tahmin ettiğimi yazmıştım. Gel gör ki hiç bağlantısı yoktu. Doğrusu ileriki bölümlerde pembe zarftan güzel bir şey çıkmasını bekliyorum. Dizide sevdiğim bir şey, ayrıntılara kıymet verilmesi, dikkat çekilmiş bir ayrıntıya sonraki bölümlerde rastlamak. Dolayısıyla bu konuda umutluyum. Neyse, pembe zarf olmadı ama, bölümde Albatros'un açığa çıktığı yani Sanem'in albatros usta meğer kimmiş, anladığı sahneye yolu döşeyen taşları da yeterince tatmin edici bulmadım. Sanem Güliz'in söylediklerinden etkilenip arabadan indi, partiye gitmekten vazgeçti. Ok. Orada sorun yok. Sonra durumu öğrendiğinde Can'ın verdiği tepkiler tuhaf. Güliz'e kendi kibarlık sınırlarında esti gürledi, ardından odasına gitmiş gördüğümüz o ki ve telefon elinde. Fakat Sanem'i aramadığı gibi, telefonu da yatağın üzerine attı, sonra da kimbilir nereye gidiyordu. Tam o sırada Sanem'den \"Keşke...\" diye bir mesaj geldi ve Can giyinip partiyi terkedip Sanem'in yanına gitti. Sanem'den o mesaj gelmeseydi, Can \"Eee bu da sıktı artık, trip trip benimki de can\" diye mi düşünüyordu, ne düşünüyordu, anlamak zor. Üstelik Sanem kendisine bu kadar adım atmış, yanına gelmek için gece ay ışığında çadırdan kaçmış, hamakta onunla birlikte uyumuşken. Bu bölüme kadar Can'ı anlıyorum sanıyordum, burada zannım o ki memleketçe çuvalladık. Aylin birşeylerin pimini çekecek, az kaldı, yakındır. Şimdi çiftimiz kavuştu. \"Mutlu günler\" düzlüğüne girdik. Ama Erkenci Kuş seyircisi acaba \"canem\" çiftinin mutlu günlerini sorunsuz izlemeyi ne kadar süre sever. Bilmiyoruz. Herhangi bir sorun olmadan sadece kavuşma, öpüşme, tatlışlıklar. Yani gidebildiği kadar gitsin. İyi olur. Fakat sıkılma başladığı anda, bilin ki Aylin kuytuda bekliyor. Bu bölümde Polen'i kışkırtmalarıyla bunun sinyallerini verdi. Herkese tepeden bakan kibirli haliyle sanki dedi ki, \"Bu iki saftirik biraz sahte mutluluklarını yaşasınlar, sonra Sanem'in ipliğini pazara çıkaracağım, Can'ı az daha meslekten men ettirecek skandalda fotoları sızdıranın Sanem olduğunu Can'ın bilmesini sağlayacağım.\" Aylin bu süreçte Emre'yi de harcar mı, yoksa onu gölgede tutacak bir şeyler kurar mı göreceğiz. Aylin'de öyle bir damar var ki, her zaman soğukkanlı davranamıyor, bazen duygularına yenik düşüyor, bazen anlamsız hamleler yapıyor. Bu bölümde Polen'i kışkırtması Can'la Polen eski hayatlarına dönsünler ki, Can da dünyanın uzak yerlerine, nereye gidecekse çeksin gitsin, diyeyse, Can burada babası yüzünden kalıyor, Aylin bunu biliyor olmalı. Sanem'le ilişki yaşarlarsa temelli buralı olur, diye endişesi varsa da, zaten Emre'yle ilişkisini desteklediğini de anladı, Can'ın desteği Aylin'in işine gelir. İş anlamında zaten Emre'nin kreatif kısımda etkin olamadığı da belli oldu. Emre de deneyimleyerek gördü bunu. Yani Aylin'in bu fişfikleri suyu bulandırmaktan başka ne. Aylin mikser mayalı olarak ortalığı karıştırma görevi görecek, tahminim o ki. Aylin'e saatli bomba dedim ama önce Ceycey patladı. Ama Ceycey'in patlaması nasıl olur? Ceycey tatlı patladı tabii ki. Yani kızardı bozardı, nihayetinde dayanamayıp aşkını itiraf etti Ayhan'a. Önce tipik taktikleri denedi denedi, kızımız anlamayınca da laflarını koyverdi gitti. Bu bölüm onların aşk süreci bakımından da bir milat oldu. Dağ dağa kavuşmaz derler, Sanem Can'a, Ceycey de Ayhan'a kavuştu bu bölüm. Bu arada bölümü izlerken, herhalde ortak sahneleriydi, birden Muzaffer'i oynayan Cihan Ercan'la, Ayhan'ı canlandıran Ceren Taşçı'nın No:309'da evli bir çifti canlandırdığı aklıma geldi. Nereden nereye. O zaman izlerken de inanmıştım karakterlerine ve şu anda da aralarındaki arkadaşlığa, yani farklı ilişkiye de inandırmışlar. Bu bir başarıdır. Tebrik ederim. Bu bölümde anladık ki, bize bariz bir şekilde gösterilmese de Leyla Emre'den, kendisi de duygularının farkında olarak, hoşlanıyormuş. Geçen yazımda, \"Leyla Emre'den hoşlandığının farkında olmayabilir, hoşlanıyorsa da biz de henüz net olarak bilmiyoruz\" mealinde yazmıştım. İşte bu bölüm durum netleşmiş oldu. Leyla, Emre tarafından ekildikten sonra sahildeki parkta kendisine \"Gerizekalı\" diyerek ağladı. Eğer toplum başka bir toplum olsaydı ve Leyla biri sırf kendisini yemeğe davet etti diye hallenseydi paranoyak falan sayılabilirdi. Fakat çoğunluk bir yandan kendini garantide tutarken karşısındakinin düşüncesini duygusunu tahmin ederek adım atmaya çalıştığı ve alt metinlerle anlaşmaya çalıştığı için aslında Leyla'nın böyle yorumlaması gayet normal. Peki niye bu duruma düştü? Emre bildiğin Emre, toplum bildiğin toplum. Elde olan bu, Üzgünüm Leyla. Evet, bu hafta \"Ufak Tefek\"lerin ekrana dönüşüyle, \"Erkenci Kuş\" salıdan havalandı ve cumartesiye kondu. Bu akşam yeni günündeki ilk bölümü yayınlanacak. Dilerim bu birkaç günlük minik ara, az bir süre de olsa ekibe iyi gelmiştir ve daha da güzel bölümler bizi bekliyordur. Bu akşam yeni bölümde görüşmek üzere..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-erkenci-kusun-reytingleri-de-uctu-796", "text": "Su gibi akıcı, süper güzel, komikli, renkli bir bölümdü. Önceki bölümler de güzeldi tabii ama bu bölüm, son iki bölüme tur bindirdi. Hafta içinde yayınlanan fragmanların kurgusunda gördüğümüz, Can'ın kucağında bareti ve kırmızı tulumuyla otururken Sanem'in yaptığı komik el hareketleri bölümde atılmıştı ama nabalım. Kimbilir montajda, belki mecburiyetten, daha ne tatlı sahneler eleniyordur böyle... Bu bölüm Leyla işe döndü ve en cayır cayır enerjisiyle ajanı bulma operasyonuna katıldı. Doğrusu, amir olacaksan arkanda tam da Leyla gibi, işini sahiplenerek, iliklerine kadar önemseyerek yapan jilet gibi çalışanların olacak... Bu bölümde mahallede Ayhan ve Zebercet'in dükkan açma faaliyetleri güzeldi. Ayhan deyince... Sanem ve ailesinin sarıldığı bölümdeki yalnızlığı... Üstüne ne denebilir ki... Tüm bölüm bir yana, o sahneler bir yana... Ceren Taşçı'yı No:309'dan beri takipteyim ve ekran enerjisini seviyorum. Bu bölümde Sanem'in prensesli bir monoloğu vardı. Geçen yazıda masallarla ilgili bir bölüm yazmıştım. Hoş bir çakışma oldu. Reytinglere gelince, dizi üç grupta da reytingini arttırdı. Hatta Total ve ABC1 gruplarında 8 bandına sıçradı. ABC1 grubu dizinin en düşük seyrettiği grupken, ki onda da 6 bandındaydı, 6 bandından 8 bandına çıktı. AB grubu 7 bandında devam fakat artış var. Haftanın reyting liderliğine gelince, geçen bölümle ilgili yazımda \"Önümüzdeki hafta Trt1'in iki yeni dizisi, \"Ege'nin Hamsisi\" ve \"Elimi Bırakma\" başlıyor. Özelikle \"Elimi Bırakma\"ya \"Fazilet Hanım ve Kızları\" dizisiyle geniş bir hayran kitlesi edinmiş Alp Navruz'un yeni projesi olması sebebiyle sosyal medyada beklenti büyük ama \"Erkenci Kuş\"u tahtından indirebileceğine çok ihtimal vermiyorum, yine de belli olmaz.\" diye yazmıştım. \"Ege'nin Hamsisi\" memnun olunabilir reytinglerle ekran seyrine başladı. \"Elimi Bırakma\"nın reytingleri ise tahminlerin altında geldi. Zaten \"Erkenci Kuş\" yaldır yaldır geçtiği \"8\" barajıyla aşılması zor bir şekilde makası açtı. Aslında bir romantik komedi için kolay değil ama diyelim ki dizi eylül sezonuna kadar bu şekilde gitti ve salı akşamı başka bir Meriç Acemi projesi olan \"Ufak Tefek Cinayetler\"in yayın zamanı geldi. İşte o zaman, Hacivat mı Karagöz mü arasında tercih yapmak kolay olmayacak... Can'ın Arzu kendisini öpsün diye ısrar ederken \"Arzu sana bir haller oluyo, Arzu sana noluyo ya? Arzu yüzün şişmiş!\" dediği sahne... Akabinde, Sanem'in güldüğü, \"Ben birazcık koyucaktım sadece\" dediği ve Can'ın \"Sen beni çıldırtmak mı istiyorsun, sence ben koyduğun çileğin oranını mı soruyorum sana? Sence benim senin beni kurtarmana ihtiyacım falan mı var\" dediği sahne... Ayhan'la Osman'ın sarılma sahnesi... Leyla'nın Sanem'e \"Can Bey mi senin patronun? Kızım, buradaki herkes senin patronun. Ben bile senin patronunum!\" dediği sahne... Sanem'in Derin'e önce \"Niye temizliyeyim ki\" dediği, sonra da \"Temizlerim tabii, niye temizlemiyim ki\" dediği sahne... Ayhan'ın Muzo'ya \"Madem o kadar paranız var, niye bu mahallede yaşıyorsunuz ki?\" dediği, Muzaffer'in de \"Hangi mahallede yaşayalım? Şunlara baksana, insanı güzel, havası güzel,,,\" diye saydığı sahne... Ceycey ve Sanem arasındaki plastik timsahlı \"Bu olur mu, bu olur mu\" sahnesi... Ofiste Sanem'in dağıttığı, Leyla'nın topladığı sahne... Arabada Sanem'in emniyet kemerini açamadığı, Can'ın yardım ettiği, rüzgarların estiği sahne... Ayhan'ın \"Bedava peynir, ancak fare kapanında olur\" dediği sahne... Can'ın Akif ve Metin'e seçecekleri fotoğraf modelinin özelliklerini saydığı sahne... Sanem'in \"arabayı durdurur musunuz\" dediği, Can'ın \"geldik\" dediği, Sanem'in \"gıcık\", Can'ın da \"duydum\" dediği sahne... Ceycey'in fareyi görüp denetimi sabote ettiği sonra da yine yanar dönerlikte tarih yazdığı komik sahne... Leyla'nın Sanem'e \"Saçmalama işte ablacım\" ve \"Benim sırrım yok, ben şeffafım\" dediği sahne... Ceycey'in partide Sanem'in kabarık etekli elbisesini görünce \"Aa turuncu gelinlik\" dediği sahne... Say say bitmiyor. Arada atladım hatta bile. Oyf! yazarınızın kafacığındaki bobinlerden cızırtılar çıkacak... Bunlar her bölümde olsun, olanlar devam etsin... Sanem her bölümde Can'ı bir kez olsun slow motion görsün... Bir ortamda da hafızasıyla şov yapsın... Can Leyla'ya \"Aylin'in ajanı falanımızı baltalamaya çalışacaktır\" desin, hemen ardından Emre de Sanem'e \"Falanı baltalamanı istiyorum\" desin. Ceycey ofiste yaşanan bir aksilik için birilerine \"kovuldun sen\" desin. Ayrıca kendisi de kovulmaktan korksun. Güliz her bölümde Can'a ofis çalışanlarıyla ilgili ilginç bir şeyler anlatsın, Can konuyu kapatmak isterken Sanem hakkında bilmediği bir şey öğrensin... Can'ın kulağının maşallahı var, her bölüm birilerinin aralarındaki konuşmalarını duymaya, gerçekleri öğrenmeye, haklıya hakkını vermeye devam etsin... İşle ilgili de son anda planları değiştirip tuzakları zelil etsin."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-eylul-dogum-gununde-burcu-ozberki-anlatti-1136", "text": "Burcu'nun farklı bir enerjisi var. Az buz değil 4 seneyi aşkındır içimizden birisi olmasına dayanarak, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim bunu. Samimi, gerçekten öyle. Her sene doğum günü kutlamalarında farklı bir samimiyet tadıyoruz aslında. Bu sene erken başladık kutlamalara. Pastası ve hediyesi ile birlikte gittik yanına. Hoplayıp zıplayarak, kocaman bir mutlulukla karavanın kapılarını bizlere açtı. Hediyelerini kucaklayan, yediği mandalinayı onun için gelen destekçilerine elleriyle yediren, soğuk havada montsuz oldukları için onlara kızan, hatta yemek arasında tutup onları yanında yemeğe götüren birisinden bahsediyorum. Hal böyle olunca uzun soluklu bir etkinliğe de başlamış olduk aslında yıllar evvel. Bir ünlüye maddi yönde verebileceğin imkanlar sınırlıdır ki bir şey yapıyorsak çok kişiye dokunalım mantığıyla koyulduk ilk başta. 2016 yılında, 'köy çocukları okusun' isimli sosyal sorumluluk projesiyle karşılaştık. Gerçekten de doğunun göz görmez kesimlerine ulaşan bir projeydi. Gerekli iletişimler kuruldu ve Ağrı'da bir köy okuluyla buluşturdu bizi. O küçücük, imkanları yetersiz okulun emekçi Emrah öğretmeni ile birlikte yaptık her ne yaptıysak. İlk sene o kış günlerinde üşümesinler diye montlarını, botlarını gönderdik. Sonraki yıllarda da okulun ne eksiği varsa, defter, kalem, kitap, oyun, ses sistemi ve yazıcı gibi eksiklerine elimizi uzatmaya çalıştık. 23 Nisan'ı bile birlikte kutladık. Bu sene de yine onlarlaydık; hediyelerini alır almaz resimler çizip, yazılar yazdılar, teşekkür videoları ulaştırdılar bizlere. Hatta onları ilk tanıdığımızda okuma yazma bilmiyorlardı, resimler yapıyorlardı. Şimdi ise ilkokuldan mezun olmak üzereler, mektup yazıyorlar Burcu'ya... Hiç tanımadan, görmeden, bilmeden kalpten bir sevgi oluştu aramızda ve tabi Burcu adına yaptığımız için büyük bir minnet duyuyorlar O'na karşı. Sona yaklaşırken söylemeliyim ki bizim çok güzel işler yapmamıza vesile oldu Burcu. \"Sevgi paylaştıkça, mutluluk sen güldükçe çoğalır.\" adı altında 4. sünü gerçekleştirdiğimiz bu projemizin dileriz uzun yıllar devamı gelir diyorum. Biz çok mutluyuz, eminim kendisi de öyledir.. Buradan da musmutlu yıllar dileyelim, yeni yaşı uğur getirsin."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-faruk-bunca-soruna-nasil-dayanacak-578", "text": "Faruk Boran'dan, İstanbullu Gelin'in ilk bölümünden beri hoşlanmıyorum. Büyük bir özgüven ve hatta kibirle, Süreyya'nın kalbini kazanmak için haddinden fazlasını yaptı ilk bölümlerde. Kendisiyle görüşmeyi kabul etmeyen Süreyya'nın, onun en yakın arkadaşını da araya sokup kandırarak Uludağ'a gitmesini sağlamıştı, hatırlıyor musunuz? İlk bölümde Süreyya, hasta olduğu için bir işe gidemeyen Dilara'nın yerine Uludağ'a kadar apar topar gitmiş, oraya vardığında da bütün bunların Faruk'un bir oyunu olduğunu öğrenmişti. Faruk, Süreyya'nın sinirle geri dönmeye çalışmasını engellemek için bile oyunlar çevirmekten geri durmamıştı, yüzünde o kendinden emin gülümsemeyi de hiç kaybetmeden... Zar zor geçindiği için hiçbir işi kaçırma lüksü olmayan genç müzisyen bir kadın apar topar şehir dışına çıkıp bir işe yetişmeye çalışıyor. Kendinden çok, parasına ve nüfuzuna güvenen bir adam, o kadının mesleğini, hiç saygı duymadan kendi gönül işlerine alet ediyor. Bu kadının maddi olarak sıkıntıda olmasından faydalanmaya çalışıyor. Üstüne üstlük, bu kadın hapsolduğu durumdan kurtulmaya uğraşırken bile önüne bin bir tane engel çıkarıyor. O kadın ona daha önce defalarca 'hayır' demiş ama adam bu 'hayır'ı kabul etmiyor. Bizden de bu olan biteni 'Ah ne romantik bir adam, ne kadar da kararlı.. Ah hem yakışıklı, hem komik.. Üstelik çok da zengin' diyerek gözlerimizden kalpler fışkırarak izlememiz ve Faruk Boran'ın bütün bu yaptıklarının tacizcilik ve üç kağıtcılık olduğunu görmezden gelmemiz bekleniyor. İkinci bölümde Faruk, Süreyya'ı konağa getiriyor, ailesine onunla evlenmek istediğini haber veriyor. Esma Hanım kıyameti koparıyor. Süreyya ise bu duruma dayanamayıp çekip gidiyor konaktan ve hızla İstanbul'a dönmeye çalışıyor. Faruk Boran ne yapıyor peki? Önce Süreyya'nın hangi otobüste olduğunu öğreniyor, sonra yolunu kesiyor otobüsün. Hadi diyelimi buraya kadar normal. Ardından kendisiyle gelmek istemeyen Süreyya'yı elinden kolundan çekiştirerek indiriyor otobüsten. Yolcular da Süreyya'nın itirazlarına, bağırıp çağırışına rağmen olayı tebessümle izliyorlar. Kimse de kılını kıpırdatmıyor. Benden küçük bir hatırlatma ve rica: Eğer bulunduğunuz ortamda bir adam, itiraz eden, yardım isteyen bir kadını zorla, sürükleyerek götürüyorsa lütfen gülümseyerek izlemeyin; polis çağırın! Faruk'un marifetleri bu kadarla da bitmedi. Önce Süreyya'nın evlenince İstanbul'da yaşamak istemesine rağmen -annesinin Süreyya'ya ne büyük zorluklar yaşatacağını da bilerek- kendi işini, kendi ailesini, kendi hayatını öne sürerek Bursa'da o konakta yaşamalarını istedi. Bunu Süreyya'ya kabul ettirdi. Evliliklerinin ilk dönemlerinde Süreyya'ya çok zorluklar yaşattı. Eğlenmek için gittikleri bir barda sahneye çıkıp şarkı söylediğinde kıyameti kopardı.. Süreyya'nın onun karısı olduğunu, onun isteklerine uymak zorunda olduğunu söyledi. Çalışmasını da istemiyordu. Bir nokta da artık Süreyya 'Bu benim, ben değişmedim. Sen benim kim olduğumu bilerek evlenmek istedin' diyerek isyan noktasına vardı. Her ikisi de birbirlerini hiç tanımadan evlenmenin hata olduğuna hükmettiler ve boşanmayı konuşmaya başladılar. Ne var ki her gerginliklerini birbirlerine aşık oldukları için aştılar. Sezonun ortalarında bir yerde, Faruk'ta değişimler olmaya başladı. Süreyya'nın hamileliğiyle birlikte çok daha anlayışlı, şefkatli, eşine saygı duyan, ona güvenen ve her ne olursa olsun onun incinmemesi, kırılmaması için uğraşan bir adam haline geldi. Bu dönüşümün ikna edici olduğunu söyleyebilmek isterdim ama geçiş hızlı oldu. Önceki hali öyle katlanılmaz ve empati yapılamazdı ki Faruk'un bu yeni halini mantıklı gelişse de gelişmese de aldım, bağrıma bastım. Bu noktadan sonra da hikaye çok daha derinleşti, duygusallaştı. İzleyici olarak Süreyya ve Faruk aşkı her şeye dirensin, bütün sorunları atlatsınlar istemeye başladık. Kendisini tanımamız yukarıda anlattığım nahoş şekillerde olduğu için Faruk'a artık kanımın tam olarak kaynaması mümkün değil ama dizinin geldiği şu noktada, yaşanan onca şeyin hepsiyle aynı anda uğraşmasını, çırpınmasını izleyince onun için üzülmeden, hatta haline acımadan da edemiyorum. Süreyya'nın hamileliği öğrenildiği sıralarda Faruk, eski aşkı Begüm'ün Bursa'ya döndüğünü öğrendi. Süreyya'yla tanıştıklarını görünce Begüm'ün, eşini rahatsız edeceğinden, huzurlarını kaçıracağından çekindi. Bu aşamada Süreyya'ya hemen Begüm'den söz etmeliydi. Etrafındakiler de ısrar ettiler bu konuda ama Faruk, Süreyya hamile olduğu için onu tedirgin etmek istemedi. Bu arada tesadüfler birbiririni kovaladı; Süreyya, Begüm ve Begüm'ün oğlu bir hayli sıkı fıkı olmaya başladılar. Faruk bir noktadan sonra Begüm'ün oğlu Emir'in kendi oğlu olabileceğinden şüphelenmeye başladı. . Faruk bu durumu artık Süreyya'dan saklayamayacağına karar vermişti ki Süreyya'nın hamileleğinin sorunlu olabileceği, bebeğin hastalık riskinin bulunduğu ortaya çıktı. Artık Faruk'un Begüm ve Emir'i anlatması iyice zorlaşmıştı. Faruk bütün bunlar olurken 'yalanı ortaya çıkmasın, karısına yakalanmasın' diye değil, Süreyya'yı üzmemek ve bebeklerine zarar vermemek için çalışıyordu ve bunun için gerçekten uğraşıyordu. Her geçen gün Süreyya'ya yalan söylüyor olmaktan, Begüm'le her görüştüklerinde onu kandırıyor olmaktan çok büyük bir vicdan azabı çekiyordu. Süreyya bebeğini kaybedip kabuğuna çekildiğinde Faruk'un Emir'in oğlu olduğunu açıklaması ise ancak şımarıklık olabilirdi. Faruk gözümüzün önünde, bir yalan çığın içinde çırpına çırpına yuvarlandı. Üstelik dertleri bu konuyla da sınırlı değildi. 10 yıl önce Begüm'ün onu sebepsiz terk etmiş olmasını hala atlamamışken bir oğlu olduğunu, Begüm'ün bunu ondan sakladığını, buna sebebin de annesi olduğunu öğrendi. Böyle bir şeyi ondan sakladığı için Begüm'e hesap soracakken de onun ağır bir hastalığı olduğu, tedavi gördüğünü, Bursa'ya dönme sebebinin bu olduğu ortaya çıktı. Kendisini ciddiye almadığı ve hep onun gölgesinde kaldığı için ağabeyine kızgın olan Fikret'le de sürekli uğraşmak zorundaydı Faruk. Fikret bu iddalarında haklı olsa da aynı zaman da kifayetsiz olduğu da doğruydu. Bu nedenle Faruk kardeşine güvenenemekte haklıydı. Kısa süre önce ortaya çıkan ve Faruk'la güçlü bir düşmanlık geliştiren Adem, Fikret'in zaaflarını kullanarak Faruk'u alt etmeye çalışıyordu. Faruk'un, aslında gayrı meşru kardeşi olan Adem'in, arkasından çevirdikleriyle uğraşması gerekiyordu bir de. Bunlar aynı anda, çok şiddetle yaşanırken Faruk'un en küçük kardeşi Murat bir motor kazası geçirdi. Yatağa mahkum hale geldi. Evde tedaviye başlandı. Aslında böyle bir durumda işini gücünü her şeyi bırakıp kardeşiyle meşgul olması gereken Faruk, Murat'ın yüzünü bile göremiyordu neredeyse. Bütün bunlar yaşanırken, dizinin asıl konusu olan Faruk-Esma-Süreyya çekişmeleri, Esma'nın -açık ya da gizli- Faruk'un hayatını sürekli olarak kontrol etmeye çalışması sorunu şu an hayatlarındaki hafif bir pus sadece. Faruk'un bütün bocalamaları, gidip gelişleri, öfkesi, korkuları, daralması, bunalması çok başarılı işlenmiş. Begüm'e gerçeği ondan sakladığı için hesap sorduğu sahnedeki öfkesi, hayreti beni şu ana kadar en etkileyen Faruk sahnesi oldu. Esma ve Faruk'un konuşmasına kulak misafiri olan ve Emir konusundaki gerçeği öğrenen Senem, kendisine bu konuda hesap sorduğunda Faruk'un verdiği tepkiyi görünce gerçekten içim acıdı. Adamcağız panikten ve öfkeden patlayacak hale geldi adeta. Bütün bu dertlere bir de Süreyya'nın Begüm konusundaki gerçeği öğrenmesiyle onu terk etmesi de eklendi. İnce bir ipin üzerinde, kimseyi incitmeden, kırıp dökmeden ve düşmeden yürümeye çalışan Faruk'un bunca baskıya artık nasıl dayanabileceğini kestirmek güç."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-fazilet-hanimi-konustular-642", "text": "Uzun Çorap: Sohbetin başında doğrudan göbekten, zor bir soru sordun. Yasemin bu bölümde çok ağladı. Çok ağlamasının yarattığı tahribat bir yana, kendisine inanmadığım için ağlaması duygusal olarak bana geçmedi. Kızına bu ağlamalara eşdeğer bir değer verdiğini düşünmüyorum. IBS: Yasemin'in böyle bir dramı olduğu, ilk sezon boyunca hiç sezdirilmedi. 'Bu kadın neden herkese böyle düşman, neden kimseyi sevmiyor, bu hırs da nedir?' gibi soruların böyle bir cevabı olabileceğini düşündürecek bir şey olmadı. Yakın zamana kadar tek derdi, 'Siz beni istemediniz, beni hor gördünüz.' gibiydi. Belli ki bu yetiştirme yurdu geçmişi ve çocuk konusu sonradan akıl edilmiş bir çözüm. Alt yapısı yapılmadığı için ben de çok ikna olmadım ama işlenişi duygu olarak geçti bana. Yasemin karakterindeki bir kadının, hırsları ve 'kendini kurtarma' uğruna bu duygusal bölünmeyi yaşayabileceğine inandım sanırım. Devamında, sahildeki uzun kendi kendine kalış sahnesiyle iç dünyasına epeyce girdik. Reytingler de onun hikayesini sevdikçe Yasemin'i daha çok izleriz herhalde. Fazilet'in onun ipliğini pazara çıkarmak için yaptıkları da epeyce yer kapladı bölümde. Fazilet bölümün sonunda çocuğu 'Bak annesi, sana kimi getirdim' diyerek yalıya getirdi. Sanırım çocuğun, yeni çalışan Sevda'nın kızı olduğunu söyleyecek. Yasemin'i de hep gerçeği açıklamakla tehdit edecek. Mümkün mü sence bu teori? Sevda'ya bunu emrivakiyle nasıl kabul ettirir, bilemiyorum tabi. UÇ: A! Hiç böyle bir tahmin aklıma gelmemişti. Sevda'nın çocuğu diyorsun ha... E çocuğu salıverince çocuk gidip Yasemin'e sarılmayacak mı... Gerçi yeni bölümün fragmanı çıktı. Fazilet Yasemin'i tehdit ediyor. Yani dediğin gibi olabilir. Öte yandan, eğer bu çocuk Sevda'nın çocuğu diye bilinirse ve Gökhan buna rağmen Sevda'ya meylederse Yasemin buna hem şaşırır hem de canı daha çok yanar. Boşu boşuna kızımı ateşe atmışım diye. Düşünsene çocuk kaç yaşında ve evde bir kadın dışında hiç kimseyi görmeden büyüyor. Hiç başka bir çocuk yok, akranı falan yok. Zihinsel yetenekleri falan da körelir böyle. Sonra bu çocuk okuma yazma falan nasıl öğrenecek, şimdi 5 yaşında falan olsa, e okul çağı gelince ne yapacak. Yasemin sözde kurnaz kadın. Resmen uçurumu olmayan otobandan yuvarlanmış gibi. Gül gibi rahatça yaşadığı, bol bereketli bir hayatı varken hırsıyla, olmaz katakulliler çevirdi de kızına bir hal yol bulamamış. Yani derdi kızı falan değildi. Öyle olsaydı akrabamın çocuğu derdi, ya da para biriktirip boşanırdı Gökhan'dan. Ne amaçlıyordu ki Yasemin? \"Bu çocuk böyle bu evde yaşlanır gider, ben de yalımda mutlu mesut yaşarım; ayda bir de gider görürüm, yeter. Hayat bana güzel.\" diye mi düşünüyordu acaba? Yasemin ya da senaryo... İnandırıcı gelmiyor. IBS: Haklısın. İstediği kadar kızını seviyor olsun ya da içine sokulduğu hayattan çıkabilmek için bazı şeyleri yapmak zorunda kalmış olsun; şu anda kızına karşı tavrı fedakarlık değil, bencillik bence de. Malum, denizde kum Fazilet Hanım ve Kızları'nda sinsi, entrikacı kadın karakter. Eski derdimiz Nil geri döndü. Bölümün önemli olaylarından biri de buydu. Niyetini izleyiciden gizlemedi. Sinan'ı geri istiyor. Hazan ve Sinan ilişkisinde daha ne gibi sorunlara sebep olacak diye korkmuyor değilim. Biliyorsun, epeyce sıkı bir Hazan-Sinan izleyicisiyim. Nil'in gelişi, beklenmedik ve hoş bir \"Biz böyleyiz\" anına sebep olsa da son birkaç bölümdür ilişkilerinde romantizm sıfır ve sadece gerilim var. Çok sıkıldım bu durumdan. İlk sezondaki, hatta sezon başındaki hallerini özlüyorum. UÇ: Senin son \"Sinan Egemen'i geri verin\" temalı yazında yazdığın gibi, senaryolarda ilişki öncesi bakışma, tanışma macerası iyi yazılıyor fakat sonra ya minnoşa bağlanıyor ya da sorunlar çıkıyor. Hazan ve Sinan ilk kez birlikte sinemaya gitmişlerdi mesela ama aylardır çıkıyor gibilerdi, aralarında hiç gerilim kalmamıştı. Dolayısıyla öylesi de, böyle romantiksizlik de az çok aynı ayarda. Nil'in dönüşüne gelince, isteğim şu ki, Hazan kendi aralarındayken Sinan'a öyle davranmasa da Nil'in yanında şakır şukur \"Biz böyleyiz\" yapsın, acımasın. Gerçi Sinan'a karşı da tavrını çok sert buluyorum; fakat Sinan'ın sınır aşmalarını artık sayamıyorum. Nil'i senaryoya dahil etmeden bir önceki olayı neydi? Ha! Hazan'ı kardeşi Ece konusunda yalnız bırakmıştı. Sinan tekeri patlamış lastik gibi savrulup duruyor. Gerçi dizinin bu dinamizmini seviyorum. Hiçbir entrika fazla sürmüyor, hop işler düzeliyor, yeni olaylar çıkıyor. Öteki türlü diziyi izleyemezdim. Tebrik ediyorum. IBS: Sinan'daki bu garip, kabul edilmesi zor hareketlere ben de 'sınırı aşıyor' derdim ya da Hazan'ın bu denli öfkesi ve tahammülsüzlüğünü hoş karşılardım; ama Sinan'ın karakteri, aşk üçgeni konusunda seçim diğer çift olduğu için ve bu üçgendeki rakibi Yağız'ın idealliğini parlatmak için özellikle bozuluyor gibi geliyor bana. Dünkü bölümde örneğin; Sinan, Hazan'ın toplantıya kesinlikle gelmeyeceğini söylüyor. Yağız, Hazan'a gidip \"Korkuyor musun, kaçıyor musun? Benim tanıdığım Hazan o masayı Nil'e bırakıp kaçmaz.\" diyerek en zayıf yerinden vurup Hazan'a meydan okuyor. Sonra toplantıda bir bakıyoruz, Hazan gelmiş. Arkada Yağız'ın dramatik bir tonla \"Benim tanıdığım Hazan..\" konuşması. Yağız Sinan'a imalı gülümsüyor, Sinan mahçup. Böyle çok sahne izliyoruz. Sinan şaşkın ve hiçbir şey anlamıyor. Yağız hep mantığın, vicdanın sesi.. İlk sezon, hatta bu sezonun başlarında böyle değildi bu durum. Aşk üçgeni rekabeti kızışınca durum belirginleşti. Sinan'la ilişkisi bir yana, Hazan'ın artık sadece gergin, keyifsiz, amaçsız bir insan olması da karakterden soğuttu beni. Hatırlarsın belki, ilk sezonda favori karakterimdi Hazan. Değerli bir karakter olduğunu düşünürdüm. Babasını dilinden düşürmezdi. Onu örnek alırdı kendine. İdealleri vardı. Yok oldu o Hazan. Arada bir sert konuşması dışında hiçbir ortak özelliği kalmadı. Karakterleri bu kadar ters yüz edince diziyle bağı da zayıflıyor insanın. UÇ: Bu bölümde ben de Hazan'a karşı soğuduğumu hissettim. Bu da Kerime ile sahnelerinde oldu. Bana göre hiç hakkı olmadığı bir işe karıştı ve bir yükün altına girdi. Kolayca yalan söylemesi, bunu şirinlikle maskelemesi falan hiç hoşuma gitmiyor. Sonuçta Kerime istese bir dakika durmaz, gerçekleri açıklar; durumu bomba gibi ortaya bırakıverir ama Hazan bunları sorgulamadan Kerime'yi basit manevralarla geçiştiriyor. Yani temelli uzaklaştırayım gibi bir planı da yok, öyle işte, anlık kurtarışlar. Kerime'yle empati yapmıyor. Verdiği sözü de tutmadı. Neredeyse Fazilet kızından daha faziletli çıkacaktı. Maalesef. Hazan'ın parayla, aşkla, varlıkla imtihanı.. Hazan yoklukla imtihanını kazanmıştı ama varlıkla imtihanında çuvallıyor gibi.. IBS: Hahaha! Sevdim bu yorumu. Hazan'ı bozanın, değiştirenin ne olduğu işlenmedi hiç. Para ya da hayat tarzı değil, bütün birikimini iş için Yağız'a vermesinden biliyoruz bunu; ama senaryoların, bin bir kaygıyla oraya buraya çekiştirilirken ilk önce karakterleri feda ettiğine inanıyorum ben. En az umursanan şey karakter tutarlılığı oluyor. Hazan'ın, dizinin en erdemli ve dürüst insanıyken bu hale gelmesi saçma sapan bir durum. Kerime için 'Annelik yapacağı tuttu diye ben onu yakamam' gibi bir şey demişti. Annelik duygusunu da küçümsüyor. Sevgilisinden böyle önemli bir sırrı saklayarak bu ilişkiyi yürütebiliyor. Yağız karakterinin parlaması için bütün kahramanlıkların ona yaptırıldığından söz etmiştim ama doğrusu bu bölüm Yağız da epeyce pasifti. O mutlaka çözeceğini söylediği, babasını ilaçla hasta etme konusunu nadasa bıraktı. Hele işle, firmayla hiç ilgilenmiyor. \"Benim bir itibarım var\" diyerek bu kozmetik işini defalarca zorlamışken şimdi durumu toparlamak için kılını kıpırdatmıyor. Hatta hiçbir konuda hiçbir şey yapmıyor. Holdingle de ilişkisi yok. Nil gelmeden önce kozmetikle de uğraşmıyordu. Yağız'a da bir yere varmayan bölümlük maceralar yazıyorlar sanki. Birkaç bölüm önce lansman skandalının peşindeydi. İki bölüm önce babasının hastalığının sorumlusunu arıyordu. Ona ulaşamadı. Bu bölüm Kerime'nin peşine düştü. Onda da Sinan tesadüfen öğrendi. O kadar soruşturmaya Yağız yine bir şey öğrenemiyor. Bütün karakterler çekiyorlar bu senaryo tutarsızlığından. UÇ: Aslında iyi bir yere temas ettin. Demek ki senarist adil olmaya çalışıyor. Yani hem dizi uzasın, hem izleyici tatmin olsun, hem de işin bir kalitesi olsun diye uğraşırken bu şekilde oluyor demek ki. Sen bana bu diziden ilk bahsettiğinde cümlelerin güzelliğinden, hiç göze sokulmadan verilen detaylardan, ince mizahtan vb. bahsetmiştin. Şimdi bunlar dikkat çekmediğine göre ve dizinin yüksek temposunu da düşünerek diyebiliriz ki demek ki bir koşturmaca var. Eğer bu dizi, sonu başı yani bölüm sayısı belli bir iş olsaydı şahane olabilirdi, o potansiyel var. Yine de güzel gidiyor, olaylar anlamında. Bu kadar sıradaşı olaylar çarbabuk hallolup yeni olaylar ortaya çıkıyor. Komik bir fantastiklik var bu dizide. Bu hoş bir şey ama duygusal olarak bakarsan tabii eleştiri götürür. UÇ: Başından beri Yağız Kerime konusunda daha işkilliydi ve bu son bölümde de konuyu Sinan çok ciddiye almıyordu. Tabii Yağız'ın tanık olduğu şeylere Sinan'ın tanık olmamasının da bunda etkisi olabilir. Neyse, sonuç olarak Hazan ve Kerime arasındaki konuşmaya Sinan'ın tanık olması iyi oldu. Beklenmedik oldu hatta. Tempo düşmüyor. Herhalde önümüzdeki bölüm herkes Kerime'nin oğlunun kim olduğunu öğrenir. IBS: Fragmanda Sinan DNA testi sonucuna bakıyor gibi. Yağız olduğunu öğreniyorlar muhtemelen. Yağız'a \"Biz seninle ağabey-kardeş değiliz\" diye de bağırıyor hatta, tam Hazım gelirken. Bu çok belirgin cümleye rağmen, Yağız'ın kendisinin evlatlık olduğunu hemen bu bölümde öğreneceğini hissedemedim fragmanın genel yapısından. Daha çok Sinan'ın öğrenmesi ve tepkisi üzerineydi fragman sanki. Ama önümüzdeki bölüm de hem bu evlatlık konusu hem Yasemin'in çocuğunun yalıya gelişi hem de Nil'in planlarıyla yine tempolu bir bölüm olacak gibi görünüyor. Sinan'ın öğrendikleri yüzünden Hazan da ona karşı yumuşuyor gibi. O gergin Hazan'ı biraz olsun görmemek de iyi olacak. Aslında ilk bölümü dolayısıyla haftaya Gülizar'ı izlemeyi düşünüyordum ama FHK'nın fragmanı aklımı çeldi. UÇ: Devam edersek, benim önümüzdeki bölümde merak ettiğim bir konu da, yani ortaya çıkmasını istediğim bir konu, Yasin'in 500 bin liralık borcu konusu. Yasin bunu Selin'le konuşacaktı. Selin Nil'den aldı, borcu kapattı ama hiç beklemediği bir şey oldu ve Yasin öğrendi. İnşallah Selin üstünü örtemez bu kez. Ece'ye yapılan kötülüklerin ardı arkası kesilmiyor. Yasemin yeteri kadar bedel ödemedi, Selin paçasını sıyıramasın bu kez. Bu arada Ece - Yasin sahneleri yine güzeldi. Tam dozunda tutuyorlar. IBS: Ah, evet ben o üçlüyü unutmuşum. Yasin ve Ece arasındaki aşk hiç hafiflemedi, işlenmesi de hiç azalmadı. Dizinin en güçlü işlenen aşkı. Yine de ben bir türlü o konuyu çok önemseyemiyorum. Yine, ilk sezondaki Ece'nin annesinin hırslarına kurban edilen, saf karakterini seviyordum. Şu an Ece'ye de bir sempatim kalmadı. Yasin hiç değişmedi ve tanıdığımız Yasin yalıya yerleşmeyi kabul etmez ama hikaye de oraya gidiyor gibi. Gerilimler, olaylar.. UÇ: Yasin bir şekilde yalıya yerleşecek gibi. Ondan sonra seyreyle Aşk-ı Memnu'yu. Yine isterim ki Selin kazdığı çukura kendi düşsün ve Ece'yi sıkıştırmak isterken Yasin'in yalıya gelmesi yüzünden kendi acı çekip mahalleye geri dönmek istesin. IBS: Evet, merak uyandırıcı, ilgi çekici pek çok konu bekliyor bizi. Bakalım bütün bunlar nasıl şekil alacak? Yeni bölümde görüşmek üzere öyleyse.."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-fazla-muhabbet-tez-ayrilik-getirir-129", "text": "Bugünlerde televizyonla ilgili en çok tartışılan, konuşulan, hakkında yazılıp çizilen konu dizi süreleri. Yıllardır zaten hiç gündemden düşmüyor olsa da yeni sezonun başlamasından kısa süre sonra bu konuşmalar iyice hararetlendi; çünkü şimdiye kadarkilere hiç benzemez bir şekilde, ister yeni isterse önceki sezondan devam eden bir dizi olsun, ister komedi isterse dram olsun hemen her proje beklenmedik bir şekilde izleyici kaybı yaşamaya başladı. Elbette geçen sezondan devam ederken gücünden hiçbir şey kaybetmeyen, hatta daha da çok arttıran \"Diriliş Ertuğrul\", yaz sezonunda başladığı günden beri en çok izlenen ve en çok konuşulan dizi olan \"Kiralık Aşk\", Atv'nin uzun zamandır en başarılı işi olan \"Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz\" ve yine Atv'de kimsenin öngörmediği bir başarı elde eden \"Kırgın Çiçekler\" gibi, gerçekten az sayıda istisna da var elbette. Ülkemizde, dünyada başka bir örneğini hiç duymadığım böyle bir durum yaşanıyorken, bir yandan da Türk dizi sektörü son yıllarda inanılmaz bir yurt dışı atağı yaptı, malum. Önce Ortadoğu'yla başlayan dizi satışları sonra Balkan ülkelerine, Kuzey Afrika'ya, Rusya'ya da yayıldı. Derken dizilerimiz ve yıldızlarımız peş peşe Güney Amerika ülkelerini de sarsmaya başladılar. Artık yavaş yavaş Avrupa ve Kuzey Amerika'ya da girilmeye başladı. \"Kösem\" gibi iddialı dizilerin onlarca ülkeyi kapsayan yurt dışı satışları, Türkiye'de yayına bile başlamadan gerçekleştiriliyor. Türk dizileri, son yıllarda dünyada böyle büyük başarılar da elde ediyorken dünya televizyonculuk anlayışını bile değiştirebilirdi aslında. Dünyada 45-60 dakika aralığıdaki dizi süreleri (25 dakikalık sitcomlar hariç) yeni ve gittikçe başarılı olan bir drama biçimiyle karşılaşınca yavaş yavaş şekil değiştirebilirdi. Neden olmasın? Kuzeyi güneyi, doğusu batısıyla tüm dünya aynı şeyi söylüyor ve uyguluyor olsa bile ortaya koyduğumuz başarı, bizi öncü ve yeni bir ekol haline getirebilirdi... Ama işin hiç de o kadar toz pembe olmadığı ve bütün dünyanın aynı şeyi söylüyor ve yapıyor oluşunun aslında bir mantığı olduğu da bu sezonki manzarayla iyice ortaya çıktı. Geçen sezonun, kısa sürede çok başarılı olup inanımlaz etkileyici fan kitleleri oluşan ya da haftalarca süren gün birincilikleri elde eden dizileri peş peşe erken final yapmaya, aniden yayından kaldırılmaya başlayınca kazın ayağının hiç de öyle olmadığı görüldü. Reklamsız haliyle 2.5 saat, reklamla 3 saatten fazla süren bir drama veya komediyi, değil bir televizyon dizisinin tek bir bölümü olarak; başı sonu belli, gelişimi, çatışmaları oluşan ve çözülen bir sinema filmi olarak bile izleyiciye izletebilmeniz zor. Çoğu sinema filmininin süresi 90-120 dakikayla sınırlı. Bu süreye bir de 10-15 dakikalık bir arayı ekleyin hepsi bu. Sadece bilet gelirleri için ortaya çıkmış bir düzenleme değil bu. Kaynaklara göre bir insanın bir konuya aralıksız odaklanabilme süresi 40 dakikayla sınırlı. Bunun üzerindeki sürelerde dikkat dağılması, sıkılma başlıyor. Televizyon özeline dönersek, elbette reklam araları var. 45-60 dakikalık, konusuna odaklanmış, temposu ve yoğunluğu bozulmayan bir drama izlerken araya giren 5-10 dakikalık bir reklam kuşağı bizim ilgimizi dağıttığı, keyfimizi böldüğü için belki de rahatsız olacak ama maliyetleri karşılamak için gerekli olduğunu bilerek katlanacakken, bu reklam araları 3 saat boyunca tv karşısında kıpırdamadan oturması neredeyse imkansız olan izleyiciyi, hem fiziksel olarak hem de bir türlü ilerlemek ve gelişmek bilmeyen, yoğunlaşamadığı için temposuda düşük giden sıkıldığı şeyden kurtarmak için ortaya çıkan, \"oh nihayet\" dediğimiz bir vahaya dönüştü ne yazık ki."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-fiden-ne-ogrenecegiz-524", "text": "Bu beklentiyle gözümü Fi'ye diktim. Dizinin logosu, Fİ kelimesinin İ'sinin noktasına çizilmiş spiral güzeldi. \"Fİ\" kelimesinin içinden kırmızı alevlerin geçmesi de manalıydı. Kırmızı tutkunun rengi olarak sunulur, yakıcılık da takıntıya varan tutkuyla ilişkili olsa gerek. Hikayenin ana kahramanı Can Manay 'ı bale öğrencisi \"Duru \"yu gördüğündeki yoğun hisleri ve üniversitede verdiği ders sırasında \"Altın oran - Fi\"den bahsederken hep \"Duru\"yu hatırlamasıyla güzellik kavramına düşkün bir adam olabilir diye yorumladık önce ama bardakları doğrudan sehpaya koymamak, aksesuarların baktığı yönlere dikkat etmek gibi titizlikleri, saat ve cebine mendil seçimleri gibi önemsiz detaylar dışında kendisinin güzellikle çok alışverişi var gibi de durmuyor. Yani Can Manay bu bakımlardan kalabalıktan sıyrılmadı ve ana kahraman olamadı. Dizinin ilk üç bölümü birlikte yayınlanmış, bu üç bölümü de geçenlerde izledim ve şu ana kadar Can Manay hakkında \"sıradan biri\" diye düşünüyorum, eğer bu amaçlandıysa amenna. 13-16 yaşları arasında akıl hastanesinde yatmış ama bu yaşlar üstelik çocuk yaşlar. Dizide gizlemeye uğraşıyor ama aşmış gitmiş işte, yani ayıbıymış, hatasıymış gibi veriliyor ama aksine bir terapist olarak kendisi bizzat bu sorunu aşmayı başarmış biri olarak da sunabilir bunu. Çağımızda ürün kadar sunum da önemli, hatta daha önemli. Dolayısıyla Can Manay gibi pazarlamanın piri olmuş bir adam bundan niye bu kadar korksun, bakalım sonraki bölümlerde bir anlama varacak mı.."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gecenin-kralicesi-telasli-ve-kararsiz-basladi-143", "text": "Aylar süren bir beklemenin ardından \"Gecenin Kraliçesi\"ni nihayet ekranlarımızda görebildik. Projenin sürekli ertelenmesi, tekrar tekrar senarist değişiklikleri gibi sorunlara karşın gücü gittikçe artırılan bir tanıtım kampanyasıyla öyle bir beklenti oluştu ki ya büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktık ya da çok büyük keyif. 2,5 saatlik bu ilk bölümün yaşattığıysa ikisi de değil, düpedüz şok oldu. Daha o dramatik açılış sahnesinin çekiminden, diyaloglarından, oyunculuklarından komediye varan abartı ve klişeler silsilsesi peşpeşe yağmaya başladı. Açılış sahnesinde üç ana karakterimizin kaderlerinin birbirlerine nasıl bağlı olduğunu görmemizin ardından 30 yıl sonraya, günümüze ve Fransa'ya geldik. Şimdi de yine klişelerle ve akıl almaz bir abartı ve yüzeysellikle bezeli bir romantik komedinin içinde bulduk kendimizi. Aklını işiyle bozmuş sert ve soğuk Kartal, onun gezmekten tozmaktan ve çapkınlıktan başka şey düşünmeyen arkadaşı Grass'ta güzel, akıllı ve mütevazı bir kız olan Selin'le karşılaşırlar. Selin yarı Türk'tür. Babası bir süre Fransa'da yaşamış ve sonra ortadan kaybolmuş bir Karadenizlidir. Annesi ise kendi anavatanı olan Fransa'da bile eski eşi olan Osman'ın ardından yıllarca Türkçe konuşmayı bırakmamıştır. O kadar ki zaman zaman aksan sorunu bile yaşamamaktadır. Kartal Selin'i ilk görüşte aşık olur. O sahneden uzun uzun bahsetmek isterim aslında. Ana karakterlerimiz arasındaki ilk karşılaşma sahnesi Türk televizyon tarihine geçebilir. O ağır çekim, o fon müziği, o yakın planlar, bakışlar, ifadeler, kamera hareketleri... Sahneyi gördüğümde şaşkınlıktan sonra bende oluşan duygu daha çok mahcubiyet gibiydi. \"Bu sahnenin çekiminde ciddi olamazlar, bu bir parodi olmalı\" diye düşündüm. Böylesi bir abartı, böylesi bir klişe kullanımının başka bir açıklaması olamaz! Parodi o sahneyle de kalmadı. Ya da bu dizi ve özellikle bu Fransa sahneleri parfüm temalı olduğuna göre, ilham bulmak için '80lerin parfüm reklamlarını kullandılar ve bire bir uyguladılar. O deneysel, garip çekim tekniklerinin, sadece abartılı slow-motionun değil, donma efektinin de kullanıldığı sahnelerden sonra birlikte denize koşma, olan bitenin zirvesiydi. O noktada \"Projenin yaşadığı bunca sorundan, sürekli senarist değişimden, ertelemeden sonra Taylan Biraderler 'ne olacaksa olacak, bari eğlenelim' diyerek -kaba tabirle- kafa bulmaya başlamışlar herhalde\" diye düşündüm. Bu kısa 'diğer karakterleri de tanıtma' aralarından sonra Selin ve Kartal'ın birbirlerine tekrar tekrar koşup sarıldıkları, uzun uzun öpüştükleri, etraftaki herkesin de onları robot gibi alkışladığı havaalanında veda sahnesiyle romantik komedimiz final yapar ve Kartal istemeye istemeye İstanbul'a döner. Köşke adımını atar atmaz ilk işi manevi babasının maket gemiler yaptığı, bahçe içindeki atölyesine uğramak olur. Burada öğreniriz ki Kartal, Aziz Bey'in sadece manevi oğlu değil aynı zamanda damadıdır. Kartal'ın Fransa'dan dönüşünde aniden deli bir kadına dönüştüğünü gördüğümüz Esra, bir süre önce intihara kalkışarak Kartal'ı kendisiyle evlenmeye mecbur bırakmıştır. Bu mutsuz evliliğin içinde boğulan ve vefa borcu nedeniyle ayrılamayan Kartal'ın Fransa'da bir günde aşık olup kendini aşkından denizlere attığı Selin için Esra'dan boşanmak istediğini açıklamasıyla olaylar gelişir. 2.5 saat süren, 4 yıllık bir zaman atlamasının yaşandığı Grass'dan İstanbul'a oradan Karadeniz'e uzanan hikayede epeyce olay yaşanıp yine de izleyicinin bir kez bile şaşırmaması nasıl mümkün olabilir? Her sahnede ve olayda istisnasız ne olacağını, hatta hangi cümlelerin sarf edileceğini önceden tahmin etmek mümkündü. Bütün hikayede orjinal olabilecek tek kısım Selim ve Aziz'in karşılaşma şekilleri ve yeriydi belki de. Aylar süren beklemenin, bunca tanıtımın, yatırımın ardından gönül isterdi ki bu işten keyif almak mümkün olsun ama değil seyirci, ne oyuncular ne de yaratıcı ekip keyif almış görünüyordu. Oyuncuların hiçbirinin performansında inanmışlık görmek mümkün değildi. Taylan Biraderler'in bölümün başından sonuna bir deneysel, bir klasik, bir klişe çekim tekniklerine bakılırsa projeyle ilgili bakış açıları, duyguları çok değişmiş olmalı. Baştan sona bir tutarlık, ortak dil görebilmek mümkün değildi. Gecenin Kraliçesi\"nin zaman zaman sıkıcılaşsa, zaman zaman sinirlendirip bazen de tebessüm ettirse de gözümüzü doyurduğunu, kullanılan mekanların şıklığının yanı sıra hem Grass hem Karadeniz görüntüleriyle bir görsel ziyafet yaşattığını söyleyebiliriz. Final sahnesinde üç ana karakterin nihayet biraraya geldiği, onca telaşlı koşuşturmanın ardından nihayet asıl konuya ve çatışmaya girildiğini düşünürsek, hikayenin bundan sonrasında biraz daha ümitli olmak mümkün olabilir elbette."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gecmisinin-pencesinde-bir-onur-311", "text": "No: 309'un dün akşamki bölümü temposu yüksek, akıcı bir bölümdü. Zaten bu da reytinglere yansıdı. Bölümde Lale ile Onur arasındaki ilişki ilmek ilmek koptu. Bölümün sonunda yani final sahnesinde de Onur epey mahçup olabileceği bir duruma düştü. Şu nedenle: Lale'ye \"peki, hayatından çıkıyorum\" demişti, aradan gün geçmeden hop lalenin hayatının göbeğinde, Doktor adaşına \"Lale'nin hayatından çık\" mealinde dayılanıyor. Dahası, başta Lale'ye \"kabul et işte, benden hoşlanıyorsun, beni Pelinsu'dan kıskanıyorsun\" havası yaparken şimdi düpedüz kendisi Lale'den hoşlanıyor, Lale'yi kıskanıyor. Onur'da yelkenler bir hayli hızla suya inmiş durumda fakat bunu itiraf etmiyor. Daha doğrusu etmemişti. Bu bölümde, Lale'ye kahvaltı hazırlayıp yeşillik manzaralık bir yerde elinin nuruyla masa hazırladığında söyledi, \"Ben aramızda bir şeyler var, zannediyordum\" dedi. Eh, bu da bir şeydir. Benden sana var, demiş oluyor. Ne diyordum, bölüm boyunca ikisi arasındaki ilişki koptu koptu, nihayetinde \"görüşmeyelim, araşmayalım, üzülmeyelim\"e gelindi, fakat malum yeni bölüm fragmanı çıktı ve bir baktık fragmana, durum: Pelinsu hariç, herkes mutlu, \"eller havada\" Ne güzel, ne mutlu fakat nasıl oldu bu iş? Fragmanın başında Lord Onur Doktor Onur'a yumruk attı, akabinde Onur ve Lale arasında aşk itirafları falan filan. Durun yetişemiyoruz ey dizi bünyesi. Ya da koşun, bu hız da iyi aslında. Yetişmeye çalışacağız bir şekilde. En başta düğün sırasında Lale yere düştüğünde, Onur'un kendiliğinden, içten bir şekilde onun elini tutup öpmesi, kuvvet vermeye çalışması ne güzeldi. O güzeldi de, Lale kendine geldiğinde, Onur onu kucağına alıp hastaneye götüreyazdığında, Songül Hanım kızıyla birlikte koşacağına iki saat etrafa laf anlatmaya çalışıyor, kızkardeşleri Nilüfer ve Nergis de sanki yaban el, üçüncü derece misafir, ah vah diye kalabalığın arkasından bakıyorlar. Lale bebek bekliyor, nikah sırasında yere kapaklanmış. Bir yanında koşsanıza. Neyse şok oldular dondular kaldılar herhalde. Geçen bölümün sonunda, Pelinsu ne söylemiş olabilir de, Lale evlenmekte tereddüt etmiş olabilir diye düşünmüştüm. Bir gerekçe bulamamıştım. Meğer kim ne biliyor, kim kime ne söylemiş arada tazelemek lazımmış. Pelinsu hem sözleşmeyi ve hem bu sözleşmeden Lale'nin ailesinin haberi olmadığını söyleyerek iki nişan aldı Lale'ye. İki tam kalbine gelen ok. O oklar o kalpten Onur'u çıkardı. Peki Pelinsu'ya sözleşmeyi Onur mu söyledi yoksa annesi ve babası mı söylediler? Pelinsu annesine \"Lale'ye Onur'un bana sözleşmeyi söylediğini öğrendiğinde Lale'nin yüzünün aldığı hali görmeliydin\" falan dedi. Demek ki Onur söylemiş. Neyse Pelinsu, Betül ve Erol sayesinde müthiş bir açık yakaladı ve kapı kapanmadan burnunu, ayağını, sözünü içeri sokup kapanışı engelledi. Bu arada Pelinsu entrikada, uyanıklıkta annesini geçti. Şimdiye kadar şöyle yap böyle yap diye annesi akıl veriyordu Pelinsu'ya, artık olayları ondan haber alıyor. Pelinsu için geçen yazılarımdan birinde yeterince hırslı bir kötülükte değil, Lale'nin gerçek rakibi herhalde, geçmişten çıkıp gelecek Onur'un eski sevgilisi Özge olacak diye tahmin yürütmüştüm ama Pelinsu dengesini kaybetmiş, yeni bölüm fragmanına göre aşık olmuş anlaşılan Onur'a ve azılı bir kötüye dönüştü dönüşecek gibi. Yıldız ve Fikrat, konuklara Lale'nin durumunu söylediler, nikah memuruna da teşekkür edip yolcu ettiler. Sonra Yıldız \"Fıkrat Fıkrat\" derken güldü mü, ağladı mı? Ne yaptı belli olmadı. Gülüyor desem gülünecek durum yok, ağlıyor desem ağlamaz. Aşkolsun Fıkrat yani Yıldız. Hastanede Lale, Onur'a durup dururken \"Onur, senin kalmanı istemiyorum, lütfen gider misin\" dedi. Bunun adı kovmaktır. Şimdi Onur'un Lale'nin üstüne titreyip durduğuna tanık oluyoruz, gelinen şu noktada Onur'cuk üzülüp duruyor, kıvranıyor, Lale'nin asık suratına, kaba laflarına katlanıyor. Onur'un bu haline, düştüğü bu durumlara üzülsek de, Onur'a haksızlık oluyor gibi görünse de, bir geçmiş var arada ve işte Lale o geçmiş ve geçmişin, rüzgarın denizin içine atılmış çöpleri kıyıya vurması gibi getirdikleri yüzünden haklı olarak Onur'a böyle davranıyor, davranmak zorunda kalıyor. Aslında Onur ektiğini biçiyor fakat farkında da değil. Bu bir hikaye için iyi bir fikirmiş. Değişen bir kişinin, geçmişteki hataları yüzünden sıkıntılar yaşaması ve bu sıkıntıların geçmişteki kendisi olduğunu anlayamayışı. Zor bir durum. Sessizlikle sarılı, kendi geçmişine karşı savaşıyor. Geçmişi düşmanı olmuş. Nasıl aşacağını da bulamıyor. Aslında Onur Lale'ye sözleşme imzalatırken gayet uyanık, yaş tahtaya basmaz bir insandı ama şimdi, herşey iyi giderken, Lale'yle arasına ne zaman mesafe girse bunun Pelinsu'dan olduğu konusunda bir türlü uyanamıyor, bir türlü tecrübe kazanamıyor. Aynı şeyi yaşayıp duruyor. Sanırım Pelinsu'yu hedef tahtasının 12sine getirene yani dersi çıkarana kadar da bu böyle sürecek. Aslında Lale'ye soruyor, bana niye böyle davranıyorsun, ne oldu diye ama Lale, bizzat Onur'un yaptığı şeyler yüzünden böyle davrandığı için açıklama yapmıyor. Lale'nin ona açıklama yapması için, Onur'un Lale'nin güvenini kazanmış olması lazım ama güvenin kurulmasına da Pelinsu fırsat vermiyor. O yüzden Lale susuyor, Pelinsu dinamitiyle yıkılmış köprü de onarılamıyor. 8 Hafta, bölümün sihirli kelimesi oldu. 8 hafta ve stres anahtar kelimeler. Lale üzülmeyecek. Stresin ne kadar önemli bir şey olduğu sürekli vurgulandı. Aslında sadece hamileler için, hamilelikte deği stresin zararı, herkes için her zaman. Neyse, o değil de, bu 8 hafta ileriki bölümlerde de geçerli olacak bir zaman gibi geldi, böyle sık vurgulandığı için. Bakalım zaman ne gösterecek. Dizide nerelerde gülüyorum.. Filiz'in bitirimliklerinde, atarlarında, \"çekirdek ailem\" deyişlerinde, Betül'ün ve Erol'un onu hafife almaya çalışmalarında anında modunu değiştirip ağzını bozmasına gülüyorum. Müthiş bir zıtlıkların uyumu karakter. Erol'un nazlı halleri de komik. Filiz'in, Lale'nin ve şimdilerde Yıldız'ın yeme heveslerine gülüyorum. \"Yimiyciğim Yuticiğim Fıkret\" Lale'ninki bebekten, Filiz'inki iştahtan, Yıldız'ınki stresten. Betül ve Erol'un fesatlıkları değilse de aralarındaki müthiş safoz plan hevesleri de şirinlerin Gargameli gibi, karikatürize ve komik. Fıkret ve Şadi'nin relax halleri, İsmet babannenin olgunluğu, sakinliği de sinirlerimi alıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gecmisten-gelen-erkek-arkadas-244", "text": "Hayatımın Aşkı'nin ikinci bölümünde temel hikaye, kokusuyla geçmişten çıkıp gelen eski erkek arkadaş hikayesiydi ve eğlenceliydi. Gökçe'nin eski sevgilileriyle hikayeleri komik oluyor. Geçen bölümde de bu sahneler iyiydi. Her bölüm olmasa da sık sık, eskilerden gelen biri şeklinde sürdürülse, hem keyifli hem de Gökçe'nin bu konuda temel bir derdi olduğu ana fikri unutturulmamış olur. Bu bölüm, Gökçe ve Demir sahneleri yeterince ya komik değildi, ya romantik değildi, ya da özel değildi. Bir şey eksikti. Heyecanlandırıcı bir şey, sürprizli bir şeyler.. Geçen bölüm bu bakımdan daha iyiydi. Bunun dışında küçük hikayelerde bir dağınıklık var gibi. Yonca'nın ve Hikmet'in falcı hikayesi bir yere varmadı. Gökçe ve Demir'in tekne olayı bir yere varmadı. Tekneye gitme öncesi Kaan'ın spor yaptırma hikayesi bir yere varmadı. Gökçe'nin, Demir'in evine gidip boya badana dağınıklığı içinde kaderine terkedilen \"klasik eseri\" faciadan kurtardığı hadise bir yere varmadı. Yani bunlar kendi içinde komik olsaydı bir yere varmasa da olurdu ama yeterince komik olmadı demek ki. Sadece Gökçe'nin küvetteyken Demir'in görüverince iki saat titremesi epey komikti. Gökçe işleri kendi karıştırıyor. Kokusuna dayanamadığı eski erkek arkadaşını kalkıp iki saat yan yana oturacağı sinemaya davet ediyor. Demir'in annesinin odasında saklanırken kıpkırmızı elbiseyi yatağın üzerine fırlatıyor. Bir de Demir'le evlilik hayalleri kurmaktan işi gücü iyice serdi. Halbuki fikir bulma çabasını, o süreçleri görmek de keyifli. Diziyi zenginleştiriyor. Yani seyre tat veren sadece aşk meşk değil. Gökçe bekarlık bakımından arkadaşları arasında nasıl ayrık otuysa, evde de ayrık otu. Diğer ev ahalisine ne beslenme tarzı ne giyinme tarzı uyuyor. İyi ki babası karşıda oturuyor. Hani bu baba yemek yapmaktan hiç anlamıyordu, karşı daireye de bu yüzden taşınmıştı? Gayet de dört dörtlük kahvaltı sofrası hazırlamış, üstelik de sıradan bir günde. Sofrası gani ama adam tığ gibi. Gökçe iştah bakımından babasına çekme talihsizliğine uğramış. Gökçe'nin bu iştahı ve sürekli \"Bende\" demesi, bana \"Aramızda Kalsın\"ın eğlenceli Hüsne'sini hatırlattı. Demir'in çay bahçesinde gönlünü mektup yakan kıza kaptırması, önceki bölümdeki Demir portresiyle kıyaslanınca Gökçe'nin hayalleri kadar uçuk. İnternet devrindeyken, çay bahçelerinde masa masa dolaşıp mektup yakarak erkek arkadaş arayan kız ise acaba bireysel olarak zamanın çevresinde dönüp dumanla iletişim kurma dönemlerine geri mi dönmüş. Bu bölümde de çok hayal vardı. Ara sıra evet ama bu kadarı fazla. Bu kız bu kadar leylalıkla nasıl bunca yıl bu işte çalışabilmiş. İnandırıcı değil. Bu bölüm Gökçe'nin kız kıza arkadaş ortamı gösterilmedi. Halbuki geçen bölümdeki kızlar masası, boks maçı gibi, o ona, bu buna, eğlenceliydi. \"Her yeni gün, yeni bir şans.\" Gökçe'nin mottosu buymuş. Güzel bir motto. Dizide eleştirdiğim bazı şeylerin daha çok ilk bölüm sorunları olduğunu, zamanla büyük ölçüde çözebileceğini düşünüyorum. Ya da öyle olmasını umuyorum. Gökçe bekarlık bakımından arkadaşları arasında nasıl ayrık otuysa, evde de ayrık otu. Diğer ev ahalisine ne beslenme tarzı ne giyinme tarzı uyuyor. İyi ki babası karşıda oturuyor. Hani bu baba yemek yapmaktan hiç anlamıyordu, karşı daireye de bu yüzden taşınmıştı? Gayet de dört dörtlük kahvaltı sofrası hazırlamış, üstelik de sıradan bir günde. Sofrası gani ama adam tığ gibi. Gökçe iştah bakımından babasına çekme talihsizliğine uğramış. Gökçe'nin bu iştahı ve sürekli \"Bende\" demesi, bana \"Aramızda Kalsın\"ın eğlenceli Hüsne'sini hatırlattı. Demir'in çay bahçesinde gönlünü mektup yakan kıza kaptırması, önceki bölümdeki Demir portresiyle kıyaslanınca Gökçe'nin hayalleri kadar uçuk. İnternet devrindeyken, çay bahçelerinde masa masa dolaşıp mektup yakarak erkek arkadaş arayan kız ise acaba bireysel olarak zamanın çevresinde dönüp dumanla iletişim kurma dönemlerine geri mi dönmüş. Bu bölümde de çok hayal vardı. Ara sıra evet ama bu kadarı fazla. Bu kız bu kadar leylalıkla nasıl bunca yıl bu işte çalışabilmiş. İnandırıcı değil. Bu bölüm Gökçe'nin kız kıza arkadaş ortamı gösterilmedi. Halbuki geçen bölümdeki kızlar masası, boks maçı gibi, o ona, bu buna, eğlenceliydi. \"Her yeni gün, yeni bir şans.\" Gökçe'nin mottosu buymuş. Güzel bir motto. Dizide eleştirdiğim bazı şeylerin daha çok ilk bölüm sorunları olduğunu, zamanla büyük ölçüde çözebileceğini düşünüyorum. Ya da öyle olmasını umuyorum. Son olarak, Dizilerin tutulmasında şarkıların da etkisi oluyor malum. Hayatımın Aşkı'na da vurucu bir şarkı lazım. Mevcutlardan daha güçlü, dile dolanacak bir şarkı. Yani dinledikçe değil de duyar duymaz sevilecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gicir-gicir-paramparca-116", "text": "Paramparça yine güzel bir bölümle karşımızdaydı. Bu hafta \"Karadayı\" yerine Paramparça'yı yayını sırasında izledim. Aslında Karadayı'da da bir sürü kritik olay vardı ama az çok tahmin edilesi durumlardı, yani merak ve heyecan unsuru önceki bölümlere nispeten düşüktü. Bir de \"Paramparça\" dizisinde bir gıcır gıcırlık var. Tamam \"Karadayı\" tarihi bir dizi, dönem dizisi, ne kadar yepisyeni olabilir ama bu durum teknik mi yoksa mekanlar, mobilyalardan falan mı kaynaklı, yoksa biri sonuçta üçüncü sezonunda ve biri yeni sezon dizisi, az görülmüş, az bakmışız, bu sebeple mi bana böyle geliyor, kimbilir... Bölüm geçen bölümün bittiği kritik sahneyle başladı. Cansu kafeye gelmezden önce, biz Solmaz'a gelelim. Ne kadar işini bilen, ne kadar manevracı bir insan, peh peh peh! Cansu'nun arkadaşı Öykü'nün annesi Melek garsonu çağırıp \"Gülseren gitsin\" talimatı verirken sanki yanlarında değilmiş, desteklemiyormuş gibi, Cansu gelince anında rol değiştirip güler yüzünü, yüksek enerjisini takınıp gitti en içten bir halle, hoşgeldiniz dedi, Gülseren'le tanıştı, hatta daha iyisini de yapıp Cihan'a telefon edip olan biteni de rapor etti. Tahmin ettiğim gibi bu işe Solmaz'a Cihan ayarlamış. Geçen yazımda demiştim ki, Cihan bunu Solmaz'ın yanına bırakmaz. Ama Solmaz bu ustaca manevrayla anında saf değiştirmeyi başardı. Bunca kıvrak zekasıyla yıllardır Alper'i yetersiz strateji kurmakta, yanlış hamle yapmakta, falan filanda kınamakta kendince hakkı varmış. Birkaç bölümden beri, Gülseren daha iyi görünüyordu, sanırım kilo verdi. Her bölümde de biraz daha zarifleşiyor. Bu bölümde de Cihan'a bir gençlik gelmiş, yaşını göstermeye başlamış. Aşağı yukarı dizi başladığından beri, yaşından daha ileri yaşta bir adam gibiydi, neden kimbilir... Aslında enerjisinde bir şey yok, e kilo da yok, yani fit. Neden böyle görünüyordu? İki fotoyu alıp tek tek bakmak gerek. Saçı kısalmış, bunun etkisi olabilir, herkes kilo vermek ister ama belki Cihan kilo almış ve bu da iyi olmuş olabilir. Belki de sebep bahar... Bahar bitkiler, çiçekler alemi gibi insanlara da yarıyor... Gülseren evi terketti. Hem kafedeki aşağılanması, hem de hemen akşamında tvde yayınlanan Gülseren'i \"metres\" yapan magazin haberi, Gülseren'in bardağının taşmasına yol açtı. Cansu epey dil döktü, gözyaşı döktü ama Gülseren kararından caymadı. Cihan da biraz dil döktü ama ısrarcı olmadı, sinirlenmedi de. Hatta Cansu'ya da annen doğru yapıyor, gibisinden bir şeyler dedi. Cihan'ın güzel bir özelliği var, olayları mümkün mertebe sakin karşılıyor. Parasal bakımdan ve itibar bakımından epey güçlü olmasına rağmen, prensipleriyle, ahlakıyla, vicdanıyla, insanların kararlarına ve seçimlerine duyduğu saygıyla bunu sınırlıyor. Gücünü kötüye kullanmıyor, haddini biliyor, olayları akışına bırakmayı da beceriyor. Bu kez de öyle yaptı. Gülseren evi terkettikten sonra, yine Cansu'nun yalıya dönmesi gündeme geldi. Sanki sadece iki seçenek varmış gibi. Bereket, Cansu üçüncü bir seçenek ortaya çıkardı, ben tek başıma burada kalırım, dedi. Ben de izlerken e Cihan ne güne duruyor, Cihan zaten otellerde kalıyor, niye gelip kızıyla yaşamasın diye düşündüm. Derken Cihan da aynı öneriyi getirdi ve baba kız bu evde birlikte yaşamaya başladılar. Geçen bölüm için yazdığım yazıda \"Paramparça'nın bir dizi olarak en güzel özelliklerinden biri geçeklerin uzun süre saklı kalmaması\" diye yazmıştım. Bu bölümün en güzel sahnelerinden biri de, birkaç bölüm öncesinde patlayan Cihan'a yapılan \"Alevli\" iftira olayının açığa çıkması oldu. Üstelik ortaya çıkışı da ayrı bir güzel oldu. Adeta Gülseren'in hiç eli kirlenmeden intikamı gibi oldu. Şöyle ki: Videoyu Rahmi'nin bilgisayarında Ozan buldu ve bunu hem Dilara'yla Rahmi'nin yüzüne vurdu hem de gidip Cihan'a gösterdi. Dilara Ozan'ı çeşitli zamanlarda Cihan ve Gülseren'in arasındaki duruma karşı insafsızca doldurmuştu. Ozan da zaten anında sinirleniveren, gaza gelmeye dayanıksız bir çocuk. Bu sebeple Gülseren'e karşı acayip haksızlık ettiği, herkesin ortasında rezil de ettiği de olmuştu. Ama \"Keser döner sap döner gün gelir hesap döner\" diye bir söz var, işte gün geldi, rüzgarın yönü değişti. Ozan yavaş yavaş olayların iç yüzünü öğrendi. Ve şimdi de işte, Dilara ve Rahmi'nin yaptıkları ellerinde patladı. Ozan'ın da onlara karşı saygısı, güveni kalmadı. Öyle ki, Rahmi ve Dilara tvdeki magazin haberi gibi, artık yapmadıkları işlerden de suçlanır oldular. Ozan'ın Rahmi'nin bilgisayarını kapıp Cihan'a götürmesinden sonra, Rahmi süt dökmüş kedi misali Cihan'ın iş yerine geldi. Utanmış ve üzgün görünüyor. Doğrusu yelpazede çeşit çeşit insan var, hiç utanmamış da olabilirdi, yüzsüz de olabilirdi, yaptığını savuna da bilirdi. Affedildiği için başka şeyler yapmak üzere keyfi yerine de gelebilirdi. Karadayı'daki Mehmet Saim gibi de olabilirdi. Önce Cihan'a bunu neden yaptığını açıklamaya çalışırken \";Oğlum senin iyiliğin için yaptım\" dediğinde, dedim ki, işte yine aynı şey! dünyadaki bir çok kötülüğün kullandığı yalan \"Senin iyiliğin için...\" yalanı. Rahmi de öyle söyledi Cihan'a diye düşündüm. Fakat daha sonra Dilara'yla konuşmalarından anlaşıldı ki, Rahmi geçekten de bu niyetle yapmış. Ne yazık ki iyilik adına kötü şeyler yapıyor. Ayrıca kendi deneyimlerini Cihan'ın yaşadıklarıyla bir kefeye koyuyor, Cihan'ı da kendisiyle bir tutuyor. Bir yere kadar böyle düşünmekte haklı elbette, ama bir yerden sonra da haksız. Ne Cihan'la kendisi aynı kişi, ne de yıllar önce uğruna ailesini, herşeyini kaybettiği kadın da Gülseren. Bunlar başka kişiler, bu benzer görünse de başka bir olay. Rahmi bir yanlıştan kaçarken başka bir yanlış yapıyor, yine çok kötülük ederek üstelik, yine Ciha'a zarar vererek üstelik. Ön yargısının, yanlış genellemesinin kör ettiği bir \"iyi niyet\"le işleri karıştırıyor. Kaç bölüm yazdım, Gülseren Cansu'yu bir türlü benimseyemedi diye. Sarılsa da eğretiydi, oh diye diye sevse de eğretiydi, güzel söyler söylese de eğretiydi. Fakat ne zamanki Cansu Gülseren'in bu bölümde evi terkedip yeni tuttuğu eve geldi ve yerleşti, işte o zaman Gülseren de değişti. Her ne kadar, şimdiye kadar hep \"Cansu yalıda yaşamaya alışmış, benimle sefalet içinde yapamaz\" dese de, ve böyle diyerek Cansu'yu korur görünse de, demek ki içinin bir yerlerinde bir kırgınlık varmış... ya Cansu'ya karşı ya hayata karşı... Yani Cansu kendisini böyle bir evde yaşarken istemez diye mi düşünüyormuş, Cansu'ya güveni mi yokmuş, o da Hazal gibi bırakır gider diye mi korkuyormuş... Belki Hazal'ı Cansu'dan daha üstte tutmasında büyütmesi dışında, Hazal'ın koşullarında Cansu benimle kalmadı ki, kalsa belki bir gün bile dayanamayacak şeklinde bir güvensizlik... Belki bunun gibi bir sürü duygu kırıntısı, kırılmış cam gibiydi Gülseren'in yüreğinde. Biri gezindikçe Gülseren'e batıyordu. Fakat işte ne zamanki Cansu geldi ve pürüzsüz geldi, mutlulukla geldi, Gülseren de başkasının evinde, Cihan'ın tuttuğu evde değil, hatta Keriman'ın evinde de değil, kendi evinde Cansu'yu ilk kez bağrına basabildi. İnşallah artık ilişkileri kolayca birbirlerinden vazgeçecek gibi değil, sapasağlam olur, normal bir anne-kız olabilirler. Geçen bölümde, 2. el eşya alıcısı Alper'e ayar vermişti, bu bölümde de yalı çalışanı Sema Hazal'a ayar verdi. \"Köle olacak başkasını bulun, ben istifa ediyorum\" dedi. Hazal insanlara öyle davranıyor ki, sanki gerçekten onların özgür iradesi yok ve sen ne istersen onu yapmak zorundalar. İstifa edebilecekleri gerçeği soğuk duş oldu Hazal'a. Aslında bu durum üst-alt meselesi değil. \"Paranla rezil olmak\" diye bir şey de var. Bazen bir restoranda, markette, takside, şurada burada, kasiyer, garson, şef, görevi hizmet olan kimse de ters, saygısız davranabiliyor. Para üstü verecek atar gibi veriyor, bir şey sipariş ediliyor, getirmiyor, falan filan. Yani asıl mesele çalışan, işveren ya da müşteri olmakta değil. Tabii bir de yerine göre davranlar var ki Hazal öylelerinden. Mesela Cihan kadar tatlı tatlı, kibar kibar konuştuğu bir kişi daha yok. E, tabii paranın kaynağını biliyor. Adamına göre şerbetçiler kadrosu. Alper'in Solmaz'ı evden kovması ve ikisinin de Dilara'yla bağlarının kopmasından sonra, yazılarımdan birinde, bu ikisi dizide bundan sonra hangi işlevlerle kalacaklar bakalım, demiştim. Durum yavaş yavaş görünmeye başladı. Bir kere, Alper ve Solmaz arasında, onları karıkocalıktan öte bir dedikodu birlikteliği varmış. Aslında bir gece kulübündeki sohbetlerinde de az biraz kendini belli etmişti bu. Neyse, başlıca konuları Dilara ve ileriki bölümler bu bakımdan yeni heyecanlara gebe gibi, çünkü Solmaz'ın Cihangir'de kiraladığı evde gerçekleşen sohbette Solmaz Alper'e süper bir fikir verdi ve bu fikirle Candan'ın eline Dilara'ya karşı, Özkan'dan sonra yeni bir cephane geçecek gibi görünüyor, o da Alper. Candan Alper'e Dilara'ya karşı miras davası açması konusunda seve seve yardım eder, olan biten bildiklerimiz kadarsa. Bölümün bir süprizi Keriman'a yanık bahçıvan Osman'ın birden yalı çalışanı Emine'ye ilgi apartmasıydı. Manavda karşılaşmaları tesadüfe benziyor ama Emine'nin bunca yıllık aşçı olarak alacağı sebze vs. hakkında bu kadar bilgisiz ve tereddütlü olması pek inandırıcı gelmedi. Ayrıca Osman'dan bu kadar mı etkilendi ki, akabinde Rahmi'ye bahçıvan olarak tavsiye etti. Bundan sonraki bölümlerde Keriman, Osman ve Emine arasında bir aşk üçgeni mi başlayacak ne, evlere şenlik! Keriman'ın huyu Kuzey kutbuysa, Emine'ninki Güney Kutbu, Osman desen Emine'yi ancak kırar üzer, onu ancak Keriman hak eder. Yazık olmasa bari Emine'ye. Bölüm geçen bölümün bittiği kritik sahneyle başladı. Cansu kafeye gelmezden önce, biz Solmaz'a gelelim. Ne kadar işini bilen, ne kadar manevracı bir insan, peh peh peh! Cansu'nun arkadaşı Öykü'nün annesi Melek garsonu çağırıp \"Gülseren gitsin\" talimatı verirken sanki yanlarında değilmiş, desteklemiyormuş gibi, Cansu gelince anında rol değiştirip güler yüzünü, yüksek enerjisini takınıp gitti en içten bir halle, hoşgeldiniz dedi, Gülseren'le tanıştı, hatta daha iyisini de yapıp Cihan'a telefon edip olan biteni de rapor etti. Tahmin ettiğim gibi bu işe Solmaz'a Cihan ayarlamış. Geçen yazımda demiştim ki, Cihan bunu Solmaz'ın yanına bırakmaz. Ama Solmaz bu ustaca manevrayla anında saf değiştirmeyi başardı. Bunca kıvrak zekasıyla yıllardır Alper'i yetersiz strateji kurmakta, yanlış hamle yapmakta, falan filanda kınamakta kendince hakkı varmış. Birkaç bölümden beri, Gülseren daha iyi görünüyordu, sanırım kilo verdi. Her bölümde de biraz daha zarifleşiyor. Bu bölümde de Cihan'a bir gençlik gelmiş, yaşını göstermeye başlamış. Aşağı yukarı dizi başladığından beri, yaşından daha ileri yaşta bir adam gibiydi, neden kimbilir... Aslında enerjisinde bir şey yok, e kilo da yok, yani fit. Neden böyle görünüyordu? İki fotoyu alıp tek tek bakmak gerek. Saçı kısalmış, bunun etkisi olabilir, herkes kilo vermek ister ama belki Cihan kilo almış ve bu da iyi olmuş olabilir. Belki de sebep bahar... Bahar bitkiler, çiçekler alemi gibi insanlara da yarıyor... Kaç bölüm yazdım, Gülseren Cansu'yu bir türlü benimseyemedi diye. Sarılsa da eğretiydi, oh diye diye sevse de eğretiydi, güzel söyler söylese de eğretiydi. Fakat ne zamanki Cansu Gülseren'in bu bölümde evi terkedip yeni tuttuğu eve geldi ve yerleşti, işte o zaman Gülseren de değişti. Her ne kadar, şimdiye kadar hep \"Cansu yalıda yaşamaya alışmış, benimle sefalet içinde yapamaz\" dese de, ve böyle diyerek Cansu'yu korur görünse de, demek ki içinin bir yerlerinde bir kırgınlık varmış... ya Cansu'ya karşı ya hayata karşı... Yani Cansu kendisini böyle bir evde yaşarken istemez diye mi düşünüyormuş, Cansu'ya güveni mi yokmuş, o da Hazal gibi bırakır gider diye mi korkuyormuş... Belki Hazal'ı Cansu'dan daha üstte tutmasında büyütmesi dışında, Hazal'ın koşullarında Cansu benimle kalmadı ki, kalsa belki bir gün bile dayanamayacak şeklinde bir güvensizlik... Belki bunun gibi bir sürü duygu kırıntısı, kırılmış cam gibiydi Gülseren'in yüreğinde. Biri gezindikçe Gülseren'e batıyordu. Fakat işte ne zamanki Cansu geldi ve pürüzsüz geldi, mutlulukla geldi, Gülseren de başkasının evinde, Cihan'ın tuttuğu evde değil, hatta Keriman'ın evinde de değil, kendi evinde Cansu'yu ilk kez bağrına basabildi. İnşallah artık ilişkileri kolayca birbirlerinden vazgeçecek gibi değil, sapasağlam olur, normal bir anne-kız olabilirler. Geçen bölümde, 2. el eşya alıcısı Alper'e ayar vermişti, bu bölümde de yalı çalışanı Sema Hazal'a ayar verdi. \"Köle olacak başkasını bulun, ben istifa ediyorum\" dedi. Hazal insanlara öyle davranıyor ki, sanki gerçekten onların özgür iradesi yok ve sen ne istersen onu yapmak zorundalar. İstifa edebilecekleri gerçeği soğuk duş oldu Hazal'a. Aslında bu durum üst-alt meselesi değil. \"Paranla rezil olmak\" diye bir şey de var. Bazen bir restoranda, markette, takside, şurada burada, kasiyer, garson, şef, görevi hizmet olan kimse de ters, saygısız davranabiliyor. Para üstü verecek atar gibi veriyor, bir şey sipariş ediliyor, getirmiyor, falan filan. Yani asıl mesele çalışan, işveren ya da müşteri olmakta değil. Tabii bir de yerine göre davranlar var ki Hazal öylelerinden. Mesela Cihan kadar tatlı tatlı, kibar kibar konuştuğu bir kişi daha yok. E, tabii paranın kaynağını biliyor. Adamına göre şerbetçiler kadrosu. Alper'in Solmaz'ı evden kovması ve ikisinin de Dilara'yla bağlarının kopmasından sonra, yazılarımdan birinde, bu ikisi dizide bundan sonra hangi işlevlerle kalacaklar bakalım, demiştim. Durum yavaş yavaş görünmeye başladı. Bir kere, Alper ve Solmaz arasında, onları karıkocalıktan öte bir dedikodu birlikteliği varmış. Aslında bir gece kulübündeki sohbetlerinde de az biraz kendini belli etmişti bu. Neyse, başlıca konuları Dilara ve ileriki bölümler bu bakımdan yeni heyecanlara gebe gibi, çünkü Solmaz'ın Cihangir'de kiraladığı evde gerçekleşen sohbette Solmaz Alper'e süper bir fikir verdi ve bu fikirle Candan'ın eline Dilara'ya karşı, Özkan'dan sonra yeni bir cephane geçecek gibi görünüyor, o da Alper. Candan Alper'e Dilara'ya karşı miras davası açması konusunda seve seve yardım eder, olan biten bildiklerimiz kadarsa. Bölümün bir süprizi Keriman'a yanık bahçıvan Osman'ın birden yalı çalışanı Emine'ye ilgi apartmasıydı. Manavda karşılaşmaları tesadüfe benziyor ama Emine'nin bunca yıllık aşçı olarak alacağı sebze vs. hakkında bu kadar bilgisiz ve tereddütlü olması pek inandırıcı gelmedi. Ayrıca Osman'dan bu kadar mı etkilendi ki, akabinde Rahmi'ye bahçıvan olarak tavsiye etti. Bundan sonraki bölümlerde Keriman, Osman ve Emine arasında bir aşk üçgeni mi başlayacak ne, evlere şenlik! Keriman'ın huyu Kuzey kutbuysa, Emine'ninki Güney Kutbu, Osman desen Emine'yi ancak kırar üzer, onu ancak Keriman hak eder. Yazık olmasa bari Emine'ye. Başka bir aşk geometrisi de Keriman'ın hapishaneden arkadaşı Nezahat ve Özkan arasında başlayacak sanmıştım, Nezahat'ın abla deme lazım olur, falan gibisinden konuşmalarından, Özkan ona \"abla\" dedikçe bozulmalarından. Gelgör ki, Özkan nişanlım deyip eve bir fotoğraf getirdiğinde en içten sevinen de Nezahat oldu, yani bu iş olmadı. Halbuki buradan da başka bir şenlik çıkar mı, çıkardı. Benden seyirci önerisi..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gitmek-mi-zor-kalmak-mi-307", "text": "Familya salı akşamı yayınlanan \"Hayat Şarkısı\", \"Gülümse Yeter\" ve \"Yüzyıllık Mühür\" dizilerinin arasına geldi. Hoşgeldi. Akşam komedi ağırlıklı bir dizi bulma umuduyla oturdum ekran karşısına. Aslında fragmanlardan ve konusundan dizisinin dramı belliydi. Yine de bir şekilde komedi dozu ağır basar, konu mizahla işlenir diye bir beklentim vardı. Tahmin ettiğim ve beklediğim gibi olmadı. Dizide 22 Haziran 2002'de, karısı Fidan'la tartışıp evi terkeden ve 14 yıl çocuklarını arayıp sormayan baba Yaşar Beyoğlu'nun şimdi kendini affettirmesi gerekiyor. Aslında bu gereklilik de hissi yönden. Kolon kanseri olduğunu ve kanserin ileri bir safhada olduğunu, az bir vakti kaldığını öğreniyor. Aslında çocuklarını çok da umursamayan bir baba değil. Onları internetten takip ediyor. Hatta huylarını sularını yanında olsalar bileceğinden fazla bile biliyor. Gerçekçi kabul edersek, Yaşar Beyoğlu'nu internet dedektifi olmuş saymamız lazım. Neyse, Yaşar Beyoğlu çocuklarını önemsiyor ama hep daha vakit var diye onlara kavuşmayı ertelemiş. Bir de farklı bir adam. Evlenmiş, baba olmuş ama evlilik, çoluk çocuk sahibi olmak, sorumluluk sahibi olmak uymamış kendisine. Her ikisi de zor olduğunda, gitmek mi daha zor, kalmak mı sorusuna o \"kalmak\" cevabını vermiş ve kaçmış. Kaçış o kaçış. Şimdi çocuklarıyla barışmak istiyor. Fakat az zamanı kalmış biri için sanki uzun bir yol seçti. Oyunlu, inandırmalı, kulağını tersinden göstermeli. Çocukları toplanıp gelsinler diye yaptı bunu. Kendisi gidemedi. \"Gidemem, utanırım\" dediğinde Efkar Hanım'ın \"Utan\" diye çözümü ortaya şak diye atması güzeldi. Güzeldi ama Yaşar yapamadı bunu. Utanamadı. Daha doğrusu ayan beyan utanamadı. Oyuna başvurdu. Dizide neleri sevdim... Bir yanda ailenin yani \"familya\"nın büyük kızı Hava'nın takıntılı halleri, bir yanda kocası avantacı Namık'ın çok konuşan, hafiften yaygaracı hallerine karşın oğulları Sezer'in az öz kısa kesin akıllı bilgili konuşmaları \"oh\" dedirtti, rahatlattı. Dizinin gizli bilgesi, hararetli zamanlarda serinletmesi bu çocuk. Aslında Hava'nın pimpirikleri de eğlenceliydi. Familinin küçük kızı Su'nun kararsızlık özelliğini de gayet eğlenceli buldum. Bergütay'lı kafe sahnesi komple güzeldi.. Toprak gururlu, paraya tamah etmeyen bir tipe benziyor. Güzel. Peki o ve arkadaşı 200 bileti ne yaptılar? Dedikleri gibi mahallelilere mi dağıttılar? Az buz değil 200 bilet. Çok da inandırıcı değil. Kasabada herkesin Yaşar'ı tanıması, ilişkilerin senli benli olması da güzeldi. Yaşar'ın yanında çalışan ailenin oğulları bayağı ön plandaydı, herhalde bu boşuna değil. Önümüzdeki bölümlerde bir etkinliği olacak olsa gerek. Yaşar ve Efkar dertleşirken Efkar'ın sözleri feslefiydi, edebiydi. Gerçi Efkar genç yaşıyla uyumsuz bir şekilde feleğin çemberinden geçmiş biri havasındaydı, ama neyse konuşmalar güzeldi o sahnede. Bir yerde de Yaşar çocuklarını anlatırken Hava için \"Gizli zekası vardır, belli etmez\" dedi, bazen kahkahayla gülemezsin ama bir şekilde gıdıklanır mısın, öyle bir şey oldu, hem duygulu, buruk bir yönü de vardı cümlenin, çok hoşuma gitti. Ne yazık ki Hava mimar olacakken okuyamamış evlenmek zorunda kalmış. Bir de Yaşar'ın Hare'ye kendisine yardım etmesi konusunda ikna etmek için küslük hakkında söyledikleri güzeldi. Familya'da mekanlar özellikle de Güneşdağı kasabası, Yaşar Beyoğlu'nun evi, çalışma odası, bağı bahçesi güzel, iç açıcı. Londralı kısımlar da güzeldi ama Ateş bundan sonra dönmez herhalde oraya. Zaten Ezgi'nin kırık kalbini gören Toprak da dönmez herhalde artık İstanbul'a. Toprak'ın Ezgi'nin peşinden koşmasını, konuşmaya çalışmasını izlerken kendisi ve babası arasındaki durumun bir benzerini gördük sanki. Gerçi Toprak Ezgi'nin anası babası velisi değil ama aralarında bir sözleşme olmuş ve Toprak pek de sahip çıkamamış bu sözüne. Ateş ve Hare'nin günbatımında motorsikletli, samanlı kamyonetli sahneleri de güzeldi. Yaşar Beyoğlu evi terkettikten ve Fidan Beyoğlu da vefat ettikten sonra, en ufakları Ateş'i dayısı Londra'ya götürmüş tamam ama diğer üçü nasıl geçinmiş, nasıl yaşamış, kim sahip çıkmış bunlara. Sonuçta gencecik çoluk çocuk insanlarmış. Cevabı verilmedi bölümde."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-goc-zamani-film-gibi-veda-etti-235", "text": "Bu haftanın dizi gündeminin önemli olaylarından biri Göç Zamanı'nın ekrana vedasıydı. Kendisi Kiralık Aşk'tan sonraki favori dizimdi. Final bölümü salı günü yayınlandı ancak günler sonra izleyebildim. \"işler güçler\" vaktimin çoğunu alıyor. İzlediğim birkaç diziyi çoğunlukla internetten, bazen bir yandan çalışırken ve bu yüzden de dinleyerek, bazen de günler sonra, bir şekilde takip etmeye çalışıyorum. Belki bu amaçlanmıştır ama sitem de sezdim. Böyle iddialı bir dizinin 15 bölümde final yapması, emeği geçenler ve bunu yaparken toplumda bir bilinç de oluşturmayı amaçlayanlarda, bir boşunalık hissi mi oluşturuyor acaba. Bölümün vurucu bir final sahnesi vardı. O sahneyi de en baştan vererek, bölüm boyunca da huzursuz ve diken üstünde bir oturuşu sağladılar. Belki bu amaçlanmıştır ama sitem de sezdim. Böyle iddialı bir dizinin 15 bölümde final yapması, emeği geçenler ve bunu yaparken toplumda bir bilinç de oluşturmayı amaçlayanlarda, bir boşunalık hissi mi oluşturuyor acaba. Bölümün vurucu bir final sahnesi vardı. O sahneyi de en baştan vererek, bölüm boyunca da huzursuz ve diken üstünde bir oturuşu sağladılar."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gokhan-alkan-cesur-ve-guzel-kordugum-347", "text": "Seviyor Sevmiyor'un son bölümünü pek sevemedim. Olayları kopuk ve birbiriyle bağlantısız, kurgusu sorunlu, temposu düşük bir bölümdü. \"O niye böyle oldu? Hayda! Bu şimdi niye böyle söyledi? Hiç olur mu öyle şey, çok mantıksız!\"lar ağzımdan düşmedi bölüm boyu. İnanın tek tek saymaya kalkışsam yazmakla bitiremem. Yine de bölümden zevk alabilmemi sağlayan, hiç değilse gördüğüm şeylerin bir kısmına inanmamı sağlayabilecek bir şey vardı ama; Gökhan Alkan'ın performansı. Önceki dizisi Kocamın Ailesi'nde rast geldiğim bir kaç sahne dışında, Gökhan Alkan'ı daha önce izlememiştim. Elbette çok fikir vermez ama o gördüğüm sahnelerde de beni etkilememişti, dikkatimi çekmemişti. Seviyor Sevmiyor'un ilk tanıtımları yayınlandığında da role çok uygun olmayabileceğini düşündüm ama kendisi beni çok şaşırttı. Daha ilk bölümden hem kibirli, züppe, asabi bir patronu hem de geçmişten gelen saf aşkının peşinde duygusal ve sempatik bir adamı aynı anda oldukça başarılı oynuyordu. Zaman zaman çocukluk travmalarını yansıtma şeklini biraz abartılı bulduğumu da söylemeliyim ama genel olarak çok dozunda ve inandırıcı bir performans gösteriyordu. Ama şu son iki-üç bölümdür Alkan, kendi başarılı performansını bile aştı. Seviyor Sevmiyor -her şey bir yana- benim oyunculukları açısından çok sevdiğim bir dizi. Zeynep Çamcı artık favori oyuncularım arasında. Yiğit Kirazcı harika bir Tuna yarattı. Yan karakterlerin hepsi de tatlı ve dengeli canlandırılıyorlar. Ama özellikle Yiğit'in Deniz'e aşık olmaya başladığı son birkaç bölümdür Gökhan Alkan harikalar yaratıyor. Karakterinin bütün çelişkilerini, gelgitlerini, çabalamalarını, incinmelerini, umutlanmalarını... hiçbirini atlamadan, en küçük detayına kadar öyle doğallıkla yansıtıyor ki hayret etmemek ve hayran olmamak elde değil. Üstelik bütün bunları, romantik-komedinin gerektirdiği ton ve ağırlığı bozmadan, abartmadan gerçekleştiriyor. Dizide en yakınlık duyduğum karakter Tuna, en sevdiklerim Deniz ve Tuna ve desteklediğim çift de Deniz ve Tuna. Bununla birlikte Yiğit'in derinliği ve inandırıcılığı nedeniyle, ister istemez Yiğit'e daha yakın hissetmeye, onunla daha fazla empati yapabilmeye başladım. Şu an yeni bölümü heyecanla bekleme sebeplerimin başında geliyor Yiğit'in yaşadıklarını görmek. Başrollerinde Tuba Büyüküstün ve Kıvanç Tatlıtuğ'un yer aldığı, Ay Yapım tarafından Star Tv için hazırlanan Cusur ve Güzel'in ilk tanıtımı yayınlandı. Bu diziyle ilgili beklentim büyüktü. Başta Kıvanç Tatlıtuğ'un başrolünde yer alacağı Siyah-Beyaz adında bir proje olarak başlamıştı. Daha sonra Tuba Büyüküstün de dahil oldu. Yeni sezona az bir zaman kala, basına yansayan şekliyle, senaryoyla ilgili anlaşmazlık yaşanması nedeniyle o projeden vazgeçildi ve şu anki haliyle Cesur ve Güzel projesine geçiş yapıldı. İki büyük yıldızı ilk defa bir arada izleyecek olmanın getirdiği heyecanın yanı sıra, önlerine tonlarca seçenek getirilen, istedikleri her projede yer alabilecek bu iki yıldızın birlikte \"olur\" verdiği bir projenin - hele ki Ay Yapım'ınsa- özel ve güçlü bir iş olmasını bekliyor insan. Ne var ki dizi hakkında basına verilen ilk bilgilerde gördüğümüz konu ve onun anlatılış şekli maalesef çok sıradan, basmakalıp ve hatta deyim yerindeyse, bayat görünüyordu: Yakışıklı ve gizemli bir adamın kasabaya bomba gibi düşmesi, karşı koyamadıkları çekim, iki gencin mutluluk hayali, imkansız aşk... Bu metin, karakterlerin tanımlamaları, olayların gelişimine bakış açısı her ne kadar ağızda ekşimsi bir tat bıraksa da \"tanıtımı görene kadar beklemeli\" diye düşündüm. Tanıtım da nihayet dün akşam yayınlandı. Maalesef sonuç korktuğum gibi. Biri arazi aracında, diğeri at sırtındaki iki karakter ormanlık bir alanda karşılaşıyorlar. At ürküyor. Kahraman gizemli adamımız atın üstüne atlıyor, birlikte yere yuvarlanıyorlar. Kızımız biraz hırçın, adam biraz çapkın. O debelenmede kıza Amerikan esprisi tadında iltifatlar ediyor. Televizyonda ve sinemada bu karşılaşmanın ve karakterlerin kim bilir kaç versiyonunu görmüşüzdür. Henüz görmediğimiz, sürprizli bir tarafları vardır desek, özet öyle bir şey de vaat etmiyor. Görüntüler ve mekan güzel, iki oyuncu birarada görsel şölen zaten. Yalnız atın huysuzlanıp kontrolden çıkması ve durdurulması anlarında çok büyük bir tuhaflık var. Çekim hiç doğal görünmüyor. Sühan, atın üstünde gidiyor gibi bile görünmüyor. Önceki projenin iptal edilmesi üzerine Cesur ve Güzel bir B planıydı. Birçok şey belki de aceleye geldi. Yayın tarihi de bir ay gecikti zaten. Dolayısıyla mükemmel bir sonuç beklemiyordum ama gördüklerim benim için heves kırıcı oldu. Yine de, en azından ilk bölüm için ekran karşısında olmaya kararlıyım. Beklendiği gibi Kördüğüm'ün final haberi geldi. Ama bu kadar da çabuk beklemiyordum doğrusu. Final bölümünün özeti düğümlerin bir bir çözüldüğünü, soruların cevap bulduğunu söylüyor ama bölümün fragmanlarının bu final kararından haberi yok. Kördüğüm, geçen sezonun ortalarında başladığında, özellikle bir anda tek başına kalan küçük Kaan'ın hikayesi ve birbirinden taban tabana zıt iki adamın ortak otomobil yapma tutkuları etrafında biraraya gelişleri temasıyla çok ilgimi çekmişti. Ama ana karakterin seyirciye sempatik gelebilecek, tarafını tutmamıza yarayacak hiçbir özelliğinin olmaması, karkterler arasındaki ilişkilerin sağlıklı işlenememesi nedeniyle dizi kısa sürede çıkmaza girdi. Sanırım hikayeyi acilen evirip çevirmek için Murat adında, kendisiyle ilgili daha önce hiçbir ipucu bile olmayan, derinliksiz, negatif bir karakter girdi. Benim de diziyle ilgili bütün ümitlerim yok oldu, izlemeyi bıraktım. Sonrasında özetlerden ve fragmanlardan gördüğüm kadarıyla sevimsiz bir karakter olan Tarık'ın her şeyin arkasındaki 'kötü' olduğunun açığa çıkması, sevmemiz gereken ama sevemediğimiz Ali Nejat'ın aniden 'aslında masuma' dönüşmesi gibi çıkışlar denedi dizi. Ve bitmek bilmez bir 'geçmişten gelen karakter' batağına saplandı. Son gelinen nokta, gemişten gelen karakterin geçmişinden gelen karakter. Başrollerinde Tuba Büyüküstün ve Kıvanç Tatlıtuğ'un yer aldığı, Ay Yapım tarafından Star Tv için hazırlanan Cusur ve Güzel'in ilk tanıtımı yayınlandı. Bu diziyle ilgili beklentim büyüktü. Başta Kıvanç Tatlıtuğ'un başrolünde yer alacağı Siyah-Beyaz adında bir proje olarak başlamıştı. Daha sonra Tuba Büyüküstün de dahil oldu. Yeni sezona az bir zaman kala, basına yansayan şekliyle, senaryoyla ilgili anlaşmazlık yaşanması nedeniyle o projeden vazgeçildi ve şu anki haliyle Cesur ve Güzel projesine geçiş yapıldı. İki büyük yıldızı ilk defa bir arada izleyecek olmanın getirdiği heyecanın yanı sıra, önlerine tonlarca seçenek getirilen, istedikleri her projede yer alabilecek bu iki yıldızın birlikte \"olur\" verdiği bir projenin - hele ki Ay Yapım'ınsa- özel ve güçlü bir iş olmasını bekliyor insan. şekli maalesef çok sıradan, basmakalıp ve hatta deyim yerindeyse, bayat görünüyordu: Yakışıklı ve gizemli bir adamın kasabaya bomba gibi düşmesi, karşı koyamadıkları çekim, iki gencin mutluluk hayali, imkansız aşk... Bu metin, karakterlerin tanımlamaları, olayların gelişimine bakış açısı her ne kadar ağızda ekşimsi bir tat bıraksa da \"tanıtımı görene kadar beklemeli\" diye düşündüm. Tanıtım da nihayet dün akşam yayınlandı. Maalesef sonuç korktuğum gibi. Biri arazi aracında, diğeri at sırtındaki iki karakter ormanlık bir alanda karşılaşıyorlar. At ürküyor. Kahraman gizemli adamımız atın üstüne atlıyor, birlikte yere yuvarlanıyorlar. Kızımız biraz hırçın, adam biraz çapkın. O debelenmede kıza Amerikan esprisi tadında iltifatlar ediyor. Televizyonda ve sinemada bu karşılaşmanın ve karakterlerin kim bilir kaç versiyonunu görmüşüzdür. Henüz görmediğimiz, sürprizli bir tarafları vardır desek, özet öyle bir şey de vaat etmiyor. Görüntüler ve mekan güzel, iki oyuncu birarada görsel şölen zaten. Yalnız atın huysuzlanıp kontrolden çıkması ve durdurulması anlarında çok büyük bir tuhaflık var. Çekim hiç doğal görünmüyor. Sühan, atın üstünde gidiyor gibi bile görünmüyor. bir B planıydı. Birçok şey belki de aceleye geldi. Yayın tarihi de bir ay gecikti zaten. Dolayısıyla mükemmel bir sonuç beklemiyordum ama gördüklerim benim için heves kırıcı oldu. Yine de, en azından ilk bölüm için ekran karşısında olmaya kararlıyım. Kördüğüm, geçen sezonun ortalarında başladığında, özellikle bir anda tek başına kalan küçük Kaan'ın hikayesi ve birbirinden taban tabana zıt iki adamın ortak otomobil yapma tutkuları etrafında biraraya gelişleri temasıyla çok ilgimi çekmişti. Ama ana karakterin seyirciye sempatik gelebilecek, tarafını tutmamıza yarayacak hiçbir özelliğinin olmaması, karkterler arasındaki ilişkilerin sağlıklı işlenememesi nedeniyle dizi kısa sürede çıkmaza girdi. Sanırım hikayeyi acilen evirip çevirmek için Murat adında, kendisiyle ilgili daha önce hiçbir ipucu bile olmayan, derinliksiz, negatif bir karakter girdi. Benim de diziyle ilgili bütün ümitlerim yok oldu, izlemeyi bıraktım. Sonrasında özetlerden ve fragmanlardan gördüğüm kadarıyla sevimsiz bir karakter olan Tarık'ın her şeyin arkasındaki 'kötü' olduğunun açığa çıkması, sevmemiz gereken ama sevemediğimiz Ali Nejat'ın aniden 'aslında masuma' dönüşmesi gibi çıkışlar denedi dizi. Ve bitmek bilmez bir 'geçmişten gelen karakter' batağına saplandı. Son gelinen nokta, gemişten gelen karakterin geçmişinden gelen karakter."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gorebileceginiz-en-sira-disi-karakter-225", "text": "'Hayat Şarkısı' ile ilgili, fragmanlardan ve yayınlanan konusundan, karakter tanımlarından az çok bir beklentim vardı ama doğrusu bu kadarını beklemiyordum. Özellikle hikayenin ana karakteri Hülya'dan söz ediyorum. Hülya şimdiye kadar izlediğim en sıra dışı, en ilgi çekici ve şaşırtıcı yerli dizi karakteri. Özellikle yetişkin Hülya hiçbir erdeme, vicdana sahip olmayan, amacına ulaşmak için her şeyi ama her şeyi yapabilecek, tek amacı da hayatta ve ayakta kalmak olan biri. Bu olanlardan sonra yetişkin Hülya'nın gerçek, akıl almaz, inanılmaz karakteriyle karşılaştığımız, günümüzden 7 ay öncesine dönüyoruz. Bayram verdiği sözü tutmak için Kerim'i de alarak yeniden köye döner. Bir yandan Bayram Melek'i resmen istemeye hazırlanırken diğer yandan Kerim bu evliliğin olmaması için Melek'le görüşmektedir. Hülya da 12 yıl önce verdiği sözü unutmamıştır: \"Ne olursa olsun Kerim'le evlenecektir.\" Bundan sonrasındaysa Hülya'nın, herkesin \"Yok bu kadarını da yapamaz artık!' dediği eylemleri başlar. O kadar ki oyunları yüzünden babası ölür ama Hülya gerçek bir acı ya da pişmanlık duymadan Kerim'le bir an önce evlenebilme planlarını sürdürür. İzlemeyenler için ilk bölümde yaşananları kısaca özetleyecek olursak; Hülya, İstanbul'da, zengin bir ailenin oğlu olan Kerim'le gösterişli bir düğünle evlenir. Damat düğünün hemen ertesinde, Almanya'ya döndüğünü, kendisinden vazgeçmesi gerektiğini, rahatça yaşamasına yetecek kadar paranın ona ait bir hesaba yatırıldığını söyleyen bir mektup bırakarak onu terk eder. Hülya'nın yanında hiçbir yakını yoktur, yapayalnızdır. Geceyi ağlayarak geçirir ve sabah damadın ailesinin evine giderek hiçbir sorun yokmuş gibi davranmaya başlar. Bu girişten sonra 12 yıl önceye, bu evliliğin temellerinin atılışına dönüyoruz. Bu kez Hülya, ailesiyle birlikte Bursa'nın bir köyünde çok fakir bir hayat sürmektedir. Babası Salih'in, Kerim'in babası Bayram'la eskiden kalma, tam olarak ne olduğunu anlayamadığımız, bir tarafıyla Hülya'nın annesini de ilgilendiren bir husumeti vardır. Bayram bu husumeti gidermek için yüklü miktarda parayla köye geri döner. Salih parayı kabul etmez. Bunun üzerine Bayram ona, o sırada on iki-on üç yaşlarında olan küçük oğlu Kerim ve Hülya'nın ablası Melek'i nişanlamayı teklif eder. Anlaşırlar. Ama küçük Hülya'nın buna çok büyük itirazı vardır, çünkü Kerim'i görür görmez aşık olmuştur ve ileride onunla evlenmeye karar vermiştir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gule-gule-sureyya-hos-geldin-adem-517", "text": "Sen beni kolumdan tutup getirmedin mi buraya? Benim hayatımı değiştirmedin mi? Ben sana güvendim, sana inandım; sormadım, sorgulamadım; ne dediysen 'tamam' dedim. Yanımda olacaktın benim. Bunun için mi? ..... Senin için bu kadar kolaysa.. Süreyya, Faruk'un düzenlettiğini düşündüğü boşanma protokolünü gördükten sonra, hışımla Faruk'un ofisine gidip bunları söyledi. Çok haklı bir sitemdi. Bütün hayatını bir anda, sadece Faruk'la birlikte olabilmek için geride bırakıp hiç bilmediği yeni bir hayata adım atmıştı. Son derece kaba bir şekilde, hem de önüne uygunsuz olduğu düşünülen fotoğraflar koyularak protokolü imzalaması istenmişti. Hesap sormaya da, sitem etmeye de, bağırıp çağırmaya, 'yazıklar olsun' demeye de hakkı vardı. Elbette her şey Esma'nın komplosu, dizinin de ilk entrikasıydı. O sırada mutluluktan etekleri zil çalan Esma Boran ise Süreyya ve Faruk'un yüzleşebileceğini akıl bile etmeden yine birilerini aşağılamak, küçümsemek ve yönetmeye çalışmakla meşguldü. Nurgül'e 'Fikret senin değil, benim oğlum!' nispeti yapmaya çalışırken, İpek'e iyi eş nasıl olunur dersi veriyor, aynı zamanda da Fikret'i doğum gününü unutmamış gibi yaparak aptal yerine koymaya çalışıyordu. Ne var ki aslında sadece kendisiyle meşgul olan, etrafındaki kimseyi umursamayan ve tanımayan Esma, bizim uyumsuz ama aşık çiftimiz Süreyya ve Faruk'un gözüp açıp kapayana kadar barıştığını fark etmedi bile. Faruk'u ilk defa takdir ettim. Süreyya'yı annesine karşı gerçekten inançla savundu ve annesinden, sadece kendisine oyun oynadığı için değil, Sürayya'ya haksızlık ettiği için hesap sordu. Sonrasındaki romatik sahneler, Süreyya ve Faruk'un İstanbul'da geçirdikleri kısa zaman, evdeki yatak sohbetleri.. hepsi oldukça sevimliydi, eğlenceliydi. Ve sanki 'İstanbullu Gelin' de orada bitti. Hızla ve bütünüyle 'Gayrimeşru' dizisine geçiş yaptık. Faruk'un babasının evlilik dışı bir ilişkisinden dünyaya gelmiş ve horlandığı için yıllarca intikam hırsı biriktirmiş olan Adem Sezgin dizinin merkezine yerleşti. Adem'in zaten 2. bölümden beri oradan buradan sızdığını izlemiştik ama bu bölüm bütünüyle onun üstüne kurulmuş gibiydi. Rakip firmasının açılışı, hemen komşu konağa taşınması, Boranların hisselerinin bir bölümünü alması, Derya'yla müzik okulu konusunda anlaşma yapması, Fikret'tle arkadaşlık kurması, babalarının ölüm yıl dönümü annesiyle akşam yemeğe gelmesi, hatta annesinin gün boyu mevlüt için Boran konağında olması, flashback'ler, planlar... Son olarak İpek konusunda yaşadığım hayal kırıklığından da söz edeyim. İpek'i ilk bölümlerde öyle hırslı, kıskanç ve plancı bir karakter gibi göstermişlerdi ki şu an yaşadığı şaşkınlığa, amatörlüğe inanamıyorum. İpek her ne kadar Faruk'la evlenmeyi kafasına koymuş olsa da asıl tutkusu ve takıntısı, konağın hanımı olmaktı her zaman. Fikret'le evlilik gündeme geldiğinde hiç düşünmeden kabul etmesi de aynı şeyi doğruluyor gibiydi. O İpek'in konak hanımlığı makamına ulaşmak için hemen çocuk yapmaya niyetleneceğini ve kocasının kendisine olan zaafını da hırsları için kullanmasını beklerken bu gördüğümüz romantik, çaresiz, ne yapacağını bilemeyen, plansız İpek'i anlayamıyorum gerçekten. Neyse ki evlilikte dikey geçiş gibi bir yöntem olmadığını annesi İpek'e hatırlattı ama fragmana bakılırsa İpek'te bir değişiklik olmuyor. Gerçi, ne önemi var? Değil İpek, Süreyya bile önemsizleşmiş görünüyor şu an. Artık yeni ana karakterimiz Adem, dizimizin yeni adı da 'Gayrimeşru' nasıl olsa."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-gunseli-yildiz-roportajindan-bir-sey-cikacak-294", "text": "Seviyor Sevmiyor, geçen bölüm Deniz'in, Yiğit ve İrem'in öpüşmelerini görüp denize düşmesiyle bitmişti. Bu bölümde Tuna denize atlayıp Deniz'i kurtardı. Tuna zaten ne zaman yardıma ihtiyacı olsa, Deniz'in yanında, ama bu süreçte zannımca Tuna'nın bir yanlışı var, hem de büyük: Deniz ve Yiğit teknede dans ederlerken ve Deniz zorlansa da Yiğit'e gerçeği söylemek üzereyken ne yaptı Tuna, geldi ayırdı ikisini ve hem dansı bitirdi hem de Deniz'i susturmuş oldu. Deniz de İrem de 'Aşk'ı seçti. Biri varlığında, diğeri yokluğunda... Bu bölümde en güzel sahne, yine dizinin sonundaydı. Malum, bazı seyirciler İrem'den nefret ediyor. Deniz'i kandırdığı ve dostluklarına ihanet ettiği için. Fakat dizi bu bölümde İrem antipatisi taşıyan seyircilere, İrem'in de Deniz'in de biri kuzey kutbunda biri güney kutbunda durup aynı yere, ekvatora baktıklarını ve aşkı diğer sebeplerin önünde tuttuklarını gösterdi. Hatırlayalım, Deniz, Tuna'nın 9 artısına doğrusuna rağmen, bir yanlış daha doğrusu eksik için yani aşk olmayışı sebebiyle Tuna'yı eledi. İrem ise yüzlerce yanlışa ve eksiye rağmen, ki bu eksilerin içinde Deniz'i kaybetmek de var, dahası ileriki zamanda nikah işlemleri için gün alalım falan dediklerinde, adının \"Deniz\" soyadının \"Aslan\" olmadığının ortaya çıkması gibi aklen düşündüğünde yolun zaten kısa olduğunu gösterecek işaretler de var ama İrem hepsini, 1'in önüne konmuş sıfır gibi öteledi ve aşkı seçti. Biri artıdan biri eksiden giderek, biri varlığı, biri yokluğunda, ama ikisi de 'ı seçti. Doğrusu, Deniz, Tuna'yı akşamın bir vakti ofise çağırdığında, loş renkli bir ortam da hazırlamış, ne oldu, umutlandık tabii. Yani aslında Deniz Yiğit'le de olsa yine umutlanırız biz, ama Tuna'yla da umutlanırız, Tuna da bal şeker bir adam. Ne diyordum, umutlandık ama finalde ne oldu? Deniz no Tuna, yes Yiğit dedi. Tuna'nın bu zor \"final\"i kaldırışı da kendisine yakışır şekildeydi, yine içinde bulunduğu durumu yücelterek, asilane. Bu yanda bunlar olurken, öte yanda İrem Yiğit'e aşkını ilan etti ve bundan sonra kim tutar İrem'le Yiğit'i! Bir öpküyle denize düşen Deniz'in bundan sonra çekeceği var. Bundan sonrasını saf masum seyirci olarak şöyle istiyorum: Yiğit İrem'le yola devam ederken, Tuna da Deniz'den bütünüyle vazgeçmez, Deniz inkar etse ve biraz modifiye olmuş olsa da \"kanka forever\"lıkları devam eder. İrem'e kavuşan Yiğit kendini mutlu sanmaktadır fakat Deniz'in Günseli Yıldız'la yaptığı röportajın teyp kaydını dinlerken, Tuna'nın Denize aşık olduğunu öğrenince, kendisini kıskançlık içinde bulur. Bu da onu kafa karışıklığına sürükler. Sonraki günlerde de Deniz'i özler. Neyse, falan filan. Şunu diyeceğim özetle, işin kadayıf üstüne kaymak kısmı şurası olacak: Yiğit bir gün İrem'e gidecek, diyecek ki, İrem, sen benim çocukluk aşkım Deniz Aslan'sın evet, ama ben bir başkasına, başka bir Deniz Aslan'a aşık oldum, beni affet. Yani Yiğit yıllar sonra Deniz'e tekrar aşık olur, onun asıl Deniz olduğunu bilmeden ve \"Seviyor Sevmiyor\" karakterin tipiyi yendiği, yüzeyselliğin derinliğe yenildiği bir güzel hikaye olur. Tuna'nın super gözlemci, dikkatli, ayrıntıcı özelliği yazarlığını besleyen ve yazarlığından beslenen, yani yazarlığıyla ilişki bir nitelik zannımca. Detaylar konusunda acayip zengin ve sürpriz yumurta bir adam. Bir şey oluyor, bu Tuna'dan kaçmaz diyoruz, takdirle takip ediyoruz. Bu bölümün gelişmelerinden biri Deniz'in, Tuna'nın aşkını öğrenmesiydi, daha bitmedi, bir diğer gelişme de Tuna'nın Deniz ve İrem arasındaki çetrefil oyunu öğrenmesiydi. A, bitmemiş, Deniz'in de İrem'in ihanetini öğrenmesiydi, üçüncü olarak. Bu bölümde hayal sahnesi önceki bölüme göre nispeten azdı, bu iyi bir şey. Fakat şöyle bir nahoşluk dikkatimi çekti bu bölümde: En kritik sahnelerde arkada yoğun müzik, sanki hayal dünyasında geçiyor sahneler yine, değil ama öyle gibi, sanki müzikal, arkadaki müzik aralıksız devam ediyor, önde bağırış tartışma, alt üst, karmaşık bir duygu veriyor sahne. Evet müzik olmasaydı drama dönerdi ama böyle de tam olmadı. Şurası da yanlıştı, bilgi olarak, İrem yüzleşirlerken Deniz'e dedi ki, \"Sokaktaki teyzeler, amcalar, sokak hayvanları bile seni seviyor be!\" Fakat dizinin ilk bölümünde İrem'di sevilen, popüler olan, doğum günü partisinde kalabalıklar arasında eğlenen, havuza düşünce milletin başına üşüştüğü. Ayrıca Deniz bu kadar yardımsever de değildi, hatta acımadan İrem'e \"Hayatımda beni ben olduğum gibi seven tek insan Yiğit'ti\" falan demişti, İrem'e hiç acımadan. Sarfettiği acıtı cümleleri o zaman da yazmıştım."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-guvenmeyince-sevgi-olmuyor-110", "text": "İlk bölümlerde de demiştim, Türkü Turan bu diziye renk katıyor. Nitekim başta konuk oyuncu diye yazılıp duruyor ama iki üç bölümde bir hop görünüyor. Sarp Arya'yı ikna etmek için konuşurken, Arya'nın hamile olduğunu bilmeden, \"anneler babaların aksine evlatlarını terketmez\", diyerek. onu annelik ve babalıkla yani Benan üzerinden yakalar gibi oldu, Fakat Arya bir an duraladıktan sonra yine \"inanmıyorum,\" dedi. Sarp'ın annesi hemşireymiş. Halis Feyman'la öyle tanışmışlar. ilk görüşte aşk. Halis feyman trafik kazası geçirince. Tedaviden sonra hastaneyi her gün ziyaret etmeye başlamış. Halis Feyman evliymiş o zamanlar. Sarp'ın gerçeğini birinin daha öğrenmesi yani Arya'nın öğrenmesi dengeleri biraz eşitledi sanki. Sarp ve ona bağlı olarak Maral da sürekli zor durumda kalıyorlardı. Benan'a orta asyalı kağan tarzı saç, japon şogın tarazı saçtan daha çok yakışıyordu. Bir yerde, \"Güvenmeyince de sevgi olmuyor\" dedi Deniz. Aynen. Güven olmayınca saygı olmuyor, saygı olmayınca sevgi olmuyor. \"Ver bir öpücük, küçücük ya, yolluk\" sözü komik ve sevimliydi. Sarp'ın Maral'a dediği. Bir de Halis'in \"Sürekli birileri benle acil görüşmek istiyor sonra erteliyor\" demesi komikti. Böyle tespitler, doğal diyaloglar çok hoş oluyor. Konuk Nurella bölüme hoş bir renk oldu tabii ama hikaye zayıftı. Deniz'in Nurella sevgisi de aşırı geldi, inandırıcı gelmedi. Aslı iyi kız bal şeker bir kız da, Taso kendisini olduğu gibi sevmeyen, bir kırmızı arabaya, kılık kıyafet saç tarz olayına tav olan Aslı'yı ne yapsın. Olmadı ki böyle. Taso Taso'luktan çıktı, özü gitti. Deniz'in gizli sevgilisi kim, Deniz'le Benan'ın geçmişi ne, bunlar hala belli değil. Hazal'ın rakibi Alara bu bölüm hiç yoktu. Galiba Sarp ve Hazal aşkı kök salınca senaryo dümeni başka yöne kırdı. Sarp Arya'yı ikna etmek için konuşurken, Arya'nın hamile olduğunu bilmeden, \"anneler babaların aksine evlatlarını terketmez\", diyerek. onu annelik ve babalıkla yani Benan üzerinden yakalar gibi oldu, Fakat Arya bir an duraladıktan sonra yine \"inanmıyorum,\" dedi. Sarp'ın annesi hemşireymiş. Halis Feyman'la öyle tanışmışlar. ilk görüşte aşk. Halis feyman trafik kazası geçirince. Tedaviden sonra hastaneyi her gün ziyaret etmeye başlamış. Halis Feyman evliymiş o zamanlar. \"Ver bir öpücük, küçücük ya, yolluk\" sözü komik ve sevimliydi. Sarp'ın Maral'a dediği. Bir de Halis'in \"Sürekli birileri benle acil görüşmek istiyor sonra erteliyor\" demesi komikti. Böyle tespitler, doğal diyaloglar çok hoş oluyor. Konuk Nurella bölüme hoş bir renk oldu tabii ama hikaye zayıftı. Deniz'in Nurella sevgisi de aşırı geldi, inandırıcı gelmedi. Aslı iyi kız bal şeker bir kız da, Taso kendisini olduğu gibi sevmeyen, bir kırmızı arabaya, kılık kıyafet saç tarz olayına tav olan Aslı'yı ne yapsın. Olmadı ki böyle. Taso Taso'luktan çıktı, özü gitti. Deniz'in gizli sevgilisi kim, Deniz'le Benan'ın geçmişi ne, bunlar hala belli değil. Hazal'ın rakibi Alara bu bölüm hiç yoktu. Galiba Sarp ve Hazal aşkı kök salınca senaryo dümeni başka yöne kırdı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hakettiginiz-gibi-bir-adam-357", "text": "Dizide dört ana karakteri masumiyet sırasına dizersem, en masumu ve hiç yalansızı Ece olup, tek yalanla diğer masumu Kerem, üçüncü masumu Cansu ve geriye de Mert kaldı. İlk iki sırayı paylaşan Ece ve Kerem ailecek sosyetik olmayşılarıyla da benzerlik arzediyorlardı. Gel gör ki, gelinen noktada, Ece ile Kerem neredeyse zıt kutuplara düştüler. Ece'nin hem Cansu'yla hem Mert'le arası iyi, Kerem'inse ikisiyle de kötü. Ece müthiş bir hoşgörü ve affediş gösterdi. Kerem gösteremedi. Tabii aralarında şöyle büyük bir fark var: Kerem defalarca Mert tarafından aşağılandı ve horlandı, üstelik yalana zorlandı. Ece'de böyle bir durum yok. Gördüğü hakaret Bedia'dan ve onun alasını Kerem de aynı zattan yemiş bulunuyor. Bu hakaretleri yutmayıp geri püskürteceği zaman da gelecek gibi görünüyor, Cansu ve Mert hiç kusura bakmasın. Gönül ister Ece ve Kerem karşı karşıya gelmesin. İki iyi karakter olayların şekillenmesiyle tuhaf bir şekilde düşman olmasın. Mert bir yerde Kerem'e \"Ben seni tanıyamıyorum. Sen nasıl bir adam oldun ya?\" dedi. Kerem Mert'e cevap vermedi ama buradan tercüman olursak: \"Hakettiğiniz gibi bir adam\" oldu. Akşam Oliva'da dört silahşörler biraraya gelip, bir de Sude ortaya çıktıktan ve habersiz pablikte soğuk duş etkisi yaptıktan sonra, Sude'yi evine bırakırken Sude'nin kahve içmeye daveti üzerine Kerem'in \"Kimselere benzemeyen bir kadının yanına gideceğim\" gibi bir cümle kurması tuhaftı. Annesini kastetti herhalde ama başka bir hava vermesine ne gerek vardı. Bu bölümde Kerem'in anne ve babası hiç görünmedi. Halbuki dizinin huzur kısmı onlar. Evleri de çok güzel. Küçük bir avluları var, kenarda çiçekli kısımlar. Sokakları da güzel, bahçeli evler falan. Daha önce de süper zekiydi ama duygusal zekasının da bu kadar yüksek olduğunu hiç belli etmemişti. Orhan Veli'nin bir şiir var ya, sevdiğim insanlara kızabilirdim, sevmek beni mahsunlaştırmasaydı diye, işte Kerem de herhalde aynı sebeple duygusal zekasını bastırıyordu, kullanmıyordu fakat şimdi devreye soktu. Herkesi ince ince analiz ediyor, okuyor ve sonra da yazıyor yani onları kendi istediği yöne doğru yönlendiriyor. Metin Koran, Begüm Koran, derken bu bölümde de Süreyya. Kerem Süreyya'yı çok etkiledi ve bir ara yoksa Levent'in elinden alır mı, kendine aşık mı edecek, diye düşündüm. İki adamın vakfın girişinde karşılaşmaları manidardı. Daha evvel, Kerem'in Mert yerine katıldığı ve Cansu'yla klasikleşen salıncaklı fotoğraflarının çekildiği davette karşılaşmışlardı, fakat duygusal olarak birbirilerini hatırlasalar da bu karşılaşmayı hatırlamadılar. Mert, Ece'nin evinde zorlanıyor. Aletlerden ufak tefek elektrik çarpmaları, sıcak su, bozuk bir şeyler. Konfora alışmış bir adam olarak zorlanması doğal ve mızmızlanıyor. Bunun üzerine Ece'nin \"Minnoşum sen ne kadar prenses çıktın\" demesi çok komikti. Ece Mert'e karşı süper güzel bir tutum sergiliyor. Onca yıllar yeşilçam filmleri izledik, öyle büyüdük. Burada esas kızdan beklediğimiz doğal olarak \"Kapı açık, arkanı dön ve çık\" tarzı gururlu bir tavırdı fakat Ece Oliva'da \"Ben ne anlarım şeflikten, yöneticilikten\" falan dese de kalbinin pusulasıyla olayları gayet güzel idare ediyor, ne yardan ne serden geçerek gemiyi şıp şıp yürütüyor. Bu bölümde Levent Bedia ile konuşmaya gelip onda yeni bir karara sebep olduğunda ve Bedia Mert'i arayıp \"Gelin, bekliyorum\" dediğinde de Ece'de hiç gurur yoktu. Sevindi hatta. Yani kadın hakaret etmiş, ezmiş, para falan teklif etmiş ama Ece kırılmamış, önce özür borcunu ödesin diye bir beklentisi yok. Çalhan evine giderlerken de Fransız filmlerindeki hayat dolu kızlara benziyordu, elbisesi, beresiyle falan da. Derken beklenmedik bir final. Ya da beklendik. Yaylılar eşliğinde bir davet. Sosyetik muhit bu davette ve karşılarında elindeki saksı çiçeğini avvucunun içinde nereye saklasın bilemeyen Ece. Keşke Ece'nin yapmayacağını Mert yapsa ve kapıda merdiven başında durup halklarını selamlasalar sonra da hiç davete katılmayıp dönüp gitseler güzel olmaz mı? Kızımızın adı da Ece üstelik, bu kadar denk gelir. Şöyle avuçlarının kenarıyla küçük küçük aç kapa hareketi ve sonra mis gibi evlerine dönerler. Büyük aşk yaşamak için tesadüf şart herhalde. Bir de bolca mantıksızlık. Cansu sekretere \"Kerem Bey benimle arşivde buluşsun\" diyor. Niye ki? Sen al evrağı sonra dön ofisine. Arşivde görülecek acil iş nedir? Derken kilitli kaldılar işte. Tesadüfe bak ki kapı arızalıymış, kapatılınca da hop kilitlendi. Cep telefonları da sağda solda unutulmuş. 10 adımda Efsane aşkınızı bulun derleri. Ders 1: Telefonlarınızı habire bir yerlerde unutun. Ercan ve Olivalılar yani Oliva çalışanları neredeyse kazan kaldırıyorlardı. Ece'yi ve Oliva'da onları bekleyen yenilikleri dinlemediler. Derken Kerem'in pasıyla Cansu orta sahaya daldı ve bir ıslık çaldı. Sahne ıslığın önemini arzetmesi bakımından ayrıca önemliydi. Ara ara böyle ıslık çalmayı denemiş ve pek de uzun mesafe gidememiş biri olarak ilk fırsatta bir düdük almak istedim. Küçük plastik bir düdük sanırım iş görür. Yolda yürürken biri karşıdan üstünüze geldiğinde, biri sıranızı kaptığında ya da sesinizi duyuramadığında öttürün gitsin. Süreyya Ela bebeğe Külkedisi masalı anlattı. Sonra da \"Anlatıyoruz anlatıyoruz, sonra hayal kırıklıkları\" diye özeleştiri yaptı. Hayal kırıklığı yaratan sadece masallar değil, bazen kitaplar da. Hadi masallarda biçilen roller tartışılır ama İyilerin mutlak kazandığı, idealist, güzel ülkülü kitaplar da eğer saf saf inanırsanız, sizi bulutlara kaldırıyor, sonra gerçek dünyaya yüzüstü düşüyorsunuz. Paraşütlü falan, tedbirle tikatle pratikle uygulayarak okumak lazım. Oliva'da Çalhan ve Koran holdingsleri arasında imzalar neyin atılırken, paralelinde de olayı irdeleyen Sultan Bedia cengaverlerine \"kalkın Oliva'ya gidiyoruz\" demişti. Ben de imzayı basacaklar, bu nikaha engel olacaklar, ortalık savaş alanına dönecek zannettim ama gelen giden olmadı. Oliva'da Cansu Kerem'e \"Ben tam burada bir elma düşürmüştüm. Yuvarlandı yuvarlandı geldi seni buldu\" dedi. Cansu'nun bu ayrıntıya önem vermesi, ilişkilerini kadersel bir sebebe bağlaması hoşuma gitti. Ayrıca bu bölüm ikisi de birbirlerini Oliva'da tanışmadan önce gördüklerini öğrendiler. Bu da atlanmadığı, dile geldiği için tebrik yolladığım bir ayrıntı. Mert bir yerde Kerem'e çok içten yaklaştı, hoştu bu da. \"Kerem ben seni tanıyamıyorum. Korkmalı mıyım abi ben senden?\" diye sordu. Mert'i korkutan Kerem'den sinsice intikam gelebileceği. Yani gizli düşmanlık. Eğer karşındaki dark vedır olmuşsa bu soruya zaten dürüst cevap vermeyecektir. Dolayısıyla soru falso. Öte yandan, Mert gibi pek de sağlam pabuçluk yapmamış birinden takdir gelmesi, dürüstlüğüne güvenmesi Kerem'in yine de hoşuna gider mi?. Fragmanda Cansu da Kerem'e diyor \"Sen benim tanıdığım adam değilsin\" diye. E sen de Kerem'in tandığı Cansu değilsin ki. Adama bir türlü gerçeği söylemedin, sonunda da Mert'in lafına uyup adamı bir de terkettin. Şimdi adam dipte, sen benim tanıdığım adam değilsin diyorsun. Yukarıdan dibe yuvarladığın adama bakıyorsun, ufacık görmen doğal. İş işten geçtikten sonra önceki Kerem'e övgüler, dipteki Kerem'e hissettirilmeye çalışılan vicdan azapları. Geçiniz lütfen. Önceden de ara ara yazdığım bir şey vardı. Mert'in ailecek kökeni sarayda sultanın kaşığını, havlusunu, sabununu tutmuş bir büyük dedeye ya da büyükanneye varıyor olabilir, bu ailesel kütük bir yana maddi servet de var, yani Kerem'de olmayan şeyler. Kerem'in babasının çiçekleri, annesinin güzel yemekleri var. Hepi topu. Mert de Kerem'i bunlarla eziyor. Biz de Mert'e kızıyoruz. Fakat olayın bir de batını var. O batında asıl sosyetik Kerem. Çünkü Kerem'de zeka var, beceriklilik var, sempatiklik var. Bunlar da Kerem'e iş hayatında, sosyal hayatta, her yerde başarı getiriyor. Kerem hangi toprağa atsan boy verecek tohum gibi. O yüzden Mert'e kısmi kızmak lazım. Mert tüm bu ezikliklikleri eşitleyebilmek için olan az bir şeyiyle büyüklenmeye çalışıyor. Yani varı yoğu amacı eşitlenmek. O aşırılıkları bundan. Tabii seyirci olarak, anlamak ayrı, duygusal olarak kızıp kızmamak ayrı. Yine de keşke Ece için lüksten, konfordan vazgeçen Mert'in de, ezilmişliklerini telafi etmeye çalışan Kerem ve Cansu'nun da, yıllarca yalnızlığını bile Cennete çevirmiş Ece'nin de mutlu olacağı, herkesin kazanacağı bir hikaye olsa bu sonunda. Bu bölüm Metin'in Süreyya-Levet yakınlığını, ilişkisini öğrendiği, tanık olduğu bölüm oldu. Levent'i alıkoyup gözdağı vermesi Levent'i ikna etmedi. Süreyya Levent'in yüzündeki kırmızı yumruk izlerinin Metin'den kaynaklandığını anladı mı, tam belli etmedi ama Levent sözüyle epey yol gösterdi gerçeği bulması için. Süreyya herhalde anlamıştır. Niye hayret etmedi ya da üzülmedi orası şaşırtıcı. Bir de Metin Süreyya ve Levent'i bankta yanyana oturmuş, Süreyya'nın başı Levent'in omzunda denize bakarlarken gördükten sonra, Süreyya arabaya binerken şoför Selim'e \"Ne oldu, sen iyi görünmüyorsun\" falan dedi. Peh peh peh. Ne dikkat, ne özen. Helal olsun. Alay değil. Keşke herkes böyle olsa birbirine. Bazen moda mod yazdığım halde baskıda alay gibi çıkıyor. O yüzden ayrıca belirtmek istedim. Tüm güzel replkleri de Mert'e mi yazmışlar. Mert Ece'ye \"Biz senle balla kaymak gibiyiz, dürümle ayran gibiyiz, Ediyle Büdü gibiyiz\" dedi ne güldüm ne güldüm. Gıdıklayıcıydı. Tebriks. Bölüm ansızın gelen bir öpküyle final şov yaptı. Yangın alarmını hileyle patlatan Cansu Koran'ın hamlesine Kerem Özkan Sude Göksu'yu salvolu hareketlerle yatırıp öperek cevap verdi. Şah mı mat mı önümüzdeki bölüm görülesi. Yazımı Levent'in Bedia'ya bir güzel söylediği ama sonunda hileli bir davete sebebiyet veren, yine de ne güzel sözleriyle bitirreyim. Bir dinleyelim bakalım, Aşık Levent alıp sazı eline, söylemiş, ne söylemiş: \"Kız varsın yoksul olsun, kimsesiz olsun, Mert'e iyi geliyor mu? Bizi ne mutlu ediyorsa ona tutunmayalım mı, sımsıkı sarılmayalım mı, sınıfmış isimmiş, onlar mı ısıtacak içimizi, yoksa sevdiğimiz biri mi?\" Sevdiğimiz biri. İmza: bir dost."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hakverdinin-donusu-muhtesem-olacak-358", "text": "Bu bölüm çok heyecanlıydı. Tansiyonu yüksek sahneler: Alper'le Leyla'nın dağ evinde yalnız kalması, Haşmet'in oraya gelmesi, dönüşte Haşmet'in evde Engin'e Leyla ile durumundan dert yanması, ağlaması, Rüzgar'ın kaçırılması, Canan'ın Leyla'nın hastane odasına gelmesi, Alper ve Engin'in Onur'un borç aldığı beyaz eşyacı kılıflı tefecinin işyerini basması, Engin ve Onur'un tefeci borcunu takas için köprü altında yüz yüze gelmesi ve final sahnesi yani Alper'in arabasının üstünde \"benimle eski dikimevinde buluş\" diye not bulup yıkık dökük terkedilmiş bir harabeye gitmesi. Şu anda bu yazıyı yazarken yeni bölümün iki fragmanı da çıkmış durumda ve bu bölümde, Leyla'nın babası Salih'in geçenlerde bir gece yaşadığı olayın hayal değil gerçek olduğunu doğrulayan olaya tanık olacağız görünüyor: Hakverdi yaşıyor. Zaten uçurumdan düştüğü sahne sonrasında da cesedi bulunamamıştı ve aile sonunda oğullarının öldüğüne inansa da durum belirsiz kalmıştı. Hakverdi'nin ortaya çıkması birçok şeyi değiştirebilir. İlaveten, Alper Hakverdi'den Haşmet'in nasıl bir insan olduğunu öğreniyor. Babası Salih'le uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını, Hakverdi'yi öldürtmeye teşebbüs ettiğini. Haşmet'in göründüğü insan olmadığını. Bu Leyla'yı da aklayacak çünkü mevcut algıda Leyla olayları gerçek değerlendiremeyen, abartan, kaprisli, ne istediğini bilmeyen bir kadın görünümünde, özellikle de Alper'in gözünde. Hakverdi, üzerine arabayı sürenin Engin olduğunu gördü mü? Engin'i yüz olarak biliyordur herhalde. Çünkü Engin sürekli Haşmet'in yanında ve Haşmet ve Leyla'nın nikah gününe kadar da Hakverdi ailenin içindeydi. Fakat isim olarak biliyor mu, kimbilir. Dolayısıyla Alper'e kendisini uçurumdan aşağı itenin ismini Alper'e veremeyecektir. Zaten Alper ve Engin'in arkadaş olduklarını da bilmiyor. Dolayısıyla bu mevzu edilmez. Bunun açığa çıkması sonraki bölümler için bir heyecan olarak şu anda bekleyecek gibi. Bu arada Engin başta tanıdığımız Engin'den epey farklılaştı. İlk bölümlerde, Engin Alper ve Leyla'nın durumunu öğrenip Alper'e atar yaptığında, Engin Haşmet ve Alper arasında kalsa Haşmet'i tutar diye düşünmek zor değildi. Sonra Ezgi'yi merhum anne babasının mezarına götürdüğünde söyledikleriyle Alper'e yakınlığı belli oldu. bu bölümde de Alper'i sürekli kollamaya çalışmasıyla, özellikle de beyaz eşyacıdaki dövüş sahnesinde hissettirdi ki bu ikili bir zaman sonra Haşmet'e karşı da birlikte, sırt sırta mücadele edebilirler. Engin'in tarafı belli oldu. Engin şu anda Haşmet'in moda mod görev adamı gibi değil, daha sorgulayıcı, vicdanlı. Zaten Haşmet de her işini ona gördürmemeye, bahsetmemeye başladı. Rüzgar'ın kaçırma planından bile bahsetmemiş mesela. Herhalde Leyla ve Alper arasındaki elektriği Canan sayesinde öğrendiği ve Engin de Alper'in yakın arkadaşı olduğu için, Engin'i hiç bu duruma karıştırmak istemedi. Demek ki Haşmet Alper ve Engin'in yakınlıklarını, kendisinin Engin'le yakınlığından daha kuvvetli görüyor. Haşmet şu anda kendisini güçlü ama yalnız görüyor. Yeğeni Burak zaten hiçbir karanlık işi bilmiyor, Engin kadar bile yakın değil. Haşmet bunca haşmetli, heybetli hayatına rağmen yalnız durumda. Fakat Alper ve Leyla birbirine, Engin ve Ezgi birbirine kavuşsa bile, ilişkiler devam edebilir mi? Engin Leyla'nın kardeşi Hakverdi'yi öldürmeye azmetti. Herhalde bu Engin'in Haşmet'in için yaptığı ilk tetikçilik de değildir. Bunları öğrenise Alper ve Engin nasıl arkadaşlıklarına devam edecekler? Tabii biz olmaz deriz, olur. Sadece dizilerde de değil, gerçek hayatta da. Örneğin, biri birine ağza alınmaz kulakla işitilmez sözler söylüyor. Duyanlar, tanık olanlar kötü sözler söyleyenden uzaklaşıyor. Derken bir bakıyorlar iki gün sonra o tartışmayı yapanlar şapır şupurlar. Yani gelmiş geçmiş bir sürü başka parametre işin içine giriyor, kararları değiştiriyor. Zor hatta imkansız görünse de Alper de Engin'i affedebilir, belki Leyla da, hatta Hakverdi de. Belli olmaz. Engin Leyla'yı dağ evinden kurtarmak için giderken yolda çamura saplandıklarında Ezgi'yle tartışırken \"Bu gemiye kimse isteyerek binmedi\" dedi. Bu sözün devamı upuzun çıkacak gibi geliyor bana. Engin neden, nasıl Haşmet'le bu karanlık yola saptı. İleriki bölümlerde anlaşılan Ezgi vesilesiyle Engin'in hayatını da öğreneceğiz. Leyla Haşmet gönlünde başka biri mi var, diye sorduğunda \"Evet, biri var\" deseydi, Haşmet'in tepkisi ne olurdu.. Leyla'ya o sırada söylediği \"bunu anlarım, anlayışla karşılarım\" şeklindeydi, tabii sözünün arkasında durmayabilir. Engin bu konuda Haşmet'e güvenmiyor belli, hatta Haşmet de bu bölümde böyle bir şeye izin vermeyeceğini söyledi Engin'e, dağ evinden dönüşte. Fakat Leyla'ya söz verseydi, acaba tutar mıydı? Kendisi dışında ne kadar güçlü de olsa, kendi içinde savaşı olabiliyor işte insan nam kişinin. Haşmet de kendisiyle savaşa duruyor Leyla için. Haşmet sorduğunda Leyla Alper'le durumlarını düşünüp \"Evet, var\" diyememişti. Çünkü Engin Alper'i korumak için sürekli Leyla'nın ikili oynadığı iftirasını atıyordu. Alper de Leyla'ya kötü davranıyordu. O yüzden de Leyla aralarındaki bu durumu bir yere koyamıyordu, hala olduğu gibi. Engin tam tersini amaçlarken belki de Alper'i de Leyla'yı da ateşe attı. Tabii Haşmet'i tanımıyoruz. Hatta o da kendini bu süreçte tanıyor olabilir. Sorduğu o soruya \"evet\"i duysaydı Haşmet ne yapardı artık bilinmez ama bundan sonrasında ipini kopardı gibi bir pozisyon aldı. Alper'e karşı da Canan'ın ince ince işlemeleriyle şüphelenmiş durumda. İlk bölümü izlerken Canan'ın bu kadar önemli, merkezde, renkli bir karakter olacağını tahmin etmemiştim. Canan çimento gibi, tüm boşlukları dolduruyor, az söz sarfederek küçük dokunuşlarla bir sürü kişiyi mikserliyor. Haşmet'e duyduğu ilgi, peşisıra kıskançlık ve flörtöz hamleleri de diziye ayrı ivme katıyor. Haşmet Alper'e yavaş yavaş bileniyor ama bir de can borcu var, ailemsin dedi. \"Bana Sevmeyi Anlat\" hikaye bakımından çok renkli, çok zengin. Bundan birkaç bölüm önce Leyla ve Alper'in aşkı Haşmet karabasanından nasıl kurtulabilir diye düşünürken, İrfan aklıma gelmişti. İrfan'ın alacağı bir intikam aşıkların önünü açabilir diye. Hatta Haşmet'in gerçek yüzünü, nasıl bir insan olduğunu da İrfan'la ilgili olaylarla öğrenebilirler diye düşünmüştüm. Fakat Hakverdi'nin ortaya çıkması olayların seyrini değiştiriyor. İrfan da bu bölüm hiç görünmedi. Daha ileride belki hem Hakverdi Hem İrfan iki yönden Haşmet'in köşeye sıkıştıran unsurlardan olabilirler. Önceki bölümde Canan'ın önceki hayatını, Leyla'yı nasıl terkettiğini öğrenmiştik. İlginç bir şekilde hem kendi ismi değişmiş, artık Nezihe değil Canan ve hem de kızının adı değişmiş, evi terkederken bildiği isim değil, koymak istediği isim Leyla. Bu böölümde de Canan'la ilgili başka önemli sahneler vardı. Hastanede Leyla'nın başında şu anda yaşadığı hayattan da hiç mutlu olmadığı, kendini ruhsuz hissettiği, Leyla'nın kendisi gibi olmasını istemeyeceği, hala her sabah çocuğunu düşündüğü ve onun için dua ettiğini anlattı. Canan önceki hayatında, ezilen bir insanken de mutlu değilmiş, şimdi ise güçlü ve mutsuz bir insan. Çaresizce bir mutsuzluktan başka bir mutsuzluğa kaçmış. Hastaneye gelip Leyla'yı ziyaret edene kadar, başka bir Canan vardı. Leyla'yı kıskanan ve onu zor durumlara düşürmeye çalışan. Bu durumdan sonra acaba Leyla'ya karşı yumuşar mı. Yaptığı konuşma bunun işaretlerini taşıyordu ama belli olmaz. Bir de cd konusu var. Haşmet'in Rüzgar'ın kaçırılma haberini aldığında restoranda olabilmek için olsa gerek restorandaydı. Canan ve Leyla da geldiler. Canan Haşmet'in masasına oturdu, biraz sohbet ettiler ve orada Haşmet de ince zekasını konuşturup Canan'ı köşeye sıkıştırdı. Canan da sinirlenip Haşmet'e bir cd gönderdi. Gelelim cdye. Canan'ın Haşmet'in evine gönderidiği cdnin akıbeti şu anda yeni bölüm için en heyecanla beklediğim yerlerden biri. Fakat olaylar başka bakımlardan da çok debili, derinlikli gidiyor, bu mevzuyu bir iki bölüm askıya da alabilirler. Almazlarsa yani Haşmet cdye izlerse, mevcut durum tsunamiye çevirebilir. Cd'nin içinde muhtemelen derginin giysi odasında Alper ve Leyla'nın arasındaki yakınlığı gösteren gizli kamera kaydı var. Şu son durumdan sonra Canan bu cdyi gönderdiğine pişman olabilir. Cd sürekli Simge'nin elinde dolaşıyor, Haşmet'ten önce Simge olan biteni öğrenip Alper'e restoranda kendisine iş bulması için şantaj yapabilir. Böylece Burak'a da yakın olabileceğini planlar. Nasılsa Burak'ın restoranda Simge'ye iş bulacağı yok. Simge Leyla'dan farklı bir kız. Kendi ayaklarımın üzerinde durayım, kendimi geliştireyim gibi merakları yok. \"Monalisa Smile\" filmindeki gibi, herkesin hamuru çeşit çeşit tabii. Sonra da restorana gelen Simge ile Eylül ve Burak arasında gelsin yeni fırtınalar. Engin tefeci parasını vermeye gittiğinde gelenin Onur olacağını bilmiyor gibiydi. Aklına da gelmemiş demek ki, Onur'u gördüğünde hafiften şaşırdı. Onur da Engin'in geleceğini beklemiyordu herhalde ama Haşmet'in adamı olduğunu biliyor olmalı. Belki de Haşmet'in yanında çalıştığını biliyor ama ne Haşmet'in mafya olduğunu ne de Engin'in de Haşmet için bu işlerde çalıştığını bilmiyordu bu olaya kadar. Bu olaydan sonra artık Engin Alper'in çözmeye çalıştığı abisinin aklanma durumunda Onur'dan şüphelenebilir mi... Bir yanda tefeciye borç, bir yanda Alper'in çalınan birikimi var... Alper'in abisi Cihan'ın sevgilisiyle buluşacağını hemen öğrenip önlem alacak kadar yakında biri... Tabii onlar bunu o sırada tesadüf mü saydılar, üç eski dost konuşurlarken kimse üstünde durmadı, böyle tesadüf olur mu, adam yakınımızda demek ki diye ama artık Engin bunca entrikalı iş tecrübesinden sonra aklına gelse yeridir. Gelirse gidip Alper'e söyler mi? Söylerse Onur da Engin'i Haşmet'in tetikçisi olduğunu söylemekle tehdit eder. Engin susar. Onur da ileriki bölümlerde bir tık daha aktif olabilir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-halit-ergenc-ve-o3-medya-252", "text": "Önümüzdeki senenin en merak ettiğim ve heyecanla beklediğim projelerinden biri \"Vatan Haini\". Bunun başlıca nedeni konusu, türü, prodüksiyonun iddiası değil; başlıca neden Halit Ergenç. Yerli dizi tarihimizin en başarılı kariyerine sahip oyuncusudur Halit Ergenç. Dizi izleyicisinin gündemine 2003-2004 sezonunun \"Zerda\" dizisinde Yavuz Bingöl'ün yerine başrolü devralarak girdi ve canlandırdığı Devran karakteriyle diziyi çok daha canlı ve ilgi çekici bir hale getirdi. \"Zerda\" o dönemin en popüler dizilerinden biriydi. Esas büyük çıkışını ve başarısını efsane dizi \"Aliye\"yle yakaladı. \"Aliye\" yayınlandığı iki sezon boyunca ülke gündeminden hiç inmedi. Her evde, her ailede o dizi konuşuldu. Halit Ergenç, dizinin kötü adamı da diyebileceğimiz, 2. başrol olan Sinan'ı o kadar başarılı canlandırdı ki dizi sektörünün vazgeçilmezlerinden biri olacağını kanıtladı. Yerli dizi dünyamızın en büyük, en önemli isimlerinden biri haline geldiği, uluslararası bir şöhret ve stara dönüştüğü dizi ise \"Binbir Gece\"ydi. Dizinin ilk bölümünün ertesi sabahı herkes \"Binbir Gece\"yi, Onur'u ve Şeharazat'ı konuşuyordu. \"Binbir Gece\" yayınlandığı üç sezon boyunca zirveden inmedi. 20.0 üzerinde reytinglerle \"Aliye'den çok daha fazla seyirciye ulaştı. \"Binbir Gece\"nin ardındansa özel televizyon tarihimizin gelmiş geçmiş en büyük ve en başarılı projesi olan \"Muhteşem Yüzyıl\"da 4 sezon boyunca Kanuni Sultan Süleyman'ı canlandırarak tam anlamıyla bir efsaneye dönüştü. 2003 yılında başlayan süreçte çıtayı her projesiyle bir öncekinden çok daha yukarı taşıdı. Kadın ya da erkek starlar içinde, peş peşe her projesiyle hem reyting listelerinde sürekli en üst basamaklarda yer alan hem de her zaman ülke gündemine oturan, hatta gündemi sarsan başka bir isim yok. Akla hemen diğer büyük televizyon starlarımızdan Kenan İmirzalıoğlu, Beren Saat, Kıvanç Tatlıtuğ, Tuba Büyüküstün geliyor. Bu isimlerin her birinin reting rekorları kıran ve gündemi sarsan işleri oldu. Yine de hiçbirisi inişler-çıkışlar ve bazı başarısızlıklar yaşamadıkları bir tv kariyerine sahip değiller. Halit Ergenç'inse \"Zerda\"dan beri tv kariyerine gölge düşmedi desek yeri. Muhteşem Yüzyıl'dan sonra herkes onun bir sonraki projesini beklerken o bir süre dinlenmeyi ve beklemeyi seçti. Bu süreçte defalarca yeni proje dedikodularında adı geçti. Özellikle, Türk ve Arap ortaklı yeni ve çok güçlü bir yapım firması olan O3 Medya ile çok yüksek meblağlara ön anlaşma yaptığı dedikoduları çok konuşuldu. Halit Ergenç bu süre boyunca, ortada üzerine anlaşılmış bir proje olmadığını ve senaryo okumayı sürdürdüğünü söyledi. Geçtiğimiz aylarda Ergenç ve O3 Medya anlaşması resmen ilan edildi. Üzerinde anlaşmaya varılan dönem projesi \"Vatan Haini\" hakkında ilk bilgiler yapım firması tarafından duyuruldu. Bu projeyi bu kadar merak uyandırıcı yapan diğer bir unsursa yeni bir yapım firması olan O3 Medya'nın Türk dizi sektöründeki deneyimleri. O3 Medya'nın ilk projesi, yine büyük bir isim olan Özcan Deniz'in başrolünde olduğu \"Kaderimin Yazıldığı Gün\"dü. Hatice Şendil'in de başrolü Deniz'le paytlaştığı dizi, ilk sezonunda çok başarılı oldu. Hem yurtiçi hem yurtdışında ilgiyle takip edildi. İkinci sezonundaysa hızla düşüşe geçti ve sene sonuna varmadan final yaptı. O3 Medya'nın ikinci projesi, Türkiye için oldukça cesur ve farklı bir girişim olan, Amerikan \"Pretty Little Liars\" isimli gizem-gerilim ve gençlik dizisinin uyarlaması \"Tatlı Küçük Yalancılar\"dı. Çoğu genç ve tecrübesiz oyunculardan oluşan kadrodaki tek yıldız isim Şükrü Özyıldız'dı. İddialı ve gösterişli prodüksiyonuna rağmen ülkemiz için hem tür hem de konu olarak zor bir proje olan dizi beklenen başarıya ulaşamadı. Yaz sezonu sonunda 13 bölümü tamamlayarak final yaptı. O3 Medya'nın üçüncü ve en büyük projesi ise üzerine çok uzun bir süre çalışılan, basında sürekli senarist değişiklikleriyle yer alan Meryem Uzerli projesi oldu. Bu dizi de diğer ikisi gibi Star Tv'de ekrana geldi. Kadrosunda ayrıca yine uluslararası bir yıldız olan, çok sayıda başarılı projede yer almış Murat Yıldırım ve yine başarılı ve deneyimli bir oyuncu olan Uğur Polat yer alıyordu. O3 Medya, çok yüksek ücretlerle yıldız oyuncularla anlaşma yapmasıyla dikkat çekmişti. Buna bağlı olarak projelerini ve tanıtımlarını da bu starlar üzerinden yapmayı seçti. Bu durum özellikle \"Gecenin Kraliçesi\" için çok belirgin oldu. Bütün tanıtım Uzerli üzerinden yapıldı, hayatını anlatan bir belgesel bile yayınlandı. Ne var ki dizi pek çok açıdan bir hayal kırıklığıydı. Reyting listesinde iyi bir açılış yapamadı. Gittikçe geriledi. Sonunda 15. bölümde 1.72 reytingle final yaparak veda etti. O3 Medya'nın çok büyük prodüksiyonlarına, yıldız oyuncular, yönetmenler ve senaristlerle yaptığı anlaşmalara rağmen henüz uzun soluklu, tutarlı, gerçek bir başarısı yok. Şimdi merak edilen Halit Ergenç'in istikrarlı ve gittikçe yükselen başarısıyla O3 Medya'nın başarılı denemeyecek çizgisi kesiştiğinde ortaya nasıl bir durum çıkacağı. Bu işbirliği Halit Ergenç'in başarılarının üstüne yeni bir tuğla daha koyarak yükselişini sürdürmesine ve O3 Medya'nın da kaderinin değişmesine mi, yoksa şimdiye dek hedeflerine ulaşmayı başaramayan bir yapım firması izlenimi veren O3 Medya'nın yeni bir başarısız girişimi olarak Halit Ergenç'in ilk kez tökezlemesine mi sebep olacak? Dileyelim ki ilki olsun. 2003 yılında başlayan süreçte çıtayı her projesiyle bir öncekinden çok daha yukarı taşıdı. Kadın ya da erkek starlar içinde, peş peşe her projesiyle hem reyting listelerinde sürekli en üst basamaklarda yer alan hem de her zaman ülke gündemine oturan, hatta gündemi sarsan başka bir isim yok. Akla hemen diğer büyük televizyon starlarımızdan Kenan İmirzalıoğlu, Beren Saat, Kıvanç Tatlıtuğ, Tuba Büyüküstün geliyor. Bu isimlerin her birinin reting rekorları kıran ve gündemi sarsan işleri oldu. Yine de hiçbirisi inişler-çıkışlar ve bazı başarısızlıklar yaşamadıkları bir tv kariyerine sahip değiller. Halit Ergenç'inse \"Zerda\"dan beri tv kariyerine gölge düşmedi desek yeri. Muhteşem Yüzyıl'dan sonra herkes onun bir sonraki projesini beklerken o bir süre dinlenmeyi ve beklemeyi seçti. Bu süreçte defalarca yeni proje dedikodularında adı geçti. Özellikle, Türk ve Arap ortaklı yeni ve çok güçlü bir yapım firması olan O3 Medya ile çok yüksek meblağlara ön anlaşma yaptığı dedikoduları çok konuşuldu. Halit Ergenç bu süre boyunca, ortada üzerine anlaşılmış bir proje olmadığını ve senaryo okumayı sürdürdüğünü söyledi. Geçtiğimiz aylarda Ergenç ve O3 Medya anlaşması resmen ilan edildi. Üzerinde anlaşmaya varılan dönem projesi \"Vatan Haini\" hakkında ilk bilgiler yapım firması tarafından duyuruldu. Bu projeyi bu kadar merak uyandırıcı yapan diğer bir unsursa yeni bir yapım firması olan O3 Medya'nın Türk dizi sektöründeki deneyimleri. O3 Medya'nın ilk projesi, yine büyük bir isim olan Özcan Deniz'in başrolünde olduğu \"Kaderimin Yazıldığı Gün\"dü. Hatice Şendil'in de başrolü Deniz'le paytlaştığı dizi, ilk sezonunda çok başarılı oldu. Hem yurtiçi hem yurtdışında ilgiyle takip edildi. İkinci sezonundaysa hızla düşüşe geçti ve sene sonuna varmadan final yaptı. O3 Medya'nın ikinci projesi, Türkiye için oldukça cesur ve farklı bir girişim olan, Amerikan \"Pretty Little Liars\" isimli gizem-gerilim ve gençlik dizisinin uyarlaması \"Tatlı Küçük Yalancılar\"dı. Çoğu genç ve tecrübesiz oyunculardan oluşan kadrodaki tek yıldız isim Şükrü Özyıldız'dı. İddialı ve gösterişli prodüksiyonuna rağmen ülkemiz için hem tür hem de konu olarak zor bir proje olan dizi beklenen başarıya ulaşamadı. Yaz sezonu sonunda 13 bölümü tamamlayarak final yaptı. O3 Medya'nın üçüncü ve en büyük projesi ise üzerine çok uzun bir süre çalışılan, basında sürekli senarist değişiklikleriyle yer alan Meryem Uzerli projesi oldu. Bu dizi de diğer ikisi gibi Star Tv'de ekrana geldi. Kadrosunda ayrıca yine uluslararası bir yıldız olan, çok sayıda başarılı projede yer almış Murat Yıldırım ve yine başarılı ve deneyimli bir oyuncu olan Uğur Polat yer alıyordu. O3 Medya, çok yüksek ücretlerle yıldız oyuncularla anlaşma yapmasıyla dikkat çekmişti. Buna bağlı olarak projelerini ve tanıtımlarını da bu starlar üzerinden yapmayı seçti. Bu durum özellikle \"Gecenin Kraliçesi\" için çok belirgin oldu. Bütün tanıtım Uzerli üzerinden yapıldı, hayatını anlatan bir belgesel bile yayınlandı. Ne var ki dizi pek çok açıdan bir hayal kırıklığıydı. Reyting listesinde iyi bir açılış yapamadı. Gittikçe geriledi. Sonunda 15. bölümde 1.72 reytingle final yaparak veda etti. O3 Medya'nın çok büyük prodüksiyonlarına, yıldız oyuncular, yönetmenler ve senaristlerle yaptığı anlaşmalara rağmen henüz uzun soluklu, tutarlı, gerçek bir başarısı yok."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hangimiz-ugramadik-sanki-haksizliklara-629", "text": "Dizinin salı akşamı yayınlanan 6. bölümünde en heyecanlı sahnelerden biri Oya'nın organize ettiği akşam yemeğinde grubun diğer üçünü birbirine düşürdüğü ve kendisinin seyredip bıyık altından güldüğü sahne, diğeri ise Serhan'la yüzme havuzundaki \"Ben evli bir erkekle birlikte olmam\" sahnesiydi. İlk sahne teknik olarak daha başarılıydı. İkinci sahnede bir iki aksayan yer vardı ama fikir olarak iyiydi. Sahnenin aksayan kısımlarına gelince, örneğin Serhan'ın Oya'yı yaka paça çekmesi için mesafe uzundu. Gerilimi düşürüyordu. Bir de odaya girmelerinden sonra, dar bir mekanda, gergin bir ortamda, birbirine karşı bastırdıkları hisleri olan iki insanın arasında daha fazla tutku, gerginlik, heyecan, nabız olmalıydı. Yine de iyi bir sahneydi. Şimdi diziden genel olarak bahsetmek istiyorum. İlk bölümünü izlemeden önce diziye karşı, aman lüks hayatları mı anlatıyor diye biraz mesafeli yaklaşmıştım fakat konusu ve işlenişi hemen sardı. Dizi reytinglerde başladığından bugüne umulanın üzerinde başarı gösterdi. Bunda az işlenen ama aslında çok yaşanan, ortak bir yaraya başarıyla, detayları nakış gibi işleyerek temas etmiş olmasının etkisi var. Çocuk yaşlardan başlayarak bir şekilde sosyal hayatın içindeyiz ve hırpalanma da o yaşlardan başlıyor. Arkadaş ortamında oluyor, akrabalar arasında oluyor, okul hayatında oluyor, iş hayatında oluyor. Bu listeye daha bir sürü başka ortam dahil edilebilir. Yapılan zorbalık üstelik örgütlü olunca yani birden fazla kişi tarafından birlikte işlenince, sonuçları daha da acı ve hasar verici oluyor. Dizide en üzücü yerlerden biri, Oya'nın tek avuntusunun kendisini hayatının bir yerinde öldürenlerin pişman olmuş olmaları ya da kendisi gibi yarım kalmış olmaları düşüncesiyken, Sarmaşık'a döndüğünde durumun hiç de öyle olmadığını, \"kötü\"lerin hayatlarının düzenli ve kendilerinin de bayağı mutlu oldukları gerçeğiyle yüzleşmesiydi. Bu Oya için ikinci bir yıkım sebebi. Burada Oya bir seçim yapıyor. Suçsuzken suçlu damgası yemiş olmaktan gelen bıkmışlıkla, sakin ve kurak hayatına geri dönmeyip savaşmaya başlıyor. Edip onu uyarıyor, \"Hileyle hurdayla yapılan bu tür savaş sana bana, bize göre değil\" gibisinden ama Oya \"Savaş meydan burası... Mecburen savaş da burada geçecek\" mealinde kalmayı seçiyor. Dizinin önermesi de bu yönde. Kaçma. Kal. Savaş."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hangisi-daha-zor-137", "text": "Bölümün en şaşırtıcı ve tüyler ürpertici sahnesiyse kuşkusuz Derviş Paşa'nın Reyhan Ağa'yı öldürme sahnesiydi. Önceki yazıda da değindiğim gibi karanlık bir tarafının olduğunu belli belirsiz sezdiğimiz ama bununla ilgili hiçbir kanıt görmediğimiz Derviş Paşa'nın Reyhan Ağa'yla ortak bir sırlarının olduğunun anlaşılması ve bu sırrın açığa çıkmaması için onu hiç düşünmeden öldürüvermesi gerçek bir şoktu. Reyhan Ağa gibi önemli, etkili bir karakterin ve onu büyük bir başarıyla canlandıran Emre Ercil'in diziden ayrılması üzücü oldu. Yılların hızla akışına, kurgusal karakterlerin yanı sıra, hikayeleri değiştirilemeyecek gerçek tarihi karakterlerin de geçip gittiğine tanık olacağız, bu duruma şimdiden alışmalıyız elbette. Yine de 5 bölüm boyunca beni diziye en çok bağlayan karakterler olan Derviş Paşa, Halime Sultan ve Şahin Giray'ın ayrılması dizinin omurgasını temelden sarsar benim için. Aslında geçen bölümde de söz ettiğim gibi, dizideki en büyük ağırlık Sultan Ahmed'in, dolayısıyla Ekin Koç'un üzerinde ve Koç görevini büyük bir başarıyla yerine getiriyor ama çevresinde gelişen olaylar ve ilişkide olduğu karakterler hala yeterince ilginç değil. Artık daha aşık ve bu aşık halleriyle daha sevimli olsa da Anastasia genel hikayede hala etkin değil. Bölümün genel olarak temposunun ve heyecanın yüksek olduğundan, olayların hızla işlendiğinden söz etmiştim. Bu, bir yandan dizi için olumlu olsa da bir yandan bazı olayların üstünkörü geçildiği, çözüme kavuşması için acele edildiği izlenimini de yaratıyor. Örneğin ilk dört bölüm boyunca hiçbir şekilde işlenmeyip belli belirsiz sezdirilen Derviş Paşa'nın sırrı, önemli bir gizem konusu olarak sindire sindire işlenebilecekken aniden açıklanarak önemli bir fırsat tepilmiş oldu. Reyhan Ağa'nın Giray Hanlarla bağlantısının da daha detaylı açıklanması hikayenin akışı bakımından gerekliydi ama bazı hikayeler ve karakterler konusunda acele ediliyor gibi görünüyor. Mehmed ve Fahriye'nin ilişkilerinin açığa çıkması aslında pek çok açıdan çok zengin bir olaydı. Sadece Derviş'in sırrının değil, Handan Sultan'la arasında başlayacak duygusal bir yakınlaşmanın ipuçlarını da taşıyordu. Bir paşa ve merhum padişahın dul eşi arasında geçecek bir ilişkiyi işleme cesaretinin göstereliceğine çok ihtimal vermesem de bir tür romantizmi görecek olabiliriz. Bu konu işlenirse Halime Sultan'ın etikisi ve rolü ne olur acaba? Bunu da düşünmeden edemiyor insan. Bu olay ayrıca Şahin Giray'ın şimdiye dek görmediğimiz bir yüzünü görmemizi sağladı. Geçen hafta Şahin Giray'ın karizmasıyla etkileyici olabildiğinden ama karakterin inandırıcılığını sürdürebilmesi için hırs ve öfkeden daha çeşitli duygulara ihtiyacı olduğundan söz etmiştim. Şahin Giray büyük bir duygu seliyle 45. dakikada can hıraş daldı sahneye. Öyle ki önce, idamın gerçekleşeceği avluya koşarak giren kişinin o olduğunu bile anlayamadım. Şahin \"Hünkarım!\" diye avazı çıktığı kadar bağırıp diz çöktüğü sırada hem kardeşinin hem de zehiri içerek gerçek bir Juliet'e dönüşmek üzere olan Fahriye'nin canını kurtardı. Sultan Ahmed'e sözünü tutması için yalvarıyor ve hayatta kardeşinden başka hiç kimsesi olmadığını söylüyorken şimdiye dek gurur, öfke ve hırs dışında fazla bir duygusuna tanık olmadığımız Şahin'de dehşeti, paniği, sevgiyi, çaresizliği bir çırpıda, peşpeşe ve çok yoğun olarak görebildik."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hani-yutkun-yutkun-boynunda-125", "text": "Şu sıralar dizi dünyasının temel sorularından biri olan \"Ömer İplikçi'yi niye bu kadar sevdik\" sorusuna bir cevap da benden gelsin, dedim. Ömer Defne'yi güzel seviyor. Güzel bakıyor. Bakışlarıyla okşuyor. İçi giderek bakıyor. Özlemle bakıyor. Kendini teslim ederek bakıyor. Acı çekerek bakıyor. Yutkunarak bakıyor. Ömer Defne'ye yutkunmadan bakamıyor. Ömer Defne'yi güzel seviyor. Güzel bakıyor. Bakışlarıyla okşuyor. İçi giderek bakıyor. Özlemle bakıyor. Kendini teslim ederek bakıyor. Acı çekerek bakıyor. Yutkunarak bakıyor. Ömer Defne'ye yutkunmadan bakamıyor. Ömer Defne'yi önce sevinçle sevdi, Defne'nin kıskançlıkları onu güldürdü. Kıskanan, kıskandıkça kendini unutup laflarını karıştıran, Ömer'i güldüren Defne'yi sevdi. Sonra Defne kendini çekti. Böylece Ömer aşkında yeni bir safhaya geçti: Defne'nin kıskançlıkları artık onu güldürmüyor, Defne acı çekerken o da acı çekiyor. Defne'yi artık acı çekerek de seviyor, Defne ona acı çektirirken de seviyor. Defne Ömer'in kalbinde daha derine battı. Ömer Defne'yi tutkuyla seviyor. Tutkusuna rağmen mesafeli durabiliyor. Defne'yi incitmiyor, hırpalamıyor, zorlamıyor. Ömer Defne'yi şefkatle, incelikle seviyor. Defne'yle ilgili detayları aklına mıhlıyor, sevdiği bisküvileri arabanın torpidosunda bulunduruyor, en canı sıkkın anında onunla ilgilenemediği için ya da yanında bir başkasına sesini yükselttiği için Defne'den özür diliyor. Ömer Defne'yi aklı karışarak seviyor, sendeleyerek seviyor, vazgeçemeden seviyor, sabırla seviyor, Defne bin yıl bekle dese, bekleyecekmiş gibi seviyor, git dese gidecek, kal dese kalacak, sevme dese sevmeyecek, umursama dese umursamayacak, ne dese \"peki\" deyip yapacak, ne yapsa git gide daha çok bağlanacakmış gibi seviyor. Ömer Defne'yi çelişkiler içinde seviyor. Ömer Defne'yi tanımadan önce de sevmiş gibi, hep sevmiş, hep de sevecekmiş gibi seviyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hasmetin-golgesinde-sabirla-filizlenen-292", "text": "\"Bana Sevmeyi Anlat\", 'Her şerde bir hayır vardır' sözünü tasdiklercesine, Haşmet'in karanlığında filiz veren ve gölgesinde büyüyen bir aşkın varoluş öyküsü... Dizi 2. bölümüyle karşımıza geldi. İlk bölümle kıyaslarsak, ilk bölümü daha heyecanlıydı, daha çok şey olmuştu, yani daha dolu doluydu. Ve fakat bu bölümde de karakterleri biraz daha fazla tanıdık ve büyük kritik olaylar olmasa da olayların devamını izledik. Alper 'in iyi bir yönetici olduğunu, kardeşi Suzan 'la ilişkisini, yeğenleri Eylül ve Mercan 'ın mizaçlarını, Leyla 'nın çocuğunun varlığından nasıl bir motivasyon ve güç aldığını, arkadaşı Ezgi 'nin karakterini, işini, arkadaşlarını, olayları etkileyen bir yan hikaye olarak Hakverdi ve sevgilisinin ilişkisini, Gazeteci Canan 'ı, Alper'in arkadaşı Onur 'u ve Berna 'yla arasındaki bağı daha iyi öğrendik. Bölümü izlerken Ezgi'nin Leyla'nın annesinin peşine düştüğü, yani iş yerinde arkadaşıyla nüfus memurluğundan kadının kütüğüne ulaşma çabasını izlerken ve sonrasında Haşmet ve Canan'ın sahnesini görünce, aklıma Leyla'nın annesi Canan mı çıkacak, diye geldi. Leyla'nın babası Salih ile Canan ne alaka diye sorguluyor insan ve hemen ikna olmuyor. Ama gerçek hayatta da buna benzer örnekler var, hayatları bir yerde kesişmiş ve sonra ayrıldıklarında biri uçmuş gitmiş. Burada uçan giden Canan oluyor ama sadece kendine kurabildiği yüksek standartlı hayat bakımından; yoksa iç dünyasını tam bilmiyoruz. Yine de dürüstlüğün temel hayat prensiplerinden biri olmadığı da ortada. Öte yandan Salih de karanlık işlerde. Bu ikisi belki de karanlık yollarda tekrar kesişirler. Fakat Leyla arkadaşı Ezgi'ye annemi arama, vicdansızdır derken çok da haksız değilmiş, şu anda anne olarak bulacağı Canan hiç de ah kızım diye kollarını açacak bir tipe benzemiyor, Ezgi istemeden Leyla'ya ikinci kere hüsran yaşatabilir. Leyla, Alper'e karşı bir şeyler hissetmeye başladı ve sanki bu karşılıklı. Demek ki Alper de karısı Berna'dan psikolojik olarak uzaklaşmış. Bu olsa olsa kazadan önceki Berna'nın boşanma isteğinden ve tutumlarındandır diye düşünüyorum. Yine de biraz çabuk oldu sanki. Çabukluk deyince, aklıma bir ilişkinin azar azar yavaş yavaş ve çok sağlam bir şekilde oluşabileceğine iyi bir örnek olarak Karadayı dizisi geldi, bu esinde Leyla'nın arkadaşı Ezgi'de Feride karakterini hatırlatan bir şeyler bulmamın da etkisi olabilir. Ezgi de Feride gibi güçlü, azimli, gözükara ve fedakar bir karaktere benziyor. Tip olarak da hatırlattı. Hakverdi'nin samimi bir şekilde sevgilisine değer verdiği görülüyor. Bir çaresizlik içindeler, kaçacağız falan dedi Hakverdi ama hangi parayla? Çalışmadığı için özgürce davranamayan ve ailesine bağımlı olan bireylere bir örnek olarak Hakverdi de eklendi. Diğer aklıma gelen örnekler, \"Rüzgarın Kalbi\" dizisindeki Kutay, Hayat Sevince Güzel'deki Rüstem Ağa'nın oğlu Ömer, kızları Seher ve İlknur, Göçerlerin oğlu Savaş... Aslında Yüksek Sosyete'deki Mert Çalhan da neredeyse böyle bir karakter ama babannesinin tek akrabası olması ve sahip oldukları yoğun zenginlik onu sınırda tutuyor, düşürmüyor. Öte yandan aynı dizideki Cansu da yüksek eğitimine uymasa da markette işe başlayarak kendine güvenini kazandı ve ailesine bağımlı olmaktan kurtuldu. Bu sadece Cansu'ya değil annesi Süreyya'ya da iyi geldi, onu da bir miktar özgürleştirdi. Öyle gözükmeseler de, ilişkilerdeki zalim taraflar da mazlum taraflar kadar hapiste olabilirler. Özgürlük iki tarafa da iyi gelebilir. Bölümde anladık ki, Haşmet zekisi olayı çözdü yani Leyla'nın neden kaçtığının farkında. Leyla'yı bulduktan sonra ne yapacağı konusunda hiçbir ipucu vermemesi dizinin başarısı. Leyla'ya affedecek kadar aşık mı yoksa intikam peşinde ve yakalarsa susturacak mı, belli değil. Belki de bunu Haşmet de bilmiyor. Bildiğini sanıyor ve bilmiyor da olabilir. Canan'a \"Aşk insanı değiştirir\" gibi bir şey derken içten miydi. Değişmeyi göze alıyor mu? Bakalım, cevabı ilerleyen zamanlara. Dizinin bir yönü de arkadaşlık. Ne yazık ki Alper gibi düzgün birinin iki yakın arkadaşından Onur, kendisini hem parasal hem ailesel dolandırdı, olmaz olsun böyle arkadaş. Diğeri ise Engin ve o da karanlık işler içinde. Tamam, Alper'e \"Gel bize katıl bize\" diye bir baskıda bulunmuyor ama kritik bir durumda Alper'in değil de Haşmet'in yanında duracağı neredeyse yüzde yüz. Yani farkında olmasa da, Alper de Leyla kadar yalnız bir durumda. İlişkileri gelişirken, gece mutfakta karşılıklı kahve içip sohbet etmeleri bölümün tatlı sahnelerindendi. Tutkuyla değil dostlukla, yıldırımla değil paylaşımlarla, rekabetle değil iyiliklerle gelişen bir aşk örneği izlemek, ilişkinin giderek zenginleşmesine tanık olmak güzel olur. Tabii tesadüfler yine iş başında."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hayalperest-erkenci-kus-773", "text": "Hayalperest \"Erkenci Kuş\" yaz akşamımıza kondu Öncelikle kafadan söyleyeyim, bölümü yayınlandığı akşam izledim ve beğendim. Demet Özdemir ve Can Yaman, adeta iki banko ismin biraraya gelmesi. İki oyuncu da proje seçimlerinde başarılı ve yetenekleri dışında kendilerine has ekran ışıkları var. \"Erkenci Kuş\"ta da ortaya yüksek bir sinerji çıkmış. Buna ilaveten dizinin proje tasarımı Kiralık Aşk'ın senaristi Meriç Acemi'ye aitmiş. Bunu duyunca zaten ayrıntılarla zenginleşmiş, atmosfer vaadeden yani \"fakir şaşkın kız x zengin cool adam\" klişesinden daha derin bir dizi beklemeye başlamıştım. Eğer ilk bölümde tohumları atılan \"fotografik hafıza, albatros kuşu, galapagos adası, belgesel fotoğrafçılığı, plaza insanı\" gibi unsurlar, yine ilk bölümde olduğu gibi mizahla ve sıra dışı bilgilerle sarmalanarak beslenmeye devam ederse, ortaya seyircinin ona ayırdığı zamanın hakkını veren, keyifle izlenebilecek bir seyirlik çıkar. Demet Özdemir'i en son başrolünü Furkan Palalı ile paylaştığı, 1 Haziran 2016 Çarşamba günü başlayan ve 65 bölüm süren Fox dizisi \"No:309\"da annesinin evlendirmek istediği, atama bekleyen tarih öğretmeni \"Lale\" rolüyle izlemiştik. Can Yaman ise Özge Gürel'le birlikte 4 Temmuz 2017 Salı günü başlayan ve 26 bölüm süren Star Tv dizisi \"Dolunay\" dizisinde işine düşkün şirket sahibi \"Ferit\" olarak karşımızdaydı. Her iki dizi de izleyici tarafından sevilmişti. Erkenci Kuş da bu potansiyele sahip olduğunu ilk bölümünde aldığı reytinglerle göstermiş oldu. \"Erkenci Kuş\" 26 Haziran Salı akşamı başladı. Ortalama 26 bölüm sürse desek, 2018 Aralık sonuna kadar sürer; 39 bölüm sürse desek, nisan başı gibi 39 bölümü bulur. Hikaye itibariyle 39 bölümü bulmaz gibi geliyor ama belirleyici olan hikayenin nasıl işleneceği. Doğrusu dizi ilk bölümünde olaylara hızlı giriş yaptı. 2. bölüm fragmanına göre de aynı hızla devam edecek. Hızlı tempo biz seyirciler için pozitif bir unsur olmaya başladı. İnternet ve sosyal ağlarla birlikte bilgi arttıkça takip edecek, öğrenecek, haberdar olacak şeyler de artıyor. Bu da günümüz insanını önceden olduğundan daha kısa sürede daha çok verim almaya odaklıyor. \"Yasak Elma\" dizisi de başladığında temeldeki klişe hikayeye rağmen, temposuyla seyirciyi yakalamayı başarak yayın günündeki güçlü dizilerin arasından sıyrılmayı başarmıştı. \"Erkenci Kuş\" bu yaz sezonunda fazla yeni dizi olmayışıyla, yayınlandığı salı gününde \"Hayati ve Diğerleri\" ile rakip durumda ve bu rekabetten zorlandığı söylenemez. Fakat dünya kupasının 15 Temmuz gibi bitmesiyle Trt1'in yayına sokmaya hazırlandığı Elimi Bırakma ya da Ege'nin Hamsisi'nin gelişi durumu etkileyebilir. Dizinin ismi \"Erkenci Kuş\"ta bilmediğim bir mecaz, bir gönderme var mı diye webde aradım, bulamadım. Fakat ingilizce adı Global Agency instagram hesabında \"daydreamer\" olarak geçmiş. Yani \"Hayalperest\". Burada \"Hayalperest\" olarak bahsedilen, dizinin kadın karakteri Sanem oluyor. Babasının bakkal dükkanında günde iki saat çalışarak hayatla ilgili emeğini kafi derecede yerine getirdiğini düşünen, yazar olmak isteyen ama bunun için de disiplinli bir çaba içinde olmayan, gelecekteki hayatında Galapagos adasında yaşamak isteyen, aklı havada ama niyeti iyi, kendisiyle evlenmeye kafasını takmış mahalleden arkadaşı Zebercet dışında pek kimseyle derdi olmayan, kendi halinde bir kız. Demet Özdemir genelde dizilerinden aşina olduğumuz ve sevdiğimiz bir karakterde yine. Can Yaman'ın canlandırdığı Can ise, aşina olduğumuz Can Yaman karakterlerine ters köşe yapmıyor ama daha uzlaşmacı, aklı başında, barışçıl bir adam profilinde. Bölümde en çok hoşuma giden sahneler Sanem'in ilk iş saatinde fotoğrafik hafızasıyla ajans patronlarına ellerindeki dergi üzerinden şov yaptığı sahne, hakkında atıp tutarken Can'ın arkadan geldiği sahne, Can ofise girerken onu ağır çekimde gördüğü sahne, ofisteki sakallı erkeklerin gizlice fotoğraflarını çekip adlarını avucuna yazdığı ve bunu \"hobi\" diye açıkladığı sahne, akşam odasında en yakın arkadaşı Ayhan'a \"albatros\" kuşunun özelliklerini anlattığı sahne ve ablası Leyla 'nın iş yerine geldiğinde bir avm gibi kat kat, geniş ve rengarenk ofis ortamıyla karşılaştığı sahne oldu. Bunlar ilk aklıma gelenler. Başka sahneler de vardır muhtemelen."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hayat-asktan-guzel-269", "text": "Bu akşam ekranda iki dizi var. İkisi de Ege komedisi: Hayat Sevince Güzel ve Hanımköylü. Gittikçe düşen izlenme oranları nedeniyle çok fazla zorlamadan, on üçüncü bölümle sonlandırılmasına karar verilen Hanımköylü gün değiştirdi. Cumartesi akşamları yayınlanan dizinin kalan bölümleri Pazartesi akşamları ekrana gelecek. Yayıncı kanalı Star Tv, başka uygun günleri de varken neden diğer Ege komedisinin karşına aldı diziyi? \"Ege komedisi sevenler Pazartesileri televizyon karşısında oluyor demek ki. Bundan biraz da biz nasiplenelim madem.\" gibi bir mantık mı yürütülmüş? Bu gün değişikliğinin nasıl bir sonuç verdiğini yarın sabah reytingler belli olduğunda göreceğiz. Ama sonucun çok parlak olacağına dair bir umut beslememeli. Yayına başlamak için hala Ramazan'ın, EURO 2016'ın ve Survivor'ın bitmesini bekleyen diziler olsa da şu anda hatrı sayılır sayıda yaz projesi ekrana gelmeye başladı. Mevcutlar içinde geçen yaz Kiralık Aşk, Kırgın Çiçekler ve Güneşin Kızları'nın yakaladığı başarıyı yakalayan, onlar kadar izlenen ya da kendinden söz ettiren bir iş çıkmadı henüz. Yüksek Sosyete, devam eden sezon dizilerinin hepsini geçmesi ve tekrarlarının aldığı oranlarla dikkat çekiyor ama henüz az önce saydığımız diziler kadar bir etki yaratabilmiş değil. Önümüzdeki günlerde yayına başlamayı bekleyen Hangimiz Sevmedik, Rengarenk, Bodrum Masalı, Nolur Ayrılalım, Gülümse Yeter dizilerinden o derece başarılı olacak, hem çok etki yaratıp hem kış sezonunda da devam etmeyi başarabilecek olan çıkacak mı, göreceğiz. Yayına başlamak için hala Ramazan'ın, EURO 2016'ın ve Survivor'ın bitmesini bekleyen diziler olsa da şu anda hatrı sayılır sayıda yaz projesi ekrana gelmeye başladı. Mevcutlar içinde geçen yaz Kiralık Aşk, Kırgın Çiçekler ve Güneşin Kızları'nın yakaladığı başarıyı yakalayan, onlar kadar izlenen ya da kendinden söz ettiren bir iş çıkmadı henüz. Yüksek Sosyete, devam eden sezon dizilerinin hepsini geçmesi ve tekrarlarının aldığı oranlarla dikkat çekiyor ama henüz az önce saydığımız diziler kadar bir etki yaratabilmiş değil. Önümüzdeki günlerde yayına başlamayı bekleyen Hangimiz Sevmedik, Rengarenk, Bodrum Masalı, Nolur Ayrılalım, Gülümse Yeter dizilerinden o derece başarılı olacak, hem çok etki yaratıp hem kış sezonunda da devam etmeyi başarabilecek olan çıkacak mı, göreceğiz."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hayat-omer-iplikciye-truman-show-130", "text": "Truman Show'u gösteriminden yıllar yıllar sonra izlemiştim. Dolayısıyla konusunu epeyce öğrenip duyup gelmiştim ve filme şaşıracak halim kalmamıştı, ta ki sonuna kadar: Kahramanımız, bir şeylerden kuşkulanmaya başlamıştı, hatta artık bu kuşkular boğazını aşmış, canına dayanmıştı. Herşeyi bırakıp kayığa binip ufka doğru yol aldığında o karton dekora çarptığı an, nam ben kişi için filmin başladığı yerdi. Kurgunun ver gerçeğin aynı anda, birlikte yıkıldığı yer. İşte Ömer de kendi kayığına binecek, o dekora ergeç çarpacak. Adamın en yakınlarım saydığı insanlar, gerekçeleri ne olursa olsun, bir oyun içindeler. Bir tek Ömer gerçeği bilmiyor, hepsi biliyor. Sayalım: Defne biliyor, Sinan biliyor, Necmi biliyor, Neriman biliyor, Koray biliyor, gitti ama Vedat da biliyordu. Zaten bunlar da Ömer'in en yakınındaki, hayatını oluşturan kimseler. Ömer bazı olayları bir türlü anlayamıyor, e haklı. Çünkü bilmeden bir kurgunun içinde, kurgunun yön verdiği olaylar içinde yaşıyor. Ömer için güvensiz denmesi de yanlış. Sinan'a güveniyor, Defne'ye güveniyor, İz'e, Necmi'ye vs. yakınındakilere güveniyor, hayatını açıyor, evini açıyor. Aslında Ömer'in bayağı geçirgen bir hayatı var, insanlar kolayca girip çıkıyorlar. Uzağındakilere de, misal bir Deniz Tranba'ya da güvenmesin bir zahmet. Güvendikleri güvenine ihanet ediyorlarsa, bu Ömer'i güvensiz yapmaz, ne alaka. Fragmanlara göre şimdilik işler yolunda. İki ters bir düz hesabı, iki bölüm mutsuz bir bölüm mutlu, ya da işte böyle bir şeyler, şeklinde giden dizimizde yeni bir skandal ortaya çıkar mı, yoksa başka bir engel çıkmadan küt diye kendimizi nikahın düğünün içinde bulur muyuz, bunu Ömer'in bindiği kayığın rotası gösterecek. Son bölümde, Ömer'in ofisindelerken, Defne'nin Sinan ve Ömer'in arasında kaldığı sahne, Sinan ve Ömer'in Defne için karşı karşıya gelmesi bakımından şimdiye kadarki bölümlerden çok daha somut ve... somuttu işte. Basket sahnesi falan deniyor ama o bunun kadar değil. Bu da şunu işaret ediyor sanki... Bu da şunu işaret ediyor sanki, asıl maç yeni başlıyor. Sinan için Defne hikayesi kapanmadı, kısa yoldan kapanmayacak. Hatta nikaha düğüne, tantana diyelim kısaca, o vakte kadar, Sinan ister istemez Defne'nin yörüngesine girecek bir şekilde. Belki dostça vesileler, belki Sude'nin istemeden isteklemesi, bahaneler, bir şeyler. Öyle ki, tantanada, yani düğün diyelim kısaca, Defne düğünden kaçarak son ve zirve kaçışını yaptığında, rutin şaşkın haliyle, \"Mekanın arka duvarına kaçtım da buradan öteye nasıl kaçacağım\" diye çaresiz gözlerle etrafa bakınırken, yardımına koşanın, Ömer'in sevgili biricik dostu Sinan olacağı dekordaki güneş gibi parlıyor. Kötülükten de değil, Defne'ye yardım olsun diye. Yardım etmese zaten Defne yine kaçacak, yani yardım etmiş suç mu. Ömer'i de ihtimal iki ihanet iki vurgun iki bıçak kalbinde, mekanın merdivenlerinde, ya da arabada, ya da evinde, oturmuş, çökmüş öyle yine ağlarken bulacağız gibi... Olayları göründükleri gibi gören ve entrika dümenleri tahmin etmeyen Ömer'cik, Sinan ve Defne'nin birlikte kaçtığını düşünecek. Bir nevi en başa döneceğiz: Ömer'in Sinan ve Defne'yi aralarında bir şey var sanıp kıskandığı noktaya. Nasıl ki Polonezköy civarında Sinan'ın yüreği Defne için bir kuş gibi çırr pınırken Ömer ve Defne ortadan pırr diye kanatlanıp kayboluvermişler ve Sinan da, üstelik hem de iş mesai gününde ikisine birden ulaşamamış, aklına \"kötü kötü\" şeyler gelmişti... İşte bu kez rövanşı O alacak; kara kara düşünen, \"Birlikteler demek ki,\" diyen Ömer olacak. İş bunlar hikayenin göründüğü yere sohbetle giden tahminler... Ol kişi kimse üstüne alınmaya. Olayları göründükleri gibi gören ve entrika dümenleri tahmin etmeyen Ömer'cik, Sinan ve Defne'nin birlikte kaçtığını düşünecek. Bir nevi en başa döneceğiz: Ömer'in Sinan ve Defne'yi aralarında bir şey var sanıp kıskandığı noktaya. Nasıl ki Polonezköy civarında Sinan'ın yüreği Defne için bir kuş gibi çırr pınırken Ömer ve Defne ortadan pırr diye kanatlanıp kayboluvermişler ve Sinan da, üstelik hem de iş mesai gününde ikisine birden ulaşamamış, aklına \"kötü kötü\" şeyler gelmişti... İşte bu kez rövanşı O alacak; kara kara düşünen, \"Birlikteler demek ki,\" diyen Ömer olacak. İş bunlar hikayenin göründüğü yere sohbetle giden tahminler... Ol kişi kimse üstüne alınmaya."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hayatta-neden-kaciyorsan-sinavin-o-olur-546", "text": "Kara Yazı'nın final duyurusu yapıldı. İlk bölümden beri reytingleri beklenen yükselişe geçemediğinden, bekleniyordu böyle bir haber. Bir de her bölüm üzerine yazıp çizdiğimiz sorunları vardı elbette dizinin. Zaten dizinin izleyiciye ulaşamamasının en büyük sebepleri de o sorunlardı. Final duyurusu, ilk olarak, geçtiğimiz Pazar akşamı yayınlanan 5. bölüm için yapılmıştı. Ardından hem kanalın internet sitesi hem de resmi sosyal medya hesapları birdenbire 'final' ibaresini kaldırdılar. Kafada soru işaretleri oluştu, final durumu belirsiz miydi? Bölüm sürpriz bir şekilde 60 dakika olarak yayınlandı. Belli ki çekilen normal süredeki (ülkemiz standartları açısından normal, yoksa o 120-150 dakikalık sürenin normal olmakla ilgisi yok elbette) bölüm ikiye bölünmüş ve final bir hafta geciktirilmişti. Gelelim finalin bir öncesi olarak izlediğimiz 5. bölüme.. Artık bitiriyor olmanın etkisiyle biraz özensizdi bölüm. Devamlılık ve zaman akışı problemleri vardı; gelişmelerde üstün körülükler, geçiştirivermeler.. Hatta bazı performanslarda biraz boşvermişlikler.. Ama yaşanan hayal kırıklığı düşünülünce bunların hepsi anlaşılabilir şeyler yine de. Bununla birlikte Kara Yazının en anlamlı, en dokunaklı, en amacına ulaşan sahnesi de bu bölümde gerçekleşti. Önceki Kara Yazı yazılarımın tümünde, Halil Uluçınar karakterinin işleniş şeklinin ne kadar karmaşık, kararsız, hatalarla dolu ve tehlikeli olduğundan söz etmiştim. Halil'in ablasının kaçmış, karısının aldatmış, bin nazla okuma izni verdiği kızının da ilk fırsatta evlilik dışı çocuk doğurmuş olması gibi 'mağduriyetlerinin' izleyici gözünde Halil'in, kızlarına uyguladığı baskıyı haklı gösterme ihtimali olduğundan ve bunun meydana getirdiği tehlikeden söz etmiştim. Her bölüm Halil ve kızları arasında geçen 'Sen bizi hiç biz sevmedin baba, sen sadece namusunu sevdin' temalı konuşmaların da ikna edici olmadığına değinmiştim. Bu bölüm benzer içerikte bir sahne yeniden yaşandı. Babasının kucağında gördüğü bebeğin, Derya'nın bebeği olduğunu öğrenen Yaren'in, babasının bebeği cami avlusuna bırakmak istediğini fark ettiğinde yaptığı konuşma şimdiye kadarkilerin en yerli yerinde olanı, en etkileyicisi ve 'hah, işte bu!' dedirteniydi. Artık babasından sevgi dilenmeyi, sitem etmeyi bırakıp hesap sorma vakti gelmişti Yaren'in. Hem Derya'nın içinde bulunduğu durum hem kendisinin kayıp giden bütün hayatı için açtı ağzını yumdu gözünü Yaren. Dizin başından beri gelmek istediği nokta buydu aslında. Daha uzun bir sürede gelmeyi umuyorlardı. Karakterleri daha detaylı, sindire sindire dönüştürmeyi ve Halil'in pişmanlığını, aklının başına gelmesini olgunlaştırmayı planlıyorlardı mutlaka. Süreç onların umduğu gibi gelişemedi, seyirci ikna olmadı; bu nedenle de hedefe kestirmeden gidilmek zorunda kalındı. Dolayısıyla Yaren'in içini döktüğü sahnenin devamında da biz Halil'in ani bir aydınlanış yaşadığına tanık olduk adeta. Çocuklarını sahiplenmeye, onların arkasında durmaya karar vermiş ve hayli sakinleşmiş bir Halil Uluçınar buluverdik karşımızda. Bunun dışındaki gelişmeler çok da önemli değildi zaten. Derya yeniden ceza evine döndü; girer girmez ilk işi, el altından edindiği cep telefonundan Yaren'i arayıp bebeğin halası tarafından alınma tehlikesini haber vermek oldu. Eve vardıklarında, bebeğin resmi anne ve babasının içeride onları beklediğini duyunca Yaren bebeği kaçırmak zorunda kaldı. Bir karakter olmaktan çok, bir masal şövalyesi olan; iki boyutlu ama masum ve iyi kalpli Mehmet Karahan imdadına yetişti elbette. Yaren'i kendi evine gitmeye ikna etti. Yaren burada Mehmet'in beklediğinin aksine, ne kadar iyi, merhametli bir insan olduğu bir kez daha görme fırsatı buldu. Bu arada biraz bile önemsemediğimiz Elif ve kocası arasındaki aldatma-boşanamama krizine de vakit bulabildik. Derya, Erdem'in kendisini polise ihbar ederek hayatını kurtarmış olduğunu anladı ve ona teşekkür etti. Ayrıca Derya, Karahanlara gerçekleri anlatmaya karar verdiği haberini de gönderdi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-her-hikaye-kirlenmeden-once-temizdi-belki-de-401", "text": "Canan ile Salih yıllar sonra ilk kez biraraya geldi. Salih Canan'a kızlarının öldüğü yalanını söyledi. Canan ufak çaplı bir sarsıntı geçirdi. Ona destek olmak için evine gelen Haşmet Canan'ın geçmişini, bir zamanlar evli olduğunu ve bir kızı olduğunu öğrendi. Biz de Canan'ın evini terkettikten sonra neler yaptığını ve bugünkü haline nasıl evrildiğini öğrenmiş olduk. Canan daha sonra Salih ve Leyla'yı birlikte gördü ve anlaşılan o ki, Leyla'nın öldüğü sandığı kızı olduğunu anladı. Alper Berna ile boşanacaklarını konuştu. Haşmet, kendisine \"Leyla seni aldatıyor\" mesajlarını İrfan'ın gönderdiğini sanarak İrfan'ı öldürdü. Ezgi, Engin'in geçmişini öğrendi ve Engin'in masum olduğuna karar vererek, Engin'in Haşmet'le birlikte yakalanmasını engellemek istedi. Babası Salih'in işlediği cinayetin görüntülerini yok etmek için Haşmet'in gizli belgelerini aramaya devam eden Hakverdi, Haşmet'in Edirne'de olmasını fırsat bilerek dağ evine gitti. Orada aradığını bulduğunda Engin'e yakalandı. Engin bir kere daha Hakverdi'ye yardım ederek Salih'in suç kaydını sildi. Alper'in yeğeni Eylül ve Haşmet'in yeğeni Burak yıldırım nikahıyla evlenmeye karar verdiler. Alper Edirne'den yıldırım hızıyla gelip nikahı bastı. Alperlerin beklediği sevkiyat gerçekleşti. Haşmet tutuklandı. Alper ve Leyla'nın arasındaki bu bağ masum başladı ama gelinen noktada yanlış bir yerde duruyorlar gibi görünüyor. Bu da ilginç aslında, çünkü bu ilişkinin başlangıcına bakıyorsun, doğru, sonra sürece bakıyorsun, onda da bir yamuk yok ve şu anda gelinen noktaya bakıyorsun, işte o yanlış. Bu da dizinin başarısı demek ki. Tuhaf ve düşündürücü... Doğru şeyler yaparak yanlış bir noktaya varmak... Bir yanda, Haşmet, yani yasadışı işler içinde bir suçlu var, bir yanda Berna yani eşini aldatan bir kadın var ve ikisi de terkedilmeyi hak ediyorlar, fakat koşullar gereği Leyla ve Alper şu anda onları kandırıyor durumda ve rol yapmak, gizlenmek zorundalar. Çok tatsız bir durum. Haşmet, İrfan'ın cinayeti sonrasında ifade vermek üzere karakolda. Komiserin masasında o ve Engin karşılıklı oturuyorlar. Haşmet komisere \"Vedat\" diye senli benli hitap ediyor. Vedat'ta hiç öyle bir elektrik yok. \"Siz\"li ve gayet mesafeli, ilk kez gördüğü bir vatandaşla konuşuyor gibi bir elektrikte. Hadi Haşmet, sık gittiği mekanın sahibiyle muhabbet kurmak isteyen müdavimler gibi hissediyor olabilir de, madem sen bu vatandaşla resmisin komiserim, niye sana \"Vedat, Vedat\" diye seslenmesini garipsemiyorsun. Garip. Bölümde en aklımda kalan sahne ya da sahnelerden biri, Burak'ın yaşım küçük tecrübem eksik demeyip Alper'e ayar üstüne ayar verdiği, Alper'den gelen atarları sakinliği ve mantığıyla yendiği sahne. Yani Eylül'le evlenme kararlarını Alper'e açıkladığı ve bu konu üzerinde makul bir konuşma yapmaya çalıştığı. Yaşından çok daha olgun bir çocuk Burak. Üstelik Alper'in zannettiği gibi amcasının maşası olmuş, kirlenmiş, nereye çekersen oraya giden biri de değil. Bu konuda Haşmet'in tutumu da şaşırtıcı, Burak'ı karanlık işlerinin içine sokmamış. Belki de onun mayasının başka bir maya olduğunu fark etmesindendir ya da belki Haşmet de bu pis işlerden memnun değildir. Belki O da Engin gibi, geçmiş bir zamanda elini vermiş kolunu kaptırmıştır. Eğer karanlık dünyasını bilmesen Haşmet'e baktığında herkesle belli bir nezaket içinde konuşan, sakin, aileye değer veren, çocuklara karşı şefkatli ve çoşkulu denecek kadar sevecen, düzgün bir adam görürsün. Yani ilginç durumlar. Sanki biraz geçmiş eşelendiğinde kirlere, biraz daha eşelense temiz kaynağa varılıyor. Her hikaye kirlenmeden önce temizdi belki de. Sahneye dönersek, Alper eğer Burak Haşmet'in yeğeni olmasaydı da bu evlenmeye karşı çıkardı, fakat sanırım asıl sebep Haşmet'in Burak'ın üzerindeki gölgesi. Bölümdeki bir başka güzel sahne de Engin'in Ezgi'ye gelip kapıda geçmişini anlatıp vedalaştığı sahneydi. Fragmana göre Canan artık Leyla'nın kızı olduğunu biliyor. Fakat bakışları öncekiler gibi soğuktu. Yoksa Haşmet aşkı evlat aşkına ağır mı basacak? Yine de şahsen bundan sonra aralarındaki diyaloğun değişmesini, Canan'ın Leyla'ya karşı sevecen bir anneye dönüşmesini ve Haşmet'ten kurtulması için ona yardım etmesini bekliyorum. Yani istediğim bu. Haşmet herhalde allem kallem tutuksuz yargılanmak üzere çıkar ve kendisini kim ihbar etmiş, onu bulmanın peşine düşer, tüm hırsıyla. Engin henüz tutuklanmadı. Demek ki Ezgi'nin ona durumu anlatması için vakit var. Engin itirafçı olursa belki Haşmet dışarıda dolaşamaz ve kendi cezası da hafifleyebilir. Eylül ve Burak evlenemez, çünkü gelen telefon Haşmet'in tutuklandığını haber verir. Onur Berna'dan vazgeçmez, ve Berna'yla konuşmaya çalışmaya etmeye devam der. Bu sırada da Alper ikisinin konuşmasını basar. Yani Alper anlasın ki uğruna aldatıldığı kişi iki yakın dostudan biri olan Onur'dur. Berna sürekli \"Leyla'ya karşı mücadelem başlıyor\" mesajı veriyor, ama yan odaya mı gidecek, ülke mi değiştirecek, yani bunun ne kadar süreceği reytinglerle de alakalı olacaktır herhalde."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-her-sey-birdenbire-oldu-342", "text": "Şöyle bir baktığımızda, istediğimiz gibi, Yiğit esas Deniz'e abayı yaktı. Bir yandan da Deniz Aslan sandığı İrem'i de terkedemiyor. Ne yapsa olmuyor bir durum. Öte yanda İrem mutluluk oyununa devam edip günü kurtarmak derdinde. Kendini düşünmeye devam ediyor. Deniz İrem'i düşünmeye devam ediyor. Tuna da Deniz'i sevmeye devam ediyor. Yani Yiğit'in Deniz'e yönelmesi dışında diğerlerinde durum stabil gibi. Bu sahne 12 bölümdür ilmik ilkmik alınan bir yolun neticesinde önemli bir sahneydi. Daha fazla izlettirilmeliydi bir şekilde. Nasıl dersek, mesela, videosunu bir tek Deniz gördü. Belki bir iki kişi daha görmeliydi. Bilip de susabilecek kişiler. Deniz'in hatrının geçebileceği. Gazi mesela. Deniz ona büyük bir jest yapıp, birikmiş parasını vermişti. Sahi nerede Go Flamingo'nun sahibi Asena Hanım'ın oğlu olarak bu zengin Gazi nerede Neşe Hanım'ın çay kahve makinesini ilelebet bozduğunda parası olmadığı için yenisini alamayan, Deniz'in birikmişini almaya razı olan Gazi. Bir yerlerde senaryoda Asena Hanım'ın kimin oğlu olacağı hakkında kararsızlık yaşanmış gibi. Zaten diyorum ya, Tuna olduğuna dair işaretler vardı. Zaten Tuna yaş olarak daha uygundu. Cemal de olabilirdi ama Gazi uygun olmamış zannımca. Artı, Asena Hanım'ın derginin başına geçirip dergiyi yönettirmek yerine, bir iki firma içi dedikodu duyacak diye, oğlunun kariyerini durdurması da makul değil. Kahve gurmeliği ya da yiyecek içecek üzerine kariyer planladıysa başka. Bence hiç iyi yapmadı. Bunca bölümdür gördüğüm en soğuk Deniz. Kış yaklaşıyor diye herhalde. Şaka bir yana, tamam, İrem arkadaşın, korursun, intihara kalkışmış, haklısın ama kendi kendine kaldığında hiç mi yüzüne gevşek bir gülümseme oturmaz, şaşkın şaşkın ağzın kulaklarına varmaz. Deniz sanki yoğun zor bir matematik mülakatından çıktı. Otokontrolü de aştı Deniz'inki. Adeta maziyi falan yaktı. Aşığım diyor ama ağzı diyor, gözleri... Hiçbir şey demiyor. Sonra o dağ başında pardon ıssız Kuzey ormanlarında, oduncular, pardon avcılar tarafından \"birbirlerine yakışıyorlar\" diye birlikte odaya kapatıldıklarında ve yüzleri birbirlerini görecek şekilde bağlandıklarında, yani senaryo birbirlerine dökülsünler diye ağlarını birbir örerken... Deniz yine soğuktu. Kıpırtısız bir Deniz. Bir tek Yiğit'e \"Işıkta gözlerin bal rengi\" dedi, ama bunun dışında Yiğit mıknatıs diyor, çekilmek, aynı şey sende de oluyor mu diyor, diyor da diyor, Deniz... Bir şey demiyor. Bugüne kadar o Yiğit buraya gelecek, dedik. Çok bekletmeden geldi gelmesine ama ne buldu? Deniz'in yerinde yeller esiyor. Deniz olayı bitirmiş. Bundan sonrasına gelince.. Artık Yiğit yapacağını yaptı. Öptü, söyledi, Deniz'in ağzını aradı. Bundan sonra sıra Deniz'de. Artık bundan sonra da Yiğit kıskansın demek, eziyettir. Düşmüş Yiğit'in üstüne çıkıp tepinmektir. Ah Yiğit sen bugünleri görecek adam mıydın. Yiğit'in babası Teoman söyledi bunu Yiğit'e. Yerli dizi senaryo klişelerimizden biri daha kırıldı. Bu bakımdan tebrik ediyorum. Çünkü genelde iki kişi geçmişi konuşur ve kırgın olan bilmediği büyük sırrı öğrenerek karşısındakini affeder. Halbuki burada \"bir dinle\" diye hem İrem'in hem Deniz'in baskı yaptığı Yiğit bir kazık yemekten başka bir şey elde etmedi. Adeta babası intikam şov yaptı. Bu nedir ya, sanki on beş yıl önce bankta terkettiği küçük çocuktan intikam aldı, \"O çok sevdiğin annen var ya, o da seni sevmiyordu, bak gör\" demiş oldu. Üstelik Yiğit'in vefatına sebep olmakla suçladığı karısının hatırasını kirletti. Bedenen öldü, manen de ölsün mü dedi, nedir. Oğlunun tutunacağı iki dalı vardı, biri annesinin hatırası, biri Deniz. Teoman o dallardan birini o mektupla kırdı, ötekisinin de sırrını biliyor ama kendisine otel odası, oda masajı, kılık kıyafet yemek spa olarak dönsün diye gizledi. Yiğit, Deniz sandığı İrem'in evine gelmiş. Deniz'le yaşadığı olayı itiraf edecekti galiba. Eve gelince Deniz'i gördü. Kafası karıştı haliyle. Kızların üstündeki tişörtlerde birbirlerinin resimleri. Bunların zuzuluğu da başka bir boyutta gerçekten. Neyse ortadaki albüme, Yiğit İremin albümü deyip bakmak istediğinde Deniz'in İrem için uydurduğu \"kol bacak fotoğraf fetişi\" hikayesi çok komikti. Deniz, İrem ve Yiğit ormanda filenin içinde kurtulmayı beklerlerken Deniz uyumuş. Uyandığında \"Geldik mi?\" diye sorması da komikti. Uyuması da komikti tabii. Ofiste, Gazi'nin Neşe'ye \"Ofis balon yapmış\" esprisi de komikti. Deniz'in orman girişinde \"Orman tekin değil\" deyip duran adama \"Tekin Amca\" adını takması komikti. Yiğit ve Deniz arasındaki öpkü, Yiğit'in Deniz ve İrem'in aynı evde yaşadığını öğrenmesi, mektup, Teoman'la Yiğit'in konuşması, Yiğit'in babasının neden içkiye düştüğünü öğrenmesi, Deniz, Yiğit ve İrem'in Tuna'yı Kuzey ormanlarında arayıp bulması ve avcılarla macera, Yiğit'in kötü adamları dövmesi, Go Flamingo 20. Yıl balosu, Deniz'in Neşe Hanım'ın evine gizlice girmesi, yanlış hard diskle çıkması, Gazi'nin Asena Hanım'ın oğlu çıkması, Asena Hanım'ın oğlunu oyundan azad etmesi, Cemal'in Buket'ten hoşlanmaya başlaması, Deniz'in Tuna'dan yardım istemesi ve Tuna'nın dönmesi, baloda \"Biz Deniz'le sevgili olduk\" diye ilan etmesi. Orada Deniz'i yine hıçkırık tuttuğunda keşke Deniz'in yine dengesi şaşıp ayağı kayıp o butona bassaydı da konfetiler havaya savrulsaydı. Komik, güzel bir bölüm finali olurdu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hizli-ve-eglenceli-basladi-253", "text": "Gold Yapım'ın geçen yaz sezonu başında sahaya sürdüğü Çilek Kokusu dizisinden hoşlanmış olmama rağmen, No 309 için bir cazibe hissetmemiştim. Buna rağmen hafif, eğlenceli olabilir düşüncesiyle en azından ilk bölüme bir şans vereyim, dedim. İyi ki de izlemişim. Gayet güzel, akıcı, eğlenceli bir bölümdü. Başlıkta da yazdığım gibi, bir sürü gelişmenin olduğu hızlı bir bölümdü. Aynı tempoda gidebilirse, ki romantik komedilerde düşük ihtimal, ama olabilirse, ilk bölüm itibarıyla yüksek reytingler alamamış olmasına rağmen, geçen yaz sezonunun başarılı işlerinden İlişki Durumu: Karışık'ta olduğu gibi, reytingini yükseltebilir, izleyici kitlesini de arttırabilir. Bunlar da olmazsa, en azından baştan sonra güzel bir iş ortaya konmuş olur. Gelelim diziye. Dizide renkler güzel, cıvıl cıvıl. Misal, esas kızımızın annesi Songül'üm toz pembe ojeleri, mavili pembeli pantolonlar, evde pembe abajurlar, kavuniçi perdeler, falan filan, renkler güzel, iç açıcı, yaza uygun. Dizide mekanlar da güzel, yeşillikleri bol. Genelde tüm dizilerde, gerçek hayatta da olduğu gibi zengin muhitler bol yeşillikler içinde, ve mutevazı mekanlarsa, dar sokaklar ve başka evlerle dip dibe sarılmış biçimde olur. No 309'da Lale'lerin oturdukları ev ön tarafı bakımından böyle olsa da, arkasında güzel bir bahçesi var. Çiçekçi dükkanları da bir içim su. Sarıhanlarınsa, gerek vefat etmiş dede, Ahmet Sarıhan ve eşi İsmet'in evleri, gerekse esas oğlan Onur'un evi falan filan hepsi tepe tepe yeşil. Bu yeşilliklere içim açılarak bakarken, aklımdan geçiveren şu oldu: Kuru kuru beton binaları dipdibe dikip bir sürü para kazanan müteahhitlerin çoğu herhalde işte böyle yeşillikli müstakil evlerde oturuyorlardır. İsabet ettik demek ki, bölümün devamında da Onur Sarıhan \"4 Mevsim Evleri\" diye bir projeden bahsetti. Yani Sarıhan holdingin faaliyet alanları arasında müteahhitlik de var anlaşılan o ki. Dizinin jenerik şarkısına gelirsek: \"Alacalı\"yı Buray ve Gözde Ançel birlikte yapmışlar. Buray'ın albümünden ilk dinleyişte çok beğendiğim birkaç şarkı olmuştu. Bu şarkıysa ilk dinleyiş açısından melodi olarak pek aklımda kalmadı. Belki birkaç dinleyişte fark olur. Bir de sözlerinde \"Geçmişi sorma, yine beni zora koyma\" diyor. Niye \"yine\" diyor, sözler dizinin hikayesine pek oturmuyor sanki. Geçiyorum, geliyorum bölümde en beğendiğim unsurlardan biri olan, hikayedeki yanlış anlamalardaki tutarlılığa ve hikayeye büyük bir başarıyla katkı yapmalarına: Lale'nin annesi Songül arabulucu çöpçatan kadına Lale'nin on yaşındaki bıyıklı resmini göstermiş. İşe bak ki, oğlumuz Onur Sarıhan'ın buluşacağı kız yani Pelinsu da o yaşlardayken gayet kilolu, Onur tarafından pek beğenilmeyen bir tipmiş. Lale ve Onur biraraya geldiklerinde biri bu konuyu açtığında, diğeri de farklı bir şeyi düşündüğü halde hemen anladı ve sorun çıkmadı. Bir diğer yanlış anlama da, meslekler konusunda oldu. Songül Hanım, çöpçatana kızının işsiz olduğunu söylememiş, bazı özelliklerini gizleyip bazılarını parlatmış ve Lale'ye de \"evet, biraz abarttım\" falan filan, dedi. Dolayısıyla \"The Bahçe\" restoranda otururlarken Onur, Lale'ye \"Paris'te moda okumuşsun\" dediğinde, Lale bu da nerden çıktı demedi, anne bu kadar mı abattın, dese de durumu kafasında bir yere oturtabildi. İki genç adamın isimlerinin aynı olması ve soyadlarının da benzer olması ve Lale'nin restoran girişinde, buluşacağı adamın soyadını hatırlamayıp \"Onur Saa\" deyip hatırlamaya çalışırken restoran görevlisinin \"Sarıhan\" diye tamamlaması da olmaz iş değildi. Yani taşlar hoş bir şekilde yerine oturdu. Onur'un kuzeni Erol ele avuca sığmaz bir tip, Onur'un soğuk ve katı tavrı bile kendisine etki etmiyor. Lale içten, kendi halinde, mütevazı bir kız. Annesi Songül ve kardeşi Nergis'le ilk tanıştığımız sabah kahvaltısı sahnesinde bir ara Külkedisi hikayesine mi düştük diye düşündüm. Yani Songül, Lale'nin üvey annesi ve Nergis de üvey kardeşi olabilir mi. Songül para sıkıntısından bezmiş, dominant, eli terlikli, süsüne düşkün, pratik kafalı, faydacı bir kadın. Üç çocuğu arasında gözdesi \"Ustalık eserim\" dediği Nergis. Nergis'in henüz bir falsosu ya da dikkat çekici bir sivriliği yok, sakin bir genç kız. Üç kızkardeşin en büyüğü Nilüfer aşkın peşinden giderek, dizinin çapkınlarından Kurtuluş'la evlenmiş ve kızı Gülşah olmasa bu evlilikten bezmiş, o da parayı bulup rahata ermek isteyen bir karakter. Dizide az görünen ya da hiç görünmeyen ama adı geçen karakterlere gelince. Onur'un babannesi İsmet az göründü fakat mirasın vazifelisi, gözetmeni, en bi yetkilisi durumunda olduğu için, otoriter bir havayla, ileriki bölümlerde daha çok görünecektir herhalde. Lale'nin babası sağ ama ortalarda yok. Hikayenin ileriki bölümlerinde ortaya çıkması ve işleri karıştırması ya da renklendirmesi muhtemel. Lale'nin beş yıllık bir ilişkiden sonra kendisini aldatan sevgilisi Ersin ve Onur'un dört yıllık bir ilişkiden sonra istemeyerek ayrılığını anladığımız sevgilisi Özge karakterlerinin ortaya çıkması da öyle. Tam işler yatıştığında, geçmişten gelerek kahramanlarımıza aşklarına dair yeni sınavlar getirmek üzere. Gelelim diziye. Dizide renkler güzel, cıvıl cıvıl. Misal, esas kızımızın annesi Songül'üm toz pembe ojeleri, mavili pembeli pantolonlar, evde pembe abajurlar, kavuniçi perdeler, falan filan, renkler güzel, iç açıcı, yaza uygun. Dizide mekanlar da güzel, yeşillikleri bol. Genelde tüm dizilerde, gerçek hayatta da olduğu gibi zengin muhitler bol yeşillikler içinde, ve mutevazı mekanlarsa, dar sokaklar ve başka evlerle dip dibe sarılmış biçimde olur. No 309'da Lale'lerin oturdukları ev ön tarafı bakımından böyle olsa da, arkasında güzel bir bahçesi var. Çiçekçi dükkanları da bir içim su. Sarıhanlarınsa, gerek vefat etmiş dede, Ahmet Sarıhan ve eşi İsmet'in evleri, gerekse esas oğlan Onur'un evi falan filan hepsi tepe tepe yeşil. Bu yeşilliklere içim açılarak bakarken, aklımdan geçiveren şu oldu: Kuru kuru beton binaları dipdibe dikip bir sürü para kazanan müteahhitlerin çoğu herhalde işte böyle yeşillikli müstakil evlerde oturuyorlardır. İsabet ettik demek ki, bölümün devamında da Onur Sarıhan \"4 Mevsim Evleri\" diye bir projeden bahsetti. Yani Sarıhan holdingin faaliyet alanları arasında müteahhitlik de var anlaşılan o ki. Dizinin jenerik şarkısına gelirsek: \"Alacalı\"yı Buray ve Gözde Ançel birlikte yapmışlar. Buray'ın albümünden ilk dinleyişte çok beğendiğim birkaç şarkı olmuştu. Bu şarkıysa ilk dinleyiş açısından melodi olarak pek aklımda kalmadı. Belki birkaç dinleyişte fark olur. Bir de sözlerinde \"Geçmişi sorma, yine beni zora koyma\" diyor. Niye \"yine\" diyor, sözler dizinin hikayesine pek oturmuyor sanki. Geçiyorum, geliyorum bölümde en beğendiğim unsurlardan biri olan, hikayedeki yanlış anlamalardaki tutarlılığa ve hikayeye büyük bir başarıyla katkı yapmalarına: Lale'nin annesi Songül arabulucu çöpçatan kadına Lale'nin on yaşındaki bıyıklı resmini göstermiş. İşe bak ki, oğlumuz Onur Sarıhan'ın buluşacağı kız yani Pelinsu da o yaşlardayken gayet kilolu, Onur tarafından pek beğenilmeyen bir tipmiş. Lale ve Onur biraraya geldiklerinde biri bu konuyu açtığında, diğeri de farklı bir şeyi düşündüğü halde hemen anladı ve sorun çıkmadı. Onur'un kuzeni Erol ele avuca sığmaz bir tip, Onur'un soğuk ve katı tavrı bile kendisine etki etmiyor. Lale içten, kendi halinde, mütevazı bir kız. Annesi Songül ve kardeşi Nergis'le ilk tanıştığımız sabah kahvaltısı sahnesinde bir ara Külkedisi hikayesine mi düştük diye düşündüm. Yani Songül, Lale'nin üvey annesi ve Nergis de üvey kardeşi olabilir mi. Songül para sıkıntısından bezmiş, dominant, eli terlikli, süsüne düşkün, pratik kafalı, faydacı bir kadın. Üç çocuğu arasında gözdesi \"Ustalık eserim\" dediği Nergis. Nergis'in henüz bir falsosu ya da dikkat çekici bir sivriliği yok, sakin bir genç kız. Üç kızkardeşin en büyüğü Nilüfer aşkın peşinden giderek, dizinin çapkınlarından Kurtuluş'la evlenmiş ve kızı Gülşah olmasa bu evlilikten bezmiş, o da parayı bulup rahata ermek isteyen bir karakter. Dizide az görünen ya da hiç görünmeyen ama adı geçen karakterlere gelince. Onur'un babannesi İsmet az göründü fakat mirasın vazifelisi, gözetmeni, en bi yetkilisi durumunda olduğu için, otoriter bir havayla, ileriki bölümlerde daha çok görünecektir herhalde. Lale'nin babası sağ ama ortalarda yok. Hikayenin ileriki bölümlerinde ortaya çıkması ve işleri karıştırması ya da renklendirmesi muhtemel. Lale'nin beş yıllık bir ilişkiden sonra kendisini aldatan sevgilisi Ersin ve Onur'un dört yıllık bir ilişkiden sonra istemeyerek ayrılığını anladığımız sevgilisi Özge karakterlerinin ortaya çıkması da öyle. Tam işler yatıştığında, geçmişten gelerek kahramanlarımıza aşklarına dair yeni sınavlar getirmek üzere. Özetle, ilk bölümde böyle çetrefilli bir hikaye gayet anlaşılır ve eğlenceli bir şekilde aktarıldı. Başta da dediğim gibi, ilk bölüm reytingleri 2.0 civarında gelmiş, pek yüksek değil ama şöyle de bir durum var: Çıtayı epey yüksekte tutan ve iki haneli reytingler alan diziler var ama, o ya da bu nedenle dizi sektöründe reyting standardı düştü. Artık 4-5 reyting alan diziler başarılı olarak kabul ediliyor. Dizinin ekrana geldiği Çarşamba gününde şu anda bu kategoride yani romantik komedi türünde başka bir dizi yok. Olan diziler Diriliş, Kara Sevda ve Poyraz Karayel. Dizi bu bakımdan bir ihtiyaca cevap verebileceği gibi, bu üç dizi de sezon finali yapacağı için, Çarşamba günü başlayacak yeni romantik komedilerden birkaç adım önce yarışa girmiş oldu, bu da yaz sezonunda başarılı olmak bakımından bir avantaj olabilir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hulyanin-hayat-savasi-250", "text": "Öncelikle dizi benim için başlardaki komedisini kaybetti. Önceleri yan hikayelerde hafif dram mevcuttu, ama merkezde küçük Hülya'nın sınır tanımaz egosunun ve kendi gücüne safça inancının şaşırtıcı, absürd komikliği ile, mimikleri ve hınzır laf sokmalarıyla Bayram Cevher'in bulunduğu sahnelere ağır komedi lezzeti getiren bir tat vardı. Fakat zamanla dram arttı ve komediyi dövmeye başladı. Mahir \"şeef\" deyişleri, konuşması, tavırlarıyla ne kadar canayakın olursa olsun Hülya ile birleşip Filiz'e yaptıkları çok kötü. Kerim başından beri pasif bir karakter. İdealleri var ama bedel ödeyesi yok. Sanırım bu onu pasif kılıyor. Aksiyon almıyor, rahatına düşkün, gelen topa vuruyor. İşte öyle böyle derken, o mutlu mesut Cevher ailesi ve peşinde de dizi, dramda dağıldı sanki. Diziyle ilgili bir başka sorunum da Hülya karakterinin gerçek halini bir türlü göremiyoruz gibi hissetmek. Öncelikle dizi benim için başlardaki komedisini kaybetti. Önceleri yan hikayelerde hafif dram mevcuttu, ama merkezde küçük Hülya'nın sınır tanımaz egosunun ve kendi gücüne safça inancının şaşırtıcı, absürd komikliği ile, mimikleri ve hınzır laf sokmalarıyla Bayram Cevher'in bulunduğu sahnelere ağır komedi lezzeti getiren bir tat vardı. Fakat zamanla dram arttı ve komediyi dövmeye başladı. Mahir \"şeef\" deyişleri, konuşması, tavırlarıyla ne kadar canayakın olursa olsun Hülya ile birleşip Filiz'e yaptıkları çok kötü. Kerim başından beri pasif bir karakter. İdealleri var ama bedel ödeyesi yok. Sanırım bu onu pasif kılıyor. Aksiyon almıyor, rahatına düşkün, gelen topa vuruyor. İşte öyle böyle derken, o mutlu mesut Cevher ailesi ve peşinde de dizi, dramda dağıldı sanki. Hülya o kadar çok rol yapıyor ki, kendi başınayken bile rol yapıyormuş gibi geliyor. Bir yandan kendine çok güvenli, bencil, acımasız ve kurnaz biri, öte yandan Bayram Cevher'e babacım, Süheyla Cevher'e annecim, ağzından dilinden her şeyinden şeker damlıyor. O babacım derken, şekeri izleyenin boğazını yakıyor. Üstelik ne kadar samimi belli değil. Çünkü gerçek? yüzünü gösterdiği, içini dışını bilen insanlara mesela Mahir'e böyle tatlı değil, sert, keskin, otoriter bir tarafı var. Öte yandan Kerim'e çok aşık, öyle ki yanında ne yapacağını, nereye bakacağını bilemeyecek kadar utangaç. Buralarda da abartılı. Madem Kerim'e bu kadar aşıktın, görmediğin yıllar boyunca niye hatırlayıp da bir yolunu bulup ulaşmadın? Artık internet var, bir şeyler var. Ha, sevmeyene saygım var, diyorsan, en güzeli, ama o zaman da duracaksın durduğun yerde. Gerisini zorlamayacaksın. Hem nerede o eski küçük dobra Hülya, nerede bu içten pazarlıklı Hülya. Gerçi yine zeki, yine inatçı, dediğim dedik çaldığım düdük ama adeta küçük Hülya yıllar içinde hayatla savaşını cephede kazanamayacağını anlayıp yerin altına inmiş, gerilla savaşına başlamış. Dizinin adı da Hayat Şarkısı yerine Hayat Savaşı gibi bir şey olsaymış olurmuş."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-hulyanin-ozru-kabahatinden-buyuk-113", "text": "Bölümü yayın tarihinde değil, sonra izledim. Çünkü dizide mutsuzluk üstüne mutsuzluk, gerginlik, bağırış çağırış derken sıkılmaya başladım. Dizi süreleri de uzun, başka bir işe vakit de kalmıyor. Yine de sonraki bölümde toparlarsa diye şans vermeye devam ediyorum. Uzun süre böyle giderse, bir yerden sonra insan ister istemez devam edemiyor, ama bir bölümde toparlanınca devam ediliyor. Sahnenin en gerçekçi repliklerinden biri Müge'nin kısacık \"Abi bırakma\" repliğiydi. Hülya herkese Efsun'u gerçekten boğmak istemediğini, sadece korkutmak istediğini söylese de şahsen inanmadım. Mehmet Emin inanmış, ilerleyen bir sahnede Hasret'e söyleyişinden anladığım kadarıyla. Belki de o yüzden bir türlü önlem almıyorlar. Hadi diyelim ki, bu yaptığı korkutmak içindi, peki Sakine'lerin evini kundaklaması neydi? Ateş'e silah doğrultması neydi? Hülya'nın kundaklamayla başlayan suçları devam ediyor. Ne yazık ki bu durumu çözemiyorlar da; çünkü işlediği suç ve durumu hapislik olsa da, aslında tedavi olması lazım çünkü ruhsal olarak hasta. Kötülük de bir hastalık, hırs da bir hastalık. Tabii tedavi olurken etrafına zarar vermesini önlemek lazım bir yandan da. Konakta bunlar olurken Ateş'in evinde Ateş ve Bahar gecenin sessizliğinde, yürekleri yaralı olsa da, az çok kendi aralarında yaratabildikleri huzur içinde konuşuyorlardı. Ateş Bahar'ı \"Baban seni çok seviyor, bir tarafta öz kızı sen, bir tarafta yetiştirdiği Efsun, içinde bulunduğu durum çok zor\" vb. diyerek teselli etmeye çalıştı. Bereket Bahar artık kanmıyor. Çünkü bir de Ateş de Bahar da bilselerdi ki, evden gönderebildiği kızı aslında öz kızı değil, bir de bilselerdi, Bahar'a ne yalanlar söylemiş İlyas da. Şimdiye kadar öğrendiklerini kaldıramayan Bahar bir de onları öğrendiğinde ne yapacak... Bahar'ın Hasret'le iyi anlaşmasını bile çekemediler, Efsun, galiba Nuran da. Gerçekten Bahar'a yaşayacak alan bırakmadılar. Herşey için suçladılar. O mutlu olmaya çalıştıkça, sanki acaba ne kadar daha dayanacak der gibi mutsuz olsun diye uğraştılar. Nedim Abi de iyi ki Ateş'e \"Madem O benim ailem diyorsun, Bahar'ı bırakma\" diye nasihat etmiş ve iyi ki de Ateş Nedim Abisini dinlemiş. Nedim Abisinin nasihatleri hep iyi oluyor Ateş için. Hem de gerçeklerin ortaya çıkmasında, Ateş'in bir şeye ihtiyacı olduğunda Nedim hep Ateş'in yanıbaşında. Babasının bir arkadaşı olarak görevini çok güzel yerine getirdi. Ateş'in babası da öteki tarafta, oğlu Ateş'e bu kadar sahip çıkan Nedim gibi bir arkadaşı olduğu için herhalde ne kadar memnundur. Ateş'in, kendisini seven ve gözeten bir teyzesi de vardı aslında ama dizi hilesi ile hiç olmamış gibi oldu. Neyse... Ya Sakine'nin başına gelen? Evini kiraya vermiş. Zaten geliri olmayan bir insan. Kiralarken ben kadından kiralamam demeyen adam, kirayı ödemeye gelince \"Kocan gelsin\" deyip defetmedi mi başından Sakine'yi! Peh peh peh! İnsanın hakkını aramaya hakkı olması için bile ya erkek olması ya da kocası olması gerekiyormuş ha! Bu zihniyette olanlara senin anan olmadı mı, senin eşin yok mu, senin kızın yok mu desen acaba algılarlar mı? Bunlar kendilerinden olana acılar mı ki? Gerçi bu bir yana, Sakine sonradan İlyas'ı düşünmüş, kendisini temsilen. Ama \"kocan gelsin\" diyen zihniyet aslında gücü gücü yetene zihniyi, hak adalet zihniyeti değil. Dolayısıyla İlyas da gitse, bakacak ufak tefek yaşını başını almış, yumuşak yüzlü bir adam. Onu mu kaale alacak. O yüzden Mücella Salih'i düşündü. Güleser de bu evde eğreti ya, hani biri üfleyiverince kendini kapı dışında buluveriyor ya, durum böyle görünüyor ama aslında kocasının vefatına yine Nuranlar sebep olmamış mıydı? Kocasını ihbar ettiler, adam da hapse girdi, hapiste de birileri öldürdü. Vay... Hasret ve Mehmet Emir ilişkilerini nasıl bu kadar çabuk ilerlettiler! Bütün sezondur Hasret yan yana bile durmak istemezken... Aralarındaki diyalog neredeyse hiç ilerlemez, yerinde sayarken, nasıl oldu bu jet hızlı durum. İşte fazla oyalanıldı, şimdi de arayı kapatmak istercesine koştur. Fakat tadı çıkmıyor işte o zaman da. Yani o kadar sallanması da inandırıcı değildi, böylesi de olmadı. Sallanırken sanki lokmayı yutmadan ağzımızda çevirdik durduk, şimdiyse yeni lokmayı çiğnemeden yutuyoruz gibi. Neyse, Fulya'nın hamilelik durumu ortaya çıkacak, bu telaş ondanmış. Yine de şu uzun bölüm içinde en oh dedirten yerlerdendi Hasret ve Mehmet Emir'in, iki mutlu olmayı hakeden, iyi kalpli insanın mutluluğu.. Hülya'nın o mayhoş mayhoş, yapış yapış, kafa ütüleyen, hipnotize etmek uzata uzata, kesin peşinden kötü bir şey gelecek, bir şey isteycek, bir şey empoze edecek dedirten, \"Abiciiimleri, Fulyacııımları,\" hastanede Fulya'nın ikiz bebek beklediğini öğrendiklerinde, kendisine hiçbir kötülüğü dokunmamış, gıkı çıkmayan Hasret'e bile kötücül bakışları... Mehmet Emir'in de dizi kaderi arada kalmak gibi görünüyor. Efsun ve Hülya, Hasret ve Fulya... Öyle arada kalıyor ki, kendisi de artık tükendi \"Beni delirteceksiniz sonunda\" vb. dedi. Hem bu Hülya, Arda, Fulya niye ayrı eve çıkmıyorlar ki? Ya Mehmet Emir alsın Efsun'u taşınsın başka eve? Maddi sıkıntı yaşarlarken evi satmayı düşünmüşlerdi, yani sonuçta tercih etmezler tabii ama bir müze evde değil, hem sonuçta birinin evi olacak yine, yani bir aile ayrılsa iyi olacak konaktan, çünkü Efsun ve Hülya birbirleriyle geçinemiyorlar. Evde huzur yok. Ve Bahar gider... Gitmekte haklı mıdır? Evet. Ateş zaten kimsesiz, Bahar da artık kimsesiz. Mücella sözde, Bahar'ı çok seviyor gibiydi ama Bahar onunda umrunda değil. Ne öz hala sandığı Mücella, ne öz teyze sandığı Sultan, Bahar'ı aramıyor, sormuyor... Mücella'nın kıymetlisi İlyas, Sultan'ın kıymetlisi Efsun. Olay bu. Efsun da değişik bir bileşim. Hem yüzeysel, dertsiz tasasız gibi, hem de acayip acı çekebilen biri aslında. O yüzden böyle deli deli, dik dik, damara basmak ister gibi acımasız konuşuyor. İstiyor ki, kendi canı ne kadar yanıyorsa, onların da yansın canı. Bakıyor ki, sanıyor ki, onların canı yanmıyor, kendi canının yandığı kadar yakabilmek için böyle acı, ağır konuşuyor. Tatlı söze hasret bir kız. Sahnenin en gerçekçi repliklerinden biri Müge'nin kısacık \"Abi bırakma\" repliğiydi. Hülya herkese Efsun'u gerçekten boğmak istemediğini, sadece korkutmak istediğini söylese de şahsen inanmadım. Mehmet Emin inanmış, ilerleyen bir sahnede Hasret'e söyleyişinden anladığım kadarıyla. Belki de o yüzden bir türlü önlem almıyorlar. Hadi diyelim ki, bu yaptığı korkutmak içindi, peki Sakine'lerin evini kundaklaması neydi? Ateş'e silah doğrultması neydi? Hülya'nın kundaklamayla başlayan suçları devam ediyor. Ne yazık ki bu durumu çözemiyorlar da; çünkü işlediği suç ve durumu hapislik olsa da, aslında tedavi olması lazım çünkü ruhsal olarak hasta. Kötülük de bir hastalık, hırs da bir hastalık. Tabii tedavi olurken etrafına zarar vermesini önlemek lazım bir yandan da. Güleser de bu evde eğreti ya, hani biri üfleyiverince kendini kapı dışında buluveriyor ya, durum böyle görünüyor ama aslında kocasının vefatına yine Nuranlar sebep olmamış mıydı? Kocasını ihbar ettiler, adam da hapse girdi, hapiste de birileri öldürdü. Vay... Hasret ve Mehmet Emir ilişkilerini nasıl bu kadar çabuk ilerlettiler! Bütün sezondur Hasret yan yana bile durmak istemezken... Aralarındaki diyalog neredeyse hiç ilerlemez, yerinde sayarken, nasıl oldu bu jet hızlı durum. İşte fazla oyalanıldı, şimdi de arayı kapatmak istercesine koştur. Fakat tadı çıkmıyor işte o zaman da. Yani o kadar sallanması da inandırıcı değildi, böylesi de olmadı. Sallanırken sanki lokmayı yutmadan ağzımızda çevirdik durduk, şimdiyse yeni lokmayı çiğnemeden yutuyoruz gibi. Neyse, Fulya'nın hamilelik durumu ortaya çıkacak, bu telaş ondanmış. Yine de şu uzun bölüm içinde en oh dedirten yerlerdendi Hasret ve Mehmet Emir'in, iki mutlu olmayı hakeden, iyi kalpli insanın mutluluğu.. Hülya'nın o mayhoş mayhoş, yapış yapış, kafa ütüleyen, hipnotize etmek uzata uzata, kesin peşinden kötü bir şey gelecek, bir şey isteycek, bir şey empoze edecek dedirten, \"Abiciiimleri, Fulyacııımları,\" hastanede Fulya'nın ikiz bebek beklediğini öğrendiklerinde, kendisine hiçbir kötülüğü dokunmamış, gıkı çıkmayan Hasret'e bile kötücül bakışları... Mehmet Emir'in de dizi kaderi arada kalmak gibi görünüyor. Efsun ve Hülya, Hasret ve Fulya... Öyle arada kalıyor ki, kendisi de artık tükendi \"Beni delirteceksiniz sonunda\" vb. dedi. Hem bu Hülya, Arda, Fulya niye ayrı eve çıkmıyorlar ki? Ya Mehmet Emir alsın Efsun'u taşınsın başka eve? Maddi sıkıntı yaşarlarken evi satmayı düşünmüşlerdi, yani sonuçta tercih etmezler tabii ama bir müze evde değil, hem sonuçta birinin evi olacak yine, yani bir aile ayrılsa iyi olacak konaktan, çünkü Efsun ve Hülya birbirleriyle geçinemiyorlar. Evde huzur yok. Ve Bahar gider... Gitmekte haklı mıdır? Evet. Ateş zaten kimsesiz, Bahar da artık kimsesiz. Mücella sözde, Bahar'ı çok seviyor gibiydi ama Bahar onunda umrunda değil. Ne öz hala sandığı Mücella, ne öz teyze sandığı Sultan, Bahar'ı aramıyor, sormuyor... Mücella'nın kıymetlisi İlyas, Sultan'ın kıymetlisi Efsun. Olay bu. Efsun da değişik bir bileşim. Hem yüzeysel, dertsiz tasasız gibi, hem de acayip acı çekebilen biri aslında. O yüzden böyle deli deli, dik dik, damara basmak ister gibi acımasız konuşuyor. İstiyor ki, kendi canı ne kadar yanıyorsa, onların da yansın canı. Bakıyor ki, sanıyor ki, onların canı yanmıyor, kendi canının yandığı kadar yakabilmek için böyle acı, ağır konuşuyor. Tatlı söze hasret bir kız."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-huzun-tunellerinden-eller-havaya-138", "text": "Geçen bölüm gibi yine hafif mutlu, layt bir bölümdü. Bu bölüme kadar Ömer'in davranışlarını, hissettiklerini, birilerine bahsetmesine gerek kalmadan anlayabiliyordum, hissedebiliyordum. Fakat bu bölüm Defne'yi alt katta, yeni tasarımcı olarak gördüğünde tutunduğu pardon takındığı kayıtsız tavrı hiç beklemiyordum, şaşırdım. Kaç bölümdür hüzün tünellerinde kaybolmuş Ömer İplikçi'yi neredeyse hop eller havaya moduna geçmiş buluverdik. Aslında bu iki sebeple hoşuma gitti. Hem şaşırmaktan hoşlandım, hem de Ömer'in üzülmeyişine sevindim, rahatladım. Defne'nin 26. bölüm fragmanında \"Yeter ya kendimi yıprattığım, düşün düşün manyağa döndüm\" dediği gibi, Ömer de yeter artık, koyu acı çekmesin. Defne'yi de hem bu bölümde hem de fragmanlarda eski enerjisine yaklaşmış ya da yoluna girmiş gördüm. Başlardaki gibi, enerjik, saf, sakin, yumuşak huylu, Ömer'e ilgisini böyle yaşayan bir Defne. Kariyerindeki yükselişle birlikte karakteri sertleşen, zaten uzun süredir gergin olan sinirleri daha da gerilen, artan sorumluluk ve stresle daha gergin bir Defne'nin karşımıza gelme ihtimali vardı ama Ömer'in el durumu Defne'yi yumuşattı. Bir de kaç bölümdür yazıyorum, tüm tutarsızlıklar Defne'ye diye. bu bölümde Defne biraz eski haline döndü, Ömer de dizinin ilerlemesi için herhalde elzem lazım olan tutarsızlık yükünü omuzladı, dolayısıyla böylesi fena da olmadı, biraz dengelendi gibi durum. Defne'nin haddi hatırlatıldığında \"Ömer Bey\" demesine karşılık bu kez \"Defne Hanım\"ı duymasını da dengelerin yerini bulmasına iyi bir işaret kabul ediyorum. Yazılı olmayan kurallarda, iş yerlerinde vb. amirlerin memurlara bey ya da hanım kullanmadan isimle hitap ederken, memurların bu hakkı olmaması hoş mu, ne kadar hoş? Buraya bir soru işareti bırakıp geçelim. Bir parantez açayım. Ömer Defne'ye bu \"Geride bıraktık, kayıtsızım, üzülmüyorum\" tavrını Defne istifasını verdiğinde de göstermişti ama o zaman bunun Defne'ye karşı bir maske olduğunu, Defne yanından gidip de Ömer yalnız kaldığında, acılı üzgün yani esas haline döndüğünde anlıyorduk ama bu kez bu tip işaretlere de rastlamadım. Bir de tuhaf bir ilişkileri var. Ömer sabah asansöre geliyor, Defne orada bekliyor, Ömer bir selam vermiyor, günaydın bile demiyor. Defne garibim sürekli tepkili. Defne olmasa belki de iletişimleri kopacak diyeceğim ama Ömer'in hali de hal değil, gelgitli. Neyse bu bölüm, ayrı gibi görünseler de birbirlerine yaklaştılar sanki. Ayrıca Defne'nin bu enerjik, vurgulu, hızlı hızlı makineli tüfek gibi konuşmalarından da hoşlandım. Defne bol bol konuşsun zaten. Ömer'in onu duymaya ihtiyacı var. Defne konuşmadı ya da konuşamadı, zaten sorunları da bundan kaynaklandı. Neriman, Necmi yüzünden, bir süredir Kiralık Aşk olayından iyice kopmuştu evet ama Ömer'i de hiç merak etmiyor, bir arayıp nasılsın demiyor. Halbuki Ömer'in ailesi ve en yakın akrabaları olarak, Necmi babası, Neriman da annesi gibi bir yerde. Bu Neriman'ı dizi içinde pasifleştiriyor. Halbuki Neriman bu aşkın merkezindeyken gidişatına bayağı etki yapıyordu. Aksiyon al diyerek, Defne senden hoşlanıyor, benden sana izin, falan filan diyerek Ömer'i motive ediyordu. Defne'yi zaten sürekli yönlendiriyordu. Gerçi tüm yaptıklarını da berbat etti sonra ama bu aşkın rengi, coşkusu, enerjisi için Neriman'a garip bir şekilde ihtiyaç var. O sebeple fragmandan sinyali verilen \"Volume 2\" için umutluyuz, bakalım. Bu gelişinde acı çeken bir İz var ve bu bana acıklı geliyor. Onun ısrarcı olmaktan çekinerek yaklaşma çabaları ve her seferinde Ömer'e ulaşamayışı... Sırf onun için geldiği bu şehirde Ömer'in kendisiyle arasına koyduğu soğuk mesafe. Ömer bu kez daha soğuk İz'e. Sanki önceki İz arkadaşıydı da bu kız iş için gelmiş biri, bir çalışan. Böyleyken, böyle. Yukarıda \"Hüzün tünelleri\" deyince, usta müzisyen Kayahan için sevenlerine, yakınlarına sabır, kendisine rahmet dileğiyle, namı diğer \"Adresim aynı\" şarkısıyla veda edelim, selam edelim. Yine Ömer'den Defne'ye gelsin: Adresim aynı, kaderim aynı, günlerim aynı geceler aynı... Özete göre Ömer tekrar çizebiliyor. Zaten bu bölümün sonunda da elindeki bandajı çıkarmıştı. Sonra fragmandan anlaşıldı ki, Passionis konkur için Cherie ile işbirliği yapma teklifinde bulunmuş. 2. fragman çıkmadan önce, o ingiliz firması iki firmanın tasarımlarını da beğenecek herhalde diye düşünüyordum, öyle değil ama böyle iş aynı yere vardı. Anlaşılan o ki, Ömer çizerek Defne'yi yenmek istemeyecek ve Cherie ile ortak bir üretim, birlikte çalışma gibi bir öneri getirecekler. Bu da Tranba'nın attığı kazığın batağından kurtulmak için birlikte çalıştıkları zamanların bir tekrarı olabilir. Gerçi onları izlerken kendi uykusuz, yoğun çalışmalarım aklıma geldiğinden mi nedir, romantizmden çok yorgunluk anısı var bende o sahnelerde ama bu kez üzerlerinde o kadar zaman baskısı olmadan, daha keyifli daha tatlı bir ortak çalışma olabilir. Diyorum ya, bu dizide milletin yaptığı ufak ya da büyük yanlışlar, bu ilişkinin işine yarıyor diye. Sinan'ın kendisinden beklenmeyecek acayip çıkışı, yani senin yetiştirdiğin kız seni yeniyor diye Ömer'e hönkürmesi Ömer'in içinde zaten fışkırmaya hazır yanardağ krateri içindeki su kabarcıklarını coşturdu ve al sana cam, al sana elim ve al sana kan revan. Şu işe yaradı bu durum, Ömer'in elinin titremesinden Defne'nin haberi yoktu ve çizemediğini bilmiyordu. Bu şekilde durum somutlaşınca Defne de başka bir tavır alma gereği hissetti Ömer'e karşı. Gerçi şurası tuhaf. Yani elini cama sokmuş bir Ömer bahsediyoruz, Süpermen'den de değil. El uf olmuş yani. E naz mı yapıyor niyaz mı, Defne niye sen şimdi çizemiyor musun yani, kaç bakalım falan diye onu kışkırtıyor. El yaralandıysa, sargılı falan, kalemi rahat tutamıyorsa, sen kışkırtsan kaç yazacak, ne istiyorsun, acısını seninle mi yensin istiyorsun, ya da bu acının psikolojik olduğunu mu düşünüyorsun. Yani Defne esas sorunu biliyormuş gibi mesajlar yağdırdı, halbuki bilmiyordu. Sinan demişken, devam, kısa bir zaman önce güvenmediği bir insana, yani Yasemin'e seninle rakip olmak şereftir falan filan diyerek iyiliğin sanki dozunu mu şaşırmış bir Sinan'la temas etmiş bulunduğumuz bir durumda, o Sinan birden Ömer'e içindeki rekabet duygusunun başka bir yüzünü gösterdi. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, bu ne Yasemin, bu ne Ömer. Yine de Sinan'ı işine karşı böyle tutkulu görmek hoşuma gitti. Şimdiye kadar daha teslimiyetçi bir Sinan vardı Ömer'e karşı. Halbuki ortaklar. Zaten Ömer'in İz'i Sinan'a sormadan çağırması da nahoş oldu. Gerçi Sinan da yine İz'le Ömer'e emrivaki yapıp biraz daha bizimle çalışacak demişti, İz'in ilk gelişinde. Ve Ömer Defne'ye yalancı çıkmıştı, İz yarın gidiyor demişken. Devam edersek, İtalyan konsolosluk davetinde de Sinyor Baggio'nun Sinan'a dair övgüleri, belki dizi başladığından beri Sinan için en önemli ve şaşırtıcı övgüler olmuştu. Krizlerden kurtardı bizi, zekasıyla falan, bir şeyler demişti. Sonra Tranba krizi zamanında da Ömer tasarım işini üstlenirken tüm organizasyon, planlama, üretim hepsini Sinan üstlenmişti. Doğal olarak, onun işiymiş çünkü onlar. Ömer karışamamıştı oraya, Sinan beklenmişti işin akması için. Özetle, Sinan'ın iş için öneminin daha çok altı çizilmeli. Ayrıca üstteki detaylar varken, Yasemin'in birden hop tasarım firması kurdum deyip bunu da mükemmel bir şekilde yapması diziyi pratik hayatla bağdaştıracaksak bir dehanın da Yasemin'de olduğunu gösterir. Eh, benzer benzeri çekermiş, neden olmasın, diyelim, devam edelim."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ihale-hangi-firmaya-kalacak-135", "text": "Passinois ve Cherie, bu iki rakip firma bir iş teklifi, ihale bir şeyler, karşı karşıya mı geliyorlar ne. Mekan Cherie nam mekana benziyor, kapılar badana boyalar falan ama senyör tasarımcı mı, ihale ustası mı, başköşede bilmediğimiz bir hanım, yoksa peşinde iki rakip firma mı adım adım, dünyanın kanunu besbelli, söyler hep aynı şeyi. Bu fragman yazısında Ajda bizi anıyor, hayırdır. Neyse, devamla ihtimal bu kadın iki firmadan bir iş için örnek istiyor. Her iki firmanın tasarımcıları da sıvıyorlar kollarını. Sinan Ömer'e \"Ellerinden öper\" diyor, Ömer de ekibine \"Seksi bir duruş istiyorum, kadına yeni bir deneyim yaşatmak,\" filan filan diyor. Sivri topuk medeniyetin en güzel buluşlarından biri, lafını da o ilk ortak toplantıda ihale ustasına söylüyor, sunuş konuşması. İz'in dediği genius olmakla cins olmak arasındaki ince çizgi lafı da toplantı devamında kendine güvenle hırsla meydan okumece. Tabii bunlar tahmin etmece. Beklemece görmece. Fragmandan görülüyor ki Ömer'in Defne'ye çizmelerini almaya geldiğinde gösterdiği sağlam duruşu pek de uzun sürmüyor. Ömer'in sinirler zaten gergin. O cam parçalama olayında bardağı taşıran Deniz Tranba'yı öğrenmesi olabilir. Üçüncü Deniz Tranba atağı. Yani Yasemin ve Defne bir arada, tamam da, Deniz Tranba olacak iş mi. Olacak işmiş işte. Olmuşken tam olsun hesabı. Deniz ve İz artık konuk falan değil, iç kadroya alınsınlar bi zahmet. Başka dizilerde ne baş karakterler onların konukluğu kadar bölümde bulunmadılar belki. Sanki bu ikisinin konuk diye yazılması sırf kiralıkçıları ayaklandırmamak için. Bakınız, sakin olunuz, onlar geçici, denir gibi. Bu arada Ömer camdan içeri ofisten dışarı, Kripton'a doğru yol alırken Defne de ya bir kedi gördü, ya da bir ses duydu sanki! Toparlarsak çok şey söylemeyen gizemli bir fragman. Sinan yine relaks, işin gırgırında. Durumlara bozulmamış. Bu huyu iyi. Yasemin'le karşılıklı Kiralık Aşk melodisini söylüyor gibiler de logoya mı neye burun kıvırıyor, sahnenin ya devamında ya önünde kalmış. Ömer Defne'ye karşı yumuşamış, Defne atara depara kalkmış. İz Ömer'e \"Boşver sen affet gitsin aldırma, büyüklük sende kalsın sonunda, sen sarıl o sana sarılmazsa\" mealinde Defne'yle arasını yapar gibi ışıklı mışıklı konuşsa da, \"İz'le Ömer\" ezberinden vazgeçmemiş, belliydi zaten. Genç, güzel ama Ömer yakında. Zaten ortada sırf iş için salınan bir İz görmek hikayenin aşkına hizmet edebilir mi? Yine de belli olmaz, senaryo çok inişli çıkışlı girintili çıkıntılı patikalı bir rota izliyor. Patika, yol, rota deyince, yazımızı Ajda Pekkan'dan \"Sana Doğru\" şarkısıyla bitirelim, selam edelim. Arrivederci... Defne'nin ofisi. Ömer gürültü için hesap sormak üzere fırtına gibi içeri girip, ofiste Defne'yi görmüştü. Oradan devamla, aralarında ne geçti de Ömer böyle sakinleşti ve buraya sırf sohbet için gelmiş gibi mutlu mesut, \"Sırtın nasıl,\" diye sorabiliyor?. Yani sen daha az önce öğrendin ki buraya sana rakip bir firma geliyor, üstelik Defne orada çalışıyor. Hatta belki Yasemin'i de öğrendi. Durumu nasıl bu kadar kolay atlatıp da muhabbeti \"sırtın nasıl\"a vardırdı, hayret ki hayret. Aslında Ömer Defne'yle iki kelam etmek istiyor, sırtı falan pek de merak ettiği yok. Maksat Defne'yle biraz vakit geçirsin. Yani yanında durabilmek için banane. Defne'nin de atarı tuttu. Gerçi O da haklı, çünkü düşüp sırtının yaralandığı o akşam asıl kalbi yaralamıştı. Ömer ayrılık konusunda net, katıca bir tavır koymuştu ortaya, \"Ben elimden geleni yaptım. Fazlasını hatta. Eminim. Bu kadar Defne. Bu kadar vazgeçebiliyorum kendimden. Parçalarımı biraraya getirmeye çalışıyorum. Bir yolunu bulacağım.\" falan demişti. İlişkiye kapıyı tamamen kapatmış gibi konuşmuştu. Ama Defne için asıl yaralayıcı olan, herhalde kapıdan çıkarken \"Defne\" diye seslenip Defne de umutla ona döndüğünde, \"Çizmelerin\" demesiydi. Unutma, al öyle git, diyor yani. Yani tekrar gelmesini isteseydi, barışmak için o çizmelerin evinde kalışını bir fırsat olarak görebilirdi. İz'e gelince, yani İz gelince... Doğrusu iki aşık birbirine sevse, elli tane İz gelse vız gelir. İz gerçek bir tehlike değil. Bir şey yapamaz. Ömer kalbi birindeyken nasıl başkasıyla romantizmler, bir şeyler yaşasın? Ha, vakit geçirir mi... yani... dostça. Önceki gibi. Bu da Defne'yi kıskandırır mı... yani... neden olmasın. Ömer Defne'yi Deniz'den, Defne Ömer'i İz'den kıskanacak ki, denge olsun. Daha önce de Ömer Sinan'ı, Defne İz'i... A bir de Feryal vardı, Feryal'i kıskanmıştı. Evet, durum eşit değilmiymiş ne... Defne 2-1 önde. Ama Feryal sabahtan akşama bir güncük bir kıskanmaydı, ihmal edilebilir. Neyse, İz miz vız, özetle. Zaten bu aşkta sorun bu iki kıvılcımlının, titreşimlinin dış kuvvetlerle değil birbiriyle mücadele etmesi. Onlara birbirlerinden değil de başkalarından zorlama gelseydi herhalde hikayenin gelişatı bu kadar üzmezdi, kendinden de bir nebze soğutmazdı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-iki-super-kahramaninin-dusundurdukleri-919", "text": "Netflix'in Çağatay Ulusoy'un başrolünde yer alacağı, İstanbul'da geçen, fantastik bir dizi yapacağı duyulduğunda müthiş heyecanlanmış ve sabırsızlıkla beklemeye başlamıştım. Dünyanın en büyük ve en popüler eğlence platformu ülkemizde geçen; bizim oyuncularımızla, bizim yaratıcı ekiplerimizde, bizim dilimizde çekilecek bir işi dünyaya sunacaktı. Kişisel zevkime hitap etmesi bakımından türünün fantastik drama oluşu da ayrıca heyecan vericiydi benim için. Dizinin çekimleri gerçekleşti ama yayın tarihi bir türlü netleşmedi. Çekilen sahnelerin beğenilmediği, sonuçtan memnun olunmadığı gibi türlü söylenti yayıldı. Nihayet 2018'in bitimine iki hafta kala The Protector - Hakan: Muhafız platformdaki yerini aldı. Gecikme ve söylentiler biraz heves kırsa da yayın gününde merakla başına oturdum ve iki gün içinde tüm bölümleri izledim. Ne var ki hakkında yazmaya karar verebilmem bir ayımı aldı. Lafa neresinden başlayacağımı, neden söz edeceğimi bilemiyordum. Bütün sezon, hiç zorlanmadan ve sıkılmadanbir çırpıda bitmiş olsa da genelde çok da olumlu konuşamayacağım, övgüden çok yergi içeren bir yazıya girişmeye çok iştahım yoktu. İstanbul fantastik bir hikayeye konu edilmeye çok uygun bir şehir elbette. Bu bakımdan hikayenin geçtiği sahnenin İstanbul oluşu memnun edici olsa da ilk kareden finale kadar tüm bölümler turistik bir tanıtım filmi havasındaydı çoğunlukla. Yan karakterler için ilgi çekici diyebilmek mümkün olsa da, ana karakterimiz Hakan hiçbir yeteneği, belirgin bir özelliği olmayan, son derece sıradan bir gençti. Ana karakterin hikayeye bu şekilde başlamasında yanlış bir şey olmasa da dizinin en büyük sorunlarından biri Hakan'ın bütün bir sezonu hiçbir gelişim ve dönüşüm geçirmeden tamamlamasıydı. 'Sadık olanlar'dan aldığı son derece yüzeysel ve göstermelik süper kahraman eğitiminden söz etmiyorum; yaşanan onca ölüm, görevi ve kendi kimliğiyle ilgili öğrendiği onca şey, girip çıktığı onca maceradan sonra Hakan'da biraz bile olgunlaşma, gelişme görmek mümkün değildi. Bütün olan biten İstanbul'u düşmanlarından korumak için oluyorken final sahnesinde bile Hakan bu şehri korumaya yönelik bir nebze olsun sorumluluk duygusu ya da bağlılık duymuyordu. Netflix'in şimdiye kadar en beğenilen projelerinden olan Marvel's Dardevil, verdiği uzun aranın ardından geçtiğimiz sonbaharda üçüncü sezonuyla ekran geldi. Hem kişisel fikrimce şu ana kadarki en iyi sezonuydu Daredevil'in hem de en iyi eleştirileri aldığı sezondu. Yine hiç sıkılmadan, bir bölüm bitmeden merakla diğerini açtığınız akıcı bir Netflix işi olmasının yanı sıra, uzun zamandır gördüğüm en iyi karakter çalışmalarını barındıran, derin, katmanlı ve son derece ustaca çekilmiş bir dramaydı. Mevcut karakterlerin geçmişlerinin yanı sıra, diziye bu sezon katılan yan karakterlerin hikayeleri öyle bir içine çekiyordu ki izleyiciyi, insan her bir yan hikayenin başlı başına bir sinema filmi olmamasına hayıflanıyordu bile. Daredevil'in baş düşmanı Fisk'in planları öyle ince hesaplanmıştı ki çok sayıda FBI ajanını manipüle ederek avucunun içine aldığını izlerken aslında manipüle edilerek yönlendirilenin izleyici olduğunu hayranlıkla fark ediyordunuz. Ne var ki bu harikulade sezona rağmen Netflix, aniden Daredevil'i sonlandırdığını, üçüncü sezonun Netflix'te yayınlanacak son sezon olduğunu duyurdu. Dizinin hayranlarında büyük bir şok etkisi yaratan bu karar tartışılmaya başladı. Disney'in, telifi kendisine ait olan Daredevil'i yeni kurduğu dijital platformda yayınlamak istemesi pek çok kişinin inandığı sebepti. Bununla birlikte dizinin son sezonun Netflix'i tatmin edecek kadar izlenmemiş olduğu haberleri de dolaşıyordu ortalıkta. Screenrant. com'un açıkladığı, resmi olayan sayılara göre Daredevil'in üçüncü sezonu, ilk haftasında önceki sezona göre %57 daha az izlenmişti ve Netflix için böylesi maliyetli bir prodüksiyonu sürdürmek anlamlı değildi. 'Başarı' hedefine ulaşmaksa, tv yayıncılığı anlamında ise hedef kitleyle tam olarak buluşabilmekse, evet Hakan: Muhafız daha başarılı. Süper kahraman hikayeleri, 'eğlence' sınırları dışına çıkmayacak bir ölçüde derin ve duygusal olabilen çocukluk travmalarını kabul ederken, sarsıcı bir gerçekçilikteki karanlık karakter gelişimlerine izin vermeyecek bir tür. Bu nedenle, ait olduğu türden beklendiği gibi, Hakan: Muhafız'ı izlerken hangi duygu içine girerseniz girin, sonuçta eğlence sınırları içinde kalıyorsunuz. Daredevil ise tüm karakterleri ve onların içine düştükleri çıkmazlarlarla, insanın en karanlık köşelerini işlerken, nihayetinde bir süper kahraman hikayesi olduğundan 'sıkıcılaşmamak' adına aniden bu zeki ve karmaşık karakterleri tekme-yumruk kavga ettirmek zorunda kalıyor. Türün hayranları katılmayacaklardır belki ama Netflix'te üç sezon boyunca izlediğimiz Daredevil ince ve derin senaryosu, karanlık ve gerçekçi dünyasıyla, ait olmaya çalıştığı türün çok ötesinde bir proje. Kabına sığamayan bir içeriği olduğu ve eğlence beklentisindeki izleyiciye ağır geldiği içinse başarılı değil maalesef."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-istanbullu-gelin-senaryosu-sahibine-kavustu-544", "text": "İstanbullu Gelin'in 9. bölümü şimdiye kadar yayınlanan en iyi bölümlerinden biriydi. İlk bölümle birlikte benim favori bölümüm oldu hatta. El değiştirdiğinden beri zaten oldukça iyileşmeye başlayan senaryo 9. bölüm itibarıyla kıvamını buldu, derinlik kazandı. En önemlisi de bölüm boyunca olan olayların, adeta bir duvar örer gibi birbirine bağlanması. Çoğu dizide olanların sadece bölümü kurtarmak için gerçekleştiğine, bölümlük heyecanlarla izleyicinin ilgisini çekmek için işlendiğine ve hikayenin bütütüne hizmet etmediğine tanık oluyoruz ne yazık ki. İzleyicinin bir sonraki sahneyi de sonraki bölümü de merak etmesinin en önemli yolu bu ilişki; olayların birbirine bağlanarak bir yol oluşturması. Geçen bölümde İpek'in beğendiği bir evi Fikret'in ona almak istediğini izlemiştik. Gerçi, kabul etmeliyim ki, konak ve konağın hanımı olma takıntısı bulunan İpek'in, arada bir kaçamak yapmak, yalnız kalmak için bir ev istemesi çok inandırıcı değildi; özellikle de Fikret'le vakit geçirmekten pek hoşlanmadığını düşünürsek... Belki altı doldurulamadı, belki iyi işlenemedi ama konu bu bölüm çok faydalı bir yere bağlandı. Bu ev alma konusu Fikret ve Faruk arasındaki krizlere bir yenisini ekledi. Şimdiye dek bize gösterilen karakterlerine uygun olarak Faruk kendisinden habersiz yapılan böyle bir ödemeye onay vermedi. Esma da Faruk da ayrı bir ev almayı gereksiz buluyorlardı, tonlarca evleri vardı orada burada zaten. Fikret, özellikle Faruk'un gözünde kendisine ait, bağımsız bir hayatı olabilecek, kararlar alabilecek biri değildi. Her ne kadar yaptığı hiçbir şeyin önünü arkasını düşünmese de, ağabeyini haklı çıkaran tonlarca beceriksizliği, kifayetsizliği olsa da, iş güç sahibi, evli, yetişkin bir adam olarak böyle kısıtlanmayı, aşağılanmayı kabullenemedi. İpek'in sürekli hakir görmeleri, Faruk konusunda onu hırslandırmaları ve son olarak İpek'in babasının da devreye girmesiyle Fikret iyice sıkıştı, hırslandı. Bir çıkış olarak da Adem belirdi yeniden yanında. Adem'in şimdiye kadar takmaya çalıştığı ama her seferinde Faruk tarafından savuşturulan çelmeler de bir üst seviyeye geçti ve Faruk'un hemen yanı başında, sinsi sinsi büyüyen bir felakete dönüşmeye başladı. Birbirinden tamamen bağımsız görünen İpek'in yükselme hırsı ve Adem'in intikam hırsı da üst üste koyulan tuğlalar oldu bu hikayede. Ama bu gelişmenin de bir noktada ana hikayeye, Süreyya-Faruk evliliğine bir sorun olarak ilişmesi gerekecek. Aksi halde kendi başına hareket eden, savruk bir yan hikaye olarak kalır yalnızca. Senaryodaki güzel gelişmelerden bir başkası da karakterlere genel olarak duygusal derinlik gelmeye başlaması. Esma'nın, özellikle beşik konusunda belirginleşen aile ve ne olursa olsun birarada olma hassasiyeti çok daha belirgin işlendi bu bölüm. Şimdiye dek Esma için ailesinin, yönetebileceği, kontrol edebileceği bir egemenlik alanı olduğunu görmüştük sadece. Bu bölümdeyse Esma'nın özlemlerine, yitirip gitme korkusuna da tanık olduk. Hatta Esma ve Süreyya arasında, onun anne-babasının fotoğrafı üzerinden kurulan kısa süreli bir iletişime, bir duygu ortaklığına bile tanık olduk. Aile Esma için en önemli şeydi neticede. Şu ana dek benim gözümde 'çalıştığı evin, genç-uçarı oğluna gönlünü kaptırmış kız'dan öte fazla bir önemi olmayan Bade de çocukken, sosyal konumların bilinmediği ve öneminin olmadığı bir zamanda 'oyun arkadaşı'na aşık olduğunu anlattığı sahneyle bir karakter kazandı gözümde. Murat'ın gözünde bir mutfak eşyasından çok farkı olmadığını anladığında da Bade'nin hikayesinin ne yöne doğru gideceği belli oldu. Bağlantıların başarılı kurulmasının ve karakter derinliğinin yanı sıra senaryoda ustaca uygulanan bir diğer konu da karakterlerin ekran süresi, hikayede kapladıkları alan. Son birkaç bölümdür karakter sürelerinin dağılımı çok başarılı. Hiçbir yan karakter, ana karakterin önüne geçmiyor. Hiçbir yan hikaye, esas hikayeyi gölgelemiyor; etrafında, destekleyici bir unsur olarak devam ediyor yalnızca. Kendisine az yer bulmasından şikayet ettiğim Osman bu bölümde hem beklenmedik bir şekilde annesinin ilgisini çekebildi hem de bölüm sonundaki bombalardan birini patlattı: Okulun açılışında ona hediye etmek üzere Süreyya'nın keman çalarken resmini yapmıştı Osman. Elbette herkesi hayrete düşüren bir hediye oldu bu. Fazlaca emek isteyen ve hassas bir hediyeydi. Henüz Dilara dışında bir anlam yükleyen olmadı ama Osman'ın duyguları, Dilara'nın daha öncede dikkatini çekmişti; bebek haberini aldığında moralinin bozulmasıyla. Bölüm'ün peş peşe iki büyük finali oldu aslında. Kendisi öyle planlamasa da olayların onu oraya sürüklemesiyle Begüm, okul açılışında Faruk'la karşılaşmaya karar verdi. Her ne kadar bu görüşmeye Emir'in ısrarı neden olsa da Begüm, Emir'i oraya getirmemeyi başarmıştı. Herkesin önünde gerçekleşecek olan bu karşılaşma önümüzdeki bölümün çok gerilimli geçmesine neden olacak. Ama esas gerilim bölümün diğer finalinde yaşanan olayla yaşanacak. İpek'in odasından çaldığı gerdanlığı İstanbul'da satmaya çalışan Senem, Esma'ya yakalandı. Süreyya'dan kurtulmak için arayıp durduğu fırsat kucağına düşen Esma sevinç içinde suç üstü yakaladı Senem'i. Bu durumun tanığı, delili de var ayrıca. Yani konunun geri dönüşü yok. Bu olay Süreyya'yı öyle zor bir durumda bırakır ki, suçu işleyen kendisi olmasa bile konaktaki herkese karşı çok zor bir duruma sokar onu. Bu olayın nerelere varabileceğini, nasıl sonuçlanacağını kestirmek güç. Her ne kadar sonraki bölümlerde işlenmesi beklenebilecek 'intikam isteyen gayrımeşru kardeş', 'geçmişten çocuğuyla gelen eski sevgili' gibi konuları çok erken tüketiyor olsa da İstanbullu Gelin, işleniş olarak doğru yolda. Dizinin ilk bölümlerinden beri ilk kez yeni bölümü gerçekten merakla ve heyecanla bekliyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-istanbullu-gelinin-en-buyuk-sansi-567", "text": "İstanbullu Gelin dizisi, çoğu dizide rastlayamadığımız bir şansa sahip: karakterlerini seven ve başlarına gelen olayların onları nasıl etkileyeceğini merakla, heyecanla işleyen bir senaryo grubu. Aslında dizide şu an olup biten hemen hiçbir şey daha önce izlemediğimiz, bizleri şaşırtabilecek olaylar değil. Mütevazı bir hayatı olan genç bir kadın, kendi dünyasına çok uzak olan zengin bir iş adamına aşık olur; onunla evlenir ve istenmeyen gelin haline gelir. Kayın validesi dünyayı ona dar etmeye çalışır. Bu arada adamın eski sevgilisi, kimsenin haberinin olmadığı bir çocukla çıkagelir; üstelik kadın çok hastadır. Adamın bir de kendisine düşman, gizli bir kardeşi vardır... Milyonlarca versiyonunu, defalarca izlediğimiz bir hikaye. Ne var ki İstanbullu Gelin'in senaryo grubu, karakterlerini öyle incelikli ele alıyor, onlara öyle şefkatle yaklaşıyor ve izleyiciye bu karakterleri öyle bir sevdiriyorlar ki, nasıl olaylar yaşandığını değil; yaşananların karakterlerimizi nasıl etkilediğini, ne hissettiklerini, olan bitenin ilişkilerini nasıl etkileyeceğini merak ediyor buluyoruz kendimizi. Duygularının derinlerine iniyoruz, onlarla ahbaplık ediyoruz, teselli ediyoruz... Ekrana bakmayı sürdürmek için de birbirini kovalayan 'heyecanlı, şaşırtıcı' olaylara ihtiyaç duymuyoruz. Elbette her şey böyle şahane giderken birkaç şey aksamıyor değil. Süreyya'nın teyzesi Senem'i bir türlü bir yere yerleştiremiyorum örneğin. Hikayenin başında sürekli bunalımda olan, öfkeli, Süreyya'ya da hayatı zorlaştıran biri olan Senem, şimdi sürekli Süreyya'nın yanında, ona destek olan, enerjik birine nasıl dönüştü? Kısa bir ziyaret için geldiği konakta belirgin bir gerekçe olmaksızın nasıl kalabiliyor? Ayrıca o gerdanlık konusu ne oldu? Bölümler önce Esma, Senem'in gerdanlığı çalmış olmasını, isteğini yerine getirmesi karşılığında örtbas etmişti. Ne isteğinin ne olduğunu tam olarak öğrenebildik ne de konu ilerledi, bir yere vardı.. İpek de ne olacağına, nasıl gelişeceğine karar verilemeyen karakterlerden. Onu Faruk'tan çok, konağın hanımı olma konusunda takıntısı olan bir karakter olarak tanıdık. Sonra Fikret'tle yaptığı evlilik öyle anlamsız, amaçsız göründü ki İpek'in Faruk'a deliler gibi aşık, gözü ondan başka bir şey görmeyen biri olduğuna inanmız beklendi bizden. Hem de öyle bir dönüşümle falan da değil. Güya İpek, baştan beri Faruk'a öyle çok aşıktı ki, Fikret'tle alelacele evlenmesinin tek nedeni de Faruk'a biraz olsun yakın olmaktı. Bir şeyleri temize çekmek ister gibi, sürekli olarak annesiyle 'Aklıma konağı sen soktun' 'Bu Faruk takınıtısı nedir, konak takıntısı nedir?' 'Esma'nın gelini olunmaz' 'Anne, sen sebep oldun'... gibi tutarsız, her bölüm değişen suçlamalarla İpek ve annesi birbirlerine atıp duruyorlar topu. Geçen bölümdeki 'Ben Faruk'la aynı çatı altında nefes almadan yaşayamam' konuşması ' Aşk'ı Memnu'nun unutulmaz 'Ölüyorum anne, anlasana' sahnesini hatırlatsa da aynı etkileyicilikte değildi elbette. İpek de aşkı da, Bihter'inki gibi adım adım, an be an işlenmiş bir dönüşümün; kendiyle ve etrafındaki herkesle savaşan bir kadının hikayesi olmaktan çok uzak. İpek'in hikayesinin altı sağlamlaştırılmadığı için inandırıcı olamıyor. Bu iki karakterin, miras kaldıkları yeni senaryo grubumuzun onları ne yapacağını bir türlü bilemememeleri ve hikayelerini sevememeleri yüzünden böyle savrulup durduklarını düşünüyorum; çünkü sevdiklerinde oya gibi işliyorlar her duyguyu, her diyaloğu. Ve İstanbullu Gelin'i izlemeye doyulmaz bir keyif haline getiriyorlar. Her İstanbullu Gelin yazımda yer alan yakınmaya yer vermeden bitiremem bu yazıyı: Osman'a da bir hikaye yazın artık. Yazık oluyor karaktere."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-iz-giderken-bizi-birakti-126", "text": "İz gitti gitmesine, ama giderken Defne ve Ömer'in \"Biz\" olmasına güzel bir katkıda bulundu. Adeta bir hediye verdi. Bu bir tahmin tabii ki: Nazlıcan'a Ömer'in Marsilya'ya kendisiyle geldiğini söyleyen ve Defne'yi aratan, kontrole tutsak olmuş Defne'nin içinden sırılsıklam aşık Defne'yi çıkaran, Külkedisi'ni İskandinav bir prensese çeviren İz oldu. Masaldaki orta yaşlı tombiş peri, bu masalda karşımıza gayet güzel bir k'iz olarak çıktı. Bu bölümde ayrılma konusunda niye ofiste kim ağzını açsa Ömer'i haksız buluyor? Bunu anlamak, epey uzaktaki bir araziyi görmek gibi zor görünüyor. Sinan'ın yaptığı, Passionis'in bir ortağı olan Ömer'e ihanet değildi sadece. Aynı zamanda özgün bir ürün tasarlayan, ticari bir ürün üretse de üretim süreci bakımından bir sanatçı sayabileceğimiz Ömer'in tasarımını çalmaktı bir bakıma. Bir sanat eseri, satılarak el değiştirmiş de olsa, hep onu yapan sanatçınındır. Sinan Ömer'in rızası olmadan tasarımlarını Deniz'e vermekle Ömer'in eserlerini, onlara aktardığı duygularını, aşk acısını, emeğini de çalmış oldu. Dikkat çekici bir nokta: Bu bölümün başında uzun süre Ömer görünmedi. Assolist gibi gecinden mi akışa girecek diye düşündürdü. Fakat aksine, ışıklar içinde önden ve şaşaayla değil, adeta arka kapıdan girdi: Lansmanda, mekanın loş arka kısmında, tenhada, arkadan görünerek. Öyle sessiz sedasız..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kafasi-farkli-tikirdayan-dizi-halka-941", "text": "TRT'de ekrana gelen, ES Film tarafından hazırlanan, senaryosunu Aziz Tuna C. ve Ali Demirel kaleme aldığı, Volkan Kocatürk'ün yönettiği 'Halka' polisiye-suç-mafya türünde bir dizi. Hikayeye 25 yıl önce gerçekleşen bir cinayetle başlıyoruz. Hızla günümüze dönerek, polisin olayı yeniden ele alışını görüyoruz. Polis yıllar önce gerçekleşen bu olayla ilgili eline yeni geçen bir DVD'nin uzun zamandır peşlerinde oldukları Halka suç örgütünü çözmek ve çökertmek için önemli bir araç olduğuna inanıyor ve DVD'nin gönderilmiş olduğu, hırsızlıktan tutuklu olan ve söz konusu cinayetin kurbanı Eren Karbulut'un oğlu Kaan'a Halka örgütüne sızması için işbirliği öneriyor. Son yıllarda ülkemizde mafya dizileri ve polisiyeler popüler olmuşken, 'Halka'nın bu kadar özgün, sıra dışı olduğunu söylemeye sebep olan nedir peki? Konuya bakış açısı, derinliği, çok katmanlılığı ve anlatım dilinin farkı. Bu dizi sadece bir suç örgütünün çökertilmeye çalışmasının hikayesi değil; her biri karmaşık, sıra dışı ve derin karakterlerin kendi içindeki sırları, bilinmezlerle dolu karanlık geçmişleriyle bir psikolojik gerilim aynı zamanda. Ana karakterlerimizden Cihangir'in, hafızasında yaşadığı boşluklar, varlığından haberdar olmadığı diğer yaşamı, gördüğü sanrılar, zihninde onu rahat bırakmayan Terzi'yle diyaloğu ve kendi hafısında iz sürüşüyle dolu olan ikinci bölüm, ekranlarımızda gördüğümüz ender psikolojik gerilim örneklerinden biriydi. Çok da ürpertici, etkileyici ve başarılı bir örnekti aynı zamanda. Cihangir'in hikayesi dizinin en merak uyandırıcı unsurlarından. Zihnindeki karışıklık, hafızasındaki boşluklar, yurt dışında geçirdiği sürede ne yaşadığı gibi konuların tümü, Halka örgütü ve aynı zamanda Eren Karabulut'un asıl çocuğu olmasıyla bağlantılı. Dizinin diğer karakterlerinin hikayelerinin de her biri yine gizemli, merak uyandırıcı ve hatta zaman zaman şoke edici. Kaan'ın kendisine tuzak kurarak tutuklanmasına sebep olanları ararken bir yandan da bu DVD'yi göndererek bu işe onu sokan kişinin amacını bulmaya çalışması... Annesi Hümeyra'nın halı saha işleten, oğluyla mütevazı bir hayat yaşamaya çalışan, kendi halinde bir kadın gibi görünürken Halka örgütüyle çok kritik ve şaşırtıcı bir iş birliği içinde olması... Herkesin korkulu rüyası olan Terzi'nin, örgütün bir çeşit esiri olmasına sebep olan sırları gibi... İzlediğimiz sahnelerin geçmiş bölümlere bağlantısını izleyiciye hızla hatırlatan mini özetleri; gerçekleşen şaşırtıcı, beklenmedik olayların merak uyandıran öncesini yine hızla geri dönüşlerle veren ve gözünüzü ekrandan iki dakika bile ayırıp başka bir şeyle ilgilenmenizin mümkün olmadığı temposuyuyla dizinin kurgusu da, bölüm içinde heyecanı, gerilimi ve enerjiyi yüksek tutan unsurlardan. Serkan Çayoğlu, Hande Erçel, Kaan Yıldırım, Hazal Subaşı, Nazan Kesal, Ahmet Mümtaz Taylan, Burak Sergen, Umut Karadağ ve Erdal Yıldız'dan oluşan ana kadro başta olmak üzere, tüm oyuncu kadrosu doğru seçilmiş ve performanslar da tatmin edici ama özellikle bir kişinin performansı öne çıkıyor: Kaan Karabulut'u canlandıran Kaan Yıldırım. Dizideki karakterler tarafından bazen 'neşeli' bazen 'cıvık' olarak adlandırılan bir enerjisi, deli doluluğu var Kaan karakterinin. Aynı zamanda zeki, yaratıcı, becerikli biri de. Kaan Yıldırım, hem bu ayarı tutturulması zor, kolayca iticileşebilecek özellikleri çok dozunda sunuyor hem de karakterinin korkmak, öfkelenmek, kafası karışmak gibi çeşitli duygularının tümünü çok insancıl bir sıcaklıkta veriyor izleyiciye. Her notaya tam zamanında ve ölçüsünde basıyor. Değinmeden geçemeyeceğim, kişisel olarak memnum olduğum iki konu daha var 'Halka' ile ilgili: İlki; dizide işlenen suç örgütü pek çok gözü pek, etkileyici ve gizemli karakteri barındırsa da tarafı olunanın, izleyiciye daha yakın bir mesafeden ve olumlu olarak sunulanın hep güvenlik güçleri ve kanun oluşu. Suçun bir anlamda pırıltılı ve cazip gösterilme yoluna gidilmemesi. Diğeri ise çok güçlü kadın karakterleri. Ekranda izlediğimiz hemen hemen tüm yapımlarda, özellikle de aksiyon-polisiye-suç türündeki dizilerde neredeyse hiç göremediğimiz derecede tüm kadın karakterlerin etkin, cesur ve aksiyonun tam göbeğinde ana unsurlar olarak var olmaları. 'Kafası farklı tıkırdayan Hümeyra'nın daha ilk bölümden sinyallerinin verildiği gibi, örgütün içinde çok etkin ve sürprizli bir konumda olması... Müjde'nin babasının yaptığı tüm işlerde etkin bir görev almak ve veliahtı olmak için durmak bilmez mücadelesi... Bahar'ın yine hikayede önemli bir rolü olan, gözü pek bir polis olması gibi... Halka çok tedbirli, gizemli, kimsenin çözemedi karmaşık bir örgüt olarak işlendi. Öyle ki polis, değil yakalamak, henüz varlığını bile ispatlayabilmiş değil. Örgüt üyeleri, varlığını ailelerinden bile saklıyorlar. Kendileri de liderin kimliğini bile bilmiyor. Böyle bir gizem her şeyi izleyicinin hayal gücüne bırakıyor. Çok görkemli, büyük ve tedirgin edici bir hayal beliriyor. Bununla birlikte biz aniden Halka'nın lideri Cengiz Erkmen'i bir apartman dairesinde pencere önünde, aciz denebilecek şekilde otururken bulduk. Olayın çapı biraz küçüldü, gösterişi azaldı. Bu anlamda Cengizhan'ın açığa çıkışı biraz hayal kırıklığıydı. İşler bundan sonra çok şaşırtıcı bir hale bürünmezse elbette... Kişisel bir memnuniyetsizlik olarak da jeneriği eklemeliyim. Halka'nın daha yaratıcı, daha sıra dışı, kendisine özgü bir jeneriği hak ettiğini düşünüyorum. Bu saydığım ufak tefek eksikler Halka'nın bütündeki başarısını gölgelemekten çok uzak yine de. İzleme keyfi ya da inandırıcılığı olumsuz etkileyecek düzeyde değil."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kahraman-mi-vatan-haini-mi-356", "text": "Kanal D'nin başrollerinde Halit Ergenç ve Bergüzar Korel'in yer aldığı, uzun zamandır beklenen dönem dizisi Vatanım Sensin nihayet yayın hayatına başladı. İlk bölümüyle AB ve ABC'de sırasıyla 7.85 ve 7.32 reytingle birinci olarak oldukça iyi bir başlangıç yaptı. TOTAL'de ise aldığı sonuç biraz sürpriz oldu. Yaz sezonunu birinci götürüp, Bodrum Masalı'nın gelişiyle konumunu kaybetmeye başlayan, son birkaç haftadır ise yeniden yükselişe geçen Yüksek Sosyete TOTAL'de geçen haftaya göre neredeyse 1.5 puan artışla 6.07 reytingle birinci oldu. Vatanım Sensin TOTAL'de 5.73 gibi, prodüksiyonun büyüklüğüne göre mütevazı bir reyting oranıyla ikinci sırada başladı. Aslında hemen her başarılı dizi, ilk bölümünde kendi potansiyelinin altında oranlarla başlar ve hafta boyunca yayınlanan tekrarlar ve fısıltı gazetesinin etkisiyle sonraki bölüme oranlarını yükseltir. İlk bölümüyle sosyal medyada büyük ses getiren ve genelde olumlu yorumlar alan Vatanım Sensin için de büyük ihtimalle bu şekilde olacaktır. Yalnız burada dikkat çeken bir konu var: Dizinin ilk bölüm tekrarlarının aldığı oranlar hayli düşük. Özellikle, diğer gruplara göre daha az izlendiği TOTAL'de 1.72 reytingle otuz birinci olan tekrar bölümün bu denli az izlenmesi gelecek hafta açısından endişe verici. Oldukça sıcak, etkili ve heyecanlı başlayan bölüm, şoke edici ve yine çok heyecanlı bir bölüm finaliyle tamamlandı ama bölümün ortası, belki yarısından çoğu oldukça temposuz ve dağınıktı. İlgiyi üzerinde tutmakta zorlanan bu kısımlarda seyirci rakiplere kaymış olabilir. Muhteşem Yüzyıl'ın da yönetmenleri olan Yağmur ve Durul Taylan inandırıcı ve gösterişli bir dünya kurmayı başarmışlar; dönemin ruhunu daha ilk sahneden doya doya hissediyorsunuz. Dönem dizi ve filmlerimizin çoğunda yaşanan dekor-kostüm-tavır yapmacıklığını hiç hissetmeden ekrandaki dünyaya kolayca kaptırıyorsunuz kendinizi. Hikaye çok doğru bir yerden başladı. Ana karakterimiz Binbaşı Cevdet'i cephede savaşırken; gözü kara, korkusuz bir asker olarak gördük önce. Hemen ardından Cevdet memleketi Selanik'e döndü. Burada hem çocukluk ve silah arkadaşı Tevfik hem de Miralay Nazım'la yaptığı konuşmalardan aynı zamanda vatanı için her türlü fedakarlığı yapacak, hiçbir şeyi vatanın üstünde tutmayan bir insan olarak tanıdık Cevdet'i. Hiçbir şeyi.. Çok sevdiği ve onu bütün kalbiyle seven eşi, çocukları ve annesini bile. Bu sahnelerde Cevdet'in çeşitli karakterlerle yapmış olduğu 'Vatan nedir, vatandan daha önemli şeyler yok mudur?' tartışmaları hikayenin ana konusu, fikri ve sınırlarını daha en baştan önümüze koymuş oldu. Sadece Cevdet, Azize, Tevfik, Miralay Nazım'ın karakterlerini anlamamız açısından faydalı olmadı bu; izleyicinin zihninde vatan kavramını farklı bakış açılarıyla tartışmaya açmayı da başardı. Bunu özellikle cesurca bulduğumu; dizinin kolaycılığa kaçmayarak, izleyicisini zorlamasını ve bir anlamda risk almasını da takdir ettiğimi söylemeliyim. Vatan kavramıyla ilgili bu konuşmalardan biri, özellikle duygusal olarak da çok etkiliydi. Cevdet'in Azize'ye şakayla karışık sorduğu \"Senin vatanın yok mu?\" sorusuna, Azize'nin Cevdet'in savaşlarda aldığı yaraları tek tek sayarak verdiği \"Benim vatanım sesin\" cevabı gördüğüm en güzel sevgi tanımlarından biriydi. Sahne çok güzel, samimi ve duygusal işlenmişti. Azize'nin cümleleri de çok dokunaklıydı. Azize dizideki tüm karakterer içinde en sevdiğim oldu. Kayınvalidesi'nin \"Biz de sevdik ama ben böyle seven görmedim. Bu kız beni korkutur\" dediği kadar var; bütün kalbiyle, varlığıyla seviyor. Sadece \"Ben ona bir şey olsa bilirim\" dediği kocasını değil, Cevdet'in yanmış bir köyde bulup eve getirdiği, Azize'nin \"o benim oğlum\" diye bağrına bastığı kundak bebeği Ali Kemal'i canı pahasına koruyacak kadar çok seviyor. Hatta Cevdet'i, Ali Kemal'i getirdiği için daha da çok seviyor. Sevdikleri için, yani kendi vatanı için feda edemeyeceği hiçbir şey yok Azize'nin de. Aslında dizinin etkili girişi burada kesildi. Bu olaylar müthiş akıcı ve heyecanlı ilerlerken bir yandan da küçük Ali Kemal'in Cevdet ve Azize'nin gerçek anne-babası olmadığını öğrenişine tanık olduk. Bu gerçekle yıkılan Ali Kemal'in arkadaşı Niko'yla girdiği tartışmada Niko öldü. Olayı gören başka bir çocuk da ahaliye haber verdi. Durumdan haberdar olan Azize, Ali Kemal'i korumak için bütün ailesini toplayıp çalıştığı hastaneye sığındı. Galeyana gelen kalabalık \"Ali Kemal'i isteriz\" diyerek hastanenin camını çerçevesini indirmeye başladı. Cevdet'in vuruluşunun aksine, bu olaylar nedense çok yüzeysel, hızlı, ayrıntısız geçildi. Biz kalabalığın geriliminin ya da ailenin korkusunun tırmanışını hissedemedik. Sonrasında Tevfik'in gelip onları oradan kurtarması, acilen hep birlikte İzmir'e gitmeleri gerektiğini ve Cevdet'in şehit olduğunu söylemesiyle hikaye bambaşka bir yola girdi adeta. Aradan 7 yıl geçti. Aile, öldü sandıkları Cevdet'in yokluğunda İzmir'de yaşamaya çalışıyor. Azize hala hemşire, çocuklar artık ergen. Kızlardan Hilal, şehit olmuş babasının görevini sürdürdüğüne inanarak siyasetle ilgili. Yıldız, Osmanlı'nın kaybettiğini ve egemenliğin Yunanlara geçeceğini kabul etmiş, İzmir'de yeni gelişen sosyal hayata karışma hevesinde. Ali Kemal işsiz, güçsüz, amaçsız kendini içkiye vermiş, bütün gün sarhoş geziyor. İlk başta Ali Kemal'in hala kimlik sorunu nedeniyle acı çektiğini düşünürken derdinin başka olduğunu öğreniyoruz. Ali Kemal 'aşık olmaması gereken birini' seviyor: Yıldız'ı. Bu İzmir sahnelerinin gereğinden uzun, çok sayıda yeni karaktere boğulmuş, olaysız, temposuz ve sıkıcı gelişmesinin yanında beni en rahatsız eden kısmı da bu aşk konusu oldu. Yıldız Ali Kemal'e hala \"ağabey\" diye hitap ediyor. Aralarında kardeşlik ilişkisi var. Ali Kemal'in Cevdet ve Azize'nin öz oğlulları olmadığının açığa çıkması hayatlarında hiçbir şey değiştirmemiş. Buna rağmen Ali Kemal, Yıldız'a aşık olabiliyor. On yaşına kadar öz kardeşi bildiği ve daha sonra da o şekilde yaşamayı sürdüğü bir kıza aşık olabilmesini kabul edilebilir bulmuyorum. On yaşındaki çocuk, yanlışlıkla gerçeği duymamış olsa kardeşi zannedip asla o gözle bakmayacağı bir kızı bir tek cümleyle başka bir yere koymamalı. Kan bağı olsun ya da olmasın, bu aile içi ilişkidir. Bu senaryo mantığına göre, konu sadece kan bağı ise, evlat edinilmiş çocuklar ve anne-babaları için de mi yaşanabilir bu durum; Azize ve Ali Kemal mesala? Senaryonun böyle bir konuya girmiş olması beni çok rahatsız etti. Üstelik bunu romatize etmek, bir aşk üçgenine dönüştürmek... Diziden soğuma sebebi olabilir benim için. Az önce söylediğim gibi, İzmir sahneleri açılışta yakalanan o heyecandan çok uzaktı. Ana karekterimizi Selanik'te yaralı, baygın bir şekilde Yunan askerleri tarafından bulunmuş olarak bıraktık. Aklımız Cevdet'e ne olduğunda kalmıştı. 7 yıl sonraya atladığımızdaysa sahneler geçim sıkıntısı, Yıldız'ın şımarıklığı, bir sürü yeni karakter, balolar, Ali Kemal'in orada burada taşkınlarıyla geçti. Aileyi İzmir'e getiren Tevfik bile görünmüyordu ortada. Nasıl olup da yedi yıl boyunca onları ilgisiz bırakmıştı? Tevfik ancak sahneler sonra ortaya çıktı. Bir karışık kira meselesi, alacaklar-borçlar... Net olmayan tonlarca şey. Yedi yıl boyunca Azize'ye hiç yaklaşmaya çalışmamış olan Tevfik, Azize'nin maddi durumu iyice zorlaşınca ona evlenme teklif etti. Önce asla bunu kabul etmeyeceği izlenimi veren Azize, çocuklarla baş edemeyeceğini anladığında teklifi kabul etmeye karar verdi. Ama ne yazık ki bütün bunlar çok yüzeysel bir şekilde, bir sürü ayrıntıya boğulmasına rağmen izleyiciyi konu içinde tutmayı başaramayan bir yığın olarak geçti. Bu süreçte işe yarayacak olan, Hilal'in babasının amacına kendisini adadığını, Yıldız'ın Yunan yönetimi yanlısı olduğunu ve Azize'nin bunca yıl Cevdet'in hatırasına sıkı sıkıya bağlı kaldığını görmemiz oldu. Bütün bu durumlar sonraki bölümler açısından önem taşıyor, çünkü bölümün sonunda öyle bir olay yaşandı ki... Yunan ordusunun İzmir'e girme sahnesi çok büyük bir şoka neden oldu. Bu aşamada Azize ve Tevfik'in nikahı; Hasan Tahsin'in vurulması, onunla çalışan Hilal'in Hasan Tahsin'in ardından gidişi, Ali Kemal'in ona engel olmaya çalışırken yakalanması olayları peşpeşe birbirine başarıyla bağlanmış ve ilişkilendirilmişti. Bizim Selanik'te Yunan askerleri tarafından yaralı bulunmuş şekilde bıraktığımız Binbaşı Cevdet şehre öyle bir giriş yaptı ki ekranlarımız böyle sürprizli, heyecanlı bir ilk bölüm finali az görmüştür. Cevdet, Yunan ordusuyla, Yunan üniforması içinde halkın karşısına çıkarak kendisini tanıtıp \"Osmanlı öldü, yaşasın yeni Yunanistan!\" diye bağırdığında bölüm boyunca gördüğümüz her şey bir anda tepetaklak oldu. Vatan kavramıyla ilgili bu konuşmalardan biri, özellikle duygusal olarak da çok etkiliydi. Cevdet'in Azize'ye şakayla karışık sorduğu \"Senin vatanın yok mu?\" sorusuna, Azize'nin Cevdet'in savaşlarda aldığı yaraları tek tek sayarak verdiği \"Benim vatanım sesin\" cevabı gördüğüm en güzel sevgi tanımlarından biriydi. Sahne çok güzel, samimi ve duygusal işlenmişti. Azize'nin cümleleri de çok dokunaklıydı. Azize dizideki tüm karakterer içinde en sevdiğim oldu. Kayınvalidesi'nin \"Biz de sevdik ama ben böyle seven görmedim. Bu kız beni korkutur\" dediği kadar var; bütün kalbiyle, varlığıyla seviyor. Sadece \"Ben ona bir şey olsa bilirim\" dediği kocasını değil, Cevdet'in yanmış bir köyde bulup eve getirdiği, Azize'nin \"o benim oğlum\" diye bağrına bastığı kundak bebeği Ali Kemal'i canı pahasına koruyacak kadar çok seviyor. Hatta Cevdet'i, Ali Kemal'i getirdiği için daha da çok seviyor. Sevdikleri için, yani kendi vatanı için feda edemeyeceği hiçbir şey yok Azize'nin de. Hemen ardından, ölüm cezasına çarptıralacak olan Ali Kemal'i vurmak üzere Cevdet'in görevlendirilmesi, oğlunu tanımadan silahını soğuk kanlılıkla doğrultan Cevdet'in, Ali Kemal'in adını haykırarak meydana giren Azize'yi, aynı anda Azize'nin de öldü sandığı Cevdet'i Yunan üniforması içinde görmesi nefesleri kesti. Onsuz geçen sahneler ilgi çekicilikten ne kadar uzaksa Cevdet sahneleri bir o kadar heyecanlı, tempolu ve ilginçti ; ama yukarıda da değindiğim gibi hikayenin sonraki aşamaları açısından Cevdet'in diğer karakterlerle ilişkileri de önem taşıyor. Babası gibi bir vatan sever olmaya kendini adamış Hilal'le, Yunanistan egemenliğini kabul etmiş ve yeni hayata kolayca uyum sağlamış olan Yıldız'la ilişkisi; bunca yıl bambaşka bir Cevdet'in hatırasıyla yaşamış olan Azize'nin ve Cevdet'in yine bir asker eşi olan annesinin hayal kırıklığı, şaşkınlığı.. Bütün bunları anlayabilmemiz açısından, tüm sıkıcılığına rağmen diğer karakterleri tanıyacağımız sahneler de gerekliydi elbette."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kalbi-kirilan-kim-olacak-391", "text": "Haftaların, ayların gizemi nihayet çözüldü. Yiğit gerçeği öğrendi. Elbette beklendiği gibi çok üzüldü, büyük hayal kırıklığı yaşadı, kendisini hem rezil olmuş, hem aldatılmış hissetti. Ama doğrusu bu acıyı ve sarsıntıyı beklediğimden çabuk atlattı. Tanıdığımız, bildiğimiz kadarıyla Yiğit çok hassas bir insan. Başta onun sert, despot ve kibirli tarafını gördük ama çektiği onca sıkıntıyla sevilmeye, değer verilmeye, anlaşılmaya büyük bir ihtiyaç duyan; sevdiği insanlara da çok değer veren, kalbini açan, derin bir sadakat ve bağlılıkla tutunan duygusal bir karakter. Daha önce babası, annesi, çocukluğu ya da Deniz hakkında yıkılma, bunalıma girme derecesinde etkilendiği olaylara şahit olduk. Bizim bunca bölümdür tanıdığımız Yiğit'in birkaç bilgisayar kırıp kendini caddelerde yerlere attıktan sonra hemen öfke ve intikam etabına geçmesini beklemezdim doğrusu. Üstelik Yiğit'in gerçeği bilmiyor oluşu dizinin üzerine kurulduğu ana konu. Öyle ki bir yığın insanın Yiğit'in gerçeği öğrenmemesi için taklalar atttığını, akla hayale gelmedik bir dünya şey yaptığını izledik haftalarca. Şimdi Yiğit gerçeği örendiğinde bütün bölüm onun yaşadığı şoka, hayal kırıklığına, acısına adansa bile hiç yadırgamazdım. Her ne kadar üzüntü kısmını çabuk atlatsa da Yiğit'in her şekilde, herkesten hesap sormaya ve kendisine yapılanların bedelini ödetmeye hakkı var. Mutsuz ve sahte bir evliliğe sürüklendiği büyük bir aldatma yaşadı; en güvendiği insanla en nefret ettiğinin birlik olduğu koca bir çete tarafından. Yine de benim tanıdığım Yiğit, öğrendiği akşamın sabahında koşa koşa İrem'e gidip ona gelecekte bir ilişki vaadinde bulunarak, karşılığında kulu kölesi olup ne diyorsa yapma sözü istemezdi. Bu çok sinsice bir davranıştı. Yiğit son birkaç bölümdür epey değişti. Bu konu, geçen bölüm derginin patronlarıyla yapılan yemekte de konuşulmuştu zaten. Gazi de şaşırmıştı onun böyle hileler, şantajlarla iş yapan birine dönüşmesine. Ben de Deniz'in amiri olmasını kendi kişisel çıkarlarına kullanmasını yadırgamıştım örneğin. Yiğit asabiydi, suratsızdı, sivri dilliydi, kalp kırardı ama sinsi, hesapçı, arkadan iş çeviren bir adam değildi. Böyle olmaya başladığından beri benim de ona mesafem arttı. Eskisi kadar sempati duymuyorum; haklı olmasına karşın acısını da eskisi kadar önemseyemiyorum. Yiğit'inki kadar olmasa da büyük bir hayal ve kalp kırıklığı yaşayan biri daha vardı: Tuna. Geçen bölüm İrem'in oyunuyla Deniz'in kendisiyle birlikte olduğuna pişman olduğunu sesinden duymuş ve ona özgürlüğünü vermek için aldatma numarası yapmıştı. Başvurduğu bu klişe ve aşırı dramatik yol işe yaradı. Deniz kahroldu. Tuna'ya çok güveniyordu. Böyle bir şeyi bekleyeceği son insan oydu belki de. O \"doğru\" olandı sonuçta. Deniz önce kabul etmek istemedi. Tuna'yı, onun da söylediği gibi belki de en iyi tanıyan insan oydu. Tuna'nın bunu Deniz'i kendisinden uzaklaştırmak için yaptığını görebiliyordu ama Tuna o kadar ısrarcı ve inandırıcıydı ki Deniz de büyük kalp ve hayal kırıklığıyla durumu kabul etmek zorunda kaldı. O andan sonra da Tuna'nın işkencesi başladı. Hala kendisini sadece Deniz'in mutluluğuna adamış olduğundan bütün gün Yiğit'in gerçeği öğrenmiş olma ihtimalinin peşinde koşturup Deniz'i uyarmaya çalıştı. Bu sırada nelere tanık olmadı ki? Bir gün önce kendisinden istemeyerek ayrılan Deniz'in Yiğit'e avazı çıktığı kadar \"Sana aşığım, seni seviyorum\" diye bağırması... Yiğit'in Deniz'i öpmesi, onun da karşılık vermesi.. Hatta en sonunda Deniz'in hayatından endişe ederek can havliyle yanlarına vardığında Yiğit'in Deniz için hazırladığı bir sürprizle evlilik teklif etmesi.. Tuna'nın zaten Deniz yüzünden kırık olan kalbi bu kadar acıyı nasıl kaldırsın? Ama işin doğrusu biz onun çektiği acıya da fazla tanık olamadık. O arkada mıknatıs gibi üzerine çektiği darbelerle boğuşurken asıl olaylar önde oluyordu. Senaryomuz bize Tuna'nın kalbinin kırıldığını gösteriyor ama bizi şimdilik bununla fazla meşgul etmeyip \"atın cebe, zamanı gelene dek bekleyin\" diyordu adeta. Mahallede geçen sahneler -benim bu dizide en sevdiğim kısımlardan olan- çocukluk anılarıyla dolu, Yiğit'in çok duygusallaştığı ve yine sevdiğim eski haline büründüğü, Deniz'in ise çok bocaladığı, hoş sahnelerdi. Gerilimin gittikçe tırmandığı, Yiğit'in Deniz'i bile isteye korkuttuğu, \"yok artık öldürtecek değil herhalde\" dediğimiz kadar \"psikopatlaştığı\" sahnenin devamında yaşanan evlilik teklifi, Yiğit'in hazırladığı sürpriz de yine çok keyifliydi. Ne yazık ki o tatlı sahne de Tuna'nın yaşadığı şok ve kalp kırıklığıyla gölgelendi. Deniz'in afacanlıklarından söz etmişken; bakkalın Deniz'i onca yıl sonra görür görmez tanıması sizde de Yiğit'e karşı bir öfke oluşturdu mu yine? Mahalle bakkalı bile tanıyor, sen hayatının aşkını, ruh eşini görünce tanımayıp başka birine gidiyorsun. Bu \"ama o Deniz'i çok mükemmel hatırlıyor\"la açıklanabilecek bir şey değil. Deniz onun için o \"mükemmel, güzel, alımlı, popüler\" kızdan çok daha öte, ruhuna çok daha yakın, kalbini görebildiği biri değil miydi? Şimdi o gözler hevesle ona bakıyorken nasıl yanından tanımayarak geçip, yabancı bir insanı o zannedebilir? Deniz ve Yiğit ilişkisine, özellikle Deniz'in duygularını ve mutluluğunu bu bölüm daha çok görebildikten sonra yine ısındım. Ama Yiğit'in baştaki o şekilciği her zaman bir şeyleri eksik bırakacak bende. Yiğit hayatını adadığını söylediği o kızı görünce tanımadı; nasıl görünürse görünsün, aynı insandı aslında, aynı ruh, aynı şefkatli kalp. Tuna ise, Deniz bir yabancıyken bile görür görmez tanıdı onu; o kalbi ve ruhu gördü. Bu yüzden de benim için hep bir adım önde olacak."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kalbini-ispatlama-sinavi-266", "text": "Dizinin temel sorusu zannımca şu: Küçük Deniz, kendisi güzel ve başarılıyken, küçük Yiğit'le empati kurabilmiş ve ona içten bir yakınlık gösterebilmişti. Yani sadece güzel ve başarılı değil, iyi kalpliydi de. Günümüze gelirsek, roller değişmiş. Yetişkin Yiğit yakışıklı ve başarılı olmuş, yetişkin Deniz ise bir loser, ezik, kaybeden olmuş. Şimdi gelelim soruya: Yiğit iyi kalpli mi değil mi? Sadece Deniz'e karşı değil, herkese karşı iyi kalpli mi? Yani karşısındakinin Deniz olduğunu, minnet borcu olduğunu bilmeyerek, nasıl bir zamanlar Yiğit, Deniz için sıradan biriyken, Deniz ona elini uzatabildiyse, şimdi Yiğit de Deniz'i yabancı biri sanıp ona güzel bir el uzatabilecek mi? Bu Yiğit'in kalbini ispatlama sınavı. Bu sınavı nasıl vereceği de işte dizinin süreci olacak anlaşılan. Dizinin artı yönlerinden biri, herkes haklıyken bir çatışma ortaya koyabilmesi. Demek ki entrikanın dibine vurmadan da olabiliyormuş. Şöyle ki: Bölümün iyi sahnelerinden biri, fragmanda da kullanılan, Yiğit ve Deniz ellerinde telefon karşı karşıyalarken, Yiğit'in onu görmeyip, algılamayıp yanından geçip gitmesiydi. Bunun üzerine Deniz ne yaptı? Ne yapacak, Yiğit için halihazırdaki görünmezliğini devam ettirdi, karşısına çıkmadı, irtibat kurmadı. Deniz haklı. Zaten Yiğit olmadan da kırık döküktü. Sosyalleşemiyor, İrem'in arkadaşlarının yanına bile gidemiyordu. Hayatına, \"Ben varım ya\" diyen harbi arkadaşı İrem dışında başarı olarak eklediği bir şey yoktu. Bir de bunların üstüne karşısına hayatını bilmem kaça katlamış Yiğit çıktı. Yani Yiğit'in karşısına çıksa, eski günler, nostalji, ee? sonra bugünden konuşmaya başlanınca bizim Deniz ne anlatacak? Garsonken müşterilerin kendisiyle nasıl alay ettiğini mi? Başarısızlıklarından başarısızlık beğenip mi anlatacak? Kimse kimsenin derdini uzun uzun dinlemek istemez. Yani safi dert dinlemek istemez. Biraz hüzün biraz neşe, sohbet biraz böyle gider işte. Deniz'in neşe, mutluluk, başarı kısmına verebileceği bir şey yok. E sen de, kendin böyle göçüklerdeyken karşındaki gökdelen çıkmış, sürekli yukarı bakmak, onun bitmek bilmez başarısını dinlemek istemezsin. Gel zaman git zaman, sohbet tıkanır, yollar ayrılır. Öte yandan Yiğit de haklı. Bir kastı yok, kötü niyeti yok. Deniz algısına bile girmemiş, kendi elinde olan bir şey değil. Hatta belki Deniz'i böyle loser görse bile aldırmayacak, şu an karşısında gördüğü yabancı yerine bildiği, tanıdığı Deniz'i bin kat tercih edecekti. Duygusal, duyarlı birine benziyor ama öyle mi bilmiyoruz, bu sorunun cevabı elimizde yok, zaten dizi bu sorunun cevabı olacak. İrem deyince, o nasıl bir arkadaştır öyle. Çok şükür ki, esas kızların yanında, hayatının merkezi esas kızımız olan ve ona sürekli sorular sorup iç dünyasını seyirciye açımlamak dışında pek işlevi olmayan, silik kız arkadaş klişesi epey azaldı. Gerçi artık eskinin iki başrol formatı yerine, buradakine benzer, daha kalabalık başrol kadroları da söz konusu. Neyse, İrem bir arkadaş olarak neredeyse ideal. Daha sabah gördüğü arkadaşının boynuna akşam bir yıldır görmemiş boynuna atlıyor, ondan azar üstüne azar işitiyor gücenmiyor; yamulan kendi arabası, çarpan Deniz, Deniz bir sori demiyor, İrem aman boşver deyip onu eğlendirmeye çalışıyor... İremcik zekasına mı laf yemiyor, arkadaşlığına mı, \"Arkadaş ol azıcık\"lar, \"Tek kişi ol, adam ol\"lar. Deniz'in bağırıp çağırmaları bir yana, canım öyle istedi deyip sabahın köründe müziği bangır bangır açıp dans etmesi. Uyuyamazsın, daha beni iş görüşmesine bırakacaksın diye bir zorba tavır. Üstelik İrem yalan söyleyemeyen, entrika bilmeyen, bereceremeyen, iyi kalpli, cömert, kılçıksız balık bir arkadaş. Tek kusuru güzel ve başarılı olması. En azından şimdilik öyle. Fakat çalıştığı otelin havuzunu kendi yaşgünü için kapatmış. Üvey annesi olduğu anlaşılan Zümrüt'ün dediğine göre, parasını da ödememiş. Yani İrem'de de biraz aklı havadalık, leylalık var mı acep. Herhalde cevaplar ileriki bölümlere... Deniz'e gelince. Empatisi az, yaygarası çok, telaşçı, ben merkezci. İrem'in suratına höt höt \"Yiğit beni ben olduğum için seven tek insandı\" diyebilecek kadar kaba. Ama eskiden yani çocukken böyle değilmiş. Bir, yanda, Yiğit'e dombili diyen bir İrem varmış, bir de Yiğit'le yağmur altında geçip giden zamanları bir yerlerde bulmak isteyen bir Deniz varmış. Geçen bir bölümde Kiralık Aşk'ta Sude Ömer'e \"Başarı insanı sakinleştiriyor\" gibi bir şey söylemişti. Deniz Aslan'ın da, etrafındakiler yıllar geçtikçe birşeyleri biriktirirken, kendisinin eksilmesi karşısında değişmiş olması garip değil. Gerçi acılar kişiyi acılaştırmamalı, tatlılaştırmalı, insan kalbini kaybetmemeli, karartmamalı, denmiyor mu, deniyor. Elbette, ama Deniz de kötü biri değil sonuçta. Sadece kendi derdine düşmekten etrafına empatisini biraz kaybetmiş. Sonuçta kendisine faydası olmayanın başkasına da faydası dokunmaz diye bir şey de var. Deniz, Yiğit, İrem derken gelelim dizinin en tatlı, en komik kısımlarının baş aktörü Tuna'ya. Tuna'nın replikleri, sahneleri dizinin neşe kaynağı. Maykıl esprisi de komikti, eliyle böyle göstererek \" Efsane düştün ama, havada böyle bir süre asılı kaldın\" sahnesi de komikti, \"içerik yönetmeniyim, istersen seninle de bir şey içerik\" kısmı da komikti. Hem izlerken güldük, hem sonra hatırlayıp güldük. Bu tat hep sürsün, e mi. Dizinin jenerik şarkısı hoşuma gitti. Özellikle o derinden gelen \"Seviyor Sevmiyor Seviyor\" kısmı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kamera-arkasindaki-kadin-kahramanlar-1244", "text": "Yerli dizi sektörümüz, dünyanın en çok ihracat yapan, en büyük dizi sektörlerinden biri. Hem ulusal hem de uluslararası boyutta, pek çok alanda çok etkin. Ve bu büyük sektörün her kademesinde, çok sayıda kadın görev alıyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde yerli dizi sektörünün kamera arkasında görev yapan kadın kahramanlarından, izlediğimiz dizilerin dünyalarını bize sunan yönetmen ve senaristleri anmak istedim. Hilal Saral: Yerli dizi deyince aklınıza ilk gelen isim hangisidir? Aşk-ı Memnu çoğu kişi için bir tv klasiğinin bile ötesinde bir ikondur artık. Final bölümünden beri geçen on bir yıl içinde izleyici üzerindeki etkisinin hiç kaybetmeyen, asla eskimeyen, her repliğine ve sahnesine kadar ezbere bilinen, her tekrarı aynı heyecanla izlenen bir dizi... Dizinin bu olağanüstü başarısında en büyük pay sahibi olanlardan biri yönetmeni Hilal Saral kuşkusuz. Aşk-ı Memnu'nun yanı sıra, Fatma Gül'ün Suçu Ne?, Kuzey Güney, Kurt Seyit ve Şura, Kara Sevda gibi; ekranlarımızın unutulmaz, hepsi birbirinden ses getirmiş pek çok dizisine imza atmış olan Hilal Saral'ın yönetmenliğini yaptığı Kara Sevda \"Uluslararası Emmy\" ödüllerinde ödül kazanan ilk Türk dizisi oldu ayrıca. Usta yönetmenin imza attığı son projeler, yine Ay Yapım'la işbirliği ile Şahin Tepesi ve Zemheri oldu. Mesude Erarslan: Ay Yapım'ın edebiyat uyarlamalarıyla ekranda fırtınalar estirdiği dönemde, en çok izlenen ve çok konuşulan dizilerinden biri de Yaprak Dökümü'ydü kuşkusuz. Beş sezon süren dizinin başarısında Erarslan'ın kurduğu dünyanın etkisi çok büyük. Kariyerine Aynalı Tahir, Asmalı Konak, Şarkılar Seni Söyler, Yanık Koza dizilerinin ekiplerinde başlayan başarılı yönetmenin imza attığı diğer diziler ise İntikam, Bana Sevmeyi Anlat, Kızlarım İçin. Şu anda FOX'ta ekrana gelen Kefaret dizisinin yönetmen koltuğunda oturuyor. Gül Oğuz: Hem yapımcı hem de yönetmen olarak sektörde yer alan Gül Oğuz, yönetmen olarak Sıla, Hatırla Gönül ve Çoban Yıldızı dizilerine imza atmasının yanında Merhamet, Hayat Şarkısı, Hayat Sırları, Çoban Yıldızı, Kurşun ve Şeref Bey dizilerinin de yapımcısı. Çağrı Vila Lostuvalı: Dünyaları, atmosferleri, karakterleriyle izleyici üzerinde büyük etki bırakan pek çok projeyle dolu Lostuvalı'nın kariyeri. Asi ve Yaprak Dökümü dizilerinde yardımcı yönetmen olarak görev alan Lostuvali'nın yönetmen olarak yer aldığı ilk dizi Suskunlar. Ardından aksiyon sahneleriyle iddialı olan İntikam ve onun ardından kendisini sektörün önemli isimlerinden biri haline getiren Poyraz Karayel geliyor. Yerli ekranımızın klasikleri arasına giren Poyraz Karayel'in ardından görev aldığı diğer projeler Bu Şehir Arkandan Gelecek ve 8. Gün. Lostuvali, şu anda sezonun en izlenen ve ses getiren yapımlarından olan Masumlar Apartmanı'nın yönetmen koltuğunda oturuyor. Gökçen Usta: Sektörün aranan yönetmenlerinden olan Gökçen Usta, Kurtlar Vadisi'nde yardımcı yönetmen, Şeref Meselesi'nde ikinci ekip yönetmeni olarak başladığı kariyerini Kördüğüm, Fazilet Hanım ve Kızları, Kızım, Aşk Ağlatır ve Zalim İstanbul İstanbul dizilerinde yönetmenlik görevini üstlenerek sürdürdü. Şu anda Star Tv'de ekrana gelen Akrep dizisinin yönetmen koltuğunda oturuyor. Jale Atabey Özberk: Yerli tv tarihimizin en unutulmaz komedi dizilerinden biri olan Avrupa Yakası'nı altı sezon boyunca yöneten Jale Atabey Özberk'in Gülse Birsel'le olan işbirliği Yalan Dünya'da da devam etti. Yönetmenin çalıştığı son sitkom ise Türk Malı oldu. Neslihan Yeşilyurt: Son yılların bağımlılık yaratan dizilerinin yönetmeni Neslihan Yeşilyurt. Yasak Elma'yla geçirdiği çok başarılı 3 sezonun ardından diziden ayrıldığı duyurulduğunda çok şaşırmıştım. Ama Yeşilyurt'un sonraki adresi, aynı yapım firmasının yeni projesi olan Sadakatsiz oldu. Karadayı, Muhteşem Yüzyıl, Binbir Gece gibi başarılı dizilerde yardımcı yönetmen olarak başladığı kariyerine ekranın en çok izlenen yönetmenlerinden biri olarak devam ediyor. Merve Girgin: Girgin'in kariyerinde Adını Feriha Koydum, Fatih, Lale Devri, O Hayat Benim, Umutsuz Ev Kadınları, Güllerin Savaşı, Anne, Kızım ve Kadın gibi çok sayıda başarılı proje yer alıyor. Zeynep Günay Tan: Kurduğu dünyalarla izleyici üzerinde büyük etki yaratan ve oyuncularından unutulmaz performanslar alan Zeynep Günay Tan'ın kariyerinde neler yok ki? Kaybolan Yıllar, Kurtlar Vadisi: Pusu, Öyle Bir Geçer Zaman ki, Benim Adım Gültepe, Kayıp, Arkadaşlar İyidir, İstanbullu Gelin... Usta yönetmen şu anda, Netflix'in önümüzdeki aylarda ekrana gelmeye hazırlanan dizisi Kulüp'ün yönetmen koltuğunda oturuyor. Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu: Yapımcı Kerem Çatay'ın veda yemeğinde \"5 yıl sonra bu dizi hala hatırlanıyorsa başarılı olmuşuz demektir\" açıklamasını hatırlıyorum da; \"Televizyon suya yazı yazmaktır\" sözünü geçersiz kılan, nice on bir yıllarca tekrar tekrar yayınlanacak ve finali her yayınlandığında TT olacak bir dizi Aşk-ı Memnu. Aşk-ı Memnu, kalbine \"kadın\"ı koyan bir diziydi. Bu, yönetmen Hilal Saral'ın olduğu kadar, karakterlerinin iç dünyasını ince ince işleyen Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu'nun da başarısı. Uzun yıllar boyunca ikili olarak çalışan Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu, Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü, Fatma Gül'ün Suçu Ne?, Kuzey Güney, Kurt Seyit ve Şura, Medcezir pek çok unutulmaz diziye birlikte imza attılar ve ekranlarımızın bir dönemine büyük bir iz bıraktılar. Bu Şehir Arkandan Gelecek'in ardından yollarını ayırdılar. Melek Gençoğlu bireysel olarak Şahin Tepesi; Ece Yörenç ise Cesur ve Güzel dizilerinin senaryolarını kaleme aldı. Mahinur Ergun: Tüm prime-time ekranını yerli dizilerin kaplamadığı, her kanalda bütün akşam boyunca sadece yerli dizilerin yayınlanmadığı, az ve öz yapımın yer aldığı zamanlarda da onun yazdığı diziler izlenirdi; yerli dizilerin artık gündemi kasıp kavurmaya başladığı zamanlarda da. Renkli, güçlü, eğlenceli kadınların hikayelerini ve merkezinde kadınların olduğu hikayeleri yazdı; böyle hikayeleri senaryolaştırdı Mahinur Ergun. Unutulmaz tv klasikleri Şaşıfelek Çıkmazı'nın da, Asmalı Konak'ın da, Merhamet'in de, Şeref Meselesi'nin de, Hayat Şarkısı'nın da aralarında bulunduğu pek çok dizi onun kaleminin ürünü. Şu anda ise FOX'ta ekrana gelen Kefaret'i kaleme alıyor. Eylem Canpolat-Sema Ergenekon: Ekranlarda büyük başarılar elde eden, unutulmaz işlere imza atmış ve artık yollarını ayırmış diğer bir ikili Eylem Canpolat ve Sema Ergenekon. İkilinin birlikte kaleme aldığı ilk hit dizi Sıla. İlk sezonunu yazdıkları, yayınlandığı dönemde büyük ses getiren dizinin ardından ikili, Songül Öden ve Kıvanç Tatlıtuğ'u uluslararası yıldızlar haline getiren ve yerli dizi ihracatını başlatan Gümüş'ü Berfu Ergenekon'la birlikte 3 sezon boyunca kaleme aldı. Canpolat-Ergenekon ikilisi daha sonra Kavakyelleri, Karagül ve döneminin çok izlenen yapımlarından Yer Gök Aşk'ın senaryosunu üç sezon boyunca kaleme aldı. Canpolat-Ergenekon ikilisini star senaristler haline getirdi diyebileceğimiz projeleri Karadayı oldu. Üç sezon süren, Ay Yapım imzalı dizi sadece çok izlenmekle kalmadı, üç yıl boyunca pek çok Altın Kelebek'in de sahibi oldu. Canpolat ve Ergenekon, Karadayı'yla aynı dönemde başka bir Ay Yapım projesi olan Kara Para Aşk'ı da kaleme aldı. Dizi, uluslararası anlamda büyük başarı elde etti ve Engin Akyürek'le Tuba Büyüküstün'ü ekranın unutulmaz çiftleri arasına yazdırdı. Aynı zamanda yapımcılığını da yaptıkları, kısa ömürlü Kara Yazı dizisinin ardından, Yine uluslararası bir hit olan Siyah Beyaz Aşk'ı ve Gülperi'yi kaleme aldılar. Bu dizinin ardından, iki yazar ayrı yollara gitmeye karar verdiler. Sema Ergenekon, şu ana dek yalnızca Show Tv'de ekrana gelen Zemheri'yi kaleme alırken Canpolat bir süre Doğduğun Ev Kaderindir'i Gülseren Budayıcıoğlu'nun eserinden uyarladı ve ardından Sefirin Kızı senaryosunu devraldı. Sırma Yanık: Adını Feriha Koydum, Fazilet Hanım ve Kızları, Zalim İstanbul gibi çok izlenmiş ve belki de izlendiğinden de çok ses getirmiş, sosyal medyada olaylar yaratmış dizilerin senaristi olan Sırma Yanık, kaleme aldığı hikayelerle CenCem, CemNed, FeMir, HazSin, YağHaz gibi sosyal medyada olaylar yaratan, \"en popüler çift\" listelerinde hep üst sıralarda yer alan ekran çiftlerin de yaratıcısı diyebiliriz. Hatta bu dizilerle yıldızlaşan ne kadar çok genç oyuncu olduğunu düşünürsek bazı kariyerlerin fitilini ateşlediğini söylemek de mümkün. Şu anda FOX'ta ekrana gelen, hikayesi de kendisine ait olan Masumiyet'in senaryosunu kaleme alıyor. Meriç Acemi: Önce oyuncu olarak tanıdığımız Meriç Acemi, yıllar içinde bazı dizilerin senaryo gruplarında bulunsa da senarist olarak en büyük çıkışını Kiralık Aşk'la yaptı. Sadece hikayesini ve senaryosunu yazmakla kalmayıp, dizide yer alacak şarkılardan karakterlerin tüm detaylarına kadar tasarladığı ve dünyasını kurduğu Kiralık Aşk'ın başarısıyla romantik komediler, ülkemizde sınıf atladı desek yeridir. Meriç Acemi sonraki projeleriyle başarısına başarı kattı. Senaryosunu yazdığı Ufak Tefek Cinayetler, ekranlarda gerçekten fırtınalar estirdi. Hikayesini yazdığı Erkenci Kuş hem çok izlendi hem de ulusal ve uluslararası pek çok başarı elde etti. Yine yaratıcı yazar olarak imza attığı Aşk 101, Netflix Türkiye'nin en çok izlenen ve hakkında en çok konuşulan işlerinden biri oldu. . Son olarak, Ufak Tefek Cinayetler ve Aşk 101 gibi Ay Yapım'la çalışacağı yeni bir Netflix projesinin hazırlığında olduğu duyuruldu. Deniz Akçay: 2004 yılında başladığı kariyerinde Omuz Omuza, Ömre Bedel, Dila Hanım, Bana Sevmeyi Anlat gibi çok sayıda dizi olsa da en büyük etkiyi, üç sezon boyunca büyük bir beğeniyle izlenen İstanbullu Gelin dizisiyle yaptı. Karakterlerinin her birine şefkatle yaklaşan, ruhunun derinliklerine inen Akçay, İstanbullu Gelin'i ve Süreyya, Faruk, Esma, Adem gibi karakterleri ekran tarihimizin unutulmazları arasına yerleştirdi. Gülse Birsel: Ekranda komedi deyince akla gelen ilk ve belki de artık tek isim Gülse Birsel. 2004-2009 yılları arasında yaratıcı yazarlığını ve başrolünü üstlendiği Avrupa Yakası, gerçek bir tv efsanesi, dizide yer alan karakterlerin her biri de ayrı ayrı ikon haline geldi. Dizinin replikleri hala aynı tazelikle dillerde. Birsel, Avrupa Yakası'nın ardından Yalan Dünya ve Jet Sosyete dizileriyle ekranın en güçlü komedi yazarı olmayı sürdürdü. Pınar Bulut: Unutulmaz tv klasikleri arasına giren dizileri kaleme alan bir başka yazar da Pınar Bulut. \"En unutulmaz yerli dizi hangisidir?\" diye sorsak ilk üçte mutlaka yet alacak olan Ezel'in ve yine büyük başarı elde eden, tıpkı Ezel gibi hem derin dünyası hem de karakterleriyle izleyicilerin hafızasında yer edinen ve replikleri akıldan çıkmayan Suskunlar'ın yazarı. Kariyerine 20 Dakika, Racon, Yıldızlar Şahidim dizileriyle devam eden Bulut, şu anda Mucize Doktor'un ortak yazarlığını sürdürüyor. Nuran Evren Şit: 2007 yılından beri senarist olarak ekranlarımızda olan Nuran Evren Şit; Elveda Rumeli, Hanımın Çiftliği, İntikam, Şeref Meselesi ve Vatanım Sensin gibi çok izlenmiş ve çok ses getiren dizilerin senaryo ekiplerinde yer alan bir isim. Şu anda ise Netflix'in, Beren Saat'in başrolünde yer aldığı fantastik dizisi Atiye'nin ortak yazarlığını sürdürüyor. Yıldız Tunç: Ekranın çok sayıda başarılı projeye imza atmış, güçlü senaristlerinden biri de Yıldız Tunç. Aynı zamanda ünlü bir edebiyatçı olan Tunç'u senarist olarak gördüğümüz ilk yapım Sait Faik öykülerinden uyarlanan \"Havada Bulut\". Bu özel projenin ardından, bir dönemin en büyük yapım firmalarından olan TMC'nin hit dizileri Aliye, Binbir Gece, Aşk ve Ceza'yı kaleme aldı. Yayınlandığı dönemde büyük ses getiren ve çok izlenen, uzun soluklu diğer bir dizi olan Paramparça'nın senaryosuna ve ardından aynı yapım firmasının projesi olan Kördüğüm'ün de hikayesine imza attı. Üç sezondur en çok izlenen dizilerden biri olan Bir Zamanlar Çukurova'nın senaristliğini sürdürüyor. Ve Meral Okay: 2012 yılında, 52 yaşında kaybettiğimiz; reyting rekorları kırarak bir döneme damgasını vuran Asmalı Konak gibi bir dizinin hikaye yazarı ve ekranlarımızda her anlamda yeni bir dönemi başlatarak büyük başarılara imza atmış Muhteşem Yüzyıl'ın senaristi olan Meral Okay'ı anamamak imkansız elbette. Teknik olarak dizi sektörümüzde yer almasa da Dr. Gülseren Budayıcıoğlu'nu da anmak isterim. Budayıcıoğlu'nun eserlerinden uyarlanan İstanbullu Gelin, Doğduğun Ev Kaderindir, Kırmızı Oda, Masumlar Apartmanı dizilerinin yaşadığı başarıya baktığımızda, son yıllarda dizi sektörüne büyük katkısı olduğunu söylemeliyiz. Bu listede yer alması gereken Ayşe Ferda Yılmaz ve Nehir Erdem, Aslı Zengin (Çilek Kokusu, Kiraz Mevsimi, No: 309, Erkenci Kuş, Bay Yanlış), Ayşe Kutlu, Burcu Görgün Toptaş, Deniz Madanoğlu, Eda Tezcan, Elif Usman Ergüden, Makbule Kosif, Rana Mamatlıoğlu, Seray Şahiner, Tunus Taşçı ve adını şu an sayamadığım, hepsi birbirinden değerli çok sayıda kadın senarist ve yönetmen var elbette. Sayılarının çok daha artması ve başarılarının daim olması dileğiyle..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kapi-araliginda-optum-kokundan-optum-seni-807", "text": "Kapı aralığında öptüm, kokundan öptüm seni... Erkenci Kuş ilk bölümünden beri yüksek bir standart tutturmuş durumda. O bakımdan bölümü yine keyifle izledim. Her dizinin ya da filmin unutulmaz sahneleri olduğu gibi, hit bölümleri de olur. Misal 4. bölüm öyleydi fakat beşinci bölüm iki tık aşağıdaydı. Bu bölümde hem olumlu hem olumsuz iki eğilim sezdim. Biri ekibin birbirine daha fazla kaynaşmış olduğuna dair. Sanki oyuncularda bir rahatlama olmuş. Eğer gerçekten öyleyse, süper. Öte yandan bir yorgunluk algıladım ki, bu da örneğin \"kır evi\" sahnesinin daha \"damar romantik\" olmasını engellemiş, diziyi derinleştiren, türlü manalara, çağrışımlara açık o anlık bakışlar notalar gibi peşpeşe dizilmemiş. Piknik sahnesi efsane \"yüz tanıma\" sahnesi dışında fazla uzundu. Can ve Osman fazla kaynaştı. Can biskolata erkeği Osman'ı rakibi değil kankası belleyiverdi. Fakat bunlar eleştiri değil. Salı günü gelse de izlesek dediğimiz rengarenk dizimiz bu bölüm de keyifliydi. Dizi ilk bölümlerinde diğer gruplara göre zayıf başladığı ABC grubunda geçmişin acısını çıkarır, açığını kapatırmış gibi en yüksek reytingi alıp 9 tahtına kuruldu. ABC grubu geç bulduğu bu diziyi giderek daha çok seviyor gibi. \"Erkenci Kuş\" Total ve AB gruplarında da reytingini arttırdı, 8 bandında devam ediyor. listesine gelince, dizi bu hafta da lider. Onu Total grupta \"Meleklerin Aşkı\", AB grubunda \"Kalk Gidelim\" ve ABC grubunda \"Egenin Hamsisi\" takip ediyor. Listenin 3. sırasına \"Elimi Bırakma\" giriş yapmış durumda. \"Elimi Bırakma\" haftanın en yüksek ivme gösteren dizisi oldu. Yine de aradaki makas hayli açık. İlk fragmanda Sanem ve Osman'ın dertleşme sekansı tatlı. Sanem Osman'ın kardeşi Ayhan'dan da teşviki alıyor. Sonra bakıyoruz Can'ın evine gitmiş. Can'a \"Ben hiç böyle olmamıştım\" diyor. Biz de diyoruz ki, sıkı tutunalım, itiraf-ı aşk geliyor. Derken yeni bölümün fotoğraflarından bir kareyi hatırlıyoruz. Can sinirli, gergin, Sanem'e değil, yana bakıyor. İtiraf duymuşsa da bu romantik ormantik düzlemde olmamış, adeta Sanem ben bir yalancı çobanım, bunca zaman kuzuları uçurumlara güttüm, Emre Bey'in oyununa düştüm, kadın derneği kampanyası fotoğraflarını da ben araklattım, falan filan demiş. Ya da ikinci senaryo: Tam Can Sanem'i tatlı tatlı, gözlerinde az sonra işiteceklerini sezmiş olmasının verdiği dingin aşkın gülümsemeyle dinlerken, hop bir telefon geldi: Aylin'in çaldığı fotolar yayınlanmış. Can ve kampanya patlamış! Böylece Sanem'in itirafı yarım kaldı. Senaryo bu. 2. Fragmanda ise şehir hayatına aklimatizasyonunu tamamlamış, öfkeli, bağıran bir Can Divit görüyoruz. Ne oldu Can'a? Dağ bayır çayır, yabanıl doğal hayat derken doldurduğu hümanist pili, sürekli alttan alan, herkese sabırlı ve kibar davranan bir Can olmasına buraya kadar yetti. Çakalların yanlarında masum kalacağı çakkalların arasına düşünce, aşık olduğu kız da habire \"kötü kral\"dı, \"gıccık\"tı falan diye tersledikçe, ajanstaki ajan bir türlü enselenemeyince adamın da pili bitti, o da günümüz bozulmuş şarjsız insana dönüştü. Zaten geçen bölümde maço tavırlarla Sanem'in elini kapıp götürünce, bardağına içki katınca bu Can Divit olamaz, dedirtmişti. Ceycey olsa ne derdi? Bittin sen. Kovuldun. Ama her şerde bir hayır vardır denir, bardağı taşıran bu son damla, Sanem'i de Can'a yakınlaştıracak görünen o ki. Polen kim ki? Üflerim gider diye düşünüyor artık herhalde Sanem. İki kadının karşılaşması inşallah dizide güzel işlenir. Polen şimdiye kadar epey silik tutuldu. Kötülüğüyle değil ama şu an düşünmediğim bir şeylerle Sanem'e kök mü söktürse acaba. 2. fragmanın bir başka hadisesi de Ayhan ile Ceycey arasındaki tutulma. 2. Bölümle ilgili \"Geçiyorum başka bir şipe. Bölümün bir sahnesinde, akşam Sanem ve Ayhan Sanem'in odasındalar ve Sanem Ayhan'a ofisteki insanlardan bahsediyor. Orada sanki Ayhan ve Cengiz arasında bir elektrik oldu. Biri sanaldı ama fark etmez. Bu arada Ayhan'ın soyadı Işık. Eski aktör Ayhan Işık'a bu karakter üzerinden bir gönderme mi var? Her iki bölümde de bunun işaretini aldığımızı hatırlamıyorum. Bu elde var bir, bir de...\" diye yazmıştım. İşte o gün bugünmüş. Bölümden minnoş sahneler... Sanem ve Can Can'ın 34 YDY 246 plakalı aracına bindiklerine Sanem \"Sizin yanınızda karnım acıkıyor nedense\" dediğinde Can'ın \"ona öyle demezler, peynir ekmek yemezler\" tarzındaki sözleri... Bu dizinin Kiralık Aşk'tan farklarından biri de, Can'ın Ömer'den çook daha önce mevzuya uyanması. \"Na bu kadar masraftan kaçmamış!\" dediği yüzük gözüne gözüne sokulduğu halde tufaya gelmemesi, kendi iç sesini dinlemesi. Araca binmeden önce tavrım sana özel değil demesinden önceki tiradı da güzeldi. Yine araçta \"güvene dayalı, arkadaş-nişanlılık\" diyalogları da güzeldi. Bay Fabri'nin tepkisi de yerindeydi. Şu kısacık rolde \"Bay Fabri\" kanlı canlı insani tepkileri veriyor. Hakarete uğraması, siniri, bıkkınlığı, kafa karışıklığı, pişmanlığı, sıcaktan bunalışıyla, yani toptan karakter derinliğiyle bölümlerden dışarı çıkıyor. Can içki içer misin dediğinde Sanem'in \"Almayayım, maya çünkü\" demesi. Can'ı dansa kaldırışı. Akşam ne olduğunu Leyla'ya anlatırken Leyla'nın \"Söz veremem, anlat\" deyişi. Can'ın çakal Osman'ın bakkalında \"Yok be bu aralar nişan yüzükleri konusunda hassasım sadece\" deyişi. Emre'nin Aylin'e kendisini kullanılmış hissettiğine dair bir şeyler söylediği sahne. Ceycey'in basın açıklaması yaparken Can'ın çay ocağında Sanem'in yanına çekingen çekingen yaklaşması, komple o sahne, Deren'in Fabri'nin işini alması konusunda Can'ı ikna ettiği sahne. Ceycey'in Can'a söylediği yalanı söylerken \"Sizinle çalışmak güzeldi\" moduna girmesi. Güliz'in \"Can Bey'in Polen'i var\" dediği, Sanem'in merdivende gözlerinin dolduğu sahne... Can'a \"Getirimde götürümdeyim\" dediği sahne... Canem Kayseri mantası-Eyfel sahnesi, Can'ın \"Tanıdın mı beni?\" diye sormasındaki gönderme. \"Kokusunun bağımlısı oldum\" repliğini dizi tarihine yazdığı sahne. Motivasyon kampında canem yüz tanıma oyunu sahnesi... Yine saydım saydım bitmedi..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kara-ekmekte-yuzlesmeler-vakti-83", "text": "Kara Ekmek'i ilk izlediğimde hakettiği reytingi almadığını düşünmüştüm ve şimdi sevinerek görüyorum ki, dizi o günden bugüne artan bir reyting grafiği çiziyor. Benzer bir durum Poyraz Karayel için de olmuş, dizi ikinci haftadan itibaren 2. sıraya demir atmıştı. Bu da ilk bölümde düşük reyting alan diziler için çok ümit verici bir durum. Gelelim Kara Ekmek 7. bölümüne... Bu bölümde, birkaç haftadır beklediğimiz gelişmeler oldu. Berkant ve Asiye nihayet karşılaştılar ve yüzleştiler. Asiye yalanlarını hem azalttı hem arttırdı, Berkant da inanmış göründü ama inanmadı. Doğrusu epey sakin bir görüşme oldu. Duygusal açıdan ikisinde, dolayısıyla seyircide fazla bir sarsıcılığı olmadı. Taylan ve Mine birbirlerine aşklarını ilan ettiler, resmen sevgili oldular. Her ne kadar buna memnun olsam da, pek olmadı dedirten ayrıntılar var. Taylan ilişkileri manevi olarak bitmiş olsa bile Hale'den boşanmadan bunları yapmamalıydı. Sanırım karakterine kısmen oturtamadım bunu, her ne kadar Taylan ve Mine'yi yakıştırsam ve bu ilişkinin sürmesini istesem de. Ortada bir evlilik sürerken Taylan uluorta Mine'yle öpüşüyor. Hem biri görse, fotoğraflasa, suçsuzken mahkemede suçlu durumuna düşecek, uğraşacak. Çetin-Asiye cephesinde de gelişmeler var. Çetin alenen Asiye'nin \"etkilendiği\" kişinin dayısı Taylan olduğunu anladı. Büyük bir hamle yaparak, pat diye Asiye'yi öptü. Asiye'nin gözüne girebilmek için şirkette çalışmaya başladı, ilk iş gününü gördük. Bu arada, Çetin'in saçlarını süper tarıyorlar. Bu kadar antikarizmatik başka bir saç gösterebilir miydi, bilmem. İş hayatının ilerleyen dönemlerinde herhalde normal bir saç, belki Kurt Seyit Şura'daki gibi bir subay Celil saçı taranacak ve yeni karizmatik görünümle Asiye'den bir artı puan daha alınacaktır diye düşünüyorum. Taylan-Hale cephesinde zaten bomba bir gelişme var. Dizinin bu bölümü 1 gün ve 1 sabah vaktinde geçti ve o gün Taylan ve Hale'nin evlilik yıl dönümleriydi, barıştıkları gün de oldu. Asiye'nin eylemci, müdahaleci ve kontrolcü kişiliğiyle Hale köşke döndü! Sadece bu kadar da değil, Taylan dizinin başından beri süregelen ideal kişi durumuna yakışır bir şekilde Hale'ye başka birine aşık olduğunu söyledi. Üstelik Hale'nin yanında Mine'den akşamın bir körü gelen telefonu da pat diye hiç tereddüt etmeden açtı ve Mine ismini de zikrederek çekinmeden konuştu ki, Türk televizyonlarında eşine rastlanmayan bir koca örneği oldu, bu bakımdan da belki bir ilk belki de bir öncü. Hale bakımından kırıcı olabilir, ama yalanı sürdürmek isteyen Hale, Taylan bu bakımdan dürüst. Hale Taylan'ı çok zor bir durumda bıraktı. Öyle ki Taylan bu durumda ne yapsa olmayacak gibi. Hale duygusal açıdan çok kırılgan durumda. İstemediği şeyleri duymaya hazır değil, duysa bile inkar edecek haldeydi. Nitekim öyle oldu. Zaten kızlarını kaybedişlerinin travmasını da atabilmiş değildi. Bir de üstüne Taylan'ın onu terk etmesi gelirse, kaldıramayabilir. Taylan şimdi onu idare etse Mine'ye karşı ne diyecek. \"Mine durumumu anla\" dese, Mine de anlasa bile yine olmaz ki. İlişkilerini açık bir şekilde yaşayamayacaklar, gizleseler Mine onurunu kıran, kötü bir pozisyona düşecek. Fatma Pervinler'de kalmaya devam ediyor. Pervin kendisini artık evinde istemediği için allem kullemle eşi Rıza'yla görüştürdü, Rıza Rusya'ya gidecekmiş, anlaşılan o ki, uzun bir süre diziden çıkıyor. Peki bu arada Fatma bu evde mi kalacak, kendi evine mi dönecek. sanki burada kalacak gibi, o bu evde oldukça iki kadın arasındaki fark ve bu farktan doğan çatışma devam edecek, olaylar da gelişecek gibi görünüyor. Fatma da Mine gibi yumuşak huylu bir kadın ama zaman içinde Pervin'in çevirdiği dolapları anlayıp evin diğer sakinlerinden yana tavır koyar mı, bakalım. Taylan ilişkileri manevi olarak bitmiş olsa bile Hale'den boşanmadan bunları yapmamalıydı. Sanırım karakterine kısmen oturtamadım bunu, her ne kadar Taylan ve Mine'yi yakıştırsam ve bu ilişkinin sürmesini istesem de. Ortada bir evlilik sürerken Taylan uluorta Mine'yle öpüşüyor. Hem biri görse, fotoğraflasa, suçsuzken mahkemede suçlu durumuna düşecek, uğraşacak. Çetin-Asiye cephesinde de gelişmeler var. Çetin alenen Asiye'nin \"etkilendiği\" kişinin dayısı Taylan olduğunu anladı. Büyük bir hamle yaparak, pat diye Asiye'yi öptü. Asiye'nin gözüne girebilmek için şirkette çalışmaya başladı, ilk iş gününü gördük. Bu arada, Çetin'in saçlarını süper tarıyorlar. Bu kadar antikarizmatik başka bir saç gösterebilir miydi, bilmem. İş hayatının ilerleyen dönemlerinde herhalde normal bir saç, belki Kurt Seyit Şura'daki gibi bir subay Celil saçı taranacak ve yeni karizmatik görünümle Asiye'den bir artı puan daha alınacaktır diye düşünüyorum. Taylan-Hale cephesinde zaten bomba bir gelişme var. Dizinin bu bölümü 1 gün ve 1 sabah vaktinde geçti ve o gün Taylan ve Hale'nin evlilik yıl dönümleriydi, barıştıkları gün de oldu. Asiye'nin eylemci, müdahaleci ve kontrolcü kişiliğiyle Hale köşke döndü! Sadece bu kadar da değil, Taylan dizinin başından beri süregelen ideal kişi durumuna yakışır bir şekilde Hale'ye başka birine aşık olduğunu söyledi. Üstelik Hale'nin yanında Mine'den akşamın bir körü gelen telefonu da pat diye hiç tereddüt etmeden açtı ve Mine ismini de zikrederek çekinmeden konuştu ki, Türk televizyonlarında eşine rastlanmayan bir koca örneği oldu, bu bakımdan da belki bir ilk belki de bir öncü. Hale bakımından kırıcı olabilir, ama yalanı sürdürmek isteyen Hale, Taylan bu bakımdan dürüst. Hale Taylan'ı çok zor bir durumda bıraktı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kara-para-askta-lost-etkisi-76", "text": "Kara Para aşk'ın en önemli karakterlerinden Metin'in, babası Tayyar'la yaşadığı sorunlu ilişki tanıdık bir noktaya ulaştı: Geçtiğimiz yıllarda tüm dünyada çok büyük bir ilgiyle izlenen \"LOST\"un ana karakterlerinden John Locke'un babasıyla yaşadığı, benzer şekilde sorunlu ilişkileri çok kritik bir noktada buluştu. John Locke da tıpkı Kara Para Aşk'ın Metin'i gibi babası tarafından terk edilmiş/kabul edilmemiştir. Baba-oğul ilişkileri genelde farklı ilerlese de bir noktada her iki baba da böbrek yetmezliği sorunu ile karşılaşırlar ve düzembazlıkta, kurnazlıkta birbiriyle yarışan bu babalar, ihtiyaçları olan böbreği oğullarından almaya çalışırken reddettikleri oğullarını ez zayıf yerlerinden vururlar: Baba sevgisi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kara-yazi-henuz-kendi-yolunu-bulabilmis-degil-538", "text": "Kara Yazı'nın önceki bölümünü Mehmet'in, Melisa'ya onu istemediğini ve başkasını sevdiğini kanıtlamak için Yaren'i öptüğü sahnede bırakmıştık. Dördüncü bölümü ise şimdiye kadar olup biten her şeyin kısa bir özetininin Derya'nın ağzından ve onun bakış açısıyla anlatıldığı uzun bir girişle açtık. Hala bazı sırlar olsa da Derya'nın bir takım mecburiyetler nedeniyle Sinan'ın oyununa ortak olduğu daha bir netleşti. Bölüme Derya'nın bakış açısıyla başlamamız bazı değişikliklerin hebarcisi gibiydi de. Önceki bölümü onlarla geçirip onlarla bitirdiğimiz Yaren ve Mehmet, ana karakter ve ana hikaye olmayı Derya ve Erdem'e bırakmışlardı bölüm boyunca. Bölümün başında, uzun özetli açılış sahnesinden sonra Yaren'in, kendisini öptüğü için Mehmet'e attığı tokatla birlikte hızla bir romantik-komediye geçiş yaptık. Ufak tefek inatlaşmalar, kaçırmalar, zorla alı koymalar... Tatlı çekişmeler gibi gösterilmeye çalışılsa da bir kadının rızası dışında öpüldüğü yetmiyormuş gibi, bir de rızası dışında alı koyulması ve kaçırılmasının şeker mi şeker bir biçimde işlendiği bir sahne. Yaren'in, bencil ve sorumsuz biri olduğunu düşündüğü Mehmet'in yüzüne bunu vurması ve Mehmet'in kendisiyle yüzleşmesiyle toparlanan sahnenin ardından çok daha ilginç, heyecan verici başka bir yüzleşme sahnesine geçtik. Oğuz Karahan kılık değiştirmek bir şekilde, iş beklediği yerde Halil'in yanına oturup, Derya'yı öldürmesi için cesaretlendirmek üzere onunla sohbete başlamıştı. Tonu, gerilimi ve duygusuyla çok başarılı çekilen sahnede Oğuz, Halil'in kızı ve namus kavramıyla ilgili yaşadığı tüm mücadeleyi yüzüne vurdu. Adeta Halil'in kendi içindeki şeytanı gibi Derya'yı öldürmesini fısıldadı ona. Derya'nın bir çocuğu olduğunu öğrenen Halil'in aklının başından gitmesiyle sonlandı sahne. Sahnede dikkat çeken bir başka şey de Oğuz Karahan'ın kendisinin tamamen zıttı bir karaktere bürünmek için duyduğu istekti sanki. Giydiği kıyafetler, beden dili, konuşma şekli, rolünü büyük bir inançla canlandırması. Hayatı boyunca hep bu anı beklemiş gibi bir adanma.. Oğuz'un sırf bir dertten kurtulmak için girdiği kılıktaki başarısı biraz fazla kaçsa da iki oyuncunun harikalar yarattığı sahne 'iyi ki Haluk Bilginer ve Emre Kınay gibi oyuncularımız var' dedirtti. Açılışı da onun bakış açısıyla yaptığımız bölümün kalanı, ağırlıklı olarak Derya üzerineydi. Onun hastaneden kaçışı, oğlunu almaya çalışması, bu arada Erdem tarafından kandırılması/ kaçırılması, en sonunda da kapatıldığı binadan kaçarken kendisini öldürmeye gelen babasıyla yeniden yüzleşmesi ve oğlunu Halil'e bırakarak polise teslim olması. Bu hikaye Derya'nın hikayesi olsaydı, birkaç aksama dışında kötü işlenmiş değildi aslında ama asıl ana karakterlere mesafemiz, olayları takibimiz bakımından kontrolsüz gelişiyordu her şey. Zaman akışında ya sorun vardı ya da izleyicinin zaman algısı yeterince iyi yönlendirilemiyordu. Derya'nın yaşadığı onca şeye, geçirdiği olay dolu koca bir güne karşın Yaren ve Mehmet'İn teknede kısa bir süre kalıp ardından sadece yolda Derya'ya ulaşmaya çalışıyor olması zaman açısından örtüşmüyordu. Özellikle bölümün sonlarına doğru Derya'nın Erdem'le geçirdiği süre, o binaya kapatılması, oradan çıkmaya çalışması sırasında oraya ulaşmaya çalışan Halil o kadar az göründü ki sonunda bizi bir sürprizin beklediğinden emindim. Olan sadece kurgu problemiymiş. Her bölüm bir kere izlediğimiz \"sen bizi namusun kadar sevmedin baba\" sahnelerinden biri bu bölümde de yer alıyordu. Öncekilere nazaran daha önemli, daha kritik ve işlevsel bir yerdeydi. Derya böyle bir konuşmayı, kucağında bebeğiyle babası ona silah doğrultmuşken yaptı bu kez. Ne var ki bütün bu sitemler ve iç dökmeler izleyicide duygusal açıdan tam karşılık bulamıyor. İzleyiciyi ikna edemiyor çünkü. Kızların sevgi görmediklerini, namusunu onlardan çok sevdiğini söyledikleri babalarını neden bu kadar sevdikleri net değil. Halil ceza evinde olduğu için tüm ergenlikleri boyunca, 9 yıl onu görmemişler, birlikte yaşayamamışlar üstelik. Derya'nın babasına karşı duyduğu korkudan, onun baskısından, bütün bu yalanlara mecbur kaldığından bahsetmesi daha inandırıcı olurdu, babası onu şehir dışında yatılı olarak hemşirelik okumaya göndermiş olmasaydı eğer. Sürekli yakınılan baskıyı birkaç ağdalı laf ve Songül'ün saçının kesilmeşi dışında pek bir yerde göremiyoruz çünkü. Kimse yapacağından geri kalmıyor. Babanın baskısı hiçbir şeye engel olmuyor. Dolayısıyla bunca yakınma da izleyicide karşılığını bulamıyor. Derya'nın oğlu olmadan asla yaşamayacağını söyleyip, o kadar çırpındıktan sonra bir anda bebeği babasına bırakıp gitmesi mantıklı mıydı peki? Üstelik bebek başkasının nüfusundayken, Halil'in namus, toplum baskısı ve torun sevgisi, merhamet çatışmaları nasıl işlenecek? Mantıklı bir akışta kısa sürede bu durumun açığa çıkması gerekir. Yapılmak istenen şeyin, babanın baskısı ve çocuklarından esirgediği sevginin yok yere bir sürü insanın hayatını zehir edişinin anlatılmak istenmesini çok değerli buluyorum ama başarıyla işlenebildiğini düşünmüyorum. Derya'nın sevgisizliği ve baskıları yüzünden hesap sorduğu konuşma bu amaca hizmet etmekten çok Halil'in mağduriyetini gösterdi sanki. \"Ablası kaçmış.. Karısı onu aldatıp kaçmış.. Kızını hemşire olması için şehir dışına okumaya göndermiş, kızı bir adamdan hamile kalmış ve bunu saklamış.. E bu adam haksız mı?\" diyecek tonlarca insan yok mu tv karşısında? Kızları şımarık ve sorumsuz, babayı ise haklı görmeyecek mi izleyici? Halil'in bu derce saf, masum ve mağdur işleniyor oluşu esas amacın tam zıttına hizmet ediyor nerdeyse."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-karadayi-dalya-bolumunde-onemli-gelismeler-79", "text": "Mahir hapse girdi, Feride babasına Mahir'le ilişkisini itiraf etti, Yasin Komiser açığa alındı, Mahir'in kardeşi Orhan niyahet Seyis'in yanından ayrıldı, İlknur'un ilk kocası Bülent yeni kocası Seyis'i bıçakladı, Eski Savcı Turgut yeni armatör Korkut Feride ve Yasin'le işbirliği yaptı, kabadayılar aleminde mahlası Beyefendi olan Mehmet Saim Bey tekrar devlet bakanı oldu, Savcı Adnan şaibe uyandırmayı göze alarak Yasin'in getirdiği delili karartınca, Yasin, Feride ve Mahir Savcı Adnan'ın tarafını ayan beyan gördüler. Olaylar Karadayı ve etrafındakilerin aleyhinde gelişirken düşünmeden edemedim. Feride'nin annesi Mehmet Saim kendisini çocuklarıyla tehdit ettiği için, susuyor ama en azından Feride'ye \"Babana karşı biraz ketum ol, planlarını anlatma\" deseydi keşke. Feride iyi bir evlat sorumluluğuyla ve babasına duyduğu lekesiz güvenle planlarını babasına anlatırken, farkında olmadan ayaklarına prangalar doluyor ve bu prangalar Mahir dahil, hepsini düşürüyor. Ortalık toz duman, hepsinin içi dışı her yerleri yara içinde. Yüce duyguları olmasa çoktan paramparça olmuşlardı. Sanırım diziyi böyle yıllardır ilgiyle izleten de olumlu karakterlerdeki iyi hallerin kötülüğün kat kat üstüne çıkması. Olaylar ilerledikçe merak ettiğim başka bir şey de, İlknur'un Seyis'le ilgili gerçekleri öğrenince vereceği tepki. Ne yazık ki bu bölüm Songül tam Feride'den bir şeyler öğrenecekti ki, kapı mı ne çaldı, mutfaktaki konuşmaları yarıda kesildi. Songül hep \"leyla\". Evin küçük kızı olmasının hakkını veriyor doğrusu. Ülkeden firar ederlerken de babasının kurtulduğuna sevinmiyor, ayrıldıkları için göz yaşı döküyordu. Yine de babasını düşünerek Yasin'le evliliğe doğru gitmesi, onun da kendi içinde yaptığı büyük bir özveri. Mahir tutuklanmış, koğuşa girerken, ben de acaba koğuştaki diğerleri gibi temizlik yapar mı, bulaşık yıkar mı, soğan doğrar mı diye düşünürken, kapıda görünmesiyle koğuştan bir alkış koptu. Mahir'den çok ben şaşmışımdır. İnsan seviniyor, mutlu oluyor neden bilmem. Meğer bizim herdaim babasının şekfatine muhtaç oğlu, Feride'nin masum sevdalısı Mahir olarak gördüğümüz Mahir'imiz, gerçekten halk kahramanı olmuş, ünü ülkeyi tutmuş. Yine de Mahir Mahirliğini yaptı, kendisine hazırlanan yatağı yaşlı amcaya verdi. Verdi vermesine, yatak da pencere yanında, aydınlık, koğuşun en iyi yatağıydı belli ki ama yaşlı amca her gün nasıl in bin yapacak, nasıl tırmanacak o üst kata, orası ayrı konu. Mahir idam cezasına mı çarptırılacak, Feride nasıl kurtulacak, İlknur seyisten kuşkulanmaya nasıl başlayacak, Orhan artık eve dönecek mi, Seyis sırlarını kendisiyle birlikte gömecek mi yoksa İlknur onu bulacak ve kurtaracak mı, Belgin çıktığında Mahir için bir şeyler yapacak mı, yoksa yine Turgut'la kuyu mu kazacak... Yeni bölüm heyecan ve merakla bekleniyor. Olaylar Karadayı ve etrafındakilerin aleyhinde gelişirken düşünmeden edemedim. Feride'nin annesi Mehmet Saim kendisini çocuklarıyla tehdit ettiği için, susuyor ama en azından Feride'ye \"Babana karşı biraz ketum ol, planlarını anlatma\" deseydi keşke. Feride iyi bir evlat sorumluluğuyla ve babasına duyduğu lekesiz güvenle planlarını babasına anlatırken, farkında olmadan ayaklarına prangalar doluyor ve bu prangalar Mahir dahil, hepsini düşürüyor. Ortalık toz duman, hepsinin içi dışı her yerleri yara içinde. Yüce duyguları olmasa çoktan paramparça olmuşlardı. Sanırım diziyi böyle yıllardır ilgiyle izleten de olumlu karakterlerdeki iyi hallerin kötülüğün kat kat üstüne çıkması. Olaylar ilerledikçe merak ettiğim başka bir şey de, İlknur'un Seyis'le ilgili gerçekleri öğrenince vereceği tepki. Ne yazık ki bu bölüm Songül tam Feride'den bir şeyler öğrenecekti ki, kapı mı ne çaldı, mutfaktaki konuşmaları yarıda kesildi. Songül hep \"leyla\". Evin küçük kızı olmasının hakkını veriyor doğrusu. Ülkeden firar ederlerken de babasının kurtulduğuna sevinmiyor, ayrıldıkları için göz yaşı döküyordu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-karadayida-yeni-bir-donem-105", "text": "Bu bölüm, Karadayı'da dizinin denge odaklarından Feride'nin gerçeğe uyandığı ve safını netleştirdiği, şimdiye kadar Mahir ve Mehmet Saim arasında gizli ve açık süren savaşın bundan sonra Feride'yle babası arasında devam edeceği yeni bir dönemin başlangıcına işaret eden bir bölüm oldu. Artık Mehmet Saim'in karşısında işine her geldiğinde kabadayılıkla, yasadışı işler yapmakla suçladığı Mahir yok. Kendisi gibi devlet kurumlarını temsil eden, bakanlıkla kıyaslanmasa da elinde yaptırımları olan kızı Feride var. Üstelik artık Mahir'in planlarını farkında olmadan babasına söylemeyecek ve istemeden de olsa Mehmet Saim'e hizmet etmeyecek bir Feride var. Bu faktörler dışında Feride'nin kızı olmasının Mehmet Saim'i durduracağını, zalim işlerine devam ederken elini titreteceğini beklemiyoruz. Kara Para Aşk'ta hastane odasında, Ömer'e seslenemesin diye kalp krizi geçirmiş annesinin ağzını kapatarak neredeyse boğulmasına sebep olacak Hüseyin gibi, Mehmet Saim'in de suç batağının gözü kararmışlığında yokuş aşağı yuvarlanmakta olduğunu tahmin etmek mümkün. Mehmet Saim kendi kızına karşı bile tetikte bir adam. Feride'deki hal ve tavır değişikliklerine işkillenmesi gelecek bölümü bile bulmaz. Feride'den daha kurnaz, orası da kesin. E, daha düşman, daha sert, o da malum. Dolayısıyla Feride'nin karşısında işine geldiğinde kurnaz, işine geldiğinde zorba, hilede hurdada usta, çetin ceviz bir Mehmet Saim var. Feride Mahir'e gitmekle en doğrusunu yaptı. O sahnede babası konusunda Mahir'in haklı olduğunu itiraf etti. En son görüştüklerinde, kısmen de haklı olarak, bu konuda Mahir'le uzlaşamayarak çekip gitmişti. Şimdi o da aynı \"kanaatte\" olarak geldi. Burada Mahir'den daha fazla tepki bekledim. Tepkileri karışık geldi bana, biraz da geriden geldi sanki. Öncelikle Feride de artık onunla aynı fikirde olduğunu söylüyor, o da babasının beyefendi olduğunu düşünüyor, yani Mahir için büyük bir olay olmalı bu, artık Feride'yi kaybetmesi de gerekmiyor gelinen bu durumla. Fakat Mahir tepkisiz. Şaşırdı mı, rahatladı mı, belirsiz. Sonra Feride bebeği aldırmadığını ima ediyor. En son Belgin \"Bebek gitti\" demişti. Mahir başka bir şey bilmiyordu. Bu habere de sevinmedi, tepki vermedi. Sonra, Kerime Hanım'ın vefatını duyduğunda aklına Mehmet Saim'in öldürmüş olabileceği gelmişti, fakat bunu Feride söyleyince çok şaşırdı. Dediğim gibi Mahir'in tepki zamanlaması allak bullak etti. Bu sahnede yine de Mahir'in tarafındayım ve bölümlerdir dilimde söylemekten tüy bitiren bir şeyi Feride'nin idrak ve itiraf etmesiyle bir \"oh be!\" dedim. Dedi ki Feride: \"Yürüdüğün yolda ben sana hep kızdım, engel olmaya çalıştım, yoluna taş koydum. Ama şimdi anlıyorum seni.\" Mahir bunca zaman gizli görünmez düşmanlarla savaşmaya uğraşırken, bir yandan da, incitmemeye ve gönlünü kırmamaya çalışarak, Feride'nin ısrarla istediği sözleri vererek, o sözleri tutmaya çalışarak yoruldu. Mahir'in yolunda biri görünmez düşmanları, biri de canı cananı Feride olmak üzere onu durmaya iten iki karşı güç vardı. Bu uzun yürüyüşte biz senaryo gereği Mahir'in iç dünyasına Feride'den daha vakıftık, daha yakındık. Şahsen, çok önceden beri Feride'nin Mahir'in acısını yeteri kadar anlayamadığını, hissedemediğini, Mahir'in ve ailesinin başına gelen felaketi idrak edemediğini ve bu yüzden Mahir'in içinde bulunduğu çaresizliği ve mecburiyetlerini de anlayamadığını düşünüyordum. Mahir'in öz annesi öldü, anne bildiği insan öldü, ufacık el kadar yeğeni öldü, üstelik bu düşmanlık hala devam ediyor mu, başka neler yapacak belli değil, çünkü sebebi belli değildi. Feride işte bunları anlayamıyordu. Mahir dursa düşmanlık da duracak sanıyordu, sanki Mahir başlatmış gibi. Feride'nin babasının gerçek durumunu idrak edişinde de bazı eksikler oldu. Adeta sadece şoförleri Vedat'ın şahitliğiyle babasının katil olduğuna ikna oldu. Daha önce Mahir'in söyledikleri, sonra annesinin Vedat'ı gönderip Songül'ün yerini haber vermesi, daha sonra bizzat telefon edip anlatacağı çok önemli şeyler olduğunu söyleyip Feride'yi eve çağırması gibi ipuçlarını Feride'nin bu durumla birleştirdiğine şahit olunmadı. Böyle bir şey olsaydı Suna'yla konuşurken söylerdi. Şu da olmadı: Suna da şüpheci biri halbuki ama Feride'ye karşı neredeyse Mehmet Saim'i savundu bir süre. Neyse ki Vedat arayıp da Mehmet Saim telefonu Suna'dan vermesini istediğinde gayet akıllıca davranıp ahize tuşlarını kapattı. Bölümün finalinde kanımca şimdiye kadarki gelişe ters bir durum oldu ve mantıklı da olmadı. Bunca zaman amacı sadece Feride'nin gönlünü kazanabilmek için Mahir'e Mehmet Saim'i öldürtmek olan eski savcı Turgut, dümenini birden sadece Mehmet Saim'i ortadan kaldırmaya kırdı. Halbuki Turgut dediğin bugüne kadar hoşuna gitmeyen adamları ortadan kaldırmak yerine, kukla gibi oynatmayı tercih eden, tercihi bırak, bundan zekası için bir oyun çıkararak eğlenen bir adamdı. Üstelik kabadayılar müessesesine girmek için Mehmet Saim'in de yardımına ihtiyaç duyuyor. Bundan sonra kirli işleri sürdürürken de duyacak. Yani nereden çıktı şimdi bu Barut Necdet'e, Mehmet Saim'in işini bitirme görevi vermek? Hiç oldu mu! Bir başka mantıksızlık da Mehmet Saim ve Seyis diyaloğunda oldu. Seyis, Mehmet Saim'in de dediği gibi açıkça Mahir'in yanında saf tutmuş, dolayısıyla çoktan Mehmet Saim'le köprüleri atmıştı. Şimdi, Turgut'un istemesi üzerine Mehmet Saim Seyis'i aradığında, sanki ortada Seyis'in bozulmasından korkacağı pürüzsüz bir ilişki varmış gibi \"Turgut'u yok sayma, yoksa ben de seni yok sayarım\" diye tehdit etmesi gayet mantıksızdı. Asıl bu saatten sonra, üstelik Turgut'u en başından istemezken, Seyis'in \"Eh peki madem\" deyip eski tas eski hamama dönmesi beklenemez. Kanımca gidişat, buradan şuraya bağlanaca: Seyis teklifi / tehdidi kabul etmiş görünecek, Mehmet Saim'le işbirliğine tekrar başlayacak, ama öncesinde vaziyeti bizimkilere haber verecek, işler sürerken Feride ve Mahir'e bilgi sızdıracak, kahramanlarımız da Mehmet Saim'e suç üstü yapacaklar. Önümüzdeki bölümler için genel tahminim. Bu arada, Mahir daha önce de hapse girmişti. Ama o zamanki Mahir, bu Mahir değildi. Mahir bu sefer gerçekten farklı bir ruh hali içinde. Koşulları değişince, yine eski Mahir geri gelecektir diye düşünüyorum ama şu anda böyle. Eski Mahir koğuşta daha güler yüzlü, gönül alıcı, tatlı dilliydi. Şimdi ise gözleri, bakışları acı, konuşması sert, o da konuşursa zaten, genelde kimseyle konuşmuyor, suskun. Ne kendinde tat var, ne sözlerinde. \"Umudumu kaybettim\" demesiyle bu hali tutarlı. Önümüzdeki bölümde bakalım Mahir hapishaneden nasıl kaçabilecek, Feride şoförün banka kasasında sakladığı suç aletini nasıl alabilecek? Barut Necdet sonuçta iyi kötü iş yaptığı Mehmet Saim'i ortadan kaldırmayı deneyecek mi, Ayten öz kızı gibi sahiplendiği bebeğine kavuşabilecek mi, Turgut kabadayıların mıntıka oyununa dahil olabilecek mi, Belgin kurduğu tuzaklara elbet kendi düşecek mi, Seyis, Mahir ve ailesinin güvenini kazanabilecek mi? Mahir ve Feride sokaklarda elele, güvende ve özgürce yürüyebilecek mi? Güzel günler ne kadar uzakta. Beklenip görülecek. Bu faktörler dışında Feride'nin kızı olmasının Mehmet Saim'i durduracağını, zalim işlerine devam ederken elini titreteceğini beklemiyoruz. Kara Para Aşk'ta hastane odasında, Ömer'e seslenemesin diye kalp krizi geçirmiş annesinin ağzını kapatarak neredeyse boğulmasına sebep olacak Hüseyin gibi, Mehmet Saim'in de suç batağının gözü kararmışlığında yokuş aşağı yuvarlanmakta olduğunu tahmin etmek mümkün. Mehmet Saim kendi kızına karşı bile tetikte bir adam. Feride'deki hal ve tavır değişikliklerine işkillenmesi gelecek bölümü bile bulmaz. Feride'den daha kurnaz, orası da kesin. E, daha düşman, daha sert, o da malum. Dolayısıyla Feride'nin karşısında işine geldiğinde kurnaz, işine geldiğinde zorba, hilede hurdada usta, çetin ceviz bir Mehmet Saim var. Feride Mahir'e gitmekle en doğrusunu yaptı. O sahnede babası konusunda Mahir'in haklı olduğunu itiraf etti. En son görüştüklerinde, kısmen de haklı olarak, bu konuda Mahir'le uzlaşamayarak çekip gitmişti. Şimdi o da aynı \"kanaatte\" olarak geldi. Burada Mahir'den daha fazla tepki bekledim. Tepkileri karışık geldi bana, biraz da geriden geldi sanki. Öncelikle Feride de artık onunla aynı fikirde olduğunu söylüyor, o da babasının beyefendi olduğunu düşünüyor, yani Mahir için büyük bir olay olmalı bu, artık Feride'yi kaybetmesi de gerekmiyor gelinen bu durumla. Fakat Mahir tepkisiz. Şaşırdı mı, rahatladı mı, belirsiz. Sonra Feride bebeği aldırmadığını ima ediyor. En son Belgin \"Bebek gitti\" demişti. Mahir başka bir şey bilmiyordu. Bu habere de sevinmedi, tepki vermedi. Sonra, Kerime Hanım'ın vefatını duyduğunda aklına Mehmet Saim'in öldürmüş olabileceği gelmişti, fakat bunu Feride söyleyince çok şaşırdı. Dediğim gibi Mahir'in tepki zamanlaması allak bullak etti. Bir başka mantıksızlık da Mehmet Saim ve Seyis diyaloğunda oldu. Seyis, Mehmet Saim'in de dediği gibi açıkça Mahir'in yanında saf tutmuş, dolayısıyla çoktan Mehmet Saim'le köprüleri atmıştı. Şimdi, Turgut'un istemesi üzerine Mehmet Saim Seyis'i aradığında, sanki ortada Seyis'in bozulmasından korkacağı pürüzsüz bir ilişki varmış gibi \"Turgut'u yok sayma, yoksa ben de seni yok sayarım\" diye tehdit etmesi gayet mantıksızdı. Asıl bu saatten sonra, üstelik Turgut'u en başından istemezken, Seyis'in \"Eh peki madem\" deyip eski tas eski hamama dönmesi beklenemez. Kanımca gidişat, buradan şuraya bağlanaca: Seyis teklifi / tehdidi kabul etmiş görünecek, Mehmet Saim'le işbirliğine tekrar başlayacak, ama öncesinde vaziyeti bizimkilere haber verecek, işler sürerken Feride ve Mahir'e bilgi sızdıracak, kahramanlarımız da Mehmet Saim'e suç üstü yapacaklar. Önümüzdeki bölümler için genel tahminim. Bu arada, Mahir daha önce de hapse girmişti. Ama o zamanki Mahir, bu Mahir değildi. Mahir bu sefer gerçekten farklı bir ruh hali içinde. Koşulları değişince, yine eski Mahir geri gelecektir diye düşünüyorum ama şu anda böyle. Eski Mahir koğuşta daha güler yüzlü, gönül alıcı, tatlı dilliydi. Şimdi ise gözleri, bakışları acı, konuşması sert, o da konuşursa zaten, genelde kimseyle konuşmuyor, suskun. Ne kendinde tat var, ne sözlerinde. \"Umudumu kaybettim\" demesiyle bu hali tutarlı. Önümüzdeki bölümde bakalım Mahir hapishaneden nasıl kaçabilecek, Feride şoförün banka kasasında sakladığı suç aletini nasıl alabilecek? Barut Necdet sonuçta iyi kötü iş yaptığı Mehmet Saim'i ortadan kaldırmayı deneyecek mi, Ayten öz kızı gibi sahiplendiği bebeğine kavuşabilecek mi, Turgut kabadayıların mıntıka oyununa dahil olabilecek mi, Belgin kurduğu tuzaklara elbet kendi düşecek mi, Seyis, Mahir ve ailesinin güvenini kazanabilecek mi? Mahir ve Feride sokaklarda elele, güvende ve özgürce yürüyebilecek mi? Güzel günler ne kadar uzakta. Beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-karakterler-canlanmaya-basladi-133", "text": "Son aylarda ilk bölümünden sonra izlemeye devam edebildiğim tek dizi Muhteşem Yüzyıl: Kösem oldu. Yine de bugüne dek hakkında bir türlü yazmaya da girişmemiştim. Tarihi dramalara merakım ve prodüksiyonun ihtişamı, etkileyiciliği; en küçük rolde bile hepsi birbirinden iddialı oyuncuların olması beni ekran başında tutmuştu ama yine de yeterince heyecan ve merak duymuyordum. Niyeti, amacı ve bu yolda yaptıklarıyla şimdiye kadar en net çizilen karakterlerden biri olan Şahin Giray da bu bölüm eylemlerini daha da belirginleştirdi ve Celaliler'e işbirliği teklifinde bulunarak tahtı varissiz bırakmaktan daha inandırıcı ve derin bir plana soyundu. Bu noktada şundan mutlaka söz etmek isterim: Başta saltanatın en açık düşmanı \"Şahin Giray\" ve sonrasında Halime Sultan kolayca, taht ve iktidar hırsları olan, yaptıkları her şeyi de bu ihtirasla yapan, hikayenin \"kötüleri\" olarak gösterebilecekken eylemlerinin ardında yatan nedenler, haklılıkları bize defalarca anlatılarak risk alınmış. Hem izleyicinin aklının karışmasını hem de gelebilecek diğer eleştirileri göze alarak hikayede yer alan bütün unsurlara eşit mesafede duran ve nesnel olmaya çalışan bu anlatım tercihi beni memnun ediyor. Ana karakterimiz olması gereken Anastasya'nın hikayesi hala ilgimi çekmeye başlamadı. Bu, \"herkesten faklı, saf, masum ama vahşi ve deli dolu kız\" karakteri ve hikayesi çok yoruldu ve eskidi bence artık. Şaşırtıcı, dolayısıyla ilgi çekici bir tarafı da yok henüz. Ahmet ve Anastasya arasında geçen romantik sahneler de çekim tarzı, temponun düşüklüğü, ışığı vs. ile gerçeklikten uzak, rüyavari haliyle yeterince canlı görünmüyor sanki. Bu nedenlerle hikaye henüz Kösem'leşmeye başlayamadı. Hikaye genişleyip karakterler derinleştikçe farklı oyuncular ön plana çıkmaya ve daha çok keyif vermeye başladı. Örneğin Aslıhan Gürbüz'ün Halime Sultan'ı en canlı, karakterin ve oyunculuğun en örtüştüğü performanslardan biri. Geçtiğimiz Perşembe akşamı yayınlanan dördüncü bölümde ise nihayet karakterler ete kana bürünmeye başladı. Biz de sadece duyuyor olduğumuz şeyleri nihayet görmeye başladık böylece. Örneğin en baştan beri Halime Sultan'ın kurnazlığı, Handan Sultan'a göre daha zeki ve plancı olduğu konuşuluyorken bu bölümde hem Handan Sultan hem Derviş Ağa'yla diyaloğu sayesinde olayları nasıl yönlendirdiğini izledik. Tesadüfle bulduğu, Fahriye Sultan'a Mehmet Giray'dan gelen mektubu kullanış şekli de doğrudan ve çok etkili bir müdahaleydi. Handan Sultan'ın kontrol edemediği olaylar karşısındaki kifayetsizliğini örtmeye çalışırken iyice ortaya çıkan duygusallığı da ikna edici bir şekilde işlendi. Hikayenin henüz başı olması nedeniyle kendilerine çok az yer bulabilen, derinliksiz sahnelerde izlediğimiz, birbirleriyle ilgisi yok gibi görünen bazı karakterler arasında kurulan ilişkiler de işi daha renkli ve ilginç hale getirmeyi başardı. Örneğin Fahriye Sultan, bu bölüme kadar sadece Mehmet Giray'la gizli buluşmalarında, sıkıcı denebilecek sahnelerde görünüyorken, annesi Safiye Sultan'ın onu Handan Sultan'ın en güvendiği kişi olan Derviş Ağa'yla evlendirmek istemesiyle bir anda iktidar savaşlarının merkezine oturdu ve hem kendinin hem de Derviş Ağa'nın karakteri ve hikayesi derinleşip ilginçleşti. Erkan Kolçak Köstendil'in ilk bölümlerde, karizması, gözlerinden okunan hıncı ve hırsıyla sağladığı etkileyiciliği sürdürebilmesi için Şahin Giray'ın duyguları çeşitlenmeli. Karakterin inandırıcılığı bakımından da gerekli bu. Hülya Avşar'ın, Safiye Sultan'ın üzerine çok güzel giydiği asaleti ve ihtişamı da bölümler geçip karakterler derinleştikçe biraz yapay durmaya, ortak dokuya çok fazla uyamamaya başladı. Daha insancıllaşmalı. Herhangi bir yerli diziden söz ederken sürenin uzunluğundan şikayet etmemem imkansız. Kösem'de çok fazla karakter ve yan hikaye olduğunu düşünürsek -yoruculuğu bir tarafa- sürenin uzunluğu çok sorun olmayabilir. Burada beni süreyle ilgili en rahatsız eden konu, mekanların sıkışıklığı, kısıtlılığı, darlığı... Dizinin çok daha fazla açık alana, geniş planlara, derin sahnelere, ferahlamaya ve daha çok aksiyona ihticacı var. Çoğunlukla, herkesin hapis hayatı yaşadığı karanlık saray koridorlarında, loş odalarda, iki üç kişi arasındaki konuşmalarla geçen bir dizi için uygun süre ancak ve ancak 45-50 dakika olabilir. Ötesi çok boğucu, sıkıcı olmaya başlıyor. Birkaç bahçe sahnesi, güzel tarihi manzara görüntüsü bu boğucu duygudan çıkmak için yeterli değil."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kartlarini-acik-oynayan-ve-izleyiciye-soluk-aldiran-dizi-1309", "text": "Ne iş yaptığı belli olmayan, tüm sülalenin yönetim kurulu toplantılarında birbirine meydan okuduğu \"zenginli\" dizilerden, DNA testlerinden, bağırış çağırıştan ve şiddetten medet uman dizilerden yorulmuş ekranlarda sıra dışı ve konusu olan bir diziyi nadiren görebildiğimizden Bambaşka Biri'nin tanıtımlarını izlediğimden beri merakla beklemeye başlamıştım. Tims&B, Ethem Özışık ve Burak Deniz üçlüsünün daha önce de kimlik karmaşası üzerine psikolojik gerilim, polisiye ve fantastik diyebileceğimiz türde çalışmaları olmuştu. Bu alanda gezinmeyi, denemeler ve keşifler yapmayı seven bir üçlü. Maraşlı epeyce severek izlediğim bir diziydi ve Burak Deniz'in de bugüne kadar en keyif aldığım performansıydı. Deniz'in Bambaşka Biri'nde canlandırdığı Kenan karakteri ise -tartışmasız- kendisinin en karmaşık, en katmanlı ve en zor olan rolü. Bambaşka Biri, daha ilk bölümden kartlarını açık oynayan biri dizi olduğundan bu söyleyeceğim spoiler sayılmayacaktır diye düşünüyorum: Bir bedende iki ayrı karakteri canlandırmak, bu karakterler arasında hızlı geçişler yapmak zorunda kalmak, geçişlerin anlaşılmasını sağlamak, her iki karakterin de ağır psikolojik sorunlarını yansıtmak ve bütün bunları haftalık çekilen bir dizi için birkaç güne sığdırmak tahmin bile edemeyeceğimiz kadar zor olmalı. Burak Deniz'in rolün altından oldukça kalktığını söyleyebiliriz. Özellikle reaksiyon göstermesi gereken sahnelerde bunları çok doğal, akıcı ve doğru bir zamanlamayla yapıyor. Bununla birlikte zaman zaman telaşlanıp kontrolü biraz kaybettiği de olmuyor değil. Ben onun en çok içinde mizah barındıran sahneleri keyifle oynadığını ve bu alanlarda daha ustaca hareket edebildiğini düşünüyorum. Bütün bunlarla birlikte onu Kenan rolünde izlemek gerçekten keyifli. Leyla; kendine güveni, zekası, soğuk kanlılığı, ahlak anlayışı ve işinde başarısıyla yerli ekranımızda gördüğüm en etkileyici ve klişe cinsiyet rollerinin dışında yer alan kadın karakterlerden biri. Hande Erçel'se bu rolde tatmin edici bir performans sergiliyor. Hande Erçel'in bugüne kadar en sevdiğim performansı -favori yerli dizim olan- Halka'da canlandırdığı Müjde karakteriydi. Leyla performansıyla hem Müjde'nin hem de şimdiye dek canlandırdığı tüm karakterlerin ötesine geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Başrol oyuncularını bir yana bırakıp dizinin kendisine gelecek olursak... Bambaşka Biri son yıllarda daha sık rastlamaya başladığımız \"adalet arayışı için kendi yöntemlerini kullanma\" ve bu nedenle seri cinayetler işleme temasının bir başka örneği. Yakın zamanda Disney+'ta izlediğimiz Aktris, Netflix'in Biz Kimden Kaçıyorduk Anne ve Fatma dizileri ve elbette Şahsiyet bu konuda ilk aklıma gelenler. Bu türün son dönemdeki yükselişi, Maraşlı dizinin bu ekibe açtığı yol ve Bambaşka Biri'yle bazı benzerlikler taşıyan Yargı'nın olağan üstü başarısı da böylesi zor bir dizi için hem yapımcıya hem kanala cesaret vermiş olmalı. Bambaşka Biri şu ana dek adalet arayışı peşindeki bir seri katilden çok, çoklu kişilik bozukluğu ve kişilik bölünmesi konusuna, bunun yarattığı gerilime odaklanarak ilerledi. Başta da söylediğim gibi dizi, kartlarını açık oynayarak ilerlemeyi seçiyor. Bu da izleyici için yeni ve keyifli bir deneyim anlamına geliyor. Biz, daha ilk bölümden katilin Kenan olduğunu ama cinayetleri, bastırılmış olan diğer karakteri Doğan'ın işlediğini öğrendik. Üstelik yakın çevresindeki bazı kişiler de bunu kısa sürede anladılar. Şu an devam eden gerilimse katilin Kenan/Doğan olduğunun anlaşılıp anlaşılmayacağı, Kenan'ın Doğan'ın varlığını ne zaman fark edeceği ve dizinin polisiye aksını oluşturan olayların ardındaki gerçekler elbette. Leyla ve Doğan arasında bir kedi-fare oyunu sürüyor. Leyla başarılı bir savcı, Doğan'ı köşeye sıkıştırıyor. Bir yandan kendi ailesinin geçmişteki bu olaylarla ilgisini çözmeye çalışıyor. Bizler de izleyici olarak hem Leyla'yla birlikte bu sırları hem de Doğan ve Kenan'ın geçmişindeki sırları çözmeye çalışıyoruz. Dizide, ancak romantik komedilerde olabilecek klişeler de söz konusu. Boşanma avukatı olan arkadaşı küçükçe bir apartman dairesinde yaşıyorken devlet memuru Leyla'nın, ülkenin en çok izlenen habercisiyle yan yana ev kiralayabileceğine ve Leyla gibi şüpheci birinin Kenan'ın yan evini kiralıyor oluşunun tesadüflüğünü sorgulamayacağına inanmak imkansız. İlk bölümlerde amacını anlamakta zoralandığım bazı sahneler de oldu. İdris'in Kenan'la konuşmak için tanık numarası yapmasına ya da Kenan'ı ormandaki eve götürmeye çalışmasına bir anlam veremiyorum. Doğan'ın o evi oyuncaklarla doldurmuş olması da, idris'in o yaptıkları da dört bölümün sonunda bize çizilen portlerine uygun davranışlar değiller bence. Rejidense oldukça memnunum. Neslihan Yeşilyurt çok aşırı stilize bir dil seçmese de hikayenin dramatikliğine ve gerilimine uygun bir tonda ve hiçbir önemli detayı ziyan etmeden sakince ve ustaca anlatıyor hikayeyi. Hem finansal hem de zamansal sebeplerle çok zordur eminim ama biraz daha fazla mekan çeşitliliği ya da mekanların daha farklı ve geniş kullanımıyla, atmosferi daha da çok hissedebiliriz gibi geliyor. Dördüncü bölümde yetimhaneye yapılan yolculuk, hem yolda hem de varış noktasında yaşananlar çok büyük bir zenginlik katmış örneğin. Ufak tefek sorunlar dışında Bambaşka Biri çok tatmin edici bir dizi. Akıcı, sürükleyici. İki ana karakterin kendi içlerindeki mücadelelerini en ince ayrıntısına kadar işleyerek duygusal olarak da tatmin ediyor. Romantizmi, karakterlerin kendi mücadelelerinin ve polisiye hikayenin önüne hiç geçirmiyor oluşu ve ikili arasında gelişen aşkı aceleye getirmeden sindire sindire işlemesi de diğer artıları. Son bölümde Kenan'ın Doğan'ın acısını fiziksel olarak yaşayışını, sebebini anlayamadığı bu buhranların onda yarattığı korku ve çaresizliği iliklerimize kadar hisettik. Hikaye her bölüm daha da açılıyor ve izleyiciyi içine daha çok çekiyor. Hem Kenan'ın Doğan'a hem de Leyla'nın çözüme gittikçe yaklaşmasını izlemek gerçek bir keyif. Bambaşka Biri bu zor konusuna ve kasvetli dünyasına rağmen, ekranlardaki birbirine benzer onca iş arasında gerçekten soluk aldırıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kavusma-baska-bahara-820", "text": "Bu hafta sohbete jenerikten başlayalım. Erkenci Kuş'un ilk bölümünde jenerik şarkısını Demet Özdemir söylemişti, güzeldi de. İkinci bölümden itibaren jenerik değişti, artık güzel bir illüstrasyon ve bu illüstrasyon eşliğinde şarkının enstrüman versiyonu var. Doğrusu bu da çok güzel. Fakat ilk şarkıyı da ara ara çalsalar mı ne... Bölümün açılış sahnesinde Can'ın olan biteni bir kez daha öğrenemeyişi güzel kotarıldı. Hilmi gerçekten Fikri Harika'da staj yapmış. Polis soruşturmasında bu tutarlı bir bilgi olur Emre'nin söyleyeceği yalana. Hilmi kaçmış, Emre peşinden koşmuşken, iç mekanda Can ve Sanem sarılmış vaziyetteyken, ikisi arasındaki \"Emre Bey nerde, Hilmi'nin peşinden gitti\" konuşmaları komikti. \"Derdin ne benle?\" karizma bir soruydu. Bazen anlayamaz, birine sormak istersiniz. Derdin ne benle, neden bana böyle davranıyorsun? Burada Can'ın aklına bu eski stajyerin şimdiye kadarki tüm şirket sızdırmalarını da yapmış olacağı gelmedi. Gelebilirdi. Yani Hilmi'nin söylediğine göre adamın derdi Can değil, firmadan atılması. Dolayısıyla tüm Aylin'e paslanan işlerin arkasında bu çocuk olabilir diye aklına gelebilirdi. Üstelik bu çocuk firmada ne zaman staj yapmış diye de araştırabilirdi. Yeni atılmışsa bu intikam normal, ama uzun zaman önce atıldıysa birdenbire mi aklına geldi intikam almak. Ya da \"intikam soğuk yenen bir yemektir\" dendiği için beklemiş de olabilir. Ama yine de konu iyi kotarıldı. Sonraki sahne, geçen haftaki gibi yine Ayhan sahnesi. Bu kez Ceycey ile. Ceycey'in nereli olduğu bir süredir merak ettirilip duruyor. 007 Antalyalı çıkacak galiba. Fakat neden saklıyor? Ayhan'a bir yerde oturalım, sohbet ederiz dediğinde, Ayhan'ın ne konuşçaz ki demesi komikti. Ceycey hala heyecanlı, Ayhan anlamıyor, bu da komikti. Emre ve Sanem yüzleşmesinde, Sanem'i ilk kez bu kadar dik gördük. Yumuşamasından korkuyordum, kararlılığından memnun oldum. Şimdiye kadar hep Can'a karşı şüphesi vardı. Firmayı batırmak istiyor, aslında kötü biri diye inanıyordu fakat kadın derneği için yapılan bu çalışmada bile bu sızıntının olması artık bardağı taşırdı, gerçeği epeyce aydınlattı. Bardak sadece Sanem için taşmadı, Emre için de taştı ve hatta Aylin'i terketti. Sonrasında Aylin'i gözyaşı dökerken gördük. Geçen yazımda, Aylin için \"Aylin'in Emre'ye sevgisi gerçek mi, emin olamıyorum. Sanırım gerçek olsun istiyorum. Ayrıca Aylin gerçekten Aziz Bey'in iftirasına mı uğramış, yoksa suç mu işlemiş, önümüzdeki bölümlerde fazla gecikmeden ortaya çıksa iyi olur.\" diye yazmıştım. Bu bölümde gelişmeler kısmen cevap oldu. Aylin Emre'yi kullanmıyor, Emre'ye karşı duygusu var. Fakat başarı hırsı da çok yüksek. Emre'yi zorluyor. Aylin ve Emre demişken, bu bölümde Leyla'nın gönül cephesinde de yoğun faaliyetler başladığını görmek güzel. Bir yanda Osman'la sözel sayısal alışverişleri artarken, diğer yanda Emre'den Leyla'ya iltifatlar, derken hop Leyla'nın Emre'yi yanağından öpmesi. Çakı gibi bir çalışana yakışmayacak bir hamleydi ama ileride Emre yanağını tutup bu sahneyi mutlulukla falan hatırlayıp kafası mı karışacak nedir. Leyla Osman ile Emre arasında bir süre kalacak, sonra Emre Aylin'ine, Leyla Osman'ına kavuşacak gibi geliyor bana. Osman gibi gönlü doğma büyüme Leyla'lı, hem de iyi düzgün bir çocuk dizinin sonunda mahzun mu kalsın. Dizi bu, kalmaz diyorum. Fakat gerçekçi yorum yaparsak, bir süre Ataşehirli Ayla'yı kıskanacak bile olsa Leyla kariyerini çok önemseyen, işi eşittir hayatı tarzında bir kız. Dolayısıyla hayatındaki kişiyi de bol bol iş konuşabileceği, etrafındaki birilerinde arar diye düşünüyorum. Sanem Emre'ye iyi bir öneride bulundu. \"Can Bey'e herşeyi anlatalım\" dedi. Emre de \"Sen abimi tanımıyorsun, yalandan dolandan nefret eder, anlatsak da anlamaz. Beni silecek. Annemi de sildi, bir daha görüşmedi onunla\" dedi. Burada hop bir kere daha \"Kiralık Aşk\" çağrışımı yaptık ister istemez. Kiralık Aşk'taki Ömer İplikçi karakteri de dedesini silmiş, hayatından çıkarmıştı. Ömer de dürüst, yalanla entrikayla uzaktan yakından ilgisi olmayan, prensipli, tavizsiz bir karakterdi. Defne de Ömer'e gerçeği bu yüzden söyleyememişti. İki karakter arasındaki benzerliklere rağmen Can Divit'te bazı evrimler görüyorum. Sanki tek bir karakter var ve Meriç Acemi bu karakteri nasıl daha iyi bir karakter yapabilirim diye uğraşıyor. Can Divit, Sanem'i Ömer'in Defne'yi öptüğü gibi öpmedi mesela. Ömer günümüzde linci kolaylıkla yiyebilecek bir şekilde resmen tacizci gibi davranmıştı ve \"Kiralık Aşk\" hakkındaki yazılarımda da bu konuya değinmiştim. Bu öpüşten sonra Ömer'de ne bir yüz kızarması, ne bir pişmanlık... hiç bir utanma olmamıştı. Defne'den özür de dilememişti. Halbuki hikayenin bu versiyonunda Can Sanem'i bir yanlış anlamayla, kız arkadaşı sanarak öpüyor. Başka bir olumlu değişiklik de şu: Ömer tüm iyi kalbine ve merhametine rağmen çalışanlarına sert bir patrondu, onlarla çok senli benli olmazdı. Can'da böyle kaygılar yok, Ceycey'e el şakası bile yapıyor, herkese neşeli ve kibar davranıyor. Can Divit kesinlikle daha tercih edilesi bir patron. Kiralık Aşk'ta Defne garsonluk yaparken Ömer'in yakın arkadaşı ve firmanın kurucu ortağı Sinan karakterine aşıktı. Ömer'i de fiziksel özellikleriyle değil tanıdıkça sevmişti. Ömer'in yakışıklılığı Defne açısından vurgulanmıyordu. Ömer de Defne ve Sinan arasındaki samimiyeti kıskanmıştı. Daha güvensizdi. Bu versiyonda ise, Can Divit Emre ve Sanem arasındaki yakınlıktan herhangi bir rahatsızlık duymadı, kafası karışmadı. Can Divit bu bakımdan kendisiyle daha barışık bir tip. Sanem'i de sürekli affediyor, ağır sözler duymasına rağmen. Yani Can Divit daha köşesiz, yumuşak huylu bir insan. Bunlara rağmen yazarken şu da aklıma geldi, Ömer birçok meziyetinin yanında klasik müzik tutkusuyla, okuduğu kitaplarla kurduğu derin ilişkiyle ve tasarımcı olarak yaratım süreçleriyle sanatçı yönünü Can'dan daha yoğun yaşıyordu. Can'ın da bu yönüne daha fazla tanık olmak güzel olur. Mevkibe ve Nihat arasındaki ilişki giderek bir seyirci olarak bende demini buldu. Başta fazla bir şey hissetmiyordum ama şimdi tatlı gelmeye başladılar. Mahalledeki hikaye, bu ikisi arasındaki romantizm, Nihat'ın bazı sözlerinin Mevkibe'yi kıskandırması, kilo sorunları, yemek keyifleri, temizlik yarışları derken güçlenmeye başladı. Özellikle Aysun'un Zebercet'in annesi olmakla sınırlı kalmaktan çıkıp yeni bir aşk üçgeninin köşesi, kıskançlık öznesi olması bu yan hikayeleri zenginleştirdi. \"Yoğurt ve zerdeçal\" yiyerek 6 kilo vermiş olması bilgisi de bölümün bonusuydu. 4. bölümde Can'ın kır evinde, Sanem \"Mayalı\" yiyecek içecekleri tüketmediğine dair bir şey söylemişti. Bu konu da biraz deşilse, detaylandırılsa güzel olur. Vaktiyle Anandamitra Acarya'nın \"Vejetaryen Beslenme\" kitabını okumuştum. Orada da mayalı gıdalardan uzak durulması tavsiye ediliyordu. Sabahları yorgun kalkmaktan şikayetçiydim ve bir süre uygulamıştım. Ve gerçekten yorgunluk sorunum kalmadı. Fakat bu kadar güzel bir etki almış olmama ve bu etkinin devam da ediyor da olmasına rağmen, kurallarını tamamen uygulamaya devam edemedim. Çünkü günlük hayatımıza yaygın olarak girmiş bazı besinlerden de uzak durmak gerekiyor ve bu zor olabiliyor. Fakat genel olarak kültür değişse, uygulamak kolaylaşır. Dolayısıyla etrafta da bununla ilgili örnekler görmek teşvik edici bir şey. Can'ın fikir hırsızlığı suçundan aklanması bölümün en güzel gelişmelerinden biriydi. Sanem, Ayhan ve Osman'la sahildeki parkta, durumu konuşuyor. Osman'ın patavatsızlığı azar azar verilmeye başlandı ki bu çok hoş. Bu konuşmada sırasında da Sanem \"Bunlardan birini bile öğrense Can Bey yüzüme bakmaz bir daha\" dediğinde Osman \"Bi de sen yüzüne bakmasından fazlasını istiyorken\" demesin mi! Vur! Sanem'e bir darbeyi de sen vur! Bu sahneyi çekerken bol bol gülünmüş olunsa gerek. Bu arada Sanem Emre tarafından kandırıldığını anladıktan sonra \"Ama kandırıldım\" bile diyemiyor. Öyle bir pişmanlık, çaresizlik içinde. Ama ben Can Bey'i kötü biri zannetim, firmayı satmak istiyor zannetim, birçok insanı işsiz bırakmak istiyor zannetim, iyi niyetliydim... diyemiyor. Kasten değil, kandırılarak yapmış olsa bile sonuçlarından insan sorumlu olur mu... Belki de Sanem bir yanıyla kandırıldığını en başından biliyordu. Daha şüpheci olabilecekken Emre'ye güvenmeyi tercih etti. Ya da böyle olmasa bile, olan olduktan sonra gerekçeler çok bir şey ifade etmiyor mu... Leyla ve Emre'nin akşam \"sır\" temalı ofis sahnesinde, ardından Can'ın Polen'le telefonda konuştuğu oda sahnesindeki tema müzikleri güzeldi. Can'ın Polen'le konuştuğu sahne hem atmosfer olarak, hem de monolog olarak çok keyifliydi. Can'ın basın toplantısı yaptığı sahnede Sanem'e \"Gizli kahramanım\" demesi güzeldi. Ceycey basına mesaj verme sahnesinde zaten yine komikti. Peşinden gelen, Sanem'in tasarladığı dinlenme odasında, Can ve Sanem'in üstü örtülü itiraflı sahneleri güzeldi. Can'ın tutkulu tavrı, bir an olsun Sanem'de de karşılık bulsaydı, yani Sanem'in tüm bunalımlı durumuna rağmen en azından bir an için yüreği bir hop edip kafası karışsaydı, daha da güzel olacaktı. Güzeldi yine de. Ofiste o Sanem'in gizli gizli Can'a bakıp sonra kaçmaları güzeldi. Bu bölüm bir de ilk bölümdeki gibi acayip kaçmalarından bir örnek daha vardı. Bu kez kendi evinden, camdan kaçma sahnesi. Senaristlerin bu motifi devam etmelerine bin selam. Sanem ve Ceycey'in nişanlılık konusunu konuşmaları ve Can'ın da bu konuşmayı gizli gizli dinleme sahnesi de çok güzeldi. Bu arada Ceycey nereden duydu Sanem'in gerçekten nişanlı olmadığını? Ayhan söylemez. Nereden duydu? Muzaffer'le Osman'ın sahnesinde Muzaffer'in \"Ben de kendi detaylarımda güzelim, yakışıklıyım\"lı repliği güzeldi. Can'a çay getir götür sahnesi güzeldi. Hey! Kreatif toplantıda Sanem'in hafıza şov yaptığı, Deren'li \"Hayatta bir durun olsun\" sahnesi güzeldi. Can'ın okuduğu \"Kafka'nın Milena'ya mektuplar\" kitabıyla ilgili sahne de güzeldi. Sanem'in çin çubuklarıyla yemek yiyememesi komikti. Havuz başındaki \"Ben sana demem size\"li, \"Ceycey arıyor\"lu, \"Ooo sen Polen'i de biliyorsun, iyi gitmiyor Polen'le\" sahnesi çok tatlıydı. Burada Can'ın bir hatası var. İtirafı kendisi yapmalıydı, Sanem'i zorlamamalıydı. Gerçeği zaten biliyordu. Sanem'in üstüne gitmemeliydi. Bölümden başka güzel sahneler: Nihat'ın yemek yapmaya çalıştığı mutfak sahnesi, Aysun'un gelmesiyle, bir de üstüne Mevkibe'nin gelmesiyle katmerlendi. \"Sen yaparken herşey ne kadar kolay görünüyordu\"... Can bakkal'da sahnesi... Ve son olarak kayalıklardaki \"Kal dersen kalırım, git dersen bir daha hiç görmeyeceksin yüzümü\" sahnesi... Fragmanlara göre Sanem ve Can kavuşuyor. Hepi end. Mutlu son. Bence çok bekleriz. Herhalde hepsi Sanem'in rüyaları. Fakat Can'da aşkının aslında karşılıklı olduğu bilgisi oldukça Sanem'in peşini bırakmaz, kendini bu sırrı çözmeye adar ihtimal. Yardım gerekirse burdayız."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kendini-kaptirip-izleyebilmek-ne-keyifliymis-389", "text": "Tıpkı geçen haftaki gibi, oldukça beğendiğim; sürükleyici, heyecanlı, duygusal ve eğlenceli bir bölüm oldu. Duygusal olarak elbette her şey güllük gülistanlanlık değildi ama bu bölümün iyi olmadığı anlamına gelmez. İki bölümdür Seviyor Sevmiyor'u daha tatmin edici buluyorum. Bir süre önce düşmeye başlayan reytingler bu hafta biraz daha toparlandı; bu durumda genel olarak izleyicilerin de aynı fikirde olduğunu söyleyebiliriz. Bölüm boyunca hem Yiğit'in hem Ayça'nın hem İrem'in türlü çabaları nedeniyle bir çok tatsızlık, gerginlik, kalp kırıklığı, göz yaşı ve tartışma izledik. Karakterlerimiz o kadar acı çekerken ben de çoğu zaman üzgün ve kızgın hissettim. Bu nedenle bölümün sonunda bende kalan tortunun bu denli olumlu olacağını tahmin etmiyordum ama öyle oldu. Söz ettiğim, bir izleyici olarak diziden memnun olmak değil; Deniz ve Tuna için beklediğimden daha memnun hissetmek.. Deniz'in iki bölüm önceki o sürpriz \"doğru olanı yapmalıyız\" çıkışına kadar Tuna'ya karşı hiçbir duygusu yoktu, Tuna'nın hislerine karşılık veremiyordu. Ve hepimiz biliyoruz ki kalbi bütünüyle Yiğit için çarpıyordu. Ama Deniz, Tuna'ya \"ben denemek istiyorum\" derken beklediğimden çok daha samimiymiş. Akılla verilen bir karara uymak için bir kişi kendini ikna etmeye, uygun davranmaya çalışabilir ama elde olmadan yapılan davranışlar içten içe hissedilenleri sızdırır. Ben içten içe Yiğit'e aşık olan Deniz'in Tuna'yı böyle kıskanmasını, araları bozuk olduğu ya da kavga ettikler için moralinin bu denli bozulmasını beklemezdim. Aslında kalbi Yiğit'te olduğu için Tuna'yla arasında sorun yaşanmasının onu bir yükten kurtulmuşçasına rahatllatmasını beklerdim. \"Ben denedim ama bak, olmadı.\" diyebilir bu durumda örneğin. Ama Deniz gerçekten samimiyetle bu ilişki sürsün istiyor. Belki henüz Tuna'ya, Yiğit'e aşık olduğunu gibi aşık değil ama sadece mantık nedeniyle ilişki içinde olduğu biri de değil Tuna. Asena ve Gazi'yle kutlama yapılırken, Yiğit yanı başındayken o sadece Tuna'yla arası bozuk olduğu için çöküntü içinde oturup bir an önce oradan ayrılmak istiyor. İşte bunları, Deniz'in Tuna'yı ve ilişkilerini bu denli umursadığını görmek beni bu ilişkinin geleceği konusunda umutlandırdı ve bölümün sonunda kendimi beklediğim kadar mutsuz hissetmedim. Hatta Deniz'in, Yiğit'in \"Beni sevmiyorsan hemen şimdi Amerika'ya dönerim.\" sözlerine sessiz kalışı bile beni o kadar rahatsız etmedi ; o sahnede Yiğit'in yüzündeki memnuniyetin ardından beliren bir anlık şüphe bana yetti. Elbette irem'in bin bir türlü entrikasıyla Tuna, Deniz'in kendisinden ayrılması için en olamayacak yollara başvurdu ve bu da şu an için Tuna ve Deniz ilişkisinin sonu demek. Ama hafta içinde bölüm özeti çıktığında ben, Tuna'nın öfke ve kalp kırıklığı nedeniyle Ayça'yla gerçekten birlikte olacağını ve bu sayede Tuna konusu kapatılıp yeniden Yiğit ve Deniz ilişkisinin yolunun açılmasının amaçlandığını düşünmüştüm. Öyle olmadı. Tuna kendi kırık kalbiyle, Deniz'i özgür bırakmak için, fedakarlıkla bir oyun sergiledi ve Deniz'in kendisini aldattığını düşünmesine sebep oldu. Bu durum da bu ilişki için hala açık kapı bırakıldığı, Deniz gerçeği öğrendiğinde ilişkiye geri dönülebileceği anlamına geliyor. Tuna'nın şimdiye kadar hep resmedildiği o şövalye ruhlu, fedakar adam çizgisinden çıkarılamamış olmasına memnunum. Bu bölüm İrem'in nefreti, entrikaları, Deniz'in hiçbir şekilde mutlu olmaması için yaptıkları arşa ulaştı. Kendince sebepleri var. Aşık olduğu adamı kaybetmişken, bu kadar mutsuzken suçlayacak birini aradığında en uygun hedef Deniz elbette. Bu anlaşılabilir, ama birkaç hafta önce \"Ben seni üzdüm değil mi Zuzu?\" diyen, içinden gelen vicdan azabını saklayamayan insanın (kendisini 17 yaşında hissediyor da olsa), birden bu denli nefret duyuyor olması akıl alır gibi değil. Neyse ki çoğu zaman Deniz'e cici arkadaşı oynamadı; sürekli olarak yüzüne gülüp arkasından iş çevirmedi; öfkesini Deniz'in yüzüne de kustu da o da ne olup bittiğini biraz görecek fırsat buldu hiç değilse. İrem'in ses kaydı numarasının çok zorlama olduğunu düşünüyorum. Tam bir hazırlık içinde Deniz'e işine yarayacak şeyleri söyletti, ki Deniz'in sözlerinin kendi içinde bir anlam bütünlüğü bile yoktu. \"Deniz'e pişmanmış gibi görüneceği bir şeyler söyletmeliyiz ama konuşmanın tamamında öyle görünmemeli\" gibi bir düşünceyle yazılmış olduğu belli olan cümleler çok tutarsızdı. Ardından İrem'in elindeki kaydı dinletip Tuna'ya nasıl ayrılması gerektiği konusunda düpedüz talimatlar vermesi de -kaba tabirle- uyduruk görünüyordu. Bütün o süreç, ardından aldatma numarası ikna edici gelişmedi. Keşke biraz daha çaba sarf edilse; özgün ve inandırıcı bir yol bulunabilseydi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kerem-kaybetmeye-devam-edecek-337", "text": "Neden Kerem kaybetmeye ve kanamaya devam edecek? Çünkü dizinin final sahnesinden bir önce, akşam eve geldiğinde anne ve babasına \"Artık Cansu yok, artık Oliva yok, artık Bedia yok\" diye sayarken, en başta sayması gereken ismi, kendisine en çok zarar veren, başına bu sorunları açan, Cansu'ya Kerem'i terkettiren, Bedia'ya bu hakaretleri savurtan kişiyi, şımarık, kibirli, sorumsuz, talepkar Mert Çalhan'ı sözünün en sonunda bile söylemedi. Ayrıca Kerem'de bu bıkkınlığı, kırgınlığı yaratan birikimde Mert'in bizzat savurduğu hakaretler, aşağılamalar ve hor görmeler de var. Her seferinde Kerem affetti, başa döndüler. Kerem öyle böyle Mert'i taşıyabiliyordu ama ne zamanki Cansu, arkasından Bedia vurdu, Kerem işte tanık olduğumuz, \"bitti, benden buraya kadar, artık acımasız olmak var\" duygu ve hal durumuna geldi. Kerem \"Şimdi tek hücrem kaldı, o da nefret\" diyor ama hala Mert'i bitirdikleri arasında saymıyor. Bu da demektir ki Kerem kaybetmeye ve kanamaya devam edecek. Kerem'deki sabır, iyi niyet, diyalog kurma çabası herkeste olsa, dünyayı cennete çevirecek özellikler iken, başkalarında olmayınca, Kerem yara alıp duruyor. Yaşananları hoşgörüyor, affediyor, kendini bir şekilde teselli ediyor ama uğradığı hakaretler, hor görülmeler birikiyor da birikiyor ve işte patladı bir yerden. Ezik Cansu bile gücü yetiyor diye, Kerem'e yükleniyor, surat asıyor, tavır yapıyor. Yine de Cansu için demiyorum ama Çalhanlar için artık Kerem arkasına bakmasın. Arkasına bakmaktan önüne bakamadı çocuk. Geleceğine bakamadı, geleceğini kuramadı. Her gün hangi Çalhan ya da çevresi çıkıp onun ve ailesinin onurunu çiğneyecek belli değil. Böyle tedirgin, bıçak üstünde yaşanır mı? Gerçi Cansu'yla birlikte olsa, Süreyya ve Metin de ezecekler onu belli ki, ama en azından Çalhanlar gibi \"aş verdim, iş verdim, döşek verdim, banyo yaptırdım\" ezmesi yapamazlar. Bu bölüm geçen bölümün final sahnesiyle başladı. Cansu Kerem'i arıyor, \"seni çok seviyorum\" diyor, Sude \"Kerem banyoda\" diyor. Akabinde ne Cansu'nun ne Ece'nin aklına bu kız yalan söylüyor olabilir gelmedi. Cansu ve Kerem bu bakımdan Seviyor Sevmiyor'un Lale'si gibiler. Olacaktı yanlarında bir Nergis, bir Nilüfer, hemen olması gerektiği gibi kuşkulandırırlardı Cansu'yu. Fakat hadi akıllarına gelmedi, bari Cansu olsun, Ece olsun, Çalhan Mert'le konuştuklarında, Kerem'le Sude'nin arasında bir şey olduğunu iddia ettiklerinde, Mert de yok biz sınıf arkadaşıyız diye reddettiğinde ama Sude Kerem için \"banyoda\" dedi desenize. En basket olacak yeri, iddianızı dayandırdığınız, sizi böyle düşünmeye iten asıl şeyi, somut eylemi niye söylemiyorsunuz? Söylediğiniz \"Mert ve Sude gülüşüyorlar, konuşuyor\". Mert de haklı olarak isyan etti, tabii. Cansu \"banyoda\"yı işittikten sonra, aramasını öğrenen Kerem Cansu'yu geri arıyor. Cansu açmıyor. Cansu'nun ve Mert'in safa yatırdığı bir garip Ömer İplikçi tadında saflığın bulutlarında Kerem meraklanıp o saatte kalkıp Cansu'nun evi zannettiği yere gidiyor. O sırada Mert arıyor. Kerem de durumu söylüyor. Mert ben ararım Cansu'yu diyor. Ve bakalım ne yapıyor? 10'a kadar sayıp Kerem'i geri arıyor, Cansu öylesine aramış, zaten pişman olmuş, o yüzden sen arayınca açmamış diyerek Kerem'i bir kere daha bıçaklıyor. Hayır, be Mert, niye aramıyorsun Cansu'yu, niye öğrenmiyorsun durumu. Hala mı ara bozma çabaları. Nedir bu yahu. \"Başıma ne geldiyse o cümle yüzünden geldi zaten\" dedi Kerem Sude'ye. Mert Çalhan hep böyle ikna etti çünkü Kerem'i. sürekli önünde tutup ot gösterererek yürütülen koyun gibi, adım adım uçurumun kenarına kadar getirdi. Hangi uçurumun? İyi özelliklerinden vazgeçtiği, kalbinin ve iyi niyetlerinin paramparça olduğu uçurumun. \"Artık Kerem yok\" dedirten uçurumun. Bu cümle, \"Bir kereden bir şey olmaz\" cümlesinin, merhametlileri etkileyecek şekle uyarlanmış hali. Orta yoldan yani dengeden çıkmanın sadece bencilliklerle olmayacağına, sencilliklerle olabileceğine de canlı bir örnek Kerem. Metin vakfa gelmiş ve Süreyya'ya sürpriz hazırlamış. Gel gör ki, Süreyya'yı hala düşünmediği, daha doğrusu düşünemediği ortada. Süreyya ben kahvaltıda kahve içerim, çay içmem dedi, Metin de içiver ne var dedi. Çay hazırlatmış bir tek. Koskoca vakıf da kahve yok mu. Metin Koran bir tek çayı mı akıl etmiş. Herhalde hayır, sadece Metin'in Süreyya'yı bu durumda bile aslında önemsemediği, umursamadığına bir işaret olarak olsa gerek. Öte yandan dizi tarihimizin klişe kırılışlarından biri gerçekleşti. Geçen yazılarımdan birinde yazmıştım, Levent Süreyya'ya başta \"Seninle herşeye varım ben\" derken şimdi biraz karşılık görünce talepkar olmaya ve yaptırım uygulamaya çalışmaya başladı. Diyor ki o evden çık. O evden nasıl çıksın, o evde sadece Metin yaşamıyor ki, çocukları da var, anıları da var, hayatı var orada. Biri çıkacaksa onu aldatıp aile birliğini bozan Metin çıksın. Süreyya da Levent'e \"Ben önce kendimi seçmek istiyorum\" dedi. Levent de bunu anlayışla karşılamadı ve kırmızı basık arabasına bastı gitti. Levent açısından bakınca, Metin karşısında düştüğü konum küçük düşücü, evet ama Süreyya ona sevgiliyiz dese de aynı şey yaşanacak. Hem bir avukat olarak boşanmadan böyle bir ilişki yaşasalar Süreyya'nın zor durumda kalacağını da biliyor. Hem en son Süreyya'ya \"Ben ne olacağım?\" meşhur tiradını attığığında \"Beklerim\" dememiş miydi. Bekleyecekti de Metin'le karşılaşınca nevri döndü. O halde Süreyya boşanana kadar platonik takılmalıydı. Levent'in bu hikayedeki, yani Süreyya'nın hayatındaki durumu böyle giderse sallantıya girecek. Işıl Metin'le barışmayan holdinge geldi, Metin de Işıl'ı yıkan gerçeği söyledi: \"Ben karımı sevmiyorum\" dedi. Işıl da bebekleri Ela'yı akşam Metinlerin evinin kapısına bırakıp gitti. Peki bu kadın neyle geçinecek, ne iş yapacak? Ne planladı? Hadi deyince iş bulacak mı? Bir mesleği, bir altın bileziği var mı? Işıl'ı neredeyse hiç tanımıyormuşuz. Işıl'ın durumu da Can'ınki gibi belirsiz. Hikayeden çıktı mı, geçici olarak mı ortalarda olmayacak? Ela'yla uzun yıllar görüşmeyecek gibi vedalaştı ama belli olmaz. Karakter olarak yorucu bir karakter olsa da Işıl ortalığın mikserlerinden biri çünkü. Peki Metin, Ela'nın tüm masraflarını karşılayacağım dedikten sonra, Işıl Metin'e \"ya ben?\" diye sorduğunda, Işıl'a aydan aya ne kadar para vereceğini niye söylemedi de yazdı? Merak. Metin Koran artık ailemizi toplayacağım diyor, Can'ın kaybından çıkardığı ders aslında öncekinin aynısı gibi davranmak. Can'a yaptığı baskıyı şimdi Cansu'ya yapıyor. Bir şey değişmedi. Tüm Oliva çalışanları Kerem'in sürpriz veda partisinde Levent Yüksel'in bu şarkısını bir ağızdan akapella söylediler ve aslında bayağı da melodisiz söylediler. İlginç tarafı pek bir melodi olmamasına rağmen çok da güzel söylediler. Dinlerken çok keyif aldım, içim dinlendi dinlerken. Bunun dışında dizinin müziklerini de çok beğeniyorum. öldürür beni. dedi Kerem. Cansu şokundan sonra. Darbe bitmemiş, bir darbe daha geldi. Yine beklemediği bir yerden. Bedia Çalhan'dan. Haketmediği sözler, hakaretler işitti. Bu sahneyi ilk izleyişimde Bedia'ya çok mesafe aldım tabii, tamamen haksız buldum. İkinci izleyişimde şöyle düşündüm. Bedia kendisini aptal yerine konmuş hissetti, çok da haksız değil. O ve Mert aralarında işbirliği yapıp Bedia'yı ayakta uyutmuşlar. Üstelik bunun karşılığında bir yerde Mert'le bir tutuyorum falan dediği Kerem para almış, bunu para için yapmış görünüyor. Gayet kötü görünüyor durum yani. Bir şeyin detayları işin rengini aktan karaya, karadan aka çevirebiliyor. İlginç bir durum. Mesela Kerem de Cansu'ya \"Ben seni sakındım, sen benimle oyun oynadın\" derken biraz Bedia'nın durumunda. Detayları bilmiyor. Cansu'yu Mert'in etkilediğini, ailesine karşı bu kadar ezik ve yalnız olduğunu, Cansu'nun yıllarca hasret kaldığı annesi çok zor durumda olduğu için aldığını bilmiyor. Bu Cansu'nun Kerem'e hor davranma, açıklama yapmadan terketme gibi hatalarını silmez tabii. Neyse ne diyordum, biz gerçeği bildiğimiz için Kerem'in masum ve haklı olduğunu biliyoruz. Bedia haksızlık ediyor. Söylediği sözler ayrı haksızlık, bir diğeri de bu oyun için asıl kızması gereken \"şehzadeem\" diye sevdiği torunu iken Kerem'i azarlıyor. Giden paraya acıdıysa, Kerem'e de kızsın, ama aldatıldığı için kızıyorsa asıl muhatabı torunu. Bölümlerdir o kadar çok vurgulanıyor ki, Kerem Mert'in babasına benziyor, Mert'in babası gibi tam bir iş adamı, çalışkan, disiplinli diye. Sanki Kerem bir yerden gerçek Çalhan çıkacak, bu oynadıkları oyun da gerçeğin ta kendisi olacak. Şimdinin Çalhanı Mert de o kibrini başına çalacak. Gerçi Mert canı isteyince yıkıp dökse de Kerem'e iyi de davranıyor, sahipleniyor, o zaman yumuşuyorum kendisine. Hatta bu konuda istikrar gösterse, istemeden de olsa Kerem'in hayatına zarar vermese, sadece önümüze bakalım diyeceğim ama şimdiye kadar olmadı. Mert hep ya kasıtlı ya kasıtsız işleri karıştırıyor. Final sahnesinden bir önce, Kerem Çalhanların beş para etmez parasını Oliva'nın avlusuna saçarken, Bedia'ya söylediği sözler \"Anladım, paranız para, işiniz iş\" çok tanıdık geldi. Bir şiirden olsa gerek, öyle hatırlar gibiyim. Neredeyse dilimin ucunda. Webde tarattım bulamadım. Ama çok tanıdık, sanki bir şiir. Bunu birkaç kere yazasım var. Yazdıkça bulacak gibiyim. Cansu'nun sırrını hem Kerem, hem Ece, hem Oliva, hem de Koran ailesi öğrendi. Tüm Türkiye öğrendi aslında da, hikayenin ilgilendirdiği kişiler öğrendi yani. Bir başka sır, Kerem ve Mert'in yer değiştirdiğini de hem Oliva hem de Bedia Çalhan öğrendi. Sırlar sır olmaktan çıkarken gelinen bu durumda biri kendisine yapılan biri de istemeyerek de olsa kendi yaptığı şey yüzünden Kerem sınırlarını kapatma kararı aldı. Artık Cansu yok dedi, artık Oliva Yok dedi. Ailesinin de Bedia Hanımın yanından ayrılmasını istedi Emreder gibi söylemesi yeni acımasız Kerem'e bir işaretti herhalde."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kilic-kardeslerin-vedasi-119", "text": "\"Şeref Meselesi\" Pazar akşamı, yirmi altıncı bölümüyle ekrana veda etti. Büyük iddialarla başlayan, İtalya'da büyük başarı kazanmış \"L'Onore e Rispetto\"dan uyarlanan dizi beklendiği noktaya ulaşamamış ve erken final kararı alınmıştı. İntikam, mafya, adalet konularını ve aşk çıkmazlarını işliyor gibi görünse de temelde ve özünde iki kardeşin ilişkisi, hayatı algışlayışları, onunla mücadele ediş biçimlerindeki farklılıkları, yaşadıkları trajedilerin onları ayrı yönlere savururken bir yandan da karşı karşıya ve biraraya getirişini konu ediyordu. Final bölümü de bu iki kardeşin birbirine vedasıydı aslında. Çok sayıdaki mantık hatasına karşın duygusal açıdan oldukça güçlü, izlemesi bile çok kolay olmayan bu gösterişli vedada, yaratmak için özenle uğraşıldığı belli olan hüzün ve çaresizlik duygusunun yanı sıra, en öne çıkan unsurlardan biri de tüm oyuncuların üstün performanslarıydı. Ama bölümün yıldızı şüphesiz Şükrü Özyıldız'dı. Emir'in, Yiğit'in ölümünün ardından yaşadığı acıyı ve çaresizliği öyle gerçekçi yansıtmıştı ki o, ekranda hıçkıra hıçkıra ağlarken ekran karşısında da göz yaşlarını tutabilmek imkansızdı. Önceki \"Şeref Meselesi\" yazılarında da söz ettiğim gibi bu dizinin en büyük artılarından biri ekranda görmeye alışık olduğumuzun çok üzerinde güçlü ve doğal oyunculukları bize sunabilmesiydi. Daha önce de bu dizideki performansına bakarak Şükrü Özyıldız'ın çok yetenekli ve yetkin bir oyuncu olduğunu düşündüğümü söylemiştim ama final bölümündeki başarısının ardından bu konuda hiç şüphem kalmadı. Veda bölümü, onun sarsıcı ve gerçekçi duygu aktarımı olmadan amacına tam olarak ulaşamayabilirdi. Şükrü Özyıldız'ın son yıllarda ekrana gelmiş en yetenekli ve potansiyeli en yüksek genç oyunculardan biri olduğunu düşünüyorum. Umalım ki bu potansiyeli sonuna kadar kullanabileceği güçlü projelerle karşılaşsın. Genel olarak, yan rollerden başrollere kadar, oyunculukların üst düzey olduğunundan hep söz etsek de hiç sorunlar yaşanmadı değil elbette. Bu bir sinema filmi değil, yaklaşık 2,5 saatlik her bölümü bir haftadan kısa sürede çekilen ve senaryonun reytinge ya da üzerine alınan kararlara bağlı olarak ani değişiklikler yapılabildiği bir dizi projesiydi nihayetinde. Zaman zaman oyuncuların, karakterlerinin tutarlılığını sağlamada ya da derinleşebilmede sorunlar yaşadıklarını gördük. Örneğin Özyıldız'ın son haftalarda bir konsantrasyon sorunu var gibi görünüyordu. Erken final kararı alınmasıyla birlikte meydana çıkmış olabilir bu durum ama sezon boyunca sürdürdüğü özeni çok koruyamadığı sahneler oldu. Kübra'yı canlandıran Burcu Biricik'in de karakterinin yaşadığı değişimi yansıtırken fazla savrulduğu, Kübra'nın karakter sınırlarının çok dışına çıktığı ve bu anlamda tutarsızlıklar yaşadığı dönemler oldu. Yine de söz konusu dönemlerde, neredeyse başka bir karakteri canlandırıyor gibi görünse de doğallığını ve etkileyiciliğini hiç kaybetmedi. Kerem Bürsin'in Yiğit'i canlandırmak konusunda zorlandığını hissettim hep. Yiğit çok iddialı, güçlü bir karakterdi ve çok derinleştirilebileceği gibi yüzeysel, basmakalıp olma riski de taşıyordu. Bu tehlikeli sınırda gezerken oyuncunun, uzağında yetiştiği için yabancısı olduğu bir kültürde, yabancısı olduğu yaşam tarzına, konuşma biçimine, vücut diline çok da hakim olamaması, aynı anda hem kasabalı-mahalleli bir genci hem de iddialı bir mafya üyesini canlandırmaya çalşırken zorlanması anlaşılır bir durum elbette. Bürsin, Yiğit rolünün gerektirdiği karizmayı sağlayabilmekte başarılıydı. Söz ettiğim zorlukları unutup kendini karakterinin duygusuna bırakabildiği sahnelerde gerçekten inandırıcı ve etkileyiciydi ama genel olarak çok akmayan, fazlaca çalışılmış-hazırlanılmış ve öğrenilmiş görünen bir performanstı onunkisi. Şükran Ovalı'nın canlandırdığı Derya karakterinin senaryodaki yeri, rolü ve ağırlığı değişip durdu sezon boyunca. Bazen sadece en yakın arkadaş diyaloglarıyla sınırlı kaldı bazen mafya çatışmasının orta yerinde kritik bir rol oynadı. Bu süre boyunca görevini, fazla öne çıkmadan layıkıyla yerini getirmişti ta ki erken final kararı alınan dizide köklü değişikliklere gidilene kadar. Son bölümlerde, Derya'nın Selim'le arasında hızla gelişen gelgitli ilişkiye çok hatrı sayılır bir zaman ayrılmaya başlayınca Şükran Ovalı da kendi yan hikayesinin başrolü olarak tüm marifetlerini sergileme imkanı buldu. Final bölümünde de ortaya koyduğu gibi, Ovalı bir yandan etkili bir dram oyuncusu ama son dört beş bölümde gördük ki aslında komedi için yaratılmış. Güzel bir romantik-komedi projesinde harikalar yaratabilir. Hikayenin yan karakterlerinden Selim ve Ender'i canlandıran Uğur Uzunel ve Baki Çiftçi'ye gelince, akla ilk gelen kelime \"doğallık\" oluyor. Her iki oyuncu da, ama özellikle Baki Çiftçi, inanılmaz doğal oyunculuklarıyla bu iki karakterin gerçekten Balat'ta yaşayan ve bir şekilde bunca olayın ortasına düşüvermiş iki genç olduğu hissini veriyor. -Senin yerinde ben de yatıyor olabilirdim. Kendini sağlama almak için birinin yanına gir, sonra herifi korumaya çalışırken öl. Allah arkandan ağalayanlara sabır versin. Selim kendi durumlarını da çok güzel özetleyen bu cümlelerden sonra, gizlice gömecekleri cesedin başında dua ediyordu. -Abi n'apıcaz şimdi? -Ne bileyim oğlum ben! -Abi ne cesedi, ceset nerden çıktı? -Soru sorma da ne diyorsam onu yap, Selim! Sana ne diyorsam onu yap, dedim! Yiğit onları hep koruyup kolladı; gerekirse her ikisi için de canını feda edebilecğini de hissettirdi ama kendilerini \"kardeşiz biz\" diye avuttukları samimi, dostane ve eşit ilişkiye de hiç girmedi onlarla. Sonunda da Yiğit'in aldığı kararlara bağlı olarak başladıkları yere döndüler yeniden. Selim, Ender'e kıyasla biraz daha şanslıydı bu dizide. Hem kısa menzilli de olsa, daha sorgulayıcı ve isyankar bir karakterdi hem de sonlara doğru dizinin yaptığı keskin virajlar ve açılımlarla Derya'yla kendilerine ait bir romantik-komedinin baş kahramanı olarak oldukça geniş bir yer edinebilmişti. Ender'se, hep o sanki seti gelip üstüne kurmuşlar gibi olan doğal haliyle kenarda kaldı biraz. İzlerken çok keyif aldığım ve yakınlık duyduğum bu iki karakterin, bu hikayedeki yeri hep düşündürdü beni. Sürüklenen, savrulan, birilerinin gölgesine tutunmaya çalışan ama aslında hiçbir şeyi de beceremeyen bu insanların hikayesi neden esas hikaye olmaz da hep yan hikaye olur? Neden hep kısık gözlerle uzaklara bakan, öfkelendi mi gürleyip masaya yumruğunu indiren ya da güneş gözlüğünün altından kaşını kaldırıp tehditkar bakışlar savuran adamlar olur hep ana karakterler? Bu şaşkın, tedirgin, hep \"yırtmaya\" çalışan ama bir türlü olduramayan insanlar çok daha gerçekken üstelik.. Daha önceki \"Şeref Meselesi\" yazılarımdan birinde de söz ettiğim gibi bu dizinin uyarlanmasındaki en büyük sorunlardan biri süreydi kuşkusuz. Böyle ağır, hüzünlü ve kasvetli bir dünyanın, derin bir hikayenin ve güçlü karakterlerin anlatılacağı bir dizinin 2-2,5 saat sürmesi mümkün değildi. Sadece gerekli konulara odaklanmış, süre doldurma amacıyla gereksiz şeylerle izleyiciyi meşgul etmeyen hiçbir dizinin uzun vadede bu sürelerde yayınlanması mümkün değil zaten. \"Şeref Meselesi\"nin, erken finale bağlı olarak, başarısız olduğunu söylemekten çok, umulan noktaya ulaşamamış, çok iddialı sonuçlar alamamış bir bir proje olduğunu söylemek daha doğru olur. Dizinin en büyük eksikliği, süre kısıtı ve reyting baskısı gibi nedenlerle tam yolunu bir türlü bulamayan, özellikle hikayenin polis-mafya ayağında büyük sorunlar yaşayan, alt yapısı oluşturulamamış ani hikaye ve karakter değişiklikleriyle kemik izleyicisini bile tam olarak tatmin edemeyen senaryodaydı elbette. Çok sayıdaki mantık hatasına karşın duygusal açıdan oldukça güçlü, izlemesi bile çok kolay olmayan bu gösterişli vedada, yaratmak için özenle uğraşıldığı belli olan hüzün ve çaresizlik duygusunun yanı sıra, en öne çıkan unsurlardan biri de tüm oyuncuların üstün performanslarıydı. Ama bölümün yıldızı şüphesiz Şükrü Özyıldız'dı. Emir'in, Yiğit'in ölümünün ardından yaşadığı acıyı ve çaresizliği öyle gerçekçi yansıtmıştı ki o, ekranda hıçkıra hıçkıra ağlarken ekran karşısında da göz yaşlarını tutabilmek imkansızdı. Önceki \"Şeref Meselesi\" yazılarında da söz ettiğim gibi bu dizinin en büyük artılarından biri ekranda görmeye alışık olduğumuzun çok üzerinde güçlü ve doğal oyunculukları bize sunabilmesiydi. Daha önce de bu dizideki performansına bakarak Şükrü Özyıldız'ın çok yetenekli ve yetkin bir oyuncu olduğunu düşündüğümü söylemiştim ama final bölümündeki başarısının ardından bu konuda hiç şüphem kalmadı. Veda bölümü, onun sarsıcı ve gerçekçi duygu aktarımı olmadan amacına tam olarak ulaşamayabilirdi. Şükrü Özyıldız'ın son yıllarda ekrana gelmiş en yetenekli ve potansiyeli en yüksek genç oyunculardan biri olduğunu düşünüyorum. Umalım ki bu potansiyeli sonuna kadar kullanabileceği güçlü projelerle karşılaşsın. Genel olarak, yan rollerden başrollere kadar, oyunculukların üst düzey olduğunundan hep söz etsek de hiç sorunlar yaşanmadı değil elbette. Bu bir sinema filmi değil, yaklaşık 2,5 saatlik her bölümü bir haftadan kısa sürede çekilen ve senaryonun reytinge ya da üzerine alınan kararlara bağlı olarak ani değişiklikler yapılabildiği bir dizi projesiydi nihayetinde. Zaman zaman oyuncuların, karakterlerinin tutarlılığını sağlamada ya da derinleşebilmede sorunlar yaşadıklarını gördük. Örneğin Özyıldız'ın son haftalarda bir konsantrasyon sorunu var gibi görünüyordu. Erken final kararı alınmasıyla birlikte meydana çıkmış olabilir bu durum ama sezon boyunca sürdürdüğü özeni çok koruyamadığı sahneler oldu. Kübra'yı canlandıran Burcu Biricik'in de karakterinin yaşadığı değişimi yansıtırken fazla savrulduğu, Kübra'nın karakter sınırlarının çok dışına çıktığı ve bu anlamda tutarsızlıklar yaşadığı dönemler oldu. Yine de söz konusu dönemlerde, neredeyse başka bir karakteri canlandırıyor gibi görünse de doğallığını ve etkileyiciliğini hiç kaybetmedi. -Abi n'apıcaz şimdi? -Ne bileyim oğlum ben! -Abi ne cesedi, ceset nerden çıktı? -Soru sorma da ne diyorsam onu yap, Selim! Sana ne diyorsam onu yap, dedim! Yiğit onları hep koruyup kolladı; gerekirse her ikisi için de canını feda edebilecğini de hissettirdi ama kendilerini \"kardeşiz biz\" diye avuttukları samimi, dostane ve eşit ilişkiye de hiç girmedi onlarla. Sonunda da Yiğit'in aldığı kararlara bağlı olarak başladıkları yere döndüler yeniden. Selim, Ender'e kıyasla biraz daha şanslıydı bu dizide. Hem kısa menzilli de olsa, daha sorgulayıcı ve isyankar bir karakterdi hem de sonlara doğru dizinin yaptığı keskin virajlar ve açılımlarla Derya'yla kendilerine ait bir romantik-komedinin baş kahramanı olarak oldukça geniş bir yer edinebilmişti. Ender'se, hep o sanki seti gelip üstüne kurmuşlar gibi olan doğal haliyle kenarda kaldı biraz. İzlerken çok keyif aldığım ve yakınlık duyduğum bu iki karakterin, bu hikayedeki yeri hep düşündürdü beni. Sürüklenen, savrulan, birilerinin gölgesine tutunmaya çalışan ama aslında hiçbir şeyi de beceremeyen bu insanların hikayesi neden esas hikaye olmaz da hep yan hikaye olur? Neden hep kısık gözlerle uzaklara bakan, öfkelendi mi gürleyip masaya yumruğunu indiren ya da güneş gözlüğünün altından kaşını kaldırıp tehditkar bakışlar savuran adamlar olur hep ana karakterler? Bu şaşkın, tedirgin, hep \"yırtmaya\" çalışan ama bir türlü olduramayan insanlar çok daha gerçekken üstelik.. Daha önceki \"Şeref Meselesi\" yazılarımdan birinde de söz ettiğim gibi bu dizinin uyarlanmasındaki en büyük sorunlardan biri süreydi kuşkusuz. Böyle ağır, hüzünlü ve kasvetli bir dünyanın, derin bir hikayenin ve güçlü karakterlerin anlatılacağı bir dizinin 2-2,5 saat sürmesi mümkün değildi. Sadece gerekli konulara odaklanmış, süre doldurma amacıyla gereksiz şeylerle izleyiciyi meşgul etmeyen hiçbir dizinin uzun vadede bu sürelerde yayınlanması mümkün değil zaten. \"Şeref Meselesi\"nin, erken finale bağlı olarak, başarısız olduğunu söylemekten çok, umulan noktaya ulaşamamış, çok iddialı sonuçlar alamamış bir bir proje olduğunu söylemek daha doğru olur. Dizinin en büyük eksikliği, süre kısıtı ve reyting baskısı gibi nedenlerle tam yolunu bir türlü bulamayan, özellikle hikayenin polis-mafya ayağında büyük sorunlar yaşayan, alt yapısı oluşturulamamış ani hikaye ve karakter değişiklikleriyle kemik izleyicisini bile tam olarak tatmin edemeyen senaryodaydı elbette. Yine de her şey bir tarafa, ağır, hüzünlü, kasvetli bir dünya yaratmayı ve korumayı başaran çok şık rejisiyle, kurulan bu dünyaya büyük katkı sağlayan müzikleriyle, dizinin ruhuna çok şey katan mekanlarıyla, standardın çok üzerindeki oyunculuklarıyla ve adalet, intikam, aile, fedakarlık, güç gibi kavramları derinlemesine tartışmak arzusuyla, özellikle de \"final\" sözcüğüne yakışır duygu yoğunluğundaki vedasıyla \"Şeref Meselesi\" ve Kılıç Kardeşlerin hikayesi hep özel bir yere sahip olacak."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kiralik-ask-dondu-315", "text": "İkinci sezonunda intikam alacak, küskün ve belki de etrafına kök söktürecek bir Ömer beklerken, aşkı seçmiş, pişman olmuş herkesi affetmiş, herkesle barışmış bir Ömer ortaya çıktı. \"Karakterinizi değiştirin, hayatınız değişsin\" vecizesine uygun olarak demek ki bu yeni sezonda aşık Ömer, Defne'nin peşinden koşacak. O zaman soru şu Defne ne yapacak? Defne Ömer'in tanıdığı \"affedici\" Defne'yse eğer, hemen affeder. Peki aşıklar birleşirse hikaye nasıl devam eder? Demek ki araya yeni karakter Pamir Marden girecek. Peki nasıl girip de aşıkları ayıracak? İşte bu zor soru. Ömer'i bunca zaman aşk mı gurur mu deyince, gururu seçecek bir kişi sanmıştık. Yanılmışız. Madem değilmiş, buna gerekçe bulmak gerekecek. Aklıma gelen cevap Defne'yle ilgili. O da Ömer'in söylediği şu cümlede saklı: \"Yerimde olsaydı, Defne beni terketmezdi. Belki de onun kalbi benimkinden daha büyüktür, daha özgür, daha pazarlıksız.\" Sanırım şöyle oluyor, kırıldığınız kişi hakkında \"O bana değer veriyor, o beni seviyor, o bana saygı duyuyor, o hep benim yanımda, o benden vazgeçmez\" diyebiliyorsanız, o zaman affetmek ve kaldığınız yerden devam edebilmek kolay oluyor. Yani o kişinin size kendinizi nasıl hissettirdiği, onun gözünden kendinizi nasıl gördüğünüz. Bu noktada Defne'nin gözünden Ömer'in kendini nasıl gördüğünü görmeye çalışıyorum. Kız isteme töreninde dedeli emrivakisi, başka gizlilikler ya da terkedişler. O halde Ömer \"Defne de kaç kez aşkı değil, gururunu seçti, beni terketti\" diye düşünebilir. Fakat bu terkedişlerine rağmen Defne yapamayıp geri de döndü bir yandan. Yoo, yapamayıp değil, Nöro zorlamıştı yine, borcun var falan diye. En son Nöro ile annane arasında ayrılık çıktığında da evlilikten vazgeçmiş, olmuyorsa olmuyor demişti. Doğrusu kafam karışıyor, tam ikna olmuyorum ama dizi böyle bir çözüm bulmuş. Sonuçta Defne de kolayca yalan söyleyen ve çıkarcı bir kız değil. Bu da bir gerçek. Defne bir e-ticaret firmasında lojistik müdürü olmuş. Galiba lojistik departmanında da kendisinden başka eleman yok. Hem müdür hem ekip tam kadro full force beşi bir yerde Defne. O bir yana, ne oldu dünya yeteneği tasarımcılığı, aldığı eğitim, senyor junyır kademeler boşa mı foş oldu. Hımmm.. galiba şundan olabilir. Defne unutmak istedi. Ömer'i hatırlatan şeyleri. O yüzden de o defteri kapattı. Bak, bu olabilir. Antrepoda ve sonrasında kurye firmada sorun çıktığında, sondaki o bir sürü motorsikletli final havalıydı ama. Blevo. Bölümde cevaplar soruları solladı geçti sanki. Yani olayları konuşamadan sonuçları anlamaya çalışıyoruz. Sinan'la Yasemin evlenmiş ve boşanmış galiba. Sonra da Sinan Katmandu'ya varmış. Bunlar da bir yıl içinde olmuş. Hepsinden de Ömer'in haberi var. Sinan'la haberleşmişler. E Ömer Sinan'a küsmemiş mi? Bir sezon boyunca kaç kez küstü, küsecek yeri kalmadı herhalde. Yalama ettiniz çocuğu. Nöro Sinan için \"Sevimli sinsi Sinan\" diyordu. şimdi Katmandulu sinsi Sinan olmuş. Gecenin bir vakti Roma'nın dar ıssız karanlık tenha kaldırım taşlı sokaklarında, Ömercik kendi kendine yürürken, arkasından seslenmeden peşine takılıp takip etmek neydi öyle?!! Sonra da Ömer'e korktu diye tepki koyuyor. \"Olm nolmuş sana böle, ağzımı burnumu kırıyodun\" diyor. Müstehak değil de nedir! Bir de kiralık aşk mevzusunda Ömer'e \"Yine olsa yine yapardım\" dedi. Dur Sinan, biz sana yetişemiyoruz. Bir sezon pişmanlıktan kıvrandın da sonuçta en iyi savunma saldırıdıra mı karar verdin. Neyse, barışta hayır vardır deyip geçiştireceğim. Defne ile Ömer'in ışıklar yandığında, Defne'nin ofisinde karşı karşıya kalmalarıyla bitti bölüm. Defne soğuk, Ömer sıcak bakıyor. Önümüzdeki bölüm herhalde konuşurlar. Peki ne konuşurlar? Nasılsın iyi misin. İyiyim, sonra görüşürüz. Ömer Defne'nin özel hayatını sormaz. Genelde önce konuşan Defne \"Dönmüşsün\" der. O da \"Evet, üst kattayız\" der. Derken dizi yine bizi şaşırtmak gayesiyle Pamir Marden'i odaya sokar ve sohbet biter."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kiralik-askta-sezon-finaline-dogru-242", "text": "Kiralık Aşk'ta sezon finaline doğru diye başlık atarken, aklıma geldi. Kiralık Aşk devam mı, tamam mı, tartışmalarının hala devam ettiği. Daha önce de yazdığım gibi, bence senaryo sezon finaline akıyor. Haziran'daki düğün ya da çifte düğünde Ömer sırrı öğrenir ve ipler kopar. Yalnız şu dikkatimi çekti, kaç haftadır bölümler düğün öncesi sahnelerle başlıyordu, bu hafta öyle olmadı. Ömer mi evleniyor, Sinan mı evleniyor, ikisi birden mi evleniyor sürprizini açık etmemek için herhalde bu hafta haziran sahnelerine mola verdiler. Doğrusu izlemekten vazgeçmesem de şahsen ilgim azaldı. Bazen bölümün başına yetişemiyorum, bazen sonuna varmadan uyuyorum, sonra izleyip telafi etmeyi unuttuğum ya da boşverdiğim de oluyor. Yani başlardaki \"aynı bölümü hafta içi aç her gün izle\" durumlarım bitti. Aşkım tavsadı. Yine de bu hafta Neriman ve Koray'ın arkadaşlık geçmişleri ve arkadaşlık hayatlarındaki bu darbe, bu iniş çıkış, bölüme öyle bir renk kattı ki, bu dizinin daha söyleyecek çok sözü var diye düşündüm. Bu arkadaşını aşkla sevmek, arkadaşlık aşkına çok güzel bir güzellemeydi. Koray da, O Hayat Benim'deki Efsun gibi, ortamı sefaletten yıkılsa da içi züppelikten dağ zirve. Ohb'nin Bahar'ına bak, o da Defne. Altın yaldızın içine koy \"Gururum, onurum, erdemim\" der. Ve tüm bu çelişkili uç karakterler bir potada biraraya gelmezse de dizi, dizi olmuyor. İşte yazılacak şeyler bitmiyor. Bir yerde noktayı koyvermek gerek. Üç şey daha yazıp hab-ı endam edeyim. İlki Sude. Bİldiğin yalnız bırakıldı. Elin Yasemin'i ailenin içine giriyor, Avuç içi Sude dış kapının mandalı oldu. Kendi etti kendi buldu diyemeyeceğim, o kadar da değil. Yani bu kadar da değil. Ömer herkesi affediyor, bir Sude'ye net çizgi çekiyor. İkincisi, fragmanda Ömer sırrı öğrenmiş diye verilmesi nahoş oldu. Yani zaten ihtimal okları finali gösteriyor. Niye bu, ne bu şimdi? Hani rüya gördü dersin, bölüme de koyarsın ama fragmana koymak. Olmadı. Üçüncü olarak da, Sadri Usta. Daha önce de yazdım. Bu hiç gündemde değil ama Ömer asıl darbeyi Defne ile birlikte Sadri Usta'dan yiyecek, eğer yerse. Hiç mi öğrenmeyecek bu çocuk, Sadri Usta ve Hulusi dedesi evvelden tanışıklar. Nasıl öğrenmemiş zaten şimdiye kadar. Ve dedesinin ricasıyla, bir tesadüf kılıfı altında Sadri Usta'nın kendisini gelip bulduğunu, himaye ettiğini öğrendiğinde ne yapacak? O zaman hayatta kimi kalacak? Keşke senaryo böyle olmasaydı da, Sadri Usta ile Dede Hulusi, Ömer vesilesiyle tanışıp yakın olmuş olsalardı. Geçelim. Bu haftaki bölümde de mektup oradan oraya uçtu. Sonunda Şükrü'nün görevine ihanet eden avucunda sükun buldu. Şaka bir yana, patronuna gelmiş mektubu ne hakla, ne akla hizmet açtı da okudu, kim anlam verebilir ki. Ne insan olarak ne de görevine sadık bir çalışan olarak hiç Şükrü'lük bir hareket değildi. Bunca bölümdür Defne'nin uğradığı senaryo gazabına Şükrü de uğradı. Karakteri senaryo darbesiyle savruldu. Ömer'e gelince. Onun uğradığı senaryo gazabı daha genel, kendine özel değil. Şöyle ki dizilerde bölümlerce bir gizem yaratılıyor. Gerilim tırmanıyor da tırmanıyor. Sonra birden hop böyle bir şey hiç olmamış gibi. Misal. Mavi saçlı kız, simurgu veren kız, Ömer'in kaderini değiştiren kız, dünya modasını sallayan, herkesin peşinde koştuğu Fikret Gallo, bunlar ayrı ayrı iki kuvvetli nehir gibi diziye aktılar ve ne oldu? Hiç. Hiç yani. Varmış yokmuş, gelmiş gitmiş. Sen bunca minnet duyduğun insanın sana el yazısıyla yazıp gönderdiği mektubu zahmet edip merak edip değer verip okuma. Peki. Yani olamaz demiyorum da, bu Ömer de biraz vefasız mı ne? Bunca zaman öyle bir karakter de çizmedi ama, bazem Koray'ın karlar prensi, buz bir şeysi dediği kadar oluyor. Sıcak suyu görmeden aroması çıkmayan taneli içecekler gibi Ömer de yanında Defne olmadan katı, tatsız, tutsuz bir hale dönüşüyor. Defne'ye de gelelim. Fikret Gallo konusunda yaptığı yamuku unutmadım. Unutamadım. Ömer'le Fikret'in arası açıldıysa Defne yüzünden. Ömer, Fikret'e bu kadar kötü davrandıysa, Fikret Defne'ye yardım ettiği için. Defne çok arkadaş canlısı ya, hani? Aşk için arkadaşlığı martaval etti. Fikret, Ömer'den hoşlanmasına rağmen Defne'nin arkadaşlığı için işbirliğinden, onunla birlikte geçireceği saatlerden vs. den vazgeçti, Defne ise aldığı 200 bin Tl borcu bırak, gördüğü bu soylu davranış hatırına bile Ömer'i söylemesi gerekirden Fikret'ten sakladı. Neyse, gerçekler belki de açığa çıkmaz. Yani anladık ki Gallo dizi için önemli bir karakter değil, geldi geçti. Dizide bu konuda başka pek onaylamadığım bir şey de, Passionis'in ekonomik krizlerden geçerken, kriz sırasında bunun en önemli olay haline gelip, sonrasında ise hiçbir şey olmamış gibi bir havada olunması. Elde avuçta para kalmayıp neredeyse fabrikayı elden çıkarmayı düşünürken, Passionis hangi parayla yardım defilesi düzenledi ve sonra bir de Yasemin'in şerisinin mali borcunu kapatıp küçük ortak yaptı? Tamam, bir takım adamlarla yemek, toplantı. Fakat İtalyan büyük ortağın yerini tuttular mı yani? Sonra Yasemin niye kendi kocaman ofisini denizde dümensiz kayık gibi tek başına bırakıp yukarıdaki eski odasına taşındı? Böyle mantıksızlıklar oluyor, sonra da mantıkta kalarak gidişatı kestiremiyorsun. Böyle eleştiriyorum ama aslında diziyle ilgili böyle çok şey yazabilmek de dizinin bir başarısı. Bazen bir dizi için bir şeyler yazmaya koyulduğumda yazacak bir şey bulamadığım da oldu. Kiralık Aşk'ta ise bir sürü detay aklıma geliyor fakat hepsi yazılmıyor. Misal, epey bir süre önce diziden bazı karakterlerin burçları hakkında bir iki tahminde bulunmuştum. Sinan'ı İkizler burcu tahmin etmiştim, senaryoda ne bilmem ama Defne bence kesinlikle Boğa değil. ne yemek yemeye ve rahatına düşkün ne hareket etmeye üşengeç. Hatta tam tersi. Az bekleseydiniz de Defne'yi de ikizler burcu yapsaydınız, olurdu yani. Sinan'daki sevimlilik, beceriklilik ve enerji, Defne'de de var. Heryere koşarak gidiyor. Burcum: Şimşek dese yeri. Ne diyordum, işte böyle bir yanım eleştiriyor, bir yanım iş sadece hikaye değil, ratingti süreydi bir sürü parametre kolay değil deyip hoşgörüyor, boşveriyor, bir yanım da izlerken gülüp eğleniyor. Hele Ömer ve Defne'nin, İso'nun dahil olmadan müdahil olduğu telefon konuşması, telefon olsun, kulak misafirliği olsun bir şekilde, her hafta bir versiyonuyla bölümde yer alsın, izlemek isterim. Resmen sesli güldüm orada. Hamdolsun."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kis-gunesinin-sorunu-senaryo-226", "text": "Kış Güneşi'ni uzun zamandır merakla bekliyordum. Hikaye en başından içindeki polisiye unsurları, macerası, gizemiyle ilgi çekiciydi. Oyuncu kadrosu, yapım firmasıyla bütün olarak da etkileyiciydi. Her ne kadar yayınlanacağı kanal Show Tv, epeyce bir zamandır hemen hiçbir projesinde tam anlamıyla başarı yakalayamayan bir kanal olsa da yayın günü yaklaştıkça tanıtımların, diziyle ilgili haberlerin artmasıyla merakım ve ilgim de arttı. Ne var ki dizinin ciddi bir senaryo sorunu var. Hikaye ana hatlarıyla ne kadar ilgi çekici ve potansiyeli yüksek olursa olsun, işlenişinde büyük problemler var. İkizlerden Efe'nin, yanında büyüdüğü aileyle yaşadıkları, balıkçılık hayatı, oradaki çeteyle mücadelesi ilgi çekici ve sıcak bir şekilde anlatılabilmişken hikayenin Mete tarafı bütünüyle aksıyordu. Bölümün yarısı 'Mete ve Nisan o evde mi bu evde mi yaşasın\" tartışmalarıyla ve mutlu olmadıkları konusunu göstermek isteyen, anne babaların da sürekli içinde oldukları akmayan sahnelerle doluydu. Nisan'ın ve Mete'nin aileleri arasındaki diyaloglara çok fazla yer verilmişti. Hikayede önemli bir yeri olması gereken, Harun'un ölümünden sorumlu olan Yakup sahneleri çok yüzeysel ve özensizdi. Aslında bütün olarak, hikayenin Nisan-Mete-Aileler tarafı yapay, durağan, derinliksiz hatta samimiyetsiz işlenmişti. Diyaloglar çok özensizdi, ne çeken ne de oynayanlar söylenenlere inanıyor gibiydiler. Ana karakterler dışında performanslar da ikna edici değildi. Bu sahnelerde sıradan bir günlük dizi izliyormuşuz havasına kapıldım çoğu zaman. Senaryonun, hikayeyi pek sevemeyen ya da sahiplenemeyen kalemlerden çıktığı izlenimini edindim hatta. Baştan sona farklı bir bakış açısı, özgün bir anlatım dili, derin işlenmiş bir senaryoyla çok etkili bir iş olma potansiyeli var 'Kış Güneşi'nin ama bu haliyle ilk bölüm çoğu zaman sıkıcı olmanın ötesine geçemedi ne yazık ki."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kisa-kisa-dizi-gunlugum-246", "text": "Bu hafta yeni dizilerden bazılarının fragmanları çıktı. \"Seviyor Sevmiyor\" fragmanında bankta oturan al yanaklı sevimli kadın karakterimiz papatyaları yolarken çim cız etti. Fragman sonunda görünen, yerdeki kalp biçimi veriliş beyaz taç yapraklarının görüntüsü hoştu ama yine de durumu telafi etmedi. Tamam, hangimiz saymadık papatyada, seviyor sevmiyor diye ama çocuktuk. :) \" Dizilerde hiçbir canlıya zarar verilmemiştir\" ibaresinin çiçek, bitki, ağaç vb. yi de kapsaması ricadır. Geçen haftalarda \"İlişki Durumu: Karışık\" için, bir romantik-komedi eğer bu dizideki gibi durum komedisi tadında gidiyorsa ve reytingleri de böyleyse, devam edebilirdi, diye yazmıştım. Hoş bir haber duydum. Dizi \"İlişki Durumu: Evli\" olarak devam edecekmiş. Finalinden önce içimden de buna benzer bir şey geçmişti. Can'la Ayşegül evlenseler, Elif de ilk aşkı Murat'a kavuşsa, ikisi de evlenip iki aile birbirine komşu olsa, bahçelerinin sınırları birbirine yapışık olsa, sürekli sorun çıksa, Elif huyundan vazgeçmemiş olsa, her fırsatta Ayşegül'ü kıskandırmaya, işine çomak sokmaya çalışsa ama sonunda hep çuvallasa. Fakat bu durumda Murat'a bir format bulamıyorum. Ben diziyi düzenli izlemeyi bırakıp uzaktan takibe geçtiğimde hem Murat çok iyi birisiydi hem de Ayşegül'deki ışığı ilk o fark etmişti. Ama işte kadınlar için denen, kendilerini üzen erkekleri severler gerçeği mi, şehir efsanesi mi, o her ne ise, bu dizi hikayesinde de hükmünü gösterdi. Yeni fragmanlar içinde en çok merak ettiğim \"Hangimiz Sevmedik\" idi. Fragmanda hikaye anlamında çok fazla bir bilgi yok, daha çok Yeşilçam göndermeleri ön planda. Takıldığım nokta ise, görüntü olarak da eski filmler gibi renklerin cansız oluşu. Sarımtrak bir fragman kaldı aklımda. Yani bu bile isteye bir tercih değilse, teknik ekip, ekipmandan kaynaklı desem, Metin Balekoğlu'nun daha önce çektiği Kiralık Aşk dizisinde böyle bir sorun yoktu. Kanaldan desem, e örneğin Filinta var, onun fragmanları çok yüksek bir görselikteydi. O bakımdan duruma fazla anlam veremedim."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kisa-kisa-dizi-gunlugum-260", "text": "Ekranlarda bir ara epey günlük dizi vardı. Neredeyse her kanal bir günlük dizi yayınlıyordu. Uzun ya da kısa süre yayınlanıp çeşitli sebeplerle bittiler. Deniz Yıldızı, Alın Yazım, Aşkın Bedeli, Unutma Beni, İki Dünya Arasında, Aşk ve Günah, Aşkların En Güzeli vb. Şu anda yayını süren bir Elif var, doğru hatırlıyorsam, sezon finali yaptı. Bir de Beni Affet var. Ve bugün Beni Affet 1000. bölümüyle ekranda olacak. 100 olunca dalya deniyor da, 1000 olunca ne deniyor, dalya 1000 falan mı deniyor, bilmiyorum. Neyse, diziye de seyircisine de tebrikler. 1000 bölümü deviren dizi sanırım final falan demiyor, aynen devam diyor ve sezon finali yapacak. Haziran başından itibaren biten dizileri listelediğim iki önceki yazımda, hatırlarsanız, ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştı: Yılbaşından beri Perşembe günü biten herhangi bir dizi olmamış. Hani Yalan Dünya'da Selahattin'in komik bir \"Bitmiyor, bitmiyor\" diye repliği vardı ya, buradaki durum da öyle, bir bitmeme durumu ama tabii olumlusu. Listeyi hazırladığım sırada, daha önce Asla Vazgeçmem hakkında bu sezon biteceği konuşulduğu için, Perşembenin bu durumu Asla Vazgeçmemle değişecek demek ki, diye düşünmüştüm ama bir gelişme olmuş ve dizi devam kararı almış. Böylece Perşembe \"biten dizi olmama\" durumunu devam ettiriyor. Bu açıdan bakınca yeni başlayacak diziler arasında, Yüksek Sosyete'nin Perşembe günü başlaması şanslı bir karar olarak görünüyor. Asla Vazgeçmem'e gelince, aslında son bölümlerden, final değil devam olacağına dair sinyaller vardı. Olaylar derlenip toplanacağına açılıp çetrefilleşiyor gibiydi. Ve gidişatla alınan karar uyumlu oldu. Mevcut dizi ortamında, zemin kaygan, başlayan onca dizi belki masrafını çıkaramadan yayından kalkıyor. O sebeple reytingleri iyi giden diziler için, en azından gitttiği yere kadar gitsin diye bir düşünce yürütmek de gayet anlaşılır bir tutum. Nereden nereye, Asla Vazgeçmem ilk sezonunda yüksek reytingler alamadığı için kalkacak mı sorularına muhatap olmuştu. Derken ikinci sezonuna parıltılı bir başlangıç yaptı, hatta galiba bir süre de Perşembenin liderliğini elinde bulundurmuştu. Şimdi reytingleri biraz düşmüş gibi ama toparlayabilir. Haziran başından itibaren biten dizileri listelediğim iki önceki yazımda, hatırlarsanız, ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştı: Yılbaşından beri Perşembe günü biten herhangi bir dizi olmamış. Hani Yalan Dünya'da Selahattin'in komik bir \"Bitmiyor, bitmiyor\" diye repliği vardı ya, buradaki durum da öyle, bir bitmeme durumu ama tabii olumlusu. Listeyi hazırladığım sırada, daha önce Asla Vazgeçmem hakkında bu sezon biteceği konuşulduğu için, Perşembenin bu durumu Asla Vazgeçmemle değişecek demek ki, diye düşünmüştüm ama bir gelişme olmuş ve dizi devam kararı almış. Böylece Perşembe \"biten dizi olmama\" durumunu devam ettiriyor. Bu açıdan bakınca yeni başlayacak diziler arasında, Yüksek Sosyete'nin Perşembe günü başlaması şanslı bir karar olarak görünüyor. Asla Vazgeçmem'e gelince, aslında son bölümlerden, final değil devam olacağına dair sinyaller vardı. Olaylar derlenip toplanacağına açılıp çetrefilleşiyor gibiydi. Ve gidişatla alınan karar uyumlu oldu. Mevcut dizi ortamında, zemin kaygan, başlayan onca dizi belki masrafını çıkaramadan yayından kalkıyor. O sebeple reytingleri iyi giden diziler için, en azından gitttiği yere kadar gitsin diye bir düşünce yürütmek de gayet anlaşılır bir tutum. Nereden nereye, Asla Vazgeçmem ilk sezonunda yüksek reytingler alamadığı için kalkacak mı sorularına muhatap olmuştu. Derken ikinci sezonuna parıltılı bir başlangıç yaptı, hatta galiba bir süre de Perşembenin liderliğini elinde bulundurmuştu. Şimdi reytingleri biraz düşmüş gibi ama toparlayabilir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kisa-kisa-dizi-gunlugum-321", "text": "Pazartesi günü eski sezondan dönen dizilerden izlediğim yok. Paramparça'nın ilk sezonunu ful izlemiştim. Harun'un ortaya çıktığı sezonu izlemedim. yaz sezonundan \"Hayat Sevince Güzel\"le gelgitli bir ilişkimiz oldu. O yaşta gençlerin böyle işsiz güçsüz tek meziyetlerinin aşık etmek, aşık omak olmasına ikna olmadım, bir de hikayede fazla gürültülü karakterler vardı. Pazartesi akşamı İçerde'nin özetine denk geldim, fena değil. Sonra biraz bölüme de baktım. Sonunda galiba iki kardeşin arasında bir duygusal bağ, bir yakınlaşma oluyordu. Böyle bir şey, yani hikayenin çözülmesinde gelişmeler olursa beni çekebilir. Uzun süre açığa çıkmayan sırlar, eksik gelişmeler bence seyirciyi artık sıkıyor. Neyse pazartesi şu anda dizim yok, fırsat bulursam İçerde'ye tekrar göz atarım diye düşünüyorum. Gelelim Salı'ya. Salı günü eski sezondan \"Hayat Şarkısı\" döndü. Onu da başta epey bölüm izlemiştim, fakat sonra baktım Hülya yani ana karakter sürekli rol yapıyor, doğal hali yok gibi. Bayram Cevher'e sürekli \"Babacım babacım\" deyişleri gerçekse, bu kadar şeker kız nasıl bu kadar kötü ve plancı olabilir. Yok mu bunun bir vicdan azabı, bir muhasebesi. Hülya'yı sadece plan yaparken, bir de Kerim yüzünden acı çekerken görmek yetmedi. Bir de Kerim'i esas oğlan olarak pasif buldum. Galiba özet olarak diziden kopuşumun sebepleri böyle. Aslında Bayram Cevher mizahı falan güzeldi. Yaz sezonu dizilerinden \"Gülümse Yeter\"in ilk bölümünü izlmiştim. \"Yetmez ama Evet\" demiştim onunla ilgili yazdığım yazıda. Fakat ikinci bölüme gelince baktım içimde bir çekim yok. Sonra ikinci bölüm reytingleri de gayet güzel geldi. O zaman acaba kendimi zorlasam ve izlesem mi dedim. Çünkü bazen böyle yapınca da pişman olmuyorsunuz, \"iyi ki devam etmişim, sabretmişim\" diyorsunuz. Belki de bunun doğrusu yok, bazen denk geliyor bazen gelmiyor. Özetle, Salı günü dizim yoktu ama yeni başlayan \"Familya\"dan umutluydum. Fragmandan yansıyan atmosfer, renkler, hikaye bana karşıma Cem Yılmaz'ın \"Herşey Güzel Olacak\" filmindeki dengeye sahip olabilecek bir dizi umudu vermişti, ya da \"Komser Şekspir\" filmindeki gibi. Yani hem acıyı bal eyleyen, güldürürken hüzünlendiren, hüzünlendirirken güldüren, iki sarmallı DNA gibi, hayat gibi bir dizi ummuştum. Dün akşam dizinin ikinci bölümü vardı. Bugünkü sonuçlara göre reytingleri de artmış ama ben diziyi izlerken sıkıldım. Başından bir süre izledim, arada bir kere daha başına oturdum ama olmadı, sürekli izleyemedim. Hikayede merak ettirici gelişmeler olmadı. Bir tek sonunda Hare'nin evlenmek üzere olduğu gerçeği ortaya çıktı. Yaşar Beyoğlu'na da \"oh olsun\" dedim. Çünkü bir yandan görmüş geçirmiş ağırbaşlı bir adam gibi duruyor, öbür yandan sorumluklarını başkalarının üzerine yıkıyor. Hiçbirşeyin önünü sonunu düşünmeden birilerini yola çıkarıyor. Misal Hare. Kızı basit bir işin içine sokar gibi ikna etti ama şimdi kızcağız nelerle uğraşıyor. Onun omleti, bunun çamaşırı, bir sürü laf işit, surat ye, yalancı desinler, fırsatçı desinler. iki yemek yedir bir film izlet aile olunuyorsa, Yaşar Beyoğlu başta da yapsaymış ya bunu. Hadi yapamadı, olmadı, ama şu anda bu ailede bir sorun var ve sorunun çözümü için Yaşar'ın pek bir adımı olmadı bu bölümde, bir gelişme olmadı. Benim de familayla aram biraz açıldı. Böylece Pazartesi ve Salı dizim yok. Çarşamba günü eski sezondan \"Kara Sevda\" döndü. Kara Sevda'yı hiç izlemedim. Bir şekilde konusu cezbetmedi. Konusu klişe olan bir çok dizi var ama galiba Kara Sevda'nın sadece dram olması, içinde hiç mizah olmaması yüzünden böyle bir durum oldu. \"No: 309\"u ve \"Aşk Laftan Anlamaz\"ı yüksek reytingleri üzerine izlemeye başladım, iyi de oldu, ikisi de keyif alarak izlediğim diziler. İkisi arasında ağır basan \"No: 309\". Böylece izlediğim diziler şunlar: No: 309, Aşk Laftan Anlamaz, Yüksek Sosyete, Kiralık Aşk, Bana Sevmeyi Anlat, Rüzgarın Kalbi, Seviyor Sevmiyor. Bakalım kaç dizi olmuş, 7 dizi olmuş. Haftanın her bir gününe bir dizi. Başlayacak dizilerden ilgimi çekenler de var, haliyle. Bunlardan bazıları: Cesur ve Güzel, Altınsoylar, İlişki Durumu Evli, Hayat Bazen Tatlıdır, Yıldızların Altında."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kismetimi-ac-ac-ac-278", "text": "Öncelikle konuya bakınca, genelden oldukça farklı. Ortada acayip bir durum ve durumun merkezinde bir adam var. Dizideki börekçi Saadet'in dediği gibi, eli ayağı uğurlu denen insanlar vardır ya, bir yere gitseler peşinden müşteri getirir, bir çiçek eksel bire bin verir, bir yemek yapsa tadından yenmez, say say bitmez. İşte burada da evlilik mevzusunda böyle bir adam var. Bu bile başlı başına farklı bir içerik, günümüz dizileri için. Diziden önce okuduklarım, bu konu dışında çok ilgimi çekmemişti. Herhalde \"Konu iyi ama, iyi işlenir mi?\" sorusuna net olumlu bir cevabım yoktu. Dolayısıyla tereddütle diziyi izlemeye başladım. Dakika bir, gol bir: Dizinin başında kutuplar belli oldu. Medya camiası, şık ödül törenleri, başarıdan şımarayazmış, gözü reytingten başka bir şey görmeyen bir adam, yanında hırslı bir kadın; karşı kutupta bi o kadar salaş, özgür, reytingle işi olmayan toplumcu outdoor belgeselciler. Yani oldukça uç ve bilinen tiplemeler. Derken, olaylar gelişip detaylanmaya, karakterler siyah beyaz uçlardan kurtulup ara renklerini gösteremeye başlayınca dizi de ivme, tork, aksiyon kazandı. Bir program tutar mı tutmaz mı konusunda sezgili, Yusuf'a yanık, ve börekler açarım sanacı, yakın arkadaş Saadet'ten ve hayatının yeni bir baharında, süslü, renkli, kaslı erkek delisi, babanne Şükufe'den de ayrıca hoşlandım. Efe çok ketum, çok ağır. Adeta slov moğşın. Accık diyalog. o da mı Azize'ye yoksa, hımm? Yusuf başka bir dünyadan yayın yapıyor sanki, dalgın. Evet, ihale falan ama olmasın mümkünse. Yapım firmasının patronu Haldun yaygaracı. Annane Nazife sevimli gibi, dur bakalım. Dizi içindeki program fikirleri güzel. Trugay şov'un \"Ünlülerin ünsüzleri\" programı sanki gerçek hayatta da yapılsa, ilgi çeker. İllaki dram yönünden ele alınacak diye bir şey yok. Diğer program, \"İstanbul'un Kıyıları\". Belki de daha önce yapılmıştır. Yapılmadıysa bu da iyi fikir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kordugumden-ilgi-cekici-baslangic-142", "text": "Kanalı Fox Tv ve yapım firması Endemol Shine Türkiye tarafından haftalardır yoğun bir şekilde tanıtımı yapılan Kördüğüm nihayet dün akşam başladı. Şık bir davet sahnesinde, davetin sahibi konuşma yaparken bir kadın çantasındaki silahı çıkarıyor ve... Bununla birlikte bu anti-kahramanın dönüşüm geçirmesine neden olabilecek bir karakterle de tanıştık aynı sırada: Kendisini çocuklara adamış, idealist bir doktor ve sıcak kanlı, sevimli, mütevazı bir insan olan Naz. Bu noktada sadece dizinin adını almış olduğu hikayenin kördüğümü başlamıyor yalnızca. İzleyici açısından olası bir kördüğüm daha çıkıyor ortaya: Naz'ın tamirhane işleten eşi Umut hikayenin en sıcak, en gerçek, hem yaşadığı çıkmazlar hem de kişiliğiyle izleyiciye en yakın gelebilecek karakter. Umut eğitimini, eşinin tıp eğitimini tamamlaması için bırakmış, kendi hayallerini ertelemiş; ortağıyla birlikte işlettiği tamirhanesinde ciddi maddi sorunlar yaşayan, annesi ve kızkardeşinin maddi sorumluluğunu da üstlenmiş dürüst bir adam. Naz ve Umut'un aralarındaki aşk da çok samimi ve sıcak işlenmiş. Dizinin tanıtımları en baştan peri gösterişi, yüksek maliyeti üzerinden yapıldı. İlk bölümün sadece İtalya'da çekilen sahnelerinin bile 1.2 milyon TL'ye mal olduğunun altı çizildi. Tanıtımlarda özellikle pahalı arabalar, gösterişli evlere yer verildi. İlk bölümle rahatça söyleyebiliriz ki bütün bu iddia karşılığını buldu. Kördüğüm, göz kamaştırıcı bir dizi. Paramparça'nın da yapım firması olan Endemol nasıl para harcayacağını biliyor. Sadece İtalya sahneleri değil, Türkiye'de seçilen mekanların da hepsi birbirinden etkileyiciydi. Zenginlik ve ihtişamın senaryoda kalmadığı nadir yapımlardan biri olmayı başaran dizi, çekim kalitesiyle de etkilemeyi başardı. Üç başrol oyuncusunun yanı sıra birbirinden deneyimli, ünlü ve etkileyici kadrosuyla da Kördüğüm çok iddialı bir yapım. Yan karakterlerde Rojda Demirer, Naz Elmas, Ege Aydan, Gözde Çığacı, Ayda Aksel, Tülay Günal, Ferit Aktuğ, Murat Daltaban, Tuğrul Çetiner, Tuncer Salman gibi oyuncuları birlikte izleyebildik. Bu sarsıcı, şaşırtıcı girişin ardından geriye giderek bu ana nasıl geldiğimizi izlemeye başladık. Silahı çeken kadın, küçük oğlu; davet sahibi kişi ve arkadaşı; yanı sıra ilk sahnede şöyle bir hızla görüverdiğimiz çocuk doktoru, onun tamirhane işleten eşi... ard arda kendi hikayeleriyle belirlemeye başladılar. İlk bölümler her zaman için zor ve risklidir. İlk olarak, çok yoğun bir rekabetin ortasında, izleyiciyi kendisine bağlamış rakiplerin arasında yer bulmaya ve dikkat çekmeye çalışma stresi vardır yapımların üzerinde. İkinci olarak da yeni başlayan bir hikayede karakterleri, ana konuyu sıkmadan, ilginç kalmayı başararak anlatmaya başlayabilme kaygısı. Kördüğüm ilk bölüm için bu ikincisinde biraz zorlanmış görünüyordu. Hikayeye birlikte başladığımız zengin, soğuk ve mutsuz adamın, psikolojik problemleri olan ablasının, küçük bir çocuğu olan bekar bir annenin, çocuk doktorunun, doktorun tamirci eşinin küçük temaslar dışında nasıl bağları olduğunu çok fazla anlayamadan, bu çok sayıdaki hikayeyi kendi başlarına izleyip durduk uzun süre. Yeni başlayan bir dizide izleyicinin özdeşleşeceği bir karakter ve belirgin bir ana konuyu anlatmak çok daha garantiliyken, Kördüğüm çok karakter/çok hikaye ile riskli bir başlangıç yaptı. Üstelik alınan tek risk de bu değildi. İlk tanıştığımız, ana karakter olacağı izlenimi verilen karakter olan Ali Nejat'a sempati duyabileceğimiz hemen hiçbir şey verilmemişti elimize. Sorumsuzlukla küçük yeğeninin ölümüne neden olmuş, yine de bu ölüme neden olan tutkusundan vazgeçmemiş, sonrasında oğlu olduğunu öğrendiğimiz, hikayenin başında tanıştığımız şirin küçük çocuğunun doğmasını istememiş, dahası annesinin öleceğini öğrendiğinde bile herhangi bir sorumluluk duygusu ya da insani bir duygu belirtisi göstermemişti. Büyük rekabetin yaşandığı bir yayın gününde, iddialı bir projeyi bir anti- kahramanın üzerine kurmak gerçek bir risk. İzleyicisini çok sayıdaki hikayesi ve karakterini birbirine bağlayabilmekte zorlasa da her hikayenin merak ve heyecan uyandırıcı anlatımıyla ve göz kamaştırıcı görselliğiyle ilgi çekici bir başlangıç yapmayı başardı Kördüğüm."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kordugumun-buyuk-bir-potansiyeli-var-224", "text": "Güzel başlayan, ilginç devam eden ve sonlara doğru kontrolü kaybeden bir bölümdü 'Kördüğüm' 4. bölümü. 4. bölümle birlikte hala giderilemeyen, hatta daha da belirginleşen bir başka sorun da hikaye ve yan hikayelerin açılımının, işlenişinin ölçüsündeki kararsızlık. Kaan'ın babasıyla ve psikolojik sorunlar yaşayan halasıyla arasındaki diyaloğun işlenişi, yeni hayatına alışma süreci, Umut'un Naz'ı aldatmasıyla başlayan sorunlar, otomobil üretme tutkusuyla Karasu Holding'le kurduğu ilişki gibi konular yavaş yavaş, sindire sindire işlense çok daha keyifli olabilecekken, bütün dizilerin başında olan süre problemi nedeniyle koştura koştura, üstünkörü işleniyor. Bir yandan doldurulması gereken 2.5 saatlik bir süre varken bir yandan da \"Aman izleyiciyi sıkmayalım, her dakika ekranda bir olay, heyecan olsun.\" kaygısıyla acele etme nedeniyle potansiyeli çok yüksek hikayeler çarçur edilip, yürürlükten kaldırılıveriyor. 4. Bölümle birlikte bütün hikayenin odağına, baş karakter olarak Kaan oturdu da diyebiliriz. Kaan karakterini, onu canlandıran küçük oyuncu Aybars Kartal Özson'u ve Kaan'ın etrafında gelişen hikayeyi izlemek o kadar keyifli ki insan 'keşke baştan beri bu dizi sadece Kaan'ın ve ailesinin üzerine kurulsaymış.' diye düşünmeden edemiyor. Annesinin ani ölümüyle hayatı allak bullak olan küçük bir çocuk, bir yanda pişmanlıklarıyla toruna sımsıkı sarılan mütevazı bir dede, diğer yanda bir oğlu olduğunu yeni öğrenen, çok farklı bir hayatın insanı olan baba, kendi çocuğunu kaybetmenin acısını ve sarsıntısını atlatamayan bir hala.. 'Kördüğüm' sadece bu kanaldan ilerleyerek başlıbaşına sürükleyici bir hikaye olabilecekken Umut ve Naz çiftinin hikayesiyle karışıp, takibi zor, ritmi karışık bir aşk üçgeni olamaya çalışmasaymış keşke. Doğrusu, Kaan'ın hikayesi kadar olmasa da Umut ve Naz cephesi de kendi içinde ilginç ve sürükleyici. Önceki yazılarda da söz ettiğim gibi Umut zaafları ve tutkularıyla kanlı canlı, çok gerçek bir karakter. Naz'la ilişkileri de samimi ve özgün bir şekilde işleniyor. Ama neredeyse iki ayrı dizi gibi akan Kaan-Ali Nejat ve Naz-Umut hikayeleri kaynaştırmaya çalışılırken ciddi zorlanmalar, aksamalar, ritm bozuklukları yaşanıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-korludag-ciftliginde-cesurun-ayak-sesleri-367", "text": "Ne zaman başlayacak, afişler, ilk fragmanlar derken epeydir beklenen \"Cesur ve Güzel\" ekranlarımıza arzı endam etti. Dizi fragmanlarda da gördüğümüz hızlı hareketli sahneyle başladı. Zor bir sahneydi. Özellikle at ve arabanın uçurumun kenarına hızlı gidip çark edebilmesi... O yüzden bir iki eleştirim var ama bu kadar hata normal. Bölüm olarak da zaman zaman tempo biraz düşse de akıcı bir bölümdü. Sıkılmadan izledim. En çok hoşuma gidenler, uzun zamandır birarada görmek istediğimiz iki sevilen oyuncunun nihayet bir dizide başrolleri paylaşmaları ile birlikte, mekanın doğanın içinde, çiftliklere konumlanmış olması, kalabalık çiftlik ve kasaba ortamı. Bol doğa, bol yeşillik, bol çiftlik. Yaşasın! Fragmanlarda daha hafif bir aşk dizisi imajı almıştım. Fakat diziyi beklediğimden daha derin ve geniş ilişki ağlı, ayakları daha yere sağlam basar buldum. Bu sonuçtan da haliyle memun oldum. Bölümün başında Sühan ve Cesur nasıl kişiler olduklarını az çok belli ettiler. Sühan daha normal, sıradan biri, en azından şimdilik öyle görünüyor. Fazla uçları olmayan, nazik, güleryüzlü, uyumlu, geçimli bir kadın. Cesur ise biraz amerikan filmlerinde anlatılan yakışıklı serseri kovboylar arasında boy vermiş sonra çıkıp gelmiş gibi. En büyük özelliği cesaret desek yeterli olmaz. Beceriklikik ve küstahlık da onunla atbaşı. Sühan'ın abisi Korhan ve sevgilisi Bülent, Korhan'ın sattığı araziyi geri alabilmek için Cesur'la konuşmaya geldiklerinde Cesur'un tavrı inanılır gibi değildi. Sonda söylenecek şeyi başta söyledi. Jestleri, mimikleri çileden çıkarıcıydı, Korhan ve Bülent sabırlı bile davrandılar. Bu atılganlığı çiftliğine gelen suyu kesen kütükleri çekerken, kendisini Tahsin Korludağ'ın çağırdığını haber veren kahya Salih'e de yaptı. Fakat bu Salih'te bir haller var. Kızı, karısı masum da bu Salih dürüst yolun, prensiplerin adamı değil gibi. Sanki Tahsin Korludağ'ın sadık adamı, kraldan çok kralcı olmuş. Hani mecburen yanında çalışıyordur, ama aslında memnun değildir. Salih öyle bir halde değil. Bu arada Bülent'in annesi Mihriban engellememiş meğer Cesur'un çiftliğine gelen suyu. Başta seyis Kemal öyle tahmin etmişti ama bildiğin Tahsin yaptırmış. Mihriban'ın Cesur'a takdirle bakması, onun buraya taşınmasından bu kadar memnun olması beni çok memnun etti. Cesur'un böyle destekçilere ihtiyacı var. Her ne kadar bir tür Red Kit gibi yalnız kovboy olsa da. Hem Mihriban için de sevindim. Tahsin Korludağ onu gelinliğiyle nikah masasında terketmiş. Anlaşılan bu yetmemiş hala bile alay edip kanının maneviyatı üstünde tepiniyor. Tahsin Korludağ höt zöt bir adam gibi ama gerek bu halleri, gerekse üzerinde \"Alemdaroğlu çiftliği\" yazan tahta tabelayı her gördüğünde devirip çocuk gibi sevinmesi çocuksu bir tarafı olduğunu da gösteriyor. Çiftlik halkı arasında, Korhan'ın karısı Cahide hırslarıyla ortalığı bol bol karıştıracak bir karaktere benziyor. İlk başta biriyle gizli gizli konuştuğunu gösterdiklerinde yine bir kocasını aldatma vakası mı deyip öflüyordum ki, farklı çıktı. Korhan'la arası iyi görünüyor fakat fragmanda Cesur'a bakışları değişikti. Doğrusu işte Sühan'a kıskançlığı hatta düşmanlığı demek daha doğru olacak, belli olmuşken, bir de Cesur'a aşk-ı memnun durumu olursa, seyreyle manzarayı. Sühan'ın işte o zaman çekeceği var ama vaziyetlere değişik bir dinamik de katacaktır. Bir başka ilginç karakter de Sühan'ın sevgilisi Bülent. Bülent'i önce evin kahyası Salih'in kızı Şirin'in ağzından tanıdık ve bence yanlış tanıttı. Bülent onun anlattığı gibi tutkusuz da değil Sühan'a karşı, gözü sadece Korludağ servetinde olan bir adam da değil. Şirin anlattığında benim gözümde canlanan kurt tilki kıvrak zeka ama Sühan'a ilgisiz, soğuk bir adamdı fakat annesi, Tahsin Korludağ, Sühan, herkesin arasında kalan, herkesi idare etmeye çalışan dayanıksız, pek de güçlü olmayan bir adam çıktı. Bu politik adamın bölümün sonunda Cesur'u yakmaya kalkması beklenmedik, uç bir hareketti. Bülent eğer Cesur olmasaydı herhalde Sühan'ın geçiştirici cevabına bu kadar bozulmazdı. Düpedüz kıskançlıktan çıldırdı. Bir de Şirin Bülent için tutkusuz, aşksız, paragöz anlamında bir şeyler söylüyor. Bölümde Cesur babasının intikamı için Korludağ'a geliyor ama geçmişteki bu haksızlık nasıl yapılmış, neye sebep olmuş henüz belli değil. Cesur'un babası anlaşılan şu anda hayatta değil, peki Cesur babasını ne zaman kaybetmiş, nerelerde okumuş, imkanlarının geniş olduğu belli olan maddi gücünü nasıl sağlamış? Cesur'un geçmişinden, Rıfat abi dediği oto tamircisini ve bu adamın babasını tanıdığını öğrendik, hepsi o. Tema olarak bana \"Bugünün Saraylısı\" dizisini hatırlattı. Babasının intikamını almaya çalışan genç adam. Bakalım. Sen onca yeşilliğin içinde yaşa, ama yeşili korumaya gelince sit mit dinlemeden kıy gitsin. Cesur Tahsin Korludağ'ın yaşgününü basıp yapılan usulsüzlüğü ortaya söylediğinde fantastik bir şekilde utanma oldu bazılarında. Halbuki minareyi çalan kılıfı hazırlar durumu olmaz mı? Tahsin Cesur'a bu cesaretinin bedelini ödetmeye çalışabilirdir ama Tahsin'in hayatını kurtardı. Tahsin bunun altında kalır mı, kimbilir. Cesur ödeşiriz, dedi. Cesur'un ilginç bir özelliği var, yapılan iyilik başa kakılmaz diye öğrettiler bize hep fakat Cesur sürekli başa kakıyor. Sühan'a kaç kez \"Senin hayatını kurtardım\" dedi. Atı Nazlı'ya da el koyuverdi. Gerçekten Korludağ çiftliğine kuralları, sınırları yıkan bir sel gibi geldi. İlk bölüm böyleydi. Bakalım sonraki bölümlerde hızı kesilecek mi.. Son olarak, dizinin ismi neden \"Cesur ve Sühan\" değil diye düşünüyor insan. \"Sühan\" çok rastlanan bir isim değil. Webdeki sonuçlara göre erkek ismi imiş ve anlamı da bir yerde \"mavi\" diye rastladım, başka birkaç yerde de \"Söz, şiir\" olarak. Galiba dizinin bir yerinde de Cesur sanki \"Sühan\" isminin anlamı için \"Şiir\" dedi. Bu ismi Sühan'a dominant, ataerkil bir karakter olarak babası Tahsin Korludağ koymuş olabilir, kız yerine erkek çocuğu olmasını umarak ama öyle bile olsa Sühan'a her nedense abisi Korhan'dan daha değer veriyor gibi görünüyor. Buna da çok mesnet yok aslında. Sühan belli ki kendi işi gücü olan, başarılı bir kadın ama niye abisi Korhan babaları tarafından niye bu kadar horlanıyor pek anlaşılır değil. Sırf çocukları olamadığı için mi? Yoksa o araziyi satmakta, babasının verdiği yanlış bilgi yüzünden, Korhan'ın herhangi bir hatası yoktu. Üstelik anlaşılan o ki, satmaya da yasal olarak yetkisi varmış."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-korludagi-karlidaga-cevirecek-winter-is-coming-402", "text": "Cesur ve Korludağlar arasında ortaklık imzalandı. Cesur annesi Fügen'i klinikten çıkarıp çiftliğe getirdi. Cahide'nin bebeğinin cinsiyetinin erkek olduğu belli oldu. Cesur ve Banu, Adalet'in esirgeme yurdundaki hikayesini öğrendi. Şirin ve Kemal evlendi. Sühan Cesur'a bir saat hediye etti. Bu bölüm geçen bölüm kadar olmasa da yine gerilimin biraz daha ön planda, romantizmin de geri planda olduğu bir bölüm oldu ama en azından sır üstüne sır binmedi, hatta bazı sırlar açığa çıktı ve biz de seyirci olarak ekran karşısında bir oh dedik. Ayrıca bu bölümde Sühan ve Cesur birlikte daha çok zaman geçirdiler, bu da iyi oldu. Bölüm geçen bölümün final sahnesiyle açıldı. Sühan, Cesur'un çiftliğinin davetinde, Cesur ve Rıfat'ın konuşmalarını gizlice dinliyor. Bu tanıklık, sonrasında Sühan'ın tüm duygularını ve eylemlerini etkiledi. Babasına karşı içinde şüphe uyandı ve duyduklarını hatıralarıyla birleştirince enerjisini Cesur'un sırrını çözmek yerine babasının sırrını çözmeye yöneltti. Bilgi toplamak için çiftliğin kahyası ve babasının 30 yıllık adamı Salih'e sordu, abisi Korhan'a sordu, eski fotoğrafları, belgeleri karıştırdı. Henüz bir yere varamasa da Sühan tuttuğunu kolay kolay bırakacak bir tip değil. Bir üst kuşaktan etrafta fazla kimse olmadığına göre, bu konuyu deşmeye devam ederken Salih'in karısı Reyhan'la ya da Bülent'in annesi Mihriban'la konuşabilir. En nihayetinde açık açık Cesur'a da sorabilir. Zaten evin etrafındaki kameraları göstererek, onun kendilerini dinlediğini bildiğini ima eden Cesur ondan bunu istedi. Sühan zorlasa Cesur herşeyi söyleyecek mi ne! Malum Aralık ayı ve meteoroloji haberlerinde haftada bir \"kar geliyor\" anonsu yapılıyor. Fakat ülkenin batısında bulunan Korludağ'a henüz kar da kış da uğramadı. Sühan'ın \"Korludağ'da kış sert geçer\" demesi meteorolojik anlamda da boş çıkmazsa, Korludağ'da dolu dolu bir kış atmosferi izlenir. Etrafı kar kaplar, ağaçlardan kar lapları düşer. Şöminelerinde çıtır çıtır ateş... Kış doğası Korludağ'ı Karlıdağ'a çevirir. Şu anda gerek müzikleri, gerek etraftaki sonbahar ortamıyla dizi hüzünlü, gizemli ve gerilimli bir frekans tutturmuş durumda. Kendi içinde bir güzelliği olsa da kar soğuğu kırar denir ya, kış ortamı da dizideki bu gergin tonu biraz yumuşatsa iyi olur. Dizide karakterlerin yetişkinlikleriyle çocukluk-gençliklerininin uyumu çok başarılı: Bu bölümde ilk kez gördüğümüz Rıfat İlbey'in gençliği, Adalet'in gençliği, Korhan'ın çocukluğu, daha önceki bölümlerden Cesur'un çocukluğu, Tahsin Korludağ'ın gençliği... Ayrıca Cesur'la babası da birbirine benziyor. Cesur'da renkler anneden, biçimler babadan.. Yengesi Cahide Sühan'a \"Sen bence çoktan tutuldun bu Cesur'a\" diyor. Bülent'le yaptığı anlaşmanın daha mumu kurumadı. Cahide uyanık bir kadın. Birine sürekli birinden bahsedersen, onu manipüle edersin. Paragöz Cahide'deki bu tavır değişikliğinde Cesur'un aileye kazandıracağı borsa parasını, Bülent'in heba etmesinin etkisi olabilir. Cesur çiftliğin açılış davetinde Tahsin Korludağ'a topraktan çıkan çil altın sikkeleri gösterip \"Böylelikle Korludağ arazisi tam 5 kat değerlendi\" diyor. Topraktan tarihi eser çıkıyor, para bulduk diye uluorta seviniyorsunuz. Eğer tarihi eserse orası sit alanı olur, \"hazine bulduk kazalım\" olur mu? Senden beklemezdim Cesurum gözüpekim. Tahsin ve Adalet, 1987 yılını hatırlıyorlar. Adalet yurt müdürüne ateş etmiş. Tahsin \"Tamam bu kadar yeter, abine de kalsın\" diyor. Adalet silahı abisine doğrultunca ise \"Sakın aklından bile geçirme, o bize lazım\" diyor. Anında karar mı değiştirdi? Plansız hareket ediyorsa, Salih'i, öteki emniyet görevlisini ne ara, nasıl ayarladı. Tuhaf tuhaf. Cahide ve Hülya hastanedeler. Doktor Hülya'nın bebeğinin cinsiyetinin erkek olduğunu söyleyince iki kadın, özellikle de Cahide sevinçten havalandı. İki kadının doğacak bebek erkek olacak diye sevinmeleri acıklıydı. Cesur'un Sühan'dan bu kadar tavır yiyip hala önünde arkasında kendini sevdirmeye çabalaması acıklıydı. Acaba intikamı söz konusu olmasa da bu kadar uğraşır mıydı, yoksa oluruna mı bırakırdı? Emreder gibi konuşmaları da, sanki eziklikten, kuyruğu dik tutma çabasından. Cesur topraktan bulduğu altınları gösterdiğinde Tahsin'in öksürüğe boğulması komikti. Paraya düşkünlüğünün böyle karikatürize işlenmesi eğlenceli oluyor. Ayrıca Tahsin'le Mihriban arasındaki atışmalar da dizinin bir başka komedi unsuru. Bölüm yine çok riskli, Cesur'u tehlikeye düşürecek bir yerde bitti malum. Gelecek bölümde ihtimal Cesur yine allem kallem ederek, ya da belki istemeyerek de olsa annesinin hastalığını bahane ederek konuyu kapatacaktır. Tabii bu Sühan'ın kuşkularını arttıracaktır. Cesur ve Banu Adalet'le ilgili bilgiler edindiler edinmesine ama iki cinayetin henüz alakasını kuramadılar. Adalet'le konuşmalarının fayda getirmeyeceği ortada. Banu, hapishanedeki Rıza ile görüşmeyi deneyebilir. Tabii bunu nasıl gizli tutacaklar? Hem de Korludağ'da neredeyse imkansız. O halde Banu'nun Korludağ ahalisinin tanımadığı bir avukat arkadaşı devreye girebilir. Cesur ve Korludağlar arasında ortaklık oldu. Bundan sonra Cesur'un işle ilgili manevraları yüzeysel geçilmezse, biz de işin adrenalinine ortak olabiliriz, yoksa duygumuz havada kalabilir. Rıfat Cesur'un bu davası için canla başla uğraşıyor. Bu süreç sonunda onun da, memuriyete geri dönemese de sicilini aklamak, toplumdaki itibarını ve ailesini geri kazanmak gibi umutları olsa gerek. Banu Cesur'dan ayar alıp duruyor fakat geri adım atarsa ortam rakipsiz kalır, heyecan azalır. Zaten Cesur'a aşık. Cesur'u geri kazanmak, Sühan'ı uzağa püskürtmek için boş durmaz, bir şeyler yapar herhalde. Çiftliğin Cahide cephesinde, ihtimal o ki, Cahide'nin başına sadece Hülya değil, bebeğin babası da bela olacak, sadece Hülya'ya değil, adama da para yetiştirmek zorunda kalacak. Bir süre sonra Cahide Korhan'a gerçeği açıklamaya mecbur kalabilir ve artık el birliğiyle Tahsin Korludağ öğrenmesin diye ter döküp dururlar. Bir şeyleri saklamak konusunda Korhan'ın elini karakola kadar uzattığını, Sühan'ı \"Babasının kızı\" diye eleştirirken kendisinin de \"Babasının oğlu\" olabildiğini gördük. Ve tabii Cesur, Bülent ve Sühan arasındaki belirsiz üçgen... Sühan'ın Bülent'le ilişkisi halen bir sevgililik ama bir yandan da Cesur'a yakın durmaktan geri kalmıyor. Aslında Cesur'a güvenemediği için Bülent'i bırakamıyor gibi. Sühan için küçük düşürücü bir durum. Ve eğer gündemi başka olmasaydı Bülent için de aynı gurur kırıcı durum söz konusu olurdu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-kulkedisi-istemis-bir-prens-320", "text": "\"Seviyor Sevmiyor\"un bu bölümü nice zamandır seyrettiğim eNN güzel bölümdü. Şiir gibi sahneler yazıyorlar, ne yapacağız biz yafu. Hem romantizm hem mizah hem ruhsal çözümlemeler, çözümler... Önce romantizm: Hem huyca hem tarzca birbirinden farklı iki cazip adam, yani hem Yiğit hem Tuna, şu anda bizim Deniz'e aşık. \"Kimse beni sevmiyor, tuhafım ben, çirkinim ben\" diye üzülüp hallenip duran Külkedisi dilemiş bir prens, en tatlısından çıkagelmiş iki prens. Böylesini masal tarihi bile yazmamış. Üstelik bu bölüm Deniz'e yönelmiş iki aşk da çok güzel bir şekilde ifade buldu. Biri yokluğunda: İrem ve Yiğit arabanın karanlığında başbaşayken, İrem Yiğit'le öpüşmek için uzandığında. Tam o sessizlik anında. Diğeri varlığında: Çiğ beyaz minibüs ışıkları ve sallantısında, trafikte giderken, bağıra çağıra. Biz istemişiz bir yarım küre, senarist bize bir dünya vermiş. Ne güzel. İki bölüm önce, İrem ve Deniz üzerinden yürütülen aşkı seçme paralel kurgusu, bu kez iki adam, Tuna ve Yiğit üzerinde ilerletildi. Önceki Yiğit'e akmıştı, bu kez nehirler denizlere, yiğitler denizlere... Bölümün bu iki sahne dışında bir başka güzel sahnesi de şu oldu: İrem, babasına duyduğu hırsla kendini boks maçına veren Yiğit'e manevi destek olmaya gitmiş ve bunu başardığını düşünerek eve hoplaya zıplaya sevinçle dönmüştü. Tam bencil mutlululuğu içinde Deniz'e sarılmış \"Yiğit artık gerçekten beni seviyor\" diyordu ki, o hiç beklemediğimiz anda, dan diye Yiğit'ten Deniz'e mesaj geldi. \"Ben çok kötüyüm. Seni görmem lazım. Sana ihtiyacım var.\" Nasıl yani bildiğimiz Yiğit, bizim Deniz'e, gerçek Deniz'e mi atmış bu mesajı? Bir yanlışlık yok di mi? İrem'e değil yani. Amanın! Ama bu bomba bir gelişme!! Nerede o Deniz'in defalarca arayıp Yiğit'in açmadığı, attığı mesajlara bir cevap yazmadığı günler geceler. Peh peh peh. Geçelim bir başka güzel sahneye: Yiğit ve Deniz arabadalar, matbaa toplantısına gidiyorlar. Fakat Yiğit yoldaki sol sapaktan girmeyip sürmeye devam etti. Deniz de \"Yiğit Bey ben inmek istiyorum. indirin beni\" falan dedi. Yiğit de \"Elin indirin diyor, gözlerin indirme sakın diyor\" dedi. Yiğit'in gözüyle, elin sizli bizli, gözlerin senli benli konuştuğuna dikkat. Yiğit Deniz'in kendisinden hoşlandığını düşünüyor ve gözlerden duyduğunu dikkate aldı. Ve devamı: Yiğit ve Deniz, Yiğit'in ailesiyle son kez birarada olduğu akşam yemeğini yedikleri restoranın önüne geldiler. Deniz yine dönmek istedi. Yiğit gidip Deniz'in elinden tuttu. Restoran kısmına gittiler. Yiğit geçmişini anlatırkan ağlamaya başladı. Deniz de onu bugüne taşıyabilmek için bağırdı çağırdı. Sonra Yiğit'i bırakıp giderken, Yiğit Deniz'i kolundan çekip sarıldı. Fragmanda daha detaylıydı bu sahne, Herhalde bölümde o uzun versiyon kullanılamadı ama fragmandaki haliyle de birleştirilince süper oldu. Yani onca zaman Deniz'i iteleyen öteleyen Yiğit'i, şimdi Deniz bırakıyor, Yiğit peşinden koşuyor. Vay ki vay. Bir de o sahneye İrem'in tanık olması kadayıf üstüne kaymak oldu. Fragman deyince.. Fragmanda arabada Deniz Yiğit'e \"öksür\", \"gül\" gibi komutlar verirken Yiğit birden korku filmine bağladığında Deniz'in bir el hareketi vardı ki, sahneyi epey komik yapmıştı. Onu da bölümde atmışlar. Ama sorun değil. Bölümde kullanılamayan ayrıntıları fragmanda da olsa görebilmek güzel. Tuna, akşam bir kafede \"Gölge\" diye Cemal'le Deniz'i buluşturdu. Deniz etek giymiş, çok da yakışmış bu arada. Ne diyordum, Deniz ve Cemal sohbet ederlerken, Cemal bir ara ayarını şaştı ve Deniz'le flört etmeye başladı. Tuna da \"Neyyy\" nidasıyla feleğini şaşırdı ve önünü arkasını hesaplamadan plansız programsız bir anda yanlarında bitiverdi. Deniz, Tuna'yla, Tuna'nın simit ofisinde, mendil kadar küçük ahşap masanın iki kenarına oturmuş, \"Çivi çiviyi söker, soğuktan donanı karla ovarla\" vecizeleri eşliğinde, Yiğit'i unutmak, aşkından kurtulmak için yapması gerekenin yeni birine tutulmak olduğunu konuşurlarken Deniz'in \"Ama bu kişi nasıl biri? Mesela pozitif olmalı.\" dediğinde Tuna'nın \"Ya şimdi kendimim diye söylemiyorum, gerçekten çok pozitif bir herifim\" demesi ve Deniz \"Hani kızlar diyo ya, benim sevdiğim nerde acaba, onu böyle dünyanın öbür ucunda arıyorlar, zor olunca, uzakta olunca daha büyük oluyor ya, öyle olmamalı, yakınımda olmalı bence\" dediğinde de \"Hatta Deniz'e sıfır bile olabilir\" demesi romantik komedinin süper örnekleri oldu. Romantizm dışında bölümde başka o kadar çok güzel sahne vardı ki, hepsini yazmaya kalksak bölümün çoğunu yazmamız lazım. Deniz'in Yiğit'i geçmişten kurtarabilmek için restoranda Yiğit'e \"O çocuğu rahat bırak. Kendini de rahat bırak. Taşıyamayacağın yükleri sırtına alma artık. İyiler kaybeder. Kötüler kazanır. Aşklar biter.\" dediği sahne, Deniz'in Tuna'nın \"Gölge\" olduğunu anladığı o bu şu flaşbekli sahne, Yiğit'in babasına \"Sen var ya, benim için aciz bir hayaletten öte değilsin. Ve ben hayaletlere inanmam.\" dediği sahne, Tuna ve Cemal'in, Yiğit'in otel odasında \"görünüşüklü\" labirentinde tıkılı kaldıkları sahne. ay canım ya. Ayrıca Cemal'in hem Yiğit'in hem Tuna'nın evlerine geldiğinde, yeni olsun eski olsun bilgisayar oyunu, tv, gibi teknolojik şeylerle karşılaştığında yaşadığı heyecana tanık olmak da çok keyifli oluyor. Bir başka sahne: Akşam, Deniz ve İrem evdeler. Deniz yine İrem'e geçmişi çalıştırıyor. İrem \"Bugün çok yoğun bir gün müydü, ne yaptınız Yiğit'le?\" diye Deniz'i sorguladı. Deniz başladı içinden konuşmaya. İrem de \"Bana anlatacaksın, kendine değil.\" dedi. Deniz yine ona içinden cevap verdi. İrem de \"Hala kendi kendine konuşuyorsun, farkında mısın\" dedi. İrem'e kızıyorum kızıyorum sonra böyle Deniz'i bu kadar iyi tanıması, yakınlıkları bir şekilde hoşuma gidiyor. Fakat Neşe İrem'e zehirli tohumu savurdu. Sonraki bölümlerde yepyeni İrem-Deniz-Yiğit olayları olacak ve İrem, Deniz ve Yiğit'in arasını açmak gibi bambaşka bir eylem türüne girişecek gibi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-lale-onuru-seviyor-mu-sevmiyor-mu-304", "text": "Bölümle ilgili yoruma girmeden önce, genel olarak şunu not etmek istiyorum, önceki yazılarda yazmadıysam. Bu dizi, konusuyla ilginç bir dizi. Nedenine gelince, genelde dizilerimizde şöyle olur: İyi kız ve esas erkek birbirlerini severler, fakat kötü kız/eski sevgili karnında bebeği, çoğunlukla da sahte hamileliği ile esas erkeğin karşısına dikilir ve onu kendisiyle evlenmeye zorlar. Burada nasıl? Hop altüst! iyi kız esas erkekten hamile ve üstelik aralarında duygusal bir geçmiş yok, esas erkeğin sevgilisi ise düpediz mağdur. Yani başta Pelinsu böyle acı kraliçeye dönüşmeden evvel, parasal sebeplerle kabul etmiş olsa da, ailelerin onayıyla başlayan ve evliliğe giden sıradan bir ilişkisi olan bir kızdı. Üstelik çocukluğu şişmanlıkla geçmiş, Onur tarafından alay edilmiş, yeme bozukluğu olan, babası iflasın eşiğinde... Yani başka bir dille anlatılsa kendisini de rahatlıkla \"bizim kız\" diye tutabileceğimiz bir kız. Bir Türkan Şoray filmi olsaydı mesela, yıllar sonra birdenbire zayıflayıp güzelleşip vaktiyle kendisiyle dalga geçen Onur'u kendine aşık edip topyekün biz kızların intikamını alan dünya sevimlisi bir dizi kahramanı da olabilirdi. Gel gör ki, bu hikayede Pelinsu bahtsızının karşısına güzel bir aşk hikayesi yerine yeni bir kız ve bir bebek çıktı. Gelelim bu bölüme. 12. Bölüm \"gebelik\" kursunda bitmişti, bu bölüm de oradan başladı. Hızlı bir şekilde özetlersek, ders bitiminde Onur'a Pelinsu'dan arama geldi, bu da Lale'yi sinirlendirdi. Bunu hisseden Onur Lale'nin üstüne gitti. Detaylar falan çok güzeldi sahnede, hemen yoruma geçeceğim. Sanırım Onur Lale'den çok etkilense de, hatta kendini kaptırdı denebilir, Lale'yi hala anlayamadı. Lale kafasındaki kız profillerine uymuyor. Bir kere başta Lale için kafasındaki profil nasıldı hatırlayalım, aslında bir üç boyut bile yoktu, yani derinlik falan yoktu. Sadece parasının peşinde, açgözlü bir kız. yani Onur Sarıhan için orta gelirli bir kız nasıl olursa öyle! Sonra onun bu bakış açısını anlayan Lale bazı tepkileriyle onu bu konuda tereddüte düşürdü. Evlenmek istememesi, sözleşmeye bir para miktarı yazmaması vb. Onur Lale'yi tanıdıkça bu konuda Lale'nin samimiyetine inandı. Bu arada Doktor Onur devreye girdi. Para konusunu kafasında halleden Onur, şu anda Lale'nin hisleri konusunda tereddütte. Lale'nin kendisine zaafı olduğunu düşünüyor, kimbilir belki de aşık olduğunu düşünüyor ama para konusunda gösterdiği kabalığı şimdi de aşk konusunda gösteriyor. Lale kendisine aşık ya, o halde öpülmek istiyordur, hop öp. Ya da itiraf etmesi için zorla. Aslında birçok klişe dizimizde de bunlar makbuldur. O yüzden bir başka klişe kırıcılığı da bu oldu dizinin. Tebrik ediyorum No: 309. İşin yine biraz gerisine gidersek, Lale'ye bakıyordum, Onur'un kendisine söz altından falan bir sürü aşağılamasına, mesela çay bahçesine gazetecileri Lale'nin çağırdığını ima etmesi gibi, ya da yine Lale çay bahçesinde \"evlenmeyeceğim\" deyip kalkıp giderken, bahçe sahibinin, neydi adı, kendisine hayırlı olsun Lale, nişanlın bu genç di mi, demeden önce, demesiyle sandalyeye geri oturduğunda, Onur'un blöf yaptığına, rol yaptığına, yani sahtekar olduğuna dair bakışları, ağzından çıkan alaylı hı hılar, bunlara büyük bir tahammül gösteriyordu, sanki aralarında büyük bir anlaşmazlık yokmuş gibi medeni bir ilişki kuruyordu, ben de vay canına, bravo doğrusu, hem kendini ezdirmiyor hem de ilişkiyi bozmuyor diyordum. Fakat işte kolay değil, pek gerçekçi de değil belki de, yani yapan vardır da, çok kolay iş değil, nitekim Lale'de de zamana yayılmış olarak ve sürekli sitemler halinde Onur'a tepkileri çıkmaya, sert çıkışlar yapmaya başladı. Öyle ki geldiğimiz şu noktada bazen öyle geliyor ki Lale'de Onur'a karşı gerçekten bariz bir duygu yok. İlk görüşte beğenmişti ama sonrasında bunu destekleyici neredeyse hiçbir şey olmadı. Zaten çoğunlukla olumsuzluklar içinde biraraya geliyorlar. Yani şahsen eğer gidişatta Lale'nin gizli gizli de olsa Onur'a düşkünlüğüne dair belirtiler göremezsem, Lale'nin kalbini kazanmak için Onur'un çoook uğraşması gerektiği sonucuna varacağım, çünkü Lale'de Onur'a karşı bir kalp yok, olumsuz bir yargı da cabası."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-lord-onurun-kalesinin-bir-laleye-dustugudur-288", "text": "Fox Tv'nin yaz sezonunun en başarılı dizilerinden biri olan Çarşamba akşamı dizisi \"No: 309\", dün akşam romantizm beklentisinde olan seyircilerini memnun edecek bir bölümle karşımızdaydı. Aslında Pelinsu'nun hikayesi biraz zayıf kalıyor gibi geliyor. Mesela Betül de biraz Pelinsu gibi, olayların dışında ama ne yapıp edip dahil oluyor. Yakın ya da uzak vadede Pelinsu, Onur'un hayatından gidebilir ve Lale'nin karşısına daha güçlü bir rakip olarak, vaktiyle Onur'un kalbini çalmış, canını yakmış eski sevgilisi, neydi adı Özge mi, çıkabilir diyorum. Onur'un kafası karışır, devreler yanar, Lale hop oturup hop kalkar. Şeker pembe ilişki morarır. Dizi de romantik komediden çıkar. Bunu da istemeyeceğimize göre, Özge, neydi adı Özge miydi, şimdilik biraz uzakta beklesin. Bölümde güldüğüm, hoşlandığım sahneler, bölümün başında, sahilde bankta otururlarken Onur ve Lale'nin \"Junior Onur\"un ne meslek seçeceği üzerine konuşmaları, Samed ve Kurtuluş 'un Sarıhan Holding binasında dertleşmeleri, Onur'un kafede Lale'yi doktorla görüp kıskandığı sahne ve tabii Onur'un kalesinin düştüğü final sahnesi. Dizide genel olarak eğlendiğim yerlerden biri de \"Çekirdek ailem\" sahnelerindeki Filiz 'in sahneleri. Hem atarlı, hem yemek düşkünü, aniden yumuşayıveren, hop uyanık, kuşkucu, biraz saflıklara da düşebilen, kendi içinde heyecanlı renkli bir bileşimi var. Kayınvaliesi ile de aralarında öyle bir uyum var ki sanırsın ana kız. Erol 'un çocuk gibi annesine nazlandığı kısımlar da komik oluyor. Bölümde Filiz'in ve Erol'un ikiz bebekleri olacağı ortaya çıktı ve sevindirici bir haber oldu bu da."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-macta-bir-sayi-daha-108", "text": "Cihan'ın babası Rahmi'nin komplosuyla Alev tarafından iftiraya uğraması 20. Bölümde olmuştu. Bu bölümde süpriz bir şekilde düğüm çözüldü, gerçek ortaya çıktı. \"Her şerde bir hayır vardır\" sözündeki gibi yalıdaki hırsızlık buna vesile oldu. Tabii bu iyi durum herkes için iyi olmadı, tuzakçılar yani Rahmi ve genel işbirlikçisi, susucusu Dilara'nın işleri boşa çıkmış oldu. Cihan da tereyağından kıl çeker gibi aklandı. Geçen bölüm Alev'in peşine dedektif taktığı için bu olay uzayıp gidecek diye memnunsuz olmuştum ama öyle olmadı, tez celsede adaleti sağlayıverdiler. Dizinin ana ekseni gereği, seyirci bundan sonra ne olacak diye düşünmeden edemiyor. Çünkü artık temel bir çatışmadan ziyade sanki tekil olaylarla yeni bölüm heyecanına çengel atılıyor gibi görünüyor. Bu bölüm Cihan kumpası bitti. Sonraki bölüme iki kritik olayla bağlanıldı, ilki, bölümün sonunda Gülseren ve Hazal'ın kaza geçirmesi. İkincisi de Candan ve Özkan'ın Cansu'nun velayeti için açtığı dava. İlk olay, temel konuyla alakalı değil, ikincisinde ise aslında zaten Candan Cihan'la konuşmasında geri adım atmıştı. Yani velayet davasını geri çekecek ve Özkan'ı hastaneden tazminat almaya yönlendirecek gibi görünüyor. Peki şu durumda gelecek bölümde neler olacak? Rahmi ve Dilara yeni işlere kalkışmazsa, Paramparça hangi yakıtla yürür? Bu sebeple gelecek bölümde yeni bir Rahmi & Dilara girişimi beklersek herhalde haksız olmayız. Zaten Rahmi'nin ana fonksiyonu o. Gerçi Müge ve ekürisi, videonun altına \"Cihan abi hakkını helal et\" falan yazdılar dediklerine göre ama Cihan bu olay kapansın gitsin istiyor, dolayısıyla olayı deşerse bir bölüm daha Rahmi ve Dilara'nın ele geçmesi üzerinden gidebilir. Doğrusu açığa çıksalar da iyi olur. Bu durumun ortaya çıkmasıyla, artık Rahmi'nin Hazal'ın sırrını saklama mecburiyeti kalmaz ve herhalde bir gümbürtü de ahır yangınını Hazal'ın çıkarttığının anlaşılması üzerine kopar. Artık Hazal yalıda kalamaz. E, Keriman'ın evine de dönemez. Gülseren'in yanında Cansu var, orası da olmaz. Gülseren yeni bir Hazal'ı yalnız bırakmam, krizine girip Cansu'yu kapı önüne koymazsa, Hazal için bir çözüm ancak Cihan tarafından bulunur herhalde. Bu arada Rahmi'nin eline katakullide kimse su dökemez gibi görünürken, gen sebebiyle boynuz kulağı geçti, Hazal enikonu Rahmi'nin tırstığı bir unsur haline geldi. Geçen bölüm Hazal'ın odasından haç işareti yaparak geri geri kaçışı gibi, bu bölümde Hazal'ı \"Çaki\"ye benzetti, Hazal da Rahmi'yi bir takım sesler çıkararak oyunu bozmadı, Rahmi'yi korkutmaktan geri kalmadı. Bu bölüm Ozan ilk kez, Cansu ve Gülseren'in yaşadığı eve geldi, akşam yemeğine konuk oldu. Yeni paylaşımlar için planlar yapıldı. Ozan da Dilara'nın yanından kayıyor gibi. Dilara, manevi babası Rahmi ve Hazal üçlüsü de mutlu mesut... Ozan için Müge defteri henüz kapanmadı, aşıktı sonuçta. Bu yüzden önümüzdeki bölümlerde Müge yine ortalarda görülecek gibi. Aslında o ve ekürisi sonuçta yurt içindeler ve internet de kullandıkları için büyük ihtimalle yerlerinin tespit edilmesi herhalde uzun sürmez. Müge akıllı havalarında ama çaldıklarının maddi değeri ne kadar olabilir. Tüm hayatını riske attı, aranıyor, artık bir zanlı. Ne yapacak yani o parayı, gündüz evden çıkmadan, gece sürekli teyakkuzda, bir nevi yeraltında yaşayarak mı yiyecek... Arandığı için yurt dışına falan da kaçamaz. Şu anda keyfi yerinde görünüyor ama bu durum ne kadar sürer... Uzun erimli düşünseydi herhalde bu işe kalkışmazdı. Ya da dava zaman aşımına uğrar, yapılanlar unutulur, bir şekilde tatlıya bağlarız, büyütmesinler, ne var ki... diye mi düşünüyor. Dizide sanki başlarda birçoğu daha dişli karakterlerdi. Dilara daha güçlüydü, Gülseren'e karşı kutup durumundaydı. Şimdi nispeten daha kararsız, eylemsiz, kafası karışmış, yumuşamış, Cihan'ı sevdiğini söyleyen, belki de gerçekten seven bir Dilara var. Keriman da başlarda daha ortalardaydı, onun hikayesi de Gülseren'den uzaklaştı. Şimdi Keriman'ın mevcut hikayesini düşününce Osman akla geliyor. Aslında Cihan ve Gülseren'in etrafındaki karakterlerin onlara yakın olması, yani sadece kendi yan hikayeleri içinde kalmamaları dizinin ana hikayesini daha güçlü besler gibi. Yıldırım da daha çok görünüyordu. Onun ve Cihan'ın dostluğu, diyalogları da diziyi zenginleştiriyordu. Dark Blue kafe kısmında geçirilen zaman da daha fazlaydı. Oranın da dizinin atmosferine katkısı oluyor, çünkü ilk bölümden beri hikayenin içinde bir mekan. Alper, Solmaz ve Dilara'nın vakfı da daha hareketlerin içindeydi. Serçe Fırın'ın üç silahşörlerin üçüncüsü, gözü kara yeni üyesi de daha fazla işlenebilir. Özkan'ın açacağı dava da görülmeye başlanabilir. Aslında Özkan en baştan Cansu'nun velayeti diye tutturmasa, hatta daha kurnaz bir adam olsa, düşünür ki, önce şu 5 milyon parayı kazanayım, kendime bir hayat kurayım, sonra sırf yerim belli olsun, bir sıfatım olsun diye bir iş kurayım, sonra yeni durumumla, konumumla velayet için bir hamle yapayım. Ama rasyonel değil duygusal bir karakter olduğu için para onun için pek fark etmiyor. Bu bölüm ana hikaye acabası bir yana yine keyifli, akıcı bir bölümdü. Ozan'ın Rahmi ve Cihan'la sohbetleri, Rahmi ve Hazal'ın diyalogları, Cansu'nun bütün diyalogları, Serçe pastanesinin kadınlarının dertleşmeleri, Cihan ve Gülseren'in sohbetleri, Dilara'nın her zamanki yumuşak, zarif konuşması keyifliydi. Candan ve Özkan'ın restorandaki sohbetleri de aslında merak unsuru. Bu iki farklı insan, bir yemekte neler konuşurlar, birbirlerine nelerden bahsederler, daha uzun verilebilirdi. Bakalım gelecek bölümde neler olacak, beklenip görülecek. Dizinin ana ekseni gereği, seyirci bundan sonra ne olacak diye düşünmeden edemiyor. Çünkü artık temel bir çatışmadan ziyade sanki tekil olaylarla yeni bölüm heyecanına çengel atılıyor gibi görünüyor. Bu bölüm Cihan kumpası bitti. Sonraki bölüme iki kritik olayla bağlanıldı, ilki, bölümün sonunda Gülseren ve Hazal'ın kaza geçirmesi. İkincisi de Candan ve Özkan'ın Cansu'nun velayeti için açtığı dava. İlk olay, temel konuyla alakalı değil, ikincisinde ise aslında zaten Candan Cihan'la konuşmasında geri adım atmıştı. Yani velayet davasını geri çekecek ve Özkan'ı hastaneden tazminat almaya yönlendirecek gibi görünüyor. Peki şu durumda gelecek bölümde neler olacak? Rahmi ve Dilara yeni işlere kalkışmazsa, Paramparça hangi yakıtla yürür? Bu sebeple gelecek bölümde yeni bir Rahmi & Dilara girişimi beklersek herhalde haksız olmayız. Zaten Rahmi'nin ana fonksiyonu o. Gerçi Müge ve ekürisi, videonun altına \"Cihan abi hakkını helal et\" falan yazdılar dediklerine göre ama Cihan bu olay kapansın gitsin istiyor, dolayısıyla olayı deşerse bir bölüm daha Rahmi ve Dilara'nın ele geçmesi üzerinden gidebilir. Doğrusu açığa çıksalar da iyi olur. Bu durumun ortaya çıkmasıyla, artık Rahmi'nin Hazal'ın sırrını saklama mecburiyeti kalmaz ve herhalde bir gümbürtü de ahır yangınını Hazal'ın çıkarttığının anlaşılması üzerine kopar. Artık Hazal yalıda kalamaz. E, Keriman'ın evine de dönemez. Gülseren'in yanında Cansu var, orası da olmaz. Gülseren yeni bir Hazal'ı yalnız bırakmam, krizine girip Cansu'yu kapı önüne koymazsa, Hazal için bir çözüm ancak Cihan tarafından bulunur herhalde. Bu arada Rahmi'nin eline katakullide kimse su dökemez gibi görünürken, gen sebebiyle boynuz kulağı geçti, Hazal enikonu Rahmi'nin tırstığı bir unsur haline geldi. Geçen bölüm Hazal'ın odasından haç işareti yaparak geri geri kaçışı gibi, bu bölümde Hazal'ı \"Çaki\"ye benzetti, Hazal da Rahmi'yi bir takım sesler çıkararak oyunu bozmadı, Rahmi'yi korkutmaktan geri kalmadı. Bu iki farklı insan, bir yemekte neler konuşurlar, birbirlerine nelerden bahsederler, daha uzun verilebilirdi. Bakalım gelecek bölümde neler olacak, beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-mahir-mi-nazif-mi-93", "text": "Bölüm hastane odasında, Mehmet Saim ve Feride'yle başladı. Mahir Turgut'a da sorarak \"Beyefendi\"nin Mehmet Saim olduğunu kesin olarak öğrendi. Doktor Feride'ye hala hamile olduğunu haber verdi. Bebekler ikizlermiş ve biri düşmüş, diğeri kurtulmuş. Feride, Mahir ve Seyis taburcu oldular. Nazif Osman'la konuştu. Ayten sonunda Barut Necdet'e ve çocuğuna bakmaya dayanamayarak Süeda'yı işe başladığı gazinodan buldu. Nazif Mehmet Saim'i vurdu. Heyecanlı, akıcı bir bölümdü. Sonuna kadar sıkılmadan izledim. Çok kritik gelişmeler oldu, öyle ki insanın tahminde bulunma isteği artıyor. Sezon başında yayınlanan fragmanlarda Mahir'i en klişesinden kabadayı kıyafet ve saç tarzıyla Feride'nin hakim kimliği karşısında mahkeme salonunda yargılanırken görmüştük. Geçenlerde de sosyal ağda bu sahnenin gerçekleşeceğine dair bir mesaj yazmıştı senaristlerden biri, doğru hatırlıyorsam. Mahir üç şekilde doğrulattı Mehmet Saim'i. Önce guguklu saat bilmecesiyle kuşkulandı. Sonra küçük Ali'ye sesini dinletti. Son olarak da Turgut'a doğrudan sordu, Turgut'ta her zamanki relax tavrıyla \"Bingo!\" diyerek doğruladı. Zaten final sahnesinde de Mehmet Saim'e yaptıklarını sayarken, Mehmet Saim inkar bile etmedi. Bu bölümde Belgin hiç görünmedi. Mektup, not, yazıyla varlık gösterdi. Niye bölümde yoktu, merak. Mahir'i eleştiriyorum. Orhan'a hala gizli davranıyor. Beyefendinin kim olduğunu kardeşinden gizledi. E, Peki ya Mahir'e bir şey olsa? şu sana emanet, bu sana emanet, e peki ya o adam aileye zarar vermeye devam ederse? Mahir bu bilgiyi edinmek için ne kadar zorluk çekti, şimdi söylemezse ne zaman söylecek ailesine? Aile Mehmet Saim'i bilse ve ona göre önlem alsa, uzak dursa daha iyi değil mi? Onca bölüm boyunca Mahir bu konuda dönüşüm geçirmedi ama Orhan geçirdi. Abisine alttan aldı, uzatmadı. Bravo! İlknur'a hem bildiğin kızıyorum, hem de helal diyorum, bir de acıyorum. Aslında kızcağız da ne yapsın, hayatımda ilk kez mutluyum dedi. Demek ki çocuğuyla onca zaman geçirirken de böyle mutlu değildi. İlknur'un Seyis'le ilgili tüm gerçeği yani bombalama için işin önce kendisine gelip de kendisinin Sosyete'ye pasladığını dolayısıyla buna vesile olduğunu, Mahir'i Kütük Nail'e gönderek tuzak kurduğunu vesaire, dizi bitmeden öğrenecek mi, gerçekten merak ediyorum. Seyis İlknur'u seviyor, ilknur da onu. İlknur mutlu olsun istiyorum, gerçekten durumu zor. Aslında Orhan bir tek şunu dese bile İlknur'un gözünü açabilir, dese ki, Seyis \"Beni Mahir abimizi öldürmem için görevlendirdi, ben abimi korumak için kendi bacağıma sıktım, abla\" dese, İlknur hiç Seyis'in yanında durur mu? Sanmıyorum. Fakat dizilerde de zaten sorunlar ya hiç konuşmamaktan ya fazla konuşmaktan çıkıyor. Feride, annesinin de Mehmet Saim'in yaptığı kötülükleri bildiğini öğrendiğinde ne yapacak, onu da merak ediyorum. Gerçekleri saklamakla Feride'ye kötülük etti. Feride ve Mahir ikiz bebeklerden biri yaşıyor olduğu için sevindiler. Sevinsinler tabii ki, elbette ama düşen bebek için hiç bir buruklukları da kalmadı, nahoş. Mahir Turgut'un umduğu gibi fevri davranmadı, helal olsun. Zikredip durduğu \"sevda\"sının hakkını verdi, sevdası intikamına baskın geldi. Mahir de bu konuda dönüşüm geçirdi, artık hemen kaba kuvvete başvurmuyor, hukuki yollara öncelik veriyor. Bu arada Feride'ye de sinir oluyorum, babam da babam. Senin babanın on katı Mahir'in babası. O babasını söyleyip duruyor mu? Sen söyleyip duruyorsun, çünkü baban söylediklerine o kadar zıt şeyler yapıyor ki, sen savunmak zorunda kalıyorsun. Davranışlarına perdeli Feride. Mahir'i de zor durumda bırakıp duruyor. O emrivaki nikah konusunda Feride haklıydı bence ama genel olarak sürekli babasının kötü davranışlarını örtmece söyleminde. Mahir'den de sürekli söz istiyor, bölümde bir hatırlama sahnesi vardı, orada bile Mahir'e \"Söz ver Mahir\" diyordu, söz isteye isteye iliği kemiği kurumadıysa, bu Mahir'in bir başka marifetidir. Kerime Hanım Turgut'a gelip oğlumu koru, ben de sana Mehmet Saim hakkında yardım edeyim demişti, bu görüşme gayet anlamsız kaldı gidişat içinde. Bakalım ileride bir yere bağlanır mı. Nazif ve Mahir'in yemek masalarında oturup bebek ve evlilik hakkında konuştukları sahne. Nihayet Nazif Osman'la konuştu. Songül'le ilişkisine razı olduğunu gösterdi ama hala üst perdeden bir havası var. Şu erdem dolu Osman'ı mumla arasa bulamaz, hala ne bu afır tafır, ne bu havalar anlamıyorum. Ne yaptı Osman yani sana? Sahip çıkanı yok diye mi bu tavır. Neyse Osman artık biliyor ki, ilişkiye aileden onay vardır. Bir Mahir'le konuşması kaldı. Mahir ve Mehmet Saim nihayet yüz yüze geldiler. Nazif de beyefendinin kim olduğunu öğrendi. Yasin de biliyor. Feride bilmiyor, Orhan bilmiyor. Aslında olayların içinde olup da bilmeyen neredeyse kalmamış. Bundan sonrası da arena gibi karşılıklı yüzyüze kapışma olacak herhalde. Feride babasının iç yüzünü öğrensin. Yasin Suna ile çiftlensin. Bölümün son sahnesinden başlamalı. Son sahnede Mehmet Saim vurularak yere düştü. Mehmet Saim kurtulacak mı, diziden çıkacak mı, önemli. Bu yazıyı yazdığım sırada henüz fragman yayınlanmadığı için bir ipucu yok. Mehmet Saim biraz Turgut'a benziyorsa, hatta Kara Para Aşk'taki Tayyar'a benziyorsa, önümüzdeki bölüm hastanede gözlerini açabilir. Bu Mahir-Feride ilişkisi için iyi olur, çünkü Feride'nin olayın içine girebilmesi ve kendi yargısına varabilmesi için babasıyla yüzleşmesi, bir oldu-bitti durumunda kalmaması gerek. Mehmet Saim ister hastanelik olsun, ister diziden çıksın, bu ortamda her iki halde de Feride ve Mahir'in evlenmesi imkansız görünüyor. Mahir ve Nazif hemen ambulansı arayacaklar mı, herhalde öyle yapacaklardır. Eğer hastaneye gidilirse Mahir ve Feride hastanede karşılaşacaklardır. Feride nasıl oldu diye soracaktır, Mahir de tipik, daha sonra anlatayım diyecektir. Belki de bölüm tamamen hastanede geçecektir. Bu olay dışında çok kritik bir olay yok. Feride ve Mahir'in arası açılırsa Belgin tüm keyfiyle zuhur edebilir. Turgut'la da kadehlerini tokuştururlar, sonra da soluğu Mahir'in yanında alır. Mahir babasının suçunu üzerine alır, tutuklanır. Aslında şahsen Mehmet Saim'in diziden çıkacağını sanmıyorum, böylesi anlamsız geliyor. Diziyi baltalamak olur bu. O halde bölüm hastanede geçer, diye tahmin ediyorum. Mahir bir kenarda, Feride bir kenarda. Ya da Mahir gözaltında. Aslında Nazif buna izin vermez ama... Evet, mantıklı olan Nazif'in gözaltında olması. Zaten hem mizacı gereği Mahir'in suçu üstlnemesini kabul etmez, hem de silahta onun parmak izi var. Fakat Turgut allem kullemle işi Mahir'in üzerine alması için katakulli yapabilir, Mahir de bunu ister zaten, yine eylemleri birleşir. Songül'le Osman biraraya gelir, yine de fazla bir şey olmaz, çünkü Osman henüz Mahir'le konuşamamıştır. Seyis zaten şu anda dinlenmek ister, etliye sütlüye karışmaz. Süeda pek Necdet'in yanında kalacak gibi görünmüyor. Zaten sorumluluğun Ayten'e kalması mantıksızdı, Süeda olmasa bile Necdet'in onca adamı var, hem bebeğe hem Necdet'e bakacak bir kadın bulabilirlerdi. Ayten de herhalde prodüktörü geri arar ve sahneye çıkmaya başlar. Plak patlamışken evde oturmaz. Görünen o ki, bu olay dışındaki kahramanların çok krtik durumları yok. Beklenip görülecek. Heyecanlı, akıcı bir bölümdü. Sonuna kadar sıkılmadan izledim. Çok kritik gelişmeler oldu, öyle ki insanın tahminde bulunma isteği artıyor. Sezon başında yayınlanan fragmanlarda Mahir'i en klişesinden kabadayı kıyafet ve saç tarzıyla Feride'nin hakim kimliği karşısında mahkeme salonunda yargılanırken görmüştük. Geçenlerde de sosyal ağda bu sahnenin gerçekleşeceğine dair bir mesaj yazmıştı senaristlerden biri, doğru hatırlıyorsam. Mahir üç şekilde doğrulattı Mehmet Saim'i. Önce guguklu saat bilmecesiyle kuşkulandı. Sonra küçük Ali'ye sesini dinletti. Son olarak da Turgut'a doğrudan sordu, Turgut'ta her zamanki relax tavrıyla \"Bingo!\" diyerek doğruladı. Zaten final sahnesinde de Mehmet Saim'e yaptıklarını sayarken, Mehmet Saim inkar bile etmedi. Bu bölümde Belgin hiç görünmedi. Mektup, not, yazıyla varlık gösterdi. Niye bölümde yoktu, merak. Mahir'i eleştiriyorum. Orhan'a hala gizli davranıyor. Beyefendinin kim olduğunu kardeşinden gizledi. E, Peki ya Mahir'e bir şey olsa? şu sana emanet, bu sana emanet, e peki ya o adam aileye zarar vermeye devam ederse? Mahir bu bilgiyi edinmek için ne kadar zorluk çekti, şimdi söylemezse ne zaman söylecek ailesine? Aile Mehmet Saim'i bilse ve ona göre önlem alsa, uzak dursa daha iyi değil mi? Onca bölüm boyunca Mahir bu konuda dönüşüm geçirmedi ama Orhan geçirdi. Abisine alttan aldı, uzatmadı. Bravo! Nazif ve Mahir'in yemek masalarında oturup bebek ve evlilik hakkında konuştukları sahne. Nihayet Nazif Osman'la konuştu. Songül'le ilişkisine razı olduğunu gösterdi ama hala üst perdeden bir havası var. Şu erdem dolu Osman'ı mumla arasa bulamaz, hala ne bu afır tafır, ne bu havalar anlamıyorum. Ne yaptı Osman yani sana? Sahip çıkanı yok diye mi bu tavır. Neyse Osman artık biliyor ki, ilişkiye aileden onay vardır. Bir Mahir'le konuşması kaldı. Mahir ve Mehmet Saim nihayet yüz yüze geldiler. Nazif de beyefendinin kim olduğunu öğrendi. Yasin de biliyor. Feride bilmiyor, Orhan bilmiyor. Aslında olayların içinde olup da bilmeyen neredeyse kalmamış. Bundan sonrası da arena gibi karşılıklı yüzyüze kapışma olacak herhalde. Feride babasının iç yüzünü öğrensin. Yasin Suna ile çiftlensin. Bölümün son sahnesinden başlamalı. Son sahnede Mehmet Saim vurularak yere düştü. Mehmet Saim kurtulacak mı, diziden çıkacak mı, önemli. Bu yazıyı yazdığım sırada henüz fragman yayınlanmadığı için bir ipucu yok. Mehmet Saim biraz Turgut'a benziyorsa, hatta Kara Para Aşk'taki Tayyar'a benziyorsa, önümüzdeki bölüm hastanede gözlerini açabilir. Bu Mahir-Feride ilişkisi için iyi olur, çünkü Feride'nin olayın içine girebilmesi ve kendi yargısına varabilmesi için babasıyla yüzleşmesi, bir oldu-bitti durumunda kalmaması gerek. Mehmet Saim ister hastanelik olsun, ister diziden çıksın, bu ortamda her iki halde de Feride ve Mahir'in evlenmesi imkansız görünüyor. Mahir ve Nazif hemen ambulansı arayacaklar mı, herhalde öyle yapacaklardır. Eğer hastaneye gidilirse Mahir ve Feride hastanede karşılaşacaklardır. Feride nasıl oldu diye soracaktır, Mahir de tipik, daha sonra anlatayım diyecektir. Belki de bölüm tamamen hastanede geçecektir. Bu olay dışında çok kritik bir olay yok. Feride ve Mahir'in arası açılırsa Belgin tüm keyfiyle zuhur edebilir. Turgut'la da kadehlerini tokuştururlar, sonra da soluğu Mahir'in yanında alır. Mahir babasının suçunu üzerine alır, tutuklanır. Aslında şahsen Mehmet Saim'in diziden çıkacağını sanmıyorum, böylesi anlamsız geliyor. Diziyi baltalamak olur bu. O halde bölüm hastanede geçer, diye tahmin ediyorum. Mahir bir kenarda, Feride bir kenarda. Ya da Mahir gözaltında. Aslında Nazif buna izin vermez ama... Evet, mantıklı olan Nazif'in gözaltında olması. Zaten hem mizacı gereği Mahir'in suçu üstlnemesini kabul etmez, hem de silahta onun parmak izi var. Fakat Turgut allem kullemle işi Mahir'in üzerine alması için katakulli yapabilir, Mahir de bunu ister zaten, yine eylemleri birleşir. Songül'le Osman biraraya gelir, yine de fazla bir şey olmaz, çünkü Osman henüz Mahir'le konuşamamıştır. Seyis zaten şu anda dinlenmek ister, etliye sütlüye karışmaz. Süeda pek Necdet'in yanında kalacak gibi görünmüyor. Zaten sorumluluğun Ayten'e kalması mantıksızdı, Süeda olmasa bile Necdet'in onca adamı var, hem bebeğe hem Necdet'e bakacak bir kadın bulabilirlerdi. Ayten de herhalde prodüktörü geri arar ve sahneye çıkmaya başlar. Plak patlamışken evde oturmaz. Görünen o ki, bu olay dışındaki kahramanların çok krtik durumları yok. Beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-maksat-mutlu-olmak-264", "text": "Yüksek Sosyete son zamanlarda başlayan diziler arasında reyting bakımından en sükseli dizi oldu galiba. Aslında fragmanlardan \"Aman, ağır dram bir dizi geliyor\" diye düşünmüştüm ve pek de izlemeye meylim yoktu ama böyle yüksek reyting alınca bir şans verip izleyeyim dedim ve ağır dram çıkmadı. Zengin kısımdaki mutsuzluk da olmasa, bildiğin romantik komedi. Jeneriğe gelelim. Sarılar, ışıltılar, fotoğrafların yer aldığı o geometrik şekil falan filan, zengin aile, kuyumcu anlaşılan demiştim ama belli değil ne iş ya da işler yaptıkları. Tabii atlamadıysam. Genelde bu eleştirdiğim bir şey. Yani, dizilerde mesleklerin, birilerinin ne iş yaptığının, işle ilgili bazı özelliklerin verilmemesi, geçiştirilmesi. Fakat Yüksek Sosyete, üstteki iş kısmı yüzünden az daha kırılacak karne notunu, marketçilik kısmıyla doğrultabildi. Dizimizin jönü Kerem'in orada yaptığı kahramanlığa sonra değil şimdi geliverelim. Çalışanlar durumu biraz ya da epey abarttı, öyle sürekli minnet belirtmeler falan ama Kerem sadece kızların beyaz yakalı prensi olmadı, tüm çalışanların idealindeki kendileri oldu. Yani mastırı devirmiş, marketi geç holdingi yönetmeye talip, başa geçemeyince kendini baskete vermiş Mert Çalhan bile etkilenip geri vites yaptı. Demem o ki, her yöneticinin hayali dizi dünyasında gerçek oldu. Böyle bir örnek önceden yoksa, bu bir milattır. Kim istemez, bir yere girecek, bir bakışta tüm eksikleri gözlem edecek, duruma el koyacak, getirin raporları diyecek, bunca zekasına, tecrübesine, bilgisine, yetmeyecek bir de herkesle abi abla diye dostça, senli benli konuşacak, yani profesyonel olacak ama kasmayacak, sadece sayılan değil sevilen de bir yönetici olacak, yetmedi, kibir yapmayıp takım elbise sırtında eğilip bükülüp kasa kaldıracak, paket taşıyacak. Pey pey pey. Ne ararsan var. Bir tek, marketin Kerem geldiği sırada sağlık bakanlığı görevlileriyle muhatap olan sorumlusu, hadisenin sonunda, \"Çok teşekkürler\" falan filan derken bizimki \"Ben de teşekkür ederim\" diye eziklenmeseydi, oradan 100 puanı fire vermeyecekti. Hayır, sen niye teşekkür ediyorsun. Fakat hayatı boyunca ezilmiş adam nasıl birden düzlesin, o da zor. Kendi içinde kırılmış bir kere. Mert mastır yapmış Kerem bu arada ne yapmış, bu sorunun cevabını bu bölümde verdiler mi. Yoksa Kerem'in markette gösterdiği başarı tamamen dehasal bir şey mi. Sonra firmadan istifa ediverdi ya, bir koltukta oturuyordu, bir masası, odası vardı, yani bir görev ve yetkisi vardı, e tüm Çalhan holdingten sorumlu kişi Bedia Hanım'mış, ona görünmeden, onunla konuşmadan, cipin anahtarını Mert'e tutuşturmakla istifa ettim, oluyor mu. Bölümde gizemli bir kalan bir diğer şey de, Cansu'nun annesi tarafından niye uğursuz bulunduğu. Hikayenin akışını sarsacak bir bilgi olmadığı belli olan geçmişteki bu olayın ne olduğunun ortaya çıkmamasına bir anlam vermek zor. Yani söylenseydi ne olurdu. Öğrensek biz de Cansu'ya şüpheyle mi bakacağız. İlk bölüm söylemeylim, Cansu olabildiğince masum ve sevimli görünsün düşüncesi değilse, nedir bu gizlemenin sebebi ey ahali! Der geçerim. Kerem'de biraz daha durmak lazım yalnız. O da şu sebeple. Adam yeşilçamımızda \"bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı\" klişemizi de devirdi. Hem de öyle güzel devirdi ki. Biz bir kuşak bu güzel klişeyle büyümüştük. Şimdi bize daha güzel bir klişe verdi. Mert ona çanta, bavul taşıtıp yamuk yaptı ya, fakir ama gururlu gencimiz, bir üst davranış modeli sergiledi ve durumu, Mert'in yaptığı davranışın incitiliğini, empatiksizliğini tatlı tatlı söyledi, kırılmadan, kırmadan, içine atmadan, kinlenmeden. Dost kalarak, sarılarak. Aynı barışçıl tutumu, garson kıza da yaptığında bunu bir misyon edindiği belli oldu ama böyle güzel örnekler lazım. Bir güzel örnek de Cansu'nun kitap okumasıydı. Dizilerde kitap okuyan kahramanlar giderek artıyor. Hayat Sevince Güzel'de de Zarife olsun, Karavanlı anne, neydi adı, buldum, Şefika Göçer, o, kitap okuyorlardı. Karavanlı baba Şinasi de koltuğunun altında bitki kitabı gezdirmişti. Güzel şeyler bunlar. Bölümde beğendiğim bazı sahneler, evlerindeki fotoğraf çekiminde Cansu'nun koltukta kendine yer bulamayışı, koltuk dışına ilişmesiyle, aile içinde de kendine yer bulamayışının ifadesi, Cansu'nun işe girdiğinde Ece'nin ilgili davranışları karşısında şaşırıp duygulanması, Şirin'in akşam beraber gittikleri lokantada Kerem'in ilgisizliği, kendine dönüklüğü karşısında durumu anlaması, ortamdaki soğuma, Cansu'nun odasında tartışırlarken, Süreyya'nın kızının duygularına kayıtsızlığı, hatta alaylı dinleyişi, acımasızlığı, Kerem'in çiftlik için hayalini kurduğu arazide geçirdiği vakit... Bir de o hayali Kerem'in gözünden görebilseydik. Süreyya deyince, dizinin mutsuz tarafında, Süreyya'nın yaşadığı sıkıntılar güzel verilmiş. Gerçekçi. İnsan, ey Süreyya, diyor, çarp altın saati yere, çıkar yüzüğünü falanı filanı, hem sen eskinin küçük hanımı değilmiymişsin, varmış demek ki senin de bir malın mülkün, eskiden de, yani yaşar gidersin kimseye muhtaç olmadan. Ama senin bileceğin iş tabii. Bakalım ilerleyen bölümlerde Süreyya'nın hikayesi böyle canlı, gerçekçi, sağlam devam edecek mi. Süreyya da Cansu gibi özgürlüğünü ilan edecek mi. Ama Süreyya \"bana baş baş\", dese de bu Metin pişman olmaz, o belli. Yani olayın özü Metin'i adam etmek değil, kendini mutlu etmek. Süreyya bunu başarırsa biz de memnun oluruz pek tabii."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-maral-nasil-basladi-82", "text": "edemeyen, çok da önemsenmeyen bir kanalken bile Yer Gök Aşk'tan tutun da yeni başlayan bir sürü dizisini gazetelere tam sayfa reklamlar vererek duyurmuştu. Tv8 ya yeterince önemsemiyor ya da nasıl yapacağını bilemiyor ya da biliyor ama organizasyon sorunu var. Dizinin reytingleri umulanın altında ve her ne kadar önümüzde Poyraz Karayel, Kara Ekmek gibi ilk bölümden sonra reytingleri arttıran diziler varsa da, niye iş fısıltı gazetesine kalsın. Bir sürü güzel dizi izleyicisi üzülerek bitti. gittiği o gün, Maral'ın hayatındaki değişiklik bununla sınırlı kalmıyor, çocukken hayatlarının çakıştığı ve Luna'nın yöneticisi Arya'dan işi yönetmesi için teklif alıyor, \"Hayaller gerçek olmak içindir\"i hayat felsefesi yapmış bir genç kız olarak teklifi kabul ediyor. Arya ortadan kayboluyor. Arya'nın babası başta karşı çıksa da Maral'a şans veriyor. Ceydan Düvenci ikili oynayan, arıza ve adeta hollywood çizgi filmlerinden çıkmış karikatürize bir kadın, bu bakımdan eğlendirici ve başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Dizideki Luna çalışlanları arasındaki arkadaşlıklar güzel, Sarp'ın annesiyle ilişkisi güzel. Muhsin Amca'yı biraz asık yüzlü buldum ama pastane sorumlusu olarak beyaz saç-beyaz bıyık, tamamdır. Bir de Sarp'ı Maral konusunda kızağa çekmeseydi iyiydi. Sarp'ın ünü bakımından çok da mantıksız değil ama yine de gerekçesini \"Sen bir pastacısın, o bir yönetici\" ekseninde oluşturmasaydı yaralayıcı olmazdı. Dizinin mekanları hoş. Luna'nın özellikle pastanesi, idari ofisleri, Maral ve Aslı'nın evi, Sarp ve annesinin evi, Haliç'teki çay bahçesi. İzlerken herhangi bir sınırlılık hissetmemiştim ama şimdi düşünüyordum da mekanları daha fazla kullansalar daha iyi olurdu, genişlik ve ferahlık hissi bakımından. Maral'ın hayalinin, her nedense, dizi sektörümüzde genç kızlara en kolay biçilen meslek olan \"moda tasarımı\" olmaması da bir bakıma dizinin bombası. Bu dizinin sırf bu yüzden bile tutması lazım. Fragmanları izleyince diziye hemen şans vermememin bir sebebi de yine mi aynı klişe diye düşünmemdi. arkadaşı Gümeç Alpay Maral'da karşımıza Hazal Kaya'nın canlandırdığı Maral'ın ev arkadaşı Aslı olarak çıktı. Gönül İşleri'nde \"akıl erdiremediğim bir sebeple\" Sevda'nın itip kaktığı bir kızken burada gayet iyi bir arkadaşlık söz konusu. Gönül İşleri'ni artık izleyemiyor olmamda böyle mantıksız ve itici bulduğum şeyler de var. edemeyen, çok da önemsenmeyen bir kanalken bile Yer Gök Aşk'tan tutun da yeni başlayan bir sürü dizisini gazetelere tam sayfa reklamlar vererek duyurmuştu. Tv8 ya yeterince önemsemiyor ya da nasıl yapacağını bilemiyor ya da biliyor ama organizasyon sorunu var. Dizinin reytingleri umulanın altında ve her ne kadar önümüzde Poyraz Karayel, Kara Ekmek gibi ilk bölümden sonra reytingleri arttıran diziler varsa da, niye iş fısıltı gazetesine kalsın. Bir sürü güzel dizi izleyicisi üzülerek bitti. gittiği o gün, Maral'ın hayatındaki değişiklik bununla sınırlı kalmıyor, çocukken hayatlarının çakıştığı ve Luna'nın yöneticisi Arya'dan işi yönetmesi için teklif alıyor, \"Hayaller gerçek olmak içindir\"i hayat felsefesi yapmış bir genç kız olarak teklifi kabul ediyor. Arya ortadan kayboluyor. Arya'nın babası başta karşı çıksa da Maral'a şans veriyor. Ceydan Düvenci ikili oynayan, arıza ve adeta hollywood çizgi filmlerinden çıkmış karikatürize bir kadın, bu bakımdan eğlendirici ve başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Dizideki Luna çalışlanları arasındaki arkadaşlıklar güzel, Sarp'ın annesiyle ilişkisi güzel. Muhsin Amca'yı biraz asık yüzlü buldum ama pastane sorumlusu olarak beyaz saç-beyaz bıyık, tamamdır. Bir de Sarp'ı Maral konusunda kızağa çekmeseydi iyiydi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-maralin-peynirle-imtihani-117", "text": "Bu bölüm bayağı güzel bir bölümdü. Yoğun entrikalar olmadan da bir dizinin heyecanlı olabileceğini gösterdi. Ayrıca hayatımızdaki sıradan sayılabilecek durumların kişileri ne kadar sıradışı durumlara taşıyıvereceğini de gösteren bir bölümdü. Yalnız dizide görsellik anlamında bence bir loşluk sorunu var. Luna loş, evler loş, hep gölgeli. Yani Luna lüks bir yer olduğuna göre aslında ışıl ışıl omasını bekleriz ama değil, hem ofisler hem mağaza loş. Bu konuda bir şey yapılırsa iyi olur. Bölüm Maral'ın evinde başladı. Benan kaçıp gittikten sonra, Arya kendini odaya kapatmış. Sonra Deniz Arya'yı aradı ve bebeği bildiğini söyledi. Halis'e söylememek, yani sırrını saklamak karşılığında Deniz Arya'dan Maral'ı yönetici vekilliğinden geri almasını istedi. Bu noktada Arya beni şaşıttı, kendisinden beklemediğim bir şekilde Deniz'in teklifini kabul etti ve hiç acımadan ve de kaç kere, Maral'a \"Yanılmışım, senden yönetici olmazmış, başarılı değilsin\" falan filan kıvamında bir şeyler söyledi. Maral'ın yerinde bir başkası olsaydı belki de çoktan yerle bir olmuştu. Benan'ı anlamak da zor. Çıkarcı bir adama benziyor, işini bilen entrika yapabilen de bir tip. Yani niye Arya ile evlenmekten bu kadar kaçıyor ki? Arya ile evlense hem şimdikinden daha fazla işini garanti altına alacak, hem de Deniz'in bitmek bilmez şantajlarıyla bir sürü ıvır tıvır manevra yapmaktan kurtulacak. Halbuki şimdi işi için Deniz'in kölesi olmaya razı oluyor. Üstelik sürekli korku altında. Üstelik bugün olmadı yarın Arya artık hamileliğini gizleyemeyecek ve Benan'ın durumu çok kötü olarak ortaya çıkacak. O zaman Deniz onu koruyabilecek mi, o zaman Benan bu işte kalmaya devam edebilecek mi? Buraları kanımca ya dizi hilesi ve mantıksız ama peki, diyoruz ya da bir şekilde Benan'ın Deniz'e karşı basireti bağlanmış, o ne derse doğru biliyor, ötesini düşünemiyor. Arya, Halis'e \"Ben gidiyorum, Maral da gidiyor\" dedi, Maral hakkında yanılmışım, dedi. Daha sonra Halis ekibi toplayıp Arya'nın kararını aktarırken Deniz'in bir hali var, zevkten dört köşe. Neredeyse dersin ki çocuk gibi mutlu oldu. Ve bu mutluluk tuzla buz olacak diye üzülüyor insan neredeyse. Deniz keşke bunlardan değil, daha masum şeylerden mutlu olabilse. Neyse, yine Deniz'in oyunu kendi ayağına dolandı. Bereket Maral'da da entrikalar uzun boylu sürmüyor. Her bölümde bir entrika, bir de Maral'ın onu alt edişiyle bir denge tutturulup dizi tatlılı ekşili bir sofra gibi devam ediyor. Halis ani ve sert bir kararla Maral'a 2 yıl sözleşmeli 15 bin TL maaşlı, şoförü makam arabalı ve artık vekaleten falan değil resmen, Luna'nın İstanbul mağazasının yöneticiliği işini teklif etti. Maral'ın basına tanıtılması kokteylini organize etme işi de Deniz'e kaldı. Maral'la Sarp'ın ilişkilerindeki derinleşme bu olayda kendini gösterdi. Dizinin başlarında Maral Sarp'ın hislerine daha kayıtsızdı, Arya'nın teklifi için çok sevinmiş, Sarp'ın o akşam kafede onu saatlerce beklemiş olduğu aklına bile gelmemişti. Sarp da Maral'dan işini bırakıp kendisini seçmesini beklemişti. Gelinen noktada, yani şimdi ise ikisinin de önceliği kendisi değil, diğeri oldu. Maral Sarp'a sormadan sözleşmeyi kabul etmedi, Sarp da üzülse de Maral'ı teşvik etti. Maral bir romantik komedi-gençlik dizisi olarak, çok güzel bir yere, bir sorunsala geldi dayandı. Sana da ayda milyarlar verseler, aynı insan olarak kalır mısın? Maral kalabilecek mi? Sarp serseri motorcu olarak tarzı sadece kılık kıyafet değilmiş demek ki, şaşaalı lüks hayat tarzına kıl oluyormuş, o hayata tavrı varmış. Sarp işte bunu kafasında evirip çeviriyor, Maral'ın ya da ilişkilerinin aynı kalacacağı olası gelmiyor ya da zor geliyor. Deniz ve küçük oyunları... Sonradan ayağına dolansa da alışkanlık gibi, bir türlü vazgeçmiyor. Mesela Arya üzerinden yaptığı hamle daha kötü oldu kendisi için. Maral resmen yönetici oldu. Fakat insanları ikna zayıf noktalarına basarak etmekte gerçekten bariz bir yeteneği ve yüzsüzlüğü var. Bu kokteylde de Maral'a \"Yoksa gerçekten Arya'nın dediği gibi bu iş için yetersiz misin\" diyerek, Sarp'a \"Yoksa Maral'ı üzmeyi göze mi alıyorsun, diyerek, olayların gidişatını az daha değiştirecekti ve Maral'ın kariyerini daha başlamadan söndürecekti. Bereket bu taktikleri Halis'e ve kısmen de Canan'a pek sökmüyor. Taso ve Aslı ilk buluşmalarını gerçekleştirdiler. Aslı'ya \"Ben şık geleceğim, öyle bir yere gideceğiz, haberin olsun\" derken Taso'un hayal gücü demek ki kokoreççiye kadar çalışmış. Yani kokoreççiye falan giderken hep şık mı giyinirmiş? Demek ki nadir gidiyor ki, ne kadar tutacağını da kestirememiş ve parası da yetmeyince Aslı'ya hadi kaçıyoruz, dedi. Aslı'nın kıyafeti gündelik değil, şıktı fakat abes kaçmadı. Sonuçta artık herkes neredeyse her yerde istediği gibi giyiniyor. Ertesi gün Luna'da Taso için sevindirici bir şey oldu. Taso'nun yeni bir buluşma planlamasına, bunun için Aslı'dan randevu koparmasına falan gerek kalmadan, Aslı Taso'ya \"Bu akşam napıyorsun?\" diye soruverdi. Maral bir külkedisi masalıysa, bu da herhalde Taso'nun balkabağının kupa arabasına dönüşmesiydi. Bölümün en ağır topu kokteyl sahnesiydi. Gayet sıradan işlenebilecek bir şeyi süper işlemişler. Gerçekçi de olmuş. Maral kürsüde kendini tanıtırken işletme mezunu olduğunu söyledi. Bu daha önceki bölümlerde geçmemişti. Peki o zaman neden mesleğine uygun bir iş aramayıp pastanede çalışmaya başlamış ki? Gittiğini söylediği yöneticilik kursu da tuhaf, zaten işletme eğitimi bunun için, bir işyerindeki farklı uzmanlıkları, işletmeyi ön planda tutarak yönetebilmek için. Mesela tasarımcı yönetmez, çünkü tasarım başka yönetim başka. Ama tabii ki yöneticinin de az çok üretilen şey neyse, ondan biraz anlaması da lazım. Aslında Maral'ın bu durumunu bilirken Halis'in Maral'ı kürsüde yalnız bırakıp yana çekilmesi hataymış. Zor soruları Halis cevaplayıverirdi. Yine de Maral tecrübesiz olmasaydı ya da hırsı herşeyin önünde olsaydı, allem kullem eder, tüm soruları kulak ardı eder, bol gülücük saçar, kahkaha atar, yüksek enerji yayar, sadece canının istediklerini söyler, sürekli konuşur, olmadı havadan sudan bahseder, bir şekilde durumu idare ederdi. Zaten Luna'lılar dışında kimin umrundaki? Sonrası ye, iç, sohbet. Fakat Maral'da sevgi var, içtenlik var, istek var, hayal gücü var, e şans da var. Dolayısıyla sonrasında yine kalesine gelen topu çevirip, karşı ağlara gönderen o oldu. Gazeteci Esra'yı arayıp harika bir konuşma yaptı. Yardım isteyen değil, fırsat sunan oldu ve \"Ben diyorum ki bu hikayeyi size hediye edeyim. \" dedi. Bu telefon konuşması da gayet gerçekçiydi, Esra'nın Maral'a pek kıymet vermeden, isteksiz konuşması falan. Bu noktada Arya beni şaşıttı, kendisinden beklemediğim bir şekilde Deniz'in teklifini kabul etti ve hiç acımadan ve de kaç kere, Maral'a \"Yanılmışım, senden yönetici olmazmış, başarılı değilsin\" falan filan kıvamında bir şeyler söyledi. Maral'ın yerinde bir başkası olsaydı belki de çoktan yerle bir olmuştu. Benan'ı anlamak da zor. Çıkarcı bir adama benziyor, işini bilen entrika yapabilen de bir tip. Yani niye Arya ile evlenmekten bu kadar kaçıyor ki? Arya ile evlense hem şimdikinden daha fazla işini garanti altına alacak, hem de Deniz'in bitmek bilmez şantajlarıyla bir sürü ıvır tıvır manevra yapmaktan kurtulacak. Halbuki şimdi işi için Deniz'in kölesi olmaya razı oluyor. Üstelik sürekli korku altında. Üstelik bugün olmadı yarın Arya artık hamileliğini gizleyemeyecek ve Benan'ın durumu çok kötü olarak ortaya çıkacak. O zaman Deniz onu koruyabilecek mi, o zaman Benan bu işte kalmaya devam edebilecek mi? Buraları kanımca ya dizi hilesi ve mantıksız ama peki, diyoruz ya da bir şekilde Benan'ın Deniz'e karşı basireti bağlanmış, o ne derse doğru biliyor, ötesini düşünemiyor. Deniz ve küçük oyunları... Sonradan ayağına dolansa da alışkanlık gibi, bir türlü vazgeçmiyor. Mesela Arya üzerinden yaptığı hamle daha kötü oldu kendisi için. Maral resmen yönetici oldu. Fakat insanları ikna zayıf noktalarına basarak etmekte gerçekten bariz bir yeteneği ve yüzsüzlüğü var. Bu kokteylde de Maral'a \"Yoksa gerçekten Arya'nın dediği gibi bu iş için yetersiz misin\" diyerek, Sarp'a \"Yoksa Maral'ı üzmeyi göze mi alıyorsun, diyerek, olayların gidişatını az daha değiştirecekti ve Maral'ın kariyerini daha başlamadan söndürecekti. Bereket bu taktikleri Halis'e ve kısmen de Canan'a pek sökmüyor. Taso ve Aslı ilk buluşmalarını gerçekleştirdiler. Aslı'ya \"Ben şık geleceğim, öyle bir yere gideceğiz, haberin olsun\" derken Taso'un hayal gücü demek ki kokoreççiye kadar çalışmış. Yani kokoreççiye falan giderken hep şık mı giyinirmiş? Demek ki nadir gidiyor ki, ne kadar tutacağını da kestirememiş ve parası da yetmeyince Aslı'ya hadi kaçıyoruz, dedi. Aslı'nın kıyafeti gündelik değil, şıktı fakat abes kaçmadı. Sonuçta artık herkes neredeyse her yerde istediği gibi giyiniyor. Ertesi gün Luna'da Taso için sevindirici bir şey oldu. Taso'nun yeni bir buluşma planlamasına, bunun için Aslı'dan randevu koparmasına falan gerek kalmadan, Aslı Taso'ya \"Bu akşam napıyorsun?\" diye soruverdi. Maral bir külkedisi masalıysa, bu da herhalde Taso'nun balkabağının kupa arabasına dönüşmesiydi. Bölümün en ağır topu kokteyl sahnesiydi. Gayet sıradan işlenebilecek bir şeyi süper işlemişler. Gerçekçi de olmuş. Maral kürsüde kendini tanıtırken işletme mezunu olduğunu söyledi. Bu daha önceki bölümlerde geçmemişti. Peki o zaman neden mesleğine uygun bir iş aramayıp pastanede çalışmaya başlamış ki? Gittiğini söylediği yöneticilik kursu da tuhaf, zaten işletme eğitimi bunun için, bir işyerindeki farklı uzmanlıkları, işletmeyi ön planda tutarak yönetebilmek için. Mesela tasarımcı yönetmez, çünkü tasarım başka yönetim başka. Ama tabii ki yöneticinin de az çok üretilen şey neyse, ondan biraz anlaması da lazım. Aslında Maral'ın bu durumunu bilirken Halis'in Maral'ı kürsüde yalnız bırakıp yana çekilmesi hataymış. Zor soruları Halis cevaplayıverirdi. Yine de Maral tecrübesiz olmasaydı ya da hırsı herşeyin önünde olsaydı, allem kullem eder, tüm soruları kulak ardı eder, bol gülücük saçar, kahkaha atar, yüksek enerji yayar, sadece canının istediklerini söyler, sürekli konuşur, olmadı havadan sudan bahseder, bir şekilde durumu idare ederdi. Zaten Luna'lılar dışında kimin umrundaki? Sonrası ye, iç, sohbet. Fakat Maral'da sevgi var, içtenlik var, istek var, hayal gücü var, e şans da var. Dolayısıyla sonrasında yine kalesine gelen topu çevirip, karşı ağlara gönderen o oldu. Gazeteci Esra'yı arayıp harika bir konuşma yaptı. Yardım isteyen değil, fırsat sunan oldu ve \"Ben diyorum ki bu hikayeyi size hediye edeyim. \" dedi. Bu telefon konuşması da gayet gerçekçiydi, Esra'nın Maral'a pek kıymet vermeden, isteksiz konuşması falan. Maral cephesinde bunlar olurken, Sarp'ın da annesiyle arasında güzel bir konuşma geçti. Sarp Maral'la zıt hayatlara gitmekte olduklarını söylediğinde Sarp'ın annesi çok güzel tespitte bulunarak, Sarp'ın tutkuyla bağlı olduğu takımı Beşiktaş'ın renklerini örnek verdi ve \"Zıt hayatlar siyah ve beyazlı Beşiktaş gibi birlikte güçlü bir birliktelik oluşturabilirler\", diyerek o cephede de topu ağlara gönderdi. Goll!"} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-marasli-benzerlerinden-siyriliyor-1240", "text": "Atv'nin, Burak Deniz ve Alina Boz'un başrollerini paylaştığı, Tims&B yapımı dizisi Maraşlı 11 Ocak Pazartesi akşamı ilk bölümüyle ekrana geldi. Maraşlı'nın çok sıra dışı olmayan bir konusu var: Özel Kuvvetler'den emekli bir asker olan, Maraşlı lakaplı Celal, bir gün genç bir fotoğrafçı olan Mahur'la karşılaşır. Mahur, bir cinayete tanık olur; fark edilir. Katillerden kaçmaya çalışırken onu Maraşlı kurtarır. Mahur'un babası, Maraşlı'dan kızını korumasını ister... Elbette kendine özgü alt metinleri, yan hikayeleri, karakterleri ve detayları olsa da bilindik temalar üzerine kurulu bir hikaye bu. Zengin ve güçlü bir aileden gelen, Batı eğitimli, asi ruhlu bir kız... Alaturka diyebileceğimiz, orta sınıftan gelen, ağırbaşlı, ulaşılmaz, dramatik bir hikayesi olan bir adam... Bu adamın, bu kızın hayatını kurtarması... Aralarında zıtlaşmalarla başlayan bir aşk hikayesi... Adamın, kızın ailesine sızarak intikam alması... Hepsi çok bilindik, işlenmiş temalar. Ne var ki, Maraşlı hikayesinin kurulumu, kurgusu, karakterlerin derinliği, arka plandaki hikayeleri, diyaloglarıyla, bu temaları işlemiş olan çoğu dizinin olmak isteyip de olamadığı şeyi başarmış. Tüm klişelerine karşın sürükleyicini, şaşırtıcılığını, ilginçliğini kaybetmeden akıyor dizi. Hikayenin ana kahramanı olan Maraşlı, her ne kadar soğuk, ağır, içine kapalı, sessiz biri olsa da izleyici olarak iç dünyasına ulaşabildiğimiz, dramına inandığımız, derin bir karakter. Mutlu bir günlerinde, silahlı bir saldırıda açılan ateşte ağır yaralanan kızına olan sevgisi, edebiyata düşkünlüğü, mütevazı hayatı inandırıcı kurulmuş. Hikayenin ikinci ana karakteri konumundaki Mahur da Amerika'da eğitim görmüş, zengin, başarılı, ailesine düşkün ama başına buyruk bir karakter olarak, yine klişeler üzerine kurulmuş olsa da inandırıcı sınırlar içinde yazılmış ve işlenmişti. Yan karakterleri de, dizinin artılarından. Şimdilik ana kötümüz olan Savaş, yer altı mekanlarda yaşayan; şapkası, eldivenleri, siyah gözlükleri, alaycı dili ve acımasızlığıyla, yine klişe denebilecek özellikleri olan bir karakter. Ne var ki kronik bir cilt hastalığı olması yüzünden insan içine çıkamaması onun tüm bu uç özelliklerini inandırıcı kılıyor. Saygın Soysal çok karakteristik bir beden dili ve sıra dışı fiziksel özellikleri olan bir oyuncu. Bu nedenle, hangi rolde görsem aşağı yukarı aynı karakteri izliyormuşum hissini verir bana. Bununla birlikte şu ana kadar izlediklerim içinde, kendisine en yakıştırdığım rolü bu oldu. Serhat Kılıç'ın canlandırdığı, Mahur'un büyük abisi Necati ise dizilerde pek görmeye alışık olmadığımız şekilde felsefeye, tarihe düşkün, entelektüel, şakacı, eleştirici ve alkolik bir karakter. Olaylara bakış açısı, eleştirileri, isyan ettiği konular göz alındığında hikayede olumlu işleniş bir karakter olduğunu söyleyebileceğimiz bu karakterin cinsiyetçi bir yaklaşımının olması biraz can sıkıcı. Alina Boz'u biraz Elimi Bırakma, Aşk 101 ve kısmen de Paramparça dizilerinde izlemiştim. İnsanın aklını başından alacak derecede olmasa de, izleyiciyi inandıran, kendisini rolüne yakıştıran bir performansı var. Onu, Mahur karakteriyle izlemeyi sevdim. Burak Deniz ise harika denebilecek bir performans çıkarmış. Şivesindeki tutarlılık, karakterin yaşadığı olaylarla içine girdiği ruh halini taşıyışı, askerlikten gelen beden dili... Bunların hepsi çok etkileyiciydi. Burak Deniz'in oyuncu olarak yaşadığı en büyük sorun konuşmasındaki hız ve genel olarak telaşlı bir performansı olmasıydı. Maraşlı'da bu iki sorunu da aşmış. Karakterin az konuşan biri olması, repliğinin azlığı da bu konuda Deniz'e yardımcı olmuş. Yalnızca bir sahnede performansından tatmin olmadım. Bölümün sonlarında, Maraşlı ve Mahur'un babası Aziz arasında geçen, hikayenin dönüm noktası olabilecek, kritik bir konuşma yaşanıyor. Maraşlı'nın bir gerçeği idrak ettiğine tanık oluyoruz. Ne var ki bu idraki, Burak Deniz'in gözlerinde, yüzünde de görmemiz gerekirken sadece flashback sahnesiyle yaşayabiliyoruz. Dizi sıkıcılığa düşmeyen, hızlı denebilecek, sürükleyici bir akışı var. Bununla birlikte en baştan beri tanık olduğumuz sorgu sahneleri fazlasıyla kapalı. Kim tarafından, neden sorgulandığı, onlarla bağlantısı, nasıl bir zaman akışı için bu sorguların gerçekleştiği çok belirsiz. Bu tüp merak uyandırıcı gizler cazip olabilir elbette ama ilk bölüm için fazla denebilecek bir dozdaydı. Aksiyon sahnelerinde de teknik bir yetersizlik dikkat çekiyor. Örneğin hızlı takip sahnesinde, hızı saatte 160 km'ye kadar çıkan ve sert manevralar yapan arabada yolcuların hızdan, savrulmalardan etkilendiğini hiç göremedik. Ödül töreninde sahnenin yanı başında çok şiddetli geçen kavganın kimse tarafından duyulmaması da inandırıcı değildi. Dizide memnun olmadığım diğer bir konuda tema müzikleri. Bilindik, özgünlükten ve etkileyicilikten uzak, sahneler duygusal bir katkı yapmayan müziklerdi. Bu gibi eksikliklerine karşın, artısı çok daha fazla olan; başta da söylediğim gibi benzerlerinin ulaşamadığı bir sahne ve karakter derinliğine sahip, sürükleyici ve inandırıcı bir dizi olmuş Maraşlı. Yeni bölümü merakla bekletecek kadar başarılı..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-masum-ask-mi-ozgurluk-mucadelesi-mi-559", "text": "'Son iki bölümdür dizi toparlanmaya başladı. Karakterler ve ilişkiler nihayet derinleşiyor, diyaloglar da inandırıcı.\" derken şimdiye kadarki en uçuk, en ipe sapa gelmez ve sinir bozucu sahnesini izledik Çoban Yıldızı'nın. Zekkar, kendisinin bile tam olarak ne olduğunu anlamadığı bir garip haller içinde, Zühre'nin konaktaki ikinci sabahında silah sesiyle uyandırdı herkesi. Çalışanlar da dahil, tüm ahali pijama gecelik konağın salonuna toplandı. Zekkar yine tehditlerine başlamışken bir süre sonra Fikret de salona geldi, hizmetçiden kendi odalarını toplamasını istedi. Aile dışındakiler olan bitene tanık olmasın istemiş olabilir elbette ama aslında sahnenin varacağı yer çok belliydi. Zekkar yine 'Başkasının koynundan çıkmış bu kadın bize yakışmaz' diyerek yakarmaya başladı ki bununla da sorunum yok. Çünkü Zekkar gibi bir adam için -içinde yaşadığı kültür düşünüldüğünde- Zühre kabul edilir gibi değil elbette; babasının onları rezil ettiğini düşünmesi de normal. Ama sonrasında olanlar akıl alır gibi değil. Tam Zekkar silahını Zühre'ye doğrulttuğu sırada evin hizmetçisi elinde çarşafla geldi ve 'Zühre temizdir, bu çarşaf da ispatıdır' diyerek Zühre'nin hayatını kurtardı. Bu sahne, hizmetçinin o 'temizdir' deyişi, 'namus' göstergesi o çarşafın herkese sergilenmesi... herşey o kadar kabaydı ki gördüklerime inanamadım. Fikret'in, Zühre'yi Zekkar'ın baskısından kurtarmak için bir şeyler düşünmesi anlaşılır bir şey ama bunun daha incelikli, daha gerimlimli bir yolu bulunabilirdi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-me-parece-que-este-negocio-es-arriesgado-413", "text": "Dizinin fragmanları ve hikayesi ilgimi çekmemişti. Yine de bölümün yayınlandığı çarşamba akşamı bilgisayarda işim vardı, bir yandan diziyi açtım, radyo tiyatrosu tadında dinlerim, uzun suskulu ya da heyecanlı sahnelere de bakarım, dedim. Bölüm Anhelo adlı yük gemisinin denizde yol aldığı sahneyle açıldı. Seyirci olarak bir bakıma biz de oradaysak, hareket halinde ve farklı bir platformda bulunmamız hoş oldu fakat dövüş sahnesi tam anlamıyla başarılı değildi. Özellikle kalabağın tepkileri aritmik ve abartılıydı. Bir de dizinin kendine özgü bir jeneriğinin olması, bölümün onunla açılması estetik bir unsur ve burada yoktu. Dizinin kadrosu hikaye filmiyle birlikte aktı. Belki ikinci bölümde olur. Çünkü bu bölümde bir şeyler aceleyle yapılmış gibiydi. Birçok dizide olduğu gibi bu dizide anlatılan hikayenin de bir sırrı var. Kahramanı Ali Smith, gerçek babasının sandığından başka biri olduğunu bilmiyor. Aynı şekilde gerçek babası da oğlunu öldü sanıyordu. Sırrı bilen tek kişi, gemidekilerin \"Anne\" diye hitap ettiği geminin aşçısı Rauf'tu. Yıllar yılı açığa çıkmayan sırlar yüzünden bezmişim herhalde ki, bölümün finaline doğru Rauf'un gerçeği Şahin Vargı'ya yani gerçek babaya söylemesi bir \"oh\" dedirtti. Tek bir sırra sırtını yaslayan bir dizi olmayacak en azından demek ki. Bölümde Derin'in yani esas kızın dansçı olmak istemesini dizi klişesi buldum fakat Derin karakteri inandırıcıydı. Ali de özgün ve samimi bir karakterdi. Rauf'u fazla duygusal buldum. Gerçi bu özelliği sebebiyle Ali'yi bu kadar sahiplenmiş olabilir ama yine de fazla geldi. Tekin Mirkelamoğlu da fazla snop, alaycıydı. Kızı ağlaya ağlaya içini açıyor, adam alaylı alaylı sanki Sibirya'dan bakıyor. Derin ve Ali'nin diyaloglarının başlaması, Ali'nin Derin'in babetini seçmelere yetiştireceğim diye onca fedakarlık yapması, koşturması da zorlamaydı ama sonra gezip sohbet etmeleri doğal ve akıcıydı. Yiğit karakteri fazla asabi, ileriki bölümlerde Derin'le ilişkisi hemen kopmayacağı için işi şiddete bile dökebilir. Daha şimdiden kızın üstüne yürüdü, üstelik müstakbel kayınvalidesinden bile çekinmesi yok. Aslı karakteri şu an için epey pasif görünüyor. Onun da gizliden gizliye Yiğit'e mi alakası var nedir. Yazdıklarımı toparlarsam, bölümden beklediğim kadar sıkılmadım, gemicilik mesleğini fon almış çok kültürlü yapısı da hoştu ama ikinci bölümü izlemek için yeteri kadar bir merak hissetmedim. Yeni bölümün özet, fotoğraf ve fragman bilgilerine göre ikinci bölüm ilkinden daha heyecanlı ve aksiyonlu görünüyor. Şahin Vargı ile Tekin Mirkelamoğlu arasında geçmişten gelen bir hesaplaşma söz konusu. Hikaye, Romeo ve Juliet, düşman ebeveynlerin birbirine aşık olan çocukları kalıbından genişleyecek anlaşılan o ki."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-mert-olivayi-terkedip-eceyi-sececek-325", "text": "\"Seni haketmek için ne yaptım inan bilmiyorum ama iyi ki yanımdasın\" cümlesi bütün bölümde en çok dikkatimi çeken, bölümden hatırladığım en güzel cümleydi. Süreyya soğuk ve zor bir kadın olduğunu kendisi de biliyor ama elinden de pek bir şey gelmiyor. Yani değişme çabası var diyemeyiz ama herhalde böyle olmayı o da istemiyor. Resim tarihmizde bir ressam var, Şeker Ahmet diye, adının önündeki bu ünvanı şeker gibi tatlı, iyi geçimli, çok sevilen bir adam olduğu için almış. Yani herkes ister böyle olsun, kafaya hiçbir şeyi takmasın, herkesle uyum sağlasın fakat herkesin aklı başka türlü çalışıyor. \"Aklın yolu birdir\" sözü mutlak akıl için zannımca. Neyse ne diyordum, Süreyya zor bir kadın olduğunu kendisi de biliyor, o yüzden beklenmedik bir anda buluverdiği aşk sanki saçlarına değip yıldız yağdıracak büyülü değnek gibi. Bölümde şaşırdığım cümlelerden biri, Cansu'nun Kerem'e söylediği \"Ben senin kadar cesur değilim\" cümlesiydi. Cansu bu cümleyi Kerem'le ilişkisini bitirme sebebi olarak söyledi. Tabii Kerem hiçbir şey anlamadı. Önce şöyle düşündüm, demek ki Cansu Kerem'den vazgeçmekle korkaklık ettiğini düşünüyor. Ama ne yapabilirdi de buna cesaret etmedi, onu hiç duymadık. Ailesiyle tartışmaksa, aile yasta, durum uygun değil. Başını alıp da gidemez, aynı sebeple. Tartışmadan konuşsa desek, aile eskiden beri bu olgunlukta bir aile değil. O halde Cansu böyle düşünmüyor ve Kerem'e gerçeği söylemedi, sakladı. Bu sırada Cansu'da bir bocalama, ne diyeceğini bilememe sezseydik, daha emin olurduk ama yine de zaten hatırlarsak bitirme sürecinde, Mert Çalhan'ın Cansu'ya \"Sen 'yüksek sosyetik' biri olduğunu açıklarsan Kerem senden vazgeçmez ama annen tarafından, ailen tarafından horlanır, ezerler, seni bırakıp da gidemez ve bu kez kendinden verir. O yüzden bir karar ver, ya aileni terket ya Kerem'i\" şeklinde telkinleri etkili olmuştu. Söz Mert'e gelince... Mert Cansu'ya böyle söylemişti ama sanki kendisi Ece için ailesinden, malından mülkünden vazgeçmişti de böyle rahat rahat... Böyle bir şey yok. Fakat vaziyet Mert'i de o seçime götürecek gibi görünüyor. Tüm bu kurul başarısı falan kopacak fırtına öncesi ufak tefek tatlı bir şeyler. Ayrıca Mert'in Cansu'ya \"Bundan sonra kardeşimsin\" güzellemesi de pek bir şey ifade etmedi. Kerem için de kardeşim diyordu ve kardeş saymasının ne demek olduğunu epey anladık kaç bölümdür. Gerçi bölümdeki en güzel sahnelerden ikisinde de Mert vardı. Biri Kerem'le Oliva'nın terasında cilli oynayıp sonra sarıldıkları kardeşlik sahnesi, diğeri de Ece'yle sokak lambasının altında oturup ağladıkları sahne. O yüzden şimdiye kadar ki bolca kolaya kaçmasına rağmen, Ece için Mert eğer Bedia yine ya Oliva ya Okız derse, Mert Ece'yi seçer diye düşünüyorum. Bu arada Ece her anı kutlamaya dönüştürebilen, özelleştirebilen, detaylarlarla zenginleştirebilen bir kız. Bu kültürü nereden almış, içinden mi bulup çıkaryor, artık neyse kaynağı, bravo. Etrafına sürekli özel, özenli davranması, kendisini de özel kılıyor. Diziye yeni karakter katılmasına memnun oldum. Yerli yerinde bir giriş oldu. Cansu'ya bunca zaman gerçekleri Kerem'den sakladığı için, sonra da gidip Mert'i dinleyip Kerem'i terkettiği için hafiften kırgınım, mesafeliyim ve o mesafeye de yeni karakter Sude girdi işte. Fakat neydi o \"Kerem banyoda\" yalanı. Hiç olmadı. Hani Dün bir bugün iki denir ya, yani o kadar bile vakit geçmeden. Doğrudan kötü kız olarak girmiş demek ki ve bu da biraz karikatürize oldu. Sude biraz daha normal bir karakter de olabilir, illaki uç noktada olmasına gerek yok işleri karıştırması için. Bölümün önemli gelişmelerinden biri Bedia'nın Oliva'ya gelip Ece'yle konuşmasıydı. Yeni bölüm fragmanında da bu konu büyüyecek belli ki. \"Tek varisim, tek torunum, şehzadem\" dediği Mert herşeyi bırakıp Ece'ye giderse bakalım Bedia saltanatı mı, torununu mu seçecek. Bedia'nın acı yüzü Kerem'le konuşurken de ara sıra hortluyor. Süreyya ile konuşurken bilge bir kadın ama. Bu çelişkileri işlemesi dizinin önemli bir artısı. Bir başka önemli gelişme de Metin tarafından terkedilen Işıl'ın hamlesiydi. Magazin basınından Nergis'e konuşma kararı alan Işıl'ı Metin, Işıl'ın gizlice ofise girip çek defterinden yaprak çalması ve sahte imza suçunu işlemesi sebebiyle dava etmek kozuyla durdurdu. Koza koz. Bakalım Işıl'ın elinde başka bir şey var mı. Bundan sonra Işıl'ın ne yapacağını merak ediyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-muge-kurtulacak-mi-107", "text": "Bölümü pazar günü izlemedim, dedim yine bayağı bağırış çağırış olur, sonraya bıraktım. Nitekim dün yani pazartesi günü izledim. Fakat pazar günü de salona girip çıkarken televziyonda Hülya'nın Efsun'un odasına girip yaptığı harekete denk geldim. Önce Efsun olduğunu sandım. Dedim, Efsun diziden çıkmaz, o halde ya bayılacak, Kara Para Aşk'ta Ömer'in annesinin Hüseyin'in saldırısından kurtulması gibi, ya da bu kız Efsun olmayabilir. Nitekim daha sonra bunun sosyal medyada da Efsun mu Müge mi diye tartışılmakta olduğunu duydum. Şimdi diziyi izleyince Müge olduğunu biliyorum tabii, fakat yine de Müge'nin de kurtulma ihtimali var. Zaten alkollüydü, dolayısıyla çabucak bayılmış olabilir. Kanımca 53. yani gelecek bölüm şu sahneyle açılacak. Hülya yatakta oturmakta, Müge kıpırtısız yatmakta, derken kapı açılır ve elinde Müge için yaptığı kahveyle Efsun girer. O an işte oyuncuyu büyük bir performans bekliyor. Efsun'u görmesiyle yaşayacağı şaşkınlık, sonrasında peki yorganın altındaki kimdi sorusu, acaba aklına Müge ihtimali gelecek mi, herhalde ben kimi boğdum diye dehşet içinde yorganı çekecek ve orada bayılabilir, diye tahmin ediyorum. Peki Efsun ne yapar? Elindeki kahve fincanı yere düşer, kırılır. Efsun bir süre odaya şaşkın bakakalır, sonra çığlık atarak bağırmaya başlar, sesine Mehmet Emir ve diğerleri koşarak gelirler. Müge kurtulacaksa apar topar hastaneye götürülür. Şahsen Müge'nin kurtulacağına inanıyorum çünkü Hülya bu cinayeti işlemiş olursa, bu travmayı kaldıramaz, artık bir daha iflah olmaz, dizi sonuna kadar klinikten çıkamaz, diziye de dahli kalmaz. Müge'nin bu şekilde çıkması, Hülya'nın da çıkması demek olur. Final sahnesindeki bu beklenmedik gelişme dışında dizi çok da sürprizli değildi. Aslında bölüm açılışında da bir heyecan zirvesi vardı sahi. Doğrusu İsmail ve Ateş daireye girip Efsun'u elinde Bahar'a doğrulttuğu silahla gördüklerinde, İsmail'in Bahar'ın arkasına doğru kayması yüzünden, kendisinden böyle bir cengaverlik yani ateşin önüne geçmesini beklemiyordum. Kendi kolundan yaralandı, Bahar kurtuldu. Tamam süper Bahar'ı kurtardı, fakat daha olay soğumamışken, neredeyse hemen sonrasında Bahar'a \"\"Efsun'un üzerine fazla gitme\" demesi yok mu, pes pes pes! Ya Efsun'un yaptığı bir yana olay sonrasında söyledikleri! \"Özrü kabahatinden beter\" atasözünü canlandıran bir şey kurgulayın dense herhalde bu süper bir örnek olurdu. Efsun diyor ki İsmail'e: \"İsmail iyi misin, ben çok özür dilerim, ben böyle olsun istememiştim.\" Tabii ki böyle olsun istememiştin, olan Bahar'a olsun istemiştin. Hiç Bahar'a özür dilerim bile demek yok. Olay sonrasında Bahar kendisinden beklemediğim ölçüde radikal bir tepki verdi ki, helal olsun Bahar demek getiriyor içimden. Efsun Gelincik'e gitmişti, tabii ki Hasret'in evine değil, hiç Efsun oraya gider mi, tabii ki kendi evine gitti ve Bahar da oraya geldi. Eskiden olsa Bahar Efsun'un suçlarını, kendisine yaptığı kötülükleri örterdi. Bu kez de söylemeyecek, bağrının sırlar bahçesine bir gül daha ekecek sandım ama bereket böyle olmadı. Bağıra çağıra Efsun'un kendisini İsmail'in tabancasyla öldürmek istediğini söyledi. Şu kalabalık evde de neredeyse bir tanecik kişi var ki, Bahar gibi masum yani bir şey bilmeyen ve günaha ortak olmamış, O da Güleser ve ev içi kararlarda say ki dış kapının mandalı maalesef, dolayısıyla, şu kalan kuru kalabalıkta, Sakine'yi de ekle içlerine, şu kuru kalabalık eğer ki, Bahar \"İsmail'in tabancasıyla\" falan demeyseydi, Efsun'u aklamak için, rahatlıkla, \"sen yanlış anlamışsın, Efsun öyle yapmamıştır,\" derlerdi. Bahar'ın bir şaşırtan tepkisi de Efsun'u evden atmaya kalkmasıydı. Efsun da ne ketum, ne dayanıklı çıktı, şu durumda bile, hala bir şeyleri kaybetmemek için midir, dizi hilesi midir, Bahar'ın yüzüne yüzüne haykırıvermiyor, Bahar ona \"Bu ev benim evim, bu aile benim ailem ve sen bu evden gideceksin\" diye bağırırken. Neredeyse kapı dışarı konmaya razı olacak. Niye, Bahar'la uğraşmaya razı olduğu için mi? Hiç sanmıyorum, o kadar güçlü olsa, ki aslında deli gücü, değişken, belli olmuyor, neyse o kadar güçlü olsa, ezik dediği Bahar'ı geç, hapishane terbiyesiyle yetişmiş gibi görünen Sultan teyzesini öyle herkesin içinde höt be höt dersleyemezdi. Efsun kimmiş ki Bahar'dan korkacak. Fakat bu Bahar da Yeni Bahar. Korkmasa kaç yazar. Eninde sonunda korkacak. Tabii Bahar hepsini korkutana kadar biraz daha dibe inmeye devam edecek gibi. Ateş de olmasa, indiği karanlık kuyuda kimden ışık ve sıcaklık bulacak. Şimdiye dek biz de, biz masum ve kandırılmış seyirciler de, İlyas en başında bariz bir şekilde Efsun'u tutup o hayat Efsun'un demesine rağmen, yumuşak yüzüne, içli timsah gözyaşlarına kanmış, acaba demiştik. Bu İlyas, kişisel zayıflığı olmasa aslında Bahar'ı seviyordu ve doğrudan yanaydı. Halbuki bu bölüm ne gördük, ya Bahar ya Efsun da kazanan, Efsun olsa ne der, the vinner is Efsun oldu tabiiki de. Bahar da boşuna demedi, \"ben bugün kimsesiz kaldım, yapayalnızım\" diye. Ne anne bildiği Nuran \"anne\", ne baba dediği İlyas \"baba\", ne hala dediği Mücella \"hala\", ne teyze dediği Sultan \"teyze\" , hepsi ama hepsi bu kumpasın içinde. Aslında şimdi tekrar düşününce, bir bakıma da iyi oldu, çünkü Bahar bu olaydan sonra eve geri dönseydi, kendisi de bilip susup oturan güruha katılmış olacak, o da onlardan biri olacak, o da Hasret'e karşı suçlu duruma düşecekti. Şimdi bu dışlanmışlığıyla, daha yalnız ama daha temiz bir yerde. Detay detayı doğuruyor, şu acı ama, Ateş ona hep sen benim ailemsin diyor ama bunu hiç dememiş gibi, Bahar ona hiç acımadan \"kimsesiz kaldım\" diyor. Ateş bundan acı duymaz mı, ben neci oluyorum, beni hiç mi sayıyorsun, hiç değerim yok mu demez mi? Demedi bereket, gücenmedi Bahar'a, \"ben varım\" dedi. Bahar da Ateş'e yeni gözlerle, yeni tanıştığı birine bakar gibi baktı. Araları düzelecek yani ama böylesi iyi mi, kötü mü, acıklı mı, sevinelim mi... Bahar'ın öyküsü giderek kazlar arasındaki Kuğu'ya dönüyor. Tamam Hasret ve Mehmet Emir de süper ebeveyn değiller ama, Nuran ve İlyas'a tur bindirirler, bu da bariz. Bu bölüm Mehmet Emir Efsun'u affetti. Önceki gerilim düşünülürse bu noktaya gelmesi şaşırtıcı ama Hasret faktörü oldu. Hasret'in, Mehmet Emir'in Efsun'u evlatlıktan reddedeceğini duyduğunda konağa bir gururlu gidişi vardı ki, eğer sonra yani konuşurken makul ölçülere dönmeseydi, ikinci bir Paramparça Gülseren vakası diyecektim. Sevildiğini bilen, gerekmedikçe bu gücünü kullanmamaktan ama gerektiğinde de kullnabilmekten gururlu, Gurur abidesi kadın. Neyse, Hasret çok yerinde bir söz söyledi, \"Efsun'u böyle hayatımızdan çıkarırsak yerine ne koyacağız Mehmet\" dedi. Yani, konakta mevsimle birlikte yenilediğin ev eşyası mı mevzu bahis konusu Mehmet Emir Bey? Neyse Mehmet Emir de doğruyu buldu. Sakine Nuran'ın ruhu için Gelincik'te kaymaklı, sade, petibör püskevit dağıttı. Her dizide böyle özel bir karakter dizinin rengi üstüne renk katıyor. Sakine'nin püskevit tutkusu gibi, \"Aramızda Kalsın\" da Arife ve Mahir'in eşofman tutkusu vardı, frapanı, janjanlısı, çizgilisi, renklisi. Poyraz Karayel'de de Zülfikar'ın küresel sermayenin hilelerini, oyunlarını ortaya dökmeye ve faka basmamaya tutkusu var. Mücella da efe bir kadındı ama Sultan gelince bir rütbe düştü, yine korkmaz paslanmaz bakıyor ama sonuçta Sultan'ın dediği oluyor. Mücella evin dengeleri konusunda senden umutluydum ama mumun Sultan'ın gelişine kadarmış. Peki Efsun ne yapar? Elindeki kahve fincanı yere düşer, kırılır. Efsun bir süre odaya şaşkın bakakalır, sonra çığlık atarak bağırmaya başlar, sesine Mehmet Emir ve diğerleri koşarak gelirler. Müge kurtulacaksa apar topar hastaneye götürülür. Şahsen Müge'nin kurtulacağına inanıyorum çünkü Hülya bu cinayeti işlemiş olursa, bu travmayı kaldıramaz, artık bir daha iflah olmaz, dizi sonuna kadar klinikten çıkamaz, diziye de dahli kalmaz. Müge'nin bu şekilde çıkması, Hülya'nın da çıkması demek olur. Final sahnesindeki bu beklenmedik gelişme dışında dizi çok da sürprizli değildi. Aslında bölüm açılışında da bir heyecan zirvesi vardı sahi. Doğrusu İsmail ve Ateş daireye girip Efsun'u elinde Bahar'a doğrulttuğu silahla gördüklerinde, İsmail'in Bahar'ın arkasına doğru kayması yüzünden, kendisinden böyle bir cengaverlik yani ateşin önüne geçmesini beklemiyordum. Kendi kolundan yaralandı, Bahar kurtuldu. Tamam süper Bahar'ı kurtardı, fakat daha olay soğumamışken, neredeyse hemen sonrasında Bahar'a \"\"Efsun'un üzerine fazla gitme\" demesi yok mu, pes pes pes! Ya Efsun'un yaptığı bir yana olay sonrasında söyledikleri! \"Özrü kabahatinden beter\" atasözünü canlandıran bir şey kurgulayın dense herhalde bu süper bir örnek olurdu. Efsun diyor ki İsmail'e: \"İsmail iyi misin, ben çok özür dilerim, ben böyle olsun istememiştim.\" Tabii ki böyle olsun istememiştin, olan Bahar'a olsun istemiştin. Hiç Bahar'a özür dilerim bile demek yok. Olay sonrasında Bahar kendisinden beklemediğim ölçüde radikal bir tepki verdi ki, helal olsun Bahar demek getiriyor içimden. Efsun Gelincik'e gitmişti, tabii ki Hasret'in evine değil, hiç Efsun oraya gider mi, tabii ki kendi evine gitti ve Bahar da oraya geldi. Eskiden olsa Bahar Efsun'un suçlarını, kendisine yaptığı kötülükleri örterdi. Bu kez de söylemeyecek, bağrının sırlar bahçesine bir gül daha ekecek sandım ama bereket böyle olmadı. Bağıra çağıra Efsun'un kendisini İsmail'in tabancasyla öldürmek istediğini söyledi. Şu kalabalık evde de neredeyse bir tanecik kişi var ki, Bahar gibi masum yani bir şey bilmeyen ve günaha ortak olmamış, O da Güleser ve ev içi kararlarda say ki dış kapının mandalı maalesef, dolayısıyla, şu kalan kuru kalabalıkta, Sakine'yi de ekle içlerine, şu kuru kalabalık eğer ki, Bahar \"İsmail'in tabancasıyla\" falan demeyseydi, Efsun'u aklamak için, rahatlıkla, \"sen yanlış anlamışsın, Efsun öyle yapmamıştır,\" derlerdi. Sakine Nuran'ın ruhu için Gelincik'te kaymaklı, sade, petibör püskevit dağıttı. Her dizide böyle özel bir karakter dizinin rengi üstüne renk katıyor. Sakine'nin püskevit tutkusu gibi, \"Aramızda Kalsın\" da Arife ve Mahir'in eşofman tutkusu vardı, frapanı, janjanlısı, çizgilisi, renklisi. Poyraz Karayel'de de Zülfikar'ın küresel sermayenin hilelerini, oyunlarını ortaya dökmeye ve faka basmamaya tutkusu var. Mücella da efe bir kadındı ama Sultan gelince bir rütbe düştü, yine korkmaz paslanmaz bakıyor ama sonuçta Sultan'ın dediği oluyor. Mücella evin dengeleri konusunda senden umutluydum ama mumun Sultan'ın gelişine kadarmış."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-murat-didemin-konusmasinin-ne-kadarini-duydu-290", "text": "\"Aşk Laftan Anlamaz\"ın 9. bölümüyle ilgili olarak, doğrusu daha çok gelişmenin olduğu ve daha tutkulu bir bölüm bekliyordum. Daha doğrusu bekliyormuşum, bölümü izlerken anladım, bir şeyler eksik geldi. Önceki bölümler daha çok şey vaadediyordu demek ki. Sıkıntı yok, beklentilerimiz 10. bölüme kaldı o halde. Bölümün en güzel yeri finaliydi. Kim istemez ki, Murat, Didem 'in telefon konuşmasını bütünüyle duymuş olmasın. Ama genelde hikayenin kahramanı sadece sonunu duymuş olur, bu da olayın çözülmesinde bir yere vardırmaz. Fakat çok şükür ki, diziler artık milim milim de olsa, alışılagelmiş gidişatlardan çıkıyorlar, iyi oluyor. Yani Murat ipin ucunu tutabilir ve bırakmayabilir. Olur mu olur. Zaten bu hamilelik durumu ortaya çıktığında dedim ki, \"Niye 'No: 309'da olduğu gibi, DNA testi yapılmadı, niye bu akla gelmedi?\" Fakat galiba onun yapılabilmesi için de bir süre varmış. \"Fakat\" dedim ama, bu dediğime de fakat, Murat ve ailesi \"Durun ayo, bir 3 ay bekleyelim, o zaman bir de DNA testi yapalım\" diyebilirlerdi. Çünkü Didem Murat'ı tekrar kazanabilmek için yaptığı katakullilerle, çevirdiği dolaplarla, kurduğu tuzaklarla zaten sabıkalı, ipliği pazara çıkmış, firmayla ilişkisi kesilmiş eski marka yüzü model nam bir kişiydi. Yani Sarsılmaz ailesi az biraz bekleyebilirler, sonra serin bir karar verebilirlerdi. Nişandı, düğündü, ev yerleşmesiydi... Bu neyin acelesi. Bu arada bölümde Didem'in, gelinliğini diksin diye Tuval 'in gönlünü kazanmak için türlü türlü oyunbazlık yaparken adım \"Banu\" olsun falan demesi üzerine: Didem'e \"Didem\" yerine \"Banu\" ismi de yakışırmış. İbrahim Kara, namı diğer \"Deli İbrahim\"in karavanını Fadik 'in evinin bahçesinde gördüğünde Hayat yaktı yine uzunları, hemen bir atarlanmalar. Murat'a da yapmıştı bunu ilk karşılaştıklarında, bak sonra ne oldu. Şimdi İbrahim'e de \"sen burada ne arıyorsun, falan\" diyor. Evet, senin peşinden geldi. Hayır biraz sakin olsan, hemen atarlanmasan bir durumu anlasan, ne olur yani. Bir de her durumdan mana çıkaran annene kızıyorsun. Bahçeye bir karavan gelmesi ileriki bölümler için potansiyel bir şenlik oldu. İbrahim Kara da iyi olacak gibi. Nasıl ki Murat'ın Didem'i varsa, Hayat 'ın da İbrahim'i olması kalıcı bir kıskançlık olabilir. Fakat dizinin gidişatını hiç tahmin edemiyorum. Didem de yeterince güçlü bir anti karakter gelmiyor. Habire kötülük düşünüyor ama acayip de çocuksu, muamma bir tip. O da neredeyse her romantik komedinin olmazsa olmazı gürültücü, şamatacı, e biraz da yorucu tiplerden. Bölümün bir diğer güzel yeri, Kerem 'in, İpek için düzgün bir insan olduğuna ikna edici davranışlarda bulunmasıydı. Ne kadar düzgün, doğru insan da olsa, başta Kerem'in ısrarcı tutumu aslında yanlıştı. Kerem gibi her şeyi doğru yapmaya çalışan biri için de hepten yanlış davranışlardı. Öte yandan bu bir dizi, biraz şamata falan olmasa olmuyor. Bir de Kerem \"İpek İpek\" diye yörüngede dolaşırken, Aslı 'yla tanışıp iyi anlaştıklarında, \"Yoksa Kerem'in aradığı aşk Aslı'da mı\" demiştim, Aslı ile Kerem misali, fakat öyle olmadı. Kerem ve İpek ilişkilerini sağlamlaştırırken, Aslı da her vesilede Doruk 'a doğru gidiyor. Bölümde bir gerçek ortaya çıktı. Murat'ın babası Nejat, Derya ile isteyerek evlenmemiş. Mecbur kalmış. Yani Nejat'ın gönlünde Derya'nın yeri, ancak Doruk sebebiyle var. Zaten babanne Azime Sarsılmaz da önceki bölümlerden birinde bunu ya söylemişti ya ima etmişti. Fakat babasının ağzından bizzat duymak Murat'ı biraz rahatlatmıştır diye düşündüm ve Murat adına sevinerek teselli buldum. Gelecek bölüm ne olur? Fragmana göre her yer aşk aşk aşk. Fakat 2. fragman çıkarsa, herhalde ters köşeler için de ipuçları içerir. Hayat Uzun, cvsindeki onca eğitime hala kahve taşıyor, ne zaman kariyerinde ilerleyecek bu kız? Tuval'in himayesine girip tasarımcı olması ihtimal. Yeni bölümde yeni \"Aslı ve Doruk\" sahneleri de geliyordur herhalde. İpek Kerem'e yönelip babasını unutacak mı yoksa bir şekilde babasının pişman olacağı bir ödeşme yaşanacak mı, ya da babasını olduğu gibi kabul ve hakkını helal edip üzülmeyi ve fedakarlık etmeyi bırakıp kendi yoluna mı bakacak, senaristlerin buna çözümü de meraklardan bir tanesi. Hayat'ın babası da Giresun'dan çıkıp gelirse şaşırmam."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-murat-gercegi-ogrenecek-mi-302", "text": "9. bölüm sonunda Dido telefonda \"Benim hemen hamile kalmam gerekiyor\" falan filan derken Murat'a yakalanmıştı. 10. bölüm bu sahneyle başladı. Olasılıklardan tehlikesiz bir tanesi oldu, yani Murat \"Aşılama da orada olacak\" kısmını duymuş sadece ve Didem de hemen kıvırabildi, kendisinden beklenmeyen bir performans sergileyerek. Murat'ın bir ipucu yakalama ihtimali burada kapanmış oldu. Bu bölümde diziye geçen bölümde miydi, giren İbrahim karakterinin geçmişini biraz daha öğrendik. Ödüllü başarılı bir reklamcıymış, evliymiş. Derken bir gün eşi kendisini aldatmış, o da İstanbul'dan, eski hayatından gitmiş, yollara vermiş kendini. Sevimli, rahat, iyi bir insana benziyor. Taktıkları lakap Fadik'lerin densizliği. Üstelik Fadik İbrahim'i anormal buluyor, kendi \"manita\"sına bakmıyor. Bak sen! Bir de şu dikkatimi çekti, İbrahim'le tanışırken İpek bunca bölümdür hiç tanık olmadığımız kadar canayakın ve güler yüzlüydü. Amanın dedim, yoksa Kerem'in İpek'i varsa, İpek'in de İbrahim'i mi olacak. Olabilirdi ama Kerem izin vermedi. Kerem iyi çocuk, hoş çocuk, neredeyse mükemmel ama İpek'ten yaşça mı büyük, bıyıkları mı iddialı yoksa zorlama oldurdu diye mi bu ilişkiyi, tam oturmuyor kafamda. Gerçi İbrahim hikayeye dahil olurken, işte Murat'ın kıskanacağı biri geliyor diye sevinmiştim ama İbrahim de çok iyi çocuk, temiz çocuk, şimdi bir kıskandırma oyunu için harcansın mı, hiç olur mu... İpek Kerem'den aldığı para konusunu babasının yüzüne vurdu. Adam hala masanın üzerinden parayı almaya çalışıyor. Çok kötü, yazıklar olsun bir sahneydi. Dizinin bir diğer kötüsü Derya yine kötülük yapmış. Murat-Didem konusunu basına sızdırmış. O soğukluğu, kibirli hali yok mu... Ekran buz kesecek neredeyse. Dizinin diğer kötüsü de malum Didem. Yaptıklarını biliyoruz. Aslı'nın holding binası önünde gezinip durup da binayı bulamamasına ne demeli bilmem ki. Pokemon Go'dan bir şey toplamaya çalışıyor sandım bir ara. Yalnız Aslı'nın tepkiler, i ani çıkışları şahsen güldürüyor beni. Süper. Devam. Aslı ve Doruk arasında da birşeyler hızlanıyor. Aslı ve Doruk tencere kapak, ikisini kim sevmez, bal kaymak. Göl kenarındaki pikniktek geçen hem gündüz hem gece sahneleri güzeldi. Gündüz piknik masası, şeftali, akşam ay ışığı, ateş, gitar..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-mutlulugun-dumani-tutuyor-323", "text": "Dün akşam diziyi izledik. Şimdi geriye dönüp diziyi hatırlamak isteyince aklıma ilk gelen şey, Yıldız ve Fikret'in evde televizyon izledikleri sahne oldu. İsmet babaanne geliyor, ikisine \"Hala diziniz bitmedi mi, ne kadar uzun sürdü\" diyor. İşte o sahnede Yıldız Fikret'e izledikleri dizinin partnerleri hakkında, \"Bu bölümde öpüşürler, sonra hemen ayrılırlar\" gibi bir şey dedi, Fikret de ona \"Çatışma olmazsa dizi sürmez\" gibi bir şey dedi. Bu diyaloğu iki şekilde okudum: İlki, Yıldız ve Fikret'in izlediği dizideki gibi, bu bölümde Lale ile Onur önce mutlu olacaklar, hemen sonra da, yani daha mutluluğun dumanı tüterken ayrılıverecekler. İkinci olarak da seyirciye \"Bu izlediğiniz bir kurgu\" hatırlatması yapılıyor diye yorumladım. Yani dördüncü duvarı yıktı Yıldız. Ben de diziden koptum o an. Sanatsız, hikayesiz, müziksiz, resimsiz yaşayamıyoruz, imkan bakımından fakir ortamlarda bile toprağa cama bir şeyler çizilmesi, çıplak sesle söylenen bir şarkı, uydurulan masallar, ayak üstü canlandırmalar, şimdi sen.. mişsin gibi yapmalar, oyunlar. Dolayısıyla sanat da yaşamın taklidi. Bir yanda da içiçe aynalar gibi hayata ayna tutuyor, o ayna içinden yaşamı görüyoruz, ve diyoruz ki, yaşam da bir kurgu. Peki neyin kurgusu, aslı ne. Aslında diyeceğim şu, Yıldız dördüncü duvarı yıktı, ben de diziden koptum, rüyadan uyandım, üşüdüm. Nasıl ki sürekli hayatın arkasında hangi kurgu var diye düşünürsen kendini hayata veremezsin, hep bir mesafede kalırsın, Familya dizisinde 2. bölümde miydi, Yaşar Beyoğlu demişti ya,\" İstanbul'da düş göremiyordum, burada da gerçeği göremedim\" diye. Sanat da öyle, sürekli etrafta bir sürü kamera var, ekip var diye düşünecek olursak ortam soğur. Zaten bazen fanlardaki başrolleri birbirine yakıştırma durumu bundan oluyor herhalde. Orada bir kurgu olduğunu sürekli düşününce, kurgunun içindeki gerçeğe inanmak istenmesinden. \"Hepsi kurgu değil, orada bir gerçek var\", deme ihtiyacı. Zor iş. Hem kurgu olduğunu bilip ya da kabul edip hem de keyif almaya bakmak. Bir de kurgu sahneden çıkıp seyirciye bunu hatırlatınca daha da zorlaşıyor. Neyse, duyulmuştur bir gerek, gelen kabulümüz. Bu yazıda diziyi düşünüp aklıma hangi sahne gelirse, onunla devam edeyim. Bölümden ikinci olarak aklıma gelen, Lale ve Onur'un barışıp, Lale'nin kırmızı arabasının önünde, ay ışığının altında boğaza bakıp birbirlerine güzel şeyler söyledikleri sahne. O sahne aslında daha romantik, daha teslimiyetli bir sahne olmalıydı ama Lale'de hala soğukluk ve mesafe var gibi. Barışmalarına rağmen Onur'a güvenmiyor herhalde. Yani Lale, Onur kadar aşık değil. Bu geçinemedikleri süreçte Onur acayip irtifa kaybetmiş, acayip düşmüş gözünden Lale'nin. En başta daha samimiydi Lale, Onur'a karşı. Bağırıp çağırırken bile daha samimiydi. Şimdi tanışık biri gibi sadece, bir yabancıya bakar gibi bakıyor. Hani arada kaçamak gizli sevdalı bakışları olsa deriz ki, için için yanıyor, yanıyor bu gönlü. Fakat öyle bir durum yok. Tabii olmasına da gerek yok. Sonuçta bu ilişki aşkla başlamadı. Ne diyordum, barışsalar bile devamında, Lale bir tur atarken Onur'un on tur falan atması gerekecek eşitlenmeleri için, ki bölümün sonunda zaten olan oldu. Artık Onur kanat takıp uçsa... Tabii bu final sahnesinde, bu güzel geceyi bozmayalım, diyen Lale'nin Onur'a Pelinsu ile ilgili bilmesi gerekenleri anlatmayışının da dolaylı etkisi oldu. Onur gerçeği bilseydi, Pelinsu'ya böyle merhametli ve sahiplenici davranmayabilirdi. Onur'a telefon edip \"Gel Pelinsu'yu buradan al, ben kalamam, eve geç kaldım\" diyen Hande nam kişi de Onur ve Pelinsu çıkarken arkada kaldı. Hani acelen vardı bacım, hesabı ödemek için mi kaldın geride ne yaptın. Neyse, işin bakiyesine bakınca, Lale mi Onur mu haklı diye sorunca. Onur'un aşkı, Lale'ye düşkünlüğü, herşeyden ormantik anlam çıkarması, Lale surat asınca elinin ayağının dolaşması, moralinin hemencecik bozulması falan hoşuma gitmiyor değil, sory, ama Lale'den birazcık karşılık görünce şımarması, kendinden emin havalara girmesi de hoşuma gitmiyor. Tabii sabıkalı bir de geçmişi var. Lale'nin soğukluğu hoşuma gitmiyor ama başta böyle değildi. Dolayısıyla Lale mi Onur mu haklı, konusunda taraf tutmakta zorlanıyorum. Galiba Lale biraz daha ağır basıyor. Diziden üçüncü aklıma gelen Filiz oldu. Lale'lerde yemek masası sahnesi. Filiz her bölüm beni eğlendiriyor. Bu bölümde de dedektif yönü daha bir parladı. Erol da Filiz'i hafife almaması gerektiğini anladı. Annesi Betül'e benzetmekte de haklı. İki kadın da eşit güçlerde gibi ama Filiz dobra, Betül sinsi, Filiz kabalaşabiliyor, Betül kibar kalıyor. Hangisini alırım. Filiz'i. Betül'den fersah fersah uzak durmak lazım. Dördüncü aklıma gelen de Kurtuluş oldu. Sevdiğimden değil, sinir olduğumdan. O ağdalı ağdalı, uzata uzata, bitmek bilmez \"Nünüüm Nünüüm\" deyişleri... Sürekli afyon almış gibi baygın, bulanık nereye baktığı belli olmayan, gözleri yarı kapalı bakışları... Çok yoruyor bu Kurtuluş. Bereket Nilüfer, aşkı bitmese de epey uyandı kocasına karşı. Öyle de bir uyandı ki, yağmur yağsa, Kurtuluş'tan bilecek. Beşinci aklıma gelen Songül oldu. Lale evlenmekten vazgeçmişken, hani artık \"annemin gönlü olsun, bebeğimi babasız nasıl doğururum\", düşüncelerini önemsemez hale gelmişken, niye annesine yani Songül'e \"Onur ve ailesi beni sözleşmeye zorladı, Onur yakın zamana kadar Pelinsu'yla birlikteydi, ben de bunu kabul etmek zorunda kaldım, Pelinsu da sözleşmeyi öğrenmiş, beni de düğün günü tehdit etti\" demiyor. Hala niye saklıyor? Annesi yaygara koparmasın, rezalet çıkmasın, gidip Onur'ların evini basmasın diye olabilir ama kendisi zor durumda kalıp duruyor, bahaneler uydurmak, yalan söylemek zorunda kalıyor. Söylesin rahatlasın. Biz de rahatlayalım. Songül onca görmüş geçirmişliğiyle ve uyanıklığıyla, çoktan durumu çözmeliydi. Bak Filiz bile nerelerden cımbızlayıp bağlantılar kurarak gerçeğe yaklaştı. Altıncı aklıma gelen Betül ve Erol'lu sahne oldu. Dedikodu yapalım diye hevesle oturup tam Erol işte ne olduğunu anlatacakken, Betül'ün hepsini merdiven çıkar gibi tek tek bilmesi, yani İsmet'in holdinge geldiğini, Pelinsu'nun orada işe başladığını öğrenmesini ve Onur'a rest çekmesini falan bildiği sahne ile bir sonraki, telefonda yine Erol'un anlatacaklarını tahmin ettiği sahne. Yani bu bölümde Betül'ün zihinsel yetenekleri bir level atladı. Bu bana Robert Downey Jr'in Sherlock Holmes'u canlandırdığı fimleri hatırlattı, ikincisiydi galiba. Filmin sonlarına doğru Sherlock Holmes ezeli düşmanıyla karşılaşıyordu, bildiğin kavga dövüş aksiyon. Sonra O ve rakibi akıl yürütme yoluyla karşısındakinin ne hamle yapacağını tahmin etmeye başladılar, aynı anda. Çok heyecan vericiydi. Yani gerçekten bedensel mücadele etmeden zihinden yapmışlardı dövüş sahnesini ve sonucu görüp dövüşmekten vazgeçmişlerdi. Diyeceğim Betül de zihin yoluyla akıl yürüte yürüte görmüş yaşamış orada bulunmuş kadar olmaya başladı. İlginç bir özellik oldu. Blevo."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-narenin-iyilesmesini-izlemek-istiyorum-1141", "text": "Sefirin Kızı'nın açılışından çok etkilendim. İlk andan tedirgin edici, gerilimli ve aynı zamanda hüzünlü bir hikayeye adım attığımızı, bize küçük bir kızın masumiyeti ve şaşkınlığı üzerinden hissettirdi ve bizi trajedinin ortasına fırlatıverdi. İlgiyi bir anda maksimuma çıkaran bıçaklama sonrası sahnesi, ana karakterimiz Nare'yle kızının aralarındaki ilişkinin şeklini ve anne-kız diyaloğundaki sıradışı samimiyeti görmek bu ikiliye kanımı hemen kaynattı. Bu can alıcı girişin ardından hikaye eş zamanlı olarak, iki koldan akmaya başladı. Nare'nin kızını babasına emanet etmek için yıllar önce ayrıldığı Muğla'ya geri dönüş yolculuğuyla kızının babası Sancar'ın düğünü eş zamanlı olarak ekrana gelmeye başladı. Hem zarif ama güçlü, genç anne Nare rolünde Neslihan Atagül'ü hem de yaşadığı acıyı ve öfkesini içinden seneler boyunca atamamış Sancar rolünde Engin Akyürek'i başarılı buldum. İki başrol oyuncusunun yanı sıra, Sancar'ın en yakın arkadaşı rolünde Uraz Kaygılaroğlu'nu ve annesi rolünde Gonca Cilasun'un performanslarını çok beğendim. Performanslar bakımından benim için dizinin yıldızı ise, Melek'i canlandıran çocuk oyuncu Beren Gençalp'ti. Küçük oyuncu, karakterine ve hikayenin akışına tam konsantre bir performans sergiledi ve her duyguyu izleyiciye geçirmeyi başardı. Yer aldığı her sahnede rol çaldı desek yeridir. Muğla'nın doğal güzellikleriyle dolu görüntüler, yöresel adetler ve şive de dizinin artılarındandı. Diyalogları çok doğal ve gerçekçi buldum. Ve ilk bölüm için oldukça iyi izlenme oranları almasını sağlayan ana unsur: Dizi çok akıcı ve sürükleyici ilerledi. Neredeyse hiç sıkılmadan, ilgim dağılmadan izledim bölümü. Bu anlamda tek şikayetim, henüz ana karakterlerle yeni tanışıyor ve yaşadıkları dramla sarsılıyorken aralara serpiştirilmiş komedi unsurlarının duyguyu bölmesi olabilir. Bölüm süreleri uzun. Yan karakterere ve iki buçuk saat süren yoğun dramın boğuculuğu içinde nefes alacağımız daha hafif anlara elbette ihtiyaç var. Ama bu kısa eğlence molalarının yerinin ilk bölüm olmadığını düşünüyorum. Henüz karakterleri tanımaya, konuyu anlamaya çalışıyor ve diziyle ilgili genel bir duygu oluşturuyorken bu 'komik karakter' araları duyguyu ve konsantrasyonu dağıtmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bütün bu saydığım olumlu özellikleri bir yana bırakıp konunun özüne gelecek olursak... Nare tecavüze uğramış; aşık olduğu ve evlendiği adam tarafından bakire olmadığı öğrenildiğinde, kendisine inanılmayarak, büyük bir öfkeyle kapı dıraşı edilmiş genç bir kadın. Babası tarafından da kendisine inanılmadığı bir yana, tecavüzcüsü korunup kollanmış. Kendini çaresiz ve yapayalnız hissettiği bir anda intihar etmeye kalkışmış. Bir şekilde hayatta kalmış. Çocuğunu doğurmuş ve onu nerdeyse tek başına bir anne olarak başarıyla büyütmüş. Bir kadının yaşadığı bu derece ağır mağduriyeti, göz yaşı ve dehşet unsurlarını reyting alma uğruna köpürterek sömürmediği; mağduriyeti kullanmaya değil, anlatmaya çalıştığı sürece hiçbir itirazım olamaz. Hatta aksine keşke bu tür ayakta kalma hikayelerine, mağdur kadınların seslerine samiyetle daha çok yer verilse ekranda. Benim bu ve bunun gibi hikayelerdeki temel sorunum, bu şiddet mağduriyetinin romantize edilmesi, bir 'kurtarıcı' kahraman erkekle olsun ya da -daha da kötüsü- şiddetin bir türünün sorumlusu olan adamla olsun, bir aşk hikayesi olarak sunulması. Yıllar önce, yine Engin Akyürek'in başrolünde yer aldığı Fatmagül'ün Suçu Ne? dizisinde de tecavüz mağduru genç bir kızın, şikayetçi olmaması için tecavüz olayının bir şekilde içinde yer alan, tanığı olan bir kişiyle evlendirildiğini izlemiştik. Dizi eğer Fatmagül'ün mücadelesini bir aşk hikayesine dönüştürmese ve zorla evlendirildiği kişiye aşık olmadan, kişisel mücadelesi çerçevesinde sürse çok değerli bir yapım olarak kalacaktı zihnimde. Aynı tehlike şu an Sefirin Kızı için de geçerli. Sancar, sadece evlendikleri gece değil, Nare'nin ağzından herhangi bir ismi duyduğu anda bile kıskançlıktan deliye dönen, en yakın arkadaşı ona Nare'nin kendini öldüreceğini söylediğinde bile tek düşündüğü ne zamandır tanıştıkları olan, güvensiz, takıntılı, saplantılı kesinlikle uzak durulması gereken bir adam. Evlendikleri gece Nare'nin bakire olmadığını anladığında, Nare ona göz yaşları içinde abi bildiği adam tarafından tacavüze uğradığını söylediğindeki tavrı, aşık olduğu ve senelerdir tanıdığı kıza, \"Sen onlar gibi değilsin. Sen bana inanırsın. Sen bana inanırsan ben yeniden nefes alabilirim, inanmazsan bir daha nefes alamam.\" sözlerine rağmen inanmayıp, onu şiddete varan bir öfkeyle kapı dışarı edişi ve \"Sen yaralarımı sar diye geldim ben sana\" diye ağlayışını görmesine rağmen senelerce aldatıldığına inanmamayı sürdürüşü, onu her türlü romantik bir karakter olma konumundan uzak turuyor. Nare, yaşadığı onca acıya ve hayal kırıklığına rağmen ölümü düşünmemişken Sancar ona inanmayıp kapı dışarı ettiğinde ve yapayalnız bıraktığında intihara kalkışıyorsa eğer, olası ölümüne sebep olan adamla bu mağdur kızın ilişkisini romantik bir masal olarak görmek imkansız. Dizinin senaristleri Ayşe Ferda Eryılmaz ve Nehir Erdem, benzer bir temayı işleyen Sen Anlat Karadeniz'in de yazarlarıydı. Orada da hikayenin kısa sürede iki erkeğin kavgasına dönüşmesi, kadının kurtarılacak bir nesneye dönüşmesi ve vardığımız noktanın erkeğin kahramanlaştırılması olmasından rahatsız olmuştum. İki senaristin bu yeni dizilerinde bu konuda ilerleme kaydettiklerini söylemek mümkün. Dizinin esas adamı konumundaki Sancar, romantik bir prens gibi konulmadı izleyicinin karşısına. Aksine Nare'nin yaşadığı acının baş mimarlarından. Eryılmaz ve Erdem'in yazdıkları senaryolarla topluma bir ayna tutmaya çalıştıklarının farkındayım ama işin gerçeği, bu niyetle girişilen hikayeleri amacına hiç hizmet etmeyen bir noktaya evriliyor bir süre sonra. Nare'nin kızına söylediği \"Sakın boyun eğme. Özgür olmak her istediğini yapmak demek değil, istemediğin hiçbir şeyi yapmamaktır. Kimsenin sahip çıkmasını bekleme. Sen kendine sahip çık.\" sözleri, sadece Melek'in kulağına değil, dizinin senaristlerinin kendilerinin de kulaklarına küpe olmalı. Çocukluğundan beri tanıdığı, yaralarını sarması için ona sığınan kıza hakaretler edip kapı dışarı eden bir adamın günün birinde gerçeği anlayacağı ve pişman olacağı umuduyla mı izleyeceğiz diziyi? Tıpkı Nare'nin söylediği gibi, o gece yaptığıyla, Sancar'n Sefir'den ve Akın'dan bir farkı kaldı mı? Eğer bu diziyi izleyeceksek, bundan sonra artık Nare'nin haklılığını Sancar'a kanıtlamasını değil, kızıyla birlikte hiçkimseye boyun eğmeden ayakta kalmalarının hikayesini izlemeliyiz. Ben mağdurun, Nare'nin iyileşmesini izlemek istiyorum; onu ölüme sürükleyen Sancar'ın değil. Hiçbir kadın, kendisine hayatı zindan eden, güvenmeyen, psikolojik ya da fiziksel şiddet uygulayan bir adamı iyileştirmekle yükümlü olamaz. Kendisine pislik muamelesi yapmış bir adamı yıllar boyunca sevmeyi sürdürmeyecek kadar da kendine saygısısı olmalı ve değer vermeli. Sefirin Kızı'yla ilgili yaşadığım bu endişe ve ikilemin yanında beni rahatsız eden bir konu daha oldu: Nare'nin kızına \"Boyun eğmeyeceksin. Kendine sahip çıkacaksın.\" dedikten ve kızı da ona \"Söz senin gibi olacağım, vazgeçmeyeceğim.\" diye cevap verdikten hemen sonra kendini öldürmeye kalkışması hem kabul edilir hem de inanılır bir şey değil. Bütün bunlarla birlikte dizinin geleceğinden ne beklemem gerektiğini de devam edip etmeyeceğimi de bilemiyorum. Haftalar boyunca, Sancar'ın acımasızca ölüme kadar sürüklediği Nare'yi yeniden sevip sevmeyeceğini, pişman olup olmayacağını anlatan bir hikaye izlemek istemiyorum ben. İzleyici de Nare de ve bu mağduriyetleri yaşamış tüm kadınlar da bundan çok daha iyisini hak ediyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ne-olacak-bu-tuden-yiden-ve-bizim-halimiz-366", "text": "Son birkaç haftadır Seviyor Sevmiyor'u izlerken çok şikayet ettiğimi fark ettim. Mantıksız gelişen olaylar, karakter ve ilişki tutarsızlıkları nedeniyle eskisi kadar keyif alamıyorum bölümlerden. Bu nedenle bölüm hakkında yazmaya da eskisi kadar hevesli değilim. Yine de hala bölüm başlamadan ekranın karşısında hazırsam, başından ayrılmadan izliyorsam üzerine edecek birkaç sözüm vardır belki de.. 17. bölüm Tuna'nın bölümü oldu diyebiliriz. Hem bölümdeki yoğunluğu hem etkinliği hem de olayların gelişimiyle, Tuna'nın zamanında İrem'e söylediği gibi, bu hikayenin yardımcı karakteri olmaktan çıkıp başrolü olmaya doğru büyük bir adım attığı bir bölüm oldu. Bu durumda, dizideki bütün karakterler içinde en sevdiği Tuna olan, en çok onun için sevinip en çok onun için göz yaşı döken bana hava hoştu tabii ama hikayenin köklerine, kat edilen yola bakılınca mantıklı ve ikna edici miydi olan biten? Orası kuşkulu.. Bölümün ilk yarısında çok keyif aldığım, özellikle Tuna ve Deniz arasında geçen çok hoş sahneler vardı. Son haftalarda daha çok Deniz ve Yiğit aşkına yoğunlaşıldığı için böyle sahnelerden mahrum kalmıştık. Tuna'nın eğlenceli yüzünün arkasına saklanan duygusal tarafını özlemiştim. Onun Deniz'e olan ilgisi, dizide karşılaştıkları ilk sahneden itibaren çok güzel işlendi ve bizi de inandırdı. Tuna'nın geçmişindeki yalnızlık, yetimhane öyküsü de bu aşkı daha da derinleştirdi. Bu bölümdeki Tuna ve Deniz sahnelerini izlerken biraz göz yaşı dökmüş olabilirim. Tuna'nın \"Ben nöbetçi omuzum, işini aşkla yapan bir zanaatkarım\" konuşması ikisinin ilişkisini ve Tuna'nın durumunun acıklılığını nasıl da güzel anlatıyordu. Ya da kapıda Tuna'nın \"ben bu geceyi başa sarar sarar yaşarım. Daha önce böyle bir akşam yaşadın mı diye sor bana; yaşamadım\" konuşması.. Deniz'le arasındaki \"mesafe\"nin kısalması.. Sahnenin sonunda Tuna'nın hayal kırıklığı.. Çok güzel yazılmış, çekilmiş ve oynanmıştı. Yine, devamındaki Tuna ve Yiğit arasındaki ayna temalı sahne de fikir ve çekim olarak çok keyif vericiydi, İrem ve Deniz arasındaki sahne de çok dokunaklıydı. Ama bölümün ortasında biri kanal değiştirdi sanki. İrem'in, Elif tarafından Yiğit'e yazılan mektubu okumasından sonra birbiriyle kopuk, temelsiz, atmosfer olarak çok ayrı dünyalara uçan, sanki başka bir ekibin elinden çıkma sahneler izledik peşpeşe. Birkaç haftadır izlerken sürekli yaşadığım bu homurdanmalara bir de artık görmezden gelmenin imkansız olduğu mantıksızlıklar ekleniyor tabi. İrem'in geçirdiği böylesi büyük bir kazada gerçek babasına haber verilmemesi ya da 17 yaşına dönünce babasını sormaması idare etmemiz gereken bir durum herhalde. Yiğit'in 'bu kızın hayatında ben girmeden önce hiçbir insan yok muydu, hiç arkadaşı da mı yok, neden böyle bir kazada bile yanında sadece asistanım var' diye sormaması mümkün mü? Ya da sosyal ağlarına bakmayı ancak akıl etmesi? Yiğit'ten çok sonra otele gitmeyi akıl eden Tuna ve Deniz'in birkaç kestirme yol hesabıyla resepsiyonisti ikna edecek kadar vakit bulabilmiş olmaları? Dizinin başında İrem'in Yiğit'i tanıyor olduğunu düşünürsek, Yiğit'in de biricik aşkının diğer yakın arkadaşı İrem'i hatırlamasını bekleriz ama senaryo grubu değişirken unutulmuş olan bu detayı da görmezden gelmemiz gerekiyor... Saymakla bitmeyecek kadar çoklar ne yazık ki. Yazının başında \"Bu, Tuna'nın bölümü oldu.\" demiştim. Bu da Yiğit'in az göründüğü ve göründüğü sahnelerde de pasif olduğu anlamına geliyor. Gökhan Alkan'ın performansını, özellikle son birkaç haftadır çok beğendiğimden onu daha çok sahnede görebilmeyi isterdim doğrusu. Bölümün başlarında Yiğit'in İrem'in gerçek kişiliğinden şüphelendiği sahneler Yiğit'i doğru düzgün görebildiğimiz ender sahnelerdi. Yiğit'in Sherlock'u aratmayan halleriyle artık sırrın açığa çıkacağına dair şöyle bir umutlandık; Elif ve Deniz'in 'İrem' adını haftalar önce ağızlarından kaçırmış olduklarını bile hatırlayabildiğine göre ipin ucunu sağlam tutmuştu. Ama bölüm ortasında bütün bu kuşkulanma hikayesi önemsiz bir detaya dönüştü; neredeyse göstere göstere söylenen bir yalana Yiğit'in Deniz'e \"Senden nefret etmek için bunun yalan olduğuna kendimi inandırdım\" demesiyle de bütün bir bölümün ilk yarısı, umutlar ve sabırlar da çöpe atılmış oldu tabi. Çoğunlukla Tuna üzerine kurulu olan bölüm boyunca yavaş yavaş işlenen Örümcek Adam-Süper Kahraman- Tuna Adam teması güzel geliştirilmişti. Finaldeki, sinema tarihine geçmiş olan o meşhur Örümcek Adam öpüşmesi de çok hoş ve sevimli bir göndermeydi. Öpüşme gerçek olsaydı tabi... Yiğit Kirazcı'nın dakikalarca baş aşağı sallandırılmaktan pancar gibi kızarmış ve şişmiş görüntüsünün üstüne bir de Deniz'in gidip Tuna'nın burnunu öpmesi olayın tadını kaçırdı. Sanırım bu da karaoke barda kahveleri kafaya dikip sarhoş olmaları gibi bir 'çözüm'dü. Böyle sahneler gördüğümde \"bu dizinin hedef kitlesi 12 yaş mı, ben yanlış bir iş mi yapıyorum izleyerek?\" diye düşünmüyor değilim. Bu konulara yer vermek tercih edilmiyorsa öpüşme ya da sarhoş olma sahnesi hiç yazılmayabilir. E, biz de 'illa ki isteriz'diye tutturmayız ama sahne yazılıp da böyle adeta 'uykudan önce' ibaresiyle çekildiğinde gördüğünüz şeye ikna olmak da mümkün olmuyor, ciddiye almak da. Yazının çoğunu homurdanma ve şikayetle geçirmiş olsam da bu dizinin çok sevdiğim ve bozulmasını istemediğim bir yönüyle bitireyim. Deniz'e aşık, birbirinden dünyalar kadar farklı iki adamdan birini seçmek, bu iki aşktan birini tercih etmek mümkün olmuyor biz izleyiciler için. Deniz'in bu kadar arada kalmasından, hiçbiriyle doğru düzgün bir ilişki yaşayamıyor oluşundan memnun olmayan izleyiciler var, farkındayım. Ama bu şekilde hikaye kısa sürede tıkanmaktan kurtuluyor ve çok daha karmaşık, ilginç ve renkli kalabiliyor. İki adam da onu samimiyetle seven, doğru düzgün insanlar. Çoğu dizide gördüğümüz esas kız-esas adamın yanındaki 2. adamı içten içe sevemeyiz; bir takım hırsları, entrikaları, bencillikleri vardır. Aklımız ve kalbimiz hiç karışmaz. Bir kaç maceradan sonra da bu 2. adamın asıl foyası meydana çıkar, hikayesi biter ve dizi de duvara toslar. Sonra gelsin peş peşe geçmişten çıkıp gelen başka psikopat karakterler... Ama gerçek hayat iyiyle kötünün bu kadar kolay ayrıştığı, aklın ve kalbin bu kadar net olduğu bir şey değil. Seviyor Sevmiyor'daki karakterlerin hepsinin bu, beyaza çok yakın griliği de bu hikayenin sürmesini sağlıyor aslında. Net cevapları bir türlü veremiyoruz, hiçbirine kıyamıyoruz. Mesela mutlu olmayı çok hak ettiğine inandığım Tuna, Deniz tarafından gerçekten sevilirse Yiğit için üzülmeyecek miyim? Üzüleceğim, hem de çok. Deniz, en sonunda gerçek aşkı Yiğit'le biraraya geldiğinde Tuna'nın kalp kırıklığını kaldırabilecek miyim? Çok acı olacak elbette. İşleniş şekliyle ilgili problemlerim olsa da; her şeyi bilindik, bin versiyonunu gördüğümüz, sıkıcı bir hikayeye bu karmaşık ama daha renkli hikayeyi yeğlerim. İzlediğim bir dizide karakterlerden nefret etmektense sevmeyi daha çok tercih ediyorum belki de."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-nuran-ve-efsun-bahari-kisa-cevirdiler-91", "text": "İki haftadır başka dizileri tercih ettiğim için O Hayat Benim'i izleyememiştim, Şu birkaç gün eksik bölümleri, sonra da 47. bölümü peşpeşe izleyip arayı kapattım. Neden izleyememiştim: Bir kere dizide sürekli bağırma çağırma var. Dizinin en uysalı, en yumuşak huylusu Bahar bile haksız gördüğü şeylere hemen bağırıyor ve bir de kalın perdeden bağırıyor ki, sanki insanın kulak zarları inceliyor. Aslında bu bölümü izlerken düşündüm, Bahar'ın yumuşak huyluluğu da kalmadı artık. 47 bölümde azar azar eridi. Bu bölüm geri dönüşlerle ilk bölümden parçalar gösterirken hatırladım. Nerede o sessiz, alttan alan Bahar, nerede şimdi annesine, Efsun'a, istediğine atarlanabilen, öfkeli ve kırılmış Bahar. Nuran ve Efsun Bahar'ı da kışa çevirdiler, yapraklarını döke döke, çiçeklerini söke söke. Bir de Hasret bağırmazdı, o da bağırıyor artık, ne yapsın. Kadının burasına kadar getirdi Fulya. Dizi dramda yokuş aşağı son sürat iniyor, dengeleyen bir tatlılık da yok. Şu an dizinin en uysalı, en masumu İsmail Komiser. Onu da kendilerine benzetmeseler iyi olacak. Doğrusu Bahar için İsmaili daha uygun bulmaya başladım, Ateş çok fevri. Ailesinin intikamı konusunda Ateş'e baştan sonra hak veriyorum ve Bahar'ı kınıyorum ama Ateş de çok fevri. Hiç avukat gibi davranmıyor, hemen kabadayıya bağlıyor, meydan okuyor, son söylenecek lafı en başta söylüyor. Ateş de yoruyor. Birçok dizi dramdan romantik-komediye kayıyor, kravatları gevşetiyor, insanların gülmeye, rahatlamaya ihtiyaçları var anlaşılan ama O Hayat Benim iyice drama bağladı. Bu sezon final mi yapacaklar, o yüzden konuları yetiştirmeye mi çalışıyorlar nedir. Diziyi izlerken düşündüm, aslında Efsun hayat değiştirdi ama iyi bir hayat mı buldu. Şu bulduğu hayat iyi mi. Konakta sürekli hır gür, halası Hülya'yla sürekli didişmeler, Edibe Atahan'ın durumu, Fulya'nın gelgitleri, Mehmet Emir'in Fulya'dan kurtulamayışı... Hepsi mutsuz. Neyse, bölümde önemli gelişmeler oldu. Hemen özetleyelim: Bahar halasına Salih'in söyledikleirini sordu ve Mücella da doğruladı. Bahar bunun üzerine Nuran'ın Sofrası'nın açılış alanına gitti ve tüm davetlileri kovarak ailesiyle yüzleşti. Nuran'a kalsa yine inkar itirazla Bahar'ı savuşturacaklardı fakat İlyas daha fazla dayanamadı ve gerçeği açıkladılar. Bahar ailesiyle kendisinden saklanan gerçeklerin hesabını sorarken, Atahanlar hastanede Edibe Atahan için biraraya geldiler. Edibe Atahan beyin kanaması geçirmişti ve kurtarılamadı. Bahar Yusuf Ağa'nın şu anda nerede gömülü olduğunu da öğrendi. Tüm bölüm Hasret, Mehmet Emir ve polis arasında gezse de hiçbirine gerçeği söyleyemedi. İlyas'a kıyamayıp ihbar edemese de bu duruma ortak olmamak için evi ve ailesini terk etti. Zaten Ateş'e de nişan yüzüğünü geri vermişti. Tekbaşına sokaklarda dolaşırken bayıldı. İsmail Komiser tarafından bulundu. Bu arada Bahar'ın evi terketmesinden dolayı vicdan azabı yaşayan İlyas handa daha açılışını yapıp siftah yapamadıkları Nuran'ın Sofraası lokantalarını kendisini de içeri kilitleyip ateşe verdi. Bölüm de böyle bitti. Bölümün sonlarına doğru Nuran esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Hatta Mücella da dedi, şu annen nerde bunca olay olurken, diye. Acaba Yeşim Ceren Bozoğlu'nun twitterdan diziden ayrıldığı açıklaması öncesindeki sahneler miydi onlar, belki ipler gergindi ve onsuz oynadılar. Bir anormallik vardı çünkü. Kadın nerede ne yapıyor, belli değil. Bahar, Nuran'ın Sofrasının önünde bağırırıken, Efsun'un o hafif kayıtsız hafif de kafa tutar dinleyişindeki dozu, Ceren Moray'ın oyunculuğunu yani, beğendim. Ateş'in en son, Atahanların evine gidip, Mehmet Emir'e \"Elimi omzunuza koyup, 'Abi başın sağolsun' demek isterdim\" dediği sahneyi, içtenlik dostluk anlamında beğendim. İki güzel insan, koşulların getirdiği sonuçlar yüzünden birbirlerine karşı savaşıyorlar. Bir bakıma ikisi de haklı. İsmail'in polis olarak geldiği yerde Bahar'a karşı tanışı olarak insanca, dostça yaklaşımını beğendim. Yani İsmail görevine bağlılıkla, azimle gerçeği ortaya çıkarmaya çalışıyor ama bunu kişileri incitmeden yapmaya da özen gösteren bir tutumu var. Ateş, Efsun ve Mücella, İlyas dükkanın içinde kendini yakmaya uğraşırken neden bir taş, bir demir çubuk bulamadılar da camı kıramadılar.. Bahar tüm kapıları gezdi gezdi de neden içinde tutmaktan hasta olduğu gerçeği söyleyemedi.. Sakine, Bahar'ın Hasret'e girdiğini görünce, niye yanarız yanarız deyip alelacele Nuran'ı aradı. Kendisine ne oluyor, o müdahil değil ki.. Bildi sustu dense, onun adını kim verecekler, kim biliyordu sustu diyecek. Üstelik Sakine başta bu gerçek yüzünden bir süre Nuran'la selam sabahı kesmemiş miydi. Şimdi nasıl bu kadar kraldan kralcı, ortağın önde gideni oldu.. Ateş - Bahar ilişkisinden bana bir yorgunluk geldi. Bahar İsmail'le şöyle dingin sulara mı açılsa diyorum. Ateş için üzülmüyor değilim, çok yalnız, bir Bahar var hayatında bir de Nedim Abisi. Fakat Bahar Ateş'i anlamıyor, Ateş yorulmadı yıldızım yoruldu onları izlerken. Yani anlaşamıyorlarsa yolları ayırmak da bir yol. Efsun İsmail'le mutluluğu bulsun istiyordum ama car carlarından gına geldi, o da kenarda kalsın, kıskansın, ne yapalım. Fulya'nın tuzağı elinde patlasın, mahkemeye delil sunamasın, hakim bir celsede boşasın isterim. Vaktiyle Mehmet Emir'den Hasret'in konağa geldiğini saklamasının bedelini ödesin isterim. Mehmet Emir'le Ateş bir zorlukta yine biraraya gelsin ve bu onları artık temelli barıştırsın isterim. Hülya aradan çıksın isterim. Şu birkaç bölümdür epey gelişme olduğuna göre, bu tempoyla giderse, yine bir sürü gelişme olmasını bekleriz. Bahar İsmail'e söylemez, hastalanır. Dolayısıyla tüm bölüm İsmail'de kalmaya devam eder. Bahar'ın İsmail'de kaldığını Ateş Efsun'dan öğrenir, İsmail'e gider, efelenirler, o sahne öyle biter. Hülya Ateş'i vurur, kolundan yaralar. Ateş hastanelik olunca, bu kez Hülya'dan şikayetçi olur. Hülya tutuklanır, cezaevine konur. Fulya'nın tuttuğu dedektif Hasret'in evini gözetlemeye başlar, birkaç kıytırık fotoğraf çeker. Fulya boşanma davası açar. Efsun İsmail'i Bahar yüzünden tartaklar ama İsmail Bahar'ı evden atmaz. İlyas kurtulur, fakat o da hastanelik olur. Beklenip görülecek. yapraklarını döke döke, çiçeklerini söke söke. Bir de Hasret bağırmazdı, o da bağırıyor artık, ne yapsın. Kadının burasına kadar getirdi Fulya. Dizi dramda yokuş aşağı son sürat iniyor, dengeleyen bir tatlılık da yok. Şu an dizinin en uysalı, en masumu İsmail Komiser. Onu da kendilerine benzetmeseler iyi olacak. Doğrusu Bahar için İsmaili daha uygun bulmaya başladım, Ateş çok fevri. Ailesinin intikamı konusunda Ateş'e baştan sonra hak veriyorum ve Bahar'ı kınıyorum ama Ateş de çok fevri. Hiç avukat gibi davranmıyor, hemen kabadayıya bağlıyor, meydan okuyor, son söylenecek lafı en başta söylüyor. Ateş de yoruyor. Birçok dizi dramdan romantik-komediye kayıyor, kravatları gevşetiyor, insanların gülmeye, rahatlamaya ihtiyaçları var anlaşılan ama O Hayat Benim iyice drama bağladı. Bu sezon final mi yapacaklar, o yüzden konuları yetiştirmeye mi çalışıyorlar nedir. Diziyi izlerken düşündüm, aslında Efsun hayat değiştirdi ama iyi bir hayat mı buldu. Şu bulduğu hayat iyi mi. Konakta sürekli hır gür, halası Hülya'yla sürekli didişmeler, Edibe Atahan'ın durumu, Fulya'nın gelgitleri, Mehmet Emir'in Fulya'dan kurtulamayışı... Hepsi mutsuz. Ateş, Efsun ve Mücella, İlyas dükkanın içinde kendini yakmaya uğraşırken neden bir taş, bir demir çubuk bulamadılar da camı kıramadılar.. Bahar tüm kapıları gezdi gezdi de neden içinde tutmaktan hasta olduğu gerçeği söyleyemedi.. Sakine, Bahar'ın Hasret'e girdiğini görünce, niye yanarız yanarız deyip alelacele Nuran'ı aradı. Kendisine ne oluyor, o müdahil değil ki.. Bildi sustu dense, onun adını kim verecekler, kim biliyordu sustu diyecek. Üstelik Sakine başta bu gerçek yüzünden bir süre Nuran'la selam sabahı kesmemiş miydi. Şimdi nasıl bu kadar kraldan kralcı, ortağın önde gideni oldu.. Ateş - Bahar ilişkisinden bana bir yorgunluk geldi. Bahar İsmail'le şöyle dingin sulara mı açılsa diyorum. Ateş için üzülmüyor değilim, çok yalnız, bir Bahar var hayatında bir de Nedim Abisi. Fakat Bahar Ateş'i anlamıyor, Ateş yorulmadı yıldızım yoruldu onları izlerken. Yani anlaşamıyorlarsa yolları ayırmak da bir yol. Efsun İsmail'le mutluluğu bulsun istiyordum ama car carlarından gına geldi, o da kenarda kalsın, kıskansın, ne yapalım. Fulya'nın tuzağı elinde patlasın, mahkemeye delil sunamasın, hakim bir celsede boşasın isterim. Vaktiyle Mehmet Emir'den Hasret'in konağa geldiğini saklamasının bedelini ödesin isterim. Mehmet Emir'le Ateş bir zorlukta yine biraraya gelsin ve bu onları artık temelli barıştırsın isterim. Hülya aradan çıksın isterim. Şu birkaç bölümdür epey gelişme olduğuna göre, bu tempoyla giderse, yine bir sürü gelişme olmasını bekleriz. Bahar İsmail'e söylemez, hastalanır. Dolayısıyla tüm bölüm İsmail'de kalmaya devam eder. Bahar'ın İsmail'de kaldığını Ateş Efsun'dan öğrenir, İsmail'e gider, efelenirler, o sahne öyle biter. Hülya Ateş'i vurur, kolundan yaralar. Ateş hastanelik olunca, bu kez Hülya'dan şikayetçi olur. Hülya tutuklanır, cezaevine konur. Fulya'nın tuttuğu dedektif Hasret'in evini gözetlemeye başlar, birkaç kıytırık fotoğraf çeker. Fulya boşanma davası açar. Efsun İsmail'i Bahar yüzünden tartaklar ama İsmail Bahar'ı evden atmaz. İlyas kurtulur, fakat o da hastanelik olur. Beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-o-daglari-asacagina-umudum-hala-var-ferhat-1135", "text": "Bilindiği üzere, Ferhat ile Şirin efsanesi kavuşamadan can veren iki aşığın hikayesini anlatıyor. Efsaneye göre Ferhat, başarılı bir nakkaştır. Yörenin hükümdarı Mehmene Banu, konağını süslemesi için Ferhat'la anlaşır. Ferhat, konakta çalışırken Mehmene Banu'nun kardeşi Şirin'e aşık olur; onunla evlenmek ister. Banu, bu evliliğin gerçekleşmesini istemez. Ferhat'a imkansız bir şart koşmak için, dağın ardındaki suyu şehre getirmeyi başarmasını ister. Ferhat, yıllarca dağı delerek suyu getirmeye çalışır. Başaracağı sırada Banu, Ferhat'a bir haberci göndererek Şirin'in öldüğünü söyletir. Bunu duyan Ferhat, dağda yol açmak için kullandığı gürzle kendini öldürür. Ferhat'ın öldüğünü öğrenen Şirin de kendi canına kıyar. Öykünün günümüz için modernize edilmiş halinde Ferhat bir marangoz, ahşap ustası. Banu, büyük bir mücevher/tarihi eser ticareti imparatorluğunun başı, Şirin de onun biricik kardeşi. Banu'nun Ferhat'ın Şirin'e aşık olduğundan da haberi yok, ondan büyük bir engeli aşmasını istemişliği de. Hikayenin, FOX için uyarlanmış dizi versiyonunda Ferhat'ın aşması gereken mecazi dağlar çok daha karmaşık. Bu yazıyı eğer Ferhat ile Şirin'in ilk bölümünün ardından yazsaydım bambaşka bir içeriği, başka bir duygusu olacaktı; övgü ve hayranlık gibi. Üçüncü bölümün ardından diziyle ilgili manzara da, benim ona karşı olan duygum da, bu yazının içeriği de hayli değişti. İlk bölüme geri dönecek olursak... Dizi, günümüzden 12 gün önce, Ferhat'ın İzmir'de elinde bir takım adresler ve eski bir fotoğrafla birini aradığını görmemizle başladı. Birkaç saniye içinde, yıllar öncesinden bir anıya uzandık. Küçük Ferhat, annesiyle birlikte can havliyle, nefes nefese birilerinden kaçıyor. Eş zamanlı olarak günümüzde Ferhat'ın bir binaya doğru yavaş yavaş ilerleyişini görüyoruz. Annesi küçük Ferhat'ı bir bahçeye saklıyor, oradan hiç ayrılmamasını söylüyor. Kaçtığı kişi onu buluyor. Günümüzde ise Ferhat bir genel eve girerek annesini arıyor... Bu, hem çok çarpıcı, hem çok estetik hem de izleyeni hemen içine alıveren etkili bir açılış sahnesiydi. 12 gün sonraya, bugüne ve İstanbul'a geldiğimizde kendimizi Ferhat'ın atölyesinde pencereden sızan gün ışıkları, etrafta uçuşan ahşap tozları ve neredeyse mistik bir atmosfer içinde bulduk. Bu, detaylarla zenginleşmiş, hem enerjik hem şiirsel anlatım beni kalbimden yakaladı. Ferhat'ı tanıyış şeklimiz böylesi bir mağduriyet ve annesini arayışındaki hüzünle olduğu için, izleyici olarak hemen elinden tuttuk karakterin. Sonrasında gelen sahnelerde gördüğümüz, babası ve atölye çalışanlarıyla birlikte sıcak ve samimi ortamları, yaşadıkları maddi güçlük bizi karaktere daha da yakınlaştırdı. Ferhat'ın, yaşadığı maddi güçlükleri aşmak için almak zorunda olduğu bir iş gibi görünen Karalı Konağı tadilatı, bizi Banu ve onun kardeşi Şirin'le tanıştırdı. Banu güçlü, kendinden emin, cesur, hayatındaki her şeyin hakimi konumundaki bir kadın olarak çizilmişti. Yerli ekranımızda böylesi güçlü ve bağımsız kadınları görmeye alışık değiliz. Görebildiğimiz nadir örnekler de \"entrikacı\" olarak tanımlanan, düpedüz kötü, çıkarcı, bencil karakterler. Banu, farklı olarak ailesine düşkün, merhametli, asil ve adaletli bir kadın. Şirin ise, Banu gibi hayatındaki her şeyi kontrol eden, her şeye hükmeden bir kadın olarak tanımlanamasa da, hapsolduğu korumacı kozanın içinden ve silahlarla dolu güç savaşından çıkmak için var gücüyle çırpınan, cesur, savaşçı bir karakter. Bu birbirlerine benzemeseler de kendi var oluş biçimleri içinde güçlü duran iki kardeşi ve ilişkilerini sevdim. Bu hikayedeki üç ana karakterin de hikayeleri kendi başına ve üçlü olarak ilgi çekici, etkileyiciydi. Banu'nun babasından devraldığı imparatorluğunda, yoluna çıkmak isteyen engelleri aşarak cesaretle mücadele etmesi, Şirin'in yaşama arzusu, özgürlük mücadelesi ve müzik sevgisi, Ferhat'ın sanata düşkünlüğü, gözü yüksekte olmayan, emeğiyle yaşamak isteyen biri oluşu, açık sözlülüğü, annesini bulma mücadelesi ve bu sırada girdiği Karalı Konağı'nda karşılaştı çeşitli davranışlar karşısındaki bocalamaları... Tüm bunlar aşk üçgeni olmadan da yeterince ilginçti. İlk bölümü hikayesi, senaryosu, rejisi, müzikleri, sanat yönetimi, hemen her şeyiyle çok beğenip ikinci bölüm için de koşa koşa ekran başına oturdum. Ne var ki, ikinci bölüm ilk bölümle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir dağınıklık, plansızlık ve soğukluk içinde ilerledi. Senaryo mantık aramayı bıraktı, reji özensizleşti. Performanslar uyumsuzlaştı. Herkes gelip solosunu atıp gidiyor adeta, ekranda bir orkestra göremez olduk. Bir bölümden diğerine adeta, işe dahil olan herkesin dağılıp gittiği bir değişimi daha önce gördüğümü hatırlamıyorum. En büyük kaybı, ana karakterimiz olan Ferhat'ın iç dünyasına ve vaat edilen aşkına uzaklaşarak yaşadık. Her şey hızlı gelişmesine rağmen Ferhat ve Şirin arasında çok samimi bir şekilde gelişen aşka inanmıştım ben. Ferhat'ın duygularına da... Evet çabuk oldu ama bazen bir insanın dünyasının çevresinde senelerce dolaşır içine girecek bir kapı bulmazsınız. Bazen de o dünyanın kapısı bir an aralanır, şanslıysanız senelerce uğraşıp bulamayacağınız kapıdan içeri giriverirsiniz. Ferhat'ın Şirin'i ney üflerken görüşü böyle bir kapıydı işte. Şirin'in Ferhat'a nasıl bu kadar değer verdiğine inanmam için de tek cümle yetti: \"Sen beni anladın.\" İlk bölümün sonundaysa bambaşka bir hikayeye geçtik sanki. Ferhat'ın, babası ve Şirin'in ailesi hakkındaki gerçeği öğrenmesiyle birlikte, bu ilişkinin geleceği olamayacağını anlamış olması elbette makul bir açılımdı; ama bu açılımın işleniş şekli, dizinin adıyla ve konusuyla vaat ettiiği her şeyi adeta inkar eder şekilde oldu. İkinci bölümün başından itibaren Şirin'e karşı herhangi bir duygusu olduğuna dair bir iz bile göremediğimiz bir Ferhat vardı artık karşımızda. Bölümün başında bu soğukluğu Şirin de hissetti zaten ve ikinci bölümün ana konularından biri de Şirin'in bu şaşkınlığıydı. Ferhat'ın Şirin'e mesafeli davranması, kendini geri çekmesi normal olsa da, bütün bunlar olurken Ferhat'ın sırrını, amacını ve kalbindekini bilen biz izleyicilerin onun kendi içinde yaşadığı çalkantıya tanık olmamız gerekiyordu. Şirin'e ne söylerse söylesin, nasıl davranırsa davransın, sadece izleyicinin hissedebileceği, Ferhat'ın gerçek duygularını açığa çıkaran anlar olmalıydı. Bu konuda senaryoda, rejide ve ona bağlı olarak, performansta büyük boşluklar vardı. Örneğin, Ferhat sabah kamyonetiyle köşkün bahçesine girdiğinde Şirin'i eli ayağına dolaşmış, kendi tutamayıp bahçeye koşarken görüyoruz. Ferhat'sa köşke girdiğinde Şirin'i görebilmek için bir göz ucuyla bakınmıyor bile. Şirin koşa koşa ona gelene kadar, Ferhat'ın sözde aşık olduğu kız aklına bile gelmiyor. Onu görünce de, tanık olduğumuz daha çok \"Nereden çıktı şimdi bu?\" gibi bir tavır. Senaryoda Ferhat'ın köşkün bahçesine girdiğinde gözleriyle Şirin'i aradığına dair bir satır yok belli ki. Dizinin yönetmeni Ferhat'ın arayan, heyecanlı ve tedirgin gözlerini görebileceğimiz bir yakın plan çekimi ihtiyacı duymuyor. Tüm bunların oluşmadığı bir ortamda performans da bambaşka konulara odaklanıyor haliyle. Ana karakterimizde olmasını bekleyeceğimiz bu gibi eksiliklerin en büyük örneğiyse üçüncü bölümde yaşandı. Ferhat, Banu'yla baş başa vakit geçirmek için şehir dışında bir otele gitti. Gecenin ilerleyen saatlerinde, Banu'yla yakınlaştıkları bir anda telefon geldi ve Şirin'in fenalaşarak hastaneye kaldırıldığını öğrenip apar topar İstanbul'a döndüler. Kendisi onu aldatıyorken, aşık olduğu kızın fenalaştığı haberini alınca panik olmasını, çok endişelenmesini bekleriz değil mi? Tabi ki böyle bir şey olmadı. Ne yolda ne döndüklerinde ne de sonrasında Ferhat'ın Şirin için bir an bile endişelendiğini, sağlığı hakkında bilgi almaya çalıştığını gördük. Banu'nun önünde Şirin'in gözlerinin içine baka baka aralarında hiçbir şey olmadığını söylediği ve onu yalancı durumuna düşürdüğü anda, dışarıya ne kadar soğuk ve kararlı görünürse görünsün, içten içe yaşadığı acıyı biz o an yüzünde görmeliydik. Şu anda Ferhat'ta görebildiğimiz sadece vicdan azabı. O da bazen... Bu çok önemli eksiğin dışında hikayenin akışında başka pek çok sorun, kontrolsüzlük, kararsızlık, plansızlık örneği mevcut. Banu gibi güçlü birini bile tedirgin edecek kadar büyük bir dert olarak tanıtılan Sarı Soner fiyaskosu örneğin. İlk bölümde önümüze çıkarılan bu karakteri biz sahnelerce, onu neredeyse yakından tanıyacak kadar görme imkanı bulduk: Sağ kolunun adı nedir, nerede yer içer, kimlerle gezer... Sahneler boyunca Sarı Soner! Sonra ne görelim? Banu'nun can düşmanı olacakmış ve onun canını çok sıkacakmış gibi görünen bu Soner ikinci bölümün ortasında, hiçbir amaca hizmet etmez bir şekilde ölüverdi. Son anda Yiğit'in adını verişinden bile bir şey çıkmadı. Onun öldüren, Banu'nun yakın aile dostu ve ortağı Hüsrev karakteri, hayatı, evi, oğlu, her şeyiyle o kadar önemsiz ve karikatürize ki... Aslında Ferhat'ın dramının baş mimarı olan bu karakterden çok tedirgin olmalı ve onunla ilgili gelişmelerden heyecan duymalıydık ama öylesine yüzeysel yazılıyor ki kendini sürekli tekrar eden, sıkıcı bir yan hikaye olmaktan öteye gidemiyor. Ferhat'ın annesine ulaşmak için çabaları çok savruk işleniyor. Son iki bölümdür izlediğimiz Ferhat karakteri erdemsiz olmakla kalmıyor, akılsız da! Banu'nun ağzından laf almak için imkanları o kadar fütursuzca zorluyor ki, şu an aşık olmadığı bir kadınla sevgili, aşık olduğu kız ise onun yüzünden evlenmek üzere. Sadık'ın yemiyle Banu'nun akşam bir sergiye gideceğini öğrendiğinde bir an için bile \"Karalı imparatorluğunun başındaki Banu Karalı'nın davet edildiği bir sergide benim nasıl bulunduğumu ona nasıl açıklayacağım?\" diye düşünmüyor bile. Halbuki onu görebilmek için tonlarca doğal sebebi var. Evinde tadilat yapıyor! Olamayacak yerlerde, güya tesadüfen karşısında çıkacağına, Kapalıçarşı'ya gidip Banu'yla iş yerinde iş bahanesiyle görüşsün mesela. Banu'yla her sohbetinde de ağzından laf almak için o kadar doğal olmayan bir şekilde zorluyor ki, şu ana kadar Banu ve Şirin'in Ferhat'ın bir şeyler çevirdiğini anlamamalarının tek nedeni hormonları. Ferhat'ın Banu ve Şirin'den kendi anne-babası hakkında bunca bilgiyi kolayca elde etmesi de ayrı bir savrukluk. Şirin \"Ben artık sensiz yapamam Ferhat\" diyerek atölyeye koşuyor. Sarmaş dolaş, romantik bir sohbet ediyorlar. Sonra Şirin durup dururken \"Babam bir kadın yüzünden öldürüldü. Adı Şehnaz'dı.\" deyiveriyor. Banu'dan bilgi almaya çalışırken Banu, on iki yaşındayken evin çalışanlarından Şehnaz'ın köyü Akbaba'ya dönmüş olduğunu duyduğunu anlatıyor. Ferhat ne kadar da şanslı böyle! Köyde annesinin 20 yıl önce yaşadığı harabe evde ona yazdığı mektubu buluyor. Ferhat'ın hayatı boyunca yakalamadığı talih, onu son bir haftada buluverdi! Şirin, Yiğit'in tehdidiyle evlenmeyi kabul ettiğinde Banu'ya Ferhat konusunda hata yaptığını ve Yiğit'le evlenmeye karar verdiğini söylemek yerine Ferhat'ın yalan söylemediğini, kendisinin onu kandırdığını söylüyor mesela; ki Ferhat ve Banu ilişkisi, ortaya çıkan onca rezilliğe rağmen devam edebilsin. Örnekler saymakla bitecek gibi değil. Son iki bölümdür saçımı başımı yolarak oturuyorum ekran karşısında. Gözlerimi devirmekten gözlerim acıdı artık. Gerilmem gereken sahnelerde acı acı tebessüm ederken buluyorum kendimi. İçimden bir ses, çekimlere başlamadan önce oyuncuların ve yönetmenin elinde epeyce farklı bir senaryo olduğunu; daha sonra yapılan müdahalelerle dizinin bu hale geldiğini söylüyor. İlk bölümdeki özenin ve çabanın sonraki bölümlerde bu denli yok olmasını başka türlü açıklayamıyorum. Peki hem şimdi bu yazıda, hem de bölümü izlerken sosyal medyada bu kadar eleştirmeme rağmen neden vazgeçmiyorum? Neden bölüm başlar başlamaz ekran karşısına oturuyorum, bitene kadar kalkmıyorum ve merakla fragmanı bekliyorum? Sanırım bunun cevabı ilk bölümün başarısında. Hikaye o kadar sağlam bir yerden açıldı ve izleyiciyi yakaladı ki, ne olursa olsun kopamıyorum. Ferhat'ın o dağları nasıl aşacağını, hikayesinin nereye varacağını görmek istiyorum. Şu anda çok dar bir aralığa sıkıştırılmış olsalar da, kişiliklerini, dünyalarını ve başta kurdukları ilişkileri sevdiğim üç ana karakterin yaşayacaklarını görmek istiyorum. Bir dizi, ne olursa olsun izleyiciye böyle hissettiriyorsa hala umut var demektir. Yeter ki heyecanını ve konsantrasyonunu kaybetmiş görünen ekip aynı ruhu yeniden yakalayabilsin."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-o-deniz-ayni-deniz-degil-artik-374", "text": "Seviyor Sevmiyor'un bu haftaki bölümü uzun zamandır en zevk aldığım bölüm oldu. Neredeyse hiçbir anından sıkılmadan, merakla, heyecanla ve bitmesin isteyerek izledim. Haftalar süren şikayetlerden ve homurdanmalardan sonra bu iyi geldi doğrusu. Bu kadar keyif almamın nedeninin ne olduğunu düşündüm. Cevap, bütün bir bölüm boyunca \"Gerçek Deniz Aslan kim, yalan açığa çıkacak mı, Yiğit gerçeği öğrenecek mi?\" konularına hiç girilmemesiydi. O Telaş, koşturma, yalanlar, kandırmacalardan uzak; bölümler boyunca tanıdığımız, sevdiğimiz karakterlerin kendileriyle, değişen duygu ve ruh halleriyle, değişen ilişkilerle ilgiliydik sadece. Yorulmuşuz, bu bölüm tatlı bir dinlenme oldu. Geçen bölümü Deniz'in adeta bir sinir kriziyle Yiğit'e gidip \"Geçmişi ardınızda bırakın. İkimiz de doğru olanı yapmalıyız.\" konuşmasının ardından Tuna'ya \"Ben denemek istiyorum\" demesiyle bırakmıştık. Bu bölümse büyük bir yanlış anlaşılmayla başladı. Yiğit, Deniz'in de Tuna'dan ayrıldığını ve artık ikisinin birlikte olabileceğini düşünüyordu. Yiğit'in bu mutlu ve aşık halleri çok sevimliydi doğrusu. Gözlerinin içi gülüyor, heyecandan başı dönmüş, ayakları yerden kesilmiş... Hatta işe geri dönmesinin tek nedeni de Deniz gibiydi sanki, bütün gün Deniz'i görmeye çalışıyor, gözünü ondan ayıramıyor... Deniz beni şaşırttı. Tuna'ya aşık olmadığını ve 'Doğru olanı' yapmak için Tuna'yla beraber olmaya karar verdiğini, bu yüzden onunla birlikte olmayı deneyeceğini biliyorduk ama Deniz'in gerçek anlamda buna çalışacağını, duygu ve düşünce olarak buna konsantre olacağını beklemiyordum. Hala Yiğit'e aşık. Bu yüzden de Tuna'yla bir ilişki içinde olsa bile aklının Yiğit de olacağını, onun kendisine karşı olan bu heyecanından mutlu olup onun da heyecanlanmasını bekliyordum; ama Deniz'in tek derdi Yiğit'e bir an önce Tuna konusundaki gerçeği söylemek ve bu yanlış anlamaya son vermekti. Tuna ve Deniz'in ilişkisi tahmin edebileceğimden çok daha güzel oldu. Zaten her zaman birbirleri için çok uygun olduklarını biliyorduk ama o '9 doğru 1 yanlış'taki tek yanlışın, yani aşkın eksikliğinin Deniz ve Tuna arasında gerçek bir ilişkiye izin veremeyeceğini düşünüyordum ama öyle olmadı. Bölüm boyunca çok içten, tatlı ve duygusal bir ilişkinin yavaş yavaş gelişimine tanık olduk. Aralarında şimdilik Tuna'dan gelen ama yavaş yavaş Deniz'in de katıldığı, ikisine özel bir romantizm gelişirken bir yandan da ikisi de hiç değişmemiş gibiler. Birbirleriyle konuşma, şakalaşma şekilleri, birlikte vakit geçirirken yaptıkları, köfte ekmekleri, simitli kahvaltıları her şeyleri aynı. Onlar artık 'dünyanın en galaktik çifti' de olsalar hala Tuna ve Maykıllar aynı zamanda. Tuna'nın romantizminden söz etmişken... Çocukluklarında benzer zorluklardan geçmiş olsalar da şu anda aynı kıza aşık olmaları dışında hiçbir ortak noktaları olmayan Yiğit ve Tuna'nın ; olaylara bakış açıları, insanlarla ilişki kurma biçimleri, tarzları, tavırları bütünüyle farklı olan bu iki adamın aşık oluş biçimleri ve romantizm anlayışlarının farklılığı da dikkat çekiyor elbette. Oldukça klasik bir erkek olan Yiğit, aşık olduğu kadına duygularını açmak ve ona kendisini özel hissettirmek için en klasik, en bilindik ve gösterişli yolu seçiyor örneğin: ikisi için anısı olan bir yerde bir restoranı kapatıp şık bir dekorasyon, mum ışıkları, keman ve gösterişli bir sunum eşliğinde onunla dans ediyor. Her şeyi olduğu gibi romantizmi de kendine göre yaşayan Tuna ise kolay kolay kimsenin romantizm deyince aklına gelmeyen, hatta ilk başta Deniz'in bile romantik bulmadığı yollara başvuruyor. Onu yanında teleskopla, buz gibi soğuk havada yabancı insanların evlerini gözetlemeye götürüyor. Yani Deniz'e en büyük sırlarından birini ve kalbini açıyor, onunla hayatı boyunca yaşadığı yalnızlığı ve hayallerini paylaşıyor. Sonra kendisi de Deniz'in hayallerine ortak olup onları gerçekleştirmeye çalışıyor. Ve \"artık hayal kurmaya ihtiyacım yok, hep olmasını istediğim ailem artık zaten yanımda\" diyor Deniz'e. Bölümün başında Deniz'in kendisini Tuna'yla bir ilişkiye alıştırma çabalarından, bölümün sonunda Tuna'nın hayaline ortak olup ona o karavanı hediye etmesine kadarki o yavaş yavaş gelişimi izlerken ve Tuna için sevinirken Yiğit için beklediğimden daha az üzüldüğümü fark ettim. Dizinin başlarında gudubet bir adam olsa da hayatı boyunca çektiği sıkıntıların onda açtığı yaraları gördükçe, değer verdiği insanların üzerine titreyişine tanık oldukça Yiğit'i de çok sevdim. 'Deniz Aslan'a olan sadakati de Deniz'e gelişen sevgisi de çok samimiydi. Deniz'le aralarındaki bağın da hep çok güçlü ve gerçek olduğuna inandım. Yiğit'in hayat boyu bir kişiyi sevmiş olması ve yıllar sonra nihayet bir başkasını sevebileceğini düşündüğünde o yeni kişinin yine aynı insan olması, henüz kendisi bilmese de çok inanılmaz ve mucizevi. Bundan birkaç bölüm önce 'Ben hala bu konuda açık kapı bırakılmasına memnunum ama Deniz, Tuna'yla asla birlikte olamaz artık, yoksa bu Yiğit'le aralarındaki bağı çok değersizleştirir' diye yazdığımı hatırlıyorum. Hikayenin ilerleyebileceği tek yol olarak görüyordum Deniz ve Yiğit aşkını. Ama bu bölüm boyunca olaylar, olayların işleniş şekli, karakterlere mesafemiz öyle bir şekilde ilerledi ki ben kendimi Yiğit'in duygularını çok da umursamıyor buldum. Bunda Yiğit'in Deniz için planladığı yolculuğun bazı anıları canlandırmasının da etkisi var. Bu gezinin sanki ikisi için çok güzel bir anıymış gibi yine Şile'ye yapılıyor olması, ilk seferinde Yiğit'in Deniz'i nasıl aşağıladığı, onu ne kadar değersiz gördüğünü hatırlattı. Bu anılar da Şile sahnelerinin sonundaki 'Sevgi neydi? Sevgi emekti.' cümlelerini daha da anlamlı yaptı bir anlamda. Yiğit'in Deniz'le ilgili baştaki önyargılarının ve kibrinin kırılması, Deniz'in ona verdiği emekle, Yiğit'in çektiği her sıkıntıda yükünü hafifletmek için koşa koşa ona gitmesiyle ilgiliydi. Ama Deniz, Yiğit'in kalbine bu şekilde ulaşana ve o kapıyı aralayabilene kadar Yiğit'in onun için bir emek verdiğini söylemek mümkün mü? Bütün bu süreçte Yiğit'e söylenen bunca yalanla; hayatı, kalbi ve aklının bu kadar altüst edilmesiyle çok büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Ama bir yandan şu da bir gerçek ki Yiğit'in en başta önyargıyla Deniz'i tanımama, görmezden gelme hatası itti Deniz'i bunca yalanı söylemeye. Olayların bu hale gelmesi çok üzücü olsa da Yiğit biraz ettiğini buluyor aslında. Bu bölümde olan olaylar işte bütün bu olanları yeniden hatırlattı ve Deniz'in son yaptıklarının Yiğit'e çok acı vereceğini düşünüyorken ne hissettiğini o kadar önemsemiyor buldum kendimi. Senaryoyla ilgili son haftalarda çok şikayet etmiştim ama bir izleyicinin bir iki bölümde asla tahmin etmeyeceği bir duyguya ulaşmasını sağlayan, izleyiciyinin duygusuna böyle yön verebilen bir senaryonun aslında başarılı olduğunu kabul etmek gerek. Finalde Yiğit'in Deniz'e \"Her şey yeni başlıyor. Senden asla vazgeçmeyeceğim.\" sözleri de yine çok şaşırtıcı oldu. Deniz ne hissetti bu sözler üzerine? Söylemek güç.. Şile'de Deniz, Yiğit'ten, yani 'hayatının aşkı'ndan tam da duymak istediği şeyleri duymuştu. O çaresizlikte, bu sahneyi yaşamanın göz yaşıyla sonuçlanması normaldi. Bununla birlikte Deniz, aslında aşık olduğu adamla o sahneyi yaşarken de yolculukta da öncesinde de aklından Tuna'yı hiç çıkarmadı. Bütün o zaman boyunca Yiğit onları başbaşa zannederken hep üç kişiydiler aslında. Şimdi Tuna'yla ilgili gerçeği öğrendikten ve onun ısrarına rağmen Deniz yine de Tuna'yı seçtikten sonra bile Yiğit'in ondan hala vazgeçmiyor oluşu Deniz'i rahatsız mı edecek yoksa içten içe kalbi yine Yiğit için atmaya mı başlayacak? Deniz gerçekten artık o 'Deniz' değil mi, kestirmek güç. 'Final sahnesi şaşırttı' derken esas sürpriz fragmandan geldi.. Görmeyi beklediğim, Deniz'e ve Tuna'ya kök söktüren ya da Deniz'i kazanmak için uğraşan bir Yiğit'ti ama önümüzdeki bölüm her şeyi öğrenmesini beklemiyordum. Çok şaşırdım ve doğrusu sevindim de. İzlediğim diziyle ilgili tahminlerimin hatalı çıkmısı beni mutlu ediyor. Yine de tahminlerde bulunmaktan alıkoyamıyor insan kendisini."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-o-hayat-benimde-bir-semi-final-77", "text": "O Hayat Benim yine heyecan dolu, gelgitli bir bölümle karşımızdaydı. Dizi bu medeceziri yakalamayı çok güzel beceriyor. Üzüyor, sevindiriyor, gerginleştiriyor, yatıştırıyor, ciddileşiyor, şakalaşıyor, zenginlik ve yoksulluk, sefillik ve yüce gönüllülük, kardeşlik, dostluk, sevgililik, evlilik, kırık gönüller, geçmişe özlemler, sorular, şüpheler, düğümler ve çözümler yaşam gibi hepsi birarada. Dizinin başından beri jenerikte olan o müzik, o melek figürü ve karlı afiş bu bölümde birdenbire karşımıza çıktı. tam da bu bölümde, dizinin başına, başlangıcındaki öğelere yoğun bir gönderme yaptılar, diye düşünüyorum. duyduk. Genelde klasik hikaye gidişatında kahramanların akıllarına bu soru/şüphe düşer düşmez işler çözülürdü ama kurgular da evrimleşiyor, gelişiyor, eyleme geçmek kolay değil. Bazı şeyler de zamana bırakılıyor, ya da yavaş yavaş yapılıyor. özgür olarak arkada kalışları ve yine de tutuklananlar için üzülmeleri vardı. Nasıl az önce bahsettiğim ayrıntılar dizinin jeneriğine bir göndermeyse, gerçekler açığa çıkıyor, bir de aslında Efsun'un, Nuran'ın, İlyas'ın, Sakine'nin ezikliklerini, gerekçelerini, süreci bilişin getirdiği burukluk. Dizi bu bölümüyle, semi finale yakışır bir şekilde hem Totalde hem AB'de 1. oldu. Ahkam kesmeye sinir olurum, bu yazıyı da hem isteyerek yazdım hem de yazarken sinir oldum. Her şey yarım yarım. O Hayat Benim yine heyecan dolu, gelgitli bir bölümle karşımızdaydı. Dizi bu medeceziri yakalamayı çok güzel beceriyor. Üzüyor, sevindiriyor, gerginleştiriyor, yatıştırıyor, ciddileşiyor, şakalaşıyor, zenginlik ve yoksulluk, sefillik ve yüce gönüllülük, kardeşlik, dostluk, sevgililik, evlilik, kırık gönüller, geçmişe özlemler, sorular, şüpheler, düğümler ve çözümler yaşam gibi hepsi birarada. Dizinin başından beri jenerikte olan o müzik, o melek figürü ve karlı afiş bu bölümde birdenbire karşımıza çıktı. tam da bu bölümde, dizinin başına, başlangıcındaki öğelere yoğun bir gönderme yaptılar, diye düşünüyorum. duyduk. Genelde klasik hikaye gidişatında kahramanların akıllarına bu soru/şüphe düşer düşmez işler çözülürdü ama kurgular da evrimleşiyor, gelişiyor, eyleme geçmek kolay değil. Bazı şeyler de zamana bırakılıyor, ya da yavaş yavaş yapılıyor. özgür olarak arkada kalışları ve yine de tutuklananlar için üzülmeleri vardı. Nasıl az önce bahsettiğim ayrıntılar dizinin jeneriğine bir göndermeyse, gerçekler açığa çıkıyor, bir de aslında Efsun'un, Nuran'ın, İlyas'ın, Sakine'nin ezikliklerini, gerekçelerini, süreci bilişin getirdiği burukluk. Dizi bu bölümüyle, semi finale yakışır bir şekilde hem Totalde hem AB'de 1. oldu. Ahkam kesmeye sinir olurum, bu yazıyı da hem isteyerek yazdım hem de yazarken sinir oldum. Her şey yarım yarım."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-o-melek-ki-bizi-korusun-kurtarsin-139", "text": "Bu yazıyı yazıp yazmamakta kararsızdım. Hem bölümle ilgili yazacak fazla bir şey yoktu hem de yazabileceklerim çok olumlu değildi. Sevdiğim, en azından düzenli izlediğim bir dizi beni hayal kırıklığına uğrattığında, hakkında yorum yapmak çok içimden gelmiyor. Yine de birkaç kelime edebilirim belki. Muhteşem Yüzyıl Kösem'in önceki iki bölümde diziden nihayet gerçekten zevk almaya başladığımdan, karakterlerin, hikayelerinin ve birbirleriyle ilişkilerinin derinleşmeye ve ilginçleşmeye başladığından, ayrıca dizinin ihtiyacı olan aksiyon ve heyecana da 5. bölümde kavuştuğundan söz etmiştim. Bununla birlikte yine 5. bölümde bazı olaylar ve karakterlere ait hikayeler hızla ve yüzeysel geçilmişti. Düşük giden reytingleri toparlamak amacıyla yapılacak olan köklü değişikliklerin bir habercisi gibi görünen bu durum bende her şeyin kontrol altında olmadığı endişesini yaratmıştı. Ne yazık ki bu endişenin yersiz olmadığı hemen ertesi bölümde açığa çıktı. 7. bölümün ilk fragmanında ise Beren Saat'i görünce, gelecek bölümde bir şekilde \"Başlangıç\"ın, yani genç Anastasia'nın hikayesinin tamamlanacağını ve bölüm sonunda \"Kösem\"in gerçek hikayesine geçileceğini, belki de yaratıcı ekibin en baştan beri \"Başlangıç\"tan çok \"Kösem\"e odaklandığını, onun hikayesi üzerine çalışıp hazırlandığını, bu yüzden ilk bölümlerdeki problemlerin yaşandığını ve \"esas\" hikayenin öne çekilmesinin dizi için umut verici olabileceğini düşündüm. Üstelik Saat, Kösem olarak harikulade görünüyor; kısacık teaser'da bile Kösem için gerekli olan asaleti ve gücü üzerine çok güzel giydiği ve bu rol için çok doğru bir seçim olduğu belli oluyordu. Derken 2. fragman da geldi. Bir de ne görelim? Anastasia odadan çıktığında birden Beren Saat'e dönüşüvermiş! . Yani hiçbir hikaye ya da odak değişikliği olmadan, kaldığımız yerden, sadece oyuncu değişikliğiyle devam ediyoruz. Eğer Beren Saat, diziye sadece baş rol oyuncusu olarak değil, aynı zamanda senarist ve yönetmen olarak da girmiyorsa, bu dev projeyi adı ve oyunculuğuyla \"bir zırh gibi sakınması; isyanın ateşinden bir melek gibi koruması, kurtarması\" bekleniyorsa, bulunan tek çözüm onun diziye girişiyse, sonuç hüsran olur. Dileyelim ki durum bu olmasın, \"Kösem\"in hikayesi için gerçekten derinlemesine çalışılmış, hazırlanılmış olsun ve bu sıkıntılı geçiş süreci az hasarla atlatılsın. 6. bölüm şimdiye kadar ki en zayıf bölümdü. Son iki bölümde etlenip kanlanan karakterler tekrar iki boyuta, tek duyguya ve sıkıcılığa döndü. Birbirine bağlanmaya başlayan yan hikayeler yeniden yüzeyselleşti, önemsizleşti. Bölüm boyunca hemen hiçbir sahne, yazılış, çekiliş ve oynanışları bakımından üzerinde çok iyi çalışılmış görünmüyordu. Bütün bölüm birbirinden kopuk, nasıl geliştiği ve nereye varacağı belirsiz sahnelerle doluydu. Gerçekten ilgi uyandırabilen, şaşırtan, içinde biraz olsun kıvılcım barındıran tek sahne ve olay Safiye Sultan'ın Şahin Giray'a karşı kurduğu akıllıca planın açığa çıkışı oldu. Koskoca bir hanedanın yıkılışıyla sonuçlanabilecak olaylar zinciri üç beş yüzeysel sahneyle geçiştirilip bölümün ağırlığı Anastasia'nın \"Sultan Ahmed'i seviyorum, onu yalnız bırakmam\" nidalarıyla sarayın bir o koridorunda bir bu koridorunda bitip, gelen geçenin yolunu kesmesine verilmişti. Padişahın ve şehzadenin çiçek hastalığına yakalanmış olmasına bağlı olarak halkta oluşan panik ve isyan olayı açıklayıcı ve inandırıcı işlenmemişti ki şunu net bir şekilde söyleyebiliriz gerçek panik İstanbul ya da saray halkında değil dizinin yaratıcı ekibindeydi. Bu telaşın, paniğin nedeni de yeni bölüm fragmanıyla anlaşıldı. Beren Saat gerçekten planlanandan çok erken, hemen 7. bölümle birlikte kadroya dahil oluyordu. 6. bölüm Anastasia'nın kararlılığı ve inancıyla, Sultan Ahmed'in başucundaki cevşeni kendi boynuna takıp, ardında \"O melek ki bir zırh gibi sakınsın bizi; fitnenin, fesadın, isyanın ateşinden korusun, kollasın...\" sözleriyle saray koridorlarında üzerine aldığı doğa üstü bir güçle, ağır çekim yürüyerek gözden kayboluşula sonlanmıştı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-okyanusa-yuzme-bilmeden-atlamak-300", "text": "İrem'in hastanede, üst kat penceresinden, kurtulduğunu öğrendiklerinde aşağıda sevinçle birbirine sarılan Deniz, Tuna, babası Orhan ve üvey annesine buzdan soğuk bakışlarla, korku filmi gibi baktığı sahne... Neşe Hanım'ın, Deniz'in terfi almasından sonra hırs ve endişeyle internette geçmişini araştırırken, web sayfasında onun ve Yiğit'in okul fotoğraflarını yan yana gördüğü sahne. Tüm geçmiş hikayeyi açıklayan ve özetleyen. Neşe Hanım'ın, Deniz'in terfi almasından sonra hırs ve endişeyle internette geçmişini araştırırken, web sayfasında onun ve Yiğit'in okul fotoğraflarını yan yana gördüğü sahne. Tüm geçmiş hikayeyi açıklayan ve özetleyen. İrem... Nerede ilk bölümlerde yalan söyleyemediği için, telefonda Yiğit \"Buluşalım, görüşelim\" falan dediğinde, ne diyeceğini bilemeyip Deniz'den azar işiten, yalan söyleyemediği, bahane uyduramadığı için Yiğit'e habire \"olur\" deyiveren, aklı entrikaya basmayan, Deniz'i kendinden bile çok seven İrem... Ve nerede şimdiki bencil, entrikacı, soğuk bakışlı, duygusuz İrem... Arada çok fark var, bu farka ikna oluyor muyum, emin olamıyorum. İkna olduk ya da olmadık, gelinen noktada duruma bakarsak: şimdi İrem'in derin bir şekilde sevilmeye çok ihtiyacı vardı, bulduğu okyanusa yüzme bilmeden atladı. Kendi içinde haklı da olsa, öte yandan, İrem, Deniz'i en yumuşak yerinden, en zayıf olduğu yerden yaraladı aslında. Deniz diyor ki O'na, \"ben çirkinim, kimse beni beğenmiyor, Yiğit yanımdan geçti, beni görmedi bile, sen görüş, bir iki buluşma idare ediver.\" Yani eğer ki bu kadar samimi olmasalardı bir kızın diğerine zor yapabileceği bir itiraf. Sonra ne oldu, sen sana verilmiş emaneti, emaneti verenin en yaralı yerine sapla. Yani Yiğit bir emanetti. Fakat bu sadece İrem'e has bir özellik mi, aşkı dostluğun önünde tutmak... Örnekler öyle çok ki, oklar aynı şeyi gösteriyor, aşk kadınlar için çoğu kez dostluktan daha önemli. Deniz de İrem'e en başta bunu hissettirmişti, Yiğit İrem'den daha önemliydi. İşte İrem de aynı şeyi hissetti, Yiğit Deniz'den daha önemli. Örnekler çok olunca bireysel değil, yapısal ya da kültürel bir şey mi diyor insan. Kadınların aşık olunca bu aşkı hayatlarının merkezine koydukları, erkeklerinse hayatlarını değiştirmeyip, aşkı bir yerinden ekledikleri söylenir. Tv8'de Fenomen diye bir yarışma vardı ya bu sene, orada erkekler ve kadınlar arasındaki farklılık çok barizdi. Doğal bir birlik vardı erkekler arasında. Tartışıyorlar, kavga ediyorlar sonra bir yerden yine sağlıyorlardı o birliği. Sanki içlerinde bir pusula varmış, görünmez bir kural varmış gibi: \"Biz erkekler olarak, öncelik olarak birbirimizi tutacağız.\" Kızların arasındaysa iyi geçindikleri zaman bile pek birlik olmadı ki aslında erkeklerle tartışmalarında falan genelde kızlar haklıydı bana göre ama erkeklerde sanki \"Arkadaşım ne derse doğrudur, sonuna kadar yanındayım\" gibi bir tutum vardı ve sesleri birlikte ve kuvvetli çıkıyordu. Hepsi için demiyorum, genel eğilim böyleydi. Bu sene çok satan bir kitap var ya, Homo Sapiens diye, o kitabın yazarının bir röportajını okumuştum. İlginç bir şeyden bahsediyordu, diyordu ki, 1 insanı ve 1 maymunu bir yere koy, maymun insanı yenebilir ama 100 insanı ve 100 maymunu koy, insanlar maymunları yener, çünkü birlik olabilirler, birlikte hareket edebilirler. İşte toplumdaki erkek egemen durumun, insan denilen türün iki cinsiyeti arasında, erkekler arasındaki bu \"birlik\" duygusunun daha kuvvetli olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Erkekler için bir kural gibi, erkek mi kadın mı erkek. Kadınlar için böyle bir kural yok. Dahası erkek için aşk mı savaş mı desen, sanki çoğunluğu karşısında/onu tamamlayan kadını değil, yanında çarpıştığı silah arkadaşını seçer. Yani yapısal bir şey mi bu, yoksa dünyada savaşla geçen yılların yüzyılların getirdiği bir şey mi... Belki dünyaya barış hakim olsa zamanla öncelikler değişir. Neyse ne diyordum, işte İrem ve Deniz'in yaşadığı bu olabilir, aşk mı dostluk mu, cevap aşk. Aşktı daha doğrusu, bu bölüme kadar. Deniz aşkından dostu adına vazgeçti. Fragmanlardan da görüyoruz ki, artık sana karışmıyorum, gözüme görünme de ne yaparsan yap, gibi bir vazgeçiş de değil, İrem için kendi ailesini bile organize edecek kadar vazgeçti. Deniz doğru mu yapıyor.. Sanmıyorum. Zaten insan olarak Yiğit'i harcamaya başladı bu durumda. Yiğit kandırılıyor. Tuna da eskiden daha muzipti, sözleri cümleleri daha komikti. evet yaklaştıkça, tanıdıkça dışarıdan pırıl pırıl, kusursuz, dünya mutlusu görünen kişilerin acıları görünmeye başlıyor ama Tuna yine hayata mizah tarafından bakmaya çalışan Tuna'yı korusa. Tuna'nın mizahı, Yiğit'in bazen ortaya çıkan robot gibi soğukluğu, Deniz'in uyumsuz beceriksiz halleri dizinin komik tarafını sağlayan kısımlar. Dizi hikaye olarak, yukarıdan kuşbakışla, beklediğim gibi, İrem ve Yiğit'in ilişkisinin devamı üzerinden ilerliyor. İstediğim Yiğit'in Deniz sandığı İrem'e rağmen, İrem'i bırakıp asıl Deniz'i seçebilmesiydi, hala da öyle. Fakat Yiğit gibi vefalı, sevgisine ve geçmişine sadık biri için aslında bu kendisiyle epey çelişmesi ve değerlerinden vazgeçmesi demek. O yüzden buradan hem Yiğit'in bu değerlerini yozlaştırmadan hem de Deniz'le aşkını kurtaran bir çıkış düşünmek lazım. Bu da İrem'i bırakmayan ama yanında mutsuz olmaktan kurtulamayan bir Yiğit'le olur. İrem de zaten Yiğit'in onu Deniz sanıp gösterdiği sevgiye, ilgiye kapılmıştı. Dolayısıyla artık Yiğit'ten bunu bulamayınca belki daha fazla bu oyunu sürdürmek istemez, sevenleri kavuşturur. İşte bu da İrem'i temize çeker. Bu bölümde Yiğit'in Deniz'e o psikolojik zorluklar, intihar girişimi vs. hepsi senin dikkatini çekebilmek, kendimde tutabilmek içindi gibi bir şey dedi. Olmadı. Yani hikayenin sonrası için, evet İrem'e bir kapı ve bir anahtar verdi ama hikayenin öncesini de havaya uçurdu. Birden koca bir psikolojik dünya ve ilişki, puf, hepsi bir ilgi çekme şeysi miymiş. Yok yapmayın. Şahsen yalan söylemeyen, acılarında içten, kırılgan Yiğit'e daha sempati duyuyorum. Gerçekten acı çeken birinin acıyı bile isteye kullanabilecek kadar dalga geçebileceğini sanmıyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-olum-acisinin-birlestirdigi-iki-kisi-627", "text": "Bölümün \"Asansör/ Neden buradasın?\" kadar, hatta ondan da çok sevdiğim diğer bir sahnesi ise Sinan'ın Yağız'a içini döktüğü sahneydi. \"Sana inanıyorum\" dese de hala ondan şüphelendiği sezilen ağabeyiyle dertleşirken çektiği aşk acısını, özlemini, Hazan'la yaşayamadıkları için duyduğu eksikliği anlatışı öyle samimi ve sahiciydi ki.. Ona hayat veren Alp Navruz da Sinan'ın çaresizliğini bütün doğallığıyla seyirciye yansıtmakta yine çok başarılıydı. Bu birbirine taban tabana zıt görünen iki insanın, çevrelerindeki kimsenin inanamadığı aşkını başlatan, Hazan'ın Sinan'a söylediği \"kas ağrısı kalp ağrısını bastırmaz\" cümlesiydi belki de. Kendisini dış dünyaya tamamen kapatan Sinan'ın acısıyla yüzleşmesini sağlayan, kalbini aralayan cümle olmuştu bu. Hazan yıllar boyunca uzaktan uzağa izleyerek aşık olduğu Sinan'ın öfkesinin, hırsının, hatta vurdum duymazlığının bile nedeninin -kendisinin çok yakından tanıdığı- ölüm acısı olduğunu görebiliyordu. Hazan'ın tamamen kalbinden ve kendi acısından dökülen bu sözcükler Sinan'ı en zayıf yerinden yakalayıvermişti. Kimseyle iletişim kurmayan Sinan, ağzını bile açmadan, kılını kıpırdatmadan Hazan'ın sözlerini gözleri dolarak dinledi. Hazan'ın yıllar önce kaybettiği ama özlemi hiç geçmeyen babası için hissettikleri Sinan'ın hissettikleriyle öyle örtüşüyordu ki, kendi kendisine bile dile getiremediği duyguları öyle gerçek ifade ediyordu ki, Sinan \"Annen mi öldü senin de?\" diyebildi yalnızca. Hiçbir şeyin göründüğü kadar basit olmadığını anlayabilen \"Babasız kız\" Hazan ve \"kalp ağrısını kas ağrısıyla bastırmaya çalışan\" hırçın adam Sinan'ın ilişkisi, acılarını paylaşarak başlamıştı. En zayıf, en kırılgan yerleri ve en güçlü duyguları biraraya getirdi onları: Ölüm acısı. Sinan'ın önceleri inatlaşmaktan ve onunla uğraşmaktan keyif aldığı Hazan'ın, zamanla tanıdığı herkesten farklı olduğunu görmesi ve \"nedenli, nedensiz, oyunlu, oyunsuz\" hep onun yanında, sadece onun yanında olmak istemesiyle hayatları iyice birbirine karıştı. Hazan, uzaktan uzağa bile kalbini görebildiği Sinan'a ilk andan beri aşıktı zaten. Sinan'sa henüz aşkın ne olduğunu bilmiyordu. Sığ sularda yüzmeye alışıktı. Hazan gibi derin, sert, dalgalı bir denizde nasıl hayatta kalınır bilmiyordu. Korktu, çıpındı ama o suya kendisini bırakmayı başardı sonunda. Hazan için hissettiği şeyin adını koyması ve bunu kabul etmesi zaman alsa da her zaman onun için, onun yanında oldu. Annesinin tüm hırslarına direnip savaşan, tek başına ateşler içinde baygın, babasının hayaline sığınan Hazan'ı bulup hastaneye götüren de Sinan'dı, nezarethanede geçireceği gece boyunca Hazan korkmasın diye kendisini tutuklatan da, onun canını kurtarmak için kendisi ölümü göze alan da oydu. Hazan'ın kendisini bırakıp, baba özlemiyle içinden geldiği gibi özgürce ve katıla katıla ağlamasını sağlayan da yine Sinan'dı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-omer-ve-elifin-korkunc-cikmazi-111", "text": "Duygusal olarak kabus gibi bir bölüm izledik dün akşam \"Kara Para Aşk\"ta. Tayyar ve Fatih'in neden olduğu, Elif'in ve ona yardımcı olabilmek için çırpınan Ömer'in hiçbir çıkış yolu bulamadığı bir çıkmaz işlendi bütün bir bölüm boyunca. Ömer'in ve arkadaşlarının bulmaya çalışacakları her açık Fatih tarafından önceden hesaplanıp kapatılmıştı. Tabi bunu söylerken görmezden gelmemiz gereken bir nokta var; aksi halde bütün plan ve beraberinde bütün bölüm inandırcılığını yitirebilir: Tayyar'ın, Hüseyin'in öldürülmesi suçunu Elif'in üzerine atmak için doktordan istediği, Elif'e verilecek ilaç. Bu öyle bir ilaç olacak ki Elif'i bayıltmayacak, aksine bilinci yerinde gibi olacak ama bir nevi geçici felç geçirmiş gibi hareketsiz, iradesiz olacak. Herşey bittiğindeyse ne olduğunu kesinlikle hatırlayamayacak. Öyle bir hatırlayamama ki, bırakın ilacın şırınga edilişinden sonrasını, bir müddet öncesini bile hatırlayamayacak. En önemlisi de daha sonraki tıbbi incelemede bu ilacın hiçbir izine rastlanamayacak. Tayyar'ın, doktordan çok kısa sürede getirmesini istediği bir nevi kırmızı-mavi çizgileri olan kanatlı, aynı anda hem şarkı söyleyip hem patates soyabilen bir zebra gibiydi. Tayyar'ın her türlü yasa dışı işinde ve çeşit çeşit ameliyatında mucizler yaratan doktor bunda da başarısız olmadı. Bu mücizeye ikna olduğumuzu varsayarsak, konunun geri kalanı, polisiye olarak işin araştırılması, Ömer ve arkadaşlarının akıl yürütme ve çalışma aşamaları hatta işin bürokratik olarak işleyişi ikna edici işlenmişti. Ömer'in yaşadığı duygusal zorluk, ağabeyinin feci bir şekilde öldürülmüş olma ihtimaline karşı sevdiği ve güvendiği insanı, Elif'i korumak ve kurtarmak için verdiği mücadele hem duygusal bakımdan hem de işinde başarılı bir polisin olayın bir komplo olduğunu kolayca anlaması ve çözmeye çalışması bakımından da yine başarılı bir şekilde işlenmişti. Engin Akyürek'in duygusal ve coşkulu oyunculuğu da karakterin bu mücadelesini izleyiciye aktarma konusunda her zaman olduğu gibi başarılıydı. Ömer'in mesleki anlamda içine düştüğü durumun zorluğu da izlemesi ilginç bir yolculuktu. Ömer, dizinin ilk başından beri her zaman idealist, asla yanlış yollara sapmayacak, meslek onuru uğruna gerekirse öz ağabeyi için bile gözünü kırpmadan görevini yerine getirecek bir karakterken bu kez öyle bir durumda kalıyordu ki görevinin gerektirdiklerini yerine getirmeyip suç işlemeyi göz alabiliyordu. Bu konunun işlenişi sırasında Ömer'in hem yakın arkadaşları hem de mesai arkadaşları olan Pelin ve Arda'nın iki ayrı bakış açısıyla olaya dahil oluşları konunun işlenişini zenginleştirmişti. Bütün bu olaylar sırasında Elif'in hiçbir şey hatırlamıyor oluşu onu dün akşamki bölümde biraz pasif bırakmıştı doğrusu. Zaman zaman panikliyor, hatırlamadığı bir olayla ilgili vicdan azapları yaşıyor olsa da onun bütün olup bitenden etkilenişi biraz zayıf işlenmişti. Yaşadığı çok büyük bir trajedi olsa da kısa süre içinde hayatı belki de geri dönülmez şekilde kabusa dönüşmek üzere olsa da Elif'ten çok Ömer'in mücadelesi daha kanlı canlıydı ekranda. Önceki \"Kara Para Aşk\" yazısında değindiğim \"diziden ayrılan anne kontenjanı\"nı doldurmak ve Elif-Ömer ilişkisinde bir engel oluşturmak için diziye girmiş gibi görünen Nedret Hala karakterinin durmu ise başarılı bir manevrayla dizinin ana konusuna, her şeyi başlatan cinayetlere bağlanarak güzel bir sürpriz yaptı. Doğrusu Nedret Hala'nın diziye girişinde bunun planlanmış olduğu hala şüpheli. Finale doğru gizemi ve heyecanı korumak, bir anlamda tam olarak işlev kazanamamış karakterlerden faydalanmak için yapılmış bir manevra gibi görünse de tüm unsurları yerli yerince kullanılmış, önceki yazıda çok da iyi yönetilemedinden söz ettiğim final yolculuğunda diziye bir heyecan, hareket getirme konusunda başarlı bir adım oldu. Uzun zamandır ilk defa, sonraki bölümde ne olacağını merak eder olduk böylece. En önemlisi de daha sonraki tıbbi incelemede bu ilacın hiçbir izine rastlanamayacak. Tayyar'ın, doktordan çok kısa sürede getirmesini istediği bir nevi kırmızı-mavi çizgileri olan kanatlı, aynı anda hem şarkı söyleyip hem patates soyabilen bir zebra gibiydi. Tayyar'ın her türlü yasa dışı işinde ve çeşit çeşit ameliyatında mucizler yaratan doktor bunda da başarısız olmadı. Bu mücizeye ikna olduğumuzu varsayarsak, konunun geri kalanı, polisiye olarak işin araştırılması, Ömer ve arkadaşlarının akıl yürütme ve çalışma aşamaları hatta işin bürokratik olarak işleyişi ikna edici işlenmişti. Ömer'in yaşadığı duygusal zorluk, ağabeyinin feci bir şekilde öldürülmüş olma ihtimaline karşı sevdiği ve güvendiği insanı, Elif'i korumak ve kurtarmak için verdiği mücadele hem duygusal bakımdan hem de işinde başarılı bir polisin olayın bir komplo olduğunu kolayca anlaması ve çözmeye çalışması bakımından da yine başarılı bir şekilde işlenmişti. Engin Akyürek'in duygusal ve coşkulu oyunculuğu da karakterin bu mücadelesini izleyiciye aktarma konusunda her zaman olduğu gibi başarılıydı. Ömer'in mesleki anlamda içine düştüğü durumun zorluğu da izlemesi ilginç bir yolculuktu. Ömer, dizinin ilk başından beri her zaman idealist, asla yanlış yollara sapmayacak, meslek onuru uğruna gerekirse öz ağabeyi için bile gözünü kırpmadan görevini yerine getirecek bir karakterken bu kez öyle bir durumda kalıyordu ki görevinin gerektirdiklerini yerine getirmeyip suç işlemeyi göz alabiliyordu. Bu konunun işlenişi sırasında Ömer'in hem yakın arkadaşları hem de mesai arkadaşları olan Pelin ve Arda'nın iki ayrı bakış açısıyla olaya dahil oluşları konunun işlenişini zenginleştirmişti."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-omurgasina-kalsiyum-yurumek-131", "text": "Ömer: Aşk insanın omurgasını un ufak etmek için mi var, ben anlamıyorum ki. Alp: Senin omurgan serttir, bir şey olmaz. Ömer: Başkası yapsa, hayatta müsamaha göstermeyeceğim bir şey yapmış. Ömer: Gidip kendi tasarımını rakip firmaya satmış. tamam, olabilir, yani buraya kadar neyse diyelim de... ama ben çizdim demiyo. sorunca da söylemiyo. ne bu şimdi.. Dizimiz, masalımız, hikayemiz, gaydırı guppak Cemilemiz yani Defnemiz, son bölümün sonuna kadar döngüye girmişti. Defne, Ömer'e farklı kelimelerle ama sürekli aynı iki cümleyi kurup duruyordu. Cümlelerin sıralaması ve özeti şu: 1-Konuşmamız lazım. 2- Söyleyemem. Cümlelerin sıralaması ve özeti şu: 1-Konuşmamız lazım. 2- Söyleyemem. Bu hikayede, Defne'ye açıktan ataklarıyla işi platoniklikten ilişkiye çeviren Ömer. Sonrasında Defne'nin bir çok tutarsızlığını sineye çekip ilişkiyi ite kaka yürütüp sırtlayan da Ömer. \"Eşek\" diye boşuna demedi demek ki Defne, Bir düşündüğü varsa demek. Neyse, Ömer ailesinin tepedeki evinden başlayarak kaybettiği ve hasretlik çektiği kalsiyuma, deniz kenarında Defnenin abisinin düğününde kavuştu. Defne'yi bankta bırakıp kendisini sürükleyerek, bir yanı yıkık, bir yanı dik yürüyüp gitti. Ne yapsın, ya acıyı bal eyleyecek, ya diyarı terk eyleyecek. Ömer de diyarı terk eyledi. Diyarı terk eylemek hemen olabiliyor da, acıyı bal eylemek zaman istiyorsa, işte hikayenin bundan sonrası da bu bu bal eyleme süreci olacak olsa gerek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-onur-yine-basini-belaya-soktu-333", "text": "Onur Pelinsu'yu evine bıraktı. Bardan çıkarken o kayık kafasıyla Pelinsu gazetecilere \"biz barıştık\" deyip Onur'u şap diye öpmeyi akıl ediyor, ayık kafasıyla Onur \"Biz müstakbel eşim Lale'yle hala birlikteyiz. Pelinsu'ya sadece yardım için burdayım. Gördüğünüz gibi kendinde değil.\" diyemiyor. Yani kendini kurtarmak için harcamış gibi olacaktı Pelinsu'yu ama böyle susması da hiç olmadı yani. Pelinsu sonradan bu olanlara çok pişman olmuş gibiydi ama inanmadım. Yazdığım yorumlarda kurgu dışına çıkmamaya çalışıyorum ama belirtmek istedim, Pelinsu'daki sarhoşluk hali, oyunculuk bakımından örneğine rastlamadığım, gerçekçi bulduğum bir performanstı. O donuk donuk etraftan kopuk bakışlar, bir yere bakıp kalmalar, uyuşmuş bir hal. Çok dozunda ve yerli yerindeydi. Onur'a bir gol de Songül'den geldi. Songül bunca bölümdür hanesine yazdırdığı eksileri bir kalemde sildiren bir hamleye imza attı. Neydi, o \"ben 3 kız evlat yetiştirdim, torunuma da bakarım\" diye Lale'nin önüne kendini siper etmesi. Kızı üzülmesin diye bu evlilikten vazgeçmesi. O kadar paragöz görünen, damadı zengin diye göbek atan, Lale'yi bu ataklarla mahcup eden kadın. Hani bir bana durumu açıkla bile demedi Onur'a, bu fırsatı bile vermedi. Giyotin gibi kesti attı kararını. Dizinin ilk bölümünde, henüz Nilüfer de eve dönmemişti, Songül'ün esas kızı, büyük umutlar bağladığı, güzelliği ve bakımlılığıyla zengin bir koca bulacağına inandığı Nergis gibiydi. Lale ise evin külkedisi gibiydi. Zaten o sıralar Nergis çalışyordu, Lale işsizdi. O bakımdan da Nergis gözdeydi. Sonra Lale'nin Onur'la bu durumu olunca Nergis artık zengin olduk diye işten ayrıldı. Aslında gelişime ve gidişata bakınca bunu yapacak bir kıza benzemiyor, olgun aklı başında bir kız ama oldu işte. Neyse Lale gözde haline geldi. Başa dönersem Songül'den para neymiş, kızım önemli bir tavır beklemiyordum. Bir kapışmada, Sarıhan Holding'te minimal yaşama uygun evler projesi toplantısında gerçekleşti. Onur katılsaydı ya Onur'un karizmasından Ya Filiz'in atarlarından yiyecek sahnede Onur'un olmayışı haliyle isabet oldu. Pelinsu bu bölüme kadar firmada gidiciydi ama Japon ortaklardan gelen ve Pelinsu'nun başını çektiği tasarım ekibi övgüsü, Onur'un Pelinsu'yu işten çıkaramamasına sebep oldu. Ne Pelinsu'ymuş meğer. Dolayısıyla, Pelinsu bu kadar birikimliyken, aklı havada business woman Filiz'in nakavt olması işten bile değildi. Yiğidi öldür hakkını ver demişler, Pelinsu cadı madı ama işinde iyi, Filiz de iyi miyi ama tersi pis, ha konu o değildi, işte acemi, acemiliğinin de farkında değil, ayrıca niye fakirlere ev yapıyoruz falan dedi. Filiz'in de defosu pörtledi orada. Nergis konusunda Erol ve Samed karşı karşıya geldiler. Aslında yüzyüze bir kapışma olmadı bu. Önce Samed ortaya çıktı. Yer: Sarıhan holding binası merdivenleri bu arada, malum. Samed tam Nergis'i yine ortadan kaybolması konusunda yumuşatmıştı ve beraber çay içeceklerdi ki, Erol seslendi ve Samed'in yapraklar arkasına saklanmasına sebep oldu. Sonrasında da Nergis Samed'i arandı ve her zamanki gibi göremedi. Samed'in ortadan kayboluşları artık bir motif, nakarat haline geldi ve giderek daha komik olmaya başladı. Hele Nergis'in artık bunu doğal karşılaması durumu daha da komikleştirdi. Kapışma minimal ev projesi toplantısı sonrasında restoranda geçti. Filiz Pelinsu'yu artık işte görmek istemediğini söylemişti holdingte. Erol de aile sırrını sana vereceğim artık demişti. Neyse restoranda Erol, kuzeni Onur'la ilgili hem onu üzecek bir şey olsa ağlarım hem ağzını burnunu kırmak isterim gibi bir şey dedi ve sonuçta rakip olduklarını, Pelinsu'nun Onur'u yıkıcak bir çalışan olacağını, o yüzden firmada kalması gerektiğini söyleyerek Filiz'i ikna etti. Etmekle kalmadı, kendi yanına çekti. Yani, Filiz de artık Pelinsu'nun firmada kalması gerektiğine inanıyor bu durumda. Erol giderek annesinin yetenekleriyle yetenekleniyor, çok kurnazca manevralar yaparak durumları kendi lehine yansıtmayı başarıyor. Nergis'le karşılaştığında da Onur ve Pelinsu hakkında çıkan haberler için bunu yapabildi. Dizide karakter gelişimi deyince akla gelecek kişilerden biri Erol olacak galiba. Bu sonuçlara göre raundları Sinsiler ve öfkeliler kazanmış görünüyor. Lale, bebekleri Emir kıpırdamadığı için panik yaptı ve Onur'la bir doğum kliniğine gidip nöbetçi doktora muayene oldu. Dönüşte, Lale'lerin evinin önünde, Lale Onur'u doktor hanımdan kıskandığı için trip yaptı. Onur öpmek için Lale'ye yaklaşınca Lale elini aralarına koydu, Onur da avuçiçini öptü. Kimin aklına geldi bu sahne? Çok orjinal, doğal, doğaçlama gibi. Hem güzel tasarlanmış hem güzel kotarılmış. Aslında sahne komple güzeldi. O Onur kahkaha atarken eğildiğinde Lale'nin de beraber eğilmesi kalkması. Bravo. Fakat Onur yine yaptı yapacağını, nahoş bir huyu var. Kaba bir şekilde pat pat Lale'ye işte seni bastım der gibi konuşmalar yapıyor, şimdi bunu düşündün di mi, şimdi mutlu oldun tabii, benimle uyuyacağını hayal ettin falan. Patavatsız, kibir de var hafif. Devamında otele gittiler. İşte orada dizinin adına bir dönüş bekledim, yani tekrar No: 309 nolu odaya gitmelerini. Fakat öyle bir şey olmadı. Onur ve Samed gece vakti bahçedeler. Samed nihayet Onur'a döküldü. Kız arkadaşı Nergis'in Lale'nin kardeşi Nergis olduğunu, Nergis'in kendisini zengin sandığını anlattı. Samed açısından kolay bir konuşma değildi ama Onur güzel, olgun tepkiler verdi. Keşke şu oto galeri konusunda tecrübesiyle duruma bir el atsaydı da Samed'i Kurtuluş'un peşine takılıp yuvarlanmaktan kurtarsaydı ama bir alternatif öneremedikçe anlaşılan Samed mutsuz olacak çünkü işini yeterli bulmuyor. \"Böyle ne uzalırım, ne kısalırım Onur Bey\" dedi. Bu bir yana, artık biz bacanak olduk dediler ve Onur, Erol, Samed ve Kurtuluş bir araya geldikleri zaman, karakterlerdeki mevcut arızalara rağmen, dertleşmeleri, muhabbetleri, eğlenmeleri hoşuma gidiyor. Süper bir sahneydi bu da. Hep yazıyorum, Doktor Onur da çok düzgün bir adam. Arada aşk olmasa, Lale'ye daha da uygun. Üstelik bencil bir şekilde değil, gerçekten Lale'nin iyiliğini istiyor. Lale'nin durumu böyle öğrenmesi olabilecek en aşk üçgenli işleri karıştıran bir pozisyonda oldu. Şimdi çiçek ailesi de gelir üstlerine, seyreyle cümbüşü. Fakat Onur Pelinsu'yu bardan almaya gelmekle hata yaptı. Eğer illaki yardımcı olmak istiyorsa, Samed'i çağırabilirdi, kendisi bizzat müdahale etmeyebilirdi. Bundan sonra hiç Pelinsu Onur'suz dışarı çıkamayacak mı, hep Onur'u mu çağıracak? Bunlar bir yana, bu bölüm İsmet babaanne görülmedi, eksikliği hissedildi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-oyle-herkese-nasip-olmuyor-956", "text": "Merkezinde Terzi'nin yer aldığı; ana gerilim konusunun Terzi'nin polisin elinde olmasının Halka'yı tedirgin etmesi, ondan kurtulmak istemeleri olduğu bir bölüm izledik. Yaşanan pek çok önemli gelişmenin yanı sıra, özellikle Kaan ve Terzi arasında bölümün sonunda gerçekleşen sahneler dikkat çekiciydi. Sosyal medyadaki yorumlara bakılırsa izleyicide çeşitli soru işaretlerine de sebep olmuştu bu sahneler aynı zamanda. Kaan'ın ölmemesi için uğraşan, Çağatay'ın onu öldürmesini engelleyen Terzi, Kaan'ın gerçek babası mıydı yoksa? Şahsen, izleyicide bu sorunun neden oluştuğunu anlasam da benim için cevap 'hayır'. Terzi'nin karakol baskınında Kaan'ın ölmemesi için uğraşmasının nedeni -en azından bizlere sahnede gösterilmek istenen sebep- Kaan'ın parkta Terzi'yi kolayca öldürebilecekken öldürmemesi, bunu Terzi'nin hem görmesi hem de duymasıydı. Bir tür borç ödemeydi yani. Terzi'nin Kaan'ın boğazını sıkarken \"Ölme Kaan, ölme!\" diyerek yaptığı gönderme, ardından park sahnesinin hatırlatılması buna işaret olmalı. Ayrıca Terzi'nin Kaan'a karşı genel bir korumacı tavrı olduğuna dair de bir şey görmedik şu ana dek. Daha önce kendisine Kaan'ı öldürme görevi verildiğini, bu işi yapmak üzereyken Cihangir geldiği için yapamadığını Çağatay'a bizzat Terzi anlatmıştı. Yine Çağatay, Nadir'i ondan kaçırdıkları için Cihangir ya da Kaan'ı \"paketlemesini\" istediğinde de Terzi, Cihangir'in olamayacağını, Kaan'ın ise işine gelip gelmeyeceğine bakacağını söylemişti. Somut örneklerle ortaya koymak mümkün olmasa da, bir izleyici olarak şahsi görüşüm de Terzi'nin bu hikayede tıpkı Cihangir, Kaan ve Çağatay gibi \"evlat\" konumunda olduğu. Hikayesi babasıyla arasındaki ilişki üzerine. Hatta Kaan'la ortak noktalarının da babasız büyümeleri olduğunu yaptıkları konuşmada duyduk. Erdal Yıldız'ın karakteri yorumlayış şekli mi, hikayede işleniş şekli mi, tam olarak söylemek zor ama Terzi'nin ergen bir ruhu var. Babasız büyüme sadece Kaan'ın ve Terzi'nin ortak noktası değil. Kaan'ın resmi, Cihangir'in ise gerçek babası olan Eren Karabulut, tanıştıklarını öğrendiğimiz polis Kemal Berkes, Kemal'in bir polis olarak ağabeylik ettiği ve yetiştirdiği Cemal Sandıkçı ve Hümeyra'nın babası da öksüz ve yetim büyümüşler. Bu tesadüften öte bir durum. Çünkü Kemal Berkes'in, Eren Karabulut'un ve Terzi'nin ilişkili olduğu, hatta Halka'yla da ilişkisinin olduğunu bildiğimiz, yetim çocukların okuduğu bir okul da var hikayede. Cengizhan'ın ve Halka'nın ardında daha geniş bir hikaye olduğunun hissedildiğine önceki yazılarımda da değinmiştim. Hümeyra ve Cengiz'in kardeş olma ihtimalleri ve Hümeyra'nın babasının bu hikayedeki gizli etkinliği, hikayenin kökleri konusunda bazı fikirler oluşturuyor. Şimdi Hümeyra'nın babasının da öksüz ve yetim olduğunu öğrendikten sonra, bu yetim çocuklar bağlantısı Halka'dan çok, bir önceki kuşağın uzantısı gibi görünüyor. Henüz bu konuda çıkarım yapmak için az veri var elimizde ama Cengiz'in babasına isyan etmiş bir veliaht olması, ona bağlı olan kişileri ortadan kaldırmış olması mümkün. Eren Karabulut da onlardan biri. Hümeyra'nın tartışmaları sırasında \"Senin aptallığa tahammülün yok. Biliyorum, bedelini mutlaka ödetirdin.\" sözü Eren Karabulut'un yanlış bir seçiminin bedelini ödediğini ya da Hümeyra'nın, kendisinin yanlış bir seçiminin bedelini Eren'in ölümüyle ödediği anlamına geliyor olabilir. Yeni bölüm fragmanında Cengiz'den duyduğumuz, ya Çağatay'ın ya Kaan'ın ya da Cihangir'in Cengiz'den sonra Halka'nın başına geçeği bilgisi de Cihangir'in kimliği, dolayısıyla Hümeyra ve Cengiz bağlatısı konusunda önemli. Eren ve Hümeyra Karabulut'un oğullarının Halka'nın başına geçebilecek bir veliaht olması, bu hakka sahip olması ancak Hümeyra'nın da o koltukta hak sahibi olmasıyla, yani Cengiz'le birlikte varis olmalarıyla mümkün. Cihangir'le ilgili bilinmezlerle dolu pek çok konudan biri bölümde karşımıza çıktı yine. İlhan Tepeli, Terzi'yi öldürmek için yem yapılmıştı ve Cihangir, kendi hayatını riske atarak onun hayatını kurtardı. Olayın sonrasında ikisi arasında duygusal bir konuşma geçti. Şaşırtıcı olan Cihangir'in İlhan'a karşı hiçbir öfke, hınç ya da intikam arzusu duyuyor gibi görünmeyişi. Kendisine gönderilen DVD'yle gerçek babasının katilinin İlhan Tepeli olduğunu ve babasının katili tarafından büyütüldüğünü biliyor Cihangir. Başka herhangi bir kurguda bu durum intikam hikayesi olarak işlenir elbette. Cihangir bu gerçeği öğrenir, hayatının şokunu yaşar ve intikamını alıp hesap soracağına ant içer. Halka'da durum bu değil. Cihangir için böyle bir şok ya da intikam arzusu söz konusu görünmüyor. Gerçek babası ve annesiyle ilgili, halı sahada geçen konuşmadan duygusal bir merak içinde olduğunu da görüyoruz. Cihangir'in hesap sorma arzu içinde görünmeyişinin senaryodaki bir ihmalden kaynaklandığını düşünmüyorum doğrusu. Akla gelen tek açıklama, Cihangir'in hafızası silinmeden önce bu gerçeği öğrenmiş olduğu. Hafızası silinmiş olmasına rağmen bu gerçekle ilgili duyguların yabancısı olmadığı ve yeniden 'öğrendiğinde' şok yaşamadığı. Bir yandan akla başka bir açıklama gelmezken bir yandan da bu ihtimal de durumu açıklamada tatmin etmiyor doğrusu. Tüm bu soruların cevaplarını en tatmin edici haliyle, aceleye getirmeden, en başta planlandığı gibi almamız mümkün olacak mı? Dizinin reytingleri ne yazık ki beklenin hayli altında. Bu hafta hiçbir grupta 3 reyting barajına ulaşılamadı. Daha önce de defalarca söz ettiğim gibi, bu durum dizinin eksikli ya da kusurlu olmasından kaynaklanmıyor. Hatta bir haftada 130 dakikalık bir bölüm yetiştirildiğini düşünecek olursak kusursuza yakın bir iş çıkarıldığını söyleyebiliriz. Sorun gerçek hedef kitleyle buluşamamakta. Uzunca bir süredir, televizyonda izlediğimiz işler, izleyiciden pek fazla emek istemeyen, tam konsantrasyon gerektirmeyen, zihni zorlamaya değil, boşaltmaya yönelik olarak üretiliyor. Yoğun reyting rekabeti nedeniyle, çok fazla risk alınamıyor ya da bu risklerde ısrar edilemiyor. Dolayısıyla izleyiciden çokça emek isyeten bir yapım olan Halka, mevcut izleyici alışkanlıklarına tam olarak uyum sağlayamıyor. Bu türün şu andaki izleyicisi uluslararası dijital platformlarda. Aklımdakini açıkça ifade etmem gerekirse; TRT'nin böylesi zor bir projeyi, bu rekabet koşullarında, farklı alışkanlıklardaki izleyicilere cesaretle sunması çok takdir edilesi olsa da sonuç umulduğu gibi gerçekleşmiyor. Bu durumda gönlümden geçen daha önce ilk iki sezonu İspanyol Antena kanalında yayınlanan La Casa De Papel'i satın alan ve 3. sezonu orijinal projesi olarak yayınlayacak olan Netflix'in, hazır ülkemizde proje üretme sürecindeyken Halka'nın yeni sezonunu kendi bünyesinde yayınlaması ve uluslararası polisiye severlerle buluşturması. Bizlerin de aceleye gelmemiş ve reyting kaygısıyla şekillemeyen yeni Halka bölümlerini önümüzdeki sezonda da doya doya izleyebilmemiz."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-oysa-biz-senden-neler-bekliyorduk-ipek-523", "text": "İstanbullu Gelin 6. bölümü, büyük bir çoğunlukla Faruk ve Fikret arasındaki gerilimle, Fikret'in Adem'le olan yakınlığı hakkında Faruk'un öfkesiyle, Fikret'in her zamanki isyanlarıyla geçti. Büyük kavgalar yaşandı iki kardeş arasında. Bağırış-çağırışın gereğinden fazla olduğunu ve yorduğunu düşünsem de, ilerleyen bölümlerde beklediğim Fikret'in Faruk'a atacağı büyük kazığın temellerini kurması bakımından bu gerilimi faydalı buldum. Faruk ve Fikret arasındaki ağabey-kardeş çatışmasının rengi biraz değişmeye başladı bu son bölümlerde. İlk zamanlarda Faruk'un, kendisini herkesin üstünde gören, megolaman, kardeşlerine gereği kadar saygı göstermeyen, onları ciddiye almayan, adaletsiz bir ağabey olduğunu düşünüyordum; hala öyle olduğunu düşünüyorum ama adaletsizliği tartışılır oldu artık. Fikret'in ruhsal ergenliğinin bir başka kanıtı da İpek'le yaşadıkları. Faruk'la evlendirilmek istediğini pekala bildiği, sonra bir mucize eseri kendisini evliliğin eşiğinde bulduğu İpek'in hislerini hiç sorgulamadı. Başkasına ilgisi olduğu belli olan bir insanın, birden kendisiyle evlenmeyi kabul edişini hiç kurcalamadan büyük bir iyimserlikle balıklama atladı bu evliliğe. Bu zamana kadar - tıpkı her sıkışıklıkta Faruk'a yaptığı gibi - annesine gidip sızlandı, 'sen beni umursamıyorsun, senin için varsa yoksa Faruk' diye ağlandı durdu. Evlilikten sonra da İpek'in ve Esma'nın oyunlarına geldi, ezildi, sızlandı, kandırıldı, ağlandı, bir oraya bir buraya çekiştirildi, kullanıldı, sitem etti. İpek'se İstanbullu Gelin'deki en şaşırtıcı, en sağ gösterip sol vuran karakter oldu benim için. İlk bölümlerdeki o hırslı, gözü yükseklerde, kendini beğenmiş kızdan bu şaşkın, duygusal, kararsız, hesapsız-plansız, acıklı karaktere varacağımızı hiç beklemiyordum gerçekten. Biz İpek'in - tıpkı o kahve falındaki yılan gibi - sinsice konağa sızıp, Esma'nın dibine kadar sokulup her şeyi ele geçirmeye çalışmasını bekliyorduk oysa ki. Bu durumu, ilk bölümlerde dizinin reytinglerde bekleneni hemen verememesi üzerine yapılan senaryo değişikliklerine bağlıyorum doğrusu. İpek konusunda şu an öyle bir noktaya gelindi, karakter öyle bir mağduriyet içine sokuldu ki, son olarak yaşadığı şeyin ağırlığını Süreyya'nın yaşadığı hiçbir şeyle kıyaslamak mümkün değil. Başta dizinin Esma'yla birlikte en olumsuz karakteri olarak bize sunulan İpek'i artık nereye, ne şekilde konumlayacağımızı bilmek imkansız gibi. İpek konusunda, bakalım daha nerelere savrulacağız. Bu iki konu dışında bölümün en dikkat çeken konusu ise Süreyya'nın hamileliği oldu. Hamilelikten şüphelenmesi, testler yaptırması, Derya ile heyecanları, aynı zamanda müzik okulu konusu, Faruk'a haberi vermeye çalışması, Osman'ın habri aldığındaki üzüntüsü, Faruk'un aklını kaybetmişçesine sevinci, Faruk ve Süreyya'nın mutluluğu bölümün eğlenceli yanlarıydı. Burada da büyük bir sürpriz yaşadık. Bebek haberini İpek'ten almayı bin kez tercih eden ve değil Süreyya'nın torununu doğurmasını kabullenmeyi, konakta bir gün geçirmesini bile istemeyen Esma, bebek haberine sevindi. Gerçekten sevindi, şükredecek kadar hem de. Bu durumla yaşadığımız şaşkınlık yetmiyormuş gibi bölüm finali bütün bölümün en ilginç, en heyecanlı sahnesine imza atmayı başardı. Süreyya yüzleşmek üzere Esma'nın odasına gitti. Önce evlilik protokolü oyunuyla ilgili hesap sordu. Sonra da açtı ağzını, yumdu gözünü. \"Keşke istemeseydiniz ama, eğer savaş istiyorsanız savaşırım!\" dediğinde Esma'yla birlikte hepimizin ağzı açık kaldı. Özellikle 'Ben çocuğunun yanında aşağılanan, ezilen bir anne olmayacağım' dediğinde oturduğum yerden kalkıp Süreyya'yı öpmek istedim. Esma'nın yüzünde de hayretle hayranlık arası bir ifade belirdi. Bebeğe sevinmesiyle başlayan ve bükemediği eli öpmeye varan bir dönüşüm geçirdiğini düşündüm Esma'nın. Odadan çıktığında, Esma'ya ağzının payını vermiş olduğu için gururlu olan Süreyya da aynı şeyi düşünmüştü belki. Derken.. Esma'nın odasından bir şangırtı geldi. Süreyya koşarak odaya girdiğinde Esma'yı yerde baygın yatıyor buldu. Dizinin ve senaryonun seyirciyle böyle ustaca oynaması, istediği duygudan istediği duyguya sürekleyip adeta seyircinin kendisini bir mizah unsuruna dönüştürmesi oldukça ustaca bir hareketti. Hele ki beş dakika önce kahraman bir komutan edasıyla odadan çıkan Süreyya'nın fragmanda Esma'ya karşı süt dökmüş kedi gibi mahçubiyeti görülmeye değerdi gerçekten."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ozkan-tornadosu-89", "text": "Paramparça yine gelecek bölümü merakla bekleten heyecanlı bir bölümle karşımızdaydı. Hemen bölümün gelişmelerine geçelim: Dilara ve Özkan Gülseren'e karşı işbirliğinde anlaştılar, Özkan Dilara'dan anlaşma karşılığında on bin liralık bir çek aldı. Gülseren ve Özkan'ın boşanma duruşması görüldü. Boşanma bir sonraki duruşmaya kaldı. Cihan Alper'e levye ile saldıranın babası Rahmi olduğunu öğrendi. Cansu yalıdaki odasını boşalttı, onun odasına Hazal yerleşti. Ozan 18 yaşına bastı. Dilara Ozan için, konuk şarkıcı olarak Sinan Akçıl'ın katıldığı bir parti düzenledi. Bölümde Alper'in Cihan'a söylediğine göre polis Alper'lerin bahçesinde levyeyi aramayı unutmuş. Rahmi Alper'i yaraladığı levyeyi bahçede unutmuş, hadi kısmen inandık ama polis nasıl bahçede aramayı unutmuş, bu pek inandırıcı gelmedi. Gülseren'in ve Cihan'ın boşanma duruşmasına ucu ucuna yetişmeleri, Yıldırım'ın gerçekten de duruşma salonuna yıldırım gibi girmesi, Cihan'ın Ozan'ın doğum gününden çıkıp Gülseren'in evine doğru gidişi sahnelerinde herhalde seyirciler olarak hepimiz içimizden \"Hadi hadi\" diye hop oturup hop kalkmışızdır. Bu dizinin klişe yıkan bir tarafı, sadece kötülerin basiretli olması değil. Cihan gibi, Gülseren'in vefakar dostu Derya gibi hatta Cansu gibi basiretli, çok yönlü düşünebilen kişilerin de olması. Gülseren bir öyle bir böyle, bazen uyanık bazen de saf sanki. Bir bakıyorsun Keriman'ın yüzüne bakmıyor, eski defterleri Keriman'ın yüzüne yüzüne açıveriyor, bir bakıyorsun söylediklerine inanıyor, acıyor. Sanki her bölüm dizide kötü taraf yeni kötülükler örerken, yani iyilerin başına çorap örmeye çalışırken, iyi taraf da hem bu çorabı sökmeye, hem de kendi hayatlarını güzel bir şekilde örmeye çalııyorlar. Doğrusu bu bölüm Rahmi ortalarda yoktu, kendisini hiç de özlemedim. Hazal'ı canlandıran Alina Boz rolünde gayet başarılı, az mimikle, küçük oynayarak müthiş sinir edebiliyor. Kötü davranmadığı neredeyse kimse yok, yalıda kalabilmek için alttan alması gerektiğini düşündüklerine biraz alttan alıyor, o da kendini zorlayarak. Bu bölümde de ne olay çıkaracak diye bekledim ama herhangi bir vukuatı olmadı. Bölümü izlerken O Hayat Benim'in Efsun'u Paramparça'da Hazal, Bahar'ı da Cansu diye aklımdan geçti. Tabii ki farklılar ama siyah beyaz diye oturursan böyle. Alper ve Keriman da zor tahammül ettiklerim. İkisi de karikatür gibiler. Yükselen alçalan ses tonları, fevri tepkileri, savruk davranışları... Hele Keriman'ın o dans eder gibi el kol hareketleri... Dizinin komedi unsuru. Özkan da nasıl bir ayran gönüllü, kimi görse kapılıyor. Geçen bölüm Gülseren için dertli dertli göz yaşı dökerken şimdi Dilara'ya tav oldu. Sonra Gülseren için tekrar göz yaşı döktü. Hazal gibi suçlu olduğu halde, hem kendi çekiyor, üzülüyor, hem de çektiriyor, eziyet ediyor. Hazal'daki davranış bozukluğu, hastalıklı durum Özkan'da da var. 10 yıl görüşülmediği halde bu benzer davranış acaba genlerden mi ve çocuklar değil komple aileler mi karışmış diyeceğiz neredeyse... Cansu rolündeki Leyla Tanlar da çok tatlı, sevimli. Kibarlık, iyilik meleği. Hafif nazlı bir halle, sürekli omuzlarını çekerek kocaman gülümsüyor. Tüm genç oyuncular rollerinin hakkını veriyorlar. Bu arada Gülseren'in saçlarına bir çözüm bulunsa, yani hep aynı model, topuz da yapılsa bir dağınıklık. Bilerek böyle yapılıyor herhalde ama ne zaman düzelecek, izleyici isyanda. Dizinin sonundaki final jeneriğinden ve 17. Bölüm fragmanından anladığımıza göre Keriman hapse giriyor. Fragmanda Gülseren Yok, Cihan Yok, Özkan yok. Anlaşılan sabırsızlıkla 2. fragmanı bekleyeceğiz ve yeni bölüme kadar sorularımıza yanıt bulmaya çalışacağız. Keriman neden hapse girdi, Cansu neden eve döndü, Özkan tutuklandı mı? 16. Bölümde fazla vukuat çıkarmayan Hazal, gelecek bölümde görünen o ki, yine bir aile suçu işliyor ve Cansu'nun Ozan'a doğum günü hediyesi olarak elleriyle yaptığı hatıra defterini boğazın dalgalı sularına atıyor ve her zaman olduğu gibi, çok geçmeden suçu ortaya çıkıyor. Yine ağlamaklı, çaresiz yüzü ve tahminen yine yanına kar kalması... Bölümde Alper'in Cihan'a söylediğine göre polis Alper'lerin bahçesinde levyeyi aramayı unutmuş. Rahmi Alper'i yaraladığı levyeyi bahçede unutmuş, hadi kısmen inandık ama polis nasıl bahçede aramayı unutmuş, Gülseren'in ve Cihan'ın boşanma duruşmasına ucu ucuna yetişmeleri, Yıldırım'ın gerçekten de duruşma salonuna yıldırım gibi girmesi, Cihan'ın Ozan'ın doğum gününden çıkıp Gülseren'in evine doğru gidişi sahnelerinde herhalde seyirciler olarak hepimiz içimizden \"Hadi hadi\" diye hop oturup hop kalkmışızdır. Özkan da nasıl bir ayran gönüllü, kimi görse kapılıyor. Geçen bölüm Gülseren için dertli dertli göz yaşı dökerken şimdi Dilara'ya tav oldu. Sonra Gülseren için tekrar göz yaşı döktü. Hazal gibi suçlu olduğu halde, hem kendi çekiyor, üzülüyor, hem de çektiriyor, eziyet ediyor. Hazal'daki davranış bozukluğu, hastalıklı durum Özkan'da da var. 10 yıl görüşülmediği halde bu benzer davranış acaba genlerden mi ve çocuklar değil komple aileler mi karışmış diyeceğiz neredeyse... Cansu rolündeki Leyla Tanlar da çok tatlı, sevimli. Kibarlık, iyilik meleği. Hafif nazlı bir halle, sürekli omuzlarını çekerek kocaman gülümsüyor. Tüm genç oyuncular rollerinin hakkını veriyorlar. Bu arada Gülseren'in saçlarına bir çözüm bulunsa, yani hep aynı model, topuz da yapılsa bir dağınıklık. Bilerek böyle yapılıyor herhalde ama ne zaman düzelecek, izleyici isyanda. Dizinin sonundaki final jeneriğinden ve 17. Bölüm fragmanından anladığımıza göre Keriman hapse giriyor. Fragmanda Gülseren Yok, Cihan Yok, Özkan yok. Anlaşılan sabırsızlıkla 2. fragmanı bekleyeceğiz ve yeni bölüme kadar sorularımıza yanıt bulmaya çalışacağız. Keriman neden hapse girdi, Cansu neden eve döndü, Özkan tutuklandı mı? 16. Bölümde fazla vukuat çıkarmayan Hazal, gelecek bölümde görünen o ki, yine bir aile suçu işliyor ve Cansu'nun Ozan'a doğum günü hediyesi olarak elleriyle yaptığı hatıra defterini boğazın dalgalı sularına atıyor ve her zaman olduğu gibi, çok geçmeden suçu ortaya çıkıyor. Yine ağlamaklı, çaresiz yüzü ve tahminen yine yanına kar kalması... Cansu'nun kolyesini boşuna göstermediler ama ben Keriman'ın hırsızlık yüzünden hapse gireceğini tahmin etmiyorum. Ayrıca Gülseren ve Cansu'nun oturdukları evin kamerasız olduğunu da hiç sanmıyorum. Eve Özkan'ın girdiği de, Cihan geldiğinde Özkan kaçsa bile, tespit edilecektir herhalde. Beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-poyraz-aysegule-tam-guvenmiyor-80", "text": "Bu bölüme kadar Ünsal Poyraz'ı sevmemesi dışında herhangi bir olumsuzluğu olmayan, sakin bir hayat süren, hukuk çerçevesinde yaşayan, bağırıp çağırması ve şiddet eylemi olmayan sıradan bir adam görünümündeydi. Fakat şu anda sinsi, yasadışı, bir insanın hayatını şaşırtıcı bir zalimlikle karartabilen biri olarak çıktı karşımıza. Peki Mümtaz niye bu kötülüğü yaptı, sırf para falan için mi, yoksa Ünsal'la aralarında daha derin bir hukuk mu var? Bakalım ikna edici bir cevap gelecek mi. Bahri Zafer'in dümenlerini çorap gibi sökerken için \"Arkası sağlam olmalı\" tahmininde bulundu. Bakalım rüşvet komplosunun arkasından Mümtaz, onun arkasından da Ünsal çıkması gibi, Zafer'in arkasından da kim çıkacak? Tanıdığımız biri olmazsa tabii ki işin esprisi kaçar. Poyraz'ın amiri Mümtaz olabilir ama Mümtaz, Ünsal'ın maşası çıktı. Esas bomba Zafer'in arkasından da Ünsal'ın çıkması olur herhalde. Poyraz Ayşegül'ü sevse de tam olarak güvenmiyor olsa gerek ki gerek polis olduğunu, gerek kasayı ele geçirçeye çalıştığını bu bölümde de söylemedi, bunun yerine bunalıp yine kavga etti Ayşegü'le. Sonra yine gelsin özürler, ben böyle her şeyi mahveden bir adamımlar. Bu paradoksal parodi başka alanlarda da var. Bahri İstanbul'un en eski ve büyük kabadayısı ama kim ne derse güveniyor. Zülfikar ve Sefer, zülfikar'ın mahalle kahvesini kumar oynatıyor diye tuzla buz ediyor, öte yandan kumarhanelerden haraç topluyorlar. Bunlara rağmen dizi tatlı bir kıvamı tutturmuş görünüyor. Sefer, Zülfikar ekibinin sohbetlerinde özellikle... Bu bölüme kadar Ünsal Poyraz'ı sevmemesi dışında herhangi bir olumsuzluğu olmayan, sakin bir hayat süren, hukuk çerçevesinde yaşayan, bağırıp çağırması ve şiddet eylemi olmayan sıradan bir adam görünümündeydi. Fakat şu anda sinsi, yasadışı, bir insanın hayatını şaşırtıcı bir zalimlikle karartabilen biri olarak çıktı karşımıza. Peki Mümtaz niye bu kötülüğü yaptı, sırf para falan için mi, yoksa Ünsal'la aralarında daha derin bir hukuk mu var? Bakalım ikna edici bir cevap gelecek mi. Bahri Zafer'in dümenlerini çorap gibi sökerken için \"Arkası sağlam olmalı\" tahmininde bulundu. Bakalım rüşvet komplosunun arkasından Mümtaz, onun arkasından da Ünsal çıkması gibi, Zafer'in arkasından da kim çıkacak? Tanıdığımız biri olmazsa tabii ki işin esprisi kaçar. Poyraz'ın amiri Mümtaz olabilir ama Mümtaz, Ünsal'ın maşası çıktı. Esas bomba Zafer'in arkasından da Ünsal'ın çıkması olur herhalde."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-racon-mahir-99", "text": "Önce bir bakalım, bu bölümde neler oldu? Bölüm Mahir, Nazif ve Mehmet Saim sahnesiyle başladı. Nazif Mehmet Saim'e cankurtaran çağırdı. Mahir'in ısrarıyla Nazif gelen görevlilere görünmedi. Mahir Mehmet Saim'le hastaneye gitti, Mehmet Saim'in yaşaması için kan verdi. Nazif eve döndüğünde Feride'ye olanları anlatamadan kalp krizi geçirdi. Süeda, Ayten'in ısrarlarına rağmen bebeğiyle ve Necdet'le kalmadı, yine kaçtı. Boksör Hilmi Mahir'den intikam almak için hapisten kaçmış, Mahir'in gelmesi için Orhan'ı kaçırdı ve astı. Mahir son anda yetişip Orhan'ı kurtardı. İl Emniyet Müdürü Selim ve Savcı Adnan Mehmet Saim olayının zanlısı olarak Mahir'i yakalattılar. Turgut, Mehmet Saim'in kurtulmaması için Belgin'e görev verdi. Belgin hemşire kılığına girip Mehmet Saim'in hayatını tehlikeye soktu. Feride'nin herkese Mahir'i savunmasına rağmen Mahir suçu kabul etti. Bölüm de orada bitti. Heyecanlı, atraksiyonlu bir bölümdü. Geçen bölümlerde olduğu gibi, yine biri bir hastanade, biri bir hastanede. Geçen sefer, Feride, Turgut ve Seyis aynı bölümde hastanedelerdi. Feride Beyazıt devlet hastanesinde, Turgut ve Seyis de Fatih devlet hastanesindeydi. Bu sefer Mehmet Saim Beylerbeyi devlet hastanesinde, Nazif Vezneciler devlet hastanesinde. Bu bölüm hiç hesapta olmayan Boksör Hilmi ortaya çıktı, geldiği gibi de gitti, en azından bölüm sonunda tekrar yakalandı ve kaçtığı hapishaneye tekrar konacak. Ana hikayeye bir etkisi yoktu bu hikayenin, evet gerçekçi, elbette, Mahir o kadar çok kişinin rahatını kaçırdı ki, intikam peşine düşenler elbette çıkacak ve seyir bakımından da Orhan'la Mahir'in abi-kardeş ilişkisi bir nebze daha güçlendi fakat bir açıdan da ana hikayede fazla yeri olmayan bir hikaye oldu. Ayaklarının altında buz, kalbi ağzında, can çekişirken, Orhan bir kere bile yakınmadı, ne haline, ne abisine, ne sitem ne şikayet. Helal olsun. Mahir olsa, o da yakınmazdı. Gerçekten mangal yürekliler. Feride artık olaylara iyice ayıldığı için, Emniyet Müdürü Selim ve Savcı Adnan'ın iddialarına karşı tam siper, açık açık Mahir'i savundu. Sürekli şüphe, onlara en gereken şey gerçekten de bu ortamda. Kime güvenecekleri belli değil, düşman yakınlarında. Bastıkları zemin çukurlarla dolu. Sürekli tuzaklarla karşılaşıyorlar. Geçen bölüm görünmeyen Belgin bu bölüm ortaya çıktı. Neşesi keyfi enerjisi yerinde. Kerime Hanım yine biraz kibirli, biraz ılımlı, hala vicdanı pek de rahatsız olmadan gerçekleri Feride'den gizlemekte. Savcı Adnan ne zaman Feride'yle konuşsa kendinden emin bir edada ve sanki yüzünde gözleri, bıyıkları, herşeyi kötücül bir şekilde sırıtıyor. Bunların hiç utanmaları arlanmaları yok. Sanki suçlu gerçekten Feride, gerçekten Mahir. Demek Mahir'in ve Mehmet Saim'in kan grupları 0 Rh+ miş, yeni bir bilgi. İlknur küçük Nazif'in oyuncağıyla uyuyormuş, bunu öğrenince Seyis duygulandı, sanırım vicdan azabı yaşıyor. Finalde ikisinin hikayesinin en merak edilesi yerlerden. Ayrılacaklar mı, devam mı edeceler, Seyis İlknur'u korumak için kendini feda edecek ve gerçekleri öğrenen İlknur'un gözünde biraz olsun aklanacak belki. Yine de öyle bile olsa, İlknur yalnız kalacak ve mutsuz olacak. İzlerken \"saçmalama ne olur\" dediğim yerler oldu, hem de nasıl. Misal, Mahir Yasin ve Feride'ye niye gerçeği söylemedi? Öğrenselerdi, \"Yoo Mahir, lütfen ısrar etme, Nazif baba hapse girsin, sen suçsuzsun\" mu diyeceklerdi? Bunu diyecek kadar vicdansızlar mıydı? Yine bir klişe gerçekleşti diziler tarihinde. Kahramanımız suçu üstlenir ve susar. Gerçi burada bir ince çizgi de var, gerçeği söylese, Mahir Nazif'in arkasından konuşmuş olacak, gerçekten bunu düşününce de bir şeyler çirkin geliyor his olarak, sanki böyle dese de çocuk çocuk \"Ben yapmadım babam yaptı\" demiş olacak. Yani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık durumu. Şunu da mantıksız buldum. Mahir niye gidip teslim olacağım diye tutturdu? Mehmet Saim kendisi hapisteyken, ailesine ve kendisine daha kolay zarar verebilsin diye mi? Adam artık Mahir'in onu bildiğini, tam karşısında duran düşmanı olduğunu bildiğini biliyor. Mahir! Üstelik amaç adaletse, bu yaptığı adalete de hizmet etmiyor! Sen cankurtaran çağırıldıktan sonra ortadan kaybolsaydın, Mehmet Saim der miydi ki beni Mahir vurdu diye, ya da Nazif vurdu der miydi? Mahir'in anlatacağı bir sürü şey var, ortaya dökülse kokusu yeter, Feride'nin acaba mı demesi yeter, o yüzden Mehmet Saim de susacaktı, düşmanlıkları gizlice, alttan alta sürecekti. Mahir'in gözü Mehmet Saim'in üzerinde olacak, sürekli faka bastırmaya çalışacaktı, Mehmet Saim de ilk fırsatta Mahir'i ayak altından kaldırmaya çalışacaktı. Yani iki taraf da susacaktı. Dolayısıyla Mahir, saçmalama ne olur, diyoruz burada. Gelecek bölümde ne olur? Mehmet Saim diziden çıkarsa yüzleşme olmaz, herşey havada kalır, bir de kahramanların yüreklerinde burukluk olarak. Dolayısıyla seyircinin de. Dolayısıyla Mehmet Saim Belgin'in hamlesinden kurtulur. Keşke o sırada Belgin'i fark etmiş olsa ve iyileşince hatırlasa. Belgin hemşire kılığında yanına geldiğinde, ateşini ölçmek için şak diye avucunu alnına koyduğunda, Mehmet Saim'in irkilip bir gözlerini sıkışı vardı ki, baygınsa da o sırada herhalde kendine gelmiştir. Ben bu yazıyı yazarken 105. Bölüm özeti, fragmanı ve fotoğrafları çıktı. Mehmet Saim uyanmış. Mehmet Saim uyanınca, belki Mahir'in kan verdiğini falan öğrenir, katı kalbi yumuşar, insafa erdeme ahlaka gelir diyordum ama nerdee, Mehmet Saim Bey nasılmış? Bildiğiniz gibi... Fotolardan görünen o ki, Mahir saçları kesmiş, racon Mahir olmuş, yani üstüne başına, haline tavrına, yakışmayan bir kabadayılık gelmiş. Sezonun başındaki fragmanlardaki Mahir, duruşma sahnesi demek ki 105. Bölümdeymiş. Sonraki bölüme de sarkarsa da 105, 106. Ama geldik yani o sahnelere. Bu arada bölümlerdir Mahir'e iyi davrandıkça sempatisini arttıran Turgut nihayet maskesini düşürüyormuş. Mahir'in zor durumuyla yetinmeyip Seyit dosyasını da açtırıyormuş. Özet'te Nazif'in uyanıp uyanmayacağı belli değil mealinde yazılmış ama fragmandan anlaşılan Nazif uyanıyor. Tahminen, Nazif'in uyanışı bölümün sonuna kalır ve 106. Bölüm heyecanla beklenir. Beklenip görülecek. Heyecanlı, atraksiyonlu bir bölümdü. Geçen bölümlerde olduğu gibi, yine biri bir hastanade, biri bir hastanede. Geçen sefer, Feride, Turgut ve Seyis aynı bölümde hastanedelerdi. Feride Beyazıt devlet hastanesinde, Turgut ve Seyis de Fatih devlet hastanesindeydi. Bu sefer Mehmet Saim Beylerbeyi devlet hastanesinde, Nazif Vezneciler devlet hastanesinde. Bu bölüm hiç hesapta olmayan Boksör Hilmi ortaya çıktı, geldiği gibi de gitti, en azından bölüm sonunda tekrar yakalandı ve kaçtığı hapishaneye tekrar konacak. Ana hikayeye bir etkisi yoktu bu hikayenin, evet gerçekçi, elbette, Mahir o kadar çok kişinin rahatını kaçırdı ki, intikam peşine düşenler elbette çıkacak ve seyir bakımından da Orhan'la Mahir'in abi-kardeş ilişkisi bir nebze daha güçlendi fakat bir açıdan da ana hikayede fazla yeri olmayan bir hikaye oldu. Ayaklarının altında buz, kalbi ağzında, can çekişirken, Orhan bir kere bile yakınmadı, ne haline, ne abisine, ne sitem ne şikayet. Helal olsun. Mahir olsa, o da yakınmazdı. Gerçekten mangal yürekliler. İzlerken \"saçmalama ne olur\" dediğim yerler oldu, hem de nasıl. Misal, Mahir Yasin ve Feride'ye niye gerçeği söylemedi? Öğrenselerdi, \"Yoo Mahir, lütfen ısrar etme, Nazif baba hapse girsin, sen suçsuzsun\" mu diyeceklerdi? Bunu diyecek kadar vicdansızlar mıydı? Yine bir klişe gerçekleşti diziler tarihinde. Kahramanımız suçu üstlenir ve susar. Gerçi burada bir ince çizgi de var, gerçeği söylese, Mahir Nazif'in arkasından konuşmuş olacak, gerçekten bunu düşününce de bir şeyler çirkin geliyor his olarak, sanki böyle dese de çocuk çocuk \"Ben yapmadım babam yaptı\" demiş olacak. Yani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık durumu. Şunu da mantıksız buldum. Mahir niye gidip teslim olacağım diye tutturdu? Mehmet Saim kendisi hapisteyken, ailesine ve kendisine daha kolay zarar verebilsin diye mi? Adam artık Mahir'in onu bildiğini, tam karşısında duran düşmanı olduğunu bildiğini biliyor. Mahir! Üstelik amaç adaletse, bu yaptığı adalete de hizmet etmiyor! Sen cankurtaran çağırıldıktan sonra ortadan kaybolsaydın, Mehmet Saim der miydi ki beni Mahir vurdu diye, ya da Nazif vurdu der miydi? Mahir'in anlatacağı bir sürü şey var, ortaya dökülse kokusu yeter, Feride'nin acaba mı demesi yeter, o yüzden Mehmet Saim de susacaktı, düşmanlıkları gizlice, alttan alta sürecekti. Mahir'in gözü Mehmet Saim'in üzerinde olacak, sürekli faka bastırmaya çalışacaktı, Mehmet Saim de ilk fırsatta Mahir'i ayak altından kaldırmaya çalışacaktı. Yani iki taraf da susacaktı. Dolayısıyla Mahir, saçmalama ne olur, diyoruz burada. Gelecek bölümde ne olur? Mehmet Saim diziden çıkarsa yüzleşme olmaz, herşey havada kalır, bir de kahramanların yüreklerinde burukluk olarak. Dolayısıyla seyircinin de. Dolayısıyla Mehmet Saim Belgin'in hamlesinden kurtulur. Keşke o sırada Belgin'i fark etmiş olsa ve iyileşince hatırlasa. Belgin hemşire kılığında yanına geldiğinde, ateşini ölçmek için şak diye avucunu alnına koyduğunda, Mehmet Saim'in irkilip bir gözlerini sıkışı vardı ki, baygınsa da o sırada herhalde kendine gelmiştir. Ben bu yazıyı yazarken 105. Bölüm özeti, fragmanı ve fotoğrafları çıktı. Mehmet Saim uyanmış. Mehmet Saim uyanınca, belki Mahir'in kan verdiğini falan öğrenir, katı kalbi yumuşar, insafa erdeme ahlaka gelir diyordum ama nerdee, Mehmet Saim Bey nasılmış? Bildiğiniz gibi..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-rengarenk-nasil-basardi-273", "text": "Dün, dizinin yayınından önce twitter hesabımda \"Bu akşam #rengarenk başından biraz izleyip şans vermeyi düşünüyorum bakalım. Sararsa başarısı.\" diye yazmıştım. Dizi şansını iyi kullandı, izlemeye başlamamdan kısa süre içinde soru işaretimi silmeyi başardı. Bölüm akıcıydı, olaylar diyaloglar sıkmadan sürükledi. Cevaplar münferit olabilir, doğal olarak. Benim cevaplarım: Öncelikle veteriner doktorumuz Can sakin bir adam. İşte burada bir klişe yıkıldı. Genelde erkek kahramanın pamuk kalbi çok derinlerdedir, bu bölümdeki gibi hemen ortaya çıkmaz. Kızımıza kötü davranır, genel tavır olarak sert, alaycı ve kabadır. Hatta zaman zaman esas kızımızın onu yanlış anlayacağı kadar zalim olabilir. Biz aslını bildiğimiz için kendisine yeterince kızamayız ama gerçeği bilmeyen kızımız kızar, çeker gider, derken geri döner, bir dargınlık bin pişmanlık, iş yılan hikayesine döner. Gelelim 2. cevaba: Mizah. Bir kere Can esprili bir adam. Dizide el şakası tarzı beden esprisi yoktu, sulu komedi de yoktu. Can'ın esprileri daha çok dilsel esprilerdi. Hepsi komik miydi, evet diyemem ama genel olarak eğlenceliydi diyebilirim. Ayrıca dizinin kötü adamlarını ellerinde silahla görüp olayları anlamlandırması, onlarla konuştuğunda aldığı cevapların oluşturduğu durum komedileri, hepsi hem başlı başına hem de zincirleme komikti. 3. cevap: Renk de sakin bir kız. Genelde kadın kahraman da içi dışında, aklından düşünce geçer geçmez filtrelenmeden ağzında, yaygaracı, gürültü patırtıcı, hakkını bağıra çağıra savunucu, her yeri kendisininmiş gibi kolayca işgal ediveren, mülk edinen, haddini bilmez, karışmacı, yorucu, o da erkek karakter gibi aslında iyi ama dışarıdan kavgacı görünen bir karakterdir. Erkek ne kadar içe dönmüş ve kuralcıysa, kız o kadar dışa dönmüş ve kural yıkıcıdır. Bu bölümde ve dahi dizide öyle olmadı. Renk nazik bir kız, çok da konuşmuyor. Bir konuşuyorsa üç yutkunuyor, birçok sözünü içine atıyor, insanlardan kolayca vazgeçemiyor. Bu hikayede de başta biraz mutfaktır, plaktır eşyalardır falan rahat davrandı ama işleri kendisinin yerine başkasının yapmasına alışmış biri için inandırıcı. Onun dışında zaten bir patırtı gürültüsü olmadı. 4. cevap: İzmir. Bir mekanın ve kültürün diziye katkıda bulunması bir genişleme, bir renk, bir oh dedirtmece oluyor, bir fark yaratıyor. Dizi içindeki Zeynep Öğretmen dizisinin ilk sahnesi çekilirken, hani kötü adamların gelip Zeynep Öğretmen'in kaçayazdığı sahnede, yapımcının haklılık payı vardı. Ağızlarına şive oturunca olay renklendi. Öte yandan Renk Duygun haksız mıydı, onun da haklılık payı vardı. Üniversite eğitimi şiveyi düzeltir mi, ayrı konu ama şu var ki her egeli de ege şivesi konuşmuyor. Sonuçta şiveli de iyi oldu. Öyle de olurdu, böyle de oldu. 5. cevap: Dizi içindeki dizi hoş oldu. Yapımcı, yardımcı yönetmen, senarist, oyuncular, menajer vb. arasındaki çatışmalı ilişkilerin yansıtılması. Normalde işin mutfak kısmını ekran önünde görmek büyüyü bozabilir. Gerçi Yalan Dünya bunu gayet güzel yaptı. Artık dizilerde bu daha çok rastlanır oldu, fena da olmuyor. Fakat doz önemli ve Rengarenk'te de dozunda tutulabilmiş. Bir de seyirci de giderek daha bilgili hale geliyor. Sadece dizi sektörü konusunda da değil. Genel anlamda tüketicilik olarak. Farzı misal, astroloji. İlk çağda burç deyince, burcun ne, aslan, oku bakalım bugün için ne yazmış, hadisesinden, orta çağda \"Yükselenin ne?\"ye geçildi, aydınlanma çağında da açılar, gerilemeler, tutulmalar, derken tüketici de terminolojik bir dilin okur yazarı konuşur oldu. Astroloji demişken, Derin'in Renk'e yaptığı analizler süperdi. Bu kız bu işi sadece hobi olarak yapyorsa bu bir kayıptır ve dahi, Derin'e meyilli Can'ın kankası Prof, \"gezegenler ve dizi\" projesi üzerinde biraz daha çalışmalı. Projende ışık var Yiğidim, ama biraz daha gayret. 6. cevap: Veterinerin hayvanlarla, isimlendirilmiş kimliklendirilmiş hayvan ailesiyle olan habitatı hoşuma gitti. Bahçesi, kazları, keçisi, köpeği. Kuşu var mıydı kuşu? Kuşsuz, kaplumbağasız, ne kitapsız ne kedisiz olmaz. Bunlar dışında, bölümde hoşuma giden, ya da dikkatimi celbeden birkaç noktaya da pik yapayım. Ey Can beyimizin ailesi! Yaptığınız ayıptır. Neden elin ünlüsü için, canınız ciğeriniz Can'ınızı kandırayazdınız? Hayır ne geçti elinize, ne umdunuz? Can oğlunuz gerçeği öğreniverirse acep ne olur, hazır gönlü sevmeye durmuşken, ünlü bizi bozar, istemem diyecek diye mi korktunuz? Renk'te de ne yüksek doz pratik zeka varmış, söylemesinler diye Can'ı ayrı ikna etti, kız kardeşini ayrı ikna etti. ikisini birbirine düşürmedi ama birbirine hilelendirdi. Hiç hoş değil Renk. Error. Yine de bizımla mısın nesin. Renk'ın boşandığı kocasını unutamamış annesi Zerrin, nişanlısı Aras ve menajeri Saadet arasındaki arkadaşlık ve diyaloglar, Aras'ın extredeki gizemli harcamayı en iyi savunma saldırıdır diyerek, güven suçlamasıyla püskürtme yöntemine başvurması gibi detaylar da gerçekçi geldi. Yapımcı Zeki Halay genele göre biraz absürd ve karikatür gibi kalıyor. O ekip yönetmen yardımcısı Sedef dışında zaten sirk ekibi gibi. Kostümler, tavırlar. O gruptaki hikayeler sulu komediye kaçmadan bu abartının altında kalmazsa sıkıntı yok."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-romanin-dizilerimiz-hakkinda-dusundurdukleri-927", "text": "Kalburüstü bir hayatı olan, dört çocuklu biyokimyager Sofia'nın doktor kocası tarafından, başka bir kadına aşık olduğu gerekçesiyle terk edilmesi, kocanın çocuklarını görmek için bile eve gelmeyişi, çocuklarının geçimi için hiçbir maddi destekte bulunmayışı karşısında yüz yüze kaldığı yalnızlıkla; evin hizmetçisi Cleo'nun, sevgilisine hamile kaldığını söylediğinde adamın kaçması, onu ve bebeğini yüzünü dağıtmakla tehdit etmesi karşısında yaşadığı yalnızlık temelde aynı aslında. Film bencillik ve sorumsuzluk karşısında içine girdikleri çıkmazla boğuşan bu iki kadının yaşadıklarını anlatırken, bu yalnızlık çerçevesi dışına hiç çıkmadan, mağdurla empati yapmamızı sağlıyor. Bu iki yalnız kadınının, başka bir kurtarcıya gerek duymadan, birbirlerinden de destek alarak ayakta kalmaya çalışmalarını anlatıyor. \"Roma\"nın izlediği bu yol beni, tv dizilerimizde kadın mağduriyetlerini anlatmak için yola çıkıldığı söylenen hikayeler hakkında düşündürdü. Bu konuda ilk akla gelen, hakkında bu yönde en çok da tartışma yaşanan örnek \"Sen Anlat Karadeniz\". Babasının zengin bir adama sattığı, o adam tarafından akla gelebilecek her türlü zulmü gören Nefes'in, oğluyla birlikte kaçış ve kurtulmaya çalışmaya hikayesi Sen Anlat Karadeniz. Hikayenin yaratıcıları tarafından \"bir kadının kahraman oluşu\" olarak tanımlansa ve tüm proje bir kadının şiddet karşısında ayakta kalma mücadelesi olarak tanıtılsa da daha ilk bölümden başlayarak, ona aşık bir erkeğin bir kadını kurtarması, kol kanat germesi ve tüm hayatını kontrol etmesi hikayesi olarak işleniyor. Yani mağduriyeti anlatılacak olan kadın, iyi erkek-kötü erkek sınıflandırılması için kullanılan bir nesneye dönüşüyor adeta. Benzer bir sorunu \"Fatmagül'ün Suçu Ne?\" dizisinde de görmüştük yıllar önce. Tecavüz mağduru Fatmagül, olayın faillerinden biri ya da bir tanığı ile evlendirilmeye mecbur ediliyordu. Yaşadığı bu travmayı atlatmaya çalışması, bir aşk ilişkisi içine sıkıştırılarak romantize ediliyor ve asıl konu olan mağdurun ayağa kalkma mücadelesinden sapılıyordu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ruzgarin-sakladiklari-ne-zaman-ogrenilecek-328", "text": "Geçtiğimiz bölüm, Kutay'ın doğum günü partisine elinde silahla dönüp Rüzgar'a doğrultmasıyla bitmişti. Bu bölüm de aynı sahneyle başladı, Kutay'ın vurulmasıyla da bitti. Kutay intihar konusunda blöf mü yapıyordu, yoksa gerçekten yapacak mıydı, cevabı yok. Rüzgar'ı gerçekten vurmak niyetinde miydi, yoksa sadece korkutmak mı istemişti, ayak kol falan dedi, sakat bırakmayı mı düşündü, kurduğu bir hayal, kendi kendine yaptığı bir konuşma, ya da niyetini söylediği bir kişi yok, o yüzden onu da bilmiyoruz. Sonuçta olaylar böyle gelişti. Bir de Kutay'ın annesi Mualla hastaneye geldiğinde, neler olduğunu soruyor, Tekin de intihara kalkıştığını söylüyor, Mualla da gidip Zeynep'e ve Rüzgar'a kızıyor. Tekin dese ya, \"Kutay Rüzgar'ı vurmaya kalktı\" diye. O zaman kadın mahcup olurdu. Şimdi sanki Kutay mağdurmuş gibi oldu. Muammer, zeytinyağı imalathanesine giren diğer adamın peşinde. Peki neden imalathanesinde bir kamera yok? Malları mülkleri halleri vakitleri yerinde, dahası zeytinyağına gözü gibi bakan bir adam, neden kamera taktırmamış. Geleneksel bir adam olduğu için belki de ama taktırmış olsaydı, polise kamera kayıtlarını verirdi ve adamların yakalanması, gerideki elebaşının ortaya çıkması bakımından da böyle vakit kaybedilmemiş olurdu. Fakat, sabotajcı iki adamdan yakalanını kimyasal zehir katacağı tankın kapağını açmaya çalışmış, açamamıştı, yani Muammer ve çalışanları o bakımdan takdir edilesi. Demek ki bir şekilde ürünlerini iyi korumuş, sağlama almışlar. Kutay omuz civarından vuruldu, hastaneye yattı çıktı, kızlar konuşurken duyup sevgililik oyununu öğrendi. İntikam için zeytinyağı sabotaj suçunu Rüzgar'a iftira attırdı. Rüzgar evinde eski nişanlısı Meltem'in fotoğrafıyla konuşurken \"yapma rüzgar desen, devam et desen, yaklaş ona desen, uzaklaş desen, kalbim kimin için atıyor artık, onu bile bilmiyorum\" dedi, Zeynep'le oyun bitti, gerçekten sevgili oldular. Rüzgar sabotaj yapan ve kaçak olan Erdem'in adamını yakaladı. İmalathanede zeytinyağı tadım etkinliği yapıldı, Muammer etkinliğe katılan selfici Jale'nin Halikarnas Balıkçısı'nın kitabını okuduğunu öğrenince gözleri kamaştı, abayı yaktı, Jale Hanım karakteri diziye dahil oldu. Ayla ile Kemal arasında yakınlaşma level atladı, yakınlaşmaya Neriman şahit oldu. Rüzgar'ın annesi Vahide, Boran İnşaat olarak Kutay'ın babası Erdem'in ortaklık teklifini kabul etti. Rüzgar ve Zeynep köftecidelerken yayık ayranı, piyaz falan sipariş etmiş gelmesini bekler, Rüzgar \"biz buraya köfteci diye geldik, psikolog\" çıktı dediği sıralarda, birbirlerini analiz ederlerken arkada çalan müzikten hoşlandım. Ayla Kemal'e takım elbisesini götürdüğünde, Kemal onu içeri davet edince uzunca bir süre Ayla'ya kal gelmesine, kafasının karışmasına, devrelerinin yanmasına güldüm. Muammer'in de gönlüne aşk düşmesinden hoşlandım. Rüzgar ve Zeynep'ten itiraflar gelmesine ve sevgililik oyununun gerçeğe dönüşmesine memnun oldum. Vahide, Erdem'e 5 milyon TL ön ödeme yapmayı kabul etti. İşin aslı Kutay olsun, Erdem olsun, pek doğru dürüst tipler değiller ama yine de tefeciden kurtulmalarına sevindim. Tefeciye ne kadar borçları vardı hatırlamıyorum ama ödemişlerdir üstüne de para kalmıştır herhalde. Böylece Kutay'ın üzerindeki Zeynep'le barış, sonra koyunu satması için ikna et maraton planının gerçekleştirilmesine de gerek kalmadı. Kutay şimdi Zeynep'e kafayı taktı ama en azından üzerinden babasının baskısı kalkmış olur herhalde. Vahide'nin neden koy projesini kardeşinin bile bilmesini istememesini bir yere koyamadım. Kemal bunu öğrenince bozulmayacak mı. Neden bu gizlilik, neden."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ruzgarla-evlenir-misin-317", "text": "Geçen bölüm Rüzgar'ın Zeynep'e diz çöküp evlenme teklifi etmesiyle sonlanmıştı. Rüzgar'ın, Kutay dengesizi Zeynep'ten vazgeçsin diye yapmış olduğunun ortaya çıktığı bu eylem işe yaradı, Kutay İstanbul'a dönmeye karar verdi. Ya da silahla ilgili o kararı aldı. Yani arada bir karar değişikliği mi oldu, orası belli olmadı. Babasında gördü ilk kez silahı. Babası da iş hayatındaki bütün başarısızlığı Kutay'a yüklüyor. Tamam tefeciden Kutay'ın ısrarıyla borç almışlar ve şu anda Kutay'ın hiç umrunda değil ne tefeciler ne de şirketin borcu ve adam da sonuçta tehdit ediliyor ama nihayetinde tefeciden niye borç almışlar, demek ki Teoman'ın bizzat kendisi işleri pek de iyi idare edememiş. \"Senin nefes alman bile israf\" dedi adam oğluna, isterse boş olsun, isterse emniyeti kapalıymış olsun, adam oğlunun başına siha dayadı yahu. Kazalar nasıl oluyor. Bu adamın oğlu olmak da Kutay'ın talihi ya da talihsizliği. Bu evlenme teklifi Zeynep'te infiale yol açtı. Tüm bölüm de böyle sürdü. Zeynep'le Rüzgar arasındaki gerginliği anlamsız buldum. Zeynep habire iyilik istediği ve defalarca karşılık bulduğu birine karşı yeterince teveccüh hissetmiyor. Üstelik tartışma sonrasında Rüzgar geldi evlerine, Zeynep yanından geçti ama Rüzgar'a bir \"Merhaba\" bile demedi. Üstelik Rüzgar bu yardımları karşılıksız yapıyor. Sahi hani para ödeyeceklerdi, ne oldu o durum, ödediler mi? Zeynep'in dedesinin dağ evine gittiği akşam da o yağmurda çocuk gelmiş yardıma, hala sen dön, diyor. Etraf çamur, yağmur sağanak, tahminen rakım da yüksek, yani \"gel sen de bir kurulan\" diyeceğine, tutturdu \"dön de dön\". Rüzgar kendiliğinden onlara gitti, bir ihtiyacınız var mı diye, şu ince düşünceliliğe bakar mısın. Bu ailenin Rüzgar'a gösterdiği yakınlık onunkinin yanında gerçekten az. Dede Muammer istisna. Gerçi Ayla da nispeten sıcak da dede Muammer başka. Dayı deyince, Kemal çok hızlı çıktı. Ben teyzoştan pasif ataklar tübelekler bekliyordum ama Kemal doğrudan sonuca gitti. Böylece medeni hal durumuna öğrenmiş olduk. Miğir evliymiş ve karısı da tam olarak nerede belli değil. Avukatından boşanma işlemini hızlandırmasını istedi. Demek ki daha önce... neymiş? Dava açılmamış mı, açılmış mı? Açmış zamana mı bırakmışlar? Kendi kendine olursa olur, olmazsa acelesi yokmu demişler? :)) Dizi, önceki diziler gibi olacaksa, büyük ihtimalle Kemal kolay boşanamayacak, hatta şu andaki karısı da Foça'ya gelip Ayla'nın karşısına dikilip onu kocasını çalmakla suçlayacaktır. Ayla \"Güven güven\" derken gözü yaşaran Kemal de güven sağlamak için uğraşıp duracak herhalde. Kemal deyince, Kemal Başatan Foça'da bir mimarlık ofisi açtı, Başatan Mimarlık. Neden halizazhırda çalıştığı \"Boran Mimarlık\"ın bir ofisi olarak açmadı? Kutay'ın anne babası Kemal Başatan kimdir, işimize yarar mı, açılışına gitmeye değer mi diye aralarında konuştular. Orada da asıl büyük balık yani Vahide Boran'la tanıştılar. Peki Kemal'le Vahide'nin kardeş olduğunu bilmiyorlar mı? Anlaşılan bilmiyorlar. Halbuki Foça küçük yer, bunu öğrenmeleri zor olmazdı. Sonrasında Teoman hiç vakit kaybetmeden harekete geçti ve koya yapılacak marina için Vahide'lere ortaklık önerdi. Peki Vahidelerin bu koy için ingiliz firmanın teklifi geri çektiği ya da şart koştuğu bilgisine ulaşmak zor mu olacak? Hiç sanmıyorum. Öyleyse? Vahide aldanıp da ortaklığa he deyiverirse, Boran Mimarlık şimdiki konumuna şansla gelmiştir demektir. Gerçi ne nasip kısmet değil ki. Foça deyince, Foça ne güzel bir yer. Denizi, denizin rengi, yeşillikler. Özellikle hem Zeynep'lerin hem Kutay'ların evleri çok güzel. Denize biraz uzak ama onca geniş yeşil arazi bağ bahçe içinde geniş evler bir de deniz kıyısında olsun, olmaz değil ama zor. Dizide en hoşuma giden şeylerden biri bu. Foça'nın doğası ve mimarisi. Mekanlar konusundaki seçimleri yüzünden diziyi ayrıca tebrik ediyorum. böyle bir bir dökünce Hale yanlış değil doğru yaptı sonucu çıkıyor sanki. Yine de çok yakın olduğun birinden bir başkası için bir şeyler gizlemekte de ilişkiye mesafe veren, bozan bir şeyler var sanki. Hayat. Bu arada birkaç gün önceki \"seviyor sevmiyor\" yazımda Neşe'nin yaptığı dedektifliğin bana Sherlock Holmes'u hatırlattığını bir de yanına Gazi'yi alsa, Holmes ve Watson ikilisi olarak çalışabileceklerini yazmıştım. Rüzgarın Kalbi'nin bu bölümünde de Muammer dede ve evin kayhası Sadık ikilisi zeytinyağı imalathanesini basan adamın robot resmini çizdirmenin peşine düştüklerinde, Don Kişot ve Sanço Panza'ya hatırlattılar. Hazır yukarıda Yel değirmeni de var. Daha ne. İşin şaka şübeleği gerçeği bir yana, Muammer karakolda robot resmi çizdirip sonra benzetemedi ya aklıma şu geldi. Hani dijital surat yapma oyunları var, yüz biçiminden saçınıa kaşına burnuna çenesine kadar envai çeşit içinden şunu bunu alıp yüz yapıyorsun. İşte Muammer diyor ki saçları aşağı inikti, ama kabarık mı inikti yapışık mı inikti, saçlar bitişik miydi, tutam tumam mıydı, işte bunları seçenekler arasından \"Hah bu\" deyip seçebilse, robot resim de sonuçta belki şıp diye benzeyecekti. Yani böyle yapılabilir diye bir fikir aklıma geldi.. Gerçi robot resmin elle de çizildiğini sanmıyorum bu devirde. Devir deyince, bölümün finalinde Kutay Rüzgar'a silah çekti. Yeni bölüm fragmanına göre Zeynep devreye girip bunu önlüyor ama bu kez Kutay intihara kalkışınca Rüzgar devreye giriyor. O sırada silah patlıyor. Sanırım Rüzgar vuruldu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sanemin-kiskancliklari-yuzumuzu-guldurdu-787", "text": "Erkenci Kuş'un ikinci bölümü için \"temposu düşse de reytinglerini arttırdı\" diye yazmıştım. Bu hafta ilk yarıda biraz sıkıldım ama Sanem'in kıskançlıkları ve Can'ın bunu fark edişleri üzerine kurulu ikinci yarı keyifliydi. Leyla'nın ajan suçlamasıyla şaibede kalması fazla uzamadan iş yerine dönmesi de iyi oldu. Genel olarak dizide yamuk yola sapmış kardeş Emre'yle Sanem'in diyalogları olsun, mahalle sahneleri olsun, daha yüksek mizah potansiyeline sahip ama bir yerde takılıp kalıyor. Bu sorunun yaşanmadığı başka yerler var mesela: Ofiste Ceycey'in hızı rakipsiz yanar dönerliği, acımasız dobralığı ve Güliz'in herkes hakkında bilgi sahibi olup anlatma hevesi... Reytinglere gelince, ikinci bölüme göre Total ve AB grubunda biraz gerileme var ama 7 barajı korunmuş durumda, ABC1'de ise artış var ama hala 6'lı bantta. Yine de \"Erkenci Kuş\" şu anda yazın flash işi. Aldığı reyting kış sezonu dizilerinin reyting düzeyinde. Tabii bunda rekabetin az oluşunun da etkisi var: Akşamın diğer dizisi \"Hayati ve Diğerleri\" zaten PT2 (22:30) yayın kuşağında yayınlandı ve gelecek hafta da final yapıyor. Bununla birlikte önümüzdeki hafta Trt1'in iki yeni dizisi, \"Ege'nin Hamsisi\" ve \"Elimi Bırakma\" başlıyor. Özelikle \"Elimi Bırakma\"ya \"Fazilet Hanım ve Kızları\" dizisiyle geniş bir hayran kitlesi edinmiş Alp Navruz'un yeni projesi olması sebebiyle sosyal medyada beklenti büyük ama \"Erkenci Kuş\"u tahtından indirebileceğine çok ihtimal vermiyorum, yine de belli olmaz. Geçmişte masallar vardı, şimdi diziler var. Dizilerimiz genellikle \"Külkedisi\" masalına benziyor. Şahsen benim ilk dinlediğim ve en sevdiğim masal \"Pamuk Prenses\" masalıydı ama dünya çapında en meşhur masal Külkedisi Sinderella zaten. Masallarda genelde özne kadındır, bu kadına kötülük eden de diğer kadınlardır. Külkedisi'nde üvey anne ve kızkardeşler, Pamuk Prenses'te de üvey anne. Külkedisi'nde üvey kızkardeşler ülkenin prensiyle evlenmek hırsındadırlar, Pamuk Prenses'te üvey annenin \"en güzel olma\" hırsı vardır. Başroldeki masal kahramanımız biraz iyiliğinin, biraz güzelliğinin ama en çok da karşısına iyi insanların çıkmasının etkisiyle sonunda kötülüklerden kurtulur, hak ettiği aşka ve zenginliğe kavuşur. Bunu diziye uyarlarsak, Sanem annesinin ve ablasının bastırmasıyla güvenli dünyasından çıkmak zorunda bırakılır. Bu bakımdan \"kötüler\" ateşleyici unsur olarak, \"iyi\"nin gelişmesine hizmet etmiş olurlar, fakat bu da başka bir konu. \"İyi\" kızımızın en önemli özelliği doğallığıdır. Kimseye özenmemesi, kendisi gibi olmasıdır. Klişe dediğimiz birçok dizide kadın karakterin en belirgin özelliği bu oluyor. Hikaye yazarları bu konuda haksız sayılmazlar, doğal ve özgün olmak önemli. Fakat bu erkekler için de geçerli. Yakın zamana kadar birçok erkek Burak Özçivit'e benziyordu. Şimdi bir de hipster tarzı çıktı. Herkes hoş ama ayırdedilemeyecek kadar aynı görünüyor. Yine hikaye yazarları masalların kötü kadınlarının rolünü kariyerlerinde başarılı olma hırsındaki kadınlara yüklemiş durumda. Bu tutumda da haklılık payı var, birbirlerinin ayaklarını kaydırmaya çalışan kadınlar var ama bu erkekler arasında da yok mu... Bir de kendini beğendirmesi gereken cins kadın taraf oluyor genelde dizilerde. Halbuki masallarda prensler alabildiğine pasif, alabildiğine silik, hikayenin ancak sonunda ortaya çıkıyorlar. Erkenci Kuş'un 4. bölümüne sayılı günler kaldı. Yeni bölümün iki fragmanı da komik sahneler vadediyor. Fragmanlarda en çok, Sanem'in kırmızı iş tulumu ve baretiyle ayağı kayıp düşerken, Can onu tuttuktan sonra \"indirebilirsiniz tabii\" derkenki jestlerine, Ceycey'in Sanem'in kafa kadar tektaş yüzüğünü gördüğünde JRR. Tolkien'in \"Yüzüklerin Efendisi\" roman üçlemesinden aynı isimle uyarlanmış filmdeki tuhaf varlıklardan biri olan Gollum'a ithafen \"\"Kıymetlimiss bu\" deyişine, Güliz \"Arkadaşlar Sanem evlenmek üzere!\" diye ofise bağırdığında Sanem'in alkış tutuşuna, Can'ın Leyla'ya \"Teftişi baltalamaya çalışacaktır\" demesinden hemen sonra Emre'nin Sanem'e \"Teftişi baltalamanı istiyorum\" demesi kurgusuna güldüm. Emre burada bana, Şirinler çizgi filmindeki Şirinler'e sürekli kötülülük yapmak isteyen ama bir türlü beceremeyen Gargamel'i hatırlattı. Can Divit her zamanki gibi kibar, karizmatik ve ateşte. İkinci bölümdeki penyesinin mavi rengi çok güzeldi ama fazla uzundu, bu bölümdeki kostümleri daha hoş görünüyor. Ayrıca İtalyanca konuşuyor olması da Can Yaman'ın İtalyan takipçilerini şimdiden sevindirmişe benziyor. Fragmanlara göre dizinin bu bölümüne ajansın 'İtalyan iş ortağı' rolüyle Özgür Özberk konuk olacak. Kendisi ekrana yakıştırdığım, dizilerde daha çok görmek istediğim bir oyuncu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sarp-halise-karsi-bir-klise-yikti-94", "text": "Maral'ın 4. bölümü Sarp'ın Rus ajanı havalı Yaman'la bir binada koridor koridor yürümesiyle başladı. Geçen bölüm ortaya çıkan gizem kısmen çözüldü. Sarp'a işbirliği teklifinde bulunan Peker Moda Evi sahibi İnci Peker'miş. Böyle olunca o tuhaf kılığı da biraz olsun anlaşılır oldu. Geçen bölüm olduğu gibi bu bölüm de kritik bir durumla bitti: Sarp Yaman'a telefonda Halis'in oğlu Oytun'un kumar bağımlısı olduğunu söylerken Canan duydu. 5. Bölüm fragmanından da belli olduğu üzere, Canan bu konunun üzerine gidecek, bakalım Sarp nasıl geçiştirecek. Sarp Yaman'ın patronu ve Peker Moda evinin sahibi İnci Peker'in Luna'ya karşı işbirliği teklifini kabul etti ve Halis'in güvenini kazanını kazanmak ve işbirliğine faydalı bilgi sızdırmak üzere harekete geçti. Bu arada Maral, işi bırakmadığı için Sarp'ın gücendiğini anladı ve ona kek yaptı. Fakat bu jestini Sarp tersledi. Halis'i terketmeye kalkan Deniz'i, Halis kalmaya ikna etti: Deniz Luna'da pazarlama ve iletişim direktörü oldu. Luna'da yeni sezon kataloğu için Yedikule'de çekim yapılmasına karar verildi. Katalog mankeni Alara başta Maral'a zorluk çıkarttı. Fakat Maral'ın tavrı sayesinde yumuşadı ve başarılı bir çekim gerçekleşti. Maral Alara'nın bulumia hastası olduğunu öğrendi. Sarp Halis Bey'in oğlu Oytun'la ilgili bir sırrını öğrendi. Yaman'a söylerken Canan duydu. Sarp'la Taso'nun arkadaşlıklarının geçmişini öğrendik. 17 yıldır arkadaşmışlar. Birlikte taso oynamışlar. Oyunda Tahsin'in kazandığı taso'yu Sarp hala saklıyormuş. Tahsin gözlükleri yüzünden arkadaş çevresinde itilip kakılırken Sarp ona yakınlık göstermiş. O günden beri de hiç ayrılmamışlar. Alara'nın hikayesini de biraz öğrendik. Zayıf kalamama korkusu yüzünden bulumia hastası olmuş. Oytun'un kumar alışkanlığı olduğunu ve Paris'e bu yüzden gittiğini öğrendik. Halis'le Sarp'ın annesi Niüfer nasıl tanıştı yine öğrenmedik. Deniz'le Benan'ın ilişkisi ne, nereden tanışıyorlar, bunu da henüz öğrenmedik. Benan sırf işe aldırdı diye Deniz'in kuklası olduysa, bitmek bilmez bir yük almış üzerine. Deniz'in itip kakması bitmiyor çünkü Benan'ı. Bu bölümde Halis Sarp'a \"Hiç mi aile terbiyesi almadın evladım, yok mu anan baban senin\" diye bağırınca bir dizi/film klişesinin yıkılmasından memnun kaldım. Nedir o klişe? Bu ağır lokmayı işiten kahramanımız susar kalır, çünkü laf çok acıdır. Düşmanı ansızın kalenin önünden çekilmiş, tüm meydanı ona bırakmıştır. Fakat gururluyuzdur ve intikamımızı sonra almak üzere golümüzü atmaz, arkamızı döner gideriz. Yani bir şey değişmez. Ama bu kez böyle olmadı. Sarp da Halis'e bağırdı, babam yok, ne yapayım, yok dedi. Gol, gol! Bir de Sarp'ın çabaları sayesinde Halis'i daha yakından tanımaktan memnun kaldım. Baştan çizilen portreye göre, Sarp'ın annesi Nilüfer ne bulmuş bu asabi, tatsız adamda diyordum ama içinden zeki, enerjik, cevval, mizah duygusu olan, hafif de duygusal bir adam çıktı. Nasıl ki Maral iş ortamında yaşadığı sorunlarla, şu anda yönetici durumunda olan, ya da bir, birkaç çalışma arkadaşından sorumlu olan birileri için bir örnek teşkil edebiliyorsa, Halis de bu konuda faydalı bir profil çiziyor gibi. Tabii ki çok detaylı değil ama bir çok yetişkin dizisinde ne iş yaptığını anlayamadığımız büyük iş adamlarının aksine Halis daha kanlı canlı, küçük büyük bir sürü iş sorunuyla uğraşmak zorunda kalan bir yöneticiyi canlandırıyor. Bravo Maral, bravo Halis diyorum. Ben yine bir klişe olarak, bu Luna delisi Deniz, para için mi, Luna için mi Halis'le evlendi diye dşünüyordum. Sevdiğine ihtimal vermiyordum. Zaten Luna sebebiyle Halis'ten de boşanmaya karar vermişti. Bu da bir delil olmuştu. Fakat Sarp Halis'e kitaplı kütüphaneli pasta getirdiğinde Deniz ve Halis koklaşıyorlardı. Sonrasında da Deniz'i Halis'e karşı zoraki değil ilgili buldum. Önceki fikrime \"Acaba?\" dedim. Halis'in pastanın adını sorduğu ve Sarp'ın da Nilüfer dediğinde Halis'in suratında o ifadenin belirdiği an. Sarp Maral'a \"Sayende önceliklerimi hatırladım \" atarı yaptı, Maral Sarp'ı Alara'dan kıskanınca Sarp'a atar yaptı. Alara Maral'a önce kaprisli manken sonra dönek patron atarları yaptı. Maral Alara'ya \"sözleşmeni sonlandırma\" atarı yaptı. Deniz Halis'e terketme atarı yaptı, \"Makas Canan\" Maral'a Alara'yı idare edememişsin atarı yaptı, Halis Oytun'a işin başında durma ve Kaan arkadaşla buluşmama atarı yaptı. Aslı Taso'ya git başımdan atarı yaptı. Taso Sarp'a \"hani dosttuk\" atarı yaptı. Benan atar yapmadı ama sinsilik yaptı. Bu durumda birkaç atar, biraz sinsilikle en çok golü yine Maral'cık yemiş görünüyor. Ama Maral'ın yöneticilikte palazlandığı ve atar yemekten çok atarlandığı bölümler de gelecek herhalde. Bölüm Canan'ın Sarp'ın konuşmasını duymasıyla bitti. 5. Bölüm fragmanını izledim, fazla bir şey ifade etmedi. Canan Sarp'a duyduğunun hesabını soruyor, anlaşılan Sarp da inkar ediyor. Halis de yanlarında. Kime inanır, Canan'a elbette ki. Üstelik daha yeni söylemiş Oytun'un durumunu Sarp'a. Üst üste gelince şüphelenmezse tuhaf. Sonra Oytun Maral'a hamle yapıyor, Sarp kıskanıyor. Alara Maral'ı kıskandırmaya çalışıyor, iyi ki Maral bunun sebebinin farkında. Farkında ama böyle olması iyi mi oldu yani? Tamam Alara baştan beri yanlış davrandı, fakat sonra Maral onun da kalbine girmeyi başarmıştı. Deniz'in gazına gelen Canan'ın gazına geldi ve ne güzel yapıp ettiği özel inşaatı yıktı geçti. Canan da kendi konuşurken tecrübe konuşuyor sanıyor ama Deniz'in gazına gelmesi de amatörce oldu. Üstelik yöneticilik türlü türlüdür. Kimi kendinden korkutur, kimi Maral gibi kendini sevdirir. Kriz zamanında korkulan değil, sadakatle sevilen yönetici daha kolay krizin içinden çıkar. Bu bakımdan Maral hata yapsa da pes etmedikçe, nihayetinde kendine özgü yönetme yöntemini bulacak herhalde. Maral'a bu yakışır. Oytun'un hikayesi diye bir şey geçiyor bir de fragmanda. Gelecek bölümün krizi de bu olacak gibi görünüyor. Maral yardımseverliğiyle Oytun'a yardım edebilir ve bu onları yakınlaştırırken, hiç istemediği şekilde Sarp'ı yine kendi kazdığı kuyuya düşürebilir. Beklenip görülecek. Sarp Yaman'ın patronu ve Peker Moda evinin sahibi İnci Peker'in Luna'ya karşı işbirliği teklifini kabul etti ve Halis'in güvenini kazanını kazanmak ve işbirliğine faydalı bilgi sızdırmak üzere harekete geçti. Bu arada Maral, işi bırakmadığı için Sarp'ın gücendiğini anladı ve ona kek yaptı. Fakat bu jestini Sarp tersledi. Halis'i terketmeye kalkan Deniz'i, Halis kalmaya ikna etti: Deniz Luna'da pazarlama ve iletişim direktörü oldu. Luna'da yeni sezon kataloğu için Yedikule'de çekim yapılmasına karar verildi. Katalog mankeni Alara başta Maral'a zorluk çıkarttı. Fakat Maral'ın tavrı sayesinde yumuşadı ve başarılı bir çekim gerçekleşti. Maral Alara'nın bulumia hastası olduğunu öğrendi. Sarp Halis Bey'in oğlu Oytun'la ilgili bir sırrını öğrendi. Yaman'a söylerken Canan duydu. Sarp'la Taso'nun arkadaşlıklarının geçmişini öğrendik. 17 yıldır arkadaşmışlar. Birlikte taso oynamışlar. Oyunda Tahsin'in kazandığı taso'yu Sarp hala saklıyormuş. Tahsin gözlükleri yüzünden arkadaş çevresinde itilip kakılırken Sarp ona yakınlık göstermiş. O günden beri de hiç ayrılmamışlar. Alara'nın hikayesini de biraz öğrendik. Zayıf kalamama korkusu yüzünden bulumia hastası olmuş. Oytun'un kumar alışkanlığı olduğunu ve Paris'e bu yüzden gittiğini öğrendik. Ben yine bir klişe olarak, bu Luna delisi Deniz, para için mi, Luna için mi Halis'le evlendi diye dşünüyordum. Sevdiğine ihtimal vermiyordum. Zaten Luna sebebiyle Halis'ten de boşanmaya karar vermişti. Bu da bir delil olmuştu. Fakat Sarp Halis'e kitaplı kütüphaneli pasta getirdiğinde Deniz ve Halis koklaşıyorlardı. Sonrasında da Deniz'i Halis'e karşı zoraki değil ilgili buldum. Önceki fikrime \"Acaba?\" dedim. Halis'in pastanın adını sorduğu ve Sarp'ın da Nilüfer dediğinde Halis'in suratında o ifadenin belirdiği an. Sarp Maral'a \"Sayende önceliklerimi hatırladım \" atarı yaptı, Maral Sarp'ı Alara'dan kıskanınca Sarp'a atar yaptı. Alara Maral'a önce kaprisli manken sonra dönek patron atarları yaptı. Maral Alara'ya \"sözleşmeni sonlandırma\" atarı yaptı. Deniz Halis'e terketme atarı yaptı, \"Makas Canan\" Maral'a Alara'yı idare edememişsin atarı yaptı, Halis Oytun'a işin başında durma ve Kaan arkadaşla buluşmama atarı yaptı. Aslı Taso'ya git başımdan atarı yaptı. Taso Sarp'a \"hani dosttuk\" atarı yaptı. Benan atar yapmadı ama sinsilik yaptı. Bu durumda birkaç atar, biraz sinsilikle en çok golü yine Maral'cık yemiş görünüyor. Ama Maral'ın yöneticilikte palazlandığı ve atar yemekten çok atarlandığı bölümler de gelecek herhalde. Bölüm Canan'ın Sarp'ın konuşmasını duymasıyla bitti. 5. Bölüm fragmanını izledim, fazla bir şey ifade etmedi. Canan Sarp'a duyduğunun hesabını soruyor, anlaşılan Sarp da inkar ediyor. Halis de yanlarında. Kime inanır, Canan'a elbette ki. Üstelik daha yeni söylemiş Oytun'un durumunu Sarp'a. Üst üste gelince şüphelenmezse tuhaf. Sonra Oytun Maral'a hamle yapıyor, Sarp kıskanıyor. Alara Maral'ı kıskandırmaya çalışıyor, iyi ki Maral bunun sebebinin farkında. Farkında ama böyle olması iyi mi oldu yani? Tamam Alara baştan beri yanlış davrandı, fakat sonra Maral onun da kalbine girmeyi başarmıştı. Deniz'in gazına gelen Canan'ın gazına geldi ve ne güzel yapıp ettiği özel inşaatı yıktı geçti. Canan da kendi konuşurken tecrübe konuşuyor sanıyor ama Deniz'in gazına gelmesi de amatörce oldu. Üstelik yöneticilik türlü türlüdür. Kimi kendinden korkutur, kimi Maral gibi kendini sevdirir. Kriz zamanında korkulan değil, sadakatle sevilen yönetici daha kolay krizin içinden çıkar. Bu bakımdan Maral hata yapsa da pes etmedikçe, nihayetinde kendine özgü yönetme yöntemini bulacak herhalde. Maral'a bu yakışır. Oytun'un hikayesi diye bir şey geçiyor bir de fragmanda. Gelecek bölümün krizi de bu olacak gibi görünüyor. Maral yardımseverliğiyle Oytun'a yardım edebilir ve bu onları yakınlaştırırken, hiç istemediği şekilde Sarp'ı yine kendi kazdığı kuyuya düşürebilir. Beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sarpin-sirri-87", "text": "Maral hırsızlık krizini kendi yöntemiyle çözdü, Sarp'ın babası kim belli oldu, Halis Bey 'in oğlu, Arya'nın kardeşi Oytun Fransa'dan geldi, Arya Amerika'ya gitti. Bölüm 1 gece, 1 günde geçti. Sarp'ın geçmişine geri dönüşlerle de zamanda açılmalar yaptı. Hırsızlığın olduğu akşam Halis Bey Maral'a ertesi sabah kendisine, işten çıkarılacak bir isimle gelmesini söyledi. Burada kritik bir yer vardı. Maral sadece bir yönetici değil, bir lider gibi davranarak, kendisinden bekleneni yapmadı, başka bir şey yaptı, bizzat dediği gibi, kendisinden bekleneni değil, daha iyisini verdi. Bugün Maral'ın bilfiil çalıştığı, resmen işteki ilk günü oldu. Çözülen gizemler: Sarp'ın babasının kim olduğunu bu bölüm öğrendik. Halis Bey çıktı. Arya'nın babası, Luna'nın sahibi. Sarp'ın annesi Nilüfer bu bölüm daha da sinir etti beni. O Sarp'ı avutacağı yerde, Sarp annesini idare ediyor sürekli. Sarp 24 yaşına gelmiş, Nilüfer hanım hala ona babasını söylememiş. Gerekçesi de şu: Ben o adamın adını bile duymak istemiyorum. Sonunda Sarp kendisi öğrenmiş. Yani Nilüfer hanım bencilce davranıyor. Sarp sadece babasına kızmakta haksız, ama bu konuda Sarp da haksız bulunacak en son kişi. Gizemi sürenler: Bu bölümde de Deniz'le Benan arasındaki ilişkiyi çözemedik. Ama bir şeyler ortaya çıktı: Benan'ı Luna'ya Deniz aldırmış. Yurt dışında okuduğunu şeklinde yalan da söyleyerek. Bundan amacı Benan'ın Arya'yı Luna'dan uzaklaştırmasını sağlamakmış. Benan bunu yapamadı. Deniz Benan ve Arya'nın bir çocuğu olacağını bilmiyor galiba, anlaşılan Benan'la çok yakın da değiller. Benan da Arya'yı hiç merak bile etmiyor, o da enteresan bir tip. Arya da gittikten sonra Luna'daki durumu şu anda etkisiz eleman gibi. Bakalım kendisini daha aktif bir şekilde görecek miyiz. Bu arada Sarp ve Taso malları niye çaldılar, o belli oldu, Halis'e zarar vermek için, peki birilerine faydalı olmak için mi, o kadar malı ne yaptılar, götürüp çöpe mi attılar belli değil. satmaya kalkışırlarsa yakalanma riskleri de var. Bu 60 bin Tl'lik mal mevzusu kapanmadı, ileri bölümlerde tekrar karşımıza çıkabilir. Gelelim romantizme: Sarp'a rakip geldi. Bu bölüm diziye, Kaçak Gelinler dizisinden tanıdığımız Fırat Altunmeşe, Oytun rolünde katıldı. Maral Sarp ve Oytun arasında kalacak gibi. Maral'in kalbi Sarp'ta, o konuda bir kafa karışıklığımız yok da, Oytun ve Sarp Maral için karşı karşıya gelecekler gibi. Oytun hem zeki hem iyi kalpli birine benziyor. Dizinin serseri aşığı, kötü çocuğu Sarp, efendi aşığı, düzgün oğlanı da Oytun olacak gibi. Tabii kıskançlık sadece Sarp'ın bahtına düşmeyecek. Başka bir taraftan Maral'a da rakip geliyor. Luna'ya stilist olarak giren kız. Aşk üçgenleri ikilenecek. Bu arada Maral Sarp'ın buluşma yerine gittiğini bilmiyor, aslında geçen bölüm şüphelenmişti ama Luna'ya daha çok önem veriyor, bu konuyu fazla da düşünmedi. Aslında bu da bende biraz şaşkınlık yarattı. Sarp da geleceğim dememişti ama Maral'ın kendisine verdiği önemi ölçmesi için bir sonuç oldu bu. İyi de olmadı. Bu bölüm nihayet Maral'ın babannesini biraz daha fazla gördük. Maral'ın başı dertteyken, Sindrella'nın beyaz saçlı tonton peri annesi gibi elinde sihirli değnek benzeri nazarlıkla geldi, krizin çözülmesi için marifetini de sergiledi. Sindrella'da kabaklar kupa araba olmuştu, burada peri anne kendini dönüştürüp, Dubai Prensesi oldu. İyi ki Dubai diye bir yer var, yoksa ne yapacaktı bunca insan. Bölümün jeneriğinde Türkü Turan için konuk oyuncu yazmıştı ve son sahneye kadar ortada görünmeyince, Maral'a mesaj atanın Arya olacağını tahmin ettim. Arya başta Maral'dan sadece birkaç gün için Luna'nın başına geçmesini istemişti. Şimdi bu süreyi bebeğin doğumuna kadar uzattı. Bebeğini doğurmak üzere Amerika'ya gideceğini söyledi ve ismini de Maral koyacağını söyledi, Maral'ın eline de pembe bir patik tutuşturdu. Güzel bir kareydi. Bu durumda Arya bir altı ay daha yok. Arya'nın dönüşünü açık bırakmaları iyi olmuş. Arya ile Maral arasında özel bir bağ var, o yüzden diziden temelli çıkacağını sanmıyorum. Belki de 2. sezon Luna, Arya'nın bebeğiyle şenlenir, bebek koleksiyonu falan üretirler, ortalık şenlenir. Gelecek bölümde ne bekliyoruz: 3. Bölüm fragmanına göre Deniz, Halis Feyman'ı terk ediyor. Herhalde bu geçici bir veda, beklenip görülecek. Maral ve Sarp arasında buzlanmalar. Maral'ın işte arada kalmaları. Hayallerini kanat yapıp uçmayı öğrenirken, Maral'ı yine zor bir bölüm bekliyor :) 1001 Tv."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-satranc-tahtasinda-iki-beyaz-vezir-954", "text": "Ne Kaan'ın ne Cihangir'in Halka'ya katılmak, sağlayacağı güçten faydalanmak gibi arzuları yoktu aslında. Her ikisinin de tek amacı kendilerinden saklanan sırları ve sorularının cevaplarını öğrenebilmek için Vekilharç'a ulaşmak ve yüzleşmekti. Sorularının cevaplarını almaya çalıştıkları Terzi, onları Vekilharç'a yönlendirmişti. Bu soygun hikayesinin ardından bölümün sonunda gerçekleşen, Cihangir ve Kaan'ı her şeyin merkezine alacak, olayların seyrini değiştiricek bu anahtar gelişmesi, şu ana dek üzerinde fazla durmadığım bir konuyu fark etmeme, daha doğrusu sorular sormama neden oldu. Anahtar işlemi nasıl yürüyor? Bu anahtarlar, Halka kurulurken Cengizhan tarafından birlikte kurduğu kabadayılara dağıtılmış. Bu kabadayılardan zaman içinde ölenler olmuş. Kalanlar İlhan, İskender, Cabbar ve Nadir. Cabbar öldürüldüğü için anahtarın biri iptal oldu. Sahipleri, yaşarken anahtarı birine devredebiliyorlar. Nadir, Kaan'a devretti. Bu anahtarlar, Halka'nın gizliliğini sürdürebilmek ve güvenliğini sağlamak için iletişim aracı olarak kullanılıyor. Anahtar aracılığıyla gerçekleştirilen gizli toplantılara, kendileri çağırılırsa ancak bu 3 anahtar sahibi katılabiliyor. İşin anlaşılmayan kısmı, Halka örgütünün geri kalanıyla iletişimin nasıl sağlandığı. Çağatay'ın kendisini tanıtma toplantısında gördük ki, Halka'yla çalışan ve Halka'nın yeni lideriyle tanışma konumunda olan onlarca insan var. Peki bunlar anahtar sahibi olmadıklarına göre Vekilharç onlarla nasıl iletişim kurup iş verebiliyor. Yok, çok da tedbir almadan, kolayca buluşulup konuşulabiliyorsa anahtar seremonisine ne gerek var? Bu gizli toplantılarda da altı üstü konuşulan kimin hangi işi alacağı, kimin kime borcu olduğu ile ilgili neredeyse gündelik konular.. Anahtarın sadece 3 kişide olduğunu ve aynı zamanda örgütün onlarca önemli üyesinin olduğunu biliyor olmasak kafa karıştırıcı bir durum olmayacaktı aslında. Böyle bir örgütün kendi gizlilik önlemlerini alması ve böyle bir yola başvurması çok makul. Yetimhane konusunun Halka için henüz çözemediğimiz bir önemi var. Bu yetim çocuklar okulunun eski bir fotoğrafını Terzi de kendi evinde saklıyordu, tıpkı Kemal Berkes gibi. Terzi'nin yetim olmadığını, anne ve babasının olduğunu biliyoruz. Enteresan bir şekilde Çağatay ve Vekilharç arasındaki az önce söz ettiğim konuşmada Bahar'ın amiri Cemal Sandıkçı'nın da yetimhanede büyüdüğünü öğrendik. Ama Cemal ve Kemal arasındaki bağlantının bu olduğuna dair bir bilgimiz yok henüz. Cemal'in Bahar'la, babasıyla ilgili yaptığı konuşmada tek söylediği, kendisine teşkilatta ağabeylik eden ve Halka'dan bahseden tek kişinin o olduğuydu. Cemal, hem Kemal hem Terzi için önemli görünen, Halka'nın avukatının da yöneticisi olduğu bu yetimhane okulu hakkında bilgi sahibi de görünmüyordu. Halka'nın diğer bilinen üyeleri İlhan, İskender ve Cabbar'ınsa böyle bir geçmişi olduğuna dair hiçbir veri yok. Yetimhane ortak geçmişinin, Halka'nın görünen üyelerinin dışında Eren-Terzi-Kemal ve hatta Cemal'i birbirine bağladığını düşünürsek, Eren'in ölümü İlhan'ın ve Hümeyra'nın bildiğinin ötesinde bir sebeple de gerçekleşmiş olabilir. Hümeyra'yla arasında geçen satranç konuşmasından da anladığımız gibi, Cengizhan kazanmak için hamlelerini çok uzun planlayan, alternatif hamleleri de hazırlayan ve karşısındaki kişileri bunu göremeyecek, onun oyununu çözemeyecek kişilerden seçen biri ve kimsenin onun gerçek planlarını ve oyunlarını bilmesini istemiyor. Dizide benzer bir gelişme de rejide yaşanıyor. Yönetmen Volkan Kocatürk'ün 13. bölüm itibarıyla ayrılacağı artık kesinleşti. Volkan Kocatürk, Halka sayesinde tanıdığım ve şimdiye kadar yaptığı işleri takip etmemiş olduğum için hayıflandığım bir yönetmen. Yarattığı dünya, oluşturduğu dinamik, tekinsiz, gizemli atmosfer ve her biri sinema kalitesinde sahneleriyle Halka için başrol oyuncularından bile daha önemli bir konumdaydı aslında. Bu bakımdan, Halka'nın çok sıkı bir takipçisi olarak dizi, kimliğini, karakterini ve duygusunu yitirir mi endişesini taşımıyor değilim. Umalım ki Kocatürk'ün yerini alacak olan yönetmen bunları korumak için titizlik gösterecek biri olsun ve diziye olan hayranlığımızda herhangi bir azalma yaşanmasın. Senaryo, bizlere sorduğu sorularla, kurduğu gizemle, verdiği ipuçlarıyla bu şekilde devam edebilecek mi? Bulduğumuzu sandığımız cevaplar gerçekleri ne kadar yansıtıyor ya da biz bu cevapları bulurken sorular hala yerinde kalabilecek mi, bilemiyoruz. Yine de hem ortaya çıkardığı işi hem de izleyicisinin zekasını ciddiye alan, hep bir bulmacaya davet eden böyle bir diziyi izleyebilmek bile güzel."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-savascisi-olmadigi-bir-savasin-icinde-397", "text": "Önce bölümde hangi gelişmeler oldu, özetleyelim: Levent Süreyya'nın boşanma davası açtığını öğrendi. Süreyya Levent'in yüzündeki morlukların Metin'in adamları tarafından dövülmesiyle olduğunu öğrendi. Bedia ameliyat olmayı kabul etti. Tabii Mert'in Ece'den ayrıldığını sanarak. Çünkü Mert ona yalan söyledi. Mert Ece'den de bazı gerçekleri sakladı. Babaannesi'nin ameliyat olması gerektiğini ve ancak bu şartla kabul ettiğini söylemedi. \"Babaannem beni çok özlemiş, yalnızlık çekiyor, şimdilik eve dönüyorum, ona alışması için zaman verelim\" gibi şeyler söyleyerek Ece'nin evinden ayrıldı, eski evine döndü. Ayların sırrı ortaya çıktı: Cansu Kerem'in kendisi için Garipçe'deki hayalinden vazgeçtiğini, çünkü o hayali için kazandığı paranın yarısını Cansu'nun ailesi sanarak bir başkasına verdiğini öğrendi. Bu para 160 bin TL falandı doğru hatırlıyorsam. Kerem haciz borcunu ödeyebilmek için arabasını sattı, fakat üste gereken para için bankadan kredi onayı alamadı. Haciz borcunu ondan habersiz Cansu ödedi, Keremlerin eşyaları geri geldi. Cansu ve Kerem memlekete dönen Kerem'in annesi Ayşen'i aradılar. Ayşen barışma haberine sevinmedi. Levent Bedia'nın hastalığını öğrendi, ziyarete geldi. Süreyya artık ayrılma sürecine girdiği Metin'in eşyalarını götürüp Işıl'a bıraktı. Metin avukatını boşanmayı engelle diye zorladı. Avukat \"Engelleyemeyiz, ancak bir sene kadar uzatırız,\" dedi. Süreyya Cansu'ya Kerem'le barıştıklarını bildiğini söyledi. Cansu da hem ona hem ablasına kafa tuttu. Ve bölümün finalinde Kerem-Cansu ilişkisini tekrar çatırdatabilecek bir gelişme oldu: Kerem Cansu'ya babasını kendisinin ihbar ettiğini söyledi. Cansu ve Mert'in sanki mağazadan alınabilecek bir ürünün modelinden bahseder gibi sürekli \"Eski Kerem\", \"Yeni Kerem\" ifadelerini kullanmaları bir yerden sonra kulaklardan dumanlar çıkartmaya başladı. Ya da sanki savaşan iki ordu var ve bu taraftan iki asker, karşı ordunun askeri hakkında sürekli güvenebilir miyiz güvenemez miyiz diye korkup duruyorlar. Önce kendiniz sosyete cephesi yapıyorsunuz, arkadan iş önden hakaret savuruyorsunuz, sonra güvenebilir miyiz, eski Kerem mi, nasıl güvenelim ya yeni Kerem'se. Sakin olun gençler. Kerem'in size arkadan iş çevirme gibi bir kötülüğü olmadı. Sadece artık size iyilik yapayım diye koşmuyor... du... Metin Koran'i ihbar edene kadar. Ve bir de emrikavi yaparak Sude'yi Oliva'da işe alması, sonra şap diye öpmesi var tabii. Evet, çok da haksız değiller Kerem'in ne yapacağını bilememekte. Bu dizi aslında ağırlıklı olarak Cansu'nun hikayesi olarak başladı, dizinin adının \"Yüksek Sosyete\", sosyetik ailenin de Cansu'nun ailesi olmasına istinaden başta merkez Cansu'ydu. Ama çalışanları olarak Çalhanlar, sevgilileri olarak Koranlar derken Kerem merkeze geldi, onun hikayesi ağırlık kazandı. Kerem kendi hikayesinde epey bir savrulma yaşadı. Oliva'dayken süperdi, güvenliydi, mutluydu, gelecekten umutluydu. Derken yaşadığı hayal kırıkıklarından sonra mutsuz, öfkeli, intikamcı bir adam haline geldi. Özellikle bu bölümle birlikte önceden olduğu gibi yine Mert'in dostu hatta ebeyeveni, Cansu'nun da sevgilisi ama artık Garipçe hayali yok, mutlu da değil, belki yorgun. Yani savaştı savaştı ama kazanamadı. Cansu'ya olan hislerine yenildi. Kendi ailesinin tutumu da epey darbe vurdu. Kerem şu anda yıkık dökük. Baştakinden daha da ezik. Kendi değerini daha da az biliyor. Bence Kerem kendine, hayaline giden yeni bir yol çizmeliydi. Garipçe'den vazgeçmemeliydi. Eski davaların içinde kalmayı seçerek savaşçısı olmadığı bir savaşın içine soktu kendini. Affetsin Cansu Kerem'i. Babasını ihbar etmesini affetsin. Annesi yıllarca kendisini yok saydı, babası holdingte hisse bile vermedi, Cansu hepsini affemişken şimdi kendisini seven ama babasının dolandırıcılığını ortaya çıkaran Kerem'e kızıp ondan ayrılır mı? Üstelik Kerem'in bunu Cansu'yla barışmadan önce yaptığını bilerek. Cansu'nun bu gerçeği öğrenmesinden sonra gidişat şöyle olabilir: Cansu Kerem'i terkeder. Sonra ailesinin ağzından hacizi onların gönderdiğini öğrenir. Kerem'e gidip hacizi ailesinin göndermiş olduğunu öğrendiğini söyler. Kerem de zaten bildiğini söyler. Böylece Cansu da kendisine karşı ailesini kötülemeyen, kendisini üzmek istemeyen Kerem'i tekrar affeder. Yani önümüzdeki bölümde, bölüm başında ayrılma, bölüm sonunda barışma hadisesi vuku bulabilir. Öyle ya da böyle, tüm kötü huylarına, yanlışlarına rağmen, her bir sosyetiğin de gözü kara seveni var. Işıl, Metin Koran'ı bırakmıyor, Levent'se Süreyya Koran'ı. Kerem de Cansu Koran'dan vazgeçemiyor. Başka bir sosyetik Mert Çalhan da Ece'nin gönlünü kapmış durumda. Peki kimi kibirli, kimi soğuk, kimi bencil, kimi yalancı onca sosyetik arasında niye bir tek Begüm'ü seven biri yok? Hem güzel, hem akıllı, hem başarılı. Kızda yok yok, o da bu defosuyla hatasını telafi ediyor herhalde. Mert Ece'den gerçeği saklamakla yine yanlış yaptı gibi. Kerem'e dedi ki, \"Ece'ye gerçeği söylesem benden ayrılmaya kalkar. Babaanneme Ece'yi bırakmadım desem ameliyat olmaz.\" Ece başlardaki gibi dikkafalı değil. Daha anlayışlı. Mert'i sahiplendi. Terk edecek olsaydı, Bedia'nın başbaşa olacaklarmış gibi davet edip kalabalığın içinde ezik bıraktığı gün bırakırdı Mert'i. Gerçi o gün bıraktı da, üstüne başka bir olay olmuştu. Mert'in evin özel eşyalarını attırma olayı olmuştu. Yani Ece Mert'i yuvasına aldı artık. Mert ona durumu olduduğu gibi anlatsaydı, Ece evde yalnız başına göz yaşı dökmek yerine büyük ihtimalle Mert'in babaannesi için bütün içtenliğiyle dua ediyor olurdu. \"Yakıp yıkan ben değilim, ama ne fark eder\" Süreyya, Bedia'ya. \"Kendine de fazla yüklenme. Sen kimseye haketmediği bir şey yapmadın Kerem.\" Levent, Kerem'e."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sen-artik-buyumus-bir-cocuksun-644", "text": "Aileni seçemezsin derler. Doğrudur. Ne içine doğduğun hayatı ve kimliği ne de sana onları veren insanları seçebilirsin. Berrak bir su damlası gibi başladığın bu hayatta seni avuçlarının içinde sevgiyle korumaya çalışan bir aileye de sahip olabilirsin, hayatın yırtıcılığını onların ellerinde yaşayacağın ve sana kimseye güvenmemen gerektiğini doğduğun andan itibaren öğretecek bir aileye de. Güven içinde, şefkatle, sevilerek ve büyümeyi hep erteleyerek yavaş yavaş da büyüyebilirsin, ilk kelimelerinle birlikte dişlerini sıkmayı da öğrenerek doğduğun anda da büyüyebilirsin.. Her neyin içine, nasıl bir aileye ve hayata doğmuş olursan ol seninle bütün bunları birlikte yaşayacak; seninle aynı hayata, aynı ailenin içine gelmiş biri daha da vardır yanında: kardeşin. Dünyanın bir yerinde, bir zamanda sadece sizin paylaşacağınız, geri kalan milyarlarca insanın asla anlamayacağı, yaşamayacağı bir deneyimi paylaştığınız; 'büyümek' denen bu yolculukta elele tutuştuğunuz yol arkadaşındır kardeşin. Bu yüzden de ömür boyu karşılaşacağın herkesle kuracağından çok daha özel bir bağ vardır aranızda. Kan bağınız olsun ya da olmasın, senin 'sen' oluşunun yol arkadaşıdır o. Oyunlarla, neşeli kahkahalarla dolu da olsa; sızılar, yaralar, diş sıkmalarla ve dayanmayla dolu da olsa seni sen yapan tüm anılarda o da vardır. Bu yüzden kardeşinden kopmak, kaybolmaktır. Büyüdükçe, hayatın size getirdiği yeni şeylerle karşılaştıkça ters düştüğünüz, ayrı yönlere baktığınız zamanlar olsa da onun senin elini tuttuğunu bilirsin. Sen de onun elini hiç bırakmadan, sıkı sıkı tutarsın. Birlikte büyürken ne zaman sen düşsen o kaldırır, ne zaman biri onun canını yakacak olsa sen girersin araya... Tıpkı ağabeyinin ve senin olduğunuz gibi... Güvenli ve sevgi dolu görünen, bilinmezlerle dolu kocaman, flu bir hayattaki yol arkadaşın, ağabeyin.. Sen sekiz, o on iki yaşındayken ondan ayrılmamak uğruna kendini çatıdan attığın, sen yaralı bacağının üstüne basamadığında seni ölene kadar taşıyacağını söyleyen ağabeyin. Sen büyümeyi erteleyebilmiş şanslı çocuklardandın. Ne dayanmak zorunda olduğun bir karanlığa doğmuştun ne de başka hayatların yükünü sırtlanmak zorunda kalmıştın. Seni seven, her şeyden koruyan ve her zaman sırtını yaslayabileceğini, güvenebileceğini bildiğin bir ailen vardı. Düştüğünde seni kaldıran ağabeyin, yarana üfleyen ve acısını öperek geçiren bir annen, kahramanım dediğin bir baban... Öyle şanslı bir çocukluktu ki bu, yıllar geçip hem annenin hem babanın ölüm acılarını yaşayacağın gün geldiğinde bile henüz büyümek zorunda kalmamıştın. Babanın ölüm acısını anlatırken, derdini dinleyen balıkçıya \"Ben artık babasız bir çocuğum.\" dediğinde o da sana 'artık büyümüş bir çocuk' olduğunu döylemişti. Ama aslında, ölüm acılarını yaşamış olsan da sevdiklerinin hiçbirini, onların sendeki yerini, onlara olan inancını, güvenini, sevgini, yani onları kaybetmemiştin. Sana güzel anılar bıraktıysa biri, onu hatırladığında kendini iyi hissediyor ve onu özlüyorsan, onu kaybetmemişsindir çünkü. Ve sen bütün bu acılara rağmen hala anne babanın küçük oğlu, ağabeyinin küçük kardeşiydin; büyümek zorunda kalmamış bir çocuktun."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sen-aslinda-kimsin-kaan-karabulut-945", "text": "Cemal Sandıkçı, 'Halka'nın ilk bölümünde ekip arkadaşlarına Emniyet'te yaptığı bilgilendirmede, Eren Karabulut'un oğlu Cihangir'in bebekken, babasının ölümü sırasında nasıl alınıp yerine Kaan'ın geçirilmiş olduğunu böyle anlatıyordu. Polis, Eren Karanbulut'un bebeğinin alınıp yerine başka bir bebeğin geçirildiğini; Hümeyra Karabulut'un da bunu bile bile kendisinin olmayan bir çocuğu büyüttüğünü biliyordu sadece. Cihangir, Eren Karabulut cinayetinin azmettiricisi İlhan Tepeli tarafından alınıp kendi oğlu olarak büyütülmüştü ama polisin bu konuda bir fikri yoktu. Polis, Cihangir'in yerine geçirilen bebeğin nereden geldiğini de bilmiyordu. Cemal Sandıkçı bebeğin, sadece kaderi tayin eden olmak maksadıyla, fukaradan alınmış olabileceğini düşünüyordu. Dizinin ilk bölümünden beri sürekli gündemde olan ama henüz hakkında pek bir şey öğrenemediğimiz bir konu var. Kaan bundan iki yıl önce, üzerine atılan bir iftirayla boğuşurken kurtulması için kendisine yardım edecek olan bir adamla görüşüyor. Görüşmeleri sırasında bu adam vuruluyor ve ardından Kaan da üzerine atılmış olan hırsızlık iftirası nedeniyle tutuklanıyor. Vurulan ve öldüğünü düşündüğü adam ortadan kaybolmuş. Bu yüzden hiçbir iddiasını da kanıtlayamıyor. Polisle yaptığı işbirliğiyle dışarı çıktığında kendisine tuzak kurmuş olanları bulmaya çalışıyor. Başvurduğu yollardan biri, cinayeti gördüğünü düşündüğü bir tanığı bulmak. Bu vesileyle öğreniyoruz ki vurulan kişi Terzi. Terzi'nin amacı Kaan'a yardım etmek değil, aksine onu olayın içine çekmek ve Terzi'yi vuran kişi de Cihangir. Kaan'a bu iftiranın atılarak tutuklatılması olayının önemsiz bir olay olmadığı, arkasında Halka'nın Kaan'la ilgili bir planının olduğu, konunun ilk bölümden beri büyük bir gizililikle işlense de öneminin hiç azaltılmaması ve hep gündemde tutulmasından anlaşılıyor. Olayın Terzi'ye ve Cihangir'e bağlanmış olması da iyice güçlendiriyor bu durumu. Kaan'ın Nadir'le yaptığı görüşmeden öğreniyoruz ki Nadir, tutuklanmasına kısa bir süre kala dört defa özel şoförlüğünü yapmak üzere Kaan'a iş veriyor. Kaan, Nadir'le yaptığı bu yeni görüşmede, şoförlüğünü yaptığı sırada Nadir'in kendisini sürekli konuşturarak ondan bilgi almaya çalıştığını, yüklü ödeme yaparak da sürekli gelmesini sağladığını anlıyor. Kaan, bazı arkadaşlarının Nadir'in aksi bir ihtiyar olduğu konusunda onu uyardıklarını da hatırlıyor. Halka'nın kurucularından olan ve adeta örgütün arşivi gibi çalışan Nadir sıradan bir adam olmadığına göre, ya Kaan'ı uzun zamandır kontrol altında tutmak için arkadaşlarına iş verecek kadar uzun zamandır yakınında kalıyor ya da Kaan'ın arkadaşları bile, buna bağlı olarak tüm hayatı da, Halka'nın büyük bir planının parçası. Nadir'in yaşanan çatışma nedeniyle devam edemediği konuşmasında söylediği \"babanı tanıyorum\" cümlesinin yapısı tesadüfi görünmüyor. 25 yıl önce ölmüş birinden, eski bir arkadaşı \"babanı tanırdım\" diye söz ederdi elbette ama Nadir, Kaan'ın gerçek babasını hala tanıyor ve muhtemelen bu kişi Halka'nın en önemli üyelerinden birinin iyi tanıyacağı kadar da önemli biri aslında. Hatta, Çağatay'ın anahtarı almaya geldiğini öğrendiğinde, anahtarı vermemek için hafızası gidip gelen bir ihtiyar numarası yapan Nadir, bir odada saklanmaya ikna ettiği Kaan'ın tehlikeye düştüğünü gördüğünde anahtarı riske edecek kadar önemsiyor Kaan'ı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-seni-beklerim-terkettigin-yerde-140", "text": "Dizi birkaç bölümdür istediğim ve tahmin ettiğim gibi ilerliyor. Tepedeki Ev'den başlayan aşağıya doğru yuvarlanma, ara sıra bir küçük tepeye çarpıp yükselir gibi olsa da, bu inişi değiştirmedi ve Ömer dibe vurup durdu. Ömer ve Defne'nin ayrıldıkları deniz kenarındaki bankı, büyük bir dairenin merkeziymiş gibi düşünerek, bu ayrılışı şöyle okumuştum: Defne Ömer'i bankta bırakıp gitti. Ömer Defne onun hem cezasıymış hem de ödülüymüş gibi orada, o merkezde Defne'nin dönüşünü bekliyor. Bölümde yürüyüp giden Ömer'se de manevi olarak bankta kalan Ömer'di, kalkıp giden Defne'ydi. O ayrılıştan sonraki iki bölüm, yani Defne'nin Cherie'ye girmesi ve sonra da konkur için Passionis'le kapışılması olarak özetleyebileceğimiz iki bölüm Defne'nin koşarak uçarak vardığı çemberin dış kenarından, merkeze yani Ömer'in yanına dönmek için adımlamaları. Ömer \"Seni beklerim öptüğün yerde\", sori, terk ettiğin yerde şarkısıyla Defne'yi bekliyor. Bunu da Defne'nin bilekliğini koluna takarak ifade etti. \"Bırakmadım, bekliyorum,\" dedi. Üstelik bu bileklik kendisine hediye edilmediği halde. Yerden alıp taktı bu bilekliği. Dahası bir zamanlar Sinan'ı kıskanmıştı bunlardan biriyle. Üstelik Sinan'ınki hediyeydi, böylesi değildi. Buna rağmen Defne anlamazlıktan geliyor ya da düpedüz anlamıyor. \"Yafu bu niye benim bilekliğimi almış takıyor\" demiyor. İz'e aşkından takıyor değil herhalde! Defne Topal'dan \"Aşkı Bulmanın ve Kaybetmenin Yolları\"! Sinan için, güvenmediği için ayrıldıkları Yasemin bile şerefli rakip olduktan sonra, Sude de nihayetinde kendisini affettirir, öyle böyle. Sinan kin tutmaz, tavrı uzun sürdürmez. Ayrıca bunu affetmeyecek kişinin, Koray'ın getirdiği Cherie tasarımlarına da bakmamış olması gerekir. Yani farz etti ki, tasarımları getiren Sude. Sinan nasıl Koray'a kızmadıysa Sude'ye de kızamaz. Yine de Sinan bu. sağı solu belli olmuyor, daha doğrusu bazı konularda tam sınırda duruyor ve kolayca iki tarafa da kayabiliyor gibi. Ve Sude'ye olan ilgi alakasından da emin olamıyor insan. \"Biz arkadaş kalalım\" deyip hop sırtını dönerse de şaşırmam, ondaki maya böyle gibi. Hava burcu Sinan. İkizler olması muhtemel. Hem yükseleni, hem alçalanı. Çifte ikizler. Zaten Sinan'ın sürekli, \"ateş almaya geldim\" ve \"hopp ben kaçtım,\" der gibi, yarısı içerde yarısı dışarda, hareket halinde, fır dolayı bir hali var. İkizler mi, terazi mi, kova mı... İnsan sevmek istese, sevecek zaman bulamaz. Sevmeye meylin olsa özlemi göze alacaksın. Öyle bir tip. Yine de Sinan'daki bunca hercailiğe, bunca havailiğe rağmen geçmişten çıkıp çıkp gelen bütün eski sevgililer Ömer'de. İlginç. Geçen haftalarda bu grubun burçları üzerine epey kafa yordum. Şimdiye dek fırsat olmadı ama bir yazıda tahminlerimi filanlarımı yazayım diyorum. Önce Ömer için Kova mı acep dedim, malum namı diğer \"dahilerin burcu\". Fakat Kova demek teknoloji demek. Ömer'in de teknolojiye ilgisi neredeyse sıfır. Gerçi akıllı saat kullandı falan ama sonuçta ülkenin en gözde tasarımcılarından, özel hayatına reklam almış der geçeriz, asıl geçen bölümlerden birinde arabası yenilenecekti ve markası modeli motoru şusu busu ne olsun, zerre zaim ilgilenmedi bile. Şükrü'ye yolladı pası, sen karar ver, falan filan dedi. Yani teknoloj ilgisi dersinden sınıfta kalıyor. Adalet duygusunu düşünüp Terazi diyebiliriz ama pek karasızlık da yaşamıyor. Ateş grubundan desek, durgun; toprak desek, duygusal; su desek, realist. Yani Ne ateş ne toprak, ne su. Sanki yine en çok hava, sanki Terazi. Neyse, başka bir yazıya. Logo demişken, dizinin bazı logolarında ortada Defne, sağ ve solda Ömer ve Sinan vardı. Buna göre Defne bu iki aşkın arasında kalacak gibiydi, fakat senaryo başka bir yere geldi. Senaryo değiştiyse neden, değişmediyse bu logo neden? Yeni haliyle bir yanında Ömer, bir yanında Deniz olur herhalde. Ömer'in de bir yanında Defne, bir yanında İz. Aslında karakterlere bu logoyu ayrı ayrı yapmalı. Çoğu çapraz ateş altında. Nihayet ilk kez bu bölümde, Sinan'ın odasının camı ve manzarası göründü. Niye bunca zaman sakladılar acaba. Hatta bir bölümde Koray da demişti, \"Ayy Sinan odanın manzarası çok çirkin,\" diye. Ya orada inşaat bir şey vardı, bitti, ya yan binadan çekmeyin, yakın dediler, rica filan ettiler. Neyse artık, izin bir şey çıkmış. Nihayet göstermeye başladılar. Yani şahane bir manzara değil ama fazla gizli olunca da dikkati oraya çekiyordu. Defne ilk bölümlerdeki gibi, sakarlıktır, Ömer'e ilgidir falan filan derken eski tadını bulmaya başladı başlamasına da eski Defne'nin yapmayacağı bir şey yaptı. Sözümona Passionis tasarımları, zaten bir saat sonra konkur toplantısında görülecekmiş ve önceden görmek bir şeyi değiştirmeyecekmiş. İyi de aynı Defne değil miydi, az sonra görecek olmasına rağmen Ömer'in italyanlar için tasarladığı özel ayakkabıyı Sadri Usta'dan alıp da içine ısrarla bakmayan, bakmayı doğru bulmayan. Ömer'e karşı mahcup da olmadı toplantıda... Bir de Yasemin'le saf saf aralarında konuşmuyorlar mı bunlar o tasarımlar çıkmadı diye... Güler misin, ağlar mısın... Koş kızım Defne. Nereye bilmiyorum. At kendini bir yerlere. Ama Ömer'in odasında kitabını, -ortak kitapları sayılır, Defne'nin de kitabı sayılır o. Emeği var, O'nun hediyesi- bulması hoştu. Ve bakarken Ömer'in gelmesi... Bu kısımda Defne'nin tam olarak ne hissettiği belli olmadı. Kitap oraya ihmal edilircesine konmuş. Ömer'in özel çekmecelerinden birinde değil, uzakta dolapta. Bu Defne'nin de sınırda olduğunu gösteriyor adeta. Bu kitap daha uzağa da gidebilir, belki de bundan sonrası çöp sepetidir. Yani Defne bir şeyler yapmalı, tabii Ömer'i kaybetmek istemiyorsa. Ömer çizsin diye uğraştı ama kendisi için, Ömer kendisini rakip görmüyor, küçümsüyor diye. Defne'yi savunacak olunca yine bir defosu çıkıyor. Ömer'i yıkacak darbe ne Neriman'dan, ne Defne'den... Sude'den gelecek. Sude eylem potansiyeliyle fıkır fıkır kaynıyor ve bu potansiyele bakarak henüz fazla bir şey yapmadı diyebiliriz. Neriman önce Defne'den parasını geri istiyor, Defne vermeye kalkınca da \"Ben senden işi istiyorum, parayı değil\" diyor, kabul etmiyor. Artık Defne bu dayatmayı da kabul etmez herhalde! Dizinin senaryosundaki bu yeni dönemeçte kabul etmemesini bekliyorum. Ömer'e yaklaşabilmesi için bu borç ödünç paradan kurtulması lazım. Çözüm olarak Necmi'yi görüyorum. Defne gitsin Necmi'yle konuşsun, \"Siz benim yerime bu parayı Neriman Hanıma verin, benden kabul etmiyor\" deyip ilk taksidi Necmi'ye mi verecek artık, aralarında o bu ne konuşma gelişecekse, versin kurtulsun. Ayrıca yeni bir kiralık aşk, dizi için heyecan verici. Bakalım kimlerin ayağına dolanacak. Sude bu kiralık aşk dümenini öğrenip onu kendi işleri için mi kullanacak... Neriman'a pabucunu ters giydirir o. Sude'den beklerim, yapsa şaşmam. Konkurun galibi henüz belli olmadı ama İngiliz firma sanki Cherie'den de vazgeçmeyecek, Defne'deki herkesin gördüğü ışığı onlar da kaybetmek istemeyecekler ve Cherie yi de bırakmayacaklar. Defne'nin bu kadar kendine güvenli olması, hatta Yasemin'e bile motivasyon dersi vermesi hoş. Deniz Tranba güzel özetledi Defne'yi : Yufka yürekli ve hırçın. Fakat Tranba, Defne'nin yufka yürekliliğine ne zaman tanık oldu ki... Şükrü'yü bölümlerde görmeyince özlediğimi fark ettim, Defne'yle falan ne güzel sohbetleri vardı, her bölüm, olmazsa, en azından iki bölümde bir olsun. Kiralık aşk sofrasında Şükrü'nün acayip tadı tuzu var, onsuz eksik bu tad. Defne böyle komik, savruk, enerjik, deli dolu olunca, acayip acayip bağırınca tatlı oluyor, coş, coştur, bombelere gel kızım Defne. Yeni bölüm fragman kapağı fragmanın içinde yoktu. Neden. Bir de şunu merak ediyor artık insan: Acaba fragmandan hangi sahneler bölümde yitik olacak? Mesela bu canımlı asansör sahnesi bölümde olmazsa gelenek devam eder, şaşırtıcı olmaz. İlkokul, oyun, falan filan deyince, şarkıya geldi sıra. Ömer'den Defne'ye geliyor, \"Artık yeter\" diyor. Nilüfer söylüyor. Körebe. Arrivederci..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-seni-kimler-aldi-nasil-basladi-547", "text": "Dizinin yayınlandığı geçen pazar yani 30 Nisan akşamı ortalarına denk geldim ve bir süre izledim. Evin büyük oğlu Talat eve dönüyordu. Evin çalışanın kızı Zehra 'e \"sus\" işareti yaparak hırsız adımlarıyla eve giriyor, akşam sofrası başındaki ev ahalisinin kimine güzel gelen kimine keder veren kimini de şok eden bir açılış yapıyordu. İlk izlenim olarak, mekandan, renklerden hoşlandığımı söyleyebilirim. Daha sonra başından başlayıp izleyebildiğim yere kadar izleyeyim diye düşündüm. Dizinin reyting listesine nasıl giriş yaptığına, tüm dizilerin büyük bir hızla yarıştığı ralliye nasıl başladığına gelirsek.. \"Seni Kimler Aldı\" uzun bir aradan sonra Atv'nin pazar akşamını dolduran dizi oldu. Bu adreste dizi namına en son 12 Şubatta 28. bölümüyle ekrana veda eden \"Seviyor Sevmiyor\" yer almıştı. Şimdi aradan 11 hafta geçtikten sonra, \"Seviyor Sevmiyor\"daki \"Tuna\" rolüyle geniş bir seven kitlesi edinen Yiğit Kirazcı da yine aynı günle ekrana dönmüş oldu. Bu çakışmanın tesadüf değil, kanalın özellikle dikkat ederek verdiği bir karar neticesinde olması da muhtemel. Dolayısıyla aynı adresi peşpeşe paylaşan, halef selef iki dizi olarak, \"Seni Kimler Aldı\" ile \"Seviyor Sevmiyor\" dizilerini kıyaslamak icabeder. \"Seviyor Sevmiyor\" Total, AB ve ABC1 gruplarında (1.65), (1.83) ve (1.75) reytingleriyle vedasını yapmıştı. Dizi ilk bölümüyle 15 Haziran Çarşamba günü ekrana geldiği için ilk bölüm reyting kıyası yapmak gün farkından dolayı tam olmayacaksa da, bilmekte yarar var: (3.67), (2.66) ve (3.09). \"Seni Kimler Aldı\" geçtiğimiz hafta yayınlanan ilk bölümüyle (2.46), (1.79) ve (2.03) reytinglerini aldı. Bu tabloaya göre, Seviyor Sevmiyor'un merhabasından düşük, AB grubu dışında ise vedasından yüksek. Peki günün diğer dizilerine ve genel dizi reyting skalasına göre bu sonuçlar yeterli mi? Değil. \"Haftalık dizi reytingleri\" tablosunda göre de 34 sıralı listesnin 28, 30 ve 30. sıralarında yer aldı. Bu akşam dizinin ikinci bölümü yayınlanacak. Geçen hafta Star Tv dizisi \"Hayat Bazen Tatlıdır\" final yapmıştı ve belki bu dizinin izleyicisi \"Seni Kimler Aldı\"ya şans verebilir ama tür faktörü de var. \"Hayat Bazen Tatldır\" (3.62), (2.90) ve (2.79) reytingleriyle final yapmıştı. Bakalım seyircisi başka dizi mi arayacak yoksa bu akşam yine Star Tv'ye mi bağlılık gösterecek. Star Tv'de bu akşam Algı Ege, Bülent Çolak ve Ayşen Gruda'nın başrollerini paylaştığı \"Sucu Kamil\" adlı yerli komedi filmi yayınlanıyor. Evet, özetle bu akşamki sonuçlar merak çemberi içinde. \"Seni Kimler Aldı\" uzun bir aradan sonra Atv'nin pazar akşamını dolduran dizi oldu. Bu adreste dizi namına en son 12 Şubatta 28. bölümüyle ekrana veda eden \"Seviyor Sevmiyor\" yer almıştı. Şimdi aradan 11 hafta geçtikten sonra, \"Seviyor Sevmiyor\"daki \"Tuna\" rolüyle geniş bir seven kitlesi edinen Yiğit Kirazcı da yine aynı günle ekrana dönmüş oldu. Bu çakışmanın tesadüf değil, kanalın özellikle dikkat ederek verdiği bir karar neticesinde olması da muhtemel. Dolayısıyla aynı adresi peşpeşe paylaşan, halef selef iki dizi olarak, \"Seni Kimler Aldı\" ile \"Seviyor Sevmiyor\" dizilerini kıyaslamak icabeder. \"Seviyor Sevmiyor\" Total, AB ve ABC1 gruplarında (1.65), (1.83) ve (1.75) reytingleriyle vedasını yapmıştı. Dizi ilk bölümüyle 15 Haziran Çarşamba günü ekrana geldiği için ilk bölüm reyting kıyası yapmak gün farkından dolayı tam olmayacaksa da, bilmekte yarar var: (3.67), (2.66) ve (3.09). \"Seni Kimler Aldı\" geçtiğimiz hafta yayınlanan ilk bölümüyle (2.46), (1.79) ve (2.03) reytinglerini aldı. Bu tabloaya göre, Seviyor Sevmiyor'un merhabasından düşük, AB grubu dışında ise vedasından yüksek. Peki günün diğer dizilerine ve genel dizi reyting skalasına göre bu sonuçlar yeterli mi? Değil. \"Haftalık dizi reytingleri\" tablosunda göre de 34 sıralı listesnin 28, 30 ve 30. sıralarında yer aldı. Bu akşam dizinin ikinci bölümü yayınlanacak. Geçen hafta Star Tv dizisi \"Hayat Bazen Tatlıdır\" final yapmıştı ve belki bu dizinin izleyicisi \"Seni Kimler Aldı\"ya şans verebilir ama tür faktörü de var. \"Hayat Bazen Tatldır\" (3.62), (2.90) ve (2.79) reytingleriyle final yapmıştı. Bakalım seyircisi başka dizi mi arayacak yoksa bu akşam yine Star Tv'ye mi bağlılık gösterecek. Star Tv'de bu akşam Algı Ege, Bülent Çolak ve Ayşen Gruda'nın başrollerini paylaştığı \"Sucu Kamil\" adlı yerli komedi filmi yayınlanıyor. Evet, özetle bu akşamki sonuçlar merak çemberi içinde."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-serce-sarayi-basladi-81", "text": "Uzun zamandır tanıtımı yapılan \"Serçe Sarayı\" nihayet yayınlandı. Dizinin gerek başrol gerekse yanrol olarak zengin bir kadrosu var. Dizinin görselliği, renkleri de güzel. Hikaye akışı, ilk bölüm için çok vurucu değildi ama keyifle izledim, atmosferin içine girdim ve ikinci bölümü de merak ediyorum. Dizi beklediğimden biraz farklı olarak dram ağırlıklı çıktı, ben komediyle dram aynı ayarda olur diye düşünmüştüm. Bayağı da feminist bir öykü çıktı, bu da takdire şayan. Tepeden tırnağa böyle bir öykü, bir cesaret, meydan okuma. Bu dizinin ticaret amacıyla sınırlı kalmadığını apaçık gösteriyor. Berber Zühtü, Kaynana Safiye ataerkil toplumun taşıyıcıları. Yenge Sevim paragöz. Serçe'nin abisi çalgıcı Çıtçıt Kamil, herhangi bir şeyi sıkı sıkı savunmayan, biraz rüzgar nereye eserse o yöne çevrilen, uysal, barışçıl, ortamı geçiştiren, klişe abi kalıbından uzak, bu yönüyle de özgün bir tip. Serçe'nin etrafındaki olumlu tipler olumsuzlardan sayıca daha fazla gibi, ama onlar arasında da çatışma olacak anlaşılan. Taksici Kadir ile öğretmen Ali Rıza arasındaki gibi. Bu arada Serçe'nin öğretmene çocuklarının ağzıyla \"öğretmenim\" deyişi çok sevimliydi. Öğretmenler de velilere \"Annem, babam\" falan deseler ne komik olur. Birinci bölümde neler oldu... Dizi Mert Fırat'ın canlandırdığı Kadir'in mahalleye geri dönmesiyle başladı. Kadir babası Emlakçı Memduh'la küsmüş, hala da küsler. Mahalleye niye geri dönmüş, son çalıştığı yerin patronunun kızı Kadir'e aşık olmuş. İş tatsızlaşmış. Kadir de dönmüş. Aslında niye başka iş aramamış da dönmüş, orası net değil. Kadir'le Songül Öden'in canlandırdığı Serçe anlaşılan vaktiyle sevgiliymişler fakat sonradan Kadir'in ihaneti olmuş. Ya da Serçe öyle sanıyor, sanki bir yanlış anlama olmuş. Kadir de bir şeyleri korumak için mahalleyi terk etmiş. Fakat bunlar da henüz gizemde. Serçe Kadir'e bir yabancı gibi davranıyor ama, tanıdık gibi değil. Bu da kafa karıştırıcı bir bakıma. Yani eskiden de ilişkileri yoktu da platonik miydiler. Fakat bu belli ki Serçe, şimdiye kadar o dalda bu dalda, neredeyse her dalda şakımış, gününü gün etmiş, plansız yaşamış Kadir'e güvenmiyor, yüz vermiyor. Serçe bir yetişkin olmuş, Kadir hala ergen tarzında. Zaten geçmişten gelen bir çatlak da var arada. Önümüzdeki bölümler de geçmiş problemleri ortaya çıkacak mı... Bakalım. Devam edersek, bu bölümde, Serçe 2 yıl önce vefat eden kocası Ramazan'ın kendisini aldattığını, başka bir ailesi olduğunu öğrenince yıkıldı, buna bir yandan bir doğrulma da denebilir. Önce yeniden evlenmeye karar verdi, bunu duyan kaynanası Serçe'nin iki çocuğu ve kardeşiyle oturduğu, eşi Ramazan'ın sağlığında, Ramazan'la birlikte yaptıkları evi satmaya kalktı. Serçe de senetle satın aldı. Bu borçlanma ileriki bölümlerde karşısına çıkacak gibi. Serçe kocasından aldığı maaşı bırakma kararı aldı ve bir iş buldu. İyi ama, hem artık ev borcu ödeyecek hem ev geçindirecek, eskisine göre 2 kat masrafı var, maaşı da bırakınca nasıl halledecek. Ama halleceğine inancı tam ki, bölümün sonunda, ben Serçe'yim, bu da benim sarayım, dedi. Öyle bir dedi ki, kartal olsa yine anca bu kadar diyebilirdi. Zaten en başından beri lider, otoriter karakterini belli etti. Bundan sonra Serçe'nin yoğun bir mücadelesi başlayacak. İki yakın arkadaşı var. Esra Dermancıoğlu neredeyse aynı bildiğimiz enerjsinde, kıpır kıpır. Bu dizide daha olumlu, biraz da saf bir tip gibi. Terzi Süla rolünde. Diğeri ise Selen Öztürk'ün canlandırdığı komşusu Aliye. ortamı geçiştiren, klişe abi kalıbından uzak, bu yönüyle de özgün bir tip. Serçe'nin etrafındaki olumlu tipler olumsuzlardan sayıca daha fazla gibi, ama onlar arasında da çatışma olacak anlaşılan. Taksici Kadir ile öğretmen Ali Rıza arasındaki gibi. Bu arada Serçe'nin öğretmene çocuklarının ağzıyla \"öğretmenim\" deyişi çok sevimliydi. Öğretmenler de velilere \"Annem, babam\" falan deseler ne komik olur. Birinci bölümde neler oldu... Dizi Mert Fırat'ın canlandırdığı Kadir'in mahalleye geri dönmesiyle başladı. Kadir babası Emlakçı Memduh'la küsmüş, hala da küsler. Mahalleye niye geri dönmüş, son çalıştığı yerin patronunun kızı Kadir'e aşık olmuş. İş tatsızlaşmış. Kadir de dönmüş. Aslında niye başka iş aramamış da dönmüş, orası net değil. Kadir'le Songül Öden'in canlandırdığı Serçe anlaşılan vaktiyle sevgiliymişler fakat sonradan Kadir'in ihaneti olmuş. Ya da Serçe öyle sanıyor, sanki bir yanlış anlama olmuş. Kadir de bir şeyleri korumak için mahalleyi terk etmiş. Fakat bunlar da henüz gizemde. Serçe Kadir'e bir yabancı gibi davranıyor ama, tanıdık gibi değil. Bu da kafa karıştırıcı bir bakıma. Yani eskiden de ilişkileri yoktu da platonik miydiler. Fakat bu belli ki Serçe, şimdiye kadar o dalda bu dalda, neredeyse her dalda şakımış, gününü gün etmiş, plansız yaşamış Kadir'e güvenmiyor, yüz vermiyor. Serçe bir yetişkin olmuş, Kadir hala ergen tarzında. Zaten geçmişten gelen bir çatlak da var arada. Önümüzdeki bölümler de geçmiş problemleri ortaya çıkacak mı... Bakalım."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-serce-sarayinda-ali-rizanin-hikayesi--86", "text": "Serçe Sarayı bu hafta maç sebebiyle normal saatinde değil, 22.00'de yayınlandı. Bu da reytingindeki düşmenin sebebi olabilir. Tabii başka sebepleri de olabilir. Bana göre ilk bölüm daha zengindi, daha gösterişliydi, daha çok karakterin yan hikayesi vardı, daha doğrusu hikayeleri umut vadeden yan karakterler daha çoktu. Yine bu bölüm meyhanedeki/restorandaki taksicilerin kendi aralarındaki muhabbet azdı, Kadir az göründü. Hadi bakalım 3. bölüm, beklentimiz sende diyerek, bu bölümün detaylarına giriyoruz. Önce, bu bölümdeki gelişmeleri yazalım... Bölümün bombası, final sahnesiydi tabii ki. Serçe'nin bilmeden kocasını ve ömrünü paylaştığı Zerrin Ramazan'dan olma çocuğu Berk'i \"merhametli\" Serçe'ye bırakarak Kıbrıs'a gitti. Serçe Zeytin Mutfak'taki işinden oldu, işsiz kaldı. Terzi Süla ile bir küsüp bir barıştılar. Sinan'ın saçları gitti. Kadir tam Serçe'nin gönlünün kapısını aralıyordu ki, Ferdi'nin münasebetsizliği yüzünden tekrar kapı dışarı oldu. Şimdi böyle yazınca bu bölüm çok fazla bir gelişme olmamış gibi... Bu bölümde Ali Rıza \"öğretmenim\" hakkında biraz daha bilgi sahibi olduk. Diziye bu bölüm Neriman Uğur ve İsmail Ege Şaşmaz katıldı. İsmail Ege Şaşmaz, Sinem'in sınıf arkadaşı Tolga rolünde. Neriman Uğur, Ali Rıza öğretmenin Tolga'nın annesi rolünde. Neriman Uğur bu rol için genç mi kalmış ne? Alican Yücesoy'un annesi rolü için özellikle. İsmail Ege Şaşmaz 22 yaşında, Alican Yücesoy 32 yaşında, Neriman Uğur 56 yaşında. Yani aslında anne olarak yaş bakımından uyumsuz değil ama görünüş olarak. Aslında Gülen Karaman da oynadığı Safiye rolüne göre genç, 53 yaşında. Neyse artık insanlar eski algımıza göre daha genç gösteriyorlar, bu da aslında gayet hoş bir şey. Bu bölümde kısmen aydınlansa da bazı gizemler devam etti. Kadir'in geçmişte Serçe'ye yamuk yaptığını anladık. Serçe'ye \"Pişmanım\" dedi, babası Memduh'a senin yüzünden vaktiyle Serçe'den ayrıldım, dedi. Fakat hala bilmiyoruz, nasıl yarı yolda bıraktı Serçe'yi? Bakalım 3. bölümde öğrenilecek mi. Sonra, önce Serçe'nin evine gelen ve Ramazan'ı soran, sonra gidip Zerrin'in evini gözetleyen ne idüğü belirsiz adam sözkonusu. Dizinin 2. bölüm özetine göre, bu adam Kadir'in dikkatini çekecekti, evet çekti ama ancak özet kadar oldu dizideki gelişme. Hani bunun devamı? Tahminen bu adam Zerrin'e telefon eden, çocuğunu bırakarak uğruna kaçtığı adam olacak. Dizinin 2. Bölüm özetinde \"Serçe bir yandan bu dertlerle boğuşurken, öte yandan kendisine sürpriz bir şekilde açılan pırıltılı dünyanın kapısından da içeri girer.\" yazıyordu, fakat bu pırılıtılı dünyaya dair bu bölümde herhangi bir şey görmedik. Maral'la mı karıştı diye aklıma geliyor. Belk dei bu bahsedilen olay 2. bölümdeydi, sonra 3. bölüme bırakıldı. İzlenip görülecek. Önce, bu bölümdeki gelişmeleri yazalım... Bölümün bombası, final sahnesiydi tabii ki. Serçe'nin bilmeden kocasını ve ömrünü paylaştığı Zerrin Ramazan'dan olma çocuğu Berk'i \"merhametli\" Serçe'ye bırakarak Kıbrıs'a gitti. Serçe Zeytin Mutfak'taki işinden oldu, işsiz kaldı. Terzi Süla ile bir küsüp bir barıştılar. Sinan'ın saçları gitti. Kadir tam Serçe'nin gönlünün kapısını aralıyordu ki, Ferdi'nin münasebetsizliği yüzünden tekrar kapı dışarı oldu. Şimdi böyle yazınca bu bölüm çok fazla bir gelişme olmamış gibi... Bu bölümde Ali Rıza \"öğretmenim\" hakkında biraz daha bilgi sahibi olduk. Diziye bu bölüm Neriman Uğur ve İsmail Ege Şaşmaz katıldı. İsmail Ege Şaşmaz, Sinem'in sınıf arkadaşı Tolga rolünde. Neriman Uğur, Ali Rıza öğretmenin Tolga'nın annesi rolünde. Neriman Uğur bu rol için genç mi kalmış ne? Alican Yücesoy'un annesi rolü için özellikle. İsmail Ege Şaşmaz 22 yaşında, Alican Yücesoy 32 yaşında, Neriman Uğur 56 yaşında. Yani aslında anne olarak yaş bakımından uyumsuz değil ama görünüş olarak. Aslında Gülen Karaman da oynadığı Safiye rolüne göre genç, 53 yaşında. Neyse artık insanlar eski algımıza göre daha genç gösteriyorlar, bu da aslında gayet hoş bir şey."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-seviyor-sevmiyor-hakkinda-soylestik-354", "text": "Bu hafta \"Seviyor Sevmiyor\" bölüm yorumu üzerine düşünürken, bölümü Işınla Bizi Scotty ile karşılıklı değerlendirsek güzel olabilir, diye aklıma geldi. Onun da kabul etmesiyle, ortaya bu söyleşi çıktı. Teoman'ın 250 bin Tl'yi alıp kaçmasından Yiğit ve Deniz'in aşkını neler bekleyebileceğine, yüzünü açık etmesiyle Tuna'yı bekleyen şöhretten Gazi'nin dönüp dönmeyeceğine, İrem'in yaptıklarından söyleşi sırasında yayınlanan ikinci fragmana dek bölüme ve diziye dair bir sürü şeyi konuştuk. Keyifle okumanız dileğiyle... Işınla Bizi Scotty - Yiğit'in babası tarafından yeniden terk edildikten sonra bir de Deniz'le ayrılmaları. Baya baya ayrıldılar sanki. Halbuki bir ilişkileri yoktu, zaten artık aynı iş yerinde de çalışmıyorlardı, Deniz parka Yiğit'e destek olmak için gelmişti, yine de bir ilişkilerinin olamayacağını karşılıklı kabul etmişler gibi uzun uzun vedalaştılar. Yiğit oradan ayrılıp nikah dairesine gitti zaten, epey önemli bir durum. Uzunçorap - Evet, bunlar dışında Tuna'nın Gölge kimliğini açık etmesi de bölümün önemli olaylarından biri oldu. Kendi hayatı için büyük bir kırılma. Bunu dizide ileriki bölümlerde nasıl işleyecekler merak ediyorum. Bazen çok önemli olaylar tuhaf bir şekilde yüzeysel geçiliyor, bazen istense de bütünüyle kotarılamıyor, bir şey eksik kalıyor, bazen de basit olaylar büyük hadiselere dönüştürülüyor, mesela karakter bir diğerine seninle konuşmamız lazım diyor, telefonda bir cümleyle söylenecek şey için gecenin bir vakti tenha bir yerde buluşuyorlar, başlarına bir şey geliyor. Başa dönersem, Gölge'nin aydınlanması büyük bir olay. Adam gizliyken bile ısrardan bunalıyordu, şimdi yoğun ilgi yüzünden işi bırakıp söyleşi, konferans, tv programı falan koşmak zorunda kalabilir. Bir yıldız doğuyor hadisesi olabilir. Tabii kaç satmıştı kitapları, bu kaçıncı kitap oluyor, onlar da mühim. Sen biliyor musun, tek kitapla mı şöhret olmuştu? Yani konumuz Gölge'nin şöhreti değildi ama merak ettim laf gelince. Işınla Bizi Scotty - Hayır, sadece çok sattığını, çok merak edildiğini hatırlıyorum ama kitap sayısıyla ilgili bir şey kalmamış aklımda. O söylediğin, basit bir şey için tenhada buluşulması ne çok başvurulan bir şişirme malzemesi cidden :) Bir de \"Lütfen açıklamama izin ver, beni bir dinle\" vardır. Söyleyiverse olacak ama yo hayır, konuşmamaları gerekiyor. \"Seviyor Sevmiyor\"da Gölge konusu birkaç bölüm çok önemli gibi işlendi. Deniz bu karaktere çok hayranlık-yakınlık duyuyordu. Dolayısıyla Tuna olduğu açığa çıkınca, Deniz'in ona bakış açısını değiştirebileceğini, ilişkilerinde farklı bir yön alınabileceğini, en azından Deniz'in Tuna'yı tersleyip durmasının biteceğini düşünmüştüm ama hiçbir şey değişmedi. Dağ fare doğurdu. Şimdi kimliği açığa çıkınca da hiçbir şey olmayabilir ama olmalı. Uzunçorap - Çok doğru söylüyorsun. Yani hiç mi şaşkınlık olmaz, en azından bir süre olsun bir yalpalama. Nasıl davranacağını bilememe. Gerçi Deniz'in Gölge'ye hayranlığı da çabuk oluvermişti. O geçişe şahsen ikna olmamışım demek ki sonrasında da bir şey değişmemesine takılmamışım ama haklısın, evet. Burada da Tuna'nın hikayedeki faktörü esas itibarıyla Deniz'le ilişkisi olduğu için büyük ihtimalle Tuna ofisteki işine devam eder, diğer yazarlık yönü falan da bir süre sonra mevzu edilmez. Bu arada hep Tuna üzerinden gittik ama yeri gelmişken yazına değinmek istiyorum, yazını okuduğumda dizinin ilk başlarında Tuna'yı neden şimdikinden daha yakın bulduğumu ve Deniz'le birlikte olsalar da sevinirim diye hissettiğimi hatırladım. Zaman içinde Tuna-Deniz fikrinden uzaklaşmışım, bunda Yiğit'in Deniz'e karşı değişmesinin etkisi var sanırım. Bir de bu sevgililik oyununu Tuna fırsatçılığa mı dönüştürdü diye kuşkulanıyordum, o yüzden kızıyordum biraz fakat bu son bölümde Deniz'le benzer olduklarını bir kere daha gösterdi. Deniz nasıl İrem için aşkından vazgeçtiyse, Tuna da Deniz için aşkından vazgeçti. İlginç bir dizi, dört kişi arasında bir sürü bağ var. Işınla Bizi Scotty - Zaman zaman Tuna'nın, dediğin gibi \"sorunları çıkarına mı kullanıyor\" diye düşünülebilecek hareketleri oldu; Deniz'in onunla birkaç gün daha kalması gerektiğini söylemesi gibi ya da video konusunda çözüm olarak sevgili olduklarını söyleyivermesi gibi. Ama bize niyetinin ne olduğunu hiç göstermedi. Yorumlamaya kalmış. Benim ne olursa olsun, Tuna'nın Deniz'le flört etmeyi hiç bırakmaması, tamamen her şeyden vazgeçmiş fedakar aşık rolüne girmemesi hoşuma gidiyor. Böylece o kapı hep aralık kalıyor bizim için de. Yiğit Deniz'i hiç umursamıyorken Tuna'nın ona hep hayran ve destek oluşu Tuna-Deniz çiftini daha cazip gösteriyordu tabii. Şimdiyse onca denemeden, fırsattan sonra Deniz'de Tuna'ya karşı hiçbir şey oluşmayınca ve Yiğit de şimdi Deniz'e aşıkken onların ilişkisi daha anlamlı ve özel görünüyor. Bu saatten sonra Deniz'in kalbinin Yiğit'ten Tuna'ya kayması Yiğit'le aralarındaki bağı çok değersizleştirir ama bir yandan Tuna ve Deniz beklentim de hiç bitmiyor. Tuna'nın o kapıyı hep aralık bırakması hoşuma gidiyor bu yüzden. Uzunçorap - Çok garip... İnsan Tuna da mutlu olsun istiyor ve onun nasıl birine ihtiyaç duyduğu da Denizden yola çıkarak belli. Ve Tuna Deniz gibi birini kolaysa bulsun, samanlıkta iğne aramak gibi. Yani belki çok kişi Deniz gibi ayrık otuyuz ama kamuflajlar var. Zaten Deniz de farkındaysan acayip normalleşti, baştaki itici Deniz değil. Ofiste herkesin sevdiği, sempatik bir insan haline geldi. Zaten Tuna'ya \"Ben iticiyim, anormalim\" derken şimdi Yiğit'in kendisine aşık oluşunu falan da garipsemiyor. Dediğim gibi Deniz tip olarak baştaki haline yakın ama iç olarak uzaklaştı. Bir de şuna takılıyorum, sen de yazında yazmışsın, Deniz de Yiğit'ten sonra kimseye aşık olmamış ama Yiğit Amerika'dan dönene kadar sayıkladığı mı varmış? Ya da niye hiç internetten falan aramamış, ulaşmaya çalışmamış? Yiğit Deniz'i daha çok seviyor gibi geliyor bana. Hani denir ya \"Her ilişkide bir taraf daha fazla sever\" diye, bence burada da öyle. Zaten belki Deniz Yiğit kadar sevseydi, İrem'e rağmen vazgeçmezdi, Yiğit irem'e rağmen vazgeçmedi mesela. Tabii ortada bir intihar vakası var. Muhtemelen gerçeği bildiğimiz için böyle rahat yazıyorum ama Deniz'in \"Rejime giriyorum, tatlıyı hamurişini kestim\" der gibi \"Artık aşık değilim\" demesi de bana inandırıcı gelmiyor. Hele Tuna'nın ve irem'in de buna inanıvermeleri! Bu bölümde Tuna \"Kabul et, sen hala ona aşıksın\" falan deyince şaştım kaldım, yani bu bıraktım deyince hemen olabilen bir şey mi. Hele irem o kadar mutlak bencil ki, o kadar mutlak bir iyimserlik içinde ki, onun o mutlu yüzünü görünce ne yapacağımı bilemiyorum. İrem de dönüştü. Zombi oldu. Nikah dairesinin kapısında durup gülümsedi ya, merdivenlerin dibinde, ne sinir oldum ne sinir oldum... Işınla Bizi Scotty - Yiğit ve Deniz'in bu kadar kuvvetli bir bağa rağmen neden hiç iletişim kurmadıklarını anlayamadım ben de. Dediğin gibi Deniz onu hayatından fikir olarak çıkarmış gibi devam ediyordu sanki. Ergenlikte geçirdiği olumsuz değişim yüzünden cesaret edememiş desem e giderken Yiğit de bu Yiğit değildi. Yiğit'in Deniz'e, Deniz'in ona olduğundan daha düşkün olması anlaşılır bir şey biraz. Yiğit'in pek çok açıdan, çok sorunlu bir çocukluğu olmuş. Kimsenin arkadaşlık etmediği, özgüvensiz, ailesinde sorunlar olan bir çocuk ama mükemmel denebilecek bir kız onu çok seviyor ve çok değer veriyor. Yiğit için müthiş bir mutluluk kaynağı olmalı, bir nevi cennet gibi, kendisini çok güvende hisettiren bir şey. Bu yüzden bir tür kutsallık da atfediyor o \"Deniz Aslan\"a. Deniz için bu arkadaşklık öyle bir kurtarıcılık görevi görmemiş hiç. Söz ettiğin gibi İrem'in intihara kalkıştığını Deniz biliyor, Yiğit bilmiyor. Dolayısıyla birinin bu aşktan vazgeçmek için büyük bir sorumluluğu var. Üstelik bir ilişkiden vazgeçmekle sahte bir ilişkiyi yaşamaya kendini zorlamak aynı derecede güç olmamalı. Yani Yiğit'in başkasına aşıkken İrem'i seviyormuş gibi yapması çok zor. İrem gerçekten korku filmlerindeki ürkütücü oyuncak bebeklere dönüşmeye başladı. Zaten oyuncak bebek gibi sevimli, güzel bir tipi var. Bir de ne olursa olsun o gülümsemeyi hiç bozmuyor falan, insan ürküyor bir yerden sonra. Işınla Bizi Scotty - Bence Gazi'nin abuk subuk gidişi yüzünden Yiğit dergiye geri çağırılacak ve Deniz'le birbirlerine içli içli bakıp duracaklar. Yalnız adamın hayatıyla plastik hamur gibi oynuyorlar ya Deniz'i ne kadar seversem seveyim tüm bunlar için kızıyorum. Başta söyleyememekte haklıydı ama işler öyle bir hale geldi ki Yiğit'in tamamen sahte bir evliliğe sokulmasına göz yumması, İrem için korkmasıyla açıklanamayacak kadar büyük bir kazık. Zaten hayatı travmalarla geçmiş bir insan, böyle bir ihaneti öğrendiğinde aklını kaçırmasa iyidir. Her şeye karşı güvenini kaybeder insan. Kendine bile. Uzunçorap - Bugün senin yazını okurken Yiğit için şöyle düşündüm, adamın hayatı Truman show oldu. Bunu bir kere de \"Kiralık Aşk\"ın Ömer İplikçi'si için düşünmüştüm, bir yazımda da yazmıştım hatta. \"Aşk Laftan Anlamaz\"ın Murat Sarsılmaz'ı Ömer İplikçi'ye benzetiliyor ama daha esaslı bir türevi burada çıktı. Geçerli sayılabilecek bir sebeple yalan söyleyen bir kadın, \"Kiralık Aşk\"ta abisinin hayatı için para bulmak üzere, \"Aşk Laftan Anlamaz\"da kadın olarak ataerkil bir toplumda yaşamanın zorluklarıyla birlikte ele alınan iş bulma mecburiyeti, burada da dostunun varoluşu için söylenmiş bir yalan. Farklı farklı ama aynı süreci tetikliyor. Muhtemelen başka örnekler de vardır. Üçünde de esas adamlar başarılı iş adamlarıbu arada, bu ayrıntı da var. Işınla Bizi Scotty - Çok doğru söylüyorsun üç dizi konu olarak birbirine çok benziyor. \"Kiralık Aşk\" ve \"Aşk Laftan Anlamaz\"dan farklı olarak burada Yiğit yalanlarla hayatına giren ve sevgilisi olan kıza aslında aşık değil ve esas kız da o değil. O kızı hayatında istemiyor bile. Diğerlerinden daha da büyük bir kabus. Uzunçorap - Ama esas kız yani Deniz de yalan söylüyor. Yani İrem'in yalanı Yiğit için bir çeşit kabus olabilir evet ama Deniz'in yalanı asıl kabus ve diğer dizilerde de esas kız yalan söylüyor. Işınla Bizi Scotty - Diğerlerinde birbirine aşık iki kişi var. Aralarında bir yalan var ama ilişkileri gerçekte aşkı içeriyor ve yalanı ortadan kaldırdığında da bir şekilde kendini tedavi edip devam edebiliyor Burada Yiğit bir de gerçek olmayan bir ilişkiyi, aşksız sürdürmeye çalışıyor. Bana çok daha korkunç görünüyor ama diğer dizileri izlemediğim için de olabilir tabii. Uzunçorap - \"Aşk Laftan Anlamaz\"da da Murat'ın hayatına yalanla girmeye çalışan bir eski sevgili var, Didem. Peki \"Seviyor Sevmiyor\"a dönersek, Yiğit'in travmaları demişken, babası hakkında ne düşünüyorsun, parayı alıp kaçmasına şaşırdın mı? Ben şaşırmadım, yani daha doğrusu parayı Ruslara vermesini beklerdim ama Yiğit'e kazık atmasına şaşırmadım. Sadece o kahvaltıya gidip oyunu biraz daha sürdürebilirdi ama düşününce neden bunu yapsın, Yiğit bir şekilde bunu öğrenecek.. Ama en azından Yiğit'i orada tek başına bekletmemiş olurdu. Ama gitse ne diyecek, yüzleşmesi lazım, bir sürü azar işitecek yine Yiğit'ten, gözyaşını görecek. Niye keyfini kaçırsın di mi? Taksiyle havaalanına giderken nasıl da mutluydu, zerre vicdan azabı var mıydı, yoktu. Işınla Bizi Scotty - Yıllarca küs kalınan baba ya da annenin aslında sakladığı büyük sırları vardır ve öğrenilince her şey düzelir, telafi süreci başlar klişesi vardır ya, o yıkıldığı için mutluyum. İçki problemi için mazereti olsa da annesini kaybetmiş küçücük bir çocuğu yapayalnız bırakmasının ve senelerce aramamasının mazereti olamaz. Dolayısıyla bencil ve çıkarcı bir karakter olarak kalması benim açımdan inandırıcı oldu. Yiğit'le o kahvaltıya gidebilir, \"Ben gidiyorum oğlum, sana mutluluklar\" diyebilirdi açıklama yapmadan. Ama para kaçırıyordu mafyadan tabii, acele etmesi de lazım. Benim orada anlamadığım, Deniz'e \"Gidip ona sen anlat\" dedi ama nerede buluşacaklarını söylemedi. Deniz içine doğarak gitti resmen ve Yiğit babasıyla kahvaltı için restoranda değil deniz kenarında, park gibi bir alanda buluşuyordu. Ama Türk filmi edasındaki acıklı ve romantik sahneler bu kadar mantık fedakarlığında bulunabilir sanırım. Uzunçorap - Bahsettiğin sahne benim bu bölümde en ama en çok beğendiğim sahneydi. Yani bir yeri. O da şurası: Deniz ve Yiğit ağlaşıp ayrılmışlardı. Biri o tarafa biri bu tarafa, yani tam ters istikamette gidiyorlardı. Derken Yiğit durdu ve geri döndü. Uzaklaşan Deniz'e baktı. Deniz tam o anda kurşun yemiş gibi oldu ve durdu. Oyunculuklara pek girmek istemiyorum, acayip bir zor bir performans, ama onu böyle akıl edip vermek.. Yani tebrik etmek lazım. Resmen bakışla vuruldu kız, o anlık sarsılmayı hissettim sanki. E tabii öyle de çekmişler sonuçta, orada tüm ekip bunu hissetmiş olabilir, öyle tasarlanmış da olabilir. Neyse kendi adıma kurgu dışına çıkmak beni hikayeden koparıyor. Işınla Bizi Scotty - Bu üstü kapalı sözlerden oyunculukları övüyor musun yeriyor musun tam emin olamadım ama genel olarak ben her iki oyuncuyu da çok beğeniyorum. Özellikle Gökhan Alkan'ı son birkaç bölümdür hayretler içinde izliyorum. O sahnede de yine çok iyiydi. Işınla Bizi Scotty - Karar veremedim hemen, düşünmem lazım. Ama benimki o veda sahnesi değil sanırım, o ters yönlere gidip, geri koşup sarılma, yakın plan göz çekimleri bana çok demode geldi. Türk filmi nostaljisi yapmak istemiş olabilirler ama işlemedi bende. Tuna'nın kuşlara yem verdiği, Deniz'in teselli için ona geldiği sahne olabilir ama o da çok fazla öne çıkmıyor aslında. Bir de Yiğit'in nikah dairesindeki çırpınışı, zorlanması ve o nüfus cüzdanının gidip gidip gelişi de başarılıydı. Uzunçorap - Yiğit'in nikah dairesinde nüfus kağıdını İrem'e geri vemesi, benim için zirve oldu bir yerde. Oh be dedim. Yiğit kurtuluyor, biz de kurtuluyoruz. Özgürlük bileti gibi oldu. Amerika'ya dönme durumundan hiç bahsetmiyorum ama. Peki genel olarak bölümü beğendin mi? Yazında yazmış mıydın, hatırlayamadım. Uzunçorap - Geçen bölümden daha çok beğendim. Aşık, Yiğit'i seven, üstüne titredikleri arasına Yiğit'i de katan bir Deniz görmekten mutlu oldum ki zaten baştaki Deniz böyleydi. Peki dizinin reytingleri iki haftadır niye düşüyor sence? Hadi geçen bölüm kendi açımdan yazdığım sebeple biraz dalgalıydı ama bu bölüm biraz toparladı. Işınla Bizi Scotty - Geçen bölümü genel olarak beğenmemiştim ben de. Onun etkisiyle seyirci rakiplere kaymış olabilir. İki bölümdür sağlam bir rakibi var. Tahmin etmiyordum doğrusu ama \"Hayat bazen Tatlıdır\" çok başarılı bir giriş yaptı. Bu hafta daha da iyi. Rekabet çok yüksek, rehavete kapılmaya gelmiyor. Boş tek bir bölüm geçerse bile hazırda reytingini kapmak için bekleyen rakipler var. \"Seviyor Sevmiyor\" için bir de şöyle bir durum var: Yiğit'in Deniz'e aşık olduğundan beri olaylar çok dramatikleşti. Dizi bir komedi bir aşırı dram, iki uçta gidip geliyor. İlk zamanlardaki O züppe Yiğit ve çaresiz Deniz çekişmeleri daha eğlenceliydi belki. Bir de açık söyleyeyim ben ilk senaryo grubunun hikayeyi, ilişkileri ve karakterleri daha iyi anladığını düşünüyorum. Senaryoya küçük dokunuş farklılıkları bile çok değişik sonuçlara yol açabiliyor. Eski dili daha çok seviyordum ben sanırım. Uzunçorap - Senaryo grubu değişikliği deyince, Gazi'nin durumu da bundan kaynaklanmış olabilir mi diye aklıma geliyor. Yani başta düşünülen Tuna mıydı.. Gazinin durumu çok absürd oldu. Ortaya bir çıktı, filmlerde doğum gününde hani pastadan insan çıkması bir şeysi vardır ya, onun gibi ağlamaklı bir sürpriz oldu. Ağlamaklı demem şundan, hani normal pasta görünür kocaman adam boyu, misal beyaz, sevinir insan, sonra birden o güzelim pastayı paramparça ederek içinden çıplak bir insan çıkar, tuhaf. Gazi de bir çıktı, çıplak, sonra etrafı yani ofisi darma duman etti ve gitti. Eğer kore dizisinde de böyleyse, onlar da senaryoda yalpalamış olabilirler o süreçte. Neyse Gazi jet hızıyla çıktığı için, geri dönmeyebilir diye düşünüyorum. Zaten annesi Asena Hanım da bence onu ima etti. Sen Yiğit işe dönebilsin diye böyle bir şey tasarlandığını tahmin ediyorsun yazında ama, bana önceden planlanmamış gibi geliyor. Hem Yiğit ve Gazi arasında yetki-sorumluluk karışıklığı komedi olarak işlenebilirdi, ilginç bir şey olurdu. Işınla Bizi Scotty - Gazi'nin Asena'nın oğlu çıkması konusunun tamamen ilk hikayeden vazgeçip rotayı değiştirme olduğunu düşünüyorum ben de. Bence de başta Tuna'ydı düşünülen sonra ona yetimhane hikayesi yazıldı. Ama girişilmiş ve toparlanılması gereken bir konu vardı. Neden Gazi'yi seçtiler bilmiyorum. Daha ters köşe daha mı komik göründü acaba? Ama alt yapısı hiç kurulmadığından, zerre kadar ipucu verilmediğinden inandırıcı olmadı. Benim Yiğit'le ilgili kastettiğim dergide kaos çıkması konusunun Yiğit'in dönmesi için bir araç yapılacağıydı. Aslında doğru söylüyorsun Gazi-Yiğit çekişmesi de komik olabilir, iyi işlenirse. Belki Yiğit döner, sonra da Gazi geri gelir. Uzunçorap - Gazi dönsün isterim ama eski karakteriyle dönsün dönecekse. Çaycı Gazi daha mutluydu bence. Dönecekse yine o muzip, güleryüzlü, mütevazı adam olarak dönsün, sonra isterse yine patron olsun. Bu kibirli adam kim, ben alışamadım. Uzunçorap - İrem yeni bölümde hafızası dışında gayet sağlıklı görünüyor. Hatta sonra ben \"İrem\" dediğine göre kısmen de hatırlıyor galiba. Dizi yine komiğe bağladı, bu süper o halde. Hele fragmanın sonunda Yiğit'e \"Ben İrem\" dedi ya, İrem'i yine sevesim geldi. Işınla Bizi Scotty - Bayıldım fragmana, Çok eğlenceli görünüyor. Bir de İrem'in kimliği açığa çıkıyormuş en beklemediğimiz zamanda. Uzunçorap - O zaman ne olur tahmin edemiyorum çünkü öyle neşeli vermişler ki bu tatlığın ortasında yıkılmış bir Yiğit hiç olmayacak. Düşün bir, herkes mutlu, eğleniyor, Yiğit mutsuz. Tuna da mutsuzdur diye düşünürdüm, çünkü aslında kendi sevdiği şekilde aşkla sevilmiyor ama o da sırra ortak oldu bir şekilde ve yuvarlanıp gidiyor. Fragmanda son sahnede Deniz'le yan yana bir koşmaları var, elele sandım bir an. Nayır olamaz dedim. Bu arada şarkı da çok yakışmış fragmana, Hadi yine İyisin. Deniz'le İrem'in dansı da komikti. Sevindim dizinin komedi tarzından kayıp drama yuvarlanırken tekrar kıyıya tutunmasına. Işınla Bizi Scotty - Evet ya. \"Hadi Yine İyisin\" bomba olmuş. Tam dönemin şarkısı. Hem de Tayfun Duygulu kendisi bizzat söylüyor. Aklıma geldi de henüz Tarkan, Mustafa Sandal, Sertab bile çalmadılar.. Uzunçorap - Aa buna dikkat etmemişim. Adam yıllar önceki halinden zerre değişmemiş, bıraktığın gibi duruyor. :D Helal olsun. Işınla Bizi Scotty - Bu arada izlediğimiz bir diziyi böyle karşılıklı sohbetle incelemek çok keyifliymiş ama şimdilik ikimizin de izlediği bir tek dizi var."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-seviyor-sevmiyor-kendini-sevdirmeyi-basariyor-271", "text": "Günümüzde televizyon kanallarımızın, prime time yayınlarının ana malzemesini diziler oluşturuyor. Sürelerin uzunluğunun yanı sıra, kanalların risk alarak farklı türler denemek yerine garanti olana, yani \"çok tutana\" yatırım yapması sebebiyle belirli türlerde, birbirinin aynı, tekrarı ve kopyası işler izlemek, açık söyleyeyim bıktırdı. Yeni başlayacak bir dizinin dikkatimi, ilgimi çekebilmesi çok ama çok zorlaştı. Ekran karşısında olduğum bir anda denk geldiğim bir diziye 10 dakika şans verebildiğimde, bu çok büyük olasılıkla hüsranla sonuçlanıyor. Beni karşısında tutmayı başarabilen dizi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor artık. Televizyon dünyamızın güncel halinde yaz sezonunun mecburiyeti olan romantik-komediler de bütün kanalları kaplamış durumda. Üstelik aşağı yukarı hepsi yine belli bir çerçeve içinde dolaşıyor: Bir tane şaşkın, sakar, beceriksiz ya da asabi kız ve duvarları hemen yıkılmayacak, yelkenleri suya inmeyecek, etrafındaki birbirinin aynı kadınlardan yaka silkmiş karizmatik bir adam... Atv'nin yeni romantik-komedisi Seviyor Sevmiyor'un ilk bölümüne rastladığımda da aynı şeyleri düşündüm. Şaşkın, sakar kızımız da görev yerindeydi, her daim öfkeli, karizmatik patronumuz da. Romantik-komedilerin olmazsa olmazı fırlama, tatlı-serseri karakterimiz ve iyi kalpli yakın kız arkadaşımız da... Hatta dizimiz yalanlar ve sırlar üzerine kurulu hikayesiyle tam anlamıyla standartlara uygundu. Anlatım dili, renkler, müzikler biraz ilgi çekici geldi; \"kendi türünde fena sayılmaz\" dedim, yine de kısa sürede yoluma devam ettim. İkinci bölümü izlemeyi hiç düşünmedim. Geçtiğimiz Çarşamba akşamı yayınlanan üçüncü bölüme ise yine tesadüfen rastladım ama bu kez farklı bir durum oldu. Bölümü başından sonuna kadar sıkılmadan izledim. Dizideki tüm karakterlerin, ilişkilerin ve sahnelerin diğer romantik-komedilerden farklı bir enerjisi var. Karakterler kendi türlerinde uç noktalardalar; sıra dışı-şaşkın kızımız tam anlamıyla acayip, patronumuz gudubet, tatlı serserimiz tam bir fırlama, kız ardaşımız iyilik meleği. Bu karakterler bir araya geldiğinde ortaya çıkan kontrast ilgi çekici bir kimya yaratmış. İyi yazılmış diyaloglar ve ince espriler mizahi açıdan doyurucu. Zaman zaman sarkan, süreyi uzatmak için eklendiği belli olan ve başka hiçbir amaca hizmet ediyor gibi görünmeyen sahnelere rağmen temposu düşmüyor. Yönetmen Yusuf Pirhasan'ın yarattığı enerjik, kıpır kıpır anlatım dili dizinin farklılaşmasına en büyük katkılardan biri. Bir yandan robotik tavırları, beceriksizliği ve çabasızlığıyla itici olan; diğer yandan bir oyuncak bebeği andıran görüntüsü, etrafındaki dünyaya uyumsuzluğu konusunda çaresiz ve saf haliyle sevimli olabilen ana karakterimiz Deniz bir şekilde sevdiriyor kendini. İzleyicinin onun tarafını tutmasını, \"başarmasını\" istemesini sağlıyor. Özellikle toplantı sahneleri ve Yiğit'le ya da Tuna'yla bire bir sahnelerinde gerçekten eğlendirmeyi başarıyor. Bu dizi de bir Kore uyarlaması. Orijinalini izlemedim, izlememeyi-bilmemeyi tercih ederim. Ama umarım ilerleyen bölümlerde Deniz değişim geçirip daha \"makbul\" bir hale gelmez ve özgünlüğünü, sıra dışılığını kaybetmez. 4. bölümü izleyip izleyemeyeceğim konusu benim için hala belirsiz. Bununla birlikte 2 saatlik romantik-komedileri görmekten gerçekten yılmış bir izleyiciye, tüm ön yargılarına rağmen başından sonuna kadar, sıkılmadan kendisini izletmeyi başaran bir dizi benim için başarılıdır. Bakalım, haftaya bu yazının devamı gelecek mi. Atv'nin yeni romantik-komedisi Seviyor Sevmiyor'un ilk bölümüne rastladığımda da aynı şeyleri düşündüm. Şaşkın, sakar kızımız da görev yerindeydi, her daim öfkeli, karizmatik patronumuz da. Romantik-komedilerin olmazsa olmazı fırlama, tatlı-serseri karakterimiz ve iyi kalpli yakın kız arkadaşımız da... Hatta dizimiz yalanlar ve sırlar üzerine kurulu hikayesiyle tam anlamıyla standartlara uygundu. Anlatım dili, renkler, müzikler biraz ilgi çekici geldi; \"kendi türünde fena sayılmaz\" dedim, yine de kısa sürede yoluma devam ettim. İkinci bölümü izlemeyi hiç düşünmedim. Geçtiğimiz Çarşamba akşamı yayınlanan üçüncü bölüme ise yine tesadüfen rastladım ama bu kez farklı bir durum oldu. Bölümü başından sonuna kadar sıkılmadan izledim. Dizideki tüm karakterlerin, ilişkilerin ve sahnelerin diğer romantik-komedilerden farklı bir enerjisi var. Karakterler kendi türlerinde uç noktalardalar; sıra dışı-şaşkın kızımız tam anlamıyla acayip, patronumuz gudubet, tatlı serserimiz tam bir fırlama, kız ardaşımız iyilik meleği. Bu karakterler bir araya geldiğinde ortaya çıkan kontrast ilgi çekici bir kimya yaratmış. İyi yazılmış diyaloglar ve ince espriler mizahi açıdan doyurucu. Zaman zaman sarkan, süreyi uzatmak için eklendiği belli olan ve başka hiçbir amaca hizmet ediyor gibi görünmeyen sahnelere rağmen temposu düşmüyor. Yönetmen Yusuf Pirhasan'ın yarattığı enerjik, kıpır kıpır anlatım dili dizinin farklılaşmasına en büyük katkılardan biri. Bir yandan robotik tavırları, beceriksizliği ve çabasızlığıyla itici olan; diğer yandan bir oyuncak bebeği andıran görüntüsü, etrafındaki dünyaya uyumsuzluğu konusunda çaresiz ve saf haliyle sevimli olabilen ana karakterimiz Deniz bir şekilde sevdiriyor kendini. İzleyicinin onun tarafını tutmasını, \"başarmasını\" istemesini sağlıyor. Özellikle toplantı sahneleri ve Yiğit'le ya da Tuna'yla bire bir sahnelerinde gerçekten eğlendirmeyi başarıyor. Bu dizi de bir Kore uyarlaması. Orijinalini izlemedim, izlememeyi-bilmemeyi tercih ederim. Ama umarım ilerleyen bölümlerde Deniz değişim geçirip daha \"makbul\" bir hale gelmez ve özgünlüğünü, sıra dışılığını kaybetmez. 4. bölümü izleyip izleyemeyeceğim konusu benim için hala belirsiz. Bununla birlikte 2 saatlik romantik-komedileri görmekten gerçekten yılmış bir izleyiciye, tüm ön yargılarına rağmen başından sonuna kadar, sıkılmadan kendisini izletmeyi başaran bir dizi benim için başarılıdır. Bakalım, haftaya bu yazının devamı gelecek mi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-seviyor-sevmiyor-ve-yapbozdaki-resmin-gizemleri-272", "text": "Dizilerde kitaplara, müziklere, şiirlere, resimlere yer verilmesi seyirci için hem eğlenceli hem öğretici açılımlara vesile olabiliyor. Yaz sezonu dizilerinden \"Seviyor Sevmiyor\" dizisinde de, dans eden bir kadın ve adam resminin basılı olduğu bir yapboz, dizide çok önemli bir unsur olması ve vurgulanan gizemiyle ilgimi çekti. Ayrıca dizi için neden bu resim seçilmiş, resmin bir hikayesi var da, dizinin hikayesiyle ileride örtüşecek mi, varsa bir ipucu bulmak istedim. Yiğit evlerinin verandasında, masada oturmuş bu yapbozu yapmaktadır. Komşu evde oturan Deniz yanına gelir ve bu resmi daha önce görmüş olduğunu söyler. Eksik bir parçayı alarak, yapboza koyar. İkisi resimde sol altta görünen silik bir kadın yüzünden bahsederler. Yiğit bu kadının adama aşık olduğunu, dans eden çifti kıskandığını söyler. Yapboza konu olan resmin orjinal adı \"Danse a la campagne\" . Sanatçı, Fransız ressam Auguste Renoir. Resim şu anda Paristeki Orsay Müzesinde bulunuyor. Renoir bu resmi tamamladığında 42 yaşındaymış. Orsay müzesindeki bilgilere göre bu resimdeki kişilerden erkek olanı Renoir'ın bir arkadaşı, Paul Lhote ve genç kadın da ileride (7 yıl kadar sonra) Renoir'ın eşi olacak terzi Aline Charigot. Yani bu iki kişi arasında duygusal bir bağ yok. Daha çok resme bir modellik söz konusu gibi. Yine de hikayemizi koruyalım ve dans eden mutlu çiftimizin arasında bir hoşluk ve yakınlık olduğunu kabul edelim. Yapboza konu olan resmin orjinal adı \"Danse a la campagne\" . Sanatçı, Fransız ressam Auguste Renoir. Resim şu anda Paristeki Orsay Müzesinde bulunuyor. Renoir bu resmi tamamladığında 42 yaşındaymış. Orsay müzesindeki bilgilere göre bu resimdeki kişilerden erkek olanı Renoir'ın bir arkadaşı, Paul Lhote ve genç kadın da ileride (7 yıl kadar sonra) Renoir'ın eşi olacak terzi Aline Charigot. Yani bu iki kişi arasında duygusal bir bağ yok. Daha çok resme bir modellik söz konusu gibi. Yine de hikayemizi koruyalım ve dans eden mutlu çiftimizin arasında bir hoşluk ve yakınlık olduğunu kabul edelim. Dizide Deniz ve Yiğit'in yapboz bağı devam eder. Yiğit bu yapbozun parçalarını yıllarca saklamıştır. Ayrıca Londra'ya gittiğinde kullanması için, Deniz'e bu tablonun tasarım olarak uygulandığı bir şemsiye de hediye eder. Renoir'a gelirsek, Şemsiyeler diye bir tablosu olması dışında bulabildiğimiz bir şey yok. Şemsiyeler remsinin, ressamın kendi sanat anlayışı içinde, izlenimcilikten klasiğe yönelişinin izlerini taşıdığı kabul ediliyor. \"Kırda Dans\", Renoir'ın en tanınan resmi değil. Ressamın en bilinen tablolaları \"Moulin del la Galetta'ta Eğlence\" ve \"Sandal Gezisinden Sonra Öğle Yemeği\". Yazımızı yine sektörle bitirelim. Renoir'in, bazı resimlerine de modellik yapmış olan küçük oğlu Jean Renoir sonradan hicivli fimleriyle tanınan bir yönetmen olmuş. Böyleyken böyle."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-seviyor-sevmiyorun-basarisi-denizin-degisimi-286", "text": "Seviyor Sevmiyor verdiği üç haftalık aranın ardından gün değişikliği yaşamış ve Pazar akşamları ekrana gelmeye başlamıştı. Yeni sayılabilecek bir dizinin, çok sayıda türdeş rakibi varken gün değiştirerek ekrana dönmesi riskliydi ve tedirgin ediciydi ama aynı zamanda dizi önceki yayın günü olan Çarşamba akşamlarının diğer güçlü romantik-komedilerinin karşısında kan kaybediyordu. Bu nedenle Pazar'ın doğru bir seçim olma ihtimali de vardı. Nitekim öyle de oldu. Çok iyi bir beşinci bölümle yeni gününde dönen dizi 3.5 civarı reytinglerle tüm gruplarda birinci oldu. Yaz boyu her yeri kaplayan romantik-komediler arasından özellikle ana karakteri / esas kızı olan Deniz'in sıra dışı yapısı, karakterler arası ilişkileri, mizahı ve temposuyla sıyrılan dizi benim de hiç kaçırmadan izlediğim favorim haline geldi. Dizinin tüm karakterlerinin karmaşık kişiliklerinin arka planlarını ve duygusal dünyalarını yansıtmaktaki başarısı ve seyircisinin zekasına güveniyor oluşu özellikle cezbedici tarafları benim için. Bununla birlikte 6. bölümde Deniz'in ani değişiminin işlenişini inandırıcı bulmadım. Birkaç bölüm önce dünyanın en garip makyaj ve saçıyla, her zamanki tavrıyla işe gelen ve kendisinin bu halinde bir tuhaflık bile göremeyen Deniz'in; amirinin valizinden çıkan, tesadüf eseri üstüne tam uyan giysi ve ayakkabıları giyip otel kuaföründe saç ve makyaj yaptırıp 'mükemmel', çekici ve bambaşka bir tavırla yemeğe gelmesi inandırıcı değildi. Genel romantik-komedi izleyicisinin 'çirkin kızın' güzelleşmesi ve onu aşağılayan adamın, onu görünce ağzının açık kalması gibi klasik bir sahneyi beklemesi kabul edilir bir durum elbette ama bu dizinin en büyük özelliğinin esas kızının sıradışılığı olduğunu düşünürsek onu normalleştirmek, diziyi sıradanlaştırıp en büyük mizah unsurunu da çöpe atmak olacak ne yazık ki. Eğer Deniz o kıyafet-saç-makyaj değişişimine rağmen tavır olarak değişmeyip aynı kalsaydı bu inandırıcı olabilir ve oradan da çok eğlenceli sahneler çıkabilirdi ama final sahnesi boyunca bunu göremedik. Seviyor Sevmiyor yaratıcı/uygulayıcı ekibinden de şimdiye dek olduğu gibi seyircisinin zekasına daha fazla saygı duyan böyle bir hamleyi beklerdim doğrusu. Bu haliyle, kolay yol seçilmiş gibi görünüyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sevme-beni-sozun-gercek-degilse-136", "text": "Kiralık Aşk'ın yarın akşamki bölümünden herhalde birçok kiralıkçının kendine göre bir beklentisi var. Ben de gidişattan görünene göre uzak ihtimal olsa da, en çok Defne'nin Ömer'e sevgisinin farkına varmasını, bu sevgiiye tanık olmayı ve eğer bu farkındalığının yolu kıskanmasından geçecekse, en yalın haliyle Ömer'i kıskanmasını bekliyorum. Neden uzak ihtimal? Çünkü Defne'nin kıskanmasına sebep olacak bir tek İz var ve Defne zaten öyle ya da böyle İz'i aşmıştı. Ama Ömer kıskançlığıa kapılacaksa, orada kapı gibi duran bir Deniz Tranba var ki, Deniz Tranba yeni, bu yüzden bir tık farklı. Yani tercih etmesem de Ömer yine kendini Defne tarafından uzağa itilmiş hisseden, kıskanan, özleyen ve acı çeken taraf olacak diye tahmin ediyorum. Sevme beni göze güzel gözüken görkemim için, Sevindiren gözüm ya da yüzüm için, Hayır, bir kalp için de değil değişmeyen! Sakla, gerçek bir kadın gözünü, onun için, Ve beni hala sev, neden olduğunu bilmeden! Ömer için şimdiye kadar \"Ömer Defne'yi seviyor\" dedim bir çok yazıda. Ömer Defne'yi teslim olarak seviyor, dedim. Ama Defne \"Bana koşulsuz güvenmelisin. Sen şahane bir adamsın ama bazen de çok zorsun. Biz çok farklıyız.\" falan filan diyerek o teslimiyeti çatır çatır kırdı, tuz buz etti. Defne Ömer'i teslim almak istedi. Aşka teslim olunsun ama bir zahmet teslim alınmasın. Özgürlük biterse aşk aşk olmaz. İki taraftan biri diğerini işgal ederse, aşk varsa da kalmaz. Kafeste aşk yaşamaz. Geçen gün televizyonda bir sohbet programına denk geldim. Programın konuğu \"Liyakat olmadan sadakat olmaz\" mealinde bir söz söyledi. Buradaki durum da onun gibi. Sen aşka kapını aç, aşkı içeri al, evini kendini hayatını, zaaflarını vesaireni paylaş, evet ama önce bir zahmet, nasıl ki sokakta ilk karşına çıkana sonsuz aşkım demiyorsan, layık olanı ara, bul, sonra olacaksan teslim ol. Karşındakine de bu hakkı tanı. Güvenmek, teslim olmak Defne'nin anladığı gibi kestirme bir yol değil. Ayrıca bir tartışmada iş konudan çıkarılıp hoop karaktere genellenirse, işte böyle kopma noktasına gelir. Bir de üstüne \"Biz seninle çok farklıyız\" dersen, onun kalkıp yürüyüp gitmesinden önce, sen sözünle onu çoktan göndermiş olursun. İşte o yüzden Defne, bunca söz sana. Bir de üstüne karşındakini ne kadar yakıp yıktığını görmeden atarlanıyorsun ya. Yine de tabii ki, öğrenilmesi gerekenleri hep iyilik güzellikle, bol şansla, mucizelerle öğrenirsin inşallah, diyelim. Bu yazıda zaman zaman bizi anan Yeni Türkü'nün o şarkısıyla veda edelim, selam edelim. Arrivederci... \"Ayrıca keşke denklik falan olsaydı ama her ilişkide hani bir taraf daha fazla... İşte bunda da daha çok seven sensin Ömer. Sen \"Defne işte\" katındasın, ama Defne hala sıfatlarda, iyi kalpli adam, güzel adam, zeki adam, falan filan fişman. Belki de Defne Ömer'i, kendisine ilgisini severek sevdi. Yani kendiliğinden değil. Ömer'in ilgisi hoşuna gidip... Tabii sonra tanıdıkça da üstüne yukarıda saydığımız maddeler. Ya Defne'nin aşkı bu masal için şu an için yetersiz, yani bir tür Kalp yetmezliği, ya da bu aşkı ifade edemiyor. Hele bir şu Nerimandı, yalandı vs. yükünü sırtından, omurgasından atsın, Defne Ömer'i ne kadar seviyor, daha net görülebilecek diye umulur, bakalım. Ve işte Ömer bu şiiri okuduğunda, bu şiirle sevilip sevilmediğinden emin olamayan bir Ömer gördüm. Sevmeyi kendi sevdiği gibi bilen, sevdiği gibi sevilmeye bekleyen, sırlarla yalanlarla uzağa atılmayan, yakında tutulan, sevdiği kadında yuva bulan ve onun tarafından da yuva kabul edilmek isteyen bir Ömer. \"Sen şahane bir adamsın Ömer, beni kendine hayran bırakan tarafların\" şeklinde, şekille değil. \"Çok iyi görünüyorsunuz Ömer bey\" diye değil. İyi kalbi için de değil. Şusu busu var diye, şöyle ya da böyle diye, manevi maddi etiketleri, sıfatları vesairesi için değil. Defne içine düştüğü bu durumların kaynağı abisi Serdar'ı nasıl şöyledir böyledir diye değil, canı kanı ailesi olarak seviyor, hatta seviyorum bile demiyorsa, Ömer de ailesi olacaksa, öyle sevmesi, içselleştirmesi lazım. Ben seni çok seviyorum Ömer dememesi lazım, o \"Çok\" oraya fazla. Bu aşk gerçekse, sıfatları aşıp özneye ulaşması lazım."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sicak-bir-yaz-aksaminda-ekranda-nasil-bir-dizi-izlemek-isterdiniz-1306", "text": "Işınla Bizi Scotty, Kanal D'nin Ay Yapım imzalı yeni romantik komedisi Ya Çok Sversen'in ilk bölümünü değerlendirdi. Yapım firması, prodüksiyonu ve yıldız oyuncularıyla yaz sezonunun şu ana kadarki en iddialı dizisi olan Ya Çok Seversen'in ilk bölümünü kaçırmak istemedim. Birkaç tanıtımını izlemiştim. Başrol oyuncularının uyumu da, gördüğüm sahneler de ilgimi çekmişti. Ekran karşısına geçtiğimde aklımda, dolandırıcıklık yaparken kaçmak zorunda kalan bir kız ve yanlışlıklar nedeniyle yollarının kesiştiği zengin bir adamla arasında gelişecek çatışmalı komik ve romantik bir hikaye izleyeceğim fikri vardı. Beni bu kadar çok ve farklı hikayenin beklediği konusundaysa hiç fikrim yoktu. 'Ya Çok Seversen'de gerçekten çok şey bir arada oluyor! Hikayeyi kısaca özetlersek; Leyla gerçek ailesini bulabilmek için, kendisine bilgi verebilecek tek kişinin komadan çıkmasını beklemektedir. Ve onun tedavi masraflarını karşılamak için ihtiyacı olan parayı bulabilmek amacıyla bir dolandırıcı çetesiyle çalışmaktadır. Bir gün sahte bir nikahın gecesinde damattan kaçmaya çalışırken, kaldığı otelde, otelin sahibi Ateş Arcalı'yla tanışır, ancak yıldızları barışmaz. Ateş'se İspanya'dan İstanbul'a sadece 2 günlüğüne, babasından kalan mirasın açıklamasına katılmak için, istemeyerek gelmiştir. Annesinin ölümünden babasını sorumlu tutmakta, bu nedenle mirası ve ona kalan -hiç tanışmadığı küçük kardeşlerine bakma görevi dahil- yükümlülükleri kabul etmemektedir. Leyla, kendisine annesinden kalan kolyeyi o olaylı gecede kaybetmiş ve her yerde onu ramaktadır. Bu esnada dolandırdığı damadın ailesinden kaçmak isterken bir arabaya saklanır. Saklandığı arabanın, onu Ateş'in ve kardeşlerinin evine götürdüğünden haberi yoktur. Bahçede yakalandığında, güvenliğe hırsız olmadığını anlatmaya çalışken evin uşağı tarafından yeni dadı zannedilir. Ve Leyla ile Ateş'in yolları bir kez daha kesişir. On yıl önce Güneşi Beklerken ile hayatımıza giren ve kısa sürede Türkiye'nin en popüler erkek oyuncularından biri olan Kerem Bürsin, yıldızlığını uluslararası boyuta taşıdığı son TV dizisi Sen Çal Kapımı'da olduğu gibi yine bir yaz romkom'uyla karışımızda. Aşk Ağlatır, Son Yaz, Dünyayla Benim Aramda ve Darmaduman'da izlediğimiz Hafsanur Sancaktutan'ı ise ilk kez bir romkom'da izliyoruz. Aralarındaki yaş farkına karşın (13 yaş) ben iki oyuncunun hem görsel hem de performans uyumundan keyif aldım. Her ne kadar şimdiye dek Kerem Bürsin'i en çok Muhteşem İkili'de canlandırdığı MKC karakterinde sevmiş olsam da ona bu pervasız, başına buyruk biraz da 'bad boy' denebilecek roller yakışıyor. Hafsanur Sancaktutan'sa kırılgan görüntüsünün altında, sert ve karmaşık rollerin altından kalkabilen bir oyuncu. Çoğu romkom'da olduğu gibi, burada da işin komedi kısmı kadın karakter üzerine kurulu. Hafsanur Sancaktutan'ın komedi performansı açısından biraz daha rahatlamasının, daha akışkan bir hale gelmesinin gerektiğine inansam da Leyla rolünde onu da keyifle izledim. Dizinin ilk bölümündeki temel sorunlardan biri tür karmaşası. Bir yandan aile trajedileri, çekişmeler, gerilimlerlerle meşgulken bir yandan da şamatalı düğünde çokça maruz kaldığımız gibi, dozu pek ayarlanamamış fiziksel komediyle karşı karşıyayız."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-simdi-bana-kaybolan-o-muhabbetleri-verseler-145", "text": "Yani, Ömer'in artık \"Kalbimi ver bana geri\" falan diyeceğini umuyorduk, fakat Ömer Defne'den kalbini geri istemiyor, Defne'yi istiyor. Yani son yazdığımız yazıda, Ömer o bankta Defne'nin dönüşünü bekliyor demiştik demesine ama bu kadar da ayaklarına çimento dökülmüş gibi bekler bulmayı ummuyormuşuz demek ki. Bir hayal kırıklığı oldu velhasıl kelam. Ömer'in bölümün sonunda \"Bulacağım Defne, bulacağım\" demesiyle, yeni bir şey oluyor, bu ilişki bir adım öteye gidecek, ilişkinin boğazına oturan kördüğüm çözülecek diye içimizde bir umut yeşerdi fakat ve lakin sonradan aklımıza geldi ki, Defne bu duruma sevinmek bir yana, Ömer gerçeği, herşeyi, hiçbir şeyi öğrenemesin diye tüm süper güçlerini, tüm başarılı beşer ilişkilerini, pazısını, dolmasını, elinden gelenin fazlasını ardına koymayabilir. Birkaç bölüm de Ömer koş, Defne saklan, Ömer yakala, Defne kaç şeklinde bir yakalamaca, tutmaca izleriz fakat dedektif bir Ömer izlemek keyifli olur bir yandan, şimdi düşününce. Hele bir de Sherlock Holmes atmosferi oluşsa. Üstelik kendi sarı loş hoş odası da atmosfere müsait. Amma's işin mizah kısmını Ömer'in üzerinde hiç düşünemiyoruz, o halde mecburen Sherlock bir Ömer yatar. Fragmandaydı galiba, Passionis ekbinin bilardo salonuna bir girişi vardı, sanırsın Twilight'ta benzetmek gibi olmasın, işte bir grup değişik kantine giriyor, bir yere geliyor, öyle bir havalar. Fakat bölümü izlerken o hava kalmamış, sönüktü. Adeta anca giriş; gelişme açılma toparlanma top ağlarda sonuç yok. Aynı sönüklük Defne ve Ömer'in ofiste tıkılı kalma sahnelerinde de vardı. Sen birbirine aşıksın, görmeyince özlüyorsun, gözünü tavanı delmek ister gibi tavanın köşesinden alamıyorsun, biz desen asansöre hasret, sonra aynı odada kalınca biri der uyuyacağım, biri der pişpirik oynayalım. Ne yapıyorsunuz siz ya. Doğruluk mu cesaret mi'de Defne'nin sorduğu soruya bak, İz'i hala seviyor musun. Ne İzmiş kardeşim, sen aş artık şu izi. Kızımız Ömer'den çok İz'i merak ediyor neredeyse. İz demişken, İz'in de havası söndü. Harcadılar İzi matmazel. Nerede başlardaki İz. Neşe kalmadı kızda. Doğrusu Yasemin'le kız kıza dertleşmeleri iyi oldu. Bu dizinin iyi taraflarından biri her karakteri birbiriyle ilişkiye sokmaları. Bir sürü bağ kuruluyor, olaylar zenginleşiyor, derinleşiyor. Hulusi'nin görünmesi de iyi oldu, sofra sahnesi biraz sıkıcı olsa da. Aslında ne şöbiyet ne vodvil çıkardı oradan. Şükrü desen, özledik göremiyoruz. . Şükrü'nün Defne'yle muhabbetleri falan ne tatlıydı. Şimdi bana kaybolan o muhabbetleri getirin desen, tek bir söz söylemeye hakkım yok diyeceğim ama, bu yazının şarkısını Sezen'e değil Sertab'a ayırdım. Kendimden kendime gelsin. Ömer ve Defne hak etmediler bu şarkıyı. Sertab söylüyor, Kalbimi Ver Bana Geri. Aşkolsun Ömer, aşkolsun Defne. Böylece hop gelelim Yasemin ve Sinan ikilisine. Birkaç yazılar önce yazmış olduğumuz gibi, şu Cherie alta taşınalı beri, Ömer ve Defne'den ziyade, Yasemin ve Sinan asansörde karşılaşır, iltifatlaşır, süzüşür, didişir oldular. Gidişat belliydi, nitekim olan oldu. Yok, aslında tam da olmadı. Ne olup olmadığı önümüzdeki bölüm netleşecek. Kiralık Aşk ormanının patikalı yolları gereği büyük ihtimal, bu ikisi arasında da bir şey olmamış, ilkbahar yeni yıla kalmıştır. Yani ikisinin arasında da bir tür fış fış kayıkçı tarzı kürek çekmeler izlenecek gibi. Yok bu da olmadı. Hani el çakmak isterken bazen denk getiremezsin de, karşılıklı iter ya da çekersin ya, işte onun gibi vuslatsız bir uyum. Yine de bu ikisinden daha çok umutluyuz. Çünkü onların işi olursa, bu durum, İsodur, Sudodur, Gududur, çok açılıma gebe. Olaylar olaylar. Neriman iki bölümdür ele avuca sığmaz planlarıyla yeniden ortada. Çok mutluyum şu anda. Necmi Passionis'te pek görünmüyor. Ne büyük acılar bunlar! Neriman ve Koriş'in binanın elektrik teleferik binbirtrik sistemi kesildikten sonraki şöminesiz battoşlu çaylı kremli bir şeyli ortamları pek bir sevimliydi fakat tam da burada Neriman'ın kendi söyleyişiyle o müthiiiş zekasından şüphelenmemek elde değil. Sen aşıkların ortamını ısıt, yanlış isabet de olsa, onlar sıcak oldu diye soyunsunlar, siz ikiniz locadaki muppet şovcularsa soğukta ayazda dona yakıla oturun. Ortamdır, sıcaklıktır demişken, dizideki kadınlara ne çok ceket giydiriyorsunuz yahu. Tamam şık olabilirler, taşlar, ışıklar falan filan ama dışarlık değil içerlik olaylarda olmuyor yani, ekrandan taşacak gibi duruyorlar. Göz ceketten alınmıyor, hikayeden kopuluyor. İnsanın bu duruma bir dur diyesi geliyor. Durun! Hiç gerek yok."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sinan-egemeni-bize-geri-verin-641", "text": "Fazilet Hanım ve Kızları 29. bölümü yayınlanalı on günden fazla oldu ama ben bölümle ilgili yaşadığım hayal kırıklığını, üzüntüyü ve kızgınlığı hala üzerimden atamadım. Ece'nin Hazan'a, Sinan için olan hislerinin hayranlıktan ve hayalden ibaret olduğu ve o hayalini gerçek sandığı... Şimdi o hayali bırakıp.. Ece'nin ne söylediğini toparlayıp, özetlemek bile zor. Kendi içinde tutarlılık içermeyen ve kulağa mantıklı gelmeyen, yine de izleyeni rahatsız eden sözler. Rahatsız edici olan, olayları muhakeme etme yetisinden yoksun Ece'nin bunları söylemesi değil; sahnenin işlenişi, Hazan'ın konuyla ilgili Yağız'ın sözlerini hatırlaması, en önemlisi de aklının karıştığının, şüpheye düştüğünün yüzünden okunmasıydı. Hazan ve Sinan'ın sorunlarını aşıp barışmalarını can-ı gönülden beklerken, bu barışmanın Hazan'ın içinde yükselen şüpheyi bastırmak için panikle Sinan'a sarılmasıyla olması acı vericiydi. Son bölümdeki bu 'hayranlık' yıkımından da önce, birkaç haftadır, Hazan ve Sinan ilişkisi romantizmden, hatta aşktan uzak, yüzeysel ve sıkıcı bir şekilde işlenmeye başlamıştı zaten. Bu aslında sadece Fazilet Hanım ve Kızları'na, Hazan ve Sinan ilişkisine ait bir sorun değil. Kurgu dünyasında, özellikle de dizilerde ilişkinin başlaması, ölümü oluyor bir anlamda. Aşkın en çarpıcı işlenebilen evresi bakışlardan, karşılaşmalardan, imalardan, kıskançlıklardan, meydan okumalardan heyecan duyulan o ilk zamanları. Senaryolar, devam eden bir ilişkiyi heyecan verici işleyebilmek becerisinden genellikle yoksunlar. Birbiri için ölüp biten iki insan, ilişki başladıktan sonra yıllardır evli, alışkanlıktan başka bir şey paylaşmayan bir çifte dönüşüyorlar adeta. Ya da birbirlerine aşkla ve tutkuyla bakmayı bırakıp 'huzur verici, şefkatli' sarılmalar paylaşıyorlar sadece. Bu sıkıcılığı aşmak için yaratıcılık yeterli olmayınca da gelsin üçüncü şahıslar, gitsin yanlış anlamalar... Hazan ve Sinan aşkı da, gelişirken çok heyecan verici olsa da, ilişkileri başladıktan sonra ilginçliğini yitirdi. Sinan'ın ilk sezon boyunca izlediğimiz, Hazan'la birlikte izleyenlerin de yüreğini ağzına getiren baştan çıkarıcılığı ilişkinin başlamasıyla yok oldu. Ama Sinan karakterinin dizi içindeki durumuyla ilgili sorun sadece bu değil. Önceki yazılarımda sık sık Sinan'ın başta şımarık, bencil ve sorumsuz biriyken Hazan'a aşık olmaya başladıktan sonra büyüdüğünden, olgunlaştığından, sevdiklerini kendi ihtiyaçlarının önüne koyan biri haline geldiğinden söz etmiştim. Yirmi dokuzuncu bölümde hem Hazan'ın duygularıyla ilgili şüphe yaratan olaylar hem de Sinan'la ilgili bazı gelişmeler beni kendi hislerim ve yazdıklarım konusunda şüpheye düşürdü. Şu an geldiğim noktada Sinan'ın yaşadığı değişimden memnun hissetmiyorum kendimi. Üstelik yaşadığı bu dönüşümün sebebi olan, dayandığı, tutunduğu aşk da çekip alınıyor elinden. Yaşanan her şey -şu an dizinin iddia ettiği gibi- önemsiz ve anlamsızdıysa keşke onu Sinan Egemen yapan şeyler alınmasaydı ondan. Evcilleştirilmeseydi. Sinan, özellikle son dört-beş bölümdür yüzeysel, pasif, önemsiz bir karakter olarak işleniyor dizide. Eğriyi doğruyu ayıramayan, sürekli yanlış kararlar veren, ağabeyinin himayesine muhtaç, bırakın 'aşkla büyümeyi' gittikçe çocuklaşan bir karakter. Yanlış kararlar verdiği, hatalı çıkarımlar ya da düpedüz budalalıklar yaptığı bütün olayların diğer ucunda bir süredir ideal, mükemmel bir kahrama dönüştürülen ağabeyinin oluşu Sinanda'ki bu silikleştirmenin nedeni hakkında fikir veriyor elbette. Bazen karşısındakini öfkeden delirttiği, bazense aklını başından alacak kadar etkilediği ne çılgınlıklarını görmedik ki Sinan'ın? Hazan'a arabasına binmesi için meydan okuyup ölümcül br yolculuğa çıkması.. Birlikte geçirdikleri kazanın ardından basına Hazan'nın sevgilisi olduğunu söylemesi, herkes ikisinin gerçekte sevgili olmadığını bilse ve bu aleni olsa da gözlerinin içine baka baka bunda ısrar etmesi.. Hazan'la görüşebilmek için arkadaşına türlü yalanlar söyletmesi.. Anne acısıyla ilgili ona sataşan birine spor salonunda saldırması.. Babasıyla dalga geçen arkadaşına klüpte kafa atması.. Ece ve Hazım'ın düğününde Yasin'i yumruklaması.. Yağız, Hazan'a hakaret ettiği için şantiyede ona saldırması.. Ece'yle evliliğine öfkelenip babasının yüzüne annesinin mezarından getirdiği toprağı atması.. Öfkeyle üzerine bir sürahi limonata boşaltan Nil'e inat herkesin önünde üstünü çıkarıp buz gibi havada sokaklarda dolaşması.. Üstünü başını sırılsıklam ederek Hazan'a evini temizlemekte yardım etmeye çalışması.. Hazan'ın telefonuna takip programı yükleyip olur olmadık her yerde karşısına çıkması.. Hazan'ı evinde ateşler içinde bulup önce hastaneye, ardından yalıya, hem de kendi odasına getirip yatırması.. Hazan ve ailesi evden atıldığında o evi satın alması ve Hazan'ın bu kiracılığı kabul etmesi için türlü pazarlıklara girişmesi.. Kafası bozulunca bu eve gelip geceyi orada geçirmesi.. Hazan'la evde sohbet ederken Fazilet'in gelmesi üzerine Fazilet'e 'basılmaya' çalışması.. İstanbul'u Hazan'ın yüzünün olduğu afişlerle donatması.. Parasız kalınca balıkçı teknesinde sabahlaması.. Hazan'ın yalnız kaldığı eve gece gizlice girip ona sürprizler hazırlaması.. Hazan göz altına alınınca yalnız kalmasın diye, bir kafede kendisini tutuklatıp nezarethanede onunla sabahlaması.. Hazan'ı Nil'den kurtarmak için kendi üzerine benzin döküp Nil'e yaktırmaya çalışması.. Sinan'ı 'zengin-şımarık' klişesinden çıkaran en önemli özelliklerinden biri ise bu çılgınlığına, deli doluluğuna karşın mütevazı, insancıl biri oluşuydu. Üyesi olduğu spor salonunda çalışanların hepsiyle senli benli, dostane bir ilişkisi vardı örneğin. Herkese karşı hep güler yüzlüydü. İnsanları maddi durumları ya da sosyal konumlarına göre sınıflandırmaz, ne kadar samimi olduklarıyla ilgilenirdi. Yağız'ın Kerime'yle ilk karşılaştığında yaptığı gibi eline para sıkıştırıp göndermeye çalışmasını Sinan'da kesinlikle göremezdiniz örneğin. Ya da yine ağabeyinin aksine, Fazilet ve kızlarını 'muhatap olunmaz', insanlara 'musallat olan' düşük seviyeli kişiler olarak görmedi hiçbir zaman ; akisine her zor zamanlarında onlara yardımcı olmaya, evlerinde ağırlamaya çalıştı. Ayrıca Sinan, dizinin son bölümlerinde işlendiği gibi burnunun ucundakini göremeyen, kendisine kurulan tuzağı fark etmeyecek, incelemeden sözleşme imzalayacak kadar budala bir adam da değildi. İnsanların içini, niyetini şıp diye anlayabilen biriydi. Nil'in Hazan'a iftira attığından ve Hazan'ın doğruyu söylediğinden bir an bile şüphe etmedi. Nil'in hizmetçisinin işin içinde olduğunu ve vicdanının rahat olmadığını da bir bakışta anlamıştı örneğin. Yasemin'in nasıl bir insan olduğunu tek bilen oydu ailede. Babalarının öldüğü söylendiğinde 'bu adam benim babam değil' diye direten de oydu. Fazilet'in hırsı için her şeyi yapabilecek bir insan olduğunu da ilk karşılaşmada anlamıştı. Yağız'ın bütün inkarlarına rağmen Hazan'a aşık olduğunu da rahatlıkla görebiliyordu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sipildak-otu-254", "text": "Limon Film geçen yaz \"Kalbim Ege'de Kaldı\"yla sezonda yer almıştı. Dizi yöre ve görüntüler olarak ilgimi çekmesine rağmen ancak ilk bölümünü, kısmen izleyebilmiştim. \"Hayat Sevince Güzel\"e gelince, dizinin aynı yöre ve güzel görüntülerin artıları bir yana, hiç duyulmamış bir anafikri olmasa da, ilgimi çeken detayları oldu. Öncelikle, hikayenin ana kahraman Zarife'nin; köyün hem delisi, hem yabanisi, feministi, müzmin bekarı, şifacısı, pervasızı, koyun çobanı, kitap okuyanı, eli sopalısı olmasıyla mürekkep çeşnili karakteri. İkinci olarak, sırrını bir tek Zarife'yle dedesi Halil'in bildiği, her derde deva mucizevi Şıpıldak Otu. Bitkisel tedavi, alternatif tıp tam da gündemdeki, ilgi çekici konular. Güzel açılımlara müsait. Yeri gelmişken söyleyeyim, aileye alelacele kenti terk ettiren Şinasi için bölüm öncesi bilgilerde, doğru hatırlıyorsam üçkağıtçı, dolandırıcı falan deniyordu. Halbuki içinde bir sürü bitkisel ürünün olduğu bir dükkanı olan, bunların satışını yapan, normal bir adammış. Yani yeri yurdu belli, mesleği belli olan bir adam. Aktarmış yani. Anlaşılan meslek standartlarından saptığı nokta kendi kendine ilaç icat etmesi, insanlara bunları satması. Başarılı olsa, işte Zarife ve dedesi gibi olabilirmiş ama olmamış. Yani amacı insanları kandırmak değil, böyle bir mucizevi ilaç bulmakmış. Hani derler ya, hap yap para kap, diye, bu kişinin derdi sırf hileli yoldan para kazanmak olsa, karavanla yöre yöre dolaşıp sahte ilacını satardı. Halbuki dükkan tutmuş, içine mal koymuş. Geçici düşünen biri neden yerleşik düzene geçsin, onca masrafa geçsin? Dolandırıcı özellikleri varsa da ilk bölümde henüz yeterince ortaya çıkmadı. Dizinin iki delikanlısı Savaş ve Barış' gelince, babalarının en azından bir çabası var. Bu gençlerin işleri, meşgaleleri ne, geçimlerini nasıl sağlıyorlar, belli değil. Yaptıkları günlerini gün etmekse, e 16-17 yaş kategorisinde de değiller sonuçta. Bir de ikisi aslında kardeş değillermiş, biri anne Şefika'nın biri baba Şinasi'nin ilk evliliğinden. Hangisi kimindi, o kısım çok hızlı geçti. Hız demişken, bu konuda dizi genelinde küçük bir değişiklik sanki iyi olacaktır. Şöyle ki, deminki örnekten devamla, isimleri bile uyumlu ama birbirine ne fiziken ne huyca benzemeyen iki gencin böyle bir ailevi durumu var, bu konu daha uzun işlenebilirdi. İki gencin isimleri tam zıt, bu nasıl denk gelmiş? Soyadları da aynı. Demek ki bayağı küçük bir yaştalarken aileler birleşmiş. Sonra Savaş ve Barış, Zarife'ye omletli bir şaka yaptılar. Nasıl yaptılar bunu? Eve nasıl girdiler, ev halkına yakalanmadan, Zarife'nin odasını bulup saçına nasıl sürdüler? Geçelim; hikayenin Cyrano Bergerac'ı Samed'in şiirleri yazıp Osman'a verişi daha komik ve uzun işlenebilirdi. Dizinin görselliği bakımından da, bir sürü güzel manzara ve eşyalardan, etraftan detay görüntüler tadına varamadan hızlı hızlı geçti. Buna karşılık muhtarlıkta kız isteme öncesi konuşma sahnesi, karavanlıları köyden dışarı atma çabaları gereksiz uzundu. Muhtarlığı babadan devralmış, gerek adıyla gerek muhtar olarak geçirdiği 30 yılla köyün muhtarlığına çivi çakmış Muhtar Soylu'nun sırf seçim zamanı bu yenilerin oyları bana gelmez korkusuyla köye yeni yerleşimci istememesi de ikna edici değildi. Zaten karşısına aday bile çıkmıyordur ki. Yalnız kız istemeye giderken davul zurna eşliğinde muhtarın oynayışı çok keyifliydi. Muhtar bu işi biliyor. Dizinin yan hikayelerinden Asuman'ın hikayesinden hoşlandım, Emine'nin hikayesini ise inandırıcı buldum. Emine için yaşadığı bu açmaz sonuçta kendisi için iyi bir yere varacak gibi, çünkü Osman'a, şiirlerin de olmasa çekilmezsin gibi bir şey dedi, e gerçeği yani aslında şiirleri yazanın Osman değil Samed olduğunu da herhalde bilmek isteyecektir. Dolayısıyla bu evliliğin hemen olmayışı aslında Emine için doğrusu. Dizide Salih Kaptan mülayimliği, misafirperverliği, güler yüzü ve kızlarına karşı sevgisiyle beş yıldız on puan aldı, ya da ona yakın. Yani bütün puanlarımızı hemen ilk bölümde de veremeyiz sonuçta. Dede Halil de epey puan almış durumda. Şu çocukluk aşkı Fadime'sinin olayı nedir, fazla muamma kaldı yalnız. Yani bir kere bile görmedik Fadime'yi. Halil dede bekar, anlaşılan Fadime de bekar, neden Halil Dede bir girişimde bulunmuyor, oğlu Salih bir şeyler yapsın diye bekliyor, belli değil. Fadime'yi görme konuşma çabası da yok. Ayrıca bu adam çocukluktan beri bu kadını sevmişse, niye gitmiş Salih Kaptan'ın annesiyle evlenmiş. Halil dedeyle ilgili bir diyeceğim de şu, fragmanda Zarife'ye \"gönül\" hakkında bilgece, tatlı tatlı öğüt veriyordu. Fakat bölümde bu geçmedi. İleriki bölümlerde dede torun arasında böyle bilgelik dolu hoş sohbetler geçse güzel olur. Köyün zengin ağası Rüstem, kızları İlknur ve Seher'in hikayeleri henüz ana hikayeye fazla entegre olmadı. Bu iki mazlum kız, bundan sonra Savaş ve Barış'ın peşinde koşturacaklar gibi görünüyor, ama daha yanlarındayken onları unutup aralarında sohbete dalmalarına bakılırsa, peşte koşma işi için bile ekstra bir efor sarfetmeleri gerekecek. Daha önce de bir yazımda, yaz sezonuyla birlikte yayına başlayacak yeni dizilerin adlarının birbirine çok benzediğini, bir çoğunun isminde hayat, sevgi, aşk geçtiğini, bu yüzden birbirine karıştığını yazmıştım. Hayat Sevince Güzel'de de isim Şıpıldak Otu falan olsaydı, belki daha akılda kalıcı olurdu. Gerçi bir risk de var tabii, çünkü yayan yapıldak, dolaşma cıbıldak gibi kafiyeler üretilebilse de, Şıpıldak'ın kendi başına anlamı yok ve hemen hatırlanması da bir miktar zor. Sonuç olarak hayat sevince güzel, doğru. Son olarak, dizinin jenerik şarkısı ilk etap için pek etkilemedi, aklımda kalmadı. Fakat en azından içerik yani sözel olarak diziyle alakasız değil. Dizinin iki delikanlısı Savaş ve Barış' gelince, babalarının en azından bir çabası var. Bu gençlerin işleri, meşgaleleri ne, geçimlerini nasıl sağlıyorlar, belli değil. Yaptıkları günlerini gün etmekse, e 16-17 yaş kategorisinde de değiller sonuçta. Bir de ikisi aslında kardeş değillermiş, biri anne Şefika'nın biri baba Şinasi'nin ilk evliliğinden. Hangisi kimindi, o kısım çok hızlı geçti. Hız demişken, bu konuda dizi genelinde küçük bir değişiklik sanki iyi olacaktır. Şöyle ki, deminki örnekten devamla, isimleri bile uyumlu ama birbirine ne fiziken ne huyca benzemeyen iki gencin böyle bir ailevi durumu var, bu konu daha uzun işlenebilirdi. İki gencin isimleri tam zıt, bu nasıl denk gelmiş? Soyadları da aynı. Demek ki bayağı küçük bir yaştalarken aileler birleşmiş. Sonra Savaş ve Barış, Zarife'ye omletli bir şaka yaptılar. Nasıl yaptılar bunu? Eve nasıl girdiler, ev halkına yakalanmadan, Zarife'nin odasını bulup saçına nasıl sürdüler? Geçelim; hikayenin Cyrano Bergerac'ı Samed'in şiirleri yazıp Osman'a verişi daha komik ve uzun işlenebilirdi. Dizinin görselliği bakımından da, bir sürü güzel manzara ve eşyalardan, etraftan detay görüntüler tadına varamadan hızlı hızlı geçti. Buna karşılık muhtarlıkta kız isteme öncesi konuşma sahnesi, karavanlıları köyden dışarı atma çabaları gereksiz uzundu. Muhtarlığı babadan devralmış, gerek adıyla gerek muhtar olarak geçirdiği 30 yılla köyün muhtarlığına çivi çakmış Muhtar Soylu'nun sırf seçim zamanı bu yenilerin oyları bana gelmez korkusuyla köye yeni yerleşimci istememesi de ikna edici değildi. Zaten karşısına aday bile çıkmıyordur ki. Yalnız kız istemeye giderken davul zurna eşliğinde muhtarın oynayışı çok keyifliydi. Muhtar bu işi biliyor. Dizinin yan hikayelerinden Asuman'ın hikayesinden hoşlandım, Emine'nin hikayesini ise inandırıcı buldum. Emine için yaşadığı bu açmaz sonuçta kendisi için iyi bir yere varacak gibi, çünkü Osman'a, şiirlerin de olmasa çekilmezsin gibi bir şey dedi, e gerçeği yani aslında şiirleri yazanın Osman değil Samed olduğunu da herhalde bilmek isteyecektir. Dolayısıyla bu evliliğin hemen olmayışı aslında Emine için doğrusu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sira-disi-bir-anne-kiz-hikayesi-1298", "text": "\"Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?\" Netflix'in Türkiye'nin son orijinal dizisi. Melisa Sözen ve genç oyuncu Eylül Tumbar'ın başrollerini paylaştığı, Umut Aral'ın yönettiği, 1441 Productions imzalı dizi, Perihan Mağden'in 2007 tarihli aynı adlı romanının bir uyarlaması. Dizi, yayınlandığı günden itibaren tüm dünyada ilgiyle karşılandı, çok sayıda ülkenin 'top 10' listesine girdi ve ikinci haftasında global izleme listesinde 1 numaraya tırmandı. \"Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?\" Sürekli ve sadece siyahlar giyinen, soğuk, herkese mesafeli gizemli bir kadının ve ona fiziksel olarak da tarz olarak da hiç benzemeyen ergen kızının, otelden otele kaçarak gerçekleşen yolcuğunu anlatan psikolojik gerilim, suç ve polisiye türünde bir hikaye. Hikayenin anlatıcısı, bu ikiliden genç olanı. Anne'yi karakter olarak Bambi'nin cümleleriyle ve uzak geçmişe ait kısa geri dönüş sahneleriyle tanımaya başlıyoruz. Karakterlerimizin adları yok. Sadece \"Anne\" ve kızını çağırdığı takma ismiyle \"Bambi\". Bambi romanı bu anne ve kız için -onların sözleriyle- bir dua kitabı. Sordukları her şeyin cevabını alabildikleri, kılavuz kitapları. Ve bu anne-kız, genç bir karaca ve annesinin birbirlerine sarılıp ormandaki türlü zorluklara karşı baş etmeye çalışmaları gibi; saldırgan, acımasız, yırtıcı tehditlere karşı birlikte hayatta kalmaya çalışıyorlar. Anne, bu tehditleri ona sezdirmeden yavrusunu korumak ve kalbinin kırılmasını önlemek için her şeyi yapabilen biri... Yavrusunu hor gören, kalbini kıran ya da ona zarar veren herhangi birinin canını, gözünü kırpmadan alan biri. 7 bölümlük dizi, bir yolculuk hikayesi de. Anne'nin yavrusunu korumak için işlediği cinayetler nedeniyle, asla aynı yerde kalamamaları; izlerini ustaca kaybettirerek şehirden şehre, otelden otele yaptıkları yolculukların hikayesi. Daha önce başka ülkelerde de otellerde yaşamış olsalar da, bizim hikayemizin geçtiği dönemde Türkiye'ye dönmüş durumdalar. Anne, evlerin birer hapishane olduğunu düşündüğü ve peşinde olduğunu düşündüğü kendi babasından hep kaçmaya çalıştığı için asla bir adreste sabit olarak kalmıyor, sahte isim ve kimliklerle sık sık mekan değiştiriyorlar. Bu yolculuklar sırasında gördüğümüz mekanlar, tatil beldeleri, manzaralar birer görsel şölen gerçekten. Atmosfer büyüleyici. Bu dizi sadece fiziksel bir yolculuk hikayesi değil, bir karakter ve ilişki yolculuğu da aynı zamanda. Hikayemizin anlatıcısı olsa da edilgen karakteri olan Bambi'nin karakter yolculuğu ve büyüyüş hikayesi. \"Tehlikenin kokusunu alan\" Anne, yavrusu Bambi'yi dünyanın acımasızlığı hakkında habersiz kalması için ne kadar korumaya ve büyümesini engellemeye çalışırsa çalışsın, olaylar bir noktada öyle bir hale geliyor ki Bambi artık gerçeklerle yüzleşmek ve kozasını yırtarak, büyüdüğünü annesine kanıtlamak zorunda kalıyor. Suç türünde olduğundan söz ettiğimiz \"Biz Kimden Kaçıyorduk Anne\" bir seri katil dizisi. Cinayetlerin failinin motivasyonu, sebeplerinin arka planının güçlülüğü, gotik arka plan anlatımı açısından bu seri katil hikayesi inandırıcı denebilir. Bununla birlikte bu kurgu türü, nispeten yeni olduğu ülkemiz için bile klişeleşmeye başlamış durumda. Tıpkı \"Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?\"de olduğu gibi, dijital platformlarımızda, toplumda adaleti sağlamaya çalışan ve acımasızlıkla savaşan çok sayıda seri katil hikayesi izledik. Bu bakımdan toplum eleştirisini, suç türü ve bir antikahraman üzerinden yapan \"Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?\" çok yeni bir söylemde bulunmuyor; alışılmış ve eskimeye yüz tutmuş bir yol izliyor. Bununla birlikte kurduğu atmosferi, sıra dışı karakterleri, merkezine koyduğu güçlü, bağımsız, kendinden emin kadın karakteriyle benzerlerinden ayrıldığını söyleyebiliriz elbette. Bu bakımdan, ülkemizdeki kurgu dünyası içinde feminist bir basmak olarak da önemli bir yer edinecek gibi görünüyor. Bir polisiye-macera-kaçış hikayesi olarak BKKA oldukça sürükleyici bir dizi. Geçmişten parçalar gördüğümüz geriye dönüş sahneleri, gotik ve gizemli oluşlarıyla atmosfere katkı sağlıyor. Bununla birlikte biraz üstün körü ve yüzeysel işlenmiş. Bu dizinin akıcılığını olumsuz etkiliyor. Bu yüzeysellik Anne ve Bambi karakterlerinin dışında, diğer tüm bölümlük karakterlerde ve hatta performanslarda da söz konusu. Hemen hepsinin fazlaca teatral, hatta karikatürize oluşu bu tonun bilinçli seçildiğini düşündürüyor ama bu seçim hikayenin taşıdığı duyguya tam olarak uymuyor. Melisa Sözen, ekranlarda çok sık izleyemediğimiz ama hep keyif veren bir oyuncu. \"Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?\"ye kadar kendisini hep hassas, kırılgan, tedirgin denebilecek rollerde izlediğimizi, ya da oynadığı karakterleri böyle yorumlamış olduğunu fark ettim. \"Anne\" bugüne kadar Sözen'den gördüklerimizden çok farklı bir performans. Çok kendinden emin, güçlü, gözü kara bir karakteri eksiksiz canlandırmış. Bu performansla, diziye çok şey katmış Sözen. Genç oyuncu Eylül Tumbar, Sözen için iyi bir partner. Rolüne uyumlu. Bambi, bir oyuncu olarak ona çok alan sağlayan bir karakter değil. Ama bundan sonrası için merak uyandıran bir oyuncu. \"Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?\" on altı yıl önce yayımlanmış ve devamı olmayan bir romandan uyarlandığı için dizinin yeni sezonları pek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte Bambi'nin yolculuğunun nasıl devam edeceği konusunda ucunun açık bırakılmış olması ve dizinin elde ettiği büyük ticari başarı düşünülünce Mağden'in katkı sağlayacağı bir devam sezonu düşüncesi de akla geliyor elbette. Bambi'nin kendi macerasının da aynı şekilde ilgi göreceğine kuşku yok."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-siyah-beyaz-aski-konustular-643", "text": "UÇ: Orta karar bir bölümdü bence. Sıkılmadım ama vurulmadım da. Diziden Şahin Cigal ve kızı Ebru çıktı, yerine Azad Dağıstan ve kızı Ayhan geldi. Acaba kötüler çıktı da iyiler mi geldi? Azad bir şeyler gizliyor, o yüzden tam tekin diyemem. Sen ne hissediyorsun Azad hakkında? Adama da Azad dedim ama, Ferhat da bir \"dayı\" dedi, bir \"baba\" dedi, ne diyeceğini bilemedi. Azad da Ferhat'a bir \"kardeş\" dedi, bir \"evlat\" dedi. Yani böyle karasızlık oluyor. IBS: Düğün sahnesine yaklaşırken Cüneyt'i elinde silahla, Namık'a ona yaptıklarını ödeteceğini söylerken gördük. Düğününün yapılacağı otele de geldi. Noktaları birleştirdiğimizde Namık'ı vuranın Cüneyt olması gerekiyor ama burada önemli bir ayrıntıya dikkat çekilmiş aslında. Cüneyt silahını alıp beline takarken detaylı olarak gösterildi. Namık'ı vuran eli de yakından gördük. İki silah, renklerine kadar tamamen farklı. Azad masadan damadı tebrik edeceğini söyleyerek kalktı ve nereye gittiğini görmedik. Namık'ı vuran el çok net görünmüyor. Yine de Azad'ın olmak için biraz genç göründü bana. Sahnenin gizemine bakılırsa tanıdığımız biri olmalı. Bir üçüncü ihtimal de aklıma gelmiyor. Bu durumda oyumu Azad'dan yana kullanacağım. UÇ: Namık'ın bakışları uzun zamandır görmediği birine bakıyor gibi değildi. Azad'la tanışıyorlar olduğunu tahmin ederek, yine de yakınlarda görüşmediklerini düşünüyorum. Fakat söylediğin silah meselesi işi değiştiriyor. Bir de Yeter masadan Azad'dan sonra kalktı ve İdil'in odasına gitti, Ferhat ve Aslı ikisinden de sonra kalktılar, Aslı telefon konuşması yaptı. Peki bu arada Azad ne yaptı, nereye gitti? Yine de Namık'ı vurması absürd görünüyor bana. İki çift laf etmeden Namık'ı vuracak bir adam değil, konuşmayı seviyor. Peki bundan sonra ne olur? Bana göre düğün iptal olduğu için Yeter konakta kalır, İdil de bir bardak soğuk su içer. Yeter'in evden kovulmasını çok dert ettim bu bölüm. İdil'e tüm sempatimi sildi götürdü. IBS: İdil, sanırım senarist değişimiyle ilk çizgisinden çıktı, daha farklı bir karakter oldu. Baştan beri Namık'ın bütün karanlık işlerinin içindeydi, yani tertemiz bir insan olduğunu söylemek mümkün değil. Ama gururlu, kendince onurlu bir kadındı ve çoğu şeyi de Namık'ı sevdiği için yapıyordu. Baştaki İdil, Yeter'le böyle bir yarışa girecek bir kadın değildi bence. Ayrıca işini de çok önemseyen, profesyonel biriydi. Namık'ın yaptığı her şeyi, kendi işini iyi yapabilmek için bilmek istiyordu örneğin. Şu anda ise işle güçle zerre kadar ilgisi yok. Tek derdi, konakta güç ve hakimiyet sağlamak. Nerede ne söyleneceğini, adaba uygun hareket etmeyi bilmeyen, hırslı, sinsi bir kadın artık İdil. Özgün ve ilginç bir 'güçlü kadın'dı, yazık oldu. Yeter ve Gülsüm'ün evden gönderiliyor oluşu çok uygunsuz görünüyor. Bilmeyene 'neden?' dedirtir, değil mi? Ama Yeter'e hiç sempatim yok. İstediği yere gidebilir. UÇ: Selin Şekerci için jenerikte konuk oyuncu diye yazdı ama bana da bu, uzun bir konukluk olacak gibi geldi. Ferhat \"Hasztam çoktur\" demişti vaktiyle Aslı'ya, fakat etrafında dövmeci hanım dışında kadın yoktu. Ayhan'la Aslı iyi anlaştı gibi ama Ayhan'ın Aslı için \"gergin\" demesi komik oldu ve öyle ya da böyle bu rekabet üçgeni hikaye için iyi olacak gibi. Fakat bir kıskançlık da Ferhat için isterim. Konu da konuyu açıyor ama kim olabilir acaba, herhalde o da ileriki bölümlerde olur, hemen olmaz. Yani diziye yeni biri girer. Şu anki ortamda Aslı'ya \"haszta\" olacak biri görünmüyor. Ferhatın böyle eze eze konuşması hoşuma gidiyor. O yüzden taklit ediyorum. \"Szıkıntı\" yok. IBS: Bölümü düşününce, Ferhat ve Aslı'yla ilgili üç sahne beliriyor zihnimde. İlki; hastanede Aslı, başhekimin kendisini uyardığını söylediğinde Ferhat'ın delirmesi. Ferhat'a karşı hislerim iniş-çıkışlı. Kabalığı, saygısızlığı, Aslı'ya karşı adaletsizliği beni karaktere biraz uzak tutuyor. Bu sahnede de beni gerçekten kızdırdı. Yaptığı şeyin kaba sabalığı bir yana Aslı'yı çok küçük düşürücüydü. Aslı orada genel cerrah Aslı Çınar olduğu için bulunuyor ve saygı görmeyi işini iyi yaptığı için hak ediyor; \"Ferhat Aslan'ın karısı' olduğu için değil. \"Kimse benim karımla böyle konuşamaz\" demek Aslı'nın oradaki konumunu küçümsemek. Aslı da bir veliye ihtiyacı olmadığını, gereken cevabı kendisinin verdiğini söyledi zaten. Kaba ve saygısız Ferhat'ın yanında, duygusal ve kendi kalıbına uymak zorunda olduğu için duygusallığını saklayan bir Ferhat da var ki o da gerçekten yüreğime dokunuyor. Yiğit'le yaptığı konuşmada benim en sevdiğim halindeydi örneğin. Duyduğu sözlerden çok yaralanıyor, en çok da o sözlerin haklı olduğunu bildiği için. Sessizce dinliyor, kendisini savunmuyor, sadece gözyaşı döküyor, gözyaşını da gizlemiyor. O Ferhat'ı seviyorum. Aslı'ya söylediği \"Hayatta kalmak istiyorsan yanımda ol, yaşamak istiyorsan da benden uzak dur\" da o gözyaşları gibi bir cümleydi işte. O sahneyi de çok sevdim. Aslı'nın durumu çok zor. Çocukluğunu ve yaşadıklarını öğrendikçe, ona baktığında başka bir Ferhat görmeye başladı. O Ferhat'ı seviyor, ama bu aşk onu çok hırpalıyor. Her ne kadar bu konu hakkıyla işlenmese de Aslı, Ferhat'ın hayat tarzını kabul edebilecek biri değil. Buna rağmen Ferhat'a tamamen kucak açtı ama karşıdan aynı yakınlığı, sevgiyi göremiyor. Ferhat'ın, Namık'ın sözleri üzerine kendisini geri çektiği doğru; ama birlikte oldukları gecenin sabahındaki tavrı kalp ve gurur kıracak kadar soğuktu. Bölümün sonundaki o aşk itirafı ve öpme sahnesi çok beklenmedik oldu. Sosyal medyada 'hayal mi, değil mi' tartışmaları görüyorum. Kimse öyle garip, tutuk ifadeler ve yarım yamalak cümleleri hayal etmez sanırım :) Bence o sahne gerçek. Ama Ferhat'ın bu tavır değişikliği nereden çıktı? İlişkilerinde, durumlarında ne değişti ki? Bundan sonrasını değiştirebilecek şeyler var tabi. Namık'ın vurulması gibi. Bu, hayatlarını çok etkileyebilir. IBS: Aslında doğrudan bir etkisi yok ama Ferhat'ın Aslı'ya karşı şu andaki olumsuz tavrı Namık'ın, damarına basarak onu yönlendirmesi yüzünden. Namık'ın bu vurulma olayından nasıl etkileneceğini bilmiyoruz ama şu an için, hayatlarındaki tehdit ediciliği ya da yargılayıcılığı rafa kalkabilir. Tabi hiçbir şey değişmeyebilir de. UÇ: Bu arada bölümün bitmesine yakın, yani öpüşme sahnesinden önce Aslı Ferhat'a \"Yakınımda ol ama yanımda olma. Ne bu, bilmece mi?\" dediğinde Ferhat \"Kördüğüm\" diye cevap verdi, fark ettin mi? İbrahim Çelikkol'un 'Kördüğüm' dizisine selam çaktı Ferhat. IBS: Evet, duyduğumda ilk aklıma gelen o oldu benim de. UÇ: Aslında daha konuşmak istediğim birçok şey vardı. Ebru'nun Şahin'in gerçekten kızı olup olmadığı, Şahin'in de Namık tarafından kandırılıp kandırılmadığı konusunu, sonra Azad dayının sarf ettiği vecizelerden, anlattığı hikayelerden en çok hangisini beğendiğimizi, bir de bölümde en beğendiğimiz sahne ya da sahneleri de konuşalım istiyordum ama herşeyi konuşalım dersek bu söyleşi bitmeyecek. IBS: Evet, Ebru konusunu ben de konuşmak istiyordum. Bir de dizide gittikçe artan kuzen aşkı temasından duyduğum rahatsızlığı..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sonra-ne-dersen-eyvallah-221", "text": "Gecenin Kraliçesi'ni izlemeyi hiç düşünmemiştim. Kiralık Aşk'ı izlemeye başlayalı beri izlediğim tüm dizileri birer birer bırakmıştım, Kiralık Aşk'a sadık bir aşık olarak. Sonra ne olduysa, bir işle uğraşırken televizyonu açtım, ntv'de oyunculardan biriyle ilgili belgesele rastladım. Belgesel demek de doğru mu, daha çok söyleşi. Ama belgesel denmiş, öyle devam edelim. Bir yandan iş, bir yandan belgesel izlerken orada anlatılan bazı şeyler hoşuma gitti. Bir de fragmanda mekanlar da hoşuma gitmişti. Biraz da yeni bir dizi izlemiş olayım diye belki de. Gecenin Kraliçesi doğrusu klişe konusuna rağmen kolayca aktı gitti, izletti kendini. Kartal'a bağımlı histerik kıskanç eş, vefat etmiş karısını unutamamış baba Aziz, yetenekleri hırslarına yetmeyen, bir nevi kiyafetsiz muhteris oğul, hala, enişte, ev ahalisi, hepsi dozundaydı. Sanki dizilerde artık şöyle bir şey yapıyorlar: Nasıl ki artık bir sürü yıldız oyuncu bir dizide bulunuyorsa, bir sürü klişe konu da bir dizi hikayesi içinde harmanlanıyor. Gecenin Kraliçesi de eski Türk filmlerden biriyle başladı adeta, galiba adı Haram olan film. Sonra da bir Aşk-ı Memnu versiyonuyla devam edecek. Bakalım köşkün içinde izleyicileri neler bekliyor. Fragmana göre Selin karakteri Kartal'ı kolayca affedecek, aşkına tekrar inanacak. Bu da güzel. Klişeler en azından işlenişte biraz yıkılsın giriş başka olsa da gidişatta yeni bir şeyler; farklı açılımlar, farklı kombinasyonlar yapılsın. Hal böyle olunca, sanki ikinci bölümü de izlemeye meyilliyim gibi. Hikaye işlenmeye devam ederse, aşıklar birçok zorluğu atlattıktan sonra bir de Selin'in babasının, Kartal'ın babasını vurup öldürmüş olması gibi bir gerçeği de aşmak zorunda kalacaklar görünen o ki. Aşkı Memnu'nun geçtiğimiz yıllarda tvde yayınlanan versiyonunda Adnan karakteri epey kendi halinde, zararı kendine bir tipti. Bu hikayedeki Aziz ise adeta gece tek gözü açık uyuyan, demek istediğim, diken üstünde, kendine güvenli ama etrafına güvensiz, acımasız biri olarak çiziliyor. Bu bakımdan da farklılık olacak anlaşılan. Haram filminde kadın karakterin yaşça büyük erkek karaktere bir ilgi duyduğunu hatırlamıyorum ama bu dizide Selin Aziz'in eski eşini öğrendiğinde \"çok şanslı kadınmış\" gibi bir laf etti. Bu da olayı \"Selin Aziz'de oğluna veremediği baba şefkatini buldu\"dan çok daha öteye götürüyor. Kartal ve Aziz sadece aynı kadın için mücadele etmeyecekler. Sevdikleri kadın ikisinden de hoşlandı sonuçta. Belki karşısına ilk Aziz çıksaydı ve yaşı da daha genç olsaydı, Kartal bu kez kötü adam haline gelebilirdi. Neyse belki de gelmez, yoluna giderdi. Dizi de en hoşuma giden cümle, \"Sonra ne dersen eyvallah\" cümlesi oldu. Bir cümle daha oldu, devam sahnelerinden birinde, neydi hatırlamıyorum şu anda. Yine dizide aşk, vefa gibi kavramların işlenmesi, bunlar üzerine açık açık tartışılması da hoş olmuş. Kartal Aziz'i ne olarak biliyor, babasının arkadaşı mı, uzak akraba mı, kendisi Aziz tarafından bir yerde bulunmuş bir çocuk mu, ne biliyor, belli değil. Ne yönde bir vefa baskısı var üzerinde. Ama anlaşılan yapı olarak çok da duygu sömürüsüne taviz vermiyor. Daha rasyonel bir tip. Gecenin Kraliçesine gelince, bir çiçekmiş kendisi. Hikayesi ilk bölümde kaldı mı, yoksa daha derin bir anlamı olacak mı, pek sanmasam da merak konusu. Beklenip görülecek. Hal böyle olunca, sanki ikinci bölümü de izlemeye meyilliyim gibi. Hikaye işlenmeye devam ederse, aşıklar birçok zorluğu atlattıktan sonra bir de Selin'in babasının, Kartal'ın babasını vurup öldürmüş olması gibi bir gerçeği de aşmak zorunda kalacaklar görünen o ki. Aşkı Memnu'nun geçtiğimiz yıllarda tvde yayınlanan versiyonunda Adnan karakteri epey kendi halinde, zararı kendine bir tipti. Bu hikayedeki Aziz ise adeta gece tek gözü açık uyuyan, demek istediğim, diken üstünde, kendine güvenli ama etrafına güvensiz, acımasız biri olarak çiziliyor. Bu bakımdan da farklılık olacak anlaşılan. Haram filminde kadın karakterin yaşça büyük erkek karaktere bir ilgi duyduğunu hatırlamıyorum ama bu dizide Selin Aziz'in eski eşini öğrendiğinde \"çok şanslı kadınmış\" gibi bir laf etti. Bu da olayı \"Selin Aziz'de oğluna veremediği baba şefkatini buldu\"dan çok daha öteye götürüyor. Kartal ve Aziz sadece aynı kadın için mücadele etmeyecekler. Sevdikleri kadın ikisinden de hoşlandı sonuçta. Belki karşısına ilk Aziz çıksaydı ve yaşı da daha genç olsaydı, Kartal bu kez kötü adam haline gelebilirdi. Neyse belki de gelmez, yoluna giderdi. Dizi de en hoşuma giden cümle, \"Sonra ne dersen eyvallah\" cümlesi oldu. Bir cümle daha oldu, devam sahnelerinden birinde, neydi hatırlamıyorum şu anda. Yine dizide aşk, vefa gibi kavramların işlenmesi, bunlar üzerine açık açık tartışılması da hoş olmuş. Kartal Aziz'i ne olarak biliyor, babasının arkadaşı mı, uzak akraba mı, kendisi Aziz tarafından bir yerde bulunmuş bir çocuk mu, ne biliyor, belli değil. Ne yönde bir vefa baskısı var üzerinde. Ama anlaşılan yapı olarak çok da duygu sömürüsüne taviz vermiyor. Daha rasyonel bir tip. Gecenin Kraliçesine gelince, bir çiçekmiş kendisi. Hikayesi ilk bölümde kaldı mı, yoksa daha derin bir anlamı olacak mı, pek sanmasam da merak konusu. Beklenip görülecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sorunlarina-ragmen-guzel-bir-hikayeydi-549", "text": "Kara Yazı'yı pek çok kez eleştirdim; eksikliklerini, aksaklıklarını sayıp döktüm. Her hafta izlediğim bir dizi için şaşırtıcı bir şekilde, övmekten çok yerdim. Şimdi erken vedasıyla, içimde hüzün bıraktığını; şikayetime rağmen, diziyi ve karakterleri oldukça sevdiğimi fark ediyorum. Yazmaya başlamadan önce, bazı şeyleri hatırlamak için bölümü yeniden bir gözden geçireyim dedim. Özellikle karakterlere ne çok alışmışım. Halil Usta'nın o hep yorgun, sakin, biraz kararsız, zaman zaman şaşkın, biraz kaba saba halini.. Oğuz Karahan'ın her şeye hakim, kendin emin ürkütücülüğünü.. Mehmet'in hep iyimser, sevecen, sakin enerjisini.. Yaren'in hem yalnız, küçük bir kız çocuğu gibi ürkekliğini hem her şeyi yıkıp dökebilir gibi görünen öfkesini, kararlılığını, gözü pekliğini... Bölümün açılış sahnesinde Oğuz Karahan onu nerede gördüğünü, nereden tanıdığını hatırlamaya çalışıyorken Yaren nasıl da küçük, ürkek ve masum görünüyordu. Kötülüğün, bencilliğin, acımasızlığın vücut bulmuş haliyle el sıkıştığını gördüğümde Yaren için gerçekten tedirgin oldum. Hikayemizin asıl kahramanı olan Yaren'in nasıl büyük bir dertle mücadele ediyor olduğunu anlatan en iyi sahne ise bölümün sonunda kimliğini Mehmet'e açıkladığı sahneydi. Hikayemizin asıl kahramanı olan Yaren'in nasıl büyük bir dertle mücadele ediyor olduğunu anlatan en iyi sahne ise bölümün sonunda kimliğini Mehmet'e açıkladığı sahneydi. Yaren bütün bu olaylar başına gelmeden önce evinde ailesiyle mütevazı bir hayat yaşayan, atama bekleyen gencecik bir öğretmendi. Daha sonra babasına da söylediği gibi; hayatı hiç tanımamış, gerçek anlamda hiçbir şey yaşamamış, kendisini bile tanımayan genç bir kız. Ve bu kız, kendi evladı gibi gördüğü kız kardeşini kurtarmak için hiç bilmediği bir dünyaya, insanları acımasızca öldürebilenlerin, her türlü düzeni kolayca çevirenlerin arasına sızıp çırpındı durdu. Bir yandan kardeşini babasının gazabından, bir yandan küçük kız kardeşi babasının baskılarından korumaya çalışırken diğer yandan da kendisinin kim olduğunu keşfetmeye çalıştı. Keşke Yaren'i terk edivermeseydik, onun yolculuğuna biraz daha eşlik edebilseydik. Finalde Yaren'in kimliğinin açığa çıkması ve Mehmet'in itirafı dışında hiçbir soruya cevap bulamadık, diğer hikayelerin hiçbirini tamamlayamadık ne yazık ki. Bu erken final kararı ekibe geç bildirilmiş olmalı; son dakika eklenivermiş gibi görünen itiraf sahnesine kadar oradan oraya, aheste aheste dolaştık durduk. Bölüm boyunca Erdem silahın-arabanın peşinde koştu. Oğuz, Derya'yı konuşmaması için tehdit etti. Melisa, Mehmet'i Yaren'den kıskandı. Mehmet aşık olduğunu fark etti. Esma'nın bunca sıkıntı, dert arasında Mehmet'in evindeki 'komikliklerini' bile izleyebildik de Derya'nın Sinan'la ilişkisi neydi, bütün bu olayların neresindeydi, öğrenemedik. Bütün bunlara sebep olanın Erdem olduğu da açığa çıkmadı, Oğuz Karahan'ın yaptıkları da.. Bu serüvenin sonunda tatmin olabileceğimiz sadece Yaren ve Mehmet'in itirafları ve filizlenmeye başlayan aşkları oldu. Maalesef her şey yarım kaldı. Finalde Yaren'in kimliğinin açığa çıkması ve Mehmet'in itirafı dışında hiçbir soruya cevap bulamadık, diğer hikayelerin hiçbirini tamamlayamadık ne yazık ki. Bu erken final kararı ekibe geç bildirilmiş olmalı; son dakika eklenivermiş gibi görünen itiraf sahnesine kadar oradan oraya, aheste aheste dolaştık durduk. Bölüm boyunca Erdem silahın-arabanın peşinde koştu. Oğuz, Derya'yı konuşmaması için tehdit etti. Melisa, Mehmet'i Yaren'den kıskandı. Mehmet aşık olduğunu fark etti. Esma'nın bunca sıkıntı, dert arasında Mehmet'in evindeki 'komikliklerini' bile izleyebildik de Derya'nın Sinan'la ilişkisi neydi, bütün bu olayların neresindeydi, öğrenemedik. Bütün bunlara sebep olanın Erdem olduğu da açığa çıkmadı, Oğuz Karahan'ın yaptıkları da.. Bu serüvenin sonunda tatmin olabileceğimiz sadece Yaren ve Mehmet'in itirafları ve filizlenmeye başlayan aşkları oldu. Maalesef her şey yarım kaldı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-su-hortumlu-dunyada-fil-yalniz-bir-hayvandir-258", "text": "Şunun şurasında sezon finaline iki bölüm kaldı kalmadı, diziden şaşırtıcı sağlam bölümler geliyor. Düğünlü bölüme kadar bu dağılmış olaylar nasıl toparlanacak, çıkan yüzükler parmaklara inandıcı girecek mi, bakalım. Cuma akşamı yayınlanan 50. bölümde, Sadri Ustayla ilgili gizlenen gerçekler konusunda bendeniz ve dizinin hakim bakışı, duruma, kuzey ve güney kutupları gibi farklı bakıyor gibiyiz diye düşündüm, üzüldüm. Sadri Usta konusunu neredeyse sezon başlarına yakın bir süredir yazıyorum. Her defasında da dedim ki, Sadri Usta da Ömer'i kandırmış olacağı için, Ömer'in dünyası yerlebir olacak. Ömer, Jül Sezar gibi \"Sen de mi Sadri Usta\" diyecek. Fakat bu bölümde dizi olaya bambaşka bir pencereden baktı ve bu kesinlikle Ömer'in penceresi değil. Peki kimin penceresi? Hulusi dedenin penceresi. Ömer'in amcası Necmi, Hulusi'nin Ömer'i koruyup kolladığını işte bununla ispatladı Defne'ye. Olayları bir türlü Ömer' gibi yorumlamayan Defne de, başta daha pişmanken Ömer'le yüzyüze geldiğinde Ömer'in karşısında bu yeni bilgiyle safları güçlendirmiş, o pişmanlığı da yerini eski mağrurluğuna bırakmıştı maalesef. Hatırlatayım ve nasipse netleyeyim. Ömer'in derdi neydi? Dedesinin herşeyi kontrol etmeye çalışması, hayatlara karışması, herşey illa ki ve sadece kendi istediği gibi olsun istemesi. Sadri Usta ile durumda olan ne? Tam da bu. Hulusi dede pişmanmış. Tamam, bu önemli peki davranışını değiştirmiş mi? Hayır. Hala Ömer'in hayatını uzaktan kontrol ediyor. Kiralık Aşk'ı Ömer'in başına saran da onun tetiği aslında. Neriman'ı ev tehdidiyle azmettirmesi. Necmi beyciğim Ömer'i alt edecek umuduyla Defne'ye gösterdiğiniz silah asıl kendinize batıyor haberiniz yok. Ömer'i anlamadınız, anlayacağınız da yok. Şu yalancı dünyanızda Ömer yalnız bir insandır. Defne sen de tarafını seçtin artık. Sen Ömer'le değil bir aileyle evlenmek istiyorsun. Duramıyorsun. Durman gereken yerde maalesef sağlam duramıyorsun. Belki de sorun, Ömer'le daha düşüncede anlaşamamanız. Senin doğru bulduğunu Ömer doğru bulmuyor. Koyverin gitsin, nedir yani, nedir bu kadar zorlamak, birbirini bu kadar üzmek. Olmuyorsa da olmuyor. Sen ona bacı, o sana kardaş, kendi yolunuzda yaşar gidersiniz. Bunu yapan dünyadaki tek insan çifti de herhalde siz olmayacaksınız. Artık üzmeyin birbirinizi. Ömer'e de dedim ki, sen bu Defne'ye gücendiğin kadar niye amcan Necmi'ye, yengen Nöro'ya tavır yapmıyorsun? Niye bu olayın tek ama tek suçlusu Defne gibi davranıyorsun? Alacaksan hepsini al karşına. Sen böyle yumuşak davrandıkça, onlar da istedikleri gibi davranmaya devam ediyorlar. Derken Ömer, amcasıyla konuştu. Amcası alttan almadı, Ömer de yengemi böyle kabul ettim falan, dedi. Hadi desem ki, Ömer akrabasını kendi seçemediği için kabulleniyor amcasının ve yengesinin huylarını ama ailesi yapacağı insanı kendi seçeceği için, bunu kabullenmiyor. Diyeceğim ama mesela dedesini kabullenmemiş işte. Ömer'in amcasına ve yengesine bir zaafı var. Bu zaafı ikna edici değil. En azından Hulusi dede olayını organize eden Neriman'a bir tavrı olmalıydı. Düğüne bir kala, Ömer de Sinan da yüzükleri attı. Bu arada nişan yüzüğünü çıkarırken, Defnenin parmağında, Ömer'in annesinin yüzüğü acı acı parladı. Formaliteler geçici, aşkımız baki anlamında mı kaldı o yüzük parmakta? Geçelim, gelelim Sinan beyimizin yüzüğü atmasına. Sinan iyiydin, hoştun ama, gönlümden ne geçti biliyor musun, Yasemin'e deseydin, Sen İsmail'in hala burasındaymışsın diye de, Yasemin de koşa koşa İsmail'e gitseydi. Ne kıskançmışsın arkadaş. Geçmişi, bir hayatı olan bir insanla mı evleniyorsun, yoksa gittin mağazadan bir bisiklet aldın da onu mu paylaşamıyorsun. Bi sakin. O değil de, küsersiniz, magazin basını ve fısıltı gazetesi manşet yapar, siz bir kere ayrılırsınız, yorumu on çarpı döner. Derken aranızdaki sorunları halleder, bir şey olmamış gibi birbirinize dönersiniz, tüm konuşanlar kalecisiz kalmış kale gibi gol yer. Haziran düğün sahnelerinin işaret ettiği bu. Dizinin sürreal zamanında, gelmek bilmeyen Haziran'ında, o Haziran buraya gelecek! Hayırlarla gel olur mu. Gelelim Sude'ye. Artık Sude denince aklıma Deniz Tranba geliyor. Kendisinin konuk oyunculuğu, dizide bir türlü sağlam bir partrene demir atamayışından geliyor olabilir mi, ne uzun konuklukmuş, diziyi girdi diye anons edilen kaç karakter çoktan çıktı, Deniz Tranba hala konuk. Deniz güzel aşık olmuştu yalnız. Sude'ye. Böylesini de ilk kez olmuştu. Sude de ona Sinan'dan aldığı dersi takdim etmişti. İş başarısıyla ilişkilerini düzelten Sude, kamu dünyamızın gelenekselleşmiş ve eksik atasözünü de düzeltti bu bölüm, kötü gününde insan çok da, iyi gününde kimse yok, gibi bir şey dedi. Eskiden ne denirdi, tam tersi denirdi. Bir sonraki versiyonu, iyi gününde de kötü gününde de kimse yok, olmasın da. Bir de bu üçünün soğukluğu, coolluğu da evlere klima. O ormanlık alanda, gelen alıyor kahvesini, selam vermeden oturuyor yana, bakıyor nehre, başlıyor konuşmaya. Derin derin. Sude desen, Sinan desen. Twilighttaki soğuklar gibi bunlar. Öteki mahalledeki kesim ise kurtlar kısmına düşüyor o halde. Neyse, üslup nedir, bir ortama girince, oradakilerin bir yüzüne bakarsın, bir göz teması kurarsın, bir tebessüm edersin, bir selam verirsin. Bunlarımızda yok. Neyse, siz memnunsanız bize laf ancak bu kadar düşer. Ömer'le hanım kızımızın işi olmasa bile Hulusi beyciğimle Türkan hanımcığım pek iyi anlaşıyorlar ya, bakarsın, esas kızla esas oğlan dünya evine giremeden, bu iki aile büyüğü evlenmiş, evleri birleştirmiş, bizimkiler de otomatik akraba olmuş. Defne'yi istemek yerine Türkan'ı istemeye gelselerdi işte bunlar olmayacaktı. Sıra seki bilmediniz işte, sıraları karıştırdınız. O, bu değil de, Sinan ve Yasemin, Ömer ve Defne nasıl barışacaklar, Yasemin İso'nun kendisini hala sevdiğini öğrenecek mi, merak ediyorum. Defne sen de tarafını seçtin artık. Sen Ömer'le değil bir aileyle evlenmek istiyorsun. Duramıyorsun. Durman gereken yerde maalesef sağlam duramıyorsun. Belki de sorun, Ömer'le daha düşüncede anlaşamamanız. Senin doğru bulduğunu Ömer doğru bulmuyor. Koyverin gitsin, nedir yani, nedir bu kadar zorlamak, birbirini bu kadar üzmek. Olmuyorsa da olmuyor. Sen ona bacı, o sana kardaş, kendi yolunuzda yaşar gidersiniz. Bunu yapan dünyadaki tek insan çifti de herhalde siz olmayacaksınız. Artık üzmeyin birbirinizi. Ömer'e de dedim ki, sen bu Defne'ye gücendiğin kadar niye amcan Necmi'ye, yengen Nöro'ya tavır yapmıyorsun? Niye bu olayın tek ama tek suçlusu Defne gibi davranıyorsun? Alacaksan hepsini al karşına. Sen böyle yumuşak davrandıkça, onlar da istedikleri gibi davranmaya devam ediyorlar. Derken Ömer, amcasıyla konuştu. Amcası alttan almadı, Ömer de yengemi böyle kabul ettim falan, dedi. Hadi desem ki, Ömer akrabasını kendi seçemediği için kabulleniyor amcasının ve yengesinin huylarını ama ailesi yapacağı insanı kendi seçeceği için, bunu kabullenmiyor. Diyeceğim ama mesela dedesini kabullenmemiş işte. Ömer'in amcasına ve yengesine bir zaafı var. Bu zaafı ikna edici değil. En azından Hulusi dede olayını organize eden Neriman'a bir tavrı olmalıydı. Düğüne bir kala, Ömer de Sinan da yüzükleri attı. Bu arada nişan yüzüğünü çıkarırken, Defnenin parmağında, Ömer'in annesinin yüzüğü acı acı parladı. Formaliteler geçici, aşkımız baki anlamında mı kaldı o yüzük parmakta? Geçelim, gelelim Sinan beyimizin yüzüğü atmasına. Sinan iyiydin, hoştun ama, gönlümden ne geçti biliyor musun, Yasemin'e deseydin, Sen İsmail'in hala burasındaymışsın diye de, Yasemin de koşa koşa İsmail'e gitseydi. Ne kıskançmışsın arkadaş. Geçmişi, bir hayatı olan bir insanla mı evleniyorsun, yoksa gittin mağazadan bir bisiklet aldın da onu mu paylaşamıyorsun. Bi sakin. O değil de, küsersiniz, magazin basını ve fısıltı gazetesi manşet yapar, siz bir kere ayrılırsınız, yorumu on çarpı döner. Derken aranızdaki sorunları halleder, bir şey olmamış gibi birbirinize dönersiniz, tüm konuşanlar kalecisiz kalmış kale gibi gol yer. Haziran düğün sahnelerinin işaret ettiği bu. Dizinin sürreal zamanında, gelmek bilmeyen Haziran'ında, o Haziran buraya gelecek! Hayırlarla gel olur mu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sureyya-senden-de-annenden-de-izin-almayacak-faruk-530", "text": "Oldukça durgun bir bölümdü. İzleyeni duygudan duyguya, heyecandan heyecana ya da keyfe sürükleyen şeyler olmadı İstanbullu Gelin 7. bölümünde. Bölüm boyunca en yoğun yaşadığım duygular; Esma'nın entrikalarıyla Süreyya'yı ezmeye çalışması ve en kıymetli oğlu Faruk'un da -güya hep Süreyya'nın yanında yer alıyormuş gibi görünüp- anlayışlı olmasını, alttan almasını isteyerek Süreyya'yı başka türlü baskılamasına karşı bende oluşan isyan-öfke-yılgınlık oldu.. Süreyya'nın bu ezilip durmaları artık benim için diziyi izlemeyi bir hayli güçleştirmeye başlasa da bu bölüm bana 'oh be' dedirten iki sahne oldu. Açacakları müzik okulu için tuttuğu binayı Süreyya'ya göstermeye çalışırken ortağının tavırlarından rahatsız olan Dilara'nın, \"Esma Hanım ayarlarında kalmışsın, fabrika ayarlarına dön\" uyarısıyla başlayan tartışma bu dizide şimdiye kadar söylenen en anlamlı ve yerinde sözlerle son buldu.\"Şurada hayallerimizi gerçekleştirmemize ramak kalmış, sen bana kaynana dedikodusu yapıyorsun.. Süreyya nerde ya? Çağırsana onu bana! Bu musun sen, bu mu oldun yani? Sadece Boranların gelini!\" Kafası karışmış, affallamış Süreyya'nın aklını başına biraz getirdi bu sözler. Aynı günün devamında, Faruk'un bu bina tutma işinden haberdar olduğunda Süreyya'ya hamileyken çalışamayacağını söylemesi üzerine Süreyya'nın \"Sen benim hayatıma kafana göre nokta falan koyamazsın Faruk Boran. Ben bu konakta süs bebesi olmak için çalışmadım ömrüm boyunca. Çalışan kadın istemiyorsan annenin seçtiklerinden alsaydın. Ben ne senden ne senin annenden izin falan almayacağım. Al! Benim de sınırım bu.\" dediğinde ben de biraz rahatlayabildim. Küçük bir ayrıntıda olsa, bölümde hoşuma giden bir başka detay da Süreyya'nın hala durmaksızın atıştırmayı sürdürmesi oldu. Bir dizide bir kadının hamile olduğunun birkaç belirgin işaretinden biridir çok yemeye başlaması. Baş dönmesi, mide bulantısı yaşar; biz de \"Ay yoksa hamile mi\" diye meraklanmaya başlarız. Ve karakterimizin hamile olduğunun belgelenmesiyle birlikte bütün o diğer işaretler ortadan kayboluverir. Süreyya'nın hala elinden düşürmediği aburcuburlarla, sinirden yemek yemeyi bırakamadığını söyleyerek dolaşması olan biteni çok daha inandırıcı, samimi bir hale getirmiş. Dizi birkaç kez senarist değiştirdi. Bu durum bazen karakterlerin davranışlarına bazen de bölüm içindeki ağırlıklarına etki edebiliyor. Birkaç bölüm önce Adem Sezgin'in dizide ağırlığının gereğinden fazla olduğundan, adeta ana karakter olan Süreyya'yı geri plana attığından şikayet etmiştim. Yine bir ara, Faruk'un eski sevgilisi Begüm de fazlaca zamana sahip olmaya başlamış gibiydi. Senaryonun şu anki haliyle bu karakterlerin işleniş dozu çok yerinde. Bölüm onların üzerine kurulmuyor, onların sebep oldukları olaylarla ana karakterler etrafında şekilleniyor. Böylece biz de oradan oraya savrulmuyoruz izleyici olarak. Bölümde beni Süreyya'nın durmaksızın ezilmesiyle birlikte rahatsız eden bir başka konu da İpek'in bölüm sonundaki değişimi oldu. Önceki yazımda, şer cephesinin önemli neferi İpek'in duygusal, kararsız, amaçsız birine dönüşmesinin senaryo değişikliklerinden kaynaklanmış olabileceğinden söz etmiştim ve durumdan şikayetçi olmuştum. Geçen bölümde yaşanan olaysa İpek'i bambaşka bir yere koydu. Bütün olumsuz özellikleri bir tarafa, kocasının tecavüzüne uğrayan bir kadın olarak İpek hikayenin en mağduru haline geldi. Bu mağduriyet ve yaşadığı dramla, diğer bütün olumsuzlukları da önemini kaybetti. Bu bölümdeyse İpek yaşadığı mağduriyeti ve kocasının utancını onu parmağının ucunda oynatmak için bir araca çevirmeye karar verdi adeta. Konunun hassasiyeti açısından bu durumu rahatsız edici bulduğumu söylemeliyim. Dizi birkaç kez senarist değiştirdi. Bu durum bazen karakterlerin davranışlarına bazen de bölüm içindeki ağırlıklarına etki edebiliyor. Birkaç bölüm önce Adem Sezgin'in dizide ağırlığının gereğinden fazla olduğundan, adeta ana karakter olan Süreyya'yı geri plana attığından şikayet etmiştim. Yine bir ara, Faruk'un eski sevgilisi Begüm de fazlaca zamana sahip olmaya başlamış gibiydi. Senaryonun şu anki haliyle bu karakterlerin işleniş dozu çok yerinde. Bölüm onların üzerine kurulmuyor, onların sebep oldukları olaylarla ana karakterler etrafında şekilleniyor. Böylece biz de oradan oraya savrulmuyoruz izleyici olarak."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-sureyya-ve-faruk-evliligi-bunu-atlatabilir-mi-554", "text": "Bölümün üzerinden üç gün geçtikten sonra bende nasıl bir his bırakmış olduğunu şimdi daha net görebiliyorum. Beklediğimden daha fazla bir sıkılmışlık hissi var şu an bende. Emir'in Faruk'un oğlu olup olmadığı konusu, belirgin bir gelişme de yaşanmadan öyle uzatıla uzatıla, çekiştire çekiştire işlendi ki izlerken zaman zaman ilgimi tamamen kaybettiğim anlar oldu. Emir'in Boran konağında geçirdiği vakit, mangal sırasında top oynamalar, amcaların hepsinin şüphelenmesi, Emir'in yatıya kalışı, Süreyya'ya olan düşkünlüğü... Bitmek bilmedi. Üstelik bu sahnelerin her biri yarı sürede çekilse, anlattığından hiçbir şey de eksilmeyecekti. Bu konu zaten -kaza eseri olarak diyelim- diziye çok erken eklenmişken, bir de temposuz işlenince 'faydasından çok, zararı dokundu' desek yalan olmaz. Bölümün -ve gün geçtikçe dizinin de- güzel tarafıysa karakterle yaklaşım şekli, karakterlerin duygusal olarak derinleşmesi. Yakın zamana kadar baskıcı, bencil, güç bağımlısı olarak izlediğimiz Esma'nın bu özelliklerinin altındaki esas nedenin yalnızlık korkusu olduğunu iyice görebildik bu bölüm. Elbette Esma hala insanları aşağı gören, ön yargılı, kibirli ve kontrol bağımlısı bir kadın; ama özellikle anneler gününde ona yapılan şakayla anladığımız kadarıyla Esma'nın bütün bu agresif tavırları, çocuklarının kendi hayatına çekip gideceği ve koca konakta bir başına kalacağı korkusundan kaynaklanıyor. Duygusal derinlik kazanan, iki boyutlu bir kötü olmaktan -bir nebze olsun- kurtulan diğer bir karakter de İpek. Faruk'a olan yoğun duyguları devam ediyor. Aslında İpek gibi sinsi, kurnaz, hesapçı birinin aşık olduğu adamın kardeşiyle evlenmek gibi bir budalalığı nasıl yaptığını anlamak mümkün değil. Süreyya'nın çılgın evliliğini kayın validesinin asla onaylamadığı ve bu evliliği bitirmek için elinden geleni yaptığı ortayken, bir boşanma olması halinde Faruk için hala ideal gelin adayı olabilecekken, bu ihtimali ömür boyunca hayatından çıkaracak neden ne olabilir, düşünemiyorum gerçekten. İpek'in Faruk'la ilgili hisselerinin ne olduğunu bu bölüme kadar anlama imkanımız pek de olmamıştı aslında. İpek'in Faruk'a karşı mı yoksa ona getireceği itibara karşı mı bir arzusu vardı, netleşmemişti. Bu bölümde ise -gayet basmakalıp bir yolla da olsa- Faruk'a 'aşık' olduğunu anladık. Bir düzüne insanın yaşadığı bir evin herkese açık salonunda uyuya kalmış Faruk'un saçlarını okşamaya kalkacak kadar bir gözü dönmüşlük aşktan başka bir şeyle açıklamaz herhalde. Geçen bölüm Dilara ve Adem arasında yaşanan zarif yakınlaşma sahnesinin bu bölümdeki devamı da yine karakterleri duygusal olarak derinleştiren bir şekilde işlendi. Vücudundaki yaraları/izleri bir başkasına açmaktan dolayı tedirgin olan, kendisini bu kadar ortaya koymaya alışkın olmayan ve bu durumla nasıl başa çıkacağını bilemeyen Adem, kabuğuna çekildi; Dilara'yla hiçbir şekilde irtibat kurmadı. Delicesine şen şakrak, vurdum duymaz görünen Dilara ise bu ilgisizlikten dolayı çok incindi; egosundan çok, kalbi kırıldı. Süreyya'ya da söylediği gibi, Adem'le arasında gerçekten özel bir şey yaşandığını düşünüyordu ve olan bitene anlam veremiyordu. Doğruydu da aslında. Kimsenin görmediği, bilmediği yaralardan kurulan bağlar en sağlamı belki de ama Adem'in durumunda olduğu gibi en ürkütücü olanı da aynı zamanda. Dilara'nın Adem'e söylediği 'Seni kendim gibi sanmıştım. Sende de o dımdızlak bırakılmış çocuğu görmüştüm ben' sözü çok yerinde bir tespitti. Bade'nin, Murat'ın üniversiteye giderek ne olmak istediği sorusuna verdiği 'Özgür' yanıtı bölümün en etkileyici repliğiydi. Bade'nin Murat karşısında aldığı bu yeni tavır, Bade karakterini özgürlük, kendi başına ayakta kalabilme ve güçlü olabilme kanalından işlemek çok yerinde bir seçim bence. Hatta -gerekli olmasa da- Murat ve Bade arasında zamanla filizlenecek duygusal bir ilişki için de çok doğru bir zemin. Bölümün finalini, İpek'in Süreyya'ya kurduğu tuzak nedeniyle bebeğini düşürme tehlikesiyle yaptık. Bölüm boyunca azmeden İpek, Begüm ve Faruk'un eski günlerden kalma bir fotoğrafını buldu ve Süreyya'nın bunu görmesini sağladı. Süreyya bu fotoğrafla sadece bu eski ilişkiden haberdar olmadı, aynı zamanda çok güvendiği eşinin kendisinden böylesi büyük bir sırrı sakladığını da öğrendi. Bedeninin bu duruma tepkisi büyük oldu. Tam, Faruk'un da bu sırrı Süreyya'ya açıklamak için geldiği sırada Süreyya'nın kanaması başladı. Eğer Süreyya bu nedenle bebeğini kaybederse bu, evlilikleri için onarılması çok büyük bir hasar yaratır ve Faruk için altından kalkamayacağı bir yüke sebep olur. Bizi heyecanlı bir bölüm bekliyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-tatli-intikamda-kadinlar-cadi-erkekler-kurban-241", "text": "Tatlı intikam da kadınlar hep rolcü, düzenbaz, dolanbaz, oyuncu. İnsanı kadın milletinden soğutacak. Pelin'in annesi Süheyla oyun oynamak konusunda yalama olmuş gibi, sonra arkadaşı Başak, rakibi Ceyda. Önü arkası karşısı, Pelin'in her yanı oyuncu kadınlarla dolu. Geçenlerde Başak Pelin'le Sinan'ı restoranda biraraya getirme planı yapmış, bunun için de telefonda ağlama numarası yaparak Pelin'i restorana çağırmıştı. Sevgilisi Bülent de kendisini hayretler içinde izliyordu. Sinan'ı çağırma sırası geldiğinde Bülent ne yapacağını bilememişti. Başak da sen sadece söyle rol yapmana gerek yok, erkekler çabuk inanır gibi bir şey diyordu ve haklı çıkıyor, Bülent daha ikinci cümleye geçmeden Sinan koşarak evden fırlıyordu. Başka bir sahnede de, Pelin'i düğün günü terk eden Tolga, arkadaşı Hakan'a ricada bulunmuş, \"Simay'ın ağzını ara, Pelin'le Sinan arasında bir şey var mı öğren\" demiş. O da beceremiyor. Simay hemen durumu anlıyor ve \"Siz erkekler ağızdan laf almayı bilmiyorsunuz\" falan filan diyerek yaptığı genellemeyle sözüm ona erkekleri yererken, aslında yüceltiyor, kocasına bu iş nasıl yapılır diye öğreterek de kendi cinsini küçültüyor. Oyunculara bu replikler zulüm değil de nedir. Yani dizinin erkekleri saf, masum, gözü açılmamış sığırcık yavrusu, kadınları düzenbaz, rolcü, oyuncu. Evin tembel ve aylak damadı Necip bile saf ve masum bir yerde, çünkü büyük bir saflıkla ve güvenle paraları birine emanet ediyor. Zaten restoranın o ilk taksidini de iç etmemiş geri vermek üzere kullanmıştı. Ceyda'ya muhbirlik eden restoran çalışanı, Ceyda'nın zorlamasıyla karanlık tarafa geçti. Tolga desen, arkadaşı Hakan'dan biraz daha uyanık, ama o bile, bir Ceyda'nın bir Pelin'in annesinin elinde savrulup duruyor garibim. Sinan'ın annesi Meliha, Ceyda ile Sinan birlikte olsunlar diye, Ceyda'nın Pelin'e \"Şekersiz istediğim kahveyi şekerli getirdin\" iftirasında yalancı şahit oldu, son bölümde de Sinan'a Ceyda'yla söz-yüzük emrivakisiyle oyuncular grubuna dahil oldu. Yani dizinin erkekleri saf, masum, gözü açılmamış sığırcık yavrusu, kadınları düzenbaz, rolcü, oyuncu. Evin tembel ve aylak damadı Necip bile saf ve masum bir yerde, çünkü büyük bir saflıkla ve güvenle paraları birine emanet ediyor. Zaten restoranın o ilk taksidini de iç etmemiş geri vermek üzere kullanmıştı. Ceyda'ya muhbirlik eden restoran çalışanı, Ceyda'nın zorlamasıyla karanlık tarafa geçti. Tolga desen, arkadaşı Hakan'dan biraz daha uyanık, ama o bile, bir Ceyda'nın bir Pelin'in annesinin elinde savrulup duruyor garibim. Sinan'ın annesi Meliha, Ceyda ile Sinan birlikte olsunlar diye, Ceyda'nın Pelin'e \"Şekersiz istediğim kahveyi şekerli getirdin\" iftirasında yalancı şahit oldu, son bölümde de Sinan'a Ceyda'yla söz-yüzük emrivakisiyle oyuncular grubuna dahil oldu. Tatlı intikam'daki kadınların ve erkeklerin bu durumu pek de toplumu yansıtmıyor gibi. Ya da kimbilir kadınların rolcüğünün gerçek payı vardır da, sözel ve fiziksel erkek şiddeti içinde oyunlar, keyfi değil, çaresizliktir, kıstırılmışlıktır, kaçış yeridir. İşin gerçeği, maalesef, bazen yetişkinler çocuklara, kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara, cinsler kendi içlerinde birbirine haksızlık eder. Diziler de seyirciye bazen gerçekleri bazen de masalları anlatır. Burada kurulmuş bu düzen de işin abartılı, masalsı kısmı gibi. Biraz da kadınlardan alınan acı tatlı bir intikam sanki."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-tatli-kucuk-yalancilarin-cevaplar-yerine-yeni-sorular-yaratan-finali-122", "text": "Star Tv'nin, yeni ve güçlü yapım firması O3Medya tarafından hazırlanan, Temmuz ayında yayına başlayan gençlik ve gerilim dizisi Tatlı Küçük Yalancılar 13. Bölümüyle ekrana veda etti. Yaz aylarında yayına başlamış olması karşın, Amerika'da altı sezondur devam eden ve oldukça popüler olan Pretty Little Liarstan telifi alınarak uyarlandığını, kanalın dizi başlaman haftalar öncesinden çeşitli internet yayınlarına çok sayıda reklam verdiğini, hatta genç oyuncularını topluca bir eğitim kampına aldığına düşünürsek, kanalın niyeti bu diziyi en az birkaç sezon sürüdrmekti diyebiliriz. Ne var ki en başından beri, bu zor ve yapılan yatırıma karşın, garantili olmayan bir işti. Bir kere, pek çok yerde yazılıp çizildiği gibi, korku-gerilim türü, çokça bilinmeyenli bir senaryo yapısı bizim televizyon seyircimizin alışık olduğu bir tür değildi. Uzun sürelerin ve yoğun reyting baskısının neden olduğu kısır senaryolara alışmış dizi izleyicisi için çok fazla ve hızlı akıl yürütme gerektiriyordu ki bu koşullarda bir diziyi değil ülkemizde, dünyanın herheangi bir yerinde 2,5-3 saat izletmeniz çok zor. Ama kabahati tamamen, zorlanmaya gelemeyen izleyiciye atmak da doğru görünmüyor bana. Kendi adıma ben de, merakla ve heyecanla izlemeye başladığım diziye olan ilgimi her hafta biraz daha kaybettim ve son haftalarda artık zorla karşısına oturmaya başladım. Hatta bazen ertesi gün internetten izler oldum. Anlatılanlara bakarsak, çoklu kişilik bozukluğu olan Eren değil, Akasya'ydı. Eren'in böyle bir hastalığı olduğu, öldürüldüğü 10. Bölüm ve 11. bölümde izleyiciyi ikna etmeye çalışarak işlenmişti. Finalde Janset, Toprak ve Güven arasındaki konuşmalardan Eren'in asla hastanede yatmadığını, onunla ilgili kayıtların A tarafından uydurulduğunu öğrendik. Akasya'nın kendisi de Eren'in tek amacının kızları, ondan korumak olduğunu, Eren'in yanlış tarafı seçtiğini ve bu yüzden öldüğünü anlattı. Eren'in öldüğü sahnenin devamına eklenen görüntüden de anladı ki Eren elindeki telefonla komiseri aramaya çalışıyordu öldürüldüğü sırada. Peki Eren'in amacı Akasya'yı kulübeye kilitleyip polise haber vermekti ise, kafasını tutup kendini kontrol edemiyormuş gibi, oldukça çılgın hareketler yaparak yere yığılıp toprağa kocaman bir A yazmak yerine neden kapıyı kilitler kilitlemez telefonuna sarılmamıştı? Akasya'nın anlattığı gibi Eren, onun öldüğüne hiçbir zaman inanmamıştı ise ve kızlara zarar vermeye çalışanın o olduğunu düşünüyorduysa eğer, neden Açelya'nın mezarının başında Akasya'yı gördüğünde arkasından, akıl hastanesinden kaçtığını bildiği kardeşi Akasyanın adıyla değil de Açelya diyerek koşmuştu ve Akasya'nın değil de Açelya'nın yaşayıp yaşamadığını öğrenmeye çalışmıştı. Öğrendik ki her şeyin açığa çıktığı final sahnesinde polis de Güven, Cesur, Toprak ve Barış tarafından planlanan Akasya'yı tuzağa düşürme oyununa-operasyonuna onay ve destek vermişti. Onları dinliyorlardı ve ekipler hazır bekliyorlardı. Peki ellerinde silah, yüzlerinde maskeyle kiralık katil numarası yapacak kişilerin deneyimli ve olası bir kriz anında duruma soğuk kanlılıkla müdahale edecek polis memurları değil de Barış ve Toprak olmasının bir açıklaması var mı,.. duygusal bir final yaratabilmekten başka? Bu arada Müge'nin de bir nevi A olduğu, evinde teknolojik bir karargah kurduğu konusu da sorguda arada geçiveren bir detay olarak kaldı. Müge ve Akasya'nın ilişkisinin şekli-yapısıyla ilgili hiçbir cevap verilmedi. Final bölümüyle ilgili birkaç konuya daha değinecek olursak; kızların babalarının, ilk sorgu akşamı orada bulunmamaları anlaşılır bir durumken, nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanıp kim bilir kaç gün ceza evinde kalmalarının ardından bile onları karşılamaya gelmemiş olmaları da çok anlamsız görünüyordu. Öyle olsaydı, takibi çok daha mümkün bir hikaye olabilirdi ama bize sunulan hikayede konu; kim olduğu, amacının ne olduğunu belli olmayan, bu cinayetle ilişkisinin ne olduğu da bilinmeyen gizemli birinin, öldürülen genç kızın arkadaşlarını taciz edip durması ve hayatı onlar için zorlaştırmasıydı... Ortada gizemli bir cinayet varken neden bu garip taciz ve tehdit hikayesini izlememiz gerektiğinin cevabını bulmak mümkün değildi. İzleyicinin, her hafta merakla cevabını alabilmek umuduyla ekran başına oturmasına neden olacak bir hikaye yoktu ortada. Bu kafa karıştırıcı, tatmin etmeyen durum da her hafta izleyicinin daha da erimesine neden oldu neticede. Kanalın ve yapım firmasının, muhtemelen sezonlarca sürdürmeyi umduğu diziyi 13 bölümde bitirme kararı alması da bu çok karmaşık ve çok bilinmeyenli hikayenin aleleacele toparlanıp çözümlenmesine neden oldu ama bu çözümleme ikna edici miydi? Maalesef, hayır. Cevaplar yerine şüpheci sorular yaratmaktan başka bir sonuç veremedi izleyiciye. Bütün bir diziyi, sezonlar boyunca sürdürmeye yeterli gelmese de, elde olan tek gizem ve merak konusu A'nın kimliğiydi final bölümünde. Son dakikaya kadar, hala herkes olabilirdi. A'nın, Açelya'nın gizli ikiz kardeşi Akasya olduğu ortaya çıktı ve Akasya, ağabeyi Cesur ve son anlara doğru ortaya çıkan Eren'in annesi Semra, sahnede ışığın altında seyirciye dönerek anlatır gibi her şeyi anlattılar. Bütün bunların işlenebilmesi, normal bir kurguda izleyiciye gösterilebilmesi mümkün müydü, bilemiyorum ama zaman yoktu neticede ve kısa geri dönüş anlarının da yardımıyla uzun uzun anlatıldı olanlar. Dinlediğimiz her şey de, tutarsızlığı ve mantıksızlığıyla, A'nın kimliğine, neredeyse son dakikada karar verildiğini gösterir gibiydi. İlk bölümden beri kendilerine en az görev düşen, en az sahnesi olan karakterler Cesur ve Açelya'ydı. Final bölümünde, özellikle iki karakteri aynı anda canlandıracak olan Beste Kökdemir'e büyük bir yük binmişti. Ne yazık ki o da, Cesur'u canlandıran Alperen Duymaz da abartılı ve inandırıcılıktan uzak bir performans sergilediler. Olup biten pek çok şey, dizinin planlanandan önce sonlandırılıyor olması nedeniyle, önceden düşünülmüş olası çözüm ve alternatif sonlar arasında kararsız kalındığını, hatta dokuzuncu ve onuncu bölümlerde alınan kararlardan da son dakika değişikliğiyle vazgeçildiğini düşündürdü ve alelalcele kapatmaya çalışılan yamalar da gizlenemedi, izleyici ikna edilemedi ne yazık ki. Yine de reyting, süre, erken final gibi pek çok baskı nedeniyle oluşan bütün bu senaryo kararsızlıklarına karşın prodüksiyon kalitesinden hiçbir şey kaybetmedi Tatlı Küçük Yalancılar, her zaman göz doyurucu olmayı başardı. Başarılı bir sonuç elde edilememiş olmasa da hep cesur, ülkemiz için yeni ve sıra dışı bir iş olarak anılacak. Umalım ki bundan sonraki denemelerin de yolunu açmış olsun."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-temposu-dusse-de-erkenci-kus-reytingini-arttirdi-779", "text": "Erkenci Kuş'un ilk bölümü için \"konulara hızlı girdi, bu da günümüzün bilgiyi hızlı edinmeye alışkın seyircisi için pozitif bir unsur ve fragmanlara göre ikinci bölüm de hızlı geliyor\" diye yazmıştım. İlk bölüm, romantik komedi dizi kültüründe giderek gurmeleşen seyirciye \"temiz kalpli sakar mahalle kızının ailesi için borca girerek, iyi kalpli zengin başarılı patrona karşı kötü tarafla işbirliğine mecbur kalışı\" motifiyle Kiralık Aşk'ı, esas kız ve esas oğlanın birbirlerini tanımadan yakınlaşmalarıyla No:309'u hatırlatmıştı. Biraz daha geriye gidip İngiliz yazar Jane Austen'ın \"pride and prejudice \" romanından uyarlanmış ve dünyada \"Mr. Darcy \" rüzgarı yaratmış BBC televizyonu dizisini hatırlayarak, esas kızın esas oğlanı kibirli ve kötü kalpli, iftiracı ve entrikacı karakteri ise iyi sanması motifi de Erkenci Kuş'ta mevcuttu. Doğrusu ikinci bölümü ilk bölüm kadar tempolu bulmadım. Bazı sahneler fazla uzundu ve sıkıldım. Buna rağmen dizi tüm gruplarda reytingini arttırdı, Total ve AB gruplarında ise 7 barajını geçti. Sosyal medyada diziyle ilgili gösterilen olumlu tepkiler, öncelikle Demet Özdemir ve Can Yaman arasındaki uyumla ilgili. Dizide Sanem ve Can yani \"canem\" sinerjisi yüksek bir çift olmuş durumda. Demet Özdemir'in içindeki mizah sezgisinin ve cana yakınlığının role yansıma imkanı bulduğu komik sahneler, Can Yaman'ın aksesurlarından dövmesine kadar her detayına özenilmiş Can Divit stili ve aşık olmaya hazır adamı yansıtırken tutturduğu hem ağır hem enerjik kıvam birarada oldukları sahneleri ayrıca yükseltiyor. Bunun dışında kadro zengin, mekanlar çeşitli ve şık. Bbüyük reklam ajansı \"Fikri Harika\" ve yüksek standartlı hayat tarzının gereği için kadro olarak, mekanlar olarak masraftan kaçılmamış bir iş. Sadece bunlar da değil. Mahalle ortamının bile canlı olabilmesi, karton durmaması için görünmeyen ne kadar çok detayın olması gerektiğini malesef masraf yapılamamış ve başarılı olabilecekken kuruyup gitmiş dizilerde gördük şimdiye kadar. Tabii harika senaryolarla şahlanan diziler de var, ayrı konu. Diziye gelen eleştiriler de haklı. Hikayenin klişe olduğu en sık yapılan eleştiri. Senaryolarda kadının hep işsiz, vasıfsız, sakar ve fakir, erkeğin zengin, güçlü, başarılı, ne yapsa en iyisini yapan beceride gösterilmesi, haklı olarak sorgulayarak izleyen seyirciyi rahatsız ediyor. İnsan gerçekçi bir dizi de bu diziler gibi gül reçeli kıvamında olamaz mı diye merak ediyor. Hiçbir gayret göstermeden, çalışmadan, emek sarfetmeden, sadece güzel, sakar ve masum olarak şanslı olmak mümkün mü? Beyaz atlı prens, beceriksizliğimizi komik bulup, güzellik ve masumluksa sadece bizde varmış gibi bu özelliklerimize kapılıp vay be, der mi. Böyle izlersek gerçekten zor. Gönlümden mi geçiyor yoksa bu bölümde Aylin 'in Sanem'i kıskanması yüzünden mi böyle düşündüm, emin değilim ama bir süre sonra dizinin entrikacı kardeşi Emre de Sanem'e meyledecek gibi. Bu hemen başlamayabilir. Fakat başta sevgilisi Aylin için Sanem'i kullananan Emre, giderek Sanem'i merkeze alırsa, hikayeye yeni bir dinamik olabilir. Öte yandan bir seyirci olarak bir \"Fazilet Hanım ve Kızları\" vakası daha yaşamak istemem. Sonuçta Emre kötü bir tutum içinde ama büyük ihtimalle yaptığının etrafına ne kadar zarar verdiğini anlamış ve babasının hastalığını bilmiş olsa bu şekilde davranmayacak. Dolayısıyla yanlışa sapabilen sıradan insanları canavar gibi göstermeye de gerek yok. \"Kiralık Aşk\" dizisinde, Yasemin'e aşık Sinan bir ara Defne'ye meyletmişti. İşte Emre'ninki de o dozda kalsa yeter. Emre'ye yanlışını bıraktıracak kadar. Geçiyorum başka bir şipe. Bölümün bir sahnesinde, akşam Sanem ve Ayhan Sanem'in odasındalar ve Sanem Ayhan'a ofisteki insanlardan bahsediyor. Orada sanki Ayhan ve Cengiz arasında bir elektrik oldu. Biri sanaldı ama fark etmez. Bu arada Ayhan'ın soyadı Işık. Eski aktör Ayhan Işık'a bu karakter üzerinden bir gönderme mi var? Her iki bölümde de bunun işaretini aldığımızı hatırlamıyorum. Bu elde var bir, bir de neden Sanem ve Ayhan, Cihan Ercan'ın canlandırdığı Muzaffer karakterine Zebercet diyorlar? Sözlüğe göre \"zebercet\" yüzük olsun, tespih olsun, ısıya dayanıklı bir mineral. \"Cam gibi parlak, sarı renkte, doğal demir ve magnezyum silikat.\" Yani lakap olsa kötü değil ama Sanem iyilikten söylemiyor belli. Başka bir konu da Sanem'in 4o bin tl borcunu ödediğini babasından saklaması. Nasılsa öğrenir diyor ama bak adam öğrenemiyor. Toptancının borcun ödendiğinden habersiz olması da bir handikap. Yeni bölümün iki fragmanı çıktı ve ikisini de defalarca izledim, su gibi akıyorlar. Bu fragmanlar bana geçen yıl yine Star Tv'de yaz sezonunda yayınlanan, başrollerini Seçkin Özdemir ve Nilay Deniz'in paylaştığı \"Ateşböceği\" dizisini hatırlattı. Dizide bir ara her bölümde Barış Buka'nın hukuk bürosunun çözmek zorunda kaldığı farklı bir macera oluyordu. Ne yazık ki kısa sürmüştü. Bunu sağlamak da ayrı bir başarı. Vaktiyle Trt'de her bölüm başka bir maceranın olduğu ve dile gelmeyen bir aşkın yaşandığı \"Mavi Ay\" dizisi yayınlanmıştı ki, tüm Türkiye mavi ayın yörüngesine girmiştik. Bruce Willis'in dünya çapında meşhur olduğu diziydi. \"Erkenci Kuş\" da bir yandan ana temayı akıtırken bir yandan her bölümde Aylin&Emre cephesiyle yeni bir müşteri kapışma heyecanını yaşatabilirse, değil bir sezon, sezonlarca sürebilir. Her bölüm sonunda Can Divit bir süper kahraman olarak kazanmalı ama. Bölüm sonuna kadar yürekler ağızda heyecanla beklemeliyiz, bölüm sonunda ise Can ve Sanem vursun, gol olsun. 3. Bölümde görüşmek üzere..."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-terminator-hazal-92", "text": "Cihan camı kırıp Gülseren 'i kurtardı, hastaneye götürdü. Olayın hırsızlık olduğu sanılıp Keriman tutuklandı, hapishaneye kondu. Özkan, oto tamircisi arkadaşının Engin'e para vererek yalancı şahitlik yaptırarak paçayı sıyırdı. Cihan olaydan sonra eve kamera taktırdı. Dilara ve Candan yeni bir katakulli hazırladılar ve bu yüzden Gülseren evi terketti, Cansu da Dilara'nın evine dönmek zorunda kaldı. O dönünce Hazal odasını geri vermek zorunda kaldı. Hazal Ozan 'dan birikmiş intikamını Cansu'nun Ozan'ın yaşgünü için hazırladığı anı defterini sulara atarak, Cansu'dan intikamını ise Cansu'nun hoşlandığı Yağız'la çıkarak aldı. Gülseren Cansu'yla barışınca, o ve Cansu evlerine döndüler. Cihan Gülseren ve Derya'nın \"Serçe Börek\" dükkanından börek ve kurabiye sipariş etmeye başladı. Dilara şirket yetkileri için Alper'i vekil yapınca, mandıralaşma toplantısına Alper de katılıverdi. Bunu gören Cihan da Dilara'yla artık savaşmaktan kaçamayacağını düşündü, Yıldırım'a Dilara'ya boşanma davası açacağına dair bir basın bülteni yayınlayaması talimatını verdi. Hazal Yağız'la buluştuğu gece eve dönerken arabalarına ateş açıldı. Bölüm de orada bitti. Önceki bölümlere göre fazla gelişmenin olmadığı bir bölümdü. Bu bakımdan yine de böyle akıcı olması da bir başarı. Dilara ve Candan'ın planları sürekli geri püskürüyor, hedefe bir türlü ulaşmıyor. Bu bakımdan Hazal'dan öğrenecek çok şeyleri var. O küçük oynuyor ama attığını vuruyor. Bu yüzden sinsi Hazal'ı bu bölümün anti-lideri ilan ediyorum. Hazal'ın anı defterini suya atınca yanına kar kalacağını tahmin etmiştim, öyle oldu. Ozan bir daha olursa evden giderim dedi. Herhalde ileride iş oraya varacak. Dilara Hazal'ı yanında tuttukça sonunda o, Rahmi, bir de Hazal birarada yaşayacaklar. Hatta Hazal onları da evden kaçırtacak, tek başına lebiderya yalıda sere serpe yaşayacak. Zaten Hazal'ın şıpır şıpır üzülmesini de anlamıyorum. Sevgiyi bu kadar önemsese, en başta Gülseren'e böyle davranmazdı. Derdi yalıysa, yalı, kıyafetse kıyafet. Buldu bunuyor. Buldumcuk, maymuncuk iştahlı bir kız. Önceki bölümün gidişatından ve fragmanlardan bu bölüm için Keriman'ın tutuklanmayacağını, iz sürülerek Özkan'a varılacağını tahmin etmiştim. Evi Cihan kamerasız bırakmamıştır demiştim. Bırakmış. Özkan da yakalanmadı. Gülseren olayı tam hatırlayamadığı için, çay taşırken Keriman benim karşımdaydı, kafama arkadan bir şey vuruldu diyemedi. Ayrıca Azmi'nin ayakları bağlanmıştı, o da darp almıştı. Bu saldırıyı kim yaptı, o da araştırılmadı. Koskoca Cihan, koskoca Yıldırım avukatı bunların üstüne gitmediler, dizi hilesiyle. Paramparça'nın bu bölümdeki en iyi gelişmelerinden biri, artık Gülseren'in Cihan'a güvenmeye başlaması oldu. Bu da Cihan'ın Gülseren'in dayısının oğlu Sait'i İzmit'ten bulup getirmesiydi. Böylece Gülseren'i Cansu'nun gözünde aklamış oldu. Gülseren'in Cihan'a güven duymaya başladığını da birlikte yedikleri akşam yemeğinde, Gülseren'in bakışlarından anladım. Daha uzun, daha inançlı, gözlerini kaçırmadan bakıyordu Cihan'a. Bölümde kalbimi kıran bir yer, Dilara elinde yanlış yorumlanmış fotoğraflarla çıkıp geldiğinde, Gülseren'in kesici bakışlarla Cansu'ya bakması sonra da evi apar topar terketmesiydi. Kızcağız yani Cansu daha ağzını bile açmadan, gayet normal bir tepki verdiğinde Gülseren daha oracıkta infaz etti kızı. Cansu'nun yerinde Hazal olsaydı, değil evi terketmek, Hazal'ı inandırabilmek için etrafında deli divane olurdu, fakat Cansu'yu hala bağrına basamadı Gülseren. Elleriyle seviyor ama gönlüyle henüz sevemedi, benimseyemedi. İyi kalpli bir teyzeden hallice Cansu'ya karşı. Doğrusu hangi bölümde, hangi olaydan sonra Gülseren Hazal'ı kalbinden çıkartacak da, Cansu'yu alacak ve sahiplenecek, çok merak ediyorum. Daha fragman çıkmadı. Bu son bölümde de fazla bir şey olmadı. O yüzden önümüzdeki bölüm yepyeni olayların filizlenmesi olabilir. Keriman hapishaneden çıkar, çünkü hapishanede olaya etkisiz eleman. Dilara Cihan'ın gazete duyurusunu görünce küplere biner ama ne yapar, zaten yapıyor elinden gelenden fazlasını. Yoksa itibarını rezil etmiş Alper'i vekil kılar mıydı, zaten sınırlarını aşıyor. Yağız saldırıdan kurtulduysa Cansu onu ziyaret edince Hazal'ın yalanını öğrenir ve bu da yalıda yeni bir krize sebep olur. Dilara'nın artık bir önlem alması lazım, elleri böğründe Hazal'ı izleyip duruyor. Cihan Alper'i şirketten defetmenin yollarını arar. Gülseren'in boşanma davası görülür, artık kuşlar kadar özgürdür. Rahmi'nin kumar borcu bu bölüm ortaya çıkar, Dilara bunları da ödemek zorunda kalır, canı sıkılsa da sineye çeker. Aslında biraz absürd tahminlerde bulunmak, reaksiyonu arttırmak içimden geliyor: Cihan büyük oynar, Alper'i düşürmek pahasına şirketi riske atar. Dilara şirketler elden gidiyor diye korkar, geri adım atar, vekaleti Alper'den alır, Alper ağlamaklı olur. Solmaz evi terkeder, Rahmi ile işi pişirir ve yalıya taşınır. Dilara'nın Rahmi, Alper derken bayağı parası gider ve fakirleşmeye başlar. Özkan Candan'la yakınlaşır. Dilara'ya da boncuk atar, arada Gülseren'e uğrayıp zümrüt gözlüm der. Hazal, Yağız yalanı da ortaya çıkınca, Dilara tarafından evden kovulur, mecburen eski evine döner, fakat artık ne Keriman'dan ne de Özkan'dan bir ilgi bulur, odasından dışarı çıkmaz. Bölüm burada biter. Cihan Gülseren ve Derya'nın \"Serçe Börek\" dükkanından börek ve kurabiye sipariş etmeye başladı. Dilara şirket yetkileri için Alper'i vekil yapınca, mandıralaşma toplantısına Alper de katılıverdi. Bunu gören Cihan da Dilara'yla artık savaşmaktan kaçamayacağını düşündü, Yıldırım'a Dilara'ya boşanma davası açacağına dair bir basın bülteni yayınlayaması talimatını verdi. Hazal Yağız'la buluştuğu gece eve dönerken arabalarına ateş açıldı. Bölüm de orada bitti. Önceki bölümlere göre fazla gelişmenin olmadığı bir bölümdü. Bu bakımdan yine de böyle akıcı olması da bir başarı. Dilara ve Candan'ın planları sürekli geri püskürüyor, hedefe bir türlü ulaşmıyor. Bu bakımdan Hazal'dan öğrenecek çok şeyleri var. O küçük oynuyor ama attığını vuruyor. Bu yüzden sinsi Hazal'ı bu bölümün anti-lideri ilan ediyorum. Hazal'ın anı defterini suya atınca yanına kar kalacağını tahmin etmiştim, öyle oldu. Ozan bir daha olursa evden giderim dedi. Herhalde ileride iş oraya varacak. Dilara Hazal'ı yanında tuttukça sonunda o, Rahmi, bir de Hazal birarada yaşayacaklar. Hatta Hazal onları da evden kaçırtacak, tek başına lebiderya yalıda sere serpe yaşayacak. Zaten Hazal'ın şıpır şıpır üzülmesini de anlamıyorum. Sevgiyi bu kadar önemsese, en başta Gülseren'e böyle davranmazdı. Derdi yalıysa, yalı, kıyafetse kıyafet. Buldu bunuyor. Buldumcuk, maymuncuk iştahlı bir kız. Önceki bölümün gidişatından ve fragmanlardan bu bölüm için Keriman'ın tutuklanmayacağını, iz sürülerek Özkan'a varılacağını tahmin etmiştim. Evi Cihan kamerasız bırakmamıştır demiştim. Bırakmış. Özkan da yakalanmadı. Gülseren olayı tam hatırlayamadığı için, çay taşırken Keriman benim karşımdaydı, kafama arkadan bir şey vuruldu diyemedi. Ayrıca Azmi'nin ayakları bağlanmıştı, o da darp almıştı. Bu saldırıyı kim yaptı, o da araştırılmadı. Koskoca Cihan, koskoca Yıldırım avukatı bunların üstüne gitmediler, dizi hilesiyle. Aslında biraz absürd tahminlerde bulunmak, reaksiyonu arttırmak içimden geliyor: Cihan büyük oynar, Alper'i düşürmek pahasına şirketi riske atar. Dilara şirketler elden gidiyor diye korkar, geri adım atar, vekaleti Alper'den alır, Alper ağlamaklı olur. Solmaz evi terkeder, Rahmi ile işi pişirir ve yalıya taşınır. Dilara'nın Rahmi, Alper derken bayağı parası gider ve fakirleşmeye başlar. Özkan Candan'la yakınlaşır. Dilara'ya da boncuk atar, arada Gülseren'e uğrayıp zümrüt gözlüm der. Hazal, Yağız yalanı da ortaya çıkınca, Dilara tarafından evden kovulur, mecburen eski evine döner, fakat artık ne Keriman'dan ne de Özkan'dan bir ilgi bulur, odasından dışarı çıkmaz. Bölüm burada biter."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-tesaduf-diye-bir-sey-yoktur-123", "text": "\"Kara Sevda\"nın ilk tanıtımı yayınlandığında çok şaşırmış ve etkilenmiştim. Kömür madenleri ve acısı ülkemizde hala taze olan maden facialarıyla ilgili olacak izlenimi veren, çok da güçlü ve etkili bir tanıtımdı. Sonraki haftalarda peşpeşe yayınlanan tanıtım fragmanlarıysa maden konusuna hiç değinmeyip sadece iki gencin aşkına odaklanmış gibi görünüyordu. Bu yeni tanıtımlarla diziyle ilgili beklentim düşse de yine de madencilik konusunun da işleneceği umuduyla ilk bölümü kaçırmak istemedim. Ay Yapım'ın geçmişinde -bir uyarlama olmasına karşın- çok daha yaratıcı, şaşırtıcı ve zekice kurgulanmış bir intikam hikayesi olan Ezel gibi bir örnek varken \"Kara Sevda\"yı yapmaya onları yönelten neydi diye merak ediyor insan. \"Kara Sevda\" şimdiye kadar Ay Yapım projeleri içinde izlediğim en sıradan konuya ve işleyişe sahip olanı çünkü. 135 dakikalık bölümde sadece 15 dakika ayrılması ve konunun geri dönülemez gibi görünen bir şekilde kapatılması, onları bu hikayede cezbedenin madencilik olmadığını gösteriyor. Ne yazık ki ilk bölümle birlikte bu umut tamamen kayboldu. \"Kara Sevda\" yeni mezun, dar gelirli bir maden mühendisi olan Kemal ve otobüste karşılaştığı, peşpeşe tesadüflerle biraraya gelip aşık olduğu genç ve çok zengin bir ailenin ressam kızı Nihan'ın imkansız aşkını anlatan bir dizi. Tanımlarken klişe ifadeler kullandığım bu dizinin ne yazık ki konusu da, işlenişi de klişelerle dolu. Hatta dizinin kendisi bile bunu reddetmiyor. Kemal, yeni başlayan ilişkileri hakkında Nihan'a şöyle diyor örneğin: \"Bizden öyle bir hikaye çıkar ki.. Ama işte biraz klişe olabilir.\" Maalesef korktukları başlarına geliyor. Sadece zengin kız-fakir erkeğin imkansız aşkı da değil; zengin kıza aşık takıntılı, çok güçlü bir erkek, kızın ailevi mecburiyetleri yüzünden istemeyerek bu erkekle evlenmesi, bu gerçeği asıl sevdiğine anlatamaması, hatta fakir gencin hızla başarı basamaklarını tırmanıp takıntılı, güçlü zengin kocanın karşısına çıkması... Klişe adına ne ararsanız bulabileceğiniz bir hikaye. Konunun bunca bilindik ve eski olmasına karşın işlenişi sıra dışı olabilirdi elbette ama \"Kara Sevda\" ilk bölümde, bu konuda da çok parlak değildi ne yazık ki. Tanışmaları, ilişkilerinin başlangıcı, romantizimin gelişmesi, hayatlarının ve kişiliklerinin farkları, iki ana karakterin kendi aileleleriyle ilişkileri vs hiçbiri yenilik, ilginçlik taşımıyor ve izleyiciyi şaşırtacak bir unsur barındırmıyordu. Ayrıca hikayenin hızla, neredeyse yüzeysel akışı da hep \"asıl konuya gelmedik, girişteyiz henüz\" hissinin oluşmasına; bu da izleyici olarak odaklanamamaya neden oluyordu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-tuna-mi-yigit-mi-ikilemi-352", "text": "Seviyor Sevmiyor son bölümünde, Yiğit'in babası Teoman'ın İrem'e yaptığı son şantaj yüzünden acilen 250 bin bulunması gerekiyordu. İrem'İn gerçek kimliği açığa çıkmasın diye yapılanların haddi hesabı yoktu ve Deniz'in telaşı, stresi üzerine Tuna her zamanki \"sen merak etme, ben hallerim\" tavrıyla duruma el koydu. Gölge kimliğiyle yazdığı çok satan romalarının yayıncısından istedi bu parayı. Yayıncı onu büyük patrona götürdü. Eşkıya filminin meşhur \"aşk için neleri göz alırsın?\" repliğine gönderme yapılan bir sahnenin sonunda Tuna'yı parayı almış gördük. Deniz'in türlü ısrarlarına rağmen Tuna'nın parayı nasıl aldığını öğrenemedik. Ta ki bölüm sonuna kadar... Bölümün son sahnelerinden birinde anladık ki Tuna yüzünü ve kimliğini satmıştı o parayı almak için. Bunca yıl büyük bir özenle koruduğu gizli kimliğini aşık olduğu kızın aşık olduğu adam, o kızın gerçek kimliğini öğrenmesin diye feda etmişti. Tuna, Deniz için neler yapmadı ki? O ne zaman istese ya da ne zaman ihtiyaç duysa, aşk acısı çekerken, göz yaşı dökerken hep yanındaydı. Tuna, Deniz'i görür görmez sevmişti. Eski iş yerindeki müşterileri, yeni işyerinde çalışanlar, mahaledeki komşular, tanıştığı bir sürü insan Deniz'i tuhaf, itici, önemsiz bulurken; hatta çocukluk aşkı Yiğit onu yıllar sonra yeniden gördüğünde yüzüne bile bakmamış, ona dikkat etmemiş ve onu değersiz bulmuşken, Tuna Deniz'i ilk gördüğün andan itibaren olduğu gibi sevmiş, onu hayatının merkezine yerleştirmiş ve en değerlisi yapmıştı. Onun bir başkası için aşk acısı çekmesine dayanamayıp onun için göz yaşı dökecek kadar çok seviyordu onu. Yine de bu kalabalık ve çok karışık dünyayı bırakıp gitmeleri de mümkün değil. İrem ve Yiğit korkunç bir kaza geçirdiler. Yiğit sağlam görünüyor, henüz İrem'in ne durumda olduğunu bilmiyoruz. Ama Yiğit çok büyük bir vicdan azabı çekecek. Geçirdiği ilk büyük kazada annesini kaybetmişken, aynı şey ikinci kez başına gelmediği ve İrem yaşadığı için şükredecek ve onu bırakamayacak."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-tunasiz-olmaz-seviyor-sevmiyorun-seviyor-kismi-o-327", "text": "Seviyor Sevmiyor'un senaryo grubu değiştiğinde, birkaç bölüm boyunca dizinin dengesi ciddi olarak sarsılmış; dengeyi sağlayan, her şeyi birbirine bağlayan o ortak duygunun, macunun kıvamı bozulmuştu sanki. Bütün karakterlere şefkatle yaklaştığımız, hep hafif bir gülümsemeyle izlediğimiz; gerginliğin olmadığı, rahatlatan, eğlendiren ve iç ısıtan dizi değişmişti. Uyarlama bile olsa, bir dizinin en önemli unsurunun senaryosu olduğuna bütün kalbimle inandığımdan, umutsuzluğa kapılmış ve diziden soğumaya başlamıştım. Ama bir önceki ve dünkü bölümle anladım ki o olumsuzluk, senaryo grubunun, yabancısı olduğu bir dünyaya ayak uydurmaya, karakterleri tanımaya çalışırken ufak tefek kazalar yapmasındanmış. Doğru kıvam tekrar yakalandı. Gerilim rayına oturdu. Gülümseme ve şefkat geri döndü. Elbette hala gereksiz ya da temposu ve ritmi bozuk sahneler var. Ama iki saatlik bir romantik-komedi uyarlamasında müthiş bir zamanlama yakalayabilmek, işin doğası açısından imkansız olmalı. Örneğin; Yiğit ve Tuna arasındaki 'kahve içme' sahnesi o kadar yavaş, sessiz ve gerçek dışı görünen bir sahneydi ki, ikisinden birinin hayali olduğunu düşündüm ilk başta. Tuna'nın ettiği 'ölürüm-öldürürüm' lafları, Yiğit'in alaycılığı... Kendi karakterlerinin dışında gibiydiler. Diğer bir uzun ve gereksiz sahne de, yine Tuna ve Yiğit arasındaki 'hesap görme' sahnesiydi. Önce restleşmeler, sonra bilek güreşi, sonra bilardo, sonra dans ve karaoke... Şunu sadece dans ve karaokeyle sınırlı yapsak olmaz mıydı? Bir noktadan sonra durum, akla gelen bütün ilginç ve eğlenceli fikirlerin ortaya döküldüğü, kontrolden çıkmış bir şeye dönüşmüş gibiydi. Bu ufak-tefek olumsuzlukların dışında bölümün tamamından çok hoşlandım. Deniz bütün samimiyetiyle herkese yardım etmeye, faydalı olmaya, doğru davranmaya çalışırken o kadar sevimli ve tatlıydı ki, hem artık onu sevmediğine inanmaya çalıştığı Yiğit'i hem de aşkına karşılık vermeyeceğine inandığı Tuna'yı her dakika kendisine daha çok çekiyordu. Hem Tuna ve Deniz arasındaki arkadaşlıkla karışık, samimiyeti de gerilimi de artan ilişki hem de Yiğit'le Deniz arasındaki çok saf, masum ve güçlü köklere uzanan, kalplerini her geçen gün birbirlerine daha çok açtıkları ilişki o kadar güzel yazılıyor, çekiliyor ve oynanıyor ki hangi ikiliye daha yakın hissettiğime karar vermekte zorlanıyorum. Oyuncu olarak, Zeynep Çamcı'nın hem Yiğit Kirazcı hem de Gökhan Alkan'la kimyası o kadar güçlü, enerjisi öyle uyumlu ki hangi ikilinin sahnesine geçsem onun büyüsüne kapılıyorum. İlk bölümü hatırlıyor musunuz? Deniz herkesin görmezden geldiği, kimsenin saygı duymadığı, mahalledeki komşularının tuhaf bulduğu, garsonluk yaptığı yerde müşterilerin istemediği kişiydi. İrem herkesin hayranlık duyduğu, becerikli, başarılı, güzel ve sevimli arkadaş; Yiğit çok başarılı, otoriter, karizmatik, yakışıklı patron; Tuna havalı, enerjik, sevimli, komik ve çekici iş arkadaşıydı. Şu an geldiğimiz noktada ise, onlarla tanışırken pırıltılarından gözlerimizin kamaştığı, Deniz'in dışındaki bütün bu karakterler tek tek yaldızlarını döktü ve kabuklarının altından kendilerine ait trajedileri çıktı. Yiğit kilo sorunu yüzünden itilip kakılmış, babası tarafından terk edilmiş, annesi gözlerinin önünde ölmüş küçük bir oğlan çocuğu aslında. İrem annesini kaybetmiş, babası tarafından dışlanmış, en yakın arkadaşı Deniz dışında kimsesi kalmamış küçük bir kız. Tuna bir anne-babaya bile hiç sahip olamamış, yetimhanede kendisine 'Gölge' adında bir arkadaş uydurmuş, yapayalnız bir çocuk. İçlerinde sevgiyle, ilgiyle büyütülmüş; yakın dostalar ve aileyle mutlu bir çocukluk geçirebilmiş olan sadece Deniz. Bütün o çocuksu görüntüsüne ve tavırlarına rağmen, en olgunlaşmış olan da o belki de. Bu kalpleri kırık çocuklara karşı hep şefkat duyuyoruz izlerken. İrem, en yakın arkadaşının çocukluk aşkını elinden almaya çalışırken de Yiğit kibirli-gudubet bir adama dönüşüp etrafa bağırıp çağırırken de... Her hikayede birilerinin mutlaka 'kötü' olması, düşmanı temsil emesi gerekmiyor. Olayların siyah-beyaz, insanların iyi-kötü olarak ayrılmadığı; herkese biraz hak vereceğimiz, herkesi anlayacağımız, hiçbirine kıyamadığımız daha derin ve gerçek hikayelere de ihtiyacımız var. Seviyor Sevmiyor gibi... Bu dizinin, karakterletini eksi ve artılarıyla, iyi ve kötü yanlarıyla ortaya koyan gerçekçi halini seviyorum. Bu yüzden İrem'in Yiğit'i kazanmak için herşeyi yapmaya göze alan; hayatındaki anlamlı ve derin tek şey olan Deniz'le arkadaşlığını böylesine kolayca harcayan, entrikacı bir karaktere dönüşmesini de kabul edemiyorum. Özellikle iki bölüm önceki intihar numarasından söz ediyorum. Hayatında ilk defa bulduğu aşkın onu allak bullak etmesini anlarım ama biraz daha vicdan azabı, karasızlık, çaresizlik görmeliyiz sanki. 'Biz niye hiç beraber bir şey yapmıyoruz artık?' dediğinde Deniz ve Tuna'nın arasını yapmaya çalışan İrem'i değil de Yiğit'e Deniz'den hemen özür dilemesini söyleyen İrem'i bu hikayeye daha çok yakıştırıyorum. Entrikadan söz açmışken; biz en son İrem, Neşe'nin şantajına karşı şantajla cevap verdiğinde, Neşe'nin Deniz'in işten ayrılmasının İrem'in de işine geleceği imasında bırakmamış mıydık konuyu? Neşe bu bölüm neden birden İrem'e işbirliği yapmayı ve kamerayla ona ofisi izletmeyi teklif etti? Evet, bu durum İrem'e Deniz'le Tuna'nın arasını yapma fikrini verdi ve fragmanda gördüğümüz kadarıyla, Yiğit ve Deniz öpüşmesinin görülmesini sağladı ama Neşe'nin amacı neydi bu tekliften? Bu hareket senaryoda birşeylere yol açabilmek için kullanıldı anlaşılan ama çok iyi kurulduğunu, işletilebildiğini düşünmüyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-tunayla-birlikte-hepimiz-dustuk-deniz-411", "text": "Bu cümleyle birlikte sadece Tuna değil, hepimiz asılı kaldığımız o salıncaktan düştük sanki. Çektiği aşk acısıyla, çaresizlikle, yalnızlıkla mücadele etmeye çalışan Tuna'nın hayatla bağını koparacak kadar net, soğuk ve umursamaz bir cümleydi bu. Evet, Deniz -Tuna'nın artık dışında kaldığı- aşk hayatındaki sıkıntılarla çok zor günler geçiriyor. Kendisinin de söylediği gibi üzerinde çok yük var ve bunlarla boğuşmaktan yorgun. Ama kendisinin bile görüntüsünden, halinden işkillenip \"İyi misin sen\" diye sorduğu Tuna'nın her şeye rağmen, hala ona son bir umutla gelip kendisini düşmekten kurtarmasını istemesinden söz ediyoruz. 'Tuna ve Maykıl'ın Tuna'sından! Deniz'in ne zaman ihtiyacı olsa her zaman yanında olan, onun için her şeyi yapan, onu herkese karşı savunan, ihtiyacı olan özgüveni ona sağlamak için desteğini hiç esirgemeyen, hatta fiziksel olarak hayatını da kurtarmış olan Tuna'dan söz ediyoruz. Bir ilişkide aşk yoksa, yoktur; bu 'mış' gibi yapılabilecek bir şey değil. Deniz de Tuna'nın gönlü olsun diye ona umut verecek değil elbette ama aralarındaki dostluğun ve Tuna'nın 'bunları hiç hak etmeyen' bir adam oluşunun hatrına keşke biraz daha fazla umursasaydı Deniz onun çektiği acıyı. Tuna: Seninle beraber olmak bir lunaparktan içeri girmek gibi. Ben o lunaparktan içeri girdim. Sonra en fena sallanan salıncağa bindim. Ben artık o salıncaktan düşmemeye çalışan bir çocuktum ve tek elimle tutunuyordum. Ben o salıncaktan inmek istemiyorum. Şimdi senden.. ricası olmaz; sana sorum şu: Benim için o salıncağın durdurma düğmesine basar mısın? Basamam diyorsan, bunu bana söyle, son anlarımı mutlu mesut geçireyim, sonra düşeyim. Deniz: Ben o lunaparktan çıktım, gittim ben. Deniz aslında Tuna'ya olumsuz cevap vererek doğru olanı yaptı; ama yanlış zamanda... Tuna'nın ilgisini ilk fark ettiğinde yapmalıydı bunu. Oysa aksine, Yiğit'ten uzak durabilmek için, Tuna'nın kendisine ne kadar aşık olduğunu bile bile ona gidip bu lişkiyi denemek istediğini söyledi. Tuna'nın onunla kurduğu gelecek hayallerine ortak oldu. Hatta o ilişkiyi sürdürmek için gerçekten uğraştı da; aslında Yiğit'i seviyorken... Tuna başkasına aşık olduğunu bildiği bir insanla ilişkiye başlamamalıydı, Deniz kendi bunalımından çıkmak için başkasının aşkını kullanmamalıydı. Tuna'nın şu anda yaşadığı sıkıntı çok büyük ve giddikçe daha da içinden çıkılmaz bir hal almıyor olsaydı eğer, karşılıklı hatarlar yapılmış ve bitmiş bir ilişki gözüyle bakabilirdim buna. Oysa şimdi Tuna şizofreni başlangıcıyla Maykıl'ının peşinde caddelerde dolanıyor ve arabaların altında kalıyor. Bu durum o kadar da masum görünmüyor artık. Aslında uzun uzun Yiğit ve Deniz'in ilişkilerini tamire çalışmalarından, Yiğit'in Deniz'i düşünerek geçirdiği çocukluk anılarından, birbirlerine yeniden güvenmeye başlamalarından, birlikte geçirdikleri zamanın sevimliliğinden ve günün sonunda yeniden aynı duvara toslamalarından söz edecektim ama Tuna'nın o salıncaktan düşmesiyle diğer her şey önemini yitirdi; silindi gitti. Yine de -Tuna'nın durumunun beni soktuğu olumsuz ruh halinin verdiği gayretle- bölümde beni rahatsız eden bir konudan söz edeyim. Bu haksız itham bir tarafa, Yiğit'in Deniz'e, İrem ve Tuna'yla ilgili söyledikleri doğruydu. Ayrıca Yiğit, evine onu görmeye gelen İrem'e söylediklerinde de bütünüyle haklıydı. İrem'in Simya'ya Yiğit hakkında söyledikleri; Tuna'nın da yine Simya'ya Yiğit hakkında söylediklerinin hepsi doğru karakter analizleriydi, birbirlerini ne kadar da iyi tanıyorlar. Hepsine katılmakla birlikte burada yine özellikle Tuna'nınkinin altını çizmek istiyorum. Aralarındaki onca kavgayla ve yaşanan aşk çıkmazıyla -kendisinin de söylediği gibi- Yiğit'in nasıl biri olduğunun sorulması gereken, belki de bilinen evrendeki son insandı Tuna. Yine de büyük bir olgunluk ve nesnellikle, kardeşini de hiçbir şekilde olumsuz etkilemek istemeyerek Yiğit'in bütün iyi özelliklerini sıraladı. Tam olarak kensisine yakışanı yaptı."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-tunelin-ucunda-isik-gorundu-410", "text": "Tuna Yiğit'in planını çözdü. Teoman yine İrem'in oteline yerleşti. Yiğit babasının annenin mektubu diye verdiği mektubun babası tarafından yazılmış sahte bir mektup olduğunu, babasının annesi hayattayken başka bir ilişkisi olduğunu, annesinin ölümünden sonra babasının o kadınla evlenip iki çocuk sahibi olduğunu, yani kendisinin iki kardeşi olduğunu öğrendi. Yiğit ve Deniz İzmir'e gittiler, Go Flamingo tarafından satın alınan Blue dergisinin birçok çalışanını işten çıkarıldı. Yiğit babasının ikinci ailesinin evine gitti, üvey annesi Nurten'le tanıştı. İzmir dönüşü Deniz ve Yiğit tartıştılar ve barıştılar. İrem Deniz'in yerine ev arkadaşı arıyordu, Simya ile anlaştı. Simya abisi Yiğit'i aradı ve İrem'in evinin önünde biraraya geldiler. Bölüm 2 gün - 3 akşamlık bir zaman dilimini kapsadı. Yine hem dramı hem matrağı olan, Yiğit ve Deniz'in konuşulmayan şeyleri konuşmaları ve birbirlerine hak verip barışmaları bakımından önemli bir bölümdü. Geçen bölüm, yemek davetinde Yiğit tam planını uygulayacakken Deniz'in onu durdurup gerçekleri itiraf etmesi ve Yiğit'in de gözünde yaşlarla salonu terketmesiyle bitmişti. Bu bölüm Deniz'in anne evindeki odasında başladı. Deniz yatmış ama haliyle uyku tutmamış. Durumuna üzgün ama tam pişman da değil. Hala aynı sıkışmışlıkta. Bir yerde çaresiz. \"... Çünkü ben bir zavallıyım\" dedi İrem, Tuna'ya. Ne ilginç, geçen bölüm Deniz için \"Zavallısın\" diyen İrem bu kez aynı kelimeyi kendi için kullandı. Kişi kendinden bilir işi, denir ya, her zaman uymaz ama burada uydu gibi. Tuna Deniz'e sözde veda etti ama hala ya yanında ya da Deniz'in yanındakilerin yanında. Hayır uzaklaşsın demiyorum ama rahat vermiyor. İrem'i arabada kilitliyor, gecenin bir vakti gidip Yiğit'e hesap soruyor, mantığı da hepten devreden çıkardı... Diyorum, diyeceğim ama Neşe'ye karşı Deniz'i savununca da şimdi yine bastık bağrımıza, ne yapacağız. Neşe'nin hali de hal değil, bu ne kıskançlıktır böyle. Kendisine evlilik sitesindeki kaydı üzerinden şantaj yapan İrem'i bile dost edindi, ağzı var dili yok Deniz ise sanki ezeli düşmanı. Bunca zaman sonra Deniz'den Yiğit'e \"Siz\" yerine \"Sen\" duymak güzeldi. Neredeyse unutuyorduk ikisinin gerçekten bir zamanlar çocukluk arkadaşı ve aşkı olduklarını. Yiğit Balcı'nın hayatında bir Deniz Aslan vardı, savrulup gitmişti. Bizim Deniz Aslan değildi gerçekten de. Cemal'in çizdiği kesişim kümelerinde falan da kesişmiyorlardı, kesişmemişlerdi. Unutulmaya yüz tutmuşken işte bu aşk küllerinden doğdu geldi sanki. Deniz'in aşkına sahip çıkmasını görmek de güzeldi. Geçmişlerinden Yiğit'e bahsetmesi, unuttuklarını hatırlatması.. Yiğit bunca zaman, yakınlığı Deniz'in sadece gözlerinde bulmuştu, şimdi sözlerinde de bulurken ve Deniz'e de bu kadar ihtiyacı varken, zaten ne kadar dayanabilirdi. Gerçi Deniz en romantik anları trollüyor, böyle en duygusal sözleri de kavga eder gibi, kafaya atar gibi, maçta kimin tuttuğu takım tartışır gibi sarfediyor ama zorlanıyor herhalde, ne yapsın. Neyse, Yiğit nitekim bir süre sonra yelkenleri suya indirdi. Deniz akşam odasında gözyaşı döktü, gündüz ofiste ve sonra İzmir'de Yiğit ona kök söktürdü, fakat sonunda yüzü güldü. Yiğit başta gergindi, kızgındı, mesafeliydi ama sonunda onun da yüzü güldü. Tuna Deniz'den ayrıldı ama keyfi yerinde gibi. Karikatür dergisi falan bulup okudu, güldü, İrem'in partisinde de şakalaştı, oynadı, dansetti. Ayrılığı epey atlattı. İrem Tuna'nın arabasında gözyaşı döktü, terfisini tek başına kutlarken de buruktu ama idare etmeye çalışıyor. Teoman pişkinliğe devam. Ne pişkin, ne yüzsüz, ne teflon adam. Simya gelmiş hoş gelmiş ama daha orjinal bir karakter olarak gelseydi ne güzel renk getirirdi. Aynı \"orjinallik\" o kadar çok tekrarlandı ki sıradanlaştı. Gelen karakter ilginç olsun diye, sürekli aynı az rastlanır isimler, meslek olarak sürekli tasarımcılar, sanatçılar, mizaç olarak sert, atarlı kızlar. Yani sıradan olmakta bu kadar bucak bucak kaçılacak, kötü bir şey yok ki herkesi aynı sıradışılığa kasalım. Hani geçen bölümde Yiğit'in akşam yemeği davetinde Neşe ile Gazi çıkayazmışlardı. Bu konuşma hiç yapılmamış gibi baştan aldılar. Aynı konuşmayı tekrar yaptılar. Tuna ve Deniz'in camda buğuyla yazıştığı, öncesinde Deniz'in annesiyle dertleştiği sahneler güzeldi. Ertesi gün ofiste dün akşam yemeğinde ortaya çıkan skandalın konuşulduğu, Tuna'nın tabiriyle gıybetin elli tonuna vurulan sohbet ortamı, Cemal'in şemaya öpücük kondurması gibi bir sürü detayla sevimliydi. İrem için düzenlenen \"terfi kızı\" partisinde İrem'in sempatisini kazanmak için yarışan Cemal'in Çağdaş'a \"amip\" demesi komikti. Tuna'nın Simya'nın adresini ararken yol sorduğu amcanın hiç tınmadan yürümesi komikti. Deniz ve Yiğit'in otobüs durağındaki hesaplaşmaları güzeldi. Deniz \"Bana güvenmiyorsun ki\" dediğinde, Yiğit'in \"Kesinlikle\" dediği, Deniz \"Ben de sana çok kızgınım\" dediğinde Yiğit'in \"Onda da hakkın var tabii\" deyip hak vermesi, orta yolu bulmaları.. Harikaydı. Teoman - Yiğit ona annesine iftira attığı sahte el yazılı mektubun hesabını sorarken, otelde. İzmir dönüşü, Yiğit denizi otobüs durağına bıraktı. Deniz Go Flamingo'dan istifa etti. Sonra uzun uzun tartışıp barıştılar. O Sırada Simya Yiğit'i aradı, Yiğit \"konum at\" dedi ve Deniz'le ikisi Deniz'le İrem'in yakın zamana dek birlikte oturduğu evin önüne geldiler. O sırada İrem, Tuna ve Simya da kapı önündeydi. Beşi bir yerde oldu. Bundan sonra ne olur, buradan nereye gider... Bölüm sonunda mesaj verilmiştir: Simya ile Tuna arasında kafiye uyumuyla da kuvvetlenen bir yoldaşlık peydah olacak gibi. Dizi burada Twilight'a bağlıyor. Hatta düşününce çok önceden bağlamış. Deniz bizim uyumsuz kızımız Bella Swan, Yiğit Balcı da Edward Cullen oluyor. Tuna da aşık olduğu Bella ile değil Bella'nın kızı Esme ile evlenen kurt çocuk Jack oluyor. Deniz de Bella gibi bir ara yakın dostu Tuna'ya meyleder gibi oldu ama asıl aşkı hiç kalbinden çıkmadı. Burada Esme Bella'nın kızı değil Yiğit'in kardeşi Simya. Öyle ya da böyle Tuna'nın bu grupla ilişkisi devam etmiş oluyor. İrem'e gelince, başta Tuna dedik anlaşılan olmayacak, e ne olacak şincik İrem'e? Olur da Tuna'nın da bir erkek kardeşi bir yerlerden çıkıp gelirse kadro tamamlanır ve açılsın perde!"} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-umursanmayan-sesleri-duyulmayan-kenara-itilenler-yasamayanlar-835", "text": "Etrafında fazla dolaşmadan, doğrudan dişlerimizi geçirelim mi hikayeye? Bu, kan emicilerin değil; hayatın kenar mahallelerine sıkışmış, görülmeyen, duyulmayan, umursanmayanların ve buna rağmen hayatta kalmaya çalışanların hikayesi aslında. Yani 'yaşamayanlar'ın... İstanbul'un yerlatı dünyasının hakimi olan, dünyanın en güçlü vampirlerinden Dimitry ve başkanın arasında geçen bir konuşmada gördüğümüz gibi; otorite tarafından vampirlere, dikkat çekmeden ve kimse fark etmeden beslenebilecekleri yerler gösterilmiştir. Şehrin kenar mahalleleridir buralar. Varlıkları ile yokluklarını zaten kimsenin fark etmediği; bağırsalar şehrin ışıltılı merkezine seslerini duyuramayacak olan bu yokluk içindeki insanlar, aslında zaten yaşamıyorlardır. Gözden çıkarılmaları, vampirlere yem edilmeleri de işten bile değildir bu yüzden. Dizinin birbiriyle mücadele içindeki iki tarafından biri olan 'Avcılar', vampirleri avlamak için bir araya gelmiş bir çete gibi görünse de gerçekte avlanmaktan korunmak, 'yaşamasalar' da hayatta kalabilmek, kurtulabilmek için mücadele eden bir grup aslında. Yaşamayanlar dizisinin, gerçek hayatta servetlerini, konforlarını, ışıltılarını sürdürmek için, güçsüz ve sessiz insanları sömürüyor oluşunun bir alegorisi olmasının yanı sıra; merkezinde bir vampirin olduğu, intikam temalı bir ana hikayesi daha var. Bu hikaye ise 19. yüzyılda, Selanik'te başlıyor. Vampirler hakkında uzun bir açılış metninin ardından, çaresiz, serbest bırakılmak için yalvaran bir kadın ; onun hemen yanında ise daha sakin ama aynı şekilde ümitsiz görünen bir adamın kapalı tutulduğu bir zindan sahnesiyle başlıyoruz hikayeye. Bir cellat geliyor, kadını zindandan çıkarıp boğazını kesiyor ve öldürüyor. Tam o esnada karanlık ve ürkütücü biri, bir vampir belirip celladı öldürüyor. Ardından günümüze, atlıyoruz. Puslu İstanbul silueti önünde limanda, bir tabut çıkarılıp götürülüyor; metruk bir binaya bırakılıyor. İçinden Mia çıkıyor, zindanda öldürülen kadın. O zamanlar mavi olan gözleri artık siyah. Mia, İstanbul'a kendisini vampire dönüştüren Dimirty'i öldürmeye ve bu sayede yeniden insan olmaya geliyor. Dimitry'le ne sorunu olduğunu henüz bilmediğimiz, bir diğer vampir Karmen'in sınırsız yardımını görüyor bu çabasında. Dimitry şehrin sahibi olarak tanımlanacak kadar güçlü İstanbul'da. Onun da hem Mia'nınkine benzer hem de ondan taban tabana zıt bir amacı var: Gezegenler kan burcuna girdiğinde, ilk vampirin hançeriyle kendisini öldürüp mutlak ölümsüzlüğe kavuşmak. Diğer ana karakterlerimizden, hikayenin başında zindandayken tanıdığımız Numel ise, hemen her vampir hikayesinden aşina olduğumuz insan dostu iyi vampir-kötü vampir çatışmasında iyi olan tarafta; hastanelerden kan alarak besleniyor. Yine, ona benzer bir şekilde Mia da \"sadece ölmeyi hak edenleri\" öldürerek beslenen bir vampir. Hikayenin bize sunuluşunu, karakterlerin ve aralarındaki ilişkilerin tanıtımı sevdim. Ne çok fazla bilgi veriyor dizi ne de çok az. Çok sayıda karakter olmasına rağmen neler olduğunu rahatça anlayarak ve her karakterin kendi içindeki gizemleriyle, ne olacağını sürekli merak ederek izledim ilk iki bölümü. Dizinin yıldız bir oyuncu kadrosu var. Bütün kadro içinde özellikle Kerem Bürsin'in rolüne çok yakıştığını düşünüyorum. Şimdiye kadar canlandırdığı karakterler düşünüldüğünde, 'bad boy'luğu üzerine her zaman iyi giyen bir oyuncu olsa da Dimitry'nin kendi beğenmişliğini, küstahlığını, soğukluğunu ve serseriliğini mükemmel giymiş üstüne. Türkiye'ye geldiğinden beri tam olarak çözemediği aksan sorunu ise ne yazık ki hala sürüyor. Aslında Türk olmayan bir karakteri canlandırdığı düşünülürse bu avantaj bile olabilirdi ama diğer karakterlerin hiçbirinin aksanlı olmaması Bürsin'in Dimitry'sini bu anlamda yadırgatıyor. Birkan Sokullu, Numel'i canlandırırken ne görüntüsünü ne enerjisini değiştirmek zorunda kalmış Görüntüsüyle de kişiliği ve enerjisiyle de insana en çok benzeyen, bu anlamda kendini en az zorlayan oyuncu olmuş. Elçin Sangu'nun canlandırdığı Mia, bir izleyici olarak, ana karakterler içinde en az yaklaşabildiğim, en az temas edebildiğim oldu. Kalbi intikam isteğiyle katışlaştığından olsa gerek, oldukça soğuk ve mesafeli biri Mia. Ama bu soğukluk izleyiciyle arasına da büyük bir mesafe koyacak yoğunlukta. Bununla birlikte, bütün ana kadro içinde şimdiye kadar canlandırdıklarından çok farklı bir karaktere bürünen, enerjisini bütünüyle değiştirip izleyicisine yepyeni bir Elçin Sangu gösteren de o. Bu anlamda en ağır yükü sırtlanan kişi olarak takdiri hak ediyor. Ana kadronun dışında hem vampirleri hem avcıları oluşturan tüm yan karakterler için bir olmamışlık, içine girememişlik, yapaylık hissediliyor. Vampirler -elbette kendi fantastik evrenlerinde- inandırıcı değil Avcılarsa fazlasıyla abartılı, hatta karikatürize ve inandırıcı bir ton yakalayamamış durumdalar. Dizinin genel görüntüsünü ise oldukça beğendim. Günümüzde geçen, ama zamanın ötesinden gelen bir hikayeye uygun olarak; hem keskin ve parlak ışıklarla renklenmiş hem de puslu sisli ve gizemli bir atmosfere sahip... Renk kullanımı çok şiirsel. Hemen her sahnede sıcak ve soğuk renklerin birlikte kullanımı çok zenginleştirmiş görselliği. Diziyi izlemeye başlamadan önce görsel efektlerin başarısı konusunda tedirgindim ama oldukça iyi uygulanmışlardı. Gözümü tırmalayan, inandırıcı bulmadığım bir şeye rastlamadım. Az sayıda, abartısız, hikayenin yırtıcılığına uygun, yerli yerince kullanımlardı hepsi. Dizinin teknik kusuru daha çok kurgusunda gibiydi. Sahnelerin geçişlerinde, olayların bağlantılarında yer yer kopukluklar ve karışıklıklar vardı. Her ne kadar bazı sorunları olsa da ve ikinci bölüm, ilk bölümün temposundan uzak olsa da konunun açılımı, karakterlerin her birinin arka planının dengeli ve ilgi çekici sunumu dolayısıyla Yaşamayanlar'ın gelecek bölümlerini de merakla bekliyorum."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-uyumsuzlar-sistem-disina-mi-1197", "text": "Dizi her ne kadar günümüzde, 30'larında bir kadının metruk bir eve gelişiyle başlasa da asıl hikayemiz 1998 yılında bir lisede geçiyor. Tepebaşı Anadolu Lisesi'nin en sorunlu bilinen 4 öğrencisi Eda, Kerem, Osman ve Sinan, bir münazarada ortalığın birbirine girmesi sonrası disiplin kuruluna sevk edilir. Okuldan atılmaları bir kişinin, Burcu Öğretmen'in karşı oyuyla engellenir. Ne var ki Burcu yakında Trabzon'a tayin olacaktır. Bu dört öğrencinin okuldan atılmamalarının tek yolu Burcu'nun kalmasını sağlamaktır. Bunun için bulabildikleri çözümse onu birine aşık etmektir. Sorunlu gençlerin otoriteyle mücadelesi bilindik bir konu. Bununla birlikte, okuldan atılmalarını engellemek için öğretmenlerini aşık etmeye çalışmaları ve daha önce birbirlerini doğru düzgün tanımıyor olsalar da, bu süreçte yakın dostlar haline gelmeleri oldukça ilginç ve özgün bir fikir. Ama senaryonun, özellikle hikayenin kurulduğu ilk bölümlerde, bu ilginç fikrin hakkını tam olarak verebildiğini söylemek zor. Öncelikle bu dört gencin çıkardıkları sorunları ve neden atılmak istendiklerini fazlaca hızlı bir şekilde, mizahi bir tonda görüyoruz ve okulda kalmalarının Burcu Öğretmen'e bağlı olduğunu anladıkları ana çarçabuk geliyoruz. Ardından kafa kafaya verip Burcu'yu aşık etmeleri gerektiğini düşünmeleri, hiçbiri aşka inanmadığı için 'bu konudan anlayan' birinden yardım istemeleri, özellikle konser operasyonu, orada Burcu ve onu aşık edecekleri Kemal'i bir araya getirme çabaları doğal olarak akmayan, zorlama ve temelsiz sahnelerler şeklinde ilerliyor. Bu iki öğretmenin, kendilerine sürekli yeni taleplerle gelen bu çocuklara bir kez bile \"Siz neyin peşindesiniz?\" demeden her istediklerini yapmaları ikna edici değil. Bu paldır küldürlük ilk iki bölümde aşıldıktan sonra biraz daha sakinleşiyoruz ve karakterlere daha yakından bakmaya başlıyoruz. Bakış açısı olarak tüm karakterler aynı konumda olsa da en yaklaştığımız, eylemlerinin nedenlerini en yakından gördüğümüz ve en çok vakit geçirdiğimiz karakter Sinan. Sinan yalnızlığı, hayata karşı hayal kırıklığı ve umudunu yeniden kazanmaya başlamasıyla ilginç bir karakter. Osman ise ticari zekası, sosyal ilişkilerindeki başarısı, kendiyle barışıklığıyla oldukça özgün bir karakter. Zengin ailesinin ilgisizliğini şiddete yönlendiren Kerem karakteri fazlaca bilindik. Işık, Sinan'a olan aşkı dışında bir ilginçliği olmayan, iyimserliği iki boyutlu işlenmiş bir karakter. Burcu kırılgan ve duygusal görüntüsünün altında oldukça güçlü ve idealist yapısıyla dizinin en sempatik karakterlerinden. Kibirli ve burnundan kıl aldırmayan görüntüsü biraz basmakalıp olsa da aslında net, dürüst, erdemli ve romantik bir karakter olduğu zamanla anlaşılan Kemal de dizinin ilginç karakterlerinden. Eda ise tüm karakterler içinde tasarımı en tutarsız olanı. Asi, başına buyruk, özgür ruhlu, kural ve otorite tanımaz bir karakter olarak tanıdığımız Eda aynı zamanda güzel bulunmayı, beğenilmeyi çok önemseyen; görüntüsü, meslek seçimi, geleceği konusunda herkesin onayını almak isteyen, hayatını buna göre şekillendiren biri olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunların aynı kişide olabilmesi pek tutarlı görünmüyor. Bazı derinlik ve tutarsızlık sorunlarına karşın bu karakterleri tanıdıkça ve ilişkiler şekillenmeye başladıkça hikaye kıvam kazanıyor ve eğlenceli bir hal alıyor. Oyuncu seçimleri başarılı. Ana kadromuz olan 5 öğrenci yaş ve fizik olarak uygun. Beş genç arasında en çok vakit geçirdiğimiz ya da daha yakından tanıdığımız Sinan'ı canlandıran Mert Yazıcıoğlu depresif, duygusal ve bir ölçüde masum genç kıvamını başarıyla tutturmuş. Son olarak Elimi Bırakma dizisinde izlediğimiz Alina Boz, orada canlandırdığı karakterle taban tabana zıt, özgür ruhlu, asi Eda rolüyle çok inandırıcı. Aynı zamanda, Ay Yapım'ın bir diğer dizisi olan Babil'de izlediğimiz Selahattin Paşalı da yine diğer rolünden oldukça farklı bir karakteri başarıyla canlandırıyor. Selahattin Paşalı, son dönemin en dikkat çeken, genç karakter oyuncularından biri. Girdiği her rolde seyircinin ilgisini üzerine çekmeyi başarıyor. Alina Boz'un Elini Bırakma'dan rol arkadaşı olan İpek Yazıcı, kadroda yaş olarak rolüne en uygun oyuncu belki de. Genç ve masum görünümüyle Işık rolüne çok yakışmış. İlk birkaç bölümde Işık'ın çocuksuluğunun biraz fazla kaçtığını, performansının dengesini ilerleyen bölümlerde bulduğunu da belirtmek gerek. Yine Ay Yapım'ın devam eden projelerinden Çukur'da rol alan Kubilay Aka, bu rol için biraz büyük görünse de karakterinde inandırıcı. Kubilay Aka'nın Vatanım Sensin'de abisini canlandırdığı Pınar Deniz, kibar, sıcak kanlı, tatlı Burcu Öğretmen rolüne çok yakışmış. Son olarak Kara Sevda'nın efsaneleşen Emir Kozcuoğlu karakteriyle izlediğimiz Kaan Urgancıoğlu, yine karizmatik bir karakteri canlandırmada çok başarılı. Son dönemde pek çok dizinin aranan oyuncusu olan Müfit Kayacan çok renkli, ilginç bir oyuncu. Yer aldığı her projede olduğu gibi, \"müdür yardımcısı Necdet\" karakterini de eğlenceli hale getirmeyi başarıyor ve adeta sahne çalıyor. Işık'ın 20 yıl sonraki halini canlandıran Bade İşçil hem fizik hem de tavır olarak inandırıcı bir seçim olmuş. Eda'nın yetişkinliğini canlandıran Tuba Ünsal'sa Alina Boz'la pek uyumlu değil. Aşk 101'in en büyük şansı ise, senaryonun eksiklerini kapatan reji ve sinematografi. Hem ilk dört bölümü yöneten Ahmet Katıksız hem son dört bölümü yöneten Deniz Yorulmazer, hikayenin ve sahnelerin ihtiyacı olan derinliği, duygusallığı ve atmosferi sağlayan çok şık rejileriyle diziyi birkaç basamak yukarı taşıyorlar. Hem aksiyon sahnelerinden romantik sahnelere kadar hedef kitleye uygun dinamik, enerjik bir anlatım dili hem de izleyicinin hikayeyi sevmesini sağlayacak derin, duygusal anlar sunuyorlar. Vedat Özdemir'in son derece şık, bazı anlarda bakılmaya doyulmaz sinematografisi de büyük katkı yapıyor. Rejinin, sinematografinin ve senaryonun uyum içinde, birlikte ürettikleri etkileyici anlar, sahneler de var elbette. Kemal ve Burcu arasında geçen ter damlası anı, bunlardan biri örneğin. Aşk 101 anlatımdaki bir takım kusurlarına, eksiklerine rağmen önemli sorular soran, zamanla kendi kıvamını bularak keyif veren, ardında hoş bir tat bırakan ve umut aşılayan bir hikaye."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-vatanim-sensin-ikinci-bolumu-soluksuz-izlendi-359", "text": "İlk bölümü iyi denebilecek oranlarla üst basamaklarda yer alsa da tekrar yayınları, tüm hafta boyunca çok düşük izlenen Vatanım Sensin'in başarılı olup olmayacağı, 2. bölümün izleyici çekip çekmeyeceği konusunda kuşkum oluşmuştu. Ama dün akşamki tempolu, heyecanlı bölümü izlerken 2. bölümün ilkinden de büyük başarı elde eceğine emindim. Nitekim sonuçlar şaşırtmadı. Aslında dün akşamın reyting galibi Fenerbahçe-Manchester United UEFA Avrupa Ligi karşılaşması oldu. Karşılaşma tüm gruplarda 12.0'nin üzerinde reyting aldı. Vatanım Sensin ise tüm gruplarda 2. sırada yer aldı ve en çok izlenen dizi oldu. AB ve ABC1'de ilk bölümüyle aşağı yukarı aynı oranları alsa da geçtiğimiz hafta TOTAL'de 5.73 reytingle Yüksek Sosyete'nin ardında yer almışken bu hafta izleyicisini artırmayı ve üste çıkmayı başardı. Vatanım Sensin'in, bölümün hemen ardından yayınlanan tekrarı da geçen haftaya göre çok daha iyi bir sonuç elde etti. Özellikle AB'de 2.98 reytingle 7. sırada yer aldı. Dizinin 2. bölümünü ilkine göre çok daha başarılı buldum. Sahne süreli daha kısa, tempo yüksek, olaylar çok daha sürükleyiciydi. İlk bölümün en büyük problemi olan odaklanamama, dağınıklık, savrukluk bu bölüm Cevdet'in dönüşüyle çözülmüştü. İlk bölümde ana karakterimiz ve hikayesini en çok merak ettiğimiz kişi olan Cevdet'in uzun yokluğu akışı olumsuz etkilemişti. İkinci bölüm ise Cevdet'in İzmir'e gelişiyle başladı ve bölüm boyunca Cevdet'in dönüşünün ve geçirdiği değişimin yarattığı etkinin işlenişi dışına hiç çıkılmadı. İlk bölümün finali, bu bölümünse açılışı olan kurşuna dizme sahnesinde yaşanan heyecan bölüm boyunca biraz olsun bile azalmadı. Cevdet'in ailesinin yaşadığı sevinç, şok, hayal kırıklığı aşama aşama çok başarılı işlenmişti. Tam bir vatan sever olarak bıraktığımız Cevdet'in ne olup da yüzde yüz tersine dönmüş olabileceğinin gizemi de bölüm boyunca başarıyla korundu. Bu konuda geriye dönüş sahneleri de çok yerli yerince kullanılmıştı. İlk bölümün sonunda Cevdet, Yunan ordusunun bir subayı olarak İzmir'e geldiğinde onun derin bir planı olduğundan, bir şekilde Yunan komutanın güveni kazanmayı başardığından, hatta gördüğümüz her şeyin ilk bölümde karşımıza çıkan o gizemli adam ve \"eşref saati\"yle ilgili olduğundan neredeyse emindim. Ama bölümü izledikçe bu düşünceden vazgeçtim. Geriye dönüşlerle izlediğimiz esir kampı sahneleri bize Cevdet'in yaşadığı hayal kırıklığını, boşluk duygusunu çok başarılı bir şekilde verdi. Cevdet'in İzmir'e döndükten sonraki bütün tavrı, tutumu da aynı şekilde karşımızda bambaşka bir adam olduğuna inandırdı. O kadar ki \"Tevfik, Selanik'te Cevdet'in ardından Miralay Nazım'ı vurduğunda 'ben işimi yarım bırakmam' demekle haklıymış; o Cevdet'i öldürmüş, bu bambaşka bir adam\" dedim kendi kendime. Cevdet'in, karşında ağlayarak yerlere kapanan Azize'ye, oğlunu böyle görmektense ölmüş olmasını yeğleyen yıkılmış annesine, çocuklarına ve halka karşı tutumu, katılığı, soğukluğu o kadar inandırıcıydı ki.. Bir tek an dışında: Yunan yönetimini kabullenmiş olan büyük kızı Yıldız'ın düşüncelerini duyduğunda bir an için gözlerinden geçen bakış yeniden şüphe yarattı. Bu noktada oyunculuklardan söz etmemek imkansız. Kadronun deneyimli oyuncuları elbette yetenekleri ve becerileri tartışılmaz kişiler. Ama bu dizi, konusu, senaryosu itibarıyla gerçek anlamda oyunculuk performansı gerektiriyor. Ve Celile Toyon, Halit Ergenç, Bergüzar Korel, Onur Saylak inanılmaz bir performans gösteriyorlar. Azize'nin yaşadığı şoku, duygusal sarsıntıyı, Hasibe'nin yaşadığı yıkımı oyuncuların gözlerinde capcanlı görüyoruz ekranda. Bölüm boyunca korku, panik, telaş, öfke, hırs, ince hesaplar... durumdan durumdan, duygudan duyguya geçen ve izleyiciyi de geçiren Tevfik'in sırtından dökülen teri hissedebiliyoruz adeta. Ama özellikle belirtmem gerek; Halit Ergenç şimdiye kadar ki en etkileyici, en olgun, en başarılı performansını sergiliyor. Sakladığı sır, karakterin geçirdiği değişim ve senaryonun izleyiciyi bu konularda yönlendirmesi, şaşırtabilmesi ve ikna edebilmesi bakımından onun performansı çok büyük önem taşıyor. Ve Ergenç seyirciyi öyle bir alıyor ki avucunun içine, adeta kılını bile kıpırdatmadan sizi istediği duyguya kolayca sürükleyiveriyor. Yıldız'la arasında geçen o sahnede gözünden geçiveren o bakış eğer biraz daha uzun sürse bütün sır bölümün ortasında açık edilecek, biraz daha kısa sürse sır hiç belli olmayıp şüphe yaratmayacak ve açığa çıktığında alt yapısız, temelsiz ve hazırlıksız kalacaktı. İşte sadece bu zamanlama başarısı bile ustalık belirtisi ve Halit Ergenç gerçekten çok ustaca canlandırıyor karakterini."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-vatanim-sensinde-eksik-bir-sey-var-392", "text": "Vatanım Sensin'i başladığı günden beri hiç kaçırmadan izlememe karşın birkaç haftadır hakkında yazamadım. Bölümü keyifle izliyor, genel olarak da beğeniyorum ama bölümün ardından üzerine söz söyleme, hakkında bir şey yazma isteği oluşmuyor bende. Her hafta 'beğendiğim, takdir ettiğim ve takip etmem gerektiğini düşündüğüm' bir işi izlemek için oturuyorum ekran karşısına ama olayların nasıl gelişeceğini ya da karakterlerin ne yapacağını merak ederek, duygusal bir bağla izlemek için oturmuyorum hala. Dizide henüz izleyiciyi yakalama konusunda eksik olan bir şeyler var. Bölümlerde yaşanan olaylar kendi içinde gayet heyecanlı işleniyorlar ama tüm bu olanların genel hikayeye fazla bir katkısı olmuyor. Dizinin çok beğendiğim ve her hafta karşısına oturmamı sağlayan yanları da var elbette. Özenli ve gösterişli çekimleri, dekorları, kostümleri ve sinemasal estetiğinin yanı sıra, sadece vakit geçirmelik, eğlencelik bir iş olmayıp değerli ve önemli bir konuyu işliyor oluşu.. Bunu yaparken kolaya kaçmayıp zaman zaman riskler alarak, hikayesini her yönüyle, nesnel bir şekilde anlatmaya çalışması.. 'Bu taraf' 'O taraf' diye ayırmadan her karakterin derin ve incelikli işlenişi.. Karakterlerin her birinin kişisel yolculuğunu izlemek çok etkileyici. Hemen hepsi başta inandıkları, kendilerini adadıkları, doğru bildikleri ya da karşısında oldukları şeyler konusunda sınanıyorlar. Düşman olarak gördükleri ile birarada bulunarak, zaman içinde her şeyi bir de onun gözünden, kendisinin şimdiye kadar bakmadığı bir açıdan görerek ya da yaşamaya alıştığı hayatın dışındaki gerçeklerle yüzleşerek yavaş yavaş bir dönüşüm geçiriyorlar. Herkesin kendine ait acıları, zaafları, güçlü oldukları yanları ve inandıkları, zaman içinde de sorgulamaya başladıkları şeyler var. Onları yakından tanıdıkça hikayeleri de gittikçe derinleşiyor. Bunun bir istisnası var ne yazık ki. Ana karakterlerden biri olmasına karşın, şaşırtıcı bir şekilde böyle bir derinliğe, çok yönlü bir hikayeye sahip olmayan tek karakter ise Tevfik. İlk bölümde hırslı, sinsi ama aynı zamanda hayat dolu, enerjik ve eğlenceli görünen, renkli ve ilginç bir kişi olarak işlenmişti Tevfik. Birkaç bölümde gelinen yer ise sürekli kötülük yapan, bir şekilde ayakta kalmak ve Azize'yi elde etmek dışında hiçbir amacı, düşüncesi, hissi olmayan; kendisine ait bir hikayesi bile bulmayan bir 'tip' olarak işleniyor. Ara mı bozulacak? Tevfik orada! Rüşvet mi alınacak, kumpas mı kurulacak, hile mi yapılacak? Tevfik emrinizde! Bunları niye yapar, neden yapar, o bile belli değil tam olarak. Değil karakterlerini incelikle işleyen böyle bir dizi, izlediğim hiçbir dizide uzun zamandır böyle tek boyutlu, yüzeysel birini görmemiştim. İşin en acıklı tarafı Onur Saylak gibi çok yetenekli, işinin ehli, verecek çok şeyi olan bir oyuncunun bu şekilde kısıtlanması, ondan yeterince faydalanılamaması. Karakterlerin kişisel yolculuklarının yanında dizide izlemekten keyif aldığım bir diğer konuysa Azize ve Cevdet'in aşkı. Cevdet sırrını saklamak için canla başla uğraşırken Azize'yi ne kadar kırdığını görüyor ama onun içine bir şüphe kırıntısı bile düşürmemek için o soğuk, katı ve bencil tavrı hiç bırakamıyor. Bazen Azize'yi aldattığını düşünmesine bile engel olmak elinden gelmiyor. Azize ise dünyanın en güzel, en içten seven insanı. Cevdet'i vatanı olarak gören bu kadın ona duyduğu derin aşka rağmen inandığı ideallerinden, doğru bildiğinden vazgeçmiyor, Cevdet'i böyle değişmiş haliyle kabul edemiyor. Bir yandan da biraz duygu, yumuşaklık, kendisine karşı sevgi görebilmek için bir umutla gözünün içine bakıyor Cevdet'in. İlk bölümde izlediğimiz o çok duygusal hamam sahnesinde Cevdet'in tek tek yaralarını sayarak 'Benim vatanım sensin' diyen Azize'nin bu bölümde Cevdet'in hiç görmediği yeni yarasını hemen fark etmesini, şefkatini, yaranın açılış sebebini duyduğunda belki Cevdet'e karşı bir anlık anlayışını izlemek hoştu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-vatanim-sensinde-heyecan-giderek-artiyor-403", "text": "Vatanım Sensin 7. bölümü TOTAL'de 5.61 reytingle 4, AB'de 7.92 reyingle 2 ve ABC1'de 7.38 reytingle 3. sırada yer aldı. Feyenoord-Fenerbahçe karşılaşmasının bu reyting azalışına etkisi olmuştur ama ben yine de daha yüksen oranlar almasını bekliyordum, çünkü oldukça sürükleyici, tempolu ve sürprizlerin yaşandığı bir bölüm izledik bu hafta. Yine oldukça duygusal, samimi gelişti her şey. Cevdet'in Eftalya'nın pusu konusunda Azize'yi uyardığını öğrenişine kadar. Bunu duyan Cevdet, özellikle de Azize'nin durumu Vasili'ye de söylemiş olduğunu öğrendiğinde bir an için çıldırdı; canını yakıncaya dek Azize'yi hırpaladı. Araları yumuşamaya, kırgınlıklar aşılmaya başlamışken bir anda yeniden eskiye dönülüverdi. Bu sahnede bölümün en önemli olaylarından biri yaşandı aynı zamanda. Kumandan Vasili'nın hem Cevdet hem Azize'yi çağırıp pusuyu haber vermiş olan kadının kim olduğunu Azize'ye sorması, Azize'nin Cevdet'in uyarısı üzerine 'falcıydı' diyerek geçiştirmesi ve Cevdet'in Vasiliyle birlik olup gerçeği söylemesi konusunda ısrarcı olma numarasını yaptığını Azize'nin görmesi çok kritikti. Azize bu sahnede Cevdet'in Vasili'den bir şeyler sakladığını ve bazı konularda rol yapıyor olduğunu anlamış oldu. Zaten birkaç defa 'Nedir senin vazifen' diye Cevdet'i sıkıştırdığını da görmüştük. Azize'nin ne kadar zeki biri olduğunu o sahnede durumu idare edişiyle bir kez daha görmüş olduk. Noktaları birleştirip bütün bu olanlardan bir anlam çıkarması uzun sürmeyecektir. Bir de finaldeki silahları bulması ve Tevfik tarafından yakalanması var elbette. Azize'nin her şeyi çözmesi hikaye için erken olsa da bu konuda bir aşama kat edeceğiz gibi görünüyor. Bölümün ana heyecanı, kayıp olan Ölmez Hasan'ın bulunup Cevdet'in kimliğini açık edip etmeyeceğiydi. Cevdet ve Vasili arasında bir kedi fare oyunu oynandı adeta. Vasili, Cevdet'in tavırlarında bir şeylerden şüpheleniyor gibi ama böyle bir şeyi tam olarak ortaya da koymuyor. Cevdet'se bir şeyleri örtmek isterken daha da çok açık veriyor; yanlış adımlar atıyor. Cevdet, Eşref Paşa'nın da isteği doğrultusunda, eğer kimliği afişe olursa bütün operasyonu ele vermemek için kendini öldürmek üzere bölüm boyunca hazır bekledi ve çok sayıda kontrolsüz, acele eylemler yaptı. En büyük hatası da karşısındakini çok hafife alması, kolay kandırılır sanması oldu. Yaptığı manevraların hepsi Vasili tarafından bir şekilde savuşturuldu. Vasili'nin bu şüpheli hali enteresan. Ne o ne de karagahtaki diğer üst düzey subaylar Cevdet'e tam olarak güveniyor gibi görünüyorlar. Aslında koşullar düşünüldüğünde bu çok normal ama eğer Cevdet'e tam bir güven yoksa nasıl olup da genaralin bütün özel görevlerinin verildiği sağ kolu olacak kadar yükselebildi? Burada boşlukta kalan bir şeyler var. İlk bölümlerde daha sık gördüğümüz geridönüş sahneleriyle bu yükseliş biraz aydınlatılsa faydalı olabilir. Geçen bölüm işlenmeye başlanan Ali Kemal'in gerçek anne babası konusuna bu bölüm hiç girilmedi ama kendisi bölümün önemli konularından biriydi yine. Ne var ki bu karakter her geçen gün daha itici bir hal alıyor. Yıldız'a yardım etmek ve onu yapmak üzere olduğu evlilikten kurtarmak istediğinde samimiydi. Zaten neden samimi olmasın, Yıldız'a kendisi aşık. Elbette Yıldız'ın kendisiyle ilgili Eleni'ye söyledikleri de onu çok kırmış ve gücendirmişti ama Yıldız'a gösterdiği tepki kabul edilir, hoş görülür boyutta değildi. Yıldız'ı itip yerek düşürerek resmen fiziksel şiddet uyguladı. Sonrasındaki taşkınlıkları Hacimihalis'i meyhanesinden o şekilde kovması... Evet, Ali Kemal bunalımda ama niye öyle, o da tam olarak belli değil. 7 yıl önce ailesinin öz çocuğu olmadığını öğrendi ama bunu atlatmasına yetecek kadar sevgi, ilgi ve samimiyetle büyüdü. Bu sürede Yıldız'a aşık oldu. Bu da elbette büyük bir sorun. Kız kardeşi olarak görmesi gereken bir insana böyle duygular besliyor oluşu kendisinden nefret etmesini anlaşılır kılabilir ama derdi kendisi değil, başkaları oluyor hep. Çevresindeki herkesi üzüyor, hırpalıyor ve gittikçe daha da kötüye gidiyor. Ali Kemal her bölüm daha itici hale geliyorken şaşırtıcı bir şekilde Leon da ilginçleşiyor. Leon, bu bölüm kendisinden hiç beklemeyeceğim şeyler yaptı. İlk sürpriz Hilal'e tavrı oldu. Sosyal medyada bir süredir Leon ve Hilal aşkı beklentisiyle yapılan paylaşımlara rastlıyorum. Malum, nefretle başlayan aşklar her zaman seyirciye daha cazip geliyor. Hilal'in yaşı küçük olduğundan mı, yoksa aralarındaki zıtlaşmanın romantize edilemeyecek kadar büyük bir ideal farkından kaynaklanıyor oluşundan mı bilmem, ben böyle bir olasılığı hiç görememiştim. Ne var ki sosyal medyadaki beklenti, karşılığını bulacak gibi görünüyor. Hastanede ikisi arasında geçen sahnedeki yakınlık ve tansiyon henüz Yıldız'la arasında bile yaşanmadı Leon'un. Bir de kaçak Yunan askerini saklama olayı var ki -beni kendisiyle ilgili asıl şaşırtan budur- Leon'u Hilal'in gözünde bambaşka bir yere getirecektir. Birkaç bölümdür Leon'un duygularını, iç çatışmalarını, bocalamalarını, insani yapısını çok daha yakından görüyoruz. Leon'un isyancı Yunan askerinin kaçışına göz yumması onun bambaşka, insani ve vicdanlı tarafını daha çok gösterdi bizlere. Özellikle babasının gözünde kendisini ispatlamaya ve saygısını kazanmaya çalıştığı bir sırada, bu görevi de ondan özellikle istemişken böyle bir şeyi yapmaya kalkışması oldukça ilginçti. Bu dizinin en ilginç yanlarından biri karakterlerin doğru bildikleri ve çok katı oldukları ideallerinin ötesindeki görmek, anlamak (Halit Ergenç'in 11 Aralık tarihinde Hürriyet'teki röportajında da benzer bir konudan söz ettiği gibi), ötekinin bakış açısıyla tanışmak ve kendilerini sorgulamak durumunda kalması. Hilal'in kendini adadığı büyük bir ideali var: vatanının özgürlüğü. Dolayısıyla vatanını işgale gelmiş bir Yunan subayı olan Leon'a karşı bütünüyle olumsuz duygular ve hatta önyargı içinde. Şimdi en ummadığı durumlarda Leon'un hiç tahmin edemeyeceği taraflarıyla karşılaşarak önyargısını kıracak yavaş yavaş ve hatta belki ona karşı gelişen duygularıyla kendini sorgulayacak. Bölüm iki ayrı ve çok heyecanlı sahneyle final yaptı. Birinde Ölmez Hasan, kimliği bilinmeden yakalanıp karargaha getirildi. Cevdet onu ve yanıbaşında olsa da henüz durumdan habersiz Vasili'yi aynı anda gördü. Cevdet'in paniğini ve çaresizliğini çok iyi hissettiğimiz gergin bir final oldu, derken Azize tesadüfen gemideki silahları buldu; Tevfik tarafından ona doğrulturlmuş silahla bölümü sonlandırdık. Cevdet'in kimliğinin bu kadar çabuk açığa çıkmasını beklemediğimize göre o konu bir şekilde atlatılacak; ya Hasan'ın kimliği açığa çıkmayacak ya da Hasan, Cevdet'i ele vermeyecek. Azize'nin durumununsa nasıl sonuçlanacağını kestirmek zor. Tevfik o durumdan kendisini nasıl sıyıracak? Fragmandan gördüğümüz kadarıyla önümüzdeki bölüm çok önemli bir olayı, Amasya genelgesini içeriyor. Anlaşılan bizi yine heyecanlı ve duygusal olarak da güçlü bir bölüm bekliyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ve-kosem-dogdu-141", "text": "Muhteşem Yüzyıl: Kösem'in 7. bölümünde Beren Saat nihayet haremin koridorlarında arz-ı endam eyledi. Hoş geldi, safa geldi. Kendisini izlemeyi özlemişiz. Aslında bu durum, sadece Derviş Paşa karakteriyle sınırlı değil. Yine önceki bölüm yorumlarında, dizinin sadece Osmanlı Hanedanı'na değil, o dönemdeki bütün unsurlara eşit mesafede yaklaşan, tarafsız bir anlatım dili seçtiğiden; karakterleri \"iyi-kötü\" olmaktan çok daha derin ve karmaşık bir yapıyla işlediğinden söz etmiştim. Ben bu tercihten memnundum ama bu durum hem genel izleyicinin bu anlatım dilini yadırgaması ve diziye yabancı kalması hem de çeşitli kesimlerden eleştiriler gelebilmesi riskini taşıyordu. Bu ihtimal gerçek oldu, seyirci diziye ısınamadı. 7. bölümde izlediğimiz kadarıyla maalesef bu tercihten vazgeçilmiş gibi görünüyor. Bu bölümde taraflar, iyiler, kötüler ve kahramanlar netleşmeye başladı. Örneğin, şimdiye kadar olan bölümlerde hikayenin \"kötü\" tarafı gibi işlenmek yerine eylemlerinin nedenleri ve kendi açısından haklılığı defalarca işlenen Şahin Giray'ın da bu bölümde çok daha yüzeysel, aklını tahtla bozmuş, \"sevimli-kötü\" sığlığına sıkıştırılmış bir karakter olarak işlenmeye başladığını gördük. Ya da Sultan Ahmed de şimdiye dek bocalamalarının, karasızlıklar ve çaresizliklerinin yanı sıra karşılaştığı zorlukların üstesinden kıvrak zekası sayesinde gelebilen ilginç bir karakterken bu bölümde kötülerin cezasını ağır çekimlerle, heybet ve gösterişle veren bir kahramana dönüştü. Ben izleyici olarak bu yeni durumdan memnun olmasam da uzun süre devam edip etmeyeceği tartışılan bir dizinin daha fazla risk almak istememesini, garantili yolu seçmesini de anlaşılır buluyorum. Olayların işlenişi konusunda yadırgadığım bir diğer tercih de gerçek karakterlerden esinlenerek kurgulanmış tarihi bir dizide bu kadar doğa üstücü bir tavır sergilenmesi. Anastasia'nın dönüşüm sırasında kendi başına gelenler bir tarafa, Ahmed'in ve Mustafa'nın, dolayısıyla henadının kurtuluşunu - yoruma açık, imalı bir şekilde bile olmadan - büyüye bağlamak bu diziyi tarihi bir dizi olmaktan çıkarıp doğa üstü-fantastik kurgu sınıfına sokar. Yine de, yadırgıyor olsam da bu da bir tercihtir elbette. Bölümde beni en çok etkileyen ve şaşırtan, Safiye Sultan'ın kaybettiğini düşündüğü, öldü sanılan küçük oğlu için göz yaşı döktüğü sahneydi. Safiye Sultan'ı şimdiye dek görmediğimiz kadar insani ve gerçekçi bir şekilde gördük. Karşımızda kalbini tamamen açmış; hem kaybettiği oğlu için hem de çocuklarına kendisini bir türlü sevdiremediği, bir anne olarak başarız olduğu için çaresizce ağlayan bir insan vardı. Safiye Sultan bu bölüm ilk kez ete kana büründü. 7. bölümün hemen başındaki çok gerimli ve etkili olması gereken Anastasia'nın isyancıları durdurma sahnesi de bu dönüşümün etkisiyle yadırgatıcı, konsantrasyonu düşük, düpedüz 'tuhaf' bir sahne oldu. Dönüşüm sahnesinde Beren Saat'in kesinlikle on beş yaşında gibi gelmeyen sesinin, ilk altı bölümde izlediğimiz Nasia'ya görüntüsüyle de tavırlarıyla da benzemiyor oluşunun şaşkınlığını atamadan gerilimli bir sahnenin içinde buluverdik kendimizi. E, izlediklerimiz de pek inandırıcı gelmedi haliyle. Önceki bölümlerde söz ettiğim, bunca zamandır beni diziye bağlayan, en karmaşık, inandırıcı ve ilginç bulduğum karakterler olan Halime Sultan, Şahin Giray ve Derviş Paşa bu bölümde hem ekran süreleri hem de hikayelerinin yoğunluğu bakımından geri plandaydılar. Hikayenin odağına tamamen Kösem'in yerleşmesiyle bu karakterlerin durumu bundan böyle bu mu olacak bilemiyorum. Aslında şimdiye dek işleniş şekilleri düşünülürse vaad edilen bu değildi elbette ama bu durumu dönüşüm bölümü oluşuna da bağlayabiliriz. Favori karakterlerimin Kösem'le aralarında gelişebilecek ilişkilerin yapısı da merak uyandırıcı. Yalnız, Derviş'in ilk bölümlerde, henüz sırrı açığa çıkmadan önceki sessiz ama derin, karanlık halini daha ilginç bulduğumu da söylemeliyim. Sırlarının açığa çıkışıyla adeta bir kahramana dönüşüverdi Derviş. Dizinin giderilmesi gerektiğine inandığım bir ihtiyacı da etkili, şaşırtıcı ve akılda kalıcı diyalog yazımı. Bu konuda senaryo desteğine ihtiyaç var gibi görünüyor. İki karakter arasında yaşanan gerilimi yüksek, heyecanlı sahneler zekice kurgulanmış bir diyalogla çok daha tatmin edici olabilecekken zayıf, etkisiz sözlerle buharlaşıp uçuyor sanki. Bölümün sonunda Safiye Sultan ve Kösem arasındaki sahnede (1. Fatmagül VS 2. Fatmagül sahnesi diyelim mi buna?) \"Ben de sultanımız gibi düşünüyorum, sizin gitme vaktiniz geldi\" sözlerinin yavanlığı yükselen gerilimi ve beklentiyi balon gibi söndürdü adeta."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-vuslat-ariflerin-satranci-ve-sezon-finali-982", "text": "Vuslat bu pazartesi 17. bölümüyle ekrana gelecek ve mayıs sonunda da sezon finali yapması bekleniyor. Başladığından son yayınlanan bölüme kadar diziyi kaçırmadan izledim. Öncelikle dizinin kurgusunu \"fikir\" olarak çok beğendim. Seyirciler olarak bir yandan dizinin baş karaketeri \"Aziz\"in başına gelen olayları üç boyutlu olarak, et kemik dünyasında kanlı canlı izlerken, diğer yandan görünmeyen manevi dünyasının izdüşümünü, olgunlaşma sürecini, Ariflerin Satrancı oyununda \"Yolcu\"nun seyri olarak izliyoruz. Aslında daha doğrusu, bu yolculuğun izdüşümünü, Aziz'in madde aleminde, fiziksel dünyada izliyoruz. Fikir harika. Fakat dizinin bölümleri ilerledikçe şahsen istediğim enerjiyi, bu iki paralel akış arasında beklediğim yoğunluğu bulamadım. Dizide yolcunun manevi seyrinin de diğer süreç kadar ağır basacağını ummuştum. Ayrıca \"Ariflerin Satrancı\" nedir, satranç tahtasında ifade edilmiş bu manevi yolculuk neleri kapsar, yolcu ne yapabilir, bu konuda daha fazla bilgi sunulacağını ummuştum. Beklediğim gibi olmadı. Bölümlerde Satranc-ı Urefa ya da diğer değişle Ariflerin Satrancı denilen oyuna ayrılan bölüm çok ama çok kısa. Genelde Salih Baba'nın antika dükkanında, bazen de Çakal Necmi'nin ya da Salih Baba'nın değişiyle Çakal Fani'nin çay ocağında bir masa etrafında toplanılıyor. Ortaya Satranç levhası / tahtası yayılıyor. Burada bir parantez açmak istiyorum: Dizide satranç tahtası az görülüyor. Aslında bu tahta çok daha detaylı ve şiirsel bir görsellikle seyirciye sunulabilir. Mümkünse renkli olarak; ve hatta çarkıfeleğin işaret ettiği haneye animasyon verilebilir. Diyelim ki, yolcu tahtada \"Deniz\" hanesine geldi. Burada denizin görsel ve ses olarak canlandırması tahta üzerinde yapılabilir. Maliyeti arttırır ama yapımcının acaba yayından kalkar mıyız, fazla açılmayalım şeklinde çok temkinli gitmesine gerek var mı bilmiyorum. Dizi Trt'ye yapılıyor, özel kanallardaki kadar reyting baskısı olduğunu zannetmiyorum. Özetle, bu satranç levhası bize çok daha kanlı canlı, üç boyutlu canlandırılabilir. Burada parantezi kapatıp, devam ediyorum. Salih Baba çarkıfeleği ya da diğer değişle fırıldağı çeviriyor. Fırıldak bir sayıyı ön yüzünde gösterecek şekilde yere düşüyor. Salih baba satranç taşını yani \"Yolcu\"yu daha önce kaldığı yerden o sayı kadar ilerletiyor. Gelen hanedeki kelimeyi okuyup sonra etraftakilere bir paragraf kadar bu kelimenin anlamını anlatıyor. Bu oldukça genel bir açıklama oluyor. Yani Aziz'in yaşadığı olaylarla çok ilişkilendirilmiyor, çok örtüşmüyor. Sözümün başına dönersem, yayınlanan tüm bölümleri son bölüme kadar tam izledim. Bu arada başta da dediğim gibi, iki paralel akışın bu metaforik - manevi kısmında beklediğim kadar yoğunluk bulamasam da, karakterleri, karakterlerin arasındaki ilişkileri, örneğin Salih Baba ile Abdullah Efendi arasındaki sözsüz anlaşmaları, Salih Baba'nın herkesi bağrına basmasını, Kerem'in Fırat'a duyduğu dışarıdan anlaşılmaz düşkünlüğü, Feride'nin üvey annesine karşı bitmek bilmez hoşgörüsünü ama ezilmeyişini, kardeşlerine bağlılığını, Aziz ve Feride arasındaki yavaştan ilerleyen gönül anlaşmasını, Tahsin'in Kerem'i oğlu olarak tamamen kabul etmiş olmasını, Yalçın'ın aile baskısına rağmen Feride'ye kardeşi gözüyle bakmasını, Faik'in Feride'yi Hasibe'ye ezdirmemesini, Aneta'nın Fırat'a kol kanat germesini, Aziz'in Kerem'i anlamasını, antikacı dükkanında kurulan muhabbet sofralarını, çay kahve ikramlarını, Aneta'nın börek getirmelerini, sonra mekanları, atmosferleri, Salih Babanın antikacı dükkanını, bu dükkanın da içinde bulunduğu Feride'lerin mahallesini, parklarını, evlerini, yeni evlerindeki minik avluyu, Tahsinlerin konakvari büyük evlerini, manzarasını, Yalçın'ın ofisini, ofisin mavi sarı loş ışığını, Altan'ın evinin önündeki çardağı gerek Feridelerin evlerinin, gerek antikacı dükkanının, gerekse Tahsinlerin evinin dekorasyonunu, dizinin görselliğini, müziklerini beğendim, ısındım, benimsedim. Dizinin akıcılığı da iyi. Bazen durağanlaşsa da genelde sıkılmadan kendini izletiyor. En azından benim cephemden işleyiş bu şekilde. Fakat uzun bir süredir bu manevi kısımdaki eksiklik bir yana, olayın fiziki dünyadaki cereyanlarında da mantıksal hatalar iyice birikmeye başladı. Önümüzdeki bölümde böyle olmaz, bir yerden toparlayacaklardır, bir bölümlüktür diye diye kendinizi oyalıyorsunuz, ama bir bakıyorsunuz kendi tahtanızdaki vakit öldürme girdabına kapılmışsınız. Twitter hesabımda da yazdım. Buraya da yazayım: \"Vuslat'ta Altan Aziz'in suçsuzluğunu ispat için tutulan adamları otomobil gezisi yaparken durduk yere elden kaçırınca bende de dizi koptu. Hem niye Yalçın'a teslim edilmiyor bu adamlar, Aziz \"suçsuzum\" diye ispat etsin, sonra salın gitsinler. Bölümü izlemeye devam etmedim artık. Sonra önceki bölümlerde Fırat'a kendisini Kerem'in adamlarının vurduğunu ne Yalçın, ne Altan ne Aziz söyledi. Fırat'ın kendisini Aziz'in tarafının vurduğunu sandığını bildikleri halde. Yalçın neden böyle acemi çaylağa döndü, orası da meçhul. Altan Yalçın'a \"Şükrü'yü buldum, peşindeyim\" diyor. Ama Yalçın \"Hemen bir ekip gönderiyorum, konum ver ben de geleyim...\" falan demiyor. Ne zamandan beri bu dava Yalçın için böyle delil takibini sivillere bırakacak kadar önemsiz oldu. Ayrıca Aziz şu anda gözaltında ve tek mesele ettiği şey: \"Şükrü'nün yaşadığını Feride böyle öğrenmeseydi\" Bunu da gülerek söylüyor Yalçın'a. Zaten baştan beri neden Feride'den sakladığı belli değil, şimdi neden böyle güldüğü de. Karakterler, mekanlar, müzikler güzel ama hikaye mantıktan kayınca diğerleri yetmiyor. Başından beri mistik damar önemli gibi ama orada da hep gizem. Bütün olay Aziz'in Feride'ye kavuşması olamayacağına, Aziz'in yaşadıkları ve Salih Baba'nın, Abdullah Efendinin Aziz'e verdikleri önem de ortada olduğuna göre, neden Salih Aziz'e açık açık anlatmıyor da sadece gizem perdesini büyütüyor, esrarlı esrarlı gülüyor. Vuslat'tan çok umutluydum, Trt'nin \"Yunus Emre\" dizisi gibi bir dizi olabilir diye düşünmüştüm, o potansiyel vardı ama olmadı bence. Vuslat dizisini sevenler ve diziye emeği geçenler olumsuz yorumlara gücenmesinler. Seyirci olarak elbette biz de vakit ve emek veriyoruz diziye ama elbette üretimde verilen emekle kıyaslanmaz. Vuslat için sezon finali imkanı var. Ana hikayeyi bozan gereksiz uzatmalar budanabilir. Şahsen karakterleri, ortamları, hikayeyi hatalarına rağmen severek izledim, fakat tolore edebileceğiniz bir limit var demek ki sizin de önceden bilmediğiniz, seyirci de toloreden yoruluyor, üretenin de dinlenmeye ihtiyacı var\" diye yazdım."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ya-ben-ne-olacagim-sureyya-313", "text": "Bölümün en güzel sahnesi bence şurasıydı: Süreyya, Metin ağlayıp kendisinden özür dilediğinde Metin'i eve geri getirmişti. Sonra Metin uykuya yattı, Süreyya da Levent'e telefon etmek için mi, gitmek için mi artık ne hikmetse, evden dışarı çıktı. Levent de kendisini bekler dururmuş. Kimbilir ne kadar bekledi. Sonra Süreyya Levent'e Metin'den boşanmaya kararlı olduğunu, sadece kendisini bir iki ay beklemek zorunda hissettiğini söyledi. Sonra birden beklenmedik bir şey oldu. Levent bunaldı ve Süreyya'ya \"Ya ben ne olacağım Süreyya?\" dedi. Süreyya da afalladı, seninle ne alakası var gibisinden. Meğer Süreyya gerçekten bu hisleri kendine kondurmamış. Biz seyirci olarak karakterin iç dünyasına ne kadar dahil edildiğimizi bilemiyoruz. Süreyya bana Levent'in hislerinin farkında gibi geliyordu ama Levent'in aşık olduğunu bağırmasıyla kocaman bir şaşkınlık yaşadı. Kimbilir belki de hoşlanmayı seziyordu da aşk beklemiyordu. Sonra şakır şukur, \"ama ben zor bir kadınım keşke olmasaydım ama öyleyim\" ve benzeri engeller geldi Süreyya'dan, Levent de herşeye tamam, dedi. Tamam anlaşıverdiler, adeta hızlandırılmış bir romantizm. Tuhaf kaçabilirdi ama tamamdır, yani olmuş. Sahnenin sonunda birbirlerine sevgiyle sarılmaları da süper güzeldi. Yalnız şu da nazarlık olsun, ikisinin arasındaki bu ilişkinin başı hakkında, daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum, Bedia Levent'e Süreyya'dan bahsettiğinde ve kadın hakları konusundaki tecrübesiyle kendisine yardım etmesini istediğinde, Levent en baştan daha neredeyse görmeden Süreyya'ya avcı gibi, çapkın gibi yaklaştı. Yani tavrı öyleydi. İlk bakışta aşk gibi bir durum falan da olmadı. Yadırgamıştım. Bir de Süreyya'nın kendisine \"Küçük Hanım\" diyen bir şoförü vardı ve sanki o da Süreyya'ya aşıktı. Galiba hikayeyi o kanaldan akıtmaktan vazgeçtiler. Devam edelim. Bölümün en tahammül edilmez sahnesi, dizinin en şımarığının Kerem'in hayatına bir kere daha çomak soktuğu sahneydi. Yani Mert Çalhan arsız uslanmazının kendi haline bakmadan, hatta dahası baktıktan sonra bile, Cansu'ya hain, yalancı, şımarık vs. muamelesi yapmasıydı. Ah o Mert Çalhan'ın hayatında Kerem dışında başkası olacaktı, çoktan hayatından çıkartmıştı. Gitsin baksın başının çaresine. Böyle arıza mı olunur yafu. Sözde Kerem'i düşünüyormuş, bak bak. Zaten Kerem'e yapmadığı terbiyesizlik küstahlık edepsizlik kalmadı. Şimdi de Cansu. Önüne geleni buldozer gibi eziyor. Diyordum ki \"Ece keşke affetse, sonuçta bu birbirinin rollerine geçme durumu gerçekten Ece için başlamadı, sonra da Mert söyleyemedi\" diyordum ama yok, Cansu'ya zerre empati yapamıyor, üstelik Cansu abisini kaybetmesi yüzünden acılı, yaslı bir durumdayken. Anlaşılan Mert istiyor ki, Kerem'i bir tek kendi sömürsün, babannesi sömürsün, başkası sömüremesin. Kerem'i seviyor ama bu kadar seviyor. Bir de Kerem ve Mert herşeye rağmen barıştıklarında seviniyordum. Yazık. Bu arada Can bulunamadı ve bu ortadan kayboluşu bizzat kendisinin planladığını tahmin ediyorum. Gerçi dizide buna dair kesin bir işaret yok ama, Cansu'ya gelip bir daha hiç görüşemeyeceklermiş gibi konuşması bir açık kapı bırakıyor. Çünkü dünyanın neresine gitse cep telefonuyla, internetle görüşmeye devam edebilirlerdi ama bir daha görüşemeyeceklermiş gibi konuştu. Bundan sonra Can dizide ortaya çıkar çıkmaz ama kendi planladığı bir şeyse bunun gerekçesi ailesinin işe dön, eve dön gibi baskılarıyla uğraşmamak olabilir, dizide de henüz ne olacağına karar verilememiş de olabilir. Bölümün en gizemli kısmı, Mert'in Ece'nin annesini bulması için dedektif tutmasıydı. Aslında iyi bir şey yapıyor fakat kadıncağızı bulsalar bile dönmek isteyecek mi, Ece'ye sıcaklık hissediyor mu, bir kapalı kutu. Öyle ya da böyle, iyi bir şey, Mert kedi olalı bir yün yumak tutacak. Bölümün en sürprizli, biraz da traji komik kısmı, Kerem'in Cansu'yu takip edip Cansu'yu bambaşka bir hayat hikayesi içinde zannederek yardım etme planları yapmasıydı. Aslında şahsen daha büyük bir tepki vermesini, yardımcı olmak için daha bir çırpınmasını bekledim ama neyse. Sahi, bu bölüm Kerem'in annesi görünmedi galiba. Hayırdır inşallah. Güzel şeylerden bahsedeyim diyorum ama Mert Çalhan bir yandan Işıl Ergün bir yandan hikayenin gidişatına sağlı sollu vuruyorlar. Işıl da yüzsüzlükte arsızlıkta yalancılıkta kendini aşıp Cansuların evini bastı. Hem de ne günlerinde. Neyse, akıl fikir dileyelim ve dizinin tatlılarından bahsedelim: Kerem'in annesi, babası, babasının çiçekleri, Kerem'in kalenderliği, süper iş kabiliyeti, Levent'in Süreyya'ya sevgisi, Ece'nin kendi kendini avutma çabası, Cansu'ya sevgisi... Ece deyince, ne diyeceğim, hikaye çok sağ sol yapıyor, Kerem ve Cansu bir ayrılıp bir barışıyorlar ya, diyorum ki, ya Kerem Cansu'yu, Ece de Mert'i affedemeyip birbirlerini teselli ederken biz bir deneyelim derlerse? İkisi de antisosyetik, ikisi de iyi kalpli, azla yetinen, azı çok eden, arkadaş dost canlısı... İşte bir sürü ortak özellik. Cansu da iyi kız ama o da Ece'ye niye sosyetizmini söylemedi, Kerem bakımından da Ece bakımından da durumu çok zor. Giderayak ne aklıma geldi, Ece ile Mert'in Oliva'da biri kapının bir tarafında, diğeri diğer tarafında ağlayarak konuştukları sahne... O sahne de içten, samimi, güzel bir sahneydi. Ya Mert ya atsan atılmaz satsan satılmaz, gerçekten zor bir insansın diyeceğim ama çözümü buldum galiba. Ece'nin yanında alınır, Kerem'in yanında satılır. Sory."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-ya-oteki-sen-olsaydin-396", "text": "Vatanım Sensin 6. bölümü, ana karakterimiz Albay Cevdet'in neredeyse bütün bölümü bir direğe ellerinden bağlı, oturarak geçirdiği ilginç bir bölüm oldu. Önceki bölümde eşkıya Ölmez Hasan tarafından esir alınmış olan Cevdet, bu durumda yaşayabileceği fazla bir aksiyon olmadığından bölüm boyunca da çok az göründü zaten. Yine de sahneleri ilgi çekici, merak uyandırıcı ve sürekleyici olmaktan geri kalmadı. Önce Eşkıya Hasan'ın aklını bulandırdı, kendisini hemen öldürmesini engelledi. Orada geçirdiği kendisine tuzak kurarak öldürtmeye çalışan ve Hasan'a bunun karşılığında, Cevdet ve Eşref Paşa'nın peşinde oldukları silahlarla ödeme yaptığını anladığı o kişinin kimliğini öğrenmeye çalıştı. Cevdet, dağ başında bir evde, silahlı eşkıyalar tarafından eli kolu bağlanmış bir adam sadece aklını ve ikna ediciliğini kullanarak nasıl hayatta kalır gösterdi. Eğer Ölmez Hasan, Tevfik'le yaptığı anlaşmaya uyup Cevdet'i hemen öldürmüş olsaydı Cevdet'in bütün bunları başarmaya hiç fırsatı olmayacaktı elbette; ama bölümün sonunda öğrendik ki Cevdet her şeyi baştan göze almıştı. Önceki bölümde, Eftalya'nın evinde bulduğu haritada kayıp silahların yeri olarak işaretlenen yere bir Yunan birliği eşliğinde keşfe gitmeye karar vermişti. Doğrusu Tevfik'in kurduğu bu tuzağa bu kadar kolay düşmesine kızmış, o keşfe neden yalnız gidebileceği bir bahane uydurmayıp Yunan ordusundan bir birlikle yola çıktığını ve kendisiyle konuşmaya çalışan Eftalya'yı neden dinlemediğini anlayamamıştım. Ama hem Cevdet'i hem diziyi hafife almışım. Cevdet en baştan, Eftalya'nın evinde o haritayı bulduğu andan itibaren kendisine tuzak kurulduğunun farkındaydı. Tuzağı kuranı, yani silahları çalan kişiyi bulmak için, öldürülmeyi de göze alarak tuzağa bile isteye düşmüştü. Sonunda o \"meğer\" anını yaşadığınızda ne olacağını önceden göremediğiniz ve geriye dönüp baktığınızda taşların bir bir yerine oturduğu başarılı bir kurgu olmuştu. Her ne kadar bölümün ana konusu Cevdet'in esareti, kurtulup kurtulamayacağı ve ailesinin onun sağlığından endişesi olsa da Cevdet'in bölüm boyunca az görünmesi nedeniyle diğer karakterlere ve ilişkilere daha uzun uzun bakabildik. Bu durum, ilk bölümlerde henüz her şey yabancıyken odağı dağıtıyor, hikayeyi savuruyordu ama şimdi bölümler ilerleyip biz karakterleri yavaş yavaş tanıdıkça eskisi kadar rahatsız etmiyor. Acı çeken bir başka anne de Azize'ydi. Oğlu, ona haber bile vermeden şehri terk etmişti. Onu bir daha görüp göremeyeceği bile belli değildi. Sevdiklerini, Azize kadar yürekten seven, onlara kendini adayan biri daha zor bulunur. Azize, Ali Kemal'in bu gidişi yüzünden kendisini suçladı önce. Ali Kemal'in hala İzmir'de olduğunu öğrendiğinde ettiği sitemse çok yakıcıydı: \"Doğurmadım diye mi? Kursağından sütüm geçmedi diye mi? Ne diye eziyet edersin bana? Canımdan can koparak sevmedim mi ben seni? Ne demek ananı bırakıp gitmek?\" Doğurmuş ya da doğurmamış; Azize, Ali Kemal'in annesiydi."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yalan-soyluyormussun-gibi-geldi-965", "text": "Halka'ya bir hafta ara verdik. Aslında bölümdeki dikkat çeken bazı konularla ilgili bir şeyler yazmayı düşünüyordum ama kişisel zamansızlık yüzünden; 'ha bugün yarın' derken bir türlü vakit bulup aklımdakileri kağıda dökemedim. Son dakikaya kaldı bu haftaki yazı. Bu yüzden aklımda kalan birkaç şeyi kısaca yazmaya çalışacağım. Kaan'ın Cengizhan'ın oğlu olup olmadığı konusu bu bölüm iyice ortaya döküldü. Çağatay, Cemal Sandıkçı'nın gizli operasyon evinden aldığı, Bahar'ın babası Kemal Berkes'in Halka'ya sızdığı zamanlarda tuttuğu defterin deşifresinden bir kardeşi daha olduğunu öğrendi. İzleyicilere de gösterilen bu deşifrede Cengizhan \"HC\" olarak kodlanmıştı. Defterde HC'nin biri gizli, diğeri bilinen iki oğlu olduğu yazıyordu. Dolayısıyla Cengiz Erkmen'in gizli bir oğlu daha olduğunun, sadece Hümeyra'nın bildiği bir şey değil, örgüt'ün derinlerinde de bilinen bir şey olduğunu görmüş olduk. Çağatay'ın tam \"nerede bu veliaht?\" diye yeri göğü inlettiği sırada Kaan'ı görmemizle, bütün ışıkların Kaan'ın üzerinde yanması da bir oldu elbette. Daha önce laf arasında, kısaca geçen bu bilgi daha bir belirginleşmiş oldu. Bölümün sonunda Kaan'ı, Cihangir'i ve Çağatay'ı bir odaya kapatan Cengizhan'ın Hümeyra'ya içlerinden birini seçmesini ve onun hayatta kalarak Halka'nın başına geçebileceğini söylemesiyle de yine Kaan'ın veliahtlardan biri olduğunu görmüş olduk. Yeni bölüm fragmanlarından birindeyse bu konu iyice netleşmeye başladı. Fragmanda Cengiz, Hümeyra'ya \"Çocuklarıma eşit davranıyorum. Kaan'la Çağatay'ı birbirinden ayırmıyorum.\" diyerek Kaan'ın onun oğlu olduğunu açıkladı. Haftalardır Kaan'ın Halka için önemli birinin oğlu olduğunun belli olduğunu ama bu kişinin Cengiz Erkmen olduğuna ikna olmadığımı yazdım burada. Doğrusu son bölümde ve fragmanda yaşanan tüm bu gelişmelere karşın fikrim değişmedi. Halka'nın çok titiz, adeta bir satranç oyunun uzun uzun planlanmış hamleleri gibi, uzun vadeli planlanan bir senaryosu var. Yine Volkan Kocatürk'ün harikulade rejisi de olayların önemini izleyiciye en uygun ve dozunda hissettirecek bir özene sahip. Ana karakterimiz Kaan'ın, Halka'nın başındaki kişinin gizli oğlu çıkması bu dizinin en önemli sırlarından biriyken bunun, geçmişte yaşanmış bir diyalogla adeta geçiştirilerek izleyiciye açıklanacağını hiç sanmıyorum. En azından Hümeyra'nın kırmızı odayı yöneten kişi olduğunun açığa çıkışı, Nadir'in anahtarı Kaan'a bıraktığını öğrenmemiz kadar heyecanı, özeni ve dramatik derinliği hak eden bir konu olurdu bu. Kocaman bir düğümün ucu gibi görünen bu ev ve Irmak isimli bu kadın hakkında anlatılanlar, Çağatay'ın söylediği gibi \"Kimin hikayesi? Cengizhan'ın...\" Tıpkı benim gibi Çağatay da, babasının anlattığı bu hikayeye inanmıyor ve onun bir şeyleri sakladığını düşünüyor."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yalniz-kovboy-cesur-babasinin-kizi-suhan-395", "text": "\"Cesur ve Güzel\"in bu bölümü romantizmin geri planda, gerilimin ağırlıkta olduğu bir bölümdü. Dizinin iki kutbu Cesur ve Güzel'in arası açıldı, araya soğuk rüzgarlar girdi. Bu rüzgarlar kimler? ilki Cesur'un bizzat kendisi. Öpüşme sonrasında bunu \"saçmalık\" olarak nitelendirince Güzel'den ilk sarı kartı yedi. Kırmızı kartı görmesi ise yine kendi cephesinden biri, çocukluk arkadaşı, ergenlik sevgilisi, yetişkinlik avukatı Banu sayesinde oldu. Banu otel odasına (no: 109) partnerlermiş havası verince Sühan Cesur'u oyun dışına attı, tüm maç boyunca da almadı. Önümüzdeki maçlara bakacağız artık. Sühan'ın Cesur'u sahadan silmesi sürecinde ilgi çekici bir detay, Sühan gibi güçlü bir karakterin yengesi Cahide'nin söylediklerinin etkisinde kalıvermesi. Tamam Sühan'da zaten arka plan doluydu, yani kendi şüpheleri ve önsezileri de vardı ama Cahide hık mık deyince de bunları 10'ken 100 yaptı. Yapınca ne oldu, babası Tahsin'i etkiledi. Bu böyle domino taşı gibi yuvarlanıp gitti ve Tahsin Korludağ Cesur'la birlikte borsaya yatırım yapmaktan vazgeçti ve para kaybetti. Böylece nereye vardık, şuraya: Cesur \"Tahsin Korludağ'ı borsaya ikna edeceğim, ama 5 kuruş kazandırmayacağım\" falan filan demişti. Yani dediği oldu. O zaman şu soruya varıyoruz, Cesur bu süreci planlamış mıydı yani? Yoo. Sühan'la arasını açılmış bulunca gayet de şaşırdı ve Sühan ailesine \"bu adam yalancı, yamuk, ne biliyoruz hakkında\" falan filan demeseydi Tahsin Korludağ kılçıksız balığı midesine göndermiş olacaktı. E sonuçta Cesur nasıl bir rota planlamıştı peki? Cevap yok. Belki de bu sefer kazandırırım, sonra söke söke kaybettiririm diye düşündü. Kimbilir. Dizi başlarken, dizinin kadın karakterini içe dönük, gururlu bir tip olur diye tahmin ettiğimi, şimdi Sühan'ı izlerken anlıyorum. Alışılagelmiş karakterlerden farklı çıktı Sühan, iyi de oldu. Cesur'un sık sık Babasının kızı\" demesini haklı çıkartır şekilde güçlü ama şüpheci, kontrolcü, takipçi, tuttuğunu koparan, bilgiye ulaşmak için hep nüfuzunu hem hileyi kullanmaktan çekinmeyen bir kız. Cesur'u kıskandırmak için Bülent'i alenen kullanması da epey çocuksu bir numaraydı. Öte yandan bu numarayı bu haftaya kadar ezik bir profil çizen Bülent'in yutmayıp Cesur'un yutması ise trajikomikti. Banu bir yerde haklı. Cesur Güzel'e hamleler konusunda gayet cesur olmasına rağmen tedirgin bir tarafı da var. Sühan'ın dominant biçimde kendisini öpmesinden etkilenmesi de bu ihtimali kuvvetlendiriyor. Cesur Sühan'ı avlamaya çıkarken, kendisi av olabilir. İşin bir de Sühan kısmı var ki, Bülent ve Cesur arasında rekabet sebebi olarak görünürken, çevresindeki bu adamlar tarafından aşktan başka sebeplerle isteniyor olması, bilse kendisine hayal kırıklığından başka bir şey getirmeyecek bir durum. Gerçi Sühan bu durumu kolay aşar, çok önemsemezmiş gibi de görünüyor ama sonuçta duygusuz biri değil. Bu bölümde gidişat ilginç bir noktaya geldi. Dizide Sühan için gizli bir rekabete girişmiş Bülent ve Cesur'un tek ortak paydalarının Sühan olmadığı ortaya çıktı. Annesiyle konuşması sırasında belli oldu ki, Bülent Sühan'a olan duygularını çook uzun zaman önce ya bitirmiş ya da yitirmiş ve o zamandan beri de kendisini motive eden tek şey Tahsin Korludağ'dan annesinin intikamını almak, Korludağ kasabası üzerindeki Tahsin Korludağ saltanatına son vermek. Gerçi adam soyadıyla bile esir etmiş kasabayı ama soyadını doğumdan değil sonradan, buradan toprak satın aldığında edinmiş olabilir. Tabii istediğin soyadını alabiliyor musun, bunun yasal süreci nedir, nasıl halletmiş o kısmı, soru işareti olarak dursun şurada. Fakat şimdiye kadar anlatılarlardan bildiğimiz o ki, Korludağ arazisi yakında değerlenecek diye buradan toprak almak Cesur'un babası Hasan'ın fikriydi. Başa dönersem, Bülent annesinin, Cesur babasının intikamı peşinde ikisi de rotayı Sühan üzerinden çizerek Tahsin Korludağ'a yürüyorlar. Bu iki adamın bir ortak paydası da \"intikam\" çıktı. Bu bölüm geçmişe dönüşlerin yoğun olduğu bir bölümdü ve bölümde Tahsin ve Adalet arasındaki garip ilişkinin çocukluklarında başlamış olabileceğine dair ipuçları vardı. Anlaşılan o ki, ikisi de yetiştirme yurdunda büyümüş. Adalet Soyözlü kaldığı yurtta diğer çocuklar tarafından zulüm gören bir çocukmuş ve bu konuda Belkıs Anne dediği bakıcı kadın tarafından korunuyormuş. Sonra o sıradaki yurt müdürü adam ormanda ölü bulunmuş. Bakıcı Belkıs Arcı da yurt müdürü olmuş. Bu bigileri Cesur'a anlatan Rıfat İlbey'in ses tonunda bu ölümün Adalet, Tahsin ve Belkıs ile ilgisi olabileceği iması vardı. Bu cinayet 5 Mart 1987 tarihinde işlenmiş. Cesur'un babasının öldürüldüğü tarihle aynı. Doğrusu bu bölümde böyle gelişmeler oldu olmasına ama fazla sır birikti sanki. Yani elimizde ne yapacağımızı, nereye bağlayacağımızı bilmediğimiz bilgiler var. Şahsen bir sürü kopuk ip tutuyor gibiyim. Cesur'un hastanede Adalet'in girip çıktığı odayı merak etmesi, ilgilenmesi de biraz tuhaftı. Yani Cesur Tahsin'in etrafındaki herkesi takip mi edecek. O zaman o kötü soğuk bakışlı kahyadan başlasa iyi olur. Daha ilk bölümde demişidik, bu adamın bakışları fena, kraldan kralcı bir hali var diye, ahan da işte bu bölümde Belkıs Arcı'nın sebebi oldu. Yazık. Şirin gibi bir insanın babası. Neyse, diyorum ki, dizi Lost'a dönmesin. Burada, orada, her yerde bir sır var. Adalet'in abisi Rıza'nın gizemi daha ilk bölümden itibaren sürükleniyor. Bir sır bulutu da Rıfat İlbey'in etrafında. Hırsızlık yüzünden polislikten atılmış, iki yıldır Cesur ona para gönderiyormuş. Bu bilgiler verildiyse sebepleri de bize lazım. Sonra Mihriban'ın nikahta terk edilmesi hadisesi var. Neden terk edilmiş, sonra nasıl Bülent'in babasıyla evlenmiş. Mihriban Adalet'in evinin bahçesinde gelinliği yaktğında cinayet haberi olan gazeteyi de götürmüştü. Mihriban neler biliyor da susmakta? Bir sürü küçüklü büyüklü sır, hepsinin altından pis kokular geliyor. Bir de Cahide - Hülya ekseni var. Oraya Bülent de katıldı bu hafta. Bu hafta zaten karakter olarak en büyük değişim Bülent'te görüldü. Pasif ve sızlanan bir adamken talepkar, saldırgan bir adam haline geldi. Cahide'ye şantaj yaptı, öncesinde zaten Cahide-Hülya arasındaki bağlantıyı çözmüş, Hülya'yı konuşturmuş, sırlarını öğrenmiş. Cahide ilk bölümde Sühan'ı ortadan kaldırmak isteyecek kadar problemli, gözü kara ve paradelisi olduğunu göstermişti. Sonraki bölümlerde bu konu havada kaldı ama şimdi yanında Bülent de var. İkisinin ana hikayeye daha fazla dahil olmaları lazım bundan sonra. Cahide-Bülent işbirliğinden sonra, Cesur'un artık tek düşmanı Tahsin Korludağ değil. Hatta şu an için düşman sahası Korludağ villasında tek dostu Tahsin Korludağ bile denebilir. Tahsin'e gelene kadar önünde, Cahide var, Bülent var, pasif kalsa da Korhan var, hatta kendisinin bizzat dediği gibi Sühan var. Evet, Bülent daha önce Cesur'u ve evini ateşe verdi ama sonrasında bir düşmanlık eylemi yapmadı. Ama arrtık Cahide'yle atağa geçiyorlar. Cesur'un kendi yanında ise kıskançlıktan Sühan'ın fotoğrafının olduğu dergi kapağını yırtan, Cesur'un yürüdüğü yolun altını oyan Banu var, yaptığı işleri maalesef eline yüzüne bulaştıran Rıfat İlbey var."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yalniz-mukemmeller-309", "text": "Bölümün zannımca en güzel tasarlanmış sahnesi, Tuna'nın, Gölge kılığında altüst ettiği Deniz, sinema salonundan kaçıp meydanda yere serbest düştüğünde, yani kendini betona bıraktığında, yanına koşup \" mutsuzsun ama yalnız değilsin, yaralarını birlikte sararız\" derken saçlarını arkadan topladığı ve sarıldığı sahneydi. Bir anlık kusur dışında da gayet iyi kotarılmıştı. Benzer bir diğer çok iyi sahne de, Yiğit'in ofisinde, Yiğit'in bağırıp azarladıktan ve Deniz'i altüst ettikten sonra Deniz'e sarıldığı sahneydi. Deniz iki aşka sahip ama aşksız, sağı solu denizle çevriliyken susuzluk çeken biri gibi. Bölümde bir sürü \"action\" olay oldu. Sakin bir romantik komediye bu kadar heyecan sığdırabilmek bir başarı. Özellikle Flamingo yazı işleri müdürü Neşe'nin beklenmedik bir gelişmeyle olayların merkezine konuvermesi, bir dedektif titizliğiyle araştırmalara, soruşturmalara, takiplere girişmesi başka bir çeşni kattı diziye. Hele bir de artık pek tanık olamasak da Gazi'nin kendisine zaafı da devreye girip antin kuntin işlerinde Gazi de kendisine eşlik ederse, bir tür Sherlock Holmes ve Dr. Watson ikilisi olarak bize heyecanlar yaşatabilirler. Gerçi Neşe dedektif olalı, asıl sırrı hemen yakaladı ama henüz ilgilenmese de başka sırlar da mevcut. Dur bakalım. Neşe'nin bulduğu sır demişken, geliyoruz haliyle İrem'e. Az önce Deniz'in betona serbest düşüsü demiştim, manevi düşüş kısmını da İrem yaşıyor sanki. Sanki her bölüm İrem başka ne kötü bir şey yapabilir sorusuna cevap veriliyor. Geçen bölüm hastane entrikası yapmıştı, bu bölümde de Deniz'in istifa etmesini sağlamak gündeme geldi. Fakat bir de, Yiğit'le bir restoranda buluştukları sahnede, Yiğit Deniz'e \"Anladım ki şu hayatta benim için bir tek sen varmışsın Deniz\" diyerek şıpır şıpır ağlarken İrem'in kalkıp gidivermesi, Yiğit'i orada öylece tek başına bırakıvermesi. \"İrem seninle vedalaşıyor muyuz?\" diye sordurttu. Yani Deniz'e yamuk yapıyorsun, bari Yiğit'e yapma diyeceğim. Gerçi o da arada derede, huzursuz, vicdan azabı da yaşıyor, bu da onu ucundan kıyısısından azıcık da olsa iyi İrem yapıyor. Aşkı seçti ama Deniz'e ve Yiğit'e kötülük yaptığını düşünmese, Yiğit'i böyle ortalarda sürekli bırakıp gitmezdi. Tertemiz bir aşk yaşayabilseydi bambaşka bir aşık İrem görürdük herhalde, böyle tutuk, asık yüzlü, kaygılı, sevgilisinin yanında bir var bir yok bir İrem değil. Deniz İrem'in intihara teşebbüsünden sonra Yiğit'le aşk defterini hepten rafa kaldırmış, açılmamak üzere kilitlemiş, çöpe atmış, artık ne demek uygun düşecekse ama şu hoşuma gitti: İrem'e \"ben seni nasıl seviyorsam, Yiğit de öyle sevecek, sen de benim yerimde olsan aynı şeyi yapardın\" derken, kameraya, bize, yani kendi içine dönüp, saçlarının arkasına saklanarak \"öyle olduğuna inanmak istiyorum\" demesi İrem konusunda her ne kadar bu kararı vermiş olsa da, aklını devreden çıkarmadığını, bilinçli bir tercih yaptığını, farkındalığının açık olduğunu gösteriyor. Çünkü şüphelenmesi için geçerli sebepleri var. Bölümün gelişmelerinden biri de Yiğit'in Deniz sandığı İrem'in ailesi ile yani Deniz'in ailesi ile tanışma tekrarıydı. Yıllar sonra yeniden tanışma ya da hatırlaşma denebilir. Artık Deniz'in ailesi de olayları öğrendi, istemeseler de oyunun içindeler. Bu sahnede Yiğit Balcı'nın durumunu bir ara Ömer İplikçi'ye benzettim. Etraftaki herkes oyunu biliyor, arada gerçekler ağızdan kaçıyor, kahramanımız tuhaflığı fark edip soruyor, akıl bulandıran geçiştirici bir yanıt alıyor, herkes bir yalan için ağız birliği ediyor, o da üstünde durmamak zorunda kalıyor. İnsanın zekasını geriletir böyle bir yalan ortamına maruz kalmak. Yazık Yiğit'e. Gelelim başka bir heyecanlı sahneye ve gelişmeye. Bu bölümde Yiğit'in Los Angeles'te yaşayan amcasını gördük, amcası ve babasıyla ilişkisini öğrendik. Babasının Türkiye'de olduğunu da öğrendik. Ne yazık ki oğlu ülkeye dönmüş ve görüşmüyorlar. Dün akşam ekranda ilk bölümüyle Familya dizisi vardı ve orada da ailesini terketmiş bir baba söz konusuydu. Aradan da 14 yıl geçmişti çocuklarla hiç görüşmediği. Acaba Yiğit ve babası kaç yıl olmuş birbirlerini hiç görmeyeli. Süpriz ise, son sahnede havaalanında amcası yerine babasının çıkagelmesiydi. Bölümün bir başka gelişmesi Gölge'nin üzerine biraz ışık düşmesiydi. Deniz Tuna'nın yazdığı kitaba bu mutsuz döneminde dört elle, bir kılavuza sarılır gibi sarılmış. Kitapla kendisini tanıştıran da Tuna. O yüzden Gölge hakkındaki muhabbetleri de birlikte ediyorlar. Tuna nihayet Deniz'e az da olsa kendini yani Gölge'yi açık etti. E sonuçta karşısındaki Deniz yani, kendisini Deniz'den mi esirgeyecek? Bu bölümde değilse de önümüzdeki yani 12. bölümde tam olarak Gölge olduğunu açıklıyor galiba. Tuna'nın halleri insana dokunuyor. Deniz'in onu odalarda yalnız bırakıp gidi gidivermeleri, umursamaz aldırmaz tavırları, kolayca haraketamiz konuşmaları, bağırıp çağırmaları... Duygulu, hassas, ince düşünceli bir adam Tuna. Giderek yalnızlığı konusunda seyirciyle dertleşmeye başladı. \"Bir de esas kıza aşık, ciddiye alınmayan eleman var, ortamın neşesi\" dedi kendisi için. Yani \"forever kanka\"lık iyiydi hoştu ama Tuna gibi bir adamın da daha yumuşak muameleye, şefkate hakkı var herhalde. Deniz, olmuyorsa, nehir, olmuyorsa ırmak, göl, yağmur, hatta belki bir okyanus, başka bir su bulsun kendine yani. İlk bölümde hikayenin en \"zavallı\"sı olarak bize sunulan karakter Deniz'di. En başarısız, en antipatik, en tuhaf, en bi baltaya sap olamamış. Gelinen noktadaysa üç tarafı yalnız mükemmelerle çevrili, hepsinden daha güçlü bir Deniz var ortada. Belki de başkalarına acımaktan kendine acımaya fırsat bulamayan ve farkında olmadan bunun faydasını gören, öyle ya da böyle kimseyi acıtmadan ayakta durabilen bir Deniz."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yazarlarimiz-ufak-tefek-cinayetleri-konustu-640", "text": "Binbir Tv yazarları Uzun Çorap ve Işınla Bizi Scotty Ufak Tefek Cinayetler'in 11. bölümünü değerlendirdi. Işınla Bizi Scotty: Beklediğim kadar keyif alamadım ben de. Aslında hem çok önemli olayların olduğu hem de fazla bir şeyin olmadığı bir bölümdü. Serhan tutuklanıp cezaevine gönderildi. Merve linç ediliyordu, Sarmaşık'ı terk etti, evi satıldı. Arzu yeni bir şirket kurdu. Ama bu saydığım olayların etrafı da içi de dolu değil gibiydi. Doymuş hissetmiyorum ben de kendimi. Ama Serhan'ın hapishaneye giriş sahnesini etkili buldum. IBS: İlginç bir konu. Aslında sanki sadece Oya ve Edip'in iyi olduklarını seyirciye hatırlatma ve Merve'ye seyircinin gözünde bir ders vermek içindi. Yani Sarmaşık dünyası dışında, doğrudan seyirciye hitap eden sahnelerdi. Hatta Oya ve Edip'in arasında geçen \"İşte biz iyiler hep böyleyiz\" konuşması da bunun altını çizmek içindi. Hani bir insanın yaptığının cezasını çekmesi tek başına yeterli gelmez, ders alıp pişman olduğunu da görmek isteriz ya, arada seyirciye bunu yaşatmak istiyorlar galiba. Bu dizideki 'iyi-kötü' tartışmasını seviyorum ama 'siyah ve beyaz'ı değil, grinin tonlarını işlediklerinde daha ilgi çekici hale geliyor benim için. Oya'nın Merve'ye yardım ediyor oluşunun içinde Serhan'ı kurtarma isteğinin de oluşu gri bir ton örneğin. Peki, sence Oya'nın ona destek çıkması Merve'yle ilişkisini etkileyecek mi? Oya'nın tavrı Merve'de gerçek bir ders almaya, pişmanlığa sebep oldu mu? Kimin dost kimin düşman olduğunu gördüğüyle ilgili bir konuşma yapmıştı. IBS: Oya'nın bir planı, amacı olduğunu düşünmedim ben hiç. Dediğin gibi, savruldu. Edip de sormuştu Oya'ya benzer bir şeyi. Oya onların hayatlarına neden tekrar girdiğinin cevabı olarak \"mutsuz olduklarını, cezalarını çektiklerini görmek istedim\" demişti. Sonra birkaç kez gitmeyi düşündüğünde de yenilgiyi, kaçmayı kendine yediremedi. Büyük bir savaş planı yok Oya'nın, küçük çatışmalar onu oyalıyor. Serhan'a aşık olmasaydı çoktan gitmiş olurdu belki de. Merve'nin kendi başınalığı konusunda haklısın. Sanırım kimseyi dengi olarak görmüyor. Aslında Pelin'e yaptığı, o herkesin gerçek yüzünü gördüğü iması da yersizdi. Merve, Pelin'in nasıl biri olduğunu herkesten iyi biliyor, kendisine ilk kazık atacak olanın o olduğunu da. IBS: Aslında deniz kıyısı romantizmini klişe ve sıkıcı bulurum ama Serhan'ın panik atak sahnesi oldukça çarpıcı ve rahatsız edici çekilmiş. Serhan'ın atağı, nefes alma çabası, Oya'nın telkinleri Serhan'ın deniz kıyısı hayaliyle iç içe geçmiş olarak verilince o kadar çarpıcı bir hal aldı ki, revir sahnesini daha da dramatik hale getirdi. Serhan'ın Oya'yla kurduğu mutluluk hayalinde vicdanının onu rahat bırakmaması, kızını aklından çıkaramayıp onu o mutluluk resmine sokamaması durumun özeti gibi. Serhan'ın Oya'yla mutluluğu imkansız görünüyor. Çünkü çocuğuna, annesinin arkadaşına aşık olduğunu açıklayabilmesi ve ondan bunu normal karşılamasını beklemesi mümkün değil. Belki Serhan ve Merve boşanır, Merve ve Oya'nın ilişkisi kopar ve aradan epeyce zaman geçerse olabilir ama Serhan bunu çocuğuna şu an yapabilecek bir adam değil. O yüzden Oya ve Serhan ilişkisi, en azından mutluluğu bana mümkün görünmüyor. Yine de öyle içten ve güzel işleniyor ki bir yandan yanlış hissettirse de bir yandan da onları birlikte izlemek çok keyifli. Ama bence bu ilişki hiç olmamalı. Oya, Oya'lığını kaybeder; savunduğu, savunabileceği hiçbir şey kalmaz. IBS: Hayır, zannetmiyorum. Serhan'ın gençliğine ilk gidişimizdi bu. Laf arasında ailesiyle ilişkisinin kopukluğu konuşulmuştu ama detaylı işlenmemişti. Serhan ve Merve o kadar kopuk, o kadar farklı görünen bir çift ki ilişkilerinin evlenecek kadar nasıl ilerlediğini hep merak etmiştim. Cevap, Merve'nin bu evliliği bir \"yatırım\" olarak görüp gerçekleştirmek için her şeyi yapmasındaymış. Zavallı Serhan tam anlamıyla kandırılıp tuzağa düşürülmüş. Sonra da bir şekilde kurduğu bu aileye, aile özlemiyle sadık kalmış. Merve'ninse aşk, romantizm gibi ihtiyaçları hiç olmamış belli ki. Onun derdi hep iktidar. İktidarda olduğu sürece mutlu. Serhan da Oya ve Edip gibi Merve'nin kurbanlarından. Karakterlerin gençliklerini canlandıran oyuncular çok başarılı seçilmemişler mi? Bilmesek ve mümkün olsa, aynı insanlar olduklarını düşüneceğim. UÇ: Ben de gençliklerini canlandırmaları için seçilen oyuncuları çok beğeniyorum. Serhan'ın gençliği de çok iyi olmuş. Hem fizik olarak hem elektrik olarak. O durgunluğunu çok ama çok iyi vermiş. Bir de izlerken şunu düşündüm, öyle ya da böyle Merve gençliklerinde Serhan'a verdiği \"artık yalnız olmayacaksın, yaş gününü hiç unutmayacağım\" sözünü tutmuş galiba. Ultra sosyal bir insan ya, hiç atlamamıştır herhalde. O sözü tutmaya acaba bu krizde de devam edecek mi ya da Serhan'a \"Bye bye tatlıııım\" deyip arkasını dönüp gidecek mi? Aslında Merve'yi daha mücadeleci sanıyordum. Sarmaşık'ı terk edivermesine şaşırdım. IBS: Haklısın, Merve kaç kez düştü ve kurnazlıkla ayağa kalkıverdi. Bu kez Serhan'ın gerçekten tutuklanacak olması ve bütün maddi gücünü kaybedecek olması korkusu yüzünden duygusal olarak çöktü galiba. Her zaman pullu payetli gördüğümüz Merve bir süre epeyce derbeder dolaştı hatta. Az önce söz ettiğin tanıklar ve sorgu konusuna tekrar dönmek istiyorum. O konu çok ilginç geliyor bana. Sorgunun kendine ait bir evreni, bir boyutu var sanki. Tanıklar sembolik olarak anlatıcı görevi görüyor ama neden sadece bazı karakterler, üstelik her şeyi bilmeleri mümkün değilken her şeyi biliyorlarmış gibi kullanılıyor?Ana kadın karakterlerin travma yüzünden uyutulduğu söyleniyor, tamam. Ama geri kalan herkes mi uyutuluyor? Aynı zamanda bu sembolik evrendeki polisin özel hayatına da giriyoruz, onları da tanıyoruz. Bu anlatım üslubu kafa karıştırıcı ama diziye edebi bir hava veriyor. Ufak Tefek Cinayetler'in edebiyatla ilgili, ilişkili hali de hoşuma gidiyor. UÇ: Evet, özellikle bu sorgu kısımlarındaki atmosfer bir kitap okurken hissedilebilen atmosferler gibi, yoğun oluyor, benim de hoşuma gidiyor. Mesela bu tanıklar arasında bence emlakçı kız da olmalıydı. Nihal miydi adı? Çok Merve'ci bir kız o. Merve'nin çalışanı gibi, acayip bir sadakati var. Merve tarafından bakan bir tanık da ilginç olabilirdi, olayın boyutunu genişletirdi. Belki ilerleyen bölümlerde devreye girer. IBS: Çok iyi bir fikirmiş emlakçının tanık olması. Enver'i sorgulamışlardı bir kez. İçeriden birini, birden diğer boyuta geçirivermişler gibi hissetmiştim. Olaylara dış çemberden yavaş yavaş sokulacağız herhalde. Bu durumda tanıkların konuya yakınlığı da zamanla artacak belki. Dizinin sonlarına doğru yavaş yavaş Serhan, Mehmet, Taylan da sorgulanırlar herhalde. Onlar da sanık bir anlam da. IBS: Fragmanda gördüğümde Serhan'a ve şirkete yardım amaçlı olduğunu düşünmüştüm. Bölümde daha belirsizdi. Bir yandan fırsatçı gibi görünmek istemiyor, \"Serhan dönene kadar\" diyor, bir yandan da kızıyla maddi güçlüğe düşme riskini konuşuyor ve yeni şirket için heyecanlanıyor. Tam anlayamadım Arzu'nun niyetini. UÇ: Doğru... Sonuçta ne Oya gibi yeni bir düzen kurdu Pelin, ne de Arzu gibi kurulu düzeni yıkıldı. Gerçi maddi durumları hakkında pek bilgimiz yoktu. Bana çok iyi gibi gelmiyordu. Çünkü Taylan faktörü var, kendisi pek iş kafasında değil, daha çok toyluğunu doya doya yaşıyor gibi. Fakat baba faktörü de varmış, o girdi devreye. Ben de Oya diye tahmin ediyordum. Pelo benim de hiiiç aklıma gelmemiş bir seçenekti. Hırsıyla vurdu gol oldu; pardon buna vurmak denmez, tekmelemek denir. Çünkü evi alırken çok ama çok sevinçliydi. Sevincini pek saklamaya bile uğraşmadı. Saf masum kötü. Bu hamleyle Pelin karakteri hikayede ağırlık kazanabilir. IBS: Evet, Pelin tam bir saf kötü. Oya'ya söylediği \"Şimdi yükselen yıldız sensin. Bana senin yanında olmak yakışır.\" sözünü hatırladım bak. Bu saflığı ve kötülüğü onu Merve için mükemmel bir sağ kol yapıyor ama boynuz kulağı yedi resmen. Pelin karakterinin mayasında o kadar önemli olmayı göremiyorum ben. Hep ikinci olacak biri sanki ama Merve bundan sonra bu ev konusunda ne yapacak, Pelin'le ilişkisi nasıl gelişecek, gücünü geri kazanabilecek mi, bunları izlemek eğlenceli olacak. UÇ: Bence Merve Pelin'le dostluklarını görünüşte bozmayacak. \"Tatlım tatlım\" diye diye bulduğu ilk fırsatta kuyusunu kazacak. Merve herşeyden önce abisinin yerini bulsa diyeceğim ama bulup ne yapacak? Bir de Merve'nin abisi de hani hiç çalışmayıp ders geçebilen öğrenciler vardır ya, onlar gibi. İş yerinde sürekli kaytarıyormuş ama bak Serhan'ı paketledi. Rıza da Merve gibi hem entrikacı hem zeki çıktı. Serhan önümüzdeki bölüm tutuksuz yargılanmak üzere salınsın isterim. Yurtdışına çıkma yasağı falan konup bırakılabilir. Yok mu avukatlar falan? Anlamadım ki. IBS: Kaçma şüphesi yüzünden tutuklandı Serhan. Esas suçlu açığa çıkmadan nasıl serbest kalır, bilemiyorum hiç. Hemen bir bölümde her şey açığa çıkacak olsa, bu konu dizinin başından beri işlenmezdi gibi geliyor. Merve'nin en büyük kabusu zenginliğini kaybetmek. O konuyu işleyeceklerdir. İşlesinler de ama Serhan çıkmalı hapisten. Nasıl bir denge kurulacak bütün bunlar arasında bakalım. Merakla bekliyorum yeni bölümü. UÇ: Serhan Oya'ya bir isim verdi. IBS: Ah evet, aklımdan çıkmış o. En azından birkaç bölüm bu olayın çözümünü izleriz herhalde. Ama Merve de bu durumdan kolayca sıyrılamamalı. Yoksa dizi çok çabuk kendini tekrara düşecek. UÇ: Sanırım bu işi Oya çözecek. O ismin peşinden gidecek. Bu sırada Arzu da Serhan ve Oya arasındaki yakınlığa dair bir şeyler sezinleyecek, zaten şimdiden kafası karıştı, Oya apar topar cezaevine koşunca. Dizinin polisiyesi devam edecek galiba ki dozu iyi bence. Arzu'nun da giderek daha etkin olması diziye tat katıyor. Ne diyelim, olaylar olaylar. O halde önümüzdeki bölümde görüşmek üzere."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yeni-yapimlardan-hangileri-cezbediyor-301", "text": "Ekranlardaki büyük yarışın başlamasına, ortalığın toz duman olmasına sadece iki gün kaldı. 19 Eylül Pazartesi 2 yeni dizi başlıyor; Show Tv'de İçerde ve Kanal D'de Babam ve Ailesi hem izleyici karşısına çıkmaya hem de geçen sezonun iki popüler dizisi Paramparça ve Kırgın Çiçekler'le yarışmaya hazırlanıyorlar. Bir de yaz sezonundan devam eden iki komedi, Hayat Sevince Güzel ve Hangimiz Sevmedik var elbette. Pazertesi akşamları, mevcut dizilerden takip ettiğim yoktu. Yeni başlayacak iki diziden İçerde, proje aşamasındayken ilgimi çekmemişti. Fragmanları gördüğümdeyse beklediğimden çok daha özenli ve güçlü bir şeyle karşılaştım. Yine de hala beni ilk bölüm için ekran başına oturtacak kadar cezbedebilmiş değil. Belki daha sonra yakalayabilirim diziyi. Babam ve Ailesi ise, sanırım bana hitap etmiyor. Salı, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz ve Hayat Şarkısı'nın etkisiyle yeni gelecek diziler için zor bir gün. Yaz sezonunun çok izlenen dizilerinden Gülümse Yeter, başarısını kış sezonunda da sürdürebilecek mi, göreceğiz? Şimdi Salı yarışına Familya da katılıyor. Familya, eğlenceli ve zengin kadrosuyla ilgi çeken bir aile komedisi. Türü ve yapısı itibarıyla Hayat Şarkısı ve Gülümse Yeter'le aynı kitleye hitap ediyor gibi görünüyor. Eğer çok sağlam bir senaryosu varsa, bu rakiplerden izleyici çalarak başarı gösterebilir. Aynı kitleye hitap ettiği birden fazla diziyle rekabet etmek yerine başka bir günde yayınlanması daha iyi olurdu elbette ama Fox'un başka uygun bir tek günü bile yok Famila için. Tüm yeni dizi tanıtımları içinde benim ilgimi en çok çeken, beni ekran karşısına oturtacak kadar sıcak görünen sadece Familya oldu. Salı akşamı ilk bölümü izlemeyi düşünüyorum. Dizinin kadrosunda Uğur Yücel ve Erkan Kolçak Köstendil olunca gözler Şebnem Bozoklu'yu aradı elbette ama kendisi başka bir aile komedisinin, Kanal D'nin henüz tarihi ilan edilmeyen dizisi Altınsoylar'ın kadrosunda. Yeri gelmişken Altınsoylar'ın ilk tanıtımının beni cezbetmediğini söyleyebilirim. Sonraki tanıtımlarla fikrim değişir mi bilemiyorum ama şu haliyle bana soğuk göründü. Yaz sezonu boyunca Çarşamba akşamları kıyasıya bir rekabete sahne oldu: İki romantik-komedi, No 309 ve Aşk Laftan Anlamaz birincilik için savaştılar. Genelde galip gelen No 309 olsa da, Aşk Laftan Anlamaz da hep çok zorlu bir rakip oldu. Geçen sezonun iki güçlü dizisi bu hafta dönüyor: Kara Sevda ve Poyraz Karayel. İlk bölümlerine şans verdiğim ama sonrasında beni cezbetmeyen bu iki diziden Poyraz Karayel'in yeni sezon tanıtımları çok etkileyiciydi. O kadar ki iki sezon izlemediğim diziye, yeniden bir şans versem mi diye düşündüm. Eğer tanıtımlardaki ruhu koruyabilirlerse rakiplerini çok zorlayabilir. Yine de Kara Sevda'nın bu dört dizi içinde en güçlüsü olduğunu düşünüyorum. Diriliş Ertuğrul bu hafta başlamıyor. O varken birincilik için başka bir aday zaten bulunmuyor. Bu hafta Perşembe ve Cuma akşamları başlayacak yeni bir dizi bulunmuyor. Ama geçen sezonun dizileriyle karşılaşmalarının sonucunun ne olacağını merakla beklediğim yaz-yaz sonu dizileri var. Çok iyi sonuçlar alamamış olsalar da geçen kış sezonu boyunca iddialı dizilerle doluydu Perşembe. Bu hafta Yeter, Asla Vazgeçmem, Kördüğüm geri dönüyor. Karşılarında Bodrum Masalı ve Yüksek Sosyete'yi bulacaklar. İçimden bir ses, geçen sezon dizilerinin bu karşılaşmada çok zorlanacağını ve ağır yara alacağını söylüyor. Cuma geçen sezonun en çok izlenen ve konuşulan işlerinden olan Kiralık Aşk dönüyor; Fox'un büyük sükse yapmasa da güzel sonuçlar alan Ay Yapım dizisi Bana Sevmeyi Anlat'la karşılaşacak. Kiralık Aşk, sezon sonuna doğru kan kaybetmişti. Bu sezon büyük sır açığa çıkmış olarak ve kadroya takviyelerle dönüyor. İzleyici bu ikisiden hangisini tercih edecek? Bir de hem içi hem dışı değişim geçiren Rengarenk, yeni adıyla Kaçın Kurası var. Eski adı, kadrosu ve hikayesiyle başarılı olamayan dizi, bu yeni haliyle başarılı olabilir mi? Bir romantik-komedi olarak Kiralık Aşk'ın karşısında şansının zor olduğunu düşünüyorum. Şu andaki Perşembe ve Cuma dizileri arasında ekran başında izlemeyi düşündüğüm yok. Sabırsızlıkla beklediğim proje Vatan Haini, merakla beklediğimse Cesur ve Güzel. Kanal D'nin en iddialı projesi olan Vatan Haini'nin Kasım'da yayında olması planlanıyor. Kanalın tek boş günü Pazar. Bu yapıda bir dizinin hafta sonu yayınlanması çok zor. Dolayısıyla mevcut dizilerden birinin yerine gelmesi gerekecek. Babam ve Ailesi, potansiyeli en belirsiz olanı. Eğer dizi başarılı olamazsa Vatan Haini, Pazartesi için uygun bir gün olabilir. Eğer dizlerin hiçbiri için yayından kaldırma olmazsa, en zayıf halka olan Arka Sokaklar Pazar'a taşınabilir. Boşalan Cuma da Vatan Haini için yine uygun bir gün olur. Tüm yeni dizi tanıtımları içinde benim ilgimi en çok çeken, beni ekran karşısına oturtacak kadar sıcak görünen sadece Familya oldu. Salı akşamı ilk bölümü izlemeyi düşünüyorum. Dizinin kadrosunda Uğur Yücel ve Erkan Kolçak Köstendil olunca gözler Şebnem Bozoklu'yu aradı elbette ama kendisi başka bir aile komedisinin, Kanal D'nin henüz tarihi ilan edilmeyen dizisi Altınsoylar'ın kadrosunda. Yeri gelmişken Altınsoylar'ın ilk tanıtımının beni cezbetmediğini söyleyebilirim. Sonraki tanıtımlarla fikrim değişir mi bilemiyorum ama şu haliyle bana soğuk göründü. Geçen sezonun iki güçlü dizisi bu hafta dönüyor: Kara Sevda ve Poyraz Karayel. İlk bölümlerine şans verdiğim ama sonrasında beni cezbetmeyen bu iki diziden Poyraz Karayel'in yeni sezon tanıtımları çok etkileyiciydi. O kadar ki iki sezon izlemediğim diziye, yeniden bir şans versem mi diye düşündüm. Eğer tanıtımlardaki ruhu koruyabilirlerse rakiplerini çok zorlayabilir. Yine de Kara Sevda'nın bu dört dizi içinde en güçlüsü olduğunu düşünüyorum. Diriliş Ertuğrul bu hafta başlamıyor. O varken birincilik için başka bir aday zaten bulunmuyor. Bu hafta Perşembe ve Cuma akşamları başlayacak yeni bir dizi bulunmuyor. Ama geçen sezonun dizileriyle karşılaşmalarının sonucunun ne olacağını merakla beklediğim yaz-yaz sonu dizileri var. Çok iyi sonuçlar alamamış olsalar da geçen kış sezonu boyunca iddialı dizilerle doluydu Perşembe. Bu hafta Yeter, Asla Vazgeçmem, Kördüğüm geri dönüyor. Karşılarında Bodrum Masalı ve Yüksek Sosyete'yi bulacaklar. İçimden bir ses, geçen sezon dizilerinin bu karşılaşmada çok zorlanacağını ve ağır yara alacağını söylüyor. Cuma geçen sezonun en çok izlenen ve konuşulan işlerinden olan Kiralık Aşk dönüyor; Fox'un büyük sükse yapmasa da güzel sonuçlar alan Ay Yapım dizisi Bana Sevmeyi Anlat'la karşılaşacak. Kiralık Aşk, sezon sonuna doğru kan kaybetmişti. Bu sezon büyük sır açığa çıkmış olarak ve kadroya takviyelerle dönüyor. İzleyici bu ikisiden hangisini tercih edecek? Bir de hem içi hem dışı değişim geçiren Rengarenk, yeni adıyla Kaçın Kurası var. Eski adı, kadrosu ve hikayesiyle başarılı olamayan dizi, bu yeni haliyle başarılı olabilir mi? Bir romantik-komedi olarak Kiralık Aşk'ın karşısında şansının zor olduğunu düşünüyorum. Star Tv'de devam etmekte olan dizilerin hepsi güçlü yapımlar. Ekim'de başlayacağı ilan edilen Cesur ve Güzel için yayından kalkmaları da, gün değiştirmeleri de imkansıza yakın. Yine, bu iddiada bir dizinin hafta sonu yayınlanmasının zor olduğunu düşünürsek Cesur ve Güzel için kalan tek gün Salı gibi görünüyor. Bu durumda Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Hayat Şarkısı, Gülümse Yeter, Familya'yla birlikte tırnaklarımızı kemireceğimiz çok zorlu bir rekabete girecek Cesur ve Güzel. Bu hafta içinde ilk tanıtımı yayınlanan bir dizi de Hayat Bazen Tatlıdır oldu. Başrollerinde Birce Akalay, Ufuk Özkan ve Kanbolat Görkem Arslan'ın yer aldığı dizinin konusu ile ilgili bir tahminim yoktu. Tanıtıma kadar, türü bile ilan edilmemişti. Komedi-dram türünde olacağı izlenimi veren bir okul dizisi çıktı. tanıtımdan anlaşılan Birce Akalay okulun sevilen, tatlı-sert öğretmenlerinden Hayat Hoca. Ufuk Özkan okul müdürü ya da başka bir öğretmen. Kanbolat Görkem Arslan, oğluyla sorunlu bir ilişkisi olan bir veli. Elbette bir aşk üçgeni var. Pek çok da eğlenceli ve gerilimli gençlik hikayesi. Henüz günü belli olmasa da hafta sonuna uygun olabilecek bir dizi. İlk tanıtımla beni çok cezbetmiş olmasa da beklediğimden daha eğlenceli, enerjik bir iş gördüm ekranda. Belki tanıtımlar diyaloglanınca daha çekici hale gelebilir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yetmez-ama-evet-276", "text": "Gülümse Yeter'i biraz zorlanarak izledim. Gerçi, sonuna kadar izleyebildiğime göre, bu da dizinin bir başarısıdır, ama bu izlemenin bir kısmı tahammül. Hangi kısımlarına tahammül ettiğime gelince.. Bir kere baş karakter, zengin kız Yasemin'in şımarıklıkları, ağzına geleni söylemeleri, Sarp olsun, ablası Gül olsun, onu bunu aşağılamaları bezdirdi ki ne bezdirdi. Dibin de dibi vardır demişler ama o diplerden birine varmış kızcağız. Dizi rakip örnekleri içinde çıtayı yükseltmiş. Başka izlediğim dizilerde böyle onu bunu aşağılayan, ağzına geleni kalp kırarım ederim demeden söyleyen kim vardı diye düşününce, aklıma Kiralık Aşk'ın Yasemin'i geldi. Neyse, o Yasemin kendini düzeltti. Sıra bu Yasemin'de. Dizide bu abartı sadece Yasemin karakterinde değil. Ve bu tutarlılıktan, yaklaşımdan hoşlandım. Birçok karakter, karikatürleşmeden abartıda son nokta. Mesela Hasan dede. Yasemin Hasan'a dede dedi, hadi biz de öyle diyelim, ama aslında dede pek uymamış sanki, Hasan amca deseydi de olurdu. Devam edelim. Hasan dedeye gelince o da som, masif bir hizmetli. Hizmet için doğmuş, bitmek bilmez bir minnet deryasında yorulmadan yüzüyor. Lütfü Özdemir'in pabucunu silmeye kalkıyor, az önce kendisini işten kovmuş adama \"kemerinizi bağlayın\" diyor. Minnette ayarı kaçırmış Hasan, kendi ailesine çeşmeden akan damlanın hesabını yaptırırken işverenlerine imkanlarının sınırında cömert. Ne evlerine giderken yol parası düşünüyor, ne düğünde takı parası. Kimbilir belki de bunlarda bir hata yoktur, ama bendenize yok artık abartısında bir dat verdi. Ama başta da dediğim gibi, abartu misli abartu. Dizinin belki de tadu damağu bu. Geçelim, gelelim torun Sarp'a. Amerika'da mektep okumuş fakat ne okuduğu 2 saat boyunca bir kere geçti mi? Geçtiyse ben atlamışımdır. Başından kalkmadan izleyeyim diye çabalasan da, genelde ilk bölümler ya bütünüyle ya da sonuna az bir yer kalana kadar reklamsız yayınlandığı için, zor oluyor. Devam edelim, Sarp da yumuşak huylulukta bir abartı. Güzel kardeşim, sendeniz aç bilaç Amerikalardan gelmişken, evde seni özlemle bekleyen ailene koşup gidecekken, havaalanında bir sürü haksız azar yemişsin, az daha mahkemelik olmuşsun, ama uslanmıyor, otobüste aynı şımarık kızın zerre değer vermediği parasını kurtarmaya çalışıyor, yine karakolluk oluyorsun. Sen uzak dursana kardişim şu kızdan, bi açılsana. Kızın \"Sen beni mi takip ediyorsun, burak peşimi\" dediği kadar var. Lütfü de bir dip karakter. Onda da utanmak falan yok. Tazminatsız, maaşsız kovuverdiği, üstelik emektar, babasının emaneti, babası yaşındaki Hasan'a, alicenaplık edip kızının düğününe geldiğinde mahcup olmak bir yana bir de iş buyuruyor. Yasemin'in kime çektiği belli diyeceğim ama en azından onun birine, Hasan'a saygısı sevgisi var. Dizide hoşuma giden gelen kısımlara gelince... Hasan'ın oğlu ve gelininin normallikleri hoşuma gitti. Mesela gelin Ayten kayınbabasına karşı sessizken aslında öyle ezik bir kadın olmadığını, Yasemin'e gösterdiği yüzüyle belli etti. Oğul Ahmet desen her fırsatta Lütfü'ye laf sokmaya çalışıyor, bu da iyi. Yasemin'in kocası Cem'in, önceki tüm tavizlerine, Yasemin ne derse pekilerine rağmen, daha 3 demeden gazlayışı da güzeldi. Yasemin'in ablası Gül'ün müsriflikten kaçıp meslek sahibi olmak uğruna verdiği çaba bir yana, bunda pek de başarılı olamayışı da gerçekçi. Genelde rutin nedir: idealist kız aynı zamanda süper zekidir de. Herbişeyde stardır, herkes ona hayrandır, açılın geliyordur. Halbuki Gül idealist ama bir yandan da kısmi kifayetsiz. Gül'ün Sarp'ı hatırlamayışı sahnesi bölümün en eğlenceli sahnelerindendi. Görüşmeyeli 4 sene geçmişse aradan, Gül şu anda uzmanlık okuyorsa, Sarp da mı tıp okumuş. Eğer öyleyse, o da aynı hastanede işe başlayacak, Gül, Kemal ve Sarp üçlüsünün bağcıkları birbirine dolanacak olabilir. Özdemir ailesinin Civan ailesinin yaşam standartlarıyla karşılaştıklarında verdikleri tepkiler de iyiydi. Lütfü olsun, Yasemin olsun, hala biraz olsun empati yapamıyorlar. Öyle bir aymazlık. İleriki bölümlerde maalesef müsrif ve müflis Özdemir ailesi toptan bu eve taşınabilir. Onlar hayatın sırt döndükleri yüzüyle tanışırken, Hasan dede de gösterdiği körü körüne minnetin kimseyi memnun edemeyeceğini anlayacak olabilir bu süreçte, kimbile."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yigit-kacar-mi-tuna-doner-mi-329", "text": "Fragmanlara bakarak bombe bir bölüm bekliyordum fakat tasarı açısından çok güzel sahneler olmasına rağmen, işleniş olarak aksamalar vardı. Yine güzeldi ama daha da güzel olabilirdi. Hangi sahnelerin süper potansiyeli vardı diye hatırlayacak olursak: 4lü grubun restorandaki akşam yemeği sahnesi, barda karaoke yaptıkları sahne, Yiğit ve Tuna'nın dövüştükleri sahne. Mesela iki erkeğin kafede konuştukları ya da belki de hırlaştıkları demeli, sahnede Tuna \"Deniz'e köpek gibi aşığım\" dedikten sonra ebediyen kankam falan diyerek sahnenin etkisini söndürdü. Kavga ettiklerinde söylediğindeyse hem ikinci baskı oldu, hem de ilkini inkar etmişsin, ikincisinin arkasından da inkar gelmeyeceği ne malum. Ayrıca Yiğit'in Tuna'ya bu kadar gıcık davranmasına da anlam veremiyorum. Tuna'nın bir gerekçesi var ve söylüyor. Yiğit'in ne? Kıskanmak mı? Ah şu dördü restoranda otururken Deniz'e sinirlenmesine açıklama olarak \"Ama sen de çok tat\" deyip kesiverdiği cümlesini tamamlasaydı, \"çok tatlıydın\" diyebilseydi de, affolunsaydı. Ama Yiğit de kıskıvrak bağlı. O da geçmişine, arkadaşlık aşk paylaşım vb. bir sürü manevi değeri yüklediği eski Deniz'e bağlı. Deniz intihara kalkıştığını sandığı İrem'e bağlı. Tuna Deniz'e bağlı. Deniz Yiğit'e bağlı. Bir kördüğüm vakası da burada işte. Bölümün final sahnesine gelince, süperdi. Sürpriz oldu. Tuna'nın gidişi de sürpriz oldu. Bu bölümde Neşe'nin birden bire niye İrem'e yardımcı kesildiğini anlamadım. \"Burada ne olup bittiğini görmek hoşuna gitmez mi\" falan deyip canlı yayın yapmaya başladı. Böylece İrem'in aklına Tuna ve Deniz birlikteliğini soktu, sokut da bundan Neşe'nin nasıl bir çıkarı var.. Bir düşünelim. Neşe istiyor ki, Deniz işten çıksın. E ona hizmet etmiyor bu durum. Neşe Deniz daha fazla terfi almasın istiyor. Yani ileride Yazı işleri müdürü olmasın istiyor. Dolayısıyla buradan şu sonuç çıkıyor: Neşe Yiğit'in Deniz'e zaafı olduğuna inanıyor ve Tuna'yla Deniz birlikte olursa, Yiğit'in Deniz'e öfkeleneceğini ya da Deniz'den soğuyacağını, böylece Deniz'in gözden düşeceğini düşünüyor demek ki. Göle yoğurt çalmak. Ya tutarsa. Olabilir tabii. Bölümde şaşırdığım ve ortaya çıkan gerçeklerden biri, aradan onca yıl geçmesine rağmen, Yiğit'in babası konusunda hala haklı oluşuymuş. Yani 8 yaşında Yiğit'i bir bankta terketmesinin ardında Yiğit'in bilmediği bir gerçek, bir zorlayıcı sebep var galiba diyordum. Adam Deniz'i görür görmez kim gerçek kim sahte hemen anlamıştı. Bilgelik pırıltıları gibiydi. Gel gör ki, oğlunun üzüleceğini bile bile, sırf İrem'e şantaj yapıp avantadan lüks içinde yaşaayabilmek için susmayı tercih etti. Bir yandan da borcu varmış, galiba onu da Yiğit'ten istemeyi unumuyordu fakat Yiğit'i yumuşatamadı. Böyle yaralı bir çocuğu, Deniz'den başka dünyada kimsem yok diyen bir çocuğu böyle kırıp duruyorsunuz. İrem'i İrem olduğu için sevecekmiş bir de, İrem buna inanıyor. İrem'i bırak, güç kuvvet bulsa böyle bir ihanetten sonra Deniz'i bile bırakabilir Yiğit. Amcasına da kırılsa yeri. Hayatının önemli bir döneminde, kız istenecek, evlenecek, adam kalkıp gelmedi bir de üstüne istemediği halde Yiğit'in babasına haber vermiş. İkinci bir İplikçi vakası. Ömer İplikçi, Yiğit Balcı, toplaşın kanka olun, sizi siz anlarsınız ancak."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yigitin-intikam-yuruyusu-basladi-390", "text": "Geçen bölüm haftalardır beklediğimiz bir sahneyle bitmişti: Yiğit'in gerçeği öğrenmesi sahnesi. Doğrusu, hep canlı, bölüm tabiriyle organik birinden öğreneceğini hayal etmişim. Bizzat Deniz'den ya da İrem'den. Ama böyle video alternatifi aklıma gelmemişti. İyi mi oldu, kimbilir. Yiğit yıkılışını tek başına daha kana kana mı yaşadı, öfkesini daha rahat mı çıkardı... Yoksa karşısında İrem Gündoğan olsaydı ona mı patlardı? Sanırım Yiğit Balcı için de böylesi iyi oldu, planını işletmek bakımından. Eğer İrem yüzüne söyleseydi, İrem'e karşı böyle soğuk rol yapamazdı. Deniz söyleseydi zaten bütün hikayenin rotası değişirdi. Gelinen yerden şahsen gayet memnunum. Dizi izlemek zaten ürünü hazırlayanlarla bir anlaşma yapmak demek. Herşeyi mantığa vurduğunuz zaman o su akmıyor. Ha, hadiseler kimine göre çok saçma hale gelir, o da izlemez artık, bu da mümkün. Devamla, yani o yanlış bu yanlış derken gelinen noktadan memnunum. Tuna ve Deniz birlikte nasıl olur diye merak etmiştim. Kıyısından da olsa yaşadık gördük. Önce sahte sevgili, sonra gerçek ama coşkusu az olaraktan sevgili oldular. İleride bir gün Deniz ve Yiğit ayrılırlarsa, Deniz kalbini Tuna'ya tamamen de açabilir, zaten epey bir meyletmişti. Neydi o Ayça ile ofiste saç saça baş başa haller. Dizinin başında Deniz Tuna için kavga edecek deselerdi, hiç yakıştırır mıydık? No. Bu arada Tuna için olduğu ayan beyan olan bu kavgaya Yiğit de tanık oldu ama hiç kıskanmadı, hayret. İsterse Deniz'in kendisine ıslamsırık aşık olduğuna inansın, yine de kıskanmalıydı normalde. Du bakalım. Bu bölümde dizi, romantik komedi türünün hakkını verdi, kendisiyle yarıştı. Gayet başarılı bir bölümdü. Romantik Komedi işte böyle olur dedirtti. Bölümün finalinde Deniz ve Yiğit'in arabada gittikleri sahnede korku ve gerilim atmosferi diziye yedirilmişti. Gece vakti, fortuna, karanlık, ıssız ormandan geçiş, çakan şimşek, kayalıklar, kayalıkları döven deniz ve dalgalar, manyetik ortamda açılınca ne tepki verdireceği belirsiz bir sır, garip garip konuşan korkutucu bir Yiğit Balcı ve işte böyle tekinsiz bir ortamda atmosferi trolleyerek seyirciye komediyi yaşatan, güldüren Deniz ve halleri. Bu arada Yiğit'in Deniz için planının bulutlara ışıklar yazdırmak olduğu belli olmadan önce, kötü adamlarla pazarlık yapması hallerini düşününce bir parodi de orada varmış diyoruz. Kötü adam Yiğit'e \"iyi düşündün mü, sonra pişman olma\" falan dedi. Bizim Yiğit de her zamanki kendinden emin haliyle, düşündüm, düşündüm, dedi. Kötü adam da \"Çok para ister bu iş\" falan dedi. Yiğit de \"Sen parayı düşünme\" falan dedi. Eyvah dedik. Kötü adam bile \"iyi düşündün mü\" diyorsa, \"çok para\" falan diyorsa, ardından ne geliyor. Çok şükür ki evlenme teklifi geldi. Bölümün bir başka komedisi de ofiste yapılan ayın çalışanı seçmesindeki oylama kısmıydı. Burada Survivor ortamı oluşturma ve oylamayı benzer şekilde yapma fikri harika bir fikir olmuş. Elemanların birbirleri hakkında gerçek fikirlerini pat pat söylemeleri komikti. Daha uzun da tutulabilirdi bu sahne. Ayrıca Buket yok ortalarda. Halbuki böyle bir ortamda Cemal'i desteklemesi vb. aksiyonlarla olaya renk katabilirdi. Survivor deyince bu konu üzerinde durmak istiyorum. Vaktiyle Kurtlar Vadisi Pusu'nun en popüler zamanlarında bir gün bir tanıdığım \"Merakla izliyorum, gündemi oradan takip ediyorum\" gibi bir şey demişti. Yani dizilerin böyle açılımlar yapması, gündeme göndermelerde bulunması olayı zenginleştiriyor. Bu bölümde olduğu gibi, gündemin parodisi yapılmak istenirse romantik komedi bunun için süper bir zemin. Bu bölüm bu tadı hatırlattı. Çatıyı ortaya koyarsak, Deniz'den intikam alacak. Tabii bu arada yumuşamazsa. Çok da güzel bakıyor, yumuşarsa şaşırmam. Neyse, plan bu. Ayrıca İrem'e de kızgın, anlaşılan onu da harcayacak. Yeni bölüm ilk fragmanında Tuna'ya, oyununuzu biliyorum, yedim sizi falan diyor. Öfkesine hakim olamamış da ağzından şıftırtmış bir hali yok. Tuna'ya gel katıl mintikam oyunuma dese, Tuna İrem gibi Yiğit'e aşık değil, dolayısıyla havasını alır. Tehdit etse sökmez. E bu adam şimdi niye Tuna'ya bunları söylüyor! Yiğit Deniz'i zorlaya zorlaya kendisine aşkım, kara sevdam falan dedirtti. Tuna da abzürd komedi gibi heryerden bunları görüyor. Tuna için komedi nuar tabii. Gönül adamı gibi sürekli göz pınarında bir tutam yaş, uzakta bu ikisinin mutluluklarını sevdasını izliyor. Adamcağızda mizah pınarları tükendi. Şu kitaptır, gölgedir başarısı olmasa ne yapacak bu adam. Gerçi şan şöhr umurunda mı, değil ama, hiç yoktan iyidir yine. Ayrıca Deniz kendisini kıskanıyor. İkisi arasında bariz bir yakınlık var. Ama bunlar yetmez tabii. Herhalde çok uzak olmayan bir zamanda Deniz gerçeği öğrenecek, yani aldatılmadığını. Peki bu neyi değiştirecek? Hiçbir şeyi olsa gerek. Ta ki nikah masasında Yiğit Balcı Deniz Aslan'ı terkedene kadar. Ve Deniz gözyaşlarını Tuna'nın omuzlarında dindirecek."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yikilip-yikilip-yeniden-ayaga-kalkmak-815", "text": "Elimi Bırakma'nın 3. Bölümünde yer verilen Sezen Aksu şarkısı Yalnızlık Senfonisi de izleyiciyi, sayısız darbeyle yıkılan, sırtını dayadığı her şeyi kaybetmiş Azra'nın yalnızlığına, kendi anıları, yaraları ve tanıdık bütün duygularıyla ortak olmaya çağırıyordu. Yaşadığı onca soruna, ihanete, acıya karşın Bir kez bile neden ben? diye sormayan, hiç isyan etmeden ayakta kalmaya çalışan Azra'nın bu azmini, insanlara ve kendisine karşı yine de inancını kaybetmeyişini görüp yanında olmak, elini tutup ona destek olmak isteyen başkaları da var elbette. Kayıp olan ve bölüm boyunca, Azra'nın kah morga teşhis için gittiği kah yanlış bir ihbar telefonuna koşarak aradığı Mert'in bu süreçte yaşadıklarının işleniş biçimi de yine çok değerli ve anlamlıydı. Cenk'in Otizm Vakfı Özel Eğitim Merkezi'ne yaptığı kısa süreli ziyarette anlatılanlarla işlenmiyor konu sadece. Dizinin ilk anından beri, hem otizmli olmayanların olanlarla nasıl iletişim ve ilişki kurması gerektiği hakkında bilgilendirmeyi hem de otizmlilerle bir birey olarak empati kurmayı ve dünyayı onların gözünden algılamayı amaçlıyor. Bu özenli çabanın otizm hakkında bilinçlenmeyi artıracağına ve hayatı otizmliler için kolaylaştırmaya katkı yapacağına inanıyorum. Diziye hem adını veren hem de dayanışmayı, desteği sembolize eden bir leitmotif olarak kullanılan elimi bırakma anlarından bir diğeri de bölümün başlarında yaşandı. Başını çarparak geçici bir hafıza kaybı yaşayan Feride Hanım, kendisini hastaneye getirdikten sonra sosyal hizmetlere emanet etmeyi düşünen Azra'nın ellerine sarılıp, onu bırakmamasını istedi. Azra için çok tanıdık bir andı bu. Çatıdan atlamayı düşündüğü sırada, elini tutup bırakmamasını isteyen Mert gibi, Feride Hanım da çaresiz ve korku içindeydi. Azra'nın yüreğinde onun için de yer vardı elbette. Evinde de... Bölüm boyunca Azra'nın yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen bir an bile şefkatini, sevgisini, saygısını, olgunluğunu yitirmediğini gören Feride de Azra'ya karşı derin bir sevgi ve hayranlık beslemeye başladı. Kısa sürede iyileşmesinin, kim olduğunu hatırlamasının ve Azra'ya duyacağı minnetin hikayenin gidişatını çok değiştireceğini tahmin etmek zor değil elbette. Bölümü, ona bunca zamandır destek olan ve hayranlık duymaya başlayan Cenk'in Çelen Grup'taki iş görüşmesini kaçıran ve haber veremeyen Azra'ya sitem etmesi, hesap sorması ve inanmamasının yarattığı şaşkınlıkla kapatıyorduk ki, Mert'in Azra'yı arayıp yardım istemesiyle, umutla ve gözyaşlarının gülümsemeye dönüşmesiyle noktaladık yine."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yuksek-sosyetede-alarm-canlari-387", "text": "19 Kasım Cumartesi günü prime time yayın kuşağında yeni bölümleriyle 6 dizi yayınlandı. Kanal D dizisi \"Altınsoylar\" 3. bölümüyle, Fox Tv dizisi \"Kalbimdeki Deniz\" 5., Show Tv dizisi \"Aşk Laftan Anlamaz\" 19., Star Tv dizisi \"Yüksek Sosyete\" 21., Atv dizisi \"Kertenkele\" 80. ve TRT1 dizisi \"Seksenler\" 202. bölümleriyle ekrana geldiler. Yerli dizi yayınlayan 6 majör kanalın tümünde dizi yayını yapıldı. Tv8 bilindiği üzere, uzun süredir PT dizisi yayınlamıyor. Günün en çok izlenen dizisi tüm gruplarda son iki haftadır olduğu gibi dün akşam da \"Kalbimdeki Deniz\" oldu. Dizi aynı zamanda Total ve ABC1 gruplarının en çok izlenen programı oldu, ABC1 grubunda ise 2. sıraya yerleşti. \"Kalbimdeki Deniz\" ABC1 grupta reytingini (7+)'ya taşıdı. Ayrıca sıralamada ikinciliğe yerleşen dizilerle arasında epey puan farkı gerçekleşti. \"Kalbimdeki Deniz\" aldığı bu sonuçlarla kanalı Fox Tv'nin yüzünü güldürdü. Dizi reytinglerinde ikinci sıra \"Kertenkele\" ve \"Seksenler\" arasında paylaşıldı. \"Kertenkele\" Total grupta, \"Seksenler\" AB ve ABC1 gruplarında, gruplarının en çok izlenen ikinci dizileri oldular. Üçüncü sıraya da Total ve ABC1'de \"Kalbimdeki Deniz\" özet bölümü ve AB grubunda \"Aşk Laftan Anlamaz\" dizileri yerleşti. Günün dikkatlerin üzerinde olduğu konularından biri, gün değiştirerek biri çarşambadan, diğeri perşembeden olmak üzere cumartesiye gelen \"Aşk Laftan Anlamaz\" ve \"Yüksek Sosyete\" dizilerinin reyting durumuydu. \"Aşk Laftan Anlamaz\" 17. bölümünden itibaren yani 3 haftadır cumartesi gününde ve ilk iki haftasında güzel bir çıkış yakaladı. \"Yüksek Sosyete\" ise 20. bölümüyle cumartesiye geçmişti, yani o da dün akşamla birlikte iki haftadır cumartesi akşamları ekrana geliyor. İkisi de Bi Yapım projesi olan dizilerden \"Aşk Laftan Anlamaz\" bu hafta yüksek oranlarda olmamakla birlikte tüm gruplarda reyting kaybı yaşadı. Fakat şu durumda bile dizi tüm gruplarda (3+) oranında izlenme dengesini tutturmuş durumda. \"Aşk Laftan Anlamaz\" 16. bölümüyle yayınlandığı son çarşamba günü (2.81, 1.57, 2.4) sonuçlarını almıştı. Dün akşamki sonuçları ise (3.73, 3.46, 3.76) şeklinde gerçekleşti. Dolayısıyla AB grubunda önemli bir toparlanma yaşadığı görülüyor. \"Yüksek Sosyete\" bu hafta Total ve ABC1 gruplarında çıkış gösterdi, AB grubunda ise reyting kaybı yaşadı. Dizi 19. bölümünün yayınlandığı son perşembesinde (4.39, 3.80, 3.74) sonuçlarını almıştı. Dün akşamki sonuçları ise (3.47, 2,81, 3.55) şeklinde. Yani perşembe gününe kıyasen üç grupta da reyting kaybetmiş durumda. Üstelik ilk kez 2 puanlı bir reytinge inmiş oldu. Bunun da dizi için bir alarm çanı olduğunu düşünüyorum. Biz şu anda 46. haftadayız. Geçen hafta \"Yüksek Sosyete\" kanalın en az reyting alan dizisi oldu. Ondan önceki hafta Total ve AB gruplarında \"Paramparça\", ABC1 grubunda \"Yüksek Sosyete\" olarak gerçekleşmişti. 43. haftada ise tüm gruplarda \"Paramparça\" idi. \"Paramparça\" şu anda reytinglerini (5+, 4+, 5+) şeklinde yükseltmiş durumda. \"Yüksek Sosyete\" düzenli ve severek izlediğim dizilerden. Takip ettiğim bazı dizilerle arama bölümler girmesine rağmen \"Yüksek Sosyete\" bugüne dek kendini izletmeyi başardı. Dolayısıyla dizisini seven her izleyici gibi, ben de \"Yüksek Sosyete\"nin bu hafta Total ve ABC1 gruplarında gösterdiği çıkış tüm gruplarda ve sürekli göstererek, tekrar yüksek reytinglerine ulaşmasını istiyorum.. Kanal D'nin yeni dizisi, üçüncü bölümüyle ekrana gelen Altınsoylar geçen hafta tüm gruplarda aldığı (2+) reytinglerden bu hafta (1)li reytinglere indi. Günün en az izlenen dizisi oldu."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yuregine-serce-kacmislarin-dizisi-282", "text": "Kardeş deyince, dizinin bir başka kardeş çifti İlknur ve Seher. Onların mutluluğu hakkında umutsuzdum ama bu son bölümde zor görünen şey gerçek oldu ve iki yarım akıllının fendi, paragöz cimri ağa babalarını yendi. Adamcağız sonunda kendi rızasıyla kızlarını evlendirmeye razı oldu. Adamcağız dedim ama düştüğü durum yüzünden, yoksa bu olayda zerre haklı tarafı yok. Aksine. Neyse, kızlarını evlendirmeye razı oldu. Başı dertten kurtulmuyor zira. Ya televizyonda rezil oluyor, ya köy meydanında, kahvesinde, orda burda. Kızlar çaresizlikten ne yapacaklarını şaşırmışlar, evlenecek yaşa çoktan gelmişler, iş yok meşgale yok, normal bir aile hayatları olsun, düzen kuralım istiyorlar. Babaları ise hiç evlenmesinler diye düşünüyor. İnanılmaz. Distopya. Hele ceza olarak kızlarına o ahırı temizletmesi yok muydu. Rüstem'in kızları evlendirme kararını ilanından sonra, kızlar adına sevindim çünkü köyde epey talip çıktı. Gerçi Savaş ve Barış'a göz koymuşlarken bu taliplere meyl ederler mi, bilmem ama ortada bu iki civan yokken de evlenmeye hevesli ve gayretliydiler, yani onlardan umutları keserlerse olabilir. O zaman da gelsin yeni maceralar. İlknur ve Seher'in gönlüne girmeye çalışanlar arasında yarışmaca. Bu telabette ağanın parasına bir şekilde sızarız beklentisi, rüyası, hayalleri de var mıdır diye acaba diyorum. Dizinin bir diğer kardeşleri, Zarife ve Emine. İkisi de iki aşk arasında. Biri Savaş ve Barış, diğeri Osman ve Samet. Savaş ve Barış kardeş, Osman ve Samet kanka. Savaş ve Samet olayın daha ağır mizaçlı, daha derin ve duygusal kısmı, Barış ve Osman biraz daha dümenci, eğlence düşkünü, havai kısmını temsilde. Emine her ne kadar Samet'in güzel ve içli şiirlerini yazdığı defteri acımadan yere attıysa da, herhalde zaman içinde o şiirleri tekrar okumak ya da duymak isteyecektir. Çünkü vaktiyle Osman'ı o şiirler sayesinde sevmiş, sözlerinden öyle anlaşılmıştı. Hayat Sevince Güzel'de, adına yaraşır şekilde, sevgiden geçilmiyor, herkesin gönlünde bir serçe. Bir başka aşk rüzgarı da \"Asıman Hanım\"dan \"Salih Bey\"e, Salih'ten de Zeynep'in teyzesi miydi, balık restoranı olan, o kadına. Sanki hisleri de biraz karşılıklı gibi. Salih de üç vakte kadar iki aşk arasında kalabilir."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-yuzlesmeler-ilk-bolumden-basladi-948", "text": "Zaten ilk bölümü izlemeye niyetim vardı ama twitter hesabımda da yazdığım gibi dizinin ilk bölümü bizim ev meydanında izlenip beğeniyle karşılanınca ben de arayı çok açmadan izlemeye karar verdim. İzleyip bitirdikten sonra, doğrusu izlenir ve akıcı bulduğumu söyleyebilirim ama devamlılığım ilerleyen bölümlere bağlı. Bir de kişisel bir şey, dizi bir intikam hikayesi ve şahsen intikam öykülerine merakım yok. Şimdiye kadar izlediğim intikam temalı dizilerde, kahraman genelde sevdiklerinden kurban verdi; sonunda intikam alsa da etrafındaki dost düşman herkes kaybetti, herkes tarümar oldu. Bu böyle olmasın diye kötüler ellerini kollarını sallaya sallaya gezsinler, kötülük yapmaya devam etsinler demek değil elbette fakat çıkmaz bir sokak, sonuçta izleyicinin payına da pek mutluluk düşmüyor. Bakalım Masal'ın masalı farklı olacak mı... Dizinin bu ilk bölümündeki en sevdiğim sahneyi hemen söyleyeyim: Bana göre bölümün kalbi Kalenderoğlu konağında, Fikret hastaneden eve dönmüş ve hasta yatağında yatarken, Ömer ve Masal yanına geldiklerinde, Ömer Fikret uyansın diye gerek seslenir, gerekse elini tutarken uyanmayıp ancak Masal eline dokunduğunda, Masal'ın elini sıktığı o an, sonra gözlerini açıp \"... Kızım\" demesiyle süren sahneydi. Hem sahne, hem de sahnenin bitiminde \"Artık bitti, onu aramaktan vazgeçtim, şimdi güzelce uyuyayım\" sözleri Masal'ın kendi kızı olduğundan emin olduğuna işaret ediyordu. Burada Fikret herhalde 15 yıllık bekleyişin ardından kazandığı derin bir içgörüyle bir iki saniye içinde iki uzun yol katederek, önce Masal'ın kendi kızı olduğunu anladı, sonra da onun tercihine saygı göstererek bunu etrafa belli etmemesi, en azından şu an için susması gerektiğini. Masal'ın, eski adıyla Gonca'nın kayboluşuna en çok acı çeken kişi olduğunu anladığımız Fikret'in kurtuluşunu yaşatarak, dizi ilk bölümde bize biraz teselli vermiş oldu. Dizinin daha ilk bölümden, adının gereğini yaparak \"yüzleşme\"lere başlamasını beğendim. \"yüzleşme\" kelimesi havalı bir kelime olarak alakasız yerlerde de kullanılarak aşınmaya başlamıştı fakat bu dizide kelimenin daha bir hakkı verilecek, ilk bölümden anlaşıldığına göre. Masal eski sevgilisi Ömer'le yüzleşti. Ömer'e 15 yıl önce buluşmaya neden gelmediğini, neden geciktiğini sordu. Burada Masal'ın Ömer'e de kırgın ve kızgın olduğunu anladık. Fakat Ömer'in anlattıklarından sonra Ömer'e karşı yumuşamaması, hatta bağlantısız bir şekilde \"Anladığım kadarıyla sen hata yapmaya alışıksın\" demesinde pek mana bulamadım. Ömer hata yapmamış ki, babası eve sarhoş gelmiş ve kendisini döverek bayıltmış. Kendine geldiğinde hemen buluşma yerine koşmuş ve Masal'ı yani gerçek ismiyle Gonca'yı orada bulamamış. Bu arada Ömer hikayenin geçmişini oluşturan olay sırasındaki kendi hikayesini anlatırken, biz de olayın nasıl olduğunu biraz daha öğrenince, Ömer'i canlandıran oyuncu Engin Öztürk'ün ilk ünlendiği \"Fatmagül'ün Suçu Ne?\" dizisini hatırladım. Orada da genç kız yine sevgilisini görmek için gecen geç bir saatte tek başına kırsala gidiyordu. Keşke dışarı çıkmanın, sokağa çıkmanın kızı erkeği, genci yaşlısı, erkeni geçi olmasa. Kimsenin gücü kimseye kötülük yapmaya yetmese. Geçenlerde Sinem Umaş evine aldığı sokak köpeği haftalarca uyuyunca endişelenip veterinere bu durumu sorduğunu ve \"hayvanların güvenliklerinden emin olamayıp korktukları için doğru dürüst uyuyamadıkları\" cevabını aldığını söyledi bir programda. Yani korku toplumu olalım demiyorum ama mümkün mertebe tedbirli olmak gerekmekte. Azra Kohen tüm toplumu dönüştürmekten bahsediyor, aynı fikirdeyim. Bu arada Aslı Şafak'ın programında \"Beyaz Zambaklar Ülkesinde\" kitabını tavsiye etmişti, okudum ve ben de tavsiye ederim. Diziden devamla, \"Fatmagül'ün Suçu Ne?\" dizisinde Engin Öztürk tecavüzcülerden birini canlandırıyordu, Fatmagül'ün sevgilisini canlandıran oyuncu ise Fırat Çelik'ti. Aradan geçen 9 yıl sonra bu kez Engin Öztürk aynı hikayede benzer bir hikayede tam tersi bir rolü, kızın sevgilisini canlandırıyor. Gerçi Fırat Çelik'in canlandırdığı Mustafa ile Ömer arasında çok fark var, o belli oldu. Bölümün bir başka yüzleşmesi Ömer ve Levent arasında idi. Levent 10 yıl önce yazdığı mektubu Ömer'e verdi. Ömer Masal'ın başına o gece ne geldiğini öğrendi, Levent'in bunu bildiğini de öğrendi. Levent'in bu mektubu yazmak için neden 5 yıl beklediği bir soru olarak dursun. Fakat hangi ağır gelen durumdan alkole kaçtığı sorusuna, baskıcı ve kanun dışı baba ve abi dışında bir de bu sırrın ağırlığı, şahit olduğu travmatik gerçek de bir cevapmış. İlk bölümden bunun ortaya çıkması iyi oldu. Bir yandan düğüm yaparken bir yandan da çözmek iyi bir hız. Sırları yığ yığ, sonra çözüme gelince bunun karşılığını verememe seçeneğine artık az rastlanır oldu iyi ki. Dizide önümüzdeki bölümlerde cevaplanmayı bekleyen sorular var, onlardan da bahsedelim. Masal, başına hayatını karartan kötülük geldiğinde 15 yaşındaymış. Aradan 15 yıl geçmiş. Doğrusu 15 yaşındaki biri 30 yaşına geldiğinde tanınmayacak kadar, hele annesinin, babaannesinin, abisinin tanıyamayacağı kadar değişmez diye düşünüyorum. Bir süre acaba Masal'ın estetik yaptırdığını mı duyacağız diye baktım, klişe de olsa bir çözüm olarak, fakat böyle bir şey de söylenmedi. Masal nasıl tanınmayacak kadar değişmiş? Bir diğer soru, Hastanede Fikret'in başında yaptığı konuşmadan anladık ki, Zümrüt Karaca Fikret'in kızı. Büyük ihtimalle gayrımeşru kızı. Varlığını Songül, Bibi falan da bilmiyor olabilir. Zümrüt'ün hikayesi ne? Zümrüt'ün bu maddi gücü nereden geliyor? Geçelim... Masal ve Zümrüt nasıl biraraya geldiler? İki kardeşin birbirini bulması muazzam bir tesadüf. İhtimal bu iş yine Zümrüt'ün müdahalesiyle olmuştur. Peki Masal o kabus gecesinde ne yaptı? Kaçarken bir de silahla arkasından vurulan Masal'a kim yardım etti, dere kenarından ya da yoldan aldı? Başka bir husus da Masal'ın Ömer'e Kalenderoğlu topraklarını satmaları için yaptığı ısrar. Sonuçta Masal kendi ailesinden de mi intikam almak, onları evlerinden yurtlarından etmek istiyor, bu ısrar niye? Ve Masal başına gelenlerden sonra neden ailesine ulaşmaya çalışmadı? Bir de Halil Elibeyaz'ın karısı Seher'in Songül'e duyduğu kin, öfke var. Henüz onun da sebebi belli değil... Bu bölümde Gülsim Ali'nin canlandırdığı pastane sahibi Ayşegül epey az göründü; fragmana göre Gözde Çığacı'nın canlandıracağı kasabanın savcısı Seda ve Derda Yasin Yenal'ın canlandıracağı Yüzbaşı Gökhan önümüzdeki bölümde devreye giriyor. Hikayenin genişleyip dallanıp budaklanacağının işareti bu roller. Dizinin görselliğini, renklerini, mekanlarını, atmosferlerini beğendim. Kalender kasabasını, gülleri ve diğer çiçeklerini, sokaklarını, evlerini, özellikle de Fikret'in renk renk parfüm şişeleriyle dolu buğulu dumanlı loş ışıklı atölyesini. Ara ara film izliyormuşum gibi hissettim. Bölümün sevdiğim sahnelerinden biri de Battal'ın fabrikasında güllerin yukarıdan döküldüğü sahne oldu. Önce ne olduğu belli olmadı, sonra kameraya sanki gökten gül yağdı. Sürprizli, güzel mi güzel bir görsellikti."} {"url": "https://1001dizi.net/yazi-zeynep-ruzgarin-evinde-ne-bulacak-297", "text": "\"Rüzgarın Kalbi\"nin ikinci bölümü, Rüzgar 'ın dayısı Kemal 'in, Ay Evi'nde etrafı Zeynep ve ailesiyle çevriliyken, Rüzgar'la karşılaşmalarıyla bitmişti. Bu gerilimden bir üst gerilim çıkmadı, Kemal hem anlayışlı hem çabuk kavrayışlı bir adam, durumu idare etti. Bu final sahnesinin Kemal ve Ayla 'nın karşılaşma sahnesi olması bakımından da önemi vardı. Jenerikte Kemal'le Ayla'yı ard arda geçirmelerinden bir ilişki sinyali alınıyordu, fakat Fox Tv'nin karakter tanıtımlarında Kemal için karısı Ferhunde diye yarım kalmış bir cümle vardı, o yüzden ne olacak kafamda hikayeyi yürütememiştim. Bu yazıyı yazmadan önce tekrar baktım, Ferhunde yazısı kaldırılmış. Yani Kemal şu anda evli mi, boşanmış mı, yoksa Ayla gibi hiç evlenmemiş bir kişi mi bilmiyorum. İhtimal ki Ferhunde bir süre sonra ortaya çıkacaktır. Fakat Kemal'in Foça'da kalma kararına sevindim. Yeşili yeşil, denizi deniz. Dayı yeğen yerleşsin Foça'ya. Bu bölümde en güzel sahne, bölümün sonundaydı. Rüzgar'ın evinden çıkan talin yolun ana yolla kesiştiği kavşakta, Zeynep'in arabada Rüzgar'ınsa \"arkadaş\"la birlikte kamyonette olduğu, yanyana geçtikleri sırada karenin donduğu sahne. Fragmana göre Rüzgar yine Foça'da. Yani gittiyse de dönmüş demek ki. Neyse, yine fragmana göre Zeynep tali yoldan Rüzgar'ın evine geliyor ve Kutay 'ın eseri dağınıklığı görüyor. Sahne sırasında, Kutay'ın evi dağıtırken anahtalarını yere düşürdüğü gösterilmişti. Muhtemelen o arabasının anahtarıydı ve geldiği arabayla döneceğine göre, o anahtarları orada bırakmamıştır. Öte yandan böyle bir ayrıntı işe yaramayacaksa neden gösterilsin. Ya da belki anahtar plan dışı düştü, kurguda da atılmadı, olabilir. Yine de Zeynep'in, hele ki müzayedede satttığı yağlıboya resmini de parçalanmış gördükten sonra, o hıncı kendisine karşı hissettiğini sanarak Rüzgar'dan bilmesini istemeyeceğim için, o anahtarı bulmasını, evi Kutay'ın dağıttığını anlamasını umut ediyorum. Rüzgar yeni bir yanlış anlamaya maruz kalmasın. Ha şu da olabilir, şimdi yazarken aklıma geldi, Kutay, Rüzgar'ın evini karıştırdığını zaten utanmazca söylemiş, dahası kitap arasında bulduğu Meltem'in fotoğrafını ne hakla yaptıysa, yırtmıştı, sanki sevgilininki hariç her fotoğraf yırtılabilirmiş gibi. Bir de orada gerçekten sevgililermiş gibi Zeynep \"Bu kim Rüzgar\" diye sormasın mı... Rüzgar sana mı cevap versin, Kutay'la mı uğraşsın... Yani Zeynep bu dağınıklığı Kutay'ın yaptığını tahmin edecek büyük ihtimalle, anahtar falan olmayacak. Kutay kısa sürede o kadar çok gol yedi ki, acaba hangi dizi anti kahramanına bu kadar kısa sürede bu kadar korumasız davranmıştır. Diziyi tebrik ediyorum. Kutay'ın Zeynep'i aldatması, kendini dövdürmesi hop hop ortaya çıkıverdi. Neredeyse bir bölümde kötülük yapıyor, ya o bölüm ya bir sonrakinde deşifre oluyor. Şimdi de Rüzgar'ın evini dağıttığı ve koy yüzünden Zeynep'le barışmaya çalıştığı ortaya çıksın diye bekliyorum. Kutay'ın babası Erdem sabah kahvaltısında Kutay'a, karısına falan kızıp diyor ki, \"Bu saltanatı yakında kaybedeceksiniz\", insanın birden ne yapacak, ne yiyip ne içecek bu aile diye acıyacağı geliyor. Sonra Kutay telefonda koyları için \"20 milyon olur mu, 45 milyon verdiler, vermedik\" diye bağırıyor. İnsan çok bozum oluyor. Bu arada, Kutay Zeynep'i aldattı tamam ama şirketi de O batırmadı yani. Erdem önce kendine bakmalı. Neyse, ne diyordum, Kutay'ın Zeynep bakımından artık iler tutar yeri kalmadı, ne sözüne güvenilir ne yaptığına bir halde. Artık Zeynep'in güvenini tekrar nasıl kazanabilir, sanki bütün köprüleri yıktı, gemileri yaktı, yolları havaya uçurdu, yani bundan sonra ne olursa Zeynep'in kalbini yumuşatabilir diye düşünüyorum. İstemeyerek yazıyorum, başına bir kaza gelirse, kendisinin planı dışında. Zeynep'e de yalanlarım seni geri kazanmak için çaresizliğimdendi, falan der. Yoksa Kutay artık Rüzgar'a rakip olamayacak ve rakipsiz aşk bir dizi için imkansız aşktır. Zeynep'ten ummazdım, kendisine ne istese evet demiş, garson olmuş, kavalye olmuş, eşyası karıştırılıp özel fotoğrafı yırtılmış, yapayalnız bir insana iftira atıldı ve Zeynep Rüzgar'ı dinlemedi bile, tekrar yazayım \"Din-le-me-di\" bile. Yani dinledi ve inanmadı bile değil. Bu kadar da mı hatrı yoktu şu garibanın. Nankörmüşsün Zeynep. Yani evet Kutay sebebiyle mağdurdun ama bu seni her konuda haklı yapmaz, her yanlışını da mazur kılmaz. Fragmana göre Rüzgar seni affedecek ve geri dönecek, ama bu dönüşü sen mi başaracaksın, nasıl başaracaksın hiç fikrim yok. Senin Rüzgar'a ihtiyacın vardı sözde ama sanki Rüzgar sensiz yapamıyor. Dizi ilginç bir önerme iddia ediyor, ya da soru olarak mı ortaya atıyor. Sanki daha çok iddia gibi. O da şu: Organ nakliyle verilmiş bir kalp yeni bir bedene de gitse, ilk sahibinin duygularını taşır. Rüzgar bir hayal görmüştü, ya da bir rüya, o rüyada Meltem \"kalbimi takip et, ben ordayım\" gibi bir şey diyordu, yani kelimesi kelimesine böyle değildi ama anlam olarak bunu ifade ediyordu. Şimdi hal böyle olunca, Rüzgar Zeynep'te Meltem'i bulacak oluyor ama bu da kafa karıştırıyor. Rüzgar'ın farkında olsun olmasın, Zeynep'e karşı böyle bir beklenti içinde olması, Zeynep bunu öğrenirse, ağır bir yük olabilir ve herhalde bir vakitte öğrenecek, Rüzgar'a karşı duyguları bozulabilir. Janti söz de şu: \"Bak Kutay'cım, ben profesyonelim ve sana daha net bir şekilde anlatabilmek için bir özet geçeyim istersen. Eğer beni istiyorsan, Zeynep'ten uzak dur. Eğer arazini bize satmak istiyorsan, o zaman Zeynep'i arazisini satmak için ikna et.\" Yani hiç orta yol bulmaya çalışmadı kadın. Dergin araziyse, çözüm Zeynep'te, derdin bensem, çözüm de Zeynep'i terketmende. Bu kadar net. Diziye bu bölüm Cenk karakteri katıldı. Londra'da eğitim almış, Geçen yıl New York'ta Türk Mutfağı üzerine vörkşop düzenlemiş, Ay Evi'nin aşçısı olarak. Ayla onu kendi isteğiyle geldi sanıyor ama aslında Kemal hatırla gönülle ayarladı. Kızlar Sibel ve Başak da hemen Cenk'e abayı yaktılar, aralarında da rekabete başladılar. Hande ve Tekin balayından döndüler. Rüzgar'ın annesi Vahide Foça'ya geldi ve Rüzgar kaçtıktan sonra ilk kez böyle uzun konuştular. Vahide epey aksi, zor beğenen, soğuk bir kadınmış yafu. Kemal Foça'da kalmaya karar verdi. Kutay Rüzgar'a iftira attı, Zeynep de buna inandı. Rüzgar Foça'yı terkederken bölüm bitti. Geçen bölümlerde Kutay'ı italyancasıyla, eğitimiyle falan filanıyla ezen Rüzgar bu bölümde de müzayedede parasıyla ezdi. Bu bir dizi olmasa, Kutay'ın kötülüğünü de böyle net bilmesek bu oh denilecek, övülecek bir olay değil, hem de hiç değil. Kimse kimseyi şusuyla busuyla ezmesin. \"Ben\" de \"Ben\" demesin. Eskiler emekleri hariç hiçbir şey için \"benim\" demezlermiş. Aslında zannımca emeğin sonucu bile nasip. Tarihi kazananlar yazarmış ve bu kaybedenlerin gayret etmediği ya da haksız oldukları için yenildikleri anlamına gelmiyor, kazananların tarihi kendi görüşleriyle yazdıkları anlamına geliyor. Gökhan Türkmen - Aslı Demirer: Korkak. Finale de süper yakıştı."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-altin-kelebek-odullerinde-pantene-yildizi-parlayanlar-kategorisinin-kazananlari-belli-oldu-5320", "text": "49. Pantene Altın Kelebek Ödüllerinde Pantene Yıldızı Parlayanlar Kategorisinin kazananları açıklandı. Başarıları, yetenekleri ve duruşlarıyla gelecek vaat eden genç yıldızlar arasından seçilen Pantene Yıldızı Parlayanlar kategorisi ödülünün bu yılki sahipleri Caner Toğçu, Özge Yağız, Sıla Türkoğlu ve Simay Barlas oldu. Pantene Altın Kelebek Ödüllerinin en merak edilen kategorilerinden biri de bu sene 8. kez ödül verilecek \"Pantene Yıldızı Parlayanlar\". Ödül geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da üç kadın ve bir erkek yıldıza verilecek. Bu yıl kariyerlerinde yaşadıkları dönüşüm göz önüne alınarak değerlendirilen ödülün sahipleri Caner Topçu, Özge Yağız, Sıla Türkoğlu ve Simay Barlas oldu."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-aska-dusman-dizisinin-okuma-provasi-gerceklesti-5302", "text": "Acunmedyanın yapımcılığını üstlendiği yakında TV8 ekranlarında izleyiciyle buluşacak olan Aşka Düşman dizisinin okuma provası gerçekleşti."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-ataturk-filminin-afisi-yayinlandi-5304", "text": "Başrolünde Aras Bulut İynemlinin oynadığı, merakla beklenen Atatürk filminin afişi yayınlandı. Atatürk 1. Film, 3 Kasımda sinemalarda vizyona girecek. Türkiye ve dünyada eş zamanlı olarak vizyona girecek ve iki film olarak izleyiciyle buluşacak ATATÜRK'ün 1. Filmi 3 Kasım'da sinemalarda olacak. Lanistar Medya adına Saner Ayar, Hakan Karamahmutoğlu ve Cengiz Çağatay'ın yapımcılığını üstlendiği filmde, Atatürk'ün Milli Mücadele'ye giden yolda kahramana dönüşerek hem kendisinin hem de ülkesinin kaderini değiştiren olağanüstü hayatının hikayesi anlatılıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-atvnin-yeni-dizisi-altin-kafes-sete-cikti-5310", "text": "Aytaç Şaşmaz ve Şifa Nur Gül'ün başrollerini paylaştığı, atv'nin ARC Film imzalı yeni dizisi Altın Kafes yakında başlıyor. Ülkenin sayılı zenginlerinden olan Beyoğlu ailesinin veliahtı 'Onur' ile ailenin okulunda öğretmenlik yapan idealist 'Zeynep'in büyük bedeller ödeyecekleri aşk hikayesini anlatan 'Altın Kafes' sırlarla dolu ihtişamlı bir dünyanın gizemlerini gözler önüne serecek. Yapımını Arc Film üstlendiği, senaryosu Rahşan Çiğdem İnan tarafından kaleme alınan dizinin yönetmen koltuğunda ise Cem Akyoldaş oturuyor. Geçtiğimiz günlerde okuma provasında buluşan ekip tüm hazırlıkların tamamlanması ile sete çıktı. Aytaç Şaşmaz, Şifa Nur Gül, Ebru Cündübeyoğlu, Hayal Köseoğlu, Hilmi Cem İntepe, Murat Kılıç, Kaan Turgut, Sümeyra Koç, Eda Nur Gülbudak, Buse Orcan, Gurur Çiçekoğlu, Cansu Mumcu, Ali Kayra Kul, Aksel Yılmaz ve Sacide Taşaner'in yer aldığı 'Altın Kafes' yakında atv ekranında izleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-bir-derdim-var-guclu-oyuncu-kadrosu-ile-de-cok-konusulacak-5313", "text": "Kanal D'nin çok yakında yayına girecek olan AyNA Yapım imzalı yeni dizi 'Bir Derdim Var' için heyecanlı bekleyiş devam ediyor. Hikayesi ile ergenlikteki gençlerin ve ailelerinin hassas dünyasını konu alacak olan dizinin ergen psikiyatri servisi ekibini oluşturan güçlü oyuncu kadrosu çok konuşulacak. Başrollerinde Birce Akalay ve Mert Fırat'ı buluşturan, AyNa Yapım imzalı 'Bir Derdim Var' dizisi Kanal D ekranlarında seyirci ile buluşmaya hazırlanıyor. Dizinin psikiyatri servisinin uzmanlarına başarılı oyuncular; Engin Hepileri, Neslihan Arslan, Başak Gümülcinelioğlu, Erdem Şenocak ve İdil Sivritepe hayat verecek. Dizide gençlerin yaralarını sarmaya çalışan ekipte Engin Hepileri nöropsikiyatri uzmanı Savaş karakterini canlandırırken, Neslihan Arslan hastanenin baş hekimi Damla rolüyle seyircinin karşısına çıkacak. Başak Gümülcinelioğlu sosyal hizmetler uzmanı Sibel'le ekranlara dönerken, Erdem Şenocak psikiyatrist Yusuf olarak, İdil Sivritepe de psikiyatri servisinin en genç psikoloğu İpek rolüyle izleyiciyle buluşacak. Dizide Doktor Nilüfere hayat verecek olan Birce Akalay ile Savcı Ömer olarak karşımıza çıkacak Mert Fıratın yanı sıra Engin Hepileri, Neslihan Arslan, Başak Gümülcinelioğlu, Erdem Şenocak, İdil Sivritepe, Sami Aksu, Sennur Nogaylar ve Muhammet Uzuner yer alırken onlara başarılı genç oyuncular Eylül Ersöz, Ata Artman, Ava Yaman, Esila Umut, Ataberk Mutlu, Ezgi Gör ve Efe Poylu eşlik ediyor. Merakla beklenen dizinin yönetmen koltuğunda Burak Müjdeci yer alırken senaryosunu ise Yekta Torun kaleme alıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-bir-derdim-var-her-bolum-konuk-oyunculariyla-da-cok-konusulacak-5318", "text": "Kanal D'nin, yapımını AyNA Yapım'ın üstlendiği yeni dizisi Bir Derdim Var 9 Kasım Perşembe akşamı izleyiciyle buluşacak. Birce Akalay ve Mert Fırat'ı başrollerinde buluşturan dizi farklı hikayesi ve zengin oyuncu kadrosunun yanı sıra her bölüm konuk olacak güçlü oyuncularıyla da çok konuşulacak. İlk bölümün konukları başarılı oyuncu Selen Uçer ve genç oyuncu Deniz Ekinci olacak. Ergenlikteki gençlerin sorunlarını güçlü hikayesiyle ekranlara taşıyacak dizi ana hikayesinin dışında her bölüm başka konuları da senaryosuna dahil edecek. Episodik olaylarda geçen karakterlere hayat verecek konuk oyuncuların da dahil olmasıyla dizi kadrosunu gittikçe zenginleştirecek. İlk bölümün konuk isimleri Selen Uçer ve Deniz Ekinci olurken, başarılı oyuncu Selen Uçer kendine zarar vermeye çalışan sorunlu bir genç olan Senem'in annesine, Deniz Ekinci ise sorunlarıyla baş etmeye çalışan Senem'e hayat veriyor. İlk bölümde sıra dışı yöntemleriyle yardıma muhtaç gençlerin sorunlarını çözmeye kendini adayan Birce Akalay'ın canlandırdığı Doktor Nilüfer'le Senem'in yolları kesişiyor. Selen Uçer dizinin ana konularından biri olan ergen psikoloji üzerine kendi deneyimlerini şöyle paylaştı: Kolay bir ergenlik geçirdim diyemem. Zor ve sıkı bir okulda okuyordum ve yaratıcı orijinal bir genç olarak otoriteye full isyandaydım sanırım. 'Bir Derdim Var'daki anne-kız hikayesindeki gibi, o boyutta olmasa da kilo problemi olan bir genç kızdım. Büyürken herkes yoruluyor, ergenin kendi de ebeveynler de. Tam da bunu anlatan bu durumları analiz etmeyi dert eden bir projeye konuk olmak çok heyecan verici diyebilirim. Bir Derdim Var 9 Kasım Perşembe akşamı Kanal Dde başlıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-bir-derdim-var-yakinda-kanal-dde-basliyor-5297", "text": "Kanal D'den Birce Akalay ve Mert Fırat'ın başrollerini paylaştığı yeni bir gençnlik-dram dizisi geliyor. İtalyan yapımı 'Oltre La Soglia' uyarlaması olan 'Bir Derdim Var' ergenlikteki gençlerin hassas dünyasını mercek altına alarak bizi onların sert ve yakıcı sorunlarıyla yüzleşmeye davet ederken büyük bir sessizlik duvarını da yıkıp geçecek. Başrollerinde Birce Akalay ve Mert Fırat'ın yer aldığı, çok yakında çekimleri başlayacak 'Bir Derdim Var'ın kadrosunda ayrıca Engin Hepileri, Neslihan Arslan, Erdem Şenocak, Başak Gümülcinelioğlu, İdil Sivritepe, Sami Aksu ve Sennur Nogaylar, Eylül Ersöz, Ata Artman, Ava Yaman, Esila Umut, Ataberk Mutlu, Ezgi Gör ve Efe Poylu yer alıyor. Adını Mor ve Ötesi'nin efsaneleşmiş şarkısı 'Bir Derdim Var'dan alan dizinin müziklerini Aytekin Ataş yaparken, Mor ve Ötesi de ilk defa bir projenin müzik süpervizörlüğünü üstlenecek. Uyarlama tasarımı Duygu Ertekin'e, senaryosu Yekta Torun'a ait dizinin senaryo ekibinde Deniz Gürlek de yer alıyor. Bir Derdim Var dizisinin yönetmenliğini ise Burak Müjdeci üstleniyor. Ergenlik sorunlarıyla boğuşan gençler ve ailelerine bir umut ışığı yakmayı hedefleyen bu yenilikçi dizide, meslektaşlarının hep bir adım önünde olan Doktor Nilüfer Toska'yla beraber cam kırıklarının üzerinde yürürken insan zihninin sırlarını keşfedecek ve hayatta her zaman umudun saklı olduğuna şahit olacağız. Mesleğini tehlikeye sokacak büyük sırrı Dr. Nilüfer'in peşini bırakmazken tavizsiz Savcı Ömer ile olan çatışması ise büyük bir yangına dönüşecek. Güçlü bir uzman kadroyla ve büyük bir titizlikle hazırlanan medikal dramanın danışmanlığını Uzm. Psk. Esra Altınbilek, Doç. Dr. Elif Erol ve Prof. Dr. Burak Doğangün üstlendi. AyNA yapım imzalı Bir Derdim Var'ın yapımcıları ise Lale Eren ve Kerem Çatay."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-bir-derdim-varin-okuma-provasi-gerceklesti-5299", "text": "Kanal Dnin, AyNA Yapım imzalı yeni gençlik draması Bir Derdim Varın okuma provası gerçekleşti. Başrollerinde Birce Akalay ve Mert Fıratın yer aldığı, İtalyan yapımı Oltre La Soglia uyarlaması olan Bir Derdim Var çok yakında çekimlere başlıyor. Engin Hepileri, Neslihan Arslan, Erdem Şenocak, Başak Gümülcinelioğlu, İdil Sivritepe, Sami Aksu ve Sennur Nogaylar gibi başarılı oyunculara; Eylül Ersöz, Ata Artman, Ava Yaman, Esila Umut, Ataberk Mutlu, Ezgi Gör ve Efe Poylu gibi genç isimler eşlik ediyor. Bir Derdim Var, ergenlikteki gençlerin hassas dünyasını mercek altına alarak bizi onların sert ve yakıcı sorunlarıyla yüzleşmeye davet ederken büyük bir sessizlik duvarını da yıkıp geçecek."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-blutv-bir-kutlama-ve-tanitim-gecesi-duzenledi-5291", "text": "BluTV birçok ünlü ismin katılıyla, geçtiğimiz senenin başarılarını kutladı ve yeni dönem planlarını paylaştı. BluTV, yapım şirketi temsilcileri, oyuncular ve sektörün önde gelen isimlerinin katılımıyla başarılı geçen bir yılı kutlamak ve gelecek dönem planlarını paylaşmak amacıyla özel bir gece organize etti. 12 Eylül akşamı Mandarin Oriental Bosphorus'ta gerçekleşen gecede Huawei teknoloji partneri olarak yer aldı. Alp Navruz, Anıl Çelik, Aslı İnandık, Aslıhan Karalar, Aybüke Pusat, Bade İşçil, Bahadır Vatanoğlu, Berkay Ateş, Beyza Kapu-Sinan Tuzcu, Bige Önal, Burak Yamantürk-Özge Özpirinçci, Burç Kümbetlioğlu, Bülent İnal, Caner Cindoruk, Cansu Diktaş Altınok-Giray Altınok, Cem Gelinoğlu, Cemre Baysel, Cemre Ebüzziya, Cengiz Coşkun, Ceren Moray, Çağdaş Onur Öztürk, Çağrı Çıtanak-Başak Gümülcinelioğlu, Ece Sükan, Ege Aydan-Sevilay Yılmaz, Ekin Mert Daymaz, Elçin Afacan, Emir Benderlioğlu, Erdal Beşikçioğlu-Derin Beşikçioğlu, Esra Ronabar-Barış Falay, Fırat Çelik, Furkan Andıç, Hande Doğandemir, Hande Subaşı, Hatice Şendil, Hayal Köseoğlu, İbrahim Selim, Keremcem, Melisa Doğu, Mert Yazıcıoğlu, Merve Nur Bengi-Orkun Göntem, Mesut Süre, Murat Cemcir, Okan Bayülgen, Oktay Çubuk, Onur Akbay, Öznur Serçeler, Seda Türkmen-Deniz Yorulmazer, Selen Öztürk, Selin Şekerci, Selma Ergeç, Seray Kaya, Sibil Çetinkaya, Sitare Akbaş, Şükrü Özyıldız, Taro Emir, Tuvana Yılmaz-Burak Yörük, Yağız İzgül, Yasemin Şefik, Yiğit Özşener davetliler arasında yer aldı. BluTV orijinal dizilerinin ve Warner Bros Discovery ortaklığı ile yayına giren HBO dizileri için kurulan özel alanlar davetliler tarafından ilgi gördü. Her yapımın kendi evrenine göz atma şansı yakalayan davetliler hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmedi. Açılış konuşmalarının ardından sahneye çıkan BluTV CEO'su Deniz Şaşmaz Oflaz; sözlerine İstikrarlı şekilde yükselen başarı grafiğimizin arkasında BluTV ailesinin genç ve dinamik ekibi olduğu kadar yine siz değerli partnerlerimizin, iş ortaklarımız, oyuncularımız kısacası bu gece burada bizim olan tüm katılımcıların payı var diyerek başladı. Teşekkür konuşmasının ardından 2016 yılında Aydın Doğan Yalçındağ'ın vizyonuyla kurulan BluTV'nin başarılarından söz ederek gelecek dönemdeki yeni projelerden bahsetti."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-bu-yil-pembe-top-cansu-derenin-elinden-havalaniyor-5295", "text": "Türkiyede meme kanserinde erken tanı farkındalığının sembolü haline gelen Pembe Top, 10uncu kez sahaya inmeye hazırlanıyor. Anadolu Sağlık Merkezi ve Anadolu Efes Spor Kulübü iş birliğiyle gerçekleştirilen Pembe Top Sahada projesinin bu yılki gönüllü destekçisi başarılı oyuncu Cansu Dere oldu. Pembe Top, 12 Ekim 2023te hayat kurtaran erken tanı mesajını bir kez daha hatırlatmak için, Anadolu Efes SK Real Madrid karşılaşmasında yeniden sahaya inecek. Pembe Top ile hava atışını ise Cansu Dere yapacak. \"Pembe Top\" projesinin bu yılki gönüllü destekçisi olan Cansu Dere, 12 Ekim 2023 tarihinde Sinan Erdem Spor Salonunda oynanacak karşılaşmayı Pembe Top ile yapacağı hava atışıyla başlatacak. Dere, projeye destek vermekten mutluluk duyduğunu belirterek, Öğrendiğime göre tüm kanser türleri içinde yüzde 25 oranla meme kanseri, Türkiyede kadınlarda en sık görülen kanser. 8 kadından birini etkileyen böylesi yaygın bir kanser türünde erken tanının hayat kurtardığını hatırlatmak, kadınları sağlıklarının takipçisi olmaya davet etmek için Pembe Top ile sahada olacağım dedi. Cansu Dere, Geçtiğimiz yıllarda sağlığımızın her şeyden kıymetli olduğunu yeniden hatırladık. En kıymetli varlığımızı korumak için yapabileceğimiz birçok şey var. Kadınlar için özellikle 40 yaşından sonra yılda bir kez mamografi çektirmek ve doktor kontrolüne gitmek bunların başında geliyor. Proje ile hem kendimize hem de sevdiklerimize bunu hatırlatmak daha da önemlisi bu basit ama hayat kurtaran adımı atmanın önemine vurgu yapabilmek benim için çok değerli diye konuştu."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-istanbul-icin-son-cagri-filminin-galasi-gerceklesti-5329", "text": "Başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ ve Beren Saat'in paylaştığı, uzun süredir merakla beklenen Netflix filmi İstanbul İçin Son Çağrı'nın galası dün akşam gerçekleşti. New York, aşk ve ikinci şanslar hakkında bir hikaye İstanbuldan New Yorka giderken havaalanında tesadüfen karşılaşan Serin ve Mehmet, New York'ta heyecan dolu, baştan çıkarıcı unutulmaz bir geceye sürüklenir. Serin ve Mehmet hayatlarının en güzel anlarını birlikte geçirirken ortada tek bir sorun vardır, ikisinin de evli olmaları. İstanbul İçin Son Çağrı 24 Kasımda tüm dünya ile aynı anda sadece Netflixte yayınlanacak."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-istanbul-icin-son-cagrinin-ozel-gosterimi-new-yorkta-gerceklesti-5322", "text": "Başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ ve Beren Saat'in paylaştığı yeni Netflix filmi İstanbul İçin Son Çağrı'nın özel gösterimi New York'ta gerçekleşti. Netflix, başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ ve Beren Saat'in paylaştığı heyecanla beklenen yeni filmi İstanbul İçin Son Çağrı'nın özel gösterimini, bugün New York'un ikonik salonu Paris Theatre'da gerçekleştirdi. Ekranın en unutulmaz çiftleri arasında yer alan Beren Saat ve Kıvanç Tatlıtuğ'u yıllar sonra bir araya getiren, yapımcılığını OGM Pictures'ın üstlendiği, senaryosunu Nuran Evren Şit'in kaleme aldığı filmin yönetmen koltuğunda ise Gönenç Uyanık yer alıyor. Gösterime başrol oyuncuları Kıvanç Tatlıtuğ ve Beren Saat başta olmak üzere, yönetmen Gönenç Uyanık ve senarist Nuran Evren Şit de eşlik etti. Yoğun ilgi gören akşama New York sanat ve sinema camiasından da pek çok isim katıldı. Serin ve Mehmet'in peşinde New York'a kadar uzanan İstanbul için Son Çağrı, tüm dünyayla aynı anda 24 Kasım'da Netflix'te yayınlanacak. New York, aşk ve ikinci şanslar hakkında bir hikaye... İstanbul'dan New York'a giderken havaalanında tesadüfen karşılaşan Serin ve Mehmet, New York'ta heyecan dolu, baştan çıkarıcı unutulmaz bir geceye sürüklenir. Serin ve Mehmet hayatlarının en güzel anlarını birlikte geçirirken ortada tek bir sorun vardır, ikisinin de evli olmaları."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-istanbul-icin-son-cagrinin-yayin-tarihi-belli-oldu-5306", "text": "Beren Saat ve Kıvanç Tatlıtuğ'un başrollerini paylaştığı, Netflix'in merakla beklenen yeni orijinal filmi 'İstanbul İçin Son Çağrı'nın yayın tarihi belli oldu. Uzun süredir merakla beklenen, Kıvanç Tatlıtuğ ve Beren Saat'i yıllar sonra yeniden bir araya getiren İstanbul İçin Son Çağrının filminin yayın tarihi belli oldu. Yönetmenliğini Gönenç Uyanıkın üstlendiği ve senaryosunu Nuran Evren Şit'in kaleme aldığı İstanbul İçin Son Çağrı 24 Kasımda tüm dünya ile aynı anda sadece Netflixte yayınlanacak. 'İstanbul İçin Son Çağrı' New York, aşk ve ikinci şanslar hakkında bir hikaye... İstanbul'dan New York'a giderken havaalanında tesadüfen karşılaşan Serin ve Mehmet, New York'ta heyecan dolu, baştan çıkarıcı unutulmaz bir geceye sürüklenir. Serin ve Mehmet hayatlarının en güzel anlarını birlikte geçirirken ortada tek bir sorun vardır, ikisinin de evli olmaları."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-kader-baglari-ekibi-ilk-bolumu-birlikte-izledi-5301", "text": "FOXun yeni dizisi Kader Bağlarının ekibi, dizinin ilk bölümünü izlemek için bir araya geldi. Oyuncular, yapım ekibi ve kanal yönetiminin katıldığı gecede eğlenceli anlar yaşandı. Cumartesi akşamı ekran yolcuğuna başlayan Kader Bağları gece boyunca sosyal medyanın da gündemindeydi. Sevda ve Kerem'in Kotor sahnelerinin çok konuşulduğu sosyal medyada, insan bir günde hiç tanımadığı birisine aşık olur mu? sorusu çok tartışıldı. Ayça Ayşin Turan ve Serkan Çayaoğlunu başrollerini paylaştığı dizinin kadrosunda ayrıca Arzu Gamze Kılınç, Alptekin Serdengeçti, Nazlı Bulum, Sanem Babi, Mehmet Aykaç, Zeynep Köse, Tolga İskit, Aslı İçözü, Betül Çobanoğlu, Yusuf Akgün yer alıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-kizilcik-serbeti-oyunculari-brand-Week-istanbula-konuk-oldu-5319", "text": "Bu yıl on birinci kez düzenlenen ve Yeniden Düşün, Yeniden Yarat, Yeniden İnşa Et temasının işlendiği Brand Week Istanbul'a Kızılcık Şerbeti dizisinin oyuncuları Ceren Karakoç, Doğukan Güngör ve Müjde Uzman konuk oldu. Karakoç, Güngör ve Uzman; etkinliğin Hangimiz Değişmedik ki? başlıklı oturumuna katıldı. Ali Sunal moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda oyuncular; aile olgusuna, kadına ve erkeğe atfedilen rollere, muhafazakar-modern çatışmasına, uzlaşma ve kutuplaşma yönetimine değindiler ve dizinin hikayesinin kendilerine neler kattığını, neleri farklı görmeye başladıklarını ve hikayenin kendilerine etkisinden bahsettiler. Müjde Uzman, En ihtiyacımız olan dönemde elini taşın altına sokan, birleştirici, sevgi dolu, yer yer komik ama gerçeklerden kaçmayan bir iş sözleriyle Kızılcık Şerbeti hakkındaki düşüncelerini paylaştı. Kendisinin de Azerbaycan Türkü bir baba ve Selanik göçmeni bir annenin çocuğu olarak iki uç ailenin ortak paydasında olduğunu anlatan Doğukan Güngör, Bence biz harmanız, çok kozmopolit bir ülke; coğrafi durumuyla, insani yapısıyla farklı kültürlerin birleştiği harika bir ülkeyiz dedi. Yalazoğlu; Nursema ve Kızılcık Şerbeti ile beraber her hafta çok şey öğrendiğini söyledi."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-kus-ucusunun-2-sezon-tarihi-belli-oldu-5321", "text": "Netflix'in ilk sezonu beğeni kazanan orijinal dizisi Kuş Uçuşu'nun 2. sezon tarihi belli oldu. Başrollerini Birce Akalay, Miray Daner ve İbrahim Çelikkol'un paylaştığı, senaryosunu Meriç Acemi'nin kaleme aldığı, Ay Yapım imzalı dizinin 2. sezonu 14 Aralık'ta yayınlanacak. Kuş Uçuşu'nun ilk sezonunda yaşanan fırtınanın yıkımına uğrayan her şey yeni baştan inşa ediliyor. Büyük bir hırsla istediklerini nihayet avuçlarının içine alan Aslı, hayallerini kurduğu koltuğu doldurmanın gereklilikleri ve beraberinde gelen gerçek sorumluluklar ile yüzleşiyor. Tahtını tecrübesiz bir kuşa kaybeden Lale ise sahip olduğu gücün ardında kaybettiklerini Kenan'ın da desteğiyle yeniden aramaya başlıyor ve hikaye bambaşka yerlere uzanıyor. Ormanda yaşayan aslanlarla onlar tarafından görmezden gelinen avcı kuşun amansız mücadelesini anlatan Kuş Uçuşu, dünyada hala karar verici pozisyonlarda duran önceki kuşakla, yetişmekte olan yeni kuşağın çarpışmasını gözler önüne seriyor. İlk sezonunu Aslı'nın Lale'yi yerinden ederek zafere ulaşmasıyla sonlandıran dizi, yeni sezonunda Aslı ve Lale'nin kıran kırana çekişmelere sahne olan medya sektöründe ayakta kalma savaşına odaklanıyor. Aslan sürüsünün bir parçası olmaya çalışan Aslı için işler daha da zor bir hal alırken Lale, tutkularını kaybetmenin acısıyla kabuğuna çekilip kendini evine hapsediyor. İlk sezonda yaşananların ardından ikilinin mücadelesi ve kuşaklar arasındaki savaş tüm hızıyla devam ediyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-ne-gemiler-yaktimin-okuma-provasi-gerceklesti-5311", "text": "Ay Yapımın Show TV ekranlarında seyirciyle buluşacak yeni dizisi Ne Gemiler Yaktım için hazırlıklar hızla devam ediyor. Başrollerinde Deniz Baysal, Devrim Özkan, Berk Hakman ve Erkan Kolçak Köstendili buluşturan dizinin okuma provası gerçekleşti. Yapımcılığını Ay Yapımın üstlendiği, Altan Dönmezin yönetmen koltuğunda yer aldığı, senaryosunda Banu Kiremitçi Bozkurtun imzası olan Ne Gemiler Yaktım dizisi yakında Show TVde başlıyor. Başrollerinde Deniz Baysal, Devrim Özkan, Berk Hakman ve Erkan Kolçak Köstendili buluşturan dizinin oyuncu kadrosunda ise Mert Denizmen, Onuryay Evrentan, Nazmi Kırık, Ata Çağlan Timur, Süreyya Kilimci ve Çiğdem Selışık Onat ile Macit Koper yer alıyor. Merakla beklenen dizinin oyuncu kadrosu okuma provasında ilk kez bir araya geldi. Annelikten başka hiçbir ortak noktaları olmayan Yasemin ve Fidanın yollarının kesişmesiyle başlayan Ne Gemiler Yaktım, iki kadının birbirinden destek alarak hayatta kalma mücadelelerine seyirciyi ortak edecek. Fidanın geride bıraktığı karanlık bir adam olan kocası Rutkay ile Rutkayın pis işlerini açığa çıkartmak için uğraşan baş komiser Toprak ise Yasemin ve Fidanın hayatlarını tamamen değiştirecek noktada yer alacaklar."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-ozge-ozpirincci-ve-demet-akbag-sandik-kokusunda-anne-kizi-canlandiriyor-5323", "text": "Show TV'nin yapımcılığını O3 Medya'nın üstlendiği, senaryosunu Melis Civelek ve Zeynep Gür'ün kaleme aldığı, kreatif danışmanlığını Zeynep Günay'ın yaptığı, yönetmen koltuğunda Nezaket Coşkun'un oturduğu yeni dizisi Sandık Kokusu önceki hafta Adana'da sete çıktı. Coğrafyası, kültürel ve tarihi zenginlikleri ile öne çıkan Adana'dan sonra çekimleri İstanbul'da devam eden dizinin merakla beklenen ilk kareleri ise Sandık Kokusu'nda anne kızı canlandıran başarılı oyuncular Özge Özpirinçci ve Demet Akbağdan geldi. Kadrosunda; Özge Özpirinçci, Demet Akbağ, Metin Akdülger ve Necip Memili gibi isimleri buluşturan dizi, üç çocuk annesi Karsu'nun yaşadığı büyük bir travma sonrası Adana'dan İstanbul'a gelişi ve hayata yeniden tutunma hikayesini etkileyici bir anlatımla ekrana taşıyacak. Sandık Kokusu güçlü bir kadının ayakta kalma mücadelesini, aile olabilmenin, geçmişten gelen yüklere rağmen özgürleşebilmenin zorlu yolculuğunu derinlikli karakterleriyle izleyici ile buluşturacak."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-pembe-top-bu-yil-cansu-derenin-elinden-havalandi-5305", "text": "Türkiye'de meme kanserinde erken tanı farkındalığının sembolü haline gelen Pembe Top, 10'uncu kez sahaya indi. Projenin bu yılki gönüllü destekçisi Cansu Dere oldu. 12 Ekim 2023'te oynanan Anadolu Efes SK Real Madrid karşılaşmas Cansu Dere'nin Pembe Top ile yaptığı hava atışı ile başladı. Anadolu Sağlık Merkezi ve Anadolu Efes Spor Kulübü tarafından gerçekleştirilen Pembe Top Sahada projesi, kadınların erken tanı farkındalığı kazanabilmesine destek olmak için bu yıl 10uncu kez hayata geçirildi. Her yıl Meme Kanseri Farkındalık Ayı olarak anılan Ekim ayında tekrarlanan projenin bu yılki gönüllü destekçisi başarılı oyuncu Cansu Dere, 12 Ekim 2023 tarihinde Sinan Erdem Spor Salonunda oynanan karşılaşmayı Pembe Top ile yaptığı hava atışıyla başlattı. Anadolu Efesli sporcular, projenin 10uncu yılına özel olarak hazırlanan forma ile maça çıktı. Bu yıl 10uncusu gerçekleştirilen Pembe Top Sahada projesine destek verdiği için mutluluğunu dile getiren ve Pembe Top Sahada projesi ile kadınları sağlıklarının takipçisi olmaya davet edebilme şansı olduğu için çok heyecanlı olduğunu paylaşan Cansu Dere, En kıymetli varlığımız, sağlığımız ve onu korumak için yapabileceğimiz birçok şey var. Kadınlar için özellikle 40 yaşından sonra yılda bir kez mamografi çektirmek ve doktor kontrolüne gitmek bunların başında geliyor. Tüm kadınları basit ama hayat kurtaran bu adımı atmaya ve sevdikleri kadınları da teşvik etmeye çağırıyorum şeklindee konuştu."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-sahsiyet-ii-fasil-13-kasimda-gainde-basliyor-5314", "text": "Başrolünde Haluk Bilginer'in yer aldığı polisiye-drama Şahsiyet dizisi, 5 yıl aradan sonra GAİN'deki ikinci sezonuyla geri dönüyor. Şahsiyet'in 10 bölümlük ikinci sezonunun ilk iki bölümü 13 Kasım'da yayınlanacak. Onur Saylak'ın yönetmen koltuğunda oturduğu, senaryosunu Hakan Günday'ın kaleme aldığı Ay Yapım imzalı Şahsiyet, 47. Uluslararası Emmy Ödülleri'nde Haluk Bilginer'e En İyi Erkek Oyuncu Performansı ödülünü getirmiş, başarısıyla adını tüm dünyaya duyurmuştu. İlk sezonda oyuncu kadrosunda yer alan Haluk Bilginer, Şebnem Bozoklu, Recep Usta ve Necip Memili gibi oyunculara bu sezon sürpriz isimler katılıyor. Genişleyen oyuncu kadrosunda usta oyuncu Erdal Özyağcılar'ın yanı sıra İlker Aksum, Nergis Öztürk, Şehsuvar Aktaş, Nihal Koldaş, Eda Şölenci, Ayşen İnci, Burhan Öçal, Ömer Duran, Erkan Taşdöğen, Feridun Koç ve Salih Usta gibi başarılı isimler yer alıyor. Ayrıca Füsun Erbulak, Nurseli İdiz ve İzzet Günay gibi duayen isimler de uzun bir aranın ardından Şahsiyet'in yeni sezonunda izleyiciyle buluşuyor. Cansu Dere ise dizinin bu sezonuna konuk oyuncu olarak katılıyor. İzleyicileri ekran başına kilitleyen Agah Beyoğlunun sürükleyici hikayesi, bu sezon daha da heyecanlı ve şahsi bir hal alıyor. İlk sezonda Alzheimer teşhisi alan ve unutmayı hesaplaşma için adeta bir fırsata çeviren emekli adliye katibi Agah Beyoğlu, yeni sezonda kendisini bireysel bir hesaplaşmanın ortasında buluyor. İntikamın gölgesinde, insan doğasının karmaşıklığı ve hafıza üzerinden adalet arayışının masaya yatırıldığı yeni sezon ilk iki bölümüyle 13 Kasımda GAİNde başlıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-show-tvnin-yeni-dizisi-arak-sete-cikti-5315", "text": "Most Productionın yapımcılığını üstlendiği, Show TVnin yeni dizisi 'Arak' İstanbul'da sete çıktı. Hikayesi ve oyuncu kadrosu ile dikkat çeken dizi, İlker Kaleli ve Öykü Karayeli ilk kez bir araya getirdi. Oyuncu kadrosunda; İlker Kaleli, Öykü Karayel, Tülin Özen, Mehmet Özgür, Yıldıray Şahinler, Kerem Arslanoğlu, Bedir Bedir, Furkan Kalabalık, Demircan Kaçel, Cem Zeynel Kılıç, Görkem Kasal, Beril Kolcu, Ilgaz Kaya ve Bennu Yıldırımlar gibi birbirinden değerli isimleri buluşturan Arak'ın yönetmen koltuğunda Ender Mıhlar otururken, senaryosunu ise Ayberk Çınar, Murat Can Oğuz ve Aslı Gönülay birlikte kaleme alıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-son-aksam-yemegi-sira-disi-bir-cumhuriyet-filmi-geliyor-5294", "text": "CineGenna Pictures yapım şirketi, ilk sinema filmiyle izleyicilere Cumhuriyetimizin sıra dışı bir öyküsünü anlatmaya hazırlanıyor. Son Akşam Yemeği filminde cumhuriyet ilan edilmeden bir gün önce Çankaya Köşkü'nün mutfağında yaşananlar beyazperdeye taşınıyor. Onur Tuna, Pelin Akil, Engin Şenkan, Necip Memili, Mustafa Avkıran, Aslı Tandoğan ve çocuk oyuncu Azra Aksu gibi isimleri bir araya getiren Son Akşam Yemeği filminde cumhuriyet ilan edilmeden bir gün önce 28 Ekim 1923 Pazar günü ve gecesi Çankaya Köşkü'nün mutfağında yaşananlar beyazperdeye taşınıyor. Son Akşam Yemeği bir asırlık Cumhuriyetimizin kuruluş öyküsünü bu kez mutfaktakilerin yani halkın gözünden anlatacak. Çankaya Köşkü'nün üst katında yeni bir yönetim şekline geçiş tartışılıyordur ve ertesi gün cumhuriyet ilan edilecektir. Alt katta bulunan mutfakta ise o tarihi anlara tanıklık eden aşçısından, yamağına mutfak çalışanlarının hüzün ve mutluluk dolu yirmi dört saati beyazperdeye yansıyacak. Yaratıcı yapımcılığını Esra Seyrekbasan'ın yaptığı, ön hazırlık çalışmaları yaklaşık iki yıldır süren projenin senaryosunu Ayla Hacıoğulları ile Vilmer Özçınar kaleme aldı. Yönetmen koltuğunda ise Levent Onan oturuyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-su-burcu-yazgi-coskun-ibrahim-selimle-bu-geceye-konuk-oldu-5317", "text": "Kardeşlerim dizisinin Asiye'si Su Burcu Yazgı Coşkun, çekimleri Maximum Uniq Box' da gerçekleşen ve İbrahim Selim'in YouTube kanalında yayınlanan İbrahim Selim'le Bu Gece programına konuk oldu. Sempatik tavrıyla da dikkat çeken Su Burcu Yazgı Coşkun; isminin hikayesini de paylaştı. Ailem hepsini koymak istemiş, karar verememişler diyen oyuncu; ablasının Su ismini koyduğunu, babasının Burcuyu annesinin de Yazgı ismini koyduğunu söyledi. Pera Güzel Sanatlar Lisesi'nden mezun olan Coşkun, küçük yaşta oyunculuğa başlamasına rağmen adaptasyon sorunu yaşamadığını ve hep sanatla ilgili olduğunu söyledi. Oyunculuğu çok sevdiğini söyleyen Yazgı Coşkun, dram dizilerinde yer almanın kendisini hiç zorlamadığını ve çok sevdiğini ifade etti. Sanatın her dalına karşı ilgisi olduğunu da anlatan Coşkun, piyano çaldığını ve dans etmeyi çok sevdiğini, hip-hop, Flamenko ve bale dersleri aldığını söyledi. Mesleği dışında da hayallerini açıklayan Coşkun, atları çok seviyorum, ileride bir at çiftliğim olmasını çok isterim dedi. Ailesinde de en küçük çocuk olduğunu söyleyen Coşkun; Ailem beni prenses gibi büyüttü dedi. Ne hissediyorsa onu söylemeyi tercih ettiğini söyleyen Su Burcu Yazgı Coşkun; Ben saydam biriyim, karşımdakiyle iyi iletişim kurarım çünkü duygularımı çok net belli ederim dedi. Hayal kırıklığı yaşadıktan sonra hemen kendimi toparlamalıyım gibi düşünmüyorum, insan yas sürecini yaşamalı ağlamak istiyorsa ağlamalı, o acı yaşanmalı. Röportajı İbrahim Selim YouTube kanalında izleyebilirsiniz."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-teskilatin-yeni-sezonuna-yeni-karakterler-katiliyor-5300", "text": "TRT 1'in 4. sezonuyla ekranlara dönmeye hazırlanan istihbarat ve aksiyon dizisi Teşkilat'ın ilk tanıtımı yayınlandı. Tanıtımda yeni sezonda diziye katılan yeni karakterler dikkat çekti. Geçtiğimiz sezonun sonunda, dizinin başından beri başrolünde yer alan Deniz Baysal'ın veda ettiği duyurulmuştu. Diziye 3. sezonda katılan başrol oyuncusu Murat Yıldırım'ın devam ettiği kadroya çok sayıda yeni isim eklendi. Aybüke Pusat, Sarp Levendoğlu, İlker Kızmaz, Ceyhun Mengiroğlu, Tuğçe Açıkgöz, Melisa Akman ve Cengiz Bozkurt dizinin yeni oyuncuları. 4. sezon yakında TRT 1'de başlıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-teskilatta-erdemsoy-ailesi-ruzgari-esecek-5307", "text": "TRT 1'in istihbarat ve aksiyon dizisi Teşkilat, bu akşam 4. sezonuyla ekranlara dönüyor. Dizinin yeni hikayesinde başarılı oyuncular Aybüke Pusat, Ceyhun Mengiroğlu ve Cengiz Bozkurt 'Erdemsoy ailesi' olarak izleyici ile buluşacak. Yeni sezonda Ömer, Balkan devletleri teşkilatının uğradığı saldırı üzerine devletin birçok kurumundan görevlinin bir araya geldiği yeni bir ekip kuracak ve uluslararası güvenlik işleri başkanı Neslihan ile birlikte çalışacak. Neslihan Erdemsoy karakterine Aybüke Pusat hayat verirken kardeşi Cihangir Erdemsoyu Ceyhun Mengiroğlu, babası Çetin Erdemsoyu ise Cengiz Bozkurt canlandıracak. Neslihan Erdemsoy : Dışişleri Bakanlığı'nda üst düzey diplomat. Mostar doğumlu, Balkanlarda yaşanan acıların canlı şahidi, geçmişinde bunun izleri mevcut. Ömer'le birlikte Şirket denen yapıyla mücadele ederken çok büyük sürprizlerle karşılaşacaktır. Çetin Erdemsoy : Emekli büyükelçi olan Çetin Erdemsoy hala devlet tarafından fikirlerine ve bilgi birikimine önem verilen biri. Neslihan'ın her daim destekçisi ve akıl hocası olan Çetin, Cihangir'in ise MİT'te çalışmasını hiç istemiyor. Cihangir Erdemsoy - Yakışıklı : Neslihan'ın kardeşi, Mostar doğumlu. Ömer'le eskiden kalan bir usta-çırak ilişkisi olan MİT görevlisi. Lakabı Yakışıklı. Ablası onun ekibe girmesini istemese de o can atar ve en nihayetinde ekibe girer."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-yargi-ekibi-yurda-dondu-5327", "text": "51. Uluslararası Emmy Ödülleri'nde 'Telenovela' ödülünü kazanan Yargı ekibi ABD dönüşü İstanbul Havalimanında çiçeklerle karşılandı. New York'ta yapılan 51. Uluslararası Emmy Ödülleri Töreninde dizinin yapımcısı Kerem Çatay, yönetmeni Ali Bilgin, senaristi Sema Ergenekon ile başrol oyuncuları Kaan Urgancıoğlu ve Pınar Deniz birlikte katıldı. Yargı ekibi, ödül töreninin ardından yurda dönüş yaptı. İstanbul Havalimanında coşku ile karşılanan ve gazetecilere açıklamalarda bulunan ekip gururlu olduklarını dile getirdi. Tarif edilemez duygular içinde olduğunu dile getiren Pınar Deniz sözlerine şöyle devam etti: En iyi 'Telenovela' ödülünü aldık. Hepimiz çok heyecanlıydık. Ben ilk defa katıldım, tabi ki dizimize çok güveniyordum; çünkü Sema Ergenekon harika bir hikaye yazdı, Ali Bilgin harika bir dünya yarattı. Ben başlarda Acaba ödülü alır mıyız? diye düşündüm ve açıkçası alınca ekstra şaşırdım. O yüzden çok mutluyum. dedi. Kaan Urgancıoğlu ise: Gerçekten beklemiyordum, şunu söyleyebilirim ki bizden kazandığımızı çok iyi sakladılar ve biz de son saniyeye kadar bilmiyorduk. Çok mutlu ve gururluyuz. diyerek duygularını ifade etti. Yargı'nın senaristi Sema Ergenekon: Ben çok mutluyum çok güzel bir hayaldi ve hayalimiz gerçek oldu. Hepimizin iyi niyeti, enerjisi, inancı, işimize sahip çıkması çok değerliydi ve bize bu ödülü getirdi. O sebeple çok mutluyum dedi. Dizinin yönetmeni Ali Bilgin ise: Aşırı mutluyum, bir yandan sınır ötesi bir ülkeden ödül almak çok gurur verici, biz ödülü almaya beş kişi gittik ama bu iş ekip işi, çok mutlu ve gururluyum. diyerek herkese teşekkür etti."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-yarginin-cumhuriyetin-100yilina-ozel-sahnesi-buyuk-ovgu-aldi-5312", "text": "Yargı'nın dün akşam ekrana gelen ve Cumhuriyetimizin 100. yılına özel hazırlanan sahnesi ile başlayan bölümü tüm gece boyunca sosyal medyanın gündeminde yer aldı. Yargı dün akşam 69'uncu bölümü ile ekrana geldi. İzleyicilere hem heyecanlı hem de duygusal anlar yaşatan dizi, Cumhuriyetimizin 100. yılına özel çekilen sahnesiyle de izleyicilerin gönlünde taht kurdu. Bölümün en başında yayınlanan sahnede oyuncular farklı mekanlarda Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün konuşmasını dinlerken konuşmanın ardından oyuncuların 100. yıla özel mesajları yayınlandı. Hem oyuncuları hem de izleyicileri duygulandıran bu sahneye sosyal medyadan da övgüler yağarken dizi, gece boyunca \"Yargı\", \"Mercan\" ve \"Yekta\" etiketleriyle gündemde yerini aldı."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-yargiya-yeni-sezonda-yeni-oyuncular-katiliyor-5292", "text": "Kanal D'nin geçtiğimiz 2 sezon boyunca pazar akşamları ekrana gelen ve hem çok izlenen hem de çok konuşulan dizisi Yargı'ya yeni sezonda yeni karakterler katılıyor. Suç, ve adalet ve dram türündeki dizinin çok sayıda ödül alan oyuncu kadrosuna, üçüncü sezonda Ferit Kaya, Seda Türkmen, Müge Bayramoğlu, Çağla Demir, Alican Altun, Ulvi Kahyaoğlu, Özlem Türay ve Ayşen Sezerel dahil oluyor. Ferit Kaya, Osman'ın iş ortağı 'Can'a hayat verirken, Seda Türkmen Eren'in sevgilisi 'Dilek' karakteriyle seyirci karşısına çıkacak. Müge Bayramoğlu'nu Yekta ile çalışan avukat 'Nil' karakterinde izleyeceğimiz dizide Çağla Demir ise Ilgaz'ın kalemi 'Ela' karakterine hayat verecek. Başsavcı olarak bu sezon hayatımıza giren 'Nadide' karakterini Ayşen Sezerel canlandırırken Nadide'nin kalemi 'Yiğit'i ise Alican Altun oynayacak. Ulvi Kahyaoğlu'nu yeni genç savcı 'Efe' rolünde izleyeceğimiz dizide Özlem Turay ise Dilek'in ablası 'Filiz'e hayat verecek."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-yigit-kirazci-kizilcik-serbeti-kadrosuna-katiliyor-5303", "text": "Show TV'nin sevilen dizisi Kızılcık Şerbeti'nin kadrosuna Yiğit Kirazcı \"Alev'in eski aşkı Rüzgar karakteriyle\" katılıyor. Bu akşam yayınlanacak bölümle izleyiciyle buluşacak olan Rüzgar, Alev gibi deli dolu kişiliğiyle dikkat çekecek. Bir haber kanalında yönetici olan Rüzgarın gelişiyle Alev, Abdullah ve Pembe üçgeninde neler yaşanacağı büyük merak konusu oldu. Kirazcı'nın yanı sıra diziye başka yeni isimler de dahil oluyor. Kızılcık Şerbetine Rüzgar karakterinin gelişiyle kadroya Ebru Destan Helin karakteriyle dahil oldu. Haber kanalında spiker olan Demet karakterine Gizem Coşkun, Rüzgarın asistanı Aslıya Duygu Aslan, İrem karakterine ise Melis Değirmenci hayat verecek."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-yildizlar-bana-uzak-yakinda-atvde-basliyor-5316", "text": "O3 Medya ve Ortaks Yapım'ın birlikte yapımcılığını üstlendiği, Furkan Andıç ve Burcu Kıratlı'nın başrollerini paylaştığı, bir aşk ve intikam hikayesini anlatan Yıldızlar Bana Uzak yakında atv'de başlıyor. Kadir ve Aslı... Onların aşkı unutulacak ya da zamana yenilecek bir aşk değildir. Sonsuza kadar hatırlanacak kutsal bir bağ gibidir. Ama Kadir'in hapse girmesi hem de Aslı'nın babasının katili olarak hapse girmesi bütün güzel anıların yitip gitmesine yol açar. Aslı bu darbenin etkisiyle savrulurken Kadir'in artık tek bir amacı vardır. Masumiyetini ispatlamak ve hapishanede kendisine yol gösteren Yahya ile birlikte bu oyunu oynayan Varnalı ailesinden intikam almak... Gerçekler ortaya çıktığında ise içlerinde küllenmiş aşk ateşi yeniden alev almaya yüz tutacak olsa da, geçmişe gömülmüş büyük sırlar yüzünden o büyülü mutluluk bir kez daha avuçlarından kayıp gitmek üzeredir. Başrollerini Furkan Andıç ve Burcu Kıratlı'nın paylaştığı dizinin kadrosunda ayrıca Gürkan Uygun, Murat Daltaban, Rami Narin, Elifcan Ongurlar, Evrim Doğan, İnanç Konukçu, Goncagül Sunar, Yaprak Medine, Baran Can Eraslan, Ela Yörüklü, Önder Selen, Deniz Atam ve çocuk oyuncu Mustafa Enis Bilir rol alıyor. Dizinin senaryosunu Ercan Uğur yazıyor. Yönetmen koltuğunda ise Bahadır İnce oturuyor."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-yilmaz-erdogandan-yeni-bir-dizi-geliyor-inci-taneleri-5324", "text": "Kanal D'den, Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı ve başrolünü üstlendiği yeni bir dizi geliyor. Yılmaz Erdoğan'ın kaleminden böyle başlayan hikaye çok yakında İnci Taneleri adıyla izleyici karşısına çıkacak. İki yıl boyunca özverili bir hazırlık sonucu ortaya çıkan İnci Taneleri, insanları birbirine bağlayan pamuk ipliği üzerine bir hikayeyi seyirci ile buluşturacak. BKM Yapım imzalı İnci Taneleri dizisinin oyuncu kadrosunda; Yılmaz Erdoğan, Hazar Ergüçlü, Selma Ergeç, Kubilay Aka, Güven Kıraç ve Yasemin Baştan gibi güçlü isimler yer alıyor. İnci Taneleri dizisinin yönetmen koltuğunda ise Şenol Sönmez oturuyor. İnci Tanelerinin yakında Kanal Dde ekrana gelecek."} {"url": "https://1001dizi.net/haber-zaferin-rengi-filminden-yeni-fotograflar-yayinlandi-5308", "text": "Zaferin Rengi filminin geçtiğimiz günlerde Beyazıt'ta çekilen sahnesinde, Birce Akalay'ın hayat verdiği, Halide Edib Adıvar'ın 1919 yılı işgal dönemi İstanbul'unda kürsüde yaptığı konuşma sahneden kareler yayaınlandı. Abdullah Oğuz'un yönetmen koltuğunda oturduğu, Abdullah Oğuz ve Evren Oğuz'un yapımcılığını üstlendiği Zaferin Rengi filminin devam eden setinden yeni fotoğraflar yayınlandı. Ünlü oyuncu Birce Akalay'ın, Halide Edib Adıvar'a hayat verdiği, 1919 yılında Sultanahmet Meydanı'nda gerçekleşen mitingde yaptığı konuşma sahnesi çekildi. Bugün, hala tüyleri diken diken eden direniş hikayesinin çekimlerinde duygu dolu anlar yaşandı. Kurtuluş Savaşı'nın Halide Onbaşısı, Türk Edebiyatının ilk savaş romancısı Halide Edip Adıvar; 1919'da Sultanahmet Meydanı mitinginde, İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı hareket geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş, katılanların milli duygularını coşturmuştu. Daha Cumhuriyet devrimlerinin yapılmadığı bir dönemde, böylesi bir kalabalığa hitap eden, Türk kadınının toplumdaki yeri ve önemi adına değerlendirilmesi gereken tarihi bir figür olan Halide Edib Adıvar'ı canlandıran Birce Akalay, konuşma sahnesi ile sete damga vurdu. Filmin ana kahramanı, Fenerbahçe'nin kurucu üyesi ve efsane kaptanı Galip Bey'i canlandıracan Kubilay Aka ve Peyker rolünde yer alan Gülper Özdemir'in yanı sıra filmde Nejat İşler, Timuçin Esen, Yiğit Özşener, Gonca Vuslateri ve Birce Akalay da dönemin sembol siyasetçileri, aydınları, askeri figür ve Türk futbol tarihinin kahraman sporcularına hayat veriyor. Zaferin Rengi, 1919 yılında işgal altındaki İstanbul'da düşman kuvvetlerine karşı örgütlenerek Anadolu'da başlatılan eşsiz bir direnişin hikayesini, Cumhuriyet tarihinin en büyük spor başarılarından biri olarak kabul edilen General Harington Kupası efsanesinin etrafında kurgulayarak beyazperdeye taşıyacak."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-adim-farah", "text": "Adım Farah 23. Bölüm Özeti: Farah ve Tahir, Kerimşah'ın yeniden ilik nakline ihtiyacı olduğunu Behnam'a inandırır. Ama sonrasında Farah ve Tahir için işler hiç de kolay olmayacaktır. Mehmet üzerine atılan iftiradan sıyrılıp masumiyetini ispat etmek için kardeşi Tahir'le iş birliği yapar. Bu iş birliği sonrası Mehmet polisliğe geri döner fakat emniyette iki kardeşi kötü bir sürpriz beklemektedir. Farah ise annesini kurtarmak üzereyken Behnam'dan beklenmedik bir hareketle karşı karşıya kalır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-aile", "text": "Aile 22. Bölüm Özeti: Soykanlar için yeni bir dönem başlarken; Aslan ve Devin aşklarını kaldıkları yerden yaşamaya devam ederler. Devin, tüm yaşananlardan sonra ikisine de iyi geleceğini düşündüğü bir öneride bulunur; çift terapisine başlamak. Hülya ise eski gücünü geri kazanabilmek için harekete geçer. İlk adımı ise çiftlik evin arazisini geri almak olacaktır. Devin'in hamile kalıp kalamayacağına dair verdiği tahlillerin sonucu çıkar. Devin soluğu hastanede alırken; Bedri ve İlyas işbirliğini öğrenen Aslan, ikiliyi birbirine kırdıracak bir plan kurar. Anne ve baba olmak için bir şansları olduğunu öğrenen Aslan ve Devin, hayatlarıyla ilgili yeni bir karar alırlar. Günü geldiğinde bebeklerini, kendilerine ait yeni bir evde büyüteceklerdir. Aslan hayallerini süsleyen bu evi bulmak için harekete geçerken; ikili bu kararını aileyle paylaşır. Oğlunu kaybetme ihtimaliyle yüz yüze gelen Hülya, herkesin önünde fenalaşır. Devin, Hülya'nın bu durumunun psikolojik olduğunu düşünürken; Aslan ise annesinin duygusal manipülasyon yaptığına inanmaktadır. Cihan; Hülya'nın, düğününe bir tetikçi gönderdiğini öğrenir. En mutlu gününü kana bulamaya çalışan Hülya'ya en büyük dersi, onun gücünü kırarak verecektir. Diğer taraftan Bedri'nin, kendi oğlu olduğunu öğrenen İlyas; Nedret'e bir gün süre verir. Bu süre dolana kadar Nedret, gerçekleri Bedri'ye açıklamak zorundadır. Aslan ve Devin çift terapisine başlarlar. Terapi, Aslan'ın suç hikayelerini anlatmasıyla sabote edilirken; Devin, işinin hiç de kolay olmadığını anlayacaktır. Diğer taraftan Aslan, Devin'le yaşamak istediği evi sonunda bulur. Soykan sofrasında bir veda yemeği düzenlenir. Ancak Hülya canından çok sevdiği oğlu Aslan'ı kaybetmemeye kararlıdır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-arka-sokaklar", "text": "Arka Sokaklar 649. Bölüm Özeti: Milyonlarca dolarlık uyuşturucuya el koyan ekibimiz Sadullah'ın kanadını kırmıştır. Ama Sadullah intikam almak için çok beklemeyecektir. Asude oğlunu korumak için ekibimize bir teklifte bulunur. Asude bu kez Sadullah'ı ve Ünal'ı ele vermeye kararlıdır. Terör hücresi lideri Miran, Dilan'ın intikamını almak için kardeşi Baran'ı kullanıp yeni bir saldırı planlar. Aylin Elif'e gün geçtikçe daha çok bağlanmaktadır. Serdar bu durumu Aylin'e yaklaşmak için bir fırsat olarak görür. Mushab'ın adamı Fazıl, Metin'e kurduğu tuzaktan sonra Şule'nin peşine düşer."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-ask-ve-umut", "text": "Aşk ve Umut 211. Bölüm Özeti: Feraye, Gönül ve Belkıs Alper'in tehdidi karşısında ona para vermeye razı olmuşken üç kadının konuşmalarına şahit olan Ege, Zeynep'in babasının kim olduğunu duymuş ve kadınlara bunun hesabını sormak üzere karşılarına çıkacaktır. Gönül'ün manevrası Ege'yi ikna etmese de Bülent'in Zeynep'in babası olduğu fikrinden Ege'yi bir nebze uzaklaştırır. Ama Ege'nin şüpheleri bitmemiş ve Ege kimliğini gizleyerek eve gelen Alper'in kimliğini ortaya çıkarmak için araştırmalara başlamıştır. Gönül Ege'den Zeynep'in peşini bırakmasını isterken Melis'in bu konuşmanın üzerine eve gelmesi karı koca arasındaki gerilimi artırır. Evde neler olduğundan habersiz olan Zeynep ise Cihan'ın gizlice günlüğünü alıp okuduğunu öğrenince çılgına dönecek ve Cihan'a çok sert çıkışacaktır. Bu keskin tavır kardeşi Seda'yı korumak isteyen Cihan'ın planlarını suya düşürecek ilk adımdır. Kuzey'le Bahar'ın düğününe şahitlik eden Sıla cephesinde işler iyice karışacak, Sıla düğün günü Kuzey'in evinde yakalanacaktır. Gerçekleri bilen ve Sıla'ya inanan Levent de oradayken Kuzey'le yüzleşme fırsatı yakalayan Sıla bu fırsatı beklenmedik şekilde elinin tersiyle itecektir. Öte yandan Cavidan'ın Bahar'la Kuzey'i evlendirdiğini öğrenen Alper, Sıla'yı ve kendisini kullanan Cavidan'dan intikam almak için her şeyi Kuzey'e itiraf etmeye karar verecektir."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-bambaska-biri", "text": "Bambaşka Biri 12. Bölüm Özeti: Leyla'nın öfkesiyle yüzleşen Kenan onu tamamen kaybetmemek için elinden geleni yapar. Leyla ise Kenan'sız bir hayat kurmaya çalışır. Ne var ki, tanıdık bir yüz, ikilinin yollarını yeniden kesiştirecektir. İstenmeyen bir misafir Gediz evindeki gerilimi artırır. Evdeki sırların yanına yeni zorluklar eklenir. Müşerref kaybettiği oğlunu ararken aslında çok yakınında olduğundan habersizdir. Gerçek düşmanları ise daha da yakınındadır. Müşerref geçmişi yeniden deşmeye koyulunca, gerçeklerin ortaya çıkmasını istemeyenler harekete geçer. Geçmişte oğlunu korumak için gerçekleri saklamanın bir hata olduğuna karar veren Turan dürüst bir hamle yapmaya hazırlanır. Ancak bu hamlenin eşine ne kadar zarar vereceğini öngöremez. Kenan'ı bir kez daha kaybetmekle yüzleşen Nevin kocasından beklediği anlayışı bulamayınca karanlık bir yola sürüklenir."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-bir-derdim-var", "text": "Bir Derdim Var 4. Bölüm Özeti: Küçük Kürşat annesiyle ve kendisiyle ilgili acı gerçeklerin farkına varırken, ikisinin de hayatını karartan babası Menderes'in iletişim çabalarına beklenmeyen bir yanıt verecektir. Üstelik Kürşat'ın annesi Zahide'nin geçmişindeki ağır travma onu Kürşat'a mesafeli kılacak, anne oğulun iyileşmesi ve yeniden kenetlenmesi için çabalayan Nilüfer ve ekibini de zor durumda bırakacaktır. Kürşat'ın annesine duyduğu özlem herkesten çok Nilüfer'i etkilemiş gibidir. Menderes ise hem korkunç suçunu gizlemenin, hem de Savcı Ömer'in ısrarcı sorgulamalarından kaçınmanın peşindedir. Diğer yanda ise Kuzey, annesine dair bir anda zihnine doluşan acı hatıraların yüküyle çökmüş haldedir. Nilüfer, Kuzey'i bu hiç hak etmediği yükten kurtarmak, sevginin ve şefkatin iyileştirici gücüyle Kuzey'in ruhuna ulaşmayı başarmak için her şeyi yapacaktır: Senin suçun değil! Yine de Nilüfer'in işi hala kolay değildir: Hem Kuzey'in yaklaşan mahkemesi için gereken raporu oluşturmak, hem de içe kapanan Zahide'yi kendi gerçekliğiyle ve oğlu Kürşat'ın anne şefkati arayan kalbiyle buluşturmak zorundadır. Üstelik ruhsal iyileşmeyi önemseyen Nilüfer ile yasaların tavizsiz savunucusu Ömer arasındaki gitgelli yakınlaşma, Genç Nilüfer'in müdahaleleri ve Ömer'in sorgulayan gözleri altında halen belirsizliğini korumaktadır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-dilek-tasi", "text": "Dilek Taşı 12. Bölüm Özeti: Janti Kemal'in hain planı Mustafa ve Figen'i tehlikeye atıyor. Mustafa'nın karşısına çıkan Kemal, onu sevdikleriyle tehdit ediyor. Rüçhan, Efkan'ın köşke ziyarete gelişini onunla konuşmak için bir fırsat olarak değerlendiriyor. Rüçhan'ın çocukları için her şeyi yapabilecek bir kadın olduğunu Efkan'ın da anlamasını sağlıyor. Sevda ise Efkan belasından kurtulabilmek için yeni arayışlar peşine düşüyor ve Avukat Rıfat'tan yardım istiyor. Sinan'ın doktorunun Figen'in böbreğinin uyumlu çıktığını söylemesi üzerine köşkte her şey değişmeye başlıyor. Doktorların Figen'e bünyesinin zayıf olduğunu ve ameliyatı kaldıramayacağını söylemesine rağmen Figen ameliyat olmayı, Sinan iyileşsin ve Cemre tehlikeden uzak büyüsün diye kabul ediyor. Figen ve Harun geçmiş üzerine büyük bir hesaplaşma yaşıyor! Figen öz annesini bulma konusunda kararlılığını Harun'a gösteriyor."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-hudutsuz-sevda", "text": "Hudutsuz Sevda 9. Bölüm Özeti: Zeynep'in ülkeyi terk etmektense kalıp Halil İbrahim ile evlenecek olması hem Halil İbrahim'in ailesini hem de Zeynep'in ailesini derinden sarsar. Asiye, Zeynep'in Halil İbrahim'e kaçmasını bahane ederek Leyla'nın nişanını hızlandırır. Halil İbrahim bu nişanı bu sefer silahla değil, ailenin bir bireyi olarak basacaktır. Nedime de çocuklarının arkasında kimlerin olduğu herkese hatırlatmak için herkesin çekindiği yeğeni Yılmaz'ı çağırır. Yılmaz'ın kime dost kime düşman olduğunu ise zaman gösterecektir."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-kardeslerim", "text": "104. Bölüm: Tırabzanlardan aşağı düşen Sarp, hemen hastaneye kaldırılırken; tüm Eren ailesi, Asiye'nin bu olayda suçsuz olduğunu ispatlamak için çabalar. Kulüpte, yeni açılacak bir pozisyon için seçmelere katılan Şengül'ün karşısına, şaşırtıcı bir rakip çıkar. Sarp'ın başına gelenlerden sonra, Yasmin ve Asiye arasındaki gerginlik, had safhaya çıkar. Akif ile Nebahat, Suzan'a yeni bir ilişki yaşatmak için harekete geçerler. Sarp ve annesinin, Asiye'ye karşı yaptığı beklenmedik hamle ise, tüm Eren ailesini büyük bir korkuyla karşı karşıya getirecektir."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-kendi-dusen-aglamaz", "text": "Kendi Düşen Ağlamaz 17. Bölüm Özeti: Serkan'ın beklenmedik teklifi karşısında ne yapacağını bilemeyen Alize köşeye fena sıkışmıştır. Ama kararı ne olursa olsun Serkan'ı pişman etmeye de kararlıdır. Bu kez eli o kadar güçlü değildir. Alize ve Serkan bir savaşa girmiş olsalar da en büyük savaşı kendileriyle verecektir. Genç aşıklarımız, aşklarını inkar ettikçe bununla sınanmaya devam edecektir. Ama sonunda öyle bir yol ayrımına geleceklerdir ki; ya gerçekleri kabul edecek ya da son fırsatlarını da kaçıracaklardır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-kirli-sepeti", "text": "Kirli Sepeti 10. Bölümü: Songül, Hayriye ve Medine herkes tarafından ezilmelerine isyan ederler ve baş kaldırma kararı alırlar. Kalbi kırılan Hayriye artık kimsenin kalbini kırmaktan çekinmez, Kıymet'i ifşa edip patronlarına taraflarını seçmesini söyler. Onların kimi seçtiği kadar Hayriye'nin de hangisinin arkasında duracağının önemli sonuçları olacaktır. Murat'ın yanında melek, Murat yokken ise şeytan olan Aylin'in ithamlarından usanan Medine, arkadaşlarının da yardımıyla sadece dürüstlüğüyle değil güzelliğiyle de dikkat çekici olmaya karar verir. Çocuklarının boynu hiç bükülmesin diye hep kendi boynunu büken Songül artık Yılmaz da olsa Canan da olsa boynunu bükmemeye, dik durmaya ant içer. Ancak en mutlu gününde yine hayatına büyük bir gölge düşecektir. Bölüm Bilgisi: Dizi bugün YENİ BÖLÜMÜ ile ekranda olacaktır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-kizilcik-serbeti", "text": "Kızılcık Şerbeti 41. Bölüm Özeti: Ömer'i kadın arkadaşıyla gören Kıvılcım bu durumdan çok etkilenmiştir. Ömer ise kafasındaki sorulara cevap arıyor, abisi ile dertleşiyordur. Bebek Abdullah'ın hastalığı aileyi panik yapsa da bebeğin sarılık olduğu anlaşılacak ve Nilay bebeğiyle bir gün hastanede kalacaktır. Alev ve Rüzgar birlikteliğini kıskanan Helin onları ayırmak için bir kumpas kurmaya kalkacak ancak Rüzgar onun oyununu bozacaktır. Kıvılcım onu arayarak okumak istediğini söyleyen bir kıza yardım etmek istediğinde en büyük desteği Rüzgar ve Ertuğrul'dan görecektir. Nursema'nın hastalığı ağırlaşacak, Umut ile hastaneye gittiklerinde durumu öğrenen Fatih yanlarında olacaktır. Ancak Fatih'in ortadan kaybolmasından işkillenen Doğa dayanamayıp onu takip edecek ve hiç beklemediği bir sürpriz ile karşılaşacaktır. Umutlar'ın sorunlarını konuşmak için buluşan Alev ve Abdullah'ı gören Mustafa durumdan şüphelenecek, Nilay ile bir oyun kurarak bu işin aslını öğrenmeye çalışacaksa da kendini berbat bir duruma düşürecektir."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-kod-adi-kirlangic", "text": "Kod Adı Kırlangıç 4. Bölüm Özeti: Dağılmak üzere olan Kırlangıç Takımı, Yiğit Efe'nin kaybolan bilekliğini aramak için teknolojik bir cihaz tasarlar. Böylece, birlikte çalışma ve takım olma sınavını başarıyla geçerler. Takımın üzerinde çalıştığı dronun ilk uçuş denemesini mahallede yapmasıyla heyecan dolu anlar yaşanır. Kırlangıç Takımını dağıttığını ve mahalleden taşınacağını zanneden Aspar ise büyük hayal kırıklığı yaşar. Şirket'e karşı başarısız olmuştur ve durumu düzeltmek için yeni planlar yapmalıdır. Bölüm Bilgisi: Dizi bugün YENİ BÖLÜMÜ ile ekranda olacaktır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-kurulus-osman", "text": "Osman Bey büyük bir tehlike olduğunun farkındadır. Fakat Korku Müslüman toprağında yaban ot gibidir asla yeşermez amma eğer ki yeşertmeye çalışırlarsa buna da asla müsaade etmeyiz! diyerek düşmana fırsat vermeyeceklerini ortaya koyar! Yakup Bey o esnada Türkmen Bey'leriyle toplanmıştır. Ne Moğol'a ne de Bizans'a göz açtırmayacaklardır. Fakat biatını geri aldığı için Osman Bey bu toplantıda yoktur. Osman Bey; Moğollar'ın, Türkmen Beylerinin, kendisinin ve de Yakup Bey'in peşinde olduğunun farkındadır. Saadet Hatun'a Yakup Bey'in nerede olduğunu sorar. Yakup Bey'in canı tehlikededir. Osman Bey ve alpları Moğollar'ın tuzaklarını bozmak için çıktıkları yolda tuzaklarla karşılaşırlar. Yakup Bey ve Türkmen Bey'leri de Karacelasun'un pususuna uğramıştır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-omer", "text": "Ömer 34. Bölüm Özeti: Nevzat'ın sözleriyle içine kurt düşen Gamze, şüphelere kapılsa da Ömer'i Şule ile birlikte çalışma konusunda desteklemeyi sürdürür. Gamze'nin desteğiyle mahcup hisseden Ömer, son zamanlarda ihtiyaç duyduğu anlayışı ve desteği gösteremediği için ondan özür diler. Hem aile hem de iş sorunlarıyla boğuşan Gamze ise, Tuna'yı ihmal ettiği ve oğluyla arasındaki bağın zayıfladığı gerçeğiyle sert bir şekilde yüzleşir. Evliliği yüzünden çocuklarıyla arası açılan Reşat, bu kararıyla bir anda yalnızlaştığını hissederken, Reşat ve çocuklardan beklediği sevgi ve kabulü görememek Çiçek'i üzer. Boşanmaya direnen Hakan, türlü yolları denemeyi sürdürür. Eda'da bir tuhaflık olduğunu fark eden Şükran ise, meselenin peşine düşer. Bir ev tutmalarının elzem olduğunu fark eden Gamze, durumu Ömer'le paylaşsa da ekonomik olarak iyi durumda olmayan Ömer, bu fikre sıcak bakmaz. Fakat Çiçek ile soğukkanlı bir şekilde konuşmaları gerektiğinin farkındadır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-sakla-beni", "text": "Sakla Beni 5. Bölüm Özeti: İncila'nın Mete'ye attığı tokadı gören Naz büyük bir şaşkınlık yaşarken, zor bir durumda kalan ikili Naz'a ve ev halkına en uygun açıklamayı yapmaya çalışır. Bu son gelişme tüm şimşekleri İncila'nın üstüne çekerken, Naz'ın tüm gücüyle onun arkasında durması İncila'nın yaşadığı suçluluk duygusunu daha da artırır. İncila ve Mete git gide daha büyük bir çıkmaza girerken, kızını İncila'dan uzak tutmak isteyen Filiz, Müberra ile sorunu çözecek bir plan için harekete geçer. Bu planı halasından öğrenen İncila, içine sıkıştığı çıkmazdan kurtulabilmek için mücadele ederken yanlış birine güvendiğinin farkında değildir. Düğün günü Filiz'in ani hamlesiyle herkes için içinden çıkılmaz hale gelirken, İncila'nın bir kaçış planı peşinde olduğunu öğrenen Mete onunla yüzleşir. İncila tüm suçlamalarına rağmen Mete'nin karşısında dik durmaya çalışırken bu sefer zor bir karar vermesi gereken kişi Mete olacaktır. Yapımını OGM Pictures'ın, yönetmenliğini Nadim Güç'ün üstlendiği, senaryosunu Armağan Gülşahin ve Nergis Otluoğlu Akoğlu'nun kaleme aldığı dizinin kadrosunda; Uraz Kaygılaroğlu, Cemre Baysel, Asude Kalebek, Şenay Gürler, Ceyda Düvenci, Nilüfer Açıkalın, Sevinç Erbulak, Gökşen Ateş, Kamil Güler, Nizam Namidar, Sera Tokdemir, Edip Saner, Açelya Devrim Yılhan, Sıla Korkmaz, Emine Umar ve Tamer Levent gibi birbirinden başarılı ve renkli isimler yer alıyor."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-selahaddin-eyyubi", "text": "Selahaddin Eyyubi 4. Bölüm Özeti: Süreyya'nın beklenmedik ihaneti hem Selahaddin'i pusuya düşürmüş hem de esirlerin kaçmasına sebep olmuştur. Sultan Nureddin de ağır yaralanmış ve ameliyata alınarak ölüm kalım savaşına girmiştir. Sultan'ı vuran Nusreddin, bütün suçu hain diye aranan Turanşah'ın üzerine yıkarken; yaşananlardan Selahaddin'i sorumlu tutar. Esirlerin peşine düşmemesi için Seahaddin ve yol arkadaşlarını zindana kapatmakla kalmaz bir de taht naipliğini ilan eder. Artık devlet onun hükmündedir. Bundan böyle Askalan'dan çekilecek ve esir konusundan vazgeçecektir."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-teskilat", "text": "Teşkilat 86. Bölüm Özeti: Gökhan ortadan kalksa da Ömer bunun bir son olmadığının farkındadır. Ekibin yeni hedefi, şirketin gerçekleştireceği para transferini önleyip aynı zamanda yeni düşmanlarının kimliğini tespit etmektir. Mağlubiyete uğrayan Skarlet destek için en yakınından yardım ister. Kendisi deşifre olmadan Neslihan'ın hayatına girerken ortağı da Ömer'in açık açık hedefine gelecektir. Eskisinden daha zeki ve daha acımasız olan yeni düşmanlar, karşılarında Ömer Atmaca ve ekibinin olduğunun farkındadırlar. Şirketin yeni hücresi kendini her ne kadar saklamaya ve hedef şaşırtmaya çalışsa da Teşkilat onları bulacaktır. Bölüm Bilgisi: Dizi bugün YENİ BÖLÜMÜ ile ekranda olacaktır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-uc-kiz-kardes", "text": "63. Bölüm: Türkan her şeye rağmen, olacaklardan korksa da kalbinin sesini dinler ve Somer'e döner. Diğer taraftan Rüçhan'ın uyanması Korman ailesi için bir sevince dönüşürken Türkan tarafında içinden çıkılmaz bir kabusa dönüşür. Somer annesine bu kötülüğü yapanın adım adım peşindedir. Türkan köşeye sıkışmış halde Kartal'la konuşur. Kartal'ın bu olay konusundaki tavrı nettir. Dönüş ise Serdar'dan geriye kalan kalp kırıklığıyla savaşırken; Uzay ona destek olur. Tedavisinin devam etmesi için elinden geleni yapar. Mustafa Kormanlar ve Derya'nın baskısı, aşağılanmalara dayanamayarak yeni bir karar alır. Somer Türkan'la yeniden bir araya gelmenin hayalini kurarken. Türkan'ın Rüçhan'a karşı her an korkuları daha da büyümektedir."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-yabani", "text": "Yabani 13. Bölüm Özeti: Güven Adil'in elinde olan Yaman'ı canı pahasına kurtarmaya kararlıdır, Adil de ne olursa olsun oğlu Rüzgarı'ın intikamını almaya... Adil'i durduracak cevabı verecek olan Eşref gelir ve oradan bir geçmiş yüzleşmesiyle karşı karşıya kalır. Bütün herkes Serhan'ın teslim olması karşısında şaşkın ve üzgünken, Güven'i oyun dışı bırakmaya kararlı Serhan daha hapse adımını atmadan yeni bir planın tohumlarını ekmiştir. Bu planı için dışarıdaki eli olarak Yaman Ali'yi seçecektir. Serhan'ın planladığı tüm süreçte, planın dışında geçmişten biriyle yolları kesişir. Güven, öğrendiği gerçeğin karşısında Neslihan ile geçmiş ile alakalı yüzleşecektir, Neslihan'ın yıllardır kaçtığı ve korktuğu bu yüzleşme sonucunda ise Güven de Neslihan da artık her şeyi öğrense de, şartlar artık eskisi gibi değildir. Gerçeklerin önüne çıkan en büyük problem ise; oğulları Yaman Ali olacaktır. Babası henüz hapse girmiş Yaman, Serhan'ın da ailesini koruma görevini ona biçmesi gerekçesi ile hareket alacaktır. Alaz ise bu görevin Yaman'a biçilmesinden oldukça rahatsız duyacak ve araklarında ki sürtüşmeyi alevlendiren bir başka rekabet ortaya çıkmış olacaktır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-yali-capkini", "text": "Yalı Çapkını 48. Bölüm Özeti: Düğünde yaşananlardan sonra Seyran; içindekileri herkese dökerek yalıdan ayrılır. Ferit, onu durdurmaya ve geri döndürmeye çalışır ama çabası sonuçsuz kalır. Kazım ve Halis Ağa arasındaki gerilim tırmanırken; Nükhet; Şehmuz'un evinde ve planının işlemesinden dolayı çok mutludur. Orhan ve Gülgün arasındaki ipler tamamen kopma noktasına gelir. Halis Ağa; Kazımları yalıdan kovar ve Ferit'ten Seyran da kararını verip gitmişken çocuğuna sahip çıkmasını ister. Kaya'nın ise Suna'yı kaybetmeye niyeti yoktur ve onu kazanmak için harekete geçer. Suna ise radikal bir hamlede bulunur. Seyran; okuluna sığınırken hem Ferit'i hem de tüm yaşadıklarını geride bırakmaya kararlıdır."} {"url": "https://1001dizi.net/dizi-ozet-yargi", "text": "74. Bölüm: Ceylin farkında olmadan aradıkları katille burun buruna gelmiştir. Mercan'ın da hiç istemeden olayın ortasında kalışı Ilgaz'ı çıldırtmaya yetecektir. Üstelik Okan'ın Tilmen'de olan herkesi silah zoruyla tuttuğu bu duruma son vermek için Ilgaz'dan yapmasını istediği şey hiç de kolay yollardan çözülecek gibi değildir. Ilgaz'ın başında olduğu emniyet, tüm birimleriyle, Tilmen Hukuk'u ablukaya almak zorunda kalacaktır. Duygusal faktörlerin de işin içine girdiği bu krizi yönetmek herkes için bir hayli zor olacaktır. İçeride kalanlar ise dışarıda ne olduğundan habersiz kendi yöntemleriyle durumu kendilerince kontrol altına almaya çalışacaktır. Kadir'in parasını zar zor toparlayan Osman ve Çınar borçlarını bitirmeyi ve artık ilişkiyi kesmeyi ummaktadırlar. Fakat Kadir'in onlar için bir planı daha vardır. Öte yandan Osman henüz kendisini bekleyen Aylin'in gazabından da habersizdir, onlar için de yüzleşme vakti gelmiştir. Ceylin ve Mercan için tüm aile bireyleri teyakkuz durumuna geçmiştir. Geçmişteki yaralarını sarmaya çalıştıkları Mercan için, yenilerini yaşamasın diye Ceylin içeriden Ilgaz dışarıdan büyük bir çaba verecektir. Fakat günün sonunda yaşanacak, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği olay herkesi dağıtmaya yetecektir. Bölüm Bilgisi: Dizi bugün YENİ BÖLÜMÜ ile ekranda olacaktır."}